{"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/2018-nobel-fizik-odulunde-iki-ilk", "text": "Donna Strickland fizik alanında Nobel almaya hak kazanan 3. bilim kadını. En son 55 yıl önce Maria Goeppert-Mayer bu ödüle layık görülmüştü. Ödülü paylaşan Arthur Ashkin ise 96 yaşında ve böylece en yaşlı Nobel Ödüllü bilim insanı oldu. 2018 Nobel Fizik Ödülü lazer fiziği alanında çığır açıcı buluşlara verildi. Ödülün yarısı 96 yaşındaki Amerikalı Arthur Ashkin'e biyolojik sistemlerde kullanılan optik cımbız buluşu için layık görülürken, diğer yarısı da yüksel-yoğunluklu, ultra-kısa optik puls adı verilen buluşları nedeniyle Fransız Gerard Mourou ile Kanadalı Donna Strickland arasında paylaştırıldı. Arthur Ashkin parçacıkları, atomları, virüsleri ve diğer canlı hücreleri lazer ışını parmakları ile kavrayan optik cımbızı icat etti. Bu yeni buluş Ashkin'in bir bilim kurgu rüyasını yaşama geçirmesini sağladı. Bu buluş 1987 yılında gerçekleşmişti. O tarihte Ashkin, yaşamakta olan bakteriyi cımbızı ile en ufak bir hasar vermeden kavramayı başarmıştı. Gerard Mourou ve Donna Strickland en kısa ve en yoğun lazer pulslarının yolunu açtı. Bunların devrim yaratan makaleleri 1985 yılında yayımlandığı zaman bilim dünyasında büyük heyecan yaratmıştı. CPA adı verilen teknik yüksek-yoğunluklu lazerlerde standart haline geldi. Çok geniş bir uygulama alanı bulan bu teknik göz ameliyatlarında yaygın olarak kullanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/2019-nobel-fizik-odulu-evreni-anlamaya-yonelik-calismalara-verildi", "text": "2019 Nobel Fizik Ödülü, evrenin evrimini ve Dünya'nın evrendeki yerini anlamaya katkı sunan çalışmalara verildi. Ödülü, evren bilimindeki teorik çalışmalarıyla James Peebles ve güneş tipi bir yıldızın yörüngesinde bir gezegen keşfeden gökbilimciler Michel Mayor ve Didier Queloz paylaştı. Nobel Kurulu, Princeton Üniversitesi'nden evren bilimci James Peebles tarafından geliştirilen teorik çerçevenin, Büyük Patlama'dan günümüze, evrenin tarihine dair kavrayışımızın temelini oluşturduğunu ifade etti. Peebles, Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkan kozmik mikrodalga arkaplan ışınımına dair teorik temellerin hazırlanmasına ve evrenin evrimini konusunda mevcut Standart Model'in kurulmasına katkı sundu. Söz konusu modelde, karanlık madde olarak adlandırılan gizemli madde, evrenin oluşumunda kilit bir rol oynuyor. 1995 yılında, İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'nden gökbilimci Michel Mayor ve öğrencisi Didier Queloz, ilk kez Güneş benzeri bir yıldızının yörüngesinde bir gezegeni keşfederek, astronomi çalışmalarında yeni ve yoğun ilgi çeken bir alana ilk adımı attılar. Mayor ve Queloz, ötegezegenin yerçekimini tespit ederek bu keşfi yapmışlardı. Sonrasında bu yöntem, şimdi bilinen 4.000'den fazla ötegezegeni incelemek için kullanıldı. 9 milyon İsveç kronu (910.000 ABD Doları) değerinde ödülün yarısını Peebles alırken, diğer yarısını Mayor ve Queloz paylaştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/2021de-uzaydaki-ilkler", "text": "Yıllardır ertelenen planların ardından özel sektörce finanse edilen mekiklerle yapılan kısa uçuşlarla uzay turizmi 2021'de başladı. Bu yıl üç şirket ultra zengin yolcularını uzaya taşıdı. Sahibi olduğu Virgin Galactic'in uzay uçağı SpaceShipTwo ile Richard Branson 90 dakikalık bir yörünge altı uçuş gerçekleştirdi. Kısa bir süre sonra Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, kendi şirketi olan Blue Origin'in New Shepard roketiyle 11 dakikalık bir uzay yolculuğu yaptı. New Shepard'ın ikinci uçuşunda Star Trek'ten Kaptan Kirk, aktör William Shatner da yolcular arasında yer aldı. Elon Musk'ın kurucusu olduğu SpaceX, mürettabatı içinde resmi eğitim almış bir astronot olmayan bir uzay aracını ilk kez yörüngeye gönderme başarısını elde etti. Diğerlerinden çok daha uzun süren bu yolculukta milyarder Jared Isaacman tarafından yönetilen mekik, dört yolcusu ile üç gün boyunca Dünya'nın etrafında döndü. Bu yolculukların tümünün bir milyarder tarafından finanse edilmesinin bir nedeni var. İlk uçuşun ardından Ağustos ayında Virgin Galactic, SpaceShipTwo gezileri için bilet başına 450.000 dolar, yörüngeye uçuş için ise yaklaşık 50 milyon dolar talep ediyordu. Sektördeki rekabetin bu maliyetleri düşüreceği tahmin edilse de önümüzdeki on yılda uzay turizmi milyarderler ve belki milyonerler için bir seçenek olacak. 2021'de üç farklı uzay görevi kapsamında keşif araçları Mars'a ulaştı. Bunlardan ilki, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Mars yörüngesine yerleşen Hope uydusuydu. Bu uydu, BAE'nin yürüttüğü ilk gezegenler arası görev oldu. Sistemlerinden bazıları Dünya'da test edilememiş olsa da, yörüngeye giriş sorunsuz gerçekleşti. Hemen ardından, Çin'in Tianwen-1 misyonu Mars yörüngesine ulaştı. Tianwen-1, yörünge aracı, yüzey iniş aracı ve keşif aracı ile iddialı bir uzay görevi. Zhurong keşif aracını Mars'a indiren Çin, Sovyetler Birliği ve ABD'nin ardında bunu başaran üçüncü ülke oldu. Bu yılın üçüncü Mars göreviyle de NASA'nın Perseverance keşif aracı Mars'a ulaştı. NASA'nın bir sonraki Mars görevi ile Dünya'ya getirilmesi planlanan kaya örneklerini de toplayan Perseverance, kızıl gezegendeki çalışmalarına devam ediyor. Perseverance, suyla temas ile şekli değişmiş gibi görünen volkanik kayalar buldu ve bir zamanlar iniş alanını kaplayan bir gölün varlığına işaret etti. Zhurong, Mars yüzeyinden birçok fotoğraf çekerken, Hope, Mars'ın aurorasını görüntüledi ve atmosferde beklenmedik yapılar tespit etti. Bu görevlerin teknolojik ve bilimsel olarak birbirlerini tamamladıkları ve gelecekteki Mars misyonlarının geliştirilmesine yardımcı olacakları belirtiliyor. Bu yıl Mars'ı ziyaret eden tüm araçlar arasında belki de en büyük atılım Ingenuity helikopteriydi. NASA'nın Perseverance keşif aracıyla kızıl gezegene inen helikopter, başka bir gezegende uçurulan ilk araç oldu. İlk hafta içinde beş başarılı uçuş gerçekleştiren Ingenuity, aslında bu uçuşlarla sonlanması planlanmış görevine devam etti. Öncekilerden daha da iddialı 17 uçuş yapan araç ve Perseverance'ın Jezero kraterini keşfetme görevinde ona eşlik etti. Başlangıçta bir teknoloji denemesiyle sınırlı olan Ingenuity, herhangi bir bilimsel görevi yoktu. Mars'ta uçabileceğini kanıtlamasından sonra helikopter, keşif için en iyi yerleri belirlemede Perseverance'a yardımcı olmaya devam ediyor. Yapımına 25 yıl önce başlanan ve yörüngeye gönderilmesi birçok kez ertelenen James Webb Uzay Teleskopu'nun 22 Aralık'ta fırlatılması planlanıyor. Çalışmaya başlaması büyük merakla beklenen JWUT, evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu döneme geri dönmemizi sağlayacak bir zaman makinesi olarak tasarlandı. Yaşam barındırma potansiyeli olan gezegenlerin atmosferleri hakkında çok daha net bilgiler vermesi de beklenen uzay teleskopunun, altın kaplama devasa aynasıyla evrene ve evrendeki konumumuza bakışımızı değiştirebileceği belirtiliyor. JWST'nin hikayesi 1995'te başladı. 1990'da fırlatılan Hubble Uzay Teleskobu, gözlemlediği küçük bir alanda yer teleskoplarıyla görülemeyen 3000 galaksi tespit etmişti ve bu keşifler arasında şimdiye dek görüntülenmiş en eski yıldızlar da bulunuyordu. Uzayda uzun mesafeler kat ettikçe ışığın dalga boyunu değişir ve görünür spektrumdan kızılötesine geçer. Bu \"kızıla kayma\" durumu, Hubble'ın keşfettiği bazı galaksilerde oldukça aşırıydı ve bunların 10 milyar yıldan daha yaşlı olduklarını gösteriyordu. Bu keşif bizi 13,8 milyar yıl önceki Büyük Patlama'nın yakınlarına kadar götürdü. Bu kadar eski galaksilerin, özellikle de bu sayılarda tespit edilebilir olacağına pek ihtimal vermeyen astronomlar, evrene daha yakından bakmak için kolları sıvadılar. Sonradan, NASA'nın eski yöneticilerinden James Webb'in adını alacak olan \"Yeni Nesil Uzay Teleskopu\" projesi böylece başlamış oldu ve şu anda ABD, Avrupa ve Kanada uzay ajanslarının ortak projesi olarak yürütülüyor. Hubble çarpıcı görseller yakalamasıyla öne çıkarken, JWST öncelikli olarak en eski yıldızlardan gelen kızılötesi ışığı görmek için tasarlandı. 2013'te emekliye ayrılan Herschel Uzay Teleskopu gibi kızılötesi teleskoplarımız da evreni gözlemledi ancak araştırmacılar JWST'nin kapasitesinin mevcut veya geçmişteki kızılötesi teleskoplardan 100 ila 1000 kat daha yüksek olduğunu belirtiyor. Galileo'nun teleskopundan modern gözlemevlerine geçişe benzetilen bu sıçrama ile 400 yılda yapılacak keşiflerin 10 yıla sığabileceği ifade ediliyor. JWUT aynı zamanda tarihteki en büyük uzay teleskobu olma özelliğini de taşıyor. 6,5 metrelik aynası bir roketin içine sığamayacak büyüklükte olduğundan, teleskop uzaya ulaştığında açılacak 18 altıgen parça halinde katlanmış olarak fırlatılacak. Her ayna parçası, aynanın kızılötesi ışığı yansıtma ve odaklama özelliklerinin önemli ölçüde artıran ince bir altın tabakasıyla kaplı. Teleskopun başlangıçta 500 milyon dolar olacağı tahmin edilen maliyeti, 25 yıldır süren çalışmalarda 9,7 milyar dolara çıktı. Teleskopun uzaydaki kurulumunun 2022'nin ortalarında tamamlanarak ilk yıldızların bilinmeyen yaşamlarına ve diğer yıldızların yörüngesinde dönen Dünya benzeri gezegenlere zamanda geriye bakmaya başlaması planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/21-yuzyilin-en-uzun-kanli-ay-tutulmasi-cuma-gunu-yasanacak", "text": "Dünya, Cuma günü 21. yüzyılın en uzun 'Kanlı Ay' tutulmasına tanıklık edecek. 1 saat 43 dakika sürecek olan bu Ay tutulması içinde bulunduğumuz yüzyılın en uzun kanlı Ay tutulması. Dünya'nın Güneş ile Ay arasına gireceği tutulma sırasında yerkürenin gölgesi, 1 saat 43 dakika boyunca Ay'ın görünen yüzünü tamamıyla örtecek. Ay, tutulma sırasında 'Kanlı Ay' olarak adlandırılan kızıl bir görünüme bürünecek. Kuzey Amerika dışında dünyanın büyük bölümünden izlenebilecek tutulma, Ocak ayındaki 'Süper Mavi Kanlı Ay' tutulmasından 27 dakika daha uzun sürecek. Batı Afrika, Avrupa, Ortadoğu ve Hindistan'ın bazı kesimlerinde Ay tutulması çok net şekilde izlenebilecek. Tutulma sırasında Dünya ve Mars gezegenleri de birbirine en yakın konuma gelecek. Böylece Mars'ın gökyüzünde oldukça parlak görünmesi bekleniyor. Saat 22:30 sularında başlayacak tutulma sırasında Dünya'nın gölgesinde kalacak olan Ay'ın ışığı azalarak kızılımsı bir görünüme kavuşacak. Dünya'nın uydusu Ay, konumu ve büyüklüğü nedeniyle Dünya yörüngesindeki dönüşü boyunca farklı gök olaylarına sahne oluyor. Dünya, Ay ile Güneş arasından geçiyor ve Güneş ışığının bir kısmı Ay'ın yüzeyine düşüyor. Böylece ortaya kırmızı bir Ay görüntüsü çıkıyor. Güneş tutulmalarından farklı olarak, Ay tutulmalarını gözlemlemek için özel bir ekipmana ihtiyacınız yok. Tutulmayı çıplak gözle, teleskoplarla veya dürbünle izleyebilirsiniz. Ay tutulmasının süresini belirleyen şey, Ay'ın Dünya'nın gölgesinden geçerkenki konumu. Dünyanın gölgesinin en karanlık kısmına umbra adı veriliyor. Umbrayı, Dünya'dan Güneş'e zıt yönde uzanan bir koni olarak düşünebilirsiniz. Eğer Ay, bu koninin merkezinden geçerse, tutulma daha uzun sürer. Yarınki tutulmada, Ay koninin merkezinden geçecek ve bu nedenle Ocak ayındaki tutulmadan biraz daha uzun. Ek olarak, Ay kendi yörüngesinde, Dünya'dan daha uzak bir noktada olacak. Bu, Ay'ın gökyüzünde normalden daha küçük görüneceği ve Dünya'nın gölgesinden geçmesinin daha uzun süreceği anlamına geliyor. NASA'nın, Ay hakkında bilgi toplamak ve yüksek çözünürlüklü fotoğraf almak için 9 yıldır Ay'ın yörüngesinde tuttuğu Lunar Reconnaissance Orbiter uydusu, güneş enerjisiyle çalışan pilleri zarar görmesin diye, tutulma sırasında kapatılacak. Kuzey Amerika'dan da görülebilen bir sonraki tam Ay tutulması 21 Ocak 2019'da gerçekleşecek. Bu tutulma 1 saat 2 dakika sürecek. Önümüzdeki yıl ayrıca, 16 Temmuz 2019'da kısmi bir tutulma gerçekleşecek. Bu tarih aynı zamanda ilk Ay iniş misyonu Apollo 11 lansmanının 50. yıldönümü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/50-yil-sonra-yeniden-aya-yolculuk-artemis-basariyla-firlatti", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , insanlığın yeniden Ay'a gidişine yönelik planının ilk adımı olarak şimdiye kadarki en güçlü roketi Artemis'i bugün başarıyla fırlattı. Artemis, Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden yerel saatle 01:47'de (TSİ 09.47) fırlatıldı. NASA'dan fırlatılış anında yapılan yayında \"Yeniden hep birlikte Ay ve ötesine dönüyoruz\" denildi. Amerikalı astronot Neil Armstrong, 20 Temmuz 1969'da Eagle uzay aracından çıkıp \"İnsan için küçük ama insanlık için büyük bir adım\" diyerek Ay'ın yüzeyine ayak basmıştı. 1969-1972 arasında 6 Apollo misyonu boyunca 12 astronot Ay'da yürümüştü. SLS-Orion uzay aracıyla yürütülen Artemis programı ise NASA'nın gerçekten de Ay ve daha sonra Mars'a gidişi hedeflediği uzun vadeli bir uzay keşif projesinin ilk adımını oluşturuyor. Uzay aracı Ay'ın etrafında mürettebatsız 6 haftalık bir test uçuşu gerçekleştirip Dünya'ya dönecek. \"Artemis1\" olarak adlandırılan SLS-Orion uzay aracının ilk seferi, NASA astronotlarını taşıyacak kadar güvenilir olup olmadığının da bir denemesi olmuş olacak. Artemis aslında Ağustos ayının sonunda fırlatılacaktı fakat teknik bazı aksaklıklar nedeniyle uzaya gönderilmesi üç kez ertelendi. Eylül başındaki ikinci deneme yakıt sızıntısı, ay sonuna doğru planlanan üçüncü deneme ise Ian Kasırgası nedeniyle geciktirildi. Dünyanın en güçlü ve karmaşık roketi olarak tanıtılan Uzay Fırlatma Sistemi SLS Orion, NASA'nın, 1960'lar ve 70'lerdeki Apollo ay programı sırasında uçurulan Saturn V'den bu yana inşa ettiği en büyük yeni dikey fırlatma sistemi. Orion, Ay ve çevresinde 42 günlük insansız bir misyonu tamamlamak üzere gönderildi ve bu sürenin sonunda San Diego açıklarında Büyük Okyanus'a inerek ilk görevini tamamlayacak. Öncelikli hedef, 50 yıl aradan sonra insanı yeniden Ay yüzeyine götürmek. Orion'un ilk seferi Artemis 1 bu kez mürettebatsız. Fakat her şey yolunda giderse astronotlar 2025'ten itibaren daha karmaşık görevler için gemiyi kullanacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/6-yil-sonra-yeniden-mars-insight", "text": "2012 yılında NASA'nın Curiosity isimli gezgin Mars robotu Kızıl Gezegen'e inmişti. 6 yıl sonra ise InSight da başarıyla iniş yaptı. Amerikan hükümeti bu başarıyı kilometre taşı olarak kabul etti. Mayıs ayında uzaya fırlatılan InSight, Pazartesi günü, 485 milyon kilometrelik yolculuğun sonunda Mars ekvatorunun kuzeyindeki Elysium Planitia düzlüğüne indi. Robot Mars atmosferine girdiğinde, frenleyici roketler ve bir paraşütle son derece karmaşık bir manevrayla inişe geçirildi. 360 kg ağırlığındaki robot, 7 aylık yolculuğunu saatte 10.000 kilometre hız yaparak tamamladı ve Mars atmosferine girdikten 8 dakika sonra, 160 milyon km geride kalan Dünya'ya sinyaller yolladı. InSight, Pasadena'daki kontrol merkezinden komuta edildi. Komşu gezegene yapılan yumuşak iniş, uzay yolculuğunun en zor girişimlerinden biri sayılıyor. Sonuçta bugüne dek gerçekleştirilen Mars misyonlarının sadece %40'ı başarılı olmuş. Tercih edilen iniş yeri, büyük ölçüde düz bir alan, yani büyük taş ve kayalıklar barındırmıyor. Halen etkin olan Curiosity ise 500 kilometre mesafede bunuyor. Ancak InSight, gezgin komşusunun aksine indiği yerde kalacak. Üzerinde çok sayıda bilimsel enstrüman barındıran robot özellikle gezegenin yapısı ve yüzeyinin altındaki dinamik hakkında bilgi toplayacak. InSight güvenli bir şekilde yerine yerleştikten sonra çevresinde, birlikte getirdiği ölçüm aletleri için uygun yerler arama işine başlayacak. Bir robot kolun bunları en iyi pozisyona getirmesi bekleniyor. Bu enstrümanlarından biri olan ve Mars köstebeği olarak isimlendirilen bir araç ise Mars toprağını kazacak. Resmi adı HP3 olan Mars köstebeği, Alman Hava ve Uzay Yolculukları Merkezi tarafından geliştirildi. 40 cm uzunluğundaki sivri alet 5 m derinliğe kadar inerek, Elysium Planitia'nın altında kalan bölgedeki sıcaklık akımını ölçecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/60-starlink-uydusunun-firlatilmasi-ertelendi", "text": "Elon Musk'ın CEO'su olduğu SpaceX, 60 Starlink uydusunu daha Dünya'nın yakın yörüngesine fırlatmak için hazırlanmıştı. Falcon 9 roketi, NASA'nın Kennedy Space Center'da bulunan Launch Complex 39A'dan (39A Fırlatma Kompleksi) kalkış gerçekleştirilecekti. Ancak bu fırlatma işlemi ne yazık ki gerçekleştirilemedi. YouTube'dan da canlı olarak yayınlanan fırlatma, kötü hava koşulları sebebiyle ertelendi. Şu an için ertelenen bu fırlatmanın tekrar gerçekleştirileceği tarih ise belli değil. SpaceX, şu ana kadar Starlink projesi kapsamında Dünya'nın yörüngesine 700'den fazla uydu gönderdi. Dünya'nın yörüngesine gönderilen bu uydulardan 650 kadarı aktif olarak çalışıyor ve Dünya'daki bazı bölgelere internet erişimi sağlıyor. Kötü hava koşulları sebebiyle iptal edilen bu fırlatma görevi, şirketin şu ana kadar yaptığı 13., bu ay içerisindeki 2. fırlatma göreviydi. Şirketin uydudan internet sağladığı Starlink servisi, bazı SpaceX mühendisleri ve Elon Musk'ın kendisi tarafından bir süredir test ediliyor. Daha geniş ölçekli bir test aşaması ise bu sene içerisinde gerçekleştirilecek. Beta testlerine seçilen kullanıcılar, internete erişmek için küçük bir terminal kullanacak. Peki, SpaceX'in Starlink servisinde daha geniş ölçekli, kullanımlar ne zaman başlayacak? Şirket, ABD ve komşusu Kanada'da temel internet servislerini bu senenin sonunda sağlamayı planlıyor. Bunun, küresel ölçekte ise 2021 yılında gerçekleşmesi bekleniyor. SpaceX, toplamda 40 binden fazla uydu göndermeyi planlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/9-milyar-isik-yili-uzaktan-gelen-sinyal-tespit-edildi", "text": "Kanada ve Hindistan'daki araştırmacılar, Hindistan'daki dev bir teleskop yardımıyla SDSSJ0826+5630 adlı galaksiden gelen sinyali yakaladı. Radyo dalgasının gökbilimcilerin geçmişe bakmalarını ve 13.7 milyar yaşında olduğu düşünülen erken evreni anlamalarını sağlayabileceği belirtildi. Bir uzaylıdan gelmediği belirtilen sinyalin, bu kadar uzun bir mesafeden alınan türünün ilk örneği olduğu ifade edildi. McGill Üniversitesi'nde araştırma yapan Kozmolog Arnab Chakraborty, tespit edilen sinyal hakkında Bir galaksi farklı türde radyo sinyalleri yayar. Şimdiye kadar, bu özel sinyali yalnızca yakındaki bir galaksiden yakalamak mümkündü. Bu da bilgimizi Dünya'ya daha yakın galaksilerle sınırlıyordu. Yakalanan sinyal, Dünya'dan çok daha uzak mesafelerdeki galaksilerin yapılarını anlamamıza yardımcı olacak\" dedi. Arnab Chakraborty ayrıca, yakalan sinyal için \"Bu, zamanda 8,8 milyar yıllık bir geçmişe bakmaya karşılık geliyor\" ifadesinde bulundu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/abde-anlasmazlik-nukleer-enerji-yesil-mi-degil-mi", "text": "Dünyada, Almanya'da ve Türkiye'de elektrik üretiminde sorunlar, enerji krizi ve iklim, AB'de anlaşmazlık, rüzgar ve güneşten elektrik tüm dünyada artarken, fosil yakıtlardan da azalmıyor, artıyor... Dünyada gitgide artan nüfus (2050 yılında 9-10 milyar), konforlu yaşam ve savurganlık, daha fazla elektrik üretiminin kaynağı olurken, Rusya/Ukrayna savaşıyla başlayan enerji krizi de sürüyor. İklimin fosil yakıtlı elektrik santrallerinden salınan CO2 ve diğer sera gazlarıyla daha da bozulması ise kaçınılmaz görünüyor. Dünyada 2021'de güneş enerjisinden elektrik üretimi %23 büyürken, rüzgarda büyüme %14 kadar. Ancak kömür enerjisinden elektrik üretimi de %9 büyüdü. 2021 yılında dünya toplam elektrik üretimi 27.000 TeraWattSaat oldu . Bunda, yine fosil yakıtlar %61 oranla başı çektiler. Düşük karbonlu yakıtlar ise %35'te kaldı. Almanya'da son 3 nükleer reaktör de 15 Nisan 2023'de kapatıldı. Avrupa Birliği'nde ise \"Nükleer enerji yeşil mi, değil mi?\" anlaşmazlığı sürüyor. Dünyada birçok ülke, nükleere yeşil ışık yakarken, büyük reaktörlerin yanısıra küçük reaktörler de artarak ilgi görüyor. Yaptığımız hesaplar, Almanya'da kapatılan son 3 reaktörün ürettiği elektriği rüzgar santralleriyle üretmek gerekirse, yeni 3.700 adet rüzgar santrali kurmak gerekecek. Bu açığı güneş enerjisiyle kapatmak gerekirse ve eğer herbiri 300 Watt güçte paneller kullanılırsa, toplam 115 milyon güneş panelinin yerleştirileceği, yeni güneş tarlaları gerekiyor. Öte yandan iklimi CO2 ile bozmaya devam eden fosil yakıtlardan elektrik üretimi de Almanya'da azalmıyor, artıyor. Çünkü rüzgar ve güneş her an gerektiği kadar bulunmuyor ve istenildiği kadar da çok depolanamıyor, ayrıca enerji krizi nedeniyle de sorunlar gitgide büyüyor! Hem iklimi fosil yakıtlardan salınan sera gazlarıyla (CO2) daha fazla bozmamak, hem de Rusya/Ukrayna savaşıyla ortaya çıkan, enerji dar boğazına çözüm bulmak amacıyla bir süredir toplanan Avrupa Birliği'nin enerji kurulları, nükleer enerjinin desteklenmesi konusunda anlaşamıyorlar. AB ülkelerinin bir bölümü, Fransa başta olmak üzere CO2 salmayan nükleer enerjinin de, yenilenebilir enerjiler gibi yeşil enerji olarak desteklenmesi gerektiğini ileri sürerlerken, diğerleri, Almanya başta olarak, bunu kesinlikle kabul etmiyor. Şubat 2023'teki toplantıda Fransa ve 10 AB ülkesi nükleer enerjiyle ilgili işbirliği yapma kararı aldılar. Bu ülkeler; Fransa, Hollanda, Polonya, Finlandiya, Bulgaristan, Çekya, Macaristan, Romanya, Hırvatistan, Slovenya ve Slovakya. Bu ülkelerin amacı, mevcut santrallerin iyileştirilmesinde ve yapılacak nükleer santral projelerinde özellikle araştırma ve güvenlik konularında yakın işbirliği yapmak. İleri hedefleri ise Avrupa'yı kömür ve petrolden bağımsız duruma getirmek ve elektriksiz bırakmamak. Fransa, nükleer enerjiyle üretilebilecek hidrojeni yeşil enerji olarak görürken, Almanya bunu kesinlikle kabul etmiyor. Her şeyden önce nükleer santraller, iklimi bozan CO2 gazını güneş santrallerinden bile daha az saldıklarından, en baştaki gerekçeleri nükleer santrallere CO2 salmıyor gözüyle bakılması. Şekil 1 ve Çizelge 1'de ilgili enerji kaynaklarından üretilen GigaWattSaat elektrik başına, kaç ton CO2 salındığı gösteriliyor . Soldan sağa ve yukarıdan aşağıya: linyit, taş kömürü, petrol, doğalgaz, biyokütle, nükleer, hidroelektrik ve rüzgar. Şekil 2: İki reaktörlü, 2 bacalı ve deniz suyu ile soğutulduğu için, büyük soğutma kuleleri olmayan bir nükleer santral görülüyor. Öte yandan, Şekil 3'ten görüldüğü gibi en fazla malzeme kullanan elektrik santrali güneş santrali, en az kullanan ise nükleer santral. Şekil 3: Hangi elektrik santrali, ürettiği TeraWattSaat elektrik miktarı başına, hangi cins malzemeden 'kaç ton' kullanıyor? Renklere göre; çimento, beton, cam, çelik ve diğerleri. Aşağıdaki Şekil 4: Çeşitli kaynaklardan üretilen MWh elektrik miktarı başına, m2 olarak gereken arazi . Örneğin hidrolik güç için MWh başına 33 m2 medyan değer, 25 ile 40 m2 arasında değişebiliyor. 2 kişilik bir aile, 1 yılda ortalama 3.500 kWh elektrik kullandığında, 3 milyon ailenin elektriği için gerekecek hidrolik/baraj arazi alanı 1 milyon m2 (1.000m x 1.000m kare alanlı bir baraj gibi düşünülebilir). Bu alanın içinde bir elektrik santralinin yapımı için gereken minerallerin topraktan çıkarılmasıyla ilgili alan da var. Örneğin santralde 100 ton demir kullanıldıysa, bu miktar demirin kaç m2'lik araziden çıkarılmış olduğu da hesaba katılmış (100 ton demir, kaç ton demir cevherinden elde edilmiş ve bu miktar cevher, kaç m2 araziden çıkarılmış). Solda: Enerji kaynaklarının TeraWhatSaat elektrik üretimi başına ölüm sayıları, sağda ise bu kaynakların saldıkları sera gazları miktarları ton olarak gösteriliyor. Nükleer enerji yenilenebilir olmamakla birlikte, %90 gibi çok büyük bir oranda tekrarlanabilir bir enerji. Kullanılmış uranyumlu yakıt elemanları nükleer santrallerde birkaç yıl havuzlarda bekletildikten sonra içlerindeki uranyum ve plütonyumun büyük bir bölümü ilgili tesislerde geri alınıp tekrar kullanılabiliyor. Nükleere karşı olan ve nükleeri kesinlikle yeşil enerji olarak görmeyen AB ülkeleri; Almanya, İspanya, Avusturya, Portekiz, Danimarka ve Lüksemburg. Bu ülkeler, nükleer santrallerin inşaat sürelerinin 15 yıl kadar uzun olduğunu ve fiyatlarının da rüzgar ve güneş santrallerine göre iki, üç kat daha fazla olduğunu belirtiyorlar. Diğerleri ise, rüzgar ve güneşin her zaman olmamasını, bunlardan elektrik üretme veriminin çok düşük olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca, ileride her ülkede ortaya çıkacak milyonlarca hurda panelin ve onbinlerce rüzgar santrali malzemelerinin %100 geri dönüşümlerinin hiçbir şekilde yapılamayacaklarını, hatta az gelişmiş ülkelerde milyonlarca güneş panelinin geri dönüşümlerinin hiç yapılamadan bunların ve diğer malzemelerin çöplüklere atılacağını, bunların içlerindeki zehirli kimyasal maddelerle büyük bir doğa kirlenmesinin beklenmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Almanya yenilenebilir enerjiler yasasına göre (EEG 2023) 2030 yılına kadar elektrik üretiminin %80'i YE'den elde edilecek. Ancak Rusya/Ukrayna savaşıyla başlayan dünya enerji krizi bu hedefe ulaşılmanın çok zor olduğuna işaret ediyor. Hatta 2022'de bazı kömür santrallerinin işletilmesine izin verilirken, iklimin bozulması gözardı edildi. Bu karar, hem de Yeşiller Partisi'nin bulunduğu hükümetçe alındı. Aslında Almanya, yeniden yapılacak olursa en azından 30-40 milyar Avro'ya mal olacak 3 nükleer santralini çok daha uzun yıllar işletebilecekken, bunlar, sadece atom enerjisi karşıtlığı sonucu, özellikle hükümetteki Yeşiller Partisi'nin ısrarıyla kapatıldı! Kaldı ki, Almanya'daki nükleer santraller en ileri güvenlik önlemleriyle donatılmış olup, son 60 yıldır hiçbir önemli radyoaktivite kazası da olmadan işletildiler (Bu konudaki ayrıntılı bilgiler FMO'na verdiğimiz 50 sayfalık teknik raporda bulunuyor /6/). 11 Mart 2011 günü Japonya'daki büyük deprem ve Tsunami sonucu oluşan Fukuşima Nükleer Santrali'ndeki kazadan hemen sonra Almanya hükümetinin ve parlamentonun aldığı kararla 2022 yılı sonuna kadar nükleer santralleri sırayla kapatma kararı alındığı biliniyor. 24.02.2022'de başlayan Rusya/Ukrayna savaşı ve enerji krizi nedeniyle Almanya'daki son 3 reaktörün işletilme süreleri özel bir yasayla 15 Nisan 2023 gününe kadar uzatıldı ve bu tarihte kapatıldı. Bu 3 reaktör: Isar 2, Emsland und Neckarwestheim 2 santralleridir. Her biri 1400 MW (toplam olarak 4.200 MW) kurulu elektrik gücünde olan bu 3 reaktör yılda toplam olarak 33,2 MilyarkWh elektrik üretiyor ve yaklaşık olarak 9 milyon haneye elektrik sağlıyor (yılda hane başına ortalama 3.500 kWh hesabıyla). Modern bir rüzgar santralini 5 MW kurulu gücünde ele aldığımızda, bu santralin kuramsal olarak 5 MWx24 saat/gün x 365 gün/yıl=43,8 milyon kWattSaat elektrik üretebilmesi yerine, Almanya'da sadece 9 Milyon kWh kadar elektrik üretebiliyor. Bu yol ile de rüzgar enerjisinin verimi ya da kapasite faktörünün sadece 9/43,8=%20 kadar olduğu görülüyor. Rüzgar enerjisinin %20'lik verimi, nükleer santralin %90'lık verimine göre çok düşüktür. 33.200 MilyonkWh/9 MilyonkWh=3.690 adet ya da yaklaşık olarak 3.700 adet rüzgar santrali gerekecektir. Almanya'da bir rüzgar santrali bir yerleşim yerinden (en az 6 evlik bir yer, bir yerleşim yeri sayılıyor), en az 1.000 metre uzakta olmalıdır. Buna göre her bir nükleer santralinin ürettiği elektriği karşılayabilmek için kurulması gerekecek rüzgar santrallerinin kaplayacağı alan 100 km2 kadar hesaplanıyor. Buradan 3 reaktörün üretmesi gereken elektriğin karşılanabilmesi için toplam olarak 300 km2 alan gerekecektir. (Kare olarak düşünülürse: 17,3 km x 17,3 km büyüklüğünde ya da yaklaşık olarak 42.000 adet futbol alanını kaplayacak kadar çok büyük bir alan). 1 futbol alanı: 105 m x 68 m=7.140 m2). Almanya'da 2022 yılında 66 GigaWatt kurulu güçle ve yaklaşık 2,6 milyon fotovoltaik sistemiyle 62 Milyar kWh elektrik üretildi (2022'de güneşten toplam üretilen elektrik 574 Milyar kWhx %10,8, Şekil 7). Bu sistemlerden üretilen elektriğin %70 kadarı binaların çatılarındadır. Almanya'da güneş enerjisinden elektrik üretiminde verim epey düşük olup yılda ortalama olarak %11 kadardır (= 62 MilyarkWh/ 66 GWx24h/günx 365 gün/yıl=%11). Öte yandan ortalama bir güneş paneli 300 Watt olarak hesaplanırsa, son 3 nükleer reaktörün 1 yılda ürettikleri toplam elektriği güneş enerjisiyle karşılayabilmek için: 33.200 Milyon kWh / 300 Watt x 0,11 x 24h x 365 gün/yıl=115 milyon adet güneş paneli gerekecektir (1,15 milyon panelli 100 adet güneş çiftliği!). Almanya'da son 15 yıldır nükleer santraller gitgide kapatılırken, rüzgar ve güneş santrallerinin arttığı biliniyor. 2021 yılında elektrik enerjisi üretimi yelpazesinde rüzgar enerjisi 115 MilyarkWh ile başa geçti. Rüzgar santralleri kurulu gücü karada 56 GigaWatt , denizde de 7,8 GW olmak üzere toplam 63,8 GW oldu. Bu toplam kurulu güce karşın rüzgardan üretilen elektrik miktarı, toplam elektrik üretiminin %25'i kadarıdır. Öte yandan rüzgarın her zaman esmemesi ve diğer nedenlerle net verim çok düşüktür: 115 milyarkWh / 63.800 MW x 24h/g x 365g/yıl=%20. Almanya 7 yıl sonra 2030 yılında bugün, karada ulaşılan 56 GW rüzgar kurulu gücünden biraz daha fazla ek kurulu güçle (59 GW), toplam olarak 115 GW rüzgar kurulu gücüne (yukarıdaki 115 Milyar kWh ile karıştırılmamalı) ulaşmayı hedefliyor. Tüm Almanya yüzeyini kapsayacak rüzgar santralleri sayısının en fazla 30-35 bin kadar olacağı kestiriliyor. 2030 yılında rüzgar santrallerinden toplam 300 Milyar kWh elektrik üretilebileceği öngörülüyor. Bunun ise çok zor olacağını ilgili uzmanlar belirterek, ileride elektrik miktarı sunumunda boşluk doğacağı vurgulanıyor. Buna göre, Almanya'da 2023'den 2029 yılı sonuna kadar günde yaklaşık 4 MW gücünde 6 adet rüzgar santrali kurulması gerekiyor. Bu hesapta, eski hurdaya çıkarılması gereken santraller de bulunuyor. Ayrıca hem onay sürelerinin uzun olması (7 yıldan 3-4 yıla indirilmesine rağmen) hem de yargı yoluyla engellenmeleri sonucu, bu hedefe ulaşmaları çok zor görünüyor. Öte yandan elektrik alım, satım borsasında elektik fiyatı zaman zaman iyice düşünce, rüzgar santrallerini işletenler zarar ettiklerinden, bunları durduruyorlar. Örneğin, Almanya Paderborn'dan J. Lackmann geçen yıl yılbaşından önceki haftalarda 60 adet rüzgar santralini durdurmak zorunda kaldı. Nedeni, elektrik borsalarında fiyatın aşırı düşmesi sonucu işletmenin daha fazla zarar etmemesiydi. Ayrıca bazı günlerde rüzgar santrallerinin yanı sıra, fosil ve güneş kaynaklı santrallerden de üretilen toplam elektriğin çok fazla olması nedeniyle, rüzgar santrallerini durdurup gerektiğinde de çalıştırmak diğerlerine göre sorunsuz ve çok daha kolay olduğundan, öncelikle rüzgar santralleri durduruluyorlar ve bunları işletenler ayrıca zarar ediyorlar. Şekil 7: Almanya'da brüt elektrik üretim oranlarının 10 yıl ara ile karşılaştırılması. . Şekil 8: Almanya'da 2021 ve 2022'nin ilk yarılarında elektrik üretim oranlarının karşılaştırılması (Yenilenebilir enerjiler bu sürede %41,8'den %46,4'e yükselirken, fosil yakıtlar da toplamda, 1 yıl sonrasında, artım göstermişlerdir). Şekil 9: Avrupa Birliği'nde güneş ve rüzgar enerjilerinde 2020 hedeflerini aşan ülkeler , bu hedeflere ulaşan ülkeler , bu hedeflerin altında kalan ülkeler ülke yazıları renkleriyle gösteriliyor. Şekil 10: Dünyada sera gazlarının yayınlandığı sektörlere göre kaynakları. (Sera gazları: %72 CO2, metan %18, kükürt dioksit %9). Türkiye elektrik enerjisi tüketimi 2018 yılında bir önceki yıla göre %2,2 artarak 304,2 milyar kWh, elektrik üretimi ise bir önceki yıla göre %2,2 oranında artarak 304,8 milyar kWh olarak gerçekleşmiştir. Elektrik tüketiminin 2023 yılında baz senaryoya göre yıllık ortalama %4,8 artışla 375,8 TWh'e ulaşması beklenmektedir. 2018 yılında elektrik üretimimizin, %37,3'ü kömürden, %29,8'i doğal gazdan, %19,8'i hidrolik enerjiden, %6,6'sı rüzgardan, %2,6'sı güneşten, %2,5'i jeotermal enerjiden, ve %1,4'ü diğer kaynaklardan elde edilmiştir. 2019 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla ülkemiz kurulu gücü 90.720 MW'a ulaşmıştır. 2019 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; %31,4'ü hidrolik enerji, %28,6'sı doğal gaz, %22,4'ü kömür, %8,1'i rüzgar, %6,2'si güneş, %1,6'sı jeotermal ve %1,7'si ise diğer kaynaklar şeklindedir. Yazarın notu: Kurulu güçler, santrallerin verimlerine göre, farklı elektrik ürettiği için birbirleriyle karşılaştırılmamalıdır. Ayrıca Ülkemizde elektrik enerjisi üretim santrali sayısı, 2019 yılı Eylül ayı sonu itibarıyla 8.069'a yükselmiştir. Mevcut santrallerin 669 adedi hidroelektrik, 68 adedi kömür, 262 adedi rüzgar, 52 adedi jeotermal, 330 adedi doğal gaz, 6.435 adedi güneş, 253 adedi ise diğer kaynaklı santrallerdir. Güneşli gün ve saatleri çok daha bol Türkiye'de güneş ve rüzgar enerjilerinden elektrik üretimi Almanya'dakinin sadece üçte biri kadardır (Çizelge 2 son sütun). Almanya'da yenilenebilir enerjiler toplamda 210 Milyar kWh (toplam elektrik üretiminin %46) iken Türkiye'de bu miktar 110 Milyar kWh (%36) kadardır. Türkiye'de YE'nin içinde de büyük miktarda hidrolik/su kaynaklı enerji, eskiden beri bulunduğundan, güneş ve rüzgarın birlikte payı, toplam elektrik üretiminin ancak %13 kadarıdır. AB ülkeleri, başta belirttiğimiz gibi nükleer enerjinin yeşil olup olmadığı konusunda ikiye ayrılıp anlaşamazlarken, iklimin hem artan enerji gereksinimi, hem de Rusya/Ukrayna savaşı sonucu doğalgaz darlığıyla, kömür yakıtların artarak kullanılmasından doğan CO2 ile bozulması sonucu tam olarak ne yapacaklarını bilemiyorlar. Her ülke kendi çıkarı için en uygun yolu sürdürürken, iklimin bozulması gözardı ediliyor gibi görünüyor. Hatta nükleer enerjinin katkısıyla üretilen hidrojen enerjisini AB ülkelerinin bir çoğu yeşil hidrojen olarak görürlerken Almanya ve bazı diğer ülkeler buna karşı çıkıyorlar. Ancak son gelen (14 Mart 2023) haberlere göre Alman hükümetinin buna artık karşı çıkmayacağı belirtiliyor. Almanya 2022 yılında toplam 580 Milyar kWh kadar elektrik üretirken, bu miktarın 2030 yılında 750 Milyar kWh olabileceği kestiriliyor. Bu miktarın ise YE'lerle karşılanamayacağı biliniyor. Tüm Almanya yüzeyini kapsayacak rüzgar santralleri sayısının en fazla 30-35 bin kadar olacağı öngörülüyor. Bugün Almanya'da rüzgar santrallerinin toplam kurulu gücü 110 GigaWatt. 2030 yılında rüzgar santrallerinden toplam 300 Milyar kWh elektrik üretilebileceği öngörülüyor. Türkiye'de rüzgar ve güneş enerjilerinden elektrik üretimi son yıllarda epey artmış olmasına rağmen Almanya ile karşılaştırılırsa artım çok azdır. 2021 yılında Türkiye'nin rüzgardan ürettiği elektrik 31 TWh (Toplam elektrik üretiminin %9) iken Almanya'da 112 TWh (Almanya toplam elektrik üretiminin %23) olmuştur (Bkz.Çizelge 2). Bu nedenlerle, Türkiye, güneş ve rüzgar enerjilerinden elektrik üretmeye ağırlık vermelidir. Ancak her yıl hurdaya çıkacak, içlerinde zehirli maddeler bulunan güneş panellerinin, ayrıca rüzgar pervane ve diğer malzemelerinin de geri dönüşümleri için hazırlıklar yapılmalı, bunlar çöplüklere atılmamalı ve ekosistem daha da bozulmamalıdır. Tüm dünyada ise artan nüfus, konfor ve savurganlık sonucu sunulması gereken elektrik miktarı da gitgide artıyor. Öte yandan ileride birkaç Everest Dağı kadar yükselecek hurda güneş panelleri ve rüzgar santralleri malzemelerinin %100 geri dönüşümlerinin de yapılamayacağı açık olduğundan doğanın hem bu malzeme atıklarıyla hem de bunların içlerindeki zehirli kimyasallarla gitgide kirleneceği, ne yazık ki, beklenebilir. Not: MegaWatt olarak 'Kurulu Güç' bir elektrik santralinin en fazla üretebileceği elektrik miktarının bir ölçüsüdür. Bu nedenle aynı MW kurulu güçteki farklı kaynaklı enerji santrallerinden yıl sonunda farklı MegaWattSaat elektrik üretilebiliyor. Örneğin 1000 MW kurulu güçteki bir nükleer santral %90 verimle , yıl sonunda ortalama 900 MW net kurulu güç karşılığında elektrik üretirken, bir güneş santrali Almanya'da ortalama %11 verimle ancak 110 MW karsılığında net elektrik üretebiliyor. Bunun nedeni güneşin geceleri olmayışı ve bazı kapalı havalarda yeryüzüne daha az enerji aktarabilmesidir. Santrallerin bakım, onarım çalışmaları ya da başka nedenlerle durdurulması da, yıl boyunca, üretebilecekleri elektrik miktarını etkiliyor. Enerji birimi ise: WattSaniye = Güç x Saniye . 1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji, elektrikte, 1 Ws'dir. 1 Joule: Örneğin 100 gramlık çiko lata paketini yerden 1 m yukarıya kaldırmak için gereken enerji. 1 WattSaat (1 Wh) = Güç x Saat . 1 kWh = 1000 Wh, 1 MWh= 1 Milyon Wh, 1 GWh=1 Milyar Wh, 1 TWh= 1 Trilyon Wh= 1 Milyar kWh . Örneğin 1 milyar 100 Watt'lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/agustos-ayindan-7-muhtesem-uzay-goruntusu", "text": "James Webb Uzay Teleskobu, ölmekte olan bir yıldızın etrafındaki parlak hidrojen halelerinden oluşan Halka Bulutsusu'nun karmaşık görüntülerini yakaladı. Kuzey yarımkürede her yaz görülebilen Perseid meteor yağmuru, 12 Ağustos Cumartesi ve 13 Ağustos Pazar günleri zirveye ulaştı. Bu ateş topları Avusturya'nın Herrnleis kentinde yakalandı. Virgin Galactic şirketi uzay turizmi işine resmen katıldı. Şirket, 10 Ağustos'ta ilk Olimpiyat sporcusu Jon Goodwin ile ilk anne-kız ikilisi Keisha Schahaff ve Anastatia Mayers'ı termosfere uçurdu ve geri getirdi. Bu, kadınların çoğunlukta olduğu ilk uzay uçuşu. Hubble Uzay Teleskobu, 44 milyon ışık yılı uzaklıktaki merceksi veya mercek şeklindeki bir galaksinin bu görüntüsünü yakaladı. Bu hayalet yıldız sistemi, yakın evrende bilinen her galaksinin kozmik sayımı sırasında gözlemlendi. Hindistan'ın ay misyonunda Pragyan gezgini ve Vikram iniş aracı olmak üzere iki robot yer alıyor. 30 Ağustos'ta Hindistan Uzay Araştırma Örgütü, Pragyan'ın Vikram'ın ay yüzeyindeki fotoğrafını \"Gülümseyin lütfen!\" başlığıyla paylaştı. 25 Ağustos'ta Super Heavy Booster 9 roketinin başarılı motor testiyle SpaceX , yeniden kullanılabilen devasa bir uzay aracı olan Starship'i yörüngeye göndermeye bir adım daha yaklaştı. Elon Musk, daha önce Twitter olarak bilinen X'teki bir gönderisinde \"Yeni Starship lansmanı yakında\" diye yazdı. Endonezya'nın Bali kentindeki Serangan Limanı üzerinde gösterilen nadir mavi bir süper ay , 30 Ağustos akşamı gökyüzünü süsledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/akkuyu-nukleer-santrali-ile-ilgili-politik-ve-teknik-duruma-disaridan-bakis", "text": "Bu yazıda, Akkuyu Nükleer Güç Santralı örneğiyle Türkiye'de bu konudaki teknik ve politik durum inceleniyor ve Almanya'daki durumla karşılaştırıp sonuçlar çıkarılıyor. Bu örnek, Türkiye'de ileride yapılması düşünülen diğer NGS'ler için de genişletilip benzer sonuçlar çıkarılabilir. Yazımız, bu konudaki 'olup bitenleri ve bugünkü durumu', dışarıdan bir gözlemcinin bakışıyla, olduğu gibi yansıtmaya çalışıyor. Akkuyu'da her biri 1200 MW'lık 4 reaktörlü, toplam 4800 MegaWatt gücündeki bir nükleer santralın yapımı bugünkü hükümetçe kararlaştırılmış ve ilgili sözleşme, hatta TBMM'nin onayıyla 2010'da yasalaşarak, santralın yapım hazırlıklarına 2011'de başlanmıştır /1,2/. - Hükümetlerin konuya yaklaşımı yönünden durumun incelenmesi - Nükleer karşıtların, muhalefetin ve halkın konuya yaklaşımı yönünden durumun incelenmesi Akkuyu'da bir nükleer santral yapımı Özal hükümetlerinden beri neredeyse son 40 yıldır zaman zaman gündeme gelmiş olmasına karşın, güvenliği en üst düzeydeki tek reaktörlü modern bir nükleer santral için, bugünkü fiyatlarla, gerekli olan 8-10 milyar dolarlık yatırım bütçeye büyük bir yük getireceğinden bundan vazgeçildiği biliniyor. Türkiye'de 2010'da, su, kömür, doğal gaz ve diğer kaynaklarla elektrik enerjisi üretimini sağlayan toplam kurulu güç yaklaşık olarak 50.000 MW'tır. Kasım 2020'de ise kurulu güç yaklaşık olarak 92.000 MW /11/. 1200 MWe gücünde tek reaktörün toplam kurulu güçteki payı % 1 bile değildir. Not: Her ne kadar 1,2 GW (1200 MW) güçteki reaktörün toplam kurulu güçteki payı hesapla 1,2 GW/90GW= %1,33 bulunursa da, gerçekte bu değer tutturulamaz. Çünkü Akkuyu'daki 4 reaktörün birlikte, yıl boyunca aynı kapasitede (% 80 verimle) ya da randımanla çalışması beklenemeyeceğinden 1 reaktörün toplam elektrik üretimine katkısı yılda % 1' in altında kalacaktır. Bilindiği gibi, elektrik üretiminde belirleyici olan kurulu güçten çok, o kurulu güç ile kaç kWh ya da MWh elektrik üretilebileceğidir. Bu durum güneş enerjisi santrallarıyla nükleer santrallar karşılaştırmasında daha da belirgin görülür /8, 9/. Örneğin, 2018 yılında yaklaşık 88 GW kurulu güçle üretilebilen elektrik miktarı kuramsal olarak: 88GW x 365gün/yıl x 24h/gün= 771 TWh olması gerekirken, sadece 305 TWh elektrik üretilmiştir. Buradan çeşitli santrallardan oluşan tüm kurulu güçlerin ortalama kapasitesi ya da verimi olarak sadece 305/771= % 39,5 dur. Elektrik üretimine en azından %10 kadar bir katkı için dahi en az 10 nükleer reaktörün yapımı gerekir ki bu da 80-100 milyar dolar gibi yüksek bir döviz miktarını 5-10 yıl içinde gerektirecektir. Bu ise, bütçeyi ve dolayısiyle ekonomiyi altüst edeceğinden, böyle büyük bir yatırımı daha önceki hükümetler gibi şimdiki hükümetin de yapmak istemediği açıktır. Bu nedenle, önce Özal zamanının 'yap, işlet, devret' ve son yılların da da sadece 'yap, işlet, bize elektrik sat, maliyetini elektrik satımından çıkar' şeklindeki modelle, ülkenin ekonomisini altüst etmeden, yabancı bir şirkete, sanki otomobil fabrikası kurdurur gibi, bütçeye yük olmayacak, bir nükleer santral kurdurulması yolu seçilmiştir. Bu çeşit bir modelle, yapılabilecek nükleer santrallar için ise batılı şirketler yapım ve işletme sırasında riske girip, zarar etmek istemediklerinden ilgi göstermemişler, proje için teklif vermemişler ya da tekliflerini sonradan geri çekmişlerdir. Daha sonra 2010 yılında, Akkuyu'da her biri 1200 MW'lık 4 reaktörlü bir nükleer santral yapımına sadece Rus şirketi ilgi göstererek teklif vermiş ve bununla ilgili yapılan sözleşme hatta TBMM'den geçirilerek yasalaştırılmıştır. Böylelikle bugünkü ve ilerideki hükümetlerin bu yaptırımı 'yasayla güvenceye alınarak', nükleer karşıtların projeyi yargı yoluyla ileride engellemeleri önceden önlenmiştir denilebilir. Bir nükleer santral yapımı projesiyle ilgili sözleşmesinin yasalaştırılmasının dünyada bir benzeri var mıdır? bilmiyoruz ama batılı gelişmiş ülkelerde böyle bir uygulama bulunmuyor. Yasa çıkmadan önce muhalefetin ve nükleer karşıtların bu yasayı engellemekle ilgili sesleri ise hiç duyulmamıştır. Bu nedenle nükleer santral yapmakta kararlı olan hükümetin elini bu yasa iyice güçlendirmiştir. Rus şirketi 4 reaktörlü Akkuyu nükleer santralı için 20 milyar USD yatırım yapacağını 2010'da açıklamıştır. Reaktör başına 5 milyar USD ile ise güvenliği en üst düzeyde olan batıdaki 3.kuşak tipte bir nükleer santral yapılamayacağı, Finlandiya deneyimiyle, açıktır /3,4/. Çünkü Finlandiya'da yapımı 18 yıldır süren ve çeşitli sistemleri onaylanmadığından ancak 2022'de işletmeye açılması planlanan modern bir nükleer santralın 10 milyar USD'yi geçen maliyeti göz önüne alındığında, benzer güvenlikte bir santralı eğer Rus şirketi Akkuyu'da kuracak olursa, bu maliyete ek olarak ilerideki işletme giderlerinin yanı sıra, Türk hükümetinin elektriğin kW/saat fiyatına koyduğu üst sınırı da hesaba katmak durumunda olduğundan, zarar etmemek için santraldaki sistemleri Finlandiya'dakinden çok daha ucuza getirmek, kaliteyi ve dolayısıyla santralın güvenliğini düşürmek zorunda kalacağı, ne yazık ki, beklenir. Türkiye'deki, yetkili kurumların, muhalefetin ve nükleer karşıtların uzmanlarının Rus santral projesini hem teknik hem de mali yönden derinlemesine incelediklerini, Finlandiya'daki yeni nükleer santralla karşılaştırmalar yaparak aradaki maliyet farkının nereden kaynaklandığını gösteren bir teknik rapor hazırlandığıyla ilgili, eleştiren kurumların raporları dahil, hiç bir teknik raporda görmüyoruz. Çünkü santralın kaça çıkacağı Türkiye'yi değil Rus şirketini ilgilendirir denebilir. Ancak düşük maliyetle yapılacak santralda ileride ortaya çıkabilecek kazalardan zarar görecek hem halkımız hem de santralın çevresi olacak ve ortaya 3.sınıf güvenlikte bir nükleer santral çıkacaktır. Eğer güvenliği düşük böyle bir santral yapılırsa, bunun faturasını ilerde olabilecek küçük, büyük kazalarla Türkiye halkı, ne yazık ki, çok daha fazlasıyla ödeyecektir. Türkiye'de hükümetlerin nükleer santral yapımını ön görmelerinin önemli bir nedeni, özellikle sanayi için ve akşamları büyük kentlerde gereken enerji miktarını, elektriksel gücü ve verimi yenilenebilir enerjilere oranla, çok daha yüksek nükleer santrallarla bir çırpıda kapatma planı olsa gerekir. Akkuyu'da 4 reaktörlü toplam 4800 MW kurulu güçlü bir NGS'nın gece gündüz yıl boyunca % 80 verimle sağlayacağı 4800 MW'lık elektriksel güç (4800x0,80=3840 MW), ancak Türkiye'de 2020'de bulunan en büyük güçteki 50 MW'lık güneş santralının yıllık en yüksek verimi olan 0,18 göz önüne alındığında : 3840 MW/ 50 MW x 0,18= 426 adet güneş enerjisi santrallarıyla sağlanabilir /5,7/ . Güneşi az Almanya'da 2011 yılında bu verim sadece % 9-11 kadardır. Geceleri güneş enerjisinden ve rüzgarsız günlerde de rüzgar enerjisinden yararlanılamayacağından, günün belirli saatlerinde büyük enerji gereksinimini karşılamak amacıyla nükleer ve/veya fosil yakıtlı santralların devreye girmesi zorunlu olmaktadır. Öte yandan yenilenebilir enerji kaynaklarından, ülke yüzeyindeki çok sayıdaki noktada üretilen elektrik enerjisinin dağıtımı ve bunların belirli noktalarda toplanıp özel bilgisayar programlarıyla enerjiye gerek duyulan yerlere gecikmeden ulaştırılabilmesiyle ilgili yeni elektrik ağlarının , bilgisayarlı sistemlerin kurulması da gerekiyor. Tüm bu projeler ise büyük çapta teknik çalışmaları ve sonunda büyük yatırımları gerektiriyor. Cari açık ve bütçe dengesiyle uğraşan hükümetlerin milyarlarca doları bulacak yenilenebilir enerjiyle ilgili yatırımları neden ön görmediği buradan anlaşılabilir. Kuşkusuz, yenilenebilir güneş ve rüzgar enerjilerine önem verilmeli, ilgili santrallar artırılmalı ve gerekli yatırımlar yapılmalı, bunlarla enerji üretimine önemli bir katkı sağlanmalıdır. Ancak bunlar yapılsa bile sanayinin ve geceleri kentlerin büyük enerji gereksinimlerinin, güneş ve rüzgar enerjisiyle kapatılamayacağı gerçeğini de görmek gerekiyor. Örneğin Almanya'da nükleer santralların kapatılmasından doğan açık, yenilenebilir enerjilerle kapatılamayacağından her biri 1000 MW dolayında bir dizi yeni kömür santrallarının planlanmasına ve yapımına başlanmıştır. Bunların ise filtrasyona rağmen çevreye bacadan saldığı ağır metaller ve kömür tozundaki radyoaktif maddelerin insan sağlığına zararlı olmasının yanı sıra salınan CO2 'den de iklimin olumsuz etkilendiği biliniyor. İleride Almanya'da (2035) kömür santralları da kapatılınca, enerji eksikliği doğduğunda, Almanya'nın AB elektrik şebekesinden elektrik çekmesi, bunun ise başta Fransa'dan kaynaklanan nükleer santral kaynaklı elektrik olması açıktır. Türkiye'deki nükleer karşıtlar, Nükleer Karşıtlar Platformu adıyla çeşitli aktivitelerde bulunuyorlar. Bu platformu destekleyen sayıları 100' ü geçen, dernek, mühendislik odaları ve sivil toplum kuruluşları olduğu medyadaki haberlerden kestirilebilir. NKP'nin zaman zaman nükleer santrallara karşı toplantılar, sempozyumlar, gösteriler yaptığını kendi yayınlarından ve medyadan öğreniyoruz. Medya haberlerinden görebildiğimiz kadarıyla, toplantıları, daha çok kendi katılımcılarıyla ve ilgi duyan az sayıda kişilerle yapılıyor. Gösterilerinde kuşkusuz daha çok kişi bulunuyor ve imza kampanyalarıyla 10 bin kişinin desteğini de sağladıklarını açıklıyorlar. Ancak tüm bu çalışmaları, uğraşları, nükleer enerjiye karşı görünen gazetelerde bile manşete çıkamıyor, orta ya da son sayfalarda resimli haberler olarak yayımlanıyor. Çok izlenen TV programlarında da nükleer karşıtların aktiviteleri pek yer bulamıyor. Muhalefet partilerinin gündeminde ise nükleer enerjiye pek rastlanmıyor. Sadece, Akkuyu sözleşmesi TBMM'de yasalaştıktan sonra, CHP'nin Anayasa Mahkemesine başvurduğunu, yasanın iptalini istediğini ve Anayasa Mahkemesinin de bunu 31 Mayıs 2012 günü reddettiğini medyadan öğreniyoruz. Halkın büyük çoğunluğunun gazete bile okumadığı, gazetelerin trajlarının bu nedenle batı dünyasına oranla çok aşağılarda kaldığı bilinirken, diğer teknik konularda olduğu gibi, nükleer enerji konusunda da halkın büyük bir bölümünden kitlesel bir katkı beklenemez ki zaten bugüne kadar bu, gerçekleşmedi. Almanya'da ortalama öğrenim ve yaşam düzeyi yüksek olan halk, sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde son YY' dır nükleer santrallara karşı çok çeşitli ve büyük katılımlarla toplantılar, gösteriler yaptı. Son 40 yıldır, yeşiller partisi 'Atom Enerjisine Hayır' kampanyalarıyla, ülke çapında yüzbinlerin katılımıyla halk, örneğin el ele tutuşarak 100 km'yi aşan kuyruklar oluşturdu. TV'de açık oturumlarla, söyleşilerle nükleer enerji konusunda halk bilgilendirildi. Nükleer enerji karşıtları, diğer partilerde ve sivil kuruluş örgütlerinde çığ gibi büyüdü ve sonunda Mart 2011' deki Fukuşima reaktörlerindeki patlamaların TV'lerdeki görüntüleri nükleer enerjiye karşı görüşleri ateşledi. Büyük oy kaybedeceğini anlayan fizik doktoralı Sn. Merkel nükleer enerji konusunda yanılmışım! diyerek 180 derece dönüşle nükleer enerjiden çıkılacağını kazadan sonra halka duyurdu. Aslında Almanya'daki nükleer santrallar dünyanın en güvenli santrallarıydı, nükleer santralların çalıştırıldığı son 50 yıldır çevreyi, insanları etkileyen önemli bir kaza da Almanya'da olmamıştı. Fukuşima'daki gibi bir Tsunami de beklenmiyordu ve reaktörlerin dizelle çalışan ivedi soğutma sistemleri çok daha farklı projelendirilip uygun yerlere yerleştirilmişlerdi. Fukuşima kazası olmasaydı Almanya'daki nükleer santralların işletme süreleri daha da uzatılacaktı. Kısacası Almanya'da nükleer enerjiye karşı olanların sayısının çığ gibi büyümesi sonucu, nükleer santralların durdurulmasını, oy kaybedeceklerini açıkça gören partiler ve politikacılar kabul etmek zorunda kalmışlardır. Benzer bir durum ise Türkiye'de yoktur. Türkiye'de nükleer santrallara karşı, Almanya'daki yeşiller partisi gibi zaman zaman % 20 oy potansiyelini aşan bir parti Türkiye'de bulunmuyor. Almanya'daki durumun aksine, Türkiye'de nükleer santrallara karşı tabandan gelen ve büyük halk kitlelerini harekete geçiren bir direniş olmadığı gibi böyle bir direniş tavanda da, özellikle muhalefet partilerinde, sivil toplum kuruluşlarında da bulunmuyor. Zaman zaman nükleer karşıtların sınırlı etkinlikleriyle, nükleer santral yapımını Türkiye'de durdurmayı ummak, bu nedenlerle, gerçekçi değildir. Bu durumda, tüm sivil kuruluş örgütlerine, muhalefet partilerine önerimiz, Anayasa Mahkemesinin de uygun gördüğü yasayla, yapımı artık kesinleşen ve yapımına başlanan Akkuyu nükleer santralını durdurmakla ilgili bizce boşa harcanacak çaba yerine, artık çevreyi ve halkı koruyucu yönde çaba gösterilerek güvenliği en üst düzeydeki bir nükleer santral yapımına katkıda bulunulmalı, güvenli sistemlerin kurulmasının ve kalite kontrollerinin yapılmasının /4,5,6,7/ kamuoyuna ve yetkililere sürekli duyurulmasıdır, vakit daha çok geçmeden. Kalitesi düşük ve kazalara yol açabilecek bir nükleer santral yapılıp işletildiğinde, bundan ileride zarar görecek olanlar, ummak istemediğimiz kazanın büyüklüğüne göre, ülkenin büyük bir bölümünde yaşayan insanlarımız ve doğamız olacaktır. Bu nedenle yapımına başlanan Akkuyu nükleer santralının güvenliğinin en üst düzeyde olabilmesi için başta denetleyici kurum olan Nükleer Enerji Düzenleme Kurumu 'nun /10/, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Çevre Bakanlığının, muhalefet partilerinin, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu konuda gereken duyarlığı göstererek, en üst düzeyde güvenliği sağlanacak olan bir NGS yapılması ve işletilmesi için katkıda bulunmaları beklenir. /3/ Finlandiya'daki yeni nükleer santral yapımıyla ilgili IAEA / STUK Raporu: Regulatory and Modernization Experiences on Finnish NPP I&C-area To be presented at IAEA 23rd TWG-NPPIC Meetingon 24-26 May 2011 in Vienna. Sadece \"Santral madem yapılıyor bari güvenli olsun\" demek bence saflık olur. Elbette güvenli yapıyoruz diyeceklerdir. Daha somut öneriler olsa belki etkisi olabilir. örneğin muhalefet ve sivil toplum örgütleri IAEA gibi bağımsız uluslararası uzman kurumların incelemesinde ısrar edebilir. Kontrol ve onaylama sözleşmeye göre zaten bizde ve gerekirse IAEA, TÜV gibi bilirkişiler standartları kontrol için usulen devreye katılabilir. Rus şirketinin, Rus Standartları ve yaptıkları önceki reaktörleri örnek göstereceği ve bizim yetkililerin de santrallar bir an önce devreye alınsın diyerek bunu kabul edecekleri beklenir. Zaten sözleşmeye göre herhangi bir itiraz ya da reddetme hakkımız bulunmuyor. Ayrıca örneğin IAEA' nın bir kaç ziyaretle yapacağı bu gibi kontrol ve onaylamalarından bir yarar beklenmemeli. Bir dizi yazı ve ilgili Teknik raporumuzda /Bkz 4,5,6,7/ ayrıntılarıyla açıkladığım gibi, ancak her bir önemli parçanın fabrikalarında ve NGS'da kurulduğunda, monte edildiklerinde, yerinde kalite kontrolları ve testleri ilgili Uluslararası Standartlara göre uzun süreli olarak yapılabilirse bir işe yarayacakır. Bu durumda bile, kontrollar olumsuz sonuçlanırsa, belki milyonlarca usd'yi bulacak ilgili parçaların yenilenmesini ise, Rus şirketinin de bizim hükümetin de kabul etmesi beklenmemeli. Çünkü bu durumda hem fiyat çok artacak hem de NGS'nın işletmeye açılması ertelenecek, çok uzun sürecektir (Finlandiya'daki son santral gibi 20 yılı bile bulabilir, zaten Akkuyu projesine başlanalı 10 yılı geçti !.). Not: Üniversitelerden, muhalefet partilerinden, meslek odaları ve diğer sivil toplum kuruluşlarından oluşabilecek bir uzmanlar kurulunun yapılmakta olan reaktörlerin tekniğini, güvenilirliğini enine boyuna incelemeleri ve bir teknik rapor yazabilmelerini ummak gerçekçi değil. Çünkü bunun için böyle bir kurulda görev alacak kişilerin, reaktörlerin iç yapısının teknolojisinde, Almanya'daki nükleer TÜV bölümündeki' elemanları gibi, bilgi ve deneyim sahibi olan gerçek nükleer uzmanlar gerekir ki, bunlar zaten bizde bulunmuyor. Ayrıca bu kuruldakilere hem ilgili teknik bilgilerin, dokümanların önceden verilmesi hem de nükleer sistem parçalarının yapıldığı ilgili fabrikalarda ve yapılmakta olan NGS'da inceleme yapabilme izninin de verilmesi gerekir. Tüm bunlar sağlansa dahi ileride fiyat ve süre artımı olabileceğinden, böyle bir kurulun çalışmasının, sonunda kabul görmeyerek boşa gideceği açıktır. Bizce kaliteli, güvenli bir NGS için tek çıkar yol yetkililerin devreye katacakları nükleer TÜV uzmanlarıyla denetimi baştan sona sağlatmaları için çaba göstermeliyiz. Bu konunun ayrıntıları, öneriler çeşitli yazılarımızda ve yukarıdaki yazımızın sonunda bulunuyor /4-7/. İzlenecek, alışılmış doğru yol ise, ilgili şirketin yapacağı nükleer santralın projesini tüm teknolojik özellikleriyle hazırlayıp açıklaması (20-30 kalın klasör) ve bunun uzmanlar düzeyinde incelenip tartışılması; bilirkişilerin çalıştığı uluslararası saygın kurumlardan projeyle ilgili teknik değerlendirme raporlarının alınması ve ancak bundan sonra santralın projesi ve güvenliğinin ölçüsü bilirkişi raporlarıyla desteklenerek halka sunulmasıdır. Santralı yapacak şirket ön bilgilendirme toplantılarıyla çevredeki halka ve sivil toplum kuruluşlarına bu yolu izleyeceğini önceden açıklamalı, santralla ilgili genel bilgi vermelidir. Bu yolun, hükümetin yapımına kararlı olduğu Akkuyu ve diğer santrallar için izleneceği, Türkiye'de güvenliği en üst düzeyde ve Finlandiya'da yapımı bitmek üzere olan 3. kuşak modern nükleer santralların benzerlerinin yaptırılacağı beklenir. Açıklanan CED raporu bu konuda olumlu bir başlangıç olmakla birlikte bununla kalınmamalı, yukardaki yol izlenmelidir. Nükleer santral yapımına karşı çıkan sivil toplum örgütlerine de önerimiz, hükümet nükleer santral yaptırmada kararlı olduğuna ve sanırız hiçbir güç ve olay da hükümeti bu kararından vazgeçiremediğine göre, akıntıya karşı kürek çekmek yerine, güvenliği düşük düzeydeki santrallara karşı çıkarak, Yapılırsa güvenliği en yüksek standartta santral olsun denilerek, halkı ileride olabilecek kazalara karşı şimdiden korumaya katkıda bulunmak olmalıdır ve sağduyu da bunu gerektirir. Yoksa, istenildiği kadar direnilsin, sonunda güvenliği düşük santrallar kurulmasını eminiz nükleer santral karşıtları da hiç istemezler ama umarız iş işten geçmiş olmaz! IAEA: Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, GRS: Almanya Reaktör Güvenlik Kurumu, TÜV: Almanya Teknik Gözetim/Denetim Kurumu . Not: 2014 yılında yazılan yukarıdaki yazılar güncellenerek, bugünkü duruma uyum sağlanmıştır. Enerji birimi: WattSaniye = Güç x Saniye . 1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji, elektrikte, 1 Ws'dir. 1 Joule: Örneğin 100 gramlık çikolata paketini yerden 1m yukarıya kaldırmak için gereken enerji. 1 WattSaat (1 Wh) = Güç x Saat . 1 kWh = 1000 Wh, 1 MWh= 1 Milyon Wh, 1 GWh= 1 Milyar Wh, 1 TWh= 1 Trilyon Wh= 1 Milyar kWh . Örneğin 1 milyar 100 Watt'lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/albert-einstein-ile-esi-mileva-maric-arasindaki-muamma-cozuldu-mu", "text": "Emekli olmadan önce Londra'daki Southwark Koleji'nde Matematik ve Fizik Bölümü Öğretim Üyesi olan Allen Esterson ve Hofstra Üniversitesi'nden Emeritus Profesör David C. Cassidy'nin, bilim tarihi kitaplarıyla tanınan Ruth Lewin Sime'nin katkılarıyla yazdığı bu kitap, Albert ve çocukları için bilimsel kariyerinden vazgeçen bir bilim insanının, Mileva'nın hikayesini irdeliyor: Albert ile eşi arasındaki muamma çözüldü mü? sorusu bile tek başına, kitabı okunmaya değer kılıyor. Bu muammayı çözebilmek için hummalı bir çalışma yapıldı. El yazması mektuplar, okul transkriptleri ve bu gizi çözmeye yönelik çeşitli tarihi belgeler incelendi. Çiftin eski okul kayıtlarından ikisi arasında yazılan mektuplara kadar her detayı inceleyen, dikkatli ve kapsamlı bir araştırmanın eseri olan bu kitapta, Einstein'ın gölgesinde yaşamanın nasıl bir şey olduğuna yönelik psikolojik izler de buluyoruz: Tam anlamıyla bir adanmışlık ve bir kadının gururunu yansıtan derin sessizlik. Tulane Üniversitesi Tarih Profesörü ve aynı zamanda Einstein: Yaşamı ve Evreni isimli kitabın da yazarı olan Walter Isaacson da Einstein'ın ilk eşinin, teorilerine yaptığı katkılar konusunun tartışmalı olduğunu kabul ediyor. Titiz ve derinlemesine olduğunu ifade ettiği bu son kitabın ise efsanelerden ve komplo teorilerinden sıyrılarak Mileva Einstein-Maric'in ilginç ve ilham verici gerçek hikayesine odaklandığını söylüyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden tarih profesörü Diana L. Kormos-Buchwald ise kitabı, derinlemesine araştırılmış bir kaynak olarak nitelendiriyor. Kormos-Buchwald, Mileva ile kocası Albert arasındaki bilimsel ilişkiye dair şehir efsanelerinin arttığı bir ortamda, bu kitabın çok gerekli bir aydınlatıcı olduğunu savunuyor. Kitapta sunulan belgelerle başarı/başarısızlıklarının ve mücadele ettikleri çevrenin açıkça gösterilmiş olduğunu ifade ediyor. 1875 yılında Titel, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde doğan Mileva, o dönemde bilim dalında yüksek öğrenime devam eden cesur ve zeki birkaç kadından biriydi; O ve Albert'in yolu, Zürih Politeknik'te kesişecekti. Ne yazık ki Mileva bilim kariyerinde bir dizi başarısızlığa uğradı - başarısız sınavlar, yoluna taş koyan doktora tez danışmanı ve Einstein'dan evlilik dışı hamileliği... Ardından o ve Albert 1903'te evlendi ve iki oğulları oldu, ancak evlilik yürümeyecekti. Mileva, kocasının itibarsız ortak yazarı veya ücretsiz asistanı mı yoksa yoldaşı mıydı? Kocasının gizli işbirlikçisi olduğuna inanmak, birçok insana cazip gelse de Einstein'ın Karısı eserinin yazarları gerçek kanıtlara bakıyor ve önemli tarihsel bağlamlar sunuluyor. Anlattıkları hikaye, bilimin o dönemde kadınlara karşı hiç de hoş davranmadığının ve çeşitli engellerle mücadele eden cesur ve kararlı bir genç kadının hikayesidir. Aslında kitap Maric'in yanı sıra kadınların yirminci yüzyılın başında bilim dünyasına girmek için verdiği mücadeleyi de anlatıyor. Başarının cinsiyete dayalı değil, fırsat eşitliği, teşvik ortamı ve eğitime dayandığını ve kadınların bu konuda yaşadığı zorlukları da yansıtıyor. Mileva'nın hayatını araştırmak için 50 yılını harcayan Ljubljana Üniversitesi'nde eski bir fizik profesörü olan Dord Krstic de buna katılıyor. İyi bir araştırmanın eseri olan Mileva & Albert Einstein: Their Love and Scientific Collaboration isimli kitabında o zamanlarda kadınlara yönelik yaygın önyargı göz önüne alındığında, bir kadınla birlikte yayımlanan bir yayının daha az ağırlık taşıyabileceğini ve aslında Mileva'nın olabilecek bazı çalışmaların yalnızca Albert Einstein imzasıyla yayımlandığını öne sürüyor. Einstein'ın Karısı kitabına dönecek olursak kitabın temelini ikili arasındaki mektuplar oluşturuyor. 1899-1903 yılları arasında Albert'in Mileva'ya attığı 43, Mileva'nın Albert'e gönderdiği mektuplarınsa 10 tanesi korunabilmiş. Bu mektuplarda yer alan ifadeler, Mileva'nın metodik ve dayanışmacı olduğunu, ayrıca Albert'in enerjisini çalışmasına kanalize etmesine yardım ettiğini açıkça gösteriyor. Mektupları ve sayısız ifadelerinden, Mileva Maric ve Albert Einstein'ın okul günlerinden 1914'e kadar yakın işbirliği içinde oldukları anlaşılıyor. Albert mektuplarında, izafi hareket üzerine yaptığımız çalışma gibi ortak çalışmaya işaret eden ifadelere de tekrar tekrar yer veriyor. Araları bozulmadan önceki dönemdeki işbirlikleri sevgiye ve karşılıklı saygıya dayanıyordu; olağandışı işler üretmelerine izin veren de buydu belki. Albert'in yeteneğini tanıyan ilk kişi Mileva'ydı. O olmasaydı, Albert asla başaramazdı. Mileva, Albert için kendi tutkularını bıraktı, onunla çalışmaktan mutluluk duyarak başarısına katkıda bulundu. Bir kez başladıktan sonra, çalışmalarını Albert'in adıyla imzalama işlemi tersine çevrilemez bir hal aldı. Erkek egemen bir bilim topluluğunda Mileva sessiz kaldı. Belki de sadece ona olan aşkından ve Albert'in mutluluğunu kendi mutluluğu olarak kabul etmesinden. Çünkü Albert için başarı demek mutluluk demekti. Mileva, Albert için mutsuzluğu göze alacaktı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/almanya-enerji-uretim-ve-tuketimindeki-buyuk-sorunlar-ve-cozum-cabalari", "text": "Daha önceki yazılarımızda, nükleer enerjiyi 2023 yılında tümüyle bırakarak, Yenilenebilir Enerjilere ağırlık veren Almanya'daki elektrik üretimiyle ilgili gelişmeleri ele almıştık /1,2,3/. Bugünkü yazımıza birincil enerji üretim ve tüketimini de katarak, Almanya'daki büyük enerji sorunlarını ve çözüm çabalarını, bugünün yeni verileriyle özetlemeye çalışacağız. Umarız bunlar, Türkiye'de bu konudaki benzer sorunlara ve çabalara ışık tutabilir. Son yıllarda güneş ve rüzgardan elektrik üretiminde büyük atılım sağlandı, sağlanıyor, özellikle Çin ve Almanya bunlarda başı çekiyor. Ülkemizde de rüzgardan elektrik üretiminde epey artım var, güneşten elektrik üretiminde de artım bekleniyor. Hepimiz bu tükenmeyen kaynaklardan enerji üretiminin daha da artmasını diliyoruz. Çoğumuz, özellikle güneş ve rüzgardan üretilecek enerjilerle yakın bir zamanda olmasa da ileride, kömür, doğal gaz, petrol ve nükleer enerji kaynaklarının yerini, alacağı inancını taşıyoruz. Daha önceki yazılarımızda bu konulardaki gelişmeleri ve ileriye dönük kestirimleri ilgili bilimsel araştırmalara dayanarak Almanya, Türkiye ve dünya için ayrıntılarıyla ve ilgili grafiklerle açıklamıştık. 2040'lı yıllarda dünyada YE'lerle elektrik üretimin toplam üretimin ancak %30 kadarını karşılayabileceğini, kalanının ise yine, kömür, doğal gaz ve nükleerden sağlanabileceğini belirtmiştik /1/. Bunun nedeninin ise, artan nüfus, konforlu yaşam ve savurganlık sonucu git gide artan enerji gereksinimi olduğunu da belirtmiştik. Aşağıda, bu konudaki gelişmelere yakından bakacağız. Kömür, doğalgaz, petrol, nükleer yakıtlar ve YE'ler, birincil enerjiler olarak bilindiği gibi yerine göre, evlerin ısıtılması, endüstrinin, elektrik santrallerinin, taşıt araçlarının çalıştırılması gibi daha bir çok yerde kullanılıyor. Almanya'da tüketilen birincil enerjinin, ancak üçte biri ülkede üretilebiliyor (Toplam üretilen miktar bugün yaklaşık olarak sadece 4000 Petajoule iken, tüketilen miktar 13500 Petajoule). Bkz. Şekil 1: Almanya'daki son kömür ocağı da 2018 sonu kapatıldı. Artık kömürlü elektrik santralleri dış alım kömürle işletiliyor. Almanya'da 2018'de birincil enerji tüketiminde Yenilenebilir Enerjilerin topam payı Şekil 2'de görüldüğü gibi %14. Bunda en büyük pay biyokütlenin olup %7,4. Biyokütle, sadece odun, gübre, tezek ve diğer bitkisel atıklar gibi bitki yakmak olmayıp, kolza ve mısır yetiştirilerek bunlardan biyogaz, biyodizel, biyoetanol gibi yakıtlar üretilerek de bunların kullanımını içeriyor. Not: Her ne kadar biyokütlenin doğrudan ya da dolaylı olarak yakılmasıyla havaya CO2 ulaşıyorsa da, ulaşan miktar havadan son yıllarda alınan miktar kadar olduğundan atmosferdeki CO2 dengesi bozulmuyor. Fosil yakıtlardan örneğin linyitte ise, milyonlarca yıl boyunca havadan alınan CO2'ten bitkide biriken karbon, linyitte yakıldığında, açığa çıkan CO2 bir anda atmosfere aktarılarak denge bozuluyor ve havadaki bugünkü CO2 derişimi, linyit yakıldıkça artıyor. Birincil enerjilerin kullanımında, rüzgarın toplam YE'deki payı: %3,2, güneşin ise :%1,5. Su ve çöp enerjilerinin payları ise çok daha az. Aşağıdaki çizelgede görüldüğü gibi endüstrinin, birincil enerjilerin kullanımındaki payı yaklaşık olarak Almanya'da üretilen enerji kadar olup (4000 Petajoule), toplam tüketimin üçte biri kadardır. Endüstri ise YE'lerin sadece %3,2'lik çok az bir bölümünü kullanabiliyor (2017'de saddece 130 Petajoule). Almanya'da tüketilen elektrik enerjisinin yaklaşık olarak tümü, ülkede üretilebiliyor. 2018'de üretilen toplam elektrik enerjisi 541 TWh (=1948 Petajoule) olup buna katkıda bulunan birincil enerji kaynakları (Bkz. Şekil 3): YE: %40,2, Linyit: %24,1, Taşkömürü: %14, Nükleer: %13,3. Böylelikle Almanya'da 2018'de ilk kez YE'den elektrik üretiminde %40'lık payla rekor kırıldı! Elektrik enerjisi üretiminde güneş enerjisinin YE'e katkısı %8,5, rüzgarın ise %20,2 oldu. Arta kalanı: biyokütle, su ve diğerleri. Endüstride ise Yenilenebilir Enerjiler sürekli olmadığından ancak %3 kadar kullanılabiliyor. Halbuki endüstri birincil enerjilerin %30'nu kullanıyor ve bunun gece gündüz sürmesi gerek. Örneğin çelik ve aluminyum endüstrisinde 2500 dereceye varan sıcaklık için kesintisiz enerji gerek. Güneş ve rüzgarın olmadığı saatlerde kömür ve nükleer santrallerin devreye alınması gerekiyor. Buna da şirketler şu nedenlerle karşı çıkıyor: İkide bir gelen \"çalıştır / durdur!\" emirleri makinelerin yıpranmasına neden oluyor ve emre amade beklemek istemiyorlar. İklimi daha fazla etkilememek için havaya salınan CO2 miktarını azaltmak amacıyla kömürlü santrallerin en geç 2038 yılına kadar tümüyle kapatılması Almanya ilgili uzlaşma kurulunun yeni önerisi (26.01.2019). Bu henüz hükümette görüşülüp kabul edilmedi. Tüm kömürlü santraller kapatılırsa elektriğin kWh-fiyatının 0,50 EuroCent kadar artacağı da ileri sürülüyor. Öte yandan kömürlü yeni elektrik santralleri ise son yıllarda yapım halinde /1/. Bunlar da ileride kapatılırsa, doğalgaz ve biyogazla çalışanların yapılması gerekiyor. 2011'den beri rüzgar ve güneş santralleri için yılda 10 milyar Avro'yu geçen yatırımlar yapılarak büyük çaba harcandı, harcanıyor. Bunlar daha çok, halkın elektrik faturalarına yansıtılıyor. Özellikle rüzgarı bol kuzey Almanya ve deniz, rüzgar kuleleri parklarıyla doldu. Çok rüzgarlı havalarda üretilen çok fazla elektrik, güney Almanya'ya yüksek gerilim hatları henüz yapılmamış olduğundan iletilemiyor ve kullanılamıyor. Kuzeyden güneye rüzgar kaynaklı elektriğin aktarımı için yeni şebekenin bütçe bulunarak kurulması gerekiyor. Çevre halkı ise yüksek gerilim hatlarının yanı başından geçmesini istemediği gibi rüzgar kulelerinin görünüm ve gürültüsünü de istemiyor. İmza toplanarak, yargı yoluyla bunlar engelleniyor. 2023'te nükleer santraller tümüyle devreden çıkacağından bunların ürettikleri enerjiyi üretmede YE'ler yeterli olamayacağından özellikle endüstinin gerek duyduğu enerji yine fosil yakıtlı santrallerden karşılanabilecek. Almanya ileride olabilecek enerji açığını AB şebekesinden sağlayabilecek ancak bunun da garantisi yok. Çünkü komşu ülkelerin, kendileri için gereken enerjiyi her zaman Almanya'ya vermeyecekleri biliniyor. Ayrıca AB şebekesindeki elektriğın ise büyük bölümü, Almanya'nın karşı olduğu, Fransa gibi ülkelerdeki nükleer santrallerden gelecek. Gerek kömür ocaklarının kapatılması gerekse kömürlü santrallerin kapatılmasından ekonomik olarak etkilenen personelin ve çevre halkının ise işyerlerinin kapanması sonucu önümüzdeki 20 yılda 50 milyar Avro'yu geçen ödemeleri de devletin yapması isteniyor. Almanya'da YE'lerle elektrik üretiminde büyük yatırımlarla sağlanan atılıma ve toplam elektrik üretiminin %40'lık bölümüne ulaşılmasına rağmen birincil enerjilerin tüketiminde rüzgar ve güneş kaynakları %5'in altında kalırken, diğer YE'lerle birlikte toplam tüketimdeki pay %14 kadar. Endüstride ise YE'lerin kullanım payı daha da az: %3,2. Bu nedenle bugün ve yakın bir zamanda fosil kaynakların, nükleer enerjiyle birlikte payı %80 dolayında 2023 yılına kadar sürecek, daha sonra 2038 yılına kadar yine kömür, doğal gaz ve petrol santralleri enerji tüketiminin büyük bir bölümünü karşılayabilecek. Yukarıda özetlediğimiz çok çeşitli sorunlarla ilgili 2011 den beri uğraşılagelen çözüm çabaları sürüyor ve bunların nasıl çözümleneceğini ancak zaman gösterecek. Özellikle 2023 yılında nükleer santraller tümüyle durdurulunca, durum daha iyi anlaşılabilecek, eksik elektriğin nereden sağlanacağı belirlenecek. Politik ve teknik önlemlerin neler olacağı daha belirgin olarak ortaya çıkacak. İleride biyokütleden sağlanacak enerjinin gerektiği kadar artırılmasında da sorunlar bekleniyor: Kolza ve mısır tarlaları gitgide büyük alanlar kapladıkça, artan nüfusu besleyebilecek tarım için çok daha az tarla kalacak. Dünyada ise Şekil 4'den görüldüğü gibi 2040 yılında rüzgar ve güneş enerjilerinin, toplam elektrik üretiminin ancak %26 kadarını karşılayabileceği, arta kalanın, su (barajlardan: %17), fosil ve nükleer yakıtlardan (%54) sağlanabileceği kestiriliyor /1,4/. Bunun nedeninin ise, 9 miyara varacak nüfus, konforlu yaşam ve savurganlık sonucu gitgide artan enerji gereksinimi olduğunu önceki yazılarımızda belirtmiştik. Çözümlerin ise, devletlerin doğayı ve iklimi koruyucu politikalarında, nüfus planlanmalarında, halkların bilim ve teknolojiye dayanan temel eğitimlerinde, bizlerin de daha bilinçli, tutumlu ve daha az savurgan yaşamamızda olduğu zamanla daha açık görülecek. Umarız iş işten geçmeden bunlar gerçekleşebilir ve hep birlikte enerji sorununa çözümler getirilebilir. - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunya-komur-nukleeri-birakamiyor - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nukleer-enerjiden-cikan-almanyada-ruzgar-gunes-enerjilerinden-elektrik-uretiminde-buyuk-atilim-ulkemizdeki-durumla-karsilastirma - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gunes-enerjisi-panellerinin-cevreye-verdigi-zararlar-tartisiliyor - EIA International Energy Outlook 2017 - https://www.iea.org/weo2017/ - https://climatechangedispatch.com/1600-new-coal-power-plants-being-built-around-the-world/"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/astrobiyolog-betul-kacar-nasa-projesinde-uzayda-yasam-arayacak", "text": "Astrobiyolog Prof. Dr. Betül Kaçar, NASA'nın evrende dünya dışında yaşam arama çalışmalarına yön verecek 12 araştırma grubundan oluşan bir ekibin lideri oldu. 2020 başında NASA'da başka bir ekibe dahil edilmiş olan Prof. Dr. Kaçar bununla yetinmeyerek kendi ekibini kurup tekrar NASA'ya başvurdu. 5 yıl sürmesi planlanan projede çalışacak olan Prof. Dr. Kaçar, projeyi İlk 2 milyar yılın biyolojisini araştıracak, yaşamın neden nitrojen kullandığını soracak, cevapları hem laboratuvarda hem arazide, deneysel sistemlerle araştıracağız. Öğrendiklerimizi evrendeki yaşanabilirliği anlamak için uygulayıp NASA'nın çalışmalarına destek olacağız sözleriyle anlattı. Bu pozisyona seçilen en genç insan olma mutluluğunu yaşadığını belirten Prof. Dr. Kaçar, 10 sene önce NASA astrobiyoloji enstitüsünde ziyaretçi araştırmacı olarak başlayan çalışmalarıma bir merkez kurma ve yönetme onuru ile devam ediyorum. Uzayda yaşamı bulmak için önce gezegenimizdeki yaşamı anlamalıyız dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/astronotlari-mars-seyahatinde-ne-bekliyor", "text": "Dünya insanlı Mars yolculuğuna hazırlanıyor, ama NASA endişeli... Mars görevinin üç yıl sürmesi bekleniyor. Ve karavan kadar bir alanda 4-6 kişinin bir arada yaşaması, psikolojik ve fizyolojik sorunları da beraberinde getirebilir. Tıbbi destek ihtiyacı ise mesafeden dolayı 20 dakika sonra gelebilir. Bazı durumlarda bu süre ölümcül olabilir. Mars görevlerinde astronotları bekleyen olası sorun ve çözümlere göz atıyoruz. Mars görevleri, bilimkurgu filmlerinde gözüktüğü gibi kolay değil. En azından ortaya çıkacak sorunlar, birkaç dakikada rahatça çözülebilecek gibi gözükmüyor. Çünkü gerçek hayatta, bırakın Mars'tan bir astronotu geri getirmeyi, sadece Mars'a gitmek bile başlı başına tehlikelerle dolu. Houston'daki NASA İnsan Araştırma Programı'ndan Leticia Vega, planlanan Mars görevinin, karavan büyüklüğündeki bir alanda dört ila altı kişinin üç yıl boyunca birlikte yaşaması anlamında geldiğini söylüyor. Orada geçirilecek altı ila dokuz aylık bir süre ve geri dönüş de cabası. Öncelikle Dünya'nın koruyucu yerçekimi ve manyetik alanlarının dışına çıkıldığında mikro yerçekimi ve radyasyon büyük bir endişe haline geliyor. Mikro yerçekimi, kafada sıvı birikmesine yol açıyor, bu da görme sorunlarına neden olabilir ve gezegenler arası boşlukta seyahat eden astronotlar için büyük sorun. Araştırmacılar, söz konusu radyasyonun, astronotlar için ne kadar zararlı olduğunu tam olarak bilmese de laboratuvar deneyleri astronotlarda kanser ve diğer hastalık risklerinin artabileceğini gösteriyor. Görevin uzunluğu da tehlikeleri beraberinde getiriyor: NASA'nın Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'ndeki acil tıp doktoru Erik Antonsen, Mars'ın yanında Ay'a gidiş kamp gezisi gibidir diyor. Gezegenler arası mobil bir evde sıkışan insanlar arasında ortaya çıkabilecek sosyal ve psikolojik sorunları bir kenara koyarsak üç yıl gibi sürenin, kısa süreli Apollo görevlerine göre hastalık veya yaralanmalar için uzun bir süre olduğunun altını çiziyor. Bu tehlikelere rağmen ABD, Rusya, Çin ve diğer uluslar, astronotlarını Kızıl Gezegen'e göndermek niyetinde. NASA, 2030'larda Mars'a kesin olarak insan göndermeyi planlıyor. Bu tarihi göz önünde bulunduran araştırmacılar, Mars'a bir gezi yapmak için bir dizi tıbbi cihaz ve ilaçlar geliştiriyor. Geliştirilen ilk yardım ekipmanları, daha ilk aşamalarında ve bazı durumlar için pratikliği kanıtlanmış değil. Araştırmacılar, Mars'a ilk seyahat edenleri güvenli ve sağlıklı tutmak için yaklaşık on yıl içinde hazır olacağını umdukları yapay yerçekimi giysileri, anti-radyasyon ilaçları ve minyatür tıbbi araçlar geliştiriyor. 1. Sahte yerçekimi ekipmanı: Sorun şu ki vücudun kendi ağırlığını çekmesi gerekmediğinde kaslar ve kemikler zayıflamaya başlıyor. Uzay uçuşları tarihinde bu büyük bir sorundu. Sözgelimi Sovyet Soyuz 9 ekibi, Haziran 1970'te 18 günlük bir rekorla uzaydan geri döndüğünde, bir kozmonot o kadar zayıftı ki iniş kapsülünden çıktığında kendi kaskını bile taşıyamamıştı. Bugün, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlar her gün birkaç saat egzersiz yaparak güçlerini korumaya çalışıyor. Ancak mikro yerçekimindeki yaşamla ilgili diğer problemler halen çözülemedi. Dünya'daki yerçekiminin -normalde- vücudun altında tuttuğu vücut sıvıları, uzayda kafaya doğru ilerliyor ve kafa içi basıncını arttırıyor. 2013'te uzay istasyonunda beş aylık bir görevi tamamlayan NASA astronotu Thomas Marshburn, Bir sandalyeye oturup başınızı dizlerinizin arasına sokmak gibi bir histi tanımlaması yapıyordu. Araştırmacılar, astronotların yaklaşık yarısında yaşanan ve uzayda geliştiği düşünülen görme problemlerinin, gözlerin arkasına sürekli yüksek basınç olmasına bağlıyor. Marshburn, kendisinin de yaşadığı bu sorun için Dizüstü bilgisayardaki şifreyi bile okumakta zorlandım diyordu. Ağırlık, iç kulakta yerçekimini algılayan vestibüler organların dengede ve motor kontrolünde rol oynuyor. Marshburn, Dünya'ya döndükten sonra, Düz bir çizgide kolayca yürüyebildim, ancak bir köşeyi dönebilmek birkaç gün sürdü ifadelerini kullanıyordu. Çözüm ise astronotların düz yürüdüğünden ve Mars'ta ne yaptıklarını görebildiklerinden emin olmak için yapay bir yerçekimi ekipmanı kullanmaları olabilir. Böyle bir portatif ekipman daha düşük bir gövde negatif basıncı sağlayabiliyor; vücudun alt yarısına vakum basıncı uygulayarak yapay yerçekimi yaratabiliyor. Bu sayede kişinin ayaklarını zemine ve vücut sıvılarını bacaklara doğru çekmeye yardımcı oluyor. Bir deneyde, kafa içi basıncı ölçmek için tıbbi cihazları yerleştirilmiş 10 gönüllünün alt bedenleri, bir LBNP odası içinde yere sabitlendi. Katılımcılar kafa içi basınçlarının uzaydaki gibi olması için uzandı. Dünya'daki bir insan, ayakta durduktan sonra uzandığında, kafa içi basıncı 0 tordan yaklaşık 15 mmHg'ye yükselir. Çalışmayı Journal of Physiology'de açıklayan araştırmacılar ise cihazın vakum basıncını yavaşça artırdıkça katılımcıların ortalama kafa içi basıncının 15'ten 9,4 mmHg'ye düştüğünü gözlemledi. Kaliforniya Üniversitesi'nden uzay fizyoloğu Alan Hargens, Şu an bedeni ne kadar korumamız gerektiğini gerçekten bilmiyoruz, diyor. Ancak Hargens'in ekibi günlük aktivite sırasında giyilebilecek prototip bir LBNP kıyafeti üretti. Hargens, Bu düşük vücut negatif basınç cihazları yapay yerçekiminin ilk halleridir diye belirtiyor. 2. Radyasyon koruması: Mikro yerçekiminde yaşam, herhangi bir Mars ekibi için büyük sorun olabilir. Ancak en azından astronotlara tanıdık bir zorluktan bahsediyoruz. Diğer yandan, derin uzay radyasyonuna kronik maruziyet daha önce hiçbir astronotun karşılaşmadığı bir tehlike. Güneş Sistemi, neredeyse ışık hızında hareket eden galaktik kozmik ışınlar adı verilen yüklü parçacıklarla dolu. Bu parçacıklar, denk geldiği hücreleri öldürebiliyor veya DNA'da mutasyonlar oluşturabiliyor. Uzay istasyonundaki astronotlar, tıpkı Dünya'daki insanlar gibi, Dünya'nın manyetik alanı sayesinde bu olumsuz etkileşimlerinden büyük ölçüde korunuyor. Ancak Mars yolculuğu yapan bir ekip tamamen savunmasız olacak. Kızıl Gezegen'e giderken astronotların günde neredeyse iki milisevert radyasyon alması bekleniyor; kabaca altı günde bir tam vücut tomografisine maruz kalmaya eşdeğer. Bugüne kadar derin uzay radyasyonuna maruz kalanlar sadece Ay'a gidenler olsa da bu duruma iki haftadan daha az bir süre maruz kaldılar. Houston'daki Baylor Tıp Fakültesi'nden uzay tıbbı araştırmacısı Emmanuel Urquieta, bir Mars görevinde, Bu tür maruziyetler olduğunda insanlara ne olacağını tam olarak bilmiyoruz, diyor. Hayvan ve insan dokusu üzerinde yapılan testlerde, uzay radyasyonunu taklit etmek için tasarlanmış parçacık ışınlarının kalp ve kan damarı dokusunu bozduğu gözlemleniyor. Bu da 2018 tarihli bir rapora göre, Mars ekibinin kardiyovasküler hastalıklar için daha yüksek risk altında olabileceğini düşündürüyor. Benzer şekilde, radyasyona maruz kalan kemirgenler üstünde yapılan gözlemler, böylesi bir kozmik radyasyon durumunda bilişsel işlevin de bozulduğunu gösteriyor. Radyasyonun biyolojik etkilerini inceleyen Brookhaven Ulusal Laboratuvarı araştırmacısı Peter Guida, Önlem almak için en büyük ve en umut verici alan antioksidanlar, diyor. Zira yüksek enerji yüklü parçacıklar, vücuttaki su moleküllerini reaktif oksijen türleri adı verilen toksik bileşiklere bölerek hasara neden olabiliyor. Vücudu antioksidanlarla hazırlamak ise bu reaktif oksijen türlerinin bazılarını nötralize etmeye ve etkilerini azaltmaya yardımcı olabiliyor. Seçenekler arasında A ve E vitaminleri ile bazı besin takviyelerinde de bulunan bir bileşen olan selenometiyonin var. Guida, Bütün bunlar radyasyonun olumsuz etkilerini azalttığını çeşitli seviyelerde gösterdi diye belirtiyor. Arkansas Üniversitesi Tıp Bilimleri Bölümü'nden radyasyon biyoloğu Marjan Boerma ise antioksidanların kendi başlarına yeterli koruma sağlamayabileceği konusunda uyarıyor. Boerma ve meslektaşları, aspirin ve gama-tokotrienol adı verilen bir E vitamini formu da dahil olmak üzere diğer anti-enflamatuarların, yüksek enerjili parçacıkların neden olabileceği hücre hasarını azaltmaya yardımcı olup olmadığını test ediyor. 3. Kendi kendini iyileştiren astronotlar: Yapay yerçekimi önlemleri ve antioksidanlar, astronotların günlük rutininin bir parçası olabilir. Ancak Mars'a gidecek astronotlara, acil bir durumda anında müdahale edilemeyeceği için beklenmedik hastalık ve yaralanmalarla kendileri uğraşmak zorunda kalabilir. Yapay zeka da kesin çözüm değil. Ancak bilgisayar kullanımı astronotların kendilerini iyileştirmelerini sağlayabilir. VisualDx'in yöneticilerinden dermatolog Art Papier ve meslektaşları, internet olmadan bir dizüstü bilgisayarda çalışabilen çevrimdışı bir yazılım üzerine çalışıyor. Yazılımın, olası tüm hastalık teşhislerini hesaba katması gerekmiyor. Bunun yerine, astronotların cilt döküntüsü veya böbrek taşı gibi gerçekleşme ihtimali daha yüksek tıbbi koşullara odaklanılıyor. Houston'daki KBR Inc.'den uzay uçuşu fizyoloğu ve uzay tıbbı uzmanı Douglas Ebert ve meslektaşları, Özerk Tıp Görevlisi Desteği adı verilen bir araç geliştiriyor. Yazılımın ilk sürümü, acemi bir göz muayenesinin nasıl yapılacağını veya bir solunum tüpünün nasıl takılacağını öğretmek için çeşitli resim ve videoları kullanıyor. Araştırmacılar, birkaç tıbbi prosedürün nasıl gerçekleştirilebileceğini, doktor olmayan 30 kişiyle birlikte AMOS prototipini kullanarak test ettiler. Katılımcıların yaklaşık %80'i göz muayenelerini ve ultrasonları doğru bir şekilde gerçekleştirdi. Yaklaşık %70'i doğru bir şekilde damar yoluna enjeksiyon yerleştirdi. Daha zor bir görev olan bir solunum tüpü yerleştirmek konusunda ise katılımcıların ancak yarısı başarılı olabildi. Nisan ayında ise uzay istasyonundaki astronotlar, zemin kontrolünden yardım almadan böbrek ve mesane ultrason taramaları yapmak için bir yazılımı başarıyla kullandı. Tıbbi muayeneler söz konusu olduğunda Dünya ile anlık iletişim mümkün olmadığı için uzay aracına uyacak minyatür tıbbi cihazların geliştirilmesi gerekiyor. Astronotların kullanacakları tıbbi kitlerin hafif ve kompakt olması gerekiyor. Entegre Tıbbi Modeli geliştirildi. Araştırmacılar, astronotların cinsiyetleri ile önceden var olan koşullar gibi görev ayrıntılarını sisteme ekliyor. Model daha sonra, belirli ekiplerin kabızlıktan kalp krizine kadar sahip olabilecekleri risklerini ölçmek için binlerce görev simülasyonu yürütüyor. Ebert ve meslektaşları, NASA'nın 2022 için planladığı mürettebatlı Ay uçuşu görevinde kullanılacak bir ön ilk yardım paketleme listesi oluşturmak için bu sistemi zaten kullanmıştı. Bu üç haftalık yolculuk için ilk yardım çantası oldukça basit: sırt ağrısı için ilaç, hareketsizlik hastalığı önleyici ve benzerleri. Ancak üç yıllık Mars yolculuğu bambaşka çözümler gerektiriyor. Uzay tıbbı araştırmacıları, farklı vücut parçalarını pratik olarak görüntüleyebilecek bir cihaz üzerinde çalışıyor. Butterfly iQ adlı yeni bir ultrason cihazı bu yetiye sahip. Bu cihazın en önemli avantajı ise standart ultrason makinelerine göre 15 kat daha hafif olması ve bir mobil uygulama sayesinde görüntüleri bir mobil cihaza aktarabilmesi. Bir diğer portatif araç ise kan testi aracı. Parmak ucundan alınacak kan örneklerinde farklı hastalıkların kimyasal belirtilerini tespit etmek için kredi kartı büyüklüğünde yongalar geliştiren 1Drop Diagnostics şirketi, astronotlar için taşınabilir kan testleri üzerinde çalışıyor. . Ebert, Mars yolculuğunda bunların da yeterli olmayabileceğini söylüyor. Ancak araştırmacıların, ekipmanlarını küçültmek ve Mars astronotlarının destansı yolculuklarından sağ çıkabilmesi için en iyi şansı verecek tıbbi malzeme kitini oluşturma yolunda en az on yılları olduğunu hatırlatıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/astronotun-gece-yolculugu-antalya-turkiyeden-muhtesem-bir-manzara", "text": "Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki bir astronot tarafından 17 Eylül 2022'de çekilen Antalya'nın bu gece fotoğrafı, şehrin kentsel yapılarını, doğal manzaralarını ve canlı kıyı ışıklarını gözler önüne seriyor. Kentsel altyapı ve doğal alanlar, Akdeniz kıyısında geceleri keskin bir tezat oluşturuyor. Uluslararası Uzay İstasyonu, Türkiye'nin Akdeniz kıyı kenti Antalya'nın bu büyüleyici gece fotoğrafını çekti. Astronotlar tarafından çekilen gece fotoğrafları, Dünya'nın gece yüksek çözünürlüklü ve serbestçe erişilebilen görüntülerinin kaynağıdır ve görüntüler genellikle ışık kirliliği ve kentleşme araştırmalarında kullanılır. Fotoğraflar, sokak düzenleri, banliyö alanları ve ışıksız alanlar gibi şehirlerin ince ayrıntılarını gösterebilir. Türkiye'nin güney kıyısında yer alan Antalya bu manzaradaki en büyük şehir. Görüntü, iyi aydınlatılmış kentsel altyapıyı, beşgen Zeytinpark ve çevredeki dağ ormanları gibi aydınlatılmamış parklar ve doğal alanlar ile karşılaştırır. Aydınlatma modelleriyle tanımlanabilen insan yapımı yapılar arasında bir havaalanı, otoyollar, yollar ve nakliye limanları bulunur. Toros Dağları, Antalya'yı kuzey ve kuzeybatıda sınırlar ve bu görüntüde, baştan sona küçük yerleşim yerlerinin bulunduğu geniş karanlık alanlar olarak tanınabilir. Aksu Nehri boyunca tarım, Antalya ile Serik arasındaki karanlık alanı oluşturur. Toros Dağları'ndan akan Aksu Nehri, halka su sağlamakta ve domates, biber ve hıyar gibi bahçecilik bitkilerinin sulanmasını sağlar. Beyaz, mavi-yeşil ve mor tonlardaki parlak ışıklar, Antalya ile Serik arasındaki sahili kaplıyor. Bu ışıklar, tatil köyleri ve plajlar gibi popüler turistik yerlerle ilişkilidir. Parlak LED ışıklar sıcak tonlu, yüksek basınçlı sodyum aydınlatmanın yerini aldığından, beyaz ve mavi tonlar eski şehirlerde genellikle sarı tonlarla kontrast oluşturur. Astronot fotoğrafçılığı, dünya çapında çevresel etkiler ve insanlarla ilgili değişiklikler üzerine çeşitli araştırmalar için şehir ışıklarındaki spektral değişiklikleri izlemek için kullanılır. Astronot fotoğrafı ISS067-E-372979, 17 Eylül 2022'de 180 milimetre odak uzaklığı kullanan bir Nikon D5 dijital fotoğraf makinesiyle çekildi. ISS Mürettebatı Dünya Gözlem Tesisi ve Yer Bilimleri ve Uzaktan Algılama Birimi, Johnson Uzay Merkezi tarafından sağlanıyor. Görüntü, Expedition 67 ekibinin bir üyesi tarafından çekildi. Kontrastı iyileştirmek için görüntü kırpıldı ve iyileştirildi ve mercek kusurları kaldırıldı. Uluslararası Uzay İstasyonu Programı, ISS Ulusal Laboratuvarı'nın bir parçası olarak laboratuvarı, astronotların, bilim insanları ve halk için en büyük değeri olacak fotoğraflarını çekmelerine yardımcı olmak ve bu görüntüleri internette ücretsiz olarak sunmak için destekliyor. Altyazı Sara Schmidt, GeoControl Systems, NASA -JSC'de JETS Sözleşmesi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/atom-saati-uzay-yolculugunda-devrim-yaratacak", "text": "NASA'nın 20 Haziran 2019'da bir uyduyla uzaya fırlattığı 'Deep Space Atomic Clock' atom saati, dünyanın yörüngesindeki ilk yılında uzaydaki diğer tüm saatlerden daha iyi performans gösterdi. Kısaca DSAC olarak isimlendirilen atom saati, GPS uydularındaki saatlerinden en az 10 kat daha sağlam; bu da onu gelecekteki uzay navigasyon sistemleri için güvenli bir saat yapıyor. Uzay sondaları güneş sistemi için yön bulabilmek için dünyadaki antenlerin sinyallerini dinliyor ve bunları geri gönderiyorlar. Dünyadaki buzdolabı büyüklüğündeki son derece dakik atom saatleri ise bu gidiş-dönüş sürelerini ölçerek, bir uzay aracının yerini belirliyorlar. DSAC atom saatine sahip bir uzay gemisi gelecekte, dünyadan bir sinyalin ne kadar zaman içinde geleceğini ve konumunu ne kadar süre içinde hesaplayabileceğini ölçebilecek. Uzay navigasyonunun dünyadan ayrılması, bir gün diğer gezegenlerde kendinden tahrikli uzay gemilerini veya GPS benzeri navigasyon sistemlerini mümkün kılabilecek. Jet Propulsion Laboratuvarı fizikçisi Eric Burd, DSAC'ın çok dayanıklı olduğunu çünkü nötr atomlar yerine elektrik yüklü atomlar ve iyonlar kullanarak zamanı tuttuğunu söylüyor. İyonların elektrik alanlarında doldurulması, bu atomların bulundukları kabın duvarlarına çarpmasını engelliyor. Bu tür etkileşimler GPS uydu saatlerindeki nötr atomların ritimlerini kaybetmelerine neden olur. Araştırmacılar, DSAC'ı yerdeki ABD deniz gözlemevinin hidrojen mazer 'ana saati' ile karşılaştırarak, uzay saatinin bir gün içindeki yaklaşık 26 pikosaniye veya saniyenin trilyonda biri kadar sürüklendiğini buldular. DSAC araştırma direktörü Todd Ely, NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarı'nda şu anda uzay navigasyonu için kullanılan dünya bazlı atomik saatlerle karşılaştırılabilir olduğunu da söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/avrupa-uzay-ajansinin-1-milyar-euroluk-projesi-oklid-teleskobu", "text": "Evrenin en geniş kapsamlı 3D haritasını oluşturacak. Karanlık madde ve karanlık enerjiye dair anlayışımızı geliştirecek. Avrupa Uzay Ajansı'na ait Öklid Teleskopu, evrenin son 10 milyar yıllık evrimini keşfetmek üzere yola çıktı. Avrupa Uzay Ajansı'nın 1 milyar avroluk projesi olan Öklid Teleskobu, geçtiğimiz günlerde SpaceX'in Falcon 9 roketiyle Cape Canaveral'dan fırlatıldı. Teleskobu taşıyan sonda, 1,5 milyon kilometre yol kat edecek. Bu yolculuğun bir ay civarında sürmesi bekleniyor. Evrenin en büyük ve en doğru 3 boyutlu haritasını çıkarmayı hedefleyen teleskop, kainatın %95'ini oluşturduğu düşünülen karanlık maddenin ve karanlık enerjinin gizlerini ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Gökyüzünün üçte birinden fazlasını ve milyarlarca galaksiyi gözlemleyecek olan teleskop, ismini, geometrisinin kurucusu İskenderiyeli Öklid'den alıyor. Projeye 2.000'den fazla Avrupalı bilim insanı katkı sağlamış durumda. Lancaster Üniversitesi'nde görevli astrofizikçi Prof. Isobel Hook, karanlık maddeyi, Bilimdeki en büyük sorulardan biri olarak nitelendirerek kökenimizi anlamak için evrenin yapısının ortaya çıkarılması gerektiğine vurgu yapıyor. Ayrıca Karanlık enerjinin sabit olduğunu doğrulayabiliriz, diyen Hook, Ancak sabit olmayabilir de ve bunun olmadığına dair işaretler de var; bu çok büyük bir keşif olacak, diye ekliyor. Teleskop, 1,2 metre çapında ve iki temel bilimsel aygıt taşıyor: Birisi optik kamera ve bir diğeri ise yakın kızılötesi spektrometre ve fotometre . University College London'daki bir ekip tarafından geliştirilen Vis kamera, Öklid görevinin merkezinde yer alıyor ve evreni bir günde, Hubble Uzay Teleskobu'nun 25 yılda yaptığından daha fazla gözlemleyebilme yetisine sahip. Altı yıl sürmesi planlanan görev, karanlık maddenin galaksilerin etrafında nasıl kümelendiğini tam olarak haritalandırmayı ve evren boyunca uzanan kozmik madde ağının temellerini ortaya koymayı amaçlıyor. Bu da evrenin genişlemesine dair vizyonumuzu geliştirecek bir amaç olarak karşımıza çıkıyor. İşin en zor kısmı; karanlık madde ve karanlık enerjinin görünmez olması. Ancak gökbilimciler, karanlık maddenin varlığını uyguladıkları yerçekimsel güçlerden anlayabiliyor. Karanlık maddeyi ortaya çıkarmanın bir yolu, görünmez maddenin kütlesinin uzay-zamanı büktüğü zayıf kütleçekimsel mercekleme olarak biliniyor. Söz konusu etki, ışığın bükülmesine ve şekillerinde ince bozulmalar yaşanmasına neden oluyor. Bilim insanları, galaksilerin farklı zaman ve mesafelerdeki bozulmalarını analiz ederek karanlık maddenin nerede gizlendiğini ve karanlık enerjinin, kozmik ağın evrimini nasıl şekillendirdiğini anlayabiliyor. Elde edilen verilerle birlikte Öklid projesinde görevli bilim insanları, karanlık enerjinin doğası hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla milyonlarca galaksiye olan mesafeleri ölçecek ve uzayda nasıl dağıldıklarına bakacak. Teleskobun hassas ölçümlerinin, yıllar içinde bilim insanlarının birçok karanlık madde ve karanlık enerji teorisinden hangisinin gerçekliği en etkili şekilde tanımladığını bulmasına yardımcı olması bekleniyor. Bu arada teleskobun daha önce 2022'de bir Rus Soyuz roketiyle kalkışı planlanmıştı. Buna karşın Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, ESA ile Rus uzay ajansı ROSCOSMOS arasındaki iş birliğinin sonunu getirmişti. - Kozmik ağın yapısı ve tarihi nedir?"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/avrupanin-ikinci-uzay-iletisim-uydusu-firlatildi", "text": "Avrupa'nın uzaydaki lazer iletişim ağı olan Avrupa Veri Aktarma Sistemi'nin parçası olacak ikinci uydu fırlatıldı. Diğer uzay araçlarından gelen fotoğraf ve verileri hızlı bir şekilde Dünya'ya ulaştıracak olan EDRS-C uydusu, Fransız Guyanası'ndaki uzay üssünden ateşlenen bir Ariane-5 roketi ile yörüngeye gönderildi. EDRS-C, 2016 yılında yörüngeye yerleştirilen EDRS-A uydusuyla birlikte çalışacak. Avrupa'nın uzay internetini oluşturan ilk uydu Orta Afrika üzerine yerleştirilmişti, ikincisinin adresi ise bu noktanın biraz daha doğusu olacak. Avrupa Uzay Ajansı ve Airbus ortaklığı ile kurulan iletişim sistemi, ağırlıklı olarak Avrupa Birliği'nin Sentinel-1 ve Sentinel-2 Dünya gözlem uyduları tarafından kullanılıyor. Bu uydular gezegenimizin fotoğraflarını çekiyor. Bu tür uyduların, çektikleri görüntüleri Dünya'ya gönderebilmesi için bir radyo alıcı çanağının üzerinden geçene kadar beklemesi gerekir ve bu, bir saatten fazla sürebilen gecikmelere sebep olabilir. Sentinel ile EDRS uyduları, bu gecikmeyi kısaltmak amacıyla 1,8 Gigabit hızında lazer bağlantı ile birbirlerine bağlı olacak şekilde geliştirildi. Doğal afetler gibi acil durumlarda uzaydan çekilen görüntülerin hızlı bir şekilde alınması önemli. ESA telekomünikasyon direktörü Magali Vaissiere, Sentinel uydularından elde edilen bir görüntünün 15 dakika sonra kullanıma hazır olmasının mümkün olduğunu ifade ediyor. Sistemin üçüncü uydusu olacak EDRS-D'nin 2025'ten önce, Asya-Pasifik bölgesi üzerinde yörüngeye yerleştirilmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/avustralya-da-kendi-uzay-ajansini-kuruyor-turkiye-henuz-beklemede", "text": "Asya Pasific/Space web sitesindeki, Sydney çıkışlı bir habere göre, OECD üyesi ülkelerden kendi uzay ajansı olmayan son 2 ülkeden biri olarak gösterilen Avustralya da kendi uzay ajansını kurma kararı aldı. Niye OECD ülkesi Türkiye bu listede yok, belli değil. Olasıdır ki, 24 Şubat 2017'de Hükümetçe TBMM başkanlığına sunulan Türkiye Uzay Ajansı kurulması tasarısı nedeni ile Ülkemiz, Uzay Ajansına sahip ülkelerden bir olarak düşünülmüş olmalıdır. Aslında, başlangıçta, Avustralya'nın, ABD ve SSCB'den sonra kendi bu yönde ilk adımı atanlardan olarak biliniyor: Kendi roket fırlatma olanakları ile kendi uydusunu ilk inşa edip uzaya gönderen ilk ülkelerden biri Avustralya olmuştu. Habere göre, bu ülkenin Silah Araştırmaları Kurumu uydusu, 29 Kasım 1967'de uzaydaki yerini almıştı. Ancak, daha sonra, astronomi alanında (hem optik, hem de radyo astronomi alanlarında, bkz. Şekil 1) önemli atılımlar gerçekleştiren bu ülke, uydu ve diğer uzay teknolojileri alanlarında fazla gelişme göstermedi. Avustralya'nın bir Japon roketi ile gönderilen son mikro uydusu da 2007'de öldükten sonra, bu alandaki çalışmalara tümüyle ara verildiği biliniyor. Kongreye katılan Avustralya Macquarie University astrofizikçisi Lee Spitter'e göre de \"Avustralya Uzay Ajansı'ının kurulması, Avutralya'da halen var olan uzay sektörü için çok önemli bir adımdır ve çabalara güçlü bir destek olacaktır\" diyor. Dr. Lee, \"Çünkü, ülkenin uzay sanayi ve uzay araştırmaları, bir bakıma, bir dizi küçük şirketin, üniversite araştırma gruplarının ve savunma sanayi birimlerinin kendi çabalarına terk edilmişti\" diye devam ediyor. İncelemelere göre, Avustralya, haberleşme, uzaktan algılama ve astronomi araştırmaları alanlarında, yoğun şekilde, yabancılarca inşa edilmiş ve işletilmekte olan uydulara ve bilimsel ekipmana bağımlıdır. 330 milyar dolar olarak hesaplanan küresel uzay ekonomisi cirosundaki ülke payı da binde 8 (% 0,8)'dir. Ülkemizdeki Uzay Ajansı kurulması çabaları için de benzeri bir tarihçeden bahsedebiliriz. Bildiğim kadarı ile bu yoldaki ilk resmi-kurumsal çabalar, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi bünyesinde önce bir Uzay Bilimleri Bölümü kurulması ve bu bölümün sekreterya görevi altında da TUBITAK Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Komitesi oluşturulması (1992) çabalarına kadar gider. UBITEK, ülkemizde bu alanda çalışmaları olan Üniversiteler , Bakanlıklar ve diğer devlet kurumları gibi 25 kadar kurumdan gelen temsilcilerin oluşturduğu bir genel kurulda seçilen Yönetim Kurulu ve Bilimsel Sekreterya gibi birimlerden oluşmuştur. UBİTEK , çalışma alanlarının geliştirilmesi için uluslararası uzmanların da katıldığı raporlar hazırlatmış ve bu raporlar ışığında çalışmalarını 1998'e kadar sürdürdü. Bu arada, TUBİTAK Başkanlığına bir Türkiye'nin Uzay Bilim ve Teknolojileri Politikası dokümanı hazırlanıp iletildi (Şekil 2). Daha sonra, Ankara'da Türk Hava Kuvvetleri öncülüğünde Türkiye'de Uzay Faaliyetlerinin Koordinasyonu başlıklı bir kongre toplanmış ve sunulan tebliğler ve hazırlanan raporlar kalın bir cilt olarak basılmıştı. Daha sonra, Hava Kuvvetleri bünyesinde kurulan Uzay Şubesi, çeşitli devlet kurumları ile toplantılar yaparak bir yasa tasarısı hazırladılar. 2004'te DPT ve Başbakanlığa sunulan bu tasarı da kanunlaşamadan kaldı. Daha yakın bir dönemde, 2013'te Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde Havacılık ve Uzay Genel Müdürlüğü kuruldu. Bu müdürlük temsilcileri, Malatya Ulusal Astronomi Toplantısına katıldılar. Sonrasında, Türkiye'nin Avrupa Güney Gözlemevi kurumu ile işbirliği ve üyelik görüşmeleri yapıldığı bildirildi. Ancak, bu çalışmalar da Uzay Ajansı kurulması yönünde kesin bir sonuca ulaşamadı; bu müdürlük, bakanlığın iç kurumu ve kadro kaynağı olarak kaldı. 2016'da ise, nasıl hazırlandığı anlaşılamayan bir uzay yasası taslağı ortaya çıktı. Bazı toplantılardan sonra revize edilerek TBMM'ye ulaştı.. Taslak, ABD'deki NASA ve Pentagon uzay çalışmaları ayrımına benzer şekilde, askeri çalışmaları dışarda bırakan sivil bir kurumu hedefliyordu. Ancak, 24 Şubat 2017'de Başbakan Binali Yıldırım imzası ile Meclis'e sevk edildiği bilinen Türkiye Uzay Ajansı Kurulması ve Uzaya Yönelik Faaliyetlerin Düzenlenmesi hakkındaki taslağın, taslak hakkındaki muhalefet eleştirilerinin de göz önüne alınması ile bir an önce yasalaştığını ve TUA'nın çalışmalarına başladığı haberini duymayı bekliyoruz. Bu kuruluşun çalışmalarının, ülkemizin orta gelir tuzağından kurtulma çabalarına da önemli katkılar verebileceği unutulmamalıdır. Türkiye Uzay Ajansı'nın kısa süre içinde kurulacağı haberinin basına yansıması sonrasında, bazı TV tartışmalarında, heyecanlı yorumlar yapılmış, hatta olası bir Bayrak Uzay Projesi olarak, 2023'de Mars'a uydu göndermenin oldukça ulaşılabilir bir hedef olabileceği, yazarınız tarafından ileri sürülmüştü. Bu öneride, Hindistan'ın 2015'te, hem de ilk seferinde, Mars yörüngesine başarılı bir şekilde ve 200 M$ gibi düşük bir maliyetle, bir gözlem uydusu yerleştirebilmesi ve dünya uzay kamuoyundan ses getiren olumlu yorumlar almış olması, hem de Birleşik Arap Emirlikleri Uzay Kurumu'nun 2020'de Mars'a bir uydu gönderme projesi üzerinde çalışmalar yaptığının öğrenilmesi etkili olmuştu. Şu anda, adı geçen Türkiye Uzay Kurumu taslağının yasalaşması hakkındaki belirsizlikler sürdüğünden, Avustralya Uzay Ajansı kurulması girişimi haberlerinin, yasalaşma yönündeki çabalara katkıda bulunmasını umut ediyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse, UBITEK; şu 3 ana konuda Devlet Planlama Teşkilatı ile koordinasyon halinde ülkemizde uzay alanında birikim sağlamaya veya var olan birikimi koordine etmeye çalışmıştı: Astronomi , Uzaktan Algılama ve Uzay Elektroniği. Bu alanlarda, yerli ve yabancı uzmanlar ve Birleşmiş Milletler, ESA, NASA ve diğer bazı uluslararası kuruluşlarla işbirliği halinde yapılan eğitim çalışmaları, özellikle uzaktan algılama konusunda, Bakanlıklarımızda ve bazı Valiliklerimizde kurduğu uydu görüntüleri değerlendirme birimleri kurma ve uzman yetiştirme gibi alanlarda yoğunlaşmıştı. Astronomi Grubu'ndan ayrılan bir grup, daha sonra, kendinden önceki birikimin de katkısı ile TUBITAK Ulusal Gözlemevi 'un kuruluşunu (1997) gerçekleştirmiştir. MAM'da kurulan milimetrik Radyo Teleskop ise daha sonra bu konuda uzmanlaşma kararı veren Erciyes Üniversitesi'ne (1998) devredildi. Uzay Elektroniği konusunda Ukrayna Uzay Ajansı ve Utah State Univ. Space Dynamics grubu yapılan işbirliği ve uydu/yer istasyonu yapma-kurma programları, daha sonra tarafımızdan tam anlaşılamayan nedenlerle iptal edilerek, ilk Türk gözlem uydusunun, İngiltere'de Surrey Üniversitesi ile işbirliği halinde, TUBITAK Ankara Bilişim Enstitüsünce yaptırılması tercih edilmişti. Komisyon'a muhalefet partilerince sunulan başlıca eleştiriler arasında (1) kurumun yeterli idari ve diğer özerklikten yoksun olması, (2) liyakate verilecek önemin sağlanmasına yönelik mekanizmaların eksikliği ve (3) eğitim ayağının ihmal edilmiş görünmesi sayılmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/aya-adim-atan-dorduncu-ulke-israil-oluyor", "text": "Ay'a insansız uzay kapsülü gönderen İsrail; Sovyetler Birliği, ABD ve Çin'den sonra Dünya'nın tek uydusunun yüzeyine kontrollü iniş yapmayı başaran dördüncü ülke olmaya çok yakın. Çamaşır makinesi büyüklüğündeki Beresheet isimli kapsülün, dün itibariyle gerçekleşen fırlatma anından 34 dakika sonra roketten ayrıldığı ve yoluna başarıyla devam ettiği belirtildi. Beresheet, 11 Nisan'da Ay'ın karanlık yüzüne inmeden önce Dünya'nın yörüngesinde iki ay kadar (6,5 milyon kilometre mesafe kat ederek) dolaşacak. Kontrollü iniş, İsrail Uzay Ajansı mühendislerinin yanı sıra NASA ve Weizmann Enstitüsü'nün yetkilileri tarafından da takip edilecek. Beresheet'in Ay'ın yüzerinde manyetizma ve jeoloji çalışmaları yapacağı ve fotoğraflar çekeceği belirtildi. İlk defa hükümet fonlu değil de özel sektör destekli ve tamamı bağışlardan oluşturulan bir girişimin Ay'a araç indireceği belirtilirken projenin maliyeti 100 milyon dolar olarak açıklandı. İsrail'in uzay aracının ismi olan Beresheet ise Türkçede başlangıç anlamına geliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/aya-gidecek-bayan-araniyor-baenin-mars-misyonunun-basindaki-kadin-2", "text": "Adı: Sarah Al Amiri Bir kadın. Birleşik Arap Emirlikleri'nin Mars misyonunun başında. 33 yaşında. Göreve dört yıl önce 29 yaşında atandı. Bilgisayar mühendisi. Kariyerine mühendis olarak başladı ama uzay bilimlerine olan ilgisi onu BAE'nin İleri Bilim ve Teknoloji Enstitüsü bünyesindeki uzay teknolojilerine yöneltti. Burada, BAE'nin uzay uyduları üzerine çalıştı. 2016'da Bilim Konseyi'nin başına getirildi. 2017 yılından beri de kabinede İleri Bilimler Bakanı olarak görev yapıyor. Herhalde önümüzdeki günlerde harıl harıl uzaya gönderilecek bayan arayışları da başlar... Bilimi ve bilim dünyasını her fırsatta yanına değil de karşısına alan, tüm politikalarını bilimsel gerçekliklerden uzak şekilde oluşturan, üniversitelerin temel bilimler programlarını azaltan Erdoğan başkanlığındaki AKP iktidarının uzay müjdesini verdiği anlarda, Boğaziçi Üniversiteli gençler sadece ve sadece dayatılan atama rektörü kabul etmedikleri için sopalanıyor, tutuklanıyor, terörist ilan ediliyorlardı. Türkiye'nin en parlak, en zeki, başarılı gençlerinin sosyal medyada paylaştıkları videoda, Artık ülkemde dinlenmediğimi ve istenmediğimi düşünüyorum. Ülkem adına çok üzgünüm sözleri yürekleri dağlıyordu. Dolayısı ile uzay programı daha çok, gündem değiştirme çabası olarak algılandı haliyle.. Doğru yönetilemeyen ekonomik kriz, artan yoksulluk, işsizlik anketlere çoktan yansıdı. AKP'nin oyları düşüyor. Hayal tacirliği ve gündem değiştirmek için fırsat. Bir taşla iki kuş: Ülke içine, daha doğrusu kendi seçmenine, kararsızlara yeni bir gelecek hedefi. Dış dünyaya ise Ortadoğu'nun yeni yükselen gücü olarak gösterilen BAE'nin karşısına rakip olarak çıktığını göstermek. Önemli bir nokta. Hayal tacirliğini Türkiye uzayda bir halt edemez diye algılamayalım lütfen. Aman dikkat. Çünkü atılan adımlar yok değil. Örneğin, Türkiye'nin, son birkaç yılda yerel olarak üretilen drone ve roket teknolojisinde hızlı bir başarı elde etmesini küçümsemeyelim. Roketsan, geçen yıl kasım ayında uzaya bir sondaj roketini başarıyla test ederek fırlattığını duyurdu. Erdoğan geçen ay SpaceX'in CEO'su Elon Musk ile Türk şirketleriyle teknolojik işbirliği konusunda bir telefon görüşmesi yaptı. Aynı ay içerisinde yine SpaceX ile ortaklaşa, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılacak yeni nesil Türksat 5A haberleşme uydusu fırlatıldı. Yani doğru ve gerçekçi hedef konulup o doğrultuda yeterli bütçe ve insan kaynağı bulunursa neden olmasın. Sorun Erdoğan ve Erdoğan AKP'sinin göstermelik bir seçim malzemesi yapmasında. 2023 yılı dediğimiz, iki yıl sonrası... Bilimden bir yandan uzaklaşırken bir yandan uzaya, Ay'a, Mars'a uzay aracı, astronot gönderemezsin.. BAE'nin Mars projesi, ülkedeki toplumsal normları yıkıyor olması açısından da önemli. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından ezber bozucu. Üstelik bir Arap ülkesi için. Bilim dergisi Nature'a göre BAE'nin Mars projesindeki kadın çalışan oranı yüzde 34. Hatta projenin bilimsel kanadında çalışan kadınların oranı yüzde 80. Bu yazı 12.02.2021 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/babilliler-jupiteri-kil-tabletlere-kaydetmisler", "text": "2200 yıl önceden bahsediyoruz! Avrupa henüz bilimde yaya iken, Babilliler bugünkü çağdaş gökbilimin temellerini atıyordu. Jüpiter'in hareketleri tabletlerde bulundu! Ayrıca geometri bilgisini de kullanmışlar. Londra'daki Britisch Museum'daki çivi yazılarını inceleyen Mathieu Ossendrijiver Babillilerin en azından Jüpiter'in yörüngesindeki hareketi geometri yardımıyla hesapladıklarını buldu. Bugüne dek bu tür hesaplamaların 14.yy'da yapıldığı ve eski Doğu'daki astronomların sadece aritmetik hesaplar yaptıkları sanılıyordu diyor Ossendrijiver, Science dergisinde. Araştırmacı, İ.Ö.350-50 yıllarına ait kil tabletlerini inceledi. Gerçi tabletlerde çizimler bulunmuyor ama metinlerde, alanı hesaplanan biçimin trapez olduğu anlaşılmakta. Babilli astronomların en azından zaman zaman geometriden yararlandıkları görüldü. Tabletler üzerinde Jüpiter'in yörüngesi üzerindeki pozisyon değişimi günden güne hesaplanarak, kaydedilmiş. Diğer gezegenler de kil tabletlere yazılmı mı bilinmiyor. Ama Babillilerin o zamanki koruyucu tanrıları Marduk idi ve Marduk'un da göksel göstergesi Jüpiter gezegeniydi. Bu nedenle Jüpiter'in hareketlerini izliyorlardı. Babilliler gezegenin devinimini izleme konusundaki ustalaştıkları anlaşılıyor. Babilli gökbilimciler tarihleri İ.Ö 350 ile İ.Ö 50 yılları arasında değişen küçük kil tabletler üzerindeki yazıtlardan yola çıkarak gezegenin izlediği yol ile ilgili değerlendirmelerde bulunuyorlardı. Babilli gökbilimcilerin Jüpiter'in geceleri gökyüzünde arka plandaki yıldızlara göre devinimini tanımlamada ileri düzeyde bir tür geometri ve trigonometriden yararlandıkları belirtiliyor. Bugüne dek bu türde bir matematiksel yöntem Babillilerden yaklaşık 15. yüzyıl sonra yaşayan Avrupalılara mal edilmekteydi. Science (29 Ocak 2016) dergisindeki makalesinde, Berlin Humboldt Üniversitesi profesörlerinden Mathieu Ossendrijver, Gerçekten de son derece şaşırtıcı bir bulgu bu. Zamana karşı hızın bir grafikle tanımlandığı bu hesaplama yöntemi oldukça çağdaş bir yöntem, diyor. Başka dört tablet üzerindeki matematiksel hesaplamalar, Babillilerin böyle bir grafik eğrisinin altındaki alanın yol alınan uzaklığı temsil ettiğinin ayırdında olduklarını gösteriyor. New York Üniversitesi Antik Dünya Araştırma Enstitüsü profesörlerinden Alexander Jones, New York Times'a verdiği demeçte, Kanımca bu olağanüstü bir buluş. Metin bunu açıkça gözler önüne seriyor, diyor. Babil, Irak sınırları içinde Bağdat'ın güneyinde bulunuyor. Ticaret ve bilimin merkezlerinden, son derece gelişmiş büyük bir kentti. İ.Ö 1800-1600 yılları arasında yaşayan erken dönem Babilli matematikçiler, örneğin, bir yamuğun alanını hesaplamayı, dahası bir yamuğu, alanları eşit iki küçük yamuğa bölmeyi bile biliyorlardı. Babilliler matematiksel becerilerinden çoğunlukla, bir arazinin büyüklüğünü hesaplamak gibi, günlük sıradan işlemlerde yararlanıyorlardı. Ancak daha geç döneme ait Babil tabletlerinde gökbilimsel gözlemlerle ilgili birtakım yamuk hesaplamaları olduğu görülüyor. 1950'lerde Avusturya kökenli Amerikalı matematikçi ve bilim tarihçisi Otto. E. Neugebauer bu tabletlerden ikisindeki metinleri çözdü. Ossendrijver da son araştırmasında iki tableti daha çözdü. Ne var ki, Babilli gökbilimcilerin neyin hesaplamasını yaptıkları konusu yine de açıklığa kavuşturulamadı. Geçtiğimiz yıl Ossendrijver'i ziyaret eden bir kişi ona şimdilerde Londra'daki British Museum'da bulunan Babil tabletlerinin fotoğraflarını gösterdi. Ossendrijver bunların arasında daha önce hiç görmediği bir tablete tanık oldu. Üzerinde çivi yazıları olan bu tablette yamuklardan söz edilmiyor, ancak Jüpiter'in devinimiyle ilgili kayıtlara yer veriliyor ve buradaki sayılar yamuk hesaplamalarını içeren tabletlerdeki sayılarla eşleşiyordu. Ossendrijver bu hesaplamaların Jüpiter ile ilgili olduğundan artık emindi. Jüpiter geceleri gökyüzünde ilk belirdiğinde arka plandaki yıldızlara göre belli bir hızla yol alır. Jüpiter ile Dünya sürekli olarak kendi yörüngelerinde yol aldıklarından, Dünya'dan bakıldığında Jüpiter'in hızı yavaşlamış gibi görünür ve gökyüzünde belirmesinden 120 gün sonra duruşa geçerek ters yönde yol almaya başlar. Ossendrijver geçtiğimiz Eylül British Museum'a giderek 19.yüzyılın sonlarında yapılan kazılarda bulunan tabletleri yakından izledi. Yeni tabletin yakından incelenmesi sonucunda Babillilerin Jüpiter'in gökyüzünde belirmesinden 60 gün sonraki konumuna dek izlediği yolu hesapladıklarını doğrulamış oldu. Yamuğu alanları eşit iki yamuğa bölme yönteminden yararlanarak, Babilliler daha sonra Jüpiter'in bu yolun yarısını ne kadar zamanda tamamladığını hesaplamışlardı. Ossendrijver bu hesaplamaların ardında yatan gökbilimsel, ya da yıldız bilimsel dürtünün ne olduğu konusunda bir bilgisi olmadığını belirterek, O dönemde başka yerde bilinmeyen soyut bir kavramdı bu. Eski Yunanlı gökbilimciler ve matematikçilerde hız, zaman ve alınan yolu birbirine bağlayan bu türde soyut yapılandırmalara hiç tanık olunmadı. Bugüne dek bu tür hesaplamaların ancak 14.yüzyılda İngiliz ve Fransız bilim insanları tarafından yapıldığına inanılıyordu. Ortaçağ matematikçileri ya henüz bilinmeyen Babil metinlerini görüp esinlenmiş, ya da aynı yöntemi kendi başlarına geliştirmiş olmalılar, diye ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/balkonumdan-saturn-gezegenler-ve-gokyuzu", "text": "Burak Yeşilmen hem bankacı hem amatör astronom, aynı zamanda gezegen fotoğrafçısı. Öyle dağlara falan tırmanmıyor, evinin balkonunda kurduğu teleskop ve bilgisayar sistemiyle çok güzel işler yapıyor. Sorduk yanıtladı, bu iş nasıl oluyor diye... Çok küçük yaşlardan itibaren gökyüzü merakım mevcuttu. Sanırım bunda babamın abonesi olduğu Tübitak Bilim&Teknik dergilerinin uzay temalı yazılarının ve Bu ay gökyüzünde neler var bölümlerinin payı büyük. O yazıları büyük bir merakla incelediğimi hatırlıyorum. İlerleyen yıllarda ise popüler bilim kitaplarının sayısının artması ile birlikte okuduğum kitaplardan işin bilimsel yönünü anlamaya çalışırken, basit bir dürbünle de uzunca bir süre gökyüzünü gözlemledim. Gezegen fotoğrafçılığına nasıl başladın? Kent içinde ışık kirliliği engel olmuyor mu, balkonundan fotoğraf çekmene... Maalesef şehirlerimizde kullandığımız yanlış aydınlatma teknikleri nedeniyle yeryüzünü aydınlatması gereken ışık kaynakları aynı zamanda gökyüzünü de aydınlatıyor ve adına ışık kirliliği dediğimiz ve yıldızları görmemizi engelleyen bir soruna yol açıyor. Gezegenler ise Dünya'ya nispeten daha yakın oldukları için ışık kirliliğinden şimdilik etkilenmiyorlar. Şehirden Ay, gezegen ve elbette filtre kullanmak şartıyla Güneş fotoğrafı çekmek için bir engel yok denilebilir. Daha az aydınlık olan gök cisimlerini fotoğraflamak istersek mecburen şehirden oldukça uzaklaşmak gerekir. İstanbul'un komşu illeri de metropol sayılabilecek büyük illerdir ve yoğun ışık kirliliği altındadırlar. Özetle güzel bir derin uzay fotoğrafı çekebilmek için şehirden uzaklaşmak ve saatler süren yolculuk yapmak gerekiyor. Ama şehirden de görüntülenebilecek derin uzay cisimleri var, örneğin avcı bulutsusu şehirden de çok rahatlıkla fotoğraflanabilir, ancak karanlık bir yerden çekilen fotoğrafın ulaşabileceği kaliteye ulaşmak oldukça zor. İşte hem günlük yaşantımı fazla etkilemeden hem de gökyüzünden kopmadan heyecan verici fotoğraflar çekmenin en güzel yolu gezegen fotoğrafçılığı yapmak. Hem yakınımızda oluşları nedeniyle yüzey detayı görebilmek hem de dönem dönem yüzeylerinde gelişen değişimleri takip etmek oldukça heyecan verici. Fırsat yaratabilirsem haftada 2 ya da 3 gece mutlaka çekim yapmaya gayret ediyorum. Çekim yerim evimin balkonu olduğu için bu konuda çok zorlanmıyorum. Kayda başlamadan önce çeşitli cep telefonu uygulamalarından faydalanarak hangi hedefi saat kaçta, hangi tarihte en uygun konumda çekebileceğimi tespit ediyorum. Bazen aylık, yıllık planlar bile yaptığım olur. Bu hobi de dünyadaki tüm olgular gibi sürekli gelişiyor. Kullanılan ekipmanların yetenekleri artıyor. Bunun yanında gökyüzünden aldığımız kayıtlar ham kayıtlar. Bir manzara fotoğrafı çekmek gibi fotoğrafı çekince iş bitmiyor, fotoğraf çekimi sonrası yine bilgisayar başında mesai harcamak gerekli. Bu ham fotoğrafları/videoları yine uygun yazılımlar ile işleyip üzerinde çalışıp nihai sonuca ulaşıyoruz. Dolayısıyla bu yazılımları da iyi bilmek ve güncellemeleri yakından takip etmek gerekiyor. Yani insanı sürekli araştırmaya ve gelişime sevk eden zorlayıcı ama çok keyifli bir hobi. Dikkat edilmesi gereken bir nokta da, fotoğrafları çekim sonrasında işlerken aslına sadık kalmak... Son zamanlarda bu konuda göze hoş gelen ancak aslında o cismin doğal yapısında kesinlikle bulunmayan eklemelerin yapıldığına şahit oluyoruz... Bu yöntem çoğu zaman izleyenlerden beğeni toplasa da fotoğrafçının bu bilgiyi mutlaka not olarak açıklama kısmında paylaşması gerekir. Gezegenlerin yapıları çok net ve belirgin olduğu için orada olmayan bir şey fotoğrafa eklemek bu alanda zaten pek de mümkün değil. Gezegen fotoğrafçılığında aslında direkt fotoğraf değil video çekiyoruz. Bildiğiniz gibi, video da, peş peşe çekilmiş fotoğraf karelerinin akıcı bir şekilde oynatılmasından ibaret bir dosya türü. Bunu yapma nedenimiz ise atmosferimizin hareketli yapısı. Gezegen fotoğrafçılığında çok yüksek odak uzunluklarında video çekiyoruz çünkü ana hedefimiz gezegenin yüzeyinden maksimum düzeyde detay alabilmek. Ben genellikle 6.000 mm (6 metre) odak uzunluklarında kayıt alıyorum. Büyütme çok yüksek olunca tıpkı sıcak havalarda uzakta görülen yerlerin dalgalanması gibi atmosferin de hareketli yapısı çekmiş olduğunuz gezegenden gelen ışığı inanılmaz derecede deforme ediyor; bu deformasyon videoda daha fazla belli oluyor. Bunu dalgalı bir denizde denizin dibi görünmezken dalgasız sakin bir denizde dipteki taşları saymaya benzetebiliriz. Yani mümkünse sakin bir atmosferde çekim yapmak isteriz. Bunu takip edebildiğimiz meteoblue.com gibi siteler mevcut fakat biz bu işe olan sevgimizden dolayı atmosferin sakin olmayacağını bilsek bile kayıt alırız. Atmosfer her ne kadar çok hareketli olsa da bazen saniyenin 1/100'ü kadar bir sürede çok sakin görünebilir. İşte biz de bu çok kısa sakinlikte maksimum düzeyde video çekebilmek için yüksek hızlı çekim yapabilen, saniyede tercihen 50-100 kare kayıt alabilen kameralar kullanırız. İyi bir amatör astronom için gökyüzünü öğrenmek, gökyüzünün temel hareket mantığını anlamak, mevsimler boyunca, Güneş, Ay, takımyıldızlar ve gezegenlerin hareketini öğrenmek çok önemli. Bu temel bilgileri edinmeden alınacak bir teleskop kişiyi hayal kırıklığına uğratabilir. Bu nedenle bu hobiye yeni başlayacak olanlara önce kitaplar, internet ya da cep telefonu uygulamaları vasıtasıyla gökyüzünü öğrenmelerini ve önce bir dürbünle gökcisimlerinin yerlerinin öğrenerek başlamalarını tavsiye ederiz. Sonuçta bu cihazlar maalesef çok ucuz değil. Kısıtlı bütçemizi en çok keyif ve verim alacağımız cihaza aktarmadan önce iyi bir araştırma yapmak ilerle bu hobiden alacağımız zevki oldukça yükseltecektir. Bugünkü bilimsel veriler ışığında evrenimizin 13,7 milyar yaşında olduğunu biliyoruz. Bu çok yaşlı evrende tahminen 200 milyar gökada/galaksi ve bu galaksilerin her birinde tıpkı bizim Güneş'imiz gibi 200 milyar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Rakamlar gerçekten hayal gücümüzün ötesinde tabiri caizse astronomik büyüklükler. Bu kadar büyük bir evren olgusu zihninize oturduğu zaman açıkçası insan ister istemez biraz daha alçak gönüllü oluyor. Bu konuda okuyucularımıza Gökbilimci Carl Sagan'ın Soluk Mavi Nokta isimli yazısını internette bulup okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Burak Yeşilmen kimdir: 38 yaşında, evli ve 4 yaşında bir kız çocuk sahibi. 15 yıllık bankacı. Amatör astronomi hobisi. Bu hobinin özel bir alt dalı olan gezegen fotoğrafçılığı ile 2010'dan beri ilgileniyor. Fotoğraf ve deneyimlerini www.balkondanevrene.com isimli bloğunda ve sosyal medya hesaplarında paylaşıyor. Bu yazı HBT Dergi 229. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/baska-gezegenlerde-koloni-kurmali-miyiz", "text": "Güney Karolina'da Clemson Üniversitesi'nden felsefeci Kelly Smith, Hepsinin geri planındaki fikir şu: Bu evrenin doğal bir süreci, insanlar da içeri dalar ve dağıtırlar. Ancak Smith şunu da ekliyor: İnsanlar da doğal hayatın bir parçası ve yaptığımız her şey o kadar da kötü değil. Dolayısıyla başka bir gezegene insanların yerleşmesi doğanın görkemini bozmak yerine daha da yüceltebilir. Tabii bu dikkatli olduğumuz anlamına gelmiyor. Şimdi bile bir uzay aracını Ay ya da başka bir gezegene gönderirken temizlik ve hijyene çok özen gösteriliyor çünkü Dünya yaşamı ile kirlenmesinden kaçınmak gerekiyor. Başka bir gezegene insanları yerleştirmek insanlık açısından büyük bir adım. Hatta sıçrama olarak da adlandırabiliriz. Ama sorun kirlilikten öte...Bu kolonileşme beraberinde o gezegendeki yerli organizmayı aşırı derecede zorlamak ya da ortadan kaldırmak anlamına da geliyor. Mars'ta, en olası yaşam biçimleri mikroplar. Kaliforniya'da SETI Enstitüsü'nden biyolog Margaret Race, biz kendi dünyamızdaki mikropları zaten sürekli olarak böcek ilaçları, antibiyotikler ve sabunla öldürmüyor muyuz? diye soruyor Dünya dışındaki gezegenlerdeki mikropların yok edilmesi insan uygarlığının genişlemesinin yanında sadece küçük bir bedel gibi görünüyor. Zaten Smith de Marsta yeni bir insan topluluğu yaratmak uğruna Marslı mikropları yok ettiğimizde, elde ettiğimiz, kaybettiğimizin o kadar üzerinde bir değer olacak ki sözü edilmeye bile değmez diyor. Yine de başarılı bir uygarlık yaratma sorumluluğumuz var ve bu, bizi kendi şimdiki dünyamıza nasıl davrandığımızı, onu nasıl değiştirdiğimizi sorgulamaya da yöneltiyor. Eğer tüm gezegeni sadece kendi yaşam alanlarımız uygun hale getirmek için dönüştürürsek o zaman doğru olanı yapmamış oluruz. Dünyayı önce yaşanmaz hale getirip ardından cansimidi gibi başka bir gezegene sarılmak etik olarak kabul edilebilir bir şey değil."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/big-bangi-baslatan-nedir", "text": "Big Bang, evrenin geçmişi, uzay-zamanın tarihi ve madde-enerjiyle ilgili ortaya atılmış bir fikirdir. Evren şu anda yaklaşık 13.8 milyar yaşında. Teleskoplarla yapılan gözlemlemelere dayanarak, evrenin 13.8 milyar yıl önce çok küçük olduğunu söyleyebiliyoruz. Aynı zamanda bu bulgular saniyenin küçük bir bölümünde evrenin çok hızlı bir şekilde genişlediğini fakat daha sonra bu genişlemenin yavaşladığını gösteriyor. Birkaç yüzbin yıl sonra, en basit atom tipi olan hidrojen oluşuyor. Hidrojen de yıldızları ve galaksileri oluşturmaya başlıyor. Milyarlarca yıl sonra, yıldızların içindeki atomlar Dünya'yı oluşturuyor. Vücudumuzda her biri hidrojenden daha da karmaşık olan atomlar, son 13.8 milyar yıllık sürenin bir noktasında bir yıldız tarafından oluşturuluyor. Bütün bu süreç boyunca, evren genişlemeye devam ediyor. Aslında, gözlemler bugün evrenin genişlemesinin giderek hızlandığını gösteriyor. Big Bang fikri bütün bu gözlemlerle uyum içinde. Dolayısıyla bilim adamları Big Bang'in evrenin geçmişini en iyi açıklayan fikirlerden biri olduğunu düşünüyor. Fakat tabi ki bu fikir tamamen mükemmel değil. Evrenin neden ilk saniyede bu kadar çabuk genişlediğini ve daha sonra neden yavaşladığını bilmiyoruz. Evrenin neden hızlanarak genişlediği konusunda da bir kesin bir bilgimiz yok. Niçin evreni kontrol altında tutan belirgin sayıda kuvvete sahip olduğumuzu da bilmiyoruz. Kısacası Big Bang'i neyin başlattığını bilmiyoruz. Murchison Widefield Array gibi çok büyük teleskoplar, evrenin nasıl evrildiğini anlamamız için gözlemler yapmamıza yardımcı olabilir. Big Bang fikrinin oluşumu yıllar sürdü. Dolayısıyla da bu fikri geliştirmek veya daha iyisini bulmak için yıllar gerekecek. Bilimadamları, Big Bang'i neyin başlattığı ile ilgili çok sayıda fikir ortaya atıyorlar, fakat bütün bu fikirlerin kabul görmesi için gözlemlerle desteklenmesi gerekiyor. Evreni neyin başlattığı sorusunu araştıranları çok heyecanlı bir gelecek bekliyor. İleri teknoloji, Big Bang'den hemen sonra neler yaşandığını ortaya çıkartmak için parçacıkları birbiri ile çarpıştıracak makineler inşa edebileceğimiz anlamına geliyor. Halihazırdaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı işte bunu yapıyor. Evrendeki yıldızları ve galaksileri çok daha detaylı inceleyebilecek yeni ve güçlü teleskoplar inşa edebileceğiz. Bu makinaları ve teleskopları kullanarak, Big Bang ile fikirlerin hangilerinin doğru ya da yanlış olduğuna karar verebileceğiz. Bazen yeni fikirlerin oluşması çok uzun zaman alabiliyor. Bazen de yeni fikirler insanların aklına aniden gelebiliyor. Evreni neyin başlattığı ile ilgili yeni fikirleri heyecanla bekliyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bilim-tarihinin-yalniz-kadini-lise-meitner", "text": "Nükleer fisyon keşfinin gerçek hikayesi ve Nobel'den dışlanan kadın... Otto Hahn ile Lise Meitner bundan 82 yıl önce, nükleer fisyon keşfini birlikte gerçekleştirdi. Ancak Meitner hem Yahudi hem de bir kadın bilimci olduğu için tarihin tozlu raflarında kalırken Otto Hahn, 1944'te tek başına Nobel'e layık görüldü. Yüzleşmeleri ise yıllar sonra gerçekleşti. Bilim tarihinin karanlık sayfalarından birini daha aralıyoruz. Lise Meitner , okul öğretmeni olmasına yönelik tüm baskılara rağmen bilim kadını olmak istiyordu. Tutkusunun peşinden koştu, Naziler ve yalnızlık dahil tüm zorluklara göğüs gerdi ve bugün fiziğin saygın isimlerinden biri olarak tanınıyor. 1878'de satranç ustası avukat bir baba ve yetenekli bir müzisyen olan annenin sekiz çocuğunun üçüncüsü olarak dünyaya gelen Lise'ye, piyanoya yeteneği olmasına karşın okul öğretmeni olması tavsiye edildi. Ancak Lise, bilimi büyüleyici bulacak ve Viyana Üniversitesi'nin kapılarını 1897'de kadın öğrencilere açmasıyla birlikte kabul edilmek için yoğun bir eğitim alacaktı.1905'te bilim doktorası yapan Lise'nin tezi, çeşitli ortamlarda termal iletim üzerineydi, ancak onun asıl ilgisi radyoaktiviteydi. Ertesi yıl Meitner, fizikteki son gelişmeleri incelemek için Berlin'e gitti. Max Planck'ın kuantum teorisi derslerine katıldı. Bir kadın olduğu için ne yazık ki üniversite laboratuvarlarına erişimi engellendi. Neyse ki bilim tutkusu yasak dinlemedi ve radyokimya laboratuvarına dönüştürülmüş bir mahzende çalışmalarını sürdürdü. Mimar olmasını isteyen Frankfurt bir iş adamının oğlu olan Hahn ise Marburg Üniversitesi'nde kimya tutkusunun peşinden gitmişti. Buradan mezun olduktan sonra bir yıl zorunlu askerlik hizmetinde bulundu ve Eylül 1904'te, yabancı dil becerilerini geliştirmek için gittiği Birleşik Krallık'taki University College London'da radyokimyanın öncü isimlerinden William Ramsay'in araştırma merkezinde asistan olarak çalıştı. Hahn'ın tezi organik kimya üzerine olmasına karşın Ramsay ona organik radyum bileşikleri hazırlama talimatı verdi. Hahn bu sırada toryum izotopunu keşfetti. Ramsay'in tavsiyesi ile Hahn, Kanada Montreal'deki McGill Üniversitesi'nde yine önemli bir bilim insanı olan Ernest Rutherford'un yanında bir yıl kadar radyokimya çalışmalarında bulundu. 1906'da Berlin Üniversitesi'ne döndüğünde ise organik kimyager Emil Fischer'e asistanlık yaptı. 1907'de lisansını aldı ve o yılın kasım ayında Meitner ile karşılaştı; uzun yıllar sürecek hikaye başlamış oldu. Kimyacı Otto Hahn ve fizikçi Lise Meitner 30 yıl bir arada çalıştı ve birbirlerini tamamladılar. Tüm hayatını fiziğe ve belki de daha fazlasını Otto'ya adayan ve hiç evlenmeyen Lise, akademik ilişkileri için Bir madalyonun iki yüzü gibiydik. Bir tarafta fizik bir tarafta kimya vardı ifadelerini kullanacaktı. 1910'da profesör unvanı alan Hahn, 1912'de, Berlin banliyösündeki bağımsız bir araştırma enstitüsü olan ve Alman sanayicileri tarafından finanse edilen Kaiser Wilhelm Gesellschaft'ta radyokimya bölümünün başına atandı. Meitner'le bir fizik kolokyumunda tanışmalarından sonra Hahn, kendi yaşı ondan küçük olmasına rağmen akademik açıdan daha üst bir unvana sahip olarak Meitner'e asistanı olması için teklifte bulundu. Lise, bilime olan tutkusuyla bu teklifi kabul etti. Lise Meitner ile Otto Hahn, Almanlar'ın bilim ve teknolojideki ilerlemelerinde tam bir okul misyonu üstlenen Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde 1907'den 1938'e kadar, dile kolay 30 yılı aşkın bir süre birlikte çalışacaktı. Yazar Cyril Gely'nin bilim tarihine ışık tutan Ödül kitabında da bu birlikteliği çok iyi özetleyen bir ifade var: Tüm hayatını fiziğe ve belki de daha fazlasını Otto'ya adayan ve hiç evlenmeyen Lise, Bir madalyonun iki yüzü gibiydik. Bir tarafta fizik bir tarafta kimya vardı diyecekti. Alanlarında çalışan diğerleri gibi Hahn ve Meitner de yakın zamanda keşfedilen çok sayıda radyoaktif maddeye düzen getirmek için iş birliği içinde mücadele etti. Yeni bulunduğu iddia edilen elementlerden bazılarının kimliği belirsizliğini korurken, Hahn'ın adayları element olarak tanımlamak için izole etme ve kimyasal olarak karakterize etme becerisi, Meitner'in radyasyon imzalarını tespit etme ve yorumlama yeteneğiyle bir araya geliyordu. Birbirlerini tamamlıyorlardı. 1. Dünya Savaşı onlara başka öncelikler verene kadar önemli birtakım araştırma makaleleri yayımladılar. İlk Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Hahn, 1914'te askere alındı. İsteksiz olmasına rağmen zehirli gazlar üzerinde çalışmak zorunda bırakıldı. Meitner ise Avusturya ordusunda bir radyografi uzmanı olarak gönüllü hizmette bulundu. 1918'de savaş bitip yeniden barış ortamı sağlandığında iş birlikleri yeni bir temelde yeniden başladı. Meitner artık Hahn'ın asistanı değil, KWG'nin fizik bölümünün başındaydı. Meitner, 1926'da Berlin Üniversitesi'nin ilk kadın profesörü olma başarını gösterdi. Bu Almanya için bir ilkti. Ancak bu başarı, enstitüden yorgun argın çıktığı bir gün, sırf bilimle uğraşan bir kadın olduğu için yüzüne tükürülmesini engelleyemedi. Meitner güçlü bir kadındı, yılmadı. Bu süreçte, yani 1920'lerde Schrödinger, Heisenberg ve diğerlerinin şaşırtıcı teorik yenilikleriyle atomaltı fizik devrimi yaşanıyordu. Bu arada, radyoaktif elementlerin özelliklerinin araştırılması çok da önemli değil gibi görünüyordu. Fakat Hahn ve Meitner, dipten gelen dalgaydı. Zira ilerleyen on yıl içinde, Fritz Strassman ve Meitner'in yeğeni Otto Frisch'in de desteğiyle sadece fizik değil dünyadaki siyasi ve stratejik dengeleri değiştirecek devasa bir atılım yapacaklardı. Ancak bu dönem sıkıntılı bir dönemdi. Meitner'in önüne taş koyacak bir süreç yaşanıyor, Yahudiler hiçbir yerin vatandaşı damgası yiyerek vasıfsızlaştırılıyordu; Nazi karanlığı bilimin üzerine de çöküyordu. Yahudi kökenli meslektaşına bir şey olmasından korkan Hahn, üniversite yönetiminin baskısına rağmen pasif direnişi seçerek Nazi partisine katılmayı ve Lise'in enstitüdeki görevine son vermeyi de reddedecekti. Aynı zamanda diğer Yahudi meslektaşlarının işten çıkarılmasını protesto etmek için de istifa edecekti. Avusturya vatandaşı olan Meitner, ülkesi 1938'de Alman devletine dahil olduktan bir süre sonra pasaportunun geçersiz hale getirilmesiyle zor günler yaşamaya başladı. Albert Einstein'ın Bizim Marie Curie'miz dediği Meitner, Nazi tehdidi dayanılmaz bir hal alınca -Otto Hahn'ın da baskısıyla - 12 Temmuz 1938 gecesi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Hatta Otto, Lise'in yurt dışına kaçabilmesi için annesinin elmas yüzüğünü bir sınır muhafızına rüşvet olarak verecekti. Lise, Hollanda'daki bilim insanlarının da yardımıyla sınırı güvenli bir şekilde geçerek Stockholm'e iltica etti. Ancak Lise için asıl sarsıntı bundan sonra gerçekleşecekti. Meitner'in gidişinin ardından Hahn çalışmalarını sürdürdü. Atılımının anahtarı ise ilk kez 1932'de İngiliz fizikçi James Chadwick tarafından tanımlanan nötron olacaktı. İtalya'da Enrico Fermi, uranyumun nötronlarla bombardıman edilmesiyle daha önce bilinmeyen daha ağır elementler yarattığını açıkladı. İddiaları Alman fizikçi Ida Noddack tarafından tartışılsa da atom çekirdeğinin genel olarak kabul edilen modeliyle uyumlu olduğu için bu fikir geniş destek gördü. Bilim dünyasını değiştirecek keşfe bir kalmıştı. Meitner'in gidişinden tam beş ay sonra Hahn ile asistanı Fritz Strassmann, uranyum çekirdeğinin nötron bombardımanına tutulması sonucunda baryum çekirdeğinin ortaya çıktığını gözlemledi. Fakat sonucun tam olarak ne olduğunu açıklayamadılar. Neden sonra yeğeni Otto Robert Frisch'le birlikte sürecin ayrıntılarını açıklayan Lise Meitner oldu. Meitner'in açıklamasına göre uranyum ikiye ayrılarak baryum ve kripton olmak üzere iki atomun oluşmasına neden oluyordu. Bu sırada açığa çıkan enerji ise döneme adını verecekti: Nükleer fisyon çağı! Kim ne derse desin Meitner ile Otto, ayrı yerlerde olsalar da nükleer fisyonu birlikte bulmuştu. Bu buluş, ikilinin yıllardır birlikte çalışmasının eseri olmasına rağmen Nobel Komitesi sadece Otto Hahn'ı ödüle layık görecekti. Meitner, otuz yıl birlikte çalıştığı dostu Hahn'ı zamanının en alçak radyokimyacısı olarak görüyordu artık. Hahn'ın kimyadaki, Meitner'in ise fizikteki uzmanlığının bir araya gelmesi, nükleer fisyonun kapısını açmıştı. Onların çalışmalarına taban oluşturan ise Niels Bohr'un çalışmalarıydı. 1920'lerde atomların periyodik cetveline dair tutarlı bir kavrayış elde etme çalışmaları kapsamında farklı hallerdeki elektronları geliştirecek tekniklere öncülük yapan Bohr, 1930'larda nükleer fizik çalışmalarına yoğunlaşmasının bir sonucu olarak Hahn ve Meitner'in nükleer fisyon keşfine temel oluşturacak çekirdeğin sıvı damlacığı modelini oluşturmuştu. Her nasıl ki bir su damlacığı ortadan ikiye ayrılıyorsa atom çekirdeği de bir boğaz oluşturup ikiye ayrılabiliyordu. Bohr, keşfi Ocak 1939'da ABD'de bir fizik konferansında duyurdu ve kısa süre sonra diğerleri, Hahn ile Strassman'ın elde ettiği sonuçları ve Meitner ile Frisch'in hesaplamalarını doğruladı. Uranyumun 235 izotop fisyonunun, muhtemelen bir zincir reaksiyonu başlatarak daha fazla nötron sağlayacağı hemen anlaşıldı. Başka bir savaşın arifesinde, nükleer çağ başlamıştı. Uranyumun zenginleştirilmesi çalışmaları, atom bombasında ve nükleer enerji üretiminde kritik bir rol oynayacaktı. Bu buluşta Lise Meitner'in anahtar niteliğindeki rolünün göz ardı edilmesi, bilim tarihinin gölgede kalan hikayelerinden biridir. Bu durumun iki büyük nedeni vardı. İlki Lise Meitner'in Yahudi olması, bir diğeri ise bir kadın olmasıydı. Hahn, laboratuvarı Müttefik bombalaması sonucu yıkılana kadar radyokimyasal araştırmalar yapmaya devam etti. Almanya'nın nükleer bomba projesine katılmak istemedi ve bir süreliğine İngiltere'ye gitti. Hahn Ruslar tarafından kaçırılacağı şüphesiyle gözaltındayken, Nobel Kimya Ödülü'nü yeni kazandığını duysa da ödül bir yıl ertelenmek zorunda kaldı. 1946'da Berlin'e döndükten sonra, yeni kurulan Max Planck Gesellschaft'ın başına getirildi. Burası, işgalci güçlerin Nazi rejimi ile bağlantıları nedeniyle dağıtılan KWG'nin yerini alacaktı. Yetkililer, Hahn'ın 10 Aralık 1946'da ödülü almak için Stockholm'e gitmesine izin verse de Otto Hahn'ın ödül alacağı gün, otel odasının kapısında iki İngiliz askeri nöbet tutacaktı. Hahn'ın ödül alacağı sabahki ziyaretçisi, daha doğrusu yüzleşeceği isimse tam sekiz yıldır yüz yüze görüşmedikleri Lise Meitner'den başkası değildi. Daha sonra Hahn nükleer silahların yayılmasına karşı kampanya yürüttü ve birkaç kez Nobel Barış Ödülü için de aday gösterildi. Hahn, özellikle Nobel'den sonra tüm dünyada ün kazanarak atom bombasının teorik anlamda yaratıcısı olarak tarihe geçse de Otto'nun hayatında o yüzleşmenin büyük bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Otto, zaten Hiroşima ve Nagazaki'de binlerce insanı öldüren bir bombanın teknik gelişimine büyük katkısı olması sebebiyle intihar etmeye kalkışırken, belki de onun için en yıkıcı darbe, Lise tarafından bencillik ve alçaklıkla suçlanmasıydı. Meitner ise emekli olana kadar İsveç'te kaldı ve sonra İngiltere'ye yerleşti. Asla bir Nobel ödülü almamış, ancak 109. element olan Meitnerium'a onun adı verilmişti. Otto Hahn ile Lise Meitner'in perde arkasında kalan bu hikayesi, 2. Dünya Savaşı ve sonrasında bilim insanlarının nasıl kullanıldığını, özellikle de kadın bilimcilerin nasıl göz ardı edildiğini ve yalnızlaştırıldığını açıkça gösteriyor. Ve tarih, birçok şeyi açığa çıkarıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bir-ilk-yasam-icin-uygun-bir-gezegende-su-bulundu", "text": "Gökbilimciler ilk kez, yaşanabilir bölge içinde olup atmosferinde su bulunan bir gezegen keşfettiler. Bu büyük keşif, \"K2-18b\" isimli gezegeni dünya dışı yaşam arayışında uygun bir aday haline getiriyor. 10 yıl içinde yeni uzay teleskopları, K2-18b'nin atmosferinin canlı organizmalar tarafından üretilen gazları içerip içermediğini belirleyebilir. Nature Astronomy'de yayınlanan keşfi yapan ekibten Giovanna Tinetti , sıcaklığın yaşam varlığını izin verdiği yaşanabilir bölge içinde yer alan bir gezegende ilk kez su tespit edildiğini ifade ederek, bu keşfi \"akıllara durgunluk verici\" olarak nitelendirdi. Yaşanılabilir bölge, bir yıldızın yörüngesindeki bir gezegenin yüzeyinde bulunan suyun sıvı halde kalabilmesini destekleyecek oranda ısı aldığı bölgeye verilen isim. Yeni gezegen, Dünya'nın yaklaşık iki katı büyüklüğünde ve suyu sıvı halde tutacak seviyede, 0 ile 40 C arasında bir sıcaklığa sahip. K2-18b, 111 ışık yıllık mesafe ile Dünya'dan bir sonda göndermek için çok uzakta. Dolayısıyla, hakkında daha çok bilgi edinebilmek için tek seçenek 2020'lerde yeni nesil uzay teleskoplarının faaliyete geçmesini beklemek ve gezegenin atmosferinde yalnızca canlı organizmalar tarafından üretilebilecek gazları aramak. Keşfi yapan ekip, 2016 ve 2017 yılları arasında Hubble Uzay Teleskobu tarafından tespit edilen gezegenleri araştırdı. Araştırmacılar, güneşleri etrafında dönerken yıldız ışığında meydana gelen değişiklikleri inceleyerek atmosferlerindeki bazı kimyasalları belirlediler. Gezegenlerin atmosferlerinden süzülen ışık, atmosferin bileşiminin etkisiyle değişime uğruyordu. Yıldız ışığındaki değişim, incelenen gezegenler arasında sadece K2-18b'nin atmosferinde su bulunduğunu işaret etti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bronzlasmamizda-diger-galaksilerden-gelen-isinlarin-da-katkisi-varmis", "text": "İster kumsalda, ister havuz başında ya da bahçede olsun, yaz aylarında güneşlendiğimizde tam anlamıyla ışın bombardımanına tutuluruz. Saniye başı vücudumuza yaklaşık bir trilyon proton ulaşır. Bu elektromanyetik paketler bronzlaşmamızı sağlasa da fazlası güneş yanığına neden olabilir. Bize ulaşan protonların çoğu güneşten gelir, gökyüzü tarafından saçılır veya güneş sistemindeki tozla yansıtılır. Elbette bunlar yeni bilgiler değil, fakat Western Üniversitesi astronomu Simon Driver şimdi ilginç bir şey buldu. Anlaşıldığı üzere bize ulaşan ışınların bir kısmı Samanyolu'muzun uzağından geliyor. Driver ve ekibi çeşitli uzay teleskoplarının yardımıyla gökadalar arası arka plan ışığını büyük bir dalga boyu alanında yakalamaya başardı. Bu ışık uzaktaki galaksilerdeki yıldız oluşumları sırasında veya maddenin kara deliğe düşmesi sırasında açığa çıkar. Hubble ve diğer teleskopların ölçümleriyle, umulmadık uzaklıklara ait ne kadar ışının bize ulaştığı ilk kez net olarak açıklandı. Buna göre açık havada bulunduğumuzda ister gündüz olsun ister gece her saniye başı on milyar kadar galaksiler arası protona maruz kalıyoruz. Bronzlaşmamızı sağlayan ışının küçük bir parçası, evrende milyarlarca yıl yolculuk ettikten sonra cildimize dokunuyor. Fakat bizim galaksimizin dışından gelen ışın bize ancak çok uzun vadede zarar verebilir. Yalnızca trilyonlarca yıl bu ışının etkisinde kaldığımız zaman zarar görebiliriz diyor araştırmacılar. Çünkü evren bir koruma işlevine sahip. Galaksilerin morötesi ışınına ait enerji, toz taneciklerinin yardımıyla daha az zararlı dalga boylarına dönüştürülüyor. Bilim insanları galaksiler arası arka plan ışığını araştırmaya devam edecek, çünkü bu enerjinin tam olarak nasıl açığa çıktığı fiziksel olarak tamamen anlaşılmış değil."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bu-cuce-gezegenin-cekirdegi-demirden", "text": "Bir ötegezegen ne kadar büyük ve ağırsa, halihazırdaki yöntemlerle tespit edilmesi o kadar kolay olur. Çünkü o zaman gezegen, yıldızının önünden geçerken ışık eğrisinde açıkça fark edilebilir bir eğri yaratır ve yerçekimi etkisi de ana yıldızın karakteristik bir şekilde sallanmasına neden olur. Dünyamız büyüklüğüne ya da daha küçük olan gökcisimlerinde bu sinyalleri görmek zordur. Astronomlar 2011 yılında Dünyamızdan daha küçük olan bir ötegezegen buldular, 2013'te ise bunu Merkür'den bile küçük olan Kepler-37b cismi izledi. Bu cücelerin yeni bir temsilcisini son olarak Berlin Teknik Üniversitesi'nden Kristine Lam ve ekibi keşfetti. Araştırmacılar TESS uzay teleskopu tarafından tespit edilen gezegen sinyalinin izini sürdüler. Kırmızı cücenin gerçekten de bir gezegeni var. Bu Gj 367b olarak isimlendirilen gezegen, 9000 kilometrelik çapıyla neredeyse Mars kadar ve bu açıdan bakıldığında Dünyamızdan küçük gezegenler sınıfına giriyor. Ayrıca Dünyamızın kütlesinin sadece yüzde 55'ine sahip olduğu için de bilinen en hafif ötegezegen. Gj 367b'nin bir kaya gezegen olması gerektiğini düşünülüyor. Bu küçük gezegen yıldızının çevresinde çok yakın mesafede dönüyor; bu yüzden iklimi Dünyadan çok farklı. Gj 367b yörüngeyi sadece 0.32 gün içinde tamamlarken, yıldızından, Dünyamızın 576 katı kadar radyasyon alıyor. Sonuçta gündüz tarafındaki sıcaklıklar neredeyse 1.500 santigrat dereceyi buluyor. Astronomlar bu sıcaklıkta silikatların ve metalik demirin eriyebileceğini söylüyorlar. Bu nedenle yeni keşfedilen bu ötegezegen ender bir grup olan ultra kısa periyotlu gezegenler grubuna giriyor. Daha da ilginç olansa şu: Yüksek yoğunluk demir bir çekirdeğin varlığına işaret ediyor. Hesaplamalara göre bu metal çekirdek, çekirdek çapının yüzde seksen beşi kadar olabilir. Bu nedenle de bu cüce kaya gezegen büyük ölçüde demirden oluşuyor ve bu açıdan büyük bir demir-nikel çekirdeğiyle güneş sisteminin diğer gökcisimlerinden ayrılan Merkür'e benziyor. Astronomlar Merkür'ün kayamsı mantosunun çok eski bir çarpışmayla büyük oranda parçalandığını düşünüyorlar. Fakat Gj367b'nin niçin bu kadar büyük bir demir çekirdeğe sahip olduğunu, bunun nasıl oluştuğunu ve gezegenin niçin yıldızına bu kadar yakın olduğunu araştırmacılar henüz çözebilmiş değiller."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bugun-unlu-fizikci-richard-feynmanin-dogum-gunu", "text": "Bu sözler, 1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör Richard Feynman'a ait. Ünlü fizikçi Feynman, sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınıyor. Her ne kadar toplum tarafından Albert Einstein kadar ismi duyulmamış olsa da, bilim dünyasının etkileyici insanlarından biri olarak görülmüştür. Fizik okuyanlar onu Feynman Diyagramları'ndan tanıyabilir. Yaptığı röportajlarıyla, okuması keyifli kitaplarıyla ve verdiği dersleriyle bütün bilim severler için ilham kaynağı olduğu kesin. 20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden biri olan Richard Phillips Feynman, 11 Mayıs 1918'de New York eyaletindeki Far Rockway adlı küçük bir kasabada dünyaya geldi. Feynman da, Einstein ve Teller gibi konuşmayı geç öğrenenlerdendi. Üçüncü yaş gününde, ancak bir kelime mırıldanabilmişti. Henüz çocukken mühendislik yeteneğine sahipti. Bu yetenek, evindeki laboratuvarında yaptığı deneyler sayesinde gelişmişti. Bozulmuş radyoları tamir etmekten zevk alıyordu. İlkokuldayken, ailesi için bir hırsız alarmı bile yapmıştı. Richard, kendisinden 9 yaş küçük kız kardeşi Joan ile çok vakit geçiriyordu. Çünkü ikisi de dünya hakkında doğal bir meraka sahipti. Ancak anneleri, Joan'a bilimsel düşünemeyeceğini çünkü bunun kadınların kafatası yapısına uygun olmadığını söyledi ve Joan'ın astronomi konusunda çalışmak istemesine karşı çıktı. Richard ise annesinin itirazlarına rağmen Joan'ı evreni keşfetmesi için destekledi. Joan'ın bir astrofizikçi olmasına yardımcı oldu. Lisenin hemen başında Feynman hızla üst matematik derslerine girmeye başladı. 15 yaşına geldiğinde, kendi kendine trigonometri, ileri cebir, sonsuz seriler, analitik geometri ve hem türev hem de integrali öğrenmişti. Üniversiteye girmeden önce, kendi yöntemiyle yarı-türev gibi konuları türetiyor ve deneyler yapıyordu. Feynman okuldaki son yılında, New York Üniversitesi Matematik Olimpiyatları'nı kazandı. En yakın rakibiyle arasında olan büyük fark jüri üyelerini çok şaşırttı. 17 yaşındayken doğduğu kasabadan ayrılıp, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne gitti. 1939 yılında lisans derecesini kazandı. Daha sonra doktorası için Princeton Üniversitesi'ne kabul edildi. Feynman'ın ilk bilimsel seminerine katılanlar arasında ünlü fizikçiler Albert Einstein, Wolfgang Pauli ve John von Neumann da vardı. Feynman'ın tezi kuantum mekaniğinde statik hareket prensiplerine uygulandı, Wheeler-Feynman diyagramını kuantize etme arzusuna ilham oldu. 1942'de doktorasını aldıktan sonra, birçok başka genç fizikçiyle birlikte, New Mexico'da, atom bombasının geliştirilmesinde çalıştı. Üretilen atom bombasının Hiroşima'yı yerle bir etmesinin ardından depresyona girdi. Çok kompleks fizik problemlerine odaklanmaya başladı. Bu şekilde vicdan azabı çekmiyordu. Savaş bittiğinde 1951'de California Teknoloji Enstitüsü'ne gitti ve 1945'ten 1950'ye kadar teorik fizik öğretti. Feynman, 1940'ların sonunda, yüklü parçacıklar arasındaki elektromanyetik ilişkiyi betimleyen ve göreli kuantum kuramı olan kuantum elektrodinamiğine önemli katkılarda bulundu. Fotonların, kütlesi bulunmayan \"ışık parçacıkları\" olarak açıklanmasında, kuantum elektrodinamiğinin ortaya çıkışı önemli bir rol oynar. Kuramın genel kabulune ilişkin kuşkular olmasına ve hala bazı fizikçiler tarafından kabul edilmemesine rağmen; kuramın son halinin, bütün öngörülerinde çok başarılı olduğu gösterilmiştir. Feynman \"Peşinde olduğumuz felsefe değil, gerçek nesnelerin davranışı\" demiş ve kuantum elektrodinamiği ile deney arasındaki uyumu; New York ile Los Angeles arasındaki uzaklığı, bir tek saç telinin kalınlığına eşit bir sapmayla bulmaya benzetmişti. Kuantum elektrodinamiği, Feynman'ın doğru hesaplamaları sayesinde Nobel Ödülü kazandığı teorisidir. Feynman öğrencilerin birer ilham kaynağı olduğunu düşünüyordu ancak öğretmek onun için yaratıcı olmayan bir heceleme yönteminin bir başka türüydü. Düşünmeden ezberlemeye ya da ezberleyerek öğrenmeye ve diğer kalıplaşmış ifadelere dayanan öğretim metotlarına karşıydı. Dikkatini çeken temel şeyler temiz düşünmek ve anlatabilmekti. Feynman'ın çok iyi bir anlatıcı olduğu söylenir. Öğrencilerine yaptığı makul açıklamaları ve onlara önem vermesi nedeniyle büyük bir itibar kazanmıştır. Ayrıca açıklamaların yaparken, karşı tarafın da anlayabileceği bir dil kullanırdı. Onun esas prensibi, eğer bir konu ilk yıldaki bir öğrenciye anlatılacak kadar basit anlatılamıyorsa, o konu henüz tam öğrenilmemiş demekti. Feynman, 1988'de 69 yaşındayken Los Angeles'ta hayatını kaybetti. Ölmeden önce söylediği son sözün \"İki defa ölmekten nefret ederdim, çok sıkıcıymış\" olduğu rivayet edilir. Feynman'ın ayrıca bir öğrenme ve öğretme tekniği de var. Kendi buluşu olan ve Feynman Tekniği denilen bu yöntem, yeni bir şey öğrenirken, bir konuyu hatırlamaya çalışırken ya da sınavlara hazırlanırken kullanılan çok basit ama oldukça etkili bir yöntem. Boş bir kağıt alın. Öğrenmek istediğiniz konunun başlığını kağıdın en üstüne yazın. Kağıdın geri kalanına konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuşçasına, mümkün olduğunca karmaşık ifadeler kullanmaktan kaçınarak öğrendiklerinizi yazın. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dil kullandığınızda kendinizi de konuyu daha derin bir seviyede anlamaya ve konular arasındaki ilişki ve bağlantıları basitleştirmeye zorlamış olursunuz. Aynı zamanda yazdığınızı sesli olarak tekrar etmek çok daha etkili olacaktır. 4. adımda hatırlamakta ya da anlatmakta zorlandığınız yerler olduğunu fark ettiğinizde konu hakkında çalıştığınız kaynaklara geri dönün. Öğrendiklerinizi kağıda aktarabilecek hale gelinceye kadar tekrar tekrar okuyun ve çalışın. Söz gelişi biyolojiden yazılınız var ve evrimi basit cümlelerle açıklamakta zorlanıyorsunuz. Biyoloji kitabınızı açın ve evrimle ilgili kısmı yeniden okuyun. Şimdi kitabı kapatın ve yeni bir boş kağıt alarak evrimle ilgili öğrenmiş olduklarınızı yazın. Bu aşamayı sorunsuzca hallettiyseniz, asıl çalışma kağıdınıza dönerek çalışmaya devam edebilirsiniz. Einstein'ın \"Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir\" sözünden de anlayabileceğimiz gibi karmaşık bir jargon kullanıp kafa karıştırıcı açıklamalar yapmak yerine, dilimizi basitleştirmek ve benzerlikler kurmak anlamayı kolaylaştıracaktır. Bu harika yöntem yalnızca öğrenmeyi ve hatırlamayı kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı düşünme şekillerine pencere açarak fikirleri baştan aşağı yeniden inşa etmemizi sağlıyor. Fikir ve konuları daha derinden anlamamızı kolaylaştırıyor. Hepsinden önemlisi, sorunlara bu şekilde yaklaşarak, ne konuştukları hakkında en küçük bir fikri bile olmayanları anlamamızı sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/bulent-kiziltan-kesfettigi-karadeligi-anlatiyor", "text": "Geçen sayılarımızda ABD'de çalışan astrofizikçi Bülent Kızıltan'ın karadelikler üzerine yaptığı ilk keşiften, orta kütleli karadelik gözlemlediğinden bu olayın bilim camiasında büyük yankı yarattığından söz etmiştik. Kızıltan HBT'nin sorularını yanıtladı.. Uzaydaki ayrıcalık ve önem hiyerarşisi, insan sosyolojisinden çok daha farklı olarak, büyüklüğe bağlı ve bağımlı olarak gerçekleşmiyor. Bazan çok büyük olgular uzayın genel oluşumu ve evrimi açısından önemsiz kalırken, çok küçük ve insana önemsiz gibi görünebilecek fiziksel süreçler uzayın var olup olamayacağında belirleyici rol oynayabiliyorlar. Bunu söyledikten sonra karadelikler bağlamında bunu ele alacak olursak, küçük, orta veya büyük kütleli karadeliklerin birbirine göre bir ayrıcalığı yok. Şunu söyleyebiliriz; karadelikler çok gizemli olgular. Bilerek cisim demiyorum, çünkü 'cisim' denilen kavram normal şartlarda kavrayabildiğimiz bir nesneyi çağrıştırır. Karadelikler kavranması çok güç olgular. Buna karşın, bilim insanları karadelikleri hem kuramsal hem de gözlemsel olarak anlama noktasında çok mesafe katettiler. Astronomlar galaksilerin merkezlerinde süper kütleli karadelikler buluyor ve güneş kütlesinin birkaç milyon ile birkaç milyar katı büyüklüğünde olan bu karadeliklerin uzayın yapı taşları olan galaksileri şekillendirmekte olduğunu görüyorlar. Güneş kütlesinin 10'larca katı büyüklükte olan küçük karadelikler de bize yıldızların evriminin nasıl sonlanacağı, yıldızların birbiri ile nasıl etkileşeceği gibi birçok konuda ışık tutmakta. Aynı olgunun küçük ve büyüğü olunca, bu iki cins karadeliğin birbirine evrimsel olarak bağlı olabileceği fikri on yıllardır bilim camiası tarafından tartışılmakta. Durum böyle ise, küçük karadelikler büyüyerek süper kütleli karadeliklere dönüşebiliyorlarsa, orta kütleli karadeliklerin de bir yerlerde var olması gerekir diye düşünülüyordu. Bu düşünceden hareketle, astronomlar on yıllardır bu orta kütleli karadelikleri aramak için çaba sarfetmektedir. Uzaydaki başka gözlemsel olgular daha önce acaba orta kütleli karadelikler bunlar olabilir mi? diye incelendi, ve incelemeler devam etmekte. Fakat genel kabul, bu orta kütleli karadeliklerin var olduğu konusunda bizleri ikna edici bir delilin olmadığı yönünde ağır basmaktaydı. Bu yaptığımız çalışmamızın ve bulduğumuz sinyalin, var olagelen bu tartışmaya mütevazı bir katkı sağlayacağını ve süregelen tartışmalara yeni bir perspektif katacağını düşünüyorum. Karadelikler aslında çok kara değiller. En azından bizim gözlemleyegeldiğimiz karadelikler etraftaki maddeyi soğururken oluşan sıcak plazmadan dolayı, değişik dalga boylarında oldukça parlaktırlar, ve gözlemlenmesi o nedenle çok zor değildir. Orta kütleli karadeliklerin çok yoğun yıldız kümelerinin merkezinde olabileceği düşünülmekte olduğundan, on yıllarca yoğun yıldız kümeleri bu parlaklıkları görebilme ümidiyle gözlemlendi. Fakat herhangi bir ipucuna rastlanılamadı. Ben kozmik atom saatleri olarak tanımlayabileceğimiz pulsarları kullanarak farklı astrofiziksel olguları çalışıyorum. Kendi ekseni etrafında hızlıca dönem nötron yıldızları olan pulsarların özellikle radyo sinyalleri çok hassas bir şekilde ölçülebilmektedir. Yoğun yıldız kümeleri galaksilerin evrimini anlama noktasında çok önemli ipuçları içeriyor. Bunların özelliklerinin anlaşılması ve ölçülmesi normal şartlarda çok uzun gözlemsel efor gerektiriyor. Ben, bu yıldız kümelerinin özelliklerini bu kozmik atom saatlerini kullanarak nasıl ölçebiliriz düşüncesi ile yaklaşık 5 yıldır çalışmalarımı sürdürüyordum. Bu konuda çalışan dünyanın en önde gelen bilim insanları ile bir takım kurup çalışmalarımıza devam ettik. Bu süreçte, çok farklı disiplinlerde uygulanagelen yöntemleri ilk defa karadelikleri anlama noktasında uyarladık. Sonra bu yöntemleri etkin biçimde birleştirdiğimizde tahmin etmediğimiz bir sinyalin var olduğunu gördük. Öncelikle karadeliğin parlak olması gerekmiyor. O nedenle karanlık bir karadeliği gözlemleyebilme imkanı sağlıyor. Karadeliğe çok yakın bir mesafedeki astrofiziksel süreçleri gözlemleme zorunluluğu taşımıyor. Çünkü kalabalık bir yıldız kümesinin merkezinde saklı bulunan bir karadeliğe yakın mesafedeki yıldızları gözlemlemek, olanaksız olabiliyor. Karadelikler yıldız kümelerinin içinde evrimleşirken, kazanı karıştıran kocaman bir kaşık gibi küçük kütleli yıldızları savurmakta ve yıldızların dağılımını şekillendirmekte. İlk defa şunu net bir biçimde gösterdik bu çalışmamızla: yıldızların dağılımına bakarak ortada bir karadeliğin olup olamayacağını, var ise kütlesinin ne olması gerektiğini gösterdik. Dinamik sinyali bu kadar güçlü olan bir orta kütleli karadeliğin diğer yöntemlerle bulunamamış olması bize şunu gostermekte: Büyük olasılıkla etrafı kalabalık bir yıldız kümesi tarafından örtülü bu karadelik etrafında oluşturduğu koza içerisindeki gazı ve diğer maddeleri evriminin ilk dönemlerinde yutarak temizlemiş bulunmakta. O nedenle bu orta kütleli karadelik büyük olasılıkla, artık soğurabileceği maddeden yoksun bir şekilde, on yıllardır en çok gözlemlenmiş yıldız kümesinin merkezinde gözler önünde saklanmaktaydı. On yıllardır bu önerme üzerinde durulmuyor, ve teorisyenler tarafından özellikle yoğun yıldız kümelerinin merkezinde olması gerektiği düşünülüyordu. Fakat gözlemsel deliller o yönde ip uçları vermiyordu. Şimdi, yoğun yıldız kümelerinin merkezlerinde gazdan yoksun koza şeklinde bir alanda karadeliklerin saklı bir şekilde var olabileceğini düşünüyoruz. Bunu öngörmek zor. Ama varolagelen tartışmaları hareketlendireceği kesin. Bu yeni yöntemi daha da rafine edip başka kümelere uygulamak istiyoruz tabii ki. Stephen Hawking'in de onursal kurucuları arasında olduğu Harvard bünyesinde faaliyete başlamış olan Black Hole Initiative te bu çalışmamın ilk resmi duyurusunu yapmak ve detaylı bir sunum için davet edilmiştim. Yeni bir yöntem olması nedeniyle anlaşılması biraz zaman alacak. Hem gözlemsel hem teorik çalışan meslektaşlarla çok yoğun kollaboratif çalışmaların içerisindeyiz. Yapılacak çok iş var. S. Hawking karadeliğin evriminden ziyade, karadelikler ve bilginin matematiksel ilişkisi üzerine çalışıyor. O nedenle bu çalışmanın kendisi tarafından nasıl değerlendirileceğini bilemiyorum. Bence bilimin aydınlatıcılığında ilerleyen genç arkadaşlarımın başka bir mesaja ihtiyacı yok. Herkes için genel geçer kuralların olmadığına inanıyorum. Herhangi bir alanda belli bir başarı veya tecrübe kazanmış kimselerin de hayatın her alanına ait mesaj vermelerini garipsiyorum doğrusu. Hayatta herkesin kendine has bir yolculuğu olduğunu düşünüyorum. TR'de de insanların başkalarının fikirlerine hakettiğinden fazla önem ve değer verdiklerini görüyorum. Bunu derken de başka alanlara ait mesaj vermiş oluyor muyum? 🙂 Bundan kaçınmak istiyorum elimden geldiğince. Bu söyleşi HBT Dergi 52. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cernin-bilimi-hizlandiriyoruz-sergisi-bugun-acildi", "text": "Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN'in Bilimi Hızlandırıyoruz sergisi bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde açıldı. Serginin amacı evreni anlatmak, sloganı ise Hepimiz 13 milyar yıl yaşındayız\". Evrenin var olmasının ilk anından, yani büyük patlamadan itibaren bugüne kadarki süreci özetleyen sergi, CERN'deki deneylerin evrenin bazı sırlarını nasıl çözdüğünü ve geçmişteki temel araştırmalar ile günümüz teknolojileri arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Serginin önemli bir bölümü dokunmatik paneller ve oyunlar gibi etkileşimli medyalardan oluşuyor. Sergideki tüm metinler ve medyalar hem Türkçe hem de İngilizce. Ayrıca 12 yaş ve üzeri tüm ziyaretçiler için uygun. Sergi, girişte ziyaretçileri Büyük Patlama anına geri götürüyor. Büyük Patlama sahnesi bölümü, evrenin tarihini anlatıyor. Parçacık kuşağı bölümü maddenin temel yapısını gösteriyor. Gizem alanı, evrenin ve maddenin sırlarından bahsediyor. CERN araştırma alanı, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndaki araştırmanın nasıl yapıldığını gösteriyor. Teknoloji tohumları alanı ise temel araştırmaları günlük hayatımızla ilişkilendirerek dünyamızın nasıl temel araştırmalar üzerine kurulduğunu gösteriyor. Bu bölümde ziyaretçiler Büyük Hadron Çarpıştırıcısı tünelinden geçerken her şeyin ilk anına geri götürülüyor. Burada, Büyük Patlama'nın ilk anlarından günümüze kadar evrenin evrimini anlatan 5 dakikalık heyecan verici bir görsel ve işitsel gösteri yer alıyor. Duvarlardaki metin ve grafikler ise bu öyküyü daha detaylı bir şekilde anlatıyor. Bu bölümde ziyaretçiler, Parçacıklar ne kadar büyük? ya da Parçacıklar nedir? gibi soruların rehberliğinde parçacıkların dünyasını keşfe çıkıyor. Ziyaretçiler farkına bile varmadan atom, çekirdek ve parçacıkların mikroskobik dünyasına bir animasyon yardımıyla taşınıyor. Bu alan, evrenin en ilgi uyandıran gizemlerinden bazılarını anlatıyor. Bu gizemlerin neden olduğu büyük sorunlardan bazıları bilim insanlarının açıklamalarını içeren etkileşimli panellerle derinlemesine ele alınıyor. Sergi 23 Mart'tan, 23 Temmuz'a kadar haftanın her günü 9:00 18.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor, fakat resmi tatillerde kapalı. Giriş ise ücretsiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cernobil-kazasi-gibi-bir-kaza-akkuyu-nukleer-reaktorlerinde-de-olabilir-mi", "text": "ABD patentli Batı'daki nükleer reaktörlerin gerek teknik tasarımları gerekse güvenlik standartları Çernobil tipi bir reaktörle karşılaştırılamaz. Ayrıca personelin yapabileceği hataları, çok katlı güvenlik sistemleri ve otomatik sistemler anında önlediğinden Çernobil tipi kazalar Batı'da ortaya çıkmadı ve çıkmıyor. İlk neden: Batı reaktörlerinde (Şekil 1,3,4) bildiğimiz su, hem reaktörü soğutmada hem de nötronları yavaşlatıp uranyum çekirdeklerini bölmede ve böylelikle enerji üretmede 'moderatör' olarak kullanılıyor. Bilindiği gibi nötronların Uranyum 235 (U 235) atom çekirdeklerini bölebilmeleri ve enerjinin ortaya çıkabilmesi için reaktörde ortaya çıkan hızlı nötronların moderatör'e çarptırılarak yavaşlatılması gerekiyor. Eğer Batı tipi bir reaktörde, su herhangi bir nedenle gereğinden fazla ısınırsa, suyun bir miktarı buharlaşıyor ve nötronları yavaşlatacak su miktarı azaldığından, daha az sayıda yavaş nötron açığa çıkıyor ve böylelikle daha az sayıda U 235 çekirdeği bölünerek daha az enerji ortaya çıkmış oluyor ve reaktör yakıt elemanlarının daha da ısınması ve ergime durumu kendiliğinden önlenmiş oluyor. Böylelikle reaktörün güvenliği, kendiliğinden daha ilk aşamada, sağlanmış oluyor. Çernobil tipi bir reaktörde (Şekil 5) ise moderatör olarak su değil, yanabilen grafit, nötronları frenlemede kullanılıyor. Reaktörü soğutan su, herhangi bir nedenle aşırı ısınıp buharlaştığında , reaktör gitgide ısınıyor ve aşırı sıcaklıkta grafit moderatör de yanarak büyük bir kaza ortaya çıkıyor ki Çernobil'de bu oldu. İkinci neden ise, Batı tipi reaktörlerde enerji üretimini ayarlayan kontrol çubukların (Şekil 2) anormal bir durumda, hatta elektrik olmasa da, otomatikman düşerek nötronların soğurulmasıyla aşırı ısınmanın ve kazanın önlenmesidir. Ayrıca batıdaki reaktörlerde kontrol çubukları belirli bir düzeyde içten kilitlidir ki bu mekanizma Çernobil reaktöründe bulunmuyordu. Böylelikle Çernobil'deki personelin kontrol çubuklarını elle mekanik olarak yukarı çekmeleri Batı reaktörlerinde söz konusu olamaz. Çernobil'de personel hem kontrol çubuklarını elle, mekanik olarak yukarı çekerlerken, hem de reaktörü soğutan suyu basan popaları durdurarak büyük kazaya yol açmışlardır. Üçüncü neden ise, batı tipi reaktörlerde reaktör binasını içine alan çelik güvenlik kılıfı ya da Güvenlik Kabı'nın bir kaza olsa bile açığa çıkan radyoaktif maddeleri bu kılıfın içinde tutarak çevreye yayılmasını önlemesidir (Şekil 4 Güvenlik Silindiri). Çernobil tipi bir reaktör binasında ise sadece yağmur, kar, fırtınaya karşı dayanıklı olabilecek bir çatı vardı ve bu çatı, kazada ortaya çıkan aşırı sıcaklık ve basınç nedeniyle yanarak havaya uçtu, radyoaktif maddelerin havaya yayılması önlenemedi. Batı tipi bir reaktörde bir kaza olsa bile, açığa çıkan radyoaktif maddelerin güvenlik kılıfı içinde kaldığı, 1978'de ABD TMI Harisburg kazasında görüldü . Tüm bu önlemlerin ötesinde örneğin Almanya'daki reaktörlerde kullanılan tüm sistem ve parçalarda kalitenin ilgili uluslararası ve ulusal standartlara göre en üst düzeyde olması ilgili bilirkişilerce sürekli denetlenerek sağlandığı gibi personel de ilgili teknik dallarda üstün bilgi ve deneyim kazandıktan sonra reaktörlerde sorumluluk üstlenebiliyorlar. Bu nedenlerle Batı tipi reaktörlerde 1986'da Çernobil'deki gibi bir kaza olmuyor ve beklenmez de.. Batı tipi reaktörlerin güvenlik sistemlerini temelde örnek alarak geliştirilerek projelendirilmiş Rus VVER-1200 tipi Akkuyu Basınçlı Su Reaktörlerinde (Şekil 1) de yukarıda batı tipi reaktörleri için yaptığımız açıklamalar geçerlidir. Bu nedenle Çernobil kazası gibi bir kazanın Akkuyu reaktörlerinde olması söz konusu olamaz. Bu yazımız, sadece Batı tipi reaktörleri Çernobil ile karşılaştırıyor. Reaktörlerdeki diğer kazalar, bunlara yol açan olumsuzluklar ve kazaların ortaya çıkmamalarıyla ilgili olarak alınması gereken radyasyon güvenliği önlemleri için Kaynak'lardaki diğer yazılarımıza ve yazılarımızda verilen referanslara bkz. BUGÜN RUSYA'da ÇERNOBİL KAZASINDAN ALINAN DERSLERLE TEKNOLOJİSİNDE BAZI İYİLEŞTİRMELER YAPILARAK İŞLETİLEN VE DAHA UZUN YILLAR İŞLETİLMELERİ PLANLANAN ÇERNOBİL TİPİ 9 REAKTÖR BULUNUYOR. AŞAĞIDAKİ LİSTEYE BKZ. Not: Örneğin Almanya'da bugün değil, 70'li yıllarda bile Çernobil tipi bir reactor, henüz proje döneminde onay alamaz ve kurulamazdı. Çernobil tipi reaktörlerin büyük bir kazayı önleyecek güvenlik sistemlerindeki eksikliklerine rağmen, 1986'daki kaza, normal reaktör personelinin yapmayacağı çok büyük bir hata sonucu ortaya çıkmıştı. Reaktör personeli bir deney sırasında, hem kontrol çubuklarını yukarı çekerek reaktörün gücünü artırmış hem de reaktörün soğutma suyu pomplarını durudurarak reaktörün aşırı ısınmasına ve sonunda büyük karayıkıma neden olmuştu. Böyle bir hatayı ise değil normal reaktör personeli, bu konuda temel bilgileri olan herhangi bir kişi dahi yapmazdı. Bu nedenle Çernobil kazası, kendine özgü olarak değerlendirilmesi gerekirken, bu konudaki teknolojiyi bilmeyenlerin ya da kasıtlı olarak, Batı reaktörlerinde de böyle kazalar olur gibi örnekleme yapmaları hiç doğru değildir. - Ülkemizde Kurulacak Nükleer Santralların Radyasyon Güvenliğiyle İlgili Öneriler Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan - Radyasyon Güvenliği Yüksek Bir Nükleer Santral Kurulabilmesi İçin Neler Yapılmalı? Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan - Güvenli Bir Nükleer Santral ve Güvenlik Kültürü Nasıl Sağlanabilir? Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan - Çernobil Nükleer Santral Kazasının 30. Yılında Durum Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan - Fukuşima Kazasının 10. Yılında Yeni Nükleer Santralların Fukuşima Kazasından Alabilecekleri Dersler Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan - AKKUYU NGS CONTROL ROD DESIGN EMAIL FROM ROSATOM Fizik Y. Müh. Yüksel Atakan - AKKUYU NGS İLE İLGİLİ OLARAK ROSATOM KAYNAKLI BİLGİLER Fizik Y. Müh. Dr. Yüksel Atakan"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cernobil-nukleer-santral-kazasinin-36-yilinda-durum", "text": "Çernobil'de 1986 kazası sırasında 4 çalışan ve 2 yeni yapılmakta olan reaktör bulunuyordu. 4 nolu reaktörde kaza sonrası reaktör kalıntısı, daha sonra bir lahit şeklinde kapatılmış olup, diğer 3 reaktör de artık çalışmıyor. 2 yeni yapılacak reaktörlerin ise yapımı daha o zaman durdurulmuştur. 25 Şubat 2022 günü haberlerinde, Çernobil çevresinde saatte 10 mikro Sievert'lik oldukça yüksek radyasyon doz hızının ölçüldüğü bildirildi. Ukranya yetkilisi bunun bugün dahi 1986 kazası sonucu kirlenen yüksek radyoaktiviteli toprağın çok sayıda askeri araçla toz duman edilmesiyle olabileceğini, halk için herhangi bir etkinin olmayacağını bildirdi. Bunu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da doğruladı /6,7,8/. Rusya/Ukranya 2022 savaşında Çernobil'deki radyasyon aletlerinin kontrolünü önce Rusya üstlenmiş ise de sonradan kontrol tekrar IAEA'ya devredildi. Gerek kazanın oluşumu gerekse daha sonraki gelişmeler ve ölçümler Çernobil kazasının 30. yıl dönümündeki yazımızda ayrıntılarıyla bulunuyor. Son yıllarda bu durumda önemli bir değişiklik olmadığından 30. yıl yazımızı biraz değiştirerek aşağıda sunuyoruz. Bilindiği gibi, 26 Nisan 1986 günü Ukrayna Çernobil'deki 4 No.lu reaktörde çok büyük bir kaza oldu. Kazadan sonraki 10 gün içinde büyük miktarda radyoaktif madde atmosferde hava akımlarıyla kuzey yarım küreye dağıldı. Radyoaktif maddeler özellikle Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ve bu arada Türkiye'ye de ulaştı. O günlerdeki yağış durumuna göre bu ülkelerin çeşitli bölgeleri radyoaktif maddelerden az ya da çok etkilendi. 26 Nisan 1986'daki Çernobil kazasından bugüne kadar geçen zaman içinde birçok ülkede, UAEA , UNSCEAR , TAEK kurumlarında, üniversitelerde ve bir çok bilimsel araştırma merkezlerinde sayısız çalışma, araştırma ve yayın yapıldı, yapılıyor. Çernobil karayıkımı özellikle Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya halklarında onarılması güç radyolojik, sağlık ve sosyoekonomik sonuçlar doğurdu. Daha düşük miktardaki radyoaktif maddelerin etkilediği diğer ülkelerde ise Çernobil kazası, elektriğin, nükleer santrallar yoluyla üretimindeki riski ortaya çıkararak bu konuda tüm dünyada tartışmalar başlattı. Bir çok ülke nükleer enerji programını yeniden gözden geçirdi ve değişiklik yaptı. Olabilecek benzer kazalara karşı alınacak önlemleri belirledi, yeni ivedi savunma programları hazırladı, yasa ve yönetmelikleri değiştirdi. Örneğin Türkiye, diğer ülkelerdeki olası kazalar sonucu ülkemize ulaşabilecek radyoaktif maddeleri tüm illerde ölçebilen ve ölçüm değerlerini anında Ankara merkeze aktaran bir Radyasyon Erken Uyarı Sistemini gerçekleştirdi. Çernobil'de, her biri 1000 MW gücünde, kaynar sulu ve grafit moderatörlü RBMK 1000 tipi 4 reaktör bulunuyordu. 26 Nian 1986'daki büyük kaza bunlardan 4 No.lu olanı, reaktör, yıllık normal bakım çalışmaları için planlı bir şekilde durdurulmaya çalışılırken yapılan bir deneme sırasında oluştu. Kaza, işletme personelinin yaptığı büyük yanlıştan kaynaklanmış, reaktöre soğutma suyu basan ana pompalar durdurulurken, grafitli kontrol çubukları da yukarı çekilerek reaktör kritik üstü duruma sokulmuştur. Kesinlikle uyulması gereken güvenlik uyarıları ekip tarafından etkisiz duruma sokulmuş ve kaza ardı sıra iki patlamayla başlamış, kontrolsüz haldeki zincirleme nükleer tepkimeler sonucu bir anda çok büyük bir enerji ortaya çıkarak reaktördeki su buharlaşmış ve reaktör silindiri tepesinden patlamış ve binayı da çatıdan delmiştir. Bu sırada reaktörün gücünün bin kat arttığı hesaplanmaktadır. Yüksek sıcaklık nedeniyle reaktörün yakıt elemanları ergimiş, uranyum lava gibi santralın alt katlarına akarak taban ve duvarlardaki betonla kaynaşmış, ayrıca çok miktarda çeşitli radyoaktif madde santral içine, çevreye ve havaya ulaşmıştır. O zamanki Sovyetler Birliği yönetimi Çernobil'deki kazayı saklamış ve kaza ancak 2 gün sonra İskandinav ülkelerindeki radyasyon ölçüm aletlerinin yüksek değerler göstermesiyle ortaya çıkmıştır. Kaza saklandığı için yakın çevredeki evler boşaltılmamış ve bu nedenle Çernobil çevresinde yaşayanlar radyasyondan aşırı ölçüde etkilenmişlerdir. Özellikle radyoaktif iyotun, çevrede yaşayan çocuklarda tiroit kanserine yol açtığı sonradan ortaya çıkmıştır. 2011deki Fukuşima kazasında ise, Çernobil'deki yanlış yapılmamış, çevre, kazanın olduğu gün boşaltıldığından yakınlarda yaşayan halkın etkilenmesi önlenmiştir. Çernobil tasarımlı bir NGS, daha proje döneminde yapım için onay' alamadan geri çevrilirdi. Ayrıca, Batı NGS'larındaki otomatik sistemler, nötron akısını soğuran ve reaktörün kritik üstüne çıkmasını önleyen kontrol çubuklarını otomatikman kilitleyerek, personelin bunları yukarı çekmesi kendiliğinden engellenirdi. Çernobil'de kaza geçiren 4 No'lu reaktör binası kazadan sonraki yıllarda kalın beton duvarlarla çevrilerek kapsüllenmişti. Sarkofag denilen bu yapının duvarları aradan geçen 30 yılda yavaş yavaş dökülmeye yüz tuttuğundan bunu tümüyle içine alacak yarım silindir biçimindeki kalın çelik bir kılıfın yapımı bugün sürüyor. 2017'de bitirilmesi planlanan bu yapının maliyeti 2,1 milyar Avro'yu geçecek (Önce hesaplananın 3 katı). Bu paranın büyük bir bölümünü G7 ülkeleriyle Rusya karşılıyor. Çernobil reaktörünin 30 km yarıçaplı çevresi yasak bölge olup buranın toprağında, yerine göre farklı miktarlarda, en çok bulunan radyoaktif madde sezyumun Cs 137 radyoizotopudur. 30,5 yıl yarılanma süresi olan Cs 137, aradan geçen 30 yılda yarıya inmiştir. Bunun, zamanla gitgide azalarak, doğal düzeye inebilmesi için daha 200 yıl gerekiyor. 30 km yarıçaplı yasak bölgeden 400.000 kişi uzaklaştırılmıştı. Cs 137, eskiyen lahitten bugün de Cs 137 toz tanecikleri halinde çevredeki havaya sızıyor. Saç çatının çökmesi de söz konusu. Reaktör binasının yeni kılıfı, 25.000 ton çelikten olacak ve 100 yıl dayanacak şekilde yapılıyor. Şekil 2'de görüldüğü gibi devasa kılıf, parçalar bitirilince raylar üzerinde yürütülerek, eski yapının üzerine yerleştirilecek. Yeni güvenlik kılıfı denilen bu devasa yarım silindirin genişiliği 260 m, uzunluğu 165 m ve yüksekliği de 110 m. Bunun silindirik tavanında, bir çok sanayi binalarında olduğu gibi raylı vinçler bulunacak ve ileride yeni kılıf yerine konulduktan ve dışarıyla ilişkisi hava kaçırmayacak şekilde kesildikten sonra, eski binanın sökülmesine ve içindekilerin taşınmasına başlanabilecek. Bu işlerle ilgili yeni teknikler geliştirilecek. etkilenirken buralarda yaşayan insanlarda da özellikle besinlerdeki Cs 137 radyoaktif maddesi nedeniyle sağlık sorunları ortaya çıkmıştır. Çernobil santral bölgesinde, kazanın ortaya çıkardığı yıkımları onarmak için uzun süre çalışmış olan liquidator denilen 240.000 işçinin 100 mSv, çevreden boşaltılan 116.000 kişinin 30 mSv ve radyoaktif maddelerle bulaşmış çevrede oturmayı sürdürmüş olan kişilerin de ilk 10 yılda 10 mSv toplam doz aldıkları hesaplanıyor. Bunlar kişi başı ortalama dozlar olup maksimum değerlerin 10 kat daha fazla olabileceği kestiriliyor. UNSCEAR 2008 Teknik Raporu'na göre ilk yardım işçilerinden 134'ünde ani radyasyon hastalığı görüldü. Tüm iyileştirme çabaları ve omurilik aktarımına rağmen bunlardan 28'i ölümle sonuçlandı.1987-2004 arasında ayrıca 19 kişi çeşitli nedenlerle öldü . Yetişkinler için yaşam boyu (ortalama 70 yıl göz önüne alınıyor) dozu olarak, Doğu Karadeniz'in kırsal kesimi için hesapladığımız 6 mSv'lik ortalama değerin /bkz.5/, daha düşük dozların alındığı diğer bölgeleri de kapsadığı varsayılarak, Türkiye geneli için 'bu güvenlik eklemesiyle' birlikte, Çernobil radyoaktivitesinin Türkiye'deki insanların vücutlarında oluşabilecek yaşam boyu doğal radyasyon dozunu: 6 / (2,4 x 70) = % 4 kadar yükseltebileceği beklenebilir. % 4'lük bu ek miktar ise bir yıllık ortalama doğal radyasyon dozunun değişim aralığında kalıyor (1-10 mSv). Ancak bunlar ortalama değerler olup önemli olan aşırı dozların oluştuğu çay ve fındık işçilerinin aldığı dozlardır. Sayıları 100.000 varan bu işçilerin gerçekten almış oldukları dış ve iç radyasyon dozları, böyle büyük bir kazaya hazır olunmaması sonucu sistematik ve kapsamlı olarak ilgili bölgelerde belirlenememiştir. Almanya ve Türkiye genelinde Çernobil'in etkisinden kaynaklanan radyasyon dozu miktarı, doğal radyasyon dozunun % 1,5 ve % 4'ü dolayında olduğu kestirilebilir. Bir başka deyişle, Çernobil radyoaktivitesi sonucu, halkın sürekli etkilendiği doğal radyasyon dozuna bu miktarda ek bir radyasyon dozu oluşmuştur (Ayrıntılar için Bkz /5/). Bu doz miktarları, vücudun doğal kaynaklardan sürekli aldığı dozun değişim aralığında (kişi başına yılda:1-10 mSv) kaldığından, Çernobil'in vücutta belirgin bir hasar oluşturması beklenmiyor. Ancak aşırı radyoaktivitenin ölçüldüğü belirli yörelerdeki insanlarda etkinin ne ölçüde olduğunun belirlenebilmesi için, bilimsel araştırmacıların katılımıyla kapsamlı, uzun süreli (10-30 yıl gibi) epidemiyolojik çalışmaların yapılmasını gerekiyordu. Bu gibi bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ise Türkiye'de bugüne kadar yapılmamıştır. Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan çok sayıdaki çay fabrikasında çalışan sayıları 100.000'i geçen çay işçilerinin sırtlarında taşıdığı çuvallardan (bkz.Şekil 3) ya da fabrikalardaki bantlardaki yüksek radyoakitiviteli çaylardan 'doğrudan radyasyonla' ne kadar etkilendiği, o zamanlar Çernobil kazasına hazırlıksız yakalanan Türkiye'de personel ve alet yetersizliğinden ölçülememiş, doz ve riskler hesaplanamamıştır. Öte yandan vücudumuzdaki doğal radyoaktif maddelere rağmen hücreler, başlangıçtan beri sağlıklı olarak yaşamayı sürdürüyorlar. Çernobil kaynaklı, genellikle düşük düzeyde ve yıllar geçtikçe gitgide azalan dozların etkisiyle hücrelerde olabilecek bozulmaların, doğal radyasyon dozlarındaki değişimlerle ortaya çıkabilecek bozulmalarla birlikte gözönüne alınması gerekir ki böyle bir bozulma gözlenemiyor. Buradan hücrelerin bu çeşit küçük doz değişimlerine karşı koruyucu mekanizmaları olduğu, bunları etkisiz bıraktığı ve belki de bu nedenle sağlıklı yaşadığımız sonucu çıkarılabilir (Düşük dozlarla ilgili ayrıntılar için bkz./5/). Bu sonuç kuşkusuz, aşırı dozlar için geçerli değil. Örneğin, Çernobil çevresindeki çocukların kazanın ilk günlerinde aşırı iyot 131 dozu almaları ve sonraki yıllarda tiroit kanserine yakalanmaları gibi. /7/European Radiological Data Exchange Platform . Becquerel: Radyoaktivite birimi: 1 Bq: Saniyede 1 atom çekirdeği bozunumu olup çok küçüktür. Sievert : Radyasyon doz birimi olup 1 Sv= 1Joule/kg; Aslında 1 Sievert'lik doz, günlük yaşamda çok küçük bir doz olmakla birlikte, hücrelere enerji aktarımında ise çok büyük etkisi olduğundan bunun binde biri olan miliSv kullanılıyor. Örneğin 1 yılda vücudumuzun aldığı doğal radyasyon dozu ortalama olarak kişi başına 2,4 mSv'dir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cin-2023-ve-2024te-yeni-ay-gorevlerine-baslayacak", "text": "Çin, Ay'ın karanlık yüzüne keşif aracı indirdiği Chang'e 4 ile yüzeyden kaya ve toprak örnekleri toplamayı amaçlayan Chang'e 5 görevlerinin ardından 2023 ve 2024 yıllarında yeni Ay görevine daha başlayacağını duyurdu. Çin mitolojisindeki Ay tanrıçasının adını taşıyan görevlerinde kullanılacak uzay araçları için ihale duyuruları CNSA tarafından yayımlandı. İhale belgelerine göre, Chang'e 7 görevi için bir yörünge uydusu, bir aktarım uydusu, bir iniş aracı, bir robotik gezginci araç ve bir insansız hava aracının tasarlanması öngörülüyor. Öte yandan belgelerde, kamera ve optik donanımlar, haritalama sistemleri, radar, manyetometre ve spektometre gibi donanımlara dair bilgiler yer alıyor. Chang'e 6 görevinin 2023 veya 2024 yıllarında başlatılması öngörülürken, Chang'e 7 keşif araçlarının 2024'te uzaya fırlatılması planlanıyor. 2019'da Chang'e 4 robotik aracını Ay'ın karanlık yüzüne indiren Çin, bunu başarabilen ilk ülke olmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cin-uzaya-yer-gozlem-uydusu-gonderdi", "text": "Bir metrenin altında yüksek çözünürlükte fotoğraf alarak dünyaya göndereceği belirtilen uydu, yer gözlem, şehir planlama, yol şebeke tasarımı, tarım ve afetle mücadele gibi alanlarda kullanılacak. Fırlatma işlemi, Long March roket serisinin 345'inci misyonu olarak kayıtlara geçti. Öte yandan ülke basınındaki haberlere göre Çin Uzay-Havacılık Bilim ve Sanayi Şirketi gelecek yıl uzaya nesnelerin interneti ağını kurmak için Şingyün projesi kapsamında 12 uydu göndereceklerini duyurdu. CASIC, üç aşamada oluşturulacak uydu tabanlı nesnelerin interneti sisteminin 80 uydudan oluşacağını belirterek, söz konusu internet ağının tamamını 2023'e kadar tamamlamayı planladıklarını aktardı. Çin, Gaofın projesini, yerküre üzerinde daha net görüntü sağlayabilmek amacıyla 2010 yılında başlatmıştı. Bu bağlamda Gaofın-1 2013'te, Gaofın-2 2014\"te, Gaofın-3 2016'da, Gaofın-4 2015'te, Gaofın-5 Mayıs 2018'de, Gaofın-6 ise Haziran 2018'de yörüngelerine gönderilmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cinin-change-5-ay-misyonunun-ardindaki-24-yasindaki-kadin", "text": "Çin'in Ay'dan kaya örnekleri getirilmesini içeren Chang'e-5 Ay keşif programının en üst düzey sorumlusu 24 yaşındaki kadın astronot ülkede büyük ün kazandı. Wenchang uzay aracı fırlatma tesisindeki en genç kumandan olmasına rağmen Zhou Chengyu'ya işyerinde herkes saygı göstergesi olarak \"Abla\" diyor. Chang'e-5, Çin'in son yedi yıl içinde gerçekleştirdiği üçüncü Ay'a iniş misyonu oldu. Zhou, misyonda kritik bir yer tutan roket bağlantı sisteminden sorumluydu. Ay'da kaya parçaları toplayıp getirecek olan robotun bulunduğu uzay aracının 23 Kasım'da başarılı bir şekilde fırlatılmasında rol alan kadınlardan biri olarak Çin devlet medyasında yer verilmesi üzerine genç kadın astronotun ismi, Çin arama motoru Weibo'da en çok söz edilen isim oldu. Genç yaşta gösterdiği başarı nedeniyle sosyal medya kullanıcıları onu kutluyor ve ülkenin \"gurur kaynağı\" olarak görüyor. Guizhou eyaletinde yaşayan Zhou, bütün bu ilgiden pek etkilenmemiş görünüyor. Duocai Guizhou Net haber sitesine göre, Zhou, röportaj taleplerini reddetmiş ve ünlenmesinin işini etkilemesini istemiyor. Çin Ay tanrıçasından ismini alan Chang'e-5 misyonunun amacı, Ay'dan taş ve toprak örnekleri alarak bilim insanlarının Dünya'nın uydusunun yapısı hakkında daha fazla bilgi edinmesini sağlamaktı. Ay'dan en son numune alınması üzerinden 40 yılı aşkın bir süre geçmiş durumda. Bu misyon ile Çin, ABD ve Sovyetler Birliği'nin ardından bunu başaran üçüncü ülke oldu. Bu misyon, Pekin'in uzayda süper güç haline gelme hedefi yolunda atılmış bir adım. Çin devlet medyası, Devlet Başkanı Şi Jinping'in ifadesiyle \"uzay düşü\" olarak adlandırdığı bu girişimi, \"ulusal canlanma\" yolunda atılmış adım olarak niteledi. Çin uzay araştırmalarını, teknolojik gücünü ve dünya sahnesinde oynadığı rolü sergilemesinde önemli bir araç olarak görüyor. Ülkenin önde gelen bilim insanlarından Prof. Ouyang Ziyuan, 2006'da resmi People's Daily gazetesine yaptığı bir açıklamada, \"Ay'ın keşfi ile ilgili çalışmalar bir ülkenin toplam gücünü yansıtır\" diyordu. Geçen yıl Çin, Ay'ın karanlık yüzü olarak adlandırılan bölgeye robot indiren ilk ülke oldu. Önümüzdeki yıllarda da Ay'da araştırma istasyonları kurmayı ve Mars'a insan göndermeyi planlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cinin-marsa-indirdigi-uzay-aracindan-ilk-fotograflar", "text": "Çin, geçen hafta Mars'a başarıyla indirdiği Zhurong uzay aracının Kızıl Gezegen'de çektiği ilk fotoğrafları paylaştı. Altı tekerlekli araç Cumartesi sabahı Mars'ın kuzeyindeki Utopia Planitia bölgesine inmişti. Çin, böylece ABD'nin ardından Kızıl Gezegen'e uzay aracını başarıyla indiren ikinci ülke oldu. Çinli bilim insanları, gezegenin kuzey yarımküresine indirilen aracın en az 90 Mars günü incelemelerini sürdürmesini planlıyor. Dünya'nın yaklaşık yarısı büyüklüğündeki Mars'ın, kendi etrafında dönmesi 24 saat 39 dakika sürüyor. Görüntüler, aracın inişten sonra hayati önem taşıyan cihazlarda gerekli işlemlerin başarıyla tamamlandığına işaret ediyor. Bu işlemler, robota enerji sağlayacak güneş enerjisi cihazlarının harekete geçmesini, keşif aracı Tianwen-1 ve Çin'deki kontrol merkezi ile iletişimi sağlayacak antenin devreye girmesini, Zhurong'un keşif aracından inip dolaşmasını sağlayacak rampanın konum almasını içeriyor. Zhurong, ABD'nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin 2000'li yıllarda sahip olduğu Spirit ve Opportunity araçlarını andırıyor. 240 kg ağırlığındaki uzay aracına bağlı uzun antenin ucundaki kamera fotoğraf çekmeye ve navigasyona yarıyor. Gezegendeki kayaların mineral yapısını, genel ortamı ve hava koşullarını incelemek üzere beş ayrı donanım da bulunuyor. Amerikan uzay araçları Curiosity ve Perseverance gibi Zhurong'un da kayaların yapısını incelemek üzere parçalayan lazer aygıtı da var. Yer altında su-buz aramayı sağlayan radarı ise diğer araçlarda yok. Zhurong'un indiği Utopia Planitia, gezegenin ilk dönemlerinde çarpma etkisiyle oluşmuş 3000 km çapında dev bir havza. NASA'nın 1976'daki Viking-2 uzay aracı da bu bölgeye inmişti. Uzun zaman önce burada bir denizin olduğuna işaret eden veriler var. Uydu verileri de derinlerde buz olduğunu gösteriyor. ABD, bir ton ağırlığındaki Perseverance uzay aracını Şubat'ta gezegene indirmişti. Daha önce iki girişimi başarısızlıkla sonuçlanan Avrupa Birliği ise Rusya ile ortak bir proje kapsamında, Rosalind Franklin adlı uzay aracını 2022'de Mars'a göndermeyi planlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cinin-uzay-ajansindan-pink-floyda-selam", "text": "Pink Floyd'un The Dark Side of the Moon albümündeki favori parçanız hangisi bilmiyoruz ancak Çin Ulusal Uzay İdaresi , Ay'ın karanlık yüzünden ilk görüntüleri Dünya'ya ulaştırdı. Proje, ismini Çin Ay Tanrısı Chang'e'den alıyor. 3 Ocak'ta iniş yapan Chang'e-4, Ay'ın güney kutbu-Aitken havzasında bulunan ve bir çarpışmanın yarattığı en büyük, en derin ve muhtemelen bilinen en eski kraterinde keşif yapmaya başladı. Görüntü alması için 3 adet kamera yerleştirilen Chang'e-4'ün odak noktası, 186 kilometre genişliğindeki Von Karman krateri. Söz konusu arazi, 8.2 kilometre derinliğinde ve 2,500 kilometre genişliğinde. Bu da söz konusu alanda bir keşif yapmayı kolaylaştırıyor. Chang'e-4 ayrıca, olası yaşam koşullarıyla ilgili gözlem yapmak için böcek yumurtaları ve tohumla dolu bir konteynırı da yanında götürdü. Çin, Ay'ın karanlık yüzünde olunması sebebiyle iletişim sağlanamama riskine karşı Queqiao isimli yapay uydusunu iletişimde aracılık yapmayı kolaylaştıracak bir noktaya mayıs ayında fırlatmıştı. Çin'in Ay'a ilk inişi 2013 yılında gerçekleşmiş, Chang'e-3, ay toprağının bileşimini ve kalınlığını ölçtüğü ve yeni bir bazalt türü veya lav temelli kaya olabileceğini keşfettiği devasa tabakada bilgi toplamıştı. Her ne kadar Ay'a daha önce gitmiş olsak da insan ırkı olarak 1976'dan beri yegane uydumuza ayak basmış değiliz. Hal böyle olunca da dünyanın dört bir yanından uzaybilimciler, toplanacak kaya örneklerinin evrenin gizemine dair önemli sırlar verebileceği görüşünde. Johns Hopkins Üniversitesi'nden gezegenbilimci David Blewett de bunlardan birisi; bugüne kadar elimizde bulunandan farklı örnekler toplamamız gerektiği konusunda şüphe olmadığını söylüyor. Daha önce, ABD'nin U.S. Apollo (1972) ve Sovyetler Birliği'nin Luna (1976) projeleri kapsamında Dünya'ya 380 kilogram civarında kaya örneği getirilmişti. Bu yıl aralık ayında fırlatılacak olan Chang'e-5'le Ay'a iniş yapacak olan yüzey aracı ise Rümker adı verilen bölgede 2 metre derinliğe inebilen sondasıyla kazı çalışması yaparak yaklaşık 2 kilogramlık kaya örneğini Dünya'ya geri getirecek. 2018 yılının haziran ve temmuz aylarında Journal of Geophysical Research: Planet dergisinde Çin'in Ay projesi kapsamında fırlatmayı hedeflediği Chang'e-4 ve Chang'e-5'in iniş noktaları üzerine iki makale yayımlayan Çin Üniversitesi'nden gezegenbilimci Long Xiao, Ay'la ilgili yapılan onca araştırmaya rağmen güneş sistemimizle ilgili birçok gizemi hala içinde barındırdığını söylüyor. Bilim insanları arasında Ay'ın manto yapısı konusunda tam bir uzlaşma olmadığını da sözlerine ekleyen Xiao, Apollo'un topladığı örneklere göre Ay'ın 3 milyar yıl önce öldüğünü ve eğer yeni örnekler getirilebilirse, söz konusu ölümün daha geç bir dönemde gerçekleşmiş olabileceğinin altını çiziyor. 2019 yılı Ay'da trafik biraz yoğun olacak. Zira Çin'in yanı sıra Hindistan, İsrail ve Almanya'nın da önümüzdeki yıl Ay'a gitme planı yapıyor. Uzay araştırmalarında bu ülkelere göre her zaman bir adım önde olan NASA ise 2023 yılında Ay'a yeniden astronot indirmeyi ve ilerleyen yıllarda Mars ile Ay arasında sürdürülebilir gidiş-dönüş projesi gerçekleştirmeyi düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/cinli-taykonotlar-yeni-uzay-istasyonundaki-ilk-uzay-yuruyusunu-yapti", "text": "Çinli taykonotların, Pekin yönetiminin kurmakta olduğu Tianhe Uzay İstasyonu'nda ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştirdiği bildirildi. Çin Ulusal Uzay Dairesinden yapılan açıklamada, Çinli 2 taykonot Liu Boming ve Tang Hongbo'nun, 15 metrelik robotik kolu kurmak ve bazı teknik çalışmalar için uzay istasyonunun dışına çıktığı duyuruldu. Açıklamada, taykonotların, robotik kolun kurulumunu başarıyla gerçekleştirdiği kaydedildi. Üçüncü taykonot Nie Haisheng'in ise istasyon içerisinde kalarak, robotik kolun kurulumuna destek verdiği belirtildi. Robotik kolun ileriki süreçlerde istasyon dışındaki ekipmanların kurulumu gibi çeşitli görevlerde kullanılacağı ifade edildi. Taykonotlar, Tianhe Uzay İstasyonu'na, 3 aylık bir görev kapsamında 17 Haziran'da ulaşmıştı. Çin Ulusal Uzay Dairesi, uzay istasyonuna iki modül daha eklemek için 2022 sonuna kadar toplam 11 fırlatış yapmayı planlıyor. Çin, ABD'nin uzay araştırmaları alanında iş birliğini yasaklaması ve Uluslararası Uzay İstasyonu programına katılımını engellemesi nedeniyle 2022'ye kadar kendi uzay istasyonunu kurmak için çalışmalar yürütüyor. Bir çekirdek modül, iki laboratuvar modülü ve bir uzay teleskobundan oluşan istasyon tamamlandığında, Rusya'nın artık faal olmayan Mir Uzay İstasyonu ile yaklaşık aynı boyutlarda olacak. Çin, Tienhı adı verilen istasyonun çekirdek modülünü 29 Nisan'da fırlatmıştı. Ardından 29 Mayıs'ta Tiencou-2 (Gök Gemisi-2) kargo mekiği ile istasyona bir ikmal seferi düzenlenmişti. Çekirdek modüle ek olarak \"Vıntien\" ve \"Mıngtien\" adlarını taşıyan laboratuvar modülleri de 2022'de uzaya yollanacak. Ana iskeletin oluşmasının ardından, sonraki yıllarda \"Şüntien\" adı verilen uzay teleskobu, ayrı bir modül olarak istasyona eklenecek. \"Tiengong\" adı verilen istasyonun, 2022'de tamamlanabilmesi için 4 insanlı sefer ve 4 kargo seferi yapılması planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/crew-dragon-uzay-istasyonuna-basariyla-kenetlendi", "text": "Amerikalı astronotlar Doug Hurley ve Bob Behnken'i taşıyan SpaceX'in uzay aracı Crew Dragon, Uluslararası Uzay İstasyonu'yla kenetlendi, astronotlar Crew Dragon'dan Uluslararası Uzay İstasyonu'na sorunsuz bir şekilde geçti. Crew Dragon dün Falcon-9 roketiyle Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılmıştı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin astronotları ilk kez özel bir şirketin kapsülüyle uzaya gitti. Doug Hurley ve Bob Behnken, yaklaşık 19 saat süren yolculuk sonrası kapsülde yapılacak bazı kontrollerin ardından Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlara ve Rus kozmonotlara katılacak. İstasyondaki görevleri 4 ay sürebilir. Önce Çarşamba günü planan sefer olumsuz hava koşulları nedeniyle fırlatmaya 16 dakika kala durdurulmuştu. NASA, uzay araçlarını emekli ettiği 2011'den bu yana Uluslararası Uzay İstasyonu'na astronot göndermiyordu. Daha önce hiç uzay yolculukları için özel bir şirketle anlaşmamıştı. Elon Musk'ın sahibi olduğu SpaceX şirketi ile NASA 2,6 milyar dolarlık sözleşme yaptı. Sözleşme kapsamında şirket uzay istasyonuna altı astronot seferi düzenleyecek. Hurley ve Behnken'in misyonları başarılı olursa bir sonraki uzay yolculuğu Ağustos ayı sonunda gerçekleşecek. Boeing şirketi de NASA ile bir sözleşme yaptı ama zamanlama olarak SpaceX'in bir yıl gerisinden geliyor. Crew Dragon'un fırlatılmasına saatler kala, SpaceX'in Starship SN4 prototipi Teksas'ta yapılan bir motor testi sırasında patladı. Starship SN4 uzay aracı, SpaceX'in büyük ölçekli uzay fırlatma sistemi için gerekli teknolojileri test etmek üzere ürettiği bir dizi prototipin en yenisiydi. SpaceX tek seferde 100'e kadar kişiyi uzaya taşımayı ve nihayetinde Mars'a yolculuğu hedefliyor. Starship serisinin ilk prototipi Mk1, Kasım 2019'daki bir basınç testi sırasında patlamıştı. Halefleri SN1, SN2 ve SN3 de denemelerde başarısız olmuştu. ABD 2000 yılından bu yana uzay araçlarında, üst düzey performansa sahip ve görece ucuz Rus yapımı RD-180 roket motorları kullanıyordu. Şubat 2019'da Elon Musk, SpaceX'in Starhip uzay aracı için ürettilen Raptor motorunun testlerde başarılı olduğunu ve basınca karşı dayanıklılıkta \"müthiş Rus RD-180\"dan daha iyi bir performans sergilediğini duyurdu. ABD Kongresi 2018'de kabul edilen yasayla 2022 sonrasında Rus yapımı motorların Amerikan roketlerinde kullanımını yasakladı. Bu yasa ile ABD'nin RD-180'e alternatif arayışları hızlandı. SpaceX'in Crew Dragon aracında kendi üretimleri Merlin motoru kullanırken, Starship serisinde Raptor motorları kullanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/curie-ailesi-bilim-hayalinin-pesinde", "text": "Bilim insanlarını bilime bağlayan şey, dünyanın en zor zamanlarında sekteye uğrasa da terk edemediği doğuştan gelen bir merak, bir aşk belki de. Bilim insanı bir problemi çözmeye ya da bir olguyu açıklamaya çalışırken sorular sorar ve sorularına yanıtlar arar. Bazen son derece uzun soluklu olabilen bu süreçte kendi bilgi birikimini, gözlem gücünü ve mantıksal çıkarım yeteneğini kullanmanın yanı sıra, bazı bilim insanları takım çalışmasının verdiği destekten de faydalanmıştır. Sonuçta bilim insanı kendini, küçücük bir kar topundan, devasa bir çığ yığınına dönüşebilen bir işe adamıştır. İşte bilimde adanmışlığın ve iş birliğinin en güzel örneğini bir aile ancak bu kadar güzel anlatabilir. Bilimden ve insancıllıktan başka bir hayali olmayan Curie ailesi. Marie Salomea Sklodowska (1867-1934) Polonya'da doğmuştu. Temel eğitimden sonra Varşova'da Endüstri ve Tarım Müzesi adı altında, gizli eğitim veren bir okula gitti. Bu müze, o dönem Rus işgalinde olan Polonya'da genç Polonyalıların zorunlu Rusça eğitim yerine Lehçe eğitim alabildiği ve bilim öğrenebildiği gizli bir yerdi. O dönemde Polonya'da kadınların üniversiteye gitmesi mümkün değildi ve bu isteğini gerçekleştirebilmesi için Marie'nin yurt dışına çıkması gerekiyordu. Bu nedenle, Fransa Sorbonne'da tıp eğitimi alan ablası Bronya'nın yardımıyla Fransa'ya giderek fizik ve matematik alanlarında eğitim aldı. Önce sınıf birincisi olarak fizik, ardından da matematik diploması sahibi oldu. 1894 yılında, 27 yaşındayken Marie'nin bir sonraki hedefi öğretmenlik diploması almaktı. Aynı yıl bir arkadaşı vasıtasıyla Pierre Curie ile tanıştırıldı. Aslen Fransız olan Pierre Curie (1859-1906), tıp doktoru babasının verdiği eğitim sırasında erken yaşlarda matematik ve geometriye ilgi duymaya başladı. Öyle ki, 16 yaşına geldiğinde matematik derecesini eline almış, 18 yaşında yüksek lisansını tamamlamıştı. 1880'de ağabeyi ile beraber bazı kristallere mekanik basınç uygulanmasıyla kristallerin elektrik potansiyelinde meydana gelen değişimi keşfetti. Henüz 20'li yaşlarındayken Fizik alanında ünü çoktan Fransa'yı aşmıştı. Fransa'da tanışan Marie ve Pierre 1895 yılında evlendiler. Bu dönemde Marie'nin desteğiyle Pierre Curie ferromanyetizm ve paramanyetizmi konu alan doktora tezinde, şimdi Curie yasası olarak bilinen manyetizma ile sıcaklık arasındaki bağıntıyı gösterdi. Bir sonraki yıl Marie öğretmenlik diplomasını aldı. 1897'de kızları Irene'in doğmasından sonra Pierre başkanlık yaptığı Endüstriyel Fizik ve Kimya okulunun laboratuvarına Marie'yi aldırdı. O sıralar Henri Becquerel'in uranyum tuzlarının ışın yaydığına dair yaptığı gözlemler Marie'nin dikkatini çekti ve bu konu üzerine araştırma yapmaya koyuldu. Bunun için de Pierre'in ağabeyi ile bulduğu piezoelektrik etkisine dayanan zayıf elektrik akımı ölçümünde kullanılabilen elektrometreyi ölçüm aracı olarak kullandı. 1898'e kadar uranyum bilinen tek radyoaktif maddeydi ancak önce uranyumun bozunmasıyla ortaya çıkan polonyumun ve sonrasında toryumun radyoaktif olduğunu keşfetti. Oysa Gerhard Schmidt isimli Alman fizikçi toryum bulgusunu çoktan yayımlamıştı. Bir sonraki hedefleri uraninit doğal cevherinden, bilinen tüm radyoaktif maddeleri çıkartmaktı. İşlem sonunda kalan maddeye radyum diyerek izolasyona başladılar. Büyük ölçekli uraninit kullanma ihtiyacını Avusturya-Macaristan'daki Joachimsthal madenlerinden çıkarılan uranyumun istenmeyen kalıntılarından sağladılar ve dört ton malzeme kullandılar. İzolasyon için uyguladıkları işlemler gözle görülür radyoaktif işaretler gösteriyordu. 1902'de bir gramın onda biri kadar radyum klorür ayrıştırdıklarında Fransa ve Britanya'da meşhur olmuşlardı. Bu araştırmayla doktora unvanı alan Marie eşiyle beraber ağır sağlık sorunları yaşamaya başladı. 1903'te radyasyon çalışmalarından ötürü Curie çiftine ve Henri Becquerel'e Nobel Fizik Ödülü verildi. Böylece Marie Curie, Nobel ödülü alan ilk kadın oldu. Ödülle gelen ün yerine, her daim mütevazı hayatı tercih eden Pierre, Sorbonne'da fizik öğretmenliğine başladı ve çiftin ikinci kızları Eve dünyaya geldi. 1906'da Pierre Curie at arabası çarpması sonucu öldü. Zor zamanlar geçiren Marie, Pierre'e ait çalışmaları yayımladı. 1908 yılında Sorbonne'a ilk kadın profesör olarak atandı. 1911 yılında polonyum ve radyumun keşfinden ötürü Nobel Kimya Ödülüne layık görüldü ve ödülü iki kez alan ilk bilim insanı oldu. 1914'te Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie müdür olarak atandı. I. Dünya Savaşı yıllarında 200'den fazla taşınabilir röntgen cihazıyla ve kızı Irene ile X-ışını teknolojisini genç kadınlara ve uzmanlara öğretti. Bu süreçte radyoaktif ışından çokça etkilendi. Sağlık sorunları git gide artsa da öğrenmekten ve öğretmekten vazgeçmedi. 1934 yılında yüksek enerjili radyasyona maruz kalmaktan kaynaklanan kan kanserinden öldü. Marie Curie'nin not defterleri de maruz kaldığı yüksek doz radyasyon sebebiyle kurşun kaplarda korunmaktadır. Büyük kızları Irene Curie (1897-1956) Sorbonne Bilim Fakültesinde lisans eğitimi aldı. I. Dünya Savaşı sırasında annesiyle beraber yaralıların vücutlarındaki şarapnel parçalarının yerlerini bulmaya yardım eden radyograf hemşiresiydi. Bu süreçte annesiyle çokça radyoaktif ışınına maruz kaldı. 1925 yılında ebeveynlerinin keşfi olan polonyumun alfa ışınları üzerine bir doktora tezi hazırladı. Bu dönemde Kimya mühendisi Frederic Juliot'a radyokimya araştırmalarında laboratuvar yöntemlerini öğretti. 1926 yılında evlenen çift çalışmalarını atom çekirdeği üzerine yoğunlaştırdı. Alüminyumun doğal kararlı izotopuna alfa ışınları gönderildiğinde kararsız fosfor izotopunun elde edildiğini buldukları çalışmayla tıpta radyoaktif maddelere hızlı ve kolay ulaşılmasını sağladılar. Bu çalışmalarıyla çift 1935'te Nobel Kimya ödülü aldı. Irene Juliot-Curie bu ödül sonrası bilim fakültesinde profesör oldu ve nükleer füzyon çalışmalarına öncülük etti. Kan kanseri teşhisinin ardından hayata veda etti. Küçük kızları Eve Curie ise felsefe ve bilim lisansını tamamladıktan sonra bilim yerine gazeteciliği seçti. Annesinin ölümünden sonra Madame Curie isimli bir biyografi hazırladı. 1960 yılında UNICEF ile çalışmaya başladı. UNICEF adına Nobel Barış Ödülünü alan Henry Richardson Labouisse ile evlendi. Beş Nobel ödülü sahibi ailenin Nobel Ödülü almamış tek üyesidir ve 102 yaşında hayata veda etmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dagdeviren-hawking-ile-birlikte", "text": "Amerika'da giyilebilir kalp pili tasarımı ve ürünüyle yıldızı parlayan genç bilimcimiz Canan Dağdeviren, Harvard Üniversitesi'nde bir konuşma yapan ünlü İngiliz teorik fizikçi Hawking ile bir araya geldi. Kozmolog Stephen Hawking, Harvard Üniversitesi'nde verdiği derste, kara delikler 'düşündüğümüz kadar kara değil', demiş ve çevresinde, ışık dahil her şeyi içine çeken kara delikler paralel evrenlere açılan kapılar olabilir iddiasını ileri sürmüştü. Bini aşkın akademisyen ve öğrencinin dinlediği ve internet üzerinden de canlı olarak yayınlanan ders, uzmanı olduğu ve üzerine kitaplar yazdığı kara delikler ve enformasyon paradoksu üzerine idi. Kara deliklere giren nesnenin sanılanın aksine kaybolmadığını, kara deliklerin bilim kurgu yazarlarının hayal edebileceğinin ötesinde bir gizemi barındırdığının belirten Hawking, \"Kara deliklerin nasıl bu kadar büyük bilgiyi bünyesinde barındırdığı sorusu, çözmek için son derece sıkı bir biçimde çalıştığımız konulardan biri.. Eğer kara deliğe düştüğünüz hissine kapılırsanız korkmayın, bir çıkış var\" esprisini yaptı. Canan Dağdeviren de Hawking'in verdiği bu ilginç dersi izleyenler arasındaydı. Dağdeviren, Harvard Topluluğunda \"o benim kahramanım\" dediği Hawking ile bir araya geldi ve çektirdiği fotoğrafını sosyal medyada paylaştı. Canan Dağdeviren özellikle giyilebilir kalp pili tasarımı ile birden gözleri üzerine çekti ve Forbes'un 30 yaşındak küçük 30 bilim insanı listesine girdi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ndeki bilimsel araştırmalarla duyurdu ve son olarak da Harvard Üniversitesi'nin Genç Akademi Üyeliği'ne seçilen ilk Türk oldu. Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesini bitirdikten sonra, Sabancı Ünivresitesi'nde yüksek lisans ve ABD'de doktora yapan Dağdeviren'in kalp ile ilgisi, küçük yaşta dedesini kalp krizinden kaybetmesi üzerine başladı. Normal şartlarda ömrü 5-7 yıl arasında değişen kalp pillerini, giyilebilir kalp pili projesi ve tasarımı ile ölümsüz hale getirdi, Dağdeviren, şimdi de Parkinson, Alzheimer ve farklı beyin hastalıklarına yardımcı olabilmesi için iğne şeklinde bir pil tasarlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dev-yildizdaki-kararmanin-nedeni-ne", "text": "Parlaklıklarını döngüsel olarak değiştiren yıldızlar evrende çok da ender değil. Bunlar genelde eşlerini dönüşümlü olarak örten çift yıldızlar. Fakat bir yıldızı düzenli olarak karartan özel süreçler de var. Cambridge Üniversitesi astronomlarından Leigh Smith ve ekibi, bugüne kadar hiçbir sınıfa girmeyen bir yıldız keşfetti. Gizemli cisim VISTA teleskopu ile gökyüzü taraması yapılırken bulundu. Bu projeyle neredeyse on yıldan bu yana bir milyara yakın yıldızdaki parlaklık değişimi takip ediliyor. Bu gözlem sırasında hiçbir kategoriyle girmeyen değişken yıldızlar bulunuyor ve bunlar araştırmacılar tarafından WIT olarak isimlendiriliyor. Bu WIT yıldızlarından biri dünyamızdan yaklaşık olarak 25.000 ışık yılı uzaklıktaki dev yıldız VVV-WIT-08. Güneşinki kadar büyük bir kütleye sahip olmasına rağmen ondan yüz misli büyük. Spektrasyonu, yaklaşık 3.600 Kelvin'lik etkili bir sıcaklığa sahip oldukça soğuk bir dev olduğunu gösteriyor. Burada ilginç olan şu: Bu dev yıldız uzun yıllar hiçbir değişim göstermezken, 2012 ilkbaharında birden bire kararmış ve ışıma gücünün yüzde 97'sini kaybetmişti. 200 gün kadar devam eden bu karanlığın ardından yıldız yeniden daha önce olduğu gibi parlamaya başladı. Kararmanın bu kadar uzun ve yoğun olması son derece ender. Teleskop gözlemleri sadece 17 yıl kadar geriye uzandığı için bunun bir seferlik mi yoksa düzenli olarak tekrarlanan bir olay olup olmadığı bile bilinmiyor. Astronomlar bugüne dek düzenli olarak tekrarlanan uzun karanlık dönemlerine sahip iki yıldız biliyorlar. Bunlardan biri 27 yılda bir eş yıldızının toz diski tarafından örtülen Epsilon Aurigae iken diğeri de 69 yılda bir kararan Kırmızı Dev TYC 2505-672-1 olarak bilinir. Fakat VVV-WIT-08 farklı: Daha önce bilinen değişen yıldızların hiçbirinde, görünür ve kızılötesi ışığın tüm dalga aralıklarını eşit olarak etkileyen bu kadar büyük bir parlaklık kaybı görülmedi. Bununla ilgili veriler ekibe, Varşova Üniversitesi'ndeki OGLE teleskopundan alınan görüntülerle sağlandı. Araştırmacılar bu fenomenin nedenini bulmak için, sistematik olarak akla gelen tüm nedenleri kontrol etmelerine rağmen, herhangi bir açıklama bulamadılar. VVV-WIT-08'in ışık eğrisi, bilinen hiçbir yıldızın değişkenliğiyle örtüşmüyor. Işık eğrisinin simetrisi Kırmızı Dev'deki oynamalara uymuyor ve genç bir yıldız için cisim bu olayın dışında çok düzenli ve istikrarlı ışıyor. Bu yüzden karartmanın dışarıdan gelmesi gerekiyor. Mesela yıldızı örten karanlık ve büyük bir gökcismi gibi. 'Söz konusu gökcismi dev yıldıza yerçekimiyle bağlı olmalı, çok zayıf ışımalı ve dünyanın yarıçapından daha büyük bir yarıçapa sahip, eliptik görünümlü olmalı' diyen araştırmacılar bir model yardımıyla olası tüm adayları kontrol ettiler. En olası karartıcı yıldız, yoğun bir toz diskiyle çevrili olan bir eş yıldız olabilirdi. Ancak bu tür çevresel disklerin tipik özellikleri gözlemlerle uyuşmuyordu. 'Diğer bir açıklama dev yıldızın malzemesini soğurarak, geniş bir gaz diski oluşturan bir eş yıldız olabilirdi' diyor araştırmacılar. Dev yıldızdan, eş yıldızın yerçekimi alanın madde transferi örtülü bir diskin varlığını açıklayabilir ve bu senaryo yıldızın beklenenden niçin daha küçük olduğuyla ilgili bir açıklama da sunuyor. Ancak araştırmacılara göre bu senaryolardan hiçbiri dev yıldızın ne ile bu kadar uzun süre karartıldığını tam olarak açıklayamıyor. Kararmanın süresi, derinliği ve akromatikliği bu olayı olağanüstü ve sıra dışı kılıyor, yani gizi hala çözülmüş değil. Fakat araştırmacılar buna benzer olaylar keşfetmeyi umuyorlar. Hatta VISTA- araştırması çerçevesinde iki aday bulunmuş bile olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dinozorlari-yok-eden-asteroit-devasa-bir-tsunamiye-de-yol-acmis", "text": "Bu da sürtünme sebebiyle orman yangınlarını başlattı ve canlı hayvanları küle çevirdi. Bu parçacıklar atmosfere de süzüldü ve yıllarca güneş ışınlarının gelmesine engel oldu. Böylelikle bitkileri ve onları yiyen hayvanları da öldürdü. Dinozorların nasıl yok olduğuna yönelik farklı teoriler bulunsa da bilim insanları tarafından en çok kabul göreni, yaklaşık 65 milyon yıl önce Dünya'ya çarpan bir asteroitti. Yapılan yeni bir çalışmaya göre, söz konusu çarpışma, Meksika Körfezi'nden yayılan devasa bir tsunamiye de neden oldu. Çarpmanın etkisi büyük bir ekolojik yıkıma yol açtı. Cretaceous-Paleogene olarak adlandırılan 14 kilometre genişliğindeki Chicxulub asteroidinin böylesi bir yok oluşa sebep olduğu zaten biliniyordu. Ancak tsunami bulgusu çok yeni. Michigan Üniversitesi'nden dünya ve çevre bilimleri araştırmacısı Molly Range, Chicxulub asteroidinin Dünya üzerinde çok büyük bir tsunamiye neden olduğunu söylüyor. Range'e göre tsunami o kadar büyüktü ki modern tarihte eşi benzeri görülmemişti. Çalışmanın yürütücüsü olan Range ve arkadaşları, bulguları Amerikan Jeofizik Birliği'nin yıllık toplantısı sırasında hakemli dergide yayımladı. Live Science'a konuşan Range, Bildiğimiz kadarıyla, çarpma anından dalga yayılımının sonuna kadar tsunaminin küresel modelini çıkaran ilk biz olduk dedi. Araştırmacılar bu asteroidin Meksika Körfezi'ndeki sığ suya çarptığını biliyorlardı. Bulguya göre, söz konusu asteroit Dünya'nın kabuğunda 1.5 kilometrelik bir krater açtı. Bununla birlikte büyük dalgalar dünya genelindeki okyanuslara yayıldı. Öyle ki Güney Pasifik ve Kuzey Atlantik'te dalgalar 14, Kuzey Pasifik'te ise 4 metreye ulaştı. Bu arada, Meksika Körfezi'nin bazı yerlerindeki dalgalar 100 metreye kadar yükselmişti. Böylesi bir tsunamiyi hayal etmek zor olabilir, bu yüzden araştırmacılar bu tsunamiyi, en az 225 bin kişiyi öldüren 2004 Hint Okyanusu tsunamisi ile karşılaştırdılar. İki tsunami, gece ve gündüz kadar farklıydı. Range, her iki tsunaminin ilk 7 saatine bakıldığında Chicxulub'un etkisinin, 2004'te Hint Okyanusu'nda gerçekleşen tsunamiden 2 bin 500 ile 29 bin kat daha büyük olduğunu söylüyor. Hatırlatmak gerekirse Güney Yarımküre'de şimdiye kadar kaydedilen en büyük dalga Mayıs 2018'de Yeni Zelanda'nın yakınında ölçülen 23.8 metre yüksekliğindeydi. Ekolojik açıdan büyük bir yıkım."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dogal-uranyumu-bol-topraklar-kanser-mi-yapiyor", "text": "Uranyumun kimyasal zehirliliği, yaydığı radyasyondan çok daha etkin! Son yıllarda, doğal uranyumu bol Manisa Köprübaşı ve Aydın Söke Kisir Köyü çevresinde yaşayan halkın uranyumdan kanser olduğu haberleri gazete, TV ve sosyal medyada yer alıyor. Eline radyasyon ölçen Geiger Sayacı alan çok kişi ölçümler ve açıklamalar yapıyor. Bunların içinde, hangi radyoaktif maddeden yayınlanan hangi radyasyonun, hangi uzaklıktan ve vücudun içinden hangi organda, nasıl, ne sürede ve ne ölçüde radyasyon dozu oluşturabileceğini ve bunların kansere neden olup olmayacağıyla ilgili değerlendirme ve hesapları yapabilecek radyasyon fiziğinde bilgi ve deneyim kazanmış uzmanlar, izleyebildiğimiz kadarıyla, ne yazık ki bulunmuyor. Çernobil ya da Fukuşima'yı gezip gelen bazı kişiler radyasyon fiziği uzmanı olarak sunuluyor ve onların birkaç ölçümle yaptıkları yüzeysel değerlendirme ve açıklamalar bu konulara yabancı halk arasında önemseniyor ve kaygıya neden oluyor. Biz bu yazımızda, daha önceki bir dizi yazımızda/A, B ve 3,5b, 6/ belirttiğimiz konulara da değinerek durumu, radyasyon fiziği yol ve yöntemlerine göre açıklamaya çalışacağız. Böylelikle bu konudaki 23.05.2019 tarihli seminerimizin bir özetini de bu yazının sonunda sunmuş olacağız. Öte yandan Greenpeace'in Aydın Söke Kisir köyü çevresinde yaptığı, ancak bir sonuç çıkarılamayan, ayrıntılı bir araştırmasını da yetkililerin göz ardı etmemesini önereceğiz /C/. Radyoaktif madde deyince, ne anlıyoruz? Bazı maddelerin atom çekirdekleri, dıştan bir etki olmadan, kendiliğinden bozunarak alfa, beta ve gama ışınları yayınlıyorlarsa bunlara radyoaktif madde ve yayınlanan bu çeşit ışın ya da taneciklere de iyonlayıcı radyasyon diyoruz. İyonlayıcı radyasyonlar atomlardan elektron sökebilecek ve onları iyonlaştırabilecek kadar yüksek enerjideler. Atom çekirdeklerinin ışın salarak başka atom çekirdeklerine dönüşmesine bozunum diyoruz ve bunun birimi Bequerel . Bq: Saniyede bozunan atom, atomların sayısını gösteriyor. Ancak, aynı sayıda bozunan farklı atom çekirdekleri, farklı enerjide, farklı ışınlar ya da tanecikler yayınladıklarından Bq sayısı vücudumuza etki bakımından bir ölçü değil. Vücudumuza etki, herhangi bir radyoaktif maddeden yayınlanan ışınlardaki enerjinin vücudumuzdaki soğurulmasından başka bir şey değil ki buna radyasyon dozu diyoruz. Bunun birimi ise Gray. 1 Gray: Herhangi bir maddenin kg başına 1 Joule'lük enerji soğurumu. Vücudumuzun her kg için bunun eşdeğeri gama ışınları için Sievert. Yazın deniz kıyısında güneş ışınlarının vücudumuza aktardığı enerjiyle derimizin kızarması gibi, çok daha girici olan iyonlayıcı radyasyonun vücutta soğurulmasıyla vücudumuza enerji aktarılıyor ve bunun birimi ise Sievert. Bu vücut için büyük bir enerji aktarım miktarı olduğundan binde ve milyonda bir miktarları olan mSv ve mikro Sv kullanılıyor. Radyoaktif maddeler vücudumuzu ya dıştan ya da bunlar vücuda alındığında yayınladıkları radyasyonlarla içten ışınlıyorlar ve hasar yapabiliyorlar. Noktasal olmayan büyük ya da yüzeysel radyoaktif kaynaklarda dıştan ışınlanmada, radyasyon şiddeti kabaca uzaklıkla doğru orantılı olarak azalıyor. Bu bir Geiger sayacıyla ve radyasyon kaynağıyla 1m, 10m gibi uzaklıklarda gösterilebilir. Radyoaktif maddeler doğada da var. Diğer doğal radyoaktif maddeler gibi doğal uranyum da yer kabuğundan kaynaklanıyor. Yarılanma süresi dünyanın yaşı kadar : 4,5 milyar yıl, yani başlangıçtaki her 100 gramdan bugün 50 gr kalmış. Vücuda alındığında ise vücuttaki yarılanma süresi çeşitli organlara göre 15 ile 180 gün arasında değişiyor. Yani vücuda 1 gr alınmış olsa bunun yarısı bu süreler sonunda normal yollarla vücuttan atılıyor. Uranyum: Çok düşük radyoaktiviteli bir madde! Belki şaşılacak ama uranyum çok zayıf radyoaktiviteli bir madde ya da her gramının Bq olarak bozunum sayısı olan 'Özgül radyoaktivitesi' çok düşük. Halbuki, bu kadar düşük radyoaktiviteli uranyumdan nükleer güç santrallerinde nasıl oluyor da büyük enerji üretiliyor? NGS'de durum farklı. NGS'da Uranyum 235 ancak nötronlarla bölündüğünde aşırı enerji ortaya çıkıyor. %99 uranyum 238'den oluşan doğal uranyumun özgül radyoaktivitesi düşük ancak ondan bozunmayla türeyen radon gazı ve bundan da türeyen Polonyum 210 ve Kurşun 212 gibi ağır metallerin vücut için çok daha fazla etkili olduğunu araştırmacılar ortaya koydular. Öte yandan uranyumun vücuttaki kimyasal zehirliliği, radyolojik zehirliliğiden önce geliyor. Bu nedenle vücuda giren miktar önemli. Günlük sınır değer 42 mikrogram. Ancak, vücuda besinlerle, sular ve havayla giren tüm uranyum vücutta kalmıyor çoğu normal yollarla atılıyor. Sonunda vücudumuzda 30 ile 60 mikrogram arasında uranyum kalıyor. Vücuttaki kimyasal zehirlilik ise ancak 420 mikrogramdan başlıyor. Bunun radyasyon etkisi ise yok denecek kadar az . Uranyum yer yüzünde her toprakta çok az miktarda bulunuyor. Ortalama olarak 3 ppm. Bu, bir çorba kaşığı uranyumun 10 tonluk bir kamyon toprakta homojen olarak karıştırılıp dağılması demek. Ancak dünyanın bazı bölge ya da yörelerinde uranyum çok daha fazla bulunuyor. Türkiye'de de örneğin Manisa Köprübaşı ve Aydın Söke Kisir Köyü çevrelerinde uranyum çok daha fazla var. Buralarda uranyum aramaları yapılmış, sondaj çukurları açılmış. Bunlardan halk kanser oluyor, şeklinde medyada yayınlar yapılıyor . İyi yanmamış ızgaradaki et de kanser yapabilir! Uranyumu bol topraklarda yaşayanların almakta oldukları radyasyon dozu kanser yapar mı? Yapar da, yapmaz da! Her şeyin çok fazlasının zararlı olduğunu kanıtlayabiliyoruz ve bunu hepimiz biliyoruz. Ancak her şeyin çok azının da zararlı olmayacağını kanıtlayamıyoruz. Bu, her şeyden önce alınan radyasyon dozuna ve bunun zamana dağılımına bağlı... Günlük yaşamımızdan bir örnek verirsek: Örneğin 2 litre viski 10 dakikada susuz içilirse insan ölebilir ama 10 günde azar azar içilirse bir şey olmayabilir. Olmayabilir diyoruz, çünkü zaralı olup olmayacağını kesinlikle söyleyemeyiz. Öte yandan örneğin iyi yanmamış kömürde pişirilen bir parça pirzolada yüzlerce kanser yapan madde olduğunu uzmanlar söylüyorlar. Ama herkes bu çeşit pirzola yiyor kanser olmuyor ya da ileride olursa pirzoladan olduğunu kimse kanıtlayamıyor. Radyasyon dozu da böyle... Hatta düşük radyasyon dozunun vücuda yararlı olduğunu da söyleyen uzmanlar var. Radon kaplıcalarından sonra romatizmalı dizlerinin artık daha iyi olduğunu, ağrılarının dindiğini söyleyenler de var. Radyasyon dozunun 200 mSv'ten azının vücutta herhangi bir hasar yaptığı ise gözlenemiyor. Hatta Japonya'da 2. Dünya Savaşı'nda atılan atom bombalarından kurtulanlar üzerinde bugüne kadar sürekli yapılan tıbbi gözlemlerde 1 Sv 'ten (1000 mSv) fazla doz alanlarda radyasyonun belirgin bir etkisi kesinlikle belirlenemiyor. Bu dozu alan onbinlerce kişinin ancak %5'inin kanserden öldüğü ya da ölebileceği hesaplanıyor ama tek tek kişiler için bir sonuç çıkarılamıyor (Örneğin 10 bin kişinin her biri 1 Sv'lik doz almış olsa bunlardan ancak 500 kadarı kanser olabiliyor diğer 9500 kişide kanser gözlenemiyor). Uranyumu bol topraklarda ise bundan çok daha az radyasyon dozunun oluşabileceği kaba bir hesapla gösterilebilir. Bu demek değildir ki ölçüm, hesap ve değerlendirme yapmayalım? Tam tersi derinlemesine yapalım ve ondan sonra çıkan sonuca göre karar verelim. Sadece birkaç ölçüm ve sınır değerlerle karşılaştırma yeterli değil. Bol uranyumlu topraklara dönersek: Önce halkın uranyum ve onun bozunumundan üretilen radon, polonyum gibi radyoaktif maddelerden almakta olduğu toplam radyasyon dozunun doğru olarak hesaplanması gerekiyor. Bu çeşit radyoaktif maddeler topraktan ve evlerin duvarlarından vücudu hem dıştan ışınlarken, solunum ve sindirim yoluyla vücuda besinler, su ve havayla girerek içten de ışınlıyorlar. Vücudun aldığı dozu doğrudan vücutta ölçemiyoruz. Çünkü maddeler diğer maddeler gibi vücudun çeşitli organlarına yerleşip bir süre kalıp sonra bunların büyük bir bölümü normal yollarla vücuttan atılıyor. Bunlardan vücuda hangilerinin ne yollarla ve günde, yılda ortalama olarak ne miktarda girdiklerini ve bunlardaki radyoaktif maddelerin miktarlarını, vücutta ilgili organlarda kalış sürelerine göre bilmemiz ve doz hesapları yapmamız gerekiyor. Bunun için de yöre halkında, ayrıntılı araştırmalar yapılması, insanların yeme alışkanlıklarının ve yörede yetişen besin maddelerinden hangilerinin daha çok ve ne miktarlarda yendiğinin ve bunlardaki doğal radyoaktif maddelerden hangilerinin ne miktarlarda bulunduğunun belirlenmesi gerekiyor. Bunlar ise bugüne kadar Türkiye'de yapılmış değil. Önce vücudun etkilendiği toplam radyasyon dozu bu şekilde hesaplanacak sonra bu doz, sürekli almakta olduğumuz ortalama doğal radyasyon dozu ve bunun değişim aralığıyla karşılaştırılacak eğer yüksek ise bu dozun oluşturabileceği kanser riski hesaplanıp önleme gerek olup olmadığı kararlaştırılacak. Görüldüğü gibi çok kapsamlı araştırmalar gerekiyor. Öte yandan içme sularında ve evlerde yüksek radyoaktivite ölçülmüş ise önlemler alınarak bu çeşit suların içilmesinin önlenmesi ve yüksek radonlu evlerin sık sık havalandırılması gerekebilir. Uranyumu bol topraklar kanser mi yapıyor? sorusunun yanıtının, yukarıdaki açıklamalarımızdan, kesin olarak verilemeyeceği görülür. Bilimde derinlemesine araştırma ve incelemelerle karşılaştırmalar yapılmadan bir sonuca varılamayacağı bilinir ve sonuçların da başka araştırmalarla sınanması gerekir. Bu nedenle birkaç ölçüme dayanılarak medyada kesin açıklamalar yapılması ya da - köyde kanserliler arttı ve buna çevredeki uranyum maden çukurları sebep oldu gibi! açıklamalar yapılması bilimsel olarak doğru değil. Yaşamın her dalında risk vardır ve burada da kesin sonuç vermek yerine risk ne kadardır? sorusunu sormak ve buna yanıt aramak gerekir. İnsan sağlığına etkisi olabilecek herhangi bir maddenin ya da radyasyon dozunun değil az miktarının, çok miktarının bile her insanda aynı etkiyi göstermediği biliniyor. Bu, Japonya'da 2. Dünya Savaşı sonunda 1945'de atılan atom bombalarından yaşamda kalan 100 bin kadar kişinin aldığı 1000 mSv'in epey üzerindeki radyasyon dozlarının ortalama olarak sadece %5 kadarında kansere neden olabileceğini son 70 yıldır yapılmakta olan epidemiyolojik araştırmalar göstermiştir (ya da yaklaşık olarak aynı dozları alan 95 bin kişide kanser görülmemiştir). Uranyumu bol topraklar çevresinde yaşayanların aldıkları radyasyon dozlarının ise, çok çok daha düşük olacağı kestirilebilir ve bunun kanser riski ise son derece düşük kalacaktır. Yapılan bir uzun uçak yolculuğunda kozmik ışınlardan alınan radyasyon dozunun çok daha fazla olacağı hesaplanabilir. Bu demek değildir ki uranyumu bol topraklar çevresinde kanser riski yoktur. Risk vardır ama son derece düşük olacağı beklenir. Bu riski daha da azaltmak istiyorsak yapılacak iş, yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan bilimsel araştırma, ölçüm ve değerlendirmeleri yapmak ve bunların sonucu olarak gerekiyorsa, ilgili önlemleri almak olmalıdır. Örneğin yüksek radyoaktiviteli içme sularının, besinlerin halka ulaşmasını önlemek ve yüksek radon derişimli evlerin sık sık havalandırılmasını sağlamak bilimin gösterdiği yoldur. Öte yandan yukarıda belirtildiği gibi, vücuda giren uranyumun kimyasal zehirliliği radyasyonun etkisinden çok daha önceliklidir ve bu nedenle besinler, sular ve hava yoluyla vücuda günde ne kadar uranyum girdiği? Ölçümlerle belirlendikten ancak sonra toplam risk hesaplanabilir. - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sokede-uranyumun-kanser-iddiasi-taek-aciklamasi-neler-yapilmali - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aydin-soke-yoresindeki-bir-uranyum-madeni-kanser-mi-yapiyor - Greenpeace Aydın Kisir Raporu 2017"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dogu-anadolu-gozlemevi-dag-projesi-ve-ulkemiz-astronomi-bilimine-olasi-katkilari", "text": "Doğu Anadolu Gözlemevi ülkemize bir yenilik getiriyor. Erzurum'da Karakaya Tepeleri'nde 3170 metre yükseklikte yapımı devam eden bu gözlemevi ile ilk kez kırmızı öte dalgaboyuna duyarlı ve uyarlanabilir optiğe sahip bir teleskoba sahip oluyoruz. DAG görsel ve yakın-kırmızı öte dalgaboylarını kapsayan bir frekans aralığında gözlem yapabilme kabiliyetine sahip olacak. 4 metrelik çapı ile şu an ülkemizde bulunan en büyük Türk-Rus ortak teleskobu olan 1.5 metrelik RTT150'den 2.5 kat daha büyük. Bu da demek oluyor ki DAG daha fazla ışık toplama alanına sahip. Yani bir başka deyişle, DAG sayesinde evrende daha derinleri görebileceğiz. Atmosferdeki su buharı ve sıcaklık değişimleri gözlem kalitesini doğrudan etkileyen unsurlardır. Gece açık bir havada uzayın derinliklerine baktığınızda yıldızların adeta size göz kırptığını ve bulanıklaştığını görürsünüz. Bunun nedeni atmosferimizdir. Astronomik gözlemler yapılırken gözlenen cismi net görebilmek önemlidir. Atmosferin bu negatif etkisinden kurtulmanın en kesin çözümü teleskobu atmosfer dışına çıkarmak ve Dünya etrafında bir yörüngeye oturtmaktır. Ama bu çok pahalıdır. O nedenle teleskoplar daha ucuz olduğu için çoğunlukla yer yüzeyine yerleştirilir. Ancak kaliteli gözlem için önümüzde bir engel olarak duran atmosferi dolaylı yoldan devre dışı bırakacak gözlem teknikleri ve teknolojiler sürekli geliştirilmektedir. Son yıllarda kullanılan ve adaptif optik denilen teknikle atmosferdeki bu türbülans olayları gözlem esnasında anında düzeltilerek veri elde edilebiliyor. İşte DAG son teknoloji ürünü olan böyle bir optiğe sahip olacak. Evrenin genişlemesinden dolayı daha uzaktaki galaksi kümeleri yakında olanlara kıyasla daha hızlı bir şekilde bizden uzaklaşır. Bunun sonucu olarak daha uzaktaki galaksi kümesinde yer alan galaksilerin ışığının dalgaboyu daha fazla kırmızıya kayar. Dalgada meydana gelen bu olaya Doppler Etkisi diyoruz. Bu etkiyi aslında en azından bir ambulans veya itfaiye aracının geçişine şahit olmuş her insan bilir. Ambulans size yaklaştığında ses dalgalarında bir sıkışma olur. Yani birim zamanda kulağınıza gelen ses dalgalarında artış olur. Bir başka deyişle sesin frekansı artar. Ancak ambulans sizden uzaklaşmaya başladığında frekanstaki düşüşü hissedersiniz. Artık kulak tırmalayan bir ses yoktur. Ses giderek şiddetini kaybeder, kaybeder ve artık duymazsınız. Ancak yeterince duyarlı kulaklarınız olsaydı o giderek zayıflayan dalgayı hala duyabilirdiniz. Buna benzer olarak eğer evrenin derinliklerine bakan büyük çaplı ve çok duyarlı 'kulaklarınız' varsa frekansı düşük olan, ya da bir başka deyişle enerjisi daha düşük olan sinyalleri algılayabilirsiniz. İşte DAG ülkemizin uzaydaki en duyarlı 'kulağı' olacak. DAG 3+ ve 4+ sınıfı optik teleskoplar dikkate alındığında Dünya'nın 3. en yüksek teleskobu olacak. DAG ayrıca 4 metre çapa kadar dev bir ayna kaplama ünitesi de içerecek. Artık bu işlemi ülkemizde yapabileceğiz. DAG sayesinde ne tür bilimsel çalışmalar yapabileceğimizi kısaca özetledikten sonra teleskobun dizaynı, alıcıları ve son durumu hakkındaki bilgileri de projenin sorumlularından alacağız. Evrenin derinlerini gözleyebilmek için büyük çapta teleskoplara ve daha uzun dalgaboylarını algılayabilecek o teleskoba monte edilmiş alıcılara ihtiyaç var. İşte DAG bu niteliklere sahip bir teleskop olacak. Birkaç hafta önce Dünya'nın en büyük radyo teleskop dizisi olan ALMA evrendeki ciddi miktarda toz içeren en uzak galaksiyi belirledi. 13.8 milyar yıl yaşındaki evrenin 600 milyon yıl yaşındaki haline yani bebekliğine şahitlik etmiş oldu. İlk galaksilerin, ilk dev yıldızların ve ilk süpernovaların patladığı zamanlara, bizim atalarımız olan ilk yıldızların doğduğu anlara baktı. DAG evrenin derinliklerine bakıp buna benzer evrenin erken zamanlarından oluşan galaksileri gözleyerek kozmolojiye ciddi katkılar yapabilir. Bu çok heyecan verici. Galaksilerin ışınım gücü 2.2 mikrona denk gelen K bandında duyarlı bir şekilde belirlenebilir. DAG yakın kırmızı öte dalgaboyuna denk gelen bu bantta gözlemler yapabilecek kapasitede olacak. Bu sayede sadece yakın çevre galaksiler değil daha ötedeki evrenin geçmişine ışık tutan diğer galaksiler de gözlenerek evrenin derinliği boyunca galaksi evriminin dünden bugüne nasıl değiştiği hakkında ciddi bilgiler elde edilebilir. K-bandı Tully-Fisher ilişkisi galaksi evrimini incelemenin birçok yolundan biridir. Bu ilişki kısaca şunu söyler: Galaksilerin ışınım gücü ile dönme hızı arasında lineer bir ilişki vardır. DAG ile yapılacak K-bandı gözlemlerden galaksilerin çok duyarlı K-bandı mutlak parlaklıkları elde edilebilir. Bu veriler hidrojen veya karbon monoksit gazından elde edilen galaksi dönme hızları ile birleştirilerek yakın çevre galaksiler ve daha uzaktaki galaksiler için Tully-Fisher ilişkisi çalışılabilir. Diğer yandan duyarlı galaksi kümesi gözlemleri de yapılarak galaksi evrimi hakkında çok yeni bilgilere ulaşılabilir ve birçok keşfe imza atılabilir. DAG ile çok duyarlı bir yakın-kırmızı öte gökyüzü taraması yapılabilir. Bu tarz taramalara örnek olarak SDSS ve 2MASS verilebilir. SDSS için kullanılan teleskop 2.5 metre çapında ve teleskop deniz seviyesinden yaklaşık 2800 metre yüksekliktedir. 2MASS için kullanılan teleskoplar ise çap olarak daha da küçüktür. DAG ise 4 metre çapında ve yaklaşık 3170 metre yükseklikte kuruluyor. Teleskop için dizayn edilen ve edilecek alıcılar geniş-açı gökyüzü taramasına uygun olacak şekilde belirlenebilir. DAG'ın gözlem zamanının bir kısmı böyle büyük ve uzun yıllar boyunca tüm Dünya bilim insanlarının başvuru kaynağı olabilecek projelere ayrılabilir. Yıldız oluşum bölgeleri tozludur deriz. Çünkü bu toz zerrecikleri çok önemli bir işlev görür. Evrendeki en bol element olan hidrojen atomlarının birleşip hidrojen molekülü oluşturduğu yerler bu toz zerrelerinin yüzeyidir. Hidrojen molekülleri ise yıldız oluşumunun hammaddesidir. Ve bu toz bulutları yeni doğmuş yıldızlardan aldıkları morötesi ışınım nedeniyle ısınıp kırmızı öte bölgede ışınım yaparlar. İşte DAG ile biz bu bulutları görebileceğiz. Bu sayede yıldız oluşumunu sadece görsel dalgaboyu gözlemleriyle değil kırmızı öte bölgede de inceleme fırsatı bulacağız. Büyük kütleli yıldızların yaşamlarının sonu olan süpernova patlaması ve patlamanın kalıntıları da DAG ile gözlenebilecek. Birçok değişik evrim aşamasındaki yıldızlar da DAG ile gözlenip araştırılabilecektir. DAG ile kozmik mahallemiz Güneş Sistemi'ndeki cisimler de incelenebilir. Örneğin Neptün'ün dışında yer alan ve milyarlarca belki trilyonlarca irili ufaklı asteroid ve keşfedilmeyi bekleyen birçok cüce gezegenin yer aldığı Kuiper Kuşağı detaylı olarak gözlenebilir. Yıldız olamamış sönük ve çok uzun süre yaşayabilen cisimler olan kahverengi cüceler araştırılarak yıldız evrimi hakkında önemli sorulara yanıtlar bulunabilir. DAG büyük ihtimalle birçok yeni kahverengi cüce keşfedecektir. DAG'ın duyarlı olacağı J, H ve K bantlarında (1.2 2.2 mikron arası) kahverengi cüce keşfi yapılabilir. Diğer yandan 400 milyar yıldız olduğunu düşündüğümüz galaksimiz Samanyolu içerisinde yaklaşık 1 trilyon öte-gezegen olabilir. DAG başka yıldızlar etrafında dolanan bu gezegenlerin duyarlı tayflarını elde edebilir. Kuazarlar etrafında gaz diski olan süper kütleli kara delikler içerirler. Samanyolu gibi bir galaksinin ışınım gücünün binlerce katı bir ışınım gücüne sahip olabilen kuazarlar bu özelliklerinden dolayı evrenin en derin bölgelerinden bile görülebilirler. Örneğin 2011 yılında bizden milyarlarca ışık yılı ötede evren henüz 700 milyon yıl yaşındayken oluşmuş bir kuazar keşfedildi. Bu keşif İngilizlerin 3.8 metrelik kırmızı öte teleskobu ile yapıldı. Böyle keşifler DAG ile de yapılabilir, yapılacaktır. DAG için düşünülen odak düzlemi aygıtları ve önemi hakkındaki bilgileri DAG projesi bilim kurulu üyesi İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Sinan Aliş şöyle aktardı. Ülkemiz astronom ve astrofizikçilerinin heyecanla beklediği DAG Projesi tüm hızıyla devam ediyor. 2020 yılında çalışmaya başlamasını beklediğimiz teleskop ülkemizin en büyük ve ilk kırmızı öte teleskobu olacak. Ancak DAG teleskobunun özellikleri yalnızca bunlarla sınırlı değil. Astronomların kullandığı gözlem tekniklerinin başında ışıkölçüm ve tayfölçüm gelmektedir. Işıkölçüm basitçe; gökcisimlerinden gelen ışığın şiddetinin ölçümü ve bunun zamanla değişip değişmediğinin belirlenmesine dayanır. Tayfölçüm ise gelen ışığın dalgaboylarına ayrılması ve ayrıntılı bir şekilde gökcisminin kimyasal yapısının ortaya konabilmesini sağlar. DAG için optik bölgedeki alıcılar 3000 - 10000 Angström dalgaboyu aralığında tasarlanırken, yakın kırmızı öte bölge alıcılarımızın çalışma aralığı 9000 - 25000 Angström olacak. Bu iki bölgede kullanılan alıcı teknolojileri farklı olduğu için tek bir alette bu iki bölgeyi birleştirmek mümkün olamıyor. Dünyadaki bazı teleskoplarda böylesi aletler var ancak bu türden bir karmaşıklık teleskobun çalışma performansını düşürebiliyor. O nedenle, DAG teleskobu için elde etmeyi düşündüğümüz odak düzlemi aygıtları belirli görevlere adanmış olacak. Bu aygıtlardan optik bölgede çalışacak olan görüntüleyici-tayfçeker ülkemizde daha önce benzeri bulunmayan özelliklere sahip olacak. Bunların başında en önemlisi tayfçekerin MOS adı verilen çoklu-cisim tayfölçümü yapabilme yeteneği geliyor. Bu yetenek, aynı anda birden fazla gök cisminin tayfını alabilmeyi sağlıyor. Bu da, teleskobun çok daha verimli kullanılabilmesini ve daha fazla sayıda gök cismini inceleyebileceğimiz anlamına geliyor. DAG teleskobunun optik tasarımı adaptif optik uygulamalarına yönelik olarak yapıldı. Teleskobun ilk ışığı ile birlikte bir AO sistemi de devreye girecek. AO sistemlerinin özellikle kırmızı öte bölgede etkin olması nedeniyle, DAG teleskobu için düşündüğümüz kırmızı öte bölge görüntüleyici ve tayfçekerin AO sistemi arkasına yerleştirilmesine karar verildi. Bu sayede yakın-kırmızı öte bölgede elde edeceğimiz veriler uzaydan yapılan gözlemlere denk olabilecek. Özellikle Erzurum'un kuru havası ve gözlemevi yerleşkesinin yüksekliği de göz önüne alındığında, Kuzey Yarımküre'de Hawaii'deki gözlemevlerinden sonra en kaliteli kırmızı öte gözlemleri DAG ile yapılacak diyebiliriz. Kalkınma Bakanlığı destekli DAG ve DAG-ODA projelerimiz Atatürk Üniversitesi koordinatörlüğünde devam ediyor. Atatürk Üniversitesi Astrofizik Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yönetilen projelere farklı üniversitelerden araştırmacılar katkı veriyorlar. Özellikle DAG-ODA olarak adlandırdığımız \"Doğu Anadolu Gözlemevi Odak Düzlemi Aygıtları ve Adaptif Optik Sistemi\" projemiz 4 üniversitenin işbirliği ile yürütülüyor. Başta Atatürk Üniversitesi olmak üzere, İstanbul Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve FMV Işık Üniversitesi bu projenin ortaklarından. DAG teleskobu iki adet Nasmyth odağa sahip bir teleskop olacak. Bu odaklar teleskobun yanlarında mekanik aksamına sabit bir şekilde bağlı olan platformlarda oluşacak. Teleskop için düşünülen odak düzlemi aygıtları bu Nasmyth platformlarında olacaklar. Yapılan tasarım, bu platformların her birinde 2-3 aygıt bulunabilecek şekilde. DAG-ODA projesinde Avrupa, ABD ve Avustralya ile yakın işbirliği içerisindeyiz. Kalkınma Bakanlığı desteği ile temin edeceğimiz aygıtlar dışında, bilimsel işbirliği karşılığında gelecek odak düzlemi aygıt tekliflerini de değerlendiriyoruz. Nasmyth platformlarındaki geniş alan sayesinde teleskoba birçok bilimsel alet takılı olabilecek. Bu da astronomlara geniş yelpazede bir seçenek sunulması anlamına geliyor. Görüldüğü gibi DAG hem dizaynı hem de odak düzlemi aygıtlarıyla Dünya standartlarında teleskoba sahip bir gözlemevi olacak. Tüm bunlarla birlikte DAG diğer dalgaboylarında gözlem yapan Dünya'daki diğer tüm teleskoplarla alınmış veriler için bir ilave bilgi niteliği de taşıyacak. Eğer bir gök cisminin sadece görsel dalgaboylarındaki özelliklerini biliyorsanız bu o gök cisminin tüm doğasını anlayabilmek için sadece bir ipucuna sahip olduğunuz anlamına gelir. Eğer o gök cisminin kırmızı öte, mm, radyo, x-ışın veya diğer başka dalga boylarındaki verilerine de sahipseniz o cisim hakkında çok daha fazla bilgiye sahipsiniz demektir. Evrene farklı bir dalga boyunda bakarsanız onun farklı bir yüzünü görürsünüz. O nedenle DAG teleskobu kırmızı öte dalgaboylarında gözlem yaparak hem ülkemiz astronomları için yeni çalışma alanları açacaktır hem de uzun yıllar devam eden görsel dalgaboyundaki bilgimize inanılmaz katkılar sağlayacaktır. Elbette DAG uluslararası bilim camiasıyla ülkemizdeki bilim insanlarının daha kapsamlı bir şekilde kaynaşmasına da vesile olacaktır. DAG projesinin genel hatlarıyla son durumu hakkındaki bilgileri ise Atatürk Üniversitesi Astrofizik Araştırma ve Uygulama Merkezi müdürü ve DAG projesi yürütücüsü Doç. Dr. Cahit Yeşilyaprak'tan alıyoruz. 3170 metre rakımlı DAG yerleşkesi olan Erzurum/Konaklı - Karakaya Tepeleri'nde altyapının %80'i tamamlandı ve bu sene itibariyle de kalan kısımlar tamamlanacak. Gözlemevi binası inşaatı geçen sene başladı ve erken gelen kar ve soğuk hava şartları nedeniyle bu seneye uzadı. Kalan inşaat kısmı da 1 Temmuz'da bitirilecek şekilde planlandı. Teleskobun mekanik ve optik parçalarının üretimine 2016'da başlandı. Mekanik sistemler İtalya'da, optik parçalar ise Belçika'da üretilmektedir. 4 m çaplı aynamızın üretimi tamamlanmış ve kaplanmak üzere Rusya'ya gönderilmiştir. Teleskobun ve gözlemevinin yazılımları içinde çalışmalar sürmektedir ve yerli olarak üretilecektir. Bu konudaki çalışmalarda teleskop ve kubbe firmalarıyla birlikte eşzamanlı olarak devam etmektedir. Kubbemizin de fiziksel parçaları üretilmiş ve ilk montajına bu yaz başlanacaktır. Önümüzdeki yıl itibariyle de hem kubbe hem de bina tamamlanmış olacak ve teleskop parçalarının montajına başlanacaktır. DAG teleskobunun ilk ışığının, 2019 yılında yapılacak testler sonrası 2020 yılı başında alınması planlanmıştır. Gözlemsel aygıtlar için sunduğumuz projemiz de kabul edilmiş ve ilgili bütçe yıllara dağıtılarak sağlanmıştır. Optiksel bu aygıtlar için bilimsel gerekçeler hazırlanmış ve bu yıl içinde ihalesine çıkılacaktır. Hem görsel hem de yakın kırmızı öte (< 3 mikron) bölgeye duyarlı görüntüleme ve tayfölçerlerin olduğu birkaç ekipman birden planlanmıştır. Teleskobumuzun ayrıca sahip olduğu en önemli özelliklerinden birisi olan Adaptif Optik sisteminin de yerli üretimine bu yıl başlanacaktır ve 2019 yılında teslim edilecek şekilde planlaması yapılmış, sözleşmeler imzalanmıştır. 2019-2020 yılında ilk ışığı alacak olan DAG çalışmaya başladıktan sonra onun gerçek gücünü daha iyi göreceğiz. Kesinlikle birçok keşfe imza atacak duyarlılık ve donanımda olacak bu teleskop ile ülkemizin bilim dünyasındaki yeri ciddi anlamda yükselecektir. Kalkınma Bakanlığı'nın ve Atatürk Üniversitesi'nin desteğiyle Atatürk Üniversitesi bünyesindeki Astrofizik Araştırma ve Uygulama Merkezi - ATASAM tarafından yürütülen DAG Projesi'ne destek veren bu kurumlarımıza ve kişisel desteğini esirmeyen Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ömer Çomaklı hocamıza teşekkür ediyoruz. Proje hakkındaki tüm genel ve güncel bilgilere dag.atauni.edu.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyada-nukleer-reaktor-yapimi-gitgide-artiyor", "text": "Yeni reaktör yapımında 10-15 yıl gecikmelere ve aşırı maliyetlere rağmen.. Dünya'da nükleer reaktör yapımı gitgide artıyor.. İklimi, havaya saldıkları sera gazlarıyla daha fazla bozmamak, sel ve orman yangınları gibi büyük yıkımları artırmamak için bugün bir çok ülke, kömür santrallerini kapatıp, bunların yerine, yok denecek kadar az sera gazları salan nükleer reaktörlerin yapımı hazırlığında. Ancak nükleer reaktörlerin yapımı, işletmeye açılması çok çeşitli radyasyon güvenlik önlemleriyle ilgili standartların, yaptırımların karşılanabilmesi sonucu artık çok uzun sürüyor ve maliyetleri de çok yükseldi. 2000'li yılların öncesinde 1000 MWe'lık bir nükleer reaktör 5-8 yılda, 5-6 milyar USD 'ye yapılabilirken, bugün AB ve ABD'de işletmeye açılma süresinde 12-15 yıl gecikmeler görülüyor. Tek reaktör maliyetinin ise 10 -13 milyar USD'ye yükseldiği kestiriliyor. Nükleer reaktör yapımına devlet destekleriyle hız veren Rusya, Çin ve Hindistan'da ise pek sorun görünmüyor. Batı'da nükleer reaktörlerin yapımını hızlandırmak için çözümler aranıyor. Özellikle Fransa, güvenli nükleer reaktörlerin maliyetlerinin düşürülmesinin ve yapım sürelerinin kısaltılmasının araştırılması çabasında. Bu yazımızda Finlandiya, Fransa ve ABD'deki yeni nükleer reaktörlerin yapımlarındaki, işletmeye açılmalarındaki gecikmelerle, maliyet artışlarının ayrıntılarına gireceğiz. Akkuyu Nükeer reaktörlerindeki duruma da değineceğiz /1-4/. Yazımızın ikinci bölümünde ise Ocak 2022 sayılarıyla Dünya'daki reaktör yapımındaki artışla ilgili durumu açıklayacağız. Finlandiya nükleer reaktörü bu yıl çalıştırıldığında Finlandiya'da 40 yıl sonra ve Avrupa'da da 15 yıl sonra ilk kez yeni bir nükleer reaktör devreye alınmış olacak. Alman Siemens ve Fransız Framatom şirketlerinin 'Areva' adlı ortaklığıyla 2003'de Finlandiya yetkili kurumu STUK ile bu santralın yapımı için kontrat imzalandı /1/. Daha önceki nükleer reaktörlere göre daha donanımlı ve uzmanlarca daha güvenli kabul edilen bu reaktör, 3.Kuşak Avrupa basınçlı su reaktörü olarak adlandırılıyor. Bu reaktörün yapımı sırasında çeşitli teknik ve parasal sorunlar çıkmış, hatta ortaklar anlaşmazlık sonucu mahkemelik olmuşlar ve sonunda Siemens 548 milyon Avro ceza ödeyerek 2012de ortaklıktan çıkmıştı. 2021 yılında deneme işletimine başlanan reaktörün Aralık 2021'de ilk kez nükleer olarak 'kritik' ollduğu bildirildi. Ancak bu deneme döneminde reaktörün 14 Ocak 2022 ve 29 Ocak 2022 günlerinde işlerken birdebire otomatik durması sonucu, reaktörün elektrik ağına, şebekeye bağlanması Temmuz 2022'ye ertelendi. İlgili denetleme kurumu , reaktörün iyi çalıştığını bildirmesine rağmen, iki kez otomatik durmasının nedenlerini açıklamadı. Resim 1'deki Olkiluoto 3 reaktörü Finlandiya'nın güney batısında Helsinkiye 250 km uzaklıkta bulunuyor ve bundan 40 yıl önce yapılan eskiden beri işlemekte olan 4 reaktöre de komşu /1-3/. ABD Vogtle ikili nükleer reaktörleri: Georgia'da 2 adet AP 1000 Westinghause reaktörünün yapımına 2008'de başlandı. Özellikle 2011 Fukuşima kazasından alınan derslerin ışığındaki yaptırımlarla, ek güvenlik önlemlerinin karşılanabilmesi için gereken kredinin ve faizinin aşırı artımı sonucu, reaktörün maliyetinin 23 millyar USD'ye çıkacağı hesaplanınca, Westinghouse şirketi 2017'de işi bıraktı. Daha sonra Vogtle firması işi üstlendi ve 2 reaktörden üretilecek elektriğin 2022 yılı içinde devreye alınacağı açıklandı. İki reaktörün toplam yapım maliyetinin 27 Milyar USD'yi bulacağı kestiriliyor /5,6/. Bu tip Westinghouse reaktörlerinde en üst derecede güvenlik sistemleri bulunuyor. Örneğin reaktör binasının çatısında, reaktörü büyük bir kaza durumunda 2-3 gün, kendiliğinden akan suyla soğutabilecek havuz bulunuyor . Bu iki reaktör elektrik ürettiğinde, ABD'de 40 yıl sonra ilk kez yeni nükleer reaktörler devreye alınmış olacak /5/. Dünya'da nükleer reaktör yapımı giderek artıyor.. % 80' den fazla yüksek elektrik üretim verimleri, bunlara ilginin artmasının temel nedeni. Dünya'da elektriğin büyük bölümü (%37) günümüzde kömür santrallerinden elde ediliyor. Kömür santrallerinin ise saldıkları yoğun sera gazlarıyla iklimi bozdukları biliniyor ve bunların kapatılmaları gereği, Dünya iklim sözleşmelerinde de yer alıyor. Son yıllarda dünya elektrik üretimine katkısı gitgide artırılan yenilenebilir enerjilerin ise düşük verimleri nedeniyle, ileride ortaya çıkacak elektrik açığını kapatamayacakları açık. Bu nedenlerle bügün Dünya'da elektrik üretmekte olan 437 reaktöre ek olarak 57 nükleer reaktör de yapım aşamasında. Ayrıca 97 nükleer reaktör planlanıyor ve 325 reaktör de öneriliyor. Çin önümüzdeki 15 yılda 145 , Rusya 80, Fransa da 15 yeni nükleer reaktör yapımını planlıyor. Türkiye'de ise yapılmakta olan 4 reaktörlü Akkuyu nükleer santralinden başka, Sinop ve Trakya'da her biri 4 reaktörlü nükleer santraller planlanmasına rağmen, henüz kesinleşmiş bir sözleşme yok. Ana neden, nükleer santrallerin aşırı maliyetleri ve yapımı için gerekli döviz sorunu /6,7/. Dünya nüfusundaki süregelen aşırı artışa, gitgide artan konforlu ve savurgan yaşam da eklenince, bunlarla doğrudan ilişkili olarak daha fazla elektrik gerekeceği açık. Artan elektrik üretilirken özellikle kömür santrallerinden havaya salınan CO2 miktarı da, aşırı miktarda artıyor (Bkz Şekil 1). CO2 başta olmak üzere sera gazlarının, iklimi olumsuz etkilediği son yıllarda birçok ülkedeki yıkımlarda görülüyor (Örneğin 2021 Ağustos'unda sel baskınlarında Kastomonu ve Almanya'da yerleşim yerleri yerle bir oldu her birinde 100'den fazla insan öldü). 2015 Paris iklim sözleşmesinde ve 2021 Glasgow iklim andlaşmasında Dünya ortalama sıcaklığında (+14 C derece), 2050 yılında 1,5 C derecelik artımın aşılmaması karara bağlandı. Öte yandan artan enerji sorununu karşılamak ve havaya salınan CO2 miktarını azaltmak amacıyla son 10 yıldır yenilenebiiir enerjilere özellikle rüzgar ve güneş enerjisi üretimlerine tüm dünyada hız verildiği biliniyor. Ancak YE'den elektrik üretilirken veriminin sadece %10-18 kadar düşük olması ve diğer sorunlar nedeniyle, bunlar fosil yakıtlı santrallerden elde edilen elektriği karşılayamıyorlar. Bu nedenle, yok denecek kadar az CO2 salan ve verimleri % 80 ile % 95 arasında yüksek olan nükleer rekaktörlere ilgi gitgide artıyor. Geçen ay AB ilgili Kurulu bu nedenlerle, Avusturya ve Almanya'nın karşı oylarına rağmen, Doğal Gaz ve Nükleer Enerjiyi 'Yeşil Enerji'olarak nitelendirdi. Batıdaki ülkeler şimdi nükleer reaktör yapımına hız vermeyi planlıyorlar ama bunların yapım sürelerini kısaltmak ve fiyatlarını da düşürmek gerekiyor. Sorunlara çözümler aranıyor. Bunun nasıl sağlanabileceğiyle ilgili bilmsel, teknolojik çalışmalar yapılıyor ve raporlar yazılıyor. Özellikle Fransa yeni, daha ekonomik ve güvenli nükleer reaktörlerin yapımını hızlandırma çabasında. Buna rağmen, Fransa, nükleer reaktörlerin 15 yıl kadar uzun süren yapımları boyunca, boşluğu doldurabilmeleri için 50 adet rüzgar santralini denizde kurmayı planlıyor. Nükleer reaktörlerin yapımına devlet destekleriyle hız veren Rusya, Çin ve Hindistan'da ise bir sorun görünmüyor. Çin 2060 yılına kadar 2990 adet kömür santralini kapatmayı, elektrik enerjisini YE'den ve çok daha verimli nükleer enerjilerden sağlamayı planlıyor/1-10/ . İlk ticari nükleer reaktörün işletmeye açılması 1950 yıllarda oldu. Bugün Dünya'da yaklaşık olarak 440 adet nükleer reaktör çalışıyor. Dünya toplam elektrik enerjisinin % 10 kadarı nükleer enerjiden karşılanıyor. 50'den fazla ülkede 220 kadar araştırma reaktörü bulunuyor. Bunlar tıp ve sanayi için gereken radyoizotopları üretmede ve eğitimde yararlı olmaktalar. Dünya'da nükleer santraller yoluyla, 2019 yılında yaklaşık olarak 33 milyar ton CO2 daha az havaya salındı. Bu santralin sözleşmesi 2010 yılında yapılmış olmasına karşın, ilk reaktörün yapımına ancak 10 yıl sonra başlanabildi. İlk reaktörün 29 Ekim 2023'de 13 yıl sonra işletmeye açılacağı yetkililerce bildiriliyor. Ancak bu kısa sürede, nükleer ve radyasyon güvenliğiyle ilgili tüm sistemlerde ve bunların su tankları, pompalar, armatürler, filtreler, vanalar, borular, dübeller gibi parçalarında AB ve ABD'deki gibi Uluslararası Standartlarla uyumlu, farklı uzman dallarını ve yönetmeliklerini kapsayan, çok zaman alan kalite kontralları uzmanlarca yapılabilir ve olumlu sonuçlanabilir ve 2023 sonunda elektrik üretebilir mi bilinemez. Ayıca reaktörün ticari işletme öncesi, en azından 6 aylık deneme dönemini başarıyla geçmesi de gerekir. Diğer 3 reaktörün ileride, 2030'dan önce işletmeye açılması planlanıyor. Öte yandan reaktörlerin yapımı için Türkiye herhangi bir para ödemediğinden, gecikmeler olursa, ek bir ödeme yapması söz konusu değil . Tüm maliyet artımını Rus şirketi karşılamak durumunda. Türkiye'de yapılmakta olan 4 reaktörlü Akkuyu nükleer santralinden başka, Sinop'ta 4 reaktörlü bir nükleer santral ile Trakya'da bir santral planlanmasına rağmen, bunlarla ilgili henüz kesinleşmiş bir sözleşme bulunmuyor. Ana neden, nükleer santrallerin aşırı yüksek maliyetleri ve buna ilişkin döviz sorunu /6-7/."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyamiz-karardi", "text": "Dünyamız üzerine yansıyan kısa dalgalı güneş ışınlarının yüzde 30'unu uzaya geri yansıtıyor. Bu ışık gezegenimizin uzaydan hafif mavi beyaz görünmesini sağlıyor, hatta yeni Ay'ın bize dönük tarafını da hafifçe aydınlatıyor. Dünyadan yansıyan parlaklık, esas olarak gezegenin bulut örtüsüne ve ayrıca buz ve kar örtüsüne bağlı. Kuzey yarımkürede daha fazla arazi bulunduğundan bu faktörler mevsimlere göre daha değişken. Karasal yansıtabilirlik kuzeydeki kış aylarında, yaza kıyasla daha yüksek. Fakat New Jersey Teknoloji Enstitüsü'nden Philip Goode ve ekibi, hava ve mevsimlere bağlı oynamaların arkasında, daha uzun vadeli bir unsurun gizli olduğunu buldu. Araştırma çerçevesinde Kaliforniya'daki Big Bear Güneş Gözlemevi'nin verileri değerlendirildi. Big Bear 1998'den bu yana, yeni Ay'dan önce ve sonra geri yansıyan dünya ışığını ölçüyor. Araştırmacılar ayrıca Aqua ve Terra Dünya Gözlem Uyduları'nda 2000 yılından bu yana düzenli olarak dünya yüzeyindeki yansıtabilirliği ölçen CERES enstrümanlarının verilerini de değerlendirdiler. Güneş ışınlarının etkisini de dikkate alan araştırmacılar 20 yılı aşkın bir süreyi kapsayan verileri ele aldılar. Sürpriz sonuç şöyle: Dünyamız son 20 yılda karanlıklaşmış. Ve yirmi yıl öncesine göre ortalama yüzde 0,5 daha az ışık yansıtıyor uzaya. Verilere göre dünyamızın Albedosu bu zaman zarfında metrekare başına 0,5 vat azalmış. Hatta uydu verilerine göre bu oran 1,6 vat civarında. Bilim insanlarının verilerinde son 20 yıl içinde güneş etkinliklerinin, dünyanın yansıtabilirliği üzerinde dolaylı veya dolaysız etki yaptığını gösteren herhangi bir kanıt bulunmadı. Araştırmacılar bunun yerine gezegenimizdeki yansıtabilirliğinin azalmasını daha çok buz örtüsüne ve deniz sıcaklıklarındaki uzun vadeli değişime bağlıyorlar. Subtropikal okyanus alanları üzerindeki alçak ve parlak okyanus bulutlarının, kısa dalgalı güneş ışınlarının yüz de 30 ila 60'ını uzaya geri yansıttığı daha önceki araştırmalardan biliniyordu çünkü. Bu okyanus bulutları böylece iklim düzenlemesinde ve karasal yansıtabilirlikte önemli rol oynar. Teorik olarak hem iklim değişikliği hem de Pasifik On Yıllık Salınım Endeksi gibi doğal iklim değişikliği, okyanus bölgelerinin ısınmasından ve okyanus bulutlarının geri çekilmesinden veya her ikisinden sorumlu olabilir. 2019'daki bir model simülasyonu, belirgin bir şekilde yükselen CO2 değerlerinin ve buna bağlı iklim değişikliğinin okyanus bulutlarında güçlü bir incelmeye yol açtığını göstermişti. Dünyamızın yansıtabilirliği daha da düşecek olursa, bunun her durumda dünya iklimi için sonuçları olacak. Çünkü uzaya daha az güneş ışığı yansıdığında dünya sisteminde daha fazla enerji kalır ve dolayısıyla sıcaklık da. Bu nedenle eriyen buzlar yüzünden okyanus bulutlarındaki azalma ve diğer etkiler yüzünden, yansıtabilirlilik uzun vadede düşerse, iklimin daha fazla ısınmasına yol açabilir diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyamizin-yani-basinda-bir-karadelik-var", "text": "Astronomik modellere göre Samanyolu'muzda 100 milyon ve bir milyar arasında yıldız kara deliği olmalı. Bunlar süpernovadaki yoğun kütleli bir yıldızın patlaması sonucunda oluşurlar. Fakat astronomlar bugüne kadar bu tür sadece birkaç cisim keşfettiler. Bunun nedeni eğer bir karadelik o sırada herhangi bir maddeyi yutmuyorsa teleskoplar için görünmezdir. Avrupa Güney Gözlemevi'nden Thomas Rivinius şans eseri gizli kalmış bu tür bir karadeliği dünyamıza beklenenden çok daha yakın bir yerde keşfetti. Araştırmacı ekibiyle birlikte çift yıldız sistemlerinin hareket verilerini incelemişlerdi ve bunların arasında yaklaşık olarak 1000 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve iki yıldızı güney yarımküredeki gökyüzünde çıplak gözle bile görülebilen bir sistem olan HR 6819'u incelemiş. Araştırmacılar La-Silla-gözlemevindeki teleskopla bu iki yıldızın hareketini incelerken ilginç bir şey dikkatlerini çekmiş: Yörüngelere göre bu sistemde üçüncü bir yıldızın daha bulunması gerekiyordu. Bu iki mavimsi yıldızdan biri bu gökcismin etrafını kırk günde tamamlarken, ikincisi ise çok daha uzak mesafeden bu iki yıldızın etrafında dönüyor. Bu üçüncü aday, kütle çekim etkisi nedeniyle en az dört güneş kütlesi kadar olması gerekiyordu. Fakat teleskopta hiçbir iz görülmemiş. Araştırmacılar bu yüzden güneşin dört misli kütlesine sahip bu görünmez cismin ancak bir karadelik olabileceğini düşünüyorlar. Böylece astronomlar birçok açıdan heyecan verici bir keşif yapmış oldular. Bu sistem dünyamıza en yakın karadelik. Şimdiye dek dünyamıza en yakın karadelik, 3500 ışık yılı uzaklıktaki V6161 Monocerotis çift yıldız sistemiydi. Yeni keşfedilen karadelik HR 6819 üç kat daha yakında yer alıyor. Keşfedilen karadeliğin diğer ilginç bir özelliği de etkin olarak madde yutmaması dolayısıyla da ışın yaymaması. Rivinus ve ekibi, Samanyolu'muzda bu tür etkin olmayan bir karadelik popülasyonunun bulunduğunu düşünüyorlar. HR 6819 buzdağının görünen ucu diyor araştırmacılar. Gözlemler sırasında gerçekten de ikinci bir karadelik tespit edilmiş. LB-1 olarak isimlendirilen diğer bir sistemin de böyle üçlü bir sistem olabileceğini fark ettik. Ancak kesin bir şey söyleyebilmek için yeni gözlemler yapmalıyız diyor araştırmacılar. Her ne kadar LB-1 dünyamızdan biraz daha uzakta yer alıyorsa da astronomik açıdan yine de çok yakında."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyanin-uydusu-yine-sasirtti", "text": "Ay uzun bir süre için ölü, soğuk ve kurak bir gök cismi olarak nitelendirildi. Ama artık Ay'ın kutup kraterlerinde su buzu şeklinde suyun ve kayaçta ise hidroksilin bulunduğu biliniyor. Fakat metalleri oksitleştirecek oksijen eksik. Ayrıca Güneş rüzgarı kökenli hidrojende Ay'daki regoliti indirgiyor. Bu nedenle Ay kayacı yerkabuğuna kıyasla daha fazla elementer demir içeriyor. Bu, aynı zamanda şu anlama geliyor: Dünya'dan ve Mars'tan farklı olarak Ay'da hematit (Fe2O3) biçiminde pas hiç olmamalıydı. Fakat sürpriz bir biçimde Ay'da pasın varlığı tespit edildi. Ay'da pasın varlığıyla ilgili veriler Hintlilerin Chandrayaan-1 uydusundaki Moon Mineralogy Mapper enstrümanıyla alındı. Ay'daki kutup bölgelerine ait verilerde Apollo örneklerinden ve alt enlemlerdekinden farklı olan spektral izler gören araştırmacılar, bunları yakından incelediklerinde yansıyan ışının hematite ait olması gerektiğini anlamışlar. Uzmanlar buna ilk önce inanmak istememişlerse de tüm kontroller Ay'ın yüzeyinde hematit bulunduğunu kanıtlamış. Daha çok yüksek enlemlerde yoğunlaşan hematit, Dünya'ya dönük yüzünde daha fazla bulunuyor. Ay'ın bize dönük tarafında daha fazla hematitin bulunması ise Dünya ile bağlantılı olabileceğinin bir işaretiydi. Japon Ay uydusu Kaguya'nın ölçümleri gerçekten de Dünya'nın üst atmosferindeki plazma ve oksijenin Ay'a kadar ulaşabileceğini göstermiş. Bu transfer özellikle de dolunayda, Güneş'ten bakıldığında Ay, Dünya'nın arkasında göründüğü zamanlar gerçekleşiyor. Çünkü o zaman Dünya'nın uzun manyetik kuyruğuna girmiş oluyor ve santimetrekare başına ortalama olarak 26.000 oksijen iyonu alıyor. Bu da yaklaşık olarak 5 ila 9 ağırlık yüzdesinde hematit oluşması için yeterli oluyor. Bununla birlikte bu hematit normal koşullarda, Güneş rüzgarlarındaki oksijenle hemen indirgenirdi. Fakat burada aynı anda iki koruyucu faktör devreye giriyor: Ay, Dünya'nın manyetik kuyruğunda bulunduğunda, Güneş rüzgarı akımı %1'in altına düşüyor. Ayrıca Ay'daki yüksek enlemler ekvatorda hüküm süren Güneş rüzgarlarının sadece %9 ila %26'sını alıyorlar. Bu bölgede çevrenin indirgeyici etkisi daha zayıf olduğu için de en fazla hematit bulunuyor. Ancak üçüncü bir faktör daha var. Bilim insanları Ay regolitindeki suyun minik demir tanecikleriyle, demir oksit hidroksit olarak reaksiyon gösterebileceğini düşünüyorlar. Bu da Güneş ışını ve meteorit çarpmalarıyla hematite dönüştürülebiliyor. Bu süreç her şeyden önce Dünya'ya dönük tarafta geçerli olabilir. Son araştırma sonuçları Güneş sistemimizde çok karmaşık süreçlerin işlediğini gösterdi. Bu yüzden bu bilgileri kontrol etmek için Ay'a yeniden insanlı yolculuk yapmak ilginç olacak. ABD 2024 yılında Artemis misyonuyla yeniden Ay'a inmeye düşünüyor. ESA'nın ise Ay istasyonuyla ilgili planları var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyaya-bi-cisim-yaklasiyor", "text": "Dünya'ya yaklaşan asteroitler, bilim kurgu filmlerine hep konu olmuştur. Bir asteroit Dünya'ya yaklaşır, gecenin yarısında ansızın bunun farkına varan bir bilim insanı, elinden kahvesini düşürerek NASA'nın devasa büyüklükteki koridorlarında koşturur, bir yerleri arayarak yetkililere haber verir, ABD Başkanı tatlı uykusundan uyandırılır ve ilan edilen seferberliğin ardından kahraman astronotlar, Dünya'ya yaklaşan asteroidi yok etme misyonuyla yola çıkarlar. Nefes kesici bir yolculuğun ardından asteroit yok edilir ve Dünya kurtarılır. Mutlu son! İşin kurgusal tarafı bir yana, gezegenimize yaklaşan asteroitlerle ilgili haberleri aralıklarla duyuyoruz. Ajandamızdaki en yakın yakınlaşma tarihi ise 11 Kasım. Ancak yetkililer korkulacak bir durum olmadığını söylüyor. Zira NASA, şekil olarak kurukafayı andıran bu asteroidin, öyle düşünüldüğü gibi çok da yakından geçmeyeceğini ilan etti; 38 milyon kilometre yakınımızdan geçmesi beklenen bu asteroit, 3 yıl önce daha yakın bir mesafeden, 486 bin kilometre yakınımızdan geçerek korkulara neden olmuştu. Yaklaşan bu asteroidi ilginç kılan asıl unsur ise şekli; tamamen siyah olan, ışığı yutmasıyla bilinen ve ölü bir kuyrukluyıldız olduğu düşünülen bu asteroit, tam anlamıyla bir kurukafayı andırıyor. NASA'daki bilim insanları, asıl adı 2015 TB145 olan bu asteroide, bir önceki yaklaşmasının Cadılar Bayramı'na denk gelmesi sebebiyle Büyük Balkabağı adını vermişti. NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı'na göre bu asteroidin Dünya'ya bir sonraki yakın geçişi 2082 yılından önce olmayacak. Yani derin bir nefes alabiliriz. Şimdilik. Buna benzer yakınlaşmaları zaman zaman yaşıyoruz. Hatta Dünya'ya yaklaşan asteroitlerden ikisi uzay gemileriyle ziyaret bile edildi. Bunlardan biri, NASA'nın Rendezvous sondaj aracının ziyaret ettiği 433 Eros, diğeri ise Japonya Uzay Araştırma Ajansı'nın Hayabusa misyonuyla ziyaret ettiği 25143 Itokawa asteroidiydi. 25143 Itokawa, ilk olarak 1998'de LINEAR tarafından keşfedilirken, Itokawa'dan örnek toplamak için tasarlanan Hayabusa uzay sondası, 2005 yılında asteroidin yörüngesine girmiş, Dünya'ya dönüşü ise 2010 yılını bulmuştu. İsmini Japon roket mühendisi Hideo Itokawa'dan (1912-1999) alan asteroitten alınan parçalar, Osaka Üniversitesi'nde değerlendirilmiş ve Itokawa'nın ana gövdesinin, yaklaşık 4,6 milyon yaşında olduğu ve 1,5 milyar yıl önce başka bir asteroitle çarpışarak dağıldığı keşfedilmişti. 433 Eros ise ilk defa 13 Ağustos 1898'de gökbilimci Gustav Witt tarafından gözlemlenirken bir uzay aracının onun için havalanması 23 Aralık 1998 tarihine rastlamıştı. Bu uzay misyonu sırasında asteroidin düşünüldüğünden daha küçük olduğu ve Dünya yüzeyiyle benzer özellikler taşıdığı bulunmuştu. NEAR Shoemaker uzay aracı, yörüngesinde bir yıl geçirdiği 433 Eros'un yüzeyine 12 Şubat 2001 inerken yörüngeye giriş tarihi 14 Şubat 2000 olduğu için asteroide Yunan aşk tanrısı Eros'un adı verilmişti. Dünya'ya yaklaşan, teğet ya da yakın geçen asteroit sayısı bugün bini bulmuş durumda. Ve bunlar sadece tespit edilmiş olanlar. NASA, 17 bin büyük asteroidin daha tespit bile edilemediğini söylüyor. Asteroitlerin en az 10 milyon yıldır uzaydaki yörüngelerinde döndükleri düşünülüyor. Bazıları yakınlığı, bazılarıysa boyutuyla dudak uçuklatıyor. Sözgelimi, boyutu 30-40 kilometre aralığındaki (1036 Ganymed) bir asteroit bile tespit edildi. Milyonlarca yıldır birbiriyle çarpışmaya ve uzayda salınmaya devam eden bu uzay cisimleri, kavga ve gürültüyle geçirdiğimiz ömrümüzü sadece bir göz kırpışı zaman olarak görüyor. Yakın zamanda dünyanın yaşadığı en büyük göktaşı çarpması olayı 1908'de Sibirya'da gerçekleşmişti. Göktaşı, kilometrekarelik bir ormanı yakıp kül etmişti. Ancak göktaşının yere çarptığına ilişkin bir kanıt bulunamadı, çünkü yere çarptığına ilişkin bir, örneğin büyük bir çukur yoktu. Bilim insanları bu konuyu hala tartışmaktadır. Göktaşının atmosfere girdiğinde parçalandığı, ancak yaydığı büyük ısı vb gibi etkilerinin yere yakın olması nedeniyle binlerce kilometrelik ormanı yakın kül ettiği görüşü genel kabul görmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyaya-dusen-elmas-meteoru-yok-olmus-bir-gezegene-ait", "text": "4.5 milyar yıl önce Güneş Sistemi henüz oluşma evresindeyken, güneşin etrafındaki ön gezegenlerden bazısı yoğunlaşarak gezegene dönüşmüş, bazısı da çarpışma anında patlayarak küçük parçacıklara ayrılmıştır. Bu çarpışmalar sayısız kozmik şarapnel parçacığı üretmiş, bazı parçalar karbon zengini asteroit olarak güneşin yörüngesine oturmuştur. Atmosferde parçalanarak Dünya'ya düşen bu asteroitlerin kalıntılarını inceleyen bilim insanları, bu kalıntıların Güneş Sistemi'nin ilk evresinde yok olmuş bir gezegene ait olduğunu saptadı. Bu gezegenin Merkür büyüklüğünde olduğu sanılıyor. 2008'de Sudan'ın Nubian Çölü'ne düşen ve Almahata Sitta adı verilen bir göktaşına ait kaya parçalarının karbon zengini olduğu ve elmas içerdiği biliniyor. Birçok göktaşı elmas içerir ancak bu elmaslar normalden daha büyük. Yapılan incelemede, göktaşının büyük bir ön gezegene ait olduğunu söyleyen bilim insanları, bu çapta bir elması oluşturacak basıncın, gezegenin büyüklüğü ile doğru orantılı olduğunu düşünüyor. Kaya parçalarındaki elmasların içerdiği demir zengini kükürt kabarcıkları ipucu verebilir. Bu mineraller Dünya atmosferinin deniz seviyesindeki basıncının 200 bin kat üzerinde bir basınç altında oluşabildiği için, elmaslar Merkür veya daha büyük bir ön gezegenin merkezine yakın bir yerde oluşmuş olabilir. Nature Communications'ta yer alan bir makale, başka bir alternatife daha işaret ediyor: Elmaslar Mars veya daha büyük bir gezegenin metal yönünden zengin çekirdeğinin dışında da oluşmuş olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyaya-son-derece-yuksek-enerjili-gorulmemis-bir-parcacik-dustu", "text": "Şimdiye kadar tespit edilen en yüksek enerjili kozmik ışınlardan biri olan Amaterasu parçacığı, görünüşte boş bir uzay bölgesinden geliyor. Japon mitolojisindeki güneş tanrıçasından esinlenerek Amaterasu adını alan parçacık, bugüne kadar tespit edilen en yüksek enerjili kozmik ışınlardan biri. Yalnızca bir yıldızın patlamasını çok aşan ölçeklerdeki en güçlü kozmik olayların bu tür enerjik parçacıkları üretebileceği düşünülüyor. Ancak Amaterasu, Samanyolu galaksisini çevreleyen ve \"Yerel Boşluk\" denen boş bir alandan ortaya çıkmış gibi görünüyor. Science dergisinde keşfi anlatan makalenin ortak yazarı Prof John Matthews, \"Yörüngesini kaynağına kadar takip ediyorsunuz ve onu üretecek kadar yüksek enerjiye sahip hiçbir şey yok. Bir gizem, neler oluyor? dedi. Amaterasu parçacığı, 240 exa-elektron voltu aşan bir enerjiye sahip; bu, şimdiye kadar yapılmış en güçlü hızlandırıcı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda üretilen parçacıklardan milyonlarca kat daha fazla ve saatte 95 mil hızla giden bir golf topunun enerjisine eşdeğer. Bu, 1991'de tespit edilen ve 320 EeV'de bir başka ultra yüksek enerjili kozmik ışın olan Aman Tanrım parçacığından sonra ikincisi. Bu enerji seviyesine potansiyel bir aday, başka bir galaksinin kalbindeki süper kütleli bir kara delik olabilir. Bu devasa varlıkların çevresinde madde atom altı yapılarına ayrıştırılıyor ve protonlar, elektronlar ve çekirdekler neredeyse ışık hızıyla evrene fırlatılıyor. Bu tür şiddetli gök olaylarının yankıları olan kozmik ışınlar, Dünya'ya neredeyse sürekli olarak yağar ve Amaterasu parçacığını bulan Utah'taki Telescope Array gözlemevi gibi araçlar tarafından tespit edilebilir. Belirli bir enerji eşiğinin altında, bu parçacıkların uçuş yolu, kozmik mikrodalga arka planı boyunca elektromanyetik alanlara karşı zikzak çizerken tilt makinesindeki bir topa benzemektedir. Ancak Amaterasu düzeyindeki enerjiye sahip parçacıkların, galaktik ve galaktik dışı manyetik alanlar tarafından nispeten bükülmeden galaksiler arası uzayda patlaması bekleniyor; bu da onların kökenlerinin izini sürmenin mümkün olması gerektiği anlamına geliyor. Yörüngesini geriye doğru izlemek boş uzaya işaret ediyor. Benzer şekilde, Aman Tanrım parçacığının da fark edilebilir bir kaynağı yoktu. Bilim insanları bunun tahmin edilenden çok daha büyük bir manyetik sapmaya, \"Yerel Boşluk\"ta tanımlanamayan bir kaynağa veya yüksek enerjili parçacık fiziğinin eksik anlaşılmasına işaret edebileceğini öne sürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/dunyaya-yaklasan-gok-cismi-eski-bir-roket-parcasi-mi", "text": "Dünya'ya yaklaştığı eylül ayında keşfedilen gök cisminin asteroid değil 54 yıl önce Ay misyonunda kullanılan bir roket parçası olabileceği bildirildi. Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı'nın önde gelen astreoid uzmanı Paul Chodas, \"2020 SO\" adlı gök cisminin, ajansın 1966 yılında Surveyor 2 aracını Ay'a taşıyan Centaur roketinin parçası olduğunu öne sürdü. Surveyor 2, motorlarından birindeki ateşleme sorunu nedeniyle yumuşak iniş yapmak yerine Ay yüzeyine çarpmıştı. Centaur roketi ise Ay'ı pas geçerek planlandığı gibi Güneş'in yörüngesinde hurdaya çıkmış ve bir daha görülmemişti. Hawaii'deki bir teleskop geçen ay gizemli bir cismin Dünya'ya yaklaştığını keşfetmişti. Cisim hemen Uluslararası Astronomi Birliği Küçük Gezegen Merkezi'nin Güneş Sistemi'ndeki asteroit ve kuyruklu yıldızlar listesine eklenmişti. Gök bilimciler \"2020 SO\" ismi verilen cismin kasım ortasında gezegenin çekim alanına gireceğini, 4 ay kadar Dünya'nın yeni \"Mini Ay\"ı olabileceği açıklamıştı. Parlaklığından cismin uzunluğunun, neredeyse Centaur kadar, yaklaşık 8 metre olduğu hesap edilmişti. Paul Chodas'ın dikkatini çeken şey ise, \"2020 SO\"nun Güneş etrafındaki yakın dairesel yörüngesinin Dünya'nınkine çok benzemesi oldu. Bunun bir asteroid için sıra dışı bir durum olduğu, cismin Dünya ile aynı düzlemde bulunmasının ve gezegene asteroid standartlarının altında, saatte 2400 kilometre hızla yaklaşmasının da asteroid olma ihtimalini düşürdüğü belirtildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/einsteinin-gorelilik-kuraminin-gercek-hayattaki-yansimasi", "text": "Albert Einstein tarafından 1905 yılında öne sürülen görelilik kuramı fizik kurallarının her yerde aynı olduğunu hatırlatır. Kuram genel olarak nesnelerin uzay ve zamandaki davranışlarını açıklar ve bu bilgi kara deliklerin varlığından, kütleçekimine bağlı olarak ışığın bükülmesine, Merkür gezegeninin davranışına kadar çeşitli olayları açıklamakta kullanılır. Aslında kuramın mantığı aldatıcı biçimde çok basit görünüyor. Öncelikle referanslar çerçevesinde mutlak diye bir şey yoktur. Bir nesnenin ölçülen hızı, momentumu veya sarf ettiği süre başka şeylerle bağlantı içindedir. İkincisi, ışığın hızı ölçümü yapan kişiden bağımsız olarak sabittir. Üçüncüsü, hiçbir şey ışıktan hızlı değildir. Einstein'ın en ünlü kuramının pratik uygulamaları ise çok çarpıcıdır. Eğer ışığın hızı her zaman sabitse, Dünya'ya göre çok hızlı hareket eden astronotlar saatlerin tıkırtısını Dünya'daki gözlemciye göre daha yavaş duyarlar. Yani zaman astronotlar için daha yavaş akar ki bu durum zaman genişlemesi olarak adlandırılmaktadır. Yüksek kütleçekimi alanında bulunan bir cisim hızlanarak zaman genişlemesine uğrar. Aynı anda astronotumuzun uzay mekiğinin uzunluğu da kısalır. Yani eğer hareket halinde uzay mekiğinin fotoğrafı çekilirse mekik, hareket doğrultusunda sıkışmış olarak görülür. Astronot açısından bakacak olursak değişen bir şey yoktur, her şey normal görünür. Ek olarak Dünya'daki gözlemciye göre uzay mekiğinin kütlesi de artmıştır. Ancak görelilik kuramının etkilerini görmek için uzay gemisine yaklaşmaya veya ışık hızına ihtiyacımız yok elbette. İsterseniz Einstein'ı haklı çıkaran, günlük hayatımızda gözlemleyebileceğimiz teknolojilerde görelilik kuramının etkilerini inceleyelim. İlk sırada arabalarımızda kullandığımız navigasyon aletleri, GPS'ler var. Bu cihazların bağlı olduğu uydular konumunuzu belirlerken görelilik etkisini hesaba katarlar. Çünkü uydular bile ışık hızına yaklaşamayacakları için gecikmenin olması ölçümü yanlış kılar. Uydular ayrıca Dünya üzerindeki istasyonlara sinyal gönderirler. Bu istasyonlar ve arabanızdaki GPS yerçekimi yüzünden, yörüngedeki bir uyduya göre daha fazla hızlanırlar. Nokta atışı doğruluk elde etmek için, uydunun saati saniyenin milyarda birini kullanır. Her uydu Dünya'dan 20.3000 kilometre uzaklıktadır ve 10.000 km/saat hızla hareket eder. Bu da günde 4 mikrosaniyelik göreceli zaman genişlemesine yol açar. Yerçekimi ve nesnelerin hareketini katınca bu rakam 7 mikrosaniyeye çıkar yani 7000 nanosaniye! Fark çok açık: eğer GPS görelilik etkisini hesaplamasaydı bugün 0.8 km uzaklıkta olan petrol istasyonu sadece 1 gün sonra 8 km uzaklıkta gösteriliyor olurdu. Manyetizma da görelilik etkisiyle çalışır, eğer elektrik kullanıyorsanız mutlaka jeneratörlerin arkasında yatan göreliliğe teşekkür etmelisiniz. Eğer elinize telden bir halka alır ve manyetik alanın içinde hareket ettirirseniz elektrik akımı yaratırsınız. Telin içindeki yüklü parçacıklar değişen manyetik alandan etkilenir ve akım oluştururlar. Şimdi de telin durduğunu ve mıknatısın hareket ettiğin düşünelim. Bu defa telin içindeki yüklü parçacıklar hareket etmeyecek, manyetik alanın onları etkilememesi gerekiyor. Ancak etki ediyor ve hala akım oluşuyor. Bu bize ayrıcalıklı referansın olmadığını gösterir. Fizik profesörü Thomas Moore değişen manyetik alanın elektrik yaratması olarak bilinen Faraday Kanunu'nu açıklamak için görelilik kuramını kullandı. Elektriği kullanan transformatörler ve elektrik jeneratörleri gibi cihazların çalışma prensibinde görelilik kuramı yatar diyor Moore. Elektromıknatıslar da izafiyete göre çalışırlar. Eğer bir tele doğru akım uygularsanız elektronlar maddenin üzerinden akıp giderler. Normalde tel nötrdür, pozitif ve negatif yükü yoktur. Bu durum eşit sayıda pozitif yük ve negatif yüke sahip olmalarıyla oluşur. Ancak doğru akım uygulanmış bir telin yanına başka bir tel koyarsanız akımın yönüne göre tellerin birbirini çektiğini veya ittiğini görürsünüz. Akımın aynı yönde olduğunu varsayarak, ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları hareketsiz olarak görür. Dahası her iki telde de protonlar, elektronlara göre hareketli görünürler. Çünkü uzunluk daralmasına bağlı olarak protonlar daha sık yerleşmiş gibi görünürler, uzunluk başına pozitif yükler negatif yüklere oranla daha fazlaymış gibi olur. Yükler birbirini itince de teller birbirini iterler. Akımların ters yönlerde olduğunu varsayarsak teller birbirini iterler. Çünkü ilk teldeki elektronlar ikinci teldeki elektronları daha sıkışık görürler ve bu da net negatif yük verir. İlk teldeki protonlar ise net pozitif yük sağlayarak tellerin farklı yüklenmesine neden olurlar. Birçok metal atomlardaki elektronlar değişik enerji seviyelerinden veya orbitallerden atladığı için parlak görünürler. Metale çarpan çoğu proton emilir ve daha uzun dalga boylarında yayılır. Böylece en görünür olan ışık en fazla yansıtılan ışıktır. Altın ağır bir atomdur, böylece iç tabakalardaki elektronlar görelilik kütle artışına maruz kalacak kadar hızlı hareket edebilir ve uzunluk daralması meydana gelebilir. Sonuç olarak çekirdeğin etrafındaki elektronlar daha kısa yörüngelerde daha yüksek momentumlarda dönerler. İç tabakadaki elektronlar dış tabakadaki elektronlara yakın enerji taşırlar ve absorbe edip yaydıkları ışığın dalga boyu uzar. Böylece uyarılması için gerekli enerji artan altın atomları yüksek enerjili mavi-mor ışığı soğururken diğer dalga boylarını yansıtırlar ki altının sarı gözükmesinin sebebi budur. Sarı ışığın dalga boyu mavi ışığa göre daha uzundur ve enerjisi daha düşüktür. Altın atomlarındaki bir diğer görelilik etkisi ise kolayca paslanmaması ve tepkimeye girmemeleridir. Altın en dış katmanında sadece 1 elektron taşır ancak bu durum onu kalsiyum veya lityum gibi kolay tepkimeye giren bir madde yapmaz. Dahası altın elementinde atomlar olması gerekenden ağırdır ve sıkı sıkıya çekirdeğe yaklaşmışlardır. Bu yüzden en dıştaki elektron da tepkimeye girmez ve diğer elektronlarla beraber çekirdeğe yakın durur. Altına benzer biçimde cıva atomları da ağırdırlar ve hızları, kütle artışlarıyla beraber çekirdeğe yakın dururlar. Cıvada atomlar arası bağlar zayıf olduğu için düşük sıcaklıklarda erirler ve cıva gündelik hayatta gördüğümüz sıvı formuna ulaşır. Birkaç yıl öncesine kadar televizyon ekranları tüplüydü ve içerilerinde katot ışın tüpleri vardı. Bu katot ışın tüpü büyükçe bir mıknatısla fosfor yüzeye elektronları fırlatıyordu. Her bir elektron ekrana çarparak bir piksellik görüntü oluşturuyordu. Elektronlar bu görev için ışık hızının % 30'uyla fırlatılıyordu. Görelilik etkisini hesaplayan üreticiler mıknatıslarını bu kurallara göre tasarladılar. Eğer Newton mutlak dinlenme çerçevesinin varlığı konusundaki varsayımında haklı olsaydı, biz bugün ışık için çok farklı açıklamalar getiriyor olacaktık. Moore Eğer görelilik olmasaydı sadece manyetizma değil ışık da olmayacaktı. Çünkü görelilik elektromanyetik alanın çabuk değil de sınırlı hızda hareket etmesini gerektirir. Eğer görelilik bu gerekliliği oluşturmasaydı, elektrik alanındaki değişimler elektromanyetik dalgalar yerine hızlıca meydana gelseydi, manyetizma ve ışık gereksiz olacaktı diyor. Göreliliğin bir diğer etkisi nükleer santrallerin çalışmasını sağlayan prensip ve güneşimizin ışıldamasının altında yatan neden olan kütle ve enerjinin birbirine dönüşümüdür. Bir diğer etkisini dev yıldızların ölümü olan süpernova patlamalarında görürüz. Moore Süpernovalar görelilik etkisinin kuantum etkilerine baskın gelmesi sonucu, dev yıldızların küçük, sert nötron yıldızlarına gelmesine yol açan, yıldızın kendi ağırlığı altında çökmesine yol açan patlamalardır diyor. Bir süpernovada yıldızın dış katmanı çekirdeğe doğru çökmeye başlar ve dev patlamaya yol açar. Bu sırada demirden daha ağır elementler oluşur. Kısaca çevremizde tanıdık olduğumuz çoğu element süpernovalardan miras kalmıştır. Moore son olarak Bizler süpernovaların parçalanmış bedenlerinden yapılmış canlılarız. Eğer görelilik olmasaydı dev yıldızlar yaşamlarını beyaz cüceler olarak bitirecekler, asla patlamayacaklardı. Biz de bunu düşünüyor olmayacaktık zaten diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/elektrik-uretiminde-siseden-cikacak-cin-nukleer-fuzyon", "text": "Bin ton kömür ve CO2 salınması yerine, iki kova sudan elektrik üretimi! Hidrojen (H1), dötron (H2) ve trityum (H3) gibi hafif elementlerin atom çekirdeklerinin, çok yüksek basınç ve sıcaklıkta birbirleriyle kaynaşmasıyla, yeni bir atom çekirdeğinin oluşmasına 'nükleer füzyon' deniyor ki, bu, milyarlarca yıldır güneşte olagelen bir nükleer tepkime. Dünyamızdaki yaşamın ve her türlü enerjinin ana kaynağı, füzyon sonucu ortaya çıkan güneş ışınlarıyla sürebiliyor. Kaynaşan dötron ve trityumun toplam kütlesi, bir nötronla birlikte ortaya çıkan helyum atom çekirdeğinin kütlesinden daha fazla olduğundan, bu kütle fazlalığı, Einstein'ın E=mc2 bağıntısıyla gösterilebileceği gibi, enerjiye dönüşüyor (Şekil 1). Güneşin merkezinde füzyon, 200 milyar bar'lık çok yüksek bir basınçta ve 15 milyon derece sıcaklıkta ortaya çıkıyor. Yeryüzünde füzyon enerjisi, hidrojen bombası yapımında kullanılabildiği gibi, son yarım yüz yıldır gelişmiş ülkelerin araştırma merkezlerinde bundan elektrik üretilebilmesi amacıyla yoğun araştırmalar yapılıyor. Füzyonda bir anda patlamalar şeklinde ortaya çıkacak büyük enerjinin, kontrollü olarak, zamana yayılarak dağılımı ve bunun yıl boyunca elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi büyük zorluklar içeriyor. Bu nedenle, örneğin AB'de planlanan bütçenin 3 katını bulan 15 milyar Avro gibi büyük paralar harcanmasına rağmen, nükleer füzyondan elde edilecek elektriğin, şebekelere büyük miktarda verilebilmesinin 2050'den önce olamayacağı söyleniyor. Her ne kadar Lockheed şirketi, füzyon enerjisinden 5-10 yıl içinde elektrik üretebileceğini ya da 'şişeden cini!' çıkaracağını geçen Ekim ayında açıklamışsa /1/ da, bilim insanları, bunun henüz uygulanabilirliği olamayacak bir kuram olabileceğini ve belki de, Lockheed'in araştırmaları için daha fazla destek sağlayabilmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Lockheed, ileride elektrik enerjisi üretimi için kimsenin kaygılanmasına gerek olmadığını, yılda 20 kg kadar deniz suyu yakıtıyla! , 1 milyon kg petrolden elde edilebilecek kadar enerji elde edilebileceğini web sitesinde duyuruyor. Ancak Lockheed, 1 yıl sonra, 1 kamyon büyüklüğündeki ilk deneme reaktörünü ve 5 yıl sonra da elektrik üretimine geçebilecek 100 MW'lık bir 'prototip füzyon reaktörü'nü işletmeye açabileceğini açıklarken, füzyon reaktörlerinin, nükleer santraller gibi, temel elektrik üretim reaktörü olarak devreye alınabilmelerinin ancak 2050'de gerçekleşebileceğini de belirtiyor /1/. 'Nükleer füzyon', nükleer santrallerdeki 'Nükleer fisyon ' ile karıştırılmamalı. Nükleer fisyonda, uranyum 235 gibi ağır bir atom çekirdeğinin bölünmesiyle, ortaya iki farklı kütlede atom çekirdeğiyle birlikte enerji açığa çıkarken, nükleer füzyonda bunun tersi, hafif atom çekirdeklerinin kaynaşması sırasında enerji açığa çıkıyor /2/. Füzyonla ortaya çıkan enerji, nükleer santrallerde fisyonla ortaya çıkandan 3-4 kat daha fazla. Güneşte, ancak 200 milyar bar'lık basınçta oluşan proton/proton kaynaşması, bu büyüklükte çok yüksek bir basınç yeryüzünde sağlanamayacağından, yapılmakta olan araştırmalarda, hidrojenin sırasıyla 1 ve 2 nötron fazlalığı olan dötron (H2) ve trityum (H3) kullanılıyor. Bunun nedeni, bunların birbirleriyle kaynaşabilmesi için 2 bar'lık basınç yeterli oluyor, ancak 100 milyon derecelik sıcaklığın da sağlanması gerekiyor. Atom çekirdeklerinden oluşan 'plazma', genellikle bir kap içinde, manyetik bir alanda tutularak, yüksek sıcaklıktaki plazmanın kaba değmesi önleniyor (Şekil 2). Dötron özellikle deniz suyunda tükenmeyecek kadar çok var. Trityum ise, yerkabuğunda binlerce yıl yetebilecek kadar bulunan lityumdan nükleer tepkimeyle elde edilebiliyor. Şekil 2 açıklama: Füzyon reaktörüne, dötron ve trityumdan oluşan gaz enjekte ediliyor, mikro dalgalarla 100 milyon dereceye yükseltilen sıcaklıktaki plazmada kaynaşan atom çekirdeklerinden helyum oluşurken, ortaya çıkan hızlı nötronlar enerjilerini, battaniyeye aktararak bunu ısıtıyorlar. Isı enerjisi, battaniyeyi çevreleyen borulardaki suya aktarılarak suyu buharlaştırıyor. Her çeşit elektrik santralinde olduğu gibi buhar, türbinleri çeviriyor, türbinler de elektrik üretecini çevirerek elektrik üretiliyor. Nükleer füzyonda, nükleer santrallerde ortaya çıkan radyoaktif maddelere oranla çok daha az ve çok daha kısa yarılanma süreli radyoaktif maddeler açığa çıkıyor. Bir füzyon reaktörünün radyoaktifliğinin 100 ile 500 yıl arasında giderilebileceği hesaplanıyor. Bugün dünyada 1,3 milyar kişi herhangi bir enerjiden yararlanamıyor. 2050 yılında dünyanın enerji gereksiniminin bugünkünün iki katına çıkacağı kestiriliyor. Bugün dünyadaki 50.000 kömür santraline 1.200 adet yeni kömürlü santralin eklenmesi planlanıyor. Her yıl salınan 10 milyar ton! CO2 ve diğer gazların iklimi gitgide olumsuz etkilediği ise biliniyor. Yenilenebilir enerjiler ileride de artan enerji gereksinimini, ne yazık ki, karşılayabilecek kapasitede ve günün her saatinde hazır değil. Bu nedenle, nükleerden çıkan Almanya'da bir dizi, kömürlü elektrik santrali yapılıyor /3/. Geliştirilen nükleer santrallerin de sayısının gitgide artmasına rağmen, uzun ömürlü radyoaktif atıklar ve kaza olasılığı sorunları ise gündemde... Sonuç olarak, elektrik enerjisinin üretiminde bugün çıkmazda olan dünyada, ileride füzyon reaktörleri düşünüldüğü gibi geliştirilebilirse, elektrik gereksinimine kalıcı bir çözüm getirilmiş olacaktır. ITER bilimsel çalışmalarıyla ilgili olarak yeni yayınlara bkz /örneğin 4, 5/."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-buyuk-ve-en-uzak-karadelik-carpismasi-dalgasi", "text": "ABD'deki LIGO ve İtalya'daki Virgo gözlem merkezleri, rekor kıran yerçekimi dalgaları tespit ederek orta büyüklükteki kara deliklerin var olduğunu ortaya koydu. Bugüne kadarki en büyük, en uzak ve en enerji dolu kara delik çarpışması tespit edildi. Çarpışan iki kara delikten gelen yeni yerçekimi dalgası tespiti, bu olayın birçok üstünlüğünü de ortaya çıkardı. Bu aynı zamanda orta büyüklükteki kara deliklere dair ilk net gözlem oldu; birinin kütlesi, Güneş'in kütlesinin 100 ila 100.000 katı arasında. Bu büyüklüklerdeki iki kara delik, yaklaşık 142 Güneş kütlesine sahip, daha büyük bir kara delik oluşturan bir çarpışma yaşadı. Bunu gözlemlemek de yaşanan aşırı olayın meydana getirdiği rekor kıran yer çekimi dalgaları sayesinde mümkün oldu. Çalışmaya dahil olmayan Johns Hopkins Üniversitesi'nden fizikçi Emanuele Berti, Bu, uzun süredir beklediğimiz esas oğlandı diye belirtti. 21 Mayıs 2019'da tespit edilen yerçekimi dalgalarının kaynağı, Dünya'dan yaklaşık 17 milyar ışık yılı uzaklıktaydı. Bu da onu şimdiye kadar doğrulanan en uzak tespit haline getirdi. Evrenin genişlemesi nedeniyle, bu mesafe yaklaşık 7 milyar yıllık bir seyahat süresine karşılık gelir. Başka bir deyişle, söz konusu yerçekimi dalgaları, evren şu anki yaşının yaklaşık yarısı kadar olduğunda yayılmaya başlamıştı. Nashville'deki Vanderbilt Üniversitesi'nden astrofizikçi Karan Jani, bunun aynı zamanda şimdiye kadar tespit edilen en enerjik olay olduğunu ve Güneş'in kütlesinin yaklaşık sekiz katı kadar enerji yaydığını ifade etti. Daha önceki rekor, yaklaşık 9 milyar ışık yılı uzaklıkta meydana gelen, aşağı yukarı 5 Güneş kütlesi değerinde enerji yayan ve 80 Güneş kütlesinde bir kara delik yaratan bir çarpışmaya aitti. ABD'deki LIGO ve İtalya'daki Virgo gözlem merkezlerindeki araştırmacılar, söz konusu yeni olaya dair bulguları, Physical Review Letters ve Astrophysical Journal Letters'daki iki makaleyle açıkladı. Bu bulgular çok önemli. Çünkü bilim insanları, onlarca Güneş kütlesine sahip kara delikler ve milyonlar, hatta milyarlarca Güneş kütlesine sahip diğer kara delikler hakkında bilgi sahibi olsalar da aradaki bir kademe hep belirsiz kalmıştı; yani orta kütleli kara delikler hep tartışma konusu olmuştu ve bu gözlem onlara dair net bulgular sunmuş oldu: Maryland Üniversitesi'nden astrofizikçi Cole Miller, yeni bulgu için Hiç şüphe yok. Bu, şu anda evrende en az bir orta kütleli kara delik olduğunu gösteriyor dedi. Bu kara deliklerden özellikle biri o kadar büyüktü ki bilim insanları onun varlığını nasıl açıklayacaklarını düşünüyor. Kara deliğin iki atası, daha önce çarpışırken görülenden daha ağırdı; Güneş kütlesinin yaklaşık 85 ve 66 katı kadar. Bu, bilim insanlarının bu olayın nasıl yaşandığı konusunda kafalarının karışmasına neden oldu. Normalde fizikçiler, bu birleşmelerde yer alan kara deliklerin her birinin ölmekte olan bir yıldızın çöküşünde oluşmasını bekler. Ancak yeni olayda böyle bir durum yoktu. Bunun yerine, kalabalık bir yıldız ve kara delik kümesi içinde, daha önceki kara delik birleşmelerinden oluşan, çarpışan kara deliklerden biri veya her ikisi olabilir. Ancak çoklu birleşme açıklamasında bir sorun var. Kara delikler her birleştiğinde bu birleşme, hızlarına bir itki sağlar, bu da normalde ortaya çıkan kara deliği kümeden dışarı fırlatarak daha fazla birleşmeyi önler. Ancak LIGO ve Virgo'nun yalnızca birini tespit ettiği göz önüne alındığında yeni olaydaki gibi büyük birleşme çok nadir görülüyor. Belki de söz konusu itki, bazen karadeliklerin kendi kümeleri içinde kalıp tekrar birleşebilecekleri kadar küçük olabileceğini gösteriyordu. 21 Mayıs'ta gerçekleşen bu yer çekim dalgası olayı için bazı araştırmacılar, dalgaların uzak bir galaksinin merkezinden gelen bir ışık parlamasıyla ilişkili olabileceğini öne sürmüştü. Ancak bu galaksi, şu anda tespit edilen mesafeden önemli ölçüde daha yakındı; Dünya'dan 17 milyar yerine yaklaşık 8 milyar ışık yılı uzaklıktaydı, bu da ilgili açıklamayı daha az makul hale getiriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-eski-galaksi-james-webb-teleskobuyla-kesfedildi", "text": "Evrendeki ilk yıldızlar ve galaksilerin ne zaman oluştuğu sorusu, çok uzaktaki ilk cisimleri görünür kılacak teleskopların yetersizliği nedeniyle net bir şekilde yanıtlanamamışı. Astronomlar bu yüzden 13 milyar yıldan daha eski olan çok az galaksi biliyorlar. Bu tür yıldız kümelerinin bugüne kadarki en eski temsilcileri, Büyük patlamadan 400 milyon yıl sonra oluşan GN-z11 ve yakın zamanda keşfedilen HD1 galaksisidir. Bu galaksi Büyük Patlamadan 330 milyon yıl sonra oluşmuştu ve bu yüzden bugüne kadarki en eski galaksi olarak biliniyordu. Ancak şimdi ortaya yeni bir rekor sahibi çıktı. Yeni rekor sahibi James-Webb uzay teleskopuyla keşfedildi. Teleskobun yakın kızılötesi kamerası , 0,5 ila 6 mikrometrelik yakın- kızılötesi aralığında çalışıyor ve bu nedenle yoğun kırmızıya kayan ışık kaynaklarından yayılan dalga boylarını hassas bir şekilde yakalayabiliyor. Bu nedenle teleskobun ana görevlerinden biri, ilk galaksilerin zamanına bakmak. Harvard & Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Rohan Naidu liderliğindeki gökbilimciler, çalışmaları için parlak gökadaları aramak için teleskopun ilk derin alan verilerini kullandılar. Gökbilimciler, ışığı z=11 ve z=13.2 kırmızı kayması gösteren iki galaksi keşfettiler. GLASS-z11 isimli ilk yıldız kümesi, Büyük patlamadan 400 milyon yıl sonra ortaya çıkmıştı. İkinci galaksi GLASS-z13, şimdiye kadar gözlemlenen en eski yıldız kümesi bile olabilir. Nitekim yıldızları ilk patlamadan 300 milyon yıl sonra parlamaya başlamış. Buna göre bu galaksi şimdiye kadarki rekor sahibi HO1'den 30 milyon yıl daha eski. İki ilkel galaksinin ışık tayfından astronomlar bunların büyüklüğü ve ortaya çıkışları hakkında bilgi edinebilmişler. Buna göre iki galaksi de yaklaşık olarak bir milyar Güneş kütlesi kadar yıldıza sahip ve 1600 ve 2300 ışık yılı büyüklüğündeler. Günümüzdeki galaksilere bakacak olursak bunlar oldukça minik kalıyor. Samanyolu'muz örneğin 170.000 ışık yılı büyüklüğünde ve 400 milyar kadar yıldıza sahip. Çok küçük olmalarına rağmen bu eski galaksiler son derece etkinler ve yoğun yıldız oluşumunu gösteren güçlü UV radyasyonu yaymış olmalılar. GNz11 gibi, GLASS-z11 ve GLASS-z13 de çok parlak ışıyan galaksiler grubuna dahildir. Bu, GN-z11'in daha önceki keşfinin sadece rastlantı olmadığını, aynı zamanda bu kozmik erken dönemde güçlü yıldız oluşumuna sahip bu tür UV ışıklı kaynaklarda oluşan bir popülasyonun olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-eski-goktasi-krateri-avustralyada-kesfedildi", "text": "Bilim insanları, göktaşı çarpması sonucu oluşmuş en eski krateri Avustralya'da keşfetti. Bu bulgunun, gezegenimizde eski bir buzul çağın nasıl sona erdiğine dair açıklayıcı olabileceği belirtiliyor. Dünyanın 4,5 milyar yıl önce oluştuğu, 70 km çapındaki göktaşının ise 2,29 milyar yıl önce Batı Avustralya'da Yarrabubba bölgesine çarptığı tahmin ediliyor. Araştırmacılar bu bölgedeki kayalarda bulunan mineralleri inceleyerek bu sonuca vardı. Dünyada meydana gelen eski bir ısınma evresinin çarpma dönemine denk düşmesi, bu ısınmanın göktaşı çarpmasının etkisiyle başlamış olabileceğini gösteriyor. Avustralya'daki Curtin Üniversitesi'nin yaptığı araştırmanın sonuçları Nature Communications dergisinde yayımlandı. Avustralya'nın batısındaki kurak bölgede yer alan krater ilk kez 1979'da keşfedilmiş, ancak jeologlar kraterin yaşına dair herhangi bir araştırma yapmamıştı. Milyarlarca yıllık erozyon nedeniyle krater bugün çıplak gözle görülebilir durumda değil. Ancak manyetik alanda yapılan ölçümler kraterin 70 km çapında olduğunu gösteriyor. Profesör Chris Kirkland, \"Bu alan çok eski olduğu için oldukça düzleşmiş, ama oradaki kayalar farklılık gösteriyor\" diyor. Göktaşının ne zaman çarptığını tespit etmek için kayalardaki zirkon ve monazit kristalleri incelendi. Prof. Kirkland, kayalarda çarpma etkisinin \"ağaç gövdelerindeki halkalar\" gibi okunabildiğini söylüyor. Kristallerde eser miktarda uranyum bulunuyor. Uranyum zamanla bozuma uğrayıp kurşuna dönüşüyor. Bu dönüşümün ne kadar zamanda gerçekleştiği hesaplanarak çarpmanın zamanı da tespit edilebiliyor. Güney Afrika'daki Vredefort Krateri de 2 milyar yıl öncesine dayanıyor. Ancak Avustralya'daki kraterin ondan en az 200 milyon yıl daha eski olduğu tespit edildi. Prof. Kirkland, henüz keşfedilmemiş daha eski kraterler de olabileceğini söylüyor; ancak krater çeperinin zamanla erozyona uğramış olması, bu keşifleri ve dünyanın geçmişine yönelik bulguların ortaya çıkmasını zorlaştırıyor. Araştırmacılar, tam da göktaşının çarptığı dönemde dünyanın ısınmaya başladığı bir döneme girdiğini ve bunun çarpmanın etkisi sonucu olabileceğini söylüyor. Bilim insanları çarpmadan önce dünyanın büyük ölçüde buzullarla kaplı olduğuna, daha sonra da hızla ısınmaya başlayıp buz tabakalarının eridiğine inanıyor. Prof. Kirkland, \"Kraterin yaşı, o buzul çağının sonuna denk geliyor. Bu nedenle çarpmanın etkisi dünya ikliminde önemli değişikliklere yol açmış olabilir\" diyor. Araştırma ekibinin kullandığı bilgisayar modellemesine göre göktaşı, dünyayı saran bir km kalınlığında bir buz tabakasına çarpmış olmalı. Bu çarpma ile atmosfere devasa miktarda su buharı ve sera gazlarının salınmış olduğu tahmin ediliyor. Bunun, dünya atmosferinde oksijenin henüz yeni oluştuğu ve karmaşık canlıların oluşmamış olduğu bu dönemde dünyanın ısınmasına katkıda bulunduğu sanılıyor. Prof. Kirkland, \"Çarpmanın bu kadar eski olması bize heyecan verdi. Ama bunun Dünya'daki diğer olaylarla bağlantısını bulmak bu keşfi çok daha ilginç kıldı\" diyor. Bir başka teoriye göre ise yanardağların aktif olması, atmosfere bol miktarda karbondioksit salınmasına ve dünyanın ısınmasına neden oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-eski-spiral-galaksi-kesfedildi", "text": "Bugüne dek bilinen tüm galaksilerin yüzde 70'i kadarı spiral galaksidir. Bunlara Samanyolu'muz ve komşu galaksimiz Andromeda'da dahildir. Spiral galaksilerin merkezinde yoğun yıldızlı bir şişkinlik vardır ve buradan dönen bir yıldız diski uzanır. Diskin içindeki yıldızlar rastlantısal bir dağılım göstermek yerine birkaç spiral biçimindeki kolda yoğunlaşmıştır. Fakat bu galaksi tipinin ilk temsilcileri hala bilinmiyordu. Yeni keşfedilen BRI 1335-0417 galaksisi şimdi bu konuda açıklık getirdi. Söz konusu galaksi Tokyo Ulusal Astronomi Gözlemevi'nde görevli astronomlar Takafumi Tsukui ve Satoru Iguchi tarafından bulundu. Astronomlar Atacama Large Millimeter/submillimeter Array verilerinde eski spiral galaksileriyle ilgili bilgileri gözden geçirirken, aradıklarını etkin yıldız galaksisi BRI 1335-0417'de bulduar. Bu galaksi gerçi optik dalga alanında yoğun toz bulutlarıyla kaplı, fakat radyo dalgalarının spektrografik analizleri büyüklüğü, yıldız sayısı ve dahili yapıları hakkında bilgi veriyor. Buna göre galaksi sadece merkezi bir kütle yoğunluğu göstermek yerine iki spiral kollu, dönen bir yıldız diskine de sahip. Bu kollar uzaya doğru en az 15.000 ışık yılı kadar uzanıyorlar. İlginç olan spiral galaksinin 12,4 milyar yıl kadar bizden uzak olduğu. Yani ilk patlamadan sadece 1,4 milyar yıl sonra ve kozmik yıldız oluşumunun zirve yaptığı zamandan önce gelişmiş. BRI 1335 0417 en eski spiral galaksi olma özelliğini taşıyor. Veriler galaksinin göreceli olarak büyük olduğunu ve günümüzde Samanyolu'nda olduğu kadar çok yıldız kütlesi olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte bu eski galaksinin ne şekilde geliştiği ve spiral biçimine nasıl kavuştuğu bilinmiyor henüz. Tahminlere göre geçmişteki bir çarpışma ya da diğer küçük bir galaksiyle karşılaşma sonunda spiral biçimine kavuşmuş olabilir. Araştırmacılar bundan sonraki çalışmalarla, bu en eski spiral galaksinin kaderiyle ilgili yeni bilgiler edinebilmeyi ummuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-gizemli-uzayli-yeni-bilmeceler-uretiyor", "text": "1500 ışık yılı kadar uzakta yer alan yıldızın parlaklık değişimleri o kadar büyük ki astronomlar büyük bir bilmeceyle karşı karşıya. Yıldızı düzensiz aralıklarla örterek, ışığının bize ulaşmasını engelleyen ne? Dünya dışı uygarlık?! Bu soruya açıklama getirme ihtiyacı, dünya dışı bir uygarlık olasılığını bile dikkate alacak kadar büyük. Çok gelişkin bir uygarlık, dev güneş kolektörleri veya diğer mega yapılar geliştirerek enerji toplam istemiş olabilir. Bu olasılık hiç de yeni değil; zira 1960'lardan bu yana tartışılan, Sovyet astrofizikçi Nikolai Kardashev'in spekülatif teorisine göre evrende yıldızının tüm enerjisini kullanabilen (K2 tipi) gelişmiş uygarlıklar olabilir. Bu teorinin öngörüsünü kontrol etmek isteyen astronomlar, dünya dışı canlılardan olası sinyalleri alabilmek için radyo teleskopları bile yıldıza doğru çevirmişlerdi. KIC 8462852 yıldızı geçen sonbaharda dünya genelinde sansasyon yaratmıştı. Fakat KIC 8462852 yıldızı hep sessiz kaldı. Bu durum yeterince esrarengiz olmazmış gibi araştırmacılar şimdi de başka bilmecelerle karşı karşıya. Kepler teleskopu, yıldızı son yıllarda gözlemlemesine rağmen, astronom Bradley Schaefer daha eski gözlemlerin de bulunabileceği düşüncesine vardı. Ve gerçekten de söz konusu yıldızın 1890 ila 1989 yılları arasında gökyüzünün rutin çekimleri sırasında en az 1200 kez görüntülendiği ortaya çıktı. Schaefer yıldızdaki parlaklık gelişimini araştırdı ve yıldızın git gide daha karanlık hale geldiğini saptadı. KIC 8462852 yüz yıl içinde parlaklığının yüzde yirmisi kadarını kaybetmiş. Bizim ölçeklerimize göre oldukça dayanıklı yıldızlar için bu pek de alışıldık bir davranış değil. Çünkü bu tür yıldızlar milyonlarca yıl içinde değişir. Ayrıca yüz yıl içindeki parlaklık oynamalarının düzenli olmadığı da ortaya çıkmış. Yıldız bazen daha karanlık bazense daha parlak bir hal alıyor. Kepler tarafından gözlemlenen yıldızın kısa süreli parlaklığı bugüne dek en geçerli olanı kuyrukluyıldız teorisiydi. Birbirleriyle çarpışan büyük bir kuyrukluyıldız kümesi, parlaklık değişimlerinden sorumlu olabilirdi. Ama bu konuda da itirazlar vardı ki yeni gözlemler de şimdi bu tahmini çürütüyor. Schaefer'in hesaplarına göre çapları 200 kilometre olan 648.000 kuyrukluyıldızın son yüz yıl içinde yıldızdan geçmesi gerekiyordu ki bu tamamen imkansız diyor astronom. Astronom Phil Plait'e göreyse olası dev güneş panellerinin en az 750 milyar kilometrekare büyüklüğünde olmaları gerekiyor ki bu durumda dünyamızdan 1500 misli büyük olmaları demek. . Bu da panellerin dünyamız ve KIC 8462852'nin arasında yer alması halinde. Eğer panel bir küre veya bir halka biçiminde olsaydı ki astronomlar bunun daha olası olduğunu düşünüyorlar, o zaman çok daha büyük bir alana ihtiyaç duyulurdu. Bugüne kadar yaptığımız tüm gözlemler, karşılaştırılabilir bir şey vermedi. KIC 8462852 bugüne dek bildiğimiz en gizemli yıldız olarak kalacak diyor bilim insanları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-hafif-notron-yildizi-bilmecesi", "text": "Bir nötron yıldızı, yoğun kütleli bir yıldızın yaşam döngüsünde bir süpernova içinde patladığı zaman oluşur. Geriye sadece 20 -30 kilometre büyüklüğünde bir yıldız çekirdeği kalır ama bu çekirdek iki Güneş kütlesini bir araya getirebilir. Nötron yıldızının içindeki yoğunluk ve baskı o kadar yüksek ki, atomlar bile dağılır ve geriye sadece nötronlar kalır. Bu yüzden çekirdekte aşırı sıvı bir madde hali oluşur. Özellikle de alışılmışın dışında ağır veya hafif olan nötron yıldızlarının incelenmesi, merkez yoğunluğunu biraz daha genişlettikleri için ilginçtir diyor Tübingen Üniversitesi'nden Victor Doroshenko ve ekibi. Nitekim bu tür aşırılıklarla bu tür yıldız kalıntılarının iç yaşamıyla ilgili geçerli modeller kontrol edilebiliyor. Doroshenko ve ekibinin yakından incelemiş olduğu bir nötron yıldızı bu açıdan bakıldığında oldukça heyecan verici. Kompakt yıldız kalıntısı bir süpernovanın parlak toz ve gaz kılıfında yer alıyor ve birkaç yıl önce Namibia'daki Gama Işını Gözlemevi H.E.S.S. ile keşfedilmişti. Daha sonraları röntgen teleskopuyla gerçekleştirilen gözlemlerle de HESS J1731 -347 gökcisminin soğumakta olan bir nötron yıldızı olduğu anlaşılmıştı. Bununla birlikte bu nötron yıldızının ne büyüklükte ve ne kadar ağır olduğu belirsiz kalmıştı. Araştırmacılar Avrupa'nın Gaia uydusunun yardımıyla aynı süpernova kılıfı içinde bulunan HESS J1731 347'nin ortak yıldızının tam konumunu daha geçen yıl belirleyebildiler. Bu da Doroshenko ve ekibini bu cismin tüm gözlem verilerini değerlendirerek, nötron yıldızının kütlesini ve büyüklüğünü belirlemeye izin verdi. Böylece daha önceki belirsizlikleri ortadan kaldırarak modellerini iyileştirebilmişler. Nötron yıldızının kütlesi ve yarıçapı daha kesin bir şekilde belirlenebildi diyor araştırmacılar. Analizlerden çıkan sonuca göre yalnızca 10,4 kilometrelik bir yarıçapa sahip olan nötron yıldızı HESS J1731 -347, türünün oldukça zayıf bir temsilcisi. Daha sıradışı olan ise yalnızca 0,77 güneş kütlesi kadar olan kütlesi. Yıldız çekirdeği buna göre tipik bir nötron yıldızının sadece yarısı ağırlığında. Tahminlere göre HESS J1731 347 şimdiye kadar bilinen en hafif nötron yıldızı. Aslında nötron yıldızı o kadar hafif ki, geçerli modellerin sınırlarına dayanıyor. Çünkü öncel yıldızların ne kadar ağır oldukları ve çekirdek çöküşünün ardından gelen patlama sırasında ne kadar kütle kaybettikleri astrofizik yasalarıyla belirlenir. Buna göre 1.17 Güneş kütlesinden daha az kütleye sahip nötron yıldızlarının oluşumu sorunlu olarak kabul edilir. Daha önce bilinen en hafif örnek 1.174 Güneş kütlesiyle neredeyse tam olarak bu sınırdaydı. Fakat yeni keşfedilen nötron yıldızında durum farklı, eğer düşük kütlesi gerçekten de kanıtlanırsa bu sadece 0,77 Güneş kütlesi kadar olacak ki bu da teorik sınırın epey ötesinde diyor araştırmacılar. Fakat yıldız kalıntısının normal bir nötron yıldızı bile olup olmadığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Araştırmacılar bunun bir kuark yıldızı olabileceğini düşünüyorlar. Çünkü bugüne dek sadece hipotetik olan bu cisimler nötron yıldızlarından çok daha yoğundur ve bu yüzden de içlerinde, nötronlar bile dağılır. Bu tür cisimlerin merkezinde bu yüzden bir büyük patlamadan sonrakine benzer bir kuark- gluon plazması olmalı. Bu şimdiye kadar gördüğümüz en iddialı kuark yıldızı adayı diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/en-kucuk-karadelik-kesfedildi", "text": "Karadelikler, yoğun kütleli bir yıldızın yaşamının sonunda, bir süpernova olarak patladığı zaman oluşurlar. Bu durumda yıldızın çekirdeği kütleye bağlı olarak son derece yoğun bir nötron yıldızı olarak içine çöker ya da karadeliğe dönüşür. Fakat bu ikisi arasındaki sınırın nerede olduğu ve bir karadeliğin ne kadar küçük olabileceği bugüne dek pek bilinmiyordu. Başlıca nedenlerinden birisi şu: Küçük ve etkin madde soğuran kara delikler astronomların ölçüm enstrümanları için görünmez. Bunlardan Samanyolu'nda kaç tane bulunduğu ve bu görünmez, etkinleşmeyen karadeliklerin ne tür bir kütleye sahip oldukları hala bilinmiyor. Astronomlar buna rağmen bu gizli miniklerden birini, çok yakınımızda bir yerlerde görebildiler. Söz konusu gökcismi sadece 1500 ışık yılı uzaklıkta, tek boynuz takımyıldızında yer alan parlak bir Kırmızı Cüce'nin yörüngesi etrafında yer alıyor. Bu yoğun kütleli dev yıldız V723 Mon, uzun bir süredir parlaklığı oynayan değişken bir yıldız olarak biliniyordu. Fakat ışık eğrisinin niçin düzenli olarak değiştiği anlaşılamamıştı. Bu konuyu açıklığa kavuşturmak isteyen Tharindu Jayasinge ve ekibi, ışığın farklı dalga alanlarındaki çok sayıda teleskopun gözlemlerini değerlendirdi. En başta ESA'nın Gaia uydusundan, NASA uzay teleskopları TESS ve Swift'in tayf verilerinden ve dünyada bulunan birçok spektrograftan yararlanmışlar. Sonuca göre hem ışık spektrumu hem de buradan elde edilen, kırmızı devin radyal hız ve biçimi, bir eş yıldızın kütle çekim etkisine işaret ediyor. Astronomların görüşüne göre bu tür kompakt ve karanlık bir eş yıldız için en basit açıklama kara delik olabileceği. Işık eğrisinin özelliklerine göre takımyıldızı nedeniyle tek boynuz olarak isimlendirilen karadelik, sadece üç güneş kütlesi kadar olabilir. Buna göre bu karanlık tek boynuz şimdiye dek bilinen bize en yakın ve en küçük karadelik. Astronomlar gerçi bir yıl önce 1000 ışık yılı uzaklıktaki çift yıldız sistemi HR 6819'da yine bir karadeliğe ait bazı işaretler keşfetmişlerdi. Ancak daha sonraki gözlemlerle bunun varlığı kanıtlanamamıştı. Oysa 1500 ışık yılı uzaklıktaki tek boynuz ikinci bir ölçümle de kanıtlanabildi. Osaka Üniversitesi'nden Kento Masuda ve Teryuki Hirano, Kırmızı Dev'in radyal hızını ayrıntılı bir şekilde analiz ettiler. Ve bir modelin yardımıyla ışık eğrisindeki belli başlı düzensizliklerin en iyi ne şekilde açıklanabileceğini incelediler. Araştırmacılara göre gözlemlenen özellikler, karadeliğin kırımızı dev üzerindeki gelgit etkisinden kaynaklanıyor. Görünmez refakatçının kütle çekimi yıldızda hareket eden bir çıkıntı oluşacak şekilde çekiyor. Bu olay okyanuslarda dev dalgalar oluşturan Ay'ın kütle çekimine benziyor. 723 Mon'un radyal hızındaki periyodik etkiler, yıldızın, gelgitlere bağı deformasyonu ve buna bağlı olarak soğurma hatların bozulmasıyla da açıklanabiliyor. Hesaplamalar öte yandan karanlık tek boynuzun çok küçük kütlesini de kanıtlıyor. 2,93 Güneş kütlesiyle şimdiye dek gözlemlenen en küçük karadelik olan bu gökcismi, karadeliklerin ve nötron yıldızlarının yer alması gereken sınırda hareket ediyor. Araştırmacılar Samanyolu'muzda bu tür görünmez minik karadeliklerden bir düzine daha bulunabileceğini düşünüyorlar. 723 Mon gibi dev yıldız ve etkin olmayan karadelikten oluşan 100-1000 çift yıldız sistemi olabilir deniyor galakside."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evrende-besinci-bir-temel-kuvvet-mi-var", "text": "Eğer bu tahmin doğru çıkarsa, evrenle ilgili anlayışımız tamamen değişebilir. Bir parçacık deneyinin sonuçları fizikçiler arasında tartışma yarattı. Çünkü radyoaktif berilyumun parçalanması sırasında keşfedilen anomali, bazı araştırmacılara göre evrende henüz bilinmeyen beşinci bir kuvvete işaret ediyor olabilir. Bilim insanları, 'Karanlık Bozon'un varlığının mümkün olabileceğini düşünüyorlar. Tartışma, Macar araştırmacılarının berilyum 8'in radyoaktif bozunumu sırasında oluşan parçacıkların incelenmesine dayanan deneyleriyle başladı. Araştırmanın amacı, Karanlık Madde'de 'zayıf etkileşimli ağır parçacıklarla' birlikte Karanlık Madde'nin olası bir parçacığı kabul edilen 'karanlık fotonlarla' ilgili ipuçları bulmaktı. Fakat araştırmacılar bunun yerine bilinmeyen diğer bir parçacığa işaret eden bir anomali keşfettiler. Aşağı yukarı her milyonda bir bozunumda bir foton tarafından üretilen elektron ve pozitron aynı yöne doğru değil zıt yönlere doğru vınlıyor. Bu gözlemlerden yola çıkan araştırmacılar, bu bozunum sırasında yaklaşık olarak bir elektronun 30 misli kütlesine sahip bilinmeyen bir parçacık oluştuğu sonucuna vardılar. Ama burada söz konusu olanın bir madde parçacığı mı yoksa kuvvet taşıyan parçacık mı olduğu anlaşılamamış. Bu konuya açıklık getirmek isteyen Jonathon Feng , Macar fizikçilerinin ve daha önceki benzer deneylerin verilerini inceleyince, bozunum verilerindeki anomalinin, gerçekten de bilinmeyen bir parçacığı işaret edebileceği sonucunu elde etmiş. Ancak Feng'in teorisi bir adım daha ileriye gidiyor. Araştırmacı bu fenomenin arkasında yepyeni bir gösterge bozonun varlığını tahmin ediyor. Fiziğin standart modeline bu kuvvet parçacıkları evrendeki dört temel kuvvetin 'bağlayıcılarıdırlar'. Örneğin bir fotondaki kuarklar, gluonlar tarafından bir arada tutulur, fotonlar elektromanyetik kuvvetin aktarıcılarıdırlar. Ancak çekim kuvvetinin taşıyıcı parçacıkları şimdiye dek tamamen varsayımsaldır. Feng ve ekibinin görüşüne göre Macarların potansiyel parçacıkları diğer bir ileti parçacığı olabilir. Çünkü analizlerine göre veriler ne bir madde parçacığıyla ne de hipotetik 'karanlık fotonla' örtüşmekte. Bunun yerine bir gösterge bozonunun varlığı, beşinci bir temel kuvvet olarak açıklanabilir diyor araştırmacılar. Diğer bir temel kuvvetle ilgili fikir aslında yeni değildir. Fizikçiler uzun bir süredir, karanlık maddenin kendi içindeki bir kuvvetten etkilenebiliyor olabileceği üzerinde tartışıyorlar. Feng ve ekibi, bozondaki bozunum verilerindeki anomalinin tam olarak beşinci temel kuvvete işaret ettiğinin mümkün olduğu kanısında. Yani karanlık maddenin parçaları, 'karanlık bozonlardan' birini değiştirerek birbirleriyle etkileşime girebilirler. Bozunum verilerinden anlaşıldığı üzere bu bozon normal maddeyle çok kısıtlı olarak etkileşebilir. Buna göre protonlar üzerinde etkisi olmamasına rağmen elektronlar ve nötronlar üzerinde - her ne kadar çok küçük mesafede olsa bile - etkili olabilir. Ve eğer bu gerçekse, beşinci temel kuvvetin keşfi, evrenle ilgili anlayışımızı tamamen değiştirebilir diyor Feng. Bununla birlikte beşinci bir temel kuvvet ve bozonu için halihazırdaki veri tabanı henüz oldukça zayıf. Deneyde bir hata olabilir ya da bugüne dek hiç bilinmeyen nükleer fiziksel bir etki olabilir deniyor. Fakat olayın iyi tarafına bakarsak, söz konusu anomalinin diğer deneylerle kolayca kontrol edilebileceği söylenebilir. Sonuçta potansiyel parçacık, elektronun 30 misli kütlesiyle pek de ağır sayılmaz ve birçok laboratuvarda kanıtlanabilir. Ve bazı araştırma grupları bu konuda çalışmaya başlamışlar bile. O halde bu parçacık niçin daha önce saptanamadı? Feng bunu bozonun normal maddeyle etkileşiminin zayıf olmasına bağlıyor. Sadece belli başlı partiküller belli başlı koşullarda etkilendikleri için bu sinyal uğultuların arasında kaybolup gidiyor. Fizikçiler yine de arayışların önümüzdeki iki yıl içinde kesin sonuçlar vereceğinden eminler. Karanlık madde üzerinde etkili olan bir beşinci bir temel kuvvetin gerçekten de var olup olmadığı işte o zaman anlaşılacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evreni-anlamaya-bir-adim-daha", "text": "Tarihte ilk kez, helyum hidrür iyonlarına uzayda rastlandı. Uzay dedik, daha spesifik konuşmak gerekirse söz konusu iyon NGC 7027 bulutsusunda bulundu. Çalışmanın sonuçları Nature'da yayımlandı. Gezegenimsi bir bulutsudaki helyum hidrürün keşfi, bizi evrenin kimyasını anlamaya bir adım daha yaklaştırmış oldu. Bu gelişme ilginç, zira söz konusu iyon daha önce sadece laboratuvar ortamında gözlemlenebilmişti. Erken evrenin evrimindeki tartışmasız önemine rağmen, HeH+ iyonu şimdiye kadar yıldızlararası uzayda kesin bir tespit edilememişti. Bu iyonun laboratuvardaki geçmişi ise 1925 yılına kadar gidiyor. Her biri nötr bir helyum atomu ve pozitif yüklü bir hidrojen atomundan oluşan bu yüklü moleküller, ilk olarak Büyük Patlama'dan yaklaşık 100.000 yıl sonra ortaya çıkmıştı. O zamanlar evren neredeyse tamamen hidrojen ve helyumdan oluşuyordu ve helyum hidrür, bu iki elementin çarpıştığı zaman oluşturabilecekleri tek moleküldü. Kızılötesi Stratosferik Astronomi Gözlemevi, Mayıs 2016'daki üç uçuş sırasında ilk olarak yaklaşık 3.000 ışıkyılı uzaklıkta NGC 7027 adında bir gezegenimsi bulutsuyu gözlemledi. Sıcak, yoğun gaz bulutu tarafından yayılan ışıkta, araştırmacılar helyum hidrürün kızılötesi radyasyonunun dalga boyunu tespit ettiler. NGC 7027'de görülen helyum hidrür iyonları, erken evrenden kalan artık olmaktan ziyade gezegenimsi bulutsuda yaratılmıştı. Ancak bu iyonların varlığı, helyum hidrür iyonlarının laboratuvar dışında da var olabileceğini doğruluyordu. Böylelikle ilkel kozmosun teorik simülasyonlarının ciddi revizyona ihtiyacı olmadığı da anlaşılıyordu. Yani evrenin kimyasıyla on yıllardır uğraşan bilim insanları yanlış yolda değillerdi, en azından şimdilik. Almanya, Bonn'daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'nden astrofizikçi Rolf Güsten, helyum hidrür iyonlarının NGC 7027'de bulunmasının bu iyonları oluşturan kimyasal reaksiyonlara yeni bir bakış açısı getirebileceğini ifade etti. Çalışmanın ortak yazarı Güsten ve meslektaşları ayrıca, Büyük Patlama'dan hemen sonra doğan helyum hidrür iyonlarını incelemek için Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi'ni kullanarak uzak, erken evreni araştırmayı umuyorlar. Şili'nin kuzeyinde bulunan Atacama Çölü'ndeki yüksek bir platoda bulunan ALMA, astronomik interferometre özellikli bir radyo teleskop. ALMA'nın evrenin erken dönemlerindeki yıldız doğumları hakkında bilgi vermesi beklenirken 1 milyar dolardan daha fazla maliyet tutarı ile yeryüzündeki en pahalı aktif yer merkezli teleskop dizini olarak biliniyor. İnsanın evreni anlamaya yönelik arayışı devam ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evrenin-bugune-kadar-cekilmis-en-derin-ve-ilk-renkli-fotograflari", "text": "10 milyar dolarlık uzay teleskobu James Webb, evrenin bugüne kadar çekilmiş en derin ve ilk renkli fotoğrafını paylaştı. James Webb Uzay Teleskobu eskiyen Hubble Uzay Teleskobu'nun kısmen ardılı olacak şekilde planlanan bir kızılötesi uzay teleskopudur. Adını 2002'de NASA'nın Apollo programından sorumlu müdürü olan James E. Webb'ten alan JWST, 6.5 metre genişliğinde altın kaplama bir aynayla donatılan kızılaltı bir teleskoptur. Bu ayna, 13.5 milyar ışık yılı uzağı, yani evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu zamanı görmesini olanaklı kılacaktır. JWST, NASA'nın başkanlığında 15 farklı devletin, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansı'nın ortak yürüttüğü bir projedir. Teleskop, Dünya'nın yaklaşık 1.500.000 kilometre ötesinde, Lagrange noktası (Dünya-Güneş L2) yakınında çalışıyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse Hubble, Dünya yüzeyinden 550 kilometre yukarıdaki bir yörüngede bulunuyor ve Ay, Dünya'dan kabaca 400.000 kilometre uzaklıktadır. James Webb teleskobu, 25 Aralık 2021'de Fransız Guyanası'ndaki Guyana Uzay Merkezi'nden uzaya fırlatıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evrenin-en-buyuk-3d-haritasi", "text": "Kozmik arka plan ışıması evrenin en eski ışığıdır, çünkü ilk patlamadan 380.000 yıl sonra ilk atomlar oluşurken, serbest kalmıştır. Evrenin genleşmesiyle birlikte bu ışıma mikrodalga alanına kadar yayılmıştır. Küçük oynamalar, günümüzde eski yoğunluk oynamaları ve karanlık madde ve karanlık enerjinin oranı hakkında olduğu kadar kozmik genleşmenin hızı hakkında da bilgi veriyorlar, dolayısıyla da Hubble sabiti hakkında da. Ancak bir sorun var: Bu temel boyutla yıllardır açıklanamayan tutarsızlıkların ortaya çıkıyor olması. Bugüne kadarki en doğru haritaya göre (ESA'ya ait 2003 Plank uydu verileriyle elde edilmiş) Hubble sabitesi megaparkans başına saniyede 67,4 kilometre. Fakat Süpernova, yerçekimi mercekleri ve değişken yıldızların yardımıyla doğrudan doğruya gerçekleştirilen ölçümlerle yaklaşık olarak megaparkans başına saniyede 74 kilometrelik bir sonuç elde ediliyor. Bu tutarsızlığın nasıl açıklanabileceği bugüne kadar bilinmiyordu. Fakat Atacama Kozmoloji Teleskopu ile bu konuya bir açıklık getirildi. Cerro Toco'daki radyo teleskopu 2007 yılından bu yana evrendeki mikrodalga alanını inceliyor. Princeton Üniversitesi'nden Simone Aiola şimdi 2013-2016 yılları arasında ACT verilerinden yararlanarak arka plan ışımasının yeni bir haritasını çıkardılar. Planck'tan sonraki en büyük harita 17.00 derece kare boyutunda. Yeni harita kozmik mikrodalga alanındaki minik sıcaklık oynamalarının motiflerini göstermekle kalmayıp, kozmolojik ölçümler için önemli olan polarizasyon motiflerini şimdiye kadarki en yüksük çözünürlükte gösteriyor. Haritalandırma ile astronomlar evrenin 13,77 milyar yıl +/- 40 milyon yıl yaşında olması gerektiğini hesapladılar. Bu değer kozmolojik standart model ile öncelenen değerlerle tam tamamına örtüşüyor ve Planck uydularının sonuçlarını da kanıtlıyor. Kozmik genleşme değerinde de ACT kartı, Planck değerlerini kanıtlıyor. Aiola ve ekibi megaparkans başına saniyede 67,6'lık bir Hubble sabitine ulaşmışlar ki bu daha önce arka plan ışımasıyla elde edilen değerler kadar düşük. Bu da ölçüm hatalarının Planck uydularıyla ilgili olmadığı anlamına geliyor. Böyle olunca da tutarsızlıklar kalıyor ve bununla birlikte bunun evrenin genleşmesi için ne anlama geldiği sorusu da. Peki genleşmenin hızını değiştiren bilinmeyen bir etki faktörü veya süreci, yani yeni bir fizik mi var? Bazı fizikçiler mesela karanlık enerjinin sanılandan daha az sabit olabileceğini düşünüyorlar ve bu durum da genleşme hızında oynamalara yol açabilir diyorlar. Ancak arka plan ışımasının yeni haritasında araştırmacılar, standart modelin dışın yeni fizikle ilgili bir işaret bulamamışlar. Bu yeni fiziğin bulunmadığı anlamına gelmiyor sadece henüz kendini göstermedi diyor araştırmacılar. Atacama Kozmoloji Teleskopu evrenin en eski motiflerini incelemeye devam edecek, verilerinin gelecekte kozmik genleşme bilmecesini çözüp çözmeyeceğini ise zaman gösterecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evrenin-en-buyuk-3d-haritasi-cikarildi", "text": "Galaksimizde kaç yıldız var? Ve evrende kaç galaksi bulunuyor? Bu tür sorular, teleskopların özel enstrümanları ve arama algoritmaların yardımıyla oluşturulan gökyüzü haritalarıyla yanıtlanmaya çalışılır. Bu tür projelerin sonuçları uzay teleskopu Gaia'nın yıldız kataloğu olduğu gibi, galaksilerin dağılımını ve aralarındaki mesafeyi gösteren haritalar da olabiliyor. Astronomlar haritanın yardımıyla, devam eden evrenin genleşmesi ve varsayılan tetikçisi yani Karanlık Enerji hakkında bilgi edinebilmeyi umuyorlar. Evrenin şimdiye kadarki en büyük ve en ayrıntılı 3D haritası DESI projesi çerçevesinde çıkarıldı. 7,5 milyon galaksiyi içeren bu harita yeni bir rekor kırmış oldu. Yeni harita şimdiye kadarki tüm haritaların toplamından daha fazla bilgi veriyor. Ayrıca bunlara her ay bir milyon kadar galaksi ekleniyor. Bu galaksi haritası bu iş için özel olarak geliştirilen bir enstrüman sayesinde çıkarılabildi. Arizona'daki Kitt Peak National Observatory gözlem evindeki dört metrelik teleskopa monte edilmiş olan spektrograf , gökyüzünü 6.7 metre karelik alanlar halinde tarıyor ve görülebilir ışıktan yakın enfraruj ışık alanına kadar 5000 simultane ışık tayfı çiziyor. DESI projesiyle elde edilen veriler galaksilerin pozisyonu ve kırmızıya kayması hakkında dolayısıyla da mesafeleri ve bizden hangi tempoyla uzaklaştıkları hakkında bilgiler de. 3D haritalandırma galaksilerin evrendeki mekansal dağılımı hakkında bilgi veriyor. Galaksilerin dağılımında olağanüstü kümeler, filamanlar ve boşluklar görüyoruz ve bunlar evrenin en büyük yapılarını temsil ediyorlar diyor araştırmacılar. Bu büyük yapılar öte yandan evrenin başlangıcındaki süreçler hakkında da bilgi veriyorlar. Fakat astronomlar en çok da evrenin genleşmesi ve tetikleyici kuvvetler hakkında yeni bilgiler öğrenebilmeyi umuyorlar. Çünkü ölçümler evrenin genişlediğini ve bu genişlemenin son birkaç milyar yıl içinde daha da hızlandığını gösteriyor. Genişlemenin boyutu kadar tetikleyicisinin de ne olduğu pek bilinmiyor. Yeni 3D haritası, Mayıs 2021'de başlayan gökyüzü araştırmasının yalnızca ilk geçici sonucunu temsil ediyor. DESI enstrümanının 2026'ya kadar gece gökyüzünü taramaya devam etmesi ve en az 35 milyon galaksinin konumunu ve mesafelerini ölçmesi bekleniyor. Otomatik tarama her ay yaklaşık olarak bir milyon galaksiyi ekliyor haritaya."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/evrenin-ilk-isigini-gorecek-yeni-nesil-uzay-teleskobu-yolda-2", "text": "Yapımı 20 yıldır süren ve maliyeti 10 milyar doları bulan James Webb Uzay Teleskobu 2021 yılında göreve başlıyor. - Evrenin ilk ışığının görüntüsü nasıldır ve özellikleri nelerdir? - İlk oluşan gökada ve yıldızlar neye benziyorlardı? - Gökadaların merkezlerindeki dev karadelikler nasıl ortaya çıktılar? - Tozla dolu bir bulutsuda yıldızlar nasıl oluştu? - İlk gökada ve yıldızlar nasıl bir evrim geçirerek bu günkü evreni oluşturdular? - Dünyamız benzeri gezegenlerin atmosferlerinin bileşimleri nedir? Yaşamın kimyasal izlerini taşıyorlar mı? Bir diğer deyişle, gökadamız Samanyolundaki bu tür 40 milyar gezegenin içinde yaşamı barındıranlar var mı? JWST işte bu soruları cevaplamak için tasarlandı. Ama onun bilime esas katkıları büyük olasılıkla en beklemediğimiz biçimlerde ve henüz hayal bile edemediğimiz konularda olacak. Gelecek yıl dünyamız çevresindeki yörüngesinde 30 uncu yılını tamamlayacak olan Hubble uzay teleskobu ne kadar olağanüstü bir gözlem aracı olsa da birçok sınırlamaları var. Teleskobun ana aynasının çapı yalnızca 2.4 m. Dolayısıyla son nesil 'yer' teleskoplarının aldığı ışığın yüzde birini ancak alıyor. Yerküremize yakın olduğundan onun yaydığı ısıdan etkileniyor ve kızıl ötesi görüşü de iyi değil. Işığın, ancak insan gözünün gördüğü bölgesini görebiliyor. Bütün bu sınırlamalar da, genişlemekte olan evrenimizde, bizden çok uzaktaki gök cisimlerinin ışıklarının kızıl ve kızılötesine kaymaları nedeniyle, uzayın ve zamanın derinliklerini gözlemlememizi engelliyor. Peki çözüm nedir? Eğer Hubble'dan epey daha büyük bir aynası olan ve kızılötesi ışınlarını görebilen bir uzay gözlemevi yapar, onu uzayın dünyadan yeterince uzak ve kararlı bir noktasına yerleştirir ve teleskobumuzu güneşin ışınlarından da koruyarak algılayıcılarını mutlak sıfıra yakın derecede soğutursak tüm bu sınırlamalardan kurtulabiliriz. James Webb uzay teleskobu işte bu özelliklere sahip. 6.5 metre çapındaki aynası, herbiri berilyum metalinden yapılmış, 18 adet, altın kaplı, altıgen biçimli aynadan oluşuyor ve Webb'in Hubble'dan yedi kat daha fazla ışık almasını sağlıyor. Üstelik de onun aynasının yarı ağırlığında ve yüzeyindeki en büyük pürüz 20 nanometre kadar! Teleskop uzayda L2 Lagrange noktasına yerleştirilecek, yani yerküremizle birlikte güneşin etrafında dönecek ve dünyamıza 1.5 milyon km uzakta bulunacak. Bu uzaklıkta ise, ne güneş ne de dünyanın 'gölgeleri' uyduyu etkilemeyecekler. Beş tabakalı yepyeni bir güneş ekranı tasarımı sayesinde uydunun güneşe bakan üst bölümleri +110 derece santigrada kadar ısınabilirken, alt bölümü, ek bir soğutma gerektirmeksizin, sıvı azot soğukluğunda yani -210 derece santigradın altında tutulabilecek. Bu da, sağlayacağı kızıl ötesi görüş olanakları ile, evrenin derinliklerinin çok çok uzak ve zayıf ışınımlarını ilk kez alabilmemizi sağlayacak. Beklentiler, 13.8 milyar yıl önce büyük patlama ile oluşan evrenimizin, oluşmasından 300 milyon yıl sonrasını, yani 13.5 milyar ışık yılı uzaklığı (zamanımızdan 13.5 milyar yıl öncesini..) görebilmek! Bir referans değeri olması için Hubble teleskobunun olağanüstü performansını örnekler isek: Hubble'ın 'Uçdeğer Derin Alan' kamerası, gözlenebilen uzayın 32 milyonda biri kadar bir bölümüne odaklanıp, diyaframını tam 23 gün açık tuttuğunda o bölgede 5.500 gökada görmüştü.İşte böyle bir performansı olan Hubble, en gelişmiş yer teleskoplarına göre ne kadar ileride ise, James Webb uzay teleskobu da Hubble'a göre öyle ileride olacak! Yandaki resmin üst bölümünde Hubble'ın ünlü 'Yaradılışın Sütunları' adlı görüntüsü, altta ise James Webb'in kızıl ötesi kameraları ile alacağı ve orada oluşan yıldızları da içerecek olan görüntü bulunuyor! Bir Boeing 737 uçağının yarısı büyüklüğünde olan JWST'nin ağırlığı ise 737 nin sadece 8 de biri. Uçak 79.000 kg gelirken uzay teleskobu ise 6.200 kg. Peki ama, bu kadar büyük bir uydu onu uzaya gönderecek olan ARIANE V füzesine nasıl sığdırılacak? Bir Origami gibi katlanarak tabii! Resimde görüldüğü gibi, JWST Ariane V roketinin yük taşıma alanında iken, ana anteni, güneş panelleri ve özellikle de, 0.05 mmden daha ince olan ısı yalıtım ekranlarının hepsi, defalarca katlanacak ve uzayda sırayla açılacaklar. Bu da kendi başına çok ileri bir mühendislik ve teknoloji gerektiriyor. 14 ülkeden 1200 bilim insanının uzun yıllardır üzerinde çalıştığı JWST, ilk tasarlandığında, bütçesi 1 milyar dolar ve uzaya gönderilme tarihi 2007 civarı olarak planlanmıştı. Bütçe günümüzde 10 miyar dolara yaklaştı ve uydunun fırlatılışı da 10 yıldan fazla gecikti! Karşıtları bu projeyi 'Astronomi yatırımlarının karadeliği!' olarak niteliyor, destekleyenler ise 'Bu proje için, biz, halen mevcut olmayan birçok yeni teknoloji geliştiriyor ve onları daha şimdiden proje dışı endüstriyel alanlarda da uyguluyoruz. Ayrıca tüm bunları ABD nin bir yılda patates çipslerine harcadığı para kadar (9 milyar dolar civarında..) harcama yaparak gerçekleştiriyoruz' diyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/fukusima-kazasinin-11-yilinda-durum", "text": "- Büyük deprem (9,1 büyüklüğünde ilk kez), - Tsunami - Fukuşima Nükleer Santralı kazası. Fukuşima kazasıyla ve bu aradaki gelişmelerle ilgili bizim önceki yıllarda yazdığımız bir dizi yazımız bulunuyor. Geçen yıl, kazanın 10.yılı nedeniyle yazdığımız yazıdaki açıklamalar genellikle bugün için de geçerlidir /1/. Daha çok bunlardan alıntılarla güncellediğimiz yazımız aşağıda bulunuyor. Japonya'da 11 Mart 2011 günü 9,1 büyüklüğündeki şiddetli depremle elektrik direklerinin yıkılması ve hatların kopmasıyla Fukuşima nükleer santralını özel durumlarda dışarıdan besleyen elektriğin kesildiğini, depremin ardından oluşan dev tsunami dalgalarının zemin altındaki ivedi elektrik üreteçlerini de sular altında bırakarak, santralın elektriksiz kaldığını biliyoruz. Reaktörler, deprem sinyalini alır almaz planlandığı gibi otomatik olarak durdurulmuş, büyük deprem sonucu binalarda herhangi önemli bir hasar olmamıştır. Durdurulan reaktörlerdeki nükleer yakıtın içindeki çok çeşitli radyoaktif maddelerin yayınladığı ve yıllarca da yayınlayacağı radyasyonun oluşturduğu aşırı ısı enerjisi, elektriksiz kalan pompaların çalıştırılamaması nedeniyle, soğutma suyuna aktarılamamış ve yakıt elemanlarında ergime oluşarak büyük kaza ortaya çıkmıştır. Ayrıca koruyucu reaktör kabında hidrojen gazı patlamaları da ortaya çıkmış, bunlardan doğan yüksek basınçla duvarlarda çatlaklar oluşmuş, reaktör binasının havasındaki radyoaktif maddeler çevredeki havaya ulaşmıştır. Radyoaktif maddeler, hava akımlarıyla çok uzaklara taşınmış, yağışlar ve kuru serpintilerle özellikle yakınlardaki 10-20 km'lik bölgeyi radyoaktif bulaşmayla etkilemiş, yerleşim yerleri boşaltılmış, insanlar yıllarca yerlerinden, yurtlarından uzaklarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Fukuşima nükeer santral alanında 6 reaktör bulunuyordu. 1, 2 ve 3 nolu reaktörler kazadan önce çalışmaktaydılar. Bu 3 reaktör kaza anında otomatikman durduruldu. Ancak yakıt elemanlarındaki uranyum yakıtı ve 200'den fazla radyoaktif madde yaydıkları radyasyonlarla yakıt elemanlarını ısıtmayı sürdürdüklerinden, bunların soğutulması gerekiyordu. Su pompaları, santralda elektrik olmadığından çalışmadılar, nükleer yakıt soğutulamadı ve yakıt elemanları ergiyerek büyük bir basınç ve sıcaklık altında yakıt maddesi içindeki radyoaktif maddeler, reaktör binasında ve oradan da çatlaklardan havaya ulaştılar. Reaktörlerin soğutma suyu, denizden alınıyordu. 4, 5 ve 6 nolu reaktörler ise depremden önce bakım çalışmaları nedeniyle durdurulmuş olduklarından, bunlarda herhangi bir hasar ortaya çıkmadı. Radyoaktif maddelerden temizleme, yıkama, barikat kurma, binaları kapsülleme ve reaktörleri soğutma çalışmaları sürüyor. Kazadan 11 yıl sonra, bugün de, Fukuşima santral alanında günde 4000 kişi çalışıyor. Santralı işleten TEPCO şirketi nükleer santralın ilk 3 reaktör blokunun yakıt elemanları bekletme havuzlarındaki yakıt elemanlarını dışarı çıkarabilmek için hazırlıklar yapıyor. Ayrıca, çok yüksek radyasyon dozu nedeniyle içine girilemeyen reaktör binalarında uzaktan komutlu robotlar ve kameralarla reaktör kabının , binanın içinin ne durumda olduğu, ergimiş nükleer yakıt maddesinin bina içinde nerelerde ne miktarda dağıldığı araştırılıyor. Kameralar yüksek radyasyon dozu nedeniyle bir kaç saatte bozulduğundan/ergidiğinden sık sık değiştirilmeleri gerekiyor. Bu bilgiler elde edildikten sonra ergimiş nükleer yakıt maddesinin nasıl dışarıya çıkarılacağıyla ilgili uzaktan komutlu araç ve gereçlerin projelendirilip işe nasıl girişileceğinin iyice planlanması işçilerin fazla radyasyon dozu almamaları için gerekiyor. Temmuz 2017'de robot kameralarla 3. reaktör blokunun içinden ilk resimler alınarak yakıt maddesinin saçılımı görüldü. Benzer görüntüler 2. blokta Ocak 2018'de alındı. TEPCO, reaktör binalarının iç durumunu daha iyi görüntüleyebilmek için myonentomografi denilen yeni bir teknik deneyerek bir çeşit taramayla röntgen benzeri filmler de çekiyor. Böylelikle ergiyen yakıt maddesinin reaktör binasının içinde kaldığı, dışarı sızıp sızmadığı bilgileri elde ediliyor. Bu araştırmalar ve hesaplar sonunda Tepco, 1. blok reaktör kabında pek yakıt maddesi kalmadığını, yakıt maddesinin reaktör binası koruyucu kabı içine dağıldığını gösteriyor. 2 no'lu reaktörde ise nükleer yakıt maddesinin daha çok reaktör kazanında kaldığı, 3 nolu reaktörde ise yakıt maddesinin bir miktarının reaktör kazanında, bir miktarının da containment'a dağıldığı hesaplanıyor. Yaklaşık 400.000 kişi evlerinden uzaklaştırıldı. Bunlardan 130.000'i nükleer santralın 20 km çevresinden geliyor (Ev ve bahçelerine radyoaktif Sezum 137 bulaşması sonucu). Radyoaktif sezyumun epey temizlendiği yerlerde tekrar yerleşim yapılmaya başlandı. Ancak birçok kişi, fazla radyasyonlu bölge olarak düşündükleri eski oturdukları yerlere, yetkililerin açıklamalarına pek güvenemediklerinden, tekrar dönmeye çekiniyor. Toplam 1 milyon kadar ev oturulamaz durumda. Deprem ve tsunami sonucu 16.000 kişi yaşamını yitirdi, 3200 kişi de kayıp. Santralın 10-20 km çevresi kazadan hemen sonra boşaltıldığından,1986 Çernobil kazasındaki durumun aksine insanlar gereksiz yere radyasyon dozu almadılar. Çernobil'de ise kaza gizlendiğinden, ilk 3 günde yüksek iyot 131 dozu nedeniyle, daha sonraki yıllarda çocuklarda tiroit kanseri ortaya çıktı. Santralı işleten TEPCO şirketi, 1. ve 2. reaktör bloklarındaki nükleer yakıt elemanlarının dışarı çıkarılma işlerine ise ancak 2023 yılında başlanabileceğini açıklıyor. Reaktör binalarının dış duvarları zaten daha önce mantolanmış durumda ve metal örgülü ağlarla kaplı. Kaza geçirmeyen 4. reaktördeki yakıt elemanları 2014'de ara depoya aktarılmıştı. Nükleer yakıt ergimesiyle ortaya çıkan malzemeler şunlar: nükleer yakıt maddesi, ergimiş yakıt elemanları, diğer metaller, radyoaktivitenin içine işlediği beton duvarlar ve reaktör tabanı . Bu malzemeler suyla soğutuluyor. Bugünkü bilgilere göre Corium'un herhangi bir nükleer reaksiyon oluşturması söz konusu değil. Corium'un özellikle nükleer yakıtın 1-3 reaktör binalarından dışarı nasıl çıkarılabileceğiyle ilgili çeşitli yol ve yöntemler üzerine çalışılıyor. Binalara su verilmesi ve sular altında Corium'un çıkarılması da düşünülüyor. Bugünkü bilgilere göre 1-3 nolu reaktörlerin yakıt elemanları ergimiş olup, sıvı reaktör binaları içlerine akmıştır. Robotlarla binalarda çalışılıyor ve radyoaktif maddeler emiliyor ya da alınarak güvenli bidonlarda, özel tanklarda dışarıya taşınıyor. Reaktör binaları içindeki durum önceki yıllardaki gibi olup güvenlik kılıfı içinde tabanda sıcaklık 20-30 derece C arasında. Santral alanın dış duvarı yakınında ölçülen yerel doz hızları 0,4 ile 1,5 mikroSv/h arasında. Bu değerler doğal radyasyon doz hızlarından 3 ile 10 kat daha fazla. Santraldan 5, 10 ve 20 km uzaklıktaki deniz suyunda ölçülen radyoaktivite derişimi Cs 134 ve Sr 90 için, WHO'nun verdiği sınır değerlerin çok altındadır. 10.000 km2 kadar yerleşim yeri genellikle toprak kazınarak özellikle Cs 137'den temizlendi. Taşınan toprağın 20 milyon m3 kadar olduğu kestiriliyor. Reaktör binalarına günde 100 ile 500 m3 arasında yeraltı ve yağmur suyu giriyor. Yağış miktarına bağlı olarak Fukuşima santral alanında günde 50-100 m3 arasında radyoaktif maddelerle bulaşmış suyun temizlenip depolanması gerekiyor. Bugüne kadar depolanan su miktarı 1 milyon m3 kadar olu, bunun 10.000 m3 kadarı çok yüksek radyoaktif maddelidir (Bu su tanklarının dış yüzlerindeki radyasyon doz hızı epey yüksek: 200-300 mSv/h dolayıda). Santral alanında 1000 kadar su deposu var ve alan dolmuş durumda. Sonra biriken depoların 2022 de denize boşaltılmasıyla ilgili IAEA ile görüşmeler sürüyor /2/. Denize kontrollü olarak akıtılan filtre edilmiş kirli sulardaki radyoaktivite sınırları, IAEA ile görüşmeler yapılarak, bunlar belirleniyor. Fukuşima santralında depolanan sulardaki radyoaktif maddeler, trityum dışında temizleniyor. Trityumlu suların okyanusa verilip verilemeyeceği ise ilgili balıkçılık örgütleri, yetkili kurumlarca ve TEPCO uzmanlarıyla birlikte görüşülüyor. Temizlenerek sınır değerlerin altına inen suların depolardan denize verilmesini balıkçılık örgütlerinin sonunda kabul ettikleri medyada yer alıyor. Japon hükümeti 2-3 yıldır incelemeler ve tartışmalar sonunda, 2011 yılında büyük reaktör kazası geçiren Fukuşıma nükleer santral alanında depolanan 1,2 Milyon Ton Trityum radyoaktiviteli atık suyun seyreltilerek, önümüzdeki yıllarda azar azar denize akıtılmasına,geçen 13 Nisan'da karar verdi. Başbakan Suga : Fukuşima santralının baştan aşağı radyoaktiviteden arındırılması gerekiyor, ne yazık ki, başka bir seçeneğimiz yok, ancak balıkların ve diğer deniz ürünlerinin zarar görmemesi için her türlü önlemi alacağız, dedi. Fukuşima bölgesinde çevrede etkili olan en önemli radyoizotoplar: Cs 134 ve Cs 137 olmuşlardır. 1) Radyasyon dozunun oluşmasına en büyük katkı vücudun dıştan ışınlanmasından gelmiştir (20 mSv'den daha az, 2012 WHO değerleri: 1-10 mSv, 2 yerde 50 mSv kadar). 2) Vücudun içten ışınlanması, sıkı besin kontrolleri nedeniyle önemsiz kaldı . 3) Japonya'nın her yerinde Fukuşima kaynaklı radyoizotoplar ölçülmüş ise de Fukuşima bölgesi en çok etkilenen bölge oldu. Uluslararası araştırmalar ve santral alanının temizlenmesi, reaktörlerin soğutulması, reaktörlerin çevresine set çekilmesi, havalandırma, filtreleme ve yakın çevrede koruyucu önlemler alınması gibi daha bir dizi önlem, onarım, bakım ve arındırma çalışmaları radyoaktivitenin daha fazla yayılmasını önlemekte olup bu çalışmalar daha 30-40 yıl sürecektir. Reaktörlerin 6'sı da ileride de çalıştırılmayacaktır. Dünya Sağlık Örgütü bilimsel araştırmalarına göre, Fukuşima bölgesinin dışındaki yerleşim yerlerinde yaşayanların, Fukuşima kazası sonucu alabilecekleri ek yıllık doz 0,1 ile 10 mSv, Japonya'nın diğer bölgelerinde ek yıllık doz 0,1 ile 1 mSv arasında ve tüm dünya için ise ek yıllık dozun 0,01 mSv'in altında kalacağı hesaplanıyor. Fukuşima kazasının radyoaktif iyot (Iyot 131) ile en çok etkilediği bölgelerde hesaplanan yıllık tiroid dozu 10 ile 100 mSv arasında bekleniyor. Karşılaştırmak için: küçük çocuklar için Çernobil'de tiroid doz değeri 300 ile 1400 mSv idi ve orada birçok çocuk tiroid kanserine yakalandı. Bu değerlerden de görüldüğü gibi Fukuşima kazasından hemen sonra bölgenin boşaltılması sonucu fazla radyasyon dozu alan olmadı. Fukuşima'da radyasyon sonucu doğrudan kimse ölmedi. Ancak evlerinden uzaklaşmak zorunda kalan bazı kişilerde depresyon ve travma nedeniyle ölenlerin 1000'i aştığı, kanıtlanamasa da medyada yer aldı, alıyor. Çevrenin radyoaktif maddelerle bulaşmasından ve buralarda yetişecek sebze, meyve ve balıkların halka kontrollu ulaşması sonucu, bunların ancak düşük radyoaktivitede ise yenmesinden oluşacak düşük düzeydeki ek radyasyon dozunun, ileride de genellikle halkın sürekli etkilenmekte olduğu doğal radyasyon dozlarının ve ülkelerin sınır değerlerinin altında kalması bekleniyor. Buna rağmen yukarıda açıklandığı gibi Japonya'da seyrek de olsa bazı besinlerde daha yüksek düzeyde radyoaktivite görülebileceğinden besinlerde yapılmakta olan radyoaktivite ölçümleri ve kontroller uzun süre devam edecektir. Fukuşima santralından 10-50 km uzaklıktaki yerleşim yerlerine yavaş yavaş halkın geri dönmesine izin veriliyor. Daha önce belirttiğimiz gibi evlerinden uzaklaştırılan insanlar içinde birçok kişinin depresyon geçirdiği hatta intiharlar olduğu medyada yer alıyor. Santral alanında çalışan TEPCO ve diğer personelin aldıkları radyasyon dozları değişiyor ancak kontrollü olduğundan pek yüksek değil. Ayda 5-10 mSievert dozu aşan personel sayısı oldukça az ve yıllık sınır değerlere ulaşılmadan personel değiştiriliyor /1-7/. 1) Santral depreme daha dayanıklı olarak projelendirilip kurulmalı (Örneğin çevrede en yüksek beklenen deprem büyüklüğü 7 ise, santral 8 için planlanıp daha güvenli yapılmalı). 2) Santrala verilen elektriğin kesilmesinde, ivedi dizel jeneratörleri sorunsuz çalışacak şekilde projelendirilmeli ve en uygun yerlerde konuşlandırılmalı. 3) Hidrojen gazı patlamalarının oluşmasını önleyecek sistem kurulup, çalıştırılarak patlamalar ortaya çıkmamalı. 4) Nükleer yakıt maddesinin ergimesi durumunda reaktör kazanı dıştan soğutularak çeliğin yapısı bozulmadan, ergiyen yakıt kazan içinde kalmalı. 5) Çok yüksek sıcaklıkta reaktör kazanının delinmesi durumunda, kazanın altında yakıt tutma çanağı bulunmalı. 6) Büyük bir kaza durumu için santralda ivedi teknik komuta merkezi bulunmalı, personel belirli aralıklarda yapılan alıştırmalarla eğitilmeli, deneyim kazanmalı, 7) Projede simülatör bulunmalı, personel reaktör ve yardımcı sistemlerin çalıştırılmasında deneyim kazanmalı. Fukuşima kazasından elde edilen bu derslerin, Türkiye'deki nükleer santral projelerine aktarılması, radyasyon güvenliği en yüksek nükleer reaktörlerın Türkiye'de kurulabilmesine büyük katkı sağlayacaktır. Vücudun her kilogramı başına radyasyonun aktardığı enerji 1 Joule ise buna 1 Sievert deniyor. Sievert vücudun biyolojik etkinliğini de hesaba katıyor. Örneğin iki proton ve iki nötrondan oluşan büyük kütleli alfa ışınları, aynı dozdaki 'gama ışınlarına' oranla vücutta 20 kat daha etkin olarak soğuruluyorlar. Hücreler için çok büyük bir enerji aktarımı olan ve ender olarak ortaya çıkan Sievert düzeyindeki dozlar yerine, çok daha az ortaya çıkan, Sv'in binde biri olan miliSievert kullanılıyor (1 Sv= 1000 mSv). Günlük yaşamda ise 1 Joule, küçük bir enerji birimi olup örneğin 100 gramlık bir çukulata paketini yerden 1 metre yukarı kaldırmak için gereken bir enerjidir. Karşılaştırmak için: 1 yılda vücudumuzun aldığı doğal radyasyon dozu ortalama olarak kişi başına 2,4 mSv'dir. Becquerel: Radyoaktivite birimi: 1 Bq: Saniyede 1 atom çekirdeği bozunumu olup çok küçüktür. Iyot 131, Cs 134 ve Cs 137 radyoizotoplarından her birinden 1 Bq'lik radyoaktivite vücuda girdiğinde, bunların vücutta oluşturabileceği radyasyon dozları, Çizelge 1'de mikroSv olarak gösteriliyor. Bunlara besinler ve içme suyu yoluyla alınan radyoaktif maddeler için sindirim doz katsayıları da deniyor . 4) Uluslararası Atom Enerjisi Yayınları Fukushima Status Report, 10 Kasım 2011."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/fukusimada-biriken-12-milyon-ton-radyoaktiviteli-suyun-denize-akitilmasinin-cevre-ve-insana-etkisi-nedir", "text": "Japon hükümeti 2-3 yıldır incelemeler ve tartışmalar sonunda, 2011 yılında büyük reaktör kazası geçiren Fukuşima nükleer santral alanında depolanan 1,2 Milyon Ton Trityum radyoaktiviteli atık suyun seyreltilerek, önümüzdeki yıllarda azar azar denize akıtılmasına, geçen 13 Nisan'da karar verdi. Başbakan Suga : Fukuşima santralının baştan aşağı radyoaktiviteden arındırılması gerekiyor, ne yazık ki, başka bir seçeneğimiz yok, ancak balıkların ve diğer deniz ürünlerinin zarar görmemesi için her türlü önlemi alacağız! dedi. Çin, Güney Kore ve Taivan, Japon hükümetinin,Fukuşima'nın radyoaktif trityumlu atık sularını Pasifik okyanusuna kontrollu olarak verme kararını, sert eleştirdiler. Ancak bu ülkeler de, daha düşük radyoaktiviteli de olsa, kendi atık sularını denize eskiden beri salıyorlar. IAEA bu durumun uluslararası alışılmış bir yöntem olduğunu bildirdi. Aslında tüm dünyada radyoaktiviteli suların seyreltilerek ve kontrollu olarak, belirli sınır değerler aşılmayarak, denizlere ya da akarsulara akıtılması alışılagelmiş bir uygulamadır. Fukuşima nükleer santralındaki 6 nükleer reaktörden 3'ünde 2011 yılında nükleer yakıt erimesi oldu /1/. Bu reaktörleri soğutmak için kullanılan suda, çok miktarda radyoaktif Trityum bulunuyordu. Fukuşima'da, reaktörleri soğutma suyunun yanı sıra, radyoaktif maddelerle bulaşmış yağmur ve yeraltı sularının da su tanklarında depolanması zorunlu. Günde toplam olarak 170 ton kadar radyoaktiviteli atık suyun sürekli olarlak depolara aktarılması gerekiyor. Atık sularda trityumdan başka az miktarda uranyum, sezyum ve stronsyum gibi başka radyoaktif maddeler de çok az miktarlarda bulunabiliyor. Ancak bunlar büyük oranda filtreleme ve diğer yöntemlerle sudan arındırılabilirlerken, suyun bileşeninde bulunan trityum sudan ayrıştırılamıyor. Fukuşima santral alanı geçen son 10 yılda radyoaktif atık su tanklarıyla tıka basa dolduğundan, biriken atık suların, bu arada trityum radyoaktivitesi de, doğal bozunmayla neredeyse yarıya indiğinden ve santral alanındaki çok çeşitli malzemelerin sürekli temizlenme çalışmalarıyla da yeni atık su tanklarına yer açılması gerektiğinden, 1000 su tankından fazlasını dolduran 1,2 milyon ton atık suyun denize kontrollu olarak akıtılmasından başka bir çözüm görülemediğini, santralı işleten Tepco şirketi, uzun süredir açıklıyor. Böylelikle 1000'den fazla devasa tankın da geçen sürede eskiyip eskimediğii ya da hala güvenli olup olmadığı kontrol edilmiş olacak. Genellikle dünyada bir nükleer reaktörden, halkın kullandığı,sulara, denizlere verilecek atık sulardaki trityum'un litrede 60.000 Bq'den daha az olması gerekiyor. Fukuşima'da da bunun altında kalınacağı normaldir ve IAEA kendi web sayfasında Japon devlet kurumlarıyla birlikte çalışacağını açıkladığından, denetimler yapacağı beklenir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun verdiği bilgiye göre /6/, sezyum'un aksine trityum'un balıkların vücutlarında zenginleşmediği saptanmış. Fukuşima kazasından sonra denize verilen sulardaki trityum, 40 km uzaklıkta ölçümlerle saptandı. Fukuşima kazasından sonra denize akıtılan sulardaki trityum miktarı, 60'lı yıllardaki atom bombası denemelerindekinden ve kullanılmış nükleer yakıtların tekrar kazanılmasını sağlayan tesislerden ırmak ve denizlere verilen atık sulardakinden daha az olmasına rağmen, Fukuşima çevresinde 40 km uzaklıkta iyice seyrelmiş olması gereken trityumun ölçülebilmiş olması, ölçümlerin duyarlığını gösterdiği gibi ileride denizlerde aşırı derişimler olduğunda bunların da kolayca ortaya çıkarılabileceğini göstermektedir /4/. Fukuşima kazasından sonra denize akan sudaki sezyum gibi, trityum'un da denizde büyük ölçüde seyreleceği biliniyor. Besinlerden, balıklardan alınan örneklerde radyoaktivitenin çok düşük olduğu, hatta aletlerin ölçü duyarlıklarının altında kaldığı ilgili laboratuvarlardan açıklanıyor. Trityum, sudaki bir çok radyoaktif maddenin (Sezum 137 gibi) aksine, su molekül yapısının bir parçası olduğundan, sudan ayrıştırılamıyor . Bu nedenle yüksek radyoaktiviteli trityumlu suların tanklarda saklanması ve zamanla kendiliğinden doğal bozunmayla radyoaktivitesinin azalması zorunlu oluyor. Trityum doğada çok az miktarda ortaya çıkan bir madde ve resimden görüldüğü gibi hidrojenin, 2 nötron ve 1 protondan oluşan 3 numaralı modeli . Trityum doğada atmosferin üst katlarında kozmik ışınların, hava molekülleri içindeki atomların çekirdekleriyle çarpışmasıyla sürekli olarak oluşuyor: yılda 148 Petabecquerel (148 x 10 15 Bq). Havadaki Trityum büyük miktarda sulara geçiyor. Karasal sulardaki derişimi yaklaşık olarak 400 Bq/m3 , okyanuslardaki derişimi ise 100 Bq/m3. Nükleer reaktörlerde ise Trityum, uranyumun bölünmesiye yan ürün olarak her 104 uranyum bölünmesinde 1 adet trityum atom çekirdeği olarak ortaya çıktığı gibi, reaktör soğutma suyunda kullanılan Bor elementinin atom çekirdeğiyle, nötron tepkimesi sonunda da ortaya çıkıyor. Trityum vücut içine girdiğinde ise suyun yapısında olduğundan tüm vücuda yayılıyor, vücutta kaldığı sürede, bir miktar etkili olabiliyor. Trityum için, yaydığı çok zayıf beta ışınları nedeniyle vücut dışından etkisi bulunmuyor denebilir. Bu nedenle insanların kullandıkları bazı malzemelerde Trityum bulunabiliyor . Trityum'un yarılanma süresi 12,35 yıl . Trityum'un yaydığı zayıf beta ışınlarını, dıştan ince bir plastik folye bile soğurup etkisiz duruma getiriyor. {\\displaystyle \\mathrm {^ N\\ +\\ n\\longrightarrow \\ ^ C\\ +\\ T} }Trityum atomunun, su molekülünün ya da suyun yapısında hidrojen atomundan bir farkı bulunmuyor. Bu nedenle, organik madde içindeki suda entegre oluyor. Ancak vücuda girdiğinde uzun süre kalmıyor. Biyolojik yarılanma süresi , 10 gün ile 40 gün arasında değişiyor (10 gün HTO, Hidrojen Trityum Oksijen molekülü için, 40 gün ise Organik olarak bağlanan OBT moleküller için). Trityum vücuda, içme suyu, besinler ya da deriden soğurularak girdiğinde ise çok az etkili olabiliyor. Doğal trityumun vücutta oluşturabileceği ortalama yıllık dozun 0,01 mikroSievert olacağı hesaplanıyor. Trityum'un doz katsayısı 1,8x10 -11 Sv/Bq. Radyasyon doz katsayısı, bir radyoizotopun insan vücuduna etkisinin bir ölçüsü ve birimi Becuerel başına Sievert /2/. Bu, trityum atom çekirdeğinin saniyede her bozunumunda çok az bir miktarda doz oluşturacağını gösteriyor. Buna karşın, Sezyum'un doz katsayısı 2x 10-8 Sv/Bq, trityumdan bin kat daha büyük ve Fukuşima kazası sırasında ortaya çıkan sezyumlu sular denize verilmek zorunda kalındı. Trityum'un çok düşük doz katsayısı nedeniyle, vücuda etkisinin çok az olacağı açıklanıyor /3,4/. Buna rağmen trityumun kalıtım hücrelerinde DNA'yı etkilemeyeceği ya da bozmayacağı konusunda heniz kesinleşmiş bir bulgu bulunmuyor /5/. İsviçre 2012 bilimsel raporuna göre, yağışlarda ölçülen Trityum 5 ile 40 Bq/litre arasında değişiyor. İsviçre Radyasyondan korunma kurulu raporunda, halkın kullandığı ırmak, göl ve denizler için, bu çeşit sulara akıtılacak atık sulardaki sınır değer olarak 12.000 Bq/litre veriliyor. Halkın bu atıklar sonunda alabileceği yıllık radyasyon dozunun ise 0,001 mSv 'den daha az olacağı hesaplanıyor /7/. Gösterge sınır değerleri: İçme sularındaki radyoaktif maddeler için sınır değerler: Toplam Alfa için: 0,1 Bq/litre, Toplam Beta için: 1 Bq/litre ve Trityum için: 100 Bq/litre olarak uluslararası kurumlarca belirlenmiştir. Suların içilmesi yoluyla, vücuda alınabilecek tüm radyoaktif maddelerden vücutta oluşabilecek radyasyon dozunun 0,1 mSv'in altında kalması da bu gerekiyor/8/. Trityum büyük miktarda doğal olarak ortaya çıkan, deniz ve kara sularının yapısında bulunan, zayıf radyasyon yayan ve insan vücuduna girdiğinde ise uzun süre kalmayan bir rayoizotop. Fukuşima'da biriken çok sayıdaki su tanklarındaki miktarı ise doğadakine oranla çok az. Balıklar ve diğer deniz ürünleri trityum'u bünyelerine aldıklarında, trityum bunlarda uzun süre kalmayacak, yine denize ulaşacaktır. Bu nedenle balıkların ve diğer deniz ürünlerinin trityumdan etklenmeleri beklenmiyor. Fukuşima'dan önümüzdeki yıllarda kontrollu olarak, belirli sınır değerler, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun denetiminde korunarak, azar azar seyreltilerek denize akıtılacak radyoaktiviteli Fukuşima atık sularındaki trityumun denizdeki canlıları etkilemesi ve bunları vücutlarına bir miktar alan insanların da, bu çok az trityumdan etkilenme olasılığının yok denecek kadar az olacağı, bugünkü bilimsel bulgu ve değerlendirmelere göre söylenebilir. Becquerel: Radyoaktivite birimi: 1 Bq: Saniyede 1 atom çekirdeği bozunumu olup çok küçüktür. Sievert : Radyasyon doz birimi olup 1 Sv = 1 Joule/kg . Aslında 1 Sievert'lik doz, günlük yaşamda çok küçük bir doz olmakla birlikte, hücrelere enerji aktarımında ise çok büyük etkisi olduğundan bunun binde biri olan miliSv kullanılıyor. Örneğin 1 yılda vücudumuzun aldığı doğal radyasyon dozu ortalama olarak kişi başına 2,4 mSv'dir. /3/ Galeriu D. und Melintescu A. (2010): Tritium. In: Atwood D.A., Radionuclides in the Environment, S. 47-63. Health Protection Agency (2007): Review on risks from Tritium, Report of the independent Advisory Group on Ionising Radiation, Documents of the Health Protection Agency, Radiation, Chemical and Environmental Hazards (November 2007), 104 Syf.. /6/ International Atomic Energy Agency (2004): Sediment distribution coefficients and concentration factors for biota in the marine environment. Technical Report Series No. 422, Wien, 103 Syf. /7/ İsviçre radyasyondan korunma ve BAG raporları: ENSI-Strahlenschutzbericht 2012."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/galileo-inkar-et-dunya-donmuyor", "text": "384 yıl önce bugün, Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı. Dünyaca ünlü astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi Galileo Galilei, hem Aristoteles'in dünya merkezci akımından hem de Kutsal Kitap'tan şüphe duymuş, Orta Çağ'daki bilim anlayışında devrim yaratmış, gözlemsel astronominin babası, modern fiziğin babası ve bilimin babası gibi isimlerle anılmıştı. Mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilendi ve birçok icat yaptı. 1609'da yapılmış basit bir teleskoptan ilham alarak daha üstün teleskoplar geliştirdi ve uzay hakkında daha önce hiç yapılamamış gözlemler yaptı. Gözlemsel astronomiye katkıları arasında Venüs'ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter'in en büyük dört uydusunun keşfi, güneş lekelerinin gözlemi ve analizi bulunuyor. Galilei ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalıştı, geliştirilmiş askeri bir pusula ve birçok alet icat etti. 25 yaşındayken matematik profesörü olan Galilei, İtalya'nın önde gelen matematikçilerinden biriydi. Galilei'nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda tartışmalar yaşanıyordu. Dünya'yı evrenin merkezine koyan anlayış Kilise tarafından benimsenmiş ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korumuştu. Ancak Polonyalı Kopernik 1530 yılında tamamladığı, \"De Revolutionibus\" adlı çalışmasıyla Dünya'nın günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde döndüğü yaklaşımını getirdi. Kilise'nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. Galileo'nun güneş merkezciliği fiziksel bir gerçek olarak kabul etmesi yasaktı ve Papa'ya karşı gelmek tehlikeli bir işti. İncil'deki bazı kısımlar dünya merkezci teorileri destekliyordu. Papa, 1616'da Galileo'ya güneş merkezcilikten vazgeçme ve bu konuda hiçbir şey söyleyip yazmama emri verdi. Galileo on yıl boyunca tartışmalardan uzak durdu. Ancak 1623'te bu konuda kitap yazma projesini arkadaşı ve hayranı olan Kardinal Maffeo Barberini'nin teşviki ile yeniden canlandı. Galileo'nun kitabı, 'İki Ana Dünya Sistemi Üzerine Diyalog' 1632'de basıldı. Güneş merkezcilik konusundaki çalışmaların yer aldığı bu kitap büyük yankı yaptı. Galileo'nun kitabı dünya merkezciliğe bir saldırı ve Kopernikçiliğin savunması gibi gözünüyordu. Ayrıca Papa'nın sözlerini kitaptaki bir karakterin ağzından yazarak onu sinirlendirmişti. Papa bu olayı affetmedi. Galileo Roma'ya savunma yapmaya çağrıldı. Duruşması boyunca 1616'dan beri sözünü tutarak yasaklı fikirlerin hiçbirini savunmadığını ancak Diyalog'u okuyan birinin bunun Kopernik savunması olduğunu düşünebileceğini söyledi. 1633'ün 21 Haziran günü Engizisyon mahkemesi önünde dünyanın döndüğüne ilişkin tezini inkara zorlandı. Ancak işkence tehdidi altında bile savunmasını sürdürdü. Hatta bir rivayete göre önce Galileo önce teorisini yalanlamış, sonra Ama yine de dönüyor demişti. Engizisyon'un hükmü 22 Haziran günü verildi ve Galileo tüm hayatını ev hapsinde geçirdi. Ev hapsindeyken en başarılı çalışmalarından biri olan 'İki Yeni Bilim'i yazdı. Burada kırk yıl öncesinde yaptığı çalışmalara yer verdi ve kinematik ile maddelerin kuvveti üzerine açıklamalar yaptı. Bu kitap yüzlerce yıl sonra Albert Einstein tarafından övüldü. Çalışmaları için Galileo'ya modern fiziğin babası adı verildi. 1638'de tamamen kör olduğunda tıbbi müdahale için Floransa'ya gitmesine izin verildi. 8 Ocak 1642'de, 77 yaşındayken ateş ve kalp çarpıntısı nedeniyle hayatını kaybetti. Anısına mermerden bir mozole yapılmak istense de bu planlar Kilise tarafından Galileo'nun kafirliği öne sürülerek reddedildi. Bazilika'nın koridorlarından birinde küçük bir odaya gömüldü. Ancak bir zamanlar Galilei'yi yargılayan Kilise bugün Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğü gerçeğini kabul etmiş durumda."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gelecegi-gorebilmek-bizim-icin-gercekten-iyi-olur-muydu", "text": "Neyin olup olmayacağı üzerine yapılan tartışmalar geleceği görmenin mümkün olduğu yönde ilerlemiştir. Bu determinizm olarak bilinen, bilimsel düşünceye dayalı bir öğretiye göre de böyledir. Şöyle eğer evrendeki her atom için yeterli veri olduğunda, yarının futbol skorlarını, geçmiştekilerden daha iyi bilebiliriz. Ancak bu düşünce 20. yüzyılda ilk olarak Heisenberg'in, atom gibi bir kuantum sistemi hakkında her şeyin bilinmesinin imkansız olduğunu söyleyen belirsizlik ilkesiyle, ikinci olarak da herhangi bir fiziksel sistemin gelecekteki davranışının en küçük şeylere karşı duyarlı olduğunu ve 'kelebeğin kanat çırpışlarının bile bir fırtınayı başlatabileceğini' söyleyen kaos teorisiyle iki kez darbe aldı. Peki teorik olarak imkansız olana pratikte yaklaşmak bir fark yaratabilir mi? Örneğin bilgisayarlar şimdiden gelecek gerçeklik için doğru simülasyonlar yapıyorlar. Yarının hava durumundan tutan da uzun vadeli iklim trendlerine ve galaksimizin geleceği hakkındaki tahminlere kadar. Ve NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden Gavin Schmidt, geçerli oranda sayı kapasitesiyle mükemmel iklim tahmini sonuçlarına ulaşmak, örneğin bir yüzyıl içinde öyle veya böyle mümkün olacaktır diyor. Peki ama geleceği görebilme yetisi bizi nasıl etkileyebilir? Ve bu bizim için gerçekten iyi bir şey mi? Bu konuda pek iyimser olmayan King's College London filozofu Matteo Mameli diyor ki Bu tür tahmin yetenekleri bizim yararımıza olmayabilir (New Scientist, Cild 227). Mameli, tahminlere dayalı yazılımların evrimsel açıdan zorluklarla kazanmış olduğumuz, yaratıcı düşünme ve tehlikeli durumlarda doğaçlamaya yapma yeteneğimizi yok edeceğinden endişe duyarken, Max Planck İnsan Gelişimi Enstitüsü psikologu Timothy Pleskac da diğer olası riskler konusunda uyarıyor. Psikologa göre mesela bu tahmin araçları yanlış ellere geçtiğinde, bunlar onlara diktatörlük veya ticari monopoller kurmaya yardımcı olabilir. Bu kulağa ne kadar kötü geliyorsa da bu gelişmenin iyi bir tarafı yok anlamına da gelmez elbette. Hükümetler bunları, vatandaşları yaklaşan çevresel felaketlere karşı uyarmak için de kullanabilirler pekala. Örneğin çok kesin sel veya deprem tahminleri yapılabilseydi insanlar buna göre önlem alır, yaralanmalar ve ölümler olmaz ya da minimum oranda kalırdı. Ama kim bilir belki de gelecekteki her şeyi bilmek, hafızamızı sonunda boğabilir ve huzurlu bir yaşam için bunları reddedebilir de diyor Pleskac. Kaldı ki gelecekle ilgili her şeyi bilmek için insan için de çok büyük bir yük olabilir. Tüm bilgiler ortadayken insanlar yine de bunlara erişmek istemeyebilir ve en sonunda bilgisiz kalmayı tercih edebilirler. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gelecegin-serveti-asteroit-madenciligi", "text": "Bu sorunun cevabını yıllar önce Türkiye Cumhuriyeti kurucusu ve ilk devlet cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, \"İstikbal göklerdedir!\" sözü ile vermiş olsa gerek. Alternatif maden çözümlerimizi Dünya'da aramak yerine gözlerimizi biraz yukarı çevirmeliyiz. Evren, İnsanlık için sırlarla çerçevelendiği gibi, bir o kadarda sorunların çözümleri ile doludur. Bu sorunun çözümüde evrende. Asteroit madenciliği ya da uzay madenciliği, asteroitlerden ve Dünya'ya yakın küçük gezegenlerden hammadde çıkarılması işleminin adıdır. Asteroit madenciliği, asteroitlerden mineral ve gaz, uzayda inşa edilecek yapılarda kullanmak üzere demir, nikel ve titanyum, astronotların bu yapılarda çalışmalarını devam ettirebilmeleri için gerekli su ve oksijen, roket yakıtında kullanmak için hidrojen ve oksijen temin etmek gibi görevler üstlenir. Uzay araştırmalarında bu aktivitelere \"yerinde kaynak temini\" de denir. Ön tanımlamalarımızdan sonra konuya asteroitlerin tanımını yaparak başlayalım. Bu soruyu cevaplamak için, Güneş Sistemi tarihini biraz inceleyelim. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce Güneşimiz, merkezde yerçekimi çöküşü yaşayan bir gaz ve toz bulutsusundan oluştu. Yaygın bir modele göre, malzemenin çoğunu güneş bulutsusundan tüketen, geri kalan gaz ve toz, Güneş ekvatoru etrafında büyük, düz bir diske dönüştü. Önümüzdeki birkaç eons boyunca, bu disk gezegenleri oluşturmak için yavaş yavaş yerinde yoğunlaştı. Mevcut astronomik modellerimize göre asteroitler, Güneş Sisteminin oluşumundan kalan malzemedir. Bu bağlamda, Dünya gibi asteroitler ve gezegenler aynı başlangıç malzemelerinden oluşmuştur. Dünya'da yerçekimi, ağır elementlerin çoğunu yaklaşık dört milyar yıl önce Achaean Eon sırasında çekirdeğe çekti. Bu süreç, kabuğunun ağır metallerinin ve ağır elementlerinin çoğunu tüketti. Bir model, Ağır Bombardıman Dönemi'nde yaklaşık 4.1 ila 3.8 milyar yıl önce, karasal gezegenlerle orantısız olarak yüksek miktarda asteroitlerin çarpıştığını varsaymaktadır. Bu etkiler daha sonra tükenmiş olan kabuğa demir, nikel, altın, kobalt, manganez, molibden, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, rutenyum ve tungsten gibi metallerle yeniden aşılanırdı. Diğer araştırmacılar bombardımanın zaman içinde sabit olduğunu varsayıyorlar. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki gezegenimizdeki tüm kaynaklar elbet bir gün tükenecek, biz bugün bu kaynakların yerine alternatif çözümler üretmezsek gelecekte kendi kendimizin esiri oluruz. Bu politikaları oluşturan ülkeler arasında Türkiye'ninde dahil olduğunu dile getirdi. Sn. Hocam Orhan BURSALI; bu elementlerin giderek tükendiğini, eser elementlere ulaşmanın bir yolu da uzay olduğunu ve asteroit madenciliğini \"Güvensiz Dünya'da bir yatırım aracı\" olarak nitelendirdiğini belirtti. Sayın hocamında söylediklerini destekler nitelikteki spekülasyonlara göre; modern endüstrinin ana elementleri olan antimoni, bakır, kalay, çinko, gümüş, kurşun ve altın gibi rezervler gelişmekte olan ülkelerin artan tüketimine paralel olarak 50-60 yıl içerisinde dünya üzerinde tükenmiş olacak. Ayrıca 2013 yılında NASA'nın yaptığı bir araştırmaya göre; cep telefonu, uçak, savunma sanayii, otomobil gibi sektörlerde kullanılan çeşitli madenlerin rezervlerinin 2045 yılında ciddi manada azalması bekleniyor. Buna karşılık olarak platinyum ve kobalt gibi değerli elementlerin asteroitlerden çıkartılıp Dünya'ya gönderilebileceği önerildi. Sayın Hocam Metzger'in bahsettiği örnekleri detaylandıracak olursak; gezegenimizdeki altın, kobalt, demir, manganez, molibden, nikel, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, ruthenyum ve tungsten gibi ekonomik ve teknolojik gelişimde önemli yer tutan ve yer kabuğundan çıkarılan elementler, Dünya'ya çarpan asteroit yağmurları ile gelmiş ve yer kabuğunun soğumasıyla oluşmuşlardır. Çünkü dört milyar yıl önce yer kabuğu erimeye başladığında çekim kuvveti ile ağır siderofilik elementleri arzın merkezine doğru çekti. Böylece yer kabuğundaki değerli elementler çok azaldı veya tükendi. Astreoitlerin çarpmasıyla yer kabuğu tekrar metaller ile doldu. Birçok araştırma ve analizlere görede mevcut kaynak ve rezervlerimiz genel Dünya tarihi ile bakıldığında tükenmek üzere. En değerli madenlerden Altın, bugün üretimi maksimum seviyeye ulaşmış durumda. CFRA Research'te analist olarak görev yapan Matthew Miller, Dünya'da mevcut olan tüm büyük altın rezervlerinin keşfetildiğini söylüyor. Diğer bir maden olan demire bakacak olursak Dünyadaki demir cevheri rezervleri 167 milyar ton olarak bilinmektedir ve bunun neredeyse yarısı tükenmiştir. 2006 yılında, Keck Gözlemevi Trojan asteroitlerden 617 Patroclus ve muhtemelen Jüpiter'in diğer Trojan asteroitlerinin sönük kuyruklu yıldızlar olduğunu ve çok fazla buz kütleleri içerdiklerini anons etti. Benzer şekilde Jüpiter ailesinden olan kuyruklu yıldızlar ile Dünya'ya yakın diğer asteroitlerin de su içerebildikleri öne sürüldü. Buz, insanlığın güneş sisteminde yayılması için gerekli fiziksel ve finansal sürdürülebilirlik gibi iki koşuldan birini sağlayabilecek. Astrobiyolojik perspektiften bakıldığında, asteroit madenciliği dünya dışı akıllı yaşam araştırması için de bilimsel veri sağlayabilir. Bazı astrofizikçiler dünya dışı akıllı ve üstün medeniyetlerin güneş sistemimize gelmeleri halinde çoktan asteroitlerde maden aramaya başlamış olacaklarını söylüyorlar. Eğer öyleyse onların maden arama aktiviteleri Dünya'dan fark edilebilir. Genel olarak değerlendirecek olursak, çıkarılacak madenin kalitesi, masraflar ve maden çıkarmak için gerekli ekipman net olarak bilinmiyor ve sadece speküle edilebilir durumda. Ekonomik analizlere göre asteroitten çıkarılacak madenlerin Dünya'ya getirilmesi için harcanan masraf, pazar fiyatını karşılamıyor ve halihazırdaki uzay kargo masraflarının çok fazla olması yüzünden yatırımcıların pek ilgisini çekmiyor. Fakat madenler için potansiyel market belirlenebilir ve kar elde edilebilir. Örneğin uzay turizminde kullanılacak yörüngedeki roketler için birkaç ton suyun taşınması çok büyük kar sağlayabilir. Ayrıca, açıkça ortadadır ki geleceğin trilyonerleri asteroit madenciliği diğer adı ile uzay madenciliği yapan kişilerden çıkacaktır. Sebebi ise Dünya üzerinde bulamayacağımız kadar maden rezervine sahip asteroitler olması. Birkaç örnek ile ele alacak olursak; 33 kilometre uzunluğunda ve 13 kilometre genişliğinde olan, 79.2 trilyon ton kütlesindeki 433 Eros asteroidinde, tahminlere göre Dünya'da şimdiye kadar çıkarılandan daha fazla altın ve platin vardır. Sadece 1 km çapında ki bir metalik asteroidin bile hammadde olarak günümüzdeki değeri, trilyon dolarlar ile ifade edilmektedir ve yine sadece 10 metre boyutların S-tipi bir asteroid, 650.000 kilogram kadar metal içerir, bunun 50 kilogramını altın ve platin benzeri nadir metaller oluşturur. 1997 yılında, çapı 1.6 km olan küçük metalik bir asteroitte 20 trilyon dolardan fazla değerde endüstriyel metal olduğu söylentileri çıktı. Daha küçük bir M-tipi asteroit iki milyar ton demir-nikel madeni içerebilir. 16 Psyche isimli asteroitin 1.7x1019 kg demir-nikel alaşımı içerdiğine inanılıyor ve bu miktar dünyanın üretim ihtiyacını birkaç milyon yıl giderebilir. Planetary Resources firması 30 metre uzunluğundaki bir asteroitten elde edilecek platinin 25-50 milyar dolar değerinde olduğunu iddia etse de, ekonomistler dünya dışından getirilecek değerli metallerin fiyatları çok düşürebileceğini söylüyorlar. Asteroid madenciliğinin başarılı olduğunu, büyük bir asteroid dolusu kaynağı Dünya'ya getirdiğimizi varsayalım. Bunun sonuçları ne olacak? Bir ekonomist değilim ama kesinlikle şu anda alışık olduğumuz ekonomi değişime uğrayacaktır. Örneğin bir anda demir kadar bollaşan altın ve platin değer kaybederek ihtiyaç duyulan her alan için neredeyse sınırsız miktarda bulunacak. Ve bu işe yatırım yapan hangi ülke veya şirket olursa, Dünya'daki herhangi bir ekonomik güçten çok çok daha yüksek gelirler elde edip dengeleri alt üst edecektir. Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji yönetmeni Sayın Orhan BURSALI Asteroit Madenciliği için ilk olarak şu anda altyapı hazırlandığını, asteroitlere inişlerin ve maden çıkarımının testlerinin/provalarının gerçekleştirildiğini ifade etti. NASA'nın ilk olarak asteroitlere bir rover gönderme hedefi var. Hatta geçtiğimiz aylarda bunu başarmıştı. NASA asteroitlere insanlı uçuş düzenlemeden önce bir robot uzay gemisi göndermek için gereken çalışmalara yakın zamanda başlayacak. Bunun için öncelikle numune almak üzere doğru asteroiti seçmek gerekiyor. Ardından uzay gemisi ve uzay motoru tasarlanacak, Dünya'ya 80 milyon km'den daha uzaktaki asteroitlere gitmek için en uygun rota çizilecek. Körüklü uzay aracının mavi renkli motorunun kimyasal yakıtla çalışan geleneksel bir roket olmadığını biliyoruz. Bu da mantıklı bir seçim: Mars'tan uzağa roketle gitmek o kadar çok yakıt gerektirir ki inşa ettiğimiz uzay gemisi dev yakıt tankı nedeniyle yerinden kalkmaz. Elimizdeki kimyasal roketler bu kadar büyük bir gemiye yeterli itiş gücü sağlayamaz. NASA da bunun farkında. NASA eski başkanı Bolden, asteroit uçuşları için Keck Enstitüsü Uzay Araştırmaları Departmanı'nın hazırladığı raporu baz alacaklarını söylüyor ve bu raporu hazırlayan araştırmacılar da asteroit gemisi için iyon motoru kullanılmasını tavsiye ediyorlar. İyon motoru uzak mesafelerde fazla yakıt harcamadığı için, bu sistemle çalışan gemiler küçük ve hafif oluyor. Her durumda maksimum 500 ton ağırlığında 8 metrelik bir asteroiti Ay'a taşımaktan söz ediyoruz. Ancak 500 ton için 2,6 milyar dolar harcamak gerekecek. Keck Enstitüsü raporundaki 10 tonluk küçük asteroitleri seçmek en mantıklısı olabilir gibi gözüküyor. NASA'nın robot gemisi, gözüne kestirdiği asteroiti katlandıktan sonra kolayca açılabilen özel bir motorize körükle yakalayacak. Bu körük, küçük bir otomobil büyüklüğündeki asteroiti içine alacak. Daha sonra körüğün ağzı kapanacak ve robot gemi, asteroiti aylar sürecek bir yolculuğun ardından Ay yörüngesine bırakacak. Evet, Ay yörüngesine bırakılacak. Gezegenimizi kendi elimizle tehdit altına sokmak istemeyiz. Asteroitleri Dünya yörüngesine park etmek istemiyoruz, çünkü göktaşı çarpışması riski Dünyamız için tehdit oluşturur. Gerçi NASA'nın yakalamak istediği asteroitler, Dünya'yı yok edecek kadar devasa bir büyüklüğe sahip değiller. Bu küçük kayalar kontrolden çıksa bile, gezegenimizin atmosferine girince sürtünme nedeniyle buharlaşarak yok olacaktır; ama NASA'nın temkinli davranması gayet normal. Bu tarz programlarda Dünya'nın geleceği adına risk alınmamalı zaten. Asteroitleri Ay yörüngesine park etmemizin bir sebebi daha var, o da yörünge kirliliği: Son 50 yılda uzaya fırlatılan roketlerin ve uyduların kalıntıları Dünya yörüngesini adeta bir çöplüğe dönüştürdü. Günümüzde Uluslararası Uzay İstasyonu bile saatte binlerce kilometre hızla hareket eden roket parçalarının tehdidi altında. Yörünge zaten fazlasıyla roket ve uydu kalıntıları ile doluyken bir de yörüngemize asteroit çöplüğüne dönüştürürsek işin içinden çıkamayız. Asteroit madenciliğinde en iyi numuneleri almamız için bize Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü gibi çalışan robot gemiler gerektirecek. Astronotlar, robotların Ay yörüngesine getirdiği asteroitlerden taş parçaları toplayacak ve bu numuneler Dünya'da analiz edilecek. Detaylı bir Ar-Ge'nin ardından asteroit kuşağının maden haritası çıkarılacak; hangi asteroitte ortalama ne kadar demir, nikel, paladyum, platin, iridyum vb. olduğuna bakılacak. Günümüzde artık uzay programlarını sadece devletler düzenlemiyor. Bu alanda özel sektörde de bir çok şirket kuruldu. Eskiden roketleri sadece devletler yapabiliyorken günümüzde karşımıza ULA ve SpaceX, gibi bir çok özel sektör şirketi çıkıyor. Asteroid Madenciliğinin önemini kavrayan, kendine güvenen ve asteroit kuşağından maden çıkarmayı hedefleyen Planetary Resources şirketi dünyanın en zengin yatırımcıları tarafından finanse ediliyor. Google'ın kurucu ortağı Larry Page, Google Yönetim Kurulu Başkanı Eric Schmidt, Ünlü Yönetmen James Cameron, Microsoft Uygulama Yazılımları Grup Direktörü Charles Simonyi, Google Yönetim Kurulu üyesi K. Ram Shriram, Perot Systems Yönetim Kurulu Başkanı Ross Perot gibi fütürist girişimciler bu işe el attı. Zenginler madenciliği uzaya taşıyarak ağır sanayi sektörünü kökten değiştirecek olan Planetary Resources şirketine büyük para yatırdı. Ve bu programda biz de varız dediler. Sayın Orhan BURSALI hocamında dediği gibi güvensiz Dünya'nın yatırım aracı olan asteroit madenciliği, gelecek insan neslinin sürdürülebilmesi için çok önemli bir programdır. Dünya'dakinden kat kat daha büyük maden rezervleri asteroitlerde mevcut. Dünya'da bir çok ülke hatta özel sektör de bunun farkında ve harekete geçmiş durumdalar ve çok fazla sürmedende uzay madenciliğini gerçekleştireceklerdir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/genc-mars-sicakligini-nereden-aldi", "text": "Eskiden günümüze kıyasla daha sıcak ve daha nemli olan Mars'ta nehirler, göller hatta belki de bir okyanus bile bulunuyordu. Fakat bunların nasıl mümkün olduğu hala tartışmalı. Çünkü modellere göre genç Mars'a, günümüzde Dünyamıza yansıyan güneş ışığının sadece üçte biri kadarı yansıyordu. Gerçi atmosferi bir zamanlar daha yoğundu amma yine de 0 ,5 1,3 bardan fazla değildi. Bu eksik olan karbonat birikimleriyle açıklanıyor. Bu da Mars'taki havanın, sera etkisi sayesinde sıcaklıkları donma noktasına veyahut da hemen üstüne getiremeyecek kadar ince olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, geçerli olan hipotezi ayrıntılı olarak tekrar incelediler. Bu hipoteze göre yüksekteki donmuş karbondioksitten veya su buzundan oluşan bulutlar, Mars'taki gerekli olan sera etkisini sağlamış olabilirlerdi. 30 kilometrenin üzerindeki bu bulutlar, yansıyan güneş ışığının büyük bir kısmını geçirseler de yüzeyden geri gelen uzun dalgalı ışını tutarak, atmosferi ve yüzeyi ısıtırlar. Hesaplamalar, metrekare başına 0,01 kilogram gibi az miktarda suyun bile, buz bulutu olarak gezegendeki sıcaklığı 50 kelvin kadar yükseltebileceğini gösteriyor. Fakat bugüne kadarki araştırmalara göre, gerekli olan sıcaklık etkine ulaşılabilmesi için, bu tür bulutların gerçek dışı özelliklere sahip olması gerekmekte. Mesela Mars'taki bulutlarda su, dünyadaki bulutlardakine kıyasla 100 misli daha uzun süre kalmalıydı; ve bu fiziksel olarak imkansız kabul ediliyordu. Araştırma çerçevesinde genç Mars ve atmosferi bir model simülasyonuyla canlandırıldı. 'Bu işlem sırasında, ilk başlarda soğuk ve kurak olan gezegenin üzerindeki suyun önce Güney Kutup bölgesinde ve dört kilometreden daha yüksek rakımlarda sınırlı olduğunu dikkate aldık' diyen araştırmacılar, günümüzdeki Güneş ışığının yüzde seksenini ve Mars atmosferinde 0,6 barlık bir basıncı varsaydılar. Buna göre, göreceli olarak kısa bir zaman sonra, Mars atmosferine, ilk ince bulutları yükseklerde yoğunlaşmasına izin verecek kadar gerekli olan su buharı ulaşıyor. Böylece Mars yüzeyinin ısındığı, daha fazla suyun buharlaştığı ve daha fazla bulutun oluştuğu kendi kendini güçlendiren bir süreç işlemeye başlıyor. Sonunda ise genç Mars'ın ince ve yüksek buz bulutlarıyla çevrili denge durumuna ulaşılıyor. Bu gelişmenin Mars iklimi üzerinde etkileri şöyle olmuş: Bulutlar tarafından sağlanan sera gazı etkisi, küresel ortalama sıcaklığı yaklaşık olarak 265 Kelvin'e çıkarmış ki bu da eksi sekiz santigrat dereceye denk geliyor. İlkel göllerin bulunduğu hemen hemen her yerde eksi beş santigrat derecelik bir sıcaklık hüküm sürerken, gün içinde birkaç saat kadar sıfır derece oluyor. Bu Antarktika'daki kuru vadilerdeki büyük, buzla örtülü göllere izin verenden daha yüksek bir sıcaklık. Tüm bunlar genç Mars'ta az güneş ışığına ve ince atmosfere karşın ılıman bir iklimin nasıl gelişebildiğini açıklıyor. Yüksekteki buz bulutlarının ısıtıcı etkisi, yüzeyini en azından bazı yerlerde ve belli zamanlar için göller ve nehirlerle kaplamaya yetiyordu. Bu senaryo ise gözlemler ve teori arasındaki boşluğu doldurabilir. Bu modelin doğru olup olmadığını açıklayacak kanıtları Perseverance Mars aracı bulabilir. Çünkü misyonun sonunda dünyaya getirilecek olan örneklerde bu mekanizmaların kimyasal kanıtları bulunabilir. Ekip öte yandan daha önceki modellerin senaryolarıyla niçin örtüşmediğini de açıklıyor: Yüksekteki buz bulutlarının oluşması için gerekli olan koşul, daha çok kurak ve az buzlu bir Mars yüzeyiydi. Çünkü çok büyük alanlar su buzuyla kaplı olsaydı, suyun buharlaşmasıyla, sera etkisi düşük olan daha yoğun ve alçak bulutlar oluşurdu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gokadalar-ile-ilgili-ne-biliyoruz", "text": "-Samanyolu'nun evrendeki tek gökada olmadığı görüşünü ilk ortaya atanlardan biri de onsekizinci yüzyılın ünlü düşünürlerinden Immanuel Kant idi. Kant gökadayı tanımlamak için ada evren terimini ortaya atmıştı. -Gökbilimciler şimdi gözlemlenebilen evrende 100 milyarı aşkın gökada olduğu yönünde bir kestirimde bulunuyorlar. -İngilizce'de Samanyolu teriminin ilk kullanıldığı yerlerden biri Geoffrey Chaucer'in Şöhret Evi adlı 14. yüzyılda kaleme aldığı şiirdi. Chaucer bu şiirinde gökadayı göksel bir yola benzetiyordu. -Yollardan söz açılmışken, evrendeki genişlemeye bağlı olarak, öteki tüm gökadalar giderek bizim gökadamızdan uzaklaşıyor. Samanyolu'nun en uzağındaki gökadalar, yakında olanlara göre daha hızlı uzaklaşıyor. -Samanyolu'ndan uzaklaşan kimi gökadalar, Amerikan futbol topları gibi, elips biçiminde oluyor. Kimi gökadalar da - tıpkı Samanyolu gibi - dokunaç benzeri kıvrımlı kolları olan, ince ve yassı bir görünüm sergiliyor. -Gökadalar, aralarında çok sayıda cüce gökadaların da yer aldığı, düzensiz ya da olağan dışı biçimlerde de karşımıza çıkıyor. Evrendeki en küçük gökadaları oluşturan cüce gökadalar (Samanyolu'ndaki 100 milyar yıldıza kıyasla) yalnızca birkaç yüz ya da bin yıldız içeriyor. -Cüce gökadalar genelde daha büyük gökadaların çevrelerine kümelenmiş oluyor. -Cüce gökadaların yıldızları çoğu zaman kütle çekiminin etkisiyle daha büyük komşuları tarafından yutuluyor. Cüce gökadalar dağıldıkça yıldızlar da gökyüzüne akıyor. Ancak bu süreci çıplak gözle görmek olanaksız. -Samanyolu'nun merkezinde gizlenmiş olan dev kara deliği de çıplak gözle göremeseniz bile, Sagittarius takımyıldızına bakmış olanlar doğru yöne bakmış demektir. -Gökadaların büyük bir çoğunluğunun ortasında kara bir delik vardır ve gökbilimciler bu deliğin kütlesinin içinde bulundukları gökadanın kütlesinin yaklaşık binde birine eşit olduğunu öne sürerler. -Samanyolu'nun en yakınındaki iki gökadanın - Küçük Macellan Bulutu ile Büyük Macellan Bulutu - kara delikleri olmayabilir, ya da her ikisi de küçük kütleli gökadalar olduklarından ortalarındaki kara delik fark edilemeyecek denli küçük olabilir. -Gelgelelim, her gökadada toz bulunur. Yıldızların ürettiği bu toz, gözlenen ışığın, gerçekte olduğundan çok daha kırmızıymış gibi görünmesine neden olur. Bu durum yıldızların özelliklerini araştıran gökbilimcilerin işini daha da güçleştirir. -Bu toz gerçekte sürekli yer de değiştirir. Kimi gökadalar içerdikleri toz ve gazları gökadalar arasındaki uzayda saniyede yüzlerce kilometrelik bir hızla dışarıya atan rüzgarlar oluşturur. -Bu rüzgarlar yıldız ışığının toz ve gazlara basınç uygulaması sonucunda meydana gelir, en hızlı gökada rüzgarlarına Samanyolu'ndan çok daha büyük bir hızla yıldızlar üreten uzak gökadalarda tanık olunur. -Güneş ve onunla birlikte sistemin tüm gezegenleri, Samanyolu'nun merkezi çevresinde saniyede yaklaşık 250 kilometrelik bir hızla döner ve bu dönüşü yaklaşık 200 milyon yılda tamamlarlar. -Bir galaktik yıl önce yeryüzünde dinozorlar saltanat sürmekteydi. -Gökadalar, salt içerdikleri yıldızların kütle çekimine bağlı olarak, sanıldığından daha hızlı döner. Gökbilimciler fazladan kütle çekim kuvvetinin, ışığı yaymayan ya da yansıtmayan karanlık maddeden geldiğini düşünüyor. -Karanlık madde bir yana, gökadaların büyük bir bölümü boşluktan oluşuyor. Gökadaların içindeki yıldızlar, küçülüp portakal boyutuna gelseler, aralarında 4800 kilometrelik bir boşluk olur. -Gökadalar, küçülüp elma boyutuna gelseler, komşu gökadalarla aralarında ancak birkaç metrelik bir uzaklık olur. Gökadalar arasındaki görece yakınlık, onların zaman zaman birleştikleri anlamına geliyor. -Yaklaşık 4 milyar yıl içinde, Samanyolu, Andromeda gökadası ile birleşecek. En azından bir milyon yıllık bir süreyi gerektirecek olan bu birleşme sonucunda, büyük ihtimalle Milkomeda adıyla anılacak olan elips biçiminde çok daha büyük bir gökada oluşacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gokyuzundeki-en-parlak-yildizlardan-biri-patlamak-uzere-olabilir", "text": "Dünyanın dört bir yanındaki gök bilimciler 'hayatta bir kez başlarına gelebilecek' olayı kaçırmama umuduyla gözlerini neredeyse gökyüzünden hiç ayırmıyor. Bilim insanları, Dünya'dan bakıldığında gözle görülen en parlak yıldızlardan biri olan Betelgeuse'ün bir supernova olarak, beklenenden daha erken patlayacağından şüpheleniyor. Betelgeuse'ün 'patlaması' gök bilimcilerin zaten bildiği bir şey ama son yaşanan gelişmeler sürecin hızlanmış olabileceğine işaret ediyor. Betelgeuse hali hazırda 'patlamaya mahkum' yıldızlar kategorisinde. Mesele, patlayıp patlamaması değil, ne zaman patlayacağı. Yıldız, yalnızca 8 ila 10 milyon yaşında. Güneş ise 4.5 milyar yaşında. Ama Betelgeuse nükleer yakıtını olağanüstü bir hızla tüketiyor. Betelgeuse ayrıca hala titreşimde olan yani hala genişleyip daralan dev bir yıldız. Bu 'komşumuzun' çapı, Güneş'in çapından 550 ila 990 kat daha fazla olabilir. Nottingham Trent Üniversitesi'nden Doç. Dr. Daniel Brown \"Supernova adayı olarak bunları biliyoruz. Mevcut modeller, astronomik zaman ölçeği içinde her an 'patlamanın' yaşanabileceğini gösteriyor ama bu da gelecek 100 bin yıl içerisinde demek oluyor\" dedi. ABD'deki Villanova Üniversitesi'nde görevli gök bilimciler, son birkaç ayda Betelgeuse'ün solduğunu gözlemledi. Aralık'ta, Betelgeuse'ün son 50 yılın en soluk seviyesinde olduğu görüldü, bu da dev kızıl yıldızın 'her an patlayabileceğine' işaret ediyor. Bilim insanlarının teorilerine göre parlaklığındaki keskin düşük, yıldızın zamanının dolduğunu gösteriyor. Betelgeuse'ü inceleyen California Üniversitesi'nde görevli gökbilimci Sarafina Nance, Twitter hesabından yaptığı açıklamada 'dev yıldızların ömürlerinin sonuna geldiklerinde büyük bir kayıp yaşadıklarını' ve parlaklık kaybının da buna işaret ettiğini söyledi. Süpernova, yıldızların çok büyük bir enerji açığa çıkararak güçlü bir şekilde patlamasıdır. Fark edilmemesi imkansız zira Dünya'ya çok yakın gerçekleşecektir. Brown, \"Betelgeuse, birkaç gün içinde Ay'dan daha parlak bir hal alabilir. Gün içinde bile görülebilir\" diyor. Bu etkisinin de aylar sürebileceği belirtiliyor. Mesela gökbilimciler Güneş'in patlaması durumunda tüm Güneş sisteminin çökebileceğini söylüyor. Daha önce yaşanan yıldız patlamaları, Dünya'nın ısısının artmasıyla ilişkilendirildi. Bu patlamaların ozon tabakasına zarar verme potansiyeli de var. Dünya'yı ayrıca zararlı solar ve kozmik radyasyona maruz bırakıyor. İyi haber, Güneş'in Betelgeuse'e kıyasla patlama ihtimalinin çok daha az olması zira hala çok daha küçük. Ama Güneş'in şişip birkaç milyar yılda Merkür'ü, Venüz'ü ve Dünya'yı yutacağı öngörüsü de yapılıyor. En önemlisi, Betelgeuse bilim insanları tarafından Dünya'ya güvenli bir mesafede görülüyor. Daniel Brown, \"50 ışık yılından az her şey bir sorun olabilir. Betelgeuse'de böyle bir durum yok\" diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gunes-dongusunun-tetikleyicisi-bulundu", "text": "Güneşimizin etkinliği göreceli olarak düzenli bir döngü içinde gerçekleşiyor. Aşağı yukarı 11 yılda bir güneş lekeleri ve güneş püskürmeleri maksimuma ulaşıyor, güneş fırtınaları da çoğalıyor. Güneşin manyetik alanı da aynı zamanda en yüksek noktaya gelerek, eşit kutuplu iki maksimum arasında 22 yıl olacak şekilde konumlanıyor. Her maksimumdan sonra etkinlik yeniden düşüyor ve yıldızımız daha dingin bir evreye giriyor. Peki bu 11 yıllık döngüyü tetikleyen nedir? Astronomlar uzun bir süredir tetikleyicinin güneşin içlerindeki akımlarda bulunduğunu tahmin ediyorlar, ama bunlardan bir tane değil daha fazla var. Mesela yüzeye yakın türbülanslı plazma akımları , güneşin manyetik alanının bazı kısımlarından sorumlu gibi. Hatta davranışları bir hipoteze göre gezegenin konjonksiyonundan etkilenebiliyorlar. Ayrıca konveksiyon tabakasında 200.000 kilometrelik bir derinliğe uzanan ikinci, çok daha büyük bir akım bölgesi daha var. Burada sıcaklık farklılıklarından tetiklenen geniş alanlı akımlar, coğrafi genişliğe ve derinliğe göre farklı hızlarda ve farklı yönlerde hareket ediyorlar. Bununla birlikte bu solar akımların tam olarak nasıl ve hangi hızda hareket ettikleri sadece kısmen biliniyordu. Göttingen Max-Planck Güneş Sistemi Araştırmaları Enstitüsü'nden Laurent Gizon ilk kez güneşin içindeki kuzey-güney akımlarının hareketini belirledi. Bu saptama heliosismoloji yöntemiyle mümkün oldu. Bu yöntemde gökbilimciler güneşten geçen ve hareket sürelerinde iç akımlarından etkilenen küçük sarsıntıları takip ederler. Bu solar sarsıntılar plazmanın yüzey hareketlerini de değiştirdiğinden, dünyadaki güneş teleskopları ve güneş gözlemevlerinden yararlanılarak uzayda takip edilebilirler. Ancak içteki konveksiyon akımları hakkında bilgi edinebilmek için, bu güneş sarsıntılarının uzun süre ve aynı anda birçok enstrümanla takip edilmesi gerekiyor. Son araştırmada yapılan da bu. Araştırmacılar SOHO ve Solar Dynamics Observatory uydularının uzun vadeli ölçüm dizilerini ve dünyadaki 6 güneş teleskopunun uluslararası bir ağına ait verileri değerlendirdiler. Sonuca göre güneşin içindeki konveksiyon akımları basit bir geometriyi takip ediyorlar. Yıldızımızın her yarımküresinde büyük birer dolaşım akımı var. Bu akım plazmayı ekvator yüzeyinin uzağına ve konveksiyon tabakasının altından ekvatora doğru taşır. Bu şekilde güneşin her yarım küresinde neredeyse kapalı bir plazma dolaşımı oluşur. Konveksiyon sınırının dibindeki plazma akımları sadece adım adım ilerliyorlar. Ölçümler saatte 15 kilometre hızla ekvatora doğru ilerlediklerini gösteriyor. Plazmanın kutba doğru en uzun yolu kat etmesi gereken yerde ise saatte 50 kilometre hızla akıyor. Burada ilginç olan nokta şu: Plazma hareketlerinin bu temposuna göre bir döngü için 22 yıla ihtiyaç duyan bir akım dolaşımı ortaya çıkıyor. Bu da tam olarak güneş döngüsünde aynı şekilde konumlanmış iki maksimum arasındaki mesafeyle örtüşüyor. Güneş döngüsü boyunca güneş lekeleri orta enlemlerden ekvatora doğru hareket ediyorlar. Bu yer değiştirme, kuzey-güney akımıyla sürüklenen yüzeysel manyetik alanların hareketleriyle örtüşmekte. Tüm bunlarla 11 yıllık güneş döngüsünün tetikleyicisi en azından kısmen açıklanmış oluyor. Bununla birlikte, niçin hala iki büyük dolaşım akımının bir döngüyü tamamlamak için 22 yıla ihtiyaç duyduğu ve bunun sadece güneş için geçerli olup olmadığı henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gunes-sisteminin-uydu-krali-artik-saturn", "text": "Bilimin heyecan verici olmasının en büyük nedeni, her an kabullerimizi yıkma olasılığı olsa gerek. Bunlardan biri daha gerçekleşti. Bugüne kadar en fazla uyduya sahip gezegenin 79 uyduyla Jüpiter olduğunu sanıyorduk. Ancak son keşifle böyle olmadığı anlaşıldı. Uluslararası Astronomi Birliği'ne bağlı Küçük Gezegen Merkezi'nin açıklamasına göre, görüntülenen 20 yeni uydu ile Satürn, artık Güneş Sistemi'nde en fazla uyduya sahip gezegen. Keşifle gezegenin ay sayısı 82 olarak güncellendi. Başkent Washington'daki Carnegie Enstitüsü'nden astronom Scott Sheppard, bunun geçici bir durum olmadığını ve Satürn'ün bu unvanı korumaya devam edeceğini söylüyor. Çünkü Satürn'ün yaklaşık 100 uydusu olduğu tahmin ediliyor. Satürn'ün 20 yeni ayının 17'si ters yönde dönüyor. Bu yörüngeler yanda kırmızıyla gösteriliyor. Satürn ile aynı yönde dönen yeni ay sayısı ise üç. Bunlardan ikisi yörüngede ve gezegene oldukça yakın ilerliyor. Ancak yörüngesi yeşil ile işaretlenen yeni ay, diğerlerinden biraz uzak yol izliyor. Tabii bu keşif öyle bir anda olmadı. Çünkü o uzaklıktaki cisimleri takip etmek ve uydu olup olmadıklarını belirlemek çok da kolay değil. Sheppard ve meslektaşları, 2004'ten 2007'ye kadar Hawaii'de bulunan Subaru Teleskobu ile uzun süreli gözlemler yaptı. Söz konusu teleskop tarafından çekilen görüntülerde yakalanan bazı lekelerin, aslında Satürn'ün yörüngesinde ol Aynı yörüngede dönen aylar Ters yönde dönen aylar duğunu teyit etmek yıllarını aldı. Ekip, nesnelerin konumlarını zaman içinde karşılaştırarak, yeni keşfettikleri uydulardan üçünün Satürn'ün döndüğü yönde döndüğünü, 17'sinin ise tersine döndüğünü tespit etti. Bu uyduların her biri 2 ila 5 kilometre genişliğinde. Yeni bulunan uyduların bir kısmı yeni. Gökbilimciler, bu yeni uyduların, daha büyük uyduların birbirleriyle çarpışması ya da bir kuyrukluyıldızın geçişiyle oluştuğunu düşünüyor. Bu arada Carnegie Bilim Kurumu, yeni ayları adlandırmaya yardımcı olmak için bir yarışma düzenliyor. Satürn'ün daha önce bilinen aylarının adlandırma kurallarına uymak için aday gösterimlerin Inuit, Norse veya Galya mitolojisinden gelmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/gunese-en-fazla-yaklasan-uydu-parker-olacak", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş'in atmosferi olarak da bilinen taç küreye uydu gönderdi. Florida'daki Cape Canaveral üssünden fırlatılan Parker Güneş Uydusu, Güneş'e şimdiye kadar en fazla yaklaşan uydu olacak. Güneş'in nasıl ısındığıyla ilgili veriler toplayacak olan Parker, aynı zamanda, saatte yaklaşık 700 bin kilometreye varan hızıyla, tarihte insan eliyle yapılmış en hızlı hareket eden nesne olacak. Parker'ın göndereceği verilerin Güneş'le ilgili pek çok sırrı açığa çıkarması umuluyor. Uyduya, 1958'de Güneş Rüzgarı'nı ilk tanımlayan kişi olan 91 yaşındaki astrofizikçi Dr. Eugene Parker'ın adı verildi. İlk kez bir uzay aracına hala hayatta olan bir kişinin adı veriliyor. Korona katmanının işleyişinin daha iyi anlaşılması, Dünya'daki güç nakil şebekelerine de zarar verebilen Güneş fırtınalarını tahmin etme konusunda bilim insanlarına faydalı bilgiler sağlayabilir. Güneş'te sıcaklık yüzeyden uzaklaştıkça artıyor. Güneş yüzeyinde 10.000 Fahrenheit derecelik sıcaklık Korona katmanında 10 milyon Fahrenheit'a ulaşabiliyor. NASA, bu araç sayesinde Korona katmanının neden bu kadar sıcak olduğuna dair bilgi toplamayı umuyor. NASA her ne kadar bu misyona 'Güneş'e dokunmak' adını verse de aslında uzay aracı Güneş yüzeyinin 6.16 milyon km üzerinden geçiş yapacak. Aracın yıldıza uzaklığı kulağa fazla gelse de NASA bunun Güneş'teki şartlar dikkate alındığında oldukça yakın bir geçiş olduğunu belirtiyor. Zira aracın Güneş'e dönük kısmı 1370 Santigrat derecelik sıcaklığa dayanacak. Aracın üzerindeki yaklaşık 12 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit koruma kalkanı aracı oda sıcaklığında tutacak. Aracın üzerindeki özel ekipmanlar manyetik ve elektrik alanlarını, plazma dalgalarını ve yüksek enerji parçacıklarını ölçecek. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Bölümü'nden bilim insanı Nicky Fox saatte 692.000 km hızla yolculuğunu gerçekleştirecek olan Parker Solar Probe'un 'insan yapımı en hızlı nesne' olacağını söyledi. 7 yıl sürmesi beklenen yolculuğu boyunca uzay aracı tam 24 kez Korona katmanı üzerinden uçacak. Bir otomobil büyüklüğündeki uzay aracı 1,5 milyar Dolara mal oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/harvard-yaklasan-cisim-uzaylilara-ait-olabilir", "text": "Harvard Üniversitesi'nden iki astrofizikçi, güneş sistemimize giren bir uzay cisminin uzaylılar tarafından araştırma yapmak için gönderilmiş olabileceğini düşünüyor. Şüphecilerse bundan pek de emin değil... Geride bıraktığımız hafta içerisinde bilim dünyasını şaşkınlığa uğratan bir makale yayımlandı. Söz konusu makalede, uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olabileceğimizin açıklaması üzerine bir tartışmadır başladı. Üstelik bu açıklamalar, Harvard gibi seçkin bir üniversitenin profesörlerinden geldi. Uzak geçmişten gelen bir ulak anlamına gelen Oumuamua ismi verilen yıldızlararası bir cismin, güneş sistemimize girmesi üzerine astronomlar, bu cismin uzaylılar tarafından Dünya'yı araştırması için gönderilen bir yoklayıcı olabileceğini öne sürdüler. Oumuamua cisminin şekli de gökyüzü meraklılarını bir hayli şaşırttı. Hawaii'deki Pan-STARRS 1 teleskobu tarafından gözlemlenen bu cisim tıpkı Fidel Castro'nun purosuna benziyor. Keşfin gerçekleştirildiği günden bu yana tartışmalar sürüyor. Gökbilimciler, solgun bir ışığa sahip bu cismi ilk başta bir kuyrukluyıldız olarak tanımladı. Ardından asteroit olduğu düşünüldü. Ancak Oumuamua'nın kuyrukluyıldızlarda bulunması gereken kuyrukluyıldız saçına sahip olmaması, yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi. Cisim üç gün boyunca birden fazla teleskop tarafından gözlemlenmeye başladı. Ve bu gözlemlerin sonucunda bu uzay cismi için türünün ilk örneği olarak kabul edilen yıldızlararası obje tanımlaması yapıldı. Gökbilimciler, teleskoplarında ilk defa gözlemledikleri cisimleri tanımlarken bu tip tartışmaları sık sık yaşıyorlar. Bu gayet normal. Ancak Harvard Üniversitesi'ne bağlı olarak çalışan Smithsonian Merkezi'ndeki astrofizikçiler, yayımladıkları makaleyle bu tartışmaya dudak uçuklatan bir boyut kazandırdılar. Astrophysical Journal Letters'a gönderdikleri yazıda, Oumuamua, uzaylı bir medeniyet tarafından Dünya'nın çevresine 'bilinçli' olarak gönderilen tamamıyla operasyonel bir prob olabilir. ifadelerini kullandılar. Makalenin yazarları Profesör Abraham Loeb ve Shmuel Bialy, bu teorilerini, yıldızlararası objenin olağandışı şekil ve hızına bağladılar. Zira bu cisim, yaklaşık 316 bin kilometre hızla ilerliyordu ve boyutu da sıra dışıydı. Bu sebeple de yapay kökenli olabileceğini vurguladılar. Ki bu da uzayda yalnız olmadığımız gibi akıl almaz bir sonucu beraberinde getiriyor. Makalede, Oumuamua, güneş sistemimizde görülen ve 'başka bir yerden' kaynaklandığı bilinen ilk nesnedir. ifadeleri kullanılırken Oumuamua'yla ilgili kanıtların kesin olmasa da heyecan verici olduğunu belirten Loeb'ün uzay çalışmaları bir hayli dikkat çekiyor. Sözgelimi, kendisinin kara delikler, evrenin geleceği, Dünya dışı araştırmalar ve ilk yıldızlarla ilgili yayımlanan dört kitabı ve 700'ün üzerinde makalesi bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/hava-cok-sicak-ama-dunya-gunesten-hic-olmadigi-kadar-uzakta", "text": "Sıcak hava koşullarında buna inanmak zor olsa da, Dünya Güneş'e en uzak konumunu temmuz ayının ilk 7 günü içinde alır. Bu yıl 3 Temmuz'da, Dünya Güneş'ten hiç olmadığı kadar uzaklaştı. Günöte olarak bilinen büyük ayrılık, yani Dünya ile Güneş'in birbirlerine en uzak anı, Türkiye saatiyle 23:11'de yaşandı. Uzaklık 152.092.505 kilometreydi. Dünya'nın yıl boyunca Güneş'ten uzaklığının ortalaması ise 149.597.870 km. Bu mesafe 1 astronomik birim olarak adlandırılır ve gök biliminde kullanılan bir uzaklık birimidir. Ancak, ikili arasındaki uzaklık yıl içinde değişir, çünkü Dünya'nın yörünge yolu düzgün bir daire şeklinde değildir. Peki Güneş'ten daha uzak olduğumuz halde havanın neden bu kadar sıcak olduğunu merak ettiniz mi? Çünkü Dünya'nın yörüngedeki konumu mevsimleri belirlemez. Aksine, yeryüzünün eğik ekseni bunu yapar. Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu gün ise günberi olarak bilinir ve ocak ayının başında meydana gelir. Görüldüğü gibi hava sıcaklığı bu uzaklıkla ilgili değildir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/hindistanin-ay-macerasinda-buruk-son", "text": "1972'de ABD'nin son Apollo görevinden beri ayak basılmayan Ay'ın uzay bilimcilerin yeniden gözdesi haline geldiğine, daha önceki sayılarımızda yer vermiştik. İsrail'in başarısız denemesinin ardından bu sefer Hindistan; Rusya, ABD ve Çin'in ardından Ay'a iniş yapmayı başaran dördüncü ülke olmayı hedefliyordu. Yaklaşık altı hafta (384.000 km) süren ve Ay'ın Güney Kutbu'na inme amacı taşıyan Chandrayaan-2'nin yolculuğu sona erdi. Ay'ın yörüngesine oturan Chandrayaan-2'nin bıraktığı Vikram ismindeki yüzey aracıyla bağlantı, Ay'a inişe birkaç dakika (yüzeye 2,1 km) kala kesildi. İlk saatlerde 2,1 km mesafenin çok düşük olduğu ve aracın inmiş olabileceği de belirtilirken bugün (07 Eylül) sabah saatleri boyunca sinyal almaya çalışan ISRO yetkilileri, bekledikleri sinyali alamadılar. Bir başka deyişle umutlar tükendi. Yaşanan hayal kırıklığı gözlerden kaçmadı. Hindistan şimdilik başarabilmiş gözükmüyor. Ay'ın bileşimi hakkında önemli bilgiler toplaması hedeflenen Chandrayaan-2 görevini özel kılan asıl unsur, Ay'ın Güney Kutbu'na daha önce hiç gidilmemiş olmasıydı. Chandrayaan-2 inişte başarılı olabilseydi Rusya, ABD ve Çin'den sonra Ay'a başarılı bir şekilde inen ilk ülke olacaktı. Dört tonluk uzay aracında Vikram adında bir arazi aracı ve Sanskritçede bilgelik anlamına gelen Pragyan adlı bir gezgin vardı. Bu araçların Ay'ın yüzeyinde iki hafta geçirmesi hedeflenen altı tekerlekli araç, Ay yüzeyinin mineral ve kimyasal bileşimi hakkında çok önemli bilgiler toplayacak ve su arayacaktı. 141 milyon dolar değerinde ve %100 yerli yapım olan Chandrayaan-2, Hindistan'ın en iddialı uzay görevi olarak tarihe geçti. İlk ay görevi Chandrayaan-1, Ay yüzeyine inmeden yüzeyde suyun varlığını doğrulamaya yardımcı olmuştu. Bu görevde ise su keşfi yine önemli bir yer tutacaktı. Ay'ın Güney Kutbu bilim insanları için ilgi çekici; çünkü suyun en gölgeli alanlarda bulunduğuna inanıyorlar. Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu'na göre, Ay'ın Güney Kutbu'nda erken Güneş Sistemi'nin fosil kayıtlarını içeren kraterler de var. Chandrayaan-2'nin ardından Hindistan'ın, 2022'ye kadar uzaya üç astronot göndermeyi hedeflediği de biliniyor. Not: Detayları HBT'nin gelecek sayısında sizinle paylaşacağız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/hindistanin-ay-yolculugu-basladi", "text": "Bugün Hindistan'daki uzay merkezinden fırlatılan Chandrayaan 2'in 7 Eylül'de Ay'a inmesi bekleniyor. Chandrayaan 2 ile gönderilen keşif aracı, Ay'ın güney kutbunda inceleme yapacak. Uzay aracının ilk olarak Mayıs ayında fırlatılması planlanmış ancak İsrail'in Nisan ayındaki başarısız Ay görevinden sonra daha fazla güvenlik kontrolü için ertelemeye gidilmişti. İkinci bir erteleme de, 14 Temmuz'da yine güvenlik sebebiyle yapılmıştı. Chandrayaan 2 görevi başarılı olursa, eski SSCB, ABD ve Çin'in ardından Hindistan, Ay'a güvenli bir şekilde uzay aracı indirebilen 4. ülke ve Hindistan'ın kaşifi, bugüne kadar Ay'ın güney kutbuna en yakın mesafede inceleme yapan keşif aracı olacak. Ay'ın yörüngesindeki uydular bu bölgedeki toprakta su moleküllerine dair bulgular tespit ettiği ve sürekli gölgede kalan kraterlerde gizlenmiş buz kütleleri bulunabileceği ihtimali nedeniyle güney kutup bölgesi bilim insanların ilgisini çekiyor. Keşif aracı, ay toprağının temel bileşimini analiz için bir çift spektrometre bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/hubble-teleskopundaki-sorun-bulundu", "text": "31 yıldır uzayda bulunan Hubble teleskopu bu zaman zarfında eşsiz görüntüler ve veriler gönderdi. Fakat 13 Haziran 2021'de birden bire her şey sona erdi: Bilimsel enstrümanların kontrolünden sorumlu olan işlem modülü, payload bilgisayar devre dışı kaldı. Ana bilgisayar buna reaksiyon olarak tüm enstrümanları güvenli uyku moduna aldı. NASA o zamandan bu yana bunun nedenini arıyordu. Payload bilgisayarını birkaç kez yeniden çalıştırma çabası boşa gidince, mühendisler önce üç yedek bellek modülünden birine geçmeyi denediler, daha sonra ise standart arayüz donanımından şüphelenildi, payload bilgisayarının merkezi işlemcisiyle iletişim sağlayan yapı parçasıydı bu. Haftalar süren testlerden sonra NASA nihayet sorunu buldu: Bilgisayarın devre dışı kalmasından payload işlemcisindeki bileşenler değil, güç kontrol ünitesi sorumluydu. Bu iki parçalı modül bilgisayara gelen voltaj beslemesini düzenler ve bunun beş voltta sabit kalmasını sağlar. Durum böyle değilse, kontrol devresi bilgisayarı kapatan bir komut verir. Son durumda analizler, kontrol ünitesinin artık kabul edilebilir bir voltaj sağlamadığını veya izleme devresinin arızalı olduğunu ve hatalı kapatma komutunu verdiğini gösteriyor. Güç kontrol birimi NASA'nın açıkladığı gibi, yalnızca yararlı payload bilgisayarını değil aynı zamanda diğer donanımları da içeren bir bileşenler topluluğu olan Bilim Aracı Komuta ve Veri İşleme Donanımının bir parçasıdır. İyi haber şu ki bir yedekleme var. SI C & DH modülü yedekli bir tasarıma sahip ve tüm bileşenler kopyalanmış. Zaten bir kez -2008'de- NASA, arızalı bir donanım parçası nedeniyle yedek modüle geçmek zorunda kalmıştı. 2009'daki servis görevi sırasnda da tüm SI C & DH modülünün değiştirilmesinden sonra artık yeni bir yedekleme mevcut. Bununla birlikte bu birimin yedeğine geçmek, yedek yararlı payload bilgisayarını veya bellek modülünü basitçe etkinleştirmekten dana karmaşıktır: Yordam daha karmaşık ve riskli, çünkü yedek voltaj regülatörüne geçmek için, Teleskop uydularının diğer birkaç donanım modülünün yeniden çalıştırılması gerekiyor, çünkü bunlar da modüllerle bağlantılı diye açıklıyor NASA. 15 Temmuzda sonunda yeniden çalıştırma için bağlantılı kontrollerin tüm test prosedürleri tamamlandı ve NASA yeşil ışık yaktı. Aynı prosedür 2008 yılında da başarılı bir şekilde gerçekleştirildiği için mühendisler iyimser. Yedekleme modüllerinin etkinleştirilmesi başarılı ve yeniden çalıştırma gerçekleştiğinde, Hubble uzay teleskopunun yeniden çalışması için birkaç gün gerekebilir diyor NASA."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/iki-nobel-odullu-marie-curienin-drami", "text": "Marie Curie, kendisinin bulduğu doğal radyoaktif maddelerin etkisiyle laboratuvarında hem kendisi, hem de radyumlu besinleri, içecekleri, güzellik krem ve pudralarını, diş macunlarını, ilaçları kullanan milyonlarca kişi, o zamanlar, radyasyonun zararlı etkileri bilinmediğinden, vücutlarına aldıkları çok miktardaki radyumun kurbanı oluyorlar. Radyumlu boya fırçalarını ağızlarında incelterek saat kadranlarını boyayan yüzlerce fabrika işçisinin , hastalanıp ölmeleriyle durum ortaya çıkıyor, ancak radyum'un 20.YY başlangıcında 30 yıla yakın sağlığa iyi geleceğine inanılıyor. Marie Curie Paris Sorbonne üniversitesinde eşi Pierre Curie ile birlikte yaptıkları laboratuvar deneyleriyle doğal radyoaktif Polonyum ve Radyum elementlerini 1898de buluyorlar. Bu buluşları 1903'de Nobel Fizik Ödülü'yle taçlandırılıyor. Nobel Fizik Ödülü'nün diğer yarısı ise uranyumla yaptığı araştırmalarda uranyumun girici radyasyon saldığını ortaya çıkaran hocaları Henri Becquerel'e veriliyor. Marie Curie, 1911'de ikinci Nobel ödülünü bu kez kimyadaki araştırmalarıyla özellikle radyum elementini diğerlerinden ayırmasıyla alıyor. Nobel ödülleri tarihinde, bugüne kadar iki farklı bilim dalında, Nobel ödüleri almış olan başka bir kadın bulunmuyor. Kızları Irene ve eşi Frederic Joliot Curie , 1935'de yapay radyoaktivite araştırmaları ve buluşlarıyla, Nobel ödülü alıyorlar. Bu araştırmalarında aluminyum, fluor ve sodyum maddelerini alfa ışınlarıyla bombardıman ediyorlar ve bunları radyoaktif hale getiriyorlar ki, o zamana kadar bilim dünyasında, bunun olamayacağı sanılıyordu. Böylelikle bir ailede toplam 5 Nobel ödüllü 4 kişiye, Nobel kayıtlarında rastlanmadığı gibi, Curie'ler Nobel ödüllü devletler listesinde, bir çok devleti de geride bırakıyorlar. Curie'ler ayrıca siyasal olarak da aktiftiler. Örneğin Frederic Joliot Curie'nin 2.Dünya Savaşı'ndaki atom bombasına karşı olan çağrısını 500 milyon kişi imzalıyor. Ayrıca kendisi 1940 yılından başlayarak Alman işgalindeki Fransa'da direniş grubunda çalışıyor. Curie'lerin diğer kızı Eve de tanınmış bir piyanistti. Irene'in kızı ve eşi de bugün Fransa'da tanınmış nükleer fizikçiler arasındalar. Marie Curie'nin hocası Henri Becquerel 1896'da fosforesen maddelerle araştırmalar yapıyor. Bunlar, ışığa tutulduğunda sonradan karanlıkta ışıldıyorlar. Becquerel bunun, Röntgen'in 1895'de bulduğu X ışınlarıyla ilgisi olduğunu düşünüyor. İçinde bir fotoğraf plakası bulunan siyah bir zarfın üzerine çeşitli fosforesen tuzları koyduğunda, banyo edilen filmde herhang bir karartı farklılığı görülmezken, zarfın üzerine koyduğu uranyum tuzlarının, filmde bazı şekiller oluşturduğunu görüyor. Buradan Becquerel, doğal uranyum tuzlarının, zarf kılıfını geçebilen, X ışınlarına benzer, enerjileri yüksek, girici bir radyasyon yaydığı sonucunu çıkarıyor. Uranyum tuzunun saldığı bu ışınlara kendisi önce Becquerel radyasyonu adını veriyor. Becquerel ve Marie Curie ayrıca, Uranyum filiziyle (uranit, UO2, pitchblende) ilgili çalışmalarda belirlenen yüksek radyasyon şiddetinin sadece uranyumdan kaynaklanamayacağını, Uranitin içinde başka elementlerin de olması gerektiğini düşünüyorlar ve bunları bulup, uranyum'dan ayırmayı planlıyorlar. Marie araştırmalarını sürdürürken Pierre bundan çok etkileniyor ve manyetizmayla ilgili yapmakta olduğu araştırmaları bırakıp, Marie ile birlikte çalışmaya koyuluyor. Avusturya'dan ancak hükümetin izniyle, sadece yol parasına, getirtebildikleri, içinden uranyumu daha önce alınmış, iki vagon dolusu Uranit kalıntısını, iki yıl kazanlarda kaynatarak, süzerek, kalıntının içindeki maddeleri bulmaya ve ayrıştırmaya çalışıyorlar. Bunları yaparken, radyoaktif maddeli taneciklerin yayıldığı buharı da, o zamanlar zararlı etkilerini bilmediklerinden, herhangi bir önlem almadan, soluyorlar. Marie ve Pierre'in bu uranit kalıntısından ilk buldukları elemente Marie, anavatanının adından esinlenerek Polonyum adını veriyor, sonradan buldukları ve ancak 1 mg elde edebildikleri elemente ise ışın saçan anlamında Radyum diyorlar. Bu gibi doğal maddelerin atom çekirdeklerinden tanecik ve ışın salarak bozunmalarına ve başka elementler oluşturmalarına ise 'Radyoaktivite'adını veriyorlar. Daha sonraki yıllarda, Ernest Rutherford ve öğrencisi Soddy, ilk kez uranyum ve diğer tüm radyoaktif maddelerin bozunarak, başka maddeler oluşturmalarını eksponansiyel bir formülle tanımlıyorlar ve yaydıkları ışınları belirliyorlar. Işın saçan radyumlu malzemeler, ilaçlar özellikle ABD'de kapışılıyor, herkes radyum banyolarıyla iyileşeceği umudunda.. 20. YY başlarında radyum'un katkı maddesi olarak kullanıldığı çeşitli madde ve malzemeler, ışın saçtıkları ve gece göründükleri için çok ilgi çekiyorlar. Bunlar arasında özellikle şunlar bulunuyor: Çukulatalar, çeşitli yiyecekler, su, çocuklara oyuncaklar, diş macunları, kozmetik kremler, pudralar, sağlık malzemeleri, romatizma, yorgunluk, zaafiyet ve kanser ilaçları, radyum, radon banyoları, radyumlu saatler, gece ışık saçan lambalar. Kadınlar krem ve pudraları yüzlerine sürerek ışıldıyorlar ve radyumla gençleşeceklerine inanıyorlar. Radyum'un vücuda, sağlığa iyi geleceğine inanılıyor ve hastalarını iyi edeceklerine inanan doktorlar hastalarına radyumlu ilaçlar veriyorlar. Gece görünen saatler çok ilgi çekiyor. Sadece bir yılda radyumlu bir kaç milyon saat ve diğer malzemeler özellikle ABD'de satılıyor ve Marie Curie'ye patent önerileri geliyor ama o Radyum benim değil insanlığın malıdır diyerek, patent alma önerilerini geri çeviriyor. Ancak, 30 lu yıllarda saat yapım fabrikalarında, saatlerin göstergelerini, sayılarını radyumlu boyalarla, ağızlarında incelttikleri fırçalarla, boyayan fabrika işçileri ardı sıra hastalanıp ölüyorlar ve radyumun vücutta kanser yaptığı anlaşılıyor ama çok sayıda insan da büyük acılarla ölüyor . Radyum malzemelerini, yiyecek, içecek ve ilaçları kullanmaları sonucu hastalanıp ölenlerin 30 yıl boyunca kayıtları tutulmadığından bunların kaç milyon kişi olduğu bilinemiyor. Sadece saat yapımında çalışan işçilerden bir kaç yüz kişinin öldüğü biliniyor. Bugün önemini yitiren radyum, tıpta sadece sınırlı olarak, bazı tümörlerin öldürülmesinde ve laboratuvarlarda radyasyon kaynağı olarak kullanılıyor. Radyum artık parasal amaçlı kullanılmıyor. |Yarılanma süresi 1602 yıl:1 gram Radyum 1602 yıl sonra yarıya iniyor. 1 ton Uranit'te 0,14- 0,35 gram Radyum var. Not: Vücut içine alındığında polonyum 210'dan 1 damla dahi öldürücü olabiliyor (2006 yılında Rus/İngiliz casusu Litvinenko'nun çayına katılan 1 damla Po210 ile öldürüldüğü sonradan belirlendi. Jaser Arafad'ın da Po 210 ile öldürüldüğüyle ilgili savlar var). Radyum ve polonyumun yaydıkları alfa tanecikleri havada ve deride yol alamıyor ve vücuda dışarıdan etkili olamıyorlar. Bunlar, örneğin radyumun vücuda alınması sonucu, vücudu içten ışınladıklarında ise, aşırı enerjilerini hücrelere aktararak, vücutta büyük hasarlara neden olabiliyorlar. Büyük kütleli alfaların hareket enerjileri doku ve hücrelerde soğurularak ya da başka bir deyişle, aşırı ısı enerjisine dönüşüp, oluşan yüksek sıcaklıkla bulundukları noktadaki hücre ve dokuları hasara uğratabiliyorlar. Yerkabuğunda uranyum, toryum ve başka doğal radyoaktif maddeler olduğunu, bunlardan radyoaktif bozunmayla başka elementlerin türediğini, bugün, biliyoruz. Uranyum ve toryum'dan türeyen elementler Şekil 4'de gösteriliyor. 7 Kasım 1867 günü Varşova'da doğan 'Maria Salomea Sk odowska' sonradan, Marie Curie adını alıyor. Matematik ve kimya öğretmeni olan babasının laboratuvarında önce babasına yardım ediyor ve liseyi üstün başarıyla bitiriyor. O tarihlerde, Polonya'da kızların üniversiteye gitmelerine izin verilmediğinden Fransa'da üniversite öğrenimi yapabilmek için gereken parayı özel öğretmen olarak çalışarak kazanıyor. Önce çalışarak ablasını okutuyor, sonra ablası onu okutuyor. Paris'teki Sorbonne üniversitesinde 1891'de fizik öğrenimine Sorbonne'un ilk kız öğrencisi olarak başlıyor, küçücük bir odada peynir, ekmek gibi yiyeceklerle öğrenimini sürdürüyor. Fizik ve matematik derslerinde üstün başarısıyla göz dolduruyor, bugün radyoaktivite birimine soyadı verilen, Prof. Henri Becquerel'in yanında doktora çalışması yapıyor. 1895'de fizikokimya bölümünde, sonradan evleneceği Pierre Curie ile birlikte çalışmaya başlıyor. Prof. Becquerel'in ortaya çıkardığı radyoaktiviteyle ilgili araştırmalara ise 1897'de başlıyor. Marie Curie 1903de bitirdiği doktorayla Avrupa'da doktoralı ilk kadın akademisyen oluyor. Aynı yıl ilk Nobel ödülünü ve Royal Society'den David madalyasını alıyor. Eşi Pierre, 1906'da Paris'te bir caddeyi geçerken dalgınlıkla, bir at arabasının altında kalarak kaza yerinde ölüyor. Marie 1908'de Sorbonne'da ilk kadın fizik profesörü oluyor. 1911'de ikinci Nobel ödülünü bu kez kimya dalında alıyor. 1914-1918 arasında 1.Dünya savaşında radyolog olarak görev yapıyor. 1920'de ABD'ye gidiyor. Marie Curie, radyoaktif maddelerin vücuda olabilecek zararlı etkilerini o zamanlar bilmediğinden laboratuvarında çıplak ellerle ve hiçbir önlem almadan çalışıyor, uranyum filizi kalıntısını kazanlarda kaynatırken uranyum ve diğer radyoaktif maddelerin havadaki taneciklerini soluyor ve tüm bunların zararlı etkilerine rağmen, 67 yaşına kadar yaşayabiliyor ve kan kanserinden 1934 yılında ölüyor /1,2,3,4,5). Curie'lerin polonyum ve radyumu bulmalarından önce Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen (27 Mart 1845 Remscheid - 10. Şubat 1923 Münih) Röntgen ya da X. ışınlarını buluyor ve Nobel Ödülü alıyor.. Mari Curie'nin 1903'de Nobel Ödülü almasından epey önce X ya da Röntgen ışınlarını 1895'de bularak ilk Nobel Fizik ödülünü alan Conrad Röntgen de bu buluşu nedeniyle kendisine önerilen patent almayı aynı gerekçeyle geri çeviriyor. Marie Curie, Röntgen makinalarını geliştirip, bunların 1.Dünya Savaşında Fransız ordusuna çok sayıda dağıtılmasını sağlıyor. Böylelikle askerlerin vücutlarındaki kırıklarının ve vücutlarına giren mermilerin yerleri ameliyatsız tanılarla belirlenebiliyor. Daha sonra binlerce Röntgen makinası dünyaya yayılıyor. Bugün artık Röntgen makinalarının çok geliştirildiğini, film çekiminden, bilgisayarlı tomografiye kadar tıp'ta çok amaçlı olarak kullanıldığı biliniyor. Her ne kadar Röntgen ışınları da vücuda zararlı olabiliyorsa da bu olumsuz etki, modern aletler ve yöntemlerle gitgide azaltıldılar. Röntgen aletleri endüstride de yaygın olarak kullanılıyor. Röntgen'in patent almayarak buluşunu insanlığa armağan etmesinden insanlık tıp'ta ve endüstride büyük ölçüde yararlanıyor. Örneğin elektrik santrallarında buhar kazanının, türbin ve boruların kılcal çatlakları Röntgen makinalarıyla ortaya çıkarılarak büyük kolaylık sağlanıyor /6,7/. Şekil 5'de, yüksek voltaj altında hızlandırılarak anoda çarpan elektronların X ya da Röntgen ışınları üretmesi gösteriliyor. Not : Becquerel: Radyoaktivite birimi: 1 Bq: Saniyede 1 adet bozunma gösteren radyoaktif madde miktarı. Sadece Bq miktarı, bir radyoaktif maddenin insana etkisini yani vücutta oluşturacağı radyasyon dozunu belirleyebilmek için bir ölçü değil. Radyoaktif maddenin cinsi de bilinmeli ki radyasyon dozu belirlenebilsin /7/. Ernest Rutherford, 1. Baron Rutherford of Nelson (30.08.1871 Yeni Zelanda - 19. 10.1937 Cambridge) 1908 Nobel Kimya ödüllü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ilk-insanli-uzay-ucusunun-60-yildonumu-yuri-gagarinin-dedigi-gibi-haydi-gidelim", "text": "Gagarin, 12 Nisan 1961'de \"Vostok 1\" uzay mekiğiyle Dünya yörüngesini turlayarak uzay çağını başlattı. Bu sebeple 12 Nisan, \"İnsanlı Uzay Yolculuğu Uluslararası Günü\" olarak kutlanıyor. ABD öncülüğündeki Batı bloku ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği öncülüğündeki Doğu bloku arasındaki Soğuk Savaş boyunca en büyük rekabet alanlarından biri \"uzay\" oldu. ABD ve SSCB arasındaki uzaya uydu gönderme yarışının ardından iki ülke yörüngede insanlı uzay yolculuğu üzerine çalışmaya başladı. SSCB, Vostok Programı kapsamında geliştirdiği roket ve kapsülle bir kez daha rakibini geride bıraktı. Rus kozmonot Gagarin, 12 Nisan 1961'de \"Vostok 3KA\" roketiyle uzaya fırlatılan \"Vostok 1\" uzay kapsülü içinde Dünya yörüngesinde bir tur attıktan sonra Yeryüzü'ne döndü. Vostok 1'in bu seferi, ilk insanlı uzay yolculuğu olurken, Gagarin de uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçti. Gagari'nin uçuşu 108 dakika sürdü ve 327 kilometre yüksekliğe ulaştı. ABD Başkanı John F. Kennedy, 12 Eylül 1962'de yaptığı konuşmada, uzay yolculuğunun yeni hedefi olarak Ay'ı işaret etti ve 10 yıl içinde Ay'a insan yollama sözü verdi. ABD bu amaçla önce 2 kişilik Gemini uzay mekiğini, ardından 3 kişilik Apollo uzay mekiğini üretti. Astronotlar Frank Borman, James Lovell ve William Anders'ı taşıyan \"Apollo 8\" uzay mekiği, Aralık 1968'de Ay yörüngesini 10 kez katetmeyi başardı. Ardından 21 Temmuz 1969'da astronotlar Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins'i taşıyan \"Apollo 11\" mekiği Ay yüzeyine iniş yaptı. Neil Armstrong, bu sefer sırasında Ay'a ayak basan ilk insan oldu. Ay'a ayak basarken Armstrong'un kullandığı \"Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım\" sözü tarihe geçti. Armstrong ve onun ardından yüzeye adım atan Aldrin'den sonra ABD 1972'ye kadar Ay yüzeyine 10 astronot daha çıkardı. ABD'nin Ay'a insan göndermesi uzay rekabetini yavaşlattı. İki güç, birçok kez Ay yörüngesine insan gönderdi. ABD'ye ait Apollo mekiği ile Rus Soyuz 19 mekiği 1975'te uzayda birbirine kenetlendi. İki ülke astronotları diplomatik çabalara sembolik bir jestle katkıda bulunmak için uzayda el sıkıştı. Çin ilk kez 1967 yılında Devlet Başkanı Mao Zedung ve Başbakan Zu Enlai döneminde insanlı uzay yolculuğu yapma kararı aldı. ABD'nin Gemini mekiğinden kopya edilerek 1970'lerde yapılan Shuguang uzay aracı başarısız oldu. Çin, yıllar sonra Rusya'nın Soyuz mekiğini örnek alan Shenzhou mekiğini geliştirdi. Çin taykonot Yang Liwei, 15 Ekim 2003'te Shenzhou 5 mekiğiyle uzayda 21 saat uçarak ülkesinin ilk insanlı uzay yolculuğunu gerçekleştirdi. ABD Havacılık ve Uzay Ajansı , Apollo programının sırasıyla Columbia, Challenger, Discovery, Atlantis ve Endeavour uzay mekiği programlarını sürdürdükten sonra 2011 yılında, kamu kaynaklarıyla yürütülen tüm insanlı uçuş programlarına son vererek bu alanda özel sektör girişimlerini teşvik etmeye başladı. ABD hükümeti, aynı yıl, iş dünyasını dış uzay çalışmalarına dahil etme kararı alarak, NASA \"Ticari Mürettebat Geliştirme Programını\" hayata geçirdi. NASA, başka bir ülkeye olan bağımlılığını sona erdirmek ve insanlı uzay uçuşlarını ABD'ye geri getirmek için özel sektör ile çalışma kararı ardından, SpaceX ve Boeing ile sözleşmeler imzalandı. NASA, \"Crew Dragon\"un geliştirilmesi için SpaceX'e 3,1 milyar dolar, Boeing'e \"CST-100 Starliner\" için 4,8 milyar dolar ödeme yaptı. SpaceX, 30 Mayıs 2020'de ABD'nin Florida eyaletinde bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden \"Crew Dragon\" isimli uzay aracını 2 astronot ile başarılı şekilde uzaya gönderdi. SpaceX, bu başarılı fırlatma ile uzaya ilk defa insanlı uçuş gerçekleştirirken, tarihte ilk kez özel bir şirket uzaya insan yollamış oldu. Başarı ile gerçekleşen tarihi insanlı fırlatılış ve yeniden kullanılır roketle yapılan uzaya yolculuk neticesinde, NASA'nın dünya yörüngesinde bulunan Uluslararası Uzay İstasyonu'na astronot göndermek için her seferinde Rusya'ya koltuk başına ödediği yaklaşık 85 milyon dolarlık masraftan kurtulmasının da yolu açılmış oldu. NASA, Yunan Ay tanrıçası \"Artemis\"in adı verilen keşif görevi kapsamında 2024 yılına kadar Ay yüzeyine bir erkek ve bir kadın astronot göndermeyi planladığını açıkladı. NASA, Mart 2021'de Ay seferleri için kullanmayı planladığı roket motorunun testini tamamladı. NASA'nın Uzay Fırlatma Sistemi roketi program müdürü John Honeycutt, Ay seferleri için kullanılacak roket motorunun testinin ABD'nin Mississippi eyaletindeki Stennis Uzay Merkezi'nde başarılı bir şekilde tamamlandığını bildirdi. SLS roketinin, Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'ne gönderilmesi ve daha sonra da Orion uzay aracına entegre edilmesi bekleniyor. 2028'e kadar sürmesi planlanan seferlerin ardından Ay yörüngesinde uzay istasyonu kurulması ve burayı basamak olarak kullanarak Mars'a insanlı seferler düzenlenmesi hedefleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ilk-pulsari-kesfetti", "text": "Bilim Akademisi 2016'dan başlayarak her yıl doğa bilimleri, sosyal ve beşeri bilimlerde tanınmış bir bilim insanını Yılın Konferansı'nı vermek üzere Türkiye'ye davet etme kararı bağlamında, ilk olarak dünyaca ünlü astrofizikçi Prof. Dame Jocelyn Bell Burnell'i ağırladı. Dame Jocelyn 4 Şubat 2016 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi'nde verdiği konferansta pulsarları keşfetme sürecini ve pulsarların özelliklerini anlattı. Dame Jocelyn 1967 yılında Cambridge'de radyo astronomi çalışan bir doktora öğrencisiyken ilk pulsarı buldu. Bu keşif 20. yüzyılın en önemli bilimsel buluşlarından biri. Pulsarlar supernova patlamalarıyla oluşan, çok hızlı dönen nötron yıldızları. 10 km kadar yarıçaplı, bu kadarcık yere Güneş'inki kadar kütle sıkıştıran, bir kahve kaşığına 100 milyon ton gibi yoğunluklara ve Dünya'nınkinden trilyon kere daha kuvvetli mıknatıslığa sahipler. Jocelyn Bell Burnell 2007'de Dame ünvanını kazandı. 2002-2004 arasında Royal Astronomical Society'nin, 2008-2010 arasında the Institute of Physics'in başkanlığını yürüten Dame Jocelyn 2014 te İskoçya'nın Akademisi olan Royal Society of Edinburgh Başkanı seçildi. Bilimsel araştırmalarının ve liderliğinin yanında bilim eğitimi için ve bilim dünyasında kadınların daha çok sayıda ve etkili düzeyde yer almaları için etkili çalışmalarıyla da tanınmakta. Dame Jocelyn İstanbul'daki konferansında pulsarları keşfetme süreci ve pulsarların özellikleri ile ilgili bilgi verdi. İlk başlarda Little Green man adını verdiği, daha sonra yepyeni bir gökcismi olduğunu keşfettiği pulsarları, konuya uzak dinleyicilerin bile kolayca anlayabileceği bir dille anlattı. Gökyüzünün denizfenerleri olarak anılan pulsarların keşfinin, ayrıca Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nın geçerliliğini bir kez daha kanıtladığına da dikkat çekti. Bell Burnell'e göre pulsar astronomları daha işin başında. Bu konuda çalışmalar ilerledikçe, elde edilen bulgular uzay yolculuklarında uzay gemilerine yol gösterecek; başka bir deyişle denizfeneri vazifesi görecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insan-robotlara-donusmeye-az-kaldi-gerceklik-ile-sanal-arasindaki-ayirim", "text": "İnsan-robotlara dönüşmeye az kaldı. Gerçeklik ile sanal arasındaki ayırım giderek zorlaşacak mı? Yarının eğitimi nasıl olmalı? Kuantum Fizikçisi ünlü fizikçi Prof. Dr. Michio Kaku'dan yakın gelecek öngörüleri... Konuşmasına bilim dünyasında yaşanan gelişmelerin insanların yaşamına olan somut etkilerinden bahsederek başlayan ünlü bilim insanı, Kuantum fiziği benim için ne yaptı sorusuyla çok sık karşılaşıyorum. Hemen söyleyeyim, fizikçiler olarak transistörleri icat ettik, interneti icat ettik, televizyonu, radyoyu, hastanede kullandığımız röntgen ve MR cihazlarını icat ettik. Uzay programını, GPS sistemlerini icat ettik diye konuştu. Geleceğe yönelik tahminleri sorulan 300 bilim insanından biri olduğunu hatırlatan Michio Kaku, Biz fizikçiler tahminleri severiz. Yazdığım kitaplarda 500 yıl içinde ne olacağını anlamaya çalıştım. Burada da 15-20 yıl içerisinde yaşayacağımız değişimlere odaklanacağım. Bir fizikçinin tahminiyle yüksek kültürün ve toplum sanatının egemen olacağı dev bir forum halini alacak olan internetin yerini yakın gelecekte 'beyin-net'ler alacak. SMS gönderimlerinin yerini duygu, anı ve his aktarımı alacak. Anılarımızı bile artık internete yükleyebiliyoruz ifadelerini kullandı. Bilim insanlarının genç insanlara ilham kaynağı olması gerektiğinin altını çizen Kaku, üzerine sıklıkla konuşulan varlık, servet ve diğer konuların tamamının kökünde bilim ve teknolojinin yattığını vurguladı. 10.000 yıl önce buzlar altındaydık. Buz eridikten sonra tarımı keşfettik ve kadim medeniyetler böyle oluştu. 1900'lerin başına geldiğimizde ortalama yaşam süresi beklentisi 40'lı yaşlar seviyesindeydi. Uzun mesafeli iletişim pencereden bağırmaktan ibaretti. Yüksek hızlı seyahat denince akla çamura saplanan atlar geliyordu diyerek katılımcılara insanlığın gelişim basamaklarını özetleyen Michio Kaku, 1800'lerde başlayan sanayi devriminin insanı ilk kez buhar ve makine kuvvetiyle tanıştırdığını hatırlattı. Daha sonra elektrik ve manyetizma üzerine çalışmaya başladık ve elektrik çağına geçtik. Bu da transistörlerin, lazerlerin içinde bulunduğu yüksek teknoloji çağını başlattı ve üçüncü dalga da bu şekilde tamamlandı diyen Michio Kaku, dördüncü dalganın moleküler fizikle geleceğini ifade etti. Teknolojinin eğitim üzerinde yaratacağı değişimlere de dikkat çeken Michiu Kaku, öğrencilerin gözlerini kırptığında karşılarına sınırsız bilgi taşıyan kontakt lenslerin eğitimde devrim yaratacağını söyledi. Öğrenciler artık periyodik cetveli ezberlemek zorunda kalmayacak, bir göz kırpışta tüm bu bilgiye erişebiliyor olacaklar diyen Kaku, uzaktan öğrenimin ve e-ders kavramının önemine de değindi. Dünyanın en önemli üniversitelerinden Massachussets Institute of Technology'nin derslerinin e-ders yöntemiyle Pakistan'da mali durumu iyi seviyede olmayan öğrenciler tarafından indirilebildiğini hatırlatan Kaku, eskiden 600 öğrenciye ders veren bir öğretmenin bu yöntemle yüz binlerce öğrenciye ders verebilir hale geldiğini ifade etti. Teknolojinin eğitimde öğretmenlerin yerini tamamen almayacağını söyleyen Kaku, Teknoloji öğretmen kavramını ortadan kaldırmayacak ancak öğretmenin rolünü bir hayli değiştirecek. Pakistan'daki öğrenciler bu dersleri indirebiliyorlar fakat gerektiği seviyede ilerleyemiyorlar. Bunun sebebi onlara yol gösteren bir rehber, denetim, ev ödevi ve akran baskısı gibi kavramların olmayışı. Dolayısıyla okulu bırakıyorlar. Öğretmen işte bu nokta önemli bir role sahip. Artık ezberleme anlayışı olmayacak çünkü tüm bilgilere anında erişebilecekler. Öğretmenler artık öğrencilerini yönlendiren, onların gelişimini denetleyen akıl hocalarına dönüşecek. İşte geleceğin öğretmeni bu ifadelerini kullandı. Evlerin duvarlarına yerleştirilecek akıllı duvar kağıtlarının internet bağlantısıyla tıp, hukuk ve eğitim gibi alanlarda tüm bilgileri anında ve etkileşimli olarak aktarabileceğinin altını çizen Kaku, doktorların ve avukatların da bu teknolojik devrim nedeniyle ortadan kalkmayacağını, rollerininse öğretmenlerde olduğu gibi danışman ve akıl hocalığı temelinde gelişeceğini vurguladı. Dünyada dijitalleşme devriminin müzikle başladığını hatırlatan Michio Kaku, CD'leri ortadan kaldıran dijitalleşmenin dijital kağıt ve artırılmış gerçeklik gibi teknolojilerle tıp, finans ve iş dünyasını da etkisi altına alacağını savundu. Çip maliyetinin günden güne azaldığını ve 2025 yılında çip maliyetinin bir kuruş seviyesine ineceğini söyleyen Michio Kaku, insanları evlerinden alıp iş yerlerine götürecek sürücüsüz arabaların, gözlüksüz 3D televizyonların yakın gelecekte insanların yaşamına gireceğini söyledi. Dijitalleşmenin en çok etkileyeceği alanlardan birinin tıp olacağını söyleyen ünlü fütürist, Dijitalleşme sağlık harcamalarını düşürecek. Çipler ve kameralar hap boyutuna getirildiğinde kolonoskopi gibi tahlil yöntemleri de tarih olacak. Kansere nano-tıbbi malzemelerle saldıracağız ve 'tümör' sözcüğünü tıp literatüründen sileceğiz. İnsanlar tuvaletlerine kuracakları likit biyopsi sistemleriyle kanser hastalığını 10 yıl önceden tespit edebilecekler. Günümüzde bir oda kadar yer kaplayan MR makineleri çok daha küçük manyetik alanlar yaratabilen süper bilgisayarlar sayesinde çok daha küçük boyutlara getirilebilecek diye konuştu. DNA analizi ve kök hücre alanındaki çalışmaların gelişmesiyle insanlara yeni organlar üretilebileceğini söyleyen Kaku, Artık kemik üretebiliyoruz. Burun, kulak ve insan yaşlandıkça daha çok ihtiyaç duyduğu yeni eklemleri geliştirebileceğiz. Kalp rahatsızlığı olanlara yepyeni bir kalp sunulabilecek dedi. İnsanın en karmaşık organı olan beyinin de teknoloji sayesinde artık daha iyi anlaşılabildiğini vurgulayan Michio Kaku, teknolojinin beyin gücünü kullanılabilir hale getirmesi sayesinde tüm bedeni felçli insanların bile sosyal yaşamlarını idame ettirebilecek hale gelebileceğinin altını çizdi. Beyinde depolanan insan hafızasının kaydedilip internete aktarılabildiğini söyleyen Michio Kaku, tıpkı işitme cihazlarında olduğu gibi Alzheimer hastalarına da hatıra desteği sunabilecek makineler geliştirileceğini ifade etti. Dijitalleşmenin iş dünyasını da kökten değiştireceğini söyleyen Michio Kaku, Bilgiye sınırsız erişim sayesinde müşteriler satın alacakları ürünün maliyet, hammadde ve benzeri tüm ayrıntılarını öğrenebilecekler. Bu şeffaflık sayesinde üreticiler de rekabette öne çıkmak için en iyi fiyat teklifini sunmak ve en yararlı hammaddeyi kullanmak zorunda kalacaklar. Bu da kapitalizmi her zamankinden daha iyi bir noktaya taşıyacak diye konuştu. Robot teknolojisindeki gelişime de değinen Michio Kaku, insan zekasına yakın bir yapay zeka için henüz erken olduğu görüşünü paylaştı. Mevcut en zeki robotun bir böceğin zeka seviyesine sahip olduğunu hatırlatan Kaku, mevcut robot teknolojisinin daha çok erişkin insanların sağlık sorunlarına hitap edecek temelde ilerlediğinin altını çizdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanli-uzay-misyonlarinin-yolunu-acan-kopek-laika", "text": "Sovyetler Birliği 4 Ekim 1957 yılında ilk uydusu Sputnik'i dünya yörüngesine göndererek, ezeli rakibi Amerika'nın bir adım önüne geçmişti. Bu başarılı misyonla Sovyetler Birliği, Uzay Çağı'nın da başladığını tüm dünyaya göstermiş oldu ve böylece çok geçmeden uzayın keşfi, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında geçen adeta amansız bir yarış halini aldı. Bu yarışı önde götürmeye kararlı olan Sovyetler Birliği, sadece bir ay sonra Sputnik 2'yi uzaya göndermeye karar verdi. Amaç uzaya ilk insanı göndererek bu yarışta bir adım daha öne geçmekti aslında. Fakat ilk önce uzayın insan için güvenli olup, olmadığının öğrenilmesi gerekiyordu. İşte uzaya köpek gönderme fikri de böyle doğmuş oldu. Laika Moskova sokaklarında bulunduğunda topu topu altı kilo ağırlığındaydı ve uzay yolu programı için beklenen özelliklere sahipti. Akıllı, öğrenebilir ve itaatkar olan Samoyed cinsi bu köpek, uyanık bakışlarıyla da oldukça fotojenikti. Dahası misyonun tüm adaylarıyla gerçekleştirilen zorlu alıştırma programını da başarıyla tamamlamıştı. Laika bu alıştırmalar sırasında hep daha küçük bir kafese konarak, 80 cm büyüklüğündeki uzay kapsülüne hazırlanmıştı. Ekim devriminin 40. yılında, kutlamalardan dört gün önce böylece Laika uzay yolculuğuna başladı. Laika basınca dayanıklı bir uzay kapsülünde, kalp atışlarını, kan basıncını ve soluk alışverişini kontrol eden uzay giysileriyle yola çıktı. Motorların gürültüsü ve titreşimiyle ödü kopan köpeğin kalbi normalden üç kat hızlı atmaya başlamıştı. Laika uzay kapsülünün dünya yörüngesine ulaşmasıyla az da olsa sakinleşecekti. Ama ne var ki yörüngenin etrafındaki dokuzuncu dönüşten sonra uzay kapsülünün içindeki sıcaklık 15 dereceden 41 derece çıkıvermişti. Çünkü kapsül güneş ışınlarından yeterince korunmuyordu. Yaşadığı şok aşırı sıcaklık ve bitkinlik ne var ki Laika'ya fazla gelmiş ve yolculuğun başlamasından beş saat sonra yaşama veda etmişti. Tüm sorunlara rağmen Sovyet bilim insanları, uzaya yeni köpekler gönderecek ve onları sağlıklı olarak geri getirecek kadar bilgi edindiler ve bunlar da hem Ruslara hem de Amerikalılara insanlı uzay yolculuklarının yolunu açtı. Ve 12 Nisan 1961 tarihinde böylece ilk Rus kozmonot Juri Gagarin, uzaya giden ilk insan oldu. Bu yazı HBT'nin 86. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur", "text": "İnsanlığın Ay'a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969'da bir insan ilk defa Ay'a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım. Ay'ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz. ABD, Kuzey Carolina'daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville'ın bu küçük ama büyük uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay'a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong'un Ay'a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim. Geceyi aydınlatan Ay'ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi. En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos'a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın iki tamamlayıcı yönü ifadesini kullanıyor. Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang'e'ydi . Kuzey Kutbu'ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı. Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece doğan Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu. Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de Beni Ay'a Uçur diyen Frank Sinatra'ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler'in Somnium eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827'de bir Joseph Atterley Ay'a Bir Yolculuku yazdı. Daha sonra 1865'te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek Ay'a Yolculuku yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. Tabii burada edebi fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım. Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay'ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton'ın çalışmaları olacaktı. Ay'ın yerçekimi tarafından yönlendirilen düşen bir elma gibi olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti. Newton ve ardılları, Dünya'nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay'a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton'un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti. 20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins'i Ay'a taşıyan çok aşamalı Satürn V'in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay'a ayak basan Armstrong'un küçük ama insanlığın büyük adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu. Görsel altı: NASA'nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong , Komuta Modülü Pilotu Michael Collins ve Ay Modülü Pilotu Edwin Buzz Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar. 1957'de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA'nın 1960'ların sonundan 1970'lerin başına, insanları Ay'a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay'ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği'ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi. Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961'den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA'ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay'a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968'de, son görev ise 1972'de gerçekleşti. NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya'ya dönüş için modül yükseliyordu. SpaceFlight Insider'e göre, Apollo programı ABD'de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society'ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı. Görsel altı: Apollo 11 görevi sırasında Ay'a yerleştirilen lazer dalga reflektörü 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. 20 Temmuz 1969'da Apollo 11'in Ay'a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong'un Ay'a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var. NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10'u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin'in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi. Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı. Apollo 11, Ay'da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya'nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin'in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz'daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969'da Pasifik Okyanusu'na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü. İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgar kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay'da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar. Apollo 11 göreviyle Ay'a yerleştirilen lazer dalga reflektörü 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA'ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor. Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay'ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya'ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay'ın Dünya'nın; Dünya'nın Güneş'in ve Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor. Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanoglu-en-yakin-yildiz-sistemine-yelken-aciyor", "text": "Dünya'da yaşamın sonsuza dek devam etmeyeceği konusunda dünya kamuoyunu sürekli olarak uyaran Profesör Stephen Hawking, uzayda insan yaşamına uygun gezegen arayışlarına başlanması için sıra dışı bir projeye öncülük ediyor. Başta Rus milyarder Yuri Milner ve Silicon Vadisi girişimcileri olmak üzere diğer iş adamlarının desteği ile geliştirilecek olan yepyeni bir teknoloji sayesinde, mikroçip boyutlarında bir dizi uzay aracı 20 yıl içinde Dünya'ya en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri'ye ulaşmaya çalışacak. Breakthrough Starshot adı verilen bu proje, belki de hiçbir zaman başarıya ulaşamayacak, ancak insanları veya insan-yapımı uzay araçlarını yıldızlara taşımak için gerekli olan teknolojinin geliştirilmesine ön ayak olacak. Bu arada yol üzerindeki gezegenlerin insan yaşamına uygun olup olmayacağı incelenecek. Milyarder Yuri Milner ve ünlü fizikçi Stephen Hawking, geçenlerde yaptıkları bir basın açıklamasıyla minik bir uzay aracını uzaya göndermek için 100 milyon dolarlık bir girişim başlattıklarını duyurdu. Bu uzay aracı bir bilgisayar çipi boyutlarında olacak. Aracın 25 trilyon mil uzaktaki en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri'ye 20 yıl içinde ulaşması bekleniyor. Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan. 12 Nisan 1961 tarihinde Dünya yörüngesinde turlamasının üzerinden tam 55 yıl geçti. Bu tarihte başladığı varsayılan Uzay Çağı, Breakthrough Starshot projesi ile büyük bir atılım gerçekleştirecek. Böylece yıldızlararası yolculuklar bilim kurgu konusu olmaktan çıkarak gerçek olacak. Hawking ve Milner'e bu projede Facebook'un kurucusu ve CEO'su Mark Zuckerberg de destek veriyor. Güçlü bir ekip oluşturmak için kolları sıvayan üçlü, NASA Ames Araştırma Merkezi eski yöneticisi Pete Worden'ın da aralarında bulunduğu Harvard, Princeton, Cornell gibi ABD'nin saygın üniversitelerinden bilim insanlarını, Nobel Ödüllü Saul Perlmutter'ı, astronom Martin Rees'i ekiplerine dahil ettiler. Breakthrough Starshot projesinin hedefi, nano-boyutlarda bir uzay aracı geliştirmek. Nano-boyutlarda bir bilgisayar çipi görüntüsündeki uzay aracı, itici güç kaynağı, kamera ve navigasyon sistemi içerecek. StarChip adı verilecek olan araç, Moore Yasası'nda öngörülen ilkeler çerçevesinde geliştirilen teknoloji yardımıyla uzaya çıkacak. Moore Yasası, bir çip üzerindeki transistör sayısının her iki yılda bir ikiye katlanacağını öngörür. Bir sonraki aşama ise bir metrekare civarında ve birkaç yüz atom kalınlığında yelkenler geliştirmek. Önünde çözmesi gereken çok sayıda teknolojik engeli bulunan projenin tamamlanması için 5 ile 10 milyar dolar gerekebilir. Milner şimdilik kendi hesabından 100 milyon dolar yatırmış bulunuyor. Bir kere itici mekanizma geleneksel roket fırlatıcısından çok farklı bir yapıda olacak. Breakthrough Starshot ayrıca yerde konuşlanmış bir dizi lazer demeti yaratmayı planlıyor. Kuramsal olarak lazer grubu binlerce nano-aracını uzaya fırlatabilecek. Nano-araçlar bir kez yörüngeye girdiği zaman lazerler tek tek yelkenlere odaklanarak hızlarını ışık hızının % 20'sine çıkartacaklar. Alpha Centauri'ye 30.000 yılda ulaşmak yerine Starchip saatte 100 milyon mil hıza çıkarak 20 yılda varacak. Starchip hedefine ulaşırsa üzerindeki kamera, yıldız sisteminin fotoğraflarını çekmeye başlayacak. Böylece sistemde yaşanabilir bir gezegen olup olmadığı anlaşılabilecek. En ileri teknolojiyle bile bu fotoğrafların Yeryüzü'ne erişmesi 4 yılı bulacak. Breakthrough Starshot şu anda emekleme aşamasında; önünde aşılması gereken çok sayıda teknolojik engel var. Ayrıca yıldızlararası yolculuk pek çok tehlikeye açık. Örneğin herhangi bir cisimle çarpışması Starchip'in sonunu getirebilir. Dünya şahane bir yer, ama sonsuza dek dayanamayacak diye konuşan Hawking, Yeni yerler bulmak için er veya geç yıldızlara ulaşmak zorundayız. Breakthrough Starshot bu yolculuğun ilk adımı diyor. Alpha Centauri'nin yıldızları bizden 4.3 ışık-yılı uzaktadır. Bu da Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin 270.000 katı anlamına gelir. Milner'e göre bu mesafeyi bir nesil içinde kat etmek için bugün kullandığımız kimyasal roketler, Samanyolu'ndaki tüm yıldızların ağırlığına eşit miktarda yakıta ihtiyaç duyar. Bir füzyon roketi sisteme 50 yıl içinde ulaşabilir ama bu teknolojinin ne zaman işlerlik kazanabileceği henüz bilinmiyor. Oysa Starshot teknolojisi ile bu mesafe 20 yıl içinde kat edilebilecek. Alpha Centauri Dünya'dan yalnızca bir ışık noktası olarak görülüyor. Bu nokta kuzey gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir. Teleskoptan bakınca sistemin iki yıldızı görülebiliyor. Bunlar Alpha Centauri A ve çapı daha küçük olan Alpha Centauri B. Bu ikisi de bizim Güneş'imize yakın bir kütleye sahip. Bunlar, Uranüs'ün Güneş'in yörüngesinde döndüğü mesafeye yakın bir uzaklıkta birbirlerinin yörüngesinde dönerler. Üçüncü yıldız Proxima Centauri Dünya'ya biraz daha yakındır. Aslında bu, Dünya'nın Güneş sistemi dışında kalan en yakın yıldızdır. Ve çok daha küçük ve daha az parlaktır. Bazı astronomlar bunun sistemin bir parçası olup olmadığını halen sorguluyor. Proxima Centauri gelip geçmekte olan bir yıldız da olabilir. Astronomlar ilk kez birbirinin yörüngesinde dönen iki Alpha Centauri'yi 1689'da keşfettiler. Proxima ise 1915'te tespit edildi. 2012'de bilim insanları Yüksek Duyarlılıkta Radyal Hız Gezegen Araştırıcısı adı verilen bir enstrüman yardımı ile Alpha Centauri B çevresinde başka bir gezegen olup olmadığını araştırdılar. Avrupa Uzay Ajansı'na bağlı olan enstrüman, Dünya'dan biraz daha büyük bir gezegenin her 3.24 günde bir yıldızın çevresinde döndüğünü gözlemledi. Bu tarihten sonra gezegenin varlığı kesinleştirilmek istendiyse de somut bir kanıta ulaşılamadı. Orijinal verilerin yeniden incelenmesi sonucu gezegenin veri işlemindeki bir yanılsamadan kaynaklanmış olabileceği ileri sürüldü. Alpha Centauri ikizlerinin ve Proxima'nın uzak uzayda gezegen aranacak en uygun yerde oldukları düşüncesi ağır basıyor. Mesafe çok uzun olmakla birlikte Starshot'un nano-araçları veya diğer yıldızlararası araçlar üzerinden Dünya ile haberleşme ağı kurulabilir dört yıllık bir gecikme ile olsa da- . Kaldı ki yıldızların bizim güneşimize olan benzerliğine bağlı olarak, Dünya'ya benzer gezegen arayışları için Alpha Centauri en akıllı tercih olabilir. Milner'e göre mikro-fabrikasyon engeli cep telefonu sanayinden yararlanarak aşılacak. Projenin en önemli parçalarından biri olan Starchip, aslında bir çip üzerine sığdırılmış uzay aracı. Bu uzay aracı 9 kamera, foton iticiler, enerji kaynağı, navigasyon ve iletişim gereçlerinden oluşacak. Ekip böyle bir çipin 370 miligram ağırlığında olacağını hesaplıyor. 2030 yılında bu ağırlık 220 miligrama düşürülebilir. Milner'e göre bu çipin seri üretim maliyeti bir iPhone'nun maliyetine yakın olacak. İkinci engel nanoteknolojiden yararlanarak yelkenleri üretmek. Bu yelkenlerin birkaç atom kalınlığında olması gerekiyor. Çünkü bir metre genişliğindeki yelkenin ağırlığının birkaç gramdan daha ağır olmaması gerekiyor. Planlandığı kadar güçlü lazerler henüz mevcut değil. Ancak gelişmelerin Moore Yasası'nı izlemesi durumunda teknolojinin birkaç on yıl içinde hazır olması bekleniyor. Ekibin kurmayı planladığı ışık yansıtıcısı adı verilen düzen şöyle: Bir kilometre uzunluğunda bir mesafede konuşlandırılacak olan yüzlerce veya binlerce güçlü lazerden oluşan demet, birleşince 100 gigawatt'lık bir ışın oluşturacak. Bu ışın gün içinde birkaç dakikalık süre için tek bir nano-araca yönlendirilecek; enerjisini şehir şebekesinden çekecek. Ancak her bir vuruş için yüzlerce gigawatt saat depolama yapmak zorunda kalacak. Depolama ya pillere ya da diğer depolama teknolojilerine yapılacak. Parçacık hızlandırıcılar ve füzyon reaktörleri de bugün benzer tekniklerden yararlanıyor. 12 Nisan, insanın uzay macerasında çok özel bir tarih. 12 Nisan 2016'da uzayda insan yerleşimine uygun gezegen arayışlarına yönelik ilk girişim olan Breakthrough Starshot Projesi başlatıldı. 1961 yılında aynı gün insan ilk kez uzaya çıktı. 20 yıl sonra yine o tarihte NASA'nın yeniden kullanılabilir uzay mekiği ilk uçuşunu gerçekleştirdi. -12 Nisan 1961'de kozmonot Yuri Gagarin Vostok 1 kapsülü ile Dünya çevresinde 108 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi ve uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçti. -Bu olayın üzerinden 1 ay geçmeden 5 Mayıs 1961'de NASA ilk insanlı uzay aracını uzaya gönderdi. Astronot Alan Shepard, Freedom 7 isimli araç ile 185 km yükseklikte 15 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi. -16 Haziran 1963 tarihinde Sovyetler Birliği'nden Valentina Tereshkova uzaya çıkan ilk kadın olarak uzay uçuşlarındaki erkek egemenliğini sona erdirdi. -18 Mart 1965 tarihinde kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştirdi. Leonov aracın dışında tam 12 dakika kaldı. -Aralık 1968'de NASA'nın Apollo 8 isimli uzay aracı ilk kez Dünya yörüngesinden çıkarak Ay'ın çevresinde tur attı. -20 Temmuz 1969 tahinde Apollo 11 ile Ay'a inen üç NASA astronotu ilk Ay yürüyüşünü gerçekleştirdi. -11 Nisan 1970 tarihinde Apollo 13, ay misyonu sırasında çok ciddi bir sorun yaşandı. Servis modülündeki oksijen tankı patladı. Ancak uzay aracındaki üç astronot Dünya'ya dönmeyi başardı. -Temmuz 1975'te ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş'a rağmen iki ülke tarihin ilk uluslararası insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirdi. -12 Nisan 1981 tarihinde NASA birçok kereler kullanılabilir uzay gemisini uzaya fırlattı. 30 yıl boyunca uzay mekikleri 133 kez uzayda çeşitli görevleri yerine getirdiler. -Ululslararası Uzay İstasyonu'nun yapımına 1998 yılında başlandı. Kasım 2000'de yörüngede dönmekte olan laboratuvarda bir NASA astronotu ve 2 kozmonottan oluşan ekip, dört ay sürecek olan görevlerine başladılar. -Nisan 2001'de ilk uzay turisti Dennis Tito 20 milyon dolar ödeyerek Uluslararası Uzay İstasyonu'nda tam 8 gün geçirdi. Tito'nun gezisini düzenleyen şirket bugüne dek uzay laboratuvarına 7 turist daha gönderdi. -2003 yılında uzay çalışmalarına Çin de katıldı. O yıl 15 Ekim tarihinde uzay gemisi Çin'de üretilen bir roketi yardımıyla uzaya çıktı. 2008 yılında bir taykonot ilk uzay uçuşunu yaptı. -2004 yılında devlet yardımı olmaksızın ilk özel yapım SpaceShipOne, Burt Rutan'ın önderliğinde uzayda 5 günlük bir yolculuğa çıktı. Bunu SpaceShipTwo izledi. -Özel sektör öncülüğünde uzay uçuşları çok büyük bir atılım yaptı. SpaceX adı verilen Amerikan şirketi, Dragon isimli kapsülü, Falcon 9 roketi yardımıyla uzaya çıkarttı. Uzay aracı Dünya çevresinde iki kez döndükten sonra Büyük Okyanus'a iniş yaptı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/iranda-astronomi-toplantisi-hafizin-kabri-olan-bahcede-bir-gul", "text": "Komşumuz İran'ın temel bilimler alanında büyük bir atılım içinde olduğunu okuyor ve duyuyorduk. 7. Uluslararası Tutulum ve Transit Astronomisi toplantısına katılım için, aynı adlı uluslararası kuruluşun Orta Doğu Seksiyonu tarafından yapılan daveti bir fırsat kabul ederek bu toplantıya 2 makale gönderdim. Her iki önerimi kabul ederek ülkemize ilgilerini gösteren İranlı dostlar bunları davetli konuşmalar olarak sunmamı istediler. İbni Sina ve Venüs Geçişleri başlıklı ilk konuşmam İbni Sina'nın bir kitabında yaptığını not ettiği Venüs Geçişi gözlemini ele alıyordu. Günümüz bilgisayar hesapları, böyle bir gözlemin, İbni Sina'nın yaşamı süresince (980-1037) sadece 24 Mayıs 1032 günü olabileceğini göstermekteydi. Bu tarihte İbni Sina'nın Isfahan'da olduğu yolunda bazı kayıtlar vardı. Sunumum, İbni Sina'nın çıplak gözle veya bir iğne deliği kamerası ile yapmış olabileceği gözlem için, Tarsus Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi'nde 6 Haziran 2012 tarihli Venüs Geçişi gözlemlerimizde elde ettiğimiz sonuçları içeriyordu. Ayrıca, Isfahan yakınlarındaki Shahr-i Kurd kentinde (200bin nüfus) yapılan toplantı vesilesi ile, toplantı sonrasında Isfahan'a uğramayı umduğumu, aynen İbni Sina gibi, gün batımı sırasında batmak üzere olan güneşe çıplak gözle bakmaya çalışarak, , var olabilecek bazı güneş lekelerini gözleyip gözleyemeyeceğimi 'yerinde' deneyimlemek istediğimi, İranlı dostlara iletme fırsatını da kaçırmıyordum! İkinci konuşmam ise, 2014-2017 arasında Ege Üni. Fizik Böl.'den Doç. Dr. Ozan Ünsalan ve arkadaşlarınca gerçekleştirilen Türkiye'de Meteor Biliminin Gelişimi ve Türkiye Meteor Takip Ağı Kurulması adlı TUBITAK projesi ile ilgili tanıtım ve bilgilendirmeyi yaparak, İran'lı meteor-bilimcilerin ilgisini çekebilmeyi amaçlıyordu. Çoğu İranlı genç sunumcular yanında, diğer davetli konuşmacılar olarak, İspanya Uzay Ajansından Prof Luis Vasquez'in ESA'nın 2016'da gerçekleştir diği başarısız fakat öğretici Schiaparelli Mars Yüzey Aracı olayı ve İspanya Uzay Ajansı'nın takip eden Mars programları hakkında bilgiler veren konuşması ülkemiz açısından da önemli idi. Prof. Vasquez ile Türkiye Uzay Ajansı kuruluşu sonrasında gündeme gelebilecek olası bir Türk Mars Görevi için İspanya Uzay Ajansı'nın ve kendi grubunun ne gibi yardımları olabileceği konusunda da görüş alış verişinde bulunma fırsatımız oldu. Ayrıca, Fransız Uzay Ajansı CNRS'ten Prof. Roger Ferlet'in Öte-gezegenlerden Öte-kometlere başlıklı ve bu ülke bilimcilerince uzaya fırlatılıp başarı ile 32 adet güneş-ötesi gezegen keşfeden CoRoT uzay aracı sonuçlarını açıklayan konuşması ve Japon Uzay Ajansı'ndan Dr. Mitsuru Soma'nın Kaguya adlı Ay yüzeyi haritalama deneyi sonuçları ve uygulamalarını içeren konuşması diğer dikkate değer katkılar arasında idi. Toplantı organizatörü ve adı geçen kuruluşun başkanı Dr. Atilla Poro ise, İran'nın Uzay ve Astronomi çalışmaları yanında, Güneş Sistemi çevresindeki Kuiper Kuşağı ve Oort Bulutu benzeri yapıların anlaşılması konusunda İran'da yapılan kuramsal ve gözlemsel çalışmaları özetledi. Bu kentteki İranlıların ve yerel TV'nin büyük ilgisi ile karşılanan toplantı sırasında, konuşmalarım hakkında yerel TV'ye kısa bir özet-bilgi sunmam da istendi. İngilizce yapılan sunum ve konuşmalar, gerektiğinde Farsça'ya çevriliyordu. Toplantıya destek olan Shahr-i Kurd yerel yönetiminin desteği, İran halkının astronomiye olan yakın ilgisini bizlere gösterdi. Bu arada tartışma ve görüş alış-verişleri sırasında farkına vardığım diğer ilginç bir konu da, Selçuklu Sultanı Alpaslan'ın oğlu Celalettin Melikşah döneminde (1072-1092), Müneccimbaşı Ömer Hayyam'ca yapılan gözlemler sonucu yaratılan Celali Takvimi'nin halen İranlıların geçerli olan resmi takvimleri olduğunu öğrenmem oldu. Bu takvimde Toplantı günlerimizden 10 Mart 2017, 20 Esfand 1395 tarihine karşılık geliyordu. Bu takvimin halen kullanılan Miladi takviminden bile daha doğru olduğu şeklindeki tarih dersi bilgilerim, bu kadar doğru olan bir takvimin, bende uyanmış olan, neden Türk ve İslam aleminde hiçbir yerde kullanımda olmadığı (5) sorusunu da hep beraberinde taşımaktaydı! Celali Takvimi, aslında Hicret'le (15 Temmuz 622'de) başlatılan ve Selçuklu Sultanı Melikşah'ın önayak olduğu bir İslami güneş takvimi durumundaydı. Temel ölçü 365 gün 6 saat süren yıl ve onu 12'ye bölen aylardı. Bu yılki yeni yılın başı ise, 21 Mart 2017'ye karşılık gelen 1 Ferverdin 1396 idi! \"Batı'yı keşfetmeye olan aşırı ilgimiz nedeni ile komşularımızı unuttuğumuz\" şeklindeki eleştirilerin bazen ne kadar haklı olabileceğini görmekten hem üzüntü, hem de bu keşfim nedeni ile mutluluk duydum! Kısmen kanayan rengiyle açmış, küçük boylu bir gül ise ertesi gün, anıt-mezarla ilgisi olmayan başka bir yerde Taht-ı Cemşit 'te, beklemediğim bir anda, bir çiçek tarhında karşıma çıkacaktı ! Biraz da üzüntü ile bu beklentimi Şiraz rehberimizle paylaştığımda, \"Hafız'ın mekanının eskiden bir gül bahçesi durumunda olduğunu, yeniden düzenleme sırasında güllerin sökülerek bu duruma getirildiğini\" öğrendim... Yahya Kemal'in dizelerine karşı, bu bir teselli sayılabilir miydi, buna karar veremedim! Bu metnin bir ilk insan hakları bildirisi olarak görülmesini de isteyen İngilizce/Farsça tanıtım broşürü, bu açıdan, bölgede ve çevresinde günümüzde hüküm süren bazı rejimler ve anlayışlar için de, kendi geriliklerini karşılaştırma açısında gerçekten ilginç bir mihenk taşı görünümündeydi. Uluslar Kapısı olarak bilinen ve sağlı-sollu insan-başlı, dört ayaklı, uzun ve örülmüş sakallı yaratıklarca korunan kapının MÖ 500'lü yıllarda 21Mart tarihinde güneş' in doğuş-batış yönünde inşa edildiği hesaplanmaktadır. Nevruz kutlamalarının başlangıcı da kral Sirus'a dayandırılmaktadır. Kapının iç üst taraflarında Eski Persçe, Elamca ve Yeni Babil dillerinde olmak üzere aynı çivi yazılı metin, tarihin ilk insan hakları bildirisi olarak kabul edilmektedir. İran'a uzun süre başkentlik yapmış bulunan Isfahan, anıtsal mimari yapıları ve diğer sanat eserleri bakımından da ülkenin en zengin kentlerindendi. İlk kez 1051'de Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucusu Tuğrul Bey tarafından başkent seçildi(2). Selçukluların, yeni iktidarlarını yerli halka ve İslam alemine duyurmak işini sanat ve mimari aracılığı ile gerçekleştirme politikası, bu kente, Mescid-i Cuma başta olmak üzere, büyük kısmı bu gün de ayakta olan göz alıcı mimari eserler kazandırdı. Sultan Sencer'in ölümü ve Selçuklu devletinin yıkılması sonrasında gözden düşen Isfahan, 1598'de tekrar başkent olacak ve güzel yapılar, köprüler, saraylar ve bahçelerle donatılmaya devam edecektir (2). Isfahan'daki en meşhur yapı, belki de Nakş-ı Cihan denilen bu meydandır. Çevresi çok özenle yapılmış güzel cami, ve diğer yapılarla süslüdür. XVII.yy'da Şah Abbas'ın eseri sayılan yapının adı, İran devriminden sonra Meydan-ı Imam olarak değiştirilmişse de herkes burayı eski adıyla anmaktadır. Sağda görüne yapı, Abbas'ın gösteri ve diğer törensel olayları izlemek için yaptırdığı özel mekandır. Ancak, benim Isfahan'la ilgim, mimari yapıları kadar, Ibni Sina'nın bir kitabına not olarak belirttiği bir göksel olayın (Venüs'ün 24 Mayıs 1032 tarihinde Güneş'in önünden geçişi olayının) gözlenme koşullarını, aynı kentte benzer bir Güneş gözlemi ile gerçekleştirme, böylelikle, tarihi gözlemi denetleme veya, daha çok, bir hissetme fırsatı yakalamak üzerinde idi. Güneş'in yüzünden Venüs Geçişi olayı, en son 6 Haziran 2012'de Türkiye'den de görülebilir şekilde tekrar gerçekleştiği sırada, Tarsus Çağ Üniversitesi Gözlemevi'nde yapılmış gözlemlerimizin, çıplak gözle Venüs'ü Güneş üzerinde görebilme bölümü bu konuda çeşitli nedenlerle olumlu sonuç vermemiş, sadece teleskopla gözlem bölümünden olumlu sonuç alabilmiştik. Ancak, Antik dönemden beri bilinen ve İslam döneminde de bilinmekte olan iğne deliği kamerası yolu ile yapılan gözlem çabamız olumlu sonuç vermiş, yaratılan böyle bir düzenekle Güneş'in aşırı parlak yüzeyinde Venüs'ün büyükçe bir nokta olarak görülebilirliği, hem gözle hem de fotoğraflarla tarafımızdan kanıtlanmıştı (3, 4). 14 Mart 2017 günü akşamı, Isfahan'da iken, Güneş'in engelsiz olarak yatay bir ufuk çizgisinde battığı bir konum bularak yaptığımız ilk gözlemlerimiz henüz bu konuda olumlu-olumsuz bir karar vermemize yardımcı olmadı. Ancak, İranlı astronom dostların da katılımı ile, takip eden günlerde benzeri Güneş gözlemleri yapmayı kararlaştırdık. Aynı akşamın gecesinde/sabahında (15 Mart 2017), konunun önümüzdeki dönemde. İşbirliği halinde bir sonuca ulaştırılabileceği umudu ile İsfahan-Istanbul THY uçağı ile ülkemize dönüş yaptık. İranlı astronom dostlarımızla yaptığımız bu temasımız, ortak çalışma ortamlarının varlığını ve birbirimize omuz vererek ve ortak tarihi geçmişimize de bakarak, daha önemli sonuçlara ulaşma umudumuzu arttıran ipuçları vermiştir. Hem meteor ağları ve meteorit toplama ve analizleri, hem de Türk-İslam bilim tarihi alanlarında yapılabilecek işbirliği umutları ile İran'da yapılan astronomi konulu toplantıdan çok olumlu izlenimlerle dönüldü. (1) Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal, MEB 1000 Temel Eser serisi 19, İstanbul, 1969 (s. 87). (2) İmanın ve İktidarın Hizmetinde İslam Mimarisi, Stierlin, YKY Kültür Dizisi 26, 2. Baskı, İstanbul, 2008 (s.52, 151). (4) Tarihte Gezegen Geçişleri ve 2012 Venüs Geçişi, E. Özel, A.Solmaz, E. Budding, XVII. Ulusal Astronomi Kongresi, Malatya, Toplantı Tebliğler Kitabı , Malatya, Ağustos 2012 (s. 267-272). (5) Zaman, Takvim, Saatler , E.Özel, yazımda tarih içinde kullandığımız takvimler ele alınmış, fakat Celali takvimi üzerinde durulmamıştı. Bu paragraf ile bu eksiklik de kısmen giderilmiş olmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/iyon-motorlu-ilk-ucak-havalandi", "text": "Bir bilim kurgu teknolojisi daha gerçek oluyor. İlk kez çok kısa bir mesafe için olsa bile iyon motorlu küçük bir uçak havalanabildi. Kısmen Amerikan bilim kurgu dizisi Uzay Yolu'ndan esinlenilerek geliştirilen motorda hareketli parça bulunmuyor ve hemen hemen sessiz çalışıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Steven Barret, 5 metrelik bir kanat açıklığına sahip insansız uçağı, Nature dergisinde tanıttı. Hareketli parçaları bulunmayan ilk uçak özelliğine sahip iyon motorlu araç bu özelliğinden dolayı, daha sessiz çalışan ve mekanik açıdan daha basit olan ve egzoz salmayan yeni uçak araştırmalarında yol gösterecek. Barret çocukluğundan bu yana hep Uzay Yolu gibi bilim kurgu dizileri izleyerek, sessiz bir şekilde yol alan ve arkalarında sadece mavi ışık üreten uzay araçları üretmenin hayalini kurmuş. Geleceğin motoru güçlü bir elektrik gerilimiyle çalışıyor. Bu gerilim kanatların önünde ve arkasındaki iki tel arasında yaratılıyor. Öndeki ince teldeki güçlü elektrik alanı, elektrik yüklü hava moleküllerini, yani iyonları üretiyor. İyonlar güçlü elektrik gerilimiyle arka tele iletiliyor. Bu iletim sırasında çok sayıda diğer iyon hava molekülleriyle çarpışıyor ve bu şekilde bir hava akımı üretiyorlar. Araştırmacıların iyon rüzgarı olarak adlandırdıkları bu hava akımı ise uçağı çalıştırıyor. Bu elektro-aerodinamik motor aslında 1920'li yıllarda düşünülmüştü ama serbest uçan hava araçları için gerçekleştirilebilir değildi. Barret ve ekibi bunu özel olarak üretilen hafif uçakla başarıyı yakaladı. Yeni geliştirilen bu modelde, sadece iki tel değil, minyatür bir tel örgü bulunuyor. Bu tel konstrüksiyonunda araştırmacılar 40.000 voltluk gerilim oluşturdular. 2,5 kg ağırlığındaki uçak, gerçi elde edilen iyon rüzgarıyla kalkamasa da, kendi kendine havada kalabiliyor. Ekip uçağı 60 metre uzunluğunda bir spor salonunda test ederken, uçak mancınıkla kalkış yaparak 5 metre kadar yol almış, geri kalan 55 metreyi ise kendi kendine uçmuş. Bu uçuş sırasında araç yarım metre kadar yükselmiş. Uçuş deneyleri yaklaşık 12 saniye sürmüş. Bu açıdan Wright kardeşlerin ilk motorlu uçak deneyleriyle karşılaştırılabilir. Bundan 115 yıl önce (17 Aralık 1903) havalanan uçak 12 saniyede 36 metre kadar uçmuştu. Ancak 6 metre uzunluğundaki çift kanatlı Wright uçağı bir pilotu da taşıyabilmişti. İyon motorlu uçakta bu henüz mümkün değil. Fakat bilim insanları yeni yöntemin geliştirilebileceğini söylüyorlar. İyon rüzgarı motoru şimdilik daha çok insansız hafif uçaklar ve drone'lar için düşünülmüş. Ama Barret uzun vadede hem klasik motora hem de iyon motora sahip hibrit yolcu uçaklarının da geliştirilebileceğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/james-webb-teleskopu-ilk-kez-gunes-sistemi-disinda-co2-buldu", "text": "James Webb teleskopu ilk kez bir ötegezegenin atmosferinde karbondioksitin varlığını kanıtladı. Keşif, bir zamanlar bu gezegende yaşamın var olup, olmadığıyla ilgili sorusuna yanıt verebilir. Geçen Aralık ayında uzaya fırlatılan teleskop, ilk kez güneş sistemimizin dışındaki bir gezenin atmosferinde karbondioksitin bulunduğunu gösterdi. Bu keşif, güneş sistemimizin dışında yaşam olup, olmadığının açıklığa kavuşturulması açısından ilgi çekici. Kaliforniya Üniversitesi'nden Natalie Batalha ve ekibi, yaklaşık 700 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde dönen sıcak gaz devi WASP-39'dan gelen Web verilerini inceledi. Bu ötegezegen yaşamın gelişmesi için gerekli koşulları sağlamıyor ama, burada CO2'nin tespit edilmiş olması, yaşam için bu kadar elverişsiz olmayan başka bir ötegezende yaşamın varlığını bulma umudunu artırıyor. Dahası ABD uzay ajansı NASA, CO2 tespitinin, WASP-39'un nasıl ortaya çıktığı sorusunu netleştirmeye yardımcı olacağını söylüyor. NASA'ya göre CO2 tespitiyle ötegezegen araştırmalarında önemli bir eşik aşılmış oldu. WASP-39 Webb teleskopunun çok hassas enfraruj sensorunun test edilmesi için seçilmiş. Bu ötegezegen çok büyük bir atmosfere sahip ve yıldızının etrafını sadece dört günde tamamlıyor. Ötegezegen yıldızının önüne geldiğinde, onun ışığını bloke ediyor. Bununla birlikte gezegenin kenarlarında, çok az miktarda ışın nüfus eder ve ötegezegenin atmosferinden geçer. Webb teleskopu, WASP-39'un atmosferinin ışık ışınlarında neden olduğu küçük değişiklikleri kaydederek, bilim insanlarının ötegezegenin atmosferinin gaz bileşimini belirlemesine olanak tanır. Daha eski olan Hubble ve Spitzer uzay teleskopları, WASP-39 atmosferinde su buharını, sodyum ve potasyumu tespit edebildiler, ancak aletleri karbondioksiti tespit edecek kadar hassas değildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/james-webb-uzay-teleskobu-gozlem-yapacagi-noktaya-ulasti", "text": "James Webb teleskobu, Dünya'dan fırlatıldıktan 30 gün sonra evreni gözlemleyeceği noktaya vardı. Lagrange 2 noktası, ya da kısaca L2 diye anılan nokta, Dünya'dan 1,5 milyon kilometre ötede. Teleskop nihayet itici motorları 5 dakika çalıştırarak bu noktada yörüngeye sokuldu. Dünyadan kumanda eden bilim insanları, gelecek birkaç ayı teleskobu bilimsel çalışmalara hazırlamakla geçirecekler. Yapılacak başlıca işler, teleskoptaki dört cihazın çalıştırılması ve aynaların, özellikle de 6,5 metre enindeki ana reflektörün ayarlanması. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA ile birlikte teleskobu geliştiren Northrop Grumman şirketinden Charlie Atkinson, bunun için aynanın 18 parçasının bir bütün olarak çalışmasını sağlayacak yoğun bir çalışma gerektiğini anlattı. Atkinson BBC'ye ayrıca, teleskobun ikincil aynasının da en iyi çalışacağı konuma getirileceğini söyledi. 25 Aralık'ta bir Ariane-5 roketi ile Fransız Guyanası'ndan fırlatılan James Webb teleskobunun görevi, evrende parlayan ilk yıldızların ışığını tespit etmek ve uzak gezegenlerde yaşam koşullarını araştırmak. Avrupa'nın Ariane-5 roketi, L2 noktasına ulaşması için teleskobu neredeyse mükemmel bir rotaya ve hıza ulaştırdı, ancak bu durumda bile küçük ayarlamalar yapmak için iki kez itici motorların kullanılması gerekti. İtici motorların son olarak dün üçüncü kez çalıştırılmasıyla, James Webb planlanan \"park konumuna\" geldi. Lagrange 2 noktası, Dünya ve Güneş etrafında uzay araçlarının izledikleri yörüngede birkaç ufak değişiklikle, aynı konumda kalmalarının mümkün olduğu beş noktadan biri. Bu sayede yakıt tasarrufu yapılabiliyor. Bir başka avantaj da, Webb'in L2'deyken Dünya'ya daha yakın konumlandırılan uzay teleskopları gibi büyük ısı ve ışık değişikliklerinden etkilenmeyecek olması. Bu da, kızılötesi ışıklarda gözlem yapmak için tasarlanan ve bu nedenle donanımını son derece düşük ısılarda tutması gereken teleskop için hayati önem taşıyor. Kızılötesi ışıkların dalga boyu, görülebilen ışıkların dalga boyundan daha uzun. Kızılötesi ışıklarda \"görme\" kabiliyeti teleskobun örneğin toz bulutları arasından başka koşullarda görülmesi zor olan yıldızlara bakmasına olanak tanıyor. Webb teleskobu artık L2 noktası etrafında dolaşacak. Northrop ekibinden Jean-Paul Pinaud, bu konumda kalabilmesi için teleskobun itici motorlarının 20 günde bir çok az ateşleneceğini söyledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/jeff-bezosun-uzay-araci-uzaya-firlatildi", "text": "ABD'li e-ticaret devi Amazon'un kurucusu Jeff Bezos beraberindeki 3 kişi, Blue Origin şirketinin geliştirdiği New Shepard aracıyla Teksas'ın batısından uzaya fırlatıldı. Bununla birlikte, Bezos Richard Branson'un ardından Bezos, uzaya çıkan 2. milyarder oldu. Jeff Bezos'a ait Blue Origin'in geliştirdiği ve Bezos dahil 4 kişiyi taşıyan New Shepard uzay aracı ABD'nin Teksas eyaletinden uzaya fırlatıldı. Kapsül 11 dakikanın ardından Dünya'ya döndü. Mürettebatının tamamı sivillerden oluşan ve pilotsuz yapılan uçuş, tarihte bir ilk olma özelliği taşıyor. Uçuşta Bezos'a kardeşi Mark Bezos'un yanı sıra Amerikalı kadın havacı 82 yaşındaki Wally Funk ve Somerset Capitals Partner şirketinin üst yöneticisinin 18 yaşındaki fizik öğrencisi oğlu Olivier Deamon eşlik etti. Oliver Deamen uzaya giden \"en genç\", Funk ise \"en yaşlı\" kişi oldu. Uçuştan önce hızlandırılmış eğitim gören Bezos ve beraberindekileri taşıyan araç, 106 kilometre yüksekliğe çıkmasının ardından 11 dakikalık yolculuğunu başarıyla tamamlayarak kapsülle dünyaya döndü. CBS kanalına uçuş ile ilgili konuşan Jeff Bezos, \"Heyecanlıyım. İnsanlar bana gergin olup olmadığımı soruyor. Gergin değilim ama merak ediyorum. Neler öğreneceğimizi merak ediyorum\" demişti. İngiliz iş adamı Sir Richard Bronson da 11 Temmuz'da şirketi Virgin Galactic'in geliştirdiği araçla uzayın başladığı nokta olarak kabul edilen yerden 100 kilometre yüksekliğe seyahat etmişti. Branson dahil 6 kişiyi taşıyan Unity-2 uzay aracı, ABD'nin New Mexico eyaletinden fırlatılmış, araç Branson ve beraberindekilerle sorunsuz şekilde yeryüzüne inmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/jupiterin-uydusu-ganymedin-etrafinda-su-buhari-kesfedildi", "text": "Jüpiter'in uydusu Ganymed, 5.262 kilometrelik çapıyla, güneş sistemimizin en büyük uydusu. Ayrıca kendi manyetik alanını oluşturan tek uydu. Ganymed tıpkı Europa veya Satürn'ün uydusu Enceladus gibi, yüzeyinin altında sıvı suyla dolu bir okyanusa sahip olabilir. Hatta bilim insanları bu uydudaki suyun, dünyadaki tüm okyanuslardakinden daha fazla olabileceğini düşünüyorlar. Uluslararası bir araştırma ekibi, Nature Astronomy dergisinde yayınladığı makalede Ganymed'in etrafında su buharı keşfettiğini açıkladı. Su buharı atmosferi, donmuş suyun sıvı haline geçmeden buharlaşması sonucunda oluşur. Mesela kuru buzun ısınma sürecinde olduğu gibi. Bu süreçte karbondioksit gaz haline gelerek karakteristik buhar olarak süblimleşir. Araştırmacılar Ganymed'deki su buharının varlığını Hubble uzay teleskopunun yardımıyla kanıtladılar. 30 yıldır görevini sürdüren teleskop, zaman zaman sorunlar yaratsa da olağanüstü bilimsel sonuçlar da veriyor. Araştırmacılar Hubble'ın daha birkaç yıl daha uzayı gözlemleyebileceğini tahmin ediyorlar. Son araştırmada, uydunun atmosferindeki tayflar, normal koşullarda morötesi ışın altında ve Jüpiter tutulması sırasında karşılaştırıldı. Su ve oksijen molekülleri solar fotonlar veya yoğun enerjili elektronlarla atomlara parçalanıyor ve çeşitli dalga boylarında ışımaları için tetikleniyor. Farklı dalga boylarındaki ışık yoğunluğunun ölçülmesiyle, atmosferin bileşimi hakkında bilgi edinilebiliyor. Su buharı atmosferiyle ilgili bilgiler, uydunun gözlemlenmesi açısından çok önemli. Ganymed kısa bir süre önce dünyadan bir ziyaretçi kabul etmişti. NASA'nın Jüpiter sondası Juno, Haziran ayında yakınından geçerek ayrıntılı fotoğrafları dünyaya gönderdi. Juno, önümüzdeki yıllarda Jüpiter'in uydusu Europa'nın da yakınından geçecek. Ayrıca Avrupa'nın uzay sondası Juice'in de önümüzdeki yıl güneş sistemimizin en büyük gezegeni ziyaret edecek. Fakat misyonun asıl hedefi Ganymed: 2032 yılında uydunun yörüngesine görecek olan sonda, uyduya 200 kilometre kadar yaklaştıktan sonra uyduyu ayrıntılı bir şekilde ölçüp, okyanusları ve manyetik alanı hakkında daha fazla bilgi edinecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kahve-telvesi-agir-metalleri-yutuyor", "text": "Kahve tüm dünyada sevilen bir içecektir. Tahminlere göre yılda yaklaşık 6 milyon ton kahve telvesi çöpe gidiyor. Oysa kullanılmış kahve son derece yararlı. Kahve telvesi zengin bir mikrop dünyasına yaşam alanı sunar, öğütülmüş kahve gübre ve hayvan yemi takviyesi olarak kullanılabilir. Hatta metan ve diğer maddeleri soğurabilme özelliğine de sahip. Cenova Teknoloji Enstitüsü'nden Asmita Chavan şimdi kahve telvesinin soğurucu etkisini daha da iyileştirmenin yolunu buldu. Öğütülmüş kahve polimer köpüğü ile birleştirildiğinde içme suyundaki ağır metalleri temizliyor, hem de gayet etkili bir şekilde. Araştırmacılar ilk önce ağırlığının %60'ı öğütülmüş kahveden oluşan gözenekli biyopolimer köpüğü üretmişler. Bu süngerimsi malzeme parçalara bölündükten sonra, her parça farklı yoğunlukta cıva, kurşun veya çeşitli ağır metaller içeren su örneklerine bırakılmış. Elde edilen sonuçlara göre kahve süngeri 30 saat içinde durgun sudaki kurşun ve cıvanın %99'unu temizlemiş. Akan suda emici etki azalsa da, sudaki kurşunun %67'si temizlenmiş. Kahvenin temizleyici etkisini araştırmacılar iki noktaya bağlıyor. Ağır metal iyonları kimyasal açıdan kahve taneciklerinin yüzey özellikleriyle benzerler. İkinci olarak da öğütülmüş kahve, süngeri iyice gözenekli hale getiriyor ve soğurma yetisini güçlendiriyor. Bu biyolojik elastom köpüğü, salt öğütülmüş kahveden daha iyi soğurma sağlıyor. Ayrıca kullanımı da çok kolay, suyun temizlenmesinden sonra kolayca çıkarılabiliyor. Bu nedenle kahve ilaveli polimerlerle su temizliğinin araştırılması yararlı olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kahverengi-cucede-bulut-seritleri", "text": "Proxima, Alpha Centauri ve Barnards yıldızından sonra, Kahverengi Cüceler uzaydaki en yakın komşularımızdır. Sadece 6,5 ışık yılı uzaklıkta çevremizde iki Kahverengi Cüce dönüyor: Luhman 16A ve B. Otuz Jüpiter kütlesiyle gerçekte birçok gezegenden daha büyükler ama yine de kütleleri kalıcı bir çekirdek füzyonunu ateşlemek için yeterli değildir. Bunlar aşağı yukarı 1000 derce sıcaklığındadır ve bazı açılardan da gaz gezegenine benzerler. Aynı şey Kahverengi Cücelerin atmosferleri için de geçerlidir. Bu gökcisimlerinin bazılarında astronomlar, Jüpiter'dekine benzer amonyak, su buzu ve silikatlardan oluşan bulutlar tespit etmişler. Peki komşumuzdaki Kahverengi Cücelerde durum ne? Jet Propulsion Laboratuvarı'nda Maxwell Millar-Blanchaer ile çalışan ekip, şimdi bu konuyu daha yakından izleyebilmek için Luhman 16A ve B'nin zayıf ışığını ilk kez bir polarimetre ile analiz etmiş. Bu aletle ışığın çeşitli salınım yönleri görünür kılınabiliyor ve bu polarizasyon, bir gökcisminde ne tür bulutların bulunduğunu açıklayabilir. Analizler ilginç bir sonucu ortaya çıkarmış: Her ne kadar iki Kahverengi Cüce ilk bakışta ikiz gibi görünseler de üzerindeki bulutlar çok farklı. Luhman 16B aralarında çok fazla boşluk bulunan lekeli bir bulut örtüsüne sahip ki bu kızılötesi ışıkta, açıklı koyulu düzenli bir motif olarak görülür. Oysa Luhman 16A'da durum farklı. Atmosferi kızılötesi ışıkta düzenli açık bir leke gibi görünüyor ve eski gözlemlerde üzerinde yapılar fark edilmemiş. Fakat polarimetre ile 16A'nın üzerinde en az iki bulut şeridi var. Jüpiter de olduğu gibi bu fırtına şeritleri gökcismin etrafını çevrelerken, biçimlerini de koruyorlar. Astronomlara göre bu durum Kahverengi Cücelerin bulut örtüsü açısından da dev gaz gezegenine çok benzediğinin bir kanıtı olabilir. En azından Luhman 16A'da fırtına şeritleri var ve Jüpiter'dekine benzer atmosfer koşullarına da sahip. Araştırmacıların tahminlerine göre bu fırtınalarda silikat ve amonyak yağıyor çünkü hava koşulları buna işaret ediyor. Yeni gözlemler öte yandan bu tür bulut şeritlerinin birçok Kahverengi Cüce'de bulunabileceği tahminini de destekliyor. Astrofiziksel modellere göre Kahverengi Cüceler yaşlandıkça ve daha serin yüzeyleriyle gelişiminin çeşitli aşamalarından geçerler. Hatta L tipinden, T tipine geçiş için şeritli bulutlar kural olabilir diyor araştırmacılar. Polarimetre sadece Kahverengi Cücelerdeki bulut örtüsünü değil, ötegezegenleri de ayrıntılı bir şekilde gözlemleyebilir. Polarimetre ilk kez güneş sistemimizin dışındaki bulutların incelenmesinde kullanıldı ve Luhman 16'da elde edilen başarı bu yöntemin hem Kahverengi Cüceler hem de ötegezegendeki bulut özellikleri için çok duyarlı olduğunun kanıtı diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kaliforniyum-radyoaktif-maddesiyle-ilgili-bugun-ne-biliyoruz", "text": "19 Mart Pazartesi günü medyada, polis operasyonu sonucunda, piyasa değeri 5,5 milyar dolar olan yaklaşık 1,5 kg kaliforniyum radyoaktif maddesinin Ankara Pursaklar'da ele geçirildiği, bunun yurt dışına 72 milyon dolara satılmak istendiği, 4 kişinin gözaltına alındığı haberi yer aldı. Ertesi gün Türkiye Atom Enerjsi Kurumu'nun yaptığı açıklamada ise, yapılan ölçümler sonunda, bu maddenin kaliforniyum maddesi olmadığı, herhangi bir radyoaktivite özelliği bulunmadığı açıklandı /1/. Biz bu olay ve yazılanları bir yana bırakarak, kaliforniyum ile ilgili bilgileri ve dünyadaki gelişmeleri burada kısaca vermeye ve konuya yabancı birçok kişinin aklına takılan soruları oldukça basit anlatımla yanıtlamaya çalışacağız. Buna rağmen hemen şunu söyleyebiliriz: Kaliforniyum 252'den dünyada sadece 100 miligram kadar bulunuyor. Bu nedenle, Ankara'da 1,5 kg bulunduğu açıklamasından, bulunan maddenin kaliforniyum 252 olamayacağı açık. Zaten TAEK ölçümleri de bulunan maddenin bir radyoaktivite özelliği göstermediğini saptıyor. Doğada bulunmayan, özel yapım hızlandırıcılarda yapay olarak üretilen ve nükleer fizikte Cf simgesiyle gösterilen kaliforniyum radyoaktif bir maddedir. Kaliforniyumun özgül kütlesi demirden 2 kat kadar daha büyük olup (15,1 gram/cm3 ) elementlerin yer aldığı periyodik cetvelde, uranyum ötesi 98 atom numaralı bir elementtir. Kaliforniyumun 20 izotopu bulunuyor . Bunlar içinde teknolojide en çok kullanılanı 252 kütle numaralı izotopu olan Cf 252'dir. Cf 252'nin yarılanma süresi yaklaşık olarak 2,6 yıl . Kaliforniyum 252'nin en önemli özelliği, bundan çok az miktarın, çok sayıda nötron yayınlamasıdır: 1 mikro gramı dakikada 140 milyon nötron yayınlıyor. Bu nedenle yoğun nötron kaynağı olarak çok çeşitli uygulama alanları var. NASA'nın çektiği süpernova fotoğrafında Cf 254 spektrumunun belirlendiği açıklanmıştır. Kaliforniyum, ilk kez 1950 yılında Kalifornia Berkeley Üniversitesi'nde, özel bir hızlandırıcıda , 1 mikrogram kadar küryum atom çekirdekleri, 35 MeV'luk enerjili Alfa tanecikleriyle çarpıştırılmasıyla çok az miktarda (5000 atom kadar) kaliforniyum 245 elde edilebildi. Kaliforniyum adını, bu nedenle Kalifornia Üniversitesi'nden alıyor. Bu şekilde oluşan Cf 245'den bir dizi ara atom çekirdekleri ve sonra da Cf 252 ortaya çıkıyor. Kaliforniyum 252 üretildikten sonra, 2,6 yıllık yarılanma süresiyle, yukarıdaki şekilde gösterildiği gibi, kendiliğinden bozunmaya başlıyor. Görüldüğü gibi 'ani çekirdek bölünmesi'yle %3 oranında ortaya çıkan nötronların yanı sıra bir dizi alfa (%97 oranında), gama ve diğer radyasyonlar da yayınlanıyor. Ortalama 2,1 MeV enerjideki nötronların enerjileri 0,7 ile 15 MeV arasında değişiyor /4/. Alfalar büyük kütleleri ve elektrik yükleri nedeniyle madde içinde 1-2 mm bile ilerleyemeden soğurulurlarken , elektrik yükü olmayan, hızlı nötronlar ise bu giricilikleriyle maddeye kolayca girebiliyorlar ve daha uzun yol alarak etkili olabiliyorlar. Teknolojide Cf 252'nin yerinin başka maddelerle doldurulamaması da bu özelliğinden geliyor. Not: Yukarıdaki şekilde, sayılardaki noktalar virgül anlamında olup Cf 252'nin yarılanma süresi kabaca 2,6 yıldır . Bazı kaynaklarda, virgül noktayla karıştırıldığından Cf 252'nin yarılanma süresi, 2,65 yıl yerine, yanlış olarak 2645 yıl olarak veriliyor. Kaliforniyum çok az miktarda dünyada sadece iki yerde üretilebiliyor. Bunlar: ABD Oak Ridge National Lab ve Rusya'da Dimitrowgrad Araştırma Enstitüsü. Kaliforniyum 252, 1950'deki ilk üretiminden sonra 1954 yılında Oak Ridge'de Yüksek Akı'lı İzotop Reaktöründe yılda 25 mg üretilebildi. Bu reaktörde, berkelyum 249 izotopu nötronlarla bombardıman edilip berkelyum 250 ve bundan da bozunmayla Cf 250, ve daha sonraki nötron bombardımanlarıyla da Cf 252 elde edildi. Ayrıca plütonyum, amerisyum ve küryum'un da uzun yıllar (7-8 yıl) bombardıman edilmesiyle miligram düzeyinde Cf 252 üretilebiliyor. Rusya Dimitrowgrad'da da yılda sadece 25 mg Cf 252 üretilebiliyor. Hem 7-8 yılda üretilebilmesi hem de özel reaktör, araç ve gereç gereksinimi sonucu ve daha bir dizi laboratuvar işlemi sonucu Cf 252'nin fiyatı çok yüksek ve dünyanın en pahalı maddesi: 1 gramı 30 milyon dolar kadara satılıyor. Ancak çeşitli kullanım alanlarında, detektörlerde mikrogram ile miligram arasındaki çok az bir miktar yeterli olabiliyor. Dimitrowgrad'da üretilen Cf 252 örneğin Fransa'daki Areva reaktörlerine yollanıyor ve orada reaktörleri işletmeye başlatmak için nötron kaynağı olarak kullanılıyor. Yakında Rusya'dan, Çin'deki reaktörlere de yollanacağı medyada açıklanıyor. Kaliforniyum 252, çok sayıda nötronların yanı sıra alfa ve gama ışınları da yayınlıyor. Bu nedenle, kaliforniyum 252, üretildiği yerden ancak kapsüllenmiş olarak, paslanmaz çelik ya da zirkaloy'dan yapılmış kalın duvarlı ağır zırhlı özel kaplar içine konularak taşınabiliyor ya da başka yerlere gönderilebiliyor. 1 gram'dan az Cf 252 için 50 tonluk taşıma kabı gerekiyor ve radyoaktif maddenin kaza, yangın gibi durumlarda çevreye saçılmaması için taşıma kabının son derece güvenli / korumalı olması gerekiyor. Soldaki görselde, 1 gram kaliforniyumu çevresine radyasyon saçmadan ve kazalara karşı güvenli olarak taşıyabilmek için kullanılan 50 tonluk devasa zırhlı kabın büyüklüğü görülüyor. Sağda ise, Cf 252 radyoaktif maddeli nötron salan bir detektörün yerleştirildiği, 'kara mayınları' aramasında kullanılan alet gösteriliyor. CF 252'nin yarılanma süresinin 2,6 yıl gibi epey kısa olması sonucu, 80'li yıllardan önce üretilen Cf 252'nin bugün artık radyoaktif bozunmayla kendiliğinden yok olmuş olması önemli bir özellik ya da avantaj. Dünyada piyasada bulunan toplam miktarın bugün 100 mg'dan az olduğu kestiriliyor. Çok az miktardaki Cf 252'nin çok sayıda nötron yayınlaması ve bunların madde içindeki yüksek giriciliği nedeniyle kanser hastalıklarında özellikle ameliyat edilemeyen ve diğer radyasyon tedavisinin etkin olmadığı durumlarda, beyin tümörlerinin öldürülmesinde Cf 252 yararlı olabiliyor. Cf 252, en çok tıpta nötron radyolojisinde kullanılıyor (1994 de: %77 oranında tıpta). Cf 252'li eriyiğe saç kalınlığında teller batırılarak bunlar Cf 252'yle kaplanıyor. Sonra bu incecik teller küçük parçalar halinde kesiliyor ve bunlardan biri hastanın beyin tümörüne yerleştirilerek sadece tümörün çok sayıda nötronla yoğun olarak ışınlanması ve çevredeki sağlıklı dokuların zarar görmemesi sağlanıyor. Cf 252 nükleer reaktörler işletilmeye başlatılırken nötron kaynağı olarak da % 7 oranında kullanılıyor (1994). Ayrıca nötron detektörü olarak bazı önemli malzemelerin içindeki yabancı maddelerin tanımında de % 6 oranında kullanılıyor. Örneğin, nükleer reaktörlerin kontrol çubuklarındaki, uçak ve silah malzemelerindeki bozuklukların ortaya çıkarılmasından, patlayıcı maddelerin bulunmasına kadar nötron detektörleri' olarak da çeşitli kullanım alanları bulunuyor. Cf 252 ile metallerdeki korozyon, bozukluk, ince çatlaklar, malzemelerdeki nem ortaya çıkarılabiliyor. Açılan petrol kuyularında su ve petrol tabakalarının belirlenmesinde, altın ve gümüş yataklarının bulunmasında, hatta yeraltı sularının hareketlerinin izlenmesinde de Cf 252 de kullanılabiliyor. Taşkömür ve çimento sanayiinde de, maddelerin analizlerinde Cf 252 kullanılabiliyor. Ayrıca kara mayınlarının aranıp bulunmasında da elektrik süpürgesi benzeri aletin tabanına yerleştirilmiş nötron detektöründe Cf 252 bulunabiliyor (Şekil, dünyada 110 milyon henüz ortaya çıkarılmamış kara mayını olduğu kestiriliyor). Kaliforniyum bunlardan başka, uranyum ötesi yapay izotopların üretiminde de nötron kaynağı olarak kullanılıyor. Örneğin, sonradan Lawrensyum olarak adlandırılan 103 atom numaralı elementin yapımı, ilk kez 1961'de kaliforniyum'un boron atom çekirdekleriyle çarpışması sonucu oldu. 2006 yılında Oganesson adı verilen 118 atom numaralı elementin de Cf 249'un, Ca 48 atom çekirdekleriyle çarpıştırılması sonucu elde edildiği ve bu yeni elementten 3 atomun belirlendiği bir Rus araştırma merkezince açıklandı. Kaliforniyum izotopları içinde, atom bombası yapımı için krtitik kütlesi 5 kg ile en elverişli izotop Cf 251'dir. Bu küçük miktara rağmen, bundan piyasada bulunamaması, yapılmasının ise özel reaktörlerde dahi çok uzun yıllar gerektireceği ve bununla ilgili bilim ve teknolojinin ancak özel bir kaç araştırma merkezinde bulunması gibi nedenlerle atom bombası yapımı için kaliforniyumun elverişli bir madde olamayacağı açık. Cf 252'nin özgül radyoaktivitesi çok yüksek: 2x1013 Bq/g ( Atomgramı başına, Cf 252'nin saniyede bozunan atom çekirdeği sayısı). Bu nedenle vücut dışından girici nötron ve gamalarla, vücut içinden de ayrıca alfalarla etkinliği çok yüksek olduğundan 1 nolu risk grubunda bulunuyor. Bir kaza sonucu, kaliforniyum vücuda besinler yoluyla ya da havayla girerse, %65 kemiklerde ve %25 karaciğerde yerleşiyor ve yoğun olarak alfa ve gamalarla vücuda etkili oluyor. Vücutta kalış süresi 20 ile 50 yıl arasında değişebiliyor ve kansere neden olabiliyor. Bu nedenle gerek üretiminde gerekse laboratuvar analizlerinde, taşınmasında ve kullanılmasında çok dikkatli olunması, ilgili koruyucu önlemlerin alınması gerekiyor. 1.5 kg değil, mikrogram ya da miligram düzeyinde bile olsa, Ankara'da ele geçirilen maddenin, TAEK ölçümleriyle kaliforniyum 252 olmadığının ortaya çıkarılması sevindirici olmuştur. Bir kaç tonluk zırhlı kaplar yerine, medyadaki resimlerinden cam tüpler içinde taşındığı görülen madde, eğer kaliforniyum 252 olsaydı, gerek taşınma sırasında taşıyanlar, gerekse daha sonra gümrük memurları ve yakındakiler aşırı ışınlanıp yüksek radyasyon dozları alabilirlerdi. Ayrıca olabilecek bir kaza durumunda yakın çevre Cf 252 radyoaktivitesiyle kirlenebilirdi. TAEK'nın belirlediği radyoaktif olmayan maddenin, ne amaçla kaçırılıp götürüldüğü ve neden kaliforniyum 252 adının geçtiği ise bilinmiyor ve bu, yazımızın çerçevesinin dışında. Not: Bu yazımız, tüm diğer yazılarımız gibi, bir yerden aynen çeviri ya da aktarma olmayıp kaliforniyum maddesiyle ilgili onlarca güvenilir bilimsel kaynağın ve teknik raporun incelenip değerlendirilmesi sonucu, bu konuda bugünkü bilim ve teknolojideki gelişmeleri olduğu gibi yansıtmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kara-deligin-icinde-neler-oluyor", "text": "Bir nesne, kara deliğin içine çekildiğinde sahip olduğu bilgisi ne olur? Bugün geçerli olan kuramlara göre küp şeklinde bir demiri kara deliğin içine düşürürseniz bu bilgiyi geri kazanmanıza imkan yoktur. Çünkü bir kara deliğin kütle çekimi o kadar güçlüdür ki kaçış hızı ışıktan daha hızlıdır. Oysa ışık hızını hiçbir şeyin geçemeyeceğini biliyorduk. Ancak kuantum mekanik adı verilen bir bilim dalı şöyle der: Kuantum bilgisi yok edilemez. Loyola Üniversitesi'nden fizik profesörü Robert McNees, Eğer bu bilgiyi bir şekilde yok ederseniz, bazı şeyler altüst olur, çığrından çıkar diyor. Kuantum bilgi bizim 1'ler ve 0'lar olarak bilgisayarlarda depoladığımız bilgiden veya beynimizdeki kayıtlardan farklıdır. Çünkü kuantum kuramları nesnenin nerede olduğu gibi bilgileri tam olarak sağlamaz. Tam tersi bu kuramlar, olasılığı en yüksek konumu veya bir eylemin en olası sonucunu verir. Sonuç olarak çeşitli olayların olasılıkları toplamı 1'e veya %100'e eşit olmalıdır. Örnek vermek gerekirse 6 yüzeyli bir zarı attığınızda herhangi bir yüzünün gelme olasılığı altıda birdir. Böylece tüm yüzlerin olasılığı toplamı 1'dir. Ve bir şeyin olacağından hiçbir zaman %100 emin olamazsınız. Bu nedenle kuantum kuramı üniter olarak bilinir. Bir sistemin nasıl sonuçlanacağını bilirseniz, nasıl başlamış olduğunu da hesaplayabilirsiniz. Bir kara deliği tanımlamak isterseniz, ihtiyacınız olan şeyler kütlesi, açısal momentumu ve yüküdür. Bir kara delikten Hawking radyasyonu dışında hiçbir şey kaçamaz. Hawking radyasyonu yavaş yavaş sızan termal radyasyondur. Herkesin bildiği gibi kara deliğin ne yuttuğunu anlamak için tersine hesaplama yapılamaz. Çünkü bilgi yok olmuştur. Yine de kuantum kuramına göre bilgi tamamen erişilemez değildir. İşte burada devreye bilgi paradoksu giriyor. McNees, bu konu üzerinde çok sayıda çalışma yapılmış olduğunu söylüyor. Bunların başında Stephen Hawking ve Stephen Perry geliyor. Bu ikisi 2015'te bilginin kara deliğin derinliklerinde sıkışmış olmadığını, kara deliğin olay ufku denilen sınırlarında depolandığını ileri sürdüler. Pek çokları bu paradoksu çözmeye çalıştılarsa da bugüne dek fizikçiler, açıklamalar üzerinde bir görüş birliğine varmış değil. Ve anlaşmazlığın da kısa sürede çözülemeyeceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kara-delik-birlesmesinin-sinyalleri-7-milyar-yil-sonra-dunyaya-ulasti", "text": "Sekiz adet Güneş'in toplam enerjisinin bir anda yayıldığını düşünün. İki kara delik arasında şimdiye kadar gözlenen en büyük çarpışmayla ortaya çıkan yerçekimsel şok dalgası işte böyle bir enerji açığa çıkardı. Yaşanan çarpışmanın sinyallerinin yaklaşık 7 milyar yıl sonra Dünya'ya ulaşmış olmasına rağmen, geçen yıl mayıs ayında ABD ve İtalya'daki lazer dedektörler tarafından algılanabilecek kadar güçlüydü. Araştırmacılar çarpışan kara deliklerin, Güneş'in kütlesinin 142 katına eşit tek bir obje meydana getirdiğini belirtiyor. Bunun önemi şu: Bilim dünyası şimdiye kadar bu büyüklükte ya çok daha küçük kara deliklerin ya da çok daha büyük olanların izine rastlayabilmişti. Bu yeni gözlemle, Güneş'in kütlesinin 100 ile 1.000 katı büyüklüğünde, \"orta büyüklükte\" yeni bir kara delik sınıfı tespit edilmiş oldu. Söz konusu gözlem, uluslararası LIGO-VIRGO ortaklığı tarafından açıklandı. Ortaklık, ABD ve Avrupa'da üç süper duyarlı yerçekimsel dalga tespit sistemine sahip. - Kara delik, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir. - Çekim alanı hiçbir maddesel oluşumun kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlüdür. - İlksel kara deliklerin Büyük Patlama'dan hemen sonra oluştuğu düşünülüyor. - Yıldızsal kara delikler ise bir yıldızın kendi merkezine doğru çöküşü sonucu oluşur. - Yalnızca belli bir büyüklüğün üzerindeki yıldızların ölümüyle kara delik oluşabilir. - Galaksi merkezlerinde bulunan kara deliklerin nasıl oluştuğu gizemini korumaktadır. Devasa kozmik olayların ortaya çıkardığı titreşimleri \"dinleyen\" girişimölçer aygıtlar, 21 Mayıs 2019'da, saniyenin onda biri kadar süren ani bir sinyal algıladı. Bilgisayar algoritmaları, dünyaya ulaşan sinyallerin, iki kara deliğin son anlarına ait olduğunu belirledi. Çarpışan kara deliklerden biri Güneş'in 66 katı, diğeri ise 85 katı kütleye sahip. Fransa'daki Cote d'Azur Gözlemevi'nden Prof. Nelson Christensen, \"Bu gerçekten sıra dışı\" yorumunu yaptı. BBC'ye konuşan Christensen, \"Bu sinyal yedi milyar yıl boyunca yayılmış. Yani bu çarpışma, evrenin yarı yaşında gerçekleşti ve Dünya'daki dedektörlerimize henüz ulaştı\" dedi. - Einstein'ın İzafiyet Teorisi'nin bir parçası - Çarpışma gibi şiddetli olaylar sonucu uzayzaman dokusunda oluşan kıpırdanmalar anlamına geliyor - Hızı artan kütleler, ışık hızında yayılan dalgalar üretiyor - Bu dalgaları algılayabilecek teknolojiye ulaşmak on yıllar aldı - Bu alıcılar, birleşen kara delikler ve nötron yıldızlarını da tespit edebiliyor Bilim insanlarının dikkatini en çok çekenlerden biri de 85 Güneş kütlesine sahip kara deliğin çarpışmada yer almasıydı. Bunun nedeni, şimdiye kadar kara deliklerin oluşmasına ilişkin açıklamanın bu ölçekteki bir objeye uygulanamaması. Nükleer yakıtlarını tüketen yıldızların çekirdeklerinin çökmesi sonucu kara delikler oluşur. Ancak fizik, özel olarak 65 ve 120 Güneş kütlesi aralığındaki kara deliklerin oluşmasının imkansız olduğu kanaatindeydi. Bu kütle aralığındaki kara delikleri oluşturabilecek yıldızların parçalanarak geride hiçbir şey bırakmadığı tespit edilmişti. Eğer bilim daha önceki bu varsayımında haklı ise geriye tek bir açıklama kalıyor: 85 Güneş kütlesine sahip kara delik de başka kara deliklerin çarpışmasıyla oluşmuş olabilir. LIGO-VIRGO işbirliğinin 21 Mayıs 2019'da gözlemlediği ve GW190521 olarak adlandırdığı bu olay iki akademik makale olarak yayımlanıyor. Araştrımacılar, dedektörlerin hassaslığının geliştirilmesi ile beraber daha çok ve daha sık kara delik olayı tespit edebileceklerini aktarıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/karanlik-madde-okyanusunda-yuzen-iki-ilkel-dev-galaksi-bulundu", "text": "Çok uzaklarda gözlenen iki büyük galaksi, gökbilimcileri galaksi oluşum kuramlarını sorgulamaya itti. Mevcut kurama göre evren daha bebekken, ilk galaksiler, bugün gördüğümüz büyük gökadaları oluşturmak üzere toplanan küçük \"cüce galaksiler\" idi. Hiyerarşik oluşum kuramı olarak bilinen bu kurama göre, galaksilerin, daha küçük gökadaların karşılıklı çekimsel kuvvetlerle bir araya geliyor ve zamanla büyüyorlardı. Yeni keşfedilen bu iki galaksi, gökbilimcileri bu kuramı yeniden düşünmeye itti. Çünkü iki dev galaksi sadece 780 milyon yaşında. Bu da cüce galaksilerin büyük galaksilere dönmesinin daha önce düşünülenden çok daha hızlı olabileceğine yönelik bir bulgu. ALMA'da çalışan gökbilimciler, evrenin 13.8 milyar yıllık yaşının sadece %5'inde olan bu galaksilerin muazzam bir karanlık madde halesinde yer aldığını bildirdi. Bu keşfin galaksilerin ortaya çıkışında ve büyük yapıların bir araya gelmesinde karanlık maddenin oynadığı rol hakkında daha fazla ayrıntı sunacağını düşünüyor. Bu arada hatırlatalım: İki yeni dev galaksinin ışığının Dünya'ya ulaşması için 13 milyar yıl geçti... Yani aslında gözlemciler, bu galaksilerin 13 milyar yıl önce nasıl göründüğüne bakıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/karanlik-madde-sualti-deneyiyle-aranacak", "text": "Astrofizikçi Vera Rubin ve Kent Ford'un 1968 yılında Kitt-Peak gözlemevinde yaptıkları bir keşif için fizikçiler hala kafa patlatıyorlar. Sıcak bir yaz gecesinde Andromeda galaksisinin yıldızlarını gözlemleyerek hızlarını bulmaya çalışan araştırmacılar, bunu kesin olarak başaracaklarına inanıyorlardı. Fakat yıldızların dönüş hızıyla ilgili sonuç astronomları şaşırttı. Nitekim galaksinin dışındaki yıldızlar, merkezdekilerle aynı hızda dönüyordu. Oysa içteki yıldızların daha hızlı dönmesi mantıklı olurdu. İşte bu nedenle bu gözlem, görünebilir madde dışında görünmeyen bir maddenin varlığıyla açıklanabilirdi ancak. Böylece Rubin ve Ford, karanlık maddeyle ilgili çok sayıda deneysel kanıtlarından ilkini sundular. Bu konsept 1933 yılında İsviçleri astronom Fritz Zwicky tarafından yaratılmıştı. Ve karanlık madde günümüzde artık kabul görmüş bir konsepttir fizikte. Fizikçilerin tahminlerine göre evrenin toplum yoğunluğunun yüzde 25'ini ve toplam maddenin de yüzde 80'i oluşturmaktadır. Yani karanlık maddenin var olması gerektiğini biliyoruz ama tam olarak ne olduğunu çözemedik. Bu nedenle 1980'li yıllardan bu yana karanlık maddenin oluştuğu parçacıkları bulmak için deneyler yapılıyor. Ancak bugüne dek başarılı bir sonuç elde edilemedi. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Kathryn Zurek, yeni bir yöntemden yararlanmaya başladı. Araştırmacı yıllardan bu yana karanlık maddenin hidden-sector parçacıklarından oluştuğunu söylüyor. Bu hipotetik parçacıklar bilinen parçacıklarla hemen hemen hiç etkileşmiyorlar ve son derece düşük bir kitleye sahip oldukları için de gizli kalmışlardı. Zurek gizli kalmış parçacıkları göreceli olarak kolay bir su altı deneyiyle bulabilmeyi umuyor. Araştırmacı gizli parçacıkları Magnon kuasi parçacıklarla bulmayı önerdi. Düşünceye göre laboratuvar deneyleriyle karanlık maddeyle uyarılan magnonların izi aranabilirdi. Karanlık madde parçacıkları protondan daha hafifse, sinyallerini konvansiyonel yöntemlerle saptamak çok zordur diyor araştırmayı yöneten Zhengkang Zhang. Fakat karanlık madde parçacıklarının magnon üretebildikleri modeller de var. Deneyi çok düşük sıcaklıklarda ve sualtında yapabilirsek, arka plan gürültüsünü de düşürerek, magnonları yakalayabiliriz diyor Zhang. Deneyler şimdiye dek sadece kağıtta kaldıysa da uygulaması mümkün. Karanlık madde hakkında ne kadar az bilgimiz olduğunu düşünürsek, öneri karanlık maddeyi açıklamaya yarayacak gibi diyor Zhang."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/karanlik-maddeyle-ilgili-hala-bir-kanit-yok", "text": "Tokyo yakınlarındaki Tsukuba kentindeki SuperKETB hızlandırıcısında elektronlar ve anti parçacıkları neredeyse ışık hızında hızlandırılıyor ve çarpıştırılıyor. Belle II detektörü bu parçacık çarpışmalarını kaydediyor ve artı ürünlerin çarpışması sırasında oluşan hatları yok ediyor. Karanlık madde modern fiziğin en büyük bilmecelerinden biri. Evrendeki tüm kütlenin yüzde 80'inden fazlasını oluşturduğu tahmin edilmesine rağmen görünmez. Ve şimdiye dek doğrudan doğruya gözlemlenemedi. Karanlık maddenin nelerden oluştuğuyla ilgili teoriler çeşitli. Karanlık maddenin bir kütle olduğu kesin ancak sadece kütle çekimi etkisiyle tespit edilebiliyor. Bu etkiyi ise örneğin galaksilerdeki yıldızların hareketleriyle izlemek mümkün. Fakat fizikçiler Karanlık ve düzenli madde arasında kütle çekimden başka etkileşimlerin bulunduğunu da düşünüyorlar. Bu normal ve karanlık maddenin birleşmesi, karanlık bir foton veya Z'bozonu aracılığıyla gerçekleşebilir. Bilim insanları sonuncusunu araştırmış olsalar da Belle II detektörünün verilerine göre elektron-pozitron çarpışmalarında böyle bir parçacığın kanıtı bulunamadı. Karanlık madde parçacık çarpımlarının yarılanma ürünlerinde eksik olan enerjiyle kendini gösterebiliyor. Olası her türlü senaryoyu kontrol etmemiz gerekir, çünkü detektördeki sinyaller karanlık fotonda Z'bozonundakinden çok daha farklı görünüyorlar diyor araştırmacılar. İlk verilerin keşif için hayal kırıklığı olmadığını söyleyebiliriz, sonuçta Belle II 2027'ye dek çalışacak ve çok daha fazla veri kaydedecek. Bu nedenle hala potansiyel var Physical Review Letters dergisinde yayımlanan ilk sonuçlar, incelenen kütle de ve enerji alanında yeni bir bozonun bulunmadığını gösteriyor. Bilim insanları detektörün diğer verileriyle gelecekte olası karakteristik boyutlarını daha da sınırlayacağını ve karanlık maddeyi izleyebileceklerini umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/karbonsuz-yeni-enerji-kaynagi-hidrojen-yakin-gelecekte-kurtaricimiz-mi", "text": "Tüm dünyada, bir yandan iklimi daha fazla bozmamak amacıyla CO2 salan kömür, petrol ve doğalgaz yakıtlarından uzaklaşmak, diğer yandan da Rusya'ya bağımlılığı azaltmak için Yenilenebilir Enerjilere ağırlık verildiği biliniyor. Bunun yanı sıra, Hidrojen gazının (H2) karbonsuz yeni enerji kaynağı olarak, gitgide önem kazandığı, son aylarda, medyadaki güncel yayınlardan görülüyor /1,2/. Hidrojen'in, Evren'de en çok bulunan ortak bir element ve tüm gazların en hafifi olduğunu, Dünya'da ise en çok, oksijen ile bileşik (H2O) su halinde bulunduğunu da biliyoruz. Bunun dışında, bir çok maddenin içinde, fosil yakıtlarda da hidrojen bileşik halde bulunuyor. Örneğin doğalgazı oluşturan metan (CH4) gibi hidrokarbonlar ve ham petrol önemli hidrojen bileşikleri. Yandığında ya da yakıt hücresinde oksijenle birleştiğinde, oluşturduğu su iklimi bozmuyor. Hidrojenin bu zararsız emisyon özelliği, CO2 salmaması onu, yakın geleceğin önemli bir enerji kaynağı yapıyor. Hidrojen gazı pratikte ya su ya da doğalgaz gibi çeşitli kimyasal maddelerden ya da biyokütle'den üretilebiliyor ve üretmek için de enerji gerekiyor. Hidrojen, Dünya'da tek başına bulunmadığından, hidrojenin saklı kimyasal enerjisinden yararlanabilmek için önce onu diğer bileşiklerinden ayırmak gerekiyor. Hidrojeni oksijenden ayırmak için kimyasal, elektrik, termal , güneş ve rüzg r enerjileri kullanılıyor. Elektroliz, suyun bileşenleri olan hidrojen ve oksijeni birbirinden ayırıyor. Eğer elektrolizde kullanılan elektrik enerjisi yenilenebilir enerjilerden sağlanıyorsa buna yeşil hidrojen' deniyor. Böylelikle özellikle güneş enerjisinden yaz aylarında ve öğlenleri ya da çok rüzgarlı günlerde üretilen aşırı elektrik, elektroliz yoluyla hidrojende depolanmış olurken, çevreye sadece su buharı salınıyor. Bugün hidrojen daha çok fosil yakıtlardan kimyasal yollarla elde ediliyor. Örneğin doğalgaz buharla 700 C dereceden daha yüksek sıcaklıkta iken hidrojen gazı oluşuyor ki buna 'buharlı metan reformu' deniyor (Doğalgazın % 90'dan fazlası metan). Ancak bu ve benzer yöntemlerde CO2 salındığından, iklimi bozmayan su'dan elektroliz' yoluyla hidrojen üretmek, gitgide önem kazanıyor. Not: Atmosferdeki su buharının da CO2 gibi yeryüzünden yansıyan güneş ışınlarını perdelediği, temelde sera gazından farkı olmadığı biliniyor ama, iklimi bozmuyor. Bunun nedeni, atmosfer belirli bir sıcaklıkta su buharıyla doyduğunda, su buharını taşıyamıyor ve yağış olarak yeryüzüne iniyor. Doyma noktasına gelene kadar atmosferdeki su buharı, yeryüzünden gelen ışınları perdelese de daha da artmadığından sağlanan denge sanayi dönemi öncesinde de bugün de bozulmuyor. Eğer su buharı da yağış olarak inmeseydi, sanayi dönemi sonrasındaki CO2 gibi sürekli artsaydı su buharı da iklimi bozardı. Bunun sonucu olarak, hidrojen gazının oksijenle birleşmesiyle oluşan su buharı iklimi bozmuyor. Bugün üretilen hidrojenin sadece % 1-2 kadarı, suyun elektroliziyle elde ediliyor. Başka yollarla hidrojen üretmek amacıyla bugün çeşitli bilimsel araştırmalar da yapılıyor: Araştırmacılar, bazı yosun ve bakterilerin belirli koşullarda güneş ışınları altında hidrojen gazı saldıklarını ortaya çıkardılar. Avustralya'da yapılan bir araştırmada tarlalardaki bitki artıklarından üretilen bir cins şeker, bakterilere verildiğinde bunların hidrojen gazı saldıklarını gösterdi /2/. Bu teknoloji geliştirildiğinde çiftçilerin 2025 yılından başlayarak geceleri bile, YE'lerin elektriğine gerek kalmadan, hidrojen gazı üretebilecekleri açıklanıyor. Bugün Canbera'da 20 resmi araçlı bir filo hidrojenle çalışıyor ve bir hidrojen doldurma istasyonu da var /2/. Hidrojen gazı yandığında kimyasal olarak sakladığı enerjiyi, ısı enerjisi olarak verirken, binaları ısıtmaya, araçları hareket ettirmeye , elektrik santrallerinde ve yakıt hücrelerinde elektrik üretecek enerjilere dönüştürülüyor. Hidrojen, NASA'da roketlerde ana yakıt olarak kullanılmakta. Hidrojen gazının kg başına enerji yoğunluğu, fosil yakıtların üç katı! Hidrojen gazı, çok düşük molekül ağırlığı nedeniyle hacimsel olarak düşük (3 kWh/m3 ) enerji yoğunluğunda olmasına karşın, ağırlık başına olan enerji yoğunluğu ise 33 kWh/kg olup, fosil yakıtların 10-14 kWh/kg değerinin 2-3 katı üstünde (Bkz.Çizelge 1 ve 2). Bu nedenle depolanması, tankerlerle taşınması ya da boru hatlarıyla iletilmesi büyük üstünlük sağlıyor. Hidrojen gazı, suyun elektroliziyle üretilirken gereken elektrik tümüyle fosil yakıtlarla elde ediliyorsa çok CO2 salındığı için buna gri hidrojen', daha az CO2 salınan yakıtlardan elde ediliyorsa buna Mavi hidrojen' deniyor. Hidrojen radyoaktif olmayan, zehirsiz, kokusuz, renksiz, kanser yapmayan, yandığında CO2 salmayan, su buharı oluşturan bir gaz. Hidrojen gazı sıkıştırılarak ya da iyice soğutularak, sıvılaştırılıp kolayca taşınabiliyor ya da depolanabiliyor. Hidrojen -252 C'de sıvılaşıyor. Hidrojen havadan daha hafif olduğundan havaya karıştığında çabucak yükseliyor, yüksek giriciliğiyle (Difüzyonu doğalgaz'dan 4 kat daha çok) havada çabucak seyreliyor. Hidrojenin patlama sınır aralığı (havada (%4-%74) olup, bu sınır aralığına ulaşılmadığı sürece, tutuştuğunda, yanıyor ama patlamıyor. Hidrojen görülemeyen bir alevle yanıyor. Alevi çok az ısı enerjisi yayıyor. Hidrojen gazı üretildikten sonra ısı enerjisine, hareket enerjisine, elektrik enerjisine dönüştürülerek kullanılabiliyor. Hidrojen gazının enerjisini doğrudan elektrik enerjisine dönüştürmek 'Yakıt Hücreleri' ile sağlanıyor. Bir yakıt hücresi bir anot, katot ve elektrolit membrandan oluşuyor (Şekil 2). Yakıt hücresine, elektrokimyasal enerji aygıtı olarak da bakılabilir. Bir yakıt hücresi, hidrojen ve havadaki oksijeni birleştirip suya dönüştürürken doğrudan elektrik ve ısı enerjisi üretiyor. Yakıt hücresi, bildiğimiz batarya ya da pil'den çok farklı. Bir batarya, bilindiği gibi, ancak içindeki kimyasal maddeler bitene kadar çalışabiliyor, sonunda ya şarj ediliyor ya da kullanılamıyor ve atık deposuna gidiyor. Buna karşın, yakıt hücrelerine, dışarıdan sürekli hidrojen ve oksijen verilerek elektrik üretiliyor. Yakıt hücrelerinin şarjına gerek olmadığı gibi bunlar çok daha uzun ömürlü. Taşıt araçlarında ortaya çıkan egsoz gazı ve tanecıklerinin azaltılmasının, çevreyi ve iklimi korumaya büyük katkısı olacağı biliniyor. Hidrojenli araçların verimleri, akaryakıtlı ve elektrikli araçlara göre, çok daha yüksektir. Bir yakıt hücresi, hidrojenin enerjisinin % 80'ini elektriğe çevirebiliyor. Araçta enerji, mekanik enerjiye çevrilirken kayıplar nedeniyle hidrojenden % 60 verimle enerji elde edilebiliyor. Elektrikli araçların aküsü uzun sürede doldurularbilirken, hidrojen yakıtlı bir aracın deposu, benzinli araç gibi 1-2 dakikada doldurulabiliyor ve enerji yoğunluğu nedeniyle elektrikli araçlarla karşılaştırıldığında, daha uzun yol gidebiliyor. Yakıt hücresini 1839 yılında Sir William Grove buluyor. Grove:- Mademki elektrolizde, suya elektrik akımı verdiğimizde su, hidrojen ve oksijene ayrılıyor, bunun tersini yaparak, hidrojen ve oksijeni birleştirebilirsek elektrik ve suyun ortaya çıkması gerekir diye bir hipotez ortaya atıyor. Daha sonra yaptığı ilk basit yakıt hücresi düzeneğiyle bunun olacağını bir dizi deneyle kanıtlıyor. Bu ilk düzeneğe Gaz Voltaik Bataryası adını veriyor. 50 yıl sonra araştırmacılar Ludwig Mond ve Charles Langer 'Yakıt Hücresi' adını verdikleri pratik bir model ile elektrik üretmeye başlıyorlar. Hidrojen gazı anot yanına veriliyor. Pozitif hidrojen iyonları membranda ayrılarak katota doğru ilerliyorlar. Membran, hidrojenin negatif elektronlarının geçmesini engelliyor Negatif elektronlar anottan bir voltaj oluşturarak elektrik akımına neden oluyorlar. Katot yanından verilen havanın içindeki oksijen, pozitif hidrojen iyonları ve elektronlarla birleşiyor, sonunda su açığa çıkıyor. Yeşil hidrojen, yukarıda beirttiğimiz gibi, suyun elektrolizinde YE'lerden üretilen elektriğin kullanılmasıyla elde edlilyor. Her kg hidrojen üretebilmek için elektrolizde 39-50 kWh elektrik harcamak gerekiyor. Bu kadar elektrik harcanarak üretilen hidrojenden ise diğer yakıtlara göre 3 kat daha fazla enerji yoğunluğunda olmasına rağmen, hidrojenin her kg için sadece 33 kWh enerji elde ediliyor. Aklımıza şu soru gelebilir? Hidrojeni üretmek için önce elektrolizde daha fazla enerji harcamak, sonra da hidrojenden kg başına daha az enerji almak zararına çalışmak değil midir? Burada iki önemli noktayı açıklamak gerekir: İlki, yukarıda açıkladığımız gibi elektrolizde kullanılacak elektrik, zaten kullanılamayan YE'lerden yaz aylarında ve öğle saatlerinde üretilen aşırı elektrikle yapıldığında işe yarıyor ve üretim fiyatı da azalıyor. İkinci önemli nokta ise üretilen hidrojen gazı depolanıp sonradan çok çeşitli yerlerde kullanılabiliyor (Şekil 3'ün sağ yanıdan görüldüğü gibi endüstride, binaları ısıtmada, elektrik üretmede, mobil tüm araçlarda). YE'den üretilen elektrik ise istenildiği kadar depolanamıyor ve sonradan kullanılamıyor. Almanya gaz şirketleri hidrojen gazı iletimi için şimdiden hidrojen gazı boru hatları döşenmesinin Almanya genelinde planlamasını yapmaya başladılar. Çelik ve kimya sanayiinin yanı sıra, 250 kadar orta büyüklükte şirket hidrojen gazı kullanmak istediklerini şimdiden bildiriyorlar /3,4/. Bunu karşılayabilmek amacıyla 2032 yılına kadar 8500 km boru hatlarının döşenmesi gerekiyor. Bunun büyük bölümü bugün bulunan gaz boru hatlarıyla gerçekleşecekse de yine de 5 milyar Euro kadar yatırım, boru hatları için, gerekiyor (Almanya'da bugün gaz boru hatlarının toplam uzunluğu 40 000 km). Gaz ağlarının yöneticileri, Ukrayna savaşı nedeniyle artık doğalgaz'da Rusya'ya bağımlılıktan kurtularak, Güneş ya da Rüzg r enerjileriyle üretilen Yeşil Hidrojen gazına yönelmenin zamanı gelmiştir diyorlar. Bu projeleri geliştirmek için ilgili şirketler şimdiden mühendisler aramaya başladılar /3/. Almanya'da ilgili şirketler 3-4 yıl sonra Hidrojen kullanımına başlama hazırlıklarında. Örnek: Almanya'nın büyük çelik üreticisi Salzgitter şirketinin yönetim kurulu, CO2 salan enerji kaynaklarına ve dış bağımlılığa artık son verilerek hidrojen enerjisi kullanımını sağlamak amacıyla yürütülen Salcos projesini 723 milyon Euro ile destekleme kararı aldı (Temmuz 2022). Bu projeyi AB'nin de desteklemesi bekleniyor. Salzgitter'in planına göre 2026 yılında bir Yüksek Fırın'ın sökülerek hidrojenle çalışan Salcos 1 ile yılda 1 milyon ton'dan fazla çelik üretileceği hedefleniyor. Çelik üretimi yapan diğer büyük şirket Thyssenkrupp ve başkalarının da yakında hidrojen enerjisi kullanım hazırlıklarına başlayacakları bekleniyor/5,6/. Ukrayna savaşı öncesi hidrojenin fiyatı kg başına 8 usd iken daha sonra 12-15 usd'ye yükseldiği açıklandı. Iberya yarım adasında yeşil hidrojenin 4 usd/kg üretilebileceği de açıklanıyor. Dünya'da hidrojen fiyatının 2030 sonrası 1,5 usd/kg düzeyine kadar inebileceği kestiriliyor. AB'nin 2030 yılında 3 milyon ton yeşil hidrojen enerjisi üretebileceği hesapları da yapılıyor /7/. Öte yandan elektroliz tesislerinin maliyetleri de epey yüksek.1 kW'lık bir elektroliz tesisinin 2030 yılında maliyeti 400 ile 500 Euro arasında. Bugün bir dizi ülke ya hidrojen gazı üretiyor ya da üretim için hazırlık yapıyor. Bunların başında bugün yılda yaklaşık 20-25 milyon ton üretim ile Çin geliyor. Dünya toplam hidrojen üretimi 2020 yılında 115 milyon ton düzeyinde olup, üretimin 2030 yılında 200 milyon tonu ve 2050 yılında da 530 milyon tonu aşacağı hesaplanıyor. Bugün üretilen hidrojenin %70 kadarı doğal gazdan, %20'den fazlası kömürden % 1-2 kadarı da elektroliz yoluyla su'dan üretiliyor./8/. Öte yandan DNV Norveç, Dünya enerjileri içinde hidrojenin payının 2030 yılında sadece % 0,5 ve 2050 yılında ise % 5 olabileceğini, halbuki Paris iklim sözleşmesine göre Dünya sıcaklık artımının 1,5 derecenin altında kalabilmesi için hidrojenin payın % 15 kadar olması gerektiğini hesaplıyor /9/. Tüm bunların ışığında, hidrojen gazı kullanımının tüm dünyada önümüzdeki yıllarda gitgide artması bekleniyor. Böylelikle daha az kullanılacak fosil yakıtlarla iklimin daha fazla bozulmamasına da, katkıda bulunulacağı açık. Hidrojen gazı su'dan üretildiğinde 1 kg hidrojen gazı üretebilmek için yaklaşık olarak 10 kg su gerekiyor. 2050 yılında beklenen 500 milyon ton hidrojen gazı için kaba bir hesaplamayla 5 milyar ton su gerekecek. Zaten suyu kıt olan bir çok ülkede hidrojen üretimi sorun yaratacak savıyla buna karşı olan çevrecilerin harekete geçtikleri duyulmaya başlandı. Deniz suyundan hidrojen üretmek ise, kWh fiyatını 2 cent artıracak. Türkiye'nin 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı Genel Enerji Özel İhtisas Komisyonu Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Raporu'nda, hidrojen teknolojisine değinilmekle birlikte, resmileşen kalkınma planında hidrojen enerjisinin adı geçmemektedir. Hidrojen konusu üniversitelerimiz ve araştırma kuruluşlarımızda çok sınırlı biçimde ele alınmaktadır'/10/. Türkiye'nin hidrojen enerjisi konusunda bugünlerde ayrıntılı bir yol haritası açıklayacağını Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı geçenlerde (Haziran 2022) açıkladı. Ancak, Uluslararası raporlarda, küçük ülkelerin bile bulunduğu, hidrojeni stratejik enerji olarak gören ülkeler listesinde, Türkiye yer almıyor. Hidrojen gazı her çeşit endüstride ayrıca binaları ısıtmada, tüm taşıt araçlarında da kullanılabiliyor. Suyun elektrolizinde kullanılan elektriğin güneş ve rüzgar enerjilerinden elde edilmesi durumunda üretilen yeşil hidrojen hazırlıklarının tüm dünyada artımı planlanıyor. Bu ise herşeyden önce Güneş ve rüzgar enerjilerinin artırılmasına ve bunlardan elde edilecek kullanılamayan fazla elektriğin suyun elektrolizinde kullanılmasına bağlı olacak. Elektroliz tesislerinin de artarak güneş ve rüzgar enerji santrallerinin yanlarına kurulmasıyla hidrojen gazı enerjisi, gitgide yaygınlaşarak daha ekonomik duruma gelecek. Örneğin Konya Karapınar 1000 MWe güneş santralinin yanına böyle bir elektroliz tesisi kurulabilir, yaz aylarında, öğlenleri kullanılamayan elektrikten hidrojen gazı üretilir, depolanır ve kullanım yerlerine tanker ya da boru hatlarıyla iletilerek, Karapınar'da zaman zaman üretilen aşırı elektrik enerjisinin boşa gitmesi önlenebilinir. Öte yandan hidrojen gazı üretiminde fazla su kullanımı, suyu zaten kıt olan bazı ülkelerde sorun yaratabileceği ileri sürülüyor. Deniz suyundan üretim ise fiyatı artırıyor. Buradan her şeyin bir bedeli olduğu, hidrojen enerjisinin de olumsuz bir karşılığı olabileceği düşünülmelidir. Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi bir yandan doğa ve iklim için kuşkusuz daha uygun enerjileri kullanma çabaları sürerken, YE de aşırı artımıyla, ileride milyarlarca hurda panelin, milyonlarca rüzg r kulesinin yanı sıra, elektroliz tesislerinin, araç bataryalarından, yakıt hücrelerine kadar daha bir dizi çevreyi bozacak hurdalarla gelecek kuşakların uğraşacaklarını da hesaplamalı ve şimdiden bunlara karşı bilimsel yol ve yöntemlerle çözümler aranmalı. Gitgide daha fazla enerji kullanılmasına neden olan, aşırı nüfus artışı, nüfus planlamalarıyla önlenmeli, konfor ve savurganlık azaltılmalı. Ancak bunlar daha çok kişinin yaşam tarzıyla ilgili olduğundan nüfusu 8 milyar kişiyi bulan dünyamızda bunların yapılabilmesi ise, olanaklı gözükmüyor. Sonuç olarak, hidrojen gazı enerjisinin gitgide artarak kullanılması doğa ve iklim için önemli bir katkı sağlayacak ise de gelecekte, enerji kaynağı olarak, ne yazık ki, kurtarıcımız olamayacak. /10/ Ayrıntılar için TESPAM.org sitesindeki ilgili yazıya bkz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kayip-manto-asteroitlerine-dair-ilk-ipucu-bulunmus-olabilir", "text": "Gökbilimciler, bu yılın başlarında Venüs'ün yörüngesinde tuhaf bir asteroit keşfetti. Küçük bir dağdan daha büyük olmayan bu asteroidin ne olduğu, bir süredir devam eden çalışmayla birlikte şimdi netlik kazandı. Çalışmaya göre bu asteroit, Dünya'daki derin kayalarının çoğunu oluşturan olivin minerali açısından zengin gibi görünüyordu. Bazı gökbilimciler, bunun Güneş Sistemi'nin oluşumunda meydana gelen ve asla düzgün bir şekilde gözlemlenemeyen daha büyük bir asteroit kümesi için bir ipucu olabileceğini düşünüyor. Gökbilimciler zaten uzun zamandır Venüs'ün yörüngesindeki Vatiras adı verilen, kısa ömürlü nesnelerin daha da küçük bir nüfusunun varlığından şüpheleniyordu. Ancak onları tespit etmekte zorluk yaşıyorlardı. Çünkü Güneş'in parlaması sebebiyle bu cisimler zar zor görülebiliyordu. Yine de 4 Ocak'ta Kaliforniya'daki Palomar Gözlemevi'ndeki gökbilimciler bir tanesini net bir şekilde gözlemledi. Bu, 2020 AV2 adı verilen ve Güneş'in etrafında 151 günlük bir yörünge çizen 1.5 kilometre genişliğinde bir asteroitti. Romanya Akademisi Astronomi Enstitüsü'nden araştırmacı Marcel Popescu ve meslektaşları, 2020 AV2'nin nelerden oluştuğunu öğrenmek için asteroitin yansıyan ışığını ayırmak ve kimyasal bileşime ipucu olan emilim hatlarını ortaya çıkarmak için Kanarya Adaları'ndaki teleskopları kullandı. Ekip, 18 Haziran'da Monthly Notices of the Royal Astronomical Society'de yayımladıkları makalede, Dünya'nın mantosunda ve diğer bazı gezegenlerde de önemli bir mineral olan olivinin izini buldular. Popescu, Kesinlikle olivin egemen bir asteroit olduğunu söyleyemiyoruz ama olivin, yüzeyinde bol miktarda bulunuyor. ifadelerini kullandı. Madrid Complutense Üniversitesi'nden çalışmanın ortak yazarı Carlos ve Raul de la Fuente Marcos tarafından yapılan ayrı çalışmalar, 2020 AV2'nin büyük olasılıkla ana asteroit kuşağıyla ilişkili olduğunu ortaya koydu. Yani ona benzer bir dizi asteroit daha olabilir. Jüpiter'le yerçekimi etkileşimleri, onu ve potansiyel olarak bazı komşularını Dünya'ya doğru fırlatmış olmalıydı. Orada, karasal gezegenlerle birtakım yerçekimsel etkileşimin sonucunda, muhtemelen milyonlarca yıl boyunca Venüs'ün içindeki -şimdiki- yörüngesine sürüklenmişti. Bu, Popescu'ya göre asteroitler için onlarca yıldır süren kayıp manto gizemini çözmek için önemli bir kanıttı. Gökbilimcilerin bu gizemi çözmekte zorlanmasının bir nedeni de yeterince küçük görememeleri. Olivin bakımından zengin asteroitler, daha sert demir içerikli kayalara göre daha kolay toz haline gelir. Bu da kayıp mantoların çoğunun küçük parçalar halinde olduğu anlamına gelir. Popescu, 2020 AV2, Dünya'dan daha uzak oldukları için görülmesi zor olan daha küçük, olivin açısından zengin nesnelerin gizli bir popülasyonunun uzak bir temsilcisi olabilir diyor. Bu yazı, HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kirmizi-cuce-yildizin-yorungesinde-yeni-bir-super-dunya-tespit-edildi", "text": "Dünya'dan yaklaşık 36 ışık yılı uzaklıktaki GJ 740 adlı kırmızı cüce yıldızın yörüngesinde bir \"süper Dünya\" keşfedildi. Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü'nde doktora öğrencisi Borja Toledo Padron'un yönettiği araştırma ekibinin tespit ettiği gezegen, yıldızının etrafındaki dönüşünü 2,4 Dünya gününde tamamlıyor. Kütlesiyse, Dünya'nınkinin yaklaşık 3 katı. Söz konusu gezegen, boyutu ve kütlesinin Dünya'dan çok daha büyük olması sebebiyle \"süper Dünya\" diye anılıyor. Gezegenin, bu tür bir yıldızın etrafında en kısa dönüş periyoduna sahip ikinci gezegen olduğu kaydedildi. Padron, gezegenin kütlesinin ve dönüş süresinin, 1,4 Dünya yarıçapına sahip kayalık bir gezegene işaret ettiğini kaydetti. NASA'nın Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu'yla yapılacak gözlemlerle bu bilgilerin teyit edilebileceğini belirtti. Yıldızın güneşe, gezegenin yıldızına çok yakın olduğuna dikkat çeken araştırma ekibi, yeni \"süper Dünya\"nın gelecek yıllarda araştırmalara konu olabileceğini söyledi. Bununla birlikte bulgular, yıldızın etrafındaki dönüşü 9 yılda tamamlayan ve 100 Dünya kütlesine yakın kütlesi olan ikinci bir gezegenin varlığına işaret ediyor. Ancak verilerdeki dikeyhız sinyali, yıldızın manyetik döngüsünden kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla bu gezegeni doğrulamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyuluyor. Araştırmanın bulguları hakemli bilim dergisi Astronomy & Astrophysics'te yayımlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/komsu-gezegenleri-yeterince-taniyor-musunuz", "text": "Öncelikle mahallemizi tanıtalım. Güneş sistemimiz, Laniakea Süper Galaksi Kümesinin uç kısımlarından birinde bulunan Samanyolu galaksisinin Orion Kolu üzerinde bulunmakta. Merkezinde genç bir ana-kol yıldızı olan Güneş ile etrafında dönen gezegenler, bu gezegenlerin uyduları, cüce-gezegenler, göktaşları, kuyruklu yıldızlar gibi binlerce gök cismini barındıran bir mahalle burası. Ancak bu size mahallemizin çok kalabalık olduğu hissini vermesin, zira 7milyar kilometreden daha büyük bir genişliğe sahip olan güneş sistemimiz aslında oldukça ıssız. Dünyamızın da arasında bulunduğu 8 gezegen, bu uçsuz bucaksız boşlukta, bir merkezinde güneş bulunan eliptik bir yörüngede, aşağı yukarı aynı düzlemde ve aynı yönde dönüyorlar. Merkür:Güneşe en yakın gezegen olan Merkür aynı zamanda güneş sisteminin en küçük gezegeni. Dünyanın 18'de biri kadar büyüklükte, yani uydumuz ay kadar. Fakat yapısında bol miktarda demir elementi barındırdığı için aydan çok daha ağır. Güneş etrafında dönüşünü en kısa zamanda tamamlayan gezegen; Merkür'de bir güneş yılı 88 dünya gününe karşılık geliyor. Kendi ekseni etrafındaki dönüşü ise şaşırtıcı derecede yavaş: Merkür'de bir gün tam 59 dünya günü! Astrofizikçiler bu kadar yavaş dönüşün büyük bir astroitle çarpışma sonucu olabileceği görüşünde. Merkür'ün bir atmosferi olmadığı için gündüz güneşe bakan yüzeyde sıcaklık 450 C iken karanlıkta kalan yüzeyin sıcaklığı -170 C olur. Venüs: Kapı komşumuz Venüs güneşe ikinci en yakın gezegen. Dünyaya oranla bir güneş yılı daha kısa olmasına rağmen, Venüs'te bir gün tam 117 dünya günü sürüyor.Büyüklük olarak dünyaya çok yakın ölçeklerde olduğu için kardeş gezegen olarak da bilinen Venüs'ün belki de en ilginç yanı güneş etrafında dolaşırken bize göre ters yönde hareket etmesi. Venüs güneşe en yakın gezegen değil ama güneş sisteminin en sıcak gezegeni çünkü karbondioksitten oluşan bir atmosferi var ve sıcaklık gezegen yüzeyinde hapsolarak 470 C'ye kadar çıkıyor. Mars: Tüm gezegenler içinde en ünlüsü Mars bir diğer kapı komşumuz. Güneşe olan uzaklığı baz alındığında dördüncü sırada yer alıyor. Nam-ı diğer Kızıl Gezegen,rengini yüzeyinde bol miktarda bulunan demir oksitten alıyor. Yıllar boyunca Mars, uzayda bizden başka canlı hayat arayışı için bir umut kaynağıydı. Ancak özellikle son yıllardaki uzay araştırmaları, gönderilen gözlem araçları sayesinde artık orada hayat olmadığını biliyoruz. Büyük volkan kraterlere, sismik hareketler sonucu oluşmuş derin kanyonlara, ince bir atmosfere ve kutuplarında donmuş halde de olsa suya sahip Mars, yine de Dünyadan sonra hayat kurmak için düşünülen en güçlü aday. Sadece birkaç ufak problem var: aylarca süren toz fırtınaları, geceleri -150 C'ye düşen sıcaklık ve karbondioksitten oluşan atmosfer. Jüpiter: Burada artık yerkabuğuna sahip iç gezegenleri geride bırakıp gazdan oluşan dış gezegenlere doğru geliyoruz. Mars'tan dış gezegenlere doğru seyahat ederken, kalınca bir astroid kuşağını geçince ilk karşımıza çıkan, güneş sistemimizin 'abi'si Jüpiter. Jüpiter o kadar büyük ki, diğer tüm gezegenlerinin toplamının iki katı kütleye ve dünyadan 11 kat büyük bir yarıçapa sahip. Çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşan bu gaz devinin ayrıca irili ufaklı bilinen 67 tane uydusu var! Bu uydulardan Europa'da ise dünyanın iki katı miktarında su olduğu bilinmekte. Jüpiterin bizim için diğer bir önemi de dünyanın koruması olması: Güçlü yerçekimi sayesinde dünyanın göktaşı bombardımanına uğramasını engeller. Satürn: Sıradaki gezegen, yine dev bir gaz gezegeni olan Satürn. Ünlü halkalarıyla belki de gezegenlerin en güzeli diyebiliriz. Satürnün 9 halkası oldukça ince, en kalın yeri 1 kilometre, en ince kısmı 10 metreye kadar düşüyor (Satürn'ün yarıçapının dünyanınkinden 9 kat büyük olduğunu düşününce çok çok ince!) ve çoğunlukla birkaç milimetreden birkaç metre büyüklüğüne kadar değişen buz parçalarından oluşuyor. Satürn, en büyük kütleli ikinci gezegen olmasına rağmen ortalama yoğunluğu en düşük gezegen, sudan daha düşük bir yoğunluğa sahip. Tıpkı Jüpiter gibi, Satürn de uydu zengini bir gezegen: bilinen 62 uyduya sahip. Bunlardan en büyüğü Titan, Merkür'den daha büyük ve yüzeyinde sıvı hidrokarbondan oluşmuş göllere, Nitrojen, Metan ve az miktarda Hidrojen'den oluşan bir atmosfere sahip. Uranüs: Güneş sistemimizin iyice dış bölgelerine doğru ilerledikçe karşımıza bir buz devi olan Uranüs çıkıyor. Uranüs eski çağ astronomlarının bilmediği bir gezegen, çünkü çıplak gözle çok zor görülüyor. Ancak teleskopun icadından sonra keşfedildi. Uranüsün ilginç bir özelliği eksen eğikliğinin 97.9 derece olması. Yani bir kutup doğrudan güneşe doğru bakarken diğer kutup tam tersi yönde karanlıkta kalıyor. Bu da Uranüste mevsimlerin çok uç noktalarda yaşanmasına neden olmakta. Güneşin etrafındaki turunu 84 yılda tamamlarken ekvator bölgelerinde 21 yıl yaz, 21 yıl kış mevsimi görülüyor ve kutuplarda da sırasıyla 42 yıl gündüz ve 42 yıl gece oluyor. Uranüs kendi ekseni etrafında dönerken Dünya'ya göre ters yönde dönüyor. Gezegen açık mavi görüntüsünü atmosferinin üst katmanını oluşturan su, amonyak ve buz halindeki metandan alıyor. Güneş sisteminde görülebilecek en düşük yüzey sıcaklığı ise bu gezegende; -224 C. Neptün: Güneş sistemimizin son gezegeni Neptün komşusu Uranüs'e oldukça benzemekte. Neptün, çıplak gözle görülemediğinden geç keşfedilmiş bir gezegen. Uranüs'ün yörüngesinin olması gerektiğinden çok küçük bir fark göstermesi üzerine astronomlar, o bölgede başka bir gezegenin olması gerektiği kanısına varmış ve gözlemler sonucunda Neptün'ü keşfetmişler. Güneş etrafındaki turunu 164 yıldan fazla bir zamanda tamamlıyor. Tüm dış gezegenler gibi Neptün'ün de halkaları var. Neptün'ün ilginç bir özelliği de kendi dönme ekseninin tersine yörüngede dönen tek uydu olan Triton'a sahip olması. Atmosferindeki metan tüm kırmızı ışığı soğurduğu için gezegen mavi görünüyor. Gezegen turumuzu burada sonlandırıyoruz. Elbette başta da söylediğimiz gibi güneş sistemimiz bu sekiz gezegenin dışında sayısız gök cismini barındırmakta, bir sonraki yazımızda da size onlardan bahsedeceğiz. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, her geçen gün mahallemiz hakkında daha fazla bilgi elde ediyoruz. Son bir yıl içinde New Horizons uzay aracıyla eskiden gezegen olarak kabul edilen ama artık bilim insanlarınca cüce gezegen olarak tanımlanan, güneş sistemimizin en dış bölgesinde bulunan Pluto'yu inceleyebildik; Rosetta uzay aracıyla bir kuyruklu yıldıza ilk defa iniş yaptık. Dünya döndükçe, insanlık olarak bu keşiflerin heyecanını duymaya da devam edeceğiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kozmik-aga-ilk-bakis", "text": "Galaksiler, gaz bulutları ve galaksi kümeleri kozmosta rastlantısal bir dağılım göstermezler. Bunlar ağ benzeri büyük bir yapı oluştururlar ve bunların gaz zengini filamanları evrenin başlangıcından itibaren gelişmiştir. Bu kozmik ağlarda maddenin büyük bir kısmı barınır ve galaksilerin dağılımını belirler. Astronomlar bu yapının bazı kısımlarını modeller yardımıyla tasarladılar. Ancak şimdiye kadar düğüm noktaları ve tek bir filaman gibi minik kısımlar sınıflandırılabilmişti. Şimdi ise astronomlar ilk kez kozmik ağın bir kısmını doğrudan doğruya görüntülemeye başardılar. Lyon Astrofizik Araştırmaları Merkezi'nden Roland Bacon ve ekibi Avrupa'nın Çok Büyük Teleskopu'ndaki MUSE enstrümanıyla, uzaktaki bir gökyüzü parçasını 140 saat gözlemledi. Bu spektroskop, uyarlanabilir optiklerle birleştirildiğinde en uzaktaki cisimlerin görünebilir ışığındaki spektrumu yüksek çözünürlükle analiz edebiliyor. MUSE Extremely Deep Field ilk kez gökyüzünün 30 açısal saniye büyüklüğündeki bir bölümünü ve içinde bulunan Lyman alfa ışını gibi kaynaklarını gösteriyor. Bu ışın her şeyden önce evrenin başlangıcındaki gaz akımlarında ve galaksilerin kozmik filamanlarında bulunanlar gibi uyarılmış hidrojenden yayılır. Görüntüler Lyman alfa ışınına ait, topaklı ve ipliğimsi yapılar oluşturan en az 1200 kaynağı aydınlattı. Bu cisimlerin üçte birinden fazlası o kadar zayıf ışıyor ki bunlar Hubble'ın Ultra Deep Field alanında bile görünmez kalıyorlar. Araştırmacılara göre bu yapıların yaşı ilk patlamadan bir milyar yıl sonrasına kadar uzanıyor. Bu zayıf ışık kaynaklarının düzeni ve özellikleri, erken kozmik ağın bir kısmını oluşturduklarını açıklıyor. 'Bu çok önemli bir adım' diyen araştırmacılar görüntülerden yola çıkarak, zayıf ışığın büyük bir kısmının milyarlarca küçük ve zayıf kütleli galaksiler tarafından üretildiği sonucuna vardılar. Bunlar yaklaşık olarak on milyon güneş kütlesi kadarlar. 'Uzayın uzaklıklarında son derece zayıf Lyman alfa kaynaklarının bulunduğunu kanıtlayan bir gözlem oldu' diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kucuk-plutonun-buyuk-uydusu-charon", "text": "39 yıl önce bugün Plüton'un uydusu Charon keşfedildi. Charon, 1978'de keşfedilen ve Plüton'un en büyük doğal uydusu. Ancak Plüton'a kıyasla çok da küçük olmadığı için, Plüton ile birlikte bir çift gezegen sistemi olarak nitelendiriliyor. Plüton'un diğer uyduları Nix ve Hydra 2005 yılında, Kerberos 2011 yılında ve Styx de 2012 yılında keşfedildi. Charon kimi zaman dış Güneş Sisteminde daha küçük bir gökcismi olan Chiron ile karıştırılıyor. 22 Haziran 1978 tarihinde gökbilimci James Christy tarafından keşfedilen Charon adını antik Yunan ve Roma mitolojisinde önemli bir figür olan Kharon'dan alır. İnanışa göre Kharon ölen insanların ruhlarını, ölüler ülkesine götürmek için Acheron ırmağında kayıkçılık yapar. Eğer ruh Kharon'a para vermezse, asla kayığa binip karşıya geçemez. Bu nedenle ölüler gömülürken ağzına ya da gözlerinin üzerine sikke yerleştirilirdi. Kharon'un adı Yunan mitolojisinde tanrı Hades ile anılırken, Roma mitolojisinde bunun karşılığı olan Plüton ile birlikte anılırdı. Bazı gökbilimciler Plüton-Charon gibi çift gezegen sistemlerine Dünya-Ay ikilisini de örnek gösteriyor. Ancak, Dünya ile Ay arasındaki kütle farkının büyüklüğü nedeniyle, bu görüş bilim insanları tarafından genel anlamda kabul görmüyor. Charon ve Plüton arasındaki mesafenin Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegen-uydu sistemlerindeki mesafelere göre çok daha yakın olması, astronomlar tarafından yoğun bir ikili sistem olarak da değerlendirilmesine neden oluyor. Charon , aynı zamanda Neptün Ötesi Gökcismi olarak da nitelendiriliyor. Bunun nedeni Güneş Sistemi'nde ortalama yörüngesi Neptün'ün ortalama yörüngesinden büyük olan bütün gökcisimlerinin NÖC olarak sayılması. Charon'un gözlenmesi önemli bir bilimsel adımdı. Çünkü böylece Kepler'in gezegensel hareket yasalarından yararlanılarak, Plüton-Charon sisteminin kütlesinin hesaplanması olanaklı hale gelmişti. Charon'un kütleçekim etkisi hesaplanarak, Plüton'un gerçek kütlesi saptanmıştı. Charon'un keşfi uyarlamalı optik çalışmalarına da izin verdiği için Plüton'un gerçek çapının hesaplanmasında da önemli rol oynamıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kultur-kolejinde-nobel-haftasi", "text": "Nobel Ödülleri sahiplerini teker teker buluyor. Fizik ve kimyadan fizyoloji ve tıp alanına kadar birkaç dalda verilen Nobel Ödülleri; bilim ve teknoloji dünyasında bugünü anlamak ve geleceğe adım atan çalışmaları ödüllendirmek adına çok önemli. Nobel Ödülleri, çığır açıcı bilimsel çalışmaları ödüllendirirken geleceğin bilim insanlarını bugünden kazanmak/heveslendirmek gibi de bir avantaj sağlıyor. Anaokulundan üniversiteye nitelik açısından zengin ve bütünlüklü bir eğitim sunan Kültür Koleji, bu yıl da eğitim öğretime adapte ettikleri Nobel etkinliklerine devam ediyor. Daha anaokulundan bilim teknoloji merakı uyandırma gayretinde olan eğitim sistemlerinde Nobel Ödülleri'nin büyük bir önemi var. K12'de düzenlenen Nobel Haftası da bunun en önemli göstergesi. Daha önce kendisiyle görüştüğümüz Kültür Koleji (K12) Okullar Koordinatörü Biriz Kutoğlu, öğrencilerin merak duygusunu beslemek ve onları bilim ve teknoloji konusunda heveslendirmek için Nobel Ödülleri'ne ilişkin eğitim sistemlerini ve 2017'deki ödül törenine öğrencilerle birlikte yaptıkları çıkarmayı anlatmıştı. Bu hafta ise K12 Anadolu ve Fen Liseleri için Nobel Haftası etkinlikleri düzenleniyor. Etkinlikler kapsamında Stockholm ve Oslo'dan canlı yayınlar yapılıyor. Fizyoloji ve Tıp, Fizik, Kimya ve Barış dallarında verilen ödüller sınıflardan canlı yayınlanıyor. 2017'deki Ödül Töreni'ne katılan öğrenciler, deneyimlerini paylaşıyor. Kültür Koleji'nin Bilim Merkezi'nde Nobel değerlendirmesi, Radyo Kültür'de ise Nobel Özel yayını yapılıyor. Geleceğin bilim insanlarını bugünden yetiştirme amacı güden Kültür Koleji'nde ayrıca, 9. sınıfların tarih, fizik, kimya ve biyoloji derslerinde Nobel Ödülleri'nin hikayesi, Alfred Nobel'in vasiyeti, ilk Nobel Ödülü sahipleri ve Nobel Ödülü'nü kazananların nasıl seçildiği gibi konularda eğitimler veriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kutlecekimi-dalgalari", "text": "Herkes bu konuda konuştu ama Kütleçekimi Dalgaları konusunu, doğru olarak bizden dinlemelisiniz. Einstein'in 100 yıllık öngörüsünün 14 yıl için doğrulanması üzerine. Astronomlar, Einstein'ın 100 yıllık kuramının öngördüğü kütleçekimi dalgaları ilk kez doğrudan tespit edebildi. Kısaca LIGO olarak bilinen Lazer İnterferometre Kütleçekimi-Dalga Gözlemevi'nin 11 Şubat tarihinde yaptığı duyuru ve Physical Review Letters'da yayımlanan makale, 1.3 milyar yıl ötedeki iki karadeliğin çarpışmasıyla ortaya çıkan yeğin sinyali tanımlıyor. Bu keşif Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nın bir diğer özelliğini doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda bilim adamlarının evreni gözlemesi ve incelemesi için yepyeni bir pencere açıyor. Einstein'in 100 sene önce teorik olarak öngördüğü kütleçekimi dalgaları ilk kez 11 Şubat tarihinde doğrulanmış oldu. LIGO projesinde çalışan bilim insanları merakla beklenen duyurularında, LIGO'nun ikiz dedektörlerinin Dünya'dan 1.3 milyar yıl ötedeki iki karadeliğin çarpışması sonucu oluşan kütleçekimi dalgalarının cıvıltısını duydular. Uluslararası fizikçilerden oluşan ekibin Einstein'in kütleçekimi dalgalarını varlığını kanıtlaması, son yüzyılın astrofizik dalındaki belki en büyük keşfi olarak değerlendiriliyor. Bu çok önemli bir gelişme; çünkü yalnızca evrenin nasıl çalıştığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda evreni inceleyenlere yepyeni bir yol sunuyor. Kütleçekimi dalgalarının sinyali, LIGO'nun iki laboratuvarında çalışan fizikçiler tarafından geçen yıl 14 Eylül tarihinde tespit edilmişti. Ve bu tarihi olayın açıklaması 11 Şubat'ta yapıldı. Uzmanlar şimdiden bu keşfin Nobel ile ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakıyor. Bu çalışma Physical Review Letters isimli önde gelen fizik dergisinde yayımlandı. Kütleçekimi dalgaları fizikçileri en çok heyecanlandıran olguların başında geliyor, çünkü bunlar Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'nın doğrulanmayı bekleyen son öngörüsüydü. Böylece bu keşif sayesinde kütlenin evreni nasıl şekillendirdiği de anlaşılmış olacak. Kütleçekimi dalgalarını uzayda ışık hızında yol alan ses dalgalarına benzetebiliriz diye konuşan Batı Avustralya Üniversitesi'nden kütleçekimi araştırmacısı David Blair, Bugüne dek insanlık evren karşısında sağırdı. Birdenbire onu nasıl dinlememiz gerektiğini öğrendik. Evren bizimle konuştu ve bizler ne dediğini anladık diye konuşuyor. X- ışınları ve radyo dalgalarının keşfi gibi önemli bilimsel gelişmeler sayesinde kütleçekimi dalgaları tespit edilebildi. Artık evreni görmek ve incelemek için yepyeni bir olanağa sahibiz. Kütleçekimi dalgalarının ne olduğunu anlamak için öncelikle Einstein'ın kuramına bir göz atmak gerekiyor. Kurama göre uzay-zamanın dokusunu evrende kütlesi olan her şey bükebilir. Karadeliklerin birleşmesi veya yıldız patlamaları gibi yıkıcı bir olay meydana geldiği zaman evrendeki bükülmeler dalga dalga yayılır. Bunlar havuza atılan bir taşın yaydığı dalgacıklara benzer. Bu dalgaların Yeryüzü'ne erişenleri çok küçük yaklaşık bir atomun çapının milyarda biri kadar- olduğu için bilim insanları yıllardan beri bunları bulmayı başaramamıştı. Dünya'ya ulaşabilen kütleçekimi dalgaları ancak LIGO sayesinde gözlenebildi. LIGO laboratuvarında, 4 km uzunluğunda boruların içinde aynalardan yansıyarak geri tepen lazer ışınlarının boyutlarındaki akıl almaz küçüklükteki değişiklikler ölçülebiliyor. 14 Eylül 2015'te LIGO'nun Louisiana'daki Livingstone Laboratuvarı'nda görece önemli bir değişiklik tespit edilmişti. Bu, sistemde bir kuş cıvıltısı olarak duyuldu. 7 milisaniye sonra 4.000 km ötede, LIGO'nun Washington Eyaleti'ndeki Hanford Laboratuvarı'nda aynı cıvıltı bir kez daha duyuldu. Bilim insanlarına göre bu sesin nedeni Dünya'dan geçen bir kütleçekimi dalgasıydı. Bu cıvıltıyı aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz. O tarihten sonra bilim insanları bu sinyalin başka bir şey tarafından yaratılmadığından emin olmak için çok yoğun bir çalışma sürdürdüler. 11 Şubat'ta nihayet beklenen açıklama geldi: Sinyalin nedeni kütleçekimi dalgasıydı ve bu keşfin istatistiksel olarak anlamlılığı 5.1 sigmaydı. Başka bir deyişle sonucun yanlış olma olasılığı 6 milyonda birdi. Bilim insanları bu sinyalin kaynağını tespit edebildiler. Sinyalin kaynağı 1.3 milyar yıl önce iki karadeliğin birleşmesi sonucu ortaya çıkan uzay-zaman dokusundaki bükülmeydi. Bu dalgalar evren boyunca yayılmış ve geçen yıl da bize ulaşmıştı. Kütleçekimi dalgaları ilk olarak 1970'li ve 80'li yıllarda Joseph Taylor Jr. ve ekibi tarafından açıklandı. Taylor ve Russell Hulse 1974 yılında bir nötron yıldızı ve yörüngesindeki pulsardan oluşan ikiliyi keşfetti. Taylor ve Joel M. Weisberg 1982 yılında pulsarın yörüngesinin zaman içinde kütleçekimi dalgaları şeklinde enerji yaydığı için daraldığını keşfetti. Pulsar ile ilgili bu spesifik kütleçekim dalgasını ölçme başarılarından dolayı Hulse ve Taylor 1993 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldüler. LIGO'nun yeni keşfi ise kütleçekim dalgalarını doğrudan ilk kez gözleyen proje olarak farklı bir yerdedir. Bu keşif, kütleçekimi dalgalarının bize öğreteceklerinin daha başlangıcı. Kütleçekimi dalgalarını tespit edebilecek başka gözlemevlerinin ve dedektörlerinin de gelecek 5 yıl içinde devreye girmesi bekleniyor. Bunlar kütleçekimi radyasyonlarını daha hassas bir şekilde ölçebilecek. Halihazırda Evrenimizin geçmişinde neler olduğunu anlamak için radyo dalgalarını dinlediğimiz gibi, artık aynı sonucu kütleçekimi dalgalarını dinleyerek de elde edebileceğiz. İşin en heyecan verici kısmı ise, ne ile karşılaşabileceğimizi şimdiden öngöremiyor olmamız. LIGO bu kütleçekimi dalgalarını tespit etmek amacıyla 1980'li yıllarda M.I.T.'den fizik profesörü Reiner Weiss, CALTECH'ten Richard P. Feynman Kuramsal Fizik Profesörü Kip Thorne, yine CALTECH'ten fizik profesörü Ronald Drever öncülüğünde kuruldu. LIGO, birbirinden binlerce kilometre uzakta konumlandırılmış iki lazer interferometreden oluşur. Biri Louisiana Eyaleti'nde Livingstone'da, diğeri Washington Eyaleti'nde Hanford'dadır. LIGO, kütleçekimi dalgalarını tespit edebilmek için ışık ve uzayın fiziksel özelliklerinden yararlanır. Tesisin kuruluşu için gerekli olan mali kaynaklar Amerikan Bilim Vakfı tarafından karşılanmıştır. LIGO şu anda Caltech ve M.I.T. tarafından yönetiliyor. LIGO araştırmaları, ABD'deki ve 14 diğer ülkedeki üniversitelerden gelen 1000 kadar bilim insanının oluşturduğu LIGO Bilimsel İşbirliği tarafından yürütülüyor. LSC'ye katkıda bulunan 90'dan fazla üniversite ve araştırma enstitüsü dedektörleri geliştirdi ve verileri analiz etti. LSC dedektör ağı LIGO interferometrelerini ve GEO600 dedektörünü içerir. Kütleçekimi dalgaları evrende çok güçlü olayların neden olduğu uzay-zaman dokusundaki dalgalardır. Bu güçlü olaylara örnek olarak çarpışan karadelikleri, patlayan yıldızları, hatta evrenin kendi doğumunu sayabiliriz. Albert Einstein kütleçekimi dalgalarının varlığını Genel Görelilik Kuramı kapsamında 1916 yılında öngördü. Einstein'ın matematiğine göre hızlı ve devasa gökcisimleri uzay-zamanı öyle bir şekilde bozarlar ki, bu bozulan uzayın yarattığı dalgalar kaynağından uzaklaşarak yayılır. Bu dalgalar evrende ışık hızında yol alırlar; orijinal kaynakları ile ilgili bilgiyi de taşırlar. - http://www.nature.com/news/einstein-s-gravitational-waves-found-at-last-1.19361 - https://www.sciencedaily.com/releases/2016/02/160211103935.htm - http://www.sciencealert.com/live-update-big-gravitational-wave-announcement-is-happening-right-now - http://www.nytimes.com/2016/02/12/science/ligo-gravitational-waves-black-holes-einstein.html?_r=0 - http://news.discovery.com/space/galaxies/gravitational-waves-detected-for-first-time-160211.htm - http://news.discovery.com/space/gravitational-waves-vs-gravity-waves-know-the-difference-160208.htm - http://www.ligo.org/science/faq.php - http://www.bbc.com/news/science-environment-35553549"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/kuzey-kore-hidrojen-bombasi-mi-denedi", "text": "Kuzey Kore TV'leri, 3 Eylül 2017 günü, yer altında bir hidrojen bomba denemesi yapıldığını açıkladı. Bunun, gerçekten bir hidrojen bomba denemesi olup olmadığı tartışılıyor. Çünkü hidrojen bombasının yapımı ve planlandığı gibi patlatılması, bilinen atom bombası yapımına göre çok daha zor ve ileri bir teknoloji gerektiriyor; bunun ise Kuzey Kore'de bulunduğu sanılmıyor. 6,3 büyüklüğünde deprem oluşturan, Kuzey Kore'nin 100 km çevresinde, Güney Kore, Çin, Japonya'da, hatta ABD ve AB ülkelerinde sinyalleri alınan yüksek şiddetteki patlamanın, hidrojen bombasından değil de, büyük güçte bir atom bombası denemesinden kaynaklanmış olacağı düşünülüyor. Patlamadan 12 dakika sonra, 8200 km uzaklıktaki Bavyera'da bile depremin sinyalleri alındı. Eğer gerçekten de bu bir hidrojen bombası denemesiyse, o zaman Kuzey Kore'nin, ABD'ye karşı elini çok kuvvetlendirmiş olacağı ileri sürülüyor. Çünkü böyle bir bomba Hiroşima'ya atılandan 1000 kat daha etkili olabilir ve tek bir hidrojen bombası, sınıra 50 km uzaklıktaki Seul'e ve daha uzaktaki Tokyo'ya hatta Chicago'ya atıldığında bir anda canlı bırakmayabilir, her şeyi yok edebilir. Bilindiği gibi hidrojen bombasından çok daha güçsüz olan atom bombaları, II. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya atıldığında, ilk anda 100.000 daha sonra da bombaların etkisiyle 130.000 kişi ölmüş, Hiroşima ve Nagazaki'de taş üstünde taş kalmamıştı. Atom bombalarından kurtulan uzaktakiler ise özellikle kan kanserine yakalanmışlardı. Hidrojen bombasında ortaya çıkan enerji, hidrojen gibi hafif atom çekirdeklerinin çok yüksek basınç ve milyonlarca derecedeki sıcaklık altında kaynaşmasından ortaya çıkıyor. Bu çeşit tepkimeler Güneş'te sürekli oluyor. Atom bombasında ortaya çıkan enerjiyse, uranyum ve plütonyum gibi ağır atom çekirdeklerinin bölünmesinden ortaya çıkıyor ve bunun kontrollü çalıştırılması nükleer santrallerde oluyor. Hidrojen bombasının çalıştırılabilmesi için gereken yüksek basınç ve sıcaklık ise, bomba kapsülünün ilk bölümüne konan atom bombasıyla sağlanabiliyor. Böylelikle hidrojen bombasında, atom bombası ateşleme fitili gibi kullanılıyor. Bunun, patladığı anda, ikinci bölümdeki hidrojen gibi hafif atom çekirdeklerini tepkimelerle kaynaştırıp, bir anda harekete geçirerek ortaya çıkacak devasa enerjiyle patlatılması çok üstün bir teknoloji gerektiriyor ki bu da hiç kolay değil ve Kuzey Kore'nin bunu başardığına bu nedenle inanılmıyor. Kapsülün atom bombası bölümünde, fisyona uğrayan ağır atom çekirdeklerinden ortaya çıkan çok sayıda nötron, kapsülün termonükleer bölümündeki lityumdan, trityum ve helyum üretiyor. Trityum ise çok yüksek sıcaklıkta döteron ile kaynaştığında çok büyük bir enerji açığa çıkıyor ve hidrojen bombasının devasa gücü bundan kaynaklanıyor. Hidrojen bombasını ilk kez 1 Kasım 1952 günü ABD, \"Operation Ivy Mike\" adıyla Pasifik okyanusundaki Mercan adalarında denedi. 1 yıl sonra Sovyetler, daha sonra Fransızlar, İngilizler ve Çinliler de denemeler yaptılar. Bunlar prototipler olup, gerçekten kullanılabilir bir hidrojen bombası bugüne kadar hiçbir yere atılmadı, savaşlarda kullanılmadı. Yeraltı patlamalarında daha çok hidrojen bombasının ilk bölümündeki atom bombasından çeşitli radyoaktif maddeler toprağa, biyolojik sisteme ve sızıntıyla ya da yarıklardan da atmosfere karışabilir. Bombanın gücüne ve atmosferik hareketlere göre radyoaktif maddeler çeşitli bölge ve ülkeleri etkileyebilir. Bombanın ikinci bölümündeki hafif atom çekirdeklerinin çevreye etkisi, atom bombasından çok daha azdır. Buna rağmen vücuda besinler yoluyla önemli bir etki 12,6 yıl yarılanma süreli trityumdan gelebilir. Çin yetkili kurumları, Kuzey Kore'de 03.09.2017 günü patlatılan bombadan kaynaklanan herhangi bir radyoaktif madde ölçülemediğini bildirdiler. Hidrojen bombasının havada patlatılması sonucu ortaya çıkacak radyoaktif maddelerin çeşitli bölgeleri ve çok uzaklardaki ülkeleri bile zamanla etkilemesi beklenir. Düştüğü kentte ise her şeyin son bulacağı açıktır. Bombanın hiçbir yere atılmayacağı umulur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/lagrange-gorevi-gunes-firtinalari-icin-erken-uyari-sistemi", "text": "Carrington Olayı olarak bilinen 1859'daki güneş fırtınasının dünyaya önemli jeomanyetik etkileri olmuştu. Kuzey Işıkları'nı Küba gibi uzak bölgelerde görülebilir hale getiren bu güneş fırtınası telgraf hatlarını da etkilemiş, operatörler ekipmanlardan kıvılcımlar çıktığını bildirmişlerdi. O dönemde hayatı pek etkilemeyen bu olayın bugün gerçekleşmesi durumunda şehir merkezlerinde elektrik kesintileri olabilir, GPS ve uydu iletişimlerini riske atabilir. Bu nedenle, 100-200 yılda bir olabileceği belirtilen bu tür güneş fırtınaları için bir erken uyarı sistemine sahip olmak güç ünitelerinin korunması ve iletişimin sağlanmasına yönelik tedbirlerin alınabilmesi açısından önem taşıyor. Mevcut durumda, güneşteki rüzgar ve plazma hareketliliğini gözlemleyerek dünyayı etkileyebilecek bir güneş fırtınasından birkaç saat ila birkaç gün öncesinde haberdar olabiliyoruz fakat güneşin bütününün görüntüsüne sürekli olarak sahip değiliz ve görünmeyen kısımda oluşabilecek tehlikeler de var. Avrupa Uzay Ajansı tarafından planlaması yapılan, güneşin tamamının görüntüsünü kesintisiz olarak almaya yönelik uzay görevi bu durumu değiştirebilir. Lagrange görevi olarak adlandırılan proje, ismini uydunun konuşlanacağı 5. Lagrange noktasından alıyor. Güneş fırtınalarını gözlemlemekle görevlendirilecek uydunun bu fırtınalara karşı dayanaklı olması gerekiyor. Mevcut uzay araçlarının zorlu koşullarda kendilerini güvenli moda alarak faaliyetlerine ara verdiklerini belirten Kraft, planladıkları uydunun her durumda etkin halde olmasının gerekeceğini ve bu amaçla Carrington Olayı'ndakinden daha güçlü güneş fırtınalarına dayanmasını sağlayacak bir koruma sistemi geliştirmekte olduklarını ifade ediyor. Uzay aracının, zorlu koşullarda da görevine devam edebilmesi için görüntüde bozulmaya neden olan yüklü partikülleri tespit edip silmesi de gerekecek ve bu işlem için yapay zeka kullanılması planlanıyor. Henüz erken aşamalarında olan bu uzay görevi tasarısının, onaylanması durumunda uçuşun 2025'te gerçekleşmesi öngörülüyor. Faal durumdaki gözlem uydularından önemli bir kısmının birkaç yıl içinde ömrünü dolduracak olması Lagrange görevinin zamanlamasını daha da önemli hale getirmekte. Almanya ve İngiltere'nin de aralarında bulunduğu ülkelerin projeyi desteklendiğine dair açıklamalar olduğunu belirten Kraft, onayın verileceğine dair umutlu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/led-ampul-ve-ekranlardan-yayilan-mavi-isinlarin-vucudumuza-ne-gibi-etkileri-var", "text": "Son yıllarda gitgide artarak kullanılan LED ampullerin yaydığı ışığın zararlı olup olmadığı konusunda medyada çeşitli yayınlar yapılıyor. Bu konuda bize de sorular geliyor. Önce şunu belirtelim LED ampullerden yayılan ışınlar, güneş ışığındaki ışınlar gibi elektromanyetik dalgalar olup, bunların radyoaktif maddelerden yayılan çok daha girici gama ışınları gibi radyasyonlarla bir ilgisi yoktur. LED, Light Emitted Diode 'un baş harflerinden oluşur. Bu çeşit ampullerde kullanılan yarı iletken maddeli diyotun uçlarına voltaj uygulandığında elektrik akımı geçerken yarı iletken maddenin atomları aldıkları enerjiyle ışınlar yayar. Beyaz ışık elde edilebilmesi için ampulün içinde 3 adet yarı iletken diyot bir Chipset içinde yanyana bulunur ve bunlar farklı renkte ışınlar yayarlar. Bu ışınların karışımından da LED ampullerde beyaz ışık oluşur. LED ampullerden yayılan beyaz ışığın içindeki mavi işınların dalga boyları, diğer ışınlarınkinden daha kısa olup, 380-500 Nanometre arasındadır . Kısa dalga boylu ya da yüksek enerjili mavi ışınlar, derinin derinliklerine kadar girip vücudumuzu etkileyebilir. Mavi ışınlar her gün kullanmakta olduğumuz akıllı telefonlardan, LED-TV, tablet, PC'lerden ve çok çeşitli elektronik aletlerin ekranlarından da yayılır ve özellikle gözlerimiz bunlardan sürekli etkilenir. Öte yandan mavi ışınların, güneş ışığı içinde olduğunu eskiden beri biliyoruz . Ancak LED ampullerde ve ekranlarda bunların mavi ışık miktarının güneş ışığındakinden daha fazla olduğu ve sürekli bu lambaların ışığıyla ya da LED ekranlarının önünde çalışılan mesleklerde özellikle gözlerin olumsuz etkilenebileceği ve hatta zamanla gözlerde makula dejenerasyonuna neden olunabileceği de uzmanlarca ileri sürülüyor. Güneş ışığındaki mavi ışınlar beynimizdeki Epifiz bezi tetikleyerek, vücudumuzu 'yorgunlaştırma, uyutma hormonu' olarak da adlandırılan melatonin salgılanmasını frenleyerek, uyanık kalmamızi sağlıyor . Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan epifiz organı, beynimizde hipofiz bezinin arkasında bulunur. Uykumuzu düzenleyen bu mavi ışınlar, yatak odamızdaki bir gece lambasından ya da başka bir aletten salındığında ise uykumuz kaçabilir ya da uyanabiliriz! Bu nedenle bu çeşit lamba ve aletleri yatak odamızda tutmamalıyız. Mavi ışın saçan LED ekranlar insanların uyku ritmini bozup daha uzun süre uyanık kalmalarına neden oluyor. Bu sonuca, bir Alman/İsviçre araştırma grubunun yaptığı bilimsel araştırma varmış. LED ekranlı bilgisayarlarda çalışan deneklerin, normal ışıklı olanlada çalışanlardan %20 daha dikkatli oldukları belirlenmiş. Araştırmacılar bunu, mavi ışınların oldukça kısa dalga boyuna bağlıyor ve LED ekranların, lambaların, gün ışığı gibi, çalışanları etkileyip melatonin uyku hormon salgısını frenlediğini vurguluyorlar. Gerçekten de deneklerin kan analizlerinde daha az melatonin derişimi belirlenmiş. Daha ayrıntılı ileri araştırmalar, bu ön araştırmaları desteklerse, ileride LED ekranlarına konan yarı iletken diyotların, çalışanların günlük uyanık kalma sürelerine göre ayarlanarak ekranların ilgili çalışanlar gruplarına göre üretilebileceği de düşünülebilir diyor araştırmacılar. Öte yandan Fransa'da fareler üzerinde yapılan bir bilimsel araştırma uzun süre LED lambaları ışığına tutulan farelerin gözlerinde makula dejenerasyonu saptanmış. LED lambaları ve ekranları aşırı kullanılmadığında ise, alınan doz düşük olacağından vücudumuza önemli bir etki beklenmiyor. Vücudumuzun Circadianer Ritim denilen günlük yaşam ritmini, özellikle, çevremizdeki ışınların düzenlediği eskiden beri bilinir. Sadece ışınların şiddeti değil aynı zamanda ışınların rengi de vücudumuzu etkilemede önemli. Bu nedenle özellikle sabah ve öğle saatlerinde güneş ışınlarında çok daha fazla bulunan mavi ışınler daha canlı olmamızı sağlar. Uzmanlar mavi ışınların melatonin salgılanmasını frenleyerek, hücrelerdeki madde alış verisini hızlandırmada ve vücudumuzun daha canlı olmasını sağlamada beyaz ışınlara oranla 25 kat daha etkin olduğunu saptamışlar. Mavi ışınlar gözlerimizin retina tabakasının ya da derinin altındaki hücreler yoluyla beynimize iletilir ve oradan vücudumuza sinyaller yayarak vücut sıcaklığından, kalp atışlarından, acıkma duyumuza kadar vücudumuzun işlevlerinin düzenlenmesinde etkili olur. Daha kısa dalga boylu enerjik mavi ışınlar daha fazla titreştiğinden sürekli çalışılan yerlerde ekran başındakilerin hem gözlerini yormakta hem de gözlerini kamaştırmakta. Bu nedenle mavi ışın saçan lamba ve aletlere uzun süre bakanlarda gözlerde yorgunluk ve başağrısı görülebiliyor. Uzmanlar LED lambaları altında ya da LED ekranları başında meslekleri nedeniyle uzun süre çalışanların, 450 nm'nin altındaki dalga boylarındaki mavi ışınları soğuran özel gözlükler takmalarını öneriyor. Bu dalga boyundan daha büyük dalga boylarındaki ışınlar ise vücut fonksiyonlarımız için yararlı olduklarından gözlüklerle filtrelenmemeli. Ayrıca LED ekranlarına başımızı iyice yaklaştırmadan çalışmalıyız, LED lambalarına uzun süre gözlerimizi çevirmemeliyiz diyor uzmanlar. LED ampuller içinde zehirli maddeli ya da herhangi bir gaz bulunmadığından normal cam çöpüne atılabilirler. Ancak uzmanlar, LED ampuller ve aletlerdeki yarı iletken madde yapısının çevre için zararlı olabileceğini ve özel çöpe atılmasının daha doğru olacağını belirtiyor. Görünen ışığın içindeki ışınların renklerine göre dalga boyları . Görünen ışık, Şekil 2'deki gibi, mor ötesiyle kızılötesi ışınlar arasında yer alıyor. Görünen ışıktan daha kısa dalga boylu olan morötesi ışınların dalga boyu ise 1 ile 400 nm arasında (Şekil 2). /4/ Gendron et al.: The 3895-bp mitochondrial DNA deletion in the human eye: a potential involvement in corneal ageing and macular degeneration. Mutagenesis. 2013 Mar; 28(2):197-204. /5/ Grandner et al.: Short wavelength light administered just prior to waking: a pilot study. Biol Rhythm Res. 2013 Jan 1; 44(1):13-32. /6/DIN V 5031-100: Strahlungsphysik im optischen Bereich und Lichttechnik Teil 100. Über das Auge vermittelte, nichtvisuelle Wirkung des Lichts auf den Menschen. 2009/2014."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/mars-nehirler-ve-gollerle-doluydu", "text": "Yüzey desenleri, gezegenin erken bir sürekli ıslak-kuru döngüsü iklimine sahip olduğunu gösteriyor. Bugün, gezegen soğuk, kuru ve yaşanmaz. Ancak milyarlarca yıl önce su nehirlerden aktı ve gölleri doldurdu. Şimdi, gezegenin yüzeyindeki belirgin çamur çatlaklarının keşfi, eski Mars'ın milyonlarca yıl boyunca sürekli ıslak ve kurak mevsimler geçirdiğini gösteriyor. Bilim insanlarına göre iklim yaşanabilir hale geldi. Florida Üniversitesi'nden jeolog olan Amy Williams, keşfin, Mars, başlangıçta dünyaya benzer bir iklime olduğunu ilişkin kanıtlar buldu ve Kızıl Gezegendeki yaşamın kökeni hakkında \"düşündürücü\" teoriler sunduğunu söylüyor. 1990'larda, Mars'ın yörüngesinde dönen NASA uyduları, ilk olarak, tümü sıvı suya ihtiyaç duyan oluklar, kurumuş nehir deltaları ve katmanlı tortul birikintileri yakalamaya başladı. NASA'nın Curiosity gezgini proje bilimcisi olan Ashwin Vasavada, bu jeolojik özelliklerin eski Mars ikliminin bugün olduğundan çok daha sıcak ve nemli olduğunu gösterdiğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/mars-orumceklerinin-gizi-cozuldu-mu", "text": "Mars'ta dünyada karşılığı olmayan ilginç arazi biçimleri bulunuyor. Bunlara Olympus Mons gibi muazzam boyutlardaki yanardağlar veya Valles Marineris gibi kanyonlar da dahil. Ayrıca Kutup bölgelerindeki üst üste binmiş buzlar, krater kenarlarındaki mevsimsel oluklar veya hayalet kumullar Kızıl Gezenin ve ikliminin eşsiz özellikleri. Gizemini koruyan diğer bir yüzey yapısı da örümcek biçimli arazi yapısı . Bu arazi yapısı özellikle de Güney Kutup bölgesindeki üst üste binmiş buzda ve etrafındaki düzlüklerde izlenmişti. Gezegen araştırmacıları uzun bir süredir bu yapılardan Mars atmosferindeki düşük gaz basıncının ve soğuğun önemli bir rol oynadığını düşünüyorlardı. Çünkü bunlar buzun ısınırken erimek yerine, doğrudan doğruda katı halden gaz haline dönüşmesini sağlıyorlar. Bunlar ise gaz çıkışlarına yol açabilir; Kieffer hipotezine göre bunlar Mars örümceklerini de üretebilirler. Söz konusu hipoteze göre Mars ilkbaharındaki güneş ışığı, saydan buzdan geçerek altındaki regoliti ısıtıyor. Buna bağlı olarak buzun altı kısmında süblimasyon meydana geliyor ve dışarı sızan gaz Mars tozuyla birlikte buzun içinde minik yarıklar oluşturuyor. Bu gaz çıkışı regolitte ışın biçiminde oluklar açıyor ve bunlar ince buz tabakasındaki süblimasyonun tamamlanmasıyla görünmeye başlıyorlar. Bu şekilde gerçekten de örümcek biçimli yapıların oluşup, oluşmadığını araştırmacılar bir deneyle kontrol ettiler. Süreçleri daha küçük ölçeklerde, özel bir Mars iklimi odasında canlandırdılar. Bu iklim odasındaki sıcaklık, basınç ve gaz bileşimleri Kızıl Gezegendekilerle örtüşüyordu. Deneyler sırasında karbondioksitten oluşan bir blok, cam küreciklerle taklit edilen bir Mars regoliti üzerine yerleştirildi. Bu Mars kumunun sıcaklığı kuru buzun süblimasyon eşiğinden biraz daha yukarıdaydı. Buz bloku sıcak yüzeyle temas ettiğinde, alt kısmında gaz sızıntısı meydana gelirken aynı zamanda karbondioksitten oluşan fıskiye biçiminde bulutlar buzun yüzeyindeki küreciklerle birlikte yükseldi. 'Buz bloku Mars kumunda daha uzun bekletildiğinde gaz çıkışıyla birlikte sürüklenen kum odanın tavanına kadar ulaştı' diyor araştırmacılar. Ve yarı buharlaşmış buz bloku kumun üzerinden kaldırdığında tüm deney süreçlerinde örümceğimsi yapılar yani Mars örümcekleri görüldü. Sızan karbondioksit gazı yukarı doğu yönelen açıklığa doğru tüm yönlerden yayıldığı için regolitte çizgi biçiminde oyuklar meydana geldi. Taneciklerin boyutlarına bağlı olarak çift örümcek yapılar da oluştu. Araştırmacılara göre deneyler, Kieffer hipotezinin de doğru olduğunu ve Mars'taki süblimasyonun Mars örümceklerini oluşturabileceğini kanıtlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/mars-seyahatini-kisaltabilecek-yeni-motor-teknolojileri", "text": "Eğer bir gün Dünya'dan Mars'a ya da benzer uzaklıktaki noktalara bir seyahat gerçekleşecekse, farklı motorlara ihtiyacımız olabilir. Mühendisler, Güneş Sistemi'nde böyle uzak noktalara ulaşabilmek için devrim niteliğindeki yeni teknolojiler üzerinde çalışıyor. Mars ve Dünya'nın, Güneş yörüngesindeki dönüşü nedeniyle, iki gezegen arasındaki mesafe 54.6 milyon kilometre ile 401 milyon kilometre arasında değişiyor. İnsansız araçlarla yapılan Mars görevleri, bugüne kadar hep iki gezegenin en yakın olduğu aralıklarda gerçekleştirildi. Bu görevlerden birinde, kimyasal yakıtlı roketle yapılan yolculuk 9 ay sürdü. Ama şimdi Nasa ve bazı diğer özel teşebbüslerde çalışan mühendisler, bu yolculuğu kısaltmak için yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyor. Güneş enerjisini elektriğe dönüştürmek ve itiş gücü elde etme prensibi üzerinden hareket eden bu sistemlerin, insansız kargo taşımacılığını yapabileceği değerlendiriliyor. Nasa'nın yaptığı bu çalışmanın amacının, kimyasal yakıtlı roketlerle astronotların Mars'a gönderilmesi öncesi gerekli tedarik uçuşlarının, bu şekilde yapılması olduğu belirtiliyor. Ancak güneş enerjisinden elde edilecek elektrikli uzay aracının, hafif olmasının yanında bir olumsuz tarafı da bulunuyor. O da Mars'a ulaşmanın çok daha uzun sürecek olması. BBC'ye konuşan Nasa Uzay Teknolojileri bölümü baş mühendisi Jeff Sheehy, \"Mars'a götürmeyi planladığımız kargonun ağırlığını düşününce, bu seyahat 2.5 yıl sürebilir\" diyor. Nasa adına bu teknoloji üzerinde çalışan Aerojet Rocketdyne'nden Joe Cassidy, \"Güneş enerjisi en iyisi çünkü bu aracı hızlandırabileceğimizi biliyoruz\" diyor. Çalışmalarını sürdüren şirket, Gateway ismini verdikleri uzay aracında 50kW'ın üzerinde bir güce ulaşmaya çalıştıklarını açıklıyor. Alabama Üniversitesi'nden tanınmıl bir sistem mühendisi olan Profesör Dale Thomas, güneş enerji kaynaklı teknolojilerin düşük ölçekli kargo taşımacalığında işe yarayabileceğini söylüyor. Thomas, güneş enerjili sistemler daha güçlü hale getirilene dek ise nükleer elektrik motorunun daha iyi bir opsiyon olduğunu savunuyor. Bu fikir üzerinde çalışan bilim insanlarının önerisi şu: Dünya'dan standart kimyasal yakıtlı roketlerle havalanılması ve Mars yolculuğunun devamında ise nükleer enerjili elektrik motorlarına geçilmesi. Nasa'nın üzerinde çalıştığı plana göre, astronotlar, Ay yörüngesinde bekleyen uzay aracına Orion kapsülüyle gönderilecek. Orion, bu aşamada nükleer enerjli transfer roketi ile kenetlenecek ve buradan Mars'a hareket edilecek. Bu nükleer transfer aracında, küçük bir nükleer reaktör likit hidrojeni gerekli ısıya ulaştıracak. Aynı projede çalışan Profesör Dale Thomas, yakın bir gelecekte kullanıma hazır olabilecek yeni motor teknolojisinin, nükleer termal roketlerler olduğunu söylüyor. Boeing firması ise nükleer roket teknolojisi konusunda şüpheci. Uzay aracındaki nükleer reaktörün, astronotlar üzerinde olumsuz etkisi olacağı endişesi dile getiriliyor. Profesör Thomas, üzerinde çalıştıkları teknolojinin Dünya üzerinde kolayca teste tabi tutulamayacak olmasının, olumsuz olduğunu kabul ediyor. Ancak Nasa, radyoaktif engeli ortadan kaldırarak, yeryüzü testlerine olanak verecek bir düzenek üzerinde çalışıyor. İyon itki motoru teknolojisi, uzaydaki uydularda hali hazırda kullanılıyor. Ancak düşük itiş ürettikleri için buna bağlı olarak hızlanmaları da yavaş oluyor. Ancak zaman içinde yüksek hızlara ulaşabilecekleri biliniyor. İyon itki motoru teknolojisini hızlandırmak üzerine çalışan Ad Astra Roket şirketi, Vasimr adı verilen bir itici motor tipi üzerinde çalışıyor. Bu sistemde, uzay gemisi yakıtının iyonize olması ve ısınması için radyo dalgaları kullanıyor. Sonrasında ise plazma sonucunu doğuracak elektromanyetik alan oluşturuluyor. Vasimr, standart bir iyon motorundan daha fazla itiş gücü sağlasın diye tasarlandı. Eski bir Nasa astronotu olan Ad Astra şirketinin başkanı Chang Diaz, ekibin Mars'a dokuz aydan daha hızlı ulaştırılması gerektiğini söylüyor. Profesör Dale Thomas'a göre ise Vasimr'i gerekli hıza ulaştıracak teknolojiye şu anda çok uzağız. Hatta Thomas, katedilmesi gereken teknolojik mesafeyi tanımlamak için, \"çim biçicinin gücünün, roket gücüne çıkarılması\" örneğini de veriyor. Lockheed Martin firması da Vasimr'in gelecek vaadettiği görüşünde ancak onlar da güneş enerjili elektrikli motorlara yoğunlaşmış durumdalar. Her ne kadar yeni teknolojiler ilginç olsalar da, emektar uzay teknolojisi şirketleri Lockheed Martin ve Boeing, kimyasal roket motorlarının, insanlı Mars seyahati planlarının temeli olması gerektiği görüşünü savunuyor. Lockheed Martin, Apollo Projesi'ni örnek vererek, mevcut yakıt teknolojisinin insanı Mars'a götürebileceğini kanıtladığını açıklıyor. Lockheed Martin'de uzay mekiği tasarımcısı olan Tim Cichan, \"Hali hazırda bizi Mars'a götürecek teknolojiye sahibiz\" diyor. Bilim ve Teknoloji Politikaları Enstitüsü'nün incelemelerine göre, Nasa'nın 2033 yılında, Mars'a insanlı seyahat görvlerine başlama planı gerçekçi değil. Nasa'nın bütçesini değerlendiren kurum, 2039 yılında Mars'a ilk seyahat gerçekleşebilir. Donald Trump yönetimindeki Beyaz Saray ise öncelikle, 2024 yılında Ay'a bir seyahat daha gerçekleştirilmesini istiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-ilk-kez-oksijen-elde-edildi", "text": "Mars'taki hava önemli ölçüde karbondioksitten oluşur, bu yüzden orada yaşayacak olanlar için ve dönüş yolu için tonlarca oksijen gerekiyor. Ve Mars'ta oksijen üretilerek, Kızıl Gezegene insanlı misyonun ilk adımı atılmış oldu. Mars'ın karbondioksitli atmosferinden solunum ve roket yakıtı için oksijen elde etmek şimdiye dek sadece teorik bir konseptti. Fakat Amerikalıların Perseverance aracındaki bir deneyle, şimdi ilk kez Mars atmosferinden oksijen elde edilebildi, her ne kadar bir yılda sadece 50 gramlık bir miktar olsa da. Çalışmanın, gelecekteki insanlı Mars yolculukları için önemli bir adım olduğu söyleniyor. Çalışmanın bulguları Science Advances dergisinde yayınlandı. diyor. MOXİE'nin açılımı Mars Oxygene In Situ Utilizatin Experiment'dir ve Mars'ta var olan oksijenden yararlanmak anlamına geliyor. Deney, NASA'nın Mars 2020 misyonunun bir parçası olarak 18 Şubat 2021'de Mars'a inen Perseverance aracı üzerinde gerçekleşiyor. Kızıl Gezegen'deki hava basıncı, Dünyamızdakinin yüzde biri kadardır. Ayrıca bu havanın önemli bir kısmı da karbondioksitten oluşur. Bu, Mars'a yolculuk yapacak olan astronomların yeterli miktarda oksijene ihtiyacı olacağı anlamına geliyor. Oksijen öte yandan roket yakıtının da önemli bir içeriğidir. Oksijenin büyük miktarda Mars'a taşınması çok masraflı olacağı için ayrıca ek bir ağırlık yapacağı için bilim insanları oksijeni Mars'ta üretme fikrine ulaştılar. Karbondioksit molekülleri bir karbon atomundan ve iki oksijen atomundan oluşur. Bu moleküller parçalanarak, oksijen elde edilebiliyor. İşte MOXİE deneyiyle Mars'ta bu ilk kez mümkün oldu. Bunun için Mars havasındaki tozun çıkarılması için ilk önce son derece ince bir filtreden geçirildi. MOXİE daha sonra bir pompa yardımıyla karbondioksiti sıkıştırdıktan sonra 8000 dereceye kadar ısıttı. Son adımda karbondioksit moleküllerin bir katalizör ve elektrik voltajı yardımıyla sadece bir oksijen atomu ve ayrı oksijen atomlarıyla karbon monoksit moleküllerine ayrıldığı bir elektrolizör hücresine girdi. İkincisi amaca göre-solunum havası ve roket yakıtı için kullanılabiliyor. Ancak MOXIE deneyinde elde edilen oksijenin sadece saflık derecesi kontrol edildi ve daha sonraysa Mars atmosferine bırakıldı. Araştırmacılar 2021 yılında toplamda yedi deney yaptılar. Oksijen üretimi sorunsuz olarak gerçekleşti. Üstelik de günün her saatinde ve her mevsimde. Araştırmacılar Mars'tan Dünyaya dönüş için yaklaşık olarak 31 ton oksijenin gerekli olduğunu tahmin ediyorlar. Gerçi MOXIE deneyi hala bundan çok uzak ama araştırmacılar, teknik ilerlemelerle daha etkili bir şekilde çalışabilecek, çok daha büyük cihazların yapılabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-ilk-kez-yesil-gok-aydinligi-tespit-edildi", "text": "Uzaydan bakıldığında dünya atmosferi kutup ışıkları olmasa dahi yeşil, kırmızımsı veya sarı renkte ışıldıyor. Bu gök aydınlığı , güneşteki UV ışınının, atmosferdeki gaz moleküllerini uyarmasıyla oluşur. Atomlar bazı gecikmelerle yeniden zemin durumuna yani en düşük enerji haline döndüklerinde fotonları serbest bırakırlar. Bu gök aydınlığı bu yüzden gece bile devam eder. Dünyanın atmosferindeki yeşil renk ve birçok kutup ışığı da uyarılmış oksijen atomlarıyla ortaya çıkıyor. Bunlar 557,7 nanometre dalga uzunluğunda ışık verirler ki bu da yoğun yeşil ışığı denk gelir. Peki diğer gezegenlerde durum nedir? Eğer içinde oksijen içerikli moleküller bulunan bir atmosfere sahiplerse yeşil gök aydınlığı oluşabilir. Fakat bu fenomeni kanıtlamak bugüne kadar mümkün olmamıştı, ne Mars'ta ne de diğer bir gezegende. Fakat Mars'ın etrafında dönen bir uzay sondasının uygun bir şekilde ayarlanması sonucunda durum değişti. Trace Gas Orbiter sondasının enstrümanları normalde Mars'ın yüzeyi yönünde dikey konumda duruyorlar. Bu morötesi ve görünebilir ışık emisyonlarını yakalayan UVIS spektrometresi için de geçerli. UVIS'ın Nadir-kanalını Mars'ın kenarına gelecek şekilde yeniden konumlandıran Jean Claude Gerard UVIS spektrometresinin Nisan ve Aralık 2019 ayları arasında Mars atmosferini diyagonal olarak gözlemledi diyor. Ve araştırmacılar tüm verileri değerlendiklerinde, 557,7 nanometre dalga boyunda yani gök aydınlığının yeşil alanında dikkat çekici bir sapma fark edilmiş. Yeşil ışıldama sadece arka plan ışığında görülmekle kalmayıp, dünyadakinden bile daha kuvvetliydi diyor araştırmacılar. Bu da dünyamızın, yeşil gök aydınlanmasına sahip tek gezegen olmadığını kanıtlıyor. Peki ama Mars'taki yeşil ışık nasıl oluşuyor. Nitekim Kızıl Gezegen'in gaz kılıfında hemen hemen hiç serbest oksijen molekülleri bulunmaz. Mars'ın atmosferi yüzde 95 oranında karbondioksitten, yüzde iki argon ve azottan ve topu topu 0,13 oranında oksijenden oluşur. Mars'taki yeşil ışığın nasıl oluştuğunu bulmak isteyen araştırmacılar Mars'ın atmosferine göre bir model oluşturmuşlar. Bu şekilde Kızıl Gezegen üzerindeki ışıldamanın farklı bir şekilde ortaya çıktığı anlaşılmış. Bu emisyon, karbondioksitin, oksijen ve karbona parçalanması sonucunda ortaya çıkıyor diyor araştırmacılar. Bu fotoliz, güneşten yansıyan yüksek enerjili ışının CO2 moleküllerine denk gelip onları anında parçalayınca meydana geliyor. Bu şekilde oluşan uyarılmış oksijen molekülleri işte bu yeşil ışımayı oluşturuyor. Ayrıntılı analizler sonucunda bu sürecin Mars atmosferinin iki alanında meydana geldiğini anlaşılmış. Gök aydınlığının en büyük piki yaklaşık olarak 80 kilometre yükseklikte yer alırken, biraz daha zayıf olan 120 kilometre yukarıda bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-sivi-halde-su-bulundu-fakat-arastirma-izni-yok", "text": "Elbette, hepimiz Mars yüzeyinde sıvı halde bulunan tuzlu su konusunda çok heyecanlıyız. Fakat bu küçük nehirleri araştırmak için bir robot ya da insan gönderme hayalimizi bulaşma sorunu nedeniyle rafa kaldırmak zorunda kalabiliriz. Mars'ın yüzey fotoğraflarında görülen sürekli ve eğimli koyu çizgiler yüzeydeki sıvı su varlığını kanıtlamışa benziyor. Bu tür bölgeler Uzay Araştırmaları Komisyonu tarafından 'Özel Bölgeler' olarak adlandırılıyor. Bu ise gezegen koruma kurallarına göre o 'Özel Bölgenin' Dünya kaynaklı mikroplardan korunması için yalnızca gerekli sterilizasyon koşullarını sağlayan bir uzay aracı tarafından incelenebileceği anlamına geliyor. Bu durum da tüm insanlı görevleri ve Curiosity gibi uzay araçlarını, nehirleri inceleme görevini yapmaktan men ediyor. Lee Billings, Scientific American'da yayınlanan yazısında \"Mars'ta yaşanabilir bölgeleri keşfetme meselesindeki problem, roketleri uçurmak, giderek küçülmekte olan bütçeler, politik çalkantılar ya da kararsız halk desteği değildir. Asıl sorun Dünya kaynaklı mikropların dayanıklılığı ve bir Marslının buna karşı olan potansiyel savunmasızlığıdır. Yani sorun hayatın kendisidir.\" ifadelerine yer veriyor. Bu durum, tabii ki, bir insanın tam anlamıyla sterilize edilmesi mümkün olmadığından insanlı görevler için daha da büyük bir problem teşkil etmektedir. Billings yazısında \"Eğer astronotlara yalnızca sınırlı bölgeler için Mars'ta yaşam arama izni verilirse NASA veya bir başka kurum görev için harcanacak milyarlarca doları haklı gösterebilecek mi?\" sorusunu da yöneltiyor. Bulaşma konusundaki kuralların çok sıkı olabileceğini söyleyenler de var fakat şu an için kural kuraldır. Yani henüz Mars'ta suyun keşfini müjdelemek için erken. Yanlışlıkla bir mikrop havuzuna girmenin dışında bu keşif sadece ziyaret edebileceğimiz elverişli yerlerin sayısını azaltmaktan başka bir işe yaramamış gibi görünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-su-bulunmasi-ne-anlama-geliyor", "text": "Mars'ın güney kutbunun 1.6 kilometre derinliğinde su olduğu anlaşıldı. Ne var ki o derinliğe ulaşmak zor. Suya erişebilirsek gezegende hayat olup olmadığını anlayacağız. Bu nedenle bavulunuzu hazırlamakta acele etmeyin. Gezegen bilimciler Mars Express uydusundan gelen radar verilerine dayanarak, yüzeyin 1.6 kilometre altında 19 km genişliğinde bir göl bulunduğunu keşfettiler. Bu Mars'ta ilk bulunan sıvı göl. Mayıs 2012-Aralık 2015 arasında toplanan radar profilleri güney kutbunun altında sıvı suyun hapsolmuş olduğuna ilişkin kanıtlar içeriyor diye konuşan uluslararası bilim ekibi, Science dergisinde yayımlanan raporlarında, Bu ilk doğrudan kanıt diye yazıyor. Bu buluşa karşın, sıvıyla ilgili yanıtlanamayan çok sayıda soru var. Bir kere bilim ekibi suyun ne kadar derin olduğunu ölçebilmiş değil. Tahminlerine göre suyun derinliği en az bir metre. Ancak daha derinlere ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorlar. Sonuç olarak suyun bir göl mü, yoksa akifer mi olduğu kesinleşmiş değil. Bir olasılık da su miktarının çok az olması. Bilinen tek şey suyun gezegende aşırı koşullara maruz kalmış olması. Mars'ın güney kutbunun bir buçuk kilometre altında sıcaklığın -68 C olduğu tahmin ediliyor. Bu da donma noktasının altında olduğu anlamına geliyor. Ne var ki yüksek basınç ve yüksek tuz miktarı maddenin sıvı halinde kalmasını sağlıyor. Bu derinliklerde suyun sıvı halde kalması için aşırı tuzlu olması gerek diye konuşan Leicester Üniversitesi'nden gezegen bilimci John Bridgets, Bu da suyun yaşamı desteklemeyecek kadar zehirli olduğunu ve yaşam için uygun olmadığını gösteriyor diyor. Ancak bilim insanları suyun içinde zaman içinde uzaylı yaşam formları bulmayı umut ediyor. Gezegenin yüzeyindeki yüksek radyasyon, yaşamın ancak yeraltında bulunabileceğini gösteriyor. Imperial College London'dan aşırı çevre koşullarında yaşam uzmanı Mark Sephton, Aşırı tuz suyu sıvı halinde tutmaya yarar ama yaşamı destekleyemez. Ancak yaşamın aşırı çevre koşullarına uyum sağladığını düşünebiliriz. Bu koşullarda var olan herhangi bir canlının çok ilkel bir formda olması gerekir. yapılmasının ne denli zorluk çıkartacağını tahmin etmek zor değil. Oxford Üniversitesi'nden John Wade Mars'ta delme işleminin yapılabilmesinin onlarca yıl alabileceğini ancak olanaksız olmayacağını söylüyor. Avrupa Uzay Ajansı ExoMars aracının 2021 yılında Mars'a indirileceğini ve araçta matkap bulunduğunu işaret ediyor. Exo-Mars matkap ucu iki metre derinliğe kadar inebilecek. Ne var ki bu işlem kutuplarda yapılamıyor. NASA'nın In-Sight aracı ise bu yılın sonlarına doğru Mars'a inecek ve yüzeyin 5 metre altına kadar delebilecek. Daha gelişmiş uzay delme projeleri şu anda gündemde. 2016'dan bu yana NASA'dan bilim insanları Jüpiter'in buzla kaplı uydusu Europa'ya indirilecek robotik bir araç üzerinde çalışıyor. Uydunun çekirdeğinde buzlarla kaplı bir deniz olduğuna inanılıyor. Proje kapsamında aracın 2031 yılında Europa'ya indirilmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-super-volkanlar-var", "text": "Mars'ın bir zamanlar volkanik açıdan etkin olduğu çok belirgin. Tharsis bölgesindeki Olympus Mons Dağı ve diğer kilometrelerce yüksekliğindeki kalkan volkanları orada yüzeye çıkan olağanüstü miktardaki lavın kanıtları. Bazı bölgelerde devasa lav mağaraları bıraktılar ve bazı Mars kanyonlarından bile sorumlu olabilirler. Fakat jeologlar birkaç yıldan bu yana Mars'ta daha farklı, göze çarpmayan başka volkanizma biçimlerinin de bulunacağını tahmin ediyorlardı. Bunlar yer altında gizlenmiş süper volkanlar olabilirdi. Bunların patlayıcı püskürmeleri ateş dağları yaratmasa da yüzeye batmış devasa kraterler bırakır ve 1000 kilometreküpten fazla lav, kül ve diğer volkanik materyali püskürtebilir. Mars'ın kuzey yarım küresinde, Tharsis yanardağlarının tam karşısında engebeli bir yayla olan Arabia Terra bölgesindeki birkaç büyük krater, bu tür büyük süper volkanların kanıtları. Çapları 100 kilometreyi bulan yedi yuvarlak çöküntü uzun bir zaman için çarpma kraterleri olarak kabul edilmişti, ancak buna uymayan bazı özellikler taşıyorlar. Bu yüzden de eski süper volkanların kalderası olup olmadıkları uzun süredir tartışılıyordu. Bu tahmin şimdi kesinleşti gibi. Maryland Üniversitesi'nden Patrick Whelley ve NASA'daki meslektaşları, Arabia Terra bölgesinde bu süper volkanlara ait olması gereken yüzlerce metre kalınlığında kül tabakaları tespit ettiler. Araştırma çerçevesinde Mars Reconnaissance Orbiter NASA sondasının spektral verileri ve görüntüleri değerlendirildi. Volkanik külün birikmesiyle geri benzersiz mineral agregratları kalır. Bu tür kül katmanlarının tipik örnekleri, montmorillonit, imogolit ve allofan gibi alüminyum içeren levha silikatları içerir. Ekip bu tortuların kalınlığını belirledikten sonra bu ölçüm verilerinden bu küllerin dağılımını gösteren bir model oluşturdu. Sonuçlara göre Arabia Terra bölgesinin büyük bir kısmında yüzlerce metre kalınlıkta volkanik küller bulunuyor. Bunlar Mars'ın ilk zamanlarında çok sayıda püskürme sonucunda birikmiş olmalı. Kalderanın etrafındaki 250 kilometrelik çevredeki kül birikimi bir kilometre kalınlığında. Potansiyel volkanların 3400 km uzaklığında bile bu tabakalar en az yüz metreyi buluyor. Bu kül tabakalarının kalınlığı ve dağılımına göre araştırmacılar Arabia Terra'nın batısındaki süper volkanların 7,5 ila 15 milyon kilometreküp kül ve diğer volkanik malzemeyi savurmuş olduğunu düşünüyorlar. Anlaşıldığı üzere Kızıl Gezegen'de bir zamanlar sadece Olympus Mons gibi büyük kalkan volkanlar değil kaldera üreten süper volkanlar da bulunuyordu. Sadece Arabia Terra'daki yedi potansiyel süper volkanın 500 milyon yıl içinde binlerce kez etkinleştiği ve çevreye muazzam miktarda kül ve diğer volkanik malzemeleri savurduğu varsayılıyor. Bu volkanik etkinliklerin iklimi de etkilemiş olması muhtemel. Açığa çıkan gaz Mars atmosferini yoğunlaştırmış, Güneşi örtmüş ve dolayısıyla da iklimin soğumasına yol açmıştı. Böylece 74.000 yıl önce etkinleşen süper volkan Toba yıllarca devam eden volkanik bir kış mevsimine yol açmış ve dünyanın ozon tabakasına zarar vermiştir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-tarihi-adim-moxie-araci-oksijen-uretti", "text": "Mars Oksijen Yerinde Kaynak Kullanımı Deneyi adı verilen cihaz, ilk oksijenini üretmek için Mars atmosferinden karbondioksiti çekti. Söz konusu olay, insan kaşiflerin Mars'ta dolaştığı günlerin çok yakında olabileceğini gösteriyor. Çünkü oksijen tankı bir uzay gemisinde çok yer kapladığından astronotların yanlarında yeterince oksijenle Mars'a gitme ihtimali çok düşük. Bu yüzden, hem nefes almak hem de Dünya'ya dönmek için roketlere yakıt sağlamak için astronotların Mars atmosferinden kendi oksijenlerini üretmeleri gerekiyor. NASA'nın Uzay Teknolojisi Görev Gücü yöneticisi Jim Reuter yaptığı basın açıklamasında, \"Bu, Mars'ta karbondioksiti oksijene dönüştürmede kritik bir ilk adım. MOXIE'nin yapacak daha çok işi var, ancak bu teknolojinin sonuçları, bir gün Mars'ta insanları görme hedefimize doğru ilerlerken umut dolu. Oksijen sadece soluduğumuz havanın içinde yer almıyor. Roket itici oksijene bağlı olarak çalışıyor ve geleceğin kaşiflerinin Dünya'ya dönmesi Mars'ta itici yakıt üretmeye bağlı olacak\" ifadelerini kullandı. Bununla birlikte MOXIE'yi oluşturan altın kutu, yaklaşık olarak bir araba aküsü boyutlarına sahip. Yani, insanlarının Mars'a göndermeyi umdukları oksijen cihazının boyutlarının yalnızca yüzde biri. Diğer taraftan, araştırmacılar MOXIE'nin torunlarının nihayetinde, Mars yüzeyinden dört astronot fırlatmaya yetecek kadar oksijen üretebileceğini (25 ton) açıkladı. Bu oksijeni yerinde üretmenin, Mars'a ilk yolculuk için çok fazla alan, ağırlık, yakıt ve para tasarrufu sağlayacağı ifade edildi. NASA, MOXIE'nin önümüzdeki iki yıl içinde Mars atmosferinden en az dokuz kez daha oksijen çıkarmasını bekliyor. Bu ilk deneme, deneyin çalıştığından emin olmak için tasarlandı. Gelecekteki çalışmalar, MOXIE'nin yeteneklerini günün farklı zamanlarında ve Mars mevsimleri boyunca test edecek. MOXIE'nin saatte 10 grama kadar oksijen üretecek şekilde tasarlandığı belirtildi. Yani, bu durumda cihazın yakıtının testler sırasında bitmesi mümkün değil. Mars'ın atmosferi yüzde 96 karbondioksittten oluşuyor. Cihaz, bu karbondioksit moleküllerini oksijen ve karbon monoksite ayırmak için ısı ve elektrik akımlarını kullanıyor. Bununla birlikte, oksijen atomları uzun süre tek başına kalamadıklarından hızlıca oksijen molekülleri oluşturuyorlar. Ardından yüzde 99,6 oranında saf oksijen meydana geliyor. Ardından MOXIE hem oksijeni hem de karbonmonoksiti gezegenin atmosferine geri gönderiyor. Ancak, gelecekteki ölçeklendirilmiş cihazların, oksijeni daha sonra kullanmak üzere tanklarda depolayacağı öngörülüyor. Mars'ın atmosferi yüzde 96 karbondioksittten oluşuyor. Cihaz, bu karbondioksit moleküllerini oksijen ve karbon monoksite ayırmak için ısı ve elektrik akımlarını kullanıyor. Bununla birlikte, oksijen atomları uzun süre tek başına kalamadıklarından hızlıca oksijen molekülleri oluşturuyorlar. Ardından yüzde 99,6 oranında saf oksijen meydana geliyor. Ardından MOXIE hem oksijeni hem de karbonmonoksiti gezegenin atmosferine geri gönderiyor. Ancak, gelecekteki ölçeklendirilmiş cihazların, oksijeni daha sonra kullanmak üzere tanklarda depolayacağı öngörülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-ve-ayda-dev-lav-magaralari", "text": "Ay'dan sonra komşu gezegenimiz Mars için de insanlı uçuş planları ve Mars kolonisi planları yapılıyor. Fakat bu gökcisimlerinde hayatta kalabilmek için astronotların, şiddetli ışından, meteorit çarpmalarından ve aşırı sıcaklıklardan korunmaları gerekiyor. En iyi korumayı da yeraltındaki mağaralar sunabilirdi. Araştırmacılar birkaç yıl önce Ay'ın üzerinde gerçekten de dev lav mağaraları bulmuşlardı. Yerçekimi ölçümleriyle bu mağaraların 1 km genişliğinde ve 50 km uzunluğunda olabilecekleri anlaşılmıştı. Bilim insanları Ay'ın kutup bölgesinde de birkaç lav mağarası için kanıtlar bulmuşlardı, hatta bunlarda su buzu bile bulunabilirdi. Peki ama Mars'ta durum nedir? Mars'ta bir zamanlar yoğun bir volkanizmanın yaşandığı biliniyor. Bunlar Olympus Mons gibi sönmüş yanardağlardan anlaşılıyor. Mars'ta da Ay'da olduğu gibi lav mağaralarının bulunup bulunmadığını ve ne şekilde oluşmuş olabileceklerini, Bologna Üniversitesi'nden Francesco Sauro araştırdı. Uzay sondalarının verilerini değerlendiren araştırmacı, Dünya, Ay ve Mars'taki lav mağaralarının ortak yönlerini belirleyebilmek için jeofiziksel modellerden yararlanmış. Sonuca göre hem Ay'da hem de Mars'taki uzay sondası görüntülerinde, yer altında dikkat çekici çukur zincirleri ve yuvarlak delikler var. Mars'taki eski lav mağaralarında çok sayıda çatı deliği bulunmuş ki bunların yeryüzündeki formasyonlarla ilginç benzerlikleri var. Bu çökme yerleri yeraltında lav mağaralarının bulunduğu ve çatılarının yer yer kırıldığının kanıtı diyor araştırmacılar. Uzmanların jeofiziksel modellerle hesapladığı gibi Ay ve Mars'taki lav mağaraları dünyamızdakilerden çok daha büyük olabilir. Bunun sebebi hem düşük yerçekimi hem de bir zamanlar yaşanan yoğun volkanizma. Bu da Ay'daki lav mağaralarının dünyamızdakilerden bin misli daha büyük olabileceği anlamına geliyor. Araştırmacılar, Ay'daki lav mağaralarının toplam hacminin bir milyar metreküpten fazla olabileceğini tahmin ediyor. Bilim insanları Ay ve Mars'taki lav mağaralarının hem astronotlara hem de istasyonlara mükemmel bir koruma sunacağını düşünüyorlar. Avrupa uzay ajansı ESA, bu tür mağaraları daha yakından incelemenin planlarını yapıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-yasam-izi-arayacak-uzay-aracinin-persembe-inis-yapmasi-bekleniyor", "text": "Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, uzay aracı Perseverance'ın Mars'a yumuşak iniş için \"mükemmel bir hat üzerinde\" yol aldığını duyurdu. Bir ton ağırlığındaki uzay aracının, 18 Şubat Perşembe günü Jezero adı verilen kratere indirilmesi hedefleniyor. Araç, 2030'lu yıllarda yeniden Dünya'ya dönüşünde kaya parçaları da getirecek. Kızıl Gezegen'de kalışı süresince de geçmiş yaşam izlerini araştıracak. BBC'ye konuşan proje sorumlusu Jennifer Trosper, Perseverance'ın atmosfere girişi öncesi manevra kabiliyetleri olduğunu ancak \"buna gerek olmayacağını düşündüğünü\" söyledi. Araçtan elde edilen sinyal, atmosfer girişinin Perşembe günü Türkiye saati ile 23:48'de gerçekleşeceğini gösteriyor. Eğer her şey yolunda giderse, robotun inişin başarılı olduğuna ilişkin ilk sinyalin inişten yedi dakika sonra Dünya'ya ulaşacağı hesaplanıyor. Dünya ile Mars arasındaki 190 milyon kilometrelik mesafe nedeniyle, herhangi bir iletişimin ulaşma süresi yaklaşık 11 dakika. Bu nedenle eğer bir şeyler yanlış giderse, Dünya'daki kontrol merkezinin müdahale için zamanı olmayacak. Bu uzay aracı teknolojisini yakından takip etmeyenler için, Perseverance ile 2012 yılında Gale Kraterine indirilen Curiosity aracı arasındaki farkı yakalamak kolay değil. Ancak dış kaplamanın altında, Perseverance çok farklı bir donanıma sahip. Görevi olan bilimsel araştırmaları yapabilmesi için özel enstrümanlarla donatıldı. Baş mühendis Adam Steltzner, aracın lastik sisteminin de Curiosity'den elde edilen tecrübe ile sağlamlaştırıldığını ifade etti. Perseverance'ın Mars'ın kayalıklı yüzeyinde yıpranmadan hareket edebilmesi için lastikleri özel şeritlerle üretildi. Perseverance'ın uzay meraklıları için özel bir seyirlik ortaya koyacağını söylemek de şimdiden mümkün. Üzerinde 20 kamera ve bir çift mikrofon olan aracın Dünya'ya çok sayıda özel görüntü yollaması bekleniyor. Araçta bulunan ve kamera çekim kabiliyeti olan bir mini helikopter de uçurulmaya çalışılacak. NASA, 1970'lerde gezegene ulaşan Viking aracından sonra ilk kez, Perseverance ile direkt olarak yaşam belirtisi araştıracak. Arada yapılan görevlerde, daha çok gezegenin yaşanabilirliği üzerine araştırmalar yapıldı. Biyolojik yaşantının varlığı için geçmişteki şartların uygun olup olmadığı araştırıldı. Bu soru inandırıcı bir şekilde yanıtlanmış durumda. 2000'li yıllarda gezegende araştırmalar yapan Spirit ve Opportunity ile yakın zaman önce Curiosity, Mars'ın bir zamanlar daha sıcak ve ıslak bir gezegen olduğunu ortaya koydu. Perseverance, kendinden önceki robotların bilgileri ışığında, eğer bir zamanlar varoldularsa, ilkel yaşam formalarının izini arayacak. Bunun için de bir zamanlar devasa bir göl olan Jezero'ya indiriliyor. BBC'ye konuşan California Üniversitesi'nden gezegen bilimci Bethany Ehlmann, tıpkı Dünya'nın ilk yaşam formlarının araştırıldığı gibi Mars'ta mikrobiyolojik yaşam kalıntısı araştıracaklarını söyledi. Ehlmann, \"Bu yaşam formlarının Dünya'da 3.5 milyar yıl önce yaşadığını biliyoruz. Cevabını aradığımız soru; bunların Mars'ta da 3.5 milyar yıl önce, göl diplerinde yaşayıp yaşamadığı\" dedi. Beklenti, Perseverance'ın yapacağı araştırmaların sonuçlarının Dünya'da alınacağı yönünde. Aracın, elde ettiği kaya örnekleri, başka bir araçla Dünya'ya geri getirilecek. NASA ve Avrupa Uzay Ajansı'nın milyarlarca dolar maliyetli ortak projesi ile daha küçük bir aracın 2026 yılında Jezero kraterine gönderilerek, Perseverance'ın bıraktığı tüpler içindeki kaya örneklerini toplaması planlanıyor. Araç daha sonra yörüngeye çıkacak ve burada bir uydu tarafından yakalanarak, ileri araştırmalar için Dünya'ya geri getirilecek. SpaceX hali hazırda Mars'a gidecek uzay aracının roket testlerini yapıyor. Amaç öngörülebilir bir gelecekte Mars'a insanlı uçuş gerçekleştirmek. Perseverance da bu araştırmalar kapsamında, \"Mars'ın karbondioksit ağırlıklı atmosferinden, solunabilir oksijen elde edilebilir mi?\" sorusuna yanıt arayacak. NASA'nın bilim araştırmaları sorumlusu Dr Thomas Zurbuchen, \"Eğer Himalayalar ve Alpler'deki bir jeolojik örneğin niteliğini gerçekten anlamak istiyorsak, insanları oraya götürmeliyiz. Bu Mars'ta da aynı\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/marsta-yeralti-golleri-kesfedildi", "text": "Mars'ta güney kutbu yakınlarında dört yeraltı gölü keşfedildi. Bu göllerden birinin mevcudiyetine dair ilk sinyaller 2018'de alınmıştı. Sıvı haldeki su yaşam için kritik öneme sahip. Bu yüzden Güneş Sistemi'nde yaşam izlerini arayan bilim insanları bu keşfi yakından takip ediyor. Öte yandan göllerin son derece tuzlu olduğu tahmin ediliyor. Bu da orada bir yaşam ihtimalini imkansız kılmasa da zorlaştırıyor. Mars çok ince bir atmosfere sahip. Bu yüzden yüzeyde sıvı suyun bulunması neredeyse imkansız. Fakat su, yeraltında sıvı halde var olabiliyor. Son keşif, 2003'ten beri Kızıl Gezegen'in yörüngesinde dönen Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars Express aracındaki radar enstrümanları sayesinde yapıldı. 2018'de araştırmacılar Mars'ın güney kutbundaki buzun 1,5 kilometre altında, 20 kilometre genişliğinde bir göl olabileceğine dair ilk bulguları elde etmişti. 2012-15 yılları arasındaki 29 radar verisini inceleyerek yapılan o açıklamanın ardından aynı ekip bu sefer de 2010-19 arasındaki 134 radar verisini karşılaştırdı ve dört gölün varlığından emin oldu. Bu keşif, bilim insanlarının Antarktika, Kanada ve Grönland gibi bölgelerde buzulların altındaki gölleri keşfetmek için kullanılan bir inceleme tekniğini Mars'ta kullanmaya karar vermesiyle yapıldı. Roma Tre Üniversitesi'nden araştırmaya katılan bir diğer bilim insanı olan Sebastian Lauro, \"Elimizdeki verilerle en çok örtüşen yorum, grafikteki bu bölgelerde göl olduğu yorumu\" dedi. Mars'ın güney kutbunda o derinlikte sıvı suya olanak sağlayacak bir sıcaklık yok. Araştırmacılar bu yüzden suyun tuz oranının çok yüksek olduğunu ve bu sayede donmadan kalabildiğini tahmin ediyor. Yemeklerde kullandığımızdan farklı yapıda olan kimyasal tuzlar suyun donma sıcaklığını düşürebiliyor. Dünya üzerinde yapılan deneylerde magnezyum ve kalsiyum perklorat tuzları içeren suların -123 santigrat derecede bile donmadan, sıvı olarak kalabileceği tespit edilmişti. Dünya'da yalnızca halofiller denen bazı spesifik mikrop türleri en tuzlu sularda yaşayabiliyor. \"Buzun altında tek bir gölün varlığı oradaki bir volkan gibi sıra dışı koşullara bağlanabilirdi. \"Fakat biz orada bir göller sistemi keşfettik. Bu da, bu göllerin oluşumunun basit ve sıradan bir olay olduğu, muhtemelen Mars tarihinin büyük bir kısmında orada olduğunu ima ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/merkur-gunesten-gecti", "text": "Merkür, her yüzyılda 13 kez Güneş ile Dünya'nın arasına giriyor. Merkür'ün Güneş ile Dünya arasından yaptığı geçişin gözlemlenebildiği ülkeler arasında bu yıl Türkiye de vardı. 9 Mayıs günü saat 14:25'ten itibaren bu nadir gökyüzü olayı ülkemizde gerek İÜ Amatör Astronomlar Kulübü gibi gruplar tarafından gerekse Ulusal Gözlemevi BİTOM'da ve TÜBİTAK tarafından Antalya Expo 2016 alanında kurulan istasyonda ziyaretçiler tarafından anlık olarak gözlemlenebildi. Güneş, Merkür ve Dünya'nın bir düzlemde dizilmesi sonucu meydana gelen bu gökyüzü olayı yalnızca gerçekleştiği yılın mayıs ve kasım aylarında gözlemlenebiliyor. Güneş'e en yakın ve sistemdeki en küçük gezegen olan Merkür, Dünya'ya 83,6 milyon kilometre mesafede gerçekleşen ve 7,5 saat süren geçişi sırasında Güneş'in üzerinde küçük, hareketli bir nokta olarak göründü. Bilim insanları, geçiş sırasında toplanan verilerin Merkür ve sahip olduğu ince atmosferi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamıza yardım edeceğini düşünüyor. Dünya'nın yaklaşık üçte biri büyüklüğünde olan Merkür, Güneş'in çevresinde bir tam turu 88 Dünya gününde tamamlıyor. Gezegende gündüzleri sıcaklık +427 santigrat dereceye ulaşırken karanlıkta kalan tarafta ise sıcaklık -173 santigrat dereceye kadar düşüyor. Merkür'ün bir sonraki geçişi 11 Kasım 2019'da gerçekleşecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/meteoritlerde-dna-bazlari-bulundu", "text": "Bilim insanları sonunda eksik olan iki DNA harfini de meteoritlerde tespit etti sitozin ve timin DNA bazları. Böylece kalıtımın tüm yapıtaşlarının uzayda bulunduğu ve çarpışmalar sonucunda dünyaya ulaşmış olabileceği kanıtlanmış oldu. Nature Communication dergisindeki araştırma yazısına göre bu tür DNA bileşenleri, yıldızlararası toz taneciklerinde oluştuktan sonra meteoritlerle dünyaya gelmiş olabilir. Aslında uzun bir süredir yaşamın önemli yapıtaşlarının sadece ilkel sıvıda oluşmadığından, olasılıkla meteoritler ve kuyrukluyıldızlarla genç dünyaya taşınmış olabileceğinden kuşkulanılıyordu. Nitekim uzay sondalarının ölçüm verileri ve meteorit örneklerinin analizleri, şeker, aminoasit ve bazı DNA bazlarının bu gökcisimlerinin tozunda ve buzunda bulunabileceğini göstermişti. Dünyada bulunan beş DNA ve RNA bazlarından üçü daha önce gökcisimlerinde tespit edilmişti: Molekül yapıları iki halkadan oluşan Adenin ve Guanin pürin bazları ve RNA'da bulunan, tek halkalı pirimidin bazı urasil. Hokkaido Üniversitesi'nde Yasuhiro Oba ve ekibi eksik olan diğer iki pirimidin bazını meteoritlerde saptadılar. Araştırma çerçevesinde üç karbonlu göktaşı olan Murchison, Murray ve Tagish Lake'den alınan örnekler hassas bir ekstraksiyon işleminden geçirildi. Başarıyla sonuçlanan analizler sayesinde sitozin, timin ve urasil de dahil olmak üzere çeşitli pirimidin nükleobazlarının yanı sıra, bu bazların izositozin, imidazol karboksilik asit ve 6 metilurasil gibi yapısal izomerleri de tanımlanabildi. Bununla birlikte bu bazların ve bunların öncülerinin, göktaşı malzemesindeki yoğunluğu son derece düşüktü , yani o kadar düşük ki bunlar bulaşma sonucunda malzemeye girmiş olabilirdi. Bu tür bulaşmayı/kirlenmeyi kanıtlamak için araştırmacılar Murchison meteoridinden alınan örnekleri de analiz ettiler. Beklendiği gibi bu örnekte de bazı DNA bazları ve ilgili moleküller saptandı, ama hepsi değil. Ayrıca bu bileşenlerin bazılarının yapısı göktaşı materyalindekilerden farklı. Bu nedenle araştırmacılar, DNA bazlarının örneklere sadece dünyadaki kirlenmeyle bulaşmış olmasını pek olası görmüyorlar. Sonuçta kalıtımın tüm beş harfi meteorit örneklerinde tespit edildi. Yaşamın bu yapıtaşları buna göre uzay tozu ve meteoritlerle genç dünyaya ulaşmış olabilir. 'Artık günümüzdeki canlılarda bulunun tüm nükleobaz setinin, yaşamın dünyada ortaya çıktığı sırada zaten var olduğunu kanıtlamış olduk' diyor bilim insanları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-astronotlari-dunyaya-dondu", "text": "Amerika Birleşik Devletleri merkezli roket ve uzay mekiği üreticisi SpaceX şirketinin uzay aracı ile Uluslararası Uzay İstasonu'na gönderilen iki NASA astronotu başarılı şekilde Dünya'ya geri dönüş yaptı. ABD'li astronotlar Doug Hurley ve Bob Behnken, kapsül paraşütleriyle Meksika Körfezi'nde denize iniş yaptı. SpaceX tarafından üretilen \"Dragon\" mekiğinin parçası olan kapsül, atmosfere girdikten sonra paraşütle Florida eyaletinin Meksika Körfezi kıyısındaki Pensecola kenti açıklarında suya indi. Bu, Amerikalı astronotlarının 45 yıl aradan sonraki ilk suya inişleri olarak kayıtlara geçti. ABD'li uzay aracının son suya inişi 24 Temmuz 1975'te olmuştu. İnişin gerçekleşmesinin ardından aralarında doktorların ve hemşirelerin de bulunduğu 40 kişiden oluşan personel, tekneleriyle birlikte astronotları denizden aldı. Hurley ve Behnken'i tekneye alacak ekip ise koronavirüs salgınına karşı iki hafta süreyle karantinada tutulmuşlardı. SpaceX'in NASA astronotlarını taşıyan \"Crew Dragon\" uzay aracı, 30 Mayıs'ta Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden roketle fırlatılmıştı. Astronotlar Hurley ve Behnken'i taşıyan Crew Dragon mekiği, 31 Mayıs'ta Uluslararası Uzay İstasyonu'na ulaşmıştı. Bu, NASA'nın Space Shuttle programını 2011'de sonlandırmasından bu yana ABD'den yapılan ilk insanlı uzay seferi oldu. Bu arada 2 aydır Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaşayan astronotlar Behnken ve Hurley, dönüş yolculuğundan önce, geride bıraktıkları meslektaşlarıyla vedalaştıklarını söyledi. İkilinin ayrılmasının ardından Uluslararası Uzay İstasyonu'nda üç astronot kaldı. Behnken ve Hurley, NASA iş birliğiyle özel bir firma tarafından Uzay İstasyonu'na gönderilen ilk astronotlar olmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-aya-ilk-kadini-tasiyacak-dev-roketleri-bir-araya-getirdi", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , astronotları ve ilk kadını Ay'a götürecek dev roketleri bir araya getirdi. Artemis görevi çerçevesinde 65 metre uzunluğundaki dev ana roket, 54 metrelik iki küçük roketin ortasına yerleştirildi. Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nde NASA mühendisleri, fırlatma konfigürasyonunda bulunan üç temel unsuru ilk kez bir araya getirdi. 65 metrelik dev ana roket, Cuma günü iki küçük güçlendirici roketin ortasına indirildi. Artemis görevi kapsamında dev roketler , Orion kapsülünde diğer astronotlarla birlikte ilk kadın astronotu Ay'a götürecek. Ancak bu yıl yapılacak 'Artemis 1' görevinde uzay gemisinde astronot bulunmayacak çünkü mühendisler, insanlı uçuşlardan önce hem roketlerin hem de kapsülün entegre testini gerçekleştirecek. 2022 yılında yapılacak Artemis 2 görevi astronotlu test uçuşu olacak. Artemis 3 ise 2023 yılında astronotları, Ay'a götürecek ve her yıl bu uçuş tekrarlanacak. NASA, 7 Aralık 1972 yılında Apollo görevi kapsamında Ay'a son insanlı uçuşunu gerçekleştirmişti. NASA'nın ikinci Ay görevi, adını Yunan mitolojisinde Apollo'nun ikiz kız kardeşi Artemis'ten aldı. Artemis programı çerçevesinde NASA, Ay'ın yüzeyini daha fazla keşfetmek için ilk kadını Ay'a götürecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-bir-asteroidin-yonunu-degistirmeyi-basardi", "text": "NASA'nın geçen ay Dart misyonu kapsamında fırlattığı uzay aracı, Dimorphos adlı bir asteroide tam isabetle çarpmıştı. Misyonun amacı büyük ölçekli bir asteroidin Dünya'ya çarpmasını engellemek için yönünün nasıl değiştirilebileceğini tespit etmeyi amaçlıyordu. Kasım 2021'de fırlatılan uzay aracı, yolculuğunu tamamladığında asteroide çarptı ve hızıyla yörüngesini değiştirmeye çalıştı. NASA, dün yaptığı açıklamada bu denemenin başarılı olduğunu duyurdu. Bilim insanları, 160 metre genişliğinde bir yörüngesi olan Dimorphos adlı astroidin yönünün değiştiğini, uzay ve Dünya'da yer alan teleskoplar aracılığıyla yaptıkları ölçümlemeler sayesinde tespit etti. Bir futbol stadyumu büyüklüğünde olan Dimorphos, kendisinden beş kat daha büyük olan Didymos asteroidinin her 11 saat 55 dakikada yörüngesine giriyordu. Yapılan deney sonucu Dimorphos, Didymos'a yaklaştı ve bu süre 11 saat 23 dakikaya indi. Dart'ın misyonunun başarısı, hedefin çok büyük olmaması ve önceden planlanlama yapılması halinde Dünya'ya yönelik tehditlerin savurulabileceğini gösterdi. NASA Başkanı Bill Nelson, Bu görev, evrenin bize fırlatacağı herhangi bir şeye karşı NASA'nın hazır olmaya çalıştığını gösteriyor. NASA, gezegeni savunmakta ciddi açıklamasında bulundu. Bir film senaryosu gibiydi, ancak bu Hollywood değil diyen Nelson, Eğer yarın öbür gün, bir asteroidin Dünya'yı tehdit ettiğini öğrenirsek ve bu Dünya'ya zarar verecek bir büyüklükte olursa, Tanrı'ya şükürler olsun ki bu denemeyi başarıyla gerçekleştirdik dedi. NASA'nın bu misyonu, Netflix'in çok ses getiren Don't Look Up ve 1998 yapımı Armageddon filmlerinin senaryosundaki gibi Dünya'ya tehlike arz edebilecek gök cisimlerine karşı kurumun hazırlandığının da bir kanıtı. Don't Look Up adlı komedi filminde Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence'ın canlandırdığı iki astronom, Dünya'yı yok edecek bir kuyruklu yıldızın yaklaşmakta olduğu konusunda insanlığı uyarmak için basının ilgisini çekmeye çalışıyordu, ancak kimse tarafından umursanmıyorlardı. İki astronumun kuyruklu yıldızın yönünün değiştirilmesi için kurguladığı planın hayata geçmesinde sürekli engeller ortaya çıkıyordu. 330 milyon dolarlık proje yedi yılda geliştirildi. NASA'nın Dart programından bilim insanı Dr. Tom Statler ise bir asteroidin davranışının bir diğerinden farklılaşabileceğini vurgulayarak bu deneyden çok fazla sonuç çıkarılmaması uyarısında bulundu. Deneme Dünya'dan 11 milyon kilometre uzaklıktaki Dimorphos asteroidi üzerinde yapıldı. Dart'ın navigasyon sistemi Dart, yolculuğunun son 50 dakikasında küçük astroit Dimorphos'u, büyük astreoit Didymos'tan ayırt edebildi. NASA, Dimorphos'un Dünya için herhangi bir tehlike oluşturmadığını ve bu denemenin de asteroidi Dünya'ya doğru yönlendirmeyeceğini belirtmişti. Dart'ın üzerindeki kamera, 160 metre genişliğindeki Dimorphos'a çarptığı ana kadar her saniye bir fotoğraf yolladı. Fotoğraflar çarpma anında uzay aracının da yok olmasıyla kesildi. Uzmanlar gökyüzü araştırmaları ve istatistiksel analizler sayesinde Dünya'ya çarpması durumunda tüm yaşamı yok edebilecek asteroidlerin yüzde 95'inin tespit edildiğini ve bunların herhangi bir tehlike oluşturmadığını söylüyor. Ancak insanlık üzerinde çok büyük etkileri olabilecek ve henüz tespit edilmemiş daha küçük asteroidler olabilir. Dimorphos gibi bir asteroidin Dünya'ya çarpması durumunda 1 kilometre çapında ve yüzlerce metre derinliğinde bir krater oluşabilir ve bunun etkisi oldukça büyük olur. Bundan dört yıl sonra Avrupa Uzay Ajansı'na ait üç uzay aracı, Hera adlı bir misyonla Didymos ve Dimorphos adlı asteroitlerde takip çalışmaları gerçekleştirecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-donum-noktasi-niteligindeki-bir-araci-uzaya-gonderdi", "text": "Türünün ilk örneği yeni bir göreve başladı. Araç, metal açısından zengin bir asteroiti keşfedecek. Adını16 Psyche asteroitinden alan uzay aracı Psyche, Mars ve Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağına ulaşacak ve 16 Psyche ile buluşmak için spiral bir güzergah izleyecek ve 2 milyar milden fazla yol kat edecek. Asteroit Psyche, 1852'de İtalyan gökbilimci Annibale de Gasparis tarafından keşfedildi ve adını Yunan ruh tanrıçasından alıyor. Bilim insanları, Dünya'dan yapılan gözlemlere dayanarak asteroit hacminin %30 ila 60'ının açıkta kalan nikel-demir çekirdekten oluştuğunu düşünüyor. Güneş sistemimizin ilk oluşumu sırasında var olan eski bir gezegen gövdesinin kalıntı çekirdeği olduğuna inanılıyor ve kendi gezegenimizin çoğunlukla gizemli çekirdeğine benzetiliyor. NASA program bilimcisi Sarah Noble, \"Bu, bir gezegenin başka hiçbir şekilde araştıramayacağımız bu tür temel yapı taşı hakkında bilgi edinmek için Güneş sisteminin bize sunduğu gerçekten harika bir fırsat\" dedi. Uzay aracının asteroite ulaşması yaklaşık 6 yıl sürecek ve 26 ay boyunca uzay kayasının etrafında dönecek. Görevin toplam maliyetinin, fırlatma maliyeti hariç, 850 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Psyche misyonunun baş araştırmacısı ve Arizona Eyalet Üniversitesi'nden profesör Lindy T. Elkins-Tanton, bu keşfin, bilim insanlarının gezegenlerin, özellikle de Dünya'nın nasıl oluştuğunu anlamalarına yardımcı olacağını söyledi. Dünya'yı, gezegen oluşumundan kaynaklanan bir pasta gibi düşünün, dolayısıyla tüm malzemeler karıştırıldı, ısıtıldı ve sahip olduğumuz bu çok katmanlı gezegen haline getirildi, ancak ana unsurlardan biriyle, çekirdeğin metal bileşenleniyle hiç tanışmadık dedi Elkins-Tanton. Pek çok karasal gezegen, metalik çekirdekler de dahil olmak üzere, Dünya ile benzer nitelikleri paylaşıyor. Ancak Dünya'nın çekirdeği yüzeyin yaklaşık 2.800 mil altında, bu da onu şu anda matkaplar ve bilimsel aletlerle fiziksel olarak çalışmak için aşılmaz derinliklere ve baskılara sokuyor. Bu, Psyche asteroitinin bilim insanlarına, çekirdeğine tünel açmaya gerek kalmadan bir gezegenin merkezine girme konusunda nadir bir fırsat sunduğu anlamına geliyor; bu, alandaki uzmanlar tarafından son derece nadir görülen bir başarıdır. Weiss ayrıca bu görevin bilim insanlarının, demir asteroitlerini daha iyi anlamalarına yardımcı olacağını, çünkü onları uzaktan inceleyerek veya Dünya'ya düşen birkaç demir meteor parçası aracılığıyla onlar hakkında çok az şey bildiklerini söyledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-elektronlarin-uzaydaki-urkutucu-seslerini-kaydetti", "text": "Uzay boş ya da sessiz değildir. Teknik açıdan uzay boşluğu diye anılsa da, manyetik ve elektrik alanlar tarafından yönetilen, enerji yüklü parçacıklar içerir. Parçacıklar, manyetik alanlarla kaplı bölgelerde, plazma dalgaları olarak bilinen çeşitli elektromanyetik dalgaların hareketi ile sürekli olarak ileri ve geri atılır. Bu plazma dalgaları, uzayda ritmik bir kakofoni yaratır. Tıpkı okyanustaki dalgalar ya da atmosferdeki fırtınalar gibi, elektrik ve manyetik alan bozuklukları da uzayda dalgalanmaya neden olabilir. Bu dalgalar, iyon ve elektron kümelerinin ivmeli hızlarla hareket etmesine neden olur. Bu etkileşim, Dünya'nın yaklaşan ve uzaklaşan yüksek enerjili parçacık dengesini kontrol altında tutar. Dünyamızın yakın çevresini şekillendiren temel bir tür plazma dalgası da Whistler-mode dalgalardır. Bu dalgalar, içerdikleri plazmaya bağlı olarak farklı sesler oluşturur. Örneğin, dünyanın etrafında plazma küresi adı verilen bölge, yoğun şekilde soğuk plazma içerir. Bu bölgeye ilerleyen dalgalar, bölgenin dışarıdaki dalgalardan çok daha farklı bir sese sahiptir. Farklı Whistler-mode dalgaları farklı seslere ama aynı elektromanyetik özelliklerle sahiptir ve aynı şekilde hareket ederler. Yıldırım düştüğünde, elektriksel boşalma Whistler-mode plazma dalgalarını tetikleyebilir. Bazı dalgalar atmosferin ötesine kaçar. Çünkü Dünya'nın Kuzey ve Güney kutupları arasındaki manyetik alanından faydalanarak, bu alan boyunca çarpışan arabalar gibi geri sekmeyi amaçlarlar. Yıldırım, belli bir frekans aralığında olduğu ve daha yüksek frekanslı dalgalar daha hızlı ilerlediği için, dalga sanki düşüyormuş gibi bir ses üretir ve Whistler adını buradan alır. Plazmanın daha ılık olduğu Plazma küresinin ötesinde, Whistler-mode dalgalar, gürültülü bir kuş sürüsü gibi bir ses üretir. Bu dalga türü koro olarak adlandırılır ve elektronlar Dünya'da o sırada gece karanlığında olan bölgeye itildiğinde oluşur. Bu düşük enerjili elektronlar plazmaya çarptığında, plazmadaki parçacıklarla etkileşime girer, bu parçacıklara enerjilerini verir ve kendilerine özgü yükselen bir ses tonu oluştururlar. Plazma küresinde ilerleyen Whistler-mode dalgalara electromagnetic hiss adı verilir ve sesi radyo paraziti gibidir. Bazı bilim insanları, tıslamanın yıldırım nedeniyle de oluşabileceğini düşünüyor, ancak bazıları da bunun plazma küresine sızan koro dalgalarından kaynaklanabileceğini söylüyor. Koro ve hiss dalgaları, Van Allen radyasyon kuşakları da dahil olmak üzere, Dünyanın çevresini şekillendiren etkenlerden. NASA bilim insanları, Van Allen Sondaları görevinin yardımıyla, uydulara ya da telekomünikasyon sinyallerine zarar verebilecek hava koşulları tahminlerini iyileştirmek için plazma dalgalarını anlamaya çalışıyor. Bu çalışmanın bir parçası olarak da, bilim insanları farklı plazma dalgaları tarafından üretilen ürkütücü sesleri kaydetti. NASA'nın Van Allen Sondası uzay araçları, Dünya'yı çevreleyen elektrik ve manyetik dalgaları ölçmek için, EMFISIS denen bir alet kullanıyor. Uzay aracı bir dalga ile karşılaştığında, sensörler elektrik ve manyetik alanların frekansındaki değişiklikleri kaydediyor. Bilim insanları bu frekansları insanların da duyabileceği bir aralığa kaydırıyor ve böylece biz de dinleyebiliyoruz. Dalgaların ve parçacıkların nasıl etkileşime girdiğini anlayan bilim insanları, elektronların radyasyon kuşaklarından çıkarken nasıl hızlandığını ve kaybolduğunu da öğrenebilir. Böylece uzaydaki uydularımızı ve iletişim sinyallerini korumaya yardımcı olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-jupiterin-uydusu-ganymedei-fotografladi", "text": "NASA, Jüpiter'in en büyük uydusu olan ve 1610'da Galileo Galilei tarafından keşfedilen Ganymede'in, uzay aracı Juno tarafından yakın mesafeden çekilen ilk fotoğraflarını yayınladı. Amerikan Uzay ve Havacılık Ajansı'ndan yapılan açıklamada, uzay aracı Juno'nun 20 yıldan uzun bir süredir Jüpiter'in en büyük uydusu Ganymede'e diğer araçlardan daha yakın uçtuğu ve uydunun 'çarpıcı' görüntülerini yakaladığı ifade edildi. Juno'nun, Ganymede'in yanından geçişinden Dünya'ya gönderilen 2 fotoğraftan birinin aracın JunoCam görüntüleyicisinden, diğerinin de Stellar Reference Unit star kamerasından alındığı belirtildi. Açıklamada fotoğrafların, açıkça belirgin karanlık ve aydınlık arazi, muhtemelen tektonik fay hatlarıyla bağlantılı uzun yapısal özellikler ve kraterler de dahil olmak üzere yüzeyi olağanüstü ayrıntılarla gösterdiğine yer verildi. JunoCam tarafından yakalanan fotoğrafta uydunun neredeyse bir yanının tamamının ve SRU tarafından yakalanan siyah-beyaz fotoğrafta ise Ganymede'in karanlık tarafının yer aldığı belirtildi. ABD'nin Teksas eyaletindeki San Antonio şehrinde bulunan Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Juno Baş Araştırmacısı Scott Bolton Bu, bir nesilde herhangi bir uzay aracının bu devasa uyduya geldiği en yakın nokta. Herhangi bir bilimsel sonuç çıkarmadan önce acele etmeyeceğiz, ancak o zamana kadar bu göksel harikayı hayretle izleyebiliriz. NASA'nın sitesinde yer alan bilgiye göre Ganymede, 7 ocak 1610'da Galileo Galilei tarafından keşfedildi. Simon Marius'un da muhtemelen Galileo ile aynı zamanda bağımsız bir keşif yaptığı ancak keşfini ilk yayınlayanın Galileo olduğu ifade edildi. Ganymede'in, adını Zeus tarafından antik Yunan tanrıları için saki yapan bir çocuktan aldığı belirtildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-kaydedilen-en-yakin-goktasi-gecisi", "text": "NASA, 2020 QG isimindeki göktaşının, Dünya'ya en yakın mesafeden geçen göktaşı oldu. Göktaşının saniyede yaklaşık 8 mil (saniyede 12,3 kilometre) ortalamanın biraz altında hızla ilerlediğini söyleyen Chodas, 2020 QG'nin ilk olarak Zwicky Geçici Tesis tarafından çekilen geniş alan kamera görüntüsünde sadece uzun bir çizgi olarak kaydedildiğini belirtti. Görüntü, asteroid Dünya'dan uzaklaşırken en yakın yaklaşma noktasından altı saat sonra çekildi. Ulusal Bilim Vakfı ve NASA tarafından finanse edilen bir gökyüzü tarama araştırma teleskobu olan Zwicky Geçici Tesisi, Caltech'in San Diego County'deki Palomar Gözlemevi'nde bulunuyor. NASA tarafından yapılan açıklamanın devamında, 2020 QG, bilinen en yakın etkisiz asteroid olarak kitaplara geçebilir. Küçük asteroitlerin çoğu her yıl gezegenimizi etkiliyor, ancak Dünya'yı etkilemeden birkaç saat önce uzayda gerçekte sadece birkaçı tespit edilebiliyor. Ortalama olarak, 2020 QG boyutundaki bir asteroid, yılda sadece birkaç kez Dünya'nın yakınından geçebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-marstan-yeni-fotograf-paylasti", "text": "18 Şubat'ta Mars'a iniş yapan ABD Havacılık ve Uzay Ajansının keşif aracı Perseverance, Kızıl Gezegen'de yaşam belirtileri aramaya devam ediyor. Uzay aracı, o günden beri, iniş yaptığı Jezero Krateri'nden görüntüler yollamaya devam ediyor. 4 Mart Perşembe günü ilk sürüşünü yapan araç, şimdiye kadar toplamda 70 metre sürüş gerçekleştirdi. NASA, aracın 70 metrelik sürüşünü, Mars'tan yeni bir fotoğrafla birlikte paylaştı. Perseverance, ABD'nin Florida'daki Cape Canaveral Uzay İstasyonu'ndan fırlatıldıktan sonra yaklaşık 7 aylık ve 470 milyon kilometrelik yolculuğun ardından 18 Şubat'ta Mars'a inmişti. Uzay aracı, o günden beri, iniş yaptığı Jezero Krateri'nden görüntüler gönderiyor. Jezero, Kızıl Gezegen'in ekvator çizgisinin biraz kuzeyinde bulunan ve çarpma etkisiyle oluşmuş 49 km çapında bir krater. Araç, Mars'ta kalışı süresince, gezegenin jeolojik yapısını, geçmişte ikliminin nasıl olduğununu inceleyecek, kaya örnekleri toplayacak ve geçmiş yaşam izlerini araştıracak. Üzerindeki ekipman sayesinde mikroskobik görüntü elde edebilen Perseverance'ın elde ettiği veriler Dünya'ya gönderilerek değerlendiriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-nisan-basinda-marsta-helikopter-ucuracak", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Nisan ayı başında Mars'ın üzerinde ilk kez helikopter uçuracağını duyurdu. Ingenuity adlı minik helikopter, 18 Şubat'ta Jazero Krater'e inen Perseverance uzay aracıyla Mars'a taşınmıştı. NASA, 1903'te ilk motorlu uçağı uçuran Amerikalı havacılar Orville ve Wilbur Wright'a gönderme yaparak çift motorlu 1,8 kilogram ağırlığındaki helikopterin uçuş denemesinin \"bir Wright Kardeşler anı\" olacağını belirtti. Kurum, bu bağlantıya vurgu yapmak için Ingenuity'nin gövdesine Wright Kardeşler'in uçağının kanadından alınan pul büyüklüğünde bir kumaş parçasının yapıştırıldığını açıkladı. Halihazırda helikopter, Perseverance'ın gövdesine iliştirilmiş durumda. Hafta sonunda kılıfı çıkarılan helikopter, önümüzdeki günlerde yere indirilecek. NASA uzmanları Jazero'da. \"hava sahası\" adını verdikleri 10x10 metre büyüklüğünde bir alan belirledi. Bu alan, 90 metre uzunluğundaki \"uçuş bölgesinin\" bir ucunda yer alıyor. Ingenuity'nin bu bölge içinde beş sorti denemesi yapması hedefleniyor. Perseverance bu uçuş denemelerini kamerasıyla kaydetmeye çalışacak. NASA'da görevli mühendislerden Farah Alibay, \"Ingenuity'yi havadaki görüntüsünü yakalamak için elimizden geleni yapacağız. Fotoğraf çekeceğiz. Video çekmeyi de umuyoruz\" dedi. Ancak Alibay bunun kolay olmayacağı uyarında bulundu. Bunun nedeni, Perseverance ve helikopterin birbirlerinden bağımsız olarak çalışması ve ayrı saatler taşıması. Perseverance'ın uçuş anını yakalayabilmesi için saatlerinin senkronize olması gerekiyor. Ingenuity, Mars'ın ince atmosferinde kalkış yapabilmesi için son derece hafif olacak şekilde tasarlandı. Helikopterin dört karbon-fiber pervane yaprağı bulunuyor. Bunlar dakikada 2.400 devirle aksi yönde dönen birer metre uzunluğundaki iki rotorda yer alıyor. NASA, bu rotor hızının yolcu helikopterlerindeki hızdan kat kat yüksek olduğunu söylüyor. İlk uçuş denemesinde helikopterin yerden üç metre yükselmesi ve 30 saniye uçtuktan sonra inmesi planlanıyor. Daha sonraki denemelerin daha karmaşık olması hedefleniyor. NASA, Dragonfly adını verdiği bir projeyle 2030'larda Satürn'ün uydusu Titan'ın üzerinde döner kanatlı uçak uçurmayı hedefliyor. Başka bir gezegende ilk hava aracını 1980'lerde Vega balonlarıyla Sovyetler uçurmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-uzay-hava-durumunun-dunyaya-etkisini-arastiriyor", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş hakkında bilgi edinmek ve uzayda meydana gelen Dünya'yı etkileyebilecek olayları analiz etmeyi planlayan araştırma görevi Spacewatch konseptine yatırım yapma kararı aldı. Spacewatch konseptinin görevleri arasında, Dünya'nın çevresinde yaşanan olayları incelemek ve Güneş'in atmosferle görülmemiş kutup noktalarının analiz edilmesi bulunuyor. NASA, araştırmanın önemi hakkında yaptığı açıklamada, Böyle bir bilgi bizlere uzaydaki hava durumunun, gezegenler arası yolculuk eden astronotların sağlığı ve yörüngede bulunan uydular üzerindeki etkisini öğrenmemizi sağlayacak dedi. - Storm, Dünya'nın içinden ve yanından geçen enerjinin akışını araştıran görev dalı, - HelioSwarm, Güneş'ten değişen miktarlarda yayılan partiküllerin akışını araştıran görev dalı, - Muse, Güneşin atmosferinde gerçekleşen olayları benzeri görülmemiş bir hassasiyetle görüntülemeye çalışan görev dalı, - Arcs, detaylı olarak Dünya'nın uzaydaki hava durumu tarafından tetiklenen aurasını araştıran görev dalı, - Solaris, Güneşin görülmemiş kutup noktalarını fotoğraflayıp geri dönüş sağlaması beklenen görev dalı. Konseptin görev önerilerinin her birinden elde edilen önemli bilimsel gelişmeler ve Spacewatch'ın günümüz teknolojisinin sunduğu imkanlar çerçevesinde sorun olmadan üretilebilmesi ve faaliyete geçirilebilmesi nedeniyle söz konusu beş görev önerisinin seçildiği aktarıldı. Dokuz ay boyunca eş zamanlı sürdürülecek olan çalışmaların her biri 1.25 milyon dolar değerinde. Bu sürenin sonunda NASA yapılan çalışmaları değerlendirecek ve görev önerilerinden 2 tanesini faaliyete geçirecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-uzayda-bugune-kadar-gozlemlenen-en-buyuk-kara-delik-patlamasi-yasandi", "text": "Gök bilimciler uzayın derinliklerinde bir kara delikten geldiği belirlenen ve bugüne kadar gözlemlenenlerin 5 katı büyüklüğünde kozmik bir patlamanın izini tespit ettiklerini açıkladı. Bilim insanları patlamanın Dünya'ya 390 milyon ışık yılı uzaklığında yaşandığını belirtti. NASA'nın Chandra X-Ray Gözlemevi, binlerce gezegenden oluşan Ophiuchus Galaksi Kümesi'nden yaşandığını düşündükleri patlamanın çevresinde 15 Samanyolu Galaksisi kadar bir alanı etkilediğini duyurdu. Patlamanın izinin, Avustralya'da Murchison ve Hindistan'da Dev Metredalga Radyo Teleskoplarının verileriyle doğrulandığı kaydedildi. NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi yetkilisi Maxim Markevitch patlamayla ilgili olarak, \"Elde edilen radyo verileri X-ray ışınlarıyla birebir uyuşuyor. Bu, eşi benzeri görülmemiş büyük bir patlama\" dedi. Araştırma ekibinin lideri Simona Giacintucci, bunu, 1980'de ABD'deki St Helens yanardağında meydana gelen patlamanın astronomik örneği olarak nitelendirdi. St Helens'deki patlamada dağın etrafındaki ormanlar haritadan silinmiş, gökyüzü kül ve tozla kaplanmış, çevrede çok büyük ekolojik yıkım meydana gelmişti. Uzayda bulunan gizemli kara delikler sadece maddeleri içerisine çekmiyor. Bu alanlarda yaşanan patlamalar uzay boşluğuna enerji ve madde hüzmeleri de saçabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasa-veriler-dunyaya-ulasti-ucus-basarili", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Ajansı , Perseverance görevi kapsamında geçtiğimiz hafta Mars'ta minyatür bir helikopter uçurmayı planlıyordu. Teknik sorunlar nedeniyle ertelenen denemede, küçük helikopter Ingenuity'nin bugün uçuruldu. ABD Uzay ve Havacılık Dairesi , Mars'ta uçurulan helikopterin uçuşunu başarıyla gerçekleştirdiğini açıkladı. 1,8 kilogram ağırlığındaki Ingenuity adlı helikopterin 3 metre yüksekliğe yükseltilerek 30 saniye boyunca uçurulacağı bildirilmişti. Uçuş Türkiye saatine göre 10.30'da gerçekleşirken uçuşun başarılı geçip geçmediğine dair verilerin denemenin gerçekleşmesinin üzerinden yaklaşık 3 saat sonra NASA'ya ulaşmasının beklendiği açıklanmıştı. Test uçuşunun, dünyadan 173 milyon mil uzakta, Jezero Krateri adlı geniş bir Mars havzasının zemininde gerçe3kleştiği bildirilirken Ingenuity proje yöneticisi MiMi Aung, \"Ekibimizin beklediği an neredeyse geldi\" demişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasadan-2-yeni-gunes-gorevi", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Ajansı NASA'dan yapılan açıklamada, Güneş'in dinamiklerini, Güneş-Dünya bağlantısını ve sürekli değişen uzay ortamını anlamaya yardımcı olmasına yönelik MUSE ve HelioSwarm olarak adlandırılan iki yeni Güneş görevi seçtiğini duyurdu. Bu görevlerin, evren hakkında daha derin bilgiler sağlayacağı ve astronotları, uyduları ve GPS gibi iletişim sinyallerini korumaya yardımcı olacak kritik bilgiler sunacağı ifade edildi. MUSE görevinin, bilim insanlarının Güneş'in koronasının ısınmasını sağlayan güçleri ve uzay havasının temelindeki en dıştaki bölgedeki patlamaları anlamalarına yardımcı olacağı belirtildi. Görevin birincil amacının püskürtüler ve taçküre kütle atımı gibi 'koronal ısınma' ve 'kararsızlığın' nedenlerini araştırmak ve koronanın temel plazma özellikleri hakkında fikir edinmek olduğu açıklandı. HelioSwarm görevinin ise 'güneş rüzgarı türbülansı' olarak bilinen güneş rüzgarının hareketleri ve manyetik alandaki dalgalanmaların ilk çok ölçekli uzay içi ölçümlerini yakalayacağı ifade edildi. HelioSwarm'ın bir merkez uzay aracı ve merkez uzay aracından ve birbirlerinden uzaklık olarak farklılık gösteren sekiz eş yörüngeli küçük uydudan oluştuğu belirtildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasanin-dart-gorevi-goktasi-tehdidine-karsi-savunma-denemesi", "text": "Dünya'ya çarpacak bir rotada ilerleyen bir asteroide karşı ne yapılabilir? Bu soruya cevap arayan ABD Uzay Ajansı'nın bir göktaşını yörüngesinden çıkarmaya yönelik çarpışma denemesinde kullanılacak uzay aracı geçtiğimiz günlerde fırlatıldı. NASA'nın Çift Asteroid Yön Değiştirme Testi , bir asteroidi rotasından çıkarmaya yönelik bir yöntemin tam ölçekli olarak ilk kez deneneceği bir gezegen savunma testi olacak. DART görevinde fırlatılan uzay aracının, hedef asteroide otonom olarak gidip saniyede 6 kilometre hızla çarpması planlanıyor. Denemedeki hedef, Dünya için tehdit oluşturmayan, 160 metre çapındaki Dimorfos göktaşı olacak. Başka bir göktaşının yörüngesinde ilerleyen Dimorfos'un çarpışma sonrası rotasında herhangi bir değişim olup olmadığı dünyadaki gözlemevlerinden takip edilecek. DART görevinin, yeni teknolojilerin eşzamanlı olarak test edileceği, modelleme ve tahmin yeteneklerimizi geliştirmek için önemli veriler sağlayacak ve Dünya için tehdit oluşturabilecek bir asteroide karşı hazırlıklı olmamıza katkı sunacak bir uzay görevi olacağı ifade ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasanin-ilk-kadin-matematikcilerinden-katherine-johnson-hayatini-kaybetti", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı'nın ilk siyahi kadın matematikçilerinden ve NASA'nın Uçuş Araştırmalı Bölümü'nde görev alan ilk kadın matematikçi Katherine Johnson 101 yaşında vefat etti. 1958'de NASA adını alacak olan ABD Ulusal Havacılık Danışma Komitesi'nde uçak geliştirme programları kapsamında çalışmalarına başlayan Johnson, 1961'de ilk kez bir Amerikalıyı uzaya taşıyan Mercury-Redstone 3 Görevi'nde yörünge analizlerine katkılarda bulunmuştu. 1962'de ilk kez bir ABD'li astronotun yörüngeye yerleştirildiği Mercury-Atlas 6 Görevi'nde bilgisayar hesaplamalarını kontrolündeki hızı nedeniyle çalışma arkadaşlarınca insan bilgisayar olarak anılmaya başlayan Johnson, 1986'ya kadar NASA'daki görevine devam etti ve emekliliğini öğrencileri bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarına yönelmeye teşvik etmekle geçirdi. Bir röportajında, uzay araştırmalarına yaptığı en önemli katkının Apollo Ay Görevleri'nde yerine getirdiği görevler olduğunu düşündüğünü belirten Johnson'ın vefatının ardından NASA, \"Bugün Katherine Johnson'ın 101 yıllık yaşamını kutluyor, ırksal ve toplumsal engelleri aşan büyük mirası önünde saygıyla eğiliyoruz.\" açıklamasında bulundu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasanin-orion-kapsulu-ayda-yorungesine-ulasti", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin 16 Kasım'da Ay'a dönüş projesi olarak bilinen \"Artemis\" misyonuyla fırlattığı Orion kapsülünün, Ay'ın arka yüzünde yörüngeye ulaştığı belirtildi. NASA'dan yapılan açıklamada, Orion'un,128 kilometre ile Ay'ın yörüngesinde yüzeye en yakın konumuna geldiğini duyurdu. Yakınlaşma, dünyadan 375 bin kilometre uzaklıkta, Ay'ın arka yüzünde meydana geldiği için Teksas'ın Houston şehrinde bulunan uçuş kontrol merkezi ile yarım saatlik iletişim kesintisi yaşandığı ifade edildi. NASA'nın 50 yıl önceki Apollo programından bu yana ilk kez bir uzaya aracının Ay'ı ziyaret ettiğine dikkat çekilerek, içinde 3 adet deneme mankeni ile söz konusu test uçuşunun büyük bir kilometre taşını temsil ettiği kaydedildi. Her şeyin yolunda gitmesi durumunda, astronotlar için tasarlanan Orion kapsülü uzay aracının, gelecek hafta dünyadan yaklaşık 433 bin kilometre uzaklığa ulaşarak NASA'nın mesafe rekorunu kıracağı bildiriliyor. Orion kapsülünün Ay'ın yörüngesinde yaklaşık bir hafta kalması ve daha sonra Dünya'ya dönüş yoluna girerek 11 Aralık'ta Pasifik Okyanusu'na inmesi planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nasanin-uzay-araci-numune-toplamak-uzere-bennu-goktasinda", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin Osirix-Rex aracı, numune toplamak üzere Bennu asteroidine temas etmeyi başardı. Dünyadan 330 milyon km uzakta bulunan uzay aracından gelen sinyaller, aracın 500 metre genişliğindeki gökcismine planlandığı gibi birkaç saniyelik bir iniş yapabildiğini doğruladı. Ancak aracın bu kısa sürede asteroit yüzeyinden numune toplayıp toplayamadığı henüz bilinmiyor. Amaç yüzeyden en az 60 gr numune toplamaktı. Bennu çok ilkel bir gökcismi. Bilim insanları bu nedenle asteoridin yüzeyindeki kum ve toz parçacıklarının, Güneş ve gezegenlerin 4 buçuk milyar yıl önceki oluşumunun kimyasına dair çok ilgi çekici ipuçları verebileceğini belirtiliyor. NASA'dan Thomas Zurbuchen \"Bu, görevin dönüm noktasıydı. Şimdi, birkaç gün içinde, yıllardır beklediğimiz örneklerden ne kadar toplayabildiğimizi öğrenebileceğiz\" dedi. Aracın topladığı varsayılan numunelerin Dünya'ya ulaşması ise 2023 yılını bulacak. Eğer bu ilk inişte numune toplanamadıysa, bilim insanları Osiris-Rex'i bir kez daha asteroit üzerine indirmeyi deneyecek. Amerikalı Lockheed Martin şirketinin ürettiği Osirix-Rex 8 Eylül 2016'da uzaya fırlatılmış ve 3 Aralık 2018'de Bennu'nun yakınına ulaşmıştı. O tarihten bu yana bilim insanları aracın Bennu'da inebileceği uygun bir yer bulabilmek için ter döküyordu. Sonunda aracın gökcisminin kuzeyinde Nightingale olarak adlandırılan yaklaşık 8 metre genişliğindeki bölgeye inmesi kararlaştırıldı. Aracın bölgeye inişi 4 buçuk saat sürdü. Osiris-Rex sensörleri kontrol merkezine, görevin tüm aşamalarının başarıyla tamamlandığı bilgisini geçti. Ancak kontrol merkezinin bu birkaç saniyede Bennu'nun yüzeyinden neler toplandığını anlayabilmesi birkaç gün alacak. Londra'daki doğal Tarih Müzesi'nden Sara Russell \"Bennu gibi asteroitler Güneş Sistemi'nin çok, çok erken dönemlerinde oluşmuştur. Bu cisimler basit anlatımla gezegenlerin yapı taşları yani bize Güneş ve gezegenlerin oluşumunu açıklayabilecek zaman kapsülleridir. Bennu oluşum sürecinde neler yaşandığını anlayabilmemizde bize gerçekten yardımcı olabilir\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nauka-modulu-uluslararasi-uzay-istasyonuna-basariyla-baglandi", "text": "'Nauka' isimli çok amaçlı laboratuvar modülü, üretildiği günden bu yana süren 14 yıllık bekleyiş ve 8 günlük uçuşun ardından Uluslararası Uzay İstasyonu'na kenetlendi. Sputnik'in aktardığına göre, 'Nauka', son 11 yılda UUİ'ye gönderilen ilk Rus modülü oldu. En son 2010'da 'Rassvet' adlı küçük araştırma modülü gönderilmişti. 'Nauka' modülü, kozmonotların hayatını daha da rahat yapmak için geliştirildi. Modülde, UUİ'nin Rusya bölümünde üçüncü olacak kamara bulunuyor. Bugüne kadar 3 Rus kozmonottan biri ABD bölümünde gecelemek zorunda kalıyordu. Modülde ayrıca, 'Zvezda'dakine ek ikinci tuvalet bulunuyor. Rusya Federal Uzay Ajansı'nın verdiği bilgiye göre 'Nauka', istasyonun en ağır Rus modülü olacak. İstasyonun en ağır modülü, Japonya'ya ait 'Kibo' iki bölümden oluşuyor. Roscosmos'un açıklamasında, kenetlenme gerçekleştikten yaklaşık 3 saat sonra, kozmonot Oleg Novitskiy ve Petr Dubrov'un 'Nauka'ya girerek kargoyu boşaltacağı belirtiliyor. Modülün istasyona entegrasyonu 6-7 ay sürecek, bunun için 10 kez uzay yürüyüşü yapılacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nerede-bu-uzaylilar", "text": "On yıllardan bu yana git gide daha büyük bir istekle evrende yalnız olmadığımızı gösterebilecek işaretler arıyoruz. Araştırma araçları Mars'ın yüzeyinden örnekler alarak inceliyor. Bilim insanları sıvı su barındırdığı sanılan Satürn'ün uydusu Enceladus ve Jüpiter'in uydusu Europa gibi umut verici noktalara görevler planlıyorlar. Uzay teleskopları, astronomlara ötegezegenlerin atmosferlerinde yaşamın kimyasal izlerini bulmak için yardımcı oluyor. Ve radyo astronomlar uzun bir süredir uzaylıların olası yayınlarını dinliyorlar. Şimdiye dek hiçbir şey bulamadık. Ya bu hep böyle kalırsa? Yüzyılın ortalarına dek güneş sistemindeki yaşama elverişli tüm yerleri gezdikten, yüz milyonlarca yıldızla radyo iletişimi kurduktan ve milyonlarca ötegezegeni gözlemledikten sonra tek bir yaşam kırıntısı bile bulamazsak ne olacak? Ne zaman pes edip, yalnız olduğumuzu kabul edeceğiz? Asla diyor aramaya katılanlar. Vazgeçme zamanının geleceğini hayal bile edemiyorum diyor NASA'nın astrobiyoloji programı müdürü Mary Voytek. Diğer tüm yıldızların etrafındaki diğer tüm gezegenlerle, yaşamın herhangi bir yerde ortaya çıkmadığını düşünmek mümkün değil. Bilindiği kadarıyla her biri aşağı yukarı 100 milyar yıldıza sahip, yaklaşık olarak 100 milyar galaksi var. Bu sayılar herhangi bir yerde umulmadık olayların bir yerlerde gerçekleşebileceğini düşündürmekte. Ve yaşamın kökenini bulmak da imkansız olmayabilir. Uzaylı arayışındaki başarısızlık, araştırmacıları, yöntemlerini ve varsayımlarını sorgulamaya itebilirse de hedeflerinin varlığından şüphe etmelerine yol açmayacaktır. Yaşamı nasıl tanımladığımız konusunda ayrıntılı bir şekilde düşünmeliyiz. Bu olay Uzay Yolunda olduğu gibi yaşayan bir şey saptadığında tricorder cihazıyla bir ding sesi vermeye benzemez diyor Victoria Üniversitesi astronomu Jon Willis. Örneğin ötegezegenlerin atmosferlerindeki suya veya oksijene bakabiliriz, ama bu uzaydaki yaşamın bu moleküllere ihtiyacı olduğunu garantilemez. Yerötesi uygarlıkların radyo sinyallerini duyabiliriz ama onların daha iyi yöntemleri olmadığını kim söyleyebilir ki? Eğer bir ötegezegende yaşam varsa bile, tüm atmosferi değiştirebilecek yeterli sürece sahip olacağımızı da bilemeyiz. Günümüzdeki arayışlar sessizlikle sonuçlandığı taktirde araştırmacılar bir dahaki sefere daha iyi görebilmek için daha hassas yöntemler tasarlamak için çalışacaklardır. Elbette onlar hatalı olabilir. Belki de gerçekten tamamen yalnızızdır; şaşırtıcı ve olağanüstü bir şekilde bir defalığına oluşmuş yaşamın temsilcileriyizdir. Eğer böyleyse bilim insanları yaşamın kökeni için gerekli koşullarla ilgili fikirleri üzerinde yeniden düşünmeliler ve dünyayı eşsiz yapanın ne olduğunu da."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/nukleer-fuzeler-atilirsa-dunyaya-yayilacak-olan-radyoaktivite", "text": "Son günlerde ABD ile Kuzey Kore arasında, nükleer füze atılmasıyla ilgili söz düellosu medyanın ilk haberi! Kuzey Kore 3400 km uzaklıkta Pasifik'teki Guam adasında bulunan ABD üssünü vurursa ve buna ABD Kuzey Kore'ye nükleer başlıklı füzelerle karşılık verirse, füzelerin düştüğü bölgelerde insanların ve her şeyin yok olmasının yanı sıra, ortaya çıkacak radyoaktif toz ve duman bulutundan dünyaya olacak 'radyoaktif yağışın' önemi de gözden uzak tutulmamalı. Nükleer başlıklı füze düştüğü yeri ve çevresini yok etmekle kalmayacak, patlama sonrası zamanla atmosferden taşınacak radyoaktif maddelerle dünyanın bir çok bölgesini de etkileyecektir. Bunun ayrıntılarına girmeden önce, dünyadaki nükleer başlıklı füzelerle ilgili durumu gözden geçirelim. Bugün, Atom silahlarını engelleme sözleşmesine göre resmen 5 ülke, atom silahlı devletler olarak kabul edilmiştir. Bunlar: ABD, Rusya, Fransa, Çin ve Büyük Britanya. Bunlar dışında, bu sözleşmede bulunmayan İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore'de nükleer silahlar bulunduğu biliniyor. Ayrıca 5 Nato ülkesinde de bunlar yerleştirilmiş durumda. 1991'den önceki Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler arasındaki karşılıklı restleşme sonucu nükleer füzelerin toplam sayısı 70 bin'den fazlayken, 2016'da karşılıklı anlaşmalarla toplam sayı 15.395 adete inmiştir /1/. Toplamın dağılımı şöyle: ABD: 7.000, Rusya: 7.290 , Fransa: 300, Büyük Britanya: 215, Çin: 260, Pakistan:130, Hindistan: 120, İsrail:80 ve Kuzey Kore: 10 adet . Den Haag'da uluslararası mahkemenin 1996'da aldığı bir karara göre, bunların kullanımı yasaklanmıştır. Ancak herhangi bir ülkenin yaşam, kalım durumu söz konusuysa, savunma amaçlı olarak bunlar kullanılabiliyor. Daha önce, 1968'de 170 ülkenin imzaladığı Atom silahlarının kullanımı ve yayılmasını engelleme anlaşmasına göre, yukarıdaki 5 ülke dışındaki ülkeler atom enerjisini sadece barışçı amaçla kullanmayı kabul etmişlerdir . Nükleer enerjinin barışçı amaçlı kullanımını IAEA denetliyor. ABD Başkanı, ülkesinin durumunu kritik gördüğü anda, savunma amaçlı olarak, Kongre'nin onayını almadan da, sivil ve askeri danışmanlarıyla görüşerek, nükleer füze kullanım emrini verebiliyor. Örneğin 10 kilotonluk bir atom bombası patladığı anda, güneşten 1000 kat daha fazla bir parlaklıktaki ışık etkisiyle gözleri kör ederken, sıcaklığı milyon derecede 300 m çaplı bir ateş topu olarak patlıyor ve yakındaki tüm canlıları yok ediyor, çevreyi çok büyük bir basınç dalgasıyla harabeye çeviriyor. Ateş topu genleşerek 5 km kadar uzaklıkta da son derece etkili oluyor. Patlama eğer bulutlu kapalı bir havada olursa etkisi biraz daha az olabiliyor. 30 km uzaklıkta bile deride yanmalar görülebiliyor. Toplamın %50'si basınç dalgasında, %35'i ısıl enerjide , %5'i ani çok parlak ışıkta ve %10'u da daha sonraki yağışlardaki radyoaktif maddelerde toplanıyor. Başlangıç radyasyonu: Bu, patlamadan hemen sonraki ilk dakika içinde ortaya çıkan, daha çok yüksek enerjideki gama ve nötron ışınları ya da radyasyonudur. Bu çeşit ışınlar daha sonraki dakikalarda da etkinliği epey azalarak yayılıyorlar. Bu başlangıç radyasyonu, patlamada ortaya çıkan toplam radyasyonun %5'i kadar olmakla birlikte, çok etkindir. Uzaklarda kurtulan halk ise radyasyonun uzun süreli etkisiyle hasar görebiliyor. Havadaki toz ve duman tanecikleriyle birlikte, etkin atmosferik akımlarlarla, patlamada ortaya çıkan çok çeşitli 300 kadar radyoaktif maddenin çeşitli yöre ve ülkelere taşınması oralarda zamanla çeşitli hastalıklara neden olabilir. Havadaki radyoaktif maddeler daha sonra atmosferden daha üst katmanlara da taşınarak zamanla (20-30 yıl sonra bile) dünyanın çeşitli bölgelerinde yağışlarla yer yüzüne iniyorlar ve besinler yoluyla insanlara etkili olabiliyorlar. Bunlar kanser riskini artırıyor. Pasifikteki adaya ve Kuzey Kore'ye atılabileceği konuşulan nükleer füzelerin o bölgelerle birlikte, dünyanın hangi ülkelerini radyoaktiviteyle etkileyebileceği ise önceden kestirilemez. Bu, o günlerdeki atmosferdeki hareketlere, rüzgarların yönüne ve yağışların olup olmayacağına bağlı olduğu gibi, toplam kaç adet, hangi cins ve kaç kiloton büyüklüğünde uranyum ya da plütonyum bombası atıldığına bağlıdır. Atom bombası patlatıldığında atom çekirdeklerinin bölünmesinden ortaya çıkan uzun yarılanma süreli 300 kadar çeşitteki radyoaktif maddelerin dünyanın bir çok bölgesini daha uzun yıllar (20-30 yıl gibi) az ya da çok etkilemesi beklenmelidir. 1963 öncesi atmosferde yapılan nükleer bomba denemeleri sonucu ortaya çıkan radyoaktif maddelerle yüklü bulutlardan yeryüzüne yağışlarla inen radyoaktif maddeler , daha sonraki yıllarda dünyanın bir çok bölgesindeki besinleri etkilemiştir Özellikle yağışlarıyla şu radyoakatif maddeler yeryüzüne iniyor: Sezyum (Cs 137), Stronsyum (Sr90) , Plütonyum (Pu 239 240), Amerisyum (Am241) ve İyot (I 131). O zamandan kalan radyoaktif maddelerden bazıları bugün bile çok az da olsa toprakta bulunuyor. Umarız nükleer füzeler hiçbir zaman kullanılmaz, gerek patlama bölgesinde çok büyük kayıp ve hasar ortaya çıkmaz, gerekse dünyanın çok uzak bölgelerinde bile insanlar radyoaktif maddelerden olumsuz etkilenmezler. Öte yandan, nükleer santrallere karşı gösterilen duyarlığın, nükleer silahların yayılmasına ve kullanılmasına karşı da gösterileceğini, bu konuda da daha etkin çalışmalar ve etkinlikler yapılacağı beklenir. Nükleer füzeler atılmasa da yer altında yapılan bir dizi atom bombası denemelerinde ortaya çıkan 300 kadar çeşitteki radyoaktif maddenin nerelerde ve ne ölçüde biyolojik sisteme katılabileceğinin de araştırılması önemlidir. Üstelik bunların, nükleer santrallerin atıklarının depolandığı özel varillerde değil, yer altında açık olarak toprağa ve dolayısıyla biyolojik sisteme karıştığı düşünülürse.. Not: Bu yazı HBT dergisinin 77. sayısında da yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ortadogunun-ilk-sinkrotron-isinimi-laboratuvari-sesame", "text": "Ürdün'de başkent Amman'a 40 km uzaklıkta bir uluslararası sinkrotron ışınımı laboratuvarı olan SESAME , 2. Dünya Savaşı sürecinde Avrupa ülkeleri arasında yıpranan ilişkileri savaş ertesi onarma çabalarının bir parçası olan CERN modeline göre kurgulanmış bir laboratuvar. Amacı Ortadoğu'da uluslararası düzeyde ileri teknoloji kullanan araştırmaların yapıldığı bir ortam oluşturmak ve aynı zamanda Ortadoğu ülkelerindeki farklı kültür ve geleneklerden gelen araştırmacıların farklılıkları bir kenara bırakıp bilim dilini kullanarak birbirlerini tanımaları için fırsat yaratmak. SESAME üyeleri Bahreyn, Güney Kıbrıs, Ürdün, Mısır, İran, Pakistan, Türkiye, İsrail ve Filistin'den oluşuyor. Üyelik devletlerarası anlaşmalarla yapılıyor ve SESAME konseyinde üye ülkelerden gelen delegeler bir masa etrafında toplanıp laboratuvarın işleyişini izleyip geleceğiyle ilgili kararlar alıyorlar. Konsey Başkanı İngiltere'den daha önce CERN direktörlüğü yapmış Sir Chris LLwellyn Smith, laboratuvar Direktörü de Ürdünlü bilim insanı ve Ürdün Atom Enerji Komisyonu başkanı Khalid Toukan. SESAME grubunda üyelerin yanı sıra teknik konular ve eğitimde destek veren ve gerektiğinde üyelerin katılımıyla oluşan bütçeden karşılanamayan birtakım donanım için maddi katkıda bulunan gözlemci ülkeler bulunuyor. Bunlar Brezilya, Çin, Avrupa Topluluğu, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya, Japonya, Kuveyt, Portekiz Rus Federasyonu, İspanya İsveç, İsviçre, İngiltere ve ABD. SESAME'nin kurulma fikri Nobel ödüllü Pakistan'lı fizikçi Abdus Salam'ın 1980'lerde Ortadoğu'da bir sinkrotron ışınımı kaynağı kurulmasının bölgeye yüksek teknoloji gelmesi ve farklı alanlarda çalışan araştırmacıların bir çatı altında toplaması açısından yararlı olacağını dile getirmesine kadar dayanıyor. Bu düşüncelerin CERN'de çalışan bazı Ortadoğu'lu araştırmacılar tarafından da paylaşılması ve 1997'de de Berlin'de kapatılacak BESSYI sinkrotronunun Almanya tarafından Ortadoğu'ya hibe edilmesi düşüncesinin oluşması projeyi gerçekleşebilir hale getirmiş. SESAME projesi resmen 1999 Haziran ayında Ortadoğu ve diğer bölgelerden gelen delegelerin katılımıyla yapılan toplantıda UNESCO şemsiyesi altında başlatıldı. Diğer bir önemli dönüm noktası da 2002 yılında BESSYI'den gelen 0.8 MeV'luk depolama halkası yerine yeni 2.5 GeV'luk bir halka yapılmasına karar verilerek bunun tasarımına girişilmesi. Bu kararla SESAME'nin uluslararası düzeyde rekabet edebilecek bir 3. kuşak SI kaynağı haline gelmesi sağlandı. ne ışınım gönderdikleri ve veri topladıkları deney istasyonlarına demet hattı ismi veriliyor. Sinkrotron kullanımının avantajı ışınımın yüksek yeğinliği sayesinde örneklerden kısa zamanda kaliteli veri toplanabilmesi, zamana bağlı değişikliklerin izlenebilmesi, deneylerde kolaylıkla geniş enerji aralıklarının taranabilmesi ve başka yöntemlerle görüntülenemeyecek hassas malzemelerle çalışmalar yapılabilmesi. Sinkrotron laboratuvarları çeşitli alanlardan araştırmacıların yoğun olarak çalışabilecekleri, birbirlerini tanıyabilecekleri ve birbirleriyle etkileşim içinde yerine göre ortak projeler üretebilecekleri mekanlar. Avrupa, Amerika ve Asya'da 70 civarında sinkrotron ışınımı üreten laboratuvar olmasına rağmen Ortadoğu'da hiç olmaması dikkati çekiyor. Sinkrotron laboratuvarlarını inşa etmek ve işletmek oldukça yüksek maliyetli olduğundan bazıları örneğin Fransa'da Grenoble'daki Avrupa Sinkrotron Merkezi 'nde olduğu gibi birkaç ülkenin bir araya gelerek bütçeyi paylaşmasıyla kuruluyor ve 24 saat ışınım üretiyor. SESAME'de yürütülecek araştırmaların kapsadığı alanlar ŞEKİL 2'de ve kullanıcıların istekleri doğrultusunda planlanan demet hatları da Tablo 1'de özetlenmiştir. Tıp ve moleküler biyoloji uygulama alanlarından örneklerde moleküllerin 3 boyutlu yapılarında normal ve hastalığa yol açan durumlardaki farklılıkları görebilmek veya ilaç geliştirilirken hedef ve ilaç arasındaki yapı uyumluluk şartlarının belirlenmesi gibi çalışmalar öne çıkıyor. Arkeologlar objelere zarar vermeden kimyasal bileşimini ve yapısal özelliklerini açığa çıkarmak, ne zaman ve nerede yapıldığına dair bilgi edinmek için SI kullanıyorlar. Malzeme bilimciler için yeni oluşturulan malzemelerin özelliklerinin atomik yapılarıyla nasıl bağdaştığını görüp dış etkenler uygulandığında olan değişiklikleri zamana bağlı olarak izlemek önemli. Çevre bilimciler toprak, hava ve su örnek analizlerini yüksek duyarlıkta hızlı ve sistematik olarak yapabiliyorlar. Sinkrotronlarda ayrıca moleküler düzeyden daha büyük ölçeğe geçip doku ve malzeme yapılarını doğrudan görüntülemek için yöntemler de hızla geliştiriliyor. SESAME sinkrotronunun 3 aşamalı bir yapısı var. İlk iki aşama mikrotron ve ön hızlandırıcıdan oluşuyor. Mikrotronda 20 MeV enerjide oluşturulan elektronlar ön hızlandırıcıya transfer edilerek 800 MeV enerjiye yükseltiliyor. Mikrotron ve ön hızlandırıcı BESSYI'den gelen, yeni vakum pompaları ve güç kaynakları ile donatılarak güncelleştirilmiş parçalar. Ön hızlandırıcıda 800 MeV enerjiye yükseltilen elektronlar depolama halkasına aktarılarak 2.5 GeV enerjiye getiriliyor. SESAME'deki depolama halkası, ki bu ışınım kalitesi için en kritik parça, yepyeni. Depolama halkasının tasarımı SESAME mühendisleri tarafından yapılarak üretimi Avrupa Komisyonu desteğiyle CERN öncülüğünde gerçekleştirildi. SESAME mühendisleri CERN araştırmacılarının desteğiyle çalışarak aralarında Türkiye, İspanya, Güney Kıbrıs, Pakistan, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İsviçre ve İsrail'in bulunduğu gerçek bir uluslararası şirketler kadrosuyla üretilmiş parçaları bir araya getirdiler ve yeni depolama halkasını inşa ettiler (RESİM 1). SESAME'nin yukarıda sözünü ettiğimiz ilk iki bileşkesi şu anda çalışıyor. Depolama halkasının da kurulumu ve vakum, soğutma sistemi gibi ön hazırlıkları tamamlanmış durumda. Elektronların depolama halkasına transferi, depolanmaları ve ışınım optimizasyonu süreci de başlamak üzere. SESAME ilk aşamada Tablo 1'de verilen demet hatlarından X-ışınları absorpsiyon ve kızılötesi mikrospektroskopisi olmak üzere ikisiyle çalışmaya başlayacak. Önümüzdeki iki yıl içinde malzeme bilimi ve protein makromoleküler kristalografi çalışmalarına yönelik en az iki demet hattının daha devreye girmesi bekleniyor. Depolama halkasının tasarımı 20 den fazla demet hattı kurulmasına izin veriyor. SESAME'nin verimli ve yüksek düzeyde çalışmaların yapıldığı bir laboratuvar olabilmesi için kullanıcı grubunu oluşturmak, eğitmek ve SESAME devreye girdiği anda deneylerin başlayabilmesini sağlayabilmek için son 10 yıldır kullanıcı grubu çalışmaları sürdürülüyor. Genç araştırmacılar SESAME kanalıyla elde edilen desteklerle dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuvarlarda eğitiliyor ve projeler geliştiriyorlar. Kullanıcı grubu toplantılarına her yıl katılanların sayısı artıyor ve sunulan araştırmaların kalitesi etkileyici oluyor (RESİM 2). SESAME Projesi'nin bütçesi üyelerin nüfus, ülkedeki kişi başına gayrisafi milli hasıla vs gibi belli esaslara göre hesaplanan katkılarından oluşuyor. Projenin hemen hemen her aşamasında mali sorunlar yaşandı ve bunlar devam ediyor. Sorunlar bazen ülkelerde beklenmedik doğal afetlerin getirdiği mali sıkıntılardan, bazen ülkelerde hükümet değişikliğinden, bazen de İran'la olduğu gibi uluslararası ilişkilerdeki gerginliklerden kaynaklanıyor. Bunları aşmak için şimdiye kadar hep yaratıcı çözümler getirmek mümkün oldu, örneğin en son olarak aralarında Türkiye'nin de olduğu 5 ülke bir kereye mahsus olmak üzere gönüllü katkıda bulunmayı kabul ettiler. Ama bu durumda bile İran uygulanan yaptırımlardan dolayı bu yükümlülüğünü yerine getiremiyor. Laboratuvar çalışmaya başladığında işletim giderlerinde en büyük sorun elektik tüketiminden kaynaklanacak. Bu yüzden hem Ürdün'ün genel enerji ihtiyacına yönelik hem de laboratuvarın ihtiyacını karşılamak üzere bir güneş enerjili elektrik santrali için maddi kaynak sağlanmış durumda ve kurulması için çalışmalar ilerliyor. Bu yazı Ocak 2017'de HBT Dergi'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/osiris-rex-4-5-milyar-yasindaki-asteroidden-numune-alan-uzay-araci-dunyaya-donuse-gecti", "text": "Güneş Sistemi kadar eski olduğu düşünülen kum ve toz parçacıklarını taşıyan bir kapsül, uzayın derinliklerinden gelerek, 24 Eylül 2023 tarihinde ABD'nin Utah kentindeki çöle iniş yapacak. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin , bir asteroide indirilen Osirix-Rex uzay aracının görevini bu şekilde sonlandırmasını bekliyor. Pazartesi günü Dünya'ya doğru dönüş yolcuğuna başladığı açıklanan araç, içeriği 60 gram ağırlığında olan çok değerli bir kargo taşıyor. Bennu isimli astroide iniş yapan uzay aracı, ilk Ay yolculuklarından bu yana, en büyük araştırma numunelerini Dünya'ya getirecek. Bilim insanları bu kum ve toz örneklerinin, Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında ipuçlarını verebileceğini değerlendiriyor. Florida'dan 2016 yılında fırlatılan araç, Ekim 2020'de 297 milyon kilometre uzaktaki Bennu asteroidine birkaç saniye süren bir örnek toplama 'dokunuşu' gerçekleştirdi. Araç, 500 metre enindeki gök cismine, birkaç saniyelik bir iniş yaptı ve örnekleri topladı. Osiris-Rex'in Pazartesi günü başlayan Dünya'ya geri dönüş yolculuğunun 2.5 sene sürmesi planlanıyor. Bennu çok ilkel bir gökcismi. Bilim insanları bu nedenle asteroidin yüzeyindeki kum ve toz parçacıklarının, Güneş ve gezegenlerin 4 buçuk milyar yıl önceki oluşumunun kimyasına dair çok ilgi çekici ipuçları verebileceğini belirtiliyor. 1999 yılında keşfedilen asteroid, 6 yıllık bir döngüde Dünya'ya en yakın noktaya ulaşıyor. NASA geri dönüş yolculuğunun 2.3 milyar kilometre süreceğini duyurdu. Kurumdan yapılan açıklamada, Osiris-Rex'in dünyanın Eylül 2023 tarihinde bulunacağı noktaya doğru yolculuk ettiği kaydedildi. Asteroid örneklerini taşıyan kargo dünyaya ulaştığında, ileri araştırmalar için Texas'taki uzay araştırmaları merkezine götürülecek. NASA, örneklerin yüzde 75'inin gelecek nesillerin, \"şu anda mevcut olmayan teknolojilerle\" çalışma yapabilmesi için saklanacağını da duyurdu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/parcacik-hizlandiricisina-enerji-krizi-darbesi", "text": "Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı LHC'nin , Fransız enerji sağlayıcısı EDF'nin enerji tasarrufu için baskı yapmasından sonra, planlanandan bir yıl önce kapatılmasına karar verildi. Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı ve Cenevre kenti arasında ne gibi bir ortak nokta olabilir? İkisinin de hemen hemen aynı miktarda elektriğe ihtiyacı var. 200.000 nüfuslu Cenevre, yakınındaki nükleer araştırma merkezi CERN'in büyük hadron çarpıştırıcısının yıllık enerji tüketiminin iki katından biraz fazlasına sahip. Kentin üç terawatt saati, hızlandırıcının 1,3 terawatt saati ile dengeleniyor. Toplamda hızlandırıcı için gereken elektrik maliyeti yılda 90 milyon Avroyu buluyor. Bölgenin enerji tedariği üzerindeki etkiyi en düşük seviyede tutmak için CERN nükleer araştırma merkezi ile büyük boyutlu araştırma laboratuvarına elektrik sağlayan Fransız elektrik tedarikçisi Electricite de France ile bir anlaşma imzalanmıştı. LHC enerji durumuna göre çalışmalarına ara veriyordu. Ölçümler yazın yapılırken, bekleme evreleri elektrik kullanımının daha yüksek olduğu kış aylarında gerçekleştiriliyordu. Fakat bu enerji tasarrufu da enerji piyasasında yaşanan gerilimler yüzünden artık yeterli olmuyor. Bu yüzden bekleme evresinin bu yıl iki hafta öne çekilmesine karar verildi. Önümüzdeki yıl ise dört hafta öncesine çekilecek. Bununla birlikte LHC'yi tamamen kapatmak mümkün değil, çünkü manyetik bobinlerin düzenli olarak soğutulması gerekiyor. Hızlandırılmış protonların vınladığı 27 kilometrelik yeraltı tünelinin neredeyse tüm uzunluğu parçacıkları hızlandırmak ve saptırmak için kullanılan süper iletken manyetik bobinlerle kaplı. Ancak bobinlerin süper iletken olabilmesi için çok olmaları gerekiyor. Bu mutlak sıfırın iki derece altında sabit bir sıcaklıkta tutulan sıvı helyumla gerçekleştirilir. LHC, soğutmak için 40 megavatlık bir çıkış gerektiren toplam 120 ton helyum ile dünyadaki en büyük kriyojenik sistemdir. Bu bir elektrikli lokomotifin yaklaşık on katı gücüne karşılık gelir. Geleneksel olarak CERN'de yeraltı hızlandırıcı tesislerinden ziyade yüzeyden tasarruf edilir. On beş yıl önce LHC hizmete girdiğinde orada bulunanlar, yenileme için hiç parası kalmayan yönetim binasının retro çekiciliğine hayran kalabilirdi. Bu sefer de binalar için bu yılki ısıtma döneminin bir hafta geç başlamasına karar verildi. Bu tasarruf önlemlerinin yeterli gelip, gelmeyeceği belirsiz. Nature dergisindeki bir rapora göre başka önlemler gerekli olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/perseverance-marsta-yasam-izlerini-arayacak", "text": "Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA'nın bugün Atlas V roketi ile Mars'a yollayacağı Perseverance adlı robot, kurumuş bir krater gölünü inceleyerek, kızıl gezegende geçmişte hayat olup olmadığını belirlemeye çalışacak. Fakat Mars'ta bir zamanlar gerçekten canlı organizmalar var olduysa, bilim insanları bunu nasıl anlayacak? Projenin bilim danışmanlarından yardımcısı Dr Ken Williford'la konuştuk. Mars bugün canlıların yaşayabileceği bir gezegen değil. Çok soğuk olması nedeniyle yüzeydeki sular sıvı olarak kalamıyor ve atmosferin ince olması yüzünden gezegen yüzeyine ulaşan yüksek radyasyon muhtemelen canlı organizmaların gelişimini engelliyor. Fakat Mars hep böyle değildi. Bundan en az 3,5 milyon yıl önce yüzeyde akarsular vardı. Bunların ve krater ağızlarında oluşturdukları göllerin izi bugün bile görülebiliyor. O dönem karbondioksitli atmosferin daha kalın olması zararlı radyasyonun gezegen yüzeyine etkisini de azaltıyordu. Su, biyolojinin yani canlıların varlığının en temel ortak özelliklerinden. Dolayısıyla Mars'da bir zamanlar yaşam olması ihtimali var. 1970'lerde Viking misyonları, Mars'dan alınan toprak örneklerinde mikrop benzeri canlıların izleri aranmış ama net sonuçlar elde edilememişti. 2000'lerin başlarında NASA'nın Mars Keşif Araçları'na suyun izini sürme görevi verildi. Opportunity ve Spirit adlı araçlar gezegen yüzeyinde geçmişte su bulunduğuna ilişkin çok miktarda jeolojik kanıt buldular. 2012 yılında gezegen yüzeyine inen Curiosity , indiği Gale Krateri'ni bir zamanlar dolduran gölün canlı organizmaların gelişmesine uygun olabileceğini ortaya çıkardı. Curiosity ayrıca canlı organizmaların yapı taşları olan karbon içeren organik moleküller de buldu. Şimdi Perseverance aracı, yine benzer bir alanda, yaşam izlerini tespit etmek üzere tasarlanan aletler kullanarak incelemeler yapacak. NASA'nın California, Pasadena'daki Jet Yakıtı Laborautarı'nda konuştuğumuz misyonun danışmanlarından Ken Williford, \"Viking'den sonra doğrudan canlı izinin arandığı ilk sefer bu olacak\" diyor. Perseverance, bu incelemeleri, yörüngeden bakıldığında geçmiş su izi Gale Krateri'ne göre daha da belirgin olan Jezero Krateri'nde yapacak. Gezici robot, Mars kayalarını delerek içinden tebeşir büyüklüğünde örnekler alacak. Bunlar yalıtılarak paketlenmiş olarak, gezegen yüzeyine bırakılan kutularda toplanacak. Daha ileri bir tarihte gönderilecek olan bir başka robot da bu kutulardaki örnekleri toplayarak, analizinin yapılması için Dünya'ya getirecek. Bütün bu çalışmalar NASA ile Avrupa Uzay Kurumu ESA'nın Mars Örnek Toplama misyonu adıyla yaptığı işbirliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Fakat Perseverance, Mars'da bunun dışında bir çok bilimsel çalışma daha yapacak. Jezero Krateri Mars üzerindeki en belirgin ve en iyi muhafaza olmuş delta örneği. Yani akar suların göle döküldüğü yerlere bıraktığı kaya, kum ve muhtemel organik karbon örneklerinin oluşturduğu kat kat jeolojik yapı net bir şekilde görülebiliyor. Williford \"Batıdan doğru gelen bir nehir kraterin kenarına kadar yanaşıyor, sonra krater gölünün hemen içinde nehir ağzında harika bir delta oluşturuyor. Perseverance'ı bu deltanın hemen önüne indirip orada inceleme yapmayı planlıyoruz\" diyor. Dr Williford, \"Bu kumlu tortunun birbirine kaynaşma biçimi çok ilginç. Deltanın oluşması sırasında suyun, getirdiği alüvyonla etkileşiminin tarihini de kayda geçirmiş oluyor. Bu kum taneleri arasında yaşamış olabilecek her türlü canlının potansiyel yaşam alanlarını oluşturuyor. Nehrin üst kısımlarında var olmuş olabilecek her türlü organik maddenin buraya da taşınmış olması lazım\" diyor. Jerezo Krateri uzun bir süredir bilim insanlarının dikkatini çeken bir bölgede, uzaydan ölçüldüğü kadarıyla Mars'ta en fazla olivin ve karbonat sinyalleri alınan, dev göktaşı çöküntüsü Isidis'in batı ucunda yer alıyor. Dr Williford karbonatlı minerallerin yaşam izi bakımından önemine dikkat çekerek, bu minerallerin zenginliğinin, incelemenin bu bölgede yapılmasının önemli sebeplerinden biri olduğuna dikkat çekiyor. Kraterin batı ucundaki deltadaki karbonatlı tortular, yine NASA misyonunun bilim danışmanlarından Western Washington Universitesi'nden Dr Melissa Rice ve çalışma arkadaşları tarafından tespit edildi. Rice, bu \"marjinal karbonatların\" sabunlu su boşaltıldığında banyo küvetine yapışmış olarak kalan sabun köpüğü kalıntılarına benzediğini anlatıyor. Karbonatlar susuz ortamda, canlı yaşam izlerini kristalleri içinde muhafaza edebilme özelliğine sahip. Bu şekilde milyarlarca yıl sonraya kalabilen biri de stromatolitler. Bunlar, milimetrelerle ölçülen bakteri ve diğer tortuların oluşturduğu çok sayıda katman, zamanla daha büyük ve kubbemsi yapılara dönüştüğünde oluşabiliyor. Dünyada da bunun örneklerine suyun ve güneşin bol bulunduğu sahillerde rastlanabiliyor. Milyarlarca yıl önce Mars üzerindeki Jezero Krateri de işte tam olarak bu şekilde stromatolitlerin oluşabileceği -ve bugüne izlerinin kalabileceği- bir ortamdı. Perseverance bu karbonatı bol kalıntıları inceleyecek ve buralarda geçmişte stromatolitler oluşup oluşmadığını belirleyecek. Sherloc adı verilen bir cihaz yardımıyla ilginç taş ve kayaların yakın plan resimleri alınabilecek ve organik maddeler de dahil mevcut minerallerin detaylı bir haritası çıkarılabilecek. Pixl adı verilen bir başka cihat ise bilim insanlarına aynı bölgenin ayrıntılı bir elementsel ya da kimyasal kompozisyonunu verecek. Bu veri setini toplayan bilim insanları, biyolojik olarak önemli elementler, mineraller ve organik maddeler de dahil moleküllerin yoğunlaştığı kısımlara odaklanacak. Dr Ken Williford bu yoğunluk özellikle de belli bir şekil içinde yoğunlaşıyorsa bunun bir canlı formuna işaret edebileceğine dikkat çekiyor. Burada bir çok farklı yolla kanıt toplamak çok büyük önem taşıyor. Yalnızca görüntülü kanıtlar bilim insanlarını Mars'da hayat olduğuna ikna etmeye yeterli değil. Çok büyük bir sürpiz olmazsa, bu son misyonda, kayalardan alınan örnekler Dünya'ya gelip analiz edilene kadar elde edilen bulguların ancak muhtemel canlı organizma izleri olarak tanımlanması bekleniyor. Dr Williford, \"Şekiller, belki bir katmandan bir katmana farklılaşan kimyasal yoğunlaşmalar, veya belli katmanlarda organik maddelerin çokluğu gibi canlı organizma izleri... Umduğumuz en büyük keşifler bunlar\" diyor. Fakat Mars sırlarını çok da kolay vermiyor. \"2019 yılında Mars misyonundan bilim insanları 3,48 milyar yıl önce oluşmuş stromatolit fosil örneklerini incelemek üzere Avustralya'nın Pilbara bölgesine gittiler. Dr Williford Mars'ta stromatolit örneklerini bulmanın Pilbara'dan çok daha güç olacağını çünkü Pilbara'daki oluşumlarla ilgili bilgilerin jeologların yıllarca sürdürdüğü çalışmalara dayandığını söylüyor. Oysa Mars'ta çalışma daha yeni başlıyor. Dünyada fosilleşmiş mikropları tek tek hücrelerine kadar tespit edebiliyoruz. Fakat bunları görebilmek için bilim insanları kayalardan kesitler alıyor onu kağıt inceliğine getiriyor ve mercek altında inceliyor. Perseverance ya da başka bir robotun bunu yapması mümkün değil. Ama yapması gerekmeyebilir. Dr Williford \"Bir mikrobun tek başına bulunması çok nadirdir. Bunlar varlarsa, topluluklar halinde yaparlar, birbirine tutundukları yapılar oluştururlar ki bunlar robot tarafından görülebilir. Krater yüzeyini inceledikten sonra bilim insanları robotun kraterin kıyılarına odaklanmasını ve kayalardan örnekleri almasını hedefliyor. Bunların dünyada incelenmesi ile krater gölünün yaşı, ne zaman nasıl bir etkiyle oluştuğu da anlaşılabilir. Fakat kraterin kıyılarının ilginç olmasının bir başka sebebi daha var. Büyük bir uzay cismi içinde su olan kayalara çarptığında büyük bir enerji açığa çıkar ve ısınan suların kayaların içinde dolaşmasını sağlayabilir. Sıcak su kayalardaki bazı minerallerin de erimesiyle yaşam için gerekli ortamı sağlayabilir. Perseverance'ın bu misyon sırasında kraterin kuzey doğusundaki Syrtis bölgesine gitmesi de ana görevler arasında olmasa da hedefleniyor. Syrtis, Jezero'dan da eski bir bölge ve kraterdekinden farklı bir şekilde oluşmuş karbonatlı minerallerin bulunabilmesi ihtimali var. Nihayet, eğer misyonun sonunda geçmişte Mars'da yaşam olduğuna dair işaretler bulunamasa da incelemeler sona ermeyecek. Dünyaya geri getirilecek kaya örnekleri üzerindeki incelemeler bu bakımdan çok önemli olacak. Fakat misyon yeni sorular ortaya atabileceği gibi yeni cevaplar da sağlayabilir. Öyle ki küçük, çalışkan Perseverance robotu bize bildiğimiz her şeyi sarsıcı, komşumuz Mars'ı çok daha iyi anlayabilmemizin yolunu açan yeni ipuçları sağlayabilir, yeni bir sayfa açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/planorle-rekor-perlan-ii-23-km-yukseklige-cikarak-rekor-kirdi", "text": "Bir uçağın uzaya çıkması için genellikle bir jet motoru ve dolu bir yakıt deposu gerekir. Ancak bu hafta, Airbus firmasının geliştirdiği dünyanın ilk atmosferik keşif girişimi olan Perlan Misyon II planörü, 23 kilometre üzerinde bir yüksekliğe çıkarak, motorsuz bir hava taşıtı olarak rekoru kırdı. Böylelikle Perlan II Armstrong çizgisini de geçmiş oldu. Armstrong limiti, düşük basınçtan dolayı uzay giysisi giyilmesini zorunlu kılan bir eşiktir. İnsanlar bu sınırın üzerinde hayatta kalamaz. Bu başarıda 1.pilot Jim Payne ve yardımcı pilot Tim Gardner'in de büyük katkısı olduğunu söylemek gerekiyor. Perlan I adı verilen planörle ilk uçuş, 2006'da yapılmıştı. Daha sonra, Arjantin'in Patagonya bölgesinde 2017 yılında yapılan Perlan II uçuşuyla 16 km yükseklik rekoru kırılmış, en son da geçtiğimiz hafta 19 km rekoruna ulaşılmıştı. Oregon'da inşa edilen Perlan II, 816 kilo ağırlığında ve 25 metre uzunluğunda kanatlara sahip. Ekip, araç içinde taşınması gereken oksijen miktarını en aza indirgemek için, içerideki havayı defalarca kez kullanmaya yarayan, benzersiz bir kapalı devre solunum sisteminden faydalanıyor. Planör ilerlemek ve yükselmek için, atmosferik basınç değişimlerinden ve dağ dalgaları olarak adlandırılan bir hava olayından faydalanıyor. Planörün Dünya'da bu şekilde ivme kazandığı birkaç yer var. Bunlardan biri de And Dağları'ndaki El Calafate yakınları. Perlan II, uzayda 27 kilometre kadar yükselecek şekilde tasarlanmış. Mürettebat, Arjantin'de Eylül ortasına kadar yüksek irtifa uçuşlarını sürdürmeyi hedefliyor. Planör bu yükseklikte yaklaşık 450 km/saat'lik bir maksimum hıza ulaşacak olsa da, bu yükseklikte hava çok düşük yoğunlukta olduğundan hız göstergeleri en fazla 66 km/saat değerini gösterecek. Planörün yükseldiği seviyelerde, yıldızlar gün boyunca bile gözlenebiliyor. Bu görev, hava, rüzgar akıntıları, hava trafik kontrolü gibi durumları analiz etmemizi sağlayacak. Planördeki elektronik cihazlar, hava koşullarının ve hava olaylarının incelenmesi için veri toplayacak. Mühendisler, uçakların düşük yoğunluklu havalarda nasıl performans gösterdikleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/pluton-ilk-zamanlarinda-bir-okyanusa-sahipti", "text": "Plüton donmuş bir gökcismidir. Uluslararası Astronomi Birliği 2006 yılında bu gezegeni yeniden tanımlayana dek güneş sistemimizin en dıştaki gezegeni olarak kabul ediliyordu. Yeni kriterlere sahip olmayan Plüton artık bir Cüce Gezegen. Donmuş metan, azot ve su buzundan oluşan yüzeyindeki sıcaklık -220 derece kadar. Ancak son bir araştırma Plüton'un Kuiper kuşağındaki diğer Cüce Gezegen'ler gibi sıcak bir geçmişi olabileceğini gösterdi. Plüton oluşumu sırasında kendisine çarpan gökcisimleriyle sıvı bir okyanus oluşturacak kadar ısınmış olabilirdi. 2015 yılında NASA'nın New Horizon uzay sondasıyla yapılan gözlemler sonucunda Plüton'un aslında çok daha dinamik bir yüzeye sahip olduğu anlaşıldı. Akan buzullar, beklenmedik yükseklikte dağlar, buz volkanları ve bir de yeraltı okyanusu var Plüton'un üzerinde. Peki ama güneşten bu kadar uzağında yer almasına rağmen bu nasıl mümkün oluyor? Bu konuda şöyle bir teori vardı: Plüton soğuk bir buz ve kaya parçası olarak oluşmuştu. Kayaç çekirdeğinin içindeki radyoaktif elementlerin yarılanması sonucunda git gide dışarı doğru sızabilen sıcaklık oluşmuş ve sonrasında çekirdek ve manto arasındaki geçiş bölgesindeki buz tabakaları yavaş yavaş eritmeye başlamış. İşte bu şekilde Plüton'un yeraltı okyanusu oluşmuş olabilirdi. New Horizon'un görüntüleri sayesinde şimdi farklı öncelemeleri verilerle karşılaştırabildi. Araştırmacılara göre uzay sondasının görüntüleri soğuk Cüce Gezegen tanımlamasıyla pek uyuşmuyor. Bilindiği gibi su buzu erirken hacim kaybettiği için bu tür bir sürecin gökcisminin yüzeyinde sıkışma izleri bırakmış olması gerekirdi. Ancak araştırmacılar genleşmeye işaret eden izlerin kanıtlarını bulamadıklarını belirtiyorlar. Gözlemler daha çok Plüton'un başlarda sıvı bir okyanusa sahip olduğuna dayanan tahminle örtüşüyor. Araştırmacılar Plüton'un oluşum evresinde gezegenin yapı taşlarıyla düzenli olarak çarpışarak iyice ısındığını ve kabuğu altında hızlı bir şekilde sıvı bir okyanus oluşturduğunu düşünüyorlar. Kozmik bombardıman son bulduğunda ise Cüce Gezegen soğumuş, okyanus donmaya başlamış ve genleşme süreci başlamış gibi. Bilim insanların görüşlerine göre Kuiper kuşağındaki Eris ve Makemake gibi diğer gökcisimleri de benzer bir geçmişe sahip olabilirler. Güneşten uzaktaki bu soğuk çevrede bile bu dünyalar bir zamanlar sıcak olabilirdi ve sıvı okyanusla bir başlangıç yapmış olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/proxima-centaurinin-cevresindeki-ikinci-gezegenin-varligi-kanitlandi", "text": "Kırmızı Cüce gezegen Proxima Centauri bizden en az dört ışık yılı mesafede yer alıyor, yani uzaydaki en yakın komşumuz. Bu yüzden yaşama elverişli bir gezegene sahip olabileceği için çok heyecan verici. Yaklaşık olarak dünyamız büyüklüğünde olan Proxima Centauri, yaşama elverişli bölgede dönüyor ve belki de sıvı suya sahip. Bu açıdan bakıldığında bu gezegen, yıldızlararası misyonun ara durağı görevini görebilir. Fakat Proxima b yalnız değil: Astronomlar 2017 yılında komşu yıldızımızda çok sayıda toz halkası buldular. Diğer bir araştırma ekibi ise Ocak 2020'de yıldızın etrafında daha uzak bir mesafede dönen ikinci bir gezegen keşfetti. Verilere göre Proxima c, yaşama elverişli bölgenin çok ötesinde dönen ağır bir süper dünya olabilirdi. Bu konuyu Şili'deki Çok Büyük Teleskoptaki SPHERE spektrometresiyle daha ayrıntılı bir şekilde inceleyen araştırmacılar, Proxima c için hesaplanan yörünge pozisyonuyla göreceli olarak örtüşen bir ışık noktası tespit etmişler. Sinyal yıldızdan 1,5 astronomik birim uzaklığındaydı ve bu açıdan bakıldığında önceki araştırmalarla gerçekleştirilen gözlemlerle de uyuşuyor. Burada ilginç olan şu ki söz konusu ışık noktası süper dünyadan daha parlaktı ve daha çok Jüpiter'in beş misli büyüklüğündeki bir gezegenin varlığına işaret ediyordu. Astronomlara göre bu ancak dıştaki gezegenin bir halka sistemine veya toz halkasına sahip olması halinde açıklanabilirdi. Yani Proxima c'nin etrafındaki bu halka sisteminin Satürn'ünkinden daha büyük olması gerekirdi. İkinci kanıt Hubble uzay teleskopuyla elde edildi. McDonald Gözlemevi'nden Fritz Benedict, araştırma çerçevesinde teleskopun, Fine Guidance isimli sensoruna ait verileri değerlendirmiş. Bu sensorlar normalde parlak yıldızlara doğru sabitlenerek, teleskopun kalibirasyonu için kullanılır. Ancak verilerden aynı zamanda yıldızın hareketlerini takip etmek için de yararlanılır. Dört yıllık analiz sonucunda gerçekleştirilen 105 ölçümle elde edilen sonuçlara göre Proxima c'nin etrafında ikinci bir gezegenin bulunduğu anlaşıldı. 1907 günlük yörünge periyoduna sahip bu gezegenin yıldızına olan uzaklığı ise yaklaşık olarak 1,5 astronomik birimdir. Bu ışık noktasının gözlemleriyle örtüştüğü kadar, ilk radyal hız ölçümüyle alınan verilerle de uyumlu. Üç araştırmanın sonuçlarına göre astronomlar ayrıca, Proxima c'nin olasılıkla dünyamızın yedi katı kütleye sahip olduğunu hesaplamışlar. Buna göre söz konusu gezegen alışılmışın dışında büyük bir süper dünya ve dolayısıyla da bir kaya gezegeni olabilir. Fakat büyük bir gaz kılıfına ve buz veya sudan oluşan küçük bir çekirdeğe sahip bir mini Neptün olma olasılığı daha fazla. Her ne olursa olsun Proxima c, yaşama elverişli koşullar sunmak için çok fazla uzakta yer alıyor. Proxima c'nin tam olarak nasıl bir gezegen olduğu ve hangi koşulların hüküm sürdüğünü, astronomlar yeni gözlemlerle çözebilmeyi umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/radyasyonlar-vucudumuzu-nasil-etkiliyor-radyasyon-dozunun-anlami-nedir", "text": "Radyasyon, enerjinin bir yerden başka bir yere ışınlar ya da tanecikler halinde iletiminden başka bir şey değil. Tüm radyasyonlara, çok çeşitli frekanslarda titreşen enerji paketlerinden oluşan ışınlar gözüyle de bakılabilir. İyonlayıcı radyasyonlar, ya Röntgen ve gama ışınları gibi Elektro Manyetik ışınlardan ya da alfa ve betalar gibi çok hızlı taneciklerden oluşuyorlar. Bu çeşit radyasyonların iyonlayıcı radyasyon olarak adlandırılması, molekül ve atomlardan elektron sökebilecek kadar yüksek enerjide olmaları sonucu bunları iyonlaştırmasından kaynaklanıyor (Bkz Şekil 1). Böylece ortaya, bir serbest elektronla, arta kalan, artı yüklü bir atomdan oluşan bir 'iyon çifti' çıkıyor. Atom çekirdeklerinden kendiliğiden alfa, beta ve gama ışınları yayınlayan maddeler radyoaktif madde olarak adlandırılıyor. Not: Cep telefonları ve baz istasyonlarından yayınlanan, radyo dalgaları olarak da adlandırılan, EM radyasyonlar çok daha düşük enerjileri nedeniyle atomlardan elektron sökemediklerinden iyonlayıcı radyasyonlar değiller. Bunlar, doku ve hücrelere girip aktardıkları enerjilerle çok daha az etkili olabiliyorlar, ancak atom ve atom çekirdeğine girip etkili olamıyorlar. Röntgen filmi çektirirken Röntgen makinesinden vücudumuza giren 'Röntgen ışınları' da, radyoaktif maddelerden yayınlan alfa, beta ve gama ışınları da vücudumuza girdiğinde çok az olasılıkla kanser yapabiliyorlar. Vücudumuzda kanser oluşup oluşmaması, ışınların cins ve miktarıyla, etkilenen organın cinsine ve ışınlanma süresine bağlı. Aktarılan radyasyon enerjisiyle, bunun süresi, aşağıda açıklayacağımız 'Etkin Doz' kavramının temeli olup, bu doz, kanser olasılığı için, önemli bir ölçüt. İyonlayıcı radyasyondan korunmada amaç, doğada, tıp ve teknolojide ortaya çıkan radyasyonlardan insanı ve çevreyi korumanın yanı sıra, radyasyonların tıp ve teknolojideki uygulamalarından da insanlara yarar sağlamaktır. Bu nedenle tıp ve teknolojideki her bir radyasyon uygulamasının daima insana yarar sağlayacak bir gerekçesi olmalı ve uygulama sırasında alınacak radyasyon dozu da, akıl ve mantığımızla uyumlu olacak şekilde 'olduğunca düşük ya da az' olmalıdır. Örneğin tıpta, Röntgen filmi çekiminde ve Bilgisayar Tomografi taramasında, bunlar bize, tanı amaçlı yarar sağladığı ve alınan radyasyon dozları da akıl ve mantıkla uyumlu olacak şekilde düşük tutulabildiği için bu uygulamalar kabul görmektedir. Radyasyonla yapılan araştırmalar, radyasyonun vücuda olabilecek etkisinin, ilgili organın kilogramı başına, o organa aktardığı enerji miktarına bağlı olduğunu göstermiştir ki bu Enerji Dozu'dur Birimi Joule/kg olup, Gray ve miliGray adlarıyla kısaltılmıştır. 1 Gray=1000 mili Gray= 1 Joule/kg . Aynı enerji dozundaki farklı radyasyonlar yolları boyunca, vücuttaki dokularda farklı uzaklıklarda enerjilerini bıraktıklarından, geçtikleri hücreleri yoğun ya da az etkileyebiliyorlar ve böylelikle farklı bozunmaya neden oluyorlar. Örneğin kütleleri büyük olan alfa ışınları, deri yüzeyindeki hücrelerde soğurularak ya da enerjilerini onlara aktararak, aynı enerji dozundaki Röntgen ışınlarından 20 kat daha fazla bozunmaya neden olabiliyorlar. Buradan Eşdeğer doz' kavramı ortaya çıkıyor ki bu da Enerji Dozunun kalite katsayısı' olarak adlandırılan bir katsayı ile çarpımından oluşuyor (Alfalar için kalite katsayısı : 20). Eşdeğer doz birimi Sievert , ancak daha çok binde biri olan mili Sievert kullanılıyor. Vücuttaki çeşitli organ ve dokuların radyasyona duyarlığı farklı olduğundan hem bunların etkilerini karşılaştırabilmek hem de tüm vücudun etkilendiği dozu ve oluşabilecek kanser riskini hesaplayabilmek için Etkin Doz' kavramı türetilmiştir. Genellikle, radyasyondan korunmada, biyolojik bir doz olan etkin doz kullanılıyor. Etkin doz, radyasyonun sadece özelliklerini değil, bunun yanı sıra, ışınlanan organın bu radyasyona olan duyarlığını da içeriyor. Bu nedenle etkin doz, insana, radyasyonun ne derece etkili olabileceğini de göstermiş oluyor. Örneğin aynı eşdeğer doz için akciğerlerdeki kanser olasılığı , tiroid bezindekine oranla 3 kat daha yüksek. Tüm vücudun kanser olasılığını kestirebilmek için ise her bir radyasyon cinsi ve etkilenen her bir organ için kanser olasılıklarının hesaplanıp, toplanması gerekiyor. Etkin doz, bir organın radyasyona duyarlığını hesaba katan Doz Ağırlık katsayısı'yla, eşdeğer dozun çarpımından oluşuyor, birimi Sievert . Organların doz ağırlık katsayıları Çizelge 1'de yer alıyor. Görüldüğü gibi tüm vücut için doz ağırlık katayılarının toplamının 1 olması gerekiyor. Bu değerleri Uluslararası Radyasyondan Korunma Kurulu , zamanla gelişen bilimsel araştırmalara bağlı olarak, ilgili yayınlarında açıklıyor. Son değerler 2007 yılındaki ICRP yayınında bulunuyor. Doz ağırlık katsayısı örneğin Tiroid bezi için 0,04. Bunun anlamı, örneğin tiroid bezinin büyüklüğünü belirleyebilmek için iyot 131 radyoaktiviteli su içirilen bir hastanın tiroid bezi 100 mSv'lik bir tiroid dozu' aldıysa , bu dozun hastada tiroid kanseri oluşturma riskiyle, o kişinin tüm vücudunun 4 mSv'lik doz alması sonucu (100 x0,04= 4 mSv, tüm vücut Etkin Dozu'nun) vücuttaki kanser riskinin aynı olacağıdır. Özetle, Etkin Doz', kavramı ile, çeşitli cins ve kaynaklı radyasyonların vücuttaki etkileri, kanser riskleri karşılaştırıyor, mSv olarak aynı değerler, aynı kanser olasılığını gösteriyor. Radyasyonların vücuda etkileri, ancak 300 - 1000 mSv gibi ve hatta daha yüksek dozlarda gözlenebiliyor . Yüksek dozlarda etkinin, doz arttıkça artmasına karşın, düşük radyasyon dozlarında etki, doz arttıkça değil 'etkinin olasılığı' artıyor. Düşük dozlarda da radyasyon enerjisinin vücuda aktarılması sonucu hedefteki hücre moleküllerinde bozunma ortaya çıkabiliyor. Örneğin hücrelerindeki DNA molekül bağlarının koparılmasyla, hücrenin kendi onarım mekanizmasına rağmen bunların onarılamayarak kanserin ortaya çıkmasıyla sonuçlanabiliyor. Eğer radyasyon dozu belirli bir üst sınırı aşarsa, o zaman dokularda da bozunma başlayabiliyor. Tipik doz üst sınır değeri: bir kaç yüz mili Sievert. Düşük dozlarda vücuda etki istatiksel. Örneğin büyük bir toplulukta (10 bin, 100 bin kişi gibi) her kişi aynı radyasyon dozunu almış ise, bunlardan rastgele bazı kişilerin kansere yakalanması söz könusu olabiliyor. Ancak, bu topluluktan ileride kansere yakalananlar içinde, kimlerin bu düşük dozdaki radyasyonun etkisiyle kansere yakalandığını belirlemek olanaksız. Çünkü kanser yapabilen çok sayıda başka etken olduğunu biliyoruz. Örneğin iyi yanmamış kömür ateşinde pişen bir pirzolada biriken yüzlerce kanser yapabilen madde bulunuyor. Fabrika baca ve otomobil egzos gazlarındaki kimyasallarla kirlenen havayı soluyanlar da kansere yakalanabiliyorlar. Tüm dünyada ortalama olarak insanların % 40'ı çeşitli nedenlerle , yaşamları boyunca kansere yakalanıyorlar ve ölenlerin % 25 kadarı da kanserden ölüyor. Özetle: Çok büyük kanserli sayılarının içinde, radyasyondan ölümler olup olmadığını ve olduysa bunların kaç kişi ve kimler olduğunu belirlemek ise olanaksız. değil. Bu nedenle radyasyona hedef olan bir kisinin bulunduğu yerde, sabit ya da portatif bir aletle radyasyon doz hızı ya da ortam radyasyonu' ölçülerek o kişinin orada ne süre kaldığı da belirlenerek, aldığı eşdeğer doz hesaplanıyor. Eşdeğer ortam dozundan etkin dozun bulunması ise, ilgili radyasyonların cinsleri ve doz ağırlık katsayıları (Çizelge 1) göz önüne alınarak yapılabiliyor ya da bu, ölçüm aletlerinde ilgili iç düzeltmeyle sağlanıyor. Çevremizde bir radyasyon kaynağı varsa, bundan olduğunca uzak durmak ve orada bulunma süremizi kısaltmak, ayrıca kurşun ve demir gibi duvar zırhlar kullanmak vücudumuzun alacağı radyasyon dozunu büyük ölçüde azaltacaktır Ayrıntlar için bkz. /4/. Gerek doğal radyasyonlarla gerekse tıp ve teknolojide kullanılan radyasyon kaynaklarından, özellikle tıptaki gereksinimimize göre, az ya da çok ışınlanmaktayız. Büyük değişimler gösteren doğal radyasyon dozunun dünya ortalaması kişi başına yılda 2,4 mSv . Buna ek olarak tıp ve teknolojide radyasyon kaynakları kullanımı sonucu ortalama olarak da yılda 1,6 mSv kadar etkin radyasyon dozu almaktayız. Böylelikle yılda aldığımız toplam ortalama etkin doz: 4 mSv. Avrupa'dan New York'a yapılan bir uçak yolculuğunda kozmik ışınlardan alınan ortalama Etkin Doz yaklaşık olarak 0,05 mSv. Röntgen göğüs filmi çektirdiğimizde aldığımız ortalama etkin doz 0,02- 0,05 mSv. Bilgisayar Tomografi taramasında alınan etkin doz 1 ile 10 mSv arasındadeğişiyor. Her radyasyon uygulamasının gerekçelendirilmesi ve planlanan işin optimize edilerek daha az radyasyon dozunun alınması gereğinin yanı sıra, radyasyondan korunmada sınır değerlere de uyulması gerekiyor. Radyasyonlarla uğraşanlar sürekli kontrol altında olup gerektiğinde işten bir süre uzaklaştırılabileceklerinden onlar için yılda alabilecekleri radyasyon doz sınır değeri yılda 20 mSv iken, halktan bir kişi için sınır değer sadece 1 mSv. Doğal radyasyonlar için bir sınır değer bulunmuyor. Tıptaki uygulamalar için de sınır değer konulmayarak hastanın iyileştirilmesi ön planda tutularak, radyasyon riski ikinci plana alınıyor. Radyasyondan tedavisinde amaç kanserli hücrelerin öldürülmesi olduğundan, ışınlamanın yaratacağı ek kanser riskini göz önüne almak anlamsız. Burada, 10 ile 50 Gray arasında hatta daha da yüksek enerji dozları kullanılarak tümörlerin öldürülmesi sağlanıyor. Aslında insan, yer yüzünde bulunduğundan beridir, uzaydan gelen kozmik ışınlar ile çevresinde ve vücudunda bulunan Doğal Radyoaktif Maddelerden yayılan radyasyonlarla birlikte yaşamakta. Vücudumuza solunum ve sindirim yollarıyla, hava, su, tüm bitkisel ve hayvansal besinlerde, bulunan, radyoaktif maddeler girmekte, bunlar zamanla çeşitli organlarda birikmekte. Vücudumuzda her saniye 9000 adet kadar atom çekirdeği bozunuyor . Günde 800 milyona yakın! Ve her parçalanmada ortaya çıkan enerjileri yüksek radyasyonlar, insan vücudunu içten ışınlıyorlar. Ayrıca kozmik ışınlarla ve çevremizdeki herçeşit maddenin içindeki radyoaktif maddelerden salınan ışınlara da sürekli olarak dıştan hedef olmaktayız. Vücudumuzdan yayınlanan radyasyonlar da, çevremizde bize yakın kişileri az da olsa ışınlamaktalar. Öte yandan, bir röntgen filmi çektirdiğimizde, vücudumuza 100 milyar kadar ışın girmesine rağmen vücutta belirgin bir hasar ya da hastalık başgöstermiyor. Her ne kadar hücreler, radyasyonlara karşı gerekli savunmayı yaparak kendilerini korumakta iseler de giriciliği yüksek iyonlayıcı ışınların, hücre ve organlarda hasar oluşturabilmesi, düşük dozlarda çok seyrek olarak da kanser gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açması olasılığı var. Doğal ve insan yapısı radyoaktif maddelerden, Röntgen aletlerinden yayınlanan ışınlarla, kozmik ışınlarla, etkilenmekteyiz. Bunların vücudumuza aktardıkları enerji miktarı radyasyon dozunu oluşturmakta, bu doz da atom ve moleküllerde değişiklikler yapmaktadır. Yukarıda vurguladığımız gibi, tıp ve teknolojideki her bir radyasyon uygulamasının insana daima yarar sağlayacak bir gerekçesi olmalı ve uygulama sırasında alınacak radyasyon dozu da, akıl ve mantığımızla uyumlu olacak şekilde 'olduğunca düşük ya da az' olmalıdır. Doğal radyasyon dozu da, bize ayrıca bununla ilgili karşılaştırma ve değerlendirme yapmamızı sağlayan önemli bir ölçüt olmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ruslarin-luna-25-ay-araci-yuzeye-carpip-parcalandi", "text": "Rusya'nın, neredeyse yarım asır sonra yeniden Ay'a gönderdiği Luna-25 uzay aracı, yumuşak iniş yapamadı, Ay yüzeyine düşüp parçalandı. Ay yüzeyine inişi pazartesiye planlanmıştı, ancak bugün Ay'ın yörüngesine girmeye çalışırken \"acil durum\" bildirildi ve insansız uzay aracıyla bağlantısının kaybolduğu ve bir ön analiz yapılacak aracın yüzeye çarptığı açıklandı. Kazanın, uzay aracının hesaplardan sapması ve kontrolsüz bir yörüngeye girmesinden sonra meydana geldiği bildirildi. Moskova, Ay'ın buzlu güney kutbuna yumuşak iniş yapan ilk ülke olma yarışında tarih yazmayı umuyordu. Ay misyonu, Rusya'nın 1976'dan bu yana, Sovyetler Birliği ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında uzay hakimiyeti için derin bir rekabet içinde olduğu dönemden bu yana ilk kez aya iniş girişimi oldu. Cumartesi günü Roscosmos, Moskova saatiyle 14:10'da aracın iniş öncesi yörüngeye girmesini isteyen bir komut gönderdiğini, ancak \"uzay sondasında gerekli parametrelere uygun olarak manevra yapmasına izin vermeyen\" bir acil durum meydana geldiğini söyledi. İnsansız uzay aracı, yerel saatle 11 Ağustos'ta Rusya'nın doğu Amur bölgesindeki Vostochny kozmodromundan havalanmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/rusya-47-yil-aradan-sonra-aya-uzay-araci-gonderdi", "text": "Ruslar, Ay seyahatlerini kaldıkları yerden, bu kez Luna-25 ile başlattı. İnsansız keşif aracı henüz kimsenin gitmediği ve araştırmadığı Ay'ın güney kutbuna inecek. Luna-25, Moskova'nın yaklaşık 5 bin 550 km doğusundaki Vostoçni Uzay Üssü'nden fırlatıldı. Luna-25'in, 23 Ağustos'ta Ay'a ulaşması bekleniyor. Rus uzay aracının ayın çevresinde seyahati ise yaklaşık 5,5 gün sürecek, ardından yüzeye çıkmadan önce yaklaşık 100 kilometre yörüngede 3 ila 7 gün geçirecek. Daha önce teknik sorunlar yüzünden defalarca ertelenen bu yolculuk, Moskova'nın yaklaşık yarım asır sonraki ilk Ay'a iniş misyonu olma özelliği taşıyor. Misyonun öncelikli hedefinin yumuşak iniş teknolojilerinin geliştirilmesi, Ay'ın iç yapısının incelenmesi ve su da dahil olmak üzere Ay'da bulunan kaynakların araştırılması olduğu ifade ediliyor. Rusya'nın 1976'dan bu yana ilk Ay aracı olma özelliğini taşıyan Luna-25'in bir yıl boyunca Ay yüzeyinde çalışması planlanıyor. Daha önceki inişlerin Ay'ın ekvatorunun yakınında gerçekleştiğini belirten uzay araştırmacıları, yaklaşık 800 kilogram ağırlığındaki dört ayaklı uzay aracının Ay'ın ilk kez güney kutbuna ineceğine dikkat çekiyor. Moskova'nın insansız uzay aracının Ay'a yolculuğu Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından Batı ile ilişkilerinde gerginliğin en üst noktaya ulaştığı bir döneme denk geliyor. Rusya'nın Luna-25 insansız hava aracı, Ay'a veya yörüngesine bir kozmonot göndermeyi hiçbir zaman başaramayan ve uzay araştırmalarını son derece gizli tutan Sovyet dönemi çalışmalarını tekrar hızlandırma hevesinin önemli bir adımı olarak görülüyor. Geçen ay Hindistan da Ay'a bir araç göndermişti. Chandrayaan-3, Ay'a yaklaşırken ilk fotoğrafları gönderdi, 23 Ağustos'ta da Ay'a inmesi bekleniyor. Hindistan'ın daha önce Ay'a gönderdiği araç başarısız olmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/sabanci-universitesinde-tasarlanan-x-isini-algilayicisi-xrd-dunya-yorungesine-birakildi", "text": "Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emrah Kalemci önderliğinde tasarlanan ve Yüksek Enerji Astrofiziği Algılayıcı Laboratuvarı'nda geliştirilen x ışını algılayıcısı XRD, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan 26 Mayıs 2017 tarihinde Türkiye saati ile 15:15'de Dünya yörüngesine bırakıldı. Tübitak 1001 fon desteği ile gerçekleştirilen projede ağırlıklı olarak lisans ve yüksek lisans öğrencileri yer aldı. XRD, İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan önderliğinde geliştirilen ve BeEagleSat adı verilen küp uydu üzerinde gönderildi. XRD'nin devre çizimi, yazılım ve testleri ise üzerinde bulunduğu BeEagleSat uydusunun üretildiği İTÜ Uzay Sistemleri Tasarım ve Test Laboratuvarı'nda yapıldı. XRD, 10cm x 10cm boyutunda bir elektronik devre üzerine yerleştirilmiş x ışını algılayıcısı olarak kullanan bir sistem ve çeşitli yörünge yüksekliklerinde yüksek enerjili x ışın arka alanını ölçecek. Sistem 2 günde bir 30 dakika boyunca çalışıp veri toplayacak ve bu verileri Dünya'ya gönderecek. XRD'nin üzerinde bulunduğu 10 cm x 10 cm x 20 cm boyutlarındaki BeEagleSat küp uydu, Avrupa Birliği 7. Çerçeve Programı projesinin bir parçası ve proje kapsamında 36 küp uydu sistemleri ile alçak termosferde çeşitli bilimsel ölçümler yapmayı amaçlıyor. Filli olarak 2012 yılında başlayan BeEagleSat projesi 2016 yılında tamamlandı. İTÜ USTTL'de Havelsan işbirliğiyle üretilen HAVELSAT ile beraber diğer QB50 uydularının da toplandığı Hollanda'daki merkeze teslim edildi. 18 Nisan 2017 tarihinde ATLAS 5 roketi ile Orbital ATK Cygnus kargo aracı içinde başarılı bir şekilde fırlatıldı ve ISS'e ulaştı. 26 Mayıs 2017 tarihinde Türkiye saati ile 15:15'de ise ISS'den NanoRacks firması tarafından yörüngeye yerleştirme sistemleri ile 408 km yüksekliğindeki yörüngesine yerleştirildi. BeEagleSat'ın sistemi yörüngeye yerleştikten 5 saat sonra açıldı ve ilk sinyal başarılı şekilde alındı. Uydu çalışma hazırlık testlerinin tamamlanmasını takiben İTÜ'deki yer istasyonuna bilgileri indirmeye başlayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/saniyenin-milyarda-birinin-milyarda-biri-icinde-attosaniyelik-isik-darbelerine-fizik-nobeli", "text": "Pierre Agostini, Ferenc Krausz ve Anne L'Huillier, elektronları inceleyen çalışmaları nedeniyle 2023 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Bilimciler saniyenin milyarda birinin milyarda biri kadar süren ve elektron filmleri yapmak için kullanılabilen attosaniyelik ışık darbelerinin nasıl üretileceğini keşfettiler. Bu buluş onlara 2023 Nobel Ödülü'nü kazandırdı. Pierre Agostini, Ferenc Krausz ve Anne L'Huillier, Nobel komitesine göre insanlığa atom ve moleküllerin içindeki elektronların dünyasını keşfetmek için yeni araçlar sağlayan deneyler nedeniyle onurlandırıldı. Elektronların hareket ettiği veya enerji değiştirdiği hızlı süreçleri ölçmek için kullanılabilecek son derece kısa ışık darbeleri oluşturmanın bir yolunu gösterdiler. Agostini, Ohio Eyalet Üniversitesi'nde emekli profesör. Krausz, Max Planck Kuantum Optiği Enstitüsü'nde ve Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde. L'Huillier İsveç'teki Lund Üniversitesi'nde profesör. L'Huillier, fizik alanında Nobel Ödülü alan beşinci kadın oldu. Salı günü telefonu birkaç kez çaldığında Lund Üniversitesi'nde ders veriyordu ve sonunda Akademi'den gelen çağrıya cevap verdi. Geçen yıl Nobel Ödülü, bir gün bilgi işlemde ve \"kuantum ışınlanma\" yoluyla bilgi aktarımında devrim yaratmayı vaat eden bir alan olan kuantum bilgi bilimindeki çığır açan buluşlar için üç araştırmacıya verilmişti 2021 ödülü iklim değişikliğiyle ilgili araştırmaları ödüllendirirken, 2020 ödülü kara deliklerle ilgili keşiflere odaklandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/saturn-kasifi-cassiniye-veda-ettik", "text": "İki gün önce, 15 Eylül Cuma günü TSİ 14:55'te 13 yıllık muhteşem görevinin sonuna gelen Cassini'ye veda ettik. Hüzünlü bir şekilde ondan son kez sinyal aldık ve Satürn'ün atmosferinde süzülüp bir yıldız kayması misali, göğünde bir parlaklık meydana getirişini hayal ettik. Hatta Satürn'ün yoğun atmosfer tabakasına saatte 112.000 km gibi yüksek bir hızla daldığından dolayı da tahminimiz atmosferde toz parçası haline geldiğidir. Dile kolay, 1997'de fırlatılan Cassini, 2004'te Satürn'e varmıştı. Projenin en az 30 yıllık mazisi var ve üzerinde büyük küçük birçok farklı görevler yapan 5000 kişinin imzası var. Dolayısıyla özellikle onlar için bu veda daha zor oldu, gözyaşlarını tutamayanlar sinyalin kesilişini gördüklerinde duygusal anlar yaşadı. Cassini, Satürn'den sürekli bilgi alabileceğimiz orada her istediğimizi yapan insanlığın bir üssüydü sanki ve bugün itibariyle bu üs kapandı ve uzun bir süre boyunca da Satürn'den bu kadar hızlı ve yakın bilgi alamayacağız. Madem bu kadar önemliydi, peki neden parçalamak zorundaydık, Satürn çevresinde bir yörüngeye oturtsak orada dolansa olmuyor muydu diyebilirsiniz. Cassini'ye vedanın en büyük sebebi yakıtının bitiyor olmasıydı. Cassini, fırlatılışı sırasında 5712 kg idi, bu ağırlığın içine Titan uydusuna iniş yapan Huygens kondusu, yakıt, bilim enstrümanları vs. dahildi ve misyonun bitiminde sadece 2125 kg kalmış oldu. Öte yandan oraya götürdüğü 2978 kg yakıtın 2950 kg'ını kullandı. Bu yakıt, fırlatılışından itibaren geçen 20 yıl boyunca manevralar ya da yörünge düzeltmeleri için kullanılıyordu. Yakıt tankında kalan en son yakıt da, son bir kez daha ateşlendi ve Satürn'e çarpmayı yavaşlatmak için kullanıldı. Her ne kadar bu son yakıt, Cassini'yi düzenli bir yörüngeye oturtup orada uzun bir süre daha kalmasını sağlamaya yeterli olsa da, bir uzay aracını yörüngede tutabilmek için belli zamanlarda yörünge düzeltmeleri yapmak zorundasınızdır. Ancak yakıt bittiğinden bir daha kontrol etme şansımız kalmıyordu, dolayısıyla yaşam olma ihtimali düşünülen Enceladus ve Titan'a belki bir gün kazayla da olsa çarpma ihtimalini engellemek için yok edilmesi uygun görüldü. Bu süreç aslında NASA'nın ilk uzay çalışmaları başladığı sırada kurduğu Gezegen Koruma Ofisinin aldığı karar neticesinde oldu. Böyle bir karar olmamış olsaydı, Cassini sabit bir yörüngeye oturtulur ve halen çalışan bilim enstrümanları belli bir süre daha veri göndermeye devam ederdi. Belli bir süre daha diyorum, çünkü enstrümanların çalışması için gerekli enerji, radyoizotop termoelektrik jeneratörü denen nükleer bir pil ile sağlanıyor. Bu jeneratör, plütonyum-238 kullanarak radyoaktif bozunma yöntemiyle ısının elektriğe dönüştürülmesiyle sağlanıyor. Özellikle dış gezegenlerde, yani Güneş enerjisinin çok daha düşük olduğu uzaklıklarda, RTG uzay aracının günlük aktiviteleri için enerji kaynağı olarak çok iyi bir çözüm olarak kullanılmaya devam ediyor, örneğin Voyager, Mars Curiosity'de de RTG kullanılmıştı. RTG pillerde radyoaktif bozunma devam etse de yıllarca daha elektrik üretecek yakıt vardı. Dolayısıyla bu kadar radyoaktif materyali, üzerinde yaşam olma ihtimali olan bir yere bir gün düşmesini düşünmek bile çok da iyi bir fikir gibi durmuyor. Dolayısıyla Satürn de bugüne kadar hiç bir şekilde bir yaşam barındırma ihtimali de vermediğinden, onun atmosferinde bu şekilde bir parçalanmanın kimseye bir zararı olmayacaktır. Cassini'nin son 4.5 ayında neler yapacağının planları 2011'den beri yapılıyordu . Daha önce halkalara dalma gibi büyük riskli bir manevra yapmadığından, misyon sonunun halkaların detaylı bir şekilde incelenmesi için bir fırsat olduğu kararlaştırıldı. Sonrasında yapılan plan sürecinde, Satürn'ün üst atmosferi ile halkalar arasından Satürn'e 1500-4000 km kadar yaklaşarak her biri 6.5 gün süren 22 kez dalış yapması sağlandı. Bu dalışlar neticesinde halkalarda bulunan maddenin daha önce modellenenden çok daha az yoğun olduğu bulundu. Yani gözle görünen küçük parçacıklar beklerken tam tersine mikron büyüklüğünde yani bir duman kalınlığında parçalara rastlandı. Böylece halkaların toplam kütlesi hesaplanacak ve genç mi yaşlı mı olduğu, yani acaba Satürn ile beraber mi oluştuğu yoksa sonradan mı oluştuğu şeklindeki soruya ışık tutacak. Öte yandan Cassini, ölüm anında bile bize yepyeni bilgiler gönderdi. Satürn'ün üst atmosferine ilk defa bu kadar yaklaşıldığından dolayı tam o anda iyon ve nötr kütle tayf-çekeri veri almaya devam etti ve Dünya'ya dönük olan anteni, aldığı veriyi anında Dünya'ya postaladı. Kısacası atmosferde süzüldüğü her fazladan saniyede biraz daha atmosfer hakkında bilgi almış olduk. Bu veriler yakın zamanda analiz edilip, yine bir basın bülteniyle haberini alacağımıza inanıyorum. Evet, bir devrin sonuna geldik. Bir sonraki Satürn misyonu Satürn'e ulaştığında kim bilir ne zaman olacak bilmiyoruz ama olduğunda biz büyük ihtimalle yaşlanmış olacağız. O nedenle seni özleyeceğiz Cassini... Not: Bu makaledeki düşünceler tamamen yazarın düşünceleridir ve NASA, Jet İtki Laboratuvarı veya Caltech'i bağlamaz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/saturnun-halkalari-dinozorlardan-bile-daha-genc-olabilir", "text": "Satürn, sahip olduğu halkalarıyla Güneş sistemi içerisindeki en göz alıcı ve en eşsiz gezegen olarak görülür. Çıplak gözle görülebilen 5 gezegenden biri olduğu için insanlığın çok eski tarihlerinden itibaren bilinen Satürn gezegeninin ekvator merkezinden 480,000 kilometre yarıçapa kadar uzanan halkalara sahip olduğu ancak teleskobun icadından sonra 17. yüzyılda anlaşılabildi. O günden beri de bu halkaların hangi etki sonucu oluştuğu birçok bilimsel araştırmanın konusu olageldi. SETI'den bir grup bilim insanının yürütmüş olduğu son çalışmada Satürn halkalarının ne zaman oluşmuş olabileceği sorusuna cevap aranıyor. Geleneksel görüş, Güneş Sistemi'nin ve tüm gezegenlerin 4,5 milyar yaşında olduğu dikkate alındığında Satürn'ün uyduları ve halkalarının da yaklaşık yine aynı yaşlarda olabileceği yönünde. Oysa Satürn'ün uydularının yörüngelerinde meydana gelen değişimlerin bilgisayar simülasyonlarıyla analizi sonucu elde edilen yeni bulgulara göre Satürn'ün uyduları ve halkaları yalnızca 100 milyon yıllık bir geçmişe sahip. Jeolojik olarak değerlendirildiğinde bu tarih gerçekten de çok kısa bir zamana işaret ediyor. 100 milyon yıl öncesi Dünya'nın jeolojik tarihinde Mezozozik zamanın Kretase dönemine karşılık geliyor. Kretase dönemi dinozorların altın çağı olarak da bilinir. 65 milyon yıl önce dinozor neslini yok edecek olan göktaşı yeryüzüne düşmeden önce Kretase döneminde dinozorlar biyoçeşitliliğin zirvesinde bulunurken tüm Dünyaya hükmeder vaziyetteydiler. Satürn'ün başta Titan, Rhea, İapetus gibi bilinen büyük uydularıyla birlikte toplamda 62 tane uydusu var. Bu altmış iki uydunun yanına bir de Satürn'ün merkezinden 46 bin ile 480 bin kilometre yarıçaplı daireler arasındaki bölgeyi dolduran irili ufaklı binlerce küçük kaya parçasını eklediğimizde hayli kalabalık bir birliktelikten söz ettiğimizi anlayabiliriz. Bu kalabalık uydu popülasyonunun içinde karmaşık bir kütleçekim etkileşimi mevcut. Uyduların birbirlerine göre olan konumları uydu yörüngelerinin genişlemesine veya daralmasına yol açıyor. Bu çalışmada, Satürn uydularının sahip olduğu günümüz yörünge eğriliklerinin bilgisayar simülasyonlarıyla yapılan geçmişe dönük tahminlerinde sanılanın aksine çok daha az değişikliğe uğradığı görüldü. Bu sonuç uyduların çok daha erken bir dönemde oluştuğu sonucunu ortaya koyuyor. Bu tarihi net bir şekilde belirleyebilmek için araştırma ekibi Satürn'ün uydusu Enceladus'un NASA'nın Cassini uzay aracı tarafından çekilen fotoğraflarını inceleme altına aldı. Enceladus'da bulunan devasa buzul gayzerlerinin enerjisi, uyduların birbirleriyle veya Satürn'le olan gelgitler neticesinde meydana gelmekte. Gayzer enerjilerindeki değişimin yine bilgisayar ortamında yapılan modellemelerinde uyduların yaşının 100 milyon yıl olduğu görüldü. Bu sonuç yeni bir soruyu beraberinde getiriyor. 100 milyon yıl önce ne oldu da bugünkü uydu ve meşhur halkalar meydana geldi? Bu soruya verilen en güçlü cevap Dünya'nın uydusu Ay'ın oluşumunu en iyi açıklayan çarpışma teorisine oldukça benzer. Satürn'ün 100 milyon yıldan öncesinde sahip olduğu ilk dönem uyduları kütleçekim etkileşmeleri sonucu birbirleriyle çarpışmış ve bügünkü uydu popülasyonuyla Satürn'ü görsel yönden eşsiz bir hale getiren halkaları meydana getirmiş olabilir. - http://www.seti.org/seti-institute/press-release/moons-saturn-may-be-younger-dinosaurs - http://www.sciencealert.com/saturn-s-moons-and-rings-might-be-younger-than-the-dinosaurs-study-reveals - http://arxiv.org/abs/1603.07071"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/saturnun-kaybolan-uydusu", "text": "Araştırmacılar Satürn halkalarının Neptün gezegeninin etkisiyle oluştuğu teorisini terk ettiler. Şimdi daha olası bir başlangıç hikayesi var. Yeni oluşum öyküsü milyonlarca yıl önce kaybolan bir uyduyu ön plana çıkarıyor. Science dergisinde yayımlanan son bir araştırmaya göre Satürn halkaları, 100 ila 200 yıl önce bir uydunun dağılması sonucunda oluşmuş. Bu aynı zamanda gezegenin dikkat çekici eğimli dönüş eksenini de açıklıyor. Sonuç, Amerikalı bilim insanlarının Cassini uzay sondasının verilerinin yeni analizi ve bilgisayar simülasyonlarıyla elde edildi. Ancak bu modelin doğrulanabilmesi için Satürn'ün içyapısının daha yakından incelenmesi gerekiyor. Ekvator düzlemi ve yörünge düzlemi arasındaki 26,7 derecelik açı, Satürn'ün oluşum aşamasında güneşin etrafında dönen gaz diskinden meydana gelemeyecek kadar büyük. Nitekim açısal momentumun korunması, gelişmekte olan bir gezegenin dönme ekseninin yörünge düzlemine neredeyse dik olmasını sağlıyor. Dolayısıyla bu eksenin eğiminin daha sonraki bir nedeni olmalı. Astronomlar olası bir neden için 20 yıldan bu yana Satürn ve Neptun arasındaki bir rezonansı tartışıyorlar. Çünkü Satürn'ün dönme ekseni, Neptün'ün dönme ekseniyle aynı ritimde salınıyor ki araştırmacılar buna presesyon diyorlar. Sonuç olarak Neptün'den gelen küçük bozulmalar, uzun bir süre boyunca birikmiş ve başlangıçta eksenin küçük bir eğimi olan şey, şimdiki değere yükselmiş olabilirdi. Bununla birlikte Neptün'ün Satürn üzerindeki etkisi, Satürn'ün içindeki kesin kütle dağılımına bağlı. Araştırmacılar Cassini uydusunun dünyaya göndermiş olduğu yörünge verileriyle, gezegenin iyileştirilmiş bir modelini tasarladılar. Ve ilginç sonuca göre Satürn, Neptün'le rezonans alanında değil hemen dışında yer alıyor. Belki de Satürn ilk önce Neptün ile rezonans içindeydi, ama daha sonları yaşanan bir olay nedeniyle bu alandan dışarı çıkmış olabilirdi. Bu teoriyi doğrulamak isteyen araştırmacılar sonunda şöyle bir çözüm buldular: Satürn daha önceleri daha büyük bir uyduya sahip olmalıydı ancak bu ilave uyduyla Satürn uzun bir süre Neptün'le rezonans halinde olabilmişti. Fakat Satürn'ün uydularının yörüngeleri değişiyor. Özellikle de en büyük uydu olan Titan yavaş yavaş dışa doğru hareket ediyor. 100 ila 200 milyon yıl önce, araştırmacılar tarafından Chrysalis olarak isimlendirilen uyduda şiddetli bozulmalar meydana gelmiş. Ve kaotik bir yörünge üzerinde Satürn'e o kadar yaklaşmış ki gezegenin gelgit kuvvetleriyle parçalanmıştı. Chrysalis'in yok olmasıyla da Satürn, Neptün'ün rezonansından çıkmış. Parçaların büyük bir kısmı gezegenin üzerine düşerken, geriye kalanlar günümüzdeki Satürn halkalarını oluşturmuşlar. Bu model de hem halkaları hem de Satürn'ün eksen eğimini açıklıyor. Ama bu senaryo da gezegenin içindeki kütle dağılımına bağlı, yani modelin kanıtlanması için gelecekteki uzay sondalarının verilerine ihtiyaç duyulmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/saturnun-uydusu-enceladusta-neler-oluyor", "text": "NASA, Satürn'ün doğal uydusu olan ve yüzeyi buzla kaplı olan Enceladus'ta hidrotermal bacalar keşfedildiğini ve yaşam olabileceğine dair veriler elde edildiğini duyurdu. Güneş'e olan uzaklığı 1.4 milyar km olan Satürn'ün uydusu Enceladus'un yüzeyi buzla kaplı; çünkü Güneş'in ışık ve ısısından faydalanamıyor. Dünya gibi Güneş'e yakın olsaydı (140 milyon km), yüzeyi buz yerine suyla, yani okyanusla kaplı olabilirdi. 1997 yılında fırlatılan ve 2004'te görev yerine varan Cassini, bir yıl sonra Enceladus'un güney kutbuna ait ilk yakın görüntüleri kaydetti. 2005'te uydunun çok yakınından geçen Cassini'nin kaydettiği verileri inceleyen bilim insanları, bölgede muazzam büyüklükte bir su buharı bulutu tespit ettiler. Uydu yüzeyindeki tektonik hareketlerin izini de süren Cassini, 2008'de buharın hidrojen molekülleri, buz partikülleri ve sair uçucu gazlar içeren bir karışım olduğunu saptadı. Bulgular, okyanus tabanında gaz pompalayan bir hareketi akla getirmişti. Hidrojeni açığa çıkaran bu hareketin magmadan kaynaklandığı düşünülüyor. Dünya'da tektonik hareketler sonucu ortaya çıkan hidrotermal bacalara okyanus tabanlarında sıkça rastlanıyor. Okyanus tabanlarındaki kırıklardan içeri giren su, magma ile buluşunca etkileşime giriyor ve oluşan basınç suyu yüzeye itiyor, yani püskürtüyor. Bu sıcaklıkla beraber bir enerji ve bu enerjinin çevresinde de mikroorganizmalar oluşuyor. Bu mikroorganizmalar hidrotermal bacalardan oluşan enerji ile yaşıyorlar. İlginç olan nokta, güneş enerjisine ihtiyaç duymadan yaşayabiliyor olmaları. Su, birçok yerde var, sadece Dünya'ya ait bir özellik değil. Neredeyse bütün yıldızlar doğum sürecindeyken su püskürtüyorlar. Enceladus gibi, başka bir uydu ya da gezegende bu bacaların bulunması yaşam ile direkt olarak ilişkilendirilmiyor olsa da, olasılık her zaman var. Cassini'nin kaydettiği bulgular ve ölçümler, daha ileri araştırmalar yapılması için önemli. Belki de ileri araştırmalar sayesinde suyu yaşam ile ilişkilendirmek mümkün olacak. Satürn ve uydularını 13 yıldır inceleyen Cassini, 15 Eylül 2017'de görevini tamamlayacak. Enceladus'a düşüp olası bir yaşamı etkilememesi için Satürn'ün atmosferinde yanması planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/sifreleme-uzaylilarla-aramizdaki-engel-olabilir", "text": "Arkaplan ışımasından ayırt edemesek de Edward Snowden'e göre uzaylıların kullandığı iletişim sinyalleri Dünya'ya ulaşabilir. Eski CIA çalışanı olan ve gizli NSA belgelerini ifşa ederek ünlenen Snowden, şifrelemenin uzaylılar tarafından fark edilme şansımızı azalttığını düşünüyor. Snowden, Neil deGrasse Tyson'ın 'StarTalk' programına geçici sığınma talebinde bulunduğu Rusya'dan bir video ile katıldı. Uzaylıların bizim yaptığımız gibi iletişimlerini şifrelemeleri halinde onları fark etmenin çok zor olacağını söyledi. Snowden konuşmasında \"Şifrelenmiş bir sinyale bakıldığında, eğer tam anlamıyla şifrelenmişse, sinyalin şifrelenmiş olduğunu söyleyebilmenin bile bir yolu yoktur\" ve \"Düzgünce şifrelenmiş bir sinyali olağan durumdan ayırt edemezsiniz.\" ifadelerine yer verdi. Dünya dışından gelen sinyalleri yarım yüzyıldır aramaktayız fakat Snowden'a göre Dünya üzerinden açık olarak uzaya yayılan iletişim sinyallerimiz eğer gerçekten var iseler uzaylı toplumlar tarafından tekrarlanmış olabilir. Bunun anlamı ise uzaylı toplumlardan gelen sinyalleri yakalayabilmemiz için küçük bir şansımızın olabileceğidir. Belki gerçekten bir yerlerde gelişmiş bir uzaylı toplumu var fakat onları dinlemeye başladığımız tarihten çok önce iletişim sinyallerini şifrelemeye başlamışlar. Böyle bir durumda tüm bu zamana kadar farkında bile olmadan Office'in uzaylı sürümünü alıyor olabilirdik. Yine de uzaylı müptelalarının hayal kırıklığına uğramasına gerek yok. Eğer elektronik iletişim sistemleri geliştirip şifreleyebilecek kadar ilerlemiş bir uzaylı uygarlığı var ise hiç şüphesiz kendilerine doğrudan ait olan ve şifresiz 'Biz buradayız!' sinyallerini göndermeyi de başarabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/sona-eren-her-sey-yok-olmaya-mahkum-mudur", "text": "Her şey geçicidir. Fakat ezelden beri var olduğunu düşündüğümüz ve sonsuza dek var olmaya devam edeceğini sandığımız bir takım şeylerin de sona ereceğini kabul etmemiz gerekiyor. Peki, bunlar ne zaman, nasıl ve niçin sona erer? Sona erdikten sonra ne olur? 13 hafta sürecek olan bu yazı dizisinde bu yok oluşların alışık olduğumuz dünya ve evren düzeninde ne gibi değişiklikler yaratacağına bir göz atalım. Güneşimiz, yeterince büyük ve ağır olmadığı için bir süpernova olarak patlamaya mahkum değildir; dolayısıyla sahip olduğu gezegenleri uzaya fırlatıp atmayacak. Bundan 6 milyar yıl sonra hidrojen stoğunu tümüyle tükettiği zaman, sistemin ortasında kocaman sıcak ve parlak bir plazma küre olarak genişleyip kozmik çevremizi sonsuza dek değiştirecek. Pek çok yıldız gibi Güneş'in çekirdeğinde nükleer füzyon, hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir. Hidrojen sonuna kadar tüketilince, tam merkezdeki hidrojen tabakası ateş alır ve ortaya ilave bir ısı çıkar. Bu ekstra ısı, Güneş'in bir balon gibi genişlemesini engelleyen kütleçekimini yok eder. Sonuç kırmızı bir devdir: bugünkünden binlerce kez daha parlak, şişmiş bir Güneş'tir; bunun dış tabakası en yakınlarındaki gezegenleri yutar. En parlak döneminde yarıçapı Dünya'nın bugünkü yörüngesinden bir daha geniştir. Yine de Dünyamız kaçabilir. Güneş şişerken, kütlesinin üçte birini yitirir. Bununla birlikte kütleçekimsel kuvvetinin bir kısmını yitirir. Böylece kuyrukluyıldızlar, asteroitler ve gezegenler daha geniş yörüngelere göçer. En yakın gezegenler için zamana karşı yarış başlar. Merkür, Venüs ve Dünya can havliyle Güneş'ten uzaklaşmaya bakar diye konuşan İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nden Dimitri Veras, Merküri ve Venüs'ün kurtuluş şansı olmadığını ve Güneş'in genişlemiş atmosferinde yok olup gideceklerini ileri sürüyor. Dünya'nın kaderi o kadar kesin olmayabilir. Gezegen uzaklaşmaya çalıştıkça, Güneş'in dış tabakaları tarafından geri çekilir. Veras, Dünya üzerinde tutunmaya çalışan yaşamı çok zor koşullar bekler. Dünya'yı içeri çekmeye çalışan dalgalar içini pişirir ve dünya çapında volkanik patlamalar meydana gelir. Dünya'nın ötesindeki diğer gezegenler hayatta kalır, fakat atmosferleri dönüşür veya kaynar. Aşırı ısınan Güneş, asteroid kuşağında her şeyi altüst eder. Güneş ışığı asteroitlere çarptığı zaman daha hızlı dönmeye başlarlar ve sonuçta tuzla buz olurlar. Oort bulutu ise yıldızlararası uzaya saçılıp giderler. Şişik kırmızı bir dev olarak 800 milyon yıl yaşadıktan sonra Güneş bugünkü boyutlarından 11 kez daha küçülür, daha sonra yeniden şişmeye başlar. Nihai olarak atmosferi, arkasında parlayan bir çekirdek bırakarak uçup gider. Artık Güneş beyaz cücedir. Beyaz cüce yıldızdan artakalan korun soğuyup, kristalize olmasıdır. Pluton'un bulunduğu Kuiper Kuşağı yaşama izin vermeyecek kadar soğur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacex-nasa-crew-1-astronotlari-dunyaya-dondu", "text": "NASA'dan bir astronot ve 2 Rus kozmonotun bulunduğu 4 kişilik mürettebat Uluslararası Uzay Ajansı'ndan dünyaya döndü. 3 NASA astronotu Michael Hopkins, Victor Glover ve Shannon Walker ile deneyimli Japon Uzay Ajansı astronotu Soichi Noguchi, Crew Dragon kapsülü ile dün öğleden sonra yola çıkmışlardı. 4 astronot bütün geceyi yaklaşık 4 metre genişliğindeki tamamen otonom bir kapsülde geçirdiler. Uluslararası Uzay İstasyonunda 167 gün kalan mürettebat, 'uzayda en uzun süre kalma' (5 aydan fazla) rekoru kırdı. NASA, Amerikan roket, uydu ve uzay mekiği üreticisi SpaceX'e ait Dragon uzay aracı ile Crew-1 adlı 4 kişilik astronot grubunu 16 Kasım 2020'de Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden uzaya göndermişti. NASA'dan astronotlar Mike Hopkins, Victor Glover ve Shannon Walker ile JAXA'dan Soichi Noguchi'nin bilimsel araştırmalar yapmak için ISS'de 6 ay kalacağı belirtilmişti. Crew-1'in uzaya gönderilişine, ABD'nin uzay mekiği uçuşlarını 2011'de durdurmasının ardından ülke toprakları içinden yapılan ilk fırlatılış olması nedeniyle özel ilgi gösterilmişti. ABD, 2011'de Crew-1'in fırlatılışına kadar NASA astronotlarını Ruslara ait Soyuz uzay aracı ile ISS'e gönderiyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacex-parasini-odeyen-iki-kisiyi-aya-gonderecek", "text": "SpaceX'in CEO'su Elon Musk geçtiğimiz gün, iki kişiyi Ay'a göndermeyi planladıklarını açıkladı. Bu görev, eğitimli NASA astronotları için değil, ödeme yapan iki müşteriye özel olacak. Musk, yolcuların yüklü miktarda para ödediğini söyledi. Yolculuk, Falcon Heavy roketiyle fırlatılacak olan Dragon 2 -diğer bir adıyla Mürettebatlı Dragon- uzay aracı ile gerçekleşecek. 2018 yılının ikinci çeyreğinde planlanan yolculuğun zamanında yapılıp yapılmayacağı ise tartışmalı. Çünkü Musk, 2011 yılında insanları üç yıllığına uzaya göndermeye söz vermiş ancak bu yolculuk gerçekleşmemişti. İsimleri gizlenen ve birbirini tanıyan iki yolcu, bu yılın sonuna doğru bir ön eğitimden geçecekler. Musk, seyahatin ücreti konusunda bilgi vermedi ancak Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki bir mürettebatın maliyetinden biraz daha fazla olduğunu söyledi. Yani bu seyahat için bir bilet, yaklaşık 80 milyon dolar. Bu da şirket için \"önemli bir gelir kaynağı\" olabilir. Ayın etrafında yolculuk yaklaşık bir hafta sürecek. Dragon 2 uzay aracı, otomatik ve sürücüsüz bir araç. Ancak, acil bir durum söz konusu olursa yolcular kontrolü ele almak ve sorunu gidermek zorunda kalabilir. Musk'a göre yolcular sorun gidermede başarılı olabilirler. Uzayda daha rahat iletişim kurmak için, Dragon 2'nin iletişim sisteminde bazı değişiklikler yapılıyor. Ödeme yapan müşteriler, yolculuğun riskli olduğunu kabul etmişler. Musk, \"Riski en aza indirmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız\" dedi. Uzay uçuşu, doğal olarak tehlikeli ve ticari uzay yolculuğu için insanların güvenliğini sağlayacak yasal bir düzenleme yok. 2004'te kabul edilen \"Space Launch Amendments Act\" özel sektöre dair bir düzenleme içermiyor. Federal Havacılık Kurulu, bunun gibi ticari amaçla yapılan insan taşımacılığı konusunda endişe duyduğunu ve gelecekte düzenlemelerle ilgileneceğini açıkladı. Elon Musk, projenin Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın işbirliği ile hayata geçirileceğini söyledi. NASA'ya teşekkür eden Musk, \"Onlar olmasaydı bu hayali gerçekleştiremezdik\" dedi. SpaceX zaten, NASA'nın 'Ticari Mürettebat Geliştirme Programı'nın parçası olarak, insanlı kullanıma uygun Dragon 2 aracının geliştirilmesi ve başarılı bir şekilde kullanılması için sözleşme imzalamıştı. Dragon 2 uzay aracı, insanları Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşımak ve geri getirmek üzere NASA için geliştiriliyordu. SpaceX, birden fazla Ay yolculuğu gerçekleştirmeyi planlıyor. Diğer uçuş ekipleri ise şimdiden gelecek gezilere katılmakla ilgilendiğini belirtti. Musk, \"Gelecek yıl uzay turizminin büyük yılı olacak. Bu gerçekten heyecan verici bir görev olmalı. Umarım insanları derin uzaya göndermek, tüm dünyada heyecan yaratır\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacex-ve-nasa-uzaya-ilk-operasyonel-astronot-gorevini-baslatti", "text": "NASA ile SpaceX, Uluslararası Uzay İstasyonu'na dört astronotun bulunduğu Falcon 9 roketiyle Crew Dragon kapsülünü fırlattı. Astronotların salı günü Uluslararası Uzay İstasyonu'na ulaşması bekleniyor. NASA, Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden Uluslararası Uzay İstasyonu'na SpaceX kapsülüyle üç Amerikalı ve bir Japon astronotun gönderimi başlattı. Dört kişilik mürettebatın 6 ay UUİ'de kalması bekleniyor. Florida'da NASA'ya ait olan Kennedy Uzay Merkezi'nden yapılan kalkışın başarılı geçtiği açıklandı. Kalkıştan bir saat sonra Crew Dragon'daki astronot Michael Hopkins açıklamalarda bulundu. Hopkins, Bu çok iyi bir yolculuktu. Herkes gülümsüyordu dedi. NASA'dan bir astronot ve 2 Rus kozmonotun bulunduğu UUİ'ye 4 kişilik mürettebatın yarın sabah saat 07.00 civarında ulaşması bekleniyor. Özel bir şirket tarafından NASA için sağlanan 'ilk tam teşekküllü taksi uçuşu' olma özelliği taşıyan yolculuk yaklaşık 27 saat sürecek. Mürettebat, 3 NASA astronotu Michael Hopkins, Victor Glover ve Shannon Walker ile deneyimli Japon Uzay Ajansı astronotu Soichi Noguchi'den oluşuyor. Uçuşun başarıya ulaşması ve astronotların UUİ'ye ulaşması durumunda, astronotlardan Victor Glover, uzay istasyonunda ilk uzun süreli görev üstlenecek Afrika kökenli ABD vatandaşı olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacexin-4-astronotu-tasiyan-uzay-araci-dunyaya-dondu", "text": "ABD'li uzay taşımacılığı şirketi SpaceX'in \"Dragon Endeveaur\" uzay aracı 6 aylık görevini tamamladıktan sonra bugün dünyaya döndü. Uzay aracındaki astronotlar Shane Kimbrough, Megan McArthur, Avrupa Uzay Ajansı'ndan Thomas Pesquet ve Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Ajansı'ndan Akihiko Hoshide ABD saati ile 14.05'te Uluslararası Uzay İstasyonundan ayrılarak Florida açıklarına yerel saat ile 22.33'te denize iniş yaptı. Dragon Endeveaur'un uzaydan dünyaya varışı yaklaşık 8 saat sürdü. İlk etapta ISS etrafında dönmeye başlayan uzay aracı, uçuşunun yaklaşık son 1 saatinde dünya atmosferine girdi. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı , astronotlarını almak için görevlendirilen teknelerin Meksika körfezinde ilerlediğini bildirdi. Astronotlar yörüngede 199 gün geçirdi. Astronotlar SpaceX'in Falcon 9 roketi ile 23 Nisan'da uzaya gönderilmişti. Uzay aracının Dünya'ya dönüşünün 7 Kasım Pazar günü gerçekleştirilmesi beklenirken, dönüşü kötü hava koşulları nedeniyle 8 Kasım Pazartesi gününe ertelenmişti. SpaceX'in bir sonraki görevi Crew-3 için uzay aracını 10 Kasım Çarşamba günü Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacexin-starshipi-ilk-defa-patlamadan-indi-blue-origin-ilk-uzay-ucusu-icin-acik-artirma-baslatti", "text": "Çarşamba gecesi uzay keşfinde iki önemli gelişmeye sahne oldu. SpaceX'in Mars uçuşlarında kullanmayı hedeflediği Starship gemisi kalkışın ardından ilk defa patlamadan iniş yaptı. Blue Origin şirketi ise uzay manzarası izlemek isteyenlere yönelik ilk biletini açık artırmaya çıkardı. Amazon.com kurucusu Jeff Bezos'un Blue Origin şirketi, New Shepard adlı roketiyle 20 Temmuz'da ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştireceğini açıkladı. Roket adını 1961'de Project Mercury Freedom 7 kapsülüyle uzaya çıkan ilk ABD'li astronot olan Alan Shepard'dan alıyor. İlk uçuşta şirket çalışanlarıyla birlikte uzaya çıkacak bir kişiyi belirlemek için ise açık artırma düzenlenecek. Buradan elde edilecek gelirin, çocukların fen bilimleri ve matematiğe ilgisini artırmak için çalışan bir vakıfa aktarılacağı belirtiliyor. Yolcular yörüngeye kadar çıkmadan, uzayın sınırı kabul edilen 100 kilometreye kadar dikey olarak yükseldikten sonra inişe geçecek. Blue Origin Astronot Satışları Direktörü Ariane Cornell, \"Bugüne kadar yer yüzünden 100 kilometreden daha fazla uzaklaşan yalnızca 569 kişi oldu. Fakat bunu dramatik bir şekilde değiştirmek üzereyiz\" dedi. Uçuşta Jeff Bezos'un da yer alabileceğine dair söylentiler var. Cornell, bu yöndeki sorulara bir yanıt vermedi. Rusya'nın uzay turizmine son vermesinin ardından 12 yıldır bireylerin uzaya para ödeyerek çıkması mümkün olmuyordu. Tesla kurucusu Elon Musk'ın SpaceX şirketi ise Çarşamba gecesi Starship roketini ilk defa patlamadan yeryüzüne indirmeyi başardı. Önceki prototipler ya iniş yapamayarak düşmüş ve patlamış, ya da inişten kısa süre sonra infilak etmişti. ABD'nin Texas eyaletinde Türkiye saatiyle 01.30'da kalkış yapan SN15 kodlu prototip ise ilk defa başarılı bir iniş yaptı. Yaklaşık 10 kilometre yüksekliğe çıkan Starship, fırlatıldıktan altı dakika sonra yere indi. Starship'in Mars yolculuğu için kullanılması planlıyor. SpaceX, Starship'lerin 2024'te insanları aya taşıması için NASA'dan geçen ay 3 milyar dolarlık bir ihale aldı. Elon Musk her yıl 100 Starship gemisi üreterek insanların Güneş Sistemi'ni kolonileştirmesinin önünü açmayı hedefliyor. 2020'lerin ortasında Mars'a ilk insanlı uçuşu yapmak isteyen Musk, insanlığın 2050'den sonra Kızıl Gezegen'de kendine yeten bir koloni oluşturabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacexin-uzay-araci-inis-sirasinda-patladi", "text": "SpaceX'in Starship SN9 uzay aracı uçuş testini gerçekleştirirken Dünya'ya inişi sırasında patladı. ABD'li roket, uydu ve uzay mekiği üreticisi SpaceX'in Starship SN9 uzay aracı yerel saatle 15.25'te Teksas'taki Boca Chica tesisinden fırlatıldı. Dünya'ya dönmeden önce yaklaşık 10 kilometre yüksekliğe ulaşan Starship, iniş pistine ulaşmadan önce karmaşık bir iniş manevrası gerçekleştirerek iniş pistine düştü ve patlamaya neden oldu. Fırlatmanın ardından planlandığı gibi Dünya'ya dönmesi beklenen roket, gelecekteki görevlerde uzaya yapılacak olan dünya atmosferinden geri dönüşü simüle etmek için yaptığı manevradan sonra iniş hızını yavaşlatamadı. Fırlatıldıktan yaklaşık 6 dakika 26 saniye sonra iniş geçtiği sırada yere çarparak patladı. SpaceX'in Ceo'su Elon Musk, şu anda çok fazla test uçuşu olduğunu ve arızaların beklendiğini belirtti. SpaceX, roket fırlatma lansmanından önce internet sitesinde yayınladığı bir gönderide, Starship için güvenli bir iniş gerçekleştirmenin hem önemini hem de zorluğunu vurgulamıştı. SpaceX'in daha sonra insanları Mars'a götürmek için tasarlanan Starship prototipini fırlatmak ve indirmek için başka bir girişimde bulunulması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spacexin-uzay-mekigi-firlatmasi-basariyla-gerceklesti", "text": "Uzay yolculuğu açısından tarihi bir an. Elon Musk'un SpaceX şirketinin 2 Amerikalı astronotu uluslararası uzay istasyonuna taşıyacak olan roketi fırlatıldı. İlk kez bir özel şirket, uzaya astronot gönderiyor. Astrontları taşıyacak olan SpaceX'in Falcon 9 roketi ve Crew Dragon kapsülü Florida'daki Kennedy Uzay Üssü'nden fırlatıldı.Fırlatmadan sonra astronotları taşıyan kapsülden ayrılan roketler Kennedy Hava Üssü'ne başarılı bir şekilde indi. Uzay aracının, 'Demo2' adı verilen Uluslararası Uzay İstasyonu'na Çarşamba günkü seferi, Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'ndeki hava koşulları nedeniyle geri sayımın tamamlanmasına 16 dakika kala durdurulmuştu. Florida'nın Kennedy Uzay Merkezi'nden yapılan \"Crew Dragon\" isimli deneme uçuşunun başarılı olması durumunda, ABD topraklarından 9 yıl sonra ilk defa uzaya astronot gönderilmiş olacak. Amerikan uzay mekiği ve roket üreticisi SpaceX'in, ABD Havacılık ve Uzay Dairesi ortaklığıyla dünya yörüngesine göndereceği ilk insanlı uzay mekiği denemesi dakikalar sonra ABD'nin Florida eyaletindeki uzay merkezinden yapıdı. Çarşamba günü uygunsuz hava koşulları yüzünden yapılamayan SpaceX'in \"Crew Dragon\" isimli uzay mekiğiyle ilk insanlı uçuş denemesi, bugün Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden ABD doğu saati ile 15.22'de gerçekleştirildi. NASA'nın Twitter hesabından yapılan paylaşımda, ''30 Mayıs Cumartesi günü Crew Dragon misyonunun lansman girişimini planlamaya devam ediyoruz. Hava şartlarında iyileşme gözlemlense de ekiplerimiz fırlatma rotasındaki hava durumunu izlemeye devam ediyor'' ifadelerini kullandı. Uzay ajansı, paylaştığı videolu bilgilendirmede ise Doug Hurley (53) ve Bob Behnken (49) isimli astronotların daha önce iki defa uzay uçuşu gerçekleştirdiğini ancak ilk defa bir arada, Amerika topraklarından ve ticari bir firma ile uzay yolculuğuna çıkacaklarını belirtti. 25 Mayıs'ta uçuşa dakikalar kala, test uçuşunu hava şartlarının elverişsiz olduğu gerekçesi ile ertelediğini duyuran NASA yetkilileri, bir sonraki uçuşun cumartesi gerçekleşeceğini bildirmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/spitzer-teleskopuna-veda", "text": "Spitzer uzay teleskopu 2003 yılında uzaydaki görevine başladığında, teleskoplar için görünür ışıkta gizli kalan kozmik fenomenleri görünür kılacaktı. 3 ila 160 mikrometre dalga uzunluğundaki kızılötesi ışın için son derece hassas sensorları sayesinde Spitzer teleskopu, örtücü tozun arkasını görerek, uzaktaki soğuk ve zayıf ışıklı cisimleri de tespit edebiliyor. Spitzer bize kızılötesi ışının, evreni anlamamız için ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Spitzer sayesinde astronomlar son yılların ve son on yılların en önemli keşiflerini yaptılar ve en önemli bilgileri edindiler. Bunların arasında evrenin en eski galaksilerine ait görüntüler de dahil. Örneğin 13,4 milyar yıllık Gn-z11 galaksisi... Bu galaksi ilk patlamadan sadece 400 milyon yıl sonra oluşmuş ve bilinen en eski yıldızlar topluluğu. Hubble Uzay Teleskopu'nun verileriyle birlikte Spitzer verileri, bu ilk galaksilerin beklenenden çok daha kızgın ve yoğun kütleli olduklarını gösterdi. Bu nedenle evrenin yeniden iyonlaşma evresi için önemli bir rol oynamış olabilir. Çünkü bu evrede evrende daha önce nötr olan hidrojen bulutları kuvvetli ışınlarla plazmaya dönüşmüştü. Spitzer, yıldızlararası gaz bulutların bileşimleriyle ilgili de değerli veriler gönderdi. En önemli keşiflerinden birisi ise 2009 yılında Satürn'ün en büyük halkasını bulması oldu. Bu tül inceliğindeki toz halkası 16 milyon kilometre kadar uzaya uzanıyor. Bu Phoebe halkası gezeninin kendisinden beş yüz misli büyük olan bir gökyüzünü kaplıyor. Aynı zamanda alışılmışın dışında eski olan bu halka buz partiküllerinden oluşan diğer halkaların aksine, koyu renkli tozdan meydana gelmiş. Spitzer'in dünyaya benzer yedi gezegen ve Kırmızı Cüce TRAPPIST-1'i de bulması büyük bir sansasyon yaratmıştı. Astronomlar TRAPPIST gezegenleri dışında Spitzer teleskopunun yardımıyla çok sayıda başka ötegezegen de buldular. Beş yıllık bir görev için hazırlanan Spitzer teleskopu on altı yıl kadar görevini sürdürdü. Gerçi 2009 yılında soğutucu olarak kullanılan helyumu bitince bazı bozukluklar meydana geldi, ama dünyaya uzak pozisyonu ve iyi izolasyonu sayesinde Spitzer bundan sonra en az iki kızılötesi alanda çalışmaya devam edebildi. Ancak en sonunda uzaydaki uygun pozisyonunun kurbanı oldu. Çünkü dünyamızı, güneşin etrafındaki yörüngesinde takip ederken daha da geriye düşüyor. Buna bağlı olarak dünyayla açısı değiştiği için Spitzer her veri aktarımı için kendisini güneşten çevirmek zorunda kalıyor. Bu iletişim sırasında ise teleskop bataryalarını tüketiyor ve bu da veri oranı ve bağlantı süresini git gide kısıtlıyordu. İşte bu yüzden Spitzer teleskopu 30 Ocak 2020'de uyutuldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/stephen-hawking-doodle-ile-anildi", "text": "Google hazırladığı özel Doodlelar ile sanatçıları, bilim insanlarını ve siyasi kişileri anmaya devam ediyor. Bu isimlerde biri de Stephen Hawking oldu. Hawking, 14 Mart 2018 tarihinde İngiltere'deki evinde 76 yaşında öldü. 12 onur derecesi almış olan Stephen Hawking, 80. yaş gününde Google tarafından hatırlandı. İngiliz fizikçi, evrenbilimci, astronom, teorisyen ve yazar Prof. Dr. Stephen Hawking, 8 Ocak 1942 yılında doğdu. 8 yaşındayken Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans'a gitti. 11 yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti. Babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Hawking daha sonra kozmoloji üzerine çalışmak üzere Cambridge'e gitti. O zamanlar Oxford'da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de danışman olarak Fred Hoyle'u istemesine karşın Dennis Sciamaatanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College'de profesör asistanı oldu. 1973'de Gökbilim Enstitüsünden ayrıldıktan sonra Stephen Hawking, Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti. Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı'nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu. Stephen Hawking 1960'ların başında 21 yaşındayken tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz hastalığına yakalandı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkum etti. Ünlü bilim insanı, 1985 yılından bu yana sesini de yitirmiş olduğu için, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabiliyor. Şu anda Hawking, bilimsel uğraşlarında ve günlük yaşantısında çevresinden ve ailesinden büyük destek almaktadır. Konuşmak istediği anda, elindeki elektronik aleti sıkarak, sandalyesine bağlı özel bilgisayarının ekranına, dakikada ortalama 10 kelimeyi sıralayabilmektedir. Bu sessiz konuşan dehanın, özel bilgisayarının hafızasında yaklaşık 2600 kelime bulunmaktadır. Böylece herhangi bir kelimeyi söylemek istediğinde ekrana yazabilmektedir. Sağlıklı insanların konuşmalarında kullandığı kelime sayısı da 2500 civarındadır. Dolayısıyla Hawking, duygularını ifade etmede kelime sıkıntısı çekmemektedir. Ünlü fizikçi en son 25 Kasım tarihinde Vatikan'da \"Evrenin Kaynağı\" başlıklı bir konferans vermiş ve Papa Francis ile görüşmüştü. 1942 yılında İngiltere'nin Oxford kentinde doğan Steven Hawking, kuantum fiziği ve kara delikler üzerine yaptığı çok kapsamlı çalışmalarla tanınıyor. Bilimsel araştırmaları 40'ın üzerinde dünya diline çevrilen Stephen Hawking, bilim çevrelerinde Albert Einstein'dan sonraki en büyük dahi olarak görülmektedir. 21 yaşında iken motor nöron hastalığı tanısı konan ünlü fizikçi Stephen Hawking, beklentilerin aksine yarım yüzyıl daha yaşadı ve bu ay 70. doğum gününü kutladı. Scientific American dergisi, Hawking'in bu kadar uzun yaşamının sırrını Pennsylvania Üniversitesi ALS Merkezi yöneticisi, nöroloji profesörü Leo McCluskey'e sordu. McCluskey bu hastalığın tüm hastalarda farklı bir seyir izlediğini belirtiyor. ALS, Stephen Hawking'in yaşam temposunu hiç düşürmedi. Bilim adamı 30 yılını Cambridge Üniversitesi'nde tam zamanlı matematik öğretim görevlisi olarak çalışarak geçirdi. Ve şu anda okulun Kuramsal Kozmoloji Merkezi'nin direktörü olarak çalışıyor. Hawking'in hastalığı, zekası gibi herkesten farklı ve kendine özgü. ALS hastalarının çoğu 50 yaşından sonra bu hastalığa yakalanır ve genellikle 5 yıl içinde yaşamını yitirir. 21 yaşında iken bu hastalığa yakalanan Hawking'in en fazla 25 yaşına kadar yaşayacağı tahmin ediliyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/su-gibi-davranan-metal", "text": "Tüyden hafif, çelikten güçlü bir süper madde olan harika metal grafen içindeki elektronlar sıvı gibi davranıyor ve ışık hızının 1/300'ü kadar bir hızla hareket ediyor. Teknolojide çığır açacak harika metal olarak tanımlanan grafen'in içindeki elektronların sıvı gibi davrandığı gözlendi ve bu gözde metalin temel özellikleri hakkında çok şaşırtacak yeni bilgiler ortaya çıktı. Bilinen en ince malzeme olmasına rağmen çelikten 300 kez daha güçlü, elmastan daha sert, plastik kadar esnek, suya dayanıklı ve günümüzde kullanılan bakır gibi iletken maddelerin hepsinden üstün bir materyal olarak tanımlanıyor grafen. İlk kez 2004 yılında sentezlenmesinden bu yana bilim insanları ve teknoloji uzmanlarının ilgi odağı olan grafen'in temel özelliklerine ilişkin yeni bulgular ortaya çıktı. Metalin içindeki elektronların sıvı gibi davranması heyecan yarattı. Bu gözlemi gerçekleştirmek için bilim insanları grafeni en saf haline getirecek ve ısı iletkenliğini ölçümleyecek yöntemler geliştirdi. Bu araştırma hem yeni termodinamik aygıtlar geliştirilmesinde hem de kara delikler ve yüksek enerjili plazmalar gibi ilginç olayların aydınlatılmasında bir model sistem sağlayabilir. Ancak grafenin seri üretimde kullanılmasından önce aşılması gereken zorluklar var. Normalde, 3 boyutlu metaller ve elektronlar birbirleriyle etkileşim haline geçer. Ancak grafen 2 boyutlu bir malzeme olduğu için bal peteği yapısındaki tüm parçacıklar aynı şeritte seyahat etmek zorunda olan bir elektron otoyolu gibi davranıyor. Grafen içindeki elektronlar sıfır etkin kütleli göreli parçacıklara benziyor. Elektronlar, ışık hızının 1/300'ü kadar inanılmaz bir hızla hareket ederek oda sıcaklığında birbirlerine saniyede 10 trilyon kez çarpıyor. Bu tip reaksiyonlar daha önce hiç bir metalde gözlenmemişti. Bu sefer araştırmacılar tek atom kalınlığında grafen levhayı grafenin atom yapısıyla benzerlik gösteren ve elektriği çok iyi yalıtan şeffaf kristal tabakalar arasında ezerek ultra temiz numune elde etmeyi başardı. Harvard Üniversitesi ve Raytheon BBN Technology'den araştırmacıların bulguları Science Dergisi'nde yayınlandı. Araştırma John A. Paulson Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Okulu'ndan Fizik Profesörü Philip Kim önderliğinde gerçekleştirildi. Grafen hakkında bu kadar araştırma ve çalışma maddenin gerçek hayattaki uygulama alanlarını ve üretim metotlarını geliştirmek için yapılıyor. Grafenin şu an için yüksek kalitede seri üretimi oldukça zor, bu nedenle gerçek hayattaki uygulamaları henüz çok yavaş. Ancak elektronik aletlerde silikonun yerine geçebilecek, pillerin etkinliğini arttırabilecek, dokunmatik ekranların devamlılığını ve iletkenliğini sağlayabilecek, bükülebilir ekranlar yapılabilecek ve ucuz termal elektrik enerjisinin önünü açabilecek bu eşsiz malzemenin potansiyel uygulama alanları oldukça geniş. Grafen vücut içerisinde bulunan iyonik sıvılarda yapısı bozulmadan kalabildiğinden dolayı biyolojik uygulamalar için de umut vaat eden bir malzeme. Biyonik kulaklar, biyonik gözler grafen teknolojilerinin geliştirilmesi ile mümkün olabilecek. Bilim insanları halen bu eşsiz malzemenin fiziğini anlamaya çalışıyor, ancak bunu anlamak tahmin edildiğinden çok daha fazla zaman gerektirebilir. Bu malzemenin uygulamada ne kadar başarılı olacağını ya da en sık kullanıldığı alanın ne olacağını bizlere zaman gösterecek... Öte yandan grafen üzerinde, vadettiği olanakları ortaya çıkarmak için büyük hacimli araştırmalar yapılıyor. Örneğin; Avrupa Komisyonu Grafen Projesi 2013 yılında başladı ve projede Türkiye'den Sabancı Üniversitesi araştırmacıları yer alıyor. Proje yürütücülüğünü Doç. Dr. Selmiye Alkan Gürsel'in yaptığı ve Dr. Burcu Saner Okan'ın yer aldığı ekip, TÜBİTAK desteği ile grafenin enerji uygulamaları, özellikle de grafenin yakıt pillerindeki kullanımları konusunda yapacağı araştırma çalışmaları ile grafen hakkında yeni bulguların elde edilmesine katkı sağlayacak. Grafen, Prof. Andre Geim ve Prof. Kostya Novoselov'a, 2010 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırdı. Benzersiz ve üstün özelliklere sahip olan grafen, inceliği, elektriği bakırdan daha iyi iletmesi ve çelikten 300 kat daha güçlü yapısı ile dikkat çekiyor. Elektronik kağıt ve bükülebilir kişisel iletişim cihazları gibi hızlı, esnek ve sağlam tüketici elektroniği ürünleri ve enerji verimliliği yüksek uçaklarda kullanılabilecek. Grafenin uzun vadede yeni bilgisayar paradigmalarını ve yapay retina gibi çığır açan tıbbi uygulamaları doğurması da bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/super-dunyanin-atmosferi-cok-kizgin", "text": "Bilim insanları kırk ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın etrafında dönen bir ötegezegenin atmosferini inceledi. Bu süper dünyanın üzerindeki sıcaklık yüksek fırındakinden bile sıcak. Fakat araştırmacıların buldukları bununla da sınırlı değil. Astronomlar Spitzer teleskopuyla bu süper dünyanın sıcaklık haritasını çıkardılar. Janssen isimli gezegende şaşırtıcı bir şekilde gündüz ve gece büyük sıcaklık farklılıkları yaşanıyor. Cambridge Üniversitesi'nden Brice-Olivier Demory ve ekibi Janssen'ın gündüz tarafında 2400 santigrat derece, gece tarafında ise 1100 santigrat derece sıcaklık ölçmüş. Janssen, yengeç takımyıldızındaki Copernicus A yıldızının beş gezegeninden biri. Bizim gezegen sistemimizin dışındakileri arasındaki en büyük sistem olan Copernicus A, 40 ışık yılı mesafesiyle de komşumuz sayılır. Dünyamızdan sekiz misli kütleye sahip olan Janssen ise süper dünya olarak sınıflandırıldı. Çapı dünyamızın iki misli olan Janssen'ın da kaya gezegeni olduğu tahmin ediliyor. Fakat merkezi yıldızını 65 misli daha yakından çevreliyor ve bir dolaşım on sekiz saat kadar sürüyor. Janssen'ın hep aynı yüzü yıldızına dönük olduğu için de gezegenin üzeri çok sıcak oluyor diyor astronomlar. Sürekli yıldızına dönük gündüz tarafındaki sıcaklığın 1300 derece daha sıcak olması, gezegendeki sıcaklık dağılımın beklenildiği gibi işlemediğini göstermekte. Gündüz yüzünde ayrıca 2800 dereceye kadar ısınan bir kızgın nokta da tespit edilmiş. Bu da atmosferdeki kızgın sıcaklık fırtınalarına ya da gezegenin üzerindeki magma akıntılarına işaret ediyor olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/super-iletken-iddiasi-dogrulanmadi", "text": "Temmuz ayı sonlarında Koreli araştırmacılar, oda sıcaklığında ve ortam basıncında çalışan LK-99 adlı ilk süper iletkeni keşfettiklerini iddia ettiler. Şimdiye kadar, bu muhteşem bulguyu yeniden üretmeye yönelik tüm çabalar yetersiz kaldı. Süper iletkenlik - elektriği herhangi bir direnç göstermeden taşıma yeteneği - şimdiye kadar yalnızca ultra düşük sıcaklıklara soğutulmuş malzemelerde veya aşırı basınçlarda tanımlanmıştır. İki replikasyon deneyi, yani aynı malzemelerle deneyi doğrulama girişimi herhangi bir süper iletkenlik belirtisi vermedi, deneylerin üçte biri sıfıra yakın elektrik direnci buldu, ancak yalnızca oda sıcaklığının çok altında. Teorik çalışmalar, LK-99'un ilginç özelliklere sahip olabileceğini öne sürüyor, ancak hiçbiri ortam koşullarında bir süper iletken olduğuna dair kanıt bulamadı. Oda sıcaklığında bir süper iletkenlik keşfedilirse, enerji ve pek çok alanda devrim yaratacak bir gelişme olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/tac-kurede-yeni-bir-yapi-bulundu", "text": "Bilim insanları Güneş'in taç küresinde plazma sicimlerinde oluşan dinamik bir ağ yapısı keşfettiler. Yalnızca morötesi ışıkta görülebilen bu yapı, güneş atmosferinin orta tabakasında yer alıyor ve yavaş hareket eden güneş rüzgarları hakkında önemli bilgiler veriyor. Güneş rüzgarları tüm güneş sistemini etkiler: Atmosferleri parçalayabilir, gezegenlerin üzerine kimyasal açıdan değiştirebilir ve manyetik alanların biçimlerini bozabilir. Yüklü parçacıkların süreli rüzgarı, Güneşin manyetik alanıyla birlikte güneş sistemimizin koruyucu heliosferini de oluşturur. Güneş rüzgarı kozmik vatanımız için bu kadar önemliyken, kökeni hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Son ölçümlere ve modellere göre güneş rüzgarının hızlı, son derece yüksek enerjili kısmı, kromosferin çok kızgın manyetik bölgelerinde yani Güneş atmosferinin alt kısmında oluşuyor. Bölgelerde taç küre morötesi ışıkta daha koyu görünüyor. Bununla birlikte güneş rüzgarının daha yavaş ve süreli olan kısmının nereden geldiği pek bilinmiyordu. Taç kürede yeni keşfedilen yapı şimdi daha yavaş güneş rüzgarının kökeni hakkındaki ilk bilgileri verdi. Bu yapı daha önceleri Güneşin 350.000 km üzerinde yer alan bir leke olarak görülüyordu. Çünkü uzay sondaları ve Güneş gözlemevleri sadece daha derinde ya da daha yukarda bulunan tabakaları görüyorlar. Amerika'daki GOES sisteminin üç yeni hava uydusu ilk kez taç kürenin ortasına ayrıntılı bir bakış atabildi. Çünkü bunlar uzaydaki hava durumu tahmini için Güneşe doğru yönlendirilmiş morötesi kameralar taşıyorlar. Chitta ve ekibi bu enstrümanların özel bir ölçüm kampanyasıyla toplanan verileri değerlendirdi. Görüntüler ilk kez taç kürenin dinamik yapısını tamamen ortaya çıkardı. İpliksi, iç içe geçmiş plazma yapıları, koyu koronal deliklerin yüksek manyetik etkinliğe sahip bölgeleri sınırladığı alanların üzerinde görüldü. Araştırmacıların gözlemleri, NASA'non SOHO ve Solar Dynamics Observatory güneş gözlemevlerinin verileriyle kombine edildiğinde, bu koronal ağdaki plazma sicimlerinin manyetik alan çizgilerini takip ettikleri ve bunların hep kesiştiği ve birbirleriyle etkileşime girdikleri fark edilmiş. Astronomların daha yavaş güneş rüzgarının önemli bir motorunu buldukları düşünülebilir. Nitekim gözlemler, yeni keşfedilen koronal ağın, güneş rüzgarındaki yüklü parçacıkları hızlandırdığını kanıtlıyor gibi. Araştırmacılar şu anda etkin olan Güneş sondalarından ve ayrıca gelecekteki misyonlardan taç kürenin ortasındaki süreçler hakkında daha ayrıntılı bilgiler edinebilmeyi umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/tam-gunes-tutulmasi", "text": "21 Ağustos 2017 tarihinde doğanın en ilham verici manzaralarından biri olan tam Güneş tutulması yaşandı. Ay'ın Güneş'i tamamen kapattığı tutulma Kuzey Amerika'da, Oregon eyaletindeki Lincoln plajından, Güney Karolina'daki kıyı kenti Charleston'a kadar düz bir hat üzerinden, tam olarak gözlendi. Bu hat dışındaki gözlemciler ise kısmi Güneş tutulmasını izledi. Bilim insanları, tutulma esnasında Güneş'in gizemli taç küresi ile ilgili önemli bilgilere ulaşmayı umuyordu. Taç küre, Güneş'in kendi yüzeyinden bir milyon derece daha sıcak. Yıldızların plazmadan oluşan ve uzayın milyonlarca kilometre içine kadar uzanan parlak, gaz ve buhardan oluşan bu tabakaya Güneş tacı da deniyor ve Güneş tutulması sırasında görülebiliyor. Kuzey Amerika'daki 14 eyaletten tam Güneş tutulması izlenirken, Güney Amerika, Afrika ve Avrupa'nın bir bölümü kısmi bir Güneş tutulması izlendi. Ay, Güneş ile Dünya arasına girdi ve belirli bir konumdan bakıldığında neredeyse 3 saat boyunca Güneş'in tamamını veya bir kısmını kapattı. Bu tutulma sırasında, Ay'ın haritada gösterilen yol boyunca belirli bir noktadan Güneş'in tamamen kapandığını gördüğü en uzun süre yaklaşık 2 dakika 40 saniye oldu. ABD bu Güneş tutulmasını en son 1979'da gözlemlemişti. Tam bir tutulma görmek için, ABD'yi Batı'dan Doğu'ya kateden yaklaşık 112 km genişliğindeki hat üzerinde olmak gerekiyordu. Tutulma, ilk temas noktası Lincoln Plajında, Türkiye saati ile 20:16'da başladı. Bir buçuk saat içinde Oregon, Idaho, Wyoming, Montana, Nebraska, Iowa, Kansas, Missouri, Illinois, Kentucky, Tennessee, Georgia, Kuzey ve Güney Karolina üzerinden geçti. Tam tutulma en son, Güney Karolina'nın Charleston kentinde, Türkiye saati ile 21:48'de sona erdi. Tam tutulmanın belli bir noktada gözlemlenebileceği en uzun süre 2 dakika 40 saniye oldu ve bu Carbondale, Illinois yakınlarında gerçekleşti. NASA tutulmayı, resmi Facebook, Periscope, Twitch ve UStream sayfalarının yanı sıra NASA TV ve resmi NASA YouTube kanalı da dahil olmak üzere çeşitli platformlarda canlı yayınladı. Hatta tutulma, iPhone ve Android için resmi NASA uygulamaları indirilerek de izlendi. Türkiye'den de gözlenebilecek tam Güneş tutulması ise 20 Nisan 2060'da gerçekleşecek. Tam Güneş tutulmaları, Dünya'nın Güneş ile olan ilişkisini incelemek için harika bir fırsat. Tutulmalar yaklaşık 18 ayda bir gerçekleşiyor. Ancak, Dünya'nın yüzeyi çoğunlukla su ile kaplı olduğu için, iyi bir teknik ekipman ile gözlem yerine ulaşmak zorlaşıyor. 21 Ağustos 2017 tarihinde gerçekleşen tutulma, birçok bilim insanına göre, 1979'da 48 eyalet üzerinde görüntülenebilen Güneş tutulmasından sonra, en kapsamlı Güneş tutulması. Üstelik geçtiğimiz 38 yılda inceleme donanımları büyük ölçüde gelişti. Tutulma sırasında gökbilimciler ve neredeyse 5.000 kilometrelik uzun yol boyunca Güneş'i izleyecek olan insanlar dikkatlerini parlak ve keskin Güneş tacı üzerine yoğunlaştırdı. Bazı bilim insanları da tutulma sırasında, uçaklar ile taç küre görüntüleri kaydetti. Bu tutulmanın diğer başrolünde ise Dünya atmosferinin iletişim ve navigasyon sinyallerinin üzerinden geçtiği, elektrik yüklü tabakası iyonosfer vardı. Bilim insanları radyolardan, GPS sensörlerinden ve dev radarlardan gelen radyo dalgalarını, bu katmanın, tutulmayla oluşan ani karanlıktan nasıl etkilendiğini araştırmak için kullandı. İnsanların, tam tutulmanın izlenebileceği bölgelere akın ettiği ve bazı bölgelerde yoğun araç trafiğinin ortaya çıktığı açıklandı. Wyoming Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri, Colorado sınırına yakın Cheyenne yakınlarında kuzeye doğru gelen yoğun bir araç trafiği olduğunu duyurdu. Bulundukları bölgeden kısmi tutulmayı izleyebilecek olan Kaliforniyalılar bile, tam tutulmayı görmek için Oregon'a akın etti. Bazı insanlar, hayatlarında sadece bir kez görebilecekleri bu olay için çok heyecanlıyken, bazı insanlar da tam tutulma hattı üzerindeki yoğun trafik ve restoranlardaki kalabalıktan şikayet etti ve Twitter'da Sadece iki dakika sürecek bir olay için, bu delilik gibi tweetler atıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/tarihi-notron-yildiz-cifti-birlesmesi-ve-infografigi", "text": "130 milyon yıl önce iki nötron yıldızının çarpışmasının yol açtığı dalgalar, Ağustos ayında Washington ve Louisiana eyaletlerindeki LIGO olarak bilinen Lazer İnterferometre Kütleçekimi Dalgası Gözlemevi'nde ve Virgo adlı üçüncü bir interferometri ile İtalya'da tespit edilmişti. Yeryüzünde ve uzaydaki gözlemevleri, dalgalardan iki saniye sonra, gökyüzünde gama ışınları şeklinde bir ışık patlaması tespit etti ve bu patlama aynı kaynaktan gelmiş gibi görünüyordu. O zamana kadar, MIT'de ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde çalışan bilim insanlarının, iki kara delikten çıkan kütleçekimi dalgalarını ilk kez tespit etmelerinin üzerinden iki yıldan az süre geçmişti. Kütleçekimi dalgaları, Einstein tarafından 1916'da öngörülmüştü. Einstein çığır açan genel görelilik teorisi ile, kütleçekimini maddenin varlığının tetiklediği, uzayın ve zamanın bir bükülmesi olarak tasvir ediyordu. Bu dalgaları gözlemleyebilen Amerikalı bilim insanları Rainer Weiss, Barry Barish ve Kip Thorne, 2017 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. 16 Ekim Pazartesi günü, nötron yıldız birleşmesi ile ilgili yayınlanan bulgular, Einstein'ın teorisini doğrulamaya yardımcı oluyor. Bugüne kadar belirlenen uzay-zaman dalgalanmasına bir yenisi eklendi. Ancak bu kez iki nötron yıldızının birleşmesi ilk kez gözlendi. Bugüne kadar ki en güçlü uzay-zaman dalgalanması Avrupa'nın Virgo interferometrisinin LIGOya katılmasından sadece 17 gün sonra 17 Ağustos 2017'de belirlendi. Bu olay bugüne kadar gözlenen en uzun süren (1 dk üzerinde) uzay-zaman dalgalanması oldu. Nötron yıldız çiftinin kütlelerinin 1.8 - 2.2 Güneş kütlesi aralığında olduğu düşünülüyor. Bugüne kadar belirlenen 4-5 uzay-zaman dalgalanmasının kaynağı birleşen kara deliklerdi. Bu kez nötron çifti söz konusu. İlk kez sadece uzay-zaman dalgalanması değil o şiddetli olayın sonunda ortaya çıkan elektromanyetik dalga da gözlendi. Bunun en büyük nedeni sanırım kaynağın nispeten yakın olması. Yaklaşık 130 milyon ışık yılı ötede. Avrupa'nın Virgo gözlem aracının bu keşifte katkısı büyük aslında. Birçok yer ve uzay tabanlı gözlemevi çarpışmadan arta kalan elektromanyetik dalgayı belirlemek için ortak çalıştı. Çok uluslu bir keşif. Bu keşfin bence en harika yani çarpışmadan ortaya çıkan ışığı da gözleyebilmek ve analiz edebilmek. Uzay-zaman dalgalanmasını belirlemek gerçekten çok zor. Buradan en yakın yıldıza bir cisim uzatsanız uzay-zaman dalgalanması onun boyunda ancak bir insan saçı kadar değişim meydana getirebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/tum-evrenin-haritasi-tek-bir-gorselde", "text": "Günün birinde Evren'in uzak köşelerine turistik amaçlarla gidebilmek mümkün hale gelirse yanımıza almamız gereken bir şey var: harita. Pablo Carlos Budassi isminde bir sanatçı NASA teleskoplarının ve diğer uzay araçlarının çekmiş olduğu fotoğrafları bir araya getirerek tüm Evren'i tek bir görsele sığdırabilmeyi başardı. Budassi'nin oluşturmuş olduğu Evren haritası alışageldiğimiz Dünya haritalarından oldukça farklı. Öyle de olması gerekiyor çünkü tek kelimeyle 'Evren' deyip geçtiğimiz devasa hacmin içerisinde 400 milyardan fazla galaksi ve 300 sextilyon (3 x 1023) kadar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Böylesine muazzam bir büyüklüğün haritasını çizebilmek için farklı bir harita tekniği kullanmak kaçınılmaz. Budassi'de Evren haritasını logaritmik harita tekniğini kullanarak oluşturmuş. Bilindiği gibi her harita belli bir ölçekte çizilir. Ölçek, haritalandırılan bölgenin harita üzerinde hangi oranda küçültüldüğünün bir ifadesidir. 1/2 ölçekli bir haritada resmedilmiş bölgenin gerçeğin yarısı kadar küçültülerek çizildiği anlaşılır. Logaritmik haritalarda ise daha farklı olarak sabit bir ölçekten bahsedilemez. Bu haritalarda ölçek merkezden dışa doğru azalır. Bu da haritanın merkezindeki objelerin daha büyük ölçekli yani daha detaylı çizildiği anlamına gelir. Devasa alanların çiziminde logaritmik haritalandırma tekniği tercih edilir. Budassi'nin evren haritası tahmin edebileceğiniz gibi merkezine Güneş'i alıyor. Onun çevresinde Dünya'mızla birlikte Güneş Sistemi'nin diğer gezegenleri sıralanmış. Harita üzerinde Mars ve Jupiter arasında kalan Asteroit Kuşağı ve Güneş Sisteminin etrafını saran bir kuyruklu yıldız kümesi olan Oort bulutu da yer alıyor. Harita merkezinden uzaklaştıkça Samanyolu Galaksisi'nin sahip olduğu diğer yıldızlara ve daha da ötede başta bize en yakın galaksi olan Andromeda olmak üzere diğer galaksilere yer verilmiş. Ölçeğin giderek büyümesiyle en dışta kalan galaksileri karmaşık kozmik ağın birer parçası olarak ışıldayan iplikçikler halinde görüyoruz. Bu ışıldayan şeritleri saran ilk halka evrenin en erken elektromanyetik ışıması olan kozmik mikrodalga arkaplan ışıması. En dıştaki bütün haritayı çevreleyen gri halka ise kuark gluon plazması. Kuark - gluon plazması, evreni Büyük Patlamadan sonraki ilk birkaç mikrosaniyede tümüyle dolduran bir parçacık çorbası olarak düşünülebilir. Budassi'nin oluşturduğu harita bilinen tüm Evren'i tek bir görsele sığdırmayı başarabildiğinden hem bilimsel hem de sanatsal açıdan önemli bir çalışma olarak görülüyor. Gelecekte gerçekleşmesi olası olan turistik uzay gezilerinde yanımızda götürmemiz gereken Evren haritasının ilk taslağı da böylelikle oluşturulmuş oluyor. - Science Alert - This is what the entire known Universe looks like in a single image - Science.Mic - Pablo Carlos Budassi Has Created an Image of the Entire Universe And It's Amazing"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/turk-astronomlar-ilk-kez-bir-ote-gezegen-kesfetti", "text": "Tübitak Ulusal Gözlemevi'nin 1,5 metrelik teleskobu (RTT150) ile ilk kez bir öte-gezegen keşfedildi. 10 yılı aşkın bir zamana yayılan gözlemlerle yıldızı etrafında 353 günde bir tur atan ve yıldızına Dünya'nın Güneş'e olduğu kadar uzaklıkta bulunan Jüpiter boyutlarında bir öte-gezegen keşfedildi. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ve arkadaşları tarafından keşfedilen öte-gezegen, yörünge dönemi ve yıldızına uzaklığı ile adeta Dünya'nın ikiz kardeşi gibi. Ama birazcık tombul bir kardeş. İlk belirlemelere göre öte-gezegen 1,4 Jüpiter kütlesinde, yıldızına yaklaşık 1 astronomi birimi (150 milyon km) uzaklıkta, yörünge dönemi yaklaşık 353 gün... 210 ışık yılı (2.1 katrilyon km) uzakta kırmızı dev yıldızın çevresinde dolanıyor. Astronomy & Astrophysics dergisinde yayınlanan çalışma, Doppler gezegen araştırma programı kapsamında, projede aday olarak belirlenmiş 50 dev yıldızın gözlemlenmesine dayanıyor. Bu yıldızlardan 13 tanesinin radyal hız eğrilerinde ciddi değişimler görülmüş ve takibe alınmış. Bu keşfe konu olan da, HD 208897 olarak kodlanmış bir dev yıldız. Eğer bir gezegen Güneş dışında başka bir yıldız etrafında dolanıyorsa buna öte-gezegen denir. Bu gezegenleri ve yıldızları incelemek gezegen oluşumunu ve evrimini anlamamıza yardımcı olabilir. Gezegenler nasıl oluşur? Yıldız evriminin gezegen oluşumuna etkileri nelerdir? Bu ve buna benzer birçok sorunun yanıtı galaksimizdeki yıldızların evrimsel olarak incelenmesi ve varsa bu yıldızlar etrafında dolanan gezegenlerin yörüngesel parametrelerinin elde edilmesi ile mümkün olur. Türk astronomisi adına harika bir bilimsel gelişme olan bu keşif bize başka keşiflerin de yolda olduğunun adeta bir habercisi. Not: 18 Ağustos Cuma günü yayınlanacak olan 73. sayımızda konuyla ilgili geniş bilgi ve Yrd. Doç. Dr. Mesut Yılmaz ile yapılmış röportaj yer alıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/turkiye-2027de-gunes-ve-ruzgar-enerjilerinden-elektrik-uretiminde-dunyada-basi-ceken-10-ulke-arasina-girebilir-mi", "text": "Dünyada 2021'de güneş enerjisinden elektrik üretimi % 23 büyürken, rüzgarda büyüme % 14 oldu Ancak kömür enerjisinden elektrik üretimi de % 9 büyüdü. 2021 yılında Dünya toplam elektrik üretimi 27 000 TeraWattSaat oldu. Bunda yine fosil yakıtlar % 61 oranla başı çektiler. Düşük karbonlu yakıtlar ise % 35'te kaldılar (Şekil 1) /1/. Not: MegaWatt olarak 'Kurulu Güç' bir elektrik santralinin kapasitesini ya da en fazla üretebileceği elektrik miktarının bir ölçüsüdür. Bu nedenle aynı MW güçteki farklı enerji kaynaklarından yıl sonunda farklı MegaWattSaat elektrik üretilebiliyor. Örneğin 1000 MW kurulu güçteki bir kömür santrali, yıl sonunda ortalama % 60 kapasiteyle 600 MW net kurulu güç karşılığında elektrik üretirken, bir Güneş santrali ortalama % 20 kapasiteyle ancak 200 MW karsılığında net elektrik üretebiliyor. Bunun nedeni güneşin geceleri olmayışı ve bazı kapalı havalarda yeryüzüne daha az enerji aktarabilmesidir. Santrallerin bakım, onarım çalışmaları ya da başka nedenlerle durdurulması da, yıl boyunca, üretebilecekleri elektrik miktarını etkileyeceği açıktır. Çizelge 3'deki toplam 99,819 MW kurulu güçten, 2021'de üretilen toplam elektrik 302.000 GWh (= 302 TeraWattSaat) olmuştur. Çizelge 4' de görüldüğü gibi, Güneş ve Rüzgar enerjilerinden üretilen elektriğin Almanya'da toplam miktara oranı % 31 iken, bu oran Türkiye'de sadece % 13. Öte yandan, Türkiye'de Güneş ve Rügar'dan üretilen elektrik miktarı, Almanya'dakinin sadece % 28'i kadar. 'Türkiye'nin, Yenilenebilir Enerji kapasitesinin gelecek 5 yıl içinde % 64 büyümesini öngördüklerini açıklıyor, Avrupanın 4., Dünya'nın da 10. en büyükleri arasına girebileceğini vurguluyor. Bu büyümenin % 75'inin ise Güneş ve Rüzgar enerjilerinden geleceğini de ekliyor. IEA böyle son 10 yılda bile görülemeyen büyük bir artımı, hangi veri ya da varsayımlara göre yapmış, bilinmiyor. Bilinen ise Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı'nın da, özel sektörün de bu kadar büyük bir artımı öngören planları olduğunu ve bütçe ayrıp işe koyulduklarını açıklayan herhangi bir haber, bildiri ya da yazının kendilerinin web sitelerinde de medyada da görülemediğidir. Tek görülen ise Sayın Kılıçdaroğlu'nun Doğu'da yaptırmayı hedeflediği 5.000 MegaWatt'lık (5 GigaWatt'lık) güneş tarlaları santrali. Bu konuda, Güneş tarlalarının yerlerinin seçiminden, en uygun ve verimli şekilde yapılmalarına kadar ortaya çıkacak bir dizi güçlükleri ve şimdiden yapılması gerekenleri irdeleyerek öneriler içeren iki yazımız bulunuyor/7/. Ancak bu konuda hazırlığa başlanıldığıyla ilgili bir açıklama henüz yapılmış değil. Türkiye 11.Kalkınma planında Elektrik Enerjsi Talebi'i 2018'de 303 TWh iken, bunun 2023'de yaklaşık 376 TWh olacağı, Yenilenebilir enerjlerden elektrik üretiminin payının ise aynı sürede % 32,5'den %38,8'e yükseleceği öngörülüyor /8/. Ancak burada büyük pay su enerjisinden geliyor ve 11.Kalınma planında Güneş ve Rüzgarın katkıları ayrıca gösterilmiyor. Enerji Bakanlığı web sitesinde (Kasım 2022) şu açıklama yer alıyor: 2020-2040 dönemi için yapılan Türkiye Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporu çalışmasının sonuçlarına göre elektrik tüketiminin baz senaryoya göre, 2025 yılında 370 TWh, 2040 yılında ise 591 TWh seviyesine ulaşması beklenmektedir /8/. Türkiye'de 2021 yılında YE santrallerinin toplam kurulu gücü 53.642 MW ( = 54 GW) olmuştur. Bu kurulu güç, IEA öngörüsüne göre 2027'de gerçekten % 64 büyüyecek olursa, yaklaşık olarak 88 GW ve bunun da %75'i öngörüldüğü gibi eğer Güneş+Rüzgar'dan sağlanırsa, 2027'de G+R toplamda 66 GW olacaktırr (Bkz Çizelge 5). Bu olası mıdır? Geçen son 10 yılda (2021-2011) G+R kurulu gücü ancak 18,42 GW değerine ulaşabilmiştir. Bu ise 2021 yılındaki 'toplam elektrik kurulu gücü'nün % 18'i kadardır. 2021 yılındaki 'Güneş+Rüzgar' Kurulu gücü olan kabaca 18 GW'lık kapasiteyi 6 yıl sonra 2027'de 66 GW yükseltebilmek için her yıl ortalama (66-18)/6 = 8 GW elektrik santralleri kurmak gerekir ki bu miktarda bir artım (= 8.000 MW/yıl) için Türkiye'de bir planlama ve bütçe ayrılmasına rastlanmadığından IEA öngörüsü gerçekçi değildir. Biz 10 yıllık 18,4 GW artımın her yıl ortalama 1,84 GW olduğundan hareketle, yılda en fazla 2 GW(= 2.000 MW) artım sağlanabileceğini ve böylelikle G+R kurulu gücünün 2027 yılında ancak 12 GW artabileceğini ve G+R toplam kurulu gücünün, 66 GW değil, kabaca 18+12 = 30 GW kadar olabileceğini çok daha gerçekçi buluyoruz (Çizelge 5). Ayrıca Türkiye'de 2021 yılında G+R: 18,4 GW kurulu gücünden üretilen elektrik miktarının 2021 yılında üretilen toplam elektriğe oranın sadece % 13 olduğu gözönüne alınırsa, bunun Avrupa ve Dünya sıralamasında, IEA'nın öngördüğünün aksine, başlardaki 10 ülke içinde değil, çok daha altlarda yer alabileceği de Çizelge 6'da görülüyor. Sadece Güneş ve rüzgar enerjilerinin toplam kurulu güçlerinden elde edilen elektrik üretiminde değil, toplam Yenilenebilir Enerjilerin kurulu güçlerinde de Dünya'da epey altlardayız (Bkz Şekil 5). Her ne kadar 53,4 GW ile Rusya'nın biraz altında 11.sırada gözüküyorsak da,Türkiye'de YE'lerin içinde Güneş ve rüzgarın toplam katkısı sadece 18,4 GW'dir. Bu ise, hidrolik enerjinin 32 GW'lık katkısının yarısı kadardır. Öte yandan tüm ülkelerin YE kapasitelerini 2027 yılına kadar daha da artıracakları, özellikle Ukrayna / Rusya savaşının etkisiyle oluşan enerji darboğazında bugünden bile görüldüğünden, başka ülkelerin de sıralamada aralarda yer alıp, Türkiye'nin kurulu gücünün daha da altlara düşeceği ve ne yazık ki, ilk 10 ülke arasına giremeyeceği açıktır /7-9/. Bu nedenlerle, Türkiye, Güneş ve rüzgar enerjilerinden elektrik üretmeye ağırlık vermelidir. Ancak her yıl hurdaya çıkacak, içlerinde zehirli maddeler bulunan güneş panellerinin, ayrıca rüzgar pervane ve diğer tüm aletlerin geri dönüşümleri için hazırlıklar yapılmalı, bunlar çöplüklere atılmamalı ve eko sistem daha da bozulmamalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/turkiyede-ilk-yuksek-enerji-fizigi-merkezi-bilgide-acildi", "text": "CERN-ATLAS Deneyi Ulusal Koordinatörü Prof. Dr. Serkant Ali Çetin, Türkiye'nin bilim ve teknoloji vizyonunda köklü bir değişimin yaratılması için yüksek enerji fiziğine daha fazla yatırım yapılmasını gerekli görüyor. Bu bağlamda Bilgi Üniversitesi'nde kurulan Türkiye'nin ilk Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezi, uzman insan gücü yetiştirilmesine ve yüksek enerji fiziği alanında sağlam bir altyapı oluşumuna katkı sağlayacak. Dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma laboratuvarı ve bilimsel keşif merkezi CERN'deki ATLAS Deneyi'nin ulusal proje yürütücülüğünü İstanbul Bilgi Üniversitesi üstlendi. Üniversite ayrıca bir diğer önemli çalışma olan CAST Deneyi'ne de Türkiye'den katılan tek üniversite oldu. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezini hayata geçirdi. Merkezin yöneticiliğini ve CERN-ATLAS Deneyi Ulusal koordinatörlüğünü yürüten Prof. Dr. Serkant Ali Çetin, Türkiye'deki şemsiye proje altında yürütülen çalışmalarla CERN arasındaki eş güdümü sağlayacak. Ayrıca, proje bünyesindeki çalışmalar, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından desteklenecek. Çetin, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Türkiye'nin geçen yıl Mayıs ayında CERN asosiye üyesi olmasının ardından teknoloji transferi ve endüstri ile işbirliğine yönelik yürütülen çalışmalara da büyük katkı vermeye başladık. Bu sayede temel araştırmaların tetiklediği yenilik ve teknolojik gelişmelerden endüstrimizin ve dolayısıyla ekonomimizin azami seviyede faydalanmasını hedefliyoruz dedi. Öncelikli hedefi yüksek enerji fiziği alanında bilimsel araştırmalar yapmak olan Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde, uzman insan gücü yetiştirilmesi ve güçlü bir araştırma ekibi ile ülkemizde yüksek enerji fiziği alanında altyapı oluşumuna katkı sağlanması amaçlanıyor. Evrende bulunması gereken maddelerin yalnızca % 5'inin hesaplanabildiğini belirten Çetin, CERN gibi parçacık hızlandırıcılarının bu alanda çok önemli bir rol üstlendiğini, geleceğin temel biliminin ve teknolojilerinin bu buluşların üzerine kurulacağını ileri sürüyor. BİLGİ, önümüzdeki dönemde yüksek enerji fiziği alanında önemli etkinliklere de ev sahipliği yapacak. -30 yılı aşkın süredir çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen ve parçacık fiziği konusunda eğitimler veren CERN Hızlandırıcı Okulu, bu yıl Eylül ayında Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenecek. Yıl boyunca eğitim verilecek okulun eğitim programlarına, bu alan çalışmalar yürüten fizikçiler ve mühendislerin yanı sıra lisansüstü öğrenciler de katılabilecek. -2017 yılında tamamı CERN tarafından hazırlanan CERN Bilimi Hızlandırma Sergisi adlı interaktif sergi ilk kez İstanbul'a getirilecek. Evrenin yapısı ile ilgili merak ve ilham oluşturmak amacıyla hayata geçirilen sergi, Mart - Haziran 2017 tarihleri arasında Santral İstanbul Kampüsü'nde düzenlenecek. Ziyaretçileri Büyük Patlama zaman tünelinde ilginç bir yolculuğa çıkartacak sergi CERN'de yürütülen çalışmalar ve evrenin sırları hakkında merak edilen soruların cevaplarını içerecek. -16-17 Nisan 2016 tarihlerinde Bilgi Üniversitesi Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde yapılacak olan İstanbul Yüksek Enerji Fiziği Çalıştayı'nda yüksek enerji ve parçacık fiziğinde güncel araştırmalar yapan araştırmacıların katılımıyla deneysel ve kuramsal parçacık fiziğindeki güncel gelişmeler ele alınacak. -Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezi ile TOBB-CERN Sanayi İrtibat Ofisi'nin işbirliği ile 30 Mayıs 2016 tarihinde santralistanbul kampüsünde yapılacak olan zirveye CERN Bilgi Transfer Ofisi direktörü katılarak CERN'de edinilen bilgi ve geliştirilen teknolojilerin endüstriye transferi hakkında detaylı bilgi verecek. Zirve Türkiye genelindeki Teknoloji Transfer Ofisleri ile İstanbul'daki firmaların katılımına açık olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/turksat-5a-uydusu-uzaya-firlatildi", "text": "Türkiye'nin yeni uydusu Türksat 5A, Türkiye saatiyle 05.15'de ABD'nin Florida eyaletinde bulunan Cape Canaveral Üssü'nden başarıyla fırlatıldı. Türkiye'nin 5'inci nesil uydusu Türksat 5A, Space X firmasına ait Falcon 9 roketi ile uzaya gönderildi. Türkiye saatiyle 04.28'de yapılacağı planlanan uydunun fırlatılışı, hava şartları nedeniyle yaklaşık 1 saat ertelenerek Türkiye saatiyle 05.15'de gerçekleşti. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, Türksat 5B uydusunun haziran ayında fırlatılmasının planlandığını bildirdi. Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan, Türksat AŞ Genel Müdürü Cenk Şen ve beraberindeki bürokratlar, uydunun fırlatılışını Cape Canaveral Üssü'ndeki fırlatma merkezinde düzenlenen törende izledi. İstasyonlar aracılığıyla tüm yörünge ve alt sistem kontrolleri gerçekleştirilecek uydu, daha sonra \"31 derece doğu\" yörüngesine yerleşerek faaliyetlerine başlayacak. Uydunun kontrolü, Gölbaşı Uydu Yer İstasyonu'na devredilecek ve buradan gönderilecek komutlarla uydu yaklaşık bir ay boyunca performans testlerine tabi tutulacak. Uzayda uydu sahibi 30 ülkeden biri olan Türkiye'nin aktif uydu sayısı, haberleşme uydusu Türksat 5A'nın da fırlatılmasıyla 4 olacak. Türksat AŞ ile Airbus D&S arasında 9 Kasım 2017'de imzalanan sözleşmenin ardından üretimine başlanan Türksat 5A uydusu, manevra ömrüyle yörüngedeki frekans ve yörünge haklarını 30 yıl boyunca güvence altına alacak. Türkiye'nin 5'inci nesil uydusu Türksat 5A'nın önceki jenerasyon uydularına göre kapasitesi yüzde 45, ömrü iki kat daha fazla olacak. Şu anda hizmet veren haberleşme uydularını destekleyecek şekilde hizmet sunacak Türksat 5A, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Batı Afrika, Güney Afrika, Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz'i kapsayan bir coğrafyada 1728 Megahertz kapasiteyle televizyon yayıncılığı ve veri haberleşmesi hizmetleri sunacak. Yeni \"Ku\" frekans bandına sahip bir uydu olan Türksat 5A, 12 kilovat faydalı yük gücüyle hizmete girecek. Tamamen elektrikli itki sistemine sahip olan Türksat 5A'nın, 31 derece doğu yörüngesindeki konumuna ulaşmak için yapacağı yolculuğun yaklaşık 4 ay sürmesi ve bu yılın ikinci çeyreğinde hizmete başlaması hedefleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ucaklarda-aldigimiz-kozmik-radyasyon-dozu-ve-sagligimiz", "text": "Uçaklarla gitgide daha çok yolcu taşınıyor. Dünyada 2017 yılında uçaklarla 4,1 milyar yolcu taşınmış /1/. Yüksek enerjili taneciklerden oluşan kozmik radyasyon , uzaydan dünyaya doğru yol alırken, atmosfer tabakalarındaki taneciklerle çarpışarak azar azar enerjilerini yitiriyor ve şiddetleri de azalıyor. Dünyanın manyetik alanı, kozmik radyasyonu Ekvator Bölgesi'nde saptırarak, özellikle 0-30 enlemlerinde etkisini oldukça azaltıyor. Kutuplara doğru gidildikçe, manyetik alan azaldığından, kozmik radyasyon saptırılamıyor ve oralarda etkisi artıyor. Uçaklarla uçtuğumuz yüksekliklerde kozmik radyasyonun şiddeti fazla olduğundan, vücudumuza etkilerinin de daha fazla olacağı beklenir. Şekil 1, kozmik ışın dozunun yükseklikle arttığını gösteriyor/2/. Saatte MikroSievert 1 olarak 'etkin doz hızı' deniz seviyesinde sadece 0,03 iken, bu değer uçaklarla uçtuğumuz 10-12 km yükseklikte yaklaşık olarak 8 Sv'e ya da deniz seviyesindekinin 260 katına yükseldiği görülüyor. Şekil 1: Yükseklikle artan etkin kozmik radyasyon doz hızı örneğin deniz kıyısındaki Hamburg'da çok az iken, dağlık bölgelerde ve uçakların uçtuğu yüksekliklerde çok daha fazla /2/. Fizikçiler, kozmik ışınları, ilk kez laboratuvar çalışmaları sırasında, elektrik yüklü cisimlerin, elektrik yüklerini azar azar yitirmelerinin nedenini araştırırken fark etti. Önce, etkinin yerkabuğundaki doğal radyoaktif maddelerden kaynaklandığını sandılar. Sonunda, Avusturyalı fizikçi Victor Hess 1912 yılında bir balona binip, elektroskopunun göstergesini gözledi ve balonla yükseldiçe, elektriksel yükün gitgide azaldığını izledi. Öyleyse göklerden, uzaydan gizli bir şey gelip havayı iyonluyor ve elektroskoptaki yükler bu nedenle gitgide azalıyor sonucuna vardı ki bu gizli etkene 'kozmik ışınlar' dendi (Sonradan bilimsel ayrıntılarını yayınladığı araştırması ve bu buluşu nedeniyle Hess 1936'da Nobel ödülü aldı). 1950'lerde fizikçiler 'kozmik ışınlar'ın, ışık taneciklerinden , elektromanyetik dalgalardan oluşmadığını, aslında bunların çok büyük hızlardaki çoğunlukla protonlardan ve az miktarda da daha ağır parçacıklardan oluşan sürekli bir 'iyon akımı' olduğunu belirledi. Buna rağmen, eskiden takılan 'kozmik ışınlar' adı doğru olmasa da kaldı. Güneş sistemimizin çok ötesinde uzayın derinliklerinden sürekli olarak dünyamıza gelmekte olan bu 'çok hızlı' ve dolayısıyla 'çok yüksek enerjili' protonlar, iyonlar, havada yolları boyunca geçmeleri gereken yoğun hava tabakalarının molekülleri frenliyor, çarptıkları atomlardan, sayıları çığ gibi artan mezonları ve daha birçok girici ikincil parçacıkları üretip atmosferde ve yeryüzünde bizleri etkiliyorlar ki bunların başında yerin derinliklerine kadar girebilen müonlar geliyor. Kozmik ışınlar, yer kabuğunun yapısındaki doğal radyasyonlar ve nükleer santral kaynaklı radyasyonlarla temelde aynı iyonlaştırıcı 2 radyasyonlar olup, bunlar insan vücudunda, hücre, molekül ve atomlarda değişiklik yaparak hasara neden olabiliyorlar. Düşük dozlarda kanser olasılığı az olmakla birlikte, çok seyrek olarak DNA'da kırılmalar da olabiliyor /3/. - Uçuş yüksekliğine - Uçuş süresine - Güneşteki tepkimelere - İzlenen uçuş yolunun coğrafi enlemine bağlı olarak değişiyor. Dünyanın manyetik alanı, elektrik yüklü kozmik tanecikleri daha bunlar atmosfere girmeden saptırıyor. Bu sapma en etkin Ekvator Bölgesi'nde oluyor. 30 derece kuzey ve güney enlemlerine kadar manyetik alan çizgileri yaklaşık olarak dünya yüzeyine paralel gidiyor ve kozmik radyasyonun ancak aşırı enerjideki bir bölümü atmosfere girebiliyor. Geomanyetik kutuplar, dünyanın coğrafi kutuplarının 1600 km kadar dışında olduğundan, dünyanın 60 derece enlemiyle kutuplar arasındaki atmosfer korunamadığından bu bölgelerde kozmik radyasyonun etkisi en fazla oluyor ve 60 kuzey enleminde, ekvatordakinin 2-3 katı olan en yüksek değerine ulaşıyor /2/. Doz, Güney Yarımküre'de ise kuzeye oranla 2-3 kat daha az. Çok seyrek olmasına rağmen güneşteki aktivitelerin aşırı değerlere ulaştığı zamanlarda radyasyon dozu iyice arttığı için radyasyon fizikçileri hatta böyle zamanlarda uçuş yasağı getirilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Örneğin güneşteki aktivitelerin çok aşırı olduğu 1957'de 12.000 m yükseklikte çok aşırı bir değer olan saatte 10 mSv ve 1989'da da saatte 0,1 mSv ölçülmüştür /3/. İş gezileri nedeniyle birçok kişi yılda 240 saat kadar zamanını uçaklarda geçiriyor. Bu sürede bir kişinin alabileceği toplam doz, her nekadar o kişinin dünyanın neresinden neresine uçtuğuna bağlı olmakla birlikte, kabaca 0,008 x 240= 1,92 mSv olarak kestirilebilir. Alınabilecek kozmik radyasyon dozu, dünyanın neresinden neresine gidildiğine bağlı olarak değişim gösteriyor. Örneğin aşağıda görünen Çizelge 1'de, Frankfurt'tan çeşitli kentlere uçuşlarda alınabilecek kozmik dozun değişim aralıkları görülüyor . Pilot ve hosteslerin genellikle ayda 80 saat ve yılda 10 ay görev yaptıkları düşünüldüğünde, kabaca bir hesaplamayla alabilecekleri doz: 800 saat x 0,008= 6,4 mSv . Bu doz maksimum doz olarak kabul edilebilir. (Almanya'da radyasyon dozimetreleriyle ölçülen ortalama değer yılda erkek personel için 2,9.mSv). Avrupa Birliği Yönetmeliklerine göre yılda 1 mSv'lik dozun aşılabileceği uçak personeli için, vücut dozunun 'doz ölçerleriyle' belirlenmesi ve değerlendirilip gereğinde önlemler alınması zorunlu. Uçak personeli de aynı nükleer reaktör personeli ya da röntgen aygıtlarıyla çalışan tıp doktorları gibi 'radyasyonla çalışanlar' grubunda denetleniyorlar, radyasyonun vücuda etkileri konusunda eğitiliyorlar ve bu nedenle onlar için de yılda 20 mSv'lik doz sınır değeri geçerli oluyor. AB Ülkelerinde uçak personelinin aldığı dozun ilgili yönetmelikler uygulanarak ölçülmesi ve uygun bilgisayar programlarıyla hesaplanıp değerlendirilerek yetkili kurumlara bildirilmesi zorunlu. 2003'den beri Almanya kayıtlı tüm uçaklardaki personelin aldıkları kozmik radyasyon dozları uçaklara konan radyasyon ölçerleriyle ve ilgili doz hesaplama programlarıyla aylık değerler olarak hesaplanıp kaydediliyor. Almanya'da 2004-2009 arasındaki 6 yılda uçak personeli %23 artarak 36 600 kişiye ulaştı /3/. Bu sürede personelin aldığı kollektif radyasyon dozu da %48 artarak 86 kişi Sv'e yükseldi. Ortalama yıllık doz ise 2009'da 2,35 mSv idi... Erkek uçak personelinde bu ortlama doz 2,9 mSv ile en fazlaydı... 2009'daki güneş aktivitesinin azlığı nedeniyle, kozmik ışınlar atmosfere daha fazla girdiklerinden uçak personelinin aldıkları doz da daha fazla oldu. Almanya'da uçak personeli, nükleer santrallerde çalışanlar dahil tüm iyonlaştırıcı ışınlarla uğraşan personel içinde, en çok doz alan grup. 2009'deki en yüksek ortalama değer 2,9 mSv olmasına karşın, bu değer, radyasyonla çalışanlar için olan yılda 20 mSv'lik üst sınır değerin çok altında kalıyor. Öte yandan sadece kozmik ışınların etkisiyle alınan bu doz, deniz düzeyindeki yeryüzü doğal radyoaktivitesiyle birlikte toplam 2,4 mSv'lik yıllık doğal doz ortalama değeriyle karşılaştırıldığında, uçak personelinin, doğal radyasyondan alınan 1-10 mSv'lik doz değişim aralığında kalıyor. Öte yandan Almanya'da Münih GSF-Ensitüsünde yapılan ve bu amaçla özel olarak geliştirilmiş EPCARD bilgisayar programıyla yapılan hesaplamalara göre 11 km yükseklikteki Avrupa içi uçuşlarda, uçuş başına bir kişinin aldığı radyasyon dozunun 0,010 mSv'in altında kaldığı, Güney Afrika ve Güney Amerika için 0,040 mSv'den daha az ve Avrupa-ABD arası uçuşlar için ise 0,050 ile 0,080 mSv arasında olduğu belirlenmiş /4/. Sonuç olarak, uçak yolculuklarında kozmik ışınlardan alınan doz ve bundan doğabilecek risk de, sürekli olarak almakta olduğumuz 'Doğal Radyasyon dozu' ve teknolojik yaşamın getirdiği bir dizi diğer radyasyon dozlarıyla aynı çerçevede görülüp değerlendirilmeli, ilgili yönetmelikler uygulanmalı, akla uygun olmayan aşırı önlemler alınmamalı. Türkiye'de uçak personelinin aldığı dozların ölçümleriyle ve bunların kişisel kayıtlarıyla ilgili herhangi bir yayın bulunamadığından, durum bilinmiyor. Aslında hepimiz başlangıçtan beri, içinde kozmik radyasyonun da bulunduğu doğal radyasyonlarla birlikte yaşıyoruz. Çizelge 2'den görüldüğü gibi 2,4 mSv'lik yıllık ortalama radyasyon dozu, 1 ile 10 mSv arasında büyük bir değişim gösteriyor ve ortalama dozun yarısı, yeryüzündeki radyoaktif maddelerin bir radyoaktif bozunum ürünü olan radon gazından kaynaklanıyor. Kozmik ışınlar da, özellikle yüksek yerleşim yerlerinde oturanlarda ve uçak yolculuklarında daha fazla radyasyon dozu oluşturuyor ve bunun da değişim aralığının büyük olduğu Şekil 1'den ve Çizelge 2'den görülüyor. Uçakla yapılan gezilerde alınacak kozmik radyasyon dozu, genellikle tek bir röntgen filmi çektirilmesinde alınan doz kadardır. Öte yandan bu değer, örneğin tıpta, bir bilgisayarlı tomografisinde röntgen ışınlarından alınan doza eşdeğer ve vücutta bir bozulmaya yol açma olasılığı son derece az olan bir dozdur. Ancak koruyucu bir önlem olarak belirli sınır değerlere ulaşan uçak personeli nin bir süre uçmasına izin verilmiyor. Öte yandan risk, anne karnında büyümekte olan embriyo, ceninler için önemli olabilir ve bunların özürlü doğma olasılığı bulunuyor. Bu nedenle, uçak personelinden hamile olanları, uçaklarda görevlendirilmiyor ve hamile kadınların gezi ve iş amaçlı uzun uçak yolculukları yapmaları önerilmiyor. Uçaklarda çok girici kozmik radyasyona karşı bir zırhlama, korunma pratikte olası değil. Her ne kadar risk çok az ise de yılda 4 milyarı geçen çoğu gezi amaçlı uçuşların, özellikle ülkeler içinde, koruyucu bir önlem olarak, azaltılması deniz ve kara yolunun seçilmesi kişilerin seçimine kalıyor. Uçuşların azaltılmasının, ayrıca atmosferin sera gazlarından (CO2) korunmasına katkı sağlayacağı da biliniyor. Sievert : Eşdeğer Doz Birimi olup Beta ve Gama ışınları için : 1 Sievert = 1 Gray = 1 Joule /kg (Vücudun kg'ı başına, girici ışınların vücuttaki molekül ve atomlara 1 Joule'luk enerji aktarımı). Yüksek enerjili Nötron ve Alfalar için bu değer daha da yükselebilir. MikroSv : Sievert'in milyonda biri. 2 İyon, iyon Çifti : Atomlarla etkileşme sonucunda, ışınların, atomların dış yörüngesinden elektron söküp, normal olarak elektriksel olarak yüksüz bir atomu elektriksel yüklü duruma' getirmesi ve böylelikle bir iyon çifti oluşması. Örneğin bir gama fotonunun havadaki bir azot atomunun dış yörüngesinden bir elektron sökmesi sonucu, serbest bir elektronla, geriye bir elektronu eksik bir azot atomu kalmasıyla oluşan 'iyon çifti'."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uluslararasi-uzay-istasyonuna-sisirilebilir-oturma-odasi", "text": "Astronotlar gelecekte uzayda şişirilebilir küçük kürelerde yaşayıp çalışabilecek. Tipik bir bilim kurgu fikri gibi, ama bu vizyon yakında gerçekleşecek. Bir test modülü Uluslararası Uzay İstasyonu'na kenetlendi bile. Amerikan uzay ajansı NASA, ilk kez UUİ'ye şişirilebilir bir yaşam modülü ekledi. Kısaca Beam olarak isimlendirilen modül katlı halde Texas'taki kontrol merkezindeki uzmanlarca uzay istasyonunun dışına bir robot koluyla monte edildi. NASA, Beam sayesinde dünya dışında yaşam olanaklarıyla ilgili yeni bilgiler edinebilmeyi umuyor. UUİ astronotları iki yıl içinde insanların bu küre içinde kozmik ışından, olağanüstü sıcaklıklardan, uzay çöplüğünden ve meteoritlerden etkilenmeden yaşayıp, yaşayamayacaklarını test edecekler. Yeni yaşam bu ay şişirilecek. Beam uzmanlar arasında insanlı Ay ve Mars yolculuğu hazırlıkları için önemli bir adım olarak görülmekte. Şişirilebilir yaşam ve çalışma ünitelerinin uzaydaki uzun vadeli konaklamaları ucuzlatması bekleniyor. Örneğin katlanabilir oluşları ve metal konstrüksiyonlara kıyasla daha hafif olmaları nedeniyle, Mars misyonu için gerekli tedarik uçuşları önemli ölçüde azaltılabilecek. Kullanılan hafif malzemelere rağmen Beam yine de 1,3 ton ağırlığında ve paketli halde aşağı yukarı 2,16 metre uzunluğunda ve çapı ise 2,36 metre. Test balonu şişirildikten sonra yaklaşık 4,01 metre uzunluğunda ve 3,2 metre çapında olacak. 16 metreküplük hacmiyle küçük bir oda kadar. Özel bir uzay yolculuğu firması olan Bigelow-Aerospace'ın bir projesi olan Beam, NASA'nın işbirliğiyle geliştirildi. Beam iki yıllık test süresinden sonra UUİ'den ayrılacak ve dünyaya düşerken atmosferde korlaşacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uranyumlu-mermiler-ve-etkileri", "text": "İngiltere'nin, Ukrayna'ya, Mart 2023'te uranyumlu mermiler vereceğini açıklaması üzerine, Putin'in de aynı mermilerle Ukrayna tanklarını vuracağını bildirmesi, AB'de güncel konu oldu /1,2/. Uranyumlu mermiler ileride Ukrayna'da kullanılırsa, uranyumun çevredeki insanlara kimyasal zehirliliği , radyasyondan daha çok. Uranyumlu mermilerin kullanıldığı 1991, 2001 ve 2003 yıllarındaki Kuveyt, Irak ve Kosovo savaşları deneyimlerden alınan derslere göre, bu mermilerin Ukrayna'da kullanılmasının Ukrayna askerlerine ve halkına da zararları olabileceği düşünülmelidir. Bu mermilerin özgül kütlesi, kurşundan %70 daha fazla ve 1 litrelik plastik su şişesine toz halinde doldurulduğunda 19 kg'lık bir bavul ağırlığına denk geliyor. Seyrelmiş uranyumlu mermiler, çift katlı tankları dahi delebilir! Nükleer santraller ve atom bombaları için gerekli olan 'U 235 ile zenginleştirilmiş uranyum', doğal uranyumdan elde edilirken, arta kalan büyük miktardaki uranyumda yoğun miktarda U 238 ve çok az miktarda da U 235 bulunuyor. U 235 miktarı doğal uranyumunkinden çok daha az olması nedeniyle 'seyrelmiş uranyum' 1 denilen bu arta kalan madde önceleri pek bir işe yaramıyordu. Çizelge 1'den görüldüğü gibi hemen hemen saf U 238'den oluşan, çok büyük miktardaki seyrelmiş uranyumun epey bir yatırım ve giderle güvenli olarak depolanması gerekiyordu. 1 ton zenginleştirilmiş uranyum elde edilirken, 7 ton kadar seyrelmiş uranyum arta kalıyor. Uranyumun yoğunluğunun büyük olması ve ince toz tanecikleri halindeki çabucak yanıcılığı nedenleriyle, seyrelmiş uranyumun mermilerin içine yerleştirilerek kalın zırhlı düşman tanklarına karşı etkin olarak kullanılması neticesinde, dağ gibi biriken atık seyrelmiş uranyuma alan açılmış oldu. Dünyada 1999'da seyrelmiş uranyumun toplam miktarı 1,2 milyon ton idi. Bu miktar, 100.000 adet, 12 tonluk kamyon dolusuna eşdeğer. Bu çözüm, hem nükleer yakıt üretim endüstrisi ve hem de silah endüstrisi için çok elverişli oldu. seyrelmiş uranyumun hiç değilse bir bölümü çok ucuz fiyatlarla ve hatta ücretsiz silah endüstrisine aktarılınca nükleer endüstrinin güvenli depolama giderlerine de gerek kalmıyordu. Mermilerde kullanılan uranyum, ya bu şekilde ortaya çıkan seyrelmiş uranyumdu ya da nükleer yakıtların reaktörlerde kullanımından sonra içindeki U 235 izotopu 'özel arıtım tesislerinde' %0,2'ye indirilerek seyreltilmiş 'kirli uranyum' idi. Kirliliği ise reaktörlerde yan madde olarak oluşan plütonyum izotoplarından kaynaklanıyordu. Mermilerde bu cins kirli uranyumun da kullanıldığı, atılan mermilerin içinde, doğal uranyumda bulunmayan U 236 izotopunun ölçümlerle ortaya çıkarılmasıyla oldu. Mermilerin çarptığı hedeflerde ve çevresinde bu nedenle U 236 ve plütonyum izotoplarının bulunma olasılığı da vardı. Şekil 1: Uranyumlu mermilerin çeşitli tipleri ve uranyumlu merminin uçuş sırasında yan parçalarından ayrılarak ok gibi hedefe yönelmesi. GAU-8, PGU-14/B tipindeki uranyum mermisinin sonundaki ateşleyici bölümüyle birlikte toplam uzunluğu 29 cm ve toplam kütlesi 690 gram. Uranyum çekirdeği merminin ön bölümünde 14,5 cm uzunluğunda olup 270 gram. Merminin hızı saniyede 1 km kadar (saate 3640 km). Mermilerin, düşman tanklarına giriciliğini artırmak için seyrelmiş uranyuma % 0,75 oranında titan maddesi katılıyor ve alaşım ayrıca sertleştiriliyor . Mermilerin içindeki uranyumun patlayıcı bir özelliği yok. Uranyumlu mermilerin yıkıcı, yakıcı gücü, sadece hareket ya da kinetik enerjisinden kaynaklanıyor. Bir cismin kinetik enerjisi, kütlesi ve hızı arttıkça büyüdüğünden, belirli çaplı bir silahtan atılan daha büyük kütleli bir merminin vurucu gücünün ya da etkinliğinin artacağı açık. 30 mm'lik ve 275 gramlık bir uranyum mermisi, saate 3600 km'lik bir hızla fırlatıldığında bunun, saate 72 km hızla giden 700 kg'lık bir otomobilin hareket enerjisi dolayında eşdeğer bir enerjisi oluyor ama mermi bu yüksek eşdeğer enerjiyi sadece 1 cm2'lik bir alana çarparak aktarırken, katmerli zırhları sorunsuz delip geçiyor. Uranyumlu mermilerin askeri yönden bir üstünlüğü de çarptığı yerde ucunun daha da sivrilip giriciliğinin artması. Halbuki diğer cins mermiler hedefe çaptığında mantar şeklini aldıklarından bunların giriciliği ve dolayısıyla etkinliği fazla olmuyor. Mermi hedefe çarptığında, aşırı hareket enerjisi büyük oranda ısı enerjisine dönüşüyor, uranyumlu mermi yüksek sıcaklıkta erirken oluşan uranyum buharındaki tanecikler çabucak yanıcı olduğundan tankta yangın çıkıyor, tankın cephane ve yakıtı tutuşup tank sonunda işe yaramaz duruma geliyor. 2001 yılı başlarında, eski Yugoslavya'da savaşlara katılan askerlerde kan kanseri hastalıklarının başgösterdiği haberleri gelmeye başladı. Bunun tartışılan nedeni ise Amerikan tanklarında kullanılan Uranyum çekirdekli mermilerdi. 1991 ve 2003 yıllarında Kuveyt ve Irak'taki Körfez Savaşları sonrasında da aynı konu gündeme geldi. İlk kez 1991'deki Kuveyt ve Irak'taki 'Çöl Fırtınası' savaşında kullanılan uranyumlu mermilerde toplam 330 ton kadar uranyum bulunmaktaydı. Bu savaşta, 30 mm'lik GAU-8 silahlarıyla atılan 784.000 merminin büyük bölümü amerikan A-10 savaş uçaklarından ateşlendi ki bu toplam 230 ton uranyum demekti. Mermilerin atıldığı bölgenin, Irak'ın güney doğusundaki Kuveyt - Suudi Arabistan sınırı boyunca olduğu sanılıyor. 2003 Körfez Savaşları'nda da bu cins mermilerden İngilizler ve Amerikalılar kullandılar. Kosovo Savaşı'nda uranyumlu mermilerden 31.000 adet kadar kullanılarak 10 ton kadar uranyum harcandı. Bosna-Hersek'te 1994-95 yıllarında bunlardan 10.800 adet kullanıldı ki bu 3,3 ton uranyum demekti.1999'daki Kosova Savaşı'nda da uranyumlu mermiler kullanıldı. Ayrıca, düşmanın uranyumsuz ve hatta uranyumlu mermilerini etkisiz bırakmak amacıyla, zırhları seyrelmiş uranyumdan olan tanklar da yapıldı.1991'deki 'Çöl Fırtınası' savaşında Amerikalılar'ın kullandığı 2054 tankın yaklaşık üçte biri (654 adedi) uranyum zırhlı tanklardı. 'Sandviç' denilen tank zırhı, iki çelik kılıf arasına 'seyreltilmiş uranyumun' konulmasından oluşuyordu. Amerikalılar 2003 Körfez Savaşı'nda bu cins seyreltilmiş uranyum zırhlı 'M1 Abrams' tanklarını kullandılar. Bir maddenin kimyasal zehirliliği denince, o maddenin kimyasal özellikleri nedeniyle sağlığı bozucu etkisi anlaşılıyor. Uranyum da kurşun, civa ve plütonyum gibi ağır metaldir ve bileşikleri son derece zehirlidir. Vücuda normalin üstündeki miktarda girdiğinde, özellikle böbrek ve karaciğerde bir süre kalır hasara neden olur.Almanya'daki radyasyon yönetmeliği, uranyum oksitlerin vücuda alınmasında günlük sınır değerleri, solunum yoluyla 2,5 mg ve besinler yoluyla 150 mg olarak belirliyor. Dünya Sağlık Kurumu besinler yoluyla vücuda alınabilecek uranyum miktarı için her kilogram vücut ağırlığı başına günde 0,6 mg üst sınır değerini öneriyor ki bu 70 kg ağırlığındaki ortalama bir kişi için 40 mg kadar oluyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, uranyumun, besinler, su ve hava yoluyla vücuda büyük miktarlarda alınması sonucu böbrek, karaciğer ve sinirlerde ve hatta kalıtım yoluyla sonraki kuşaklarda hasar ortaya çıkarabileceğini gösteriyor. Kan dolaşımı bozukluğu, sürekli yorgunluk ve uykusuzluk da vücuda alınan uranyuma bağlanabiliyor. Diğer yandan benzol ve platin gibi bir dizi maddenin kan kanseri yaptığı biliniyor. Platin, uranyum gibi bir ağır metal. Dolayısıyla, askerlerdeki kan kanserleri incelenirken, kimyasal zehirliliğin de göz önüne alınması gerekli. Bir maddenin radyolojik zehirliliği denince, o maddenin radyoaktivite özellikleri nedeniyle sağlığı bozucu etkisi anlaşılıyor. Radyoaktif maddelerin saldığı radyasyonlar, hücrelerdeki atom ve moleküllerden elektronlar sökerek iyonlar oluşturuyor ve bu nedenle bu yüksek enerjili radyasyonlara iyonlayıcı ışınlar deniyor. Bunlar, hücrelerdeki suyu H ve OH bileşenleri şeklindeki radikallere ayırarak, hücrelerde değişimlere neden oluyor. Vücudun soğurduğu radyasyon enerjisi çoğaldıkça, vücutta daha çok hasar görülebiliyor ya da hasar olasılığı artıyor. Uranyumun radyolojik zehirliliği, düşük özgül aktivitesi nedeniyle, kimyasal zehirliliğinin yanında az. Buna karşılık plütonyumun radyolojik zehirliliği çok yüksek özgül aktivitesi nedeniyle çok önemli, kimyasal zehirliliği ise az. Neredeyse saf U 238'den oluşan seyrelmiş uranyum vücuda girdiğinde, bunun radyolojik zehirliliği yanında kimyasal zehirliliğinin de göz önüne alınması gerekli. Uranyum ve plütonyumun saldığı alfa ışınlarının vücutta oluşturabileceği radyolojik zehirliliği için, ışınlamanın vücut dışından mı yoksa vücut içinden mi olduğu önemli. U 238'in fiziksel yarılanma süresi ya da belirli bir miktarının radyoaktif bozunum sonucu yarıya inmesi için geçen süre 4,5 milyar yıl kadar büyük olmasına karşın, vücuda alınan miktarın yarısının vücuttan normal yollarla atılmasına kadar geçen süre olan 'biyolojik yarılanma süresi' çok daha az. Biyolojik yarılanma süresi, radyoaktif maddenin hangi yolla vücuda girdiği, hangi kimyasal yapıda olduğu ve ilgili organda ne süre kaldığı durumlarına göre değişik değerlerde olabiliyor ve bu, uranyum için birkaç günden birkaç yıla kadar değişim gösteriyor. Uranyumlu mermilerin bazılarından çözünemez parçacıklar halinde saçılma durumu söz konusu olduğunda, bu gibi parçacıklar vücuda girerlerse belirli organlarda yerleşip uzun süre vücudu alfalarla ışınlayabiliyorlar. Yukarda belirtildiği gibi mermi hedefe çarptıktan sonra oluşan uranyum buharı çevreye yayılıyor, tankta çıkan yangın dumanı ve hava akımlarıyla uzaklara taşınıyor. Amerika'da yapılan deneyler etkin rüzgar yönünde uranyumlu parçacıkların 40 km'den daha uzaklara kadar taşınabildiğini göstermiş. Bunların en etkin olduğu bölge ise tankın içi, tankın yüzeyleri ve 50 metrelik çevre. Bu yakın çevrede uranyum tozuyla bulaşmış toprak da oradakileri dıştan etkileyebildiği gibi, buralarda dolaşanların ayakları ve araba tekerlekleriyle de uranyumlu toz parçacıkları daha uzaklara taşınabiliyor. Toprağın 12 cm kalınlığındaki yüzeyinin uranyumlu tozlarla bulaştığı belirlenmiş. Amerikan ordusunda yapılan denemeler, Abrams tankından ateşlenen 120 mm çaplı tek bir merminin 900 ile 3400 gram arasında uranyum oksitli toz oluşturduğunu ve toz taneciklerinin kabaca yarısının vücuttan atılamayan türde olduklarını saptamış (çapları 5 mikrondan çok, 1 mikron: 1 metrenin milyonda biri). İnce kum taneciklerinin yüzde biri kadar büyüklükte olan uranyumlu toz parçacıkları, tank yakınındaki askerlerin havayı solumaları yoluyla ya da yaralanma yerlerinden doğrudan vücuda giriyorlar. Yanma sıcaklığına bağlı olarak bu parçacıklar vücut sıvısında çözünerek zehirli olabildikleri gibi çözünmeden de seramik tanecikleri şeklinde vücutta kalabiliyorlar ve yıllarca vücudu içten etkiliyorlar. Bunlar çoğunlukla akciğerlerde, kemiklerde, böbreklerde ve karaciğerde kalıyor. Uranyumun radyoaktivitesinden çok, kimyasal zehirliliği, vücuda etkili oluyor, çünkü radyoaktivitesi çok zayıf. Birçok kimyasal maddede olduğu gibi, bir maddenin vücut için tehlikeli olması, vücuda alınan miktarına bağlı. Doğal uranyumun böbreklerde hasara yol açtığı ise daha önceden beri biliniyor. Mermilerde seyrelmiş uranyumun yanı sıra, daha önce reaktörlerde kullanılmış nükleer yakıt maddelerinden kazanılmış uranyumun da kullanılmış olabileceği, Birleşmiş Milletler ilgili kurulunun raporuna göre 2001 yılından beri biliniyor. Eğer böyleyse, mermilerde az miktarda da olsa plütonyum 239 da var demektir. Nitekim mermilerde yapılan ölçümlerle bu kanıtlandı da. Daha çok nükleer reaktörlerde ortaya çıkan Pu 239 transuran grubunda olup, özellikle 5 MeV'luk enerjide alfa ışınları salıyor (yarılanma süresi 24.110 yıl). Solunumla vücuda giren plütonyum, akciğerlerde, kemik ve karaciğerde birikiyor. Mide ve bağırsaklarda tutunması akciğerlerden 10.000 kat daha az olduğundan, buralarda çok daha az etkin doz oluşuyor . Diğer yandan 1960'lı yıllarda yapılan atom bombası denemeleri nedeniyle 6.000 ile 8.000 kg Pu 239 yeryüzüne yayıldı. Bunun sonucu olarak, toprağın 20 cm'lik üst tabakasında ortalama olarak her metrekarede 40 Bq'lik bir Pu 239 aktivitesi bulunuyor. Diğer yandan seyrelmiş uranyum sivil alanda, deniz yarış motorlarının dip bölümülerine denge sağlayan ağırlık olarak, Boeing 747 gibi büyük uçaklarda dümen kapaklarını dengeleyen karşı ağırlık olarak kullanılıyor. Ayrıca gama ışınlarını, kurşundan daha iyi zırhlaması nedeniyle, nükleer santrallerde kullanılmış nükleer yakıt elemanlarının içine konduğu varillerde de zırh kılıfı olarak kullanılıyor. Merminin çarptığı yerdeki 1000 m2'lik bir alandaki her mg tozda 6 g seyrelmiş uranyum olabileceği kestiriliyor. Havadaki toz yoğunluğuna bağlı olarak bu 0,3 g/ m3 ve 30 g/ m3 arasında değişiyor. Sürekli solunduğunda bu, yılda 0,3 ile 30 mSv arasında bir radyasyon dozu oluşturuyor. Diğer yandan Kuveyt'te 1993 yazında yapılan ölçümlerde, Körfez Savaşı'ndan 2 yıl sonra bile havada seyrelmiş uranyumun çok az da olsa bulunduğunu göstermiş (0,34 ng / m3 : Metreküpte Milyarda 0,34 gram). Bunun insan vücudunda solunumla oluşturabileceği doz ise yılda 0,3 Sv. Merminin çapmasının ardından geçen ilk haftada yapraklı sebzelerin yenilmesi sonucu birkaç yüz miligram seyrelmiş uranyumun vücuda alınabileceği varsayılıyor. Kimyasal zehirlilik riski kesin olan bu miktarın oluşturacağı radyasyon dozu 0,1 mSv kadar. Merminin çarptığı yer yakınlarındaki yeraltı suyunda litrede 1 mg'a varan seyrelmiş uranyum olabileceği kestiriliyor. Bu derişimde su içildiğinde bunun kimyasal zehirliliği de var. Böyle bir su yıl boyunca içildiğinde vücutta oluşabilecek radyasyon dozu ise 1 mSv kadar. Tıpta önemli deneyimler, savaşlarda bu cins mermilerin çarptığı tanklarda bulunan ve kurtulan kişilerle hasar gören tanklarda çalışanların vücutlarının tıbbi kontrollarından sağlanıyor. Arkadaşlarının mermilerinin yanlışlıkla tanklarına ateşlenip çarpmasıyla ilk Körfez Savaşı'nda ağır yaralan 33 asker 1993'ten beri ABD'de tıbbi gözetim altında. Bu askerlerin yarısının vücutlarında bu cins mermilerin parçaları bulunuyor ve idrarlarındaki uranyum miktarı normalin üstünde. Bunlar çeşitli testlere tabi tutuluyor ve vücutlarındaki mermi parçalarının zamanla ne gibi bir etki göstereceği araştırılıyor. Vücutlarında mermi parçaları bulunmayanların ise idrarlarındaki uranyum miktarı normalin üstünde değil. 33 kişinin tümünün böbrekleri normal çalışıyor ve bunların 1991 ile 1997 yılları arasında doğan çocuklarında herhangi bir hasar görülmüyor. Kan kanserinin radyasyonun etkisiyle ortaya çıkması, ışınlanmadan sonraki 5-7 yıl arasında en çok görülebiliyor ki, bu, Balkan Savaşı tarihiyle, daha sonra kan kanseri olaylarının ortaya çıkma tarihi arasındaki süreyle kabaca çakıştığından, aralarında bir ilişki olabileceği düşünülüyor. Ancak, uranyum madenlerinde çalışan işçilerde, çok yüksek radon gazından kaynaklanan doz oluşmuş olmasına ve akciğer kanseri riskinin epey artmış olmasına karşılık, kan kanseri hastalıklarının pek artmamış olması, böyle bir ilişkiyi desteklemiyor. Diğer yandan doğadaki radonun saldığı alfa ışınları nedeniyle, her birimizin akciğerleri yılda 10 mSv'e varabilen bir doz alıyor ki, bu da 'tüm vücut etkin dozu' olarak 1,2 mSv'e eşdeğer. Endüstri ülkelerinde, yaşları 20 ile 40 arasında olan her 100.000 kişide, ortalama olarak yılda 8-11 kan kanseri hastalığı görülmektedir. 3 yıllık Balkan Savaşı'na 100.000 askerin katıldığı göz önüne alındığında, bu sürede, başka hiçbir etkene bağlı olmaksızın 30 kadar askerin normal olarak kan kanserine yakalanabileceği beklenir ki, bu da Balkan Savaşı sonrası ileri sürülen kan kanseri savlarının, kullanılan uranyumlu mermilere bağlanmasının tutarlı bir dayanağı olmadığını gösteriyor. Balkan Savaşı'na katılmış askerlerde baş gösterdiği ve uranyumlu mermilerin etkilerine bağlandığı ileri sürülen kan kanseri hastalıklarının radyolojik yönden incelenerek kanser riskinin hesaplanması ve bu bağlantının sınanması gerekli. Kanser riski hesabıyla ilgili olarak elde daha iyi bir model bulunmadığından W. Jacobi'nin 1995-97yıllarında yapmış olduğu ve Wismut uranyum madeninde çalışan işçilerin kansere yakalanma riski modeline başvurmak gerekiyor. Bu model doğadaki uranyum için geçerli olduğundan ve doğal uranyumun da özgül radyoaktivitesi, seyrelmiş uranyumunkinden %50 kadar fazla olduğundan, bu modelle elde edilen sonuçlar, seyrelmiş uranyum için olduğundan daha yüksek çıkıyor (doğal uranyumda U 235 çok daha fazla). Ayrıca bu model, uranyumun radyoaktif bozunumundan ortaya çıkan dizideki izotopların birbirleriyle radyoaktif denge halinde olduğunu öngörüyor ki, bu, seyrelmiş uranyum için geçerli değil. Bu nedenlerle bu modelle hesaplanan kanser riski değerlerinin abartılı olacağı açık. Savaşta sağ kalan, örneğin 25 yaşındaki bir asker için, merminin çarpmasının hemen ardından oradaki uranyumlu havayı soluması ve bunu aynı askerin aralarla 10 kez yaşadığı en kötü varsayım olarak düşünülmüş. Aslında bu varsayım, böyle bir olayı yaşayan bir askerin art arda görevlendirilmesi mümkün olmadığı için, pek gerçekçi değil. Buna rağmen bu kötümser varsayıma göre yapılan model hesabı, askerin kan kanserine yakalanmasının uranyumlu havadan ileri gelme riskinin %1,7 olduğunu göstermiş. Bunun anlamı ise aynı durumu aynı koşullarda yaşayan askerlerden 58'inde kan kanseri ortaya çıkarsa bunlardan sadece birindeki kan kanserine seyrelmiş uranyumlu havanın neden olduğu söylenebilir (100/1,7=58). Asker, kemik kanserine yakalanmış ise bunun seyrelmiş uranyuma bağlanma olasılığı bu modele göre %6,9. Diğer yandan yapılan ayrıntılı doz hesapları, kan kanserine yakalanma riskinin doğal uranyumun radyoaktif bölünme ürünlerinden kaynaklandığını gösteriyor. Bu cins radyoaktif bölünme ürünleri ise seyrelmiş uranyumda pek bulunmuyor (seyrelmiş uranyumda U 235 çok daha az, U 234 neredeyse yok gibi, radyoaktif bozunma ürünleri ise radyoaktif dengede değil, Çizelge 1'e ve yukardaki ilgili bölüme bkz). Çizelge 3'te doğal ve seyrelmiş uranyumun 1 gramının solunumla vücuda alınması sonucu bu modelle hesaplanan yaşam boyu riskleri karşılaştırılmakta ve çeşitli organların yaşam boyu riskine olan katkıları gösteriliyor. ICRP 72'de verilen solunum dozları genel halk için. Yukardaki açıklama ve yaklaşımlardan görüldüğü gibi, seyrelmiş uranyumlu mermilerin ve tankların, çevre ve insana etkileri çok yönlü olarak inceleniyor ve tartışılıyor. Tartışılıyor, çünkü askerlerin ne kadar süre ve hangi derişimde seyrelmiş uranyumlu havayı soluduklarıyla ilgili tutarlı bir veri yok. Dolayısıyla, hesaplar ve kestirimler, bir dizi varsayım ve modellere dayanılarak yapılıyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı 6 çerçevesinde yapılan bilimsel araştırmalardan bugüne kadar alınan sonuçlar, Bosna'da çevrenin ve halkın doğrudan bir tehlike içinde olmadığını gösteriyor. Ancak gerek Bosna ve gerekse Irak için seyrelmiş uranyumun savaş sırasında çevreye, havaya ne ölçüde yayıldığıyla ilgili ayrıntılı veri ve bilgiler yok. Yanan tanklardan yükselen seyrelmiş uranyumlu havanın 40 km kadar uzaklara yayıldığı bulguları göz önüne alınarak, korunmasız kalan kimselerin vücutlarında radyoaktif maddelerin birikerek oldukça yüksek dozlar oluşturabileceği de gözardı edilmiyor. UNEP çevrede kalmış olan uranyum mermi ve artıklarının toplatılmasını öneriyor. Mermilerin çarptığı yerler çevresi dışındaki canlılar için ise herhangi bir tehlike bulunmuyor. Bunun nedeni uranyumun, 'toprak-bitki-hayvan-insan' biyolojik çevriminde kötü aktarılması. Diğer yandan, uranyumlu mermilerin, askerlerin sağlığını etkileme olasılığının çok az olabileceği sonucuna rağmen hiç olmayacağı da, savaş sırasında ölçüm değerleri bulunamayacağından, bilimsel olarak kanıtlanamıyor. Plütonyumun mermilerde bulunup bulunmadığına ve miktarına göre, plütonyumun sağlığa etkisi ve tehlikesi, uranyumunkinden çok daha olası. Plütonyumun uranyum gibi kimyasal zehirliliği de var, ancak radyasyon etkisi iyice büyük ve uranyumunkinden kat kat daha çok. Eski Yugoslavya'da kullanılmış uranyumlu mermilerden ve uranyumlu tank zırhlarından alınan örneklerin laboratuvar ölçümleri ise plütonyumun katkısının çok düşük olduğunu gösteriyor. Uluslararası halk direncinin, uranyumlu mermilerin ilerde kullanılmasını önleyeceği ise iyice şüpheli. Çünkü gerek uranyumlu mermiler ve gerekse uranyum zırhlı tanklar, daha önce kullanılan ve içinde uranyum olmayanlara karşı, savaşta büyük üstünlük gösteriyor. Örneğin Körfez Savaşı'nda, Irak ordusunun T-72 tanklarını, Amerikalılar uranyumlu mermilerle 3 km uzaklıktan vurup delmelerine ve büyük hasar oluşturmalarına rağmen, Iraklılar, Amerikalılar'ın 'sandviç kılıflı tanklarını' alışılmış mermilerle 400 m'den vurup etkili olamadılar. Diğer yandan gerek nükleer santraller, gerekse nükleer yakıtla çalışan denizaltılar ve atom bombası yapımı nedeniyle doğal uranyum zenginleştirilirken, arta kalan seyrelmiş uranyum çığ gibi birikiyor ve bunun büyük giderlerle güvenli olarak depolanması sorunu çözülemiyor. Askeri amaçlı kullanımı dahi, biriken dağı belirgin bir ölçüde azaltamıyor. Ukrayna'da seyrelmiş uranyumlu mermiler kullanılırsa, eski deneyimlerden yukarıda açıklanan derslere göre benzer sonuçlar beklenmelidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uyduya-metan-yagiyor", "text": "Cassini uzay sondası Satürn'ün uydusu Titan'da metandan oluşan muazzam bir gölü inceledi. Gölün suyu Titan'da ne kadar tuhaf bir havanın hakim olduğunu açıklıyor. Titan'ın 1,6 milyon kilometrekaresi suyla kaplı. En büyük göllerden biri olan Ligeia Mare dünyamızın en büyüğü olan Superior gölünden yüzde elli daha büyük. Ölçümlere göre Ligeia Mare büyük ölçüde sıvı metandan oluşuyor. Bu madde dünyamızda daha çok gaz halinde bulunsa da Titan'daki dondurucu soğuklarda sıvı halde. NASA araştırmacıları 160 m derinliğindeki gölde büyük bir dinamiğin varlığından söz ediyorlar. Dev gölün atmosferdeki metan içerikli yağmurla beslendiği düşünülüyor. Tahminlere göre bu ağır madde diğer sulara akıyor yahut gölün dibine çöküyor. Cassini Titan gölünün altında, diğer organik maddelerden oluşan çamurumsu bir tabaka tespit etmiş. Bu hidrokarbonlarınsa Titan'ın atmosferinde güneş ışığının etkisiyle oluştuğu sanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzay-gemisine-sebze-bahcesi", "text": "Gelecekteki uzay yolculukları yıllarca sürebilecek. Bu durumda astronotlar neyle beslenecekler? Büyük bir olasılıkla yalnızca hazır yiyeceklerle değil. Bilim insanları astronotların taze sebze de yiyebilmeleri için kolları sıvadı bile. Kısa bir süre önce dünyaya dönen astronot Scott Kelly bir videoda Uluslararası Uzay İstasyonu'nda taze Akdeniz salatası yerken görülmüştü. Akdeniz salatası, besleyici bir toprak paketinde kırmızı ve mavi LED lambalarıyla aydınlatılarak UUİ'de yetiştirilmişti. Bitkilerin büyümeleri için su, ışık ve belli başlı besleyici maddelere ihtiyaçları vardır. Fakat uzayda bunları bulmak kolay değildir ve bu yüzden de bu değerli kaynakların, atıkları yeniden değerlendirilebilir şekilde kullanılması gerekiyor. Botanikçi Ray Wheeler, NASA'da bu konu üzerinde 1988 yılından beri çalışıyor. Taze salata dışında çiçek de yetiştirmeye yarayan sistem Veggieyi UUİ'de deneyen de o olmuştu. Wheeler patates, tatlı patates, buğday ve soya fasulyesinin de uygun adaylar olduğu söylüyor. En azından patatesle ilgili deneyler söz konusu. NASA'nın Cape Canaveral tesislerindeki bir biyokütle üretim deposunda, dış dünyaya tamamen kapalı bir şekilde patates yetiştiriliyor. Yapay ışık altında büyüyen patates bitkileri kullanılmayan fazla suyu ve besleyici maddelerini, eğik olarak yerleştirilen dikim kaselerinde topluyorlar. NASA öte yandan Merritt adasındaki Kennedy Uzay Merkezi'nde mesela Mars'taki bir yaşam modülüne kenetlenebilecek bir bitki modülü üzerinde çalışıyor. Tüp benzeri mini serada bitkiler yaklaşık olarak 20 metrekarelik bir alanda, özel raflarda yer kaplamayacak şekilde yetiştirilecek. Burada en önemli konu elbette ki ışık. Çünkü güneşten çok uzakta yer alan Mars, dünyamızın neredeyse yarısı kadar güneş ışığı alıyor. Ayrıca Mars'ta güneş ışığının büyük bir kısmını engelleyecek şiddetli toz fırtınaları da yaşanıyor. Ayrıca kuvvetli morötesi ışınının, farklı hava basıncının ve değişen kütle çekiminin bitkiler üzerindeki etkileri de bilinmiyor henüz. Bu konuda Alman araştırmacılarının bir projeleri var. Eu-CROPIS projesiyle 2017 yılına dek, yörüngeye mini seralı bir araştırma uydusu gönderilecek. İki modülde farklı kütle çekim kuvvetleri yaratılacak. Uzmanlar, Mars ve Ay'daki koşulları oluşturacaklarını söylüyor. Aynı ekip ayrıca idrarı, gübreye dönüştürecek bir biyolojik filtreleme sistemi de geliştirmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzay-madenciligi-mumkun-mu", "text": "Son yıllarda birçok ülke uzay araştırmalarını hızlandırırken, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin altın ve değerli metal yüklü dev asteroidi keşfetme misyonu en çok merak uyandıran projelerden biri. Uzay bilimcilerin ilk tahminlerine göre 'Psyche 16' adlı bu asteroitteki altın ve değerli metallerin toplam değeri 700 kentilyon dolar. 2022'de NASA, \"Psyche: Metal dünyasına yolculuk\" adlı misyonu kapsamında inceleme çalışmalarına başlayacak, Florida'daki Kennedy uzay merkezinden insansız uzay roketi fırlatmayı hedefliyor. 1967'de, Washington'da kabul edilen ve 104 ülkenin imzasını taşıyan \"Dış Uzay Anlaşması\" uyarınca hiçbir özel veya kamu kuruluşu Ay ya da gök cisimlerinin kaynaklarını işletemez. Ancak 1979'da imzalanan Ay Sözleşmesi'nde ise, Ay ve tüm gök cisimlerin kaynaklarının insanlığın ortak mirasının bir parçası olduğu ifade ediliyor. Buna göre bazı ülke ve özel kurumlar, uzay kaynaklarının insanlığın yararına kullanılabileceğini savunuyor. En son 2015'de ABD'de kabul edilen Space act yasası, Amerikan vatandaşlarına uzayda ticari aramalar yapmaları ve buldukları madenleri çıkarmalarına hak tanındı. Söz konusu yasa, Dış Uzay Anlaşması ile ters düştüğü gerekçesiyle eleştiriliyor. Uzay madenciliğinin fizibil olabilmesi için birçok alanda yeni icatlar ve inovasyonlar gerçekleşmesi gerektiğini aktaran Yıldız, \"Yeniden kullanılabilir roketleri icat edeli şurada ne kadar oldu? Dün bir bugün iki. Uzaya bir şey çıkarmak hala çok masraflı. Bir kilo bile hala 30 bin dolara mal oluyor.\" diyerek teknik olarak da meselenin henüz gerçekçi olmadığına vurgu yaptı. NASA'da benzeri çok sayıda fikir olduğunu ancak henüz madencilik yapma anlamında somut aşamaya geçmiş proje olmadığını belirten Yıldız, çıkan haberlere temkinli yaklaşmak gerektiğine inanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzayda-sanilandan-daha-az-madde-var", "text": "Standard kozmolojik modele göre evrenimiz yaklaşık 13,8 milyar yıl önce, ilk patlamadan sonra genleşmeye başladı. Kütle çekim kuvvetleri nedeniyle madde, örneğin galaksi kümesi gibi daha büyük yapılar şeklinde birleşti. Bu yüzden maddenin uzaydaki dağılımı, evrenin ne şekilde geliştiğini gösteren önemli bir ipucu. Fakat son bir araştırmanın sürpriz sonuçları, evrende ne kadar maddenin bulunduğunun ve bu maddenin gerçekte ne şekilde dağıldığının hala kesin olarak bilinmediğini gösterdi. Hollandalı, İngiliz, Avustralyalı, İtalyan, Maltalı, Kanadalı ve Alman bilim insanlarından oluşan ekip, evrendeki maddenin bugüne dek sanılanın aksine daha basit ve daha az yapılandığını buldu. Ekip, evrendeki maddenin yoğunluğunu ve dağılımını belirlemek için Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'ndeki VLT tarama teleskopuyla gözlem yaptı. Değerlendirme için kullanılan görüntüler dolunayın 2200 misli büyüklükteki bir alanı kaplıyor. Burada bizim için galaksilerin uzun eksenlerinin hangi yönde olduğunu görmekti. Görüntülerdeki milyonlarca galaksinin evrendeki ilk doğrultuları tamamen rastlantısal. Bu rastlantısal dağılımda ölçülen oynamalar ise zayıf kütleçekimsel merceklenmeyle alakalı. Büyük kütleler ışığı hafifçe saptırıyor. Tıpkı kavisli biçimi nedeniyle bir şarap kadehinin, arkasındaki görüntüyü değiştirmesi gibi, kütleçekimsel merceklenme de galaksilerden yansıyan ışığı bozar. Evrendeki maddenin büyük bir kısmı, yıldız, toz veya gaz olarak görünmez, bu yüzden de karanlık madde olarak isimlendirilmiştir. Fakat kütleçekimsel merceklenme sayesinde görülebilir biçimdeki büyük kütlelerin ve karanlık maddenin nerelerde bulunduğu ve ışığı ne şekilde yönlendikleri belirlenebiliyor. Evrenin belli başlı bölgesindeki sapma açısı bilindiğinde, kütlelerin büyüklükleri hakkında bir fikir edinilebiliyor. Küçük kütleçekimsel merceklenmeler küçük kütlelere, büyük etkiler büyük kütlelere işaret eder. Araştırmacılar gökyüzünün farklı bölgelerinde bu ölçümleri yaparak, düşük ve yüksek yoğunlukları gösteren bir kütle dağılım haritası çıkarmışlar. Açıklamalara göre bu çalışma, zayıf kütleçekimsel merceklenmeye dayanan en kesin kozmolojik inceleme. Sonuçlar gerçekten de ilginç: Diğer araştırma gruplarının daha önceki sonuçlarının aksine evren sanılandan daha az madde içermekte. Özellikle de ESA'nın Planck uydularıyla gerçekleştirilen ve evrenin temel özelliklerini araştırmaya dayanan en önemli uzay misyonunun sonuçlarıyla örtüşmüyor. Yeni sonuçlara göre, evrendeki maddenin yaklaşık beşte birini meydana getiren karanlık maddenin kozmik ağı, bugüne dek sanılandan daha zayıf yapılanmış. Güncel sonuçlar ve diğer sonuçlar arasındaki bu tutarsızlık konuyla ilgili çalışmaları tetikleyebilir. Sonuç, ilk patlamadan sonraki teorik modelin iyileştirilmesine yardımcı olarak, modern evreni daha iyi anlamamızı sağlayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzayda-yuruyen-ilk-kadin-svetlana-savitskaya", "text": "33 yıl önce bugün Salyut 7 kozmonotu Svetlana Savitskaya, uzayda yürüyen ilk kadın oldu. Bir pilotun kızı olan Svetlana Savitskaya, çocukluğundan beri uçmayı hayal etmişti. Önce paraşütle atlamada dünya şampiyonu oldu, daha sonra test pilotu ve sonunda da bir kozmonot... Sahadaki başarıları eşsizdi ve uçma tutkusu ile rekabet edebilecek birisini bulmak çok zordu. Svetlana Savitskaya, 8 Ağustos 1948'de Moskova'da doğdu. Sovyet Hava Savunma Komutanı Yardımcısı Yeveniy Savitsky'nin kızı olarak ayrıcalıklı bir gençlik yaşadı. On altı yaşındayken, ailesinin izni olmadan paraşütle atlamaya başlamıştı. Babası bu ilgisini keşfettiğinde, ona destek oldu. 17. yaş gününe kadar 450 kez atlayış yaptı. 18 yaşında, en iyi Sovyet havacılık mühendisliği okulu olan Moskova Havacılık Enstitüsü'ne kayıt olurken pilotluk dersleri de alıyordu. 20 yaşına geldiğinde ise tek başına uçuş yapabiliyordu. Svetlana Savitskaya Havacılık Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra uçuş eğitmeni olarak çalıştı. 1970 yılında akrobasi alanında olmak üzere, havacılıkta 18 dünya rekoru kırdı. 1972'de Savitskaya yirmi çeşit uçak ile çalışmış ve 1.500 uçuş saati deneyimi yaşamıştı. Savitskaya, 30 Temmuz 1980'de kadın kozmonot grubunun bir parçası olarak seçildi. Kozmonot araştırmacısı olarak Salyut uzay istasyonu ve Soyuz-T uzay aracı üzerindeki uçuş görevlerine yönelik bir eğitim kursuna başladı. 19 Ağustos 1982'de diğer kozmonotlar Alexander Serebrov ve Leonid Popov ile birlikte Soyuz T-7 uzay aracı ile Salyut 7 uzay istasyonuna gitti. Birkaç deney yaptıkları 7 gün, 21 saat, 52 dakikalık görevden sonra Dünya'ya döndüler. Böylece Savitskaya, uzaydaki 53. kozmonot ve 2. kadın kozmonot oldu. 2 yıl sonra Soyuz T-12 uzay aracı ile ikinci uzay uçuşuna katıldı. 33 yıl önce bugün, 25 Temmuz 1984'te kozmonot Vladimir Dzhanibekov ile Salyut 7 istasyonunda kaynak deneyleri yapmak için, EVA denilen, araç dışı etkinlik gerçekleştirdi. Bu etkinlik 3 saat 35 dakika sürdü ve Savitskaya uzayda yürüyen ve iki kez uzaya giden ilk kadın oldu. 4118 Sveta asteroidi onun adını taşır. Dünya Kadınlar Günü nedeniyle sadece kadın kozmonotlardan oluşan ekibin komutanı olarak Salyut 7 istasyonuna gitmeleri planladıysa da, sonrasında iptal edildi. Savitskaya 1987'de uzay araçları ve uzayda kullanılan çeşitli malzemeler üreten Rus şirketi RKK Energiya'ya baş tasarımcı olarak atandı. Svetlana Savitskaya, uzay çalışmalarında bir kadının varlığının kesinlikle gerekli olduğuna inanıyor. Karma bir ekibin daha verimli çalıştığına dikkat çekiyor ve ekliyor: \"Ayrıca bir kadın, yörüngedeki bazı operasyonlar için daha uygun, mesela biyoteknolojide.\" Bilim insanları da, renk seçiciliği konusunda kadın gözünün erkeğe göre daha dikkatli olduğunu savunuyor. Kadınlar, daha geniş bir skalada renk ayrımı yapabiliyor, bu da uzaydaki maden yataklarını tespit edebilmek için çok önemli. Uzmanlara göre, bir kadının dikkati, astrofizik araştırmalarında hayati önem taşıyor. Kadınların uzay çalışmalarında ön plana çıkmasıyla, \"erkek işi\" mi yoksa \"kadın işi\" mi tartışmaları önemsiz hale geldi. Ancak bu herkesin uçabileceği anlamına gelmez, sadece profesyoneller uçabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzaydan-cine-getirilen-celtik-tohumlari-filizlendi", "text": "Çin'in Chang'e-5 keşif aracıyla 23 gün süren uzay yolculuğunu tamamlayan yaklaşık bin 500 çeltik tohumu, Çin'in güneyindeki Guangdong eyaletinin Guangzhou kentindeki bir serada filizlenerek yapraklarını açtı. Tohumlar, geçtiğimiz Kasım ayında 760 bin kilometreden fazla yol kat ederek Ay'a ulaştıktan sonra 17 Aralık'ta Dünya'ya geri dönmüştü. Tedarikçileri olan Güney Çin Tarım Üniversitesi'nin Bitki Uzay Islahı ve Ulusal Mühendislik Araştırma Merkezi'ne teslim edilen tohumlar, Şubat ayı sonunda Guangdong'da ekilmişti. SCAU Bitki Uzay Islahı ve Ulusal Mühendislik Araştırma Merkezi'nin Müdür Yardımcısı Guo Tao, Guangdong'un Çin'in üstün ekolojik koşullara sahip önemli çeltik yetiştirme bölgelerinden biri olduğunu belirterek, \"Guangdong'un çeltik üretiminde de uzun bir geçmişi var. Yolculukları sırasında Van Allen kuşaklarından geçen tohumlar, şiddetli güneş lekesi aktiviteleriyle karşılaştı. Tohumlardan bazıları, kozmik radyasyon ve sıfır yer çekimine maruz kaldıktan sonra mutasyona uğrayıp dünyada ekildiklerinde daha yüksek verim ve kalite elde edebilir. Bu, derin uzay ortamında yapılan türünün ilk deneyi olma özelliği taşıyor\" dedi. Tao, Güney Çin Tarım Üniversitesi'nin 1996'dan beri uzay ıslahı yaptığını ifade ederek, \"Bugüne kadar 24 uzay uçuşu gerçekleştirdik ve 57 yeni çeltik türü ürettik. Bu araştırma, ülkemizin uzay ıslahı alanındaki seviyesine liderlik ediyor\" diye konuştu. Çinli araştırmacı söz konusu çeltik tohumlarının bir \"uzay ailesine\" doğduğunu belirtti. Tao, \"Bunlara 'ebeveynleri' de uzay ıslahı ile seçildiğinden, uzayda yetişen ikinci nesil çeltik tohumları diyebilirsiniz. Chang'e-5 keşif aracıyla yolculuk eden çeltik tohumlarının, bu kez ebeveynlerini geçmesini ve daha iyi çeltik çeşitleri haline gelmelerini umuyoruz\" ifadelerini kullandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/uzayin-kesfi-suruyor", "text": "Uzay keşiflerinin yılı diyebileceğimiz bir yılı geride bıraktık. Kara delik fotoğrafının elde edilmesinden öte gezegen keşiflerine, Ay'a geri dönüş projelerinden evrenin oluşumuna yönelik birçok gizi içinde barındıran asteroit araştırmalarına kadar 2019'un en önemli uzay çalışmalarını hatırlayalım. Şöhretli astrofizikçi Carl Sagan'ın Bir yerlerde inanılmaz bir şey keşfedilmeyi bekliyor. sözü, Ay ve Mars misyonlarının ardından hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. Geride bıraktığımız yıl, uzay keşifleri açısından verimli bir yıl oldu. Öte gezegenler, asteroit araştırmaları ve tabii ki kara delik fotoğrafı, yeni keşiflerin odak noktasıydı. 2019 aynı zamanda Ay'a geri dönüş projelerinin başlangıç yılıydı; Çin, Hindistan ve İsrail başta olmak üzere birçok Ay görevi, uzay ajanslarını sadece bilim haberciliği yapan mecraların değil, The New York Times'tan The Guardian'a kadar birçok önemli gazetenin manşetine taşıdı. Bilimsel ve teknolojik gelişimin bizi uzayda nerelere götürdüğüne göz atıyoruz. Son dönemin şüphesiz en önemli uzay keşiflerinden birine bakıyorsunuz. Elde edilen ilk kara delik fotoğrafından bahsediyoruz. Diğer gelişmelere oranla daha meşakkatli ve uluslararası bir çabanın eseri olması, kara delik fotoğrafını 2019 uzay keşifleri arasında öne çıkarıyor. Bu başarı, on yıldan uzun süren bir çalışmadan sonra Event Horizon Teleskobu'nun topladığı verilerin işlenmesiyle mümkün oldu. Kara delik fotoğrafının hikayesini, İstanbul ziyareti sırasında ekibin önemli bir parçası olan Prof. Dr. Feryal Özel'den dinlemiş ve dergimizde yer vermiştik. Özel, bu çalışmanın teori ve hesaplama kısmındaydı. Meslektaşları ise teleskobun inşası ve veri toplamaya odaklandı. Onlarca bilim insanının ortak çabasıyla ortaya çıkan bu ikonik resim, evrenimizin nasıl işlediğine dair temel bir teoriyi de doğrulamış oldu: Einstein haklıydı! 2019, Ay'a geri dönüş görevlerinin yılı oldu desek hata etmiş olmayız. 1972'deki son Apollo görevinden beri ayak basılmayan Ay, uzay bilimcilerin yeniden gözdesi haline geldi. Rusya, ABD ve Çin'den sonra Ay'a inmeyi başaran dördüncü ülke olmayı amaçlayan Hindistan, Ay'ın Güney Kutbu'na iniş görevi (Chandrayaan-2) ile İsrail ise özel sektör girişimi bir uzay aracı ile Ay'a inmeyi denedi. Ancak iki ülke de son anda uzay araçlarıyla bağlantılarını kaybederek başarısız oldu. Bununla birlikte özellikle ABD ve Rusya'nın uzay ajansları önümüzdeki yıllarda Ay'a insanlı olarak yeniden gitmeyi ve hatta istasyon kurmayı hedefliyor: Yeniden dönüşün hedefi evrenin keşfine yönelik daha net sinyaller almak ve diğer gezegen keşifleri için yakın istasyon kurmak. Bilimin heyecan verici olmasının en büyük sebebi, her an kabullerimizi yıkma olasılığı olsa gerek. Bunlardan birine daha 2019'da tanıklık ettik: Daha önce 79 uyduyla Jüpiter'in en çok uyduya sahip gezegen olduğu düşünülüyordu. Yanılıyorduk. Uluslararası Astronomi Birliği'ne bağlı Küçük Gezegen Merkezi'nin açıklamasına göre, görüntülenen 20 yeni uyduyla Satürn, Güneş Sistemi'ndeki uyduların en fazlasına sahip gezegeniydi. Bu keşifle birlikte gezegenin uydu sayısı 82 olarak güncellendi. ABD'nin başkenti Washington'daki Carnegie Enstitüsü'nden astronom Scott Sheppard, bunun geçici bir durum olmadığını ve Satürn'ün bu unvanı korumaya devam edeceğini söylüyor. Çünkü Satürn'ün yaklaşık 100 uydusu olduğunu tahmin ediyor. NASA'nın Mars'taki yüzey aracı InSight, 300'den fazla deprem tespit etti. Söz konusu keşifler, kızıl gezegenin geçmişine ışık tutarak kızıl gezegenin gizli jeolojisini ortaya çıkarıyor: Toprak yapısı beklenenin uzağında. InSight, iniş yapmış olduğu Mars ekvatoruna yakın bölgeden, günde yaklaşık iki deprem tespit ediyor ve bu oran artıyor. Bilim insanları, bu depremleri, gezegenin kabuk, manto ve çekirdek katmanlarını deşifre etmek de dahil olmak üzere Mars'ın yeraltı yapısını araştırmak için kullanmayı amaçlıyor. Mars'ta şimdiye kadar tespit edilen bu depremler, Dünya ve Ay dışında tespit edilen ilk depremler olarak da tarihe geçti. Mars'ta tespit edilen depremlerin çoğu küçük, hatta Dünya'da hissedilecek olanlardan çok daha küçük. Ancak ikisi, bilim insanlarının onları kaynaklarına kadar izleyebilecekleri denli büyüktü; neredeyse 4 büyüklüğünde... Görevden elde edilen diğer erken bulgular, her gece aracın etrafında görünen gizemli manyetik titreşimleri içeriyor. Bu tür sismik sinyallerin incelenmesi, bilim insanlarının Mars'ın derin iç yapısını daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir. Dünya'daki sarsıntılardan farklı olarak Mars'taki yeraltı aktivitesinin, soğudukça gezegenin büzülmesinden kaynaklandığı düşünülüyor. Arrokoth ile tanışın: Kendisi, şimdiye kadar keşfedilen Dünya'ya en uzak cisim. 1 Ocak'ta NASA'nın New Horizon uzay aracı tarafından Kuiper Kemeri'nde ziyaret edilen nesnenin ilk adı Ultima Thule'ydi. Artık resmen Arrokoth olarak biliniyor. Tam 34 kilometre genişliğinde. Colorado'daki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Yeni Ufuklar Baş Araştırmacısı Alan Stern, Arrokoth' adı, gökyüzüne bakmanın ve ötedeki yıldızlar ile bize uzak dünyaları merak etmenin ilhamını yansıtıyor. ifadelerini kullandı. Kimine göre kardan adam kimine göre de bir cesede benzetilen Arrokoth'un garip şeklinin kökenlerini ortaya çıkarmak, evrenin oluşumunun ilk aşamalarına dair fikirler verebilir. NASA'dan Lindsay Keller, 2019'da ilginç bir buluşa imza attı. Keller, NASA'nın stratosferden topladığı parçacıkların bir kısmının Kuiper Kuşağı'ndan gelebileceği ortaya çıkardı. Her yıl Dünya'nın stratosferinde yaklaşık 40.000 ton uzay tozu biriktiği düşünülüyor. NASA da 1970'lerden bu yana örnek toplamak için balon ve uçakları kullanıyor. Sadece birkaç on mikrometre genişliğinde olabilen bu partiküllerin, Güneş'e Jüpiter'den daha yakın kuyruklu yıldızlardan ve asteroitlerden geldiği düşünülüyor. Ancak Keller, bu partiküller için farklı bir görüşe sahip. Keller, 21 Mart'ta Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansı'nda yaptığı konuşmada, bu parçacıkların bir kısmının Neptün ötesindeki yörüngedeki buzlu cisimlerin bulunduğu Kuiper Kuşağı'ndan gelebileceği ortaya çıkardı. Bu parçacıkları yakından incelemek, Kuiper Kuşağı'ndaki gizemli cisimlerin ne kadar uzaktan geldiği ve ne şekilde oluştuğunu ortaya çıkarabilmesi açısından önem taşıyor. Yeni nesil dış gezegen avcısı iş başında! NASA'nın Geçiş Halindeki Öte Gezegen Araştırma Uydusu , görevinin ilk yılında önemli keşiflere imza attı. Uydu, ilk birkaç aylık gözleminde tam sekiz öte gezegen buldu. Bunlardan bazıları, astronomların daha önce gördüklerinden farklı. Örneğin, saf su kadar yoğun bir öte gezegen olan LHS 3844b, yaklaşık 540 C sıcaklığa sahip tam bir lav gezegeni. Nisan ayının başında göreve başlayan TESS, temmuz ayında gözlemlerine başlamıştı. Ekim ayında görevi sona eren Kepler teleskobunun ardılı olan TESS, yıllar boyunca tek bir gökyüzü parçasını gözlemleyen Kepler'in aksine, her ay yeni bir gökyüzü segmentini tarıyor. Uydu, iki yıl boyunca Dünya'nın yörüngesinden görülebilen gökyüzünün tamamını taramış olacak. Dinozorların nasıl yok olduğuna yönelik farklı teoriler bulunsa da bilim insanları tarafından en çok kabul göreni, yaklaşık 65 milyon yıl önce Dünya'ya çarpan bir asteroit senaryosuydu. Yapılan yeni bir çalışmaya göre, söz konusu çarpışma, Meksika Körfezi'nden yayılan devasa bir tsunamiye de neden oldu. Çarpmanın etkisi büyük bir ekolojik yıkımda karşılığını bulacaktı. Araştırmacılara göre bu asteroit sadece dinozorları etkilemedi, aynı zamanda şok dalgalarını tetikledi ve atmosfere çok miktarda sıcak kaya ve toz yaydı. Bu da sürtünme sebebiyle orman yangınlarını başlattı ve canlı hayvanları küle çevirdi. Bu parçacıklar atmosfere de süzüldü ve yıllarca Güneş ışınlarının gelmesine engel oldu. Böylelikle bitkileri ve onları yiyen hayvanları da öldürdü. Cretaceous-Paleogene olarak adlandırılan 14 kilometre genişliğindeki Chicxulub asteroidinin böylesi bir yokoluşa sebep olduğu zaten biliniyordu. Ancak tsunami bulgusu çok yeni. Michigan Üniversitesi'nden dünya ve çevre bilimleri araştırmacısı Molly Range, Chicxulub asteroidinin Dünya üzerinde çok büyük bir tsunamiye neden olduğunu söylüyor. Japonya Uzay Ajansı'nın ilk Hayabusa sondasının, 2010'da Itokawa asteroidinden parça toplayarak dönmesinin ardından Hayabusa2 görevinin, Dünya'ya asteroit getirecek ikinci uzay aracı olması bekleniyor. Hayabusa2, şubat ayında örnek toplamak için Ryugu asteroidine indi. Bilim insanları, 13 Kasım'da eve dönüş yolculuğuna başlayan Hayabusa2'nin 2020'nin sonlarında Dünya'ya inmesini bekliyor. Başka bir örnek toplayıp Dünya'ya geri getirme görevi olan NASA'nın OSIRIS-REx aracı ise halen asteroidinin etrafında dönüyor. Uzay aracı, Aralık 2018'de Bennu asteroidine ilk geldiğinde kayalarla dolu sağlam bir yüzeyle karşılaştı. Kötü haber şu ki araç, daha çok plaj benzeri arazide gezinmek için tasarlanmıştı. OSIRIS-REx'in Bennu'dan toplayacağı örneklerin 2023 yılında geri gelmesi ve parçaların, Dünya'daki yaşam için moleküler bir başlangıç paketi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkarabileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/ve-gunesimiz-uyandi", "text": "29 Mayıs 2020'ye ait bu fotoğrafta, 2017 sonbaharından bu yana yaşanan en büyük ışın patlaması görülüyor. Işının uzantıları özellikle de güneşin sol üst kenarında çok belirgin. Bu parlama güneşimizin yeniden uyanışını ve yeni bir etkinlik döngüsünü müjdeleyen güneş lekelerinden çıkıyor. Güneşimizin etkinliği bir döngüyü takip eder. 11 yıllık bir arayla sakin bir evre ve çoğalan güneş lekeleri yaşanır. Güneş maksimumu yaklaştığında sık sık güneş fırtınaları yaşanır. Bu dönemde uydular ve iletişim sistemlerinde bozukluklar yaşanırken, güneş etkinliklerinin en düşük olduğu zamanlarda da iklimde soğuma meydana gelebilir. Ancak burada sorun şu: bir güneşim maksimuma mı yoksa minimuma mı ulaştığı sonrasında anlaşılabiliyor. Bu yüzden astronomların güneşimizi sürekli takip etmek zorundalar. Son aylarda güneşimizin göreceli olarak minimuma ulaştığı sanılıyordu. Fakat Solar Dynamics Observatory gözlemevinin görüntülerinde, güneşin arka yüzünde büyük bir güneş lekesi grubunun oluştuğu görülüyor. Manyetik açıdan son derece etkin olan bu bölgeler dünyamızdan henüz görülmese de güneşin dönüşüyle bize doğru yöneleceklerdir diyor araştırmacılar. Yeni güneş lekelerinin etkin olduğu, 29 Mayısta alınan görüntülerden anlaşılıyor. Bu resimde güneşin sol üst kenarında M sınıfı güneş püskürtüsü seçiliyor. Bu ışın patlaması ikinci büyük kategoriye aittir. Her ne kadar türünün en kuvvetlisi olmasa da 2017 sonbaharından bu yana ki en büyük ışın patlaması diyor NASA. Bu da güneşimizin yeniden uyanarak daha büyük bir etkinlik evresine gireceği anlamına gelebilir. Eğer bu tahmin kanıtlandığı taktirde, bu 25. güneş döngüsünün başlangıcı olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/venusun-atmosferinde-yasam-var-mi", "text": "Bu, sıradışı bir olasılık, Venüs gezegeninin etrafında dolaşan bulutlarda canlı organizmaların dolanıyor olması. Ancak gezegenin atmosferinde açıklayamadıkları bir gaz keşfeden astronomi uzmanları, şimdi bunu değerlendiriyor. Tespit edilen Fosfin gazı, bir fosfor ve üç hidrojen atomundan oluşan bir molekül. Fosfin, penguen gibi hayvanların bağırsaklarında ya da oksijenin az bulunduğu bataklık gibi ortamlarda bulunuyor ve dünyada yaşamla özdeşleştiriliyor. Fosfini endüstriyel olarak da üretebilirsiniz, ancak Venüs'te fabrika da ve tabii penguen de yok. Peki bu gaz, neden gezegenin yüzeyinden 50 kilometre yükseklikte? Cardiff Üniversitesi'nden Prof. Jane Graeves ve çalışma arkadaşları bu soruyu soruyor. Nature Astronomy adlı bilimsel yayında yer alan makalelerinde Venüs'teki fosfin gözlemlerini ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Aynı zamanda, bu molekülün doğal, biyolojik olmayan bir kökenden geldiğini göstermek için yaptıkları araştırmaları da. Ancak şu an afallamış haldeler. Venüs ve gezegendeki koşullar hakkında bildiğimiz şeyler düşünüldüğünde, kimse fosfinin nasıl biyolojik olmayan bir şekilde oluşabileceğini açıklamıyor. Bu da bir yaşam kaynağının değerlendirilen olasılıklardan biri olmasını beraberinde getiriyor. Greaves \"Tüm kariyerim boyunca, Evren'in başka bir yerlerinde yaşam arayışıyla ilgilendim, dolayısıyla bunun mümkün olması bile beni çok şaşırttı. Gerçekten, diğer uzmanları bizim kaçırdığımız şeyi bulmalarına teşvik ediyoruz. Makalemiz ve verilerimiz erişime açık, bilim böyle yapılıyor\" dedi. Profesör Greaves'in ekibi, fosfini ilk olarak Hawaii'deki James Clerk Maxwell teleskobunu kullanarak buldu, daha sonra da varlığını Şili'deki Atacama Büyük Milimetre-Submilimetre Telesmkopu ile teyit etti. Gaz, 50-60 kilometrelik yükseklikte bulundu. Gaz miktarı küçük, her bir milyar atmosfer molekül başına 10 ila 20 partikül tespit edildi, ancak bu bağlamda büyük bir miktar. Güneş sistemimizde yaşam arayışında Venüs listenin başında değil. Dünya'ya kıyasla, tam bir cehennem çukuru. Atmosferinin yüzde 96'sı karbon dioksitten oluşuyor. Yüzey sıcaklıkları ise 400 derecenin üzerinde. Gezegene inen uzay araçları, sadece birkaç dakika dayanabildi. Yani, Venüs'te gerçekten yaşam varsa bu 50 kilometre yükseklikte olabilir. Bulutlar yüzünden. Bulutlar kalın ve asıl olarak sülfirik asitten oluşuyor. Bu da dünyadaki canlı organizmaları oluşturan hücresel yapıların yaşayamayacağı bir ortam. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Dr. William Bains, ekibin biyokimya uzmanı. Venüs'te olması beklenen çeşitli madde kombinasyonları üzerine çalıştı. Bains, Venüs'teki mikropların sülfirik asitte hayatta kalabilmeleri için ya bilinmeyen, çok farklı bir biyokimya geliştirdiklerini ya da bir tür zırhları bulunduğunu söylüyor. Bains \"Kendilerini teflondan daha sert bir şeyle kaplayan bir bakteriden bahsediyoruz. Peki ne yiyorlar? Nasıl gaz değişimi yapıyorlar? Gerçek bir paradoks\" diyor. 2016'da Hawaii'deki JCMT teleskobuyla gözlem yapmışlar ve çok zayıf bir sinyal tespit etmişler! Yeşil ile gösterilen tayf! Bana göre gayet güzel bir gürültü resmi. JCMT'de çok defa gözlem yaptım, ben olsam bu tayfa pirim vermezdim. Çekmecem böyle gözlemlerle dolu. Ozon gazını gördüğümüz yerde yaşam var diyebilir miyiz? Hayır, diyemeyiz. O nedenle bolluğu az ama yaşam sayesinde var olan moleküller aranmalı. İddia edilen fosfin de böyle, yani ya canlılar tarafından ya da laboratuvar şartlarında oluşuyor diyorlar. İddialarına göre buldukları oran çok yüksek, Venüs sıksa bu kadar fosfin üretemez diyorlar. İyi madem, o zaman şu soruyu sorarız. Peki PH3'ü üretebilen bütün kimyasal network'ler biliniyor mu? Elbette bilinmeyen başka kimyasal yöntemler olabilir. Tamam, hadi dedik, PH3 yaşam sayesinde oluştu. Bu bakteriler nerede yaşayacaklar? Venüs yüzeyindeki sıcaklık 500 C! Pişersin. Hatta basınç, Dünya'da su altında 900 metre aşağıda hissedeceğin basınç, şaftın kayar, yamulursun. O halde yaşam ihtimali yüzeyde değil, atmosferin 50-60 km gibi üst katmanlarında olabilir diye yıllardır düşünülüyor. Hatta neden Mars'a gidiyoruz, biraz da Venüs'e gitsek diyen soğuktan bunalmış Alaskalılar, NASA'ya Venüs üzerinde zeplin uçuralım diye fantazi yapıyorlar. Belki milyonlarca yıl önce Venüs böyle manyak bir ortam değildi. Üzerinde denizler olan, Dünya gibi basıncı, ortalama sıcaklığı olan bir gezegen idi. Sonradan bir şeyler olmuş ve cozutmuş olabilir. #MakeVenusColdAgain Kim bilir belki de Venüs'ün o yıllarında canlılar vardı! Yüzey ısınınca bu bakteriler atmosferde tutunmayı öğrendiler ve o zamanlardan beri Venüs'ün x, y koordinatlarında değil de, üst atmosferin belli bölgelerinde yaşamaya devam ediyorlar. Dolayısıyla rüzgarlarla sürekli savrulduklarından bütün atmosferi kaplamış olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yakin-komsuda-4-yeni-kayac-gezegen", "text": "Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan TRAPPIST teleskobu aracılığıyla ilk keşfedilen ötegezegenli yıldız olduğu için TRAPPIST-1 olarak adlandırılan ultrasoğuk cüce yeni bir sürpriz yaptı ve bizden 39 ışık yılı uzaklıktaki yıldız etrafında dört yeni kayaç gezegen daha keşfedildi. Böylece TRAPPIST-1 yıldızı etrafında döndüğünü bildiğimiz gezegen sayısı yedi oldu. Yıldız M sınıfı Ultrasoğuk Cüce Yıldız olarak adlandırılan yıldızlardan. Gezegenleri açısından ne kadar efektif olduğunun bir ölçüsü olan Efektif Sıcaklığı 2500 K. Bir kıyas ölçüsü olarak sunacak olursak, Güneş'in 5780 K civarında. Güneş'in kütlesinin %8'ine sahip; çapının ise %11'ine. Yani yıldız, hem küçük, hem de soğuk bir yıldız. Bu ölçüde bir yıldızın etrafında büyük gaz devleri ya da çok uzak yörüngelerinde dönen buzul gezegenler olmuyor. Keşfedilen yedi gezegenin yedisi de kayaç. İlk üçü, 2016 Mayıs'ında Nature dergisinde yayımlanan bir makaleyle duyurulmuştu. Yeni bulunan dört gezegen ise bugün NASA tarafından duyuruldu. Gezegenler heyecanlı özelliklere sahip. Her şeyden önce bu kadar küçük bir yıldız etrafında ilk defa Dünya ebatlarında gezegen bulundu. Gezegenlerin üçü yaşanabilir kuşakta bulunuyor. Büyük ihtimalle bazıları kütleçekim kilidi altında. Yani, tıpkı Ay'ın hep aynı yüzünü görüyor olduğumuz gibi, bir ihtimal bu gezegenler de yıldızlarına hep aynı yüzleriyle dönükler. Böylece bir yarısında hep gündüz, diğer yarısında da hep gece yaşanan gezegenler olabilirler. Bu çetin iklim şartları ve zor rüzgarlar anlamına geliyor olabilir. Bu arada gezegenlerin tamamı, Güneş Sistemi'nin birinci gezegeni Merkür'ün Güneş'e olan uzaklığından daha yakın yıldızlarına. Birbirlerine de oldukça yakınlar, öyle ki, bu gezegenlerden birinde ikamet etseydiniz, komşu gezegenin yer şekillerini rahatlıkla görebilirdiniz. Gezegenlerin yaşanabilir kuşakta olması nispeten yakın bir sistemde yaşam olasılığı hakkında heyecan yaratsa da; 2016 Mayıs ayında sistemde keşfedilen ilk üç gezegenden ikisinde Hubble'ın yaptığı gözlemler, kuuvetle muhtemel atmosfer olmadığını söylüyor. Açıkçası atmosfer eksikliği, bildiğimiz anlamda bir yaşam olasılığını düşürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yakinimizda-iki-yeni-super-dunya-kesfedildi", "text": "Aslında kozmik komşu bölgemizde çok sayıda dünyaya benzer ötegezegen var. Ancak bunların üzerinde ne gibi koşulların hüküm sürdüğü ve atmosferlerinin nelerden oluştuğu hala pek bilinmiyor. Nitekim teleskopların çözünürlüğü henüz yeterli değil. Fakat NASA'nın yeni James- Webb uzay teleskopuyla bu durum değişecek gibi. Çünkü enfraruj optikleri ötegezegenlerin atmosferi hakkında bilgi verecek kadar güçlü. Ve teleskop Temmuz ayından itibaren göreve başlayacak. Granada Astrofizik Enstitüsü'nden Rafeal Luque yönetiminde uluslararası bir ekip, şimdi heyecan verici bir bulguya ulaştı. Araştırmacılar TESS uzay teleskopuna ait verilerin değerlendirilmesi sırasında otuz üç ışık yılı uzaklıktaki Kırmızı Cüce HD 260655'in ışık eğrisinde dikkat çekici özellikler fark etti. Yıldız ışığının periyodik olarak gölgelenmesi, bu yıldızın önünden geçen iki gezegenin olabileceğini gösteriyordu. Bunu öğrenmek isteyen araştırmacılar yıldızda düzenli olarak meydana gelen gölgelenmeleri, Kırmızı Cüce'yi son yirmi yılda gözlemleyen yer teleskoplarının gözlem verilerini analiz ettiler. Ve Kırmızı Cüce'nin etrafında gerçekten de iki ötegezegenin döndüğü anlaşıldı. Peki bunlar ne tür ötegezegen olabilirdi? Geçişler gezegenlerin kütleleri hakkında değil, yalnızca büyüklükleri hakkında bilgi verdiğinden, araştırmacılar ayrıca Kırmızı Cüce'nin radyal hızına ilişkin ölçüm verilerini de kullandılar. Spektrumda okunabilen yıldızın salınımları, uyduların kütle çekimiyle çekildiğini ve bu uyduların ne kadar ağır oldukları konusunda sonuçlar vermektedir. Sonuca göre HD 260655, iki süper dünyaya sahip. İçte yer alan HO 260655b yıldızını çok yakın bir mesafede sadece 2,7 günde çevreliyor. Dünyamızdan iki kat fazla kütleye sahip bu gezen aynı zamanda dünyamızdan 1,2 misli büyük. Yoğunluk açısından da dünyaya çok benzemesine karşın, 435 derecelik sıcaklığıyla yaşam için elverişli değil. İkinci ötegezegen HD 260655c, yıldızının çevresini biraz daha uzak mesafeden 5,7 gün içinde tamamlıyor. Yüzeyindeki sıcaklık 284 derece olan bu gezegen de dünyamızdan 1,5 misli büyük ve üç kat kütleye sahip. Bu açıdan bakıldığında HD 260655c de olasılıkla bir süper dünya. Araştırmacılar yeni keşfedilen gezegenlerin, merkezi yıldızın göreceli olarak yüksek parlaklığı nedeniyle diğer atmosferik araştırmalar için mükemmel bir hedef olduğunu söylüyorlar. Bu analizler, araştırmacıların HD 260655'in çevresindeki her iki gezegenin atmosferlerinin bileşimi ve yapıları hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmenin yanı sıra, genele olarak Dünya benzeri gezegenlerin evrimini biçimlendiren faktörler hakkında değerli bilgiler elde etmelerini sağlayabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yasamin-yapi-taslari-uzay-benzeri-bir-ortamda-gozlendi", "text": "Yaşamı oluşturan moleküllerin kaynağı nedir? Belki kaynak yaşadığımız gezegendir? Dünya'da ortaya çıkan küçük organik moleküller zamanla protein ve karbonhidrat gibi büyük moleküllere dönüşmüştür. Belki de kaynağı dünya dışıdır ve Güneş Sistemi'mizden gelmişlerdir? Journal of Chemical Physics'te yayımlanan yeni bir araştırma, radyasyonla dolu soğuk, uzay-benzeri bir ortamda küçük moleküllerin oluşabileceğini gösteriyor. Kanada Sherbrooke Üniversitesi'nden araştırmacılar, metan ve oksijen içeren ince buz filmlerini elektron ışınlarına maruz bıraktıkları bir uzay ortamı oluşturdu. Elektronlar veya diğer radyasyon formları buzlara çarptığında gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucunda yeni moleküller oluştu. Elektron uyarımlı desorpsiyon , X-ışını fotoelektron spektroskopisi ve sıcaklık programlı desorpsiyon gibi çeşitli gelişmiş teknikler kullanılan deneyler, uzayın yüksek vakum koşullarını taklit eden bir ortamda gerçekleştirildi. Yıldızlararası ortamda yoğun toz taneleri ve soğuk moleküler bulutlar çevresinde çeşitli buz türleri bulunuyor ve kuyruklu yıldız, asteroit ve ay gibi nesneler varlıklarını böyle bir ortamda sürdürüyorlar. Deneyde metan ve oksijen içeren donmuş filmler kullanılmasının nedeni işte bu benzer ortamı yaratmaktı. Uzaydaki bu çok soğuk yüzeylerin hepsi manyetik alanların bulunduğu çeşitli formlardaki radyasyona maruz kalırlar ve güneş rüzgarları, yüklü parçacıkları bu donmuş nesnelere doğru hızlandırırlar. X-ışınları veya ağır partiküller gibi yüksek enerjili ışımalar, madde ile etkileşime girdiklerinde çok miktarda ikincil elektron açığa çıkarırlar. Düşük enerjili elektronlar olarak da bilinen bu elektronlar, kimyasal reaksiyonları artıracak kadar enerji yüklüdürler. Daha önceki çalışmalar, uzayda meydana gelebilecek reaksiyonlarda ultraviyole veya diğer radyasyon türlerinin etkisine bakmıştı; ancak bu çalışmada ikincil elektronların rolü ilk kez ayrıntılı olarak incelenmiş oldu. Sonuç olarak, LEE'lere maruz kalan donmuş filmlerde çeşitli küçük organik moleküllerin ortaya çıktığı tespit edildi. Etanolün oluştuğuna dair doğrudan; metanol, asetik asit ve formaldehit de dahil olmak üzere diğer birçok küçük organik molekülün oluştuğuna dair ise dolaylı kanıtlar bulundu. Yani, yaşamın yapı taşlarının, radyasyona maruz kalan buzlu yüzeylerde ikincil elektronlar yardımıyla ortaya çıkmış olması gerçekten de mümkün gözüküyor. Yüksek enerjili (>50 eV) fotoelektronlar 'birincil' kabul edilirken, fotoelektronlar tarafından serbest bırakılan elektronlar 'ikincil'dir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yeni-cift-yildiz-sistemleri-kesfedildi", "text": "Çinli bir gökbilimcinin liderlik ettiği uluslararası bir ekip, ortak kütle merkezleri etrafındaki bir yörüngede hareket eden iki yıldızdan oluşan ender görülen çift yıldız sistemlerinin iki yeni örneğini tespit etti. Uluslararası ekibin lideri Tsinghua Üniversitesi'nden Zhu Wei, Bernhard-1 ve Bernhard-2 olarak adlandırılan iki sistemin de merkezi yıldızların yörüngelerine belli bir açı oluşturan olağandışı bir gaz ve toz diskiyle çevrili olduğunu söyledi. Araştırmanın bulguları, Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlandı. Yıldızları saran yoğun gaz veya gezegen öncesi disk aynı yörünge düzleminde bulunuyor; tıpkı güneş sistemindeki gezegen ve uyduların çoğunun aynı yörünge düzlemine sahip olduğu gibi. Ancak Zhu, yıldızın çevresindeki diskin aynı yörüngeyi paylaşan yıldızların düzlemine belli bir açıyla düştüğü yeni keşfedilen çift yıldız sistemlerinin ender görülen türden olduğunu söyleyerek diskin bu eğiklik yüzünden bir topaç gibi hareket ettiğine işaret ediyor. Zhu, disk bu şekilde hareket ettiğinde Dünya ile çift yıldızlar arasında onlarca yıl süreyle hareket ettiğini ve bunun da çift yıldızların parlaklığının düzenli olarak değişiklik göstermesine neden olduğunu söyledi. Dünyadan bakıldığında çift yıldızlardan birisi yıldızı çevreleyen diskin arkasında kalınca sistemler sönükleşiyor. Yıldız Dünya'dan yeniden gözlemlenebildiğinde sistemin parlaklığı da normale dönüyor. Çalışmanın bulgularına göre Bernhard-1'in sönük kaldığı süre her 192 günde bir tekrar etmek üzere 112 gün, Bernhard-2'nin sönük kaldığı süre ise her 62 günde bir tekrar etmek üzere 20 gün sürüyor. Zhu, iki çift yıldızlı sistemin Dünya'dan 3.000 ila 10.000 ışık yılı uzakta yer aldığını ve bu sistemlerin keşfinin gezegenlerin nasıl oluştuğunun anlaşılması açısından büyük öneme sahip olduğunu söyledi. Araştırma Çin ve başka ülkelerden profesyonel ve amatör gökbilimcilerin yanı sıra araştırmacılarla işbirliği yapılarak gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yeniden-programlanabilir-ilk-uydu-yorungede", "text": "İster hava durumu olsun, ister iletişim veya GPS, artık uydu olmadan hiçbir şey yapılamıyor. Uydular bilgi alışverişini kolaylaştırdığı gibi dünyadaki süreçlerin takip edilmesinde yardımcı oluyorlar ve ulaşılması zor olan yerleri haritalandırıyorlar. Dünyamızın etrafında şu sıralar neredeyse 3400 tane etkin uydu dönüyor. Şimdi ise bunlara yeni bir uydu daha ekleniyor. Fransız Guayana'sından fırlatılan Eutelsat Quantum'un özelliği , çalışır vaziyetteyken yeniden programlanabiliyor olması. Yörüngedeyken dünyadan yeniden programlanacak olan uydu yeni görevleri yerine getirebilecek. Eutelsat Quantum yazılımla yeniden programlanabilen dünyanın ilk ticari uydusu. Yeni uydu elektronik olarak dönebilen bir alıcı antene sahip ve 8 bağımsız, yeniden yapılandırılabilen ışın gönderiyor Ku-Band ile. Önceki telekomünikasyon uydularının aksine, bu radyofrekans ışınlarını dünyanın üzerindeki sabit alanlara yönlendirmez, bunun yerine yönelimlerini ve dolayısıyla telekomünikasyon kapsamını esnek bir şekilde değiştirebilir. Bu şekilde uydunun radyo emisyon konilerini neredeyse gerçek zamanlı olarak hareket ettirmesini ve örneğin, hareket halindeki gemilerde veya uçaklarda bulunan yolculara bilgi iletilmesini sağlıyabilir. Buna ek olarak girişim alanlarına veya kasıtlı blokajlara esnek bir şekilde tepki verebilir ve ayrıca iletim konisinin yoğunluğunu artan veri yüküne uyarlayabilir. Ariane-5 roketiyle fırlatılan uydu 36.000 kilometre yüksekliğe ulaştıktan sonra güneş panellerini açtı ve dünyadaki çalıştırıcısıyla iletişime geçti. Uydu 15 yıl boyu dünyanın yörüngesinde kaldıktan sonra dünyamızdan güvenli bir mesafede imha edilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/yer-cekimsizlik-beyni-degistiriyor", "text": "Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan dönen astronotları birçok hastalık riski bekler: Yüksek kozmik ışın yüzünden mesela kanser riski artarken, eksik olan yer çekimi nedeniyle kaslar zayıflar ve kemiklerde kalsiyum oranı düşer. Dolayısıyla da ileride osteoporoz tehlikesi da artar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi şimdi de uzun süre uzayda kalmanın beyni de etkilediği ortaya çıktı. Science Advances dergisindeki araştırma sonuçlarına göre uzayda uzun süre geçiren astronotların beyinleri değişiyor ve bu değişim dünyaya döndüklerinde de kalıcı oluyor. Araştırma çerçevesinde 6 ay veya daha uzun bir süre Uluslararası Uzay İstasyonu'nda kalan 11 erkek kozmonot incelenmiş. Kozmonotların beyinleri üç kez manyetik rezonans tomografisiyle kontrol edilmiş. İlk inceleme istasyona gitmeden önce, ikincisi dünyaya gelmelerinden hemen sonra ve üçüncü inceleme ise 7 ay sonra gerçekleştirilmiş. Görüntü veren sisteme göre 6 aylık yer çekimsiz bir ortamda bulunduktan sonra örneğin beyindeki sıvı dağılımında önemli bir değişiklik yaşanıyor. Ve kafatasının üst kısmının hemen altındaki bölgelerde daha az sıvı giderken, sırt omuriliği yönünde daha fazla sıvı birikiyor diyor uzmanlar. Sonuçta beyin-omurilik sıvısının dolaşımında problemler yaşanıyor. Bu olumsuzluk ise misyonun başında görme zorluğuna yol açıyor, çünkü göz basıncı önemli ölçüde artıyor. Araştırmacılar başka değişimler de tespit etmişler. Beyin sıvısındaki değişim beyin dokusunu da etkiliyor. Kozmonotların beyinlerindeki Sulcus Lateralis veya Sylvius oluğu bölgesinde ve beyin sıvısıyla dolu ventriküllerinde daha az gri maddenin bulunduğu görülmüş. Buna karşın daha yukarıda bulanan beyin bölgelerinde daha fazla gri madde birikmiş. Ancak buna rağmen kozmonotlarda nöronal semptomlar görülmemiş. Araştırmacılar bunların dışında kozmonotların beyninde, yani hareketlerden sorumlu olan bölgelerde yeni bir adaptasyon etkisi fark etmişler. Örneğin kaslara sinyaller gönderen serebral kortekste bulunan motor kortekste, araştırmaya göre beyin dokusunun kütlesi artmış. Beyin ve hareket aparatı dünyanın yer çekimine göre uyumludur. Yer çekimsiz ortamda hareket etmek ve nesneleri tutmak kozmonotlar için ilk başlarda çok zordur. Beyin bazı şeyleri öğrenmek zorunda ve buna göre uyum sağlar. Burada ilginç olan nokta şu: Kozmonotlar uzaydan döndükten 7 ay sonra bile beyinde yaşanan değişimler tümüyle yok olmamış. Bu değişimlerin kalıcı olup olmadığını sinirbilimciler iki yıl içinde tekrar incelemek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/zaman-bir-illuzyon-mu", "text": "Doğarız. Ölürüz. Bu iki olayı birbirinden ayıran süreye zaman deriz. Bu süreç kuşkusuz insan deneyiminin en temel özelliğidir; buna karşın onun tam olarak ne olduğunu söyleyemeyiz. Daha da kötüsü, fizik yasaları bize bu konuda yardımcı olamaz. Zamanın varlığı inkar edilemez ancak bunu nasıl deneyimlediğimizin fazla bir anlamı yoktur. Teksas Üniversitesi'nden Nobel Ödüllü fizikçi Steven Weinberg zaman ile ilgili çok eskilerden süregelen bir deyişi; zaman doğada her şeyin bir kerede olmasını engeller diye anımsatıyor. Biz ölümlüler için zaman; güneşin ve mevsimlerin geçişi, yaşlandıkça derimizin buruşmasıdır; anın geri döndürülemez biçimde ileriye doğru hareket etmesi ve kaçınılmaz şekilde geçmiş haline gelen bir gelecektir. Uzaydan farklı olarak zamanın, doğal bir düzeni vardır. Eğer A, B'yi etkiliyorsa, B her zaman daha ilerdedir. Bizim algıladığımız şekliyle zaman ise yaşamlarımızı düzene sokan akan bir varlıktır. Einstein'in, evrenine ilişkin bildiğimiz en geniş ölçekli teori olan izafiyet teorisinde tek bir nesnel metronom tıkırtısı yoktur. Zaman uzayla birlikte yumuşak, dört boyutlu uzay-zaman içine katlanır; geçişi ne kadar hızlı hareket ettiğinize ya da etrafı çevreleyen yer çekim alanının gücüne bağlıdır. Yine de, uzayın ve zamanın dört boyutunda, zaman nasılsa özel kalır. Deutsch bu durumu da Eğer size güneş sistemi gibi bir uzay bölgesinde neler olduğunu söylesem, başka bir zaman diliminde aynı bölgede neyin olacağını öngörebiliriz. Fakat aynı zaman diliminde başka bir uzayda neyin olacağını öngöremeyiz diyor Deutsch. Modern fiziğin diğer bir ayağı olan kuantum mekaniği, bu zaman görüşünü, göreliliğe tamamen karşıt bir resim oluşturarak, ayrı bir şey olarak güçlendirir. Burada, zaman içinde kapsüllenen tüm olayları görmenizi sağlayan nesnel bir \"tanrı gözü\" zamanı vardır ve gelecek de buna dahildir. Fakat gerçekliği hesaplanabilir tüm kuantum mekanik gözlenebilir şeyler buna bağlıdır ancak zamanın kendisi gözlenebilir değildir bu yüzden hesaplanamaz. Hatta, hatasız bir şekilde ölçülemez bile: kuantum belirsizlik prensibi, zaman içinde birbirine çok yakın iki olayın sırasını ayırt etmeyi imkansız kılar. Weinberg bunu, Sebepten önce gelen etkiye engellemek giderek zorlaşır diyor. Neticede, Kuantum teorisi, izafiyet ve kendi akıp giden zamanınız arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Deutsch her üç görüş de birbirleri ile çelişkili olmalarının ötesinde aynı zamanda sorunlular da diyor. Aslında daha parlak bir teori umudu var: Hem kuantum teorisi ve izafiyeti birleştirecek, hem de hatta zamanın gerçek doğasını aydınlatacak. Evren içinde olan herkese geçip giden zamanın bir yansılmasını sağlamak için doğal olarak evrimleştiğini gösterdiler. 2013 yılında yapılan deneyler, zamanın bir illüzyon şeklinde açığa çıktığı saptamasına belli bir destek sağladı. Eğer doğruysa, bazı zorluklara yanıtlar vermeye başlayabiliriz. Deutsch, Bizim algımız çok iri taneli bir ölçekte. Birlikte kalan ve dolaşan şeylerin çeşitliliğini görmüyoruz diyor. Bu hala spekülatif ve zamana ilişkin genel bir fizik teorisi olmaktan çok uzak. Fakat belki de bu konuya kafayı çok fazla takmamalıyız. Zamanı anlayışımızın miktarı, bizim hakkımızdaki gerçeği değiştirmeyecektir bu sınırlıdır. Şimdi en iyi sonucu almanın zamanı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/zehra-sayers-2019da-bbcnin-100-kadin-listesine-giren-turk-bilim-insani", "text": "BBC, 2019 yılının esin kaynağı olan ve etkili çalışmalarıyla tanınan 100 Kadın listesini belirledi. 100 Kadın çalışması bu yıl, \"Kadınların yöneteceği bir dünya nasıl olurdu?\" sorusuna odaklanıyor. Listede, Suriye'nin yeniden inşasını planlayan mimardan, NASA'da Mars helikopteri proje müdürüne kadar alanında uzman birçok kadın, 2030'da bizi nasıl bir yaşamın beklediğine dair öngörülerini paylaşacak. 2019 yılı 100 Kadın listesinde mafyaya karşı, futbolda kadın düşmanlığına karşı verdikleri mücadele ile örnek olan isimler de var. Listede yer alan isimler arasında Türkiye'den Prof. Dr. Zehra Sayers de bulunuyor. Moleküler biyoloji ve biyofizik profesörü Zehra Sayers, Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi'nde öğretim üyesi. Sayers, 8 Ortadoğu ülkesinden bilim insanını bir araya getirerek Ortadoğu Senkrotron Işınımı Deneysel Bilim ve Uygulamaları Laboratuvarı'nın kuruluş çalışmalarında yer aldı. Bölgede türünün ilk örneği olan ve \"Ortadoğu'nun CERN'i\" olarak anılan laboratuvar Mayıs 2017'de Ürdün'de açıldı. Sayers, 2002'den 2018'e kadar laboratuvarın Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı olarak görev yaptı. Sayers, bu çalışması nedeniyle dört ekip arkadaşı ile birlikte ABD Bilimde İlerleme Derneği tarafından 2019 yılı 'Bilimde Diplomasi Ödülü'ne layık görüldü. 1974'te Boğaziçi Üniversitesi Fizik bölümünden mezun olan Sayers, daha sonra Londra Üniversitesi'nde Biyofizik alanında doktora yaptı. Zehra Sayers, aynı zamanda Stanford Senkrotron Radyasyon Laboratuvarı eleştirmeni, Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesi Bilimsel Danışmanlık Komitesi ve EMBL Hamburg Proje Değerlendirme Paneli üyesi. Sayers'in akademik kariyeri boyunca yapmış olduğu bilimsel çalışmaları, İsveç Doğa Bilimleri Araştırma Konseyi, TÜBİTAK, Avrupa Moleküler Biyoloji Organizasyonu , UNESCO, Jülich Araştırma Merkezi gibi kurumlarca desteklendi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/1-aralik-dunya-aids-gunu", "text": "Toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla 1 Aralık günü, 1988 yılından beri Dünya AIDS Günü olarak kabul edildi. Küresel sağlık kampanyası olan Dünya AIDS Günü'nün 30. yılında Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlediği slogan Durumunu Bil olarak tanımlandı. İlk tanımlandığı 1980'li yıllardan günümüze, din, dil, ırk, cinsiyet ve ülke ayrımı yapmadan hızla yayılmakta ve ülke ekonomilerine büyük yük getiren HIV /AIDS için henüz etkili bir aşı yok. En etkili mücadele yolu ise virüsün bulaşma yollarını bilmek ve önlem almak. 2017 yılı sonu itibariyle yaklaşık 36.7 milyon HIV ile yaşayan insan olduğu, bunlardan 21.7 milyonunun tedavi aldığı bildiriliyor. İnfekte olan 35.1 milyon erişkinin 18.2 milyonu kadın, 1.8 milyonu ise 15 yaş altı çocuklar. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2017 yılında 940.000 kişi HIV/AIDS nedeniyle yaşamını yitirdi. UNAIDS 2017 verilerine göre Orta Doğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Orta Asya'da yeni infeksiyon sayısı hızla artıyor. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi , HIV taşıyıcılarının olabildiğince erken saptanmasının teşvik edilmesini ve bunu sağlayıcı düzenlemelerin yapılmasını öneriyor. 2030 yılına kadar tüm dünyanın sorunu olan AIDS salgının kontrol altına alınması ve hatta sonlandırılması hedefleniyor. Salgının önlenebilmesi için, erken tanı ve tedavi en önemli etken. Erken tanı ve erken tedavi, ölüm oranlarını azaltıyor, yaşam beklentisini uzatıyor ve bulaşma oranını etkin bir biçimde düşürerek HIV epidemisinin seyrini ve HIV'i önlemeye yönelik çabaları olumlu etkiliyor. Bunun yanı sıra, HIV ile infekte olmanın bir kusur olarak algılanmasına bağlı damgalanma ve dışlanmanın önlenmesi ve farkındalığın artırılması için girişimlerde bulunmak gerekiyor. 1996 yılından beri bu girişimler sayesinde HIV infeksiyonları %47 oranında azaldı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de HIV/AIDS'in yayılımının sınırlandırılması, hatta durdurulması, öncelikle toplumun bulaşma ve korunma yolları konusunda farkındalığının artırılmasıyla mümkün olacak. Son yıllarda bildirilen HIV/AIDS'li sayılarındaki artış, bu konuda farkındalığın artırılmasına yönelik çabaların güçlendirilmesi ve ulusal stratejilerin bu eğilimi tersine çevirecek önlemlerin zamanında ve etkin bir biçimde alınmasını sağlayacak doğrultuda gözden geçirilmesi zorunluluğuna işaret ediyor. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanlığı verilerine göre, ilk vakanın görüldüğü 1985 yılından 31 Aralık 2017 tarihine kadar toplam 17.884 vaka bildirildi (15 Mart 2018 tarihi itibari ile doğrulama testi pozitif sonuçlanarak bildirimi yapılan vakaları içermektedir). Ülkemizde HIV epidemisine yönelik veriler incelendiğinde kayıt altına alınmış HIV ile yaşayan birey sayısının hızla artmakta olduğu görülüyor. Bununla birlikte gerçek infekte kişi sayısı ile ilgili şu an için kesin bir tahmin yapma olanağı yok. HIV/AIDS'le mücadelede en önemli araçlardan biri farkındalık ve kendi durumunu bilmek. Bulaşma yolları, korunma konularında bilgilenmenin yanı sıra yeni infekte olan kişilerin erken dönemde tanı konarak tedavi altına alınmaları ve başkalarına bulaştırmama konusunda eğitilmeleri infeksiyonun yayılmasının önlenmesinde büyük bir katkı sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/100-000-beyin-goruntusuyle-beynin-gelisimi-izlenebilecek", "text": "Uluslararası bir araştırma ekibi fötüsten, yüz yaşına kadar olan kişilerin 100.000'i aşkın beyin görüntüsünü kaydetti. Bu verilerle anne karnındaki beynin gelişimi yaşlılığa kadar izlenebilecek. Yeni bilgilerin gelecekte hastalıklı değişimlerin, daha erken teşhis edilmesine yardımcı olabileceği sanılıyor. Ebeveynler çocuklarının boy, kilo ve baş çevresini kaydeden çocuk doktorları tarafından yapılan düzenli kontrolleri bilirler. Veriler çocukların yaşıtlarıyla karşılaştırılarak, büyüme bozuklukları tespit edilebiliyor. Büyüme çizelgeleri 200 yılı aşkın bir süredir pediatrinin temelini oluşturuyordu. Ancak şimdiye dek beyin için analog referans tabloları bulunmuyordu. Cambridge Üniversitesi sinir bilimcisi Richard Bethlehem ekibiyle birlikte, beyindeki tipik ve atipik gelişim ve yaşlanma süreçlerini bulmaya yarayan en büyük veri tabanını oluşturdu. Nature dergisinde yayımlanan araştırma yazısına göre çalışmaya 100.000'den fazla kişinin, yaklaşık olarak 125.000 beyin taraması dahil edildi. Beyin taramaları 15 haftalık fetüslerden, yüz yaşındakilere kadar uzanıyor. Bu veriler ışığında araştırmacılar, başlıca sinir hücrelerini içeren gri beyin maddesinin hacminin, fetüste hamileliğin ortalarında hızla artmaya başladığını ve altıncı yaştan hemen önce zirveye ulaştığını gösterebildiler. Bundan sonra yavaş yavaş azalma söz konusu. Beynin iletişim kanalı sayılan beyaz madde ise 29. cu yaşa kadar hızla artarken, 50 yaşından itibaren azalmaya başlıyor. Ayrıca beynin büyüklüğü de ilerleyen yaşla birlikte doğal olarak küçülüyor. Ancak bu küçülme Alzheimer hastalarında çok daha hızlı gerçekleşiyor. Bedenin ve davranışların temel fonksiyonlarını kontrol eden, büyük beynin altında yer alan gri madde, 14 ila 15 yaşlarda en yüksek seviyeye ulaşıyor. Herkes için erişilebilir olan BrainChart web sayfasında araştırmacılar, beynin, cinsiyetten ve Alzheimer gibi hastalıklardan bağımsız olarak nasıl geliştiğini gösteriyorlar. Bu referans tabelalarının ise gelecekte kliniklerde rutin olarak kullanılabilir hale gelmesi umuluyor. Bununla birlikte işin oraya varması biraz zaman alacak, nitekim bu çalışmanın henüz başındayız. Veriler daha çok Avrupalı ve Kuzey Amerikalı kişilere ait, oysa analizler küresel verilere dayanmalı diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/100-yasini-devirmenin-ipuclari", "text": "Son yapılan bir araştırmaya göre, yüz yaşını devirenler, kendilerini yaşlanmanın etkilerinden koruyan, yaşlanmayı geciktirici ve henüz ne olduğu bilinmeyen bir unsur sayesinde o konuma geliyor. 100 yaşına dek yaşamayı başarabilmişseniz, uzun yaşamın gizlerini araştıran bilim insanlarının hedef kitlesini oluşturan özel bir grupta yer alıyorsunuz demektir. Bu konuda bugüne dek elde edilen verilerden yola çıkan uzmanlar yüz yaşını devirenlerin kendilerini yaşlanmanın etkilerinden koruyan yaşlanmayı geciktirici ve henüz ne olduğu bilinmeyen bir unsur sayesinde o konuma geldikleri sonucuna vardılar. Bu sonuca varmalarının nedeni, araştırmaların yüz yaşına dek yaşayanlarda hastalıklara yol açan genlerin yaşam süreleri ortalama düzeyde olanlarla eşit miktarda olduğunu ortaya koymasındandı. Gelgelelim, PLOS Genetics dergisinde yayımlanan bir araştırmada, Stanford Üniversitesi gelişimsel biyoloji ve genetik uzmanlarından Stuart Kim önderliğindeki bilim insanları kesin gözüyle bakılan bu görüşü sorguladılar. Kim, bu görüşün tersine, yüz yaşındakilerde belli başlı süreğen hastalıklara yol açan genlerin daha az olabileceğine tanık oldu. Bu durum 100 yaşını devirenlerin yaşlanmayı önleyici birtakım koruyucu unsurlara da sahip olmadıkları anlamına gelmese bile, Kim'in çalışması bu kişilerin yaşam süreleri daha kısa olanlar denli hastalanmadıklarını ortaya koyuyor. Kim ve arkadaşları uyguladıkları yeni bir tür genetik çözümleme sonucunda bu görüşe vardılar. Yaşlanmayla ilgili genleri inceleme girişimlerinin çoğunda yüz yaşındakilerin genomlarıyla, yaşam süreleri ortalama düzeyde olan kişilerin genomları karşılaştırılıp gen haritaları arasındaki farklılıklara bakılır. Bu farklılıklar yaşlanmanın olası hedeflerini belirler. Ne var ki, Kim bu farklılıkların ilgiyi başka yöne çekebileceğine dikkat çekiyor ve Yüz binlerce, şimdilerde de milyonlarca gen mutasyonlarını taradığınızda, onca gürültü arasından asıl sinyali seçebilmeniz çok güç diye ekliyor. Kim bu sinyali daha saf duruma getirmek amacıyla kıyaslama sürecini bir başka bilgi birimiyle katmanlandırdı. Hastalık genlerinin, bireyin yüz yaşını devirebilme olasılığını azaltabileceği savından yola çıkarak, çözümlemesinde yalnızca hastalıklara yol açtığı bilinen genlere odaklandı. Böylece yüz yaşına ulaşmayı olumsuz yönde etkileyen, gerçekten kötü olan unsurlar konusunda çok daha sağlıklı kestirimlerde bulunabilirdik, diyor Kim. - Alzheimer ile bağlantılı gen - Kalp hastalıkları ile bağlantılı alan - Kan grubunu A-B-O olarak belirleyen genler - Organ naklinde vücudun reddetmesini önlemek eşleştirilmesi gereken bağışıklık sisteminin HLA alanı. Bu dördünün uzun yaşamla ilintili oldukları biliniyor. Örneğin, Alzheimer ile bağlantılı ApoE geni yaşam süresini kısaltırken, kalp hastalıklarıyla ilintili gen türleri hücrenin yaşam süresini belirliyor ve O grubu kanın daha sağlıklı ve uzun bir yaşamla ilintilendiriliyor. Beşinci ilgi alanı ise daha önce uzun yaşamla arasında hiçbir ilinti kurulmamış olan bir alan ve Kim insanların daha uzun yaşamalarına nasıl bir katkıda bulunduğu konusunda pek bir şey bilinmediğini itiraf ediyor. Yaşlanma karşıtı bu etkinin hastalığa yol açan genlerden daha baskın olduğuna işaret eden önceki çalışmalar genelde daha dar kapsamlı araştırmalardı ve bir olasılıkla o karmaşanın içinden asıl sinyalin saptanmasına olanak tanıyacak güçte değillerdi. Kim ve arkadaşları yüz yaşındakilerin ikinci yüz yıla merdiven dayamalarının yaşlanma karşıtı genlerden çok daha fazlasını gerektirdiğini gözler önüne seriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/14-mart-dolayisiyla-ataturk-ve-yol-arkadasi-tibbiyeliler", "text": "Her yıl düzenli kutlanan Tıp Bayramı sadece Türk Hekimleri için bir bayramdır, dünyada başka hiç bir ülke 14 Mart gününün anlamını bilmez ve kutlamaz. On dört Mart'ın ne anlama geldiğini anlatarak başlayalım önce... On dört Mart günü Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'nin açılış günüydü. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, bu iki kurumu 14 Mart 1827'de açtı. II Mahmut dönemine denk gelen bu tarih Türk Tıbbının da batıya açıldığı ilk gün olarak kabul edildi. Sonra yıllar geçti ve 1919 yılına gelindi. İstanbul işgal altındaydı, İstanbul'un her köşesinde İngiliz devriyeler boy gösteriyordu. Bitik ve uygar dünyanın dışına itilmiş Osmanlı'nın nasıl paramparça edileceği hesapları yapılıyordu. İçte tatlı su aydınları ve kendini kurtarmak için ülkeyi teslim etmeye hazır Osmanlı yönetimi, dışarıda ilk paylaşım savaşının galipleri, hasta adam Osmanlı'yı gömme hazırlığındaydılar. Refik Halit Karay, Refi Cevat, Ali Kemal, Rauf Ahmet gibi korkusundan sesini çıkaramayan gazeteci kılıklı tatlı su aydınları, Ferda, Alemdar, Sabah gibi tamamen işgalcilerin ve onlara teslim sarayın kontrolündeki gazetelerde İngilizlere methiyeler düzüyorlardı. Aydın Refi Cevat, Alemdar gazetesinde 6 Ocak 1919 tarihinde Siyasette hangi yol ?... İngiltere şimdiye kadar hiç iflas etmemişti, edemez. Çıkarlarımızı İngiltere'nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz diye yazmıştı. Karmakarışık İstanbul'da Genç Tıbbiyeliler, 14 Mart 1919 gününü bir fırsat olarak gördüler. Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'nin açılış gününü kutlamak için bir toplantı düzenlediler. Bu toplantıya Kızıl Haç yetkilileri, İşgal kuvvetlerinin komutanları ve ileri gelenleri, Saray'dan temsilciler de katıldılar. Genç Tıbbiyeli Memduh Necdet, Türk, Rum, Ermeni ve Musevi tıbbiyeliler adına bir çok cesur bir konuşma yaptı. Genç Tıbbiyelilerin İstanbul'u teslim etmeye hiç niyetleri yoktu. Henüz tıbbiye üçüncü sınıfta öğrenci olan Hikmet Bey, arkadaşları ile beraber 14 Mart günü başka bir protesto gösterisi daha düzenledi. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanenin iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı astı. İşgal kuvvetleri bu olaya müdahale etti ve çıkan çatışmada Dr. Hikmet yaralandı. 14 Mart'ın Tıp Bayramı olarak kutlanmasının nedeni 14 Mart 1919'da yaşanan bu olaylardır. O nedenle 14 Mart sadece Tıbbiyeliler değil tüm TC yurttaşları için çok önemli bir gündür. Yukarıda sözünü ettiğim heyecanlı genç hekim adayı Hikmet tıbbiyelileri temsilen Sivas kongresine de katıldı. Dr. Hikmet beyin kongrede 9 Eylül 1919 gecesi Atatürk'e karşı unutulmaz bir konuşma yaptı. Tıbbiyeli Hikmet soyadı kanunundan sonra Boran soy ismini aldı. Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında Mustafa Kemal Atatürk, Dr. Hikmet Boran'ı hatırlayarak, kendisinin bulunup milletvekilliği teklif edilmesini istemiştir. Ancak Hikmet Bey bulunamamış ve Atatürk'e onun öldüğü bilgisi iletilmiştir. Oysa Hikmet bey, Atatürk'ün öldüğü 1938 yılında da halen sağ idi ve Albay rütbesiyle bir askeri hastanede başhekimlik yapıyordu. Yaşamı boyunca Atatürk ile olan ilişkisini hiç kullanmamış ve hiç bir şey talep etmemiştir. Atatürk'ün ölümünden birkaç ay sonra Mazhar Müfit Kansu, sokakta Hikmet Bey'e rastlar ve aslında ölmediği böylece anlaşılır. Dr. Boran, ön planda olmak istemediği için Atatürk'ü çok sevdiği halde yurt gezilerinde yakın illere geleceğini öğrendiğinde hep izne ayrılmış ve yanına yaklaşmamayı tercih etmiştir. Bir İç Hastalıkları Uzmanı olan Dr. Reşit Galip, Cumhuriyet tarihine damgasını vuran çok önemli hekimlerden biriydi. Atatürk'ün masasında ona karşı çıkışı çok ünlüdür. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Dolmabahçe'de verdiği bir yemek sırasında Dr. Reşit Galip'in dönemin Milli Eğitim Bakanı Mahmut Esat'ı insafsızca eleştirmesinden rahatsız olmuş. Dr. Reşit Galip'e Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak, buyurun istirahat edin demiş. Mesaj son derece açıktır. Atatürk, masanın huzurunu bozan Dr. Galip'e açıkça masayı terk etmesini söylemektedir. Dr. Reşit Galip'in yanıtı da en az Gazi Mustafa Kemal'inki kadar nettir. Burası sizin değil, milletin sofrası, oturmak benim de hakkım. Aynı Mustafa Kemal, bu olaydan birkaç hafta sonra Dr. Reşit Galip'in bir radyo konuşmasını dinleyecek ve daha önce tartıştığı aynı sofrada onun kulağına eğilerek Yarın Milli Eğitim Bakanısınız diye fısıldayacaktır. Dr. Reşit Galip aynı zamanda başarılı bir iç hastalıkları uzmanı idi. Aşağıda alıntıladığım sözleri hekimlik mesleğine bakışını ve gerçek kişiliğini gözler önüne seriyor. Dr. Reşit Galip, yıllarca okullarımızda Türküm, Doğruyum, Çalışkanım diye başlayan andı da yazan kişidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin uygarlaşması için gerekli adımlardan biri olan 1933 üniversite reformunu başlatan da Reşit Galip'tir. Bilim insanlarının bilimsel yayın yapmalarını veya kitap yazmalarını profesör ve üniversite öğretim üyesi olabilmenin ön koşulu haline getirmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün onun hakkında söylediklerinde açık bir öykünme vardır. Atatürk'e yakınlığı ile bilinen daha bir çok başka hekim vardır. Bunlardan biri de Dr. Rasim Ferit Talay'dır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün İstanbul boğazındaki İngiliz gemilerini gördüğünde yaveri Cevad Abbas'a söylediği ünlü geldikleri gibi giderler sözünün üçüncü tanığı Dr. Rasim Ferid'dir. Gazi Mustafa Kemal ile Dr. Rasim Ferid arasındaki yakınlık 1910'lu yıllarda başlayıp ölümlerine kadar aralıksız sürmüştür. Dr. Rasim Ferid Talay, 1918 yılında yayın hayatına başlayan Minber isimli bir gazete bile çıkartmıştır. Atatürk'ün büyük nutkunda vatan haini olarak adlandırdığı Sultan Vahidettin, Damat Ferid'i yeniden Sadrazamlığa getiren görevlendirme yazısında, Kuvvay-i Milliyeyi kastederek, ... İsyan halinin devamı, daha korkunç hallere sebep olabileceğinden, bu kargaşalıkların bilinen tertipçileri ve teşvikçileri hakkında kanun hükümlerinin uygulanmasını ve bütün memlekette asayiş ve düzeni sağlayacak önlemlerin hızla ve kesinlikle alınmasını... buyuruyordu. Vahdettin'in Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah Padişahın izni olmadan işgalcilere karşı duranları, asker ve para toplayanları tek tek veya topluca öldürmek, din gereği ve görevidir !. Milliyetçileri öldürenler gazi sayılır, bu yolda ölenler şehit... diye fetva veriyordu. Tıbbiyeli tarihinin en onurlu sayfası İstiklal Savaşı sırasında yazıldı. O zamanlar çok sayıda hekim işini gücünü bırakmış, dönemin siyasi otoritesinin ve egemen güçlerinin açıkça hain ilan ettiği Mustafa Kemal'in yanında saf tutmuştu. Gazi'yi Samsun'a götüren Bandırma vapurunda toplam 48 kişi vardı. Bu personelin 22'si kurmay heyeti, 25'i ise erbaş ve erdi. Kurmay heyetinin içinde toplam üç de hekim yer alıyordu. Bunlar Dr Albay İbrahim Tali , Dr. Binbaşı Refik ve Dr. Yüzbaşı Behçet beylerdi. Yunanlıların İzmir'i işgalinden sonra kurulan İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye cemiyetinin kurucuları arasında Dr. Hacı Hasanzade Ethem bey, Dr. Menekşeli Hüsnü Bey gibi tıp adamları da vardı. Bunların arasında kuşkusuz ki en popüler olanı Eczacıbaşı İlaç Sanayi'nin kurucusu Eczacı Süleyman Ferit beydir. Dr. Behçet Uz ise bu derneğin İstanbul temsilciliğini yürütmüştür. Tıbbiyeliler Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında ve çağdaşlaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde bu ülkenin tıbbiyelileri sıradan birer memura, emeği değersiz, güvencesiz, şiddet mağduru insanlar haline dönüşüyor, hekimler halkımıza paraya doymaz aç gözlüler olarak tanıtılıyor. Buna izin vermemeliyiz, hiç unutmamalıyız ki, biz Tıbbiyeliler çok onurlu bir geçmişten geliyoruz. 14 Mart Tıp Bayramı bütün hekimlere, sağlık çalışanlarına ve tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına kutlu olsun. - Atatürk ve Tıbbiyeliler. Prof. Dr. Metin ÖZATA - Atatürk'ün yaveri Cevat Abbas Gürer. Turgut GÜRER - Atatürk'ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip. Yener ORUÇ - II Mahmut'tan Holdinglere Türk Basın Tarihi. HIFZI TOPUZ Bu yazı HBT'nin 51. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/15-vehbi-koc-odulu-mr-teknolojisinde-yeni-cigir-acan-prof-dr-kamil-ugurbile-verildi", "text": "Vehbi Koç Ödülü'nün bu yılki sahibi insan beyniyle ilgili yaptığı çalışmaları nedeniyle Prof. Dr. Kamil Uğurbil oldu. Beynin nasıl çalıştığına yönelik manyetik rezonans kullanarak çığır açan yeni teknolojiler geliştiren Prof. Dr. Uğurbil'in araştırmaları Alzehimer, depresyon gibi pek çok hastalığın sebeplerinin anlaşılmasına ve çözümlerin üretilmesine olanak sağladı. Prof. Dr. Uğurbil, 15. Vehbi Koç Ödülü'nü Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç'un elinden aldı. Uğurbil konuşmasında \"bilim insanları toplumun ortalama inançları ile değişik konularla uğraşır; bilimde özgürlük çok önemlidir\" dedi. Prof. Uğurbil ile ilk röportajı Herkese Bilim Dergisi'nin Cuma günkü 4. sayısında okuyabilirsiniz. Türkiye'nin ilk özel vakfı olarak 47 yıl önce kurulan Vehbi Koç Vakfı'nın her yıl sırasıyla kültür, eğitim ve sağlık alanında verdiği Vehbi Koç Ödülü'nün bu yılki sahibi, Koç Ailesi üyelerinin ve konukların katıldığı törende açıklandı. Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu; Prof. Dr. Turgay Dalkara'nın başkanlığını yaptığı Seçici Kurul'un önerdiği 3 aday arasından, 15. Vehbi Koç Ödülü'ne, sağlık alanındaki çalışmaları ile Prof. Dr. Kamil Uğurbil'i layık gördü. Beynin nasıl çalıştığına yönelik manyetik rezonans kullanarak çığır açan yeni teknolojiler geliştiren Prof. Dr. Uğurbil'in araştırmaları Alzehimer, depresyon gibi pek çok hastalığın sebeplerinin anlaşılmasına ve çözümlerin üretilmesine olanak sağladı. Prof. Dr. Uğurbil'in araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu teknolojiler, hastalıkların tanısının konması, tedavisinin planlanması ve tedaviye olan yanıtının izlenmesinde vazgeçilmez unsurlara dönüştü. Prof. Dr. Uğurbil, 15. Vehbi Koç Ödülü'nü Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç'un elinden aldı. - Vehbi Koç Ödülü'nü alan Prof. Dr. Kamil Uğurbil hakkında törende kısa bir film de yayınlandı. 'Beynin sırrını çözen Türk' olarak tanınan Prof. Dr. Uğurbil çalışmalarını şöyle anlattı: Beynin sırrını çözemedik ancak beynin sırrıyla ilgilenen insanların çok kullandığı bir teknik geliştirdik. Fonksiyonel MR denilen tekniği geliştiren kişilerden biriyim. Sırf bana gelen ödül için değil de, aynı zamanda bilim insanlarına böyle bir ödül verdiğiniz için teşekkürler, bu bilimin gelişmesi için çok anlamlı bir destek. Prof. Dr. Kamil Uğurbil halen radyoloji, nörobilim ve tıp alanında 'McKnight Presidential Chairs' tarafından desteklenen bir profesör olarak Minnesota Üniversitesi Manyetik Rezonans Araştırma Merkezi'nin yöneticisi konumunda çalışmaktadır. Kamil Uğurbil'in sıra dışı bilimsel başarısı bilimsel yayınlarına yapılan 30.000'in üzerinde atıf ve 93 H indeksinde yansımasını bulmaktadır. Kabaca bir fikir vermesi bakımından, gurur kaynağımız Nobel ödülü ve VKV ödülü sahibi Profesör Dr. Aziz Sancar'ın atıf sayısı 33 000 ve H indeksinin 100 olduğunu belirtmek isteriz. Prof. Dr. Kamil Uğurbil'in insan sağlığına katkısı beyin gibi kalın bir kemik kutunun içinde incelemesi çok zor olan bir organımızı çığır açan manyetik rezonans teknolojilerini kullanarak yaşayan insanda anestezi olmadan görüntülenebilir ve fonksiyonları incelenebilir hale getirmesidir. Bu sayede insanı insan yapan en önemli organımız olan beyinin nasıl çalıştığını ve Alzheimer, depresyon gibi çeşitli hastalıklarda nelerin aksadığını giderek daha iyi anlayabiliyoruz. Uğurbil ülkemizde genç bilim insanları için önemli bir rol modeli olmasının yanı sıra genç bilimcilerimize merkezinde çalışma olanağı sağlamakta ve Bilkent Üniversitesi Ulusal Manyetik Rezonans Araştırma Merkezi'ne danışmanlık yapmaktadır. Prof. Dr. Kamil Uğurbil, Robert Koleji'nde lise eğitimini ve Columbia Üniversitesi'nde yüksek öğrenimini ve yine Columbia Üniversitesi'nde fizik/kimyasal-fizik alanında doktora eğitimini tamamladıktan sonra 1977 yılında AT&T Bell laboratuvarlarında bir dönem çalışmış; sonra da 1979 yılında Columbia Üniversitesine öğretim üyesi olarak dönmüştür. 1982 yılında Minnesota Üniversitesine taşınan Prof. Uğurbil'in manyetik rezonansla ilgili laboratuvarı CMRR adı altında disiplinler arası Dünya lideri bir araştırma merkezine dönüşmüştür. - Richard Ernst Ödülü - A.B.D. National Academy of Medicine Üyeliği - American Academy of Arts and Science Üyeliği - A.B.D. National Academy of Inventors Üyeliği - A.B.D. NIH Brain Research through Advancing Innovative Neurotechnologies Çalışma Grubu Üyeliği - Altın Madalya, International Society of Magnetic Resonance in Medicine - A.B.D. İnsan Beyini Konnektom Projesi Ana Araştırmacısı - National Instute of Mental Health Üyeliği - Fahri Doktora , Maastricht Üniversitesi, Hollanda - Fahri Doktora , Utrecht Üniversitesi, Hollanda - Irma T. Hirschl Career Scientist Ödülü - Hammett Ödülü, Özgün ve Seçkin Araştırma Alanında - Columbia Üniversitesi, Graduate Faculties Alumni Scholar 2002 yılından bu yana eğitim, sağlık ve kültür alanlarında verilen ve topluma değer katan, örnek olan hizmetleri tanıtmayı ve ödüllendirmeyi amaçlayan Vehbi Koç Ödülü, 100.000 dolarlık değeri ile Türkiye'de tesis edilmiş en büyük maddi ödül olma özelliğini taşıyor. - 2002 yılında kültür alanında yaptığı çalışmalardan dolayı Topkapı Sarayı Müzesi'ne, - 2003 yılında eğitim alanında yaptığı çalışmalardan dolayı Anne Çocuk Eğitim Vakfı'na , - 2004 yılında sağlık alanında Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'ne, - 2005 yılında kültür alanı edebiyat alt başlığında Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya, - 2006 yılında eğitim alanında kariyeri süresince okul öncesi eğitime yaptığı katkılar dolayısı ile dönemin Sakarya Valisi Nuri Okutan'a, - 2007 yılında sağlık alanında DNA Onarımının Moleküler Mekanizmalarının Aydınlatılması ve Biyolojik Saatin Düzenlenmesinde dünya çapında çalışmaları bulunan Prof. Dr. Aziz Sancar'a, - 2008 yılında kültür alanında Marmara Bölgesi tarihöncesi arkeolojisi alanına yaptığı katkılarından dolayı Prof. Mehmet Özdoğan'a, - 2009 yılında eğitim alanında hayat boyu sürdürdüğü başarılı çalışmaları nedeniyleProf. Dr. Türkan Saylan'a, - 2010 yılında beyin ve damar hastalıkları konusunda uluslararası alanlarda elde ettiği başarılarla Prof. Dr. Turgay Dalkara'ya, - 2011 yılında Türkiye'nin en etkin ve etkili müzik yazarı, müzikolog ve müzik eleştirmeni olarak değerlendirilen Prof. Dr. Filiz Ali ile kendisinin kurduğu, genç müzisyenlere ufuk açmakla kalmayıp başarılı bir dönüşüm projesi olarak da yurt içinde ve dışında kendini kanıtlayan, 'Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi'ne , - 2012 yılında Siyaset bilimi alanında yüzlerce öğrenci ve akademisyen yetiştiren, Kadın ve Uluslararası Göç konularında öncü ve örnek çalışmaları ile başarılı bir eğitimci ve 'Hocaların Hocası' olarak değerlendirilen Prof. Dr. Nermin Abadan Unat'a, - 2013 yılında buluşları tıp dünyasının metabolik hastalıklara bakış açısını tamamen değiştiren Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil'e, - 2014 yılında Osmanlı kent ve kültür mimarisini, Osmanlı'da şehir tarihini inceleyen ilk kadın tarihçiler arasında yer alan Prof. Dr. Zeynep Çelik'e, - 2015 yılında Hayatını bilime ve matematiğe adayan, gençlerin matematiğe karşı ilgisini artırmaya yönelik çalışmalarıyla topluma büyük katkı sağlayan Prof. Dr. Ali Nesin ve Matematik Köyü Projesi'ne verildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/17-subat-itibariyle-koronavirus-salgini", "text": "-Dünyada doğrulanmış vaka sayısı 71.441, hayatını kaybedenlerin sayısı 1.777. Dünyada ölenlerin sayısı SARS'tan ölenlerin sayısını geçti. Çin ana karasının dışında yaşamını yitirenlerin sayısı 5 olarak belirtildi. -Dünya Sağlık Örgütü bu yeni koronavirüsün yol açtığı hastalığın resmi adını COVID-19 olarak duyurdu. -WHO'nun son açıklamasına göre Hubei Eyaleti'nde hasta sayısında geçen hafta büyük sıçrama yaşandı. Hubei Eyaleti Sağlık Komisyonu, rakamın bu derece ani bir yükseliş göstermesinin nedenini teşhis yönteminde yapılan ani değişikliğe bağlıyor. Bundan böyle kesin teşhisler laboratuvar testleriyle değil, klinik tanı yöntemleriyle yeniden yapılacak. WHO ölüm oranlarında bir değişiklik olmadığını bildiriyor. -Çin dışında 25 ülkede 447 vaka tespit edildi. -Çin Sağlık yetkilileri 1.716 sağlık çalışanının enfeksiyon kaptığını ve 6'sının yaşamını yitirdiğini bildirdi. -Hubei Eyaleti'nde iki üst düzey yöneticisine hasta tespitinde yavaş davrandıkları gerekçesiyle işten el çektirildi. -Hubei Eyaleti'ndeki 5 milyon nüfuslu Xiaogan kentinde hasta sayısı Wuhan'dan sonra en yüksek sayıya ulaşmış durumda. Yetkililer kent sakinlerine evde kalmaları çağrısında bulundu. Sokağa çıkanlar gözaltına alınacak. -Japonya, geçen Perşembe günü ölümle sonuçlanan ilk koronavirüs vakasını bildirdi. Ölen kadın hastanın Hubei Eyaleti ile bir bağlantısının olmadığı açıklandı. -İngiliz haberalma örgütlerinin bildirdiğine göre Çin'de karantina koşullarına uymayanlar gözaltına alınıyor. -Kuzey Kore ilgili çelişkili bilgileri değerlendiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı bu ülkede ciddi bir salgının başlamış olmasından kaygı duyduğunu açıkladı. -İçinde 3.700 kişi bulunan Yokohama sahilinde demirli Diamond Princess kruz gemisinde enfekte olanların sayısı 454'e tırmandı. Aralarındaki 300'den fazla Amerikalı, uçak ile tahliye edildi; 14'ünde hastalık tespit edildi. -Afrika'da ilk koronavirüs vakası Mısır'da tespit edildi. WHO yetkilileri virüsün yetersiz sağlık sistemlerine sahip Nijerya, Etiyopya, Sudan, Angola, Tanzanya, Gana ve Kenya'ya sıçramasından korkuyor. -Avrupa'da ilk ölüm Fransa'da meydana geldi. Sağlık yetkilileri Çinli bir turistin cumartesi günü hayatını kaybettiğini duyurdu. -Salgından sonra İngiltere'deki üniversitelerde Asyalı öğrencilere karşı yabancı düşmanlığını çağrıştıran ayırımcılık olayları görülüyor. -Amerikan Alerji ve Enfeksiyon hastalıkları Enstitüsü'nden Dr. Anthony Fauci, COVID-19'a karşı aşı çalışmalarının 1. fazının 2,5 ay içinde başlayacağını duyurdu. -Hong Kong'da tüm marketlerde tuvalet kağıdı sıkıntısı yaşanıyor. Öyle ki silahlı bir çete tuvalet kağıdı taşıyan aracı soyarak yüzlerce ruloyu gasp etmiş. Marketlerde ayrıca pirinç, makarna ve dezenfektan da bulunmuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/2018-nobel-tip-odulu-kanser-tedavisinde-cigir-acan-bir-yaklasimin-kesfine", "text": "2018 Nobel Tıp Ödülü, kanser tedavisinde yepyeni bir yaklaşım geliştiren Amerikalı James P. Allison ve Japon Tasuku Honjo arasında paylaştırıldı. İkili, bağışıklık sistemi üzerinde fren olarak işlev gören proteinleri işlevsiz bırakarak kanser tedavisinde önemli başarılar elde etti. Her yıl milyonlarca insanın ölümüne yol açan kanser, insanlığın karşısındaki en büyük sağlık sorunudur. Bu yıl Nobel'e layık görülen iki bilim insanı kanser tedavisi için yepyeni bir yaklaşım geliştirdiler. Bu yenilik, tümör hücrelerine saldırmaları için doğamızda bulunan bağışıklık sisteminin uyarılmasına dayanıyor. James P. Allison bağışıklık sistemi üzerinde fren işlevi gören bilinen bir proteini incelerek işe başladı. Bu freni boşa almanın yaratacağı potansiyeli fark eden Allison, bağışıklık hücrelerini tümöre saldırmaları için özgür bıraktı. Böylece hastalarının tedavisinde yepyeni bir kavramın geliştirilmesine ön ayak oldu. Buna koşut olarak Tasuku Honjo bağışıklık hücreleri üzerinde bir protein keşfetti. Bu proteinin işlevini büyük bir hassasiyetle inceleyen Honjo, bunun aynı zamanda bir fren olarak çalıştığını, ancak çok farklı bir eylem mekanizmasına sahip olduğunu keşfetti. Buluşuna dayandırılan tedavilerin kanser ile mücadelede son derece yararlı olduğu ortaya çıktı. Allison ve Honjo bağışıklık sistemi üzerindeki frenleri boşa almak için farklı stratejilerin kanser tedavisinde nasıl kullanılacağını ortaya çıkarttılar. İkilinin keşifleri kanserle mücadelede bir dönüm noktası oluşturuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/2018de-aids-nedeniyle-770-bin-kisi-hayatini-kaybetti", "text": "Dünya genelinde Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu nedeniyle geçen yıl yaklaşık 770 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programının yayımladığı rapora göre, HIV epidemisinin başlangıcından bu yana 74,9 milyon kişi HIV ile enfekte oldu, 32 milyon kişi ise AIDS ile ilişkili hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetti. UNAIDS'in raporunda, geçen yıl dünyada 37,9 milyon kişinin HIV taşıdığı belirtildi. Bu sayı 2017'de yaklaşık 36,9 milyon, 2016'da ise 36,7 milyon kişiydi. Geçen yıl HIV taşıyanların yaklaşık 36,2 milyonunun yetişkin, 1,7 milyonunun ise 15 yaşından küçük çocuklar olduğu açıklandı. Raporda, 2018'de HIV taşıyanların yaklaşık yüzde 79'unun durumundan haberdar olduğu kaydedildi. 2018'de yaklaşık 1,7 milyon kişiye HIV bulaştığı ve AIDS nedeniyle 770 bin kişinin yaşamını yitirdiği kaydedildi. UNAIDS raporunda, 2018'de Doğu ve Güney Afrika'da 20,6 milyon kişinin AIDS hastalığına yol açan HIV taşıyıcısı olduğu kaydedildi. Bunu, ortalama 5 milyon kişiyle Batı ve Orta Afrika takip etti. Bu oranın, Asya ve Pasifik'te 5,9 milyon, Latin Amerika'da 1,9 milyon, Karayipler'de 340 bin, Doğu Avrupa ve Orta Asya'da 1,7 milyon, Batı ve Orta Avrupa ile Kuzey Amerika'da da ortalama 2,2 milyon ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da ortalama 240 bin olduğu bildirildi. Rapora göre, HIV kaynaklı hastalıkların yol açtığı ölüm oranı, 2004'teki 1,7 milyondan geçen yıl 770 milyona düştü. HIV kaynaklı ölüm oranı, 2010'dan bu yana ise yüzde 33 azaldı. Küresel çapta bu oranlardaki düşüş ise, dünyada HIV taşıyanların yüzde 54'üne ev sahipliği yapan Doğu ve Güney Afrika'da hastalıkla mücadelede katedilen yol ile sağlandı. Bölgedeki HIV nedenli ölüm oranı 2010'dan 2018'e kadar yüzde 44 azaldı. Sahra Altı Afrika bölgesinin dışında da HIV nedenli ölüm oranlarında yüzde 20 düşüş görüldü. UNAIDS raporuna göre, geçen yıl HIV testi ve tedavileri HIV virüsü taşıyan daha fazla insana ulaştı. Geçen yıl HIV ile yaşayan 24,5 milyon kişi antiretroviral tedaviye erişti. 2015 yılında 17,2 milyon kişi tedavi olurken, 2016'da bu sayı 19,4 milyon, 2017'de ise 21,7 milyondu. Raporda, HIV taşıyan yetişkinlerin yüzde 62'sinin, 15 yaş altı çocukların yüzde 54'ünün antiretroviral ilaçlara erişiminin sağlandığı kaydedilirken, HIV ile yaşayan hamile kadınların yüzde 82'sinin virüsün bebeğe bulaşmasını engellemek için antiretroviral tedavi aldığı bildirildi. AIDS'e yol açan HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden oluyor. Virüs, HIV taşıyıcısının kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvılarının başka birine teması yoluyla bulaşıyor. HIV, cinsel ilişki, organ nakilleri, doğrudan kan teması ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü Türkiye ofisinden edinilen bilgiye göre, bugüne kadar 32 milyon insanın canına mal olan, küresel bir sağlık konusu olan HIV, kişilerin etkin önleyici tedbirlere, tanı, tedavi ve bakıma erişiminin artmasıyla onların uzun ve sağlıklı yaşamalarını mümkün kılan, yönetilebilir bir kronik sağlık durumu haline geldi. Antiretroviral ilaçların virüsü kontrol edilebildiğine ve başkalarına bulaşmasını önlemeye yardımcı olabildiğine dikkati çeken yetkililer, HIV'in aynı gün sonuçları öğrenilebilen hızlı tanı testleri ile teşhis edilebildiğinin ve bunun tedavi ve bakım süreçlerini kolaylaştırdığının altını çizdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/2019-nobel-tip-odulu-yasamin-en-temel-mekanizmasini-kesfedenlere", "text": "Bu yıl her zamanki gibi ilk olarak Nobel Tıp Ödülü açıklandı. Ödül, ikisi Amerikalı, biri İngiliz üç bilim insanına, yaşamın en gerekli uyum süreçlerinden biri olan mekanizmayı keşiflerinden dolayı verildi. Keşif, hücrelerin oksijen mevcudiyetini nasıl algıladıkları ve nasıl uyum sağladıklarıyla ilgili. Hayvanların yiyecekleri yararlı enerjiye dönüştürmeleri için oksijene ihtiyacı vardır. Yüzyıllardır oksijeninin ne kadar önemli olduğu biliniyordu, ancak hücrelerin oksijen seviyelerindeki değişikliğe nasıl uyum sağladıkları bilinmiyordu. William G. Kaelin Jr., Sir Peter J. Ratcliffe ve Gregg L. Semenza, hücrelerin değişen oksijen mevcudiyetini nasıl algıladıklarını ve uyum sağladıklarını keşfetti. Bunun için değişen oksijen düzeylerine tepki veren gen faaliyetlerini düzenleyen moleküler mekanizmayı tanımladılar. Yeni ufuklar açan bu keşif, yaşamın en gerekli uyum süreçlerinden birini düzenleyen mekanizmaya açıklık getiriyor. Bu çerçevede oksijen düzeyinin hücresel metabolizma ve fizyolojik işlevleri nasıl etkilediği de gün yüzüne çıkmış oluyor. Buluş, ayrıca kansızlık, kanser ve pek çok hastalıkla mücadelede yeni stratejilerin geliştirilmesine yol açıyor. 02 formülü ile bilinen oksijen Dünya'nın atmosferinin beşte birini oluşturur. Oksijen hayvanlarda yaşamsal öneme sahiptir. Tüm hayvan hücrelerinde bulunan mitokondriya oksijenden yararlanarak yiyecekleri yararlı enerjiye dönüştürür. 1931 Nobel Tıp Ödülü sahibi Otto Warburg, bu dönüşümün enzimatik bir süreç olduğunu ortaya çıkartmıştı. Evrim sürecinde dokulara ve hücrelere yeterli miktarda oksijen sağlamak için mekanizmalar gelişti. Boynun iki tarafındaki kan damarlarının iki yanında buluna karotid cisimciği kandaki oksijen düzeyini algılayan özel hücreler içerir. 1938 Nobel Tıp Ödüllü Corneille Heymans, beyinle doğrudan iletişime geçen karotid cisminin solunum hızını nasıl kontrol ettiğini keşfetmişti. Düşük oksijen seviyesine başka fizyolojik uyumlar da söz konusudur. Hipoksi'ye hızlı uyumu kontrol altında tutan karotid cisminin yanı sıra başka fizyolojik uyum sistemleri daha vardır. Bunlardan biri de eritropoietin hormonu düzeyindeki artıştır. EPO böbreklerdeki hücreler tarafından üretilir ve alyuvar hücrelerinin oluşumunu kontrol eder. Sir Peter Ratcliffe de EPO geninin işlevini araştırdığında oksijen algılayan mekanizmanın yalnızca EPO üreten böbreklerde değil, tüm doku tiplerinde bulunduğunu keşfetmişti. Bu üç bilim insanı sayesinde farklı oksijen süreçlerinin temel fizyolojik süreçleri nasıl düzenlediği anlaşıldı. Oksijen düzeyini algılamaya bağlı olarak hücreler düşük oksijen düzeylerine nasıl uyum sağlayacağını öğrenir. Örneğin yoğun egzersiz sırasında kas hücrelerimiz ne yapılması gerektiğini bilir. Diğer uyum mekanizmaları da yeni kan damarlarının oluşumu ve yeni alyuvarların üretimidir. Ayrıca bağışıklık sistemimiz de değişen oksijen düzeylerine uyum sağlamayı başarır. Oksijen algılama pek çok hastalığın da merkezinde yer alır. Örneğin kronik böbrek yetersizliğine genellikle ciddi bir kansızlık eşlik eder. Bunun nedeni EPO ifadesindeki azalmadır. Oksijeni düzenleyen mekanizmalar ayrıca kanser tümörlerinin oluşumunda da önemli rol oynar. Dünyanın dört bir yanındaki akademik laboratuvarlarda oksijen düzeyini algılayan mekanizmaları bloke ederek veya faal hale getirerek hastalıklara müdahale edecek ilaçlar geliştirilebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/2019un-one-cikan-10-beyin-arastirmasi", "text": "İnsan bedeninin en karmaşık, en gizemli organı olan beyinle ilgili keşifler, her geçen yıl, adım adım beynin sırlarını açığa çıkarıyor. 2019'da öne çıkan beyin araştırmaları arasında, beynin ölüm düşüncesinden korunma mekanizması, Antarktika araştırmalarının beyni nasıl küçültebileceği ve yarısının yokluğunda bile beynin nasıl çalışmaya devam edebildiği yer alıyor. Yasemin Şaplakoğlu'nun Live Science için derlediği 2019'un öne çıkan 10 beyin keşfine göz atalım. Uykudayken hissedebileceğimiz birçok duygudan biri de öfke. Araştırmacılar, bizi kızdıran bir rüya görüp görmediğimizi beynin aktivitesini analiz ederek söyleyebileceklerini keşfetti. Duyguların ifade edilmesi ve sorun çözme becerisiyle ilişkili frontal loblarda alfa beyin dalgasındaki düzensizlik, kişinin öfke uyandıran bir rüya gördüğüne işaret ediyor. İçine kapanık olanlarımız da dahil sosyal canlılarız ve uzun süre yalnız kalmak beynimizi olumsuz etkileyebilir. Bir yıl boyunca Antarktika'da dünyadan izole bir şekilde yaşayan araştırmacıların, bu kıtaya gitmeden önce ve ülkelerine geri döndükten sonra yapılan beyin taramalarının karşılaştırıldığı bir çalışmada, geçen bir yılda beyinlerinin küçüldüğünü tespit edildi. Öğrenme ve bellekle bağlantılı hipokampus da beynin küçülen bölgeleri arasındaydı. Nöronların gelişimine katkısı olan ve beyinde yeni bağlantıların kurulması için olmazsa olmaz BDNF proteininin de Antarktika araştırmacılarında azaldığı görüldü. Beyinde kokuları işleme koyan ve koku alma soğanı olarak adlandırılan bölgeye sahip olmadan da koku almak mümkün mü? 2019'a kadar bu sorunun cevabı olumsuzdu. Araştırmacılar, normal bir şekilde koku alabilen 29 yaşında bir kadının beyin taramalarını incelerken, koku alma soğanına sahip olmadığını tesadüfen keşfetti. Sonrasında bu şekilde başka örnekler de tespit eden araştırmacılar, bu şaşırtıcı duruma neyin yol açtığını tam olarak bilmiyor, beynin başka bir kısmının koku alma soğanının rolünü üstlenmiş olabileceğini düşünüyor. Gezegenimizin etrafını saran görünmez manyetik alan, bazı hayvanların doğal navigasyon sistemidir. Ve şimdi, insanların da dünyanın manyetik alanını algılayabildiği ortaya çıktı. yapay manyetik alana sahip karanlık bir odadaki 34 kişinin beyinlerini gözlemleyen araştırmacılar, katılımcılardan 4'ünün manyetik alanda kuzeydoğudan kuzeybatıya doğru bir kaymaya güçlü bir tepki verdiğini tespit etti. Tersi yöndeki bir manyetik kaymada ise söz konusu tepki gözlemlenmedi. Ölüm, kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz gerçek olsa da, beynimizin, bir gün öleceğimiz düşüncesini kavramamıza engel olduğu ortaya çıktı. 24 katılımcının yer aldığı araştırmada, katılımcıların yüzleri ölümle ilgili sözcüklerle yan yana gösterilerek beyinlerinin nasıl tepki verdiğini gözlemlendi. Sonuçlar, kişinin kendi ölümü fikri söz konusu olduğunda, diğer zamanlarda sorunsuz işleyen öngörü mekanizmasının bozulduğunu gösterdi. Bu duruma neyin sebep olduğu bilinmiyor ancak kimi teorisyenlere göre, kişinin nihayetinde ölecek olduğuna dair çok keskin bir farkındalığa sahip olmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı bir tür koruma mekanizması olabilir. Araştırmacılar, uyku sırasında beyindeki nöronların ritmik elektriksel aktivitesine omurilik sıvısının da dahil olduğunu keşfettiler. Sinirsel aktivite ile serebrospinal sıvı neden ve nasıl senkronize halde geldiği henüz bilinmiyor. Beyni ve omuriliği saran bu koruyucu sıvının, biz uykudayken beynimizdeki toksik proteinleri temizlediğini işaret eden çalışmalar mevcut. Epileptik nöbetleri azaltmak için beyinlerinin yarısı çocukken alınmış kişilerin durumunda görüldüğü gibi, beynin değişim ve uyum sağlama becerisi oldukça yüksek. Şu an 20'li ve 30'lu yaşlarında olan, beyinlerinin yarısı bebeklik veya çocukluk döneminde alınmış 6 kişinin beynini inceleyen araştırmacılar, kalan kısmın güçlenmesiyle beynin normal işleyişine devam edebildiğini tespit etti. Dijital cihazlarımızda depolanan bilgiler, 0 veya 1'den oluşan \"bit\"lerden meydana gelir. İnsan beyni bilgiyi farklı bir formatta kodlasa da, araştırmacılar, bir dizi hesaplama ve bilgisayar modeline dayanarak dil becerisiyle ilgili bilgilerimizi bit formatına uyarladılar. Çalışma sonucuna göre, anadili İngilizce olan bir yetişkin, dil ile ilgili ortalama 12,5 milyon bit (yaklaşık 1,5 megabayt) bilgiye sahip. Başka bir deyişle, dijital formata uyarlandığında, lisanımızla ilgili tüm bilgilerimiz bir diskete sığabilecek boyutta. Bilim insanları, ölümlerinden saatler sonra domuzların beynindeki dolaşımı ve hücresel aktiviteyi yeniden oluşturmayı başardı. Bu radikal deney, ölüm sonrası beynin ani ve geri döndürülemez bir hasara uğradığı düşüncesini tartışmaya açtı. Ölmüş domuzların beyin arterlerine bir tür yapay kanın pompalandığı çalışmada, yapılan müdahalelerin beynin hücre yapısını koruduğu, hücre ölümünü azalttığı ve bazı hücresel aktiviteleri eski haline getirdiği bildirildi. Araştırmacılar, bitkisel hayat veya koma halinde olan bazı hastalarda \"saklı bilinç\" belirtileri tespit etti. Aldıkları bir beyin hasarından sonra bilinçleri kapanan 100'den fazla hastanın beyin dalgalarının analiz edildiği çalışmada, yaralanmadan sonraki birkaç gün içinde hastalar ellerini hareket ettirmeleri söylendiğinde her 7 hastadan 1'inde sıra dışı bir beyin aktivitesi görüldü. Çalışma, saklı bilinç olarak adlandırılan bu aktivitenin tespit edildiğini hastaların iyileşme şansının daha yüksek olduğuna işaret ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/2020-nobel-tip-odulu-sahiplerini-buldu", "text": "2020 Nobel Tıp Ödülü sahiplerini buldu. 2020 Nobel Tıp Ödülü, Hepatit C virüsünü keşiflerinden dolayı Harvey J. Alter, Michael Houghton ve Charles M. Rice'a verildi. Nobel Komitesi Başkanı Thomas Perlmann, Stockholm'de yaptığı açıklamada, Amerikalı virologlar Alter ve Rice ile İngiliz bilim insanı Houghton'un \"Hepatit C virüsünün keşfinden ötürü\" 2020 Nobel Tıp Ödülü'ne layık görüldüğünü duyurdu. Bilim insanlarının keşfi sayesinde bugün virüs için çok hassas kan testlerinin mevcut olduğu ve bunların dünyanın birçok bölgesinde kan nakli sonrası hepatit vakalarını ortadan kaldırıldığı belirtildi. Bu yılki Nobel tıp ödülünün, tıbbi araştırmaların toplumlar ve ekonomiler için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle ayrı bir anlam taşıdığı ifade ediliyor. Dünya Sağlık Örgütüne göre , dünyada 70 milyonun üzerinde hepatit vakası bulunuyor ve her yıl bu virüs nedeniyle 400 bin kişi hayatını kaybediyor. Hepatitin, karaciğer enflamasyonu ve kanserinin başlıca nedeni olduğu belirtiliyor. Nobel Tıp Ödülü, 2019'da hücre alanındaki çalışmalarıyla tıp dünyasına yaptıkları katkılardan ötürü ABD'li William G. Kaelin ve Gregg L. Semenza ile İngiliz Peter J. Ratcliffe'e verilmişti. 1901'den bu yana 111 Nobel Tıp Ödülü verildi. Ödülü kazananlardan 12'si kadındı. Nobel Tıp Ödülünün en genç kazananı, 1923 yılında insülinin keşfinden ötürü 32 yaşındaki Frederick G. Banting oldu. 1966 yılında \"tümöre neden olan virüsleri\" bularak Nobel Tıp Ödülü'nü alan 87 yaşındaki Peyton Rous ise ödülü alan en yaşlı bilim insanı olarak tarihe geçti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/26-mef-uluslararasi-arastirma-projeleri-yarismasi-basladi", "text": "MEF Okulları ve MEF Üniversitesi işbirliği ile bu yıl 26'ncısı düzenlenen Uluslararası Araştırma Projeleri Yarışmasının açılış töreni, UNESCO-L'OREAL Uluslararası Bilim Kadınları Ödülüne layık görülen ilk Türk bilim kadını Doç. Dr. Bilge Demirköz'ün katılımı ile geçtiğimiz gün UNIQ İstanbul'da gerçekleşti. Fizik, kimya ve biyoloji alanlarında finale kalan 13 farklı ülkeden 142 yetenekli lise öğrencisinin projeleri 25 Mayıs Perşembe gününe kadar UNIQ İstanbul'da sergilenecek ve ücretsiz olarak gezilebilecek. 79 farklı projenin arasında özellikle sağlık, sürdürülebilirlik, ekoloji, teknoloji ve alternatif enerji gibi farklı konu başlıkları dikkat çekiyor. 1991 yılından bu yana düzenlenen yarışma, günümüz sorunlarına bilimsel çözümler getirmeyi ve bilime meraklı öğrencileri desteklemeyi hedefliyor. Yarışmanın bu yılki açılış konuşmasını, Orta Doğu Teknik Üniversitesindeki çalışmalarıyla UNESCO-L'OREAL Uluslararası Bilim Kadınları Ödülüne bu yıl layık görülen, ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bilge Demirköz yaptı. Gençlere denemekten asla vazgeçmemeleri gerektiğini söyleyen Demirköz Biz bir kere deneyip başarısız olunca hemen pes ediyoruz. Aynı projeyi değil belki ama farklı varyasyonlarını tekrar tekrar denemeliyiz. Şu ana kadar bilim dünyasında denediklerimin sadece yüzde 10'unda başarılı oldum diye konuştu. Bahçeşehir Koleji öğrencileri Enis Getmez'in projesi felçli hastaların günlük hayatta yaşadığı problemleri çözmeyi hedefliyor. Çalışmayan kaslara elektrik akımı uygulayarak, felç hastalarının motor sinirlerinde impuls oluşturan ekip, kaslarda farklı boyutlarda ve devamlılıklarda kasılmalar gözlemledi. Bu kasılmalar felçli bölgedeki kan dolaşımını hızlandırarak hareket kabiliyetinin kısa bir süreliğine kazanılmasını sağladı. Bu çalışma bir gün felçli hastaların iyileşmesini sağlayabilir. Antalya Sınav Koleji öğrencileri Sel Aykota ve Gizem Sueda Nalbant'ın yürüttüğü projenin amacı görme engellilerin çevre algısını ve güvenliklerini arttırmak. Ekip sağ ve sol ele takılan iki bileklikten oluşan bir cihaz ve bir akıllı telefon uygulaması üretti. Kullanıcı uygulamaya gideceği adresi söylüyor. Bileklikler farklı şekillerde titreyerek hem kullanıcının gitmesi gereken yönü tarif ediyor hem de büyük küçük herhangi bir engelle karşılaştığında kullanıcıyı bilgilendiriyor. Özel Darüşşafaka Lisesinden Fatma Ezgi Şimşek büyük şehirlerdeki otopark sorununu çözmeyi amaçlıyor. Ezgi, sürücülerin en yakın otoparktaki boş park yerlerini görebildiği bir yazılım geliştirdi. Proje için bulut teknolojisinin yanı sıra otoparklara yerleştirebilecek ultrasonic mesafe sensörü de kullanılmış. Kullanıcılar bu sensörlerin aktardığı verilerle anlık olarak çevre otoparkların doluluk oranını görüntüleyebiliyor. Özel Enka Fen ve Teknoloji Lisesinden Buse Korkmaz ve Mehmet Emirhan Aşkın'ın yürüttüğü projenin amacı, ışkın bitkisinden elde edilen bir ekstreyle meme kanserini tedavi etmek. Kanser hücreleri üzerinde ekstreyi uygulayan ekip, zamanla kanserli hücrelerin büyük oranda öldüğünü gözlemledi. İzmir Özel Türk Fen Lisesi öğrencileri Aylin Gökmen ve Kerem Şahin de benzer bir çalışmayı Hindistan cevizi yağını kullanarak yaptı. Hindistan cevizi yağı anne sütünde de bulunan yağ asitlerini içeriyor. Bu yağı kanserli hücrelerde uygulayan ekip, yüzde yüz organik ve düşük maliyetli bir yöntemle kanserin tedavi edilebilir olduğunu göstermek istiyor. 26 Mayıs 2017 Cuma günü son erecek olan yarışmanın ödül töreni ise yine aynı tarihte MEF Okulları Ulus Kampüsünde gerçekleşecek. Törende katılan tüm öğrencilere, danışman öğretmenlere ve okul müdürlerine başarı belgeleri ve anı plaketleri sunulurken; derece alan öğrenciler ve projeyi yöneten danışman öğretmenlere de para ödülü verilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/3-annesi-olan-ilk-hayvan-dolly", "text": "22 Şubat 1997 - Çekirdek transferi ile bir hücreden klonlanan ilk memeli olan koyun Dolly'nin varlığı halka duyuruldu. Dolly üç annenin kullanılması sonucu 5 Temmuz 1996'da, Edinburgh Roslin Enstitüsü'nde dünyaya geldi. Bu annelerin üçünün de farklı görevleri vardı. Birinden yumurta hücresi, ikincisinden hücre çekirdeği elde edildi. Diğeri ise klonu doğuma kadar rahminde taşıdı. Bu teknik, Somatik Hücre Nükleer Transfer tekniği olarak adlandırılıyor. Yetişkin bir vücut hücresinden alınan hücre çekirdeği, döllenmemiş fakat gelişmekte olan ve çekirdeği çıkarılmış bir yumurta hücresine transfer ediliyor. Daha sonra bu melez hücre, bölünmesi için elektrik şoklarıyla uyarılıyor ve hücre bir embriyo olacak kadar bölünüp geliştiğinde, taşıyıcı bir anneye naklediliyor. Dolly bu şekilde üretilen ilk klondu. Ancak varlığı, doğumundan neredeyse 8 ay sonra (22 Şubat 1997) halka duyuruldu. Dolly medyada büyük ilgi çekti. İskoç bilim insanlarının Dolly ile oynarken çekilmiş görüntüleri TV'de yayınlandı. Daha sonra TIME dergisi klon koyunu gündemine taşıdı ve Dolly ile ilgili tüm detayları içeren bir rapor hazırladı. Science dergisi ise Dolly'yi yılın buluşu seçti. Çünkü Dolly, spesifik bir vücut bölgesinden alınan bir hücreyle, memelilerin yeniden yaratılabileceğini ve sağlıklı olarak klonlanabileceğini göstermiş oldu. Dolly tüm hayatını Edinburgh'teki Roslin Enstitüsü'nde geçirdi. Burada bir Galler dağ koçu ile çiftleştirildi ve 6 kuzu dünyaya getirdi. İsmi Bonnie olan ilk kuzu 1998 Nisan'ında doğdu. Bir sonraki yıl Dolly, isimleri Sally ve Rossie olan ikiz kuzuları ve bundan sonraki yıl da Lucy, Darcy ve Cotton üçüzlerini dünyaya getirdi. Dolly gibi bir Finn Dorset melez koyununun 11-12 yaşına kadar yaşaması bekleniyordu ancak Dolly yalnızca 6 yaşına kadar yaşayabildi. Henüz 4 yaşındayken Dolly'de artrit oluştu ve yürümesi aksamaya başladı. Buna, ilerleyen akciğer hastalığı da eklenince, 14 Şubat 2003'te ötenazi yapıldı. Otopsi sonuçları, Dolly'nin koyunlar arasında sıkça görülen bir çeşit akciğer kanserine yakalandığını gösterdi. Roslin bilim insanları bu durumun Dolly'nin bir klon olmasıyla ilgisi olmadığını düşünüyor. Ancak kapalı alanlarda tutulan koyunlar için bu tür akciğer hastalıkları daha tehlikelidir. Dolly de güvenlik nedeniyle içeride tutuluyordu. Diğer bir görüşe göre ise, Dolly öldüğünde 6 değil, zaten 12 yaşındaydı. Dolly'nin klonlandığı koyunun 6 yaşında olması, telomerlerinin kısa olmasına neden oldu. Telomer kısalığı yaşlılık belirtisidir. Ancak Roslin Enstitüsü yaptığı yoğun sağlık taramalarının ardından Dolly'de yaşlanmayla ilgili herhangi bir anormallik olmadığını belirtti. Dolly'nin başarılı bir klon olması, atlar ve boğalar dahil birçok büyük memeli hayvanın klonlanması için çalışmaların önünü açtı. Ancak bu klonlama girişimleri canlı embriyo vermedi. Canlı olan bazılarının gelişiminde ise anormallik gözlendi. Dolly'i klonlayan ekibin lideri olan Ian Wilmut, 2007 yılında, nükleer transfer tekniğinin insanlarda kullanılmasının iyi sonuç vermeyeceğini söyledi. Ancak geçtiğimiz Ocak ayında kamuoyuna duyurulan Zhong Zhong ve Hua Hua adlı Makak maymunları, bu görüşü değiştirdi. Dolly'de kullanılan teknikle doğan maymunlar, klonlanan ilk primat olma özelliğini taşıyor. İleri çalışmalar, korumaya alınan veya soyu tükenmiş canlıların gelecekte yeniden ekosisteme dahil edilmesinin önünü açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/3-mart-dunya-kulak-ve-isitme-gunu", "text": "7 duyumuzdan biri olan işitme, insanların iletişimi ve gelişimi açısından taşıdığı önemle ayrı bir yere sahiptir. İşitme, çevresel sesleri fark etmemizi sağlar. İnsanlar arası iletişimdeki en önemli unsur olan konuşma da, işitme sayesinde gelişmektedir. Bu nedenle, işitme kaybı olan kişiler konuşma yetilerini tam olarak geliştirememekte, bu da zihinsel gelişimlerini, okul başarılarını ve sosyal ilişkilerini olumsuz olarak etkilemektedir. Bütün bu hususlar göz önüne alındığında, özellikle doğuştan gelen işitme kaybının erken tanısı ve rehabilitasyonu çok önem kazanmaktadır. İşitme kayıplarının pek çok nedeni olmakla birlikte, bebeklerde görülen işitme kaybının en sık görülen nedeni, genetik bozukluklardır. İşitme kaybına neden olan genler çekinik genler olduğu için, bir kişide işitme kaybı olması için hem anneden hem de babadan gelen iki çekinik gene sahip olması gerekmektedir. Sadece bir çekinik gen taşıyan ve bu nedenle işitme kaybı olmayan anne ve babanın işitme kayıplı çocuk dünyaya getirme olasılığı % 25'tir. Benzer çekinik gene sahip olma ihtimali, benzer gen havuzuna sahip olan akrabalarda daha fazladır. Bu yüzdendir ki, akraba evliliği sonucunda dünyaya gelen bebeklerin işitme kayıplı olma ihtimali daha yüksektir. Özellikle bazı coğrafi bölgelerimizde akraba evliliği oranının yüksek olması nedeniyle, kalıtımsal işitme kayıpları ülkemizde ne yazık ki yüksek oranda görülmektedir. Bu nedenle işitme kaybının erken tanı ve tedavisi daha da büyük önem arz etmektedir. Doğuştan gelen işitme kayıplarının erken tanısı için 2004 yılında ülkemizde uygulanmaya başlanan Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Programı başarıyla devam etmektedir. 2004 yılında 1-2 merkez olarak başlayan bu program sayesinde halihazırda doğumların % 90'ı taranmaktadır. Amaç bu oranı % 100'e getirmektir. İşitme kaybı tespit edilen bebeklerde işitme rehabilitasyonunun en kısa süre içinde sağlanması gereklidir. Bebeğin beynine sesin iletilmesi, beynin işitmeyle ilgili merkezlerinin gelişmesi için çok önemlidir. Beynin plastisitesinin yüksek olduğu ilk 3 yıl içerisinde beyne işitsel sinyaller gitmediği takdirde, daha sonra sinyal gönderildiğinde kişi sesleri duyabilse de anlamlandıramamaktadır. Bu nedenle işitmenin erken rehabilitasyonu çok önemlidir. İşitmenin rehabilitasyonu için ilk basamak işitme cihazlarıdır. İki taraflı işitme cihazı verilen bebeklerin konuşma gelişimleri takip edilir. Eğer bu gelişim yaşıtlarına paralel gidiyorsa, işitme cihazıyla devam edilir. Eğer işitme cihazlarından yeterli verim alınamazsa, o zaman ameliyatla kulağa koklear implant uygulanır. Yapısal nedenlerle koklear implant yapılması imkansız olan hastalarda da, beyin sapı implantı uygulanarak işitme sağlanabilir. Gerek işitme cihazı gerekse koklear/beyin sapı implantı kullanan işitme kayıplı kişilerin yeterli bir konuşma seviyesine ulaşabilmeleri için konuşma eğitimi alması gereklidir. Görüldüğü gibi, gelişen teknoloji sayesinde rehabilite edilemeyecek işitme kaybı sebebi neredeyse kalmamıştır. İşitme kayıplı kişilerin bu imkanlardan faydalanabilmeleri için, erken teşhis ve tedaviye ulaşabilmelerinin önemi daha da artmıştır. Bütün bu uğraşıların amacı, işitme kayıplı bireyleri, normal okula devam edebilen, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilen ve ulusal verimliliğe katkı sağlayan bireyler haline getirmektir. Bu yazı HBT'nin 49. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/40li-yaslardan-itibaren-erkegin-beyin-sagligi-1", "text": "Kırkların yaşamın en güzel yaşları olduğuna inananlardanım. Derler ki insan üç kez doğar; ilkinde annesinden, yirmilerinde seçimlerinden ve kırklarında hatalarından. Elli yaşıma girdiğimde öğrencilerime '50 yılda hayattan ne öğrendim?' konuşması hazırlayıp sunduğumda fark ettim ki 70-80 yaşların konuşmaları çok var ama 50 yaş konuşması yok. Belki 50 yaşındaki insanlar daha yaşayacaklarını kabul ediyor, gelecekte yaşanacak bu uzun yıllarla ilgili tahminlerde bulunmak istemiyorlar. Özellikle 40'lı yaşlarda gözler hep ufukta. Cerrahlar için de kırklı yaşlar önemli bir dönemdir. Aykut Erbengi Hocam, Cerrah ilk on yıl ameliyat yapmayı öğrenir, ikinci on yıl kimi ameliyat edeceğini öğrenir, üçüncü on yıl ise kimi ameliyat etmeyeceğini öğrenir derdi. İşte bu üçüncü cerrahi on yıl 40'lı yaşlarla başlar. Kadın ve erkek beyinlerinin farklı olduklarına dair yaygın bir kabulleniş vardır. Bu kabulleniş doğrultusunda, yöntem olarak incelenen bütünü parçalara ayırıp parçaların farklılıkları üzerinden analiz yapan Bacon-Descartes-Newton bilimsel yöntemi, bütün-parça ilişkisini de göz ardı ederek, beynin cinsiyetinin olduğunu öne sürer ve 'insan beynini', kadın beyni ve erkek beyni diye ikiye ayırır. Hipotezi bu paradigmaya göre kurguladığınızda sonuçlarınız da bu hipotezi destekler nitelikte olur. Ben de bu kültürün bir üyesi olarak bu kabullenişteydim, aşağıda değineceğim beyin-bilim gelişmelerini yaşayıncaya kadar. Meslek yaşantısında yaklaşık 20 binden fazla beyni bizzat görmüş bir kişi olarak sadece beyinden o kişinin cinsiyetini anlayamam. Mikroskop altındaki beyin dokusunun da incelenmesi sonucunda da cinsiyet ayrımı yapılamaz. Genetik analiz X ve Y kromozomları tayiniyle ancak bunu yapar, ama bu sadece karaciğer, mide ya da dalağın erkekliği ya da kadınlığı kadar önemli bir cinsiyet tayinidir. Beyin, yalın biyolojik organ olarak, muhtemelen kadın ya da erkek beyni diye farklılık göstermiyor. Beyni yarattığı zihin ile karıştıran ya da ayıramayan bilimsel yöntem nedeniyle bu hatayı yapıyor olabiliriz. Beynin yarattığı nörozihin bağlantısallık yapısında bir cinsiyet farklılığı vardır ancak bu insan olmanın ortak bütünlüğünün içinde silikleşebilecek, kültürün önemsediği ve yüklediği kadar keskin bir farklılıktır. Beynin bağlantısallık ağının kodladığı bir üst enformasyon paradigması olarak nörozihin esas olarak epigenetik yani kültürel faktörler ile belirlenir. Örneğin, öğretmenlik eğitimi almış bir erkeğin nörozihninin müzisyen bir erkek nörozihni ya da öğretmenlik eğitimi almış bir kadın meslektaşının nörozihni ile karşılaştırıldığında; hemcinsi olan müzisyenden daha çok benzer eğitimi aldığı kadın meslektaşının nörozihnine benzeyeceği bağlantısallık biliminin sonucudur. Beyni, bedenin fizyolojik dengesini sağlayan organ olarak tanımlayıp 'beyin nedir?' sorusuna biyolojik paradigma içinde yanıt aradığımızda biyolojik mekanizmalar üzerinden giden çok yanıt var. Bu genetik-biyolojik temelli bağlantısallık ağı, Bacon-Descartes-Newton kültürünün çocukları olan bizler için anlaşılması görece kolay olan, netlik hissi veren anlayış katmanı. Bu katmanda, Beynin yaşlanmasını nasıl önleriz? Hipertansiyon beyin kanamasına yol açar mı? Kolesterol yüksekliği ileri yaşlarda zekayı olumsuz etkiler mi? Beslenme yöntemlerinin hangisi beyni genç tutar? gibi sorular ve yanıtları var. Bu alan fizyoloji, moleküler biyoloji ve genetiğin esas tutulduğu, sorulara verilen yanıtların deterministik ilkelere göre verildiği; tümdengelim ve tümevarım bilimsel yöntemlerinin esas alındığı kavramların çizdiği bir harita çiziyor. Diğer yandan özellikle son 5 yılda beyin-bilim alanındaki gelişmeler beynin, bedenin homeostasis=fizyolojik denge halini sağlayan organ olmanın ötesinde zihin yaratan bir organ olduğu tanımını oluşturdu. Beynin enformasyon işleyen bağlantısallık yapısının ve özellikle bu ağsal yapının matematiği anlaşıldı. Beyin-bilimciler olarak 2010'lu yılların başlangıcında, 100 milyar nöron ve 100 trilyon bağlantısallık yapısı ile en etkin bilgi işleyen sistemin beyin olduğunu düşünüyorduk. Oysa bağlantısal bütünsellik adını verdiğimiz bilim yöntemi nörobilim alanının önderliğinde geliştikçe ve bu yöntem, yaşamın bağlantısal yapısına uygulanabilir hale gelip sonuçlar alındıkça en etkin bilgi işleme sisteminin insan beyni değil, yaşamın kendisi olduğunu anladık. Yani beyin, varlığın yaşam ağının bağlantısallığı içerisinde 'varoluşunu' sağlayan zihni oluşturarak, yaşantı yaratma sürecinin, yaşamın bağlantısallığıyla entegrasyon sürecinin bilgi işleme organı olarak tanımlanır oldu. Burada iki tür 'beyin sağlığından' bahsetmek zorunluluğu doğuyor. Bacon-Descartes-Newton Biliminin oluşturduğu, günümüz dünya uygarlığını esasta yaratan kültürünün 'biyolojik nitelikli beyin' sağlığı kavramı ile Bağlantısal Bütünsellik Biliminin oluşturduğu ve yakın geleceğin olası kültür seçeneklerinden-değişimlerinden biri olacağı görülen 'Yaşamdaşlık Kültürünün' 'bilgi işleyen ağsal yapılı bir sistem olarak beyin' sağlığı farklı nitelikler taşıyor. Var olan uygarlığımız insanlığın yaratabildiği en üst düzey nitelikleri taşır. Ben, insanın yaşam süresini neredeyse 30-40'lardan 80'li yaşlara ulaştıran, 7,5 milyar insanı dünyamız üzerinde besleyebilip yaşayabilmesini sağlayan 'Bacon-Descartes-Newton' kültürünün sonucu olarak var olan günümüzün yorgun uygarlığına takdirle ve şükranla bakıyorum. Ancak 'yaşamın insan için' olduğu kabullenişi üzerine inşa edilen, 'birlikte var olmayı değil de sahip olmayı' hedefleyen uygarlığımızın, dönüşüme gerek duyduğunu, en sabırlı öğretmen olan 'yaşam'ın yeni korona virüs salgını ile bize bunu anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. 'Sahip olmak' uygarlığının dönüşüm dönemiyle kesişen ömürlerimizde, 40'lı yaşlılar, gelecekte yaşayacağımız yaşam biçimleri konusunda seçimler yapacak. Bu seçeneklerden biri bağlantısal bütünsellik bilimsel yönteminin kültürel sonucu olabilecek, yaşamdaşlıktır. Yaşamdaşlık anlayışında yaşam insan için değil, insan yaşam içindir ve yaşam hiyerarşik yapı içermeyen, iç içe var olan kodlama sistemlerinden oluşur. Yaşamın yapıtaşı atom değil enformasyondur ve yaşamın bütünlüğünü oluşturan enformasyon işleyen sistemler hep yeni ağlar oluşturarak yeni bilgi örüntüleri yani 'zeka' oluştururlar. Beyinde plastisite adını verdiğimiz bu yeni nörozihin ağları oluşumunun genetik düzeydeki adı mutasyon, genel anlamıyla enformatik terminolojide de autopoiesis 'dir. Rippon, Gina (2019) The Gendered Brain: The new neuroscience that shatters the myth of the female brain. The Bodley Head."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/40li-yaslardan-itibaren-erkegin-beyin-sagligi-2", "text": "İlk bölümünü geçtiğimiz hafta sunduğum '40'lı yaşlardan itibaren erkeğin beyin sağlığı' konusunda düşünmeyi dört bölüme ayırmış ve ilk üç maddeyi anlatmıştım. Bu hafta ise 4. bölümden devam ediyorum. Aslında nörozihin, biyolojik anlamda beyni de kapsar. Hastalık tanımını da burada yeniden gözden geçirmek gerek. Bağlantısallık bilimine göre hastalık yaşantı üretememe ya da yaşamın akışına uyumlu yaşantı üretememe durumu olarak tarif edilmeli. Sözgelimi 2-3 yaşında, çevresiyle iletişimi sorunlu bir çocukta, sorun biyolojik nitelikte, beynin işitme sinirindeki yapısal bir hastalık olabilir, işitmenin sinir yolları sağlam ama otizm gibi bir bağlantısallık hastalığı olabilir ya da ailedeki şiddetli sorunlara karşı çocuğun geliştirdiği bir savunma olabilir. Birinci ilk gruba, diğerleri ikinci gruba örnektir. Yaşamın akışına uyumlu varoluşu üretememe, beynin yapısal bir sorununa bağlı olabilir. Örneğin bir anevrizma kanaması sonrasında gelişen beyin dokusu yıkımına bağlı konuşma yetisinin sözgelimi yaklaşık 100 kelimeye sınırlanması bozukluğu ve bunun sonucunda oluşan yaşantı oluşturma engeli daha kolay anlaşılır. Ama içinde bulunulan kültür ağında çoğu zaman kişinin ya da onun adına başkalarının yaptığı yanlış seçimlerin sonucunda sözcük dağarcığının 100 kelimeyle sınırlı kalması da nörozihnin bir bağlantısallık hastalığı olarak kabul edilmelidir. Sebepleri çok farklı da olsa konnektomun yapısal niteliği açısından benzer 'enformasyon işleme hastalıkları' olarak düşünülebilirler. İşte daha çok yaşam dediğimiz enformasyon ağı içindeki varoluş seçimlerine bağlı 'nörozihin=konnektom sağlığı' 40 yaşın, belki de, yaşam kalitesini belirleyen en önemli sağlık alanıdır. Ne demiştik 'İnsan üç kez doğar: İlkinde annesinden, yirmilerinde seçimlerinden ve kırkla- rında hatalarından'. Bunu düzeltelim, çünkü kırklı yaşlarda çağdaş insan artık daha çok kendi seçimlerini yapabilir hale gelmiştir: 'İnsan üç kez doğar: İlkinde annesinden , yirmilerinde kültürün kendisi için yaptığı seçimlerden ve kırklarında kendisinin yaptığı se- çimlerden '. Meslektaşlarım Ahmet Onur Keskin, Gülgün Uncu, Anıl Tanburoğlu, Demet Özbabalık Adapınar'ın 2016 yılındaki derlemeleri yaşlanma, yaşlılık, demans, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, inme anahtar kelimeleri konusunda ve aşağıdaki özetle yazılmış. Yaşlanma, karmaşık bir biyo-psiko-sosyal süreçtir. Yaşlılıkta, nörodejeneratif hastalıkların ve inmenin insidansı artar. Yaşlının kognisyonunda eskisine göre fark edilen bir azalmanın, yaşlılığın normal bir sonucu mu yoksa Alzheimer hastalığı gibi bir nörodejeneratif hastalığın erken belirtisi mi olduğunu cevaplamak giderek daha önemli hale gelmektedir. Bu derlemenin amacı, yaşlılık ve yaşlılığın sinir sistemi üzerine olan etkilerini özetlemek ve yaşlılıkta belirgin olarak insidansı artan hastalıkları belirleyip, bu hastalıkları genel bir bakış açısıyla değerlendirmektir. Bu yazıda beyin sağlığı konusunda 'hap bilgi' arayışındakiler için Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ Hocanın güzel özetleyip sunduğu 4'ü genetik 16 risk faktörünü bulacaksınız. 1. Ailenizde Alzheimer hastalığı ya da herhangi bir türden bunama hastası varsa! 2. Alzheimer, demans ya da bunama ile ilgili yapılan genetik testlerde annenizden ya da babanızdan gelen 19. kromozomunuzun hastalık taşıdığını söyleyen tek APOE4 ya da her ikisinden gelen çift APOE4 gen parçacıklarınız varsa! 3. Ailenizde uzun yıllardan beri tedavi görmekte olan bir şizofreni ya da depresyon hastası varsa! 5. Bilinç kaybına neden olan tek, bilinç kaybına neden olmasa da birkaç kez kafa travması yaşamışsanız! 6. Uzun zamandır alkolle aranız iyi ise! 8. Şeker, tansiyon ve yüksek kolesterolünüz varsa! 9. Eğer kalp hastasıysanız ya da bir kalp atağı geçirmişseniz! 10. Bir beyin damar hastalığı geçirdiyseniz! 12. Kansızlık varsa ve kanınızda B12 vitamini düşükse! 13. En az haftada 2 kezden ortalama olarak da 30 dakikadan az egzersiz yapıyorsanız! 14. Tuz ve karbonhidrattan zengin besleniyorsanız! 15. Çalıştığınız işte ya da evde yeni şeyler öğrenmiyorsanız! 16. Okula gitmediyseniz ya da okulu bitirdikten sonra kitap sayfası açmamışsanız! Kırklı yaşlar ve sonrasının tatminkar geçebilmesinin nasıl mümkün olabileceğini bir nörobilimci gözüyle sunmaya ve sizleri bağlantısal bütünsellik bilimini ve yaşamdaşlık kültürünü seçmeniz için beyin ve nörozihin sağlığı üzerinden ikna etmeye çalıştım. İnsanoğlu aydınlanma ile 'birey' olmayı, ulus devlet ile 'yurttaş' olmayı, sonra vergi ödeyen 'vatandaş' olmayı, neoliberal kapitalizm ile 'global tüketici' olmayı öğrendi. Uygarlığımızın geldiği kavşak döneminde de seçeneklerden biri 'yaşamdaş' olmayı öğrenmesi. Yaşamdaşlığın; merak, iyilik ve yaratıcılık üçlüsü üzerinden Spinoza'nın anlamak ve bilmek sevincine uzanan akıcılığının (Balanüye, 2017); dönüşmek zorunda olan uygarlığımızın, sahip olmak için çok çalışkan ve çok zeki olmak düsturunun üzerine eklemlenmesini dilerim."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/5-gunluk-aburcubur-metabolizmanizi-tepetaklak-ediyor", "text": "Metabolizmaya ciddi anlamda zarar vermek için yalnızca birkaç gün boyunca makarna ve peynir ağırlıklı bir beslenme düzeni uygulamak yeterli. . Araştırmacılar bedenin yağ oranı yüksek işlenmiş besinlerle beslenmesi durumunda iskelet kaslarının nasıl bir tepki verdiklerini anlamak amacıyla üniversite çağındaki 12 sağlıklı erkeğe, ilk başta kilo denetimli özel tasarlanmış bir beslenme düzeni uyguladı. Yağ ağırlıklı besinlerle beslenenlerin aldıkları kalorilerin %55'i yağlardan gelirken, alınan toplam kalorilerin yaklaşık %18'i doymuş yağlardan gelmekteydi... Araştırmayı yürüten Virginia Tech İnsanlarda Beslenme, Besin ve Beden Alıştırmaları Bölümü başkanı Mattew W. Hulver, tereyağı ağırlıklı peynirli makarna, mayonez ve tereyağ içeren jambonlu ve peynirli sandviçler ve mikrodalgada pişen yağlı yiyeceklerin yer aldığı Batılı bir beslenme düzeninde karar kıldı. Deneklere uygulanan yağlı beslenme düzenlerinin kalori miktarları kontrol grubunun aldığı kalori miktarlarına eşitti. Araştırmacılar belirli hedef genleri incelediklerinde metabolizmada son derece çarpıcı etkilerin meydana geldiğine tanık oldu. 5 günlük yağ ağırlıklı bir beslenmenin ardından bedenin belli bir öğüne verdiği tepki, temelde ya köreldi, ya da tümden yok oldu. Yağ ağırlıklı beslenme düzenine geçmeden önce normal besinlerle beslenen deneklerin oksidatif genlerinde, yemekten dört saat sonra büyük bir artış olduğu görülüyordu. Yağ ağırlıklı beslenmenin ardından bu tepki tümden yok oldu. Normal beslenme koşullarında, biyopsi örneği alınan kas, glikozu okside etmek suretiyle ondan bir enerji kaynağı olarak yararlanıyor. Bu etkinin 5 günde tümden ortadan kalktığı görüldü. Bulgular, insülin duyarlılığında kısa erimde genelde bir değişiklik olmamakla birlikte, bu türde bir beslenme düzeni uzun süre uygulanırsa, zamanla insülin direncine yol açabileceği görüldü. Hulver, beş günlük bir yağ tüketiminin metabolizmayı altüst etmeye yeterli olmasından yola çıkarak, Aşırı miktarda kalorinin tüketildiği bir döneme girildiğinde sürekli olarak yağ oranı yüksek besinlerle beslenen kişiler kilo almaya daha yatkın bir duruma mı geliyor olabilir dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/6-saniyede-1-kisi-sigaradan-hayatini-kaybediyor", "text": "Aktif sigara içimine bağlı yılda 100 bin, pasif içime bağlı ise yılda 15 bin kişi hayatını kaybediyor. İçilen her bir sigara insan ömründen 12 dakika eksiltirken, kullanıcılarının yarısı hayatını sigaraya bağlı nedenlerden kaybeder. Sigara önlenebilir ölümlerin en büyük nedenidir. Sigaraya bağlı ölüm rakamlarla değerlendirildiğinde; her 6 saniyede 1 kişinin, yılda ortalama 6 milyon kişinin kaybı anlamına gelir. Ülkemizde aktif sigara içimine bağlı yılda 100.000, pasif içime bağlı ise yılda 15.000 ölüm yaşanmaktadır. İçilen her bir sigara insan ömründen 12 dakika eksiltirken, kullanıcılarının yarısı hayatını sigaraya bağlı nedenlerden kaybeder. Tütün epidemisi dünyanın karşı karşıya kaldığı en ciddi toplum sağlığı tehditlerinden biridir. Erken yaşta kaybedilen sigara kullanıcıları sağlık bakım harcamalarında artışa neden olurken, ekonomik gelişmeyi de duraklatır. Erken insan kaybı bugünü olduğu kadar geleceği de olumsuz şekillendirir. 2017 Sigarasız Dünya Günü için Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen ana tema da Bireylerin Sağlık ve Ekonomik İyiliğine Bir Tehdit Olarak Tütün Kullanımı olarak belirlenmiştir. Sigara içeriğinde 7.000 madde bulunur. Bunların 2.000'i zehirleyici, 70'i de kanser yapıcı özelliktedir. Nikotin ise tek başına içilen tütünün bağımlılık yapmasından sorumludur. Sonuç olarak, sigara etkili, bağımlılık yaratan, zehirli ve kanserojen bir maddedir. Sigara alışkanlığı edinmek için nikotin bağımlılığının doğal seyrini tamamlamak yeterlidir. Kişi ilk sigarayı içer. Tekrarlanan düzensiz kullanımlardan sonra nikotin kan düzeyinin korunabilmesi için günlük kullanıma başlar. Günde 1-2 sigaradan 15-20 adede çıkar. Sonunda 2-3 yıl içinde düzenli, günlük ve nikotin gereksinimine göre hayatın düzenlendiği alışkanlık başlar. Ülkemizde durum nasıl? Sigara içme alışkanlığı ortalama 13-19 yaşında başlar. 18-24 yaş aralığında düzenli tütün kullanımı gelişir ve >18 yaşa gelindiğinde her 3 kişiden 1'i her gün bir tütün ürünü kullanır. Ülkemizde 18 yaş altındaki bireylere sigara satışı yasaklanmış olsa da, aile ve arkadaş ortamından edinebilme, kullanımı kolaylaştırır. Türkiye genç nüfusa sahip bir ülke olarak sigara üreticilerinin de gözdesidir, çünkü bu firmaların kendilerini uzun süre besleyecek geniş bir tiryaki pazarına gereksinimleri vardır. Bir kez tütün deneyen her 4 kişiden 3'ünün yaşam boyu tütün bağımlısı olduğu düşünülürse, gençlerin neden hedef olduğu bir kez daha anlaşılır. Gençler için üretilen alternatif tütün kaynakları olan nargile ve e-sigarayı da vurgulamak gerekir. Nargile, sigara bağımlılığı oluşturulmasına aracılık eder, çünkü kullanıcısı nikotine maruz kalmakta ve bağımlılık süreci başlamaktadır. Benzer şekilde elektronik sigara da tütünlü sigara gibi görünen, hissedilen ve tat veren bir cihazdır. Duman görüntüsü veren kokusuz su buharı oluşturur. Tütün üretici firmaları e-sigara yayılımını sağlayarak yine nikotin bağımlılığını desteklemekte ve e-sigara kullanıcılarının izleyen yıllarda sigara kullanıcısına dönüşmesini sağlamaktadır. Ülkemizde e-sigara satışı yasaktır. Sigara tüm kanser ve kalp damar hastalığı ölümlerinin % 30'undan ve akciğer hastalığı ölümlerinin % 60'ından sorumludur. Her 10 akciğer kanserinden 9'u doğrudan sigarayla ilişkilidir. Sadece aktif içim değil, pasif içim de sigaranın yanan ucundan yayılan yan dumandaki kanserojen içeriğe bağlı olarak zarar verir. Pasif içiciler de en az sigara kullanıcıları kadar zarar görür. Benzer şekilde koroner kalp hastalığı ve akciğer kanserine neden olur. Bu duruma en çok maruz kalanlar ise bebek ve çocuklardır. Pasif sigara içimi her yıl 600.000 prematür ölümden sorumludur. Sigara içen her 10 kişiden 7'si sigarayı bırakmak ister. Fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapan sigaradan arınmak zor gibi gelse de imkansız değildir. Her gün binlerce insan sigarayı bırakır. Bıraktıktan sonraki ilk yarım saatte kalp atım hızı düşer; 2 hafta içinde kalp krizi riski azalır; 6 ay içinde nefes darlığı ve öksürük yakınması azalır; 10 yıl içinde akciğer kanseri riski, sigara içen kişilerin yarısında geriler. Sigara bırakılması kişiyi maddi açıdan da kazançlı kılar. Ülkemizde 2009 yılında kabul edilen 4207 sayılı Tütün Kontrol Yasası ile birlikte sigara bağımlılığı hakkında farkındalık oluşturuldu ve tedavi yöntemlerine ulaşım da kolaylaştırıldı. Sigara paketlerine getirilen kısıtlamalar ve özellikle sigara vergisinin artırılması öncü hareketler oldu. Yazılı ve görsel basınla konu gündemde tutulurken, sigarayı bırakma konusunda istekli bireyler, ALO 171 Sigara Bırakma Danışma Hattı'nı arayarak bilgi alıp, sigara bırakma polikliniklerine yönlendiriliyorlar. Bu polikliniklerde sigara bırakılmasını kolaylaştıran ilaç desteği de ücretsiz olarak sağlanmaktadır. Sigarasız yaşamla ile sağlıklı yaşama ulaşmak için, sadece istemeniz yeterli... Bu yazı HBT'nin 46. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/9-subat-sigarayi-birakma-gunu-yaklasirken-tusaddan-onemli-hatirlatmalar", "text": "Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği TÜSAD, sigara bağımlılığının küresel salgın alarmı verilen nadir sağlık sorunlarından biri olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Şule Akçay tarafından yapılan açıklamada, ülkemizde de yaklaşık 14.5 milyon insanın sigara içtiği ve bırakma desteğine ihtiyaç duyduğu belirtildi. İçenlerin bırakması kadar gençlerin hiç başlamamasının da önemini vurgulayan Akçay, bu noktada e-sigara ve nargile tehdidine dikkat çekti. - Yapılan araştırmalara göre ülkemizdeki durum maalesef çok iç açıcı değil. Veriler, dünyada 1 milyar 100 milyon, ülkemizde de yaklaşık 14.5 milyon insanın sigara içtiğini gösteriyor. Bir başka deyişle ülkemizde 14.5 milyon insan sigarayı bırakma desteğine muhtaç. Zira her sigara içen kişi önünde sonunda bu bağımlılıktan gördüğü zarar nedeniyle sigarayı bırakmak isteyecek. Çünkü sigara, tüm organlara ve sistemlere zararlı olduğu ve ölümlere yol açtığı kanıtlanmış en önemli toplumsal zehirlenme olayı olarak kabul ediliyor. - TÜİK'in 2016 verilerine göre Türkiye'de 15 yaş üzeri nüfusun yüzde 26.5'i her gün bir tütün ürünü kullanıyor. Bu oran 2014'te yüzde 27,3, 2010'da ise yüzde 25.4'tü. Toplumumuzda erkeklerin tütün ürünü kullanımı 2014-16 arasında azalırken, kadınlarda bu oran artış gösteriyor. 35-44 yaş arası erkekler yüzde 50.6 ile en fazla tütün ürünü içen yaş grubunu oluşturuyor. Kadınlarda ise yine 35-44 yaş aralığı yüzde 19. ile en fazla tütün tüketen yaş grubu olarak saptanıyor. - Özetle ülkemizde nüfusun yaklaşık yüzde 30'u bir ya da birden fazla tütün ürünü kullanıyor. Bu bir alışkanlık değil, bağımlılık. Bardağa dolu tarafından bakarak nüfusumuzun yüzde 70'i bir tütün ürünü kullanmıyor diyebiliriz. Ancak yarattığı tahribat nedeniyle tütün ve tütün ürünleri ile mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor. - Sigara bağımlılığı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın alarmı verilen nadir sağlık sorunlarından birisi. Tütün tüketimi 50'ye yakın hastalığa neden oluyor. Biz göğüs hastalıkları hekimleri olarak hangi hastalık ile uğraşsak, taşın altından sigara ve tütün ürünleri çıkıyor. O nedenle sağlık otoriteleri ve biz hekimler bu tütün ürünleri ile mücadele ediyoruz. Tütün kullanımı dünyada her yıl pasif içiciler dahil 7 milyon kişinin ölümüne ve yarım trilyon dolar tutarında ekonomik hasara neden oluyor. - Ülkemizde yürürlüğe giren yasalar sayesinde 2008 yılından bu yana önemli bir başarı elde edilmişken, son yıllarda endüstri manevraları ile tütün bağımlılığı yeniden artışa geçti. Elektronik sigara ve nargile gibi ürünler gençlerin tütün bağımlısı olmasına yol açıyor. Günümüzde tek başına sigara bağımlılığı ile değil, tüm tütün ve tütün ürünleri ile mücadele etmemiz gerekiyor. Tütün ürünlerinin bırakılması kadar gençlerimizin hiç başlamaması da önem taşıyor. Bugün e-sigara ve nargile özellikle gençler için çok büyük bir tehdit oluşturuyor. - Sigara bağımlılığı ülkemizde oluşturulan altyapı ile birinci basamakta görev yapan hekimlerden, yoğun tedavilerin uygulandığı sigara bırakma polikliniklerine kadar değişen geniş yelpazede tedavi edilebiliyor.Ülkemizde sigarayı bırakmak isteyenlerin profesyonel yardım alabilecekleri çok fazla sayıda merkez bulunuyor. Bu konuda profesyonel ve hekim kelimelerinin altını özellikle çiziyoruz. Çünkü profesyonel olmayan desteklerin de öne çıkarıldığını görüyoruz. Bunları kesinlikle önermiyoruz. Bu tür uygulamalar hem etkisiz hem de gerçek tedavilerin önüne geçtiği için kişide isteksizlik oluşturuyor. - Ülkemizde yaklaşık 520 sigara bırakma polikliniğimiz ve buralarda çalışan tütün kontrolü konusunda hem eğitim almış hem de sertifika almış hekimlerimiz var. Bu hizmetten yararlanmak için Alo 171 Sigara Bırakma Danışma Hattı'na başvurmak yeterli. TÜSAD olarak, ülkemizin en köklü uzmanlık derneği olmanın yüklediği sorumlulukla, 9 Şubat'ı sigara içen bireyleri tütünsüz, sağlıklı bir yaşam için yeni bir başlangıç olarak kabul etmeleri için davet ediyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/acik-hava-egzersizleri-mi-yararli-yoksa-kapali-alanlardakiler-mi", "text": "Koşu bandında spor yapmak, özellikle de kışın soğuk ve karanlık ortamında, insana çok daha çekici gelebilir. Ancak bu durumda fazladan yaklaşık bir buçuk kilometre koşmayı göze almalısınız. Koşu bandında yürüyüşü kolaylaştıran unsurlardan biri de, hava direncinin olmamasıdır-kişi olduğu yerde koşarken ters yönde etki yapan ve hızını kesen havayla boğuşmak zorunda kalmaz. Bu etkinin dengelenmesi ve kapalı alanda yapılan sporun biraz daha zorlayıcı olabilmesi için, kimi insanlar düzenli olarak koşu bandının eğimini yüzde 1 oranında arttırma yoluna giderler. Bu oran, 1996 yılında yapılan ve açık alanda 1.6 km hızla 7 dakika koşarken harcanan enerji miktarının aynı sürenin yüzde bir eğimli bir koşu bandında koşarak geçirilmesi sırasında harcanan enerjiye eşit olduğunu ortaya koyan bir araştırma sonucunda elde edildi. İnsanların birçoğu koşu bandında koşmanın açık havada koşmaktan daha kolay olmadığını, tam tersine daha zorlayıcı olduğunu düşünüyor. Koşmanın biyomekaniğini araştıran Harvard Tıp Fakültesi uzmanlarından Irene Davis de çalışmalarında benzer bir etkiye tanık oldu. Davis'in araştırması, açık havada insanı zorlamayan koşu hızlarına koşu bandında ulaşmanın çok daha zorlayıcı olduğunu ortaya koyuyor. Davis, koşu bandının daha zorlayıcı olmasının nedenini bant üzerinde koşmanın kişiyi sürekli olarak aynı hızda kalmak zorunda bırakmasına bağlıyor ve bunun insanın doğasına aykırı ve çok daha yorucu bir durum olduğuna dikkat çekiyor. Batı İskoçya Üniversitesi'nden Chris Easton'a göre, koşu bandında spor yapmanın bir zorluğu da görsel birtakım unsurların eksik olması. Easton, Koşu bandında spor yaparken yüzünüz çoğu zaman bir duvara ya da pencereye dönük olur. Dahası, açık havada ve yeşilliklerin bol olduğu bir alanda koşarken insan ruhsal açıdan kendisine iyi gelebilecek birtakım hoş görüntülerle de karşılaşabilir diyor. Açık havada yapılan egzersizlerle, kapalı alanda yapılanların karşılaştırıldığı çeşitli araştırmalar gözden geçirildiğinde, temiz havanın bol olduğu açık alanlarda spor yapanların kendilerini çok daha iyi hissettikleri ve bundan daha çok keyif aldıkları görülüyor. Davis, tüm bunlara karşın yine de koşu bandını yeğleyenlere, egzersiz süresince hızlarını kendilerinin ayarlamalarını öneriyor. Koşu bandında yüzde birlik eğimi savunanlara da eğimi arada bir değiştirme önerisinde bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/adacayi-azi-karar-cogu-zarar", "text": "Geçmişi antik Roma dönemlerine dayanan adaçayı, uzun süredir bitkilerin koruyucusu olarak tanınıyor. Adaçayı, sağlığı güçlendirici ve hastalık önleyici özellikleri nedeniyle çay olarak içilmesinin yanı sıra geleneksel Avrupa ve Çin ilaçlarında kullanılıyor. Genellikle Akdeniz ve güneydoğu Avrupa bölgelerinde yetişen adaçayı, botanik olarak Lamiaceae ailesine ait bir bitki. Adaçayının ilaç olarak geleneksel kullanımı binlerce yıl öncesine dayanıyor. Adaçayının ilk olarak yılan ısırığı, şeytan kovma, doğurganlığı artırma gibi amaçlarla kullanıldığı biliniyor. Gerçi bugün artık büyü amaçlı kullanımına son verilmiş. Günümüzde adaçayının insan vücudu üzerindeki olumlu etkileri bilindiğinden Amerika'dan Orta Doğu'ya kadar birçok yemek tarifinde yerini almış bulunmakta. Acı bir tadı olduğundan genellikle ekşi yemeklerde ya da etle hazırlanan yiyeceklerde ana malzeme olarak kullanılıyor. Bilişsel kapasiteyi artırır: Yapılan araştırmalar, ister koklama ister tüketim yoluyla olsun az miktarda adaçayının bile hatırlama yetisine ve belleği geri kazandırmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. Belirli bir konuya odaklanmayı da kolaylaştırıyor. Bu da okula giden gençlerin ya da zorlayıcı, zihnen yorucu işlerde çalışan kişilerin beslenme düzenlerine biraz adaçayı ilave etmelerinin ufak da olsa etkili bir katkısı olduğu anlamına geliyor. İltihabı tedavi eder: Adaçayı yaprağı çiğnemek, acı bir tat vereceğinden her zaman en harika tedavi yolu olarak görülmese de içerisindeki organik bileşenlerin sisteminize en etkili şekilde böyle geçer. Özellikle solunum veya sindirim sisteminizde iltihap sorunları yaşıyorsanız adaçayını demleyerek iltihaptan kurtulabilirsiniz. Adaçayının iltihap karşıtı özellikleri artrit ve gut hastalığının yanı sıra kalp hastalıklarına ve yüksek tansiyona da sebep olabilen kardiyovasküler sistemde iltihaplanma karşısında da etkilidir. Adaçayının bu faydalı etkilerinin kaynağı içerisinde bulunan flavonoidler ve fenolik asitlerdir. Antioksidan özellikleri gösterir: Kronik ve dejeneratif hastalıklar insanların karşılaştığı en tehlikeli hastalıklardandır. Bu sorunların çoğuna hücresel metabolizmanın tehlikeli yan ürünleri olan serbest radikaller sebep olmaktadır. Adaçayında bulunan rosmarinik asit, luteolin ve apigenin gibi antioksidan bileşenleri serbest radikallerin etkisizleştirilmesinde ve oksidatif stres yaratmasını önlemede yardımcı olur. Alzheimer hastalığını önler: Hafıza ve konsantrasyonu geliştirme özelliği bulunan adaçayı aynı zamanda Alzheimer hastalığı ve bunama gibi ortaya çıkabilecek bilişsel sorunlara karşı da koruma sağlar. Her ne kadar bu alanda yapılan araştırmalar henüz başlangıç aşamalarında olsa da, tedavide bitkisel alternatifler konusunda umut verici sonuçlar alınmasının da yolunu açıyor. Sinir yolaklarının adaçayı özü ve özellikle yağı tarafından uyarılması da ayrıca zihninizin zinde kalmasına yardımcı oluyor. Cilt kremleri: Adaçayında bulunan antimikrobik özellikler, bitkinin topikal krem şeklinde az miktarda kullanılmasıyla bile vücuda deri yoluyla saldıran bakterisel ve viral enteksiyonlara karşı etki sağlayabilir. Hastalıkların vücudumuza genellikle ağız ve burun yoluyla girdiğini düşünürüz ancak deri de yabancı maddelere maruz kalarak geçiş yolu sağlayabilir. İçerisinde adaçayı bulunan bir krem ya da antibakteriyel merhem, hastalıklara karşı fazladan koruma sağlayabilir. Bu krem egzama, sedef hastalığı ve sivilce gibi cilt şikayetlerine karşı da etkili olabilir. Kemik sağlığını iyileştirir: Adaçayının en çok göz ardı edilen özelliklerinden biri içerisinde çok yüksek seviyede bulunan K vitaminidir. Vücut için son derece önemli olan ve birçok besinde bulunmayan K vitamini, kemik yoğunluğunu artırır ve yaşlandıkça bütünlüğünü koruyamayan kemiklerimizi kırılmalara karşı korur. Diyabeti kontrol altında tutar: Adaçayının diğer sağlık konularındaki etkisi tartışmaya açık olsa bile konu diyabet olunca herkes hemfikir: Adaçayında, diyabeti kontrol altında tutmak üzere kullanılan reçeteli ilaçlarda bulunan bazı özler ve kimyasallar bulunuyor. Bu kimyasallar karaciğerde biriken glikozun salgılanmasını düzenler ve baskılanmasını sağlar. Şekerin büyük dalgalanmalar yaratmasını önleyerek tip 2 diyabetin başlamasının önünü keser, ya da en azından durum çoktan ortaya çıkmışsa kontrol altına alınabilmesini sağlar. Sindirime yardımcı olur: Adaçayında bulunan rosmarinik asit mide için iltihap karşıtı bir bileşim olarak spazmı önler. Bunun yanı sıra ishal ve gastrit gibi durumların yaşanma sıklığını da oldukça azaltır. Beslenme düzeninize adaçayı ekleyerek sindirim işlevinizi iyileştirebilir, bağırsaklarınızdaki iltihabı azaltabilirsiniz. Adaçayı her ne kadar yemeklerde ya da çay olarak kullanılsa da bu hiçbir yan etkisinin olmadığı anlamına gelmiyor. Adaçayında bulunan tüjon ve kafur yağları, ağız yoluyla belirli bir miktarda alındığı durumda sinir ya da organ hasarı gibi durumlara yol açabiliyor. Bunun dışında hamile kadınların normalde fazla miktarda adaçayı tüketmesi, fazla tüjon alımı sebebiyle rahim kasılmalarına yol açabilir. Aynı şekilde emziren kadınların yine tüjon içeriğine bağlı olarak öncelikle doktora başvurmaları öneriliyor. Adaçayının yan etkileri arasında hafif sindirim şikayetleri, deride kızarıklık, yüksek ya da düşük tansiyon ve diyabet hastalarında düşük kan şekeri seviyesi vardır. Aynı zamanda adaçayının bazı türlerinin östrojene benzer etkileri de olduğu düşünüldüğünden hormona duyarlı durumları olan kişilerin adaçayı kullanmaması öneriliyor. Adaçayı, yüksek miktarda tüketilmesi durumunda sakinleştiriciler, antikonvülsanlar ve diyabet ilaçları gibi çeşitli ilaçlarla da etkileşime girebilir. Çok fazla miktarda tüketilen adaçayı sara görülen kişilerin kullanmaması gerekmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/afetlerde-saglik-yonetimi", "text": "Üzülsek mi korksak mı? Evimizde mi kalsak, afet bölgesine mi gitsek? Hangi kuruma bağış yapsak? Bir kez daha neye, kime üzülmemiz ya da koşmamız gerektiğini bilmediğimiz günler yaşıyoruz. Resmi olmasa da ulusal seferberlik halindeyiz aslında. Ancak diğer tüm vatandaşlarımız gibi o bölgede çalışanlarının da etkilenmesine rağmen ayağa kalkıp çok hızlı çalışmaya başlaması gereken bir grup var ki, onlar da yine sağlıkçılar. Üstelik sürecin sadece başında değil, sonrasında bölgenin yeniden yapılanmasına kadar her aşamada olayın içerisinde organize bir şekilde yer alması gereken bir grup. Bu yazıyı da daha önce bu konuda alınan kaynaklardan yararlanarak hazırlamaya çalıştım. Sonrasındaki süreçte herkesin aklında bulunmasını, şu an can pazarı yaşandığı için detay olarak algılanabilecek bazı ayrıntıların atlanmamasını umuyorum. Sağlık personeli kendi ve ailesinin güvenliğini sağladıktan sonra hemen çalıştığı birime giderek, hızlıca bir değerlendirme yapmalı ve olduğu birimin çalışıp çalışılamayacak durumda olduğunu üst mercilere bildirmelidir. Sağlam olan birimlerde ise ek yatak yaratılmaya çalışılmalıdır. Eğer kendi merkezlerinde personel sayısı yeterli ise olay yerlerine triaj ve ilk yardım ekibi gönderilebilir. Ancak sağlam birimlere çok sayıda yararlının da başvuracağı unutulmamalıdır. Acil işler ilk birkaç günde bitiyor ve sonrasında asıl zor olan kısım başlıyor demek yanlış olmaz; su ve besinlerin hijyen durumları, bozulmuş beslenme ve barınma problemleri ile koruyucu sağlık hekimlik hizmetleri devreye giriyor. Hem afetten etkilenmiş hem de yeni yerleşim yerlerinde ortaya çıkacak yeni hastalıkların, salgın boyutuna gelmeden engellenmesi önemlidir. Afete özgü bir aşı olmadığı gibi, rutin aşılarda acele etmeye gerek yoktur. Gelen ilaçların koordinasyonu Çok farklı odaktan gelen ilaçların envanterinin çıkarılması, bölgede ihtiyaç duyulmayanların ihtiyacı olan yerlere gönderilmesi gerekmektedir. Kronik hastalıkların takibi İlaçlarını almaları sağlanmalıdır. Alt yapının tekrar inşaatı beklenmeden rutin sağlık hizmetlerine geri dönmek gerekiyor. Risk grupları oluşturulmalı, bu gruplarda da gebeler, bebekler, kimsesiz kalmış çocuk ve yaşlılar önceliği oluşturmalıdır. Bozulan fiziksel, sosyal ve ekolojik denge ve nüfus değişikliği sonucu farklı bir çevre ortaya çıkar. Oluşan bu yeni çevreye uygun bir davranış şekli geliştirilmez ise epidemilerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Düzgün konut, temiz su sağlanması ve kanalizasyon gibi sağlık durumunu direkt olarak etkileyen alt yapının büyük hasar görmesi, sağlık durumunu etkileyecek en önemli sorundur. Depremden sonra yeniden oluşturulacak yerleşim planlarına, planlama aşamasında Sağlık Bakanlığı'nın katılımı sağlanmalıdır. Toksik kimyasallar: Kimyasal maddenin türü ve yayıldığı yere göre özel önlemler alınması gerekir. Radyoaktif maddeler: Nükleer enerji kullanan tesislerinin veya atık depolarının olduğu yerlerde afet durumunda büyük veya küçük ölçekli radyasyon kaçağı olabilir, kontrol edilmesi gerekir. Petrol ve petrol ürünleri: Borular, tanklar ve rafinerilerden çevreye sızması mümkün olabilir. Yayıldığı yere göre gerekli önlemlerin alınması gerekir. Vektör ve diğer hayvanların kontrolü: Vektör üreme yerlerinin kontrolü ve başıboş kalabilen hayvanların bakımı dikkat edilmesi gereken bir husustur. Enkazların kaldırılması: Ülkemizde maalesef, özen gösterilmeden, hızlıca yapılmaktadır. Ancak yapılması gereken, bunları bir merkezde toplamak ve ekonomiye geri kazandırmaktır. Çimento ve demir gibi inşaat malzemelerinin çevreye önemli bir zararı bulunmamaktadır, ancak badana ve boyada kullanılan maddeleri olabildiğince ayırmak gerekir. Bireylerin ruh sağlığı: Afetlerde ruh sağlığı önemlidir, çünkü afet anında, korku, kaygı, izolasyon gibi ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Mağdurlara, erken dönemde psikiyatrist, psikolog ve sosyal gönüllülerden oluşan bir ekiple destek vermek gerekmektedir. Sağlık yönetimi, diğer sektörlerle iyi bir iletişim kurmayı gerektiriyor. Bu iletişim, afet öncesinde ne kadar iyi kurulmuşsa afet o kadar iyi yönetiliyor. Sahada çalışan sağlık personelinin bilgi ve tecrübesi ise tüm çabaya ışık tutuyor. Gözümüz, kulağımız, kalbimiz bölgede. Umarız tekrarlanmaz. Hepimize geçmiş olsun."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agiz-bakterileri-kanser-riski-isareti-mi", "text": "Bilim insanları yeni bir araştırmada mikrobiyom olarak adlandırılan ve bizlerle beraber yaşayan bu canlıların sağlığımız hakkında söyleyecek birkaç sözü olduğunu tespit etti. Aslına bakılırsa son 5 yıla kadar bilim insanları insan vücudunda yaşayan bakterilerin sadece çok küçük bir kısmı hakkında bilgi sahibi olabiliyordu. Çünkü mikrobiyomun %80'i laboratuvar şartlarında yetiştirilemiyor ve sadece insan vücudunda yaşayabildikleri için araştırma yapmak mümkün olmuyordu. Ancak DNA analizi yaygınlaştıktan sonra bilim camiası insanlardan alınan bakterileri tanımlayabildi ve araştırmalar hız kazandı. Şimdi ise yapılan araştırmalar pankreas ve yemek borusu kanserleri ile ağıziçi mikrobiyomu arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Açıkçası tüm insanlar temelde 5 ana bakteri grubunu paylaşıyor. Ancak bu 5 bakteri grubu insandan insana farklılık gösteriyor; oranlar kişiden kişiye değişiyor. Araştırmacılar da bu farklılığın kanser üzerinde etkili olup olmadığını merak etti. Sonuçlar ise şaşırtıcıydı. Örneğin ağızlarında Porphyromonas gingivalis isimli bakteriden zengin bir mikrobiyoma sahip olanlar, bu bakteriden fakir mikrobiyomu olanlara göre pankreas kanserine %60 daha yatkınlar. Aggregatibacter actinomycetemcomitans isimli bakteri ise pankreas kanseri riskini 2 katına çıkarıyor! Pankreas kanseri maalesef erken teşhisi çok zor olan ve bu yüzden oldukça ölümcül seyreden ciddi bir hastalıktır. Dolayısıyla erken tanıyı kolaylaştıracak bu tip yöntemler gelecek açısından umut vaat eden çalışmalardır. Belki bir gün sadece ağız mikrobiyomuna bakarak kanseri tanıyabileceğiz. Benzer bir etki yemek borusu kanserinde de görülmekte. Yemek borusu kanseri olan kişiler sağlıklı insanlara göre ağızlarında çok daha düşük seviyelerde Proteobakteri' ye sahipler. Bazı bakterilerin fazla olması kanser için yol göstericiyken bazılarının eksikliği tanıda yardımcı olabiliyor. Ancak her iki kanserde de tavuk-yumurta ilişkisi mevcut. Yani araştırmacılar bu bakterilerdeki değişimin mi kansere yol açtığını yoksa vücuttaki değişimlerin mi bu bakteriler üzerinde etkili olduğunu açığa kavuşturmak için ileri çalışmalara ihtiyaç duyduklarını söylüyorlar. Daha önce yapılan hayvan deneylerinde ağızdaki bakterilerin vücuda yayılabileceği ve vücudun çeşitli bölgelerindeki alıcılarla hücrelerde kanser oluşumuna neden olduğu görüldü. Ayrıca sigara ve alkol gibi diğer etkenler de bu durumun oluşmasında rol oynayabilir. Her ikisi de ağızdaki mikrobiyomu değiştirebildiği gibi yemek borusu ve pankreas kanserleri için başlı başına risk etkenidir. Örneğin sigara içicilerinin ağızlarındaki Proteobakteriler, içmeyenlere göre daha düşük seviyededir. Eğer sigara bırakılırsa yıllar içerinde bu bakteriler kendilerini yeniler ve sayılarını artırırlar. Dahası günde iki kadehten fazla alkol alanların ağızlarındaki Lactobacillus bakterileri daha düşük seviyede. Lactobacillus, probiyotiklerin de içerisinde bulunan yararlı ve bizlere arkadaş bir bakteridir. Araştırmalar bizlere neler gösterecek bilemiyoruz, ancak insan vücudunda keşfedilmeyi bekleyen gizemler olduğu aşikar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agiz-kokusuna-karsi-probiyotik", "text": "Bakterilere karşı bakterilerle müdahale etmek mümkün. Kısa bir süre önce gerçekleştirilen bir meta analize göre probiyotik alımı, ağız florası üzerinde olumlu bir etki yaparak, anaerobik bozunma süreçleriyle ortaya çıkan kötü kokulu bileşiklerin üretimini kısıtlıyor. Tıp dilinde halitosis olarak isimlendirilen ağız kokusu, insanların aşağı yukarı üçte birinde görülür. Ağız kokusu yüzde 85-90 oranında dilin üzerindeki, diş taşı, diş eti veya dişlerin arasındaki bakterilerin etkinlikleriyle oluşur. Bu mikroplar yiyecek artıklarını ve diğer organik maddeleri indirgerken, kükürt içerikli bileşikler üretir. Yetersiz ağız temizliği, periodontitis ve sigara içimi ağız kokusunu tetikleyen faktörlerin başında gelir. Dilin ve dişlerin düzenli olarak fırçalanması veya profesyonel diş temizliği gibi önlemlerle ağız kokusu sadece geçici olarak yok edilebiliyor. Antibakteriyel gargara gibi kimyasal maddelerle de ağızdaki baterilerle mücadele etmek mümkün, ancak bunlar yararlı bakteri sayısını da azaltır. Son olarak gerçekleştirilen bir meta analiz sonucunda probiyotiğin daha kalıcı bir çözüm olabileceği ortaya çıktı. Fikir şöyleydi; Lactobacillus salivarius, L.reuteri veya Streptococcus salivarius, veyahut da Weissella cibaria gibi yararlı bakteriler sakız veya pastil şeklinde alınabilir. Bu bakteriler yoğurt, ekşi maya, turşu ve diğer fermente yiyeceklerde bulunur. Probiyotik ağız boşluğunda kötü kokulu bileşikleri üreten mikropları yok edecektir. Bunun gerçekten işleyip, işlemediğini Sichuan Üniversitesi'nde Nengwen Huang ile çalışan ekip inceledi. Araştırmacılar ilk önce yedi araştırmanın sonuçlarını değerlendirdiler. Bu araştırmaya katılanların bir kısmı ağız kokusuna karşı günde bir ila iki kez probiyotik bir ilaç alırken diğer bir kısmı da plasebo aldı. Probiyotiğin etkisi solukla dışarı verilen havadaki kükürt bileşiklerinin yoğunluğuna ve sübjektif kokuya göre belirlendi. Araştırmacılar ayrıca dil ve diş plaklarını da değerlendirdiler. Sonuca göre probiyotik alımı, ağız kokusuna karşı oldukça iyi bir etki yapıyor. Sübjektif olarak algılanabilir ağız kokusu, probiyotik grubunda hem kısa vadede hem de uzun vadede yüzde elli oranında azaldı. Dışarı verilen solukta, objektif olarak da ölçülebilen kötü kokulu kükürt bileşikleri de azaldı. Bu azalma özellikle de yüzde 73 oranında eksilen, hidrojen sülfürde kendini gösterdi. Sonuçlar probiyotik tedavinin, ağız kokusunu gidereceğini gösteriyor. Olumlu etki, probiyotiklerin ağız florası üzerinde olumlu etki yaparak, kötü kokulu kükürt bileşiklerini üreten indirgeme süreçlerini önlemesine dayanıyor. Probiyotikler her ne kadar uzun vadeli etki yapıyorsa da sonuçların doğrulanması için daha ayrıntılı ve randomize klinik çalışmalara ihtiyaç var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agiz-ve-dis-sagligi", "text": "Dişlerin çıktığı ilk andan kaybedilmesine kadar birçok koruyucu ve onarıcı tedavi olanağına sahibiz. Ancak, her zaman en iyi tedavi dişler ve çevre dokularının korunmasıdır. Genel kanının aksine diş ve dişeti hastalıkları tamamen önlenebilir. Bu da etkili plak kontrolü, düzenli diş hekimi ziyareti ve kişiye özel hazırlanmış ağız bakım planlarının takibi ile mümkündür. Günümüzde, bilgi erişimi ve dişhekimliği teknolojilerindeki hızlı artışa rağmen diş çürüğü ve dişeti hastalıkları, halen ciddi bir sağlık sorun olarak mevcudiyetini koruyor. Diş çürüğü ve dişeti hastalıkları, bakterilerin neden olduğu ve tamamen önlenebilir hastalıklardır. Bu nedenle problemin nereden kaynaklandığını görebilirsek mükemmel bir ağız sağlığı hedefimize ulaşabiliriz. Problem, plağın dişler etrafında birikmesi ile başlar. Bakteriler yiyecek artıklarını kullanarak ürer; hakim bakteri çeşidine göre diş çürüğü ve/veya dişeti hastalığı gelişir. Bu süreçte sabit olan besin ve bakteri varlığıdır. Maalesef, beslenmenin olmaması veya bakterilerin tümden yok edilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle diş ve dişeti hastalıkları ile mücadelede odaklandığımız ana nokta plaktır. Mükemmel ağız sağlığı ancak etkin plak temizliği ile mümkün olabilir. Peki, günde iki kez dişlerimi fırçalamama rağmen neden hala diş çürüğü oluşuyor? Çünkü diş fırçalama sayısı kadar etkinliği de önemlidir ve çoğunlukla diş fırçalamak, tek başına, modern beslenme alışkanlıkları göz önünde bulundurulduğunda, plak kontrolünü sağlamada yetersizdir. Fırçanın kılları dişlerin arasına ulaşamaz. Ulaşım için zorlandığında veya bastırıldığında dişetlerinde tahriş, çekilme ve dişlerde aşınma görülür. Bu istenmeyen durumlar yaşam konforunu düşürür. Diş aralarının temizliği için dişipi, arayüz fırçası ve ağız duşu gibi yardımcı araçlar düzenli kullanılmalıdır. Ayrıca, dişetinin diş üzerine katlandığı cep adını verdiğimiz bir iki milimetre derinliğinde doğal oluşumlar vardır. Gündelik bakım araçları ile bu cepler içerisindeki plağın temizlenmesi fiziki yapısı nedeniyle mümkün değildir. Bu alanda oluşan plağın yılda en az bir kez profesyonel olarak temizlenmesi gerekir. Bu işlemin sıklığı altta yatan diğer sağlık problemlerine göre artabilir. Önemli olan kişiye uygun, plağın kontrol edilebildiği bir program takip etmektir. Diştaşı temizliğine dair yaygın bir endişe dişlerime zarar verir midir. Bu, maalesef yanlış yerleşmiş bir düşüncedir. Aksine sağlıklı diş ve dişetleri ancak düzenli tartar ve plak temizliği ile mümkündür. Aynı miktardaki plak her bireyde aynı sonucu doğurmaz. Plağa verilen tepkide bireysel farklılıklar söz konusudur. Diş yapısı, tükürük miktarı, içeriği ve kıvamı, kullanılan ilaçlar, genel sağlıklı problemleri gibi birçok unsur bu cevabı etkiler. Bu farklılıkları gözeterek, plak kontrolünde mutlaka kişiye özel bir program oluşturmalıdır. Bu da ancak, profesyonel temizlik ile ağız bakım eğitimi ve düzenli kontroller ile sağlanabilir. Bakım alışkanlığı ve idame oluşturulmadan sadece anlık çözüm çabası problemleri erteler. Bu nedenle ağız diş sağlığı açısından düzenli kontrol ve süreklilik çok önemlidir. Diş sert ve yumuşak dokuların bütünlüğünü korumak uygulanabilecek en etkili ve uzun vadeli tedavidir. Koruma uygulamaları süt dişlerinin sürdüğü ilk günden itibaren başlar. Dişler henüz sağlıklı iken başlayan kontroller ile problemler önlenir; bir diğer yandan da olumlu davranış pekiştirmesi ile dişhekimi korkusu ve kaygısının önüne geçilir. Sağlıklı süt dişleri, bir nevi, ömür boyu ağızda kalacak sağlıklı daimi dişlerin garantisidir. Diş sağlığını elde ettik ama yine de gülüşümüzden memnun değiliz, yapı bütünlüğünü bozmadan neler yapabiliriz, zira birçok alışkanlık dişlerin kötü görünmesine neden olabiliyor. Güncel yaklaşımlarda en çok üzerinde durduğumuz konuların başında dişlerin sağlığını tehlikeye atmadan şekil ve dizilimlerini düzeltmek geliyor. Dişhekimliği teknik ve materyallerindeki gelişmeler sayesinde bu tarz uygulamalar artık çok daha basit. Bu yöntemlerin başında da diş beyazlatma işlemi geliyor. Kimyasal jeller ile bir iki saat gibi kısa sürede dişlerin yapısını bozmadan rengini değiştirebiliyoruz. Ayrıca lazer teknolojileri sayesinde yan etkilerini asgaride tutmak mümkün. Daha kalıcı renk ve şekil değişikliği için tercih edilen başka minimal bir yaklaşım da porselen laminalardır. Porselen laminalar çok ince kaplamalar olup dişlerinize hiç aşındırmadan veya çok az bir düzeltme ile uygulanabilir. Dijital fotoğrafçılık, planlama, üç boyutlu tarayıcılar ve porselen işleme üniteleri sayesinde kişinin yüz oranlarıyla uyumlu ideal bir gülüş elde edebiliyoruz. Bunlara ilave olarak çapraşık dişlerin düzeltilmesinde hala en etkili koruyucu yaklaşım ortodontik tedavidir. Geleneksel ortodontik tedavi yöntemlerinden farklı olarak teller dişlerin iç kısmına takılıp hiçbir estetik kaygı oluşturmaksızın dişler düzeltilebilir. Düşük düzeyli çapraşıklıkları da takıp çıkartılabilen şeffaf plaklar ile düzeltmek mümkün. Bu plaklar çok ince olup neredeyse görünmezdir. Gün içerisinde rahatlıkla takılabilirler ve sosyal hayatta bir engel oluşturmazlar. Koruyucu ve onarıcı müdahalelerdeki müthiş ilerlemeye karşın maalesef diş kayıpları görülebiliyor. Bu durumların telafisinde implant tedavisi birçok avantajı ile öne çıkıyor. Bunlardan en önemlisi, boşluğa komşu dişlerin kesilmesine gerek kalmadan dişi yerleştirmektir; bu açıdan korunmacı bir tedavi olarak değerlendirilebilir. Farklı implant tasarım ve yapı seçenekleri ile zor koşullar altında dahi işlev ve estetik geri kazandırılabilmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agri-cinsiyetlere-gore-farkli-etkiliyor", "text": "Son yıllarda yapılan araştırmalar, ağrı hissedilmesiyle ilgili fizyolojik mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ve bu farklılıkta hormonların kilit rol oynadığını işaret ediyor. Ağrı mekanizması üzerine çalışan Robert Sorge ve meslektaşlarının 2009'da fareler üzerinde yaptığı araştırmada dokunmaya karşı hassasiyeti incelerken, erkek farelerin aynı uyarıcıya maruz kaldığında dişilere kıyasla daha hassas olduğunu tespit etmiş ve devamındaki araştırmalarda ağrı mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiği sonucuna varmıştı. Bu alandaki çalışmalarda farklı cinsiyetlerde farelerin kullanılması yeni bir durumdu. Birçok araştırmacı, hormonal döngülerin sonuçları karmaşık hale getireceğini düşündüğünden sadece erkek farelerle çalışmayı tercih ediyordu. Sorge ve meslektaşlarının elde ettiği bulguların etkisiyle, ağrı üzerine araştırmalarda cinsiyeti bir değişken olarak dikkate alan çalışmaların sayısı giderek artıyor. Kanada Sağlık Araştırma Enstitüleri bünyesindeki Cinsiyet ve Sağlık Enstitüsü'nün bilim direktörü Cara Tannenbaum, bu araştırmaların daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesi imkan sağlayabileceğini ifade ediyor ve dünya genelinde çoğunlukla kadın olmak üzere insanların %20'sinin kronik ağrıdan muzdarip olduğuna dikkat çekerek bunun oldukça önemli olduğunu belirtiyor. Merkezi İngiltere'de bulunan AstraZeneca ilaç firmasının başkan yardımcısı Iain Chessel, gelecekteki ağrı kesici ilaçların kişiye özel olarak düzenleneceğini ve bu kişiselleştirilmiş ilaçların geliştirilmesinde cinsiyetin önemli bir faktör olacağını öngörüyor. Robert Sorge ve meslektaşlarının 2011 ve 2015 yıllarında sonuçları yayınlanan çalışmaları, ağrı mekanizmasında hormon seviyelerinin belirleyici olduğunu; testosteron düzeyi belli bir eşiğin üstünde olan dişi farelerin erkeklerde görülen ağrı mekanizmasına, testosteron seviyesi bu eşiğin altına düşen erkeklerin de dişilerdeki ağrı mekanizmasına sahip olduğunu gösteriyor. Teksas Üniversitesi'nden nörofarmakolog Ted Price ve meslektaşlarının 2018'de yaptığı araştırmada, aynı ilacın dişi ve erkek farelerdeki ağrı mekanizmasını farklı şekilde etkilediğini sonucuna varıldı. Söz konusu çalışmada metformin verilen farelerde, omurilikte bulunan sinir hücrelerin etrafındaki mikroglial sayısının düştüğü ve sinir hasarına bağlı ağrıya karşı duyarlılığın sadece erkek farelerde azaldığı gözlemlendi. Daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesine yönelik çabalarda, ağrı mekanizmasındaki cinsiyete bağlı farklılığın yanında genetik faktörler, hormon seviyelerindeki değişimler ve anatomik gelişim gibi bir dizi değişkeni de hesaba katmak gerekecek gibi görünüyor. Bu değişkenleri dikkate alarak ağrı mekanizması çözmeye yönelik araştırmaların sayısı artmakta olsa da, araştırmacılar henüz yolun yarısında bile olmadığımız görüşünde."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agri-kesiciler-semptomlari-uzatabilir", "text": "Hemen hemen her yetişkin hayatının belli bir döneminde bel ağrısı çekiyor. Özellikle masa başında çalışanlar, kötü oturma pozisyonları yüzünden aniden ortaya çıkan akut bel ağrılarından şikayetçiler. Science Translational Medicine dergisinde yayımlanan bir araştırma çerçevesinde, uzmanlar devamlı ağrı kesici almanın uzun vadeli bel ağrısı üzerinde ne gibi sonuçlar doğuracağını incelediler. Bazı hastalarda ağrıların bir müddet sonra kaybolmasına rağmen, diğerlerinde niçin kalıcı olduğu pek bilinmiyordu. McGill Üniversitesi'nden Marc Parisien, bu konuda ağrı kesici seçiminin rol oynayabileceğini söylüyor. Çünkü birçok ağrı kesici ilacın, ağrı kesici etkisi dışında iltihap önleyici etkisi de var. Fakat tam da bu iltihaplar, akut ağrıların, kronik ağrılara dönüşmesini engelleyebiliyor. Araştırmada uzun vadede kalıcı olan ağrılar ve haftalarca kullanılan nonsteroid antiinflamatuar ilaç arasındaki ilişki incelendi. İltihap önleyici etkisi nedeniyle bu ağrı kesiciler romatizma tedavisinde de kullanılmakta. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlara ibuprofen ve asetilsalisilik asit gibi etki maddeleri dahil. Bunlar hafif ve orta dereceli ağrı, ateş ve iltihaplanmalara karşı en bilinen etki maddeleri olduğu gibi en çok satılan reçetesiz ağrı kesiciler. Sonuçlara göre devamlı antiflamatuar ilaçlar alan hastalarda ağrının kronikleşme riski antiflamatuar etkisi olmayan ilaçlar alanlara kıyasla daha yüksek. Antiflamatuar olmayan ağrı kesiciler arasında mesela yine reçetesiz satılan, hafif ve orta şiddette ağrılar için alınan Paracetamol yer alır. Akut bel ağrısı çeken 98 hastayı üç ay boyu izleyen araştırmacılar, hastaların bir kısmında ağrıların üç ay sonra geçtiğini, diğerlerinde ise kalıcı olduğunu gördüler. Hastaların verileri değerlendirildikten sonra birinci gruptaki hastalarda çok etkin iltihap reaksiyonlarının yaşandığı anlaşıldı. Bu enflamatuar reaksiyonların başlıca görevleri patojenlere karşı savunma yapmak olan nötrofiller yani bağışıklık hücreleri tarafından tetiklenmiş. Nötrofiller aynı zamanda beyaz kan hücrelerinin en büyük bölümünü oluşturan lökositler. Başlıca görevleri ise hastalık etkenlerini yok etmek. Veriler akut sırt ağrısı için nonsteroid antiinflamatuar alan kişilerin, örneğin aktif bileşen parasetamol içeren ilaçları kullananlara kıyasla, 1,76 kat daha yüksek kronik ağrı riskine sahip olduğunu gösterdi. Nötrofiller tarafından tetiklenen enflamatuar süreçleri akut ağrı sırasında bloke edildiğinde, kronik ağrı riski artıyor. İltihaplar genelde hastalıklı süreçler olarak görülür. Ancak son araştırmanın verilerine bakacak olursak tam tersi bir durum söz konusu. Bu süreç bedende meydana gelen etkin bir uyum süreci. Bu süreç eksik olduğuna kronik ağrılar ortaya çıkıyor diyor araştırmacılar. Bununla birlikte akut ağrıdan, kronik ağrıya geçişte tam olarak hangi mekanizmaların etkili olduğu henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aidse-karsi-gen-ve-kok-hucre-tedavisi", "text": "Almanya'daki Heinrich-Pette Enstitüsü bilim insanları, ilk kez kök hücre ve gen tedavisinden oluşan bir kombinasyonla HIV virüsünü, enfekte olmuş hücrelerin kalıtımından kesilip, ortadan kaldırılabilecek. Bugüne kadarki HIV/Aids tedavileri, retrovirüslerin çoğalmalarını önlüyordu. Bu şekilde hastaların kanlarındaki virüs oranı tespit eşiğinin altında kalması sağlanıyor ve böylece bağışıklık sisteminin uzun vadede çökmesi önleniyordu. Ancak burada şöyle bir sorun vardı: HI virüsünün DNA'sı bağışıklık hücrelerinde yerleşik olduğu için virüsün herhangi bir zaman sonra yeniden çoğalma riski vardı. Max-Planck Birliği tarafından gen makası ve Brec1 geni kullanılarak geliştirilen bir teknoloji ile tamamen yeni bir tedavi yolunun açılması sağlanacak. Yeni tedavi önümüzdeki yıl ilk kez Hamburg-Eppendorf Üniversite Kliniği'nde sekiz hastada uygulanacak. Bu tedavide hastalardan alınan kan kök hücrelerine, Brec1 kalıtımı enjekte ediliyor. Bu tasarım enzimi, HIV kalıtımını bulaşık akyuvarlardan ve kök hücrelerinden kesip, virüsü ortadan kaldırabilecek durumda. Hastalara böylece Brec1 kalıtım bilgileriyle donatılmış kök hücreleri aşılanabiliyor. Bunlardan olgunlaşan beyaz kan hücrelerinin de bu şekilde HIV'e karşı korunduğu söyleniyor. Enzim ancak hücrenin HIV ile enfekte olması halinde etkinleşiyor. Araştırmacıların umudu, genetik değişimden geçirilmiş kök hücrelerinin evrimsel bir avantaja sahip olması ve doğal ayıklanma yoluyla daha iyi çoğalmaları ya da HIV'siz daha fazla bağışık hücresinin gelişmesi. Bu tedaviden sonra ise iyileşen hastalarda HIV içermeyen bir bağışıklık sistemi beklenebilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/akciger-kanseri-tarama-tomografisi", "text": "Hastalık taraması, o hastalığa ait belirti ya da şikayet yokken yapılan tıbbi araştırmadır. Eğer bir hastalık için erken tanı konulduğunda tedavinin daha etkili olduğu düşünülüyorsa, tarama testi önerilebilir. Tarama testleri, kan ve diğer vücut sıvılarıyla yapılan laboratuvar testleri, kalıtsal hastalıkların tespitindeki genetik testler ya da mamografi gibi radyoloji yöntemleri olabilir. Geçmişte akciğer kanseri taramasında kullanılan akciğer röntgeni ve balgam testinin akciğer kanserinden ölümleri azalttığı, yapılan bilimsel çalışmalarda gösterilemedi. Günümüzde akciğer kanser taranmasında önerilen tek yöntem, düşük doz akciğer tomografisidir. Bu yöntemde düşük radyasyon dozuyla akciğerlerin detaylı görüntülenmesi yapılır. Bu yöntem özellikle Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde benimsenmiş ve uygulanmaktadır. Amerika Bileşik Devletleri'nde bu yöntemin başarısı oldukça kabul görmüş olup, Şubat 2015 yılından itibaren özel sigorta şirketleri bu testin ödemesini üstlenmektedir. Akciğer kanseri, kanser kaynaklı ölümlerde üst sıralardadır. Akciğer kanseri, akciğeri oluşturan dokulardan, özellikle de hava yollarında yer alan hücrelerden köken alır. Kanserin türü ve kesin tanısı mikroskop altında değerlendirildikten sonra konulur. Akciğer kanseri erken evrede, komşu anatomik yapılara ve uzaktaki organlara yayılmadan tespit edilirse, tedavisi çoğunlukla çok başarılıdır. Akciğer kanseri ölümleri daha önce sigara kullanmış ya da sigara kullanmakta olanlarda yüksek oranda görülür. Tarama, göğüs hastalıkları uzmanı, radyolog, göğüs cerrahı, tıbbi onkolog ve patologdan oluşan bölümler arası işbirliği sağlanmış merkezlerde gerçekleştirilmelidir. Bu merkez düşük doz akciğer tomografisi incelemesinde deneyimli olmalıdır. Sigarayı bırakmanın akciğer kanserinden korunmada en etkili yöntem olduğu unutulmamalıdır. Günümüzde tomografinin akciğerlerdeki en küçük nodülleri dahi görüntüleyebilmesi nedeniyle, akciğer kanseri en erken ve tam tedavi edilebilir aşamada yakalanabilir. Tomografi incelemesi hızlı ve ağrısızdır. Düşük doz tomografiyle akciğer kanseri tarama programının, yüksek riskli kişilerde akciğer kanserine bağlı ölümleri azalttığı kanıtlanmıştır. Kanser taramayla erken aşamada tespit edildiğinde, modern cerrahi yöntemler eşliğinde daha az akciğer doku kaybıyla hastalar günlük hayatlarına hızlı ve yaşam kalitelerini koruyarak dönüş sağlarlar. Akciğer kanseri başlangıç aşamasında genellikle nodül olarak görüntülenir. Akciğer nodülü dairesel, farklı dokulardan oluşan oluşumdur. Nodüllerin büyük çoğunluğu (%95'in üzeri) kanser değildir. Daha önce geçirilmiş enfeksiyonun izi ya da normal bir lenf bezi olabilir. Tarama programında bir hastada nodül tespit edilirse, genellikle takibi önerilir. Takip incelemelerde boyutunun artmaması ya da kaybolması kanser olmadığının kanıtıdır. Bazı -genellikle büyük- nodüller için takip yerine PET/BT incelemesi ya da ince bir iğneyle örnek alınması önerilebilir. Tarama programında deneyimli merkezler, tarama tomografisinden elde edilecek sonuçları detaylıca değerlendirip, bulguları ve izlenecek yolu katılımcıyla konuşmaktadır. Herhangi bir risk gurubunda yer almadan, doktor önerisi olmadan, sadece merak gidermek için bu tarama testinin yapılması doğru değildir. Bu yazı HBT'nin 88. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/akdeniz-mutfaginin-vazgecilmezi-kekik", "text": "Kekik, insanı şaşırtacak kadar çok yönlüdür; neredeyse her çeşit yemeğe kullanılır. Kekik, keskin ve karakteristik bir kokuya sahiptir. Hafifçe naneye benzer; hem kuru hem de taze olarak kullanılır. Yiyeceklerin bozulmadan uzun süre saklanmasını sağlar. Bu keskin kokulu bitki Akdeniz mutfağında sebzelerden yumurtaya, kuzu etinden balığa hemen hemen her çeşit yemekte kullanılır. İçerdiği kekik yağı geleneksel tıbbın temel hammaddelerinden biridir. Eski Mısırlılar bu bitkiyi mumyalama işleminde kullanıyorlardı. Yunanlılar ibadethanelerinde kekik yağı yakarak kötü ruhları uzaklaştırdıklarına inanıyorlardı. Aynı zamanda kekik kokusu Yunanlılara göre cesaret artırıcı bir özelliğe sahipti. Romalılar da evlerini kutsamak için kekik yağından yararlanıyorlardı. Ayrıca ölüyü bir tutam kekik ile gömerlerdi; bunun sonsuzluğa geçişi kolaylaştırdığına inanıyorlardı. Kekiğin sayılmayacak kadar çok çeşidi varsa da bahçe kekiği en yaygın olanıdır. Yaşamakta olduğunuz bölgede bu çeşitlerden biri mutlaka bulunur. İçerdiği yararlı fitokimyasallar açısından neredeyse bir hazinedir. Kekiğin bu kadar yaygın bir şekilde kullanılmasının en önemli nedenlerinden biri de yiyeceklerin daha uzun süre bozulmadan saklanmasını sağlamasıdır. Böylece yiyecek zehirlenmesini büyük ölçüde önler. Özellikle Afrika gibi sıcak iklimlerde ve hijyen koşullarının çok kötü olduğu ülkelerde kekik cankurtaran gibidir. Vitaminler: Kekik önemli bir vitamin kaynağıdır. İçerisinde özellikle yüksek oranda A vitamini ve C vitamini bulunur. A vitamini mukoza zarı, cilt ve görme yeteneğine katkıda bulunan önemli bir antioksidandır. C vitamininin ise zararlı serbest radikallere karşı mücadelede üzerine yoktur.. Mineraller: Kekikte sağlık için gerekli olan birçok mineral bulunur. Kekik yaprakları yüksek oranda potasyum, kalsiyum, demir, manganez, magnezyum ve selenyum içerir. Uçucu yağlar: Timol, kekikte bulunan en önemli yağlardan biridir. Bu yağ antiseptik ve mantar karşıtı özellikleriyle tanınır. Kekikte bulunan diğer uçucu yağlar arasında ise carvacolo, geraneol ve borneol sayılabilir. Antioksidanlar: Kekikte zeaksantin, pigenin, lütein, lüteolin ve thymonin gibi flavonoid fenolik antioksidanlardan önemli miktarda bulunur. Diğer bitkilere kıyasla en yüksek oranda antioksidan taze kekikte bulunur. Kekiğin tıbbi yararları saymakla bitmez. Yaprakları, çiçekleri ve yağı çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılır. Hem kurusu hem de tazesi aynı oranda faydalıdır. Tazesinin kokusu ve tadı daha keskindir; bahar aylarında demet halinde satılır. Kekik, cilt sorunlarına yol açan bakterileri ortadan kaldırarak cilt sağlığının korunmasına yardımcı olur. Kekik özü yağı suyla seyreltilerek sürüldüğünde cilt kırışıklıklarına iyi gelir; her cilt tipi için uygundur. Kekiğin saça faydaları yüz yıllardır bilinir. Kekiğin saç sağlığına etkisi kafa derisindeki kan dolaşımını hızlandırmasından kaynaklanır. Kekikli yağ karışımı veya doğrudan kekik özü yağı ile kafa derinizi ovduğunuzda içerisinde bulunan besinler hem saçınızın uzamasını hem de daha sağlıklı ve parlak olmasını sağlar. Ayrıca kepek sorununu da ortadan kaldırabilir. Antibakteriyel özelliklerinden dolayı şampuanlarda, kremlerde ve bakım ürünlerinde de kullanılır. Ancak kekiğin kırmızı ve beyaz olmak üzere ikiye ayrıldığını unutmayın. Kırmızı kekiğin saç için yoğun olarak kullanımı kafa derisinde kaşınmaya sebep olabilir. Bu nedenle saç karışımları için beyaz kekik kullanması öneriliyor. Kekiğin en önemli faydalarından biri regl ağrılarının ve vücuttaki diğer kasılma türlerinin geçmesinde etkili olmasıdır. Kekik çayı kadınlarda adet öncesi sendromun ve adet sancılarının tedavisinde de yardımcı olur. Kekik, yüksek oranlarda yağ çözücü bir vitamin ve antioksidan olan A vitamini bulunur. Geleneksel göz hastalıkları tedavi yöntemlerinde yaygın olarak kullanılıyordu. Kekiğin antibakteriyel özellikleri çeşitli bakteri ve mantar ile savaşmada etkili olmasını sağlar. E. coli de bunlardan biridir. Kekik yağı özünün, antibiyotiğe dayanıklı farklı birçok çeşit bakteriyle savaşmada etkili olduğu biliniyor. Bu öz, vücut içinde ve dışındaki bakterileri öldürebilir. Kekik çayı da aynı şekilde cildin dezenfekte edilmesinde kullanılabilir. Kekiğin antibakteriyel özelliği, ağzınızdaki bakterilerle ve enfeksiyonla savaştığından ağız kokusu gibi sorunlar için de en çok tercih edilen çözümlerden olmasını sağlar. Kekik aynı zamanda antiseptik gargaraların bileşimindeki en temel maddelerden biridir. Ballı kekik çayı genellikle çocukların rahat ve kabussuz bir uyku uyuması için kullanılır. Kekik yağının rahatlatıcı özelliği gerginliğinizi almada ve yorgunluğunuzu gidermede yardımcı olur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/akdeniz-mutfaginin-vazgecilmezi-patlican", "text": "Patlıcanın en yaygın ve bilinen türü koyu, parlak mor renkli, uzun ve ince olanıdır; ancak bunun kadar yaygın olmasa da farklı şekil, boyut ve renkte olan türleri de vardır. Akdeniz mutfağının vazgeçilmez sebzelerinden biri olan patlıcan antioksidan açısından çok zengindir. Patlıcanın laboratuvar analizlerinde sebzenin bir tür flavonoid olan antosiyanin ve güçlü bir serbest radikal temizleyicisi olan klorenejik asit açısından çok zengin olduğu saptandı. Antosiyanin ve klorojenik asit vücutta antioksidan ve iltihap karşıtı bileşen olarak görev yapıyor. Kalp sağlığı: Patlıcanda bulunan lif, potasyum, C vitamini, B6 vitamini ve bitkisel besin maddeleri kalp sağlığı için çok değerli koruyuculardır. Ayrıca American Journal of Clinical Nutrition dergisinde 2008 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre içerisinde antosiyaninler de dahil, bazı flavonoidler bulunan besinler, kalp hastalıklarına bağlı ölüm riskini de azaltıyor. Yeni bir araştırmada, antosiyanin içeren meyve ve sebzelerden her hafta üç porsiyondan fazla tüketen katılımcıların daha az tüketenlere oranla kalp hastalıklarına yakalanma riskinin %34 oranında azaldığı görüldü. Kolesterol: Patlıcan kolesterol seviyesini önemli ölçüde düşürebiliyor. Patlıcan aynı zamanda tansiyonu da dengede tutmaya yardımcı oluyor. İçerdiği potasyum sayesinde vücudumuzun su dengesini koruyor. Ayrıca sıvı birikimini de önlenerek koroner kalp hastalıklarını engelliyor. Bunun yanı sıra patlıcanda bulunan klorojenik asit de düşük yoğunluklu lipid düzeyini düşük tutuyor. Mikroplara, virüslere ve kanser oluşumuna karşı koruma sağlıyor. Laboratuvar çalışmalarında, kolesterol düzeyi yüksek tavşanlara patlıcan suyu içirildiğinde önemli bir kilo kaybı ve kan kolesterolünde düşüş gerçekleştiği gözlemlendi. Kanser: Patlıcanda bulunan polifenollerin kanser karşıtı etkisi olduğu biliniyor. Antosiyanin ve klorojenik asit, hücreleri serbest radikallerden koruyor, böylece de tümör oluşumunu ve kanser hücrelerinin yayılmasını engelliyor. Antosiyoninin kanser karşıtı özelliklerinin başında, tümörde yeni kan damarlarının oluşumunu engelleme, iltihabı azaltma ve kanser hücrelerinin yayılmasını sağlayan enzimlerin yolunu tıkama geliyor. Japonya'da yapılan araştırmalarda patlıcanda bulunan tripsin bileşeninin kansere yol açan hücreleri etkisiz hale getirdiği görüldü. Aynı zamanda patlıcan, yüksek orandaki lif içeriği sayesinde kolon kanseri tedavisinde de sıkça tüketilmesi önerilir. Ne var ki patlıcanın kabuğundaki lif oranı daha yüksektir. Bilişsel işlev: Patlıcanda bulunan bitkisel besin maddeleri hücre zarlarını hasara karşı korur. Belleğin doğru çalışması için mesaj iletimini kolaylaştırır. Aynı zamanda kan dolaşımını yardımcı olduğu için beyne daha fazla kan gitmesini sağlar. Hayvan deneylerinde patlıcan kabuğundaki nasuninin güçlü bir antioksidan olduğu ve beyin hücrelerinin zarlarını serbest radikallerden koruduğu görüldü. Kilo yönetimi ve doygunluk: Yiyeceklerle alınan lif, sindirim sisteminde hacim arttırıcı olarak algılandığından kilo verme ve yönetimi konusunda çok önemli bir işlev görür. Bu bileşenler doyma hissini arttırarak iştahı azaltır, böylece kalori alımını da frenler. Patlıcanda bulunan liflerin metabolizmayı hızlandırması yağ yakımını da kolaylaştırır. Su içeriği yüksek ancak kalorisi düşük olan patlıcan, bu eşsiz özelliği sayesinde kilo vermek isteyenler için birebirdir. Diyabet: Patlıcan, diyabeti kontrol altında tutmakta oldukça faydalıdır. İçerisinde çok fazla oranda düşük çözülebilir karbonhidratlar ve lif bulunan ve aynı zamanda kan şekeri seviyelerinin düzenlenmesinde ve glikozun emilimin de de etkin olan patlıcan, tip 2 diyabet hastası insanlar için mükemmel bir besin kaynağı. Bu durum, bitki özünün, tip 2 diyabete sebep olan enzimleri durdurabilen bir etkiye sahip olmasında kaynaklanıyor. Nikotin: Patlıcan, içerisinde bulunan az miktarda nikotin sebebiyle sigarayı bırakmaya çalışan insanlar için de bir geçiş besini olarak tüketilebilir. Mineraller ve K vitamini: Patlıcanda kalsiyum ve demir gibi, vücudumuz için son derece gerekli olan birçok mineral bulunur. Düzenli olarak patlıcan tüketilmesi durumunda kan pıhtılaşma riski azalır. Patlıcanda aynı zamanda kılcal damarları güçlendiren bioflavonoid ve K vitamini de bol miktarda bulunur. Patlıcan suyu saç köklerini besler, saç telini güçlendirir. Vücudunuzun ihtiyacı olan suyu ve gerekli besinleri almak istiyorsanız beslenme düzeninize mutlaka patlıcanı ekleyin. Potasyum: Patlıcanda yüksek miktarda potasyum bulunurken sodyum oranı ise oldukça düşüktür. Yüksek potasyum ve düşük sodyum dengesi hipertansiyon riskini azaltır. 1970 yılında tavşanlar üzerinde yapılan bir araştırmada patlıcanın kan damarlarında yağ birikimini önlediği görüldü. B3 vitamini: Patlıcanda aynı zamanda B3 vitamini olarak da bilinen niyasin bulunur. Suda çözülebilen bu vitamin, enerji üretmek için proteini, yağı, alkolü ve karbonhidratı parçalayan enzimlerle birleşir. Aynı zamanda vücudumuzun kolesterol ve yağ asidi üretmesine de destek çıkar. Nasunin ve demir emilimi: Patlıcanda bulunan bir bitki kimyasalı olan nasunin demire bağlanarak, demiri hücre dışına çıkartır. Bu, vücutlarında çok fazla demir bulunan insanlar için faydalı olabilir. Ancak demir seviyeleri düşük olan insanların nasunin içeren besinlerden uzak durması öneriliyor. Solanin ve iltihap: Patlıcan, itüzümü ailesindendir. İtüzümleri, aralarında solaninin de bulunduğu alkaloidleri içerir. Alkoloidler eklem yangısı ve iltihabı şiddetlendirebilen bileşenlerdir. Her ne kadar bu durumu kanıtlayacak çok fazla araştırma yapılmamış olsa da, bu tür sağlık sorunlarından mustarip olan kişiler, patlıcan ve domates gibi itüzümü ailesinden gelen besinleri hayatlarından çıkardıklarında bir rahatlama yaşadıklarını belirtiyor. Oksalat ve böbrek taşları: Patlıcanda, böbrek taşı oluşumuna yol açan oksalat bulunur. Böbrek taşları böbrek ölümüne kadar giden akut böbrek hastalıklarına neden olabilir. Vücudu böbrek taşı oluşumuna yatkın olan ya da böbreklerinde taş bulunan kişilerin oksalat içeren besinlerden uzak durması öneriliyor. Patlıcan aynı zamanda alerjik reaksiyonlara da neden olabiliyor. Bu reaksiyonlar mide bulantısı ve boğaz şişkinliği gibi şiddetli seyredebildiği gibi, yaygın olarak deride kızarıklık ve kaşıntı şeklinde kendini gösterir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/akdeniz-tipi-beslenme-daha-saglikli-bir-beyinle-ilintili", "text": "İspanya'da bir araştırmaya göre zeytinyağı ve fındık fıstık ağırlıklı Akdeniz tipi beslenme düzeni yaşlı erişkinlerde belleği geliştiriyor. New York Üniversitesi'ne bağlı Kas-İskelet Bakımı ve Sportif Performans Merkezi beslenme uzmanlarından Samantha Heller, Bu küçük çaplı araştırma et ve tereyağı gibi hayvansal besinlerin daha düşük düzeylerde tüketilip, zeytinyağı ya da fındık fıstık destekli sebze ve tam tahıllara ağırlık verildiği Akdeniz tipi beslenmenin bilişsel işleve katkıda bulunduğunu ortaya koydu diyor. Daha önceki araştırmalar Akdeniz tipi bir beslenme düzeninin kalp hastalıkları ve kimi kanser türlerinin yanı sıra, Alzheimer hastalığına da yakalanma olasılığını düşürdüğünü gösteriyordu. Ama bunun salt beslenmeye bağlı bir durum mu, yoksa bu biçimde beslenen kişilerin yaşam biçimleriyle ilgili bir durum mu olduğunu kesin olarak kanıtlayamadı. Barselona Hastanesi Lipit Kliniği Endokrinoloji ve Beslenme Bölümü uzmanlarından Dr. Emilio Ros ve arkadaşları, Akdeniz tipi beslenme düzeniyle daha iyi bir bilişsel işlev arasında güçlü bir bağlantı olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Araştırmanın başında katılımcılar 67 yaşlarındaydı, kilolu olmalarına karşın obez değildi. Çoğunun ya tansiyonu, ya da kolesterol düzeyi yüksekti. Deney 4 yıl sürdü, ve sadece yüzde 75'i deneyi bitirdi. Sonuç: Yağ oranı düşük besinlerle beslenenlerin bellek ve bilişsel işlevlerinde belirgin bir düşüş görüldü. Fındık fıstık destekli Akdeniz tipi bir beslenme düzeni uygulayanların belleklerinde belirgin bir gelişme sağlanırken, saf sızma zeytinyağı ile desteklenen deneklerin de bilişsel işlevlerinde belirgin bir iyileşme olduğu görüldü. Beynin %70'i yağdan oluşuyor, ve bu yağ yenen besinlerden alınıyor. Beyindeki en yaygın yağlardan biri, fındık fıstık, zeytinyağı, ayçiçeği çekirdeği ve avokadoda bulunan doymamış bir yağ olan oleik asit. Omega-3 yağ asitleri de beyin sağlığı açısından önemli bir rol oynuyor ve bu asitler de balık, ceviz ve soya gibi besinlerde var. Bu yağlı asitlerin bilişsel işlevi ve beyin sağlığını geliştirdiği yönünde kanıtlar var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/akilli-kontakt-lensler-kan-sekerini-de-olcecek", "text": "Diyabet hastaları, gelecekte üzerinde saydam sensörler bulunan kontakt lensler sayesinde şeker seviyelerini kolaylıkla ölçebilecek. Normalde diyabet hastaları şeker seviyelerini ölçmek için parmak uçlarına küçük bir iğne batırarak kan örneği alır; küçük bir cihaz yardımıyla kandaki şeker seviyesini kontrol edebilir. Fakat bu acı verici bir işlem ve hastalar bazen bu işlemi günde birkaç kez yapmak zorunda kalıyor. Bilim insanları, şeker seviyesini ölçen lensler sayesinde hastaların kan alma işleminden kurtulabileceğini düşünüyor. Oregon Devlet Üniversitesi'nden kimya mühendisi Gregory Herman, bu lensler sayesinde şeker ölçümü işleminin gün içinde sürekli olarak yapılabileceğini, böylece şeker seviyelerinde ciddi bir değişim olduğunda kişinin bundan derhal haberdar olabileceğini belirtiyor. Böylelikle diyabetle bağlantılı sağlık sorunlarının azaltılması da sağlanabilecek. Şeker seviyesini sürekli olarak ölçen başka cihazlar da var, fakat bu cihazlarda deri altına elektrot yerleştirilmesi gerekir. Bu acı verici işlemin birkaç günde bir tekrarlanması şarttır; üstelik deri tahriş olabileceği gibi iltihaplanabilir. Araştırmacılar, kan şekeri ölçen kontakt lensleri tasarlarken aslında elektronik ürünler için geliştirilen teknolojilerden faydalandılar; özellikle akıllı telefonlarda, tabletlerde ve düz panel ekranlarda görüntü kalitesini arttırırken güç tasarrufu da yapan ve dokunmatik ekran hassasiyetini geliştiren, indiyum galyum çinko asit denilen bir malzeme üzerinde çalıştılar. Yapılan araştırmada sensörlerin, örneğin göz yaşında bulunan çok düşük seviyede glikozu bile saptayabildiği görüldü. Teorik olarak düşünülürse bu kontakt lensin 1 milimetre karelik alanına bu sensörlerden 2500 adetten fazlası sığdırılabilir. Ayrıca Wi-Fi veya Bluetooth kullanılarak, lenslerin topladığı veriler akıllı telefonlara veya cihazlara kablosuz olarak aktarılabilir. Herman'a göre biyoalgılayıcı kan şekeri ölçümü kontakt lenslerin elbette tek işlevi olmayacak. Bu lensler sayesinde kanser, AIDS, glokom ve böbrek veya karaciğer hastalıkları da izlenebilecek. Örneğin sensörler ürik asit denen, böbrek veya gut hastası olan kişilerde yüksek seviyede görülen bir kimyasalı tespit etmek üzere geliştirilebilir. Aynı şekilde laktik asit tuzunu ölçen seziciler geliştirilerek karaciğer hastalığı ya da kan zehirlenmesi gibi durumlar da kontrol edilebilir. Herman, nörotransmiter dopamin tespit etmek üzere tasarlanacak sensörler sayesinde glukom hastalığının da gözlemlenebileceğini ekledi. Bu kontakt lenslerin henüz tasarım aşamasında olduğunu söyleyen Herman, hayvanlar üzerinde yapılacak testler için daha bir yıldan uzun süre olduğunu, insanlarda yapılacak testlerin ise çok daha sonraki bir zamanda mümkün olacağını ekledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alerjiler-yasa-gore-farkliliklar-gosterir-mi", "text": "Erişkinlikte baş gösteren saman nezlesi, bu durumu daha önce yaşamamış olanlara çoğu zaman şaşırtıcı gelebilir. Ne var ki, insanın yaşamı süresince yeni alerjilerin ortaya çıkması gerçekte son derece olası. Kişinin polenlere ya da yerfıstığına daha önce tepki göstermemiş olması, sonrasında da hiç tepki göstermeyeceği anlamına gelmiyor. Alerjilerin bir özelliği de, alerjenlere verilen tepkilerin zaman içinde yavaş yavaş yok olabilmesidir. Ancak erişkinlik dönemine girildikten sonra böyle bir duruma çok daha ender tanık olunur. Çocuklukta yaşanan alerjiler büyük bir olasılıkla büyüdükçe yok olur. ABD'de 40 bini aşkın çocuğun katıldığı bir araştırmada, çocukların yaklaşık yüzde 26'sının genelde 6 yaşlarına geldiklerinde besin alerjilerinden kurtulduklarına tanık olundu. Alerjik etkileri yok olan bu besinlerin başında yumurta, süt ve soya geliyordu. Çocukların yaklaşık yüzde 20'sinde yerfıstığı alerjisinin yok olduğu da görülüyordu. Küçük çocuklarda-alerjilerle ilintili bir cilt rahatsızlığı olan- egzamaya tanık olunduğunda, bu durumun çoğu zaman çocukluğun geç bir evresinde yok olduğu ve yerini astıma bıraktığı görülüyor. Bu çocuklar daha sonra ergenlik çağında saman nezlesine yakalanıyorlar ve bunun etkileri de genelde yirmili yaşlarının ortalarına doğru giderek yok oluyor. Alerji belirtilerinin genelde kronolojik bir sırayla birbirini izlediği bu sürece alerjik yürüyüş adı veriliyor. Eski alerjilerle ilgili belirtiler belli düzeyde devam ediyor. Britanya Southampton Üniversitesi'nden Syed Hasan Arshad, Alerji belirtileri çoğu zaman yok olmaz, yalnızca azalır diyor. Alerji belirtilerinde neden böyle bir gelişmenin yaşandığı henüz bilinmiyor. Arshad, Bunun neden değiştiğini keşke bilebilseydim. O zaman alerjilere bir çözüm bulabilirdim diyor. Güney Carolina Alerjik Hastalıklar ve Astım Merkezi uzmanlarından Neil Kao, ilaçlar, hormonlar, kimi tıbbi rahatsızlıklar, duman ve havayı kirleten daha başka unsurlarla karşı karşıya kalınması gibi etmenlerin tümünün de alerji belirtilerinin değişmesinde etkili olabileceğini belirtiyor. Kao, menopoza giren kadınlarda erkeklere kıyasla çok daha yüksek oranlarda görülen alerjilerin giderek azaldığına da dikkat çekiyor. Peki, ya alerjilerin yedi yılda bir değişime uğradığı yönünde sıklıkla dile getirilen görüşe ne demeli? Alerjilerin izlediği süreci önceden kestirmenin pek de kolay olmadığının altını çizen Kao, İnsanların bağışıklık toleransı düzeyleri yaşamları boyunca kendiliğinden ve doğal olarak dalgalanmalar gösterir. Bu süreç de kişinin genleriyle belirlenir diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aletli-dalis-scuba-ve-kulak-burun-bogaz-hastaliklari", "text": "Eğer sualtını merak ediyorsanız, dalış yapma fikri klostrofobik ataklar geçirmenize yol açmıyorsa ve büyük ihtimalle 60 dakikadan daha kısa sürecek bir etkinlik için uzun yolculuklar yapmaktan çekinmiyorsanız aletli dalış ile ilgilenmenizi tavsiye ederiz. Üstelik artık dalış yapabilmek Kaptan Cousteau'nun belgesellerinde seyrettiğimiz zamanlardaki kadar gerçekleştirilmesi imkansız bir hayal sayılmaz. Tek yapmanız gereken ilk adımları atarak bir dalış okuluna başvurmak olacaktır. SCUBA bağımsız aletli dalış olarak tanımlanır. Bu terim, dalgıcın bağımsız hava kaynağını yanında taşımasına imkan veren donanımlı dalış şeklini tanımlamak için kullanılır. Dalış disiplinini zorlamak dalıcının çeşitli sağlık problemleri ile karşılaşmasına yol açacaktır. En sık sözü edilen ve hayati önem taşıyan dalış rahatsızlıklarından dekompresyon hastalığı ve akciğer barotravmaları hiperbarik tıp klinik dalını ilgilendirirken sıklıkları nispeten azdır. Dalış ile ilgili hastalıkların yaklaşık olarak %80'i Kulak Burun Boğaz klinik dalının ilgi alanına girmektedir. Subakuatik otorinolaringoloji başlığı altında KBB hekimi tarafından değerlendirilen hastalıkların temelinde hidrostatik su basıncının kapalı ve hava dolu kavitelerde oluşturduğu barometrik etkiler gelmektedir. Hava dolu kapalı kaviteleri çevreleyen dokularda hasar oluşturan barotravmaların fiziksel temelini sabit sıcaklık altında gazların hacimleri ile basınçlarının ters orantılı olduğunu belirten Boyle gaz kanunu oluşturur. Dalış esnasında her 10 mt'de 1 atm artan hidrostatik ortam basıncı vücut boşluklarındaki gaz hacmini orantısal olarak sıkıştırmaktadır. Dalışın çıkış safhasında ise ortam basıncı azaldığından kavite içi gaz hacminde orantısal genleşme olmaktadır. Kapalı kaviteler olan orta kulak ve sinüs boşluklarında bulunan hava dalınan derinlikteki hidrostatik ortam basıncına uygun miktarda eşitlenemezse sıkışma yönünde davranış gösteren kavite içi gaz hacminin oluşturduğu vakum etkisi kaviteyi çevreleyen dokularda barotravmatik etkiye neden olur. Bu durum vazodilatasyon, transüdasyon ve doku içi kanamaya neden olan kapiller damar yırtılmalarına yol açar. Çıkış baroravmasında ise dalışın çıkış safhasında çevresel hidrostatik basınç düşerken kavite içerisinde genleşen fakat sıkışan hava hacmi kaviteyi çevreleyen dokularda lokal iskemi ve yırtılmalara yol açar. Serümen, egzositoz , kulak tıkacı kullanımı, dış kulak yolu girişini kapatan maske kayışı ve dalış başlığına bağlı gelişir. Kulak barotravmalarının en sık rastlanan tipidir. Orta kulak barotravmasının gelişiminde kritik rol oynayan östaki borusu orta kulak basıncını dalış esnasında sürekli değişkenlik gösteren çevresel hidrostatik basınca dengelemektedir. Orta kulak basıncının dalınan derinliğe göre değişkenlik gösteren hidrostatik basınca sağlıklı olarak eşitlenemediği durumlarda orta kulak barotravması gelişir. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında, allerjik rinitte ve baş aşağı pozisyonda yapılan hızlı bir dalış esnasında östaki borusu çeperlerindeki submukozal lenfatik dokuların, venöz sinüslerin ve kapiller ağın şişmesi östaki borusu disfonksiyona yol açarken orta kulak basıncını eşitleme tekniklerinin uygulanmasını zorlaştırır. Kulak eşitleme manevralarına hakim olmayan tecrübesiz dalıcıların da orta kulak barotravması geçirme riski yüksektir. Orta kulak basınç eşitleme manevralarına zamanlı ve doğru şiddette başlamak gerekmektedir. İniş esnasında ağrı olduğunda inişe ara verilerek ağrının geçtiği yere kadar yükselip tekrar basınç dengelemesi yaparak dalınmalıdır. Dalışın yol açtığı artan hidrostatik çevresel basınç orta kulak boşluğu, vasküler sistem ve beyin-omurilik sıvısı sayesinde iç kulağı da etkiler. Zorlayıcı Valsalva manevrası BOS ve bağlantılı iç kulak basıncını artırarak oval veya yuvarlak pencere yırtığına ve perilenf fistülüne yol açabilir. Korunmak için hızlı iniş ve zorlu Valsalva manevrasından kaçınmak gerekir. Paranazal sinüs ostiumlarında özellikle enfeksiyon ve alerjik rinit durumlarında gelişen obstrüksiyon nazal kavite ile sinüs içi basınç arasındaki farkın dengelenmesini engeller. Sinüs içerisinde gelişecek göreceli basınç düşüklüğü nedeni ile sinüs içini döşeyen mukozada vasküler zedelenme olmaktadır. Dalıcılar bu safhada hissettikleri yüz ağrısını sinüs sıkışması olarak tariflerler. Dalışın çıkış safhasında sinüs içerisinde biriken ve genleşmeye çalışan gaz sinüs içi materyalinin burun ve maske içine püskürmesine neden olur. Bu durum dalıcılar tarafından sinüs patlaması olarak tariflenir. Bu noktada önemli bir yanlışı düzeltmek gerekmektedir. Sinüs patlamasını olumlu bir durum olarak değerlendirilen dalıcıların sinüslerinin eskisinden daha sağlıksız bir hale geldiğini bilmesi gerekmektedir. Dekompresyon hastalığının bir parçası veya tek belirtisi olabilir. Endolenf veya perilenfte biriken nitrojen gazı kabarcıkları neden olmaktadır. Sensörinöral işitme kaybı, tinnitus ve başdönmesi mevcuttur. Her iki orta kulak boşluğundaki dengelenmemiş basınç farklılıkları yuvarlak pencere üzerinden iç kulağı etkileyerek vertigoya yol açar. Eğer iki orta kulak basıncı arasındaki fark yaklaşık olarak 0.6 metre deniz suyu basıncına karşılık gelen kritik farka ulaşırsa asimetrik vestibüler aygıt uyarılması başdönmesine neden olabilir. SCUBA donanımının en önemli parçası olan regülatör ikinci kademesinin ağızlık kısmının kullanımının çene eklemi üzerinde oluşturduğu baskı dalıcılarda yanıltıcı kulak ağrısı şikayetine yol açabilir. Dalış gerekli güvenlik önlemlerine uyulduğu zaman keyifli bir aktiviteyken güvenlik sınırlarının aşılması ve yarışmacı bir ruh haliyle yapılması durumlarında sağlığımızı tehdit edebilecek durumların ortaya çıkmasına yol açabilir. Günümüzde giderek daha sık yapılan sportif dalışlar sırasında dalıcının kendi sınırlarını bilmesi ve dalış kurallarına uyması gerekmektedir. Herkese sağlıklarına sağlık katan keyifli dalışlar dilerim. Bu yazı HBT'nin 77. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aliskanliklarimizi-degistirebilir-miyiz", "text": "Alışkanlıklar edinmek, ya da onlardan kurtulmak neden öylesine güç? Genel kanıya göre 21 günde her ikisini de yapmak mümkün, fakat henüz bu süreyi destekleyen yeterli kanıt yok. Günlük yaşamımızı yöneten alışkanlıkların beynimize nasıl işlemiş olduğunu kavramak, istenmeyen alışkanlıklardan kurtulmamıza yardımcı olabilir. Sinirbilim dalındaki gelişmeler sayesinde artık beynin derinliklerine dalmak olası. Bir alışkanlık edinirken beynimizde neler olup bitiyor, ilk kez bazı parçalar yerine oturdu. İlk adım, alışkanlığın gerçekte ne olduğunu kavramaktan geçiyor. Alışkanlıklar diş fırçalamaktan, sofra adabına, ya da sigara içmeye uzanan davranışları içerir. Bilimsel anlamda alışkanlıklar, biraz daha geniş kapsamlı bir tanımlamayla, belli koşullarda ya da durumlarda düzenli olarak sergilenen edimler demek. Bir alışkanlık oluşur oluşmaz, bunun kendiliğinden işleyen bir program gibi devreye girdiği ve kişinin eylemlerinde daha bir akışkanlık sağladığı düşünülebilir. Günlük yaşamın %40'ını oluşturan alışılagelmiş davranışlar beyni özgürleştiriyor. İnsanın tüm ilgisini diş fırçalamaya, ya da her gün yaptığı bir işe vermek zorunda kaldığını düşünün, yaşam herhalde çekilmez olurdu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü sinirbilim uzmanlarından Ann Graybiel'e göre, yaşamın büyük bir bölümünün alışkanlıklardan oluşması bile başlı başına şaşırtıcı bir durum. Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden Wendy Wood'un, öğrencilerin günlük davranışlarını izleyen araştırmasına göre bunların %40'ını alışkanlıklar oluşturuyor. Wood, öğrencilerin araba kullanmak, egzersiz yapmak, ya da diş fırçalamak gibi otomatiğe bağladığı hareketler esnasında başka şeyler düşünebildiğini gözlemledi. Tüm bunlar, bilinçli bir edimin bir alışkanlığa dönüşmesi sırasında beyinde bir şeylerin değiştiğine işaret ediyor. Graybiel'in araştırmalarının büyük bir bölümünü, kemirgen ve primatların yeni eylemleri öğrenip, bu eylemleri alışkanlığa dönüşünceye dek yinelemeleri sırasındaki beyinsel etkinliklerin izlenmesi oluşturuyor. Graybiel'in bu süreçte tanık olduğu ilk bulgulardan biri beynin devinim, duygudurum ve ödülden sorumlu striatum adıyla bilinen bölgesiyle ilintili. Beynin bu bölgesindeki etkinliğin daha eşgüdümlü ve verimli duruma gelmesinin, alışkanlığın edinildiğinin bir göstergesi olabileceğini düşünüyor. Maymunların da davranışları bir alışkanlığa dönüştükçe, striatum bölgesindeki hücrelerin deviniminde bir eşgüdüm sağlandığına tanık olundu. Daha da önemlisi, striatumdaki hücreler, bir davranışın başında ve sonunda, otomatik pilot programının devreye giriş ve çıkışının sinyalini veriyor. Tüketicilerin karar verme süreçleri ve alışkanlıkları konusunda uzman olan David Neal'e göre sorun, insanların, gerçekte alışkanlıkları konusunda bilinçli olmaması. Söz gelimi, tırnaklarını yiyen bir kişi kendisini rahatlattığı için böyle bir davranışta bulunduğunu ve eğer isterse bundan vazgeçebileceğini düşünür; gerçekte, farkında olmadan tırnaklarını yer. Alışkanlıklar, beynimize sımsıkı bağlanmış bilinçaltı dürtüler olduğu için, salt onlardan vazgeçmeyi istemek tek başına yeterli değildir. Alışkanlıkların edinilmesi ya da bırakılması sırasında infralimbik korteks içindeki sinir hücrelerinde değişim saptandı. Graybiel bu bölgeyi, optogenetik yöntemiyle izledi. Söz konusu bölge devre dışı bırakıldığında, alışkanlığın anında kesildiği görüldü. Bölge yeniden devreye sokulduğunda da fareler eski alışkanlıklarına geri döndüler. Graybiel'in bir başka araştırması da beynin iyi ve kötü alışkanlıkları nasıl işlemden geçirdiğiyle ilgili birtakım bulguları gözler önüne seriyor. Araştırmada farelerin basit bir labirentte gezinmeyi öğrendiği ve beyinlerine kazınıncaya dek bu yolu izledikleri görüldü. Farelere verilen çikolatalı süte midelerini bozan bir kimyasal katıldığında da, çikolatalı süt içmeye artık istekli olmasalar bile, yine aynı yolu izlediklerine tanık olundu. İsteseler de geriye dönüş yapamıyorlardı, bu yol artık bir alışkanlığa dönüşmüştü. İstençle ilgili araştırmalar da beynin iyi ile kötü alışkanlıklar arasında bir ayırım yapmadığı görüşünü destekliyor. Görünüşe bakılırsa, istenç bizlere kısıtlı miktarda sunuluyor ve gün içinde yararlandığımız ölçüde tüketiliyor. Bu da, daha sonraki girişimlerden muhtemelen vazgeçeceğimiz anlamına geliyor. Psikoterapi uzmanı ve Rewire kitabının yazarı Richard O'Connor'a göre, neyse ki, istenç rezervlerimiz geceleri artıyor ve güne taze kaynaklarla başlıyoruz. Ancak gerginlik ya da tükenmişlik nedeniyle kaynakların kıt olduğu durumlarda, ister iyi, ister kötü olsun, alışkanlıklarımıza sığınıyoruz. Sınav dönemi yaklaştıkça öğrencilerde tırnak yeme, abur cuburlarla beslenme gibi sağlıksız alışkanlıkların başlaması veya tam tersi olarak okuma ve bedeni çalıştırma gibi iyi alışkanlıkların artması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Bir alışkanlığı ötekinden daha güçlü kılan nedir? Alışkanlıkların çoğu hedefe yönelik davranışlar biçiminde ortaya çıkıyor. Yatak odasının daha düzenli olmasını isteyenler, her gün yatağını topluyor. Ve bu davranış yeterince yinelendiğinde, özdevinimsel davranışa dönüşüyor. Bu ikisi arasındaki şalter de beyinde görülebiliyor. Yeni bir alışkanlık edinmek ve eskisinden kurtulmak için en elverişli zamanın bir yolculuğa çıkmak, iş değiştirmek ya da başka bir eve taşınmak olduğu söyleniyor. Ayrıca, kaygıyı en aza indirmek de işe yarayabilir. O'Connor'a göre genel kanı olan 21 gün bunun için yeterli bir süre değil, en az 3 ay gerekli."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alkol-genclere-daha-cok-zarar-veriyor", "text": "Alkolün ne kadarının sağlıklı veya zararlı olduğu hala tartışılırken yeni bir araştırma bu konuda yaşın önemini vurguladı. Buna göre gençler için alkol ne miktarda olursa olsun, zararlı. Lancet dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, kırk yaş üzerindekilerde alkol, kalp-dolaşım hastalıkları, diyabet veya inme riskini düşürse de, bunun için günde bir kadeh şarap bile fazla. Alkol düşük miktarlarda dahi; damarlara, karaciğere ve beyne zarar verdiği gibi düşük doğuma ve kansere neden olabiliyor. Araştırmalara göre bu etkilerin ortaya çıkması için, günde alınan tek bir kadeh şarap bile yeterli. Bununla birlikte az miktarda alınan alkolün kalp-dolaşım sistemine ve kan şekeri seviyesine iyi geldiğini gösteren araştırmalar da yok değil. Son çalışma için Washington Üniversitesi'nden Emmanuela Gakidou, Global Burden of Diesases olarak bilinen uzun vadeli araştırmasının verilerini değerlendirdi. Çalışma sırasında 204 ülkeden, farklı yaş gruplarından 1,34 milyon kişinin sağlık verileri analiz edilirken, alkol tüketiminin 22 farklı hastalık üzerindeki etkisi dikkate alındı. Bilim insanlarının hedefi, alkolün zarar vermediği minimal dozu ve bu minimal dozun ne derece değiştiğini öğrenmekti. Değerlendirmelere göre alkolün sağlığa ne kadar zarar verdiği, cinsiyetten çok yaşa bağlı. Düşük miktarda alkol tüketimi dahi gençlerde daha yüksek sağlık riskine neden oluyor. Buna göre 15 ve 39 yaş arasındaki alkol tüketimi dünyanın her yerinde hastalıklara ve yaralanmalara hatta ölüme bile yol açıyor. Ayrıca bu yaş grubunda zararsız olarak sınıflandırılabilecek alkol miktarı da diğer gruplara göre daha düşük. En fazla etkilenenler genç erkekler. Her ne kadar alkol tüketimine bağlı riskler kadın ve erkek için aynı olmasına rağmen, erkekler aynı yaştaki kadınlara göre çok daha fazla içki içiyorlar bu da sağlığa daha fazla zarar verdiği gibi kaza yapmalarına da yol açıyor. Kırk yaş üstü kişiler ise düşük miktarda alkol sağlıklarına iyi geliyor. Ancak bu kişilerin herhangi bir hastalığa sahip olmaması gerekiyor. Araştırmaya göre kırk yaşın altındakileri önerilen alkol miktarı yaklaşık olarak günde 0,13 standart içecek ki bu 13 ml kırmızı şarap veya bir şişenin onda biri kadar biraya denk geliyor. Kırk yaşından sonra ise 50-150 ml şarap veya yarım ila bir buçuk şişe biradan fazlası tavsiye edilmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/altin-madenciliginde-kullanilan-siyanuru-anlamak", "text": "Siyanür, kimyası, dolayısıyla da riskinin nasıl yönetileceği iyi bilinen bir maddedir. Siyanür açısından ana mesele, eksiksiz denetim, bilgilenme ve toplumun güveninin kazanılmasıdır. Bir tehlikenin varlığı ya da düşüncesinin kişide yarattığı duygu korkudur; kaynağı ise bilgisizliktir. Altın madenciliği denilince hemen aklımıza zehirli bir madde olan siyanür gelir; sonrasında endişe ve korkuya kapılırız. Ancak siyanür bileşikleri sadece altın üretiminde değil, diğer sanayi dallarında da yoğun olarak kullanılmaktadır. Siyanürün zehirleyici boyutundan söz edildiğinde, her şeyden önce türünün ne olduğunun bilinmesi gerekiyor. Siyanür zehirlenmesi dendiğinde akla ilk gelen hidrojen siyanürdür. Siyanür, Yunancada mavi anlamına gelen ''Cyanine'' kelimesinden adını almıştır. 1782'de Scheele tarafından keşfedilmiştir. Karbon ve azotun üçlü bağ ile birbirleriyle birleşmelerinden oluşan bir bileşiktir. Bu ikisi bir araya geldiğinde serbest siyanür , bunlara hidrojen katılırsa hidrojen siyanür ya da hidrosiyanik asit oluşur . HCN, renksiz bir gazdır. Keskin ve bayıltıcı, bademe benzer kokusu vardır. Beyaz katı maddeler olan sodyum ve potasyum siyanür ise nemli havada aynı keskin kokuyu yaymaktadır. Havada daha çok gaz formunda hidrojen siyanür olarak bulunan siyanür, küçük miktarlarda ince toz partikülleri olarak da bulunabilir . Altın kazanımı için gereken serbest siyanürün elde edilmesinde, sodyum siyanür , potasyum siyanür ve kalsiyum siyanür (Ca 2) gibi inorganik tuz bileşikleri kullanılır. Bu bileşiklerin çeşitli çözeltilerde ayrışma reaksiyonları asitlik-baziklik ile yakından ilgilidir. Ortamın asiditesi 9 civarında iken HCN ve CN iyonu derişimi eşittir. Ortamın pH'ı azalırken buna paralel olarak CN iyonu derişimi azalmakta, pH 7'nin altına düştüğünde ortamda sadece HCN görülmektedir. Buna karşın pH yükselirken de HCN varlığında azalma izlenmekte, pH 11'in üzerinde ise ortamda HCN yok gibidir . Seyreltik siyanür çözeltisinde ve oksijen varlığında, altın, CN iyonu ile tepkimeye girer. Bunun için, ortam pH'ının yüksek olması, HCN bulunmaması gerekir, çünkü HCN oluşması, siyanür kaybı, yani maliyet artışı demektir . Altını kazanmak amacıyla kullanılan siyanür çözeltileri, istenmemesine karşın, metalik mineralleri de az ya da çok çözer. Sonuçta; ortamda basit, zayıf, orta kuvvetli, kuvvetli metal ve diğer siyanür tepkime ürünleri oluşur. Siyanür doğada manyok , yonca, keten, şeftali, badem ve fasulye dahil, 70-80 bitki ailesine ait en az 800 tür, hidrojen siyanür açığa çıkaran siyanür bileşikleri üretir. Bambu, fasulye filizi, ıspanak, kaju, soya fasulyesi, kayısı, kiraz, elma, mercimek, zeytin, patates, bazı ceviz türleri, kestane, mısır, nektarin, yer fıstığı kategorisindeki çekirdekli meyveler, sebzeler ve kabuklu yemişler siyanür üretirler . Siyanür binlerce hayvan, bitki, böcek, mantar ve bakteri tarafından doğal olarak üretilir. Siyanür üreten bitki ve besinlerin yenmesiyle ya da pişirilmesiyle açığa çıkan siyanürün düzeyi yüzlerce ppm'e ulaşabilir. Bu bitkilerin yenmesi, hayvanlarda ölüme, insanlarda zehirlenmeye neden olabilir . Tütündeki, sigara dumanındaki siyanür tartışma konusu bile değildir. Bundan başka, volkanik faaliyetler, biyo-kütle yakılması da siyanür salınmasına kaynak oluşturur . Kanser tedavisinde kullanılan amigdalin, vitamin B17, Amigdalin B-17 yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan etken maddesi sodyumnitroprussid (Na2 ) olan ilaç siyanür içerir . Hidrojen siyanür yapay elde edilmekte, yapıştırıcı, elektronik parça, yangın geciktirici, kozmetik ürün, boya, naylon, ilaç, plastik, cam, kauçuk, sentetik iplik, sentetik kumaş, tekstil, metal kaplama, roket yakıtı, sofralık ve yol tuzu üretilmesinde kullanılmaktadır . Poliüreten, ipek ve yünün yanmasından hidrojen siyanür gazı açığa çıkar. Dünyada katı, sıvı ve gaz halinde, ABD'de Dupont, İngiltere'de ICI, Almanya'da Degussa Co. isimli üç kuruluş siyanür üreticisi durumdadır. Yıllık siyanür üretimi yaklaşık 1.5 milyon ton olup, yılda %1-2 oranında arttığı belirtilmektedir . Türkiye'de yıllık siyanür kullanımı 300.000 ton olarak hesaplanmakta; bunun %1,5'lik kısmı yani 4.500 tonu altın madenciliğinde kullanılmaktadır . Dünyada yılda tüketilen yaklaşık 1,5 milyon ton siyanürün %18'i (270.000 ton) madencilik sektöründe, geri kalan %82'si ise tekstil, sentetik kumaş, naylon, kauçuk, oto lastiği, metal işleme-çelik sertleştirme, elektro kaplama, galvanizleme, kuyumculuk ve mücevherat, ilaç sanayi, haşere ve böcek zararlıları ile mücadelede, çivit imali, optik parlatıcılar ve fotoğrafçılıkta kullanılmaktadır . Dünyadaki altın üretiminin %85'i siyanürlü yöntem ile yapılmaktadır. Siyanürler madencilikte, iki ayrı amaçla kullanılır. Birincisi, cevherde mikron boyutundaki altın taneciklerinin, seyreltik siyanür çözeltisinde (litrede 200-800 mg siyanür), altın-siyanür karmaşık iyonu olarak çözündürülmesidir . Bunun için; cevher kırma, öğütme, sınıflandırma, ön zenginleştirme, oksitleme gibi hazırlama aşamalarından geçtikten sonra, siyanür ile çözeltiye alınır. Genellikle, cevherin altın içeriği tonda 3 gramdan az ise yığın, daha fazla olduğunda tank liçi yöntemi kullanılmaktadır. İkincisi, sülfürlü metalik minerallerin köpüklü yüzdürmeyle ayrılmasında, çözeltide, çökmesi istenen mineralin bastırılarak çöktürülmesinde de siyanür kullanılabilmektedir. Siyanürlü atık sular; madencilik, altın ve gümüş madenciliği, kömür koklaştırma, cevher liçi, metal temizleme, kaplama, elektro kaplama, metal işleme, otomobil parçaları üretimi, çelik sertleştirme, fotoğrafçılık, tarım ilaçları, plastikler gibi çeşitli sanayiden kaynaklanır. Elektro kaplama ve metal perdahlama tesislerinde oluşan atık sular, 10.000 ila 30.000 mg/l toplam siyanür içerebilir. Bazı elektro kaplama atık suları 100.000 mg/l toplam siyanür içerdiği tespit edilmiştir . Dolayısıyla bu tür sanayi dalların oluşan atık sular ciddi şekilde izlenmeli ve kontrol altında tutulmalıdır. Bu tür sanayilerde siyanür içeren atık sular, arıtılmadan kanalizasyon sistemine verildiği zaman siyanür evsel atık su içinde siyanojen klorür gazına dönüşebilir. Suda oldukça yüksek oranda çözünen siyanogen klorür gazı çok zehirlidir. Bu gaz kanalizasyon sistemi içinde çok zehirli bir ortam oluşturur. Ayrıca siyanogen klorür gazı içeren kanalizasyon atık suyu arıtılmadan deniz, göl ve akarsu gibi yüzeysel su kaynaklarına verildiği zaman balıkların toplu ölümlerine neden olur. Zaman zaman göl, akarsu gibi yüzeysel sularda toplu balık ölümlerinin ana nedenlerinden biri bu olabilir. Siyanürün en önemli etkisi aslında toprakta hareketsiz duran ağır metalleri, yani kurşun, cıva, antimon ve çinkoyu hareketli hale getirmesidir. Bu ağır metaller toprakta hareketsiz iken, bitki kökleri tarafından alınamıyor; ama hareketli hale geçince, bitki kökleri tarafından alınıyor ve bitkinin bünyesine geçiyor. Siyanür, yüksek derişimlerde toprak mikroorganizmaları için toksiktir ve toprak yoluyla yer altı suyuna geçebilir. Altın madeni atık barajı yıkılmalarında ve membran sızdırmalarında nehir, göl ve deniz sularına siyanür karışabilmekte ve suda yaşayan balık ve diğer küçük canlıların ölümüne sebep olduğundan doğal dengeyi bozmaktadır . Dünya'daki resmi veriler altın madenlerinin yol açtığı felaketlerin başında siyanür sızıntısının geldiğini gösteriyor. 1971-2015 yılları arasında kayıtlaya geçen 16 altın madeni kaynaklı felaketin 7'si siyanürlü suyla bağlantılıdır. Ayrıca söz konusu 16 felaketin 6'sı Kanadalı şirketlerin işlettiği madenlerde yaşanmıştır. 1971 ve 2000'de Romanya, 1984 ve 2000'de Papua Yeni Gine, 1995'de Guyana, 1995, 1998, 2014 ve 2015'de Kanada, 1996'da Filipinler, 1998'de Kırgızistan, 2003'de Honduras, 2004'de Gana, 2005'de Laos, 2009'da ABD'de, 2015'de Arjantin'de altın madeni kaynaklı felaketler olmuştur . Canlılar için bilinen zehirlerin en tehlikelisi hidrojen siyanür gazıdır. Siyanür; hava, içme suları, toprağa temas eden cilt yoluyla, siyanür bulaşmış yiyeceklerin tüketilmesiyle vücuda alınabilir. Siyanür; içme suyunda 50 g/l , meyve sularında 1 mg/kg, sert çekirdekli meyve konservelerinde 5 mg/kg, nugalar ve badem ezmelerinde 50 mg/kg'ı geçmemelidir. Ortam havası m3'ünde; 20-40 mg düzeyindeki siyanüre maruziyet insana etkisinin hafif olacağı, 50-60 mg olduğunda kişinin 20 dakika ile 1 saat dayanabildiği, 120-150 mg'ın 0,5-1 saat aralığında, 150 miligramın yarım saat, 200 mg 10 dakikadan sonra ve 300 miligramın ise anında ölüme neden olacağı belirtilmektedir. Solunarak değil de ağızdan alınan en düşük ölümcül dozun, vücut ağırlığının kg başına 0.54 mg olarak belirtilirken, öldürücü seviyenin ortalama tahmini değeri ise 1.4 mg olarak verilmektedir . Siyanür, kısa sürede beyin ve kalbi etkileyerek koma ve ölüme neden olabilir. Düşük düzeyde siyanüre uzun süre maruz kalma sonucunda solunum güçlükleri, kalp ağrısı, kusma, kan değişiklikleri, baş ağrısı ve triot bezinde büyüme ortaya çıkabilir. Cilde siyanür teması irritasyon ve yaraların açılmasına neden olabilir. İnsanda gösterilememekle birlikte, hayvan deneylerinde siyanürün doğumsal bozukluklara neden olabildiği ve üreme sisteminin etkilendiği gösterilmiştir. Hidrojen siyanür ve karbonmonoksit gibi kanın kırmızı renkli maddesi olan ve havanın oksijenini akciğerlerden hücrelere taşıyan hemoglobinin demirine karşı oksijenden daha fazla etkileşimi vardır. Bundan dolayı eser miktardaki HCN oksijenin büyük bir kısmını hemoglobinden uzaklaştırarak onun yerine geçebilir. Dolayısıyla dokular oksijensiz kaldığından öldürücü etki yaratmaktadır. Aynı şekilde serbest siyanür iyonları metal siyanür kompleksleri ve siyanür türevleri az ya da çok yukarıda belirtilen etkilere neden olduklarından tehlikeli ve zehirli maddeler olarak kabul edilirler . Siyanürün kanser yaptığıyla ilgili, EPA 2005'de elde veri yok sonucuna vardı; aynı kurum 2010 yılında siyanürün genotoksik olmadığını gösterdi . ATSDR yayınladığı raporda siyanürün kanser yapıcı olmadığı belirtilmiştir . Gerekçe olarak; ''siyanür vücuda girdiğinde Rhodanese adı verilen savunma aracı devreye sokulur. En fazla karaciğerde bulunan Rhodanese, siyanür iyonuyla tepkimeye girerek, ona sülfür verir; hızla ve kolaylıkla tiyo-siyanat denen, zararlılığı azaltılmış bir bileşiğe dönüşür. Oluşan bileşik idrar yoluyla vücuttan atılır''. Dolayısıyla solunarak, deri ya da ağız yoluyla alınan siyanürün ne kanda, ne de dokularda biriktiği düşünülmektedir. Siyanürün zehirliliği zamana yayılı olmayıp, zehirleyici etkisi saniye, dakika, saat ya da gün gibi kısa sürede olur. Buradan siyanür insan ya da hayvan vücudunda bertaraf edilip zararlaştırılır, sonucu çıkarılamaz. Belli miktarda yani dozda alınan siyanüre karşı vücut bir yere kadar üstesinden gelir; ancak öyle bir doz vardır ki, siyanür kişiyi zehirler, hatta öldürür . Siyanürün vücuda girdikten sonra tiyo-siyanata dönüşmesi ayrı bir sağlık sorununa yol açmaktadır. Tiyo-siyanat vücutta iyot alımını engelleyen bir madde olup, guatr nedenlerinden biridir . Siyanürün olası çevresel etkilerini bertaraf için; cevher özelliklerine, tesisin bulunduğu yerin jeolojik yapısına, coğrafik durumuna ve iklimine bağlı farklı yöntemler uygulanmaktadır. Artıkların atılması öncesinde siyanürü geri kazanma, artıktaki siyanürlü bileşiklerin parçalandığı ya da pasifize edildiği kimyasal ya da biyolojik bozundurma ve bir de doğal bozundurma olmak üzere, üç temel yaklaşım vardır. Acı badem, şeftali çekirdeği, manyok gibi siyanür içeren bitkilerin zehirliliği Antik Mısır'da bile bilinmektedir. Kimyasal özellikleri ise 200 yılı geçkin bir süredir araştırılmaktadır. Kısacası siyanürler, kimyası, dolayısıyla da riskinin nasıl yönetileceği iyi bilinen maddelerdir. Siyanür açısından ana mesele, eksiksiz denetim, bilgilenme ve toplumun güveninin kazanılmasıdır. Karadeniz, M. 1996.Cevher zenginleştirme tesis artıkları, çevreye etkileri önlemler. İstanbul Ofset Basım Yayın San. Tic. A. Ş., İstanbul. Karadeniz, M. 2015. Altın: Bir yılan hikayesi. 640s. Cinius yayınları, İstanbul. Rouse, J. V. 1990. Cyanide and the environment. Supplement to Mining Journal. Mudder, T.I. ve Botz, M. 2004. Cyanide and society: A critical review. The European Journal of Mineral Processing and Environmental Protectation.V.4. No.1. Öztürk, M. 2018. Endüstriyel atık suda siyanür ve krom-6 giderimi . Atabey, E. 2010. Türkiye'de antropojenik unsurlar ve çevresel etkileri. MTA Yerbilimleri ve Kültür Serisi-7. Ankara. Atabey, E. 2015. Elementler ve sağlığa etkileri. Hacettepe Üniversitesi Mezotelyoma ve Medikal Jeoloji Uygulama ve Araştırm Merkezi yayın No: 1. Ankara. Atabey, E. 2018. Suyun Hikayesi. 615s. Asi Kitap: 65, Araştırma: 45,1.Baskı Şubat 2018.İstanbul. Simeonova, F. P. Ve Fishbein, L. 2004. Hydrogen cyanide and cyanides: Human health aspects. Scott, J.S. and Ingles, J.C. 1981. Removal of cyanide from gold mill effluent. Canadian Mineral Processors 13th Annual Meeting, ottowa, Ontario, 20-22. US. Environmental Protection Agency . 2010.Toxicology Review of hydrogen cyanide and cyanide salts. Agency for toxic Substances and Disease Registry . 2006. Toxicological profile for cyanide. Özpınar, A. 2010. Çevresel guatrojenler ve subklinik hipotrodizm. Acıbadem Üniv. Sağlık Bil. Derg. ¼, 214-219."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alzheimer-hakkinda-dogru-sanilan-yanlislar", "text": "Zaman zaman anahtarlarınızı, gözlüğünüzü bıraktığınız yeri unutmanız, çok iyi bildiğiniz bir ismi anımsayamamanız normaldir. Ancak daha önce defalarca gittiğiniz bir yere giderken kaybolmanız, hangi mevsimde olduğunuzu hatırlamamanız daha ciddi bir sorunun habercisidir. Alzheimer hastalığı sadece ileri yaşlarda ortaya çıkar. Alzheimer hastalığı tanısı konulan kişilerin büyük bir kısmı 65 yaş ve üzerindedir. Öte yandan, hastalığa yakalanan kişilerin %5 kadarı 30 ila 50 yaş arasındadır. Hastalığın erken yaşta gelişen bu tipine Erken-başlangıçlı Alzheimer hastalığı adı verilmektedir. Erken-başlangıçlı Azheimer hastalığına yakalanan kişilere sıklıkla tanı geç konulmaktadır. Bunun önemli bir nedeni, doktorların bu yaş grubunda Alzheimer hastalığı ihtimalini düşük görmesi ve unutkanlık benzeri hastalık belirtilerini yaşam stresine bağlamasıdır. Erken-başlangıçlı Alzheimer hastalığı genetik geçişli olabilir. Bilim insanları, hastalığın anne veya babadan geçen üç nadir genden birindeki değişikliklere bağlı olduğunu düşünmektedir. Alzheimer belirtileri normal yaşlanmanın bir parçasıdır. Hafıza ile ilgili ufak tefek sorunlar normal yaşlanma sürecinin bir parçası olabilir. Fakat günlük yaşamı etkileyecek boyuta ulaşan ciddi unutkanlık, oryantasyon bozukluğu gibi belirtiler, normal yaşlanmanın bir parçası değildir. Zaman zaman anahtarlarınızı, gözlüğünüzü bıraktığınız yeri unutmanız, çok iyi bildiğiniz bir ismi anımsayamamanız normaldir. Ancak daha önce defalarca gittiğiniz bir yere giderken kaybolmanız, hangi mevsimde olduğunuzu hatırlamamanız daha ciddi bir sorunun habercisidir. Normal yaşlanma ile görülen hafıza problemlerinin aksine, Alzheimer hastalığı belirtilerinin şiddeti zamanla artar. Hastalık ilerledikçe düşünme, konuşma, yemek yeme gibi temel yaşamsal beceriler ve bilişsel yetiler yitirilir. Ne yazık ki istatistikler Alzheimer hastalığının gelişmiş ülkelerde en çok ölüme neden olan hastalıklar arasında olduğunu göstermektedir. Amerika Birleşik Devleteri istatistiklerine göre Alzheimer hastalığı ölüm nedenleri listesinde altıncı sırada yer almaktadır. Hastaların önemli bir kısmı tanı konulduktan sonra ortalama 8 ila 10 sene hayatta kalmaktadır. Hastalar yemek yemeyi, su içmeyi unuttuklarından ve gelişen yutma güçlüklerinden dolayı yeterli beslenememektedirler. Pek çok Alzheimer hastasında kronik solunum problemleri ve pnömoni gelişebilmekte ve ağır seyreden bu enfeksiyonlar ölümle sonuçlanabilmektedir. Buna ek olarak hastalarda tehlikeli yerlerde dolanma, ev kazaları, yangınlar ve güvenlik bilincinin yitirilmesi sonucu gelişen diğer yüksek riskli davranışlar da ölüm riskini arttırmaktadır. Alzheimer hastalığının neden olduğu belirtileri azaltacak çeşitli tedaviler vardır ancak hastalığın seyrini durduracak veya yavaşlatacak herhangi bir tedavi henüz geliştirilebilmiş değildir. Hastalığı tedavi etme veya belirtileri giderme vaadiyle satılan takviye, diyet ve diğer ürünlere karşı son derece temkinli olunmalıdır. Zira bu tür ürünlerin yararı olduğunu gösteren herhangi bir veri mevcut değildir. Alzheimer hastalığı belirtilerini azaltmaya etmeye yönelik olarak geliştirilmiş ve FDA tarafından onaylanmış beş ilaç bulunmaktadır. Bu ilaçlar düşünme, hafıza, konuşma, dil becerisinin korunmasında ve davranışsal sorunların kontrolünde kısmen faydalı olabililmektedir. Bahsedilen ilaçların her biri her hastada fayda göstermeyebilir. İlaçlardan görülen fayda büyük oranda geçici olup, iyimser bir tahminle bir yıl kadar sürmektedir. Alüminyum tencerelerde yemek pişirmenin, alüminyum kap-kacak kullanmanın Alzheimer hastalığına neden olduğunu işitmiş olabilirsiniz. Ancak bu iddiaları destekleyecek bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Kimi çevreler yapay tadlandırıcı aspartamın, gümüş amalgamlı diş dolgularının Alzheimer hastalığına neden olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiaları da destekler kanıt yoktur. Diğer bir yanlış düşünce de grip aşısının Alzheimer hastalığına yol açtığıdır. İddianın aksine, bilimsel araştırmalar aşı olmanın riski azalttığını ve genel sağlığı desteklediğini göstermektedir. Uzmanlar Alzheimer hastalığına neyin neden olduğunu bilmemekle beraber, hastalığın gelişiminde genetik, çevresel ve yaşam tarzı ile ilgili faktörlerin etkisi olduğunu düşünmektedirler. Kimi araştırmalar hastalığın gelişiminde kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve şeker hastalığın gibi kronik sağlık sorunlarının rolü olabileceğini düşündürmektedir. Alzheimer hastalığı ile ilgili sonuçları netleşmemiş pek çok araştırma sürmektedir. Bilim insanlarının ilgisi son günlerde Alzheimer hastalığının gelişiminde yaşam tarzının etkisi üzerine yoğunlaşmaktadır. Sağlıklı diyet, düzenli egzersiz, sosyalleşme, zihin egzersizleri gibi genel sağlık önlemlerinin Alzheimer hastalığı riskini de azaltacağı ümit edilmektedir. Bu yazı HBT Dergi'nin 52. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alzheimer-riskinin-kadinlarda-daha-yuksek-olmasinin-nedeni-tau-proteini", "text": "Tau proteini, kadın beyninde daha hızlı yayılıyor ve diğer genetik, anatomik ve hatta sosyal faktörlerle birlikte hastalığın gelişimine etki ediyor. Yeni araştırma, kadınların neden Alzheimer'a yakalanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Ve bu işin bir de suçlusu var: Tau proteini. Bu protein, kadın beyninde erkeklerden daha hızlı yayılıp diğer faktörlerle birlikte Alzheimer gelişimine etki ediyor. Araştırmacılar, kadınların Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin erkeklere göre daha fazla olmasının nedeni olarak genetik, anatomik ve hatta sosyal faktörleri gösteriyor. Son rakamlara göre İngiltere'de demans hastalarının %65'i kadın. ABD'de ise veriler benzer. Demans riskinin yaşla birlikte arttığı bir gerçek. Ancak kadınların yaşam süreleri erkeklere göre daha uzun olsa da, yeni araştırmalar, nöronlarda bulunan ve Alzheimer hastalığına bağlı protein zincirlerinin kadın beyinlerinde farklı şekilde yayılabileceğini ortaya koyuyor. Vanderbilt Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen önemli bir çalışma Uluslararası Alzheimer Birliği Konferansı'nda açıklandı. Bu çalışmada pozitron emisyon tomografisi adı verilen bir tarama yöntemi kullanıldı. Bu, tau adı verilen proteinin kümelenmesinin gözlenmesine olanak tanıyan bir sistem. Çalışmada bilişsel sorunu bulunmayan 123 erkek ve 178 kadın ile bilişsel probleme sahip 101 erkek ve 60 kadın incelendi. Bilişsel olarak normal olan yaşlı insanların genellikle beyninin belirli bölgelerinde az miktarda tau proteinin olduğu anlaşıldı. Verilerle beynin hangi bölgelerinin tau ile ilgili benzer sinyaller verdiğini gösteren haritalar oluşturan ekip, bu haritaların kadınlarda ve erkeklerde farklı göründüğünü, tau'nun kadın beynine daha hızlı yayılabileceğini savunuyor. Araştırmayı sunan Dr. Sepideh Shokouhi, yayılma modelini yeniden inşa etmeye çalıştıklarını ifade ederek, Bir suç mahallini yeniden oluşturmak gibi bir şey dedi. Konferansta sunulan ve henüz hakem tarafından gözden geçirilmeyen diğer araştırmalar da demans riskini etkileyen faktörlerin kadınlarla erkekler arasında farklı olabileceği fikrine ağırlık veriyor. Miami Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda, bir avuç gen ve genetik varyasyonun, Alzheimer hastalığına -bir cinsiyetten diğerine- farklı etkileri olabileceği ortaya çıktı. Bu faktörlerin asıl önemi henüz belirlenmedi. Ekip, erkeklerde ve kadınlarda demans riskindeki farklılıkların genetik bir nedeni olabileceğinin altını çiziyor. Alzheimer's Research UK'in Araştırma Başkanı Dr. Jana Voigt Alzheimer riskinin hangi genlerle ilişkili olduğunu anlamanın, hastalığın gelişme riskine yönelik tespitler yapabilmek için yöntemler geliştirmelerine yardımcı olabileceğini söyledi. Sosyal faktörler de kadınların bu hastalığı geliştirmesinde rol oynayabileceğini gösteriyor. California Üniversitesi'nden araştırmacılar, 1935-1956 yılları arasında doğan 6 bin 300'den fazla kadınla bir araştırma yaptı. Yaşları 60 ile 70 arasında değişen kadınların bellek performansındaki düşüşler kıyaslandı. Hiç çalışmayan evli anneler, orta yaşına kadar çalışan evli annelere kıyasla %61 daha hızlı demansa yakalanıyordu. Buna karşın uzmanlar, sadece kadınların incelendiği bu araştırmanın, çalışma hayatının bilişsel sorunlara karşı koruma sağladığını kanıtlamayacağını söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alzheimer-yeni-bulgular-daha-iyi-tedavinin-yolunu-acacak", "text": "Cambridge Üniversitesi bilim insanları Alzheimer hastalının gelişim süreci hakkında yeni bilgiler edindiler. Science Advances dergisinde yayımlanan araştırma sonucuna göre beyinde biriken ve bilişsel yetinin zayıflamasından sorumlu toksik protein, çok erken bir zamanda yayılıp on yıllar içinde birikiyor. Sonuçlar daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde yardımcı olabilecek. Tau ve Beta-Amyloid proteinleri uzun bir süredir Alzheimer hastalığıyla ilişkilendiriliyor. İki protein de beyinde yayılarak, beyin hücrelerinin ölmesine ve beynin küçülmesine yol açan topaklanmaları oluşturuyor. Bu gelişme ise bellek kaybına, kişilik değişimine ve diğer semptomlara neden oluyor. Bilim insanları bu proteinlerin belli başlı bir beyin bölgesinde oluştuktan sonra kanserdekine benzer bir şekilde diğer bölgelere yayıldığını düşünüyorlardı. Bu durum özellikle farelerde gözlemlenmişti. Son çalışma insanlarda Tau proteinlerinin yayılmasına ilişkin araştırmalara dayanıyor. Bu çalışmaya göre, Tau proteini beyin bir bölgesinden diğerine yayılabilir ancak bunun illaki böyle olması gerekmiyor. Araştırma çerçevesinde hayatlarını kaybeden Alzheimer hastalarından 400 kadar beyin örneği alınırken, hayatta olan 100 hastanın beyni de pozitron emisyon tomografisiyle tarandıBöylece araştırmacılar ilk kez insana ait verilerle, Alzheimer'in moleküler süreçlerindeki hızı daha kesin bir şekilde belirleyebildiler. Analizlere göre beyindeki Tau birikimleri beş yıl içinde ikiye katlanıyor. İlk hafif semptomların ortaya çıkmasından sonra 35 yıl kadar sonra hastalığın son evresine geliniyor. Beş yılda iki katına çıkan Tau birikimleri, 35 yılda 128 misli artıyor. Bu üstel büyüme hastalığın gelişmesinin niçin bu kadar uzun sürdüğünü ve insanların neden daha hızlı kötüleştiğini açıklıyor. Son bulgular diğer demans hastalıkları veya travmatik beyin yaralanmaları için yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde de yardımcı olacak. Çünkü Tau, diğer birçok demans hastalığından da sorumlu bir protein. Bilim insanları yeni bulgular ışığında hastalık sürecini yavaşlatabilmeyi umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alzheimerin-bulasici-oldugunu-gosteren-ikinci-vaka", "text": "Alzheimer hastalığındaki tipik semptomlardan biri, beyindeki hatalı protein birikimleridir. Bu beta-amiloid plaklar beyin hücrelerinin ölmesine yol açar. Normal koşullarda ne plaklar ne de bu demans hastalığı bulaşıcı değildir. Fakat fareler ve primatlarla gerçekleştirilen deneyler bu hatalı katlanmış beta amiloid plakların, doğrudan doğruya alıcının beynine ulaşması halinde bulaşıcı olabileceğini gösterdi. Eylül 2015'te de yayımlanan bir araştırma beta amiloid plakların bulaşıcılığını insanda ortaya koymuştu. Zürih Üniversitesi'nden Karl Frontzek şimdi bu tür bulaşıcılığı yeni bir örnekle gösterdi. Araştırmacı prionların sebep olduğu Creutzfeldt-Jakop hastalığından ölen yedi genç hastanın beynini inceledi. Bu hastalara prion, beyin zarı naklinden sonra bulaşmıştı. Beyin zarı nakilleri günümüzde bu nedenle çok ender yapılmaktadır. Frontzek ve ekibi beyinleri daha yakından incelediklerinde, bir sürprizle karşı karşıya kaldı: Ölen yedi genç insanın beşinde Alzheimer hastalığı için tipi olan beta amiliod plakları vardı. Bu kadar genç insanlarda beta amiloid plakları görülmesi son derece alışılmışın dışındadır. Bu da, beyin zarı nakliyle alakalı olduğunu göstermekte. Yani bu hastalara sadece yanlışlıkla prion değil hatalı katlanmış amiloid proteinleri de bulaşmıştı. Burada ilginç olan beyine zar naklinin yirmi sene kadar önce yapılmış olduğu. Bu da nakille bulaşan plakların göreceli olarak uzun bir süre sonra semptomlar gösterdiği anlamına geliyor. Ölen genç insanlarda Alzheimer için tipik olan semptomların gelişip gelişmediği ise bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/alzheimerin-dort-alt-tipi-tespit-edildi", "text": "Alzheimer yaşlılıkta en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olmasına rağmen nedenleri ve nörofizyolojik temeli hala tam olarak anlaşılmadı. Gerçi bellek kaybının beyinde topaklanan amyloid beta proteiniyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu biliniyor ama bu plaklara karşı kullanılan maddeler nöronların ölmesini engelleyemiyor. Ayrıca son zamanlarda beyin hücrelerinde biriken ipliksi Tau proteinlerinin de hücre ölümlerine yol açtığını gösteren kanıtlar da çoğalıyor. Güncel hipotezlere göre hastalığın ilerlemesinde, amyloid beta ve Tau ya tek başlarına ya da birlikte sorumlu tutuluyor. Araştırmacılar bu Tau proteinlerini daha yakından inceleyerek önemli bir buluşa imza attılar. Araştırma çerçevesinde dört ülkeden, 1612 katılımcının beynindeki protein ipliklerinin dağılımı, özel bir pozitron emisyon tomografisiyle taranmış. Daha sonra ise görüntülerdeki Tau proteinlerinin, dikkat çekici motiflerini bulmak için öğrenebilir bir algoritmadan yararlanıldı. Sürpriz sonuca göre Alzheimer hastalarının beyinlerindeki Tau proteinlerin dağılımı beklenen motiflerle örtüşmüyor. Braak evreleri olarak isimlendirilen bu aşamalardan sonra, protein iplikleri ilk önce temporal lobun bazal kıs dağılmaları gerekiyor, daha sonra ise neokorteksin birleştirici bölgelerinden serebral korteksin duyusal ve motor alanlarına nüfuz etmesi gerekiyor. Ne var ki bu motif PET taramasıyla kanıtlanamadı. Algoritma bunun yerine beyin taramalarında birbirinden farklı dört Tau proteini dağılımı saptadı. Tahminlerin aksine Tau proteini birikimi dört farklı alt tip oluşturuyor. Bu da Alzheimer hastalığının sanılandan daha heterojen olduğunu gösteriyor, yani tipik Alzheimer hastalığı konseptinin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. İki yıl devam eden tamamlayıcı inceleme sonucunda 4 Tau alt tipinin hastaların semptomlarına yansıdığı görüldü. Beynin farklı bölgeleri etkilendiği çin hastalarda farklı semptomlar ortaya çıkıyor diyor araştırmacılar. 1.Alt tip Tau protein fibrillerinin temporal lob içinde yayılmasıyla karakterize ediliyor ve her şeyden önce belirgin hafıza problemlerine yol açıyor. Ancak araştırmacılara göre kalın beyin işlevleri daha az etkileniyor. Bu alt tip incelenen Alzheimer hastalarının yüzde 33'ünde görüldü ve bunlardan birçoğu APOE4 Alzheimer risk genini taşıyordu. 2.Alt tipte Tau proteinleri tüm kortekste yayılıyor ama hafif olarak daha çok beynin sağ yarısında birikiyor. Bu alt tipin görüldüğü yüzde 18'lik grubun beyninde daha az hasar vardı, ama buna karşın örneğin bir olayı planlama ve yerine getirme yetisi gibi işlevlerde sorun yaşıyorlar. Bu alt tipin görüldüğü hastalar daha gençler ve APOE4 geni de ender görülüyor bu kişilerin arasında. 3.Alt tip hastaların yaklaşık olarak yüzde 30'unda saptandı. Bu hastalardaki Tau protein iplikleri özellikle de görsel kortekste yoğunlaşıyor ve tipik olarak optik ve mekansal izlenimler bozuluyor ve hastalar yön bulmada zorlandıkları gibi, biçimleri, konturları, uzaklıkları veya hareketleri tanımakta ve ayırt etmekte zorlanıyorlar. 4.Alt tipte ise Tau fibrilleri tüm beyne yayılıyor ama yine de daha çok sol beyin yarısında ve sol temporal lobda toplanıyorlar. Bu alt tipin görüldüğü hastalarda bellek sorunları daha az ama bunun yerine genel zihinsel kayıp daha belirgin ve genelde konuşma sorunları da ortaya çıkıyor. Bu alt tip hastaların yüzde 19'unda tespit edildi. 735 diğer hastaların incelenmesine dayanan diğer bir tamamlayıcı araştırmaya göre de dört alt tip semptom ve ilerleyiş açısından da farklılık gösteriyor. 3.Alt tipte diğer alt tiplere göre hastalık daha yavaş ilerlerken, 1.ve 2. Alt tip orta derecede bir ilerleme gösteriyor. En hızlı ilerleyeni ise 4. Alt tip diyor araştırmacılar. Son araştırmayla elde edilen bu bilgilerin Alzheimer hastalarının tedavi edilmesinde önemli sonuçlar vermesi bekleniyor. Ayrıca semptomların ve demansın ilerleyişini de tahmin etmeye yardımcı olabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/andreas-vesalius-ve-modern-anatominin-uyanisi", "text": "Andreas Vesalius (1514-1564), modern anatominin ve bunun üzerinden modern tıbbın, yaklaşım ve yöntem bakımından tutarlı ilk adımlarını atan bilim insanı olarak gezegenimizin bilim tarihinde yerini alır. Rönesans dönemine özgü üretim sancıları, kökleri çocukluk dönemine dayanan derin bir merak, çığır açan ve ilklerle dolu bir eser, çekişmeli akademik yıllar, olağanüstü bir hırs ve soğukkanlılıkla örülmüş bir kişilik, imparatorlukta görevlendirme ve gizemli bir sürgün, onun 50 yıllık ömrünün bize yansıyan etkili fragmanlarını oluşturuyor. Tarih boyunca karşılaştığımız dehalık fenomeninin, bütün özelliklerini kendine özgü biçimde gösteren Vesalius, yazdığı 7 ciltlik anatomi atlası De humani corporis fabrica libri septem ile kendisinden önceki 3000 yıllık birikimlerle şekillenen tıp yaklaşımını, bir daha hiç aynı kalmamak üzere değiştirmiştir. Bilim tarihinde bu tip bir kırılma noktası nasıl oluşur ve Vesalius'u bunu mümkün kılabilecek kadar farklı yapan neydi? sorusu, başka birçok benzer durum için cevap oluşturabilecek gibi görünüyor. Bu soruyu cevaplamak adına durumun diyalektik değerlendirmesini yapabilmek için Vesalius'un öncüllerine ve içinde yaşadığı döneme kısaca göz atmamız gerekebilir. Tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat (M.Ö 460-370) ve kendisinden sonra gelen birçok doğu ve batı düşünürünü etkilemiş olan Aristo (M.Ö. 384-322), insanda kaslar ve kemiklerin yapısına ilişkin gözleme dayalı bilgilere sahiplerdi, fakat hiçbir zaman gerçek bir diseksiyon yapmadılar. Bunun gerçekleşmesi, Chalcedon doğumlu Herofil'in (Herophilus M.Ö 335-280), bulabildiği insan cesetlerini disekte edip gözlemlerini belgelemesine kadar gerçekleşmedi. Bu belgelerin de çıkan bir yangında yitirilmesi birçok bilim tarihçisine göre anatomi biliminin Vesalius'un ortaya çıkışına kadar uykuda kalmasına neden olmuştur. Herofil'den sonraki en önemli adım, Bergama'lı Galen (M.S. 129-200) tarafından atılmış ve batı ekollü tıbbın doğumuna neden olmuştur. Galen'in çalışmaları, Roma İmparatorluğu'nda insan diseksiyonunun yasaklı olmasıyla ilişkili olarak daha çok köpek anatomisi üzerinedir ve yaptığı hayvan diseksiyonlarından elde ettiği ve insan anatomisiyle özdeşleştirdiği sonuçlar ilginç bir şekilde yaklaşık 1500 yıl boyunca okutulmuştur. İnsan diseksiyonuna izin verilmesi rönesans döneminin başlangıcına kadar olmamıştır. İlk defa İtalya'nın Bolonya, Padua ve Pavia şehirlerinde idam edilen suçluların bedenlerinin bu amaçla kullanılmasına izin verilmiş ve bu yolla ölmüş suçlular modern anatominin ilk denekleri olmuşlardır. Bolonya'lı Mondino De Luzzi, 1316 yılında yazdığı ve ancak 1478 yılında basılabilen Anathomia adlı eserinde, gerçekleştirdiği insan diseksiyonundan elde ettiği verileri kullanmıştır. Burada önemli olan DeLuzzi'nin Galen bilgileri tarafından adeta kör edilmiş olmasıdır. Örneğin, DeLuzzi'nin karaciğeri beş loblu, kalbi üç ventriküllü tanımlaması bu durumu doğrulayan önemli detaylardır ve bunun yanında, yazıları, bir insanın değil de doğrudan bir köpeğin anatomik özelliklerini açıklamaktadır. Bu bize Galen'in bu alandaki etkisinin oldukça derin olduğunu ispatlar. Galen'in yazdıkları öylesine kemikleşmiştir ki buna karşı çıkmak adeta bir dini öğretinin karşısında durmak gibi bir tepkiyle karşılaşmayı göze almakla eşdeğer sayılabilir. Riski göze alıp bu öğretiye ilk karşı çıkan da Berengario Di Carpi'dir. Yaklaşık bin sayfalık kitabı Commentaries on Anatomy 'de Galen'in bazı yanlışlarını düzeltmiş ve modern anatomi bu adımla doğuma daha çok yaklaşmıştır. Andreas Vesalius 1514 yılında Brüksel'de doğmuştur. Daha çocukken birçok hayvan diseksiyonu gerçekleştirmiş olması gelecekte yapmak üzere olduğu şeyler için önemli bir duygusal hazırlık ve teknik beceri edinmesine neden olmuştur. Louvain Üniversitesi'nde sanat eğitimi almaya başlamış fakat daha sonra Paris Üniversitesi'nde tıp eğitimi almayı seçmiştir. Roma İmparatorluğu ve Fransa arasında çıkan anlaşmazlıkların yarattığı ortam yüzünden Paris'i terk etmek zorunda kalmış, daha sonra Venedik'e taşınmış ve Kopernik, Galileo ve Kazanova gibi birçok önemli bilim adamı ve yazarın da mezun olduğu Padua Üniversitesi'nden 1537 yılında tıp lisansını almıştır. 1544 yılında Anne van Hamme ile evlenmiş ve Anne adında bir kızları olmuştur. Ölene kadar evli kalmasına rağmen aile içi ilişkilerinin pek sevecen olmadığına yönelik şüpheler bulunmaktadır. 1546 yılında Roma İmparatoru V.Charles'ın özel hekim ekibine girmiş 1556 yılında imparatorun ölümüyle İspanya Kralı II. Philip'in hizmetine geçmiştir. 1564'teki ölümüne kadar kraliyet servisinde kalmıştır. Ölümünden bir yıl kadar önce Kudüs'e sürgüne gönderildiği bilinmektedir, fakat bunun nedenleri tam olarak açıklanmamıştır. Bir söylenti, öldü sanıp üzerinde diseksiyona başladığı bir soylunun içini açtığında aslında kalbinin attığının fark edilmesi üzerine idam cezasına çarptırılması ve bu cezanın kral tarafından sürgüne çevrilmesi yönündedir. Vesalius, tıp eğitimi esnasında zamanının büyük bir kısmını Paris'teki Masumlar Mezarlığı'nda cesetleri ve kemikleri inceleyerek geçirmiştir. Aktardığı bir anısında mezarlıkta kemikler üzerinde inceleme yaptığı bir gece köpeklerin saldırısına uğradığını anlatmaktadır. Padua'da öğretim üyesiyken öğrencilerini, hastalarının kayıtlarını tutmalarını ve hastalar öldükten sonra bedenlerini çalıp üzerlerinde inceleme yapmaları yönünde cesaretlendirmiş ve bu bedenleri kendi odasında saklanmıştır. Bütün bunlar, onun insan vücudunun yapısını öğrenmekle ilgili hırsını ve kararlığını gösteren önemli detaylardır. Vesalius çekici ve tutkulu olmaktan çok soğukkanlı, kararlı ve olağanüstü hırslı bir bilim insanı olarak tanımlanabilir. Yöntem konusundaki başarısı ve cesareti onu geniş çapta üne kavuşturan ve kraliyet görevine alınmasına neden olan birincil özelliklerindendir. Vesalius'un diseksiyon konusundaki ileri bilgi ve yeteneği onun tıp fakültesinden mezun olmasından birkaç hafta sonra Padua Üniversitesi'nin Anatomi ve Cerrahi Bölüm Başkanlığı'na getirilmesini sağlamıştır. Bu arada hayvanların ve idam edilen suçluların bedenleriyle diseksiyon çalışmaları yapmaya devam etmiştir. Kendisinden önceki diğer anatomistler gibi Vesalius da önceleri Galen'in tanımladığı sınırlar içinde davranmış, fakat 1538 yılında Tubulae Anatomicae Sex adlı eserinde ilk defa Galen'in bazı yanlışlarını düzeltmeye cesaret edebilmiştir. Bunlar oldukça küçük çaplı yanlışlar olmasına rağmen 1400 yıl boyunca kimse onları düzeltmeye yeltenmemiş olması dikkat çekicidir. Bunun da ötesinde bu eserde ilk defa artistik anlamda incelikli çizimler ve insan kas ve kemiklerini gösteren altı farklı illüstrasyon kullanılmıştır. Bu illüstrasyonları çizen ressam, Titian'ın stüdyosunda çalışan John Stephanus olduğu ve basılan kitabın getirdiği kardan bir parça aldığı bilinmektedir. Vesalius'u kendisinden öncekilerden ve çağdaşlarından farklılaştıran başka bir şey de yapılan diseksiyonları kendisinin yapmasıdır, çünkü normalde işleyen yöntem dersi veren kişilerin Galen'in kitaplarını açıp yazanları öğrencilere okurken bir berberin diseksiyonu yapması ve öğrencilerin bu izlemesine yöneliktir. Vesalius her zaman bu duruma karşı çıkmış ve gerçekten anlamak için orada bulunup ellerini kana bulamak gerektiğini savunmuştur. Yine de, diseksiyon sırasında maruz kalınan kontaminantlara karşı antiseptiklerin ve koruyucu eldivenlerin o yıllarda bulunmayışı, hatta henüz bakteriler ve virüslerin varlığından bile haberdar olmayışları, Vesalius ve en iyi üç öğrencisi Fallopius, Eustachius ve Columbus'un en fazla elli beş yaşına kadar gelebilmelerine neden olmuştur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/andreas-vesalius-ve-modern-anatominin-uyanisi-2", "text": "Vesalius 1538'de Tubulae Anatomicae Sex adlı eserinde ilk defa Galen'in bazı yanlışlarını düzeltmeye cesaret edebilmişti. Bunlar oldukça küçük çaplı yanlışlar olmasına rağmen 1400 yıl boyunca kimse onları düzeltmeye yeltenmemiş olması dikkat çekicidir. Vesalius, Tubulae'nin yayınlanmasından sonra Padua'da diseksiyonlara ve öğretim üyeliğine devam etmiş ve daha 29 yaşına gelmeden ünü, Paris, Brüksel ve İtalya'nın sınırlarını aşmıştır. En önemli eseri Fabrica'nın 1544'te yayınlanmasından sonra aslında amacı olan imparatorluk görevine getirilmiştir. Bu durum, onun alanda çok başarılı olduğunu düşünen ve akademik hayata ve araştırmaya devam edeceğine kesin gözüyle bakan meslektaşlarını oldukça şaşırtmıştır. Vesalius imparatorluktaki görevine başladıktan sonra tüm bilimsel çalışmalarını durdurmuş, fakat yine de Avrupa'nın en yetenekli hekimleri arasında yerini almıştır. Bu görev sırasında tarihsel kayıtlara geçen sadece iki önemli danışmanlık görevi olmuştur. Bunlardan birincisi Fransa kralı II. Henry'nin bir patlama sonucunda mızrakla başından yaralanması üzerine çağrılmasıyla verdiği danışmanlık ve yaptığı teşhis; diğeri de İspanya tahtı varisi Don Carlos'un bir çapkınlık girişimi sırasında merdivenlerden düşünüp kafasından yaralanması üzerine aldığı görevlendirmeden ibarettir. Fabrica'nın basılmasından üç yıl sonra, kitabın aldığı yoğun eleştirilerin ruhunu yaraladığını, başka yayınlar yazmak istese de kendisini durdurduğunu yazılı olarak ifade etmiştir. Vesalius henüz 23 yaşındayken, sadece içeriği ile değil, tipografi, kağıt kalitesi, illüstrasyonlar ve boyutu ile de anatomide devrim yaratacak bir kitap yazmayı planlamış ve hayatının beş yılını sadece ansiklopedik bilgi edinebilmek için onlarca diseksiyon yaparak geçirmişti. Bunun yanı sıra organ ve dokuların çiziminde gerçeği yansıtacak illüstrasyonlar için saatlerini harcamayı kabul edecek sanatçılar bulmak için uğraşmıştı. Fabrica, tıp tarihinde bu tip illüstrasyon ve kaliteye sahip ilk kitaptır. Vesalius ilk kopyasını basım için Basel'e gönderme cesaretinde de bulunmuştur. Basel'i önemli kılan şey, seçkin bir profesör ve müthiş bir baskı uzmanı olan John Oporinus'un burada yaşamasıdır. Fabrica, mümkün olan en ileri baskı kalitesiyle ve incelikle işlenerek basılmıştır. Daha sonra, Vesalius kitabın basım sürecine tanık olmak ve gerekli düzenlemeleri yapabilmek için Basel'e gitmiştir. 1543 yılının yazında kitap basılmış ve elle renklendirilmiş olan ilk kopya V. Charles'a Vesalius tarafından verilmiştir. İlk yüz kopyanın ve daha sonraki kopyaların hiçbiri renklendirilmemiştir. Kitabın yapısından çok etkilenen imparator gelen yoğun eleştirilere rağmen Vesalius'u imparatorluk servisindeki hekim grubuna dahil ederek onu gençlik hayaline kavuşturmuştur. Yedi ciltlik Fabrica, halen, o yıla kadar basılmış en önemli tıp kitabı olarak kabul edilmektedir. Kitap, sadece aslında ne anlama geldiğini tam olarak anlayamayan imparatoru etkilemekle kalmamış, varlığıyla anatomiyi 1400 yıllık derin bir uykudan uyandırmıştı. Fabrica, birçok ilki bedeninde barındırmaktadır; daha önce hiçbir tıp kitabı bu kadar büyük boyutlarda, bu şekilde incelikli tipografi ve artistik kalitede illüstrasyonlara sahip olamamıştır. Tıp öğrencileri, yedi ciltlik bu kitabın içeriği ve görünümden çok etkilenmiş olsalar da Vesalius'un meslektaşları ve Galen'in yazılarına bağlı olanlar, bu yedi ciltlik yapıtın içeriğine oldukça sert eleştiriler getirmişlerdir. Vesalius'un eski anatomi hocası ve Avrupa'nın en önde gelen anatomisti Jacob Sylvius imparatora özel olarak yazdığı bir mektupta, böyle bir kitabın yazılmasından sorumlu olduğu için bu canavarın derhal cezalandırılması gerektiğini ve kirli nefesiyle bütün Avrupa'yı zehirlediğini belirtmiş ve Vesalius'un eylemlerinin baskılanmasını talep etmiştir. Tabii ki Sylvius'un öfkesi Vesalius'un Galen'in yazdıklarını düzletme eyleminden güç almaktadır. Vesalius'un girişiminin bir yönü, köpek anatomisinden elde edilen verilerin insan anatomisine mal edilmesinin yanlışlığını düzeltmeye yöneliktir. Vesalius'un anlaşılmasını zorlaştıran bir diğer durum bahsi geçen hiçbir anatomi profesörünün diseksiyon yapılırken bedenin başında bulunmamasından ve diseksiyon işlemini kendilerinin yapmamasından kaynaklanmaktadır. Bu kitabın yazılmasıyla bu gelenek yok olmaya başlamıştır. Hatta Vesalius kitabına, nasıl diseksiyon yapılacağını anlatan ayrıntılı bir bölüm bile eklemiştir. Fabrica'da göze çarpan ilk şey Vesalius'un insan kemiklerinden çok etkilendiği ve kemiklerin sadece mekanik destek sağlayan değil aynı zamanda da hareket eyleminden sorumlu olduğunu belirtmesidir. Yedi kitabın birincisi olan kitapta kemiklere 168 sayfa ayırmıştır. Bu cilt, kafatasını farklı açılardan gösteren çizimlerle açılır. Daha sonra vücuttaki diğer kemikler ayrıntılı bir biçimde gösterilir. Büyük turdan sonra gelinen kitabın son üç sayfasında bütün iskelet çizimleri bulunur. Vesalius ikinci kitabı kaslara ayırmıştır. Bütün çizimler, Tubulae'deki gibi John Stephanus tarafından çizilmiştir. Birinci ve ikinci ciltlerdeki artistik inceliğin aksine atar ve toplardamarlar ve dolaşım üzerine olan 3. cilt, sinir sistemini anlatan 4. cilt, abdominal organları anlatan 5. cilt, kalp ve akciğerleri anlatan 6. cilt ve beyni anlatan 7. cilt daha çok şematik gösterimleri içermektedir. 7. cilt daha önce insan beyninin yapısı ve fonksiyonu ile ilgili hiçbir veri bulunmadığından oldukça önemlidir. Bu noktadan sonra anatomistler insan beynine de ilgi göstermeye başlamışlardır. Fabrica'nın basılmasından birkaç hafta sonra Vesalius, Fabrica'nın tıp öğrencilerinin taşıyabileceği ve diseksiyonlar sırasında kullanabilecekleri bir özeti olan Epitome'u basmıştır. Fabrica modern tıp bilimi için yöntemsel bir yol gösterici olması açısından oldukça saygın bir konuma yerleşmiştir. Benimsediği metodik yaklaşım, başka birçok önemli kırılma noktasının bilim tarihini şekillendirmesiyle kendini göstermiştir. Vesalius'un en iyi üç öğrencisinden olan Columbus kan dolaşımı ve kanın kalbin ventriküllerinde izlediği yolun oldukça kesin bir şemasını çıkarmıştır . Diğer öğrencisi Fallopius; kadın genital organlarını incelemiş ve vajina, plasenta, klitoris ve fallop tüplerine isimlerini vermiştir. Vesalius'un en yetenekli öğrencisi Eustachius'un 1552 yılında bitirip basıma hazır hale getirdiği kitabı bir şekilde basılamamış ve bir kalp cerrahı olan Giovanni Lancisi onu bulup bastırana kadar Vatikan Kütüphanesi'nde 150 yıl kadar beklemiştir. Bu kitapta, Eustachius, Vesalius'un gözünden kaçan bazı detayları düzeltmiş, özellikle nefes borusu, böbreklerin yapısı, suprarenal bez ve kendi adını taşıyan, orta kulak ve ağız boşluğunu bağlayan Öztaki Borusu'nun yapısını göstermiştir. Vesalius bilinmeyenin içine dalıp onu ana hatlarıyla bilinir hale getirmiş ve kendisinden sonra geleceklere yöntemsel anlamda yürüyecek bir patika göstermiştir. Tarihte kırılma noktası yaratacak büyük fikirlere sahip bütün düşünürlere gösterilen, statik kalma eğiliminden kaynaklanan dirençle karşılaşmış ve bunun uzantısında eylemselliğini önemli bir ölçüde sınırlandırmıştır. Yine de Vesalius'un neden olduğu uyanışlar, durağan ve sisli bilimsel sularda, yeni bir çağı başlatacak güçlü ve devingen dalgalar oluşturmuştur. - Vesalius and Modern Human Anatomy - O'Malley, CD. Andreas Vesalius of Brussels, 1514-1564. Berkeley: University of California Press, 1964. - http://www.med.yale.edu/library/historical/founders/cushing.html - http://archive.nlm.nih.gov/proj/ttp/flash/vesalius/vesalius.html"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ansiklopedik-cerrahi-kitabi-el-tasrif-2", "text": "Ebu'l-Kasım, Percival Pott (1713-1789)'tan 700 yıl önce arterit ve omurga tüberkülozu hastalıklarını araştırır. Omurga tüberkülozuna daha sonra, İngiliz Percival Pott'a atıfla Pott hastalığı ya da Pott Musibeti adı verilecektir. Ebu'l-Kasım, cerrahide, yaraların dağlanması, mesanedeki taşların parçalanması, insanlar ve hayvanlar üzerinde anatomik incelemeler gibi, pek çok yenilik yapmakla kalmadı, kadın hastalıkları alanında yeni yöntemler ve araçlar da geliştirdi. Doğuma yardımcı olan yeni müdahale yöntemleri bulur; el veya diz vakalarında bebeğin ayaktan ya da ters gelmesi ya da ilk kez kendisinin müdahalede bulunduğu, bebeğin yüzüyle gelmesi vakalarında da yeni yöntemler geliştirdi. Bebeğin ters gelmesi durumunda müdahale etmek gerektiğini ilk söyleyen odur. Oysa Efesli Soranus (MS 98-138) ve ondan öncekiler bundan kesinlikle kaçınmışlardı. Bebeğin ters gelmesi şimdi Stuttgartlı jinekolog Walcher (1856-1935)'e atıfla Walcher Durumu diye adlandırılmakta ve doğum müdahale ile gerçekleştirilmektedir. Dölyolundaki taşın cerrahi müdahaleyle alınmasını da Ebu'l-Kasım öğretti. Dölyolunun yapay olarak genişletilmesini sağlayan ve böylece doğumu büyük ölçüde kolaylaştıran aletler icat eder. Açık kırıklarda yaranın bakımı için, yumuşak maddelerle doldurmaya özen gösterdiği alçı sargısını kesip bir pencere açma yöntemini de ilk kez Ebu'l-Kasım uyguladı. Alçı sargısını yumuşak maddelerle doldurma fikrinin sahibi de yine Ebu'l-Kasım oldu. Batılı cerrahların, göz ve diş hekimlerinin boş ellerine, çok önemli ve çok gerekli araçları veren de yine odur. Cerrahide kullandığı 200 kadar aleti, yazdığı eserinde resimlerini de çizerek ayrıntılı olarak anlatmıştır. Böyle bir tarz o güne kadar hiç kullanılmamıştır. Vaginal taş ameliyatını tıp dünyasına o kazandırdı. Ayrıca Ebu'l-Kasım,özel bir vaginal aynadan başka Collum un yapay şekilde genişlemesine yarayan, doğumda büyük bir yardımcı olan kolpeurynter aletini de icat etti. Büyük Fransız cerrahı Ambrois Pare (1510-1590), 1552 yılında yaptığı bir ameliyatla şöhrete kavuştu. Bu ameliyatta Pare, büyük damarları bağlamıştı. Herkes bunun, dünya tıp tarihinde bu konuda yapılmış ilk ameliyat olduğunu sanıyordu. Oysa aynı ameliyatı Ebu'l-Kasım, Fransız cerrah Pare'den 550 yıl kadar önce gerçekleştirmişti, böylece ampütasyonları da önemli ölçüde geliştirmişti. Avrupalılar bunu kendilerine mal ettiler. Zehravi, yetişmekte olan cerrahlara, yapay dikiş, kürk dikişi, karın yaralarında sekiz dikişi ve iki iğne ve bir iplikle yapılan dikişi, ayrıca kedi bağırsaklarıyla bağırsak yaralarında katgüt dikişi yapmayı öğretti. Bütün yaraların dikilmesi sırasında, özellikle göbeğin altındaki bölgedeki cerrahi müdahalelerde, öncelikle kalçaların ve ayakların yukarıda tutulmasını önerdi. Batı, bu pozisyona, 20. yüzyılın başlarında, başarılı Alman cerrahı Friedrich Trendelenburg'un (1844-1924) adını verecektir. Bu başarılı cerrah, Zehravi ise nadiren hatırlanmaktadır. Ağız ve çenedeki çarpıklıkları tedavi etmeyi öğretir. Poliplerin çıkarılmasında çengel uyguladı ve bir hizmetkarına başarılı bir nefes borusu ameliyatı yaptı. Zehravi ayrıca birçok diş operasyonlarını tarif etti. Bunlar arasında diş çekme, tespit etme, kökünü besleme ve takma dişle ilgili bilgiler verdi. Zehravi, çürük dişlerin kırılmadan çekilebilmesi için kurşunla doldurulup çekilmesi fikrini ortaya atan ilk doktor olarak bilinir. Diğer metallerin ağız içinde kimyasal reaksiyona gireceğini düşünerek altın tel kullanmayı tercih eden cerrah ayrıca demir, bakır ve altından yapılmış cerrahi aletler geliştirdi. Cerrahi ameliyatlarda dikişler için kullanılacak ipek iplik de imal etti. Burun içindeki fazlalık et parçalarını temizleyip almak için ilk defa senanin denen orijinal bir alet yaptı. Yine ilaçları mesaneye vermek için madeni şırıngayı ilk defa o yapıp kullandı. Dişler, kırık çıkıklar, bağırsak dikişleri, diz mafsallarındaki kangrenler, damarların anevrizmalarının tedavisi gibi daha birçok konuda Ortaçağ'ın en büyük cerrahlarından biri sayılan Fransız cerrah Guy de Chauliac, onun fikirlerinden faydalanmıştır. 'Magna Chirurgia' adını verdiği eserinde Chauliac, yaklaşık iki yüz defa Ebu'l-Kasım'dan söz etmiştir. Bu hastalık en sık olarak doğum sırasında ebe, bebeğin kafasını kaba bir şekilde yakaladığında meydana gelir. Bazen gizli ve bilinmeyen nedenle de olur. Bu hastalığı çok küçük çocuklar dışında hiç görmedim ve ölüm gördüklerimde, birden karşıma çıktı; bu nedenle bu vakaların ameliyatını üzerime almamayı tercih ettim. Kafası sıvıyla dolu ve büyüklüğü her gün artan, kafasının boyutundan dolayı dik oturamayan bir çocuk gördüm; sıvı, çocuk ölene kadar arttı. Şimdi bu sıvı bazen deri ile kemik arasında toplanır; bazen de kemiğin altında, membranın üstünde toplanır. Ameliyatı Şöyledir: Sıvı, deri ile kemik arasında ve şişlik küçükse, insizyon, kafanın ortasında, transvers bir şekilde yapılmalıdır. Kesinin uzunluğu yaklaşık olarak iki başparmak eklemi kadar olmalıdır ki, sıvı dışarı aksın. Sıvı çok fazla ve şişlik büyükse, birbirini kesen iki insizyon yapın. Fakat eğer sıvı kemiğin altında ise ki bunun bulgusu olarak kafatasının sütürlerinin tüm taraflarda açıldığını, parmaklarınızla bastığınızda suyun, belirgin olarak çöktüğünü görürsünüz, kafanın ortasında üç insizyon yapmalısınız. Yardıktan sonra, bütün sıvıyı çekin; sonra yarıkları sargılarla bağlayın, sargının üzerine, yağla beşinci güne kadar pansuman yapın. Sonra sargıyı gevşetin ve yarayı, pansuman için kullanılan keten tiftiği ve merhemlerle tedavi edin; kafayı hafifçe sarmaya unutmayın, parça güçlenene ve iyileşene kadar, hastayı kuru diyetle ve az sıvıyla besleyin. Başka bir yarma örneği şişlik ve sıvı toplanmasının belirgin olduğu yeri görmektir. Bu nedenle kabartı ve şişliğin gözle görüldüğü yeri yarın; bu yeri her hangi bir yolla kesin. Kanamaya neden olmamak ve sıvının boşalması ile beraber aynı zamanda kanamadan dolayı hasta ölmesin diye, bir atardamar kesmemeye dikkat edin. Zehravi'nin eseri el-Tasrifin İngilizce çevirisinde Hidrosefali başlığı altındaki bölümde, kafatasının içinde ve dışında olan sıvı birikimlerinin her çeşidinden bahsedildiği dikkat çekmektedir. FSTC Research Team, Medical Sciences in the Islamic Civilization: Scholars, Fields of Expertise and Institutions. Section 3: Al-Zahrawi the Genius Surgeon (published 2 February 2009). Syed IB. Islamic medicine: 1000 years ahead of its times. J. Islamic Med. Assoc. 2002; 2: 2-9. Mohamed WMY (2008). History of Neuroscience: Arab and Muslim contributions to modern neuroscience, IBRO History of Neuroscience. Shahine YA. The Arab Contribution to Medicine, Longman for the University of Essex, London.1971, p. 10. Kaf al-Ghazal, Sharif, Selected Gleanings from the History of Islamic Medicine (series of 5 articles published 03 April, 2007). Article 3: al-Zahravi the Great Andalusian Surgeon. Stanley F. Origins of Neuroscience: A History of Explorations into Brain Function. Oxford University Press, Oxford. 1994, p. 70. Bu yazı HBT'nin 62. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antibiyotik-cocuklarda-astim-sismanligi-tetikliyor", "text": "Çocuklar ikinci yaşlarından itibaren antibiyotik aldıklarında bağırsak floraları kalıcı olarak değişiyor, astım ve şişmanlık riski büyüyor. Bu yüzden çocuklara antibiyotik verilirken iyice düşünülmesi gerek deniyor, Nature Communications dergisinde. Antibiyotiğin bağırsak florasını bozduğu ve sürekli zarar verdiği yeni bir bilgi değil. Bakterileri öldüren maddeler sadece hastalık etkenlerini değil, bağışıklık sistemimizi güçlendiren, sindirimi düzenleyen hatta astımdan koruyabilen yararlı bakterileri de yok ediyorlar. Helsinki Üniversitesi'nden Katri Korpela, antibiyotiğin sonuçlarını 2-7 yaş arası 142 çocukta inceledi. Bu çocuklardan bir kısmına iki yaşından önce bir kez, hatta bazılarına birkaç kez antibiyotik verilmişti. Geriye kalanlar ise hiç antibiyotik tedavisi görmemiş. Sonuçlar makrolid sınıfı antibiyotik verilen çocukların bağırsak florasının değiştiğini gösteriyor. Bu çocuklarda aktinobakteri grubundaki faydalı mikroplar iyice azalmış hatta bazılarında tamamen yok olmuştu. Bunun yerine bol miktarda proteobakteri ve bakteroidetes tespit edilmiş. Antibiyotik verilmeyen ya da sadece penisilin alan çocuklarda bu durum görülmemiş. Çocukların bağırsak florası antibiyotik tedavisinden sonra çok yavaş yenileniyor. Ayrıca belli başlı sindirim enzimleri de uzun vadede düşük miktarlarda salgılanıyor. Anlaşıldığı üzere bağırsak florası, antibiyotik tedavisinden en az bir yıl sonra düzelmeye başlıyor. Fakat çocuklara çok erken yaşlarda birkaç kez antibiyotik verildiğinde mikroplara yenilenmek için zaman kalmıyor ve bağırsak florasındaki değişim de kalıcı oluyor. Uzmanlar çocuklara antibiyotik tedavisi zorunluysa, en azından Erythromycin veya Azithromycin gibi makrolidlerden kaçınılmasını öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antibiyotik-direnci-milyonlarca-insan-olecek", "text": "Review on Antimicrobial Resistance raporu, durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne serdi. Rapora göre 2050 yılına dek dünya genelinde tedavi edilemeyen enfeksiyonlar yüzünden her yıl on milyon kişi ölecek. Rapor ile ilgili çalışmalar 2014'te İngiliz hükumetinin isteği üzerine başladı. Çalışmaların başlamasından sonraki iki yıl içinde antibiyotikle tedavi edilemeyen hastalıklar yüzünden bir milyonun üzerinde kişi hayatını kaybetti deniyor. Ayrıca Colistin gibi rezervde tutulan kuvvetli antibiyotiklere karşı da direnç tespit edilmiş. 1980'li yıllardan bu yana yeni antibiyotik grupları keşfedilmemişti. Ekonomist Jim O'Neal, antibiyotiği hastalıkların tedavisinden çok hayvanların yetiştirilmesinde kullanan ABD'yi uyarıyor. ABD'deki antibiyotiklerin %70'i hayvanlarda kullanılıyor. Bu yüzden de dirençli bakterilerin insanlar arasında yaygınlaşma tehlikesi büyük. O'Neal ayrıca virüslere bağlı enfeksiyonlarda antibiyotik yazılmamasını da öneriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antibiyotik-direncinden-kansere-yeni-ilaclar-icin-bilim-doganin-izini-suruyor", "text": "ABD'deki Northeastern Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, yuvarlak solucanlarda yaşayan bakterilerin ürettiği yeni bir antibiyotik bulduklarını açıkladı. Nature'da yayınlanan bulgular, bulaşıcı ve kimi zaman ölümcül olan bakterilerin gittikçe artan antibiyotik direncine karşı mücadelede umut veriyor. Toprakta yaşayan bazı nematod türleri, böcek larvalarını sindirmede onlara yardımcı olan bir bağırsak bakterisine sahiptir. Bu bakteriler, larvalarla beslenmeye çalışan diğer bakterileri öldürmek için darobaktin adlı bir bileşik salgılar. Araştırmacılar, bu bileşiğin, tedavi edilmesi zor enfeksiyonlardan sorumlu bir bakteri grubuna karşı da çok etkili olduğunu buldu. Darobaktinin etkili olabilmesi için bakterinin dış hücre duvarını geçmesi gerekmiyor ve bu bileşiğe karşı direnç geliştiren bakteriler ise enfekte etme özelliklerini yitiriyorlar. Yeni ilaçlar için etken maddelerin arandığı yerler arasında okyanus tabanı da var. 1980'lerin sonlarında Karayipler'de incelen tortu tabakasında bulunan bir bakterinin yeni bir tür olduğunu tespit etmek yıllar aldı. Kaliforniya Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, Salinispora tropica adı verilen bu bakterilerin salinisporamid A adlı bir molekül ürettiklerini belirlediler. Bu madde, farklı türlerdeki kanser hücrelerinde proteinlerin parçalanmasını engelleyerek kanser hücrelerinin ölümüne neden oluyordu. Bu madde, miyelom kan kanseri ve glioblastoma beyin kanserine karşı bir ilaca dönüştürüldü ve şimdi klinik testlerde üçüncü aşamada. Şili'de bulunan Atakama Çölü'nün yaşam için imkansız gibi görünen koşullarına rağmen orada gelişen türlerin kendine has özellikleri bilim insanlarının dikkatini çekiyor. Aşırı kuraklıkla bir araya gelen yüksek ultraviyole radyasyon seviyesi, zehirli elementler ve toprağın düşük karbon düzeyi, Atakama'da Mars yüzeyine benzer bir ortam yaratır. Yıllardır Atakama Çölü'nde bulunan bakteriler üzerinde çalışan araştırmacılar, antibiyotik özellikte maddeler tanımladılar. Deneyler, bu moleküllerin bazılarının E. coli mikrobu ve pamukçuk yapan Candida albicans gibi mantarları öldürebildiğini ve ayrıca kanser hücrelerinin dokularda yayılmasını sınırladığını gösteriyor. Karıncalar mantarların büyümelerine yardımcı olur ve ardından onları besin ve yapı malzemesi olarak kullanırlar. Bu simbiyotik ilişkiyi inceleyen araştırmacılar, karıncalarda hem kendilerini hem de yiyeceklerini enfeksiyonlara karşı koruyan bir antibiyotik üreten bakteriler olduğunu tespit etti. Söz konusu süreçte, Streptomyces formicae KY5 bakterisi, yaygın antibiyotiklere karşı dirençli bazı bulaşıcı mikropları öldürebilen formicamycin bileşikleri üretiyor ve araştırmalar, mikropların bu bileşiklere karşı direnç geliştirmesinin görece zor olduğunu gösteriyor. Bakterilerle dolu olan burnumuzda tam olarak nelerin yaşadığını araştıran bilim insanları, Staphylococcus lugdunensis adlı bakterinin antibiyotiklere dirençli bazı mikropların büyümelerini önlediğini tespit etti. Böylelikle burnumuz, havadaki mikroplara karşı vücudumuzun ilk savunma hatlarından biri haline geliyor. Farelerle yapılan deneyler, söz konusu bakterinin MRSA enfeksiyonunu önleyen lugdunin adı verilen bir bileşik ürettiğini ortaya koydu. Sonuçlar, lugdunin'in cilt enfeksiyonlarını tedavi etme potansiyeline sahip olduğuna işaret ediyor. Doğrudan doğadan almaya ek olarak, antibiyotikleri laboratuvarda üretmek de mümkün. Komodo ejderinin kanında antibiyotik özelliğine sahip bir bileşik tanımlayan araştırmacılar, orijinal bileşikten daha etkili olan DRGN-1 adlı bir antibiyotik tasarladılar. Yaraların iyileşmesini hızlandıran ve ortamdaki bakteri sayısını azaltan DRGN-1'in ilaca dönüşmesi için henüz erken olsa da, farelerle yapılan ilk denemeler umut verici."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antibiyotiksiz-bir-dunyaya-dogru", "text": "Antibiyotiklere dirençli bakteriler ABD'de her yıl en az 2 milyon kişiye bulaşarak 23 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Kimi araştırmacılar, bu konuda bir önlem alınmazsa, antibiyotiklere dirençli bakterilerin her yıl 10 milyon kişinin ölümüne yol açabileceğine ve bunun da 2050 yılına gelindiğinde dünya ekonomisine maliyetinin 100 trilyon dolara ulaşacağına inanıyorlar. Bu durumdan öncelikle bağışıklık sistemleri güçsüz kişiler etkilenecek olsalar da, antibiyotiklerin giderek etkisini yitirdiği post-antibiyotik bir dünyada herkes bu tür tehlikelere hedef olabilir. Bilim insanları antibiyotiklere dirençli bakterilerle baş edebilmek amacıyla, yalnızca bakterilere saldıran virüsler, nanoparçacıklar ve farklı canlıların bağışıklık sistemlerinde üretilen minik proteinler gibi, yepyeni yollara başvuruyorlar. Bu yolların her biri kendine özgü yararları ve sakıncaları da beraberinde getirdiğinden, bilim insanları çok farklı yaklaşımları araştırıyorlar. Aşağıda antibiyotiklere dirençli bakterilere karşı açılan savaş kapsamında geliştirilen yeni yöntemlerin bir kısmına yer veriliyor. Bakterileri etkisiz kılmak, onların her zaman yok edilmelerini gerektirmez. Kimi sağaltım yöntemleri bakterileri ölümcül kılan silahları hedefleyerek onlara dolaylı yoldan saldırırlar. Amerikan Alerji ve Enfeksiyon hastalıkları Enstitüsü'nden François Franceschi, Aldığınız ilaç, gerçekte bakterileri yok etmiyorsa, bu bakteriler ilaca direnç geliştirmek üzere evrilmeye pek de gönüllü değildir. Bu durumda direncin oluşması daha uzun zaman alır, zira bakteriler aktif olarak mücadele etmiyordur diyor. Pek çok bakteri konakladıkları bedenin hücrelerine zarar vermek için toksin salgılar. San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden Liangfang Zhang bu toksinleri etkisiz hale getirecek bir yol geliştirdi; nanoparçacıkları tuzak yemi olarak kullanarak normal koşullarda sağlıklı hücrelere saldıran toksinleri sünger gibi içlerine çekerek onları etkisiz hale getirdiler. Nanoparçacıklar özünde kendi kendilerine oluştuklarından, çalışılması kolay yapılardır. Ancak nanoparçacıklar geleneksel antibiyotiklerden daha pahalı olabilecekleri gibi, bunların bedenin istenen noktasına yöneltilmeleri de son derece güçtür. Var olan antibiyotikleri daha etkili hale getirmek için başka yöntemlerden de yararlanılabilir. Antibiyotikler bedenin her yanına dağılırlar ve yüksek dozda alındıklarında zehirleyici bir etki yaratırlar. Nanoparçacıklarla yoğun dozda ilaç tek bir uygulamayla bedene aktarılabiliyor. Nanoparçacıklar ve birçok başka araçla ilgili sorun, bağışıklık sisteminin bunları bir tehlike olarak görmesinden kaynaklanıyor. Boyutlarının virüslerinkini andırdıklarına ve bedenin gerçekte bunları temizlemekle görevli olduğuna dikkat çeken araştırmacılar, nanoparçacıkları trombosit -kanın pıhtılaşmasına yardımcı olan hücre parçacıkları- zarlarından oluşturdukları kılıfların içine gizleyerek bunlara dışarıdan minik bir hücreyi andıran bir görünüm kazandırdılar. Böylelikle kimi bakteriler, bağışıklık sisteminden gizlenmek amacıyla ele geçirdikleri, trombosit çekimine kapılıyorlar. Trombosit kaplı nanoparçacıklar, izinsiz araya giren bu bakterileri kendilerine çekerek, ilaçlarla yok edilmelerine olanak tanıyorlar. Geleneksel antibiyotiklerin yerine geçebilecek başka seçeneklerin birçoğu bakterileri doğrudan yok edebiliyor. Bunun bir yolu, pahalı ve zaman alıcı olmakla birlikte, yapay antimikrobiyal peptidlerin oluşturulması. Konak savunma peptidleri olarak da bilinen ve yaşamın tüm sınıflarında bulunan doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel olarak korunmuş bu bileşenleri, hastalığa yol açan mikrobun zarına saldırarak hücrenin içine de zarar verebiliyor. Ancak antibiyotiklerin yerini tutabilecek başka seçeneklerin birçoğunda olduğu gibi, etkili olmalarına yetecek miktarda AMP'nin de doğru yere aktarılması çok güç. Araştırmacılar kısa erimde AMP'lerin krem olarak deriye sürülmesinin çok daha kolay bir uygulama olacağını öne sürüyorlar. Bakterileri güçsüz kılmanın bir başka yolu da, bunların antibiyotiklere karşı geliştirdikleri direnci yok etmek. Bunun için, bakterilerle beslenme konusunda uzmanlaşmış olan ve bakteriyofaj adı verilen virüslerden yararlanılabilir. Genetik mühendislik yöntemleriyle bakterilerin geleneksel antibiyotiklere duyarlı olmaları yeniden sağlanabilir. Ne var ki, bakteriyofajlar bağışıklık sistemini de tetikleyebilirler. Bir başka sorun da, bakteriyofajların antibiyotik direnciyle bağlantılı genleri alıp bunları başka bakterilere aktarabilmeleri. Ancak bunların insan dokusuna zarar vermeleri söz konusu değil. Kimi sağaltım seçenekleri belli mikroplarla savaşmak üzere tasarlanabilir. Bu bağlamda en uygun adaylar fajlardır. Fajlar, özünde bakterilerin doğal düşmanlarıdırlar. Geleneksel antibiyotikler genelde bakterileri ayrım gözetmeksizin yok ederler-bunların arasında bedenimizin doğal mikrobiyomunda bulunan ve sağlığımız açısından çok önemli bakteriler de yer alır. Çok daha kişisel bir yaklaşım sunan virüslerle, kötü bakterileri yok etmeye çalışırken, iyi bakterileri de koruyabilirsiniz. Gelgelelim, bu özgüllük iki yanı keskin bir kılıç olabilir. Hastaya bulaşmış olabilecek farklı bakterilerden yeterince bir miktarın bastırılması için çok sayıda virüsün biraraya getirilmesi gerekir. Çok sayıda virüsten oluşan bu tür karışımların üretilmesi de son derece karmaşık bir süreci gerektirebilir. Bilim insanları tüm bu yöntemlerin dışında, patojenlere meydan okuyacak başka bakteriler göndermek, yeni antibiyotikler geliştirmek ve antikorlardan yararlanmak gibi başka seçenekleri de araştırıyorlar. Sorunun kökten bir çözüme kavuşturulmasında tek bir yönteme bel bağlamanın yanlış olabileceğine dikkat çeken araştırmacılar, antibiyotiklere dirençli bakterileri birçok açıdan ele almanın ve kimi zaman yeni yöntemleri geleneksel yöntemlerle harmanlamanın bile hekimlere çok daha farklı seçenekler sunabileceğine inanıyorlar. Tüm bu yeni yöntemlerin yaygınlaşması zaman alabilir ve bu süre içinde mikrop öldürücü bu seçeneklere ancak antibiyotiklerin işe yaramadığı durumlarda başvurulabilir. İşe yaradıkları sürece antibiyotiklerin ucuz yoldan harikalar yarattığını belirten araştırmacılar, Yine de, uzun erimde geniş spektrumlu antibiyotiklerin yerini yeni silahların almasını umuyoruz, zira mikrobiyomun bozulması insan sağlığını çok farklı açılardan olumsuz etkileyebilir. Dahası, bakteriler temelde çok esnek bir yapıya sahip olduklarından ve sürekli evrildiklerinden ötürü her zaman yeni bir yönteme gerek duyulabilir, diye de ekliyorlar. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antimikrobiyal-direnc-savasi-kaybediyor-muyuz", "text": "Kuduz aşısını bulan Louis Pasteur 100 yıldan uzun bir süre önce mikroplarla savaşımızı bu cümle ile ifade etmişti. Ancak aradan geçen zaman geçmiş tecrübelerimizden ders almadığımızı gözler önüne seriyor. Bilim insanları mikroplarla savaşırken kullandığımız antimikrobiyalleri bu şekilde tüketmeye devam edersek yakın bir gelecekte boğaz enfeksiyonu gibi basit sebeplerden ölümlerin kaçınılmaz olacağını söylüyorlar. Araştırmalara göre Asya ve Afrika'da hastaneye yatırılan her 2 hastadan 1'ine, Avrupa'da her 3 hastadan 1'ine antibiyotik tedavisi başlanıyor. Araştırmanın asıl şaşırtıcı ve korkutucu noktası ise vankomisin, meropenem gibi tedavide ikincil planda düşünülmesi gereken kuvvetli antibiyotiklerin gereğinden fazla kullanıldığının gösterilmesidir. Üstelik tedavi için gerekli tanısal testlerin uygulanma oranı ise yalnızca 1/3! Bu demek oluyor ki çoğu vakada yeterli tanısal tetkikler yapılmadan ağır antibiyotik tedavileri uygulanıyor. Dünya çağında en çok kullanılan antibiyotik ise seftriakson olarak saptanmış. Antimikrobiyal direnç herhangi bir mikroorganizmanın, onu ortadan kaldıracak antimikrobiyal tedaviye karşı direnmesi, varlığını sürdürmesi olarak tanımlanabilir. - Bakteriler için antibiyotik - Virüsler için antiviral - Parazitler için antimalaryal - Mantarlar için antifungal olarak sınıflandırılabilir. Antibiyotik direnci ise özel olarak bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç göstermesi, antibiyotiklere rağmen bakterilerin ölmemeleri veya üremeye devam etmeleri olarak tanımlanabilir. Aslında bakterilerin direnç kazanması yeni bir kavram değil. Binlerce yıldır mantarlar ve parazitler doğal olarak bakterilere karşı kendi salgılarıyla savaşıyorlardı ve bazı bakteriler bunlara direnç geliştirebiliyordu. Ancak özellikle penisilinin keşfinden sonraki 50 yılda hızla yeni nesil bakteriler direnç geliştirmeye başladılar. Direnç kazanmalarını kısaca şu şekilde düşünebiliriz: ortamda 100 tane bakteri olsun ve kullandığımız antibiyotik bu bakterilerin 98 tanesini öldürsün. Kalan 2 bakteri yeniden çoğalacak ve antibiyotik kullansak bile diğer bakteriler ölecek ama dirençli 2 bakterinin yeni nesilleri hızlıca üreyerek çoğunluğu oluşturacaklar. Artık elimizde antibiyotiğimize dirençli kocaman bir bakteri havuzumuz var diyebiliriz. Üstelik baştaki 2 bakterinin birbirinden farklı mekanizmalarla antibiyotiklere direnç gösterdiğini varsayalım. Bu bakteriler birbiri ile iletişim kuracak ve direnç sağlayan genlerini birbirine aktaracaklar. Nesiller boyu aktarılarak direnç geliştirilen ilk yol vertikal geçiş bakterilerin birbiriyle iletişimi sonucu oluşan ikinci yol ise horizontal geçiş olarak adlandırılıyor. Antibiyotik direnci bedenimizde yaşayan yararlı bakterileri etkileyip bizimle beraber yaşayabilmelerini sağlasa da hastalık yapıcı patojen bakterileri de etkileyerek daha ağır enfeksiyonlara sebep olabiliyor. - Taştan duvar örer: Bakterinin hücre zarı antibiyotikleri içeri almayan, geçirgenliği olmayan bir bariyer oluşturur. - Hedef değiştirir: Bakteri, antibiyotiklerin bağlandığı kısımları değiştirir. Böylece bakteri üzerinde bağlanacak yer bulamayan antibiyotik işlevsiz kalır. - Antibiyotiği değiştirir: Bakteri antibiyotik ona zarar vermeden önce antibiyotiği işlevsiz kılacak enzimler üretir. - Dışarıya atar: Antibiyotik özelleşmiş pompa mekanizmalarıyla hücre dışına atılır. Bilim insanları dirençli enfeksiyonları yenmek için yeni moleküller üzerinde çalışsalar da bu veriler antibiyotik direncinin hızla arttığını ve bilinçli kullanımı tam anlamıyla gerçekleştiremezsek yakın gelecekte çok büyük sorunlar yaşayacağımızı gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antimikrobiyal-ilaclara-direnc-gosteren-organizma-sayisi-artiyor", "text": "Dünyada her yıl yaklaşık 500.000 kişi, antimikrobiyal ilaçlara direnç gösteren organizmalar yüzünden ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü 2050 yılında bu sayının 10 milyonu bulabileceğini söylüyor. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri ise yayınladığı yeni raporda halk sağlığını tehdit eden organizmalara, biri mantar diğeri bakteri olmak üzere iki yeni organizma ekledi: Tehlike büyük! Antimikrobiyal ilaçlar modern tıpta kritik bir rol oynuyor. Rutin olarak bulaşıcı hastalıkları tedavi etmek için ve ameliyat sonrası önleyici olarak uygulanan ilaçlar sayesinde ortalama yaşam beklentisinin ortalama 20 yıl arttığını biliyoruz. Ancak organizmalar bizden daha akıllı! Evrim sayesinde ilaçlara direnç göstermekte ustalaşıyorlar. Bu sebeple de antimikrobiyal ilaçlara direnç gösteren organizmalar tüm dünyada hızla yayılıyor. Öyle ki Amerika Birleşik Devletleri'nde 3 milyona yakın insan, ilaca dirençli bakteri ve mantarların neden olduğu enfeksiyonların tedavisine karşılık vermekte zorluk çekiyor. Ve yaklaşık 35.000 kişi ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre bunun dünya genelindeki karşılığı yaklaşık 500.000 kişi! Üstelik 2050 yılında bu ölümlerin 10 milyonu bulabileceği WHO tarafından da teyit ediliyor. Ezcümle, antimikrobiyal ilaç direnciyle mücadele, bugün insanlığın karşılaştığı en acil sorunlardan biri. Bu konuda yeni gelişmeler var. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri 2013'te hazırladığı son raporunu, 700'den fazla hastaneden gelen son altı yıllık elektronik sağlık kayıtlarını da kullanarak revize etti. Bu süreçte ilaca dirençli enfeksiyonlardan kaynaklanan yıllık ölüm sayısının yaklaşık 44.000 olduğu tahmin ediliyor. Daha önceki tahmin olan 23.000 ölümün neredeyse iki katı. Tehlike çok büyük! Hiçbir şeyin bir canlının yaşamından daha önemli olmamasıyla birlikte antibiyotik direncinin hasta başına 29.000$'a kadar maliyeti söz konusu. Sadece ABD'de toplamda yaklaşık 20 milyar dolarlık ekonomik kayıptan bahsediyoruz. Buna karşın CDC'den antimikrobiyal direnç konusunda kıdemli bir danışman olan Michael Craig, tipik olarak hastanelerle ilişkilendirilen ilaca dirençli mikropların yayılmasında %18'lik bir azalma olduğunu söylüyor. Ancak CDC'nin verilerinin yetersiz olduğunu savunanlar da var. Sözgelimi, St. Louis'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, Infection Control & Hospital Epidemiology'de yayımladıkları bir makalede, farklı metodolojiler kullanarak 2010'da ABD'de 150 binden fazla insanın ilaca dirençli mikroplar yüzünden öldüğünü ortaya koydu. Washington'daki Biyoloji İnovasyon Organizasyonu'nun bulaşıcı hastalık politikaları direktörü Greg Frank, CDC'nin yeni rakamları, antibiyotik direnci yükünün değerlendirilmesinde mükemmel bir ilerlemeyi temsil ediyor, ancak halen büyük etkisi hafi fe alınıyor dedi. Bunun arkasındaki savunu ise ilaca dirençli organizmalar çoğu zaman yetersiz bildirildiği için buna bağlı gelişen enfeksiyonlara sahip birçok hastanın ölüm nedeni olarak başka sağlık sorunlarının gösterilmesi. Üstelik ilaca dirençli organizmalara yenileri ekleniyor. Son CDC raporunda, kurumun acil halk sağlığı tehditleri olarak gördüğü bakteri ve mantarlar listesine iki yeni dirençli organizma daha eklendiği görülüyor. Bir mantar suşu olan Candida auris ve karbapenem antibiyotiğine dirençli bir bakteri olan Acinetobacter. Listede daha önce karbapenemlere dirençli olan Clostridioides difficile ile ilaca dirençli Neisseria gonorrhoeae ve Enterobacteriaceae bakterileri vardı. Listeye yeni eklenen Acinetobacter bakterisinin çoğunlukla sağlık tesislerinde yayıldığı ve zatürree ve idrar yolu enfeksiyonlarına neden olduğu belirtiliyor. Bir de Candida auris mantarı var. Hastalarda ağır ve ölümcül enfeksiyonlara neden olan C. auris ile ilgili konuşan Craig, 2013'teki son raporumuzu yazarken adını bile bilmediğimiz bir patojen dedi ve ekledi, O zamandan beri dünyayı dolaştı ve birçok enfeksiyon ve ölüme neden oldu. Bir teoriye göre, Candida'nın daha önce tıbbi olarak bilinmeyen bir mantardan dünya çapında sağlık tehdidine hızla geçişi, iklim değişikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Bu yazı HBT'nin 193. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/antistres-implantina-dogru", "text": "Bir beyin implantı sayesinde depresyondan kurtulmak mümkün olabilir mi? Epilepsi hastaları ile yapılan bir çalışma, beyne yerleştirilen elektrotların verdiği küçük elektroşoklarla ruh halini değiştirmenin mümkün olduğuna işaret ediyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden nörolog Vikram Rao ve meslektaşlarının yürüttüğü ve sonuçları Current Biology'de yayınlanan araştırmada, gözlerin hemen arkasında bulunan orbitofrontal korteks bölgesine yönelik elektriksel uyarımların hastalarda rahatlama ve moral artışı sağladığı belirtildi. 7 hastada kafatası altına yerleştirilen elektrotların, elektriksel veriler topladığı ve bir nöbete dair ilk belirtiler ortaya çıktığında beynin farklı bölgelerine küçük elektrik sinyalleri verdiği çalışmada, orbitofrontal korteksi uyarılan hastalar, kendilerini rahatlamış ve daha enerjik hissettiklerini ifade etti. Gözlemleri de aynı yönde olan araştırmacılar, bu uygulama sonrasında hastaların daha dik oturduklarını ve daha canlı göründüklerini belirtiyor. 30 yıldır depresyon üzerine çalışmalar yapan nörolog Mark George , \"aya uzay aracı göndermek gibi sözleriyle değerlendirdiği bu araştırmanın nörobilimde temel ve öncü bir çalışma olduğunu ifade ediyor. Beynin dilini anlayabilen ve olumsuz durumlarda müdahale edebilen küçük, implante edilebilir bir cihaz, mevcut tedavilere cevap vermeyen ağır depresyon vakaları açısından başta olmak üzere, önemli bir klinik araç olacaktır. Öte yandan, beynin hangi bölgesinin nasıl uyarılacağının kesin olarak ortaya çıkarılması, böyle bir cihazın geliştirilmesi için ulaşılması gereken aşamalardan sadece biri. Söz konusu çalışmada hastaların kafalarından çıkan kablolardan ve bunların bağlı olduğu büyük bilgisayarlardan oluşan donanımın, kafatası altına yerleştirilebilecek şekilde küçük boyutlara getirilmesi de gerekiyor. Yakın bir zamanda geliştirilmesi pek muhtemel görünmese de, araştırmacılar, ruh halini değiştirerek sadece depresyona yönelik değil, madde bağımlılığı gibi başka sorunlarda da çözüm olabilecek bir beyin implantının hayalini kuruyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asfalt-kanserojen-ama-vazgecmiyoruz-neden", "text": "Asfalt gazlarının denek hayvanlarında kansere neden olduğu kanıtlanmıştır. Benzen de dahil, asfalt buharı ve bileşenleri güçlü birer kanserojen maddedir. Asfalt, mineral agreganın, bitüm ya da bitümlü bağlayıcılarla karıştırılması sonucu hazırlanan ham petrolün yan ürünüdür. Bitümlü malzemeler, jeolojik olarak doğada katı ya da yarı katı halde bulunabildiği gibi, daha çok ham petrolün damıtılması sonucu artık ürün olarak ya da taşkömüründen bir yan ürün olarak elde edilen hidrokarbon malzemelerdir. Bitümlü malzemelerin, petrol kökenli olanları asfalt, kömür kökenli olanları katran adını alırlar. Katranın kalıntısı ise zifttir1. Asfalt; yollar, cadde ve sokaklar, kaldırımlar, okullar, hastaneler, otoparklar, meydanlar, oyun alanları, çatı malzemelerinin izolasyonu, otomotiv sektöründe ses yalıtımı ve alt kısımdaki aksamın paslanmasını önlemek, duvar ve çatıların ses yalıtımını yapmak, tünellerde, köprülerde, barajlarda ve su rezervuarlarda su izolasyon malzemesi olarak kullanılmaktadır. Asfaltın içerisinde uçucu organik ve parafinik bileşikler, karbon, karbon monoksit, sülfür, azot oksit, çeşitli yağlar, polinükleer aromatik hidrokarbon , hekzan, fenol, formaldehit, arsenik, kadmiyum, birçok kimyasal ve ağır metaller bulunur. Potansiyel kanserojen birçok madde içerdiği için asfalt, yağmur suyu ve diğer nedenler ile suya karışınca canlı hayatını olumsuz etkiler2. Asfaltın suya karışması, balıklar, yaban hayatı ve su yaşamı gibi ekosistem için ciddi risk ve tehlikeler oluşturur. Polinükleer aromatik hidrokarbonlar , su boru hatları vasıtasıyla insanlara aktarılmaktadır. Asfalt ürünlerinin laboratuvar hayvanlarında kansere neden olduğu bu nedenle insanlar için de tehlikeli ve toksik olacağı ifade edilmektedir3. PAH'lar hava, su, gıdalar ile insan vücuduna girerek DNA'da mutasyona neden olmaktadır4. ABD'de 1959-1986 arası 27 yıllık süreçte, 679 sıcak asfalt döküm işçisinin sağlık durumları izlenmiş; akciğer ve diğer kanser türlerinde, bronşit, amfizem, astım ve karaciğer sirozu gibi hastalıklarda %95'e varan artış görülmüştür. Bu sonuç asfalt tesislerinde çalışarak dumanı soluyanların neredeyse tümünün hastalandığını göstermektedir2. Sıcak karışım asfalt yapılan tesisler ile yakın çevresinde çalışanlar, asfaltlı karışımları yollara seren kürekçiler, kamyon ile taşıyan, silindir ile sıkıştıran ve bu yol kaplama işlerine nezaret eden çalışanlar büyük risk altındadırlar. ABD'de yapılan araştırmada, çatıları erittikleri sıcak asfalt ile kaplayan işçilerin bir kısmında sıcak asfalt temasına bağlı cilt yanıkları görülmüştür. Ciltlerinde yanık olan işçilerde ve iş sırasında koruyucu eldiven kullanmayanların kanlarında daha yüksek DNA hasarı tespit edilmiştir5. Fransa, asfalt yapımında kullanılan bitüm maddesinin insanda ciddi kanser riskleri ortaya çıkardığını duyurdu. Yollara 150 derece ısıda dökülen asfalttan yayılan toksik ve kanserojen dumanla bağlantısı bir mahkeme tarafından kabul edildi1,6. Çin'de, 233 fabrikada, benzen etkisinde kalan 30.000 Çinli işçi üzerinde yapılan araştırma sonuçları, en az 10 ppm maruz kalan işçilerin lösemi riskinde bir artış görüldüğünü kanıtlamıştır3. Anayollar, otoyollar, bulvar ve sokaklarda kullanılan asfalt kaplamaların, sıcakların etkisiyle içerisindeki zararlı ve kanserojen kimyasalları buharlaşma yoluyla salmaya başlaması ve bunun solunması, uzun vadede çok ciddi sağlık sorunlarına neden olmaktadır3. Demir Çelik sektöründe entegre üretim yapan fabrikalarda yan ürünü olarak ortaya çıkan RT9 denilen yol katranları, asfalt maddesi olmayıp, çevreye zararlı bir maddedir. Katranla yapılan asfalttın kanser riski olabilir. Katranla yapılan asfalt en fazla 3 yıl kalır. Yazın sıcaklar da adeta süngerin üzerinde yürüyormuşsunuz gibi bir his verir. Yumuşak olup, yağmurda akar ve yer altı sularına karışarak insan sağlığını tehdit eder7. Meydanlarda, ara sokaklarda, kaldırımlarda, okul, hastane, oyun alanları, parklarda asfalt tercih edilmemelidir. Avrupa'da pek çok şirket, plastik atıkları geri dönüştürerek inşaat sanayine kazandırıyor. Bu fabrikaların birinde, plastik malzemeler geri dönüştürülerek kaldırım blokları elde ediliyor. Düşük maliyetli ve çevre dostu olan bu yöntem ile elde edilen kaldırımlar dünyanın pek çok farklı ülkesinde kullanılıyor8. Plastik atıklar yol yapımında da tercih ediliyor. Normalde yollar kireçtaşı, kum ve zift karışımından oluşuyor. Plastik tercih edilen karışımlarda ise pelet adı verilen küçük plastik parçalar, ham petrolden elde edilen ziftin yerine kullanılıyor8. Hindistan genelinde yaklaşık 10.000 km uzunluğundaki yol, plastik atıkları kullanılarak döşenmiştir9. Ülkemizde bazı belediyeler kaldırımları asfaltla kaplayıp boyamaktadırlar. Asfalt, yola dökülen taş parçaları, buz, kar, aşırı yağıştan dolayı kısa sürede hasara uğrayabilir; yer altı suyuna geçerek, canlı yaşamını olumsuz etkileyebilir. Araçlardan yola dökülen benzin asfaltın çözünmesine neden olur ve kullanılmaz bir hal alır. Yerel yönetimler her boş alanı asfaltla kaplamamalıdır. Okul bahçeleri, hastaneler, çeşitli etkinlik alanları ve benzer alanlar parke taşlarla ya da özel betonla kaplanmalıdır. Şehirlerdeki asfalt yüzeyler ısıyı çekerek, çevrelerindeki kırsal alanlardan daha sıcak olmaktadır. Siyah asfaltın küresel ısınmaya da neden olduğu biliniyor. Yola dökülen ziftin trafiği zora soktuğu, her yıl yol yapımı sırasında ve gerek kaza sonucu araziye dökülen tonlarca ziftin hayvanlara ve kuşlara büyük zarar verdiği, toprağı ve suyu kirlettiği ortadadır. Şehirlerde asfalt ve betonun yoğunluğundan, yağmur suyunun emilememesi nedeniyle yer altı suları yenilenemiyor. 4- Alver, E., Demirci, A. ve Özcimder, M. 2012. Polisiklik Aromatik Hidrokarbonlar ve sağlığa etkileri. Mehmet Akif Ersoy Üniv. Fen Bil. Enst. Derg. 3/1, 45-52."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asi-karsitligi-tum-toplumun-sagligini-tehdit-eder", "text": "Son yıllarda sosyoekonomik düzeyi yüksek toplumlar dahil olmak üzere tüm dünyada bilimsel düşüncenin yerini metafizik görüşlerin, batıl inançların almasıyla birlikte aşı karşıtlığı da kendine çok sayıda taraftar bulabilmektedir. Aşı karşıtlarının gözden kaçırdıkları önemli bir konu aşıların sadece aşılanan kişiyi değil tüm toplumu koruduğu gerçeğidir. Aşılar sadece uygulandıkları kişiyi korumakla kalmazlar aşı yapılmayan veya yapılamayan kişileri de korurlar. Aşıyla bağışıklık kazanan kişiler enfekte olmayacakları için başkalarına da enfeksiyon bulaştıramazlar ve böylelikle enfeksiyonun toplumda yayılması da engellenmiş olur. Toplumda belli bir hastalığa karşı bağışık olan kişilerin oranı arttıkça hastalığın salgın yapma şansı da azalır ve bağışık kişi oranı belli bir eşiğin üstüne çıktığında salgın riski tamamen ortadan kalktığı gibi sporadik vakalar da çok azalır (milyonda 1'in altına düşmesi: eliminasyon) veya görülmez olur . Hastalıklara göre değişmekle birlikte salgınların önlenebilmesi için sürü bağışıklığının %80'in üzerinde olması istenir ki bunun için toplumun %90'ının aşılanması gerekir. Tıbbi literatürde sürü bağışıklığı olarak adlandırılan bu durum nedeniyle, aşı olma veya olmama kararı bireysel olduğu kadar toplum üzerinde de etkisi olan, toplumsal sonuçları olan, bir karardır. Aşı olmayan kişiler sadece kendilerini değil tüm toplumu, çocuklarına aşı yaptırmayan anne babalar sadece kendi çocuklarını değil tüm çocukları riske atmış olurlar. Öykümüz 1998 yılında İngiltere'de Andrew Wakefield ve arkadaşları tarafından, çok önemli ve prestijli bir tıp dergisi olan Lancet'te kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısının bağırsaklarda enflamasyona ve bunun sonucunda otizme neden olduğuna dair 12 olguyu içeren bir makale yayınlaması ile başlar. Sonradan yapılan, 20'den fazla büyük ve kaliteli çalışma ile bu bulguların doğru olmadığı gösterilir (Gerber ve Offit, 2009). Dahası Wakefield'in, otistik çocukların aşı firmalarını dava etmiş olan avukatları ile para ilişkisi içinde olduğunun da anlaşılması ile Lancet Dergisi makaleyi 2010 yılında geri çeker ve İngiliz Tıp Konseyi Wakefield'i etik dışı araştırma ve yalan yayın yapma dahil olmak üzere 18 ayrı başlıkta suçlu bularak hekimlik yetkisini iptal eder (Eggertson L, 2010). Ancak makalenin yayınlandığı 1998'den 2000'li yılların ortalarına kadar konu tüm Birleşik Krallık'ta gündemde kalır, aşı karşıtı kampanyalara bilimsel bir malzeme olur ve çok sayıda aile otizm korkusu ile çocuklarına KKK aşısı yaptırmaz. İngiltere ve Galler'de KKK aşısı yaptırma oranları yıllarca düşük düzeyde kalır (Keenan A ve ark., 2017). Bunun sonucunda, 2003 yılında 2 yaşındaki çocuklar arasında aşı kapsayıcılık oranı %80'in altına düşer. Sürü bağışıklığının bu şekilde azalması İngiltere ve Galler'de kızamık olgu sayısında dramatik artışları da beraberinde getirir . Londra'da aşının otizme neden olduğuna ilişkin yalan haberler nedeniyle başlayan salgın onlarca kişinin hastanelerde tedavi edilmesi ve en az 4 kişinin ölümü ile sonuçlanır. Aynı dönemde bağışıklama oranlarının düşmesi ile kızamık salgını tüm Avrupa'ya yayılır. Türkiye de dahil çok sayıda Avrupa ülkesinde kızamık olgu sayısında hızlı artışlar yaşanır. Türkiye'de 2013 yılında olgu sayısı 7415 olarak gerçekleşir. Salgın, 2000 yılında kızamığı elimine etmiş olduğunu duyuran Amerika Birleşik Devletleri'ne de ulaşır. Avrupa'da salgının bütün hızıyla devam ettiği 2000'li yılların ortalarında Indiana'dan 17 yaşında ve kızamık aşısı yaptırmamış bir genç Romanya ziyareti yapar. Dönüş yolculuğunda ateşi çıkar ama cilt döküntüleri henüz yoktur. Ertesi gün 500 kişilik bir pikniğe katılır ve sonuç: 500 kişi içinde kızamık aşısı olmayan 35 kişiden 31'i (%89) kızamık olur. Aşı yaptırmış olan 465 kişiden ise sadece 3'ü (%0.6) hastalanır. Benzer bir olay, Ocak 2008'de İsviçre ziyaretinden dönen 9 yaşındaki çocuk nedeniyle onlarca kişinin kızamık olduğu San Diego'da yaşanır. Bu dönemde Kaliforniya'da 10 bin ailenin çocuklarına kızamık aşısı yaptırmadığı tespit edilmiştir. Kızamığı 2000 yılında elimine etmiş olan ABD'de 2014 yılına kadar 23 büyük kızamık salgını yaşanır. 2009 yılındaki Londra seyahatinde kabakulak olan 11 yaşındaki çocuk ise New York'ta katıldığı bir yaz kampında çok sayıda kişiyi enfekte eder. Bu kamptan başlayan salgın 3 ayda New York'ta 2000 kişinin kabakulak olması, en az 65 kişinin komplikasyonlara uğraması ile sonuçlanır. Wakefield'in yalanları ve aşı karşıtı hareketler nedeniyle KKK aşılanma oranlarının çok düşmüş olmasının bedelini farklı ülkelerden çok sayıda insan ödemiştir. Üstelik olay sadece KKK ile sınırlı kalmamış, diğer aşıların da yapılmaması nedeniyle boğmaca, difteri, çocuk felci gibi unutulmuş hastalıklar da salgınlar yaparak insanlığın başına tekrar bela olmuştur. Aşılar, 20. yüzyılda halk sağlığı için yapılanlar arasında, içme suyunun klorlanması, tütünün zararlarının ortaya konması gibi çok önemli buluşların önüne geçerek birinci sırada yer almaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında insan sağlığını tehdit eden çok sayıda hastalık aşılar sayesinde artık neredeyse kaybolma noktasına gelmiştir . Aşı karşıtı hareketler, gruplar bilimsel bilgiye uzak oldukları kadar tarih bilgisinden de yoksun olduklarından, bugün aşı olunmasına gerek olmadığını iddia ettikleri hastalıkların yakın geçmişte yüz binlerce insanı sakat bıraktığını ve öldürdüğünü bilmemektedir. Bunları bilseler aşı karşıtlığının insanlık karşıtlığı olduğunu da anlayabilirlerdi. Elbette bilimsel olarak aşılarla ilgili tartışılacak çok başlık var ve bilim insanları halen tartışıyorlar. Ancak bu tartışmalar sadece daha etkili, daha az yan etkisi olan daha ucuz ve pratik aşıların nasıl geliştirilebileceğine ve aşılanma oranlarının nasıl artırılabileceğine ilişkindir. Hiçbir bilimsel ortamda aşıların gerekli olup olmadığının tartışıldığını duyamazsınız. Aşıların çağımızın üretim ilişkileri içinde, kapitalist sistemin işleyişine tabi olarak büyük şirketler tarafından üretilmesi, satılması ve kullanılması da aşılara karşı olmak için bir gerekçe olmamalıdır. Yapılması gereken, insanların aşı olmaması için değil, tam tersine, aşıların gelişmiş gelişmemiş tüm ülkelere aynı miktarda ve kolaylıkla temin edilmesi, zengin fakir herkese ücretsiz şekilde yapılması için mücadele etmektir. Aşılar bütün insanlık içindir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asi-ve-toplum-hafizasi", "text": "Araştırmalara göre 10 yıl öncesine nazaran çocuğunu aşılamayı reddeden aile sayısında artış görülüyor, ancak karşı çıkma sebepleri artık daha farklı. Çocuklarına aşı yaptırmayı reddeden ebeveynler artık aşıya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor. 2013 yılında yapılan araştırmada 627 pediatriste yöneltilen ankette, ebeveynlerin aşıyı reddedip reddetmediği ya da geciktirip geciktirmediği ve nedenlerine dair izlenimleri soruldu. Aslında bu araştırma aynı sorularla 2006 yılında yapılan önceki araştırmanın devamı niteliğindeydi. 2006 yılında pediatristler %75 oranında ret aldıklarını belirtirken 2013 yılında bu oran %87'ye çıktı. Araştırmaya göre çocuklarının sağlıklı bir yaşam sürdürmesi için gerekli olan aşılardan birini veya birkaçını tıbbi olmayan nedenlerle reddeden ebeveynlerin sayısında artış görüldü. Pediatristler aşıyı reddeden ebeveynler ile aşıyı geciktiren ebeveynlerin bambaşka gerekçelere sahip olduğunu belirtti. Örneğin aşıyı geciktiren ebeveynler çocuklarının canının yanacağını veya bağışıklık sistemlerinin daha hazır olmadığını düşünüyor. Ancak aşıyı reddeden ebeveynler ise aşının gereksiz olduğunu düşünüyor. Aşıyı gereksiz görerek reddeden ebeveynlerin yüzdesi 2006'dan 2013'e %10 artış gösteriyor. Şu anda aşı otizme neden olur kaygısının kesin olarak yanlış olduğu biliniyor. Bu gerekçenin ardına sığınanların ret oranı 2006 yılında %74 iken, 2013 yılında aynı gerekçeyle aşıyı reddedenler %64'lük orana sahip. Yani aşı otizme neden olduğu için reddedenlerin sayısında azalma var. Katılımcı pediatristler, ebeveynlerin bazılarının bir tek aşıyı reddederken bazılarının birçok aşıya karşı çıktığını belirtiyor. Aşıya karşı çıkma oranlarının artışında, salgın hastalıkların nadir görülmesinin ve toplum hafızasının silinmiş olmasının etkili olabileceğine dikkat çekiliyor. Uzmanlar, 2013'te yapılan araştırmadan hemen önce ortaya çıkan kızamık salgınını gibi bazı gelişmelerin, toplumsal bağışıklık konusunda bilinç oluşturabileceği ve konuyu incelemek için daha fazla araştırmaya gereksinim duyulduğu konusunda hemfikir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asilar-tartisilmalidir-yazisindaki-onemli-yanlislar-uzerine", "text": "15 Nisan 2018, Pazar günü Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan Sayın Mine Kırıkkanat'ın \"Aşılar Tartışılmalıdır\" başlıklı köşe yazısında yer alan bazı ifadeler ile ilgili kaygılarımı paylaşmak isterim. ....herhangi bir konuda kuşkuyu elinin tersi ile itme... düşüncesi elbette çağdaş bilimsel yaklaşım ile örtüşmeyen bir davranıştır. Kuşkuculuk olmadan, mutlak doğrular ile bilimsellikten bahsetmenin mümkün olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bazı kanıtlanmış doğrular da, çağdaş bilimin vazgeçilmezleri olarak ortak kabul görmüş verilerdir. Bugün, Yer çekimi var mı? Dünya yuvarlak mı? gibi soruları ortaya atmak, bilimsel kuşkuculuk şeklinde savunulası fikirler değildir, olmamalıdır. Kırıkkanat'ın verdiği referanslar, bilimsel makaleler değil, Le Point , Le Parisien gibi magazinsel yönü ağır basan dergi ve gazetelerdir. Belirtilen doğrultuda yaklaşımlara örneğin Le Monde gibi görece daha ciddi bir yayın organında rastlamak mümkün değildir. Böyle hayati bir sağlık konusu ele alınırken, hakemli dergilerde yayınlanmış makalelere dayanan kanıtlardan örnekler vermenin daha uygun olduğunu düşünmekteyim. Kırıkkanat'ın yazısında Hepatit B aşısı, sadece ebeveynlerin birinin virüs taşıyıcısı olması şartıyla ve/veya yaşamsal ya da çalışma ortamı riskli ise 15 yaşından sonra yapılması gereken bir aşıdır ifadesi günümüz bilimsel verileri ile tamamen çelişen ve bu virüsün bulaş yollarını dikkate almadan ya da bilmeden öne sürülmüş bir ifadedir. HBV, virüs taşıyıcısı anneden-bebeğine bulaşabileceği gibi, kontamine kan ve taşıyıcı bir kişi ile cinsel ilişki sonucu bulaştığı bilinen bir virüstür. Ancak, HBV bulaşlarının 2/3'ü bu klasik bulaş yolları ile açıklanmakta, geriye kalan 1/3'lük bulaşlar ise yakın temas şeklinde ifade edilen ve tam tanımlanamayan yollardan gerçekleşmektedir. HBV sadece kanda bulunmaz, yüksek konsantrasyonda tüm vücut sıvılarında bulunmaktadır. İşte bu nedenle Afrika ülkelerinde ve ülkemizde virüs içeren tükürük ile temasın önemli bir bulaş kaynağı olduğu gösterilmiştir. Bu durumda 15 yaşına gelmeden, bebeklik çağında söz konusu virüs ile kreşlerde, ana okullarında karşılaşma olasılığı bulunmaktadır. Kısacası, Hepatit B aşısını 15 yaşından sonra yaptırma yaklaşımı eksik ve yanlış bir yaklaşımdır. Bu aşının doğumdan sonra ilk 48 saatte uygulanması ile Tayvan gibi bir dönem enfeksiyonun çok yaygın olduğu bir coğrafyada, hepatoselüler karsinoma sıklığı, 15 yıl sonunda 0,7/100.000'den 0,3/100.000'e düşmüş, aynı ülkede HBV taşıyıcılığı %20,3'den %2,4 - %4,4 oranına inmiş olup, artık bu aşının önemi ve gerekliliği tartışılmaz bir konu olarak klasik bilgiler arasına girmiştir. Hepatit B aşısı gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, DSÖ önerisi doğrultusunda, doğumdan sonra uygulanmakta olup, Bu enfeksiyon ülkemde artık görülmüyor, her çocuk neden aşılansın ki? düşüncesi çok riskli bir yaklaşımdır. Özellikle aşılama uygulamalarının aksadığı ülkelerden gelmekte olan sığınmacılar/göçmenler, aşılanmamış kesimler için ciddi bir risk oluşturmaktadır. ...menengokok ve kızamık aşısı gibi bazı aşıların da ancak salgın durumunda uygulanması... fikri tamamen hatalı bir uygulama olarak değerlendirilmelidir. Bir aşı, bu örnekte kızamık aşısı, salgınları önlemek için uygulanır, salgınlar sonrasında değil... Nitekim 1998 yılında Lancet dergisinde yayınlanan Dr. A. Wakefield'in bir makalesi nedeniyle önce İngiltere'de, sonra diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde aileler çocuklarına bu aşıyı yaptırmaktan kaçınmışlar ve sonuçta 2000'li yıllarda söz konusu ülkelerde çocuklar arasında geniş çaplı kızamık salgınları görülmüştür. Dr. Wakefield'in makalesi 2 yıl sonra bilim dışı özellikleri nedeniyle yayından kaldırılmış, kendisinin İngiltere'de hekimlik yapma hakkı elinden alınmıştır. 2017 yılı Temmuz ayında İtalya'da, Ocak 2018 döneminde ise Fransa'da çocukluk çağı aşılarının sadece öneri doğrultusunda uygulanışına son verilerek zorunlu olarak uygulanma kararı, yukarıda belirttiğim kızamık salgınları nedeni ile alınmıştır. Le Parisien'de yayınlanan aşılardaki aluminyum raporu... bölümü ise yine hatalı ve eksik bilgiler içermektedir. Saflaştırılan aşı antijenlerinin immün sistemi uyarma güçleri azaldığından bu gücü eski haline getirmek için yaklaşık 80 senedir güvenle kullanılan alüminyum bazlı adjuvanların şimdiye dek otoimmün ve nörolojik hastalıklara yol açtıklarını gösteren bilimsel bir kanıt yoktur. Fransız toplumunda aşılara karşı duruş, yıllar öncesine dayanan tepkisel bir tavırdır; aslında Fransa'da merkezi otoriteye hemen her konuda karşı çıkış, bilinen ve bence sağlıklı bir yaklaşımdır. Nitekim Ocak 2018 döneminde Jean Jaures Vakfı'nın gerçekleştirdiği bir çalışmada Fransızların %55'inin, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin ilaç endüstrisi ile işbirliği yaparak aşılara ait olumsuzlukları gizlediklerine inandıkları saptandı. Ancak sağlık alanında merkezi otorite söylevlerine güvenmeme durumu bazı sorunları beraberinde getirmektedir. yaşanmış olduğunu anımsamak gerekir. O yıllarda HIV yönünden tarama imkanı olduğu halde test yapılmadan hemofili hastalarına uygulanan pıhtılaşma faktörleri ile yüzlerce hastaya HIV bulaşı söz konusu olmuş; sorumlu politikacılar, kan bankaları yetkilileri mahkum olmuş ve o günden sonra Sağlık Bakanlığı yetkilileri kamuoyundaki duyarlığa aşırı özen göstererek adımlar atmaya başlamıştır. Nitekim Hepatit B aşısının Multipl skeleroza yol açması gibi bazı dayanaksız savlar Fransa'da hala gündemdedir ve sağlık yetkilileri, eleştirilerden korkarak, toplum sağlılığını ilgilendiren konularda cesur kararlar almaktan kaçınıyor. Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 23 Mart 2018 tarihinde yayınlanan 104. sayısında, aşılara ayrı bir dosya açmış ve konunun uzmanı kişilerin ve uzmanlık derneklerinin ayrıntılı ve çok doğru olan görüşlerine yer verilmiş idi. Bu nedenle, aşılara yöneltilen haksız suçlamaları tek tek ele almak istemiyorum. Ancak genel anlamıyla bugün yükselmekte olan AŞI KARŞITLIĞI sorununun, aslında tüm ülkelerde BİLİM KARŞITLIĞI ile örtüştüğünü; post-modern dünyada bilimselliğe karşı çıkarak, ilaç firmalarının oyununa gelmemek şeklinde oldukça iddialı bir yaklaşım olan ucuz kahramanlığa dikkatinizi çekmek istedim. Böyle bir yaklaşım, ülkemizde, hacamat-sülük tedavilerinin yaygınlaşıp belirli çevrelerde rağbet görmesi ile paralellik göstermektedir. Günümüzde tamamlayıcı ya da alternatif tıp olarak tanımlanan ve genel anlamda bilimsellikten uzak görüşlerin, klasik tıp uygulamalarına eleştirilerinin temelinde bu tip bir düşünce yatıyor. Öte yandan gelişmiş Batı ülkeleri, sistematik olarak yıllardır kullandıkları aşılar sayesinde belli başlı enfeksiyon hastalıklarını ya tamamen ortadan kaldırmışlar ya da çok alt düzeye indirmişlerdir. Sonuçta zaman içinde ender görülen bulaşıcı hastalıkların önemi toplum genelinde unutulmuş, aşılar adeta kendi başarılarının kurbanı olmuştur. Bu aşamada, temiz içme suyuna erişim ile beraber, aşıların dünya genelinde ölümleri önlemede en önemli uygulama olduğunu; ve her yıl aşılama sayesinde: 2,7 milyon kızamık, 2 milyon neonatal tetanos, 1 milyon boğmaca, 600.000 paralitik poliyo ve 300.000 kadar difteri olgusunun önlendiğini yinelemek uygun olacaktır. Elbette çok uluslu ilaç ve aşı firmalarının kar amacı güden kuruluşlar olduğunu asla unutmadan, bilime ve sağlık otoritelerinin her söylediğine karşı çıkmanın ve bunu yaparken herhangi bir bilimsel kanıt göstermeden oyuna gelmeyelim söylevinin, çok hassas ve özenle yaklaşılması gereken bir konu olduğunu; aşılar gibi toplum sağlığını yakından ilgilendiren alanlarda yazıp-çizerken daha sorumlu davranılması gerektiğini düşünmekteyim. - Chang MH, You SL, Chen CJ et al. Decreased incidence of hepatocellular carcinoma in hepatitis B vaccinees: a 20-year follow-up study. J Natl Cancer Inst 2009;101:1348. - Lin HH, Wang L-Y, Hu C-T et al. Decline of hepatitis B carrier rate in vaccinated and unvaccinated subjects: sixteen years after newborn vaccination program in Taiwan. J Med Virol 2003; 69:471. - François G, Duclos P, Margolis H et al. Vaccine safety controversies and the future of vaccination programs. Pediatr Infect Dis J 2005;24:953-961. - Plotkin SA. Vaccines: past, present and future. Nature Med 2005;11:S5. - Wakefield AL, Murch SH, Anthony A, et al. Ileal-lymphoid-nodular hyperplasia, non-specific colitis, and pervasive developmental disorder in children. Lancet 1998; 351: 357."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-egzersiz-yapmak-kalp-sagligina-zararli-olabilir", "text": "Spor konusunda tembellik yapıyorsanız rahatlamadan önce hatırlamakta fayda var. Doktorlar hareketsiz bir hayat sürmenin, aşırı spor yapmaktan çok daha kötü olduğunu vurguluyor. Bisiklete binmek, tempolu yürüyüş, yüzme gibi orta ve hafif şiddette egzersizlerin kalp sağlığına katkısını gösteren çok sayıda çalışma mevcut. Ortalama bir yetişkin için haftada en az 150 dakika orta veya hafif şiddette egzersiz sağlıklı bir kalp için gerekli. Kişinin nefesini kesen ve terle sırılsıklam eden türde egzersizler ise ağır egzersizler sınıfına giriyor. Eğer bu tür fazlaca efor gerektiren egzersizleri tercih ediyorsanız haftada 75 dakikanın yeterli olduğu araştırmalar ışığında söylenebilir. Öte yandan atletlerde ve dayanıklılık sporcularında kalp sağlığını inceleyen 12 farklı çalışmanın derlendiği bir incelemeye göre bedeninizi gün aşırı zorlamak kalbi strese sokarak bir tür kalp ritmi bozukluğu olan atriyal fibrilasyon riskini artırıyor. Kalpte bulunan dört bölme kanın pompalanması sırasında belirli bir düzende çalışır. Her kalp atışında önce kalbin üst iki odacığı, ardından alt iki odacığı kasılır. Bu kasılmalar kalpteki elektrik sinyalleri ile yönetilir. Normal, sağlıklı bir kalpte elektriksel uyarılar sağ üst odacıkta yer alan bir dokuda başlar ve kişinin aktivitesine göre ayarlanır. Atriyal fibrilasyon rahatsızlığında birçok farklı uyarı aynı anda verilir ve üst odacıklar çok hızlı ve düzensiz bir biçimde kasılır. Uyarıların sayısı dakikada 300 ila 600'ü bulabilir. Kalp ritmindeki bu bozulma kanın olması gereken şekilde pompalanmasını engeller. Bu da bütün dolaşım sistemini etkiler. Avustralya'da Baker IDI Kalp ve Diyabet Enstitüsü'nde spor kardiyoloğu olarak görev yapan Dr. Andre La Gerche'nin 2011'de yayınlanan bir araştırmasına göre, Leuven Üniversitesi Hastanesi'ne atriyal fibrilasyon şikayetiyle başvuran ve hastalığa neden olan yüksek tansiyon, obezite, diyabet gibi hastalıkları bulunmayan kişilerin, ortalamanın üzerinde ağır efor gerektiren sporlarla uğraştıkları ortaya koyulmuş. Benzer şekilde 2009'da Danimarka'da yapılan bir çalışmaya göre atletlerin atriyal fibrilasyon riskinin, atlet olmayan kişilere göre 5.3 kat daha fazla olduğu görülmüş. La Gerche, aşırı egzersiz yapmanın kalp sağlığına olumsuz etkilerinin olabileceğine dair kanıtlar olsa da bugün bildiğimiz kadarıyla egzersizin ne kadarının aşırı olduğunu tam olarak söylemenin mümkün olmadığını söylüyor. Öte yandan Madrid 12 Ekim Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Fabian Sanchis-Gomar ise yüksek efor gerektiren egzersizlerin uzun vadede kan basıncını ve vücut yağ oranını düşürdüğünü, insülin duyarlılığını artırdığını ve ölümü geciktirdiğini söylüyor. Ocak 2015'de başlatılan bir araştırmada ise 12 uzun mesafe koşucusu bilim uğruna bir yarış kapsamında günde yaklaşık bir maraton (42,195 km) ve toplamda 4800 kilometre koştu. 140 gün süren bu yarışta koşucular Kaliforniya'dan Maryland'e Amerika Birleşik Devletleri'ni sağdan sola kat etmiş oldular. Massachusetts General Hospital Kalp Merkezi'nde Kardiyovasküler Performans Programı'ndan Dr. Aaron Baggish liderliğindeki çalışmanın gelecek yıl yayınlanması bekleniyor. Çalışma ayrıca aşırı uzun mesafe koşucularının kalp sağlığı üzerine yapılan ilk uzun vadeli araştırma olması nedeniyle, bu alandaki tartışmalara bir süre nokta koyacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-miktarlarda-meyve-tuketmek-sagliga-zararli-mi", "text": "Apple şirketinin kurucu ortaklarından Steve Jobs yaşamının kısa bir döneminde iflah olmaz bir meyve tüketicisi olarak da ün saldı. Bu dönemde bedenini zararlı sıvılardan arındıracağı inancıyla, gün boyu yalnızca meyvelerle beslendi. Jobs'un yaşamını beyaz perdede canlandıran sinema yıldızı Ashton Kutcher de, pankreası zarar görüp hastanelik oluncaya dek, Jobs'un meyve-odaklı beslenme düzenini benimsediği haberiyle dillere dolandı. Peki, aşırı miktarda meyve yemek gerçekten de sağlığa zararlı mıdır? 1980 tarihli bir araştırmada eski çağlarda insanlarda çene ve dişlerin evrilmesiyle birlikte atalarımızın meyvenin ağırlıkta olduğu bir beslenme düzenini benimsedikleri öne sürülse de, meyve ağırlıklı beslenme düzenlerinin günümüzde insanlara yarar mı sağladığı, yoksa zarar mı verdiği yönünde yeterince kanıt yok. Kaliforniya Üniversitesi Nöroendokrinoloji uzmanlarından Emeritus Profesör Dr. Robert Lustig, Bir yerlerde yalnızca meyve ile beslenen insanlar var ve bildiğimiz kadarıyla bu kişiler son derece sağlıklılar diyor . Ancak uzmanlar sağlıklı yetişkinlerin bol miktarlarda meyve yemelerinin, dengeli beslenme düzeninin bir parçasını oluşturduğu sürece, büyük bir olasılıkla hiçbir sorun yaratmayacağını öne sürüyorlar. Çok fazla meyve yemenin kaygı uyandırması öncelikle meyvelerin içerdikleri doğal şekerlerden kaynaklanıyor. Meyvelerde şeker içeriği kesinlikle yüksek olmakla birlikte, araştırmalar sürekli olarak işlenmemiş meyve tüketiminin obezlik ve daha başka metabolik hastalıklara yakalanma olasılığını azalttığını ortaya koyuyor. Dahası, işlemden geçirilmemiş meyvelerin şekerden kaynaklanan sağlık sorunlarının etkilerinin görünürde hafifletici birtakım yararları da var. Öncelikle, işlenmemiş meyveler hem çözünebilir hem de çözünemeyen lifler içerirler. Bu iki türde lif hep birlikte ince bağırsaktaki onikiparmak bağırsağında jölemsi bir kafes oluştururlar. Bu kafes meyvenin içeriğindeki şekerin büyük bir bölümünün sindirim sürecinin başında soğurulmasını önler. Aşırı miktarda işlenmiş şeker tüketiminin insan sağlığına verebileceği olası zararların ele alındığı Fat Chance adlı kitabı da kaleme alan Lustig, Tıpkı tsunami dalgasını durdurmak amacıyla suyun altına çekilen bir duvar gibi, bu jölemsi duvar da karaciğere aşırı bir yükleme olmasını önlemek amacıyla şeker emilim hızını sınırlandırıyor diyor. Bunun yerine, meyvenin içeriğindeki şeker ve öteki bileşenler hızla ince bağırsağın daha aşağılarında yer alan jejunum ve ileum bölümlerine doğru yol alır. Sindirim kanalının ilk bölümü bakterilerden büyük ölçüde arınmış olmakla birlikte, daha altlardaki bu yapılar trilyonlarca bağırsak mikroorganizmasını içlerinde barındırırlar. Bu yapılar şekerin çoğunu metabolize ederler ve daha önce de belirtildiği gibi, şeker tüketilmiş olmasına karşın soğurulmaz diyor Lustig. Lustig, işlemden geçirilmemiş meyvelerdeki çözünür ve çözünemeyen lif birleşiminin meyve şekerlerinin emilimini denetlemeye yardımcı olmanın yanı sıra, sindirim düzeneğinin tekerlerini yağladığını dile getiriyor. Yiyecekler ileuma ulaşır ulaşmaz bağırsaklardan beyne tokluk sinyalleri gönderildiğini, bundan ötürü de, insanların lifli meyveler yediklerinde çok daha hızlı doyduklarını belirtiyor. Sonuç olarak, meyve tüketiminin kendi kendini sınırlayıcı bir etki yarattığına ve bu yüzden de meyve tüketiminde aşırıya kaçılmasının oldukça düşük bir olasılık olduğuna dikkat çekiyor. Ancak bol miktarda meyve tüketilmesi kimi olumsuzlukları da beraberinde getirebilir. Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Beslenme Merkezi başkanı Dr. Adam Drewnowski, Aşırı miktarda işlenmemiş meyve yemek ishale neden olabilir diyor. İşlenmemiş meyvelerin gözardı edilemeyecek denli pahalı olduğunu ve bütçeyi sarsmayacak taze meyvelerin elma, portakal, üzüm, kavun ve karpuz ile sınırlı olduğunu da sözlerine ekleyen Drewnowski, Böğürtlen, dut, çilek gibi küçük ve yumuşak meyveler, özellikle de bunların organikleri genelde ateş pahasıdiyor. Meyve tüketiminde unutulmaması gereken bir konu da, meyve suyu ya da sıvı meyve püresi tüketmenin işlenmemiş meyve yemekle aynı şey olmadığıdır. Her iki içecek de çeşitli olumsuzluklara neden olabilir. 2013 yılında Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi tarafından yapılan bir araştırmanın ortaya koyduğu kimi bulgular, meyve sularıyla şeker hastalığı arasında bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Lustig meyve suyu ve püresinin yapım sürecinde de şekerin ince bağırsaktaki emilim hızını denetleyen çözünemeyen lif parçacıklarının ya tümden yok olduğunun, ya da zarar gördüğünün altını çiziyor ve Meyve püresi, meyve suyuna kıyasla, çok daha sağlıklı olsa gerek. Ancak meyve püresi tükettiğinizde insülinin yine de tavan yapacağını, bunun da metabolik hastalıklara yol açabileceğini sakın unutmayın diyor. Meyve tüketiminde kimi meyveler ötekilere kıyasla daha sağlıklı olabilir. Küçük taneli yumuşak meyveler pahalı olsalar bile, kalp ve beyin sağlığına ciddi bir katkıda bulundukları da bir gerçek. Lustig, yüksek düzeylerde şeker içerdiklerinden ötürü kara listeye alınmış olsalar da, muz, ananas ve tropikal meyve adıyla bilinen kimi başka meyvelerde lif oranlarının öteki meyvelere kıyasla daha yüksek olduğunu ve bu nedenle de özünde tehlikeli olmadıklarını öne sürüyor. Lustig tüm bu meyveler arasında en çok kaçınmamız gereken tek meyvenin üzüm olduğuna dikkat çekiyor ve Üzüm, şeker-lif oranı açısından en olumsuz değerlere sahip meyvedir. Üzümlerin her biri gerçekte minik birer şeker çuvalıdır diyor. Ancak Lustig insanlara, üzüm yemekten tümden kaçınmak yerine, aşırıya kaçmamalarını öneriyor. Kısacası, işlenmemiş meyveleri seviyor ve bunları bol miktarda tüketiyorsanız bunun sağlığınıza zarar verebileceği gibi bir kaygıya kapılmanıza gerek yok."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-protein-kalp-hastaliklarini-tetikliyor-mu", "text": "Günümüzde yüksek protein diyetleri revaçta, ancak Finlandiya'da yapılan bir araştırmaya göre bu gibi diyetler orta yaşlı erkeklerde kalp yetmezliği riskini artırıyor olabilir. Doğu Finlandiya Üniversitesi'nden beslenme epidemiyolojisi öğretim üyesi Jyrki Virtanen liderliğinde yürütülen araştırmada, 42 ila 60 yaşları arası 2400'den fazla erkeğin dört gün boyunca yedikleri kaydedildi . Ardından katılımcılar, tükettikleri protein miktarına göre dört gruba ayrıldılar: En düşük grup günde ortalama 78 gram protein tüketirken, en yüksek grup 109 gram tüketiyordu. Bu katılımcılar 22 yıl boyunca takip edildi ve aralarından yaklaşık 330'unda ilerleyen yıllarda kalp yetmezliği görüldü. Araştırmacılar, daha fazla protein tüketen grupta kalp yetmezliği görülme riskinin diğerlerine göre %33 oranında daha fazla olduğunu tespit etti. Protein kaynaklarının farklı olması bulgularda büyük bir değişikliğe yol açmıyordu: Hayvansal proteini en çok tüketenlerin kalp yetmezliği riski diğerlerine göre %43 oranında fazlayken bu oran süt ve süt ürünleri proteinlerini en çok alanlarda %49'du. Bitkisel protein ise en düşük risk kaynağıydı. Yüksek bitkisel protein tüketiminin kalp yetmezliği riskini yalnızca %17 oranında artırdığı görüldü. Circulation: Heart Failure dergisinde yayınlanan bu araştırma, yüksek protein diyetleri ile kalp yetmezliği arasındaki bağlantıyı inceleyen ilk araştırmaydıAraştırmacılar, bu bulguların doğrulanması için farklı gruplarda da denenmesi gerektiğini vurguluyor. Ayrıca bu araştırma yalnızca yüksek protein içeren beslenme düzeni ile kalp yetmezliği arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarttı; protein tüketimini azaltmanın kalp yetmezliğini önlemede etkili olup olmayacağı belirlenebilmiş değil. Denver'daki National Jewish Health Hastanesi, Kalp Damar Hastalıkları Önleme ve Sağlıklı Yaşam Programı yöneticisi Dr. Andrew Freeman, yalnızca bu araştırmaya dayanarak erkeklerin yüksek protein içerikli beslenme düzenlerinden vazgeçmesi gerektiğini söylemenin doğru olmadığını belirtiyor. Ancak bu araştırma da, yüksek proteinin kalp sağlığına zarar veriyor olabileceğini gösteren diğer çalışmaları destekler nitelikte. Örneğin, genellikle et ve süt ya da süt ürünlerinde bulunan doymuş yağ oranının yüksek olduğu beslenme düzenlerinin kalp krizi ve beyin kanaması risklerini artırdığı biliniyor. Amerikan hükümeti, insanların kilo başına 0,8 gram protein tüketmesi gerektiğini öneriyor. Ancak elbette kişinin ne kadar protein alması gerektiği, aktivite seviyeleri, yaşları ve mevcut sağlık durumları gibi birçok etkene göre değişiyor. Colorado Üniversitesi'nden kalp yetmezliği programı müdürü Dr. Larry Allen, bu araştırmanın yüksek proteinin kalp yetmezliğine sebep olduğunu kanıtlamadığını, bu bağlantının başka etmenlere bağlı olabileceğini söylüyor. Örneğin kalp sağlığını etkileyen unsur proteinin kendisi mi yoksa yüksek protein içerikli beslenme düzenlerinde görülen bazı besinlerin eksikliği mi? Bu bilinmiyor. Ancak genel olarak bakıldığında yüksek oranda sebze ve tam tahıl tüketilen dengeli bir beslenme düzeninin, yalnızca yüksek protein içerikli bir beslenme düzenine kıyasla sağlık açısından çok daha iyi sonuçlar verdiği görülüyor. Amerikan Kalp Birliği, çeşitli meyve, sebze, tam tahıl, düşük yağlı süt ürünleri, çiftlik hayvanı eti, balık, baklagiller ve kabuklu yemişler içeren, ancak şekerli içeceklerin ve kırmızı et miktarının düşük tutulduğu bir diyeti öneriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-sicakliklara-karsi-beyni-kandirmak-mumkun-mu", "text": "Aşırı sıcaklar kendini göstermeye başladı. Ve bununla başa çıkmak için klima ve vantilatör gibi araçlara yöneliyoruz. Ancak aşırı sıcaklıklara karşı direncin yolu, aşırı soğukla başa çıkabilen insanların geliştirdiği bazı tekniklerden geçiyor olabilir. Aşırı soğuğa direnç gösterebilen bazı insanlar var. Sözgelimi, uzun süre boyunca buzlu suda kalabilen Wim Hof. Nam-ı diğer, Iceman. İnsan beyninin soğuğa nasıl tepki verdiğini inceleyen iki sinir bilim uzmanı, böyle bir direnç sırasında beyinde neler olup bittiğini araştırdı. Wayne Devlet Üniversitesi Pediatri ve Radyoloji Profesörü Otto Muzik, bu tür süper güçlerin, beyni veya bedeni sistematik olarak değiştiren pratik tekniklerden kaynaklanabileceğini öne sürüyor. Belki de en önemlisi; bu değişiklikler, davranışsal ve zihinsel sağlıkla ilgili olabilir ve potansiyel olarak sıradan insanlar tarafından da kullanılabilir. Yoga gibi teknikler, fizyolojik dengeyi değiştirmeye çalışır. Bilim insanları, buna homeostazi diyor. Homeostaz, bir organizmanın fiziksel bütünlüğü için temel bir hayatta kalma ihtiyacıdır ve çok önemlidir. Örneğin, birileri soğuğa maruz kaldığında bazı beyin merkezleri, vücudun tepkilerinde değişiklikler başlatır. Bunlar, ekstremitelere giden kan akışını azaltmak ve ısı üretmek için derin tabaka kas gruplarını harekete geçirmektir. Bu değişiklikler, vücudun ısıyı daha fazla tutmasını sağlar ve bilinçli kontrol olmadan otomatik olarak gerçekleşir. Vücut, duyusal veri topladığında ve bu verileri düzenleyen, önceliklendiren ve buna göre eylem planları oluşturan işlem merkezine ilettiğinde homeostaz devam eder. Bu direktifler daha sonra bu fonksiyonları yürüten vücuda iletilir. Homeostaza aracılık eden ve eylemlerine rehberlik eden, aşağıdan yukarıya fizyolojik ve yukarıdan aşağıya psikolojik mekanizmalar arasındaki dengedir. Araştırmacılar, fizyoloji ve psikoloji arasındaki bu dengenin, soğuğa maruz kalmayla başa çıkma konusunda beyni eğittiğini düşünüyor. Araştırmacılar, bunu çok ilginç bir numara olarak nitelendiriyorlar. Araştırmacılar, beyin ağlarında nedensel etkilerin asimetrisini kabul ediyor. Ancak doğuştan gelen fizyolojik mekanizmaları hedef alan stratejiler, yukarıdan aşağıya psikolojik kontrolü tetikleyebilir mi? Yapılan araştırmalar, fizyolojik stres faktörlerini, odaklanmış meditasyon ile birleştiren tekniklerin, psikolojinin fizyolojik olarak modüle etmesine izin vererek bu asimetriyi kırabileceğini gösteriyor. En azından Iceman Wim Hof üzerine yaptıkları son çalışmalarda gözlemledikleri şey bu. Örneğin Hof'un teknikleri arasında kontrollü nefes alma ve meditasyon söz konusu. Çalışmada, giydiği ıslak giysisine 3,8 derece su pompalayarak kendisini soğuğa maruz bırakmadan önce bu teknikleri uygular. Nefes tutma ve soğuğa maruz kalma iki fizyolojik stres oluştururken, yaptığı meditasyon bir psikolojik kontrol şekli olarak karşımıza çıkar. Normal denekler soğuğa maruz kaldığında, vücut sıcaklığı değişir ve homeostatik sürücüleri tetikler. Ancak Hof'un cilt sıcaklığı bu durumda değişmemiş ve soğuktan etkilenmemiştir. Üstelik, kontrol deneklerinin aksine, beyninin anteriaqueductal gri bölgesini, ağrıyı düzenlemek için harekete geçirmişti. Kendi kendine öğrettiği bu teknik, beyninin ağrı yollarını değiştirerek soğukla başa çıkma yeteneğini değiştirmiştir. Soğuğa maruz kalmanın, homeostatik beyin ağında, zaten nefes tutmasıyla oluşan, stres kaynaklı bir ağrı kesici yanıtı tetiklediği görülüyor. Periaqueductal grinin aktivasyonu, ağrı algısında ve dolayısıyla anksiyetede bir azalmaya işaret ediyor. Hof'un homeostatik beyin ağındaki bu sürekli değişiklikler, soğuğa karşı toleransı arttırıyor. Yani meditasyon işe yarıyordu. İşte önemli kısım: Stres kaynaklı ağrıyı hafifletmenin etkilerini, soğuğa maruz kalmanın ötesine uzatması muhtemeldir. Eğer böyle bir beklenti yerine getirilirse, bu, ilave opioidlerin veya kanabinoidlerin, periaqueductal grisinden salınmasına yol açacaktır. Bu salıverme, serotonin ve dopamin gibi nörotransmiterlerin seviyelerini etkileyerek genel olarak iyi olma hissini arttırır. Bu olumlu geri bildirim döngüsü, bilinen plasebo etkisi ile ilgilidir. Hof'un kullandığına benzer teknikler, vücudun doğuştan gelen bağışıklık tepkisi üzerinde de olumlu etkiler yaratıyor gibi görünüyor. Araştırmacılar ayrıca, opioid ve kanabinoidlerin salınımının duygudurum ve endişe üzerinde de olumlu etkileri olmasını beklediklerini söylediler. Bu etkilerin, stres kaynaklı bir analjezi reaksiyonu uyandırarak, uygulayıcıların ruh hali ve kaygı ile ilgili beyin sistemlerinin kilit bileşenleri üzerinde kontrol sağlayabileceğini düşünüyorlar. Şu anda milyonlarca insan, depresyon ve endişe duygularına yardımcı olmak için ilaç kullanıyor. Bu ilaçların çoğu istenmeyen yan etkilere sahip. Kullanıcıları beyninin homeostatik sistemini etkileyecek şekilde eğiten davranışsal değişim teknikleri bir gün bazı hastalara ilaçsız alternatifler sunabilir. Beyin fizyolojisi ve psikolojisi arasındaki bağlantıları anlama çabaları gerçekten de daha mutlu bir yaşamın kapılarını açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-uykulu-olmanin-nedenleri", "text": "Aşırı uyku hali, gün içerisinde çok yorgun ya da uykulu olma hissidir. Enerji düşüklüğünden kaynaklanan yorgunluktan farklıdır; sürekli uyuma ihtiyacı içinde olmak okulunuzu, işinizi, hatta ilişkilerinizi ve günlük yaşamınızı bile sekteye uğratacak kadar yorgun hissetmeniz anlamına gelir. Bu durum modern toplumlarda nüfusun %18'ini etkiler. Bir hastalık olarak görülmese de başka sorunların belirtisi olabilir. Huzursuz bacak sendromu bacaklarınızı hareket ettirmek için dayanılmaz ve rahatsız edici bir dürtüye yol açar. Huzurlu bir şekilde yatıyor bile olsanız bacaklarınızda bir zonklama, bir kaşıntı hissedersiniz ve bu his yalnızca kalkıp yürüdüğünüzde geçer. Huzursuz bacak sendromu uykuya dalmayı zorlaştırdığından ertesi gün aşırı uyku hali içinde olmanıza sebep olabilir. Huzursuz bacak sendromu nüfusun yaklaşık %10'unu etkilese de sebebi henüz tam olarak bilinmiyor. Araştırmalara göre de vücuttaki düşük demir seviyesinin sebep olması da mümkün. Narkolepsi genellikle yanlış anlaşılan bir uyku sorunudur. Huzursuz bacak sendromu gibi narkolepsi de nörolojik bir bozukluktur. Narkolepside beyin uyku-uyanıklık döngüsünü doğru ayarlayamaz. Narkolepsi görülen kişiler geceleri rahat bir uyku çekseler de gün içerisinde aşırı uyku hali hissedebilirler, öyle ki örneğin sohbet ya da yemek esnasında uykuya bile dalabilirler. Narkolepsi genellikle psikiyatrik bir sorun ya da başka bir sağlık sorunu olarak yanlış şekilde teşhis edilir. Herkeste narkolepsi görülebilirken gelişimi genellikle 7 ila 25 yaşları arasında olur. Uyku düzeninde gerçekleşen büyük bir değişiklik depresyonun en sık rastlanan sebeplerinden biridir. Depresyonda olanlar eskiye göre daha fazla ya da daha az uyuyabilir. Geceleri iyi bir uyku çekmediğinizde de ertesi gün aşırı uyku hali hissedebilirsiniz. Bazen uykuda ortaya çıkan düzensizlikler depresyonun erken belirtileri olabilir. Bazı ilaçlar da yan etki olarak uyku hali yaratabilir. Aşırı uyku haline sebep olan ilaçlar arasında yüksek tansiyon ilaçları, antidepresanlar, burun tıkanıklığına, bulantı ya da kusmaya karşı ilaçlar, antipsikotik ilaçlar, epilepsi ve anksiyede ilaçları da bulunur. Aldığınız bir ilacın sizde sürekli uyku hali yarattığını düşünüyorsanız ilacı bırakmadan önce doktorunuza danışın. Araştırmalara göre yaşlı insanlar gençlere göre yatakta daha fazla saat geçirmelerine rağmen daha kalitesiz bir uyku çekiyor. Uyku kalitesi, orta yaşlı yetişkinlerde giderek kötüleşmeye başlıyor ve giderek daha az bir süre derin uyku çekmeye, geceleri daha sık uyanmaya başlıyoruz. Uyku apnesinin en sık rastlanan tedavi yöntemlerinden biri sürekli pozitif havayolu basıncıdır . Bu terapi yatağınızın yanında duran bir makinenin ağzınızı ve burnunuzu kapsayan bir maske aracılığıyla esnek bir borudan hava pompalamasıyla gerçekleşir. CPAP'ın yeni modellerindeki maskeler daha az rahatsızlık verir. Bazı kişiler bu tedavi yöntemini çok gürültülü ya da rahatsız edici bulsa da şu an için uyku apnesi tedavisinde en etkili yöntem budur. Huzursuz bacak sendromu çoğu zaman yaşam şeklinde yapılan değişikliklerle kontrol edilebilir. Yatmadan önce bacak masajı ya da sıcak bir duş bu konuda yardımcı olabilir. Aynı zamanda erken saatlerde egzersiz yapılması da huzursuz bacak sendromunun tedavisinde yardımcı olduğu gibi rahatça uykuya dalmanıza da katkıda bulunur. Narkolepsi belirtileri de yaşam şeklindeki bazı değişikliklerle tedavi edilebilir. Kısa süreli, programlı uykular yardımcı olabilir. Aynı zamanda düzenli bir uyku ve uyanıklık programına uymak da tedaviye katkı sağlayabilir. Bunun yanı sıra her gün egzersiz yapmak, yatmadan önce kafein ya da alkol alımını kesmek, sigara içmeyi bırakmak ve yatmadan önce rahatlatıcı egzersizler yapmak da narkolepsi tedavisine katkıda bulunur. Depresyonun tedavisi psikoterapi, ilaç ve yaşam şeklinde değişiklikler yapılarak gerçekleştirilebilir. Antidepresan ilaçlar her durumda gerekli değildir. Ancak doktorunuz antidepresan almanızı öneriyorsa geçici bir süreliğine kullanılabilir. Depresyonu konuşma terapisi, daha sağlıklı yaşama şekli, daha fazla egzersiz, daha az alkol tüketimi, sağlıklı bir beslenme düzenine sahip olma ve stresi kontrol edebilme stratejileriyle de atlatabilirsiniz. Narkolepsi tedavisi için yapılan yaşam şekli değişiklikleri, yaşla ilgili uyku sorunları yaşayan kişiler için de uygun bir tedavi yöntemi olabilir. Bunun yeterli olmadığı durumda doktorunuzdan uyku kalitenizi artırabilecek bir ilaç yazmasını isteyebilirsiniz. Sonuç olarak yeteri kadar uyumanın sağlığınız açısından önemi büyüktür. Aşırı uyku halinizin sebebini tanımlayabilir ve gerekli tedavi yöntemlerini uygulayabilirseniz kendinizi daha enerjik hissedebilir, gün içerisinde daha iyi konsantre olabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/asiri-yagli-beslenme-kanser-riskini-artiriyor", "text": "Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ndeki Koch Bütünleşik Kanser Araştırmaları Enstitüsü'nden kanser biyoloğu Ömer Yılmaz ve ekibi, obezite ve kolon kanseri arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizma ilgili çok önemli bulgulara ulaştılar. Bu bulgular, hastalığın erken teşhisi yolunda önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Araştırmada kök hücrelerinin tümör oluşumunda diğer hücre tiplerine oranla daha fazla katkı sağladığı ortaya çıktı. Şişmanlık ile kolon kanseri arasındaki ilişki bilim dünyasında uzun zamandır tartışılan bir konu olmasına rağmen, daha önce yapılan çalışmalar bu ilişkinin doğrusal ve nedensel olup olmadığını ortaya koyamamıştı. İnsanlarda yapılan çalışmalar yüksek vücut kütle endeksinin kolon kanser riski ile bağlantılı olduğunu öne sürmüştü. Biz çalışmamızda, fare modelinde uzun süre yüksek yağlı beslenmeye bağlı olarak şişmanlığın, insanlarda kurulan ilişkiye benzer şekilde kolon kanseri olasılığını arttırdığını ortaya koyduk. Önemli olarak, şişmanlığın bağırsak kök hücreleri üzerine olan etkisinin moleküler mekanizmasını keşfederek bu ilişkiyi nedensel bir düzlemde destekleyen kanıtlar ortaya koyduk. Bilimde kesinlik kavramı hipotezinizi destekleyecek nitelikteki biriken bilgiye bağlıdır. Bizim bu ilişkiye yönelik bulduğumuz kanıtlar kolon kanseri hakkında bugünkü bilgi birikimimize göre bir kesinlik taşımaktadır. İleri ki çalışmalarımızda bu ilişkinin moleküler mekanizmalarını farklı açılardan ayrıntılı bir şekilde ele almayı planlıyoruz. Bu soruyu doğrudan cevaplamak çok zor çünkü insanlarda şişmanlığa ve şişmanlığın ilişkilendirildiği kanser türlerine sebep olabilecek birçok faktör var. Biz bu faktörlerden biri olarak yüksek yağlı besinleri çalışarak bu yapbozun bir parçasına dair mekanizmayı ortaya çıkardık. Bu çalışmadan çıkarılabilecek erken bir sonuç olarak uzun süre çok yüksek yağlı beslenmenin kolon kanseri riskini artırabileceğini söyleyebiliriz. En çok karşılaştığımız sorulardan biri belki de bu. Yayınladığımız çalışmada normal kilolu deneklerden aldığımız doku örneklerini laboratuvar ortamında doku kültüründe yağ asitlerine maruz bırakarak büyüttüğümüz zaman kanser riskini artıran mekanizmanın aktif hale geldiğini gösterdik. Ancak bu bulgu, bu soruyu tam olarak cevaplamak için yeterli değil. Bu nedenle su anda normal kilolu farelerde yüksek yağ asidi tüketiminin kök hücre ve kanser üzerine olan etkisinin mekanizmalarını araştırmaktayız. Gökhan Hotamışlıgil şişmanlık üzerine çok önemli çalışmalara imza atmış bir bilim insanıdır, ancak şu anda çalışmalarımız arasında doğrudan bir bağlantı yok. Biz laboratuvarımızda farklı beslenme türlerinin bağırsak kök hücreleri ve bağırsak kanseri üzerine olan etkilerini çalışmaktayız. Kanser hastalıkları, şişmanlık dışında genetik değişimler, yaşlanma ve bağışıklık sistemi gibi faktörlerin etkisine göre şekillenebilen oldukça karmaşık hastalıklardır. Şu anda bu farklı faktörlerin kolon kanseri üzerine etkilerini anlamaya yönelik çalışmalar yürütmekteyiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ask-hormonu-kalp-bozukluklarini-onariyor", "text": "Aşk hormonu olarak tanımlanın uyarı maddesi oksitosinin, enfarktüsten sonra hasar gören kalp dokusunu iyileştirebileceği düşünülüyor. Oksitosin sadece cinsel zevk verici hormon olarak tanımlanmamalı, çünkü aynı hormon doğum sancılarını da başlatıyor. Hatta Japon bilim insanlarına göre Alzheimer hastalarında da tedavi edici bir etki yapabilir. Araştırmacılar oksitosinle, hasarlı sinir hücrelerinin sinyal yetisini geri kazandırmaya başardılar. Bu mucize hormonun şimdi yeni bir etkisi daha ortaya çıktı. Michigan Eyalet Üniversitesi araştırmacılar, oksitosinin, hasarlı kalp dokusunu da onarabildiğini gösterdiler. Mekanizma şu şekilde işliyor: Kalbin en dıştaki saydam örtüsü olan epikardiyumdaki hücreler, özel onarım hücrelerine dönüşmeleri için uyarılır. Bunlar kalp kasının içine doğru ilerleyerek, kardiyomiyositlere yani kalbin kasılmasından sorumlu kas hücrelerine dönüşebilirler. Bu önemli; çünkü kalp kası hücreleri o kadar özelleşmiştir ki hasar gördükleri zaman beden bunları değiştiremez. Epikardiyumda kalp kası dokusu oluşturabilen bir tür kök hücreye dönüşebilen özel hücrelerin bulunduğu daha önceki araştırmalardan zaten biliniyordu. Bununla birlikte normal koşullar altında insanlardaki etki, kalp krizi sırasında meydana gelen kardiyomiyositlerin toplu ölümünü telafi edecek kadar güçlü değildir. Fakat bunu yapabilen hayvanlar var. Mesela zebra balığı, ihtiyaç halinde çeşitli organlarını tamamen yenileyebiliyor. Beyin ve karaciğer dışında kalbi de yenilenme yetisine sahip. Olağanüstü onarım yetisi sayesinde hücrelerin dörtte üçü kadar kaybını onarabiliyor. Araştırmacılar şimdi bundan oksitosin hormonun sorumlu olduğu buldular. Kalbin soğuk nedeniyle hasar görmesinden üç gün sonra balıkların beynindeki, aşk hormonunu kotlayan haberci RNA'nın yirmi kat arttığı tespit edildi. Bu da ribozomlarda daha fazla oksitosin üretilmesine yol açıyor. Ve hepsi bu kadar da değil: Hormon buradan epikardiyuma giderek, kalp kaslarının onarımını sağlayan kök hücrelerinde bir zincir reaksiyonunu başlatan bir reseptöre bağlanıyor. İnsan dokusuyla gerçekleştirilen deneylerde de önemli bir etki tespit edildi. Her türlü kök hücre tipine dönüşebilen insan pluripotent kök hücreleri, oksitosinle tedavi edildiklerinde, kardiyomiyositlerin öncü hücrelerine dönüşüyorlar. Test edilen diğer on dört hormonun hiçbirinde aynı etki görülmedi. Gerçi hormonun insandaki etkisi zebra balığındaki kadar güçlü değil, ama araştırma hormonun, zebra balığı ve insan hücre kültürlerinde hasarlı kalplerde kardiyak onarım mekanizmalarını etkinleştirebildiğini ve insanlarda kalpteki yenilenme için potansiyel tedavilerin yolunu göstermesi açısından önemli diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/astim-tedavisi-mumkun-olamasa-da-yuzde-100-kontrol-edilebilir", "text": "Astım, çeşitli uyaranlara karşı gelişen hava yolu aşırı duyarlılığıyla seyreden kronik hava yolu iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Hırıltı, hışıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma veya öksürük ve özellikle nefes alıp verirken zorlanma olarak tarif edilir. Astım, çocuklarda ve erişkinlerde en sık görülen akciğer hastalıklarından birisidir. Değişik toplumlarda sıklığı farklı olmakla birlikte çocukların % 5-15'i, erişkinlerin % 5-10'unda görülen astımın dünyada yaklaşık 300 milyon, ülkemizde ise yaklaşık 3.5 milyon kişiyi etkilediği tahmin edilmektedir. Astımlı hastalardaki şikayetler ve muayene bulgularının şiddeti sürekli olmayıp zaman içerisinde değişkenlik gösterir. Kişinin duyarlı olduğu alerjen ile teması, solunum yolunda tahrişe yol açan kimyasallar, egzersiz sırasında olduğu gibi soğuk havanın solunması veya hava yolu enfeksiyonları gibi faktörler, aşırı hassas hale gelmiş bronşları tetikleyerek hava yolu spazmına neden olur. Bunların dışında, bazı ağrı kesici ilaçlar, yüksek tansiyon veya kalp hastalarındaki ritim bozukluklarını tedavi etmekte kullanılan ilaçlar, burundan geriye doğru akıntı, mide reflüsü, aşırı stres, iş yerinde maruz kalınan ya da çevresel uyaranlar astım atağının başlamasına neden olabilir. Astım hastalarında şikayetler, ilaç tedavisiyle veya şaşırtıcı bir şekilde hiç ilaç kullanmadan da kendiliğinden geçebilir. Hastalık belirtileri sık sık tekrarlayabileceği gibi haftalarca, hatta aylarca olmayabilir. Bu özellik astım tanısı için son derece önemlidir. Şikayetlerin uzunca bir süre olmaması durumunda dahi bronş aşırı hassasiyeti ve hava yolundaki mikrobik olmayan iltihap hali devam eder, dolayısıyla astımlı hastaların tedavisi süreklilik gerektirir. Hava yollarındaki iltihap yoğunluğu ve şikayetlerin şiddetinin artması ya da azalmasına göre, kullanılan ilaçların miktarı ve çeşidi artırılıp azaltılmalıdır. Astım tanısı hastanın hikayesi muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri, radyolojik incelemeler, kan ve balgam tetkikleri ve cilt testleriyle konur. Doktorunuz bunlardan biri veya birkaçını isteyerek astım tanısına ulaşır ya da astımla karışabilecek hastalıkları astımdan ayırt eder. Astım tedavisinde kullanılan ilaçlar, şikayet giderici ve hastalığı kontrol edici ilaçlar olarak ikiye ayrılır. Şikayet giderici ilaçlar, astımlı hastalarda gelişmiş bronş spazmını gideren bronş gevşetici ilaçlardır. Bronş spazmına bağlı gelişmiş öksürük, hışıltılı solunum ve göğüste sıkışıklık hissini gideren bu ilaçlar her gün düzenli olarak kullanılmazlar. Sadece şikayetlerin arttığı dönemlerde kurtarıcı amaçlı kullanılırlar. Kontrol edici ilaçlar, astımlı hastaların asıl ilaçlarıdır ve düzenli olarak kullanılmaları gerekir. Kontrol edici ilaçlar, hava yollarındaki mikrobik olmayan iltihaplanmayı baskılayarak şikayetlerin azalmasını, solunum fonksiyonlarının iyileşmesini ve bronş aşırı hassasiyetinin zaman içerisinde azalmasını sağlarlar. Kontrol edici ilaçların içerisinde çok düşük dozlarda kortizon ve uzun etkili bronş gevşetici ilaçlar bulunur. Astımlı hastaların en çok korktukları ya da kullanmaktan çekindikleri kontrol edici ilaçların içerisinde bulunan kortizon miktarı hem çok düşük hem de kana çok az geçtiğinden, ağız ya da enjeksiyon yoluyla kullanılan kortizonlardan farklı olarak yan etkiye yol açmadan, çok uzun yıllar güvenli bir şekilde kullanılabilirler. Astımlı hastaların kontrol edici olarak kullandıkları nefes yoluyla alınan ilaçların içerisindeki kortizonun ve uzun etkili bronş gevşeticilerin yan etkileri, en çok inhaler cihazların hasta tarafından yanlış kullanımı sonucu ortaya çıkar. Nefes yoluyla kullanılan ilaçların kullanım tekniğinin iyi uygulanması durumunda, ilaca bağlı yan etkiler hemen hiç görülmez. Nefes yoluyla kullanılan ilaçlar, usulüne uygun teknikle kullanıldığında, hem ağızdan hap ya da enjeksiyon yoluyla kullanılan ilaçlar kadar etkilidir hem de ilaca bağlı yan etkiler çok azdır. Nefes yoluyla kullanılan ilaçları kullanmadan önce akciğerleri tamamen boşaltacak şekilde nefesin tamamen boşaltılması, ilaç kullanımı sırasında yeteri kadar kuvvetli bir şekilde nefes alınıp olabildiğince uzun süre tutulduktan sonra nefesin burundan verilmesi ve işlem bittikten sonra ağzın bol suyla çalkalanması halinde yan etkiler görülmez. Günümüzde astımın tamamen tedavisi mümkün olmamakla birlikte, astımı %100'e yakın oranda kontrol etmek mümkündür. Astımda kontrolün sağlanmasının en önemli yolu, hastalığın tedavisinde kullanılan kontrol edici ilaçların doktorunuzun belirleyeceği plan doğrultusunda düzenli kullanılması ve hastalığın kontrol dışına çıkmasının önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasıdır. Alınması gereken önleyici tedbirler arasında; özellikle alerjik astımlı hastaların duyarlı oldukları alerjenlerle temastan kaçınmaları, astım ataklarının başlamasına yol açan sigara ya da tütün mamullerinin içilmemesi, mesleki ve çevresel tetikleyicilerden uzak durulması, aşırı kilosu olanların kilo vermeleri, reflüsü olanların reflüyü engelleyecek tedbirleri alması, öneriler doğrultusunda zatürre aşısı ve her yıl düzenli olarak grip aşısının yaptırılması bulunur. Bu yazı HBT'nin 58. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/atacaginiz-her-bir-adim-sizi-olumden-uzaklastiriyor", "text": "Neredeyse hepimiz, yürüyüş ve diğer fiziksel aktivite türlerinin, sağlığımızın vazgeçilmezi olduğunu biliyoruz. Birbirini destekleyen istatistiki bilgilere göre aktif kişilerde kalp hastalığı, obezite ve Tip-2 diyabet insidansı oranları düşük oluyor. Ve hareketsiz insanlara göre daha uzun yaşıyorlar. Ancak ne kadar egzersize ihtiyacımız olduğu ve ne kadar yoğun olması gerektiği konusunda kafamız karışmış durumda. ABD ve diğer pek çok ülkedeki resmi alıştırma kuralları, yetişkinlerin haftada en az 150 dakikalık -yürüyüş gibi- bir egzersizi tamamlamalarını öneriyor. Ancak bazı araştırmacılar, insanlara egzersizlerini dakikalarla ölçmelerini söylemenin doğruluğu konusunda şüpheleniyor. Harvard Üniversitesi'nde yeni yapılan çalışmayı yöneten tıp profesörü I-Min Lee, İnsanlar haftada 150 dakikalık egzersizin pratik olarak ne anlama geldiğini sezgisel olarak kavrayamazlar diyor. Lee, adım sayımının fiziksel aktivitenin daha basit, daha somut ve kullanışlı bir ölçüsü olduğunu söylüyor. Akıllı telefonlarımızda veya faaliyet izleyicilerimizde bizim için adımlarımızı sayan teknolojilerin hayatımızı kolaylaştırdığını da sözlerine ekliyor. Dr. Lee ve meslektaşları, JAMA Internal Medicine'de yayınlanan yeni çalışmada, erken ölümden kaçınmak için kaç adımın gerekli olabileceğini nesnel olarak ölçmeye karar verdi. Birçoğumuz muhtemelen cevabın 10.000 olduğunu varsayıyoruz, çünkü faaliyet gözlemcilerimizin çoğu, bu eşiği bir hedef olarak kullanıyor. Dr. Lee, bu fikri hiçbir bilimsel kanıtın desteklemediğini söylüyor. O halde sağlıklı bir yaşam ve uzun ömür için her gün kaç adım atılmalı? Dediğimiz gibi bu sayı hep 10.000 olarak lanse ediliyor. Ancak yaşlı kadınlar üzerinde yapılan bir aktivite- yaşam süresi ilişkisi çalışması, yürüyüş için atılması gereken adım sayısının beklediğimizden daha düşük olabileceğini ve adımlardaki küçük artışların bile anlam ifade edebileceğini ortaya koyuyor. Sağlığımızı korumak ve uzun bir yaşam sürmek için günde kaç adım atmanız gerektiğini merak eden araştırmacılar, yaş ortalaması 72 olan yaklaşık 17.000 yaşlı kadını içeren bir çalışma tasarladı. Kadınların günlük aktivitelerine devam ederken adımlarını takip edebilmek için giyilebilir cihazlar kullandılar. Araştırmadan toplanan dört yıllık veriler analiz edildi. Sonuca göre, Günde 4.400 adım atmış olan kadınların, 2.700 adım atmış olan kadınlara kıyasla, takip süresince ölme olasılıkları %40 daha azdı. Bir başka deyişle, günde sadece 2.700 adım atan kadınların takip süresi içinde ölmüş olma olasılıkları en yüksekti. Günde 7.500 adımdan fazla yürüyen kadınların uzun ömürlülüklerinde ek bir artış görülmemesi oldu. Yani 10.000 adım bir efsaneydi. Iowa Üniversitesi'nde fiziksel aktivitenin sağlığı nasıl etkilediğini inceleyen Kathleen Janz, Bu çalışmayı sevdim. Özellikle aktif olmayan kadınlar için gerçekten iyi bir haber olduğunu düşünüyorum. diyor. Kendisi yukarıda bahsi geçen çalışmaya dahil değildi. Janz'ın not ettiği bir başka şey, bu çalışmanın sadece yürümeyi ölçmüş olması. Yani yukarıda adı geçen çalışma, sadece ömür süresiyle alakalı. Her gün daha fazla sayıda adım atmanın yaşam kalitesi, hafıza ve bilişsel işlev gibi diğer sağlık parametrelerini olumlu yönde etkileyebileceğini de göz önünde bulundurmak gerek. Ve Janz, federal alıştırma kılavuzlarının haftanın 150 dakikasını, sadece adımları değil her türlü günlük hareketi içeren ılımlı fiziksel aktivite çağrısını hatırlattığını söylüyor. Uzmanlar, 10.000 hedefini yüksek görüp caymaktansa zevk aldığınız günlük aktivitelerle birlikte günde en az 4,400 adım atmaya çalışmanızı ve bunu disiplinli bir şekilde yapmanız gerektiğini belirtiyor. Bu yazı HBT'nin 168. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/avokado-kalp-dostu-kolesterol-dusmani", "text": "Avokado bütün dünyada sağlık ve cilt sağlığı aşısından faydalarıyla bilinen bir meyve. Daha çok Meksika, Guam ve Orta Amerika'ya has bir meyve olan avokado birçok yemeğe hacim kazandırır, besin değerini yükseltir, farklı şekillerde tüketilir. Yağ oranı yüksek olmakla birlikte içerdiği yağlar son derece sağlıklıdır. San Diego'lu beslenme uzmanı Laura Flores, avokadoda yüksek oranda omega 3, yani alfa- linolenik asit formunda faydalı yağ bulunduğunu belirtiyor. Bu yağ, avokadonun kalorisinin üçte birini oluşturur. Tekli doymamış yağlar kolesterolün azalmasına yardımcı olduğu gibi kalp sağlığını da korur. Avokadonun protein oranı da (yaklaşık 4 gram) başka meyvelere oranla daha fazla, şeker oranı ise oldukça azdır. Avokadoda birçok önemli vitamin ve mineral de bulunur. Flores, avokadonun önemli bir pantotenik asit (B5 vitamini), K vitamini ve sindirime yardımcı olan ve düzenli tuvalete çıkmaya yardımcı olan lif kaynağı olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda avokadoda yüksek oranda magnezyum, fosfor, demir ve potasyum bulunuyor. New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezi'ne göre avokadoda muzdan bile daha fazla potasyum bulunuyor. Taze avokado, likopen ve beta karoten gibi önemli karotenoid antioksidanlara sahiptir. Antioksidanların en yoğun bulunduğu kısım, kabuğun hemen altındaki koyu yeşil bölgedir. Antioksidanlar, hücre hasarının azaltılmasına yardımcı olur. Kalp hastalıklarına karşı korur: Waşingtonlu diyetisyen Anne Mauney, avokadoda yüksek oranda tekli ve çoklu doymamış yağ bulunduğunu belirtiyor. Bu yağlar kan kolesterol seviyesinin düşürülmesine ve kalp hastalıkları riskinin azaltılmasına yardımcı oluyor. Vücutta yüksek oranda homosistein amino asidi bulunması kalp hastalıkları riskini arttırırken avokadoda bulunan B6 vitamini ve folik asit, bu amino asidi dengeliyor. Nutrition dergisinde 2013 yılında yayımlanan yedi yıllık bir araştırmaya göre avokado, metabolik sendrom riskini de azaltıyor. Metabolik sendrom, beyin kanaması, koroner kalp hastalığı ve diyabet riskini artıran bir grup semptoma verilen addır. İltihap oluşumunu engeller: Flores, avokadonun iltihaba karşı oldukça etkili bir besin olduğunu söylüyor. Flores'e göre avokadoda bulunan fitosteroller, karotenoid antioksidanlar, omega 3 yağ asitleri ve polihidroksolat yağ alkolleri hem romatizmal eklem iltihabına hem de osteoartride iyi gelmektedir. Kolesterolü düşürür: Avokado yalnızca kötü kolesterolü düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda iyi kolesterolü de yükseltiyor. Archives of Medical Research dergisinde yayınlanan 1996 tarihli bir araştırmada kolesterol düzeyi hafif yüksek hastaların bir hafta boyunca diyetlerine avokado katmaları sonucunda kötü kolesterollerinde ve trigliseritlerinde %22 oranında bir düşüş, iyi kolesterollerinde ise %11 oranında bir artış yaşandığı görüldü. Avokadonun en fazla yarar sağladığı kişiler hafif kolesterol sorunu yaşayanlar. Avokadonun bu alanda etkili olmasının sebebi, içerisinde yüksek miktarda bulunan ve kolesterolü düşürdüğü bilinen beta sitosterol bileşenidir. Kan şekerini düzenler: Reader's Digest'e göre avokadoda bulunan tekli doymamış yağlar insülin direncinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur. Bunun sonucunda kan şekeri seviyesi normal sınırlar içinde kalır. Dahası, avokadodaki çözünebilir lifler sayesinde kan şekeri seviyesi sabit tutulabilir. Diğer meyvelerle karşılaştırıldığında avokadonun düşük karbonhidrat ve şeker seviyesi de kan şekerini düzenler. Tansiyonu düzenler: Avokadoda bulunan yüksek potasyum, tansiyonun kontrol altında tutulmasına yardımcı olur. Amerikan Kalp Derneği'ne göre potasyum, tuzun tansiyon yükseltici etkilerini ortadan kaldırır. Görme yetisi: Hass Avokado Kurulu'nun internet sitesi Avokado Merkezi'ne göre bu meyvede yüksek oranda karotenoid lutein bulunmakta, bu da maküler dejenerasyon ve katarakt riskini azaltır. Bağışıklık sistemi: Glutatyon, bağışıklık sistemini etkileyen çok güçlü bir antioksidandır. Proceedings of the Nutrition Society dergisinde yayınlanan 2000 tarihli bir rapora göre bağışıklık sistemi hassas bir şekilde dengelenmiş glutatyon seviyesi olmadan doğru çalışmaz. Amerika Ulusal Üniversitesi'ne göre avokado önemli bir glutatyon kaynağıdır. Hamilelik ve doğum kusurlarının önlenmesi: Kaliforniya Avokado Komisyonu'na göre anne adaylarının avokado tüketmesi son derece faydalı. Avokadoda önemli oranda bulunan folik asit, spina bifida gibi durumların önlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Kanser: Flores, avokadonun özellikle ağız, deri ve prostat kanserlerine yakalanma riskini azalttığını belirtiyor. Bu durum, avokadoda alışılmadık şekilde karışık halde bulunan antioksidanlardan ve iltihap karşıtı özelliklerinden kaynaklanıyor. Sindirim: Avokadoda bulunan lif, sindirime yardımcı olur, bağırsak hareketlerini düzenler, bağırsak sağlığına ve sağlıklı bir vücut ağırlığına katkıda bulunur. Cilt: Oregon Devlet Üniversitesi'nde Linus Pauling Enstitüsü'nden bilim insanlarına göre avokadoda bulunan C ve E vitaminleri cildin beslenmesine ve parlak görünmesine yardımcı olur. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre avokado ve B12 kremi, sedef hastalığının tedavisinde oldukça faydalıdır. Diğer birçok meyvede olduğu gibi avokadonun zararları da çok fazla tüketilmesi durumunda ortaya çıkıyor. Flores, çok fazla avokado tüketmenin, her ne kadar doymamış yağ da olsa içerisindeki yağ oranı sebebiyle kilo almaya sebep olabileceğini söylüyor. Aynı zamanda yağ vücutta daha yavaş sindirildiğinden ve diğer besinlere göre daha uzun süre tokluk hissi yarattığından fazla avokado tüketimi beslenme yetersizliklerine de sebep olabilir. Buna ek olarak her ne kadar çok fazla görülmese de avokado alerjisi diye bir durum da mevcut. Avokado yedikten sonra bu belirtilerin ortaya çıkması durumunda avokadoyu beslenme alışkanlığınızdan çıkartarak bu belirtilerin kesilip kesilmediğini kontrol edin. Orta ve Güney Amerika'ya özgü olan avokado, M.Ö. 8000 yılından beri bu bölgelerde yetişiyor. Avokadonun en büyük ticari üreticileri Amerika, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya ve Kolombiya'dır. Amerika'da yetiştirilen avokadoların %95'i Kaliforniya'da üretilmektedir. Avokado, armuda benzeyen şekli ve derisinin timsah derisine benzerliği sebebiyle timsah armudu olarak da bilinir. Amerika'daki en yaygın avokado türü, Hass'tır. Ortalama bir Kaliforniya Hass avokadosu yaklaşık 170 gramdır ve pütürüklü, koyu yeşil ya da siyah bir derisi vardır. Avokado kelimesi, Aztek dilinde yumurtalık anlamına gelen ahuacatl kelimesinden türemiştir. Avokado, sürekli yeşil kalan ve 20 metreye kadar uzayabilen Persea americana ağacının meyvesidir. Avokadoların ağırlığı, türlerine göre 226 gram ila 1,3 kilogram arasında değişebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aydin-soke-yoresindeki-bir-uranyum-madeni-kanser-mi-yapiyor", "text": "14 Mayıs 2017 günlü Hürriyet gazetesinin Kelebek Eki'nde yayınlanan uzun bir yazıda Aydın Söke'nin bir mahallesinde kanser hastalıklarının arttığı ve bunun eski uranyum madeninden kaynaklanan yüksek radyasyona bağlandığı bir dizi spekülasyon ve savlarla, yöreden resimlerle, adeta ballandıra ballandıra 'Kanser Köy haykırıyor!' gibi yakıştırmalarla sunuluyor. En son söyeyeceğimizi baştan söylersek, bu yazının radyasyon fiziği temellerine göre hiç bir dayanağı olmayıp ölçüm ve değerlendirmeler de gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır. - Bir kişi için, 2,4 miliSievert'lik yıllık ortalama doğal radyasyon doz değerine ek olan sınır değer 1 miliSievert'tir. Yazıdaki 1 Sievert yanlıştır. Yani ek sınır değer, yazıdakinin binde biridir. - Yazıda radyasyon aletiyle ölçüldüğü belirtilen doz değerinin 1 Sv'in 450 katı olduğu yer almaktadır ki bu 450 Sv yanlış değerine götürür. Halbuki değer 450 mSv olmalıdır. - Yazıda resmi bulunan portatif radyasyon ölçüm aletiyle doz değil,doz hızı ölçülebilir. - 1 yıl için 450 kat olarak ifade edilen doz değeri 450 mSv olmalıdır ve aşağıdaki hesaplamanın tersinden şöyle bulunmuş olmalıdır: 450 /365 günx 24 h= 0,05 mSv/h= 50 nanoSv/saat. Yani aletle 50 nanoSv ölçülmüş ve bundan 1 yıllık değer hesaplanıp, sınır değer olan 1 mSv ile karşılaştırınca 450 kat bulunmuştur. - Bu mantık tümüyle yanlıştır, çünkü o yörede hiç bir kişinin yılda 365 gün ve her biri 24 saat bu uranyum madeninin ölçüm yapılan yerinde bulunmuş olması düşünülemez. Ya da bir kişi o noktada gece gündüz yatıp kalkarsa ancak bu 450 mSv oluşabilir. - Ölçümün yapıldığı noktadan bir kaç metre uzaklıkta bile doz hızı değerinin çok düşececeği ve o noktaya yakın yılda belki toplam 1-2 saat geçebilecek bir kişinin alabileceği toplam doz değeri en çok 100 nanoSv olabilir ki bu değer diğer doğal ve yapay kaynaklardan aldığımız doz değerlerinin yanında çok düşüktür. Bunun kanser yapma olasılığı ise yok denecek kadar azdır. - Yörede arttığı belirtilen kanser hastalıklarının nedenlerinin çok çeşitli olabileceği ve oradaki uranyum madenine, ölçülen dış radyasyon değerinden gidilerek 'uranyum madeni kanser yaptı' gibi bir sonuç çıkarılması sadece spekülasyon olup bunun bilimsel bir dayanağı ya da kanıtı bulunmuyor. - Uranyum madeninin eğer varsa etkisi, ancak oradaki halkın yerleşim ve tarlalarda çalışma yerlerinin, bu madenden ne kadar uzaklıkta ve ne süre bulunduğu, havada, sularda, toprakta, sebze, meyva ve yöredeki tüm besinlerde radyoaktif madde ölçümleriyle belgelenebilirse ortaya konabilir,ki bu yapılmamıştır. Yapılan bir kaç radyasyon doz hızı ölçümleriyle ve bunlardan radyasyon fiziği temellerine aykırı sonuçlar çıkarılmasıyla, radyasyon fiziği uzmanı olmayan kişilerce sadece spekülasyon yapılmıştır. - Bu konuya benzer Manisa Köprübaşı uranyum madeniyle ilgili yazımızda daha ayrıntılı açıklamalar bulunuyor: Ayrıca tüm radyasyon konularındaki ayrıntılı yazılar için 'Radyasyon ve Sağlığımız?' kitabımıza Nobel yayınları 2014 bkz. - Haberde sözü edilen Söke'ye bağlı yer uranyum madeni işletmesi de değildir. Çok uzun seneler önce MTA tarafından uranyum aramaları sırasında yapılan sondaj kuyuları ağzıdır. Kuyular usulüne uygun kapatılmış olarak gözükmektedir. - Radyasyon ölçerin yüksek sayım göstermesi gayet normaldir zira Aydın bölgesinde pek çok yerde doğal radyoaktivite değeri zaten yüksektir. Aşağıdaki tablo TAEK'İn Türkiye çevresel radyoaktivite atlasından alınmış olup Söke ilçesinde toprak yüzeyinin30-40 Bq/kg radyoaktivite ortalama değeri taşıdığını göstermektedir. Bu düzeydeki rayoaktivitenin insan sağlığına zarar verme riski ise yok denecek kadar azdır. Bu çeşit topraklar üzerinde on binlerce yıldır insanlar yaşamakta, tarım yapmaktadır. - Bu haritayı daha ayrıntılı görmek için TAEK'in yukarıda verilen web sitesine gitmek gerekir. 4. İnsan vücudunda doğal olarak da radyoaktivite bulunur. 70 kg'lık bir insanda doğal radyoaktivite düzeyi 9000 Bekerel'dir. Bunun doz karşılığı da yılda 0,3 mSv'tir. Yani biz kendi vücudumuzda bulunan doğal radyoaktif elementlerden zaten yılda 0,3 mSv doz alıyoruz demektir. 5. Dolayısıyla endişe edilecek, telaşa kapılacak bir şey yoktur. Zaten zararlı bir radyoaktivite doz değer çıkmış olsa TAEK gerekli tedbirleri almakta hiç tereddüt etmezdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/aziz-sancar-sigaranin-dnaya-verdigi-zararin-haritasini-cikardi", "text": "2015 Nobel Kimya Ödülü kazanan bilim insanımız Aziz Sancar, yeni bir araştırmaya imza attı. Sancar ve ekibi, sigaranın DNA'ya verdiği zararın haritasını çıkaran yeni bir yöntem geliştirdi. Bu harita, DNA'daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli. Bilim insanları onlarca yıldır sigara içmenin DNA'ya zarar verdiğini ve akciğer kanserine neden olduğunu biliyordu. Bu zararı haritalandırarak bir ilke daha imza atan Prof. Dr. Aziz Sancar, çalışmasını University of North Carolina laboratuvarında gerçekleştirdi. Sancar, \"Sigara, ABD'de kanser ölümlerinin yaklaşık %30'unu oluşturan bir kanserojen ve şu an ortaya çıkan hasarın genom üzerindeki geniş bir haritasına sahibiz\" dedi. Sigaranın ölümcül etkilerine dikkat çeken Sancar, bu tip haritalar sayesinde kişiden kişiye değişen direnç mekanizmasının daha iyi anlaşılabileceğini ve alınabilecek önlemlerin geliştirilebileceğini umuyor. Bu harita, DNA'daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli. Şu an ABD'de yaklaşık 40 milyon ve dünya çapında ise bir milyar insan sigara içiyor. Benzo piren, mutajenik ve yüksek derecede etkili bir kanserojen. BaP'ın DNA'ya verdiği zararı haritalayan yöntem ile bilim insanları, hücrelerin onarmaya çalıştığı bu hasarlı alanları görebilecek. Onarım sürecinde hücreler tarafından kesip atılan hasarlı parçacıklar ise genomdaki bütün hasarı tespit etmek ve haritalandırmak isteyen bilim insanları için altın bir fırsat. Bu çalışma için gereken çaba ve masraf göz önüne alındığında, Sancar ve meslektaşları tarafından yayınlanan ilk harita mümkün olan en yüksek çözünürlüğe sahip değil. Ancak ölümle sonuçlanan kanserlerin daha iyi anlaşılabilmesi için, özellikle de bu tip haritaların rutin olarak kullanılmasına katkı sağlayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/baba-olmak-isteyen-ceviz-yesin", "text": "Araştırmalar, yapılan sağlıklı diyetler ile erkek kısırlığının etkilerinin azaldığını kanıtlıyor. Yüksek stres altında ve az hareket edilen bir yaşam tarzında erkeklerin üreme sağlığı olumsuz etkileniyor. Ancak araştırma sonuçları, sperm kalitesi ve döllenme şansının Akdeniz diyetinden olumlu yönde etkilendiğini gösteriyor. Yapılan son çalışmada, 18 ülkeden 35 sağlıklı ve kısırlık sorunu yaşayan erkek üzerinde; sperm sayısı, hareketliliği, şekil yapısı ve genetik durumu değerlendirildiğinde son derece olumlu sonuçlar alındı. Yapılan gözlem çalışmasında; antioksidanlar, E ve C vitaminleri, beta-karoten, selenyum, çinko, omega-3, D vitamini, folik asit, balık, kümes hayvanları, tahıl, meyve ve sebze, az yağlı süt ve yağsız sütün kısırlık sorunu üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu gözlemlendi. İşlenmiş et, patates, yağlı süt ürünleri, tam yağlı süt, peynir, kahve, gazlı içecekler ve tatlılar açısından zengin bir diyetin ise olumsuz sonuçlara yol açtığı gösterildi. Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, \"Güncel rakamlara göre, bütün kısırlık türleri arasında %25'i oluşturan erkek kısırlığı gitgide daha önemli bir konu haline geliyor ve çözümü konusunda farklı yöntemler geliştirilmeye çalışılıyor\" dedi. Amerika'daki Delaware Üniversitesi'nde yapılan araştırma, günlük 75 gram ceviz tüketmenin; sperm hücrelerinin kalitesini, sperm hareketliliğini ve morfolojisini iyileştirebildiğini ortaya koydu. Op. Taşdemir, \"Yapılan çalışmalarda, ceviz tüketen kısır farelerin sperm morfolojisinde önemli gelişmeler olduğu tespit edilmiştir. Ceviz, çoklu doymamış yağ asitlerinden oluşur. Çoklu doymamış yağ asitleri, vücut hücrelerinin gelişimine ve onarılmasına yardımcı olan temel besin maddeleri olarak kabul edilir. Cevizin, sperm sağlığı için faydalı olduğunu biliyoruz. Abartmamak koşuluyla her gün tüketildiğinde zararı yoktur, faydası çoktur\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagirsak-bakterileri-genclik-iksiri-mi", "text": "Tıbbi ilerlemeler sayesinde yaşam beklentisi önemli ölçüde arttı. Eskiden ölümcül sayılan birçok hastalık artık yeni ilaçlar ve modern tedavi yöntemleriyle iyileştirilebiliyor. Fakat uzun yaşam öte yandan olumsuzlukları da beraberinde getirebiliyor. Sırt ağrıları, dolaşım problemleri ve yüksek tansiyon bunlardan sadece birkaçı. Emory Üniversitesi'nden Daniel Kalman bu yüzden, uzun yaşayan insanların yaşamlarını daha sağlıklı bir şekilde sürdürmeleri için sağlık beklentisi üzerinde çalışıyor. Sağlık beklentisi şu demek: Bir canlının, yaşlanmanın etkilerinden uzak durarak, ne kadar süre sağlıklı kaldığıdır. Bir kişinin yaşlılıkta ne kadar iyi durumda olduğu, ne kadar hareketli olduğuna, çevresel strese karşı ne şekilde tepki verdiğine ve bedeninin ne kadar çabuk yenilenebildiğine bağlıdır. Araştırmanın odağında indol bileşikleri var. Bunlar özellikle de brokoli ve lahana gibi sebzelerde bulunur ve bağırsaktaki belli başlı bakterilerce üretilir. Kalman daha önceki bir araştırmada da indollerin, hayvanlara, bazı hastalıklara karşı dirençlik kazanmalarında yardımcı olduklarını bulmuştu (1). Son araştırmanın hedefiyse indollerin başka olumlu etkileri olup olmadığını bulmaktı ve bu amaçta da ipliksi solucanlarla deneyler yapıldı. Bu model organizmaların bildik yaşlılık belirtileri şunlar: Daha yavaş hareket etmeye başlıyorlar, yutkunma zorluğu çekmeye başlıyor ve sıcağı karşı daha duyarlı hale geliyorlar. Yaklaşık olarak bir milimetre uzunluğundaki solucanların yemek listesinin başında ise bakteriler var. Deneyler sırasında bir grup solucan indol üreten bakterilerle, diğer grup ise bu bileşikleri üretmeyen bakterilerle beslenmiş. Ve kısa bir süre sonra ilk farklılıklar görülmeye başlanmış (2). Solucanlar iki gün sonra bile indoller sayesinde sıcağa karşı daha dirençli hale gelmişler. Ayrıca on beş gün sonra daha hızlı hareket etmeye başlamış ve yutkunmaları da düzelmiş. Dahası genetik etkinlikleri de genç hayvanlarınkine yakın bir hal almış. İndoller öte yandan cinsel iktidar üzerinde de olumlu etki yapıyorlar. İndol üreten bakterilerle beslenen solucanlar on iki gün sonra bile üreme yetilerini korurken, kontrol grubundakiler beş gün sonra çoğalmayı bırakmışlar. Benzer etkileri araştırmacılar sinek ve farelerde de görmüşler. Genç fareler ışına karşı da daha dirençli hale gelmişler ve yaşlılıkta ağırlıklarını daha iyi korumuşlar. Araştırma sonuçlarından oldukça umutlu olan Kalman, gelecekte insanların daha sağlıklı bir şekilde yaşlanmalarını sağlayacak ilaçlar üretilebileceğine inanıyor. Bu yazı HBT'nin 75. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagirsak-bakterileri-hareket-etme-istegi-uzerinde-etkili", "text": "Spor yapmak istemeyecek kadar tembel olanlar için bir açıklama var artık: Amerikalı bir araştırma ekibi, bağırsaktaki mikrobiyom ve fiziksel performans ve aynı zamanda ikincisine duyulan istek arasında bir bağlantı keşfetti. Gerçi araştırma farelerle yapılmış, ama insanda da benzer veya aynı durum söz konusu olabilir diyor araştırmacılar. Pennsylvania Üniversitesi araştırmacıları, farelerle ve atletlerle gerçekleştirilen diğer çalışmaların da gösterdiği gibi, bağırsak bakterilerinin fiziksel etkinlik sırasındaki performansı etkilediğini kanıtlamak istiyorlardı. Fakat daha sonra, özellikle de dayanıklılık sporcularının büyük efor sarf ettikleri sırada veya sonrasında hissettikleri iyi bilinen mutluluk hissinden de bakterilerin sorumlu olup olmayacağı sorusu akla gelmiş. Yani soru şuydu: Koşma isteğinden belli bir mikrobiyom sorumlu olabilir miydi? Mikrobiyolog Christoph Thaisis bu amaçta 200 fareyi incelemiş. Fareler deneyler sırasında düz zeminde, yürüyen bant ve teker içinde koşarken farklı performans göstermişler. Ancak genetik testlerle, genler ve atletik performans arasında bir bağlantı bulunamamış. Ve bundan metabolizma da sorumlu tutulamazken, bağırsak bakterilerinin etkili olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar bunu bağırsak florası ve beyin arasındaki bağlantıyla, daha doğrusu beynin motivasyon için çok önemli striatum bölgesiyle açıklıyorlar. Mikrobiyom, bağırsaktaki nöronlar tarafından tanınan özel metabolizma ürünleri üretiyor. Bu nöronlar ise bedensel hareketler sırasında etkinleşir ve mikrobiyomdaki moleküller ise bu etkinliği güçlendirir. Böylece duyu nöronları beyne, striatumdaki dopamin seviyesini tetikleyen bir sinyal gönderiyor. Özetleyecek olursak, bağırsak bakterilerinin dopamin seviyesi üzerinde etkili olduğunu söyleyebiliriz Bağırsakta bundan sorumlu mikrobiyom eksikse, dopamin salgısı zayıflar ve fiziksel etkinliğin ödüllendirici hissi azalır. Bu tam olarak, antibiyotiklerle tedavi edilen ve daha sonra motivasyonlarını kaybeden farelerde gördüğümüz şey diyen araştırmacılar, antibiyotik kokteylinin etki spektrumunu değiştirerek, bu konuda etkili olan iki bakteriyi tespit etmişler: Normalde sindirim sisteminde bol miktarda bulunan Coprococcus eutactus ve Eubacterium rectale bakterileri yok olduklarında, bedensel etkinlik de azalıyor. Farelerde edilen sonuçların benzeri insanlarda da çıkması halinde, sonuçlar bağımlılık ve depresyon gibi diğer alanlardaki motivasyon ruh halini değiştirmek için uygun yöntemlere yol açabilir diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagirsak-bakterilerinin-yol-actigi-4-hastalik", "text": "Uzmanlar bağırsaklarımızda 100 trilyon bakteri olduğunu ve bu sayının insan bedenindeki hücrelerin 10 katına eşit olduğunu belirtiyorlar. Bağırsak florası olarak bilinen bu bakteriler, besinlerin enerjiye dönüştürülmesinden tutun da bağışıklık sisteminin oluşmasına ve bedenin hastalıklara yol açan zararlı mikroplarla mücadeleye uzanan, çeşitli biçimlerde insan sağlığını etkileyebiliyorlar. Sayıları giderek artan araştırmalar bağırsak bakterileri ile kilo arasında yakın bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Son bir araştırma obezlerin bağırsak floralarındaki çeşitliliğin zayıf kişilere kıyasla daha az olduğunu ortaya koyuyor. Başka araştırmalar da Firmiküt'ler adı verilen bir bakteri topluluğundaki artış ile Bakteriodete'ler türündeki bakteri topluluklarındaki düşüşün obezlikle ilintili olduğuna işaret ediyorlar. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar da bağırsaklardaki bakterilerin kilo alımında nasıl etkili olabilecekleri konusunda birtakım ipuçları sunabilir. Bir süre önce yapılan bir araştırma kendilerine obezlerden alınan bağırsak bakterileri aktarılan farelerin zayıf kişilerden alınan bakterilerin aktarıldığı farelerden daha çok kilo aldıklarını ve daha çok yağlandıklarını gözler önüne seriyor. Yapılan bir araştırma, bağırsak bakterilerinin-yumurta ve et gibi- belli yiyeceklerle beslendiklerinde, kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını arttırabilecek bir bileşimi ürettiklerini ortaya koyuyor. Araştırmaya katılan ve kanlarında trimetilamin- N-oksit adlı bileşimin yüksek düzeylerde olduğu kişilerin kalp hastalıklarına yakalanma, felç geçirme, ya da üç yıllık bir zaman dilimi içinde ölme olasılıklarının söz konusu bileşimin daha düşük düzeylerde olduğu kişilere kıyasla 2.5 kat daha yüksek olduğu görüldü. Bulgular insanların kalp hastalıklarına yakalanma olasılıklarını azaltmak amacıyla yağ ve kolesterol oranları yüksek olan yiyecekleri daha az tüketmeleri gerektiği önerilen mevcut beslenme düzenini bir kez daha desteklemiş oluyor. Bağırsaklar, bedende bağışıklık sisteminin dışarıdan gelen unsurlarla etkileşime girdiği temel alanlardan birini oluşturuyorlar. Öyle ki, bağırsak bakterileri ile hücreleriniz arasındaki etkileşim bağışıklık sisteminin tam anlamıyla gelişmesi ve işlevini yerine getirmesi açısından görünürde can alıcı bir rol oynuyor. 2003 yılında yapılan ve The Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bağırsaktaki lenf dokusu bağışıklık tepkisini oluşturma yetisine sahip en geniş hücre havuzunu da içinde barındırıyor. Bir araştırma da, bağırsak bakterilerinin oluşumunda ve buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin gelişiminde, bebeklerin anne sütüyle beslenip beslenmediklerinin ciddi bir payı olduğunu gözler önüne seriyor. Bebeklerin bağırsak bakterilerinde devreye giren genlerle bağışıklık sistemlerinde devreye giren genler arasında da bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor. Hayvanlar üzerindeki araştırmalar bağırsak bakterilerinin işlevlerinde meydana gelen aksaklıkların beyni ve buna bağlı olarak da davranışları etkileyebileceğine işaret ediyor. Fareler üzerinde yapılan bir araştırmada antibiyotik verilen farelerin kaygılarının azaldığına, bağırsak bakterileri yeniden sağlıklarına kavuştuğunda ise kaygılarının tekrarladığı gözlendi. Araştırmacılar bakterilerin beyne ulaşıp birtakım etkiler yaratabilen kimyasallar ürettiklerine inanıyorlar. Bakteriler insanların da davranışlarını da etkiliyorsa, bağırsak florasının işlevini gerektiği gibi yerine getirmesini sağlayan probiyotikler gibi, birtakım sağaltım yöntemlerinin davranış bozukluklarına da çözüm getirebileceğine inanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagirsak-florasi-genlerimiz-uzerinde-etkili", "text": "Bağırsaklarımızdaki bakterilerin sağlımız üzerinde önemli etkileri var. Bağırsak florası iştahımızı değiştiriyor, sağlığımıza iyi gelen veya zarar veren metabolizma ürünleri üretiyor ve kilomuz üzerinde etkili oluyor. Mesela aşırı kilolu farenin bağırsak bakterileri zayıf bir fareye aktarıldığında, aynı miktarda yemle beslenmesine rağmen kilo alıyor. Korkulan yo-yo etkisi de bağırsak florasıyla sıkı sıkıya alakalı. Duke Üniversitesi'nden Colin Lick ve ekibi ise kısa bir süre önce bağırsak bakterilerinin etkisinin genlerimize kadar uzandığını buldu. Araştırma çerçevesinde, normal bağırsak florasına ve bakterisiz bağırsaklara sahip fareler ilk önce normal, daha sonra ise yağlı yemle beslendi. Daha sonra ise ince bağırsaktan alınan hücre örnekleriyle, bağırsak cidarındaki gen etkinliği ve protein üretimi analiz edildi. Aniden alınan yağlı yiyecek iki fare grubunda da bağırsaklarındaki genetik etkinliği değiştirdi. Beklenildiği gibi yağ sindirimi için önemli olan hücrelerdeki genler daha etkin hale geldiler. Ancak dikkat çekici farklılıklar söz konusu: Bağırsak florasına sahip farelerde farklı genler etkinleşti. Bağırsak epitelinin, bağırsakta bakteri bulunup, bulunmadığına bağlı olarak, tamamen farklı bir gen grubuyla yağ akışına reaksiyon göstermesi, araştırmacılar için şaşırtıcı oldu. Daha ayrıntılı analizler, bunların hangi genler olduğunu gösterdi: Bağırsak bakterilerinin etkisi olmadan, bağırsak hücrelerinde daha çok yağ asidi oksidasyonundan sorumlu genler etkinleşirken, bağırsak florasının etkisi olduğunda hücrelerdeki yağ yakımı engelleniyor. Sonuçlar, belli başlı bakterilerin, hücrelerdeki yağ oksidasyonunu engelleyebileceğini gösteren araştırmalarla örtüşüyor. Bakterisiz bağırsaklara sahip farelerde, bağırsak hücreleri, bağırsak florasına sahip farelere kıyasla daha fazla yağ tüketiyorlar. Bununla birlikte bu etkiden bağırsak florasındaki hangi mikropların sorumlu olduğu henüz bilinmiyor. Bu sonuçlar, yağ sindirimimizin ve hatta belki de bağırsak mukozamızın bileşiminin, beslenme ve bağırsak florasının etkileşimiyle, gen seviyesine kadar etkilendiğini gösteriyor. Bağırsak hücreleri tarafından ne kadar yağın emildiği ve iletildiği sadece alınan gıdanın yağ içeriğine değil, aynı zamanda bağırsakta hangi mikropların bulunup, bulunmadığına da bağlı. Hepsi bu kadar da değil: Değişen genetik etkinlik, bağırsak hücrelerinin ne şekilde gelişeceği ve bağırsak cidarında hangi hücre tiplerinin bulunacağı konusunda da etkili. Çünkü farklı oranlarda üretilen gen ürünleri arasında, bağırsak mukozasındaki öncü hücreleri ayarlayan uyarı maddeleri de vardır. Güncel birçok araştırma, bunların sadece bireysel gen programlarını değil, aynı zamanda ince bağırsağın genel mimarisini de değiştirme kapasitesine sahip olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılara göre, bağırsak bakterilerinin genetik etkisi, bağırsak florasının obezite üzerinde neden bu kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu da açıklayabilir: Bağırsak hücrelerinin değişen gen etkinliği, bir olasılıkla da bazı insanların yağlı gıdalarla beslenmelerine rağmen, niçin şişmanlamadıkları için de bir yanıt olabilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagirsak-kanseri-erkeklerde-nicin-daha-sik-goruluyor", "text": "Bağırsak kanseri dünya genelinde en fazla görülen kanser türlerinden biri. Risk faktörleri arasında her şeyden önce sigara içimi ve aşırı miktarda kırmızı et tüketimi yer alıyor. Araştırmacılar ayrıca hormonlar ve bağırsak kanseri arasındaki bağlantı için de ilk kanıtları buldular, fakat şimdilik sadece erkek sirkesineklerinde. Aynı şeyin insanlar için de geçerli olup olmadığını bulmak isteyen Alman bilim insanları, yaşları 55 la 79 arasında değişen 16.000 kadar kadın ve erkeğin verilerini incelediler. Bu analizler sırasında ailedeki bağırsak kanseri geçmişi, diyabet, daha önceleri yapılan kolonoskopi, aspirin ve statin kullanımı, sigara içimi, alkol tüketimi, beden kitle endeksi, beden boyu, sportif etkinlik, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi, meyve, sebze ve tam tahıl tüketimi ve kadınlarda hormon takviyesi gibi faktörler dikkate alındı. Kolonoskopi sırasında 141 erkekte (yüzde 1,8) ve 78 kadında (yüze 1) bağırsak kanser görüldü. 1.049 erkekte (yüzde13,4) ve 5921 kadında (yüzde 7,2) ileri derecede Adenom tespit edildi. Bu genelde iyi huylu bir tümör olsa da kanserin bir ön aşaması da olabiliyor. Hem bağırsak kanseri hem de ileri derecede Adenom tespit edilen erkek sayısı neredeyse kadınların iki katıydı. Erkekler genelde diyabet hastasıydı, daha çok sigara içiyor ve daha fazla alkol tüketiyorlardı. Ayrıca daha şişman oldukları gibi daha az spor yapıyor ve daha sağlıksız besleniyorlardı. Tüm bu faktörler, yaşa göre ayarlandığında erkekler için daha fazla olan riskin yüzde 47'lik kısmını açıklayabilir. Ancak bu aynı zamanda erkeklerde görülen fazla riskin diğer yarısının nedenlerinin henüz bilinmediği anlamına geliyor. Peki bunun nedeni ne? Bunun nedeni belki de şimdiye dek pek önemsenmeyen bir dişilik hormonu olabilir. Hormon takviyesi almayan kadınlar ve erkekler arasındaki kanser riski farkı o kadar büyük değil. Bu da bağırsak kanserinde hormonların önemli bir rol oynadığını gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagisikligin-beyine-saldirisi-otoimmun-ensefalit", "text": "Bu sözler geçirdiği otoimmün ensefalit hastalığının yakınmalarını Brain on Fire: My Month of Madness isimli kitabında paylaşan Susannah Cahalan isimli bir yazara ait. Yazarın şikayetleri yatağında böcekler olduğu vehmine kapılmasıyla başlıyor. Kısa süre içinde yukarıda tarif edilene benzer sanrılar, unutkanlık, başağrısı ve yürüme güçlüğü gelişiyor. Bütün eşyalarını bavullara doldurmaya, sığdıramadıklarını evden atmaya ve sudan sebeplerle etrafındaki insanlara saldırmaya başlıyor. Hareket halindeki bir arabadan atlamaya çalışması sonucunda yakınları tarafından önce bir psikiyatri kliniğine, epilepsi nöbetlerinin başlamasının ardından da bir nöroloji kliniğine yatırılıyor. Yazarın deyimiyle tanıya yönelik milyon dolarlık laboratuvar incelemesi yapılmasına rağmen hastalığının sebebi bulunamıyor. Bir doktorun kanında N-metil-D-aspartat reseptörlerine karşı gelişmiş antikorlara bakmayı akıl etmesi sonucunda otoimmün ensefalit tanısı konuyor. Doktorları kendi bağışıklık sistemi tarafından üretilen antikorların bellek, öğrenme, duygu ve davranışlarımızı yöneten hipokampus adı verilen beyin merkezindeki NMDA reseptörlerine bağlanarak geçirmekte olduğu ağır klinik tabloya sebep olduğunu söylüyorlar. Yazarın şikayetleri bağışıklık sistemini baskılayan ve dolaşımdaki antikorları temizleyen tedavi yöntemleriyle bir daha tekrarlamamak üzere iyileşiyor. Otoimmün ensefalitler, yeni antikor saptama tekniklerinin gelişmesine paralel olarak ikibinli yılların başında tanımlanmaya başladı. On yıl gibi kısa bir sürede çeşitli alt türler tanımlandı ve bu süreç halen devam ediyor. Epidemiyolojik çalışmalar, en azından gelişmiş ülkelerde, otoimmün ensefalitin giderek artan sıklıkla gözlendiğini ve infeksiyon etkenlerine bağlı sinir sistemi hastalıklarından daha sık görüldüğünü belirtiyor. Bu otoimmün kökenli hastalıkta, beyin hücreleri arasında iletişimi sağlayan sinaps adı verilen yapılarda hücre membranında bulunan protein yapısındaki iyon kanallarına karşı antikorlar gelişiyor. Bu hedef moleküllerden başlıcaları NMDA reseptörünün de dahil olduğu glutamat reseptörleri, farklı voltaj kapılı potasyum kanallarına ait proteinler, gama- amino bütirik asit reseptörü ve glisin reseptörü. Antikorlar bağlandıkları beyin bölgesinde hücreler arasında iletişimi sağlayan elektrik akımını engelleyerek nöron adı verilen beyin hücrelerinde işlev bozukluğuna ve bunun sonucunda davranış değişikliği, bellek kaybı ve epilepsi nöbetleri başta olmak üzere çeşitli yakınmalara sebep oluyorlar. Sık görülen ensefalit bulguları arasında anksiyete bozukluğu, depresyon, sanrılar, mutizm , katatoni , diskinezi ve yaygın kas zaafı da sayılabilir. Olguların büyük kısmında günler veya haftalar içinde solunum kaybı, koma ve ölüm gelişirken, nadiren kendiliğinden iyileşen veya yıllarca hayatı tehdit etmeden süregiden olgular da rapor edilmiş. Tedavi edilmemesi durumunda ağır seyredebilen otoimmün ensefalit olgularının dörtte üçünün yoğun bakım birimlerinde birkaç ay geçirmek zorunda kaldıkları bildirilmiş. Bu hastalarda değişen oranlarda over, akciğer ve timus gibi dokulara ait tümörler de saptanabiliyor. Tümörlerle ensefalit arasındaki ilişki tam olarak anlaşılamamakla beraber tümör hücrelerinin bir şekilde bağışıklık sistemi hücrelerini uyararak klinik bulgulara sebep olan antikor üretimini başlattığı düşünülüyor. Artan sıklıklarına rağmen otoimmün ensefalit grubu hastalıklar hala nadir hastalıklar arasında sayılıyor. Ancak antikorların hedef aldığı iyon kanalları beynin bellek, davranış ve duygu kontrolünden sorumlu bölgelerinde yüksek yoğunlukta bulunduklarından, otoimmün ensefalit bulguları sıklıkla şizofreni ve bipolar hastalık gibi psikiyatrik bulgularla kendini gösteren veya Alzheimer hastalığı gibi demansa sebep olan hastalıklar ile karıştırılıyorlar. Benzer klinik bulgularla ortaya çıkmalarına rağmen otoimmün ensefalitler diğer nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarda kullanılan tedavi yöntemlerine yanıt vermiyorlar. Ayırıcı tanıdaki zorluklar bağışıklık sistemini baskılayarak otoimmün ensefalite sebep olan antikorların temizlenmesini sağlayan etkili ilaçların başlanmasını geciktiriyor. Tanı aşamasındaki diğer bir kafa karıştırıcı durum da otoimmün ensefalit olgularının %4- 7 oranında sadece epilepsi, psikoz veya duygudurum değişikliği gibi sınırlı bulgularla başvurabilmelerinden kaynaklanıyor. Tıp literatüründe, otoimmün ensefaliti olduğu halde epilepsi, şizofreni ve depresyon gibi yanlış tanılarla etkisiz ilaçlar alan ve yakınmaları bu sebeple giderek kötüleşen hastalarla ilgili raporların sayısı gün geçtikçe artıyor. Otoimmün ensefalit grubu hastalıkların farkına varılması bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların aslında otoimmün kökenli mekanizmalarla ortaya çıktığını ve bu olguların geleneksel ilaçlardan çok bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi yöntemlerinden yararlanabileceğini gösterdi. Örneğin tedaviye yıllarca direnç gösteren epilepsi hastalarının son çare olarak beyinlerinin bir bölümünün kesilip çıkarılmasıyla sonuçlanan bir ameliyata yönlendirildikleri göz önüne alınırsa, kronik nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarda ilaç tedavisine yanıtlı alt grupların tanımlanmasının önemi ortaya çıkar. Hem tipik otoimmün ensefalitlerin tanısı hem de diğer nörolojik ve psikiyatrik hastalıkları taklit eden otoimmün ensefalit olgularının fark edilmesi, hastalığa sebep olan antikorların gösterilmesi ile gerçekleştiriliyor. Bu tanı işlemi için önce antikorların bağlandığı hedef iyon kanalı moleküllerini ifade eden insan embriyonal böbrek hücre soylarının genetik yöntemlerle elde edilmesi gerekiyor. Hastaların serum veya beyin-omurilik sıvısı örnekleri ile bu hücre soyunun karşılaştırılması sırasında ortaya çıkan antikor-iyon kanalı etkileşimini gösteren ve özel işaretleyici kimyasallarla elde edilen floresan ışıma özel mikroskoplarla gözleniyor ve bu şekilde antikorların varlığı doğrulanmış oluyor. Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü bünyesinde 1988 yılında kurulan Sinirbilim Anabilim Dalı Türkiye'deki ilk Sinirbilim Anabilim Dalı olma özelliğine sahiptir. Yüksek lisans ve doktora programlarının 2007 yılında eklenmesi ile bugünkü halini almış durumdadır. Yaklaşık altı yıldır, Aziz Sancar DETAE bünyesinde bu konu ile ilgili araştırma ve eğitim faaliyetlerini yürüten laboratuvarımızda otoimmün ensefalit ile ilişkili tüm antikorların tayini yapılabilmektedir. Bunun dışında otoimmün kökenli ve antikor aracılı olabilecek nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların tanısı için de çeşitli araştırma projeleri yürütülmektedir. Yüzlerce konvansiyonel tedaviye dirençli epilepsi ve şizofreni hastasının serum örneklerinin tarandığı bu çalışmalar kapsamında, hastaların bir kısmında, tanımlanmış otoimmün ensefalit antikorlarının bulunduğu ve bu olguların bağışıklık sistemini baskılayan tedavi yöntemlerinden yararlandığı gösterilmiştir. Şüphesiz kronik nöropsikiyatrik hastalıkların altında henüz bilinmeyen ve tanımlanmamış antikorların yatıyor olması da mümkündür. Bu antikorların saptanması için öncelikle hasta serum ve beyin-omurilik sıvısı örneklerini kültür ortamında çoğaltılan beyin hücreleri ve beyin kesitleri ile karşılaştırılmaktadır. Hücrelerin yüzey proteinleri ve otoimmün ensefalitlerin başlıca tutulum bölgesi olan hipokampus ile kuvvetli etkileşme gösteren örnekler seçilmektedir . Bu örneklerin bağlandığı sinir sistemi proteinleri bir kütle spektrometri yöntemi ile belirlenmektedir. Bu çalışmalarımız sonucunda farklı nöropsikiyatrik hastalık olgularında asetilkolin reseptörü, potasyum kanalı ve kalsiyum kanalı bileşenlerine karşı antikorlar saptanmıştır. Önceden tanımlanmış ve halen keşfedilme sürecinde olan antikorlar dirençli nöropsikiyatrik hastalık olgularının %5'inden daha az kısmında bulunmaktadır. Ancak bu hastalıkların toplumun genelinde görülme sıklığı göz önüne alındığında antikor saptanan olguların ülkemizdeki tahmini sayısı onbinlerle ifade edilebilecek düzeylere erişmektedir. Genç yaşlarda görülmeleri ve sıklıkla tedaviye yanıtsızlık göstermeleri sebebiyle ciddi bir sosyoekonomik yük haline gelen bu hastalıkların küçük de olsa tedaviyle kalıcı olarak düzelen bir alt grubunun bulunması heyecan verici olarak değerlendirilmektedir. Bu sebeple otoimmün kökenli nöropsikiyatrik hastalıkların tanımlanması tüm dünyada genişleyerek sürdürülmektedir. Bu yazı HBT'nin 86. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagisiklik-sistemimizi-ne-kadar-mukemmel-bilirsiniz", "text": "Koronavirüs salgınının üzerinden aylar geçmiş olmasına karşın bazılarımız bu hastalığı çok ağır geçirirken, bazıları çok hafif atlatıyor. Hastalığın ilk günlerinde bu farkı yaratan en önemli unsurun bağışıklık sistemi tepkisi olduğu düşünülüyordu. Fakat artık görülüyor ki bağışıklık çok karmaşık bir sistem ve immünologlar dahi bağışıklığın tam olarak virüsle nasıl savaştığını çözmüş değil. - Kimileri bu hastalığı çok ağır geçirirken, kimileri neden hafif geçiriyor? - Pandemi önümüzdeki ay ve yıllarda nasıl bir gelişme gösterecek? - Aşılar işe yarayacak mı? Tüm bu soruları yanıtlayabilmemiz için öncelikle bağışıklık sisteminin SARS-CoV-2 koronavirüsüne nasıl tepki verdiğini anlamak gerekiyor. Fakat bağışıklık sisteminin karmaşıklığı bu süreci güçleştiriyor. Bağışıklık sistemi son derece karmaşık bir sistem. İnsanları tehlikeli virüs ve mikroplardan koruyan hücre ve moleküllerden oluşan bu ağ, insan bedeninin beyin dışındaki en karmaşık bölümü. Sistemi oluşturan bileşenler, birbirlerine komutlar verip, birbirlerini güçlendirir, kızıştırır, yatıştırır ve dönüştürürler. Bağışıklık sözcüğünün kendisi bile kafa karıştırıcıdır. İmmünologlar, bağışıklık sisteminin bir patojene tepki verdiğini belirtmek için bu sözcükten yararlanırlar. Sokaktaki insan ise bu sözcüğü bağışık olduklarını belirtmek için kullanırlar. Gelgelelim, sözcük illa bağışıklığın kazanılmış olduğu anlamına gelmez; bağışıklığın kazanılması antikor ve hücrelerin ne denli etkili olduklarına, sayılarına ve dayanıklıklarına bağlıdır. Bağışıklık sisteminin kabaca üç evresi var. İlkinde bir tehlike saptanıyor, yardım çağrısı yapılıyor ve karşı saldırıya geçiliyor. Bu evre virüsün solunum yollarını örten hücrelerden içeriye sızmasıyla birlikte başlıyor. Hücrelerimiz, patojenlerde yaygın olup insanlarda olmayan molekülleri algıladıklarında sitokinler adı verilen proteinleri üretiyorlar. Bunların bir bölümü uyarı işlevini görüyor ve çeşitli akyuvarlardan oluşan bir bölüğü, izinsiz giren virüslerin üzerine salıyor. İçerdikleri kimyasallarla virüsleri yutup sindiren sitokinler daha fazla sitokin salmaya başlıyorlar. İnterferon adı verilen kimi sitokinler virüslerin çoğalmasını önlüyorlar. Bu saldırgan eylemler enflamasyona neden oluyor. Kızarıklık, ısı, şişme ve ağrı bağışıklık sisteminin istendiği gibi çalıştığının göstergeleri sayılıyor. İlk evredeki bu olgular dizisi doğal bağışıklık sistemi olarak biliniyor ve süreç virüsün girişini izleyen birkaç dakika içinde tamamlanıyor. Çoğu hayvanlarla ortak olan bu sistem çok eskilere uzanıyor. Herkeste hemen hemen aynı etkileri yaratıyor ve tehlikeli görünen her şeye saldırıyor. Doğal bağışıklık sistemi her seferinde hedefi tam tutturamasa da bu eksikliğini hızlı davranarak telafi ediyor. Bunu başaramadığında, ikinci evreyi başlatıyor. İkinci evrede uzmanlar yardıma çağrılıyor. Hava yollarındaki boğuşma sürerken, haberci hücreler virüsten aldıkları küçük parçaları uzman akyuvar hücreleri olan T-hücrelerinin bulunduğu lenf boğumlarına taşır. T-hücreleri seçicidir ve önceden programlanmış savunmacılardır. Birbirlerinden biraz farklıdırlar ve sonsuz sayıda patojenden yalnızca birkaçına saldırmak üzere tasarlanmışlardır. Her yeni virüs için bir olasılıkla bir yerlerde hazır bekleyen T-hücreniz vardır ve kuramsal olarak bunlar virüsle savaşmaktan kaçmaz. Vücudunuz bu hücreyi bulmak ve harekete geçirmek zorundadır. Bazı T-hücreleri öldürücüdür ve virüslerin saklanmakta olduğu enfekte olmuş solunum hücrelerini havaya uçurur. T-hücrelerinin yardımcıları artakalan bağışıklık sistemini güçlendirir. Bunun için antikor üreten B-hücrelerini harekete geçirirler. Virüsleri nötralize eden küçük moleküller olan antikorlar hücrelerimizin dışında dolaşmakta olan virüsleri silip süpürür. Bu arada hücrenin içine girmeyi başaran T-hücreleri virüsleri öldürür. Kısaca T-hücreleri bombayı patlatır, antikorlar ortalığı temizler. T-hücreleri ve antikorlar, doğal bağışıklık sisteminden daha hassas, ancak daha yavaş ve çok daha uzun ömürlü olan kazanılmış bağışıklık sisteminin parçasıdırlar. Doğal sistemin tersine, kazanılmış bağışıklık sisteminin belleği vardır. Virüsün temizlenmesinden sonra, devredeki T ve B-hücrelerinin çoğu ölürken, küçük bir bölümü yedekte tutulur. Bu da bağışıklık tepkisinin üçüncü ve son evresini oluşturur. Aynı virüsün yeniden saldırması durumunda bellek hücreleri eyleme geçip günlerce beklemek zorunda kalmadan kazanılmış bağışıklık sistemini devreye sokarlar. Bellek kısaca bağışıklığın temelini oluşturur. Yeni koronavirüs vücudunuza girdiğinde solunum sistemini tutan virüslerle bağışıklık sisteminin bu şekilde mücadele etmesi gerekir. Peki gerçekten işler böyle mi yürüyor? Ne yazık ki bu soruya evet diyemiyoruz, zira bağışıklık çok karmaşık bir sistem. SARS-CoV-2 virüsünde de süreç genelde böyle başlıyor. Önce doğal bağışıklık sistemi devreye giriyor ve ardından kazanılmış bağışıklık sistemi geliyor. Bazı çalışmalarda enfekte olan hastaların pek çoğunda koronavirüse özgü yeterli miktarda T-hücreleri ve antikorların geliştiği izleniyor. Ne var ki, yeni korona virüsü görünüşe bakılırsa ilk başlarda sinsi sinsi ilerleyip, doğal bağışıklık sisteminin devreye girişini, buna bağlı olarak da interferon üretimini geciktiriyor. Yale Üniversitesi'nden immünolog Akiko Iwasaki, bu gecikmenin hastalıkla mücadelede belirleyici olduğunu söylüyor. Bu kısacık zaman diliminde virüs fark edilmeden kendini kopyalıyor. Bağışıklık sisteminin doğal kanadı aksadığında kazanılmış kanat da aksıyor. Yine de, virüsün enfekte ettiği çok sayıda insan birkaç hafta süren nahoş belirtilerin ardından iyileşirken, kimileri iyileşemiyor. İyileşemeyenler virüsü büyük dozda almış olabilirler, ya da bunların doğal bağışıklık sistemleri yaşa ya da kronik bir hastalığa bağlı olarak güçsüz düşmüş olabilir. Kimi zaman kazanılmış bağışıklık sistemi de yeterince çalışmıyor olabilir. T-hücreleri harekete geçiyor, fakat virüs mağlup edilmeden düzeyleri düşüyor. Doğal bağışıklık sisteminin güçsüzlüğü ve kazanılmış bağışıklık sisteminin aynı anda yeterince çalışmaması sonucu virüs daha derinlere iniyor; özellikle akciğerlerin hassas hücrelerini enfekte ediyor. Bu sırada böbrekler, kan damarları, mide-bağırsak sistemi ve sinir sistemini tutabiliyor. Bağışıklık sistemi bu ilerleyişe engel olamıyor ama gayreti de elden bırakmıyor. Bu da başka bir sorun yaratıyor. Bağışıklık sistemi doğuştan şiddet yanlısıdır. Hücreleri yok eder, zararlı kimyasallar kontrolden çıkar. İdeal olan bu şiddetin bir hedefe yönelmesidir. Aslında bağışıklık sisteminin bir yarısı diğer yarısını kapatmak üzere tasarlanmıştır. Ancak enfeksiyonun raydan çıkmasına izin verilirse, bağışıklık sistemi aynı şekilde raydan çıkar. Virüsü kontrol altına alıncaya kadar vücutta çok fazla yan hasara neden olur. Bir diğer sorun da bağışıklık sisteminin neyle mücadele etmesi gerektiği konusunda kararsız kalmasıdır. Normal olarak bağışıklık sistemi üç farklı patojen grubuyla savaşırken, farklı hücrelere ve moleküllere görev verir. Gruplardan biri hücreleri istila eden virüs ve mikroplar, ikincisi hücrelerin dışında kalan bakteri ve mantarlar, üçüncüsü parazit solucanlardır. Viral enfeksiyonlarla savaşta bu programlardan ilki işbaşı yapmalıdır. Ancak Iwasaki'nin ekibinin yürüttüğü bir çalışmada Covid-19 vakalarında üçünün de mücadeleye katıldığı görülmüş. Farber'e göre en kötü senaryo bağışıklık sisteminin savaş meydanında ne yapması gerektiğini bilmemesidir. Covid-19 salgınının üzerinden aylar geçmiş olmasına karşın, bu virüsle karşılaştığında bağışıklık sisteminin niçin herkeste farklı çalıştığı konusunda net bir yanıt yok. Bağışıklık sisteminin virüse tepkisi biyolojik bir konuyken, tanık olunan tepkiler sağlık politikalarından da etkileniyor. Kötü kararlar daha çok vakaya, daha çok vakalar da da olası bağışıklık tepkileri yelpazesinin genişlemesine ve ender olayların daha sık yaşanmasına neden oluyor. Bugüne dek yaşananlar olası basit açıklamaları da beraberinde getiriyor. Örneğin, çocuklar tetikte bekleyen bir doğal bağışıklık sistemine sahipler. Daha yaşlılarda T-hücre havuzundaki hücre sayısı daha az olduğundan, kazanılmış bağışıklık sisteminin devreye girmesi de daha uzun sürüyor. Kimi insanların yeni korona virüsüne karşı önceden belli oranda bağışıklığa sahip oldukları yönünde de birtakım ipuçları var. Bilim insanları daha önce SARS-CoV-2 virüsüyle hiç karşılaşmamış insanların yüzde 20-50 kadarında bu virüsü tanıyan yeterli T-hücresine sahip olduğuna tanık oldular. Bu çapraz tepkimeli hücreler bir olasılıkla sahiplerine korona ailesinden gelen başka bir virüsün bulaşmasıyla ortaya çıkıyorlar. Ancak kişide çapraz tepkimeli hücrelerin olması onun kesinlikle korunduğu anlamına gelmediği gibi, hastalığı daha şiddetli geçirmesine bile yol açabiliyor. Bilinmeyen bir başka konu da, virüsün bulaşmasından sonra ne olacağı ve kişinin hastalığı yeniden kapıp kapmayacağı ile ilgili. Bilim insanları hastalıktan kalan antikorların, T-hücrelerinin ve bellek hücrelerinin kişiyi ne denli koruyabileceğini henüz bilmiyorlar. Temmuz ayında yayımlanan bir araştırma çok sayıda COVID-19 hastasının virüsü etkisiz kılan antikorların çoğunu birkaç ay içinde yitirdiklerini ortaya koyuyor. Bu da, insanların hastalığa birden çok kez yakalanabilecekleri ve dahası, aşının bile uzun süreli bir koruma sağlayamayacağı anlamına geliyor. Bilim insanları aylardır bu sorunun yanıtını araştırıyor. Ortak bir görüş henüz söz konusu olmasa da bağışıklık sisteminin hastalığın seyrinde sanıldığı kadar önemli bir rolü olmadığı artık biliniyor. Bu konuda ortaya atılan en yeni tez, hastalık toleransı denilen olgu ve bunun bağışıklık sistemi ile bir ilgisi yok. Amerikan hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin tahminlerine göre Covid-19 hastalarının %20 ile 40'ı hastalığı fark etmeden geçiriyor. Ateş, titreme, koku alamama, soluk almada zorluk gibi sıkıntılar yaşamıyorlar. Kısaca kendilerini hasta gibi hissetmiyorlar. Asemptomatik vakalar yalnızca Covid-19 hastalarına özgü değil. Mevsimsel grip ve büyük olasılıkla 1918 yılındaki İspanyol gribinde de böyleydi. Bunun nedenini pandeminin ilk başlarında bağışıklık sisteminin güçlü veya zayıf olmasına bağlayan immünologlar, artık bağışıklık sisteminin öykünün yalnızca küçük bir parçasını oluşturduğunu anlamış bulunuyorlar. Hastalık toleransı adı verilen bazı durumlarda insan vücudu illa mikroplarla savaşmak zorunda değil; istilacı mikroplarla barış içinde yaşayabilir. Aynı tolerans bitki ve hayvanlar için de geçerli. Hastalık toleransı bireyin, genetik yatkınlığına veya yaşam şekline bağlı olarak, başkalarını hasta eden patojenlerle enfekte olmasına karşın, sağlıklı olmaya devam etmesi anlamına geliyor. Bu olgu enfeksiyon cinsine bağlı olarak farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Örneğin kolera pek çok kişide öldürücü ishale yol açarken, bazılarında elektrolitik ve sıvı dengesi kendiliğinden vücudu koruyor. Bu süreci inceleyen araştırmacılar ne yazık ki insanlar üzerinde deney yapamıyor. Yine de asemptomatik kişileri mercek altına alabiliyorlar. McGill Üniversitesi'nden immünolog Irah King, Vücut istilacı enfeksiyonlarla baş edebilmek için hangi mekanizmaları görevlendiriyor? sorusunun yanıtını arıyor. Hastalık toleransının bitkilerde, bakterilerde ve diğer memelilerde işe yaradığına dikkat çeken King, insanlarda da bu tür mekanizmaların bulunduğuna ve bu mekanizmaların keşfinin enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde devrim yaratacağına inanıyor. Son yıllarda insan vücudunun trilyonlarca mikrop barındırdığı ve mikropların sağlıklı olmamızda ne kadar büyük bir rol oynadığı biliniyor. Dolayısıyla mikroplara saldırı düzenlemek bazı durumlarda ters tepebiliyor. Kaldı ki enfeksiyon yaratan mikroplar bağışıklık sistemine görünmeden vücuda yerleşmek için çeşitli taktikler geliştirmiş bulunuyor. Ayrıca bağışıklık sistemi de bazen kafası karışıp vücudun kendi organlarına da saldırabiliyor. - Bazı vücutlar toksik yan etkileri yok etme konusunda daha becerikli. - Kimilerinin akciğer hücreleri kendi kendilerini hızla yenilerken, kimilerinde bu onarım mekanizması yavaş. - Asemptomatik hastaların vücutlarındaki virüs miktarı hastalığı ağır geçirenlerle aynı olmakla birlikte, bunlarda soluk almada zorluk yaşamıyor. Üstelik bunların akciğer BT'leri çok da sağlıklı görünmüyor. - Dahası asemptomatiklerin sergilediği bağışıklık tepkisi, ağır hasta olanlardan daha zayıf olabiliyor. - Araştırmalarda vücuttaki patojen miktarı çok kritik bir belirteç olarak karşımıza çıkıyor. - Hastalık toleransı çok sayıda yolak içeriyor. Bunların tek tek tespit edilmesi çok zor. Hastalık toleransı son günlerin en popüler araştırma konusu. Enfekte olmuş insanlarda hangi mekanizmaların bu insanları sağlıklı tuttuğu anlaşıldığı takdirde yani tedavilerin geliştirilmesinin yolu açılacak. Eğer yeni bir ilaç geliştirilirse, bunun piyasadakilerden çok faklı olacağı kesin. Zira bu ilaç hastalığa özel değil, akciğerlere özel olacak ve solunum zorluğunu giderecek. Bu yazı, HBT Dergi 235. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagisiklik-sisteminin-yeni-kesfedilen-ozelligi-tum-kanserleri-tedavi-edebilir", "text": "Kanser tedavisi için yürütülen araştırmada, insanın bağışıklık sisteminin yeni bulunan bir özelliğinin tüm kanser türlerini tedavi etmek için kullanılabileceği belirtildi. BBC Türkçe'de yer alan habere göre, İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, geliştirdikleri yeni yöntemle prostat, meme, akciğer ve diğer kanser türlerini laboratuvar testlerinde ortadan kaldırmayı başardı. Nature Immunology dergisinde yayımlanan araştırma sonuçları henüz gerçek hastalar üzerinde denenmiş değil. Ancak araştırmacılar varılan sonuçların 'inanılmaz bir potansiyele' sahip olduğunu ifade ediyor. İnsan vücudunun enfeksiyonlara karşı silahı bağışıklık sistemi. Cardiff Üniversitesi ekibi, antikorların kanser hücrelerine karşı nasıl tepki verdiklerini incelerken, daha önce hiç fark edilmemiş bir olguya rastladı. Araştırmacılar, T hücresi adı verilen ve dolaşım sisteminde yer alan bir hücre türünü inceliyordu. T hücresi, dolaşım sistemi yoluyla vücudu gezerek antikorların devreye girmesini gerektirecek bir rahatsızlık olup olmadığını kontrol ediyor. Araştırmacılar, T hücresinin kanserli hücrelere saldırabildiğini keşfetti. Araştırma ekibinden Profesör Andrew Sewell, \"Elimize her bir hastayı tedavi edebilme şansı geçti. Daha önce bunun mümkün olabileceğine kimse inanmazdı. Farklı kanser türlerine yakalanmış hastalara uygulanabilecek bir tedavinin geliştirilmesini mümkün kılan bir buluş. Aynı tür T hücresi, farklı kanser hücreleriyle mücadele edebiliyor\" diyor. T hücreleri, kimyasal dengeleri ölçümleyebilen reseptörlere sahip. Cardiff Üniversitesi ekibi, T hücresinin reseptörleri sayesinde kanserli hücreyi tespit edebildiğini ve saldırıya geçtiğini keşfetti. Laboratuvar ortamında yapılan deneylerde, kanserli akciğer, deri, kan, kolon, meme, ilik, prostat, rahim, böbrek hücreleri T hücrelerinin saldırısıyla öldürüldü. Daha da önemlisi, kanserli hücreleri hedef alan T hücresinin, sağlıklı doku ve hücrelere zarar vermemesiydi. T hücresinin kanseri nasıl yendiği ise henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. T hücresinin reseptörü, MR1 adlı molekülle etkileşime geçiyor. Bu molekül, insan vücudundaki her bir hücrenin yüzeyinde bulunuyor. MR1 molekülünün eğer hücrenin metabolizmasında bir sorun varsa bunu T hücresine aktardığı düşünülüyor. T hücresi terapileri halihazırda uygulanan bir tedavi süreci. CAR-T adı verilen tedavide hastanın T hücrelerinin genleriyle oynanıyor ve kanserli hücreleri hedef alması sağlanıyor. CAR-T sayesinde kanserin son evrelerine yaklaşmış hastaların dahi kurtulabildiği biliniyor. Ancak bu tedavi yöntemi sadece belli koşullarda, sınırlı sayıda kanser türüne karşı kullanılabiliyor. Ayrıca bu yöntemi büyük tümörlere karşı kullanmak da mümkün olmuyor. Cardiff Üniversitesi araştırmacıları, T hücresinin reseptörleri sayesinde tüm kanser hastalarının tedavisinde kullanılacak bir yöntemi geliştirmenin mümkün olacağını ifade ediyorlar. Kanser hastasından kan örneği alınıyor. Kandaki T hücreleri çıkarılıp, genleriyle oynanarak kanserli hücreleri bulan reseptörlere dönüştürülüyor. Genetiği değiştirilmiş hücrelerin sayısı artırılıyor ve tekrar hastaya enjekte ediliyor. CAR T terapilerinde kullanılan yöntem bozulmuyor. Yeni yöntem şu ana kadar sadece laboratuvar ortamında ya da hayvanlar üzerinde denendi. İnsanlar üzerinde testlerin başlayabilmesi için araştırmaların sürmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bagisiklik-sisteminizi-guclendirin-ve-genclestirin-bu-basarilabilir", "text": "Bağışıklık sistemimiz bizlerle birlikte yaşlanır ve zayıf düşer. Doğal olarak enfeksiyonlara karşı dayanıklılığı azalır. Neyse ki bu gidişatı tersine çevirecek çok sayıda çözüm var. 60 yaş bağışıklık sistemi için bir dönüm noktasıdır. Bu yaştaki bazı insanların immün yaşı 40 olabilirken, başkalarınınki 80'e çıkabiliyor. Koronavirüsten kaçınmak için uzun uzadıya elimizi yıkıyoruz, dirseğimizin içine hapşırıyoruz, yüzümüze dokunmamaya çalışıyoruz, kuşkulu durumlarda kendi kendimize karantina uyguluyoruz. Bütün bunlar yerinde önlemler. Ne var ki COVID-19 ile sizin aranızdaki ilişkiyi belirleyen en önemli etmen bağışıklık sisteminiz. Biliyoruz ki bağışıklık sistemi bizler yaşlandıkça zayıflar. İşte bu yüzden 70 yaş üstündeki insanlar en riskli grup olarak öne çıkıyor. Ancak biliyoruz ki bağışıklığın sağlamlığı söz konusu olduğunda yaş yalnızca bir rakamdır. Bazılarımızın bağışıklık sistemleri kendilerinden daha genç veya yaşlı olabiliyor. Technion-İsrael Teknoloji Enstitüsü'nden immünolog Shai-Shen-Orr, bağışıklığı gençleştirmeninin mümkün olduğunu söylüyor. Bugünkü korona tehdidini atlatsak bile er veya geç yeni bir salgın başgösterebilir ve ayrıca her gün biraz daha yaşlandığımızı da hesaba katmak gerek. İmmmunoloji konusunda eğitim alanlar çok iyi bilirler ki bu sistem insanın kafasını karıştıracak kadar karmaşık. Bilim insanları bağışıklığın insan vücudundaki en karmaşık sistemler sıralamasında ikinci olduğunu söylüyor. Yüzlerce hücre tipinden oluştuğu yetmiyormuş gibi, bir de 8000 gen tarafından kontrol edilen sinyal gönderen moleküllerden oluşuyor. Bunların kurduğu iletişim ağının nasıl çalıştığı da henüz tam çözülebilmiş değil. Neyse ki immünolojideki son gelişmelerden yararlanabilmek için bu çetrefilli yapıyı çözmüş olmak gerekmiyor. Yine ucundan kenarından bilgi sahibi olmak gerekiyor. 60 yaş altındaysanız, sağlığınız yerindeyse ve kötü alışkanlıklarınız yoksa bağışıklık sisteminiz büyük bir olasılıkla aralarında koronavirüsün de olduğu pek çok patojenle başedebilecek kadar sağlıklıdır. Kötü haber ise bizler yaşlandıkça bağışıklığın da zaman içinde bozulmasıdır. İmmünosenesans olarak bilinen immün yaşlanma insanların sağlığını etkilemeye 60'lı yıllarda başlar. Ve bu sınırdan sonra insanların hastalıklara karşı savunma potansiyeli düşer. Örneğin kışları ortaya çıkan tipik bir grip salgınlarında 65 yaşının altında çok az sayıda insan hastane bakımı gerektirecek kadar hastalanır. 65-74 yaş aralığında bu hastalığa yakalananların %20'si hastaneye kaldırılır, fakat çok azı yaşamını yitirir. Fakat 75 yaşının üzerindekilerin yarısı hastaneye bakımına gereksinim duyar; %30-40'ı ölür. Sağ kalanların pek çoğu hiçbir zaman tamamen iyileşemez. Birmingham Üniversitesi'nden Janet Lord, mevsimsel gribe özgü hastaneye yatma ve ölüm oranlarının koronavirüste de geçerli olduğunu söylüyor. Ancak Lord'a göre sıradan grip virüsü ile koronavirüs arasındaki esas farkı immün yaşlanma yaratıyor. Pek çoklarına göre immün yaşlanma çok uzak bir tehdit olarak görülse de , aslında hepimizi ilgilendiren bir konu. İmmün sistemdeki düşüş inanılmayacak kadar erken evrede, ergenlikte başlar ve yaşam tarzı ile ilgili fafaktörlere bağlı olarak hızlanır. Özellikle sigara içenlerin ve obezlerin bağışıklık yaşları kronolojik yaşlarından yaşlıdır. Hareketsiz bir yaşam da diğer bir risk faktörüdür. Bu görüş immün yaş adı verilen yeni bir kavramın doğmasına yol açıyor. Bu, biyolojik yaşa benzer. Aşamalı olarak genlere eklenen kimyasal birikimler, kaç yıl yaşamış olduğunuzdan bağımsız olarak, yaşlanmanın hangi evresinde olduğunuzu belirler. Biyolojik yaş ile kronolojik yaş genellikle kolkola ilerlese de, bazı durumlarda aralarında 20 yıl kadar fark olabiliyor. Biyolojik yaş her zaman ileri doğru yol almaz, geriye doğru da gidebilir. Bu, aynı zamanda immün yaşta da geçerlidir. İmmün yaşınızı bilmenizin ne faydası vardır? Bir kere doktorunuz belirli bir hastalıktan ne kadar etkileneceğiniz konusunda tahminde bulunabilir. Ayrıca bağışıklık sistemimizi korumamızı ve güçlendirmemizi de sağlar. Son yıllara kadar immün yaşı ölçmek mümkün değildi. Ancak geçen yıl Stanford Üniversitesi'nden Mark Davis ve Shen-Orr multiomik adını verdikleri bir yaklaşım ile bunu ortaya çıkartacaklarını öne sürdüler. Multiomik yaklaşımında kişinin genomu, immun sistemi ve protein işlevleri bütün olarak ele alınır. Bu iki bilim insanı 9 yıl boyunca takip ettikleri deneklerden toplanan veriler ışığında, insan immün sisteminin öngörülebilir bir eğri çizdiğini keşfettiler. Shen-Orr'a göre bu yöntemle ölüme yol açan tüm nedenleri öngörmek mümkün. Halihazırda bu çok yeni yaklaşım ve ticari olarak herhangi bir test henüz mevcut değil. Şu anda immün yaşınızı öğrenmenin en kestirme yolu biyolojik yaşınızı ölçtürmeniz. Zira bu ikisi arasında kabaca bir korelasyon bulunuyor. İmmün yaşınızı düşürmek için kaç yaşında olduğunu öğrenmek gerekli değil. Şu anda piyasalarda bulunan çok sayıda yaşlanma önleyici ilaç ve strateji bu hedefe ulaşmanıza yardımcı oluyor. İmmün yaşı düşürmenin en kestirme yolu bağışıklığın temel hücreleri olan nötrofil ve T-hücrelerini gençleştirmek. İlk savunma hattında ilk zayıflama: İmmün hücreler yaşlandıkça sorun çıkartmaya başlar ve bunların başında nötrofiller gelir. Bu akyuvarlar, vücudun ilk savunma hattını oluştururlar. Bunlar sınır bekçileridir ve kan dolaşımında sürekli gezinerek zararlı bakterileri kovalarlar. Biz yaşlandıkça nötrofiller görevlerini layıkıyla yapamazlar. Enflamasyona zemin hazırlamaları da çabasıdır. Lord, nötrofilleri hizaya sokmanın bir yolunun da kolesterol düşürücü statinler olduğunu ileri sürüyor. Bağışıklığı güçlendirmek için statin kullanılmasını önermek için henüz erken diye konuşan Lord, Bunun için elimizde geniş kapsamlı deneylerden alınmış veriler yok. Ayrıca statinlerin ciddi yan etkilerinin olduğunu da unutmamak gerekiyor diyor. T Hücreleri ve E Vitamini: T hücreleri yaşlandıkça içlerindeki sinyal gönderen yolaklar yolunu şaşırır ve enflamasyona yol açar. Boston'daki Tufts Üniversitesi'nden beslenme immünoloğu Doyong Wu, T-hücrelerinin yarattığı hasarın E vitamini ile giderilebileceğini ileri sürüyor. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalar E vitaminin toksik olduğunu ortaya çıkartmıştı. Wu, bu durumun ancak vitamininin gerekli olan miktarın iki katı tüketilmesiyle bağlantılı olduğunu iddia ediyor. Daha geniş kapsamlı bir araştırma henüz sürmekte, ancak Wu 65 yaş üzerindekilerin günde 200 IU E vitamini alarak immün sistemlerini gençleştirebileceklerini söylüyor. D Vitamini: İmmün sistemi güçlendiren bir diğer destek de D vitamini. Özellikle kuzey enlemlerde yaşayanların 1000-2000 IU D vitamini almalarının üst solunum yolu enfeksiyonlarını önleyeceğini söyleyen Wu, bu dozun aşılmasının yarardan çok zarar vereceğine dikkat çekiyor. Çinko da viral enfeksiyonlarda bağışıklığı güçlendiren bir destek. Ancak uzmanlar çinkonun yarar sağlaması için uygun dozun çok kritik olduğunu, aşırı doz alındığında bağışıklığn baskılandığını söylüyor. Bağışıklık hücreleri dışında yaşlandıkça bağışıklığın zayıflamasının altında yaşamsal bir organ olan timus bezi yatıyor. Bu organ göğüs kemiğinin hemen altında ve kalp şeklindedir; T-hücreleri bu organda olgunlaştıktan sonra kan dolaşımına karışır. Çocukluk çağında son derece aktif olan timus, yaş ile birlikte küçülmeye başlar. Ergenlikten sonra her yıl yılda %3 oranında küçülür. Orta yaşlara gelindiğinde hemen hemen yok olmuş ve T-hücre sayısı dibe vurmuştur. Bu da yeni patojenlerle mücadalede vücudu savunmasız bırakır. Anti-ageing çalışmalarında üzerinde en fazla durulan aday timus bezidir. 2018 yılında Lord ve meslektaşlarının yürüttüğü bir araştırmada, onlarca yıl sık sık bisiklete binen 55-79 yaşlarındaki kişilerin T-hücre miktarının kendilerinden çok daha genç kişilerdekinden farklı olmadığı ortaya çıktı. Ayrıca hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda da egzersizin timus bezininin yalnızca küçülmesini engellemediği, aynı zamanda bu gidişatı tersine çevirdiği görüldü. Bu deney daha insanlarda denenmiş değil. Özetle egzersiz timus bezini gençleştiriyor diyebiliriz. Sokağa çıkma yasağının uygulandığı şu günlerde de zor olsa da egzersiz yapmak zorundayız. Yediklerinizle bağlantılı olarak bağırsak florası da bağışıklığı güçlendirmenin başka bir yolu. Bilimsel olarak probiyotiklerin bağırsak florasını daha sağlıklı kıldığı biliniyor. Florası zayıf olanlara uygulanan dışkı nakli şu anda yararlı bir uygulama olarak kabul ediliyor. Sağlıklı bir beslenme tarzı floranızı da güçlendirir. Lif açısından zengin, fermente olmuş gıdalar çok yararlıdır. Bu arada beslenme tarzınızda yapacağınız bazı değişiklikler de bağışıklığınızı güçlendirir. Örneğin gün içinde yalnızca 8 saat aralığında yemek yemek, 16 saat ağzınıza bir şey koymamak da mTOR adı verilen hücre içi sensörlerin doğru çalışmasını sağladığı için bağışıklığınız fayda görür. İmmünosenesans, bağışıklık sisteminin normal yaşlanma sürecinden aşamalı olarak bozulmasına karşılık gelir. Hem bir kişinin enfeksiyonlara cevap verme yeteneğini hem de belirli bir virüse veya bakteriye karşı veya aşı yoluyla yaşam boyu gelecekteki koruma oluşturabilmesini içerir. İmmün sistemin başlıca iki kolu vardır: Doğuştan gelen ve edinilmiş. Doğuştan gelen doğal bağışıklık, savunmanın ilk hattıdır; genel amaçlı nötrofil ve makrofaj gibi mikrop öldüren hücrelerle donanmıştır. Edinilmiş bağışıklık ise h-daha çok belirli bir hedefe yöneliktir ve daha yavaştır. Patojenlerle T-hücreleri, B-hücreleri ve antikorlar gibi hassas silahlardan yararlanarak mücadele ederler. Edinilmiş bağışıklık ayrıca bağışıklık belleği de oluşturur. Bu da belirli bir hastalığa ikinci kez yakalanmanızı önler. Bellek B-hücreleri denilen hücreler patojeni tanır ve hastalık bir kez daha saldırdığı zaman hızlı ve acımasız bir tepkiyi tetikler. Bazı virüsler özellikle grip virüsleri- bağışıklık belleğinden kaçmak için mutasyon geçirir. Koronavirüsün bunu yapıp yapamadığını bilmiyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bahar-yorgunlugu", "text": "Bahar yorgunluğu, mevsim geçişinden kaynaklanan ısı, ışık ve nem farklılığına vücudumuzun adapte olma süreci. Doğadaki hızlı değişime rağmen insanlarda enerji azlığı, halsizlik, isteksizlik, sabah yataktan kalkmakta zorlanma, gün içerisinde uyku isteği, kas, eklem ağrıları, baş ağrısı, yapılan işe konsantre olamama gibi belirtilerle kendini gösterir. Sağlıklı bireylerde bir hafta ile bir ay arasında değişebilecek adaptasyon ve normalleşme söz konusudur ki bu süreci kısaltmak mümkün. Hava sıcaklığının artması ile damarlarda genişleme, kan basıncında hafif düşme ve halsizlik gibi bulguların temelini oluşturur. Diğer bir yandan sıcaklık artışı suların daha fazla buharlaşması ve ortamdaki nem oranının artması ile sonuçlanır. Nemli ortamlarda insanlar kendilerini daha yorgun hisseder. Günlerin uzaması, güneş ışınlarının artması atmosferde iyon değişimine neden olur ki bu da bahar yorgunluğunun önemli sebeplerinden biridir. Tüm canlılar için olduğu gibi insanlar için de ancak doğayla uyum halinde bir sağlıklı yaşam kavramından söz etmek mümkündür. Doğadaki bu değişime adapte olabilmek, bahar yorgunluğuyla başa çıkmak için yapılması gereken ilk değişiklik beslenmede olmalıdır. Özellikle B ve C vitaminleri içeren besinler bol tüketilmeli, sıvı alımı artırılmalıdır. Fazlaca karbonhidrat ve yağ içeren öğünlerden kaçınılmalı, enerji verirken vücudun vitamin ve mineral ihtiyacını da karşılayabilecek besinler tüketilmelidir. Özellikle henüz büyüme çağında olan, ne yazık ki bu geçiş dönemine önemli sınavlar öncesi maruz kalan çocuklar için taze meyveler, kuruyemiş, kuru meyveler destekleyici, kolaylıkla da ara öğün olarak alınabilecek besinlerdir. Süt, yoğurt, kefir, taze meyve suları, renklendirici, koruyucu, aroma içermeyen doğal maden suları çocukların günlük beslenmesinde yer almalıdır. Kahvaltının her yaş için günün en vazgeçilmez öğünü olduğu unutulmamalıdır. Doğa, insanlar için gerekli besinleri, değişen mevsimlerdeki ihtiyaçlarımıza göre sunmaktadır. Bu yüzden mevsiminde doğal olarak yetiştirilen sebze ve meyve tüketmeye özen gösterilmelidir. Günlük 15 dakika süre ile dahi olsa açık havada yapılabilecek bir yürüyüş, egzersiz hem vücudumuzdaki kan dolaşımını, aldığımız oksijen miktarını artırarak daha zinde hissetmemizi sağlayacak hem de egzersiz sırasında salınan hormonlarla kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayacaktır. Düzenli ve kaliteli uyku bu dönemde yaşam kalitesini özellikle artıracaktır. Çok geç saatlerde uyumanın vücudun hormonal dengesini bozduğunu, bağışıklık sistemine zarar verdiğini hatırlamak gerekiyor. Halsizlik, yorgunluk, konsantrasyon sorunlarının öncelikli yakınmalar olduğu bahar geçişi döneminde uyku düzensizlikleri gün içersindeki dikkat dağınıklığını artıracaktır. Daha dinç uyanmamızı, gün içinde daha iyi hissetmemizi sağlayan, antioksidan özellikteki, uyku sırasında salınan bir hormon olan melatoninin aydınlıkta salınımının azaldığı, uyku sırasında olabildiğince ışıktan ve elektromanyetik alandan uzak kalabilmenin uyku kalitesini artırdığı bilinmektedir. Uyku öncesi en az bir saat bilgisayardan, televizyondan, elektronik cihazlardan uzak durmanın, çok yorucu çalışmalardan kaçınmanın kaliteli ve dinlendirici bir uyku için önemli olduğu hatırlanmalıdır. Bu anlamda belki kitaplar en iyi uyku aracı olabilir..."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bakteri-iceren-jel-yaralari-daha-cabuk-iyilestiriyor", "text": "Diyabet hastalarında yaralar daha geç iyileştiği gibi ayak tabanlarındaki kan dolaşımı da zayıftır. Yaralı cilde daha fazla oksijen girmesi, yeni kan damarlarının iyileşmesini uyararak yaranın daha çabuk iyileşmesini sağlayabilir. Bu düşünceden yola çıkan Çinli bilim insanları canlı bakteri içeren plaster geliştirdiler. Kırmızı ışık yansıtıldığında siyanobakteriler fotosentezle oksijen üretiyorlar, bu oksijen suda çözündüğünde çabucak cildin içine sızıyor. Farelerle gerçekleştirilen deneylerde bu tür tedavinin kronik yaraların iyileşmesini önemli ölçüde hızlandırdığı görüldü. Yöntem öte yandan cilt nakli başarısını da artırdı. Daha büyük hayvanlarla gerçekleştirilen deneylerin ardından klinik deneylerin başlaması bekleniyor. 'Jelli plasterle kronik yaralar da normal yaralar kadar hızlı iyileşiyor' diyor Nanjing Üniversitesi'nden Yiqiao Hu ve Jinhui Wu. Bugüne kadar gerçekleştirilen, gaz halindeki oksijenle yara tedavisi pek başarılı olmamıştı. Eskiden mavi alg olarak bilinen siyanobakteriler, aljinik asitten oluşan bir hidrojele aktarıldı. Yara bandı şeklindeki jel ciltteki yaranın üzerine kapatılıyor. Bir diyafram bakterilerin yaraya girmesi önlüyor. Bu jele kırımızı ışık yansıtıldığında (620-660 nm dalga boyunda) mikroplar, çözünmüş oksijen üretiyorlar. Bu oksijen gaz halindeki oksijene kıyasla, cilde yüz misli daha iyi nüfuz ediyor. Deneyler sırasında farelere uygulanan bu jel yöntemi sayesinde, diyabet yaraları 12 gün içinde iyileştiği gibi yeni kan damarlarının da oluştuğu tespit edildi. Öte yandan yeni tedavi yöntemi, istenmeyen bağışıklık reaksiyonuna neden olmadığı gibi başka yan etkiler de ortaya çıkmadı. Bakteri içeren plaster soğutucuda en az iki hafta dayanıyor. Kullanımı kolay olan plaster hayli hesaplı da. Araştırmacılar 9 santimetrekarelik bir jelin bir dolardan daha ucuz olduğunu söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bakteri-kaynakli-zaturre-kalbe-daha-zararli", "text": "Yeni bir araştırma, bakteri kaynaklı zatürrenin kalbe, virüs kaynaklı zatürreden daha çok zarar verdiğine işaret ediyor. Söz konusu çalışma kapsamında araştırmacılar kendilerine bakteri kaynaklı zatürre tanısı konan hastalarda kalp krizi, inme, ya da ölüm çekincesinin virüs kaynaklı zatürre tanısı konanlara kıyasla daha yüksek olduğuna tanık oldular. Araştırmadan elde edilen bulgular ABD Kalp Birliği'nin her yıl düzenlediği bilimsel oturumlar kapsamında kamuya sunuldu. Akciğerlerdeki hava keseciklerinde meydana gelen yangıyla tanımlanan zatürre hastalığına hem bakteriler hem de virüsler yol açabiliyor. Bu son araştırmada ABD'nin Utah eyaletindeki bir hastanede 2007-2014 yılları arasında zatürre tanısı konan yaklaşık 4800 hastayla ilgili veriler gözden geçirildi. Bu hastaların yaklaşık %80'ine bakteri kaynaklı zatürre tanısı konduğuna tanık olan araştırmacılar daha sonra bu hastaların tanıyı izleyen 90 günle ilgili verilerini inceleyip kimlerin kalp krizi ya da inme geçirdiğini, kimlerde kalp yetmezliği yaşandığını ve kimlerin yaşamlarını yitirdiğini not ettiler. Araştırmacılar bakteri kaynaklı zatürre tanısı konan hastaların %34'ünde bu 90 günlük süre içinde ciddi kalp rahatsızlıklarının ortaya çıktığını, buna karşılık virüs kaynaklı zatürre hastalarında bu oranın %26 olduğunu gördüler. Araştırmayı yürüten Utah Intermountain Kalp Enstitüsü kalp ve damar hastalıkları uzmanlarından Dr. Joseph Brent Muhlestein'e göre, bakteri ile virüs kaynaklı zatürre arasındaki bu farklılık bir olasılıkla bakteri kaynaklı zatürrenin -kalp hastalıkları açısından bir çekince oluşturan- atardamarlarda yangılara çok daha yoğun biçimde yol açıyor olmasından kaynaklanıyor. Muhlestein, virüslerin hücrelere girip onlara zarar verdiklerine, oysa bakterilerin hücrelerin dışında kalıp kana zehirli maddeler saldıklarına dikkat çekiyor. Bu ikinci düzenek kanda çok daha yoğun yangılara neden oluyor ve bu da atardamar zarlarına zarar verebiliyor. Dahası, bakteri kaynaklı zatürreler çoğu zaman yüksek ateşe, kandaki yangı ile ilgili değerlerin daha yüksek düzeylerde olmasına ve akyuvarların sayısında artışa neden olur. Ancak öyle olmakla birlikte, bakteri ve virüs kaynaklı zatürrelerin belirtileri çok da büyük farklılıklar göstermez ve çoğu zaman uzmanlar hastalığın bakteri kaynaklı olduğu sanısıyla hastalara antibiyotik vermeye başlarlar. Daha önceki araştırmalar grip aşısı olan ve zatürre belirtileri gösteren kişilerde bir sonraki yıl içinde kalp krizi geçirme olasılığının, grip aşısı olmayanlara kıyasla daha düşük olduğunu ortaya koymuştu. Bu bulgudan yola çıkıldığında, Muhlestein -grip gibi- virüs kaynaklı hastalıkların kalp ve damar sağlığı açısından bakteri kaynaklı enfeksiyonlara kıyasla çok daha ciddi bir çekince yaratabileceğini düşündü. Ne var ki, bu son araştırma sonuçları çok farklı bir durumu gözler önüne seriyor. Muhlestein, Ne olursa olsun, hastalandığınızda bir hekime görünmeniz gerekir diyor. Nitekim araştırma, virüs kaynaklı zatürreye yakalanan kişilerde de kalple ilgili birtakım olumsuzlukların ortaya çıktığına, ancak bu tür olumsuzluklara bakteri kaynaklı zatürreye kıyasla daha az tanık olunduğuna işaret ediyor. Hastalığın virüs kaynaklı olduğunu düşünseler bile, doktorların yaşlı ve birtakım sağlık sorunları olan hastalara yine de antibiyotik vermelerini öneriyor. Bunun nedeni, söz konusu kişilerin bağışıklık sistemlerinin daha güçsüz olması ve buna bağlı olarak da zatürreye dönüşebilecek bakteriyel enfeksiyonlara daha kolay yakalanabilme olasılıkları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bakteriler-direnc-kazaniyor-antibiyotigin-etkisi-azaliyor", "text": "Koç Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü'nden Prof. Dr. Önder Ergönül'e antibiyotik direncinin ne olduğunu ve bugün ülkemizde ve dünyada ne gibi bir tehdit oluşturduğunu sorduk. Tarih boyunca bakterilere bağlı ölümler dünyanın en önemli sağlık sorunlarının başında geliyordu. Örneğin, antibiyotiklerin keşfinden önce zatürreden ölüm oranı %50 kadardı. Zatürre olan iki kişiden biri hayatını kaybediyordu. Penisilinlerin keşfiyle büyük bir devrim yaşandı ve ilk kez bilimsel yöntemlerle üretilmiş olan bir molekül sayesinde mikroorganizmaların yok edilmesi sağlandı. Bu sayede, artık enfeksiyonların tarihe karıştıkları düşünüldü ve tüm dünyada bir iyimserlik dönemi başladı. Ancak bu iyimserlik dönemi uzun sürmedi. Bir kaç yıl sonra, bakteriler penisiline karşı direnç geliştirdiler. İnsanlığın geliştirmiş olduğu antibiyotiklere karşı bakteriler boş durmadılar ve antibiyotikleri etkisizleştiren evrimsel bir dönüşüm yaşadılar. Daha sonra geliştirilen antibiyotiklere de, kullanılmalarından kısa süre sonra yine direnç gelişimi söz konusu oldu. Sonuç olarak, antibiyotik direnci, bakterilerin bu ilaçları etkisizleştirmesidir. En tehlikeli bakteriler ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye değişebilmektedir. Durumun en kötü olduğu yer, ülkemizin, Yunanistan ve İtalya'nın da içinde olduğu Güney Avrupa ülkeleridir. Durum son derece ciddidir, bu nedenle küresel tehdit olarak tanımlanmaktadır. Bazı bakteriler öylesine dirençli ki, artık hiç bir antibiyotik etki etmiyor. Elbette, parazitler ve virüslere karşı da direnç gelişebiliyor. O nedenle antibiyotik yerine parazitler, virüsler ve mantarları da kapsayacak şekilde antimikrobiyal dirençten söz ediyoruz. Virüslerde ve mantarlarda direnç gelişimi önemli bir sorun olmaya başladı. Öyle ki, HIV direnci pek çok ülkede önemli bir sorun oldu ve HIV'e karşı ilaçlar etkisiz kalmaya başladı. Bu nedenle tıpkı bakterilerde olduğu gibi, HIV içinde ilaçların direnç ve duyarlılık testleri yapılmaktadır. Bakteriler antibiyotiklerin baskısı altında evrime uğruyorlar, yani değişiyorlar. Her bir antibiyotiğin etki mekanizması farklı olduğu için, fizyolojilerindeki değişiklikler de farklı oluyor. Bu farklı mekanizmalar, enzim üreterek antibiyotik molekülünü parçalamak, antibiyotiğin hücre içine geçişini azaltmak, hücre içine girenleri dışarı atmak ya da etki ettiği yeri değişikliğe uğratmaktır. Bakteriler değişim için enerji harcasalar da, türlerinin devamını sağlamayı kazanıyorlar. Bu değişimi yapmak zorundalar, eğer yapamazlarsa yok olacaklar. Bakteri açısından bakarsak, bir varoluş mücadelesi veriyorlar. Elbette, mikroplar direnç kazanıyorlar. Mikropların bulaştığı ve hastalık yaptığı kişilerin kullandığı antibiyotikler de etkili olamıyorlar. Bu durumda ağır faturayı hasta olan kişiler ödüyorlar. Antibiyotikler çoğu kez gereksiz yere kullanılıyor. Çünkü toplumda yaygın olan enfeksiyonların çoğunda etkenler bakteriler değil, virüsler. Antibiyotiklerin virüslere karşı hiç bir etkisi yok. Örneğin üst solunum yolu enfeksiyonlarında en yaygın etkenler rhino virus ya da influenza'dır ve antibiyotikler etki etmezler. Ancak, bazen hastaların talepleri ve bazen de hekimlerin kararlı ve özenli davranmamaları sonucunda boş yere antibiyotik yazılabiliyor. Antibiyotik kullanımı nasıl düşürülebilir? Bakteriyal enfeksiyonun olup olmadığı veya varsa hangi tip bakteri olduğu hızlı ve kolay bir şekilde nasıl saptanabilir? Bu konuda çalışmalar var mı? Hazır kitler gibi.... Bu konuda çok çalışmalar var. Hızlı tanı kitleri önemli. Enfeksiyonun viral mi yoksa bakteriyel mi olduğu kısa sürede anlaşılabilirse, o zaman viral enfeksiyonlar için gereksiz yere antibiyotik kullanılmaz. Bu alanda son yıllarda DNA veya RNA saptanmasına yönelik hızlı ve kapsamlı tanı kitleri kullanılıyor. Bugünlerde biraz pahalı olsalar da, zamanla alternatiflerin üretilmesiyle ucuzlayacaklardır. Hızlı tanı kitleri kullanılamıyorsa, yine de temel testlerden tam kan sayımı, C reaktif protein gibi testler yapılarak daha objektif kararlar almak mümkün. Hekimlerin tanı koyarken karar alma süreçlerini gözden geçirmeleri gerekiyor. Tıp fakültelerinden başlayarak her aşamada hekimlerin eğitimi çok önemli. Evet. Antibiyotikler sadece insanlar için kullanılmıyor. Hayvanların gelişimini hızlandırmak için antibiyotikler büyüme hormonu gibi kullanılıyorlar. Bakterilerin neden oldukları enfeksiyon hastalıkları genellikle akut seyirlidirler, yani kısa sürelidirler. Oysa enfeksiyon hastalıkları dışında, kanserler, romatizmal hastalıkları ve kalp hastalıkları gibi hastalıklar kroniktirler, ömür boyu sürebilirler. Bu nedenle çok daha büyük bir pazar payına sahiptirler. Ayrıca kanser hastaları çaresizlikten dolayı, mucize gibi sunulan ilaçlara daha çok para ödemeye hazır bir psikoloji de olabiliyorlar. İlaç şirketleri, ancak merkezi sağlık otoriteleri tarafından antibiyotik üretimine teşvik edilebilirler. Son yıllarda araştırma merkezlerinin bir araya gelerek antibiyotik üretmek üzere konsorsiyum oluşturduklarını görüyoruz. Antibiyotiklere direnç gelişmesi nedeniyle aşıların kullanımı önem kazanmaktadır. Aslında pek çok enfeksiyon hastalığına karşı aşı üretilebilir. Son zamanlarda yaygınlaşan zatürre aşıları bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Zatürre aşılarının kullanımı sayesinde, zatürre hastalarının sayısı ve zatürreye bağlı ölümler azalmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bas-dusmanimiz-seker-mi-yag-mi", "text": "Britanya'da şekerli içeceklerden ek vergi alınması yönündeki uygulamanın yürürlüğe girmesinin ardından Fransa, Meksika ve Finlandiya gibi kimi başka ülkelerde de benzer bir uygulamaya gidildi. Bu ülkede kimi şekerli içecek üreticileri de ek vergi ödememek için ürünlerinde şeker yerine tatlandırıcılardan yararlanma yoluna gittiler. Ancak bu yolu izleyen şirketler de internet üzerinden şimşekleri üzerlerine çektiler. Ne var ki, Britanya'da şekere karşı verilen savaşım bununla sınırlı değil. Şimdilerde tıp uzmanlarından oluşan bir grup, çikolata, şekerleme, kek ve kurabiye gibi şekerli yiyeceklerden de ek bir vergi alınması gerektiğini öne sürüyorlar. Şekerli içeceklerin vücut glikozuna katkısı, tatlı atıştırmalıklardan iki kat fazla olduğundan, Londra Tropikal Tıp Okulu'ndan beslenme uzmanı Richard Smith ve arkadaşları şekerli atıştırmalıklara uygulanacak bir ek verginin bu ürünlerin tüketiminde çok daha büyük bir düşüşe yol açacağına inanıyorlar. Beslenme düzenimizde aşırı miktarda şekere yer verilmesi günümüzde giderek yaygınlık kazanan kilo alma eğiliminin olası tek nedeni değil. Genelde işlenmiş yiyeceklerin tüketimi, aşırı yağlı yemeklerle beslenmek ve hareketsiz bir yaşam tarzı da kalori alımına katkı sağlıyor. Uzmanlar, tek bir besin grubuna odaklanılıp buna yasaklar ve vergilerin uygulandığı bu süreçte gerçek hedefin göz ardı ediliyor olabileceğine dikkat çekiyor; okullarda yemek pişirme dersleri verilmesinin, öğrencilerin spor yapmaya özendirilmelerinin, ya da kentlerde insanların bisiklete binmelerini ve yürüyüş yapmalarına olanak tanıyacak koşulların yaratılmasının çok daha olumlu sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyorlar. Beslenme konusundaki araştırmaların büyük bir çoğunluğu, gözlemsel çalışmalardan oluşuyor. Bunlar deneklerin yalnızca yediklerinin kayda geçirildiği ve bu yüzden de önyargılara son derece açık olan araştırmalar. Bu nedenle beslenme konusundaki önerilerin zaman içinde sürekli değişmesi hiç de şaşırtıcı değil. Yıllar boyunca beslenmemizde en büyük düşmanı yağlar, özellikle de kırmızı et ve süt ürünlerinin içerdiği doymuş yağlar oldu. Hayvansal besin ürünlerinin içerdiği yağlı bir madde olan kolesterole şeytan gözüyle bakıldı. Yumurta neredeyse yasaklı bir besine dönüştü. Oysa besinlerdeki kolesterolün kandaki kolesterol düzeylerini pek etkilemese bile, doymuş yağların etkilediği artık biliniyor. Yumurta artık aklandı ve yeniden yaşamımıza girdi. Benzer biçimde, insanlara bir aralar tereyağının yerine bitkisel yağlar tüketmeleri önerildi. Onca yıl ekmeklerimize sürdüğümüz bitkisel yağlar ve işlenmiş unlu ürünler kalp ve damarlar için doymuş yağlardan da beter bir etki yarattığı artık bilinen trans yağlardan oluşuyordu. Şimdilerde bu tür ürünlerin büyük bir bölümünde trans yağların azaltılması yönünde birtakım değişikliklere gidildi, ama insan en başından beri tereyağına bağlı kalınsaydı daha mı iyi olurdu diye düşünmeden de edemiyor. Günümüzde şeker, toplumun baş düşmanı olarak, yağları tahtından indirmiş gibi görünüyor. Ancak geçmişteki geriye çark etmeler düşünüldüğünde, somut bilimsel kanıtlara ulaşılmadığı sürece, hükümetlerin insanların yeme alışkanlıklarını yeniden biçimlendirirken biraz daha özenli davranmaları gerekiyor. En azından, şekerin azaltılması yönünde daha geniş kapsamlı önlemlere gidilmeden önce şekere ek vergi uygulamasının sonuçlarını beklemekte yarar var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/basagrilari-d-vitamini-eksikligi-ile-baglantili-olabilir", "text": "Scientific Reports dergisinde yayımlanan araştırmada, kendilerinden kan örnekleri alınan ve baş ağrılarının yaşanma sıklığıyla ilgili birtakım soruları yanıtlayan 42- 60 yaşlar arasındaki yaklaşık 2600 Finli erkekten toplanan veriler incelendi. Çalışmaya katılan denekler, kalp hastalıkları açısından çekince oluşturabilecek unsurların incelendiği 1984-1989 yılları arasında yapılan daha önceki bir araştırmaya katılan deneklerden oluşuyordu. Bu son araştırmaya katılan erkeklerin yaklaşık yüzde 70'inin kandaki D vitamini düzeylerinin, genelde D vitamini eksikliğinin alt sınırı olarak kabul edilen, milimetre başına 20 nanogramın altında (litre başına 50 nanomol) olduğu görüldü. Düşük D vitamini düzeyleri özellikle de, daha kuzeyde yer alan ve bedenin D vitamini üretmesi için gerekli olan güneş ışınlarını yeterince almayan, Finlandiya ve öteki İskandinav ülkelerini yakından ilgilendiren bir durum. Sıklıkla-haftada en az bir kez- baş ağrısı çeken erkeklerde ortalama D vitamini düzeylerinin 38,3 nmol/L) olduğu görülürken, o denli sık baş ağrısı yaşamayanlarda 43,9 nmol/L olduğu görüldü. D vitamini düzeyleri en düşük olan erkeklerin ( 28,9 nmol/L'nin altında) sürekli baş ağrılarından yakınmaları, D vitamini düzeyleri en yüksek olanlara (55 nmol/L'nin üzerinde) kıyasla, yaklaşık iki kat daha yüksek bir olasılıktı. Araştırma, baş ağrılarının da aralarında yer aldığı, birtakım hastalık ve durumların daha sıklıkla yaşanmasının düşük D vitamini düzeyleriyle ilintili olabileceğine işaret eden ve sayıları giderek artan kanıtlara bir yenisini ekliyor. Araştırmacılar bu son çalışmanın D vitamini ile baş ağrıları arasındaki bağlantı konusunda bugüne dek gerçekleştirilmiş en geniş çaplı çalışmalardan biri olduğuna dikkat çekiyorlar. Ancak araştırma yalnızca belli bir dönemi içerdiğinden, bu bağlantıda düşük D vitamini düzeylerinin mi yoksa baş ağrılarının mı önce geldiği konusuna kesin bir açıklama getirmiyor. Araştırmacılar sıklıkla baş ağrısı çekenlerin açık alanlarda daha az zaman geçiriyor ve buna bağlı olarak da daha az miktarda güneş ışığı alıyor olabileceklerini belirtiyorlar. Gelgelelim, insanların genelde çok daha az güneş ışığı aldıkları Finlandiya için bu açıklamanın geçerli olması çok daha düşük bir olasılık. Dahası, araştırmaya yalnızca erkek denekler katıldığından, elde edilen bulguların kadınlar için geçerli olup olmadığı da henüz tam olarak bilinmiyor. Bu nedenle, sıklıkla yaşanan baş ağrılarının önüne geçilmesi ya da giderilmesinde D vitaminini destekleyici hapların yararlı olup olmayacağı konusunun açıklığa kavuşturulması amacıyla, gelecekte çok daha geniş kapsamlı çalışmaların yapılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bastirilmis-anilar-su-yuzune-cikartilabilir-mi", "text": "1980'lerin sonlarından 1990'ların başlarına dek uzanan zaman diliminde ABD bir panik dalgasının pençesindeydi. Çocukken suistimal edildiklerine inanan binlerce yetişkin, çok acı verdiği için bu anıları yıllarca bastırmıştı, fakat anılar birden bire ortaya çıkmaya başladı. Philadelphia merkezli kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan The False Memory Syndrome Foundation'a göre, söz konusu dönemde toplam 736 kişi bu tür bastırılmış anılarının yeniden su yüzüne çıkmasıyla birlikte yasal haklarının savunulması istemiyle mahkemeye başvurdu. 1990'ların sonlarında, ABD Federal Araştırma Bürosu ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılan sorgulamalar sonucunda, bu suistimal suçlamalarının büyük bir bölümünün asılsız olduğu kanıtlandı. Sarsıcı çocukluk anıları canlandığı için insanların mahkemelere başvurduğu ve adeta bir salgına dönüşen bu sürecin hızı da giderek kesildi. Ancak ruh bilim dünyasında anıların canlanması kavramı hiçbir zaman tümden yok olmadı. Nitekim, kısa süre önce yapılan bir araştırma klinik psikoloji konusunda uzmanlaşmış hekimlerin %76'sının anıların bastırılmasına inanmayı günümüzde de sürdürdüklerini ortaya koyuyor. İnsanların, savunma yöntemi olarak, yoğun kaygı ve üzüntüye yol açan sarsıcı bir olayı görmezden gelerek farkında olmadan bilinçdışına ittikleri görüşünü, 20. yüzyılın başlarında ilk ortaya atan kişi Sigmund Freud oldu. Ne var ki, Kanada Ontario Üniversitesi ruh bilimcilerinden Albert Katz, insanlarda böyle bir düzeneğin olduğu yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığına dikkat çekerek, Birtakım şeyleri unutabileceğimiz kuşkusuz. Ancak bu durum ille de insanların bilinçlerini kapamalarına yol açan etkin bir sürecin var olduğu anlamına gelmez\" diyor. İnsanların unutmalarına neden olan çok çeşitli unsurlar vardır. Sıklıkla akla getirilmeyen şeyler zamanla unutulup gider. İnsanlar, genellikle sıradan olayları da unutma eğillimindedir. Ancak Cornell Üniversitesi ruh bilim uzmanlarından Charles Brainerd, insanların bilerek ya da isteyerek de bir şeyleri unutabileceklerini belirtiyor. Bir araştırmada katılımcılardan kendilerine verilen bir dizi sözcüğü unutmaları istendiğinde deneklerin o sözcükleri unutma olasılıklarının çok daha yüksek olduğu görüldü. Ruh bilimde yönlendirilmiş unutma olarak da bilinen kasıtlı unutma, söz gelimi, insanların işlerin pek de yolunda gitmediği bir ilk buluşmayı kafalarından silip atmalarına yardımcı olabilmekle birlikte, gerçek anlamda duyguları örseleyici bir olayın bellekten silinip yok olmasını sağlamaz. Bunun insanların genelde acı veren ya da sıkıntı yaratan olayları akıllarında tutmayı yeğlemelerinin bir sonucu olduğuna dikkat çeken Brainerd, Belleğin temel yasalarından biri de budur\" diyor. Anıların canlanmasında belli bir gerçeklik payı olduğunu belirten Katz da, Anıların aradan yıllar geçmiş olsa bile, özellikle de bir görüntü, koku, ya da başka bir tetikleyici unsurla yeniden canlanmaları olasıdır. Ancak bu anılar yaşandıkları andaki gibi saf ve bozulmamış olarak geri gelmezler. Bellek, bir ses kayıt aygıtı gibi çalışmaz; son derece esnek ve akışkan bir yapıya sahip olduğundan, anımsadıklarımız çoğu zaman belli bir şeyin bölük pörçük parçaları olur ve ardından da bunlara kendi kafamıza göre birtakım ayrıntılar ekleriz diyor. 80'li ve 90'lı yıllarda gözde olan ve bastırılmış anılar adıyla bilinen anıların su yüzüne çıkarılması amacıyla uygulanan çok sayıda yöntem vardı. Brainerd, bu dönemde terapi uzmanlarının danışanlarıyla birlikte çocukluk fotoğraflarını gözden geçirdiklerini ve karakterleri suistimale uğramış olan kitaplar okuduklarını, uzmanların danışanların belli olaylarla ilgili anı ve duygularını su yüzüne çıkartmalarına yardımcı olduğuna inanılan hipnoz seansları ve güdümlenmiş görsellik alıştırmalarına katıldıklarını belirtiyor. Katz'a göre sözü edilen bu terapi yöntemleriyle ilgili sorun, insanları gerçekte hiç yaşamamış oldukları olaylarla ilgili anılar üretmeye özendiriyor olmasıydı. Bunun da nedeni insanların, kendilerine birtakım ipuçları ya da öneriler verildiğinde, hiç yaşanmamış sahte anılar üretmeye yatkın olmalarıydı. Örneğin bir araştırmada, katılımcılara üzerinde birtakım oynamalar yapılarak kendilerini sıcak hava balonlarında gösteren fotoğraflar gösterildiğinde, %50'sinin daha önce hiç ayak basmamış oldukları garip bir uçan aygıta bindiklerini anımsadıkları görüldü. Benzer biçimde, kitap, fotoğraf ve kimi başka güdümlenmiş görsellik uygulamaları da insanların hiç yaşamamış oldukları sömürü olaylarını anımsamalarına yol açıyordu. Tıpkı kendilerinin sıcak hava balonlarına bindiklerini kafalarında canlandıran araştırmanın katılımcılarında olduğu gibi, anı canlandırma seanslarına katılanlar da kafalarında canlandırdıkları dehşet verici olayları gerçekten yaşadıklarına inanıyorlardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bazi-bitki-caylari-akil-sagligini-tehdit-ediyor", "text": "Journal of Medical Case Reports dergisinde 15 Mayıs tarihinde yayınlanan bir makalede İtalya'da bir adamın, sarı kantaron tüketmesinin üzerine psikoz geçirdiği yani gerçeklik kavramını yitirdiği yazıldı. Doktorlar, adamın psikoz tedavisi görmesinin üzerine durumunun iyileştiğini söyledi. Hastayı tedavi eden İtalya AUSL Modena hastanesi doktorları, sarı kantaron bitkisinin tedavisel özellikleri olduğunun yüzyıllardır bilindiğini ve antidepresan etkisi yarattığına dair giderek daha fazla kanıt bulunduğunu belirtti. Ancak bitkinin reçetesiz olarak alınabilmesi, klinik yönetimini zorlaştırdığı gibi kontrolsüz kullanım da kişilerin zihinsel sağlığını riske atıyor. New York Amityville'deki South Oaks Hastanesi'nden psikolog Dr. Eugene Grudnikoff, sarı kantaronun kısa vadede depresyon belirtilerini geçirdiğine dair kanıtlar olsa da uzun vadede etkisinin bilinmediğini söylüyor. Sarı kantaron kullanan depresyon hastalarında daha az hastaneye kaldırılma, daha az intihar veya intihar girişimleri görüldüğü ya da bu kişilerin daha kaliteli bir yaşam sürdüğü kanıtlanmış değil. İtalya'da yaşanan söz konusu vakada 25 yaşında bir adam, iki arkadaşı tarafından hastaneye yatırıldı. Hastaneye yatmasından üç ay önce sürekli olarak güçsüz ve yorgun hissetmeye başlayan hasta, şiddetli bir karın ağrısı da çekmekteydi. Bitkin düşen hasta işini bırakmış, nihayet bir doktora gittiğinde midesinde birçok aşınma olduğu ve Helicobacter pylori denilen, mide ülserine sebep olan bir bakteri türü bulunduğu görülmüştü. Reçete ile verilen ilaçlarını almayı reddeden hasta, bitkisel yollara başvurarak sarı kantaron çayı içmeye başladı. Hasta, hastanelik olmadan önce günde dört fincan sarı kantaron içtiğini söyledi. Doktorlar, adamın psikoz geçirmesine çayın sebep olduğunun kesin olarak bilinmesinin imkansız olduğunu belirtse de gidişatında önemli bir rol oynamış olabileceğini ekliyor. Zira önceki araştırmalarda sarı kantaronda bulunan bazı bileşenlerin, insan vücudunda ruh halini düzenleyen bazı sistemleri etkileyebileceği ortaya çıkmıştı. Ayrıca 2004 yılında Human Psychopharmacology: Clinical & Experimental dergisinde yayınlanan birkaç vaka raporunda da bitkilerin psikozu ve diğer psikiyatrik belirtileri tetikleyebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bebeginizin-gelisim-sureci", "text": "1 . ayında bebek seslere ani tepkiler verir, günün yaklaşık çoğunu uykuda geçirir. Yüzünüzü ancak 1. ayın sonunda 20-25 cm mesafeden görebilir. 2. ayda sese tepki verir, size dikkatlice bakar, gülümser, anneyi tanır, 45 derece takip eder, kafasını dik tutabilir. 3. ayda anneyi iyice tanır, onu görünce sakinleşir, 45- 90 derece izler, mırıldanır, sesler çıkarır, poposunu yatarken kaldırabilir. 4. ayda bebeğiniz sizi 90-180 derece takip edebilir, oyuncaklarına uzanır, tutar, yarı dönebilir, ağlama dışında sesler çıkarır, poposunu yatarken kaldırabilir. 6. ayda destekli oturur, döner, uzanıp oyuncaklarıyla oynar, ayaklarına uzanabilir, emekleme hazırlığı yapabilir. 7. ayda genelde bebekler desteksiz oturabilirler. 9. ayda iki elinde oyuncak tutup transfer edebilir, emekler, kaşık tutabilir, tutunarak ayağa kalkabilir. 12. ayda emekler, kaşık tutar, ayağa kalkar ve sıralar. 15. ayda tek başına yürür, merdivenleri tırmanır, parmaklarıyla yemek yer, basit emirleri anlar, 3-6 kelime söyleyebilir. 18. ayda tek başına yürür, sandalyede oturabilir, 4-10 kelime söyler, topa vurabilir, kaşık kullanabilir. 2. yaşta bebeğiniz yaklaşık 50-100 kelime söyler, 2 kelimelik cümleler kurar, vücut kısımlarını bilir, dengeli yürür, topa vurabilir, 7'li kule kurabilir, 4-5 parçalık puzzle yapabilir. Bebeğinizin anne karnında geçirdiği zaman dahil olmak üzere ilk 1000 gün çok önemlidir. Her geçen gün bunu gösteren yeni araştırmalar yapılmakta. Bebeğe bu ilk yıllarda verdiğimiz uyaranlar çok çok önemli. İlk 6 ay sadece anne sütü vermek, ilk 3 ay bebeğin her türlü ihtiyacını koşulsuz karşılamak, ağladığı her zaman bebeğinizi kucağınıza alıp, emzirip, onu rahatlatmak çok önemlidir. Bebeğiniz sizi emerken sizin yüz ifadenizi de emer. Bu yüzden emzirirken onunla göz teması kurmak, onunla sevgi dolu sözlerle konuşmak son derece önemlidir. Bebeğinizin gelişiminde onun ihtiyacını karşılamak, ek gıdalara 6. aydan sonra başlamak ve anne sütüne 2 yaş ve üstüne kadar devam etmek, bebeğinizin ayına ve yaşına uygun oyuncak ve materyallerle tanıştırıp onunla oynamak, aşılarını aksatmadan doktor kontrolünde yaptırmak, yeni güncel aşılar hakkında doktorunuza danışmak, ilk 1000 günde dikkat etmemiz gereken hususlardır. Bu yazı HBT'nin 96. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bebeklerde-uyku", "text": "Anne karnından çıkıp dünyaya adapte olmaya çalışan bir bebeğin uyum süreci içerisinde yaşadıkları ebeveynlerini de etkilemektedir. Birçok anne-baba, bebekleri yeterli uyuduğunda onunla ve günlük yapılması gerekenlerle daha kolay baş edebildiklerini söylerler. Bebeğin rahat ve huzurlu uyuyabilmesi, annenin doğum sonrasında iyileşebilmesine katkı sağlar. Bebekler zaman ayarı ile doğmadıkları için genellikle ilk dönemde düzensiz ve sık uyanma eğilimi içerisindedirler. Eğer bu süreci ebeveynler kendi rahat ettikleri şekle göre düzenlemeye çalışırlarsa, uyku düzeni ancak uzun bir zamanda oturabilir. Uyku, teşvik edilmesi gereken bir durumdur. Bebeğinizin ihtiyaçlarını takip ederken, aynı zamanda bunları teşvik edecek yöntemler de geliştirmeniz önerilir. Uyku öncesi ve uykudaki rutinler uyku düzeni için önemli unsurlardır. Uykunun düzenlenmesi aşamasında birçok teknik kullanıldığını görmekteyiz. Bazı kültürlerde anne, bebekle uyur. Hatta bu durum bebeğin gelişimine katkısı olan bir durum olarak da görülür. Bazı uyku öğretme tekniklerinde ise, bebeğin yanlız bırakılarak kendi kendine uyumayı öğrenmesi savunulur. Bu süreçte bebeğin ağlaması normal kabul edilir. Genellikle bu teknikler kısa sürede cevap veren tekniklerdir. Bebeği ile birlikte uyuyan ebeveynler aynı zamanda bundan keyif aldıklarını iletirler. Bütün gün görmedikleri bebekleriyle birlikte olmak için bunu bir fırsat olarak görürler. Aynı yatağı paylaşan tüm aile bireyleri sadece bebek için değil, kendi alışkanlıkları açısından da önemli bir değişiklik yapmışlardır. Sonuçları, ilerleyen zamanlarda bebeğin uykusunun bozulması, gece uykuya dalma veya gece uyanıp oyun oynamayı isteme ve bir türlü uykuya geçememe şeklinde yaşanabilir. Çünkü bebek, anne ve babasının yatağını onlarla birlikte olmak için bir fırsat yeri ve oyun alanı olarak algılar. Dolayısıyla uyku amacını kaybetmiş olur. Daha sık uyanır, daha sık emer veya gecenin bir yarısı uyanıp uzun bir süre uyumak istemez. Bu durumu düzeltmek oldukça zorlayıcı olup, ebeveyn ve bebek açısından da sancılı bir süreçtir. Bu duruma yol açmamak için aynı yatakta yatma durumuna fırsat vermemek gerekir. Bir başka uyku düzeni öğretme yöntemi de düzenli uykusu olmayan bebeklerin ağlatılarak uykuya geçirilmesidir. Birçok isimle formüle edilmiş, sanki değişik ve daha etkili bir yöntem gibi sunulan bu yöntem aslında bebeğin çaresiz olmayı öğrenmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Uyku bebekle annenin ayrı kaldığı bir süreçtir ve bebeğin bu duruma geçerken kendini güvende hissetmesi, sadece iyi uyuması için değil, anne ile kurduğu bağ açısından da önemlidir. Uyku rutinleri tamamlandıktan sonra bebeğin kendi odasında onun rahatlaması için anne tarafından yapılan son müdahalelerin sona ermesiyle birlikte uyku teşviğine başlanabilir. Annenin omzunda, dik pozisyonda hafif rahatlatıcı dokunuşlar sergilemek iyi olacaktır. Burada önemli olan, bebeğin uykuya anne memesinde veya kollarında geçmiş olmamasıdır. Uyku hali belirdiği anda yavaşça yatağa bırakılmalıdır. Eğer bebek uyanır ve dokunarak rahatlatmanız işe yaramazsa, mutlaka kucağınıza alıp, aynı işlemleri tekrarlayıp tekrar yatağına bırakmanız gerekir. Bu durumu birçok defa tekrar etmeniz de gerekebilir. Buradaki prensip, bebeğin ağlamamasıdır. Bebek annenin orada olduğunu ve onu uyutmak için teşvik ettiğini hissetmelidir. Tüm bunlarla meşgul olurken odanın şartları ve bebeğin değişen ihtiyaçları da göz önüne alınmalıdır. Örneğin burnu tıkalı ya da yeterince beslenmemiş bir bebeğin ihtiyaçları da farklı olacaktır. Uykuya geçerken başka bir ihtiyacının olmadığından da emin olmanız gerekir. Ayrıca bebek uykuya daldığı halde, siz odadan çıktıktan bir süre sonra uyanabilir. Bu, bebeğin anneyi kontrol etme uyanmasıdır. İlk uyanmada hemen yanına gidip, uykuya geçişini yine aynı yöntemle teşvik etmeniz önerilir. İyi bir uykunun iyi bir gelişim olduğu unutulmamalıdır. Bu yazı HBT'nin 122. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beden-ve-akil-sagligi-icin-domates", "text": "Domates, Türk mutfağının vazgeçilmezlerinden biridir; sıcak veya soğuk tüm yemeklerde, salatalarda ve içecek olarak kullanılır. İyi haber şu ki, domates yemeklere lezzet ve renk kattığı gibi sağlık için de çok faydalıdır. Domates, özellikle kalp ve damar sağlığı açısından çok önemli bir gıdadır. Pittsburg'daki Beslenme ve Diyetetik Akademisi sözcüsü Heather Mangieri, domatesin düşük kalorili olmasına rağmen (orta boy bir domates yaklaşık 25 kaloridir) besin değerinin oldukça yüksek olduğunu söylüyor. Domates çok sayıda vitamin, mineral, bitkisel gıda ve özellikle de domatese canlı kırmızı rengini veren karotenoid likopen bakımından çok zengin bir kaynaktır. Kuzey Amerikalılar uzun süre domatesten yeterince yararlanmazken, Güney Amerika ve Avrupa'da ise domates bol bol tüketiliyordu. Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya ve Şili topraklarında yetişen domates, 1500'lü yıllarda İspanyol istilacılar tarafından tüm dünyaya yayılmaya başladı. Domatesi Batılılarda ilk sahiplenenler İtalyanlardı. İtalya'daki domatesler, pomodoro ya da altın elma da denilen sarı veya turuncu renkli domateslerdir. Fransızlar ise domatese pomme d'amour yani aşk elması der. Domatesin meyve mi sebze mi olduğu sorusunun cevabı kime sorduğunuza bağlı olarak değişiyor. Bir botanikçiye sorarsanız domates, tek bir döllenmiş tohumdan geliştiği için küçük ve yumuşak meyveler kategorisine girer. Ancak bir aşçı veya Amerikalı siyasetçi için bu durum farklı olabilir. National Geographic'e göre 1886 yılında bir domates ithalatçısına karşı açılan vergi davasında Yüksek Mahkeme, domatesin sebze olduğu sonucuna varmıştı. Ayrıca Ancak domatesi sebze olarak düşünmemizin en önemli sebebi, tatlı ya da atıştırmalıklardan ziyade genellikle ana yemeklere yakıştırdığımız tuzlu tadıdır. Domatesin yüzlerce çeşidi bulunur. Dünya'nın En Sağlıklı Yiyecekleri veritabanına göre domatesler kırmızı, pembe, sarı, turuncu, yeşil, mor, kahverengi veya siyah renkli olabilir. En büyük domates türleri biftek domates ve beefmaster domateslerdir. Roma domatesi orta boyutta iken, cherry ve üzüm domatesleri küçük boyutludur. Mangieri, domateste yüksek oranda lif bulunduğunu ve önemli bir A, C ve B2 vitamini kaynağı olduğunu belirtiyor. Pharmacognosy Review'da yayınlanan bir makaleye göre bu vitaminler antioksidan görevi görerek serbest radikalleri etkisizleştirmekte ve oksidatif stresi durduruyor. Domateste karotenoidler gibi kronik hastalıkların önlenmesinde önemli rol oynayan bitkisel gıdaların da bulunduğunu belirten Mangieri, domates pişirildiğinde likopen miktarının da arttığını ekliyor. Domatesler aynı zamanda potasyum bakımından da oldukça zengin. Ortalama boyutta bir domateste yaklaşık 300 mg potasyum bulunur. Aynı şekilde bir fincan domates suyunda 534 miligram, yarım fincan domates sosunda ise 454 miligram potasyum bulunur. Potasyum, kalp sağlığının yanı sıra sinir ve kas fonksiyonlarımızın da doğru çalışması için son derece önemli. Kalp sağlığı: Likopenin kalp hastalıkları riskini azalttığı düşünülüyor. Current Medicinal Chemistry dergisinde yayınlanan likopenin kalp hastalıkları üzerindeki etkisi konusunda yapılmış çok sayıda araştırmanın incelendiği bir makalede, likopen ile düşük kalp hastalığı riski arasında pozitif bir ilişki bulunduğu ileri sürülüyor. Bunun sebebi muhtemelen, likopenin ve diğer bazı bitkisel besinlerin lipid peroksidasyonu düşürebilmesi. Lipid peroksidasyon, kandaki yağların oksijenden zarar görmesi ve bunun sonucunda kan damarlarının aşamalı olarak tıkanmasının tetiklenmesi anlamına geliyor. Likopenin aynı zamanda LDL kolesterolün ve trigliserid seviyelerinin de azalmasında etkili olduğu ileri sürülüyor. Journal of Nutrition dergisinde yayınlanan bir araştırma, beta karotenin orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde metabolik sendrom riskini azalttığını ileri sürüyor. Metabolik sendromda yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, aşırı kolesterol ve bel çevresinde aşırı yağlanma görülür. Metabolik sendrom genellikle kalp hastalıkları ve diyabet habercisi olarak görülür. Blood Coagulation Fibrinolysis dergisinde yayınlanan, 19 meyve ve 26 sebze üzerine yapılan bir araştırmaya göre domatesteki bitkisel besinler aynı zamanda aşırı trombosit kümeleşmesini de azaltarak istenmeyen pıhtılaşmaları ya da kan damarı tıkanıklıklarını da azaltıyor. Serbest radikalleri etkisizleştirir: Her ne kadar domateste bulunan bitkisel gıdaların ve vitaminlerin çoğunun antioksidan özelliği bulunsa da aralarında en çok göze çarpan şüphesiz likopendir. Archives of Biochemistry and Biophysics dergisinde yayınlanan bir deney tüpü araştırmasında, zararlı bir serbest radikal türünün etkisizleştirilmesinde en etkili karotenoidin likopen olduğu gözlemlendi. Bunun sebebi, likopenin eşsiz molekül şeklinin serbest radikalleri etkisizleştirmede önemli bir rol oynaması olabilir. Kemik sağlığı: Likopen, kemik sağlığını geliştirir ve osteoporoz gelişimini durdurur. Journal of Bone and Mineral Research dergisinde yayınlanan bir araştırmada, kanındaki likopen seviyesi daha yüksek olan katılımcılarda kalça veya omurga dışı kemiklerde çatlama riskinin daha az olduğu bulundu. Göz sağlığı: Domateslerde hem A vitamini, hem de sindirildiğinde A vitaminine dönüşen beta-karoten bulunur. Oregon Eyalet Üniversitesi Linus Pauling Enstitüsü'ndeki bilim insanlarına göre görme yetisi için elzem olduğu bilinen A vitamini, retinanın düzgün çalışması ve düşük ışıkta ya da renkli görme için de gereklidir. A vitamininin göz gelişimi için de faydası çoktur. Sindirim: Domateste yüksek oranda lif bulunduğunu belirten Mangieri, bir kase domatesin günlük lif ihtiyacımızın yaklaşık % 9'unu karşıladığını söylüyor. Bu da rahat bir sindirim, sağlıklı dışkı kütlesi ve düzenli tuvalete çıkma gibi faydalar sağlayarak bağırsak sağlığını korur. Mayo Clinic'e göre yüksek lifli beslenme düzeni hemoroit ve divertikülit riskini de azaltır. Deri: Domatesteki C ve A vitaminleri deri için çok faydalıdır. Oregon Eyalet Üniversitesi Linus Pauling Enstitüsü'ne göre C vitamini, cildinizin genç görünmesini ve yaraların iyileşmesini sağlayan kolajen üretimi için çok önemlidir. A vitamini ise yaşlanma önleyici cilt tedavilerinde yaygın olarak kullanılan retinoidlerin bir bileşenidir ve beta karoten, güneş yanıklarına karşı da faydalıdır. Kanser önleyici özellikleri: Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayımlanan 1999 tarihli bir incelemede domates ve likopenin prostat, akciğer, mide, pankreas, kolon, rektum, gırtlak, ağız boşluğu, göğüs ve rahim boynu kanseri riskinin azalmasıyla bağlantılı olduğu bulundu. En etkili bağlantı ise prostat, akciğer ve mide kanserlerinde görüldü. Prostat kanseri riskinin azalması ile domates arasındaki ilişki üzerine birçok araştırma yürütüldü. Örneğin Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayınlanan, yaklaşık 50.000'den fazla erkeğin katıldığı geniş kapsamlı bir araştırmada, domatesteki likopen ile prostat kanseri riski arasında ters bir ilişki bulunduğu ortaya çıktı: Likopen seviyesi en yüksek olan erkeklerde, düşük olanlara kıyasla prostat kanserine yakalanma riskinin %21 oranında daha az olduğu gözlendi. Beyin kanaması: Likopenin, en azından erkeklerde beyin kanaması riskini azalttığı görüldü. Neurology dergisinde yayınlanan ve 12 yıl süren bir araştırmaya göre kanlarındaki likopen seviyesi en yüksek olan orta yaşlı erkeklerde herhangi bir türde beyin kanaması riski %55 daha azdı. En sık görülen, kan pıhtısı bağlantılı beyin kanama riskinin ise bu kişilerde %59 daha az olduğu görüldü. Astım: Bazı dar kapsamlı araştırmalara göre domatesteki likopen, astım hastalarına da çok faydalı. Free Radical Research dergisinde yayınlanan bir araştırmada domates özünün akciğer iltihabını önlediği görüldü. Allergy dergisinde yayınlanan başka bir araştırmada ise bir hafta boyunca her gün alınan likopenin katılımcıların %55'inde egzersize bağlı astımı azalttığı görüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beden-yeterince-protein-almazsa-ne-olur", "text": "İştah aşırı derecede açılabilir, ama protein eksikliğinin yarattığı olumsuz etkilerin su yüzüne çıkması yıllar alabilir. Protein, kilo verme ve beslenme uzmanları arasında ateşli tartışmalara yol açan bir konu. Yakın zamanda yapılan araştırmaların bir bölümü bu makro besinin düzenli bir biçimde tüketilmesinin kişide tokluk duygusu yaratabileceğine ve bunun daha uzun süreli olabileceğine işaret ediyor. Bununla birlikte, uzmanlar bir insanın sağlıklı kalabilmesi için tam olarak ne kadar protein tüketmesi gerektiği konusunda henüz bir görüş birliğine varmış değil. Ancak uzmanların tümü sağlıklı kalabilmek için insan bedeninin protein kaynağı olan besinlerin içerdikleri amino asitlere gereksinim duyduğu görüşünde birleşiyor. İnsan bedeninin yiyeceklerle aldığı proteinlerden yararlanma biçimlerini araştıran Emory Üniversitesi tıp uzmanlarından Dr. Harold Franch, kalp çeperinden, kol ve bacak kemiklerini örten kaslara, çeşitli hücresel yapıların oluşmasında protein amino asitlerinin tuğla ve harç işlevi gördüklerine dikkat çekiyor. Franch, yeterince protein tüketilmediğinde bedendeki birtakım yapıların, gereksindiği amino asitleri alabilmek için parçalanmaya başlayacağını belirtiyor. Sistem, kendi kendini yok etme sürecini gelişigüzel bir biçimde yerine getirmiyor. Protein alımının sağlıklı yaşlanma üzerindeki etkilerini araştıran Purdue Üniversitesi beslenme bilimi uzmanlarından Wayne Campbell, Bedeniniz bir seçim yapmak zorunda kaldığında, kalbin ve kimi başka organların gereksindikleri amino asitleri iskelet kaslarından almaya başlar diyor. Campbell, iskelet kası kütlesindeki bu yitime yaş ilerledikçe herkeste tanık olunduğunu belirtiyor. Yaşlılığa bağlı kas yitimi olarak bilinen bu durum genellikle 40'lı yaşlarda ya da 50'li yaşların başlarında ortaya çıkıyor ve yaşamın sonuna dek durmaksızın sürüyor. Campbell, Bu durum fiziksel güçsüzlüğe, dengeleme ve nesneleri kaldırma konusunda güçlüklere ve zamanla da bedenin giderek daha kırılganlaşıp elden ayaktan kesilmesine neden oluyor diyor. Bedenin proteinden yoksun bırakılması durumunda yaşlılığa bağlı iskelet kası yitiminin daha da hızlanabileceğine dikkat çeken Campbell, Ancak bu durum kas yitiminin önüne geçmek için bol miktarda protein tüketmek gerektiği anlamına gelmiyor. Yeterli miktarda protein tüketmek ve bedeni çalıştırmak yaşa bağlı hücresel parçalanma sürecini yavaşlatabilen amino asit gereksinimini karşılıyor diye de ekliyor. Protein ile yaşlılık arasındaki karşılıklı etkileşimi Campbell ile birlikte araştıran Teksas Üniversitesi tıp uzmanlarından Douglas Paddon-Jones da sağlıklı kişilerde çok az protein tüketmenin sinsi birtakım etkileri olduğuna dikkat çekerek, Birçok şeyin hızla ters gitmeye başlayacağı yönünde bir görüş olsa bile, bir olasılıkla ilk anda herhangi bir terslik yaşanmayabilir diyor. Paddon-Jones, proteinden yoksun kalan bir bedeni dört bir yanını kanatlı karıncaların sardığı bir eve benzetmenin konuyu daha iyi kavramamıza yardımcı olabileceğine inanıyor. Evin temelleri sağlam bir biçimde atılmışsa, karıncaların verdiği zararların birtakım sorunlara yol açmasının daha uzun bir süre alabileceğini belirten Paddon-Jones, benzer biçimde, genç ve zinde olduğunuzda yetersiz protein alımının etkilerinin ortaya çıkmasının da çok daha uzun bir zaman alabileceğine dikkat çekiyor. Ancak bu etkiler ortaya çıktığında insanların çok daha özenli davranmak zorunda olduklarını dile getiriyor. Bu durumda bir zedelenme ya da hastalık söz konusu olduğunda bağışıklık sisteminizin bu tür olumsuzluklara tepki verme yeteneğinin azaldığına tanık olursunuz. Düşebilirsiniz ve kendinizi toparlama gücünden yoksun olduğunuzu fark edersiniz, ya da hastalandığınızda haftalarca yatağa çakılmak zorunda kalabilirsiniz diyor. Dışarıdan çok iyi görünen ancak her yanını karıncaların sarmış olduğu ev gibi, proteinden yoksun kalan bedenin de yıllar içinde giderek güçten düşeceğine, bu güçten düşmenin tam olarak nasıl yaşanacağının kişiye ve kişinin karşılaştığı olumsuzlukların türüne bağlı olarak farklılıklar göstereceğine dikkat çeken Paddon-Jones, Bu durum birtakım uyarıcı belirtilere dikkat etmekle giderilebilecek denli basit bir durum değildir diyor. Franch da bu görüşe katılıyor ve protein eksikliği konusunda kişinin kendi kendine tanı koymasının hiç de kolay olmayacağının altını çiziyor. Ancak uzmanlar kişinin bu gibi durumlardan herhangi biriyle karşılaşma olasılığının düşük olabileceği müjdesini de veriyorlar. Hemen hemen her türde hayvansal besinin -et, yumurta, tavuk, balık, süt ürünleri- bedenin gereksindiği amino asitler açısından eksiksiz birer kaynak oluşturduğuna parmak basan Paddon-Jones, bu besinlerle beslendiğiniz sürece kaygı duymanızı gerektirecek bir durum olmadığını belirtiyor. Veganlar ve hayvansal besinleri tüketmeyen başka topluluklar bile gereksindikleri amino asitlerin tümünü bitkisel kökenli besinlerden alabiliyorlar. Campbell, soya fasulyesi, fındık fıstık ve bezelyenin temel amino asitleri içeren son derece zengin besin kaynakları olduklarına dikkat çekiyor. Campbell, o türde kısıtlayıcı bir beslenme düzenine uymak zorundaysanız, 65 yaşın üzerinde iseniz, bebek bekliyor ya da emziriyorsanız, hastalıkla boğuşuyor ya da kendinizi fiziksel açıdan güçsüz hissediyorsanız-protein tüketimi konusunda doktorunuza ya da beslenme uzmanınıza danışmanızı öneriyor ve Gereksinim duyduğunuz tüm besinleri aldığınızdan emin olabilmeniz için gerçekte bir uzmanın size yol göstermesi gerekir diye de ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bel-cevresi-ile-saglik-arasindaki-iliski", "text": "Bel çevresi kaç santim olmalı? Kadınlar için 88 cm'i aşsın mı aşmasın mı? 88 santimetrelik bir bel çevresi sağlıklı olmanın gerçek bir göstergesi mi? Uzmanlar, tıpta temel alınan çoğu başka ilkelerde olduğu gibi, bu konuyla ilgili gerçeklerin de son derece kafa karıştırıcı olduğuna dikkat çekiyor. Küresel Obezliği Önleme Merkezi'nin yöneticisi ve Johns Hopkins Üniversitesi uluslararası sağlık uzmanlarından Dr. Bruce Y. Lee, Bu da daha büyük ölçekli birtakım çalışmalar sonucunda elde edilen ancak yüzde yüz bir kesinlik içermeyen bir değeri yansıtıyor. Bu durumda, bel çevresi 88 santimetre olan bir kişinin 89 santimetre olan birinden çok daha sağlıklı olduğu da söylenemez diyor. Lee'ye göre, bu türde genel kabul gören kurallar, binlerce kişinin imbikten geçirilmesi sonucunda elde edilen ve genellemelere dönüşen verileri temsil ediyor. Bel çevresiyle ilgili 88 santimetre ölçütü de A.B.D'de 16 yıl boyunca izlemeye alınan yaklaşık 45 bin kadından elde edilen verilere dayanıyor. 2008 yılında yayımlanan bu araştırma kapsamında bel çevresi 88 santimetreyi aşan kadınların kalp hastalıklarından ölme olasılıklarının, bel çevresi 71 santimetreden az olan kadınlara kıyasla iki kat daha yüksek olduğu görüldü. Araştırmacılar ayrıca bel çevresiyle ilgili değerleri en yüksek olan kadınların kanser ya da başka hastalıklara bağlı olarak yaşamlarını yitirme olasılıklarının da, en düşük değerlere sahip kadınlara kıyasla, daha yüksek olduğuna tanık oldular. Öyle ki, bel çevresi genişledikçe sağlıkla ilgili çekinceler de hızla artmaktaydı. Lee, abdominal obezite olarak da bilinen, bel çevresindeki aşırı miktarda yağ birikiminin tip 2 şeker hastalığı ve yüksek tansiyon ile de ilintili olduğunu belirtiyor. A.B.D Hastalıkları Denetleme ve Önleme Merkezi'ne göre, 20 yaşın üzerindeki kadınlarda ortalama bel kalınlığı 95 santimetre. Karın bölgesindeki yağlanmanın bedenin başka yerlerindeki yağlanmaya kıyasla sağlığı neden öylesine olumsuz etkilediği kesin olarak bilinmemekle birlikte, karındaki yağlanma gerçekten de farklı bir etki yaratıyor. Kimi bilim insanları bel çevresinde biriken yağ hücrelerinin hormonların olağan dengesini bozabileceğine, insülin duyarlılığı, kan şekeri ve kan basıncı gibi unsurları olumsuz yönde etkileyebileceğine inanıyorlar. Bu ve benzer başka araştırmalardan yola çıkan A.B.D. Kalp Birliği ve Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü gibi kurumlar sağlık açısından bel çevresinin kadınlarda 88, erkeklerde 102 santimetreyi geçmemesini öneriyorlar. Uluslararası Diyabet Vakfı, daha da ileri giderek, bel çevresiyle ilgili ölçütü Avrupalı kadınlar için 80, erkekler için de 94 santimetre olarak belirledi. Asyalı topluluklar için önerilen bel ölçülerinin daha da küçük olduğu, başka etnik topluluklarla ilgili olarak da henüz yeterince veri bulunmadığı belirtiliyor. Bu durumda, bel çevresi 93 santimetre olanlar telaşa kapılmalı mı? Minnesota Üniversitesi Obezliği Önleme Merkezi eş başkanı profesör Lisa Harnack'a göre, paniğe kapılmayı gerektirecek bir durum söz konusu olmayabilir. Harnack, gerçekte kalp hastalıkları ve tip 2 şeker hastalığıyla ilgili çok sayıda risk unsuru olduğuna, bel ölçüsünün bunlardan yalnızca birini oluşturduğuna dikkat çekiyor. Lee de bel çevresinin, tıpkı beden kitle indeksi gibi, sağlıkla ilgili çok sayıda ölçütten yalnızca birini oluşturduğunu, bu yüzden tek başına pek bir şey ifade etmeyeceğini belirtiyor. Tek başına ele alınan sağlıkla ilgili ölçütleri hastanın içinde bulunduğu kutudaki bir iğne deliğine benzeten Lee, bu ölçütlerden her birinin kişinin genel sağlığının yalnızca küçük bir parçasına ışık tutabildiğine dikkat çekiyor. Harnack ile Lee insanların fazla kilolu ve sağlıklı olabilecekleri gibi, zayıf ve sağlıksız da olabilecekleri görüşünde birleşiyor. Gel gelelim, genel kurala dönüş yaparak, bel çevresini önerilen ölçülere düşüren insanların genel sağlık durumlarında çok büyük bir olasılıkla olumlu değişiklikler meydana geleceğinin de altını çiziyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bellek-yetisini-sporla-guclendirmek-mumkun", "text": "Bilindiği gibi spor bedeni ve zihnimizi canlandırır. Peki bedensel hareket öğrendiklerimizi daha iyi aklımızda tutmamıza da yardımcı olabilir mi? İşte bu sorunun yanıtı arayan Nijmegen Üniversitesi'nden Guillen Fernandez ve ekibi, 72 katılımcıyla bir deney gerçekleştirdi. Katılımcılar 40 dakika içinde 90 resmi bir yerle ilişkilendirdikten sonra bunları akılda tutabilmek için çalışmış. Bir grup bu çalışmadan sonra hiç spor yapmazken, diğeri çalışmadan hemen sonra son grup ise dört saat aradan sonra 35 dakika kondisyon bisikletiyle antrenman yapmış. Katılımcılar 48 saat sonra yeniden laboratuvarda testten geçirilirken, beyin etkinlikleri de manyetik rezonans tomografisiyle takip edilmiş. Sonuç: Dört saat sonra antrenman yapanlar en iyi test sonucunu almışlar. Oysa çalışmadan hemen sonra kondisyon bisikleti kullananlarda antrenmanın olumlu etkisi görülmemiş. Hipokampusun etkinlik motiflerinde, sorunların yanıtlanması sırasında daha yüksek bir güvenirlik yansımış. Bu beyin bölgesi öğrenme ve bellek işlevlerinde önemli bir rol oynar. Sonuçlar öğrenmenin ardından yapılan sporun bellek yetisini gerçekten de güçlendirdiğini ortaya koydu. Sonuçlar, dört saatlik ara ve spor konseptinin hem eğitim de hem de klinik bakımda yararlı olabileceğini göstermesi açısından önemli. Sporun etkisini uzmanlar bedende doğal olarak bulunan kimyasal maddelere bağlıyor. Katekolamin olarak bilinen bu maddelere, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler de dahildir. Ayrıca katekolaminlerin spor esnasında daha fazla salgılandıkları da bilinmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/besin-degil-sanki-ilac-mantar", "text": "Yiyecek dünyasında sebze olarak tanımlanan mantarlar, teknik açıdan bitki sayılmazlar; mantar alemine aittirler. Ancak sebze olmadıkları halde besleyicilik açısından çok zengindirler. Bir beslenme düzeninin yeteri kadar vitamin ve mineral içermesini sağlama almak için farklı renklerde sebze ve meyve tüketmek gerekir. Öyle ki renksiz birçok besinin besleyici değerinin olmadığı düşünülür. Ancak genellikle beyaz renkli olan yenilebilen mantarlar, istisna oluşturuyor. Mantarlar gibi işlenmemiş yiyecekleri tüketmek obezite, diyabet ve kalp hastalıkları riskini azaltır. Ayrıca mantarlar cilde ve saçlara tazelik kazandırır; enerji verir ve kilo vermeye yardımcı olur. Kanser: Mantarlarda da tıpkı havuç, domates, yeşil ve kırmızıbiberler, balkabağı, taze fasulye ve kabakta olduğu gibi bol miktarda antioksidan bulunuyor. Antioksidanlar, insan vücudundaki hücrelere zarar vererek kansere yol açabilen serbest radikalleri yok eden kimyasallardır. Bunun dışında mantarda, birçok sebze ve meyvede bulunmayan selenyum minerali bulunur. Karaciğer enzimlerinin çalışmasında önemli bir rol oynayan selenyum, vücutta kansere sebep olabilecek bazı bileşenlerin zehirli etkisini ortadan kaldırmaya yarar. Aynı zamanda iltihabı önler ve tümor gelişme hızını azaltır. Mantarda bulunan D vitamini de hücrelerin büyüme düzenine yardımcı olarak kanser hücrelerinin gelişmesini durdurur. Yeni kesilmiş mantarların güneşte bekletilmesi D vitamini içeriklerini önemli ölçüde artırır. Mantarda bulunan folik asit de DNA sentezi ve onarımında önemli bir rol oynadığından DNA'daki mutasyonlardan dolayı oluşabilecek kanser hücrelerini önler. 2017 yılında Nutrition and Cancer dergisinde yayınlanan başka bir araştırmada, Asya kıtasında yaşayanların iyileştirici bir gücü olduğuna inandıkları maitake mantarlarının göğüs tümörlerini baskıladığı görüldü. Bunun dışında Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinde yayınlanan 2016 tarihli bir araştırmaya göre shiitake mantarında bulunan eritadenin bileşeninin kolesterolü ve diğer trigliseritleri işlemede karaciğere yardımcı olduğu görüldü. Diyabet: Yapılan araştırmalarda, Tip 1 diyabet hastası olan ve yüksek lif içerikli besinleri tüketen kişilerin kan şekeri seviyesinin düşük olduğu, Tip 2 diyabet hastalarındaysa kan şekerinin, lipidlerin ve insülin seviyesinin düzeldiği görüldü. Bir kase portobello mantarında, bir kase kızartılmış shiitake mantarında da yaklaşık 3 gram lif bulunuyor. Lif, sindirim sistemine yardımcı olduğu gibi kalp hastalıkları ve metabolik sendrom riskini de azaltıyor. Amerikalılar için Diyet Rehberi'nde kadınların günde 21 ila 25 gram arası, erkeklerin ise 30 ila 38 gram arası lif alması gerektiği belirtiliyor. Kalp sağlığı: Mantarda bulunan lif, potasyum ve C vitamini, kalp-damar sağlığını korur. Potasyum ve sodyum bir araya geldiğinde tansiyonu düzenler. İçerisinde yüksek oranda potasyum ve düşük oranda sodyum bulunan mantarın tüketilmesi tansiyonun düşürülmesini sağlar. Ayrıca her gün 3 gram beta glukan alınması kandaki kolesterolü %5 oranında düşürebiliyor. Shiitake mantarının özellikle kök bölgesi önemli bir beta glukan kaynağı. Bağışıklık sistemi: Selenyumun aynı zamanda katil T-hücrelerinin üretimini artırarak, bağışıklık sisteminin enfeksiyon tepkisini de geliştirdiği görüldü. Mantarların hücre duvarlarında bulunan beta glukan lifleri, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerine karşı savaşmasını sağladığı gibi tümor oluşumunu da engelliyor. Kilo yönetimi ve doygunluk: Yiyeceklerimizin içerdiği lif, sindirim sisteminde hacim artırıcı görevini üstlenerek kilo yönetiminde önemli bir rol oynuyor. Mantarların hücre duvarlarında beta glukanlar ve kitin olmak üzere iki tür diyet lifi bulunuyor. Bu diyet lifleri doyma hissini artırarak iştahı azaltıyor. Uzun süre tok hissetmeniz de daha az kalori almanızı sağlıyor. Besin içeriği Mantarların sodyum, yağ, kolesterol ve kalori oranı oldukça düşüktür ve genellikle fonksiyonel gıda olarak anılırlar. Besin profillerinin yanı sıra antioksidan ve faydalı diyet lifleri içerikleri sayesinde kronik hastalıkların önlenmesine de yardımcı olurlar. Her ne kadar birçok mantar türü bulunsa da genellikle şekilleri ve boyutları ne olursa olsun, içlerinde aynı besin maddelerinden yakın miktarlarda bulunur. Vitamin ve mineraller: Mantarlarda riboflavin (B2), folik asit (B9), tiyamin (B1), pantotenik asit (B5) ve niyasin (B3) gibi önemli oranda B vitamini bulunur. B vitamini vücudun besinlerden enerji almasını sağladığı gibi kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna da yardımcı olur. Birçok B vitaminin beyin sağlığı için de önemli olduğu biliniyor. Ayrıca hamile kadınların ceninin sağlıklı gelişmesi için folik asit almaları da öneriliyor. Mantar, hayvan kaynaklı olmayan yegane D vitamini deposudur. Her ne kadar süt ürünlerinde bol miktarda D vitamini bulunsa da hayvansal ürün tüketmemeye gayret eden veganlar için mantarlar önemli bir alternatiftir. Yine vegan beslenmede alınması zor olan selenyum, potasyum, bakır, demir ve fosfor gibi mineraller de mantarlarda bulunabiliyor. Mantarların hücre duvarlarında bulunan beta glukanlar üzerine son zamanlarda yoğunlaştırılan araştırmalarda beta glukanın insülin direncini ve kandaki kolesterol seviyesini iyileştirdiği, obezite riskini azaltırken bağışıklığı da güçlendirdiği görüldü. Aynı zamanda mantarlarda bulunan kolin de uyku sağlığı, kas hareketi, öğrenme ve hafıza gibi alanlarda da son derece fayda sağlıyor. Hücre zarı yapılarının oluşturulmasında yardımcı olan kolin, sinir uyarılarının aktarılmasında, yağ emiliminde ve kronik iltihabın azaltılmasında da fayda sağlar. Her ne kadar yaban mantarları birkaç yüzyıldan beri insanların belli başlı yiyecekleri arasında yer alsa da vahşi doğada bulunan mantarlar, zehirli mantarları ayırt edemeyen kişiler için tehlike oluşturabilir. İnsanlar için zehirli olan mantarların yenmesi ağır hastalıklara hatta bazen ölüme yol açabilir. Ayrıca yapılan araştırmalarda bazı yaban mantarlarında ağır metallerin ve zararlı kimyasalların bulunduğu görüldü. Bu gibi durumlardan kaçınmak için kültür mantarlarının tüketilmesi en sağlıklısıdır. Beta glukan tüketiminin çoğu insan için sağlıklı olduğu düşünülmektedir. Ancak bağışıklık sistemini uyaran beta glukanlar, eklem iltihabı, lupus, astım ve multiple skleroz gibi otoimmün hastalıklar için tehlike oluşturabilir. Yoğun miktarda beta glukan tüketiminin insanları nasıl etkilediği henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/besinlerle-bagisiklik-sistemini-covid-19a-karsi-guclendirmek", "text": "Koronavirüs hastalığı (COVID-19) salgını dünya çapında eşi görülmemiş zorluklar ve tehditler doğuruyor. Ne yazık ki, COVID-19 pozitif olarak tanı alanlar arasında yaşlı, zayıf ve komorbid bireylerin daha fazla risk altında olduğu bilinmektedir. Yaşlı bireylerin bu salgın sırasında güvenli ve sağlıklı kalabilmesi için önlemler almak daha da önemli hale gelir. El yıkama, hasta bireylerle temastan kaçınma ve iyi hijyen gibi günlük önleyici tedbirler, virüs, bakteri ve diğer patojenler için riskini azaltmada güçlü bir yol olmaktadır. Sağlıklı kalmanın en önemli yollarından biri bağışıklığı güçlendiren alışkanlıkları benimsemektir. Besinler veya ilaçlar yoluyla anti-enflamatuar strateji, Covid-19 yönetimi için uygun bir seçenektir. Yaşa bağlı mikro besin ögesi yetersizliğinin yanı sıra, bir bireyin beslenme durumu COVID-19 enfeksiyonu riskini, klinik seyrini ve sonuçlarını etkiler. Yetersiz beslenen bireyler mevcut riskler karşısında daha duyarlı hale gelmekte, bu nedenle bireylerin koronavirüs veya başka virüslere karşı daha dirençli olabilmeleri için çeşitli beslenme önerileri tavsiye edilmektedir. Bu öneriler kısaca 5 başlık altında toplamak mümkündür. Uzun süreli sağlıklı beslenme düzeni de dahil olmak üzere sağlıklı bir yaşam tarzını sürdürmek şimdi her zamankinden daha önemli olabilir. Bu, temel öneriyi sağlayan ve aynı zamanda kan şekerini ve vücut ağırlığını kontrol altında tutan bir beslenme düzeni de düşük karbonhidratlı yiyeceklerin seçimi ile mümkündür. Çalışmalar, obezite, diyabet ve yüksek tansiyon gibi kronik sağlık koşullarının enfeksiyon ve ölüm riskini artırabileceğini göstermiştir. Bireylerin diyetinde, tam tahıllardan zengin, düşük şekerli ve az yağlı yiyecekler olmalıdır. Böylelikle, genel sağlık durumları iyi yönde desteklenebilmektedir. İyi sağlık ve beslenmenin el ele gittiği kanıtlanmış bir gerçektir. Yaşlılar koronavirüse daha duyarlı olduklarından, belirli vitamin ve mineraller açısından zengin bir şekilde beslenmek virüslere karşı bağışıklık duvarı oluşturabilir. Günlük diyete beta-karoten, C ve E vitamini ve çinko bakımından zengin meyve ve sebzeleri dahil etmek önemli bir beslenme stratejisidir. Hiçbir yiyecek veya takviye koronavirüs gibi bir virüsü tedavi edemez ve hatta % 100 önleyemezken, bu süreçte bazı besinlerin bağışıklığı arttırmaya yardımcı olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Yaban mersini, bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olabilecek antioksidan özelliklere sahip olan antosiyanin adı verilen bir tür flavonoid içerir. Araştırmacılar, flavonoidler açısından zengin yiyeceklerle beslenenlerin, üst solunum yolu enfeksiyonu veya soğuk algınlığına yakalanma olasılığının, daha az olduğunu göstermiştir. Zerdeçal, içeriğinde bulunan kurkumin adlı bileşenden dolayı vücudun bağışıklık düzenleyici kapasitesini artırarak bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olmaktadır. Brokoli, önemli bir C vitamini kaynağıdır. Ayrıca içeriğinde bulunan sülforafan adlı bileşik sayesinde güçlü antioksidan etki gösterir. Enfeksiyonlarla savaşmanın anahtarı olan beyaz kan hücrelerinin üretimini arttırmaktadır. Tatlı patates, A vitaminine dönüştürülebilen ve bağışıklık sistemi ve bağırsak sağlığını desteklemeye yardımcı olan iyi bir beta-karoten kaynağıdır. Ispanak, yüksek folat, A vitamini, C vitamini, lif, magnezyum ve demir içeriği sayesinde süper besin olarak da bilinir. Ispanaktaki besin ögeleri bağışıklık fonksiyonunu arttırır ve vücutta hücre bölünmesi ve DNA onarımı için gerekli besinleri sağlar. Zencefil, anti-enflamatuar ve antioksidan özelliklere sahiptir. Enflamasyonu azaltmaya ve boğaz ağrısını azaltmaya yardımcı olabilmektedir. Sarımsak; antiviral, antifungal ve antibakteriyel özelliklere sahip olan allisin dahil olmak üzere çeşitli bileşikler içerir. Soğuk algınlığı ve grip mevsimi boyunca bağışıklık sistemini güçlendirir. Yeşil çay, etkili enfeksiyon savaşçıları olan polifenol adı verilen antioksidanlar içerir. Yağlı tohumlar, zengin bir E vitamini kaynağıdır. E vitamini diğer antioksidanlara benzer şekilde bağışıklığı destekler. Turunçgiller çok iyi bir C vitamini kaynağıdır. Enfeksiyonlarla savaşmanın anahtarı olan beyaz kan hücrelerinin üretimini arttırırlar. Mukoza zarlarını nemli tutmak ve soğuk algınlığı ve gribi daha da azaltabilmek için yaşlı bireylerin günlük 8-9 bardak su tüketmeleri önerilmektedir. Susama hissinin zayıf olması nedeniyle eğer yeterli su tüketimi sağlanamıyorsa, çorba, süt, yeşil çay, ev yapımı taze meyve suyu gibi besinler ek olarak tavsiye edilebilmektedir. C vitamininin çocuklar, yetişkinler ve yaşlılar için bağışıklığı kuvvetlendirici etkisinin olduğu kanıtlanmıştır. Portakal, kivi, çilek gibi meyveler C vitamini açısından zengindir ve diyetlerine dahil edilmelidir. Ayrıca, patlıcan, biber, pancar, ıspanak ve karnabahar gibi sebzelerin C vitamini açısından oldukça zengin olduğu ve bağışıklığı desteklediği bilinmektedir. Bazı araştırmalar, E vitamininin bağışıklık da dahil olmak üzere yaşlıların genel sağlığını korumak için hayati önem taşıdığını kanıtlamıştır. E vitamini, çeşitli enfeksiyonlardan, bakterilerden ve virüslerden koruyabilen güçlü bir antioksidandır. Günlük E vitamini gereksinmelerini karşılayabilmek için badem, fıstık ezmesi, ayçiçeği çekirdeği, fındık gibi yağlı tohumları diyete eklenmesi önemlidir. Bağışıklığı artıran bazı baharatlar arasında sarımsak, ginseng, kimyon, zerdeçal ve zencefil yer almaktadır. Yiyeceklerine ekleyerek veya çay şeklinde bireylerin diyetlerine dahil etmesi önerilmektedir. Baharatların, hem bağırsak sağlığı ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkı sağladığı, hem de yemeklerin lezzetini arttırmak için kullanıldığı bilinmektedir. Besinlerin bilinçli tüketimi ile sağlık etkilerinden faydalanmak mümkündür. Ancak, besinlerin koronavirüs enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılabileceği doğru bir düşünce olmayacaktır. Besinlerin bağışıklığı destekleyici ve genel sağlığa olumlu etkileri ile vücudun hastalıklara karşı direncini arttırıcı etkilerinden bahsedilebilir. Bu nedenle, sağlıklı ve dengeli beslenme bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. Gasmi A, ve ark. Individual risk management strategy and potential therapeutic options for the COVID-19 pandemic. Clin Immunol. 2020 Apr 7:108409. Wellman SN, Kamp JB. Nutrition in Aging. Krause's food & the nutrition care process. . 14th edition. St. Louis, Missouri: Elsevier. 2017; 831-833. Bu yazı HBT'nin 218. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beslenme-psikolojisi-nedir", "text": "Daha sağlıklı hisseder miyiz? Yediğimiz şeyler ile nasıl hissettiğimiz arasında çok güçlü bağlar var. Diyetisyenler bir süredir mutluluğu artıran besinler de dahil olmak üzere yiyecekler ile zihinsel sağlık arasındaki güçlü bir bağlantı olduğuna dikkat çekiyor. Beslenme psikolojisi olarak nitelendirilen bu alan sayısız bilimsel araştırma ile de destekleniyor. Bu nedenle artık bazı psikiyatristler çeşitli zihinsel sağlık sorunları için tedavi stratejilerinin bir parçası olarak beslenme düzeninden yararlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünyada 300 milyondan fazla kişide depresyon görülüyor. Yaşamı normal yaşam rotasından saptıran bu hastalık, Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne göre erkeklere kıyasla kadınlarda iki katı daha sıklıkla görülüyor. Araştırmalar çok uzun zamandan beri tipik bir Batı diyetinin, yani şekerli içecekler, rafine tahıllar, kızartılmış yiyecekler, işlenmiş et, yüksek yağlı süt ürünleri içeren bir beslenme düzeninin depresyon riskini artırdığını gösteriyor. International Journal of Environmental Research and Public Health dergisinde yayınlanan 2020 tarihli bir araştırma, beslenme düzeni ile depresyon arasındaki pozitif ve negatif bağlantılara dikkat çekiyor. Çiftlik ürünü olmayan somon balığı gibi gıdalardan alınan omega 3, avokado ya da natürel sızma zeytinyağından elde edilen tekli doymamış yağlar enflamasyon karşıtıdır. Bunlar depresyon riskini azalttığı gibi kandaki enflamasyon ölçümlerini de düşürür. Küçük taneli meyvelerde, fasulyede, turunçgillerde ve elmada bulunan flavonoidler gibi antioksidanlar depresyon eğilimini azaltır. Balık özellikle depresyona yatkın kadınlar için koruma sağlar. Söz konusu 2020 tarihli araştırmada haftada iki kere ya da daha fazla balık yiyen kadınların, iki haftada birden daha az miktarda balık tüketen kadınlara kıyasla depresyon riskinin %25 oranında daha düşük olduğu görüldü. Magnezyum, folik asit, çinko ve D, B12 ve B6 vitaminleri gibi bazı besin maddelerinin eksikliği de depresyon riskini artırabilir. Magnezyum fasulye, mercimek, bezelye ve nohut gibi bakliyatlarda, avokado, kabuklu yemişler, tohumlar, tam tahıllar ve bitter çikolatada bulunur. Folik asidi de bakliyatlardan, yeşil yapraklı sebzelerden, çiğ pancardan, turunçgillerden, kuşkonmazdan ve brokoliden elde edebilirsiniz. Çinko bakımından zengin besinlerin başında istiridye, fasulye, kabak çekirdeği ve kaju gelir. D vitamini somon, sardalya, yumurta ve morötesi ışığa maruz kalmış mantarlarda bulunsa da bu vitaminin sağlıklı bir seviyede bulunması için genellikle takviye vitamin alınması gerekir. B12 vitaminini hayvansal gıdalarda ve zenginleştirilmiş besin mayasında, B6 vitaminini ise nohut, patates, tatlı patates, muz, somon ve ton balığı gibi besinlerde bulabilirsiniz. Depresyondan korunmaya yönelik beslenme önerilerinin harfiyen uygulanmasının, özellikle de Akdeniz diyetine sadık kalmanın depresif belirtilerin ortaya çıkmasını önemli derecede azalttığı gözlemlendi. Bu beslenme düzeni sebze, meyve, balık, kabuklu yemişler, bakliyat ve zeytinyağı bakımından zengin olduğu gibi işlenmiş gıda tüketimini ciddi biçimde sınırlıyor. Bazı popülasyonlarda yalnızca daha fazla meyve ve sebze yemenin zihinsel sağlığı %19 ile %23 arasındaki bir oranda geliştirdiği görülmüştü. 10 yıl süren bir araştırmada, kadınların kafein içeren kahve tüketimini artırdıkça depresyon riskinin azaldığı gözlemlenmişti. Araştırmacılar bunu kahvenin psikolojik uyarıcı etkilerine bağlıyor. British Medical Journal Nutrition, Prevention & Health dergisinde yayınlanan başka bir 2020 tarihli araştırmaya göre, tek başına ya da prebiyotiklerle alınan probiyotikler depresyon belirtilerini azaltıyor. Bu ilişki, bağırsak-beyin ekseni olarak da bilinen, beyin ile bağırsaklarda yaşayan mikrop topluluğu olan mikrobiyom arasındaki ilişkiden kaynaklanıyor. Bağırsak mikroplarının türünde ve dengesindeki olumlu değişimlerin enflamasyonu azaltmaya, bağışıklık işlevini geliştirmeye ve ruh halini yükseltmeye yardımcı olduğu gözlemlendi. Besin/ruhsal durum bağlantısı göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Bir zihinsel sağlık sorunu nedeniyle tedavi görmüyor olsanız dahi beslenme stratejinizi iyileştirmek, kontrol altında tutmakta zorlandığımız stres ile çok daha etkili biçimde başa çıkmanızı sağlayabilir. Daha iyi bir zihinsel performans için daha sağlıklı bir beslenme tarzına geçtinizde fazla kilolarınızdan kurtulursunuz, bağışıklık sisteminiz güçlenir, kan şekeri, kolesterol, tansiyon gibi değerleriniz dengelenir ve hatta uykusuzluk sorunuzun ortadan kalkması gibi başka pozitif sonuçları da olabilir. Kişiselleştirilmiş beslenme psikolojisi hakkında daha sağlıklı bilgi edinmek için bir diyet uzmanına danışmanız gerekebilir. Her ne kadar diyetisyenler size herhangi bir zihinsel sağlık durumu konusunda teşhis koyamaz ya da tedavi öneremezse de doktorunuz ile işbirliği yaparak bazı gıdalar, besin maddeleri, yemek yeme düzenleri ve zihinsel sağlığınız arasındaki bağlantılar konusunda daha fazla bilgilenmenizi sağlayabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyin-farkindaligi-haftasi-kutlaniyor", "text": "Toplumda beyin ve sinir sistemi farkındalığını, sağlığını ve işlevselliğini geliştirme bilincini yaymayı amaç edinen Dünya Beyin Haftası, 13 - 19 Mart 2017 tarihlerinde kutlanmaya başlandı. Türkiye Beyin Araştırmaları ve Sinirbilimleri Derneği önderliğinde ve bazı üniversiteler ve yerel yönetimlerin desteği ile İzmir, İstanbul, Eskişehir, Manisa, Denizli, Antalya, Gaziantep, Trabzon, Mersin ve Konya gibi şehirlerde halka açık etkinlikler düzenleniyor. Beyin ve sinir sistemi farkındalığının, çoğul meslek ve bilimsel ardalan mensubu tarafından çok daha farklı boyutlara taşınması gerekiyor. Çünkü, beyin ve davranış, öğrenmenin ve eğitilebilirliğin sınırsızlığı ve açılımları, birey olma süreci, toplumsallaşma, demokratikleşme, insan hakları okur-yazarlığı, özgür irade, etik ve hukuk, estetik algı, dijitalleşme, sanatsal yaratıcılık ve üreticilik; ancak bunlarla birlikte, bilginin sınır tanımayan nitelik, nicelik ve hızı; ekosistemin olumsuz değişiklikleri, kararsız ve orantısız siyasal, toplumsal ve ekonomik olgular bağlamlarında da tartışılmaya ve çözümlenmeye muhtaç. Yani, yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz neredeyse her şey; kaza, düş kırıklığı, gerginlik, ağır sarsıntı yaşadığımız her deneyim ve ortam, beyin-beden sağlığımızı sürekli tehdit etmekte, ağır sonuçlarını kah iveğen , kah süreğen , kah bir veya birkaç kuşak sonrasında ortaya koyuyor. Çevre koşullarının ve yaşam biçimlerinin iyileştirilmesi, genetik kılavuzluğun yaygınlaştırılması, eşitsizliklerin azaltılmasıyla genel gönenç düzeyinin dengelenmesi, kaza, felaket, çatışma ve bağımlılık olgularının görece önlenebilmesi bile dünya genelinde beyin-beden sağlığının geliştirilmesi anlamına geliyor. Güvenilir beyin ve sinir sistemi sağlığı verilerine göre yaklaşık 280 milyon nüfuslu ABD'de ülkenin %19'u, nöropsikiyatrik hasta ve bunların 10 milyonu şiddetli depresyon, 16 milyonu şiddetli anksiyete, 15 milyonu ise tütün dışında madde bağımlısı. Yine ABD'deki nörolojik hastalık prevalansı ise, 3 milyon Alzheimer hastası, 2 milyon epilepsi, 1.8 milyon inme ile sonuçlanan beyin krizi, 1 milyon beyin ve omurilik travması, 750 bin erken gelişimsel bozukluklar ve 500 bin Parkinson hastası olarak bildirilmiş. Avrupa Beyin Konseyi'nin , 28 Avrupa ülkesindeki 466 milyon nüfusu kapsayan verilerine göre, nüfusun %27'si nöro-psikiyatrik hasta olarak kayıtlara geçmiş. Bu hastalarla ilgili doğrudan ve dolaylı sağlık harcamaları ile yol açtıkları ekonomik kayıp, yılda toplam 386 milyar Euro, kişi başına 828 Euro ediyor. Bunlara migren-dışı baş ağrıları ve nikotin bağımlılığı da eklendiğinde, ekonomik yük yılda 447 milyar Euro'yu buluyor. Bu derece güvenilir verilerin elde edilemediği Türkiye'de ise nöroloji ve psikiyatri uzmanları ve ilgili dernekler, rakamların pek farklı olmadığını bildiriyor. Beyin ve sinir sistemi farkındalığı, tüm insanların ürettiği kaynaklarla yürütülen bilimsel araştırmaların ve teknolojik yenileştirmelerin, sonuç, yenilgi veya kazanımlarının dünyadaki tüm halkların tüm kesimlerine de bilgilendirilme ve kendilerine hesap verilme yükümlülüğü getirmesi anlamında da çok önemli. Aynı zamanda bilim, uzmanlık ve meslek alanlarındaki yeni ve genç beyin gücünü de cezbetmek, özendirmek ve gereğince eğitilmesi için devlet, özel ve sivil kesimler nezdinde çaba göstermek de, bu haftanın temel hedefleri arasında."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyin-hikayeleri-sever", "text": "Hepimiz masallarla büyüdük, iyiyi, kötüyü, doğruyu yanlışı masallardan öğrendik. Büyüklerimizin anlattığı hikayeler hep ilgi çekici geldi, hiç bitmesin istedik. Sonra kitaplar en iyi dostumuz oldu. Ve filmler zamanla hayatımızın bir parçası haline geldi. Sinemayı sevdik, tiyatro oyunlarından etkilendik. Kişisel hikayelerimiz, başkaları hakkında konuştuklarımız ve hatta dedikodu, iletişimimizin büyük kısmını oluşturuyor. Bir hikaye dinlediğimiz zaman onu hızla geçmişteki deneyimlerle ilişkilendiriyoruz. Dinlediğimiz hikayeler kendimizi daha iyi anlamamızı sağlıyor, başkalarının hikayeleri bize en derindeki varlığımızı tanımada yardımcı oluyor. Hikayeler insanları bir araya getiriyor, onların birbirleri için empati duymalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini sağlıyor. Bu aslında hiç zor değil. Ancak hikaye anlatırken bilmemiz gereken önemli bir nokta; duygulara hitap eden hikayeler, rasyonel ve veri içerikli mesajlara kıyasla beynin daha fazla sayıda bölgesini etkiliyor. Öncelikle beynimizin bilgileri nasıl işlediğini hatırlamakta fayda var. Bize bir bilgi sunulduğunda, beynimizde iki temel bölge harekete geçiyor. Bunlar Wernicke ve Broca alanları. Beynimiz bu tip soyut anlatımlarla karşılaşınca sıkılıyor, yoruluyor ve aldığı bilgiyi etkili bir şekilde işleyemiyor. Ne yazık ki iş dünyası bunun gibi kurumsal mesajları çok seviyor. Kurumların çalışanlarına verdikleri mesajlarda genellikle mantık, bilgiler, veriler, oranlar, uzun cümleler ve kurumsal dil baskındır. Ancak nörobilim alanındaki son çalışmalar, mantıklı kararlar aldığımıza inandığımızda bile, aslında bilinçaltının etkisinde olduğumuzu ve duygularımızla karar verdiğimizi gösteriyor. Bu durumda, yani kararlarımızın çoğunun ardındaki neden mantığımızdan çok duygularımızsa, hikayeler, özellikle duygulara hitap eden hikayeler, bilginin paylaşılması, insanların bir nedenle ilişki kurması, empati yaratmak, motive etmek için en etkili araçlardır. Bunu okurken beynimizin hangi bölgeleri mi çalıştı? Neredeyse bütün beyin bölgeleri. Motor korteks , duyusal korteks ve serebellum , olfaktör korteks , görsel korteks , işitsel korteks , limbik sistem, insula . Veriler ve rakamlar beynin küçük bir alanını uyarırken, hikayeler ise renkli, zengin, üç boyutlu görüntüler ve duygusal yanıtlar oluşturacak şekilde beynin birlikte aktive olan birçok bölgesini çalıştırır. Princeton Profesöru Uri Hasson'a göre hikaye beyin bölgelerinin tümünü çalıştırmanın tek yoludur. Dinleyici böylelikle hikayeyi kendi deneyimleri ve düşünceleriyle birleştirerek içselleştirir. Hikayeyi okuduğumuz veya dinlediğimiz sırada, kısa bir süre için, hikayede geçenlerin aslında bizim başımızdan geçtiği hissine kapılırız. Her bir duyusal görüntü, ses, doku, renk, his ve duygu hikaye bizi içine çektikçe beynimizde birer tutunma noktası oluşturur ve biz özel bir çaba harcamadan dikkatimizi korumaya devam ederiz. Hikayelerin etkileyici gücünü uzun süredir bilmemize rağmen birçok kurum, çalışanlarıyla iletişim kurmak için sadece bilgilendirici olan ölü, soyut dili kullanmaya, ama bir yandan da çalışanlarıyla duygusal bağ kurmak istediklerini söylemeye devam ediyor. Kolayca anlaşılan, çaba göstermeden hatırlanabilen ikna edici mesajlar oluşturmak isteyen herkesin hikayelerin beynin tüm bölümlerini uyarmak için başlangıç noktası olduğunu ve duygulara hitap eden dilin ise yolun devamını oluşturduğunu bilmesi önemli. Dinleyicilerinizi ikna etmek istediğinizde hikayeleri ve metaforları kullanmamızın bir başka önemli nedeni de insanların gerçeklere dayalı bilgiyi işlemekte zorlanmaya eğilimi olmasıdır. Dayanak noktası olarak istatistiklerin, yüzdelerin ve bilgilerin verildiği bir sunum dinlediniz mi? Bu bilgiler verilirken, beyin analitik moda geçer ve kısa süre sonra kim demiş, veriler ne kadar geçerli ya da bunun karşıt savı nedir? gibi sorular sormaya başlarız. Çok fazla bilgi, diğerlerini ikna etmek istediğiniz durumlarda ters etki yaratabilir. Dinleyicilerin gerçek veriler ve argümanların kullanıldığı reklamlara kıyasla, hikaye şeklinde aktarılan verilere daha olumlu tepkiler verdiğini gösteren çok sayıda çalışma yapıldı. Mesajınızda ikna edici gerçekleri, verileri, rakamları tabii ki kullanın ancak bunları gerçek yaşamla bağdaştırmak ve dinleyicilerin zihninde tutunma noktaları oluşturmak üzere hikayelerle destekleyin. Hikayeniz ne kadar basit ise o kadar etkileyici ve akılda kalıcı olur. Roman okurken de, tıpkı rüya gördüğümüzdeki gibi, karşılaştığımız şeylerin harikuladeliği bazen bizi öylesine çarpar ki, nerede olduğumuzu unutur; tanık olduğumuz hayali olayların içinde, kişilerin arasında sanırız kendimizi. Öyle zamanlarda, romanlarda karşılaştığımız ve keyfini çıkardığımız hayali dünyanın gerçek dünyadan daha gerçek olduğunu hissederiz. Bu ikinci hayatların bize gerçeklikten daha gerçek gelmesi, sık sık romanları gerçeğin yerine koymamıza, en azından onları hakiki hayatla karıştırmamıza yol açar. Ama bu yanılsama, bu saflık, şikayetçi olduğumuz bir şey değildir hiç. Tam tersi, tıpkı bazı rüyalarda olduğu gibi, okumakta olduğumuz romanın devam etmesini ve bu ikinci hayatın bizde tutarlı bir şekilde gerçeklik ve hakikilik duygusu uyandırarak sürüp gitmesini isteriz. Etkileyici, akılda kalan, motive edici ve dönüştürücü mesajlar mı vermek istiyorsunuz? O zaman duyguların ve hikayelerin gücünü unutmayın. İş dünyasını bir tiyatro olarak düşünürsek bizim etkileyici hikayelerimizin teması güçlüklerle yüzleşmek, tehditleri savurmak, insanların hayatını değiştirecek hizmetler sunmak, keşifler yapmak olabilir. Paylaştığınız duygu dolu hikayeler ile işinize hayat katarsınız. HSU, Jeremy, The Secrets of Storytelling: Why We Love a Good Yard, Scientific American Mind, 1 Ağustos 2008, http://www.scientificamerican.com/article/the-secrets-of-storytelling/. The science behind storytelling, Melcrum, https://www.melcrum.com/research/strategy-planning-tactics/science-behind-storytelling. WIDRICH, Leo, The Science of Storytelling: What Listening to a Story Does to Our Brains, Buffer Social, 29 Kasım 2012, https://blog.bufferapp.com/science-of-storytelling-why-telling-a-story-is-the-most-powerful-way-to-activate-our-brains. ZAK, Paul, How Stories Change the Brain, Greater Good Berkeley, 17 Aralık 2013."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyin-uyarimi-ile-tum-hastaliklari-tedavi-etmek-mumkun-mu", "text": "Beyindeki sinirsel iletimin büyük oranda elektriksel bir biçimde sağlanması, keşfedildiği günden bu yana ilgi çekici bir konu oldu. 2000'li yılların başından itibaren bilim insanları \"beynin elektriksel yapısına müdahale edilerek beyin hastalıklarının iyileştirilebileceğine\" dair düşünceyi sistematik bir biçimde denemeye koyuldular. Beynin elektriksel yapısına müdahale etme yöntemi olarak son dönemde üç tercih öne çıkıyor: Elektriksel uyarım, manyetik uyarım ve derin beyin uyarımı. Beynin elektriksel uyarımı doğru ya da alternatif akımla yapılıyor ve özellikle depresyon tedavisinde uzun zamandır rutin olarak kullanılıyor. Ancak elektriksel uyarımda beynin ancak kafatasına yakın yüzeysel bir bölümünü uyarabilmek gibi önemli bir dezavantaj var. Teknolojik olarak daha yeni olan beynin manyetik uyarımı daha derinlerdeki beyin yapılarını uyarabilmekte daha maharetli. TMS olarak kısaltılan bu teknoloji son dönemde oldukça geliştirildi, bu sayede beynin çok küçük bölgelerini çok isabetli bir şekilde uyarmak mümkün hale geldi. Ancak beynin dışından yapılan uyarımlar hala yeterli seviyede olmadığı için en derindeki beyin yapılarını uyarmada en etkili yöntem derin beyin uyarımı denilen ve elektrik kablolarını bir beyin cerrahisi işlemiyle beynin derinlerine kadar implante etmeye dayanan üçüncü bir yöntem. Bu yöntem her ne kadar hiçbir cerrahi işleme ihtiyaç duyulmayan ilk iki uyarım yönteminden daha tehlikeli görünse de diğerlerinden büyük oranda daha etkili ve beyni uyarmanın en gelişmiş hali. Beyin uyarımı alanında şimdiye kadar yapılan çalışmalar hep nörolojik ve psikiyatrik hastalıkları iyileştirmek üzerineydi, yani beyin uyarımıyla beyin kaynaklı hastalıkların tedavisi amaçlanıyordu. Science Translational Medicine dergisinde 23 Mayıs 2018 tarihinde yayınlanan yeni bir çalışma beyin uyarımı ile diyabet tedavisinde başarı kazanıldığını göstererek yeni bir dönemin kapılarını açmış olabilir. Çalışmada Hollandalı bilimciler çalışmaya katılan insanların beyinlerinin içine elektrik kabloları implante ediyorlar ve beynin striatum denilen bölgesindeki nöronları uyararak dopamin salgısını artırıyorlar. Sonuç olarak şeker hastası (Tip 2 diyabet) insanların vücutlarındaki şeker metabolizmasının işleyişinde önemli düzelmeler olduğunu tespit ediyorlar. Bu uyarım sonucunda hastaların insülin dirençleri kırılıyor ve vücuttaki insülin daha etkili bir şekilde kullanılabiliyor. Bilim insanları farelerde optogenetik yöntemiyle yaptıkları bir başka çalışmada da striatumdaki sinir hücrelerinin vücudun şeker metabolizmasındaki önemini kanıtlıyorlar, böylece insanlardaki başarının tesadüfi bir sonuç olmadığını da ortaya koyuyorlar. Altta yatan mekanizma tam olarak bilinmese de, bu sonuçla striatum adı verilen beyin yapısının da şeker metabolizmasındaki önemi gösterilmiş oluyor. Bu çok ilginç sonuç bizi şaşırtıcı bir düşünceye götürüyor. Görünen o ki şeker hastalığı gibi ilk bakışta bir beyin hastalığı gibi görünmeyen bir bozukluğun tedavisi de beyne müdahale ederek sağlanabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyne-mudahalede-yeni-silah-gamma-knife", "text": "Gamma Knife radyocerrahisi Lars Leksell ismli İsveçli beyin cerrahı tarafından tıbba kazandırılmış bir yöntemdir. Ön çalışmaları 1950'li yıllara dayanan Gamma Knife cihazı ile ilk defa 1968 yılında hasta tedavi edilmiştir. Ülkemizde ise ilk kez 1997 yılında Gamma Knife kullanılarak tedavi yapılmıştır. O yıllardan itibaren gelişerek günümüze kadar gelen Gamma Knife radyocerrahisi uygun hasta gruplarında kullanıldığında son derece başarılı sonuçlar vermektedir. Gamma Knife radyocerrahisinde yapılan işlem, stereotaktik çerçeve adı verilen metal bir çerçeve ile kafatasının sabit hale getirilmesi ve kafatası içindeki hastalıklı bölgeye ya da etki etmesi istenilen bölgeye yoğunlaştırılmış, odaklanmış radyasyon verilmesidir. Radyoterapiden farkına gelince; radyoterapide daha geniş bir alana birkaç seansta radyasyon verilirken Gamma Knife' ta bir günde tek seferde hedeflenen bölgeye radyasyon verilir. Radyoterapide hastalıklı bölgenin dışında etrafına da ışın yayıldığından sağlam dokulara zarar vermemek için dozlar günlere bölünür ve azar azar verilir. Radyo cerrahide ise Gamma Knife cihazının özelliğinden dolayı radyasyon sadece hedeflenen bölgeye yoğunlaştırılıp etraftaki normal doku büyük oranda radyasyondan korunduğu için tek defada işlemi yapmak mümkündür. Öte yandan Gamma Knife radyocerrahisinde tümör 3cm'den küçükse tedavi bir kez yapılır. Eğer tümör 3cm'den daha büyükse tedavi günlere bölünerek birkaç gün olarak planlanır. Gamma Knife radyocerrahisi ile ilgili merak edilen bir diğer soru da metastazlarda ikinci kez uygulanıp uygulanmadığıdır. Örneğin; akciğer kanserinin beyine metastaz yaptığı bir durumda tümörü tedavi ettikten 6 ay sonra tekrar sıçrama yaptığında ikinci kez tedavi edilebilir. Kısacası beyinde metastaz nedeniyle tümör çıktıkça Gamma Knife yapılabilir. Bunun bir sayı sınırlaması yoktur. Gamma Knife radyocerrahisi ile hem iyi huylu hem de kötü huylu tümörlerde yüzde 90'ın üzerinde başarı sağlandığını söyleyebiliriz. 1- Beyindeki bazı damarsal bozukluklarda uygulanabilir. İlk akla gelen doğuştan damar yumağı denilen durumdur. Beyin kanamasına, sara nöbetlerine yol açabildiğinden tedavi edilmesi gerekir ve tedavisinde Gamma Knife başarıyla kullanılır. Kavernom denilen bir başka damar yumağı cinsi daha vardır. Bunlarda da yine başarıyla kullanılmaktadır. Ayrıca bazı damar fistüllerinde de kullanılabilir. 2- Çeşitli iyi huylu beyin tümörlerinin tedavisinde kullanılır. Meningiom denilen beyin zarından kaynaklanan tümörler, vestibular schwannoma denilen işitme ve dengeden sorumlu olan sinirin tümörleri ve bazı hipofiz tümörleri bunlara örnektir. 3, Kötü huylu tümörlerin tedavisinde kullanılabilir. Bunların başında vücudun başka yerinden beyine sıçramış kanser türleri yani metastazlar gelir. Fonksiyonel bozukluk denilen trigeminal nevralji ya da el titremesi yani tremorda da uygulanabilir. Gamma Knife ekibinde beyin cerrahı, radyasyon onkoloğu, medikal fizikçi, teknisyen ve hemşire yer alır. Öncelikle başın sabit tutulabilmesi için lokal anestezi ile kafaya stereotaktik çerçeve takılır. Eğer hasta 12 yaşından küçük ise işlem sedasyon altında gerçekleştirilir. Çerçeve takıldıktan sonra MR çekilir, AVM varsa anjiyografi de yapılır. Bilgisayardaki özel bir programla tedavi planlanır, hedef doku belirlenir, uygulanacak olan radyasyon dozu tespit edilir. Planlama yapıldıktan sonra ayrı bir kısım olan tedavi ünitesinde uygulamaya başlanır. Uygulama süresi 10 dakika ile 3-4 saat arasında değişir. Süre de belirleyici olan lezyonun hacmi ve uygulanacak olan radyasyon dozunun miktarıdır. Bazı hastalarda diğer yöntemlere hiç ihtiyaç duyulmadan sadece Gamma Knife yeterli olurken bazı hastalarda ise mutlaka ameliyat gerekir ve ameliyattan sonra kalan tümöre Gamma Knife uygulaması yapılabilir. Kısacası Gamma Knife radyocerrahisi tedavi için tek başına kullanıldığı gibi diğer yöntemlerle birlikte de kullanılabilir. Gamma Knife uygulandıktan sonra hasta takibe alınır. Metastaz nedeniyle Gamma Knife uygulanmışsa 2-4 ayda bir tümörün durumuna bakılır. İyi huylu tümör ise hastadan senede bir MR çektirmesi istenir. Böylece hastalarda tümörün büyüyüp büyümediği kontrol edilmiş olur. Burada önemli olan şudur; tedavinin etkisini görebilmek için belli bir süre geçmesi gerekir çünkü tümöre uygulanan radyasyonun etkisini göstermesi için süreye ihtiyaç vardır. Metastazda bu etkinin görülmesi için gereken süre 2-3 ay olabilirken yavaş büyüyen iyi huylu bir tümörde yıllar alabilir. Gamma Knife'ın tümör üzerinde etkili olduğunu gösteren şey tümörün büyümesinin durmasıdır. Eğer tümör artık büyümüyorsa tedavi etkili olmuş demektir. Ancak AVM denilen damar yumağı için Gamma Knife yapılmışsa damar yumağının kaybolması gerekir. Bunun gerçekleşmesi için de 2-3 sene beklemek gerekebilir. 1- En önemli avantajı birçok beyin tümöründe açık cerrahiye gerek bırakmamasıdır. 2, Ameliyat olmadığından hastaya genel anestezi verilmez. Uygulama yapılacak kişide kalp hastalığı, karaciğer yetmezliği bile olsa genel anestezi almayacağı için anestezinin doğuracağı riskler ortadan kalkmış olur. 3, Hasta, Gamma Knife sonrası hemen günlük hayatına dönebilir. Hastanede kalması, işine gidememesi gibi hayatını etkileyen durumlar yaşanmaz. 4, Hastanın saçının kesilmesine gerek kalmaz, saç dökülmesi yoktur. Aynı zamanda saçlı deride ve kafada yara, yara izi gibi genellikle hastalar tarafından rahatsız edici bulunan durumlar yaşanmaz. 5, Uygulama tek seferde yapıldığından hastaya zaman kazandırır, sürekli hastaneye gelip gitmesine gerek kalmaz. 6, Gamma knife ile tedavi edilen hastalarda etraftaki normal dokulara gelen radyasyon miktarı çok daha azdır. Böylece normal dokular korunmuş olur. 7- İşlem sırasında ve sonrasında ağrı vs. yaşanmaz. 8- Açık cerrahide görülebilen ameliyat sonrasına yönelik riskler, komplikasyonlar yoktur. 9- Hastaya konfor sağlayan, dolayısıyla moralini de yükselten bir tedavi şeklidir. Sonuç olarak; Gamma Knife, radyocerrahinin altın standartıdır. Hastanemizde kullandığımız Gamma Knife cihazının son modeli olan Icon, hem eski modellerde olduğu gibi stereotaktik çerçeve ile hem de radyoterapideki gibi yüze maske takılarak tedavi yapmaya imkan tanımaktadır. Hangisinin kullanılması gerektiğine hekim karar verir. Tecrübeli ekibimiz ve gelişmiş aletlerimiz ile hasta konforunu ön planda tutarak başarılı uygulamalar yapmaktayız. Bu yazı HBT'nin 62. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyni-uyararak-bellegi-duzeltmek-mumkun-mu", "text": "Zayıflayan belleği iyileştirmek mümkün mü? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen birçok araştırmacı harıl harıl çalışıyor. Elektriksel bir beyin uyarımı bir araştırmada umut verici sonuçlar verdi. Emeklilik yaşındaki kadın ve erkeklerin katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırma, elektrik akımıyla beyni uyarmanın, hem kısa vadeli hem de uzun vadeli belleği iyileştirdiğini ortaya koydu. Dört gün arka arkaya yirmi dakikalık beyin uyarımı gören yaşlılar, kontrol grubuna kıyasla çok daha fazla sözcük akılda tutabildiler. İyileşme bir ay sonrasında bile ölçülebilir şekilde kalıcı oldu. Boston Üniversitesi'nde Robert Reinhart ve Shery Grover ile çalışan ekip, transkraniyal alternatif akım uyarımı yardımıyla, bellek performansının geliştirilip, geliştirilemeyeceğini incelediler. tACS, değişiklikleri uyarmak için özel alternatif elektrik akımları kullanıyor. Araştırma çerçevesinde katılımcılara 20 kelime dinletildi. Bu görevin beş aşaması vardı ve prosedür toplamda yaklaşık olarak yirmi dakika sürdü. Bilim insanları deneyi art arda dört gün boyunca gerçekleştirdiler. Daha ikinci günde, uzun vadeli belleği uyarılmış olan grup, listedeki ilk kelimeleri hatırlamada daha iyi performans gösterdi. Ve bu performans sonraki günlerde daha da arttı. Kısa vadeli belleği uyarılan grup, listedeki son kelimeleri üçüncü günden itibaren hatırlamada çok daha iyi bir performans elde etti. Bununla birlikte bu sonuçlar, kısa vadeli bellekten sorumlu beyin bölgesinin 4 hertz frekansında ve uzun vadeli bellek bölgesinin 60 hertz frekansında uyarıldığında elde edildi. Ayrıca deney bir ay sonra tekrarlandığında iyileşme etkisi hala devam ediyordu. İyileşme, katılımcıların deneylerin başlamasından önce bellek testlerinde ne kadar kötü performans gösterdilerse, o kadar büyüktü. Araştırmacılar bu tür invaziv olmayan stimülasyonun belirli bellek kayıpları olan ve demans riski taşıyan hastalarda yararlı olup, olmayacağını araştırmayı öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyni-uyarmak-yaraticilik-kazandiriyor", "text": "Beynimizde yaratıcı düşünmekten sorumlu bölgeler, zayıf bir doğru akımla uyarıldıklarında, daha fazla etkinleşiyor... Solaklar, sağ elli yapılabiliyor. Bilim insanları artık beynimizin belli başlı bölgelerini manipüle edebiliyor. Örneğin manyetik uyarımlar sayesinde beyin bölgelerinin etkinlikleri kısa bir süre için durdurulabiliyor veya solak olan katılımcılar sağ ellerini kullanabilir hale getirilebiliyor. Hatta beyin stimülasyonuyla araştırmacılar rüyaları bile etkileyebildi. Nörologlar bu yöntemle demans hastalarının düşünme yetilerini veya kısmen felçli olan hastaların hareket yetilerini düzeltmek istiyor. Fakat henüz başarılı sonuçlara ulaşılamadı. Georgetown Üniversitesi bilim insanları şimdi bu yöntemle sağlıklı insanlarda yaratıcılığın tetiklenebilirliğini araştırdı. Adam Green ile çalışan ekip, transkraniyal doğru akım uyarımı ile, beynin prefrontal korteksindeki zayıf elektriksel uyarımların katılımcıların yaratıcılıkları üzerinde ne gibi etkiler yaptığını test etti. Elektriksel beyin stimülasyonunun etkisiyle katılımcılar, gerçekten de sözcük grupları arasında yaratıcı analojiler buldu ve kavramlar arasında da daha fazla bağlantılar üretebildi. Araştırmacı böylece yaratıcılığın değiştirilemez bir kişilik özelliği olmadığını yeniden kanıtlamış oldu. Yaratıcı düşünce, bilişsel araştırma ve beynin dışarıdan etkinleştirilmesiyle değiştirilebilen dinamik bir özellik olarak açıklanmakta. Ama tDCS yönteminin beyin fonksiyonları üzerinde tam olarak ne şekilde etkidiği de bilinmemekte."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beyni-zinde-tutmanin-yollari", "text": "Hafıza, öğrenme, tanıma, iletişim kurma ve karar verme gibi zihinsel becerilerin yaşlanmayla birlikte zayıflaması yaygın görülen bir durum olsa da, bu durum kaçınılmaz bir son değil. Düzenli beslenmeden sosyalleşmeye, yabancı dil öğreniminden bir enstrüman çalmaya uzanan bir dizi yolla beynimizi zinde tutmak mümkün olabilir. Beynimiz, tıpkı kaslarımız gibi, çalıştıkça güçlenen bir yapıya sahiptir. Zihin çalıştırıcı oldukları iddiasıyla satışa sunulan bir çok uygulama ve oyun mevcut olsa da, ABD'deki Columbia Üniversitesi'nden nöropsikolog Yaakov Stern, bunu kısayoldan sağlamanın sihirli bir yolu olmadığını ifade ediyor. İşin püf noktası \"bilişsel rezervi\" artırmak olabilir. Koruyucu özelliğe sahip bir zihinsel yedek kapasite olarak düşünebileceğimiz bu kavram, beyinlerinde aynı miktarda zararlı protein birikimi bulunmasına rağmen hastalıktan farklı seviyelerde etkilenen iki Alzheimer hastasının durumunu açıklamak için kullanılmaktadır. Araştırmalar bu bilişsel rezervin IQ ve eğitim seviyesiyle doğru orantılı olduğunu işaret ediyor. Bu yaklaşım, görece yüksek eğitimlilerde demans oranlarının neden daha düşük olduğunu açıklamaya yardımcı olmaktadır. Öte yandan, eğitim düzeyinden bağımsız olarak, aynı faydaları sağlayabilecek faaliyetler de var. Örneğin, 25 yaşından önce bir müzik enstrümanı çalmış olmanın, ilerleyen yaşlarda işitme kaybına karşı bir koruma sağladığına; yabancı bir dil bilmenin demans görülmesini geciktirdiğine işaret eden çalışmalar mevcut. Müzik ve yabancı dil, beyni etkin bir şekilde çalıştıran zihinsel egzersizler olarak öne çıkıyor. Düzenli fiziksel egzersiz yapmak, zihinsel kondisyonu yüksek tutuyor. Sinirbilimci Arthur Kramer, egzersizin, tartışmasız olarak, beyni zinde tutmaya yardımcı olduğunu ifade ediyor. Düzenli spor yapmak, beyne kan taşıyan kılcal damarların sayısı artıyor, beyin hücreleri arasındaki iletişimi güçlendiriyor, stresi azaltıyor, kan basıncını ve kolesterol seviyesini düzenleyerek kalbi olduğu kadar beyni de koruyor. Maraton koşmanın şart olmadığını belirten Kramer, haftada 3 ila 5 gün 45-60 dakikalık yürüyüş, bisiklete binme veya yüzme gibi hafif egzersizlerin yeterli olduğunu ifade ediyor. Hafif de olsa işitme kaybı, bilişsel becerilerde sorunlarla karşılaşma olasılığı artırıyor. ABD'deki Brandeis Üniversitesi'nden sinirbilimci Arthur Wingfield, işitme güçlüğü çeken insanların kısa süre önce duyduklarını hatırlamada zorlandıklarını belirtiyor ve bunun nedeninin, duyabilmek için aşırı odaklanmanın hafıza ile bağlantılı zihinsel süreçleri olumsuz etkilemesi olabileceğini ifade ediyor. Hafif-orta seviyede işitme kaybı, 65 yaşın üzerindeki kişilerin neredeyse yarısında görülür. Kulaklarınızı düzenli olarak kontrol ettirin ve duyma kaybının çoğu durumda işitme cihazı kullanımıyla giderilebildiğini aklınızda tutun. Kısa süreli yüksek sesler bile kulaktaki sinirlere zarar verebileceğinden yüksek seste televizyon veya müzik dinlememeye dikkat edin. New York Üniversitesi'nde çalışmalarına devam eden gerontolog Bei Wu, Çin'de 13 yıl boyunca 8000 kişiyi kapsayan araştırmasında bilişsel işlevler ile diş sayısı arasında bir bağlantı olduğu sonucuna vardı. Çalışmaya göre, yaşlılıkla gelen doğal değişiklikler hesaba katıldığında bile, diş kaybı arttıkça bilişsel becerilerdeki düşüş de artıyor. Bu konuda kesin bir yargıya varmak için daha çok araştırma gerekli olsa da, söz konusu bağlantı, vücudun yaralanma veya hastalık durumunda verdiği tepki olan iltihaplanma ile beyin sağlığı arasındaki daha genel bir ilişkiden kaynaklanıyor olabilir. Çağın vebası unvanını hak ederek taşıyan stres, vücutta kronik bir iltihaplanma tepkisini tetikleyerek bilişsel becerilerimizi olumsuz etkiler. Belli bir seviyeye kadar normal ve hatta gerekli olduğu uzmanlarca belirtilen kaygı ve stres, yaşamımıza hükmeder olduğu noktada sorun başlar ancak uzun süre devam etmiş olsalar bile bunlarla başa çıkmak mümkündür. Egzersiz yapmak, yeterli uykuyu almak, sağlıklı beslenmek, sizi rahatlatan bir uğraş edinmek, meditasyon ve terapi gibi yollarla stres düzeyinizi düşürebilirsiniz. Ne iş yapıyor olursak olalım, yaşamda kendimize bir amaç edinmek zihnimizi zinde tutmaya yardımcı olur. Bunu gösteren en geniş çaplı çalışmalardan biri 2017'de yayınlandı. Kanada'daki Carleton Üniversitesi'nden Nathan Lewis ve meslektaşlarının 3500 kişi ile yaptıktıkları çalışmada, hayatta belli bir amacı olduğunu, eylemlerini genel bir ideal doğrultusunda belirlediklerini ifade eden katılımcılar, bilişsel beceri testlerinde daha iyi performans gösterdi. Bir amaca sahip olmak, bizi sosyal açıdan daha aktif hale getirir ve bilişsel rezervi artıran faaliyetlere girişmemiz için motivasyon sağlıyor olabilir. ABD'deki Rockefeller Üniversitesi'nden sinirbilimci Bruce McEwen, aktif bir sosyal hayatın beyin sağlığı da dahil olmak üzere genel sağlığa katkılarının bilindiğini ifade ediyor. İngiltere'de 3500 kamu personelinin 35-80 yaş arası sağlık durumlarını inceleyen Whitehall Çalışması, emekliliğin bilişsel becerilerde gerilemeyi hızlandırdığını gösteriyor. Hayat gayemizin işimizden ibaret olmaması önemli olabilir. Bir sosyal hizmet faaliyetinde gönüllü olmak, torunlarınızı büyütmek veya bir hobi edinmek gibi farklı yollarla yaşamımızı anlamlandırabiliriz. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, insanlar sosyal hayvanlardır ve diğer insanlarla zaman geçirmenin bilişsel becerilerin korunmasına yardımcı olabileceğini gösteren çalışmalar mevcut. Bu yöndeki bulgulardan bazıları evli çiftlerle yapılan çalışmalarından geliyor. University College London'da bir psikiyatrist olan Andrew Sommerlad ve meslektaşları, evli olmanın bilişsel gerileme ve demans riskinin azalması ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu gösterdi. Sommerlad, bu sonucun muhtemelen düzenli diyalog ve ilişkiyi iyi bir şekilde sürdürme çabalarından kaynaklandığını belirtiyor. Güçlü sosyal bağların, demans riskinin düşmesinin yanı sıra, düşük kan basıncı ve daha uzun ömür beklentisi ile bağlantısını gösteren araştırmalar da var. Yeterince uyumamış olmanın günümüzü nasıl etkilediğini hepimiz biliyoruz. Araştırmalar, uykumuzu alamamanın beynimiz üzerinde uzun vadeli etkileri de olabileceğini gösteriyor. Bu konudaki en önemli araştırmalardan biri, Kopenhag Üniversitesi'nden sinirbilimci Maiken Nedergaard'ın, beyinde gün boyunca biriken biyokimyasal maddelerin uyku sırasında atıldığını gösteren 2013 tarihli çalışması. Bu biyokimyasal maddeler arasında, Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklarda görülen birikintileri oluşturan proteinler de bulunuyor. Nedergaard, uykunun beyni temizlemeye yardımcı olan bu işlevinin ortaya çıkmasıyla iyi uykunun öneminin daha da arttığını ifade ediyor. Her gece 7-8 saatlik bir uyku düzeni tavsiye edilmektedir. Ayrıca uykunun evrelere ayrıldığını ve her birinin farklı fonksiyonlara sahip olduğunu da biliyoruz. Örneğin, göz hareketliliğinin yavaşladığı derin uyku evresinin hafıza ile bağlantılı olduğu biliniyor. Derin uykuya yaklaşık 2 saatlik aralarla geçildiğinden, yeteri kadar uzun uyumadığımızda belleğimize sağlayabileceği faydalardan mahrum kalırız. Cep telefonları, tabletler gibi cihazlardan gelen bazı elektromanyetik dalgalar, vücudun uyku düzenleyici hormonunun üretimini olumsuz etkilediği belirtiliyor. Sıcaklık da uykuya geçişi etkileyen unsurlar arasında ve yatak odamızın 18- 21 C arasında olması önerilmekte. Yakın tarihli birkaç araştırma, sebze, kepekli tahıllar ve zeytinyağı ağırlıklı Akdeniz diyetinin genel sağlığa katkısının yanı sıra, bilişsel gerilemeyi de engelleyebileceğini işaret ediyor. Beslenme uzmanı olan Martha Morris Akdeniz diyetinde, beyin sağlığına katkısını en üst düzeye çıkarmak amacıyla bazı değişiklikler yaparak \"zihin diyeti\" adını verdiğini bir beslenme düzeni oluşturdu. Zihin diyeti, yeşil yapraklı sebzeler, antioksidan içeren meyveler yemeyi ve şarap içmeyi tavsiye ederken, peynir, tatlı ve yağda kızartılmış yiyecekleri sınırlamayı öneriyor. Morris, oluşturduğu bu diyetin etkilerini incelemek amacıyla huzurevlerinde yaşayan 923 kişinin katıldığı bir çalışma yaptı. Tansiyonu düşürmek için tasarlanmış bir Akdeniz diyeti ya da zihin diyetini uygulayacak olan katılımcılar rastgele belirlendi. Çalışma sonucunda, zihin diyetinin uygulayanlarda Alzheimer hastalığına yakalanma riskini yüzde 53 oranında azaldığı görüldü. 2017 yılında yapılan daha büyük çaplı bir çalışma da bu bulguyu destekliyor. Michigan Üniversitesi'nden Ken Langa, 1990'da başlatılan ve ABD vatandaşlarının yaşlanma sürecini inceleyen Sağlık ve Emeklilik Çalışması'nın verilerini kullandığı çalışmasında, katılımcıların beslenme kayıtlarını değerlendirdi ve Akdeniz diyeti veya zihin diyetine uygun olarak beslenen kişilerin daha iyi bilişsel performansa sahip olduğu sonucuna vardı. Öte yandan Langa, tekil olarak tüketilmesinin bilişsel becerilere katkı sunacağı iddia edilen besinlere karşı uyarıyor ve beynimizi zinde tutmaya yardımcı olacak tek bir gıda olmadığını, genel olarak beslenme düzenine dikkat edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. 1961'den bu yana yürüttüğü Hisayama Çalışması'yla, kırsal bir yerleşim bölgesindeki nüfusun sağlık durumunu takip eden Kyushu Üniversitesi Tıp Enstitüsü , orta yaş ve yaşlılıkta sigara içmenin sadece akciğer kanseri riskini arttırmakla kalmayıp, aynı zamanda demans olasılığını da artırdığını tespit etti. 40'lı veya 50'li yaşlarında bile olsa sigarayı bırakanlarda bu risklerin azaldığı görüldü. Alkol tüketimi üzerine yapılan geniş çaplı araştırmalar, aşırı düzeyde içki içen veya hiç içmeyen kişilerde bilişsel gerilemeye maruz kalma ihtimalinin daha yüksek olduğuna işaret ediyor. Günde iki kadehin geçilmemesi tavsiye ediliyor. Zayıflama konusunda fazla ileri gitmemek beyin sağlığımız için de önemli. 20 yıl boyunca yaklaşık 2 milyon insanın beslenme düzenini inceleyen bir araştırmada, düşük kilolu insanlarda demans gelişimi riskinin sağlıklı kilodakilere kıyasla % 34 daha yüksek olduğu sonucuna varıldı. Beyni genç tutmanın yolları üzerine kafa yoran bilim insanlarının yanı sıra, onu gençleştirmek için yöntemler geliştirmeye çalışanlar da var. Araştırmalar, bağırsak bakterilerinin beynin işleyişini etkilediğini gösteriyor. Bazı mikroplar, beynin kilit önemdeki sinyal moleküllerini sentezliyor ve bazıları da beyindeki reseptörlerin işleyişini etkiliyor. Bu bulgular, vücudumuzdaki mikroorganizmaları manipüle ederek bilişsel becerilerimizi artırabilir miyiz sorusunu akla getirdi. Bir kaç yıl önce adı konulan Psikobiyotikler alanı henüz başlangıç aşamasında olsa da, belki de bir gün probiyotik zihin hapları almaya başlayacağız. Bilişsel becerileri tekrar kazandırabileceği düşünülen başka bir yöntem de sinir nakli. Parkinson hastalığını, fetal beyin hücrelerinden elde edilen genç nöronların hastaya nakli ile tedavi etmeye yönelik çalışmalar devam ediyor. Hayvanlar üzerindeki çalışmalarda dikkat çekici sonuçlar veren kök hücre tedavisinin, felç hastalarına uygulandığı birkaç deneme çalışması sürmekte. Sinirler bu şekilde yeniden üretilebilirse sinir nakli, tedavi amacının yanı sıra zihni güçlendirmek için de kullanılabilir. Kafa derisine yerleştirilen cihazlarla oluşturulan manyetik veya elektriksel uyarımların hafıza, yaratıcılık veya matematiksel beceri gibi bilişsel işlevleri geliştirebileceğine işaret eden çalışmalar mevcut. Bu uyarımları elde etmek için denenen başka bir yöntem ise beyne elektrot yerleştirmek. Derin beyin uyarımı olarak adlandırılan bu teknik Parkinson tedavisinde etkili olmuşsa da, zihin güçlendirme amacıyla bu yöntemin yaygın bir şekilde kullanılması, gereken cerrahi operasyon düşünüldüğünde pek olası değil. Yaşlıların, gençlerden alacakları kanla hem fiziksel hem de zihinsel olarak gençleşebileceği iddiasını test etmek için en az iki şirketin tartışma yaratan denemeler yaptığı biliniyor. Yöntemin işe yarayıp yaramadığı henüz bilinmese de fareler üzerinde yapılan çalışmalar, gençlerden alınan kanın yaşlı farelerde bilişsel işlevleri artırabileceğine işaret ediyor. Genç kan naklini içeren çeşitli yöntemler üzerinde Alzheimer hastalığının tedavisine yönelik olarak da araştırmalar yapılıyor. 1926'da dünyanın ilk kan nakli kurumunu kuran Sovyet bilim insanı Alexander Bogdanov, yazdığı bilimkurgu romanı Kızıl Yıldız'da, genç kan nakli sayesinde uzun ömürleri olan Marslıları anlatmıştı. Kim bilir, belki bu kurgu gerçek olur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimiz-bir-film-editoru-gibi-calisiyor", "text": "Journal of Neuroscience dergisinde yayınlanan bir çalışma, beyindeki hipokampus bölgesinin, gördüklerimizi bir film editörü gibi kesitlere ayırarak hafızamıza kaydediyor olabileceğini gösteriyor. Hafıza üzerine yapılan laboratuvar testlerinde çoğunlukla kelime ve resimler kullanılırken söz konusu çalışmada film izleyen katılımcıların beyin aktiviteleri incelendi. Çalışmada, önceden yapılmış başka bir araştırma kapsamında toplanan veriler kullanıldı. Bu araştırmada, beyin MR'ları görüntülenmekte olan 15 kişi Forest Gump filmini, 253 kişi Alfred Hitchcock'un Bang! You're dead. dizisini izlerken 16 kişilik başka bir grup iki yapımı da izleyerek bir olayın bitip diğerinin başladığını düşündükleri anları işaretledi. Cambridge Üniversitesi'nden bilişsel nörobilimciler Aya Ben-Yakov ve Rik Henson, 268 katılımcının beyin aktiviteleri ile 16 gözlemcinin belirlediği geçiş noktalarını karşılaştırdı. Hafıza ve yön bulmada önemli rol oynadığı bilinen hipokampus bölgesinin bu geçiş noktalarında daha aktif hale geldiği görüldü. Hipokampusun, gözlemci grubun belirlediği geçiş noktalarına ek olarak, aynı sahne devam ederken de daha aktif hale geçtiği anlar tespit edildi. Örneğin Forest Gump filmin başında bankta bir süre sessizce oturduktan sonra konuşmaya başladığı anda böyle bir değişim görüldü. Hipokampusun bu sahneyi konuşma başlamadan önce ve konuşma başladıktan sonra olarak iki olay şeklinde ayırmaya yardımcı olmuş olabileceğini belirten araştırmacılar, bu ayırma işleminin, bilgiyi parçalara bölerek hafızaya kaydedilebilmesine imkan sağlıyor olabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimizin-gizemli-alani-apraksi", "text": "Bu yazımda, dışarıdan bakıldığında 'beceriksizlik' olarak adlandırılabilecek bir durumdan, apraksiden söz edeceğim. Hala gizemini büyük ölçüde koruyan ve tutku ile anlamaya çalıştığım beynin bir oyunudur bu. O halde örneklerle anlamaya çalışalım. Apraksi, kişinin amaçlı bir hareketi, motor fonksiyonları ile ilgili bir sıkıntısı yokken, yapamaması durumudur. Dışarıdan bakıldığında çok basit görünen bu hareketlerin, beynimizde hangi işlemlerden geçerek oluştuğunu bilmediğimizden dolayı, böyle bir kişi gördüğümüzde yadırgayabiliriz. Saç tarama, duş alma, tıraş olma gibi günlük rutinimizde oldukça basit görünen bu eylemlerle ilgili yolaklardaki ufak bir problemden dolayı apraksi gelişebilir. Apraksinin birçok türü var. Her türlü istemli motor harekette görülebilir. Asıl problem, istemli olarak yapılan bu hareketleri planlama bozukluğudur. Az önceki örnekte olduğu gibi, duş yaparken önce şampuanı açacak, sonra avucuna dökecek, başına sürecek ve sonra suyu tutacak sıralaması bozulur. Bu durumda hareket amacına ulaşamaz ve saçma sapan bir formda karşımıza çıkar. Eylemi gerçekleştirmeye yönelik bir sonuç ortaya çıkamaz. Peki, beynimizin hangi alanı bundan sorumlu? Dominant hemisferimiz, yani baskın olan beyin yarımküremizde bulunan Supramarginal Gyrus (Şekil-1-solda), istemli hareketlerimizin planlandığı merkezdir. Bu merkezde planlanan istemli hareket gerçekleştirilmek üzere bağlantı yolları aracılığıyla, ön lobumuz olan frontal bölgede bulunan Presentral Gyrus'a iletilir. Buradan çıkan nöronlar aracılığı ile hareketi plan dahilinde gerçekleştirmek için, ilgili motor bölgelere sinyaller gider ve eylem gerçekleşir. Böylece elimize aldığımız tarakla saçımızı tarayabilir, ya da önümüzde bulunan bardağa su doldurup içebiliriz. Halbuki bu hastalarda anlama ile ilgili bir sıkıntı yoktur. Beynin söyleneni anlama merkezi Temporal lobda bulunan Wernicke alanıdır (Şekil-2-aşağıda). Tek tek alanlar sağlam olsa da bağlantı yollarındaki herhangi bir problem tüm hareketi etkileyecek sonuçlara yol açabilir. Bu 'beceriksizlik' hali hangi durumlarda ortaya çıkar? Yukarıda bahsettiğim Supramarginal Gyrus-aradaki bağlantı yolları-Presentral Gyrus döngüsü içindeki herhangi bir yerde aksama olduğunda, apraksi ile karşılaşabiliriz. Bu bulgu genellikle bazı nörolojik hastalıkların seyri esnasında ortaya çıkar. Beyin hücre ölümü ile giden demansiyel sendromların seyri sırasında görülebileceği gibi, bahsettiğim alanları besleyen bir damarın tıkanması sonucunda tek başına da görülebilir. Beyin damar tıkanıklığı denilince genellikle ilk akla gelen bulgu felçtir. Halbuki dışarıdan tanımlanması çok zor olan bu tür bulgularla da karşımıza gelebilirler. Bu işin profesyonelleri olarak bizler, beyini ancak hastalıklar sırasında çıkardığı bulgular ile tanımaya çalışırız. Hangi alan etkilendiğinde hangi fonksiyonunun yitirildiğini görerek öğreniriz. Öyle ki duyduğumuzda çok tuhaf gelebilecek bazı bulgular, beyin fonksiyonları tanımının ne kadar geniş olduğunu gösterir bizlere. Örneğin vücudumuzun bir yarısını tamamen yok saydığımız bir bulgu vardır. Buna İhmal Fenomeni denir. Bu bulguya sahip kişi, yüzünün bir yarısını tıraş ederken, diğerini yok sayarak bırakmakta ve farkına bile varmamaktadır. Dilerseniz beyinin bu çok ilginç fonksiyonunu ve bize rutin hayatta ne gibi katkıları olduğunu da başka bir yazıda konuşalım. Beyin hala gizemini korumakta ve biz bu gizem karşısında merak içerisinde bazı durumları kavramaya çalışmaktayız. Koca bir denizin içerisinde bir bardak su kadar bilgiye sahibiz. Öğrenme açlığımız hiç bitmesin..."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/beynimizin-sadece-nu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz", "text": "Yaygın bir inanışa göre beynimizin sadece %10'unu kullandığımız söylenir. Einstein bile beyninin %5'ini kullanıyormuş. Kimi insanlar ömürleri boyunca çalışıp %4'e ancak çıkarabiliyorlarmış. Demek ki %100'ünü kullansak kim bilir neler yapacağız!\" gibi cümleler popülerliğini günümüzde de korumaktadır. Durum gerçekten böyle mi? Vücudumuzdaki en önemli organlardan birisi olan beynimizin en fazla %10'unu kullanabiliyorsak geri kalan %90'ını neden kafatasımızın içinde taşıyoruz? Meşhur bir sokak röportajında vatandaş beyin bedava demişti, ne yazık ki beyin bedava değil. Onu bilimin ışığında, doğru kullanmayı bilmezsek ödeyeceğimiz bedeller çok yüksek oluyor. Beynimizin %10'unu kullandığımız efsanesinin ortaya çıkışı 125 yıl önceye dayanmaktadır. William James 1890 yılında Harvard Üniversitesi'nde yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak, insanların fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin sınırlı bir kısmını kullandığını belirttiğinde, bu çıkarımın kulaktan kulağa bir efsaneye dönüşeceğini tahmin etmemiştir. Daha da ilginci, James'in yazılarında ve konuşmalarında yüzde on rakamına rastlayan tek bir kişi bile olmamıştır. Bilinmeyen birileri James'in sonuçlarına yüzdelikleri ekleyip efsaneyi popülerleştirmiş ve akılda kalmasını sağlamıştır. Daha sonra, 1940'lı yıllarda Dale Carnegie bu fikri kitap satışlarını artırmak ve okuyucuları etkilemek için kullanmış ve bu düşünceyi James'e atfederek efsanenin hızla daha geniş kitlelere yayılmasına neden olmuştur. William Morgan Freeman ve Scarlet Johansson'un oynadığı 2014 yapımı Lucy isimli filmde, beyninin %100'ünü kullanan kişinin tanrısal güçlere sahip olacağı iddia ediliyordu. Film sayesinde bu efsanenin popülerliği daha da artmış ve insanları bu yanlış algıya doğru daha fazla sürüklemiştir. 1- Beyin hasarı: Klinik nörolojiden örnekler beyin dokusunun çok azının kaybının bile ciddi olumsuz sonuçlar doğuracağını ortaya koymuştur. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, beynimizde meydana gelen hasarlar vücudumuzda ilgili noktaların işlevini kaybetmesi ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısı ile, beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik. 2- Evrim: Beynimizin kullandığı enerji yüzdesi oldukça yüksektir. Sadece nefes alma ve iç organlar için çalışan beyin kısımları bile beynin %10'luk kısmından fazlasına tekabül etmektedir. Yaklaşık 1300-1400 gram ağırlığı ile toplam vücut ağırlığımızın sadece %2'sini oluşturan beyin, kandaki oksijen miktarının ise %20'ni harcamaktadır. Bu durumda, çok küçük beyine sahip canlıların evrimsel olarak oldukça avantajlı olmaları gerekirdi. Ayrıca, evrimsel olarak kullanılmayan organların köreldiğini bilmekteyiz. Eğer beynimizin %10'u kullanılıyor olsaydı geri kalan %90'lık parçayı vücudumuzun taşımasına gerek kalmazdı. 3- Beyin taramaları: Günümüzde Pozitron Emisyonlu Tomografi ve Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmgeleme gibi teknolojik gelişmeler sayesinde beynin fonksiyonlarını detaylı bir şekilde görebilme olanağına sahibiz. Beyin cerrahisi uygulamalarında beynin bölgelerine verilen elektriksel uyarılar ışığında beyinde kullanılmayan ve algı, duygu veya hareketin bulunmadığı bir alan gözlemlenmemiştir. Taramalar en sakin olması tahmin edilen uyku durumlarında bile beynin aktif olduğunu gözler önüne sermektedir. 4- İşlevsel bölgeler: Beynin %10'unun kullanıldığına yönelik efsane, beynin bir bütün olarak çalıştığı yanılgısından kaynaklanmaktadır. Beyin, hepsi birlikte çalışan farklı işlevlere sahip farklı bölgelerden oluşmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, belirli bir işleve ayrılmış bir beyin bölgesi yoktur. Beyin kurgulanmış bir program gibi işlem yapan, sonuç üreten bir yapı olmamakla birlikte, bütüncül bir şekilde varsayılandan daha karmaşık özelliklere sahiptir. 5- Dejenerasyon: İnsan vücudunda kullanılmayan hücreler bir süre sonra dejenere olmaktadır. Bu dejenerasyon durumu beynimizin sadece belirli bir bölgesi kullanıldığında geriye kalan kısımlarda bulunan hücreler için de geçerli olmalıdır. Efsanedeki gibi, beynin %90'lık kısmı kullanılmıyor olsaydı beynin büyük bir kısmı henüz ölmeden yok olmuş olmalıydı. Beynimizin sadece %10'luk bir kısmını kullandığımız efsanesi sadece efsane olmakla kalmayıp okullardaki öğretim süreçlerine de etki etmiştir (Dekker, Lee, Howard-Jones, & Jolles, 2012). Türkiye'de yapılan bir çalışmaya katılan öğretmenlerin %50'sinin bu efsaneye inandıkları ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, öğretmenlerin öğrencilerden beklentilerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Bilimsel bir dayanağı olmayan bu efsane, öğretmenlerin sınıflarda kullandıkları yaklaşım ve stratejilerini, aynı doğrultuda öğrencilerin öğrenme potansiyellerini olumsuz etkileyebilmektir. Beyin fonksiyonları ile ilgili yanlış anlaşılmalar, öğretmenlerin düşüncelerini etkileyip; öğrenme bozuklukları ve güçlükleri gibi önemli konularda yanlış kararlar almalarına neden olabilmektedir. Beyin insanı insan yapan en önemli organdır. Çalışabilmek için enerjimizin büyük kısmını harcamakta ve her an aktif durumda bulunmaktadır. Önemli olan bu büyük performansı hurafelerle heba etmeden, Atatürk'ün söylediği gibi bilimin ışığında tüm potansiyeli ile kullanabilmektir. Beyerstein, B. L. (1999). Whence cometh the myth that we only use ten percent of our brains? In S. Della Sala , Mind Myths: Exploring Popular Assumptions About the Mind and Brain, (pp.1 24). Chichester, UK: John Wiley and Sons Ltd. Dekker, S., Lee, N. C., Howard-Jones, P., & Jolles, J. (2012). Neuromyths in education: Prevalence and predictors of misconceptions among teachers. Frontiers in Psychology, 3, 1-8. OECD. (2007). Understanding the Brain: The Birth of a Learning Science. Paris, FR: The Organization of Economic Cooperation and Development."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bilgisayar-oyunu-bagimliligi-beyni-degistirebiliyor", "text": "Bilgisayar oyunu bağımlılığı beyinde ölçülebilir değişimlere yol açabilen ciddi bir hastalık. Bir Alman sinirbilimci oyun bağımlılığının alkol veya uyuşturucu bağımlılığıyla karşılaştırılabileceğini söylüyor. Dünya Sağlık Örgütü 2019 yılında bilgisayar oyunu bağımlılığını hastalıklar kataloğuna kaydetmişti. Oyun bağımlılığının bir hastalık olarak kabul edilmesi sayesinde kişilerin yardım sistemlerine ulaşmalarının kolaylaşacağı düşünülüyor. Bununla birlikte araştırmacılar oyun bağımlılığının çok fazla büyütülecek bir şey olmadığını da söylüyor. Uluslararası araştırmalara göre oyun bağımlılığı gençlerin ve genç yetişkinlerin sadece yüzde üçünde görülüyor. Yani bu bir anlamda çoğunluğun İnterneti gündelik yaşama uygun bir şekilde kullandığı anlamına geliyor. Alman psikolog ve bilişim uzmanı Matthias Brand, Science dergisinde oyun bağımlılığının bilimsel verilerini yayımladı. Buna göre bilgisayar oyunları beynimizin bir tür zevk ve ödüllendirme merkezi olan ventral Striatum bölgesini uyarıyor. Tıpkı madde bağımlılarında olduğu gibi insanı devamlı oyun oynamaya zorlar hale getiriyor. Aynı zamanda da lateral frontal lobda bulunan otokontrol de zayıflıyor. Bu durum, fonksiyonel çekirdek spin tomografisiyle, örneğin bilgisayar oyunu bağımlılarına tarayıcıda, oyunların görüntüleri gösterildiğinde ve beyin etkinliği ölçüldüğünde kanıtlanabiliyor. 'Bununla birlikte neden-sonuç ilişkilerinin çoğu hala belirsiz' diyor araştırmacılar. Gençler uzun yıllar boyu aşırı derecede oyun oynadıktan sonra yaşam koşullarının değişmesine bağlı olarak oyun oynamayı bırakınca iyileşebiliyorlar. Diğerlerinde hastalık uzun vadede kalıcı olsa da hastalığın birçok kişide başarıyla tedavi edilebileceği görülmüş. Bağımlılıktan kurtulmak beynin yeniden normale dönmesiyle de gerçekleşiyor. Beyin öğrene yetisine sahip, yani esnektir. 'Bağımlılık ilerledikçe, davranışlar da değişiyor, ancak bunun geri dönüşebileceğini de biliyoruz'diyor Brand. DSÖ'nün kriterlerine göre günlük kullanım süresi İnternet bağımlılığını tanımada belirleyici değil. Asıl belirleyici faktörler olarak, oyun davranışı üzerindeki kontrolün azalması, oyunun diğer davranışlara göre öncelik kazanması, sosyal izolasyon ve veya düşük notlar kabul ediliyor. Yani DSÖ'ye göre bir kişinin bağımlı sayılabilmesi için tüm bunlar, gündelik yaşamı engelleyecek ya da psikolojik baskı oluşturacak kadar etkili olmalı. Psikolog örneğin bir çocuğun davranışını bağımlılık olarak sınıflandırırken, bu kriterleri göz önünde bulundurulması gerektiğini ve ebeveynlerin tutkulu bir oyunu hemen bağımlılık olarak değerlendirmemeleri gerektiğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bilim-insanlari-yapay-rahimde-bir-kuzuyu-yasatmayi-basardi", "text": "Bilim insanları, plastik bir torbaya benzeyen yapay bir rahim kullanarak prematüre kuzuları haftalarca canlı tutmayı başardı. Yapay rahim minik kuzuya, besin açısından zengin bir kan kan dolaşımı ve koruyucu amniyotik sıvı da dahil olmak üzere, fetüsün büyümeye devam etmesi için ihtiyaç duyduğu her şeyi sağladı. Uzmanlar, bu gelişmenin bir gün, prematüre bebeklerin hayatta kalma şansını artırmak için kullanılabileceğini, bunun için insan fetüsü denemelerinin birkaç yıl içinde mümkün olabileceğini söylüyor. Gebeliğin yaklaşık 23. ve 26. haftası gibi kritik bir dönemde doğan prematüre bebekler gelişimini tamamlayamıyor. Bu bebeklerin akciğerleri havayla temas edecek kadar gelişmiş olmadığı için neredeyse %70'i hayatını kaybediyor. Çalışmanın sahibi Philadelphia Çocuk Hastanesi ekibi, bu yapay rahmin elbette annelerin yerini alamayacağını, ancak çok erken doğan bebekleri desteklemek için daha iyi bir yol bulmaya çalıştıklarını ısrarla belirtiyor. \"Biobag\" adı verilen yapay rahim, fetüsün korunması için amniyotik sıvıya benzeyen, sıcak su ve tuz ilaveli bir karışım içeriyor. Bu sıvı, bebeğe taze bir beslenme sağlamak için her gün yenileniyor. Yapay rahim içindeki kuzu, annesinden plasenta yoluyla oksijen ve besin temin edemiyor. Bunun yerine, göbek bağı ile özel bir makineye bağlı. Bebek kuzunun kalbi kan pompalama işini yapıyor, göbek bağıyla bağlı olduğu makineye kullanılmış kanı gönderiyor ve bu kan vücuda geri dönmeden önce makine tarafından yenileniyor. 23. haftadan önce doğan prematüre bebeklerin hayatta kalma şansı sıfıra yaklaşırken, bu oran 23. haftada %15, 24. haftada %55 ve 25. haftada %80'e çıkıyor. Çalışmada, 22 haftalık insan bebeklerine eşdeğer prematüre kuzuların Biobag içinde gelişebildiği görüldü. 28 gün sonra, kuzuların ciğerleri yeteri kadar geliştiğinde yapay rahimden çıkarıldılar ve hava solumaya başladılar. Araştırma ekibinden Dr. Alan Flake, kuzuların her açıdan normal bir gelişme gösterdiğini söyledi. Ancak hala üstesinden gelinmesi gereken birçok problem var. Biobag steril ve kapalı olmasına rağmen önemli bir enfeksiyon riski mevcut. Bir insan bebeğini rahim içinde büyütmek için besin maddelerinin ve hormonların doğru karışımını bulmak da bir zorlu bir süreç. Çalışma geliştirilebilir olsa bile, ebeveynlerin böyle bir tedavi için psikolojik olarak ne tepki vereceği de belirsiz. Araştırmacılardan Dr. Marcus Davey, \"Ünitenin geleneksel kuluçka makinesine benzeyeceğini düşünüyoruz. Bir kapak olacak ve gereken ısıya getirilmiş Biobag'in içine bebeği yerleştireceğiz\" diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bilim-kadinimiz-dr-hande-ozdinlerden-als-tedavisinde-onemli-kesif", "text": "Dr. Hande Özdinler ve ekibi, Lyrica ilacının mucidi Dr. Richard Silverman ile birlikte, beyinde ölen motor nöronları iyileştiren ilk kimyasal maddeyi keşfetti. NU-9 isimli bu madde ölen motor nöronlarını, 60 günlük bir tedavi sonrası sağlıklı nöronlar seviyesine getirdi. Ekip, bu umut vaat eden madde üzerinde klinik deneylerin başlaması için ileri araştırmalara hazırlanıyor. Üst motor nöron hasarları ALS'den başka kalıtımsal spastik parapleji ve primer laretal skleroz gibi diğer motor nöron hastalıklarına da yol açıyor. Dolayısıyla onların iyileştirilmesi birçok hastalık için çok önemli. ALS'de beyinde hareketi başlatan sinir hücreleri ve omurilikte kasları kontrol eden sinir hücreleri dejenere olur. Bu hastalık hızlı ilerler ve ölüme yol açar. Bugüne dek HSP ve PLS hastaları için herhangi bir ilaç ve tedavi söz konusu değildi ve ALS için bulunan ilaçlar da hastalığı tam olarak iyileştirmiyordu. Üst motor nöronları hareketleri başlatmaktan ve iletmekten sorumludur. Ve bunların hasar görmesi ALS'nin ilk evrelerinde ortaya çıkar. Şimdilik bu hastaların durumlarını düzeltecek herhangi bir tedavi seçeneği yok diye konuşan Özdinler, Bizler sağlığını yitiren bu üst motor nöron hasarlanmasını giderecek ilk kimyasal maddeyi bulduk diye konuşuyor. Çalışma 23 Şubat tarihinde Clinical and Translational Medicine dergisinde yayımlandı. Özdinler, bu çalışmasında, makalenin yazarlarından Northwestern Üniversitesi kimya profesörü Richard B. Silverman ile işbirliği yaptı. Çalışma, Silverman'ın laboratuvarında NU-9 bileşiğini geliştirmesiyle başladı. NU-9, üst motor nöronlarının ALS hastalığında dejenere olmasına yol açan faktörlerin ikisinde etkili. Araştırma ekibi NU-9'un hatalı protein kıvrımlarının yarattığı üst motor nöron dejenerasyonunu onarıp onarmayacağını anlamak istedi. Farelerde sonuç pozitifti. Bilim insanları bir sonraki etapta hastalıklı üst motor nöronlarının nasıl iyileştiğini araştırdı. Çalışmalarda NU-9 verildiği zaman hem mitokondriya hem de endoplasmik retikulum sağlığına kavuşmaya başladı ve böylece nöronlarda iyileşme görüldü. Üst motor nöronlarında hücre gövdesi genişledi ve dentritlerdeki delikler kaybolmaya başladı. Öyle ki 60 günlük bir NU-9 tedavisinden sonra hastalıklı nöronlar sağlıklı kontrol nöronlarına benzemeye başladı. Özdinler, Üst motor nöronlarının sağlıklı hale getirmek, ALS ve diğer motor nöron hastalıkları için çok önemli diyor. Üst motor nöronları beynin hareketleri yöneten bir başkomutanıdır. İstemli hareketler için beynin emrini omurilikteki hedeflere taşırlar. Bu nöronların dejenerasyonu beyin ile omurilik arasındaki bağlantıyı bozarak hastayı felç eder. Alt motor nöronları ile kaslar arasında doğrudan bağlantı vardır; hareketin uygulanması için kasları kasıp gevşetir. Böylece alt motor nöron faaliyetleri kısmen üst motor nöronları tarafından kontrol edilir. Özdinler ve ekibi şimdi, faz I klinik denemelerinden önce detaylı toksikoloji ve dosaj ve hedef belirten farmakokinetik çalışmaları tamamlamayacak. Çalışmanın Northwestern Üniversitesi'nden diğer yazarları arasında Özdinlerin yanı sıra 3 genç Türk bilim insanı daha var: Barış Genç, Öge Gözüyok ve Nuran Koçak. Özdinler 2015 yılında da uluslarası bilim alanından en çok takip edilen International Innovation dergisi tarafından Dünyanın En İyi Buluş Yapan 10 Bilim Akademisyeninden biri olarak gösterilmişti. Dr. Hande Özdinler yıllardır ALS hastalığının tedavisine yönelik çığır açıcı araştırmalara imza atan bir bilim kadını. Boğaziçi Üniversite'sinde Moleküler Biyoloji Bölümü'nü bitirdikten sonra yine Boğaziçi'nde Genetik Biyoteknoloji üzerine yüksek lisans yaptı. ABD Northwestern Üniversitesi ALS Araştırma Laboratuvarı kurucu başkanı. Özdinler ve ekibi geçen günlerde beyindeki motor nöronlarını sağlıklı tutan ve dejenerasyonu durduran ilk kimyasal maddeyi keşfetti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bilimin-yeni-gozdesi-hint-keneviri", "text": "Zehir mi? Mucize mi? Tartışmalı bitki Cannabis, diğer adıyla Hint keneviri, dünya genelinde büyük tartışmalara neden oluyor. Hint keneviri ismiyle de bilinen bu bitkinin tıbbi kullanımı, kanserin yanı sıra mental hastalıkların tedavisi açısından da önem taşıyor. Her türlü tütün ve uyuşturucu kullanımının sağlığa zararlı olduğunu belirterek başlamak zorunda olduğumuz bu yazıda, cannabis bitkisinin tıbbi kullanımı üzerine tarihi ve bilimsel kısa bir yolculuğa çıkacağız. Marijuana, halk arasında Hint keneviri adını verdiğimiz Cannabis sativa bitkisinin çiçek veya yapraklarının kurutulmasıyla elde edilen ve ülkemizde kullanımının ve izinsiz ekiminin yasa dışı olduğu bir bitki. İçeriğinde %1-5 oranında 9-tetrahydrocannabinol bulunduran cannabis'in etken maddeleri, kullanımıyla birlikte vücudun yağ dokusunda depolanıyor. Bu sayede ara sıra kullanan kişilerin kullanımlarının ertesindeki birkaç gün, kronik içicilerinse daha uzun bir süre içinde idrarlarında tespit edilebiliyor. Hatta pasif içicilik durumunda bile testlerde pozitif sonuç alındığı biliniyor. Bununla birlikte düzenli kullanımda fiziksel bağımlılık geliştirebiliyor. Solunması durumunda birkaç saniye veya dakika, çeşitli yollarla yenmesi durumunda ise 30-60 dakikada etkisini gösteren marijuana; rahatlama, iştahta artış ve öforiye neden olabilmenin yanı sıra görme, duyma ve tat alma duyularını da keskinleştirebildiği gibi panik, anksiyete, hezeyan, paranoya, delüzyon, halüsinasyon ve hareketlerin koordinasyonunda problemlere de neden olabiliyor. Bununla birlikte düşünme, öğrenme ve problem çözmede yavaşlama da yaşatabiliyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin son (2016) verilerine göre, dünya çapında en yaygın olarak kullanılan uyuşturucu madde olan cannabis'i, yaklaşık 200 milyon kişinin kullandığı tahmin ediliyor. Bu kadar yaygın olarak kullanım sebebi, Cannabis sativa bitkisinin neredeyse her iklime uyum sağlayabilmesi olarak gösteriliyor. Yasa dışı ticaret için Fas, Tunus, Sudan gibi Afrika ülkelerinin yanı sıra Avrupa'da Makedonya ve Arnavutluk ile Güneydoğu ve Güneybatı Asya ülkelerinde de üretiliyor. Tabii Latin Amerika ülkelerinin payı da büyük. Keyif veren maddelerin zararlarıyla ilgili \"Drug Harms in the UK: A Multicriteria Decision Analysis\" başlığıyla, danışman psikiyatristlerin yanı sıra kimya, adli bilimler ve farmakoloji gibi alanlarda uzmanlaşan bilim insanlarıyla bir araştırma yapan The Lancet'e göre alkol ve tütün, marijuana'dan daha zararlı. Ancak yazımızın asıl konusu tıbbi amaçlı olmayan marijuana kullanımını kapsamıyor. Şimdi tıbbi amaçlı kullanımın tarihsel gelişim sürecine bir göz atalım. Literatürde tedavi amaçlı marijuana kullanımı için günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. M.Ö.2737 yılında Çin hükümdarı Shen Nung, bitkilerle ilgili yazdığı eserinde marijuana'yı romatizma, gut hastalığı ve hafıza bozukluklarının da arasında bulunduğu 100'den fazla hastalığa tedavi olarak önerirken, marijuana'nın daha sonraki çağlarda Çin halk geleneklerinde kusma, parazit enfeksiyonları, ishal ve dizanteriye çare olarak kullanılmasının yanı sıra iştah açmak amacıyla çay olarak veya yenerek tüketildiği biliniyor. Buna ek olarak Hindistan halk kültüründe ise uykuya yardımcı ve hazmı kolaylaştırıcı olduğu düşünüldüğü için de kullanılırken ağrı kesici ve afrodizyak etkilerinin de kullanımı yaygınlaştırdığı aktarılıyor. Marijuana kullanımının tıbbi literatürdeki diğer kritik örnekleri için 19. yüzyıla kadar gelmemiz gerekiyor. Kimya ve adli toksikoloji üzerine uzmanlaşmış olan William Brooke O'Shaughnessy (1809-1889) adında İrlandalı bir doktorun, kas spazmlarını tedavi etmek için ham Hint kenevirinin kullanıldığı bir preparat önerip Hindistan'da bulunan bu bitkinin numunelerini Londra'ya göndererek bu bitkinin Britanya ve Birleşik Devletler ilaç kitabına girmesine ön ayak olduğunu görüyoruz. O'Shaughnessy, 1839 yılında Transactions of Medical and Physical Society of Bengal isimli bir çalışmaya katkıda bulunarak koleranın neden olduğu kusma ve ishale de benzer bir tedavi öneriyor. Fransız doktor Louis Aubert-Roche (1818-1874) ise Kuzey Afrika üzerine yaptığı çalışmaların ardından 1840 yılında yayımladığı kitabında veba ve tifo belirtilerini tedavi için marijuana kullanımının uygun olduğunu savunurken, 1890 yılında -Kraliçe Victoria'nın da doktoru olan- Sir John Russell Reynolds'ın yanı sıra modern tıbbın babası sayılan Sir William Osler de 1915 yılında yayımladığı ders kitabında migren, nevralji ve uykusuzluk gibi sağlık sorunları için marijuana kullanımını tedavi yöntemi olarak öneriyor. Günümüzdeki çalışmalara gelecek olursak marijuana, yatıştırıcı ve antikonvülzan olduğu düşünülen etkileri sebebiyle 19. yüzyılda Birleşik Krallık ve ABD'de ilaçlar kitabına dahil edilse de 20. yüzyılın ilk yarısında bu kitaptan çıkarıldığını söylemek gerek. Öyle sanıyorum ki toplumun konuyla ilgili eğitimsizliğiyle birlikte tıp dışı kullanımın suistimal edilmesi sebebiyle işin riskli yönü, tıbbi yönünü geride bırakmış ve klinik çalışmaların da yeterli olmaması sebebiyle hastalar riske edilmek istenmemiş, bununla birlikte sert yasal düzenlemeler getirilmiş. Günümüzde de bu çekince ve ağır cezai yaptırımları bulunan yasaların devam ettiğini görüyoruz. Bilimsel makalelerden derlediğim teknik bilgilere bakacak olursak -farmakolojik olarak- cannabis'in temel aktif elementi cannabinoid ismini alıyor. Hint kenevirinde bulunan psiko-aktif bileşen olan 9-tetrahydrocannabinol ve cannabidiol doğal birer cannabinoid iken; dronabinol ve nabilone gibileri sentetik cannabinoid olarak karşımıza çıkıyor. - Kanser hastalarının ağrılarını dindirmek için uygulanan bilimsel bir tedavi yöntemi. Etken madde THC'nin ağrı kesici etkisi göstermesine dair ön kanıtların yanı sıra, - AIDS hastaları ve kemoterapi görenler için ağrı kesici, bulantı önleyici ve iştah arttırıcı etkileriyle birlikte - Depresyon, hiperaktivite bozukluğu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu gibi duygu durumu ve psikotik bozukluklar için tedavi yöntemi olabileceğine dair bilimsel çalışmalar bulunuyor. - Buna karşın şizofreni, bipolar bozukluk, anksiyete ve panik atak hastaları içinse cannabis içerikli madde kullanımının sıkıntı yaratabileceği savunuluyor. PubMed tarafından 2005 yılında yayımlanan hakemli bir çalışmada ise marijuana ve diğer cannabinoid'lerin, kanser kemoterapisinin neden olduğu mide bulantısı ve kusmaya, acı ve iştah kaybına, bunun yanı sıra omurilik yaralanmaları, Tourette sendromu ve glokom gibi hastalıklar için de tedavi etkisi yaratabileceğine vurgu yapılıyor. - %11,9'unun sırt ağrısı, - %6,9'unun uyku bozuklukları, - %6,7'sinin depresyon, - %6,2'sinin yaralanma ve kaza kaynaklı ağrı, - %4,1'inin ise çoklu doku sertleşmesi . Bununla birlikte Alzheimer, glokom, artrit , Hepatit C, sabah bulantısı, kanser, HIV/AIDS gibi hastalıkların tedavisinde de ağrı kesici ve bulantı önleyici olarak kullanılabileceğine dair birçok farklı çalışma bulunuyor. Tüm bunlara karşın bağımlılık potansiyeli taşıyan THC içerikli bu bitkinin, kısa erimli bellek, motor koordinasyonu ve karar verme süreçlerini olumsuz etkilediği ve düzenli kullanımının anksiyete, depresyon ve psikotik hastalıkların daha da kötüye gitmesiyle bağlantılı olabileceği de belirtiliyor. Tabii ki bu çalışmaların kliniklerde yapılan bilimsel çalışmalar olduğunu bilsek de çalışma ve kanıt sayısının yetersiz olması sebebiyle bilimsel bir reçete niteliği taşıdıklarını söyleyemeyiz. Bahsi geçen THC etken maddesinin fayda ve riskleriyle ilgili daha çok sayıda klinik çalışmaya ihtiyaç olduğu aşikar. Öyle ki bazı çalışmalar aynı anda hem olumlu hem de olumsuz örnekleri bir arada sunabiliyor. Society for Neuroscience'da yayımlanan bir çalışma bunun güzel bir örneği. Çalışmaya göre, ana rahminde ve ergenlik döneminde maruz kalınan cannabis, çocukların öğrenme ve bellek işlevlerini bozarken aktif maddesi THC olan aynı bitkinin Alzheimer tedavisindeki kullanımı, belleğin iyileşmesi ve hastalık semptomlarını azaltmada fayda sağlayabileceği savunuluyor. Uluslararası Psikiyatri Dergisi de cannabis ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi \"karmaşık\" olarak tanımlıyor. Anlaşılan cannabis'in medikal kullanımına yönelik tartışmalar, büyüyeyerek devam edecek gibi. Konuyla ilgili yurt dışında büyük mücadeleler veriliyor. Bu mücadelelerin verilme sebebi, hastaların tıbbi cannabis sayesinde yaklaşık 10'da 1 gibi bir oranında daha az maliyetle acılarını azalttıklarını savunmaları. Yani bir kanser hastası ağrı kesici ilaçlara 1.000$ veriyorsa, daha etkili olduğunu iddia ettiği tıbbi amaçlı cannabis'e 100$ gibi bir rakam veriyor. İşte tam olarak burada devletler ile büyük ilaç firmalarının karşı karşıya ya da yan yana geldiğiniz görüyoruz. İlaç firmaları, marijuana'nın ot halinde kullanımının yasal hale getirilmesinden ziyade -en azından- kendi bandrollerini bastıkları THC ve cannabidiol etken maddeli dronabinol ve nabilone gibi ilaçların satılmasını istiyor. Konuyla ilgili konuşan biyokimya ve patoloji doktoru Paul Hornby'nin ilaç firmalarının insanların kendi ilaçlarını yetiştireceği bir durumdan rahatsız olacaklarını belirtmesi bu açmazı gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yayıncı notu: Kaleme almış olduğumuz bu yazı, cannabis'in tıbbi kullanımına yönelik bilimsel çalışmaların dünya çapında ne düzeyde olduğunu göstermekten başka bir amaç taşımamaktadır. Kalant, Harold & Porath-Waller, A.J. . Clearing the Smoke on Cannabis: Medical Use of Cannabis and Cannabinoids (2014), Canadian Centre on Substance Abuse, p.2,"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bilissel-zayiflama-ve-bunama-riski-nasil-azaltilabilir", "text": "Son yıllarda beyni genç tutmaya ve bunamayı önlemeye yönelik araştırmalar büyük bir ivme kazandı. Günlük yaşam tarzımız ve sağlığımıza gösterdiğimiz özenle ilgili değişiklikler demansın önüne geçmenin yollarını açtı. İşte yaşla beraber gelen bilişsel gerilemenin önüne geçmek için yapılması gerekenler. Son araştırmalar aktif bir cinsel yaşantının bilişsel faaliyetler üzerinde olumlu etki yarattığını gösteriyor. Yaşları 50 ile 83 arasında değişen 28 erkek ve 45 kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre, her hafta düzenli olarak seks yapan kişiler ayda bir defa seks yapanlara göre %2, hiç seks yapmayanlara göre %4 daha iyi bilişsel işlevlere sahipler. Bilişsel işlevler sözel akıcılık ve görsel-mekansal yetenekler ile standardize testlerle ölçülüyor. Yüksek bilişsel yetenekler ve cinsellik arasındaki ilişki elbette ki kişilerin sosyal ilişkilerindeki başarılarıyla açıklanabileceği gibi tamamen biyolojik ihtiyaçların karşılanması, oksitosin ve dopamin gibi hormonların salınması ve beynin uyarılması ile de açıklanabilir. Veya yaşla ilişkili bu hadiseler birbirinin doğal bir sonucu ve birleşimi de olabilir. Yeterli ve doyurucu bir uyku da bilişsel işlevleri koruyan en büyük etkendir. 65 yaş ve üzeri kişilerin 2 ile 10 yıllık takiplerinde görülmüş ki gün içinde kısa kestirmeler bunama riskini düşürüyor. Doğal olarak günlük uykuyu alamamak ve 6.5 saatin altında uyumanın da 10 yıllık takiplerde bilişsel işlevlerin azalmasında önemli bir payı olduğu görülmüştür. 65 yaş ve üzeri insanlarda yapılan bir başka çalışma çok uzun uyku dönemlerinin ve kalitesiz uykunun da bellek fonksiyonlarında azalmaya yol açtığını göstermiştir. Tüm bu çalışmaların hepsi gecelik 8 saatlik uykunun bilişsel faaliyetlerin sağlıklı yürüyebilmesi için şart olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca beynin günlük yaşamını devam ettirmesinde önemli bir rolü olan uyku, genç yaşlarda düzenli olmadığı takdirde yaşlılıkta zihinsel işlevlerde sıkıntılar yaratabiliyor. Ayrıca araştırmalar erkeklerin kadınlara oranla demansa daha eğilimli olduğunu gösteriyor. Uzmanlar bu konunun cinsiyetle biyolojik olarak bağlantılı olabileceği gibi kadınların yaptığı faaliyetlerden de kaynaklanabileceğini söylüyorlar. Örneğin Avustralya'da yapılan bir araştırmada kadınların daha çok sosyal aktivitelerde tol aldığı, gönüllü oldukları ve bilişsel faaliyetlerinin erkeklere göre daha iyi olduğu görülmüş. Kadınların ve erkeklerin toplumsal hayattaki yerleri ve onlara biçilen roller bilişsel faaliyetlerinin durumuna da etki ediyor. Bunamayı önleyecek faaliyetler için hiçbir zaman geç değil! Çalışmalar göstermiştir ki ileri yaşlarda yapılan müdahale ve yaşamsal değişimler bilişsel faaliyetlerin gerilemesinin önüne geçilmesinde o kadar da etkili değiller. Elbette ki bu yaşlı insanların bazılarında halihazırda demans başlamış olabilir. Ancak demans veya bilişsel işlev bozukluğu olmayan sağlıklı insanlara yapılan müdahaleler mükemmel sonuçlar veriyor. Zaman geçiyor, herkes yaşlanıyor. Elbet bir gün kaçınılmaz olarak bilişsel faaliyetlerimizde bir miktar azalma yaşayacağız. Ancak bu azalmanın önüne geçmek için ileri yaşları değil, şimdiyi hedef almalı ve hayatımızda düzenlemeler yapmalıyız. İşte bu, beynimizi genç ve diri tutmak için yapmamız gereken yegane şey! Demans küresel anlamda 2015 yılında dünya ekonomisine 818 milyar dolara mal oldu. Bu rakamın 2018'de 1 trilyon dolar, 2030'da 2 trilyon dolar olacağı ön görülüyor. Eğer demans bir ülke olsaydı, dünyanın en büyük 18.ekonomisi olurdu ve 742 milyar dolarlık Apple şirketini ve 368 milyar dolarlık Google'ı geride bırakırdı. Demansla yaşayan, insan sayısı: Kuzey ve Güney Amerika'da 9.4 milyon, Afrika'da 4.0 milyon, Avrupa'da 10.5 milyon ve Asya'da 22.9 milyondur. Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bir-c-vitamini-deposu-ananas", "text": "Ananas, içerisinde bol miktarda vitamin, enzim ve antioksidan bulunan tropik bir meyve. Yalnızca ananasta bulunan bromelain isimli enzim enflamasyon gidericidir. Lif içeriği sindirimi kolaylaştırır. Ayrıca tadı şekerli olmasına karşın kalorisi oldukça düşüktür. Ananasın C vitamini içeriği portakaldan daha fazladır. Ilık ve nemli iklimleri seven ananas dünyada en çok Brezilya, Filipinler, Kosta Rika ve Hawaii'de üretilir. Ülkemizde ise Akdeniz Bölgesi ve Marmara Bölgesi ananas üretimi için elverişlidir. Beslenme uzmanları ananasın içerisinde yüksek miktarda C vitamini ve manganez bulunduğunu da belirtiyor. Meyvenin en önemli özelliği içerdiği bromelain isimli enzim. Bir tek ananas meyvesinde ve kökünde bulunan bu enzim enflamasyonu giderir, sindirimi kolaylaştırır, eklem ve kas ağrılarını hafifletir. Çok güçlü bir antioksidan olan manganezin yanı sıra ananasta, enerji üretiminde önemli rol oynayan bir B vitamini olan tiyaminden de yüksek oranda bulunuyor. Düşük kalorili, içerisinde yağ ve kolesterol bulunmayan ananastaki sodyum oranı ise oldukça düşük. Bağışıklık sistemine destek: FDA'nın verilerine göre ananas, vücudumuzun günlük C vitamini ihtiyacının tamamını karşılar. Oregon Devlet Üniversitesi'ndeki Linus Pauling Enstitüsü'ne göre C vitamini, hücre hasarına karşı savaşan, öncelikli olarak suda çözülebilen bir antioksidandır. Bu da C vitamininin kalp hastalıkları ve eklem ağrısı gibi durumlara karşı oldukça faydalı olmasını sağlar. Kemikleri güçlendirir: Ananas, sağlam ve güçlü durmanıza yardımcı olur. Ananasta, günlük önerilen mineral manganez oranının yaklaşık %75'i bulunur. Manganez, kemiklerin kütle kaybına engel olur ve dokuların birleşiminde önemli rol oynar. 1994 tarihli bir araştırmada manganezin diğer iz mineraller ile bir araya gelerek menopoz sonrası kadınlarda osteoporozun önlenmesine yardımcı olduğu iddia edilmişti. Göz sağlığı: Ananas, içerdiği yüksek oranda C vitamini ve antioksidan sayesinde maküler dejenerasyon riskini azaltmaya yardımcı olur. Maküler dejenerasyon, insanlar yaşlandıkça ortaya çıkan ve gözleri etkileyen bir hastalıktır. Sindirime yardımcı olur: Diğer birçok meyve ve sebze gibi ananasta da düzenli olarak tuvalete çıkmanızı ve bağırsaklarınızın sağlıklı kalmasını sağlayan lif bulunmaktadır. Fakat çoğu meyve ve sebzenin aksine ananasta önemli miktarda bromelain de bulunur. Bu enzim, proteini parçalayarak sindirime yardımcı olan bir enzimdir. İltihap karşıtı etkileri vardır: Çekirdeğinde bulunan, bromelain olarak da bilinen kompleks bir bileşen karışımı sayesinde ananas ağır iltihapları hafifletebilir ve tümör gelişimini yavaşlatabilir. Yapılan çeşitli araştırmalar bromelainin osteoartriti tedavi etmede de faydalı olabileceğini gösteriyor. Ancak bu konu hakkında daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Ananas, çok fazla tükedildiğinde dudak ve yanaklar da dahil olmak üzere ağızda hassaslaşmaya sebep olabilir. Ancak bu etkisi birkaç saat içinde geçer. Eğer geçmezse ve bunun yanı sıra kızarıklık ya da kabartı oluşur ve nefes alma sorunları yaşarsanız mutlaka tıbbi destek almanız gerekir. Bu belirtiler, ananasa alerjiniz olabileceğini gösterir. Ananasın bir başka olumsuz etkisi ise içerisinde bulunan yüksek C vitamini oranından kaynaklanabilir. Ananasta bulunan yüksek C vitamini ishal, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı veya mide yanması gibi sorunlara yol açabilir. Bunun dışında yüksek oranda bromelain de deride kızarıklığa, kusmaya, ishale ya da aşırı adet kanamasına sebep olabiliyor. Bromelain aynı zamanda bazı ilaçlarla da etkileşime girdiğinde olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle antibiyotik, pıhtı önleyici, kan sulandırıcı, antikonvülsan, uyku hapı, benzodiazepin, insomnia ilacı ve trisiklik antidepresan kullanan kişilerin çok fazla ananas tüketmemeleri gerekiyor. Purdue Üniversitesi'ndeki bahçe tarımı bölümüne göre olgunlaşmamış ananas yemek ve olgunlaşmamış ananas suyu içmek de oldukça tehlikeli. Bu evredeki ananas insanlar için zehirleyici oluyor ve ağır ishal ve kusmaya sebep olabiliyor. Çok fazla ananas yemek aynı zamanda sindirim yollarında da lif topçuklarının oluşmasına sebep olabilir. Konserve ananasın besin değerleri ise çiğ ananasın besin değerlerinden farklı. Amerikan Tarım Bakanlığı'na göre şerbet içerisinde bekletilen konserve ananasın bir kasesi 131 kalori ve içerisinde 31,88 gram şeker bulunuyor. Aynı zamanda vitamin ve mineral oranı da çiğ ananasa göre daha düşük. Eğer yalnızca konserve ananas alabiliyorsanız şekersiz ya da şerbet yerine meyve suyunda bekletilen korserve ananaslardan almaya özen gösterin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bir-pihtilasma-masali", "text": "Bir yeriniz kesildiğinde bedeninizde neler olup bittiği, kanamanın nasıl durduğu konusunda masalsı bir anlatım... Küçük kan pulcuğu alışverişe çıkmış damar içinde damar duvarı mağazalarına bakına bakına salına salına ilerlemekteydi. Bir de baktı ki birisinin kapısı açık... İçeride uzun süredir beklediği '%50 indirim' yazısı onu içeri doğru çekmekteydi. Işığa koşan kelebekler gibi bilinçdışı bir halde içeri çekilirken sağa sola saçılmıs renk renk T-shirtlerden gözünü alamıyordu . T-shirtün birine çılgın gibi yapıştı elleriyle . İçinden bir şeyler kopmuş benliğini alışveriş çılgınlığı sarmıştı . Onu gören diğer kan pulcukları da akın akın mağazaya geliyorlar, hepsi de çıldırmış gibi T-shirtleri diğer elleriyle çekiştiriyorlardı . Hatta iki kan pulcuğu teyzenin o hengamede bir torbayı birer ucundan tutup neredeyse camekanlı vitrine doğru yuvarlandıkları görüldü. Trombosit teyzeler; T-shirtleri çekistirir ve ortamı kalabalıklaştırırken ceplerinden kağıt paraları ortalığa dökülüyor, paralar yerde biriktikçe çil çil bozuk paralara dönüşüyor yerde yığıldıkça yığılıyordu . Bir süre sonra ortalık çığırından çıkmış; paralar teyzeler ve T-shirtler camekanlı vitrin üzerinde hep beraber bir ağ oluşturmuştu sanki . Bir süre sonra ortalık öylesine çığrından çıktı ki mağaza müdürü Faktör VII Fadıl artık dayanamadı ; güvenlik şefi Doku Faktörü Doruk'u çağırdı. İkisi bir olmuş kah bağırarak kah yerdeki paraları fırlatarak ve trombosit teyzelerin sırtlarıyla itiş kakış içinde diğer güvenlik görevlilerini cağırdılar . Görevliler safları iyice sıkılaştırdılar, böylece mağazanın giriş kapısında trombosit teyzeler, renk renk T-shirtler, yerlerde paralar, güvenlik görevlileri bir yumak olmuş, içeri girmek de çıkmak da imkansızlaşmıştı. Bu olay böyle sürseydi kesin bir facia olacaktı , önce mağaza kapısı tıkanacak , içerdeki herkes soluksuz kalacak ve en sonunda vitrin patlayarak her yer cam içinde kalacaktı . Allahtan delilik sona erdi ve mağazanın emektar temizlik personeli Plazmin Polat yerdeki paraları ortadan kaldırmaya başlayarak olaya el koydu. Parçalanan paraları kah pembe çöp tenekesine atıyor , arta kalan varsa onları da mağazanın köpeği Fajita kemirip mideye indiriyordu Yavaş yavaş hem teyzeler sakinleşti, hem de personel yerdeki T-shirtleri toplayıp ortalığı toparladı. Bu arada mağazanın açık kapısı da çoktan tamir edilmiş, teyzeler evlerine dağılmıştı . Akşam olmuş güneş batmış, bir alışveriş günü de kazasız belasız sona ermişti . Kücük kan pulcuğu sakinleşen mağazadan çıktı, bu ekonomik kriz ortamında fazla da alışverişe gerek yoktu doğrusu. Kızıl bir nehir gibi akan damarın içinde güneşi batıran Red-Kit gibi ıslık çalarak yitti gitti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bitkisel-proteinler-daha-uzun-sure-tok-tutabiliyor", "text": "Yeni bir araştırma bitkisel proteinlerin, hayvansal proteinlere kıyasla, kişiyi çok daha uzun bir süre tok tutabileceğine işaret ediyor. Danimarka'da Kopenhag Üniversitesi'nden obezite konusunda uzman Anne Raben'in liderliğinde yürütülen son bir araştırmada 43 genç erkek denek, her biri iki haftalık aralarla, üç farklı günde üç farklı öğünden oluşan kahvaltılarla beslendiler. Bu öğünler protein köftesi ve püre içerikleri açısından farklıydılar. İlk öğün yüksek düzeyde protein içeren etli köfte ve patates püresinden oluşurken, ikincisi bol proteinli baklagiller içeren köfte ve kurutulmuş bezelye püresinden, üçüncüsü de düşük proteinli baklagilleri içeren köfte ve kuru bezelye ile patates püresi karışımından oluşuyordu. Araştırmacılar, öteki iki kahvaltıya kıyasla, yüksek düzeyde protein içeren baklagillerden oluşan bir kahvaltı sonrasında deneklerin kendilerini çok daha uzun bir süre tok hissettiklerine tanık oldular. Daha da şaşırtıcı bir durum, deneklerin yüksek proteinli bitkilerden oluşan köfteleri içeren kahvaltıların en doyurucu kahvaltılar olduğunu söylemelerine karşın, düşük proteinli sebzeler içeren köftelerden oluşan öğünlerin kendilerini yüksek proteinli et içeren köftelerden oluşan kahvaltı denli tok tuttuğunu belirtmeleriydi. Raben'in önderliğindeki araştırmada, yüksek proteinli baklagillerle beslendiklerinde deneklerin, öğle yemeğinde yüksek proteinli etle ya da düşük proteinli baklagillerle beslendiklerine kıyasla, %12-13 oranında daha az kalori tükettiklerine de tanık olundu. Bu da, 95-105 kalori arasında bir farklılık anlamına geliyordu. Tüm öğünler fırında pişirilmiş, ya dana ya da domuz etli köftelerden ve patatesten ya da kuru bakla ve kuru bezelyeden , ya da kuru bakla, kuru bezelye ve patatesten oluşmaktaydı. Köftelerin tümü de çeşitli baharatlar, kolza tohumu yağı ve tereyağı içermekteydi. Gerek yüksek proteinli et köftesinde, gerekse yüksek proteinli baklagiller köftesinde kalorilerin yüzde 19'u proteinlerden gelirken, yüzde 53'ü karbonhidratlardan gelmekteydi. Ancak yüksek proteinli köfteler arasındaki farklılık her birinin içerdiği lif miktarından kaynaklanmaktaydı. Yüksek proteinli et köftesinin her 100 gramında yalnızca 6 gram lif bulunurken, yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin 100 gramı 25 gram lif içermekteydi. Öte yandan, düşük proteinli baklagillerden oluşan köftedeki kalorilerin yalnızca yüzde dokuzu proteinlerden gelirken, yüzde 62'si karbonhidratlardan geliyordu ve bu köftenin her 10 gramı 100 gram lif içeriyordu. 19 Ekim 2016 tarihinde Food and Nutrition Research dergisinde yayımlanan araştırmanın bulguları yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftede lif miktarının daha yüksek olmasının tokluk duygusunun yaratılmasında, yüksek proteinli et köftesine kıyasla, çok daha etkili olabileceğine işaret ediyor. Raben, lifler ve proteinlerin farklı düzenekler aracılığıyla etkili olduklarına, liflerin bedende herhangi bir bozulmaya uğramadıklarına ve bu yüzden bedenden atılıncaya dek sindirim yolunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Oysa protein sindiriliyor ve bedende soğuruluyor ve böylelikle, beynin de aralarında olduğu, beden dokuları bileşenlerinden yararlanabiliyorlar. Araştırmacılar elde edilen bu sonuçların bitkisel proteinlerle beslenmenin, hayvansal proteinlerle beslenmeye kıyasla, ille de insanları her zaman daha tok tutacağı anlamına gelmeyeceğine parmak basarak, benzer lif ve protein içerikli öğünlerle ilgili daha kapsamlı deneylerin yapılmasında yarar olduğunu belirtiyorlar. Araştırmanın kısıtlayıcı özelliklerinden biri de öğünlerin tadındaki farklılıklardı. Denekler yüksek proteinli baklagillerden oluşan köftenin, hem yüksek proteinli et köftesine hem de düşük proteinli baklagillerden oluşan köfteye kıyasla, çok daha tatsız olduğunu belirtiyorlardı. Bu son derece önemli, çünkü genelde daha lezzetli yiyeceklerin insanları tatsız yiyeceklerden çok daha az tok tuttukları düşünülür ki, bu da araştırmanın sonuçlarını etkilemiş olabilir. Araştırmacılar bu çalışmada, iştahın düzenlenmesinde fasulye ve bezelye gibi bitkisel tabanlı öğünlerle domuz ve sığır gibi hayvansal ürünlerden oluşan öğünlerin yarattığı etkiler konusunda ilk kez doğrudan bir kıyaslamaya gidildiğini belirtiyorlar. Benzer çalışmalardaki deneylerde, gerçek yiyecekler yerine, soya ve süt ürünlerindeki proteinlerin karşılaştırıldığına, ya da besin ürünlerinden yararlanıldığına dikkat çekiyorlar. Raben ve arkadaşları elde edilen bulguların çevresel sonuçlarıyla da yakından ilgileniyorlar. Raben, küresel bir bakış açısından ele alındığında, beslenmede ağırlıklı olarak bitkisel tabanlı bir yaklaşımı yeğlemenin çevre açısından çok daha yararlı olacağının altını çiziyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bitmeyen-ergenlik-baslamayan-yetiskinlik", "text": "Günümüzde insan gelişimi ele alınırken artık modern yaşamın gerekleriyle beraber yaşam boyu gelişim kavramının da etkinliği baskın olarak ön plana çıkmaktadır. Yaşam boyu gelişim yaklaşımına göre insanın gelişimi doğum öncesinden başlayarak ölümüne kadar devam etmektedir. Bu uzun yaşam döngüsü içinde bireylerin geçirdiği fiziksel, bilişsel, duygusal, sosyal alanlardaki gelişimlerini incelemek için insan gelişimi sırasıyla doğum öncesi, bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık olarak yaşam dönemlerine ayrılmıştır (Doğan, Cebioğlu, 2011). Bu dönemleri temsil eden belirli yaş aralıkları bulunmaktadır, fakat son yıllarda özellikle gelişmekte olan ülkelerde hızlı sanayileşme, toplumsal ve kültürel açıdan yaşanan çeşitlilik gibi unsurlar gelişim süreçlerini de etkilemiştir. TUIK'in (2017), İstatistiklerle Gençlik araştırmasına göre Türkiye'nin toplam nüfusu 2016 yılı itibariyle 79 milyon 814 bin 871 olarak tespit edilmiş, bunun da 12 milyon 989 bin 42 gibi yaklaşık 1/6'lık bir oranını 15-24 yaş grubundaki genç nüfus oluşturmuştur. 2011 yılı verilerine göre Türkiye'de ortalama ilk evlenme yaşı; erkekler için 26,2, kadınlar için 22,8 iken; 2016 yılında erkekler için 27,1, kadınlar için 24 olmuştur. Evlenme ve anne-baba olma yaşındaki bu yükselişler eğitim düzeyinin artması, buna bağlı olarak eğitim süresinin de uzaması ve bireylerin eş-anne-baba olma rollerini eğitimlerini tamamlayıncaya kadar ertelemeleriyle açıklanabilmektedir (Atak, Çok, 2007). Bu rollerin ertelenmesi, dolayısıyla bireylerin yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları almasını da ertelemesi anlamına gelmektedir. Bugün 18 yaşını geçmiş ve artık yetişkin olarak tanımlanacak birçok kişinin kendilerinden beklenen rolleri gerçekleştirmedikleri görülmektedir. Çevremize baktığımızda 30'lu yaşlarına ulaşmış fakat halen ailesinden birey olarak tam bağımsızlaşamamış, kendi ayakları üzerinde duramayan birçok kişiye rastlamaktayız. Diğer bir deyişle bu bireyler uzamış bir ergenlik dönemi ile henüz başlamamış bir yetişkinlik dönemi arasında sıkışmış, aynı zamanda yasal hakları bakımından yetişkin sınıfına giren ama henüz yetişkinliğin gerektirdiği tüm sorumlulukları da üstlenmeye hazır olmayan bir grubu oluşturmaktadırlar. Henüz ne çocukluğun bağımlılığının bırakıldığı ne de yetişkin sorumluluğunun tümüyle kabul edildiği (Atak, Çok, 2010) 18-25 yaşları arasını kapsayan ergenlik ile yetişkinlik arasındaki bu dönemi ilk kez ABD'li gelişim psikoloğu Jeffrey Jensen Arnett (1994; 1998) Beliren Yetişkinlik kavramı ile açıklamış, bu dönemin 28-29 yaşlarına kadar da uzayabileceğini vurgulamıştır (Arnett, 2000). Arnett (2004) bu dönemi Beliren Yetişkinlik adıyla yeni bir gelişim dönemi olarak tanımlayarak aslında bu dönemdeki bireylerin hem ergenlikten hem de yetişkinlikten farklı olarak kendine özgü özellikleri olduğunu savunmuştur. Kimlik Arayışı: Kim olduğunu, hayattan beklentilerini ve isteklerini sorgulayan birey bu dönemde kendi beceri ve sınırlılıklarını da keşfetmeye çalışmaktadır (Arnett, 2004). İstikrarsızlık: Hayatın çok farklı alanlarına dair zihninde sonsuz planlar ve önünde sınırsız seçenekler olduğuna inanan birey için bu dönemde fikirler de sürekli değişmekte ve her seferinde yeni planlar oluşmaktadır. Kendine Odaklanma: Kendini tanımaya çalıştığı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendiği bir dönemde olan birey için bu dönem kendi kendini yönetebilmeyi, kendi kararlarını verebilmeyi başaracağı bir dönemdir. Kendisini yetişkin hayatına hazırlayacak sorumlulukları almaya başlaması için bir hazırlık dönemidir. Arada Kalmışlık: Kendini ne ergen ne de yetişkin olarak tanımlayamayan birey bir yandan ergenlik dönemini artık tamamladığını düşünürken bir yandan da henüz tüm yetişkinlik kriterlerini sağlayamadığının farkındadır. Bunlardan başlıcaları, başkalarından bağımsız kararlar verebilmek, kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek, ekonomik bağımsızlık kazanmaktır (Doğan, Cebioğlu, 2011). Sonsuz Olanaklar: Bu dönem birey için büyük umutlar ve yüksek beklentiler demektir (Arnett, 2004). Kişi, bu dönemde geleceğe dönük olarak sonsuz fırsatlar arasından seçim yapabileceğine inanmaktadır. Bu temel özellikler göz önüne alındığında Türkiye'de beliren yetişkinlerle yapılan çalışmalarda yetişkinliğe ulaşma ölçütü olarak en çok kendi sorumluluğunu alma ve bağımsız kararlar verebilme kriterine ulaşmış olmaya önem verildiği görülmektedir (Atak, Çok, 2007). Her ne kadar sanki ergenlikle yetişkinlik arasında sıkışmış bir dönem gibi algılansa da aslında beliren yetişkinlik dönemi, kişilerin kimlik keşifleri için özellikle eğitim ve iş alanındaki denemeleri en yoğun yapabilecekleri ve kendilerine en fazla odaklanabilecekleri dönemdir. Böylece onlar için düzenli bir yaşama geçip yetişkin sorumluluklarını alabilmeleri için yeterli deneyimi kazanmalarına da olanak sağlayacaktır. Arnett, J. J. (1994). Are college students adults? Their conceptions of the transition to adulthood. Journal of Adult Development, 1, 154-168. Arnett, J. J. (1998). Learning to stand alone: The contemporary American transition to adulthood in cultural and historical context. Human Development, 6, 295-315. Atak, H., Çok, F. (2010). İnsan yaşamında yeni bir dönem: Beliren Yetişkinlik. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 17(1), 39-50. Atak, H., Çok, F. (2007). Emerging adulthood and perceived adulthood in Turkey, 3rd Conference on Emerging Adulthood, Tucson, AZ, USA, 15-16 Şubat 2007. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24642 TUIK (2017). İstatistiklerle gençlik, 2016. Sayı 24648, Erişim: 02.08.2017, Yayın: 16.05.2017, http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri. Doğan, A., Cebioğlu, S. (2011). Beliren Yetişkinlik: Ergenlikten yetişkinliğe uzanan bir dönem. Türk Psikoloji Yazıları, 14(28), 11-21. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/biz-yaslansak-da-karacigerimiz-hep-genc-kaliyor", "text": "Son bir araştırmaya göre biz yaşlansak bile, karaciğer hücreleri hep üç yaşında kalıyor. Hayati önem taşıyan karaciğerimiz, yiyeceklerdeki yağı indirgiyor, mineralleri depoluyor ve sindirim için önemli olan safrayı üretiyor. Ayrıca kanımızın zehirlenmemesi için de çalışıyor. Metabolizmamız için önemli olan karaciğer sık sık zehirlerle karşı karşıya geldiği için, karaciğer dokusu kendi kendini yenileme konusunda çok iyi. Bilindiği gibi yaralanmalardan ve doku hasarlarından sonra yeni karaciğer hücreleri oluşuyor. Bununla birlikte karaciğer hücrelerinin normal koşullarda ne kadar kalıcı oldukları ve yenilenme yetisinin yaşla birlikte ne derece zayıfladığı bilinmiyordu. Alman bilim insanları sürpriz bir şekilde karaciğerimizin, yaşamımız boyunca genç kaldığını öğrendiler. Dresden Teknik Üniversitesi'nden Paula Heinke, karaciğer dokusunu yeni bir yöntemle tarihlendirmiş. Bunun için de 20 ila 84 yaşları arasında hayatlarını kaybeden otuz üç kişinin karaciğerinden hücre örnekleri aldıktan sonra, hücre çekirdeğindeki DNA'yı izole etmiş. Daha sonra ise kalıtım moleküllerinin yaşları, radyo karbon tarihlendirme yöntemiyle analiz edilmiş. Normalde arkeolojide kullanılan bu tarihleme yöntemi, örnekteki karbon izotopu C14'ün ne yoğunlukta bulunduğunu gösterir. Oranlar küçük olsa bile, bunlar doku örneklerinde tespit edilip, ölçülebiliyor. Ve değerler atmosferik radyokarbonla karşılaştırılarak geriye dönük olarak hücrelerin yaşı belirlenebiliyor diyor araştırmacılar. Sonuçlara göre karaciğer hücreleri çok hızlı bir şekilde yenileniyor ve tüm yaşamımız boyu yeniler, eskilerle yer değiştiriyorlar. Karaciğerimiz ortalama olarak hep üç yaşında kalıyor, ister 20 ister 84 yaşında olalım diyor araştırmacılar. Genç insanlarda hepotositler yılda yüzde 19 oranında bölünürken bu oran yaşlılarda yüzde 17 civarında. Yani yaşlanmanın karaciğer hücrelerinin yenilenmesi üzerinde hemen hemen hiçbir etkisi yok gibi. Bu da karaciğerimizin son derece iyi yenilenebilen bir organ olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte yaşlılıkta karaciğerde başka bir değişim yaşanıyor. Bu değişim, normalden daha fazla kalıtım taşıyan karaciğer hücrelerinin bir alt grubunda meydana geliyor. Hücrelerimizin birçoğunda bir çift kromozom bulunur, ancak bazı hücreler yaşlandıkça daha fazla DNA biriktirir. En sonunda bu dört, sekiz hatta daha fazla kromozom çifti taşıyabilirler. Buna göre yaşlılıkta, daha fazla DNA içeren karaciğer hücrelerinin oranı yüzde 40'a çıkabiliyor. Şimdi şöyle bir şey var: Tipik hücreler yılda ortalama olarak bir kez yenilenirken, DNA zengini hücreler on yıla kadar kalıcı oluyorlar. Bu yüzden karaciğer hücrelerinin yaş dağılımı değişiyor. 25 yaşındaki insanda hepatositlerin yüzde 84'ü iki yaşından daha gençken, 75 yaşındaki bir kişide bu genç hücrelerin sayısı yüzde 67 civarındadır. Bu durumda niçin siroz veya karaciğer kanseri gibi hastalıkların ortaya çıktığı ve bunların niçin daha çok yaşlılarda görüldüğü sorusu karşımıza çıkıyor. Araştırmacılar bunun DNA zengini hücrelerle alakalı olabileceğini düşünüyorlar. DNA zengini hücrelerde kromozom hataları daha fazla ve bu da kalıtsal istikrarsızlıkla ilişkilendiriliyor. İlerleyen yaşla birlikte bu hücreler arttığı için de karaciğerin hastalanma riski artabiliyor diyor araştırmacılar. Ancak öte yandan da DNA zengini hücrelerin daha az sıklıkta bölündükleri biliniyor ki bu da kopya hatası ve zararlı mutasyon riskini düşürmekte. Bu yüzden yaşlılığa bağlı karaciğer hastalıklarının ayrıntılı bir şekilde araştırılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bobrek-taslarini-ameliyata-gerek-kalmadan-temizleyen-cimbiz", "text": "Ultrason ışınları böbrek taşlarını vücut içinde yönlendirerek temizleyebilecek. Domuzlar üzerinde yapılan araştırmalarda bilim ekibi bu yöntemi kullanarak daha önce belirlenmiş bir rota üzerinden böbrek taşı yerine kullanılan cam boncukları vücudun dışına çıkarttı. Mineraller idrar içinde eriyip kristalleşince böbrek taşları oluşur. Taşlar böbrekte veya üreter içinde sıkışıp kalır ve vücuttan atılamaz. Bunlardan kurtulmanın bir yolu, taşları parçalayıp küçültmek ve bu şekilde parçaların idrarla dışarı atılmasını sağlamak. Bunun için mesaneden üretere uzun, ince bir tüp yollanır. Bir diğer yol ise vücudun dışından ultrason şok dalgaları göndermek. Ne var ki bu iki yöntemde de geride küçük parçaların kalma ihtimali yüksektir ve bunlar daha fazla taşın gelişmesine yol açar. Daha ciddi vakalarda ameliyat gerekir. Washington Üniversitesi'nden Michael Bailey liderliğinde bir ekip farklı bir yöntem üzerinde çalışıyor. Bu yöntem, daha hafif şiddette ultrason dalgaları kullanarak taşları sıkıştıkları yerden kurtarmaya dayanıyor. Ekip, ilk denemede taşları hafifçe dürterek, doğal olarak yoluna devam etmesini sağlamaya çalıştı. 15 kişi üzerinde uygulanan bu ilk denemede küçük taşların biraz kıpırdadığı saptandı. Amaç taşların kendi kendine vücuttan atılmasıydı. Şimdi Bailey'in ekibi taşları daha kontrollü bir şekilde yönlendirmek için başka bir yol geliştirdi. Dikkatli bir şekilde hedefe odaklanmış ses dalgalarından yararlanarak taşın çevresinde bir yüksek basınç halkası yaratıldı. Böyle taşlar kontrol altına alınmış oldu.Daha sonra halka hareket ettirilince taşlar da halka ile birlikte sürüklenmeye başladı. Ekip bu yaklaşımı anestezi altındaki üç domuz üzerinde denedi. Bu deneyde hayvanların mesanelerine taş yerine cam boncuklar yerleştirildi. Boncuklar önceden belirlenmiş bir rota üzerinden %99'luk bir hassasiyetle yönlendirildi. Cam boncukları mesane gibi geniş bir alanda hareket ettirmek, şekilsiz kristalleri dar bir boru içinde hareket ettirmekten doğal olarak daha zordur diye konuşan Oxford Üniversitesi'nden Ben Turney, Ama bu teknikle böbreklerdeki taşları yerlerinden oynatmak mümkün olabilir. Daha sonra sistem bunları kendiliğinden vücuttan dışarı atabilir diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bobrek-taslarini-ameliyata-gerek-kalmadan-temizleyen-cimbiz-2", "text": "Ultrason ışınları, böbrek taşlarını vücut içinde yönlendirerek temizleyebilecek. Domuzlar üzerinde yapılan araştırmalarda bilim ekibi bu yöntemi kullanarak daha önce belirlenmiş bir rota üzerinden böbrek taşı yerine kullanılan cam boncukları vücudun dışına çıkarttı. Mineraller idrar içinde eriyip kristalleşince böbrek taşları oluşur. Taşlar böbrekte veya üreter içinde sıkışıp kalır ve vücuttan atılamaz. Bunlardan kurtulmanın bir yolu, taşları parçalayıp küçültmek ve bu şekilde parçaların idrarla dışarı atılmasını sağlamak. Bunun için mesaneden üretere uzun, ince bir tüp yollanır. Bir diğer yol ise vücudun dışından ultrason şok dalgaları göndermek. Ne var ki bu iki yöntemde de geride küçük parçaların kalma ihtimali yüksektir ve bunlar daha fazla taşın gelişmesine yol açar. Daha ciddi vakalarda ameliyat gerekir. Washington Üniversitesi'nden Michael Bailey liderliğinde bir ekip farklı bir yöntem üzerinde çalışıyor. Bu yöntem, daha hafif şiddette ultrason dalgaları kullanarak taşları sıkıştıkları yerden kurtarmaya dayanıyor. Ekip, ilk denemede taşları hafifçe dürterek, doğal olarak yoluna devam etmesini sağlamaya çalıştı. 15 kişi üzerinde uygulanan bu ilk denemede küçük taşların biraz kıpırdadığı saptandı. Amaç taşların kendi kendine vücuttan atılmasıydı. Şimdi Bailey'in ekibi taşları daha kontrollü bir şekilde yönlendirmek için başka bir yol geliştirdi. Dikkatli bir şekilde hedefe odaklanmış ses dalgalarından yararlanarak taşın çevresinde bir yüksek basınç halkası yaratıldı. Böyle taşlar kontrol altına alınmış oldu. Daha sonra halka hareket ettirilince taşlar da halka ile birlikte sürüklenmeye başladı. Ekip bu yaklaşımı anestezi altındaki üç domuz üzerinde denedi. Bu deneyde hayvanların mesanelerine taş yerine cam boncuklar yerleştirildi. Boncuklar önceden belirlenmiş bir rota üzerinden %99'luk bir hassasiyetle yönlendirildi. Cam boncukları mesane gibi geniş bir alanda hareket ettirmek, şekilsiz kristalleri dar bir boru içinde hareket ettirmekten doğal olarak daha zordur diye konuşan Oxford Üniversitesi'nden Ben Turney, Ama bu teknikle böbreklerdeki taşları yerlerinden oynatmak mümkün olabilir. Daha sonra sistem bunları kendiliğinden vücuttan dışarı atabilir diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bol-su-icmek-zayiflamaya-yardimci-olur-mu", "text": "Su ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu saptayan bir araştırma, yeteri kadar su içmenin sağlıklı bir kiloya ulaşmanızda size yardımcı olacak temel etkenlerden biri olabileceğini ortaya koyuyor. Annals of Family Medicine isimli dergide yayımlanmış olan araştırma, daha az miktarda su içen katılımcıların vücut kitle indekslerinin diğer katılımcılara oranla genellikle daha yüksek olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, kilo yönetimi araştırmaları ve klinik yöntemlerde suya daha fazla odaklanılması gerektiğini belirtti. Her ne kadar insanlara kilo kaybettirmek için bol su içmeleri gerektiği söylense de araştırmacılar, suyun insanların kilolarına etkisini incelediklerinde farklı sonuçlarla karşılaştıkları belirtiyor. Örneğin bazı araştırmalarda çok su içen insanların zayıf oldukları görülürken, başka araştırmalarda obez bireylerin daha çok su içtiği sonucu alındı. Araştırmacılar, Ulusal Sağlık ve Beslenme Bilirkişi İncelemesinden , 9.500 kişinin dahil olduğu iki veri grubunu ele aldı. Veri gruplarından biri 2009-2010 yılları arasında, diğeri ise 2011-2012 yılları arasında yapılan bir araştırmadan alındı. Katılımcıların fiziksel incelemenin bir parçası olarak verdiği idrar örnekleri araştırmacılar tarafından incelenip \"idrar ozmolaliteleri\" ölçülerek, yani kişilerin idrarlarının yoğunluğuna bakılarak su içme seviyeleri belirlendi. İdrarın yoğunluğunun yüksek olması, kişinin az su içtiği anlamına geliyordu. NHANES araştırmacıları, kişilerin su içme seviyelerini daha doğru gösterdiği için öncelikle 2009 yılındaki idrar ozmolalitelerini ölçtükten sonra katılımcılara ne kadar su içtiklerini sordu. Elbette içilen su miktarı dışında yemeklerin içerdiği su miktarı da kişilerin sıvı alma seviyesini etkiliyor. Yapılan yeni araştırmada idrar ozmolalite testleri, kişilerin yeterli ölçüde mi yetersiz ölçüde mi sıvı aldığını belirlemek için kullanıldı. Yeteri kadar sıvı almayan kişilerin vücut kitle indekslerinin, yeterli sıvı alan kişilere göre ortalama olarak daha yüksek olduğu belirlenirken yeterli sıvı almayan katılımcılarda obezite riskinin de %60 oranında daha fazla olduğu görüldü. Ancak yalnızca sıvı alma seviyesi ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu gösteren bu araştırma, daha fazla su içmenin kilo kaybına yardımcı olup olmayacağını kanıtlamıyor. Michigan Üniversitesi'nden aile hekimi Dr. Tammy Chang, vücut kitle indeksleri daha yüksek olan kişilerdeki sıvı yetersizliğinin, yedikleri veya içtiklerinin miktarından veya türünden kaynaklanma olasılığına da dikkat çekiyor. Örneğin bol sulu yiyeceklerin kalorisi az olurken, bol yağlı yiyeceklerde az sıvı bulunur ve kalorileri yüksektir. Chang, yeterli miktarda sıvı alan insanların genellikle kendilerini obeziteye karşı koruyacak alışkanlıklara da sahip olabileceğine işaret ediyor. Bu iki açıklamanın da doğruluk payı olduğunu belirten Chang, sıvı alımı ve kilo arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğini söylüyor. Her ne kadar kilo veren insanların açlıkla susuzluğu karıştırabildiği ve daha fazla su içmenin kilo vermede yardımcı olabileceği söylense de Chang, bunun doğruluğunun kesin olmadığını, yine de bazı hastalarının, açlıkla susuzluğu karıştırmış olma ihtimallerine karşılık, yemekten önce su içtiklerini söylediklerini belirtiyor. Gerçekten de klinik tedavi uzmanları hastalarını, yemek yeme ihtiyacı duyduklarında su içmeye teşvik ediyor. Ancak herkesin farklı olarak deneyimlediği açlık ve susuzluğun nesnel olarak ölçülmesi mümkün değil. Ayrıca bazı insanlar, vücutlarının fizyolojik ihtiyaçları dışındaki faktörlerden de etkilenebiliyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bolgede-psikososyal-destek-ucretsiz-ve-kalici-olmali", "text": "'Aslında depremin insanlarda ilk yıktığı şey kontrol duygusu oluyor' diyen sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer, travma sonrası stres bozukluğu denilen psikolojik sorunların üstesinden gelinmesi için psikososyal desteğin yaşamsal olduğunu söylüyor. Ancak Sümer'in ısrarla vurguladığı bir konu daha var: 'Depremzedeleri mağdur olarak görmeyin; onlar hayata tutunmaya çalışan savaşçılar'. 6 Şubat Pazartesi günü iki büyük depremle sarsılan Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken depremzedelerin psikolojik sorunları hafifletmek ve gidermek için bölgede Türk Psikologlar Derneği ekibi saha çalışması ve ön değerlendirme yapıyor ve destek için başvuran 8000'in üzerinde gönüllü psikolog ile desteğe hazırlanıyor. Depremler gibi beklenmedik doğa olayları, kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ruhsal travmalar yaratma potansiyeline sahip. Ruhsal travmaları uzun süre atlatamayan kişilerde uzayan yas süreçleri ve travma sonrası stres bozukluğu denilen psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülüyor ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzeliyor, ancak bazı kişilerde aylarca, hatta yıllarca sürebiliyor. İlk tepki hayatta kalma güdüsü oluyor. Bu evrede bireysel farklılıklar görülür. Alt beynimiz bize 'kaç-kendini koru' emrini verir. Bu son derece anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir. İnsanları, içinde bulundukları bu durumda mağdur gözüyle bakmamak gerekir. Bu kişiler hayatta kalma dürtüsüyle hareket ettikleri için aşırı tepki göstermeleri normaldir. Kendisini, korkusunu, kaygısını kontrol edemeyenlerin yaşadıkları normaldir. Herkes aynı durumdadır. Bende bir gariplik mi var sorusunu kendilerine sormamaları ve kendilerine öz-şefkat göstermeleri, zaman tanımları gerekir. Aslında depremin ilk yıktığı şey kontrol duygusudur. Belirsizlik rahatsız edicidir. Barınma sorununun halledilmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması bu belirsizliğin giderilmesinde kritik ilk adımdır ve hızla yapılmalıdır. Bizde o çok değerli iki gün kaybedildi. Bu da şoku ve belirsizliği büyüttü. İlk aşamada depremzedenin elini tutmak bile psikolojik bir destektir. İlk günlerde bu desteği vermek için uzman olmaya gerek yok; temel anlayışa sahip olmak yeterli. Kısa bir süre sonra zaten insanlar kendini toparlar. Büyük çoğunluğu için uzun sürecek bir psikolojik desteğe ihtiyaç kalmaz. TSSB bazı kişilerde 4-5 ay sonra ortaya çıkabilir. Önceden de benzer şoklar, travmalar yaşamış veya çok kırılgan bir yapıya sahip olanlar daha fazla risk altında olabilir. Bu kırılgan kişilere güçlü ol demek yanlış. Zira bu, sen zayıfsın mesajı vermek anlamına gelir. Psikolojide debriefing, travmaya maruz kalan kişileri duygu/düşüncelerini anlatma, dinleme, bilgilenme ve paylaşım yolu ile fark etmeleri, düzene sokmaları, anlamlandırmaları ve yeniden yapılandırmaları olarak tanımlanabilir. Debriefing iyileştirici bir etkiye sahiptir. Çünkü kişi olayın üzerinde hakimiyet kurduğu izlenimini edinir. TSSB durumunda debrief'ingi uzmanlar yapmalı. En önemli başa çıkma desteği depremzedelerin rutinlerine geri dönmelerini sağlamaktır. Çalışan kişilerin yapabiliyorsa işlerine, öğrencilerin eğitime geri dönmeleri gerekir. Sağlıklı olanların kurtarma/enkaz kaldırma, gönüllülere her işte destek sağlamaları kendilerini kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. Çocuklar hassastır ama bazen bizden daha güçlü olabiliyorlar. Oyun oynamaları bu süreci daha kolay atlatmalarını sağlar. Çadır kentlerde oyun alanları kurulmalı. Onlar için de rutin çok önemli. Kısa zamanda okullarına geri dönerlerse yaşadıklarının yıkıcı etkisi ortadan kalkar. Ancak öğretmenler çocukları çok dikkatli izlemeli. Çocukta ani davranış bozuklukları, ani farklılıklar, daha önce görülmeyen öfke patlamaları, saldırganlık ya da içe kapanma vb işaretler görülüyorsa uzmana danışmak gerekebilir. Ne yazık ki sosyal medya karamsarlık pompalıyor. Yağma olaylarını, ırkçılığı sürekli öne çıkartıyor. Önyargıları besliyor. Bu görüntüleri izleyenlerde güven duygusu sarsılıyor. Sonuçta öfke ve kızgınlık başat hale geliyor. Seçkincilik, ayrımcılık, yukarıdan bakma, farklı olanı küçümseme gibi yıkıcı tutum ve davranışlar yardımlaşma ve dayanışmaya çok zarar veriyor. Bölgede psikososyal desteğin kalıcı hale gelmesi ve ücretsiz olması gerekir. Klinik destek de bu evrede önemli. Bakanlıklar nezdinde kurulacak olan kalıcı sistemler ve psikososyal destek ekipleri konteynırlarda kurulacak birimlerle, çadır kentlerde, deprem bölgelerine erişimi kolay diğer mekanlarda çalışmalarını kesintisiz sürdürmeli. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Bir ülkenin insanlarını kanun korumaz norm korur. Norm bir anlamda mahalle baskısı demektir. İlgili paydaşları kendiliğinden içine ele siyaset üstü bir süreçtir. Gönüllü bir harekettir. Biz inşaat işlerinde, yapılaşmada, depreme dayanıklı bina yapmada maalesef yaptırımı yüksek, ahlaki ve vicdani yüke dayalı sosyal norm yaratamadık. Yani utanma duygusu ve vicdanı içeren yazılı olmayan kurallara dayalı bir norm oluşturamadık. Trafik ölümlerinde, ihlallerindeki durum gibi.. Aslında yapılan cezai yaptırımı olan tehlikeli bir davranış olmasına karşın insanlar yaptıkları trafik ihlallerini, son surat araba kullanmayı her yerde utanmadan, hatta böbürlenerek anlatır. Çünkü aşırı süratli araba sürmek utanılacak bir hareket olarak algılanmaz. Ama hırsız yaptığı hırsızlığı anlatamaz çünkü hırsızlık utanma duygusu yaratır. Trafik ahlaki bir norm yaratamamıştır. Aynı şekilde inşaatlarda da vicdani yükümlülük yok. Normal zamanda sokakta dokunsan yıkılacak bina görsek, kimse bunu kim yaptı ya deprem olursa yapanın hiç mi vicdani yok diye düşünmez. Normlar sosyal psikolojiyi ilgilendiren bir konudur. Depremlerde yıkılma riski taşıyan binalar yapma konusu, imar affı ile ödüllendirileceğine, hırsızlık gibi utanılması ve kınanmasını gereken bir mahalle baskısı yaratmadıkça engellenemez. Benim bir hayalim var. Oraların yeni bir cazibe merkezi haline getirilmesi. Göçleri engelleyecek, azınlıklarla barış içinde yaşanabilecek yerleşim alanları kurmalıyız. Konut yapmakla bu sonuca ulaşamayız. Oralarda insanların verimli olabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri, çatışmaların yaşanmadığı kentler kurulmalı. - uykusuzluk, - kabuslar, - olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, - sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme, - kolay irkilme, - çabuk sinirlenme, - gelecekle ilgili plan yapamama, - yabancılaşma , - olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülür a) Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırt ederek tanımak ve dışa vurmak, b) Bozulan anlamlandırma sistemini yeniden toparlamak, c) Travmatik bir durumu takip eden düşünceleri, izlenimleri ve tepkileri detaylı bir şekilde gözden geçirmek, d) Benzer tepkileri görerek kendi tepkilerini de normal olarak algılamak, e) Farklı başa çıkma yolları öğrenmek, f) Yaşama sevincinin desteklenerek korunmasına yardımcı olmak,"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/brokoli-yilmaz-bir-kanser-savascisi", "text": "O brokoli bitecek diyen annelerin bir bildiği varmış meğer. Adeta bir besin bombası olan bu yeşil sebze, sindirime, kalp-damar ve bağışıklık sistemine fayda sağladığı gibi iltihap karşıtı ve kansere karşı koruyucu özelliklere bile sahip. Düşük sodyum içerikli ve yağsız bir sebze olan brokolinin bir porsiyonu ise yalnızca 31 kalori. Teksas Üniversitesi'nden beslenme uzmanı Victoria Jarzabkowski, brokolinin yüksek lif, C vitamini, aynı zamanda potasyum içerdiğini, B6 ve A vitamini kaynağı da olduğunu söylüyor. İçerisinde karbonhidrat bulunmayan brokoli ayrıca bol protein de içeriyor. Brokolide bitki kimyasalları ve antioksidanlar da yüksek oranda bulunuyor. Bitki kimyasalları, bitkilere rengini, kokusunu ve tadını veren kimyasallardır. Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü'nün yaptığı araştırmalara göre bitki kimyasallarının birçok faydası da var. Örneğin brokolideki bitki kimyasalları bağışıklık sistemi için oldukça faydalı. İçlerinde glucobrassicin; zeaxanthin ve beta-karoten karotenoidler ve bir flavonoid olan kaempferol bulunur. Antioksidanlar, vücudun ürettiği veya meyve, sebze ya da tahıllarda bulunan kimyasallardır. Jarzabkowski, antioksidanların, hücrelere zarar veren serbest radikalleri bulmaya ve etkisiz hale getirmeye yaradığını söylüyor. Serbest radikaller, metabolizma sırasında oluşan dengesiz moleküllerdir. Amerikan Kanser Enstitüsü'ne göre bu moleküllerin verdiği hasar kansere yol açabilir. Brokoli bol miktarda bir antioksidan bileşeni olan lütein ve çok etkili bir antioksidan olan sülforafan bulunur. Besin oranı yüksek olan brokoli aynı zamanda magnezyum, fosfor, az miktarda çinko ve demir de içeriyor. Diyabet ve otizm: Tip 2 diyabeti olan obez bireyler için brokoli özü oldukça faydalıdır. Science Translational Medicine dergisinde Haziran ayında yayınlanan raporda, bilim insanlarının, brokolide sülforafan adlı bir bileşeni bulduğu belirtiliyor. Sülforafanın tip 2 diyabetle bağlantılı olan 50 genin etkinliğini ya da etkisini durdurabildiği bulundu. Bilim insanları, 12 haftalık araştırma sürecinde bu bileşeni tip 2 diyabet hastası 97 bireye uyguladı. Obez olmayan bireylerde hiçbir değişiklik görülmezken obez bireylerin kontrol gruba oranla açlık kan şekeri seviyelerinde %10'luk bir düşüş yaşandığı görüldü. Aynı bileşenin otizmle bağlantılı belirtileri de azalttığı görüldü. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırma raporunda, sülforafan içeren brokoli özü kullanan kişilerin, sözel iletişiminde ve sosyal etkileşimlerinde gelişmeler yaşandığı belirtiliyor. Kanser: Çoğu insan brokolinin kansere karşı korunmada çok yararlı olduğunu bilir. Jarzabkowski, brokoli gibi turpgillerin bazı mide ve bağırsak kanserlerine karşı koruma sağlayabileceğini belirtiyor. Amerikan Kanser Birliği, sülforafan ve indole-3-carbinole da dahil olmak üzere brokolide bulunan izotiyosiyanatların zehirden arındırıcı enzimler salgıladığını ve antioksidan görevi görerek oksidatif stresi azalttığını belirtiyor. Aynı zamanda östrojen seviyesini de etkileyen bu bileşenler göğüs kanseri riskini de azaltıyor olabilir. Kolesterol: Jarzabkowski'ye göre brokolide bulunan çözülebilir lif, kandaki kolesterole bağlanarak, kolesterolün düşmesine yardımcı olur. Life bağlanan kolesterolün vücuttan dışarı atılması kolaylaşır ve dolayısıyla vücuttaki kolesterol seviyesi düşer. Kalp sağlığı: Brokoli, kolesterolü azaltmasının yanı sıra kan damarlarını güçlendirerek kalp sağlığını da korur. Brokolide bulunan sülforafanın aynı zamanda iltihap azaltıcı etkisi de bulunduğundan kronik kan şekeri sorunlarının sebep olduğu kan damarı duvarındaki hasarları önleyebilir veya iyileştirebilir. Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu'na göre bu sebzede bulunan b-kompleks vitaminler aşırı homosisteini düzenlemeye veya azaltmaya da yardımcı olur. Aşırı homosistein, kişilerin kırmızı et yemesinden sonra biriken amino asittir ve koroner kalp hastalığı riskini arttırır. Göz sağlığı: Havucun göz sağlığına faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun sebebi içerisinde bulunan, bir antioksidan bileşeni olan luteindir. Bu bileşeni brokolide de yoğun miktarda bulabilirsiniz. Brokolide bulunan başka bir antioksidan ise aynı faydaları sağlayan zeaksantindir. Bu iki kimyasal da maküler dejenerasyona ve katarakt oluşumuna karşı koruma sağlar. Sindirim: Brokolinin sindirime son derece faydalı olduğunu belirten Jarzabkowski, bunun sebebinin sebzenin yoğun lif içeriği olduğunu da ekliyor. Brokolinin neredeyse her 10 kalorisinde 1 gram lif bulunuyor. Lif, düzenli olarak tuvalete çıkmanızı sağladığı gibi bağırsaklarınızdaki sağlıklı bakterilerin seviyesinin de korunmasına yardımcı oluyor. Brokoli aynı zamanda mide zarını korur. Brokolide bulunan sülforafan, mide bakterisi Helicobacter pylori'nin fazla gelişmesini ve mide duvarına çok güçlü tutunmasını da önler. Genel olarak brokoli yemenin herhangi bir zararı olmadığı gibi yan etkileri de ciddi değildir. Brokoli tüketiminin en yaygın yan etkileri gaz ve bağırsakta tahriş ise brokolinin yüksek lif oranından kaynaklanır. Turpgillerden gelen bütün sebzelerin gaz yaptığını belirten Jarzabkowski, bu besinlerin faydasının ise verdikleri rahatsızlığa değeceğini söylüyor. Ohio Devlet Üniversitesi Wexner Tıp Merkezi'nden bilim insanları, brokolide bulunan K vitamininin kan sulandırıcı ilaçların etkisini azaltabileceğini ve bu ilaçları kullanan kişilerin brokoli tüketimine dikkat etmeleri gerektiğini belirtiyor. Hipotiroidi olan kişilerin de aynı şekilde brokoli tüketimlerini sınırlandırmaları öneriliyor. Çiğ, buğulama, haşlanmış brokoli: Hangisi daha besleyici? Brokolinizi hazırlama şekliniz alacağınız besin miktarını da etkiliyor. Örneğin brokoliyi kansere karşı etkileri sebebiyle tüketmek isteyenlerin sebzeyi çok fazla pişirmemesi gerekiyor. Warwick Üniversitesi'nde 2007 yılında yapılan bir araştırmada brokolinin haşlanmasının sebzede bulunan faydalı, kanser karşıtı enzimleri azalttığı bulundu. Araştırmacılar, taze brokoli, brüksel lahanası, karnabahar ve yeşil lahananın haşlanması, buğulanması, mikrodalgada pişirilmesi veya kızartılması durumunda besin miktarlarında yaşanan değişimleri inceledi. Araştırma sonucunda kanser karşıtı besin maddelerinin en çok haşlanmada kaybedildiği görüldü. 20 dakikaya kadar buğulama, üç dakikaya kadar mikrodalgada pişirme veya beş dakikaya kadar kızartmanın ise kanser karşıtı besinlerin önemli miktarda kaybına sebep olmadığı görüldü. En çok besin, çiğ brokolide bulunsa da bağırsaklarınızı en çok rahatsız eden ve en çok gaza sebep olan da yine çiğ brokoli. Brokoli ilk kez İtalya'da yetiştirildi. Yabani lahanadan geliştirilen brokoli, MÖ 6. yüzyıldan beri yetiştiriliyor. Brokolinin İtalyancası broccolodur ve lahananın çiçek gibi açılan üst kısmına denir. Bu kelime ise Latince kol veya dal anlamına gelen, sebzenin ağaca benzer yapısına gönderme yapan brachium kelimesinden türemiştir. Brokoli Fransa'ya 1560 yılında gelmiştir. 1700'lü yılların sonuna kadar İngiltere'de hala çok yaygın olmayan brokoli, filizli karnabahar ya da İtalyan kuşkonmazı olarak biliniyordu. Amerika'da üretilen brokolinin %90'ı Kaliforniya'da yetişiyor. Ortalama bir Amerikalı yılda yaklaşık 1,8 kilogram brokoli tüketiyor. Amerika, dünyanın en çok brokoli üreten ülkeleri arasında üçüncü sırada. Birinci sırada yer alan Çin, yılda 8 milyon tondan fazla brokoli üretiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/brokolinin-yararlari-tip-2-seker-hastaligini-yavaslatiyor-hatta-geriletiyor", "text": "Kimilerinin sebze yemekten pek hoşlanmadıkları bir gerçek. Ancak yeni bir araştırma, brokolinin tip 2 şeker hastalığının yavaşlatılması ve bir olasılıkla da gerilmesinde etkili olabileceğine işaret ediyor. Science Translational Magazine dergisinde yayımlanan bu son araştırmada, tip 2 şeker hastalığına yol açan belirtilerle bağlantılı 50 genden oluşan bir ağın incelenmesi amacıyla matematiksel ve deneysel uygulamalardan yararlanıldı. Araştırmacılar brokoli, Brüksel lahanası ve lahana gibi birtakım sebzelerde doğal olarak bulunan ve bu genlerin ifadelerini tersine çevirebilen sülforafan adlı bir bileşimi de belirlediler. Araştırmada, obez hastalara yoğunlaştırılmış brokoli filizi özütünden oluşturulan sülforafan verildiğinde, bu kişilerin kan şekeri düzeylerini denetleyici sistemlerinde bir iyileşme meydana geldiğine ve kan şekeri üretiminin düştüğüne tanık olundu. ABD Hastalıkları Denetleme ve Önleme Merkezi'ne göre, şeker hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan bu iki belirti, koroner kalp hastalığı, sinir hasarı ve körlük gibi birtakım başka sağlık sorunlarına da yol açabilen unsurlar arasında yer alıyordu. İsveç Gothenburg Üniversitesi öğretim üyelerinden Anders Rosengren, elde edilen bulguların son derece ilginç olduğuna ve araştırmanın tip 2 şeker hastalığına çözüm getirebilecek yeni yöntemlerin de önünü açabileceğine dikkat çekiyor. Şeker hastalığının en yaygın türü olan tip 2 şeker hastalığı, dünyada 300 milyonu aşkın kişiyi etkiliyor. Tip 2 şeker hastası olan obezlerde, karaciğerdeki aşırı yağlanma bedenin insülin hormonuna karşı duyarlılığını azaltıyor ve buna bağlı olarak da organ kan şekeri düzeylerini dengeleme konusunda zorlanıyor. Pankreas tarafından salgılanan insülin, genelde, karaciğerin kandaki şekeri alıp bunu sonradan kullanılmak üzere depolamasına yardımcı olur. Tip 2 şeker hastalığı olanlara, kan şekeri düzeylerinin denetlenmesi için, genellikle beslenme düzenlerinde değişikliğe gitmeleri önerilir. Rosengren, tip 2 şeker hastalığının sağaltımında yaşam biçimlerini değiştirmenin öncelikli bir yer tuttuğunu, ancak bu değişikliğin ilaçlarla da desteklenmesi gerektiğini belirtiyor. Tip 2 şeker hastalığının sağaltımında şimdilik en etkili seçenek Metformin adlı ilaç olmakla birlikte, bu ilacı gereksinim duyan herkes alamıyor. Tip 2 şeker hastalarının yaklaşık yüzde 15'inin böbrek işlevlerinde bir azalma meydana geldiğinden, Metformin bu kişilerde, karın ağrısı, nefes darlığı, kaslarda ağrı ya da tutulma ve yorgunluk gibi belirtilerle kendini belli eden, laktik asidoza yakalanma çekincesini artırıyor. Metformin ilacı alanların yaklaşık yüzde 30'u bulantı, şişkinlik ve karın ağrısından yakınıyor. Araştırmanın hedeflerinden birinin Metforminin yerini tutabilecek başka bir seçeneğin bulunması olduğuna, ancak o sırada klinik çevrelerde şeker hastalığına karşı etkili olabilecek bileşimlerin geliştirilmesi konusunda genelde bir yılgınlığın da söz konusu olduğuna dikkat çeken Rosengren, bunun nedenini, yeni ilaçlar geliştirmeye çalışan araştırmacıların genelde genleri ya da proteinleri teker teker ele almalarına bağlıyordu. Oysa, şeker hastalığı çok daha karmaşık bir yapıya sahipti ve çok geniş bir gen ağını içermekteydi. Bu yüzden de bilim insanlarının, şeker hastalığının çok daha bütüncül bir bakış açısıyla ele alındığı, yeni bir sistematik yaklaşım bulmaları gerekiyordu. Araştırmaya önderlik eden Gothenburg Üniversitesi doktora öğrencilerinden Annika Axelsson ve arkadaşları, ilk aşamada, yüzde 42 yağ ve yüzde 0.15 kolesterol içeren Batılı bir beslenme düzeniyle yetiştirilen şeker hastası farelerin karaciğerlerinden aldıkları doku örneklerini incelediler. Yapılan çeşitli deneyler sonucunda, kan şekeri düzeylerinin normal sınırların üzerine çıktığı hiperglisemi durumuyla bağlantılı, 1.720 genin kimliği belirlendi. Daha kapsamlı çözümlemelerin ardından araştırmacılar bu 1.720 genlik havuzu daraltarak, topluca kan şekeri düzeylerinde artışa neden olan ve birbirleriyle bağlantılı 50 genlik bir ağ elde ettiler. Söz konusu gen ağı, tip 2 şeker hastalığının bir belirteci durumuna geldi. Araştırmacılar daha sonra, mevcut ilaç bileşimleriyle ilgili bir veritabanından yararlandılar ve bu bileşimlerin hastalığı geriletme, bir başka deyişle, gen ifadeleri daha yüksek olan bu genleri tersine çevirebilme yeteneklerine göre bir sıralamasını yapmak için de matematiksel bir örnekleme programından yararlandılar. Yaptıkları bu sıralama sonucunda sülforafanın başı çektiği görüldü. Bu bileşenin canlı sistemlerde şeker düzeylerini gerçekten de düşürüp düşüremeyeceğini anlamak için çeşitli deneyler uygulandı. Bu deneylerin ilkinde, sülforafan bileşenini laboratuvar ortamında üretilen hücreler üzerinde deneyen araştırmacılar, şeker üretiminde bir azalma meydana geldiğine tanık oldular. Ardından bileşeni kemirgenler üzerinde deneyen ve bunun yağ ya da fruktoz düzeyi yüksek bir beslenme düzeniyle beslenen hayvanların glikoz toleransında bir iyileşme sağladığını gören araştırmacılar, son olarak da, sülforafanı insanlar üzerinde denediler. Bu süreçte, tip 2 şeker hastası olan 97 kişiye, 12 hafta boyunca her gün toz durumuna getirilmiş brokoli filizi özütü verildi. Deneklere verilen bu miktar brokolide doğal olarak bulunan sülforafan miktarının yaklaşık 100 katına eşitti. Sonuçta, obez olmayanlarda sülforafanın herhangi bir etki yaratmadığı görülürken, obez olanlarda çok çarpıcı sonuçlar elde edildi. Tip 2 şeker hastalarında kan şekeri düzeyleri, bu kişiler aç kaldıklarında bile, genelde yüksekliğini korur. Oysa araştırmacılar sülforafanın bu hastaların açlık kan şekeri düzeylerinde, plasebo verilenlere kıyasla, yaklaşık yüzde 10'luk bir düşüş sağladığını gördüler. Bu oran tip 2 şeker hastalığı olan insanlarda başkaca sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığını ciddi biçimde azaltmaya yettiği gibi, metformin ilacının yol açtığı sorunlara ve yan etkilere de neden olmuyordu. Araştırmacılar bir sonraki aşamada, sülforafanın sonradan şeker hastalığına dönüşebilecek düşük glikoz toleransı olan kişiler üzerindeki etkilerini incelemeyi ve bu kişilerde glikoz toleransını tip 2 şeker hastalığı ortaya çıkmadan çok önce denetlemeyi hedefliyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bu-kis-uc-farkli-virusle-karsi-karsiya-kalabiliriz", "text": "RSV virüsü, parainfluenza virüs ailesine mensup olan ve solunum yollarını hedef alan bir RNA virüsüdür. Her yaştan kişiyi enfekte edebilse de özellikle emzirme dönemindeki bebeklerde ve küçük çocuklarda enfeksiyona yol açar. Yetişkinlerde ise hafif soğuk algınlığı semptomları oluştursa da önemli bir sağlık sorununa neden olmaz. Damlacıklar yoluyla bulaşır. Bu enfeksiyonlar sıklıkla Eylül ayı ile Mayıs ayı arasında mevsimsel olarak görülür. Bu arada COVID vakaları ve hastaneye yatış sayısı, pandeminin ilk dönemlerine göre düşük seyrediyor. Ancak şimdi herkes üçlü-salgın endişesi içinde. Bir kere şunu bilmemizde yarar var. Grip olmak sizi COVID'den korumaz. COVID sizi gripten korumaz. Veya grip sizi RSV'den korumaz. Farklı virüsler vücudun savunma sistemlerin farklı açılardan saldırır. Bağışıklık sistemimiz ne kadar güçlü olursa olsun, patojenlerin tümüne karşı tek bir etkili silahı yoktur, çünkü bağışıklık sistemi bir tanesini tespit edebilir. Aynı kural aşılar için de geçerlidir. Grip aşısı sizi COVID'e karşı savunmaz ve COVID aşısı gribe karşı bağışıklık oluşturmaz. Bağışıklık sistemi çok karmaşık bir yapıya sahiptir.İ nsanların vücutları iki farklı patojene maruz kalırsa aynı anda veya arka arkaya- çok sayıda dinamik unsur devreye girer. Ayrıca bu dinamiklerin kişiden kişiye farklı olması işi daha da karmaşık hale getirir. Çünkü genetik faktörler de büyük fark yaratır. Bir patojen vücuda girmeyi başardığı zaman ilk evrelerde ortaya çıkan tepki doğuştan gelen bağışıklık sistemidir. Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin algısı çok keskin değilidr. Yalnızca vücuda ait olanla, olmayanı ayırt eder ve olmayana saldırır. Bir patojen ile enfekte olmak doğuştan gelen bağışıklık sisteminin bir başka patojene olan tepkisini artırmaz, belki yalnızca çok küçük bir miktarda koruma sağlar. Bu küçük miktardaki koruma ancak birkaç hafta etkili olur. Bazen de bir patojen ile enfekte olmak başka bir pstojene karşı sizi daha da zayıf hale getirebilir. Örneğin grip, bazı bakteriyel enfeksiyonlara yakalanma riskinizi artırabilir. Veya COVID bazı mantar enfeksiyonlarının riskini yükseltebilir. Bu noktada COVID'in diğer respiratuvar virüslerle nasıl bir etkileşim içine girebileceğini kestirmek zordur. Vücudun doğuştan gelen bağışıklık sistemi canla başla uğraşırken, vücut B ve T hücrelerini göreve çağırır. Bunlar doğuştan gelen bağışıklıktan farklı olarak çok çeşitlidir ve farklı patojenlerle savaşacak şekilde evrilmişlerdir. Bu hücreler edinilmiş bağışıklık sistemini oluştururlar; bellekleri vardır. B ve T hücreleri bir patojenle mücadele ettikten sonra aynı patojenle bir daha karşılaştıklarında daha hızlı ve güçlü bir şekilde savaşırlar. Bazı vakalarda bir patojene karşı edinilmiş bağışıklık başka patojene karşı da koruyabilir. Eğer iki patojen yeterli oranda benzerse bağışıklık sistemi birisi ile mücadele ederken, diğerine karşı koruma sağlayabilir. Buna çapraz-reaktif bağışıklık denir. Ne var ki çapraz-reaktivite kişiden kişiye değişir. Edinilmiş bağışıklık sistemi, her insanda farklı bir tepki gösterir. Siz siz olun bu grip mevsiminde bağışıklık sisteminize güvenmeyin. Büyük bir olasılıkla farklı patojenlerle karşılaşacaksınız ve hepsi sizi enfekte edecektir. Bu nedenle maske ve mesafe önlemlerini ihmal etmeyin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bugun-9-subat-dunya-sigarayi-birakma-gunu", "text": "Geleneksel sigara, elektronik sigara, nargile, yeni nesil ısıtılmış tütün ve nikotin ürünlerinin hiçbirini kullanmayın. Tütün endüstrisi geleneksel sigaranın zararlarının tüm dünyada iyice anlaşılması üzerine başka ürünler ile yeni pazarlara girmeyi deniyor. Nargile ile muhafazakar ülkelerin gençlerine ve kadınlarına, elektronik sigara ile teknoloji meraklılarına ulaşmaya çalışıyor. Sağlık endişeleri olanların sigarayı bırakmasını engellemek için ise sözde riski azaltılmış ürünler sunuyor. Tütün ve nikotin içeren her ürün her dozda sağlığa zararlıdır, hastalık yapar, ölüme neden olur, kullanılmamalıdır. Prof. Dr. Elif Dağlı , ülkemizde elektronik sigaranın yasal satışı bulunmadığını fakat birçok ürünün internette sosyal medya aracılığı ile pazarlandığını, evde üretim tariflerinin paylaşıldığına dikkat çekti. Dağlı şunları söyledi: Elektronik sigara, nikotini pil ile ısıtarak buharlaştırıyor ve kullanıcı cihaz ucundan çıkan dumanı soluyor. Soludukları buharın içinde nikotin, propilen glikol, gliserol, tatlandırıcılar ve aromalar var. Deneysel çalışmalara göre, elektronik sigara dumanına maruz kalan farelerde akciğer hasarı oluşuyor. Nargile kullanımın giderek arttığını belirten Prof. Dr. Füsun Yıldız , Küresel Gençlik Tütün Araştırması verilerine göre 2012 yılında 2003 yılına göre gençlerde sigara kullanımı oranında %51, nargile gibi diğer tütün ürünü kullanımı oranında %88, gelecek yıl başlayacakların oranında ise %96 artış var dedi. Nargile, karbonmonoksit ve nitrozamin içerdiği için kullananlarda akciğer, yemek borusu, mide, mesane, kanseri, KOAH, kalp-damar hastalıkları, reflü görülmesine neden oluyor. Ortak şişe ve ağızlık kullananlarda uçuk, verem, sarılık gibi mikrobik hastalıklar yayılıyor. Doç. Dr. Osman Elbek ise güçlü bir zehir olan nikotinin zararlarının altını çizdi: Nikotin, dünya üzerinde bilinen en fazla bağımlılık yapan maddelerden biri ve kanserojen. Beyinde madde bağımlılığında salgılanan ödül hormonlarını açığa çıkarıyor. Ani etkisiyle insanın ruh halini ve algısını değiştiriyor. Bir çeşit zehir olan nikotin, titremeye, kasılmaya, morarmaya, nefes darlığına, bayılmaya ve komaya yol açabiliyor. Solunum kaslarının felç olmasıyla ölüm dahi görülebiliyor. Bağışıklık sistemini baskılayarak kalp-damar, mide-bağırsak hastalıklarına ve gen mutasyonu ile kansere neden olduğu biliniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/butun-uykusuzluklar-ayni-degil-5-farkli-turu-var", "text": "Hollanda'da yapılan yeni bir araştırmada kişilik özelliklerinin ve duyguların da uykusuzluğa yol açtığı ve buna bağlı olarak uykusuzluğun beş farklı türü olduğu ortaya çıkarıldı. Bu araştırma, uykusuzluğa neyin sebep olduğunu daha iyi anlamaya yardımcı olmasının yanı sıra bu rahatsızlığa yönelik daha kişisel tedavi yöntemleri geliştirilmesine de katkıda bulunabilir. Amsterdam'da bulunan Hollanda Sinirbilimi Enstitüsü araştırmacıları tarafından yürütülen araştırma sonuçları 7 Ocak tarihinde The Lancet Psychiatry dergisinde yayınlandı. Uykusuzluk toplam nüfusun yaklaşık %10'unu etkiliyor. Ana belirtiler arasında uykuya dalma ya da uykuda kalmada zorluğu da bulunuyor. Ulusal Sağlık Enstitülerine göre bu rahatsızlığın görüldüğü kişiler uykuya dalmadan önce uzun süre uyanık kalabiliyor, ya da çok erken uyanıp bir daha uykuya dalamama sorunu yaşıyor. Ancak benzer belirtilerin görülmesine rağmen uykusuzluk rahatsızlığı görülen insanların tedaviye tepkileri oldukça farklı olabiliyor. Araştırmacılar ayrıca bu rahatsızlık için biyo-markör bulma girişimlerinin, yani rahatsızlığın görüldüğü kişilerin beyin taramalarında benzerlikler aramanın da sonuçsuz kaldığını belirtiyor. Bu tutarsızlıklar da birden fazla uykusuzluk türü olabileceğini gösteriyor. Uykusuzluğun alt türlerini bulmaya çalışan araştırmacılar, Hollanda Uyku Kayıtları denilen bir proje kapsamında uyku alışkanlıkları ve diğer özelliklerine dair internet üzerinden bir anket dolduran 4.000'den fazla katılımcının bilgilerini inceledi. Anket cevaplarına göre katılımcıların yaklaşık 2.000'inde uykusuzluk rahatsızlığı görülüyordu. Araştırmacılar bu alt türleri bulabilmek adına uykuyla bağlantılı belirtilerin yanı sıra kişilik özellikleri, ruh hali, duygular ve stresli günlük olaylara tepkileri de inceledi. Tür 1: Uykusuzluk çeken kişilerin genellikle stres seviyelerinin yani anksiyete gibi olumsuz duygu seviyelerinin yüksek, mutluluk seviyelerinin ise düşük olduğu görüldü. Tür 2: Uykusuzluk çeken kişilerin stres seviyeleri orta düzeyde iken mutluluk uyandıran duyguları yaşama seviyeleri ise normal düzeydeydi. Tür 3: Uykusuzluğun görüldüğü kişilerin de stres seviyeleri ortalama düzeyde olsa da bu kişiler mutsuzdu ve hayattan çok fazla zevk almıyorlardı. Tür 4: Uykusuzluk çeken kişiler, genellikle stres seviyeleri düşük olsa da, hayatlarında stres yaratan bir olaya tepki olarak uzun süreli uykusuzluk çekiyorlardı. Tür 5: Uykusuzluk görülen kişilerin hem stres seviyelerinin düşük olduğu hem de yaşamlarında stresli bir olaylardan etkilenmedikleri gözlemlendi. Araştırmacılar bu alt türlerin kalıcı olduğunu da gözlemledi: Katılımcılar beş yıl sonra yeniden incelendiğinde aynı alt türün devam ettiği görüldü. Araştırmacılar, farklı uykusuzluk alt türüne sahip kişilerin tedaviye tepkilerinin ya da depresyon risklerinin de farklı olduğunu gördü. Örneğin bir tür sakinleştirici olan benzodiazepin ilacını kullanan kişiler arasında en fazla iyileşmenin alt tür 2 ve 4 görülen kişiler tarafından kaydedildiği görüldü. Tür 3 görülen katılımcılarda ise bu ilaç hiç iyileşme sağlamadı. Bunun yanı sıra alt tür 2 görülen kişiler, bilişsel davranışsal terapi de denilen bir konuşma terapisine de olumlu tepki gösterirken alt tür 4 grubundaki kişilerde hiçbir gelişme gözlemlenmedi. Ömür boyu depresyon riski ise alt tür 1 grubunda en yüksekti. Elde edilen bulgular bazı uykusuzluk tedavilerinin yalnızca bazı alt türlerde işe yaradığını gösteriyor. Bu konu üzerine gelecekte daha kapsamlı araştırmaların yürütülmesi gerekiyor. Ayrıca depresyon riski en yüksek olan uykusuzluğun belirlenmesi bu kişilerin depresyona girmesini önlemede de yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/c-vitamini-deposu-olarak-portakal", "text": "C vitamini deposu olarak portakalın kış aylarında bolca tüketilmesi önerilir. Tam bir portakalda yalnızca 85 kalori bulunurken; yağ, kolesterol veya sodyum içermez. Meyvenin dış kabuğu ve etli iç kısmı arasında kalan beyaz tabakası lif açısından çok zengindir; bağırsak hareketlerini hızlandırır. Tam bir vitamin bombası olan portakal bağışıklığı güçlendirerek kalp sağlığını korur; kolesterol seviyesini düşürür; solunum yolu hastalıklarına, bazı kanser türlerine, romatizmalı eklem yangısına, ülsere ve böbrek taşlarına karşı da etkilidir. Portakal suyunda, bol miktarda besin bulunsa da tam bir portakaldaki kadar lif içermez. Lifin en yoğun olduğu kısım, portakalın kabuğu ile etli bölümü arasında kalan beyaz kısımdır. Ayrıca portakal suyunda, bütün portakala oranla daha fazla kalori bulunur. Bağışıklık sistemi: Turunçgillerin çoğunda yüksek oranda C vitamini bulunurken, portakal aralarında en çok C vitamini içeren meyvedir. Pharmacognosy Reviews dergisinde yayınlanan 2010 tarihli bir makaleye göre C vitamini, serbest radikalleri temizleyip etkisizleştirerek hücreleri korur. Serbest radikaller, kanser ya da kalp hastalıkları gibi sorunlara yol açabilir. Portakal, günlük hayatta karşılaşılabilen virüslere karşı da bağışıklık sistemini güçlendirir. Kolesterol: Lif, bağırsaklarda bulunan fazla kolesterolü toplayıp dışarı attığı için portakaldaki lif kolesterol seviyesinin düşmesine de yardımcı olur. Nutrition Research dergisinde yayınlanan 2010 tarihli bir araştırmada, 60 gün boyunca portakal suyu içen yüksek kolesterollü kişilerdeki düşük yoğunluklu lipoproteinin düştüğü görüldü. Kalp: Portakalda bulunan C vitamini, lif ve kolin kalp sağlığı için çok faydalıdır. Potasyum da elektrolit bir mineral olduğundan elektriğin vücudunuzda dolaşmasını sağlayarak kalp atışlarınıza yardımcı olur. 2012 tarihli bir araştırmaya göre her gün 4.069 mg potasyum tüketen kişilerde, günde yaklaşık 1.000 mg potasyum tüketen kişilere göre kalp hastalıklarından ölme riski % 49 oranında daha düşüktür. Portakalda bulunan potasyum aynı zamanda kan basıncının düşmesine de yardımcı olduğundan beyin kanamasına karşı da koruma sağlar. Portakalın kalp için yararlı olmasında başka bir etken de içerisinde bulunan folik asidin kardiyovasküler bir risk faktörü olan homosistein seviyelerini düşürmesidir. Diyabet: Portakalda yoğun miktarda lif bulunduğundan tip 1 diyabeti olan kişilerde kan şekerinin düşmesine yardımcı olduğu gibi tip 2 diyabeti olan kişilerde de kan şekerini, lipidleri ve insülin seviyelerini düzenler. Amerikan Diyabet Birliği'ne göre portakal ve diğer turuçgiller diyabet hastaları için bir numaralı yiyecektir. Sindirim ve kilo kaybı: Portakalda bulunan lif, s: indirime yardımcı olduğu gibi düzenli olarak tuvalete çıkmanızı sağlar. Aynı zamanda kilo kaybına da yol açar. Düşük yağlı, düşük glisemik indeksli ve yüksek besin içerikli portakal, pek çok sorununun kaynağı olan obeziteye karşı ideal bir koruyucudur. Glisemik indeks, besinlerin kişinin kan şekeri seviyelerini nasıl etkilediğini gösteren bir ölçümdür; örneğin ekmek gibi yüksek glisemik indeksi olan yiyecekler yendikten hemen sonra glikoz seviyesinin hızla artmasına sebep olur. Görme: Portakal, A vitamini deposudur; Bu besin lutein, beta karoten ve zeaksantin gibi karotenoid bileşenler içerir. Bu bileşenler yaşla bağlantılı olan maküler dejenerasyona karşı koruma sağlar. Maküler dejenerasyon, merkezi görüşü bulanıklaştıran, tedavisi olmayan bir hastalıktır. A vitamini aynı zamanda gözlerinizin ışığı daha iyi emmesini sağlar ve gece görüşünüze yardımcı olur. Kanser: Portakalda bulunan C vitamini, DNA mutasyonlarını önlediğinden kolon kanseri riskini azaltıyor. Araştırmalara göre kolon kanseri vakalarının %10-15'inde BRAF denilen bir gende mutasyon görülüyor. American Journal of Epidemiology dergisinde yayınlaan 2004 tarihli bir araştırmada çocukların iki yaşına kadar muz, portakal ve portakal suyu tüketmesi çocukluk lösemisine yakalanma riskini de azaltıyor. Portakal sağlıklı bir meyve olsa da elbette kararında tüketmek gerekir. Çok fazla portakal tüketmeniz durumunda fazla lif sindiriminizi etkileyebileceği gibi karın ağrısına ve hatta ishale de yol açabilir. Her ne kadar portakalın kalorisi düşük olsa da, çok fazla portakal tüketilmesi durumunda kilo almanız mümkün. Ayrıca C vitamininin fazlası da zarar; günde 2.000 mg'dan fazla C vitamini almanız durumunda ishal, mide bulantısı, kusma, mide yanması, şişme veya kramp, baş ağrısı, uykusuzluk ya da böbrek taşı gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Asit oranı yüksek bir meyve olduğundan portakalın mide yanmasına sebep olması da mümkün, özellikle de midesinde zaten sorun olan insanlarda. Örneğin reflüsü olan kişilerde çok fazla portakal yemek mide yanmasına veya kusmaya sebep olabilir. Beta bloker kullanan kişilerin de çok fazla portakal tüketmemeye dikkat etmesi gerekir. Bu ilaçlar potasyum seviyesini yükselttiğinden, portakal veya muz gibi bol potasyumlu başka yiyeceklerle birlikte tüketildiğinde, vücutta potasyum fazlasına yol açabilir. Fazla potasyum, böbrekleri düzgün çalışmayan kişiler için ciddi sorunlara neden olabilir. Portakal kabuğu zehirli değildir, aksine çoğu aşçının bildiği üzere portakal özü yemeklere büyük lezzet katar. Yenilebilir de olsalar portakal kabukları meyvenin kendisi kadar sulu ve lezzetli değildir. Ayrıca organik olmayan, yani kimyasalla kaplı kabuğunu sindirmekte zorluk çekebilirsiniz. Portakalın kabuğunu da yerseniz bol miktarda besin alabilirsiniz. Örneğin portakalın kabuğunda, içindekine oranla daha yoğun lif bulunur. Bunun yanı sıra kabukta besin açısından faydalı olan flavonoidler de vardır. Birçok besinde bulunan flavonoidler, kan basıncını düşürücü ve iltihaba karşı koruyucu bir etkisi vardır. Buna ek olarak portakal kabuğunda A, C, B6 ve B5 vitaminleri, kalsiyum, riboflavin, tiyamin, niasin ve folik asit bulunur. Portakalın kabuğunun iç kısmını yiyerek de bu besinlerin bir kısmını almak mümkün. Bu beyaz bölüm acı ya da ekşi olsa da meyvenin kendisi kadar C vitamini ve daha da fazla lif içerir. Portakal, M.Ö. 4000 yılında Güneydoğu Asya'da ortaya çıkmış, oradan Hindistan'a yayılmıştır. Vahşi doğada portakal bulunmaz. Pomelo ve mandalinin melezidir. Portakal ağacı tropikal ile yarı tropikal arasında, yaprak dökmeyen, küçük, çiçekli bir ağaçtır. 5 ile 8 metreye kadar uzayabilir. Portakalın İngilizce karşılığı olan orange kelimesi Arapça'daki naranj kelimesinden gelerek 14. yüzyılda İngilizce'ye narange olarak geçmiş, zamanla baştaki n harfi düşmüştür. Portakal türleri tatlı ve ekşi olmak üzere ikiye ayrılır. Genellikle kullanılan tatlı olan türdür. Ekşi portakallardan ise genellikle reçel veya marmelat yapılır, özleri ise alkollü içkilerin tatlandırılmasında kullanılır. Arap, Portekizli ve İtalyan tüccarlar tatlı portakalı Avrupa'ya 15. yüzyılda tanıtmıştır. Son Akşam Yemeği tablosunda masaya portakal çizilmesi yanlıştır: portakal, yaklaşık 9. yüzyıla kadar Ortadoğu'da yetiştirilmemişti. Ticari portakalların rengi genellikle parlak turuncu olur çünkü kabuklarına Citrus Red Number 2 denilen suni bir boya enjekte edilir. Portakallar buzdolabında da oda sıcaklığında da saklanabilir. İki durumda da yalaşık iki haftalık ömürleri olur ve aynı oranda vitamin seviyesini koruyabilirler. Portakalların yakaşık %85'i suyu için üretilir. Dünyada 600'den fazla portakal çeşidi vardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/calisan-kalpte-koroner-arter-bypass-cerrahisi", "text": "Doktorunuz size koroner arter hastalığınız olduğunu belirtmiş ise, kalbinizdeki bir ve/veya birden fazla anadamarınız tıkalı olabilir ve koroner arter By-Pass ameliyatı olmanız gündeme gelebilir. Kalpteki damarlara koroner damar denir. Kalbin yakıtı kandır. Nasıl bir motor benzinle çalışırsa, kalp de kan ile çalışır. Motora gelen benzin azaldığında motor normal çalışamaz, zorlanır aynı şekilde kalbe gelen kan miktarı azaldığında kalbin kanı vücuda pompalamasında sorun olur ve kalp durabilir. Koroner arterlerinizdeki tıkanıklığın kalıcı olarak çözümü By-Pass ameliyatıdır. Göğüs kafesinizdeki atardamarın tıkalı damara takılması hayatınızı uzatır. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile birlikte koroner arter By-Pass cerrahisinde yeni teknikler geliştirildi. Kalp-akciğer makinası kullanılmadan güvenli ameliyatlar yapılıyor. Geleneksel yöntemlerden farklı olarak çalışan kalpte , kalbin durdurmadan, sadece ameliyat edilecek atardamar özel tekniklerle kontrol altına alınarak By-Pass ameliyatı yapılır, kalp bu sırada çalışır, vücudun ihtiyacı olan kanı diğer organlara pompalamaya devam eder. Bu özel teknik ile kalbin üzerindeki tıkalı tüm atardamarlara kalbi durdurmadan koroner arter By-Pass ameliyatını uygulayabiliyoruz. Anestezi alması riskli olan hasta grubunda bu ameliyatı bilinci açık olarak, hastayı solunum makinesine bağlamadan yapabiliyoruz. Özellikle yüksek riskli hastalarda, eşlik eden farklı organlara ait yetmezlik gelişmiş ise, kalp-akciğer makinasının zararlarından hastayı korumuş oluyoruz. Kalpten çıkan ana damarda , kalsifikasyon, kireçlenme, kalpten çıkan ve beyni besleyen diğer damarlarda darlık, daha önce felç ve inme geçirmiş olması, böbrek ve akciğer fonksiyonlarının yetersiz olması durumunda hastanın kalp akciğer makinası kullanılmadan ameliyatının yapılabilmesi ameliyat sonrası yaşam kalitesi ve sağ-kalım açısından çok önemlidir. Çalışan kalpte, kalp akciğer makinası kullanılmadan yapılan koroner By-Pass ameliyatında, kalpten çıkan tüm vücudu besleyen ana atardamar kireçli ve damarın içinde kalsifikasyon bölgeleri mevcut ise, bu damara hiç dokunmadan kalp ameliyatını gerçekleştirebiliyoruz. Sadece atardamar kullanılarak yapılan ameliyatlarda kalbin üzerindeki tıkalı olan atardamarı, vücudun başka bir yerinden çıkarılmış başka bir atardamarı kullanarak, tıkalı bölgenin tekrar oksijenden zengin kanla beslenmesini sağlamaktır. Çalışan kalpte yapılan koroner By-Pass ameliyatının en büyük avantajı, kalp-akciğer makinasına bağlı gelişebilecek herhangi bir komplikasyondan hastayı korumak ve kalp ameliyatına bağlı oluşabilecek riskleri en aza indirmektir. Ameliyat sırasında kalp durdurulmadığı için, ameliyat sonrasında ritim bozuklukları, kan ve kan ürünü kullanımı en aza indirilmesini sağlamaktır. Böbrek, akciğer yetmezliği olan hastalarda kalp-akciğer makinasına bağlanmanın yan etkileri olarak uzun dönem yoğun bakım kalış süreleri gözlenmektedir. Ayrıca daha önce felç geçirmiş olan hastalar ve beyni besleyen damarlarda darlık bulunan hastalar için deneyimli ve tecrübeli cerrahlar tarafından uygulanan, çalışan kalpte koroner arter By-Pass cerrahisi hastanın sağ-kalımı açısından büyük bir avantajdır. 70 yaş ve üstü hasta grubunda eşlik eden diğer organlara ait yetmezlikler bulunabilir. Kontrol edilemeyen Diabetes Mellitus , bacaklarındaki atar ve toplardamarlarında dolaşım bozukluğu, akciğer ve böbreklerde yetmezlik olabilir. Aortta kireçlenme olabilir. Bu hasta grubu aorta dokunmadan yapılan By-Pass'tan fayda görürler. Ana damardan ameliyat sırasında emboli atma riski en aza indirilerek ve ameliyat sonrası sağ-kalım ve iyi yaşam kalitesine kavuşmaları sağlanır. Cerrahi ekibin, minimal yaklaşım tekniğine olan ilgi ve deneyimine bağlıdır. Hasta kozmetik ve görsel açıdan vücudunda daha az iz, yara ve kesi görmek istemesi, bu ameliyata uygun olmasının indikasyonu değildir. Cerrahın, hastayı fizik muayenesi yaptığında, göğüs kafesinin anatomik olarak yapısı, kalbinin üzerindeki tıkalı damarların sayısı ve anatomik lokasyonu, kalbindeki kapaklarında ya da çıkan damarlarına aynı ameliyat sırasında müdahale edilip edilmeyeceği sonucunda vereceği teknik bir karardır. Hastayla avantajları ve dezavantajları konuşularak hasta için en güvenli yaklaşım tercih edilir. Anahtar deliği veya robot destekli cerrahi yaklaşımlarda, hastanın hastanede kalış süresi, post-op operatif dönemde ağrı ve hareket kısıtlığı daha azdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/calisanlar-icin-kilo-kontrolu", "text": "İş yaşamının yoğunluğu, trafikte kalınan sürenin uzunluğu derken beslenme kültürümüz koşuşturma arasında bir yerlerde sıkışıp kaldı. İnsanlar yemek yapmak için vakit ayıramaz oldu. Ayaküstü yenen hazır gıdaların tüketimi arttı. Bazen de yoğun iş yemekleri, sık seyahat etme nedeniyle sürekli dışarıda yemek yeme zorunlulukları doğdu. İşte bu noktada biz diyetisyenlerin en çok aldığı sorular Acaba bu yoğunluk içinde dengeli besleniyor muyum?, Düzenli beslenmek ve kilo almamak için yapılacak bir şeyler var mı? olmaya başladı. Bu konuda asla ümitsiz olmamamız gerekiyor, yapılabilecek bir şeyler elbette var. Biz beslenme uzmanlarına danışanların çoğu, yoğun iş hayatıyla beraber dışarıda yenen iş yemeklerinden veya evde yemek yapmaya vakti olmayanlar akşamları sürekli dışarıdan yemek söylemekten ya da sık seyahat etmekten yakınıyor. Bu durum özellikle kilo fazlası olanlar için zaman zaman kabusa dönüşüyor. Yemekte geçen sürenin uzunluğu, bir organizyonda her şeyden yeme zorunluluğu ve alkol tüketiminin sınırlandırılamayışı, dışarıda yemenin zorlukları arasında yer alıyor. Bu zorluklara bir de varolan bazı hastalıklar eklendiğinde işin içinden çıkmak daha da güçleşiyor. İnsan beslenmesini gözden geçirirken neden kilo aldığını fark edemeyebilir. Çok yemediğini düşünür veya Zaten günde 1-2 öğün yemek yiyorum, kilo almamam lazım diyerek diyetisyenlere başvurur. Oysaki burada göz ardı edilen, alınan ve harcanan enerjinin dengesidir. Yani az yiyor olsanız bile yediğinizden daha az enerji harcıyorsanız, bu durumda kilo alabilirsiniz. Örneğin 9-10 saat bilgisayar başında çalışıyorsanız ve sadece kahvaltıyla akşam yemeği saatlerinde bir şeyler yiyorsanız, düşük kalori alsanız da harcamadığınız için kilo alıyor olabilirsiniz. Bunun dışında yemek aralarında, bilgisayar başında farketmeden atıştırılan yiyecekler ve abur cubur gıdalar da sorun olabilir. Özellikle açık ofiste çalışanlar için kutlanan doğum günleri, terfi pastaları, müşterilerden gelen ikramlar derken alınan kalorinin hesabı unutulur gider. Oysaki gün boyu ne yediğinizi düşündüğünüzde bunlar aklınıza gelmiyor olabilir. Siz sadece iki öğün yemek yediğinizi hatırlıyor olabilirsiniz. Eğer bunun mümkün olabileceğini düşünüyorsanız, bir beslenme günlüğü tutmak işe yarayabilir. Küçük bir deftere gün boyunca yediklerinizi ve içtiklerinizi en az bir hafta boyunca kaydedebilirsiniz. Aslında beslenme günlüğü tutmak bir taraftan daha az yemenizi de sağlayacak, yani fazla yeme konusunda caydırıcı olacaktır. Çünkü daha sonra yazdıklarınıza bakınca farkettikleriniz bir gün sonra daha dikkatli yemenizi sağlayabilir. Ayrıca bir diyetisyenden danışmanlık alacaksanız bu beslenme günlüğünü kendisine götürdüğünüzde sizin beslenmenizi daha ayrıntılı izleme fırsatı olacaktır. Tabii ki tüm bu yanlış beslenmeden kaynaklanan sorunlar dışında bazı hastalıklardan kaynaklanan durumlarda da az yeseniz bile kilo artışı görülebilir. Örneğin tiroit beziniz yeterince çalışmıyorsa kilo artışları olabilir. Bunun için mutlaka bir doktora danışmanız gerekir. Toplantılardaki stresli ortam atıştırmalara sebep olabilir! Özellikle sık toplantılara gidenler daha iyi bilirler; toplantı sırasında ortada bazen kuru pastalar, atıştırmalıklar ve içecekler olur. İşe odaklanılmış bu ortamlarda farkında olmadan atıştırmalar veya şeker içeren içecekler tüketilebilir. Benim tavsiyem, toplantı saati yemek saatine yakınsa yemeğin atlanmamasıdır. Böylece tok olursunuz ve daha az atıştırırsınız. Eğer aç değilseniz, atıştırmalıklardan uzak durup şekersiz içeceklere yönelebilirsiniz. Elinizi bir kurabiyeye attığınızda buna ihtiyacınız olup olmadığını bir kez daha düşünün. Gerçekten aç mısınız, yoksa sadece atıştırıyor musunuz? Toplantıyı siz düzenliyorsanız, ikramlar da sizin kontrolünüzdeyse, en uygun ikramları hazırlatmaya çalışın; küçük tahıllı sandviçler, kuru meyve ve kuruyemişler uygun seçenekler olabilir. İş yaşamının en büyük zorluklarından biri de egzersize yeterince vakit ayıramamaktır. Yani bu durum yine yeterli enerji harcayamamak anlamına geliyor. Evinizin mesafesi yakınsa iş çıkışı eve yürümek, sabah biraz daha erken kalkıp yürümek ve evde basit egzersizler yapmak uygun alternatifler olabilir. Şişmanlıktan yakınan insanların çoğunun çok hızlı ve bu süre içinde çok miktarda yemek yediği görülür. Sonrasında da hazımsızlık, yemeklerin ağıza geri gelmesi gibi sorunlar yaşanabilir. Çok hızlı yemek yediğimizde çok çiğnemeden hızlı ve büyük lokmalar yutarız. Bu durumda kısa sürede yüksek kalori almış oluruz. Oysa çok çiğneyip yemek yeme hızını yavaşlattığımızda daha az miktarda yiyecekle doyarız. Çünkü ağızda çiğneme başladıktan sonra beyine doyduğumuzun sinyalleri bir süre sonra gitmeye başlar. Bu nedenle çok çiğnemek ve yavaş yemek de kiloyu korumada etkili olabilir. Bununla beraber, yemekten 10-15 dakika kadar önce 1-2 bardak su içmek veya başlangıç olarak salata tercih etmek de yemek miktarının azalmasını sağlayabilir. - Dışarıda yenecek bir yemek öncesinde -özellikle 2 saat kadar önce- ufak bir atıştırma öğünü yiyin. Böylece yemeğe oturduğunuzda iştahınızı daha kolay kontrol edebilirsiniz. - Çok çiğneyin ve yavaş yiyin. - Dışarıda yemek yerken az yağlı gıdaları tercih edin. Örneğin mönüden domates çorbası veya sebze çorbası seçecekseniz, kremasız olanını tercih edin. - Mezeleri dikkatli seçin. Kızartmalar yerine zeytinyağlı, sebzeli, yoğurtlu mezeleri tercih edin. - Bazen yemeğin kendisi kadar yanındaki garnitürler de kalori bombası olabilir. Garnitür olarak kızarmış patatesler yerine patates salatası, soğan halkaları yerine çiğ veya haşlanmış sebzeler isteyin. - Makarnanıza kremalı soslar yerine domatesli soslar koydurun. - Salatalar düşük kalorili seçenekler gibi görünse de bazen sosları nedeniyle tuzak olabilirler. Bu nedenle sosları eklenmiş salata yerine sossuz salata isteyip sosu kendiniz görerek koymalısınız. Sos olarak limon, sirke, nar ekşisi, yoğurt, hardal gibi lezzetlendiriciler rahatlıkla tercih edilebilir. - Yağlı et seçeneklerinden uzak durun ve seçtiğiniz et ürünün porsiyon büyüklüğünü daima sorun. - Beşamel sos gibi unlu soslar yediğiniz yemeğin kalorisini artırır. Bu nedenle sossuz, fırında pişmiş, ızgara yapılmış balıklar veya beyaz etler düşük kalori almak için daha iyi tercihlerdir. - İçecek olarak meyve suları yerine ayran, soda gibi seçenekleri tercih edin. - Alkollü içecek tüketirken kadehinizi bitirmeden doldurulmasına izin vermeyin. Böylece ne miktarda içtiğinizi gözlemleyebilirsiniz. Alkol içeriği düşük olan içkileri tercih edin. Kokteyl gibi şeker içeriği olan içecekleri tüketmeyin. - Zayıflama diyetlerinde tatlı bulunmaz diye düşünmeyin. Sadece seçeceğiniz tatlı tercihini doğru yapın. Hafif bir yemek üzerine meyve ağırlıklı bir tatlı, meyveli dondurma, sorbet veya kabak tatlısı gibi seçenekleri tercih edin ve mümkünse paylaşın. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cay-kahveden-daha-saglikli-midir", "text": "Çay çeşitli flavonoller içerir ve özellikle de yeşil çayın içinde bol miktarda epigallokateşin-3- gallat bulunur. Bu maddenin antioksidan ve kanseri önleyici etkisi olduğu söylenmektedir. Ve bazı araştırmalara göre yeşil çay içenlerde meme, bağırsak ve akciğer kanseri daha enderdir. Bununla birlikte 1,6 milyon insanın katılımıyla gerçekleştirilen 51 araştırma sonucunun değerlendirilmesi de çok çelişkili sonuçlar vermiştir (Green tea for the prevention of cancer, NCBI Resources, 8.7.2009). Deneyler sırasında hem yeşil hem de siyah çay, diyabet hastası farelerdeki kan şekeri seviyesini düşürürken, sağlıklı insanlarda da glikoz metabolizmasını desteklediği görülmüştür. Çay ve özleri ayrıca kardiyovasküler hastası insanların kolesterolünü ve kan basıncını düşürmekte ve hayvanlardaysa siyah çayın içinde bulunan kateşin, yağ ve nişastayı parçalayan enzimleri engelliyor ve bir olasılıkla da metabolizmayı tetiklemekte (Green and black tea for the primary prevention of cardiovascular disease, Cochrane Library, 18.6.2013). Bazı araştırmalara göre çay kilolu veya obez insanlarda zayıflamaya yardımcı olmakta. Ancak çay içimine bağlı kilo kaybı sağlığı olumlu bir şekilde etkilemeyecek kadar az ve bu durum belki de diğer yaşam biçimleriyle ilgilidir diyor araştırmacılar. Aşırı miktarda çay tüketimi insana faydadan çok zarar verebilir. Çayın içinde doğal olarak florür bulunduğu için ölçülü içilen çay dişleri kuvvetlendirmektedir. New Scientist dergisinde verilen bir örnekte bir kadın on yedi yıl boyunca her gün 100 ila 150 poşet çay içtikten sonra 47 yaşında aşırı florür yüzünden tüm dişlerini kaybetmiş. (Good hydrations. Fancy a drink? Tea. New Scientist 11.3.2017). Oysa çayın içindeki florür ve antibakteriyel özellikleri dişlerimizi korumaktadır. Ve yeşil çayın gargara potansiyelini araştıran bir çalışma, bildik klorheksidin bazlı gargaradan daha ucuza çok daha fazla bakteri öldürdüğü şeklinde sonuçlanmış (Effects of Green Tea on Streptococcus mutans Counts-A Randomised Control Trail, JCDR Kasım 2014). Benzer bir şekilde çürüklerle savaşan siyah çay da ağızdaki antibakteriyel enzimleri uyarmaktadır. (Black Tea Extract and Its Theaflavin Derivatives Inhibit the Growth of Periodontopathogens and..., PLOS One 18.10.2015). Bu sonuçlardan anladığımız kadarıyla çay birçok yönden yararlı. Ama içeceklerin olumlu özelliklerinden yararlanabilmek için ölçüyü kaçırmamak gerekiyor. Günde bir iki fincan kahve ve bir iki bardak çay keyfimizi yerine getireceği gibi sağlığımıza da pekala iyi gelebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cep-telefonu-kullanimi-ve-beyin-tumoru-arasinda-bir-baglanti-bulunmadi", "text": "Uzun vadeli bir araştırma sonucuna göre, cep telefonu çok sık kullanılsa dahi, beyin tümörü riski yükselmiyor. Cep telefonundan yayılan radyasyonun sağlığa zararlı olup olmadığı hala tartışmalıdır. Bilindiği kadarıyla mobil telefonlardan yayılan radyasyon, radyo ve mikrodalgalar arasındadır, bu nedenle de DNA'ya ve hücrelere doğrudan zarar verecek enerji sahip değil. Ancak bu elektromanyetik ışının, dokuyu bölgesel olarak ısıttığını ve beyin metabolizmasını değiştirebileceğini gösteren kanıtlar da var. Hatta bazı araştırmalara göre, çok fazla mobil telefon kullanımı, gençlerin bazı bellek bölgeleri üzerinde olumsuz etkiler yapmaktadır. Ayrıca mobil telefon radyasyonunun, doğrudan hücre hasarı nedeniyle kanserojen etkisi olup olmadığı da tartışılanlar arasında. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı 2011 yılında, mobil telsiz ışınını olası kanserojen olarak sınıflandırmıştı. 5G ağının daha yüksek frekanslarının ne gibi etkileri olduğu ise hiç bilinmiyor, nitekim bu ağ henüz çok yeni ve bununla ilgili veriler de bulunmuyor. Ama şimdi en azından mobil cihaz radyasyonuyla ilgili uzun vadeli bir araştırma, cep telefonu kullanımının beyin tümörü riskini yükseltmediğini ortaya koydu. IARC araştırmacıları yirmi yıldan bu yana devam eden UK Million Woman Study araştırmasının verilerini değerlendirmişler. Bu araştırma çerçevesinde 1935 ila 1950 yılları arasında doğan her dört kişiden bir İngiliz muayene edildiği gibi yüz yüze görüşme de yapılıyor. 2001 ila 2011 yılları arasında ise 800.000 kişi cep telefonu kullanımı hakkında ayrıntılı bilgiler vermiş. 20 yıllık araştırma süresince bu kadınlardan 3.268'inde kafa bölgesinde tümör gelişmiş. Bunların arasında glioma ve glioblastoma gibi beyin tümörleri, meninks kanseri, hipofiz bezi ve işitsel sinir tümörleri de yer alıyor. Bu veriler ışığında araştırmacılar, cep telefonunu daha sık ve daha uzun süreler kullanan kadınlarda tümör riskinin daha yüksek olup olmadığını incelemişler. Sonuçlara göre hiçbir tümör türünün riski, telefon kullanımına göre yükselmiyor. Anlaşıldığı üzere mobil telefonunun çok fazla veya çok az kullanan kadınlarda eşit tümör riski bulunuyor. Cep telefonu genelde sağ kulakta kullanılmasına rağmen, beynin sağ tarafındaki tümörlerde de eşik risk konusu diyor araştırmacılar. Her ne kadar bu araştırma kadınların verilerine dayanıyorsa da yine cep telefonu kullanımının, beyin tümörü riskini yükseltmediğinin bir kanıtı sayılır diyor araştırmacılar. Dahası günümüzde kullanılan telefonlar on veya yirmi yıl önceki cihazlara göre çok daha az ışın yayıyorlar. Ama uzmanlar yine de örneğin işleri gereği çok fazla mobil telefon kullanmaları gereken kişilere kulaklık öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cicek-asisi-ve-oykusu", "text": "Bugün için tarihsel bir olgu olan çiçek hastalığından bahsedelim. Birçok hastalık gibi, çiçek hastalığı da tarihi değiştirmiş hastalıklardan biridir. Kraliçe II. Elizabeth, İngiliz tahtına çiçek hastalığı sayesinde oturdu. Çünkü Kraliçe II. Mary, 1694'te çiçek hastalığından öldü. Kraliçenin tek yasal varisi olan oğlu da 1700 yılında aynı hastalıktan ölünce taht boş kaldı. Elizabeth'in dedesi George, Hannover'den getirilip tahta oturtuldu. Sonraki nesle geçişle, en sonunda torun Elizabeth tahta oturdu. Antik dönemde Tanrı'nın gazabı ve günahkar kullarına gönderdiği bir ceza olarak kabul edilen veba, kızıl, kızamık, çiçek gibi salgın hastalıklar, kıtlık ve kuraklık gibi felaketler, tarih boyunca milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş, yenilmez sanılan orduları durdurmuş, sosyal ilişkileri, davranışları biçimlendirmiştir. Salgın hastalıklardan çiçek hastalığı variola, Çin'de M.Ö. 1122 yılında tanımlanmıştır. Hindistan'da eski Sanskrit metinlerinde de bu hastalıktan söz edilir. Mısır firavunu V. Ramses'in (Ölüm - M.Ö. 1156) mumyalanmış kafatasında hastalığın izlerine rastlandı. Büyük İslam tabiplerinden biri olan el-Razi'nin en ünlü eserlerinden biri, çiçek hastalığı ve kızamığa dair olan Kitab-ül-cüderi ve'l-hasbah adlı kitapçığıdır. Bu ünlü eserinde çiçek hastalığı ile kızamık arasında ayırıcı tanıyı anlatır. Çiçek hastalığı, Avrupa'da ilk kez 10. yüzyıldan önce muhtemelen nezle gibi küçük bir rahatsızlık gibi kendini göstermiş, 16. ve 17. yüzyıllarda ölümlere yol açmış, 17. yüzyılın sonunda yeniden ortaya çıkmış ve Avrupa'da hem çocuk ve hem de erişkin insan ölümlerine neden olmuştur. Çiçek hastalığı, insanda ve evcil hayvanlarda Poxviridae familyasından virüslerin yol açtığı bir dizi bulaşıcı hastalığın ortak adıdır. İnsanda hastalığın ilk belirtisi olan ateşten iki gün sonra deride belirmeye başlayan kabarcıklar, irin toplama ve patlama evrelerinin ardından kuruyarak döküntülere yol açar. Bu döküntüler deride çiçek bozuğu adı verilen belirgin nedbe/iz bırakır ve özellikle yüzde çoğalarak yayılabilir. Son dönemlere kadar, Çiçek hastalığı, hemen hemen her yerde görülen bir hastalıktı ve koşullara göre %5 ile %20 arasında değişen önemli bir ölüm oranı arz etmekteydi. Hastalığa karşı yapılan çiçek aşısı çok eski zamanlardan beri Hindistan ve Çin'de uygulanmaktaydı. İnokülasyon çok eski bir Doğu uygulamasıydı, bu yöntemde canlı organizmanın neden olduğu infeksiyon materyali, hayvanlara, bilerek ya da kaza ile bulaştırılıyordu. Çinliler bu uygulamayı çiçek hastalığı materyalini toz haline getirip enfiye gibi buruna çekerek hayata geçiriyordu. Osmanlı hekimi Emanuel Timonius diğer Asyalı kavimlerde uygulandığı şekliye Kafkaslar üzerinden 1673-74 yıllarında İstanbul'da yayılmaya başladığını ileri sürer. Ancak, Osmanlı'da çiçek aşısının daha eski tarihlerde uygulandığı Menafiü'l-etfal (İstanbul, 1846) adlı risaleden bilinmektedir. Bu risalede çiçek aşısını bilen bir adamın İstanbul'a gelerek 5-6 çocuğa aşı yaptığından söz edilmektedir. 18. yüzyıl başlarında Edirne'de de yapılan bu aşıya telkih-i cederi , çiçeklendirme, variolation ve inoculation adları verilmiştir: Hafif şiddette çiçek hastalığı çıkaranlardan alınan cerahat, çiçek çıkarmayanların derilerine çizilir. Bu çok daha eski tarihlerden itibaren yapılagelen bir uygulamadır. Türkiye'de materyal, derideki bir çizik vasıtasıyla vücuda sokulmaktaydı, aşı yapılacak kişinin derisinde oluşturulan çizikler üzerine sürülürdü. Lady Mary Wortley Montagu'nun (1689-1762) İngiltere büyükelçisinin karısı olarak İstanbul'da bulunduğu sırada öğrenmiş olduğu teknik yukarıda anlatılan şekildi. O da aşının etkinliğine kanaat getirerek, çiçek hastalığı geçirmemiş olan çocuklarını bu şekilde aşılatmıştı ve çocuklar hastalığı hafif şekilde geçirmişti. Lady Montagu, bütün Britanya İmparatorluğu'nu değil ama o an için Kraliyet Ailesi'nin nefes almasını sağlayacak bir formülle İngiltere'ye dönmüştü. Lady, eşinin sefaret görevi sırasında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki tabiplerin çiçek hastalığına çare bulduğunu keşfetmişti. Önce arkadaşı Sara'ya bir mektupla dönemin ölümcül hastalığı 'çiçek'ten ölenleri sormuş, uzun süren yazışmalardan sonra, çaresinin Osmanlı'da bulunduğunu yazmıştı. Osmanlı'nın 18. yüzyılda çiçek hastalığına karşı uyguladığı aşılama yöntemi, eşinin görevi sırasında Edirne seyahatine çıkan İngiltere elçisinin eşi Mary Montagu'nun ilgisini çekmesi üzerine önce İngiltere'ye oradan Avrupa'ya yayıldı. Aşının içinde kurutulmuş irin vardı. Bu inaktive edilmiş bir hücre kültürüydü. Montagu, bu püstüllerden elde edilen maddenin, aşılanacak çocuklara bulaştırıldığını gözlemledi. Çocuklarda 8-9 gün sonra ateşlenme olduğunu ve sonradan iyileştiklerini gözledi. Dünya tıp tarihine aşı ile ilgili ilk kayıtlardan birini de bu mektupla Lady Montagu düşmüş oldu. Lady Montagu, Edirne'den Sarah Chiswell adlı bir dostuna yazdığı 1 Nisan 1717 tarihli mektubunda gerçek sonuçlarını asla tahmin edemeyeceği bir bilgiyi İngiltere'ye yollayacaktı: Eylül ayında, büyük sıcaklar geçince aile reisleri ailelerinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını öğreniyor ve birkaç aile bir araya toplanıyor. Sayıları 15-16'yı bulan topluluk aşıcı kocakarılardan birini çağırıyor. Kadın, ceviz kabuğuna doldurulmuş çiçek hastalığı yapan maddeyi getiriyor ve aşısını hangi damardan açılmasını isterlerse o damarı bir iğneyle açtıktan ve iğnenin ucu kadar aşıyı buraya akıttıktan sonra yarayı bağlıyor ve üzerini de bir ceviz kabuğuyla pansuman ediyor. Bütün bu işlemler sırasında en küçük bir acı hissedilmiyor. Lady Mary, 1717 yılında Osmanlı topraklarındayken buradaki halkın çiçek hastalığından ölen kişilerin vücudundan alınan sıvıları sağlıklı kişilerin deri altına enjekte ettiğini de görmüştü. Edirne'deki sarayda çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığına şahit olan Montagu, İngiltere'yi bu hastalıktan kurtaran formülü de götüren isimdir. Hastalığı geçiren insanların kollarından sıvı alınıp güneşte kurutulduğunu, kuruyan sıvının da sulandırılarak iğneyle cildin çizilip üzerine damlatıldığını anlattığı mektupla. Anne-babaların, hastalığı bir an önce atlatmaları isteğiyle çocuklarını hastalığa yakalanmış başka bir çocukla bir araya getirdikleri çiçek partileriyle arasındaki karşılaştırma sadece kısmen uygundur. Bilim dünyası, çiçek hastalığına karşı aşı uygulamasını Emanuel Timonius (1713) ve Pylarini isimli iki hekim ile o sıralarda Osmanlı başkentinde görevli bulunan İngiliz elçisinin eşi Lady Mary Worthley Montagu'nun yazdıklarından öğrendi. Lady de eşinin görevi bittiğinde, inokülasyon adı verilen yöntemle yapılan aşıların bilgisini ülkesi İngiltere'ye götürdü. Aşının ilk defa Osmanlı'dan Batı'ya geçişi de bu şekilde oldu. Aşı ile tedaviyi geliştirenlerin Türkler olduğunu kanıtlayan ilk belge işte bu hikaye ile kayıtlara geçer. Ne var ki, Lady Montagu Londra'ya döndüğünde bir çiçek hastalığı salgını şehri kırıp geçirdi. Zar zor bir doktor buldu ve onu 3 yaşındaki kızına Türklerin yöntemiyle aşı yapmaya razı etti. Çocuğun hayatı kurtulurken diğer çocuklar onun kadar şanslı değildi. Aşının işe yaramakta olduğu anlaşıldı, ancak, İngilizler ve doktorları bu yöntemi yaptırmaya bir türlü cesaret edemedi. Buna karşın, bazı İngiliz doktorlar çocuklara aşıyı yanlış zamanda uyguladı ve birkaç çocuk öldü. Bunun üzerine, çiçek aşısı aleyhine kampanya başladı. Papaz Edmund Massey, 8 Temmuz 1722 tarihinde gerçekleşen bir törende, çiçek aşısından tehlikeli ve günahkar uygulama, şeytani bir tatbik diye bahsetti; aşı yapanları Tanrı'nın inayetini kesmekle ve günah ve ahlaksızlığı teşvik etmekle suçladı. Hatta Legard Sparham adlı bir cerrah çiçek aşısının uygulanmasına karşı sebepler adlı bir kitapçık yazdı ve çiçek yaralarına zehir akıtmanın saçma olduğunu savundu. Bunun üzerine, Lady Montagu Türkiye'de gördüklerini ayrı bir kitap halinde bastırmak ihtiyacını hissetti. Ayrıca, torunu Louisa'nın anlattığına göre, İstanbul'dan o kadar büyük bilimsel cesaretle dönmüştü ki, Londra'da ev ev dolaşıp İngilizler'e Türkiye'de gördüklerini anlattı, hatta kızını da yanında götürüp defalarca İngiliz kadınların gözleri önünde aşılatarak aşının bir zararı olmadığını ispatlamak için çırpındı. Leydi Montagu ile İngiltere Büyükelçiliği hekimi bu yeniliği sonunda Londra'da tanıttılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cilt-kanseri-tanisinda-biyopsiye-gerek-kalmayabilir", "text": "Cilt kanserini ağrısız bir şekilde teşhis edebilecek yeni bir cihazın, biyopsileri de yarı yarıya azaltması bekleniyor. Cilt biyopsisi kanserin erken tedavi edilmesini sağlıyor. Ama doktorlar bunun için küçük doku parçası aldıkları için işlem acı veriyor ve biyopsiyle açılan yaraların iyileşmesi de haftalar sürebiliyor. Son yıllarda erken teşhis için uygulanan biyopsi sayısı, bulunan kanser türlerine kıyasla dört kat arttı. Her cilt kanseri vakası için halihazırda yaklaşık 30 kadar iyi huylu lezyon biyopsisi yapılıyor. Araştırmacılar gereksiz biyopsi oranını yarı yarıya azaltabilecek taşınabilir bir cihaz geliştirdiler. Yeni cihaz dermataloglara ve diğer doktorlara laboratuvar kalitesinde kolay bir kanser teşhisi olanağı sunuyor. Steven Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları tarafından geliştirilen cihaz, havaalanlarındaki güvenlik kontrollerinde, yolcunun cildini taramak için kullanılan teknolojiden yararlanıyor. Sağlıklı doku milimetrik dalga ışınlarını, kanserli dokudan farklı yansıtır, bu nedenle de deriden yansıyan ışınlardaki kontrastlara bakarak, kanser teşhisi yapmak teorik olarak mümkün. Bu yöntemi klinik uygulamaya dönüştürmek isteyen araştırmacılar, farklı antenlerden elde edilen sinyalleri, ultra yüksek bant genişliğine sahip tek bir görüntüde birleştirmek için algoritmalar kullandılar. Gürültüyü azaltılar ve en küçük benin veya lekenin bile en yüksek çözünürlüklü görüntülerini yakaladılar. Diğer görüntü veren tekniklerden farklı olarak milimetre dalga ışınlar, insan cildine zarar vermeden 2 mm derinliğe iniyor ve taranan lezyonun net bir üçboyutlu haritasını çıkarıyor. Aleti çalıştıran algoritmaların iyileştirilmesi sayesinde, gelecekte lezyon kenarlarının haritalandırılması da daha iyi yapılabilecek ve kötü huylu lezyonlar için daha kesin biyopsi sonuçları alınabilecek. Ekip, cihazın bir masaüstü versiyonunu denemek için, 71 kişinin cildini taradı ve böylece yeni yöntemin iyi huylu lezyonları kötü huylularından sadece birkaç saniye içinde ayırt edebileceğini gördü. Yeni cihazla kanserli doku yüzde 97-98 oranında doğru teşhis edilebiliyor ki bu oran hastanelerdeki en iyi görüntüleme teknikleriyle aynı. Yeni cihazla sonuçlar sadece birkaç saniye içinde alınabildiği ve hemen hemen kesin veriler elde edilebildiği için, rutin muayenelerde dermatoskopinin yerine geçerek son derece kesin sonuçlar verebilir. Ekibin bundan sonraki amacı, tanı kitini entegre bir devre mekanizmasına yerleştirerek, sadece yüz dolara mal olacak taşınabilir milimetre dalga tanı cihazı üretmek. Ekip teknolojinin ticarileştirilmesi için çalışmalara başladı bile. 2 yıl içinde cihazın hastanelerde kullanılabilmesi umuluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cin-mikroplastikleri-temizlemek-icin-yeni-robotlar-gelistirdi", "text": "Bir grup bilim insanı, sudan mikroplastikleri ve nanoplastikleri çıkarmak için iyon alışverişlerinden güç alan bir tür mikro robot geliştirdi. Robot, insan saçından daha ince olan 20 ila 100 mikron çapında. İnovatif bir yöntem olarak, sudaki saf olmayan iyonlarla alışverişlerden yararlanarak enerji elde eden robot, başka bir enerji girişi olmadan çalışabiliyor. Science Advances dergisinde geçtiğimiz günlerde yayınlanan araştırma, deniz dışı sulardaki MNP kirliliğinin küresel ekosistem için büyük bir tehdit oluşturduğunu belirtiyor. Ancak kimyasal topaklaştırma ve fiziksel filtreleme gibi mevcut stratejiler, ultra küçük plastik parçacıkları tamamen ortadan kaldırmakta genellikle başarısız oluyor. Daha iyi bir çözüm arayan Guangzhou merkezli Jinan Üniversitesi ve Hong Kong Üniversitesi'nden bilim insanları, yerleri süpüren robotlardan ilham alarak MNP'leri sudan çıkarmak için mikro robotlar tasarladı. Jinan Üniversitesi'nin önde gelen araştırmacılarından biri olan Wang Jizhuang Xinhua'ya verdiği demeçte, \"Yer süpüren robotlar, planlı bir rota üzerinde otonom olarak çalışabiliyor ve yakınlarındaki çöpleri süpürebiliyor, bu nedenle sudaki çöpleri temizlemek için benzer bir robot olabileceğini düşündük\" diye konuştu. Grup tarafından geliştirilen kendinden tahrikli robotlar, manyetik nanoparçacıklara sahip reçine küreleri içeriyor ve hareketleri sırasında çevredeki parçacıklarla etkileşime girerek yollarındaki MNP'lerin dinamik olarak çıkarılmasını sağlıyor. Wang, her robotun çapı 200 mikrona kadar olan bir yüzeye tutunum aralığına sahip olduğunu söyledi. Bu arada, sudaki plastiklerin yüzeye tutunumu, robotların etrafında sıvımsı bir akışa neden oluyor ve böylece başka bir enerji girdisi olmadan otonom hareket etmelerini sağlıyor. Wang'a göre robotlar, içlerindeki manyetik bileşenler sayesinde görevlerini tamamladıktan sonra bir mıknatısla kolayca toplanabiliyor ve programlanabilir bir manyetik alan aracılığıyla hassas bir şekilde kontrol edilebiliyor. Bilim insanlarının araştırmalarında, robotların sudaki çeşitli bileşim, boyut ve şekillere sahip MNP'leri çıkarmak için 100 ardışık görev sırasında yüzde 90'dan fazla bir çıkarma verimliliği gösterdiği doğrulandı. Wang, kanalizasyon suyunun her litresinde bulunan MNP'leri temizlemek için bu türden yalnızca yaklaşık 5 milyon mikro robota ihtiyaç duyulduğunun tahmin edildiğini belirterek, mikro robotların pratikte bu sayıya ulaşmasının çok kolay olduğunu da sözlerine ekledi. Grup, yeni geliştirilen robotların aynı anda MNP'leri toplaması ve yerinde bozundurması için yöntemler bulmak gibi daha ileri araştırma hedefleri de belirledi. Wang, uygun maliyet ve minimum ikincil kirlilik avantajları ile kendinden tahrikli robotların geliştirilmesinin, bu robotları endüstriyel uygulamalar için uygun hale getireceği ve çok küçük plastik parçacıkların büyük ölçekte çıkarılması için çekici bir strateji sağlayacağının umulduğunu belirtti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cinde-bir-universitede-kovid-19u-15-dakikada-tespit-eden-kit-gelistirildi", "text": "Çin'de Şinhua ajansının haberine göre, Tiencin'deki Nankay Üniversitesi ile ilaç şirketlerinden uzmanlar, yürüttükleri çalışmayla \"Yeni Tip Koronavirüs IgM/IgG Antikor Tespit Kiti\"ni geliştirdi. Kovid-19'u 15 dakikada saptayabilen test kiti, şüpheli kişileri kolay ve hızlı şekilde tespit edebilecek. Tespit sürecini hızlandıracak kitin kısa sürede salgının önlenmesi için kullanılması bekleniyor. Diğer yandan, Ulusal Sağlık Komisyonundan yapılan açıklamaya göre, Vuhan'a Kovid-19 salgınıyla mücadele kapsamında gönderilen sağlık personeli sayısı 30 bini geçti. Bu rakamın yaklaşık 11 bininin yoğun bakım uzmanı olduğu belirtilirken, sağlık personellerinin ülkenin 29 farklı eyaletinden gönderildiği kaydedildi. Çin'de cuma günü yapılan açıklamada, ülkede 1716 sağlık personelinin Kovid-19'a yakalandığı, bunlardan 6'sının hayatını kaybettiği belirtilmişti. Çin Ulusal Sağlık Komisyonundan gün içinde yapılan açıklamada, Kovid-19 salgını nedeniyle 1771 kişinin hayatını kaybettiği, kesinleşen vaka sayısının 70 bini aştığı bildirilmişti. Hubey eyaletine bağlı Vuhan kentinde 12 Aralık 2019'da ortaya çıkan yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birçok ülke, Çin'de mahsur kalan vatandaşlarını tahliye etmişti. İlk olarak Vuhan'da tespit edilen yeni tip koronavirüsün, kısa sürede diğer kent ve ülkelere yayılması üzerine Dünya Sağlık Örgütü \"acil durum\" ilan etmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocugunuzun-beynini-gelistirmek-icin-onunla-bol-bol-sohbet-edin", "text": "Birçok ebeveyn, konuşmanın, çocuklarının gelişiminde ne denli etkilediğini biliyor. Yeni bir araştırma ise, beyinlerinin gelişmesi için çocuğunuzla nasıl konuştuğunuzun daha önemli olduğunu gösterdi. Çocuklara karmaşık kelimeleri dayatmak ya da kelime hazneleri zenginleşsin diye kartlar göstermek yerine onlarla konuşmak, yani sohbet etmek çok daha yararlı. MIT'te, 4 ile 6 yaş arasındaki çocuklar ile yapılan bir çalışma, sohbet etmenin çocuğun beyin gelişimini ve dil becerilerini artırdığını ve bu değişikliğin çeşitli test ve MR görüntülerinde gözlenebildiğini ortaya koydu. Çalışmada ailenin geliri ya da eğitim seviyesi dikkate alınmadı. Araştırma sonuçları, dil ve gelişim ile ilgili bildiklerimize yeni bir boyut katıyor. 1955'te yapılan bir çalışma, zengin ailelerin çocuklarının, dar gelirli ailelerin çocuklarına göre, 3 yaşına gelinceye dek 30 milyon kelime daha fazla öğrendiğini ortaya çıkartmıştı. Çalışmayı yürütenler, bu uçuruma bağlı olarak çocukların çok farklı bir gelişim eğrisi izleyeceğine dikkat çekmişti. Bugün, daha ilk günden kelime haznesini geliştirmeye yarayan sayısız uygulama ve oyuncağa her kesimden insanın ulaşması mümkün. Ancak, çocukları kelime bombardımanına tutarsak, gelişimlerinde önemli bir süreç olan insan ilişkilerini ve sosyalleşmeyi göz ardı ediyor olabiliriz. MIT çalışması, ebeveynlerin çocuklarını daha çok dinlemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Romeo, beynin gelişiminde kelime sayısının önemli olmadığına, asıl önemli olanın sohbet sırasında çocuğun da söz almasını teşvik etmek olduğuna dikkat çekiyor. Çalışmaya katılan çocuklara takılan kayıt cihazı, evdeyken duydukları ve söyledikleri her kelimeyi kayıt altına aldı. Daha sonra kayıtlarda yetişkin ile çocuk arasındaki iletişim incelendi. Bilim insanları, sohbet sayısı ile çocuğun dil testlerinde elde ettiği puan arasında güçlü bir ilişki olduğunu buldu. Ayrıca, çocukların hikaye dinlerken çekilen beyin taramalarında, beynin konuşma üretmek ve dil geliştirmekten sorumlu olan Broca bölgesindeki hareketlenme de incelendi. Bu etkileşim, kelime sayısı ile test skorları arasındaki etkileşimden daha kuvvetliydi. Çalışmayı yürütenlerden biri olan Prof. John Gabrieli , aile içi sohbet ile çocuğun beyin gelişimi arasında bir ilişki olduğunu kanıtlayan ilk çalışmayı yapmış olduklarını söyledi. Aile içi sohbetin, beynin biyolojik gelişimi üzerindeki etkisini görmenin muazzam bir deneyim olduğunu da ekledi. Çalışmada önemli bir nokta daha açığa kavuşturuldu. Zengin ailelerin çocukları daha zengin bir dil eğitimi alsa da, dar gelirli ama konuşkan ailelerin çocukları da onlarla benzer seviyede dil becerileri ediniyorlar. Araştırmacılar, ailelerin, gelir düzeylerinden bağımsız olarak, çocuklarıyla günlük olarak sohbet etmesinin ve hatta bebeklerle bile sözel iletişim kurmalarının önemini vurguluyor. Bebekler de izleyerek ve yetişkinlerin yüz ifadesini taklit ederek öğreniyor, bu nedenle şarkı söylemek ve gıdıklamak, yüksek teknoloji kullanarak bir şeyler öğretmekten daha etkili. Çocuklar da genelde oyun oynayarak daha hızlı öğreniyorlar. Karşılıklı sohbet, dinlemek ya da sadece konuşmaktan daha karmaşık bir bilişsel düzey gerektiriyor. Araştırmacılara göre sohbet etmek, çocukların karşısındakini anlama ve uygun yanıtı verme alışkanlığı edinmelerine yol açıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuk-felci-asisini-dinci-teror-orgutleri-engelliyor", "text": "Çocuk felcinin tümden temizlenmesi hedefleniyor. Gerçi dünya genelinin %99'unda artık bu hastalık görülmüyor. Ancak geriye kalan yüzdede durum oldukça vahim. Bunun en büyük nedeni Nijerya, Pakistan ve Afganistan'da aşı kampanyalarının terör örgütleri tarafından engelleniyor oluşu. Çocuk felcinin neredeyse tümden yok edilmesi çağımızın en büyük başarılarından biri. Daha 20 yıl kadar öncesine kadar dünya genelinde 350.000 hasta çocuk vardı, 2016'da ise şimdiye dek yirmi yedi vaka sayıldı. 2017'den itibaren hiçbir vakanın yaşanmaması bekleniyordu. Sadece Afganistan ve Pakistan'da yeni hastalık vakaları ortaya çıkıyordu. Fakat hedefe ulaşmaya çok az kalmışken, Nijerya'daki teröristler hastalığın yeniden artmasına yol açtı. Afrika'da 2014-2016 yılları arasında hiç çocuk felci vakasına rastlanmamıştı. Ancak Boko Haram terör milislerinin kontrolünde olan Nijerya'nın kuzeydoğu bölgelerinde yeni vakalar tespit edildi. Dünya Sağlık Organizasyonu ve bölgesel temsilciler o zamandan bu yana Nijerya'nın Borno eyaletinde ve komşu bölgelerinde on milyon kadar çocuğu aşıladılar. İkinci aşamada, Nijerya, Çad, Nijer ve Kamerun'da 41 milyon çocuk aşılandı. Hastalık tek bir çocukta görülse dahi dünyanın tüm ülkelerindeki çocuklara çocuk felci hastalığı bulaşma riski vardır diye uyarıyor WHO. Virüs birkaç bölgede varlığını korumaya devam ettiği müddetçe on yıl içinde 200.000 yeni vaka yaşanabilir. Çocuk felci son derece bulaşıcı bir hastalıktır. En başta dışkıyla bulaşan virüs özellikle de küçük çocuklar için çok tehlikelidir. WHO'nun açıklamasına göre 200 enfeksiyondan biri felçle sonuçlanıyor. Felçli çocukların %10'u yaşamlarını yitiriyor. Çocuk felcinin tedavisi yok, hastalıktan sadece aşıyla korunmak mümkün. Avrupa'da çocuk felci çok uzun bir zaman önce tarih olduğu için insanlar çocuklarını aşılatmak istemiyor. Bu tıbbi olmaktan çok duygusal bir konu diyor Küresel Çocuk Felcini Yok Etme Girişimi'nden Sona Bari. Mesela çocuk felcinin henüz 2011'de kurutulduğu Hindistan'da durum çok farklıdır. Burada ebeveynler hastalığın sonuçlarını gördükleri için aşıdan vazgeçenleri bir türlü anlayamıyor. Nijerya'daki en büyük zorluk ise yüz binlerce insanın hala Boko Haram tarafından kontrol altında tutulan ya da yardım kuruluşları için tehlikeli olan bölgelerde yaşamasından kaynaklanıyor. Köktendincilerin kontrolü altında sağlık sistemi de çöktü. Birleşmiş Milletler'e göre bölgede 4,4 milyon kişi açlık tehlikesiyle karşı karşıya hatta bazı bölgelerde açlık başlamış bile. Ve çocukların bağışıklık sistemleri her an hastalık kapacak kadar zayıflamış. Bölgeye aşı maddesi akması gerek diyor Bari. Pakistan'da da güvenlik sorunu uzun bir süre çocuk felcinin yok edilmesine engeldi. Fakat yeni vakalar son olarak önemli ölçüde düştü. 2014'te 306 vaka tespit edilmişken, 2015'te geriye sadece 54 vaka kalmıştı. Bu 2007'den sonraki süre içindeki en düşük sayıydı. 2016 Ekim'in ortalarında ise geriye sadece 15 vaka kaldı. Terör örgütleri yıllarca özellikle de kuzeybatıdaki aşiret bölgelerindeki aşı kampanyalarına saldırdı. Teröristler aşının Müslümanlar'ı yok edici bir madde olduğuna inanıyor ve kampanyaları da Batı'dan ajan getirmek için bahane olarak görüyorlar. Ordu köktendinci teröristlerle mücadele etmeye başlayınca, sağlık personeli de daha önce hiçbir çocuğun aşılanmadığı bölgelere girme olanağına kavuştu. Afganistan'da ise tam tersine bir gelişme söz konusu. Taliban'ın geniş bölgelere yayılmaya devam etmesi uzmanları endişelendiriyor. 2016'da sekiz yeni çocuk felci vakası tespit edilmiş. Daha önce bu sayı yirmi civarındaydı. Uzmanlar, o dönemde Bedehşan'da 2000'in üzerinde çocuğu aşılayamadıklarını bildirmişler. WHO, Unicef, Amerikan Salgın Kontrolü Dairesi ve Uluslararası Rotary yardım organizasyonu,1988 yılında bir araya gelerek çocuk felcinin kökünü kurutma kararı almıştı. Dünyanın %99'u temizlendi ama geriye kalan yüzde en zoru. Nijerya'da hastalığın hortlaması uluslararası birlikler için bir uyarı oldu. Belki de bu son evrede tam da ihtiyacımız olan alarm sinyaliydi diyor WHO 'nın GPEI müdürü Michael Zaffran."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuk-hastaliklarinin-tanisi-icin-yapay-zeka", "text": "Guangzhou Tıp Üniversitesi'nden Kang Zhang yönetiminde çalışan Çinli ve Amerikalı bilim insanları, hastalık tanısı yapabilen bir yapay zeka geliştirdiler. Yeni program, büyük veri yığınlarını aşarak hangi hastaların öncelikli olarak tedavi edilmesi gerektiği konusunda yardımcı olabilecek. Programın ender görülen hastalıkların teşhisinde de kullanılabileceği söyleniyor, çünkü bu hastalıklar hakkında doktorların pek fazla bilgileri yok. Araştırmacılar yeni sistemi büyük bir veri yığınıyla test ettiler. Aralarında daha çok okul öncesi çocukların olduğu 1,3 milyonu aşan kişiye ait 100 milyon veri, 2016 -2017 yılları arasında Guangzhou Kadın ve Çocuk Tıp Merkezi'nde toplandı. Hastalık semptomları ve teşhisler dışındaki diğer bazı bilgileri alan yapay zeka bu verilerle hastalıklara tanılar koydu. Bu tanı verileri daha sonra doktorların verileriyle karşılaştırılarak sistemin güvenirliği belirlendi. Karşılaştırma 20 doktorla yapıldı ve doktorlar yetki sınırları ve deneyimlerine göre beş gruba ayrıldı. Sonuçlara göre yapay zeka sistemi genç doktorların bulunduğu ilk iki grupta 0,885 puanla daha başarılı oldu. Fakat daha deneyimli olan üç grupta aynı başarıyı gösteremedi. Ocak ayında yine Nature Medicine dergisinde, hastaların vesikalık fotoğraflarına göre ender görülen kalıtım hastalıklarını bulan bir yapay zeka sistemi tanıtılmıştı. Araştırmacılara göre yapay zeka sistemi ilk kuşkulu durumda, olası genetik nedenlerin sayısını sınırlayarak, teşhisi hızlandırabiliyor Bu uluslararası çalışmaya Amerikalı, İsrailli ve Alman bilim insanları katılmışlardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklar-neden-kis-boyu-hasta", "text": "Havaların serinlemesiyle beraber, açık havada üşüme ve soğuk alma korkusuyla geçirilen zaman azalır. Hatta mecburiyetler dışında sokağa çıkılmaz hale gelir. Kışla beraber kapalı, kalabalık alanlarda geçirilen vakit arttıkça, hastalıkların bulaşması da kolaylaşır. Açık alanda mikropların çocukları bulması zorken, kapalı alanlarda çok kolaydır. Öksürük ve hapşırma yoluyla hasta kişinin tükürük zerrecikleri havaya yayılarak yüzeylere bulaşabilir. Virüsü taşıyan havadaki damlacıkların solunması veya yutulması ya da enfekte burun akıntısına bulaşmış nesnelerle temas edilmesiyle virüs vücuda alınır. Virüsler çevrede uzun süre yaşayabilirler. Virüsün bulaştığı bir yere dokunduktan sonra eller ağza, gözlere veya buruna sürülürse virüs bulaşır. Bu bulaşma yolları çocukların oyun tarzıyla çok uyumludur. Çocuk ağzına sokarak keşfetmeye çalıştığı oyuncağının üzerine bulaşan tükürük daha kurumadan bir diğerini keşfe koyulur. Hapşırıkla, öksürükle etrafa sayısız partikül savuran çocuk kolaylıkla oyun arkadaşını da hastalık mikrobuyla tanıştırır. Bu mikropla daha önce karşılaşmamış ise birkaç güne kadar arkadaşı gibi o da hastalanacaktır. Çocuk yoğunluğunun yüksek olduğu tüm kapalı mekanlar, oyun gurupları, yuva ve okullar, hijyeni yeterince iyi sağlanmayan, iyi havalanmayan oyun, parti alanları, alışveriş mekanları da hastalık kapmak için yeterli imkanı sunar. Kış aylarında çocuklarımızla vakit geçirmek için kalabalık alışveriş merkezi veya kapalı oyun alanları yerine, mümkün olduğu kadar açık alanları ve temiz hava alabileceği yerleri seçmeliyiz. Çocuklar okula başlamadan önce ciddi bulaşıcı hastalıklardan korunması için difteri- boğmaca-tetanos-çocuk felci, Hepatit A, Hepatit B, kızamık- kızamıkçık-kabakulak, suçiçeği, pnömokok, menenjit aşıları tamamlanmış olmalıdır. Enfeksiyondan korunmak için el yıkamak şarttır. Çocuğunuzun hastalık kapmaması için hijyen konusunda eğitimine destek olmalıyız. Yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten önce ve sonra el yıkamanın önemini anlatın. Eve dönen çocuğun mutlaka el ve yüzünün yıkanarak temizlenmesi, yüzeydeki mikropların temizlenmesini sağlar ve hastalığı önler. Sigara dumanına aktif veya pasif olarak maruz kalınması durumunda enfeksiyonlara yatkınlık artar. Sigara dumanı solunum yolunu örten dokuların bütünlüğünü bozar, solunum yollarını süpürerek temizleme görevi olan silia adı verilen tüycükler sigara dumanına maruz kaldığında zarar görerek bu fonksiyonu yerine getiremez ve hastalığa daha duyarlı hale gelir. Çocuk hasta görünüyor, enerjisiz ve huzursuzsa, evde kalması daha doğrudur. Ateşliyken çocuğunuzun yeri evdir. Virüs hastalıkları çocuğunuzun daha sakin birkaç gün geçirmesiyle, dinlenmesi ve uyumasıyla daha kolay atlatılır. Kapalı çocuk oyun alanları, toz ve sigara dumanı olan ortamlar iyileşmeyi geciktirir ya da durumu kötüleştirebilir. Çocuğunuzu ateşi düştükten en erken 24 saat sonra okula gönderin. Şiddetli grip tablosuna neden olan influenza için risk taşıyan bireylerin (6-59 ay arası tüm çocuklar, 50 yaş üstü tüm erişkinler, kronik akciğer, kalp, böbrek hastalığı olanlar) influenzaya karşı Eylül-Ekim aylarında aşılanması önerilebilir. Bağışıklık sistemini güçlendirdiği öne sürülen çeşitli bitki-vitamin takviyesi gibi ürünleri eczane ve marketlerde bulmak mümkün. Yapılan çalışmalar bu tip takviyelerin birçoğunun hastalık sıklığı ve şiddeti üzerine belirgin bir etkisi olmadığını gösteriyor. Bunlar arasında C vitamini ve çinkonun bağışıklığı bir miktar desteklediğine dair veriler mevcut. En iyisi çocuğumuza bu desteği doğal besinler aracılığıyla vermeye çalışmak. C vitamini mikroplarla savaşmak için idealdir. Taze meyve ve sebze vücudun doğal direncini artırmak için alınabilecek en kolay önlem. Et, balık, yumurta gibi hayvansal gıdalar, ceviz, badem gibi kuruyemişler, çinko bakımından zengin besinleri düzenli tüketmek çocuğunuzun hem genel sağlığı hem de bağışıklığı açısından faydalı olacaktır. Hastalık dönemlerinde ıhlamur, zencefil, bal, limon, elma çayı gibi bitki çayları hazırlayarak hem boğazındaki tahrişin azalmasına yardımcı olabilir, hem de sıvı alımını destekleyebilirsiniz. Bu yazı HBT'nin 90. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklar-ve-ekran", "text": "Ekran denildiğinde eskiden sadece televizyon akla gelirdi. Günümüzde ise televizyona ek olarak, bilgisayarlar, video oyunları, notebook, tablet ve akıllı telefonlar başta olmak üzere birçok elektronik cihaz düşünülmektedir. Bunlardan kitle iletişim aracı olmalarının yanı sıra eğitim, öğrenim ve eğlence alanlarında da yararlanılmaktadır. Ancak, artık yararları yanında zararları konusuyla da gündem oluşturmaktadırlar. Türkiye'de giderek bağımlılık halini alan elektronik cihazlar sayesinde ekrana yapışık bir nesil yetişiyor ve ekran başında geçirilen süre arttığında beraberinde birçok sağlık sorununa yol açabiliyor. Günümüzde çocuklarda 2 yaşına kadar ekran başında zaman geçirmelerine izin verilmemesi, sonraki dönemlerde ise bu sürenin günlük toplam 1-2 saatle kısıtlanması önerilmektedir. Oysa bu süre dünyadaki tüm ülkelerde çok yüksektir. Amerika Birleşik Devletleri'nde televizyon izleme yaşı 4 ay gibi çok küçük yaşlara kadar inmiştir. Erkekler, büyük çocuklar ve düşük sosyoekonomik düzeydeki çocuklar daha fazla televizyon izlerken, sosyoekonomik durum yükseldikçe, yeni teknolojilere ulaşımın kolaylaşmasıyla akıllı telefonlar, ipad, notebook, video oyunları televizyonla yarışır hale gelmiştir. Zararlı etkiler izlem süresinden, izlenen programların içeriğinden ve teknolojik yapıdan kaynaklanmaktadır. Özellikle merkezi sinir sistemi gelişiminin en hızlı olduğu, psikomotor ve psikososyal özelliklerin kazanıldığı 0-3 yaş erken çocukluk döneminde gelişebilecek bir sorun tüm yaşamı etkileyebilmektedir. Uyku bozuklukları: Ekran başında geçirilen zaman arttıkça uykuya dalma sorunları ve beraberinde uyku düzensizliği, kabus ve korku gibi uyku sorunları daha fazla gözlenmektedir. Uykusuzluk beraberinde yorgunluk ve artmış abur cubur yeme sonucunu doğurmaktadır. Gerilim sahneleri korku endişe duygularının yerleşmesine ve uyku bozukluklarına yol açabilmektedir. Şiddet: Medya yoluyla, özellikle televizyonla şiddete maruz kalmak, çocukları şiddete karşı duyarsız hale getirmektedir. Sonuçta çocuklar şiddeti kanıksayıp sorunları çözmede bir yol olarak görebilmektedir. Özellikle somut düşüncenin hakim olduğu, soyut düşüncenin gelişmediği 7 yaş öncesi dönemde çocuk televizyonda gördüğü görüntüyü uygulamaya koyabilir. Şiddet unsuru içeren görüntüler bilinçaltına şiddet duygularının yerleşmesine ve şiddet eğilimine neden olabilir. Obezite ve diğer fiziksel sorunlar: Çocuklar ekran başında ne kadar uzun zaman geçirirlerse, aşırı kilolu hatta obez olma riski o kadar artmaktadır. Yattıkları odada televizyon, bilgisayar varlığı bu riski çok daha fazla artırmaktadır. Ayrıca ekran başında daha fazla abur cabur, tuzlu, yağlı ve aşırı kalorili gıdaların tüketimi özellikle reklamlar yoluyla teşvik edilmekte ve beraberinde obezite daha belirgin olarak karşımıza çıkabilmektedir. Ortopedik sorunlar ve görme bozukluklarıyla sıklıkla karşılaşılabilmektedir. Uzun süre televizyon izlemenin sağlıklı gözlerde bile yorulma, kanlanma, kuruma gibi belirtilere yol açtığı, kırılma kusuru olanlarda uyum çabası nedeniyle göz kaslarında yorgunluk oluşturduğu gözlenmektedir. Psikososyal ve davranış sorunları: Bilgisayar, video oyunları veya televizyon ekranında günlük 2 saatten fazla geçirilen zaman sonrasında duyusal, sosyal ve dikkat problemleri ortaya çıkabilmektedir. İletişim güçlüğü, öğrenme bozukluğu, dikkat eksikliği, antisosyal davranışlar, arkadaş ilişkilerinin azalması, erken yaşlarda cinsel ilişki, alkol, sigara, madde bağımlılığı bu sorunların en sık görülenleri olmaktadır. Televizyonun en önemli olumsuz etkisi, çocuğun tek yönlü iletişim içinde olması ve karşılıklı etkileşim olanağının olmamasıdır. Dil becerileri gecikmekte, dış dünya ile iletişim sorunu yaşamaktadırlar. Özellikle reklamlar ve müzik klipleri, renk, ses, ritm ve hareketi bir arada sunması nedeniyle küçük çocukların bile ilgisini çekmekte ve kullanılmakta olan bazı bilinçaltı uyaranlar çocukların tutum ve davranışlarında etkili olmaktadır. Azalmış akademik performans: Yatak odalarında televizyon bulunan çocukların akademik performanslarının, bulunmayanlara göre daha düşük olduğu bilinmektedir. Çocuğun okul başarısında en etkili faktörler; çocuğun zeka düzeyi, anne baba eğitim düzeyi ve ders çalışmaya ayrılan süre olmakla birlikte, televizyon ya da internette geçirilen sürenin ders çalışma süresini kısaltması sonucunda okul başarısı düşmektedir. Oyunlar için az zaman kalması: Ekran başında geçirilen aşırı zaman aktif, topluca yapılan, yaratıcı oyunlar için daha az zaman bırakmaktadır. Çocuğunuzun ekran başında geçirdiği zaman sizin fark ettiğinizden daha uzun süre olabilir. O nedenle yakın izlem yaparak onunla konuşup, daha az oturup daha çok hareket etmesinin önemini anlatmalısınız. Aynı zamanda basit kurallar oluşturmaya ve uygulamaya başlamalısınız. Arka planda TV izletmeyin: Televizyon açıksa ve -çocuğunuzun sırtı televizyona dönük bile olsa- arka planda çalışıyorsa, dikkatini çekebilir. Aktif olarak televizyon izlemiyorsanız televizyonu kapatın. Yatak odalarında bilgisayar ve televizyon bulundurmayın: Yatak odalarında televizyon olanlar televizyon olmayanlara göre daha fazla televizyon izlemektedirler, aynı durum bilgisayar ve internet için de geçerlidir. Yasal olmayan, şiddet ve cinsel içerikli sitelere erişim, başta gelen riskler arasındadır. İnternetin pornografi yayın aracı olarak kullanımı da hızla yaygınlaşmaktadır. Uyuşturucu ve terör gibi yasal olmayan yollara destek arayanlar interneti propaganda aracı olarak kullanmaktadır. O nedenle çocukların ekran başında geçirdikleri sürenin ve internette girdikleri sitelerin izlenmesi açısından bilgisayar ve televizyonun salon gibi ortak kullanım alanlarında bulunması yararlı olacaktır. Ayrıca güvenli internet kullanımı konusunda bilgiler sağlanmalıdır. Televizyon karşısında yemek yemeyin ve yedirmeyin: Televizyon karşısında abur cubur gibi atıştırmalıklar ya da öğün yemekleri ekran karşısında çocukların daha uzun süre kalmalarına ve tartı alımına neden olmaktadır. Okula gittiği günlerde gün içi kurallar belirleyin: Birçok çocuk hafta içi okula gittiği için çok kısıtlı zamanı mevcuttur. Geriye kalan zamanını bir ödül ya da cezalandırma olarak televizyon karşısında geçirmesine izin vermeyin. Çocuğunuzun bakıcısıyla konuşun: Çocuğunuzun yaşamındaki diğer kişileri çocuğunuzun ekran başında geçirdiği zamanı kısıtlaması açısından yönlendirip bilgilendirin. Bakıcıların ekranları bakıcı olarak kullanmasına göz yummayın. Başka aktivitelere yönlendirin: Eğlence olarak ekran başında olmasından çok okuma, akranlarıyla birlikte toplu oyunlar oynama, annesine yemek pişirirken yardımcı olma gibi aktivitelere katılmasını sağlayın. İyi bir örnek olun: Ekran başında geçireceğiniz zamanı kısıtlayarak çocuğunuza iyi bir rol model olun. Fişi çekin: Şayet ekran başında geçirilen zaman aile içi gerginlik yaratıyorsa, televizyonu, bilgisayarı fişinden çekin ve akıllı telefonları, video oyunlarını uzak bir yere saklayın. Tüm aile için ayda ya da haftada 1 gün serbest ekran günü belirleyebilirsiniz. Kontrolsüz televizyon izlemini engellemek için, fişe bir kilit takabilirsiniz. Elektromanyetik alanların olumsuz etkilerini azaltmak: Özellikle televizyonun en az 2 metre mesafeden seyredilmesi, çocuğun odasında televizyon bulundurulmaması, televizyonun arkasına ya da televizyonun önünde bulunduğu duvarın arkasına koltuk, yatak yerleştirilmemesi bu olumsuz etkileri azaltmada oldukça etkilidir. Çocuğunuzun izleyeceği programları planlayın: Kanallar arasında sürekli dolaşmak yerine kaliteli videoları ya da programları bulun. Bilgisayar ve televizyonlarınızdaki ebeveyn kontrol düğmelerini kullanmayı düşünün. Video oyunları ve akıllı telefon uygulamalarını çocuklarınız oynamadan önce izleyin. Şiddet ve gerilim içeren programların izlenmesini engelleyip eğitici programları tercih edin. Çocuğunuzla birlikte izleyin: Uygunsa programları birlikte seyredin, gördüklerinizi konuşun . Abur cubur ve fazla tuzlu, kalorili gıdaların reklamlarında, televizyonda görülmesinin her zaman yararlı bir gıda olduğu anlamına gelmediğini anlatın. Programları kaydedin ve sonra izleyin: Böylelikle bu, oyuncak ya da abur cubur satan ticari reklamları ileri sarmanızı sağlayacaktır. Canlı bir program izliyorsanız kumandanızın sessiz düğmesini kullanın. Müzik dinlemek amacıyla da olsa televizyon sürekli açık tutulmamalıdır. Aktif ekran zamanını destekleyin: Televizyonda bir show programı izlerken çocuğunuzun egzersiz ya da yoga yapmasını teşvik edebilirsiniz. Fiziksel aktiviteyi yönlendiren programları tercih edin. Doğum günü hediyesi olarak tablet, akıllı telefon vb. elektronik cihazlar almayın. Bu yazı HBT'nin 59. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarda-bagisiklik-sistemini-guclendirmek-icin-neler-yapilmali", "text": "Bağışıklık sisteminin güçlenmesi için olmazsa olmaz kurallar; çocuğumuzun aşılarını eksiksiz olarak yaptırmak, beslenmesinin yeterli ve dengeli olduğundan emin olmak, uyku düzenine önem vermek, sağlıklı çevre koşullarını sağlamaktır. Çocukların okula başlamadan önce ciddi bulaşıcı hastalıklardan korunması için difteri-boğmaca-tetanoz- çocuk felci, hepatit A, hepatit B, kızamık-kızamıkçık-kabakulak, su çiçeği, pnömokok, menenjit aşıları tamamlanmış olmalıdır. Ayrıca risk taşıyan bireylerin (6-59 ay arası tüm çocuklar, 50 yaş üstü tüm erişkinler, kronik akciğer, kalp, böbrek hastalığı olanlar) influenzaya karşı Eylül- Ekim aylarında aşılanması önerilmektedir. Yaşamın ilk yılında bebeğin anne sütüyle beslenmesini sağlamak, daha sonrasında sağlıklı ve dengeli beslenmek. Bağışıklık sistemini güçlendiren etkiye sahip besinleri soframızdan eksik etmemek de çok önemli. Yeterince uyuyarak dinlenmek, hastalıklardan korunmak ya da hafif geçirmek için fayda sağlar. Çocukların özellikle okula gittiği dönemlerde, sabah rahatlıkla ve dinlenmiş şekilde uyanabileceği şekilde erken yatması, okul başarısının yanı sıra bağışıklık sistemi için de gereklidir. Hastalıklardan korunabilmek için sağlıklı çevresel koşulları sağlamak da önemli. Bağışıklık sistemini güçlendirdiği öne sürülen çeşitli bitki-vitamin takviyesi gibi ürünleri eczane ve marketlerde bulmak mümkün. Yapılan çalışmalar, bu tip takviyelerin birçoğunun hastalık sıklığı ve şiddeti üzerine belirgin bir etkisi olmadığını gösteriyor. Bunlar arasında C vitamini ve çinkonun bağışıklığı bir miktar desteklediğine dair veriler mevcut. En iyisi çocuğumuza bu desteği doğal besinler aracılığıyla vermeye çalışmak. Vücudun doğal direncini artırmak için alınabilecek en kolay önlem, taze meyve ve sebze tüketmek. Sebze, meyveyi yeterli miktarlarda yiyen insanlarda, içerdikleri C vitamini, karoten, likopen, antioksidanlar, lifler sayesinde hem bağışıklık sistemi daha kuvvetlidir, hem de kalp-damar hastalıkları daha az görülür. C vitamini içeren besinlerin düzenli tüketilmesi, hastalıklardan korunmamıza yardımcıdır. Turunçgiller, özellikle portakal, mandalina ve diğer taze meyveler C vitamininden zengindir. Havuç, bal kabağı, domates, greyfurt, karpuz, şeftali gibi sarı-turuncu-kırmızı renkli meyve ve sebzeler karoten ve likopen denilen pigmentleri içerirler, bunlar vücutta hem A vitaminine dönüşerek hem de antioksidan etkileriyle bağışıklığı güçlendirirler. Ceviz, badem gibi kuruyemişler, et, balık, yumurta gibi hayvansal gıdalar, deniz ürünleri, bağışıklığı destekleyen çinko bakımından zengin besinlerdir. Omega 3: Balık ve deniz ürünleriyle alınan yağlar, kalp ve damar sağlığı açısından faydalarının yanı sıra enfeksiyonların yarattığı yangısal reaksiyonları engeller. Çocuklarımızın haftada en az 2 kez balık yemesini desteklemeliyiz. Sarımsak: Yapılan bilimsel çalışmalar, içerdiği organosülfür bileşiklerin toksinlerle savaştığını, kanser ve kardiyovasküler hastalıklar gibi birçok hastalıkta önleyici etkisi olduğunu gösteriyor. Hem antibakteriyel hem de antiviral etki gösteriyor ve soğuk algınlığı, nezle ile grip gibi bu mevsim en sık görülen hastalıklara karşı koruyucu etki gösteriyor. Maksimum fayda sağlamak için sarımsağın ezilerek ve çiğ olarak yenmesi önerilir. Ayrıca hastalık dönemlerinde çocuğunuza ıhlamur, zencefil, bal, limon, elma çayı gibi bitki çayları hazırlayarak, hem boğazındaki tahrişin azalmasına yardımcı olabilir, hem de sıvı alımını destekleyebilirsiniz. Çevresel anlamda nelere dikkat edilmeli? Açık havada daha çok zaman geçirmeliyiz. Havaların serinlemesiyle beraber, açık havada üşüme ve soğuk alma korkusuyla geçirilen zaman azalır. Hatta mecburiyetler dışında sokağa çıkılmaz hale gelir. Kapalı, kalabalık alanlarda geçirilen vakit arttıkça, hastalıkların bulaşması da kolaylaşır. Kış aylarında çocuklarımızla vakit geçirmek için, kalabalık alışveriş merkezi veya temizliği güvenilir olmayan kapalı oyun alanları yerine, mümkün olduğu kadar açık alanları ve temiz hava alabileceği yerleri seçmeliyiz. Sigara dumanına aktif veya pasif olarak maruz kalınması durumunda, enfeksiyonlara yatkınlık artar. Sigara dumanı, solunum yolunu örten dokuların bütünlüğünü bozar, solunum yollarını süpürerek temizleme görevi olan silia adı verilen tüycükler sigara dumanından zarar görerek bu fonksiyonu yerine getiremez ve hastalığa daha duyarlı hale gelinir. Açık alanlarda dahi sigara dumanına maruz kalmak çocuğumuzun daha kolay hastalanmasına neden olur. Yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten önce ve sonra el yıkama konusunda çocuklar eğitilmelidir. Öksürme ve hapşırma sonrası ellerin su ve sabunla iyice yıkanması veya alkol içeren el dezenfektanlarının kullanılması, hasta kişilerle temas durumunda maske kullanılması, hasta kişilerin bulunduğu ortamın sık sık havalandırılması gereklidir. Kapı kolu, masa, bardak gibi yüzeylerde bazı virüsler 2-8 saat canlı kalabilir. Bu yüzeylerin sık sık temizlenmesi bulaşma riskini de en aza indirecektir. Hasta çocukların iyileşene kadar okula gönderilmemesi, enfeksiyonun yayılmasını engellemek için önemlidir. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarda-buyumenin-izlenmesi", "text": "Çocukluk döneminin en temel özelliği, dinamik bir büyüme dönemi olmasıdır. Çocuklarda normal büyüme, genel sağlığın yerinde olduğunun en önemli göstergesidir. Doğum öncesi dönemden itibaren hızlı bir şekilde başlayan büyüme, yaşa göre değişkenlik göstererek ergenliğin sonuna kadar devam eder. Büyümede duraklama ve boy kısalığı altta yatan bir hastalığın ilk belirtisi olabilir. Büyüme ve gelişimin desteklenmesi, büyümeyi etkileyen durum ve hastalıkların zamanında tespit edilip başarılı bir şekilde müdahale edilebilmesi için, tüm çocukların yenidoğan döneminden itibaren ergenliğin sonuna kadar düzenli olarak izlenmesi gerekir. Büyüme izlenirken boy, kilo ve baş çevresi ölçümleri yapılarak büyüme eğrisine kaydedilmelidir. Kontroller doğumdan itibaren ilk ay haftada bir kez, 6. aya kadar ayda bir, 6. aydan 2 yaşa kadar 3 ayda bir, 2-6 yaş arası 6 ayda bir yapılmalı, 2 yaşından ergenlik sonuna kadar yılda bir değerlendirme ile takibe devam edilmelidir. Büyümeyi etkileyen faktörler arasında genetik, beslenme, hormonlar, metabolik ve psikososyal durum, kronik hastalıklar sayılabilir. Genetik faktörler hem doğum öncesi hem de doğum sonrası büyümeyi etkiler. Anne ve babanın boyu çocuğun final boyu ile yakından ilişkilidir. Anne ve babanın boyuna göre 5-10 cm hata payı ile hedef boy hesaplanabilir. Çocuklar kalıtsal büyüme potansiyellerine ancak yeterli ve dengeli beslenmeyle erişilebilir. Büyümenin hızlı olduğu dönemlerde alınan enerjinin %10'dan fazlası büyüme için harcanır. Yeterli kalori, protein, vitaminler, demir ve çinko dengeli beslenmede önemlidir. Mucize yaratan bir besin yoktur. Büyüme mevsimlere göre de değişkenlik gösterir. İlkbahar ve yaz aylarında daha hızlı iken, sonbahar ve kış aylarında büyüme hızı düşer. Mutsuz, stres altında veya ihmal ve istismara uğrayan çocukların büyüme ve gelişmesi bozulabilir. Büyüme aynı tempoda giden bir süreç değildir, aynı çocukta aralıkla büyüme atakları olabilir. Çocuğun yaşıtlarına göre kısa olması, çocuğun pantolon/etek boyunun üst üste 2 yıl aynı kalması, büyüme geriliğine ilişkin önemli ipuçlarıdır. Büyümenin değerlendirilmesinde kullanılan eğriler, toplumun normallerinden elde edilen, yaşa göre boy, ağırlık ve baş çevresi gelişimini gösteren persantil eğrileridir. Sağlıklı bir çocuğun boyu, eğri üzerinde 3 ve 97. persantil çizgileri arasında yer alır ve çocukluk dönemi boyunca aynı eğri üzerinde devam eder. Çocuğun boyunun persantil eğrilerinde 3. persantil altında olması veya normal persantil eğrileri içinde olsa bile zaman içinde alt persantillere düşme göstermesi ya da annebabasına göre çocuğun boyunun kısa olması patolojiktir ve tetkik etmek gerekir. Miadında doğan bir bebek yaklaşık 5. ayda doğum tartısının iki katı, 12. ayda üç katı, 24. ayda dört katına ulaşır. 2 yaşından sonra yılda 2,5 kg tartı artışı normaldir. Yenidoğan bebeğin ortalama boy uzunluğu 50 santim civarındadır. 1 yaşında doğum boyunun 1,5 katına (ortalama 75 santim), 4 yaşında doğum boyunun iki katına (ortalama 100 santim) erişmiş olur. Daha sonra ergenliğe kadar yılda 5-6 cm uzama ile büyüme devam eder. Erkek çocuklar ilk 2 yaşta kızlara göre hafifçe iridir. Ergenlikte boy büyümesinde fark olur, erişkin kadın ve erkek boyu arasında 12-13 santimlik fark vardır. Kız çocuklarda ilk adet kanaması sonrasında ortalama 4,5 cm daha boy uzaması olur. Büyüme takibinde çocuğun kilosu da önemlidir. Vücut ağırlığının ve boyun ideal oranlarda olması gerekir. Vücut Kitle İndeksi ağırlık ve boy arasındaki ilişkiyi gösterir. Yaşa ve cinsiyete göre Vücut Kitle İndeksi standartlarına bakılarak değerlendirilir. Vücut Kitle İndeksi % 5'in altı zayıf, % 85 ve üzeri fazla kilolu, % 95 üzeri obez olarak değerlendirilir. Son yıllarda kilo fazlalığının erken tespitinde çocuklarda bel çevresinin takibi de önem kazanmaktadır. Kronik hastalıklar, organ yetmezlikleri, kalp, böbrek, karaciğer, kronik bağırsak problemleri, metabolik hastalıklar ve kanserler büyümeyi olumsuz etkiler. Boy kısalığının nedeni ailevi olabileceği gibi, tanı konulmamış bir sendrom, büyüme hormonu eksikliği veya kronik bir hastalığa da bağlı olabilir. İyi bir öykü ve fizik muayene ile çocuğun değerlendirilmesi, erken tanı ve başarılı bir tedavi için gereklidir. Ailevi boy kısalıklarında anne-baba boyu kısadır, çocuğun boyu anne- baba boyu ile uyumlu ve büyüme hızı da normaldir. Boy kısalıkları içinde nadir bir neden olan iskelet bozukluklarına vücutta orantısızlık, kol ve bacaklarda kısalık veya iskelet anormallikleri eşlik edebilir. Kilo artışı devam ettiği halde boy büyümesinin duraklaması, büyüme hormonu eksikliği gibi nadir endokrin nedenli sorunları düşündürür. Sadece kızlarda görülen ve en önemli bulguları boy kısalığı ve ergenlik yokluğu olan genetik bir hastalık olan Turner Sendromu da patolojik kısalık nedenleri arasında sayılabilir. Boy kısalıklarında tanı koymak için laboratuvar tetkikleri ve kemik yaşımı ölçümü gibi değerlendirmeler gerekebilir. Büyüme üzerine etki eden çeşitli faktörler göz önüne alındığında, büyümenin karmaşık ve birbiriyle ilintili birçok olayın bir sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Araya giren herhangi bir hastalık/durum büyüme sürecini olumsuz etkileyebilir. Büyümede duraklama veya boy kısalığını yakalamak için tüm çocukların sağlıklı da olsalar büyümelerinin izlenmesi son derece önemlidir. Tedavisi mümkün boy kısalıklarında erken teşhis ile başarılı tedavi imkanı doğar ve yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilir. Bu yazı HBT'nin 116. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarda-oksuruk", "text": "Öksürük çocukluk çağında en sık doktor başvurusuna yol açan nedenlerden biridir. Öksürük aslında normal bir refleks olup, hava yolunu çevresel zararlı taneciklerden, sekresyonlardan ve aspirasyondan korur. Yapılan çalışmalarda, sağlıklı çocukların, eşlik eden başka semptomlar olmaksızın, günde ortalama 11 kez öksürebildiği gösterilmiştir. Öksürük; çok şidetli veya sık olduğunda bazı hastalıkların belirtisi olabilir. Akut öksürük genellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaynaklanır. Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı öksürüklerin %50'si 10 günde, % 90'ı ise 25 günde geriler. Çocuklar bir yılda 6-8 kez böyle enfeksiyonlar geçirebilir ve özellikle kreş veya okul döneminde bu enfeksiyonlar üst üste görülebilir. Zatürre akciğer dokusunun iltihaplanmasıdır. Bakteriler başta olmak üzere çeşitli mikroorganizmalara bağlı olarak meydana gelebilir. Öksürükle birlikte ateş, hızlı nefes alıp verme, balgam gibi şikayetler de olup akciğerin dinleme bulguları tanıda yol göstericidir. Boğmaca öksürüğü; nöbetler halinde gelen, arka arkaya, nefes almaya fırsat vermeyen, öksürüklerin sonunda uzun bir iç çekme ile soluk alma ihtiyacı doğuran, bazen kusma ile sonlanan bir öksürüktür. Aşılama programları ile birlikte boğmaca enfeksiyonu günümüzde daha az görülmekle birlikte tanı almamış çocuk ve yetişkin boğmacalı hastalar henüz aşılama programları tamamlanmamış bebeklere hastalığı bulaştırabilirler. Ana hava yolunun, gırtlağın veya ses tellerinin şişmesi ile çocukta köpek havlama sesine benzer bir öksürük oluşabilir ve bu durum krup olarak isimlendirilir. Hava yolundaki bu şişme veya ödem; enfeksiyon veya alerji nedeniyle oluşabilir. Çocukların nefes borusuna yabancı bir madde kaçması sonucu akut boğulur tarzda bir öksürük görülebilir ve eğer bir gıda veya küçük oyuncak parçaları çocuğun elindeyken, böyle bir durum gerçekleşmişse acilen bir doktora başvurulmalıdır. Çocuklarda dört haftadan uzun süren öksürük ise kronik öksürük olarak tanımlanır ve düşük yaşam kalitesi, okul devamsızlığı, tedavi yan etkileri, artmış sağlık maliyetleri ve aile fertlerinin endişesine yol açması nedeni ile hasta ve toplum için önemli bir sağlık sorununu oluşturur. Kronik öksürük altta yatan kronik bir akciğer hastalığının bulgusu olabileceğinden dikkatle değerlendirilmelidir. Öksürüğün başlangıç yaşı önemlidir. Yenidoğan döneminde başlayan öksürük genellikle altta yatan önemli bir nedeni gösterir ve ileri inceleme gerektirir. Trakeoözefageal fistül, trakeomalazi gibi hava yolu anomalileri ya da kistik fibrozis, primer siliyer diskinezi gibi genetik hastalıklar yenidoğan döneminden itibaren başlayan kronik öksürük ile kendini gösterebilir. Öksürük; hışıltı veya hırıltılarla birlikte ise, özellikle geceleri artıyorsa, çocuk hareketli olduğu zamanlarda nefes almada zorlanıyorsa astım ihtimali değerlendirilmelidir. Devamlı kesilmeyen bir öksürük, burun akıntısı, gözlerde sulanma, boğazda kaşınma hissi, geniz akıntısı ile birlikte ise bu çocuklarda saman nezlesi veya birlikte sinüzit olabilir. Çocuklarda her zaman yabancı bir cismin çocuğun hava yoluna kaçmış olabileceğine işaret eden tipik bir öykü bulunmayabileceği de akılda tutulmalıdır. Bir çocuk kronik öksürük nedeni ile doktor tarafından değerlendirilirken de muayene bulguları ve radyolojik bulgular doğrultusunda yabancı bir cismin hava yoluna kaçtığından şüphe edilebilir. Çocuklarda öksürük ile birlikte tekrarlayan kusmalar, ağızda kötü bir tat hissi, göğüste yanma gibi belirtiler gastroözefageal reflüye işaret edebilir. Kuru, tekrarlayan, inatçı, patlar tarzda olup özellikle gece uykuda ya da çocuğun sevdiği bir şeyle meşgul olduğu dönemlerde kaybolan öksürüklerde psikojenik öksürük akla gelebilir. Diğer öksürük yapan hastalıkların olmadığı gösterildikten sonra çocuğun psikolojik durumunun değerlendirilmesi yol gösterici olabilir. Hava yolundaki koruyucu özelliği dikkate alındığında, öksürüğün baskılanması birçok solunum sistemi hastalığında zararlıdır. Çocuk yaş grubunda yapılan çalışmalarda öksürük ilaçlarının etkin olduğu gösterilememiştir. İlaç metabolizması ve ilaç etkinliği yaşa bağlı olarak değiştiğinden, toksik etkileri nedeniyle özellikle iki yaşından küçük çocuklarda bu ilaçların kullanımı önerilmemektedir. Öksürük tedavisinde ana hedef; altta yatan nedenin tanımlanması ve tedavisi, sigara gibi çevresel etkenlerin, tetikleyici faktörlerin belirlenmesi ve bunlara maruziyetin önlenmesidir. Bu yazı HBT'nin 113. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarda-ruhsal-hastaliklar-11-bulgu", "text": "Araştırmacılar tanısı konmamış ruhsal hastalıklara sahip çocukları anlamak için aile veya toplum tarafından kullanılmak üzere 11 yöntemden oluşan bir liste yayınladı. Belirtilere göre iki hafta veya daha uzun süredir üzgün veya içe kapanık davranış sergileyen çocuklar depresyona girmiş olabilirler ve günlük faaliyetlerde bile yoğun kaygı, korku durumu anksiyete bozukluğuna işaret ediyor olabilir. Araştırmalara göre içlerinde dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, yeme bozuklukları ve bipolar bozukluklar da bulunan zihinsel hastalıklara sahip çocukların dörtte üçü (3/4) tanı almamış ve tedavi görmemiştir. Araştırmalara göre çocuklarında herhangi bir belirti fark eden ebeveynler psikiyatrik değerlendirme için soluğu pediatristin veya ruh sağlığı uzmanının yanında almıştır. Uzmanlar, listenin normal çocukluk davranışı ve ruhsal hastalık ayrımını yapmakta ebeveynlere yardımcı olacağını umuyorlar. Listeyi hazırlayanlardan, Mayo Klinik Psikiyatri Bölümü'nden Prof. Dr. Peter S. Jensen Çoğu kişi çocuğunun bir problemi olup olmadığı konusunda kafa karışıklığı yaşıyor. Eğer basit bir evet varsa, karar olmaksızın işler daha kolay hale gelir diyor. Araştırmacılara göre erken yaşta fark edilen ruhsal bozukluklar en yakın zamanda daha etkili biçimde tedavi edilebilme imkanına sahiptirler. ABD Ulusal Ruhsal Hastalıklar Birliği, Çocuk&Ergen Harekat Merkezi yöneticisi Darcy Gruttadaro listeyle ilgili yapılan yeni bir konferansta Bazı çocukların belirti göstermesiyle tedaviye başlamaları arasında 10 yıllık bir süre geçiyor diyor. Liste şu günlerde Pediatri dergisinde yayımlanmış durumda. Böyle bir listenin hazırlanma evresi ise 2001 yılına dayanıyor. Liste Amerikan Sağlık Bakanlığı'nın isteği üzerine 1971'de insanların kanseri erken fark etmesini sağlayan listeye benzer şekilde hazırlandı. Kurul, 6000'den fazla çocuğun katıldığı ruhsal sağlık araştırmalarını inceledi. Bu sayede hazırladıkları listedeki belirtilerin bazı ruhsal hastalıklara sahip çocukların çoğunu kapsadığından emin oldular. - 2 haftadan daha fazla süre çok üzgün veya içe kapanık olmak - Kendine zarar vermek veya öldürmek konusunda ciddi planlar yapmak veya denemek - Aniden başlayan, ezici, sebepsiz yere korku; bazen kalp hızının, solunumun artması - Birçok kavgaya katılmak, silah kullanmak veya diğerlerinin fena halde canını yakmak - Kendine veya diğer insanlara zarar veren aşırı, kontrol dışı davranışlar - Yemek yememek, kusmak veya kilo vermek için müshil kullanmak - Günlük faaliyetlerde aşırı yoğun endişelenme - Okulda başarısızlığa veya fiziksel tehlikeye neden olsa bile dikkatini verememek - Tekrarlayan uyuşturucu veya alkol kullanımı - İlişkilerde sorun yaratan ciddi ruh hali değişimleri - Kişilikteki veya davranışlardaki şiddetli değişimler Bu belirtiler özel bir tanıyı yansıtmamakla beraber ruhsal bozukluk profilleri oluşturmak açısından yardımcı olacaktır. Doğru tanı için ebeveynler ilgili sağlık kurumlarına başvurmalıdır. Araştırmacılar gereksiz yere ruhsal bozukluk tanısı koymamak için listenin koruyucu rolü olacağına inanıyorlar. Ancak bu belirtiler ruhsal bozukluğa sahip her çocukta belirgin hale gelmeyebilir. Dr. Jensen'in dediğine göre gençliğin tahminen % 15'i ruhsal bozukluk sahibi. Listedeki profiller ise ancak % 8'ini tanımlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarda-ust-solunum-yolu-enfeksiyonu", "text": "Kış mevsiminde çocuklarda sık görülen boğaz ve üst solunum yolu enfeksiyonları şunlardır: Nezle, sinüzit, bademcik iltihabı , boğaz iltihabı , ses tellerinin iltihabı , nefes borusu iltihabı veya bu enfeksiyonların kombinasyonları. Üst solunum yolu enfeksiyonlarına çok çeşitli virüsler ve bakteriler neden olur. Hasta bir kişi soluma, hapşırma, öksürme gibi faaliyetler ile havaya aerosol yani mikroskobik damlacıklar şeklinde su buharı bırakır. Üst solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan virüs ve bakteriler bu damlacıklar içerisinde havada saatlerce asılı kalabilirler. Bu damlacıkları soluyan herhangi bir kişi hastalığa yakalanma olasılığına sahiptir. Hastanın bu sırada bağışıklık sisteminin zayıflamış olması enfeksiyona yakalanma şansını artırır. Aynı sırada ciddi başka bir enfeksiyon geçiriliyor olması, hava kirliliği, pasif veya aktif sigara içiciliği, ağır yorgunluk, üst solunum yollarında kuruluk, titreme şeklinde ciddi üşüme, kortizon gibi bağışıklık sistemini baskılayıcı tedaviler alınıyor olması gibi faktörler anlık veya sürekli olarak vücudun genel bağışıklık sistemini veya üst solunum yollarının lokal savunma mekanizmalarını zayıflatabilir. Üst solunum yolu enfeksiyonları için bir diğer önemli bulaşma yolu da hasta kişilerin mikrop içeren salgıları ile temas etmektir. Hapşıran ve bu sırada ağzını eliyle kapatan bir kişi ile tokalaşma sonrası mikroplar sizin elinize geçecektir. Buradan üst solunum yollarınıza ulaşacak olurlar ise siz de aynı hastalığa yakalanabilirsiniz. Genel olarak sanıldığının aksine soğuk hava üst solunum yolları enfeksiyonlarına neden olmaz. Kış aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görülmesinin sebebi, günlük yaşantımızın açık havada değil, daha çok ev, iş yeri, okul, toplu taşım araçları gibi kapalı ortamlarda geçmesidir. Ayrıca soğuk nedeniyle bu ortamlar kış aylarında çok daha az havalandırılır. Kapalı, az havalandırılan ortamlarda çok sayıda insanın bir arada bulunması üst solunum yolu enfeksiyonlarının yayılmasını son derece kolaylaştırır. Üst solunum yolu enfeksiyonları en sık görülen enfeksiyonlar arasındadır. Bu konudaki toplumsal çalışmalar genel nüfus içerisinde ortalama her kişi için yılda 2 ile 4 kez arasında üst solunum yolu enfeksiyonu geçirildiği şeklinde rakamlar vermektedir. Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları özellikle kış aylarında çok daha sık görülür. Dolayısı ile yuva veya okula giden bir çocuk için yıl boyunca 8-10 kez hasta olması doğal karşılanmalıdır. Yenidoğan çocuk annesinden aldığı bir takım bağışıklık verici maddeler nedeniyle üst solunum yolu enfeksiyonlarından bir süre için korunur. Anne sütü ile düzenli bir şekilde beslenen bebekler bir takım farklı bağışıklık verici ve düzenleyici faktörleri anneden almaya devam ederler ve büyük ölçüde enfeksiyonlara karşı korunmuş olurlar. Bu süre içerisinde de çocuğun kendi bağışıklık sistemi gelişerek, çevresinde virüs ve bakterileri tek tek tanımaya ve onlara karşı direnç geliştirmeye başlar. Bu mikroplardan önemli olanlarına karşı çocuk aşılama programları ile suni bir yoldan bağışıklık kazanır. Ancak çevremizde üst solunum yolları enfeksiyonlarına neden olan çok sayıda ve çeşitlikte virüs ve bakteri bulunmaktadır. Bu nedenle çocuklar 2 ile 8 yaş arası dönemde erişkinlere göre daha sık olarak üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanırlar. Bu durum kreş, yuva ve okul gibi çok sayıda çocuğun bir arada bulunduğu ortamlarda bulunan çocuklarda çok daha belirginleşir. Nezle: Sulu burun akıntısı, hapşırma, hafif ateş, halsizlik. Bu belirtiler 2-3 gün içerisinde azalarak geçerler. Üst üste gelen nezleler sonrası veya çocukta tıkayıcı geniz eti büyümesi var ise akut bakteriyel sinüzite dönüşebilir. Sinüzit: Koyu renkli burun akıntısı, geniz akıntısı, balgamlı öksürük, burun tıkanıklığı görülür. Çocuklarda baş ağrısı görülmeyebilir. Bademcik iltihabı: Yüksek ateş, ağız kokusu, iştahsızlık, halsizlik, yutma güçlüğü, şişen bademcikler nedeniyle konuşma değişebilir. Boğaza bakıldığında şişmiş, kızarmış ve üzeri beyaz iltihap ile kaplanmış bademcikler görülebilir. Uygun şekilde tedavi edilmez ise bademcik apsesi veya romatizmal ateş hastalıklarına neden olabilir. Farenjit: Yüksek ateş, ağız kokusu, iştahsızlık, halsizlik, yutma güçlüğü gibi belirtiler ile bademcik iltihabına benzer ancak iltihaplanan bademcik dokusu değil, boğazı döşeyen zar tabakasıdır. Larenjit ve trakeit: Ateş, ses kısıklığı, kuru öksürük, nefes alırken ötme sesi, çocuklarda hızla ilerleyerek nefes darlığına sebep olabilir ve tehlikeli olabilir. Bu nedenle erken dönemde hekimin görmesi ve tedaviye başlanması gereklidir. Boğaz enfeksiyonları Beta mikrobu tarafından gelişmişse ve tedavi edilmezse çocuklarda ve gençlerde romatizmal ateş hastalığına yol açabilir. Romatizmal ateş hastalığı da eklemler, kalp kası ve böbrekleri etkileyerek çok ciddi rahatsızlıklara yol açabilir. Bunun yanında tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları çocuklarda kalıcı geniz eti büyümesi ve burun tıkanıklığı, sinüzit, orta kulak enfeksiyonu , orta kulakta sıvı birikmesi gibi kalıcı problemlere yol açabilir. Bir çocuğu üst solunum yolları enfeksiyonlarından tümü ile korumak ancak hava geçirmez bir odaya hapsedip insanlar ile temas etmesini engelleyerek mümkün olabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi her çocuğun özellikle yuva ve okula gidiyor ise yıl içerisinde belli bir sayıda hastalık geçirmesi kaçınılmazdır. Bu sayıyı azaltmak alınacak önlemler şunlar olabilir: Yeni doğan bebekler pediatri doktorunuzun önereceği süre boyunca anne sütü ile beslenerek anneden alacağı bağışıklık faktörlerinden mahrum bırakılmamalı, daha ileriki dönemlerde uygun şekilde dengeli beslenmeli ve gene doktorunuzun önereceği vitamin takviyelerini almalıdır. Soğuk günlerde üşümeleri engellenecek şekilde giydirilmeli ancak üşüyecekleri kaygısı ile kapalı ortamlarda havasız bırakılmamalıdır. Özelikle yuva, okul gibi çok sayıda çocuğun bir arada bulunması gerektiği ortamlar soğuk günlerde bile sık sık havalandırılarak, çocukların taşıdıkları hastalıkları damlacık yolu ile birbirlerine bulaştırması önlenebilir. Yuva ve okuldaki toplam çocuk sayısı arttıkça hastalık bulaşması daha kolaylaşmaktadır, bu nedenle az sayıda çocuk barındıran yuva ve okullar hastalık bulaşması açısından avantajlı olabilir. Yine de okul veya yuvaya yeni başlayan bir çocuk için ilk altı boyunca çok sık enfeksiyon geçirmesi normal karşılanmalıdır. Her fırsatta sabun ile el yıkama alışkanlığının kazanılması da temas yolu ile geçen enfeksiyonları azaltmadaki en önemli etkendir. Bu alışkanlığın çocuklara kazandırılması kadar çocuk ile ilgilenen kişilerin de dikkat etmesi gerekmektedir. İleri derecede geniz eti büyümesi olan çocuklarda burun tıkanıklığı geliştiği için kolayca atlatılacak basit bir nezle, uzun sürmekte ve bakteriyel sinüzite dönmekte ve tedavisi güçleşmektedir. Bu çocuklarda tıkayıcı geniz etinin alınması çocuğun üst solunum yolu enfeksiyonlarını kolayca geçirmesini sağlamaktadır. Bu yazı HBT'nin 136. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklari-alerjilerden-korumak-mumkun-mu", "text": "Yıllar boyunca kadınların gebelik ve emzirme dönemi süresince genelde alerjilere neden olan yerfıstığı ve benzeri yiyeceklerden uzak durmaları, çocuklarına da yaşamlarının ilk birkaç yılı boyunca bu yiyecekleri yedirmemeleri gerektiği düşüncesi yaygındı. Ne var ki, son birkaç yıldır çocuklarda alerjik tepkilerin önüne geçilmesi amacını taşıyan bu önerinin çoğu zaman hiçbir işe yaramadığı ve gerçekleri yansıtmaktan uzak olduğu biliniyor. Araştırmalardan elde edilen veriler gebelik döneminde kadınların alerjiye yol açan yiyecekleri yiyip yememelerinin hiç bir önemi olmadığına işaret ettiğinden, artık gebe kadınların bu tür yiyeceklerden uzak durmaları gerekmiyor. Gelgelelim, alerjilerin önlenmesinde birtakım uygulamalar görünürde etkili. Geçtiğimiz yıl yaklaşık 6000 bebek üzerinde yapılan bir araştırma, bebeğin dünyaya gelişini izleyen ilk dört ay boyunca yalnızca anne sütü ile beslenmesinin onun sonradan saman nezlesine yakalanma olasılığını azalttığını ortaya koyuyor. Ancak çocukları alerjilerden korumak için yalnızca anne sütüyle beslemenin çözüm sağlamadığı da görülüyor. Alerjiye neden olan yiyeceklerden uzak durmak yerine risk düzeyleri yüksek çocukların olabildiğince erken bir dönemde bu tür alerjenlerle karşı karşıya gelmelerinin çok daha yerinde bir davranış olacağı ön görülüyor. Doğumdan sonraki 4 ile11 aylık süre içinde yerfıstığı ile tanışan bebeklerde 5 yaşına gelindiğinde yerfıstığı alerjisine tanık olunma olasılığının yüzde 81 oranında azaldığı görülüyor. Benzer biçimde, 4-6 aylıkken yumurta yemeye başlayan bebeklerde yumurta alerjilerine yakalanma olasılığı da daha düşük oluyor. ABD ve Avustralya'da sağlıkla ilgili kimi önerilerde bebeklerin alerjiye yol açma olasılığı yüksek yiyeceklerle 4-6 aydan başlayarak yavaş yavaş tanıştırılmalarının yerinde olacağı söyleniyor. Ancak Dünya Sağlık Örgütü, yine de 6 aylık oluncaya dek bebeklere anne sütü dışında hiçbir şey verilmemesini öneriyor. Görünüşe bakılırsa alerji sorununun temelinde, alerjik tepkilerin ortaya çıkmasına olanak tanınmadan önce bebeklerin bağışıklık sistemlerinin olası alerjenlerle karşı karşıya bırakılması yatıyor. Ancak bu uygulamanın nasıl işe yaradığı henüz tam olarak bilinmediği gibi, kimi zaman ters tepebileceği yönünde de kanıtlar var. Küçük yaşta yer fıstığı yemek yararlı olabilir, ama yer fıstığının çok yoğun bir biçimde tüketildiği bir ortamda büyümek de görünürde yer fıstığı alerjilerinin ortaya çıkmasını çok daha olası kılıyor. Bağırsakların iyi bakterilerden yoksun kalmasının alerjileri körükleyebileceği görüşü de, son günlerde giderek yaygınlık kazanıyor. Ne var ki, prebiyotiklerin alerjilerin önüne geçilmesinde etkili olabileceklerini gösteren somut bir kanıta henüz ulaşılamadı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarinizi-ekran-bagimliligindan-nasil-kurtarirsiniz", "text": "Pennsylvania'daki Villanova Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Patrick Markey, parka gitmek yerine bilgisayar oyunu oynayan, ders çalışacağına sosyal medyaya odaklanan veya bir restoranda önlerinde iPad olmadan rahat durmayan çocuklarda bir elektronik cihaz bağımlılığın gelişmiş olabileceğine dikkat çekiyor. - Yalnız kaldıkları süreyi kısıtlayın. California Devlet Üniversitesi'nden araştırmacı Ofir Turel, çocuklarınızın bilgisayar oyunlarında aşırıya kaçmaması için aile içince ortak kullanılan masaüstü bilgisayarının belirli bir odada değil herkesin ulaşabileceği bir noktada tutulması gerektiğini söylüyor. Böylece çocuklarınız bir odada olacakları kadar rahat davranamayacaklarından bilgisayar kullanımını da aşırıya kaçırmazlar. - Mobil cihazlarınıza şifre koyun Kredi kartıyla satın alma işlemlerinin mümkün olduğu herhangi bir elektronik cihaza şifre koymanın oldukça uygun bir çözüm olduğunu belirten Markey, çocukların kolaylıkla tahmin edebileceği şifrelerin kullanılmaması ve bu şifrelerin çocuklarla paylaşılmaması gerektiğini de vurguluyor. Yalnızca sizin izninizle oyun oynayabileceklerini bilmek ve oyun içi satın alma işlemini gerçekleştirememek çocuklarınızın daha az oyun oynamasını sağlayabilir. - Oyunu bırakmaları gereken zamanı önceden belirtin Çocuklarınız oyun oynarken ne zaman oyunu bırakmaları gerekeceğini önceden söylemeniz en iyi yöntemdir. En Büyük İletişimsizlik: Dijital Çağda Çocukluğun ve Aile İlişkilerinin Korunması adlı kitabın yazarı klinik psikolog Catherine Steiner-Adair'e göre örneğin akşam yemeğine on dakika kala bunu haber vermeniz halinde çocuğunuzun oyunu bırakmamak için ağlamasını önleyebilirsiniz. - Patronun siz olduğunuzu unutmayın Önceden haber vermek bir işe yaramıyorsa her zaman daha kesin çözümlere başvurabilirsiniz. Steiner-Adair, çocuklarınızın oyun oynama alışkanlığının bir sorun haline gelmesi durumunda iPad'e veya diğer mobil cihazlara erişimlerini engelleyebileceğinizi belirtiyor. - Zamanlarını boş geçirmemelerini sağlayın Bazı çocuklar için oyun oynamak, dikkat dağıtıcı bir faaliyetten çok daha fazlasıdır; stresle başa çıkmalarına, sosyal hayatlarındaki boşluğu doldurmalarına veya sıkıntılarını atmalarına yardımcı olur. Bu nedenle boşalan zamanları için alternatif bir faaliyet sunmadan çocukların oyun oynamalarını engellemek, uzun vadede zararlı olabilir. Turel, bisiklete binme veya futbol oynama gibi faaliyetlerin uygun olduğunu belirtiyor. - Onlara iyi örnek olun. Herkesin bildiği gibi çocuklar, anne ve babalarından ne gördüyse onu yapar. Eğer ebeveynler sürekli olarak telefonlarıyla veya tabletleriyle ilgileniyorlarsa çocuklar bunun kabul edilebilir bir davranış olduğunu düşünecektir. Bu nedenle yemek zamanlarında veya çocuklarıyla zaman geçirirken ebeveynler de akıllı cihazlarını bir kenara bırakmalıdır. - Kendi bağımlılıklarınızdan da kurtulun Ebeveynler de mobil cihazlara bağlılıklarını gözden geçirmelidir. Çoğu anne ve baba, çocukları paçalarına yapışmadan oturabilmek veya bir lokantada yemeklerini rahatça yiyebilmek için çocuklarının eline bir mobil cihaz tutuşturuyor. Bunun anlaşılabilir olduğunu belirten Markey, çocukların eninde sonunda bu mobil değnekler olmadan uslu davranmayı öğrenmeleri gerektiğine dikkat çekiyor. Her ne kadar günümüzde bakıcı görevini üstlenen iPad'lerden uzaklaşmak bir süre için öfke krizlerine neden olsa da uzun vadede yarar sağlayacaktır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocuklarla-etkili-zaman-gecirme", "text": "Çocukla etkili zaman geçirmekten bahsedildiğinde akla birçok kavram gelebilir. Çocukla nasıl konuşulacağı nasıl verimli zaman geçirileceğini düşünüyorsak eğer öncelikle çocuğun ihtiyaçlarından bahsetmek faydalı olacaktır. Hediyelere endeksli düşünmek aslında bakıldığında çocukların yeterince etkili ilgi alamadıklarında oluşan bir dışsal şartlanma oluyor. Bir birey olarak annesi babası tarafından sayıldığını hisseden ve duygusal olarak tatmin olmuş çocuk hediyelere fazla anlam yükleme ihtiyacı duymuyor. Bu evrede çocuk kendisini annesinin gözünde nasıl görüldüğü üzerinden tanımlamaya başlar. Bir nevi kendisinin yansımalarını annesinin dilinde mimiklerinde gördükçe benliği gelişmeye başlar. Bir çocuğa yapılacak en iyi şeylerden biri ona onun özgünlüğüne alan tanıyarak sen varsın mesajı vermek, en kötüsü ise sen yoksun mesajı vermek ve onu görmezden gelmektir. Psikologların çocukları yaşamları boyunca uzamsal olarak gelişimlerini takip ettikleri çalışmalarda görüyoruz ki çocuklar yetişkin olduklarında çocukluk döneminde yaşadıkları ihmalden çok daha olumsuz etkiler yaratabiliyor. Hem duygusal hem de fiziksel olarak ihmal edilen, yani sevildiği gösterilmeyen veya temel bakım ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar ironik bir biçimde şiddet gören çocuklara göre daha çok psikolojik sorunla karşılaşabiliyorlar. Bu sebeple çocuğa etkili ilgi gösterilmesi çok önemli. İfadeleri geri yansıtma: Evet orada bir kedi var! Çocuklar somut düşündükleri için soyut ifadeler onlar için genellikle bir şey ifade etmez. Onlar yaşantısal olarak yani deneyimler ve örnekler üzerinden dolaylı olarak dünyayı algılarlar. Çocuğunuza Seni duyuyorum deseniz, bu ifadenin onun zihninde yarattığı karşılık çok büyük değilken, onun ifadelerini sohbet içinde ona geri yansıttığınızda yarattığı etki çok daha olumlu ve büyük olacaktır. Örneğin çocuğunuz size Anne orada bir kedi var! dediğinde, sizin de Evet, orada bir kedi var diyerek geri yansıtmanız çocuğunuza dolaylı olarak seni dinliyorum mesajı verecektir. Çocuğa seni duyuyorum dediğinizde gerçekten duymuş olduğunuzun garantisi yoktur, ancak onun dediğini ona geri yansıtabilmek için dinlemiş olmanız şarttır ve çocuklar bunu hisseder. Bu farkı psikoterapi seanslarında bizzat gözlemleyebiliyoruz. Uygun ifadeleri çocuklara anne babaları tarafından geri yansıtıldığında çocukların yüzlerindeki gülümseme ve olumlu ifadeleri artıyor. Ebeveyn tarafından kopyalanma: Ben de şimdi senin gibi küpleri üst üste dizeceğim! Çocuğun davranışlarını taklit etmeniz seni görüyorum mesajını dolaylı ve somut olarak verecektir. Çocuğun davranışını kopyalamanın farklı aşamaları vardır. Oyun esnasında çocuğun davranışlarını kopyalayabilmeniz için öncelikle onu takip etmeniz gerekir. Takip ederken içinde bulunduğunuz gözlemci konumunuz çocuğun güvende hissettirir. Örneğin Çok güzel bir mavi bulut çizdin. Şimdi ben de senin gibi mavi bir bulut çizeceğim dediğinizde çocuğunuz, Annem beni izliyor, takip ediyor, beğeniyor hatta öyle çok beğeniyor ki aynısını yapmak istiyor şeklinde düşünmeye başlar. Dolaylı ve aşamalı olarak çocuğun değerlilik duygusu güçlenir. Oyun esnasında çocuğun davranışlarını çocuğa anlatmanın tahmin edilenden çok daha olumlu bir etkisi var. Çocuk üzerinde aktif dikkatin sağlanması, çocuğa kendisini iyi hissettirir. Örneğin çocuk bir resim çizerken ona Şimdi sarı bir yuvarlak çizdin. Etrafında düz çizgiler çiziyorsun. İçini sarıya boyuyorsun. Belki güneş çiziyor olabilirsin dediğinizde aşamalı olarak resmin adımları ona hikayelendirilmiş oluyorsunuz. Bu hikayelendirmeyi yapabilmek için çocuğun hareketlerini takip etmek ve aynı zamanda söze dökmek şart. Bu şekilde hem yoğun bir şekilde çocuğa odaklanır, hem de onun kendi davranışlarının farkında olması sağlanabilir. Hareketlerinin ona sözlü olarak geri aktarılması dil hakimiyetini de artırır. Herhangi bir kitapçıdaki çocuk gelişimi bölümüne rastgele seçeceğiniz bir kitapta çocuğunuzun davranışlarını takdir etmenin öneminden bahsedilir. Ancak neyi nasıl ve neden öveceğiz? Çocuğun çaba gösterdiği eylemleri övmeniz çocuğunuzun narsistleşmeden özgüven kazanmasını sağlar. Örneğin çocuğa İlk başta zorlansan da o matematik problemine odaklandın ve çözmeye çalıştın. Denemen çok güzel demeniz onun emeğini yüceltirken, Benim oğlum her zaman başarılıdır demeniz hem gerçekçi olmayan bir övünme yaratacak, hem de her zaman başarılı olmasını beklediğiniz yargısını çocukta oluşturarak onu strese sokacaktır. Takdirin nasıl yapıldığı da ayrıca önemli. Takdir edilen davranışın net olarak ifade edilmesi, sadece kuru bir aferine kıyasla çok daha etkili olur. Çocuk hangi davranışın yüceltildiğini daha iyi anlayacaktır. Çocuğunuza aferin dediğinizde onu geçiştirdiğiniz hissine kapılma riski varken, davranışı net olarak betimlediğinizde samimiyetinizi daha çok hisseder. Arka arkaya soru sormak oyunda çocuğun hızında gitmeyi engeller ve oyundaki spontan akışı bozar. Soru sormak soru soran ve kendisinden cevap beklenilen ilişkisi oluşturur ve bu da hiyerarşiye neden olarak uyumu bozabilir. Bu sebeple soruların sonuna Merak ediyorum ifadesi ekleyerek cümle sonlandırabilir. Böylelikle çocuk kendisini cevap verme konusunda acele ettirilmiş gibi hissetmez ve kendisini oyunun akışına daha rahat kaptırabilir. Çocuğun özgünlüğünü ve yaratıcılığını pekiştirmek için ona yaratıcı oyun esnasında eşlik ederken doğrudan komutlar vermekten kaçınılabilir. Doğrudan komut verildiğinde çocuğun iradesi için alan tanınmamış olur. Terapistlerin yaklaşımları konusunda ebeveynlerin de bilgilendirilmesinin oldukça önemli. Çocukların hayatlarında kalıcı olan anne babalar için bu yaklaşım biçimlerinin içselleştirilmesi çocuğun mutluluğu ve yaratıcılığı için büyük önem taşıyor. İnsanlar bir araç aldıklarında trafiğe çıkmadan ehliyet almak durumundalar ancak aynı durum çocuk yetiştirmek konusunda da geçerli değil maalesef. Yukarıdaki yaklaşım biçimlerini uygulayarak çocuk ile ilişki daha da güçlendirilebilir. Bu yaklaşım biçimlerinin altında yatan temel prensip, ebeveynlerin çocuğun kendisini ifade edişine eşlik eden bir konumda bulunmasıdır. Başka bir deyişle çocuk tahakkümün değil eşliğin olduğu bir ortamda kendisini daha iyi tanıma ve ortaya koyma fırsatı bulabilir. Böylelikle hem yaratıcı hem de özgün olur ve kendisini olduğu gibi kabul eden bir birey olabilir. Bu yazı HBT'nin 120. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cocukluk-cagi-kan-kanserinde-besinlerin-rolu-dogrulandi", "text": "Son bir araştırma, birçok hayvan proteininin moleküler bir yapı taşı olan valin aminoasidinin, T hücreli akut lenfobastik lösemide görülen kanserli büyümede, önemli bir rol oynadığını gösterdi. NYU Langone Health, Patoloji Bölümü ve Laura ve Isaac Perlmutter Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre, hücrelerdeki valin kullanımıyla ilgili genler, kanserli T hücrelerinde, sağlıklı olanlara kıyasla daha aktifler. Söz konusu genlerin bloke edilmesi sonucunda, sadece lösemi kan T hücrelerinde valinin azalmasına yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda bu tümör hücrelerinin laboratuvarda büyümelerini de durdurmuş. Kanserli T hücrelerinin yalnızca yüzde ikisi hayatta kalmış. Deneyler öte yandan, lösemi hastalarının çoğunda görülen NOTCHİ geninin DNA kodundaki mutasyonların, valin seviyesini kısmen arttırarak kanserin ilerlemesini tetiklediğini de gösteriyor. Nature dergisinde yayımlanan araştırma, laboratuvarda yetiştirilen insan lösemi hücreleriyle yapılan deneylere dayanıyordu. Daha sonra farelere aktarılan bu hücreler, kökenleri kemik ilgindeki beyaz kan hücrelerine uzanan kanserin gelişmesine yol açmış. Diğer deneylerse, lösemili farelerin üç hafta boyuncu düşük valinli diyetlerle beslenmesi sonucunda, tümörün büyümesini durdurduğunu göstermiş. Düşük valinli diyet ayrıca dolaşımdaki kan kanseri hücrelerini de en az yarı yarıya, hatta bazı durumlarda saptanamayacak kadar düşük seviyelere indirmiş. Oysa diyetlerine valin eklenen farelerde kanser ilerlemiş. Araştırmacılar, son çalışmanın T hücreli akut lenfoblastik löseminin kesinlikle bir valin kaynağına bağlı olduğunu ve valin eksikliğinin bu kanserin ilerlemesini durdurabileceğini gösterdiğini söylüyorlar. Bilim insanları önümüzdeki yıl et, balık ve fasulye gibi valin açısından zengin gıdalarla gerçekleştirilen diyetin kanserli kişiler için iyi bir tedavi olup olmadığını öğrenmek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/cogu-insan-yanlis-soluk-alip-veriyor-dogrusu-ne", "text": "Her şeyden önce doğru soluk alıp vermeyi öğrenmek gerekiyor. Dünyanın en doğal şeyi soluk almak. Ancak bu işi yanlış yapmak bir o kadar kolay. Doğru soluk almak yaşamımızda sanılandan daha önemli. Doğru soluk almanın yolu burundan geçiyor. Yüzümüzün ortasındaki bu çıkıntı içerdiği tüyler ve sümük sayesinde toz ve daha başka maddelerin içeriye girmesini önlemek üzere tasarlanmış. Burnun görülebilen bölümünün arkasındaki burun boşluğu, havanın vücut sıcaklığına uygun bir şekilde ısıtılıp soğutulmasını, nemlendirilmesini ve patojenlerin yine sümükle önüne geçilmesini sağlayan kıvrımlı bir zarla örtülüdür. Burun boşluğuna açılan ve içleri havayla dolu olan sinüsler, havayı içerisinde döndürerek nitrik oksit üretir. Nitrik oksit bakteri ve virüsleri yok eder, solunum yolundaki kan damarlarını gevşetip kana daha çok oksijen gitmesini sağlar. Tüm bunların sonucunda burundan soluk alındığında ağızdan alınan soluğa kıyasla, hava direnci yüzde 50 oranında artar. Bu da, kalp ve akciğerlerin daha iyi çalışması ve bu organlara giren oksijenin yüzde 20 oranında artması anlamına gelir. Dahası, burundan soluk almak beynin daha iyi çalışmasını sağlar. Araştırmalar ağızdan soluk alan yavru sıçanların erişkinlik dönemlerinde beyinlerinin öğrenme ve bellekten sorumlu olan hipokampus bölgesinde daha az sayıda beyin hücresi olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlarla ilgili çalışmalar da burundan soluk alanların bellekle ilgili deneylerde daha başarılı olduklarına işaret ediyor. Bunun nedeni, burun boşluğuyla beynin duygu ve anıların işlenmesinden sorumlu merkezleri arasında doğrudan bir bağlantının bulunması. Ağızdan soluk almak tüm bu yararlı işlemlerin eksik kalması anlamına geliyor. Gelgelelim, araştırmalar çocukların yarıdan fazlasının ve erişkinlerin yüzde 61'inin çoğu zaman ağızdan soluk aldıklarını gösteriyor. Soluk alıp verme hızına gelince, dakikada yaklaşık altı kez soluk alıp vermek rahatlatıcı bir etki yaratıyor. Böylelikle kan damarlarının genişlemesine ve kalp atış hızının azalmasına olanak tanınmış oluyor. Uzun süreli derin bir soluk alıp vermeye odaklanmak da, dinlenme ve sindirme tepkisinden sorumlu olan vagus sinirinin tetiklenmesini sağlıyor. Daha da yavaş soluk alıp vermek kişiyi iyice yatıştırıp farklı bir bilinç durumuna bile sürükleyebiliyor. Dakikada üç kez soluk alıp verildiğinde teta beyin dalgalarının sayısı artıyor ve kişi derin bir uykuya dalabiliyor. Hızı ne olursa olsun, doğru soluk alıp vermenin en iyi yolu burundan soluk almaktan geçiyor. Bunun için bir melodi mırıldanmayı bile deneyebilirsiniz. Mırıldanma sırasında sinüslere yoğun bir hava akışı oluyor ve nitrik oksit üretimi 15 katına çıkıyor. Bu da, bağışıklık sistemi, kalp ve damarları olumlu yönde etkiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/colyak-hastaligindan-virus-de-sorumlu-olabiliyor", "text": "Ülkemizde yaklaşık olarak 250.000-750.000 çölyak hastasının bulunduğu tahmin edilmekte. Fakat bu hastaların ancak yüzde onuna tanı konulduğu ve çölyak teşhisi yapılan hasta sayısının 25.000-75.000 olduğu sanılıyor . Çölyak hastaları birçok tahılda bulunan yapıştırıcı bir protein olan glüteni sindiremez, şişkinlik ve karın ağrısı gibi semptomlar ortaya çıkar. Glüten bağırsak enfeksiyonuna neden olduğu gibi bağırsak mukozasına da zarar vermekte. Çölyak alerji ve otobağışıklık hastalığının bir karışımıdır. Tedavisi olmayan bu hastalığın tek çaresi glütensiz beslenmedir. Çölyak hastalığı şimdiye dek hep genetik nedenlere bağlanıyordu. Fakat farelerle gerçekleştirilen son bir araştırma çevresel faktörlerin de önemli bir rol oynayabileceğini gösterdi. Reovirüsün iki farklı köküyle aşılanan farelerin bağışıklık sistemi ikisine de tepki göstermiş, ancak insanda da sık görülen köklerden birinde bu reaksiyon daha şiddetli oluyor, özellikle de bağırsakta glüten bulunması halinde. Ve bunun sonucunda da bağışıklık sistemi glütene reaksiyon gösteriyor. Çölyak hastalarında, sağlıklı insanlara kıyasla çok daha fazla reovirüs antikoru bulunması da bu bağlantıyı kanıtlıyor diyor Chicago Üniversitesi'nden Bana Jabri. Kalıtsal açıdan riskli olan bebekler glüten içerikli beslendiklerinde bir virüs enfeksiyonu gerçekten de hastalığın ortaya çıkmasına yol açabilir. Virüslerin, bağışıklık sistemi hastalıklarında genel olarak önemli bir rol oynadığı söyleyen araştırmacılar, gelecekte çölyak hastalığına karşı bir aşının geliştirilebileceğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/crispr-cas9-teknigi-ile-farelerde-hastaliklarin-seyri-degisiyor", "text": "Bilim insanları bazı hastalıklara neden olan genlerin CRISPR-Cas9 tekniğiyle başarıyla değiştirildiğini duyurdu. Araştırmacılar, tekniğin birkaç farklı hastalık için tedavi edici olabileceğini fareler üzerinde gösterdi. Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz gen düzenleme yöntemi olan CRISPR-Cas9; gen ekleme, çıkarma veya hastalığa neden olan mutasyonları onarma becerileriyle biliniyor. Ne var ki düzenleme yapılan hücrenin bu yöntemle kesilmeye nasıl tepki vereceği ve kendini nasıl onarabileceği konusunda hala bilinmezlikler mevcut, zira düzenlemeler sonunda beklenmedik yan etkiler ve dahası yeni mutasyonlar bile oluşabilir. Ne var ki yöntemin yapabilecekleri konusundaki araştırmalar devam ediyor. 7 Aralık tarihli Cell dergisinde Salk Enstitüsü'nden bilim insanlarının CRISPR-Cas9 yöntemiyle farelerde birkaç farklı hastalığı kullanabildiklerine yönelik bulgular yayımlandı. Adeno-ilişkili virüs kullanan bilim insanları akut böbrek yetmezliğine sahip bir farede hasar görmüş ya da etkinliğini yitirmiş genleri yeniden aktive edebilmeyi başardılar. Aynı yöntemle farklı çalışmalar da yürüten bilim insanları Tip 1 diyabet hastası bir farede kısmen de olsa yeniden insülin salgılanmasını sağlayabildiler. Buna ilave olarak, kas hastalıklarından mustarip farelerde de ilerlemeler kaydedildi. İleride Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik bozukluklar için de bu yöntemin kullanılması umuluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/crispr-tedavisi-ile-korluge-karsi-yeni-bir-umut", "text": "CRISPR-Cas9 gen düzenleme tekniğinin doğrudan vücuda uygulandığı deneyle, kalıtsal bir körlük tedavisine yönelik gen düzenlemesi test ediliyor. Körlüğe neden olan genetik bir rahatsızlığı olan bir kişi, doğrudan vücuduna uygulanan CRISPR-Cas9 gen terapisini alan ilk insan oldu. Tedavi, Leber konjenital amorozu 10 (LCA10) adı verilen ve nadir görülen bir mutasyonu, CRISPR-Cas9 gen düzenleme tekniği aracılığı ile ortadan kaldırma amaçlı yapılan klinik bir araştırmanın parçası. Çocukluk çağında körlüğün en önemli nedenlerinden biri olan bu hastalığın tedavisi halen mevcut olmadığı için bu araştırma kritik öneme sahip. Bu deneyde, bir virüsün genomunda kodlanan gen düzenleme sisteminin bileşenleri, fotoreseptör hücrelerin yakınında doğrudan göze enjekte ediliyor. Önceki CRISPR-Cas9 klinik deneylerde ise, bu teknik vücuttan çıkarılan hücrelerin genomlarını düzenlemek için kullanmıştı. Materyal daha sonra hastaya geri infüze edilmişti. Portland'daki Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi'nde kalıtsal retina hastalıkları uzmanı olan Mark Pennesi ve ekibi , BRILLIANCE adlı denemeyi Editas Medicine of Cambridge, Massachusetts ve Dublin Allergan ilaç şirketlerinin işbirliği ile gerçekleştiriyor. Bu, vücutta ilk kez gen düzenleme denemesi değil: çinko parmak temelli bir tedavi daha önce test edilmişti. Hunter sendromu adı verilen metabolik bir durum için Kaliforniya Sangamo Therapeutics'te yapılan bir deneyde bu teknikle, etkilenen genin sağlıklı bir kopyası karaciğer hücrelerinin genomundaki belirli bir konuma yerleştirilmişti. Ancak erken sonuçlar Hunter sendromunun semptomlarını hafifletmek için fazla bir şey yapılamayacağını ortaya koymuştu. BRILLANCE deneyinin farkı çok yönlülüğü ve tasarım kolaylığı; uzmanlar CRISPR-Cas 19 tekniğini hücre tedavisinde önemli bir sıçrama olduğunu \"Normal bir uçak yolculuğuna karşı uzay uçuşuna benziyor\" diye açıklıyorlar tabii \"Teknik zorluklar ve içsel güvenlik endişeleri çok daha büyük\" diye de ekleyerek... Bu yazı, HBT Dergi 233. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/d-vitamini-hakkinda-her-sey", "text": "D vitamini, fosforla birlikte kalsiyumun emiliminde ve kemiklerde depolanmasında görev yapar. Aynı zamanda kandaki kalsiyum ve dolaylı olarak da fosfor düzeyini kontrol eder. Kalsiyum yetersizliği ve/veya kalsiyum fosfor oranındaki dengesizlik, çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde ise kemik erimesi gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle D vitamini kemik sağlığının yanı sıra kas işlevleri ve denge için de gereklidir. Kemikleri güçlendirmek ve kandaki D vitamini düzeyini normal aralıklarda tutmak, özellikle yaşlılarda görülen düşme kaynaklı kemik kırıklarını % 20-30 oranında azaltabiliyor. D vitamininin yaşlılarda, bilişsel işlev kaybı, multiple skleroz, romatizmal eklem iltihabı, şeker hastalığı ve bazı kanser türlerine karşı da koruyucu olabileceği belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü , çocuklar, gebeler ve emzikliler ile 50 yaş altı yetişkinler için günlük 5 g ( 200 Uluslararası birim , 51-65 yaş arası bireyler için 10 g ( 200 Uluslararası birim ve 65 yaş üstü bireyler için 15 g (600 IU) D vitamini almasını öneriyor. D vitamininin temel kaynağını güneş oluşturuyor. Ultraviyole B (UV-B, 280-315 nm) ışınlarının cilde temas etmesi ve bu sayede ciltte oluşan bazı metabolik süreçlerin sonunda D vitamini üretiliyor. Bu nedenle, DSÖ, her gün, yüz ve kollar açık olarak, yanık oluşmayacak şekilde, güneşin geliş açısına da bağlı olarak yaklaşık 20-30 dakika güneşlenerek yeterli D vitamini üretilebileceğine dikkat çekiyor. Güneş ışınlarının arttığı bahar ve yaz aylarından itibaren kullanılan güneş koruyucu kremlerin D vitamini yapımını nasıl etkilediği tartışma konusu. Balık karaciğeri, balık yağı, yağlı balıklar ve yumurta sarısı D vitamini kaynakları arasında gösterilse de, D vitamini açısından zenginleştirilmemiş besinlerin D vitamini içeriği oldukça düşük. Bu yüzden günlük D vitamini gereksinimini yalnızca besinler ile sağlamak mümkün değil. Dolayısıyla güneş ışınlarından yeterli ölçüde yararlanamayan ve/veya kronik böbrek hastalığı gibi bazı özel sorunları olan birey ve hastalar D vitamini yetersizliği açısından önemli risk altında olabilir. DSÖ, toplumsal düzeyde D vitamini yetersizliği sorunuyla karşı karşıya olan toplumların D vitamini desteklerini kullanma ve/veya toplumda yaygın olarak tüketilen uygun besinleri D vitaminiyle zorunlu zenginleştirme plan ve politikaları konusunda değerlendirme çağrısı yapıyor. Güneş ışınlarından yeterli ölçüde yararlanamayan Birleşik Krallık, İskandinav ülkeleri ve Kanada gibi ülkelerde, D vitamini ile zenginleştirilme uygulamaları yaygın biçimde başarıyla uygulanmakta. Örneğin; Kanada'da tüm içme sütleri D vitamini ile zenginleştiriliyor. Yalnız günlük toplam D vitamini alımı için belirlenen üst düzey aşılmamalı. Aşırı D vitamini alımı, vücut ağırlığında istemsiz ve hızlı kayıplar, yorgunluk, yer ve zaman algısında bozukluk, kusma veya kabızlık gibi sorunlara yol açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/daha-az-uyumak-iyi-mi-kotu-mu", "text": "Herhalde hepimiz daha az uykuyla idare edebilmeyi isterdik. Ancak bir baba ile oğlunun gerçekten de daha az uykuyla idare edebildikleri ve sonuçta sağlıklarıyla ilgili herhangi bir sorun yaşamayıp, üstüne üstlük, bellekle ilgili sınavlarda çoğu insanlardan çok daha başarılı oldukları görülüyor. Çok ender tanık olunan bu durumun içyüzünü anlamak amacıyla, Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları her ikisinde de üzerinde durulmaya değer olduğunu düşündükleri bir genetik değişimin varlığını belirlediler. Ardından bu küçük genetik yazım yanlışını farelere uyguladılar ve farelerin de daha az uykuya gereksinim duymaya başladıklarını, daha iyi anımsayabildiklerini ve bu uygulamanın farelerde olumsuz herhangi bir etki yaratmadığını gördüler. Aynı yararları sağlayacak bir ilacın yakın bir gelecekte piyasaya sunulması -ya da, böyle bir ilacın yaşama geçirilmesi- söz konusu olmasa bile, Science Translational Medicine adlı dergide yayımlanan araştırmanın gözler önüne serdiği görüşün inanılmaz bir çekiciliğe sahip olduğu bir gerçek. Harvard Tıp Fakültesi ve Boston Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi sinirbilim doçentlerinden Patrick Fuller, Uykusuzluğun yol açtığı hastalıklara karşı koruyucu bir etki yaratabilecek genetik bir ürünün düşüncesi bile kanımca son derece baştan çıkarıcı. Gerçekten böyle bir durum söz konusu ise, bunun 'olası sağaltıcı çözümleri' de beraberinde getirebileceğine ve sinirbilimin en büyük gizemlerinden biri olan 'Neden uyuyoruz?' sorusuna açıklık kazandırabileceğine inanıyorum diyor. Ne var ki, Stanford Üniversitesi Psikiyatri ve Davranış Bilimleri Bölümü uzmanlarından Jamie Zeitzer'in de belirttiği gibi, bunun da beraberinde getirebileceği birtakım sonuçları var. Zeitzer, yan etkileri olmayan böyle bir ilacın üretilmesi durumunda bile, bunun birtakım toplumsal sonuçları olabileceğinden kaygı duyduğuna dikkat çekiyor. İnsanların daha uzun bir süre çalışabilmeleri için böyle bir ilacı almak zorunda kalabileceklerine, ya da bu yönde bir baskı yapılabileceğine inanıyor. Zeitzer, daha az uykuya gereksinim duysalar bile, insanların yine de boş kalabilecekleri ve dinlenebilecekleri bir zamana gerek duyacaklarının altını çiziyor. Bu kişiler çok daha verimli uyuyorlar. Uykunun insanlardaki işlevi her ne ise, çoğumuz için bu işlevin yerine getirilmesi sekiz saati gerektirirken, onlara 4-6 saat yetiyor. Bu kişilerin nasıl daha verimli olduklarını anlayabilirsek, bu bilgiden başkalarını da daha verimli kılacak biçimlerde yararlanabiliriz diyor. Araştırmanın yayımlanmasından sonra Doğu Yakası'nda yaşayan denekler Fu ve arkadaşlarıyla iletişime geçtiler. Özel yaşamlarını korumak adına birtakım bilgileri saklı tutan Fu, bu kişilerin dört-altı saatlik bir uykuyla kendilerini tümden dinlenmiş hissettikleri bilgisini paylaşıyor. Ayrıca, baba ve oğlunun yanı sıra benzer gen değişimlerine sahip olan başka insanların ortalama insanlardan çok daha iyimser, çok daha etkin ve çoklu görevlerde çok daha başarılı olduklarını belirterek, Bu kişiler pinekleyip zamanlarını boşa harcamaktansa, sürekli bir şeylerle uğraşmaktan hoşlanıyorlar diye ekliyor. Bedenlerinin gereksindiği miktarın altında uyuduklarında insanların sağlık durumlarının yanı sıra, bellekleri ve performanslarının da olumsuz etkilendiğini belirten Fu, Birçok kişi hafta içinde 5 saatlik uykuyla idare edebileceğini ve bu açığı hafta sonları kapatabileceğini düşünse de, bunu çok azı başarabiliyor. Bu kişilerin algıları bozulmuş olduğundan, performanslarının düştüğünü kavrayamıyorlar ve bu yüzden de yeterli uykunun pek de önemli olmadığını düşünüyorlar. Oysa, yeterince uyumak son derece önemlidir ve deneyler bunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor\" diyor. Zeitzer araştırmanın tasarımından övgüyle söz ederek, İşe insanlarla başlayıp kemirgenlere uzanılması ve yeniden insanlara dönülmesi müthiş bir fikir. Fareler uyku düzenlerini farklı biçimlerde kurdukları için rol model olarak hiç de elverişli sayılmazlar. Çok sayıda insan azıcık uykuyla ayakta kalabildiğini düşünse de, laboratuvarda bunların da tipik 7-9 saatlik uyku düzenine uyumlu oldukları görüldü\" diyor. Zeitzer hafta sonları ya da tatillerde daha uzun bir süre uyuma olanağına sahip olduklarında bile çok uyumayan insanların doğal az uykucular sınıfına girdiklerini belirterek, İnsanların öyle bir olanağı yakaladıklarında her zamankinden daha uzun bir uyku çekmeleri onların daha çok uykuya gereksinim duyduklarının en iyi göstergesidir diyor. Kaliforniya Üniversitesi psikiyatri profesörlerinden Jerome Siegel de, Fu ve arkadaşlarının elde ettikleri nöropeptid S reseptörü (NPSR1) geninin uykunun düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığı yönündeki asıl bulgunun mutluluk verici olduğunu, ancak bunun çok karmaşık bir sürecin yalnızca küçük bir parçası olabileceğini dile getiriyor. Araştırmacıların uyku ile bellek arasında bir bağlantı kurmalarını pek de inandırıcı bulmayan Siegel, İnsanlar uykudayken de uyanıkken de, dahası uyuşturulduklarında bile, anılarını pekiştirebilirler. Anıların pekiştirilmesi yalnızca uyku sırasında gerçekleşen bir süreç değildir diyor. Yeni bulunan gen değişiminin etki düzeneği tam olarak bilinmiyor. Fu ve arkadaşları baba ile oğlundaki değişime uğrayan NPSR1 geni tarafından üretilen protein ile normal bir genin ürettiği arasındaki farkı belirlemek için moleküler bir inceleme yönteminden yararlandılar. Sonuçta, değişimin bu reseptörü daha duyarlı ve daha etkin kıldığına tanık oldular."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/daha-iyi-beslenme-icin-5-altin-ogut", "text": "Beslenme uzmanı Stephanie Perruzza, İnsanların büyük bir çoğunluğu tüm yağların sağlığı olumsuz yönde etkileyebileceğini düşünüyor. Oysa gerçekte-tekli ve çoklu doymamış yağları içeren-söz gelimi, omega 3 yağlı asitleri gibi doymamış yağlar yangıları azaltıcı ve kalp sağlığını koruyucu etkileri olan 'iyi yağlar' olarak biliniyorlar. Yemeklerinize ve atıştırmalıklarınıza ekleyerek olumlu etkilerinden yararlanabileceğiniz bu tür yağları bol miktarda içeren seçenekler arasında fındık fıstık gibi sert kabuklu yemişler, tohumlar, avokado, somon v.b balıklar ve zeytinyağı ile kanola yağı gibi bitkisel yağlar yer alıyor diyor. Los Angeles'li beslenme uzmanı Masha Davis, Lifli besinlere ulaşmanın en iyi yolu sebzeler, meyveler ve öğütülmemiş tam tahıllardan geçiyor. Sonuçta, insanlar günde 7-10 porsiyon sebze ve meyve yemeyi hedeflemeli. Bu miktar ilk bakışta insana çok fazlaymış gibi görünebilir, ama her yemeğe sebze ve meyveleri ekleyerek bunun gerçekte uygulanabileceğini göreceksiniz diyor. Boston'lu beslenme uzmanı Matt Priven, Sağlıklı-bir başka deyişle, lif içeren-karbonhidratları her yemekte tüketin. Karbonhidratları yaşamlarından çıkartıp, öğle yemeklerini karbonhidratsız yeşil salata ve tavukla geçiştiren insanlarla görüştüğümde, bu kişilerin çok halsiz düşüp dikkatlerinin dağıldığından yakındıklarına ve yemeğin hemen ardından canlarının bir kurabiye çektiğine tanık oldum. Bedenin işlevini görebilmesi için gereksindiği besinleri aldığından emin olmak için, yemeklerde en azından bir miktar tatlı patates, kinoa, esmer pirinç v.b besinleri de tüketmeye özen gösterin diyor. Chicago'lu beslenme uzmanı Dawn Jackson Blatner, Tüm yemeklerinizi ve atıştırmalıklarınızı tabağa koyup, masaya oturarak tüketin. Oturarak yemek, doğal olarak, insanların daha az yemelerine ve yediklerinin tadına daha çok varmalarına olanak tanır. New York'lu beslenme uzmanı Keri Glassman da, Herkesin yapmasını canı gönülden isteyeceğim bir şey, yemek yerken Açlık Oranı adını verdiğim (açlığın 1 ile 10 arasındaki puanlarla değerlendirildiği ve dört ile altı arasında kalmanın hedeflendiği) bir ölçekten yararlanarak bedenlerinin sesine kulak vermeleridir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/daha-iyi-hafiza-ve-kaliteli-uykunun-anahtari-dogru-nefes", "text": "Ortalama bir insan olarak dakikada 12-20, günde ise 17.000 ila 30.000 kere nefes alıp veriyoruz. Ancak birçoğumuz yanlış nefes alıp veriyor ve bu da bizi kaliteli bir yaşamdan alıkoyuyor. Bu açıdan nefesi doğru bir şekilde alıp almamak, düşündüğümüzden çok daha önemli. Çoğu zaman, nefes alıp vermenin doğru yolu burnumuzdan geçer. Burnumuz, dışarıdan gelen toz ve diğer yabancı cisimleri, tüylerinde ve sümük olarak bildiğimiz yapışkan sıvıda tutmak için zarif bir şekilde tasarlanmıştır. Burada, burnumuzun görünmeyen kısmı önemli bir görev üstlenir. Bu boşluk, havayı vücut sıcaklığıyla dengeli bir hale getirmek nem eklemek ve patojenleri mukusta daha iyi tutmak için tasarlanmış bir zarla kaplıdır. Sinüslerimiz, havayı çevirir ve bakteri ile virüsleri öldüren ve solunum yolundaki kan damarlarını gevşeterek daha fazla oksijenin kana geçmesine izin veren nitrik oksit ekler. Tüm bunların sonucunda burun solunumu, ağızdan nefes almaktan yüzde 50 daha fazla hava direnci sağlar. Bu, kalbiniz ile akciğerlerinizi daha iyi çalıştırır ve akciğerlerinizdeki vakumu arttırır, bu da ağızdan nefes almaya göre yüzde 20 daha fazla oksijen çekmenizi sağlar. Dahası, burun solunumu beyin işlevini de artırır. Hiroşima Üniversitesi Biyomedikal ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacıların, ağızdan nefes alan genç kobaylar üzerinde yaptığı deneyde, ağızdan soluyan genç kobayların, burundan soluyanlara göre labirenti daha yavaş tamamladığı ortaya çıktı. Ve bu kobaylar yetişkinliğe ulaştıklarında, beynin öğrenme ve hafızasından sorumlu hipokampuslarında daha az nöron vardı. İnsanlardaki çalışmalar da bu bulguyla örtüşüyor; burundan soluduğumuzda hafıza testlerinde daha iyi sonuçlar alıyoruz. Bunun arkasındaki mekanizma şu: Burun boşluğunun, beynin koku alma ampulüne bağlanan duyusal nöronlar aracılığıyla beynin duygusal ve hafıza işleme merkezlerine doğrudan bir bağlantısı var. Bu nöronlar, kokuyla ilgili mesajlar taşımanın yanı sıra havayı burun boşluğuna girip çıkarken algılar ve beyin dalgalarını aynı ritme sabitler. Senkronize beyin dalgaları, daha sonra koku işleyen beyin alanlarının ötesine; hafıza, duygu ve bilişten sorumlu bölgelere yayılır. Yani ağzımızdan nefes alarak vücudumuz için birçok faydayı elimizin tersiyle itiyoruz. Buna karşın Brezilya'daki bilim insanlarının Scielo'da yayımladıkları ortak yazarlı makaleye göre, çocukların yüzde 50'sinden fazlası, ilaç firması GSK'nin araştırmasına göreyse yetişkinlerin yüzde 61'i ağızlarından nefes almayı tercih ediyor. Bununla birlikte ağızdan nefes almak, ağız kokusu, kötü uyku, öğrenme güçlükleri, diş çürümesi ve hatta çene malformasyonu riskini de beraberinde getiriyor. Siz de ağızdan nefes alanlardansanız, gün boyunca nasıl nefes aldığınızı kontrol etmenizi hatırlatmak için bir alarm kurabilirsiniz. Geceleri ağzınızı kapatmak için şeritler satın alabilirsiniz. Bunun işe yaradığına dair kanıtlar, hafif obstrüktif uyku apnesi olan kişilerde horlamayı ve uykuyu azalttığını tespit eden küçük bir çalışmalarla sınırlı. Bu önlemleri almadan önce ve neler yapabileceğinizi öğrenmek için doktorunuza danışınız. Ne kadar hızlı nefes alıp vereceğinize gelince, dakikada yaklaşık altı nefese kadar yavaşlatmayı deneyin. Bu, kan damarlarını genişleten ve kalp atış hızını azaltan bir refleksi tetikler. Uzun ve yavaş bir nefes alıp vermeye konsantre olmak, sindirim tepkisinden sorumlu olan vagus sinirini de uyarır. Daha yavaş nefes almak sizi yatıştırılmış bir bilinç durumuna sokar. Dakikada üç nefesle, teta beyin dalgaları, yavaş dalga uykusuna benzeyen bölgelere ayrılmış bir durumla birlikte derin bir uyku hali sağlar. Oranı ne olursa olsun, burun solunumu nefes alıp vermenin doğru yoludur. Burundan nefes, tüm bağışıklık ve kardiyovasküler faydaları ile sinüslerde nitrik oksit üretimini 15 kat artıran hava girdapları oluşturur. Ancak ağızdan nefes alıp vermek tümüyle gereksiz değildir. Akciğerlerinizin havayla dolması gereken acil bir durumda, ağızdan soluk almak harikalar yaratır. Sadece alışkanlık haline getirmemeye çalışın."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/deliksiz-bir-uykunun-ilaci-balik", "text": "Okul çağındaki Çinli çocuklar üzerinde yapılan ve Scientific Reports dergisinde yayımlanan araştırmada, düzenli balık tüketimi ile nitelikli uyku arasında bir bağlantıya tanık olundu. Araştırmacılar söz konusu bağlantının, bir olasılıkla, balığın içerdiği Omega-3 yağlı asitlerinden kaynaklandığına inanıyorlar. Araştırmacılar ayrıca deneklerin, geceleri daha nitelikli bir uyku çekmelerine bağlı olarak, IQ düzeylerini belirleyici sınavlarda daha yüksek puanlar aldıklarını da ortaya koydular. Çalışmayı yürüten araştırmacılardan biri olan Pennsylvania Üniversitesi kriminoloji, psikiyatri ve psikoloji profesörü Adrian Raine, Balık tüketimi ile bilişsel işlevin daha yüksek olması arasında bir bağlantı söz konusu. Yaptığımız çalışma bu ikisi arasındaki bağlantının daha nitelikli bir uyku ile açıklanabileceğini kanıtlamış oldu. Balık tüketimi daha nitelikli bir uyku çekmemize yardımcı oluyor ve bu da bilişsel işlevlerde bir gelişmeye yol açıyor diyor. Araştırmada, yaşları 9 ile 11 arasında değişen, 541 Çinli öğrenciden beslenme alışkanlıklarıyla ilgili soruları yanıtlamaları ve ne sıklıkla balık yediklerini de belirtmeleri istendi. Bu arada, deneklerin anne ve babaları da çocuklarının uyku düzenleriyle ilgili soruları yanıtladılar. Araştırmacılar çalışmanın bir sonraki aşamasında, çocuklara 12 yaşına bastıklarında IQ düzeylerini belirleyici birtakım deneyler uyguladılar. Bu deneyler sonucunda, düzenli balık tüketimi ile IQ değerleri arasında bir bağlantı olduğuna-balık tüketimi arttıkça kişinin daha nitelikli bir uyku çektiğine ve IQ puanlarının da yükseldiğine tanık olundu. Ancak Raine düzenli ve nitelikli bir uykunun kişiye çok daha başka bilişsel yararlar da sağlayabileceğine dikkat çekiyor ve Çocuk gelişiminin ilk evrelerinde beyin çok daha esnek bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, düzenli balık tüketimine yaşamın erken bir evresinde başlanmasının özellikle de çocuğun uyku düzeni ve bilişsel işlevleri açısından yararlı olacağını düşünebiliriz, diyor. Omega-3 yağ asitlerinin erişkinlerin ruhsal işlevlerinde birtakım değişiklikler yaratabileceğini ortaya koyan araştırmalardan yola çıkan Raine, bu araştırma kapsamına yalnızca çocuklar alınmış olsa bile, elde edilen bulguların erişkinler için de geçerli olduğu yönünde bir düşüncenin de son derece mantıklı olacağına dikkat çekiyor. Raine'e göre, her ay yalnızca birkaç kez balık yemek bile kişinin beyin işlevinde bir gelişme yaratabiliyor. Anababaların haftada yalnızca bir kez eve balık alabilecek durumda olmaları bile, başta uyku düzeninde olmak üzere, çocukların okulda ve daha sonrasındaki performanslarında az da olsa bir fark yaratmaya yeterli olabiliyor diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/demans-hastaliginin-bir-sorumlusu-da-gurultu", "text": "Danimarka'da gerçekleştirilen geniş kapsamlı bir araştırmaya göre devam eden trafik gürültüsü aralarında demansın da bulunduğu çok sayıda hastalığın gelişiminden sorumlu. Alzheimer ve diğer demans hastalıklarının yüzde 15'i yüksek otomobil ve tren gürültüsüyle bağlantılı. British Medical Journal dergisinde yayımlanan araştırma yazısında, gürültünün sağlığa zarar verici etkilerini öğrenmek daha iyi önleyici stratejiler geliştirmemize yardımcı olabilir . diyor Manuella Lech Cantuaria. Araştırma çerçevesinde, 60 yaş üstü insanların 2004-2017 yılları arasında kaydedilen verileri incelendi. Yaklaşık 100.000 kişi bu zaman zarfında demans hastasıydı. Ekip tüm adresler için kişiler üzerindeki otomobil ve tren gürültüsünü hesapladı. Örneğin evin sokağa, caddeye veya raylı yollara uzaklığı, yapıların biçimleri ve insanların oturdukları katların durumu gibi. Katılımcıların sürekli olarak gürültünün etkisinde kalmış olmaları için aynı evde 10 yıl oturmuş olmaları gerekiyordu. Sürekli olarak gürültüye maruz kalma eşiği, Dünya Sağlık Organizasyonu tarafından önerilen maksimum değer olan 55 desibel. Katılımcıların verileri Danimarka Ulusal Sağlık Sicilinden alınan verilerle ilişkilendirildi. Örneğin 2017'de burada yaklaşık olarak 8500 demans vakası kaydedildi. Araştırmaya göre bunların 1200'ü yani neredeyse yüzde 15'i trafik gürültüsüyle ilişkilendirilebiliyor. Trafiğe bağlı olarak ortaya çıkan 55 desibellik gürültüde, Alzheimer'e yakalanma riski 40 desibellik gürültüye kıyasla yüzde 27 daha yüksek. Tren gürültüsü için de benzer değerler çıksa da vasküler demans sadece sokak gürültüsüne bağlı olarak gelişiyor. Gürültü doğrudan doğruya sağlığa zarar veriyor: Uyku bölünüyor, daha fazla stres hormonu salgılanıyor. Bu da damarlara ve bağışıklık sistemine zarar vererek iltihap süreçlerinin güçlenmesine yol açıyor. Tüm bunlar ise demans hastalığının habercileri. Araştırma genel olarak WHO'nun bilinen bir iddiasını haklı çıkarıyor. Buna göre gürültü kirliliği sadece bir çevre sorunu olarak kalmayıp, toplumun sağlığı için de bir tehlike oluşturuyor. Ve gürültüyle mücadele sağlık politikasının en başlarında yer almalı. Dünya Sağlık Organizasyonu'na göre günümüzde dünya genelinde 50 milyon kadar demans hastası var ve yüzyılın sonuna kadar bu sayının 130 milyona çıkması bekleniyor. Hava kirliliğinden sonra Avrupa'da ikinci en büyük çevresel risk faktörü gürültü. Avrupalıların beşte biri düzenli olarak 55 desibelin üzerinde gürültüye maruz kalıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/demir-takviyesi-icin-dogru-adres-pancar", "text": "Yağ içeriği düşük, demir emilimine yardımcı olan C vitamininden zengin bir antioksidan deposu olan pancar, aynı zamanda şeker üretiminin belli başlı hammaddelerinden biridir. Ayrıca yaprakları acı da olsa tam anlamıyla A vitamini, kalsiyum ve demir deposudur. Kış aylarının en önemli sebzelerinden birisi de kırmızı pancardır. Anavatanı Akdeniz olan kırmızı pancar, içerdiği vitamin ve mineraller bakımından adeta bir enerji deposudur. Gıdaların tercih edilebilirliğini etkileyen en önemli kalite kriterlerinden biri renktir. Kırmızı pancar bitkisi , doğal gıda renklendiricisi olan betalainler yönünden oldukça zengindir. Özellikle kansızlık ve demir eksikliğinde çok etkilidir. Kansızlık problemi çekenlerin bol miktarda kırmızı pancar suyu tüketmeleri fayda sağlar. Havuç suyu ile eşit oranda karıştırılarak içilen pancar suyu kısa sürede kan yapımına destek verir, kandaki alyuvarların düzeyini yükseltir. 1. Oksalik asit: Pancar suyunu diğer sebze ve meyvelerle karıştırdığınız zaman içerisinde bulunan oksalit asit sayesinde çok lezzetli bir karışım elde edersiniz. Pancar suyu tadını ve besinsel özelliklerini bu aside borçludur. Aynı zamanda pancar ve havuç suyunun harika bir ikili olmasının sebebi de bu asittir. 2. Bilişsel sağlığı güçlendirir: Yaşlıların, pancar suyunu bol bol tüketmeleri önerilir, çünkü beyne giden kan miktarını artırır, Alzheimer hastalığına karşı koruma sağlar. Pancar, demans ve ileri yaşlarla bağlantılı diğer bilişsel bozukluklarla mücadelede de etkilidir. Pancar suyunda bulunan nitratlar ağzınızdaki bakteriler sayesinde nitrite dönüştürülür. Nitritler de kan damarlarınızın açılmasına ve oksijenin az bulunduğu bölgelere kan akışının artmasına yardımcı olur. 3. Alfa lipoik asit: Pancarda bulunan alfa lipoik asit glikoz seviyesini düşürür ve insüline duyarlılığı artırır. Bu da kilonuzu korumanıza yardımcı olur. Pancarın içerdiği bileşenler sayesinde şeker hastalarında oksidatif strese bağlı olumsuz değişiklikleri önler. Alfa lipoik asit, diyabetik nöropati tanısı konan hastaların tedavi sürecinde etkilidir. 4. Tansiyonu düzenler: Pancar suyu yüksek tansiyonun düşürülmesinde yardımcı olur, fakat etkileri geçicidir. Araştırmacılar, bu özelliğin pancarın içerisinde bulunan nitratlara bağlı olduğunu düşünüyor. Kan damarlarının içinde bulunan nitrik oksit miktarını artıran nitratlar sayesinde kaslara, beyne ve kalbe daha fazla oksijen gider, bu da tansiyonun düşmesine yardımcı olur. 5. Cildi besler: Cildinizin sağlıklı görünmesini istiyorsanız pancar yemeniz önerilir. Pancar suyu içerdiği vitaminlerle iç organlarınıza fayda sağladığı gibi dış görünüşünüze de sağlıklı bir yansıma sağlar. Pancar suyunda yoğun oranda C vitamini bulunduğundan doğal bir kan temizleyici görevi görür ve cildinize parlaklık sağlar. 6. İyi bir detoks yöntemi: Pancar içeriğindeki betalain, antioksidan özellikleri sayesinde serbest radikallere savaş açar ve kanserle mücadelede vücudu destekler. Ayrıca betalain, plazmada bulunan ve kalp hastalıklarının oluşmasına neden olan homosistein düzeyini azaltarak da kalp hastalıklarına karşı korur. Bu bileşikler vücuttaki iltihabın düşürülmesine de yardımcı olur. Pancarın suyu, vücudunuzda biriken toksinleri atmaya yardımcı olduğundan karaciğeri korur. Aynı zamanda methionin ve glisin bileşikleri de yağ asidi birikimini önler ve karaciğer hücrelerinin sağlıklı gelişimine yardımcı olur. 7. Enerji verir ve dayanıklılığı artırır: Pancar suyu kan damarlarınızı açarak oksijen akışının artmasını sağlar. Bu da daha enerjik hissetmenize ve daha aktif olmanıza yardımcı olur. Daha iyi bir sonuç almak için pancar suyunu günün erken saatlerinde içebilir, böylece hem metabolizmanızı harekete geçirebilir hem de hayati organları uyandırabilirsiniz. Öyle ki bazı sporcular spor salonuna giderken oksijen akışını artıracağından, egzersiz sonrası ortaya çıkan kaslardaki yanma hissini gidermek için yanlarında pancar suyu götürürler. 8. Sindirime iyi gelir: Pancar suyunun içerisindeki posa lifle yüklüdür ve sindirim sürecinizin düzenlenmesinde yardımcı olabilir. Kabızlık durumunda da pancar suyunu tercih edebilirsiniz. Ayrıca hafif bir mide ağrınız varsa pancar suyu iyi gelebilir. 9. Kandaki glikoz seviyesini düşürür: Aslına bakılırsa pancar suyu kandaki şeker seviyesinin düzenlenmesine yardımcı olur. Bunun sebebi pancarın içerisindeki doğal şekerin, pancarın tüketilmesinden sonra çok yavaş bir şekilde salgılanmasıdır. Bu da kanda yüksek glikoz birikimine sebep olmaz. Her besinde olduğu gibi kırmızı pancarın da aşırı ve orantısız tüketimi bazı sorunlara yol açabilir. Bu zararlar kalsiyum seviyesinde düşüş, ciltte kızarıklık, böbreklerde tahribat, kan basıncında aşırı düşüş ve kan şekeri seviyesinde dalgalanmalar olarak sıralanabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/deniz-yosunu-bagirsaklardaki-bakterilerin-genetigini-degistirebilir", "text": "Yosunlar, bağırsaklarımızdaki bakterilerin normalde sindiremeyeceği benzersiz diyet lifleri içerir. Örneğin, suşi için kullanılan nori sarıcılar, porfir bakımından zengindir. Son çalışmaya göre ise deniz yosunu yemek, bağırsaklarımızdaki bakterileri genetik olarak değiştirebilir. Çünkü deniz yosunlarına özgü maddeleri sindirirken deniz bakterilerinden gen alabilirler. Bunun insanların sağlığını etkileyip etkilemediği ise henüz bilinmiyor. Michigan Üniversitesi'nden Eric Martens ve meslektaşlarının 2012 yılında yaptıkları çalışmada bir bağırsak bakterisinin, porfiri sindirmek için gereken genleri, muhtemelen denizde yaşayan bir bakteriden aldığını bulmuştu. Martens, Mikroplarımız doğal olarak kendi mühendisliklerini yapıyor diyor. Martens liderliğindeki ekip, yeni çalışmada, Avrupa ve Asya'nın bazı bölgelerinde tüketilen İrlanda yosunlarından elde edilen karajenanları sindirebilen iki bağırsak bakterisi bulduğunu açıkladı. Bununla birlikte kerajenanların güvenli bir gıda maddesi olup olmadığı konusundaki tartışmalar da devam ediyor. Çünkü zehirli olan poligeenan adı verilen bir maddeye dönüşebiliyorlar. Yani bu yosun içeriğini sindirebilen bakterilere sahip insanların bağırsaklarında poligeenan üretebilir. Martens ve ekibi ayrıca porfirini sindirebilen Bacteroides bağırsak bakterilerinin birkaç suşunu daha buldu. Çoğu, ihtiyaç duyulan enzimler için aynı gen kümesine sahipti, bu da bağırsak bakterileri arasında bir transfer olduğunu gösteriyor. İnsanların bağırsaklarındaki DNA'ların sıralandığı çeşitli metagenomik çalışmalar, Japonya ve Çin'de yaşayan insanların, bu porfir sindirici bağırsak bakterilerine sahip olma olasılığının diğer bölgelerdeki insanlardan daha yüksek olduğunu gösteriyor. Gen transferlerinin nasıl gerçekleştiği ise şimdilik gizemini koruyor. Yaptıkları çalışmanın yüzeysel kaldığının altını çizen Martens, poligeenan üretilse bile bakterilerin içinde güvenle kalabileceğini, yani bir sorun yaratmayabileceğini ama konunun daha fazla araştırılması gerektiğini söylüyor. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi sözcüsü de bu yosun içeriği için eldeki mevcut güvenlik verilerinin yetersiz olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/depresyon", "text": "Depresyon günümüz zorlanan insanının en yaygın ruhsal sorunudur. Tedavi edilmezse aylarca hatta yıllarca sürebilir. Yaşamın bir döneminde herkesin hissedebileceği keder, hüzün, mutsuzluk gibi duygulanımların daha aşırı boyutlarda ve daha uzun süre yaşanma halidir. Bu duygulanımlar uzun vadede kişinin çevresiyle, yaşamla ve kendisiyle olan ilişkisini bozar. Türkiye'de yaygınlık oranı %9-20 olarak saptanmıştır. Herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir, ancak sıklıkla 24-40 yaşları arasında görülmektedir. Her 4 kadından biri ve her 10 erkekten biri hayatlarının bir döneminde depresyon yaşayabilirler. Uyku ve yeme düzeninde değişiklikler, Ümitsizlik ve çaresizlik hissi, intihara yönelik duygular, Suçluluk, kendini tenkit etme, değersizlik veya yük olma gibi hisler, Belli bir sebep olmadan aşırı hassaslık veya kızgınlık hissi. Depresyona daha yatkın kişiler arasında; takıntılı, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi, herkesi hoşnut etmeye çalışan, aşırı duyarlı kişiler bulunmaktadır. Bağımlı, şüpheci kişilik özellikleri olanlar, öz güveni az olanlar, sürekli kendini eleştiren kişiler, kendisi, çevresi ve olaylar hakkında olumsuz değerlendirme yapanlar da depresyona daha sık yakalanmaktadır. Kanser, diyabet, kalp hastalıkları, KOAH, kronik böbrek yetmezliği, Alzheimer, HIV-AIDS gibi bazı kronik hastalıklar, hasta ve hasta yakınları üzerinde psikolojik sorunlara neden olabilmektedir. Örneğin kanser olduğunu öğrenen bir insanın uyku ve iştahındaki bozulmayı, içine kapanmasını veya öfkeli olmasını, isyanını hastalığa karşı gelişen ilk tepkiler olarak örnek verebiliriz. Kronik fiziksel hastalık karşısında hastanın en belirgin tepkileri; korku, öfke, endişe, inkar ve depresyondur. Bu tepkiler fizik-sel hastalığın özelliklerine, hastanın bireysel özelliklerine ve psikososyal çevrenin desteğine göre şekillenir. Fiziksel hastalığın ne olduğu, şiddeti, süresi, hangi organ ve dokuların etkilendiği, hasta için bunların sembolik anlamı, fiziksel işlev kaybı ve bu kayba ilişkin hastanın değerlendirmesi, tepkilerin ortaya çıkışında önemli rol oynar. Hastanın bireysel özellikleri, kişilik yapısı, inançlar, tutumlar, hayatı boyunca yaşadığı önceki stres durumlarına verdiği psikolojik tepkiler ve kullandığı çözüm yolları ile ailenin hastalığa tepkisi de vereceği duygusal cevapları değerlendirmede yardımcı olabilir. -Geçmişte depresyon öyküsü olması, -Kontrol edilemeyen ağrı, -Kanserin ilerlemiş safhada olması. Depresyon, zamanında başvuru ve uygun tedaviyle çoğu zaman rahatlıkla tedavi edilebilen bir ruhsal rahatsızlıktır. Depresyon basit egzersizlerle, diyet uygulamasıyla ya da tatile çıkmakla çözülecek bir sorun değildir. Gerektiğinde kullanılan ilaç tedavisi ve psikoterapi sayesinde problemlerimizle daha etkin biçimde uğraşabilir ve yaşamdan daha çok keyif alabiliriz. Depresyon ilaçları mutlaka doktor tavsiyesiyle alınmalıdır. Birçok antidepresan ilaç sanıldığının aksine uyuşturucu değildir; bağımlılık ya da alışkanlık yapmaz. Kronik hastalıklarda depresyonun psikoterapisi; bireysel, aile ya da grup terapisi şeklinde olabilir. Tedavinin süresi, uygulanan tedavi modeline ve depresyonun şiddetine göre değişir. Psikoterapinin başlıca hedefleri arasında bulunan kişinin değişen gerçeklikle baş etme yöntemlerinin geliştirilmesi, psikososyal zorlanmalarla baş etmeyi öğrenmek, hatalı inanışların farkına varma, insanlararası ve davranışsal baş etmelerin düzeltilmesi, hastalığa ilişkin bilgi ve alternatiflerin sunulması, hastanın sınırlılıkların yanında yapabileceklerinin belirtilmesi ve bu şekilde yeniden hastanın güç ve otonomi kazanımı önemlidir. Depresyonla başa çıkmada; düzgün beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, aileden destek görmek, duygu ifadelerinin desteklenmesi, ilgi ve uğraşlar edinmek, daha aktif olmak, düşünceleri yeniden yapılandırmak , düşünce hatalarını yakalamaya çalışmak, yapmak istenilenler için günlük plan yapmak faydalı olabilir. Günümüzde kanser hastaları ve yakınlarının psikolojik süreçlerini yönetebilmelerine destek olmak için psiko-onkoloji bilim dalının öne çıktığını görmekteyiz. Kanserde en sık oranda görülen psikolojik rahatsızlık, depresyon olmaktadır. Depresyonda olan bir kanser hastasının hem tedaviye uyumu düşmekte hem de yaşamına devam etmesi ve hastalığı kabulü zorlaşmaktadır. Bu nedenle kanser hastaları ve aileleriyle çalışan psiko-onkoloji alanındaki uzman psikologlar hastalık sürecinin en uygun biçimde yönetilmesine destek olmaktadırlar. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/depresyon-ile-ilgili-dogru-bildigimiz-5-yanlis", "text": "Dünyada ABD nüfusu kadar insan depresyonla yaşamaktadır. Dünya genelinde sakatlıkların ve hastalıkların, mahvolan hayatların ve batan ekonomilerin en önemli sebebi olan depresyon genellikle ya yanlış damgalanır ya da göz ardı edilir. Yanlış. Dünya nüfusunun %5'i, yani 300 milyondan fazla insan depresyondan mustariptir. ABD nüfusunun 320 milyon olduğunu düşünürsek depresyonun ne denli yaygın olduğunu anlayabiliriz. Ayrıca dünya genelinde yeni annelerin %10-15'inde doğum sonrası depresyon görülmektedir. Mutsuzluk, hayatın bir parçasıdır, klinik depresyon ise tamamen farklı bir şeydir. Kişiyi ansızın ve sebepsizce vurabilen depresyon, hayatlarında üzüntü duymak için hiçbir sebepleri olmayan insanları da etkileyebilir. Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'nün depresyon belirtileri olarak açıkladığı listede inatçı anksiyete, boşluk veya suçluluk hissi, dünyaya karşı ilgisizlik, uyku veya yemek yeme zorluğu, huzursuzluk ve intihara meyilli olmak gibi semptomlar yer alır. Depresyon evrenseldir ve zengin fakir her ülkede görülebilir. Dünya çapında değişiklik gösterebilen tek şey, tanı konma ve tedavi edilme şansınızdır. Dünya Sağlık Örgütü'nün açıkladığı verilere göre hükümetler sağlık bütçelerinin yaklaşık %3'ünü zihinsel sağlık için harcamakta. Düşük gelirli ülkelerde bu oran %1'den azken yüksek gelirli ülkelerde %5 oranında. Zengin ülkelerde bile depresyon hastalarının yalnızca yarısı tedavi edilebiliyor; kimi ülkelerde ise bu kişilerin hiçbir yardım alma şansı dahi yok. Şunu da eklemek gerekir ki fakir ülkelerde daha yaygın olarak görülen doğal afetler, hastalıklar ve çatışmalar da depresyonu tetikliyor. Kırık bir bacağın iyileştirilmesinden daha karmaşık olsa da, depresyon için de çeşitli tedavi yolları mevcuttur. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmeti'nin listelediği, depresyonun şiddetine göre farklılık gösteren tedavi yaklaşımları arasında egzersiz, bilişsel davranışçı terapi ve meditasyon da vardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/depresyon-tedavisinde-besin-destekleri-ise-yariyor-mu", "text": "JAMA dergisinde yayımlanan araştırmada, bir yıl boyunca her gün çoklu vitamin hapları alan kişilerde depresyona yakalanma olasılığının plasebo alan kişilerden pek de farklı olmadığı görüldü. Araştırma, bazı özel diyetlerin ve bazı besinlerin düşük miktarlarda tüketilmesinin depresyona yakalanma riskini arttırdığına işaret eden daha önceki bir çalışmanın uzantısı olarak gerçekleştirildi. Exeter Üniversitesi'nden deneysel ve uygulamalı klinik psikoloji öğretim üyesi Ed Watkins, Diyet ve beslenmenin depresyona yakalanma olasılığının azaltılması yönünde umut verici bir yöntem olduğunu düşünüyorduk. Ne var ki, bu son araştırma besin desteklerinin depresyonun önüne geçilmesinde pek de etkili olmadığını ortaya çıkarttı diyor. Bu son araştırmaya Britanya, Hollanda, Almanya ve İspanya'dan 1000'i aşkın kişi katıldı. Önceden sağlık taramasından geçirilen katılımcılar, son altı ay içinde hafif depresyon belirtileri gösteren ancak, tam anlamıyla ciddi bir depresyona yakalanmamış kişiler arasından seçildi. Araştırmacılara göre bu kişilerin, depresyona yakalanma olasılıkları yüksekti. Ayrıca, katılımcıların tümünün aşırı kilolu ya da obezlerden oluşması da uzmanlar tarafından depresyona yakalanma olasılığını artırıcı bir unsur olarak değerlendirildi. Araştırma kapsamında katılımcılar gelişigüzel bir biçimde dört farklı gruba ayrıldılar. Bu gruplardan birine çeşitli vitaminler içeren haplar verilirken, bir başka gruba plasebo verildi. Üçüncü gruba vitamin haplarının yanı sıra diyetlerini geliştirici bir davranış terapisi uygulanırken, dördüncü gruba da plasebo ile birlikte davranış terapisi uygulandı. Deneklere verilen vitamin hapları folik asit, D vitamini, omega-3 balık yağı, çinko ve selenyum içermekteydi. Bir yıl süren çalışma sırasında katılımcıların 105'i (yüzde 10'u) depresyona yakalandı. Depresyon tanısı konan katılımcıların sayısı dört farklı grubun her birinde hemen hemen aynı idi. Bir başka deyişle, besin destekleri depresyonu önleme konusunda plasebodan pek de farklı bir etki yaratmıyorlardı. Beslenme şeklinin düzeltilmesine yönelik davranış terapisi de görünürde depresyonun önüne geçilmesinde tam anlamıyla etkili olamıyordu. Ancak, araştırmada uzmanlar tarafından önerilen 21 seanstan en az 8'ine katılan kişilerde bu tür terapilerin depresyonu gerçekten de önlediğine işaret eden birtakım bulgulara da tanık olundu. Bu da, diyetin iyileştirilmesine olanak tanıyan davranış terapilerinin belirli bir dozda uygulanmasının depresyonun önüne geçilmesine yardımcı olabileceği anlamına geliyor. Ancak araştırmacılar bu konuda kesin bir karara varılabilmesi için ileri araştırmaların yapılması gerektiğine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/depresyonla-mucadelede-ilacsiz-tedavi-yontemleri", "text": "Duygusal sıkıntı ve ruhsal acılardan ne pahasına olursa olsun kaçmak doğru değil. Dayanılması zor ruhsal sıkıntı ve üzüntülerden ilaç desteği ile kaçınmak, insanın uzun vadede kendi kendisine yenik düşmesine yol açabiliyor. Bu nedenle özellikle depresyonla mücadelede çok yaygın bir uygulama olan ilaç tedavisi yerine, doğal alternatif yöntemlerin kullanılması öneriliyor; bunların etkisi hem daha kalıcı, hem de ilaçların olumsuz yan etkilerini içermiyor. Psikiyatride biyolojik devrimin en talihsiz yan etkisi, duygusal sıkıntı ve ruhsal dengesizliklerin tıbbi destek ile kurtulunması gereken, istenmeyen veya kötü bir şey olarak algılanmasıdır. İnsanı iş göremez hale getiren psikoz, mani, depresyon ve yoğun anksiyete gibi durumlarda ilaçlar yaşam kurtarmakla birlikte, en ufak bir duygusal bozuklukta insanlar kestirme yolu seçip, ilaçların yardımıyla üzüntüsüz/sıkıntısız, pürüzsüz bir yaşamı yeğliyorlar. Bugün akıl sağlığı dendiği zaman akla ilk gelen, duygusal sıkıntı veya ruhsal acıların yaşanmadığı bir durum. Bu da en ufak bir duygusal dalgalanmanın söz konusu edilmediği düz ve mutlu bir yaşam anlamına geliyor. Oysa inişli çıkışlı, bazen üzüntülü, bazen neşeli anların etkisinde bir yaşam, kişisel olarak çok daha fazla anlam yüklüdür. Sıkıntıdan kaçınmak için harcadığımız çabaların eninde sonunda çok daha büyük acılar şeklinde bizlere geri döneceği bilinse dahi, insanların zorlayıcı deneyimlere katlanma eşiği giderek düşüyor. Psikolojinin gelişimi, bugüne dek endişeleri azaltma çabalarına paralel bir yol izledi. Endişe, baş edemeyeceğimiz boyutlarda kötü bir şeyin meydana gelebileceği algısıdır. Çoğunlukla endişemizi hafifletmek için böyle bir şeyin olmayacağına kendimizi ikna ederiz. Ancak gerçek tehditlerle karşı karşıya kalınca, bunun yarattığı acı veren duygularla nasıl baş edebileceğimizi bilemeyiz. Houston Üniversitesi'nden araştırmacı Brene Brown bu gibi durumlarda incinmeyi, mücadeleyi ve talihsizlikleri göze almamız gerektiğini söylüyor. Brown bütün bu süreç içinde ümide sarılmamızı öneriyor ve ümidin mücadele yoluyla öğrenilen bir şey olduğunu söylüyor. Özetle, tehdit edici herhangi bir şeyle karşılaşmazsak, nasıl baş edeceğimizi de öğrenemeyiz. Bu felsefeden hareketle Kaliforniya'daki Bilişsel Terapi Merkezi'nin kurucusu ve psikoloğu Christine Padesky, son yıllarda sosyal endişeyle mücadelede Kişinin Kendini Ortaya Koyarak Savunması olarak nitelendirdiği bir yöntemi savunuyor. Acı veren olayların meydana gelme tehdidini azaltmak yerine, Padesky insanlara acı veren olay kaçınılmaz olarak meydana geldiğinde bu deneyimle nasıl başa çıkacaklarını öğretiyor. Bu terapinin çeşitli şekilleri bulunuyor. Biri, baş etme sürecinde gerekli olan değişikliğin yönünün içeriden dışarıya olması gerektiğini savunuyor. İçimizi rahatlatmamız durumunda sahip olduğumuz motivasyon dış olaylarla daha kolay mücadele etmemizi sağlayabilir. Ancak dışarıdan-içeriye yöntemini de göz ardı etmemek gerekiyor; içimizde bir motivasyon oluşmamış olsa bile mücadeleye devam etmemiz tehdit endişesini gidermeye yarar. Geleneksel Bilişsel Davranış Terapisi işte bu dışarıdan-içeriye yöntemine öncelik tanır. İlkel dürtülerimiz her ne kadar tehlikelerden kaçmamız yönünde insanları yönlendirse de prefrontal korteks ilkel beyin bölgesi olan limbik sistemi zorlar ve dürtülerimizin aksini yapmamıza neden olur. Bu davranış olumsuz duygular yaşamamıza yol açsa bile uzun vadede bu duygularla nasıl baş edileceğini de bu süreçte öğrenmiş oluruz. Niçin duygusal bir çöküntü içinde bulunduğunuzu araştırın: Depresyon bazen biyokimyasal dengesizliklerden değil, koşullardan kaynaklanabilir. Kendinize karşı dürüst olun ve çöküntüye neden olan gerçek nedene odaklanın ve çözüm bulmaya çabalayın. Egzersize yer verin: Egzersiz insanlara mutluluk veren endorfin salgısını artırır. Bu da doğal bir antidepresandır. Öğün atlamayın: Kan şekeri düzeyinizi sabit tutarak duygudurum dalgalanmalarını önleyebilirsiniz. Serotonin artırıcı yiyecekleri tercih edin: Omega-3 açısından zengin gıdalar , Hindistan cevizi, proteinden zengin gıdalarla beslenmeye özen gösterin. Serotonin düşürücü kafeinden uzak durun: Enerjinizi artırmak istiyorsanız kahve yerine L-Tyrosine (500-1000 mg) destekleri kullanın. Güneş ışığına çıkın: D vitamini insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlar. Güneş ışığından yoksun koşullarda yaşıyorsanız terapötik ışık kutusundan yararlanın. Meditasyon yapın: Meditasyonun insanları iyi hissettirdiği belgelenmiş bir olgudur. Zihninizi arındırmak depresyondan başka sağlık sorunlarına da çözüm getirir. Hormonlarınızı dengede tutun: Tiroit hormonları testleri (TSH, serbest T4, serbest T3, Total T3 ve tiroit antikorları), adrenalin bezi testleri , cinsellik hormonları testleri doğru salgılanmayan hormonları ele verir. Bunların dengesi bozulduğu zaman duygudurumunuz etkilenir. Bir neden yokken kendinizi mutsuz hissediyorsanız bu testleri yaptırın. Olduğunuzdan farklı olmaya çalışmaktan vazgeçin: Sürekli olarak her ortama uygun bir maske takınmaya çalışmak yorucudur. İçinizden geldiği gibi davrandığınız zaman moralinizin de yükseldiğini göreceksiniz. Sorunlarınızı konuşun: Terapist, psikiyatrist, yaşam koçu veya güvenilir bir dost ile konuştuğunuz zaman duygularınızı, düşüncelerinizi daha iyi anladığınızı fark edeceksiniz. - http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/sometimes-embracing-emotional-distress-is-the-best-medicine/ - http://www.statista.com/statistics/283072/antidepressant-consumption-in-selected-countries/ - https://www.psychologytoday.com/blog/owning-pink/201103/11-natural-treatments-depression-md-s-tips-skipping-the-prozac - https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2010/jul/19/beat-depression-without-drugs"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/depresyonun-kisir-dongusunden-cikmak-mumkun", "text": "Toplumda en yaygın görülen psikiyatrik bozukluk depresyondur. Her 8 kişiden biri hayatının bir döneminde depresyona yakalanır. Uygun yaklaşım ve tedaviyle, depresyonun kısır döngüsünden çıkmak mümkündür. Depresyon sadece yaşanan olumsuz olaylara karşı duyulan üzüntü, mutsuzluk değil, beynin hormonlarını, vücudun bağışıklık sistemini etkileyen ve kalıtsal özellikler gösteren bir bozukluktur. Depresyon geçiren kişi en az birkaç hafta boyunca günün çoğunda kendini çökkün, mutsuz hisseder. Daha önceden hoşlandığı etkinliklere ilgisi azalır. Yaşam enerjisi eksilir, ruhsal ve fiziksel olarak ağırlaşır. Uyku ve iştahı azalır ya da artar. Ümitsizlik, çaresizlik, değersizlik, suçluluk ve ölüm düşünceleri görülebilir, özsaygısı azalır. İş, ev ve okuldaki yükümlülüklerini yerine getirememeye başlar. Bu, kendisini yetersiz ve başarısız görmesini, suçluluk ve ümitsizliğini daha da arttırır. Tüm bunların sonucunda kişi bir kısır döngüye girer. Uygun yaklaşım ve tedaviyle, depresyonun kısır döngüsünden çıkmaksa mümkündür. Depresyonu fark etmek ilk adımdır. Depresyondaki kişi çaresizlik, umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ve içe kapanıklığı nedeniyle toplumdan uzaklaşabilir. Harekete geçmeye isteksizlik ve içinde bulunduğu durumun değişmeyeceği düşünceleri kişiyi yardım aramaktan alıkoyabilir. Bu yöndeki değişikliği fark edip, kişiyi bir psikiyatriste başvurmaya yüreklendirmek hayat kurtarıcı olabilir. Damgalama, yardım alma girişimlerini engelleyebilir. Toplumda, ruhsal sorunlar nedeniyle psikiyatri birimine başvuran kişilere yönelik önyargı ve damgalama her geçen gün azalmakla beraber kısmen devam etmektedir. Gereksinimi olan kişinin tedavi almasını engelleyebilen bu tutumlardan kaçınmak son derece önemlidir. Önceden sevilen etkinlikleri yapmaya çalışmak önemlidir. Kişi, fiziksel ve ruhsal ağırlaşma, durgunlaşma nedeniyle harekete geçmeye isteksiz olabilir ancak hareketsizlik depresyonu derinleştirir. İsteksizlik olsa bile, evden çıkmaya, önceden sevilen etkinlikleri adım adım yapmaya çabalamak faydalı olur. Depresyon düzelmeye başladıktan sonra, önceki rutinlerine dönmek, iş ve görevlere devam etmek gerekir. Egzersiz, depresif belirtileri azaltır. Egzersizle kişiyi iyi hissettiren doğal hormonlar salgılanır. Düzenli egzersiz iyilik halini arttırır, depresyonla mücadeleye yardımcı olur. Psikoterapi etkin bir tedavi yöntemi ve yeni bir öğrenmedir. Bu alanda eğitimli, yetkin psikolog ve psikiyatristlerce uygulanan psikoterapi ile depresyona neden olan düşünce, duygu ve davranışlar anlaşılıp, yeni düşünceler, baş etme becerileri ve dayanıklılık geliştirilebilir. İyilik hali anlamlı, amacı olan bir yaşam içinde ve bireyi büyüten ilişkilerle olur. Psikoterapi, iyilik hali, sosyal beceriler, yaşam doyumu ve uyumlu sağlık davranışlarını arttırır. Bedensel hastalıkların tedavisi, depresyonun gidişini olumlu yönde etkiler. Uzun süreli bedensel hastalığı olanlarda depresyon daha sıktır. Depresyon da bedensel hastalık riskini artırır. Bedensel hastalık ve depresyon varlığında her iki hastalığın da tedavisi ihmal edilmemelidir. Yaşamın bazı dönemleri depresyon gelişimi açısından daha risklidir. Ergenlik, genç erişkinlik, kadınlarda gebelik, doğum sonrası ve menopoz dönemlerinde depresyonun fark edilmesi depresyonun gidiş ve sonlanışına olumlu katkıda bulunur. Aile, arkadaş ve akran desteği faydalıdır. Sosyal destek ve üzerindeki yükleri bir süre hafifletmek, kişinin depresyonla baş etmesine yardımcı olur. Kaliteli bir uyku önemlidir. Depresyonun uyku bozukluklarıyla ilişkisi gösterilmiştir. Uykunun bozulması, canlılık, sosyal işlevler, fiziksel ve ruhsal iyilik hali ve yaşam kalitesini de etkiler. Antidepresan ilaçlar etkili ve güvenlidir. Bağımlılık yapmazlar. Bir kişiye faydalı olan ilaç, başka bir kişiye iyi gelmeyebilir. Bu nedenle antidepresanlar tavsiye üzerine alınmamalıdır. İlaçlardan en çok fayda, uygun süre, uygun dozda ve doktor kontrolünde kullanıldığında alınır. Depresyonun yinelemesini önlemek için ilaçları uzun süreli kullanmak gerekebilir. Bu yazı HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/derelerin-ustunu-kapatmak-20-yuzyila-ait-degil", "text": "Amaca yönelik yapılmış ve iyi işleyen bir kanalizasyon sistemi olmayan bu şehrin Plinius tarafından 'çok güzel inşa edilmiş' olarak nitelendirilmesi gariptir. Dahası, Plinius'un önerdiği ve imparatorun onayladığı çözüm de yalnızca bu akıntının koku ve görünüşünün gizlenmesinden oluşuyordu, kontaminasyonu önlemeye ya da bir de novo kanalizasyon yapmaya yönelik değildi. Kanalizasyonların temizlenmesinin kent sağlığının bir parçası olarak görülmüyor olması dikkat çekicidir. Atıkların uzaklaştırılması ilk hedefti, ancak bunun nedeni hastalık taşımaları değil kötü kokmalarıydı. Bu yüzden kanalizasyonlar ve ana drenaj kanalları nadiren kentin dışına kadar uzatıldı. Bunlar genellikle kentin içindeki bir hendeğe ya da en yakındaki akarsuya boşaltıldılar. Bu akarsu ise, genellikle daha aşağıdaki bir yerleşim bölgesinin su kaynağı oluyordu. Galenos, Roma'da, kente su getiren temiz akarsularda yakalanan balıklarla, kentten çıkan daha pis akarsularda yakalananlar arasındaki belirgin farka dikkati çekmektedir. Tiber Nehri'nin denize boşaldığı yerde kirlenmenin çok daha fazla olduğunu da belirtmektedir. Lağım çukurları ya yüzeye çok yakın olduklarından ya da sürekli bir akarsu bağlantısı kurulamadığından, birçok yerde lağım çukurları sağlık için ciddi bir tehlike oluşturuyorlardı. Bazı çukurlar bir yıkıntı görünümü veren kaba dizili taşlardan oluşuyordu. Düzenli bakım yapılmadığından tıkanmaya bağlı sızma ya da taşmalar oluyordu. Büyük Roma evlerinde bol suyla yıkanan tuvaletler bulunabiliyordu. Bazılarında bir kanal sistemi sayesinde tuvalet üst kata yapılabiliyordu. Evlerde daha sık kullanılan yöntem, çukurların üstüne yerleştirilmiş olan basit tahta oturaklardı. Bu çukurların düzenli olarak boşaltılması gerekiyordu. Bu yüzden insanların çoğu, özellikle de üst katlarda oturanlar, genel tuvaletleri ve lazımlıkları tercih ediyorlardı. Sonraları, ihtiyaç nedeniyle lağım içeriğinden faydalanılmaya başlandı. Ev ve mutfak atıkları ile birleşen lağım atıkları tarlalara verilmeye başlandı. Tabakhaneler ve giysi üreticileri de hayvan dışkısının yanında insan dışkısını da işlemlerinde kullanıyorlardı. Tabakhaneler genellikle yerleşim bölgelerinden uzakta yer alırlardı. Pompei'de ve bazı başka şehirlerde, giysi atölyeleri caddelerde, dükkanlar, kahvehaneler ve evlerle yan yana bulunuyorlardı. Yalnızca giysi atölyelerine değil, şehrin tamamına acı bir idrar kokusu sinmiş olmalıydı, çünkü terzilerin giysileri sağlamlaştırmak için kullandıkları idrarın bir kısmı, yoldan geçenlerin kullanımı için sokak köşelerine yerleştirilmiş olan idrar çanaklarından elde ediliyordu. Bu evlerde lağım çukurları genellikle kuyu ile yan yanaydı. Sıradan insanların en basit hijyen kurallarının önemini anlayamamış olduklarını gösteren bu düzenlemeler, birçok hastalığın, özellikle barsak hastalıkları, Trichuris ve Ascaris gibi barsak parazitlerinin yayılmasını kolaylaştırıyordu. Lağım çukurlarında yapılan araştırmalarda çok miktarda sinek ve larvası bulunmuştur. Tıp yazarlarına göre sık görülen hastalıklar olan diyare ve dizanteri birçok bölgede endemikti. İnsanların çoğu bunlara direnç geliştirmiş olmalıydılar. Ancak başka bir hastalık nedeniyle güçsüz düşmüş olanlar, yaşlılar, hepsinden önemlisi yeni doğanlar ve çocuklar için bu hastalıklar çok tehlikeli, çoğunlukla da öldürücüydüler. Parfüm şişelerinin yaygın olarak bulunmasına dayanarak, bu alışkanlığın alt sosyal tabakalara dek yayılmış olduğu söylenebilir. Parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu çok yaygın bir sorundu ve genellikle şaraba ve baharatlı balık soslarına bağlanırdı. Ancak ağız hijyeni kavramının bilinmediği ve çürük dişlerin ancak ağrı dayanılmaz hale geldiğinde çektirildiği bir dönemde bu çok doğaldı. Birçok insan ağız kokusunu önlemek için pastil emer; parfümü tek başına ya da şaraba katarak içerdi. Özet olarak, sağlığı korumanın bireyler için ne kadar güç olduğunu tahmin etmek pek de zor değildir. Hem ilaçların hem de doktorların niteliğinin şüpheli olduğu bir çağda, tedavi edilebilen hastalık çeşidi çok azdı. Bu nedenle onlardan korunmak çok önemliydi. Zenginler bir yana bırakılırsa, sağlığı korumak bireysel kontrolün tamamen dışındaydı. Şehirlerde yaşayanlar hamamlara ve akarsuya olduğu gibi, iyi hekimlere de ulaşabiliyorlardı. Yine de kent yaşamının, atıkların imha edilmemesi, aşırı kalabalık, bulaşıcı hastalıklar gibi olumsuz yönleri vardı. Küçük kırsal yerleşim alanlarında yaşayanlar ise bu tür şehir sorunlarından uzak kalıyorlardı. Geniş alanlara ve temiz havaya sahiptiler, yiyecek kıtlığından da daha az etkileniyorlardı. Ancak temizlik olanakları çok azdı veya hiç yoktu. Tıbbi yardım gerektiğinde, geleneksel bilgiler, şifa tanrılarına yapılan dualar, yakın bir köydeki doktor ya da şans eseri oradan geçen bir 'gezgin doktor' çare oluyordu. Celsus ve Galenos gibi tıp adamlarının öğütleri neler yapılması gerektiğini gösteriyordu. Hastalık, sıradan insanlar için bir gerçekti ve sürekli bir tehlike oluşturuyordu. Yoksullarsa bu tehlikeye herkesten daha çok açıktılar. 1- Jackson R. Roma İmparatorluğunda Doktorlar ve Hastalıklar İstanbul: Homer kitabevi. 1999, p.46-51. 2- Perrucelli RJ. Çağlar Boyu Tıp . İstanbul: Omaş Ofset. 1997, p.235,248,249. Bu yazı HBT'nin 72. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/derin-uyku-azaldikca-beyinde-daha-cok-plak-birikiyor", "text": "Beyinlerinde farklı düzeylerde amiloid birikimi olan 65- 90 yaşları arasındaki yüzlerce kişinin uyku düzenlerini 10 yıl boyunca araştıran Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi uyku bilimi uzmanlarından Matthew Walker, sonunda bu sorunun yanıtına ulaştı. Frontal lobun ortasındaki amiloid birikiminin miktarı arttıkça, insanların derin uyku dönemlerindeki kesintiler de o denli artıyordu. Bu son derece seçici derin uyku yitimi, beyindeki amiloid birikimine bağlı uyku bozukluğunun yalnızca normal yaşlanmaya bağlı bir durum olmadığı anlamına geliyordu. Bu noktadan yola çıkan Walker'in çalışmalarının bir bölümü şimdilerde tanı sürecine odaklanıyor. Walker, özellikle de, uyku sırasında beyin etkinliğindeki bu çöküntünün Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığı en yüksek olan kişilerin yıllar öncesinden belirlenmesine yardımcı olup olmayacağını öğrenmeye çalışıyor. Walker, bu süreçte eksik halkanın uyku bozukluğu olabileceğini düşündü. Genç ve sağlıklı erişkinlerde NREM uykusundaki yavaş beyin dalgalarının yeni anıları kayda geçirdikleri ve öğrenilen son bilgileri akılda tuttukları zaten biliniyordu. Uyku, insanların geçmiş deneyimlerini anımsamalarına da yardımcı oluyordu. Alzheimer hastalığında NREM uykusunu amiloid önlüyorsa, o zaman gençliğe özgü o derin uykunun yitirilmesi daha yaşlıların yeni anıları kaydetmelerine ve geçmişteki deneyimlerini akılda tutmalarına engel olabilirdi. Oluyorsa, uykusuzluğun Alzheimer ile doğrudan bağlantılı olduğu gibi, iç karartıcı bir gerçeği de kabul etmek zorunda kalacaktık. Yeterince uyku alınmadığında amiloid beyinde, özellikle de beynin derin uykudan sorumlu bölgelerinde birikip NREM uykusunun yitirilmesine neden oluyor. Bu da geceleri beyindeki amiloidlerin temizlenmesini önlediğinden, amiloid birikiminde daha da büyük bir artış meydana geliyor. Böylece, daha çok amiloid, daha az derin uyku; daha az derin uyku, daha çok amiloid diye sürüp giden kısır bir döngü içine giriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/devamli-mesgul-olmak-zihnimizi-dinc-tutuyor", "text": "Çalışma çağında olan insanlarda günlük programın tamamen dolu olması zaman zaman stres yaratır. Fakat çalışan insanlar emekli olduklarında da günlerini etkinliklere geçirirler. Texas Üniversitesi'nde Sara Festini ile çalışan ekip şimdi bu davranışın en doğru reaksiyon olduğunu gösterdi. Günün çok yoğun geçmesi genel olarak olumsuz bir etki bırakır. Ama bugüne kadar çok az araştırma yapıldı ve sonuçlar da çelişkili. Stres sanıldığı kadar kötü olmayabilir diyor araştırmacılar. Son çalışma, sağlıklı insanlarda yaşlılığa bağlı zihinsel değişimleri inceleyen Dallas Lifespan Brain araştırmasının bir parçasıydı. Yaşları 50 ila 89 arasında değişen 330 sağlıklı kadın ve erkeğe gündelik uğraşları sorulduktan sonra zihinsel yetilerini gösteren bir dizi nöropsikolojik testler yapılmış. Eğitim seviyesinin dikkate alınmadığı testlerde tüm yaş gruplarında en aktif olan katılımcılar daha başarılı olmuşlar. Bu kişiler testleri hem daha çabuk hem de daha iyi çözmüşler. Geçmişteki belli başlı olayları hatırlama görevinde, aktif olan ve daha az aktif olan gruplar arasında çok büyük farklılıklar söz konusu. Ancak bu çok fazla uğraşın illaki zihni geliştirdiği anlamına gelmeyebilir. Zihinsel açıdan daha dinç olan kişiler belki de daha aktif bir yaşam biçimini tercih ediyorlar diyor uzmanlar. Fakat zihinsel verimlilik ve etkinlik birbirlerini güçlendirebilir de. Çünkü aktif bir yaşamda sürekli yeni bilgiler ve olaylarla karşılaşılıyor. Yeni becerilerin öğrenilmesi düşünmeyi teşvik etmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/devrim-niteliginde-gelisme-orak-hucre-ve-b-talasemiye-gen-duzenlemesi-ile-basarili-tedavi", "text": "Onaylanan ilk CRISPR tedavisi kısmen kırmızı kan hücrelerinin orak bir şekil oluşturmasına neden olan orak hücre hastalığı olan hastalara uygulandı. İngiltere Krispi gün düzenlemesine ilk onay veren ülke oldu ve Orak hücre ve B-talasemi hastalıklarında gen düzenlemesi ile başarılı sonuç alındı. Oksijen taşıyan protein hemoglobini kodlayan genlerin hatalı versiyonlarının neden olduğu orak hücre hastalığını ve B-talasemi gen düzenlemesi ile tedavi edildi. Tedavi orak hücre hastalığı olan 29 kişiden 28'ini en az bir yıl boyunca zayıflatıcı ağrıdan kurtardı ve B-talasemili 42 hastanın 39'u en az bir yıl boyunca transfüzyona ihtiyaç duymayı bıraktı. Bununla birlikte, kişi başına tahmini 2 milyon ABD Doları tutarındaki bir fiyatı vardı tedavinin. Bu da şimdilik çok sınırlı hasta bu tedaviden yararlanabilecek. Dünyada bir ilk olarak Birleşik Krallık ilaç düzenleme kurumu, tedavi olarak CRISPR-Cas9 gen düzenleme aracını kullanan bir tedaviyi onayladı. Karar, keşfinden bu yana geçen on yılda devrim niteliğinde olarak övülen biyoteknoloji için bir başka önemli noktaya işaret ediyor. Casgevy adı verilen terapi, orak hücre hastalığı ve B-talasemi gibi kan koşullarını tedavi edecek. Orak hücre anemisi olarak da bilinen orak hücre hastalığı, zayıflatıcı ağrıya neden olabilir ve B-talasemili kişiler sıklıkla düzenli kan nakline ihtiyaç duyar. İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden genetikçi Kay Davies, UK Science Media'ya yaptığı açıklamada, \"Bu, birçok genetik hastalığın potansiyel tedavisi için gelecekte CRISPR tedavilerinin daha fazla uygulanmasına kapıyı açan dönüm noktası niteliğinde bir onaydır\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabet-artis-orani-acisindan-avrupa-birincisiyiz", "text": "Türkiye'nin Avrupa'da diyabetin en fazla artış yaşandığı ülke olduğunu belirten Türkiye Diyabet Vakfı Kurucu Başkanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, ülkemizde diyabetin 10 yıl içinde %100 artarak, Avrupa'nın 4 katı artış gösterdiğini ve bu artışın beklenen oranı ikiye katladığını açıkladı. 2016 Diyabet Atlası verilerine göre Türkiye'de diyabetin görülme sıklığı %14.5'e yükselmiş. Dünyada 450 milyon diyabetli var. 20 yıl sonra bu sayının %60 artarak yaklaşık 800 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü 'ne göre, dünya tarihinde ilk kez bir sonraki kuşağın ömrü, önceki kuşaktan daha kısa olabilir. Bunun sebebi olarak yeni kuşağın hareketsiz bir yaşam sürmesi ve kötü beslenmesi gösteriliyor. Diyabet, obezite ve bununla doğru orantılı olarak kalp damar hastalıkları ve kronik hastalıklarda büyük bir artış söz konusu. Bu riski gören Birleşmiş Milletler tarihinde bir hastalıkla mücadele için dördüncü kez toplandı. Bunlardan ilki sıtma, ikincisi tüberküloz, üçüncüsü ise AIDS'ti. Dördüncü toplantının diyabet için düzenlenmesi artış hızının ne kadar ürkütücü bir boyuta geldiğini ortaya koyuyor. Diyabetin artış hızının durdurulmasının son derece önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Temel Yılmaz, iyi tedavi alan ve yaşam tarzına dikkat eden hastaların sağlıklı bireyler gibi hayatlarına devam edebilecekleri belirtti. 1.Her 2 diyabet hastasından biri kalp hastalığı sebebiyle hayatını kaybediyor. 2.Her 2 diyabet hastasından birinde nöropati yani sinir sistemlerinde hasar görülüyor. 3.Diyabet ABD'de son aşamaya gelmiş böbrek yetersizliği vakalarının %50'sinden sorumlu. 4.Diyabet hastalarında normal hastalara göre 15 kat daha fazla ampütasyon yani uzuv kaybı yaşanıyor. 5.Diyabet 20 yaş üstü körlük nedenlerinde birinci sırada. Ciddi diyabetik retinopati gelişen hastaların %50'si tanıyı takip eden 5 yıl içinde kör olabiliyor. 6.Depresyon, diyabet hastalarında 2 kat daha fazla. 7.Tip 2 diyabet demans riskini 3 kat artırıyor. 8.Diyabet hastalarının ölüm riski diyabet hastası olmayanlara göre 2 kat daha fazla. Yapılan çalışmalara göre Türkiye'de Diyabet Farkındalık oranı %36 civarında. Halkın %64'ü diyabeti bilmiyor. Bu nedenle ciddiye almıyor. Nüfusta %15 oranı olan bir hastalığı nüfusun üçte ikisinin bilmemesi ülke açısından çok üzücü. Çünkü diyabet yaşam boyu süren bir hastalık. Süreç içinde ciddi organ hasarları gelişebiliyor ve birçok hastalığı tetikliyor. Özellikle gençler diyabet konusunda en bilgisiz kesim. Bu nedenle diyabetten korunmak için önlem almıyor. Ağırlıklı fast-food'un olduğu gıdalarla kötü besleniyor, spor yapmıyor. Bu nedenle diyabet gençlerde hızla yayılıyor. Amerikan tipi burger, cips, sosis, kalorili içecekler, diyabetin tetikleyicisi ama daha da önemlisi milli fast-foodumuz! Milli fast-food, güneydoğu Anadolu mutfağının hızlı yiyecek tipine dönüştürülmüş hali. Lahmacun, dürüm, kebap özellikle gençler arasında yaygın ve diyabeti tetikleyen beslenme modeli. Ayrıca spordan uzak, saatlerce bilgisayar, akıllı telefon, Ipad'lerin önünde geçirilen hareketsiz yaşam da gençlerde obeziteyi, arkasından şişmanlığı getiriyor. Sonuçta diyabet ülkemiz için alarm veriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabet-hastaligi-onlenebilir-mi", "text": "Diyabete yakalanan hasta sayısı tüm dünyada giderek artan bir hızla çoğalıyor. Diyabet hastalarındaysa hastalığın gelişimine de neden olan sağlıksız beslenme koşulları, hareketsiz yaşam tarzı, eğitim eksikliği gibi faktörlerin devamlılığı da diyabete bağlı komplikasyonları, kalp damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, görme kaybı, enfeksiyonlar ve ölüm oranını artırıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu tahminlerine göre tüm dünyada 2015'te, - 11 yetişkinden 1'i diyabetli. (415 milyon) %9 - 2 diyabetli yetişkinden 1'ine (%46,5) teşhis konulmamış yani diyabetli olduğunu bilmiyor. - 7 doğumdan 1'i gebelik diyabetinden etkileniyor. - Diyabet hastalarının dörtte üçü (%75) düşük ve orta gelir ve eğitim düzeyindeki ülkelerde yaşıyor. - 542,000 çocuk tip 1 diyabet hastası. - Her 6 saniyede 1 kişi diyabet hastalığından hayatını kaybediyor. (hayatını kaybedenlerin sayısı 5 milyon) - Küresel sağlık harcamalarının %12'si, diyabete harcanıyor. (673 milyar ABD Doları) 2015-2040 yılları arasındaki tahmini prevelansın % 8,8 (%7,2-11,4) 'den %10,4 (%8,5- 12,5)'e çıkması bekleniyor. Türkiye'deyse diyabetli hasta sayılarındaki kötüye gidişin ilk bulguları 2010 yılında açıklanan TURDEP-II çalışması ile ortaya çıkmış ve 12 yılda diyabet sıklığının %90 artarak, %7.7'den %13.7'e çıktığı saptanmıştı. İlki 2006'da yapılan ve toplam 5 yıllık dönemdeki değişim oranlarını gösteren CREDIT İnsidans çalışmasına göre, 2006'da %12,7 olan diyabet sıklığı, 2011 yılında CREDIT-2 çalışmasında %18,3'e yükseldiği gözlenmiş. Türkiye obezite ve diyabet gelişiminin hızlı olduğu ülkeler arasında yer aldığından diyabet prevelansının artışının da küresel tahminlerin üzerinde olması söz konusudur. Orta, ileri yaşta ortaya çıkan şeker hastalığı genetik mirasımızdan etkilendiği gibi beslenme şeklimize, yeterince hareket edip etmememize ve obeziteye bağlı gelişir. Ailede özellikle birinci derece akrabalarda 2.tip şeker hastalığı olması kişide şeker hastalığı gelişmesini olası kılmaktadır. Ancak genetik olarak şeker hastalığına yakalanma olasılığınız çok düşük olsa bile sağlıksız beslenme, aşırı karbonhidrat tüketimi, hareketsiz yaşam tarzı ve akabinde gelişen obezite şeker hastalığı gelişimi için asıl risk faktörüdür. Bu bağlamda genetik mirasımızı değiştirmek şu an için uygulanbilir olmasa da şeker hastalığına yakalanma riskini azaltmak, şeker hastalığı gelişen hastalar için hastalığın yol açtığı yıkıcı sonuçları en aza indirmek hatta ortadan kaldırmak olasıdır. İnsülin, pankreastan salınıp alınan besinlerin dokular tarafından kullanılmasını sağlayan temel hormonlardan biridir. Yiyeceklerle aldığımız şekerin dokulara alınıp kandaki şeker oranının düşürülmesi insülinin temel işlevidir. Şeker hastalığı temel olarak iki gruba ayrılır. 1.tip, genellikle çocuk ve gençlerde görülen pankreasın insülin üretemediği durumda ortaya çıkar. Kanda yeterince hatta fazlaca insülin bulunmasına rağmen insülinin işlev göremediği 2. Tip şeker hastalığı ne yazık ki artık genç hastalarda da görülmekteyse de daha ileri yaşlarda beklenen şeklidir. Gerek insülin yokluğunda gerekse insülinin işlevselliğini yitirmesinde ortaya çıkan sonuç besinlerle alınan şekerin dokular tarafından kullanılamadan kan düzeyinin yükselmesidir. Kan şekerindeki yükseklik ise şeker hastalığının böbrekler üzerinde, kalp damar sistemi üzerinde, sinirler üzerindeki hasar yaratıcı etkilerinden sorumludur. İnsülin salınımı iki fazlıdır. Süreli olarak düşük miktarda salınımı besin alımıyla gerçekleşen artışlar izler. Aldığımızın besinlerin yapı taşları olan karbonhidrat ve yağ asitlerinin hücrelere, dokulara girmesi ancak insülinle hücre arasındaki sağlıklı iletişimle mümkündür. Bu bağlamda insülini depo yapıcı hormon olarak tanımlamak mümkündür. Uzun süreli yokluğunun yaşamla bağdaşmadığı aşikar olan bu hormonun vücutta fazla salınması, kanda yüksek miktarda bulunması da insülinin hücre düzeyinde dirençle karşılaşması ve insülin direnci dediğimiz diyabet öncüsü duruma yol açmaktadır. Hipoglisemi olarak tanımlanan, kanda şeker miktarının olması gereken sınırların altına düşmesi de kanda insülin düzeyinin yüksek olmasıyla gelişir. Ani gelişen ileri hipoglisemi sürekli şeker yüksekliğinden daha da tehlikeli sonuçlara yol açabilir. İnsülin yediğimiz her yiyecekle aynı miktarda salınmaz. İnsülinin aşırı miktarda salınmasına sebep olan yiyecekler olduğu gibi sağlıklı yiyecekler daha yavaş, daha düşük oranda ve daha kararlı insülin salınımı sağlar. İnsülinin yavaş ve yeterli düzeyde salgılanması alınan karbonhidrat ve yağların kararlı bir şekilde kullanılmasını sağlar, kan şeker düzeyinde ani düşüş ve yükselmeler gözlenmez, daha uzun süreli tokluk hissedilir. Sürekli insülin salınımında ani artışa sebep olacak yiyecekler tüketmek kanda insülin artışına ve akabinde dokuların insüline duyarsızlaşmasına sebep olur. Önlem alınmazsa prediyabet olarak adlandırılan, insülinin işlevselliğini yitirmeye başladığı bu aşama 2.tip diyabet hastalığına ilerler. Ani gelişen kan şekeri düşmesini, vücutta yaşanan panik hali olarak tanımlayabileceğimiz kan şekerini yükseltici hormonların salınması sonucu aşırı şeker yükselmesi takip eder. Kanda aniden yükselen insülin seviyesi hızla kan şekeri düşüklüğüne neden olup kısa sürede tekrar yeme isteği yaratması nedeniyle de istenmeyen, sağlıksız bir durumdur. Reaktif hipoglisemi denilen, özellikle ağır yemeklerden sonra gelişen şeker düşmeleri 2.tip diyabet hastalığının başlangıç aşamasında sık izlenir. Yemekten sonra gelişen baş ağrısı, halsizlik,aşırı tatlı yeme isteği gibi şeker düşmesi belirtilerinin varlığında kan şekeri ölçümü yapılmalı ve doktora başvurulmalıdır. Bu dönemde yapılacak beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri ve laboratuvar sonuçlarına göre gerektiğinde ilaç desteği şeker hastalığı gelişiminin önlenmesinde katkı sağlar. Ağız kuruluğu, çok su içme, sık idrara çıkma, anormal kilo verme gibi yakınmalarsa şeker hastalığı gelişmiş olabileceğini düşündüren bulgulardır. Yiyeceklerin kandaki insülin seviyesini yükseltme özelliklerine glisemik indeks denir. İnsülin seviyesinde ani yükselmeye sebep olan yiyecekler yüksek glisemik indeksli, daha kararlı,düşük seviyede insülin salınımına yol açan yiyecekler düşük glisemik indeksli yiyeceklerdir. Düşük glisemik indeksli yiyeceklerin tüketilmesi alınan besinlerin kararlı bir şekilde kullanılmasına, daha uzun süreli tokluk hissine sebep olur. Yüksek glisemik indeksli yiyeceklerse kan şeker seviyesinde ani değişikliklere neden olur. Alınan karbonhidrat ve yağların yeterince kullanılamayıp doğrudan depolanmasına yol açar. Yemek sonrası kısa sürede tekrar yeme isteği gelişir. İnsülin seviyesinde ani yükselmeye sebep olan yüksek glisemik indeksli yiyecekler tüketmek sürekli açlık hissi, tatlı, karbonhidratlı yiyecekler yeme isteği yaratarak obezite gelişimini kolaylaştırır. Biliyoruz ki obezite şeker hastalığının olduğu kadar hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, kalp ve damar hastalıklarının da önemli bir sebebidir. Obezite ve diyabetin son yıllarda gerek ülkemizde gerekse tüm dünyada hızla artış gösterdiği göz önüne alınırsa bu sorunun yanıtını toplumun beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerde aramak gerekir. Bu artışın yanında orta ve ileri yaşlarda görülmesi gereken bir hastalık olmasına rağmen daha genç yaşlarda hatta çocuklarda dahi 2.tip diyabet görülmesi beslenme alışkanlıklarımızda kötü yönde değişiklikler olduğunu göstermektedir. Besinlerin içerdiği lif miktarı arttıkça kan şekerinde ani yükselmelere sebep olma özellikleri yani glisemik indeksleri azalır. Gerek glisemik indeks düşüklüğü gerekse protein ve lif içeriği bakımından tüketilmesi en çok tavsiye edilecek yiyecek türü kuru baklagillerdir. Özellikle çocuk ve gençlerin yoğun olarak tükettiği fast-food beslenme tarzını oluşturan patates kızartması, şeker içeriği yüksek, beyaz undan yapılan, kızartılarak pişirilen tatlılar, glisemik indeksi çok yüksek, şeker hastalığı ve obeziteye sebep olan yiyecekler listesinin ilk sıralarında yer almaktadır. Aynı zamanda bu yiyecekler aşırı tuz ve yağ içerdiğinden hipertansiyon ,kalp ve damar hastalıklarına yakalanmayı kolaylaştırmaktadır. Her ne kadar reklamlar, yiyeceklerin yanında verilen oyuncaklar gibi promosyonlarla fast-food beslenme çocuk ve gençler için çekici hale getirilmeye çalışılsa da çocuklarımızı bu tür beslenmeden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışmak gerekiyor. Bugün biliyoruz ki gerek şişmanlık gerekse diyabet, hipertansiyon, kalp hastalıkları çocukluk çağında atılan temellere dayanmaktadır. Glisemik indeks değerleri, yiyecekler doğal hallerinden uzaklaştıkça artmaktadır. Rafine gıdalardan, beyaz, işlenmiş un ve şekerden uzak durmak, öğünlerde liften zengin yiyeceklere ağırlık vermek, tam buğday unundan yapılmış ekmeği tercih etmek sağlıklı bir beslenme biçimi olacaktır. Üzerinde durulması gereken önemli bir konu da ağır diyetlerin, aşırı kalori kısıtlamanın ve öğün atlamanın, özellikel kahvaltısız başlanan bir günün son derece sağlıksız bir beslenme tarzı olduğudur. Vücudunuzun günlük olarak ihtiyaç duyduğu kalori miktarını aşırı derece kısıtlarsanız bazal metabolik hızınız yavaşlamakta, uyku halinde, istirahatte temel vücut ihtiyaçları için harcanan kalori azalmaktadır. Bu durumun başka bir açıklaması da aldığımız kaloriyi harcamamızın zorlaşmasıdır. Bunun aksi düşünüldüğünde insülin salgılatma özelliği düşük besinlerden oluşan doyurucu bir diyetin sık öğünlere bölünerek alınması metabolizmanızın sağlıklı bir şekilde çalışmasını, fazla kilolarınızdan daha kolay kurtulmanızı sağlayacaktır. - Kilo vermeyi ve zayıf kalmayı sağlar. - Açlığı azaltır ve uzun süre tok hissetmeyi sağlar. - Vücudun insülin duyarlılığını arttırır. - Kan kolesterol seviyelerini düşürür. - Diyabet tedavisini kolaylaştırır. - Kalp damar hastalığı,kalp krizi riskini azaltır. Yağlı yiyeceklerden uzak durulmalı: Tam yağlı ürünler yerine, az yağlı ürünleri tercih etmeniz daha az kalori almanızı sağlayacaktır. Yağı azaltılmış ürünleri tercih ederek kolesterolünüzün, kan yağlarınızın normal sınırlarda kalmasını sağlayabilirsiniz. Light ürünler kalorisiz değildir. Bu ürünleri normalden fazla tüketmek de kilo vermek yerine daha fazla kilo almanıza neden olabilir. Beyaz ekmek yerine tam tahıl ekmeği tüketilmeli: Tam tahıl ekmeğinin kalori miktarı, beyaz ekmekten çok farklı olmasa da lif içeriğinin fazla olması ve sağlamış olduğu tokluk süresinin uzun olması en önemli avantajdır. Sabah kahvaltıyı atlamayın: Kahvaltısız başlanılan günü kaybedilmiş bir gün olarak düşünebiliriz. Özellikle uyandıktan sonra bir saat içerisinde kahvaltı yapmak metabolizmanızın düzenli olarak çalışmasını sağlar. Lifli besinleri tercih edin: Lif içeriği yüksek olan besinleri tüketmek daha uzun süre tokluk sağlayacağı için daha az besin tüketimini sağlayacaktır. Sebze, kuru baklagil, salata, tam tahıllı ekmek, meyve gibi lifli gıdaların tüketimine özen göstermelisiniz.Öğünlerde protein içeren gıdaların bulunması da metabolizmanızı hızlandıracaktır. Ara öğünleri unutmayın: Gerek metabolizmanızın hızlanması gerekse çok acıkıp ardından fazla yenen öğünlerden kaçınmanız açısından ara öğün almalısınız. Önemli olan doğru zamanda doğru ara öğün seçimleridir. Şekerli besinler, kek, pasta, çikolata gibi besinler yerine ölçülü kuruyemiş, kuru meyve, yoğurt, ayran ve taze meyveleri ara öğünlerinizde tercih edebilirsiniz. Özellikle yemeklerden hemen sonra meyve ve tatlı tüketiminden kaçınılmalı. Etiket bilgisi edinin: Hazır besin tüketimimiz her geçen gün artmaktadır. Bu kadar çok çeşit arasından kendiniz için doğru olan ürünü seçebilmek için ürünlerin üzerinde yer alan light, yarım yağlı, yağsız, şekersiz, gerektiğinde glutensiz gibi ibarelere dikkat etmek, besinlerin içeriğindeki yağ, protein, karbonhidrat, şeker, tuz miktarlarını incelemek önemlidir. Egzersiz yaşam biçimi haline getirilmeli : Sağlıklı beslenme gibi egzersiz de bir yaşam biçimi olmalıdır. Hayatın her anında olması gereken egzersiz için ayırabilecek zamanınız yoksa en mantıklı seçim daha fazla yürümektir. Düzenli uyuyun: Belirli saatte uyumak ve uyanmak, vücut saatinizin düzenli çalışmasını sağlayacaktır. Bu durum metabolizma hızınızın yavaşlamasına engel olur. Gün içerisinde uyumak ise metabolizma hızınızda yavaşlamaya neden olabilir. Fazla kilolu olmamanızın kalp damar hastalıkları, felç gibi ölümcül durumlarla karşı karşıya kalma riskinizi önemli oranda azalttığını, özellikle ileri yaşlarda eklenen eklem sorunlarını da düşündüğümüzde yürüyebilme, merdiven inip çıkabilme, başkalarına bağımlı olmadan hareket edebilme imkanı vereceğini hatırlayın."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabet-obezite-tedavisinde-yeni-bir-kesif-nrf1-molekulu", "text": "Harvard Üniversitesi bünyesindeki Sabri Ülker Metabolik Araştırmalar Merkezi'nde Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil yönetiminde çalışmalar yürüten araştırma ekibi, kolesterolün zararlı etkilerine karşı hücreleri savunan Nrf1 molekülünün, kahverengi yağ hücrelerinin görevini sağlıklı bir şekilde yürütmesinde kilit bir rol oynadığını keşfetti. Metabolik muhafız adı verilen Nrf1 molekülü, kahverengi yağ dokularının dejenerasyonunu önlüyor. Çalışma Nature Medicine'in Mart sayısında yayımlandı. Obezite ve diyabet gibi kronik metabolik hastalıkların korunma ve tedavisinde hücreleri metabolik stresten koruyan mekanizmaların belirlenmesi gerekir. Protein atıklarının yok edilmesi de bu mekanizmalardan biridir. Merkez başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi de bu mekanizmanın yöneticisinin Nrf1 molekülü olduğunu keşfetti. Kahverengi yağ dokusu vücudu soğuğa karşı korumak ve ısıtmak için çalışır. Bu işlemi de metabolizmayı hızlandırarak yapar. Ama sonraları tek işlevinin soğuğa karşı korumak olmadığı, belki daha da önemli işlevinin, aldığımız enerjinin harcanmasını kontrol etmek olduğu anlaşıldı. Memelilerde bilinen fonksiyonu soğuğa maruz kalındığında enerjiyi ısıya dönüştürmek olan kahverengi yağ dokusu, bunu yaparken yüksek düzeyde enerji ve gıda kullanır. Öyle ki, bu küçücük doku aktif hale getirildiğinde dolaşımdaki şeker ve yağların yarısından fazlasını tüketip sistemden çekebilir. Ancak bu süreçte protein atıkları dokuda birikerek tahribata neden olur. Maksimum yoğunlukta çalışan bir makine gibi olan kahverengi yağ dokusunun, işlevini yerine getirebilmesi için zehirli atıklardan kurtulması gerekir. Kahverengi yağ hücrelerinin kapasite problemini çözmek ve işlevsel olmalarını sağlamak için kullandıkları özel bileşimi bulmaya kararlıydık\" şeklinde konuşan çalışmanın başyazarı Prof. Dr. Hotamışlıgil, Ekibimiz artık bu bileşimi keşfetti. Önce dokudaki bu süreci, protein yıkımından sorumlu olan ve proteozom olarak bilinen bir mekanizmanın yönettiğini gördük ve akabinde proteozomun soğuğa verdiği tepkinin ana düzenleyicisinin Nrf1 molekülü olduğunu ortaya çıkarttık diye konuşuyor. Araştırma ekibi bu mekanizmanın hastalıktaki rolünü saptamak için genetik mühendisliğinden yararlanarak, kahverengi yağ dokusundaki Nrf1 genini sildi. Sonuçta kahverengi yağın ciddi stres ve inflamasyona uğradığını, özelliğini kaybettiğini, düzgün çalışamadığını ve buna bağlı olarak sistemik metabolik hastalığa neden olduğunu ortaya çıkarttı. Araştırma sonucu ortaya çıkan ilginç bir başka gözlem ise şu: Kahverengi yağ dokusunun mekanizması şişmanlık sırasında büyük oranda bozuluyordu. Öte yandan şişman bireylerde, Nrf1 ifadesi veya proteazom faaliyeti arttırıldığında hem vücutta ve dokularda yağ birikiminin hem de metabolik bozukluklar ve diyabetin çarpıcı olarak düzeldiği görüldü. Bu sonuçlar araştırma ekibinin daha önceki çalışmalarıyla birlikte ele alındığında NRF1'in, özellikle çetin koşullarda metabolizmanın ana moleküler koruyucusu olduğunu ortaya çıkardı. Prof. Dr. Hotamışlıgil, \"Bu çalışma, yalnızca genel metabolik dengenin korunmasında beklenmedik bir mekanizmayı tanımladığımız için değil, özellikle obezite ve diyabet ilaçlarının geliştirilme potansiyelini açığa çıkarması açısından da büyük bir adım\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabet-ve-ayak-bakimi", "text": "Vücudumuzdaki bütün organlar, damarlar tarafından taşınan kanla beslenip işlevlerini sürdürürler. Kişinin kan şekeri sürekli yüksek seyrederse, damarlarda tahribat başlar. Tahribata uğramış damarlarda kan yeterli ve sağlıklı bir şekilde organlara ulaşamazsa o organlarda fonksiyon bozuklukları ve uzun vadede geri dönüşümü olmayan hasarlar görülebilir. Diyabet komplikasyonlarından biri, nöropati denilen sinir hasarıdır. Nöropatisi olan bir diyabet hastasının ayaklarında his kaybı oluşabilir. Bununla beraber, ayak dolaşımının bozulmuş olması ayaklarda yara, kesik, enfeksiyon gelişme riskini artırır. Hastalarda his kaybı olduğundan ayaklarına vuran bir ayakkabıyı hissetmeyecek veya ayakkabı içindeki bir yabancı cisimle bütün gün dolaşabileceklerdir. Bu da ayakta yara oluşmasına neden olur. Yaralar oluşunca iyileşmeleri daha zordur. Erken müdahale edilmesi gerekir. Yaralar enfekte olup yara derin dokulara, kemiklere kadar ilerleyebilir. Bazı durumlarda ihmal edilen küçük bir yara, dolaşımın da kötü olması nedeniyle bir kangrene dönüşüp ayak parmağının, ayağın, hatta bazen bacağın diz altından veya üstünden ampute edilmesine kadar gidebilir. Bu sebeplerden ötürü diyabet hastalarında ayaklarda sensoriyal nöropatinin monofilament testi denilen basit yöntemlerle en az yılda bir kez diyabet muayeneleri esnasında değerlendirilmesi ve ayak bakımı konusunda ayrıntılı eğitimlerin verilerek öneminin vurgulanması gerekir. Kişinin kan şekeri sürekli yüksek seyrederse damarlarda tahribat başlar. Diyabete bağlı sinir hasarları ayaklarda his kaybına neden olabilir. Bu nedenle ayaklarda meydana gelen kesikler veya yaralar fark edilmeyebilir. Ayaklarda zamanla biçim değişikliği de meydana gelebilir ve bu değişim yerlerinde yaralar ve ayak ülserleri ortaya çıkabilir. Ülserler çok çabuk iltihaplanarak ciddi sorunlara yol açabilir. Kan damarlarının hasar görmesi ve sürekli yüksek seyreden kan şekeri damarlarda tahribat yapar. Azalan kan akımı ayak ülserinin ve yaraların daha geç iyileşmesine neden olur. Ayaklar her gün kontrol edilmeli; ayak sırtına ve tabanlarına bakılmalı. Rahat görülemiyorsa bir ayna kullanılabilir ya da aile bireylerinden yardım istenebilir. Herhangi bir yara, ayaklarda veya ayak parmaklarında herhangi bir değişiklik olup olmadığı kontrol edilmeli. Ayaklar her gün, tahriş etmeyen bir sabun ve ılık suyla yıkanmalı; ayaklar ayak banyosunda uzun süre tutulmamalı. Bu işlem ayak derisinin kurumasına ve çatlamasına yol açabilir. Ayakları özellikle parmak aralarına dikkat ederek, iyice kurulamalı. Bu, ayaklarda mantar enfeksiyonunun ortaya çıkmasını önleyecektir. Lasonil losyonu veya vazelinli merhem kullanarak cilt yumuşatılmalı. Ayak parmaklarının arasına losyon sürmemeli. Ayaklar terlerse çok az pudralanabilir. Ayak tırnaklarının bakımına özen gösterilmeli; ayak tırnakları banyodan sonra yumuşak iken kesilmeli. Ayak tırnaklarının düz kesilmesine özen gösterilmeli, köşeleri daha derin alınmamalı. Zımparalı bir tırnak törpüsüyle törpülenmeli. Ayaklardaki nasırlara ve sertleşmiş deri bölümlere dikkat edilmeli; ayaklardaki nasırları ya da sertleşmiş deri kısımlarını almak için kesici alet kullanılmamalı. Asla çıplak ayakla yürünmemeli; denizde, kumsalda ve evde dahi terlik kullanılmalı. Yeni ayakkabı giyildiğinde ilk günler kısa süreli giyip değiştirilmeli, ayaklar sık sık kontrol edilmeli. Her gün temiz çorap giyilmeli. Pamuklu ve yünlü çoraplar tercih edilmeli, içinde yabancı madde varsa çıkarılmalı. Ayak dolaşımı güçlendirilmeli; kesinlikle sigara kullanılmamalı. Sigara içmek ayaklara giden kan miktarını daha da azaltır. Kan şekeri seviyesinin normal olmasına dikkat edilmeli. Her gün egzersiz yapılmalı. Ayaklara sıcak su şişeleri, ısıtıcı petler veya diğer ısı kaynakları uygulanmamalı. Ayakları sıkmayan ayakkabılar giyilmeli; öne doğru sivrilen, yüksek topuklu ayakkabılardan kaçınılmalı. Parmak arası sandalet giyilmemeli. Sorunlar sağlık ekibiyle daima paylaşılmalı; düzenli olarak doktor ziyaret edilmeli. Ayaklar mutlaka muayene edilmeli. En az bir hafta boyunca geçmeyen ayak yaraları varsa, mutlaka doktora danışılmalı. Kan şekeri kontrol altına alınamıyorsa doktora mutlaka bildirilmeli. Bu yazı HBT'nin 66. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-gorulme-yasi-giderek-dusuyor", "text": "Son yıllarda 5 yaş altı çocuklara çok sık Tip 1 diyabet tanısı konduğu belirtildi. Çocuk ve ergenlik dönemi diyabet hastalarının %90'ında Tip 1 diyabet görülüyor. Diyabet, sadece yetişkinlere has bir hastalık değil. Genetik temelde çevresel faktörlerin tetiklediği Tip 1 diyabet, otoimmün bir hastalık. Yani bizi hastalıklardan koruyan bağışıklık sistemimiz, bazen kendi vücudumuzdaki sağlıklı hücreleri de yabancı sanarak saldırabiliyor. Pankreasın insülin üreten beta hücrelerine karşı bir atak olduğunda da, insülin eksikliğine bağlı olarak diyabet ortaya çıkıyor. Bu durumda kişiye vücudunun ihtiyacı olan insülinin dışarıdan verilmesi gerekiyor. Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Serap Semiz, çok su içme, sık idrara çıkma, idrar kaçırma gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Semiz, fark edilmeyen belirtilerin ileride ağırlaşabileceğini ve sıvı kaybı, kilo kaybı, kusma, karın ağrısı, nefeste aseton kokusu, sık soluk alma, bilinç bozukluğu, taşikardi, hipotansiyon ve şok olarak ortaya çıkabileceğini belirtti. İlk tanıda hastaların %12-60'ında diyabetik ketoasidoz denen, vücutta metabolik dengesizliğe yol açan ve komaya kadar ilerleyebilen ağır bir klinik tablo gelişebileceğini kaydetti. Diyabet tanısı, açlık ve tokluktaki kan şekeri düzeyine bakılarak ölçülüyor. Buna göre, açlık kan şekerinin 126 mg/dl, rastgele bakılan kan şekerinin veya yemekten 2 saat sonra bakılan kan şekerinin ise 200 mg/dl ve üzerinde olması diyabeti düşündürüyor. Bir de üç ayda bir yapılan ve kandaki glikoz yoğunluğunu tespit etmeye yarayan HbA1c testinin, %5,8 ve üzerinde çıkması diyabet şüphesini güçlendiriyor. Tip 1 diyabet, insülin tedavisi gerektiriyor. Ailenin yaşam biçimi, çocuğun okul saatleri dikkate alınarak düzenleme yapılması önem taşıyor. İnsülin dozunun, hipoglisemiye yol açmayacak biçimde, yaş ve kiloya göre ayarlanması gerekiyor. Beslenme düzeni ve egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçası. Semiz'e göre, hastanın farklı gün ve öğünlerde farklı miktarda besin almasını sağlayan karbonhidrat sayımı modeli uygulanabilir. Düşük kolesterol ve yeterli miktarda lifli gıda tüketilebilir. Spor, insülin duyarlılığını ve glukoz kullanımını artırıyor, kan basıncı ve lipid düzeyinde iyileşme sağlıyor. Spor yapan hasta zindelik kazanıyor, özgüveni artıyor. Fakat ağır egzersizden kaçınmak gerekiyor. Fazlası, hipogliseminin yanı sıra stres hormonlarını çoğaltıyor ve kan şekerini yükseltiyor. Bu yüzden, spor öncesi ve sonrasında kan şekerinin takip edilmesi gerekiyor. Diyabetin tedavisinde, tanısı konan hasta ve ailenin diyabet temel eğitimi ve beceri eğitimi alması, hastalığın yönetilebilmesi için önemli bir adım. Eğer eğitim tanıdan kısa bir süre sonra verilirse, hasta ve ailesi henüz hastaneden taburcu olmadan önce diyabeti yönetebiliyor ve acil sorunlar ile başa çıkabilecek hale geliyor. Diyabetin takibinde hastanın günde 4-6 kez kan şekerinin ölçülmesi ve kayıtlarının tutulması ise çok önemli. Semiz, kan şekeri 250 mg/dl değerinin üstünde olduğunda, kusma ve enfeksiyon, karın ağrısı durumlarında kan veya idrarda mutlaka keton ölçümü önerilmesi gerektiğini söylüyor. Çocuğun 3 ay ara ile yapılacak fiziki muayene ile büyüme gelişmesinin değerlendirilmesi, yılda en az 3-4 defa HbA1c ölçümü ve komplikasyonlara yönelik yıllık değerlendirmeler de diyabetin takip ve tedavisinde önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-onlenmesi-ve-tedavisi", "text": "Diyabet ciddi bir metabolizma hastalığıdır. Türkiye'de yaklaşık 9 milyon kişi diyabet hastası. 1.5 milyon kişi ise diyabet hastası olduğunun farkında değil. Önlem alınmadığı takdirde diyabet vücudun hemen hemen bütün organlarını etkiliyor ve kontrol altında tutulamayan diyabet körlüğe, kalp ve damar hastalıklarına, felce, böbrek yetmezliğine ve sinir sisteminde tahribata yol açıyor. - Tuvalete sık çıkma, - Ağız kuruluğu, - Hızlı kilo kaybetme, - Halsizlik ve çabuk yorulma belirtileri olan kişiler doktora başvurmalıdır. Diyabet tedavisinde amaç, hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamanın ötesinde, diyabet nedeniyle gelişebilen kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, göz problemleri, sinir hasarı ve iyileşmeyen yaralar gibi komplikasyonların önlenmesidir. Diyabet tedavisi bir takım işidir. Merkezde hasta olmak üzere bu takımda; hastaya yardımcı olacak diyabet uzmanı endokrinolog, diyabet hemşiresi ve diyetisyen olmalıdır. Gerektiğinde hastaların göz, kalp, böbrek veya ayak problemleri için ilgili bölümlerle koordineli çalışmaya gidilmelidir. - Sağlıklı besinler yemek, - Düzenli egzersiz yapmak, - Gerekli olması halinde ağızdan ilaçlar veya insülin kullanmak, - Kan şekeri ölçümleri yapmaktır. Son birkaç yıldır diyabet üzerinde yeni ilaçlar kullanılmaya başlandı. Yeni mekanizmalar üzerinden etki eden bu ilaçların bir kısmı ülkemizde de kullanıma girmiş, bir kısmı ise yakın gelecekte girecek. Şu anda kullanılan ilaçların her biri diyabeti kontrol altında tutmak için bir araç görevi üstlenmiş durumda. Bu ilaçlar gruplandırılarak, farklı mekanizmalarla etki gösteriyor. 2. grup; karaciğerde insüline hassasiyeti artırmakta, 3. grup; kas hücrelerinin insüline hassasiyetini artırmakta, 4. grup; yiyeceklerdeki karbonhidratların emilmesini yavaşlatarak, vücuda zaman kazandırmakta, 5. grup; insülinin salgılanmasına ve kullanılmasına yardımcı olan hormonların kandaki seviyesini artırarak veya o hormonlar gibi çalışarak etki göstermektedir. Diyabet hastalığı, özellikle de Tip 2 diyabet farklı evreleri olan bir hastalıktır. İlk dönemlerinde hasta diyabeti hiç ilaç kullanmadan, yaşam tarzı değişiklikleri ve sağlıklı beslenmeyle kontrol altında tutabilirken, zaman içerisinde bu yeterli olmayıp, hastanın ağızdan alınan bir ilaç kullanması gerekebilir. Tek ilaçla diyabetin bir süre daha kontrol altında tutulması mümkün olabilir, bunun da bir süre sonra yetersiz kalması durumunda ikinci, hatta üçüncü ilacın eklenmesi gerekebilir. Kompleks bir hastalık olan diyabetin kontrol altında olması demek, sadece şeker kontrolünün sağlanması demek değildir. Kan yağlarının ve tansiyonun da kontrol altında tutulması gerekir. Bu da kişinin, şeker kontrolü için gerekli ilaçlarının yanında düzenli olarak tansiyon ilaçları ve bazen de kolesterol ilaçları kullanmasını gerektirebilir. Kişi bir anda kendini 4-5 ilaç alırken bulabilir. Bu nedenle diyabet hastalarının düzenli olarak doktorlarıyla ilaç kullanımı konusunu gözden geçirmeleri, aldıkları bütün ilaçları doktorlarına söylemeleri ve gerekli laboratuvar takiplerini düzenli aralıklarla yaptırmaları gerekmektedir. Diyabet hastaları, kronik olarak kullandıkları ilaçlarının yanında soğuk algınlığı veya başka bir nedenle kısa süreli farklı ilaçlar da kullanmak durumunda kalabilir. Bu gibi durumlarda hastalar, kısa süreli ilaçların düzenli kullandıkları ilaçlarla etkileşip etkileşmediğini doktorlarına sormalıdır. Adacık nakli için yaklaşık üç kadavradan pankreas alınıp adacık hücrelerinin izole edilmesi ve hastaya nakledilmesi gerekmektedir. Hastaların da, organ naklinde olduğu gibi, bu hücreleri bağışıklık sistemi yok etmesin diye bağışıklık sistemini baskılayacak ilaçları devamlı şekilde kullanması gerekir. Bu durumda bile ortalama bir yıl sonra adacık hücreleri bağışıklık sistemi tarafından yok edilmekte ve kişinin tekrar insülin ihtiyacı doğmaktadır. Günümüzde adacık nakli, araştırma safhasında olan bir tedavi yöntemidir. Yaygın kullanıma geçmeye hazır olmaması, hem yeterli sayıda pankreas vericisi olacak kadavra bulunmaması hem de bir yılın sonunda kişiye tekrar nakil ihtiyacı doğmasından dolayıdır. Bu tedavi yöntemi daha çok Tip 1 diyabet olan veya insülin salgılama kapasitesi iyice azalmış Tip 2 diyabetli hastalar için uygun olabilecek bir tedavi yöntemidir. Adacık hücrelerinin kişinin kendi kök hücrelerinden elde edilmesi ve böylelikle kişiye bağışıklık sistemini baskılayacak ilaç kullandırma ihtiyacı kalmaması, amaçlanan bir tedavi yaklaşımıdır. Böylelikle ihtiyaç halinde kişiye tekrar tekrar kök hücreden elde edilen adacık hücre nakli yapılabilecektir. Bu konuda araştırmalar devam etmekte, ancak henüz daha yaygın kullanıma geçilecek safhada bulunmamaktadır. Tip 1 diyabet konusunda kök hücreden elde edilecek adacık nakliyle diyabetin tedavisi mümkün olabilecek gibi gözüküyor. Ancak diyabet hastalarının yüzde 90-95'ini oluşturan Tip 2 diyabet için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Tip 2 diyabetin tedavisinden çok, önlenmesi yönünde risk faktörlerinin farkındalığının artırılması, obezitenin önlenmesi ve beslenme ve yaşam tarzı üzerinde genç yaşlardan itibaren kilo kontrolünü sağlayacak alışkanlıkların toplumsal olarak benimsenmesiyle ancak Tip 2 diyabet görülme sıklığı azaltılabilir. Bu yazı HBT'nin 72. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-onune-gecin", "text": "Diyabet, pankreastan salgılanan insülin hormonunun etkinliğinin azalması sonucu kandaki şeker miktarının artması ile ortaya çıkan ve ülkemizde görülme sıklığı giderek artan, ciddi organ kayıplarına yol açan kronik bir hastalıktır. Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun verilerine göre dünyada her 11 yetişkinden 1'i diyabet hastası olmakla birlikte, her 7 doğumdan 1'i gebelik diyabetinden etkileniyor. Bu rakamın 2040 yılında ise 642 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Gıda, beslenme ve sağlık alanında yapılan çalışmaları destekleyen Sabri Ülker Vakfı'nın aktardığı bilgilere göre en yaygın görülen türleri arasında Tip 1, Tip 2 Diyabet ve gebelikte ortaya çıkan gestasyonel diyabet yer alıyor. Tip 1 diyabetli çocuklar ve yetişkinler, doktor ve diyetisyen kontrolünde uygulanan insülin tedavisi, beslenme tedavisi ve düzenli fiziksel aktivite ile sağlıklı bir yaşam sürdürebiliyor. Tüm diyabet vakalarının %90'ından sorumlu Tip 2 diyabette ise Tip 1'den farklı olarak pankreastan insülin salınımı gerçekleşiyor, ancak insülinin karaciğer, kas ve adipoz dokudaki etkinliği azalıyor. Tip 2 diyabet, genetik yatkınlığın yanı sıra şişmanlık, hareketsizlik gibi yaşam tarzına bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Gestasyonel diyabet ise ilk kez gebelik döneminde ortaya çıkan, genellikle beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliği ile kontrol altına alınabilen, gerekli durumlarda insülin tedavisinin uygulandığı diyabet türü olarak öne çıkıyor. Tedavi, izlem ve yaşam tarzı değişikliğiyle kontrol altına alınabiliyor. Ancak ihmal edilirse annenin ve bebeğin ileri yaşamda diyabete yakalanma riskinin %70-80 olduğu bildiriliyor. - Vücut ağırlığı kontrol edilmeli. Risk, şişmanlık ile 7 kat, obezite ile 20-40 kat kadar artıyor. - Fiziksel aktivite yapılmalı. Kasları çalıştırmak, hücrelerin insülin duyarlılığını artırarak kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı oluyor. - Beslenme düzeni oluşturulmalı. Tam tahıllar, posa/lif içeriği ile mideyi daha yavaş terk ettiği ve besinlerin bağırsaktan geçiş zamanını uzattığı için kan şekerinin daha yavaş yükselmesini sağlıyor. Akdeniz diyeti riski azaltmak için uygun bir beslenme modelidir. - Akşam yemeğinden sonra meyve, tatlı, un ve un mamulleri asla tüketilmemelidir. Aksi durum, sabah açlık kan şekerinizin yüksek çıkmasına sebep olur. - Akşam yemekten sonra uyumadan 2 saat önce, 1 bardak ılık suya 2 yemek kaşığı kadar elma sirkesi konduktan sonra tüketilmesi hem göbek bölgesi yağlarınızın erimesine fayda sağlarken hem de sabah açlık kan şekerinizin düzenlenmesine yardımcı olacaktır. - Muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, dut, kayısı gibi şeker oranı daha yüksek meyveler yerine, daha ekşi meyveler tercih edilmelidir. Meyve ve sebzelerin uygun olanları kabuklu tüketilmelidir. - Meyve seçenekleri ara öğünlerde tercih edilirken 15 dakika önce veya beraberinde peynir, ceviz, fındık, badem gibi protein değeri yüksek besinler ile tüketilmelidir. - Kan şekerini hızla yükselten basit karbonhidratlar yerine, kan şekerini yavaş yükselten kompleks karbonhidratlar seçilmelidir. Beyaz ekmek yerine organik tam buğday ekmeği, ekşi mayalı ekmek, ruşeymli ekmek seçenekleri tercih edilmelidir. - Yağda kızartmalar, kavurmalar ve yağlı sos eklenmiş besinlerin tüketiminden kaçınılmalıdır. - Sucuk, pastırma, salam ve sosis gibi işlenmiş besinler ile; karaciğer, beyin, böbrek gibi sakatatlardan uzak durulmalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-tedavisini-kopekler-sayesinde-buldular", "text": "99 yıl önce diyabetin tedavisi bulunmuştu. Frederick Banting ve Charles Best'in ilginç bilimsel yolculukları... Son ifadeyi, temel olarak Frederick Banting ve Charles Best isimli iki bilim insanına borçluyuz. Onların yüz yılı aşkın bir süre önce yaptıkları çalışmalar sayesinde diyabet, tedavisi olmadığı için milyonlarca insanı canından eden ölümcül bir hastalık olmaktan çıktı. Onların sayesinde milyonlarca diyabet hastası, erken ve acı verici ölümlerle yüzleşmek yerine uzun, sağlıklı yaşamlar yaşayabiliyor bugün. Diyabet hastaları onlara çok şey borçlu. Diyabetin ne olduğunu bilmeyenler için kısaca nasıl bir hastalık olduğunu açıklayalım: Diyabet hastası bir insan, kan şekeri seviyelerinin çok yüksek olmasından mustariptir. Semptomları; aşırı susuzluk, halsizlik ve yorgunluk hissi, hızlı ve istemsiz kilo kaybı, ayaklarda uyuşma ve karıncalanma hissi, bulanık görme, yaraların geç iyileşmesi, ciltte kuruluk ve kaşıntı olarak sıralanabilir. Ve bir diyabet hastası tedavi edilmezse böbrek yetmezliğinden felce, kalp krizinden sinir hasarlarına kadar birçok ölümcül sağlık sorunuyla karşılaşabilir. Şimdi tekrar tedavinin bulunuşuna dönelim ve bilim kahramanlarını tanıyalım; 1891, Ontario doğumlu Frederick Banting, 1912'de Toronto Üniversitesi'ne bağlı Victoria College'da tıp eğitimi görmeye başlamış, 1915'te orduya katıldıktan bir yıl sonra mezun olmuştu. 1919'a gelindiğinde ise savaş sırasındaki kahramanlıktan dolayı Askeri Haç ile ödüllendirilmişti. Savaştan sonra Banting, Kanada'ya döndü ve ortopedik tıp konusunda uzmanlaştı. 1919'dan 1920'ye Toronto'daki Hasta Çocuklar Hastanesi'nde cerrah olarak çalıştı. 1921'e gelindiğinde ise Toronto Üniversitesi'nde farmakoloji dersleri vermeye başladı. Banting'in diyabete ilgisi de işte bu zamanlarda başladı. O sıralarda diyabetin pankreasta yapılan insülin adı verilen bir hormon eksikliğinden kaynaklandığı biliniyordu. İnsülin hormonunun şeker metabolizmasını kontrol ettiği düşünülüyor, insülin eksikliğinin, kandaki şekerin artmasına neden olduğuna inanılıyordu. Ancak tedaviye giden yolun kritik adımı olan pankreastan insülin çıkarma işlemi, o güne kadar başarıyla yapılamamıştı. Çünkü pankreasın kendi sindirim enzimi olan tripsin, saf insülini çıkarılmadan önce parçalıyordu. Banting, organın kendi sindirim enzimi tarafından yok edilmeden önce insülini pankreastan çıkarmanın bir yolunu bulmak zorunda olduğunu biliyordu. Banting, pankreas kanalını kapatan ve tripsin salgılayan hücrelerin kötüleştiğini, ancak pankreastaki hücrelerin üretiminden ve salımından sorumlu hücrelerin bozulduğunu tespit eden Rus-Amerikalı bilim insanı Moses Barron'un 1920 tarihli denemesini okudu. Bu deneme, Banting'in, pankreas kanalı kapatılırsa ve tripsin salgılayan hücreler ölürse, insülinin pankreastan çıkarılabileceğini ve daha sonra şeker hastalarına verilebileceğine yönelik teorisinin yolunu açacaktı. 1921 baharında Banting, Toronto Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü ve Tıp Dekanı olan J.J. R. Macleod'yu ziyaret etti. Diyabeti tedavi etmek için pankreastan bir iç salgı çıkarmayı öneriyordu. Glikoz metabolizması konusunda uzman olan Macleod'un şüpheleri vardı, çünkü fikir daha önce denenmiş ama başarısız olmuştu. Üstelik Banting'in endokrinoloji alanında bir geçmişi de yoktu. Uzun süren tartışmadan sonra Macleod, Banting'e laboratuvar sağlayarak on adet köpek üzerinde deney yapmasının önünü açtı. Tam da bu noktada devreye diğer kahramanımız giriyor: Tüm şüphelerine rağmen Macleod, fizyoloji ve biyokimya lisans derecesini henüz bitirmiş bir araştırma görevlisi olan Charles Best'i, Banting'in asistanı olarak atamıştı. Peki ama Charles Best kimdi? 1899, Maine doğumlu Best, Toronto Üniversitesi'nde fizyoloji ve biyokimya eğitimi almış, o da Banting gibi orduya katılmış ve savaşın ardından 1921'de mezun olmuştu. Yolları kesişen bu iki isim birlikte çalışmaya başladı. İki yetenek bir araya gelince tünelin ucundaki ışık da erkenden görünecekti. Banting ve Best, deneylerine Mayıs 1921'de iki köpek deney grubu kullanarak başladı. İlkinde pankreası çıkarıp diyabetik hale getirdiler. Diğer deney grubunda ise bezlerin ekzokrin kapasitesini kaldırmak için pankreas kanallarını bağlayarak atrofiye yol açtılar ve ardından diyabetik köpekleri tedavi etmek için salgıları topladılar. Köpekler olumlu cevap vermişti: Best ve Banting, insülini, test köpeklerinin pankreaslarından ayırmada kısa sürede başarılı olmuştu. Pankreasları alınmış köpeklere insülin enjekte ettikten sonra, yapay olarak indüklenen diyabetten mustarip köpeklerin hızla iyileştiğini gözlemlemişlerdi. Hayvan insülini, insanlar üzerinde kullanım için güvenli olduğundan ineklerde bulunan daha büyük pankreaslardan insülin almaya başladılar. Ardından insülin çözeltisini rafine etmeyle ilgili problemlerle karşılaştılar. Çözüm yine Macleod'dan gelecekti. Alberta Üniversitesi'nden biyokimya profesörü James Collip'i, bir ilaç olarak yararlı olacak kadar saf pankreatik enzimlerin ekstresini üretmek için, bir başka deyişle insülini saflaştırılması için ekibin çalışmalarına dahil etmişti. 1921-22 yıllarında Toronto Üniversitesi laboratuvarında hummalı bir çalışma yürütüldü; Frederick Banting, Charles Best, James J.R. Macleod ve J.B. Collip, etkili bir anti-diyabetik ajan içeren pankreas özütleri üretmeyi başarmıştı. Banting ve Best, diyabetten ölmeye yakın ilk hastaları 14 yaşındaki Leonard Thompson'a, ekip çalışmasının eseri olan saflaştırılmış insülini verdi: Thompson sağlığına kavuşmuştu. Söz konusu ekstreleri Toronto'daki diğer diyabetik hastalar üzerinde de başarıyla test ettiler; insülin olarak adlandırdılar ve sayısız hastayı tedavi etme, dünya çapında hayatları kurtarma ve bir zamanlar ölümcül olan diyabet hastalığının tedavisinde devrim yaratma konusundaki gelişime öncülük ettiler. İlk olarak genç Thompson, ardından hastanedeki diğer diyabetik hastalar üzerinde başarılı olan yöntem, hızla tüm dünyaya yayılacaktı. Görsel altı: Diyabetin tedavisi Frederick Banting ile Charles Best'e atfedilse de James J.R. Macleod ve J.B. Collip de bu tedavinin bulunmasında önemli roller oynayacaktı. Din, dil, ırk ayırt etmeden milyonlarca insanın hayatını kurtarmaktan daha büyük bir ödül olmasa da devrim yaratan bu çalışma için Nobel kaçınılmaz oldu. 1923'te Banting ve Macleod birlikte Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'ne layık görüldü. Tabii burada bir yanlışlık vardı. En büyük başarı Banting'le birlikte Charles Best ve hatta James Collip'e aitken Banting, Nobel'i Macleod ile paylaşmıştı. Banting daha sonra bundan duyduğu rahatsızlığı da şu şekilde dile getirecekti: Ödülü, kaynak sağlamaktan başka bir şey yapmamış olan Macleod ile paylaşmış olmaktan dolayı mutsuzum. Banting, ödül parasını Best'le; durumun farkında olan Macleod da Collip'le paylaştı... Parasal açıdan adalet yerini bulsa da Nobel komitesi, adaletsizliklerine bir yenisini daha eklemişti. 1923 yılında Banting, Ontario Eyaleti Yasama Meclisi tarafından onaylanan yasayla Banting ve Best Tıbbi Araştırmalar Dairesi başkanlığına seçildi. Sonraki çalışmalarında silikozis ve kanser üzerine odaklandı. Best ise 1925'te tıp doktorasını verdikten dört yıl sonra Toronto Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü olarak Macleod'un yerini aldı. Banting, kariyerinin farklı dönemlerinde oldukça farklı hastalıklar için çalışmıştı. Sözgelimi 1938'de yüksek irtifa uçuşu yapan pilotların karşılaştığı fizyolojik sorunları araştırmak üzere Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne girse de 21 Şubat 1941'de bir uçak kazasının sebep olduğu yaralar yüzünden ölecekti. Banting'in ölümünün ardından Best, Banting ve Best Tıbbi Araştırmalar Dairesi'nin başına geçti. Kariyerinin çoğunu karbonhidrat metabolizmasını araştırmak için harcadı, 1965'te emekli oldu ve birlikte büyük başarı yakaladıkları meslektaşından 37 yıl sonra hayatını kaybetti. Banting ve Best, hayatları boyunca sayısız ödül, fahri onur ve dereceler alsa da onları en çok milyonlarca hayat kurtardıkları diyabet çalışmalarıyla hatırlıyoruz bugün. Şiddetli diyabet, hastalara reçete edilen düşük kalorili, glikoz içermeyen diyet demekti ve bu da açlıktan ya da hastalığın neden olduğu diğer komplikasyonlar nedeniyle ölüm anlamına geliyordu. Ta ki yukarıda ismini andığımız bilim kahramanlarının tedaviyi keşfetmesine kadar. Onların sayesinde diyabet, tedavi edilebilir hastalık mertebesine ulaşarak korkulu rüya olmaktan çıkmıştı. 27 Temmuz 1921 tarihi, diyabet hastaları için yeniden doğum demek. Kanadalı cerrah Frederick Banting ve o zamanlarda tıp öğrencisi olan Charles Best, insülin hormonunu ilk kez başarılı bir şekilde izole etmişti. Tabii onlar kadar olmasa da bu başarıda kilit rol üstlenen Prof. James J.R. Macleod ve biyokimyacı J.B. Collip de bugün diyabet hastalarının unutmaması gereken isimler arasında yer alıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyet-yaparken-bilime-kulak-verelim", "text": "Deniz mevsimi geldi çattı ve herkes kilo verme derdinde. Peki bilim bu diyet reçetelerini destekliyor mu? İşte bilim insanlarının onaylamadığı 7 diyet efsanesi. 1980'li yıllarda yapılan yeni beslenme önerileri, insanları olabildiğincd yağsız yemeğe yönlendiriyordu. Bunun ne büyük bir hata olduğu henüz yeni yeni ortaya çıkıyor. Bu öneriyi koca bir nüfus üzerine yapılan kontrolsüz bir deney olarak tanımlayan Dr. Michael Alderman, obezite ve diyabet hastalıklarının artışına bu düşük yağlı diyetlerin yol açmış olabileceğini belirtiyor. Günümüzde, yağın sağlığımız için gerekli olduğunu biliyoruz. Yağ beynin, kalbin, cildin ve diğer ana organların en uygun şekilde işleyebilmesi için gerekli olduğu gibi çok sayıda vitaminin emilimi için de çok önemli. Ayrıca yağ, diyet için de son derece gerekli. 2005 yılında American Journal of Physiology, Endocrinology and Metabolism dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre yağ sindirimi, açlık hissetmemizi sağlayan ghrelin hormonunu baskılarken, tokluk hissi uyandıran peptitlerin de salımını tetikler. Ortalama bir yağ oranı da bir yemeğin glisemik endeksini de düşürerek uzun süre tokluk hissetmenizi sağlar. Enerji barları kilo vermenize yardımcı olur. Enerji barları işlenmiş, yani kısmen sindirilmiş gıdalardır. Bu tip gıdaların vücudumuz tarafından sindirilmesi çok kolay olduğundan bağırsaklarımızı yormaz ve enerji fazlası oluşur. Bu da en düzenli yapılan diyetlerde bile kilo almanıza sebep olabilir. Bu durumun tam aksine, az işlem görmüş yiyeceklerin sinirimi için de çok fazla enerji gerektiğinden, çiğ gıda tüketen kişilerde hızlı kilo kaybı görülmesi normaldir. Birçok bilim insanı yalnızca çiğ gıdalardan oluşan bir diyeti önermese de, bazı işlenmiş gıdaların tüketimini kesmeniz sağlıklı bir kiloya ulaşmanızda yardımcı olacaktır. Sürekli atıştırmak metabolizmanızı harekete geçirir ve kilo vermenize katkı sağlar. Uzun süre aç kalmak gibi, sürekli olarak bir şeyler atıştırmak da kilo almanıza sebep olabilir. Sürekli atıştırmalık yiyecekler yiyen birinin içsel düzeni bozulur ve kişinin açlık hissine ne de doygunluk hissine erişemez hale gelir. FDA eski müdürü Doktor David Kessler'a göre istediğimiz her anda dilediğimizce ve sürekli olarak bir şeyler yediğimiz zaman vücudumuzun ihtiyacından ziyade dürtülerimiz için yiyoruz. Böyle bir alışkanlık ise hiçbir diyet için uygun değil. Doymuş yağ zararlıdır ve selülit yapar. Selülitin diğer vücut yağından hiçbir farkı yoktur; yalnızca bazı yağlar vücudun belirli bölgelerinde selülit olarak tutulur. Ayrıca vücuttaki fazla yağlar fazla kaloriden kaynaklanmaktadır; bu kalorilerin hamur işinden mi yoksa havuçtan mı geldiği ise fark etmez. Geçmiş araştırmalarda doymuş yağ ile trans yağ aynı kefeye konulduğundan doymuş yağın adı da kötüye çıkmıştır. Her ne kadar trans yağ son derece sağlıksız olsa da genellikle hayvansal ürünlerde bulunan doymuş yağın, vücuda kalsiyum ve omega 3 kullanımında yardımcı olma, bağışıklık sistemini güçlendirme ve hayati organları hastalıklardan koruma gibi yararları da vardır. Ayrıca az miktarda doymuş yağ tüketimi, diyetinize fayda bile sağlayabilir: Az yağlı peynirden ne kadar yeseniz de doymayabilirsiniz ancak bir dilim yağlı peynir yerseniz iştahınızı tamamen köreltebilirsiniz. Bilim insanları, doymuş yağı hayatınızdan tamamen çıkartmak yerine, günlük tüketiminizi 20 grama indirgemenizi öneriyor. %75 yağsız etten yapılmış küçük bir hamburgerde ya da yarım kaşık yağda yaklaşık 7 gram doymuş yağ bulunmaktadır. Bilim insanlarına göre egzersiz yapmak, kilo vermek için etkili bir yöntem değil. Hatta yalnızca bir kilo vermek için bile yapılması gereken egzersiz, çoğu insanın kapasitesini aşacak nitelikte. Columbia Üniversitesi'nden obezite konusunda uzman Susan Carnell, Yalnızca egzersiz yapıyorsanız kilo vermeniz pek kolay değil; egzersizin yanı sıra yediklerinizi de kontrol etmeniz gerekiyor diyor. Düzenli olarak egzersiz yapıyorsanız alışkanlığınızı bozmamanızı öneren Carnell, egzesizin genel olarak sağlığınızı olumlu etkilemesinin yanı sıra beyninizi, kalbinizi ve kemiklerinizi koruduğunu, ayrıca kilonuzu sabit tutmanızı ve iştahınızı düzenlemenizi de sağladığını belirtiyor. Önceden çok kilolu olan birçok insanın günlük yoğun egzersiz ile formda kaldığı da bir gerçek. Bir gramında 7 kalori bulunan alkol, bilim insanları tarafından 'anlaşılmaz' olarak adlandırılan bir kalori kaynağıdır. Ancak 13 yıl süren ve 19.220 Amerikalı kadının katıldığı araştırmada, içki içmeyen kadınların içenlere göre daha fazla kilo aldığı gözlemlendi. Katılımcıların egzersiz alışkanlıkları, besin alımları ve sigara içme durumları gibi yaşam tarzını etkileyen faktörler göz önüne alındığında bile aynı sonuç elde edildi. Harvard Tıp Okulu'ndan Doktor Lu Wang, elde edilen sonuçların alkolün biyolojik etkilerinden kaynaklandığından emin olduklarını ekledi. Wang, alkolün kilo vermek için kullanılmaması gerektiği hakkında da uyarıyor. Araştırma sonuçları, 2010 yılının mart ayında Archives of Internal Medicine dergisinde yayınlanmıştı. Meyve suyu detoksları, meyve-sebze püreleri ve asitli diyet içecekler kilo vermeye yardımcı olur. Boston Üniversitesi'nde obezite uzmanı Doktor Caroline Apovian, avcı-toplayıcı günlerimizde kalorili içeceklerin olmadığını, bu nedenle vücudumuzun günümüz içeceklerini katı yiyecekler kadar doyurucu bulmadığını ve vücudumuzun aradaki farkı kapatmak içindaha fazla yemek istediğini söylüyor. Birçok bilim insanı, normal meşrubatların kilo alımına sebep olduğu konusunda hemfikir. Her ne kadar bu konuda genellikle gazlı meşrubatlar suçlansa da meyve suları, meyve-sebze püreleri ve sağlıklı içecekler olarak bilinen daha birçok içecek vücudumuzun içsel kalori sayacının dengesini bozabilir ve kilomuzu kontrol etmemize engel olabilir. 2008 yılında Obesity dergisinde yayınlanan bir araştırma sonucuna göre, diyet içecekler de kilo alımına sebep olabilir. Bu durum, bu içeceklerin içindeki tatlandırıcıların kalorili yiyecekler yemek istememize neden olmasıyla açıklanabilir. Sorunsuzca kilo vermek istiyorsanız herhangi bir içecek yerine su içmeniz en iyisidir. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dna-kopyalari-sayesinde-daha-cabuk-ogreniyoruz", "text": "Çevremizdeki dünya çok karmaşık ve sürekli değişiyor, her zaman yeniliklerle karşı karşıya kalıyoruz. Beynimizin en ilginç görevlerinden biri bu kaosu düzene sokmak ve değişimlere göre yeniden ayarlanmaktır. Sinir hücreleri, sinapslar ve beyin bölgeleri esnek oldukları için öğrenebiliyoruz. Peki ama beyindeki sinir hücreleri, öğrenme sürecinde niçin bu kadar çabuk değişebiliyorlar? Bir nöronun yeni bir işlevi yerine getirebilmesi için, bunun için gerekli olan proteinlerin ilk önce karmaşık bir kopyalama işlemiyle üretilmesi gerekiyor. Bu süreçte DNA'nın temel bilgilerinden RNA oluşuyor. Bu moleküllerse, belli başlı bir proteinin üretimi için kesin bir yapı planını oluşturacak şekilde değişimden geçirilir. Bir sinirsel uyarımla yeni protein üretimine başlanması için aslında birkaç saatin geçmesi gerekirdi. Ama gerçekte sinirler genelde çok daha hızlı değişiyorlar. Sinir hücreleri belli başlı RNA moleküllerini önceden üretiyorlar, hatta bazılarını kısmen kesiyorlar da. Yarı hazır olan moleküller bu şekilde hücre çekirdeğine ulaşıyor ve bir tür dosyada gerçekten kullanılacakları zamanı bekliyorlar. Sinir hücresine sinirsel uyarım ulaştığında hazırdaki RNA moleküllerinin sadece tamamlanması gerekiyor. Bu da önemli ölçüde zaman tasarrufu demek. Büyük genler için sinyalden bir proteinin hazırlanışına kadar normalde on ila yirmi dakika gerekirdi. Oysa RNA molekülleri yarı hazırda bulunduğu için bu süreç beş dakikaya iniyor diyor Mauger. İşte bu dosyalama sinir hücrelerinin işlevlerine çabucak uyum sağlamalarına izin veriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dogal-olan-gercekten-zararsiz-midir", "text": "Günümüzde gerek ülkemizde gerekse dünyada bitkisel ürünlere olan talep gün geçtikçe artmaktadır. Dünya Sağlık Organizasyonu 2000 yılı raporunda, Avrupa, Avustralya ve Kuzey Amerika'da yaşayan insanların yaklaşık %50'sinin alternatif- destekleyici tedavi metodlarından birini kullandıklarını ve bu metodlar içinde en çok kullanılanın da bitkisel ilaçlar olduğunu açıklamıştır. Halk ilacı, gıda desteği, doğal ilaç olarak anılan bu ürünler adeta modern tıp ile yarışmaktadır. Sarımsak, Gingko, Meyan kökü, Yeşil Çay, Isırgan otu, Ekinezya ve hergeçen gün sayıları artan birçok bitki tansiyon, kolesterol düşürmek, antioksidan, rahatlatıcı, zayıflatıcı etkileri olduğu düşünülerek, özellikle kronik hastalıkların tedavisinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. ''Doğal olan zararsızdır'' temeline dayanan bu eğilim medya ve internetten yapılan yaygın reklamlar, kişi önerileri ve kontrolsüz satışlar ile tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Bu tür ürünlere ait bilimsel çalışmalar, standardizasyon ve kaliteleri ile ilgili bilimsel veriler eksiktir. Vücutta emilimleri, dağılım ve atılımları, dozları, diğer ilaçlarla etkileşimleri, klinik etki ve güvenilirlikleri, uzun süreli kullanımda ortaya çıkabilecek riskler ve kalite kontrol çalışmaları olmadığı için ''yan etkisiz, doğal, tehlikesiz ürünler'' yaklaşımı son derece yanlıştır. WHO 2004 yılı raporu bitkisel ilaç ticareti yapılan birçok ülkede yasal düzenlemelerin yeterli olmadığını, bu ürünlerin kalite kontrol, etkililik ve güvenilirlik çalışmalarının yapılmadığını ve bunun da halk sağlığı için büyük bir tehdit oluşturabileceğini ifade etmektedir. Bitkisel ürünler klasik ilaç kapsamında görülmedikleri için hastalar tarafından kullanımları belirtilmemekte, özellikle ameliyat öncesi dönemde herbal ürün kullanımı sorgulanması atlanmaktadır. Ameliyat öncesi herbal ürün kullanımı açısından sorgulanan 1017 hastada bu oran %32 bulunmuştur (1). Rutin anestezi muayenesinde ise bu hastaların %70'inin bu bilgiyi söylemedikleri görülmüştür. Ülkemizde 2006 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından 997 erişkin hastada yapılan bir ankette, bitkisel ürün kullanım oranı %50.9 saptanmıştır (2). En çok sarımsak, yeşil çay ve ısırgan otu kullanımı olduğu görülmüştür. Hastaların %37.5 i ayrıca reçeteli ilaç kullandıklarını , %49.1'i ise aldıkları bitkisel ürünlerin yan etkilerini bilmediklerini söylemiştir. Yine bu hastaların %97.4'ünün cerrahi girişim öncesi anestezi doktoruna kullandıkları bitkisel ürünleri söylemedikleri tesbit edilmiştir. Bitkisel ilaç kullanımı çocuk hastalarda da görülmektedir. Yine ülkemizde cerrahi geçirecek 800 çocuk üzerinde yapılan ankette herbal ilaç kullanım oranı %32 bulunmuştur (3). Sarımsak, rezene, papatya, yeşil çay, üzüm çekirdeği en sık kullanılan ürünlerdir. Bu durum anestezi uygulamalarında ve cerrahi girişimler sırasında beklenmedik yan etkilere sebep olabilir. Bitkisel ürünler tablet, toz, sıvı, granül olarak piyasada bulunmakta, en sık ise bitkisel çay olarak tüketilmektedirler. Ekinezya çayı bağışıklık sistemini güçlendirmek, mikroplara karşı savunma mekanizmasını arttırmak amacı ile kullanılmaktadır. Allerjik reaksiyon, karaciğere zararlı etki ve anestezik bazı ilaçların etki süresinde uzama görülebilir. Yeşil çay antioksidan olarak bilinmektedir. Cerrahi sonrası kanama riskini arttırır. Sinameki çayı kabızlıkta tercih edilip, aşırı kullanımda ishal ve sıvı kaybı yapar. Sarımsak kan basıncını ve kolestrol seviyesini düşürür, ancak ameliyat öncesi uygun süre de kesilmezse kanama olasılığını arttırır. Sarı kantoron doğal antidepresan olarak kullanılmaktadır, cerrahiden en az 5 gün önce kesilmelidir. Isırgan otu idrar arttırıcı, ödem çözücü olarak tüketilmektedir. Ağır kalp ve böbrek hastalarında ciddi elektrolit değişikliklerine sebep olabilir. Zencefil antienflamatuar olarak kullanılmaktadır, ancak özellikle non-steroidal antienflamatuar ilaçlarla birlikte kullanıldığında kanama riskini arttırmaktadır. Aloe vera kozmetik amaçla topikal olarak, laksatif etki için ise sistemik olarak kullanılan bir bitkidir. Uzun süreli, kullanımda elektrolit dengesizliği, kanama riski açısından cerrahi girişim tarihinden en az 1 hafta önce kullanımını durdurmak gerekmektedir. Kanama eğiliminin artışı, kalp ritm bozuklukları, kan basıncı artışı ya da aşırı düşüşü, anestezik ilaçların etki sürelerinin uzaması, kalp ve böbrek hastalarında elektrolit değişikliklerine neden olmaları, karaciğer üzerine etkilerine bağlı olarak anestezik ilaçların metabolizmalarını değiştirmeleri gibi birçok yan etki sayılabilir. Anestezi uygulamaları öncesi hastaların herbal ürün kullanımı açısından detaylı sorgulanması ve cerrahi girişim öncesi uygun sürelerde kullanımların kesilmesi önerilmektedir. Amerikan Anestezistler Cemiyeti bitkisel ilaçların ameliyattan en az 2-3 hafta öncesi mutlaka kesilmesini önermektedir (4). Bu yazı HBT'nin 95. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/doganin-bize-sundugu-hediye-limon", "text": "Limonun kökeni kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı bitki bilimciler limonun Kuzey Hindistan'dan geldiğini düşünüyor. Güney Avrupa, Ortadoğu ve Doğu Asya'da yetişen limon, Amerika'ya Kristof Kolomb tarafından 1493 yılında taşınmıştır. Günümüzde limon üretiminin başını çeken bölgeler Kaliforniya, Arizona, İtalya, İspanya, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs, Lübnan, Güney Afrika ve Avustralya'dır. Her ne kadar limon yılın her döneminde mevcut olsa da dorukta olduğu mevsim yazdır. Birçok farklı şekilde tüketilebilen limon dilimlenerek yenebilir, suyu sıkılarak içilebilir veya limonata yapılabilir, yiyeceklere garnitür olarak eklenebilir, kabuğundan şekerleme yapılabilir, ya da suyu ve kabuğu yemek yaparken kullanılabilir. New York'tan lisanslı diyetisten, Beslenme ve Diyetetik Akademisi konuşmacısı Alissa Rumsey, limonun bol miktarda C vitamini, folik asit, potasyum, flavonoid ve limonin denilen bileşenleri içerdiğini belirtiyor. Limoninler, limon suyunda bulunuyor. Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri listesine göre çeyrek fincan limon suyu, günlük ihtiyacımız olan C vitamininin %31'ini, folik asit ihtiyacımızın %3'ünü ve potasyum ihtiyacımızın %2'sini karşılıyor. Ayrıca yalnızca 13 kalori. Bütün bir çiğ limon ise 22 kalori ve günlük C vitamini ihtiyacımızın %139'unu karşılıyor. Bağışıklık: Rumsey, C vitamininin bağışıklık için önemli bir rol oynadığını, aynı zamanda vücudumuzdaki serbest radikallerin etkisizleştirilmesine yardımcı olduğunu söylüyor. Oregon Devlet Üniversitesi Linus Pauling Enstitüsü'nden bilim insanlarına göre C vitamini beyaz kan hücrelerinin üretimini tetikliyor ve bağışıklık hücrelerinin bütünlüğünü koruyor. C vitamini aynı zamanda virüs önleyici madde üreten lökositlerin korunmasına da yardımcı oluyor. Kalp sağlığı: Folik asidin beyin kanamasını önlediği, aynı zamanda homosistein seviyelerini düşürerek kardiyovasküler sağlığa yardımcı olduğu düşünülüyor. The European Journal of Internal Medicine dergisinde yayınlanan 2010 tarihli bir meta-analizde, folik asit ve kalp krizini inceleyen klinik araştırma sonuçlarının kesin bir sonuç vermediği, ancak folik asit tüketiminin beyin kanaması riskinin azalmasında az da olsa fayda sağladığı belirtildi. Rumsey, C vitamininin de kardiyovasküler hastalık riskini azalttığını belirtiyor. The American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan 2015 tarihli bir araştırmada 100.000'den fazla katılımcı incelenmiş, en fazla sebze ve meyve tüketenlerin kalp hastalıklarına yakalanma riskinin %15 daha az olduğu görülmüştü. En düşük riski seviyesine sahip olanlar ise kanlarında yüksek seviyede C vitamini bulunan katılımcılardı. Bilim insanları C vitamininin kalp sağlığına faydalı olmasının, serbest radikallere karşı koruma sağlayan antioksidanlardan kaynaklandığını söylüyor. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre C vitamini aynı zamanda kötü kolesterolü düşürmeye ve atardamarları esnek tutmaya da yarıyor. Rumsey, limoninin de kolesterolü düşürdüğüne dair araştırma sonuçları bulunduğunu belirtiyor. Alternative Therapies in Health and Medicine dergisinde yayınlanan 2007 tarihli bir araştırmada yüksek kolesterolü olan kadın ve erkek katılımcılara bir ay boyunca her gün limonin ve E vitamini verilmiş, bir ayın sonunda kolesterollerinde %20-30 oranında düşüş olduğu gözlenmişti. Araştırmacılar limoninin, kolesterol seviyelerini yükselttiği bilinen apolipoprotein B seviyelerini düşürdüğünü düşünüyor. Böbrek taşı: Sarı ve yeşil limonda diğer bütün meyvelerden çok daha fazla sitrik asit bulunduğundan bu iki besin, böbrek taşı düşüren kişiler için son derece faydalı. Wisconsin Sağlık Üniversitesi'ne göre sitrik asit taş oluşumunu engelliyor ve oluşan küçük taşları da parçalıyor. İdrarınızda ne kadar citrik asit bulunursa böbrek taşı oluşumundan o kadar korunuyorsunuz. Günde yarım fincan limon suyu içmeniz durumunda farmakolojik bir tedavide alacağınız kadar citrik asit almış oluyorsunuz. Kanser: Asian Pacific Journal of Cancer Prevention dergisinde yayınlanan 2011 tarihli bir araştırmada limon özü göğüs kanseri hücrelerine uygulandığında hücrelerin öldüğü görüldü. Limon özünün uygulanışı laboratuvar ortamında yapılmış olsa da elde edilen sonuçlar limonun kansere karşı etkili olduğunu gösteriyor. Rumsey, folik asidin kanser riskinin azaltılmasında oynadığı rolü inceleyen birçok araştırma bulunduğunu belirtiyor. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan 2007 tarihli bir araştırmada folik asidin kanser riskini azalma özelliğinin, kanser DNA'sını bastıran maddelerin üretimindeki rolü ile bağlantılı olabileceği belirtildi. Ancak araştırmada, bazı durumlarda yüksek folik asit seviyesinin kanser hücrelerinin gelişimini tetiklediği de görüldü. Yazarlar, folik asidin karsinojenez evresinin başlarında ve düşük seviyede uygulandığı takdirde koruma sağlayabileceğini, ilerleyen evrelerde ve yüksek dozda verildiği takdirde ise karsinojenezin ilerlemesine sebep olabileceğini belirtiyor. Limoninlerin de kanser riskini azaltıyor olabileceği düşünülüyor. Journal of Nurtigenetics and Nutrigenomics dergisinde yayınlanan 2012 tarihli bir makalede limoninlerin göğüs kanseri konusundaki rolü incelenmiş, kemoterapiye fayda sağlıyor olabileceği görülmüştür. Hamile sağlığı: Rumsey, nöral tüp defektlerinin önlenebilmesi için folik asidin hamile kadınlarda çok önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Her ne kadar doğum öncesi vitaminlerde folik asit bulunsa da işlenmemiş gıdalar yoluyla almak vücudun folik asidi daha kolay emmesini sağlar. Limon, limon kabuğu ve kilo kaybı: Düşük kalorisi ve yiyecek ve içecekleri kolaylıkla aromalandırması sebebiyle limon, limon suyu ve kabuğu diyet yapan kişiler arasında son derece yaygın. Ayrıca limon kabuğunda birçok besin maddesi de bulunuyor. Kabuğu rendeleyerek salatalarınıza, tavuk ya da balık yemeklerinize katabilirsiniz. Limon aynı zamanda meyve- sebze pürelerine ve çorbalara da katılabilir. Ancak Rumsey, limonun detoks yapmak ya da kilo vermek için mucizevi bir besin olarak görülmesinin yanlışlığına da dikkat çekiyor. Zararları: Genel olarak bir zararı olmasa da aşırı limon tüketmeniz durumunda reflü ya da mide yanması gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Ayrıca Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri'ne göre sitrik asit diş minelerinizi aşındırabildiğinden limon suyunu pipetle içmenizde fayda var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/domuzdan-insana-organ-naklinde-bir-adim-daha", "text": "Doktorların domuz organlarını insanlara nakledilmesinin mümkün olduğunu göstermelerinden sonra, araştırmacılar ABD düzenleyicilerini klinik deneylerin bu tür prosedürleri, insanlarda kapsamlı bir şekilde test edilmesine izin vermeleri için çağrıda bulunuyorlar. Geçen haftalarda ABD Gıda ve İlaç Dairesi'ne yönelik bir danışma komitesinin iki günlük toplantısından sonra, katılımcıların çoğu ksenotransplant olarak bilinen türler arası nakillerle ilgili en acil araştırma sorularını yanıtlamaya yardımcı olmak için, insanlar üzerinde gerçekleştirilecek deneylerin gerekli olduğu fikrinde birleşti. Klinik deneylerde bedenlerinin bir domuz organını kabul etmesine yardımcı olacak en iyi bağışıklık bastırıcı ilaç kokteylinin ne olduğu ve nakledilen organın bir domuz virüsü barındırma riskinin nasıl yönetilebileceği gibi bir dizi soruya yanıt bulunması isteniyor. Araştırmacılar ayrıca hangi domuz ırkının organ nakli için en uygunu olduğunu ve diyabet gibi birlikte ortaya çıkan sağlık koşullarının nakil başarısını nasıl etkileyeceğini de görmek istiyorlar. Çok sayıda hastanın organ beklemesi nedeniyle araştırmacılar, bu tür çalışmaların büyük bir ihtiyaç olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece ABD'de 100.000'den fazla insan organ nakli için sırada. Yeterli organ bulunamadığı için de her gün insanlar ölüyor. Bu yılın başında ilk kez bir hastaya domuz kalbi nakledilmişti. Hasta ameliyatı atlattıktan sonra bedeni de genetiği değiştirilmiş organı reddetmedi. Ancak hasta iki ay sonra yaşamını yitirdi. Doktorlar incelemeler sırasında nakledilen domuz kalbinde domuz sitomegalo virüsünün izlerine rastladılar ve bu patojenin hastanın ölümüne katkıda bulunmuş olabileceğini düşünüyorlar. Araştırmacılar kalp nakli yapılan kişinin ölmesine rağmen, ameliyatın muazzam bir başarıyı temsil ettiği görüşündeler. Böylece Ksenotransplantasyon biliminin en büyük bir sorunu yanıtlanmış oldu. Sonuçta ölmekte olan bir hasta, bir domuz organıyla yaşama tutundu diyor araştırmacılar. Bununla birlikte türler arası organ naklinin standart klinik uygulama haline gelebilmesi için yanıtlanması gereken birçok soru var. FDA, danışma toplantısında, komite üyelerinden virüs taramasının nasıl iyileştirilebileceği ve domuzların viral enfeksiyonlu üreme riskinin nasıl azaltılabileceği konusunda tavsiye istedi. Ve insan denemelerinde daha rahat olabilmek için, PCMV ve diğer virüslerinin organ bağışçısı olarak yetiştirilen domuzlarda gizlenme olasılığını ortadan kaldırabilecek, doğrulanmış testlere de ihtiyaç olduğunu söyledi. United Therapeutics'in sahibi olduğu Blacksburg, Virginia'daki Revivicor gibi şirketler, ksenotransplantasyonda kullanılmak üzere domuz yetiştiriyor. Araştırmacılar insanların bağışıklık sistemlerinin hayvanlardan organ kabul etmesini sağlamaya yardımcı olabilmek adına, domuzlar için doğru genetik modifikasyon kombinasyonunu arıyorlar. FDA bu domuzların iyi bir şekilde test edilmesini istiyor. Toplantıda tartışılan konulardan biri de standart bir bağışıklık baskılayıcı ilaç paketi ve domuzlar için genetik modifikasyonlar geliştirmenin mümkün olup olmayacağıydı. Araştırmacılar herkes için çalışan tek bir paketin olmayacağını ve bunun yerine, insandan insana organ nakillerinde olduğu gibi, nakledilen organ ve alıcısının durumuna göre uyarlanması gereceğine karar verdiler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/doz-asimina-ugrayabileceginiz-5-besin", "text": "Bayram ve düğün şölenlerinde insanlar çoğu zaman şaka yollu yemeğin dozunu aştıklarından yakınırlar. Bu tür etkinliklerde aşırıya kaçarak mideye indirdiğiniz o fazladan et ya da tatlı en kötü durumda sindirim bozukluğuna yol açabilirken, kimi yiyeceklerde aşırıya kaçmak gerçekte sağlığınızı çok ciddi biçimde etkileyebilir. Aşağıda kaş yapayım derken göz çıkartabileceğiniz ve gerçekten de doz aşımına uğrayabileceğiniz yiyecekler yer alıyor. Bol miktarda vitamin, mineral ve lif içerir. Ancak çok fazla havuç yemek, havuca o parlak turuncu rengini veren ve A vitamininin öncül maddesi olan beta karoten molekülünün aşırı düzeyde alınmasına neden olabilir. Kanda aşırı miktarda beta karoten olması da deri renginde koyulaşmaya yol açabilir. Karotenemi adıyla bilinen bu durum karotenin yağda çözünen bir molekül olmasından kaynaklanır. Aşırı miktarlardaki karoten genelde derinin en dış katmanında birikerek, özellikle avuç içleri, ayak tabanları, dizler ve burun çevresindeki derinin sarı ya da turuncu bir renge dönüşmesine neden olur. Karotenemi çoğunlukla aşırı miktarda havuç püresi içeren mamalarla beslenen bebeklerde görülmekle birlikte, erişkinlerde de görülebilir. 2006 yılında Journal of Dermatology dergisinde yayımlanan bir haberde karoten içeren destek haplarını aşırı miktarda alan 66 yaşındaki bir kadının derisinin turumcumsu sarıya dönüştüğü belirtilmekteydi. A.B.D Tarım ürünleri Besin Değerleri Veritabanı'na göre, bir fincan doğranmış çiğ havuç yaklaşık 15 mg karoten içeriyor. Öyle ki, derinin sarıya çalması için aylar boyunca her gün yarım fincan doğranmış çiğ havuç yemeniz gerekiyor. Dış görünümde yarattığı çarpıcı etkinin dışında, karotenemi çoğu zaman zararsız ve geriye dönüşü olabilen bir durum. Ton balıklı suşi: Bir dakika, durun! Suşi tutkunları aşırı miktarda çiğ ton balığı tüketmekten kaçınmalılar, çünkü bu cıva alımında artışa neden olabilir. Orkinoz gibi değerli olan ve besin zincirinin en üst basamaklarında yer alan büyük balıklar yaşamları boyunca daha küçük balıklarla beslendiklerinden kaslarında metil cıva biriktirebilirler. Suşi dilimlerindeki cıva düzeylerinin belirlenmesi güçtür, çünkü cıva miktarı dilimin boyutuna ve içerdiği balığın türüne göre değişir. Bu yüzden suşi tüketimine kesin bir sınır koymak güçtür. Ne var ki, 2010 yılında Biology Letters dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, lokantalarda sunulan ton balıklı suşilerdeki cıva düzeyleri genelde marketlerde satılanlara kıyasla daha yüksek oluyor. Araştırma lokantalarda daha yaygın görülen irigöz ton ya da orkinozlu suşi örneklerindeki cıva düzeylerinin Dünya Sağlık Örgütü ve daha başka kuruluşlar tarafından belirlenen üst sınıra yakın ya da üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. Cıva çok ciddi sinirsel rahatsızlıklara yol açabildiğinden, uzmanlar gebe kadınların ve küçük çocukların aşırı miktarda ton balığı tüketmekten kaçınmalarını öneriyorlar. Kimileri sabah kahvesini içmeden kendine gelemediklerinden yakınsalar da, çok fazla kahve içmemekte yarar var. Mayo Kliniği uzmanlarına göre, günlük kafein tüketiminin 500-600 miligramı aşmaması gerekiyor. 225 gramlık tipik bir fincan orta kavrulmuş kahve yaklaşık 200 miligram, tekli espresso 75, 225 gram siyah çay 120 miligram kafein içeriyor. Günlük kafein tüketimi 600-900 miligramı aştığında, uykusuzluk, huzursuzluk, bulantı, düzensiz kalp atışı, istemsiz kas titremeleri, kaygı ve baş ağrıları gibi belirgin yan etkiler ortaya çıkabiliyor. Gerçekte, aşırı kafein tüketimi ölümcül sonuçlar da yaratabiliyor. 2010 yılında İsveçli uzmanlar tarafından Acta Anaesthesiologica Scandinavica dergisinde yayımlanan bir raporda, yaklaşık 10.000 miligram kafein tüketen 21 yaşındaki bir kadında hemen ardından ani kalp durması yaşandığı belirtiliyor. Uzmanlar birkaç kez uygulanan karıncık fibrilasyonu ile kalp yeniden çalıştırılsa da, kadının üç gün sonra sağaltıma yanıt vermediğine dikkat çekiyorlar. Bilimsel araştırmalar günde sekiz bardak su içmekle ilgili geleneksel kuralın bir söylenceden öteye gitmediğini ortaya koyuyor. Ancak aşırı su tüketimi diye bir şey var. Su zehirlenmesi kişinin aşırı miktarda su içmesi ve sonuçta bu suyun kandaki tuzu sulandırması ve bedendeki elektrolit dengesinin bozularak beyin işlevlerinde ölümcül etkiler yaratması olarak tanımlanıyor. Hiponatremi adıyla da bilinen su zehirlenmesi çoğunlukla dayanıklılık gerektiren sporlarla uğraşan kişiler için ciddi bir çekince oluşturuyor. 2005 yılında New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan bir raporda, 2002 Boston Maratonu'na katılan 488 koşucunun yüzde 13'ünde aşırı su tüketimine bağlı hiponatremiye tanık olunduğu belirtiliyor. Araştırmacılar bu çekinceyi azaltmanın basit bir yolunun, koşucuların toplam sıvı tüketim miktarını ölçüp alıştırma sırasında aşırı su içmelerini önlemek amacıyla, antrenman koşularının öncesi ve sonrasında kendilerini tartmaları olduğuna dikkat çekiyorlar. Yemeklere rendelenen azıcık muskat genellikle tat katmanın dışında herhangi bir etki yaratmıyor. Ne var ki, bu baharatın aşırı miktarlarda tüketilmesi birtakım uyuşturucuların yaratabileceği türde halüsinojenik etkileri çok daha ucuz yoldan yaratabiliyor. İstenmeyen yan etkiler genellikle ürünün tüketilmesinden üç ile sekiz saat sonra ortaya çıkıyor. Bu etkiler arasında kaygı, korku ve kötü bir şeyler yaşanacağı duygusu türünde etkiler yer alıyor. 2005 yılında Emergency Journal dergisinde yayımlanan bir raporda, kimi insanlarda ani psikoz nöbetleri, gerçeklikten kopma ve görsel sanrılar gibi durumlara da tanık olunabileceği belirtiliyor. Muskat tozu, 20-80 gram arasındaki yüksek dozlarda bile, çok ender olarak ölümcül etkiler yaratıyor. Tıp literatüründe topu topu iki ölümcül muskat olayına rastlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dso-10-buyuk-tehdidin-basinda-asiyi-red-var", "text": "Listeye göre, hava kirliliği, insani krizler ve aşı olmayı reddeden insanlar 2019'da küresel anlamda insan sağlığını tehlikeye düşerecek tehditler arasında yer alıyor. WHO, her yıl hazırladığı raporda bu tehditlere yönelik 5 yıllık plan ve çözüm önerileri sunuyor. Örgütün 2019 raporunda, bulaşıcı hastalıklar, ilaca dayanıklı virüsler ve yaygın görülen ancak önlenebilir kalp ve akciğer hastalıkları listede yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 1.6 milyardan fazla insan, kuraklık, açlık ve savaşın baş gösterdiği yerlerde yaşam mücadelesi veriyor ve bu insanlar temel gereksinimlerine bile ulaşamıyor. WHO'ya göre, 2030-2050 yılları arasında küresel ısınma nedeniyle ortaya çıkan yetersiz besin, ishal, aşırı sıcaklık ve sıtma gibi rahatsızlıklar yılda fazladan 250 bin kişinin daha ölümüne neden olabilir. Diyabet, kanser ve kalp rahatsızlıkları dünya genelinde ölüm nedenlerinin ortalama yüzde 70'ini oluşturuyor. - Aşı olmaya karşı direnç - Küresel grip salgını - Hava kirliliği ve küresel ısınma - Bulaşıcı olmayan hastalıklar - Sağlıklı ve kaliteli yaşam koşullarından mahrum kalmak - Mikroplara karşı dayanıklılık - Ebola ve diğer ölümcül bulaşıcı hastalıklar - Yetersiz temel sağlık hizmetleri - Dang - Aids"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dunya-surdurulebilir-gastronomi-gunu-dsgg-2", "text": "2016 yılında UNESCO ve FAO'nun eşgüdümünde Birleşmiş Milletler'in çeşitli kuruluşları, kimi ulusal ve uluslararası örgütler ve de demokratik kitle örgütlerinin çabasıyla sürdürülebilirliğe katkıda bulunmak ve farkındalık amacıyla 18 Haziran DSGG olarak belirlenmiş. Sürdürülebilir gastronomi hususu Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları No.2 bağlamında bir konudur. Gastronomi kimilerine göre gıda sanatı olarak tanımlanabilir. Bu terim, belirli bir yörenin gıda hazırlama/pişirme biçemi olarak da kullanılıyor. Öte yandan sıklıkla yörel/yerel gıda ve mutfak anlamında da kullanılmaktadır. Dünyanın doğal ve kültürel çeşitliliğinin bir ifade biçimi diyebiliriz gastronomiye. Gastronomide sürdürülebilirlik ise tarladan sofraya mantığıyla etkinliklerin herhangi bir aşamasında doğal kaynakların israf edilmeden kullanılması, ekodizgenin ve sağlığımızın geleceğine zarar vermeden yürütülmesidir. Gastronomide sürdürülebilirliğin somut olarak uygulanması sırasında girdilerin nereden tedarik edildiği, gıdanın nasıl yetiştirildiği, pazara nasıl sürüldüğü eşdeyişle tabaklarımıza nasıl geldiğinin göz önüne alınmasıdır. Sürdürülebilir gastronomi ele alınırken kimi diğer kavram ve yaklaşımlar da gündeme geliyor ister istemez. Bunlardan biri yavaş gıda devinimi; hani geç kapitalizmin beslenme kültürüne ait bir biçim olarak ortaya çıkan ve genelde çöp gıda tüketerek yapılan hızlı atıştırma tipi beslenme akımının zıddı. İtalya'da ortaya çıkan bu akım sonraları yavaş kent akımı ve giderek bir yaşam biçimi oldu. Geç kapitalizmin hız ve haz odaklı yaşam biçimi dayatmasına karşı! Konuyu uzatmadan LOHAS akımını da meraklılarına çıtlatıp, başka yazıya bırakalım. Bir diğeri akıllı beslenme, hani dolaylı ve dolaysız GDO'lu gıdaların tüketilmemesi, fiziksel aşırı tokluk-işlevsel açlık ikileminin aşılması, kültür emperyalizmi bağlamında beslenme kalıbındaki küreselleştirilme saldırısına karşı anti-emperyalist duruşla ulusal ve yerel mutfakların savunulması şeklindeki kültürel savaşım vb. Meraklıları dostumuz Prof.Dr. Kenan Demirkol'un akıllı beslenme videolarına ulaşabilir ve demir alabilirler. Daha da köktenciler, artık yaşamayan Prof.Dr. Ahmet Aydın'ın Taş Devri Diyeti kitabıyla da yelken açabilirler. Bir başka konu sürdürülebilir gastronomi aşamalarındaki belgelendirmeler, örneğin iyi tarım uygulamaları belgesi, ekolojik ürün sertifikası, gıda üretiminde ISO 2200 belgesi, helal gıda belgesi, adil ticaret belgesi vb. Bu belgelerin kimilerinde ciddi tartışmalar var elbet, alınma sürecinden uygulanma süreçlerine dek bir dizi tartışma! Bir de vejeteryan ve vegan beslenme yaklaşımı vardır bilindiği gibi. Bu yaklaşım ayrı bir yazı olmayı hak ediyor. 2050'de 9 milyarlık bir nüfusu doyurmak zorunda kalacak dünyamızda üretilen gıdaların üçte biri kayba uğramakta veya atık olmaktadır. Okyanusları, ormanları ve toprağı sürdürülebilir olmayan biçimde kullanıyoruz. Hem üretim hem tüketim cephesinde daha dikkatli olmalıyız. İşte bu husus Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'ndan No.12 bağlamındadır. - ilke: SürdürüIebilir tarım için kaynakların etkin kullanımı kritik öneme sahiptir. - ilke: Sürdürülebilirlik doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesi için doğrudan eylemliliği gerektirir. - ilke: Kırsal kesimdeki hanehalklarının durumlarını koruyup geliştirilmesini sağlamayan bir tarımsal yapıda eşitlik ve toplumsal iyi olma hali sürdürülemez. - ilke: İnsanların, toplulukların ve ekosistemlerin dirençliliğinin desteklenmesi sürdürülebilir tarım için kritik önemdedir - ilke: Sürdürülebilir gıda ve tarım sorumlu ve etkili bir yönetişim işleyişini gerektirir. - Unesco yedi yaratıcı alanda en iyi uygulamaları paylaşmak ve ortaklıkların gelişmesini sağlamak için 2004'de Yaratıcı Kentler Ağı'nı oluşturdu. 2020 yılında 26 kent Gastronominin Yaratıcı Kentleri olarak belirlendi. Ülkemizden Hatay da bu kentler kapsamına girdi. - Yörel restoranlarda kömür gibi karbon ayakizi bırakanlar yerine doğal gaz gibi temiz enerji kullanımını destek çalışmasını başlattı. - Gıda ve tarım konusunda yayın yapan kitle iletişim araçlarında sürdürülebilir gastronomi konusunda farkındalık yaratıcı izlenceler yapılıyor. - Tarım işiyle uğraşanları ve gıda sanayii yönetici ve profesyonellerine yönelik olarak da gıda kültürü fuarlarında sürdürülebilir gastronomi gösterileri düzenleniyor. FAO da UNESCO gibi kitle iletişim araçlarını kullanarak yeşil kültür diyetlerini teşvik edici etkinlikler yürütüyor. FAO'ya göre bu tür diyetler salt sağlıklı olmakla kalmayıp aynı zamanda sürdürülebilir. FAO diyet rehberleri hazırlayan ülkelere bu rehberleri sürdürülebilirlikle uyumlu hazırlamayı ısrarla salık veriyor. Her ay bir mahsulü Ayın Mahsulü ilan etme projesi yürüterek, özellikle yeterince ilgi gösterilmeyen mahsüllere de ışıldağını çevirerek mahsüllerin çeşitliliğine dikkat çekiyor. Böylelikle sürdürülebilir gıda üretimi ve doğal kaynak yönetimi uygulamalarını gündeme taşıyor. Bu salgının küreselleşmesi sürdürülebilir gastronomiyi daha bir ilgi alanımıza getirdi, mutfak geleneklerimizin yanısıra özellikle mevsimsel girdilerin tedariki ve üretimi, yaban yaşamının korunması açısından. Aslında çoğumuz gıdayla ve beslenmeyle ilgileniriz. Kimileri de gerçekten! Bu biraz da kültürümüze sahip çıkma bilinciyle ilgili bir şey! Kurulu düzen zihin göçü sorunu olanları hızla arttırıyor maalesef. Sezonluk ve yörel gıdaları satın almak ve yemek, üreticiler, satıcılar, yemek hizmeti veren lokantalar ve diğerlerinin oluşturduğu ekonomiye de can verecektir. - Çiftçilerinizi destekleyin. Yerel pazarlara gidin. Küçük üreticilerden veya aile işletmelerinden alarak onların geçimliğini sağlar ve güçlendirirsiniz. - Seyahatlerinizde yerel gıdaları deneyin. Daha önce görmediğiniz balıklar, duymadığınız meyveler vb. gibi şeyleri denerseniz o yerin kültürünü daha derinlemesine tanıdığınız gibi, yerel ekonomileri de desteklersiniz. - Mutfak geleneklerinin yaşamasını sağlayın. Bunlar bizim doğal olarak sürdürülebilir ve atadan kalma köklerimizdir. Bölgenize özgü yemek tariflerini kullanmayı deneyin. Örneğin, bakliyatlar hem yetiştirmesi kolay hem de ciddi biçimde besleyicidir. Elbette diyetlerinizi diğer geleneksel girdilerle de destekleyebilirsiniz, örneğin kinoa içerisinde A, B, C, D, K gibi güçlü vitaminlerin yanı sıra protein, magnezyum, demir, çinko, kalsiyum ve fosfor da barındırıyor. - Gıda artığından ve atığından kaçının. Hedef sıfır atık! Pişirirken veya yemekten sonra, her şeyin ussal biçimde kullanıldığına ve artıklarınızın da örneğin başka ekodizge unsurları için değerlendirildiğine emin olun. Porsiyonların büyüklüğü, son kullanım ve bozulma tarihleri, gıdaların tekrar kullanımı gibi şeyler doğal kaynakları korumamızı sağlar. Kilo ve şişmanlık dünyada arttıkça, sağlıklı ve sürdürülebilir diyetlerin fiziken ulaşılabilirliği ve mali olarak erişilebilirliği de artmaktadır. Hepimiz sürdürülebilir diyetlere odaklanıp başarabiliriz. Bu hem bizim hem de parçası olduğumuz ekositemin sağlığına iyi gelecektir! Priscilla Mary Işın: Avcılıktan Gurmeliğe, YKY Yay. Linda Civitello: Mutfak ve Kültür İnsanın Beslenme Tarihi, Bilim ve Sanat Yay. Atsuko Ichijo ve Ronald Ranta: Yemek ve Ulusal Kültür Gündelik Yaşamdan Küresel Siyasete, Ayrıntı Yay. Jack Goody : Yemek, Mutfak, Sınıf, Karşılaştırmalı Sosyoloji Çalışması, Pinhan Yay. Hayati Beşirli: Yemek Sosyolojisi Yiyeceklere ve Mutfağa Sosyolojik Bakış, Phoenix Yay."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dunyada-en-fazla-tuketilen-alkolsuz-icecek-kahve", "text": "Rivayet odur ki; Kaldi isimli bir keçi çobanı Etiyopya'nın geniş platolarında hayvanlarını otlatırken, keçilerin parlak kırmızı meyveleri olan bir ağaca yöneldiklerini ve bu meyvelerden yiyen hayvanların her zamankinden daha enerjik olduklarını ve gece olduğunda da uyumadıklarını fark etmiş. Bu durumu anlatmak ve fikrini sormak için yanına gittiği keşiş ise sinirlenip meyveleri ateşe atmış ve kısa bir süre sonra bütün odayı çok güzel bir koku sarmış. Dünyada en çok tüketilen alkolsüz içecek olan kahve, Rubiaceae familyasına ait Coffea cinsi küçük ağaçların tohumlarının kavrulduktan ve toz edildikten sonra çeşitli yöntemlerle demlenmesi sonucu elde ediliyor. Dünya genelinde 100'ün üzerinde farklı türü olan bu cinsin ticari olarak en çok kullanılan türleri ise Coffea arabica ve Coffea robusta. Sıra dışı lezzetini ve aromasını yapısında bulunan 800'den fazlası uçucu, toplam 1000'in üzerinde bileşiğe borçlu olan kahvenin bu son derece karmaşık kimyasal yapısı bitkinin türü ve toplandığı coğrafya kadar hasadı, kavrulması gibi işlemlerle ve içecek olarak hazırlanma yöntemi ile de doğrudan ilgili. Kahve bileşenleri arasında en popüler olanı hiç şüphesiz ki bir pürin alkaloidi olan kafein. Merkezi sinir sistemi üzerindeki uyarıcı etkisi, kan basıncını ve metabolizma hızını artırmasıyla bilinen kafeinin 240 mililitrelik standart bir fincanda ortalama miktarı 100 mg kadar. Bunun yanında güçlü antioksidan etkiye sahip fenolik bir bileşik olan klorojenik asit ve türevleri ile yine polifenolik bir bileşik grubu olan tanenler de kahvede bol miktarda bulunmakta. Çiğ kahve tohumlarında bulunan amino asit ve karbonhidratlar, kavrulma işlemi sırasında gerçekleşen Mailard reaksiyonuyla bitkinin doğal halinde bulunmayan kendine özgü lezzet ve aromaya sahip maddelere dönüşür. Bu moleküllerin yanında magnezyum ve potasyum gibi minerallerle B3 ve E vitaminleri de kahvede bulunmaktadır. Bu son derece karmaşık kimyasal içeriğiyle kahve, sayısız bilimsel araştırmanın konusu olmuştur. Kafein içeriğine bağlı olarak kahve ve kalp damar sistemi arasındaki ilişki daha çok dikkat çekmiştir. Özellikle 2000 yılından sonra yapılan çalışmalar, öngörülenin aksine, kahve tüketiminin kalp damar sağlığı üzerine olumsuz bir etkisi olmadığını işaret eder. 2014'te yayınlanmış bir meta analiz sonuçları günde 3-5 fincan kahve içilmesinin kalp damar hastalıkları riskini azalttığını, 6 fincan ve fazlasının tüketilmesi haline olumlu ya da olumsuz herhangi bir etkiye sebep olmadığını ortaya koymaktadır. Başka bir meta analize ait sonuçlar da aynı şekilde kahve tüketiminin kalp damar sağlığına olumsuz bir etkisinin olmadığını göstermektedir. Kahvenin kalp damar sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinin altında kafein ve klorojenik asit ve türevi fenolik bileşiklerin olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde son zamanlarda yapılan çalışmalar kahve tüketimi ile tip 2 diyabet hastalığı riski arasında ters orantı olduğunu da göstermektedir. Toplam 200 000'e yakın kadın ve erkek denek üzerinde yapılan çok sayıda istatistiksel çalışmayla günde en az 6 fincan kahve içen bireylerde tip 2 diyabet görülme sıklığının %35 daha az olduğu anlaşılmıştır. İlgi çekici başka bir çalışma ise kahve tüketiminin açlık kan şekerinden ziyade tokluk kan şekerinin düzenlenmesi üzerinde olumlu etkisi olabileceğini göstermiştir. Kahvenin klinik bulgularla desteklenen bir diğer olumlu etkisiyse karaciğer üzerine olandır. İki farklı, kapsamlı meta analizin ortaya koyduğu bulgular günde 2 fincandan fazla kahve tüketilmesinin karaciğer rahatsızlığı bulunan hastalarda siroz ve fibröz görülme sıklığını azalttığını, karsinoma hızını ve ölüm oranlarını düşürdüğünü göstermiştir. Bu etkilerin yanında uzun süreli epidemiyolojik çalışmalar da kahve tüketimi ile Parkinson hastalığı görülme sıklığı arasında ters orantı olduğunu göstermiştir. Ancak klinik bulguların yetersiz olması sebebiyle hastalığa karşı koruyucu etkisinden henüz kesin olarak bahsedilememektedir. Kahve ve kanser ilişkisi hakkında yapılan çok sayıda çalışmanın sonucunda da kahve tüketiminin akciğer, meme ve prostat gibi en sık görülen tipleri de dahil olmak üzere herhangi bir kanser riskini arttırmadığı anlaşılmıştır. Bunun yanında karaciğer ve rahim içi kanserlerinin görülme sıklığını ise düşürdüğü görülmüştür. Son olarak kahvelerini sade değil süt ve/ veya şeker ilave ederek içmeyi sevenleri ilgilendirecek birkaç bilgi... 2012'de yapılan bir çalışma kahveye süt eklenmesinin yukarıda bahsedilen etkili bileşik klorojenik asidin vücut tarafından emilim oranını arttırdığını göstermiştir . Sağlığa olumsuz etkileri iyi bilinen işlenmiş şeker yerine tatlandırıcı olarak bal kullanılması da doğal bir alternatif olarak tercih edilebilir. Kahveye bal eklenmesinin toplam antioksidan kapasiteyi artırdığı tarafımızca da gösterilmiştir. Planta Medica, 2017, 83: 1256-1263. Circulation, 2014, 129: 643-659. European Journal of Epidemiology, 2013, 28: 527-529. JAMA, 2005, 294: 97-104. PLoS One, 2015, 10: e0126469. Critical Reviews in Food Science and Nutrition, 2006, 46: 101-123. European Journal of Cancer Prevention, 2017, 26: 424-432. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 2012, 60: 11056-11064. Marmara Journal of Pharmacy, 2017, 21: 906-914. Bu yazı HBT'nin 141. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/dunyanin-ilham-veren-100-kadini-arasina-girdi-cok-yasa-cumhuriyet", "text": "Meme kanserinin erken teşhisi için \"elektronik sütyen icat eden Canan Dağdeviren, 2023 yılının ilham kaynağı ve etkili 100 Kadın listesine girdi. İngiliz kamu yayıncısı BBC, 2023 yılın için yayınladığı dünyanın ilham veren 100 kadını listesinde Türk bilim insanı Canan Dağdeviren de yer aldı. Çalışmalarını ABD'deki Massachusetts Institute of Technology'de sürdüren Canan Dağdeviren, kısa bir süre önce meme kanserinin ultrasonla erken teşhisi için giyilebilir \"elektronik sütyen\" icat etti. Dağdeviren, \"elektronik sütyen\" icadında, düzenli kanser taraması yaptırmasına rağmen 49 yaşında geç evre meme kanseri teşhisi konan ve 6 ay sonra hayatını kaybeden teyzesinden esinlendi. BBC, insan hakları avukatı Amal Clooney ve eski ABD first lady'si Michelle Obama'nın da bulunduğu listede, Dağdeviren hakkındaki açıklamasında \"Dağdeviren, teyzesinin başucunda, sütyen içine yerleştirilebilecek ve yüksek meme kanseri riski taşıyan bireylerin daha sık taranmasını sağlayacak bir teşhis cihazının kaba şemasını çizdi. Bu teknoloji potansiyel olarak milyonlarca hayat kurtarabilir\" ifadesinde bulundu. Listenin açıklanmasının ardından sosyal medya platformu X'te sevincini paylaşan Dağdeviren, BBC'nin 11.'sini düzenlediği dünyanın dört bir yanından seçilen 100 ilham verici ve etkili kadın listesine seçilmiş olmaktan, Cumhuriyet'in 100. yılında bu listede Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ederek 'Biz de varız' diyebilmekten dolayı çok mutluyum. Kadınlar için icat ettiğim medikal cihaz buluşum, dünya kadınlarına ve sevenlerine armağan olsun!\" ifadesinde bulundu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/duygulariniz-normal-mi", "text": "Güne çok pozitif başlıyorsunuz. Gün içinde yapacaklarınızı belirlemişsiniz ve kararlısınız. Ancak gün içinde biri size öfkeli bir söz sarf ediyor ve birden halı ayağınızın altından hızla çekilmiş ve kendinizi yerde bulmuşsunuz gibi kalakalıyorsunuz. Sabahki o güzel enerjinizin yerinde artık yeller esiyor değil mi? Peki siren sesleri, güçlü kokular, parlak ışıklar sizi rahatsız ediyor mu? Duygularınız sıklıkla değişiyor mu? Utangaç ya da hayli çekingen bir çocukluk mu geçirdiniz? Bu soruların çoğuna evet yanıtını veriyorsanız siz oldukça duygusal bir insansınız. Eğer öyleyse, 1970'lerde Kanadalı psikolog Robert Hare tarafından oluşturulan psikopati ölçeğinin içinde yer alıyorsunuz. Biliyorsunuz psikopati, psikiyatride empati ve vicdan eksikliği ile tanımlanan bir kişilik bozukluğu olarak tanımlanmakta. Aşırı duygusal ya da psikopat- dünyada çoğu insan bu iki uç etiketin dışında. Ancak psikologlar insanın duygusal aralığı değerlendirmek için birçok ölçek geliştirdiler ve hepsinde ortalama bir puan almak pek mümkün değil. Örneğin, New York'taki Stony Brook Üniversitesi'nden psikolog Elaine Aron'a göre, her beş kişiden biri \"son derece hassas\" ölçeğinde tanımlanabiliyor. Londra'da Queen Mary Üniversitesi'nden Michael Pluess daha önceki araştırmalar ışığında, binlerce genin karışık dağılımının çevreye duyarlılığımızı belirlediği; ve bunun da duygusal yapımızı belirleyen tek faktör olduğu üzerinde durulduğunu hatırlatıyor. Son on yılda ise, psikologlar çok hassas insanlarda ortak bulunan düzinelerce genetik varyant tespit etti, örneğin serotonin, dopamin ve oksitosin gibi düzenleyici anahtar hormonlar... Pluess, bu genlerin çoğunun beynin duyguların işlenmesinden sorumlu olan ve amigdala adı verilen bölgesindeki aktiviteyi arttırdığını bulan kişi. Ancak bunların hiçbiri kötü haber değil. Aşırı duyarlı insanların çevrelerindeki olumsuzluklardan etkilendikleri gerçeği işin bir yönü; Plueess'ın araştırmaları ise bu kişilerin aynı zamanda daha derin düşünen, daha yaratıcı ve olaylara daha pozitif yaklaşan kişiler olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca aşırı duyarlılık, insanları yeni koşullara uyum sağlamada daha başarılı kılıyor ki bu da evrimsel açıdan avantajlı bir özellik. Genel bir kural olarak bu tarz kişiler empati testlerinde daha yüksek başarı elde ediyorlar. Tam tersi, empati kurmakta başarısız olan kişiler ise grup çıkarlarının kişisel çıkarların önünde olması gereken durumlarda tercih edilen kişilikler oluyor. İngiltere'de Sussex Üniversitesi'nden Sarah Garfinkel Bunlar örneğin bir şirketin çıkarları için çok sayıda çalışanı kapı önüne rahatlıkla koyabilen kişiler diyor. Evrimsel süreçte farklı karakter özelliklerine sahip insanların bir arada bulunmasının sağlıklı olduğu belirtiliyor. Açık aykırı değerler olduğu sürece- soğukkanlılıkla adam öldürmeye kadar varabilen aşırı bir psikopati durumu örneğin- duygusal tepkilerimiz beyin mantık bölgesi olan prefrontal korteksti amigdalaya bağlayan devreler tarafından tutulur ve isyan çıkarmazlar. Dolayısıyla sağlıklı bir beyinde siz kendi duygusal tepkilerinizi mantıklı düşünce çerçevesinde kontrol altında tutabilirsiniz.. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/duymak-ilerleyen-yasla-beyni-daha-cok-yoruyor", "text": "İlerleyen yaşla birlikte duymak zorlaşıyor. Ve yaşa bağlı olarak zayıflayan yalnızca kulağımız değil, uzun vadeli bir araştırma sonucuna göre beynimiz de duymak için daha fazla zorlanıyor. Fakat alıştırma yaparak daha iyi duymak mümkün. Zürih Üniversitesi'nde çalışan bir grup nöropsikolog beyinde yaşlılığa bağlı işitme kaybını inceledi. Nathalie Giroud ile çalışan ekip, ilerleyen yaştaki beynin, konuşmaları ne şekilde işlediğini öğrenmek istiyordu. İşitme kaybı eskiden sadece iç kulaktaki bir zayıflamaya bağlanıyordu. Ancak bilim artık beynin de normal yaşlanma sürecinde, konuşmaları daha kötü işlediğini biliyor. Bundan yaşlı insanlarda işitme korteksinin incelmesi sorumlu. Giroud, işitme cihazı üreticisi Sonova tarafından desteklenen uzun vadeli araştırma çerçevesinde, beynin, konuşmalara tepki verirken ne derece zorlandığını ölçmüş. Araştırmaya katılan 45 yaşlı ve 15 genç gönüllü tekrarlanan aralıklarla örneğin aşa ve afa gibi heceleri en zor koşullarda birbirinden ayırt etmek zorunda oldukları bir işitme testinden geçirilmiş. Bu şekilde genç insanlarda beynin daha az zorlandığı görülmüş. Oysa işitme kaybı olmayan yaşlı insanlarda daha fazla beyin hücresi etkinleşiyordu. İşitme kaybı olan katılımcıların beynindeki zorlama ise çok belirgindi. Diğer bir sonuca göre katılımcılar üç aylık inceleme sırasında, alıştırmalar sayesinde duyma yetilerini iyileştirebilmişler. Ayrıca işitme cihazı kullanmak için de alıştırma yapmak şart. Birçok insan işitme cihazı takınca hemen daha iyi duyacağını zannediyor, oysa beynin en az 12 haftalık bir alış ma süresine ihtiyacı var. Ve yeni işitme cihazının günde en az 12 saat kullanılması gerekiyor. Genç beyin gibi yaşlanan beynin de konuşmayı daha iyi anlamayı öğrenebildiği bilgisi, bizim için çok önemli."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/duzenli-egzersizin-psikolojik-sagligimiz-uzerine-olumlu-etkileri", "text": "Egzersiz, düzenli olarak yapılan fiziksel aktiviteler olarak adlandırılır. Kısaca, tekrarlı ve düzenli bir şekilde yapılan vücut hareketleridir. Sağlığın korunması ve devamlılığında en önemli etmenlerdendir. Egzersizin kas kuvvetini, dayanıklılığını, esnekliğini artırmada, kiloyu azaltma ve korumanın yanı sıra kardiyovasküler ve tromboz riskini azaltmada, kan yağ ve glikoz düzeyini düşürmede, psikolojik durumu ve uyku kalitesini düzeltmede, kronik ağrıyı azaltmada birçok olumlu etkileri vardır. Bunu, kişinin kendisine özsaygısını yükselterek stress yönetimi üzerine de etkili olması ve anksiyete, depresyon ve zihinsel gerilimi azaltmasıyla yapar. Psikologlar, yürüyen ve koşan insanlarda, kişiler üzerinde hem depresyon hem de fiziksel faydalarını ortaya koyan birçok çalışmalar yapmışlardır. Aynı zamanda düzenli egzersizin kronik ağrı üzerinde belirgin olumlu değişiklikler yaptığını gösteren çalışmalar da vardır. Yapılan ölçümler sonucunda ise, kısa dönem egzersizlerle dahi ağrı hissini azaltan, vücut tarafından salgılanan bazı ağrı kesici maddelerin olduğunu tespit etmişlerdir. Güçlü bir bünye güçlü bir ruhsal denge getirecektir. Beden formunuzu ne kadar güçlendirirseniz, fiziksel olarak kendinizi ne kadar geliştirirseniz, bu sonuç sizin strese girmenizi engelleyecektir. Yani egzersiz yaparak sadece iyi görünmekle kalmayıp iyi düşünmeyi ve daha kapsamlı bakış açıları geliştirmeyi, sorunlara farklı yönlerden yaklaşmayı, hızlı ve doğru düşünmeyi, doğru iletişim kurmayı becerebilirsiniz. Bu da hem insan ilişkilerimizde hem de iş hayatında başarılarımızı artıracaktır. Egzersizin diğer somut etkilerinden bir tanesi de, beyin hücrelerimiz olan nöronlar üzerine etkileridir. Beynimiz vücut ağırlığımızın sadece %3'ünü oluşturmasına rağmen, pompalanan kanın %20'sini, vücut oksijeninin de %25'ini kullanır. Egzersiz sırasında pompalanan kan miktarı arttıkça, beynin kanlanması ve buna bağlı olarak oksijenizasyonu da artar. Bu sayede nöronların programlanmış ölümü azalır, hatta sayıları ve büyüklükleri artar. Bu sayede, düzenli egzersiz yaparak, aralarında Parkinson, Alzheimer da bulunan birçok nörodejeneratif hastalıkların gelişmesi engellenmiş olur. Psikolojik sağlığımızın devamlılığı için yapılacak olan egzersizin, aerobik olarak haftada 2-4 gün ve en az 20- 30 dakika süreyle, düzenli yapılması gerekmektedir. Genel olarak egzersiz, bireysel farklılıklar da göz önünde bulundurulmak kaydıyla, 8-12 hafta içerisinde etkisini gösterir. Grupla yapıldığında bir toplumsal etkinliğin olacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca egzersizin yalnızlık duygusunu azaltacağını da unutmamak gerekir. Bu yazı HBT'nin 67. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/duzensiz-kalp-atisina-cozum-cikolata", "text": "Çikolata yemenin kalp hastalıklarına yakalanma ve felç geçirme olasılığını azalttığı daha önceki araştırmalarla kanıtlanmıştı. Yeni bir araştırma, düzenli olarak çikolata tüketmenin kalpte atriyal fibrilasyon olarak bilinen bir tür ritim bozukluğunun da önüne geçebileceğine işaret ediyor. Heart dergisinde yayımlanan araştırmada, ayda en az bir kez-ya da daha sıklıkla-çikolata yiyen yetişkinlerin atriyal fibrilasyona yakalanma olasılıklarının, ayda bir kezden az çikolata yiyenlere kıyasla, yüzde 10-20 oranında daha düşük olduğu görüldü. Atriyal fibrilasyon , kalbin üst bölümündeki kulakçık adı verilen iki odacığı ile alt bölümündeki karıncık adıyla bilinen iki odacığının aynı hızla atmamasına bağlı olarak kalbin atış hızında meydana gelen düzensizlik olarak tanımlanıyor. Bu durum kişinin kalp krizi geçirme, kalp yetmezliği ve bilişsel yetersizlik gibi birtakım belirtiler sergileme olasılığını da arttırıyor. Boston'daki Beth Israel Tıp Merkezi uzmanlarından Elizabeth Mostofsky önderliğinde yürütülen araştırma, söz konusu etkinin özellikle de haftada iki ile altı kez arasında 30 gram çikolata (70 gramlık kare paketin yaklaşık yarısı) yiyen kadın ve erkeklerde çok daha güçlü bir biçimde yaşandığını ortaya koyuyor. ABD'de atriyal fibrilasyon tanısı konanların sayısı 2,7 ile 6,1 milyon arasında değişirken, Türkiye'de AF tanısı konanların sayısı yaklaşık 600 bini buluyor. Öyle ki, bu sorunun önüne geçilmesine olanak tanıyacak etkili yöntemlerin bulunması son derece önemli. Önceki iki araştırma da çikolata tüketimi ile atriyal fibrilasyon arasındaki bağlantı ve atriyal fibrilasyona yakalanma olasılığı konularına odaklanmakla birlikte, her ikisinden de elde edilen sonuçlar tanık olunan herhangi bir bağlantının tümden rastlantısal olabileceğine işaret etmekteydi. Gelgelelim, denekleri yalnızca kadınlar ya da erkeklerden oluşan önceki araştırmaların tersine, bu son araştırmada her iki cinsten deneklere yer verildi. Ayrıca bu çalışmaya, öncekilerden farklı olarak, kendilerinde atriyal fibrilasyon olduğunu söyleyenler değil, kendilerine klinik AF tanısı konan yetişkinler katıldı. Araştırmacılar, yaşları 50 ile 64 arasında değişen, 55 bini aşkın yetişkinden toplanan verileri gözden geçirdiler. Bu son çalışmaya katılan deneklerin tümü henüz sürmekte olan Danimarka Beslenme Düzeni, Kanser ve Sağlık Araştırması adlı bir araştırmanın da katılımcılarıydılar. Araştırmacılar, yaklaşık 13,5 yıl süren izleme süreci boyunca, ortalamada 30 bini aşkın erişkine atriyal fibrilasyon ya da atriyal çarpıntı tanısı konduğuna tanık oldular. Bu kişilerde atriyal fibrilasyona yol açabilecek, sigara, alkol, obezlik, yüksek kan basıncı ve yüksek kolesterol düzeyleri gibi başka etmenler de göz önüne alındığında, ılımlı miktarlarda çikolata tüketen kişilerle atriyal fibrilasyona yakalanma olasılığı düşük kişiler arasında bir bağlantıya tanık olundu. Araştırma, çikolata yemekle düşük atriyal fibrilasyon olasılığı arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu kanıtlamadığı gibi, çikolatanın atriyal fibrilasyonu nasıl önleyebildiği konusuna da kesin bir açıklama getirmiyor. Ancak araştırmacılar çikolatanın içeriğindeki flavonoid adlı bileşiklerin bunda bir rolü olabileceğine inanıyorlar. Mostofsky, flavonoidlerin yangı önleyici ve antioksidan özelliklere sahip olduklarına, bu bileşiklerin kanın yapışkanlığını azaltıp bağlayıcı dokularda daha az yaralanmaya yol açarak bedendeki yangılı süreci önleyebileceklerine dikkat çekiyor. Araştırmadan elde edilen bulgular, bu bağlantıya haftada bir kez 30 gram çikolata tüketen kadınlarda çok daha güçlü bir biçimde tanık olunduğunu-bu düzeyde çikolata tüketiminin atriyal fibrilasyona yakalanma olasılığını yüzde 21 oranında azalttığını-ortaya koyuyor. Sonuçta, tüm bu bulgular ılımlı miktarlarda çikolata tüketiminin başka atıştırmalıklara kıyasla kalp sağlığı açısından çok daha yararlı bir seçim olabileceğine işaret ediyor. Ne var ki, Mostofsky insanların sağlığa daha yararlı ve koruyucu bileşiklere sahip olan kakao içeriği yüksek çikolataları tüketmeye özen göstermeleri gerektiğinin de altını çiziyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/duztabanlik", "text": "Ayak yapısı kişiden kişiye farklılık gösterir. Ayakta iki temel kavis vardır. Bunlardan biri ayağın tarak kemiklerinin ön tarafında bulunan, ayağı enine kesen kavis, diğeri ise ayağın iç bölümünde bulunan uzunlamasına kavistir. Düztabanlık, ayağın iç kavisindeki çöküklükten kaynaklanan durumdur ve en sık görülen ayak kavis anomalisidir. Yenidoğan ve çocuklardaki düztabanlık gelişimseldir. Bebek doğduğunda ayak kavisi belirgindir. Ancak bu kavis birkaç hafta içinde yağ yastıkçığı ile dolar. Bebeklik dönemindeki yağ yastıkçığı 1 yaşında kaybolur. Büyüme ile çocuğun hem ayak boyu değişir hem de kas ve bağ dokusu gelişir. Çocukluk çağındaki gelişimsel düztabanlık 6-7 yaşına kadar düzelir. Ayağın büyümesi kız çocuklarda 14, erkek çocuklarda ise 16 yaşına kadar devam eder. Ayağın doğal kavislerinin oluşumunda ayak içi kas ve bağlarının güçlenmesi çok önemlidir. Bu gelişim için de çocukların çıplak ayakla dolaşması önemlidir. Çocukluk döneminin ayakkabıları da çıplak ayak modeline göre yapılmalıdır. - 0-1 yaş arasındaki çocukların ayakkabıya ihtiyacı yoktur, bu dönemde sadece soğuktan korunmak için çorap yeterlidir. - 1-2 yaş arasındaki çocukların sert tabanlı ayakkabı giymesi, ayak ve ayak bileğinde baskı yaratarak ayak gelişimini olumsuz etkiler. Çocuğun ayağını soğuktan ve çevreden koruyacak yumuşak tabanlı ilk adım ayakkabıları kullanılmalıdır. - 2-4 yaş arasındaki çocuklar hareketlidir. Bu yaşlarda ayak kemikleri gelişir. Ayak kemiklerinin doğru gelişimi için vücut yükünün ayaklara binmesi gerekir. Ayak, ayakkabının içine topuktan oturmalı, ayakkabı kenarları sert olmamalı, parmaklar rahat hareket etmelidir, yani ayakkabı, ayağın doğal fonksiyonel hareketlerini desteklerken, doğal olmayan hareketlerden korumalıdır. Bu yaş grubunda ayakkabı tabanına kavis takviyesi gereksiz olduğu gibi, ayak gelişimini olumsuz etkileyebilir. - 4-6 yaş arasında çocuğun ayağı hızlı büyür. Ayak incelir ve uzar. Bu yaş grubu çocuk yuvaya gider, spor yapar. Bu nedenle ayakkabının tabanı esnek ve düz olmalıdır. Ayağın topuk kısmı ayakkabıya iyi oturmalı ve bileği desteklemelidir. Ayakkabı taban desteğine bu yaş grubunda da gerek yoktur. - 6 yaşından sonra ayakkabılarda orta kavis takviyesi gereklidir. Erişkinlerde düztabanlık görülme oranı %15 civarında seyreder. Genellikle kalıtımsaldır, yani aile öyküsü vardır. Obez okul çocuklarında, Afro-Amerikanlarda, ayakkabı giyen çocuklarda düztabanlık daha sık görülür. Sert ve esnek olmak üzere iki tip düztabanlık vardır. Sert düztabanlıkta ayak içi eklemlerin hareketi azalmıştır. Normalde parmak ucunda yükseldiğimizde ayak kavisi belirginleşir. Sert düztabanlığı olan kişilerde bu belirginleşme olmaz. Bu durum doğuştan kemik bozukluklarına, tendon rahatsızlıklarına veya kontrolsüz kas kasılmalarına bağlı olabilir. Bu hastaların mutlaka uzman doktor tarafından değerlendirilmesi gerekir. Esnek düztabanlık; bağlardaki esneklik, ayak içi kasların güçsüzlüğü, kemik bozuklukları veya genel güçsüzlük durumlarına göre doğal veya bir hastalığa bağlı olabilir. Üç tiptir: Tip I fonksiyonel düztabanlık, Tip II hipermobil düztabanlık ve Tip III tibialis posterior tendon disfonksiyonuna bağlı klinik düztabanlık. Tip I düztabanlık, çocukluk çağında en sık görülen tiptir. Topukta dışa dönüklük olur. Genellikle ağrısızdır. Bu tip düztabanlıkta topuğu düzeltmeye yönelik tabanlıklar faydalı olur. Tip II düztabanlık eklemlerin aşırı hareketliliğine bağlı gelişir. Ayak bağlarında gevşeklik söz konusudur. Bu gevşeklik genetik olabileceği gibi, Down sendromu, Marfan sendromu, Ehler-Danlos sendromu gibi sistemik durumlara bağlı olabilir. Hastaların ağrısı varsa görüntüleme gerekebilir. Ağrılı olgularda duruma kemik bozuklukları eşlik edebilir. Bu olgularda cerrahi tedaviler gerekebilir. Tip III düztabanlık, Tip II düztabanlıkla karışır. Tip III düztabanlık tendon fonksiyon bozukluğuna bağlı gelişir ve genellikle 20 yaşın altında az görülür. Bu durum daha çok dansçılarda, buz patencilerinde, ani hızlı yön değişimi gerektiren futbol, basketbol, tenis gibi sporları yapanlarda görülür. Bu olgularda genellikle ayağın arka iç tarafında ağrı vardır. Bu ağrı ilgili tendonun zorlanmasına bağlıdır. Önce tendon zorlanması olur, durum kronikleştikçe kısmi yırtıklar veya gerilmeye bağlı kopuklar oluşabilir. Bunun sonucunda da düztabanlık ortaya çıkar. Düztabanlığın birçok sebebi vardır. Doğal, yapısal olabileceği gibi hastalıklara bağlı da gelişebilir. Bu nedenle uzman değerlendirmesi gereklidir. Halk arasında mecazı kısmetsiz, talihsiz, kötü şans getiren anlamlarında kullanılan düztabanlığın kötü şansı sadece tabanın sahibinedir. Bu yazı HBT'nin 101. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/e-kodlu-gida-katki-maddeleri-hakkinda-dogru-bildigimiz-yanlislar", "text": "Bu durumun öncelikli nedeni: bu rakamların ne anlama geldiklerinin izah edilmesi yerine, konu hakkında bilgisi olan olmayan, sırf sansasyon yaratmak amacı ile fikir yürüten kesimlerin ciddiye alınmasıdır. E kodlu numaraların ne anlama geldiğini kısaca açıklayalım: E kodu, Avrupa Birliği'ni simgelemektedir ve ortak olarak Avrupa Birliği, Avrupa Gıda Katkıları Federasyonu ve Gıda Enzimleri Federasyonu'nun güvenlik testlerini geçmiş ve gıdada kullanımlarında bir sakınca olmayan katkı maddelerine verilen referans numarasıdır. Bu E kodu ile başlayan numarayı almış gıda katkı maddelerinin AB ülkeleri ve Isviçre'de kullanımlarında bir sakınca yoktur. Bu isimlendirmeye Codex Alimentarius Komitesi de yeşil ışık yakmıştır. Her gıda katkı maddesine adanmış bir numara vardır. Bu kuruluşların bilimsel sağlık testlerini geçen gıda katkı maddelerinin numaraları başına E kodu ilave edilmiştir. Örneğin, tüm turunçgil meyvelerinde bulunan sitrik asit'e verilen numara 330'dur. Yukarıda bahsedilen kuruluşların laboratuvarları, normal bir portakal yediğimiz zaman dahi vücudumuza giren 330 numaralı sitrik asitin, tek başına gıda maddelerine katılması halinde insan vücuduna bir zarar verip vermeyeceğini yıllarca araştırmış ve sitrik asitin tek başına, tükettiğimiz maddelere ekşi tat vermesinde bir sakınca olmayacağını bilimsel olarak ispat etmişlerdir. Ayrıca 330 rakamının başına E kodunun konabileceğine karar vermişlerdir. Bunun üzerine, eğer gıda maddesinin üretimi esnasında ekşi tat vermek için sitrik asit ilave edilmişse, gıda maddesinin ambalajı üzerinde yer alan İçindekiler listesine Asitlik Düzenleyici (E 330 veya Sitrik Asit) yazılmalıdır. Ancak halkımızın bu tepkili yaklaşımı yüzünden, yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, gıda üreticileri ambalaj üzerinde bu E kodlarını yazmayı tercih etmemektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde ise gıda katkı maddeleri sınıflandırılması GRAS Generally Recognised as Safe diye, FDA tarafından yapılmaktadır. GRAS, Generally recognized as safe = Genel olarak güvenilir-zararsız kabul edilen\" açık yazılımının kısaltılmışıdır. FDA, bazı katkı maddelerini sadece belirli amaçlar için ve belirli şartlara uyulduğunda GRAS olarak kabul etmiştir. GRAS olarak nitelenen her bir katkı maddesini diğer versiyonlarından ayıracak tüm karakteristikleri, açık bir şekilde tanımlanarak yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/egitim-seviyesi-ve-kalp-hastaliklari-riski-arasinda-iliski-var-mi", "text": "Minnesota Üniversitesi'nden halk sağlığı uzmanı Dr. Yasuhiko Kubota'nın yürüttü bir araştırmada ilk kez eğitim seviyesi ile insan sağlığı arasındaki etkileşim izlendi. Ancak elbette söz konusu araştırma, eğitimin insanlarda kalp hastalıklarına sebep olduğunu veya bu hastalıkları önlediğini kanıtlamıyor. JAMA Internal Medicine dergisinde 12 Haziran tarihinde yayımlanan araştırmada, Atherosclerosis Risk in Communities olarak da adlandırılan uzun süreli bir araştırmanın 14.000'e yakın yetişkin katılımcısına dair veriler incelendi. ARIC araştırması için 1987 ila 1989 yılları arasında 45 ila 65 yaş aralığında, kalp hastalığı görülmemiş yetişkinler bulunmuştu. ARIC araştırmacıları, katılımcıların öncelikle sağlık ölçümlerini yapmış, ardından eğitim seviyeleri, meslekleri ve gelirleri üzerine bilgi toplamıştı. Yapılan yeni araştırmada, ARIC araştırması katılımcıları üzerine 2013 yılı boyunca veri toplandı. Araştırma süresince 4.500 katılımcıda kalp hastalığı ortaya çıktığı görüldü. Genel olarak bakıldığında 85 yaşında kalp hastalığı yaşama oranı beyaz erkekler için %49, beyaz kadınlar için %34, siyahi erkekler için %52 ve siyahi kadınlar için %45'ti. Ancak verilere kişilerin eğitim seviyeleri de eklenince risk seviyelerinde değişiklikler gözlemlendi. Örneğin liseyi bitirmeyen katılımcıların kalp hastalığına yakalanma riski %55'ken üniversiteyi bitirenlerin risk oranlarının %36 olduğu görüldü. Araştırmacılar, liseyi bitiren ve bitirmeyen kadın katılımcılar arasında da büyük bir fark olduğunu belirtti. Lise diploması olan kadınların kalp hastalıkları riski %34 olarak bulunurken diploması olmayan kadınlarda bu oran %49'du. Aynı oranlar erkeklerde ise şöyleydi: Lise diploması olanlarda kalp hastalığı riski %47 iken diploması olmayanlarda bu oran %55'ti. Önceden yapılan araştırmalarda, kişilerin ebeveynlernin gelir düzeyi, meslek ve eğitim seviyesi gibi etkenlerin de kişinin kalp sağlığın etkilediği ortaya çıkmıştı. Ancak araştırmacılar, liseyi bitiren kişilerde, gelirleri, meslekleri ya da ebeveynlerinin eğitim düzeyi ne olursa olsun düşük kalp hastalığı riski görüldüğünü vurguladı. Ancak araştırmanın bazı sınırlamaları da yok değildi. Örneğin katılımcıların eğitimlerini ne zaman bitirdikleri bilinmiyordu. Ayrıca araştırmacılar, kişlerin yaşının da gördükleri eğitim üzerinde rol oynuyor olabileceğini ekledi. Örneğin yaşı en büyük olan katılımcılar ilk okula Büyük Buhran döneminde gitmişti; en genç katılımcılar ise ırk ayrımı yapılan okullarda okumuş olabilirdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/egzersiz-alkolun-zararli-etkilerini-azaltiyor", "text": "Alkol tüketimi haftalık alışkanlıklarınızın düzenli bir parçasını oluşturuyorsa, beden egzersizlerine de belli bir zaman ayırmanızda yarar var. Britanya'da yapılan yeni bir araştırma, düzenli egzersizin alkolün zararlı etkilerini dengelemeye yardımcı olabileceğine işaret ediyor. Araştırmada alkollü içki tüketen ve düzenli olarak egzersiz yapan kişilerin araştırma süresince herhangi bir nedenden ötürü yaşamlarını yitirme olasılıklarının, içki içen ama egzersiz yapmayanlara kıyasla, daha düşük olduğu görüldü. Dahası, araştırma beden alıştırmalarının içkicilerin özellikle de kanserden yaşamlarını yitirme olasılığını belirgin bir biçimde azalttığını ortaya koyuyordu. Alkolün kansere yakalanma olasılığını arttırdığı bilinen bir gerçek. Ancak British Journal of Sports Medicine dergisinde yayımlanan bu son araştırmanın verileri düzenli fiziksel etkinliğin bu riski neredeyse tümden ortadan kaldırdığına işaret ediyor. Araştırmayı yürüten Sydney Üniversitesi sağlık ve fiziksel etkinlik uzmanlarından Emmanuel Stamatakis, kanser riski söz konusu olduğunda beden alıştırmalarının alkolün etkilerini nasıl yok edebildiğinin tam olarak bilinmediğine, ancak bu ikisi arasındaki bağlantıyı açıklığa kavuşturabilecek çeşitli düzenekler olduğuna dikkat çekiyor. Söz gelimi, alkol tüketiminin yangıları tetiklediği ve bağışıklık sisteminin işlevini azalttığı ve her ikisinin de kanserle ilintili olduğu biliniyor. Öte yandan, araştırmalar fiziksel etkinliğin bunun tam tersi etkiler yarattığını- yangı olasılığını azaltıp, bağışıklık sisteminin işlevini arttırdığını ortaya koyuyor. Öyle ki, alkol tüketimi sonucunda kansere yol açabilecek düzeneklerle beden alıştırmalarının kanseri önleyici düzenekleri örtüşebilirler. Ancak araştırmacılar bu iki etkinliğin birbirlerine ters etkiler yarattıklarına, bir başka deyişle, beden alıştırmalarının yarattığı etkilerin alkolün etkilerini sıfırladığına dikkat çekiyorlar. Çalışma kapsamında İngiltere ve İskoçya'dan 36 bini aşkın kadın ve erkeğin içki içme ve bedenlerini çalıştırma alışkanlıkları araştırıldı. Araştırmaya katılanlar alkol tüketimi düzeylerine göre altı gruba ayrıldılar: Hiç içmeyenler, eskiden içenler, ara sıra içenler , alkol tüketiminde önerilen sınırları aşmayanlar (bu sınır kadınlar için haftada en çok sekiz kadeh, erkekler için en çok 12 kadeh), tehlike yaratan içkiciler (kadınlar için haftada 8-20 kadeh, erkekler için 12-28 kadeh içenler) ve ağır içkiciler (kadınlar için haftada 20 kadehin üzerinde, erkekler için 28 kadehin üzerinde içenler). Denekler belirttikleri fiziksel aktivite düzeylerine göre de sınıflara ayrıldılar: fiziksel etkinlik düzeyleri uzmanlar tarafından önerilen haftada 150 dakikanın altında olan uyuşuk grup; fiziksel etkinlik düzeyleri önerilen düzeyde olan grup; fiziksel etkinlik düzeyleri önerilenin üzerinde olan grup. Araştırmacılar uyuşuk grupta tüketilen alkol miktarı arttıkça, yaklaşık 10 yıllık çalışma süresince herhangi bir nedenden ötürü ölme olasılığının da arttığına tanık oldular. Ne var ki, egzersiz devreye girdiğinde insanların yaşamlarını yitirme olasılıklarının tüketilen alkolün miktarıyla ilintili olarak azaldığı görüldü. Araştırmacılar özellikle de kanserden ölme riskini gözden geçirdiklerinde, önerilen haftalık egzersiz miktarında fiziksel etkinliğin kansere yakalanma olasılığını tümden ortadan kaldırdığına tanık oldular. Gelgelelim, ağır içkiciler için farklı bir durum söz konusuydu. Araştırmada bu gruba girenlerde egzersizin ölüm olasılığını azaltmadığı görüldü. Dahası, egzersiz bu kişilerin kalp hastalığından ölme riski bağlamında da herhangi bir etki yaratmıyordu. Son olarak, araştırmacılar ara sıra içki içmenin yararlı denebilecek bir etki yarattığına da tanık oldular. Bu tür içicilerin, düzenli egzersiz yapmasalar bile, kalp hastalığı ya da başka herhangi bir nedene bağlı olarak yaşamlarını yitirme olasılıklarının öteki gruplara kıyasla biraz daha düşük olduğu görüldü. Gelgelelim, ara sıra bir tek atmanın kanserden ölme olasılığını azaltmadığına da tanık olundu. Çalışmanın birtakım kısıtları olduğuna dikkat çeken araştırmacılar, deneklerin içtikleri alkol miktarına bakılırken, içme alışkanlıkları dikkate alınmadığından, çok kısa sürede aşırı miktarlarda içki içenlerin gözden kaçmış olabileceğini belirtiyorlar. Bunun dışında, beslenme düzeni gibi, ölüm çekincesini etkileyebilecek başka birtakım unsurların hesaba katılmadığının da altını çiziyorlar. Bu yazı HBT'nin 59. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/egzersiz-yaslanmayi-yavaslatabiliyor", "text": "Tarih öncesinin avcı-toplayıcı toplulukları son derece faal bir yaşam sürdürüyorlar, zamanlarının ve enerjilerinin büyük bir bölümünü yiyecek bulmak için geçiriyorlardı. Bu konuda başarısız olduklarında günlerce çok az yiyecekle yetiniyor, ya da aç kalıyorlardı. Oysa günümüzde insanlar göreceli olarak daha hareketsiz bir yaşam sürdürüyor. Britanya Kalp Vakfı tarafından yapılan bir araştırma yetişkinlerin büyük bir çoğunluğunun günün 15 saatini oturarak geçirdiklerini ortaya koyuyor. Günün 8 saatinin de uykuda geçtiği düşünüldüğünde, bu durum insanların fiziksel etkinliğe ancak bir saat gibi kısacık bir zaman ayırabilecekleri anlamına geliyor. İnsanlar yaşlandıkça fiziksel etkinlik düzeyleri daha da azalıyor. Birmingham Üniversitesi Bağışıklık Hücre Biyolojisi profesörlerinden Janet M. Lord, son araştırma kapsamında bu düşük düzeyde fiziksel etkinliğin-aralarında kas, kemik ve bağışıklık sisteminin de yer aldığı- çok sayıda bedensel sistemin yaşlanmasına ne denli katkıda bulunduğunu belirlemeye çalıştı. Araştırmada erişkinlik döneminde yaşamlarının büyük bir çoğunluğunu yüksek düzeyde spor yaparak geçiren 125 erkek ve kadın bisikletçi (55-79 yaşlarında) incelendi. Bu kişiler Olimpiyatlara katılan sporcular değillerdi. Ancak erkek denekler 6,5 saatten az bir sürede 100 km, kadınlar da 5,5 saatten az bir sürede 60 km yol alabilen ciddi bisikletçilerdi. Lord'un son araştırması, bisikletçilerin kaslarının yaşlandıkça kütle ve güç yitimine uğramadıklarını ve kemiklerinde çok az bir incelme olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar bunun üzerine, egzersizden etkilenmeyen bir sistem olan bağışıklık sistemini incelemeye aldılar. Bağışıklık sistemi yaşlandıkça güçsüzleşir ve daha yaşlı erişkinleri grip ve akciğer enfeksiyonu gibi hastalıklara karşı daha duyarlı kılar. Bu kişiler aşılara da daha az tepki verdiklerinden, aşılar yaşlılarda gençler denli koruyucu bir etki yaratmaz. Araştırmacılar yaşlı bisikletçilerin bağışıklık sistemlerini düzenli egzersiz yapmayan yaşlı erişkinlerin bağışıklık sistemleriyle karşılaştırdıklarında, bisikletçilerin bağışıklık sistemlerinin gençlerinkinden pek de farklı olmadığını gördüler. Dahası, bisikletçilerin yaşlandıklarında da bağışıklık sisteminin korunmasında önemli bir rol oynayan ve genelde ergenlik döneminde küçülmeye başlayan timus adlı organ tarafından üretilen T hücrelerini bol miktarda üretmeyi sürdürdüklerine de tanık olundu. Araştırmacılar bunun nedenlerini bulmaya çalıştıklarında, timusun küçülmesini önleyen interlökin 7 adlı bir hormonun bisikletçilerde yüksek düzeylerde üretildiğine tanık oldular. İnterlökin 7 hormonu, aralarında kas hücrelerinin de yer aldığı, bedendeki çok sayıda hücre tarafından üretilir. Bu gerçekten yola çıkan araştırmacılar, söz konusu hormonun etkin kaslarda daha bol miktarda üretildiğini ve başta timus olmak üzere tüm bağışıklık sisteminin genç kalmasına olanak tanıdığını düşünüyorlar. Öyle ki, kişinin vücudunu denetlemesi ve yaşlanmanın beraberinde getirebileceği olumsuzlukların önüne geçebilmesi olası. Uzmanlar insanlara haftada en az 150 dakika aerobik egzersizler yapmalarını öneriyorlar. Bu sürenin bağışıklık sisteminin korunmasına yeterli olup olmadığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, en azından iyi bir başlangıç olacağına dikkat çekiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ekran-basinda-fazla-zaman-gecirmenin-sonu-ofis-goz-sendromu", "text": "Homeoffice, zoom konferansları ve Skype görüşmeleri tüm bunlar çalışmamızda büyük kolaylıklar getirse de olumsuz tarafları da yok değil. Saatlerce sabit bir şekilde ekrana bakmak gözlere iyi gelmiyor diyor uzmanlar. Tahriş olmuş, kuru ve kızarmış gözlerle tanımlanan ofis göz sendromu, ev ofis ortamında giderek artan bir fenomen. Ekrana yakın bir şekilde odaklanmak zorunda kalınması nedeniyle gözler fazlasıyla yorulur. Bazı insanlar baş ağrısı çeker ve net bir şekilde görmekte zorlanırlar. Ayrıca bilgisayar başında geçen uzun bir günün ardından, insanlar uzağı bulanık görebilirler. Diğer bir sorun da ekrana bakıldığında gözkapaklarının frekansı otomatik olarak düşmesidir. Bu nedenle de göz, gözyaşı sıvısıyla yeterli oranda nemlendirilmemektedir. Fakat bu olumsuz duruma bir çare var. Örneğin gözyaşı akışını uyarmak ve gözyaşı sıvısının miktarını ve kalitesini iyileştirmek için dönüşümlü olarak sol ve sağ göz kırpılır. Esneme de gözü ve nemlendirmeyi uyardığı için esneme de yardımcı olabilir diyor araştırmacılar. İş yerinde bol miktarda gün ışığı hava karardığında iyi aydınlatma kadar faydalı olur. Ayrıca ortamın düzenli olarak havalandırılması da önemli. Nitekim klima ve ısıtma sistemleri odanın havasını kurutur. Temiz hava nemi yeniden artırabilir ve bu da gözlere iyi gelir diyen araştırmacılar, pencere açma imkanı bulunmayan yerlerde, ara sıra açık havaya çıkılmasını öneriyorlar. İş yerinde ise ara sıra uzağa bakılması önerilmekte. Şöyle yirmi dakikada bir aşağı yukarı yirmi metrelik bir mesafeye bakılması işe yarayabiliyor. Göz kuruluğu ayrıca özel damlalarla da giderilebiliyor ama uzmanlar ilk önce sorunun nedeninin öğrenilmesi gerektiğini söylüyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/elektrikli-sapka-ile-kellikle-mucadele", "text": "Elektrik uygulamasına dayanan ve tüysüz farelerde tüylerin çıkmasını sağlayan yöntem, erkeklerde kelliğe çare olma yolunda. Kellikle mücadele çeşitli sprey ve losyonlar, ilaçlar ya da saç ektirme yollarıyla devam ediyor. Ancak sprey ve losyonlar herkeste etkili olmuyor, ilaçlar hormonal dengeyi bozabiliyor, saç ektirme ise ağrılı ve pahalı bir seçenek. 1990 yılında yapılan bir çalışma, saç derisinin elektrikle uyarılmasının saçları güçlendirdiğini göstermişti. Ancak, saç kaybına yönelik bu çözüm pek de pratik bir uygulama değildi, çünkü günde birkaç saat boyunca bir makineye bağlı kalmayı gerektiriyordu. Saç derisine elektrik uygulayan bir şapkayla, artık bu sorunun üstesinden gelinmiş gibi görünüyor. Wisconsin-Madison Üniversitesi'ndeki Xudong Wang ve meslektaşları, kafa derisine yapışan ve vücudun hareket etmesiyle küçük elektrik darbeleri üreten bir yama geliştirdi. 1 milimetre kalınlığındaki plastik yama, belirli materyallerin birbirine teması ve birbirinden ayrılması sonucu elektriksel olarak yüklenmesi olarak tanımlanan triboelektrik etki ile işliyor. Triboelektrik etki, bu esnek yamaların vücut hareketleriyle bükülmesiyle ortaya çıkıyor. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, bu elektrik uygulamasının sprey ve losyanlara kıyasla daha etkili olduğu görüldü. Uygulamanın, keratinosit büyüme faktörü ve vasküler endotelyal büyüme faktörü gibi saç güçlenmesini teşvik eden doğal kimyasalların salınımını uyararak etkili olduğu belirtiliyor. Wang, son birkaç yıldır kel olan babası üzerinde de yamayı test etmiş ve bir ayın sonunda elde edilen birçok yeni saç teliyle sonucun olumlu olduğu belirtiyor. Kelliğe son verme hedefiyle, triboelektrik materyallerle tüm saç derisini saran bir şapka tasarlayan Wang ve ekibi, klinik deneme için onay bekliyor. Araştırmacılar, uzun yıllar süren kellikten sonra cildin yeni saç kökleri üretme yeteneğini kaybetmesi nedeniyle, şapkanın saçlarını kaybetmekte olan veya yakın zamanda kaybeden erkeklerde işe yarayacağını ifade ediyor. Şapkanın kelliğe çözüm getireceğine inandığını belirten Wang, günde birkaç saat bu şapkayı takmanın yeterli olmasını beklediğini ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/elon-musktan-yeni-teknoloji-zihin-okumaya-dogru-mu", "text": "Elon Musk'ın sahibi olduğu Neuralink şirketi, nöronların faaliyetlerini tespit edip iletebilecek ultra ince bir beyin implantı tasarladığını ve gereken cerrahi operasyon için de bir robot geliştirdiğini duyurdu. Açıklamaya göre, aynı anda 1500 nörondan veri toplayabilen implant, bu verileri kablosuz olarak bilgisayara aktarabiliyor. Şirket, robotun şimdiye dek 19 hayvana bu implantı taktığını ve %87 oranında başarı elde edildiğini açıkladı. Söz konusu teknoloji fareler üzerinde denendi ancak açıklama sırasında muhtemelen dili sürçen Elon Musk, Bir maymun bilgisayarı beyniyle kontrol edebildi dedi. Neuralink, sistemin devasa miktarda bilgiyi okuyabileceğini ve iletebileceğini iddia ediyor. Elon Musk, \"yapay zekanın öne geçtiği bir dünyada insanların rekabet edebilmesi yardımcı olmak\" amacıyla 2017 yılında Neuralink'i kurdu. O zamandan beri şirkete 100 milyon dolar yatırım yaptı. Neuralink, 2020 yılının ikinci çeyreğinde FDA onayını alarak gönüllüler üzerinde testlere başlamayı planlıyor. Gönüllülerin kafataslarında açılacak 8 mm'lik dört deliğe yerleştirilecek olan implantlar verileri toplayacak, kulak arkasındaki başka bir implant da bu verileri bir bilgisayara gönderecek. Planlanan bu takvim son derece iddialı ve işlerin bu kadar hızlı yürümemesi oldukça muhtemel. Açıklama sırasında Elon Musk daha çok yapay zeka ile insan zekası birleştirmekten bahsederken Neuralink'in baş beyin cerrahı Matthew McDougall, sistemin sadece tedavisi olmayan ağır hastalıklardan muzdarip kişiler için tasarlandığını ve omurilik zedelenmesi nedeniyle felç olan insanları hedef alacağını söyledi. Neuralink, resmi onay alabilmek için bu teknolojinin hastalara tam olarak nasıl bir fayda sağlayacığı sorusunu cevaplaması gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/emziren-anneye-beslenme-onerileri", "text": "Anne sütü, bebeğin yaşamın ilk altı ayı boyunca ihtiyaç duyduğu her şeyi doğru oranlarda içerir. Bileşimi, özellikle yaşamın ilk ayı boyunca bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre değişir. Kolostrum ideal ilk süt olup, yenidoğanın olgunlaşmamış sindirim sisteminin gelişmesine yardımcı olur. İlk birkaç gün sonra bebek büyüdükçe anne daha fazla süt üretmeye başlar. Bebeğin büyüme gelişmesini sağlamanın yanı sıra hastalık riskini azaltması da anne sütünün avantajlarından biridir. Emzirme döneminde annelerin ilk aklına gelen beslenmelerini değiştirmek olur; fakat emziklilik döneminde beslenme farklılık gerektiren bir durum olmamak ile birlikte, sağlıklı beslenmenin yeterli olduğu bir süreçtir. Anne sütünün güzelliklerinden biri de bebeğinizin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir; ancak aldığınız kalori çok düşük ve bazı besin ögelerini diyetinizin dışında tutuyorsanız bu sütünüzün kalitesini etkileyebilir. Emzirme döneminde yeterli enerji alabilmek için biraz daha fazla - günde 400 ila 500 kalori beslenmenize eklenmesi gerekir. Süt üretiminizi arttırmak için sağlıklı seçimler yapmaya odaklanılmalıdır. Yağsız et, yumurta, süt, kurubaklagiller ve az miktarda deniz mahsulleri gibi kaliteli protein açısından zengin besinler tercih edilmelidir. Günde 5 porsiyon kadar meyve ve sebze tüketilmelidir. Bolca sebze meyve tüketmek doğumdan sonra yaşanabilen bağırsak problemleri ve kabızlık problemleri için de iyi gelecektir. Pestisit kalıntılarına maruz kalmayı azaltmak için meyve ve sebzelerin iyice yıkanması gerekir. Havuç, emziren anneler için harika olan beta-karoten kaynağıdır. Koyu yeşil yapraklı sebzeler de süt yapımını arttırır. Beslenmenizde roka, maydanoz, semizotu, ıspanak ve pazı gibi besinlere mutlaka yer vermelisiniz. Öğle veya akşam yemeğinizin yanında havuç ve bol yeşillik içeren bir salata tüketmeye özen gösterin. Emzirirken, çeşitli besinler ile beslenerek anne sütünün lezzetini değiştirirsiniz. Bu, bebeğinizi farklı tatlara maruz bırakıp ve bebeğinizin katı gıdaları daha kolay bir şekilde kabul etmesine yardımcı olabilir. Emziren anne için sıvı tüketimi çok önemlidir. Günde en az 8-10 bardak su içmek tavsiye edilir. Özellikle emzirmeye başladığınızda yanınıza büyük bir şişe su almaya özen gösterilmelidir. Suya ek olarak şekersiz komposto, ayran, çorba, süt ile sıvı desteği sağlayabilir, süt miktarınızın artmasını kolaylaştırabilirsiniz. Bununla birlikte, meyve suları ve şekerli içeceklere karşı dikkatli olunmalıdır. Çok fazla şeker kilo alımına sebep olabilir. Süt üretimini başlatan, devamını sağlayan veya artıran bitkilere 'Galaktogog' denir. En yaygın kullanılan galaktogoglar; rezene, anason, ısırgan otu, çemen otudur. Bu bitkilerin çaylarını paketli olarak eczanelerden veya marketlerden alabilirsiniz. Mart / Nisan ayından Eylül sonuna kadar D vitamini takviyesi almıyorsanız gün ışığından yararlanmaya özen gösterin. D vitaminin dışındaki ihtiyacınız olan diğer tüm vitamin ve mineralleri çeşitli ve dengeli bir diyetle alabilirsiniz. Hamilelik gibi emziklilik dönemde de dikkat edilmesi gereken bir konu kafein tüketimidir. Kafein; kahve, çay ve çikolata dahil olmak üzere birçok yiyecek ve içecekte doğal olarak bulunur. Ayrıca bazı alkolsüz içecekler ve enerji içeceklerine de eklenmiştir. Herkesin gaz yapar dediği şeyler sizin bebeğinize dokunmayabilir. Bunun için denemeler yapabilir, neyin size dokunduğunu siz bulabilirsiniz. Emziren anneler çok sık açlık hissi yaşar. Bunun sebebi ise vücudun anne sütü üretmeye sürekli çaba sarfetmesidir. Bunun için ara öğün yapmayı ihmal etmemeniz gerekir. Mutlaka meyve porsiyonlarınızı ve kuruyemiş tüketiminizi öğün aralarında yapmanız emzirirken hızlıca boşalan depolar için gereklidir. Bu yazı HBT'nin 111. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/en-iyisi-diyebilecegimiz-tek-bir-beslenme-duzeni-yok", "text": "Bugüne dek farklı beslenme düzenleri üzerine yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçları değerlendiren Stanford Üniversitesi Önleyici Araştırmalar Merkezi başkanı Christopher Gardner, daha esnek bir yaklaşımın çok daha yararlı olacağını belirterek, Bir kişinin tek bir beslenme düzenine takılıp kalmasına gerek yok diyor. Yale Üniversitesi'nden Dr. David Katz bu sonucun hiç de şaşırtıcı olmadığına dikkat çekerek, İşlemden geçmemiş ya da az işlemden geçmiş, çoğunluğunu bitkilerin oluşturduğu doğal besinlerin insan sağlığına iyi geldiği gerçeği asla değişmez. Ne var ki, insanlar bu gerçeği kabul etmeye pek yanaşmıyorlar diyor. Katz'a göre sorun, bir bakıma, bu halk arasında yaşanan kafa karışıklığından kaynaklanıyor. Sağlıklı yaşamın kapılarını açan anahtarlar olarak insanlara sürekli yeni beslenme düzenleri ve süper besinler öneriliyor ve tüketiciler bu konuda ortaya atılan yığınla bilgi ve seçenek karşısında bunalıyorlar. Besin endüstrisinin sürekli olarak piyasaya sürdüğü yeni ürünler ve bu ürünlerin sağlıklı beslenmeye katkıları konusundaki aslı astarı olmayan tanıtımlar da bu karmaşayı iyiden iyiye körüklüyor. Gelgelelim, salt insanların ilgisini çekecek yeni bir buluşu hedefleyen bilim insanlarının ve onları destekleyen haber kaynaklarının da bunda ciddi bir payı var. Katz, böylesi bir ortamda insanların beslenme konusunda pek bir şey bilmedikleri gibi bir izlenime kapıldıklarına, karbonhidratların sağlığa zararlı olduğu yönünde bir haberin yayımlanmasından iki gün sonra tam tersini savunan bir haber yayımlandığında, Onlar birbirleriyle çekişe dursunlar diyerek soluğu Burger King'de aldıklarına dikkat çekiyor. Kaliforniyalı beslenme uzmanı Andrea Giancoli ile Katz, bazı sağlık sorunlarına çözüm getirebilecek beslenme biçimlerini tasarlayabileceğimize inanıyor. Böylece bu yaklaşımın insanların etkisiz ya da sürdürülmesi olanaksız diyetleri uygulamaktan vazgeçmelerine yardımcı olabileceğini düşünüyor. Ancak, genel olarak bakıldığında, sağlıklı beslenme düzenlerinin büyük ölçüde birbirlerini andırdıkları görülüyor. Gerek düşük-yağlı beslenme ile düşük karbonhidratlı beslenme düzenlerinin, gerekse Akdeniz ile vejetaryen beslenme düzenlerinin kıyaslandığı araştırmalar, bu diyetlerin belirgin biçimde örtüştüklerine de işaret ediyor. Düşük-yağlı beslenme ile düşük-karbonhidratlı beslenme düzenlerinin karşılaştırıldığı bir araştırmada, bir grup denek karbonhidrat tüketimini ciddi biçimde azaltırken, öteki grup yağ tüketiminde ciddi bir kesintiye gitti. Bunun dışında, her iki grup genelde aynı önerilere uydu. Deneklerin tümüne şeker katkılı ürünleri, işlenmiş unları ve trans yağları kısıtlamaları, daha çok sebze ve besin değeri yüksek yiyecekler yemeleri önerildi. Ayrıca, deneklerin tümüne oturarak yemeleri ve evde pişirilen yemeklerle beslenmeleri gibi, benzer öğütlerde bulunuldu. Gardner, sonuçta deneklerin kilo vermelerinde görünürde bu ortak önerilerin etkili olduğunu, yağlarla karbonhidratlar arasında bir seçime gidilmesinin pek bir etki yaratmadığını belirtiyor. Akdeniz beslenme düzeni ile vejetaryen beslenmenin karşılaştırıldığı ikinci araştırma da benzer bir sonuç ortaya çıktı. Bu iki beslenme düzeni arasında birtakım farklılıklar olmasına karşın, her iki grubun da çoğunlukla meyve ve sebzelerle, tam tahıllarla, baklagiller ve sert kabuklu yemişlerle beslendikleri ve kalp hastalıkları riskinde belirgin bir düşüş sağladıkları görüldü. İnsanların sağlıklı yaşam ve sağlıklı beslenme konusundaki en iyi çözümün peşinden koşmaları işleri yok yere daha da karıştırabiliyor. Katz, Onlarca yıl boşuna çabalayıp durduk ve gerçekte bildiğimiz bir şeyi hiçe sayarak başarısız olduk. Bu gerçekliğin bile bile yıllar yılı rafa kaldırılmış olması içler acısı bir durum diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/en-saglikli-atistirmalik-findik", "text": "İçerdiği yüksek yağ içeriği ve yüksek kalorisi nedeniyle fazla tüketilmesi önerilmeyen fındık, tavsiye edilen oranlarda yenildiğinde sağlık için çok yararlı bir besin maddesidir. Tokluk duygusu yaratan protein, fiber, doymamış yağ ve çok sayıda önemli vitamin ve mineral içeriği sayesinde kalp hastalıkları, diyabet gibi hastalıkları önler, zihinsel kapasiteyi artırır, hatta kilo vermenize yardımcı olur. Fındık farklı şekillerde tüketilir; çiğ, kavrulmuş, ezme şeklinde yenilir, çeşitli yemeklerin içine lezzet vermesi için katılır. Fındıklı çikolata ve kakaolu fındık ezmesi dünya genelinde en favori yiyeceklerin başında gelir. Kalp sağlığı: Ağaçta yetişen diğer yemişler gibi fındığın da kalp hastalıklarını önlemede önemli bir yeri vardır. Zengin bir lif kaynağı olmasının yanı sıra yüksek miktarda mono doymamış yağlı asit de içerir; bu da LDL kolesterolü düşürür, HDL kolesterolü ise yükseltir. Fındıkta aynı zamanda önemli oranda magnezyum da bulunur. Magnezyum, kalsiyum ve potasyum dengesinin sağlanmasına yardımcı olurken, tansiyonun dengelenmesinde de önemli rol oynar. Diyabet kontrolü: Diyabetik beslenme düzeninde trans yağlar ya da doymuş yağlar yerine mono doymamış yağların tercih edilmesi önerilir. Fındıkta bu yağlardan önemli oranda bulunur. Tavsiye edilen miktarda tükettiğiniz takdirde hem bu iyi yağları almış olursunuz, hem de kilo almazsınız. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan 2015 tarihli bir araştırmada, günlük beslenme düzenlerine ağaç yemişleri katan diyabet hastaları incelenmiş ve bu kişilerin kolesterol seviyelerinde düşüş gözlemlenmişti. Asıl şaşırtıcı olan ise, diyabet hastalarının kan yağlarını, normal insanlara göre daha çok düşürmesiydi. Yüksek kolesterolü olan diyabet hastalarının günlük beslenme düzenlerine fındık ve diğer ağaç yemişlerini katması hararetle öneriliyor. Glikoz intoleransına etkisi olduğu kanıtlanmış fındığın içerisinde bulunan yüksek oranda manganez de diyabete karşı savaşan etkili bir bileşen. Fındıkta yoğun şekilde bulunan magnezyumun da diyabet riskini azalttığı biliniyor. Güçlü bir antioksidan olan E vitamini deposu: Fındıkta yüksek oranda bulunan E vitamini iltihabı azaltarak yaşlanmaya ve hastalıklara karşı koruma sağlar. Kanser hastalığının tedavisinde de E vitamini etkili bir bileşendir. Yapılan araştırmalara göre E vitamini prostat, meme, kolon ve akciğer kanseri riskini azaltırken aynı zamanda mutasyon ve tümöre karşı da koruma sağlar. E vitamininin aynı zamanda çoklu ilaç direncinde ve kanser tedavilerinde de katkı sağladığı biliniyor. Bir porsiyon fındık neredeyse bir gün için gereken tüm manganez miktarını karşılar. Manganez, kendisi bir antioksidan olmasa da antioksidan olan enzimlerin salgılanmasını tetikler. Aynı zamanda en yüksek proantosiyanidin oranı fındıkta bulunur. Bu bilinen en etkili antioksidandır. Proantosiyanidin, kırmızı şarap ya da bitter çikolata gibi yiyeceklere buruk tadını veren bir tür polifenoldür. E vitamini, nem ve esnekliği artırarak cilt ve saç sağlığına da yarar sağlar. E vitamininin antioksidan özellikleri ultraviyole ışınların ya da sigara dumanının verebileceği hasarı önlerken cilt kanseri ya da erken yaşlanma gibi sonuçlara yol açan durumları da engeller. Aynı zamanda E vitamininin yara, sivilce ve kırışıklık tedavisinde faydalı olduğu, deri hücrelerinin yenilenmesinde de yardımcı olduğu biliniyor. Bilişsel fonksiyonlar: Fındık, beyin ve bilişsel fonksiyonları geliştiren ve ileri yaşlarda ortaya çıkan dejeneratif hastalıkları önleyen elementlerle yüklüdür. İçerdiği E vitamini, manganez, tiyamin, folik asit ve yağlı asitlere bağlı olarak beyninize doping etkisi yapar. Yüksek oranda E vitamini, yaşlılarda bilişsel gerilemeyi azalttığı gibi Alzheimer, demans ve Parkinson gibi hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde de önemli rol oynar. Manganezin de bilişsel fonksiyona bağlı beyin aktivitesi için önemli olduğu biliniyor. Obeziteyle mücadele: Araştırmalar, manganezin de obezite görülen ya da aşırı kilolu bireylerdekilo kaybına yardımcı olduğunu gösteriyor. Bunun sebebi sindirim enzimlerini harekete geçirmesi olabilir. Fındığın protein, lif ve yüksek yağ yapısı daha yoğun bir tokluk hissi yarattığından aşırı yemeyi önler. Daha önce de bahsettiğimiz gibi fındık önemli bir iyi yağ kaynağıdır ve obeziteyle savaşan besinler kategorisine de girer."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/endulusun-unutulmaz-cerrahi-ebul-kasim-el-zehravi", "text": "1163 tarihli Konsil'de alınan karardan sonra, papalık tıpla ilgili bütün okulları kapattırmıştı. Ortaçağ Avrupası'nda hekimlik yasaklanırken, Avrupa'nın İslam dünyası aynı çağda dev adımlar atıyor, büyük doktorlar yetiştiriyordu. Bu hekimlerden biri, Ebu'l-Kasım el-Zehravi idi. O dönemde ilim ve kültür seviyesi en yüksek olan Kurtuba Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Zehravi, Müslüman cerrahların babası olarak kabul edilir. Endülüs Emevi halifelerinden III. Abdurrahman ile, ondan sonra yerine geçen İkinci Hakem devrinde saray hekimi olarak da çalıştı. Zehravi her ne kadar tıbbın çeşitli dallarıyla ilgilenmişse de daha çok cerrahi sahasında başarılı ve meşhurdur. Tam adı, Ebu'l Kasım Halef İbn el-Abbas el-Zehravi olup, Batı'da Abulcasis olarak bilinir. 936 da Kurtuba'nın yakınlarındaki Zehra'da doğdu. İslam çağının en tanınmış cerrahlarından biri oldu. Zengin, anlamlı ve özgün katkılar verdiği, dolu dolu uzun bir tıbbi kariyerden sonra, 1013 te öldü. Tıp bilimini farklı yönlerini kapsayan 30 bölümden oluşan El Tasrif isimli, ünlü kitabı vardı. Dağlama, mesaneden taş atılması, hayvanların incelenmesi, ebelik, kan durdurucu maddeler ve göz, kulak ve boğaz cerrahisi dahil onun tarafından gerçekleştirilen operasyonları esas alarak cerrahi tedavilerin çeşitli yönlerini tanımlayan, cerrahi üzerine üç ciltten oluşmaktadır. Bir tıp ansiklopedisi niteliği taşıyan kitabı, her biri çeşitli alt bölümlerden oluşan otuz kısımdan meydana gelmiştir. İlk makalede genel tıp bilgileri ve esasları, ikinci makalede baştan ayaklara kadar 325 hastalık, bunların belirtileri ve tedavileri, üçüncü makaleden yirmi beşinci makaleye kadar basit ve mürekkep ilaçlar ve hazırlanması, yirmi altıncı makalede her hastalığa uygun gelen besin maddeleri, yirmi yedinci makalede bitkisel ve hayvansal gıdaların ve basit ilaçların özellikleri, yirmi sekizinci makalede madensel, bitkisel ve hayvansal ilaç tabletlerinin yapımı, yirmi dokuzuncu makalede ilaç adları, aynı özelliğe sahip muadilleri, kullanım süreleri, ağırlık ve hacim ölçüleri, otuzuncu makalede cerrahi konusu işlenmiştir. Zehravi'nin 1000 yılında tamamladığı Kitab üt-Tasrif, geniş ölçüde, daha önce ortaya konan Yunan ve İslam tıp kaynaklarına dayanmakla birlikte bilgin-yazarın yaklaşık elli yıllık kişisel deneyimlerinin sonuçlarını vermesi bakımından önem taşımakta, özellikle cerrahi operasyonlara dair açıklamaları ve içerdiği alet resimleriyle öne çıkmaktadır. Kitab üt-Tasrif, İslam dünyasından çok Batı'da etkili olmuş, birçok Batılı hekim bu eserden alıntı yapmıştır. Eserin özellikle cerrahiye dair otuzuncu bölümü Latince'ye çevrildikten sonra yazma nüshaları İspanya, İtalya ve Fransa'da yayılmıştır. Bundan başka, cerrahideki ilk, özgün ve önemli buluşları sebebiyle de iyi tanınmaktadır. Ölü ceninin atılması ve ampütasyon dahil, birkaç hassas operasyonu mükemmelleştirmiştir. El-Tasrif, ilk olarak Orta Çağda Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye tercüme edilmiştir. Bu, Avrupa'daki birkaç editör tarafından takip edilmiştir. Kitap, kullanımdaki ya da onun tarafından geliştirilmiş, cerrahi aletlerin çok sayıda diyagramlarını ve resimlerini içermekteydi ve birkaç yüzyıl kadar Avrupa ülkelerindeki tıp müfredatlarının bir parçasını oluşturmuştur. Müslümanların cerrahiden çekindikleri görüşünün aksine, El-Zehravi'nin El Tasrif'i bu uygulamalı bilim dalı için muazzam bir koleksiyon tedarik etmiştir. Endülüslü cerrah Ebu'l-Kasım (öl. 1013), bir ailede birçok vakada gözlediği hemofili hastalığıyla ilgili yaptığı açıklamalarla tıp bilimini zenginleştirdi. Ebu'l-Kasım, Percival Pott (1713-1789)'tan 700 yıl önce arterit ve omurga tüberkülozu hastalıklarını araştırdı. Omurga tüberkülozuna daha sonra, İngiliz Percival Pott'a atıfla \"Pott hastalığı\" ya da \"Pott Musibeti\" adı verilecektir. Ebu'l-Kasım, cerrahide, yaraların dağlanması, mesanedeki taşların parçalanması, insanlar ve hayvanlar üzerinde anatomik incelemeler gibi, pek çok yenilik yapmakla kalmadı, Yunanlıların geri bir düzeyde bıraktıkları kadın hastalıkları alanında yeni yöntemler ve araçlar da geliştirdi. Doğuma yardımcı olan yeni müdahale yöntemleri buldu; el veya diz vakalarında bebeğin ayaktan ya da ters gelmesi ya da ilk kez kendisinin müdahalede bulunduğu, yüzüyle gelmesi vakalarında da yeni yöntemler geliştirdi. Bebeğin ters gelmesi durumunda müdahale etmek gerektiğini ilk söyleyen odur. Oysa Soranus ve ondan öncekiler bundan kesinlikle kaçınmışlardı. Bebeğin ters gelmesi şimdi Stuttgartlı jinekolog Walcher (1856-1935)'e atıfla \"Walcher Durumu\" diye adlandırılmakta ve doğum müdahale ile gerçekleştirilmektedir. Döl yolundaki taşın cerrahi müdahaleyle alınmasını da Ebu'l-Kasım öğretti. Döl yolunun yapay olarak genişletilmesini sağlayan ve böylece doğumu büyük ölçüde kolaylaştıran aletler icat etti. Ağız ve çenedeki çarpıklıkları tedavi etmeyi öğretti. Poliplerin çıkarılmasında çengel uyguladı ve bir hizmetkarına başarılı bir nefes borusu ameliyatı yaptı. Büyük Fransız cerrahı Ambroise Pare'ye muazzam ününü sağlayan, 1552 yılında ilk kez onun tarafından yapıldığı sanılan büyük damarların bağlanmasını, aslında bu dahi Fransız'dan tam altı yüzyıl önce Arap Ebu'l-Kasım bulmuş ve böylece ampütasyonları da önemli ölçüde geliştirmişti. Açık kırıklarda yaranın bakımı için, yumuşak maddelerle doldurmaya özen gösterdiği alçı sargısını kesip bir pencere açma yöntemini de ilk kez Ebu'l-Kasım uyguladı. Batılı cerrahların, göz ve diş hekimlerinin boş ellerine, çok önemli ve çok gerekli araçları veren de yine odur. O, yetişmekte olan cerrahlara, farklı dikiş tarzlarını, karın yaralarında sekiz dikişi, iki iğne ve bir iplikle yapılan dikişi, ayrıca kedi bağırsaklarıyla yapılan dikişi, bağırsak yaralarında katgüt dikişi yapmayı öğretti. Bütün yaraların dikilmesi sırasında, özellikle göbeğin altındaki bölgedeki cerrahi müdahalelerde, öncelikle kalçaların ve ayakların yukarıda tutulmasını önerdi. Batı, bu Müslüman bilgin-yazardan devralıp uyguladığı bu pozisyona, 20. yüzyılın başlarında, başarılı Alman cerrahı Friedrich Trendelenburg'un (1844-1924) adını verecektir. Bu başarılı Müslüman cerrah ise nadiren hatırlanmaktadır. - Sezgin F. İslamda Bilim ve Teknik. Cilt 4. İstanbul: İBB Kültür A.Ş. Yayınları. 2008:1-35. - Istanbouli MN. The history of Arabic medicine based on the work of Ibn Abi Usabe'ah. 1203-1270. London: Loughborough University Press. 1981, pp.85-90."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/epigenom-ve-kanser", "text": "Bizi biz yapan genetik şifremizin DNA'mızı içeren genlerde olduğunu ve bir kuşaktan diğerine aktarıldığını biliyoruz. Sağlığın idamesi veya hastalıkların oluşumuyla ilgili genetik faktörler dediğimizde; aklımıza ilk önce DNA'mız ve genlerimiz geliyor. DNA ve genlerle sahip olduğumuz şifreye genotip, bu şifrenin ifade bulmasına da fenotip diyoruz. İşte tam bu noktada ilk kez 1939 yılında Waddington tarafından tanımlanan epigenetik kavramından söz etmeliyiz. Waddington'a göre epigenetik; gelişim esnasında genotipin fenotipi nasıl oluşturduğunu inceleyen bilim dalıdır. Embriyonik dönemden başlayarak bir canlının bütün yaşam döngüsü boyunca; hücresel düzeyde hangi genlerin aktif hale geçip fenotipe yansıyacağı, hangi genlerin ise inaktif, yani sessiz kalacağı, özelde o canlının, genelde canlı türlerinin idamesi ve spesifikliği için kritik derecede önemlidir. Embriyolojik dönemde aktif olan genlerin, gelişimin belli basamaklarında sessiz hale gelmesi; hücrelerin farklılaşarak o canlıya özgü hücre, doku ve organ sistemlerinin oluşturması için şarttır. Evrimsel açıdan da gelişim esnasında bazı genlerin bir türde aktifken başka bir türde sessizleştirilmesi, fenotipe yansıtılmayacak biçimde düzenlenmesi gerekir. Canlıların embriyo iken birbirlerinden ayrılamayacak kadar benzemeleri, ancak yeni doğan bir bebeğin hangi canlı türüne ait olduğunun net biçimde ayırt edilebilmesi bu sayede mümkündür. Belirli bir hücrede hangi genlerin aktif olduğunu ve dolayısıyla hangi proteinlerin sentezleneceğini kontrol etmek epigenetik düzenlemelerle mümkün olur. Epigenetik faktörler beyindeki hücrelere beyin hücreleri gibi davranmalarını, cilt hücrelerine de cilt hücreleri gibi davranmalarını söyler. Epigenetik, var olan DNA dizisinde bir değişiklik olmadan genlerin ifadesinde ortaya çıkan ve kalıtılabilme potansiyeline sahip durumların tamamını kapsar. Benzetme yapmak gerekirse DNA bir film senaryosudur. Bu filmin var olan senaryoda bir değişiklik yapılmadan farklı biçimlerde filme çekilmesi mümkündür. Aynı senaryonun farklı filmler halinde ifade bulması, yani aynı genetik koddan farklı fenotipler ortaya çıkması epigenetik düzenlemeler ile gerçekleşebilir. Epigenetik, genetik düzenlemenin çeşitliliğini belirler. Epigenetik faktörler, DNA'ya bağlanan veya \"işaret\" eden bileşiklerdir. Bu faktörler genetik materyal ile etkileşime girerler ancak altta yatan DNA dizisini değiştirmezler. Bunun yerine, kimyasal etiketler gibi davranırlar; genlerin nerede ve ne zaman \"açık\" olacağını, yani ifade bulacağını belirtirler. Bazı epigenetik faktörler doğal kaynaklardan gelirler, bazıları DNA'da kodlanmışlardır ve gen düzenlenmesinin doğal parçalarıdırlar. Epigenetik düzenek kararlı, sabit ve kocaman moleküllerden oluşan genetik materyalimizin daha esnek olmasına yardımcı olur. Epigenetik düzenleyici moleküller ve mekanizmalar, gen bölgelerinin ne kadar sıkı paketlenip ne kadar erişilebilir olduklarını belirlemekten sorumludurlar ve bu işlev küçük kimyasal gruplar tarafından gerçekleştirilen işaretlerle sağlanır. Genomdaki bu işaretler, genlerin açılıp kapanmasına neden olan özel enzimler tarafından okunur. Epigenom önemlidir, çünkü gen-çevre etkileşimlerinin birincil hedefidir. Çevresel faktörlere cevaben çok çeşitli mekanizmayla ortaya çıkan epigenetik düzenlemeleri anlamak hem sağlığı, hem de hastalıkları çözebilmek sürecindeki yolda önemli adımlardan biridir. Çoğu hastalık, bir şekilde gen fonksiyonlarındaki kayıp veya kazanımla ilişkilidir. Gen ifadesinin düzenlenmesi karmaşık bir süreçtir. Genetik mekanizmalara ek olarak, epigenetik mekanizmaları tanımlamak; genlerin düzenlenmesiyle ilgili insan hastalıklarını anlamakta, tanı koymakta ve tedavi etmekte yeni perspektifler sunmaktadır. Kanser gibi kompleks hastalıkların genetik nedenlere ek olarak güçlü bir çevre bileşenine sahip olduğu bilinmektedir. Kanser tedavisindeki önemli ilerlemelere rağmen, erken tanı koymada ve tedaviyi optimize etmede başarısızlık nedeniyle kansere bağlı ölüm oranı yaklaşık % 90'dır. Bu nedenle, kanserin erken tanısı ve hedefe yönelik doğru tedavi için etkili biyolojik belirteçlere acilen ihtiyaç vardır. Kanser gelişiminde dinamik epigenetik değişimlerin süreç boyunca saptanabilir olması, sürecin neresinde nasıl etkilerin ortaya çıktığını anlamayı mümkün kılar. Dolayısıyla epigenetik değişikliği saptamak; onu hem tanısal amaçlı bir biyobelirteç olarak kullanmak, hem de bu değişikliği hedef alıp tedaviyi yönlendirmek konusunda önemli fırsatlar sunmaktadır. Genomun epigenetik peyzajında meydana gelen değişiklikler kanser tipine göre değişir ve o kanserin imzasını taşır. Bu imzayı doğru saptamak ve doğru anlamak kanserlerin tanısı, seyri ve ilaç geliştirme için potansiyel biyolojik belirteçlerin belirlenmesinde önemli adımlar atılmasını mümkün kılmıştır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri sindirim sistemi kanserleridir. Moleküler biyoloji alanında özellikle son 10 yıldır ivmesi her geçen gün artan büyük bir teknoloji devrimi yaşanmaktadır. Günümüzde, tek bir DNA molekülünü incelemeyi sağlayan PCR yöntemleri rutin uygulamanın bir parçası olmuştur. Özellikle DNA dizileme teknolojisinde yaşanan gelişmeler ile yeni nesil dizi analizi denilen bir platformun günlük kullanıma girmesi eser miktardaki DNA moleküllerini detaylı olarak inceleme olanağı sağlamıştır. Bu sayede tümör hücrelerinden kana karışan hücre dışı DNA moleküllerini tespit ederek ilgili tümörün genetik/epigenetik yapısını incelemek mümkün olabilmiştir. Tüm bu gelişmeler kişiselleştirilmiş tıp alanında çığır açma potansiyeline sahip yeni bir uygulamanın hayal olmaktan çıkıp günlük hayatımız içerisine girmesini sağladı. Hasta kişilerden alınan kandan kanser belirteçlerinin taranmasını olanak sağlayan bu yöntem likit biyopsi olarak adlandırılmaktadır. Biyopsi, günlük hayatımızda oldukça sık karşılaştığımız bir kelimedir. Biyopsiyi kısaca vücudumuzun herhangi bir noktasında canlı dokudan alınan örnekte herhangi bir hastalığın varlığının ya da belirtilerinin aranması olarak tanımlayabiliriz. Biyopside asıl olan; şüphelenilen organ ya da dokunun çoğu zaman invazif bir yöntemle çıkarılarak bu örnek üzerinde şüphelenilen bir hastalığın belirteçlerinin aranmasıdır. Likit biyopside ise invazif bir yöntem kullanılmadan sadece az miktarda kan alınarak istenilen tüm kanser belirteçleri taranabilecektir. Ana hedef vücudun herhangi bir yerinde oluşan tümör dokusundan salınan DNA parçalarının yakalanmasıdır. Bu DNA parçaları hücre-dışı dolanan tümör DNA olarak da adlandırılmaktadır. Günümüzde bu teknoloji kanser için çeşitli laboratuvarlarda özellikle hastalığın izleminde kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde bazı epigenetik biyobelirteçler kabul görmüş olsalar da, yeni nesil dizileme teknolojilerinin geniş bir şekilde uygulanmasından sonra daha başka potansiyel epigenetik biyolojik belirteçler de bulunacaktır. Çok yakın gelecekte epigenetik imzalar yalnızca kanserin erken tanısında ve tarama programlarında kullanılmakla kalmayacak, aynı zamanda her birey için kanserin nasıl ilerleyeceğinin ve tedaviye nasıl yanıt vereceğinin öngörülmesini de sağlayacaktır. Hem biyokimyasal, hem de epigenetik belirteçler bir arada kullanıldığında, kanser tespiti de daha hassas ve özgün olacaktır. Epigenetikte, genomu dinamik değişimlerle regüle eden çok bileşenli bir orkestrasyon süreci söz konusudur. Bu süreci ne kadar iyi anlar ve özellikle insan epigenomunu çözecek yöntemleri ne kadar çok geliştirirsek, hastalıklarla başa çıkmamız da o kadar kolay olacaktır. Epigenetik modifikasyonlar somatik hücrelerde sabit hale gelip kalıtılabilirler, ancak geri dönüşlü de olabilirler ve bu nedenle ilaç hedefi olarak kullanılmaları mümkündür. Bu yaklaşım, hastalıkların önlenmesinde, tanısında ve tedavisinde büyük yol alınmasını sağlayabilir. Heyn H, Mendez-Gonzalez J, Esteller M. Epigenetic profiling joins personalized cancer medicine. Expert Rev Mol Diagn. 2013;13:473 479. Smith RA, Brooks D, Cokkinides V, Saslow D, Brawley OW. Cancer screening in the United States, 2013: a review of current American Cancer Society guidelines, current issues in cancer screening, and new guidance on cervical cancer screening and lung cancer screening. CA Cancer J Clin. 2013;63:88 105. Hanahan D, Weinberg RA. Hallmarks of cancer: the next generation. Cell. 2011;144:646 674. Dawson MA, Kouzarides T. Cancer epigenetics: from mechanism to therapy. Cell. 2012;150:12 27. Aran D, Hellman A. DNA methylation of transcriptional enhancers and cancer predisposition. Cell. 2013;154:11 13. Tolstorukov MY, Sansam CG, Lu P, et al. Swi/Snf chromatin remodeling/tumor suppressor complex establishes nucleosome occupancy at target promoters. Proc Natl Acad Sci USA. 2013;110:10165 10170. Murcia O, Juarez M, Hernandez-Illan E et al. Serrated colorectal cancer: Molecular classification, prognosis, and response to chemotherapy. Gastroenterol. 2016 Apr 7;22(13):3516-30. Bu yazı HBT'nin 56. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/epstein-barr-asisi-ilk-klinik-testler-basladi", "text": "Epstein Barr virüsüne karşı ilk aşı şu sıralar ABD'de klinik testlerden geçiyor. Aşının glandüler ateşe karşı koruma sağlamanın yanı sıra, Guillain Barre sendromu, kanser, multiple skleroz ve virüsün ciddi geç etkilerinden de koruması bekleniyor. İnsanların yaklaşık yüzde 95'i, Epstein Barr virüsünü genelde çocukluktan itibaren hiç fark etmeden taşımakta. Ancak virüs ilk kez gençlik veya genç yetişkinlik döneminde bulaştığında, glandüler ateşe yol açabiliyor. Ayrıca bu herpes virüslerine dahil olan virüsün, lenf bezi kanserine, kronik yorgunluk sendromuna, multiple skleroz ve lupus eritematozus gibi çeşitli otobağışıklık hastalıklarına da neden olabileceğinden kuşkulanılıyor. Dahası Uzun Covid için de EBV'nin etkisi tartışılıyor. Halihazırda EBV enfeksiyonuna karşı herhangi bir etkili tedavi veya aşı bulunmuyor. Ancak yeni bir gelişme umut verdi. Amerika'daki Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü'nde Jessica Durkee-Shock ile çalışan ekibin geliştirmiş olduğu EBV aşısının faz 1 klinik testleri gerçekleştiriliyor. Yeni aşıyla, henüz Epstein Barr virüsüyle temas etmemiş insanlarda enfeksiyonun önlenmesi hedefleniyor. Ancak nüfusun büyük bir kısmı bu virüsü zaten taşıdığı için, aşı virüsün bedende çoğalmasını engelleyerek, enfeksiyonun uzun vadeli etkilerinden de koruyacak. EBV enfeksiyonunu engelleyen veya zayıflatan bir aşı glandüler ateşinin ortaya çıkma sıklığını azaltabilir, kanser ve otobağışıklık hastalıklarının azalmasını sağlayabilir. EBV aşısının başlıca içeriğinden biri, virüsün bir yüzey proteini olan EBV glikopretin gp350. Bu şekerle donatılı virüs proteini, patojenin yüzeyini kaplıyor ama öte yandan da insan bedenindeki bulaşık hücreler tarafından da açığa çıkarılıyor. Araştırmalar, bu virüs proteininin başlıca özelliğinin, enfekte olan kişinin bağışıklık sistemi tarafından üretilen antikorları nötralize etmek olduğunu gösterdi. Bu virüs proteinini istikrarlı hale getirerek aşı olarak kullanabilmek için araştırmacılar, bedendeki bir protein bileşenini taşıyıcı olarak kullandılar. Aşının faz 1 çalışmasında aşının tolere edilebilirliği ve güvenilirliği inceleniyor. Bu amaçta kırk sağlıklı kişiye, her biri 50 mg'lik toplamda üç enjeksiyon yapılıyor. İkinci ve üçüncü dozlar, birinci aşılamadan 30 ve 180 gün sonra yapılıyor. Katılımcıların yarısına EBV bulaşmışken, diğer yarısı virüs taşımıyor. Katılımcılar bir buçuk ila iki buçuk yıl aralıklarla muayene edilip, aşının olası yan etkileri kontrol edilecek. Açıklamalara göre faz bir çalışması dört yıl devam edecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/eriskin-temel-yasam-desteginde-guncel-yaklasimlar", "text": "Temel Yaşam Desteği yaşamı herhangi bir şekilde kesintiye uğramış bir kişinin araç-gereç kullanılmaksızın hava yolu açıklığının sağlanması, solunum ve dolaşımının desteklenmesi eylemidir. TYD, ilk dakikalar içindeki müdahaleler zinciri ve yaşam kurtarmadır. Kalp-akciğer durmasını izleyen hızlı, etkili kalp-akciğer canlandırması, morbidite ve ölüm oranını azaltır. Miyokard infarktüsü ve inmenin erken tanınması ve duruma müdahale edilmesi de TYD'nin bir parçası sayılır. Çünkü gerek MI, gerek inmede kaybedilen her dakika kalp ve beyin dokusunun geri dönüşümsüz hasarı ile ilişkilidir. Ani Kardiyak Ölüm dünyanın bir çok yerinde önde gelen ölüm nedenidir. AKÖ'ün; etiyolojisi, koşulları ve geliştiği ortam farklılık göstermektedir. Bu sebeple tek bir yaklaşım metodundan ziyade birbirini tamamlayan eylemler bütünü olarak tasarlamak daha akılcı bir yaklaşımdır. Bu eylemler bütünü kardiyopulmoner resüsitasyon kılavuzlarında yaşam kurtarma zinciri olarak ifade edilmekte ve birer halka olarak şematize edilmektedir. Bu halkalar erken haberleşme, erken CPR, erken defibrilasyon, erken ileri yaşam desteğini içermektedir. Bu adımlar takip edilir ve etkin uygulanırsa sağkalım oranları belirgin şekilde artmaktadır. Kardiyak arrest her zaman kolaylıkla teşhis edilemez çünkü gasping ve bazı kontrolsüz motor hareketler arrestin erken döneminde sık gözlenir. Bu gözlemler aslında tam da CPR başlamanın gerekliliğini ve etkili uygulandığında başarı şansının yüksek olduğunu ifade eder. Aynı zamanda bu durum rezervlerin henüz tüketilmediğini ve etkili bir şekilde harekete geçmemiz gerektiğine işaret eder. Ancak çoğu zaman bu durum; kurtarıcıların kafa karışıklığına sebep olur. Arrest erken tanınmalı ki yaşam zinciri erken başlatılsın. Nabız kontrolünün çoğu kurtarıcı tarafından sağlıklı şekilde yapılamadığı ve arresti tanımlamada iyi bir yöntem olmadığı gösterilmiş. Agonal solunum genellikle yavaş, derin ve çoğunlukla horlama sesinin eşlik ettiği bir solunumdur. Hastaların %40'ında arrestin ilk dakikasında agonal solunum gözlenir. Burada anahtar ise yanıtsızlık ve hastanın normal solumaması dır. Öncelikle çevrenin güvenliğini sağlayın. Bilincinin yani şuurunun yerinde olup olmadığı kontrol edilmelidir. Bunu kişinin omzuna dokunarak yüksek sesle iyi misiniz? diye sorarak yapınız. Kişi cevap veriyorsa bilinci açık demektir. Bu durumda; öncelikle yardım çağrılmalı, yardımcı olabilmek için izin alın, var ise kanamaya müdahale edin, boyun ağrısı ya da boyunda yaralanma var ise boynu sabitleyin, tepeden tırnağa bir kontrol yapın. Bilinci açık bir bireyin zamanla bilinci kapanabilir sık sık bilinç kontrolünü yenilemeniz gerekmektedir. Hasta yanıtsız ise sırt üstü yatırılmalı, solunum ve dolaşım birlikte değerlendirilmeli ancak bu süre 10 saniyeyi geçmemelidir. Solunumun normal olup olmadığı tam değerlendirilemiyor ise solunumun olmadığı varsayılmalıdır. Normal olarak solumayan ve cevapsız olan hastalar yüksek olasılıkla kardiyak arresttedir. Bu durumda tek başınaysanız 112 arayıp yardım çağırın. Yakınınızda ise öncelikle otomotik eksternal defibrilatörü hastaya bağlayın ve OED hazır oluncaya kadar göğüs kompresyonu ile başlayarak CPR'a başlayın. Eğer size yardımcı olacak biri var ise onu yardım çağırmak ve OED'ü bulup getirmesi için görevlendirin. OED ulaşılabilir değilse aramayın ve CPR'a başlayın. Nabız kontrolü yapınız. Nabız erişkinlerde karotisten bakılır. Gönüllü kurtarıcılar nabız kontrolü yapmamalıdır. Sağlık çalışanları nabız kontrolü için 10 sn'den fazla zaman harcamamalıdır. Eğer kurtarıcı bu zaman içerisinde nabız alamamış ise kurtarıcı göğüs kompresyonuna başlamalıdır. İdeal olan kardiyak arrestin tanınmasında ve CPR'ın başlanmasında gecikmeyi engellemek için nabız kontrolü ile birlikte eş zamanlı olarak hastanın solunumunun ya da sadece gasping tarzında solunumun olup olmadığını kontrol etmektir. Bilinen yada şüphelenilen opioid overdosu olan, nabzı olan ancak solunumu olmayan veya gasping tarzında solunumu olan hastalarda standart temel yaşam desteği önerilerine ilaveten sağlık çalışanları intramüsküler yada intranazal naloksan uygulamalıdırlar. Temel yaşam desteği öncelikle nabız ve dolaşım belirtilerinin değerlendirilip erken kompresyonun başladığı C basamağı ile başlar. Bunu havayolu açıklığının sağlandığı A, solunumun desteklendiği B basamağı takip eder. Sağlık çalışanları tüm yetişkin hastalar için kardiyak ya da nonkardiyak nedenlere bağlı kardiyak arrestlerin tümünde göğüs kompresyonu ve solunumu sağlamalıdırlar. Tek bir sağlık çalışanı, boğulmuş bir hastaya ya da hava yolunu tıkayan yabancı cisimi olan bir hastaya yardım ederken hastanın bilinci kapanır ise acil sistemini aktive etmeden önce yaklaşık 5 siklüs (yaklaşık 2 dk) hastaya CPR uygulamalıdır. Kalp masajı yapılırken kollar dirsek ekleminden bükülmeden kompresyon yapılmalı, kompresyon derinliği 5 cm olmalı ve 6 cm'den daha derin olmamalı, 30 göğüs kompresyonu uygulanmalı ve göğüs masaj hızı 100-120/dk olmalı. Kompresyon ve dekompresyon süreleri birbirine eşit olmalıdır. Kompresyonlar arası kesinti olmamalı, zorunlu hallerde bu kesinti süresi 10 saniyeyi aşmamalı. Yetişkin kardiyak arrest olan hastalarda göğüs kompresyonlarına mümkün olduğunca ara verilmemeli. Hastaya şok verilecek ise şoktan önce ve şoktan sonra göğüs kompresyonlarına minimal aralar verilmeli. CPR esansında hastanın ileri havayolu yok ise hastaya 2 soluk verileceği zaman göğüs kompresyonuna 10 sn'den az olacak şekilde ara verilmesi uygundur. Kurtarıcıların yorulması etkili göğüs kompresyonu yapılmasını engeller. İki ya da daha fazla kurtarıcı olduğunda kurtarıcılar her 2 dakikada bir göğüs kompresyonu için değişebilir. Yetişkin kardiyak arrest vakalarında kompresyon-ventilasyon oranı 30:2 dir. Hava yolu açıklığı sağlanırken baş ve boyun travması olmayan yaralılarda sağlık çalışanları başı geriye doğru itip çeneyi öne doğru kaldırarak hava yolunu açık tutmaya çalışmalıdır. Eğer sağlık çalışanlar spinal kord yaralanmasından şüpheleniyor ise hava yolunu çene itme manevrası ile açmalıdır. CPR esnasında belirgin bir hava yolu açıklığının devam ettirilmesi ve yeterli ventilasyonun temin edilmesi gerektiğinden çene itme manevrası ile yeterli bir hava yolu açıklığı sağlanmaz ise baş geri - çene yukarı manevrası kullanılmalıdır. Havayolu açıklığı sağlandıktan sonra 2 kurtarıcı soluk verilmeli. Hastanın göğüs kafesinin, normal solunumdaki gibi yükseldiğini gözleyerek, 1 saniyelik bir sürede hastaya hava verin. Başın geriye itilmiş, çenenin öne doğru çekilmiş pozisyonunu devam ettirerek; ağzınızı kazazedenin ağzından uzaklaştırınız ve hasta soluk verirken göğüs kafesinin eski haline döndüğünü gözleyiniz. Kurtarıcılar çok sayıda soluk vermekten ve aşırı ventilasyondan kaçınmalıdır. Aşırı ventilasyon midenin aşırı şişmesine bunun sonucunda regurjitasyon ve aspirasyona neden olabilir. CPR esnasında ventilasyonun desteklenmesinin amacı yeterli oksijenasyonun devamlılığının sağlanmasıdır. Ventriküler fibrilasyon ani kardiyak arrestte ventilasyon kompresyon kadar önemli değildir. CPR başlangıcında hava yolunun açılması ve soluk verilmesi geciktirilebilir. Eğer hastaya ileri hava yolu yerleştirilmiş ise hastalara 30 kompresyon 2 soluk verme şeklindeki siklüslere devam etmeye gerek yoktur. Bu durumda hastalara sürekli kompresyon uygulanırken her 6 saniyede 1 soluk (dakika da 10 soluk verilir). Rutin CPR esnasında pozitif basınçlı ventilasyon uygulaması önerilmemektedir. Hastane dışındaki şahitli kardiyak arrest olan ya da kalp ritmi monitörize edilmiş hospitalize hastalarda VF için hızlı defibrilasyon seçilecek tedavi yöntemidir. Şahitli kardiyak arrestlerde OED hızlıca temin edildiği durumlarda mümkün olan en kısa zamanda defibrilasyon gerçekleştirilmelidir. Monitörize edilmemiş kardiyak arrestte eğer OED hızlı bir şekilde temin edilemiyorsa CPR işlemi başlatılmalı ve OED ve ekipmanları hazır olduğunda eğer endike ise defibrilasyon işlemi uygulanır. OED elde edildiğinde pedleri yerleştirilip ritim analizi yapıncaya kadar kompresyona devam edilmelidir. OED ile defibrilasyon işleminden hemen sonra nabız bakılmaksızın 2 dakika kompresyona devam edilip ritim bakılmalı. Defibrilasyondan sonra ritim kontrolü için zaman kaybedilmemelidir. Ritim organize bir ritimse nabız bakılmalı değilse kompresyon ile devam edilmelidir. Nabız bakısında palpe edilebilir bir nabız elde edildiyse kompresyona ara verilmeli solunum değerlendirilmelidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/erkeklerde-kanserin-gorulme-sikligi-neden-daha-yuksek", "text": "Erkeklerin kansere yakalanma olasılıkları daha yüksek, çünkü neredeyse tüm tümör türleri onlarda daha sık görülüyor. Bu durum Amerika'da 300.000'i aşkın katılımcıyla gerçekleştirilen uzun vadeli bir araştırmayla kanıtlandı ve nedenleri için de ilk bilgilere ulaşıldı. Buna göre erkeklerin sağlıksız yaşam biçimleri yüksek kanser riskini sadece kısmen açıklıyor. Erkeklerde yüksek kanser oranının nedeni cinsiyete dayanan farklılıklar ve bunların çoğu temel biyolojik faktörlerden kaynaklanıyor. Dünya genelinde her yıl neredeyse yirmi milyon insan kansere yakalanıyor. Ve kanser, kalp-dolaşım bozukluklarından sonra en sık görülen ikinci ölüm nedeni. Buna rağmen hücrelerin türleşme nedenleri sadece kısmen açıklanabildi. Anlaşıldığı üzere genetik faktörler ve mutasyonlar kadar çevresel etkilerin de rolü var. Ancak neden birçok kanser türünün daha çok erkeklerde görülüyor olması tartışmalı. Cinsiyetler arasında kanser görülme riskinin neden farklı olduğunu ve nedenlerini, Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü'nden Sarah Jackson ve ekibi araştırdı. Çalışma sırasında uzun vadeli bir araştırmaya katılan ve yaşları 50-71 arasında değişen 170.000 erkeğin ve 122.000 kadının verileri değerlendirildi. Araştırmacılar, her iki cinsiyette de görülen 21 kanser türünün oluşumunu, yaşam koşulları ve risk faktörlerini karşılaştırdı. Sonuçlara göre 21 tümör türünden 19'u erkeklerde daha çok görülüyor. Sadece tiroit kanseri ve safra kesesi kanseri kadınlarda daha fazla görülmekte. Diğer tüm tümör hastalıkları riski, kanser türüne bağlı olarak erkeklerde 1,3 ila 10,8 kat daha yüksek. Cinsiyet farklılıkları en fazla özofagus kanserinde görülürken, bunu her biri 3,5 kat daha fazla olmak üzere, gırtlak kanseri ve mide girişi kanseri takip ediyor. Bunun nedenini öğrenmek isteyen araştırmacılar, yaşam biçimi ve davranışları arasındaki farkın ne gibi rol oynadığını incelediler. Bunun için de belli başlı kadın ve erkek gruplarını, aynı risk faktörlerine göre karşılaştırdılar. Bunlar sigara içimi, beslenme, sağlık durumu, potansiyel çevresel etkiler ve diğer parametreler. Birçok kanser türü için gerçekten bir bağlantı söz konusu: Erkeklerdeki yüksek akciğer kanseri riskinin yüzde ellisi, sigara içen erkek sayısının daha fazla olmasıyla alakalı. Yemek borusu, karaciğer, bağırsak ve cilt kanserinde de erkeklerin sağlıksız yaşam biçimi etkili oluyor. Ancak bu faktörler bile herhangi bir kanser türündeki, cinsiyet farklılıklarının yarısından fazlasını açıklamaya yetmiyor. 'Sonuçlar kanser görülme sıklığının sadece çevresel faktörlerle açıklanamayacağını göstermiştir' diyor araştırmacılar. Bu nedenle kansere yakalanma eğiliminde, kadın ve erkekler arasında içsel biyolojik farklılıklar olmalı. Olası biyolojik faktörler arasında cinsiyet hormonlarının etkisi ve diğer bedensel uyarı maddeleri kadar bağışıklık sistemindeki cinsiyetlere özgü farklılıklar veya genler olabilir. Bununla birlikte bunların hangi faktörler olduğu belirsiz. 'Kanserde ve diğer hastalıklarda, cinsiyetlere dayalı bu farklılıkları incelemek çok zordur' diyen araştırmacılar, ayrıca cinsiyete özgü risklerin, korunmada, erken teşhiste ve tedavide de daha fazla dikkate alınmasını öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/erken-cocukluk-stresi-genlerde-kalici-etki-yaratiyor", "text": "İnsan beyninin DNA'sını en fazla hangisi etkiler? Doğa mı, yoksa çevre mi? Bu iki faktörün arasında karmaşık bir etkileşim olduğu biliniyor. Salk Enstitüsü'nden bilim insanları, Science dergisinde yayımladıkları bir makalede, dişi farenin davranış şeklinin yavrularının DNA'sını değiştirdiğine ve bu değişikliğin kalıcı olduğuna dikkat çekiyor. şimdi bilim insanları, çocukluktaki çevresel koşulların beyni etkileme olasılığını göz önünde bulundurarak, depresyon ve şizofreni gibi nöropsikiyatrik hastalıkların nedenlerini daha iyi anlamaya çalışıyor. Bugüne dek DNA'larımızın sabit olduğunu ve bizi biz yapan genlerimizin doğumdan sonra hiç değişmediğini düşünürdük diye konuşan Salk Genetik Laboratuvarı yöneticisi Rusty Gage, Oysa hücrelerimizde kendilerini kopyalayabilen ve yer değiştirebilen genlerimizin olduğunu fark ettik. Bu da bir şekilde DNA'larımızın değişebilirliğini işaret ediyor diyor. Son 10 yıldır bilim insanları memeli beynindeki hücrelerin çoğunun DNA'larını değiştirdiğini biliyoruz. Örneğin bu değişiklik sonucunda beyindeki her bir sinir hücresi komşu hücreden az da olsa farklı olabiliyor. Bu değişiklikleri bazı zıplayan genler olarak bilinen genler oluşturuyor; bunlar genomun bir noktasından diğerine hareket edebiliyor. Bu değişiklikler beyin hücreleri arasında yararlı bir çeşitlilik yaratıyor. Sonuçta bunlar beynin işlevlerini daha hassas bir şekilde yerine getirmesini sağlarken, nöropsikiyatrik oluşumlara da zemin hazırlayabiliyor. 2005 yılında Gage Laboratuvarı'nda L1 adı verilen bir gen bulundu. Bu gen kendisini kopyalayabiliyor ve genomun içinde farklı bir yere kendini kopyalayabiliyordu. Kısaca zıplayarak beyinde yeni hücreler oluşturuyordu. Erken çocukluk evresinde çevrenin rolünü daha iyi anlamak için Salk araştırmacıları dişi fareler ve yavruları arasındaki doğal davranış farklılığını gözlemlediler. Daha sonra yavruların hipokampusundaki DNA'ları incelediler. Hipokampus duygulardan, bellekten ve istem dışı fonksiyonlardan sorumludur. Ekip, annenin yavrularına nasıl davrandığı ile L1 kopya sayısı arasında bir korelasyon buldu. Annenin büyük bir özenle büyüttüğü yavruların beyinlerinde zıplayan gen, L1'in kopya sayısı daha azken, ihmalkar annenin yavrularındaki L1 kopya sayısı daha çoktu. Dolayısıyla ihmal edilen yavruların beyinlerindeki genetik çeşitlilik daha fazlaydı. Bu sonuçların rastlantısal olmadığını kanıtlamak için deneyde kontrol grubu kullanıldı. Özenli annenin yavrularını ihmalkar anne büyütürken, ihmalkar annenin yavrularına özenli anne büyüttü. Sonuçta L1 sayısı ile ilk ölçümlerden elde edilen sayının birbirine çok yakın olduğu tespit edildi. Özetle ihmalkar annenin doğurduğu fakat özenli anne tarafından büyütülen farelerde L1 sayısı daha azdı. Bilim insanları bu sonuçları şöyle yorumluyor: İhmalkar annenin yavruları daha stresli oluyor ve buna bağlı olarak genler kendilerini daha fazla sayıda kopyalayıp, daha sık yer değiştiriyor. Gage ileri araştırmalarla farelerin bilişsel testlerdeki performansını inceleyecek. Böylece erken çocukluk deneyimlerinin çocukların bilişsel fonksiyonlarını etkileyip etkilemediği ortaya çıkacak. Bu yazı HBT'nin 142. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/esenboga-havalimaninda-koronavirus-alarmi", "text": "Türk Hava Yolları'nın Tahran'dan havalanarak İstanbul'a gelmek üzere hareket eden yolcu uçağı 'koronavirüs' şüphesiyle Ankara'ya acil iniş yaptı. Esenboğa Havalimanı'nda olağanüstü hal ilan edildi. Türk Hava Yolları'nın Tahran'dan havalanarak İstanbul'a gelmek üzere hareket eden TK879 sefer sayılı yolcu uçağı ' Koronavirüs' şüphesiyle Ankara'ya acil iniş yaptı. Esenboğa Havalimanı'nda olağanüstü hal ilan edildi. Uçaktaki bir yolcuda ' Koronavirüs' belirtileri olduğu ve uçuş ekibinin acil iniş kararı aldığı öğrenildi. Uçağı karşılamak üzere çok sayıda sağlık ekibi hazır bulunduruldu. TC-LOE kuyruk tescilli A330-300 tipi uçağın 10:45 sularında Esenboğa Havalimanı'na teker koyduğu ve tüm yolcuların taramadan geçirildiği belirtildi. Yapılan tüm işlemlerin Esenboğa Havalimanı Mülki İdare Amiri koordinesinde yürütüldüğü ve 1 yolcuda virüs şüphesi olduğu ifade edildi. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan talimatla Türk şirketlerinin yalnızca İran'dan sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının taşınmasına izin verilmişti. Bu talimat doğrultusunda Covid-19 şüphesiyle karantinaya alınan yolcunun Türk kimlikli olma olasılığının yüksek olduğu belirtildi. Bilindiği üzere, 23 Şubattan itibaren, komşumuz İran'la kara, demir ve havayolu geçişleri durdurulmuştur. Kara sınırlarımız karşılıklı olarak kapalıdır ancak havayoluyla ülkemizden İran'a dönmek isteyen İran vatandaşları için dönüşler devam etmektedir. İran'dan ülkemize dönmek isteyen Türk vatandaşları için ise özel bir sefer düzenlenmiştir. İran'dan bu seferle ülkemize gelen Türk vatandaşları 14 gün süreyle gözlem altında tutulacaktır. Bu çerçevede THY'ye ait TK879 sefer sayılı Tahran uçağının Ankara'ya inişi planlanmıştır. Uçakta bulunan 132 Türk yolcu ve mürettebat ilk kontrolleri ve karantina süreçleri için daha önce boşaltılmış ve karantina hastanesi olarak hazırlanmış olan Dr. Zekai Tahir Burak Hastanesine nakledilecektir. Yolcuların detaylı sağlık kontrolleri yapıldıktan sonra numuneleri alınarak Ulusal Viroloji Laboratuvarımızda tahlilleri tamamlanacaktır. Türkiye'nin sınır komşusu İran'da ise ölü sayısı 15'e yükseldi. Bu sırada İran Sağlık Bakanı Yardımcısının da koronavirüse yakalandığı açıklandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/esneme-egzersizleri-ne-ise-yariyor", "text": "Esneme alıştırmaları sporcuların olsa olsa birkaç dakikasını alabilir, ama bu tür alıştırmalar sporcular için gerçekten de yararlı mı? Bu konuda genel kanı, iyi bir esneme alıştırmasının zedelenmeleri önleyeceği ve zorlu bir idman sürecinin sonunda kişinin daha az ağrı çekmesine olanak tanıyacağı yönündedir. Ne var ki, 2011 yılında konuyla ilgili 12 çalışmanın gözden geçirildiği bir araştırma, ister idman öncesinde ister sonrasında yapılan esneme alıştırmalarının, sonradan ortaya çıkan kas ağrılarında belirgin bir azalma sağlamadığını ortaya koyuyor. Esneme egzersizleri görünürde sırt ya da- bedenin en güçlü kemik, eklem ve kaslarını yapısında barındıran- bacaklarda zedelenmeler yaşama olasılığını da azaltmıyor. Ancak araştırma bu tür alıştırmaların gerçekten de kaslarda, eklem bağları ve tendonlarda meydana gelebilecek zedelenmeleri kısmen azaltabileceğine de işaret ediyor. Yeni Zelanda'da bir ragbi takımının güç ve kondisyon antrenörlüğünü de yapan Waikato Üniversitesi uzmanlarından Nic Gill'e göre, bu durum özellikle de kol ve bacakların hareket alanını genişletmek amacıyla yapılan dinamik esneme egzersizleri için söz konusu. Gill, Esneme alıştırmalarında amaç bedenin hareketliliğini olabildiğince artırmak ve işlevini normal olarak sürdürmesini sağlamak olmalı diyor. Peki, ya performans söz konusu olduğunda durum nedir? Esneme egzersizleriyle boşa zaman harcandığı gerçeğinin yanı sıra, sporcuların bu tür alıştırmalardan vazgeçmelerini gerektirecek somut başka nedenler de olabileceği görüldü. Esneme egzersizlerinin etkileriyle ilgili araştırmaları gözden geçiren Avustralya Flinders Üniversitesi'nden Lynda Norton, bu tür alıştırmaların dayanıklılığı gerektiren maraton koşusu gibi etkinliklerde gerçekte performansı düşürebileceğine dikkat çekiyor. Bu olumsuz etkinin özellikle de bedenin uzun süre belli bir konumda tutulduğu durağan esneme egzersizleri için geçerli olduğuna dikkat çeken Norton, esneme egzersizlerinin kişinin enerjiyi depolama ve yeniden kullanma becerisini azalttığını, buna bağlı olarak da kişinin olabildiğince hızlı koşmasını ya da olabildiğince yüksek atlamasını önlediğini belirtiyor. Sabahları kasları katı ve gergin uyananların egzersiz öncesinde yapacakları birtakım hareketlerle kendilerini gevşetmelerini öneriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/essiz-bir-zihin-egzersizi-okuma", "text": "Sağlık açısından fiziksel egzersizin önemi anlatmakla bitirilemez. Her ne kadar hangi tür egzersizin ne şekilde ve ne sıklıkta yapılacağı konusunda özellikle internette çok çeşitli, bazen çelişkili, bazen de kafa karıştırıcı bilgiler bulunsa da, önemli olan kişinin sevdiği, düzenli yapabildiği ve adeta hayat tarzı haline getirdiği egzersizlerin yapılması. Amerikan Kalp Derneği ; haftada 5 gün 30'ar dakika (toplam 150 dakika/hafta) orta şiddette aerobik aktivite ya da 3 gün 25'er dakika (toplam 75 dakika/ hafta) ağır egzersizi yeterli buluyor. Bunlara haftada 2 gün kas kuvvetlendirme ve esneme egzersizleri de eklenirse çok daha sağlıklı bir program elde edilmiş olur. Herkese Bilim ve Teknoloji dergisinin egzersiz dizisi de bu konudaki bilimsel bakış açılarını ele almada önemli bir işleve sahipti. Ancak beden sağlığının yanı sıra zihin sağlığı için de zihinsel faaliyetler son derece önemli. Özellikle ileri yaşlara ait önemli bir toplum sağlığı problemi olan demans türü rahatsızlıkların engellenmesinde bu iki egzersiz türü büyük önem taşıyor. Demans bulgularının ortaya çıkmasını engellemede önemli yollardan biri bilişsel rezerv 'in olabildiğince fazla tutulması. Bilişsel rezerv, kişinin hayatı boyunca öğrendiği tüm bilgilerin, öğrenme kapasitesinin, problem çözme, sorunlarla başa çıkma mekanizmalarının tümünü içeren bir terim. Bu kapasite ne kadar fazla ise, beyinde, daha özgül ifade etmek gerekirse nöron adı verilen sinir hücrelerinde hasar oluşması durumunda bile kalan sağlıklı beyin dokusu ile günlük aktivitenin etkilenmeden ya da olabildiğince az kayıpla sürdürülebilmesi mümkün oluyor. Bilişsel rezervi artırmada bulmaca çözmek, şiir ezberlemek, yeni beceriler, hobiler öğrenmek, yeni bir yabancı dil öğrenmek gibi etkinlikler hayli yararlı. Ancak sadece okumak bile eşsiz bir zihinsel egzersiz. Okuma eylemi, zihnin sembolleri ses, anlam, müzik, hatta kokuya dönüştürdüğü çok aktif bir faaliyet. Okuma, ses ve görüntünün tamamen hazır olduğu ve göreceli olarak çok daha pasif bir faaliyet olan TV izleme ile karşılaştırıldığında çok daha kompleks. Okunan metin, beynin çok değişik bölgelerinde aktivasyon yaratır. Örneğin, Stefan Zweig'ın O muydu adlı eserinden ( Can Yayınları, Mayıs 2018, çeviri: Esen Tezel) sayfa 10' daki tasvirlere bakalım: Durgun siyah suda dipten yükselen sık yosunlar, suyun yüzeyine bakır taşı gibi koyu yeşil bir parlaklık veriyor, çiçek kaplı bayırları, köprüleri ve bulutları bir fotoğraf sadakatiyle yansıtan, uyku hareketsizliği içindeki dümdüz yüzeyde renkli su zambakları salınıyor, ara sıra yarısı suya batmış rengarenk otlar bürümüş, işlerin yoğun olduğu devirlerden kalma eski, kırık bir sandal kıyıda görünüyor, su bentlerinin demir çivileri çoktan paslanmış, üstü kalın bir yosun tabakası ile kaplı. Neler canlandırdınız kafanızda? Durgun sudan, rengarenk otlara, paslı çivilerden yosunlara dek objeler ve renkler. Hatta belki ortamdaki su ve yosun kokusu bile zihninizde belirmeye başladı. Diyaloglar, ruh halleri işin içine girdiğinde bu canlandırmalar kat kat artar. Pasif olan izleme etkinliğine göre çok daha yoğun bir faaliyet söz konusu zihinde. Birkaç siyah işaret koca bir evreni bile zihnimizde temsil edebilir. Okuma eylemi, tür olarak insanı diğer canlılardan ayıran ve kendisini eğitebilme anlamında çok yönlü kültürün de aktarılabilmesine olanak veren benzersiz bir faaliyet. Düzenli okuyan insanlarda farkedilebilir şekilde sözcük dağarcığı artar, yaratıcı fikirler daha kolay oluşur. Konuşma dili zenginleşir. Okunan her bir kitap yeni dünyalara açılan pencere, yeni insanlarla ve kültürlerle tanışma nedeni olur. Bu da hoşgörülü olma ile sonuçlanır. Elbette bu yararların ortaya çıkması için de fiziksel egzersizde olduğu gibi düzenlilik ve süreklilik gerekir. Çocukların okumaya teşvik edilmesi için de ilk koşul, onlara rol modelliği yapan ebeveynlerinin okuma alışkanlığına sahip olmalarıdır. Tucker AM, Stern Y. In: Nair AK, Sabbagh MN Geriatric Neurology 2014, Bu yazı HBT'nin 124. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/etten-sonra-en-zengin-protein-kaynagi-mercimek", "text": "Bilinen en eski besin kaynaklarından olan mercimeğin geçmişi 9000 yıl öncesine dayanır., Baklagiller ailesinden gelen mercimeğin Latince adı Lens culinaris'tir. Genellikle kabuk içinde iki yarım olarak bulunurlar. Mercimek, kabuklu ya da kabuksuz olarak tüketilebilir. Değirmenin icadından önce kabuklu olarak tüketiliyordu. Kabuğu, diğer tüm yiyeceklerin hepsinden fazla lif içerir. Değirmenler devreye girdikten sonra zengin lif içeriğini yitirdi. En fazla bilinen mercimek türleri siyah, kırmızı, kahverengi, sarı ve Fransız yeşil mercimeğidir. Her ülkenin kendine özgü bir mercimek cinsi vardır; ancak aşağı yukarı hepsi birbirine benzer ve yararları aynıdır. Mercimek, ucuz bir protein kaynağıdır. Aynı zamanda içerisinde izolösin ve lisin gibi önemli amino asitler de bulunur. Bunun yanı sıra mercimekte vitamin ve mineral gibi mikro-besinler de mevcuttur. Mercimek çoğunlukla Asya ülkelerinde, özellikle de Hindistan'da tüketilir. Dünya üzerinde en çok vejetaryenin yaşadığı ülke Hindistan'dır ve mercimek de protein açısından ete en iyi alternatiftir. Mercimeğin en iyi tüketilme zamanı filizlendikten sonradır çünkü o zaman metiyonin ve sistein içerirler. Bu amino asitler kas oluşumu ve vücudumuzun güçlenmesi için çok önemlidir. Metiyonin, besin yoluyla alınan önemli bir amino asittir, sistein ise gerekli olmayan sentezlenebilen bir amino asittir. Mercimek, bitkiler arasında en çok protein içeren besindir. Mercimekte bulunan %35 oranındaki protein, et, tavuk ya da balığın içerdiği protein ile kıyaslanabilir. Mercimekte, 100 gramında 15- 25 gram oranında olmak üzere karbonhidrat da bulunur. Lif içeriği de yüksek olan mercimek aynı zamanda düşük kalorili bir besindir. Mercimekteki diğer besin bileşenleri molibden, folik asit, triptofan, manganez, demir, fosfor, bakır, B1 vitamini ve potasyum olarak sıralanabilir. Mercimekte bitki kimyasalları ve fenollar da yüksek oranda bulunur. Bu iki organik kimyasalın da sağlığa faydalı olduğu bilinir, ancak niçin faydalı olduğu tam olarak bilinmez. Et ile mercimek sık sık karşılaştırılır, pek çok insana göre en iyi protein kaynağı ettir. Mercimek tüm amino asitleri içermez ama etle karşılaştırıldığında mercimeğin yağ oranının oldukça az olduğunu da unutmamak gerekir. Kas gelişimi: Organlarımız ve kaslarımız, vücudumuzu onarmak ve gelişimini sağlamak için düzenli olarak proteine ihtiyaç duyar. Mercimekte, özellikle de filizlenmiş mercimekte kas gelişimi ve vücudun düzenli olarak çalışması için gereken bütün önemli amino asitler bulunur. Diyabet kontrolü: Anderson ve Bridges tarafından yürütülen ve birçok farklı besin kategorisini inceleyen araştırmada besinlerle alınan en yüksek lif oranının baklagillerde bulunduğu görüldü. Mercimeğin yanı sıra fasulye ve bezelye de baklagiller arasında. Mercimek gibi diyet lifle dolu besinler kan şekeri seviyesinin kontrol altında tutulmasını sağlar. Diyet lif aynı zamanda besinlerin kan tarafından emilme sürecini de yavaşlatarak şeker seviyesini dengede tutar. Sindirim: Mercimekte yüksek oranda diyet lif bulunduğundan, düzenli olarak tüketildiğinde sindirime yardımcı olur. Aynı zamanda basit bağırsak hareketlerine de yardımcı olarak kabızlığı azaltır. Kalp sağlığı: Az miktarda yağ içeren mercimek, vücuda ayrıca yağ alımını gerektirmeyen, ideal bir protein kaynağı. Aynı zamanda içerdiği magnezyum sayesinde kardiyovasküler kaslardaki stresin azalmasına ve tansiyonun düşmesine de yardımcı oluyor. Kanser: Illinois Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda mercimek, buğday, yer fıstığı, bezelye ve soya fasulyesi gibi besinlerden gelen farklı bir tür bitki proteini olan lektinin kanser hücreleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu görüldü. Araştırmada bu lektinlerin hücre zehirlenmesine ve ölümüne sebep olduğu, yani kanser gelişimini kontrol etme potansiyeline sahip olduğu gözlemlendi. Folik asit: Mercimek folik asit gibi zengin bir B vitamin kompleksi kaynağıdır. Hamile kadınların folik asit tüketimi doğumda oluşabilecek sorunların önlenmesine yardımcı olur. Mercimekte bulunan folik asit kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna yardımcı olur, hamile kadınlar için çok faydalıdır ve homosistein düzeyinin korunmasında önemli bir rol oynar. Folik asidin aynı zamanda hipertansiyona ve kansere yol açabilen DNA hasarına karşı da etkili olduğu bilinmektedir. Kilo yönetimi: Yapılan araştırmalara göre düzenli olarak yenilen mercimek uzun süreli doyma hissi yarattığı için kilo kontrolüne yardımcı olur. Sinir sistemi: Önceden vitamin ve mineral gibi mikro-besinlerin beynin işleyişine en ufak bir etkisi olmadığına inanıldı. Ancak yapılan araştırmalar gösteriyor ki beynin düzgün olarak çalışabilmesi için vitaminler de mineraller de oldukça önemli. Paris'teki Fernand Widal Hastanesi'nde yürütülen bir araştırmada da mercimekteki vitamin ve minerallerin beynin optimal kapasitesine ulaşmasına yardımcı olduğu gözlemlendi. Demir: Vücudun gereken hemoglobin üretimini sağlayabilmesi için demire ihtiyacı vardır ve mercimekte yüksek oranda demir bulunur. Her gün 200 gram mercimek tüketilerek günlük demir ihtiyacının %36'sı karşılanabilir. Elektrolitik faaliyet: Mercimekte bulunan minerallerden biri olan potasyumun, elektrolitik faaliyet için sodyumdan daha iyi olduğu düşünülmektedir. Birçok hastalığın vücuttaki yüksek sodyum-düşük potasyum içeriği ile bağlantılı olduğu düşünülüyor. Elektrolit işlevinin yanı sıra potasyum aynı zamanda kalp, beyin ve böbrek gibi organların çalışmasında da yararlıdır. Metabolizma: Mercimekte B3 vitamini de dahil olmak üzere bol miktarda vitamin bulunur. B3 vitamini, sindirim ve sinir sisteminin canlandırılmasında önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra B3 vitamini kolesterol kontrolü ve Alzheimer, katarakt, osteoartrit ve diyabet riskinin azaltılmasında da etkindir. Böbrek taşı: Washington Devlet Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırmada soya fasulyesi, soya ürünleri, yer fıstığı ezmesi ve donmuş bezelyelerde yüksek oranda oksalat bileşen konsantresi bulunduğu gözlemlendi. Bu oksalat bileşenleri böbrek taşlarının oluşumundan sorumludur. Bu nedenle böbrek taşı olan kişilerin baklagillerden uzak durması öneriliyor. Böbrek hastalıkları: Yüksek oranda protein tüketmenin de bazı yan etkileri var. Ortalama olarak ihtiyacımız olan protein, vücut ağırlığımızdaki her kiloya karşılık 0.8 gram protein oranında. Aşırı protein tüketimi, fazla proteini vücuttan atmaya çalışan böbrekleri çok fazla zorlayabilir. Bu da uzun vadede böbrek işlevine hasar verebilir. Fermantasyon kaynaklı gaz oluşumu: Mercimek, sindirim sistemine girdikten sonra fermante olmaya, dolayısıyla da gaz çıkartmaya başlar. Bu nedenle oluşan gaz sizi rahatsız ediyorsa, mercimek yemeyin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ev-arkadasinizin-genleri-sagliginizi-etkileyebilir-mi", "text": "Ev arkadaşınızın davranışlarınız üzerinde garip, açıklanamaz bir etkisi mi var? Buna sebep olan bir gen mevcut ve bu gen de oda arkadaşınıza ait. Yapılan araştırmada bir farenin sağlığının, kendisiyle aynı kafeste bulunan başka bir farenin genetiğinden birçok farklı yönde etkilendiği görüldü. Ayrıca bu kafes arkadaşlarının, büyüme oranı ve bağışıklık sisteminin işlevi gibi, daha önceden yalnızca hayvanın kendi genleri tarafından kontrol edilebildiği düşünülen özellikleri de etkileyebildiği gözlemlendi. Hinxton, İngiltere'deki Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü'nden Amelie Baud'ya göre bu araştırma, sosyal partnerlerimizin genetik yapısına dikkat etmemiz gerektiği mesajını veriyor, zira bu genetik yapı, sağlığımızı bazen kendi genlerimizden bile daha çok etkileyebiliyor. Bu bilgiyi yeni edindiklerini belirten Baud, artık sağlık incelemelerinde yalnızca kişinin kendisine değil sosyal partnerlerine de bakılması gerektiğini de ekledi. Sosyal etkileşimlerin sağlık ve hastalık gibi konuları etkilediği bilim insanları tarafından önceden de biliniyordu. Örneğin arkadaş baskısı bir gencin sigara içme olasılığını arttırabiliyor. Ancak bir hayvanın genetik yapısının, o hayvanın birlikte yaşadığı başka bir hayvanın özelliklerini etkileyebilmesi durumu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bu yeni geliştirilen kavrama sosyal veya dolaylı genetik etki deniyor. Yapılan bu yeni araştırmada farelerde, komşu farelerin genetik yapısının etkilemiş olabileceği 40'tan fazla özellik görüldü. Ayrıca komşu farenin genetiğinin, diğer farenin anksiyete seviyesi, bağışıklık fonksiyonu, vücut ağırlığı ve yara iyileştirme hızı gibi birçok özelliği üzerinde yaklaşık %10 etkisi olduğu gözlemlendi. PLOS Genetics dergisinde yayınlanan makalenin, insan nüfusunda görülen kompleks özellikler üzerine yapılan incelemelerde de kullanılabileceğini belirten araştırmacılar, yapılacak yeni araştırmalarla bu olasılığın incelenmesi gerektiğini de vurguladı. Baud, örnek olarak gece kuşu özellikleri taşıyan bir insanla birlikte yaşayan sabah insanı örneğini veriyor. Sabahları erken kalkan kişi, ev arkadaşıyla geceleri geç vakitlere kadar oturmaktan dolayı uykusunu yeteri kadar alamayıp hastalanabilir. Yani, ev arkadaşının gece geç vakitlere kadar oturmaya yatkın olan genetik özelliği, kendi davranışlarını etkileyerek sağlığının kötüleşmesine sebep olabilir. Farelerle yapılan araştırmada ise sonuçlar bu kadar bariz ve kolay açıklanabilir değil. Örneğin gri farelerle aynı yerde yaşayan siyah farelerin, siyah farelerle birlikte yaşayan siyah farelere göre çok daha kolay iyileşebildiği görüldü. Araştırmacılar, bunun sebebinden pek emin değil. Ayrıca siyah farelerin yanına konan gri fareler, kendileri gibi gri farelerin yanına konduklarında olduğundan çok daha az endişeliydi. Araştırmacılar ayrıca hiçbir farenin kafes arkadaşları üzerinde genelgeçer bir olumlu veya olumsuz etkisi olmadığını da belirtti. Araştırma sonucunda, bağışıklık sistemine bağlı bazı özellikler söz konusu olduğunda, sosyal genetik etkinin gen ifadesi üzerinde yaklaşık % 30 etkisi olduğu görüldü. Araştırma, beş Avrupa ülkesinde laboratuvarı olan ve 22 üye ülke tarafından desteklenen Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'nın bir parçası olan Avrupa Bioinformatik Enstitüsü'nden Oliver Stegle tarafından yönetildi. Stegle ve grubu, genetik geçmiş ile çevrenin bir araya gelerek fenotipik özellikleri, yani genlerin ifadesinin nasıl etkilediğini ortaya koymayı amaçlıyor. Sürdürmekte oldukları araştırmanın hastaları ve doktorları, hastalık üzerindeki sosyal etkenler konusunda bilgilendirmede faydalı olabileceğini belirten Baud, ayrıca sosyal etkiyi azaltma veya olumlu etkileri olması durumunda arttırma konusunda da ipuçları verebileceğinin altını çizdi. Elde edilen bulgular, sağlık veya hastalığın temelinde yatan özelliklerin yalnızca kişinin kendisine bağlı olmadığını, partnerlerin de büyük etkisi olduğunu ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ev-isleri-de-spor-kadar-saglikli", "text": "Dünya Sağlık Organizasyonu yetişkinlere haftada en az 150 dakika kadar hareket etmelerini öneriyor. Ne var ki 2016 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma, insanların sadece dörtte birinin bu öneriyi yerine getirdiklerini göstermişti. Özellikle de zengin ülkelerde insanların çoğu vakitlerini oturarak geçiriyorlar. Yani daha yoksul ülkelerdeki insanlardan iki misli daha uzun oturuyorlar. Sonuçta, artan refahla birlikte oturarak yapılan meslekler artıyor, ulaşım için otomobil veya diğer konforlu araçlardan yararlanılıyor. Hatta imkanı olanlar temizlik ve yemek pişirme işi için de yardımcı tutuyor. Bu şekilde spor yapmadan veya spor aletleri kullanmadan yaptığımız hareketler, neredeyse tamamen ortadan kalkıyor. Oysa ev işlerinin beden üzerindeki yararlarını inceleyen son bir araştırma, ev işlerinin de sağlık için en az spor kadar yararlı olduğunu ortaya koydu. Araştırma insanların üçte birinin çok az hareket ettiği, zengin bir ülke olan Singapur'da gerçekleştirildi. Singapur Teknoloji Enstitüsü'nde Shuen Yee Lee ile çalışan ekip, özellikle de yaşlı insanların hayatına ev işlerinin rolünü ve fiziksel ve zihinsel yetileri üzerindeki etkisini inceledi. Araştırmaya yaşları 21 ve 90 arasında değişen ve rastlantısal olarak seçilen 500 kişi katıldı. Katılanların hiçbirinde ağır hastalıklar veya bilişsel sorunlar yoktu. Analizler için katılımcılar 65 yaş altı ve 65 yaş üstü olmak üzere iki gruba ayrıldı. Katılımcıların kondisyonları, ortalama yürüme hızı ve koltuktan kalkma hızı dahil olmak üzere çeşitli parametrelerle belirlendi. Ayrıca bellek testleri gibi katılımcıların zihinsel çevikliği hakkında bilgiler veren çeşitli testler yapıldı. Tüm bunların dışında ne sıklıkta ev işi yaptıkları da soruldu. İki yaş grubundaki katılımcıların üçte ikisi ev işleri sayesinde WHO tarafından önerilen hareketliliği yerine getiriyorlar. Oysa boş zamanlarda gerçekleştirilen etkinlikler ve sporlarla gençlerin sadece üçte biri WHO'nun önerdiği oranda hareket edebiliyorlar. Yaşlıların grubunda bu oran yüzde elli civarında. Daha çok ve sık aralıklarla ev işi yapan yaşlı katılımcılar daha az ev işi yapan yaşıtlarına göre hem bedensel hem de zihinsel açıdan daha fitler. Ve zihinsel testlerde yüzde beş ile sekiz oranında daha başarılı olmuşlar. Hatta daha ağır işler yapanlarda, konsantrasyon süresi için yüzde 14'e varan daha yüksek değerler elde edilmiş. Gündelik yaşamda çok hareketli olanlar, oturdukları yerden daha çabuk kalkabildikleri gibi dengeleri de daha iyi. Bu tür yetiler onları kazalardan ve düşmelerden koruyor diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ev-tozundaki-tehlikeli-kimyasallar", "text": "Ev tozunda bakteriler, mantarlar ve diğer organizmalar bulunur ve bunlar bir evde yaşayan insanlar hakkında şaşırtıcı bir şekilde çok şey söylerler. Ev tozunda, yataklarımızda ve koltuklarımızda yaşayan akarlar ise alerjik kişilerde astıma neden olabilir veya diğer alerjik semptomları ortaya çıkarabilirler. Fakat George Washington Üniversitesi'ne bağlı Milken Enstitüsü'nden Ami Zota'nın son araştırmasına göre ev tozundaki cansızlar yani kimyasallar da sağlımızı tehdit ediyor. Bunlar evde kullanılan tüketim ürünlerine, mobilyalara, halılara ve diğer zemin döşemelerine, temizleyicilere veya plastik objelere aitler. Bilim insanları ev tozunda hangi zararlı maddelerin ne miktarda bulunduğunu araştırdılar. Uzmanlar meta analizleri için Amerika'nın on dört farklı eyaletindeki evlerden alınan toz örneklerinin incelenmiş olduğu 27 araştırmayı değerlendirmişler. Çalışmamız, ev tozundaki tüketim ürünleri kimyasallarıyla ilgili ilk kapsamlı araştırma diyor Zota. Araştırmacılar örneklerde toplam olarak 45 farklı potansiyel zehirli ve sağlığa zararlı kimyasal saptamışlar. En fazla görülenler plastikte bulunan ve fitalat olarak bilenen yumuşatıcılar. Ev tozunun her gramında ortalama olarak 7,7 mikrogram fitalat tespit etilmiş. Birçoğu kanserojen olduğu sanılan fitalatlar aynı zamanda hormon benzeri bir etki yaparlar bu neden de endokrin bozucular olarak kabul edilirler. Bir tahmine göre de çocuklarda astım riskini yükseltiyorlar. Ve araştırmalar anne karnında yumuşatıcıların etkisinde kalan bebeklerde davranış ve zihinsel bozuklukların ortaya çıkacağını göstermiştir. İkinci sırada özellikle de temizlik maddelerinde bulunan fenoller yer alırken üçüncü sıradaysa mobilyalarda, zemin döşemelerinde ve yapı malzemelerinde bulunan alev geciktiriciler var ki bunlara polibromlu difenil eter de dahil. Bu kimyasallar özellikle de köpeklerde üremeyi engelliyor. Sık olarak görülen diğer zararlılar arasında özellikle de sağlığa fazlasıyla zararlı olan perflorooktanoik asit gibi perflorlanmış hidrokarbonlar yer alıyor. Kanserojen olduğu bilinen bu maddeler hormonları ve bağışıklık sistemini de etkiliyor. Buna rağmen bu kimyasallar çok sayıda üründe bulunur, mesela sporcu giysilerinde, spor ayakkabılarında ve yapışmaz kaplamalarda. Ev tozundaki zehirli kimyasalları solunum yoluyla, cilt üzerinden veya ellerden alıyoruz. Özellikle de yerde emekleyen bebekler büyük tehdit altındalar. Ve birçok kimyasal benzer etki yaptığı için, sağlığa zararlı etkiler de artabilir diyor uzmanlar. Peki ne yapmalı? Araştırmacıların bazı basit önerileri var. Evin içini elektrik süpürgesiyle mümkün olduğu kadar sık temizlemek, özellikle de çocukların ellerini sık sık yıkamak ve zararlı yumuşatıcılar ve perflorlanmış kimyasallar veya fenoller içeren tüketimin ürünlerinden uzaktan durmak işe yarayabiliyor. Ne var ki hemen hemen tüm plastik ürünlerde bulunan özellikle de yumuşatıcı gibi kimyasallar sıradan tüketicinin anlayabileceği isimlerle ele alınmıyor. Bu konuda içerikler ve kimyasallar konusunda yardımcı olacak uygulamalar yararlı olabilir diyor uzmanlar. Zararlı kimyasallar içeren ürünleri almama çabası da iyi sonuçlar verebilir. Üreticiler satılmayan ürünlerinin içeriklerini değiştirmek zorunda kalabilirler çünkü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/farkli-serinleme-yontemlerinin-olumlu-ve-olumsuz-taraflari", "text": "Sıcaklıkların en yüksek seviyeye ulaştığı şu günlerde herkes serinlemenin bir yolunu arıyor. Özellikle de büyük şehirlerde yaşayanlar klima cihazı olmadan yapamıyorlar. Fakat klima cihazları çok fazla enerji harcıyor. Sydney Üniversitesi bilim insanları bu yüzden klima cihazlarına alternatif yöntemler araştırdılar. Çalışma yöntemleri açıklamakla kalmayıp, olumlu ve olumsuz taraflarına da dikkat çekiyor. Alternatif tüm yöntemler mekanı değil bedeni serinletiyor. Vantilatörler klima cihazlarına kıyasla elli kat daha az enerji harcıyorlar. Bu, havada yüzde elli nem bulunması halinde geçerli. V-Vantilatörler hava akımıyla teri buharlaştırarak serinletirler. Havadaki nem oranı bir tarafa bırakıldığında, 40 yaşına kadar olan yetişkinlerin 39 dereceye kadar sıcaklıkta vantilatörle serinleyebildiklerini söylüyor araştırmacılar. 65 yaşına kadar olan yetişkinler ise 38 dereceye kadar vantilatörden yararlanabildikleri gibi, belli bir yaştan sonra daha az terlendiği için insanlar üzerlerinde püskürtmeli şişeyle su püskürtebilir diyor uzmanlar. Ayrıca yaşlı insanların susuz kalmamaları için, vantilatörle serinlerken su içmeleri de öneriliyor. Su püskürten vantilatörler sadece açık havada ya da çok iyi havalandırılmış mekanlar için önerilmekte. Yoksa mekandaki havanın nem oranını yükseltebiliyorlar, bu da soğutucu etkiyi azaltıyor. Evaporatif soğutucular da pek önerilmiyor. Çünkü bunların dezavantajları, avantajlarından fazla. Çok kuru havada gerçi odadaki sıcaklığı 10-15 derece kadar düşürebiliyor ama yüksek nem oranında hemen hemen hiç etki yapmadıkları gibi sivrisineklerin üremesini de tetikleyebiliyorlar. İnsanların püskürtmeli şişeyle üzerlerine su püskürtmeleri de çok etkili ve 47 dereceye kadar bu yöntem kullanılabiliyor. Fakat bu işlem beş ila on dakikada bir tekrarlanması gerektiğinden pek kullanışlı sayılmıyor. Ayakların soğuk suda bekletilmesi suyun bileklerden aşağıda kalması ve sıcaklığının 20 derecede olması halinde önerilmekte. Sıcaktan çok fazla etkilenen kişinin, ensesine buzlu havlu koyması etkili olabiliyor. Ancak negatif etki yapmaması için uzmanlar buzlu havlunun en fazla bir ila iki dakika kadar uygulanılması konusunda uyarıyorlar. Soğuk su içerek de serinlemek mümkün. Bu durumda en ideal su sıcaklığı on derece olmalı. Su daha soğuk olduğu zaman beden daha az sıvı alıyor. Ayrıca terin bedenden atılmasını da zorlaşıyor. Sonuçta terlemeye başlamış insan için soğuk su içmek hiçbir şeye yaramıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/fazla-kilolar-demans-riskini-yukseltiyor", "text": "Sadece Avrupa'da 10 milyon insan demans hastası var ve artmaya devam ediyor. Fakat Alzheimer ve diğer nörodejeneratif hastalıklara tam olarak neyin sebep olduğu hala kesin olarak bilinemiyor. Çeşitli gen varyantları dışında özellikle mantar veya uçuk virüsüne bağlı enfeksiyonlar kadar, belli başlı ilaçlar ve yüksek tansiyon da olası nedenler listesinde. Aşırı kilo ve şişmanlık aslında uzun bir süredir risk faktörü olarak tartışılıyordu. Çünkü yağ dokusu iltihabı tetikleyen maddeleri serbest bırakıyor ve bu şekilde her şeyden önce damar hastalıkları ve dolaşım bozuklukları ortaya çıkıyor. Ayrıca çok fazla yağ dokusunun metabolizma yollarını da etkileyerek, beyindeki amyloyid proteinlerinin oluşumunu kolaylaştırdığı da bilinmekte. Bu konuya daha fazla açıklık getirmek isteyen Yuxian Ma ve ekibi , uzun vadeli bir İngiliz araştırmasının verilerini inceledi. 6.582 katılımcılının tümü araştırmanın başlangıcında 50 ve üstü yaşlarda idi. Sağlık durumları 15 yıl boyunca takip edilmişti. Hedef aşırı kilo ve daha sonra ortaya çıkabilecek demans arasında bir bağlantının bulunup bulunmadığını görmekti. Sonuçlara göre araştırma sürecinde 453 kişide demans gelişmiş. Araştırmanın başlarında elli yaşındı olan ve beden kitle endeksi 30 ve üzeri olan kişiler arasında demans hastası olanların sayısı daha yüksek. Bu grupta demans riski normal kilolulara kıyasla yüzde 31 daha fazla. Ancak cinsiyetler arasında dikkat çekici farklılıklar söz konusu. Erkeklerde şişmanlık rol oynuyor ama karın bölgesindeki şişmanlık değil. Oysa kadınların karın bölgesindeki yağlar demans riskini yüzde 39 oranında artırıyor. Gerçi bazı araştırmalar yüksek kan basıncı, kalp-dolaşım hastalıkları veya diyabet gibi hastalıkların da etkili olduğunu ortaya koydu ama son araştırmada bunları doğrulayacak kanıtları bulamadıklarını söylüyor araştırmacılar. Ma ve ekibi aşırı kiloların demans için bir risk faktörü olduğunu ve bu nörodejeneratif hastalığın yaygınlaşmasından da kısmen sorumlu olabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/fazla-kilolarla-birlikte-bagirsak-kanseri-riski-de-artiyor", "text": "Uzun bir süredir çok sayıda kanser türünün, normal kilolulardan çok fazla kilolularda görüldüğü biliniyordu. Bunların arasında meme kanseri, rahim kanseri, böbrek ve yemek borusu kanseri yer alıyor. Bağırsak kanseri riskinin de fazla kilolara bağlı olarak arttığı bilinenler arasındaydı. Ancak araştırmaların birçoğunda katılımcıların beden ağırlıkları sadece bir kez ölçüldüğü için, ne zamandan beri fazla kiloya sahip oldukları belirlenmemişti. Heidelberg Üniversitesi'nden Xiangwei Li ve ekibi bu yüzden uzun vadede kalıcı olan fazla kiloya odaklandı. Araştırmacıların düşüncesine göre uzun süre fazla kilolu olmak da bağırsak kanseri riski üzerinde etkili olabilirdi. Bu tahmini kontrol etmek isteyen araştırmacılar, bağırsak kanseri hastalarının beden ağırlıklarının yirminci yaştan itibaren kaydedildiği DACHS araştırmasının verileri değerlendirildi. Bu verilerden yararlanılarak, 2003 ila 2017 yılları arasında araştırmaya dahil edilen 5.635 hasta ve kontrol grubunda bulunan 4.515 kişinin hangi yaşlarda fazla kilolu oldukları belirlenmiş. Yetişkinlerde beden kitle endeksi 25'i aştığı zaman kişiler fazla kilolu, beden kitle endeksi 30'u aştığında ise şişman sayılıyorlar. Araştırmacılar fazla kiloları belirlerken beden kitle endeksini de dikkate almışlar. Sonuç uzun süre devam eden şişmanlığın bir risk faktörü olduğunu gösteriyor: Devamlı normal kiloda kalan kişilerle karşılaştırıldığında, aşırı kilolu insanlarda kolon kanseri riski daha yüksek. Ve bu risk, fazla kilolu yılların sayısı ve fazla kilonun derecesine bağlı olarak daha da artıyor. Uzun süre şişman kalanların kolon kanserine yakalanma riskleri iki kat fazla. Bu riskin açıklaması ise şöyle: Uzun süreli şişmanlık, yağ tabakasının, büyüme faktörlerini, hormonları veya iltihabı tetikleyen maddeleri açığa çıkardığı için kolon kanseri riski artıyor. Bu yüzden bedenin bu zararlı etkiye kısa bir süre mi yoksa uzun bir süre mi maruz kaldığı fark yaratıyor. Özellikle de ergenlikten itibaren başlayan şişmanlığın, kolon kanseri gelişimini tetiklediği düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/fda-genetigi-degistirilmis-sivrisineklerin-guvenli-oldugunu-soyluyor", "text": "Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi , Zika virüsü ile mücadele amacıyla ilk kez ocak ayında Brezilya'da denenen genetiği değiştirilmiş sivrisineklerin çevreye kayda değer bir etkisinin saptanmadığını açıkladı. Geliştirilen yeni bir yöntem ile aedes aegypti türü genetiği değiştirilmiş erkek sivrisineklerin yavruları erişkinliğe ulaşamadan ölüyor ve çoğalamıyor. Bu müdahelenin amacı 1940'larda Afrika'da ortaya çıkan ve geçtiğimiz yıl Brezilya'da görülen Zika virüsü ile mücadele etmek. Sivrisinekler İngiliz biyoteknoloji şirketi Oxitec tarafından modifiye edildi ve türün popülasyonunu azaltmayı hedefliyor. Söz konusu türün seçilmesinde ana neden ise bu türün dang humması, sarı humma, chikungunya ve Zika virüslerinin taşıyıcısı olması. Zika virüsüne karşı bir aşı veya enfeksiyona karşı bir tedavi henüz bulunabilmiş değil. Bu nedenle virüs ile mücadelede kullanılan yöntemler şimdilik yayılmasını önleme amacını taşıyor. Bu amaca uygun olarak da doğrudan bu virüsü taşıyan sivrisinekler hedef alınıyor. Genetiği değiştirilmiş sivrisinekler DNA'larına kodlanan bir gen ile bir tür kendini yok etme mekanizmasına sahip oluyor. Söz konusu gen ile üretilen bir protein sineğin hayatta kalması için gereken bazı hayati genlerin kullanılmasını engelliyor. Böylece sinek erişkinliğe ulaşamadan ölüyor. Araştırmacılar proteini üretebilmek için laboratuvarlarda sinekleri antibiyotiklerle canlı tutarak çoğaltıyorlar. Brezilya, Panama ve Cayman Adaları'nda bir süredir denenen yöntem türün popülasyonun %90 oranında azalmasına neden olmuş. Bugüne kadar ABD'de kullanılan sivrisinek ile mücadele yöntemleri ise sivrisinek popülasyonunu yalnızca %50 azaltabilmişti. Sivrisinek popülasyonuna bu denli büyük etkileri olan bu yöntem elbette çevreye ve biyoçeşitliliğe olan etkisi bakımından bazı soru işaretlerine neden oluyordu. FDA, yaptığı açıklama ile genetiği değiştirilmiş bu sivrisineklerin yapılan testlerde çevreye kayda değer bir etkisinin saptanmadığını açıkladı. Change.org üzerinden başlatılan ve FDA'ya genetiği değiştirilmiş sivrisinekleri onaylamama çağrısı yapan kampanyanın ise şimdiden 161.000 destekçisi var. Bilindiği kadarıyla FDA, sivrisineklerin çevreye etkisini gözlemlemek amacıyla Florida'da denemeler yapıyordu. FDA'nın açıklaması yöntemin ABD'de de uygulanmasının önünü açmış oldu. - http://www.fda.gov/AnimalVeterinary/DevelopmentApprovalProcess/GeneticEngineering/GeneticallyEngineeredAnimals/ucm446529.htm - https://www.washingtonpost.com/news/to-your-health/wp/2016/01/29/heres-how-gm-mosquitos-with-self-destruct-genes-could-save-us-from-zika-virus/ - http://www.reuters.com/article/uk-health-zika-intrexon-idUSKCN0WD1RQ"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/federico-da-montefeltro-ve-efsane-burnu", "text": "Tıp biliminde adı en uzun olması nedeniyle en zor akılda kalan uzmanlık dalı Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi olsa gerek. Toplumda ise genelde Estetik Cerrahi veya Plastik cerrahi olarak kısaltılarak kullanıldığını görüyoruz. Latince köküne bakıldığında plastik, yeniden şekillendirme anlamına gelirken, rekonstrüktif ise yeniden yapma, tamir etme anlamında kullanılır. Çok genel anlatımla yaralanmış, hasar görmüş bir yapıyı onarıp yeniden eski haline getirme işlemini Rekonstrüktif Cerrahi olarak tanımlarken normal olanı ideal normlara ulaştırma gayreti de Estetik Cerrahi olarak adlandırılıyor. Estetik Cerrahi'de hedef normal olan bir bölgeyi ideal normlara ulaştırmaktır dedik. Bu işlemi de üzerinde çalışılan organ her ne ise onun görünümünü - varolan fonksiyonunu bozmadan ideale ulaştırmak hedeflenir. Ama bir organa estetik yaparken başka bir organın fonksiyonunu iyileştirmek pek akla gelir bir uygulama değildir. Tarih kitaplarına bakınca çok ilginç bir şahsiyet ile karşılaşıyoruz. Yaşamı ile ilgili çok ayrıntı yok. Ama onca asaleti ve gücüne karşın tarihe burnuyla adını yazdırmış. İtalyan Rönesansı'nın önemli isimlerinden Urbino Dükü Federico da Montefeltro'nun tek amacı daha iyi görebilmekti !!! Anlatıla gelen efsaneye göre, tarihte bu amaçla estetik burun ameliyatı geçirmiş tek şahsiyet kendisi olsa gerek! Urbino, Floransa'nın 200 km kadar doğusunda yer alan ve Baba Montefeltro'nun ilk dük ünvanını aldığı bir yerleşim yeri olup, babasından sonra dük olan Federico da bu bölgenin tek hakimi olarak uzun süre hüküm sürmüştü. Bir rivayete göre 1453 yılında Napoliten ordusunu sıtma salgını vurunca, sıtmaya yakalanan Dük Montefeltro da bu hastalığın etkisiyle, başka bir rivayete göre de 1450 yılında kayınpederinin Milan dükü olması kutlamaları sırasındaki bir kaza sonucunda bir gözünü kaybeder. Tek gözlü dükün, aslında görüş alanı kısıtlansa da normal yaşamını sürdürebilmesini bekleriz... Ancak gelin görün ki önünde iki büyük sorun vardır: Birincisi çevresinde kendisine suikast gerçekleştirme ateşiyle yanıp tutuşan çok sayıda düşmanı olması, ikincisi ise karşı taraf görüşünü tamamen kapatan kemerli kocaman bir burun. Gerçek her ne olursa olsun, İtalyan tarihinin önemli liderlerinden kabul edilen Frederico da Montefeltro yaptıklarından ziyade burnuyla tarihe geçmekten kurtulamamıştır. - Winters HPJ: Federico de Montefeltro, Duke of Urbino: The story of his missing nasal bridge. Br J Plas Surg. 1982: 247-250 - Santoni-Ruigi P., Massei A: The Legend and the truth about the nose of Federico, Duke of Urbino, Br J Plas Surg. 1982:251-257 Bu yazı HBT'nin 51. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/filleri-kanserden-koruyan-bir-gen-kesfedildi", "text": "Fillerden öğrenebilir miyiz? Fillerin kansere yakalandığı çok nadir görülür. Halbuki fillerin büyüklüğü ve yaşam sürelerinin uzunluğunu göz önüne alındığında sağlıklı hücrelerinin kanserli hücrelere dönüşmesi için daha çok olasılık vardır. Bu hayvanları kansere yakalanmamasının nedeni bir zombi gen olabilir. Fillerin evrimsel geçmişi incelendiğinde, 59 milyon yıl önce atalarının vücutlarının büyümeye başlamasıyla eş zamanlı olarak, LIF6 isimli bir eski genin yeniden ortaya çıktığını görülüyor. Cell Reports dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada, sadece fillerde ve atalarında bulunan LIF6 geninin, başka bir gen olan TP53 tarafından uyarılarak hücrelerde bir hasarın ilk işaretleri görüldüğünde, henüz kanserli hücrelere dönüşmemişlerken onları etkisiz hale getirdiği sonucuna ulaşıldı. Fillerin kanserle mücadeledeki başarısı üzerine yapılan önceki araştırmalarda, çoğu hayvanın da sahip olduğu, TP53 genine odaklanılmıştı. Bu genin hücresel DNA hasarını algılayarak kansere dönüşmeden önce hücreye kendisini onarması ya da yok etmesi için sinyaller yollayan bir proteini ürettiği biliniyordu. 2015 yılında araştırmacılar, fillerin 20 TP53 kopyasına sahip olduğunu keşfetmişlerdi. İnsanlar ve diğer memelilerde bu genin sadece bir kopyası bulunuyor. 2015'teki araştırma ekibinde yer alan hücre biyoloğu Lisa Abegglen , \"Fillerde asıl hayranlık verici olan kanserle mücadeleyi destekleyen birden fazla mekanizmaya sahip olmaları\" diyor. San Diego Hayvanat Bahçesi'ndeki otopsi kayıtlarını ve yaklaşık 650 fil ölümüyle ilgili verileri inceleyen bu çalışma, incelenen hayvanların sadece %4,8'inin kanserden öldüğünü ortaya koydu. İnsanlarda bu oran %11 ila 25 arasında değişmekte. Fillerin kanserle nasıl mücadele ettiklerini anlamak, kanser teşhisi konan insanların tedavi edilmesi yolunda faydalı bilgiler sağlayabilir. Fil bağ dokusu hücreleri üzerinde yapılan deneyler sırasında bilim insanları bir kimyasal kullanarak hücrelerin DNA'sına zarar verdiler. Hasar verilen hücrelerde LIF6 geninin normalden 8 kat daha etkin olduğu görüldü. Araştırmacılar TP53 geninin protein üretmesini engellediklerinde, LIF6 geninin faaliyeti de durdu. Filler ve diğer hayvanların kansere karşı nasıl direndiklerini öğrenmek Peto paradoksunun çözülmesine yardım edebilir. Hücre sayısı arttıkça kanser görülme olasılığının da artması beklenirken vücut büyüklüğü ile kanser riski arasında bir ilişkinin olmaması Peto paradoksu olarak adlandırılıyor. Örneğin insanları ve fareleri ele alalım. Farelere kıyasla insanlar 1000 kat fazla hücreye ve 30 kat uzun ortalama ömre sahip. Buna göre insan hücrelerinin, DNA hataları ve kansere dönüşebilecek hasar yaratma ihtimali daha fazla demektir. Fakat 1970'lerde epidemiyolog Richard Peto, insanlar ve farelerin kanser geliştirmede benzer oranda bir risk taşıdığını ortaya koydu. Bu nedenle daha uzun ömürlü ve büyük gövdeli hayvanların, daha kısa ömürlü ve küçük gövdeli hayvanlara kıyasla organizmadaki kanserojen değişimlerle mücadele etmek için daha fazla mekanizma geliştirdikleri tahmin ediliyor. TP53 ve LIF6 genlerinin fillerin kanserle savaşmasına nasıl yardımcı olduğunu anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu açık. Abegglen'e göre filler, genlerinde sadece onlara özgü olan bu değişim meydana gelmeseydi, muhtemelen şu anki kadar büyük ve uzun ömürlü olmayacaklardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/fizik-tedavi-ne-vadeder", "text": "Fizik tedavi ve rehabilitasyon terimleri, bazen birbirlerinin yerine kullanılır. Ancak anlamları farklıdır. Rehabilitasyon, bir şeyi orijinal haline getirme, yeniden forma sokma sürecidir. Her türlü kapsamlı tedavi programına dahil edilebilir. Fizik tedavi se rehabilitasyonun, bedensel güç ve harekete odaklanan bir türüdür. Her iki uygulama da iyileşme sürecini hızlandırmayı amaçlar. Nasıl ki, ilaçla tedavide kimyasal yöntemler kullanılıyorsa, fizik tedavide de fiziksel yöntemler kullanılır. Bunların en çok kullanılanları elektrik akımı, ultrases dalgaları, lazer ışınları, yüzeyel ve derin ısıtıcılardır. Bu yöntemler daha çok ağrı kesici, doku iyileşmesini arttırıcı, ödem çözücü ve spazm giderici olarak tedavide yerlerini almıştır. Fiziksel tedavinin diğer bir alanı rehabilitasyon tedavileridir. Bu yöntemlerde, fiziksel yöntemlere ek olarak, her hastaya göre veya hastalığına özel egzersiz programları uygulanarak; eklem hareket açıklığını germek, esnetmek, arttırmak, güçlendirmek, dayanıklılığı artırmak, dengeyi ve koordinasyonu sağlamak, duruş düzeltmek gibi hedefler gözetilir. Fizik tedaviden daha zor olan şey, iş ve uğraşı terapisidir. Konuşma terapisi tüm bunlardan daha meşakkatli bir çalışma gerektirir. Bugün engelli olan birçok insanı, dört duvar arasından kurtararak onlara verimli bir hayat hediye eden birçok bilimsel gelişme ve teknolojik yenilik mevcuttur. İnsana değer vermeyle başlayan süreçte, birçok gözlem ve bilimsel araştırmanın sonucunda beynin, işlevini önemli derecede yerine getiremeyen kısımlara, tekrar hareket kabiliyeti kazandırabilen uyumlu ve dinamik bir yapıya sahip olduğunun anlaşılması, bu gelişmeler içinden en önemli olanıdır. Biz öğrenciliğimiz zamanında, beynin bir elektrik devresi gibi olduğunu öğrenmiştik. Eğer elektrik telleri bir kez zarar gördüyse, yani nöronal şeritler ve sinirler hasara uğradıysa, her şey bitmiş demekti; beyindeki tüm işlevler, kesinlikle geriye döndürülemez bir şekilde yitirilmişti. Günümüzde ise artık ileri görüntüleme teknolojileriyle beynin içine girerek, kişinin gösterdiği çaba ve istek karşısında beynin kendine çizdiği yeni yolları bile gözlemleyebiliyoruz. Fizik tedavi uzmanları, fiziksel tıp ve rehabilitasyon konusunda uzmanlaşmış hekimlerdir. Bilgileriyle, yaptıkları araştırmalarla, öğretileriyle ve yönlendirmeleriyle fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerine büyük katkıda bulunurlar. Hastaları çok iyi tanıyan ve onlara günlük çalışmalar yaptıran, motivasyonlarım yükselten fizyoterapistler, genellikle hastaların tedaviden olumlu sonuçlar almasını sağlarlar. Fizyoterapistler öncelikle yürüme kabiliyeti üzerinde, konuşma terapistleri düzgün iletişim becerisi kurma üzerinde, iş ve uğraşı terapistleri de el ve kolların işlevleri üzerinde yoğunlaşırlar. Tüm bu terapilerin kesiştiği oldukça fazla ortak nokta mevcuttur. Fizik tedavi yöntemleriyle sağlığına kavuşan bir hekimin kaleminden bu tedavi sürecini okumak, kanaatimce, tıp bilgisine ve pratiğine hakim bir hastanın fizik tedaviden edindiği sağaltımı ve yararları birinci elden anlayabilmek açısından oldukça isabetlidir. Birkaç yıl önce, 60 yaşımdayken, sağ tarafımı iş görmez hale getiren bir inme geçirdim. İyileşmeye başladığım sırada, sol kolumun ve elimin kangren olmasına yol açan kahverengi münzevi örümceği denen küçük zehirli bir örümcek tarafından ısırıldım. Kolumu kurtarmak için on tane ameliyata katlandım ve bu süreçte kolum, kol askısında uzun süre dikey pozisyonda hareketsiz kaldı. Bu hareketsizlik, geçirdiğim inmenin üstüne bir de güçsüzleşmiş ve donmuş eklem komplikasyonlarını ekledi. İki yıl süren tedavilerin sonunda ne yürüyebiliyor, ne yemeğimi kendim yiyebiliyor, ne olduğum yerden kıpırdayabiliyor, ne de kaşınan yerlerimi kaşıyabiliyordum. Sadece başımı iki yana beş derece oynatabiliyordum. Bu nedenle yattığım yerde bol bol düşünme imkanı buldum. Bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum, ama bir hekimin hayatında yaşadığı hiçbir şey, onu hastane odalarına, ameliyathanelere, yoğun bakım birimine, radyoloji bölümüne taşıyan tekerlekli sandalyede, hastane koridorlarında saatlerce beklemeye zorlayan ve sabaha karşı dörtte idrara çıkmak isteyip de hemşireleri çağıramayacak duruma getiren bu hastalığın yaşattığı acılar kadar değerli öğretilerde bulunamazdı. Hastane hekimliğiyle ilgili oldukça detaylı bir tıp eğitimi almıştım. Burada yaşadıklarım sayesinde de, benzer şekilde bizzat deneyimleyerek fizik tedavi ve rehabilitasyonu öğrendim. Benim durumumu gören fizyoterapistler gülümseyerek bana selam verir ve ardından, Bakalım, nereden başlayacağız cümlesini kurarlardı. Geçirdiğim inme, yoğun retroperitoneal kanama ve şiddetli gut nöbetleriyle daha kötü hale geldiğinden haftalarca fizyoterapist yüzü görmemiştim. Sağ tarafımı hiç hareket ettiremez bir halde (sadece esnediğimde yataktan yaklaşık 15 santim kalkan kolum bana büyük mutluluk veriyor ve daha çok esnemek istiyordum), bilinç, hafıza, zeka ve konuşma yeteneğim gibi bozulmayan işlevlerimin değerini daha çok anlamaya başlamıştım. En azından, Dalton Trumbo'nun II. Dünya Savaşı'nı konu alan Johnny Got His Gun adlı romanındaki görme, işitme, koku alma yetisini kaybetmiş, kolları omuzlarından, bacakları baldırlarının en üst kısmından kesik, kendi deyimiyle, bir et yığınından ibaret olan roman kahramanından daha iyi durumdaydım. Benim durumumda kaçınılmaz olan ve her sabah önüme gelen sabah sütü gibi aklıma düşen depresif düşünceleri defetmek için, zamanımı ailem ve arkadaşlarımla doldurdum. Onların refakatinden destek aldım, sevgilerinden yaşama gücü buldum. Kendimi iyi hissettiğim bir gün başucuma iki fizyoterapist geldi ve bana, Kalkmaya hazır mısınız? diye sordular. Bu soru karşısında onların deli olduğunu düşünmüştüm. Tablomu hiç incelemeden, vücudumu kullanamadığımı bilmeden odama gelmişler diye düşündüm. Yine de burada oldukça tanınmış biri olarak, ödlek ve cesaretsiz bir hasta gibi görünmemek için, onlara hayır diyemedim. Gülümseyerek, Tabii ki dedim, hemencecik kalkarım. Bir yiğit gibi acılara katlanarak kalkmadan önce, gülerek ve ısrarla, Lütfen, bu kadar hızlı kalkmayın, yardıma ihtiyacınız olacak. Öncelikle ayaklarınızı yataktan sarkacak şekilde oturuş pozisyonuna geçmeniz gerekli dediler. Bu iki kadın, son derece dikkatli ve büyük bir güçle, başımın dönebileceğini ve düşmemek için bana destek olacaklarını söyleyerek beni oturttular. Yatağın bir kenarında oturan bedenim, sanki hayali bir rüzgarda dalgalanan bayrak gibi, sanki yumuşak bir makarna tanesi ya da gıdaklamaya korkan bir tavuk gibiydi. Terapistler, Harikasınız, muhteşem! Bakalım bu şekilde ne kadar süre durabileceksiniz? Eğer tekrar uzanmak isterseniz sadece söyleyin. Kontrolümüz altındasınız dediler. Ben ise, Ama kendimi kontrol altında hissetmiyorum dedim. Ama öylesiniz, şimdi vücut ağırlığınızı öne vererek ileri geri sallanmaya başlayın dediler. Neredeyse kızım olacak yaştaki genç terapist L., Hareketinizi kontrol etmeyi deneyin. İleriye ve geriye doğru sallanmayı biraz daha artırın. Merak etmeyin biz yanındayız, dedi. Ardından çok büyük bir çaba gösterdim ve birdenbire diğer terapist V.'ye doğru yığıldım. Kendisi, Harika, çok iyi diyerek benim moralimi yüksek tutmaya çalıştı. Ardından, Ayağa kalkmaya hazır mısınız? diye sordu V. O sırada, sen ciddi misin, demek geldi içimden. Ama o zamana kadar bana ne kadar ciddi olduklarını zaten göstermişlerdi. İkisi çoktan ayağa kalkmış, beni önden, arkadan, sağımdan ve solumdan tutuyorlardı. Birden sol ayağımın ölü gibi ağır bedenimi kaldırdığım hissettim. Mucizevi bir şekilde biraz hareket etmiştim. Biraz öne biraz arkaya doğru adımlarla dengede durmaya çalışıyordum, tüm oda heyecan içindeydi. Sağa doğru düşecekken, dengemi bulup dimdik olmasa da ayakta durmayı başarmıştım. Vay be, sıkı tut beni diye bağırdım. Ayağınızı tam burada tutmayı deneyin dediler ısrarla. Evet, olmuştu; iki saniyeliğine de olsa bunu yapmıştım. Ardından fizyoterapistlerimin yönlendirmesiyle ve yüzlerinden düşmeyen gülücükleri eşliğinde tekrar oturma pozisyonuna döndüm. Bunun için beni Nobel Ödülü'ne layık görürler miydi acaba? Ama gerçekten kendimi iyi hissettim. Bunu başarmıştım. Hadi bir kez daha deneyelim dedi L., göz kırparak. Bunlar ya çatlak ya da sadist diye geçirdim içimden. Fakat aklıma gelen başıma geldi. Nasıl hayır diyebilirdim ki? Bu sefer ayağa kalktığımda üç saniye durmuştum ve L. tekrar yatağa lop diye düşmeden önce, Hadi adım atalım dedi. Her nasılsa sol ayağımı öne doğru uzattım ve vücudumun sağ tarafını da yanına sürükledim. Ayağım çok çirkin görünüyor olmalıydı. Serbest hareket edemediğinden yürüyemiyordu. Yine de fizyoterapistlerime tutunarak ayakta kaldığım o an, tüm dünyalar benim olmuştu. Ertesi sabah tekerlekli sandalyeyle jimnastik salonuna götürdüler beni. Orada, tekrar yürüyebilmek için çabalayan birçok hasta ile tanıştım. Bunlar arasında benim gibi inme kurbanları, tıbbi nedenlerle kolu ya da bacağı kesilenler, Parkinson hastaları, beyninde tümör olanlar, beyin yaralanması olanlar, kalça ve diz protezi olanlar, beyin felci geçirenler bulunuyordu. Hepimiz bir sınıf oluşturmuştuk. Haftalar ilerledikçe, fizyoterapistler her birimizin fizyolojik, duygusal sorunlarıyla ve motivasyon eksikliği konusunda sırayla ilgileniyor, biz de birbirimizi teşvik ediyorduk. Yaşadığımız ıstırap ve gösterdiğimiz çaba o kadar büyüktü ki, ilerleme ve yenilgilerimiz bizi adsız bir düşmana karşı savaşan gerilla savaşçıları gibi birbirimize kenetledi. Tüm bunların hepsi o jimnastik sınıfında gerçekleşti. Sınıftaki tüm hastaların ve terapistlerin isimleri hala aklımdadır. Umutları, düşleri, cesaretleri, korkaklıklarıyla tüm hastaları ve üstün yetenekli, kendilerini mesleklerine adamış, şefkat dolu terapistleri nasıl unutabilirim. Daha önce hiçbirini tanımadığım o insanların yakarışları, göz yaşları, ter dökmeleri hiç aklımdan gitmiyor. Jimnastik salonu benim ruh halim, sınıfım, evim oldu; terapistler de koruyucu meleklerim. Hepsi çok yetenekli, akıllı, dayanıklı ve merhamet doluydu. Dersler bitince de yanlarından ayrılmadığım için beni kovmak zorunda kalıyorlardı artık. Ellerimiz, çok ince işleri bile yapabilen birçok küçük kastan oluşuyor ve bu nedenle ellerimizin eski haline dönmesi çok uzun zaman alıyor. On beş dakikalık bir el işinden sonra ellerim yorgun düşmüştü hemen. Her iki elimi de kullanamıyordum; sağ elim inmeden, sol elim de geçirdiğim bir dizi doku nakli ameliyatı yüzünden işlevini yerine getiremiyordu. İş ve uğraşı terapimin ilk seansında, sol elim hala iyileşme sürecini tamamlamadığı ve sol omuzum ile dirseğimi geremediğimden, öncelikle sağ el kullanımı üzerinde yoğunlaştık. Benim ilk iş ve uğraşı terapistim olan J., sağ elimin baş parmağını hareket ettirmemi söyledi. Bunu yapmak için parmağımı oldukça zorlamıştım. Fakat hiçbir hareket yoktu. J. bunu yaparken, kendimi hiç zorlamadan yapmamı istedi. Dişlerimi gıcırdatmadan, tansiyonumu yükseltmeden ve nefes almayı unutmayarak ve baş parmağımı oynattığımı düşünerek denememi istedi. Fakat baş parmağımda yine hiçbir hareket yoktu. Bu alıştırmayı haftanın her günü tekrarlamaya başlamıştık. Bu arada, sallanarak da olsa, kendi kendime ayakta durabiliyor ve artık terapistime, içimden de olsa, kaçık demiyordum. Cuma günü bana iyi hafta sonları dileyerek pazartesi baş parmağımı hareketli görmek istediğini, el ayasının baş parmak hizasındaki kabartısında hafif kas tonusu hissettiğini söyledi ve gitti. Ben de bunun üzerine tüm cumartesimi baş parmağımla çalışarak ve bir yandan da duyduğum motivasyonun iyileşmeden mi yoksa sevimli J.'den mi kaynaklandığını merak edip durdum. Pazar günü birden baş parmağım titredi. O gece bunu terapistime göstermek için duyduğum heyecandan gözüme uyku girmedi. Şimdi bunun ardından yıllar geçti, artık yürüyebiliyor, tüm günlük aktivitelerimi yapabiliyorum. Oldukça verimli çalışmalar yapıyor ve seyahatlere çıkabiliyorum. Tüm bunların hepsini, II. Dünya Savaşı sonunda, birçok yerde geliştirilen alt alanlar olan fizik tedavi ile iş ve uğraşı tedavisine borçluyum. Milyonlarca insan gibi ben de yolun kenarına terk edilmekten kurtulup hayata döndürüldüm. Straus EW, Straus A. Tıbbi Mucizeler: Tıp Tarihinde Yaşamı Değiştiren 100 Gelişme. 2. Baskı. İstanbul: Domingo Yay. 2017, s.366-71."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/fotodinamik-terapi", "text": "Bugün kanser tedavisinde büyük bir umut olarak gösterilen fotodinamik terapi yönteminin etkinliği üzerine Bilkent Üniversitesi'nde yapılan çalışmalar, bilim dergisi Angewandte Chemie'ye kapak oldu. Fotodinamik terapi, kanser ilaçlarının tümörlü bölgeye taşınmasını ve vücudun sağlıklı bölgelerine zarar vermeden sadece o bölgede etki etmesini sağlayan \"kırmızı ışık\" yöntemine dayanıyor. Fotodinamik terapinin geçmişi: Fotodinamik terapi uygulamalarının geçmişi 1901 yılına dayanır. Prof. Von Tappeiner'in doktora öğrencisi Oscar Raab, Akridin olarak bilinen bir boya ile Paramecium hücrelerini mikroskopi için renklendirmeye çalışıyordu, ancak tuhaf bir durum vardı. Pencere önünde, ışık alan cam kap içindeki hücreler bir süre sonra ölmüş, ama laboratuvarın görece karanlık tarafındakiler ise canlılığını koruyordu. Bu gözlem üzerine yoğunlaşan çalışmalar, kısa bir süre içinde toksik etkinin ortaya çıkması için, ışıkla birlikte oksijene de ihtiyaç olduğunu gösterdi. Von Tappeiner bir kaç yıl sonra adını koyduğu Fotodinamik Etki'nin ilk terapötik uygulamasını da gerçekleştirmişti. 1970'lerde ise fotodinamik etkinin tekrar kanser tedavisinde kullanımı gündeme geldi. 1995 yılında ilk kez Amerika'da FDA tarafından porfirin türevi boyaların bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanımı onaylandı. Bu tarihten itibaren klinik uygulamalar yaygınlaştı. İlk nesil hematoporfirin boyalar zaman içinde geliştirildi, yeni etkin bileşikler sentezlendi. Fotodinamik etkinin, kanser dışında da yararlı olduğu görüldü, örneğin Türkiye'de kanser tedavisinde kullanılmasa da, ıslak tipli sarı nokta göz hastalığı tedavisinde yaygın olarak kullanılmakta. Fotodinamik etki nedir? Fotodinamik etkinin ortaya çıkması için üç bileşenin bir araya gelmesi gerekir; boya , oksijen ve ışık. Işığın fotoduyarlaştırıcı boya tarafından soğurulması ile birlikte, boya uyarılmış hale geçer. İşte burada, boyanın bazı özelliklere sahip olması gerekiyor. Fotoduyarlaştırıcı karaktere sahip olan boyalar ışıktan aldıkları ek enerjiyi hücrelerin içinde çözünmüş olarak bulunan oksijen aktarabilirler. Yaşamımızı borçlu olduğumuz oksijen, bu enerji aktarımıyla birlikte toksik bir madde haline dönüşür. Bu uyarılmış, reaktif ve toksik oksijen neyse ki çok kısa ömürlüdür. Saniyenin milyonda biri gibi kısa bir süre içinde, tekrar soluduğumuz oksijen karakterine bürünür. Ama uyarılmış oksijen, o kısa ömründe, çevresindeki moleküllerle reaksiyonlara girerek oluştuğu hücrenin ölümünü tetikler. PDT nasıl uygulanır? Pek çok klinik örnekte, fotoduyarlaştırıcı boya, intravenöz enjeksiyonla hastaya verildikten sonra, hasta 24 saat kadar karanlık bir ortamda bekletilir. Bu sırada boya vücudun hemen hemen tüm organ ve dokularından atılır, ancak tümör dokusunun özel yapısından dolayı tümörlerden aynı süre içinde atılamaz. Daha sonra ise, tümör bölgesine dozajı belirlenmiş miktarda ışık uygulanır. Doku geçirgenliği en yüksek olan kırmızı ya da kızıl ötesi ışık kullanılması tercih edilir. Ayrıca, seçilen boya ile ışığın rengi arasında iyi bir uyuşma olmalıdır. Işık uygulaması tümörde tahribata yol açar ve tedavide istenen sonuçlara ulaşılır. Avantajları: Sistemik toksisitesi çok az olan boyalar seçilebileceğinden, kemoterapiden farklı olark çok az yan etkisi vardır, en yaygın etki, ışığa duyarlılıktır, ancak 1-2 hafta içinde bu da yok olmaktadır. Diğer belirgin avantajı, standart kanser terapi protokollerinin aksine, pek çok örnekte bağışıklık sistemi de uyarılmaktadır, yani vücudun doğal savunma sistemi de PDT uygulamasından sonra etkinleşmektedir. Dezavantajları ve Limitasyonları: Yukarıdaki kısa bir avantaj listesi bile, böyle bir tedavi protokolünün neden daha yaygın olmadığı sorusunu akla getirebilir. Sorunlardan biri, ışığın tümörün bulunduğu noktaya etkin bir şekilde iletilememesinden kaynaklanır. Çünkü doku ışığı büyük ölçüde soğurmakta ve saçılmasına neden olmaktadır. Bu konuda farklı yaklaşımlar denense de bu sorun aşılmadı. Diğer kısıtlayıcı faktör ise tümör dokularında oksijen konsantrasyonun azlığıdır. Bu hemen tüm kanser tedavi protokollerinde bir sorun olsa da, PDT'de oksijen tedavinin odağında olduğu için çok daha kritiktir. Bilkent Üniversitesi'ndeki çalışmalar: PDT'nin ikinci yüzyılı: Bilkent Üniversitesi'ndeki araştırma grubumuzda üzerinde durduğumuz yeni yaklaşımlar, fotodinamik terapinin özü olan reaktif oksijen etken maddesinin, oksijene ve ışığa ihtiyaç olmadan kimyasal olarak elde edilmesi üzerine kurgulandı. Bu konuda yaptığımız çalışmalar bu yıl prestijli Angewandte Chemie dergisinde yayınlandı . Üstteki resimlerde, yeşil renk, reaktif oksijenin oluştuğu yerleri, kırmızı boyanma ise, kimyasal olarak oluşturulan reaktif oksijenin kanser hücrelerinde programlı hücre ölümünü başlattığını gösteriyor. Özellikle kısıtlamaların aşılmasıyla, değişik bir biçimiyle de olsa, fotodinamik terapinin, ikinci yüzyılında hızla yaygınlaşarak temel kanser terapi modalitelerinden biri olması kuvvetle muhtemel gözükmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/futbol-ayaktan-cok-beyinle-oynanan-bir-oyundur", "text": "Başlıktaki iddialı söz Hollandalı efsanevi futbolcu Johan Cruyff'a atfediliyor. Hazır Dünya Kupası dolu dizgin finale doğru ilerlerken biz de sinirbilimsel açıdan bu söz ne kadar doğru, buna bakalım. Çocukluğumdan beri en sevdiğim spor basketboldur. Henüz 6 yaşlarındayken babamla birlikte basketbol oynamaya gittiğimizde hemen yakınımızda bir futbol sahası olurdu. Bu futbol sahası basketbol sahasına kıyasla çok büyüktü, 6 yasındaki bir çocuğu korkutacak kadar geniş, dümdüz bir alan. Uzun yıllar sonra sinirbilime merak salınca sorunun yanıtının futbolcuların yeteneksizliğinde ya da kalecilerde olmadığını keşfettim. Sorunun yanıtı bence şu: Bir uzuv olarak el, ayaktan çok daha yetenekli bir organ ve futbolda el kullanmak yasak! Yapıları birbirine benzeyen ve temelde topu belirli bir bölgeden geçirmeye dayanan tüm sporlarda el devreye girdiği anda sporcular daha fazla skor yapmaya başlıyorlar, çünkü ellerimiz ayaklarımızdan kat be kat üstün. Elbette bu noktada futbol sahasının basketbol ya da voleybol sahalarına göre daha büyük olmasının skoru azalttığı gibi başka makul argümanlar da sunulabilir, ancak bu gibi argümanlar da ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsanoğlu yaklaşık 2 milyon yıl önce evriminde çok önemli bir aşama kaydederek iki ayağı üzerine kalkmayı başardı, Homo erektustan itibaren başlayan bu evrim süreci sayesinde elleri her geçen gün daha kabiliyetli uzuvlar haline geldi ve insanlık tüm medeniyetini bu ellerle kurdu. Elleri kullanmadaki ustalık Homo sapiensi rekabet içinde olduğu diğer türlerden ayırarak dünyanın hakimi haline getirdi. ABD'li beyin cerrahi Wilder Graves Penfield iyi bir doktor ve bir Amerikan futbolu meraklısıydı. Özellikle epilepsi hastalarında epilepsi nöbetlerini önlemek için yaptığı beyin cerrahisi operasyonlarıyla tanınan Penfield, bu operasyonlar sırasında vücuttaki tüm bölgelerin beyinde temsil edildikleri özel alanlar bulunduğunu tespit etmişti. Penfield bir hastanın beynini açıp belirli bir alana dokunduğunda hastanın \"birinin sol el başparmağına dokunuyormuş gibi\" hissettiğini, başka bir beyin bölgesine temas ettiğinde ise kimse oraya dokunmadığı halde hastanın \"biri dudaklarına dokunuyor gibi hissettiğini\" keşfetmişti. Penfield çalışmalarını ilerleterek tüm vücudun beyinde haritalandığını gösterdi ve yıllar içinde beyindeki bu ilginç vücut haritalarının tamamını ortaya çıkardı. Latince \"Homunculus\" yani \"küçük adam\" adını verdiği bu haritalar, tüm insan vücudunun beyindeki birkaç santimetrelik bir alanda temsil edildiğini gösteriyordu. Bu şekle baktığımızda fark ettiğimiz ilginç şeylerden biri, vücudumuzdaki \"hassas bölgelerin\" beyindeki temsil alanlarının diğerlerinden daha büyük olduğudur. Örneğin dil gibi küçük bir uzuv beyne o kadar çok sınır gönderir ki beyinde kapladığı alan tüm on kolun kapladığı alandan büyüktür. Buradan konumuza dönelim: Eller ve ayakların beynimizde kapladığı alanları karşılaştırın, ne görüyorsunuz? Ellerimizin beynimizde kapladığı alan ayaklardan çok daha büyüktür. Bu ellerimizin ayaklarımıza göre daha kıvrak biçimde hareket edebilmesini ve ayaklardan çok daha yetenekli olmasını açıklar. Beyinde her bir el parmağının kendine özel kocaman bölgeleri varken tüm ayak parmakları daracık bir alana sıkışmıştır. Futbol beyindeki bu haritaları değiştirir. Profesyonel futbolcuların hem duyusal hem de motor beyin haritalarında ayaklara ayrılan bölge normal insanlardan daha geniştir, bu alanlardaki sınır bağlantıları daha komplekstir. Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğuna dair evinizde yapabileceğiniz ufak bir deney: Sağ elinizi düz bir alana koyun ve sadece orta parmağınızı yukarıya kaldırmayı deneyin. Başardınız değil mi? Peki, bu defa aynı şeyi ayağınızla yapmayı deneyin. Ayağınızı düz bir zemine koyun, sadece ve sadece orta ayak parmağınızı yukarı kaldırmayı deneyin. Başarabildiniz mi? Yoksa sadece orta ayak parmağınızı kaldırmak isterken tüm ayak parmaklarınızı aynı anda mı yukarı kaldırdınız? Büyük bir çoğunluğun bunu başaramayacağından eminim. Bunun sebebi ayak orta parmağınızdaki kasların güçsüz olması değil, ayağınızın beyninizdeki haritasının \"sadece ayak orta parmağına\" emir verebilecek kadar hassas olmaması, verilen emrin ayak orta parmağıyla birlikte tüm diğer ayak parmaklarına birden gitmesi. Johan Cruyff'un sözü futbolla ilgili yapılan birçok çalışmada karşımıza çıkıyor. Örneğin İsveç Karolinska Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmada bilişsel kapasiteleri daha yüksek 12-19 yasındaki genç futbolcu adaylarının bilişsel kapasitesi düşük yaşıtlarına göre daha iyi gelişme kaydettikleri ortaya çıktı. Bilişsel kapasitesi yüksek oyuncular 2 yıl boyunca takip edildiklerinde kendilerini daha fazla geliştirdikleri, daha fazla gol atıp daha çok gol pası verdikleri gözleniyor. Bilişsel kapasite futbolcuların bir \"oyun zekası\" geliştirmesini sağlıyor. Bu testler sayesinde futbol kulüplerinin gelecek vaat eden futbolcu adayları arasında hangilerinin büyük yıldızlar olacaklarını, hangilerine yatırım yapmanın daha mantıklı olacağını daha iyi tahmin etmeleri mümkün. Bu testlere dayanarak gelecekte tüm profesyonel futbol kulüplerinin birer sinirbilimci çalıştıracağını iddia edenler bile var. Futbol ve sinirbilim ilk bakışta elma ile armut gibi görünüyor olabilir, işin aslı hiç de öyle değil. 21. yüzyıl bir sinirbilim çağı olacak ve insana dair hiçbir şey sinirbilime yabancı olamaz. Hepinize keyifli bir dünya kupası ve keyifli seyirler diliyorum. 1Futbol kalesinin uzunluğu 7,32 metre ve yüksekliği 2,44 metredir. 2Hentbol kalesinin uzunluğu 3 metre, yüksekliği 2 metredir. Resim Wikipedia'nın \"cortical homunculus\" sayfasından alınarak Türkçeleştirilmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/galiba-y-kromozomu-hicbir-zaman-olmeyecek", "text": "Erkeklerdeki Y kromozomu kadınlardaki X kromozomunun aksine 'çelimsizdir'. Y kromozomu evrim sürecinde kalıtım bilgilerinin neredeyse yüzde doksanını kaybetmiştir. X kromozomunun sadece üçte biri kadar olan Y kromozomundaki gen sayısı da beşte bir oranında daha azdır. Bir teoriye göre Y kromozomu birkaç milyon yıl içinde tamamen yok olacak. Y kromozomunun gerçi şimdilik cinsiyetin belirlenmesinde ve sperma üretiminde önemli bir işlevi var, ama söz konusu genler başka bir yere aktarıldığında sonu gelebilir diyor New South Wales Üniversitesi'nden Paul Waters. Erkek cinsellik kromozomundan diğer kromozomlara gen transferi yaklaşık olarak 165 milyon yıldır yürürlüktedir. Bu tür transfer sayesinde gen kaybı son birkaç milyon yıl içinde yavaşlamıştır ama araştırmacılar bu gen transferi temposunun geçmişte sık sık oynadığını ve kısmen hızlandığını biliyorlar. Fakat Waters ve Barselona Üniversitesi'nden Aurora Ruiz Herrera, şimdi farklı bir açıklamada bulundular. Araştırmacılar Y kromozomunun hücre biyolojisinin temel süreçleriyle sıkı sıkıya ilişkili olabileceğini söylüyorlar: Mayoz bölünme. Bu bölünmede normalde beden hücrelerinin çift kromozom kopyaları yarılanarak, sperma ve yumurta hücresi oluştururlar. Hipotezimize göre Y kromozomu ölemez, çünkü başarı bir mayoz süreci için önemli olan genler taşır diyor Waters. Bu ZYF genleri iki cinsellik kromozomunun, mayozun belli başlı bir adımında etkisizleştiriyor. Eğer bu gerçekleşmezse gen ürünleri hücre bölünmesini bozar ve hücreyi ölüme sürükler. Bu etkisizleştirme aslında uzun yıllardan bu yana bilinmektedir. Ancak burada önemli olan bu etkisizleştirmenin çok uzun süre kalıcı olmamasıdır. Mayozun dengeli sistemi bu ZYF genlerinin, Y kromozomlarının 'durdurulması' nedeniyle kendilerini yeniden devre dışı bırakmaları sayesinde işliyor. Etkin kaldıkları zaman hücre ölümü gerçekleşebiliyor. Bu açıdan bakıldığında bu genler kendi regülatörleri gibi çalışıyor. Fakat bu gen sadece cinsellik kromozomlarından birinde yer alıyorsa işlevini yerine getirebiliyor. 'Normal' kromozom üzerinde bulunduğunda kendi kendini etkisizleştirme yetisine sahip olmadığı için hücre ölüyor. Waters ve Ruiz-Herrera'ya göre Y kromozomunun bu karmaşık sistemi onu yok olmaktan kurtaracak. Çünkü Y kromozomunun hayatta kalması için çok büyük bir evrimsel baskı var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gebelik-diyabeti-olan-anne-adaylari-ve-riskler", "text": "Vücutta birçok değişikliğe neden olan gebelik sırasında kan şekeriyle ilgili hormonal değişiklikler de yaşanabiliyor. Gestasyonel yani gebelik diyabeti, gebeliğin sona ermesiyle birlikte sona eriyor. Gebelik sırasında vücutta bazı hormonal değişiklikler yaşanır ve kan şekerini yükselten birçok hormon üretilir. Gebelik diyabeti de bu değişikliklere tam uyum gösterilememesi halinde gelişen bir tablodur. Yani gebelik sırasında ortaya çıkan ve gebelik süresince devam edip, gebeliğin sonlanmasıyla birlikte sona eren bir diyabet tipidir. Gebelikten önce de diyabeti olan kişiler bu tanıma girmez. Diyabetsiz bir birey kadar sorunsuz bir gebelik mümkün. Diyabetli bir birey için sağlıklı yaşamanın temel koşulu, iyi kan şekeri kontrolünü sağlamaktan geçer. Diyabetli bir anne adayında ise, gebelikten önce ve gebelik süresince sağlanan iyi şeker kontrolü, doğacak olan bebeğin sağlıklı bir birey olabilmesi için gereken ilk koşuldur. Bunun için öğünlerinizi, egzersizi ve gerekirse insülin kullanımını dengede tutacak bir diyabet tedavi planına ihtiyacınız olacaktır. İyi bir tıbbi bakımla neredeyse diyabetsiz bir birey kadar sorunsuz bir gebelik yaşayabilir, sağlıklı bir bebeğe sahip olabilirsiniz. Annenin şekerinin yüksek seyretmesi bebek için ciddi bir risk oluşturur. Bebek sahibi olmak isteyen diyabetli bir anne adayının, kesinlikle doktor kontrolü altında gebe kalması gerekiyor. Gebelik heyecan verici ama aynı zamanda özveri isteyen bir süreçtir. Diyabetli bir anne, bebeği için yaşam tarzını değiştirmeyi göze almalı ve aynı zamanda bazı alışkanlıklarından da vazgeçebilmelidir. Sigarayı bırakmak bunların başında gelir. Sigara sadece anneyi değil, bebeğin gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Ayrıca alkol de hipoglisemiye neden olduğu için kesinlikle kullanılmamalıdır. - Ailesinde diyabet öyküsü olanlar, - Obez kişiler, - Hipertansiyonu olanlar, - 35 yaş üzeri gebeler, - İntrauterin ölüm hikayesi olanlar, - İri doğum (> 4 kg) hikayesi bulunanlar gebeliğin 24. haftasından itibaren mutlaka tarama ve yükleme testi yaptırmalıdır. Tüm gebelere 24 ila 28. haftalar arasında, günün herhangi bir saatinde, aç veya tok 50 gram glikoz ile tarama testi yapılır. Glikoz içirildikten bir saat sonra ölçülen kan şekerinin 140 mg/dL ve üzerinde çıkması, tarama testinin pozitif olduğunu gösterir ve bu kez 100 gram glikoz ile ikinci bir test yapılması gerekir. Bu test sırasında, her saat başı olmak üzere, üç kez kan alınır. Eğer iki değer yüksek çıkarsa gestasyonel diyabet tanısı konulur. Son zamanlarda kabul edilen bir diğer tanı yöntemi ise gene 24-28. haftada 2 saatlik 75 gram Glikoz Tolerans Testi'nin açlık, 1. saat ve 2. saat şeker ölçümü yapılarak üç ölçümden birinin eşik değeri geçmesiyle tanının konulmasıdır. Her iki yol da izlenebilir. Annede aşırı kilo artışı dışında hiçbir kötü sonuç olmasa bile, bebekte birçok problem ortaya çıkabilir. Örneğin bebeğin irileşmesi, doğum sonrası bebeğin kan şekerinin hızlıca düşmesi, akciğerlerin tam gelişememesine bağlı solunum güçlüğü, sarılık ve erken doğum bu sorunlardan bazılarıdır. Annede gebelik diyabeti söz konusu olduğunda, bebekte doğuştan şeker hastalığı riski bulunmuyor. Fakat kan şekerinin kötü kontrolü sonucu diyabetik annelerden doğan iri bebekler, daha sonra şişman erişkinler olup, bu kişilerde de diyabet gelişme olasılığının arttığı gözlenmiştir. Eğer bebek kız ise, onun da gebeliği sırasında gebelik diyabeti gelişme riski daha fazladır. Tanı konulduktan sonra hedef, açlık kan şekerini 95 mg/dL'nin altında, tokluk 1. saat kan şekerini 130/140 mg/dL'nin altında tutmaktır. Bunun için diyabetik diyete başlanır ve kan şekeri bir hafta boyunca izlenir. Eğer bu süre içerisinde açlık ve tokluk kan şekeri değerleri istenilen sınırları aşıyorsa, vakit kaybetmeden insülin tedavisine başlanır. Bu dönemde diyabetli anne adayı bir şeker ölçüm cihazıyla mutlaka kontrol edilmeli ve kan şekeri kontrolleri düzenli olarak yapılmalıdır. Ölçüm sonuçları da bir çizelgeye kaydedilmelidir. Kan şekerinin yükseldiği en olası zaman kahvaltı sonrasıdır. Kahvaltı genellikle hızlı bir öğündür ve bu da kan şekerinde artışa neden olan önemli bir faktördür. Kahvaltı daha yavaş yapılmalıdır. Gestasyonel diyabetli bir annenin takibi diyabet uzmanı, kadın doğum uzmanı, diyabet eğitimcisi, diyetisyen ve yeni doğan konusunda eğitimli bir çocuk doktoru tarafından yapılmalıdır. Doğumdan hemen sonra glikoz metabolizması normale döner, insülin direnci ortadan kalkar ve diyabet düzelir. Eğer insülin kullanılıyorsa, tamamen kesilir. Aksi halde ciddi kan şekeri düşüklüğü meydana gelebilir. Şişmanlık, hipertansiyon, birden fazla çocuk doğurmuş olmak, ailede diyabet öyküsü olması, gelecekte diyabetin ortaya çıkma olasılığını yükseltir. Bu nedenle gestasyonel diyabet geçirmiş kadınlar diyetine dikkat etmeli, düzenli egzersizler yapmalı, normal kiloda kalmaya çalışmalıdır. Gestasyonel diyabetli annelerde doğum sonrası diyabet ortadan kalksa da, yaşantılarının ilerleyen dönemlerinde diyabetle karşılaşma riskleri yüksektir. Bu nedenle doğumdan 6-12 hafta kadar sonra 75 gram glikoz ile Oral Glikoz Tolerans Testi yapılması, gestasyonel diyabet sonrasında kalıcı Tip 2 diyabet bulunup bulunmadığının belirlenmesi uzun dönemde diyabet riskinin tayini için gereklidir. Eğer OGTT sonrası diyabet tanısı konacak kriterler yoksa, yıllık açlık glikozuyla takipler, diyabetin erken teşhisi ve tedavisi sayesinde birçok sorunu engelleyebilir. Gebelik diyabeti sırasında doğan bebeğiniz, yıllar öncesinden Anne, dikkat etmezsen ilerleyen zamanlarda sende de diyabet çıkabilir, diyen ve sizi daha doğmadan önce uyaran, tedbir aldıran, akıllı bir bebektir. Bebeğin dünyaya gelişiyle tüm dikkat ona odaklanacaktır. Fakat bebeğe iyi bakmak için kendinize de iyi bakmanız gerektiği unutulmamalı, gebelik sırasında kan şekerinin hedefte tutulmasını sağlayan alışkanlıklar devam ettirilmeli, emzirme sırasında da kan şekerinin düşmesini önlemek için beslenme şekli doktor ve diyetisyenle birlikte düzenlenmelidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gebelikte-folik-asit-otizm-riski", "text": "Yapılan yeni bir araştırmaya göre gebelikte çok fazla folik asit alan annelerin çocuklarında otizm görülme riski artabiliyor. Doğumdan kısa süre sonra annelerin kanındaki folat seviyesini ölçen araştırmacılar, folat seviyesi normalin çok üzerinde olan annelerin çocuklarında, folat seviyesi normal olan annelerin çocuklarına göre, 2 kat fazla oranda Otizm Spektrum Bozukluğu izlendiğini kaydetti. Folik asit, kana girdiği andan itibaren folat olarak adlandırılıyor. Yine, kanında yüksek seviyede B12 vitamini görülen annelerin çocuklarında bu bozukluğun görülme oranı, normal seviyedekilere göre 3 kat fazla. Dr. Ramkripa Raghavan, yürüttüğü çalışmanın, yüksek folik asit ve B12 vitamini ile otizm riski arasında bir ilişki olabileceğini düşündüren ilk çalışmalardan biri olduğunu; ancak bulguların doğrulanması ve vitaminlerin sağlık üzerindeki etkilerinin incelenmesi için daha kapsamlı bir çalışma yapılması gerektiğini söyledi. Bu iki vitaminin ne kadarının fazla olarak nitelendirilmesi gerektiği henüz bilinmiyor. Bu araştırmada folik asit için 59 nm/L, B12 için 600pm/L sınır kabul edildi. Genellikle uzmanlar, hamile olan veya hamile kalmayı düşünen kadınlara, bebeğin sağlıklı beyin ve omurilik gelişimi için günlük folik asit takviyesi öneriyor. Dr. Raghavan, önerinin hala geçerli olduğunu, fakat araştırma boyunca, bu vitaminlerin fazlasının sinir sisteminin gelişiminde olumsuz rol oynayabileceğini gözlemlediklerini söyledi. ABD'de yaşayan dar gelirli 1.400 anne çocuktan toplanan veriler ışığında yürütülen araştırma yıllarca sürmüş. Doğumdan sonra 3 gün içinde annelerden kan örneği alınmış, folat ve B12 seviyeleri ölçülmüş. Çocuklar ise 15 yıl boyunca gözlemlenmiş ve hangilerinin Otizm Spektrum Bozukluğu geliştirdiği incelenmiş. Sonuçlar, otizmin gelişme riski ile yüksek seviyedeki folik asit ve B12 vitamini arasında bir ilişki kurulabileceğini gösteriyor. Fazla vitamine maruz kalan çocuklar, diğerlerine göre 17 kat daha fazla risk taşıyor. Yine de, daha önce belirtildiği üzere, bu ilişki henüz ihtimaller arasında ve vitaminlerin hangi aşamada otizme neden olduğu, hangi kadınların risk grubunda olduğu daha kapsamlı bir çalışma ile aydınlatılmalı. Dr. Raghavan, iyi bir beslenme düzeninin sağlıklı gebelik için şart olduğunu ve annelerin vitaminlerini ihmal etmemelerini söylüyor. Hamileler takviye hapları, lifli yeşil sebzeler, turunçgiller, mısır gevreği, makarna, ekmek gibi birçok kaynaktan folik asit ihtiyaçlarını karşılayabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gec-saatte-yemek-neden-fazla-kiloya-neden-oluyor", "text": "Beslenme önerileri arasında hep erken yemekten söz edilir. Çünkü geç saatte yemek, fazla kiloya ve şişmanlığa yol açıyor. Son bir araştırma bunun nedenini açıklığa kavuşturdu. Amerikalı bilim insanları, beslenmeleri sıkı bir şekilde takip edilen insanlarla, geç saatte yemenin niçin fazla kiloya neden olduğunu gösterdiler. Katılımcılardan bir grup günlük dört öğünlük yemeğini erken saatte yerken, diğer grup dört saat daha geç yedi. Geç yemek yiyenler hem daha fazla acıktılar hem de metabolizmalarında, daha az yağ yakma ve daha fazla yağ dokusuna yol açan değişimler saptandı. Şişmanlık, diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve belirli kanser türleri de dahil olmak üzere, çeşitli sağlık sorunları riskini yükselttiği için küresel bir problemdir diyor araştırmacılar Cell Metabolism dergisinde. Gerçi şişmanlığın nedenleriyle ilgili çok sayıda araştırma var ama yemek saati, enerji alımı, enerji yakımı ve metabolizma arasındaki ilişki pek incelenmemişti. Araştırmacılar laboratuvar deneylerinde 5'i kadın, 11'i erkek olmak üzere 16 şişman kişiyi incelediler. Katılımcıların yaş ortalaması 37'di. Araştırmadan iki hafta önce katılımcıların uyku düzenleri ayarlandı. Araştırmadan üç gün önce tüm katılımcılar aynı yemekleri aynı saatte yediler. Ayrıca bedensel etkinlikler ve aldıkları ışık oranı da kontrol edildi. Altı günlük inceleme süresinin ikinci gününden itibaren bir grup öğünleri dört saat daha sonra aldı. Geç yiyenler kahvaltı ederken, erkenciler öğle yemeği yediler. Geç yiyenler anketlerde daha çabuk acıktıklarını söylediler ve nişastalı yiyecek veya et gibi belli başlı yiyeceklere karşı daha fazla iştahları olduğunu belirttiler. Ayrıca geç yiyenlerin kanında ortalama olarak yüzde altı daha az leptin bulunuyordu. Leptin hormonu doyma hissini desteklemektedir. Leptinin iştah açıcı hormon ghreline oranı da, geç yemek yiyenlere göre daha fazla aç hissetmelerine yol açacak şekilde değişti. Ayrıca geç yiyenlerin bedenleri yüzde beş oranında daha az enerji harcadı. Ve uyku zamanının son saatlerinde beden sıcaklıkları çok daha düşüktü. Bu kişilere ait örneklerde ayrıca özellikle de yağ yakmayı azaltan ve yağ depolanmasını destekleyen genlerin de etkin olduğu fark edildi. Araştırmada alınan kalori miktarı, bedensel hareket, uyku ve ışık etkisi de dikkate alındı. Normal yaşamda bu faktörlerin çoğu, sadece alınan öğünlerin zamanından göre etkilenebilir diyor araştırmacılar. Araştırma sonuçlarının şişmanlıkla mücadelede işe yarayacağı söyleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gec-yatan-cocuklarda-obezite-riski-artiyor", "text": "Geç yatan çocuklarda obezite riskinin arttığı, bir çalışmayla daha ortaya konuldu. İsveç'te Karolinska Enstitüsünde pediyatri profesörü Claude Marcus liderliğinde yapılan çalışmanın sonuçları, \"Pediatrics\" dergisinde yayımlandı. Obeziteyle ilgili daha geniş kapsamlı bir araştırma çerçevesinde yürütülen çalışmada, 64'ünün ebeveynlerinden biri obez ya da aşırı kilolu 107 çocuğa odaklanıldı. Bir yaşından 6 yaşına kadar çocukların kilo, boy ve bel çevresini ölçen uzmanlar, başlangıçta hepsinin benzer ölçülere sahip olduğunu saptadı. Yılda bir kez birbirini izleyen 7 gün boyunca bileklerine takılan cihazla uykuları takip edilen çocuklardan yatağa 21.00'den sonra gitme alışkanlığı olanların bel çevresinin genişlediği ve vücut kitle indekslerinin arttığı görüldü. Marcus, çocukların yatağa gitme saatlerinin, İspanya gibi ılıman iklim kuşağındaki ülkelerde ve Asya'nın bazı bölgelerinde değişiklik gösterdiğini ifade ederek ailelere en azından yatma ve yeme saatlerinde bir rutini benimsemeleri tavsiyesinde bulundu. Obez ve aşırı kilolu ebeveynlere sahip çocukların aşırı kilolu olma ihtimallerinin arttığını da ortaya koyan çalışmada, bu çocukların yatma saatlerinin, akranlarından farklı olmadığı kaydedildi. Daha önce yapılan bir araştırma, uyku süresinin kısalmasının, çocuklukta obezite riskinin yükselmesiyle bağlantısı olduğunu göstermişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gec-yatma-aliskanligi-beyni-nasil-etkiliyor", "text": "İnsanların uyku düzeninin, ağırlıklı olarak genlerine bağlı olduğunu ortaya koyan yeni çalışmalar, erken kalkma alışkanlığına sahip insanların hem fiziksel, hem de zihinsel olarak, gece geç saatlere kadar oturan kişilere göre daha sağlıklı olduğunu ortaya çıkarttı. Nature Communications dergisinde yayınlanan araştırmada araştırmacılar insan genomunda erken kalkmayla ilişkili olan 351 bölge tanımladı. Bu bölgelerden yalnızca 24'ü önceden biliniyordu. Erken kalkmayla ilişkilendirilmiş bu gen varyantlarının en fazla olduğu kişilerin, daha az bulunan kişilere göre erkenden uyuduğu gözlemlendi. Ayrıca bu genomik bölgelerin beynin sirkadiyen saatine ve retinaya da bağlı olduğu ortaya koyularak, beynin retinadan giren ışığı algılama ve vücut saatini 24 saatlik bir uyku ve uyanıklık haline ayarlayama yetisine dair kuramlar desteklenmiş oldu. Birleşik Krallık'taki Exeter Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden uyku düzeni uzmanı ve çalışmanın başyazarı Samuel Jones, bazı insanlar sabah erken saatlerde kalkarken bazı insanlarınsa sabaha kadar oturmalarının sebebinin hem beynimizin dış ışık sinyallerine verdiği tepkinin, hem de iç saatlerimizin normal işleyişinin bir karışımı olduğunu söylüyor. Araştırma için UK Biobank adlı kar amacı gütmeyen bir sağlık projesinden ve Amerika merkezli özel genom analiz şirketi 23andMe'den sağlanan yaklaşık 700.000 katılımcının genom verileri incelendi. 23andMe katılımcılarına bir sağlık anketi aracılığıyla erkenci mi, gece kuşu mu, yoksa ikisinin arasında bir yerde mi oldukları soruldu. Her ne kadar bu tarz cevaplar öznel olmakla birlikte araştırmacılar, UK Biobank projesine katılan 85.000'den fazla bireyin bileğine takılan, kişinin kaçta uyuyup kaçta kalktığını gösteren aktivite takip bilekliklerinden alınan bilgilerle de bulgularını doğruladılar. Araştırmacılar uyku zamanlarında farklılıklar görse de uyku kalitesinde bir fark gözlemlemedi. Ayrıca önceki bazı araştırmaların aksine, gece kuşu olarak bilinen kişilerde obezite ve diyabet riskinin daha yüksek olduğu da görülmedi. Buna karşın gece kuşu olmak, depresyon, anksiyete ve şizofreni eğilimi ile bağlantılıydı. Yani kişinin taşıdığı gece kuşu genleri ne kadar fazlaysa şizofreni riski o derece artıyor. Araştırmacılar bu durumun uyku kalitesiyle ya da uykusuzlukla ilişkisinin olmadığını da gözlemledi. Uyku zamanlaması ile zihinsel sağlıktaki zayıflama arasındaki bağlantı henüz tam olarak bilinmese de, Massachusetts Genel Hastanesi Genomik Tıp Merkezi'nde öğretim görevlisi ve araştırmacı olarak çalışan araştırma eş başyazarı Jacqueline Lane bu durumun birçok farklı unsurun birleşmesinin sonucu olabileceğini söylüyor. Bu unsurlar arasında erken uyanan kişilerin genlerinin sağladığı bilinmeyen korumalar, erken uyanan kişilerde gün ışığının tetiklediği fiziksel uyarılmalar ya da 9-5 arası işlerin baskın olarak görüldüğü bir kültürde sabahları uyanık hissetmenin sosyal olarak sağladığı avantajlar yer alabilir. Lane yaptıkları araştırmanın, kronotipin zihin sağlığıyla ilgili ne gibi bir neden-sonuç bağlantısı olduğunu ortaya koymak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Rothstein, öğleden sonra kafein alımınızı keserek ve yatmadan en az bir saat önce teknolojik aletleri kullanmayı bırakarak çok daha erken uykuya dalmayı başarabileceğinizi söylüyor. Elbette belirli bir düzeniniz varken birkaç saat erken uyumaya çalışmak pek gerçekçi bir istek olmayabilir. Vücut saatinizin zamanlama farklılığına alışması gerekir. Yatmadan önceki saatinizi duş alarak, loş ışıkta kitap okuyarak, sohbet ederek ya da esneme hareketleriyle geçirmeye çalışın. Ayrıca zihninizin susmasına yardımcı olacak basit farkındalık teknikleri kullanabilir, nefes alıp vermenize ve bedensel farkındalığınıza yönelerek uykuya dalmayı kolaylaştırabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gece-kusu-musunuz-daha-az-yag-yakiyor-olabilirsiniz", "text": "Kısa bir süre önce gerçekleştirilen bir pilot araştırma, geceleri geç yatan kişilerin sağlıklı olup olmamasına bakmaksızın, erken kalkanlara kıyasla daha az yağ yaktıkları şeklinde sonuçlandı. Ayrıca gece kuşlarının hücreleri de ensüline karşı daha az duyarlı ki bu da diyabet riskini yükseltiyor. İç saatimiz metabolizmamızın gündüz -gece dalgalanmaları, etkinliğimizi ve ruh halimizi düzenler. Ancak bu biyolojik saat, herkeste aynı şekilde işlemiyor: Genetik donanıma göre bazıları doğal olarak erken kalkarken, diğerleri daha çok akşamları iyice aktifleşen gece kuşlarıdır. Bu kronotip, fiziksel ve zihinsel olarak elimizden gelenin en iyisini ne zaman yapabileceğimizi belirlediği gibi aynı zamanda belirli hastalıklara yakalanma riskimizi de etkileyebiliyor. Rutgers Üniversitesi'nden Steven Malin bu bağlamda, bir insanın kronotipinin yağ ve şeker metabolizmasını ne derece etkilediğini ve diyabet tip 2, fazla kilo ve kalp-dolaşım hastalıkları üzerindeki dolaylı etkiyi inceledi. Deneylere katılan 51 kişinin yarısı erken kalkanlardan oluşurken diğer yarısı ise gece kuşuydu. Sağlıklı olan tüm katılımcılar biraz hareketsiz bir yaşam sürüyorlardı ve hafif yüksek bir beden kitle endeksine sahipti. Araştırmacılar, kan örneklerini ve solunum gazlarının ölçümlerini kullanarak, önce tüm deneklerde dinlenme sırasındaki yağ oksidasyonunu, aç karnına ve standart şeker uygulamasından sonra insülin ve glikoz değerlerini belirledi. Ayrıca bedendeki yağ oranı da belirlendi. Daha sonra ise tüm katılımcılar yürüyen bant üzerinde 15 dakika kadar çalışırken, araştırmacılar, katılımcıların metabolizmalarını orta ve maksimum yüklerde analiz ettiler. Sonuca göre daha dinlenme evresindeyken bile erken kalkanlarda daha fazla yağ yakılıyor. Bu hareket edildiğinde de devam ediyor. Erken kalkan kronotip tüm test koşullarında daha yüksek yağ oksidasyonunu koruyor. Bu aynı zamandan kalp atış hızından, öznel olarak algılanan efordan, oksijen alımından ve stres testi sırasındaki enerji tüketiminden bağımsız olarak gerçekleşiyor. Bedendeki yağ oranı da bu farklılıkta rol oynamıyor. Tüm bunlar erken kalkanların hareketleri için gereken enerji için daha fazla yağ yakıldığını gösteriyor. Oysa gece kuşlarının bedenleri enerji kaynağı olarak daha çok karbonhidratlardan yararlanıyor. Bunlara paralel olarak insülin duyarlılığında da farklılıklar söz konusu: Gece kuşlarının, kan şekerini düzenlemek için daha fazla insüline ihtiyaçları var. Buna göre hücreleri kan şekeri hormonuna karşı o kadar iyi reaksiyon göstermiyor. Düşük yağ yakımı organlarda daha fazla yağ birikmesine ve kanda daha fazla yağ dolaşmasına yol acımakta ki bu da kalp-dolaşım riskini yükseltmektedir. Öte yandan insülin duyarlılığının da azalması düşük yağ yakımı kombinasyonuyla birlikte diyabet tip 2 riskini yükseltebiliyor. Fakat kronotipin metabolizma üzerindeki etkisinde hangi mekanizmaların bulunduğu henüz bilinmiyor. Araştırmacılar bu yüzden kronotip, bedensel hareket ve metabolizma uyumu arasındaki bağlantıyı incelemek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gen-testiyle-daha-iyi-depresyon-tedavisi-mumkun", "text": "Her bireye uygun ilaç arayışına dayanan bireysel tıp, tıbbın en büyük hedeflerinden biri. Onkoloji ve psikiyatri, hastalara özel olarak hazırlanmış ilaçlar sayesinde özellikle büyük ilerleme sağlanmasının umulduğu alanların başında geliyor. Ancak araştırmacıları göre, onkolojide bazı atılımlar yapılmış olmasına karşın, psikiyatri yirmi yıl geride kaldı. Ve depresyon kesinlikle halı altına süpürülmemesi gereken bir hastalık ve geçmişe göre çok daha yaygın. Ayrıca çok sayıda araştırma, pandeminin ruh üzerindeki olumsuz sonuçlarını gösterdi. Depresyon şüphesi, kişilerin, iki haftadan fazla bir süre sıkıntılı, halsiz ve yorgun olduklarında, olumsuz düşünceler ve genel üzüntü nedeniyle bitkin hissettiklerinde, uyku bozukluğu ve iştahsızlıktan şikayet ettiklerinde ortaya çıkıyor. Depresyonda olduğu düşünülen kişiler bir uzmandan veya psikoterapistten ne kadar erken yardım alırlarsa, terapinin başarılı olma olasılığı o kadar yüksek oluyor. Genelde psikoterapi ve antidepresanlarla tedavi kombinasyonu son yıllarda başarılı sonuçlar vermekte. Bununla birlikte en uygun antidepresanı bulmak o kadar kolay değil. İlaçların etkisi içeriklerinin ve verilen dozun dışında hastanın metabolizmasına ve genetiğine de bağlı. Hastaların sadece yüzde 30'u standart antidepresan tedavisinde kullanılan ilaçlarla iyileşebiliyor. Geriye kalan yüzde 70'inde tedavi pek başarılı olmuyor. Son 30 yıl içinde depresyon tedavisinde hemen hemen hiçbir yenilik yaşanmamış. Hastalar ilk aldıkları ilaçlarla iyileşmezlerse, diğer ilaçları denemeye devam ediyorlar. Uygun ilacın bulunması haftalar sürebiliyor ve hastalar bu süre içinde ilaçların farklı yan etkileriyle savaşmak zorunda kalıyorlar. HMNC-Brain kuruluşunda görevli olan Florian Holsboer, bu konuyu uzun yıllar araştırdıktan sonra antidepresanla tedavideki başarının, her şeyden önce hastanın kan- beyin bariyeriyle ilgili olduğunu buldu. Bu bariyer, zararlı maddelerin, hastalık etkenlerin veya zehirlerin beyne girmesini engelleyen önemli koruyucu görev üstlenmekte. Ama bazı durumlarda da terapinin başarılı olması için gerekli olan ilaçları da engelliyor. HMNC- Brain Health ve Max-Planck Psikiyatr Enstitüsü araştırmacıları bu yüzden kan beyin bariyerini etkileyerek, antidepresanın beyne girmesini sınırlandıran ya da kolaylaştıran gen varyantlarını analiz ettiler. ABCB1 testi olarak adlandırılan testle tek bir tükürük veya kan örneği, doktorlara hangi etki maddelerinin uygun olduğunu ve hangi dozda verilmesi gerektiğini söyleyebiliyor. Araştırmacılar ABCB1 testinin bir kez yapıldığında, yaşam boyu geçerli olacağını söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genc-ve-saglikli-kalmak-icin-beslenme", "text": "Genç ve zinde kalmak için beslenme, önemli faktörlerden biridir. Yaşlanmayı geciktirmek, toksinlerden arınmak ve yaşam kalitesini artırmak için kişisel olarak planlanmış beslenme ve fiziksel aktivite programları, genç kalmak için olmazsa olmaz bir basamaktır. Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenme herkes için, özellikle de çocukluk döneminden itibaren çok önemlidir. Çocukluk döneminde kazanılan beslenme alışkanlıkları yaşam boyu sürmektedir. Sağlıklı beslenme kısaca, beslenmenin yeterli ve dengeli olmasıdır. Günlük alınan kalori miktarı ve besin öğelerini çeşitlendirmek oldukça önemlidir. Gereğinden fazla kalori alındığı zaman fazla kalori vücutta yağ olarak birikir, şişmanlık meydana gelir. Öte yandan, günlük diyet karbonhidrat, protein ve yağ içeriği bakımından da dengeli olmalı, vitamin ve minerallerle su gereken miktarlarda tüketilmelidir. Çeşitli besin öğeleri dengeli olarak tüketilmediği zaman vitamin, mineral ve eser elementlerin eksikliği şeklinde bazı sağlık sorunları ortaya çıkabilir. Günlük kalori alımına dikkat edilmelidir. Günlük kalori ihtiyacı cinsiyet, yaş, boy, kilo, fiziksel aktivite vb. etkenlerle farklılık gösterir. Hesaplanan kalori miktarı tek başına yeterli değildir. Kalorinin içeriği karbonhidrat, protein ve yağ alımını dengeleyerek planlanmalıdır. Yağlı yiyecekleri ve kızartmaları azaltıp, sofra şekeri, paketli gıdalardaki glikoz şurubu, mısır fruktozu gibi basit şekerlerin tüketimi sıfıra yakın tutulmalıdır. Protein tüketimine özen gösterilmelidir. Günlük ideal protein alımı olmadığı durumlarda, kas kaybı yaşanabilir. Yapılan hataların başında yağ tüketimini sıfırlamak gelmektedir. Katı yağların tüketimini sınırlandırmak yeterli olacaktır. Doymuş yağ oranı yüksek besinler daha az tüketilmelidir. Güne kahvaltı ile başlamanız günlük kalori alımınızı dengeler. Diğer öğünlerde fazla porsiyonlarda yememenizi destekler. Ana öğünler arasında ara öğünlerin de tüketilmesi kan şekeri kontrolüne yardımcı olur. Taze veya kuru meyveler, yoğurt, kefir, yoğurtlu meyveler, meyve ve süt karışımı, kepekli veya tahıllı ekmekle hazırlanan sandviçler, ara öğün olarak değerlendirebileceğiniz gıdalardır. Günlük kafein içeren içeceklerin tüketiminde de aşırıya kaçmamakta fayda vardır. D vitamininin önemi giderek anlaşılmaktadır. İnsülin direnci, kanser, bağışıklık sistemi hastalıkları, kalp damar sağlığı, tansiyon gibi birçok hastalıkta önemli rol oynamaktadır. En iyi D vitamini kaynağı güneştir. Çinko, bakır, manganez, selenyum; A, C ve E vitaminlerini içeren gıdalara günlük beslenmemizde yer vermeliyiz. Özellikle de bu ihtiyaçların doğal gıdalardan karşılanabilmesi çok daha iyidir. Ceviz, fındık, badem, buğday, bulgur, kuru baklagiller, havuç, kuşburnu, domates, turunçgiller, maydanoz, yumurta, deniz ürünleri, taze sebze ve meyve gibi gıdaları tüketmek açığı kapatabilir. Su tüketimi oldukça önemlidir. Günde ortalama 8-10 bardak su içmeliyiz. Yağlı kırmızı et yerine yağsız et, kuru baklagiller ve balık çeşitleri tercih edilebilir. Süt ve süt ürünleri de günlük besin alımımızda yer verilmesi gereken gıdalardır. Yemeklerinizi haşlama, fırında veya ızgarada pişirmelisiniz. Aşırı şekerli gıdalardan kaçınmalı ve çay, kahve gibi içecekler şekersiz içilmeli veya şeker miktarı azaltılmalıdır. Gıdalardan aldığımız günlük tuz miktarı 6 gramı geçmemelidir. Bu miktara tüm gıdalardan aldığımız tuz miktarı dahildir. Son olarak, düzenli egzersiz yapmanın, genç kalmakta önemi büyüktür. Hem dengeli sağlıklı beslenirken hem de egzersizlerimizi eksik etmemeliyiz. Düzenli olarak egzersiz yapıldığı zaman vücut sağlıklı bir yapıya kavuşur, besinlerin sindirimi, kişilerin uyku düzeni olumlu etkilenir. Her birey kendine uygun beslenme ve fiziksel aktivite programını bir uzman yardımıyla oluşturmalıdır. Bu yazı HBT'nin 121. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genclerde-obezite-kanser-riskini-artiriyor", "text": "Obezite, çağımızın en büyük problemlerinden birisi. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975'ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Görünen o ki kanser de bu risklerden birisi. Yapılan son çalışmaya göre, milenyum çağında obeziteyle ilişkili olarak kansere yakalanma riski artış gösterdi. Kolorektal, böbrek ve pankreas kanserleri bu bulguda başı çekiyor. Sözgelişi, 1995'ten 2014'e kadar 25 ile 49 yaş arasında obezite ilişkili kansere yakalananların sayısında keskin bir artış yaşandı. Öyle ki 1980-2000 yılları arasında doğmuş olan Y kuşağı, doğum patlaması yaşanan II. Dünya Savaşı sonrası kuşağına göre iki katı daha fazla kanser riski altında. Amerikan Kanser Derneği'ndeki gözetim ve sağlık hizmetleri araştırmaları bilimsel başkan yardımcısı Dr. Ahmedin Jemal, bu bulguların gelecekte kanser vakalarının artacağına yönelik bir işaret olabileceğini kaydetti. Çalışmanın baş yazarı da olan Jemal ayrıca, bu artış potansiyelinin, son birkaç on yılda kanser sebepli ölümlerinin azalmasında kaydedilen ilerlemeyi tersine çevirebileceğinin de altını çizdi. Araştırmaya göre Y kuşağındaki genç yetişkinlerin kansere yakalanma riski, daha ileri yaşlardakilere kıyasla daha az. Ancak risk yine de var. Örneğin, 2010-14 yılları arasında pankreas kanseri oranı, 25-49 yaş arasında 100 bin kişi başına 2 vaka iken 50-84 yaşları arasında bu oran 100 bin kişide 37 vakaya karşılık geliyor. Obeziteye bağlı bazı kanser türlerinin Y kuşağındaki genç yetişkinlerde artış göstermesine dikkat çeken Dr. Jamal, genç erişkinler yaşlı erişkinlere göre daha düşük bir risk grubunda olmasına rağmen yaşanan artışlar konusunda uyardı. Aşırı vücut yağlanmasının bazı kanser risklerini artırdığı zaten biliniyordu. Zira Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı olarak çalışan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, obezitenin 12 farklı kansere yakalanma riskini artırdığına yönelik bir raporu 2016 yılında yayımlamıştı. Söz konusu kanser riskleri, bu haberde adı geçen kolorektal, böbrek ve pankreas kanserlerinin yanı sıra özofagus , safra kesesi, gastrik kardiyak , karaciğer, safra kanalı, çoklu miyelom ve tiroid kanseri olarak sıralanıyor. Bununla birlikte kadınlarda görülen meme, yumurtalık ve endometriyal kanserler de obezite kaynaklı kanser riskleri arasında gösteriliyor. Obezitenin akciğer ve cilt kanseriyle ilişkisi ise henüz tam olarak kanıtlanamadı. Obezitenin genç yetişkinlerin kansere yakalanmasındaki tek neden olup olmadığı konusundaki araştırmalar devam ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genel-cerrahi-uzmanligina-ilgi-azaliyor-mu", "text": "Son yıllarda özellikle sağlık sektöründe çalışanlar arasında cerrahi uzmanlık dallarına ilginin azaldığı görüşü tartışılmaktadır. Örneğin genel cerrahi uzmanlık alanının süresinin uzunluğu, yorucu nöbetler, büyük ameliyatların getirdiği stres ve bir türlü bitmeyen sağlıkta şiddetin bunda etkili olduğu düşünülmektedir. Ben de Uzmanı olduğum genel cerrahi alanında TUS'ta genel cerrahinin yerini ortaya koymayı ve sınavı kazandıktan sonra uzmanlık eğitimini yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanların durumlarını ortaya koymak istedim. Tıpta Uzmanlık Sınavı yılda iki kez bahar ve güz dönemlerinde olmak üzere Ö.S.Y.M. Tarafından düzenleniyor. Bu sınavlara giren doktor sayısında her geçen yılda artış gözlenmekte. 2013 yılında bu sınava giren doktor sayısı 8.500 ilken bu sayı son yıllarda adeta ikiye katlanarak 17.000 sayısına ulaştı. Bu sınavlarda başarılı olanlar Devlet ve vakıf üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı'nın Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde eğitime başlıyorlar. Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği'ne göre klinik dallarda 34 Anadal'da uzmanlık eğitimi verilmektedir. Genel Cerrahi Anadal uzmanlık süreside bu yönetmelikte 5 yıl olarak belirlenmiştir. 2017 Bahar döneminden başlayarak yapılan 6 dönemdeki TUS sonuçlarını değerlendiğimizde K puan sıralamasında ilk 5 sırada yer alan uzmanlık alanları ile genel cerrahi uzmanlık alanının başarı sıralamasının kıyaslamasını yaptık. Tablo-1 de görüleceği gibi ilk 5 arasında Deri Ve Zührevi Hastalıkların 6 kez, Radyolojinin 6 kez, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahinin 5 kez, Göz Hastalıklarının 4 kez, Çocuk Psikiyatrisi ve Radyasyon Onkolojisinin 2 şer kez yer aldığı görülmektedir. Bu tabloda Genel Cerrahi uzmanlık alanının sıralamalarına bakacak olursak sırası ile iki kez 29.sırada ve birer kez ise 27., 17., 16. ve 21. sıralarda yer aldığı görülmektedir. Araştırmamızın ikinci bölümünde ise İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dallarından ve Ankara Numune Hastanesi ve Bilkent Şehir Hastanesi ile İstanbul Sultan Abdülhamit Han Hastanesi Genel Cerrahi Kliniklerinden genel cerrahi uzmanlık eğitimlerine başladıktan sonra yarıda bırakan araştırma görevlileri/asistanlar hakkında bir inceleme yaptık. Burada 2015-2020 yılları arasında adı geçen Anabilim Dalı / Kliniklerden ayrılanları belirlemeyi hedefledik. Tablo-2 de görüldüğü gibi bu 13 eğitim kurumundan ilk 24 ay sonunda ayrılan araştırma/asistan sayısı 80 olarak belirlenmiştir. 2 Araştırma Görevlisi ise 24 aydan sonra ayrılmışlardır. İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan 15 Araştırma Görevlisi uzmanlık eğitimlerini bırakmışlardır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi,9 Eylül Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dallarından 11 er araştırma görevlisi eğitimlerini sonlandırmışlardır. Tablo-2: Genel Cerrahi Uzmanlık Eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri/Asistanların eğitim kurumlarına göre dağılımları. Tablo-3 ü değerlendiğimizde ise en fazla ayrılmanın ilk 3 ayın içinde olduğu belirlenmiştir. Bu 3 aylık dönemde toplam 25 araştırma görevlisi(%30.48)genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandırmışlardır. İlk 6 ay içerisinde ayrılanların sayısı ise 44(%53.65) olmuştur. İstifa eden araştırma görevlileri içerisinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nı kazandıktan ve göreve başladıktan 3 gün sonra istifa etmesi dikkat çekici bulunmuştur. Tablo-3: Genel Cerrahi uzmanlık eğitimine başladıktan sonra ayrılan Araştırma Görevlileri / Asistanların aylara göre dağılımı. Gelen verilerin değerlendirilmesinde genel cerrahi uzmanlık eğitimlerini sonlandıran 82 araştırma görevlisi/asistanın 56'sının(%68.29) istifa ettiği, 26'sının ise (%31.70) bir başka Genel Cerrahi Kliniğine nakil olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak elde edilen bu verilerin ışığında Başta Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve uzmanlık derneklerinin Genel Cerrahi örneğinde olduğu gibi pek çok cerrahi uzmanlık dallarındaki benzer sorunlara ortak çözümler aramalarının uygun olacağı görüşündeyim. Araştırmamız için gerekli olan verileri bizlerle paylaştıklarından dolayı; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Nezih Erverdi'ye, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Kaya Yorgancı'ya, İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Ertuğrul Göksoy'a, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Yaman Tekant'a, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Cumhur Yeğen'e, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Ziya Anadol'a, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Gökhan İçöz'e, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Mehmet Ali Koçdor'a, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Ekrem Kaya'ya, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Bülent Güngör'e, Ankara Numune Hastanesi ve Ankara Şehir Hastanesi Genel Cerrahi'den Prof. Dr. Faruk Coşkun'a ve İstanbul Okan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Osman Yücel'e en içten teşekkürlerimi sunarım. 1-Genel Cerrahi Uzmanlık eğitimine farklı bir bakış. Semih Baskan ve ark. Ulusal Cerrahi Dergisi.2009,25(4):142-145. 2-The Great leader of Turkish surgery is 90 years old. Semih Baskan.Turkish Journal of Surgery.vol:34(4),pp:241-244.2019. 8.Ö.S.Y.M. 2019 Güz Dönemi TUS Raporu Tablo-14."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genetikte-donum-noktasi-insan-genom-projesinde-20-yil", "text": "Genetiğe 4 milyar yatırım, 800 milyar ekonomik değer yarattı. İnsan Genom Projesi'nin ilk taslağı 20 yıl önce 25 Temmuz 2000 tarihinde tamamlandı. Bilim dünyasının en büyük başarılarından biri olarak değerlendirilen bu projenin ilk taslak sonuçlarını ABD eski Başkanı Bill Clinton, projeyi gerçekleştiren uluslararası bilim ekibi ile birlikte Bilim insanları yaşamın şifresini çözdü sözleriyle dünya kamuoyu ile paylaştı. Genomun bütünüyle çözülmesi 2003 yılında tamamlandı. O günden bugüne tam genom dizileme teknikleri geliştiriliyor. Bu sayede genetik biliminde köklü gelişmeler yaşanıyor. Ve yarattığı ekonomik değer en az 800 milyar dolar. 20 yıl önce 25 Temmuz tarihinde dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair, projeyi gerçekleştiren uluslararası bilim ekibi ile birlikte insanın genetik haritasının ilk taslağının tamamlandığını açıkladı. Resmi olarak 1990 yılında başlayan bu çalışma tam 10 yıl sürmüştü. Atlantik'in iki yakasında binlerce bilim insanından oluşan ekip, insan genomunu oluşturan 3 milyar DNA bazını büyük bir doğruluk payı ile tanımlayabildi. 2.7 milyar dolara mal olan İnsan Genom Projesi bilimin en büyük başarılarından biri. Bu geniş kapsamlı projenin yürütülmesi için oldukça büyük bir finansmana ihtiyaç vardı. Mali desteğin büyük bir kısmı Amerikan Enerji Bakanlığı, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü ve daha sonraları İngiliz Tıbbi Araştırma Konseyi ve Wellcome Trust tarafından karşılandı. Bu kurumların laboratuvarlarında başlayan çalışmalara 6 ülkeden destek grupları katıldı. HGP'nin ABD'de yürütülen kısmının öncüsü James Watson ve Francis Collins'ti. Wellcome Trust Sanger Enstitüsü'nün yöneticisi John Sulston projenin İngiltere ayağını temsil ediyordu. Sonuçta bilim dünyası eşsiz bir biyolojik haritaya kavuşmuş oldu. Bu harita sayesinde bilim insanları, boy, göz rengi, zeka gibi çeşitli insan niteliklerini belirleyen genleri ayrıştırabileceklerini düşündüler. Ancak bu hedefin düşündükleri kadar basit olmadığını kısa zamanda anladılar. Zira çok sayıda insan özelliğinin tek bir gene değil, onlarca, hatta yüzlerce genin bir araya gelmesine bağlı olduğu ortaya çıktı. İnsanın, basite indirgenemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğu artık kabul görüyor. Tıp dünyası da bir anlamda hayal kırıklığı yaşadı. Tek bir gendeki mutasyonun ölümcül hastalıklara neden olduğu beklentisi ileri araştırmalarda duvara tosladı. Tam tersi birçok ölümcül hastalık çok sayıda gendeki mutasyonun birleşmesinden kaynaklanabiliyor. Bunlar birbirleriyle ve çevresel koşullarla etkileşim içine girerek genlerdeki protein üretimini değiştiriyor. Ayrıca insan vücudunda yaşayan çok sayıda mikrop da bu sürece dahil oluyor. Özetle bu kadar kompleks bir olayda tek bir geni sorumlu tutmak gerçeklerle bağdaşmıyor. -Adenin, Timin, Guanin, Sitozin- sıralamasını çözme işlemi) çok önemli keşifler yapıldı. Mutasyon geçiren genlerin kanserlere ve melanomlara yol açtığı bulundu. . Gen dizileme sayesinde elde edilen bu başarılar zaman içinde otomatikleşerek kolaylaştı ve ucuzladı. Wellcome Sanger Enstitüsü'nden Cordelia Langford, Bugün haftada 3.000 tam genom taraması yapıyoruz. Son derece kolay ve basit bir süreç diyor. Tüm bu dizilemeler insanlara ait değil. Bazıları hayvanlara ve mikroplara da ait. İnsaların ölümcül düşmanları olan sıtma ve koleraya neden olan organizmalar bugün SARS-CoV-2 virüsüne dek uzandı. Bu minik genomların dizilemelerini yaparak, doktorlara ve kamu yetkililerine hastalıkla mücadelede kritik bilgiler sağlanmış oluyor. Farklı kaynaklardan elde ettiğimiz SARS-CoV-2'yi dizilemekle virüsün mutasyon geçirip geçirmediğini görebiliyoruz diye konuşan Oxford Üniversitesi Küresel Sağlık ve Genomik Merkezi'nden Dominic Kwiatkowski, Aynı zamanda farklı bölgelerden gelen çeşitli örneklerdeki minik varyasyonları da tespit ederek yeni salgınların nerede baş göstereceğini önceden saptama şansına kavuşmuş oluyoruz diyor. Cihazlar artık o kadar hassas ki, tek bir hücreden aldığımız DNA'yı analiz edebiliyoruz ve aynı zamanda bu bulguyu milyonlarca hücreden aldığımız DNA'larla karşılaştırabiliyoruz. Bu bize ne söylüyor? Vücudumuzdaki hücrelerin spesifik bir zamanda ne yaptığını keşfediyoruz. Böylece bağışıklık sisteminde ve çeşitli dokulardaki yeni hücre tiplerini tanımaya başladık. Bu sayede vücudumuzdaki hücreleri ve bunların nasıl örgütlendikleri daha iyi anlıyoruz. Hastalıklı dokuyu sağlıklı doku ile karşılaştırdığımızda hastalıkların mekanizmaları ortaya çıkıyor diyor. İGP'si biyolojide ve tıbbi araştırmalarda çok önemli gelişmelere kapı açmakla birlikte bazı fırsatçılara da yeni kar alanları sağlıyor. 1990 yılında başlayan gen dizileme yarışının devam ettiğine dikkat çeken Langford, Şimdi farklı merkezlerde dizilenen insan DNA'sına patent almak isteyenlerle mücadele ediyoruz diyor. İnsan genomu kimin mülkiyetinde sorusu bu noktada önem kazanıyor. İGP tarafından dizilenen genomun her parçası anında kamuoyu ile paylaşılıyor ve genomla ilgili yeni bilgiler hemen hemen her gün ücretsiz erişimi olan veritabanlarında veya bilimsel dergilerde yayınlanıyor. Kaldı ki 2013 yılında ABD'de Yüksek Mahkeme doğal olarak oluşmuş insan genlerinin bir icat olmadığını ve patent talebinin söz konusu olmayacağına karar verdi. Ne var ki özel şirketler edit edilmiş sentetik genler üzerinde patent talebinde bulunabiliyorlar. Çünkü bunlar doğal versiyonlarından belirgin biçimde farklı oldukları için yeni bir icat olarak değerlendiriliyor. Kamu fonlarıyla finanse edilen bilimsel Ar-Ge çalışmalarının geniş anlamda ekonomiye çok olumlu etkileri vardır. Ancak bu etkinin parasal miktarını hesaplamak oldukça zordur. Battelle Technology Partnership Practice adında bir araştırma şirketinin tahmini hesaplarına göre, 1988 ile 2010 arasında ABD yönetiminin genomik araştırmalara yatırımı yaklaşık 796 milyar dolarlık ekonomik etki yaratmış bulunuyor. Oysa İGP için 1990-2003 arasında harcanan miktar 3.8 milyar dolar civarındaydı. Bu değerler göz önüne alındığında yatırım getirisi 141:1'dir. Bu ne anlama geliyor? ABD yönetiminin yatırdığı bir dolar 141 dolarlık ekonomik faaliyet yaratmış oluyor. Bu çalışmaya göre İGP'nin ekonomik etkisi çok geniş bir kitleye fayda sağlamakla kalmıyor, zaman içinde de giderek artıyor. İGP 3.8 milyon istihdam iş-yıl üretti. Veya yatırılan her 1.000 dolar için bir iş-yıl sağladı. İGP tarafından yaratılan personel ücreti bu zaman çerçevesinde 244 milyar doları aştı. Projenin 2003 yılında tamamlanmasından sonra genomik araştırmalara ayrılan kamu harcamaları arttı. 2010 yılı doları itibariyle NIH'in ve Enerji Bakanlığı'nın HGP için harcamaları 5.6 milyar doları buldu. Bunu izleyen 7 yıl boyunca genomik alanına kamu harcamaları 7.2 milyar doları aştı. Yalnızca 2010 yılında genom alanında 51.000 kişiye iş yaratıldı. Dolaylı olarak 310.000 kişi de projeden yararlandı. Bunun da sonucunda 20 milyar personel ücreti yaratıldı ve buna ilave olarak ABD ekonomisine 67 milyar dolar kazandırdı. Hükümet HGP için harcadıklarını çoktan geri kazanmış durumda. Geçen yıl federal, eyalet ve yerel yönetimlere ödenen vergi gelirleri HGP'ye yatırılan 13 yıllık miktarın toplamına eşitlendi. Dahası HGP'ye yapılan yatırımın bilimsel ve ekonomik yararları giderek büyüyor.Tıp, tarım, enerji ve çevre üzerindeki etkileri henüz daha tam olarak görülmüş değil. Genom bir organizmanın deoksiribonükleik asit moleküllerinin tamamıdır. Bu kimyasal bileşik her organizmanın faaliyetlerini geliştirmek ve yönetmek için gerekli olan genetik talimatları içerir. DNA molekülleri iki bükülmüş iplikçikten ve her bir iplikçik nükleotid bazları denilen dört kimyasal üniteden oluşur. Bu bazlar Adenin, Timin, Guanin, Sitozin'dir. İnsan genomu yaklaşık 3 milyar baz çifti içerir. Bunlar hücrelerimizin çekirdekleri içindeki 23 çift kromozom üzerinde bulunur. Her bir kromozom yüzlerce, binlerce gen içerir. Bu genler protein üretimi için talimatlar taşır. İnsan genomundaki 30.000 genin her biri ortalama üç protein üretir. Genoma dayalı araştırmalar zaman içerisinde teşhisi kolaylaştıracağı gibi hastanın genetik yapısına uygun tedavi yöntemlerine de yol açacak. Ayrıca hastanın genetik yatkınlıkları bilineceğinden önleyici ve koruyucu tıp hız kazanacak. Konsültasyon sürecinde doktorlar, genetikçiler, moleküler biyologlar bir arada çalışacak. Bu bütünsel yaklaşımda kişinin beslenme düzeni, yaşam şekli ve tedavi yöntemleri yeniden gözden geçirilecek. Geleneksel olarak bağımsız çalışan biyologlar, HGP'nin sunduğu yeni olasılıkların zorlamasıyla artık araştırmalarını disiplinlerarası ekip çalışması şeklinde yürütecekler. Başka bir deyişle biyologlar bundan böyle mühendisler, yazılımcılar, bilgisayar tasarımcıları, otomasyon uzmanları gibi farklı alanlarda uzmanlaşmış kişilerle işbirliği yapacak. Ayrıca uluslararası geniş katılımlı çalışmalar ekonomik açıdan da herkes için daha karlı olacak. Her insanda her genin iki kopyası bulunur; biri anneden , diğeri babadan gelir. Genlerin çoğunluğu her insanda aynıdır, fakat küçük bir miktarı (yaklaşık %1'den azı) herkeste farklıdır. Aleller küçük farklılıklar gösteren aynı genlerdir. Kardeşler aynı DNA'nın ortalama %50'sini paylaşırlar. Biyolojik kardeşler aynı soy ağacına sahip olmakla birlikte genetik kodları en az bir noktada farklıdır. DNA, mutasyon yoluyla sürekli olarak değişir. DNA dinamik ve uyum sağlayabilen moleküldür.Bu durumda içinde bulunan nükleotid dizilimler mutasyon adı verilen süreç üzerinden değişir. Bazen bir mutasyon dramatik değişikliklere yol açabilir. İnsanın genetik ve genomik alanlarındaki araştırmalarının öyküsü Mendel'in 1800'lü yıllarda bezelyeler üzerindeki araştırmalarıyla başlıyor. Bu öykü 2003 yılında insan genom haritasının çıkartılmasıyla son budu. Aslında son bulmadı; bu eşsiz bilgi hazinesinin yardımıyla genetik araştırmalar bugünkü düzeyine ulaştı. Resmi olarak 1990'da başlayan proje aslında çok daha eski tarihlere dayanıyor. - 1970'ler: Fred Sanger DNA dizileme tekniğini buldu. - 1985: Santa Cruz'daki California Üniversitesi'nden Robert Sinsheimer, Amerikan Enerji Bakanlığı, Ulusal Sağlık Enstitüsü ve İngiliz Tıbbı Araştırmalar Konseyi gibi potansiyel destekçilerle insan genomunu bütün olarak dizileme projesini gerçekleştirmek için bir araya geldi. - 1986: Amerikan Enerji Bakanlığı ve NIH projeyi destekleme kararı aldı. - 1988: İnsan Genom Örgütü kuruldu. - 1989: İngiliz MRC sponsor olmayı kabul etti. - 1990: HGP resmi olarak James Watson'ın girişimleriyle başlatıldı. - 1993: Wellcome Trust Enstitüsü John Sulston'ın liderliğinde projeye katıldı. - 1997: Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsü kuruldu. - 1998: Craig Venter HGP' projesini bağımsız olarak yürütmek için Celera Genomics isimli özel şirketi kurdu. - 1999: İlk olarak insanın kromozom 22'nin dizilemesi yapıldı. - 2000: İlk taslak tamamlandı. - 2001: HGP ve Celera Genomics genom taslaklarını aynı anda Nature ve Science dergilerinde yayımladı. - 2003: HGP resmi olarak %99.99 doğruluk payı ile tamamlandı. Bu yazı, 17 Temmuz 2020 tarihli 225. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genler-ruhsal-sagligimizi-nasil-bicimlendiriyor", "text": "Çok karmaşık beyin yapımız üzerine araştırmalar, bu konuda ilk kapıları aralamaya başladı. Görünüşe bakılırsa, çeşitli ruhsal rahatsızlıkların beyinde yarattığı etkiler birbirleriyle örtüşüyor. Bunun ardındaki gen etkinliğinin incelenmesi şizofreni ve kimi başka ruhsal bozuklukların nedenlerini daha iyi kavramamıza yardımcı oluyor. Biyolojik nedenleri bilinen kanser ya da kalp hastalığı gibi durumların tersine, ruhsal rahatsızlıklar ve kimi gelişimsel bozukluklar davranışsal belirtilerle tanımlanıyor. Belli gen değişkeleriyle doğan insanların şizofreni, çift kutuplu rahatsızlık ve otizm gibi durumları sergilemeye daha yatkın olabilecekleri bilinmekle birlikte, bu genlerin ne türde işlevleri yerine getirdikleri ve insanlarda ne gibi çekinceler yarattıkları henüz bilinmiyor. Kanada British Columbia Üniversitesi'nden Jehannine Austin, Beyin inanılmaz derecede karmaşık bir organdır-bir şeyler yolunda gitmediğinde başka bir şey devreye girip bu açığı kapatmaya çalıştığından, temelde yatan sorunun anlaşılması son derece güçtür, diyor. Bu gibi durumlarda kimi beyin hücrelerinin işleme biçimlerinde meydana gelen değişikliklerin görünürde birtakım benzerlikler sergilediği artık biliniyor. Bir süredir şizofreni, çift kutuplu rahatsızlık, bunalım, alkolizm, ya da otizm gibi durumları olan kişiler tarafından bağışlanan ve öldükten sonra alınan dokulardaki beyin hücrelerinde farklı genlerin ne denli etkin olduklarını araştıran Kaliforniya Üniversitesi'nden Daniel Geschwind ve arkadaşları, gen etkinliklerinde azımsanmayacak ölçüde bir örtüşmeye tanık oldular. En büyük örtüşmeye çift kutuplu rahatsızlık, şizofreni ve otizmi olan kişilerden alınan örneklerde tanık olundu. Bu rahatsızlıklarla bunalım arasında da daha düşük kertede bir örtüşme söz konusuydu. Bu durumun uzmanların ailelerde kuşaklar boyu saptamış oldukları örtüşmelerin bir yansıması olduğuna dikkat çeken Austin, Bunalım, kaygı ve çift kutuplu rahatsızlık gibi durumlara genelde hep aynı aile bireylerinde tanık oluyoruz, diyor. Yeni bir araştırma bu türde kimi rahatsızlıkların neden örtüştükleri konusuna açıklık getirdi. Beyindeki astrosit adı verilen yıldız biçimindeki hücreler sinir hücrelerinin büyümelerine yardımcı olurlar. Bu son çalışmada otizm, şizofreni ve çift kutuplu rahatsızlık gibi durumları olan kişilerde astrositlerin işlevini denetleyen genlerin çok daha etkin oldukları görüldü. Araştırmada bu durumlardan her birinin kendilerine özgü birtakım unsurları da içerdikleri görüldü. Söz gelimi, bunalımlı kişilerden alınan örneklerde gerginlik ve yangı belirtilerine tanık olundu. Bu durum, beyindeki yangılanmanın duygudurumu bozukluklarında bir rol oynadığına ve yangıları önleyici ilaçların bunalımın sağaltımında etkili olabileceğine işaret eden ve sayıları giderek artan kanıtlarla da uyuşuyor. Edinburgh Üniversitesi'nden Heather Whalley, bu tür çalışmaların bunalımın alt kategorilerinin tanımlanmasına da katkıda bulunacağına inanıyor ve, Bunalım öylesine farklı unsurlardan oluşan bir durum ki, bunun farklı düzeneklerden oluşan çok farklı alttürleri olabilir. Bu alttürlerin tanımlanması sağaltımı büyük ölçüde kolaylaştırabilir, diye ekliyor. Geschwind ve arkadaşları alkolizm ile incelemeye aldıkları başka ruhsal durumlar arasında herhangi bir örtüşmeye tanık olmadılar. Austin bu durumun araştırma kapsamına alınan alkol bağımlılarının sayıca az olmalarından kaynaklanabileceğini belirtiyor. Ancak Bournemouth Üniversitesi'nden Kevin McGhee, bunun bağımlılıkların farklı biçimde işlediğinin bir göstergesi de olabileceğine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genom-duzenlemesi-kolesterol-seviyesini-dusuruyor", "text": "Bugüne dek uygulanabilir çok az gen tedavisi vardır. Bu her şeyden önce gen makası CRISPR/Cas9 ile kalıtım molekülü DNA'nın iki ipliğini ayırmasıyla ilgili. Eğer hücre mekanizmasıyla onarım düzgün gerçekleşmediğinde ağır DNA hasarları meydana gelebilir. Fakat araştırmacılar artık bu tür riskli kesiklere gerek bırakmayan yeni bir araç geliştirdiler. Baz düzenleme yöntemiyle sadece tek bir DNA bazı, muadili ile değiştirilmekte. Baz düzenleme yönteminin ne kadar iyi işlediğini ve ne kadar güvenli olduğunu şimdi Zürich Üniversitesi'nden Tanja Rothgangl ve ekibi, fareler ve makak maymunlarıyla kontrol etti. Ekip onarmak için PCSK9 genindeki bir mutasyon seçilmiş. Bu mutasyon insanlarda kalıtsal yüksek kolesterol seviyesine yol açıyor. Bu geni taşıyan insanlarda kolesterol seviyesi genç yaşlardan itibaren hasta edici seviyeye kadar yükselir, dolayısıyla da kalp-dolaşım hastalıkları riski taşırlar. LDL veya kötü kolesterol kandaki yağları daha küçük damarlara da taşıdığı için damarlar tıkanarak, kireçlenebiliyor. Bu genin işlevini bozduğumuzda kandaki LDL değerleri düşüyor ve kalıtsal yüksek kolesterol için güvenli bir tedavi yöntemi sunuyor diyor araştırmacılar. Gen tedavisi için koronavirüse karşı kullanılan mRNA aşılarının teknolojisi değiştirilmiş. Bunlar lipid kılıfıyla kaplı ve diken proteinin reçetesini içeren mesajcı RNA içeriyorlar. Gen tedavisi için enjeksiyona, DNA- baz düzenleme ve DNA baz değiştirme için RNA yapı talimatları eklenmiş. Değiş tokuşun doğru yerde gerçekleşmesi için, gen aracı ayrıca tam hedefe kenetlenmeyi sağlayan bir iletim sekansına da sahip. Hazırlanmış mRNA çözeltisini araştırmacılar yüksek kolesterol değerlerine sahip farelere ve uzun kuyruklu makak maymunlarına aşılamışlar. Yağla çevrili mRNA partikülleri daha çok karaciğere girip, işlendiğinden, gen aracı da nerede etkili olması gerekiyorsa oraya ulaşmış. Birkaç hafta sonra da hayvanlarda bu yeni yöntemin ne kadar iyi işlediği kontrol edilmiş. Sonuca göre farelerde PCSK9 genlerinin üçte ikisi değiştirilebilirken, maymunlarda üçte bir olmuş. Bu gelişme her iki hayvanda da kolesterol seviyesinin düşmesini sağlamış. Kolesterol seviyesi farelerde ortalama olarak litre başına 1,5 millimol'den 15'a, maymunlarda ise yüzde 19 düşmüş. Araştırmacılar bu deneylerin, baz düzenleme yöntemi için uygun olduğunu göstermekte. Ve aynı yöntemin ileride diğer kalıtsal metabolizma hastalarında da kullanılabileceği sanılıyor. Ancak yöntemin ilk önce diğer hayvan deneyleriyle güvenirliğinin ve etkinliğinin kanıtlanması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gereksiz-antibiyotik-kullaniminda-zirvedeyiz", "text": "Türkiye, diğer OECD ülkelerine göre daha fazla antibiyotik kullanıyor. Antibiyotikli ilaçlara direnç oranımız ise %38. Basit bir soğuk algınlığı ya da grip tedavisinde bile antibiyotiklere başvurulması gibi bilinçsiz kullanımlar, bakterilerin antibiyotik ilaçlara yönelik dirençlerinin artmasına yol açıyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü , gereksiz antibiyotik kullanımının engellenmesi bakımından mikroorganizma varlığını kanıtlayacak hızlı tanı testlerinin kullanılması öneriliyor. Bahçeşehir Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğr. Gör. Ahu Kürklü, gereksiz yere antibiyotik kullanılmasının bakteri direnci oluşturduğunu ve artık toplumda ciddi bir halk sağlığı problemi haline geldiğini belirtti. İnfeksiyon ve Epidemiyoloji Uzmanları Birliği'ne göre, özellikle hastaneden evde bakım hizmetlerine taburcu olan hastalar, hastaneden aldıkları bakterileri evlerine, ailelerine ve hatta onlara bakım veren sağlık personeline bulaştırma riski taşıyor. Ülkemizde antibiyotik kullanımı çok tehlikeli boyutlara ulaştı. Hastaların ısrarı ile hekimler gereksiz reçete yazar oldu. Eğitim seviyesinin yükselmesi, internet kullanımının artması, sağlık okur yazarlığı gibi etkenler de, gereksiz antibiyotik kullanımını azaltacak yerde artırdı; çünkü insanlar kendi kendilerinin doktoru olmaya başladı. Fakat, Ocak 2017 tarihinden itibaren Sağlık Bakanlığı'nın Akılcı Antibiyotik Kullanımı Projesiyle birlikte insanların hekim reçetesi olmadan eczaneden antibiyotik almasının önüne geçildi. Antibiyotik, üst solunum yolu gibi viral hastalıkların tedavisinde etkili değil. Yalnızca bakteriler üzerinde etkili olan bir ilaç ve laboratuvar ortamında mikrobiyolojik kültür çalışmaları yapıldıktan sonra uygun doz ve zaman aralığında kullanılması gerekiyor. Günümüzde hekimlerin, antibiyotik direnci sebebiyle, mikrobiyolojik kültür çalışmalarının yanı sıra mikrobiyologlardan duyarlılık incelemelerini de istediğini belirten Kürklü, Bunun sebebi kültür sonucunda elde edilen bakterinin var olan tüm antibiyotiklere karşı direncinin olup olmadığının belirlenmesidir. Duyarlılık çalışması yapılmadan bireye antibiyotik reçete edilmişse ilacın kullanımını takiben 36 saat içinde var olan hastalık belirtilerinde gerileme olması beklenmektedir. Eğer bu gerileme gerçekleşmiyorsa yine antibiyotik direncinden şüphe edilmelidir. Antibiyotiklerin uygunsuz kullanımı, gereğinden fazla istenmeyen yan etkiye, ilaca dirençli mikroorganizmaların gelişimine ve sağlık giderlerinde artışa neden olmaktadır dedi. Çocuk ve yaşlılar için kullanılan antibiyotiklerin kullanım dozunun diğer bireylerinkinden farklı olduğunu belirten Kürklü, Yanlış dozlarda antibiyotik kullanımı bu grupta yer alan bireylerde böbrek ve karaciğer yetmezliği gibi ciddi yan etkilere sebep olabilmektedir dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/giderek-yayginlasan-depresyonun-nedeni-gdolu-urunler-mi", "text": "ABD'de 2013-2016 yılları arasında 41 milyon kişinin sağlık kayıtlarının gözden geçirildiği bir araştırma, depresyon oranlarının ülke çapında arttığını ve topu topu üç yıl içinde bu artışın çok çarpıcı bir farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor. Sağlık kayıtlarıyla ilgili veriler yeniyetme çağındaki gençlerde majör depresyon oranlarının % 63'e fırladığını, genç erişkinlerde %47'lik bir artışla durumun biraz daha iyi olduğunu, 35 yaşın üzerindekiler için de bu artışın % 23-26 arasında değiştiğini gösteriyor. Ne var ki, daha yaşlı kesimdeki artışın gençlere kıyasla çok büyük olmaması, 2013 yılı verilerine göre hiç de azımsanmayacak oranda majör depresyona tanık olunan bu kesim için zaten kötü olan durumun ağırlaştığını gösteriyor. ABD'de 2000-2016 yılları arasında intihar oranlarında da %30'luk bir artış yaşandığı görülüyor. Yıllara göre intihar oranları incelendiğinde 2000-2006 yılları arasında her yıl %1'lik bir artış yaşandığı, 2006-2016 yılları arasında da bu artışın %2'ye yükseldiği görülüyor. Araştırma kapsamındaki zaman dilimi içinde 10-34 yaşlar arasındaki kesimde intiharın ölüm nedenleri arasında ikinci sıraya çıktığına tanık olunuyor. Dahası, genç kız ve kadınlarda intihar oranlarında %50'lik bir artış olduğu da görülüyor. Majör depresyon ve intihar oranlarındaki bu ürkütücü artışın ardında yatan ne? İnsanların ruh sağlığını etkileyen unsurlar arasında ekonomik güvenceden, ekran başında geçirilen sürenin artmasına, sosyal medyadan yoğun çalışma saatlerine uzanan çok sayıda etmen yer alıyor. Ancak araştırmalarda depresyon ve kaygı bozukluğu gibi karmaşık sorunlar daha derinlemesine ele alındıkça, fiziksel etmenlerin -özellikle de, beyinle bağırsak arasındaki bağlantının- bu bulmacanın çok önemli bir parçasını oluşturduğu da giderek açıklık kazanıyor. Bu araştırmalardan elde edilen şaşırtıcı bir bulgu da, insanların sindirim sistemlerindeki bakterilerin ruhsal sağlıklarında çok ciddi bir rol oynadığı. Araştırmalar bakterilerden arındırılmış bir ortamda özenle yetiştirilen farelerin, farklı bağırsak bakterileriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, bu bakterilerin farelerin davranışları ve ruh durumlarında belirgin bir etki yarattığını ortaya koyuyor. Bu araştırmalar otistik davranışlar sergileyen farelerin aynı zamanda sızıntılı bağırsak sendromuyla sonuçlanan bir mikrobiyoma sahip olduklarını da gözler önüne seriyordu. Otistiklerin çoğunda mide-bağırsak sorunlarına tanık olunduğundan, bu bulgu kayda değer bir önem taşıyor. Bir başka araştırma da, yoğun bir baskıyla karşılaştıklarında farelerin mikrobiyom yapılarında belirgin bir değişiklik olduğuna işaret ediyordu. Görünüşe bakılırsa, gerginlik lactobacillus adıyla bilinen yararlı bakterileri olumsuz yönde etkiliyordu ve gergin farelerde bu bakterilerin miktarında ciddi bir azalma meydana geliyordu. İnsanlarda gastrointestinal sorunların ve depresyonun giderek artıyor olması, tıpkı araştırmalardaki fareler gibi, insanların ruhsal sağlıkları ile bağırsak bakterilerinin sağlığı arasında çok sıkı bir bağ olduğunu gösteriyor. Glifosat, dünyada en çok kullanılan böcek ilacı Roundup'ın etken maddesini oluşturuyor. Monsanto şirketi Roundup adlı ilacı geliştirip, özellikle de bu kimyasala dayanıklı olan mısır, soya ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş ürünler oluşturdu. Böylelikle, GDO'lu bu ürünlere zarar vermeden yabani otları öldüren ilacın da büyük miktarlarda tüketilmesine olanak tanıdı. Sonuç olarak, ABD ve başka birçok ülkenin beslenmesinde yoğun bir yer tutan GDO'lu ürünler glifosat yüklü oldular. Roundup'a dirençli olmayan ürünlerin çoğu zaman hasat öncesinde bir kurutma maddesi olarak glifosata batırılmaları insanların bu kimyasalla karşı karşıya kalma olasılığını daha da artırıyor. Gelgelelim, glifosatın başka yararları da var. Bu madde antibiyotik olarak da patentli. Antibiyotiklerin pek bir fark gözetmeksizin bakterileri öldürdükleri, bu yüzden de ishal ve daha başka mide- bağırsak rahatsızlıklarına yol açtıkları biliniyor. Bu yüzden hekimler antibiyotik verdikleri hastalara yoğurt tüketmelerini de öneriyorlar. Bunun nedeni, yoğurdun lactobacillus içermesi ve antibiyotiklerin yok ettiği bakterilerin yerine yenilerinin konmasına yardımcı olmasıdır. Peki, glifosatlı ürünleri yediğimizde bilmeden tükettiğimiz antibiyotiklere ne demeli? Araştırmalar glifosatın gerçekten de bağırsak bakterilerinin yapı ve sayısında değişikliklere neden olduğunu, ayrıca glifosat özlü böcek ilaçlarının farelerde umutsuzluğa yol açtığını gösteriyor. Glifosat ile depresyon arasındaki ilişki bağırsaklarımızda meydana geliyor ve şimdilerde yaşanan ruhsal sağlık krizi de Roundup'ın mikrobiyomlarımız üzerinde yarattığı toksik etkilerle besleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/giyilebilir-cihazlarla-panik-atak-kontrolu", "text": "Atak geliyorum demez! Teknoloji ilerledikçe, bu söz mazide kalacak gibi görünüyor. Panik atak hastaları, atak gelmeden önce uyarı veren yeni bir sistem sayesinde kendilerini koruyabilecek. Kalp ritmi, nabız, terleme, solunum, vücut sıcaklık değerlerini izleyen, atak geçirmeden çok önce kişiyi uyaran sistem, giyilebilir akıllı cihaz ve mobil uygulama teknolojisi ile gündemde. Xerox PARC, panik atak hastaları için kriz belirtilerini önceden tespit ederek, kişiyi uyaracak ve panik atak krizinden kolayca çıkılmasını sağlayacak bir giyilebilir elektronik cihaz üzerinde çalışmalar yaptığını açıkladı. Geliştirilecek teknoloji, panik bozukluk yaşayan kişilerin vücut ve akıl sağlığını korumasına yardımcı olacak. Panik atak sırasında kişide nefes darlığı, kalp ritminde artış, göğsünde ağrı, terleme ve ölüm korkusu gibi belirtiler görülebiliyor. Panik atak krizlerinin kişiyi hazırlıksız yakaladığı düşünülse de kimi araştırmalara göre bu belirtiler atak gelişmeden bir saat önce kişinin vücudunda kendini göstermeye başlıyor ve hasta vücudundaki bu değişimleri atak geçirdiği ana kadar fark edemiyor. Oysa solunum sıklığı, kalp ritmi, terleme ve vücut sıcaklığı günümüzde giyilebilir ölçüm cihazları ile tespit edilebiliyor. Belirtilerin doğru tahmin edilebilmesi için, bir grup panik atak hastası ile çalışmalar yapıldı. Gönüllüler, birkaç hafta boyunca hayati bulgularını her an takip edebilecek giyilebilir cihazlar kullandılar ve panik atak geçirdikleri esnada mobil cihazları ile bildirimde bulundular. Böylece panik atak öncesi, esnası ve sonrasını tanımlayan fizyolojik bulgulara dair bir veri tabanı oluşturuldu. Uzmanlar, bu veriler ışığında geliştirdikleri algoritma ile yüzde 93,8 oranında doğru öngörüde bulunmayı başardı. - Giyilebilir cihaz: Kişinin fiziksel belirtilerini anında ölçebilen ve göğüs bölgesine takılan paraşüt kemeri benzeri bir aparat. - Mobil uygulama: Bluetooth teknolojisi ile giyilebilir cihaz arasında bağlantı kuruluyor. Sunucuya aktarılan veriler, yaklaşan atağı akıllı telefon ya da tablet üzerinden haber veriyor. - Müdahale: Kişinin baş edemeyeceği bir ataksa, akıllı telefon üzerinden yakınlarına ve doktoruna otomatik yardım çağrısı gidiyor. Kişi bu atakla baş edebilecekse, akıllı telefon ekranında solunum egzersizleri beliriyor ve kişinin bunları yaparak rahatlaması isteniyor. Bu sayede atağın en kısa sürede ve daha kolay atlatılması hedefleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gonul-rahatligi-ile-tereyagi-yiyebilecek-miyiz", "text": "Doktorların yıllardır kilo aldırdığı, kandaki kolesterol düzeyini yükselttiği, kalp krizi riskini artırdığı gerekçesiyle uzak durmamız gerektiğini öğütlediği tereyağı ve diğer yağlar temize mi çıkıyor? Son yıllarda sayıları gittikçe artan araştırmacı, doktor ve beslenme uzmanı kalori hesabı yapmamamızı, yağ oranı düşük beslenme tarzına son vermemizi söylüyor. Bu yeni görüşe göre esas zarar verenler karbonhidrat ve şeker içeren gıdalar. Bu öneriler, yıllardan beri yağları olabildiğince hayatımızdan çıkartmamız gerektiğini tekrarlayan geleneksel görüş yanlıları tarafından sert eleştirilere hedef oluyor. Örneğin İngiltere'deki Lister Hastanesi'nden David Haslam'a göre, yağların kalp krizi riskine yol açmadığına inanmak, sigaranın akciğer kanserine neden olmadığını savunmak kadar saçma.. Öte yandan yıllardır birbiri ile çelişen beslenme önerileri karşısında neye inanacağını şaşıran insanlar, bu yeni öneriye de temkinli yaklaşıyor. Eğer yağların masum olduğuna inanacaksak, nişastalı karbonhidratların diyabete ve kalp krizlerine yol açtığına, aynı zamanda şişmanlattığına da inanmamız gerekiyor. Onlarca yıldır standart beslenme önerileri yağlardan uzak durmamız konusunda insanları uyarıyordu. Yağlar bu görüşe göre hem kilo aldırıyor, hem de damarları tıkıyordu. Özellikle diyabet hastaları için yağlar, şekerle aynı kefeye konuyordu. İngiltere, ABD ve Avustralya resmi beslenme kurumları, günlük beslenme rejimlerinde tabağın üçte birinin nişastalı karbonhidratların oluşturmasını tavsiye ediyordu. Hatta İngiltere Hükümeti'ne bağlı İngiltere Halk Sağlığı Kurumu Doğru Beslenin adını verdiği tavsiye hükmündeki kararında sıvı ve katı yağ tüketimini %1 oranına düşürülmesinin doğru olacağına hükmetmişti. Yağların zararlı olduğu kanısı ilk kez geçen yüzyılın başlarında kalp krizine yol açan damar içi plakalarının kolesterol adı verilen yağlı bileşikleri içerdiğinin ortaya çıkmasıyla gündeme geldi. Daha sonra yapılan araştırmalar, kalp krizi oranlarının, daha yağlı yiyeceklerle beslenen ülkelerde daha yüksek olduğunu işaret ediyordu. Bu yağlar çoğunlukla yağlı süt ürünleri ve yağlı etler aracılığı ile tüketiliyordu. Yağlar ayrıca zayıf kalmak isteyen insanların da düşmanı olarak tanıtıldı. Çünkü yağların içerdiği kalori miktarı gram başına protein ve karbonhidratlara göre iki misliydi. 1950'li yıllardan sonra bu görüşler resmi kurumların beslenme reçetelerinde yer almaya başladı. Bunun üzerine kilolarını korumak isteyenler yağsız etlere, yağı azaltılmış süt ürünlerine yöneldiler; tereyağı yerine margarin gibi bitkisel bazlı yağları tercih ettiler. Yağın yerini nişastalı karbonhidratlar aldı. Bu katı görüşler, bazı insanların Atkins Diyeti olarak bilinen beslenme tarzını benimsemesiyle sorgulanmaya başladı. 2000'li yıllarda epey moda olan bu diyet, meyve ve sebzeden uzak durmak, et, tereyağı ve kremayı bol bol tüketmek anlamına geliyordu. Doktorlar bu gidişattan hiç memnun kalmadı, çünkü onlara göre doymuş yağ kalp krizlerine kapı aralıyordu. Ne var ki araştırmalar doktorları haksız çıkarttı. Deneylerden birinde Atkins diyetine uygun olarak beslenen bir grup denek, düşük-yağ diyetini uygulayan diğer bir grup denek ile karşılaştırıldı. Bir yıl sonra Atkins ile beslenenlerin kilo verdiği, tansiyonlarının ve kolesterol profillerinin düşük-yağ diyetini izleyenlerden daha iyi durumda olduğu görüldü. 2 yıl süren bir başka çalışmadan da benzer sonuçlar alındı. İngiltere Southport'tan Doktor David Unwin'in Tip 2 diyabet hastalarında tespit ettiği beklenmedik iyileşme eğilimi, diyabet hastalarının yüksek lifli karbonhidrat tüketmesi yolundaki klasik önerileri ters yüz etti. Tip 2 diyabetin geriye dönüşü olmayan, sürekli ilerleme gösteren bir hastalık olduğu görüşü de böylece yıkılmış oldu. Tip 2 diyabette hücrelerimiz giderek insüline karşı direnç kazanır. İnsülin, pankreas tarafından üretilen ve kandaki glikozu geri çeken bir hormondur. Pankreas, glikozu geri almak için o kadar yoğun bir çalışma temposuna girer ki, ürettiği insülin kandaki şeker düzeyini kontrol altında tutmaya yetmez. Sonuçta kandaki şeker düzeyi yemeklerden sonra aşırı yükselir ve de zaman içinde damarlara zarar verir. İleri safhalarda bacakların kesilmesi, kalp krizi, körlük gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkar. Yeni teşhis edilmiş diyabet hastalarına egzersiz yapmaları, daha az yağ tüketmeleri, fiberden zengin karbon hidrat ile beslenmeleri tavsiye edilir. Bunların arasında ekmek, sebze, meyve ve hububat sayılabilir. Ancak bu perhizi uygulayanların çoğundan istenilen sonuçların alınamaz ve doktorlar ilaç önerir. Bir hastasının karbonhidrat içeren yiyecekleri kesmesi ve Tip 2 diyabetinde gerileme olması üzerine Unwin, hastalarına şekerli gıdalarla birlikte karbon hidratlı yiyecekleri de kısmaları yönünde önerilerde bulundu. Kaldı ki nişasta da temel olarak uzun zincirli bir şekerdir ve bağırsakta sindirilirken hızlı bir şekilde şekere dönüşür. Tam tahıllı karbonhidratlar, rafine edilmiş benzerlerinden daha yavaş olsa da, kan şekerini yükseltiyor. Journal of Insulin Resistance isimli tıp dergisinde Unwin ve ekibinin yazdığı bir makaleye göre tam tahıllı ince bir dilim ekmek, üç çay kaşığı saf şeker kadar kan şekerini yükseltiyor. Bütün bir patates ise 9 kaşık şekere eşit . Şeker insülin üretimini tetikler; bu da yağ birikimine yol açtığı için uzun vadede insülin direncini şiddetlendirir. Tam tersi yağ ve et tüketimi daha az insülin salgılatır. Ayrıca et insanı en fazla tok tutan gıda türüdür ve iştahı uzun süre baskılar. Tip 2 diyabeti olanlara genellikle düşük glisemik indeksli gıdalarla beslenmeleri tavsiye edilir. Glisemik indeks , kan şekerinin ne hızla yükseldiğini gösteren bir ölçüdür. Kan şekeri ne kadar hızlı yükselirse, hücrelerin glikozu yeterli hızla emmesi da o kadar zorlaşır. Yağların GI ölçümleri yapılarına bağlı olarak düşüktür. Unwin, yağların düşük GI'ye sahip olmasına bağlı olarak, aşırı kilolu diyabet hastalarına Atkins diyetinin daha gevşek bir şeklini önerdi. Nişastalı karbonhidratları keserek, nişasta içeriği düşük sebze ve az tatlı meyvelerle beslenerek ve karbonhidratın yerine et, süt ürünleri, fındık, fıstık ve yumurta yiyerek kan şeker düzeylerini kontrol altında tutabileceklerini söyledi. Unwin bu beslenme reçetesini uygulayanlarda kısa süre sonunda glikoz kontrolü, kilo verme, kolesterol düzeyi ve tansiyon konularında düzelmeler tespit etti. Sonuçlarının tıp dergisinde yayımlanmasından sonra dünyadaki başka tıp merkezleri de bu uygulamayı başlattı ve düşük karbonhidrat, yağ açısından yoğun ve kalori hesabı yapılmayan benzeri diyet uygulamaları denendi. Pek çok vakada hastaların kilo verdiği ve kan şekerinin kontrol altına alındığı saptandı. Standart diyeti uygulayan diyabet hastalarına oranla yeni diyeti uygulayanların üçte biri hap kullanımına son verdi. Unwin'in geleneksel uygulamalara ters düşen bu diyet programı, Ulusal Sağlık Hizmetleri ödülüne layık görüldü. Ulusal sağlık giderlerinde ciddi bir ekonomi sağlama potansiyeli taşımasına karşın resmi kurumlar bu diyet programına şimdilik kuşku ile yaklaşıyor. Pek çok sağlık çalışanı yılların birikimine ve araştırmasına dayanan klasik diyet programlarının terk edilmesine sıcak bakmazken, yağ açısından bu kadar zengin bir diyetin kalp hastalıklarına davetiye çıkartacağını ileri sürüyor. Ne var ki eski çalışmaları göz önüne alarak yapılan son bir meta-analiz, doymuş yağ oranlarının düşük tutulduğu diyetlerle düşük kalp krizi ve felç oranları arasında anlamlı bir ilişki bulmuş değil. Bir başka çalışmaya göre ise doymuş yağ miktarının düşük tutulduğu diyetlerin etkisinin, insanların bunların yerine ne yediğine bağlı olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin doymuş yağ yerine çoklu-doymamış yağların yenmesi çok az bir yarar sağlarken, doymuş yağ yerine karbonhidratların yenmesi hiçbir fayda sağlamıyor. Ayrıca doymuş yağ yerine şeker miktarı artırılmış diyetler uygulandıysa veya egzersiz ihmal edilmişse yine kalp krizi riskinde bir azalma tespit edilemiyor. Gerek klasik diyeti savunanlar, gerekse düşük karbonhidrat diyetini savunanlar tek bir konuda anlaşıyorlar: Şeker herkes için kötüdür . Bu durumda iki tarafı da memnun edebilecek program şu olabilir. Doymuş yağları, ilave şekeri ve rafine karbonhidratı kısıtlamak. Bu da Akdeniz tipi beslenme şeklini işaret ediyor. Zeytinyağı, tam tahıllı ekmekler, balık, meyve, sebze, ceviz ve badem. Bu diyette standart diyet önerilerindeki yağlardan daha fazlası tüketiliyor. Ancak son yıllarda Akdeniz diyeti ile kalp krizi riski arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı bir araştırma, standart diyeti uygulayan kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, beş yıllık bir süre içinde kalp krizlerinin üçte bir oranında azaldığını gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gozyasiyla-meme-kanseri-testi", "text": "Kanserli tümör ne kadar erken teşhis edilirse tedavi şansı o kadar büyüktür. Meme kanserinin erken tanısı için standart olarak mamografi kullanılıyor. Fakat bu testle özellikle de genç kadınlardaki tümörler kolayca gözden kaçabiliyor. Ya da hatalı olarak pozitif sonuçlar elde ediliyor. Araştırmacılar bu yüzden uzun süredir hem meme kanseri hem de diğer kanser türleri için alternatif yöntemler arıyorlar. Kobe Üniversitesi'nden Toshifumi Takeuchi, gözyaşında meme kanseri hücrelerine ait belli başlı içerikleri arayan hızlı bir test geliştirdi. Bunlar kanserli hücrelerden ayrılan veziküllerdir. Eksozom olarak isimlendirilen bu kesecikler kanla bütün bedene yayılırlar. Eksozomlar, hangi hücrelere ait olduklarını açıklayan RNA'ya ait protein ve kalıtım parçaları içerirler. RNA parçacığının genetik sekansı, kanser genlerinin ve türleşmenin diğer göstergelerini taşıyabilirler. Bu küçük hücre ötesi veziküller bu yüzden erken kanser tanısı için güvenli bir göstergedir. Gözyaşı da bu tür eksozomlar içerdiği için, bunları kan örneği olmadan da tespit etmek mümkün diye açıklıyor Takeuchi. Yeni kanser testi küçük bir cam plaka ve kalem biçiminde bir analiz cihazından oluşuyor. Test plakasında çok sayıda 100 nanometre küçüklüğünde çukurluklar var. Bunların yüzeyleri antikorlar ve flüoresanlı gösterge molekülüyle kaplı. Antikorlar, meme kanserinin belli başlı eksozom bileşenleriyle birleşecek şekilde seçilmişler. Test çipinin üzerine bir sıvı damlacığı konduğunda, antikorlar eğer varsa eksozomların varlığına reaksiyon gösterirler. Bu ise flüoresan göstergesinin reaksiyonunu harekete geçiriyor. Cam plaka analiz birimine yerleştirildiğinde, belli dalga uzunluğunda bir ışık yansıtılır, böylece flüoresan göstergeler ışır. İşte bu şekilde sadece 10 dakika içerisinde gözyaşı sıvısında kanser hücresi içeriklerinin bulunup bulunmadığı anlaşılıyor. Yeni test 100 mikrolitre sıvıdaki elli eksozomu tespit edebiliyor ki bu immunoassay testinden bin kat iyi diyor araştırmacılar. Peki ama Tear-Exo olarak isimlendirilen bu test meme kanserini pratikte ne kadar iyi teşhis edebiliyor. Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen araştırmacılar, meme kanseri hastalarının gözyaşı örneklerini, sağlıklı insanlarınkilerle karşılaştırmışlar. Bu şekilde testin meme kanseri hastalarının ve sağlıklı insanların gözyaşı örneklerini net bir şekilde birbirinden ayırt edebildiği görülmüş. Yeni gözyaşı testi ayrıca tümörün hala bulunup bulunmadığını ya da meme ameliyatıyla alınıp alınmadığını da saptayabiliyor. Bu durum testin, tedaviden sonra kontrol için de kullanılabileceğini gösteriyor. Antikorlar değiştirildiğinde aynı testle farklı kanser türleri de teşhis edilebilecek. Araştırmacılar bundan sonra klinik deneylere başlayıp, hızlı gözyaşı testini satışa hazırlamak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/guldurucu-gaz-agir-depresyonda-ise-yariyor", "text": "Nitröz oksit (N2O) ya da Güldürücü gaz olarak bilinen gaz, 150 yılı aşkın bir süredir anestezide ve ağrı kesici olarak kullanılmakta. Chicago Üniversitesi'nden Peter Nagele, birkaç yıl önce gerçekleştirilen bir pilot araştırmasıyla, N2O'nun ağır depresyonda yardımcı olabileceğini göstermişti. Hatta standart tedaviye yanıt vermeyen hastalarda bile. O zamanlar yüzde 50 oksijen ve yüzde 50 güldürücü gaz karışımından oluşan bir saatlik inhalasyon seansı ile 24 saat kalıcı olan hızlı bir etki görülmüştü. Ne var ki bazı hastalarda bulantı, kusma ve baş ağrısı gibi yan etkiler de ortaya çıkmıştı. Araştırmacılar bu yüzden kullanılan güldürücü gaz oranının yüksek olduğunu ve bu oranı düşürerek olumsuz bazı etkilerini iyice azaltılabileceğini düşündüler. Yeni klinik deneyin 2. fazında aynı hastalara bir ay arayla ( yüzde 50 veya 25 oranında güldürücü gaz veya plasebo olmak üzere) üç farklı inhalasyon seansı uygulandı. Bu şekilde yüzde 25 oranındaki güldürücü gazın yüzde 50 oranındaki gaz kadar iyi etki yaptığını ama buna karşın dörtte bir kadar negatif etki yaptığı görüldü. Pilot araştırmada tedaviden sonraki 24 saati içindeki depresyon semptomları değerlendirilirken, yeni araştırmada iki hafta içindeki semptomlar değerlendirildi. Sürpriz bir şekilde olumlu etki bazı hastalarda tüm değerlendirme sürecince kalıcı oldu. 'Yan etkilerin azalması beklenmedik bir şeydi ama etkinin tek bir doz ile iki hafta kadar kalıcı olması daha heyecan verici' diyor araştırmacılar. Washington Üniversitesi'nde görevli Charles Conway, standart antidepresan ilaçlarının ağır depresyonlu hastalarının yüzde on beşinde işe yaramadığını bu yüzden güldürücü gaz tedavisinin bu hastalar için önemli olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gulerken-gercekten-gulmekte-oldugunuza-emin-misiniz", "text": "Gülmek üzerine okuduğum birkaç makale ve bir iki kitap, popüler bilim dergilerinde yayınlanan tezler bana yeterli gelmemişti. Bir eksiklik vardı. Bana göre, gülmeyi anlatmak için söze başlayıp başka şeyler anlatıyorlardı. Oturdum; karşıma da kendimi alıp uzun uzun düşünmüştüm. Ve yıllar sonra bu yazı çıktı. Sonuç olarak; sosyolojik, psikolojik, kültürel vb. yanlarıyla üzerinde çok şey yazılıp çizilen ve bugün ulaştığı anlamıyla oluşmuş gülmek kavramı ile \"gülmek eylemi\" arasında kurulan ilişkilerin \"neredeyse hiç bir bağı olmadığını fark ettim. Evet, Nerdeyse!... çünkü o güne kadar konu üzerine harcanan emeklere saygısızlık etmek istemiyordum. Dahası Gülme Eyleminin bedenimizin acil fiziksel/kimyasal süreçlerinin son toplamında biyolojik ihtiyacı karşılama refleksi olduğunu fark ettim... Şimdi durun ve gülme eylemimizin genelleşmiş hareketleri olarak aklımıza gelenleri birlikte gözden geçirelim. Evet, işte acı gerçek burada başlıyor. Tüm bu gülme eylemimizi oluşturan hareketler; sadece basıncı artırılarak akış hızı/debisi artırılmış olan kan dolaşımımızın kafa bölgesine yüksek hız ile daha fazla kan gönderilmesine yol açar. Zaten gülme sonrasında alı al moru mor olarak kızarmamız da bundandır... Peki bu kadar kan, nasıl bir ihtiyacı karşılamak için kafa bölgemize pompalanır?... Hatta yüz kaslarımızın gerilmesi, kafa bölgesine gelen kanın kafa iç bölgesine doğru yönelmesi için gerek ve şarttır. Enerji yakıtının tüketilmesi sonrasında ortaya çıkan açık ise, beyine gelen kanın hızını artırarak debisinin yükseltilerek kapatılmasına bağlıdır... Peki buna ne sebep olmuş olabilir?... O sırada aramızdan birisi fıkra anlatıyor ve biz pür dikkat izliyoruz. Bir türlü eksik kurguyu kafamızda birleştiremiyoruz ve büyük bir merak ve ilgiyle o sihirli anı bekliyor oluruz. Yani fıkranın son sihirli sözüne kadar kurulduk ta kurulduk; fıkranın sonunu bekliyoruz. İşte o son söz söylendiğinde, o ana kadar kurulmuş olan yay kırılır ve süper pozisyon yani Algı Bütünleşmesi gerçekleşir!... Ve algımızın o süper noktasında, sinapslarımızın hizmetindeki sakkaroz fosforla parçalanıp sular seller gibi enerjisini boşaltır... Sakkaroz moleküllerinin parçalanırken çıkan tınısı Algımızın tınısıyla birbirine karışır. Aniden acil durum alarmı orayı kıyamet yerine çevirir. Çünkü boşalan yani yakılan enerji yeni sakkaroz ile derhal takviye edilmelidir... İşte yukarıdaki sıralı fizyolojik işlemlerin tümü; beyinde oluşan bu enerji eksikliğini gidermek içindir... Bizim \"gülmek\" diye \"görüp algıladığımız şey\" ise aslında \"algı gerçekleştiği anda bitmiş bir işlemin\" ihtiyacı olanları karşılamaktan ibarettir... Bu noktada artık Gülmek, algının egzostudur da diyebiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gun-isigi-demansa-da-iyi-geliyor", "text": "Demans hastalarının uyku ve sirkadiyen ritimlerini iyileştirmek için yeni teknolojiler geliştiriliyor. Işığı yukarı doğru yönlendiren bir ışık masası tasarlandı. Söz konusu teknoloji, yaşlı insanların sirkadiyen ritimlerini güçlendirerek uykularını iyileştirmeye ve demans semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir. Gün ışığının sirkadiyen ritmin güçlenmesinde büyük bir rolü olduğunu biliyoruz. Sirkadiyen ritim ise vücudumuzdaki hücrelerin yenilenmesi ve dolayısıyla vücudumuzun işleyişi için çok önemli. 24 saatlik bu biyolojik döngü, bedenimizin sindirim ve uyku gibi belirli aktivitelerini gece ve gündüze göre senkronize ediyor. Bu sistemin sürekliliğini ise başta belirttiğimiz gibi günışığına borçluyuz. Ancak yaşlı insanlar bir sorunla karşı karşıya. Yaşlandıkça, göz lenslerimize perde düşmeye başlıyor, yani daha az ışık, retinadaki fotoreseptif hücrelere ulaşıyor. Gün ışığı, biyolojik ritmimizi dış zamana göre ayarlamaya yardımcı olduğu için de yaşlılık bu açıdan problem yaratıyor. Hele ki dışarıya nadiren çıkan ve güvende kalmaları için geceleri fazla ışığa maruz kalan bakımevi sakinleri için bu daha da büyük sorun. New York'taki Işıklandırma Araştırma Merkezi'nden Mariana Figueiro, İnsanlar sürekli aynı ışığa maruz kaldığında, bedenleri gece ve gündüzün ne olduğunu bilmiyor diyor. Bakımevinde yaşayan birçok yaşlı insan, geceleri uykusuzluk gündüzleri ise aşırı uykululuk ve bunlara bağlı olarak gerginlik ve sinirlilik halinde oluyor. Önceki araştırmalar, gündüz saatlerinde ışık seviyelerinin artırılmasının, demanslı bakımevi sakinleri arasında bilişsel bozulma oranını azaltabileceğini göstermişti. Figueiro ve meslektaşları, demanslı bakımevi sakinlerinin çoğu zamanlarını ortak alanlarda otururken geçirdiklerini düşünerek ışığı yukarı doğru yönlendiren bir ışık masası tasarladı. Söz konusu teknoloji, yaşlı insanların sirkadiyen ritimlerini güçlendirerek uykularını iyileştirmeye ve demans semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir. ABD'deki sekiz bakım evine yerleştirilen bu masalar, sirkadiyen sistemini harekete geçirmek için yeterli mavi spektrumlu ışık içeren aydınlatma kutuları ve zemin lambalarıyla desteklendi. Dört hafta boyunca orta ila geç evre demansı olan 46 kişi tarafından kullanıldı. Sakinlerin her sabah saat 6.00'ya kadar uyanmasından başlayarak normal ışıklar kullanıldı. Dört haftalık ek bir süre boyunca katılımcılar masayı, sirkadiyen sistemini harekete geçirmeyecek daha fazla sarı renk tonuyla daha kısık ışıklarla kullandılar. Sarı veya normal ışıkla karşılaştırıldığında, mavi ışık müdahalesi, sakinlerin uyku kalitesini önemli ölçüde arttırmış ve depresif semptomlar ile gerginliği azaltmıştı. Yine de şüpheci yaklaşımlar var. İngiltere'deki Surrey Uyku Araştırma Merkezi Direktörü Derk-Jan Dijk, anketlerin demans hastaları değil de bakıcılar tarafından doldurulmasını bir sorun olarak görüyor. Uyku kalitesi ve depresyon belirtilerinde belirgin gelişmeler olmasına rağmen, başkalarının adına gerginlik seviyelerinin doğru bir şekilde değerlendirilmesi zor olabilir, diyor. Gün ışığına maruz kalmanın uykuyu iyileştirmek için önemli olabileceğine dair kanıtlar artarken, demans hastalarının uyku ve sirkadiyen ritimlerini iyileştirmek için yeni teknolojiler geliştiriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gunde-bir-bardak-bira-bile-zararli-mi", "text": "Eğer sağlığınıza önem veriyorsanız dost toplantılarında yediklerinize, içtiklerinize dikkat etmelisiniz. Nitekim, ben sadece bir iki kadeh şarap veya bira içiyorum, bundan bana ne zarar gelir ki diyenler için de haberler pek iyi değil. Konuyla ilgili son araştırmalar az miktarda içilen düşük alkollü içkilerin bile bedene zarar verdiğini ve yaşamı kısalttığını gösterdi. Aslında kadın ve erkek için önerilen limitler vardır. Buna göre kadınlar haftada 70 gramdan, erkekler ise 120 gramdan fazla alkol tüketmemeliler. Yani erkeklere haftada dokuz (330 mm'lik) şişe, kadınlara ise beş buçuk şişe biradan fazlası zarar. Ülkemizde alkol tüketimi çeşitli nedenlerden dolayı bu limitin çok altındadır, ancak Avrupa ve Kuzey Amerika'da durum farklı. Bu konuyu araştıran Cambridge Üniversitesi bilim insanı Angela Wood, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki on dokuz ülkedeki 599.912 kişinin verilerini değerlendirmiş. Veriler 1964 ila 2010 yılları arasında gerçekleştirilen uzun vadeli bir araştırmayla toplanmıştı. Sonuçlar az miktarda alkolün bile zararlı olduğunu kanıtlıyor. Wood ve ekibi bu yüzden haftada 100 gramdan fazla alkolün alınmamasını öneriyorlar. Bu miktar, incelenen ülkelerdeki güncel limitlerin de altındadır. ABD'de örneğin erkekler için 196 gram, kadınlar içinse 98 gram önerilir. Kanada, İtalya, Portekiz ve İspanya'da da bu değerler 100 gramın üzerindedir. Wood tarafından önerilen miktar gerçekten de azdır. Haftada 100 gram alkol 0,3 litrelik sekiz bira veya 0,2 litrelik beş şaraba denk geliyor. Yıllardan bu yana alkolün iki yüzün üzerinde hastalığa neden olabileceği veyahut da hastalık semptomlarını kötüleştirebileceği bilinmektedir. Alkol, mide ve bağırsak hastalıkları, siroz ve kalp hastalıkları riskini yükselttiği gibi demans ve birçok kanser hastalığının da davetçisidir. Dünya genelinde her yıl 3 milyonun üzerinde insan alkol yüzünden yaşamını yitiriyor. Ve buna şiddete eğimli olan sarhoş insanlar yüzünden kaç kişinin yaralandığı veya öldüğü hesaba katılmamıştır bile. Birkaç yudum alkol bile davranışlarımız üzerinde etkili oluyor. Uzun yıllar boyunca çok fazla alkol tüketmek ise beyin yapımızı bile değiştirmektedir. Bir araştırmaya göre alkol birçok insanın keyfini yerine getirerek daha sık gülümsemesini sağlıyor. Kısa vadede antidepresan etkisi yapıyor ama uzun vadede depresyonu tetikleyebiliyor hatta melankolik durumlarda hafi f bir bağımlılık dahi yapabiliyor. Bunların dışında birçok zihinsel işlevi de etkilemektedir: İradeyi zayıflatıyor, konsantrasyonu ve belleği bozuyor. Yani alkol bir tür sinir zehridir diyor uzmanlar. Çok fazla alkol içildiğinde beyin o kadar zarar görür ki doku büzüşür ve bir tür demans oluşur. Wood'a göre alkol kullanan kişi daha az içmeye başlarsa, bu davranışı onun daha uzan yaşamasına yardımcı olabilir. Ayrıca inme geçirme riski de ortadan kalkabilir, kalp yetmezliği veya yüksek kan basıncı gibi hastalık riskleri de azalır. Örneğin kırk yaşında biri haftada 100 gramdan fazla alkol tüketiyorsa istatistiksel olarak ömrünü altı ay kadar kısaltıyor. 200 ila 350 gram alkol tüketenler ise iki yıl daha az yaşarlar, bundan fazlasını içenlerin ise ömrü beş yıl kısalır diyor Wood. Daha az alkol tüketmenin daha yararlı olduğunu gençlerin birçoğu da fark etmiş gibi. İstatistiklere göre gençler, geçen on yıllara göre daha az içiyorlar. Otuz yıl önce 18 25 yaş arasındaki iki gençten biri ve 12 17 yaş arasındaki üç gençten biri haftada en az bir kez alkol içiyordu. Gerçi alkol hala çok seviliyor gençler arasında ama anketlere göre eskisi kadar çekici gelmiyor. Uzmanlar bu yüzden insanların daha fazla aydınlatılmasını ve yeni kuralların getirilmesini istiyorlar. Kurallar arasında yasal alkol sınırı için öngörülen promil miktarının düşürülmesi ve fi yat artışı da var. Araştırmalar yazının başında da belirtildiği gibi Avrupa ve Kuzey Amerika'daki verilere dayanmaktadır. Dünya Sağlık Organizasyonu'nun verilerine göre Türkiye'de yıllık ortalama alkol tüketimi 2,0 litre ve buna göre ülkemiz en az alkol tüketen Azerbaycan'dan sonra en az alkol tüketen ülkeler arasında yer alıyor. Avrupa ülkelerinde ortalama yaşam beklentisi sıralamasında 83 yaş ile İsviçre ve Lüksemburg en başta yer alıyor. Haftada ortalama olarak 165 gram alkolün tüketildiği Almanya'da doğan çocukları ise ortalama 81 yıllık bir yaşam bekliyor. Ülkemizde de ortalama yaşam beklentisi son yıllarda artarak 78 yıla ulaşmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gunde-tek-bir-sigara-bile-ciddi-zarar-verebiliyor", "text": "Ayaküstü içilen tek bir sigaranın size zarar vermeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Bu konuyu bir kez daha düşünmenizde yarar var. Günde tek bir sigara içmek bile kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını çok ciddi bir biçimde artırabiliyor. Bu bulgu, 141 farklı araştırmadan elde edilen sonuçların incelenerek gün içinde içilen bir, beş, ya da 20 sigaranın yarattığı göreceli risklerin hesaplandığı bir çalışmadan geliyor. Söz konusu çalışmayı yürüten araştırmacılar günde tek bir sigara içmenin erkeklerde koroner kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını en az yüzde 48 oranında artırdığına tanık oldular. Kadınlarda bu durumun en az yüzde 57'lik bir risk artışına neden olduğu görüldü. Gün içinde içilen tek bir sigara gerek erkek, gerekse kadınlarda felç geçirme olasılığını da yüzde 30 oranında arttırıyor. University College London Kanser Enstitüsü araştırmacıları sigara içmenin güvenli bir miktarı olmadığına dikkat çekerek, insanlara sigarayı azaltmak yerine bu alışkanlıklarından tümden vazgeçmelerini öneriyorlar. Araştırmada, erkeklerde 20 sigaralık bir paketin tüketilmesinin yarattığı tehlikenin yarısının içilen ilk sigaradan kaynaklandığına tanık olundu. Kadınlarda, bir paket sigaranın yarattığı riskin yaklaşık üçte birini tek bir sigaranın oluşturduğu görüldü. Araştırmacılar, Günde yalnızca bir sigara içmek bile koroner kalp hastalığına yakalanma ve felç geçirme konusunda beklediğimizden çok daha yüksek bir tehlike oluşturuyor. Günde yirmi sigara içenler için risk oranı bunun yaklaşık yarısına eşit diyor. Bu kapsamlı çalışma, çok sayıda epidemiyoloji uzmanı tarafından kuşku duyulan ancak halk arasında çok az kişinin doğru olabileceğini düşündüğü bir gerçeği onaylıyor. Oxford Üniversitesi'nden Paul Aveyard, az miktarda sigara içmenin bile kalp hastalıkları ve felç açısından çok ciddi bir tehlike oluşturduğunu dile getirerek, Sonuçlar ortada-sigara içen herkes bu alışkanlığından vazgeçmelidir. Ne var ki, bu araştırmadan sigarayı azaltmanın hiçbir yararı olmayacağı gibi bir sonuca varmak da yanlış olur. Daha az sigara içmenin, tütün ürünlerine bağlı olarak ortaya çıkan iki başka ciddi sorun olan, kronik akciğer hastalığı ve akciğer kanseri gibi hastalıklara yakalanma olasılığını da azaltacağına inanmamızı gerektirecek çok daha fazla neden var. Ancak söz konusu araştırmada böyle bir durumun söz konusu olup olmadığı konusu henüz kesin bir sonuca ulaştırılmış değil. Uzmanların bu konuyu da aydınlığa kavuşturmaları gerekiyor diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gunumuz-hastaliklarina-gecmisten-bir-ilac-kefir", "text": "Kalaşnikof, dünyada en çok kullanılan tüfektir. Hafiftir ve kullanımı kolaydır. Bu silah adını kaşifi Mihail Kalaşnikov'dan alır. Alman mühendis Rudolf Diesel de geliştirdiği motora kendi adını vermiştir. Buluşuna kendi adını vermek en fazla mikrobiyoloji dünyasında olmuştur: Daniel Salmon'un bulduğu bakteri Salmonella olarak adlandırılmıştır, bakterileri iki gruba ayıran boyama tekniğini geliştiren Christian Gram, bu yönteme Gram boyama adını vermiştir. Bakterileri koloniler halinde elde etmemize imkan veren düzeneği bulan Julius Richard Petri, bu yuvarlak kapaklı tabaklara petri adını vermiştir. Louis Pasteur, mikrop teorisi üzerinde çalışırken şarap, bira, yoğurt gibi gıdaların mikroorganizmaların etkileri sonucunda oluştuğunu anlamış, sütün bozulmasının bu mikroorganizmaların ısıtılarak ve sonra soğutularak öldürülmesiyle önlenebileceğini bulmuştur ve bu yöntem pastörizasyon olarak bilinegelmiştir. Şarap, bira ve yoğurt fermente gıdalardır. Fermentasyon işleminin uygulanması M.Ö. 6000 yıllarına dayanır. İnsanlar besinleri daha uzun sure bozulmadan saklayabilmek ve değişik aromalar kazandırmak için belirli bazı işlemlerden geçirmeyi öğrenmişlerdi. Değişik kültürler değişik fermente gıdalar üretmiştir ve bunlar halen tüketilmektedir. Biyokimyasal olarak, fermentasyon, şekerlerin oksijensiz ortamda enerji elde etmek için parçalanması olarak tanımlanabilir. İki çeşit fermentasyondan bahsedebiliriz: Etanol fermentasyonu ve laktat fermentasyonu. Etanol fermentasyonunda, mayalar glikozu etanol ve karbon diokside dönüştürürler. Bira, şarap ve ekmek yapımında etanol fermentasyonundan faydalanılır. Tek çeşit bir mayanın, genellikle Saccharomyces cerevisiae'nin fermentasyona uğratılacak gıdaya eklenmesi, optimum sıcaklıkta belirli sürede bekletilmesi istenilen fermente ürünün elde edilmesi için yeterlidir. Laktat fermentasyonunda glikoz bakteriler tarafından laktik aside dönüştürülür. Yoğurt yapımında laktat fermentasyonundan faydalanılır. Yoğurt yapımında iki bakteri sütle karıştırılır, Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus, yine optimum sıcaklıkta, gerekli olan sürede inkübasyon sağlandıktan sonra yoğurt elde edilmiş olur. Kefir de sütün fermentasyonuyla elde edilen bir içecektir, fakat fermentasyonu yapan daha zengin, daha kompleks ve tarihi itibariyle daha gizemli bir mikroorganizmalar topluluğu bulunmaktadır. Bu mikroorganizmalar kefir tanesi adı verilen karnıbahar benzeri jelatinimsi yapılar içinde yaşamaktadır. Kefir tanesi kefiran adlı bir matriksle iç içe yaşayan mikroorganizmalar topluluğundan oluşmaktadır. Kefiran üç glikoz ve üç galaktozdan oluşan hekzasakaritin oluşturduğu polimerdir. Kefiranla içiçe yaşayan 30 kadar bakteri ve maya çeşidi bulunmaktadır. Kefir tanelerindeki başlıca bakteriler Lactobacillus casei, Lactobacillus brevis, Lactobacillus helveticus, Lactobacillus bulgaricus, Leuconostoc mesenteroides'dir, başlıca mayalar da Kluyveromyces marxianus, Torulaspora delbrueckii, Candida kefir ve Saccharomyces cerevicia'dır. Kefir tanelerin üretilmesi söz konusu değildir. Rivayete göre ilk kefir tanelerini Hz. Muhammed Kafkaslarda yaşayan Ortodoks Hristiyanlara vermiş, bunları kullanarak kefir yapmayı öğretmiştir (3). Bu taneler özenle saklanmış ve varlıkları dünyanın geri kalanından saklanmıştır, çünkü bilinirse bu içeceğin mucizevi özelliklerinin kaybolacağına inanılırmış. Yüzyıllar boyunca kefir Kafkaslarda üretilmiş ve tüketilmiştir ve kefir taneleri bu coğrafyada korunmuştur. Geleneksel kefir üretiminde deri torbalar içine kefir taneleri ve süt yerleştirilir bu torba bütün gün güneş altında dolaştırılır ve akşama kefir içime hazır hale gelirmiş, torba yeniden sütle doldurulur ve bu böyle sürer gidermiş. Gün boyunca pıhtılaşmanın engellenmesi için torbanın sık sık sallanması da unutulmamış. Kefir, Rus bilim insanlarının bildiği ve kendilerinin de üretmek istediği, araştırmak istediği bir içecekti. Rus otoriteler, kefir tanelerini elde etmek için Moskova'da ve Kafkaslarda süt ürünleri yapan çiftliklere sahip Blandov kardeşleri görevlendirmişlerdir. Onlar da güzel bir çalışanı, İrina Sakharova'yı Kafkas prens Bek Mirza Barcharov'a göndermişlerdir ve kefir tanelerini ele geçirmeyi başarmışlardır. 1900'lü yılların başlarında piyasada satılmak üzere Rusya'da kefir üretmeye başlamışlardır. Günümüzde herkes kefiri marketten satın alabiliyor ama bu kefir geleneksel yöntemlerle üretilmiyor. Modern kefir üretiminde kefir tanelerinde bulunan mikroorganizmalar ayrı ayrı üretilir, liyofilize edilir ve starter adı verilen toz görünümünde, standart özellikte olması sağlanan bakteri toplulukları kullanılarak üretiliyor. Modern kefir üretimindeki diğer bir farklılık da, kullanılan sütün pastörize edilmesi ve homojenize edilmesidir. Kefirin faydaları da artık bilimsel kuralların belirlediği klinik araştırmalarla test edilmektedir. Kefir enzimatik olarak aktif bir içecektir ve bağırsaklardaki besinleri parçalayarak sindirime yardımcı olur ve bağırsak hareketlerini düzenler. Kefir triptofan açısından zengin bir gıdadır. Triptofan, serotonin adlı nörotransmitere dönüşür, serotonin mutluluk hormonu olarak da bilinir ve kesintisiz, sağlıklı bir gece uykusunun olmasını sağlar. Kefir ayrıca K ve B vitaminleri açısından da çok zengin bir gıdadır. Kefirin gastrointestinal hastalıklar ve alerji üzerindeki etkisi de çalışılmaya devam edilmektedir. Patojen bakteriler üzerindeki antimikrobiyal etkisiyse neredeyse kanıtlanmış durumdadır. Kefir ve diğer fermente gıdaların sağlıklı etkilerini gösterebilmeleri için nasıl tüketilmeleri gerektiği üzerinde çalışılan diğer bir konudur. Hangi mikroorganizma hangi etkiyi gösteriyor da çözümlenmesi gereken diğer bir konudur. Kafkasların zor yaşam şartlarına karşı koymayı kolaylaştırdığı düşünülen kefirin şüphesiz en çok merak edilen özelliği de bağışıklık sistemi üzerine nasıl bir etki gösteriyor olduğudur. Kefir, özellikle geleneksel anlamdaki kefir, çok kompleks ve bilimde bugün vardığımız nokta, elimizde bulundurduğumuz gelişmiş teknolojilere rağmen hem içeriği hem de insan vücudu üzerindeki etkileriyle az anlaşılmış bir fermente gıda ürünü. Yalnızca yiyip içtiklerimizle hastalıkları önleyebileceğimiz hayalimizdeki gelecekte yer alacağı muhakkak. - Otles ve Cagindi, 2003, Kefir: A Probiotic Dairy Composition, Nutritional and Therapeutic Aspects - Kooiman, 1968, The chemical structure of kefiran, the water soluble polysaccharide of the kefir grain, Carbohydrate Research 7: 200-211. - Marguilis, 1997, From Kefir to death in Slanted Truths: Essays on Gaia, symbiosis and evolution, Margulis L and Sagan D Editors, Springer-Verlag New York"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/gunun-stresi-ruyalarinizda-da-sizi-rahat-birakmiyor", "text": "Stresli geçen bir günün ardından uykuyla rahatlayabileceğinizi düşünebilirsiniz, ancak İngiltere'de yapılan yeni bir araştırmaya göre gün içinde yaşadığınız stresli olaylar rüyalarınızı da kabusa dönüştürebilir. Motivation and Emotion dergisinde yayınlanan araştırma bulgularına göre patronun gazabından da, gün içinde yaşadığınız olumsuz olaylardan da uykularınızda bile kaçamıyorsunuz. Aynı şekilde kendizi günlük hayatta yalnız veya dışlanmış hissediyorsanız bu duygularınız da rüyalarınızı büyük ölçüde etkiliyor. Araştırmanın yürütücüsü Cardiff Üniversitesi'nden sosyal psikolog Netta Weinstein, güçlü sosyal deneyimlerin zihninizde derin izler bıraktığını söylüyor. Eğer zor geçen bir hayatınız varsa karşılaştığınız sorunlar rüyalarınızda yeniden karşınıza çıkıyor. Kendini yeterli hissetme ihtiyacı, iş hayatı ya da özel hayatının önemli gördüğü bir alanı ile ilgili olabilir. Weinstein, bağımsızlık hissini, kişinin istemediği şeyleri yapmak üzere baskı görmemesi ya da kontrol atında tutulmamış olması olarak tanımlıyor. Araştırmacılar bu bağlamda iki ayrı deney yürüttü. İlk deneyde 200 öğrenciden sürekli olarak gördükleri bir rüyayı hatırlamaları istendi. Ardından araştırmacılar, bu rüyaları öğrencilerin hayatlarında yaşananlarla ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığıyla karşılaştırdı. İkinci deneyde ise 110 öğrenciden üç gece üst üste gördükleri rüyaların hepsini not etmeleri, her defasında da bir önceki günde yaşanan önemli olayları notlarına eklemeleri istendi. Araştırmacılar rüyaların duygusal yükünün, kişilerin gün içinde ihtiyaçlarının karşılanmamasının yarattığı can sıkıcı olaylara benzeştiğini tespit ettiler. İnsanların günlük hayatta can sıkıcı ya da üzücü olaylar yaşadıklarında rüyalarında da gergin, üzgün ya da sinirli olduklarını belirten Weinstein, düşmek, biri tarafından saldırıya uğramak, bir yere kilitlenmek ya da bir şey yapmaya çalışıp sürekli başarısız olmak gibi durumlar içeren rüyaların gün içinde yaşanan stresli olaylarla bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Sonuç olarak gün içinde yaşadığımız olumsuz olaylar sağlıklı bir uyku çekmemizi de önlüyor. Araştırmacılar, sürekli olarak strese maruz kalan insanların diğerlerine göre daha sık kabus gördüğünü ileri sürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/guzel-akillar-heba-ediliyor-2", "text": "Bugün Dünya Otizm Farkındalık Günü. 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen bu özel günün amacı, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratmak ve otizm ile ilgili sorunlara çözüm bulmak. 1970'te Amerika'da otizmin 14 bin çocukta bir görüldüğü tahmin edilirken, bugün 68 çocukta bir - veya 42 erkek çocukta bir görülüyor. Diğer zengin ülkelerde, mesela Güney Kore'de 38 çocuktan birinde otizm olduğu saptanmış. Otizm, sosyal ilişkiler ve anlayışta noksanlıklarla seyreden nöro-gelişimsel bir bozukluk. Obsesif davranışlar, ışık veya sese karşı aşırı hassasiyet ya da ilgisizlik ve konuşmama gibi farklı belirtileri ve düzeyleri var. Mesela, bir bilgisayar mühendisinin otizmi fark edilmeyebilirken, otistik bir çocuk hiç konuşmayarak kendini belli edebilir. Otizmden etkilenen ve potansiyeli göz ardı edilen insan sayısı ise çok yüksek. Bu insanların birçoğu ortalama zeka ve üzerinde olmasına rağmen, okulda ve işte başarısız oluyor. Fransa'da %90'ı ilkokula giden otistik çocukların ancak %1'i liseye geçebiliyor. Ya da Amerika'da, liseye giden otizmlilerin yarısından azı mezun olabiliyor. İngiltere'de, yüksek işlevli otizmi olan yetişkinlerin sadece %12'si tam zamanlı çalışabiliyor. Birleşmiş Milletler ise, dünyada iş sahasında olmayan otizmli oranının %80 olduğunu tahmin ediyor. Erken teşhis birinci derecede önemli. Otizm için belirli bir test olmasa da, sadece davranışlar gözlemlenerek tanı konabiliyor. Birçok bebek, anne babasını izleyerek gülümsemeyi, kucaklaşmayı, yemek yemeyi ve didişmeyi öğrenir. Otistik çocuklar ise cansız objelerle ilgilenir, kendi oyuncakları ile sürekli aynı biçimde oynamaya meyillidir. Çocukların yapabildikleri ve yapamadıkları şeyleri gösteren bir anket ile doktorlar, 2 yaşına kadar belirtileri tespit edebiliyor. Yeni yürümeye başlamış olan çocuğun beyni hamur gibi yoğurulabilir. Bu yüzden, bu yaşta başlatılan konuşma terapisi ve diğer yoğun tedaviler sayesinde çocuk cesaretlenir, karşılıklı etkileşimi ve öğrenme güçlüğü ile başa çıkmayı öğrenebilir. 2013 yılında Washington'da yapılan bir araştırma, erken yönlendirmede harcanan paranın, 8 yıl içinde kendi kendini karşıladığını gösterdi. Çünkü okulda ek bir yardım ihtiyacı kalmıyor. Ne yazık ki, zengin ülkelerde bile erken teşhis yaşı 3,5. Otizmli yetişkinler iş bulabilir ve çalışabilir. Hepsi bir işte tutunamayabilir ama yüksek işlevli otizmi olanlar becerikli birer analizci olabilir. Bir verideki örgüyü ve hataları tespit edebilir ki çoğu normal insanın dikkatinden kaçar ve özellikle yazılım şirketleri için vazgeçilmez bir çalışan haline gelebilir. Daha az yetenekli olan otizmlilerin bile olağanüstü bir odaklanma kapasiteleri ve detayı gören gözleri vardır. Verimli çalışırlar. Rutine olan tutkuları ve değişimi sevmemeleri ise onları sadık birer çalışan yapar. Veri tabanı güncellemesi, rafların depolanması, kütüphanelerin düzenlenmesi, bozuk arabaların tamiri gibi dikkat ve tekrar isteyen işlerde çok başarılı olurlar. Birçok firma, otizmli kişilerden yararlanabilir. Bu kişiler, iş görüşmesinde kendilerinden bekleneni vermeyebilirler: göz teması kurmayabilir, mecazları anlamayabilir ve soruları bütünleşik olarak değil, kelime kelime algılayabilirler. Fakat bu onların iyi bir çalışan olmayacağı anlamına gelmez. İşverenler, otistik adaylarla yapacakları iş görüşmesinde farklı bir yol izleyebilir. Mesela ilgili alanlar için özel bir test hazırlayabilir ve bu test üzerinden değerlendirme yapabilir. Bu kişiyi işe aldıktan sonra da, onun için özel bir çalışma alanı yaratabilir ve açık talimatlar hazırlayabilir. Talimatların metin veya görsel olarak hazırlanması önemlidir. Sözel talimatlar iki tarafın birbirini doğru anlamasını engelleyebilir. Otizmle ilgili araştırmalar için daha büyük yatırımlar yapılması gerekiyor. Otizmi tanımlayan ilk psikiyatrist, ilgi ve sevgi göstermedikleri için çocukların içine kapanmalarına sebep olan anneleri soğuk olmakla suçlamıştı. Neyse ki tıp ilerledi. Bilim insanları, otizmde çevresel faktörler kadar genlerin de rolü olduğunu keşfettiler. Hala otizmin kökeni ve nasıl ilerlediği gibi sorulara yanıt aranıyor. Araştırmalar için ayrılan meblağ ise çok düşük. İngiltere yılda 5,6 milyon dolar ayırıyor. ABD 200 milyon dolar yatırım yapıyor bu 100 ağır otistik kişinin ömür boyu masraflarını karşılamaya ancak yeter. Bu hesaplar, otizmli insanların erken yaşta tanı almasının, eğitilmesinin ve üretkenliklerinden yararlanılmasının önünü kesiyor. Bu kişiler başkalarına bağımlı kalıyor ve kendi başlarına bir şey üretemez hale geliyorlar. Oysa, bu güzel akılların değerlendirilmesi ve topluma kazandırılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hafif-bir-egzersizin-bile-bircok-faydasi-var", "text": "Bedeni çalıştırmanın sağlığa yararlı olduğu konusunda herkesin az buçuk bir bilgisi vardır ve bunun kalp için sağlıklı anlamına geldiğini hepimiz duymuşuzdur. Ancak bunu bilmek çoğu kişinin düzenli bir biçimde ter dökmesini sağlamaya yeterli olmuyor. Ancak son dönemlerde elde edilen bulgular insanların her yaşta, hasta ya da hamile olsalar bile, harekete geçmelerini sağlayacak çok sayıda neden olduğunu ortaya koyuyor. Kimi araştırmacılar beden alıştırmalarının yarattığı etkiyi hiçbir ilacın yaratamayacağına inanıyorlar. Bedeni çalıştırmak bunalımı azaltıyor; belleği güçlendiriyor ve daha hızlı öğrenmeyi sağlıyor. Günümüzün en korkulan hastalıklarından biri olan Alzheimer hastalığının önüne geçilmesi ya da ortaya çıkışının ertelenmesinin de en iyi yolu egzersiz. Yürüyüşten bisiklete binmeye uzanan, çeşitli türlerde beden alıştırmaları insanların kendilerini daha iyi hissetmelerine yol açabiliyor ve bunalımla ilgili belirtileri bile yatıştırabiliyor. Beden alıştırmaları beyinde serotonin, norepinefrin, endorfin ve dopamin gibi, acıyı hafifletici, duygu durumunu düzeltici ve gerginliği yatıştırıcı kimyasalların salımını tetikliyor. Araştırmalar beden alıştırmalarının yaşam süresini en az beş yıl uzattığını ortaya koyuyor. Küçük çaplı yeni bir araştırma düşük yoğunlukta beden alıştırmalarının hücresel yaşlanmayı yavaşlatabileceğine işaret ediyor. Uzmanlar egzersizin, kromozom uçlarında bulunan ve yaşlanmada rol oynayan telomerleri koruyucu bir etki yarattığına dikkat çekiyorlar. Aerobik, kan akışını hızlandırarak, deriye canlılık kazandıran ve yaraların daha çabuk iyileşmesini sağlayan oksijen ve besinlerin aktarılmasında etkili olur. Deri aynı zamanda bir ısı salım noktası işlevini de gördüğünden, bedeni çalıştırdığınızda kaslarınız bol miktarda ısı üretirler. Çevreye yaymak zorunda olduğunuz bu ısı kaslarla kana, kanla da deriye aktarılır ve ardından atmosfer salınır. Son araştırmalar birtakım yararlar sağlamanın çok daha uzun erimli bir çabayı gerektirmediğine işaret ediyor. Bedeni 10 dakika çalıştırmanın 50 dakikalık tipik bir çalışma süresine kıyasla ne denli etkili olabileceğinin araştırıldığı üç aylık bir çalışma sonucunda, kısa süreli egzersizlerin kalp işlevi ve kan şekerinin denetlenmesinde ondan beş kat uzun bir süreyi içeren 50 dakikalık çalışmaya denk bir yarar sağladığına tanık olundu. Kimi hastalıkları olan kişilerin egzersiz yapmamaları gerektiği yönündeki yıllardır yaygın olan inancın tersine, son bir araştırma yoğun beden alıştırmalarının Tip 2 şeker hastalığı ve kalp yetmezliği gibi süreğen hastalıkları olan kişiler için bile gerçekte uygun olabileceğine işaret ediyor. 300'ü aşkın klinik deneyin incelendiği bu yeni araştırma ışığında, bilim insanları felç geçiren hastaların iyileşmelerinde beden alıştırmalarının sanıldığından çok daha etkili olduğunu artık biliyorlar. Beden, güç kaynağı olarak karbonhidratlar ve yağlardan yararlanır. Ancak düzenli bir aerobik alıştırma sürecinin ardından, enerjiye dönüştürülmeleri bol miktarda oksijen gerektiren yağların yakılması çok daha kolay olur. Bilim insanları beden alıştırmalarının kalp ve damar sistemini güçlendirdiğine ve oksijen aktarımını kolaylaştırdığına, bunun da bedende bir güç kaynağı olarak yağların çok daha kolay yakılması anlamına geldiğini belirtiyorlar. Sonuçta, düşük dereceli süreğen yangılardan sorumlu maddeleri üreten yağ hücreleri küçülüyor ve buna bağlı olarak da yangılar azalıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hafta-arasi-yapabileceginiz-en-saglikli-kahvalti", "text": "Meyve, tam tahıl ve gerekli yağ ile proteinleri alabileceğiniz bir kahvaltı, en faydalı kahvaltıdır. Hafta sonlarının aşırıya kaçan kahvaltılarına nazaran hafta içleri yapılan kahvaltıların çok daha dikkatli seçilmesi ve faydalı olması gerekir. Hepimiz hem hızla yiyebileceğimiz, gerekirse elimize alabileceğimiz ve öğle yemeğine kadar karnımızı tok, beynimizi zinde tutacak bir kahvaltı ararız. Harvard Halk Sağlığı Okulu beslenme bölümü başkanı Doktor Walter Willett'a göre hafta içine uygun kahvaltılardan biri tam tahıl, sert kabuklu yemiş, meyve ve biraz da yoğurt ile yapılabilir. Willett'a göre taneli ufak meyveler, sabah kahvaltıları için son derece uygundur. Yapılan araştırmalar göz önünde bulundurulduğunda yaban mersini ve böğürtlen gibi meyvelerin, içlerinde bulunan lifler ve polifenoller sayesinde kalp ve damar hastalıklarına ve göğüs kanseri de dahil bazı kanser türlerine karşı koruyucu olduğu söylenebilir. Buna benzer olarak tam tahılın da kalp sağlığına faydalı olduğunu ve diyabet veya obezite gibi hastalıkların daha az görülmesine sebep olduğunu belirten Willett, sağlıklı beslenmenin yalnızca marketten tam tahıllı ekmek almaktan ibaret olmadığını da belirtiyor. Willett'ın Harvard'dan meslektaşı olan ve Hep Aç mısınız? kitabının yazarı Dr. David Ludwig'e göre marketlerdeki tahıl gevrekleri veya tahıllı ekmeklerin çoğu fazla işlenmiş olduğundan faydaları da azalıyor. Sabahları kızartılmış ekmek yemeyi tercih ediyorsanız alacağınız ekmekte filizlenmiş veya taşta öğütülmüş taneler olmasına ve paketin üstündeki içindekiler listesinin ilk sırasında tam tahıl gelmesine dikkat etmenizi öneren Ludwig, içinde tanelerin gözüktüğü yoğun ekmeklerin tercih edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ekmek ve meyve seçiminin yanı sıra sağlıklı bir yağ ve protein alımı, öğle vaktine kadar atıştırmadan dayanmanıza da yardımcı olur. Süzme yoğurt, bunların ikisini de karşılamak için idealdir. Tam yağlı yoğurt çeşitlerinin tercih edilmesini öneren Ludwig, az yağlı yoğurtlara nazaran tam yağlı yoğurtların aşırı kilo alımını kontrol etmede ve diyabet riskini azaltmada faydalı olduğunu belirtti. Az yağlı yoğurt veya diğer süt ürünlerinin daha az kalorili olmasına rağmen aynı zamanda daha az doyurucu hale de geldiğini belirten Ludwig, az yağlı ürün yiyen insanların hem çok daha fazla yeme ihtiyacı hissettiğini hem de tam yağlı ürün tercih eden insanlara göre daha çabuk acıktığını belirtti. Ayrıca süt ürünleri, yağları azaltıldığında oldukça tatsızlaştığı için üreticilerin bu ürünlere şeker gibi sağlıksız maddeler kattığı da bir gerçek. Eğer süt ürünü kullanmadan yağ ve protein almayı tercih ediyorsanız sert kabuklu yemişlerin son derece ideal olduğunu belirten Ludwig ve Willett, özellikle cevizin çok faydalı olduğunu söyledi. San Francisco'nun Kalifoniya Üniversitesi'nde Genç ve Çocuk Sağlığı için Kilo Değerlendirmesi Programı başkanı olan Dr. Robert Lustig'e göre kahvaltıların bir başka kahramanı da yumurta. Hem lezzetli olan hem de içindeki aminoasitler sayesinde bizi tok tutan yumurtanın aynı zamanda demir, folik asit ve daha birçok faydalı besin kaynağı olduğunu belirten Ludwig, yumurtadaki kolestrolün zararsız olduğunu da ekledi. İçeceğe gelince, kahvaltılarda kahve veya yeşil çay tercih edebilirsiniz. Her ne kadar kahve içen insanların genelde sigara ve alkol de tüketmesi ve başka sağlıksız davranışlar edinmesi kahvenin itibarının lekelenmesine sebep olmuş olsa da, kahve tüketimi tek başına göz önünde bulundurulduğunda kahve içenlerde kalp hastalıklarının daha az oranda görüldüğü ve bağırsaklarının daha sağlıklı olduğu gözlendi. Kahve içmenin bunama gibi beyin rahatsızlıkları riskini azaltması da olası. Çay tüketimi de vücudunuz için aynı faydaları sağlıyor. Şeker ve diğer sağlıksız katkı maddelerinin kullanılmamasını öneren Johns Hopkins Halk Sağlığı Okulu epidemiyoloji profesörü Dr. Eliseo Guallar, kafeinli kahvenin kalp sağlığına faydaları konusunu araştırmıştı. Guallar'a göre ortalama bir kahve tüketimi -3 veya 4 fincan- sağlık açısından son derece zararsız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hafta-sonu-uykusu-diyabetten-koruyor", "text": "Beş gece yetersiz uyuyup hafta sonu iki gece sağlıklı bir şekilde uyursanız, uykusuzluğun metabolizma üzerindeki negatif etkileri ortadan kayboluyor. Boulder Üniversitesi'nden Josiane Broussard'ın negatif etkiler dediği, çeşitli araştırmalarla kanıtlanmış olan uykusuzluğun diyabete olan katkısı. Dört ila beş saatlik bir uyku bile yetersizliği nedeniyle hastalık riskini yükseltiyor. Ancak Broussard ve çalışma arkadaşlarının Sleep dergisinde de açıkladıkları gibi bu etki geri döndürülebiliyor. Bunun için de hafta sonunda ortalama olarak 9,7 saat kadar uyumak gerekiyor. Araştırma çerçevesinde katılımcıların ensülin duyarlılıkları ölçülmüş. Ensülin duyarlılığı beden hücrelerinin ensülin hormonuna ne kadar iyi tepki verdiğinin bir ölçütü gösteriyor. Ayrıca uzmanlar diyabet riskini gösteren eğilim endeksini de belirleyebiliyor. Sonuca göre dört uykusuz geceden sonra ensülin duyarlılığı %23 düşerken, dispozisyon endeksi %16 yükselmiş. Hafta sonu uykusu sayesinde değerler yine normale dönmüş. Ama acele sonuç çıkartmayalım. Araştırmaya sadece genç erkekler katılmış, deneyler sadece bir hafta sürmüş ve katılımcılar deneyler süresince kontrollü olarak beslenmişler. Oysa az uyuyan insanlar genelde sağlıklı beslenmiyor, yani fazla yağlı ve tatlı yiyecekler yedikleri gibi fazla besin alıyorlar, ki bunlar da diyabet riskini yükselten etkenler. Kronik uykusuzluk ayrıca iltihapları ve yüksek tansiyonu tetikliyor ve düşünme yetisini de zayıflatıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hangi-ilaclar-alindiginda-alkol-kullanilmamali", "text": "Bazı durumlarda ilaçları alkolle karıştırmak tehlikeli olabilir. Ayrıca bazı ilaçların alkolle etkileşime girmesi durumunda etkileri de azalabilir. Düzenli ilaç kullanırken alkol almanız hastalığın belirtilerini veya doğrudan hastalığın kendisini olumsuz etkileyebilir. Örneğin alkol, kan şekeri seviyelerini düşürdüğünden diyabet hastalığını kontrolden çıkartır. Ayrıca bir iki bardak da olsa alkol almak, ilaçların uyku getirici etkisini arttırarak sersemliğe sebep olabilir; bu da kişilerin araba veya tehlikeli makineler kullanması durumunda kazalara yol açabilir. Brown Üniversitesi'nden farmakolog Danya Qato'ya göre bazı ilaçların alkol ile karışması ölümcül sonuçlara bile sebep olabilir. Yaşlı insanların ilaçlarla alkolü karıştırması, genellikle gençlerden daha fazla ilaç kullandıkları için daha fazla risk teşkil ediyor. Aynı zamanda yaşlılarda alkol, motor becerilerini de etkiler; böylece düşme veya başka kaza risklerini artırır. Alkolün vücuttan atılma süreci yaşlanmayla birlikte yavaşlar; dolayısıyla alkol kişinin kanında daha uzun süre kalır. Yaygın kullanılan şu 8 ilaç alkol ile birlikte kullanılırsa ne olur? Aşağıdaki ilaçlar dışında başka bir ilaç kullanıyorsanız eczacınıza veya doktorunuza mutlaka danışın. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne göre 12 yaş ve üstü her 10 Amerikalıdan biri antidepresan kullanıyor. Hem antidepresanlar, hem de alkol, merkezi sinir sistemini yavaşlattığından bu ikisinin birleşmesi beyindeki düşünme ve dikkat merkezlerini olumsuz etkiler. Antidepresanların alkolle birlikte alınması depresyon semptomlarını da arttırabilir. Qato, monoaminoksidaz inhibitörleri adı verilen antidepresan sınıfına giren ilaçları kullanan kişilerin ise tansiyonlarında tehlikeli artışların olabileceğine dikkat çekiyor. Zoloft, Prozac veya Paxil gibi seçici serotonin geri alım inhibitörleri sınıfına giren antidepresanların alkolle olumsuz etkileşim içine girdiklerine ilişkin daha az bulgu mevcut. Yine de bu ilaçları kullananlarda alkol sersemlik, baş dönmesi ve konsantrasyon bozukluğu yaratabilir. Lipitor ve Crestor gibi statinler de en çok satılan ilaçlar arasında. Qato'ya göre, statin kullananlar alkolü abartmamalı, orta düzeyde tutmalı. Ancak Qato, en büyük sorunun hem bu kolesterol düşürücü ilaçları alan hem de aşırı alkol sorunu olan kişilerde görüldüğünü söylüyor. Statin tedavisinin yan etkilerinden biri de karaciğer hasarı olduğundan düzenli statin kullanımı ile aşırı alkol alımı birleşince karaciğerde kalıcı hasara sebep olabiliyor. Daha önceden kalp krizi geçirmiş veya kalp yetmezliği, göğüs ağrısı veya anormal kalp ritmi tedavisi gören kişilerin kullandığı beta-blokerlerin etkisinin alkol tarafından azaltıldığını düşünülüyor. Bu nedenle doktorlar, beta-bloker kullanan hastaların alkol almasını yasaklıyor. Pennsylvania Üniversitesi Hastanesi'nden iç hastalıkları uzmanı Stacy Elder'a göre hipertansiyonu düzenlemek için veya kalp krizi ve felç tedavisinde kullanılan anjiyotensin dönüştürücü enzim , alkolle reaksiyona girdiğinde tansiyonun çok düşmesine sebep olabilir. Bu durum ise kişide baş dönmesi hissine ve bayılmasına yol açabilir. Planned Parenthood'a göre Amerika'daki 15 ile 44 yaş arası kadınların yaklaşık %17'si doğum kontrol hapı kullanıyor. Alkol, doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda vücuttan daha yavaş atıldığı için bu tür hapları kullanan kadınlar daha hızlı sarhoş oluyor. Elder, alkolün yalnızca alınmasından hemen sonra değil sonraki 24 saat boyunca da kişinin şekerinin düşmesine neden olabileceğine dikkat çekiyor. Bu nedenle kişinin alkol almadan önce veya alma esnasında bir şeyler yiyerek kan şekeri seviyesini sabit tutması öneriliyor. Diyabet ilaçlarından bazılarının, kan şekerini düşürdüklerinden ve bu da tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinden alkolle alınmaması gerekiyor. Bu ilaçlardan biri, aşırı alkol alan kişilerde nadiren de olsa kötü sonuçlar verebilen metformin. Bu ilaç alkolle birlikte alındığında laktik asidoz yani kanda laktik asit birikmesi riskini arttırabiliyor ve kişide mide bulantısı veya güçsüzlük gibi belirtilere yol açıyor. Glimepiride gibi diyabet tedavisi için kullanılan diğer ilaçlar da alkolle karıştığında baş dönmesi, mide bulantısı, yüzde kızarma veya kan şekeri seviyesinin düşmesi gibi sorunlara yol açabiliyor. Elder, fazla alkolün mide ile yemek borusu arasındaki kasların gevşemesine yol açacağından reflüyü artırabileceğine dikkat çekiyor. Bu da göğsünüzün üst kısmında bir yanma hissine ve ağzınızda ekşi bir tada sebep olur. Alkol, verdiği rahatsızlığın yanı sıra mide ve yemek borusunu çevreleyen tabakayı da aşındırabilir. Ayrıca üretilen mide asidi miktarını da arttıracağından hem reflü hem de ülser semptomlarını kötüleştirebilir. Elder mide ülseri olan kişilerin alkol almamasını, çünkü alkolün ülserin kendi kendini iyileştirme yeteneğini yavaşlattığını belirtiyor. Reçeteli veya reçetesiz ağrı kesiciler kullanılırken alkol almak, ağrı kesicinin etkisini yoğunlaştıracağından kişiye zarar verebilir. Parasetamol içenlerin az miktarda alkol almasında bir sorun olmadığını belirten Qato, kronik içicilikle parasetamolün karışması durumunda karaciğerin zarar görebileceğini işaret ediyor. Aspirin ve ibuprofen gibi diğer reçetesiz ağrı kesiciler alınırken ise orta düzeyde alkol alınabilir. Ancak aspirin ve ibuprofen gibi alkol de mide iritasyonunu arttırabildiğinden düzenli olarak bu ağrı kesicileri kullananların çok alkol almamaya dikkat etmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu durum ülsere veya mide kanamasına sebep olabilir. Vicodin ve OxyContin gibi reçeteli ağrı kesiciler kullanılırken alkol alınmaması gerekiyor. Çünkü alkol bu ilaçların uyuşturucu etkisini arttırarak yorgunluğa ve şekerin düşmesine sebep oluyor. Uyuşturucu ilaçlarla alkolün karışması ayrıca kişinin düşünme ve motor becerilerine zarar verebiliyor ve nefes alma problemlerine yol açabiliyor. Qato, uyku hapı alan kişilerin alkol kullanmaması gerektiğini söylüyor. Lunesta veya Ambien gibi hapları alkol ile karıştırmak tehlikeli olabilir. Alkol, uyku haplarının uyuşturucu etkisini ve beyindeki karamsar düşüncelerin oluştuğu bölümlerin faaliyetini arttırabilir ve baş dönmesi veya uyku sersemliğine sebep olabilir. Bu da düşme, yaralanma ve hatta trafik kazalarına yol açabilir. Uyku hapı ile birlikte çok fazla alkol tüketmek tansiyonun tehlikeli seviyelere inmesine, hatta nefes alma zorluğuna yol açabilir. Her ne kadar alkol insanların uykusunu getirse de aslında alkol almak uyku düzeninizi bozabilir ve gece daha sık uyanmanıza neden olabilir. Qato, alkol alanların uyku hapı almadan önce altı saat beklemesini öneriyor. Böylece ikisinin karışması engellendiği için rahat bir uyku çekebilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/harvey-w-cushing-ile-beyin-cerrahisine-acilan-kapilar-1", "text": "Beyin 1,5 kilo, ama Evrenin kendisi kadar karmaşık organizasyona sahip. İnsan beyninin yapısal ve fonksiyonel sırlarını keşfetmek ve anlamak, tarih boyunca birçok bilim adamının ve filozofun tutkusu olmuştur. Belki de evrendeki en karmaşık, hatta evrenin kendisi kadar karmaşık bir organizasyona sahip olan yaklaşık 1,5 kg ağırlığındaki bu et parçası, evrenin yapısını, atom altı parçacıklar düzeyinden galaksiler arası fiziksel etkileşimler düzeyine, evrenin sınırlarına ilişkin cümleler kurabilme ve hatta daha da ötesine ilişkin fikirler üretebilme ve bunu anlatabilme düzeyine kadar karmaşıklaşabilecek özelliktedir. Bir sistemin kendisini kendi elemanlarını kullanarak anlatmaya çalışmanın bir eksiklik doğuracağını söyleyen Gödel'in Eksiklik Teoremleri, üzerinde çalıştığımız yapının fonksiyonel ve organizasyonel sınırlarına ilişkin asla tam olarak doğru/kesin bir sonuca ulaşamayacağımızı öngörse de, insan beyni asla merak etmeyi, tutku dolmayı ve hayal etmeyi bırakmaz. Belki gelecekte kullandığımız yöntemler ve görme biçimlerimiz oldukça farklı bir fazda çalışacak ve bugünkünden tamamen farklı sonuçlara ulaşacağız, ama bu yine aynı karmaşık yapının karmaşık üretimleri sonucunda olacaktır. Beynin yapısını ve fonksiyonlarını anlamak için, makro ölçekte anatomi ve fizyoloji ve mikro ölçekte de hücre biyolojisi, moleküler biyoloji ve hatta kuantum mekaniğinin söyleyeceği cümleler vardır. Böylesine karmaşık bir yapıya dokunabilmek ve hastalandığında onu iyileştirebilmenin günümüzdeki yöntemlerinden birisi beyin cerrahisidir. Tümörler, nörodejeratif hastalıklar, vasküler malformasyonlar, fonksiyonel yitimler, travmalar ve başka birçok sorun bugün beyin cerrahisinin uyguladığı yöntemlerle yüksek bir yüzdeyle giderilebilir haldedir. Bunun önemli sebeplerinden birisi cerrahide yeni bir dönem açan ve beyin cerrahisinin öncüsü olarak kabul edilen Dr. Harvey Cushing'tir (1869-1939). Harvey William Cushing Clevland, Ohio'da sadece 7'si erişkinliğe erişebilmiş 10 çocuklu bir ailenin 6. çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Baba tarafı Norfolk, İngiltere'ye dayanan Harvey Cushing'in büyük büyükbabası David 1700'lü yıllarda köy doktorluğu yapmıştır, büyükbabası Erastus ve babası Kirke de doktordur. Harvey'in büyükbabası Erastus'un doktora tezi belki de Harvey'in karşılaşsaydı cerrahi olarak tedavi etmeye çalışacağı, yüz bölgesinde yanma hissiyle kendini gösteren tic douloureux hastalığına iyi geldiğini düşündüğü Conium maculatum kimyasalına yöneliktir . Kirke Cushing uzun yıllar Cleveland Medical College ve Case Western Reserve Üniveristesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Annesi, Harvey ve diğer kardeşleri için her şeyi sağlamak için özelleşmiş oldukça zeki bir kadındır. Harvey, gelişimi boyunca katı bir disiplin almış ve özellikle eğitim ile ilgili tüm ihtiyaçları ailesi tarafından oldukça cömertçe karşılanmıştır. Cushingler, tarihleri boyunca birçok hukukçu, din adamı ve doktor yetiştirmişler ve İngiltere'de Yargıçlar Ailesi olarak anılmışlardır. Harvey'in babası Kirke oldukça uzun saatler çalışan, asla tatile çıkmayan ve kendini tamamen işine adamış bir doktordur. Cushingler kökleri 16. ve 17. yüzyıla dayanan ve dinsel öğreti ve doktrinlerin daha saf halde yaşanması gerekliliğini savunan ve yapılan dinsel reformasyonların yetersizliği yüzünden kiliseye gitmeyi ya da yetersiz kalmış öğretileri takip etmeyi tercih etmeyen Puritan'lara mensup olduklarından, Kirke'de kiliseye gitmemiş ve haftanın yedi günü hasta bakmıştır. Dedesi Erastus ve babası Kirke'ün yoğun çalışmalarıyla elde ettikleri ve o zamanlarda büyüyen Cleveland'da edindikleri evlerin kira gelirleri Harvey'in ekonomik anlamda oldukça rahat bir çocukluk geçirmesini sağlamıştır. Harvey'in ilk yılları diğer kardeşleri gibi annesinin ilgili kolları arasında geçmiştir, anılarında bahsettiğine göre annesi, ev doktorluğu görevini üstlenmiş ve bir doktor eşi olarak çocuklarının küçük rahatsızlıklarını eşine yansıtmayacak kadar doktorluk öğrenmiştir. Harvey'in babasına yönelik anıları iç savaş sonrası yıllara denk gelmekte ve o zamana kadar evde pek bulunmayan babası evde bir şeyleri tamir etmeye ve çocuklarını bu tip yetenekleriyle etkilemeye başlamıştır. Babalarının olağanüstü sessizliği çocuklarına, onun ağır bir depresyonda olduğunu ya da işiyle ilgili bir şeylere çok kızgın olduğunu düşündürmüştür, Kirke'ün katı bir şekilde parçalara ayrılmış hayatında tıp, oldukça büyük parçayı kapladığından ve kendini etik anlamda bundan bahsetmemeye koşullandırmış olduğundan bu sessizlik sonraki yıllarda Harvey için anlam kazanmıştır. Harvey'in çocukluğunda aile ritüelleri ve yapılması gerekenler aile bireylerine oldukça iyi anlatılmış ve bunların dışına pek çıkılmamıştır. Cushinglerin evi kesinlikle boş gezmeye ya da yararsız kabul ettikleri eylemlere tolerans göstermemiştir. Örneğin, Harvey ve kardeşlerinin Western hikayeleri okumaları kesinlikle yasaklanmış ve iyi örnek oluşturabilecek kitapları okumaları tavsiye edilmiştir; buna rağmen Harvey'in çocukluğunda onu çok etkilemiş olduğunu hatırladığı bir kitap bulunmamaktadır. Evde bulunan iki büyük piyanoda genellikle sekiz elli düetler çalınmış, fakat Harvey çocukluğunda çok merak ettiği, eğer piyano çalınırken piyanonun bacaklarından birine sarılıp kulağını sıkıca oraya dayarsa sesin vibrasyonunun neye benzeyeceğine yönelik deneyi, evdeki eğitiminin katı kuralları yüzünden gerçekleştirememiştir. İlkokul eğitimi boyunca Harvey heceleme konusunda asla başarılı olamamıştır. Fakat o dönemde öğrenilmesi gereken ve ilkokul müfredatında bulunan kelimelerin arasında ichthyophagous gibi latin kökenli kelimelerin de olduğu düşünülürse bu çok da anlaşılmaz değildir. Yine de bu konuda anne ve babası uzunca bir süre Harvey'e yardımcı olmaya çalışmışlardır. Çocukluk arkadaşlarının anlattığına göre Harvey oldukça iyi dans eden, onlarca arkadaşı olan ve arkadaşlarına onların resimlerini çizmek gibi küçük sürprizler hazırlayan neşeli bir çocuktur. Harvey 18 yaşına geldiğinde onu, Cleveland'dan ve onlarca arkadaşından uzaklaştıracak ilk adımı atarak Yale Üniversitesi'nin sınavlarına girip kabul edilmiş ve bundan sonra New England günleri başlamıştır. Ayrılmadan önce ünlü baba-oğul konuşması gerçekleşmiş ve Harvey babasının anlaşmasını kabul ederek evden ayrılmıştır. Bu anlaşmaya göre babası ona eğitimi ve yaşamsal giderleri için gerekli desteği sağlarken, o da içki ve sigara içmeyecek, herhangi bir suç işlemeyecek ve bir spor kulübüne veya kürek takımına dahil olmayacaktır. Cushing ailesinin beklentileri her zaman yüksek olmuştur. Ailenin bir arada tutulması ve aile bireylerinin desteklenmesi birincil öncelik olmuş ve bunun için uygulanan yöntem o yıllarda telgraf oldukça pahalı olduğu için mektuplaşarak sürekli bağlantı halinde kalmak olmuştur. Annesin ve babasının Harvey'e yazdığı mektupların çoğu korunmuş ve incelendiğinde, bu karşılıklı mektuplaşmaların ailenin beklentileri ve bu beklentiler üzerinden şekillenecek amaçlar ve önceliklerle ilişkisi olduğu görülmektedir. Harvey, bir aile geleneği olan tüm ilginç yaşanmışlıkları kaydetme alışkanlığını bu yıllarda kazanmıştır. Başlangıçta bu kayıtlar mektuplar olarak daha sonra karalama defterleri, makaleler, kitapçıklar ve oldukça önemli olan, hastalarıyla ilgili kayıtlarına kadar evrilmiştir. Bu kayıtlar ve koleksiyon Yale'deki yıllarını, Harvard'daki tıp eğitimini ve Baltimore'daki asistanlığını ve doktorluk hayatını kapsamakta ve giderek gelişim göstermektedir. Harvey, 185 yıl önce Harvard'ın teolojik ve ahlaki olarak çökmekte olan bir okul haline geldiğini düşünerek Puritanlar tarafından kurulmuş olan Yale'da okurken, o zaman adı Yale College olan okul adını Yale University olarak değiştirmiştir. Fakat o zaman için alınabilecek en iyi tıp eğitimi Harvard tarafından verildiği için Harvey'in tercihi burası olmuştur. Yale yılları boyuca Harvey, Yale ekolüne tamamen uymuş ve güçlü bir Yale öğrencisi haline gelmiştir. Her zaman sınıfın dörtte birlik başarı diliminde yer almış ve bir B öğrencisi olmuştur. Sevdiği ve ilgi duyduğu konularda oldukça başarılıyken ilgisini çekmeyen konulara enerji ayırmamış ve bu durum kağıt üzerinde onu ortalama değere yaklaştırmıştır. Gelecekle ilgili düşüncelerinde henüz netleşmemişken bir arkadaşı ona çizer olmasını önermiş, başka bir arkadaşı da bu arayışı sırasında onu Harvard Tıp Fakültesi'ne götürmüş ve tıp öğrencileriyle konuşup bazı operasyonları izlemesini sağlamıştır. Bu noktadan sonra Harvey bir tıp adamı olmakla ilgili güçlü fikirler edinmeye başlamıştır. Harvey Cushing'in beyinle tanışması ve sinir sisteminin işleyişini öğrenmeye başlaması Yale'daki son yılında G. T. Ladd isimli fizyolojik psikoloji dersiyle başlamıştır. Bu dersin işlenişi ve yapısıyla ilgili pek memnun olmasa da, sinir sistemini incelemek için yaptıkları hayvan diseksiyonları onun bu alana ilgisini alevlendirmiştir. Ayrıca çizim yeteneğinin de bu derste işe yaraması onu bu alana daha da yaklaştıran ufak bir unsur olmuştur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/harvey-w-cushing-ile-beyin-cerrahisine-acilan-kapilar-2", "text": "Harvad'daki ilk günlerinde Cushing, sınıfındaki en başarılı iki öğrenciden biri olup ün yapmayı başarmıştır. Yale'da aldığı eğitim onu sınıfındaki diğer öğrencilerin önüne geçirmiş, ve rekabet içinde bulunduğu tek kişi, kendisi de bir Yale mezunu olan ve ileride başarılı bir cerrah olacak Elliott Joslin'dir. İnsan kadavralarıyla çalışmaya başladıkları sıralarda bir sınıf arkadaşının üzerinde bıraktığı etki, gelecekte de nasıl bir cerrah olacağının işaretleri vermektedir. Sınıf arkadaşının aktardığına göre daha önce insan kadavralarının diseksiyonu ile ilgili deneyimi olmamasına rağmen sadece üç hafta içinde bütün bir insan kolunu omuzdan parmak uçlarına kadar incelikle açığa çıkarıp disekte etmiştir, bu alandaki olağanüstü hızlı gelişimi hocaları ve sınıfındakiler tarafından kolaylıkla fark edilmiştir. Diseksiyonları sırasında bir gün, Cüzzamlı gibi olmak!, işte buna karar verdim demiştir. Akşamlarını değersiz hale getirecek herhangi bir sosyal faaliyete katılmayacağının işaretlerini burada vermiş ve kendini uzun saatler çalışmaya odaklamıştır. Harvard'daki ilk yılında Harvey aynı zamanda daha sonraki yıllarda önemli bir açılıma ulaşacağı anestetikler ve etkileriyle de ilgilenmiştir. Bu yıllarda tuttuğu defterler bugün hala Yale'da kendi adına açılmış ve onun koleksiyonundan oluşan kütüphanede bulunmaktadır. 21 yaşına geldiğinde Harvey Cushing çocukluğundan beri tanıdığı Kate Crowell ile yakınlaşmış ve 1902 yılında evlenene kadar neredeyse ayrı kaldıkları her hafta ona mektup yazmayı sürdürmüştür. Bu süre boyunca yazdığı mektuplarda tıbba ve hastalara nasıl adapte olmaya çalıştığını, baktığı hastaların bazılarının onu ne kadar üzdüğünü ve bazen yalnızca onları düşünebildiğini yazmıştır. Harvey henüz tıp fakültesinde öğrenciyken, Ernest Amory Codman ile birlikte bir hastanın ameliyat sırasında ölmesinden etkilenerek ether chart denilen anestetik çizelgeyi geliştirmiştir. Bu, anestezist ve cerrahın ameliyat esnasında hastanın, nabız, nefes alışverişi ve ateşinin periyodik olarak ölçüp kaydetmesiyle hastanın o anki durumu takip edilebilir kılmış ve anesteziye bağlı ölüm oranlarını önemli bir ölçüde azaltmıştır. Cushing ve Codman, aynı zamanda X-ışının Röntgen tarafından bulunmasından sadece 1 yıl sonra, bunu klinik olarak kullanmayı denemişlerdir. 1896 yılında Harvey, Harvard Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş ve Johns Hopkins Hastanesi'nde William Steward Halsted danışmanlığında asistanlığa başlamıştır. Johns Hopkins'in bulunduğu Baltimore'dan ve hastanenin pek de sistematik olmayan işleyiş biçiminden hoşlanmamış ve Dr. Halsted'in ayda sadece bir hastayı ameliyat ediyor olması canını çok sıkmıştır. O dönemde yazığı mektuplarda eğer bir şeyler değişmezse buna artık dayanamayacağını dile getirmiştir. Tam bu sırada, yaşadığı yerde yan komşusu olan Dr. William Osler ile tanışmış ve aralarında derin bir dostluk kurulmuştur. Bu tanışma belki de Harvey Cushing'in hayatındaki önemli kırılma noktalarından biridir. William Osler'ın bilime metodik yaklaşımı ve bilim tarihine olan tutkusu Harvey'i oldukça etkilemiş ve aralarındaki dostluk onun sorgulayan zihnini olağanüstü çalışma kapasitesini uyarmıştır. Johs Hopkins'teki son iki yılında Harvey, Küba'daki İspanya-Amerika savaşında yaralanan ve enfeksiyon kapan Amerikan askerlerinin tedavisiyle uğraşmıştır ve erken dönem bilimsel makaleleri daha çok tifo tedavisiyle ve bağırsak rahatsızlıklarıyla ilgilidir. Johns Hopkins'teki asistanlığını tamamladığında Avrupa'ya gitmeyi ve tıbbın orada nasıl uygulandığını görmeyi tercih etmiş, bir yıl kadar Avrupa'nın farklı yerlerini dolaşmış ve pratiğin nasıl uygulandığını incelemiştir. Avrupa'da bulunduğu süre boyunca Theodor Kocher ile sistolik kan basıncı ve kranial basınç arasındaki ilişki üzerine, Hugo Kronecker ile artan kan basıncının, kafa içi basıncın artışına nasıl eşlik ettiğine odaklanmış ve Charles Scott Sherrington ile de primatlarda motor korteks üzerine çalışmalar yapmıştır. 1902 yılında Cushing Baltimore'a geri dönmüş ve cerrahi anatomi üzerine ders vermeye başlamıştır. Bunun yanında deneysel cerrahi laboratuarını kurmuş ve ilgisini nörolojik cerrahi üzerine yoğunlaştırmıştır. Bu dönemde en çok hipofiz tümörleri üzerinde durmuştur. 1902 yılında aynı zamanda Harvey'in kendi ailesini kurmaya başladığı yıldır. Çocukluk arkadaşı Kate Crowell ile 10 Haziran'da evlenmiştir. William Harvey, Mary Benedict, Bestey, Henry Kirke ve Barbara isimli beş çocukları olmuştur. Harvey Cushing'in ev hayatı babasınınkinden çok da farklı olmamıştır. Harvey de babası gibi uzun saatler hastanede çalışmış ve akşamlarını da yazarak geçirmiştir. En büyük oğulları William bir Yale öğrencisiyken 1926 yılında geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını yitirmiştir. Bu olay Cushing ailesi için giderek derinleşen bir üzüntü yaratmış ama oğlunu yoğun programının da etkisiyle neredeyse yeni tanımaya başlayan Harvey'i daha derinden sarsmıştır. Çalışmalarını ve cerrahi tekniğini gitgide geliştiren ve bütün ilgisini nörolojik cerrahiye odaklayan Cushing, 1909 ve 1920 arasında daha çok hipofiz tümörleri, akromegali, nöroendokrin, anestezi ve ameliyat esnasında kan akışının ve basıncının kontrolü üzerine çalışmış ve bu alanlarda dünyanın her yerinden onuna çalışmaya gelen birçok cerrahı eğitmiştir. 1920'lerdeki en önemli buluşlarından biri, çoğunlukla cerrahi operasyonlar sırasında meydana gelen kanama sorununun giderilmesiyle ilgilidir, çünkü kafa derisi bile vasküler bir yapıdır, beyinde oldukça damarlı bir yapı olduğundan burası ile ilgili herhangi bir operasyon bu sebepten oldukça riskli kabul edilmektedir. Cushing, hassas bölgelerdeki damarları korumak ve kanamayı önlemek için geliştirdiği Gümüş Cushing Kıskacı ile ve fizikçi William Bovie ile birlikte geliştirdikleri elektrik akımıyla pıhtılaştırma teknikleriyle kanama sorununu büyük ölçüde halletmiştir. Cushing bu yıllarda geliştirdiği tekniklerle, beyin tümörleri, nöroendokrin sorunlar ve merkezi sinir sistemindeki başka sorunlardan kaynaklanan ve %90'larda olan ölüm oranını %8 civarına kadar indirmiştir. Temel olarak o, insan beynine cerrahi olarak müdahale edilebileceğini kanıtlamış ve bunun yolunu göstermiştir. Beyin cerrahisinin ilk fizibilite çalışmalarını gerçekleştirmiş ve bu alanla ilgili onlarca yaklaşım geliştirmiştir. Harvey Cushing bütün bunları olanaklı kılarken dünyanın bir çok noktasından genç cerrahlar Cushing tekniğini öğrenmek için onun yanına gelmiş ve onun yaklaşımını yaygınlaştırmışlardır. Cushing, neden cerrahların diğer doktorlardan daha önce emekli edildiği ile ilgili ünlü eleştirisinde Elleri olmayan bir cerrahın bir gün bir yere atandığını görmek isterim, çünkü bu yolla aslında cerrahinin en az el becerisi ve ellerin kullanımıyla ilgili olduğu anlaşılmış olacaktır cümlesini kurmuş; yaratıcı zekasının ve pratik çözümlerinin aslında daha çok zihinsel devinimin ürünleri olduğuna işaret etmiştir. Cushing aynı zamanda başarılı bir yazar ve çizerdir. Baltimore'daki ilk günlerinde tanıştığı ve hayatının en önemli kişiliklerinden kabul ettiği yakın dostu William Osler'in ölümünden sonra onun biyografisini yazmış ve 1926 yılında bu eseriyle Pulitzer Ödülü'nü almıştır. Çizim yeteneği zamanla Cushing'in cerrahi raporlarının, kitaplarının ve makalelerinin merkezi haline gelmiştir. Harvey Cushing bütün bunların yanında, bir tıp tarihi tutkunu ve önemli bir koleksiyoncudur. Andreas Vesalius'un ve Galen'in orijinal eserleri bu koleksiyonun en önemli parçaları olarak görülmektedir. İlginç bir şekilde Harvey Cushing, 7 Ocak 1936'da Andreas Vesalius'un kalın ciltli ve oldukça büyük ve ağır olan anatomi kitabını kaldırmaya çalışırken geçirdiği bir kalp krizi sonucunda yaşamını yitirmiştir. Cushing'in yaklaşık 8000 parçalık koleksiyonu bugün kendi adını taşıyan Yale Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Aldığı sayısız ödül ve kutlama, Cushing'in neden olduğu ve tıpkı bir tepeden yuvarlanan küçük bir kar topunun dev bir çığa dönüşmesi gibi devleşen kaotik keşifler yumağına, yaşam kalitesinin artırılmasına ve insana beynine yepyeni kapıların açılmasına sebep olması nedeniyle asla yeterli olamayacaktır. Harvey Cushing, A Life in Surgery, Michael Bliss (Oxford University Press, 2005)."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hastaliklara-karsi-koruyucu-5-beslenme-duzeni", "text": "Belli beslenme düzenlerinin genelde kilo verme amacını güttüğü düşünülse de, kimi tansiyonun dengelenmesi ve kişinin genelde daha sağlıklı olması amacıyla uygulanan basit birtakım diyetlerden oluşur. Aşağıda insanları hastalıklardan koruyarak daha sağlıklı bir yaşam sürdürmelerine yardımcı olabilecek beş beslenme biçimine yer veriliyor. Glisemik indeksli beslenme düzeninin temelinde kan şekeri düzeylerinde hızlı bir artışa neden olan karbonhidratlardan kaçınılması gerektiği görüşü yatıyor ve odak noktasını kan şekerini dengede tutan doğru karbonhidratların tüketilmesi oluşturuyor. Düşük glisemik indeksli bir beslenme düzeninde ağırlıklı olarak çavdar, çavdar ekmeği, iri taneli yulaf, yulaf kepeği, makarna, yarı pişmiş pirinç, kinoa, fasulye, bezelye, mercimek, fındık ve fıstık gibi besinlere yer veriliyor. Bu beslenme düzenini uygulayanlara bol miktarda meyve ve sebze, az miktarda patates yemeleri de öneriliyor. Düşük glisemik indeksli yiyecekler, kilo vermeye yardımcı olmakla birlikte Tip 2 şeker hastalarında ve gizli şekeri olanlarda çok daha belirgin bir etki yaratıyor. Bunun yanı sıra, halk arasında iyi kolesterol olarak da bilinen yüksek yoğunluklu lipoprotein düzeylerini arttırarak kalp ve damar hastalıkları çekincesinde de bir düşüş sağlıyor. İnsanlar kültürel, dinsel ya da çevresel nedenlere bağlı olarak vejetaryen bir beslenme düzenini benimseseler de, tümden bitkisel yiyeceklere dayalı bir beslenme düzeni sağlık açısından da birtakım yararlar sağlıyor. ABD Kalp Derneği tarafından yürütülen araştırmalar, etyemez kişilerin obezlik, kalp ve damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı gibi birtakım rahatsızlıklara yakalanma riskinin görünürde daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Vejetaryen beslenme düzenlerinin büyük bir çoğunluğunda- yumurta ve süt ürünlerini içerenlerde bile-doymuş yağ ve kolesterol miktarları genelde etli beslenme düzenlerinden daha az, kompleks karbonhidratlar, besinsel lifler, magnezyum, folik asit, C ve E vitamini ve karotenoidler ise daha çok oluyor. Vejetaryen beslenme biçiminin kişiyi protein ve temel vitaminlerden yoksun bıraktığı yönünde kaygılar bulunda da ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü bunun dengeli bir beslenmeyle giderilebileceğine dikkat çekiyor. Dietary approaches to stop hypertension sözcüklerinin kısaltması olan DASH diyeti ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü tarafından yüksek tansiyonun önüne geçilmesi amacıyla geliştirilmiş bir beslenme biçimidir. Bu dengeli ve esnek beslenme düzeninde ağırlıklı olarak meyve ve sebzelere, yağsız ya da az yağlı süt ürünlerine, tam tahıllara, balık, kümes hayvanları, fasulye ve fındık fıstığa daha çok yer verilmesi önerilir. Ayrıca bu türde bir beslenme, tipik bir beslenme düzenine kıyasla, daha az miktarda tuz, şeker, yağ ve kırmızı et içerir. DASH diyetinde özel reçeteler söz konusu olmamakla birlikte, günlük kalori alımı ve uygun görülen öğün sayısı kişinin yaşına ve bedensel etkinlik düzeyine göre belirlenmelidir. Bu konudaki araştırmalar, DASH diyetinin egzersiz ve kilo yitimi ile birlikte uygulanmasının aşırı kilolu ve obez kişilerin, kan basıncını düşürmenin yanı sıra, insülin duyarlılıklarında da belirgin bir iyileşme sağladığını da ortaya koydu. Gluten buğday, arpa ve yulaf gibi tahıllarda bulunan bir protein türüdür. Glutenin sınırlı miktarlarda tüketildiği ya da tümden devre dışı bırakıldığı beslenme düzenleri çoğu zaman, bağışıklık sisteminin glutene tepki göstererek ince bağırsağa zarar verdiği çölyak hastalarına önerilmektedir. Bu hastalık bedende vitaminler, kalsiyum, protein, karbonhidrat ve yağlar gibi önemli besinlerin emilimini engeller. Glutensiz bir beslenme düzenini uygulayanlar buğday, arpa, yulaf gibi tahılların dışında, normal ekmek, makarna, pasta, börek, tahıl ve işlenmiş besinleri de öğünlerinden atmak zorundadırlar. Glutensiz bir beslenmenin otistiklerin davranışlarında olumlu etkiler yarattığı yönünde birtakım bulgular olsa da, bu konu henüz somut sonuçlara ulaşılmamıştır. 2010 yılında Harvard Tıp Fakültesi'nin yayın organı olan Pediatrics dergisinde yayımlanan bir raporda araştırmacılar, otistik bireylerde mide-bağırsak hastalıkları ve bununla bağlantılı belirtiler görüldüğünü belirtseler de, otizm ile glutenli beslenme arasında herhangi bir bağlantıya tanık olunmadığına dikkat çekiyorlar. Konuyla ilgili çalışmalar sürdürülmekle birlikte, glutensiz beslenmenin çölyak hastalığı dışındaki sağlık sorunlarında etkili olup olmadığı konusunda henüz kesin bir veri yok. Ketojenik beslenme düzeni herkese uygun bir beslenme biçimi değil. Nitekim, son derece uzmanlaşmış ve özenle dengelenmiş olan bu diyet, nöbetlere ilaçların tepki vermediği sara hastaları için özel olarak tasarlanmıştır. Bu beslenme biçimini benimsyenler yağ, karbonhidrat ve proteini belli oranlarda tüketirler. Buna göre öğünün yaklaşık %80'i yağlardan, %15'i proteinlerden ve %5'i de karbonhidratlardan oluşur. Öğünler kişiye özel olarak tasarlanır ve bunlar ağırlıklı olarak ağır kremaları, pastırma, yumurta, ton balığı, karides, sebze, mayonez, sucuk sosis dışında, yağ oranı yüksek ve düşük karbonhidratlı başkaca besinleri içerirler. Sara hastaları nişastalı sebze ve meyveleri, ekmek, makarna, pasta ve basit şekerler içeren besinleri tüketmekten kaçınmalıdırlar . Mayo Cliniği uzmanlarına göre, bu beslenme düzeni kabızlık, sıvı yitimi, enerji ve açlık yoksunluğu gibi birtakım yan etkiler yaratabilir. Çok alışılageldik bir beslenme biçimi olmamakla birlikte, ketojenik diyet sara hastalığının denetlenmesinde etkili oluyor. 2008 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan bir çalışma, bu diyeti uygulayan epilepsi hastası çocuklarda nöbet sayısının, uygulamayanlara kıyasla, üçte bir oranında azaldığını ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hava-kirliligi-bunamaya-yol-aciyor", "text": "Bilim insanları son yıllarda hava kirliliği enerji santralleri, motorlu vasıtalar, orman yangınları, vb kaynaklı- ile çağımızın hakkında en az bilgi sahibi olunan ve en korkutucu hastalıklarından biri olan demans arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırıyor. Son bulgular bu ilişkiyi doğruluyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi Hava Kirliliği ve Beyin Hastalıkları Araştırma Ağı yöneticisi gerontoloji uzmanı Caleb Finch, Hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki hava kirliliği demansa yol açıyor diyor. Finch ve kendisi ile aynı görüşü paylaşan bilim insanlarını bu konuda bu kadar kesin konuşmaya iten nedir? Yeni araştırmalar hava kalitesinin beynin nasıl etkilediği konusunda kritik bir rol oynadığını gösteriyor. 2018'de sonuçları yayımlanan bir araştırmada, Londra'da uzun zamandır yaşayan 130.000 yaşlı insan izlendi. Özellikle nitrojen dioksit ve fosil yakıt tüketimi sonucu havaya karışan partiküllere maruz kalanların Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığının yüksek olduğu görüldü. Alzheimer, demansın en yaygın görülen türüdür. Ne yazık ki genel olarak Londralılarda, komşu kentlerde oturanlara oranla Alzheimer riskinin bir buçuk misli daha yüksek olduğu tespit edildi. Lancet dergisinde 2017 yılında yayımlanan başka bir araştırmada, Ontario'da yaşayan tüm yetişkinler (yaklaşık 6.5 milyon kişi) 10 yıldan daha uzun bir süre izlendi ve trafiğin yoğun olduğu anayollara yakın oturanlarda, araştırma süresi içinde Alzheimer görülme sıklığının daha fazla olduğu saptandı. Ve bu sonuçlar, sosyoekonomik statülerinden ve sağlık durumlarından bağımsızdı. Bu iki çalışmada da örnek alınan topluluklardaki demans vakalarının % 6 veya 7'si, hava kirliliğine maruz kalmakla ilişkilendirildi. Arizona Devlet Üniversitesi'nden üç ekonomist, Kelly Bishop, Nikolai Kuminoff ve Jonathan Ketcham, Amerikan Çevre Koruma Ajansı'nın hava kalitesi verilerini, 65 yaş üzeri 6.9 milyon Amerikalının sağlık raporları ile karşılaştırdı. EPA, bu arada yeni hava kalitesi standartlarını uyulup uyulmadığı konusunda çok ciddi bir denetleme mekanizmasını devreye soktu. Bu üç ekonomist sonuçta hava kirliliği standartlarını harfiyen uygulayan eyaletlerde Alzheimer vakalarında düşüş tespit etti. Ketcham'a göre EPA standartlarının sıkı bir şekilde uygulanmasıyla ülke bazında demans hastası sayısında 140.000'lik bir düşüş yaşandı. Bu da ülke ekonomisi üzerindeki hastalık yükünün 163 milyar dolar azalması anlamına geliyor. Bilim insanları artık kirli havanın beyne nasıl hasar verdiğini, soluduğunuz kirli havanın yıllar sonra sinir dejenerasyonuna nasıl yol açtığını keşfetmiş bulunuyor. Kirli havayı içinize çektiğiniz zaman küçük partiküller akciğerlerinize yerleşiyor ve buradan kan dolaşımına karışıyor. Bunun sonucunda bağışıklık tepkisi tetikleniyor. Bağışıklık sistemi bu istilacı parçacıkları tuzağa düşürmek, hapsetmek ve yerinden söküp atmağa çalışırken, zamanla bu tepki sistemik enflamasyona veya vücutta aşırı uyarılmış bir bağışıklık tepkisine dönüşüyor. Finch, hava kirliliğinin sistemik enflamasyon yoluyla beyni etkilediğine dikkat çekiyor. 2017 yılında Finch ve meslektaşları yürüttükleri bir laboratuvar çalışmasında hava kirliliğine maruz kalan farelerde önce enflamasyon, daha sonra beyinlerinde Alzheimer plakalarının oluştuğunu saptadı. Bu bulgular nöro-dejeneratif hastalıkların daha iyi anlaşılmasına yol açabilir. Texas Üniversitesi Beyin Sağlığı Konsorsiyumu yetkililerinden George Perry, bu yeni çalışmalar sayesinde hava kirliliği ve Alzheimer bağlantısının kesinlik kazanacağına inanıyor. Perry, demansı kanserle aynı kefeye koyuyor. Demansın, pek çok faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını belirten Perry, İnsanlar sigara içmediği veya hava kirliliğine maruz kalmadığı halde kansere yakalanabilir, ancak bu iki faktör riski artırır diyor. Bunama tek bir hastalık olarak değerlendirilmemeli. Esasen, bunama kişinin entelektüel ve toplumsal yeteneklerinde bozulmaya yol açacak düzeydeki birçok farklı bulguya karşılık gelen nöropsikiyatrik bir kavram. Gerontoloji, yaşlılık sürecini, yaşlanmanın sebeplerini ve şartlarını, yaşla ilgili davranış biçimlerini ve yaşlanma süreci çerçevesinde değişen tutum ve davranış kalıplarını araştıran bir bilim dalı. Geriatriden farklıdır. Geriatri daha çok yaşlılarda görülen hastalıkların tedavisi üzerine çalışmalar yapar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hava-kirliligi-nezleyi-agirlastiriyor", "text": "Hapşırık, burun akıntısı ve iltihaplı mukoza ile kendini belli eden nezle özellikle kış aylarında çok yaygın olarak görülür. Nezleden özellikle de çok bulaşıcı olan rhinovirüsler sorumludur. Fakat nezlenin ne kadar ağır geçeceği sadece kişinin hastalığa yatkınlığına bakmıyor, soğuk hava ve sigara içimi gibi faktörler de enfeksiyonu tetikliyor. Barselona Küresel Sağlık Enstitüsü'nden Emilie Burte, şimdi başka bir faktöre daha dikkat çekiyor: Hava kirliliği. Araştırmacı bu konuya, ince toz ve azot oksidin astım semptomlarını kötüleştirmesinden yola çıkarak odaklandı. Uzun vadede hava kirliliğinin nezle üzerinde de etkili olup olmadığını öğrenmek istediğini söyleyen araştırmacı, aralarında Paris, Barselona, Anvers, Umea ve Erfurt'un da bulunduğu 17 Avrupa kentindeki 1.403 nezle hastasının verilerini inceledi. Araştırmacılar anket yoluyla semptomların ağırlığını ve enfeksiyonun seyrini öğrenirken, katılımcıların oturduğu yerlerin Avrupa Hava Kirliliği Ölçüm Projesi'ne ait verileri de dahil ettiler. Sonuçlara göre hem ince toz hem de azot oksitler nezle semptomlarının ağırlığı üzerinde etkili. PM10 ve PM2.5 değerinde ince toz bulunan bölgelerde oturan katılımcıların nezlesi çok daha ağır geçiyor. Azot oksitler için de benzer sonuçlar elde edildi diyor araştırmacılar. PM2.5 değerlerinin metreküpte 5 mikrogram kadar artması, nezlenin yüzde 17 oranında daha ağır geçmesine neden oluyor. Hastaların mukozaları daha fazla tahriş olduğu gibi daha fazla hapşırıyorlar ve burunları çok daha fazla tıkanıyor. Yüksek azot oksit değerleriyse daha fazla akıntı ve burun tıkanıklığına yol açıyor. Peki ama niçin? Havadaki zararlı maddelerin nezle semptomlarını ağırlaştırmaları, oksidatif stres yaratmaları, iltihabı tetiklemeleri ve hücrelerin intihar programlarını etkinleştirmeleriyle alakalı. Bununla birlikte ince toz ve azot oksit farklı etkiler yapıyor. Bu da bu zararlı maddelerin farklı etki mekanizmalarına sahip olmaları dolayısıyla da farklı iltihap reaksiyonlarına yol açmalarıyla ilgili olabilir, bu hipotezleri kanıtlamak için yeni araştırmalara ihtiyacımız var diyor Burte."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hava-kirliligi-sperm-kalitesini-bozuyor", "text": "JAMA dergisinde yayımlanan araştırmanın sonuçları, havadaki ince toz partiküllerinin kontrol altında alınması halinde erkek doğurganlığının arttırabileceğini ve düşük sperm hareketliliği riskinin düşürülebileceğini gösterdi. 33.876 katılımcıyla gerçekleştirilen araştırma, hava kirliliğinin erkek doğurganlığını ne şekilde etkileyebileceğini gösteriyor. Hava kirliliğinin dünya genelinde artması nedeniyle, araştırmacılar çalışmanın günümüzdeki durumla alakalı olduğunu vurguluyorlar. The Guardian gazetesine konuşan Sheffield Üniversitesi araştırmacısı Allan Pacey, çalışma gerçekten de hava kirliliği ve düşük sperm kalitesi arasındaki bağlantıyı kanıtlıyor ve 30.000 aşkın katılımcıyla gerçekleştirilmiş olması da önemli diyor. Üç faktör sperm kalitesini belirler ve bu faktörlerin zarar görmesi halinde erkek doğurganlığı zayıflar. Yumurtanın döllenme şansı sperma sayısına bağlıdır. Sperm sayısı ne kadar azsa, yumurtanın döllenme olasılığı da o denli düşer. İkinci önemli faktör spermin hareketliliğidir. Sperm hareketliliği rahim ağzından, ana rahmine oradan da yumurtalığa ve yumurtaya ulaşma yetisidir. Spermin hareketliliği düşükse doğurganlık olasılığı da azalıyor. Sperm morfolojisi olarak da bilinen sperm yapısında doğru biçim hareketlilik için önemlidir. Daha iyi yapı daha iyi sperm kalitesi demek. Tongji Tıp Üniversitesi araştırmacıları yaş ortalaması 34 olan 33.876 erkeğin veri kayıtlarını inceledi. Bunlar 340 Çin şehrinde yaşayan, hava kirliliğine çeşitli derecelerde maruz kalan ve eşleri yardımcı üreme teknikleriyle Ocak 2013 ve Aralık 2019 arasında hamile kalan erkeklerdi. Daha sonra ise katılımcıların semen örneği vermek için hastaneye gitmelerinden 90 gün önce hangi oranda 2,5 mikrometreden küçük, 2,5 ve 10 mikrometre arasında ve 10 mikrometre büyüklüğündeki partiküllere maruz kaldıkları incelendi. Bu şekilde partikül büyüklüğü ve kötü sperm kalitesi arasında bir bağlantı ortaya çıktı. Buna göre çapı 2,5 mikrometreden daha küçük olan partikülle maruz kalındığında, sperm hareketliliği yüzde 3,6 düşüyor. Bu oran 10 mikrometrelik partiküllerde yüzde 2,4 civarında. Veriler, kirliliğin etkilerinin, sperm oluşumunun 90 günlük ilk aşamasında partiküllere maruz kalındığında daha büyük olduğunu gösteriyor. Bu da araştırmacılara göre partiküllerin spermi genetik düzeyde etkilediği anlamına gelir, ancak bunu kesin olarak söyleyebilmek için daha birçok araştırmanın yapılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hava-kirliligi-tum-organlari-etkileyerek-yasam-suremizden-caliyor", "text": "Sağlıklı yaşamın ilk adımı aldığımız nefesten geçiyor. Ve yaşadığımız şehirlerdeki hava kirliliği de ömrümüzden yiyor. Bu açıdan soluduğu havayı kirleten ve kirlettiği havayı da yine kendisi soluyan varlıklar olmamız da son derece ironik. Çünkü kirlettiğimiz havadan çektiğimiz her bir nefes, sağlığımıza kalıcı zararlar veriyor. Yapılan son çalışmalar da bunun bir kanıtı. Environmental Science & Technology Letters'da yayınlanan bir makalede, farklı ülkelerden beş bilim insanı, çalışma kapsamında 42 ülkenin 2016 yılı PM 2.5 ölçüm verilerini incelemiş ve hava kirliliğinin yaşam süremizi azalttığı vurgulamıştı. Avrupa'daki hava kirliliği yoğunluğunun en yüksek olduğu 10 şehir arasında Türkiye'den 8 şehir araştırma kapsamındaydı. Dünya Sağlık Örgütü 'ya göre, yıllık PM 2,5 partikül madde oranının metreküp başına 10 mikrogramın (10 g/m ) üstüne çıkması durumunda, sağlık riskleri artacak. Ancak bu oranın metreküp başına 10 mikrogramda kalmasının bile sağlık üzerinde olumsuz etkileri var. Kısaca tanımlamak gerekirse PM 2,5; bir şehrin havasında bulunan ve en fazla 2,5 mikron büyüklüğündeki maddeleri ölçen bir değer. PM verilerinin artışının neden olduğu en büyük sağlık riskleri, kardiyovasküler ve solunum yolu hastalıkları ile akciğer kanseri. Bu partiküllerin yoğunluğu arttıkça hava kirliliği de artıyor. Hava kirliliği arttıkça da ömrümüz azalıyor. Söz konusu zarar bölgeden bölgeye değişiyor. Asya ve Afrika'daki kirlilik, bölgedeki insan yaşamını doğrudan etkileyerek ömrü 1,5 ile 2 yıl arasında azaltırken, Avrupa ve Kuzey Amerika gibi nispeten daha gelişmiş bölgelerde ise yaşam süresi, birkaç ay kısalıyor. Kısacası zehir soluyoruz. Sigara içmesek bile yaşadığımız büyük şehirlerdeki hava kirliliğinin vücudumuza çeşitli olumsuz etkileri var. Kirli havadaki ince partikül maddeler, vücudumuza akciğerlerden giriyor ve etkileri bakın nerelerde görülüyor. Plasenta: Bilim insanları, ilk kez plasental dokunun cenin tarafında hava kirliliğine neden olan ince partikül parçacıkları bulduğunu açıkladı. Uzmanlara göre bu keşif, artan düşükler ve erken doğumlar ile kirli havaya maruz kalma arasındaki bağlantıyı açıklayabilir. Beyin: 2016'da İngiliz bilimciler, hava kirliliğine neden olan manyetit gibi toksik nanoparçacıklardan beynimizde bol miktarda buldular. Daha önce yapılan araştırmalarda ise bu parçacıkların Alzheimer hastalığı ile bağlantılı bulunmuştu. Kalp: 2019 yılında yapılan bir çalışmada, şehirlerde yaşayan insanların kalp kas dokusunda, hava kirliliğine neden olan parçacıklardan bulundu. Makalenin baş yazarı Barbara Maher, mitokondrinin önemine vurgu yaparak, Hasar görmüş ve anormal görünen mitokondri içinde bulunuyorlar ifadelerini kullandı. Karaciğer: Özellikle kanı temizlemedeki rolüyle karaciğer de hava kirliliği riski altında. Michigan Eyalet Üniversitesi'nde hayvan modellerinin kullanıldığı bir çalışmada, partikül maddeye maruz kalmanın, karaciğer fibrozuna yol açtığı tespit edildi. Güney Kaliforniya Üniversitesi'ndeki bir çalışmada ise kentsel alanlarda yaşayan ve karaciğer kanseri tanısı konan hastaların hayatta kalma oranlarının düşük olduğu tespit edildi. Tüm organlar: Bu yılın başlarında, 70.000 bilimsel makaleyi kapsayan küresel bir çalışma yapıldı. Çalışmada, hava kirliliğinin insan vücudundaki her organa zarar verebileceği sonucuna varıldı. Yazarlar, Ultra ince parçacıklar geçer, hücreler tarafından kolayca toplanır ve vücuttaki hemen hemen tüm hücreleri açığa çıkarmak için kan dolaşımından taşınır ifadelerini kullandı. Gelişmiş ülkelerdeki veriler, sınır kabul edilen 10 g/m düzeyinde seyrederken gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu oran daha yüksek ve dolayısıyla yaşam süresi de daha çok kısalıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün son verilerine göre söz konusu PM 2,5 yoğunluğunun Avrupa'da en yüksek olduğu 10 şehrin 8'i Türkiye'de; sırasıyla Batman, Hakkari, Gaziantep, Siirt, Afyon, Karaman, Iğdır ve Isparta. Normal düzeyin 10 g/m olduğu göz önünde bulundurulursa ismi geçen şehirlerimizde 60 g/m 'ün üzerine çıkan ince partikül yoğunluğu miktarları bir hayli düşündürücü. İstanbul'un PM 2,5 ölçüm değeri ise 33 g/m . Yani normal kabul edilen değerin çok üstünde."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/havadaki-ince-tozlar-kalbe-kadar-sizabiliyor", "text": "Egzoz gazı, otomobil tekerleği ve frenlerden trafiğe büyük oranlarda ince toz yayılıyor. Bu birkaç nano ve mikrometre büyüklüğündeki partiküller, solunum yoluyla akciğere kadar sızdıkları için astım, KOAH, akciğer kanseri ve kalp-dolaşım hastalıkları için risk faktörü olarak kabul edilir. Bilim insanları ince tozdan oluşan nano partikülleri plasenta ve hatta beyinde bile tespit ettiler. Lancaster Üniversitesi'nden Barbara Maher şimdi ince tozun kalbe bile ulaşabildiğini saptadı. 26 yaşındaki bir gencin ve üç yaşındaki bir çocuğun kalbini inceleyen araştırmacı, 15-50 nanometre büyüklüğündeki partiküllerin özellikle de kalp hücrelerinin mitokondrilerinde biriktiğini görmüş. Mitokondriler hücrelerin enerji santralleri olarak bilinmektedir ve bunlar hücre metabolizmasına ATP molekülü biçiminde enerji üretirler. Daha yakından yapılan incelemeler, kalp mitokondrilerindeki nano partiküllerin, yüksek oranda demir, alüminyum ve titan içeren metal parçacıkları olduğu tespit edilmiş. Bunlar biçim ve büyüklük açısından şehirlerdeki hava kirliliğinden bilinenlerle örtüşüyor diyen araştırmacılara göre bu ince tozun bir kısmı kalbe ulaşarak, hücrelerde bozukluklara neden olabilmekte. Nitekim incelemeler birçok kalp mitokondrisinin metal nano partikül içerdiğini ve bunların kalp hücreleri kadar tüm doku için ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermiş. Bilim insanları trafiğe ve endüstriye bağlı ince tozun önlenmesinin ne kadar önemli olduğunu söylerken, ince tozun kalp-dolaşım hastalıkları için de bir risk faktörü oluşturduğu konusunda uyarıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/havadaki-toz-partikulleri-grip-riskini-yukseltiyor", "text": "Yüksek ateş, eklem ağrıları ve öksürük; çevremizde çok sayıda grip hastası var. Özellikle de soğuk geçen Ocak ve Mart aylarında grip virüsleri insanlara kolayca bulaşabiliyor. Tüm grip hastalıklarının yarısından fazlası bu dönemde ortaya çıkıyor. Peki ama neden? Kış aylarında kapalı mekanlarda daha fazla vakit geçiriyoruz; bu da bulaş riskini arttırıyor. Öte yandan virüsler soğuk burunda daha iyi çoğalabiliyorlar. Çünkü düşük sıcaklıklar bağışıklık yanıtımızı zayıflatıyorlar. Soğuk dışında başka çevre faktörlerinin de grip riskinde etkili olup olmadığını öğrenmek isteyen Alman bilim insanları, dört milyon kişiyi kapsayan ve 2010-2108 arasındaki yılları kapsayan bir kohort araştırması gerçekleştirdiler. Araştırmacılar bu zaman zarfında sıcaklık, yağış, UV-ışını ve ince toz yoğunluğu gibi çeşitli çevre koşullarının, grip vakalarıyla bağlantısını analiz ettiler. Sonuçlara göre soğuk hava gerçekten de gribin en büyük risk faktörü ama bunu hemen ardından ince toz yoğunluğu takip ediyor. En yüksek ince toz yoğunluğunun ölçüldüğü bölgelerde grip riski iki misli fazla. Araştırmada incelenen vakalarda, ince toza bağlı grip oranı 100.000 kişiden 300-500 arasında değişiyor. İnce toz partikülleri iltihap reaksiyonlarını harekete geçirerek solunum yollarında kronik hasarlara yol açarak enfeksiyonu tetikleyebiliyorlar. Bu etkinin ortaya çıkabilmesi için de bütün bir anayolun üzerinde bulunmak zorunda değiliz, nitekim iç mekanlarda da ısınma, yemek pişirme ve lazer yazıcı kullanım gibi etkinliklere ince toz ortaya çıkıyor. Dahası açık havadaki ince toz, virüs partiküllerini stabilize edebiliyor. Virüsler böylece toz partiküllerine ve havada asılı parçacıklara yapışıyorlar. Bu da onları UV ışığına karşı daha dirençli hale getirmekte. Oysa UV ışını normalde virüsleri etkisiz hale getirmektedir. Soğuk hava ve ince toz yoğunluğu dışında yağış miktarı da orta dereceli bir risk faktörü. Yağışlı havalar 100.000 vakadan 200'ünde sorumlu oluyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hayvansal-protein-ile-bitkisel-protein-arasinda-ne-fark-var", "text": "İnsan vücudunun yaklaşık %20'si proteinden oluşur. Vücut, proteini depolamadığı için her gün yeterli miktarda protein almak gerekir. Proteini bitkilerden ve hayvansal ürünlerden alabilirsiniz. Bazı insanlar proteinin hangi kaynaktan alındığının önemli olmadığını ileri sürerken, başkaları bitkisel proteinin hayvansal proteinden daha üstün olduğunu söyler. Bu yazıda, hayvansal proteinle bitkisel protein, birbirlerine göre üstünlükleri ve eksiklikleri açısından karşılaştırılıyor. Proteinler ve amino asitler vücuttaki neredeyse bütün metabolik süreçlerde kullanılır. Ancak farklı proteinler, içerdikleri amino asit tipleri açısından farklılık gösterebilir. Hayvansal proteinler ihtiyacımız olan amino asitleri dengeli biçimde içerirken, bazı bitkisel proteinlerde belirli amino asitler düşük oranda bulunur. Örneğin temel bitkisel proteinlerde metiyonin, triptofan, lisin ve izolesin düşük miktarda bulunur. İnsan vücudunun protein oluşturmak için kullandığı toplamda yaklaşık 20 amino asit bulunur. Esansiyel amino asitler vücudun kendi kendine üretemediği ve beslenme yoluyla alınması gereken amino asitlerdir ve 8 tanedir. Genellikle yaşamın yapı taşları olarak adlandırılırlar. Organların sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için kritik bir öneme sahiptirler. 8 Esansiyel amino asit şunlardır: fenilanin, valin, lösin, izolosin, lisin, treonin, triptofan ve metiyonindir. Sağlıklı bir yaşam için vücudumuzun esansiyel amino asitlere tam ve doğru oranlarda ihtiyacı vardır. Et, balık, tavuk eti ve süt ürünleri gibi hayvansal proteinler vücudumuzda bulunan proteinlere benzer. Bunlar tam bir protein kaynağı olarak değerlendirilir, çünkü tüm esansiyel amino asitleri içerir. Oysa fasulye, mercimek ve fındık gibi bitkisel proteinler tam değildir; esansiyel amino asitlerin bir veya birkaçını içermezler. B12 vitamini: B12 vitamini genellikle balık, kırmızı et, kümes hayvanları eti ve süt ürünlerinde bulunur. Hayvansal ürün yemeyen birçok insanda B12 eksikliği görülmektedir. D vitamini: D vitamini yalnızca yağlı balıklarda, yumurtada ve süt ürünlerinde bulunur. Bazı bitkilerde de D vitamini bulunsa da hayvansal ürünlerde bulunan D vitamini vücudumuz tarafından daha kolay kullanılabilmektedir. DHA: Docosahexaenoic asit, yağlı balıklarda bulunan esansiyel bir omega-3 yağıdır. Beyin sağlığı için çok önemli olan bu bileşenin bitkisel kaynaklardan elde edilmesi çok zordur. Heme-demir: Heme-demir ette, özellikle de kırmızı ette bulunur. Bitkisel besinlerde bulunan non-heme demire göre vücudumuz tarafından daha kolay emilir. Çinko: Çinko özellikle hayvansal protein kaynaklarında bulunur. Ayrıca hayvansal protein kaynaklarından alınan çinkonun emilimi ve kullanımı daha kolaydır. Elbette bitkilerde bulunan, fakat hayvansal besinlerde eksik olan birçok besin maddesi de bulunur. Bu nedenle iki besin türünü de dengeli şekilde tüketmek, ihtiyacınız olan bütün besin maddelerini almak açısından daha faydalıdır. Kırmızı et yüksek kaliteli bir protein kaynağıdır. Ancak birçok araştırma, kırmızı et tüketiminin kalp hastalığı, beyin kanaması ve erken ölüm riskini artırdığını ortaya koyuyor. Ancak ileri araştırmalarda sorunun bütün kırmızı et türlerinden ziyade, işlenmiş kırmızı etten kaynaklandığı görüldü. Geniş katılımlı bir başka çalışmada ise işlenmiş kırmızı etin ölüm riskini artırdığı, işlenmemiş kırmızı etin ise bu konuda herhangi bir etkisinin olmadığı gözlendi. Bunun yanı sıra 20 araştırmanın sonuçlarının birleştirildiği bir meta analizde işlenmiş kırmızı etin kalp hastalıkları ve diyabet riskini artırdığı görüldü. Bu incelemede de işlenmemiş kırmızı etle ilgili herhangi bir bağlantı gözlemlenmedi. Vejetaryen beslenme düzenlerinin daha düşük kilonun yanı sıra düşük kolesterol ve tansiyon değerlerine yol açması gibi yararları olduğu biliniyor. Aynı zamanda bu kişilerin vejetaryen olmayan kişilere göre beyin kanaması, kanser ya da kalp hastalıklarından ölme riskinin de daha düşük olduğu gözlemlendi. Bitkisel protein ağırlıklı beslenme düzenlerinin daha sağlıklı bir yaşam sürdürmenize yol açması, yalnızca hayvansal proteinlerden uzak durmakla açıklanamaz. Unutulmaması gereken noktalardan biri de vejetaryen beslenme düzenine ayak uyduran kişilerin genel nüfusa oranla sağlık konusunda daha bilinçli olmasıdır. Yani vejetaryen beslenme düzenlerinin sağlığa daha faydalı olması, daha sağlıklı bir yaşam tarzından kaynaklanıyor olabilir. The Nurses' Health araştırmasında kümes hayvanı etinin, balığın ve düşük yağlı süt ürünlerinin kalp hastalıkları riskini azalttığı gözlemlendi. Düzenli olarak balık yiyen insanların kalp krizi, beyin kanaması ve kalp hastalığından ölme riskinin de daha az olduğu görüldü. 40.000'den fazla erkeğin katıldığı bir başka araştırmada haftada bir ya da daha fazla öğün balık yemenin kalp hastalığı riskini %15 oranında azalttığı görüldü. Bunun yanı sıra yumurta yemenin de kolesterol seviyelerinde düzelmeye yol açtığı ve kilo kaybına yardımcı olduğu gözlemlendi. Yapılan bir araştırmada kahvaltıda ekmek yerine yumurta yiyen deneklerin kendini daha tok hissettiği ve gün içerisinde daha az yediği görüldü. Son olarak, hayvansal proteinin yaşla birlikte ortaya çıkan kas kaybını azalttığı saptandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hazir-yiyeceklerdeki-kaygi-verici-kimyasallar", "text": "Yeni bir araştırma, tüm dünyada fast food olarak bilinen, büfe ve lokantalarda hemen tüketmek ya da paket yapılmak üzere satışa sunulan ekmek arası döner, hamburger, pizza gibi hazır yiyeceklerin, ftalatlar adıyla bilinen zararlı kimyasalları da içerdiğini ve insanların uzun vadede buna bağlı olarak sağlık sorunları yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Northwell Health adlı New York merkezli çevresel bir sağlık ağının başkanı olan Dr. Kenneth Spaeth, plastik ürünlerde yaygın bir biçimde kullanılan ftalatlarla karşı karşıya kaldıkları miktarı azaltmak isteyenler için bir çözüm yolunun bu tür hazır yiyecekleri olabildiğince az miktarda tüketmek olduğuna dikkat çekiyor. Ftalatlarla ilgili bu son araştırmada yer almayan Spaeth, Öncelikle, başta obezlik olmak üzere, hazır yiyeceklerden kaçınmamızı gerektiren sağlıkla ilgili çok ciddi nedenler olduğunu düşünüyorum. Bu çalışmada hazır yiyeceklerle ilintili olarak ftalatlar konusunda elde edilen bulgular da bu yiyeceklerden kesinlikle kaçınmamızı gerektirecek ek bir neden oluşturuyor diyor. Environmental Health Studies dergisinde yayımlanan araştırma kapsamında George Washington Üniversitesi kamu sağlığı uzmanları, ulusal bir sağlık araştırmasına katılarak, bir önceki gün tükettikleri hazır yemek miktarının da aralarında yer aldığı, beslenme düzenleriyle ilgili soruları yanıtlayan 8800'ü aşkın kişiden elde edilen verileri incelediler. Uzmanlar ayrıca, katılımcılardan alınan idrar örneklerinin çözümlenmesi sonucunda iki ftalat türünden ortaya çıkan ürünleri de araştırdılar. Sonuçlara göre, bir önceki gün hazır yemekleri en çok tüketen kişilerde ftalat metabolitleri düzeyleri ötekilere kıyasla %24-40 oranında daha yüksek. Ftalatlarla karşı karşıya kalmanın erişkinlerde üremeyle ilgili sorunlar, çocuklarda daha düşük IQ düzeyi ve daha çok sayıda ciddi sağlık sorunlarıyla ilintili olduğunun daha önceki araştırmalarla kanıtlandığından yola çıkan Spaeth, bu verilerin son derece kaygı verici olduğuna dikkat çekiyor. Önceki araştırmaların ftalatların çok farklı kaynaklardan gelebileceğini ortaya koymasına ve ABD'de insanların %98'inde bu kimyasalların algılanabilir düzeylerine tanık olunmasına karşın, bu son bulguların hazır yemeklerin ftalatlar açısından ciddi bir kaynak. Araştırma hazır yemekleri tüketenlerin ftalatlarla karşı karşıya gelmelerine en çok katkıda bulunan yiyecekler -ekmek, makarna, pizza, dürüm, pilav ve eriştenin de aralarında yer aldığı- et ve tahıl ürünleri. Ftalatlar hazır yiyeceklerin bu kimyasalı içeren plastik ambalajlarda sunulması ya da PVC ile kaplı olması durumunda yiyeceklere karışabiliyor. Araştırmacılara göre hazır yemekler sunan büfe ve lokantalarda çalışanların kullandıkları plastik eldivenler de ftalatlar açısından bir kaynak oluşturabilir. Kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinin yanı sıra işlenmiş yiyeceklerin de aralarında olduğu, tüketim ürünlerinin büyük bir çoğunluğu ftalatlar içerdiklerinden, bu kimyasallardan tümden uzak durmanın neredeyse olanaksız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hedonik-aclik-nedir", "text": "Şeker ve yağ beyni kandırıp açlık duygusunu körüklüyor. Besin değeri düşük abur cubur yiyecekler beynin açlık denetimiyle ilgili düzeneğini altüst ederek iştahın aşırı düzeyde açılmasına neden oluyor. Pek çok insan yıllardır aşırı kiloyla boğuşuyor. Özellikle de ekmek, makarna, asitli içecekler, kurabiye ve dondurmadan - hele hele de o badem ve çikolata parçacıklı olanından - uzak durma konusunda epey zorlanan birçok kişi var. Yaşamı sürdürmek için değil de, keyif almak için yemek hiç de yeni bir olgu değil. Ne var ki, bilim insanları, başta yağlı ve şekerli yiyecekler olmak üzere, kimi besinlerin gerçekte beynin kimyasını değiştirip insanlarda aşırı yeme dürtüsü uyandırdığını yeni yeni kavramaya başladılar. Bilim çevrelerinde bu türde bir açlık hedonik açlık gibi yeni türetilmiş terimlerle tanımlanıyor. Bu durum, biyolojik açıdan öyle bir gereksinim olmadığında bile duyulan güçlü bir açlık duygusu olarak tanımlanıyor ve hedonik açlığın son dönemlerde, tüm gelişmiş ülkelerde obezliğin tırmanmasına katkıda bulunan en önemli unsur olduğu görüşü yaygınlaştı. Hedonik açlık terimini 2007 yılında türeten Drexel Üniversitesi ruhbilim uzmanlarından Michael Lowe, Açlık ve kilo alma konusunun aydınlığa kavuşturulmasında şimdilerde daha çok haz odaklı yeni bir yaklaşımdan yararlanılıyor. İnsanların gereksinimlerinin çok ötesinde yemeleri en leziz yiyecekleri tüketmelerinden kaynaklanıyor olabilir. Bu yaklaşımın obezliğe çözüm getirilmesi konusunda şimdiden etkili olduğunu düşünüyorum\" diyor. Lowe, kişinin aşırı yemesi, bedenin kalorileri yakma yeteneğinden yoksun olmasından mı, yoksa şiddetli bir arzudan mı kaynaklandığını belirlemek hasta için en uygun ilaçların ve davranışsal sağaltım yöntemlerinin seçilmesine yardımcı olur, diyor. Benzer biçimde, mide ve bağırsaklardaki hücreler yiyeceğin varlığını saptadıklarında kolesistokinin ve peptit YY gibi açlığı bastırmaya yarayan çeşitli hormonlar salgılarlar. Bu hormonlar ya hipotalamusa ulaşarak, ya da doğrudan akciğer-mide sınırını devinime geçirerek etkili olurlar. Oysa mide boş olduğunda ve kandaki şeker düzeyleri düştüğünde salgılanan girelin hormonu hipotalamusta tam tersi bir etki yaratarak açlık duygusunu körükler. Ne var ki, 1990'ların sonlarında beyin taramaları ve kemirgenler üzerinde yapılan deneyler haz almak için yeme sürecinin ardında yatan ikinci bir dirimsel yolağın ipuçlarını gözler önüne sermeye başladılar. Metabolik açlıkta etkili olan hormonların birçoğu görünürde bu ikinci yolağı da etkiliyor, ancak sonuçta beynin ödül devresi olarak bilinen tümden farklı bir bölgesini devinime geçiriyordu. Bu karmaşık sinirsel şeritler ağı genelde bağımlılık yaratan maddeler ve son dönemlerde de patolojik kumar bağlamında incelenmekteydi. Şimdilerde aşırı tatlı ya da yağlı besinler, beynin ödül devresini tıpkı kokain ya da patolojik kumar gibi ele geçirdi. Evrimsel geçmişimizin büyük bir bölümünde kalori açısından yoğun bu tür yiyecekler son derece enderdi ve özellikle dar zamanlarda insanlara yaşamda kalabilmeleri için gerekli besinleri sağlıyorlardı. O dönemlerde ulaşılabildiğinde tatlı ve yağlı yiyeceklerle beslenmek yaşamın sürdürülmesi açısından gerekliydi. Ucuz ve bol kalori içeren yiyeceklerle dolup taşan günümüz toplumunda bu içgüdü insanlarda ters bir tepki yarattığından artık insanlar kilo almamak için bu tür besinlerden kaçınmak zorunda kalıyorlar. Araştırmalara göre, beynin tatlı ve yağlı yiyecekleri görmek bile beynin ödül devresini devinime geçirmeye yetiyor. Bu yiyecekler dile değer değmez tat alıcıları beynin çeşitli bölgelerine sinyaller gönderiyor ve bunlar da dopamin adlı sinirsel kimyasalları devinime geçiriyorlar. Sonuçta yoğun bir haz duygusu uyanıyor. Lezzetli yiyeceklerin tüketilmesi sıklıkla beynin dopamine doymasına ve sonunda duyarlığını yitirerek bu kimyasalı algılayıp ona tepki veren hücresel alıcı sayısının azalmasına neden oluyor. Sonuçta, aşırı yiyenlerin beyinleri önceleri daha az miktarlarla ulaştıkları haz eşiğine ulaşmak için daha çok tatlı ve yağlı yiyeceklere gereksinim duymaya başlıyorlar. Bu kişiler, gerçekte, kendilerini mutlu hissetmek için aşırı yemek yemeyi sürdürüyor olabilirler. 2007-2011 yılları arasında yapılan bir dizi araştırma kapsamında İsveç Gothenburg Üniversitesi uzmanları midenin salgıladığı açlık hormonunun beynin ödül devresinde salgılanan dopamin miktarını arttırdığına tanık oldu. Bu hormonun sinir hücrelerine ilişmelerini önleyen ilaçlar obezlerde öncelikle aşırı yemeyi önlüyor. Normal koşullarda leptin ve ensülin, dopamin salımının bastırılmasına ve öğün sırasında haz duygusunun azalmasına neden olur. Gelgelelim, kemirgenler üzerinde yapılan araştırmalar bedende yağlı doku miktarı arttıkça beynin bu hormonlara tepki vermeyecek duruma geldiğini gösteriyor. Böylelikle, sürekli yemek, haz eşiğindeki yükselme sürerken bile beynin dopaminle dolmasına neden oluyor. Midenin, ya doku alınarak ya da organın sıkıştırılması suretiyle, küçültüldüğü bu uygulama, obezler için son bir çözüm olarak değerlendiriliyor. İşlemin uygulanmasını izleyen bir ay içinde hastalar genelde daha az açlık duyuyor ve şekerli yağlı yiyeceklerin albenisine artık kapılmıyor. Bu durum bir olasılıkla küçülen midenin artık eskisinden daha az miktarda hormon üretmesinden kaynaklanıyor. Son dönemlerde yapılan beyin taramaları bastırılan açlık duygusunun sinir devrelerindeki değişimlerin bir yansıması olduğunu ortaya koyuyor. Ameliyat sonrasında beynin ödül devresi albenili yiyeceklerle ilgili görüntü ve sözcüklere çok daha güçsüz bir tepki veriyor ve çok daha düşük miktarlarda dopamine yeniden duyarlı duruma gelerek tokluk duygusu yaratıyor. Kimi araştırmalar bariatrik cerrahi sonrasında açlığı körükleyici girelin hormonunun daha düşük düzeylerde salgılandığını, buna karşılık iştahı bastırıcı peptit YY düzeylerinde bir artış meydana geldiğini ortaya koyuyor. Uzmanlar uzun erimde bariatrik cerrahinin etkilerine benzer etkilere ilaçlarla da ulaşılabileceğine inanıyorlar. Bu arada kimi araştırmacılar elde edilen bulgulardan yola çıkarak obezliğin, kimi zaman birbirleriyle çakışan, en az iki farklı biçimi olduğunu öne sürüyorlar: metabolik ve hedonik. Birçok kişinin hedonik obezlikten yakındığını düşünen uzmanlar, haz duygusunun körüklediği açlığı bastırmak amacıyla Victoza adlı ilacı öneriyor. Obezlik, bedenin dengeli bir kiloda kalabilme yetisindeki bir bozukluktan kaynaklanıyorsa, hipotalamusu hedef alan ilaçların çok daha yararlı olacağı düşünülüyor. Dr. Lowe ise, davranışlarda değişiklik yaratan yaklaşımlara odaklanarak, bu kişilere öz denetimin öğretilebileceğini savunuyor. Bu yaklaşımda asıl sorunun yiyeceklerin kendisinden kaynaklandığı görüşü temel alınıyor. Lezzetli yiyecekler kimi insanların ödül devresinde öylesine yoğun bir tepki uyandırıyor ve bu kişilerin dirimsel yapısında öylesine çarpıcı bir değişiklik yaratıyor ki, kişinin istenci çevresindeki yiyeceklere karşı koymasına yetmiyor. Bu yüzden Lowe, besin ortamını yeniden oluşturmak gerektiğine inanıyor. Bu da yağlı, aşırı tatlı yiyeceklerin öncelikle eve sokulmaması ve bu tür yiyeceklerin sunulduğu ortamlardan olabildiğince uzak durulması anlamına geliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hepimiz-olumsuzluga-daha-yatkiniz", "text": "Tehlikelerle dolu bir dünyada, olabilecek en kötü şeyi beklemenin hayatta kalma olasılığını ciddi oranda arttırmış olduğu da bir gerçek. Öyle ki, düşünce biçimimizdeki olumsuzluğa yatkınlığın evrilmiş bir davranış olduğu söylenebilir. Beyinlerimiz bu olumsuzluğa daha yatkın olma doğrultusunda işlemeyi sürdürüyor. Geniş kapsamlı ruhsal olgulardan elde edilen çeşitli türlerde kanıtlar kötünün genelde iyiden daha güçlü olduğuna işaret ediyor. Ne yazık ki, olumsuzluğa yatkınlık düşmanlardan korunmamız açısından etkili olmakla birlikte, doğuştan edindiğimiz bu özellik günümüz dünyasında sağlıklı kararlar alma konusunda görünürde pek de etkili olamıyor. Günümüzde bir hayvana yem olmamız çok daha düşük bir olasılık, ancak yaşam biçimleriyle ilgili sağlıksız kararlar yüzünden kronik hastalıklar giderek tüm dünyada ölümcül bir etki yaratıyorlar. Kişiye kalp hastalığı, kanser, solunum sistemi hastalığı, ya da şeker gibi ciddi bir hastalık tanısı konduğunda, bunun o kişinin davranış biçiminde değişikliğe gitmesini gerektirecek yeterince etkili bir neden olduğunu düşünebilirsiniz. Bilim insanları, 2012 yılında, 17 bin 276 kişi ile ilgili verilerin temel alındığı bir çalışma kapsamında bu konuyu ele aldılar. Araştırmanın odağını oluşturan ilk konu, ciddi bir hastalık tanısının konmasından önce ve sonra hastaların sergiledikleri davranış biçimleriydi. 12 yıllık bir zaman dilimini içeren verileri incelemeden geçiren araştırmacılar, insanların -kronik bir hastalık tanısı konduğunda bile- yaşam biçimleriyle ilgili davranışlarında çok ender olarak olumlu değişiklikler yaptıklarına tanık oldular. Duygusal zeka ve davranış değişikliği konularında uzman olan Dr. Richard Boyatzis ile meslektaşı Dr. Anthony Jack, 2013 yılında yaptıkları bir araştırmada, birbirlerinin karşıtı olan yaşam koçluğu ve akıl hocalığı yöntemlerini değerlendirdiler. Araştırmacılar denekleri iki gruba ayırdılar. Deneklerin her biriyle 'yaşam koçluğu' ve başarma gücü gibi konularla ilintili 30 dakikalık söyleşiler yapıldı. Ancak söyleşileri yürüten yaşam koçları bu süreçte birbirlerinin karşıtı iki yöntemden yararlandılar. Birinci gruba, deneklerin karşı karşıya geldikleri sorun ve güçlüklere odaklanan sorular soruldu ve çözümlerin belirlenmesi için de öncelikle sorun çözme yöntemleri vurgulandı. Bu yöntemde genelde başka insanların beklentileri, güçsüzlükleri, yükümlülükleri ve korkularıyla ilintili konular gündeme getirilmekteydi. İkinci gruba da, deneklerin gelecekle ilgili olumlu düşünceler beslemelerini sağlayacak, söz gelimi, 10 yıl içinde yaşamlarında ne gibi değişiklikler olmasını arzu ettikleri türünde sorular soruldu. Bu sorular deneklerin ileriye yönelik görüşlerini çok daha ayrıntılı bir biçimde ortaya koymaktaydı. Dr. Boyatzis, ikinci gruba uygulanan ve öngörü, umut, beklenti gibi kavramların vurgulandığı yaklaşımı Olumlu Duygusal Çekicilik temeline dayalı bir yaşam koçluğu ve akıl hocalığı olarak tanımlıyor ve bu yaklaşımın birinci gruba uygulanan Olumsuz Duygusal Çekicilik temeline dayalı yaklaşımın tümden karşıtı olduğunu belirtiyor. Dr. Boyatzis, Yaşamda ayakta kalabilmek için olumsuza, başarılı olmak için de olumluya odaklanmak gerekiyor diyor. Gelecekle ilgili olarak olumlu bir düşünceye sahip olmamızı sağlayan, ilgiyi olasılıklara ve beklentilere çekmeye çalışan yaşam koçluğu ve akıl hocalığı yöntemlerinin davranışsal değişiklikleri körüklediği ve umut edilen hedefe ulaşma olasılığını arttırdığı görülüyor. Ne var ki, bu durum sorunları tümden görmezden gelmek gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, zorlu bir iş ya da olanak konusunda düşünmeye başladığınızda öncelikle çıkış noktasının ne olacağına karar verin. İşe sorun ve tehlikeleri sıralayarak mı başlayacaksınız, yoksa bir an durup düşünecek ve olumsuzluk eğiliminize bilinçli bir biçimde meydan okuyup çok daha olumlu bir gelecek düşüncesiyle mi yola koyulacaksınız? Bilimsel araştırmalardan elde edilen kanıtlar, bir aslanla karşı karşıya kalmadığınız sürece, insanların öğrenip gelişmelerinde ve başarıya ulaşmalarında en etkili yaklaşımın bu olduğuna işaret ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/her-derde-deva-bir-yiyecek-sogan", "text": "Yararları saymakla bitmeyen soğan, bol miktarda C vitamini, sülfirik bileşimler, flavonoid ve bitki kökenli kimyasallar içerir. Güçlü bir antioksidan görevi gören soğan pek çok kanser türünün önlenmesinde, kalp sağlığının korunmasında, kan şekerinin düşürülmesinde, idrar yolları enfeksiyonlarının giderilmesinde ve daha pek çok sağlık sorununda yarar sağlar. Soğanda bulunan önemli flavonoidlerden biri de kuersetindir. Parkinson hastalığı, kardiyovasküler hastalıklar ve beyin kanaması riskini azalttığı düşünülen flavonoidler birçok meyve ve sebzedeki pigmentlerden sorumludur. Kuersetin, kanser riskini azalttığı düşünülen antioksidan gibi görev görür. Teksas'taki Beslenme ve Diyetetik Akademisi sözcüsü Angela Lemond, kuersetinin kalp sağlığına da faydalı olduğunu, ancak bu konuda ileri araştırma yapılması gerektiğini belirtti. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi uzmanları kuersetinin, idrar yolları enfeksiyonu belirtilerinin azaltılmasında, prostat sağlığının korunmasında ve tansiyonun düşürülmesinde de faydalı olduğuna dikkat çekiyor. Soğanda bulunan diğer bitki kökenli kimyasallar disülfür, trisülfür, cepaene ve vinyldithiin'dir. Amerikan Soğan Birliği'ne göre bu kimyasallar sağlığın korunmasına yardımcı olduğu gibi kanser ve mikropla mücadelede de etkindir. Phytotherapy Research dergisinde 2002 yılında yayınlanan bir rapora göre, yemeklerde yaygın olarak kullanıldığından soğan, insan beslenmesindeki en önemli antioksidan kaynağıdır. Soğana tat ve aroma veren de yüksek seviyedeki antioksidanlardır. Soğandaki sülfürler, önemli amino asitler içerir. Amino asitler, proteinin temel yapı taşıdır . Sülfür, vücudumuzda protein sentezine ve hücre yapılarının oluşmasına yardımcı olan en yaygın minerallerdir. Soğanın kalorisi (bir porsiyonda 45 kalori) ve sodyum oranı düşük olduğu gibi yağ ve kolesterol da içermez. Dahası soğanda lif ve folik asit, yani vücudun sağlıklı yeni hücreler oluşturmasına yardım eden B vitamini mevcuttur. Çiğ ya da pişmiş olarak tüketilebilse de, BBC'ye göre çiğ soğanda daha yüksek seviyede organik sülfür bileşenleri bulunuyor. Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinde 2005 yılında yayınlanan bir araştırmada, soğanın dış katmanında yüksek yoğunlukta flavonoid bulunduğu görüldü. Yani soğan soyarken üst katmanını olabildiğince az atmaya özen gösterin. Kalp sağlığı: Bilim insanları soğanın, tansiyonu ve kalp krizi riskini azaltmak gibi sağlığa birçok faydası olduğunu belirtiyor. Thrombosis Research dergisinde 2002 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre sülfür doğal bir kan sulandırıcı görevi görüyor ve kan trombositlerinin bir araya toplanmasını engelliyor. Trombositler toplandığında kalp krizi veya beyin kanaması riski de artıyor. Tıp araştırmacıları yakın zamanda oksilipin adı verilen haberci moleküller ile yüksek kolesterol kontrolü arasında bir bağlantı keşfetti. Redox Biology dergisinde 2016 yılında yayınlanan bir araştırmada soğan tüketiminin oksilipin artışına sebep olduğu, bunun da kan yağı ve kolesterol seviyelerini düzenlediği bulundu. Ayrıca Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi uzmanlarına göre soğanda bulunan kuersetin, atardamarda plak oluşumunu önler, bu da kalp krizi ve beyin kanaması riskini azaltır. Ancak bu araştırmaların çoğu hayvanlar üzerinde yapıldığından insanlardaki etkilerinin tam olarak görülebilmesi için ileri araştırmalara gerek duyuluyor. İltihap azaltıcı özellikleri: International Archives of Allergy and Applied Immunology dergisinde yayınlanan, 1990 tarihli bir araştırmaya göre soğanda bulunan sülfür, etkili bir iltihap karşıtı maddedir. American Journal of Physiology dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir araştırmaya göre ise kuersetin, solunum yolundaki kasları rahatlatır ve astım belirtilerini azaltır. Bağışıklık sistemi: Diyetisten Anne Mauney, soğanda bulunan polifenollerin antioksidan görevi gördüğünü, vücudu serbest radikallere karşı koruduğunu belirtmektedir. Serbest radikallerin yok edilmesi, bağışıklık sistemini güçlendirir. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre soğanda bulunan kuersetin, vücudun histamin üretimini durdurarak alerjik reaksiyonları azaltır. Kanser: 2015 yılında yapılan bir meta analiz sonucunda soğan da dahil olmak üzere alyum sebzelerinin tüketiminin mide kanseri riskini azalttığı görüldü. George Mateljan Vakfı'nın Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri listesine göre haftada bir ile yedi porsiyon arası soğan tüketilmesi kalın bağırsak kanseri, gırtlak kanseri ve yumurtalık kanseri riskini azaltıyor. Günde birkaç porsiyon soğan yemek ise ağız ve yemek borusu kanserine karşı koruyor. Kuersetin çok güçlü bir kanser karşıtı maddedir. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'nde göre de kuersetin, göğüs, kalın bağırsak, yumurtalık, rahim içi ve akciğer tümörlerindeki kanser hücrelerini durduruyor olabilir. Hollanda'da yakın zamanda yapılan bir araştırmada, soğan yiyen insanların çay içen insanlardan iki kat, elma yiyen insanlardan da üç kattan fazla kuersetin aldığı görüldü. Sindirim: Soğanda bulunan lif, sindirim sisteminiz için faydalıdır ve düzenli olarak tuvalete çıkabilmenizi sağlar. Ayrıca soğandaki oligofruktoz diye bilinen çözünür lif de bağırsaklarınızda faydalı bakteri oluşumunu sağlar. Clinical Gastroenterology and Hepatology dergisinde yayınlanan 2005 tarihli bir araştırmada oligofruktozun ishali önlemede veya tedavi etmede de faydalı olduğu görüldü. Kan şekerini düzenleyici özelliği: Soğanda bulunan krom, kan şekerini düzenlemede yardımcı olur. Soğanda bulunan sülfür ise insülin üretimini arttırarak kan şekerinin azalmasını sağlar. Kırmızı soğan yiyen Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastalarında glikoz seviyelerinin düştüğü ve saatlerce düşük kaldığı görüldü. Nutrition dergisinde yayınlanan 2014 tarihli bir meta analizde ise Tip 2 diyabet hastalarında dilimlenmiş soğan tüketmeleri sonrası karaciğer enzimlerinin normale döndüğü ve glisemi seviyelerinin azaldığı görüldü. Yetişkin kadınlarda kemik yoğunluğu: Menopause dergisinde yayınlanan 2009 tarihli bir araştırmaya göre soğan tüketimi, menopozda ve sonrasındaki kadınlarda kemik yoğunluğunu arttırıyor. Sık sık soğan yiyen kadınlarda kalça kırılması riskinin hiç soğan yemeyenlere göre %20 azaldığı görüldü. Soğan tüketimi genellikle ciddi sonuçlara sebep olmasa da bazı insanlar için zararlı olabilir. National Digestive Diseases Information Clearinghouse'a göre soğanda bulunan karbonhidratlar gaz ve şişkinlik yapabilir. Başka bir araştırmaya göre ise kronik mide yanması veya mide reflüsü görülen kişilerde, soğanın özellikle çiğ tüketilmesi mide yanmasının artmasına sebep olabilir. Journal of Allergy and Clinical Immunology dergisinde belirtildiği üzere nadiren görülse de bazı insanların soğana karşı gıda hassasiyeti veya alerji geliştirmiş olması da mümkündür. Soğana alerjisi olan kişilerde derinin soğana temas etmesi durumunda gözlerde kızarma ve kaşınma, deride kızarıklık meydana gelebilir. Gıda hassasiyeti bulunan insanlarda ise mide bulantısı, kusma ve diğer midesel rahatsızlıklar görülebilir. İnsanların tüketecekleri soğanın taze olduğundan emin olmaları gerekiyor. Soğan, uzun süre durabilen bir gıda olsa da bu bozulmayacakları anlamına gelmiyor. Dilimlenmiş veya doğranmış soğanlar daha çabuk bozulabiliyor. Daha sonra kullanmak üzere soğan doğradıysanız bu soğanları hava almayacak bir kap içinde buzdolabında bekletin. 2015 yılında yapılan bir araştırmada buzdolabında tutulmayan sarı soğanlarda E. coli ve salmonella bakterilerilerinin üreyip çoğaldığı görüldü. Buzdolabında tutulan soğanlarda ise hiçbir bakteri oluşumu gözlemlenmedi. Bu yazı HBT'nin 65. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/her-ogunde-protein-almanin-9-kolay-yolu", "text": "Protein, insanların yanlış tanıdığı bir besin. Her öğünde bir miktar protein almanın sizi uzun süre tok tutarak çok fazla yemenizi veya sürekli atıştırmanızı önlediği doğru. Protein ayrıca hücrelerin sağlığı, kas sentezi ve gelişmesi için de çok önemli. Ancak Texas Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden beslenme ve metabolizma profesörü Douglas Paddon-Jones, vücudunuzun bir kerede kullanabildiği proteinin bir sınırı, tok hissetmek için ihtiyacınız olan proteinin de belli bir miktarı olduğuna dikkat çekiyor. Fiziksel aktiviteleriniz gerçekten çok fazla değilse, her öğünde 30 gram protein almanızın bir faydası olmaz diye konuşan Paddon-Jones, vücudumuzun fazla proteini daha sonra kullanmak üzere depolama becerisinin olmadığına dikkat çekiyor. İnsanların kahvaltıda protein almadığını veya çok az miktarda aldığını belirten Paddon-Jones, akşam yemeğine gelince gün içinde gerekli olan bütün proteinleri bir kerede alma hatasını yaptıklarını söylüyor. Asıl yapılması gereken, protein alımınızı gün içine orantılı olarak yaymak. Paddon-Jones ayrıca kahvaltıda daha çok protein alınmasını, gece ise vücudumuza enerji yüklenmenin bir faydası olmayacağından, protein alımının azaltılmasını öneriyor. Yumurta (Yumurta başına 6 gram protein): Alışkın olduğumuz bu kahvaltılık besin, önemli bir amino asit kaynağı olduğu kadar sabahları ihtiyacımız olan proteini de sağlar. Kolesterol konusunda da endişelenmenize gerek yok. Edinilen son bulgulara göre yumurtadaki kolesterol, her gün bir yumurta yeseniz bile endişelenmenizi gerektirecek düzeyde değil. Soya sütü (Bir bardakta 8 gram protein): Amerikan Beslenme ve Diyet Akademisi'nden diyetisyen Toby Smithson'a göre hayvansal gıda tüketiminizi azaltmak veya tamamen kesmek istiyorsanız soyayı tercih edebilirsiniz. Önemli bütün amino asitlerin bulunduğu bitkisel kaynaklardan biri olan soya bitkisinin sütünü sabahları kahvenize veya çayınıza katarak kolay ve keyifli bir protein alımı sağlayabilirsiniz. Kinoa (Bir kasede 8 gram protein): Antik çağların tahılı olarak görülen kinoa, önemli amino asitlerin eksiksiz bulunduğu nadir bitkisel kaynaklardan biridir. Journal of the Science of Food and Agriculture dergisinde yer alan bir araştırmaya göre kinoa, günümüzde yediğimiz popüler tahıllar olan buğday, mısır ve pirinçle kıyaslandığında protein bakımından çok daha faydalı. Kinoayı salatanıza karıştırarak veya çorbanıza katarak kolaylıkla tüketebilirsiniz. Badem yağı (Bir yemek kaşığında 3.5 gram protein): Smithson kabuklu yemişlerin ve yağlarının önemli bir protein kaynağı olduğunu ve öğle yemeği için son derece uygun olduğunu belirtiyor. Aynı görüşü paylaşan diğer uzmanlar, ayrıca badem yağındaki sağlıklı yağların da vücudumuza faydalı olduğunu ekliyor. Yapılan araştırmalar, kabuklu yemiş tüketiminin kalp hastalıkları, kanser ve Tip 2 diyabet riskini azalttığını gösteriyor. Ancak uzmanlar, önceden paketlenmiş ürünlerde bol şeker, tuz ve diğer katkı maddeleri bulunduğundan, ambalajlı paketlerdeki değil taze öğütülmüş yağları tercih etmenizi öneriyor. Fasulye (Bir kasede 15 gram protein): Michigan'daki Andrews Üniversitesi'nden beslenme uzmanı Winston Craig'e göre yediğiniz fasulye çeşidi ister börülce, bakla, nohut, barbunya veya Meksika fasulyesi olsun, hepsi önemli protein kaynaklarıdır. Vegan diyet üzerine araştırma yapmış olan Craig, fasulye çeşitlerinin tam tahılla karıştırılarak yenmesi durumunda, vücuda gereken protein amino asitlerin hiçbir et veya süt ürününe ihtiyaç duyulmadan karşılanabildiğini belirtiyor. Tofu (Bir kasede 20 gram protein): Soya sütünün kahvaltılarınızın sağlıklı bir protein kaynağı olması gibi tofu da ki kendisi soya sütünün kesilerek peynir yapılmış halidir- akşam yemekleriniz için önemli bir protein kaynağı görevi görür. Soyanın tümör ve kanser ile bağlantısı konusunda hala yanıtlanmamış sorular bulunsa da birçok uzmana göre soya, endişe edilecek değil zevkle yenecek bir besin. Balık (Yaklaşık 170 gram balıkta 34 gram protein): Sağlık konusunda aşırı titiz Amerikalılar için et, kümes hayvanları ve balık kelimeleri proteinle eş anlamlıdır. Yine de birçoğumuz kalkan veya somon balığı yemek yerine sığır eti veya tavuk yemeyi tercih ederiz. Balık ağırlıklı Akdeniz usulü beslenmenin birçok kronik hastalık riskini azalttığını göz önünde bulundurursak akşam yemeklerinde protein yüklü balıkları tercih etmemiz de sağlığımız için son derece faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/heyecan-verici-7-saglik-gelismesi", "text": "Sağlık teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, eskiden tedavisi imkansız olarak nitelendirilen hastalıklar için artık çözüm var. Dünya Ekonomik Forumu'na bağlı Küresel Gelecek Konseyi'nin Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği üzerine yayımladığı yeni rapor, sağlıktaki paradigma değişimini haber veriyor. Sağlık teknolojilerinde büyük bir paradigma değişimi yaşanıyor. Geldiğimiz noktada yapay zeka içeren kimi sağlık teknolojileri, doktorların hata payını azaltıyor. Kimindeyse kendini yenileyen vücut parçaları gibi bugüne kadar sadece bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz teknolojilerin artık mümkün olduğunu görüyoruz. Örneğin 1970'lerin ünlü TV şovu Altı Milyon Dolarlık Adam'da ciddi yaralanmanın ardından vücudunun parçaları kendini yenileyen bir süper insan vardı. Bu da bize daha o günden tıbbın geleceğini göstermişti. Biyonik bir adam fikri, bugün bilim kurgu olarak anılmaya devam ediyor, ancak tıptaki hızlı teknolojik ilerlemeler şaşırtıcı sonuçlar veriyor. Dolayısıyla o TV şovundaki, Onu yeniden yapabiliriz, çünkü o teknolojiye sahibiz ifadesi artık bir zamanlar göründüğü kadar imkansız değil. Gen mühendisliğini kullanarak vücudun kanseri yenmesi, nakil için yapay organlar üretilmesi ve ihtiyacınıza tam olarak karşılık verebilecek haplar... Bunların hepsi Endüstri 4.0'ın fiziksel, dijital ve biyolojik unsurlar arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak tıbbi tedavilerin nasıl radikal bir şekilde değiştireceğini gösteriyor. Yani büyük bir paradigma değişiminin içinde olduğumuzu gösteriyor. Dünya Ekonomik Forumu'na bağlı Küresel Gelecek Konseyi'nin Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği üzerine yayımladığı yeni raporda, Endüstri 4.0 için genom ve genetik mühendisliği, sentetik biyoloji, nanoteknoloji, veri bilimi, yapay zeka ve robotik gibi alanlarda yıldırım hızında yaşanan gelişmelerin sağlığımızı ve tıbbı dönüştürdüğü belirtildi. Raporun bazı önemli kısımlarını özet olarak sunuyoruz. Dizimizdeki eklemlerin düzgün hareket etmesine yardımcı olan bağ dokusu yaş aldıkça harap olur ve maalesef yenilenemez, bu durumda sadece iki seçenek vardır: ağrı kesiciler veya eklemi değiştirmek için cerrahi bir işlem. İyi haber şu ki kök hücre teknolojisi sayesinde yakın gelecekte kıkırdak ve vücudun diğer kısımlarının yenilenmesi mümkün olabilir. Bu, çok sayıda insana yardımcı olabilir. Zira 2030 yılına kadar şiddetli kireçlenmenin yetişkin nüfusun % 25'inden fazlasını etkilemesi bekleniyor. Rejeneratif tıp, hasar görmüş veya hastalıklı hücreleri, organları veya dokuları yeniden büyütme, onarma veya değiştirme yöntemleri geliştiren tıp dalını ifade ediyor. Bu alanın geniş bir uygulama alanı var. Bu da rejeneratif tıp alanını, hasarlı doku ve organları tamamen iyileştirme potansiyeli olan çığır açıcı bir alan haline getiriyor. Bu alan aynı zamanda kriz sebebiyle hasar gören kalplerin onarımına yardımcı olabilir ve vücut dokularının veya nakil organlarının laboratuvarlarda yetiştirilebileceği anlamına geliyor. Düzenli ilaç kullanan hastalar doğru dozu doğru zamanda alıp almadıklarını hatırlamakta zorlanabilirler. Üretilen yeni akıllı haplar, mikro sensörleri sayesinde, vücuda alındığında kayıt yapıyor ve bu bilgi, akıllı telefonunuza gönderiliyor. Bu da doğal olarak hasta ve doktorların, ilacı gerektiği gibi kullanmalarını sağlıyor. Şizofreni ve diğer akıl hastalıklarının tedavisinde zaten bir yenilik olarak kullanılan bu teknoloji, Tıbbi Nesnelerin İnterneti olarak biliniyor. Yani, hayati verileri gerçek zamanlı olarak algılamak için bağlı cihazların ağını kullanan bir teknoloji. Bu konudaki diğer uygulamalar arasında teletıp var. Bir başka deyişle, telefon ve bilişim aracılığıyla sağlık hizmetlerinin artık uzaktan sağlanabilmesi. Hastalar, kan basıncını ölçmek, glikoz seviyelerini izlemek ve kan örneklerinden anlık durumlarını test etmek için cihazları kullanabiliyor ve sonuçları doktorlarına gerçek zamanlı olarak gönderebiliyorlar. IoMT sayesinde artık kişisel dijital cihazlar ile bağlı tıbbi cihazlar, implantlar ve diğer sensörler arasında iletişim kurmak mümkün. Melanom cilt kanserleri, çıplak gözle kolayca tanımlanamaz ve yüksek eğitimli klinisyenler bile bazen hata yapabilir. Annals of Oncology'de yayımlanan bir araştırmaya göre, cilt kanseri görüntüleri ve ilgili teşhisler kullanılarak eğitilen bir bilgisayar, bu konuda %87 başarı sağlayan doktorlara karşın % 95'lik bir başarılı tespit oranı elde etti. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, her yıl küresel olarak 2 ila 3 milyon melanom olmayan cilt kanseri ve 132.000 melanom cilt kanseri ortaya çıkıyor. WHO, tanımlanan her üç kanserden birinin cilt kanseri olduğunu söylerken Cilt Kanserigenom Vakfı istatistiklerine göre her beş kişiden biri, yaşamları boyunca cilt kanseri geliştiriyor. Raporda yer alan ifade göre, büyük miktarda bilgiyi eleme yeteneği sayesinde yapay zeka, sağlık uzmanlarına karar verme konusunda yardımcı olabilir ve kaçırmış olabilecekleri klinik nüansları gösterebilir. Kaliforniya merkezli bir şirket, akıllı telefonların, insanların bilişsel özellikleri ve ruh hali durumlarını tahmin edebilen dokunma, kaydırma ve tıklama davranışlarını analiz ederek zihinsel sağlık sorunlarını teşhis edebileceğini söylüyor. Telefonlar ayrıca uygulamalar aracılığıyla akıl hastalarına destek de sağlayabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünya genelinde 300 milyondan fazla insan, depresyondan muzdarip ve her yıl yaklaşık 800.000 insan intihar nedeniyle ölüyor. Buna karşın depresyondan etkilenenlerin yarısından daha azı tedavi görüyor. Hatta bu rakam birçok ülkede % 10'dan daha az. Yapay zeka, depresyonu tespit etmenin yanı sıra onu hafifletmeye de yardımcı olabiliyor. Raporda, bilişsel davranışçı terapi ilkelerine göre tasarlanmış bir sohbet uygulaması olan Woebot'un kullanıldığı bir çalışma, depresyonun tedavisinde etkili olduğunu gösterdi. İmmünoterapi, kanser tedavisinde bir sonraki büyük atılım olarak gösteriliyor. Rapora göre bu teknoloji, onkolojinin temel taşı olacak ve etkileyici bir şekilde neredeyse tüm kanser türleri için geçerli olacak. Bu terapi yoluyla bağışıklık tepkisini uyararak veya baskılayarak hastalıkla savaşmak için vücudun kendi bağışıklık sistemi kullanılıyor. Bu sayede lenfoma ve lösemi, kanser hücreleri üzerindeki belirli proteinlere bağlanan antikorlar kullanılarak tedavi ediliyor. Bu da bağışıklık sisteminin bu hücreleri daha kolay tanımasını ve yok etmesini sağlıyor. Raporda, Hücre biyolojisi ve kanserinin anlaşılmasındaki ilerleme, bağışıklık sisteminde doğal olarak meydana gelen kanser hücrelerini immüno-gözetim adı verilen bir fenomenle ortadan kaldırma yeteneğini açıkça göstermiştir. ifadeleri kullanıldı. Kişilerin genetik ve biyolojik özelliklerini temel alan hassas veya kişiselleştirilmiş tıp, her bireyin çevresini ve yaşam tarzını göz önünde bulunduracak şekilde tasarlanarak aynı ilaçların aynı miktarlarda olduğu terapilerin anlayışının yerini alıyor. Bu, özellikle genetik yapısını büyük ölçüde değiştiren kanserlerin tedavisinde umut verici bir nitelik taşıyor. Genom haritalamasındaki hızlı ilerlemeler, tıbbi tedavilerin her hastanın genetik yapısına uyacak şekilde uyarlanabileceği anlamına geliyor. Raporda, Teknolojik gelişmeler genom haritalamasının süresini ve maliyetini (genom başına 1.000 dolardan az) önemli ölçüde azalttı. ifadeleri yer aldı. Genetik mutasyonlar, insanlarda 10.000'den fazla hastalığın nedeni olarak biliniyor. Bu nedenle de hatalı genetik bilgileri düzeltmek için kullanılan teknikler, daha önce tedavi edilemez olduğu düşünülen hastalıklarla başa çıkmanın önemli bir yolu olabilir. Kırmızı kan hücrelerinin içindeki genetik bir mutasyonun, kan hücrelerinin dolaşımını önlediği orak hücreli anemi, bu tür gen terapisiyle tedavi edilebilen bir hastalık olarak biliniyor. Bu yaklaşım, bir hastanın kök hücrelerini almayı, onları laboratuvarda genetik olarak değiştirmeyi ve daha sonra sağlıklı kan hücreleri oluşturmak için onları vücuda geri koymayı içeriyor. Gen terapisi, dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen bu hastalığı tedavi edebilir. Öyle ki her yıl 300.000'den fazla bebek Sahra altı Afrika'da bu hastalıkla doğuyor. Raporda, Şu anda devam etmekte olan üçüncü faz klinik araştırmalar, gen terapisini klinik uygulamaya doğru ilerletmek için fayda/risk/maliyet oranlarının belirlenmesine yardımcı olmalıdır. ifadeleri kullanıldı. Bu yazı HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hic-mikrogliasi-olmayan-cocuk", "text": "Beyinle ilgili bazı önemli bilgileri, bir tür beyin hasarı olan, kaza geçirmiş, ya da beyni farklı özelliklerle doğmuş kişileri inceleyerek edindik. Örneğin, 1848 yılında, bir kaza sonucu beynine demir kazık girip çıkan demiryolu işçisi Phineas Gage(1), yaşadığı bu kaza sonrasında tek gözünü kaybetmiş ama hayatta kalmış. Hatta kazasının hemen sonrasında doktoruna, Size bayağı iş çıktı, bile demiş. Gage'in kafatası, kazaya sebep olan demir kazık ve yüzünün Gage hayattayken kalıbı çıkarılmış maskesi Harvard Üniversitesi Warren Anatomi Müzesi'nde sergilenmekte. Beyin biliminde en ünlü hastalardan biri haline gelen Gage'in, kazayı takip eden haftalarda tedavisini yapan John Martyn Harlow, beyin hasarı ile kişilik değişimi arasındaki bağlantıyı ilk bulan kişi olarak anılıyor. Bu tür kazalar geçiren ya da beyninde anomali ile doğanların yaşadıkları zorluklardan bilimin elde ettiği önemli bilgilere bir örnek de The Atlantic dergisinde geçtiğimiz haftalarda geçti (2). Yayınlanan bir makalesinde Sarah Zhang çok ender rastlanan, doğuştan gelen bir anomaliye sahip bir çocuktan bahsetmiş. Daha doğmadan önce, çocuğun beyninin olağandışı olduğu belliydi, hatta öyle ki, anne babası doğumdan itibaren uzmanlar eşliğinde olabilmesi için Alaska'nın ücra bir kasabasından Seattle'a gitti. Orada James Bennett nefes alma güçlüğü çeken, henüz birkaç günlük bu bebek ile tanıştı. Bebeğin kafası çok büyüktü. Beynindeki yapılarda bir gariplik vardı. Seattle Çocuk Hastanesi'nde çocuk genetiği alanında uzman olan Bennett, bunun sebebini anlamaya koyuldu. Bulduğu yanıt ise doktorların tahmin edemeyeceği kadar ilginçti. CSF1R adında tek bir gendeki mutasyon sebebiyle çocuğun beyninde, mikroglia denilen bir tür beyin hücresi beyninin hiçbir yerinde yoktu. Doktorlar ilk defa böyle bir şeye rastlıyordu. Mikroglialar, beynin hücrelerinin %10'unu oluşturur ancak nöron değildir ve o nedenle de bir miktar ihmal edilmişlerdir. Bu çocuğun durumu, mikrogliaların önemini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Mikroglia olmadığında, çocuğun nöronları kafatasını dolduracak şekilde büyümüştü, ancak yanlış yerlere gitmiş, aralarında yanlış bağlantılar oluşmuştu. Bilim insanları mikrogliaların beynin gelişimini yönlendirmeye yaradığını anlamaya başladı. Çocuğun beyninin tamamı bu durumdan etkilenmişti, diyor Bennett. Bebeğin beyinciğinin bir kısmı değişik bir açıda duruyordu. Ventrikül denilen, normalde küçük, içi sıvı dolu boşluklardan oluşan yapılar fazla büyüktü. Ayrıca korpus kallosum denilen, beynin sağ ve sol loblarını birbirine bağlaması gereken sinir yumağı hiç oluşmamıştı. Bilim insanları, laboratuarlardaki petri kaplarında ve hayvanlarda, mikrogliaların gelişmekte olan nöronları nasıl doğru yerlere yönlendirdiğini, beyni oluşturan son derece organize katmanları yarattığını gözlemlemişti. Mikroglialar aynı zamanda nöronlar arasındaki bağlantıları budamakla da görevli. Bu çalışmada yer almayan, Kaliforniya Üniversitesi Davis Kampüsü'nde gelişim nörobiyoloğu olarak çalışan Stephen Noctor, Mikrogliaların fonksiyonlarını manipüle edince işler hemen bozuluyor, diyor. Bennet, CSF1R genini daha iyi anlamak üzere zebra balığı biyologları ile temasa geçmiş. Balıklarda, bu genin etkisiz hale getirilmesinin, insanlarda korpus kallosum nöronlarının gelişmesi için gerekli bir hücresel bir yolağı bozduğu bulunmuş. Kaliforniya Üniversitesi Irvine kampüsünde nörobiyolog Kim Green, mutasyon geçirmiş, mikrogliası olmayan farelerin beyninde genel anlamda benzer düzensizliklerin görüldüğünü bildiriyor. Bu fare modellerine bakınca bir insanda ortaya çıkacak durumu büyük ölçüde tahmin etmek mümkün. Ancak Green, hiç mikrogliası olmayan bir insan olabileceğini beklemiyormuş. Çocuğun beyni, bu genetik gizemlerin aydınlatılmasını sağladı. Ama sonuçta o da sadece bir çocuktu, çok hastaydı ve genç ailesi çok endişeliydi. Oğullarının durumunun bu kadar ciddi olmasının sebebi, biri annesinden diğeri babasından gelen iki bozuk CSF1R geni almasındanmış. Anne ve babasının ise aynı, nadir görülen mutasyonu taşımasının sebebi kuzen olmalarıymış. Tek ebeveynden geçen CSF1R mutasyonu, yetişkinlikte başlayan lökoensefalopati denilen, aksonal sferoid ve pigmentli glia içeren bir beyin hastalığına sebep oluyor. Bu hastalıkta hafıza kaybı ve 40'lı yaşlarda başlayan demans ortaya çıkıyor. Çocuğun DNA sekanslama sonuçları alındığında, Bennett anne babaya kendilerinde bulunan CSF1R mutasyonunu ve bu hastalığa yakalanma riskini de anlatması gerektiğini fark etmiş. Genç çiftin, yaşadıkları Alaska'da da bir genetik danışmanı ile görüşmelerini sağlamış. Bu hikayenin sonunda maalesef ne mucizevi bir tedavi var, ne de mutlu bir son. Çocuk Alaska'da muhtemelen bu durumundan kaynaklanan sebeplerle 10 aylıkken hayata gözlerini yumdu. Pediatrik genetikçinin çoğu zaman işinin insan bedeninin sınırlarını zorlayan son derece ender görülen hastalıkların teşhisi olduğunu söyleyen Bennet, Bir gün karşınıza öyle bir hasta çıkıyor ki kariyerinizin kalanını onu düşünerek geçirebiliyorsunuz, diyor. Bu çocuk da onlardan biri. Bu yazı HBT'nin 162. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hiperseksualiteden-istifcilik-sendromuna-7-ruhsal-bozukluk", "text": "Psikolojinin başucu kitabı olan DSM-5'in beşinci ve son baskısında herkesin aşina olduğu hastalıkların yanı sıra fazla anlaşılmamış ve daha nadir görülen ruhsal bozukluklara da yer veriliyor. Massachusetts Hastanesi Psikiyatri Bölümü danışman hekimi ve Harvard Tıp Fakültesi psikiyatri profesörü Dr. Theodore Stern'e göre bir ruhsal bozukluğun kesin ayrımının yapılabilmesi için, onu diğerlerinden ayıran özgün bulguları ve kanıtlanabilir tıbbi nedenleri olmalıdır. ABD'li milletvekili Anthony Weiner'in yüz kızartıcı bir seks skandalına adının karışmasından sonra dikkatler hiperseksüel bozukluka çevrildi. Hiperseksüel bozukluk, tekrarlayan ve yoğun cinsel fanteziler, arzular, davranışların en az altı ay boyunca devam etmesi olarak tanımlanabilir. Uzmanlar, kontrolsüz cinsel davranışlara neden olan hiperseksüel bozukluğun, özgün ve benzersiz bir ruhsal bozukluk olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Pedofili, fetişizm gibi sapkın davranışlar ise hali hazırda DSM rehberinde bulunuyor. Dr. Stern Çoğu kişi çevresindeki bazı insanları hiperseksüel olarak tanımlar. Ancak davranışların ne zaman ruhsal bozukluk seviyesinde olacağı hakkında araştırmalar devam ediyor dedi. DSM uzmanlarına göre cinsel fanteziler ve davranışlara aşırı zaman ayırmak, karşılaşılan stres dolu olaylar karşısında cinsel davranış ve düşüncelerde aşırı artış, hiperseksüel bozukluğun diğer bulguları arasında. Dahası bu bozukluğa sahip kişiler, cinsel dürtülerini kontrol etmek isteseler dahi başaramazlar ve kendilerine ya da diğer insanlara zarar vermek pahasına da olsa davranışlarını kısıtlamazlar. ABD'nin önde gelen sağlık kurumlarından Mayo Klinik'e göre çoğu kadın her ay adet döngüsünden birkaç gün önce başlayan ve duygudurum dalgalanmaları, hassas göğüsler, yeme arzusu, yorgunluk, alınganlık ve depresyon gibi çeşitli belirtiler veren Premenstrüel Sendroma aşinadır. Premenstrüel Disforik Bozukluk ise daha şiddetli ve DSM uzmanlarına göre ABD'de 2 milyon kadını etkileyen önemli bir bozukluktur. PMDB, kişiye aşırı hassaslık, gerginlik, sinirlilik, depresif ruh hali, umutsuzluk hissi, belirgin anksiyete getirir. Uzmanlara göre PMDB, DSM tanı kriterleri içinde yer almadıkça hekimler bu bozukluğu PMS veya başka bir bozukluk olarak algılayacaklar ve yanlış tedavi uygulayacaklar. Dr. Stern'e göre bu iki bozukluk arasına kesin bir çizgi çizmek gerekiyor. Ayrıca bu konudaki araştırmaların sayısı DSM'de yer alan diğer bozukluklara göre daha fazla. DSM-5 üzerinde çalışan uzmanlar davranışsal bağımlılıkları ve madde bağımlılıklarını da gruplandırdı. Tıkınırcasına Aşırı Yeme Bozukluğu da bunlardan biri. Uzmanlar BED'i aynı şartlar altında, aynı zaman aralığında, normal insanlardan daha fazla yeme durumu olarak tanımlıyor. Dahası bu bozukluğa sahip kişiler yemek yerken kontrollerini kaybettiklerini söylüyorlar. Bu durum akşam yemeğinde biraz fazla kaçırmaya benzemiyor; daha çok dürtüsel, içten gelen bir yeme isteği denebilir. Örneğin, bu bozukluğa sahip kişiler normal insanlara göre daha hızlı, rahatsızlık hissedene kadar ve aç olmasalar bile yemek yiyorlar. Aşırı yeme bozukluğu aşağı yukarı son 3 ayda haftada en az 1 kez yeme krizine tutulmakla kendisini belli eder. BED, bağırsakları isteğe bağlı temizleme, müshil kullanma gibi anoreksi ve bulimiaya ait özelliklere sahip olmadığı için bu bozukluklardan ayrılır. Araştırmacılar BED'in obeziteyle ilişkili olabileceği görüşünde ancak net bir yanıt verebilmek için araştırmalar sürüyor. Post travmatik stres bozukluğu DSM rehberlerinde ilk kez 1980 yılında yer aldı ve 1987 yılında çocuklarda görülen travmalar bölümüne aktarıldı. DSM-5 üzerinde çalışan araştırmacılar bir bozukluğun hastanın yaşına göre nasıl değişebileceği konusu üzerinde kafa yoruyorlar. DSM uzmanlarının dediğine göre ölüme veya ölüm tehlikesine, ciddi yaralanmaya veya yaralanma tehlikesine, cinsel saldırıya veya cinsel saldırı tehlikesine maruz kalan 6 yaş altındaki çocuklar bu bozukluğa sahip olabilir. Bu çocuklar doğrudan kendileri travmayı tecrübe edebilecekleri gibi travmayı yaşayan başka birisini, örneğin anne-babalarını da görüp, şahit olabilirler. Belirtiler; aniden gelen rahatsız edici, üzücü anılar; tekrarlayan ıstıraplı rüyalar ve travmatik olayı tekrar yaşadığını zanneden çocuğun gerçek dünyadan kopmasıyla seyreden disosiyatif tepkiler ile karakterizedir. Bu bozukluğa sahip çocuklar genelde travmayı hatırlatan olaylardan kaçınırlar ve sosyal olarak içe kapanık, odaklanma problemi yaşayan, aşırı öfke nöbeti sergileyen çocuklar haline gelirler. Mayo Klinik Psikiyatri bölümünden doçent Dr. Jeffrey P. Staab İleriki araştırmalar beyin ve sinir sisteminin olgunluk seviyesinin, travmaya karşı verilen yanıtları nasıl etkilediğini gösterecektir. Ama şimdilik travmaya maruz kalmış, tedaviye muhtaç çocukların tedavilerini göz ardı etmemeliyiz, çünkü elimizde korkunç olaylara verilen yaşa uygun tepkiyi açıklayacak bilgiler yok şeklinde konuştu. Şu ana kadar DSM'de genel öğrenme bozukluklarını konu alan bir bölüm bulunmamaktadır. Uzmanlar bu bozukluğa sahip kişilerin yaşları, eğitim fırsatları ve zeka kapasiteleriyle bağlantılı olmaksızın basit akademik becerileri öğrenmekte güçlük çektiğini vurguluyorlar. Bu bozukluk çocuklarda dil öğreniminde, okuma-yazmada veya matematikte ciddi zorluklar çıkarıyor. Bu bozukluk ortalama yeteneklere ve düşünme kapasitesine sahip bireylerde kendini göstermesi yönüyle diğer zeka geriliklerinden ayrılıyor. Son basılan DSM'de esrar kullanımı ve suiistimali ile ilgili birkaç bozukluk mevcut ancak yoksunluk bunların arasında değil. Alkol ve kokain gibi diğer maddelerden yoksunluk ise halihazırda DSM'de var olan durumlar. Bu konuda araştırmalarını sürdüren uzmanlar uzun süren esrar kullanmama döneminin gerçek bir yoksunluk olup olmadığına karar vermeye çalışıyorlar. Bu tartışmanın kalbinde yatan soru ise bağımlılık aslında nedir? Dr. Stern biraz politika, biraz felsefe diyerek bu soruya apayrı bir boyut kazandırıyor. Yoksunluk, vücuttan bir maddenin giderilmesiyle ortaya çıkan fiziksel değişimler veya uzaklaştırılan maddeyi arzulama, duygu durum değişimleri gibi psikolojik belirtilerin tümü olarak ifade edilebilir. Bu bozukluğa sahip insanlar, ağır ve uzun esrar kullanımının kesilmesiyle şu belirtilerin en az üçüne sahip olurlar: asabilik, öfke, sinirlilik veya kaygı, uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı ve huzursuzluk. Uzmanlara göre bu belirtiler sosyal, mesleki veya diğer işlevsel alanlarda bozulmaya neden olabilir. Televizyon programları istifçileri izlediğimiz penceremiz haline geldi ancak bu bozukluğu inceleyen bilim gelişme aşamasında. İstifleme bozukluğu hem obsesif kompulsif kişilik bozukluğuyla hem de obsesif kompulsif bozuklukla ilişkilidir. DSM'ye göre her iki tanının altında listelenir. Ancak uzmanlar istifleme bozukluğunun diğerlerinden farklı olarak ele alınması konusunda araştırma yapıyorlar. Bu bozukluğa sahip insanlar, değeri ne olursa olsun sahip olduğu şeylerden ayrılmakta çok zorlanırlar. Bu kimseler yaşadıkları yeri ve iş yerlerini kullanılmaz hale gelinceye dek sahip oldukları nesnelerle doldururlar. Dr. Staab Son yapılan fonksiyonel beyin görüntüleme yöntemleri istifleme bozukluğunun diğer OKB belirtilerinden farklı özellikte beyin aktivitesi oluşturduğunu göstermiştir. Tüm bu veriler ışığında OKB ve istifleme bozukluğunun ayrılması gerektiğini söyleyebiliriz diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hipertansiyonda-erken-teshis-onemli", "text": "Birçok gelişmiş ülkede en sık görülen kardiyovasküler risk faktörü hipertansiyon. Türkiye'de de yaklaşık her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası. Bu durumun sebebi ise gereğinden fazla olan tuz tüketimi. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Kardiyoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Adnan Abacı 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü dolayısıyla bu hastalık hakkında bazı genel bilgiler verdi. Büyük kan basıncının 140'ın üzerine, küçük kan basıncının 90'ın üzerine çıkması olarak tanımlanan hipertansiyon tüm yaş gruplarında görülmekle beraber, orta ve özellikle ileri yaş grubunun hastalığı. Aynı zamanda birçok gelişmiş ülkede en sık görülen kardiyovasküler risk faktörü. Buna rağmen hipertansiyon, dünyadaki düzeltilebilir ölüm sebepleri arasında, ama diğer risk faktörlerinden daha fazla ölüme sebebiyet veriyor. Diğer pek çok hastalıkta olduğu gibi hipertansiyonda da erken teşhisin önemini belirten Prof. Dr. Adnan Abacı Hipertansiyon, başka organlara zarar vermeye başladıktan sonra teşhis edilirse, bu geç kalmış bir teşhis olur. Hipertansiyonu belirti vermediği aşamalarda tedavi edip, bu hastalıkların meydana gelmesini engellemek gerekir. Bizim de amacımız zaten bu. Bu hastalıklar meydana geldikten sonra yapacağımız tansiyon teşhisinin faydası nispeten azalmış durumdadır. Esas faydamız böbrekler, kalp, beyin gibi başka organlar bozulmadan, inme geçirmeden tansiyonu tedavi etmektir. Bu aşamada tansiyonu tespit edebilmenin neredeyse tek yolu tansiyonu ölçmektir. Kan basıncımız normal olsa bile yaşımız ilerledikçe belli aralıklarla kan basıncını kontrol ettirmeli ve yükseliyorsa hekime başvurmalıyız diye konuştu. Hipertansiyonda genetik yatkınlık kadar çevresel faktörler de önem taşıyor. Genetik olarak hipertansiyona yatkınlık olsa bile, az tuz tüketimi, beslenme, kilo ve egzersize dikkat edilerek tansiyon hastası olmanın önüne geçilebiliyor veya daha ileri yaşlara ertelenebiliyor. Buna karşın genetik yapıda tansiyon olmasa bile, aşırı kilo, çok tuz tüketimi, yüksek şeker ve hareketsizlik sonucu hipertansiyon gelişebiliyor. Genetik yatkınlıkla çevresel faktörler bir araya geldiğinde hipertansiyon çok daha erken dönemlerde ortaya çıkıyor. Genetik faktörleri yok etmek mümkün değil ama genetik yatkınlığı olan kişiler çevresel faktörlere dikkat ederse hipertansiyon gelişimini önleyebiliyor veya geciktirebiliyor. Türkiye 'de yaklaşık her 3 kişiden birinin hipertansiyon hastası olmasının altında tüketmemiz gereken tuzun yaklaşık üç katını tüketiyor olmamız yatıyor. Hipertansiyonun tuzla çok yakından bağlantısı var. Hipertansiyona karşı önlem alınmadığı takdirde karşılaşılabilecek sonuçlar çoğu zaman uzun vadeli. Ani tansiyon yükselmeleri beyin kanamasına neden olabilirken, tansiyonun esas zararı yıllar içerisinde ortaya çıkıyor. Hipertansiyon; kalp-damar hastalıklarına, enfarktüse ve kalp yetmezliğine neden olabiliyor. Böbrek yetmezliğine yol açabiliyor. Kalp damarlarında darlığa sebep olduğu gibi beyin damarlarında da darlığa neden olarak damar tıkanması kaynaklı inmelerle sonuçlanabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hiv-virusu-evrimin-hizlandirilmis-hali", "text": "HIV virüsü hızla değişiyor ve bir enfeksiyonun ardından insan bedeninde sayısız virüs türleri oluşturuyor. İsveçli ve Alman bilim insanları çok sayıda hastadaki HIV virüsünün evrimini birkaç yıl boyu analiz etmişler. eLife dergisinde yayımlanan sonuçlar, yeni aşıların geliştirilmesinde yardımcı olacağı gibi, diğer organizmaların evrimi hakkında da bilgi verecek. Virüs türlerinin evrimini ve oluşumunu anlamak için araştırmacılar HIV hastalarındaki virüslerin kalıtımlarını yeni yöntemlerle analizler ettiler: hastalardaki her virüs varyantı bir motifi takip ediyor. Belli başlı kısımlarda diğerlerine kıyasla çok daha hızlı bir biçimde mutasyonlar meydana geliyor. Virüsün çoğalmayla ilgili önemli fonksiyonları içeren kalıtım bölgeleri daha az çeşitlilik gösteriyor ve neredeyse tüm varyantlar bu durumla örtüşüyor. Mutasyonların virüse daha az zarar verdikleri bölgelerde ise çeşitlilik sürekli artıyor ve bu durumda olan çok sayıda varyant var. Virüsler bir yılda DNA'da yüzde bir oranında değişim biriktiriyor. Mutasyonların çokluğu virüse, bağışıklık sisteminden kaçmalarına yardımcı oluyor ki bu da virüsün işlevselliğini artırıyor. Bilim insanları virüslerin kalıtımında en sık görülen DNA parçası üzerinde inceleme yapıyor. Bu bölümü tüm hastalardan alınan örneklerle karşılaştırdılar. Sürpriz bir şekilde, değişimlerin yüzde otuzunun yeniden mutasyon oldukları anlaşıldı. Bağışıklık sistemimiz virüsü bu bölümden uzaklaşmaya zorluyor. Fakat bağışıklık sisteminin baskısı sona erdiğinde virüsler yine bu bölüme geri dönüyor. Araştırma sonuçlarının HIV'ye karşı yeni aşıların geliştirilmesinde yardımcı olması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hizli-yemek-yemenin-2-onemli-zarari-daha", "text": "Hızlı yemek yememenizi söyleyen annelerinizin şimdi en azından bu önerisini destekleyecek sağlam bir gerekçesi var: Japonya'da yapılan yeni bir araştırmada hızlı yemek yemenin bel genişliğinizi artırdığı ve metabolik sendroma zemin hazırladığı saptandı. Amerikan Kalp Birliği'ne göre hızlı yemek yiyen insanların obez olma riski yavaş yiyenlere oranla çok daha fazla. Ayrıca hızlı yemek yiyen kişilerin metabolik sendrom olarak da bilinen sağlık sorununa yakalanma riski de aynı şekilde çok yüksek. Metabolik sendrom, bir insanda karın bölgesinde yağlanma, yüksek kan şekeri, yüksek tansiyon, yüksek trigliserit ve düşük HDL gibi olumsuzluklardan en az üçünün görülmesi anlamına geliyor. Hiroşima Üniversitesi'nden Dr. Takayuki Yamaji'nin liderliğinde yürütülen söz konusu araştırma, hızlı yemek yemenin sağlık sorunlarına sebep olduğunu gösteren ilk araştırma değil. Daha önceki araştırmalarda da hızlı yemek yemenin obeziteye yol açtığına işaret ediliyordu, ancak hızlı yemek ile metabolik sendrom arasındaki ilişki ilk defa gözler önüne seriliyor. Yeni araştırmada yaş ortalaması 51 olan yaklaşık 1.100 kişi incelendi. Bütün katılımcılar araştırma başlangıcında sağlık muayenesine tabi tutulmuş, beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzları ve hastalık geçmişleriyle ilgili soruları cevaplamışlardı. Araştırma başlangıcında hiçbir katılımcıda metabolik sendrom görülmemişken beş yıl sonra katılımcıların 84'ünde metabolik sendromun ortaya çıktığı görüldü. Katılımcılardan, başkalarına oranla yeme hızlarını değerlendirmeleri istendi. Katılımcıların % 6'sı yavaş yediklerini belirtirken %32'si hızlı yemek yediklerini itiraf etti. Geri kalan katılımcılar ise ortalama hızda -yani normal yeme hızı olarak görülen hızda- yemek yiyordu. Ayrıca erkeklerin kadınlardan daha hızlı yemek yediği de görüldü. Amerika'da yürütülen benzer bir araştırmada da 40 ve üstü yaşlardaki 9.000 katılımcının hiçbirinde araştırma başlangıcında metabolik sendrom görülmezken, sonraki üç yıl içerisinde yapılan incelemelerde hızlı yemek yiyen katılımcılarda, yavaş yiyenlere oranla metabolik sendrom görülme riskinin daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Metabolik sendrom görülen katılımcıların genellikle bel genişliği daha fazlaydı ve HDL seviyeleri daha düşüktü. Hızlı yemek yemenin kalp sağlığını ve kişinin bel genişliğini etkilemesinin bir sebebi, hızlı yemek yerken kişinin doyma hissine erişememesi bu nedenle de daha fazla yiyip çok fazla kalori alması olabilir. Bunun sebebi, hızlı yemek yendiğinde iştahı düzenleyen ve tokluk hissi yaratan bağırsak hormonlarının işleyişinin bozulmasıdır. Bu durum kişinin gelecekte obeziteye yakalanmasına yol açabilir. Yapılan benzer araştırmalarda öğle yemeğini hızlı yiyen kişilerin, yavaş yiyenlere oranla çok daha erken acıktığı görülmüştü. Yamaji, araştırma sonuçlarında hızlı yemek yemenin aynı zamanda kan şekeri seviyelerinde de büyük oynamalara sebep olduğunun görüldüğünü söylüyor. Her ne kadar hızlı yemek yemek doğrudan diyabete sebep olmasa da vücudunuzu şeker hastalığına meyilli hale getiriyor. Ayrıca hızlı yemek yemenin sebep olduğu obezitenin de diyabetin en önemli sebeplerinden biri olduğunu unutmamak gerek. Yapılan geniş çaplı bir araştırmada diyabet hastası olan orta yaşlı erkek ve kadın katılımcılar arasında hızlı yemek yediğini söyleyenlerin insülin direnci riskinin daha yüksek olduğu gözlemlenmişti. İnsülin direnci zaman içinde diyabete dönüşebiliyor. Yemek yemenin diğer zararlarından biri de gastrit yani mide duvarını aşındıran, kimi zaman ülsere de de sebep olabilen enfeksiyondur. Güney Kore'de yapılan bir araştırmada 10.000'den fazla katılımcıda üst gastrointestinal endoskopi de dahil olmak üzere genel tarama yapılmış, hızlı yemek yediklerini söyleyen kişilerde gastrit tespit edilmişti. Bunun nedeni de şu: Hızlı yemek yiyen kişiler daha çabuk acıktığı için daha çok yemek yer. Bu da yiyeceklerin midede daha uzun süre kalmasına, yani mide duvarının mide asidine daha uzun süre maruz kalmasına neden olur. Öğünlerinize yeterli zaman ayırın. Yemeğe, günlük programınızda öncelikli bir yer ayırın. Her öğün için en az 20 dakikanız olsun zira vücudunuzun beyninize tokluk sinyali göndermesi en az bu kadar sürebilir. Bütün duyularınızı açın. Yemek yemeye başladığınızda yiyeceğinizin aromasını, tadını, kıvamını ve diğer duyusal özelliklerini algılamaya çalışın. Yemeğinizi yediğiniz süre boyunca bu algılarınızı açık tutun. Daha fazla çiğneyin. Yiyeceğinizden küçük ısırıklar alın ve hepsini uzun uzun çiğneyin. Böylece daha yavaş yemek yemenizin yanı sıra yiyeceğinizin midede daha kolay öğütülmesine ve besinlerin emilimine de yardımcı olursunuz. Yemek esnasında sohbet edin. Lokmalarınızın arasında sohbet etmek, öğünlerinizi yaymanın en keyifli yollarından biridir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/homeopati-2", "text": "Bir önceki yazımda söz ettim, Sağlık Bakanlığı Kamu Hizmetleri Satış tarifesinde Homeopati tedavisinin bedeli kamuda 90 TL olarak belirlenmiş. Bu ve başka alternatif tedavi yöntemleri için Bakanlık ve Sosyal Güvenlik kurumu oldukça iyi paralar ödüyor. Bu paralar kimi yerde standart hasta muayenesinin 3 katını aşıyor. Bir hastalığın, hastalık belirtilerini sağlam bir insanda ortaya çıkarabilecek maddelerin çok düşük dozlarda hastaya verilmesiyle tedavi edilebileceği inancına dayanan bir alternatif tıp yöntemi. Şöyle diyorlar; Benzeri benzer ile tedavi ama seyrelterek. Suyunun suyunun suyu... Homeopatların hiç biri bu mekanizmalardan söz etmiyor. Hangi veriye ve bilgiye dayanarak bunu iddia ediyorlar belli değil. Bakın Sağlık Bakanlığın hasta başına 90 TL fiyat belirlediği bu yönteme dünya nasıl bakıyor. Independent web sayfasında yeni yer alan habere göre ABD yönetimi bilinen yöntemlerle etkinliği kanıtlanmadığı sürece bu yöntemin uygulanmasına izin verilmeyeceğini belirtiyor. Söylenen şu; bir çok homeopatik ürünün etkisi modern tıbbın yöntemleri ile değerlendirildiğinde işe yaramadığı görünüyor. Makalede Homeopati'nin etkin olduğu ile ilişkili bilimsel verilerin olmadığı belirtiliyor ve İngiltere Parlamentosunun Bilim ve Teknoloji Komitesinin kanıtı olmayan alternatif Tıp uygulamaları konusunda uyarılarda bulunduğu yazıyor. Aynı makalede İsviçre yönetiminin 5 yıllık çalışma sonrasında hiç bir iyileştirici etkisi gözlemlenmeyen Homeopati uygulamalarını sigorta kapsamından çıkardığı belirtiliyor. Sevgili Tevfik Uyar'ın da hazırlayıcılarından biri olduğu Yalansavar isimli sitede 2012 yılına ait bir habere rastladım. Kısaca özetleyeyim. Boiron Homeopati ilaçları üreten, 730 milyon dolar değeri ve 4000 çalışanı ile dünyanın en büyük Homeopatik ürün şirketi. Bu şirket bilinçli olarak tüketiciyi aldatıcı pazarlama yöntemleri izlediği iddiası ile mahkemeye veriliyor. Bu davada Boiron firması şikayetçi olanlarla anlaşma yolunu seçiyor ve iddialara karşı $5 milyon ödemeyi kabul ediyor. Dahası şirket ilaç kutularını ve pazarlama yöntemlerini değiştirme yükümlülüğü altına giriyor. Davada Boiron şirketi mahkemeye hiç bir bilimsel kanıt sunamıyor. Tanık kürsüsüne Boiron firması adına çıkan homeopat, hiç bir bilimsel kanıt olmadığını fakat 200 yıllık söylenceye dayalı deneyimler olduğunu itiraf ediyor. Bu kadar dar bir bütçe ile sağlık hizmeti vermeye çalışan sağlık bakanlığımızın Homeopati gibi etkinliği belirsiz uygulamalara kaynak ayırmasını anlamak mümkün değil... Bu yazı HBT'nin 65. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hucre-hasarlarina-karsi-guclu-bir-kalkan-rezene", "text": "Rezene tıpta ve dünya mutfaklarında yaygın biçimde kullanılan bir bitki. Bitki ve tohumlarının en etkileyici özelliklerinden biri içerisinde bulunan antioksidanlar ve bitkisel bileşenlerdir. Soğan şeklinde kökü, tohumları ve dereotuna benzer yapraklarıyla ülkemizde, özellikle Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bölgelerimizde yaygın olarak yetişir. İçerdiği esansiyel yağlarına bağlı olarak tohumlarının kendisine özgü bir kokusu ve tadı vardır. Rezene de rezene tohumu da besin maddeleriyle yüklüdür. 87 gram çiğ rezene ile 6 gram kurutulmuş rezene tohumunun besin maddeleri aşağıdaki gibidir. Taze rezene de rezene tohumu da düşük kalorili olmasına rağmen içerisinde birçok önemli besin maddesini barındırır. Taze rezenenin içerisinde bağışıklığı güçlendirici, doku yenileyici ve kolajen oluşumu için çok önemli olan suda çözülebilir bir vitamin olan C vitamininden yoğun oranda bulunur. C vitamini aynı zamanda serbest radikallerin verdiği hücresel zarara karşı da koruma sağlayan antioksidanlardır. Taze rezenenin de tohumunun da içerisinde manganez bulunur. Bu mineral, enzimlerin faaliyete geçmesi, metabolizma, hücre koruması, kemik gelişimi, kan şekerinin düzenlenmesi ve yaraların iyileşmesi için çok önemlidir. Manganezin yanı sıra kemik sağlığı için oldukça önemli olan potasyum, magnezyum ve kalsiyum da bulunur. Rezene ve rezene tohumunun en etkileyici özelliklerinden biri içerisinde bulunan antioksidanlar ve bitkisel bileşenlerdir. Bu bitkinin esansiyel yağının içerisinde polifenol antioksidanlar rozmarinik asit, klorojenik asit, kuversetin ve apijenin de olmak üzere 87 uçucu bileşen bulunuyor. Polifenol antioksidanlar, sağlığımız üzerinde güçlü etkileri olan iltihap önleyici maddelerdir. Bunun yanı sıra rezene tohumunda anetol, fenkon, metil kavikol ve limonen de dahil olmak üzere 28 bileşen bulunuyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, anetolün kansere, mikroplara, virüslere ve iltihaba karşı etkili organik bir bileşen olduğunu ortaya koyuyor. Bitki özü limonen de aynı zamanda serbest radikallerle mücadelede oldukça etkili. Rezene tohumu yemeklerinize lezzet katmanın yanı sıra iştahınızın kesilmesine de yardımcı olabilir. Bitkinin iştah baskılayıcı etkisinin sebebi rezene esansiyel yağının ana bileşenlerinden anetol olabilir. Ancak 47 kadının katılımıyla yapılan bir araştırmada da 12 hafta boyunca her gün 300 mg rezene özü kullanan kadınların plasebo etkisi verilen kadınlara oranla az da olsa kilo aldığı gözlemlendi. Ayrıca bu kadınların iştahında da herhangi bir azalma görülmemişti. Bu araştırmaların tartışmalı sonuçlar vermesi ileri araştırmaların yapılmasını gerekli kılıyor. Lif açısından oldukça zengin olan rezene ve rezene tohumu tüketmek kalp sağlığına katkıda bulunabilir. 87 gram çiğ rezenede 3 gram lif bulunuyor, bu da günlük ihtiyacımızın %11'ini karşılayabiliyor. 22 araştırmayı kapsayan bir META çalışmada yoğun lif tüketiminin kalp hastalıkları riskini azalttığı gözlemlendi. Rezene ve tohumunda aynı zamanda magnezyum, potasyum ve kalsiyum gibi kalp sağlığında önemli rol oynayan besin maddeleri bulunur. Rezenenin süt salgısını artırma özelliğine sahip olduğu gözlemlendi. Yapılan araştırmalar anetolda bulunan diyanetol ve fotoanetol gibi bazı bileşenlerin sütü artırdığını ortaya koyuyor. Bakterilerle mücadele destek sağlar. Araştırmalar, rezene özünün E. coli, Staphylococcus aureus ve Candida albicans gibi zararlı bakterilerin gelişimini etkili bir şekilde engellediği gözlemlendi. İltihabı azaltabilir. Rezenede bulunan C vitamini ve kuversetin gibi antioksidanlar iltihabın ve iltihaba sebep olan bileşen seviyelerinin azalmasına yardımcı olabilir. Zihinsel faaliyetleri güçlendirir. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda rezene özünün yaşla bağlantılı hafıza gerilemelerini azaltabildiği gözlemlendi. Menopoz belirtilerini azaltabilir. 10 araştırma üzerine yapılan bir incelemede rezenenin menopozlu kadınlardaki sıcak basması, vajinada kaşıntı, kuruluk, seks ya da cinsel tatmin esnasında acı ve uykuda rahatsızlık gibi belirtileri azaltabildiği gözlemlendi. Bu araştırmaların çoğunun yoğun dozda rezene alımı ile yürütüldüğünü belirtmekte fayda var. Az miktarda rezene ya da rezene tohumu tüketiminin aynı faydaları sağlayıp sağlayamayacağı kesin olarak bilinmiyor. Her ne kadar rezene de rezene tohumu da ortalama miktarda tüketildiğinde herhangi bir tehlike teşkil etmese de rezene özü ya da takviyesi gibi daha yoğun kaynakların tüketilmesi durumunda dikkat edilmesi gereken bazı durumlar söz konusu. Örneğin rezenenin östrojenik özellikleri bulunuyor ve östrojen hormonu görevi görüyor. Her ne kadar bu durum menopoz belirtilerini azaltmada yardımcı olabilse de hamile kadınlar için tehlike teşkil edebilir. Bunun sebebi bitkinin östrojene benzer etkisinin fetüsün büyümesini ve gelişimini bozma riskinin bulunması. Yapılan bir araştırmada rezenenin bu özelliği sebebiyle yüksek dozda rezene kullanımının fetüs hücreleri üzerinde zehirli etki yaratabildiği gözlemlendi. Bu sebeple hamile kadınların rezene takviyesi alması ya da bitkinin esansiyel özünü tüketmesi önerilmiyor. Rezene östrojen hapları ve kanser ilaçları gibi bazı ilaçlarla da etkileşime girebildiğinden örneğin rezene takviyesi, esansiyel yağı ya da özü gibi yoğun dozajları kullanmadan önce mutlaka doktorunuza başvurun."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/hurma-9-bin-yildir-yiyoruz", "text": "MÖ 6.000 yıllarında keşfedildiğinden bu yana hurmanın iyileştirici özellikleri olduğuna inanılıyor. Bilim bunu zaten kanıtlamış olsa da hurma genellikle lezzetli tadı için tercih ediliyor. Tarihe baktığmızda hurma ağacının günümüz Irak bölgesinden geldiğini görebiliriz. Ancak bundan çok daha uzun yıllar önce Mısırlıların hurmadan şarap yaptığı da biliniyor. Ticaretin gelişmesiyle Güneybatı Asya, İspanya, Kuzey Afrika ve daha sonra da Meksika ve Kaliforniya'ya ulaşan hurma, günümüzde Orta Asya mutfağının vazgeçilmezlerinden biri. Her ne kadar dünya üzerinde 30 farklı hurma çeşidi olsa da, bunlar genellikle yumuşak, orta kurulukta ve kuru olmak üzere üç türe ayrılıyor. Bu tür farklılıklarının sebebi ise glikoz, sakaroz ve fruktoz içerikleri. Hurma, vitamin ve mineral açısından çok önemli bir kaynaktır. Ayrıca kalsiyum, demir, fosfor, potasyum, magnezyum ve çinko açısından da zengindir. Lif içeriği bol olan bir besin arıyorsanız hurma tam size göre. Birçok önemli besin içeren ve dolayısıyla sağlık için oldukça faydalı olan hurma, boyut olarak küçük olduğundan bu besinlerden yeterli oranda alabilmek için fazla hurma tüketmek gerekiyor. Lif 6,7 gram. GD %27. Potasyum 696 mg. GD %29. Bakır 0,4 mg. GD %18. Manganez 0,3 mg. GD %15. Magnezyum 54 mg. GD %14. B6 vitamini 0,2 mg. GD 12. Not: Hurmanın şeker oranı, 100 gramda 66,5 gram gibi oldukça yüksektir. Meyve kaynaklı olsa bile şeker miktarının yüksekliği zarar verebilir. Kolesterolü düşürür: Hurmada kolesterol bulunmaz ve yağ içermez. Bu nedenle ne kadar yerseniz yiyin kolesterolü etkilemez; hatta kilo vermenize yardımcı olur. İltihap karşıtı etkileri: İltihap karşıtı özellikleriyle bilinen bir mineral olan magnezyum, hurmada bol miktarda bulunur. Yapılan bir araştırmada vücutta bulunan CRP , TNF , ve IL6 (interlökin 6) gibi iltihap belirtilerinin, vücuttaki magnezyum alımı arttırıldığında düşüşe geçtiği görüldü. Magnezyumun iltihap karşıtı etkisi ve bu araştırmanın sonucu ele alındığında magnezyumun kardiyovasküler hastalıklara, eklem yangısına, Alzheimer hastalığına ve iltihapla bağlantılı diğer sağlık sorunlarına karşı da faydalı olduğu görülüyor. Tansiyonu düşürür: Hurmada bol miktarda bulunan magnezyumun tansiyonu da düşürdüğü bilinir. Bunun dışında hurmada bulunan protein de vücutta birçok işleve yardımcı olur. Bunların arasında kalbin düzgün çalışmasına yardımcı olmak ve tansiyonun düşmesini sağlamak da vardır. Beyin kanaması riskini azaltır: 14 yıllık bir süre içerisinde yayınlanan 7 araştırmanın değerlendirilmesi sonucunda, kişinin günde tükettiği her 100 mg'lık magnezyum başına beyin kanaması riskinin %9 azaldığı görüldü. Bu araştırma American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlandı. Sağlıklı bir hamilelik dönemi: Bilim ve Teknik Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yürütülen bir araştırmada hurmanın doğum sürecini nasıl etkilediği incelendi. 69 kadının 1 yıl 1 ay boyunca izlenmesinin ardından araştırmacılar, doğumdan önceki son 4 haftada hurma tüketilmesinin doğum sancılarını artırma ihtiyacını önemli derecede azalttığını tespit etti. Kemik sağlığı: Hurmada bol miktarda bulunan selenyum, manganez, bakır ve magnezyum, kemiklerin sağlıklı kalması ve osteoporoz gibi sorunların önlenmesinde oldukça faydalı. Sinir sistemini güçlendirir: Potasyum içeriği yüksek, fakat sodyum miktarı düşük olan hurma, sinir sisteminizi sağlıklı tutmaya yardımcı olur. Cildi besler: C ve D vitaminleri derinin esnekliğine katkıda bulunurken aynı zamanda cildinizin yumuşak kalmasını da sağlar. Ayrıca cilt sorunları yaşıyorsanız beslenmenize hurma katmanız uzun vadede yararlı olabilir. Yaşlanma karşıtı etkileri de olan hurma aynı zamanda vücudunuzdaki melanin birikimini de önler. Vitamin takviyesi: Hurmada B1, B2, B3 ve B5 vitaminlerinin yanı sıra A1 ve C vitaminleri de bulunur. Her gün birkaç hurma yerseniz besin takviyesi olarak hap kullanmanıza gerek kalmaz. Ayrıca yüksek oranda doğal glikoz içerdiğinden kendiniz daha enerjik hissetmenize yol açar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/icimizi-kemiren-kurt-enterobiyazis", "text": "Sevgili anneler ve babalar, Sağlıklı yaşamak, hepimizin arzu ettiği önemli olgulardandır. Fakat çevremizdeki sağlıklı ortam eksikliği ve hijyen şartlarına uyum göstermeyenlerin yanlışlıkları, zaman zaman çocuklarımızı, bizleri ve yakın temas halinde bulunduğumuz çalışma arkadaşlarımızı, öğrencilerimizi bulaşıcı hastalıklarla karşı karıya bırakıyor. Bunun farkında bile olmuyoruz ve herhangi bir rahatsızlıktan yakınmamız olmadan, ince bağırsaklarımızı kemiren parazitlerle yaşıyoruz. Halkımızın çoğunda görülen bu paraziti ve yaptığı zararları sizlerle paylaşacağım.. ENTEROBIUS VERMİCULARIS adlı bu bağırsak parazitine tüm dünyada ve yurdumuzda ılıman bölgelerde özellikle çocuklarda daha sık rastlanır. Halk arasında kıl kurdu olarak da bilinir. Dişileri 1,0 erkekleri 3 mm boyundadır. Larvaları beyaz ve kremsi renklidir. Bu parazitin kaynakları enfeksiyonlu insanlardır. Bulaşma: Bulaşma genellikle insandan insana yada otoenfeksiyon ile olur. Yani enfeksiyonlu şahıslardan etrafa saçılan olgun embriyonlu yumurtaların sindirim borusuna varması ile veya enfeksiyonlu yumurtaların bulaştığı çarşaf çamaşırlar ve bunların hareketi ile dağılan yumurtaların solunum yolu ile alınmasıyla dışarıdan enfeksiyona uğrayabiliyoruz. Ayrıca, perine bölgelerini kaşıyan kişilerin kirlenen tırnak ve parmaklarını ağız ve burunlarına sokmaları ile kendilerine bulaştırmaları da mümkündür. Bu parazitin yumurtaları oldukça dayanıklıdır, serin ve rutubetli fakat hava cereyanı olmayan yerlerde uzunca süre canlı kalırlar. Böylece tozlar içinde kalan yumurtalar hava sirkülasyonları ile gıdalara ve ağza gelebildikleri gibi solunum ile de vücuda girebilir. Bu yollardan herhangi biriyle vücuda giren yumurtalar bağırsaklarda açılır. Yumurtalardan çıkan erkek ve dişi parazitler çiftleştikten sonra, dişi parazitler anüsten dışarı çıkarak perianal bölgeye binlerce (ortalama 10.000) yumurta bırakır. Ve kısa süre içinde ölürler. 6 saat içinde yumurtadan larvalar çıkarak bulaşıcı özelliğini kazanır. Yeni parazitler tekrar bağırsağa göçer, olgun hale geldikten sonra yumurta bırakmak için yine makat bölgesine gelirler. Eğer hastalık tedavi edilmezse bu döngü devam eder. Geriye doğru bulaşma: Bir başka bulaşma şekli ise Retro enfeksiyondur. Bu tip bulaşmada hastanın anüs bölgesinde bulunan yumurtalardan kurtçuklar dışarı çıkar ve tekrar anüsten içeri girerek kalın bağırsaktan yukarı çıkarak olgunlaşır ve yumurtlayacak hale gelirler. O halde bu hastalık için enfeksiyon giriş kapıları insanlar için ağız, burun ve anüstür. Bu parazitin olgun şekilleri yuvarlak makara ipliğine benzer. Krem renginde olup 1-2 cm boyundadırlar. Ömürleri yaklaşık 1-2 ay kadardır ve konağı insandır. Erkek ve dişisi vardır. Dişileri bir yumurtlamada 7-14 bin yumurta yumurtlamaktadır. Bulaşmayı kolaylaştıran faktörler arasında en önemli faktör pislik ve insanlar arasındaki sıkı temastır. Ayrıca kanalizasyon suyu ile sulanan meyve ve sebzelerin iyi yıkanmadan tüketilmesi sonucunda da bulaşma olabilmektedir. Bu hastalığın evriminde vücut dışında bir gelişme olmadığından ev, aile, okul, yuva, kışla ve müessese enfeksiyonları şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çocuk ve özellikle öksüz yuvalarında ve maden ocakları ve gemi tezgahları gibi yerlerde bulaşmalar kolay olmaktadır. Ayrıca bu parazit oyun ve ilkokul çocuklarında daha sık görülmektedir. Belirtileri: İşte anneler ve babalar, aşağıdaki belirtilerin öne çıktığı kişiler hakkında ilk düşünülmesi gereken hastalık etkeni ENTEROBİYAZİS'dir. Hastalık vücuttaki parazit sayısı ve konağın bağışık durumuna bağlı olarak hastalık bazen sessiz seyreder, bazen de aşağıdaki en bilinen belirtileri ile karşımıza çıkar. Sindirim sistemi rahatsızlıkları olarak, geceleri artan anüs veya vajinal bölgedeki kaşıntıları ile kendini belli eder. Ya da yürürken gayriihtiyari ellerini arkalarına götürüp popolarını kaşıyan erişkin ve çocuk sayısı ihmal edilmeyecek kadar fazladır. Yüzde solgunluğun yanı sıra, iştah bozuklukları, karın ağrıları, kilo kayıpları, burun kaşıntıları görülür. Özellikle karşılıklı konuşma esnasında ellerin farkında olmadan buruna götürülmesi, gece uyurken diş gıcırdatmaları ve ağızdan yastıklarına salya akması, burun kanamaları, uykusuzluk, asabiyet ve huzursuzluk, bazı çocuklarda ise gece korkuları, baş dönmeleri, kulak uğuldaması bu hastalığın en önemli belirtilerinden olup, aile büyükleri bu belirtileri mutlaka değerlendirmelidir. Parazitin vajinaya girmesi ile vajinitis ve deride kurdeşen tarzında döküntüler oluşabilir. Hastalara yapılan basit HEMOGRAM kan incelemelerinde Eozinofil sayılarındaki yükseklik hastalığın tanısına yardımcı olmaktadır. Bu tip hastalardan özel olarak kan alınıp IgE tetkikinin yapılması halinde bu değerinde yüksek çıkması beklenen sonuçlardandır. Bu hastalar çabuk yorulurlar, çünkü çoğunda da kansızlık hakimdir. Tanı: Böylesi önemli belirtilere neden olan bu parazitin tanısı da oldukça kolaydır. Bunun için hastanelerin mikrobiyoloji laboratuvarlarınca verilecek olan 3 adet selofanlı lam sayesinde tanı konulmaktadır. Bu hastalığın teşhisinde hastaların dışkılarının incelenmesinden olumlu sonuç alınamaz; işte bunun için verilen selofanlı lamı hastalar uyandıklarında yataklarından uzaklaşmadan bantın yapışkanlı kısmını anüslerine birkaç kez yapıştırıp çektikten sonra lamın üzerine tekrar yapıştırmalıdır. Bu işi 3 gün ayrı ayrı olarak yaptıktan sonra lamlar mikrobiyoloji laboratuvarına götürülerek incelemeye verilmelidir; sonuç olarak yapılan incelemeler neticesinde Enterobius vermicularis yumurtaları görüldü yazılı bir rapor verilirse, hem hastanın hem de o aile içinde yaşayan tüm fertlerin tedavi edilmesi gerekir. İlaçla tedavinin yanı sıra yatak çarşafları ve iç çamaşırlar sıcak suda kaynatılmalı ve kızgın ütü ile ütülenmelidir. Sağlıklı yaşamlar temennisiyle. Bu yazı HBT'nin 58. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ideal-beslenme-tartismasi-dusuk-yag-mi-dusuk-karbonhidrat-mi", "text": "Diyet yapan insanların en sık duyduğu öneri yağlı yiyecekleri azaltmalarıdır. Özellikle et, süt ürünleri ve peynirlerde bulunan doymuş yağ ve kolesterolün çok fazla tüketilmesi, damarların tıkanmasına yol açtığı için kalp krizine, beyin kanamasına ve obeziteye neden oluyor. Ancak sağlıksız bir beslenmenin tek suçlusu yağ olmayabilir. Yakın zamanda yapılan araştırmalara göre yağlı yiyecekleri kesmek kalp krizi riskini azaltmaya ya da erken yaşta ölümü engellemeye her zaman yetmiyor. Aksine bazı araştırmalarda çok düşük oranda yağ tüketen insanların genellikle daha erken yaşta öldüğü görüldü. Bunun sebebi ise yağ yerine tükettikleri şey olabilir: diyet yapmanın sağlığı ve ölüm oranını nasıl etkilediğini inceleyen en kapsamlı araştırmalardan birinde, başını McMaster Üniversitesi beslenme uzmanlarının çektiği bir grup bilim insanı, yağ oranını azaltmak yerine karbonhidrat oranını azaltmaları gerektiğini söylüyor. Lancet dergisinde yayınlanan bir diğer araştırmada ise, ekmek ve pirinç gibi karbonhidrat açısından zengin ürünleri tüketen insanların araştırma sırasında sağlık sorunlarından hayatını kaybetme riskinin, az karbonhidrat tüketenlere oranla %30 daha fazla olduğu görüldü. Araştırmanın sürdüğü yedi yıl boyunca yüksek yağlı beslenen kişilerin ise ölme riski %23 daha azdı. Araştırma sonuçlarına göre yazarlar, insanların beslenme düzenlerindeki yağa değil karbonhidrata daha çok dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. 18 farklı ülkeden 135.000 kişinin katıldığı araştırmada ortalama bir diyetin %61 oranında karbonhidrat, %23 oranında yağ ve %15 oranında protein içerdiği anlaşıldı. Çin, Güney Asya ve Afrika gibi bazı ülkelerde ise karbonhidrat oranı %63 ile %67 arasındaydı. Bu araştırmaya katılan insanların yarısından fazlası karbonhidrat açısından zengin yiyeceklerle besleniyordu. 1970'li yıllarda kolesterole odaklanıldığında yağlı yiyecekler ile kalp hastalıkları arasında bir bağlantı olduğu bulunmuş, doktorlar insanlara yağlı yiyeceklerden uzak durmalarını önermişti. Besin üreticileri de bu yolu izleyerek ürünlerindeki yağı azatmaya başladı; fakat azaltılan yağın yerine karbonhidrat koyuyorlardı. Şimdi ise bilim insanları karbonhidratın da en az yağ kadar zararlı olduğunu söylüyor. Bunun sebebi, karbonhidratın vücutta kolaylıkla glikoz olarak depolanması ve kan şekerini yükselterek kalp hastalıklarının habercisi olan obeziteye veya diyabete sebep olabilmeleri. Yağın kalp hastalıklarıyla bağlantısı üzerine yapılan ilk araştırmalar, dünyada yağ tüketiminin en yoğun olduğu Kuzey Amerika ve Avrupa'da yoğunlaşmıştı. Ancak günümüzde her topluluğa farklı bir beslenme düzeninin uygulanması doğru olabilir. Örneğin yağ tüketiminin çok görüldüğü Batı toplumlarında yağın azaltılması kalp hastalıkları riskini azaltabilir, fakat yağın yerini karbonhidratın almaması gerekir. Çok fazla karbonhidrat tüketilen başka bölgelerde ise yağa odaklanmak yerine karbonhidrat tüketiminin azaltılması gerekir. Beslenme uzmanları bu konuda şöyle konuşuyor: Gereğinden fazla karbonhidrat tüketen kişilerin de karbonhidratı azaltarak daha fazla yağ tüketmesi yarar sağlayabilir. Sağlıklı bir yaşam için ne oranda karbonhidrat ve yağ tüketilmesi gerektiğinin anlaşılması için ileri çalışmalar yapılması gerekiyor. Örneğin araştırmada düşük yağ içeren gıdalarla beslenen, insanlarla düşük karbonhidratla beslenen insanların ölüm oranları karşılaştırılmamıştı. Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/idrar-ve-diski-renginiz-size-ne-soyluyor", "text": "İdrar ve dışkı rengi sağlığınız hakkında önemli ipuçları veriyor. Tüm yapmanız gereken tuvalet ihtiyacınızı giderdikten sonra sifonu çekmeden bir göz atmak. Araştırmacılara göre normal bir idrar saman renginde olmalıdır. Ancak pancar gibi yiyecekler doğal boyalardır ve idrar renginizi aniden kırmızıya çevirebilirler. Pancar dışında bazı ilaçlar ve vitamin takviyeleri de idrar renginizi değiştirebilir. Bunları hariç tutarsak hangi durumlarda doktora görüneceğinizi bilmeniz sağlığınız açısından erken teşhis niteliği taşıyacaktır. Pancarüri, pancar yedikten sonra gelen kırmızı idrara verilen isimdir. İdrara kırmızı rengi veren 'betalain' adlı pigment bazı çiçeklerde, meyvelerde, yapraklarda ve köklerde bulunur. Konsantre pancar kökü özütü, pancar kırmızısı veya gıda etiketlerindeki numara 162, dondurma gibi gıdalara pembe rengini verir. Her ne kadar betalain tipine, yenilen miktara, hazırlanma biçimine bağlı olarak idrarınızı kırmızı renge boyasa da sıcaklık, asit ve ışıkla yok edilebilir. Sindirim sisteminize ne kadar betalain gireceği, mide asidine ve mide boşalma hızına bağlıdır . Kana giren betalain pigmentleri 2 ile 8 saat arasında böbrekler vasıtasıyla dışarıya atılır. Kalıcı kırmızı idrar ise kan kaybı, enfeksiyon, prostat büyümesi, kanser, kist, böbrek taşı ve uzun süreli koşma sonrası görülebilir. Eğer kırmızıyı gördüyseniz ve pancar yememişseniz, doktorunuza görünseniz iyi olur. Açık saman rengi: Sağlıklısınız, yeterli miktarda su tüketiminiz var. Koyu sarı: Sağlıklısınız ama su içmelisiniz. Bal rengi: Susuz kalmışsınız, su için. Kahverengi: Karaciğer rahatsızlığı veya aşırı susuz kalma. Devam ederse doktora görünün. Pembe-Kırmızı: Yaban mersini veya pancar yediniz mi? Eğer yemediyseniz idrarınızda kan var. Bu hiçbir şey olmayabilir. Fakat böbrek hastalığı, tümör, idrar yolu enfeksiyonu, prostat sorunu hatta kurşun ve civa zehirlenmesi de olabilir. Doktorunuza danışın. Şurup rengi idrar, tıbbi müdahale gerektirir. Bu durum ciddi susuzluk belirtisi olabileceği gibi bilirubin yapıtaşlarının kana salıverildiği hepatitit veya siroz gibi karaciğer hastalığı belirtisi de olabilir. Bilirubin, kırmızı kan hücrelerinin yıkım ürünleridir ve dışkıya doğal rengini verir. Ayrıca idrar beta-karoten veya B vitamini alınca da (özellikle riboflavin, Vitamin B2 fazlası) açık turuncu ve sarı rengini alabilir. Bu takviyeler suda çözünür ve fazlası böbrekler aracılığıyla uzaklaştırılır. İdrar yolu enfeksiyonunda kullanılan fenazopiridin, tüberküloz ve Lejyoner hastalığı tedavisinde kullanılan rifampin, kan inceltici varfarin ve bazı müshiller de idrar rengini değiştirebilir. Mavi veya yeşil idrar ise çoğunlukla gıda renklendiricileri veya tanı amaçlı kullanılan metilen mavisi yüzünden oluşur. Ancak antihistaminikler, antiinflamatuvarlar, antibakteriyaller, antidepresanlar gibi ilaçlar da idrar rengini değiştirebilir. Hartnup sendromu ve mavi bebek bezi hastalığı gibi nadir kalıtımsal hastalıklar da mavi-yeşil idrara sebep olabilir. Eğer yeni doğan bebeğinizde bu tip belirtiler varsa doktorunuza danışın. Siz asla mor idrar görmezsiniz ancak bu durum hastane personeli için geçerli değildir. Sonda enfeksiyonu yaşayan hastalar mor idrar torbası sendromuna yakalanırlar. Sonda veya idrar torbası, idrarın yıkım ürünleri ve plastiğin tepkimeye girmesiyle mora boyanırlar. Sıklıkla idrarı köpüklü görebilirsiniz. Bu durum yüksek seviyede protein alımı sonrası idrarın hızlıca çıkmasıyla oluşur. Protein fazlası vücutta depo edilemez ve köpüğün oluşmasından sorumlu azot bileşenleri üre olarak atılır. Eğer köpüklü idrarınız devam ediyorsa, böbrekleriniz protein sızdırıyor olabilir, böbrek hastalığı açısından doktorunuza görünseniz iyi edersiniz. Normal dışkı rengi açık sarıdan siyaha kadar geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu renk cümbüşü kırmızı kan hücrelerinin yıkım ürünü olan sarı bilirubinin, safra kesesi içinde başlayan yeşil yolculuğunun farklı oranlarda karışımıyla oluşur. Eğer mavi veya yeşil renklendiricili gıda tüketilmişse veya gıdaların yolculuğu hızlı gerçekleşmişse, ki dışkıda bir miktar safra bulunabilir, dışkı rengi yeşile dönebilir. Eğer dışkı sarı, yağlı ve çok kötü kokuluysa bu durum kötü emilim adına sinyal olabilir. Bu renge bir de yetişkinlerde kilo kaybı, çocuklarda gelişim geriliği eşlik ediyorsa giardia enfeksiyonu veya çölyak hastalığı gibi hastalıkları elemek için doktorunuza başvurun. Çok soluk renkli veya kil rengi dışkı ise bazı ishal önleyici ilaçlarla veya karaciğer, bağırsak, pankreas veya safra kesesini etkileyen hastalıklarla ilişkilendirilir. Dışkının bu renkli dünyasından siyah renge gelecek olursak, bu durum mide veya üst sindirim sisteminde kanamaya yol açan ciddi bir tıbbi durumdur. Ya da sadece demir takviyelerinin fazla alınmasıyla veya bol miktarda meyan kökü yenmesiyle de oluşabilir. Kırmızı dışkı da alt sindirim sistemini etkileyen ciddi bir kanamayı veya hemoroide ait olabileceği gibi aşırı tüketilen kırmızı gıda renklendiricilerine ait olabilir. Eğer idrarınızın veya dışkınızın rengini bilmiyorsanız, bir kez de olsa bakın. Eğer her zamankinin dışında, alışılmadık bir renk gördüyseniz ve farklı bir yiyecek tüketmediyseniz fotoğrafını çekin ve aile hekiminize gösterin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ihtiyaciniz-olan-su-miktari-icin-beyninizi-dinleyin", "text": "Şu sözleri özellikle yaz aylarında sıkça duyarız: Günde 8 bardak su için! Kimilerinin bir türlü alışamadığı bu tavsiyenin bilimsel olarak dayanıksız olduğu ortaya çıktı. Aslında hiç kimse fikrin nereden geldiğinden emin değil. Aynı şekilde, Susamasanız bile için lafı da araştırmalarla çürütülüyor. Çünkü bilim insanlarına göre, beyniniz susadığınız zamanı ve ne kadar suyun vücudunuz için yeterli olduğunu, size 8 bardak su için diyenlerden daha iyi biliyor. Ya vücudunuzun o günkü ihtiyacı 8 değil de 6 veya 12 bardaksa? Beynin susuzluğa ve diğer duyumlara nasıl tepki verdiğini inceleyen Avustralya'daki Monash Üniversitesi'nden Profesör Michael Farrell da 8 bardak su için tavsiyesinin bir şehir efsanesi olduğunu belirtiyor. Farrell, bir kişinin aktif olmadığı soğuk bir günde, sekiz bardak suyun ihtiyaç fazlası olacağını ve bu durumda fazla suyun atılacağını söylüyor. Yani vücuda gereksiz bir yük. 8 bardak su kuralına karşı çıkan tam tersi durum ise sıcak bir günde egzersiz yapan bir kişinin sekiz bardaktan daha fazla suya ihtiyacı olacağı. Suyun hayatımız için ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek bile yok. İnsandan insana değişmekle birlikte vücudumuzun % 55-60'ı, kanımızın % 83'ü ve beynimizin % 70'inin tamamen su olduğunu biliyoruz. Su aynı zamanda sindirime de yardımcı oluyor; karaciğer ve böbreklerden toksinleri temizliyor, kandaki aşırı sodyumu uzaklaştırıyor, vücut sıcaklığını ve kan basıncını düzenliyor, cildi ve diğer dokuları koruyor ve eklemleri yağlı tutuyor. Kişi haftalarca yiyeceksiz yaşayabilirken nadiren birkaç günden fazla susuz yaşayabiliyor. Bırakın günleri, çalışmalara göre birkaç saatlik hafif dehidrasyon bile duygudurum, bilişsel işlev ve fiziksel performansı etkileyebiliyor. Hal böyleyken sürekli nefes alıp terleyerek ve tuvaletimizi yaparak su kaybediyoruz. Ancak su kaybı da insandan insana, günden güne değişkenlik gösteriyor. Ne kadar su içilmesi gerektiği konusunda kesin bir bilgi olmasa da ortalama bir yetişkin kadın günde yaklaşık 11,4 bardak, erkekse 15,6 bardak sıvı tüketmeli (bir bardak 220 gram). Ancak göz ardı edilen bir unsur var. ABD Ulusal Akademi Sağlık ve Tıp Anabilim Dalı'nın 2004 tarihli raporuna göre, insanlar ihtiyacı olan suyun yaklaşık %20'sini zaten yiyeceklerden alıyor; meyve ve sebzeleri düşünün. Sözgelimi domates ve karpuz, bu besinlerin %90'ından fazlası zaten sudur. Yiyeceklerden aldığımız suyu çıkaracak olursak ortalama bir kadının günde yaklaşık 9,1 bardak, bir erkeğinse yaklaşık 12,5 içmesi gerekiyor. Bu, Kanadalı diyetisyenlerin gıda dışı sıvı alımı için tavsiye ettiği miktarın neredeyse aynısı. Bununla birlikte, bu tahminler, farklı vücut büyüklük ve tipleri, ortam sıcaklığı ve aktivite seviyeleri dikkate alındığında insandan insana değişiklik gösteriyor. Ve başka etkenler de var. Mesela hamile olan veya emziren kadınların daha fazlasına ihtiyacı olduğu. Yani bir insan günde şu kadar su içmeli demek pek de bilimsel bir yaklaşım sayılmaz. Çözüm ise doğru dengeyi bulmak. Çünkü az su içmenin zararı olduğu kadar çok fazla su içmek ölümcül bile olabilir. Hiponatremi adı verilen su zehirlenmesi durumu, kanda sodyum azlığı demek. Bu durum nadir yaşanan bir durum olmakla birlikte hücrelerin şişmesine neden oluyor. Ancak sporculara bu tavsiyeyi veren Klinik Spor Hekimliği Dergisi'nde yayınlanan 2015 araştırmasına göre, en az 14 sporcunun bu sebeple öldüğü biliniyor. İyi haber şu ki, eğer yeterince su içtiyseniz vücudunuz size bunu söylüyor. Monash Üniversitesi profesörü Farrell'in önderliğindeki araştırmada, insanların bol su içip susuz hissetmediğinde, daha fazla su yutmanın daha fazla çaba gerektirdiğini buldular. Araştırmacılar, vücudun aşırı su alımına karşı tepkisini yutma engellemesi olarak nitelendiriyor. Farrell, Mesaj şu, doğal olanı yapın diyor. İstediğiniz zaman için ve bu davranışın güzelliği, su dengesini eşit bir seviyede tutmaya devam etmesidir. Ancak yine de uyarıyor, yaşlılar ve fazla efor sarf edenler susamasa bile yeterli miktarda su içmeli. California Üniversitesi sinirbilim bölümünden Christopher Zimmerman, kanımız tuzlanınca beyninizdeki susuzluk nöronları tarafından bir sinyal alarak susuzluk hissettiğimizi söylüyor. Zimmerman'a göre sağlıklı bir idrar ise saydam olanı. Bu, vücudun sağlıklı bir su seviyesinde olduğuna işaret. İdrar rengi sarı ve koyu tonlara doğru evrilmeye başladıysa dehidrasyon başladı demektir. Diğer belirtiler ise kuru veya mavi dudaklar, lekeli cilt, hızlı solunum, yorgunluk, ateş ve baş dönmesi. Zimmerman, normal şartlar altında beyninizin bedeninizle birlikte su seviyesi konusunda size tavsiye verenlerden daha bilge olduğunu söylüyor. Suya ihtiyacımız olduğunda beyin bizi zaten uyarıyor. Zimmerman ayrıca, her insanın susuzluk eşiğinin, ağrı eşiğine benzer şekilde farklı olduğunun da altını çiziyor. Bu yüzden aşırı sıcaklar veya yüksek efor sarf etmeden önce su içmenin mantıklı bir tercih olacağını söylüyor. Diğer şartlarda gereğinden fazla su içmemek gerek. Su içtiğimiz an yaşadığımız tatmin duygusunu da açıklayan Zimmerman, beynimizin sinyaller vasıtasıyla ne kadar su içtiğimizi izlediğini ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu miktarla eşleştirdiğini söylüyor. Bir başka deyişle beyin su içmeyi ödüllendiriyor. Bunu destekleyen bir bilimsel çalışma da var. Caltech'te biyoloji profesörü yardımcısı Yuki Oka ve lisansüstü öğrencisi Vineet Augustine tarafından yapılan bir çalışmaya göre, içme suyu beyni, insanların seks ve uyuşturucudan kumar oynamaya kadar her konuda kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan kimyasal dopamin salgılamasını tetikliyor. Sonuç: İçme suyu sadece doyurmakla kalmıyor, tatmin de ediyor. Kar amacı gütmeyen Monell Chemical Senses Center'dan kıdemli yazar Paul Breslin, Susuzluk fizyolojik bir ihtiyaca işaret ediyor, ancak susuzluğun kesilmesi duyusal bilgilerin beyine entegre edilmesinin sonucudur, diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ilac-endustrisinin-yuksek-teknolojiye-sahip-hizli-gelisen-yenilikci-alani-biyoteknolojik-ilaclar", "text": "Biyoteknolojik ilaçlar, gen terapisi, kişiselleştirilmiş tıp ve ileri tedavi uygulamalarına yönelik ilaçlar, Türkiye ve Türkiye'deki hastalar için önemli fırsatlar sunuyor. Türkiye'de de biyoteknolojik ürünlerin payı giderek artıyor. Biyolojik ilaçlar, başta onkoloji, enfeksiyon, otoimmün hastalıklar ve solunum sistemine etki eden çeşitli hastalıklar olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde yaklaşık 30 yıldır devrim olarak ifade edilebilecek önemli katkılar sağlamış; hastaların yaşam sürelerini ve kalitesini artırmıştır. İlaç endüstrisinde yenilikçi bir alana sahip olan biyoteknolojik ilaçların üretimi, ilk defa 1982'de insülin ile başlamış ve çeşitli hormonlar, enzimler, kan veya plazma ürünleri, immünolojik ürünler, gen-hücre tedavisi ürünleri ve sağlık harcamaları alanında önemli bir yere sahip olan monoklonal antikorların geliştirilmesi ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok önemli hastalığın tedavisinin geliştirilmesinde rol oynayan biyoteknolojik metotlar, artan sağlık hizmetleri ihtiyacına da çözümler üretilmesine fayda sağlamaktadır. Bu paralelde, ileri teknolojinin, global olarak tedavilerin ve tıp dünyasının geleceğini inşa edeceği gerçeği anlaşılmaktadır. Yaşamları tehdit eden ölümcül ve kronik hastalıkların tedavisinde biyolojik sistemlerle üretilen büyük ve kompleks moleküller umut ışığı olarak görülmektedir. Biyoteknolojik ilaçlar, gen terapisi, kişiselleştirilmiş tıp ve ileri tedavi uygulamalarına yönelik ilaçlar, Türkiye ve Türkiye'deki hastalar için önemli fırsatlar sunacaktır. Referans biyoteknolojik ürünler, patent korumasına sahip, tam dosya ile ruhsatlandırılmış yeni ürünlerdir. Ruhsatlı bir biyoteknolojik referans tıbbi ürüne moleküler yapı, kalite, etkililik ve güvenlilik açısından yüksek derecede benzeyen, orijinal ürüne kıyasla kısaltılmış bir prosedür ile ruhsatlandırılmış ürünler ise biyobenzer ürün olarak tanımlanır. Biyobenzer ilaç ile referans ilaç arasında kaçınılmaz yapısal farklılıkların etkililik ve güvenlilik açısından fark yaratıp yaratmadığını test etmek için klinik araştırmalara ihtiyaç vardır. Biyobenzerlerin faz I araştırmalarında amaç doz bulmak değil, biyobenzer ürünün referans ürünle aynı dozda benzer farmakokinetik profile sahip olduğunu göstermektir. Faz III araştırmaların amacı ise benzer klinik etkililiği göstermektir. Geliştirme ve klinik öncesi test aşamaları tamamlanmış bir biyolojik ilacın, son etapta klinik araştırmalar ile insanlar üzerinde etkili ve güvenli olduğunun gösterilmesi gereklidir. Eksiksiz olarak gerçekleştirilen klinik araştırmaların maliyeti ise toplam ilaç Ar-Ge maliyetinin %60 ila 70'ine tekabül edebilmektedir. Biyobenzer ilaçların güvenliliği ve etkililiğinin ispatında karşılaştırmalı klinik araştırmalar bir gerekliliktir ve bu ilaçların geliştirme süreci; moleküle özgü uyarlama , ayarlama , karşılaştırma ve doğrulama aşamalarını kapsamaktadır. Dünyada saygın ruhsatlandırma otoriteleri, klinik öncesi ve klinik verileri de kapsayan; farmakokinetik, farmakodinamik, immünojenisite ve etkililik gibi klinik parametreler özelinde yeterli benzerliğin gösterilmesine olanak sağlayan kanıt bütünlüğü yaklaşımıyla biyobenzerliğin değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedirler. Hastalıklara çare bulana dek çalışan araştırmacı ilaç firmalarının oluşturduğu sektörümüz, Ar-Ge faaliyetlerinin en yoğun olduğu sektördür. Bu faaliyetler sonucunda, hastalar için umut olabilecek yeni bir molekülü geliştirmek 10-15 yıllık süreleri bulmakta ve 10.000 molekülden yalnızca 1 veya 2'si bir ilaca dönüşebilmektedir. Bu konuda yapılan IQVIA'nın bir çalışmasına göre global olarak gelişim süreci devam eden en değerli 20 ilacın 15'ini biyolojik ilaçlar oluşturmaktadır. Tüm dünyada biyolojik ürün pazarında dikkat çekici bir büyüme devam ederken, küresel anlamda yaşanan bu gelişmelere paralel olarak Türkiye'de de biyoteknolojik ürünlerin payı artmaktadır. Reçeteli ilaç pazarında 2018'de 1,1 milyar ABD doları büyüklüğü ile yaklaşık yüzde 17,6 oranında bir paya sahip olan biyoteknolojik ilaçların, 2019 yılında Türkiye'deki toplam pazar büyüklüğü 1 milyar 814 milyon ABD dolarına ulaşmış olup, bu değer toplam ilaç pazarının yaklaşık yüzde 23,5'ini oluşturmuştur. 2020 yılında ise biyoteknolojik ilaçların pazar büyüklüğü 1 milyar 886 milyon ABD dolarına yükselmiştir ve bu değer, toplam ilaç pazarının yaklaşık yüzde 25,1'ine tekabül etmektedir. Referans biyoteknolojik ve biyobenzer ilaçlar Türkiye'nin ilaç harcamalarında önemli bir paya sahip olmakla birlikte bu payın zamanla daha da artması beklenmektedir. Bu kapsamda ilaç endüstrisinin hedeflerinden birisi de bu ilaçların Türkiye'de dünya standartlarında ve kalitesinde geliştirilip üretilmesi, bu alanda teknolojik birikim yaratılması ve yenilikçi ürünlerle ülke ekonomisine katkı sağlanmasıdır. Geliştirilen ilaçların Türkiye ile sınırlandırılmadan, küresel olarak da pazarlanabilmesi için uluslararası kılavuzlarda tanımlanmış olan Faz 1 ve Faz 3 çalışmaları yapılmış olmalı ve İyi Üretim Uygulamaları koşullarına uygun üretilmiş olmalıdır. İlaç endüstrisinde bu derece büyük önem arz eden bir alanda, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği'nin koşulsuz desteği, uzman akademisyenlerin özgün ve tarafsız araştırmaları ve bilimsel özgürlüğü temel alan emekleri ile hazırlanan Biyoteknolojik İlaçlar kitabı tüm sektör için bir başvuru kaynağı oldu. Referans biyoteknolojik ve biyobenzer ürünlerin üretimi, kalitesi, preklinik-klinik çalışmaları ve güvenliliği konularını her yönü ile ele alan esere biyoteknolojikilaclar.net adresinden ücretsiz olarak erişilebiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ileri-yasta-baba-olan-erkeklerin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir", "text": "ABD'de yapılan bir araştırma ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarının daha uzun yaşayabildiğini gösterdi. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, erkeklerin yaşla birlikte spermlerinde meydana gelen değişiklikler, daha uzun yaşama olanağı sağlayan bir DNA kodunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu özellik, kişinin çocuklarına aktarılıyor. Washington Üniversitesi'nden Dr. Dan Eisenberg ve arkadaşları, araştırmayı deneklerin telomerleri üzerinde yürüttü. Telomer her bir DNA sarmalının ucunda bulunan ve kromozomları koruyan parçalara deniyor. Daha önce yapılan araştırmalarda insanın yaşam süresinin, bu telomer adlı yapıların uzunluğu tarafından belirlendiği ortaya çıkarılmıştı. Kromozom uçlarının hasar görmesini engelleyerek yaşam süresini artıran telomerler, yaşlanmaya bağlı olarak kısalıyor. Bir kadının yumurtaları doğmadan önce oluşur; ancak erkeklerin testislerindeki hücreler yaşamları boyunca bölünür. Bizi yapan yumurta ve sperm hücrelerinin telomer uzunluklarını miras aldığımız için, yaşlı babaların çocukları teorik olarak daha kısa telomerlere sahip olduğu düşünülüyordu. Ancak Eisenberg ve ekibi, spermlerde bu durumun tam tersine olduğunu ve telomerlerin yaşla birlikte uzadığını ortaya çıkardılar. Deneklerden alınan örnekleri incelediklerinde ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarında telomerlerin daha uzun olduğunu keşfetti. Bunun nedeni muhtemelen telomerlere daha fazla DNA ekleyerek onların uzamasını sağlayan telomeraz adındaki enzimin testislerde çok aktif olması. Zaten bazı araştırmalar, yaşlı erkeklerden gelen spermlerin ortalamadan daha uzun telomerlere sahip olduğunu göstermekteydi. Erkekler DNA'larını çocuklarına spermleri ile geçirdikleri için sahip oldukları telomerler de sonraki nesillere aktarılıyor. İşte, telomerazın kromozoma DNA eklemesi sayesinde uzamış olan telomerleri de çocuklarına aktarılmış oluyor. Araştırmalarını yaklaşık 3 bin büyükbaba, oğulları ve torunları ile yürüten Eisenberg, erkeklerin çocuk sahibi olmayı ertelemesiyle uzun telomerlerin sonraki nesillere aktarılarak insan ömrünün uzamasına neden olacağını belirtiyor. Telomer uzunluğu, kişinin dedesinin de ileri yaşta baba olması durumunda çok daha fazla oluyor. Bilim insanları yaşlı babalardan miras alınan uzun telomerlerin bağışıklık sistemi, sindirim sistemi ve cilt gibi hızlı hücre gelişiminin görüldüğü doku ve biyolojik fonksiyonlarda son derece olumlu etkilere yol açabileceğini iddia ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ilk-genetik-bebeklerin-cinde-dunyaya-geldigi-iddia-ediliyor", "text": "Çinli bilim insanlarının açıklamalarına göre, genetik değişimden geçirilen ilk bebekler dünyaya geldi. Haber gerçekse, çok büyük etik soruları da beraberinde getirecek devrimsel bir gelişmeyle karşı karşıyayız. Her ne kadar Çin'deki klinik araştırma kayıtlarında bazı bilgiler olsa da Güney Bilim ve Teknoloji Üniversitesi biyoteknoloji uzmanı Jiankui He'nin iddiasıyla ilgili bilimsel belgeler veya araştırma yazısı bulunmuyor henüz. AP haber ajansına göre He, gen makası CRISPR/Cas9 ile yedi embriyoda, HIV-virüsünden koruyan kalıtım kısımlarını çalıştırmış. Araştırmacı, HIV virüslerinin üzerine yapıştığı, CCR5 reseptöründen sorumlu olan geni hedef almış. CCR5 proteinleri işlevsel olmayan kişilere HIV virüsü bulaşmıyor. Bunun en bilinen örneği Hasta Berlin lakaplı Timothy Ray Brown'dır. Denemeler yapay döllenme çerçevesinde gerçekleştirildikten sonra bir kadında hamilelik gelişmiş. Ve Kasım ayında bu şekilde ikiz kız bebekler dünyaya gelmiş. \"Lulu ve Nana diğer tüm bebekler kadar sağlıklı\" diyor He, YouTube üzerinden paylaşılan videoda. Açıklamaları, İkinci Uluslararası İnsan Genomu Düzenleme Zirvesi'nden kısa bir süre önce yaptı. AP haber ajansının başvurduğu Amerikalı bilim insanlarından hiçbiri yöntemin işleyip işlemediğinin bilmiyor, ayrıca ne gibi olası zararların geleceğini de. He, güncel sonuçları kontrol etmek ve ikizleri on sekiz yaşına kadar takip etmek istiyor. Şimdilik aynı yöntemle yeni hamilelik denemeleri yok planda. He'nin araştırması Shenzen'deki Harmonicare Kadın ve Çocuk Hastanesi'nin etik kurulu tarafından onaylanmış. \"Biz bu girişimin etik olduğuna inanıyoruz\" diyor etik kurulunun başkanı Lin Zhitong. Avrupalı birçok bilim insanı tarafından etik bulunmayan bu yöntem, Avrupa Etik Kurulu başkanı Christiane Woopen'e göre Uluslararası İnsan Hakları Belgeleri'yle de örtüşmemekte. Çinli araştırmacılar insan haklarına zarar verdiler ve bilimin güvenilirliğini zedelediler. Uluslararası birlik buna rıza göstermemeli. He, çalışmalarının tartışmalara neden olacağının bilincinde olduğunu, ancak ailelerin buna ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ve Anne babalar tasarlanmış bebek değil sadece hastalıklardan arınmış bir bebek istiyorlar dese de He'nin çalıştığı üniversite, araştırmacının bu denemesinden habersiz olduğunu ve araştırmanın üniversite dışında gerçekleştirildiğini açıkladı. Bu açıdan bakıldığında He, akademik etik kurallarını da çiğnemiş oldu. Üniversite, bu girişimin incelenmesi için bir komiteyi görevlendirdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ilk-kez-insan-hucrelerinin-hayvanlarda-yasayabilecegi-kanitlandi", "text": "Az miktarda insan hücresi taşıyan domuz embriyonu üretildi. İnsan ve domuz hücreleriyle bir domuz embriyonunun elde edilmesi, elbette ki kulağa ürkütücü geliyor. Ve büyük bir olasılıkla her zaman olduğu gibi etik tartışmalara da neden olacaktır. Sonuçta hem ABD'de hem de diğer tüm Batı ülkelerinde insan ve hayvan karışımı canlılar yaratmak yasaktır. Fakat bilim insanlarının amacı karma yaratıklar üretmek değil. Burada söz konusu olan, organ bağışı bekleyen hasta insanların yaşamı. Özellikle kalp ve böbrek gibi organlarda bekleme süresi uzayınca hastalar için riskli olabiliyor. Hastanın yabancı organı reddetme durumu da var. Kaliforniya Salk Biyoloji Araştırmaları Enstitüsü araştırmacılarının insan ve domuz hücreleriyle ürettikleri domuz embriyonlarının çok küçük bir kısmı insan hücrelerinden oluşuyor. Cell dergisindeki araştırma yazısına göre embriyon içindeki insan hücresi oranı yüzde 0,001 (Interspecies Chimerism with Mammalian Pluripotent Stem Cells, Cell, 26.01.2017). İnsandan alınan kök hücreleri çok genç domuz embriyonlarına aşılandıktan sonra embriyonlar, dişi domuzlara aktarılmış. Burada kalp ve karaciğerin öncü dokuları gelişmiş ve deneye üç dört hafta sonra son verilmiş. İlk kez insan hücrelerinin bir hayvanda yaşayabileceğini kanıtladık diyen Juan Carlos Izpisua Belmonte, bu çalışmadan önce etik açıdan çok tartışmalı olan bu kombinasyonu Cripr/Cas9 tekniğinin yardımıyla genleri değiştirilmiş farelerde ve sıçanlarda denemiş. Görsel: 4 haftalık domuz embriyonundaki kalbin gelişmesinde katkıda bulanan insan iPS hücreleri ."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ilk-kez-tam-felcli-bir-hasta-beyin-implanti-sayesinde-iletisim-kurabiliyor", "text": "Tam felçli hastalar genelde iletişim yetilerini de kaybediyorlar. Bir Alman araştırma ekibi bu konuda umut veren bir beyin implantı geliştirdi. Bir beyin-bilgisayar arayüzü gibi işleyen beyin implantı, tam felçli hastalara iletişim yolunu açacak önemli bir açılım olmaya aday. Bu açıklama 2000 yılından bu yana bu tür bir beyin implantını ALS hastasında test eden Tübingen Üniversitesi araştırmacılarından geldi. Uzmanlar Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırma konusunda oldukça iyimserler. Beyin implantı, felci ilerlemekte olan 34 yaşındaki ALS hastasına, iletişim kurabilmesi için aktarılmıştı. Ünlü fizikçi Stephen Hawking tarafından da kullanılmış olan ve en küçük mimiklerle bile çalıştırılabilen dil bilgisayarı, gözlerindeki hareket yetisini de yitirince işe yaramaz hale gelmişti. Tam felçliler için tüm iletişim kanalları şimdiye kadar en azından en küçük kas hareketlerinin varlığı durumunda işliyordu. Klinik çalışmayı ALS Voice gGmbH'den Ujwal Chaudhary ve Niels Birbaumer yönetiminde yürüten ekip, beyin dalgalarını ölçerek, göz hareketlerini konuşmaya değil, seslere dönüştüren elektrotlar aktardı beyne. Kısaca ALS olarak bilinen amyotrofik lateral skleroz, kas hareketlerinden sorumlu nöronları işlevsiz hale getiren ve tedavisi bulunmayan dejeneratif bir nörolojik hastalık. Hastalık ileri bir aşamada kilitli kalma sendromuna kadar gidiyor. Bu sendroma sahip kişilerin bilinçleri tamamen açık olmasına rağmen, hareket yetilerini tümüyle kaybettikleri için iletişim kuramazlar. Kilitli kalma sendromu ALS dışında beyin travması veya ağır beyin kanaması yüzünden de gelişebiliyor. Söz konusu hasta ALS'nin bu seviyesine 2017 yılında ulaşmıştı. Chaudharys ve Birbaumer'in ekibi hastanın beynindeki arayüzü bir bilgisayara bağladıktan sonra hasta akustik sinyallerle iletişim kurmaya başladı. Hastanın evet veya hayır arasında seçim yapmasından sonra sinir hücrelerinde farklı etkinlikler meydana geliyor. Bunlar ise hastanın beynine 2019 yılında aktarılan elektrotlarca okunuyor. Hangi etkinliğin evet hangisinin hayır anlamına geldiğini, akustik bir geri bildirim sistemini kullanarak öğrenmiş. Eveti seçtiğinde ses yükselirken, Hayırı seçtiğinde ses zayıflıyor. Her bir harfin dijital olarak dikte edilmesi bir dakika sürse de sözcüklerle ve cümleler halinde ne yemek istediğini veya göz damlasının ne sıklıkta verilmesini istediğini söylemeyi öğrenen hasta, eşiyle ve oğluyla da iletişim kurabildi. Mesela bir seferinde bira ve gulaş istediğini ve yüksek sesle Tool grubunun bir parçasını dinlemek istediğini söyledi. Tam felçli insanların iletişim konusu, beyin-bilgisayar arayüzü alanında ilerleme gösterse de henüz başlangıç aşamasında. Araştırmacılar klinik çalışmalardan üç yıl sonra, hastanın daha yavaş ve daha anlaşılmaz yanıtlar vermeye başladığını söylüyorlar mesela. Bunun nedeni kesin olarak bilinmese de elektrotların aşınması gibi teknik nedenler üzerinde duruyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ince-toz-dusunme-yetimize-bile-zarar-veriyor", "text": "İnce tozun sağlığa zarar verdiği ve dünya genelinde akciğer ve kalp dolaşım hastalıklarına bağlı milyonlarca ölümden sorumlu olduğu uzun süredir biliniyordu. Ayrıca bu çok ince partiküllerin beyne zarar verdiğinden, bilişsel bozukluğa hatta demansa bile yol açabileceğinden kuşkulanılıyordu. Fakat bununla ilgili kanıtlar daha çok yoğun hava kirliliğinin bulunduğu Çin veya Meksika gibi ülkelere aitti. Ayrıca beyne gelen zararların doğrudan doğruya ince toz partikülleriyle mi yoksa dolaylı olarak örneğin, düşük kan dolaşımı veya damarlarda veya akciğerdeki kronik enfeksiyonlara bağlı olarak meydana geldiği belirsizdi. Bu konuda daha fazla açıklık getirmek isteyen Rostock Üniversitesi araştırmacısı Benjamin Aretz ve ekibi, düşük miktardaki ince tozun insan beyni üzerindeki bilişsel etkiyi geniş kapsamlı bir araştırmayla inceledi. Bunun için de Kuzey Hollanda'da uzun vadeli bir araştırmaya katılan 50.000 insanın verisini değerlendirdi. Bu bölge, ince toz yükü göreceli olarak düşük olduğu için seçildi. Katılımcıların yaşadıkları semtlerde, bir metreküplük havada 9,3 ila 20 mikrogram ve 2,5 mikrometre partikül büyüklüğüne kadar toz partikülleri ölçüldü. Bu değer, Avrupa Birliği tarafından belirlenen 25'lik sınır değerinin altında yer alıyor. Buna karşılık, Dünya Sağlık Organizasyonu 2021'deki tavsiyesini yıllık ortalama olarak metreküp başına ondan, beş mikrograma indirdi. Araştırma ekibi, tüm deneklerin akciğer fonksiyonlarını ölçtüğü gibi tüm katılımcıların bilişsel performansını öğrenmek için standart bir test de yaptı. Ayrıca yaş, cinsiyet, sigara içimi, diğer hastalıklar ve gelir gibi genel etki faktörleri de dahil edildi. İnce toz partiküllerine daha fazla maruz kalmanın, bilişsel testlerin çözülmesinde yavaşlama ve performans düşüklüğüyle önemli ölçüde bağlantılı olduğunu gördük diyor araştırmacılar. Araştırma sadece ince tozun düşünme yetimiz üzerindeki etkisini göstermekle kalmayıp, AB tarafından belirlenen limit değerin altındaki ince toz değerlerinin bile beyne zarar verdiğini göstermiş oldu. Havadaki ince toz partiküllerinin çok daha yoğun olduğu ülkelerde, ince toz çok daha fazla olumsuz etki yapabilir diyor araştırmacılar. Burada hangi mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen araştırmacılar, ölçülen bilişsel zayıflamalarda akciğer fonksiyonlarının hangi rolü oynadığını incelediler. Çünkü akciğer dokusundaki hasar ve iltihaplanma nedeniyle beynin artık yeterince kan ve oksijenle beslenemediği ve bu nedenle daha az çalışması, dolaylı bir etkinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilir. Sonuçlar bilişsel bozuklukların, akciğerleri gayet iyi çalışan insanlarda da ortaya çıktığını gösterdi. Bu nedenle ince tozun beyin üzerinde doğrudan etkisi olmalı ve en büyük zararı veren de o. Hesaplamalara göre ince tozun doğrudan etkisi, bilişsel zayıflamanın yüzde 97'sinden sorumlu. Bu sonuç, ultra ince toz gibi çok küçük partiküllerin, metalik nanopartiküllerin veya mikroplastiğin solunum yolları ve kan üzerinden beyne sızabileceğini söyleyen araştırmalarla da örtüşmekte. Çünkü bu parçacıklar kan-beyin bariyerini aşacak kadar küçükler. Bilim insanları ince tozun kan ya da belki koku siniri üzerinden beyne ulaştığını düşünüyorlar. Araştırma solunan ince tozun doğrudan doğruya bilişsel yetiyi etkilediğini göstermesi açısından önem taşıyor. İnce toz akciğer dışında beyne ve diğer organlara doğrudan doğruya sızarak, zarar verebiliyor ki bu da bu tür hava kirliliğinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor diyor bilim insanları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/incelen-saclariniz-deriye-donusuyor-olabilir", "text": "Geçen yıllar genelde vücudumuza pek iyi davranmaz, saçlarımıza da. Saçların yaşlandıkça incelmesi, hepimizin günlük hayatta sıklıkla gözlemleyebileceği bir olgu. Science'ta yayımlanan iki makale, saç incelmesinin moleküler mekanizmasına ışık tutuyor; yaş ilerledikçe, saç köklerindeki kök hücreler deri hücresine dönüşüyor ve saçımız seyreliyor. Kök hücreler, farklı dokulara dönüşme kapasitesi olan hücrelerdir ve vücudumuzda saç dahil pek çok yerde bulunurlar. Diğer dokulardaki kök hücrelerin aksine, saçtaki kök hücreler belli aralıklarla kendilerini yeniler ve bölünürler. Yani bir nevi açık-kapalı durumları vardır. Açık ve kapalı hallerin olduğu bilinmesine rağmen, bunun nasıl gerçekleştiği tam olarak bilinmiyordu. Emi Nishimura ve ekibi tarafından Tokyo Tıp ve Dişçilik Üniversitesi'nde gerçekleştirilen çalışmada farelerdeki tüylerin zamana bağlı değişimi gözlemlendi . Yaş arttıkça, saç köklerinde bulunan kök hücrelerin DNA'da gerçekleşen hasarlardan dolayı kolajen 17A1 adı verilen proteini daha fazla üretemediği, bu proteinin eksikliğinin de kök hücrelerin epidermal keratonisitlere, bir diğer deyişle deri hücrelerine dönüşmesine sebep olduğu gösterildi. Aynı deneyler, gönüllü insanlar üzerinde de gerçekleştirildiğinde özellikle 55 yaş ve üstü insanlarda daha az kolajen 17A1 üretimi gerçekleştiği gözlemlendi. Kısacası daha az kolajen 17A1, daha az saç demek. Gene de eklemekte fayda var, kolajen 17A1 saç azalmasının tek sebebi değil. Aynı kök hücreler üzerinde yapılan farklı bir çalışmada ise, Foxc1 isimli bir proteinin saçtaki kök hücrelerin açık-kapalı hallerinin düzenlenmesini sağladığı gösterildi . Boulder'daki Colorado Üniversitesi'nde fareler üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmada, Foxc1'nin baskılanması, yani üretilmemesi durumunda kök hücrelerin kapalı evreye geçmediği gözlemlendi. Yani, saçtaki kök hücreler Foxc1 üreterek kapalı duruma geçebiliyor, bu sayede de yeni hücrelerin üretimini kontrol edip durdurabiliyor. Saçlardaki kök hücreler üzerine çalışmalar uzun yıllardır devam ediyordu ancak moleküler düzeyde ne gibi mekanizmaların işlediği bilinmiyordu. Yayınlanan bu iki yeni çalışma ile, bilim insanları kök hücrelerin davranışlarını daha detaylı anlama fırsatı bulmuş oldu. Gelecekte, mekanizmaların daha iyi anlaşılması sayesinde saç incelmesinin tedavisi konusunda da yeni yöntemlerin geliştirilmesi mümkün olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ingiliz-etik-organi-bebeklerin-genetigi-ile-oynanmasina-onay-verdi", "text": "İngiltere'de Nuffield Konseyi isimli bir biyo-etik şirketi, insan embriyosunun DNA'sını değiştirmenin ahlaki olarak kabul edilebilir olabileceğini belirtiyor. Ancak bu müdahalenin çocuğun lehine olması ve toplumu halihazırda bölen eşitsizlikleri biraz daha belirgin hale getirmemesi gerekiyor. Kurumun yayınladığı raporda, İngiltere'nin mevcut yasalarında henüz bir değişiklik yapılması istenmiyor. Bunun yerine bu yaklaşımın güvenliği, toplumsal etkileri ve yansımalarıyla ilgili geniş kapsamlı araştırmalar yapılması öneriliyor. Nuffield'in çalışma grubu başkanı ve Birmingham Üniversitesi hukuk, etik ve bilişim profesörü Karen Yeung, konuyla ilgili Genom düzenlemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu görüşündeyiz. Bunu ilkesel olarak reddetmek için bir neden yok diye konuşuyor. Ancak rapor, bazı bilim çevrelerinden eleştiriler almakta gecikmedi. Araştırmanın yazarları, genetik mühendisliğinin sınırsız kullanımına kapıları açmak ve insanları genetik açıdan ikiye bölmekle suçlanıyor. Gen teknolojilerindeki son gelişmeler bilim insanlarına, canlı DNA'larını harf harf yeniden yazma imkanı sunuyor. Yeni tekniklerle sperm, yumurta ve embriyolardaki genetik kodlar değiştirilebilir, gelecek nesil bizden çok farklı olabilir. Şu an Birleşik Krallık'ta ve diğer birçok ülkelerde, bebeklerin genlerine müdahale yasak. Ancak dünyanın dört bir yanında yapılan deneyler, DNA düzenlemesinin hatalı genlerin neden olduğu ciddi hastalıkları engelleyebileceğini de gösteriyor. Diğer bir yandan Nature Biotechnology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, İngiliz araştırmacılar genom düzenleme için en popüler araç olan Crispr-Cas9'un, sanıldığından daha fazla zarar verebileceğini keşfetti. Eğer bilim insanları haklıysa, hatalı genleri değiştirmek için yapılan düzenlemeler sağlıklı genleri de bozabilir. Bir başka önemli nokta da, bir embriyonun DNA'sında yapılan herhangi bir değişikliğin, sperm veya yumurtalar da dahil olmak üzere tüm hücreleri etkileyeceği. Bu da genetik değişikliklerin tüm gelecek nesillere aktarılacağı anlamına geliyor. DNA düzenlemesi ile genetik kodların yeniden yazılması, gelecekte ebeveynlerinin arzu ettiği özelliklere sahip olan tasarım bebekler olasılığını da artırıyor. Nuffield raporu, genom düzenlemesinin şahsi çıkarlar için kullanılabileceği gerçeğini göz ardı etmiyor, ancak uygulamaların toplumda kötü yan etkiler yaratmadan düzenlenmesi gerektiğini belirtiyor. Raporun yazarlarından, Newcastle Üniversitesi sosyal-etik ve biyo-etik profesörleri Jackie Leach Scully, kalıtsal genom düzenlemesinin bir gün ebeveynler için çocuklarının hayata iyi bir başlangıç yapmalarını sağlamak ve geleceklerini garanti altına almak için bir seçenek haline gelebileceğini söyledi. Ancak istenmeyen sonuçların olabileceği konusunda da uyardı. Bu teknoloji, bazı genetik bozukluklardan etkilenen insan sayısını azaltabilirken, daha sıra dışı ve daha tedavisi bilinmeyen hastalıklara neden olabilir. Harvard Üniversitesi'nden genetik bilimci George Church, bu çalışmanın genlere müdahalenin bölünme, dışlanma gibi ayrımcılığa yol açmaması gerektiği doğrultusundaki ilkelerine katılıyor. Ancak sperm ve yumurtalardaki yaygın gen varyantlarında değişiklik yapılarak, bebeklerin yaklaşık %5'inin acı verici hastalıklardan kurtulabileceğini belirtiyor. Leach Scully, İhtiyaç duyduğumuz şey, bu konu hakkında mümkün olduğunca geniş bir değerlendirmeye zemin hazırlamak diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ingilterede-gen-manipulasyonuna-izin-cikti", "text": "İngiltere ilk kez araştırma amaçlı olarak embriyolarda gen manipülasyonuna izin verdi. Ancak değişimden geçirilen hücreler kadınlara nakledilemeyecek. Francis Crick Enstitüsü'ndeki araştırmalarda, belli başlı düşük doğumların nedenleri araştırılıyor. Yeni elde edilen çalışma olanakları özellikle de Crirpr/Case9 yöntemi için geçerli. Bu yöntem, hatalı gen sekanslarının değiştirilmesine izin veriyor. Bu yöntemin insan üzerinde deneme çabası 2015 yılının başında Çin'de gerçekleşmişti. Burada yanıt aranan soru, hangi genlerin embriyonun başarılı bir şekilde gelişiminde etkili olduğudur. Bu konu düşük doğumların ve kısırlılığın çok fazla görülmesine rağmen nedenlerinin yeterince anlaşılamaması nedeniyle önemli. Bağışlanan embriyolar üzerindeki deneyler, döllenmeden sonraki yedi gün içinde, yani tek bir hücrenin 250 hücrelik bir oluşuma dönüşmesinden önce yapılacak diye açıkladı Francis Crick Enstitüsü. Sonuçların yapay döllenme yöntemlerini iyileştirebilmesinde ve kısır olan insanlar için daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde yardımcı olması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/insan-omru-daha-ne-kadar-uzayabilir", "text": "İnsan ömrü 19.yy'dan bu yana artmaya devam etti. Kimi uzmanlar ömrümüzün bir noktadan sonra daha fazla uzamayacağını iddia ederken, diğerleri bir sınırın bulunmadığını söyler. Son bir araştırma bu tartışmayı alevlendirecek yeni bir kıvılcım ateşledi. Kırkı aşkın ülkenin demografik verilerini inceleyen Amerikalı bilim insanları şu sonuca vardılar: Evet, insan ömrünün bir sınırı var. Bir insanın 125 yıldan daha uzun yaşama olasılığı son derece düşük diyor araştırmacılar Nature dergisinde. Rostock Max-Plancak Demografi Araştırmaları Enstitüsü müdürü James Vaupel ise bu araştırmanın yaşam beklentisi için bilimsel bir anlam taşımadığını söylüyor. Geçmişe baktığımızda Fransa'da 1900 yılında doğanların ortalama olarak 45 yaşında yaşama veda ettiklerini görürüz. Oysa istatistiksel açıdan bakıldığında 2000 yılında doğanların 75 yıllık bir ömrü vardır yani 30 yıl daha fazla. Uzmanlar bir yüzyıl içinde insan ömrünün bu kadar hızlı uzamasının nedenini özellikle de tıbbi ve teknolojik gelişmelere bağlıyorlar. Bu gelişmeler ilk önce bebek ve çocuk ölümlerini, günümüzde ise ileri yaştaki ölümleri engellediler. Ayrıca en uzun ömürlü insanların yaşları da son on yıllarda önemli ölçüde yükseldi. Bugüne dek en uzun yaşayan insan Fransız Jeanne Calment idi. Calment 1997 yılında öldüğünde 122 yaşındaydı. İnsanoğlu artık yaşam süresinin bir limitine mi yaklaştı? Yoksa iyileştirilmiş koşullarda daha uzun yaşayabilecek mi? Bu soru hala yanıt bekliyor. Albert Einstein Tıp Koleji'nde Jan Vijg ile çalışan ekip, Human Mortality Database veri tabanında, kırk ülkeye ait doğum ve ölüm verilerini analiz edince, yaşı yetmişi geçen insan sayısının yıldan yıla arttığını görmüş. Ancak çok yaşlı insanların (100 yaş üzeri) verilerine bakıldığında, artışın çok sınırlı olduğu ortaya çıkmış. İkinci aşamada Fransa, Japonya, İngiltere ve ABD'deki en uzun ömürlü insanların verileri incelenmiş. Bu analizin sonuca göre 1990 yılından bu yana maksimum yaşam süresinde bir artış söz konusu değil. Buna göre günümüz için en uzun yaşam süresi ortalama olarak 115 yıl. Araştırmacılar diğer istatistiksel hesaplamalarla 125 yaşın kesinlikle sınır olacağı sonucuna varmışlar. Herhangi bir zaman sonra dünyada bir insanın bu yaşı aşabilmesi 10.000'de bir olasılıktan bile düşük diyor uzmanlar. Bu tür açıklamaları pek akılcı bulmayan demograf James Vaupel, araştırmanın, seçilmiş verilere dayandığını ve tek taraflı sonuçlar sunduğu kanısında. Bu tür araştırmalar, birçok insanın, maksimum ömrün daha fazla uzamayacağını mantıklı bulmaları nedeniyle yayımlanıyor diyen Vaupel, geçmişten şu örneği veriyor: Yüz yıl önce ortalama yaşam süresinin hiçbir zaman 65'ten daha yüksek olmayacağına inanılıyordu. Fakat daha sonraları ömür uzadıkça, bu sınır hep daha yukarı çıkarılmaya devam edildi. Vijg ile çalışan ekip ise enfeksiyon ve kronik hastalıklarla mücadelede gerçekleşen yeni gelişmeler sayesinde ortalama yaşam süresinin uzayacağını ama maksimum ömrün değişmeyeceği konusunda emin. Bununla birlikte araştırmacılar insan ömrünün sınırlanmasındaki biyolojik nedenleri kesin olarak bilmiyorlar. Sınırsız yaşlanma veya ölüm zamanıyla doğrudan doğruya bağlantılı olan genler bulunmuyor çünkü. Illinois Üniversitesi'nden Jay Olshansky yine Nature dergisinde, ömrümüzün sınırlı oluşunu, insanın sınırlı koşma hızıyla karşılaştırıyor. Gerçi maksimum hız genetik olarak belirlenmemiştir ama evrimsel olarak başka amaçlar için gelişen beden yapımız, biyomekanik sınırlar koyuyor diyor araştırmacı. İnsanlık yaşam süresini uzatmak için çok çaba sarf ediyor ve konu da bazı başarılar da elde ediyor. Ama diyor Olshansky, koşma hızının aksine ömrün radikal bir biçimde uzatılmasının genetik bir sınırı olduğunu kabul etmeliyiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/insani-klonlamak-istiyorsunuz", "text": "Koyun Dolly'nin babası, klonlamanın öncüsü Prof. Sir Ian Wilmut İstanbul'da sordu: Siz insanı klonladığınız takdirde ortaya orijinaline benzer bir insan çıkar, dış görünümü aynıdır ama beyindeki kayıtları kopyalayamadığınız için, nasıl bir kişilikle karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Koyun Dolly'yi klonlayarak genetik biliminde çığır açan Prof. Sir Ian Wilmut, Yeditepe Üniversitesi'nde klonlama ve rejeneratif tıp konusunda bir konuşma yaptı. Çalışmalarını halen Edinburgh Üniversitesi'ndeki Rejeneratif Tıp Merkezi'nde sürdüren Wilmut, klonlama teknolojisinden elde edilen bilgilerin tedavi amacıyla nasıl kullanılabileceğini açıkladı. Yeditepe Üniversitesi'nde Klonlama Teknolojisinden Hastalıkların Tedavisine, Dolly'nin Hikayesi başlıklı konferansta izleyicilerin arasında saygın bir uluslararası bilim dergisinin Yüzyılın Beyin Cerrahı seçtiği Prof. Dr. Gazi Yaşargil de bulunuyordu. Sir Ian konuşmasının ilk bölümünde Dolly'nin dünyaya gelmesi sırasında kullandıkları tekniği, ikinci bölümünde ise klonlama deneyiminden elde ettikleri bilgi birikiminin günümüzde Parkinson, inme gibi sinir hastalıklarının, kalp ve retinal hastalıkların tedavisinde nasıl kullanılabileceğini anlattı. Dolly'nin tıp tarihinde önemli bir yeri var. Yetişkin bir canlıdan türemiş ilk klon olması sebebiyle tüm dünyanın bir anda ilgisini çeken Dolly, ölümünün üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen güncelliğini koruyor. 1997 yılında klonlanan Dolly, yaşamının sonuna kadar da 6 yavru doğurdu ve 2003 yılında 6 yaşındayken akciğer yetmezliğinden öldü. Sir Ian, klonlama fikrinin 19. Yüzyılın başlarından bu yana bilim dünyasının en büyük ideallerinden biri olduğunu ancak bu konuda ilk başarılı deneyimin Dolly olduğunu belirtti. Bu arada unutmayalım ki Dolly ancak 277 denemenin ardından dünyaya gelebilmişti. Genç yaşlarından bu yana hayvan genetiğine her zaman ilgi duyduğunu açıklayan Wilmut, 1971 yılında Cambridge Üniversitesi'nde genetik mühendisliği doktorasını tamamladı ve 1974 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde bugün Roslin Enstitüsü olarak bilinen Hayvan Yetiştirme Araştırma İstasyonu'nda çalıştı. Danimarkalı bir embriyoloğun gelişmekte olan kuzu embriyosundan sağlıklı bir kuzu elde etmesinden esinlenen Wilmut ve ekibi, yetişkin bir koyun hücresinden kuzu klonlama çalışmalarına başladı. 1996 yılında embriyonik hücrelerden Megan ve Morag adı verilen iki kuzu üretmeyi başardı. Bu çalışma genetik biliminde önemli bir adım olarak değerlendirilmiş olsa da 1997 yılında koyun Dolly'nin klonlanması hem bilim dünyasında hem de dünya kamuoyunda büyük heyecan uyandırdı. Koyun Dolly bundan önceki klonlama deneyimlerinden farklıydı, çünkü yetişkin bir koyunun meme hücresi ile yumurta hücresinin füzyonu sonucu geliştirilmişti. Böylece yetişkin koyunun replikası olarak dünyaya gelmişti. 2003 yılında Dolly'nin ölümünden sonra Wilmut çalışmalarını Edinburgh'taki Rejeneratif Tıp Merkezi'nde sürdürdü. Buradaki çalışmaları tedavi amaçlı klonlamanın önünü açtı. Örneğin domuz hücrelerinde bulunan proteinler insanlardakinin aynısıdır. Dolayısıyla hemofili tedavisi için gerekli olan proteinlerin üretiminde, hatta transplant hastaları için donor organ sağlanmasında bu yöntem yararlı olabilir. ABD'de insan embriyolarından kök hücre elde etme çalışmaları yasaklanınca İngiltere bu konuda liderliğe soyundu. Bu ortamda Ian Wilmut 2005 yılında insan kök hücresi üretmek için insan embriyolarını klonlama lisansı aldı. Wilmut'un birinci hedefi Motor Nöron Hastalığı denilen dejeneratif bozukluğun potansiyel tedavisini bulmaktı. İki yıl sonra Japonya'da Dr. Shinya Yamanaka yetişkin bir fareden alınan deri hücrelerini yeniden programlayarak pluripotent kök hücre durumuna dönüştürmeyi başardı. Wilmut, Yamanaka'nın yöntemini hemen benimseyenler arasında yer aldı. Bu yöntemin insan hücreleri için de uygun olduğunu açıklayan Wilmut, bundan sonra insan embriyonik kök hücreleri ile çalışmayacağını duyurdu. Wilmut'a göre yetişkin hücrelerden uyarlanmış pluripotent hücreler Parkinson, inme ve kalp hastalıklarının tedavisi için daha büyük bir potansiyel taşıyor. Bugün insan yetişkin deri hücrelerinin pluripotent durumuna dönüştürülmesi artık kabul gören bir uygulama alanı. Ve Wilmut Dolly'yi klonlamak için kullandığı nükleer transfer sistemini terk ederek, çalışmalarını bu yeni sistemden yararlanarak sürdürüyor. Sir Ian, pluripotent kök hücresi tedavisinin tıp tarihinde yepyeni bir sayfa açmakta olduğunu söyledi. Nasıl ki enfeksiyon hastalıklarının tedavisinin bulunması, yıllar önce milyonlarca hastanın umudu olduysa, bu yöntemin de gelecekte tedavisi bugün olanaksız olan birçok hastalığa çare oluşturacağına dikkat çekiyor. Ne var ki bu yöntemin yaygın olarak kullanılabilmesinin önünde pek çok engel bulunuyor. Öncelikle işlemin basitleştirilmesi, hata payının düşürülmesi, hücre terapisi için bir kütüphanenin oluşturulması gerekiyor. Örneğin omuriliğe yetleştirilen bir pluripotent hücrenin yıllar sonra dişe dönüşmesi hata payının henüz çok yüksek olduğunun bir göstergesi. Günümüzde rejeneratif tıp tanımı ise doku ya da organların işlevselliğini geri kazandırma amacı ile kullanılan kök hücre araştırmaları ve tedavilerini tanımlamak için kullanılır. Bu tedavi iki şekilde yapılabilir: Laboratuvarda kök hücrelerden özelleşmiş hücreler elde edilebilir, ya da ilaç verilerek dokularda bulunan kök hücreler aktive edilir ve daha hızlı ve verimli onarım yapılması sağlanır. Kök hücrelerin tıpta pratikte kullanımında standartları ve uygulama koşulları en oturmuş kemik iliği transplantasyonudur. Diğer kök hücrelerinin tedavi için kullanılmasının gelişme sürecindedir ama deneysel çalışmalar sonuçların umut verici olduğunu göstermektedir. Pluripotent, gelişen bir embriyonun erken safhalarında var olan, canlıyı oluşturan özelleşmiş tüm hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğindeki henüz farklılaşmamış hücreler için kullanılan bir tanımlama."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/insanligin-viruslerle-imtihani-dunyanin-en-olumcul-9-virusu", "text": "Koronavirüs salgınıyla birlikte dünyanın olası salgınlara ne kadar hazır olduğu tartışması bir kez daha gündeme geldi. Ancak günümüzde koronavirüsten daha ölümcül virüsler var. Kimisinin tedavisi bulunsa da halen yüzbinlerce kişiyi öldüren virüsler var. Kısaca göz atıyoruz. İnsan ırkı, tarih boyunca virüslerle mücadele etti ve etmeye devam ediyor. Bazı viral hastalıklar için aşılar ve antiviral ilaçlar geliştirilerek enfeksiyonların yayılması önlendi ve hastaların iyileşmesi sağlandı. Sözgelimi kuduz ve çiçek hastalığının tedavisi var. Ancak kimi yeni ortaya çıkan kimiyse bilimin halen tedavisini bulamadığı virüsler can almaya devam ediyor. Örneğin, son yıllarda Batı Afrika'yı kırıp geçiren Ebola salgınında görüldüğü gibi kimi virüslere karşı mücadele sürüyor. Mesela Ebola Zaire, enfekte ettiği insanların % 90'ını öldürüyor ve bu da onu Ebola ailesinin en ölümcül üyesi yapıyor. Ebolada durum böyleyken daha çok yeni bir virüs olan yeni koronavirüs içinse yolun daha başındayız. Günümüzün viral hastalıkları Ebola veya koronavirüsle sınırlı değil, onlarla eşit veya benzer derecede ölümcül olan başka virüsler var. Bir insanın enfekte olması durumunda ölme olasılığının yüksek olduğu en kötü dokuz virüsü -çok da detayına girmeden- hatırlıyoruz. - Marburg Virüsü Yıl 1967, Almanya... Bilim insanları, Uganda'dan getirilen enfekte maymunlara maruz kalan laboratuvar çalışanları arasında ortaya çıkan Marburg virüsünü sınıflandırdı. Bugün baktığımızda Marburg virüsü Ebola virüsüne benziyor, çünkü her ikisi de hemorajik ateşe neden olabilir. Yani enfekte olmuş insanların vücudunda şok, organ yetmezliği ve ölüme yol açabilecek yüksek ateş ve kanama gerçekleşebiliyor. İlk salgındaki ölüm oranı % 25'ti. Ancak Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, 1998-2000 arasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve 2005'te Angola'da yaşanan salgınlarda bu oran %80'e fırlamıştı., - Ebola İnsanlarda bilinen ilk Ebola salgınları, 1976'da Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde eşzamanlı olarak gerçekleşmişti. Ebola, kan/diğer vücut sıvıları veya enfekte insan/hayvanlara ait doku teması yoluyla yayılıyor. Boston Üniversitesi'nden Ebola virüsü uzmanı ve mikrobiyolog Elke Muhlberger, bilinen suşların ölümcüllüklerinde önemli ölçüde değişim olduğunu söylüyor. Örneğin, Ebola Reston, insanları hasta bile etmiyor. Ancak Bundibugyo suşu için ölüm oranı % 50'ye, Sudan suşu içinse % 71'e kadar çıkıyor. 2014 yılı başlarında Batı Afrika'da meydana gelen salgın, bugüne kadar Ebola virüsünün en büyük ve en karmaşık salgını olarak tanımlanıyor. - Kuduz Evcil hayvanlardan bulaşan bu virüs, 1920'lerde geliştirilen kuduz aşıları sayesinde artık gelişmiş ülkelerde bir sorun teşkil etmiyor. Ancak Hindistan ve Afrika'nın bazı bölgelerinde ciddi bir halk sağlığı problemi olmaya devam ediyor. Muhlberger, kuduz için Beyni yok eder, gerçekten çok kötü bir hastalıktır. diyor ve ekliyor, Kuduza karşı bir aşımız ve çalışan antikorlarımız var, bu nedenle biri kuduz bir hayvan tarafından ısırılırsa bu kişiyi tedavi edebiliriz. Ancak tedavi görmüyorsanız, ölme olasılığınızın da % 100 olduğunu belirtiyor. - HIV Modern dünyanın en ölümcül virüsü HIV olabilir. Bulaşıcı hastalık hekimi ve Amerika Enfeksiyon Hastalıkları Derneği sözcüsü Dr. Amesh Adalja da bunu doğruluyor: Halen en büyük katildir. Hastalık ilk olarak 1980'lerin başında tanımlandığı için HIV sebebiyle ölüm sayısı çok yüksek: yaklaşık 36 milyon! Adalja, HIV'nin şu anda insanlığın en büyük bulaşıcı hastalığı olduğunu ifade ediyor. Ancak bilim sayesinde güçlü antiviral ilaçlar var ve bu sayede insanların HIV'le yıllarca yaşaması mümkün. Yine de bu hastalık, yeni HIV enfeksiyonlarının % 95'inin meydana geldiği birçok düşük ve orta gelirli ülkeyi harap etmeye devam ediyor. DSÖ'ye göre Sahra altı Afrika'daki her 20 yetişkinden biri HIV pozitif. - Çiçek virüsü Dünya Sağlık Asamblesi, 1980'de dünyanın çiçek hastalığından kurtulduğunu ilan etmişti. Ancak ondan önce, insanlar binlerce yıl çiçek hastalığına karşı savaştı ve hastalık enfekte olanların yaklaşık üçte birini öldürdü. Hayatta kalanlarda ise derin, kalıcı yara izleri ve sıklıkla körlük bıraktı. İnsanların virüsle çok az temas ettiği Avrupa dışındaki nüfuslarda ölüm oranları çok daha yüksekti. Örneğin, tarihçiler Amerika'nın yerli nüfusunun % 90'ının Avrupalı kaşiflerin getirdiği çiçek hastalığından öldüğünü tahmin ediyorlar. Sadece 20. yüzyılda bile çiçek hastalığı 300 milyon insanı öldürmüştü. Adalja, Bu, sadece ölüme değil, aynı zamanda körlüğe de neden olan bir şeydi ve çiçek virüsünü ortadan kaldırma kampanyasını teşvik eden şey de buydu. diyor. - Hantavirüs Hantavirüs pulmoner sendromu ilk olarak 1993'te ABD'de ortaya çıktı. HPS, ABD'nin Dört Köşe bölgesinde yaşayan sağlıklı ve genç bir Navajo adamı ve nişanlısının nefes darlığı yaşayıp günler içinde öldüğü zaman geniş ilgi görmüştü. Sağlık yetkilileri, bundan birkaç ay sonra bu virüsü, enfekte insanlardan birinin evinde yaşayan bir geyik faresinden izole etti. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri'ne göre, ABD'de 600'den fazla kişi HPS'ye yakalandı ve % 36'sı bu hastalıktan öldü. Virüs bir kişiden diğerine bulaşmıyor, bunun yerine insanların enfekte farelerin dışkılarına maruz kalmasıyla bu hastalığa yakalanıyor. Clinical Microbiology Reviews dergisindeki 2010 tarihli bir makaleye göre farklı bir hantavirüs, 1950'lerin başında Kore Savaşı sırasında bir salgına neden olmuştu. 3.000'den fazla birlik enfekte olmuş ve yaklaşık % 12'si ölmüştü. - Influenza Dünya Sağlık Örgütü'ne göre tipik bir grip mevsimi boyunca dünya çapında 500.000 kişiye kadar grip nedenli ölüm bekleniyor. Ancak bazen, yeni bir grip türü ortaya çıktığında daha hızlı bir yayılma ve sıklıkla daha yüksek ölüm oranlarıyla bir pandemi ortaya çıkıyor. 1918'de başlayan ve İspanyol gribi olarak adlandırılan bugüne kadarki en ölümcül grip salgını, dünya nüfusunun % 40'ını enfekte etmiş ve tahmini olarak 50 milyon insanı öldürmüştü. 1918'deki gibi bir grip salgınının tekrar ortaya çıkmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. diyen Muhlberger, Yeni bir grip türü, yolunu bulur da insanlar arasında kolayca bulaşabilirse büyük bir sorunumuz olurdu. diyerek olası yeni gripler konusunda uyarıyor. - Dang Dang virüsü ilk olarak 1950'lerde Filipinler ve Tayland'da ortaya çıktı ve o zamandan beri dünyanın tropikal ve subtropikal bölgelerine yayıldı. Dünya nüfusunun % 40 kadarı, dangların endemik olduğu bölgelerde yaşıyor ve onu taşıyan sivrisineklerle birlikte hastalık dünya ısındıkça daha da yayılıyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre Dang humması, yılda 50 ila 100 milyon kişiyi hasta ediyor. Dang humması için ölüm oranı diğer bazı virüslerden daha düşük (% 2,5) olmasına rağmen, virüs dang hemorajik ateşi olarak adlandırılan Ebola benzeri bir hastalığa neden olabiliyor ve tedavi edilmezse ölüm oranı % 20'ye çıkabiliyor. Dang virüsü hakkında daha fazla düşünmemiz gerekiyor çünkü bu bizim için gerçek bir tehdit, diye belirten Muhlberger, Dang'e karşı güncel bir aşı yok, ancak Fransız bir ilaç firması tarafından geliştirilen deneysel aşının klinik çalışmaları umut verici. diyor. - Rotavirüs Bebekler ve küçük çocuklar arasında ciddi ishal hastalığının önde gelen nedeni olan rotavirüsten korumak için aşı mevcut. Virüs, araştırmacıların fekal-oral yol olarak adlandırdığı şekilde hızla yayılabiliyor. Gelişmiş ülkelerdeki çocuklar nadiren rotavirüs enfeksiyonundan ölmekle birlikte hastalık rehidrasyon tedavilerinin yaygın olarak bulunmadığı gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir ölüm sebebi. Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında 5 yaşından küçük 453.000 çocuğun 2008 yılında rotavirüs enfeksiyonundan öldüğünü tahmin ediyor. Ancak aşı tedavisinin yapıldığı ülkeler, rotavirüs sebebiyle hastaneye yatışlarda ve ölümlerde keskin düşüşler bildiriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/insulin-direnci-nedir", "text": "Günümüzde, özellikle gelişmekte olan ülkelerde hızla artan diyabet, hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları gibi kronik hastalıkların önlenmesi için insülin direncinin farkında olmak, bununla ilgili önlemler alarak sağlıklı bir yaşam sürmeye çalışmak gerekir. İnsülin direncini tek başına bir hastalık olarak değil de, birçok hastalık için zemin oluşturan bir durum olarak düşünmemiz gerekir. Buna sebep olan faktörler arasında, genetik yapımız ve yaşlanma gibi değiştiremeyeceğimiz durumlar kadar büyük ölçüde taşıdığımız kilo, yaşam tarzı ve beslenmemizle ilişkili olarak, değiştirilebilecek faktörlere de bağlı ortaya çıkan bir durum olduğunu unutmamalıyız. Bedenimizde glikoz yani kan şekeri, enerji birimidir. Yemek yeme, memeli canlıların fizyolojik olarak iki sebepten ötürü yaptıkları bir eylemdir: Birincisi vücudun kendini yenilemesi için gerekli yapı taşlarını almak , ikincisi ise enerji ihtiyacını karşılamak . Yemek yenildikten sonra karbonhidratlar bağırsaklarda parçalanır ve emilir. Karaciğere gelen karbonhidratlar enerji birimi olan glikoza çevrilerek kana verilir. Glikoz kanda dolaşmaya başlar. Bu esnada pankreas glikozun hücre içine girmesini sağlayan insülin hormonunu salgılar. İnsülin hücrenin kapısını açar, glukoz hücre içine girer. Bu sistemde bir problem varsa ve glikoz hücre içine giremeyip damarlarda birikirse ölçüm yüksek çıkar, böylelikle diyabet teşhis edilir. İki tip diyabet vardır: Tip 1 ve Tip 2 diyabet. Tip 1 diyabette problem insülin üretilememesidir. İnsülin yoksa kapı açılmaz, glikoz hücre içine giremez. Hastaların insülini dışarıdan alması zorunluluğu vardır. Tip 2 diyabette ise problem daha karmaşıktır. Asıl mesele insülin üretilememesi değil, insüline karşı hücrelerde bir direnç olması, hücrelerin insülini algılayamamasıdır. Bu durumda insülin direnci, diyabet gelişmeden çok çok önce kişide vardır. Beden bunu düzenlemek için daha çok insülin salgılayarak glikozu hücre içine sokmaya çalışır ve bunu başarır. Pankreas normalin bir kaç misli insülin salgılayıp glikozun damarlarda birikmesini yıllarca önleyebilir. Ancak zaman içinde pankreas bir anlamda yorulur. İnsülin direncini kıracak miktarda insülin salgılayamadığı zaman, glikoz damarlarda birikmeye başlar ve diyabet teşhis edilir. İnsülin direnci veya insüline duyarlılık derecesi daha çok genetik yapıyla belirlenmiştir. Ancak yaş ilerledikçe insülin duyarlılığı azalır, bir diğer deyişle direnç artar. Aynı zamanda kilo aldıkça ve vücutta yağlanma arttıkça, özellikle karın ve gövdede biriken yağlanma ile insülin direnci daha da artar. Hareketsiz bir yaşam yine insülin direncini artıran bir faktördür. İnsülin direncinin gelişiminde genetik yapımız kadar yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve yaşın da önemli rolü vardır. Genetik yatkınlığımız konusunda ailede Tip 2 diyabet öyküsü varsa kendimizi risk altında kabul edebiliriz. Hareketsiz bir yaşam tarzı, oturarak masa başı işlerde çalışma, egzersiz alışkanlığının olmaması önemli risk faktörlerindendir. Beslenme alışkanlığı olarak, aşırı miktarda basit karbonhidrat tüketimi , gün içinde uzun açlık dönemleri bırakarak yemek yenildiğinde fazla miktarda yenilmesi, insülin direnci için yine riski artıran bir durumdur. Yaş ilerledikçe, özellikle 40 yaş sonrasında yıllık rutin tetkiklerde glikoz bakılması, enerji metabolizmasında aksayan bir durum olup olmadığının ve daha ileri tetkiklere ihtiyaç duyulup duyulmadığının değerlendirilmesi için son derece önemlidir. İnsülin direnci kontrol altına alınmadığı zaman, kişide Tip 2 diyabet gelişme riski zamanla orantılı olarak yükselir. Ayrıca damarlarda esnekliğin azalmasına ve bunun sonucunda hipertansiyona yol açabilir. İnsülin direnci sıklıkla lipid metabolizması bozukluğuyla beraber seyrettiğinden, kişide kalp krizi ve felç gibi kalp damar hastalıklarının gelişme riski de daha yüksektir. Ayrıca insülin direnci karaciğerde yağlanmaya sebep olup bu durum 10-20 yıl sonra kişide siroz gelişimine sebep olabilir. Kadınlarda insülin direnci genç yaşlarda adet düzensizliğinde ve polikistik over sendromunun oluşmasında rol oynayıp üreme fonksiyonlarının azalmasına sebep olabilir. Genel olarak vücudumuzda bütün organların insülin direncinden etkilendiğini söyleyebiliriz. İnsülin direnci olan kişiler genelde kilo almaya yatkınlığı olan, çabuk acıkan, açlığa tahammülsüzlüğü olan, kilo vermekte zorlanan kişilerdir. Karbonhidrat içeriği yüksek bir yemek sonrasında ağırlık çökmesi, uyku hali, yemekten 2-3 saat geçince aşırı acıkma hissi ile beraber tatlı yeme arayışının olması sıklıkla görülür. Yemek yenilmezse kişide el-ayak çekilmesi, el titremesi, fenalık-baygınlık hissi ve soğuk terleme gibi reaktif hipoglisemi belirtileri de insülin direnciyle beraber görülen şeker ve insülin değerlerinde dalgalanmanın sonucudur. İnsülin direnci riski, ailesinde diyabet ve kalp damar hastalıkları olan kişilerde daha fazladır. Ayrıca kişinin ne kadar kilo fazlalığı varsa, o kadar insülin direnci açısından da riski artar. Hareketsiz yaşam tarzı ve egzersiz yapılmaması, aşırı tatlı-hamur işi tüketilmesi ve yaşlanma, riski oluşturan diğer sebeplerdir. İnsülin direncini artıran bazı hastalıklar ve bazı ilaçlar da olabilir. Kişide Cushing sendromu adı verilen kortizol hormonunun fazlalığı durumunun olması ve tiroit hormon eksikliği insülin direnci yapabilir. Ayrıca hipofizin ender görülen büyüme hormonu fazlalığına veya prolaktin hormonu fazlalığına yol açan durumlar da insülin direncine sebep olurlar. İlaçlar arasında kişinin romatizma veya astım gibi sebeplerden uzun süreli kortizol içeren ilaçlar alması insülin direncini artırır. Ayrıca bazı anti-psikotik ilaçlar insülin direncini artırabilir. Bazı doğum kontrol hapları, glikozamin içeren eklem problemi için kullanılan ilaçlar insülin direncine etki edebilirler. Bu tür ilaçların kullanımı gerekliyse, hastanın doktoruyla yakın takipte olması, insülin direncini artırabilecek diğer faktörleri azaltmaya çalışması ve tetkikler yapılarak insülin direncini azaltacak şekilde ilaç alması gerekebilir. Değerlendirmede kişinin yaşı, eşlik eden hastalıkları, kullandığı ilaçlar ve insülin direncinin derecesiyle beraber muayene ve laboratuvar verileri de göz önüne alınır. İlk yapılacak şey, kişinin yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında değişiklik yapmasını sağlamak olmalıdır. Karbonhidrat içeriğini azaltıp porsiyonları küçülterek, az ancak daha sık aralıklarla beslenecek şekilde bir beslenme düzeni oluşturulmaya çalışılır. Fazla kiloların verilmesi son derece fayda sağlar. Beslenmede kaçınılacak gıdalar; şeker içeriği yüksek tatlı ve şekerli içecekler, unla yapılan ekmek, börek, kek, kurabiye gibi gıdalar ve pirinç, patates ve makarna olmalıdır. Sağlıklı beslenme düzeni benimsenmeli, porsiyon kontrolüne dikkat edilmelidir. Egzersiz son derece önemlidir. Kişinin günlük hayatta daha çok hareket etmesi ve yaşamında haftada 3 gün, her seferinde 30 dakikadan az olmayacak şekilde sevdiği bir egzersize yer vermesi gerekir. İnsülin direncini azaltacak ilaçlar kullanımı konusu, eşlik eden risk faktörlerinin ve insülin direncinin derecesine bağlıdır. İlaçları bir araç olarak görmek ve ihtiyaç olup olmadığına periyodik aralıklarla yapılacak değerlendirmelerle karar vermek gerekir. İnsülin direncine etki eden ve diyabet gelişimini engelleyen ilaçlar olarak metformin en sık kullanılan ajandır. Karbonhidrat emilimini azaltarak etki eden, acarboz içeren ilaçlar da bu amaçla kullanılabilir. Diyabet tedavisinde kullanılan, insülin direncine etki eden diğer ilaçların bu durumda kullanımı konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Ancak bazı özel durumlarda düşünülebilirler. Bu grup ilaçlara pioglitazon, DPP-4 inhibitörleri ve GLP-1 analogları sayılabilir. İnsülin direnci teşhisi için en sık kullanılan yöntem, açlık glikoz ve insülin ölçümü yapılarak HOMA-IR adı verilen insülin direnci endeksinin hesaplanmasıdır. Bu endeks 2,5'tan ne kadar yüksekse o kadar insülin direnci olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca 75 gram glikozla Oral Glukoz Tolerans Testi veya halk arasında bilinen şekli ile şeker yüklemesi testinde glikozla beraber insülin değerlerine de bakılarak yine insülin direnci ve aynı zamanda pankreasın insülin salgılayan beta hücre fonksiyonları değerlendirilebilir. Hemoglobin A1c testi, insülin direncinden çok bize son 3 aylık dönemde de vücutta gün içerisinde dalgalanan glikozun ortalaması hakkında indirekt olarak fikir veren bir testtir. İnsülin direncinin diyabet gelişimine ne kadar yakın olduğunu veya diyabet gelişip gelişmediğini test etmek için kullanılır. Bunun dışında, kişide karaciğerde yağlanma belirtileri , kan testlerinde yüksek trigliserit ve düşük HDL ve ayrıca kısmen de olsa yüksek ürik asit seviyesi, insülin direnci açısından şüphe uyandıran bulgulardır. Önlem alınmadığı takdirde, Tip 2 diyabet gelişimi riski yıllar geçtikçe artar. Bununla eşlik eden diğer faktörlerle beraber kalp damar hastalıkları ve karaciğer sirozu açısından risk bulunmaktadır. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/isgal-altindaki-istanbulda-ilk-tip-bayrami-kutlamasi", "text": "Türkiye'de ilk Tıp Bayramı kutlaması, işgal altındaki İstanbul'da 1919'un 14 Mart günü gerçekleşti. Türkiye'de ilk tıbbiye, II. Mahmut döneminde 14 Mart 1827'de Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda Mekteb-i Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kuruldu. Bu tarih, Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilmekte. 1843 yılında ilk mezunlarını veren okuldan 4 öğrenci, 1848 yılında Viyana'da yapılan tıp yeterlilik sınavını geçti ve Avrupa'daki tıp fakültelerine denk sayılmaya başlandı. İlk tıp okulumuz bu şekilde \"ilk tıp fakültesi\" statüsünü kazandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında cephelerde sağlık hizmeti vermek için, askeri hekimlerin yanı sıra sivil sağlıkçılar da silah altına alınmıştı. Bunların arasında eczacı, diş hekimi, veteriner ve tıbbiye öğrencileri de vardı. Tıbbiye 1. ve 2. sınıf öğrencileri çavuş rütbesiyle çeşitli cephelere gönderildi. Hocalar dahil tüm sağlıkçılar cephelere dağıtıldığından 1915 yılında tıp öğretimine bir süreliğine ara verildi. Hekimler savaş boyunca hem yaralılarla ilgilendi, hem de tifüs, tifo, kolera, sıtma ve verem gibi hastalıklarla mücadele etti. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanınca, 13 Kasım'da İngiliz askerleri Haydarpaşa Tıbbiyesi'ni işgal etti ve uzun süre buradaki öğrencileri alıkoydu. 14 Mart 1919 günü, 'Tıbbiye-i Amire'nin kuruluşunun 92. yıldönümü kutlamaları için, bir çay tertip edildi. O dönem Haydarpaşa Tıbbiyesi 3. sınıf öğrencisi olan Hikmet Boran, önderliğindeki tıp öğrencileri, işgali protesto etmek için toplandı. Bu protestoya dönemin ünlü doktorları da destek verdi. Gösteriler tıp mesleği mensuplarının vatan savunması olarak başladı. İkinci kutlama 1921 de tekrarlandı. 1935 yılından sonra bu kutlamalar resmi hale geldi ve 1941'de Haydarpaşa Hastanesi'nin bahçesine Şehit Tıbbiyeliler anıtı dikildi. 12 Mayıs 1929 tarihinde Bursa'nın Yıldırım ilçesinde bulunan Darüşşafaka'da ilk Türkçe tıp dersleri başladı. Bu nedenle 1929'den 1937'ye kadar tıp bayramı 12 Mayıs tarihinde kutlandı. Ancak zamanla uygulamadan vazgeçilerek yeniden eski tarihe dönüldü. 1976 yılında ise 14 Mart'ın Tıp Bayramı olarak kutlanmasının yanı sıra, bu tarihi içine alan tüm hafta Tıp Haftası olarak kabul edildi. Türkiye'de 14 Mart'ta kutlanan Tıp Bayramı'na benzer şekilde, ABD'de cerrahi müdahalelerde genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan'da ünlü Doktor Bidhan Chandra Roy'un doğum ve aynı zamanda ölüm yıldönümü olan 1 Temmuz tarihinde \"Doktorlar Günü\" adıyla kutlanır. Tıp bayramı, tıp alanından çalışanların mesleki sorunlarının tartışıldığı ve bilime katkılarının ödüllendirildiği bir anma ve kutlama günüdür."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/isitme-kaybi-demir-eksikligi-ile-baglantili-olabilir", "text": "Kandaki demir seviyesinin düşük olmasının insanlarda demir eksikliği anemisi adı verilen duruma yol açtığı biliniyordu. Ancak yapılan yeni bir çalışma demir eksikliğinin sadece anemiye yol açmadığını, vücuda daha fazla zararı dokunabileceğini gösteriyor. Çalışmaya göre demir eksikliği anemisi olan insanların birleşik işitme kaybı adı verilen durumu yaşama ihtimali, demir eksikliği anemisi olmayanlara göre 2 katına çıkıyor. ABD'de yapılan çalışmada araştırmacılar yaşları 20 ile 90 arasında değişen, ortalama 50 yaşındaki 300.000 kişinin verilerini incelediler. - Duyusal-sinirsel işitme kaybı - İletim tipi işitme kaybı - Bu ikisinin karışımından oluşan birleşik işitme kaybı Sonuç olarak demir eksikliği anemisi olanlarda, olmayanlara göre birleşik işitme kaybı riskinin 2,4 kat arttığı görülüyor. Duyusal-sinirsel işitme kaybına baktığımızda demir eksikliği anemisi hastalarında 1,8 kat artmış risk görmekteyiz. İletim tipi kayıp ve demir eksikliği anemisi arasında ise herhangi bir bağlantı bulunmadı. Kulaktaki ince kan damarları hasar görürse duyusal-sinirsel işitme kaybı dediğimiz durum oluşur ve demir eksikliği anemisi de bu yüzden kişiyi riskli gruba sokar. Çünkü demir eksikliğinde meydana gelen kan hastalıkları bu ince damarlara kolayca hasar verebilir. Ayrıca sinirlerin etrafını saran ve iletilerin beyne taşınmasında rol oynayan miyelin kılıf da bu durumdan etkilenecektir. Daha önce Tayvan'da yapılan bir araştırmaya göre ani duyusal-sinirsel işitme kaybı (72 saatten kısa sürede gelişen işitme kaybı) ile demir eksikliğinin ilişkili olduğu bulunmuştu. Ancak araştırmacılar demir eksikliğinin iletim tipi kayıptan daha çok duyusal-sinirsel tip işitme kaybından sorumlu olduğunu düşünüyor. İletim tipi kayıplarda sorun çoğu zaman mekanik bir durumdan kaynaklanır. Yani karşımızda kulağı tıkayan bir sorun vardır, kulak kiri, sıvı, kulak zarının yırtılması bu durumlardan bazılarıdır. Araştırmanın kısıtlı yanlarına gelecek olursak; şurayı netleştirmek lazım: bu çalışmada neden sonuç ilişkisi kanıtlanmış değildir. Yani demir eksikliği anemisi sağırlığa neden olur gibi bir çıkarım yapılamaz. Sadece işitme kaybı ile demir eksikliğinin ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında araştırmacılar cinsiyet üzerinden analiz yapmışlardır ancak sigara, tansiyon, şeker hastalığı gibi işitme kaybına neden olabilecek diğer nedenler araştırılamamıştır. Bu etkilerin gün yüzüne çıkarılması için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. En önemlisi demir eksikliği, destek tedavileriyle tedavi edilebilir bir durumdur. İleride yapılacak çalışmalarla demir takviyelerinin işitme kayını önleyip önlemediğinin araştırılması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/iskoliklik-psikolojik-sorunlarla-baglantili-mi", "text": "Norveç'te yapılan bir araştırmaya göre çok fazla çalışan insanlarda DEHB veya depresyon gibi ruhsal sorunların bulunma olasılığının daha fazla olduğu gözlemlendi. Araştırma sonucunda işkoliklerin yaklaşık %33'ünde, işkolik olmayanların ise yalnızca %13'ünde DEHB belirtileri gözlemlendiği belirtildi. Katılımcılar arasındaki işkoliklerin yedi kritere uyması gerekiyordu. Bu kriterler arasında kişilerin, sağlıklarını etkileyecek kadar çok çalışmaları ve çalışamadıklarında strese girmeleri de mevcuttu. Norveç'teki Bergen Üniversitesi'nde klinik psikoloğu olarak görev yapan Cecilie Schou Andreassen'e göre işkoliklerde psikiyatrik belirtiler, diğer katılımcılara göre çok daha yüksekti. Örneğin işkoliklerin yaklaşık %26'sında obsesif kompulsif bozukluk belirtileri görülürken bu oran işkolik olmayan katılımcılarda yaklaşık %9'du. Ayrıca işkoliklerin yaklaşık %34'ü anksiyete belirtisi gösterirken işkolik olmayan katılımcıların yalnızca %12'sinde bu belirtiler gözlemlendi. PLOS ONE bülteninde 18 Mayıs tarihinde yayınlanan araştırmaya göre işkoliklerin yaklaşık %9'unda depresyon belirtileri gözlemlenirken bu oran diğer katılımcılarda yalnızca %2,6'ydı. Schou Andreassen'e göre aşırı çalışmak daha derin psikolojik veya duygusal sorunlara işaret edebilir. Yine de bu araştırma, insanları hayatlarının yalnızca belirli bir bölümünde incelediğinden çok fazla çalışmanın akıl hastalıklarına sebep olup olmayacağı, akıl hastalıklarına sahip olmanın insanı daha fazla çalışmaya itip itmeyeceği ya da herhangi bir faktörün bu iki duruma da sebep olup olamayacağı kesin olarak söylenemez. Araştırmacılara göre kesin olarak bilinemeyen bir başka şey ise bu potansiyel bağlantının ardındaki mekanizma. Schou Andreassen'e göre bunun örtüşen genetik hassasiyeti yansıttığına, hastalıkların işkoliklikle bağlantılı olduğuna veya tam tersi işkolikliğin bu gibi hastalıklara sebep olduğuna dair kesin bir yorum yapmak mümkün değil. Örneğin araştırmacılara göre DEHB olan insanların, bu durumlarından doğacak muhtemel sorunları telafi edebilmek için daha fazla çalışması gerekebilir. Ancak yine durumlarının, daha fazla proje ve görevi düşünmeden üstlenmelerine, dolayısıyla da iş saatleri içerisinde normalde yapabileceklerinden çok daha fazla iş yükü altına girmelerine sebep olması da muhtemel. İşkoliklik, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkiye gelince, araştırmacılara göre çok fazla çalışmak, olumsuz düşüncelerden kaçış mekanizması olarak kullanılıyor olabilir. Ancak anksiyetesi olan insanların başarısızlığa uğramaktan korkmaları, bu nedenle de yaptıkları işlerin üstünden tekrar tekrar geçmeleri ve dolayısıyla çok daha uzun süre çalışmaları da muhtemel bir açıklama. Araştırmacılara göre aynı şekilde depresyonda olan insanların da enerji seviyeleri düşük olduğundan daha uzun saatler boyunca çalışıp bu durumu telafi etmeleri gerekiyor olabilir. Norveç'te yapılan araştırmada 16.426 kişiye, geçtiğimiz yılda kaç kere iş yapabilmek için ekstra zaman ayırdıkları, suçluluk duygusu veya anksiyete gibi duygulardan kaçmak için ne sıklıkta iş yaptıkları veya iş yaparken normalde geçirmeyi planladıklarından ne kadar daha fazla zaman geçirdikleri gibi sorular soruldu. Verilen cevaplar göz önünde bulundurulduğunda araştırmadaki 1.287 katılımcının (neredeyse %8'in) işkolik olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, ellerindeki verileri yakından incelediklerinde işkolikliğin bazı karakteristik özelliklerle bağlantılı olduğunu gördü: genç, bekar, iyi eğitim almış ve ekonomik durumu iyi kişilerdeki işkoliklik seviyesi, diğer katılımcılara oranla daha yüksekti. Ayrıca işkolikliğin kadınlar, yöneticiler, serbest meslek sahibi kişiler ve özel sektörde çalışan kişiler arasında daha yaygın olduğu da gözlemlendi. Araştırmacılara göre işlerinde başarılı olan insanların akıl sağlığı sorunları olamayacağı gibi varsayımlarda bulunulmamalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/islenmis-gidalar-neden-sagliksizdir", "text": "Bilim insanları işlenmiş gıdaların, içlerinde çok fazla oranda rafine karbonhidrat barındırması, obezite ve tip 2 diyabete yol açması, çevreye zarar vermesi ve sağlık hizmetlerine büyük yük oluşturması açısından zararlı olduğuna dikkat çekiyor. Lifler, sindirimi kolaylaştırdığından sağlık için çok önemlidir. Lif, bağırsak duvarını jelatinimsi bir tabakayla kaplar. Bu tabaka, kanın glikoz ve fruktoz emilimini yavaşlatarak kan şekeri seviyesinin aniden artmasını önler. Ayrıca besinlerin yavaş sindirilmesi bağırsak bakterilerinin de beslenmesini sağlar. Böylece bu bakteriler besinleri sindirdiklerinde ortaya çıkan bileşenler vücut için daha sağlıklıdır. Vücut, balık veya kabuklu yemiş gibi besinlerde bulunan yağ asitlerini dokosaheksaeonik asit ve eykosapenteonik asit diye adlandırılan bileşenlere dönüştürür. Bu asitlerin de iltihap önleyici özellikleri vardır. Bu yağ asitleri vücutta araşidonik asit denilen ve iltihaba sebep olan bileşenlere dönüştürülür. Lustig, beslenme düzeninizde omega 6 ile omega 3 alımınızın 1'e 1 olmasının daha sağlıklı olduğunu belirtirken, Amerika'da bu oranın 25'e 1 olduğunu, orantısız omega 6 alımının iltihaba sebep olabileceğini de ekliyor. Söz konusu iltihap, oksidatif strese ve vücuttaki hücrelerde hasara sebep olabiliyor. İşlenmiş gıdalarda mikro besin olarak da bilinen vitaminlerden ve minerallerden çok az bulunuyor. C ve E vitaminleri gibi mikro besinlerin çoğu vücutta antioksidan görevi görüyor ve hücre hasarını önlüyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, bütün şirketlerin ürettikleri besinlerde trans yağ kullanımını 2018 yılının Haziran ayına kadar sonlandırmasını zorunlu kılan yeni düzenlemeler yapmış olsa da şu an için işlenmiş gıdalarda hala trans yağ bulunmakta. Trans yağ molekülleri, omega 3 veya omega 6 yağ asitlerinden yapısal olarak farklılık gösteriyor. Moleküllerinde bulunan çift bağdan ötürü vücut bu yağları parçalayamıyor. Parçalanamayan trans yağlar, kişinin atardamarlarında veya karaciğerinde birikerek zararlı serbest radikaller oluşmasına sebep oluyor. Amino asitler, proteinlerin yapı taşıdır. Dallı zincirli deyimi amino asitlerin kimyasal yapısını tanımlar. Her ne kadar bu dallı zincirli amino asitler kas yapımı için gerekli olsa da kişinin bu amino asitlerden çok fazla alması durumunda, fazla moleküller karaciğere gider ve burada yağa dönüşür. Su ile yağın besinlerde ayrışmasını önleyen emülsiyonlaştırıcılar, işlenmiş gıdalarda da yüksek oranda bulunur. Bu bileşenler, deterjan görevi de gördüğünden bağırsaklarda bulunan ve hücreleri koruyan bir tür mukus zarını da aşındırır. Bu da kişilerin bağırsak hastalıklarına yakalanmasına ya da besin alerjisine sebep olabilir. Tütsülenmiş et gibi ürünlerde bulunan nitratlar, vücutta nitrozoüre denilen bileşenlere dönüştürülür. Bu bileşenlerin kolon kanseriyle bağlantısı olduğu bilinmektedir. İşlenmiş gıdalarda işlenmemiş gıdalara göre daha fazla tuz bulunması şaşırtıcı değil. Aşırı tuz tüketiminin yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları riskini arttırdığı biliniyor. Bu bütün işlenmiş gıdalar için söz konusu olmasa da çok fazla etanol yani alkol içeren işlenmiş gıdalar, yetişkinlere zarar verebilir. Etanol vücutta karaciğer yağına dönüştürülür ve oksidatif strese sebep olabilir. Çok fazla alkol alımı, tip 2 diyabet ve nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı gibi birçok rahatsızlığa yol açabilir. Bir tür şeker olan fruktoz, karaciğerde tıpkı alkol gibi parçalanır. Hatta şekere bazen çocuk alkolü de denir. Günümüzde birçok çocukta, normalde alkol tüketimiyle bağlantılı olan sağlık sorunları görülmektedir. Alkol tüketmeyen bu çocukların sağlık sorunlarına sebep olan ise şeker tüketimleridir. Yağı suya ilave edin, göreceksiniz ki bu iki sıvı hiçbir zaman karışmayacaktır, ta ki emülgatör eklenene dek. Emülgatörler uçlarından birisi yağı seven diğeri suyu seven moleküllerdir. Yağın ve suyun iyi bir şekilde birbirine karışmasını sağlayarak kararlı, homojen ve topaksız bir emülsiyon meydana getirirler. Yumurta sarısı 19. yüzyıl başlarında muhtemelen gıda üretiminde kullanılan ilk emülgatördü. Şimdilerde, emülgatörler gıda katkı maddeleri, margarin, mayonez, kremalı soslar, şeker , işlenmiş paketli gıdalar, şekerlemeler ve fırın ürünleri gibi birçok gıda ürününün imalatında önemli rol oynarlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/iyi-bir-uyku-icin-4-ipucu", "text": "Uyku sorunu yaşayıp yaşamadığınız anlamak çok kolay: Geceleri yatağınızda dönüp duruyorsanız veya saat başı uyanıyorsanız ortada bir sorun var demektir. Ancak bazen, uyku kalitesi ile ilgili sorunlar bu kadar net olmayabilir. Şu ana kadar iyi bir uykunun nasıl olduğuna ilişkin herhangi bir genel bilgi mevcut değildi. Önceden yapılmış 277 araştırmanın sonuçlarını temel alan bir çalışma, insanların geceleri ne kadar iyi uyuduklarını belirlemek üzere kullanabilecekleri bazı ölçüler içeriyor. Psikiyatrist ve uyku tıbbı uzmanı Dr. Philip Gehrman'a göre bu ölçüler, insanların ne zaman kötü bir uyku çektiklerini anlamalarına yardımcı olacağı gibi, uyku kalitelerinin sandıkları kadar kötü olmadığını da göstermede etkili olacak. Gehrman'a göre, uykuya dalmanız yarım saatten fazla sürüyorsa bunun iki nedeni olabilir: Ya iç saatinize göre çok erken bir saatte yatıyorsunuz, yani fiziksel ve zihinsel olarak uyumaya hazır değilsiniz, ya da yatma vaktinden önce uyarıcı faaliyetlerde bulunuyorsunuz. Yatakta uykuya dalamamanın son derece sinir bozucu olduğunu belirten Gehrman, bu durumun endişe ve sürekli uyku sorunlarına da yol açabileceğini söylüyor. Bunu önlemek için yatmadan önceki bir saatinizi rahatlatıcı faaliyetlere ayırın; işle ilgili e-postalardan veya bilgisayar kullanmanızı gerektirecek diğer faaliyetlerden uzak durun. Bu da işe yaramıyorsa uyku saatinizi değiştirin; daha geç bir saatte, gerçekten yorgun hissettiğinizde yatın. (65 yaş üstü yetişkinler için gecede iki defa uyanmak sorun olarak değerlendirilmemeli) Gece uyanınca yatakta şöyle bir dönüp tekrar uykuya dalıyorsanız bunun bir sorun oluşturmayacağını belirten Gehrman, bir sağlık sorunundan ötürü gece sürekli olarak uyanıyorsanız doktorunuza danışmanızı öneriyor. Gece sık sık uyanma sebebinin reflü veya uykudan kısa süre önce yemek yemek de olabileceğini ekleyen Gehrman, aynı zamanda uyku apnesi, ağrı veya fiziksel bir sıkıntının da buna neden olabileceğini söylüyor. Eğer uyanmanız için ortada net bir sorun yoksa mutlaka doktorunuza danışın. (Daha yaşlı insanlar için bu süre 30 dakikaya kadar uzayabilir.) Uyandığımızda vücudumuzun 10-15 dakika boyunca sakin ve rahat kalmaya devam ettiğini belirten Gehrman, geri uykuya dalamadığınızı fark ettiğiniz an giderek daha da ayılmaya başladığınızı belirtiyor. 20 dakika kadar bir süre boyunca uykuya dalmış olmazsanız kalkıp vücudunuzu rahatlatıcı bir şeyler yapmanızı öneren Gehrman, televizyon izlemek veya bilgisayarın başına oturmak değil, kitap okumak, radyo dinlemek veya boyama yapmak gibi faaliyetler örnek veriyor. Önceki üç ilkeyi uygulamanız durumunda bu madde de muhtemelen kendiliğinden rayına oturacaktır. Ancak Gehrman'a göre yatak odasının yalnızca iki şey için kullanılması gerektiğini hatırlatmakta fayda var: Uyku ve seks. Gehrman, televizyon izlemek, telefonunuzda gezinmek veya işle ilgili bir şeyler yapmak gibi diğer aktiviteleri yatak odanızın dışında tutmanızı öneriyor. Yazarlar, bu ilkelerin uyku sağlığını tanımlamada hem doktorlara hem de hastalara çok yardımcı olmanın yanı sıra uyku takip cihazı kullanan milyonlarca tüketici için de önemli bir içerik sunacağını söylüyor. Gehrman, uyku takip cihazlarından elde edilen verilerin çok güvenilir olamayabileceği konusunda da uyarıyor. Uyku takip teknolojisi yıllardır araştırılıyor ve araştırma aşamasındaki birçok cihaz da son derece iyi çalışıyor. Fakat piyasadaki ticari ürünlerin doğruluğunu kanıtlayacak bir kesin bir veri yok. Bu cihazların faydalı bilgiler sağlamasının da mümkün olduğunu ekleyen Gehrman, yine de ne kadar iyi uyuduğunuza karar verirken hem yatakta hem de gün içinde nasıl hissettiğinizin sizin en önemli göstergeniz olması gerektiğini de vurguluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/iyi-koku-alabilenler-yon-bulma-konusunda-daha-becerikli", "text": "Bilim insanları koku alma duyusu ve yön bulma duyusu arasında bir bağlantı buldu. Sinirbilimci Louisa Dahmani ve ekibi, bir yerden diğerine ne kadar iyi gidebildiklerini test etmek için 57 gençten, bilgisayarda sanal bir kent içinde yön bulmalarını istemiş. Daha sonra aynı gençlerin koku alma duyuları kontrol edilmiş. Kırk tane kokulu keçeli kalemden birinin kokusunu alan katılımcılara ekranda dört kelime gösterildikten sonra, gençler kokuyla eşleşen kelimeyi işaretlemişler. Bu şekilde en iyi koku alanlar ile en iyi yön bulanların aynı kişiler olduğunu gören araştırmacılar, bu iki yetiyi beyindeki belli bölgelerle ilişkilendirmişler. İyi koku alan ve iyi yön bulanların sol orbitofrontal korteks ve sağ hipokampusları diğerlerinden daha büyüktü. Orbitofrontal korteks koku alma duyusundan, hipokampus ise hem koku duyusundan hem de yön bulma yetisinden sorumludur. Orbitofrontal korteksleri hasarlı olan 9 kişiyi inceleyen bilim insanları, bu kişilerin yön bulmada ve koku almada zorluk çektiklerini söylüyor. Dahmani, koku duyusunun evrim sürecinde, insanların yollarını bulmalarına yardımcı olmak için gelişmiş olabileceğini düşünüyor ki bu fikir olfactory spatial hypothesis ; olarak adlandırılmaktadır. An intrinsic association between olfactory identification and spatial memory in humans, Nature Communications, 16.10.2018. People who have a good sense of smell are also good navigators, Science, 16.10.2018."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/izmir-biyotip-ve-genom-merkezi-protein-bazli-orijinal-ilac-gelistirme-calismasina-basladi", "text": "İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi'nde protein bazlı orijinal ilaç geliştirmek için çalışma başlatıldı. Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde yaklaşık 20 yıl önce kurulumuna başlanan, TÜBİTAK gibi birçok kuruluştan destek alan İBG, 2018'de Türkiye'nin ilk dört tematik araştırma merkezinden biri oldu. Bir taraftan orijinal ilaç geliştirmek için çalışma yürüten İBG, diğer yandan da firmaların geliştirdiği ilaç adaylarının klinik öncesi testlerden geçmesi için gerekli GLP sertifikasını alarak klinik öncesi test hizmeti sunmaya başladı. Bünyesinde Türkiye'de ilk defa GLP regülasyonlarına uyumlu İlaç Analiz ve Kontrol Laboratuvarını kuran İBG, Türkiye Akreditasyon Kurumundan geçen martta GLP sertifikasını almaya hak kazandı. Merkezde ilaç geliştirme çalışmaları kapsamında Dr. Sibel Kalyoncu Uzunlar öncülüğünde, Prof. Dr. Mehmet İnan, Dr. Soner Gündemir ve Dr. Gülçin Çakan Akdoğan ve onların laboratuvar üyelerinin bulunduğu bir araştırma grubu oluşturuldu. Bu kapsamda, protein bazlı orijinal biyoteknolojik ilacını geliştirmek amacıyla başlayan çalışmalar devam ediyor. İBG araştırmacıları ve VSY Biyoteknoloji Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ercan Varlıbaş'ın insiyatifi ile kurulan bu bilimsel ortaklıkla, bir göz hastalığının tedavisi için ilaç geliştirilmesi hedefleniyor. Dr. Sibel Kalyoncu Uzunlar, Türkiye'de, yurt dışında geliştirilen orijinal ilaçların muadilinin başarıyla üretildiğini belirtti. Protein temelli ilaçların, eczanelerde satılan küçük molekül ilaçlar gibi olmadığını anlatan Uzunlar, bu ilaçların özellikle kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının tedavisinde kullanılan karmaşık yapılı moleküller olduğunu anlattı. Prof. Dr. Mehmet İnan da orijinal ilaç çalışmalarına katkı sunmak amacıyla 17 yıl sonra ABD'den Türkiye'ye döndüğünü söyledi. İBG'nin çok önemli bir çalışmaya imza attığını vurgulayan İnan, \"Türkiye'nin önemli bir hayali olan kendi ilacını yapma çalışmaları gerçeğe dönüşecek. Çalışmaların olumlu sonuçlanması durumunda Türk bilim insanlarının bir göz hastalığına karşı geliştirdiği ilaç tüm dünyada kullanılmaya başlanacak\" dedi. Dr. Gülçin Çakan Akdoğan da geliştirilen ilaç moleküllerini, iki günlük zebra balığı larvalarına mikro enjeksiyon yöntemiyle verdiklerini, zebra balığı çalışmalarının çok kısa bir sürede sonuç verdiği için bu yöntemi seçtiklerini bildirdi. İBG Merkez Müdürü Prof. Dr. Mehmet Öztürk ise \"Sağlıkta, ilaçta ve aşıda dışa bağımlıysanız, ulus olarak hayatınız güvende değildir. İBG'nin ulusal misyonu işte bu manada çok önemlidir. İlaç ve aşıda Türkiye'yi dışa bağımlılıktan kurtarmak. İBG olarak, VSY Biyoteknoloji firması için geliştirdiğimiz oftalmolojik bir orijinal biyoteknolojik ilaçla ilgili Ar-Ge çalışmalarımız hızla ilerlemektedir\" diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kadin-doktorlarin-tedavi-ettigi-hastalarda-olum-orani-daha-dusuk", "text": "Kadın doktorlar tarafından tedavi edilen yaşlı hastaların bir ay içinde ölme riski erkek doktorlar tarafından tedavi edilen hastalara oranla daha düşük. Kadın doktorlar tarafından tedavi edilen hastaların hastane kabulünü takip eden bir ay içinde ölüm riski erkek hastalar tarafından tedavi edilen hastalara oranla % 4 daha düşük olarak belirlenirken, yeniden hastane başvuru oranlarının da aynı şekilde % 5 daha düşük olduğu görüldü. Harvard T.H. Chan Halk Sağlığı Okulu'nda sağlık politikaları uzmanı Dr. Ashish Jha'ya göre hasta durumlarındaki bu farkın temel nedenlerinin ortaya çıkması için ileri araştırmaların yapılması gerekiyor. Önceki araştırmalarda ise erkek ve kadın doktorların tıbbı farklı şekillerde uyguladıkları görüldü. Örneğin JAMA Internal Medicine dergisinde yayınlanan bulgulara göre kadın doktorlar klinik kurallara daha fazla bağlı kalıyor; koruyucu tıbba önem veriyor ve hastalarıyla daha sıcak iletişim kuruyorlardı. Jha ve meslektaşlarının elde ettiği bulgular da önceki araştırmalara benzer sonuçlar verdi. Söz konusu araştırmada yaşlılar için sağlık sigortasından faydalanmakta olan 620.000 erkek ve 960.000 kadın olmak üzere 1,5 milyon hastanın 2011 ile 2014 yılları arasında yattıkları hastane kayıtları incelendi. En genç hastanın 65 yaşında olduğu katılımcıların yaş ortalaması 80'di. Bu hastaların tedavisinde ise yaklaşık 20.000'i kadın 40.000'i ise erkek olmak üzere 60.000 adet doktor görev aldı. Doktorların cinsiyeti ile hastaların ölüm veya yeniden hastaneye yatırılma oranları arasındaki ilişki incelendiğinde kadın doktorların hastalarının daha düşük ölüm oranına sahip olduğu ortaya çıktı. Kaliforniya Üniversitesi'nde asistan hekim olarak görev yapan Anna Parks, bu olumlu sonuçların kadın ve erkek doktorlar arasındaki maaş ve terfi eşitsizliklerinin de dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Yapılan bir araştırmada akademik merkezlerde çalışan kadın doktorların erkek doktorlara oranla % 8 daha az kazandığı ortaya çıktı. Parks'a göre bu araştırma, kadın doktorların kendi ailesel sorumluluklarına bağlı olarak erkek meslektaşlarına göre daha düşük performans sergilemelerine neden olabileceği iddiasını çürüten araştırmalardan yalnızca bir tanesi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kadinlar-erkeklerden-nicin-daha-uzun-yasiyor", "text": "Farklı ülkelerden ve hem modern hem de tarihsel zamanlardan altı farklı insan nüfusuna dair verilerin incelendiği, sonuçları Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayınlanan bir araştırmayı yürüten biyoloji profesörü Susan Alberts , insanların yaşam sürelerinin zaman içinde uzadığını, ancak kadın-erkek arasındaki ömür farkında bir değişiklik gözlenmediğini söylüyor. Araştırmacılar, kadınların erkeklerden daha uzun ömürlü olma durumunun toplumlar arasında farklılık gösterdiğini ortaya çıkarttı. Örneğin kadın ve erkekler arasındaki en fazla yaşama süresi farkı 10 yıldı. En az fark ise günümüzde Nijerya veya Hindistan'da incelenen topluluklarda ortaya çıktı. Ayrıca araştırmacılar, insan olmayan primatlar arasındaki yaşam süresi farkının insanlardakine oranla çok daha az olduğunu da buldu. Birinci bulgu: Günümüzdeki Japonya veya İsveç gibi uzun yaşayan insan topluluklarında bireylerin ortalama ömrü oldukça tutarlı. Bu, farklı ülkelerde de ortalama ölüm yaşının benzer olduğu anlamına geliyor. Bu ülkelerde ölümler, bireyler 70 ile 90'lı yaşlar arasındayken görülüyor. Buna karşılık olarak diğer primatların ömürleri oldukça kısa ve birbiri arasında farklılık gösteriyor. İkinci bulgu: Sanayi toplumlarında yaşayan insanlarla avcı-toplayıcı toplumlarda yaşayan insanların yaşam sürelerindeki fark, avcı-toplayıcılarla insan olmayan primatlar arasındaki yaşam süresi farkından çok daha fazla. Sanayi toplumunda yaşayan insanlar, avcı-toplayıcı toplumlardaki insanlara göre 30 ila 50 yıl arasında daha uzun yaşayabiliyor. Ancak avcı-toplayıcılar, insan olmayan primatlara göre yalnızca 10 ila 30 yıl daha fazla yaşıyor. Üçüncü bulguya göre ise kadınlar erkeklere göre daha uzun yaşıyor. Araştırmaya göre incelenen bütün toplumlarda en yaşlı bireylerin kadın olduğu görüldü. Ancak insan olmayan primat topluluklarda ve yaşam süresi daha kısa olan insan topluluklarında erkeklerin yaşam süresini etkileyen olumsuz durumların daha az olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, erkekler ile kadınlar arasındaki yaşam süresi farkının sebebini henüz bulabilmiş değil. Ancak hem insan hem de insan olmayan primat gruplarında bu farkın görülmüş olması, farkı yaratan sebeplerin derin evrimsel kökenleri olduğuna işaret ediyor. Alberts, olası nedenlerden birinin erkeklerin daha çok risk alması olabileceğini belirtiyor. Erkeklerin yaşam sürelerinin risk almaya yatkın davranışlarına bağlantılı olması, erkekler ve kadınlar arasındaki ömür farkını ve erkeklerin ölüm yaşlarının birbirinden oldukça farklı olmasını açıklayabilir. Başka bir etkenin ise testosteron olabileceğini belirten Alberts, testosteron seviyeleri yüksek olan erkeklerde bağışıklık sistemlerinin olumsuz etkilenebileceğini, bunun da yaşam sürelerine etki edebileceğine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kafeinli-icecekler-dusuk-riskini-yukseltiyor", "text": "Hamile kalmadan önce ve hamileliğin başlangıcında içilen günde iki kafeinli içeceğin düşük riskini yükselttiği bildirildi. Fertilitiy and Sterility dergisinde yayımlanan araştırmada ayrıca bu konuda sadece annenin değil babanın kafein tüketiminin de rol oynadığı söyleniyor. Araştırmayı yöneten Amerikan Sağlık Enstitüsü bilim insanlarından Germaine Buck Louis, anne ve babanın kafein tüketiminin düşük riski üzerinde eşit etki yaptığına da dikkat çekiyor. Ayrıca anne ve baba adaylarının ilerlemiş yaşları ve bedende kimyasal maddelerin birikimi de düşük riskine neden oluyor. Uzmanlar düşük riskinin vitamin alımıyla düşürülebileceğini söylüyorlar. 344 çiftle yapılan araştırma sonucunda günde ikiden fazla kafeinli içecek içen kadınlarda düşük riski için günlük 1,74'lük, erkekler içinse ise yüzde 1,73'lük bir oran çıkmış. Hamile kalmadan sonraki her gün için 1,0'dan yüksek olan oranlar tehlikeli sayılırken, 1,0'ın altındaki oranlarda risk düşmektedir. Düşük riski anne adayının hamileliğin başlamasından haftalar öncesinde multivitamin hapları alması halinde yüzde elli beş oranında düşmüş. Hatta vitamin alımı hamilelikte devam edildiğinde risk %79 oranında azalıyor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kahvaltinin-kilo-vermeye-etkisi-var-mi", "text": "Kahvaltı, en azından kilo vermeye çalışanlar için, gerçekte günün en önemli öğünü olmayabilir. Daha önceki araştırmaların gözden geçirildiği yeni bir çalışma, kahvaltı etmenin kilo vermeye yardımcı olduğu ve kahvaltıyı atlamanın kilo aldırdığı yönündeki görüşü destekleyen somut herhangi bir kanıt bulunmadığını ortaya koyuyor. Avustralya Monash Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan ve British Medical Journal dergisinde yayımlanan araştırma, tam tersine, sabahları kahvaltı eden insanların gün içinde daha çok kalori tükettiklerini ve bu kişilerin kahvaltıyı atlayan kişilere kıyasla daha kilolu olduklarını gözler önüne seriyor. Araştırmacılar elde edilen bulguların kahvaltının kilo vermeye yardımcı olduğu önerisine gölge düşürdüğünü belirtiyorlar. Ne var ki, gözden geçirilen araştırmaların birçoğunun ciddi kısıtları olması yüzünden bu son çalışmanın kahvaltı konusuna son noktayı koymaktan uzak olduğuna da dikkat çekiyorlar. Örneğin, birçok çalışmanın kısa süreli olduğu ve araştırmayı yürütenlerin hangi katılımcıların kahvaltı edip etmediklerini çoğu zaman bildikleri- bunun da bulguların yorumunu etkilemiş olabileceği belirtiliyor. Yine de, bulgular kilo vermek isteyenlere kahvaltı etmeleri önerilirken en azından daha dikkatli davranmak gerektiğine ve böyle bir önerinin tam tersi bir etki yaratabileceğine işaret ediyor. Daha önceki araştırmaların bir bölümü kahvaltı edenlerin, kahvaltıyı atlayanlara kıyasla, çok daha sağlıklı bir kiloda kalmayı başarabildiklerine işaret ediyordu. Ancak bu araştırmalarda zaman içinde geniş kitleler gözlendiğinden, kahvaltı eden katılımcılar-genel olarak daha sağlıklı beslenmek, ya da düzenli beden alıştırmaları yapmak gibi-başka birtakım sağlıklı alışkanlıklara da sahip olabilirlerdi ve bu da kahvaltı ile kilo verme arasındaki bağlantıyı etkiliyor olabilirdi. Bu son çalışmada araştırmacılar daha önce yapılan ve katılımcılardan gelişigüzel olarak kahvaltı etmeleri ya da kahvaltıyı atlamalarının istendiği 13 farklı çalışmayı gözden geçirdiler. Bu çalışmaların bir bölümü kahvaltı etmenin kilo değişimi üzerindeki etkisine odaklanırken, kimileri de katılımcıların toplam günlük kalori alımlarına odaklanmaktaydı. En kısa süreli araştırma yalnızca 24 saat, en uzun olanı da 16 haftalık bir süreyi kapsamaktaydı. Sonuçta, kahvaltı edenlerin günlük ortalama kalori tüketimlerinin kahvaltıyı atlayanlara kıyasla yaklaşık 260 kalori daha fazla olduğu görüldü. Ayrıca, kahvaltı edenlerin araştırma süresinin bitiminde kahvaltıyı atlayanlardan yaklaşık yarım kg daha kilolu oldukları da görüldü. Dahası, araştırmacılar kahvaltıyı atlayanların gün içinde daha yoğun bir açlık duyacaklarını ve bu yüzden daha çok yiyeceklerini düşünüyorlardı. Ancak bu son çalışmada açlık hormonlarıyla ilgili incelemeler sonucunda kahvaltıyı atlayanların öğleden sonraları daha aç olduklarına işaret eden herhangi bir bulguya tanık olunmadı. Los Angeles'teki Kaliforniya Üniversitesi'ne bağlı Ronald Reagan Tıp Merkezi beslenme uzmanlarından Dana Hunnes, elde edilen sonuçların kesin bir yargıya varılmasına olanak tanıyacak denli güçlü kanıtlara dayanmadığın işaret ederek, Bu aşamada kilo vermek isteyenlere kahvaltıyı atlamalarını önermek kanımca yanlış olur diyor. Hunnes, kahvaltı konusunda insanların alışkanlıklarından vazgeçmelerini önermek için henüz çok erken olduğuna ve kesin bir sonuca varılabilmesi için daha uzun erimli çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kahvaltiyi-atlamak-vucudu-nasil-etkiliyor", "text": "Beslenme dünyasının belki de en çok tartışılan konusu, kahvaltının gerçekten de günün en önemli öğünü olup olmadığıdır. Uzmanlar, kahvaltı eden insanların günün geri kalanında aşırı yemek tüketmediklerini söylese de yakın zamanda yapılan araştırmalarda kahvaltı eden ve etmeyen insanlar arasında herhangi bir kilo farkı gözlemlenmedi. Amerikan Kalp Birliği, kahvaltı eden insanlarda kalp hastalıklarının, yüksek tansiyonun ve yüksek kolesterolün daha az görüldüğünü açıklasa da normalde kahvaltı etmeyen insanların bu alışkanlığı mutlaka edinmelerini önerecek kadar sağlam bir kanıt bulunmadığını da işaret ediyor. Hatta bazı araştırmalar sonucunda akşamları uzun süre yemek yememenin insanların kilo vermesine yardımcı olabileceği görüldü. Kahvaltı etmediğiniz günlerde vücudunuz daha çok kalori yakıyor, fakat bunun bir alışkanlık haline getirilmesi, vücudunuzda tehlikeli iltihapların oluşumuna yol açabilir. Almanya Hohenheim Üniversitesi'nde araştırmacılar, 17 sağlıklı yetişkini üç ayrı günde inceledi: bu günlerden biri kahvaltıyı atladıkları, ikincisi üç öğün yemek yedikleri, üçüncüsü ise akşam yemeğini atladıkları günlerdi. Zamanlama farkına rağmen üç günde de kalori içeriği ve karbonhidrat, yağ ve protein oranı aynıydı. Her gün, sabah 7'den akşam 9'a kadar kan örnekleri alınarak katılımcıların hormon seviyeleri, glikoz ve insülin yoğunlukları ve immün hücre aktiviteleri gözlemlendi. Günde üç öğün yemek yerine öğle yemeğini (artı 41 kalori) veya akşam yemeğini (artı 91 kalori) atlayan katılımcıların akşamdan aç kaldıkları süreyi uzatarak gün içinde daha çok kalori yaktıkları görüldü. Bu bulgular, zaman sınırlı beslenme üzerine yapılan diğer araştırmaların sonuçlarıyla da uyumlu. İnceleme yapılan 3 günde de, 24 saat içerisindeki glikoz seviyelerinde, insülin salgısında veya genel fiziksel aktivitede bir fark görülmese de glikoz yoğunluğu, iltihap göstergeleri ve insülin direncinin, öğle yemeğinin veya kahvaltının atlandığı günlerde daha yüksek olduğu görüldü. Ayrıca kahvaltı öğününün atlandığı günlerde kişilerin yağ rezervlerinden daha fazla yağ yakıldığı görüldü. Bu kulağa olumlu gelse de araştırmacılar bu durumun bazı sorunlara yol açabileceğine dikkat çekiyor: metabolizma esnekliğinde bir bozulma söz konusu olabilir; bu da yağ yakımıyla karbonhidrat yakımı arasında geçiş yapılamadığı için uzun vadede düşük dereceli iltihaba ve bozulmuş glikoz homeostazına sebep olabilir. Araştırmacılar, kronik iltihabın insülin direncini etkilemesinden dolayı kahvaltı öğününü atlamanın metabolik bozukluğa sebep olabileceğini, bunun da obezite ve tip 2 diyabet riskini arttırabileceğini söylüyor. Birmingham'daki Alabama Üniversitesi'nde beslenme uzmanı Courtney Peterson, kahvaltıyı atlamanın iltihap seviyelerini etkilediğini söylemek için çok erken olduğunu belirtiyor ve araştırma yazarlarının verilerinin, kahvaltıyı atlamanın sağlığa zararlı olduğu iddiasını desteklemediğini de ekliyor. Araştırmada katılımcıların iltihap seviyesi öğle yemeğinden sonra ölçülmüştü. Peterson, kahvaltı öğününü atlamanın öğle yemeği vaktinde iltihap seviyesini arttırıyor olabileceğini, fakat günün geri kalan saatlerinde bu seviyeyi yine düşürüyor olabileceğini iddia ediyor. Öğün atlamanın veya farklı şekillerde aralıklı beslenmenin herkes için uygun olmayacağını belirten Peterson, bu alışkanlığın ters teperek çok fazla abur cubur tüketimine veya bir süre sonra aşırı yemek yemeye sebep olabileceğini de vurguladı. Hangi öğünden vazgeçeceğinizi de tekrar düşünmeniz gerekebilir: Yapılan araştırmada kahvaltının değil akşam yemeğinin atlandığı günlerde kişilerin daha çok kalori yaktığı görüldü. Kilo vermek için kahvaltıyı değil akşam yemeğini atlamanın daha iyi olacağını belirten Peterson, bu durumun, insanların iç saatiyle ilgili bilinen bir gerçeği de tekrar vurguladığını ekledi: Metabolizmamız ve kan şekeri kontrolümüz sabahları daha iyi olduğundan akşam yemektense sabahları daha çok yememiz son derece mantıklı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kahve-kalp-hastaliklari-riskini-dusuruyor", "text": "Kahvenin her geçen gün yeni yararları ortaya çıkıyor. Geçenlerde yapılan geniş kapsamlı iki araştırma, kahve içmenin kalp yetmezliği, felç ve koroner kalp hastalığına bağlı ölüm riskini düşürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak uzmanlar bu olumlu etkilerin yalnızca kahveden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda kesin bir değerlendirme yapamıyorlar. İki büyük araştırmanın ortaya çıkarttığı bu olumlu bağlantı, kahvenin kafeinli veya kafeinsiz olmasını dikkate almıyor. Ayrıca ikisi de olumlu etkilerin gün içinde içilen fincan sayısıyla doğru orantılı olarak arttığını gösteriyor. Bazılarına göre bu bağlantının temelinde yatan en önemli unsur, kahve içen insanların sağlıklı davranışlar sergilemesi. Dünyada her gün 2.25 milyar fincan kahve tüketiliyor. Önceki çalışmalar kahvenin çeşitli yararları olduğunu ortaya koymuş olsa da bu son araştırmaların diğerlerinden farkı çok geniş kapsamlı olması ve farklı insan popülasyonlarını hedef alması. İlk çalışma Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından yürütüldü. 10 Avrupa ülkesinden gelen 450.000 deneğin incelendiği bu çalışmada 1992 ile 2000 yılları arasındaki veriler değerlendirildi. Daha sonra çalışmanın devamı niteliğinde, bu kişiler 16 yıl daha izlendi. Bu kadar farklı ülkelerden farklı katılımcıların izlenmesinin nedeni kahve hazırlama yöntemlerinin ve tüketim alışkanlıklarının sonuçları etkilemesini önlemekti. Sigara içiciliği, fiziksel faaliyet ve eğitim gibi unsurlardan bağımsız olarak, günde üç fincan veya daha fazla kahve tüketenlerde, kahve tüketmeyenlere oranla ölüm riskinin her yaştaki erkeklerde %18, kadınlarda ise % 8 oranında düştüğü ortaya çıktı. Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden Veronica Setiawan liderliğinde yürütülen ikinci araştırmada 185.000 denek incelendi. Denekler 16 yıl boyunca izlendi. Sonuçlara göre günde bir fincan kahve herhangi bir yaşta ölüm riskini % 12 oranında düşürüyor. Günde iki veya üç fincan içenlerde ise bu risk etnik kökenden bağımsız olarak % 18 oranında düşüyor. Üçüncü bir araştırma Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları tarafından yürütüldü. 1940'lardan bu yana 15 bini aşkın kişinin beslenme alışkanlıklarının ve kalp-damar sağlıklarının izlendiği Framingham Kalp Araştırması'ndan elde edilen veriler incelendi. Bu araştırma kahvenin kalp ve atardamarları koruduğuna işaret eden ilk araştırma değil. Çalışmada büyük miktarlarda veri dizilerindeki şablonları bulup çıkarımlar yapan makine öğrenmesi adı verilen bir tür yapay zeka yönteminden yararlanıldı. Araştırmacılardan Laura Stevens, İdeal bir dünyada kalp-damar hastalıkları ve felç gibi durumları çok uzun bir süre öncesinden %100'lük bir kesinlikle öngörebileceğiz. Ancak karşılaştığımız en büyük sorun, çok sayıda risk unsurunun bulunması ve bu unsurların her birinin geleneksel yöntemlerle ayrıştırılamaması diyor. Araştırmacılar kahve içenlerde günde yaklaşık 250 gramlık her bir fincan kahvenin kalp krizi, felç ve koroner kalp hastalığı gibi durumların ortaya çıkma olasılığını, kahve içmeyenlere kıyasla, sırasıyla %7, %8 ve %5 oranlarında azalttığına tanık oldular. Araştırmaya katılan kahve içicilerin hemen hemen tümü (%97'si) günde bir ile altı fincan arasında değişen miktarlarda kahve tükettiklerinden, Stevens kahvenin sağlığa yararlarının bu miktar aşıldığında da geçerli olup olmadığı konusunda kesin bir değerlendirme yapamıyor. Daha önceki araştırmalar kahvenin sağlığa yararlı olduğu varsayılan etkilerinin içeriğindeki kafeinin antioksidan ve yangılara karşı etkili özelliklerinden kaynaklandığına işaret ediyordu. Bir kişinin kalp hastalığına yakalanma riskini belirlemek amacıyla günümüzde yararlanılan risk değerlendirme yöntemlerinin %100 kesin olmadıklarına dikkat çeken araştırmacılar, zamanla çok daha başka unsurların da saptanabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kahve-ne-kadari-gercekte-yararli", "text": "Kafein çoğu insanın kolay kolay vazgeçemeyeceği bağımlılık yaratan bir maddedir. Neyse ki, kahveden vazgeçmek zorunda değiliz. Food and Chemical Toxicology dergisinde yeni bir araştırma kafeinin, aşırıya kaçılmadığı sürece, sağlığa son derece yararlı olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Araştırmayı yürüten ToxStrategies şirketinin sağlık bilimleri uzmanlarından Daniele Wikoff, Onyıllardır sürdürülen çalışmaların ve binlerce raporun sonucunda kafein konusunda bir yığın bilgiye ulaştık. Şimdi elde ettiğimiz bulgular da, günlük beslenmemizin bir parçası olarak kafein tüketiminin yine kabul edilebilir olduğunu ve insan sağlığı açısından olumsuz bir etki yaratmadığını gerçekten de doğrulamış oluyor, diyor. Bu son araştırma, bilimsel verilerle desteklenen ve halihazırda kabul edilen, gebe kadınlar için günde 300 mg ve çocuklar için yaklaşık 1,1 mg üst sınırının geçerliliğini koruduğunu da ortaya koyuyor. Wikoff, bu durumda gebe kadınların günlük yaşamlarında kafeinden uzak durmak zorunda kalmayacaklarına ve kahvelerini gönül rahatlığıyla içebileceklerine dikkat çekiyor. Araştırmacılar bu çalışmaları elemeden geçirerek, kafein ile insan sağlığının beş farklı yönü -zehirlilik, kemik sağlığı ve kalsiyum alımı, kardiyovasküler etkiler , davranışsal sağlık ve üreme ile gelişme - arasındaki bağlantıya odaklanan 426 çalışmayı değerlendirme kapsamına aldılar. Bu çalışmaların tümü gözden geçirildiğinde, elde edilen sonucun genelde önceki araştırmalardan elde edilenden pek de farklı olmadığı görülüyor. Buna göre, ABD nüfusunun %90'ından çoğu halihazırda günde 400 miligramın altında kafein tüketiyor. Araştırma kapsamındaki çalışmalarda kahve, çay, çikolata, kimi içecekler, besin destekleri gibi çeşitli kafein kaynaklarının ele alındığı, ancak bu kaynaklardan her birinin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda ayrı ayrı bir değerlendirmeye gidilmediği belirtiliyor. Ancak Health dergisi editörlerinden Dr. Roshini Raj, bir kişinin kafein alımı değerlendirilirken, o kişinin tükettiği tüm yiyecek ve içeceklerin hesaba katılmasının son derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, sade kahve bol miktarda antioksidanlar içerdiğinden kalp hastalıkları, felç ve şeker hastalığına yakalanma olasılığını azaltabilir. Oysa, gazlı içecekler ve bayılarak içtiğimiz o kahveli karışımlar çok yüksek düzeylerde kalori ve yapay tatlandırıcılar içerirken, enerji içecekleri de şeker ve sağlığa zararlı çok daha başka uyarıcılar içeriyor olabilirler. Dr. Raj, günde 400 mg kafein tüketmenin güvenli olduğu söylense bile, bunun herkes için geçerli olduğu anlamına gelmediğini de vurguluyor. Dr. Raj, kafeinin giderek bir bağımlılığa dönüştüğünü düşünen insanlara uykularını yeterince almaya özen göstermelerini, yorgunluktan yakınanların da bir uzmana danışarak bunun başka bir nedeni olup olmadığını araştırmalarını da öneriyor. İnsanların tümden doğal çözümlerle de zinde kalabileceklerine dikkat çeken Raj, kısa süre önce yapılan bir araştırmanın 10 dakika boyunca merdiven inip çıkmanın kişiye güç verme konusunda 50 miligramlık bir kafein hapından çok daha etkili olabileceğine işaret ettiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kahve-yararli-ama-dogru-tuketirseniz", "text": "Kahve dünyanın en fazla tüketilen, en popüler içeceklerinden biri. İnsan sağlığına pek çok yararı olduğu düşünülen kahve, yanlış tüketildiğinde yarar vermek bir yana, olumsuz etkileriyle sağlığımıza ciddi zararlar verebilir. Bir kere unutulmamalı ki kahve, yediğimiz sebze ve meyvelerin tümünden daha zengin bir antioksidan kaynağıdır. Kahve, beslenme düzenimizdeki en zengin doğal kafein kaynağıdır. Bu kadar popüler olmasının nedenlerinden biri kafeinin ciddi bir uyarıcı olmasıdır. Yorgunluk hissettiğinizde enerjik olmanızı sağlasa da günün geç saati tüketmeniz durumunda uykunuza etki edebilir. Sağlıksız bir uyku düzeni de birçok sağlık sorununa sebep olabilir. Bu nedenle günün geç saatlerinde mutlaka kahve içmek istiyorsanız ya kafeinsiz kahve ya da içinde daha az miktarda kafein bulunan çayları tercih edin. Her ne kadar kahve tek başına sağlıklı olsa da son derece kolay bir şekilde zararlı bir besin haline getirilebilir. Bunun en sık karşılaşılan şekli de içine bol miktarda şeker katmaktır. Modern beslenme düzenin en zararlı içeriklerinden biri olan şeker, özellikle yüksek fruktoz içeriğine bağlı olarak obezite ve diyabet gibi birçok ciddi hastalığı tetikler. Şekersiz kahve tüketemiyorsanız stevia gibi doğal tatlandırıcıları tercih edin. Kahvenin kalitesi, işlenme yöntemine ve kahve çekirdeklerin yetiştirilme şekline bağlıdır. Kahve çekirdeklerine genellikle insanlara zarar veren böcek ilaçları ve başka kimyasallar sıkılmaktadır. Her ne kadar bu kimyasallar ürünlerde çok düşük miktarda bulunduğunda ne denli zararlı olabilecekleri kesin olarak bilinmese de kahvenizde bulunması muhtemelen böcek ilacı kalıntılarından endişeleniyorsanız organik kahve çekirdeğini tercih edebilirsiniz. Makul miktarda kahve tüketmek yararlı olsa da çok fazla tükettiğinizde genel faydalarını da yitirebilirsiniz. Genel olarak kişinin kilosu başına 2,5 mg kafeinden fazlasını tüketmemesi öneriliyor. ortalama bir fincan kahvede yaklaşık 95 mg kafein bulunduğuna göre bu da 80 kiloluk birinin günde yalnızca iki fincan kahve içebileceği anlamına geliyor. Kahve tüketiminde riskleri ve yararları dengelemek gerekir; vücudunuzu dinlemeniz ve rahatlıkla kaldırabileceğinizden fazlasını tüketmemeniz öneriliyor. Araştırmalar tarçının şeker hastalarında kandaki glikoz, kolesterol ve trigliserit seviyelerini düşürdüğünü gösteriyor. Kahvenize lezzet katmak istiyorsanız kahve aromasına da çok yakışan tarçını tercih edebilirsiniz. Fakat çok fazla tarçının da yan etkileri bulunabileceğinden tarçın miktarını abartmamanız öneriliyor. Ticari olarak üretilen az yağlı ve yapay kremalar genellikle çok fazla işlemden geçirilmiş ve içeriği tam olarak bilinmeyen ürünler sınıfına giriyor. Bu nedenle doğal ürünleri tercih etmeniz öneriliyor. Örneğin süt ürünü içermeyen kremalar yerine mümkünse tam yağlı inek sütünü tercih edebilirsiniz. Araştırmalara göre bu sütler önemli birer kalsiyum kaynağı olmanın yanı sıra kemikler için önemli olan K vitaminini de içeriyor. Antioksidan açısından zengin kakao, kalp hastalıkları riskini de azaltma gibi birçok faydası olan bir besindir. Kahvenizin aromasını artırmak için de içeceğinize az miktarda kakao tozu karıştırabilirsiniz. Kahvede bulunan diğer bileşik diterpen alkoller olarak bilinen kafestol ve kahveoldür. Kahvedeki ana kolesterol arttırıcı faktörler olduğu düşünülen bu bileşiklerin, kaynatılarak elde edilen kahve türlerinde sıcak su içerisine boşaltılan kahve türlerine göre daha yüksek miktarda olduğu gözleniyor. Fakat kağıt filtre kullanarak kafein ile faydalı antioksidan seviyelerinde hiçbir değişiklik olmadan kafestol seviyeleri düşürülebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kalbin-bas-dusmani-agir-metaller", "text": "Yüksek dozlarda arsenik ve kurşun gibi ağır metallerin zehir etkisi yarattığı, kanser riskini artığı çoktandır biliniyor. Ancak şimdi yeni bir meta-analiz, ağır metallerin pek de önemsenmeyen bir riski daha olduğunu ortaya koyuyor: Kalp hastalıkları. Üstelik düşük dozlarda bile risk yaratıyor. BMJ dergisinde yayımlanan bir meta analiz arsenik, kurşun, bakır, ya da kadmiyum gibi metallere -düşük düzeylerde bile olsa- maruz kalınmasının kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını arttırabileceğine işaret ediyor. Bu sorun özellikle düşük ve orta gelirli ülkeleri etkilese de, gelir düzeyleri yüksek ülkelerdeki insanları da etkileyebiliyor. Araştırmayı yürüten Cambridge Üniversitesi küresel sağlık uzmanlarından Dr. Rajiv Chowdhury, Analiz sonucunda, düşük dozlarda bile olsa, ağır metaller ya da yarı metallerle karşı karşıya kalmakla kalp hastalığı gibi kimi sağlık sorunları arasında bir bağlantı olduğu-maruz kalınan miktar arttıkça, riskin de arttığı-açıkça görülüyor. Bu durumda insanların kısa sürede ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarından ötürü aşırı bir kaygıya kapılmaları gereksiz. Ancak bulgular politikacıların ağır metallerin insanlarda yaratabileceği etkilerin azaltılması yönünde bir adım atmalarını sağlayabilir diyor. Ağır metaller çevremizde doğal olarak bulunurlar ve içme suyu ile besin zincirine kolayca sızabilirler. Gerek arsenik, gerekse kadmiyum kansere yol açan maddeler olarak bilinirler ve bu da söz konusu metallerle karşı karşıya kalınmasının kişinin kansere yakalanma olasılığını arttırdığı anlamına gelir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, kurşuna maruz kalınması, sinir sistemi ve böbreklerin de aralarında yer aldığı birden çok sistemi etkileyebilir. Gelgelelim ki, ağır metallerin kalp ve damar hastalıklarına yakalanma olasılığı üzerindeki etkisi bugüne dek yeterince önemsenmemişti. Son meta analiz kapsamında araştırmacılar daha önce ağır metaller konusunda yaklaşık 350,000 kişiyi kapsayan bir düzineyi aşkın çalışmayı yeniden gözden geçirdiler. Bu araştırmalarda ağır metallere ne miktarda maruz kalındığını anlamak için içme suyu, idrar, kan, tırnak ve saç örneklerindeki ağır metal miktarları ölçüldü. Genel olarak, daha yüksek miktarlarda arsenik, kurşun, kadmiyum ve bakır ile karşı karşıya kalanlarda kalp ve damar hastalıklarına-bu ağır metallere daha düşük miktarlarda maruz kalanlara kıyasla- yüzde 30-80 oranında daha sıklıkla tanık olunmaktaydı. Arsenik, kurşun, kadmiyum ve bakır kalp ve damar hastalıkları açısından daha ciddi bir risk oluştururlarken, kurşun ile kadmiyum aynı zamanda felç geçirme olasılığını da artırır. Araştırmacılar ayrıca ağır metal dozları ile kalp hastalıklarına yakalanma olasılığı arasında doğrusal bir ilişkiye de tanık oldular. Bu da, daha yüksek düzeylerde ağır metallerle karşı karşıya kalınmasının kalp hastalıklarına yakalanma olasılığının da daha yüksek olması anlamına geliyordu. İkisi arasındaki bağlantının yok edilmesinin mümkün olmadığı, bu metallerin düşük miktarlarda bile kalp hastalıkları açısından bir risk oluşturabileceği görülüyor. Ağır metaller ile kalp hastalığı arasında bir neden-sonuç ilişkisi olup olmadığını anlamak için gelecekte çok daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekiyor. Columbia Üniversitesi Mailman Halk Sağlığı Okulu çevre sağlığı bilimleri uzmanlarından Dr. Ana Navas-Acien, bu çalışmadan elde edilen bulguların kalp hastalıklarına yakalanma konusunda yeni yeni ortaya çıkmakta olan risk unsurlarına dikkat çekmesi açısından son derece önemli olduğunu belirtiyor. Metaller oldukça düşük düzeylerde bile olsa kalp ve damar hastalıklarını tetiklediğinden, uzmanlar karşı karşıya kalınan miktarların en aza indirilmesi yönünde alınacak ülke çapında önlemlerin kalp ve damar hastalıklarının önüne geçilmesine de katkıda bulunacağına inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kalitsal-meme-kanseri-ilacla-onlenebilecek", "text": "Meme kanseri vak'alarının gerçi yalnızca %5 ile 10'undan kalıtım sorumlu. Fakat BRCA1 veya BRCA2 genini taşıyan kadınlarda meme kanserine yakalanma riski %80'e kadar çıkıyor. Üstelik hastalık ortalama olarak kırklı yaşlarda ve oldukça agresif bir biçimiyle kendini gösterir. Bir araştırma ekibi şimdi kalıtsal meme kanserini bir kemik genini bloke ederek önlemeye başardı. Verena Sigl'ın keşfi 2010 yılındaki bir incelemenin sonuçlarına dayanıyor. O zamanlar Avusturya Bilimler Akademisi'ne bağlı Moleküler Biyoteknoloji Enstitüsü'nde Josef Penninger ile çalışan ekip cinsellik hormonlarının meme kanserini tetikleyebileceğini kanıtlamıştı. Bu çalışma sırasında araştırmacılar RANK ve RANKL olarak isimlendirilen iki kemik metabolizması proteini tespit etmişti. İki protein de cinsellik hormonlarının bilgilerini çeviriyor ve meme hücrelerine büyümelerine uyaran bir sinyal gönderiyor. Bu süreç her kadında hem hamilelik hem de regl döneminde yaşanmakta. Ancak bu sinyal gereğinden fazla güçlendiğinde meme hücreleri kontrolsüz olarak çoğalabiliyor. Sigl, kalıtsal meme kanserinde de mutasyona uğramış BRCA1 geninin kanserin oluşumunda en önemli faktör olduğunu keşfedince, mutasyona uğramış BRCA1 genini taşıyan fareleri karşılaştırmış. Sonuçlara göre RANK ve RANKL proteinlerinin etkin olduğu farelerde karsinom ve bunların öncülerini saptanmış. Oysa RANK proteininin bloke edildiği farelerin hiçbirinde tek bir karsinom dahi gelişmemiş. Ayrıca bu hayvanlarda kanserin ön evresi de çok ender görülmekte. Bu sonuçların insanlar için de geçerli olup olmadığını kontrol etmek isteyen araştırmacılar, Toronto'lu bilim insanlarıyla birlikte BRCA1 mutasyonu nedeniyle meme kanserinden korunmak için memelerini aldıran kadınların meme dokusu hücrelerini incelemişler. RANK bloke edildikten sonra, hücre kültüründe meme dokusu hücrelerinin büyümesi ve yayılması önemli ölçüde azalmış. Bu gözlem anti-RANKL tedavisinin meme kanseri için potansiyel bir koruyucu olduğunu kanıtlamakta."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kalp-sagligi-icin-65-yasindan-once-duzenli-egzersiz-sart", "text": "Yeni bir araştırma kalbinizin genç ve zinde kalabilmesi için haftada dört beş kez en az yarım saat boyunca egzersiz yapmanız gerektiğine işaret ediyor. Ve bu alışkanlığı 65 yaşından önce edinmeniz gerekiyor. Hafta içinde düzenli egzersiz yapmanın insanların sağlıklı kalmaları açısından önemli olduğu bilinen bir gerçek. Nitekim, şimdilerde kimi ülkelerde hükümetler insanlara haftada 150 dakika egzersiz yapmalarını öneriyorlar. Gelgelelim, özellikle de kalp sağlığına özen gösterenler söz konusu olduğunda egzersizin ne kadarının gerekli olduğu sorusu sürekli tartışma konusu olmuştur. İnsanlar yaşlandıkça, kalbe kan girişini sağlamak ve temiz kanı bedenin öteki bölgelerine taşımak gibi can alıcı bir işlevi olan atardamarlarda sertleşme ve hastalıklara neden olma riski de giderek artıyor. The Journal of Physiology dergisinde yayımlanan bu son araştırmayı yürüten bilim insanları ne miktarda olursa olsun egzersizin genelde kalp hastalığından ölme riskini azalttığını belirtseler de, egzersizin atardamarlar üzerindeki etkileri boyutlarına göre farklılıklar gösterebiliyor. Araştırmacılar egzersiz ile atardamar sağlığı arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak amacıyla, yaşları 60'ın üzerinde olan ve en az 25 yıl boyunca her hafta düzenli olarak egzersiz yaptıklarını belirten kadın ve erkeklerden oluşan 102 kişiyi inceleme kapsamına aldılar. Atardamar sertlikleri ölçülen denekler her hafta yaptıkları egzersizin sıklığına göre farklı gruplara ayrıldılar. Gözlemler sonucunda araştırmacılar düzenli olarak haftada iki-üç kez en az 30'ar dakikalık egzersiz yaptıklarını belirten kişilerin çok daha dinç, orta-kalınlıkta atardamarlara sahip olduklarını gördüler. Atardamarların zinde ve orta-kalınlıkta olması, baş ve boyun bölgesine kan akışının sağlanması açısından son derece önemliydi. Her hafta düzenli olarak dört-beş kez en az 30'ar dakika boyunca egzersiz yapanlar ise daha sağlıklı geniş-merkezi atardamarlara sahiptiler. Bu da, daha az egzersiz yapanlara kıyasla, göğüs ve karın bölgesine kan akışının daha kolay olması anlamına geliyordu. En azından araştırma kapsamındaki kişilere bakıldığında, haftada dört-beş kez egzersiz yapmak atardamarların genel sağlığı açısından son derece etkili oluyordu. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara gerek duyulmakla birlikte, elde edilen bulgular egzersizde ulaşılması gereken belirli bir hedefe işaret ediyor. Araştırmacılar deneklerin geçmişte ne türde egzersiz yaptıklarının ayrıntılarına inmediklerinden, alıştırmalarda en ideal sürenin ve yoğunluğun ne olduğu konusunda kesin bir görüş belirtemiyorlar. Ancak araştırmayı yürüten Teksas Üniversitesi'nden Dr. Benjamin Levine, bu çalışmada yalnızca insanların yaparken bir bakıma soluksuz kaldıkları orta yoğunluktaki egzersiz seanslarını hesaba kattıklarını belirterek, Kanımca, bu çalışmadan çıkan asıl sonuç, egzersizin kişisel sağlığın bir parçası durumuna gelmesi gerektiğidir diyor. Araştırmacılar elde edilen bulguların kalp sağlığına yararlı ilgili tasarı ve programların geliştirilmesine katkıda bulunabileceğine inanıyorlar. Aynı ekip tarafından yapılan bir önceki araştırma da, kalbin yaşlanmasını önlemek için kişinin 70 yaşına gelmesini beklemenin çok geç olacağını, 65 yaşından önce kişinin düzenli egzersiz yapmasının çok ciddi yararlar sağlayabileceğini ortaya koyuyordu. Levine hastalarına haftada en az bir kez kendileri için yoğun sayılabilecek türde egzersiz yapmalarını öneriyor. Kalplerini genç tutmak isteyenlerin haftada iki ya da üç kez orta yoğunlukta alıştırmalar yapmaları ve hafta sonlarında da, söz gelimi tenis oynamak ya da bisiklete binmek gibi, fiziksel güç isteyen eğlenceli bir şeylerle uğraşmaları gerektiğine parmak basan Levin, Sizlere önerebileceğim yaşam reçetesi işte bundan ibaret diye de ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kalp-tumoru-cok-ender-gorulur", "text": "Kalp de kanser olabiliyor ama insanda son derece ender olarak görülür. Kötü huylu tümörlerin bazı organlarda diğerlerine göre niçin daha fazla ortaya çıktığı konusu tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar akciğer, cilt ve karaciğer gibi bazı organların çevresel faktörlerden daha fazla etkilendiği kanısındalar. Diğerleri ise kök hücrelerin daha fazla çoğalması halinde nispeten daha fazla mutasyonunun meydana geldiğini söylüyor. Fransız bilim insanları bir organın, mutasyonlardan ne kadar iyi korunabildiğinin, evrimsel faktörlere de bağlı olduğunu düşünüyor. Evrim biyologu Frederic Thomas'ın hipotezine göre kalp, beyin ve pankreas gibi organlar, meme veya bağırsaklara kıyasla daha az tehdit altındalar. Çünkü küçük organlar kendilerini daha iyi korumak zorundalar. Bedende çift olarak bulunan daha büyük organlarda kanser daha sık ortaya çıkıyor fakat kanser bu organlara daha az ve daha yavaş zarar verdiği için evrimsel açıdan o kadar kötü sayılmıyor. Bu hipotezi mantıklı bulmayan Viyana Üniversitesi Kanser Araştırmaları Enstitüsü profesörü ise, beyin kesinlikle en küçük organ sayılmaz ve beyin tümörleri hiç de ender değildir diyor. Kanser hücrelerinin kalbe daha az yerleşmesini ise şu şekilde açıklıyor: Kalpte etkinlik ve kas sürtünmesi çok büyüktür, makaslama kuvvetleri kanser hücrelerinin yerleşmesine engel olur. Thomas ile çalışan uluslararası ekip araştırmalarına çevresel faktörleri ve kök hücre bölünmesini de dahil etmiş fakat bunlar yeterli sebep göstermedikleri gibi evrimle de örtüşmüyor. Günümüzde çeşitli kanserojen maddelerle kirlenmiş bir çevrede yaşadığımız doğru ama bu etkiler evrimsel açıdan bakıldığında çok kısa bir süredir var diyor Thomas. Bu şu anlama geliyor: Doğal savunma mekanizmaları günümüzden farklı bir çevrede gelişmiştir ve evrimin kanserden koruyacak mekanizmalar geliştirecek vakti olmamıştır. Cilt, akciğer veya mide gibi mutasyonların daha sık görüldüğü organlardaki kanserler bu yüzden daha çok çevresel faktörlere bağlıdır. Thomas'a göre rahimde mutasyonların çok sık görülmesi ve bu organın bunları göreceli olarak başarılı bir şekilde savunuyor olması çevresel faktörlerle veya artan kök hücre bölünmesiyle ilgili değil. Üreme için önemli olan organlar evrim sürecinde daha fazla korunmuşlardır. Üremeden önceki evrenin ve üreme evresinin bir tür için en önemli evre olduğunu söyleyen araştırmacılar, evrimin bu yüzden üremeyle ilgili organları daha iyi savunma mekanizmalarıyla donattığını iddia ediyor. Örneğin organlar kendi ekosistemlerini geliştiren ayrı ayrı adalar olarak düşünüldüğünde, her ada belli yaşam koşulları sunar ve tüm yaşam alanın korunması için az veya daha önemlidir. Dokular ve organlar farklı ortamlar sunuyor ve her organ farklı bir onarım yetisi geliştirmiş. Böylece evrim her organa kanserle mücadele için belli başlı yetiler sunmuş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kan-bagisinda-uyusmazlik-sorununa-cozum-arayislari", "text": "Hastaneler dönem dönem yeterli miktarda kan stoklarına sahip olmadıkları için sıkıntı yaşar. Acil servislerde, ameliyatlarda ve rutin nakillerde ihtiyaç duyulan kan grubu bulunmayabilir. Oysa kan naklinin başarılı olması için hastanın ve donörün kan gruplarının uyumlu olması gerekir. Şimdi bilim insanları insan bağırsaklarında yaşayan mikropların ürettiği iki enzimin yaygın bulunan A grubu kanı evrensel donör kan grubuna dönüştürdüğünü keşfetti. Amerikan Sağlık Enstitüsü'nden kan nakli uzmanı Harvey Klein'e göre, bu yöntem uygulamada yüzde yüz başarılı olursa, kan bağışı ve nakillerinde bir daha yetersizlik yaşanmayacak. İnsanlar A, B, AB veya O olarak 4 kan grubundan birine dahildir. Kan gruplarındaki bu farklılık alyuvarların yüzeyindeki antijen adı verilen şeker moleküllerinden kaynaklanır. A grubu kana sahip olan biri, B grubundaki birinden kan alırsa bağışıklık sistemi alyuvarlara saldırır. Bu saldırının nedeni her kan grubunun farklı bir antijen molekülüne sahip olmasıdır. Fakat 0 grubu hücrelerinde bu antijenler bulunmaz; dolayısıyla her gruptaki insana nakledilebilir. Bu nedenle evrensel donör tipi olarak nitelendirilen 0 grubu, acil servislerde yaşamsal önem taşır; zira sağlık görevlilerinin kaza geçirmiş hastanın kan grubunu tespit edecek zamanı olmayabilir. Kan naklinde yaşanan darboğazları aşmak için çok sayıda araştırma yürütülüyor. Bazı merkezlerde kan yerine geçecek yapay ürünler üzerine çalışılırken, diğerlerinde vücudun nakledilen kanı hangi gruptan olursa olsun reddetmemesi için çalışmalar yapılıyor. Vancouver'daki British Columbia Üniversitesi'nden kimya biyoloğu Stephen Withers liderliğindeki bir ekip, bu ikinci yöntem üzerinde 4 yıldır uğraşıyor. Bu çalışmada amaç, 0 grubundan sonra gelen ikinci en yaygın A grubu kanın, evrensel grup tipine dönüştürülmesi. Bunun için A grubuna özgü antijenin yok edilmesi gerekiyor. Withers 4 yıl sonra aradıkları enzimi insan bağırsak bakterilerinde aramaya başladı. Ve bağırsak duvarındaki bazı mikropların mucin adı verilen şeker-protein bileşimini yediğini keşfetti. Mucin'ler alyuvarın üzerindeki kan grubunu oluşturan şekerler ile benzerlik taşıyor. UBC'den Peter Rahfeld ve Withers ekibi, Nature Microbiology dergisinde yayımladıkları çalışmalarında A grubu kanı evrensel verici kanına dönüştürme konusunda umut verici sonuçlar aldıklarını belirtiyorlar. Şu anda A grubu kanın antijenlerinin tümünü yok edebilmiş değiller. A grubu kanı 0 grubu gibi yaygın olarak kullanılabilir kan grubu haline getirdikleri takdirde kan naklinde yaşanan darboğazları aşabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kan-grubumuz-inme-riski-uzerinde-etkili", "text": "Son bir araştırmaya göre kan grubumuz inme riski üzerinde etkili olabiliyor. Buna göre A kan grubuna ait bir gen varyantına sahip kişilerin inme geçirme olasılıkları yüzde 16 daha yüksek. 0 kan grubuna ait bir gen varyantı ise inme riskini yüzde on iki kadar düşürüyor. Bunun nedeni kanın pıhtılaşmasında kan gruplarının etkisi olabilir. AB0 kan grubu sistemi kırmızı kan hücrelerimizin yüzeylerinde hangi glikoproteinleri taşıdığını veya eksik olup olmadığını belirliyor. Bu yalnızca kanın transfüze edilmesinde ne kadar uyumlu olduğunu değil, aynı zamanda belirli hastalıklara duyarlılığı da etkiliyor. Araştırmalar özellikle A ve AB kan gruplarının daha yüksek damar hastalıkları ve kalp krizi riskiyle ilişkili olabileceğini düşündürüyor. A kan grubuna sahip kişiler ayrıca ishalli patojenler ve koronavirüs enfeksiyonlarına karşı daha duyarlılar. Maryland Üniversitesi'nden Thoman Jaworek, şimdi başka bir bağlantı daha buldu. Araştırmacılar 42 genom çalışmasının bir meta analizinde, özellikle de altmış yaşın altındakilerde iskemik inme riskini artıran gen varyantlarını ararken, 17.000 inme hastasının ve 600.000 kadar sağlıklı kişinin kalıtımlarını karşılaştırdılar. Sonuca göre inme hastalarında ve kontrol grubunda sıklık açısından önemli ölçüde farklılık gösteren iki gen varyantı söz konusu. Her iki gen varyantı da AB0 kan grubu sistemini belirleyen genom bölgesinde yer alıyor. rs8176685 konumunda bir DNA bazı eksik olan iki varyanttan biri, kan grubu A ile bağlantılı. Diğeri ise kan grubu 0 olan rs529565 pozisyonunda bir baz değiş tokuşu. Burada ilginç olan, iki gen varyantının ortaya çıkışının da inme riskindeki önemli değişimlerle bağlantılı olması. A ve 0 kan gruplarındaki gen varyantları, iskemik inme ile risk arttırıcı veya koruyucu bir bağlantı gösteriyor. A kan grubundaki gen varyantı özellikle de erken inme riskini yükseltiyor. Araştırmacılar bunun kan gruplarındaki farklı kan pıhtılaşma faktörlerine bağlasalar da yüksek inme riskinin mekanizmasını anlamak için daha birçok araştırmanın yapılması gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kan-naklinin-yan-etkileri", "text": "Kan nakli 20. yüzyılın başında kan grubu antijenlerinin, tipleme yöntemlerinin ve verici-alıcı karşılaştırma testlerinin keşfi ile tıpta uygulama alanına girdi (1). Daha sonra pıhtılaşmayı önleyici maddelerin, biyolojik olarak uygun plastik torba sisteminin ve hastalık geçişini önlemek için uygulanan mikrobiyolojik testlerin keşfiyle kan komponenti tedavisi kavramları gelişti. Kan komponentleri derken, eritrosit , lökosit , trombosit konsantreleri, plazma ve kriyopresipitat anlaşılmaktadır. Transfüzyon kararı alırken gerçekten transfüzyon ihtiyacı olup olmadığı, eğer bu ihtiyaç var ise gerek duyulan komponentin hangisi olduğu ve kaç ünite transfüzyon yapılması gerektiği ayrıca verilecek kan veya kan ürününün yararı/zararının ne olduğu gözden geçirilmeli (2). - Eksilmiş olan kan volümünün ve/veya kan komponentlerinin yerine konmasında - Kan değişimi ve vücut dışı dolaşım uygulandığında - Dokulara oksijen taşınmasını sağlamak amacıyla - Kanama ve pıhtılaşma bozukluklarını ve - İmmunolojik yetersizlikleri düzeltmek gerektiğinde Sağlıklı bir donörden alınan bir ünite tam kandan, kan bankası koşullarında eritrosit, trombosit, lökosit süspansiyonları, taze donmuş plazma ve kriyopresipitat elde edilmektedir. İmmünglobulin ve pıhtılaşma faktörleri ise geniş plazma havuzlarının bulunduğu koşullarda daha ileri teknoloji ile elde edilmektedir. Kan torbasına alınan kanın pıhtılaşmaması ve hücrelerin canlılığını sürdürebilmesi için pıhtılaşmayı önleyici ve koruyucu solüsyonlar kullanılır. Bu solüsyonlarla bir ünite tam kan veya eritrosit süspansiyonu 1-6 C'de 21-35 gün saklanıyor. Saklama süresi ilave koruyucu solüsyonlarla 42 güne kadar çıkmıştır (3). Tüm nakillerin %20 kadarında çeşitli yan etkiler ortaya çıkabilir. Bu reaksiyonların çoğu hafiftir ve uzun süreli etkiler oluşturmaz. Bu etkiler nakil sürerken ya da saatler-yıllar arasında ölçülebilecek sürelerde ortaya çıkabilir. Yan etkiden şüphelenildiğinde ilk yapılacak işlem kan naklinin hemen durdurulmalı (2). Alloimmünizasyon: Tekrarlayan nakillere bağlı olarak kanın hücresel elemanlarındaki antijenlere veya plasma proteinlerine karşı alloantikorlar gelişir. Febril reaksiyon : Febril nonhemolitik nakil reaksiyonu da denir. %1-4 arasında görülür. En sık görülen reaksiyonlardan biridir. Birden fazla transfüzyon yapılan veya multipar hastalarda daha sık görülür. Transfüzyon esnasında veya birkaç saat içerisinde titreme ve ateşle ortaya çıkar. Lökositi azaltılmış kan ürünleri ile daha az reaksiyon görülür. Tekrarlayıcı durumlarda parasetemol veya ateş düşürücülerle yapılan önleyici tedaviler ile daha az görülür. Alerjik reaksiyon: Sık görülür (%1-4). Kaşıntı, ürtiker gibi basit bulgulardan bronkospazm, anjionörotik ödem, anaflaktik reaksiyona kadar uzanan ciddi tablolarla kendini gösterebilir. Hafif reaksiyonlarda kan nakli geçici durdurulur ve antihistaminik verilir. Şikayet ve bulgular gerileyince kan nakli tamamlanır. Anemnezinde böyle bir reaksiyon tarif eden hastalara antihistaminik ile premedikasyon yapılmalı. Ancak bronkospazm , anjionörotik ödem veya anaflaktik reaksiyon varlığında nakil sonlandırılmalı ve anafilaksi tedavisi uygulanmalı. Sık allerjik reaksiyon geliştiren hastalarda nakilden 30 dakika önce antihistaminik uygulanması, yıkanmış eritrosit ve trombosit süspansiyonlarının tercih edilmesi gerekir. Hastanın IgA düzeyi düşükse, IgA düzeyi düşük donörden kan ürünü temin edilmesi öneriliyor. Gecikmiş hemolitik reaksiyon: Tamamen önlenmesi zordur. Sık görülür (1:1000). Daha hafif seyreder. Transfüzyondan 2-10 gün sonra görülür. Hemoliz damar dışında gerçekleşir. ABO kan grubu uyuşmazlığı yoktur. Nakil öncesi testler negatiftir. Rh sistemi, antiJk, anti K, anti Fy antikorları sorumludur. Çoğu zaman tedavi gerektirmez. Akut hemolitik reaksiyon: Akut hemolitik transfüzyon reaksiyonunun görülme sıklığı, verilen her bir ünite kan ürünü başına 1/38.000 olarak bildirilmekte (4,5). Alloantikoru olan hastalara eritrosit transfüzyonu veya yanlış ABO kan gruplu kanın verilmesi sonrasında görülür. Eritrosit membranının parçalanmasına ve hemolize neden olur. Hipotansiyon , taşipne , taşikardi , ateş, titreme, hemoglobinemi, hemoglobinüri, göğüs ve/veya yan ağrısı, infüzyon yerinde ağrı ile ortaya çıkar. Şüphelenildiği an nakil kesilmeli. Hasta kanı ve şüpheli kan tekrar kan bankasına gönderilerek grup tayinleri yapılmalı. Hemolizi gösteren kan testleri yapılmalı Böbrek yetersizliği gelişebileceği için intravenöz sıvı verilmeli, diürez takibi yapılmalı, gerekirse furosemid ve mannitol verilmelidir. DİC gelişebileceğinden dolayı PT, PTT, fibrinojen, trombosit sayıları takip edilmelidir. Posttransfüzyon örneğinden direkt Coombs testi veya direkt antiglobulin testi bakılmalıdır. Crossmatch tekrar edilmeli. Nonkardiojenik pulmoner ödem: Genellikle kan ürününün verilmesini takiben ilk 6 saatte ortaya çıkan takipne, taşikardi, siyanoz , dispne ve ateşle karakterize bir tablo olup bazı hastalarda hipotansiyon da görülebilir. Daha az sıklıkla görülür (1:5000). Donör plasmasındaki yüksek titredeki anti HLA antikorları alıcının lökositine bağlanır. Akciğer damarlarında lökositlerin çökmesi ve mediatör salınımı damar geçirgenliğini artırır ve akciğer ödemi gelişir. Akciğer grafisinde bilatereal interstisyel infiltrasyon olarak görülür. Transfüzyondan sonraki birkaç saat içinde ani gelişen dispne, ateş, siyanoz ve hipotansiyon ile ortaya çıkar. Destek tedavisi yapılır. Posttransfüzyon purpura : Trombosit veya eritrosit transfüzyonu yapılan alıcıda 7-10 gün sonra trombositopeniye bağlı olarak gelişir. Sıklıkla kadınlarda görülür. Alıcının serumunda trombosit antikorları görülür. Ek olarak trombosit verilmemeli. Trombositopeniyi artırabilir. Tedavide intravenöz immunglobulin veya plasmaferez kullanılır. Graft versus host hastalığı: Allojenik kemik iliği naklinde sık görülür. Donörden gelen lenfositler immun yetmezlikli alıcının kemik iliğine hücumu ile olur. Kan nakli ile gelişen formunda ise vericinin lenfositleri alıcının HLA antijenlerini yabancı olarak algılar. Klinikte 8-10 gün sonra ateş, deri döküntüsü, ishal, karaciğer fonksiyon bozukluğu olarak ortaya çıkar. Üç-dört hafta içinde ölüm görülür. Canlı T lenfositleri bulunan kan komponentlerinin immun yetersizlikli alıcıya verilmesi veya benzer HLA antijeni olan immunokompetent alıcıya verilmesi ile oluşur. Kan ürünlerinin ışınlanması ile bu durum önlenebilir. Volüm fazlalığı: Nakil sırasında veya hemen sonra nefes darlığı, siyanoz, ortopne, şiddetli baş ağrısı, hipertansiyon ve konjestif kalp yetmezliği gelişirse hipervolemi düşünülmeli. Kalp yetersizliği olan hastalarda görülür. Sadece anemi için transfüzyon yapılacaksa eritrosit suspansiyonu tercih edilmeli. Bir ünite iki saat içinde yavaş yavaş verilmelidir. Nakle başlarken 40 mg furosemid vermek ve nakil hızını 1- 3 mL/kg/saat tutmakta fayda vardır. Hastanın aldığı ve çıkardığı sıvı arasındaki dengesizliğin görülmesi tanı koydurucudur. Diüretikler ve oksijen sıklıkla kullanılır. Semptomlar düzelmezse daha agresif bir tedavi gerekebilir. Masif nakil: Hastaya 24 saat içinde total kan volümüne eşit miktarda nakil yapılması, 10 üniteden fazla tam kan veya 20 üniteden fazla eritrosit süspansiyonu verilmesi masif kan nakli olarak adlandırılır. Fazla miktarda ve beklemiş banka kanı kullanan hastalarda şok-asidoz varsa hiperpotasemi yoksa hipopotasemi gelişir. Banka kanında bulunan yüksek asit ve amonyağa bağlı olarak asidoz gelişebilir. İki haftadan fazla beklemiş banka kanında 2-3 DPG düzeyi düştüğünden dolayı kardiak rezervde bozuksa oksijenizasyon bozulur. İnfeksiyon: Hepatit B, hepatit C, hepatit D,Hepatit G, HİV-1, CMV, EBV, HTLV-1, parvovirüs B19, bakteriler bazı parazitler nakille bulaşabilirler. Hipotansif reaksiyonlar: Son yıllarda tanımlandı. Sistolik veya diastolik kan basıncının nakil öncesi ölçümlere göre 10 mmHg veya daha fazla düşmesi olarak tanımlanır. Hipotansiyon nakil sırasında başlar. ACE inhibitörü kullanan hastalara negatif yüklü lökosit filtreleri ile eritrosit veya trombosit süspansiyonu verilmesiyle açığa çıkan bradikininin hastada metabolize olamaması sonucu ortaya çıkmakta. Bu nedenle ACE inhibitörü kullanan hastalarda nakil esnasında lökosit filtreleri kullanırken hipotansif reaksiyon gelişme olasılığı nedeniyle dikkatli olmalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kan-nedir-ve-tedavi-amacli-kan-urunleri-nasil-elde-edilir", "text": "Hücre, The Cell olarak bildiğimiz ünlü kitapta, tüm canlılar hücrelerden yapılmıştır denildikten sonra, kimyasallar içeren konsantre bir sıvının doldurduğu, büyüyüp ikiye bölünerek kendi kopyalarını oluşturma gibi olağanüstü yeteneği bulunan, küçük, zarla çevrili birimdir olarak tanımlanmıştır (1). Yani hücre proteinler sentezler, büyür ve çoğalır. Bütün bunları, çekirdeklerindeki DNA'da kodlanmış olan bilgileri kullanarak yapar. Eritrositler: Kan hücrelerinin %90'ını oluşturan eritrositler herhangi bir protein sentezlemez, çoğalamaz, sadece glikozu parçalayarak enerji elde ederler. Yukarıdaki hücre tarifine pek uymuyorlar... Eritrositlerin görevi, oksijeni akciğerlerden doku hücrelerine, karbondioksiti de doku hücrelerinden akciğerlere taşımaktır. Memelilerde, eritrositler olgunlaşırken çekirdek ve tüm organellerini kaybederler. Yani görevini en iyi şekilde yerine getirmek için, gençken tam bir hücre olan eritrosit, olgunlaşırken, deyim yerindeyse hücrelikten çıkar. Biyokimyasal aktivitelerde kullandığı enzimleri de çekirdekli olduğu dönemde edinir ve ölene kadar kullanır. Bir eritrositin ömrü ortalama 100-120 gündür. İhtiyaç duyulan eritrositleri üretmek için, kemik iliği devamlı olarak eritrosit sentezler. Lökositler, çekirdekli, çoğalabilen tipik hücrelerdir. Bağışıklık sisteminin fonksoniyel hücreleridir. Nötrofiller en fazla sayıda bulunan lökosit çeşididirler. Eozinofiller, bazofiller, monositler ve lenfositler diğer lökosit çeşitleridir. Lökositler ben olmayanı tanır ve onunla, onu yok edene kadar savaşır. Her bir çeşit lökositin uzmanlaştığı bir yabancı vardır: Nötrofiller bakterilerde, lenfositler virüslerde ve eozinofiller de parazitlerde uzmanlaşmıştır. Trombositlerin çekirdekleri yoktur ve çoğalamazlar. Trombositler hücre değil, hücre parçacıklarıdır. Kemik iliğinde bulunan megakaryosit olarak adlandırılan hücrelerin sitoplazmasından koparlar ve hücre gibi davranırlar. Trombositler kanın pıhtılaşmasında, yani kanamanın durmasında aktif rol oynarlar. Enflamatuar cevapta ve yara iyileşmesinde de rolleri vardır. Doğal bağışıklık sistemini, hastalık yapan yabancıları tanıyarak aktifleştirdiklerini de biliyoruz. Kan hücrelerinin içinde bulunduğu sıvı plazmadır. Plazmada ayrıca pek çok protein, şeker ve atık madde de bulunur. Kanamanın durmasında trombositlerle birlikte plazmadaki proteinler de görev alır. Yaşamak için kan çok önemli. Kanda kan hücrelerinin gerek duyulan miktarda bulunması çok önemli. Bir kazada ya da bir ameliyatta kan kaybedildiğinde, kaybedilen kanın yerine konması çok önemli. Bu durumda olan hastalar için acil kan arayışına girilir. Bazı hastalıklarda belirli bir hücre tipinin eksikliği olur. Mesela anemi denilen hastalıkta eritrositler azalmıştır. Idiyopatik trombositopenik purpura ya da trombotik trombositopenik purpura hastalıklarında trombositlerin sayısı azalmıştır. Azalan hücrelerin normal sayıya ulaştırılması gerekmektedir. Doktor kararıyla bu hastalara kan verilmesi gerekli olabilir. Modern tıpta sadece ihtiyaç duyulan hücre süspansiyonu transfüze edilir. Son 40 yıldır yapay kan üretilmeye çalışılmaktadır, yapay kan olarak adlandırılan ürünler elde edilmiştir fakat hiçbiri insanlara kullanım için onay alamamıştır. Temel olarak iki çeşit yapay kandan bahsedebiliriz: perflurokarbon bileşikleriyle yapılanlar ve hemoglobin bazlı oksijen taşıyıcılarıyla yapılanlar. Perflurokarbon bileşikleriyle yapılan kanlar tamamen sentetiktir, flüorin ve karbon içeren kimyasallardan yapılmışlardır. Bu kimyasal moleküller akciğerdeki oksijeni absorbe edip vücuda taşıyabiliyor. Bu ürünler beyaz renklidir, oda ısısında uzun süre muhafaza edilebilir. Rusya ve Meksika'da perflurokarbon bazlı bir ürün onay almıştır ve halen kullanılmaktadır (2). Hemoglobin bazlı oksijen taşıyıcılarıyla yapılan sentetik kan ürünleri gerçek kan görünümündedir ve son kullanım tarihi geçmiş insan kanından, insan plasentasından, inek kanından ya da genetik olarak modifiye edilmiş bakterilerden üretilmektedir. Güney Afrika'da bu şekilde üretilmiş bir ürün onay almış ve kullanılmaktadır (3). Gelecekte yapay kan üretimi için farklı teknolojilerden faydalanılacaktır, bunlardan biri blood pharming olarak adlandırılan kordon kanından alınan kök hücrelerinin çoğaltılmasıyla yapılan kan, bir diğeri de nanoteknolojik olarak üretilecek olan plastik kandır. Bütün bu yapay kan çalışmaları bir yana, günümüzde kan ihtiyacı insan donörlerden karşılanmaktadır. Bir donörden alınan tam kan santrifüj edilerek üç farklı komponente ayrılır: eritrosit süspansiyonu, trombosit süspansiyonu ve plazma. Komponentlere ayırmanın temel amacı, her bir komponentin farklı optimum saklama koşullarına gereksinim duymasıdır. Eritrositler buzdolabında 4oC'de, trombositler oda ısısında, 25 oC'de, plazma da dondurularak -80 oC'de en uzun şekilde bozulmadan saklanabilir. Daha önce bahsi geçen yapay kan daha çok eritrosit süspansiyonuna eşdeğerdir. Plazma dondurulduğunda 2 yıl gibi bir süre saklanabildiğinden eksikliği en az olan komponenttir. Eritrosit süspansiyonları da 40 güne kadar saklanabilir. Trombosit süspansiyonlarının ömrü 5 gündür. Donörden kan, doğrudan bir torbaya alınıp sonra komponentlerine ayrılabilir ya da donör aferez cihazına bağlanıp sadece istenilen komponent elde edilebilir. Kan ürünlerinin güvenli bir şekilde hazırlanması, uygun ortamda saklanması ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması kan bankalarında yapılır. Kan ürününün gittiği hastanın hayatı kurtulur diyebiliriz, ama her zaman değil... Doğru endikasyon ve başka pek çok faktör hasta hayatında etkilidir. Kaliteli kan ürünü hazırlama, kan ürününün doğru kullanımı, kan bankacılığında etik gibi konular da üzerinde çalışılan ve tartışılan konulardır ve tartışılmaya devam edilecektir. Bu yazı HBT'nin 59. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kan-nedir-ve-tedavi-amacli-kan-urunleri-nasil-elde-edilir-2", "text": "Kan, damarlarımızda dolaşan kırmızı renkli, sıcak, tuzlu bir sıvı. Kanda üç çeşit hücre bulunur: Eritrositler , lökositler ve trombositler . Bunlar gerçekten de hücre midir? Hücre, The Cell olarak bildiğimiz ünlü kitapta, tüm canlılar hücrelerden yapılmıştır denildikten sonra, kimyasallar içeren konsantre bir sıvının doldurduğu, büyüyüp ikiye bölünerek kendi kopyalarını oluşturma gibi olağanüstü yeteneği bulunan, küçük, zarla çevrili birimdir olarak tanımlanmıştır (1). Yani hücre, proteinler sentezler, büyür ve çoğalır. Bütün bunları, çekirdeklerindeki DNA'da kodlanmış olan bilgileri kullanarak yapar. Kan hücrelerinin %90'ınını oluşturan eritrositler herhangi bir protein sentezlemez, çoğalamaz, sadece glikozu parçalayarak enerji elde ederler. Yukarıdaki hücre tarifine pek uymuyorlar... Eritrositlerin görevi, oksijeni akciğerlerden doku hücrelerine, karbondioksiti de doku hücrelerinden akciğerlere taşımaktır. Memelilerde, eritrositler olgunlaşırken çekirdek ve tüm organellerini kaybederler. Yani görevini en iyi şekilde yerine getirmek için, gençken tam bir hücre olan eritrosit, olgunlaşırken deyim yerindeyse, hücrelikten çıkar. Biyokimyasal aktivitelerde kullandığı enzimleri de çekirdekli olduğu dönemde edinir ve ölene kadar kullanır. Bir eritrositin ömrü ortalama 100-120 gündür. İhtiyaç duyulan eritrositleri üretmek için, kemik iliği devamlı olarak eritrosit sentezler. Lökositler, çekirdekli, çoğalabilen tipik hücrelerdir. Bağışıklık sisteminin fonksoniyel hücreleridir. Nötrofiller en fazla sayıda bulunan lökosit çeşididirler. Eozinofiller, bazofiller, monositler ve lenfositler diğer lökosit çeşitleridir. Lökositler ben olmayanı tanır ve onunla, onu yok edene kadar savaşır. Her bir çeşit lökositin uzmanlaştığı bir yabancı vardır: Nötrofiller bakterilerde, lenfositler virüslerde ve eozinofiller de parazitlerde uzmanlaşmıştır. Trombositlerin çekirdekleri yoktur ve çoğalamazlar. Trombositler hücre değil, hücre parçacıklarıdırlar. Kemik iliğinde bulunan megakaryosit olarak adlandırılan hücrelerin sitoplazmasından koparlar ve hücre gibi davranırlar. Trombositler kanın pıhtılaşmasında, yani kanamanın durmasında aktif rol oynarlar. Enflamatuar cevapta ve yara iyileşmesinde de rolleri vardır. Doğal bağışıklık sistemini, hastalık yapan yabancıları tanıyarak aktifleştirdiklerini de biliyoruz. Kan hücrelerinin içinde bulunduğu sıvı plazmadır. Plazmada ayrıca pek çok protein, şeker ve atık madde de bulunur. Kanamanın durmasında trombositlerle birlikte plazmadaki proteinler de görev alır. Yaşamak için kan çok önemli. Kanda kan hücrelerinin gerek duyulan miktarda bulunması çok önemli. Bir kazada ya da bir ameliyatta kan kaybedildiğinde, kaybedilen kanın yerine konması çok önemli. Bu durumda olan hastalar için acil kan arayışına girilir. Bazı hastalıklarda belirli bir hücre tipinin eksikliği olur. Mesela anemi denilen hastalıkta eritrositler azalmıştır. Idiyopatik trombositopenik purpura ya da trombotik trombositopenik purpura hastalıklarında trombositlerin sayısı azalmıştır. Azalan hücrelerin normal sayıya ulaştırılması gerekmektedir. Doktor kararıyla bu hastalara kan verilmesi gerekli olabilir. Modern tıpta sadece ihtiyaç duyulan hücre süspansiyonu transfüze edilir. Son 40 yıldır yapay kan üretilmeye çalışılmaktadır, yapay kan olarak adlandırılan ürünler elde edilmiştir fakat hiçbiri insanlara kullanım için onay alamamıştır. Temel olarak iki çeşit yapay kandan bahsedebiliriz: perflurokarbon bileşikleriyle yapılanlar ve hemoglobin bazlı oksijen taşıyıcılarıyla yapılanlar. Perflurokarbon bileşikleriyle yapılan kanlar tamamen sentetiktir, flüorin ve karbon içeren kimyasallardan yapılmışlardır. Bu kimyasal moleküller akciğerdeki oksijeni absorbe edip vücuda taşıyabiliyor. Bu ürünler beyaz renklidir, oda ısısında uzun süre muhafaza edilebilir. Rusya ve Meksika'da perflurokarbon bazlı bir ürün onay almıştır ve halen kullanılmaktadır (2). Hemoglobin bazlı oksijen taşıyıcılarıyla yapılan sentetik kan ürünleri gerçek kan görünümündedir ve son kullanım tarihi geçmiş insan kanından, insan plasentasından, inek kanından ya da genetik olarak modifiye edilmiş bakterilerden üretilmektedir. Güney Afrika'da bu şekilde üretilmiş bir ürün onay almış ve kullanılmaktadır (3). Gelecekte yapay kan üretimi için farklı teknolojilerden faydalanılacaktır, bunlardan biri blood pharming olarak adlandırılan kordon kanından alınan kök hücrelerinin çoğaltılmasıyla yapılan kan, bir diğeri de nanoteknolojik olarak üretilecek olan plastik kandır. Bütün bu yapay kan çalışmaları bir yana günümüzde kan ihtiyacı insan donörlerden karşılanmaktadır. Bir donörden alınan tam kan santrifüj edilerek üç farklı komponente ayrılır: eritrosit süspansiyonu, trombosit süspansiyonu ve plazma. Komponentlere ayırmanın temel amacı, her bir komponentin farklı optimum saklama koşullarına gereksinim duymasıdır. Eritrositler buzdolabında 4oC'de, trombositler oda ısısında, 25 oC'de, plazma da dondurularak -80 oC'de en uzun şekilde bozulmadan saklanabilir. Daha önce bahsi geçen yapay kan daha çok eritrosit süspansiyonuna eşdeğerdir. Plazma dondurulduğunda 2 yıl gibi bir süre saklanabildiğinden eksikliği en az olan komponenttir. Eritrosit süspansiyonları da 40 güne kadar saklanabilir. Trombosit süspansiyonlarının ömrü 5 gündür. Donörden kan, doğrudan bir torbaya alınıp sonra komponentlerine ayrılabilir ya da donör aferez cihazına bağlanıp sadece istenilen komponent elde edilebilir. Kan ürünlerinin güvenli bir şekilde hazırlanması, uygun ortamda saklanması ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması kan bankalarında yapılır. Kan ürününün gittiği hastanın hayatı kurtulur diyebiliriz, ama her zaman değil... Doğru endikasyon ve başka pek çok faktör hasta hayatında etkilidir. Kaliteli kan ürünü hazırlama, kan ürününün doğru kullanımı, kan bankacılığında etik gibi konular da üzerinde çalışılan ve tartışılan konulardır ve tartışılmaya devam edilecektir. Bu yazı HBT'nin 113. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kanser-tedavisinde-beslenme-dogal-olan-her-zaman-zararsiz-mi", "text": "Kanser tedavisi sırasında ameliyat, kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi gibi yöntemler tek başına veya birlikte kullanılabiliyor. Buna ek olarak hastalar veya hasta yakınları, en kolay kontrol edebildikleri kısım olan beslenme işini çok önemsiyor. Tedaviler sırasında doğru beslenme yöntemlerini bilmek hastanın tedaviyi rahat geçirmesi ve konforu açısından oldukça önemli. Ancak bazen hastalar veya yakınları sadece doğru beslenmeyle yetinmek istemeyebiliyor. Destek ürünler, bitki kürleri gibi yöntemlerden de fayda sağlamak isteyenler oluyor. Ancak bu gibi bilinçsizce veya kulaktan dolma olarak uygulanan yöntemler hastanın tedavisini daha da zorlaştırabiliyor. Örneğin kemoterapiye bağlı bulantı yaşarken bir de kaynatılmış bazı bitki suları gibi şeyleri içmeye zorlanıyor ve bu durumda bulantıları daha da artabiliyor. Hastaları, tedaviye destek olduğuna dair kanıtı olmayan veya içinde ne olduğundan emin olunmayan bitki özleri gibi ürünleri kullanmaya teşvik etmemek, zorlamamak gerekiyor. Çünkü bu tip durumlar bazen hastaya yarardan çok zarar getirebiliyor. Bazı bitkiler ve gıdalar bazı kemoterapilerle etkileşime girebiliyor. Bu durumda tedavinin etkisi bozulabiliyor. Örneğin; greyfurt ve narın içinde bulunan bazı maddeler çoğu kemoterapi ajanıyla etkileşiyor ve ilaçların etkilerini istenmeyen şekilde arttırabiliyor veya azaltabiliyor. Dolayısıyla kemoterapi alırken aynı esnada bol miktarda greyfurt ve nar suyu içmek yarardan çok zarar getirebiliyor. Kaynatılarak veya tablet formunda bilinçsizce kullanılan bazı bitkiler kanda bazı değerlerin artmasına neden olup, kemoterapinin aksamasına bile sebep olabiliyor. Bu durumda her doğal olana zararsız demek yanlış olur. Birçok ilaç da aslında bitkilerden elde edilmektedir, ancak bu ilaçlarda doz, kullanım şekli, olabilecek yan etkiler bilinir. Hekimler bu yan etkilerle karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilir ama bitkisel ürünlerde doz, yan etki gibi önemli noktalar soru işaretidir. Bu sebeple bilinçsizce, tedavi edici amaçlarla kullanılmamalıdır. Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçların bitki kökenli olduğunu biliyoruz, örneğin vinka alkoloidleri gibi. Ancak herhangi bir diyet modelinin herhangi bir kanser türünü tedavi ettiğine yönelik hiç bir kanıt yoktur. Elbette ki bazı kanserin önlenmesinde beslenme şekli son derece önemli yer tutar. Kanser tedavisi sırasında da, bazı yan etkilerin azaltılmasında beslenme önemlidir. Kanser tedavisinden sonra da sağlıklı beslenme sürdürülmelidir. Örneğin meme kanserinin tekrarlamasını önlemede yardımcı faktörlerden biri sağlıklı kiloda olmaktır. Ancak sadece beslenmenin kontrol edilmesi ve diğer faktörlerin önemsenmemesi kanserden korunmak için tek başına yeterli olmayabilir. Bu yazı HBT'nin 106. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kanserin-bas-sorumlusu-kopyalama-hatalari", "text": "Bilim insanlarına göre kansere yol açan mutasyonların üçte ikisi rastlantısal ve bunlar hücre bölünmesi sırasında kopyalama hatalarıyla ortaya çıkıyor. Kalıtsal özellikler ve çevresel faktörler bu durumda daha az etkili. Fakat bu her kanser türü için geçerli değil. Baltimore Howard Hughes Tıp Merkezi'nden Bert Vogelstein yönetiminde çalışan ekip, altı kıta üzerindeki 69 ülkenin kanser verilerini inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştı: Kansere en iyi zemini hazırlayan, bu ülkelerdeki farklı yaşam ve çevre koşulları veyahut da genetik farklılıklar değil kök hücrelerindeki hücre bölünme sayısı. DNA'daki yaklaşık 3,3 milyar baz çiftinin kopyalandığı her hücre bölünmesinde matematiksel olarak aşağı yukarı üç hata meydana geliyor. Bu rastlantısal mutasyonların kanser oluşumundaki katkı oranını öğrenmek isteyen bilim insanları ilk önce 17 kanser türündeki kök hücre bölünmesini incelemişler. Bu verilerse altmış dokuz ülkedeki kanser kayıtlarındaki tümör sıklığıyla karşılaştırılmış. İşte bu şekilde tümörlerin özellikle de kök hücre bölünmesinin daha fazla olduğu doku tiplerinde ortaya çıktığı anlaşılmış. İstatistiksel olarak bakıldığında, kalıtım bilgilerinin kopyalanması sırasında meydana gelen normal kopyalama hatalarının üçte ikisi genetik değişime ve nihayetinde de bir tümörün gelişimine yol açıyor. Hesaplamalara göre tümör mutasyonlarının yüzde 66'sı rastlantısal kopyalama hatalarına, yüzde 29'u yaşam biçimi gibi çevresel faktörlere ve yüzde 5'i ise kalıtım faktörlerine uzanıyor. Ancak bu tablo kanser türüne göre çok değişiyor. Prostat, beyin ve kemik tümörü mutasyonlarının yüzde 95'i, pankreas tümörlerinin ise yüzde 77 oranında rastlantısal kopyalama hatalarından kaynaklanıyor. Fakat akciğer kanserinde durum farklı, burada mutasyonlardan sigara içimi gibi çevresel faktörlerin etkisi yüzde 65 iken rastlantısal kopyalama hatalarının payı yüzde 35. Bir tümörün gelişmesi için genelde çok sayıda mutasyonun bir araya gelmesi gerekiyor. Bu yüzden önlenebilir kanser hastalıklarının yüzdesi, rastlantısal mutasyonlardan daha yüksek de olabilir diyor araştırmacılar. Epidemiyolojik hesaplamalara göre tümörlerin aşağı yukarı yüzde 40'ı önlenebilir. Bilim insanları bir kanserin oluşumunu çevreye bağlı mutasyonlarla da tetiklenebileceğini düşünüyorlar. Akciğer kanserinin aksine, beyin, kemik ve prostat tümörlerinde, çevrenin etkisi çok düşüktür ve çevre ne kadar mükemmel olursa olsun bu tür tümörler hep ortaya çıkacaktır. Yani bir insan ne kadar sağlıklı yaşarsa yaşasın kansere yakalanabilir, hastalık kişinin yaptıklarıyla veya yapmadıklarıyla ilgili olmayabilir diyen araştırmacılar kanseri önlemede iki öneri sunuyorlar: Çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığı tümör türleri için korunma için bilgiler verilmeli. Ama rastlantıya bağlı tümörler için çok iyi erken tanı yöntemlerinin bulunması gerekiyor. Bu konuda hemfikir olan Alman kanser araştırmacısı Andreas Trumpp, matematiksel olarak tümör gelişiminin ayrıntılarını vermemesine rağmen, son araştırmanın kök hücre bölünmesindeki sayının kanser riski üzerinde çok etkili olduğunu kanıtladığını söylüyor. Mutasyon kök hücredeki önemli bir gene denk geldiğinde, ömür boyu milyarlarca ardılına geçebilir ve kanser hastalığının tohumunu oluşturabilir. Çevrenin, kalıtsal faktörlerin ve hücre bölünmesinin ne derece etkili olduğu sonuçta tümör türüne bağlıdır. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kanserin-olusumu-rastlantisal-mi-cevresel-mi", "text": "Neden kanser türlerinde yaygınlık oranları birbirinden çok farklı? İki zıt görüş tartışıyor. Uzmanlar arasında güncel bir tartışma sürüyor: kanserden çevresel etkenler mi yoksa rastlantılar mı sorumlu. Bilim insanları diyor ki, kanser hücredeki düzenin raydan çıkmasıdır. Fakat bu değişim her organda aynı sıklıkta gerçekleşmiyor. Mesela bir insanın hayatı boyunca tiroit kanserine yakalanma olasılığı istatistiklere göre yüzde birdir. Gırtlak kıkırdağı kanserinde ise bu oran yüzde 0,0007 civarındadır. Peki bunun sebebi ne olabilir? Bilindiği gibi sigara ve alkol, tümörlerin oluşumunu tetikliyor ama aynı şey yüksek enerjili ışın veya bazı virüs enfeksiyonları için de geçerli. Bu yüzden kanser türlerini karşılaştırmak için her şeyden önce zararlı çevre faktörlerine bakmak gerekiyor. Biyoistatistikçi Christian Tomasetti ve onkolog Bert Vogelstein, bu yılın başında şimdiye dek pek üzerinde durulmayan bir ilişkiye dikkat çekti: Kalın bağırsakta, ince bağırsağa kıyasla 24 misli tümör oluşuyor. Tomasetti ve Vogelstein'a göre bunun nedenlerini, bazen hızlı bazen de daha yavaş olarak her dokuyu yenileyen kök hücrelerinde aramak gerekiyordu. Science dergisindeki araştırma yazısında, kalınbağırsakta çok daha fazla hücre bölünmesi meydana geldiğinden ve bölünmelerde DNA kopyasında hatalar oluşabileceğinden daha fazla tümör oluşmakta, deniyor. İki bilim insanı bu ilişkiyi meme kanseri ve prostat dahil, 31 kanser türünde inceledi. Sonuca göre bir dokudaki bölünme oranı ne kadar yüksek ise, kanser riski de o denli yüksek. Bu sonuç birçok araştırmacı tarafından kabul edilebilirdi. Ancak sayılar yüzünden itirazlar geldi. Mesela Amerikalı bilim insanları, incelenen tüm kanser türlerinin yüzde 65'inin hücre bölünmesiyle açıklanabileceğini hesaplamışlardı. Yani vakaların üçte ikisinde kanser oluşumu rastlantısaldı, kanserden çevresel faktörler sorumlu değildi. Science dergisinde yayımlanan Kötü şans hipotezi büyük eleştiriler almıştı. Açıklanan sayılar yüksek bulunmuştu, ayrıca kansere karşı hiçbir şey yapılamaz gibi bir etki bırakıyordu. Stony Brook Üniversitesi'nde Yusuf Hannun ve ekibi şimdi Nature dergisinde yeni bir araştırmanın sonuçlarını sundu. Araştırmacılar Tomasetti ve Vogelstein'ın verilerini yeni bir istatistiksel yöntemle inceleyerek bambaşka bir sonuca ulaştı. Buna göre kanserin oluşum nedeni yüzde 10-30 arası iç faktörlere geriye kalan kanserler ise zararlı çevre faktörlerine bağlı. Aynı veri malzemesine sahip iki araştırmanın bu kadar farklı sonuç vermesinin nedeni larak, iki ekibin iç ve dış için farklı görüşlere sahip olmaları gösteriliyor. Tomasetti ve Vogelstein için kök hücrelerin bölünmesi sırasında meydana gelen her hata bir iç süreç. Oysa kök hücreler de dış etkenlere tepki verir. Mesela UV ışını bir kök hücrede mutasyona neden olduğu zaman bunun sorumlusu çevredir, hücre bölünmesi değildir diyor Hannun. Fakat araştırmacı bununla birlikte iç ve dış arasındaki sınırın her zaman net olmadığını da itiraf ediyor. Tomasetti ve Vogelstein ise kendi sonuçlarını savunmaya devam ediyor. Hücre bölünmesinin sayısı kanser riskinin büyük bir kısmını açıklayabilir diyen araştırmacılar, Hannun'un mutlak ve göreceli kanser riskini birbirine karıştırdığını iddia ediyor. Bu şu anlama geliyor: Her ne kadar kanser türleri birbirleriyle karşılaştırılabilse de, x türü bir kanserin şu kadar yüzdesinin iç faktörlerle açıklanabilmesi mümkün değil. Bununla birlikte iki araştırma ekibi bir konuda hemfikir. Rastlantının oranı ne kadar büyük olursa olsun, bu sonuçtan, kanserin bir kader olduğu anlamı çıkarılmamalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kanserin-sebebi-sanayilesme-sonrasi-gelen-modern-yasam", "text": "1971'de ABD Başkanı Richard Nixon en önemli icraatım diye nitelendirdiği ulusal kanser yasasını çıkartmıştı. Başkan Nixon, bu yasa ile kanserle savaşı başlatmış olduğunu ilan etmişti. Böylelikle kansere ayrılan bütçede ve kanser araştırma enstitü sayısında önemli artış sağlanmış oldu. Başkan Nixon atomu parçalayan, 1971'den 2 yıl önce Ay'a insan yollayan bilim camiasının kısa sürede kansere çözüm bulacağını inandığını ifade etmişti. Aradan geçen 46 senede ne Amerika'da ne de dünyanın başka bir ülkesinde kansere çözüm maalesef henüz bulunmuş değil. Tabii ki kanser tedavisinde ilerlemeler kat edilmektedir. Birçok kanser hastası iyileşmektedir. Ancak, bilimin veba, tifo gibi enfeksiyon hastalıklarına karşı gösterdiği başarı kanser için söz konusu değildir. Türkiye'de 1960'larda her dört ölümden biri enfeksiyon hastalıklarına bağlı iken bugün bu oran her on ölümden bire düşmüştür. Ölüm nedenlerinin birincisi durumundayken sonlara doğru ötelenmiştir. Bu başarı 1928'de Alexander Fleming'i mucizevi penisilin antibiyotiğini keşfetmesi ile başlamıştır. Türkiye'de 1980'lere kadar sistematik olarak kanser vaka kaydı tutulmadığı için 1980 öncesi kanserden muzdarip olmuş hasta sayısını bilmek pek mümkün değildir. 1990'lardan beri kalp ve damar hastalıklarından sonra ölüm nedenleri sıralamasında kanser ikincidir. Her beş ölümden biri kanser kaynaklıdır. ABD'de ve dünyanın birçok ülkesinde benzer bir trend hakimdir. Kanserin ikinciliği ABD'de 1930'larla başlar. 1900- 1930 arası ABD'deki ölüm nedenleri sıralamasında zatürre, grip, böbrek iltihabı, ishal, bağırsak iltihabı gibi enfeksiyon hastalıkları ile kalp ve damar hastalıkları ilk sıralardadır. Bu istatistiki verileri düşündüğümüzde ABD'de 1930'lardan sonra, Türkiye'de ise resmi verilere göre 1990'lardan sonra kanser vakalarında ciddi bir artış olmuştur. Bu artışı neye bağlamak lazım? Kansere sebep sanayileşme sonrası gelen modern yaşam mıdır? Kanserin birçok çeşidi hastanın farkında olmadan yavaş yavaş, sinsice vücutta ilerlemesini sürdürür. Bu ilerleme kanser çeşidine göre aylar, yıllar alabilir. Örneğin, akciğer kanseri tümörünün X-Ray'de tespit edilecek büyüklüğe ulaşması birkaç yılı bulabilir. Ancak enfeksiyon hastalıklarında yüksek ateş, aşırı terleme, titreme, ağrı, halsizlik, iştah kaybı gibi hastalık belirtileri birkaç gün içinde kendini gösterir ve hasta tedavi edilmezse ölümü birkaç gün veya hafta içerisinde gerçekleşir. Dolayısıyla enfeksiyon hastalıklarının aradan çekilmesi ve beklenen yaşam süresinin 1900'larında başında 40 iken 1930'larda 60'a, 1970'lerde 70'e ve 2017'de 80'e kadar ulaşması kanser hücrelerin gelişmesine ve çoğalıp koloniler kurmasına yeterince süre vermektedir. Bulunan çareler sayesinde enfeksiyon hastalıkların büyük ölçüde azalması ile kanserin önü açılmıştır. Ayrıca, kanser sanayileşme ile ortaya çıkmış bir hastalık değildir. Kanserin antik çağlara kadar uzanan bir tarihi vardır. Kanser ile ilgili ilk kayıtlar milattan önce 2600'lerde Antik Mısırlı hekim İmhotep tarafından yazılmıştır. İmhotep, meme kanseri kistini soğuk ve sert bir kitle olarak tarif etmekte ve tedavisinin olmadığını eklemektedir. Bir diğer örnek ise, 2016 yılında büyük insansı maymunlar familyasına ait Australopithecus sediba türü 1.7 milyon yaşında bir fosilinin ayak kemiğinde ayak kanseri tümörü tespit edilmesidir. Bu örnek kanserin tarihinin çok daha gerilere gittiğini göstermektedir. Antik çağda, ortaçağda meme, deri kanseri gibi gözle gözlenebilecek kanser çeşitleri bilinmekteydi. İç organları saran mide, karaciğer, böbrek kanser tümörleri ancak X-Ray'in 20. yüzyılda tıbbi kullanımı ile teşhis koymak mümkün hale geldi. Dolayısıyla, X-Ray öncesi iç organları tahrip eden kanser kolonileri sessizce ne olduklarını belli etmeden birçok insanın canını almaktaydı. X-Ray'in yanı sıra kullanılan diğer aygıtların, kan testinin, idrar tahlillerinin devreye girmesi hekimlerin kanser teşhisi koymasında yardımcı etkenler olmuşlardır. Haliyle kanser vakaların artmasının bir diğer sebebi kanser teşhisinde kullanılan araçların artması ve gelişmesidir. Kanser, çağımızın korkulu illetidir. Ancak, kanserin sebebi olarak modern yaşam stilini öne sürmede tereddüt göstermek gerekmektedir. Enfeksiyon hastalıklarına çare bulunması, beklenen yaşam süresinin son yüzyılda 40'dan 80'e çıkması, kanserin insan türünün ortaya çıkmasından bu yana bizimle birlikte olduğunun tespit edilmesi, kanser teşhisinin gelişmesi kanserin ölüm nedenleri sıralamasında ikinci olmasındaki sebep olarak tümüyle sanayileşme sonrası gelen modern yaşam olduğunu iddia etmenin yanlış olduğunu göstermektedir. Bu yazı HBT'nin 81. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kanserle-mucadelede-onemli-bir-adim", "text": "Erken teşhis hayat kurtarır! Geliştirilen test sayesinde yüksek risk taşıyan kişiler önceden belirlenebilecek. Kolon ve meme kanserine yakalanma riski olan kişilerin Genetik Dizilenme Testi sayesinde belirlenmesi ve uygulanacak önleyici tedavi ile hem risk faktörünün ortadan kaldırılması, hem de tedavide başarı şansının yükseltilmesi hedefleniyor. İTÜ Genomik Laboratuvarı 'nın gerçekleştirdiği proje, genetik faktörler nedeniyle ortaya çıkan ve toplumda sıkça görülen kolon ve meme kanserine yakalananlar ve yakınları için uygulanabilecek. GLAB'dan yapılan açıklamada Test sayesinde, halka kolon ve meme kanserinde önleyici tedavi sunabileceğiz. Çalışmalarımız kapsamında bugüne dek 4000 kanser hastasından kan alındı ve 300 hastanın 'Genetik Dizilenme Testi' tamamlandı. Test sürecinde, risk grubuna giren kişilerin bu hastalıklar yönünden kritik genlerine bakılıyor ve bu genlerin mutasyon durumunu inceleniyor denildi. Elde edilen verilerle Türkiye'nin 'mutasyon haritası' çıkarılacak. Ümraniye Eğitim Araştırma ve Göztepe Eğitim Araştırma Hastanelerine meme ve kolon kanseri sebebiyle başvuran bütün hastalar, GLAB tarama ağına dahil ediliyor. Klinisyenler bu ağ üzerinden hastalarla iletişime geçiyor ve mevcut bilgilere göre hastaların profilleri inceleniyor. Sağlık Bakanlığı ve Kalkınma Bakanlığı'nın öncülüğünde başlatılan 'Bireye Özgü Ailesel Kanser Sendromlarını Taramaya Yönelik İleri Düzey Genetik Analiz Laboratuvarı Projesi', İTÜ ve İstanbul Anadolu Kuzey Kamu Hastaneleri Birliği işbirliği ve İstanbul Kalkınma Ajansı 'nın desteği ile gerçekleşiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/karin-yaglari-beyni-kucultuyor", "text": "Karın yağlarının kalp için zararlı olduğu biliniyor. Peki aynı zamanda beyniniz için de zararlı olabileceğini biliyor muydunuz? Neurology dergisinde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre obez kişilerde görülen yüksek bel-kalça oranı beynin küçülmesine yönelik risk unsuru oluşturuyor. Özellikle de fazla miktarda karın yağı, gri maddenin yani sinir hücrelerini içeren beyin dokusunun azlığı ile bağlantılı. İngiltere Leicestershire'daki Loughborough Üniversitesi'nin Spor, Egzersiz ve Sağlık Bilimleri Okulu'ndan araştırma başyazarı Mark Hamer, obezitenin, özellikle de vücudun orta bölümlerindeki kilo fazlasının, beynin küçülmesiyle bağlantılı olduğunu bulduklarını belirtiyor. Düşük beyin hacmi ya da beynin küçülmesi, aynı zamanda hafıza gerilemesi ve demans riskinin artmasıyla da bağlantılı. Araştırmada yalnızca karın yağı ile düşük beyin hacmi arasında bir bağlantı bulundu. Bu durumda bel kısmında fazla yağ bulunmasının beynin küçülmesine sebep olduğu kanıtlanabilmiş değil. Bu durum, bazı beyin bölgelerinde daha az gri madde bulunan kişilerin obez olma riskinin daha yüksek olması şeklinde de açıklanabilir. Bu bağlantının sebeplerinin kesin olarak öğrenilebilmesi için ileri araştırmaların yapılması gerekiyor. Karın yağı, karın boşluğunun derinlerine depolanmış yağdır ve hemen derinin altında biriken yağa oranla daha büyük sağlık riskleri oluşturabilir. Önceden yapılan araştırmalar karın yağının kalp krizi ve beyin kanaması da dahil olmak üzere kalp hastalıkları, tip 2 diyabet, yüksek tansiyon ve erken ölüm gibi durumlarla bağlantılı olduğunu ortaya koymuştu. Başka araştırmalarda ise karın yağı ya da yüksek bel kalça oranı ile beyin hacminin düşüklüğü arasında bağlantı bulmuştu, fakat bu bağlantılar genellikle önemsiz boyutlardaydı. Yapılan yeni araştırmada Birleşik Krallık'ta yaşayan ve yaş ortalamaları 55 olan 9.600'den fazla insanın verileri incelendi. Katılımcıların vücut kitle endeksleri ve bel kalça oranları ölçülmüş, ardından beyin hacimlerini belirlemek amacıyla MRI taramaları yapılmıştı. Araştırma sonucunda hem vücut kitle endeksleri, hem de bel kalça oranı yüksek olan kişilerin beyin hacimlerinin düşük olduğu gözlemlendi. Yalnızca yüksek vücut kitle endeksine sahip kişilerde beyin hacmi daha yüksekti. Benzer şekilde sağlıklı kilodaki kişilerde de beynin küçüldüğüne ilişkin bir bulgu gözlenmedi. Bu bulgular, araştırmacılar yaş, sigara içme ya da yüksek tansiyon gibi beyin hacmini etkileyebilecek diğer etkenleri de göz önünde bulundurduklarında bile aynı kaldı. Her ne kadar araştırma, karın yağı ile beyin küçülmesi arasındaki olası mekanizmaları incelememiş olsa da bu tür yağların beynin küçülmesine rol oynayan iltihaplı maddeler üretiyor olabileceğine ilişkin bir varsayım söz konusu. New York'taki Lenox Hill Hastanesi'nden nörolog Dr. Gayatri Devi bulgulara katıldığını, beyindeki gri maddenin küçülmesinin, obezite ve yüksek karın yağı ile bağlantılı olabileceğini belirtiyor. Devi, bütün bu çalışmanın genel sağlığımızın beyin sağlığımız için de ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini vurguluyor. Araştırmacılara göre araştırmanın sınırlamalarından biri, katılımcı olmak isteyen kişilerin istemeyen kişilere oranla d aha sağlıklı olmasıydı. Yani elde edilen bulgular bütün nüfus için geçerli olmayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/katarakt-nedir", "text": "Genetik faktörlerin başlıca rolü oynadığı düşünülse de radyasyon, güneş, sigara ve C vitamini eksikliğinin katarakt oluşumunu hızlandırdığı gösterilmiştir. Gözün içerisinde aynı fotoğraf makinesi gibi özellikle yakın ve orta mesafede bulunan cisimlere odak yapmamızı sağlayan lens adında bir organ bulunmaktadır. Lens her insanda bulunur ve tamamen şeffaftır. Herhangi bir nedenle lens adı verilen organın şeffaflığını kaybetmesine yani ışığı geçirmemesine katarakt adı verilmektedir. Katarakt çoğunlukla yaşlılıkta, özellikle 60 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. Ancak katarakt her yaşta, yeni doğmuş bebeklerde dahi görülebilmektedir. Kataraktın neden oluştuğu ne yazık ki halen bilinememektedir. Ama bazı genetik hastalıklar, yüksek miyopi, steroid içeren ilaçlar, diyabet , farklı göz hastalıkları ve travmanın katarakta yol açtığı kesinlikle bilinmektedir. Başlıca belirtisi görme azalmasıdır. Bununla beraber bulanık görme, görme alanında karaltılar, çift görme, parçalı görme, renkli görmede bozukluklar, gece veya ışıkta görmede azalma ve özellikle 40 yaşından sonra miyopinin artışıyla yakını görmede düzelme kataraktın belirtileri olabilmektedir. Genetik faktörlerin başlıca rolü oynadığı düşünülse de radyasyon, güneş, sigara ve C vitamini eksikliğinin katarakt oluşumunu hızlandırdığı gösterilmiştir. Kataraktın bilinen ilaçla tedavisi yoktur. Tek tedavi ameliyattır. Katarakt hastalarının görmeleri günlük hayatlarını etkiliyorsa ameliyat olmaları gerekir. Katarakt bekledikçe sertleşir, taş hatta kaya sertliğinde olur, bu durumda da ameliyat zorlaşır. Ayrıca çok ilerlemiş ve tam olarak beyazlaşmış kataraktlar ameliyat edilmezlerse sızdırma yapıp göz tansiyonuna neden olabilir. Katarakt ameliyatı çoğunlukla 15 dakika içinde biter. Özellikle gecikmiş olanlar başta olmak üzere bazı cinsleri çok daha uzun sürebilir. Anestezi olarak günümüzde çoğunlukla damla kullanılır, iğne dahi yapılmaz. Ameliyat sırasında ağrı hemen hemen hiç olmaz. Katarakt ameliyatı için günümüzde hastaneye yatmak gerekmemektedir. Katarakt ameliyatının süresinin değil, hasta için sonucunun önemi vardır. Kalite hızdan daha önemlidir. Fako cerrahisi günümüzde oldukça yaygın ve en güvenilir yöntemdir. Çoğunlukla kataraktlar dünyada bu sistemle ameliyat edilmektedir. Katarakt ameliyatı sonrasında bakım oldukça kolaydır. Pansuman gerekmez. Ameliyattan 1 gün sonra göz açılır ve normal hayata dönülür. Herhangi bir kısıtlama yapılmaz. Sadece gözün ovuşturulmaması ve bir kaç hafta damla damlatılması gerekir. Katarakt ameliyatından sonra hasta genellikle çok iyi bir görmeye kavuşur. Bu iyi görme genellikle ömür boyu kalıcıdır. Hastaları en çok mutlu eden ameliyatlardan biridir. Ameliyat sırasında bozulmuş doğal lens alınır, yerine yapay lens yerleştirilir. Yerleştirilmezse bardak altı olarak tabir edilen çok kalın gözlüklerin kullanılması gerekir. Lens ile mercek aynı şeydir. Katarakt ameliyatında kullanılan merceklerin çok farklı türleri bulunabilmektedir. Torik denilen astigmatı düzelten mercekler, multifokal denilen uzak ve yakını görmemizi sağlayabilen mercekler bunların arasındadır. Evet, özel yöntem ve merceklerle gözlük ihtiyacınız giderilebilir. Bu konuda doktorunuzun ayrıntılı bilgi vermesi çok önemlidir. Trifokal mercekler, akıllı mercek olarak da bilinir ve sayesinde hem uzak hem yakın hem de ara mesafeyi görmek mümkün olabilmektedir. Katarakt ameliyatında uzağı, yakını, orta mesafe görmeyi ve astigmatı veya bunların birlikteliğini düzeltmek mümkündür. Katarakt ameliyatının yapıldığı yerde sinir bulunmamaktadır. Bu nedenle yerleştirilmiş olan merceğin hissedilmesi mümkün değildir. Katarakt lensi hiçbir şekilden gözden çıkıp düşmez. Bakım gerektirmez. Ameliyat çoğunlukla ömür boyu kalıcıdır ve değişme gerekmez. Ameliyat olunduğu gün göz kapatılır, sonra kapatılmaz. Ameliyat sonrasında bir kaç hafta damla kullanılması gerekmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/katarakt-tedavisinde-kok-hucre-yaklasimi", "text": "Katarakt, göz bebeğinin arkasında bulunan ve görmeyi sağlayan doğal göz merceğinin saydamlığını kaybederek matlaşmasıdır. Başka bir deyişle; görüşün, buğulanmış bir camın arkasından bakıyormuşçasına bozulmasıdır. Katarakt, sonucu en körlük olabilecek bir rahatsızlık olmanın yanısıra dünyadaki körlüklerin en büyük nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüm körlüklerin %40 dan fazlası katarakta bağlıdır. Katarakt ileri yaş hastalığıdır ve 2020 yılında Dünyada 60 yaş üzerinde 54 milyon insanın katarakt dolayısıyla kör olacağı tahmin edilmektedir. Yaşa bağlı katarakt, yaşlı insanların görme problemlerinin en sık nedenidir. 65 ile 74 yaşları arasında insanların %50'sinde katarakt gözlenirken, 75 yaşının üzerindeki insanlarda bu oran %70'lere kadar yükselir. Bebeklerde görülme sıklığı %0.4 dür. Katarakt en sık yaşa bağlı olarak ortaya çıkar. Bilinen bir sebebi olmamakla birlikte beslenme, güneşten gelen ultraviyole ışınları gibi birçok risk faktörü bulunmaktadır. Diabetik hastalarında katarakt daha genç yaşlarda görülür. Sigara içenlerde katarakt görülme oranı, içmeyenlerden daha fazladır. Uzun süre kortizonlu ilaç kullananlarda katarakt oluşma riski daha yüksektir. Katarakt doğuştan görülebileceği gibi , göz yaralanmalarından sonra da oluşabilir. Kataraktın şu ana kadar bilinen tek tedavi yöntemi cerrahidir. Ameliyatta doğal göz merceği yapay bir mercekle değiştirilir. Ameliyat olana kadar ki sürede katarakta bağlı yaşanılan sorunları azaltabilecek öneriler sadece güneş ışığı gibi kuvvetli ışıkta kamaşmayı azaltmak için polaroid camlı güneş gözlükleri kullanmak, kitap ve gazete okurken güçlü aydınlatma altında okumaktır. Kök hücreler üzerine çalışan California San Diego Üniversitesinden Prof. Zhao ve ekibi son zamanlarda göz hekimlerini hayrete düşüren bir klinik yöntem üzerine yoğunlaştılar. Doğuştan kataraktı olan 2 ailenin çocukları üzerinde yaptıkları çalışmalarda lanosterol adı verilen küçük bir molekülü üreten gende mutasyon tespit ettiler. Bu molekülün sağlıklı tipi katarakta neden olan proteinlerin bir araya gelmesini engeller. Ancak bu anormal tipi katarakt oluşturan proteinlere yani göz merceğinin buğulanmasına neden olur. Yapılan deneylerde kataraktlı tavşan merceklerini izole edip 6 gün boyunca lanosterol içeren solüsyonda tuttular ve kataraktın azaldığını, lensin şeffaflığının arttığını buldular. Daha sonra kataraktlı köpeklere 6 hafta boyunca günde iki kez lanosterollü göz damlası damlattılar ve yine kataraktın azaldığını tespit ettiler. Damla kesilince kataraktın tekrar oluşma eğiliminde olduğunu buldular. Ekip erken dönemde tespit edilen kataraktların damla ile engellenebileceğini düşünüyor. Hatta daha önce katarakta yol açtığı bulunan kolesterol üretim yolundaki bir gen gibi farklı yollardan katarakt oluşumuna engel olabilecek damlaların hepsinin birlikte etki edebileceği kombine çok fonksiyonlu bir damla üzerinde çalışmakta faydalı olacağını belirtiyorlar. Kök hücre tedavisine dayanan bu yeni yöntemin çok daha güçlü ve net bir görüntü gibi avantajlar sağladığı ve ameliyat sonrası çıkabilecek problemlerden kaçınılabileceği belirtiliyor. Yeni yaklaşım, bu kadar iyi şekillenmiş ve saydam bir lens elde edilmesi bakımından birçok göz hekimini heyecanlandırırken bir kısmını da şüphe içerisinde bıraktı. Çünkü bu yöntem yıllar önce denenmişti ve hasarlı dokudan yeni ve iyi bir mercek oluşma ihtimali deneylerle negatif sonuca ulaşmıştı. Shanmugham ve ekibi 44 hastanın katarakt ameliyatı sırasında alınan doğal merceklerini Zhao'nun çalışmasında yaptığı gibi lanosterollü solüsyonda 6 gün bırakarak deneyi tekrarladı ve sonuçta hiçbir değişikliğin olmadığını gözlemledi. Bu da damlanın etkinliği ile ilgili şüpheleri artırdı. Lanosterol damlanın piyasaya verilme sürecinde olduğu bu günlerde bilim insanları ilacın etkinliği konusunda daha çok çalışma yapacaktır. Günümüzde oldukça sık karşılaşılan ve hastaların yaşam kalitesini düşüren bu hastalık alanındaki yeni gelişmeler her ne kadar göz hekimlerini ikileme düşürse de yeni yöntemlerin denenmesi ve hastaların yaşam kalitesinin klasik yöntemde olduğundan daha yukarılara taşınmasının hedeflenmesi birçok hasta için umut vaat eder boyuttadır. Zhao L, Chen XJ, Zhu J, Xi YB, Yang X, Hu LD, et al. Lanosterol reverses protein aggregation in cataracts. Nature. 2015;523:607 11. Shanmugam PM, Barigali A, Kadaskar J, et al. Effect of lanosterol on human cataract nucleus. Indian Journal of Ophthalmology. 2015;63(12):888-890. doi:10.4103/0301-4738.176040. Bu yazı HBT'nin 73. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/katarakta-karsi-c-vitamini", "text": "Katarakt göz bebeğinin arkasında bulunan ve görmeyi sağlayan doğal göz merceğinin saydamlığını kaybederek matlaşması sonucunda ortaya çıkar. Hastalar dünyayı buğulanmış bir camın arkasından bakar gibi görür. Katarakt genelde orta yaş üstü ve yaşlı insanlarda görülen bir göz hastalığı olsa da yenidoğanlarda, şeker hastalarında, göze gelen fiziksel darbeler sonrasında ve uzun süreli kortizonlu ilaç kullananlarda da görülebilir. Kataraktın 60 yaş ve üzerinde görülme oranı aşağı yukarı %20 ila 30'dur. Hastalığın tedavisi için saydamlaşan göz merceği ameliyatla yapay bir mercekle değiştirilir. Kısa bir süre önce çocuklarda kök hücre terapisinin de etkili olduğu anlaşılmıştı. Fakat en iyisi tabii ki kataraktın hiç ortaya çıkmaması ve bu konuda da doğru beslenmenin sanılandan daha önemli bir rol oynadığı keşfedildi. Bununla ilgili kanıtları şimdi King's College London'dan Kate Yonova-Doing ve ekibi ortaya çıkardı. Araştırmacılar 364 ikiz kadın çiftinin beslenme alışkanlığını ve mercek sağlığını altmış yaşından itibaren on yıl boyu takip etmiş. Elde edilen sonuçlara göre düzenli olarak bol miktarda C vitamini içeren meyve ve sebze yiyen kadınlarda katarakt riski %33 daha az görülüyor. Ayrıca katarakt olan hastaların merceklerindeki matlaşma daha az belirgin olduğu gibi matlaşma daha yavaş ilerliyor. Araştırmayı kaleme alan Christopher Hammond, anlaşıldığı üzere yiyeceklerle alınan C vitamininin kataraktı önleyici etkisi var diyor. Tek yumurta ikizlerinin karşılaştırılmasına dayanan araştırma, beslenmenin dolayısıyla da çevre etkisinin %65'lik bir oranla genlerden daha etkili olduğunu göstermiş ki bu hiç beklenmeyen bir sonuçtu. Araştırma katarakt hastalığında kalıtsal donanımın sanılandan daha önemsiz bir rol oynadığını göstermesi açısında önem taşımakta. Bununla birlikte C vitamininin koruyucu etkisi sadece besinlere alındığında ortaya çıkıyor, C vitamini hapları ve benzer takviyeler aynı etkiyi göstermiyor. Bilim insanları C vitamininin koruyucu etkisinin antioksidan etkisine dayandığını düşünüyorlar. Çünkü katarak, normalde mercekteki sıvı ve saydam proteinlerin oksidasyon nedeniyle kristalleşerek, matlaşması sonucunda gelişmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/katlanabilir-akilli-robotlar-midenizi-tedavi-edecek", "text": "Hastalar hazmedilebilir kapsül içinde yuttukları minik robotların midelerinde açılmasıyla tedavi olabilir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ndeki bir araştırma ekibi biyo-uyumlu ve biyo-çözünür özelliği olan, insan vücudunda görev yapmaya programlanmış minik robotlar üzerinde çalışıyor. Japon kağıt katlama sanatından esinlenerek tasarladıkları minik robotlar tırtıl veya akordeona benziyor. Daha çok Batı ülkelerinde sosis kaplamada kullanılan kuru domuz bağırsağından yapılan robotlar, minik bir mıknatıs ile yönlendirilebiliyor. Katmanlardan oluşan robotun çekirdeğindeki madde, ısınınca küçülen bir yapıya sahip. Isınmayla beraber, dış katmandaki yarıklar, aslında düz olan robotun bir dizi kutu gibi açılmasını sağlıyor. Bu tasarımın robota kazandırdığı harekete tut-bırak hareketi deniyor. Sürtünmeye bağlı olarak bazı bölümleri yüzeye tutunan robotun her hareketinde ağırlık merkezi değişiyor ve böylelikle robot bükülerek ilerliyor. İçi sıvı dolu olan midede çalışabilmesi için tasarlanmış olan robotun, emeklediği gibi, yüzebilmesi de gerekiyor. Bunun için ekip, minik robotu bir yüzgeç gibi hareket edecek biçimde yeniden tasarladı. İsveç'te yapılan sunumda bilim insanları, robotun, yapay bir mideye yerleştirilmiş olan saat pilini çıkarışını ve pilin neden olduğu yarayı iyileştirme sürecini uygulamalı olarak iki aşamada anlattılar. Uygulama sırasında, 3D yazıcı ile hazırlanmış olan ve gerçek mide özelliklerini taşıyan, silikon kaplı mide ve yemek borusu modeli ve mide özsuyuna benzer bir sıvı kullanıldı. İlk aşamada bir robot, hap kadar ve buzla kaplı bir kapsüle yerleştirildi. Kapsül mideye ulaştıktan sonra da, harici metal bobinlerin oluşturduğu manyetik alan ile robotun mıknatısı etkileşime girdi. Bu etkileşim sayesinde robot mideye yerleştirilmiş olan pile doğru yönlendirildi. Mıknatıs, robotu taşıyan kapsülün pile tutunmasını sağladı. Böylece, robot hareket ettiğinde pili de beraberinde yuvarlayarak mide zarından ayırdı. Sonrasında robot ve pil, sindirim sisteminden geçerek doğal yolla dışarı atıldı. İkinci aşamada ise, bir başka robot aynı yolla mideye gönderildi, fakat bu kez buz kapsülü eritildi ve robot ortaya çıktı. Aynı manyetik etkileşim ile yaralı olan bölgeye yönlendirilen robotun, yaranın iyileşmesine yardımcı olması için ilaçlanmış, çözünebilir bir katmanı var. Bu sayede, mide tabakası zarar görmeden, yaralar iyileştirilebilecek. Araştırmacılara göre, biyo-çözünür özelliği ile doğada yok olabilen minik robotu, bir buz kapsülü içinde yutmak, cerrahi tedavi yöntemine alternatif olarak kullanılabilir. Böylece, uzun vadede etkiler azaltılmış olur. Miyashita'ya göre bu robotların kullanılmaya başlanmasına en az 6-8 yıl daha var. Öncelikle kontrol mekanizmasının geliştirilmesi ve bir takım testlerden geçmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kefirin-yararlari-saymakla-bitmez", "text": "Kefir geleneksel olarak inek ya da keçi sütü ile yapılan fermente bir içecektir. Kefir tanelerine süt eklenir. Fakat bu taneler tahıl taneleri gibi değil, görüntü olarak karnabaharı andıran, maya ve laktik asit bakterilerinden oluşan topluluklardır. Yaklaşık 24 saat içerisinde kefir tanelerinin içerisindeki mikroorganizmalar çoğalarak sütün içindeki şekerleri fermente hale getirir ve kefiri oluşturur. Ardından taneler daha sonra tekrar kullanılmak üzere sıvının içinden çıkarılır. Yani içtiğiniz içeceğin adı kefirdir fakat bu içeceği oluşturmada kullandığımız kültür kefir taneleridir. Tanelerdeki laktik asit bakterileri, sütün içindeki laktozu da laktik aside dönüştürdüğünden kefirin tadı da yoğurdu andırır. Kefir hindistan cevizi sütü ya da başka şekerli sıvılar kullanılarak, süt ürünü içermeyecek şekilde de yapılabilir. Fakat bunun besin profili sütle yapılan kefirle aynı olmayacaktır. Bazı mikroorganizmalar ancak sindirildiğinde yarar sağlar.. Probiyotik olarak bilinen bu mikroorganizmalar sindirim, kilo alıp-verme ve zihinsel zindelik gibi konularda büyük fayda sağlar. Batı beslenme düzeninde bilinen en iyi probiyotik yoğurttur, fakat aslında kefir yoğurttan çok daha etkilidir. İçerisinde 61 çeşide yakın bakteri ve maya bulunan kefir çok daha zengin ve çeşitli bir probiyotik kaynağıdır. Diğer fermente süt ürünleri çok daha az çeşit içerdiği gibi içlerinde maya da bulunmaz. Kefirde bulunan bazı probiyotiklerin enfeksiyonlara karşı koruma sağladığı düşünülüyor. Bu probiyotikler arasında, yalnızca kefirde bulunan Lactobacillus kefiri de bulunur. Yapılan araştırmalar bu probiyotiğin Salmonella, Helicobacter pylori ve E. coli de dahil olmak üzere birçok zararlı bakterinin gelişimini durdurduğunu gösteriyor. Kefirin içinde bulunan bir tür karbohidrat olan kefiranın da bakteri karşıtı özellikleri olduğu biliniyor. Osteoporoz kemik dokusunun bozulmasıyla oluşan, Batı ülkelerinde sıklıkla karşılaşılan bir sorundur. Özellikle yaşlı kadınlarda sıklıkla görülür. Kırık riskini de artırır. Yeterli kalsiyum alımı sağlamak kemik sağlığını geliştirmenin ve osteoporozun ilerlemesini yavaşlatmanın en etkili yolarından biridir. Tam yağlı kefir hem çok iyi bir kalsiyum kaynağıdır hem de içerisinde kalsiyum metabolizmasında merkezi bir rol oynayan K2 vitamini bulunur. K2 vitamini takviyesinin kırık riskini %81 oranında azalttığı biliniyor. Yakın zamanda hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde kefirin kemik hücrelerindeki kalsiyum emilimini artırdığı görüldü. Bu da kemik yoğunluğunu artırdığından kırılmalara karşı da koruma sağlar. Fermente süt ürünlerinin içindeki probiyotiklerin bağışıklık sisteminizi harekete geçirerek tümor gelişimini azalttığı düşünülüyor. Bu sonuç deney tüplerinde yürütülen birçok araştırmada elde edilmişti. Yapılan araştırmalardan birinde kefirin insanlardaki meme kanseri hücrelerini %56 oranında azalttığı gözlemlendi. Bu oran yoğurtta ise %14'tü. Ancak bu sonuçların kesin olarak doğrulanması için insanlar üzerinde de ileri araştırmalar yürütülmesi gerekiyor. Kefir gibi probiyotikler bağırsaklarınızdaki faydalı bakterilerin dengelenmesine yardımcı olur. Bu sebeple birçok ishal türünü tedavi etmede oldukça etkilidirler. Dahası, probiyotiklerin ve probiyotik içeren besinlerin birçok sindirim sorununu ortadan kaldırabildiği birçok araştırma sonucunda gözlemlendi. Bu sorunlar arasında irritabl bağırsak sendromu, H. pylori enfeksiyonun yol açtığı ülser ve daha birçok sorun yer alır. Normal süt ürünlerinde laktoz denilen doğal bir şeker bulunur. Çoğunluk, özellikle de yetişkinler laktozu düzgün bir şekilde parçalayıp sindiremezler. Bu duruma laktoz intoleransı denir. Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinde bulunan laktik asit bakterileri ise laktozu laktik aside çevirdiğinden laktoz oranları normal süte göre çok daha az olur. Aynı zamanda bu probiyotiklerde laktozun iyice parçalanmasına yardımcı olan enzimler de bulunur. Bu nedenle kefir, laktoz intoleransı olan kişiler için çok iyi bir seçenektir. Kefir, hindistan cevizi suyu, meyve suyu ya da başka bir süt ürünü içermeyen sıvı ile yapılarak %100 laktozsuz üretilebilir. Alerjik reaksiyonlar bazı gıdalara veya maddelerine karşı gerçekleşen enflamasyon tepkileri sonucu oluşur. Bağışıklık sistemleri çok hassas olan kişiler alerjiye daha yatkın olduğudan astım gibi rahatsızlıklara daha sık yakalanabilirler. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda kefirin alerji ve astıma bağlı enflamasyon tepkilerini baskıladığı gözlemlendi. Fakat bu sonuçların kesinleşmesi için insanlar üzerinde de deneyler yapılması gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kendinize-dair-bilmediginiz-10-sey", "text": "İnsan vücudu, kimyasalların tam zamanında ve şaşmaz koordinatlar ile birbirine karıştığı, hatıralardan terlemeye dek her şeyi yapan büyük ve içi sıvı dolu bir makine gibidir. Karmaşık, güzel ve kimi zaman mide bulandırıcı taraflarına bir göz atalım. Aslında cilt, kremsi beyazdır. Yüzeye yakın kan damarlar hafif kırmızılık, sarı bir pigment ise ton verir. Son olarak, ultraviyole ışınlarına karşı üreyen melanin, normalde sepya tonundayken, yoğun güneşe maruz kalınca siyah renk verir. Farklı oranlarda karışan bu dört ton, dünya üzerindeki insanların ten renklerini oluşturur. Gülmek de, esnemek gibi bulaşıcı ve sosyal bir etkileşim sağlar. İşitilen bir kahkaha, beynin yüz hareketlerini kontrol eden bölgesini uyarır ve taklit edilebilir. Taklit, sosyal ilişkilerde önemli rol oynar. Hapşırmak, gülmek, ağlamak ve esnemek, grup içinde güçlü bir bağ kurmanın yolları olabilir. Evrim mükemmel değil. Eğer olsaydı, yirmi yaş dişlerimiz yerine kanatlarımız olurdu. Gereksiz olduğu için çene cerrahının müdahale ettiği yirmilik dişlerimiz eskiden etleri çiğneyebilmek için azı dişi yerine kullanılırdı. Beynimiz geliştikçe çene kemiğimizin yapısı da değişti. İşlevini kaybeden bu dişler, ağzımızın içinde hem kalabalık yapıyor hem de bize pahalıya mal oluyor. Sindirimden işitmeye kadar birçok fonksiyonun çalışmasına yardımcı olan ve siliya denen ince tüylü organeller, vücudumuzun birçok hücresinde bulunur. Örneğin, burnumuzdaki tüyler, sümüğü burun boşluğundan boğaza doğru çeker. Soğuk havada görevini yapamayan tüyler, kışın akan bir burunla gezmemize neden olur. Hormonların öncülük ettiği değişimlerin vücudumuzun gelişimi ve üremeye hazırlanması için gerekli olduğunu biliyoruz. Peki, ergenlik neden bu kadar rahatsız edici bir süreç? Testosteron gibi hormonlar beyindeki nöronların gelişimini etkiler ve beynin yapısındaki değişiklikler de davranışlara yansıyabilir. Apati , doğru karar verememe ve duygusal karmaşa görülebilir. 40-50 yaşlarına ulaşan çoğu kadında hormon seviyelerini kontrol eden ve yumurtayı döllenmeye hazırlayan aylık adet döngüsü durur. Yumurtalıklar gün geçtikçe daha az östrojen üretmeye başlar, vücutta fiziksel ve duygusal değişimler gözlenir. Gelişmesini tamamlamamış yumurta foliküllerinin yumurta salımı düzensizleşir. Ortalama ergen kız çocuğu 34,000 gelişmesini tamamlamamış yumurta folikülüne sahiptir, bunların sadece 350 kadarı yaşamı boyunca olgunlaşır . Kullanılmayan yumurta folikülleri ise zaman içerisinde bozulur. Ufukta potansiyel bir gebelik görünmeyince, beyin yumurta salımını durdurabilir. Beynimiz, toplam vücut ağırlığımızın %2'sini oluşturmasına rağmen vücudumuzdaki besin ve oksijenin %20'sini kullanır. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için üç ana atardamar sürekli olarak beyni besler. Bu damarlarda oluşabilecek bir tıkanma, beyin hücrelerini aç bırakarak işlevlerini zayıflatır. Buna inme denir. Kemiklerimiz, organ ve kasları destekler, aynı zamanda kalsiyum seviyesini dengeler. Kemikler, sinir ve kasların çalışmasını sağlayan fosfor ve kalsiyum içerir. Eğer bu mineraller yetersizse, bazı hormonlar kemiği parçalayarak vücudun kalsiyum ihtiyacını buradan karşılar. Anılar, çoğunlukla duyularımız vasıtası ile somutlaşır. Bir koku, bir ses insanı çocukluğuna geri götürebilir. Bağlantılar net veya anlaşılmaz olabilir. 2007'de yapılan bir araştırma, geçmişinizde yaşadıklarınızı daha hızlı ve iyi hatırlayabilmek için o anki poza benzer bir pozisyonu almanız gerektiğini söylüyor. Hiçbir havaalanı güvenliğinin el koyamayacağı tehlikeli bir sıvı bulundururuz sindirim sistemimizde. Mide hücrelerimiz, sanayiide metal işlemede kullanılan hidroklorik asit adlı aşındırıcı bir sıvı salgılar. Mide duvarımızın mukus tabakası, çeliğin pas tutmasını engelleyen bu zehirli sıvının sindirim sistemimize zarar vermeden yediklerimizi öğütmemizi sağlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kilo-vermede-en-etkili-olan-beden-alistirmalari", "text": "Onlarca yıldır halk arasında yaygın görüş, kilo vermede en etkili yöntemin bedendeki istenmeyen yağları yakan kardiyo alıştırmaları olduğu yönündeydi. Ardından, metabolizmayı hızlandırması ve uykuda bile kilo vermeye olanak tanıması nedeniyle, kilo vermede olmazsa olmazlardan sayılan güç artırıcı beden çalışmaları araya girdi. Durum böyle olunca, birkaç yıl önce Duke Üniversitesi araştırmacıları bu iki yöntemi karşılaştırmak ve hangisinin daha etkili olduğu sorusuna kesin bir yanıt getirmek amacıyla türünün en büyük çalışmasını yapmaya koyuldular. Araştırmada aşırı kilolu ve önceden devinimsiz bir yaşam sürdüren 119 gönüllü denek, kas gücünü arttırıcı kardiyo alıştırmaları, aerobik çalışmaları, ya da her ikisinin birlikte uygulandığı 8 aylık bir süreçten geçirildi. Bu sürecin sonunda araştırmacılar, aerobik alıştırmalarının kilo verme konusunda öteki yöntemleri büyük bir farkla gölgede bıraktığına tanık oldular. Kardiyo alıştırmaları yapanlar bu süre içinde yaklaşık 1,8 kilo verirlerken, güç arttırıcı alıştırmalar yapan öteki deneklerin yaklaşık 1 kilo aldıkları görüldü. Alınan bu kilo yağsız beden kütlesindeki artışa bağlandı. Ne var ki, bu kas kütlesinin araştırma süreci içinde kayda değer bir yağ yitimine neden olmadığı görüldü. Nitekim, araştırmacılar kendilerine yalnızca aerobik çalışmaları uygulanan deneklerin 1,5 kilodan fazla yağ yakarlarken, ağırlık kaldırma alıştırmaları yapanların, gerçekte kardiyo alıştırmaları yapanlara kıyasla haftada 47 dakika daha fazla çalışmalarına karşın, tek bir kilo bile veremediklerine tanık oldular. Beklendiği gibi, beden bileşimi açısından en büyük gelişmenin kardiyo alıştırmalarının yanı sıra güç arttırıcı beden çalışmaları da yapanlarda meydana geldiği -bu kişilerde yağ yitimi en üst düzeye ulaşırken, yağsız beden kütlesinin de arttığı- görüldü. Ancak araştırmacılar bu kişilerin spor salonunda geçirdikleri sürenin ötekilerin iki katı olduğuna da dikkat çekiyorlardı. Araştırmanın eş yazarlarından Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Cris Slentz burada basit bir matematiğin söz konusu olduğuna dikkat çekerek, Kardiyo alıştırmaları dakika başına daha çok kalori yakılmasını sağladığından, yağ kütlesi ve beden kütlesinin düşürülmesi bağlamında en etkili yöntem olarak öne çıkıyor, diyor. Ancak bunun ağırlık kaldırmaktan vazgeçmek gerektiği anlamına gelmediğinin de altını çizen Slentz, Güç arttırıcı beden çalışmaları yağsız beden kütlesinin korunması, bedenin direnci ve işlevi açısından büyük bir önem taşıyor. Günlük yaşamımızda bedenin işlevsel zindeliği önemli bir yer tutuyor, diye ekliyor. Uzmanlar bedenin zinde kalması ve kilo verme konusunda en çarpıcı sonuca ulaşmak için bu iki farklı alıştırma türünün birlikte uygulanması gerektiğine dikkat çekiyorlar. Bu bağlamda, kişilere önce güç arttırıcı alıştırmalar yapmalarını ve ardından kardiyo alıştırmaları uygulamalarını öneriyorlar. ABD Beden Alıştırmaları Konseyi tarafından yapılan alıştırmaların sıralamasıyla ilgili bir araştırma, kardiyo alıştırmaları sırasındaki kalp atış hızının, öncesinde ağırlık çalışması yapıldığında, dakikada yaklaşık 12 atım daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bu da, daha çok kalori yakıldığı anlamına geliyor. Slentz, beden alıştırmaları ve kilo verme konusunda can alıcı bir gerçeği de unutmamak gerektiğine parmak basarak, Yalnızca beden alıştırmaları yaparak çok kilo vermeyi beklemek yersiz olur. Nelerle beslendiğiniz ve bu besinleri ne miktarlarda tükettiğiniz kilo verme konusunda çok daha etkili bir unsur, diyor. Bunun nedeni, kalori alımını azaltmanın kalori fazlasını yakmaktan çok daha kolay olmasından kaynaklanıyor. Beden alıştırmaları yaparak yakılmaya çalışılan birkaç yüz kaloriyi aradaki tek bir atıştırmalıktan vazgeçerek almamak çok daha kolay bir yöntem. Bu yazı HBT'nin 64. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kilo-vermede-yeni-yontem-aclik-hissini-ileten-siniri-dondurmak", "text": "Bağırsaklarınızdan beyninize açlık sinyallerini gönderen sinirleri dondurarak, vücudunuzu kandırabilir, açlık hissinizi durdurabilirsiniz. Atlanta'daki Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden radyolog Dr. David Prologo'nun yürüttüğü dar kapsamlı pilot çalışmada 10 katılımcının iştahının kesildiği ve belirgin ölçüde kilo verdiği tespit edildi. Bu işlem şöyle uygulanır: Vagus sinirinin arka vagal trunk denilen bölümünü, yani yemek borusunun sonunda bulunan ve midenin boş olduğu sinyalini beyne gönderen bölüm hedef alınır. Bu siniri dondurmak için doktorlar hastanın sırtına iğne benzeri bir sondayla girerek, bilgisayarlı tomografi yardımıyla iğnenin dondurulması istenilen noktaya ulaştığından emin olur. Daha sonra cerrahlar iğnedeki argon gazını verir. Gaz bu siniri dondurur, felç eder ve böylece beyne sinyal göndermesini önler.Araştırmaya katılan 10 katılımcı, 27 ila 60 yaş arası, vücut kitle indeksi 30 ila 37 yani düşük ve ortalama obezite arasındaydı. Prologo katılımcıların 90 günlük süreç içerisinde fazla kilolarının %14'ünü, yani toplam kilolarının %3,6'sını verdiklerini belirtiyor. Bunun 90 gün için oldukça sağlıklı bir kilo verme hızı olduğunu belirten Prologo, çok hızlı bir şekilde kilo verenlerin, aynı hızla geri alacağına dikkat çekiyor. Vagus sinirinin bu bölgesinin tek işlevi açlık hissini beyne iletmek değil; bu bölge aynı zamanda besinlerin midedeki hareketine de yardımcı oluyor. Sinir dondurulduğu zaman ise yiyeceklerin aktarımı yavaşladığından kişi daha uzun süre tok hissediyor, böylece daha az sıklıkla yemek yeme ihtiyacı hissediyor. Vagus sinirinin bağırsakların sinir sistemini kontrol etmek gibi başka işlevleri de olduğunu belirten Prolongo, bu sinirin dondurulmasının mide bulantısı ve kusma da dahil bazı yan etkileri olabileceğini söylüyor. Ancak araştırmada bu gibi yan etkilerin görüldüğü rapor edilmedi. Sinirin dondurulması etkisinin de sekiz ay ile bir yıl arasında bir sürede geçeceğini belirten Prolongo, uyguladıkları işlemin yemek yeme ihtiyacını tamamen ortadan kaldırmadığını, asıl amaçlarının açlık hissini yok etmek değil azaltmak olduğunu söylüyor. Prologo'ya göre etkisi sekiz ila on iki ay süren bu işlem kişinin kilo vermesi için olduğu kadar kişinin vücudunun düşük bir kiloya alışması için de uygun olduğunu vurguluyor. Araştırma sonuçları henüz hakemli bir dergide yayımlanmış değil. Araştırma yazarları da diğer uzmanlar da bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğinde hemfikir. Bu yazı HBT'nin 111. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kilo-vermek-kimileri-icin-daha-guc", "text": "Kasım ayında Cell dergisinde yayımlanan yeni araştırma kapsamında İsrailli araştırmacılar yaşları 18 ile 70 arasında değişen 800 kişinin farklı biyogöstergelerini incelediler. Araştırmaya katılan kadın ve erkek denekler bir hafta boyunca beş dakikada bir kan şekeri düzeylerini ölçen aygıtlar taşıdılar. Deneklere tükettikleri besinleri, uyku ve beden alıştırma düzenlerini kaydeden taşınabilir bir aygıt da yerleştirildi. Bunun dışında denekler sağlık durumlarıyla ilgili soruları yanıtladılar ve incelenmek üzere kan ve dışkı örnekleri verdiler. Araştırmacılar yemek sonrası kan şekeri düzeylerinin kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterdiğine ve bu farklılıkların tam tamına aynı besinleri tükettiklerinde de geçerliğini koruduğuna tanık oldular. Kimi zaman bir kişide kan şekeri düzeyini düşüren bir yiyeceğin başka bir kişide kan şekerini artırdığı görüldü. Araştırmacılara göre bu durum insanların nasıl beslenmeleriyle ilgili genel geçer kuralların pek bir işe yaramadığına işaret ediyor. Araştırmayı yürüten Weizmann Bilim Enstitüsü uzmanlarından Eran Segal ve Eran Elinav TIME dergisine verdikleri demeçte, yıllar boyunca insanların önerilen beslenme düzenlerine uymadıkları için obezite, şeker ve beslenmeye bağlı başka sorunlar yaşadıklarına inanıldığına, oysa yaptıkları çalışmaların insanların önerilen kurallara uysalar bile bu önerilerin kimilerine uygun olmadığı gibi bir başka seçeneği de gözler önüne serdiğine dikkat çekiyor. Araştırmacılar bu farklılıkların mikrobiyomdan-bağırsaklarımızda yaşayan ve kişiden kişiye çarpıcı farklılıklar gösteren trilyonlarca bakteriden-kaynaklanabileceğine inanıyorlar. Obesity Research&Clinical Practice dergisinde yayımlanan bir başka araştırma da bir erişkinin eşit miktarda yemesi ve egzersiz yapması durumunda bile 2006 yılında 1988 yılına kıyasla çok daha kilolu olduğunu ortaya koymaktaydı. Bu araştırmayı yapanlar da, başka olası nedenlerin yanı sıra, mikrobiyomun etkili olabileceğine dikkat çekmekteydiler. York Üniversitesi kinesiyoloji ve sağlık bilimi profesörlerinden Jennifer Kuk, Mikrobiyomun karmaşık yapısının kişinin fizyolojisini ve sağlığını nasıl etkilediğini daha yeni yeni anlamaya başlıyoruz diyor. Kuk, bu yeni araştırmanın mikrobiyomun kiloların düzenlenmesinde önemli bir rol oynayabileceği konusunda umut verici kanıtlar sunduğuna ve gelecekte kilo verme ile ilgili çözümlere yeni bir ışık tutabileceğine dikkat çekiyor. Segal ve Elinav bu verileri şimdiden değerlendirmeye başladıklarını belirtiyorlar. Araştırmacılar yaptıkları çalışmada topladıkları tüm verilerden yola çıkarak bir kişinin kan şekerinin yediklerine nasıl bir tepki verebileceği yönünde algoritmalar oluşturduklarını da belirtiyorlar. Segal ve Elinav tüm bunların enine boyuna ele alınması sayesinde oluşturdukları algoritmaların kişiye özel beslenme düzenlerinin belirlenmesine yardımcı olabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, Ölçümler sonucunda ulaştığımız kişiyle ilgili kapsamlı bilgiler kişiye özel beslenme düzenleri oluşturmamıza olanak tanıyabilir. Kişilerin soru formlarını doldurmak suretiyle elde edeceğimiz bir dizi veriden ve tek bir mikrobiyom örneğinden yola çıkarak onlarla ilgili birtakım kestirimlerde bulunmayı ve kişiye özel beslenme düzenleri oluşturmayı tasarlıyoruz. Maliyeti de oldukça uygun olacak böyle bir yöntemi yakın bir gelecekte yaşama geçirebileceğimize inanıyoruz diyorlar. Obezliğin giderilmesi amacıyla mide ve bağırsaklara uygulanan işlemler diyet ve egzersiz gibi başka yöntemlerle kilo veremeyenler için bir seçenek olabilir. Beden kitle indeksi 40 kg/m2 ya da daha fazla olanlar, ya da BKI 35 ya da üzerinde olup obezliğe bağlı sağlık sorunları yaşayanlar (tip 2 şeker gibi) A.B.D Ulusal Sağlık Enstitüsü ölçütlerine göre bu işleme aday kişiler kapsamına giriyorlar. Uzmanlar bu tür ameliyatların uygulandığı kişilerin kilolarını korumak için yine de, sağlıklı bir beslenme düzenine uymak, düzenli egzersiz yapmak gibi, yaşam biçemlerinde birtakım değişiklikler yapmaları gerektiğine dikkat çekiyorlar. 2009 yılında yapılan ve obezite ameliyatı uygulanan 11 bini aşkın kişinin incelendiği bir araştırmada hastaların genelde kilolarının yaklaşık %56'sını (yaklaşık 38,5 kg) verdikleri ve en az iki yıl boyunca bu kilolarını koruduklarına tanık olundu. Obezite ameliyatından sonra kilo yitimiyle ilgili 89 araştırmanın sonuçlarını gözden geçiren uzmanlar BKI 40 ya da üzerinde olan kişilerin, ortalama 20-30 kilo verip aynı kiloyu 10 yıl boyunca koruyarak, bu işlemden en çok yarar sağlayan kesimi oluşturduklarını gördüler. - Ameliyat bağırsakların besinleri soğurma yetisinde değişikliklere neden olduğundan, kişi kötü beslenmeden korunmak için vitamin ve mineral desteğine gerek duyabilir. - Ameliyat olan kişi büyük öğünler yiyemez. - Ameliyat sonrasında kişi birkaç hafta boyunca sıvı ya da püre haline getirilmiş besinlerle beslenmek zorunda kalır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kilo-vermek-neden-oylesine-guc", "text": "Obezitenin yıllardır yaygın bir biçimde görüldüğü ABD'de, milyonlarca kişinin kilo verme yönündeki çabaları uzun erimde başarısızlığa uğruyor. Günümüzde ABD nüfusunun yaklaşık % 40'ının obezlerden oluştuğu ve kadınlarda 76 kiloya ulaşan ortalama ağırlığın, erkeklerin 1960 yılı ortalamasıyla eşit düzeye geldiği görülüyor. Ancak bu durum erkeklerin kilo almadıkları anlamına gelmiyor. Erkeklerin ortalama kilolarında da 1961 yılından bu yana 14 kiloluk bir artışa tanık olunuyor. 1976-1980 yılları arasında ABD'de erişkin nüfusun yalnızca %15'i aşırı kilolu iken, şimdilerde bu oranın %40'lara ulaştığı ve çocukların da %18,5'inin obez oldukları görülüyor. Bu da, ABD'de erişkin nüfusun kabaca yüzde 30'unun aşırı kilolu olduğu 2000 yılından bu yana, %30'luk bir artışa işaret ediyor. Obezite, ABD ve giderek dünyanın öteki ülkelerinde ciddi bir salgına dönüşüyor. Bir araştırma, 2030 yılına dek ABD'de yaklaşık 65 milyon kişinin daha obezlere katılacağını ve bu durumun da sağlık harcamalarında yılda 48-66 milyar dolarlık bir artışa yol açacağını ortaya koyuyor. Obezite konusundaki araştırmalarıyla tanınan Florida Üniversitesi endokrinoloji uzmanlarından Kenneth Cusi, çalışmaları süresince tanık olduğu ve soruna çözüm getirilmesine katkıda bulunabilecek birtakım ayrıntılara dikkat çekiyor. Beden kitle endeksinin en az 30 olmasıyla tanımlanan obezite, kişinin yalnızca dış görünümünü etkilemekle kalmayan, çok daha ciddi boyutlarda bir sorun. Aşırı kilolu olmak kişinin nitelikli bir yaşam sürdürmesini önlüyor ve gerek çocuklarda, gerekse yetişkinlerde çok ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Aşırı kilolu insanların sağlık harcamaları çok daha yüksek, yaşam süreleri daha kısa oluyor. Bu kişiler işgücü yitimine bağlı olarak ekonomiye de zarar veriyorlar. Obezitenin yol açtığı sağlık sorunları arasında safra kesesi hastalıkları, kireçlenme, gut, uyku apnesi, polikistik yumurtalık sendromu, kalp ve damar hastalıklarının yanı sıra, pankreas, karaciğer, meme ve böbrek gibi çok çeşitli kanser türleri de yer alıyor. Obezite, yüksek tansiyon, Tip 2 şeker hastalığı ve alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması gibi metabolik bozukluklara da neden olabiliyor. ABD'de obezitenin kökleri, iş ortamındaki gerginlikleri, besin sektöründeki abartılı tanıtımları ve bayramlara düşkünlüğüyle bilinen kültüründe yatıyor. Küçük yaşta abur cuburlar ve şekerli yiyeceklerle tanışan damaklarda kötü yeme alışkanlıkları çocukluktan yetişkinliğe dek uzanıyor. Amerikan kültürünün üretkenlik ve uzun çalışma saatlerine dayalı yapısı, dengesiz ve sağlıksız yaşamlara yol açıyor ve insanları mutsuzluğa sürüklüyor. Gerginlik ve uykusuzluk da obeziteyi tetikliyor olabilir. Gün boyu çalışıp didinen insanlar bütçelerini sarsmayan işlenmiş, bol yağlı ve bol kalorili hazır yiyeceklerle beslenmeyi yeğliyorlar. Kimileri bu durumu mikrodalganın yaşamımıza girmesine ve hazır yemek seçeneklerinin 1970'lerden bu yana giderek artmasına bağlıyorlar. Beslenmede seçimlerin de değişime uğradığı görülüyor. Ayrıca, Amerikalılar eskisine kıyasla çok daha devinimsiz bir yaşam sürdürüyorlar. Yetişkinler ve çocuklar yaşamlarının büyük bir bölümünü ekran başında geçiriyorlar. Çocuklar açık havada top oynamak yerine, ellerinden eksik etmedikleri aygıtlarla internet üzerinden oyunlar aracılığıyla akranlarıyla bağlantı kuruyorlar. Kilolara karşı verilen savaşımda çoğu kişi iradeden dem vurup, kilo veremediklerinden ötürü kendilerini ve başkalarını suçluyorlar. Birçok kişi kısa zamanda kilo verebilse de, yeme bağımlılığından ve sağlıksız yiyeceklerle beslenme alışkanlığından bir türlü kurtulamıyor. Ne var ki, bilim insanları bu durumun irade eksikliğinden değil, bedeni yağları bünyesinde tutmaya iten bir yığın fizyolojik unsurdan kaynaklandığını artık biliyorlar. Yalnızca irade ve belli bir beslenme reçetesine bel bağlamak zorunda bırakılan insanlar, obezite gibi karmaşık bir hastalıkta çok ciddi güçlüklerle karşılaşıyorlar. Kişinin bu süreci tek başına yaşaması, sorunun çözüme kavuşturulması açısından çok daha etkili olabilecek davranış değiştirici danışmanlık, obezite karşıtı ilaçlar ve bariatrik cerrahi gibi yöntemlerin uygulanmasını önleyebilir. Önceden tasarlanmış beslenme düzenlerine uymak uzun vadede pek de kolay olmadığından, verilen kiloların yeniden alınması son derece yaygın bir durumdur. Beden, uzun süreli kalori kısıtlamasına beyne açlığı tetikleyici sinyaller göndermek suretiyle direnç gösterdiğinden, bu türde beslenme reçetelerinin başarısız olmaları kaçınılmazdır. Başarısızlığın yarattığı düşkırıklığıyla çoğu kişi kilo vermekten vazgeçip, obeziteyi toplumsal bir norm olarak kabullenmeye başlıyorlar. Bir araştırma, bir olasılıkla tüm çabaların başarısızlığa uğramasının verdiği yılgınlıkla, kilo vermeye çabalayan kadın ve erkeklerin sayısında 1988'den bu yana giderek bir azalma olduğunu ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimerik-insanlar", "text": "Bilim insanlarının yarı insan yarı hayvan kimeralar oluşturmak istediği yönündeki haberler ateşli tartışmalara yol açtı. Bu haberler Frankeştayn yaratma deneyini akla getirebilir. Ne var ki kimera illa insan eliyle yaratılmaz. Dünyada çoktandır var olan birkaç kimerik insan örneği de var! Kimera, temelde iki ya da daha çok sayıda \"bireyin\" hücrelerinden oluşan, bir başka deyişle, iki farklı organizma oluşturmak üzere kodlanmış iki DNA dizgesini içeren tek bir organizmadır. Kimeraların, doğal süreç ile meydana gelmesinin bir yolu embriyonik ikizini içine almasıdır. Çift yumurta ikizlerinde, embriyolardan biri gebeliğin çok erken bir döneminde ölürse, böyle bir durum söz konusu olabilir ve ölen ikizin kimi hücreleri öteki kardeş tarafından \"emilir\". Hayatta kalan embriyoda, hem kendi hücreleri, hem de ikizinden aldığı hücreler bulunur. Bazı insanlar kimera olduklarını çoğu zaman bilmezler. Örneğin, 2002'de böbrek nakli bekleyen Karen Keegan ile böbrek bağışlamak isteyen aile bireylerinin birtakım genetik incelemelerden geçtiği ve Keegan'ın kendi çocuklarının annesi olamayacağına dair bulgular elde edildiği haberi yayınlanmıştı. Uzmanlar, Keegan'ın kan hücrelerinde iki farklı DNA dizisi bulmuş ve onun bir kimera olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Bir kişi, kendisine kemik iliği aktarılması durumunda da kimeraya dönüşebilir. Genellikle löseminin sağaltılması amacıyla uygulanan bu tür işlemler sırasında kişinin kendi kemik iliği yok olur ve yerini bir başkasından aktarılan kemik iliği alır. Kemik iliği alyuvarlara dönüşen kök hücreler içerir. Böylece kişi, kemik iliğini veren kişiyle özdeş kan hücrelerine sahip olur. Kimi durumlarda ise, kemik iliği aktarılan kişinin tüm kan hücreleri vericinin DNA'sıyla uyumlu olurken, Bone Marrow Transplantation dergisinde 2004 yılında yayımlanan bir rapora göre, alıcı kimi zaman hem kendi kan hücrelerini, hem de vericiden aldığı hücreleri taşıyabilir. Kan nakli sırasında da kişiye geçici olarak bir başkasının hücreleri aktarılabilir. Ancak uzmanlar kemik iliği sırasında aktarılan yeni kan hücrelerinin kalıcı olduğuna dikkat çekiyor. İnsanlarda çok daha yaygın olarak - bir bireye ait az sayıda hücre ya da DNA'nın başka bir bireyde bulunması biçiminde tanımlanan - mikrokimerizm durumuna tanık olunabilir. Bu durum gebelik sırasında az sayıda hücrenin embriyodan çıkması ve annenin kanına karışarak farklı organlarına taşınması durumunda görülebilir. 2015 yılında yapılan bir araştırma bu sürecin, en azından geçici olarak, hemen hemen tüm gebe kadınlarda yaşandığına işaret ediyor. Araştırma kapsamında uzmanlar, gebelik sırasında ya da doğumu izleyen bir ay içerisinde hayatını kaybeden 26 kadının böbrek, karaciğer, dalak, akciğer, kalp ve beyinlerinden aldıkları doku örneklerini inceledi. Sonuçta, tüm bu dokularda embriyodan gelen hücreler olduğunu gördüler. Nedeni ise, bu hücrelerin yalnızca erkekte bulunan bir Y kromozomunu içermesiydi. Ayrıca bu kadınların tümü erkek çocuğa gebeydi. Kimi zaman embriyodan gelen hücreler uzun yıllar annenin vücudunda kalabilir. 2012 yılında yapılan bir araştırmada, yaşları 32 ile 101 arasında değişen 59 kadının ölümden sonra beyinleri incelendi ve %63'ünün beyninde embriyodan gelen ve erkeğe ait DNA izleri görüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimileri-neden-hic-kilo-almaz", "text": "Rhode Island Üniversitesi beslenme ve besin bilimleri profesörlerinden Kathleen Melanson'a göre, bu sorunun tek bir basit yanıtı yok. Genetik, beslenme ve davranışlarla ilgili diğer unsurlar da etkili. Bu unsurların ne ölçüde etkili oldukları da kişiden kişiye farklılıklar gösteriyor. Melanson, görünürde istediklerini yiyip hiç kilo almayan insanların gerçekte ötekilerden daha fazla yemediklerine dikkat de çekiyor. Örneğin, her gün hiç aksatmadan dondurma yiyen bir arkadaşınız günün geri kalanında daha az yiyerek, ya da aralarda daha az atıştırarak aldığı o fazla kalorileri yakıyor olabilir. Belki de pizza yediğinde onu çok yavaş çiğneyerek yiyor ve bu nedenle birkaç dilimle doyuyordur. Pennington Biyomedikal Araştırma Merkezi kamu sağlığı yönetimi uzmanlarından Frank Greenway, İnsanların kalorilerini ölçtüğünüzde onların sandığınızdan daha az yediklerine tanık olabilirsiniz. Bu kişiler yalnızca kalorisi yoğun olan, başkalarının aşırıya kaçmama konusunda zorlanabilecekleri türde besinlerle besleniyor olabilirler diyor. Fiziksel etkinliğin de önemli bir payı olabileceğini, ancak bunun spor salonunda yapılan beden alıştırmaları olması gerekmediğini belirten Melanson, Kimi insanlar sporcu olmasalar bile, başkalarından çok daha hareketlidirler. Bu kişiler işleri gereği sürekli devinim içinde olabilirler, ya da doğaları gereği yerlerinde duramazlar, ya da gün boyu çocukların peşinden koşturmak zorundadırlar. Kimi insanların genetik açıdan devingenliğe daha yatkın oldukları yönünde birtakım kanıtlar bile var. Bu fazladan devinim de metabolizmayı hızlandırabilir. Kaslardaki mitokondrilerin sayısı ve etkinliği bireyin devingenliği oranında artar. Mitokondriler enerji üreten ve devinim için enerjiden yararlanan güç merkezleridir. Daha çok mitokondri daha çok kalori yakıldığı anlamına gelir diye ekliyor. Obezliğin genetik kökenlerini araştıran Cambridge Üniversitesi uzmanlarından Dr. Ines Barroso kimi insanların doğuştan daha çok kalori yakma eğilimine sahip oldukları yönünde az sayıda kanıt olduğuna parmak basarken, Melanson da kimilerinin aldıkları kalorileri çok çaba harcamadan doğal olarak azaltmalarına olanak tanıyan birtakım fizyolojik farklılıklara sahip olabileceklerini belirtiyor. Kişinin ne zaman acıkıp ne zaman doyacağının sinir sistemi ve kan dolaşımındaki yığınla sinyal ve hormonlar tarafından belirlendiğini dile getiren Melanson, İştah düzenleyici sistem adıyla bilinen bu düzenek kimilerinde başkalarından daha duyarlı olabilir diyor. Bu sistemde etkili olan en önemli hormonlardan biri de leptin. Leptin hormonu, yalnızca bir sonraki öğünde değil, daha uzun zaman dilimlerinde de kişinin yemek isteyebileceği yiyecek miktarının düzenlenmesine yardımcı olur. Bu yüzden söz konusu sistemin daha duyarlı olduğu kişiler bir eğlencede ikinci ya da üçüncü kez tabaklarını doldurup, bunu izleyen birkaç gün boyunca kendilerini tok hissedip daha az yiyebilirler. Bu kişiler iştah sistemleri sayesinde enerji dengelerini yeniden ayarlayabilirler. Kişinin kilo alıp verme yatkınlığında genlerin de önemli bir payı vardır. 2019 yılında PLOS Genetics dergisinde yayımlanan bir araştırmada obeziteyle bağlantılı 250'yi aşkın farklı DNA bölgesi tanımlandı. Beden kitle indeksi düşük 1622 sağlıklı kişinin, ciddi düzeyde obez 1985 kişi ve 10,433 kişilik normal kilolu denetim grubuyla karşılaştırıldığı araştırmada düşük kilolularda obezlikle bağlantılı genlerin daha az sayıda olduğu görüldü. Ancak yalnızca obeziteye yatkınlık kazandıran ya da obeziteden koruyan bir gene tanık olunmadığını da belirten araştırmanın eş yazarlarından Barroso, kilonun yalnızca genlerle belirlenmediğinin ve tüm etmenlerin hep birlikte etkili olduğunun altını çiziyor. Kısacası kişinin kilo alma, ya da kilosunu koruyabilme eğilimi önceden belirlenmemiş olan ve denetimi tümüyle kişinin elinde olmayan son derece karmaşık bir konu. Öyle ki, insanların kilo almadan istedikleri her şeyi yemelerine olanak tanıyan genetik bir sistemden söz edilemeyeceği gibi, kilo alma eğiliminin yalnızca kişinin öz denetim yoksunluğundan kaynaklandığını söylemek de pek doğru olmaz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimilerinin-aci-esigi-neden-daha-yuksek", "text": "Bu farklılık çoğu zaman psikososyal, çevresel ve genetik unsurlar arasındaki karmaşık etkileşimlerden kaynaklanır. Ağrı, kalp ya da şeker hastalığı gibi geleneksel bir hastalık olarak değerlendirilmese de, her iki durumda da aynı etmenler dizisi etkili olur. İnsanların hayat boyu yaşadıkları acı verici ve sancılı deneyimlerin ardında kişiyi acı ve ağrılara karşı daha çok, ya da daha az duyarlı kılan genler yatar. Tabii kişinin ruhsal ve fiziksel durumu, daha önceki sancılı ve sarsıcı deneyimleri ve çevresel koşulların da etkisi vardır. 'Ağrı genetiği' ile ilgili ilk araştırmalar 1960'larda 'ağrı yoksunluğu' olarak tanımlanan ve son derece ender görülen bir durumu olan aileler üzerinde yapılmıştı. O dönemlerde bu bozukluğun nedenini belirlemeye olanak tanıyacak teknoloji henüz yoktu. Genetikteki ilerlemeler ağrı eşiğinde genlerin rolünü daha netleştirdi. Bunun en yaygın sorumlusu da, acı sinyallerinin gönderilmesine yarayan bir protein kanalını kodlayan SCN9A adlı bir genin içindeki az sayıda SNP'lerden biri. Araştırmalar SCN9A genindeki değişimlerin yalnızca acıya duyarsızlığa yol açmakla kalmadığını kimi durumlarda normalin üzerinde ağrı sinyallerinin oluşmasına da neden olduğunu ortaya koyuyor. Genoma dayalı tıbbın halk arasında giderek daha çok kabul görmesi ve kişiye özel sağlık uygulamalarına giderek daha çok gereksinim duyulmasıyla birlikte bilim insanları şimdilerde elde ettikleri bu bulguları hastanın genleriyle uyumlu kişiye özel ağrı sağaltıcı yöntemlere dönüştürüyorlar. Ağrı algısını etkileyen kimi önemli genler çoktandır biliniyor ve her geçen gün yeni genler belirleniyor. SCN9A geni, sodyum kanalını etkin kılmak ya da kapamak suretiyle, bedenin ağrıya verdiği tepkinin denetlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Ancak bu genin ağrıyı artırması, ya da yatıştırması bireyin taşıdığı değişime bağlı. Yapılan hesaplamalar ağrıdaki değişkenliğin %60 kadarının kalıtımsal olduğuna, bir başka deyişle genetik unsurların sonucu olduğuna işaret ediyor. Kısacası, acıya duyarlılık da tıpkı boy, saç rengi ya da ten rengi gibi aileden geçiyor. SCN9A geninde görece daha yaygın olan ve nüfusun %5'inde görülen 3312GT adlı bir SNP'nin ameliyat sonrası ağrıya duyarlılığı etkilediğine de tanık olundu. SCN9A içindeki bir başka SNP de kişinin kireçlenme, lomber disk ameliyatı, uzvu kesilenlerde hayalet organ ve pankreas yangısından kaynaklanan ağrılara daha duyarlı olmalarına yol açıyor. Şimdilerde bilim insanları ağrı sinyallerinin aktarımını önleyen balon balığı ve ahtapot gibi deniz canlılarından elde edilen tetrodotoksin adlı güçlü bir nörotoksinden ağrı kesici olarak yararlanmanın yollarını araştırıyorlar. İlk denemeler tetrodotoksinin kanser ve migren ağrılarının yatıştırılmasında etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu tür ilaç ve toksinler doğuştan acıya duyarsız kişilerdekine benzer bir durum yaratıyor. Morfin türevli ilaçlar konusunda yaşanan krize bir son vermek için acının kaynağına inen ve yan etkileri daha az olan çok daha kesin çözümlü ağrı kesicilere yönelmek gerekiyor. Genetik unsurların daha iyi kavranması ise ağrının olduğu 'yere' odaklanmaktan çok, 'nedenini' ortadan kaldıracak yeni ilaçların tasarlanmasının önünü açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimler-kilo-vermeli", "text": "Obezlik, tüm dünyada giderek büyüyen bir sorun. ABD'de, son 15 yılda erişkinler arasında obezlik oranında %24'lük bir artış meydana geldi. ABD Hastalıkları Denetleme ve Önleme Merkezi'nin Kasım 2015'te yayımlanan bir raporuna göre, 1999-2000 yıllarında %30,5 olan bu oran 2013-2014 yıllarında %37,7 oldu. Bu ülkede bugüne dek tanık olunan en yüksek oran olduğu belirtilen bu değer 78 milyonu aşkın kişiye denk düşüyor. Türkiye'de de obezlik oranı, Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2014 yılı araştırmasına göre, bir artış göstererek %19,9 oldu. 2008 yılından beri iki yılda bir gerçekleştirilen Türkiye Sağlık Araştırması'ndan elde edilen son veriler 15 yaş ve üzeri bireylerin %33,7'sinin aşırı kilolu olduklarını gösteriyor. Aşırı kilolar sağlıkla ilgili birtakım sorunlarda artış yaşanması olasılığını da beraberinde getiriyor. Bu sorunlar arasında kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, felç, Tip 2 şeker, yüksek kolesterol düzeyleri, kanser, osteoartrit, uyku apnesi ve safra taşları gibi çeşitli sorunlar yer alıyor. Obezlik ile bu sorunlar arasında kesin bir bağlantı olduğu yönünde henüz kesin bir bilimsel kanıt bulunmamakla birlikte, en büyük suçlu bedende aşırı miktarda yağ dokusunun birikmesiymiş gibi görünüyor. Uzmanlar boyun bölgesinde aşırı miktarda yağ birikiminin uyku apnesiyle bir bağlantısı olduğunu belirtirlerken, yağ hücrelerinin salgıladığı bileşimlerin tip 2 şeker hastalığına yakalanma olasılığını arttırabileceğine dikkat çekiyorlar. İşte bu yüzden, bir kişinin kilo vermek zorunda olup olmadığını belirlemede yararlanılan en yaygın ölçütlerden birini beden kitle indeksi oluşturuyor. Belçikalı istatistik uzmanı Adolphe Quetelet tarafından 1832 yılında geliştirilen bu ölçüt, bedenin ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünmesiyle elde ediliyor. Örneğin, boyu 1,70 ve kilosu 78 olan bir kişinin BKİ değeri 27 olarak hesaplanıyor. BKİ ölçütünde amaç Ulusal Sağlık Enstitüsü'ne göre normal sayılan değere ulaşmak. Buna göre, sağlık açısından çekince düzeyinin en düşük olduğu ve normal kilo adı verilen BKİ aralığının 18,5 ile 24,9 arasında kaldığı belirtiliyor. Bu değerlendirmeye göre, kişinin BKİ değeri yükseldikçe çekinceler de artıyor. 25 ile 29,9 aralığında yer alan kişiler şişman, 30 ve üzeri kişiler de aşırı kilolu sınıfına giriyorlar. BKİ hesaplanması son derece basit bir ölçüt olmakla birlikte, şişmanlığın belirlenmesi bağlamında kusursuz bir gösterge değil. Söz gelimi, kas kütle oranı yüksek bir kişi BKİ değeri yüksek olsa bile, aşırı kilolu ya da obez olarak değerlendirilmeyebilir. ABD Kalp Derneği'nin 2013 Kilo Kılavuzu'na ve başkaca profesyonel örgütlerin değerlendirmelerine göre, beden kitle indeksiniz sizi obez sınıfına sokuyorsa kilo verme zamanı gelmiş demektir. Bir kişinin kilolu olması ve şeker, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol düzeyi gibi kalp hastalıkları açısından çekince yaratabilecek koşullara sahip olması, ya da bel çevresinin kadınlarda 88 ve erkeklerde 102 santimetreyi aşması durumunda kilo vermeye başlaması öneriliyor. Kilo denetimiyle ilgili bu önerilerin kaynağını ABD Kalp Derneği, American College of Cardiology ve ABD Obezlik Derneği uzmanları tarafından 2013 yılında düzenlenen ve ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü tarafından gözden geçirilen bir panel oluşturuyor. Öneriler son bilimsel araştırmalardan elde edilen ve titizlikle gözden geçirilen verilere dayanıyor. Kılavuza göre kiloları normal olanlar, ya da şişman olup da kalp hastalığı açısından başkaca çekince unsurlarına sahip olmayanlar kilo vermek yerine, almaktan kaçınmalı. Bunun nedeni, kilo vermenin söz konusu kişilerin sağlığında ek birtakım yararlar sağlayabileceği yönünde henüz kesin bir kanıt bulunmaması. Ne var ki, uzmanlar fazladan alınan kiloların birtakım sorunlara yol açabileceğine de dikkat çekiyor. Dr. Pieter Cohen, yaşlandıkça kilo almanın son derece yaygın bir eğilim olduğunu, aynı kiloda kalmanın kilo vermekten çok daha kolay olduğunu, bu yüzden de söz konusu kişiler için en iyi yolun kilolarını korumak, sağlıklı beslenmek ve bedenlerini daha çok çalıştırmak - ancak kilo vermeye odaklanmamak - olduğunu belirtiyor. Obez kişilerin kilolarının topu topu yüzde 3-5 kadarını vermeleri, sağlık durumlarında bir gelişme sağlamaya yeterli olabiliyor. Araştırmalar kiloların yüzde beşini vermenin sistolik kan basıncında 3-mmHg'lik, diyastolik kan basıncında da 2-mmHg'lik bir düşüş sağladığını ortaya koyuyor. Daha da fazla kilo verilmesi sağlık açısından çok daha olumlu etkiler yarattığından, uzmanlar insanların ilk alt ayda kilolarının yüzde 5-10 kadarını vermeyi hedeflemekle işe başlamalarını öneriyorlar. Kadınlar için bu durum günde yaklaşık 1200-1500 kalori tüketimi anlamına gelirken, erkeklerde günlük yaklaşık 1500-1800 kalori alımına denk düşüyor. Gelgelelim, tüketilmesi gereken kalori miktarı kişinin halihazırdaki kilosuna ve etkinlik durumuna göre değişebiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kiraz-uyku-sorunu-yasayanlar-icin-dogal-cozum", "text": "Kiraz başlıca iki sınıfa ayrılır. Ekşi kiraz yani vişne ve tatlı olanı yani bildiğimiz kiraz . Sarıdan siyaha yakın koyu kırmızıya kadar çok çeşitli renkleri olan kirazın lezzeti de yetiştiği bölgeye göre değişir. Özellikle de lif, A ve C vitamini ve potasyum açısından zengindir. Bol miktardaki lif, sağlıklı bağırsak bakterilerini besler, bağırsak hareketlerini düzenler. American Institute For Cancer Research kuruluşu kirazın içerdiği lifin kolon kanseri riskini azalttığını belirtiyor. En sağlıklı meyvelerin başında gelen kiraz, ayrıca sağlığımızı koruma konusunda da tüm diğer meyvelerden üstün. Bir kase, yani 21 kirazın kalorisi 100 kcal'den düşüktür ve günlük C vitamini ihtiyacınızın %15'ini karşılar. İçerisinde yüksek yoğunlukta bulunan bitkisel bileşikler sayesinde antioksidan ve iltihap karşıtı özelliklere sahiptir. Bu yüksek antioksidan içeriği, birçok kronik hastalıkla ve erken yaşlanmayla bağlantılı oksidatif stresle savaşmada da yardımcı olur. Kirazda özellikle hücre hasarını gideren, iltihabı azaltan ve genel sağlığı iyileştiren geniş bir bitkisel kimyasal grubu olan polifenollerden yüksek oranda bulunuyor. Kiraz aynı zamanda beta-karoten ve C vitamini gibi, iltihap karşıtı ve antioksidan özellikleri bulunan karotenoid pigmentleri de içerir. Kiraz yemek veya vişne suyu içmek uyku kalitenizi artırır. Bu uykuya yönelik etkilerin sebebi meyvenin içerisinde yüksek yoğunlukta bulunan bitkisel bileşikler ve uyku-uyanma döngüsünü düzenlemeye yardımcı olan bir madde olan melatonindir. Aynı şekilde, uykusuzluktan yakınan yaşlı yetişkinlerin de yatmadan önce vişne suyu içmeleri uyku süresini artırır. Kirazın içerisinde bulunan iltihap karşıtı ve antioksidan bileşikleri egzersizle ortaya çıkan kas ağrılarına, hasarlarına ve iltihaba karşı iyi bir koruyucudur.. Kaslardaki yırtılmaların daha hızlı iyileşmesine yol açar. Bu nedenle profesyonel maraton koşucuları, koşudan önceki bir hafta boyunca günde iki kez vişne suyu tükettiklerinde koşudan sonra daha az kas ağrısı çektiklerini belirtiyorlar. Vişne ve kirazın içeğinde potasyum ve polifenol antioksidanlar gibi kalp sağlığını güçlendiren besin maddeleri ve bileşikler bulunur. Potasyum, düzenli bir kalp atışını korumak için gerekli olduğu gibi vücudunuzdaki fazla sodyumun da atılmasını ve tansiyonunuzun düzenlenmesini sağlar. Bu nedenle yüksek oranda potasyum alımı kalp krizi ve beyin kanaması riskini azaltır. Dahası, kirazın içerisinde antosiyaninler, flavonoller ve kateşinler de dahil olmak üzere çok güçlü polifenol antioksidanlardan yüksek oranda bulunur, bunlar da hücresel hasara karşı koruma sağlayıp iltihabı azaltarak kalp sağlığınıza katkıda bulunur. İçerdiği antosiyaninler belleği de güçlendirir. Journal of Neuroscience dergisinde yayımlanan bir sıçan çalışması antosiyaninlerin belleği ve motor işlevlerini geliştirdiğini ortaya koyuyor. Şişmiş eklemlerin yarattığı ağrılar hareket yeteneğinizi kısıtlar. Ayrıca romatizma ve eklem ağrılarını gidermek için aldığınız ağrı gidericilerin yan etkilerinden rahatsızsanız doğal vişne suyundan fayda sağlayabilirsiniz. Osteoartrit hastası 40-70 yaş arası 20 kadın denek üzerinde yapılan bir araştırmada üç hafta boyunca günde iki kez içilen vişne suyunun enflamasyonu belirgin ölçüde azalttığı gözlemlendi. 2012'de sonuçları Artritis&Rheumatism dergisinde yayımlanana bir araştırma, gut hastalarının yalnızca iki gün boyunca vişne suyu tüketmelerinin gut atak riskini %35 oranında azalttığını ortaya çıkartmış. Ayrıca başka bir çalışmada vişne suyunun ürik asidi azaltıcı bir ilaçla birlikte alınmasının gut alevlenmesi riskini %75 oranında azalttığı gözlemlendi. Karaciğer dostu olan kiraz, yüksek alkol tüketimi, fazla ilaç tüketimi ve zehirlenmeler sonucu zorlanan karaciğerin yükünü hafifleterek yenilenmesine yardımcı olur. 100 gram kiraz ortalama 60 kalori içerir. Kirazın %75'i sudur ve midenizi daha az kaloriyle daha kısa sürede doldurmanızı sağlar. Besin lifi bakımından zengin olması ise daha uzun süre tok hissetmenize yardımcı olur. Burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta tüketilen kirazın miktarıdır. Çünkü kirazın kalorisinin büyük bir miktarı şekerden gelir ve fazla tüketildiğinde diyetinizi olumsuz yönde etkileyebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kirmizi-isik-gorme-yetisini-iyilestiriyor", "text": "College London Üniversitesi'nde Glen Jefferey ve ekibi 2020 yılında bu ışık terapisinin insanda da işe yaraya bileceğini fark etmişti. 670 nanometre dalga boyuna sahip koyu kırmızı ışıkla birkaç dakika süren günlük ışık tedavisi katılımcıların görme yetisini ölçülebilir oranda iyileştirdiği saptanmıştı. Fakat bilim insanları bu tedavi için ne kadar ışığa ihtiyaç duyulduğunu ve etkinin ne kadar süreceğini bilmiyorlardı. Araştırmacılar bu yüzden yeni bir pilot araştırma yaptılar. Yirmi katılımcı bu sefer üç dakika boyu koyu kırmızı LED'lere (8 mW/cm ) baktılar. Bir önceki deneylerde LED'lerin gücü 40 mW/cm idi. Ayrıca yaşları 37 ila 70 arasında değişen katılımcılar bunu her gün değil sadece bir kez uyguladılar. Bu uygulamada zamanın rolü olup olmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar bu deneyi ilk önce sabahları saat sekiz ila dokuz arasında gerçekleştirdiler. İkinci deney ise akşam yapıldı. Tüm katılımcılar uygulamadan önce ve sonra renk kontrast testinden geçirildi. İlginç şekilde sadece bir kez verilen kırmızı ışığın etkili olduğu görüldü. Renk kontrastını görme yetisi katılımcılarda sadece üç saat içinde yüzde 17 oranında iyileşti. Hatta bazı yaşlı katılımcılarda bu olumlu etki yüzde 20'yi buldu. Bir hafta sonra ise renk kontrastı duyarlılığında sadece yüzde onluk bir iyileşme görüldü. Haftada basit bir LED ile sadece bir kez gerçekleştirilen kırmızı ışık uygulaması dahi yaşlanan retina hücrelerini şarj ediyor diyor araştırmacılar. Ancak bu şarj olma durumu sadece sabahları işe yarıyor. Akşamın erken saatlerinde etki sıfır. Bu durumu uzmanlar Mitokondriler değişen çalışma düzenlerine sahip oldukları için, öğleden sonra ışığa sabahları gibi tepki vermezler' diye açıklıyorlar. Bilim insanlarının görüşüne göre sonuçlar, yaşlanmakta olan mitokondrilerin koyu kırmızı ışığa karşı reaksiyon gösterdiklerini ve bu şekilde enerji üretiminin tetiklendiğini kanıtlıyor. Araştırmacılar yaşlanan görme hücreleri için basit ve ucuz LED'lerin geliştirilebileceğini ve yakın zamanda insanların haftalık kırmızı ışık uygulamasıyla görme yetilerini iyileştirebileceklerini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kis-aylarinda-beslenme", "text": "Yaz mevsiminin etkisini yitirmeye başlaması ve kış mevsiminin merhaba demesiyle beraber, grip, bronşit, soğuk algınlığı gibi pek çok hastalık da kendini göstermeye başlamaktadır. Ayrıca yaz aylarında dikkat edilen düzenli beslenme, kilo kontrolleri ve hareketli yaşam, kış mevsiminin gelmesiyle yerini yanlış olan beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam ve bunun sonucunda alınan kilolar ve hastalıklara bırakmaktadır. Kış aylarında, soğukların artmasıyla beraber, bazal metabolizma hızınız ve vücut ısınız da düşmektedir. Vücudunuz normal ısı düzeyine ulaşmak için fazladan enerjiye ihtiyaç duyar. Bunun sonucu olarak da kış aylarında yemek yeme isteğiniz artar; bu da sizi yüksek enerji veren karbonhidratlı gıdalara yöneltir. Havaların soğumasıyla beraber hareketsiz bir yaşamla baş başa kalırsınız ve sonucunda kış aylarında alınan kilolar kaçınılmaz olur. Kış mevsiminin vazgeçilmezleri arasında olan kuru baklagillere kış aylarında sofralarımızda mutlaka haftada en az iki gün yer veriniz. Kuru baklagiller çok iyi bir protein kaynağı olduklarından dolayı, yemeklerimize lezzet vermek ve besleyici değerini artırmak için eti protein yönünden fakir olan sebzelerle beraber tüketiniz. Kış mevsimiyle beraber baş gösteren grip, bronşit, soğuk algınlığı gibi hastalıklardan korunmak için antioksidanlardan zengin beslenerek bağışıklık sistemimizi daha çok güçlendirmeliyiz. Bu aylarda çok bol bulunan turunçgiller, havuç, brokoli, kabak, Brüksel lahanası, yeşilbiber, karnabahar, mandalina, maydanoz, roka, tere ve meyvelerin tüketilmesi ile bu vitaminleri sağlayabilirsiniz. Taze sıkılmış meyve suları, vücudumuzu gribal enfeksiyonlara karşı korumasında etkilidir. Meyve suları bekletilmeden hemen içilmelidir; bol bol salata tüketilmelidir; salatalar hazırlanınca hiç bekletilmemelidir. Bekletildiğinde C vitamini kaybı hızlı olur. Bu vitamin ısı, ışık gibi etkenlerden kolayca etkilenir. Kış aylarında kahve, çay gibi içecekler yerine bitki çayları ve C vitamini yönünden zengin olan kuşburnu çayları tercih ediniz. Yağlı yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Özellikle katı yağ olarak bilinen tereyağı, margarin tüketiminden kaçınılmalıdır. Yemeklere eklenecek zeytinyağı ve sıvı yağlar dikkatli tüketilmelidir. Fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, kuru baklagiller, tahin gibi besinler E vitamini yönünden zengindir. Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan omega-3 yağ asitleri güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlenmesinde etkilidir. Ayrıca zeytinyağı, fındık yağı gibi yağlarda bulunan omega-9 yağ asitlerinin de bağışıklık sistemimiz üzerine olumlu etkileri vardır. Yumurta, süt, yoğurt, peynir, et grubu gibi yüksek protein içeren gıdaların düzenli tüketimine önem gösteriniz (Haftada 1-2 kez yumurta tüketebilirsiniz). Kış aylarında güneş ışıklarını çok daha az alabildiğimizden ötürü, D vitamininden yoksun kalmakta ve D vitamini gereksinimlerimizi karşılamakta güçlük çekmekteyiz. Kemik ve diş gelişimi için de önemli olan D vitaminin diğer bir kaynağı BALIK'tır. Bu nedenle haftada en az 2 kez düzenli balık tüketmeliyiz. Havanın güneşli olduğu günlerde 20 dakika kadar güneş ışığından direk yararlanmalıyız. Kış aylarında da yaz aylarında olduğu gibi fiziksel aktivitemize dikkat etmeliyiz. Haftanın 4 günü 45 dakika kadar egzersiz yapılması yeterli olacaktır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kisa-kestirmelerle-uykusuz-kalmadan-yasamak-mumkun-mu", "text": "Uyku ihtiyacımız iki aşamalı bir sistemle kontrol edilir. Biyolojik saatimiz 24 saatlik uyku/uyanıklık döngüsünü, uyku dürtüsü veya uykuya zorlama ile güven altına alır. Ne kadar uzun süre uyanık kalırsak, beynimizde o kadar çok adenozin üretilir. Adenozin uyuma isteğini artıran sinyaller gönderir ve 16 saat sonra en üst seviyeye ulaşır ve bu uyumamız gerektiği anlamına gelir. Kafein beyindeki adenozin reseptörlerini bloke ederek bizi canlı tutsa da, uyuma isteği kısa süre sonra yine kendini gösterir. 24 saat uyanık kaldığımızda kandaki bilişsel bozulma seviyesi, yine kanda bulunan %0,1 alkol seviyesi ile aynıdır. Bu oran bazı ülkelerde trafikteki alkol limitinin üstündedir. Yetersiz uykunun bedenimize neler yapabileceğini gösteren birçok çalışma var. Bunlardan biri, 6 gün boyunca sadece 4 saat uyumuş olan denekler ile ilgili. Çalışmanın sonunda deneklerde yüksek tansiyon, yüksek kortizol seviyesi ve diyabet Tip 2 habercisi olan insülin direnci tespit edilmiş. Ayrıca bedenleri, grip aşısına yanıt olarak normalden yarı yarıya daha az antikor üretmiş. Tarihçi Roger Ekirch'e göre aralıklı uyku, çeşitli uyku düzenlerinden sadece biri ve tamamen doğal. Endüstri öncesi uygarlıklarda insanlar gece yarısı bir veya iki saat tamamen uyanık kalarak, geceyi iki ayrı uyku evresiyle tamamlıyorlardı. Biz bu alışkanlıktan uzaklaştık. Fakat bu açıdan baktığımızda gece yarısı uyananların, doğal uyanma dürtüsüne sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu düşünce, Kaliforniya Üniversitesi'nden Jerome Siegel'ın endüstri öncesi çağlardaki insanların uyku alışkanlıklarını incelemesinden sonra tartışmaya başlandı. Siegel'ın ekibi Afrika ve Güney Amerika'nın tropikal bölgelerinde yaşayan üç avcı kabilesini ziyaret etmişti. Bu insanlar bizden farklı olarak gün batımından sonra en geç üç saat içinde kalkıyorlar. İki evreli uyku düzeninin olmadığını söylemiyorum, fakat bu doğal bir uyku biçimi değil diyor Siegel. Peki, günde iki saat uykuyla yetinen üniversitesi öğrencimize ne oldu? Baş ağrıları, titreme, çarpıntı ve iç sıkıntının eşlik ettiği bir haftalık ayarlama süresinden sonra enerjisinin yerine geldiğini söylüyor Staver. Ve bir ay sonra normal hissetmeye başlamış. Kısa kestirmeler arasında kendisini yorgun hissetmemiş. Büyük bir canlılık süresi günde beş saatlik kazanç getirmiş. Ama öte yandan tüm geceyi uyuyarak geçirmenin, beynimize birkaç saatte bir onarıcı özelliğe sahip birkaç evrelik döngüyü yerine getirmesine izin verdiği de bilinmektedir. Kaliforniya Üniversitesi'nden Matthew Walker, aralıklı uyumanın zararlı olduğunun kanıtlandığını ve metabolizma, duygular ve ruh hali üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söylüyor. Vardiyalı çalışanlarda ya da normal gün-gece ritmine dayanan uyku düzeninin dışına çıkanlarda, birçok hastalık riski daha yüksektir. Bu biyolojik saat bir yaşam biçimi seçeneği sunmuyor, biyolojik bir gerçektir ve yolundan çıktığında çok ciddi sağlık sorunlarını doğurur diyor Oxford Üniversitesi'nden Colin Espie de. Ve düzenli olarak yeterli uyku uyumayanlar daha erken ölüyorlar. Sonuçta kazandığınız fazladan her saati ömrümüzden çalıyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kisiliginiz-sizi-sosyal-medya-bagimlisi-yapabilir", "text": "İster Instagram'da gezin ister sürekli Facebook sayfanızı yenileyin, sosyal medya saatlerinizi alabiliyor. Ancak sosyal medyadan uzak duramıyorsanız bunun suçlusu kısmen karakteriniz olabilir. Yapılan yeni bir araştırmaya göre bazı kişilik özellikleri, sosyal medya bağımlılığına daha yatkın olunmasına sebep oluyor. New York'taki Binghamton Üniversitesi Bilgi Sistemleri uzmanı Isaac Vaghefi, bazı kişilik özelliklerinin etkileşiminin alkol ya da uyuşturucu gibi maddelere bağımlılığı nasıl etkilediği üzerine birçok araştırmanın yapıldığını belirtiyor. Ancak sosyal medya da dahil olmak üzere teknoloji bağımlılığı üzerine pek fazla araştırma mevcut değildi. Yapılan yeni bir araştırmada araştırmacılar 300 üniversite öğrencisine kişiliklerini değerlendiren ve en sıklıkla kullandıkları sosyal medya sitesine bağımlılık seviyelerini ölçen bir anket yaptı. Araştırma, özellikle üç karakter özelliğinin- duygusal dengesizlik, vicdanlılık ve uyumluluk- sosyal medya bağımlılığıyla bağlantısının bulunduğunu gördü. İki karakter özelliğinin ise -dışa dönüklük ve tecrübeye açıklık- sosyal medya bağımlılığıyla bir bağlantısı olmadığı görüldü. Özellikle yüksek seviyede duygusal dengesizlik ya da stres veya anksiyete gibi olumsuz duygulara yatkınlık gösteren kişilerin, düşük seviyeye sahip kişilere oranla sosyal medya bağımlığı geliştirmeye daha uygun olduğu gözlemlendi. Tam tersi yüksek seviyede vicdanlılık gösteren ya da dürtü kontrolü ve belirli amaçlara ulaşmak için güçlü irade sergileyebilen insanların ise sosyal medya bağımlılığı geliştirme riskinin en düşükte olduğu görüldü. Ancak bilim insanları, bu gibi yüksek vicdanlılık gösteren kişilerin de duygusal dengesizlik seviyelerinin yüksek olması durumunda sosyal medyaya bağımlı olabileceklerini söylüyor. Bunun sebebi, aşırı stresin ve endişenin kişinin sosyal medya kullanımı üzerine kontrolünü etkilebiliyor olması olabilir. Bunun dışında araştırmada uyumluluğun -ya da kişinin arkadaş canlısı, empatik ve yardımsever oluşunun- tek başına ele alındığında sosyal medya bağımlılığıyla hiçbir bağlantısının olmadığı görüldü. Fakat araştırmacılar, uyumluluk ile vicdanlılık seviyelerini birlikte ele aldığında farklı sonuçlar elde edildi: uyumluluk ve vicdanlılık seviyesi düşük olan kişilerin, bu özellikleri ortalama seviyede bulunan kişilere göre sosyal medya bağımlılığı geliştirme ihtimallerinin daha yüksek olduğu görüldü. Fakat şaşırtıcı bir şekilde bu iki özelliği çok yüksek seviyede bulunan kişiler de ortalama seviyede bulunan kişilere oranla sosyal medya bağımlılığına daha yatkındı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kisnis-dogal-afrodizyak", "text": "Maydanozgillerden olan kişnişin yaprakları maydanoz bitkisini andırır. Bilimsel adı Coriandrum sativum L. olan Çin maydanozu olarak da bilinir. Daha çok rutubetli ortamları seven kişniş bitkisinin tohumu kurutularak toz haline getirilir ve baharat ya da ilaç niyetiyle kullanılır. Kişniş bitkisi aynı zamanda parfüm yapımında da kullanılır. Ülkemizin hemen hemen tüm bölgelerinde yetişse de Burdur, Isparta ve Konya'da yaygındır. Ağustos ve eylül aylarında olgunlaşan bitki toplanarak gölgeli ve havadar bir bölgede kurumaya bırakılır. Daha sonra ise bitki sapından tutularak sallanır ve tohumları dökülür. Daha sonra ise toz haline getirilir ancak toz haline getirirken ihtiyacımız kadarını toz haline getirmek doğru bir yaklaşımdır. Ancak tüm tohumlar çekilecek olursa zamanla aromasını kaybedebilir. Toz haline gelmeyen tohumlar ise güneş görmeyen bir kısımda saklanmalıdır. Belirgin ve hoş bir aroması vardır ve genellikle çiğ ya da kurutulmuş şekilde kullanılır. 11 yağ içeriğine ve 6 asit tipine sahiptir. Ayrıca fosfor, kalsiyum, magnezyum, potasyum ve vitaminler açısından zengindir. Enflamasyonu hafifletir. Kişnişte hem 11 uçucu bitki yağından biri olan sineol hem de linoleik asit bulunur. Bu bileşenlerin romatizma ve artrit karşıtı özellikleri vardır ve bu iki durumdan kaynaklanan şişlikleri iyileştirmede yardımcı olurlar. Kişnişin dezenfekte, zehir giderici, antiseptik, mantar karşıtı ve antioksidan özellikleri sayesinde egzama, kuruluk ve mantar iltihabı gibi cilt sorunlarında kullanılması yarar sağlar. Kolesterol seviyesini düşürür. Kişnişte bulunan linoleik asit, oleik asit, palmitik asit, stearik asit ve askorbik asit kandaki kolesterol seviyelerini düşürmede çok etkilidir. Ciddi kardiyovasküler sorunlara yol açabilecek kötü kolesterol seviyesini de düşürmeye yardımcı olur. İshale iyi gelir. Kişnişte bulunan borneol ve linalol gibi bitki özü bileşenleri sindirime, böbreklerin düzgün çalışmasına yardımcı olurken aynı zamanda ishalin azalmasına da yardımcı olur. Ethnobotanical Leaflets dergisinde yayınlanan bir araştırma, kişnişin ishalin şiddetini azaltılmasında içerdiği sineol, borneol, limonen, alfa-pinen ve beta-felandren gibi bakteri karşıtı bileşenlerin etkili olduğunu ileri sürüyor. Aftı tedavi eder. Kişnişin bitki özü bileşenlerinden biri olan sitronelol çok etkili bir antiseptiktir; ağızdaki yaraların ve aftların kötüleşmesini önler. Bunun yanı sıra kötü ağız kokusunu geçirmede de etkilidir. -Anemiyi önler. Demir oranı yüksek olan kişniş, anemi görülen kişiler için çok faydalıdır. Kandaki demir oranının düşük olması nefes darlığına, kalp çarpıntısına, aşırı yorgunluğa ve bilişsel işlevlerde düşüşe sebep olabilir. Demir aynı zamanda diğer organ sistemlerinin işleyişine yardımcı olur, enerji ve kuvveti artırır, kemik sağlığını geliştirir. Alerjiyi hafifletir. Birçok araştırma kişnişin, mevsim alerjilerinin ve bahar nezlesinin rahatsız edici etkilerini azaltmaya yarayan yoğun antihistamik özellikleri bulunduğunu göstermektedir. Aynı zamanda kişniş yağı bitkilerle, böceklerle, gıdalarla ya da diğer maddelerle temastan kaynaklanan alerjik tepkileri de azaltabilir. Kemikleri güçlendirir. Kişniş zengin bir kalsiyum kaynağı olduğundan kemik sağlığı için çok önemlidir. Kişnişte bulunan kalsiyum ve diğer önemli mineraller kemik büyümesi ve sağlamlığı için faydalı bileşenlerdir ve aynı zamanda osteoporoza karşı da koruma sağlarlar. Kalsiyum kişnişin özellikle yapraklarında bulunur. Bu nedenle özellikle bitkinin yeşil kısımlarının tüketilmesi önerilir. Göz bakımında etkilidir Kişnişte bol miktarda antioksidan, A vitamini, C vitamini ve fosfor gibi mineraller bulunur. Bütün bu bileşenler görme bozukluklarına, maküler dejenerasyona karşı koruma sağladığı gibi gözlerdeki kasılmaları da azaltır. Kişniş yaprağında aynı zamanda beta karoten de bulunur. Bu bileşen gözü etkileyen birçok hastalığa karşı etkili olduğu gibi yaşlanmakta olan hastalardaki görme bozukluğu etkilerini bile geriletebilir. Kişniş ayrıca göz nezlesine karşı da etkilidir ve göz bakımı ürünlerinin çoğunda kullanılmaktadır. Doğal bir afrodizyak olarak libido yükseltici olarak da bilinir. Kişnişin zararları hemen hemen hiç yok denecek kadar azdır. Ancak her yiyecekte olduğu gibi cilt alerjisine yol açabilir. Çok nadir görülmekle birlikte ciltte yarattığı hassasiyetten dolayı güneş yanığı riskini artırabilir. Ayrıca hamile kadınların kullanmamaları önerilir. Kadınlarda süt üretimini artırdığı söylenmekle birlikte doktor görüşü alınmalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kizamik-virusu-insana-ilk-kez-ne-zaman-bulasti", "text": "Kızamık zararsız bir çocuk hastalığından çok ötesidir aslında. Çünkü kızamık virüsü bulaşıcılığı en yüksek olan virüslerden biridir ve ateşle birlikte ortaya çıkan cilt kızarıklıkları dışında ağır komplikasyonlara da neden olabiliyor. Çok ağır durumlarda akciğer ve beyin iltihabı gelişerek, zihinsel bozukluğa hatta ölüme bile sebebiyet verebiliyor. Kızamık virüsü ayrıca bağışıklık sistemimizin hastalık etkeni belleğini bozarak, aylarca her türlü enfeksiyona yakalanma olasılığınızı da yükseltir. Kızamığa günümüzde sadece insanda görülen, tek sarmallı bir RNA virüsü neden olur. Ancak virüsün en yakın akrabası 2011 yılından bu yana kökü kurutulmuş olan sığır vebasıdır. Bu salgın olasılıkla binlerce yıl önce yaygın olduğu için bilim insanları kızamık virüsünün bir mutasyonla, sığır vebasından gelişerek insana bulaştığını düşünüyor. Bu açıdan bakıldığında tıpkı SARS-CoV-2 ve diğer inflüenza virüsleri gibi bir zoonozdur. Ama bu türler arası bulaşmanın tam olarak ne zaman gerçekleştiği kesin olarak bilinmemektedir. Sonuçta kızamık salgınıyla ilgili çok az tarihi belge vardır. En ayrıntılı belge 10.yy'da yazılmış ve bir Fars doktora aittir. Ayrıca yedinci yüz yılda yaşanan bir salgının da kızamık salgını olabileceği sanılıyor. Bu belgelerle birlikte kızamık virüsü kalıtımının mutasyon analizleri de kızamığın kökeninin 9.yy olduğu söyleniyordu. Fakat Berlin Robert-Koch Enstitüsü'nden Ariane Düx, son çalışmasıyla aslında bir rastlantı sonucu bu tahminin pek de doğru olmadığını buldu. Nitekim Charite Tıp Müzesi'nde akciğer araç gereçlerinin yanında konserve edilmiş, kızamık virüsü bulaşmış bir akciğer de yer alıyordu. Söz konusu akciğer, 1912 yılında bronkopnömoniye bağlı ölümcül bir vakaya aitti. Burada ilginç olan, akciğer üzerindeki virüslerin bilinen en eski kızamık virüsleri oluşu. Daha önceleri bilinen en eski kızamık virüsü 1954 yılında Edmonston suşundan yalıtılmıştı. Ancak eski kızamık köküyle, kızamık virüsünün mutasyon oranı ve evrim hızının belirlenmesinde daha fazla yardımcı olmuş. Araştırma çerçevesinde 129 farklı kızamık virüsünün kalıtımını sığır vebası ve yine hayvandan bulaşan PPR virüsüyle karşılaştırılmış. Kızamık virüsü dizilimlerindeki zamansal farklılıklar ve değişikliklerden kızamık mutasyon oranının ne kadar yüksek olduğu ve sığır vebası virüsünden ne zaman ayrıldığı hesaplanabilmiş. Hesaplara göre kızamık ve sığır vebası yaklaşık olarak İ.Ö.528 yılında birbirinden ayrılmış. Bu da kızamığın en az 2500 yıl önce geliştiği anlamına geliyor. Gerçi bu tarih kızamığın insana ilk kez ne zaman bulaştığını açıklamıyor, ama araştırmacılar bulaşmanın sığırlarda ilk kızamık virüsünün geliştiği zamana denk geldiğini düşünüyorlar. Eski tıp metinlerde ve Yunan tıp geleneğinde net açıklamalar bulunuyor, çünkü o zamanlar kızamığın diğer enfeksiyonlardan ayırt edilmesi çok zordu. Bu yüzden Avrupa veya Çin'de belgelenen büyük salgınlar kızamık virüsüne bağlı salgınlar olabilir diyor Düx ve ekibi. Kızamık hastalığının erken bir tarihte gelişmiş olması diğer bir nedenle de olası. Çünkü İ.Ö. 1.bin yılda Avrupa ve Asya'da yoğun bir nüfus artışı yaşanmıştır. Yeni kültür teknikleri ve yeni toplum modelleri oluşmuş ve 250.000 kişiyi aşan ilk büyük yerleşmeler de bu tarihlerde ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeden yola çıkan araştırmacılar, virüsün türler arasında bulaşmaya başlamasından çok önce günümüzdeki kızamık virüsünün öncülerinin büyükbaş hayvanlarda bulunduğunu tahmin ediyorlar. Virüs daha o zamanlar çeşitlenerek tür bariyerini aşmış olabilirdi. Ancak insan toplulukları küçük olduğu için yayılma olmamıştır. Ne zaman ki yerleşmeler büyümüş işte o zaman kızamık virüsünün yayılışı da garantilenmiş ve insana bulaşan bir hastalık etkenine dönüşmüştür diye tahmin ediyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/klinik-calisma-nedir-turkiye-olarak-biz-neresindeyiz", "text": "İlaç geliştirme sürecinin en heyecanlı basamakları, insanlarda yeni molekülün denenmesi aşamaları olan klinik ilaç çalışmalarıdır. İlaç adayı olan araştırma ürünü, laboratuvar keşfi ve hayvanlarda yapılan denemeler sonrasında klinik çalışma sürecine girer. Bu sürecin her aşamasında sistematik bilimsel sorulara cevap verecek şekilde insanlar üzerinde uygulamalar yapılır. Birbirini takip eden 4 aşamada araştırma ürünü güvenlilik ve etkililik açısından kendisini kanıtlamak durumundadır. Bu süreç zarfında, piyasada hali hazırda bulunan standart tedavilerle kıyaslanan yeni ilacın, risk yarar oranı açısından daha üstün bir performans göstermesi beklenir ve bu beklentiyi karşılayamayan ilaç adayları elenirken, beklentileri karşılayanlar ilaç olarak ruhsatlanır ve markete ulaşır. Klinik çalışmalar yapılmadan ilaç geliştirme mümkün değildir, ancak son 50 senede bütün dünyada sağlanan konsensüs klinik ilaç çalışmalarını etik ve bilimsel açıdan çok yüksek standartlara taşımıştır. Dünyada bu sürecin kabul gören en yüksek kalite standardı, İyi Klinik Uygulamalar standardıdır ve ülkemizde şu anda yürürlükte olan mevzuatta bu standartla neredeyse birebir oranda uyumludur. İKU hem denemelere gönüllü olarak katılan bireylerin hak ve esenliklerini korur, hem de deneme sonuçlarının bilimsel açıdan değerli veri sağlamasını garanti altına alır. Ülkemizde yürütülen bütün klinik ilaç çalışmaları için, dünyada olduğu gibi, bağımsız etik kurullardan onay ve sağlık otoritesinden de izin almak gerekmektedir. Önceleri, dünyanın belli araştırma merkezlerinde faz I ve faz II çalışmaları gerçekleştirilen araştırma ürünü, faz III e gelindiğinde dünyaya açılır ve dünyanın birçok ülkesinden araştırıcı hekimlerle beraber ve o ülkelerden gönüllülerin katılımıyla gerçekleştirilir. Global bir klinik çalışmaya ülke olarak katılmak amaçlandığında önce bir fizibilite yapılır. Eğer çalışma, tedavi standartları açısından o ülkede yürütülemeyecek bir protokole sahipse, dahil olunmaz. Eğer fizibilite başarılı olursa, o ülkeden bu çalışmaya en uygun olacak araştırıcı merkezleri dahil edilir. Bu merkezlerden araştırıcılar, çalışma süreçleri ve yeni ürün ile ilgili olarak dünyanın diğer ülkelerindeki araştırıcılarla beraber bire bir aynı eğitim sürecinden geçerler. Çalışmanın başlangıcından sonuna kadar araştırıcı merkezler için bir izlem ve kalite planı yapılır ve sonrasında merkezler gönüllüleri çalışmaya dahil ederek araştırma ürününü uygulamaya başlarlar. Klinik araştırmalar, seçilen araştırıcı merkezler için dünya standardında ve en son gelişmelerin takip edildiği önemli bir know-how transfer etme fırsatı yaratır. Öte yandan, özellikle bütün standart tedavilerin denenmiş olduğu ancak başarılı sonuç alınamamış hastalar için açısından yeni bir tedavi umudu olması açısından da son derece önemlidir. Dünya ülkelerine genel olarak baktığımızda, bugün sayı olarak 250 bini geçen klinik çalışmanın %70 e yakın bölümünün ABD ve Avrupa'da yürütüldüğünü geriye kalan %30 luk payın, dünyanın diğer bütün bölgeleri tarafından paylaşıldığını görüyoruz. Aynı zamanda, dünya sıralamasında en üstte yer alan ülkelerin ekonomik anlamda en gelişmiş ülkeler olduğunu ve klinik çalışma yatırımlarının o ülkenin dünya ilaç pazarındaki büyüklüğü ile doğru orantılı olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce bu durum, gelişmekte olan ülke vatandaşlarının klinik çalışmalarda daha fazla gönüllü olarak yer aldığına dair yaygın inanışın aslında doğru olmadığını gösteren önemli bir kanıttır. Ülkemiz son yıllarda yapılan yatırımların da etkisiyle Klinik çalışma sayıları açısından istikrarlı bir şekilde üst sıralara doğru çıkmaktadır. Ancak buna rağmen, dünya sıralamasında halen 27. sırada yer aldığımız düşünüldüğünde, hak ettiğimiz noktaya ulaşabilmek için bu konuda kat etmemiz gereken önemli bir mesafe olduğu aşikardır. Yakın tarihlerde, bu yönde en önemli pozitif gelişmemiz, yasal mevzuatımızın dünya standartlarına yükseltilmesi olmuştur. Bunu takiben, ilaç endüstrisinin de desteği ile ülkemizde klinik çalışma standart eğitimi almış ve tecrübe kazanmış araştırıcı potansiyeli hızla yükselmiş ve araştırmalara katılan gönüllü sayılarımızda önemli artışlar yaşanmıştır. Öte yandan, faz çeşitliliği açısından değerlendirildiğinde, şu anda geç faz çalışmalarına daha çok katılım sağlayabildiğimiz, erken faz çalışmalarına ise daha kısıtlı katılım sağlayabildiğimiz görülmektedir. Erken faz çalışmalarına ülkemizin daha fazla dahil olmasını sağlamamız ve oradan elde ettiğimiz bilgi kazanımıyla, yerli sanayimizden gelecek olan ilaç adaylarını erken fazlardan geliştirmeye sokacak potansiyeli yakalamamız gerekmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için eş zamanlı olarak araştırıcılarımızın uluslararası platformlarda ön sıralarda yer almaları ve söz sahibi olmaları gerekmekte, kendi çalışmalarımıza uluslararası katılım sağlayabilecek seviyeye çıkmamız gerekmektedir. Ülkemizde şu anda klinik çalışmalara en büyük yatırımı ilaç endüstrisi yapmaktadır (%50-60). Endüstri dışı potansiyel kaynaklar olan devlet, akademi ve derneklerden gelen yatırımlar dünyanın diğer ülkelerinde bizdekine oranla önemli ölçüde yüksektir. Bu kaynaklardan gelecek fonların harekete geçirilmesi ve dünya seviyelerine çıkarılması hedeflenmelidir. Bürokrasinin sadeleştirilmesi ve klinik çalışma onay süreçlerin hızlandırılması da diğer ülkelerle rekabette bize avantaj sağlayan gelişmeler olacaktır. Türkiye olarak, hem sağlık otoritesi, hem akademi hem de ilaç endüstrisi, önce kendi coğrafyamızda, sonra da dünyada klinik çalışmalarda daha önemli bir noktada olabilmek hedefinde hemfikirdir. Bu hedefin ülkemizde araştırma ve geliştirme altyapısının sağlanması açısından sağlayacağı katkılar yadsınamaz ancak her şeyden önce bu gelişmenin yenilikçi tedaviler bekleyen hastalar açısından çok daha büyük bir anlamı olduğu unutulmamalıdır. Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/klonlanmis-koyun-dollyi-yaratan-ian-wilmut-hayatini-kaybetti", "text": "Wilmut, İskoçya'da 1996'da ilk kez bir memeliyi klonlayan bir projeye öncülük etmiş ve dünyayı şok eden bir genetik mühendisliği başarısına imza atmıştı. Edinburgh yakınlarındaki bir araştırma merkezi olan ve Dr. Wilmut'un onlarca yıldır çalıştığı Roslin Enstitüsü, Wilmut'un Parkinson hastalığının komplikasyonları sonucu öldüğünü açıkladı. Dr. Wilmut ve ekibi, Şubat 1997'de Nature dergisinde küçükbaş hayvanlarının olağanüstü doğumunu duyurduklarında dünya çapında manşetlere çıktılar. Embriyonik hücrelerden klonlamanın işe yaradığı zaten biliniyordu. 1995 yılında Dr. Wilmut ve araştırma ortağı Keith Campbell, iki koyun embriyosunun çekirdeklerini diğer iki koyun embriyosunun çekirdekleriyle değiştirerek iki özdeş koyun, Megan ve Morag ürettiler. Ancak çoğu bilim insanı, yetişkin hücreleri kullanarak bir hayvanı klonlamanın imkansız olacağını düşünüyordu. Ama Wilmut ve arkadaşları sorunu çözdüler. Adını şarkıcı Dolly Parton'dan alan Dolly, Temmuz 1996'da doğdu. Dr. Wilmut, kendisi ve Dr. Campbell onun bebeklik döneminde hayatta kalacağından emin olana kadar bu haberi gizli tutmaya karar verdi. Dolly'nin doğumunun duyurulması, Hong Kong'un İngilizler'den Çin'e devredilmesi ve Galler Prensesi Diana'nın ölümüyle birlikte 1997'nin en büyük haber olaylarından biriydi. Politikacıların ve tıp etik uzmanlarının insan klonlamanın derhal yasaklanması çağrısında bulunması, şaşkınlık ve endişe karışımı bir duyguyla karşılandı. Dolly'nin hayatı bazı risklere dolu oldu. Kuzu doğurabilmesine rağmen erken başlangıçlı artrit geliştirdi ve yaşlı hayvanlarla daha sık ilişkilendirilen diğer özellikleri sergiledi. 2003 yılında viral bir akciğer enfeksiyonu geliştirdikten sonra veterinerler ona ötenazi uyguladı. Dondurulmuş vücudu ise aynı yılın sonlarında İskoçya Ulusal Müzesi'nde sergilendi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/koronavirus-pandemisi-bize-neler-ogretti", "text": "COVID-19 salgını her yerde ortaya çıkabilir: Pandeminin ilk günlerinde bu salgın bizim meselemiz değilmiş gibi algılandı. Çinliler bu hastalığa yakalandı, çünkü orman hayvanı eti yiyorlardı. İtalyanlar yakalandı, çünkü sürekli sarılıp öpüşüyorlardı. Kruz gemisindekiler açık büfe yüzünden yakalandılar. Huzur evlerindekiler yaşlı ve hasta oldukları için, New York'takiler kalabalıklar yüzünden COVID oldular. Artık biliyoruz ki bu hastalık kırsalda, kentlerde, banliyölerde ve her kültürde görülebilir. COVID-19 herkesi hasta edebilir ve öldürebilir: Hastalığa ilk yakalananların çoğu yaşlı ve altta başka kronik hastalıkları olan insanlardı. Bu kişiler hala en yüksek risk grubunda olmakla birlikte hastalığın genç ve sağlıklı kişilerde de ölüme yol açtığı artık biliniyor. Hastalık gençleri, ergenleri ve çocukları da öldürebiliyor. Asıl tehlike virüsün bulaştığı yüzeyler değil: İlk günlerde enfekte olmuş yüzeylere dokunmanın hastalığın bulaşmasında önemli bir etken olduğu düşünülüyordu. Şimdi enfekte olmuş yüzeylere dokunduktan sonra el yıkamanın hala çok önemli olduğu belirtiliyor ama yüzeylerin bulaşın başlıca vektörü olmadığı artık biliniyor. Virüs havada: İlk başlarda uzmanlar, virüsün insanların öksürmesi ve hapşırmasıya havaya salınan müküs ve tükürük damlaları vasıtasıyla yayıldığını düşünüyorlardı. Bu damlalar yeterince ağır olduğu için hemen yere çöküyor ve havada kalmıyordu. Ancak artık biliniyor ki virüs değişik boyutlarda damlacıklar halinde havaya salınıyor ve havalandırılması yeterli olmayan iç mekanlarda uzun süre havada asılı kalabiliyor. Pek çok insan hasta olmadığı halde virüsü bulaştırıyor: İlk SARS virüsü salgınında virüsün enfekte ettiği insanlarda hastalık belirtileri hızla belirginleşiyor ve bu insanların karantinada kalması virüsün yayılmasını engelliyordu. Ama SARS-CoV-2'de görünürde sağlıklı kişiler semptom göstermedikleri halde yalnızca konuşarak veya soluk alarak hastalığı bulaştırıyor. Sıcak yaz ayları virüsü durdurmuyor: İnfluenza mevsimsel bir solunum sistemi hastalığıdır ve kış aylarında artış gösterir. Bu nedenle bazı uzmanlar Kuzey Yarımküre'de bahar ve yaz aylarında COVID'in de benzer bir yol izleyeceğini düşünüyorlardı.Şimdi artık biliyoruz ki hastalığın yayılmasında en önemli etmen mevsimler değil, davranışlar. Maskeler yararlı: Pandeminin ilk günlerinde uzmanlar sokaktaki insanların maskelere hücum edip sağlık çalışanlarının maskesiz kalabileceğini düşünüyorlardı. Ayrıca kağıt ve kumaş maskelerin aerosol parçacıklarını önleyemeyeceği kansındaydılar. Şimdi artık biliyoruz ki maskeler insanların konuşurken havaya saldıkları virüs miktarını düşürüyor. Ve maskeler, takan kişiyi yüzde yüz korumasa da hastalığın yayılmasını büyük ölçüde engelliyor. Irk değil, ırkçılık büyük bir risk faktörü: Virüsün insan gruplarını farklı etkilemesinin altında genetik farklılıklar değil, sosyal eşitsizlikler yatıyor. COVID-19 ABD'de siyahileri, Hispanikleri ve Amerikan yerlilerini daha fazla vuruyor. Bunun nedeni sistemik ırkçılık. Çünkü bu kişilerin yaşam ve çalışma koşulları görece olarak kötü ve sağlık hizmetinden daha az yararlanıyorlar. Yanlış bilgilendirme: Bazı ülke yöneticileri, aşı karşıtları, muhafazakar medya genellikle ırkçılığı, komplo kuramlarını ve yanlış bilgileri yaymak için pandemiden yararlanma yolunu seçiyorlar. İronik olan bu kişileri arasından bazılarının koronavirüse yakalanmaları. Aşının ve tedavi edici kesin bir ilacın bulunmadığı şu dönemlerde bazı ülkelerin salgını kontrol altına alma başarılarının nedeni kanıta dayalı bilimsel verilerden yararlanıyor olmaları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/koronavirus-salgini-havalar-isindikca-azalir-mi", "text": "Salgın Ortadoğu ülkelerine de sıçradı. Dünyadaki enfekte olan hasta sayısı 80.000'e dayandı. Komşumuz İran'da ölü sayısının 50'ye dayandığı belirtiliyor. WHO yetkilileri salgının pandemi kategorisine henüz girmediğini söylüyor. -Koronavirüsün havalar ısındıkça azalacağı konusunda bir öngörüde bulunmak için erken. Amerikan Hastalık Kontrolü Merkezi'nden Dr. Nancy Messonnier, grip vakalarında olduğu gibi koronavirüsün bahar ve yaz aylarında azalıp azalmayacağı konusunda kesin bir yorumda bulunamayacaklarını, ancak diğer grip virüslerinde olduğu gibi enfeksiyon hızında azalma olacağını beklediklerini söylüyor. -Dünyada doğrulanmış vaka sayısı 79.640, hayatını kaybeden kişi sayısı ise 2.625. -Çin'de Pazar günü doğrulanmış ölü sayısı 150 olarak belirlendi. Çin'de ilk kez parlamento oturumları ertelendi. Reuters Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre Wuhan'da tecrit uygulamaları gevşetildi. Hastalık tanısı konmamış Çinli vatandaşlar kenti terk edebiliyor. -Çin Hastalık Kontrolü Merkezi'nin bildirdiğine göre COVID-19 gripten 20 misli daha ölümcül. Merkez, ölüm oranını % 2.3 olarak belirledi. Times'ın belirttiğine göre ABD'de mevsimdel gripten ölenlerin oranı % 0.1. -Güney Kore enfekte olan hasta sayısına 70 yeni vaka eklenerek toplam hasta sayısı 833'e ulaştı. - El Cezire muhabiri Dorsa Jabbari'nin bildirdiğine göre İran'da ölü sayısı yalnızca Kum kentinde 50'ye ulaştı. Bir parlamento üyesinin açıklamalarına dayanan bu bilgi sağlık bakanlığı tarafından doğrulanmış değil. Jabbari, parlamento üyesinin sağlık bakanlığının resmi kayıplarla ilgili şeffaf davranmadığı konusunda kaygıları olduğunu belirtiyor. -Türkiye, Pakistan ve Ermenistan İran ile olan sınırlarını geçici olarak kapattı. Komşu Afganistan'da bir kişide hastalık tespit edildi. Ülkede seyahat kısıtlaması gündemde. -Kuveyt ve Bahreyn'de ilk virüs vakaları görülmeye başladı. -İtalya'da RAI radyosunun bildirdiğine göre hastalıktan yaşamını yitirenlerin sayısı 4'e ulaştı. Ülkenin kuzeyinde ortaya çıkan salgın vakaları Cuma gününden bu yana 150'ye çıktı. RAI'ye göre yetkililer yayılmayı önlemekte zorlanıyor. Ölen 4 kişinin de yaşlı ve kronik hastası olduğu bildiriliyor. -COVID-19 solunum sisteminden havaya karışan damlacıklarla bulaşıyor. Ancak yeni yapılan bir araştırma hastalığın dışkı yoluyla da bulaştığını gösteriyor. -WHO yetkilileri koronavirüs salgınını pandemi olarak isimlendirilmesinden yana değil. Ancak WHO sözcüsü Tarık Jasarevic son durumu şöyle değerlendiriyor: Bu salgını pandemi olarak nitelendirilmek için gerekli koşullar oluşmadı. Bu salgın pandemi resmi kategoriye dahil edilemez. Uluslararası Sağlık Tüzüğü ile bağlantılı olarak WHO bu salgını Küresel Acil Durum olarak ilan etti. WHO'nun acil durum ilanı, hükümetlerin ve uluslararası örgütlerin hastalığın yayılmasını engellemek için çabalarını artırmaları anlamında WHO'ya bazı yetkiler veriyor. Öncelikle dünyaya salgının ciddi bir acil durum olduğu mesajı verilmiş oluyor. Acil durum ilanı ülkeleri salgınla mücadele konusunda iş birliği yapmaya ve kaynakları ortak kullanmaya, ayrıca salgının yayıldığı ülkelerin vatandaşlarını sağlık ve hijyen tavsiyelerine uymaya teşvik ediyor. WHO daha önce sadece 5 kez uluslararası kamu sağlığı acil durumu ilan etti: Domuz gribi, 2009 - 200 binden fazla insanın ölümüne neden oldu. Çocuk felci, 2014 - 2012'de neredeyse tamamen ortadan kaybolmuş olan çocuk felci vakaları, 2013'te yeniden yükselişe geçti. Zika, 2016 - Virüsün Amerika kıtasında hızla yayılmasının ardından acil durum ilan edildi. Ebola, 2014 ve 2019 - Ölümcül hastalık nedeniyle iki kez acil durum ilan edildi. İlk acil durum 2014'ün Ağustos ayından 2016'nın Mart ayına kadar sürdü. Bu süre içinde 30 binden fazla kişi salgından etkilendi, Batı Afrika'da 11 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Ebola nedeniyle 2. acil durumsa hastalığın geçen yıl Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde yeniden yayılması üzerine ilan edildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/koronavirus-salgini-ile-ilgili-son-gelismeler", "text": "Dünya Sağlık Örgütü , Cenevre'de düzenlenen basın toplantısında koronavirüsü nedeniyle uluslararası acil durum ilan edildiğini duyurdu. WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus acil durum ilanına gerekçe olarak şöyle konuştu: Asıl neden Çin'de ne olduğu değil, diğer ülkelerde ne olduğu. Dolayısıyla virüs salgınının artık uluslararası bir sağlık sorunu haline gelmiş olduğu yetkili bir ağızdan teyit edilmiş oluyor. WHO'nun en büyük kaygısı salgının sağlık sistemleri zayıf olan ülkelere sıçraması. Bu arada ABD yönetimi vatandaşlarına Çin'e gitmemeleri yönünde çağrıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı uyarı derecesini 4'e çıkarttı. Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel acil durum ilan etmesi hastalığın sınır ötesine yayılmasının engellenmesi ya da azaltılması amacıyla bütün ülkelere bazı tavsiyelerde bulunulmasını, ticaret ve seyahat konusunda da gereksiz müdahaleden kaçınılmasını öngörüyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün ülkelere bu konuda yaptırım uygulama yetkisi olmasa da, hükümetlerden uluslararası acil durum ilan edildiği durumlarda seyahat ya da ticaret kısıtlamalarına ilişkin bilimsel gerekçe sunmalarını talep edebilir. -Çin: 362 ölü, vaka sayısı yaklaşık 18.000 (2300'ü kritik-%13). Çin'in tüm eyaletlerinde virüs tespit edildi. Çinli yetkililer Avrupa Birliği'ne başvurarak acilen tıbbi malzeme talebinde bulundu -Çin dışındaki vakalar: 23 ülkede 100 vaka tespit edildi. Tayland, Tayvan, Almanya, Vietnam, Japonya, Fransa ve ABD'de tespit edilen hastaların Çin'de bulunmadıkları belirtiliyor. -Çin dışında ilk ölüm. Wuhan'dan gelen bir kişi Filipinlerde yaşamını yitirdi. Koronavirüsünden öldüğü tespit edilen kişi, Çin dışında virüs nedeniyle ölen ilk Çinli. Filipinli sağlık yetkilileri Çinlinin 21 Ocak'ta ülkelerine giriş yaptığını belirttiler. -Karantina ve tahliye: Wuhan'ın başkenti olduğu Hubei Eyaleti'nde 60 milyon kişinin yaşadığı kentlere giriş- çıkışlar yasaklandı. Bazı ülkeler de Wuhan'da yaşayan vatandaşları geri çağırıyor. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bazı ülkeler vatandaşlarını tahliye etti. Kuş gribi salgını: Çin şimdi bir de başka bir salgınla daha uğraşıyor. Kuş gribi salgını. Çoğunlukla hayvanları etkileyen hastalık potansiyel olarak insanlarda da ölüme yol açabiliyor. Ölümcül influenza türü olan kuş gribi güney eyaletlerinden Hunan'da başgösterdi. Burada17.828 tavuk itlaf edildi.WHO ülkeleri hazırlıklı olmaya davet etti. Zira bu virüs insanlara bulaşabilecek şekilde mutasyon geçirebilir. Ve çok hızlı bir şekilde salgın haline gelebilir. Teşhis süresi yarıya indi: Başkenti Wuhan olan Hubei eyaletinden bir yetkili virüsü teşhis etme süresinin yarıya indiğini, 2 saat içinde hastalarda hangi virüsün etkin olduğunu tespit edebildiklerini açıkladı. 10 günde hizmete girecek hastane: Çin hükümeti koronovirüs hastaları için salgın bölgesinde 1.000 yataklık bir hastaneyi 10 içinde tamamlamaya çalışıyor.Hastanede 1.400 askeri tıp uzmanı hizmet verecek. Hastane 25.000 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. 2003 yılında başgösteren SARs salgınında Pekin'de aynı sürede bir hastane daha yapılmıştı. Wuhan'da karantina genişletildi: Wuhan'da iki haftadır süren karantina genişletildi.Virüsün tespit edildiği kişilerle yakın temas içinde bulunan kişiler yeni kurallara göre ailelerinden uzakta karantinada tutuluyorlar. Karantina alanları katı gözetim altında. Kurallara uymayanlar kamu güvenlik güçleri tarafından uyarılıyor. Aşı araştırmaları: Aşı geliştirilmesi konusunda çalışmalar hızla devam ediyor. Ama 2003 ve 2012 yıllarındaki SARS ve MERS için aşı geliştirilememişti. Bir aşının insanlar üzerinde güvenli bir şekilde denenmesi önce hayvanlarda yararlı olması, daha sonra WHO'nun onaylaması gerekiyor. Nottingham Üniversitesi'nden virolog Jonathan Ball aşının en erken 6 ay sonra hazır olacağına, ancak bu sürecin 1-2 yıl sürebileceğine işaret ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/koslu-hipokrates-1", "text": "Yazar Homeros'un devrinde bir hekim olan ve Yunan tıbbının kurucusu kabul edilen Asklepiades, tedavi sanatını insan başlı at şeklindeki mitolojik yaratık Chiron'dan öğrenmiştir. Bunun üzerine Apollo'nun oğlu olarak tanrılaştırılmıştır fakat tüm insanları ölümsüzleştireceği düşüncesiyle Zeus tarafından yıldırımla öldürülmüştür. Homeros'un İlyada'sında bahsedilen bu hazin hikayenin mitolojik kahramanının gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmese de, geleneği yaygınlaştırılmış ve onun soyundan geldiği düşünülenler, hekimlik yolunda ilerlemeye başlayarak geleneği devam ettirmişlerdir. Asklepiades'in soyundan geldiği düşünülen Hipokrates, M.Ö. 460 yıllarında bir Akdeniz adası olan Kos'ta doğmuştur. Tıpla ilgili ilk bilgileri yine hekim olan babasından almış ve eğitimi sırasında bugün birçok bilim dalına öncülük etmiş kişilerden ders almıştır. Bir insanın beden ve ruh yapısını bilmek istersek, öncelikle doğayı bilmemiz gerekir. diyen Hipokrates, birçok yunan bilgini gibi çok gezmiş ve son olarak Kos adasına geri dönerek çalışmalarını burada sürdürmüştür. Hipokrates'in ölüm tarihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, 85 ile 110 yaşları arasında öldüğü tahmin edilmektedir. Yunan tıbbıyla sınırlı kalmayıp tüm dünyanın gözünde ün kazanmış bu hekimin bilgi kaynağına bakacak olursak karşımıza Yunan tıp ekolleri çıkmaktadır. Yunan tıp ekolleri, tarih öncesi çağlardan beri, dönemlerinde etkinliklerini korumuş ve diğer uygarlıklardan kendi farklarını ayırmak için çizilmiş düşünce tarzlarıdır ve Yunan tıbbında belli başlı dört ekol vardır. Bunlardan ilki Pithagoras ekolüdür. Beynin, duyuların merkezi olduğu düşüncesinin hakim olduğu bu ekolün lideri Alkmaion'dur. İkincisi Sicilya ekolüdür ve kurucusunun dört sıvı teorisini ortaya koyan Empedokles olduğu düşünülmektedir. Üçüncü ekol İyonya ekolüdür. Bu ekolün etkin olduğu dönemde anatomik diseksiyonlara önem verilmiştir. Dördüncü ekol ise tıpta beden eğitimi ve perhizin uygulanmasına önem vermiştir. Erken dönemlere ait bu başlıca dört ekol yerini daha sonra Knidos ve İstanköy'de tıp eğitimi veren iki merkeze bırakmıştır. Knidos ekolünde belli hastalıklar üzerinde durulmuş, ebelik ve kadın doğum alanına önem verilmiştir. İstanköy ekolünde ise sınırlı alanlarla ilgilenilmek yerine genel bir yaklaşım izlenmiştir. Bu yüzden klasik tıbbın ilk merkezi olarak İstanköy kabul edilmiştir. Hipokrates, 5. asrın sonu ve 4. asrın ilk birkaç on yılında etkin olmuş İstanköy ekolü döneminde yaşamıştır. Hayatı ve tıbbi becerileri hakkında sınırlı bilgilere sahip olmamıza rağmen Hipokrates, antik dönemin en ünlü hekimi sayılıp, Tıbbın Babası olarak nitelendirilmiştir. Ona atfedilen eserlerin farklı dönemlerde yazıldığı ve farklı kişilere ait olduğu düşünülmektedir ve söz konusu yazılar Hipokratik Koleksiyon adı ile anılmaktadır. Bu düşünceler ister doğru ister yanlış olsun Hipokrates'in kendisini hastalarını gözlemlemeye ve hastalıkları anlamak için gerekli bilgileri toplamaya adadığı bir gerçektir. Hipokrates'i diğer hekimlerden farklı kılan sadece hastalarına karşı titiz ve saygılı yaklaşımı değil, fizyolojik olayları ruhsal yaklaşımdan ayırabilmesidir. Böylece ruhsal nedenleri tamamen reddetmiş ve tek nedenin tanrılar olduğu varsayımına karşı çıkarak hastalıkların pratik şekilde anlaşılabileceğini benimsemiştir. Hipokrates hakkındaki bilgi kaynakları Eflatun ve Aristoteles'in eserleridir. Fakat en güvenilir bilgi kaynağı Hipokrates Külliyatı'dır. Bu külliyat Hipokrates'in çalışmaları ve üzerinde durduğu konularla ilgili yazılmış yazılardan oluşmaktadır. Milattan önce 5.asrın son birkaç on yılına ait olduğu düşünülen külliyatın metinleri, İskenderiye'deki Yunan alimleri tarafından bir araya getirildiği düşünülmektedir. Külliyatın büyük kısmının Hipokrates tarafından kaleme alındığı fakat bazı bölümlerinin farklı kişilere ait olduğu tahmin edilmektedir. Bazı bölümlerdeki yazıların İstanköy ekolüne değil Knidos ekolüne ait olduğu görülmektedir. Külliyatın önemli bölümlerinden birisi olan İnsanın Tabiatı isimli yazının Hipokrates'in damadı olan Polibios'a ait olduğu kesindir. Bu koleksiyonun en ilginç bölümlerinden biri \"Baştaki Yaralar Üzerine\" adını taşır. Hipokrat'ın bu bölümde anlattığı bazı ameliyatlar, bugün beyin cerrahisi alanındaki bazı uygulamalardan pek farklı değildir. Modern anatominin babası sayılan Vesalius dönemine kadar Yunan tıbbında insan vücudunun ayrıntılı olarak incelenmesi yasaktı. Eski Yunanlıların insan vücudunun parçalanıp incelenmesine karşı çıktıkları için Yunan düşünürleri ve hekimlerinin, anatomiyle ilgili bilgileri sadece kemiklerle sınırlıydı. İç organlar, damarlar, sinirler ve kaslarla ilgili bilgileri oldukça yüzeysel olduğu için Yunan düşünürleri ve hekimleri insan bedenini anlaşılır kılmak için fizyolojik kuramlar üretmişlerdir ve bu kuramlar genellikle, yüzyıllar önce gelişmiş olan dört sıvı kuramına dayandırılmaktaydı. Pithagorasçı Alkmeion, hastalığı, bedendeki dengenin bozulması olarak değerlendiriyordu ve sözünün etmiş olduğu dengesizlik sıvılardaki dengesizlikti. Hipokrates de döneminin diğer doktorları gibi, kemikler hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahip olmasına rağmen, anatomiyle ilgili bilgileri oldukça ilkeldir. Fakat Hipokrat anatomi çalışmalarını yardımcılarının da elbirliğiyle o çağa göre oldukça yüksek düzeye taşıyabilmiş ve şaşırtıcı sayılabilecek sonuçlara ulaşmıştır. Fakat fizyolojiyi daha iyi anlayabilmek için o da vücut sıvıları teorisini benimsemiştir. Bu teorinin M.Ö.5. yüzyılda konuşma sanatının kurucusu olarak ünlenen Yunan düşünür Empedokles ile birlikte ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu teoriye göre sihirli dört rakamından bahsedilir. Bunlar; dört element, dört mevsim, insanın dört dönemi, dört önemli organ ve dört sıvısıdır. Bu gizli formüle göre, elementler, mevsimler ve rüzgarlar dört vücut sıvısı ile ilişkilendirilerek hastalıkların sebepleri çözülmeye çalışılmıştır. Dört sıvıya karşılık gelen dört element şunlardır; kan-ateşe, balgam-suya, sarı safra-havaya ve kara safra-toprağa. Empedokles'e göre bunlar her şeyin dörtlü temeliydi. Sıvılarla diğer eşleşme ise mevsimler ve insanın dönemi ile ilgilidir. Kış mevsimi, yaşlılığı temsil ederken balgamla; ilkbahar, çocukluk, sıcaklık ve kanla; yaz, gençlik, kuruluk ve sarı safrayla; sonbahar ise yetişkinlik, soğuk ve kara safrayla ilişkilendirilmiştir. Bugün hemostaz olarak bildiğimiz fizyolojik süreçlerdeki düzen ve içsel denge o dönemlerde vücut sıvılarının dengesi olarak bilinmekteydi. Günümüz tıbbının yaklaşımının oldukça uzağında olsa da, bu teorinin kuruluş biçimini yani dört sıvıdaki dengesizlikle hastalıkların ortaya çıkması tekrar gözden geçirildiğinde temel yaklaşımın oldukça açık olduğunu görmekteyiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/koslu-hipokrates-ve-hipokrat-yemini-2", "text": "Yunanlılar, belirli bir hastalığı teşhiste genel patolojiden yararlanma yoluna gidiyorlardı. Fakat dinsel inançlarını da önemsemeye devam ederek, hastalarını rahiplere danışıyorlardı. Onlara göre bir doktor olarak en önemli şey, hastalığın gelişimini ve öldürücü olup olmadığını söylemekti. Bu süreçte hem hastaları gözlemliyorlar hem de rahiplere danışarak hastalarının yaşayıp yaşamayacaklarını ve ne kadar sürede iyileşeceklerini soruyorlardı. Hastalıkların kritik günleri saptandığında bu kritik günlerde hekimler hastaların direncini arttırmaya çalışırlardı. Yunan hekimler genel olarak tedavilerinde müshil, kusturucu, tenkiye, kan alma, bedeni boşaltmak için perhiz, friksiyon, masaj, banyo, şarap, bal ve su karışımı, bal ve sirke karışımı, arpa suyu, yulaf lapası gibi uygulamalar yaparlardı. Hipokrates'in en önemli ilkesi, doğanın iyileştirici gücünden yararlanmaktır. Buna göre, hasta bedensel ve ruhsal olarak sükunet halinde bulunduğunda, doğanın iyi edici gücü dengenin hızla kazanılmasını sağlayabilir ve hekimin görevi doğaya yardımcı olmaktır. Az ilaç ve iyi bir gıda rejimi, sağlığın garantisidir. Hareketsiz kişiler için en uygun alıştırma, uzun yürüyüşlerdir. Hipokrates'e göre hastalık nedenleri, mevsimsel-iklimsel sebepler ve kişisel yaşam tarzı olarak iki sınıfta toplanmıştır. Hipokrates, her şeyden evvel düzenli beslenmeye önem vermiştir, bu bakımdan sıkı, eksiksiz bir düzenin uygulanmasının şart olduğu inancındadır. Beslenme konusu üzerinde durmuş, etkili ve yararlı ilaçlar hazırlamayı başarmıştır. Hipokrates, psikolojik tedavi ile de ilgilenmiştir. Aslında Asklepionlardaki tedavi yöntemlerini benimseyen bir hekim için bu çok doğaldır. Din adamlarından, olağanüstü vakaların hikayelerini dinlemiş olduğundan psikolojik tedavinin yararına inanmış olması olasıdır. Ona göre, ruh ve beden çok sıkı bir ilişki içindedir; bir hekim bunlardan birini göz ardı ederek diğerini iyileştiremez. Biri çok kötü iken, diğerinin iyi olması düşünülemez. Hipokrates'in yapıtları arasında en ünlü olanı Kutsal Hastalık adını taşır; kutsal hastalık olarak nitelendirilen dengesizlik durumu, sara veya epilepsiden başka bir şey değildir. Hipokrates'e göre, bu hastalık beyinden kaynaklanır ve beyinden gelen balgamın kandaki havayı durdurması sonucunda oluşur. Açıklama doğru olmaktan uzak olsa da bilimsel denebilecek bir kurama dayandırıldığı için değerlidir. Hipokrates'i eleştirenler onu, genellikle hastayı tedavi etmekten öte genel bilgi üretmekle suçlamışlardır. Fakat Hipokrates ve onun fikirlerini takip eden hekimler bilimsel tıbbın Batı'daki ilk adımlarını atmışlardır. Ayrıca hastalarına karşı titiz ve saygılı yaklaşımlarıyla başucu hekimliğinin de ilk önderliğini yapan Hipokrates, Hekimlik sanatının sevildiği her yerde insanlık sevgisi de vardır. diyerek tıbbı günümüze kadar etkilemiştir. Günümüzde, tıp fakültelerini bitiren doktorların meslek hayatına atılırken belirli kurallara uymaları gerektiğini ve onları mesleklerinin gereklerinden ayrılmamalarını hatırlatmak için ettikleri yemin Hipokrat Yemini olarak anılmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kosmak-dizlerimiz-icin-faydali-mi-zararli-mi", "text": "Koşmanın, zaman içerisinde dizlerde yıpranmaya ve aşınmaya sebep olduğu, eklem ağrılarına, eklem iltihabına ve diğer sakatlıklara yol açtığı düşünülmekteydi. Ancak yakın zamanda yapılan küçük çaplı bir araştırma sonucunda 30 dakikalık koşma egzersizinin aslında kişilerin diz eklemlerindeki iltihaplanmayı azalttığı görüldü. European Journal of Applied Physiology isimli dergide yayınlanan rapora göre Brigham Young Üniversitesi'nden araştırmacılar, düzenli koşu yapan 18 ile 35 yaş arası sağlıklı 15 katılımcının, 30 dakikalık koşu öncesi ve sonrası kan değerlerini ve diz eklem sıvısı örneklerini inceledi. Daha sonra koşu yapmadıkları sakin bir dönemde yine aynı örnekler alındı. Araştırmacılar, katılımcıların diz sıvısında iltihaba sebep olan moleküllerin koşu sonrası artmış olmasını beklerken, aksine bu moleküllerin azaldığını gördü. \"Bu sonuçlar bizler için çok şaşırtıcıydı diye konuşan araştırmayı yürüten BYÜ'den egzersiz bilimcisi Matt Seeley, yapılan araştırmanın pilot araştırma olduğunu, katılımcı sayısının az olmasından dolayı elde edilen bulguların ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektini duyurdu. Ayrıca araştırmada katılımcıların iltihap seviyelerine bir hafta veya bir ay sonra değil yalnızca koşmalarından hemen sonra bakılmıştı. Seeley, ilerleyen zamanlarda aynı araştırmayı daha fazla katılımcıyla yürütmek istediklerini de belirtti. Araştırmaya dahil olmayan bazı uzmanlara göre araştırma sonuçları her ne kadar şaşırtıcı olsa da koşma egzersizinin dizleri sakatlıklardan veya eklem iltihabından koruyup korumadığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden ortopedist Brian Feeley'ye göre iki durum için de geçerli veri mevcut: Düzenli olarak koşan fakat hiçbir diz sakatlığı geçirmemiş insanlar da var, genç yaşta eklem iltihabı olanlar da. Düzenli olarak koşan insanlar için 30 dakikanın oldukça kısa bir süre olduğunu belirten Freeley, araştırmanın uzun mesafe koşucuları için geçerli olmadığına dikkat çekiyor. Maraton koşucuları üzerine yapılan diğer araştırmalarda, koşucuların diz kıkırdaklarında değişimler görüldüğü, bu durumun da sakatlığa sebebiyet verebileceği ve sakatlığın aylarca sürebileceği gözlemlenmişti. Bu iki durum da göz önüne alındığında, kısa mesafe koşularında vücudumuzun iltihap seviyesini düşürerek kıkırdağı korumasının evrimsel bir avantaj olduğunu belirten Feeley, uzun mesafe koşularında ise dizin iltihap seviyesini düşürme yetisinin azaldığını, bunun da eklem dejenerasyonuna sebep olabileceğini de ekliyor. Seeley ve Feeley, koşma egzersizinin faydalarının, zararlarından daha çok olduğu konusunda hemfikir. Kişinin koşu sebebiyle eklem itihabı olmasında veya başka sakatlıklar geçirmesinde kilo ve genetik de ayrıca etken. Koşma egzersizinin faydalarının ve zararlarının tam olarak öğrenilebilmesi için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. O zamana kadar koşu yapan kişiler, kros koşuları yaparak veya koşudan sonra eklemlerine iyileşme süresi tanıyarak, ayrıca herhangi bir acı veya şişme durumuna dikkat ederek, diz sağlıklarını koruyabilirler. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kronik-bobrek-yetmezligi-ve-bobrek-nakli", "text": "Kronik böbrek yetmezliği veya hastalığı, böbreğin tüm işlevlerinin kalıcı ve ilerleyici bir şekilde bozulmasıdır. Böbrekler vücutta oluşan fazla sıvıyı ve atık maddeleri kandan temizlemekte ve bu atıkların idrar ile vücuttan atılmasını sağlamaktadır. Böbreklerimiz, vücudumuzun su ve tuz dengesini sağlar, kan basıncını düzenler, kan yapımına yardım eder ve hatta kemik gelişimini düzenleyerek kemiklerimizin güçlü ve kuvvetli olmasını sağlarlar. Vücudumuzdaki kalsiyum ve fosforun denge içinde olmasından da böbreklerimiz sorumludur. Kronik böbrek yetmezliği ileri bir aşamaya ulaştığında hastaya zarar verecek düzeyde aşırı sıvı ve atıklar vücutta birikebilir. Böbrek yetmezliği oldukça sinsi bir hastalıktır. Böbrek yetmezliği erken evrede pek belirti vermeyebilir ve hastalık ileri evre böbrek yetmezliğine ilerleyene kadar hastanın bir şikayeti olmayabilir. Kronik böbrek yetmezliğinin tedavisi, altta yatan hastalığı kontrol ederek, böbrek hasarını yavaşlatmayı içermektedir. Kronik böbrek yetmezliği ilerleyerek son dönem böbrek yetmezliğine sebebiyet verebilir. Bu durumda hastanın mutlaka diyaliz tedavisi görmesi veya böbrek nakli olması gerekmektedir. Kronik böbrek hastalığı için en yüksek risk grupları şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı ve ailesinde böbrek hastalığı olanlar ve yaşlılardır. Dünyada her 10 kişiden birinde çeşitli nedenlere bağlı olarak böbrek hasarı görülüyor. Günümüzde kronik böbrek yetmezliği nedenleri arasında diyabet ve hipertansiyon önemli bir yer tutuyor. Kronik böbrek yetmezliği görülme sıklığında son yıllarda önemli bir artış görülmektedir. Yaşam süresinin uzaması, hipertansiyon olarak adlandırılan yüksek tansiyon ve diyabetin yaygınlaşması böbrek hastalığının artmasının başlıca nedenleridir. Obezite ve sigara içimi de diğer risk faktörlerindendir. Böbrek yetmezliği idrar ve kan testleri ile erken saptandığında önlenebilir veya ilerlemesi geciktirilebilir olmasına karşın, erken evrede pek belirti vermediğinden tanısı konulamamakta ve hastalık ileri evre böbrek yetmezliğine ilerlemektedir. Hatta ülkemizde hastalık sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği evresine ilerlemekte ve hastaların çoğu bu hastalık ile diyaliz tedavisi aşamasında karşılaşmaktadır. Böbreklerimizin süzme kapasitesi Glomerüler Filtrasyon Hızı denilen bir değer ile ifade edilir. Bu değer sağlıklı bireylerde 80-125 arasındadır. Böbrek fonksiyonunun en basit göstergesi de serum biyokimyası testinde ölçülen serum kreatinin değeridir. Bir insanda böbrek hastalığı ortaya çıktığında erken evrelerde hastalık pek belirti vermez. GFH düzenli azalmaya başlar ve böbreklerin süzme kapasitesi azalır. Buna bağlı olarak kandaki kreatinin düzeyi yükselmeye başlar. GFH 30'lu değerlere düştüğünde bireyler halsizlik, yorgunluk, sabah uyandığında göz kapaklarının altında şişlik, ayak ve ayak bileklerinde şişlik gibi belirtiler hissetmeye başlar. Bu hastalarda Serum kreatinin değerleri 3-4 civarına yükselmiştir. GFH 20'nin altına indiği zaman artık geri dönüşümsüz olarak böbrek fonksiyonları bozulmuştur ve Kronik Böbrek Yetmezliği artık Son Dönem Böbrek Yetmezliğine ilerlemiştir. Bu evrede halen diyalizsiz yaşam mümkündür. GFH 10'nun altına düştüğü zaman ise artık diyaliz tedavisi veya böbrek nakli olmadan hayatı sürdürmek mümkün değildir. Günümüzde kronik böbrek yetmezliğinin bilinen tek tedavisi böbrek naklidir. Ancak kronik böbrek yetmezliği hastalarının bir kısmı diyaliz seçeneğini kullanmaktadırlar. Diyaliz, böbrek fonksiyonlarının sadece bir kısmını yerine getirebildiği için böbrek nakline alternatif olarak düşünülmemelidir. Üstelik diyalizdeki hastalar için katı diyetler, su kısıtlaması, seyahat engeli, sosyal hayattan soyutlanma, iş veya eğitimden geri kalma, çocuk hastalarda gelişme geriliği gibi birçok olumsuzluk söz konusudur. Diyalizdeki hastalar böbreklerin yerine getirdiği görevlerin çoğundan yoksun olduklarından yoğun olarak ilaç kullanmak zorundadırlar. Bu nedenlerden dolayı da böbrek nakli olan hastaların, diyalizdeki hastalara oranla yaşam kaliteleri ve süreleri çok daha iyidir. Hastalar, başarılı bir böbrek nakli ve ameliyat sonrası takip ile sağlıklı bireyler olarak hayatlarını sürdürebilmektedir. Bu yazı HBT'nin 141. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kronik-hastaliklar-ve-psikolojik-saglik", "text": "Kronik hastalıklar uzun süreli, bireyin sağlığını bozan ya da bozma tehdidi taşıyan ve hastanın hayatının pek çok alanını etkileyen hastalıklardır. Kanser, multipl skleroz ve diyabet, bu tür kronik hastalıklardan bazılarıdır. Buna göre, hastaların fiziksel sağlıkları olumsuz etkilendiği kadar günlük hayatlarının işleyişi, iş hayatları, aile hayatları, sosyal ilişkileri ve psikolojik sağlıkları da bu durumdan etkilenir. Çünkü Biyopsikososyal Model'e göre (Engel, 1977) her birey, birbiri ile sürekli etkileşim içinde olan fiziksel, psikolojik ve sosyal yönlerin birleşiminden oluşur. Tıp alanındaki gelişmeler sayesinde ölümcül pek çok hastalık tedavi edilebilir hale gelmiştir. Ancak bu tedavilerin uzun süreli ve masraflı oluşu, kimi zaman sürekli bir bakımverenin bulunması ihtiyacı, kimi zaman da çevre koşullarının düzenlenmesi gibi yeni gereksinimleri ortaya çıkarmıştır. Bu durumda kronik hastalık tanısı almak bireylerin hayatlarının diğer tüm alanlarını da etkiler. Bu alanlardan biri de, aynı zamanda sağlık psikolojisinin ilgi alanlarından biri olan, kronik hastaların psikolojik sağlığıdır. Yapılan araştırmalar akut hastalığı olan ya da kronik bir hastalık tanısı almamış bireylere kıyasla, kronik hastaların daha yüksek düzeyde depresyon, kaygı, travma sonrası stres gibi psikolojik belirtilere sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum akut ve kronik hastalıkların taşıdığı farklı özelliklerden kaynaklanır. Akut durumlar genellikle sınırlı bir süre ile bireyin hayatına girer, olumsuz etkilerini gösterir, tedavi edilir ve sonuçlanır. Kronik durumlarda ise süre ya hayat boyu, ya çok uzun ya da belirsizdir. Ağrı ve acı gibi fiziksel sıkıntılar içerebilir. Fiziksel kısıtlamalar ve zorlanmalar durumu ağırlaştırabilir. Tedavi süreçleri daha uzundur ve bazı durumlarda tedavi hastalığı tamamen ortadan kaldıramaz, yalnızca belirtileri kontrol altına almayı hedefler. Tüm bu durumlar hastanın hayatını zorlaştırır. Kronik bir hastalık tanısı almak hastalar için travmatik bir deneyim olarak düşünülebilir. Bir daha eskisi gibi olamama, acı çekme, fiziksel güç kaybı yaşama düşüncelerine kaygı, üzüntü, öfke ve suçluluk gibi duygular eşlik edebilir. Burada bireyin algısı durumun psikolojik yönünü belirleyicidir. Bu durum hastalıkla nasıl baş edeceğini ve sonuçta nasıl hissedeceğini belirlemede önemli rol oynar. Aynı tanıyı alan, fiziksel özellikler açısından benzer olan ve doktorundan aynı bilgileri alan iki hasta birbirinden farklı iki süreç izleyebilir. Hastalardan biri hastalığını baş edilemez, tedaviyi zor ve işe yaramaz olarak algılar ve sonuçta kendisini çaresiz ve umutsuz hissedebilir. Bu çaresizlik ve umutsuzluk tedaviye olan uyumunu olumsuz etkiler ve sonuçta fiziksel sağlığı da kötüleşme riski taşır. Aynı durumda olan diğer hasta ise hastalığı baş edilebilir ve zor da olsa tedavi edilebilir olarak algılar, umutlu ve hazırlıklıdır. Bu hasta iyileşmek için daha çok çaba gösterir ve tedaviye uyum sağlar ve sonuçta fiziksel sağlığı olumlu yönde değişir. Buna göre, başta aynı özellikler taşıyan iki hasta, süreçte duygu ve düşüncelerinin onları yönlendirmesiyle iki farklı sonuç elde edebilir. Bu durum fiziksel sağlık ile psikolojik sağlığın etkileşimini göstermektedir. Hastalık deneyimlerini etkileyen bireysel farklılıkları inceleyerek fiziksel ve psikolojik sağlığı etkileyen etmenleri ortaya çıkarmak amacıyla pek çok çalışma yapılmıştır. Kronik hastalığı olan bireylerle yapılan bu çalışmalar durumu kabul edememe, kaçınma, düşük düzeyde sosyal destek, olumsuz düşüncelere sahip olma gibi özelliklerin psikolojik sağlığı olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Kronik hastalıkların varlığında olumlu bir psikolojik sağlık ise duruma uygun baş etme, yüksek sosyal destek algısı ve dayanıklı kişilik yapısı gibi özellikler ile ilişkilidir. Duruma uygun baş etme (Conway & Terry, 1992) kontrol edilebilir durumlarda planlar yaparak adım adım probleme yaklaşmayı ve çözme denemelerini içerir. Kontrol edilemeyen durumlarda ise sorunun oluşturduğu olumsuz duygunun yoğunluğunu azaltacak davranışlarda bulunmayı kapsar. Sosyal destek algısı ise bireyin çevresinde var olan kişi sayısını değil, o kişilerden ne düzeyde destek algıladığını içeren öznel bir değerlendirmedir. Dayanıklı kişilik yapısı ise bir kişilik özelliği olarak stresli durumları tehdit yerine zorlayıcı ama baş edilebilir olarak algılamayı içerir. Ayrıca bu özelliğe sahip bireyler sorunlarını sahiplenir ve bu sorunların ve çözümlerin kendi kontrollerinde olduğu yönlerinin farkındadırlar (Brannon & Feist, 2009; Marks ve diğ., 2011). Kronik hastalıkların genelde bireyleri olumsuz etkilediği bilgisinin yanı sıra bazı bireylerin psikolojik sağlıklarının olumluya yönelmesi de mümkün olmaktadır. Travma sonrası gelişim (Tedeschi & Calhoun, 1995) süreci yaşayan ve anlam odaklı baş etme yolu kullanan bireyler sağlıklarının tehdit altında oluşu sonrasında hayatta nelerin daha önemli olduğunu keşfetme, hayatın anlamını sorgulama ve bulma, maneviyat yoluyla baş etme gibi yöntemlere de yönelmektedirler. Sağlığın ve hayatın önemini kavrama, dünyaya ve hayata bakış açısında değişim, olumsuz fiziksel sağlığın uyandırdığı ve daha iyi bir psikolojik sağlıkla sonuçlanan süreçlerdir. Örneğin, bazı hastalar eskiden onları kızdıran, üzen ya da kötü hissettiren bazı günlük olayların aslında önemsiz olduğunu, hasta olduktan sonra fark ettiklerini, şu anda benzer olayların onları kötü yönde etkilemediğini aktarmışlardır. Buna göre, kronik bir hastalık tanısı almak stresli bir durum olarak tanımlansa da bu durumun olumlu sonuçlanması da mümkündür. Kronik bir hastalık tanısı almak ve bu durumla yaşamak bir uyum süreci içerir. Başlangıçta fiziksel belirtilerin yaşandığı ne olduğu belirsiz olan durum, bir tanı alınması ile uzun süre hayatın bir parçası olarak hastaya eşlik edecek kronik bir duruma dönüşür. Bu durumlarda başlangıçta olumsuz duyguların yaşanabileceğinin normal olduğu unutulmamalıdır. Süreci psikolojik açıdan yıpratıcı olmadan geçirmek için tedavi ekibiyle iyi ilişkiler kurmak, doktoruna güvenmek ve iyileşmek için yapılması gerekenleri yerine getirmek önemlidir. Tedavi sürecinde en sık yapılan hatalardan biri kendi durumunu başka hastalarla karşılaştırmak ve onların izlediği yolu aynen uygulamaktır. Hastalar kendi doktorlarının onları en iyi değerlendirecek ve en doğru yönlendirmeyi yapacak uzman kişiler olduğunu unutmamalıdırlar. Ayrıca, aile içi ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, bakım veren ile kurulacak destekleyici ilişkiler ve yaşanan duyguların paylaşılması psikolojik ve sosyal yönden destek sağlayacaktır. Gerektiğinde ihtiyacı fark ederek uzmanlardan psikolojik yardım almak da kronik hastalığa uyum ve durumla doğru şekilde baş etmek için başvurulacak yöntemler arasında yer alır. Tüm bu süreci olumlu bir bakış açısı ile ele almak, durum üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğunu doğru değerlendirmek ve buna uygun şekilde baş etmek hastalar için önemli bir güç kaynağıdır. Özetle, kronik bir hastalık tanısı almak hayatın yeniden düzenlenmesini gerektiren, bazen fiziksel açıdan bireyi zorlayan, psikolojik sağlıktan bağımsız olmayan bir sürecin başlangıcıdır. Bu süreçte fiziksel olduğu kadar psikolojik sağlığın da iyi olması konusunda çaba göstermek ve gerektiğinde çevreden destek almak kronik hastalığın olası olumsuz etkilerini azaltma konusunda etkilidir. Brannon, L. & Feist, J. (2009). Health Psychology: An Introduction to Behavior and Health (7th Ed.). Wadsworth. Conway, V. J., & Terry, D. J. (1992). Appraised controllability as a moderator of the effectiveness of different coping strategies: A test of goodness of fit hypothesis. Australian Journal of Psychology, 44(1), 1 7. Engel, G. (1977). The need for a new medical model: A challenge for biomedicine. Science, 196(4286), 129-136. Marks, D. F., Murray, M., Evans, B., & Estacio, E. V. (2011). Health Psychology: Theory, Research and Practice (3rd Ed.). London: Sage. Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (1995). Trauma & transformation: Growing in the aftermath of suffering. Thousand Oaks, CA: Sage Publications. Bu yazı HBT'nin 96. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kronik-stres-bizi-aptallastiriyor", "text": "Yoğun stres altında yaşadığımız dönemler oluyor. Zamanla stres özellikle iş hayatında o kadar sıradan bir durum haline geliyor ki bu durumu gündelik yaşamın, iş hayatının bir parçası olarak görüyoruz. Ancak stresli dönemler uzadıkça sağlımızın bozulduğunu fark ediyoruz. Aynı zamanda üretkenliğimiz, mutluluğumuz, çevremizdekilere olan ilgimiz de giderek azalıyor! Konsantrasyon güçlüğü, karşımızdakini anlamada güçlük, unutkanlık, anksiyete gibi birçok sorunun nedeni stres ve stresin beynimizde yarattığı olumsuz etkiler olabilir. Son yıllarda gerçekleştirilen çok sayıda nörobilim çalışması kronik stres ve stres hormonlarının beyinde yol açtığı zararları ortaya koydu. Stresli bir durumla karşılaşılınca vücut ilk tepki olarak enerjiyi ve konsantrasyonu artırmak için adrenalin salgılıyor. Adrenalinin etkisi birkaç dakika içinde ortadan kalkıyor. Adrenalin gibi stres hormonlarının yararlı olduğu durumlar var. Özellikle sağkalımla ilgili bir konu söz konusuysa! Örneğin; sizi vahşi bir hayvan kovalıyorsa, adrenalin hayatta kalmanız için yararlı olacaktır. Ancak günlük hayatta bu tip durumlarla çok az karşılaşıyoruz ve ortada böyle bir tehdit yokken sürekli stres hormonu salgılamanız tehlikeli bir durum. Stres uzun süre devam ettiğinde ise adrenalinden daha etkili olan kortizol gibi stres hormonları salgılanmaya başlıyor. Bu hormonların etkisi uzun süreli ve zararlı. Kortizol kanda uzun süre yüksek konsantrasyonlarda kaldığında beyin fonksiyonları ve yapısı hücresel düzeyde bozulabiliyor. Ayrıca stres hormonlarının kanser ve soğuk algınlığı da dahil birçok hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğunu biliyoruz. Doktor ziyaretlerinin büyük bir kısmı strese bağlı sağlık problemleri nedeniyle gerçekleşiyor. - 1. Kronik Stres bizi aptallaştırıyor: Çünkü uzun süreli stres beynin rasyonel düşünceden sorumlu bölgelerinin işlevlerini yerine getirmesini zorlaştırıyor. Stres beynimizin ön kısmında, alnın hemen arkasında bulunan sağlıklı düşünme, öğrenme, problem çözme, hedefe ulaşma gibi fonksiyonlardan sorumlu beyin bölgesi olan prefontal kortekste nörotransmitterlerin dengesini bozuyor. Bu değişiklik sonucunda dikkat eksikliği, düşünme becerilerinde bozulma, unutkanlık ve günlük hayata uyum sorunları ortaya çıkıyor. Bu değişiklikler herhangi bir konuya dikkatli bir şekilde yoğunlaşmamızı engelliyor, dağınık düşünüyoruz ve sonuç olarak tüm bilişsel fonksiyonlar olumsuz etkileniyor. Yanlış kararlar vermeye başlıyoruz. 2. Beyni küçültüyor: Kronik stres beyin hacminin azalmasına yol açıyor. Yani uzun süreli, yüksek oranda strese maruz kalan kişilerin beyinlerinde küçülme görülüyor. Bunun sonucunda da bilişsel yetenek zayıflıyor. Kortizol özellikle hipokampüste yeni nöron oluşumunu durduruyor .Stres aynı zamanda duygulanım, dürtü kontrolü ve bilişsel fonksiyonlardan sorumlu prefrontal korteksin de küçülmesine neden oluyor. Bu durumun karar verme, kısa süreli bellek ve dürtüsel davranışlar üzerinde olumsuz etkisi olduğu biliniyor. Kronik stres ayrıca unutkan ve emosyonel olmamıza neden oluyor. Burada iyi bir haber; stresin beyinde yarattığı bu olumsuz etkiler kalıcı değil ve stres düzeyinin azalmasıyla beraber beyin normal hacmine, bilişsel yetenek ise stres öncesi döneme geri dönebiliyor. 3. Korku ve anksiyete kısır döngüsü yaratıyor: Kronik stres, amigdala adı verilen, beyinde her iki tarafta temporal lobların derinlerinde yer alan yapının boyutlarında, aktivitesinde ve nöral bağlantılarında artışa yol açıyor. Amigdala başta korku olmak üzere duygular, hafıza ve sağkalım ile ilgili dürtülerin denetiminden sorumlu bir beyin bölgesi. Amigdala olmadığı veya işlev görmediği durumlarda olaylar duygusal anlamını kaybediyor. Amigdala aktive olduğunda ise adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarında artış meydana geliyor. Bu hormonlar kalp hızı, kan basıncı, solunum hızı ve glikoz düzeylerini arttırıyorlar. Sonuç ise vücutta savaş veya kaç cevabının ortaya çıkması. Normal şartlarda stresli durum ortadan kalktıktan sonra bu hormonlar eski düzeylerine dönüyorlar. Ancak çok uzun süre kronik strese maruz kalan kişilerde hormonlar sürekli yüksek düzeylerde kalarak korku ve anksiyete kısır döngüsüne neden oluyor. 4. Yeni beyin hücresi yapımını azaltıyor: Her gün yüzlerce beyin hücresi kaybediyoruz. Fakat beyin hücreleri tekrar yapılabiliyor. Beyinde bulunan BDNF var olan beyin hücrelerinin sağlıklı olmasını ve yeni beyin hücresi yapımını sağlayan önemli bir protein. BDNF aynı zamanda stresin beyin üzerindeki olumsuz etkilerini azaltıyor. Ancak kronik stres sonucu ortaya çıkan yüksek kortizol düzeyleri BDNF yapımını azaltarak yeni beyin hücresi oluşumunu engelliyor. BDNF düzeylerinin azalması aynı zamanda Alzheimer ve depresyon gibi birçok durumla ilişkili. 5. Depresyon, unutkanlık ve Alzheimer'a neden oluyor: Beyin hücreleri birbirleriyle nörotransmitter adı verilen kimyasallar aracılığı ile iletişim kurar. Kronik stres ile birlikte prefrontal korteks ve hipokampüs bölgesinde yapısal dejenerasyon ortaya çıkar, önemli nörotransmitterler, özellikle serotonin ve dopamin düzeyleri azalıyor. Bu nörotransmitterlerin azalması kişide olumsuz bir duygu yaratabiliyor ve metabolizmayı madde bağımlılıklarına daha duyarlı bir hale getiriyor. Uzun süreli stresin beyindeki en olumsuz etkilerinden biri de demans ve Alzheimer riskinin artmasıdır. Yeni çalışmalar özellikle orta yaşlarda görülen kronik stresin Alzheimer riskini artırdığını gösteriyor. Aynı zamanda orta yaşta görülen anksiyete kıskançlık, hızlı duygu durum değişiklikleri Alzheimer görülme riskini 2 kat arttırmaktadır. 6. Toksinlerin beyni etkilemesine yol açıyor: Beynimiz her çeşit toksine karşı çok hassastır. Kan-beyin bariyeri beyin için koruyucu görev üstlenen özelleşmiş hücrelerden oluşur. Yarı geçirgen bir filtre beynimize zararlı maddelerin girişini etkiler. Kronik stres ise kan-beyin bariyerini zayıflatır, geçirgen hale getirir. Böylece patojenler, ağır metaller, kimyasal maddeler ve toksinle beynimize daha kolay girebilir. Kan beyin bariyerinin zayıflaması beyin kanseri, beyin enfeksiyonları ve multipl skleroz ile bağlantılı olabilir. 7. Beyin hücrelerinin intiharına neden oluyor: Stres, vücudumuzda ve beynimizde hücrelerin prematür intiharına ve hücresel düzeyde erken ölüme neden olur. Stres sonucu artan kortizol düzeyleri glutamat adı verilen bir nörotransmitterin düzeyini arttırır. Glutamat ise serbest radikallerin daha fazla oluşumuna neden olur. Serbest radikaller beyin hücrelerinde tıpkı oksijenin metalde yol açtığı paslanma gibi bir etki yaratırlar. Yükselen serbest radikal düzeyleri ile beyin hücre duvarında hasar ve sonrasında da hücre ölümü meydana gelir. 8. Beyin enflamasyonuna yol açıyor: Beynin kendine ait bir bağışıklık sistemi var. Mikroglia adı verilen spesifik hücreler beyni ve spinal kanalı enfeksiyonlardan ve zararlı maddelerden koruyor. Malesef mikrogliaların bir açma kapama mekanizması yok. Bir kez aktif duruma geldiklerine enflamasyon sürekli olarak devam ediyor. Yani, mikrogliaların sürekli çalışır durumda olmasına ve sonucunda beyin enflamasyonunun gelişmesine neden olan faktörlerden birisi de yine kronik stres. ALEKSEENKO A. V. et al., 'Glutamate induces formation of free radicals in rat brain synaptosomes', Biophysics, vol. 54, no 5, 2009-10, p. 617-620. BERGLAND, Christopher, 'Chronic Stress Can Damage Brain Structure and Connectivity', Psychology Today, 12 Şubat 2014, https://www.psychologytoday.com/blog/the-athletes way/201402/chronic-stress-can-damage-brain-structure-and-connectivity. BRANAN, Nicole, 'Stress Kills Brain Cells Off', Scientific American, 1 Haziran 2007, http://www.scientificamerican.com/article/stress-kills-brain-cells/. DOYNE, Shannon, 'Does Stress Affect Your Ability to Make Good Decisions?', The Learning Network, International New York Times, 20 Ekim 2014, http://learning.blogs.nytimes.com/2014/10/20/does-stress-affect-your-ability-to-make-good-decisions/?_r=0. HOLMES, Clive, 'Chronic stress as a risk factor for the development of Alzheimer's disease', Alzheimer's Society, https://www.alzheimers.org.uk/site/scripts/documents_info.php?documentID=1744. SANDERS, Robert, 'New evidence that chronic stress predisposes brain to mental ilness', Berkeley News, 11 Şubat 2014, http://news.berkeley.edu/2014/02/11/chronic-stress-predisposes-brain-to-mental-illness/."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kulturel-baskilar-uyku-duzenimizi-nasil-etkiler", "text": "Yapılan yeni bir araştırmaya göre kültürel baskılar, biyolojik saatimizden baskın hale geliyor ve ne zaman uyuyup uyanacağımıza karar veriyor. Örneğin işe, okula gitmesi gereken bir kişi sabah vaktinden önce kalkıp gece erken yatmak zorunda kalabiliyor. Araştırmada, yolcuların yeni saat dilimlerine ayak uydurmasını sağlayan bir akıllı telefon uygulamasını kullanan, 100 ülkeden yaklaşık 8.000 insanın verileri esas alındı. Uygulamada önce normal uyku düzeni giriliyor, ardından da yeni saat dilimine nasıl alışılabileceği yönünde bir program hazırlanıyor. Araştırmacılar en düşük uyku süresinin 7 saat 24 dakika ile Japonya ve Singapur'a ait olduğunu belirtirken en uzun uyku süresi 8 saat 12 dakika ile Hollanda'ya ait. Süre bakımından ülkeler arasında çok büyük farklar bulunmasa da araştırmacılar yarım saatlik bir uykunun bile bilişsel, zihinsel fonksiyonlar ve sağlık üzerine çok fazla etkisi olduğunu söylüyorlar. Ayrıca coğrafi ve kültürel olarak birbirine yakın olan Japonya ve Singapur gibi ülkelerin uyku alışkanlıklarının birbirine benzediği görüldü. Orta yaş erkekler 7-8 saat ile en kısa uyku süresine sahip bulundu. Kadınlar ise erkeklerden yarım saat daha fazla uyuyorlar. Daha geç yatıp daha geç kalkıyorlar. Bir diğer bulgu ise yaşlandıkça uyku alışkanlıklarının benzer hale geldiği. 55 yaşın üzerindeki insanlar 30 yaşın altındakilere göre daha benzer uyku düzenine sahipler. Bunun sebebinin yaşlandıkça uykuya dalmanın kolaylaşması ve derin uykunun sağlanması olduğu düşünülüyor. Sonuç olarak; uyku sanıldığından çok daha önemlidir. Günlük uyku önerisi 7-8 saattir ve 6 saatlik uyku gibi bu sürenin altındaki uykularda uyku borcu görülür. Fiziksel ve bedensel yorgunluk belirtileri gözlenir. Çalışmanın sahibi Michigan Üniversitesi doktora öğrencisi Olivia Walch Uykusuz geçirdiğimiz günlerin ardından fonksiyonel sarhoşluk kaçınılmazdır diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/laboratuvarda-ilk-kez-embriyo-uretildi", "text": "Döllenmiş yumurta hücreleri aşağı yukarı yedinci günde rahim mukozasında küremsi bir hücre yığını olarak gelişirler. Daha sonra ise hücreler uzmanlaşır. Bu gelişim aşamaları ana rahimde yaşandığı için normalde görünmezdir. Rockefeller Üniversitesi'nde Ali Brivanlou ve Cambridge Üniversitesi'nden Magdalane Zernicka-Goetz şimdi bu süreçleri iki hafta boyu çok yakından izlediler. Embriyolar ana rahim yerine yapay bir madde içinde gelişirken, araştırmacılar embriyodaki farklı hücre tiplerini takip ederek gelişimlerini incelediler. Böylece epiblastın diğer hücre dizisinden ayrıldığına da tanık oldular. Gelişim, yeni sistemle annenin hiçbir etkisi olmadan ilk on iki gün içinde şaşırtıcı bir derecede gayet normal devam etti diyor uzmanlar. Ve yeni teknik, embriyonun anneden bağımsız olarak sanılandan daha iyi gelişebildiğini göstermiş oldu. Bu da gelecekteki embriyo araştırmalarında özellikle de etik açıdan önem taşıyabilir. Daha sonraları bedeni oluşturan kök hücrelerin kendi kendine organize olma gibi dikkat çeki bir yetileri var. Kendi kendine organizasyon sürecinde embriyo hücreleri dışarıdan çalıştırılmadan, farklı gelişim yolları seçmişler. Araştırma sonuçlarını Nature ve Nature Cell Biology dergisinde yayımlayan iki ekip de uluslararası araştırma sözleşmelerine uyarak embriyo çalışmalarını ikinci haftanın sonunda bitirdi. Araştırma sonuçlarını daha iyi anlamak için embriyo gelişimini de bilmek gerekiyor. Spermayla döllenen bir yumurta hücresi, aşağı yukarı yedinci günde rahim mukozasında küremsi bir hücre kümesi olarak yuvalanır. Bazılarından embriyo, diğerlerinden ise hamilelik sürecinde beslenmeden sorumlu olan plasenta gelişir. Blastosist olarak da isimlendirilen bu hücre kümesinin bir hafta sonra ana rahmine iyice tutunmuş olması gerekir, yoksa yaşamaz. Araştırmacılar işte yedi günlük bu ilk evreden, embriyoyu ayrıntılı bir şekilde inceleyebilmek için yararlandılar. İnsanın gelişimindeki bu evre tamamen bir kara kutu gibiydi diyor Ali Brivanlou. Yeni geliştirilen yöntemin yardımıyla bilim insanları erken düşük doğumların nedenlerini anlamaya çalışacaklar. Embriyonun ana rahmine tutunma yetisinden yoksun olması erken düşük nedenlerinin başında gelir. Ama döllenmiş bir yumurta hücresinin anne bedeninde niçin öldüğünü bilim insanları, bugüne kadar yedinci günü on üçüncü güne kadar laboratuvarda takip edemedikleri için bilmiyorlardı. İşte yeni teknik, normalde ana rahimde meydana gelen embriyonsal hücre organizasyonunu incelemeye izin veriyor. Zernicka Goetz yöntemi daha önce farelerde uygulamıştı. Embriyolar ilk önce besiyere yatırılmış ve üzerine tutunabilecekleri bir iskelet yapısı hazırlanmıştı. Bilim her ne kadar embriyonun yuvalanmasını ana rahminin dışında inleyebilmiş olsa da laboratuarda bebek üretiminden hala çok uzak diyor uzmanlar. Yeni araştırmaları yorumlayan Amerikalı bilim insanları Insoo Hyun, Amy Wilkerson ve Josephine Johnsten şimdiye dek birçok ülkede uygulanan on dört gün kuralının yeniden değerlendirilmesini istiyorlar. Buna göre embriyo anne bedeninin dışında en fazla 14 gün için geliştirilebiliyor. Son araştırmalar insan embriyosunun 14. günden sonra da laboratuarda geliştirilmeye devam edilmesinin mümkün olabileceğini gösteriyor. Bu yüzden de gelecekteki araştırma alanlarının meşru olması ve olası etik kaygıların çoğalmaması için kuralların üzerinde yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/magnezyum-eksikligi-nasil-giderilir", "text": "Özellikle bacaklarda kramplar şeklinde kendini belli eden magnezyum eksikliği, vücudun temel işlevlerini bozar. Neyse ki bu minerali yiyeceklerden elde etmemiz mümkün. Beslenme uzmanı Fiona Tuck, kendimizi zinde, sağlıklı ve canlı hissedebilmemiz için magnezyuma ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyor. Enzim reaksiyonlarında en önemli mineral magnezyumdur. Yaşamsal açıdan kritik öneme sahip bu enzimler, karbonhidrat, yağ ve proteinin enerjiye dönüştürülmesi gibi çok önemli reaksiyonların yanı sıra sağlıklı bir DNA sentezi, kan şekerinin dengelenmesi, kemik sağlığı ve sorunsuz bir sinir sistemi için de gerekli. Beslenme uzmanı Alexandra Parker, magnezyumun aynı zamanda kemiklerin şekillenmesi, kasların kasılması ve tansiyonun düzenlenmesi için de gerekli olduğunu söylüyor. Magnezyumun aynı zamanda sakin ve rahat bir uyku çekmemizi sağlıyor. Erkekler ortalama olarak günde 400 mg, kadınlar ise 300 mg magnezyuma ihtiyaç duyuyor. Magnezyum birçok yiyecekte bulunsa da en önemli magnezyum kaynakları yeşil yapraklı sebzeler, çiğ kakao, sert kabuklu yemişler ve tohumlardır. Magnezyum seviyenizi artırmak için yüksek magnezyum içerikli besinleri her öğününüze katabilirsiniz. Her öğünde en az iki servis sebze, her gün ise en az birkaç dilim meyve yemeye çalışın. Magnezyum seviyenizin yükselmesi için şeker, alkol ve işlenmiş gıda tüketiminizi de azaltın. Her ne kadar magnezyum seviyenizi kan testleri yoluyla ölçtürebilseniz de bu her zaman için pek güvenilir bir yöntem olmayabilir. Parker, magnezyum içeriğinin çoğu hücrelerde ya da kemiklerde bulunduğundan vücudun magnezyum seviyesinin ölçülmesinin çok kolay olmadığını belirtiyor. Fakat magnezyum seviyenizin düşük olduğundan şüpheleniyorsanız magnezyum eksikliği belirtilerini ya da tetikleyici unsurları, yüksek stres seviyesi ya da beslenme düzeninde düşük magnezyum gibi durumları göz önünde bulunduracak bir sağlık uzmanına görünebilirsiniz. Yapılan patoloji testleriyle birlikte bu incelemeler, vücudunuzun daha fazla magnezyuma ihtiyaç duyup duymadığını ortaya koyabilir. Sindirim sistemiyle ilgili hastalıklar, tip 2 diyabet, alkol bağımlılığı görülen kişilerde ya da yaşlı yetişkinlerde magnezyum eksikliği görülme riski daha yüksektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/masaj-kaslari-iyilestiriyor", "text": "Masajın iyi geldiği hatta sadece küçük dokunuşların bile mutluluk hormonunun salgılanmasına yol açtığı bilinmekte. Sporda zorlanan kaslara yapılan masajın adeta bir ağrı kesici görevini gördüğü de kanıtlanmıştı. Harvard Üniversitesi araştırmacıları, farelerle gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda masajın, ağır kas yaralarında da işe yaradığını gösterdi. Araştırmacılar masajın, ağır kas yaralanmaları üzerindeki etkisini görebilmek için, yumuşak silikon uçlarla ayarlanabilir baskı uygulayabilen ve aynı zamanda etkiyi ultrasonla kontrol edebilen özel bir robot sistemi geliştirdiler. Bu sorunun yanıtını bulmak isten bilim insanları bunun için işlem görmüş ve görmemiş kaslardaki sitokin ve kemokin gibi çeşitli iltihap faktörlerini incelediler. Nötrofiller olarak isimlendirilen belli başlı bağışıklık hücrelerini kendine çeken bir sitokinin tedavi edilmeyen farelere göre üç gün sonra masaj yapılan dokuda daha düşük yoğunlukta bulunduğu görüldü. Ayrıca tedavi edilen kaslarda daha az nötrofil tespit edildi. Bu bilgiden yola çıkan araştırmacılar, masaj terapisiyle kaslara uygulanan baskının, yaralı dokudaki nötrofilleri ve sitokinleri uzaklaştırdıklarını tahmin ettikten sonra, bunu flüoresanlı moleküllerle de kanıtladılar. Diğer analizlerle de masaj, nötrofil ve kasların iyileşmesi arasındaki bağlantı bulundu. Gerçi nötrofiller hastalık etkenlerini ve zararlı dokuyu öldürüp, yok ediyorlar ama son araştırmada öncü kas hücrelerinin davranışları üzerindeki doğrudan etki kanıtlandı. Bu amaçta besleyici bir madde içinde nötrofilli ve nötrofilsiz öncü kas hücreleri geliştirildi. Bu şekilde nötrofillerin varlığında öncü kas hücrelerinin arttığı ama buna karşın olgunlaşmış kas hücrelerindeki çeşitlenmenin azaldığı görüldü. Yani nötrofiller kas hücrelerinin büyümelerini tetikliyorlar ama kalıcı olmaları halinde de yeni kas liflerinin oluşmasını engelliyorlar. Sonuçlar önemli, çünkü bedenin savunma sisteminin işlevini, ilaçsız tedaviye nasıl etkileyebileceğimizi gösteriyorlar diyen araştırmacılar, yeni masaj tekniğini insanlarda deneyebilmek için önce daha büyük hayvanlarda uygulamak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mavi-hap-gercekten-alzheimerden-koruyor-mu", "text": "Viagra hapının aktif bileşeni olan Sildenafil, her şeyden önce iktidarsızlık ve pulmoner hipertansiyona karşı etkili. Bu etki fosfodiesteraz-5 (PDE-5) olarak isimlendirilen ve kan damarlarının genişlemesine yol açan spesifik bir enzimi engellemesi sayesinde gerçekleşiyor. Enzimin baskılanması aynı zamanda, örneğin yağ hücrelerini ve cilt kanseri hücrelerini de etkileyebiliyor. Cleveland Kliniği Lerner Araştırma Enstitüsü'nde Jiansong Fang yönetiminde çalışan ekip şimdi Sildenafil maddesinin diğer bir etkisini daha bulduğunu açıkladı. Araştırma çerçevesinde 1600 etki maddesinin Alzheimer hastalığına karşı etkili olup, olmayacağı incelendi. Bu amaçta, Alzheimer'deki çeşitli protein etkileşimlerini görüntüleyen moleküler genetik bir model geliştirildi. En ümit verici 66 aday arasında Sildenafil Alzheimer'e karşı etkili olabilecek en iyi aday olarak belirlendi. Konuyu ayrıntılı şekilde araştırmak isteyen araştırmacılar, Amerikan sağlık sigortasına kayıtlı yedi milyon kişinin sağlık verilerini analiz ettiler. Bu analizler esnasında kaç kişide altı yıl sonra Alzheimer hastalığının geliştiği ve bu oranın Sildenafil reçetesi olan hastalar arasında farklılık gösterip, göstermediği gibi ne şekilde farklılaştığı da karşılaştırıldı. Sürpriz sonuç şöyle: Sildenafil alan katılımcılarda Alzheimer riski bu etki maddesini kullanmayanlara kıyasla yüzde 69 daha düşük. Tüm sonuçlar bir araya getirildiğinde Sildenafil maddesinin Alzheimer hastalığını önleyen ya da tedavi eden bir etki maddesi adayı olabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar bunu Sildenafil ile engellenen PDE-5 enziminin beyinde de bulunmasına bağlıyorlar. Farelerle gerçekleştirilen ilk deneyler de aktif bileşenin, hatalı katlanmış tau proteinlerinin oluşumunu tetikleyen diğer iki proteinin etkinliğini önlediğini göstermişti. Bunu kontrol etmek isteyen araştırmacılar, Alzheimer hastalarına ait beyin hücrelerini laboratuvarda kültüre aldıktan sonra bunları Sildenafil ile işlemden geçirdiler. Bu etki maddesi sayesinde sinir uçlarındaki büyümenin arttığı ve hücre kültürlerinde daha az tau proteini lifi biriktiği tespit edildi. Bu da Sildenafil maddesinin Alzeimer'e karşı etkili olduğuna dayanan tezi destekliyor. Ancak bu sonucun kanıtlanabilmesi için daha ayrıntılı araştırmaların yapılması gerekiyor. Araştırmacılar Alzheimer hastalarıyla gerçekleştirilecek araştırmanın ikinci evresine hazırlanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mavi-led-ampullerin-uykuya-etkisi", "text": "Yapılan bir araştırmaya göre mavi ışığa maruz kalmak, uyku hormonu olan melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla azaltıyor. Floresan lambalar ve ışık yayan diyotlar daha tasarruflu oldukları ve daha fazla aydınlatma sağladıkları için artık klasik elektrik ampullerine tercih ediliyor. Ancak normal aydınlatmadan tutun televizyonlarda ve akıllı telefonlarda da kullanılan bu ampullerin faydalarının yanı sıra uykuya zararlı etkileri de mevcut. LED'ler, floresanlar ve klasik elektrik ampulleri dahil bütün yapay ışıklar uyku düzenini bozabilir. Vücudumuzun biyolojik saati, maruz kaldığımız ışık ve karanlık miktarına göre düzenlenen ritme göre çalışır. Bu, vücudumuzun günlük ritmi yani sirkadyen ritimdir. Sirkadyen ritim, birçok fizyolojik işlemin zamanlamasını kontrol etmekle birlikte uyku, yemek yeme düzenlerini, beyin aktivitelerini, hormon üretimini ve hücre yenilenmesini de belirler. Amerikan Uyku Vakfı'na göre vücut yalnızca doğal güneş ışığına maruz kaldığında beynin hipotalamus bölgesi uyku düzenini ışığa ve karanlığa göre ayarlayabilir. Retina ışığı algılayarak hipotalamusa sinyal gönderir, böylece karanlık çöktüğünde hipotalamus, vücuda melatonin gibi uyku hormonlarını üretmesi sinyalini verip uykuya hazırlık olarak vücut sıcaklığını düşürür. Sabah olduğunda ise vücudun ısınması ve kortizol gibi vücudu uyandıracak hormonların üretilmesi mesajı verilir. Gün içine yapay ışıklar dahil edildiğinde ise vücudun doğal ritmi bozulur. Retina, günün hangi zamanı olursa olsun bir ışık algılayabildiğinden vücut ne zaman uykuya hazırlanması gerektiğini bilemez. Endokrin Cemiyeti'nin Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism isimli dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre gece vakti kısık değil aydınlık bir oda ışığına maruz kalmak melatonin üretimini % 85 oranında azaltıyor. Floresan ve LED ampulleri iki farklı sorun yaratıyor: Birincisi, yapay ışık üretiyorlar, ikincisi ise ürettikleri ışık mavi. Harvard Tıp Fakültesi'ne göre elektroniklerin ve lambaların ürettiği mavi ışık dalga boyları dikkati, tepki sürelerini ve enerjiyi arttırıyor. Bu, vücudun uyanık olması gereken gündüz vakitleri için son derece uygun olsa da gece olduğunda bir sorun haline geliyor. Araştırma sonuçlarına göre mavi ışık, melatonin üretimini diğer bütün ışık türlerinden daha fazla etkiliyor. Mavi ışığın kısa dalga boyu, vücut bu tür ışıklara daha duyarlı olduğundan melatonin üretiminin azalmasına sebep oluyor. Texas A&M Sağlık Bilim Merkezi Tıp Okulu'ndan sirkadyen ritim uzmanı David Earnest'a göre ışık ile beynimiz arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, mavi ışık dalga boyu yelpazesinin en duyarlı kısmında yer alıyor. Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre gece vardiyalarında mavi ışığın dalga boylarını engelleyen gözlük takan kişilerin melatonin üretimi, mavi ışığa maruz kalanlara göre daha fazlaydı. Başka bir araştırmada ise mavi dalga boylarının uykuya neden olan delta beyin dalgalarını bastırdığı, uyanıklığa sebep olan alfa dalgalarını ise arttırdığı görüldü. Daha iyi bir uyku sağlamak için yapay ışıklardan kurtulmak gerekiyor olsa da günümüzde bunu sağlamak mümkün değil. Yine de daha akılcı çözümler mevcut. Yaşam için Uyku Enstitüsü yöneticisi Dr. Robert Oexman'a göre uyku sorunu yaşamamak için yatmadan 30-60 dakika kadar önce mavi ışığa maruz kalmamak önemli. Bu da televizyondan, tabletlerden, bilgisayarlardan veya akıllı telefonlardan uzak durmak anlamına geliyor. Ayrıca etrafınızdaki ışığın oldukça kısık olması da vücudunuzun doğal olarak melatonin üretmeye başlamasına yardımcı olacaktır. Bastyr Doğal Sağlık Merkezi'nden Andrew Simon ise mümkünse tavan lambalarının tam spektrum aydınlatmayla değiştirilmesinin ve belirli bir saatte ışıkların giderek azalarak sönmesini sağlayan akıllı ev teknolojisi çözümlerinin kullanılmasının vücudun uyku düzenine yardımcı olacağını belirtiyor. Bu çözümlerin sağlanamadığı durumlarda ise ışık karartma cihazları veya mavi ışığı filtreleyen gözlükler kullanmanız da faydalı olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/maymun-cicegi-hastaligi-nedir-bir-salgin-ihtimali-var-mi", "text": "Maymun çiçeği virüsü; birçok Avrupa ülkesinden sonra ABD, Kanada ve Avustralya'da da görüldü. Virüsün yayılması endişe yarattı. ABD'deki Jackson Laboratuvarı'nda bağışıklık sistemi profesörü Derya Unutmaz, BBC Türkçe'nin virüsle ilgili sorularını yanıtladı. Yeni bir virüs değil. Maymun adını alması da 1958 yılına dayanıyor. O sırada maymunlardaki bir salgın sonrası keşfedildi. Ancak çoğunlukla maymunlardan insanlara geçmiyor. Daha küçük; sincaplar, fareler, sıçanlar gibi hayvanlardan insanlara geçişi daha sık görülüyor. Virüsün özelliği, çiçek virüsüne benzemesi. Tabii çiçek virüsü artık dünyada yok. Aşılarla yok edildi. Ona bir miktar benziyor ama o onun kadar ölümcül veya tehlikeli değil. Aynı aileden geliyor. Genel olarak Orta ve Batı Afrika'da görülüyor. Başka virüslerde olduğu gibi çoğunlukla hayvandan insana geçişler oluyor. Afrika'daki virüsün de iki tipi var. Bunlardan biri Orta Afrika'da Kongo civarında olanı. Bu biraz daha tehlikeli. Ölüm oranı yüzde 10'lar civarına çıkabiliyor. Diğeri de Batı Afrika'da Nijerya civarında olan. Ölüm oranı yüzde bir ya da daha altında. Genel olarak daha hafif geçen bir varyant oluyor. Maymun çiçeği virüsü insandan insana vücut sıvılarından geçebiliyor, buna solunum yoluyla ağızdan çıkan sıvılar da dahil. Ama bu virüs koronavirüs gibi havada asılı kalabilen bir virüs değil o. Çok yakın bir temasta olmak lazım. Yani enfekte olmuş ve semptom gösteren kişiyle fiziksel bir ilişkide olmanız lazım. Virüsün bir kuluçka evresi var. Bu kuluçka evresi 21 güne kadar çıkabiliyor. Ama virüs kuluçka devresinde bulaşıcı olmuyor. Bu, bu virüsü koronavirüsten ayıran çok önemli bir özellik. Virüsün bulaşması için semptomların bir miktar başlamış olması lazım. Virüsün cinsel ilişki sırasında geçme olasılığı da var. Şu son vakaların biraz ona yönelik olduğu da düşünülüyor. Bunun nadir nadir bir durum olduğunu düşünüyoruz. Bir süre sonra vücutta zaten lezyonlar, döküntüler oluşuyor. İçi sıvı dolmaya başlıyor genelde. Biraz suçiçeğine de benzer ama çiçeğe daha çok benziyor. Lenf bezleri büyüyor. Bu önemli bir semptom. Virüs, o lezyonların içindeki sıvılardan da geçebilir. Genel halk sağlığı açısından şu anda bunu bir riski olarak görmüyoruz. Çünkü insandan insana bulaşma olasılığı çok düşük. Fakat şu anki durum biraz garip. Garip kelimesini kullanıyorum çünkü virüsün bulaşma yolları ile uyumlu bir bulaş gözükmüyor. Çünkü daha önce de Avrupa ve Amerika'da 6-7 kere böyle ufak salgınlar oldu. Ama bu şu ana kadarki en büyüğü, yani en fazla yaygın olanı. Örneğin Amerika'da lokal bir bölgede, Afrika'dan getirilen hayvanlardan bir sıçrama oluyor. O bölgede 20-30 kişi enfekte oluyor. Hemen hızlı bir şekilde takip edip birinci hastayı bulabiliyorsunuz. Şu anda olan durumda, örneğin İngiltere'de ilk gün 9 vaka görülmüştü. Birisi Afrika'dan gelmiş, Nijerya'dan. Ama diğerlerinin o yolcuyla bir ilişkisi yok. Ve onlar nereden bu virüsü kaptı belli değil. Virüsün böyle izole olarak görülmesi oldukça garip bir durum. Bu kişilere kimden bulaşıyor, nasıl bulaşıyor? Daha yaygın bir durum mu var? Bu bizi birazcık şaşırtıyor ama bunu söylerken de, Covid gibi bir pandemi oluşturacak bir durum olduğunu hiç zannetmiyorum. Çünkü virüsün bulaşma yolları belli. Ne kadar da mutasyona uğrasa onu çok fazla değiştiremez. Fakat bir gariplik var, bunu söyleyebilirim. Belki bir miktar değişti virüs. Cinsel yolla daha kolay bulaşmaya başladı. HIV gibi bir duruma geçmiş olabilir. Onu da önlemek mümkün tabii ama bunlar şu anda araştırma safhasında. Eğer ki virüs, ilişki sırasında geçiş sağlayabiliyorsa, ki bu normal yolu değil aslında, evet yarayabilir. Eğer böyle bir şey varsa HIV'de olduğu gibi korunma işe yarayabilir. Ama cinsel ilişki sırasında diğer vücut sıvılarından da elbette bulaşma olasılığı var. Virüsün asemptomatik zamanda ve kuluçka sürecinde kişiden kişiye bulaşmadığını biliyoruz. Semptomlar ise çok net. Döküntüler ve yüksek ateş. Bu sırada da kişilerin cinsel ilişkide bulacağını zannetmiyorum. Ama semptomsuz zamanda eğer cinsel ilişkiyle geçiyorsa tabii bunu korunmayla önlemek mümkün olabilir. Bir garip nokta da vakaların çok büyük bir çoğunluğu erkek olması. Bu da başka ilginç bir durum. Bilim insanları virüsü sekanslamaya başladı. Sekanslama demek virüsün tüm genomlarını çözmek demek. Virüsün görüldüğü yerlerde virüsün bulaştığı kişilerde ortak bir taraf var mı? Bunlar aynı virüsler mi ve aynı kişiden mi çıkmış? Bunu oradan tespit etmek mümkün olabilecek. Afrika'ya ziyaret etmiş bir kişi Kanada'ya, başka bir kişi de Avrupa'ya da getirmiş olabilir. Ya da virüs bir kişiden de üremiş olabilir. Bunu açıklamak zor olur ama bunlara dedektif gibi bakmak gerekiyor. Ülkeler bazında çıkmış olması bizi biraz şaşırtıyor. Hiç normale uymayan bir bulaşma biçim olduğu için devletleri bir miktar endişelendirdi. Spesifik bir tedavi yok bu virüse karşı. Doğrudan bir ilaç yok şu anda ama virüse yakalananların büyük çoğunluğu hastalığı hafif geçiriyor. Hafif olanların Batı Afrika'dan geldiğini varsayıyoruz. Ama orada bile yüzde 1 bile olsa ölümcül bir durum olabilir. Binlerce kişiye bulaşırsa o zaman ölümler başlayabilir. Genel olarak palyatif denilen, semptomlara yönelik bir bakım, tedavi oluyor. O lezyonların enfekte olmamasını sağlamak lazım. İki aşı var. Bunlardan birisi çiçek aşısı. Ama bu aşı artık kullanılmıyor. 80'li yıllarda dünyadan çiçek virüsü yok edildi aşıyla. 50 yaşın üstünde olanlar çiçek aşısı oldu. Örneğin benim kolumda hala izi duruyor. 1970'li yıllarda çocukken olmuştum. Sonra çiçek aşısı bırakıldı. Ama çiçek aşısı bu virüse karşı yüzde 85 oranında etkili. Çünkü iki virüs de benzer ve aynı aileden geliyor. Bu bakımdan bazı ülkeler çiçek aşısı depolamaya başladılar ya da üretim yapılıyor. Şu anda herkese aşı yapılacak bir durum yok. Ama bağışıklığı bastırılmış kişilere veyahut belli bölgelerde aşı yaptırılabilir. İkinci olarak da maymun çiçeği virüsüne karşı da bir aşı geliştirildi. Çok nadir görüldüğü için yaygın olarak kullanılmıyor. Ancak Afrika'yı ziyaret edecek kişilere yapılıyor. Bunun da hızlı bir şekilde üretime geçmesi mümkün olabilir. Şu an için endişelenecek bir noktaya geleceğini zannetmiyorum. Ama dediğim gibi garip bir durum da söz konusu. Bu yüzden temkinli olmakta fayda var. Mümkün elbette. Afrika'da da çeşitli varyantlar tespit edildi. Covid gibi insandan insana çabucak bulaşabilecek bir hale gelemeyebilir ama örneğin cinsel ilişki sırasında bulaşma özelliği kazanmış olabilir. Ya da insandan insana geçişi biraz daha hızlandırmış olabilir. Ama önümüzdeki haftalar içerisinde sekanslama neticesinde daha iyi anlayacağız. Açıkçası bireysel olarak şu anda panik yapacak, endişe edecek bir durum yok. Böyle bir durumda tek yapabileceğimiz önlem sosyal mesafe ve maske olacaktır. Ama vakaların ortaya çıkması durumunda da mevcut koşullarda bulaşma olasılığı çok yüksek değil. Onun dışında sağlık personelinin dikkat etmesi lazım. Lezyonlu hastaların hastaneye yatması durumunda sağlık çalışanlarının lezyonlara doğrudan temas etmemesi lazım. Hastaları dikkatli bir şekilde izole etmek lazım. Orada riski biraz daha büyük. Bu yüzden sağlık personeli daha iyi önlemler alması lazım. Ancak şimdilik halk düzeyinde Covid'de olduğu gibi önleme şu anda çok gerek yok. Ama tabii ki riskini sıfıra düşürmek istiyorsanız uçak yolculuklarında maske takılabilir. Doğrudan bir ilişki olduğunu zannetmiyorum. Ama pandeminin sonuna doğru geldiğimiz için seyahatlerde bir artış oldu. 2 yılın ardından Afrika'ya daha fazla seyahat yapıldı. Bu geçiş olasılığını artırmış olabilir. Öte yandan koronavirüs nedeniyle insanlar hala tetikte. Eskiden de maymun çiçeği virüsünü görülürdü. Ancak bu kadar çok fark edilmiyordu. Bunlar gibi dolaylı neden olabilir. En büyük soru, epidemiyolojik olarak virüsün bulaşma biçimi biraz garip geliyor. O yüzden sekansları bekliyoruz. Aynı virüsler mi, yoksa farklı virüsler mi oluştu? Virüs bağışıklık sisteminden mi kaçabiliyor? Neden şu ana kadar çoğunlukla erkeklerde görüldü? Vakalar daha genç bir nüfustan; bu, çiçek aşısının 50 yaşın altında çok nadiren yapılması nedeniyle aşılama ile alakalı olabilir mi? Bu soruları zannediyorum çok hızlı bir şekilde cevaplamaya başlayacağız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/maymun-cicegi-spermayla-da-bulasiyor", "text": "Amerikalı bilim insanlarının son bir araştırmasına göre maymun çiçeği virüsü testislere ve epididime yerleşiyor. Daha sonra ise sperma ve meni yoluyla diğer insanlara bulaşabiliyor. Maymun çiçeği aslında insanda çok ender görülen ve daha çok Afrika'da sınırlı kalan bir hastalık. Fakat Mayıs 2022'den bu yana 120 ülkede en az 50.000 kişiyi etkisi altına alan bir maymun çiçeği salgın sürüyor. Kökeni Nijerya'ya uzanan virüs, mutasyonlar sayesinde insanlara daha kolay bulaşır hale geldi. Virüsü taşıyanlar arasında özellikle de genital bölgede cilt lezyonları olan çok sayıda genç eşcinsel erkeğin bulunması dikkat çekici. Maymun çiçeği virüsünün sadece beden sıvıları ve cilt lezyonları ile değil, aynı zamanda sperma ve meni yoluyla da bulaşabileceği şüphesi bir süredir vardı. Fakat bu tahmini destekleyecek kanıtlar eksikti. Amerikan Ordusu Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma Enstitüsü'nden Jun Liu ve ekibi, virüsü taşıyan 21 uzun kuyruklu makak maymununun testis dokusunu analiz ettiler. Bu maymun türü, bu virüs hastalığına karşı insana benzer bir şekilde reaksiyon verdiği için uygun bir model olarak kabul edilir. Bununla birlikte enfeksiyon makaklarda insana kıyasla biraz daha ağır geçer. Araştırmacılar virüs antijeni için flüoresan işaretleyicisi ve virüsün RNA'sı için kanıtlama yönteminden yararlandılar. Ve bu şekilde, incelenen 21 testisin on sekizinde maymun çiçeği antijeni tespit edildi. Virüs öncü sperm hücrelerinde olduğu kadar seminifer tübüllerde ve testislerin interstisyel hücrelerinde de yer alıyordu. Virüs ayrıca sperm üretim ve olgunlaşma bölgeleri olan epididimin epidim kanallarında da saptandı. Araştırmacıların görüşüne göre bu da virüsün, enfeksiyonun akut evresinde sperma ve sperma sıvısıyla bulaşabileceği anlamına geliyor. Testisler Zika, Ebola, Marburg ve Kırım Kongo ateşi gibi birçok enfeksiyonda etkileniyor. Bununla birlikte testisler ve sperma görünüşe göre, akut bir enfeksiyon sırasında maymun çiçeği virüsü için sadece bir sığınak değil. Araştırmacılar iyileşmekte olan makakların testis örneklerinde de maymun çiçeği patojeni tespit ettiler ve bunların enfeksiyondan 37 gün sonrasına kadar kalıcı olduğu anlaşıldı. Bu açıdan bakıldığında veriler, maymun çiçeği virüsünün hem akut enfeksiyon aşamasında hem de iyileşme aşamasında sperma yoluyla geçebileceğine kanıtlıyor. Aynı şeyin insanlar için de geçerli olup, olmadığı bundan sonraki araştırmalarla belli olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/maymun-cicegi-virusu-sanilandan-cok-daha-fazla-mutasyon-gecirmis", "text": "Tek tük görülen vakalar kısa bir süre içinde binlerce vakaya dönüştü. Portekizli bilim insanları bunu, virüsün sanılandan çok daha fazla mutasyon geçirmiş olmasına bağlıyorlar. Maymun çiçeği aslında insanda ender görülür ve hastalık Afrika ile sınırlı kalır. Ve enfeksiyon genelde bir kişinin bulaşık kemirgen veya maymunla temasta bulunması halinde gelişiyor. Fakat Mayıs ayından bu yana Afrika dışında alışılmışın dışında çok sayıda vaka tespit edildi. Mayıs ayının sonunda vakalar birkaç yüze ulaşmıştı, şimdi ise dünya genelinde bilinen en az üç bin vaka var. Bu daha önce görülmemiş bir durum. 'Burada Batı veya Orta Afrika ile bilinen hiçbir epdimiyolojik bağlantısı olmayan ilk ülke dışı bir salgınla karşı karşıyayız' diyen araştırmacılar, insandan insana çok zor bulaşan maymun çiçeğinin bu kadar çok yayılmasını tetikleyenin ne olduğunu bilemiyorlardı. Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen Lizbon Ulusal Sağlık Merkezi'nden Joana Isidro ve ekibi, Avrupa'nın farklı ülkelerindeki, Kuzey Amerika'daki ve Avustralya'daki hastalardan 15 maymun çiçeği virüsü örneği aldıktan sonra DNA karşılaştırması yaptı. Bu analiz sayesinde araştırmacılar hem virüsün genetik gelişimini hem de mutasyon türlerini ve sayısını da inceleyebildiler. Sonuç şöyle: Ayrıştırılmış tüm virüsler genetik açıdan birbirlerine çok benziyor; bu da güncel salgının ortak bir kökene uzandığı anlamına geliyor. Şu sıralar yayılmakta olan maymun çiçeği virüsünün kökeni, Nijerya'da 2017 ve 2018 yılında büyük bir salgına yol açan virüse uzanıyor. Bu virüs varyantı tek tük de olsa İsrail, Singapur ve ABD'de görülmüştü ama daha sonra ortadan kalkmıştı. Araştırmacılar bu virüsün Nijerya'daki salgından sonra sinsice gelişmeye devam ettiğini tahmin ediyorlar. Bu sessiz enfeksiyonlar olasılıkla Afrika'nın endemik bölgesinde yaşanmış. Afrika dışında sessiz enfeksiyonların varlığı tamamen olmamış sayılmıyorsa da daha az olası kabul ediliyor. Fakat maymun çiçeği virüsü sürpriz bir şekilde mutasyon geçirmiş. 2017/2018 yıllarında ortaya çıkan varyant ve günümüzde görülen virüsün kalıtımı arasında 50 nokta mutasyon farkı var. Söz konusu elli mutasyon arasında bazıları, insanın bağışıklık sistemini maymun çiçeği virüsüne karşı bağışıklık tepkisini etkileyebilecek türden. DNA karşılaştırmaları öte yandan maymun çiçeği virüsünün güncel salgın sürecince de gelişmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. İlk ve son virüs örneklerinin incelenmesi arasında sadece birkaç hafta bulunmasına karşın, bilim insanları virüs kalıtımının on beş yerinde DNA farklılıkları saptadılar. Bu on beş nokta mutasyonun insandan insana bulaşması sırasında meydana gelmiş olabileceği sanılıyor. Bu veriler virüs evriminin devam ettiğini ve insana uyum sağlama potansiyelini gösteriyor. Bu da maymun çiçeği virüsünün insandan insana bulaşma yetisini geliştirdiği anlamına gelmekte. Bunun ne kadar doğru olduğu bundan sonraki araştırmalar gösterecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/meditasyonun-ruh-ve-beden-sagligi-uzerindeki-olumlu-etkileri", "text": "Gözlerinizi kapatıp avuç içleriniz yukarı bakacak şekilde sessizce oturmak ve o geleneksel Ommmmm sesini çıkarmak, yalnızca keşişlerin ya da dünyadan elini eteğini çekmiş insanların yapacağı bir şeymiş gibi gelebilir. Bunun için Tibet tapınaklarından birinde bulunmanız gerekmiyor. 9-5 saatleri arasında çalışan birinin de meditasyon yapacak zaman bulması mümkün. Bilimsel araştırmalar meditasyonun insan sağlığına pek çok açıdan yarar sağladığını da gösteriyor. Her ne kadar ağrıyı vücudun herhangi spesifik bir bölgesindeymiş gibi hissetseniz de bu ağrının bir kısmı aslında psikolojik olabilir. 3 Nisan 2011 yılında Journal of Neuroscience dergisindeki bir araştırmada, 80 dakikalık bir meditasyon egzersizinin ağrı algısını neredeyse yarıya indirdiği görüldü. Araştırmada katılımcılara meditasyon egzersizi öncesinde ve sonrasında acı testi yapılmış, MRI ile yapılan beyin taramalarında beynin acı algısıyla bağlantılı bölgelerinde meditasyon öncesi ve sonrası önemli değişiklikler tespit edilmişti. Pain dergisinde 2010 yılında yayınlanan başka bir araştırmaya göre ise düzenli olarak meditasyon yapan insanlar acıyı daha az rahatsız edici buluyor. Bunun sebebi ise beyinlerinin o ana odaklanarak acı beklentisini düşük tutması ve dolayısıyla acının duygusal etkisini de azaltması. Psychosomatic Medicine dergisinde 2011 yılında yayınlanan bir araştırmada farkındalık meditasyon egzersizlerinin, yani düşüncelerini şimdiki zamana odaklama çabasının, kadınların cinsel tecrübelerini geliştirdiği görüldü. Nasıl mı? Zihinlerini tamamen boşaltmalarını sağlayarak. Yeni araştırmada, erotik fotoğraflar gösterilen katılımcılar arasında meditasyon yapan kadınların, yapmayanlara göre cinsel olarak daha önce uyarıldıkları görüldü. PLoS ONE dergisinin internet sitesinde 15 Mayıs 2012 tarihli bir makaleye göre farkındalık meditasyonu, insanların sorun çözme sürelerini uzatan zihinsel tuzaklardan da korunmasını sağlıyor. Yalnızca birkaç haftalık farkındalık meditasyonu eğitiminden sonra bile katılımcıların, bu tekniği öğrenmeyen katılımcılara göre sorun çözme stratejilerini değiştirdikleri görüldü. İsrail Negev'deki Ben-Gurion Üniversitesi'nden Jonathan Greenberg'e göre sürekli olarak aynı tartışmalara giren evli bir çift meditasyon sayesinde bu çemberi kırabilir; klinik tedavi uzmanları klinik sorunlara farklı açılardan bakabilir; siyasi parti delegeleri tartışmaları sona erdirecek yeni fikirler bulabilir ya da yöneticiler sorunları alışılmışın dışında bir yaklaşımla ele alabilir. Emotion dergisinde Şubat 2010 tarihinde yayınlanan bir rapora göre meditasyon, savaşa gitmek gibi duygusal olayların etkisini azaltabiliyor. Yapılan araştırmada konuşlanmaya hazırlanan Amerikalı denizciler, sekiz hafta boyunca her gün iki saat süreyle farkındalık meditasyonu eğitimi aldılar. Meditasyon yapmayan denizcilere oranla yapanların duygudurumlarının daha iyi olduğu ve kısa süreli geri alma ve bilgi depolamadan sorumlu çalışma belleklerinin de daha sağlıklı olduğu görüldü. Meditasyon eğitimi, adeta bir zihinsel kalkan görevi görerek kişilerin duygusallaşmaksızın tetikte ve bulundukları anda olmalarını sağlıyor. Dalai Lama'nın, ülkesini kasıp kavuran şiddete rağmen nasıl şefkatli ve merhametli kalabildiğini merak ettiniz mi hiç? Sürgün yemiş Tibetli liderin daimi yüce gönüllü olmasının anahtarı meditasyonda yatıyor olabilir. PLoS ONE dergisinde yayınlanan 26 Mart 2008 tarihli araştırmaya göre meditasyon, kişinin başkalarına karşı empati duyma ve cömert davranma yetisini geliştirebiliyor. Bir araştırmada, uzman ve acemi denekler bir arada merhamet meditasyonu yaptılar. Genellikle Tibet liderlerinin usta olduğu bu meditasyonda, kişinin sevdiği kişilere odaklanıp sevgi ve şefkatini onlara yönlendirmesi, ardından bu iyi niyetini ayrım yapmaksızın bütün varlıkları kapsayacak şekilde genişletmesi şeklinde gerçekleştiriliyor. Katılımcıların, beyinlerindeki empatiyle bağlantılı bölgelerde meditasyon esnasında, meditasyon yapmadıkları sırada olduğundan daha çok beyin aktivitesi gözlemlendi. Günümüzde cep telefonları, iPad'ler, dizüstü bilgisayarlar ve her an herkese ulaşabilme imkanı derken dikkatimiz sürekli olarak dağılabiliyor. Peki odaklanma sorunumuzu nasıl çözeceğiz? Psychological Science dergisinde 2010 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre bunun için Budist meditasyon yöntemlerine başvurabilirsiniz. Araştırmada, öncelikle Budist meditasyon eğitimi almış katılımcıların, zahmetli ve can sıkıcı bir bilgisayar görevi sırasında görsel dikkatlerini sürdürmede daha başarılı oldukları görüldü. PLoS ONE dergisinde yayınlanan 3 Eylül 2008 tarihli bir beyin tarama araştırmasına göre Düşünmemeyi düşünmeye odaklanılan bu Zen sanatı sayesinde zihninizi dikkat dağıtıcı etkenlerden kurtararak dikkat sürenizi de artırabilirsiniz. Frontiers in Human Neuroscience dergisinde Mart 2012 tarihinde yayınlanan Los Angeles'teki Kaliforniya Üniversitesi'nin bir araştırmasına göre uzun süre meditasyon yapan kişilerin beyin korteksinde, meditasyon yapmayan kişilere göre daha çok kıvrım mevcut. Bu fazladan kıvrımlar sayesinde kişiler bilgiyi diğerlerine göre daha hızlı işliyor olabilir. Başka bir UCLA araştırmasında ise meditasyon yapan kişilerde beynin bölgeleri arasında daha sağlam bir iletişim bulunduğu ve yaşa bağlı beyin küçülmesinin daha az olduğu görüldü. NeuroImage dergisinde Temmuz 2011 tarihinde yayımlanan bir makalede araştırmacılar, bu kişilerin beynindeki beyaz maddenin de beyin boyunca daha gelişmiş olduğunu açıkladı. Bazı geçmiş araştırmalarda da meditasyon yapan kişilerin beynindeki bazı bölgelerde, yapmayan kişilerinkine göre daha fazla gri madde bulunmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/meme-kanseri-kadinlarda-en-sik-gorulen-ikinci-olum-nedeni", "text": "Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre meme kanseri halen kadınların ölüm nedenleri arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sırayı tutmaya devam etmekte. Meme kanseri kadınlardaki tüm kanserlerin yüzde 30'unu oluşturuyor. Meme kanserine yakalanma riski yaşın ilerlemesiyle artmaktadır. 30-35 yaş arası kadınlarda hastalığa yakalanma riski, 25/100.000 olarak bildirilmektedir. Bu risk oranı 45-50 yaş arası kadınlarda 200/100.000'e yükselmektedir. 4) Şişmanlık (Obez kadınlarda meme kanserine yakalanma oranı zayıflara göre 3 kat daha yüksektir). Ailesel öyküsünde meme kanserli olan akrabaların yakınlık derecesi ve sayısı, ayrıca kansere yakalanma yaşları önemlidir. Ayrıca ailede yumurtalık, pankreas, tiroid, beyin, deri ve kalınbağırsak kanserlerinin varlığı da meme kanserine yakalanma riskini artırmaktadır. Anne veya kız kardeşte menopoz öncesi meme kanseri oluştuysa meme kanserine yakalanma riski 6 kat artar. Birinci derece akrabada iki tarafta da meme kanseri saptanmışsa risk 10 kat artar. Kadınlık hormonuna ne kadar çok ve ne kadar uzun süre maruz kalınırsa memede kanser gelişme riski o kadar artar. Buna göre erken yaşta adet görmeye başlamak, kısa aralıklarla adet görmek, erken yaşta (17 yaşın altında) hamilelik ve doğum, riski artırmaktadır. Doğum yapmamak ve emzirememek, düşük ve kürtajların çokluğu ve menopoz yani adetten kesilme yaşının geç olması meme kanserine yakalanma riskini olumsuz yönde etkilemektedir. Yağlı gıdalar ile beslenme, meme kanseri riskini artırırken, bol lifli gıdalar içeren rejimler ise meme kanseri riskini azaltmaktadır. Sigara içimi aktif veya pasif olsun meme kanserine yakalanma riskini artırabilmektedir. Alkol tüketimi düzenli ve alışkanlık halinde olduğunda meme kanseri oluşması üzerine sigaradan daha etkili bir rol oynamaktadır. Fiziksel aktivite ve spor yapma alışkanlığı özellikle menopoz öncesi ve gençlik yıllarında meme kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir. Radyasyon, bazı kimyasal maddeler ve ilaçların da meme kanserinin oluşumunda etkili olduğu bilinmektedir. 1994-1995 yılında meme kanserinin oluşumuna neden olan iki genin bulunması hem meme kanserinin tanı ve tedavisinde hem de genetik biliminde bir devrime neden oldu. Bu genlerin varlığında bir kadında 70 yaşına varana kadar meme kanserine yakalanma riski yüzde 85'e kadar yükselmektedir. Öte yandan ailesel meme kanseri öyküsü olan kadınların yüzde 16'sında bu sorumlu genlerin varlığı saptanmaktadır. Bu gerçeklere paralel olarak yüksek risk faktörleri bulunan kişilerin öncelikle bir genetik danışmanlık programına dahil edilmeleri ve normal popülasyona göre daha sıkı bir takip programına dahil edilmeleri gerekmektedir. 40 yaşın altında meme kanseri tespit edilen ailelerde, yakın akrabaları arasında erkekte meme kanseri teşhisi konulduğunda, ailesel meme kanseri öyküsü bulunanlarda, kendisinde veya ailesinde yumurtalık kanseri öyküsü varlığında, her iki memede veya bir memede birden fazla odakta kanser saptandığında genetik danışmanlık ve araştırmalar gündeme gelmelidir. Belirtileri: Meme kanseri, memede kitle, cilt veya meme ucunda çekilmeler, meme ucundan kanlı akıntı, deride değişiklikler, koltuk altında şişlik veya meme ağrısı gibi işaretlerle kendini gösterebildiği gibi hiçbir yakınma veya muayene bulgusuna neden olmadan sadece kontrol amaçlı çekilen filmlerde de saptanabilmektedir. ErkenTanı ve Takip: Meme kanserinden tam anlamıyla kurtulan hastaların yüzde 90'ı erken evrede tanısı konulan gruptandır. Erken tanıdaki en önemli basamak ise kadınların düzenli ve doğru bir şekilde kendilerini muayene etmeleridir. Rutin kontrol kurallarına göre risk gurubunda olmayan kadınlarda, 20 yaşında kendini muayene başlanmalı ve her 3 yılda bir doktor muayenesinden geçilmelidir. 30 yaşından sonra senelik doktor muayenesi ve 2-3 yılda bir mammografi / ultrasonografi önerilmektedir. 40 yaşından sonra ise aylık muayeneye ilaveten senelik doktor muayenesi ve mammogram şarttır. Yüksek riskli kadınlarda, takip programı doktorun tavsiyesine göre yapılmaktadır. Tedavi: Erken evrede tespit edilen ve halen memeyi terk etmemiş meme kanserleri tedaviye en yüz güldürücü yanıtları vermektedirler. Burada ilk basamak tedavisi cerrahidir. Kitlenin büyüklüğü, kitle/meme oranı, kitlenin yerleştiği meme kadranı, kitlelerin sayısı, biopside saptanan kitlenin hücresel tipi ve bir çok diğer değişkene bağlı olarak memenin bir bölümü veya hepsi cerrahi ile alınabilmekte, kanserin tedavisini sağlayabilmektedir. Çoğu zaman hastalığın koltuk altındaki lenf bezelerine yayıldığını anlamak cerrahi ve diğer tedavilerin seyrini değiştirmektedir. Bu nedenle çeşitli teknikler kullanılarak kitlenin yayılması halinde hangi koltuk altındaki lenf bezesine yayıldığı biyolojik boyalar veya radyoaktif maddelerle saptanabilmektedir. Sentinel lenf nodu örneklemesi denilen bu teknikle çıkarılan lenf nodunda kanser hücresi saptanması halinde koltuk altı lenf bezeleri temizlenmelidir. Sentinel lenf nodunun temiz olması durumunda ise koltuk altındaki lenf nodlarının çıkarılmasına gerek yoktur. Bu aşamadan sonra yine kitle ve kişiye ait bir çok faktör göz önüne alınarak kemoterapi yani kanserin sistemik ilaçlarla tedavisi, radyoterapi yani bölgeye verilen radyoaktif ışınlarla tedavisi, hormon ve antihormon tedavileri ve bazı immün sistem güçlendirici ve biyolojik tedaviler uygulanmaktadır. Hastalığın bölgesel veya sistemik yaygınlığına göre kemoterapi ve/veya radyoterapi cerrahiden önce verilerek cerrahi ile iyileşme şansını artırmak mümkündür. Elle muayenede meme dokusunda farkedilmesi mümkün olmayan kanserlerin cerrahisinden önce ise kitlenin ultrasonografi veya mammografi eşliğinde cilt üzerinden işaretlenmesi, içine bir telin ucu yerleştirilerek işaretlenmesi veya içine radyoaktif madde zerk edilerek işaretlenmesi ile meme dokusunun tamamını çıkarmadan ve hastanın estetiğini koruyarak kanserin tedavisini yapmak günümüzde sılıkla baş vurulan yöntemlerdir. İleri görüntüleme teknikleri ile çok küçük kitlelerin yerinin tespit edilmesi, frozen seksiyon yani cerrahi sırasında hızlı patolojik tetkik, ameliyat sırasında uygulanabilen bölgesel radyoterapi ve eş zamanlı estetik cerrahi gibi tekniklerin kullanılmasıyla cerrahinin başarısı ve kalitesini günümüzde belirgin bir şekilde artmıştır. Önlemler: Beslenme de az yağlı ve bol sebzeli rejimler tercih edilmelidir. 17 yaşından önce hamileliğin önlenmesi, doğum sonrası uzun süreli (en az 6 ay) emzirme meme kanserine yakalanma riskini azaltmaktadır. Ağır olmayan uzun süreli egzersiz ve özellikle menapoz çağında kilo almaktan kaçınmak, ayrıca uzun süreli kadınlık hormonu içeren ilaçların kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır. Yüksek risk grubundaki kadınlar için ise sık kontroller, östrojen inhibitörleri denen koruyucu ilaçların kullanılması ve çok yüksek risk gurubundakiler için de koruyucu mastektomi yani meme dokusunun tamamen cerrahi olarak alınması ve estetik yöntemlerle yeni meme oluşturulması operasyonları gündeme gelebilmektedir. Bu yazı HBT'nin 83. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mevsimsel-alerjilerle-ilgili-dogru-bildigimiz-9-yanlis", "text": "Herkesin bir tür alerjisi vardır: Costa ilkyaz mevsiminde gül nezlesi güz mevsiminde saman nezlesi olarak da bilinen alerjik rinitin ABD'de her beş kişiden yalnızca birinde görülen bir durum olduğunu belirtiyor. Costa herhangi bir alerjisi olmayanların bu duruma yakalanma korkusu taşımadıklarına ve mevsimsel alerjisi olanların çektikleri o korkunç sıkıntılardan gerçekte habersiz olduklarına dikkat çekiyor. Çocukluğunda alerjisi olmayanlar erişkinlikte de alerjik olmazlar: Beden sürekli olarak yeni unsurlarla karşılaşır ve her an bunlardan birine alerjik bir tepki gösterebilir. Costa, örneğin ağaçlardaki çiçektozlarının doğasında zararlı hiç bir şey olmadığını, ancak kimi insanların bağışıklık sistemlerinin onlara tepki vermeyi seçebileceğini belirtiyor ve Çocukluğunuzda alerjinizin olmaması erişkinlikte de olmayacağı anlamına gelmeyeceği gibi, çocuklukta yaşanan alerjiler de zamanla ve önceden kestirilemeyen bir biçimde yok olabilir, diyor. Yerel bal yemek mevsimsel alerjilerin yatıştırılmasına yardımcı olur: Costa'ya göre, arıların bitkilerden çiçektozu topladıkları ve bu yüzden balın o yöreye özgü çiçektozları içerdiği bir gerçek. Ancak Costa rüzgarın etkisiyle ağaçlardan, ot ve çayırlardan taşınan ve mevsimsel alerjilere neden olan çiçektozlarının çok hafif olduklarına ve uzun süre havada uçuştuklarına dikkat çekiyor. Arıların ürettikleri balın içindeki çiçektozlarının çiçeklerden geldiğini ve bunların çok ağır oldukları için yere düştüklerini belirtiyor. Kısacası, Costa bu tür çiçektozlarının mevsimsel alerjilere yol açmadığını söylüyor. Bilim insanları kötü bir çiçektozu mevsimini tam olarak kestirebilirler: Costa, Çiçektozu mevsimleriyle ilgili kestirimler üstünkörü olduklarından bu tür kestirimlerde bulunmaktan hep kaçınmışımdır diyor ve ancak meteoroloji uzmanlarının günlerce yağışsız geçecek bir dönem kestiriminde bulunduklarında çiçektozuyla ilgili kestirimler yapılabileceğine dikkat çekiyor. Böyle dönemlerde bitkilerde hiç bir gelişme olmadığından çiçektozlarının da bu koşullardan payına düşeni alabileceğini belirtiyor ve Ciddi iklim değişiklikleri dışında, çiçektozu mevsimi konusunda anlamlı bir şeyler söylenmesi çok güç diyor. Başka bir coğrafi bölgeye taşınmak mevsimsel alerjileri hafifletebilir: Costa başka bir yere taşınmanın mevsimsel alerjileri olan kişilere pek bir yarar sağlamayacağını, çünkü çiçektozlarının gerçekte çok geniş alanları eşit oranda etkilediğini söylüyor. New England bölgesindeki kanaryaotunun Texas bölgesindeki kanaryaotundan hiç bir farkı olmadığına, bu tür çiçektozunun çapraz tepkimeye inanılmaz derecede açık olması yüzünden, otlara alerjik kişilerin bu sıkıntıları nerede olurlarsa olsunlar aynı biçimde yaşayacaklarına dikkat çekiyor. Çiçekler mevsimsel alerjilerin en yaygın tetikleyicisidirler: Costa çiçek polenlerinin çok ender olarak mevsimsel alerjilere yol açabileceğini, bu tür çiçektozlarının ötekilere göre daha ağır olduklarından ötürü, havada uçuşmak yerine yere düştüklerini belirtiyor. Tam tersine, ağaçlardan, çayır ve otluklardan gelen çiçektozları çok hafif olduklarından uzun süre havada uçuşabiliyorlar. Costa, uzun süre havada kalabilen bu çiçektozlarının tersine, insanların kendilerini çiçek polenlerinden uzak tutabileceklerine dikkat çekiyor. Tüm burun spreyleri kötüdür: Costa alerjik hastaların kimi burun spreylerini titizlikle ve sağduyulu bir biçimde kullanmaları gerektiğine inanıyor ve mevsimsel alerjileri olan kişiler için en iyi çözümün genelde topikal burun steroitleri olduğunu belirtiyor. Ne var ki, burun spreylerinin de olumsuz etkileri olabileceğine, burun tıkanıklıklarını gidermeye yarayan bu spreyleri art arda beş günden çok kullanan kişilerin burunlarındaki kan damarlarında bağımlılık yaratabileceğine dikkat çekiyor. Gerçekten de, burun tıkanıklığını önlemek amacıyla bu tür spreyleri çok kullananlarda tıkanıklığın geri teptiğine ve bu kişilerin ilaca giderek daha çok gereksinim duyarak kısır bir döngü içine girdiklerine sıklıkla tanık olunuyor. İnsanlar alerji ilaçlarını yalnızca çok kötü hissetmeye başladıklarında kullanmalıdırlar: Costa alerjilerin yangısal bir tepki olduğuna ve etkilerinin haftalarca sürebileceğine dikkat çekerek, Ilımlı ve şiddetli alerjik tepkilerin denetlenebilmesi için alerji ilaçlarını düzenli bir biçimde kullanmak gerekir diyor. Costa insanların kendilerinde alerjiyi tetikleyen unsurları ve bunların mevsimlerini bilmelerinin ve o çiçektozlarının havada uçuştukları dönemlerde ilaçlarını düzenli almalarının yararlı olacağına inanıyor. Alerji aşılarının pek bir yararı yok: Costa son 20 yılda alerjiye karşı uygulanan aşıların giderek geliştirilip çok daha etkili duruma getirildiklerine dikkat çekiyor. Bu aşılar genelde şiddetli alerjik belirtileri olan kişilere uygulanıyor. Costa 2014 yılında alerjilere çözüm getirme konusunda sahip olduğumuz olanakların dedelerimizin yaşadığı döneme kıyasla çok daha fazla olduğunu belirtiyor. Alerji aşılarına farklı bir seçenek olarak sunulan günlük dilaltı tabletler kısa bir süre önce Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanmakla birlikte, bu tabletlerin yalnızca kanaryaotu ya da çayır polenlerinden kaynaklanan alerjilere karşı etkili oldukları belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/meyvenin-kendisini-mi-yemeli-suyunu-mu-icmeli", "text": "Vücudunuza bol miktarda vitamin ve mineral girmesini sağlayan meyve suları elbette yeteri kadar meyve ve sebze tüketmeyen insanlar için son derece faydalı. Ancak uzmanlara göre meyve suları sanıldığı kadar sağlıklı olmayabilir. Journal of the American College of Cardiology dergisinde geçtiğimiz kış yayınlanan bir makalede uzmanlar meyve suları da dahil, moda olan bazı diğer gıdaları ayrıntılı inceleyerek sıvı ağırlıklı bir beslenme yerine besinlerin tam olarak tüketilmesinin tercih edilmesi gerektiğini belirtti. Her ne kadar meyve sularında taze gıdalarda bulabileceğiniz vitamin ve mineraller bulunsa da, en önemli olumsuz yanı lif içermemesi. Vücutlarımızın, yiyeceklerin içerdiği lifini sindiremediği bir gerçek. Ancak vücudunuzun fiberi absorbe etmemesi bunları kullanmadığı anlamına gelmiyor. Mayo Clinic'e göre lif, sindirim sistemi boyunca ilerleyerek sindirimi düzenlediği gibi uzun süre tokluk hissetmenize de yardımcı oluyor. Ayrıca lif oranı yüksek besinler tüketmenin diyabet, kalp hastalığı ve obezite riskini azalttığı da gözlemlenen faydaları arasında. Meyve sularında lif bulunmaması, tokluk hissine ulaşamamanıza sebep oluyor. New York'tan diyetisyen Cynthia Sass, her ne kadar içeriğinde vitamin, mineral ve antioksidanlar bulunsa da meyve sularında lif bulunmamasının ve çiğnemeyi gerektirmemesinin, doyurucu özelliği de olmamasına sebep olduğunu söylüyor. Çoğu taze meyve ve sebzede zaten şeker bulunur, meyvelerde ise çoğu sebzeye göre daha fazla şeker vardır. Washington'daki National Center for Weight and Wellness'ın yöneticisi Scott Kahan'a göre lif de içerikten çıkartılınca geriye yalnızca doğal şeker ve içerdiği besinlerin suyu kalıyor. Her ne kadar doğal şeker zararsız görünse de vücudumuz elmadaki şekerle, örneğin çubuk şekerde bulunan şekeri birbirinden pek ayırmıyor. Kahan, şekerin meyveden mi sebzeden mi yoksa ayrıca mı katılmış olduğundan ziyade, bu şekerle birlikte neyin tüketildiğinin daha önemli olduğunu söylüyor. Örneğin muz yediğiniz zaman içerisinde bulunan lif sayesinde şeker içeriğinin kana emilimi yavaşlıyor ve kan şekerinizde ani artışlar olmasını önlüyor. Ancak meyve suyu içtiğinizde şeker aniden ve hafifletilmeden emildiğinden ani insülin yükselmesi ve dolayısıyla düşmesi de görülüyor. Kısa vadede bakıldığında bunun etkisi enerji seviyenizde ani iniş çıkışlara yol açmasıdır. Uzun vadede bakıldığında ise kilo alımı, tip 2 diyabet ve benzeri birçok sorunla karşılaşılabilir. Ayrıca Sass'a göre, aşırı şeker alımına yol açan etmen, normal besin tüketimi değil, aşırı meyve su tüketimidir. Yalnızca 470 ml civarı bir meyve suyunda bile birkaç kase meyvenin şekeri bulunuyor, ki normalde kimse bir kerede bu kadar fazla meyve tüketmiyor. Ayrıca konsantre oldukları için meyve sularında vücudumuzun bir kerede kullanabileceğinden de çok fazla şeker karbonhidratı bulunuyor. Kahan, sebzelerde meyvelere oranla çok daha az miktarda şeker ve kalori bulunduğundan, yeşil meyve sularının, yani sebze sularının daha mantıklı bir seçim olduğunu belirtiyor. Kahan, meslek hayatı boyunca meyve suyu diyetlerinin ve detokslarının kilo kaybı üzerine olumlu bir etkisi olduğunu kanıtlayan herhangi bir araştırmaya rastlamadığını belirtiyor. Her ne kadar meyve suyu detoksları uzun vadede kilonuzda azalmaya sebep olsa da, bu tür diyetlerin yağ yaktığına ya da düzenli kilo kaybına yardımcı olduğuna dair herhangi bir veri yok. Aslına bakılırsa meyvelerin kilo vermenize asıl yardımcı olabilecek kısmı, lifin bulunduğu posa kısmı. Lif uzun süre tok kalmanıza ve dolayısıyla aşırı yemek yememenize yardımcı olurken kilo kaybına da bir miktar yardımcı oluyor. Sass, kilo kaybı bir kenara, meyve suyu detokslarının son derece sağlıksız olduğunu, bunun sebebinin de içerisinde lif, protein ve sağlıklı yağlar gibi çok önemli besin maddelerinin bulunmaması olduğunu ekliyor. Çok fazla miktarda şeker tükettiğinizde, vücudunuz kalori bombardımanına uğrar. Bol şekerli bir meyve suyu içtiğinizde aynı zamanda tok kalmanıza yarayacak lif tüketmediğiniz için vücudunuzun dengesi bozulabilir ve açlık duygusu artar. Kahan, sıvı gıdalar yerine katı tam gıdalar tüketmenin tok kalmaya dolayısıyla daha az sıklıkta yemek yemeye yardımcı olduğunu söylüyor. Meyve püreleri de aynı şekilde bir seferde çok fazla meyve, dolayısıyla çok fazla şeker tüketmemize sebep olduğundan mükemmel bir besin kaynağı sayılamaz. Yine de en azından meyve püresi yapımında tam meyve ya de sebze kullanıldığından en azından içlerinde dengeyi sağlayacak miktarda lif bulunuyor. Sass, makul ölçülerde meyve ve sebze, sağlıklı protein, bitki proteini tozu ve avokado ya da badem yağı gibi tam yağlar içeren meyve pürelerinin tercih edilebilir olduğunu belirtiyor. Meyve suyu her ne kadar sanıldığı kadar sağlıklı olmasa da çok seviyorsanız dengeli bir beslenmenin parçası haline getirebilirsiniz. Bunun için içtiğiniz meyve miktarını abartmayın, karışımınıza bol miktarda şekersiz sebzeler katın, yaptığınız meyve suyunun içine ya da yanına lif bakımından zengin yiyecekler de katmayı unutmayın. En önemlisi de meyve sularının normal bir öğün değil bir atıştırmalık olduğunu da unutmamakta yarar var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/migren-beyni-nasil-degistiriyor", "text": "Beyin taramaları damarların çevresinde ve beynin beyaz maddesindeki değişimleri ortaya çıkardı. Şiddetli baş ağrısı nöbetleri, ışığa karşı duyarlılık ve bulantı: Bunlar migren hastalarının başlıca şikayetleridir. Fakat kısmen genetik olan bu hastalığın nasıl ortaya çıktığı ve beyinde kendini nasıl gösterdiği hala tam olarak açıklanamamıştır. Fakat bilindiği kadarıyla, migrenin kendini sadece baş ağrısı atakları sırasında göstermediği açıktır. Migren hastalarının beyin etkinliklerinde, serebral korteks anatomisinde ve kandaki bazı zar lipidlerinde de anormallikler görülür. Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde Wilson Xu ile çalışan ekip şimdi migrenin yeni bir özelliğini keşfetti. Araştırma çerçevesinde kronik migren ağrısı çeken on kişinin, episodik migren atakları geçiren diğer on kişinin ve beş sağlıklı kişinin beyni yüksek çözünürlüklü beyin taramasıyla görüntülendi. Manyetik rezonans tomografisiyle alınan görüntülerde özellikle de kan damarlarının çevresindeki küçük değişimler dikkat çekiciydi. Araştırmacıları göre son çalışma, migren hastalarındaki mikrovasküler değişimlerin inceleyen ilk araştırma özelliğini taşıyor. Bilim insanları migren ataklarının, beyindeki kan akışını etkileyerek, ağrılara neden olabileceğini uzun bir süredir tahmin ediyorlardı. Akut nöbetler dışında herhangi bir değişimin meydana gelip, gelmediğini öğrenmek isteyen Xu ve ekibi, incelemeler sonucunda kronik ve episodik migren ağrısı çeken kişilerin perivasküler alanlarında belirgin değişimler olduğunu fark etti. Bunlar beynin kan damarlarını çevreleyen ve lenflerin oluşmasında rol oynayan içleri sıvı dolu kanallar. Genişlemeleri bu damarlarda patolojik bir değişikliğin veya iltihaplanmanın bir göstergesi olabilir. Analizlerden anlaşıldığı üzere migren hastalarında özellikle de Centrum semiovale denilen bölgedeki perivasküler alanlar genişlemiş. Korteks ve beynin ana ventrikülleri arasında yer alan bu beyin bölgesi, her şeyden önce sinir uçlarından oluşan beyaz maddeyi kapsar. Beynin iki yarımküresinde bulunan bu hilal şeklindeki alanda, araştırmacılar ayrıca kan kılcal damarlarındaki en küçük sızıntıların neden olduğu, çok sayıda küçük yoğunlaşmış alanlar ve mikro lezyonlar bulmuşlar. Xu ve ekibine göre bu değişiklikler migrenin glifatik sistemdeki bozulmasıyla alakalı olduğunu gösteriyor olabilir. Bununla birlikte tüm bu gözlemlerin migrenin bir sonucu mu olduğu yoksa nedeni mi olduğu kesin olarak bilinmiyor. Bilim insanları bu sorunun yanıtını, daha çok katılımlı ve daha uzun süreli araştırmalarla bulabilmeyi umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/migrene-karsi-yesil-isik", "text": "Migrenli hastalar genelde ışığa karşı çok duyarlıdırlar ve loş ortamlarda bulunmayı tercih ederler. Amerikalı bilim insanları şimdi ışık duyarlılığının her renkte aynı olmadığını buldular. Harvard Tıp Okulu'ndan Rami Burstein, donuk yeşil ışığın bazı hastalarda migren ağrısını azalttığını buldu. Türkiye Baş Ağrısı ve Migren Epidemiyolojisi Çalışması verilerine göre ülkemizde 12 milyon migren hastası bulunuyor. Kadınlarda migren oranı %21,8 iken erkeklerdi %10,9. Buna göre Türkiye'de her beş kadından ve her on bir erkekten birinde migren görülmekte. Ağrı nöbetlerinde hastaların yüzde sekseni ışığa karşı duyarlılık gösteriyorlar. Gerçi ışığa duyarlılık ağrının kendisi kadar kötü değil ama insanlar loş ortamlara çekildikleri için çalışma ve iş hayatından hatta gündelik uğraşlardan da uzaklaşıyorlar. Burstein birkaç yıl önce görme engelli migren hastalarının mavi ışığa duyarlı olduklarını tespit etmişti. Son çalışmasında ise farklı frekanslardaki ışığın, migren nöbeti geçiren sağlıklı insanlar üzerindeki etkisini araştırmış. Araştırmaya katılan migren hastalarının yüzde sekseni aydınlık bir büro ışığında ağrıların kötüleştiğini söylemiş. Yeşil ışıkta bu oran %40 kalmış. Elde edilen verilere göre orta yoğunluktaki mavi ve kırmızı ışıkta ağrı %19 oranında, sarı ışıkta %15, yeşil ışıkta ise %5'ten daha az artıyor. Düşük yoğunluktaki yeşil ışıkta ise ağrının şiddeti %15 kadar azalmış. İkinci bir deneyde ise gözün ağtabakasında ve büyük beyin kabuğundaki elektrik sinyalleri ölçülmüş. Buna göreyse mavi ve kırmızı ışık iki bölgede de en güçlü sinyallere neden olurken yeşil ışıkta en zayıf sinyaller görülmüş. Üçüncü deneyde araştırmacılar farelerde, beyin kabuğundaki ağrı dağılımdan sorumlu olan talamus bölgesindeki sinir hücrelerinin etkinliğini kontrol etmişler. Buradaki nöronlar yeşil ışığa tüm diğer renklere kıyasla daha zayıf tepki veriyor. Sonuçlar migrendeki ışık duyarlılığının ağtabakada oluştuğunu ve talamusta ayarlandığını gösteriyor. Oysa bugüne kadar beyin kabuğunda ayarlandığı varsayılıyordu. Yeşil ışığın migren tedavisindeki kullanılabilirliği daha geniş kapsamlı araştırmalarla belli olacak. Son araştırma göreceli olarak küçük bir grupla yapıldığı için sonuç pek güvenilir değil. Yeni araştırmalarla yeşil ışığın belli başlı hastalara daha iyi gelip gelmediği öğrenilebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/migrenin-temeli-anne-karninda-mi-atiliyor", "text": "Migren dünya genelinde en yaygın rahatsızlıklardan biri. İnsanların yaklaşık yüzde 12'si tekrarlayan baş ağrısı nöbetlerinden şikayetçi. Bununla birlikte migrenin sebebi hemen hemen hiç bilinmiyor. Aile içinde tekrarlanması ve ikiz araştırmalarından, hastalığın en azından kısmen de olsa genetik olduğu biliniyor. Ayrıca migreni tetikleyen bazı genler de tespit edildi. Fakat halihazırdaki bilgiler migrenin kadınlarda niçin iki kat daha fazla görüldüğünü açıklamıyordu. Kaliforniya Üniversitesi'nden Morgan Fitzgerald ve ekibi bu yüzden dünyanın en büyük ikiz kayıtlarından birinde yanıtlar bulmaya çalıştılar. İsveç bankasında 51.000'i aşkın tek ve iki yumurta ikizinin sağlık ve gen verileri kayıtlıdır. Ekip migren için cinsiyetler arasında niceliksel veya niteliksel farklılıklar olup, olmadığını, yani bazı tetikleyici genlerin sadece kadınlarda mı yoksa yalnızca erkeklerde mi bulunduğunu inceledi. İkizler öte yandan anne karnındaki hormon ortamının, daha sonraki migren oluşumunda hangi rolü oynadığıyla ilgili bilgiler de verdi. Bu örneğin, kız ve erkekten oluşan aynı yaştaki ikizlerin karşılaştırılmasıyla belirlenebiliyor. Çünkü farklı cinsiyetlere sahip ikizlerde, bir çocuğun cinsellik hormonu diğerini etkileyebiliyor. Tamamen genetik açıdan bakıldığında kadın ve erkek arasında hiçbir fark yok. Verilere göre migren riskinde, kalıtımın payı cinsiyet fark etmeksizin yüzde 45 civarında. 'Kadın ve erkek arasında ne niceliksel ne de niteliksel genetik farklılıklar bulamadık' diyor bilim insanları. Ancak bu durum, araştırmacıların aditif ve aditif olmayan genetik faktörleri ayrı ayrı incelediklerinde değişiyor. Aditif olmayan faktörler, dominant olan ve tek başına bile migrene neden olabilen risk genleridir. Aditif faktörler ise ancak toplu olarak migren riskine katkıda bulunan genlerdi ki bu grupta araştırmacılar aradıklarını buldular: Cinsiyetler arasında önemli farklılıklar. Bu da kalıtsal migren riskinde hafif de olsa cinsiyetlere göre farklılıkların olduğunu gösteriyor. Böylece son araştırma, kalıtsal migren riski için bu tür farklılıkları gösteren ilk çalışma oldu. Ancak bunun arkasında hangi genetik faktörlerin yer aldığı henüz belirsiz. Analizler öte yandan ilginç bir sonucu daha ortaya çıkardı: İkizleri erkek olan kadınlarda migren daha sık görülüyor. Bu araştırmacıların hiç beklemediği bir sonuç oldu. Geçerli hipotezlere göre, yüksek migren riskinde kadınlarda daha yüksek olan östrojen seviyesi rol oynamakta. Bunun nedeni ise şu: Anne karnını erkek kardeş bulunduğunda hormonsal ortamı az da olsa erkekleştiriyor. Yüksek testosteron seviyesi de migrene karşı koruyucu olarak bilindiğinden, varlığı kız çocuğunun migren riskini de düşürmesi gerekiyordu. Oysa tam tersi, erkek kardeşin varlığının riski daha da artırdığı anlaşıldı. Bu nedenle sonuçlar bilim insanlarının tahmin ettiklerinin tam aksini söylüyor. Fakat yine de bunu açıklayabilecek fizyolojik süreçler var. Örneğin doğmamış kız bebeklerde anne testosteronu bir enzim tarafından östrojene dönüştürülüyor. Teorik olarak bu aynı zamanda ikiz erkek kardeşin testosteronu için de geçerli olabilir. 'Doğum öncesi testosteron etkisinin, kadın sistemini, östrojene daha duyarlı hale getirdiği de düşünülebilir' diye açıklıyor araştırmacılar. Diğer bir açıklamayı ise epigenetik getiriyor: Genetik etkinliği etkileyen, DNA kalıtım molekülündeki metil uzantıları. İkiz erkek kardeşi olan kadınlarda doğum öncesi erkek cinsiyet hormonlarının, DNA metilasyonunda kalıcı değişikliklere neden olduğuna dair kanıtlar var. Testosteronla ilgili bu değişikliklerden bazıları sinir sistemini de etkiliyor diyor araştırmacılar. Tüm bu bilgiler bir araya getirildiğinde, genlerin ve anne karnındaki ortamın bile kadınların migrene daha yatkın olmalarını gösteren ilk kanıtları sunuyor. Karşılaştırmalar öte yandan cinsiyet hormonunun, migren üzerinde ergenlikten sonra rol oynamadığını da ortaya koymuş oldu. Anlaşıldığı üzere doğu öncesi hormon ortamı da migren riski için önemli bir rol oynuyor ve bu ikiz olmayanlar için de geçerli diyor bilim insanları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mikro-robotlarla-devrim-yaratan-dr-metin-sitti", "text": "Küçük-ölçekli akıllı sistemler veya minyatür robotlar her geçen gün daha hassas, daha iyi iletişim kurabilen ve daha hareketli hale geliyor. Mikro-robotlar gözlerdeki oksijen miktarını ölçmekten sindirim sistemindeki hastalıkları teşhis etmeye veya insanların ulaşamadığı bölgelerde keşif yapmaktan çevre temizliğine dek çok sayıda uygulamada başarılı bir performans sergiliyor. Boyutları 1mm'den birkaç cm'ye kadar değişen mikro-botlar veya mikro-robotlar genel olarak minyatür robotlar olarak tanımlanır. Bu sistemler ancak ultra-küçük sistemlerin başarabilecekleri yeni uygulamalar için geliştirilmekte. Örneğin göze enjekte edilen 2 mm uzunluğunda oksijene duyarlı mikro-botlar, cerrahlara gerçek zamanlı oksijen miktarını bildiriyor; on yıldır kullanılmakta olan hap-kameralar ve robotik kapsül şeklindeki endoskopik tasarımlar sindirim sistemini hiç olmadığı kadar büyük bir hassasiyetle incelebiliyor; santimetre ölçeğindeki sürünebilen ve uçabilen mikro-botlar depremde çökmüş binalarda canlı arayışında kullanılıyor. Mikro-robotik, nanorobotik ile karıştırılmamalıdır. Nanorobotlar veya nano-botlar nanometre ölçeğindedir ve mikro-botların sahip olduğu sisteme bağlı görüntüleme/açma-kapatma/hissetme becerilerinden yoksundur. Nano ölçekteki moleküler makineler de nanorobotik kategorisi altında değerlendirilir. Mikro-botlar varlıklarını 20. yüzyılın son 10 yılında geliştirilen mikro-kontrolörlere ve silikon üzerinde minyatür mekanik sistemlere borçludur. Bu arada pek çok mikro-bot, sensörler dışında mekanik parçaları için silikondan yararlanmaz. Bir mikro-botun geliştirilmesinde karşılaşılan en büyük güçlük, çok sınırlı güç kaynağı kullanarak hareket becerisi kazandırmaktır. Mikro-botlar, hareket edebilmek için ya küçük ve çok hafif pil kaynağından yararlanabilirler, ya da çevredeki titreşim veya ışık enerjisi şeklindeki güçle beslenirler. Mikro-botlar şimdilerde güç kaynağı olarak biyolojik motorlardan da yararlanıyor. Bu biyolojik motorlara en güzel örnek kamçılı bir bakteri olan Serratia marcescens'dir. Bakteri, robotik cihazı hareket ettirmek için çevre sıvılardan kimyasal enerji çeker. Son yıllarda Wi-Fi gibi kablosuz bağlantılar sayesinde, mikro-robotların iletişim kapasitesi son derece artmıştır. Dolayısıyla diğer mikro-botlarla işbirliği içine girerek daha karmaşık görevlerin altından da başarıyla kalkabiliyorlar. Max Planck Enstitüsü Akıllı Sistemler Bölümü yöneticisi Prof. Dr. Metin Sitti, küçük-ölçekli fiziksel akıllı sistemler, gezgin mikro-robotlar, tıbbi ve doğadan esinlenen minyatür robotlar, mikro/nano-malzemeler ve mikro/nano-manipülasyon konularında dünya çapında ses getiren araştırmalar yapıyor ve bunların bazılarını halihazırda ürün haline getirmiş durumda. Öncelikle bu küçük-ölçekli sistemlerin dünyasını kısaca tanıttıktan sonra Prof. Sitti'nin dergimizin sorularına verdiği yanıtlara bir göz atalım. Doğa gibi karmaşık ve değişken ortamlarda çalışabilmek için biyolojik ve robotik sistemler metre/santimetre boyutlarından mikrometre boyutlarına kadar farklı ölçeklerde akıllılığa sahip olmak zorunda. Mikrometre boyutlarında hücreler ve mikroorganizmalar etrafını algılayıp, hareket edip, adaptasyon sağlayarak hayatta kalacak fonksiyonları gerçekleştirebilmekte. Milimetre boyutlarında böcekler, kertenkeleler ve diğer canlılar daha ileri algılama, hesaplama, hareket etme ve öğrenme yeteneğine sahip. Büyük ölçeklerde akıllı sistemlerle ilgili birçok ilerleme kat edildiği halde küçük ölçekli robotlarda ve biyolojik sistemlerde bilmediğimiz çok araştırma konusu var. Ayrıca akıllı küçük robotlar tıbbi uygulamalar gibi insanlık için çok önemli konularda çok ümit verici ve gerekli. Bu yüzlerden araştırmalarımda küçük-ölçekli akıllı sistemlere odaklanmış bulunmaktayım. Robotları küçük ölçeklerde üretip akıllı hale getirebilmek için makine, elektrik, biyomedikal ve bilgisayar mühendislikleriyle, temel bilimlerle , malzeme bilimleriyle ve tıbbi bilimlerle yakından işbirliği yapmaktayız. Yani çok disiplinlerarası bir araştırma konusu, çağımızdaki birçok araştırma konusu gibi. Geko'dan esinlenen yapıştırıcı tüyler konusunda 10 yıldan fazla bilimsel çalışmalar yaptık ve yapay tüyleri laboratuvarda ürettik. Sonuçlar çok olumlu ve 2009 yılında nanoGriptech adında startup şirketi kurdum Amerika'da ve bu şirket şu an bu malzemeyi ticari olarak üretmeye odaklanmış durumda. nanoGriptech, Geko'dan esinlenen yeni yapıştırıcı mikro tüyleri, Setex ürünü adı altında, önümüzdeki birkaç yılda piyasaya çıkaracak. Spor, giyim, robotik, araba, uzay ve tıbbi cihazlar gibi endüstri alanlarında bu yeni yapıştırıcı çok yenilikçi radikal etkiler ve yeni ürünler yaratacak. Bu ürün başarılı olduktan sonra ve araştırma sonuçlarımız yeterince olgunluğa ulaştığında önümüzdeki yıllarda tıbbi minyatür robotlarla ilgili startup şirketleri kurup bunları kliniklerde kullanılacak şekilde ürüne dönüştüreceğiz. Su an için mikro robotların çoğunu uzaktan kumanda edip öğrenme yeteneğini dışarıdan sağlıyoruz. Bu robotların algılamalarını da ya dışarıdan yapıyoruz ya da robotların üstüne hücreler yapıştırıp bu hücrelerin algılama yeteneğinden yararlanıyoruz. Tıbbi uygulamalarda çok sayıda mikro robotun kanser ve diğer hastalıklar için ilaçları hedefli bölgelere vermeleri için çalışıyoruz. Yeterli dozajda ilaç verebilmek ve uzaktan tıbbi görüntüleme yöntemleriyle robotları kolayca takip edebilmek için sürü halinde olmaları gerekiyor. Bu sürü halindeki robotları ya uzaktan manyetik alanlarla ya da akustik dalgalarla hareket ettirip yönlendiriyoruz ya da onlara yapışmış hareketli biyolojik hücreler sayesinde hareket ettirip uzaktan manyetik alanla yönlendiriyoruz. Çalışma konularımla ilgili olarak şu an tüm dünyada mikro robotik, akıllı sistemler, tıbbi cihazlar, biyoteknoloji, yapay zeka, yeni minyatür enerji kaynakları ve doğadan esinlenen ve yumuşak yeni malzemeler ve robotlar çok sıcak konular. Yakın zamanda bu konulara ilgi giderek daha da artacak. Koç Üniversitesi'nde Tıp Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi'nde ve Boğaziçi Üniversitesi'nde Mühendislik Fakültesi'nde değişik gruplarla ortak çalışmalara başlıyoruz. Umarım böyle ortak çalışmalar Türkiye'deki diğer araştırma kurumlarıyla da mümkün olur. Ülkemizde başarılı çalışmalar yapan değerli birçok bilim insanımız ve araştırmacımız var. Ama ne yazık ki dışarıdan görülebilen Türkiye'deki başarılı çalışmaların sayısı var olan potansiyelle karşılaştırıldığında görece az. Daha ileri gelişmiş bir ülke düzeyine gelebilmemiz için bilime ve teknolojiye daha çok yatırım yapıp var olan altyapısal, sistemsel, maddi, insan kaynağı ve idari zorlukları ortadan kaldırıp dışarıdan görülebilen başarılı çalışmalarımızı çok daha fazla arttırmamız geleceğimiz için çok önemli. Bilimsel ortam farklılıkları görece az. En büyük farklılık olarak, Almanya'daki Max Planck Topluluğu dünyada çok özel bir sistem ve ABD'ye ve tüm diğer ülkelere göre temel ve uygulamalı araştırma konularında çok daha fazla miktarda, daha özgürce ve çok daha uzun vadeli araştırma maddi ve altyapı desteği veriyor. Ayrıca Avrupa'nın bilim, akademik ve sanat tarihi ABD'ye göre çok daha uzun ve derin ve bunun getirdiği olumlu bilim kültürü ve geleneği farklılıkları var. Fakat Avrupa'nın bu uzun ve derin bilim geleneği bazen ABD'ye göre yeniliklere uyum sağlamakta yavaş kalmasına neden olabiliyor. ABD, bilimsel araştırmalardaki genel liderliğini, köklü, uluslararası ve güçlü eğitim ve araştırma sistemiyle kolayca kimseye kaptıracağa benzemiyor. Ama son yıllarda dengeler yavaş yavaş değişiyor. Bir kere 15 yıldır ABD'deki bazı araştırma kurumları uluslararası araştırmacı istihdam etme konusunda daha çekimser. Öte yandan Çin, Hindistan, Avrupa ve diğer ülkelerdeki bilimsel ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak birçok uluslararası araştırmacı kendi ülkesine geri dönmeye ve Avrupa'daki ve Çin'deki araştırma programlarına daha çok katılmaya başladı. Dolayısıyla uzun vadede gözle görülür değişmeler olabilir. Bu yazı HBT'nin 72. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mikrobiyom-icimizdeki-sakli-dunya", "text": "İnsanoğlu çeyrek yüzyılda iki dev genom projesini gerçekleştirmiştir. Bunlardan ilki olan 'İnsan Genom Projesi'nin 13 yılda (1990 2003) tamamlanmasının ardından, bilim insanları gözlerini bir başka büyük genom projesine çevirmiştir. Bu ikinci genom projesi, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından 2008 yılında 200 bilim insanı ve 80 Enstitünün katılımı ile başlatılan ve sağlıklı erişkinlerde 18 farklı vücut bölgesinin incelendiği 'İnsan Mikrobiyom Projesi ' olarak adlandırılmıştır. 2015 yılında tamamlanan, ABD, bazı Avrupa ve Asya Ülkelerini de kapsayan ve dünya çapında disiplinler arası bir araştırma olan ve İnsan Mikrobiyom Projesi'inde, mikropların 16S ribozomal RNA genleri hedeflenmiş ve metagenomik yaklaşımla tüm mikrobiyal genom tanımlanmıştır. Mikrobiyom tanımı ilk olarak ABD'li ve Nobel Ödüllü moleküler biyolog Joshua Lederberg tarafından 2001 yılında yapılmıştır ve insan vücudunda yaşayan trilyonlarca bakteri, arkea, mikroökaryot ve virüs gibi mikrop topluluklarına ait gen, gen ürünleri ve biyomoleküllerin tamamını ifade etmektedir. Farklı kişilerde ve farklı vücut bölgelerindeki mikrobiyomda, mikrop türleri ve miktarları açısından farklılıklar vardır. Örneğin bağırsağı kolonize eden mikropların ağız, deri ve diğer vücut bölgelerinden farklı olması gibi. Bu farklılıklar, metabolik kapasiteyi ve mikrobiyomunun fonksiyonunlarını etkilemektedir. İnsan vücudundaki hücre sayısı yaklaşık 100 trilyondur. İnsan Genom Projesinin tamamlanması sonucunda, insan DNA'sında 23.000'den fazla protein kodlayan genin varlığı ve bu genlerin yaklaşık 3 milyar nükleotid sekansını tanımladığı saptanmıştır. İnsan Mikrobiyom Projesi ile mikrobiyotadaki mikroorganizma sayısının, insan hücre sayısına göre 10 kattan daha fazla olduğu (10:1), yani her bir insan hücresine karşı 10 mikrobiyal hücre bulunduğu; mikrobiyal genomun ise, insan genomunun 300 katından daha fazla olduğu açıklanmıştır. Böylesine büyük bir mikrobiyal genetik materyal, vücudumuzdaki genler ile sürekli etkileşim halindedir. Kor mikrobiyom, insanların özel vücut bölgelerinde ortak olarak paylaşılan mikrop türlerini içerir ve mikrop türü ve sayısı çok fazladır. Kişiye özgün çeşitlilik gösteren sekonder mikrobiyom ise daha az sayıda mikrop ve çeşitlilik göstermektedir. Bu mikrop popülasyonları kendi aralarında bir denge halinde ve insan konakları ile simbiyotik olarak yaşamakta; normal metabolik fonksiyonları sağlamakta, doğal bağışıklığı uyarmakta ve bağışıklık aktivitelerinin esas fonksiyonlarını düzenlemekte, deri ve mukoza yüzeylerine istenmeyen patojenlerin kolonizasyonunu önlemektedir. Örneğin bağırsak mikrobiyotasının bağışıklıktaki rolü şöyle açıklanmaktadır; mikrobiyota müsin ve immunoglobulin A üretimini ve antimikrobiyal peptitleri uyararak doğal bağışıklığı ve enflamatuvar hücrelerin gelişimini başlatmakta, epitelyal direnci ve İntelökin-1 üretimini artıran İntelökin-22 ekspresyonunu uyarmaktadır. Beslenme şekli ve bozuklukları, antibiyotik kullanımı, yaşam şekli, hijyenik koşullar gibi nedenlere bağlı olarak mikrobiyotadaki mikroorganizmalar arasındaki denge bozulmakta ve buna bağlı olarak çeşitli hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımına bağlı olarak baskılanan barsak mikrobiyotasında Clostridium difficile denilen bakteri aşırı miktarda çoğalmakta ve enterotoksinler oluşturmaktadır. Bu durum kolonun enflamasyonuna neden olmaktadır. Diğer bir kolon hastalığı olan ülseratif kolit, müsini parçalayan sülfatazları oluşturan bakteri miktarlarının artmasına bağlıdır; bu artış koruyucu bağırsak mukozasının parçalanmasına ve enflamatuvar yanıtın uyarılmasına neden olmaktadır. Crohn hastalığının da benzer bir mekanizma ile geliştiği bildirilmektedir. Obez ve tip 2 diyabetli hastalarda da disbiyozis oluşmakta, barsakta bulunan Bacteriodetes grubu bakterilerin artmasına karşın Firmicutes grubu azalmakta; Prevotella genusu artarak Bifidobacterium miktarındaki azalmaktadır. Yapılan araştırmalar 'İkinci beyin' olarak da adlandırılan bağırsak mikrobiyomundaki değişikliklerin, otizm, kronik ağrı, stres, depresyon ve Parkinson hastalığının da içinde bulunduğu çok geniş nörolojik ve psikolojik bir etki alanına sahip olduğunu göstermektedir. Fizyolojik ve psikolojik stres, bakterilerin aşırı üremesini sağlayarak disbiyozis oluşturmakta ve intestinal geçirgenliği arttırarak enflamasyonu başlatmaktadır. Depresyonda Lactobacillus farciminis gibi probiyotik bakteriler barsak bariyerindeki sızmayı engelleyip, barsak-beyin ekseninde rol oynayan stres bağımlı moleküllerin etkilerini tersine çevirmektedir. Diğer taraftan Lactobacillus helveticus anksiyete benzeri davranışların etkilerinin azaltılmasında ve serum kortizol seviyesisinin düşmesinde rol oynamaktadır. Stres ve onunla ilişkili olan hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni barsak mikrobiyotasının kompozisyonunu etkilemektedir. Bugün bilinen diğer bir gerçek ise birçok mikroorganizmanın sinir sisteminin önemli bileşikleri olan nörotransmitter ve nöromodülatör bileşiklerini sentezliyor olabilmesidir. Lactobacillus ve Bifidobacterium cinsi GABA; Escherichia ve Bacillus cinsi noradrenalin; Candida, Streptococcus ve Enterococcus cinsi serotonin; Bacillus cinsi dopamin ve Lactobacillus cinsi ise asetilkolin sentezlemektedir. Bu bileşikler bağırsak epitel hücrelerini indüklemekte ve buradan salınan moleküller nöral sinyal götüren aksonları direkt veya ikincil mekanizmalarla etkilemektedir. Mikrobiyotanın disbiyozisi ve intestinal bariyerin bozulması sonrası hemopoetik hücrelerle direkt teması kanserogenezisde enflamatuvar süreci başlatmaktadır. Enterococcus faecalis, enterotoksijenik Bacteroides fragilis, enteropatojenik Escherichia coli, Fusobacterium nucleatum'un kanserogenezisdeki rolü tanımlanmıştır. Mikrobiyota sadece lokal etki ile kanserogenezisi uyarmaz. Aynı zamanda tümör nekroz faktörü tarafından düzenlenen sistemik enflamasyon ve oksidatif stres ile uzak organlardaki kanserogenezise katkıda bulunmaktadır. Antibiyotik kullanımına bağlı olarak değişen mikrobiyota östrojen metabolizmasında değişimlere neden olarak meme kanseri gelişiminde risk faktörü olmaktadır. İnsan Mikrobiyom Projesi sayesinde içimizde var olan yepyeni bir dünya tüm ayrıntıları ile keşfedilmiş, in vitro koşullarda üretilebilen ve üretilemeyen binlerce mikrop türü ortaya çıkarılmıştır. Mikrobiyomun insan sağlığı için ne kadar önemli olduğunun yanısıra, mikrobiyomdaki değişikliklerin çok sayıdaki önemli hastalıklarlarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Mikrobiyoma ulaşılması kolaydır ve insan genomuna yapılması mümkün olmayan değişiklikler mikrobiyom için uygulanabilmektedir. Örneğin fekal mikrobiyom transplantastonu bazı bağırsak ve bağırsak dışı hastalıklarda etkili bir tedavi girişimi olarak ve kabul edilmeye başlamıştır. Bu konularla ilgili araştırmalar tüm hızıyla devam etmektedir. - Murry PR, Rosenthal KS, Pfaller MA. Human Microbiome in Health and Disease. In Medical Microbiology p: 5-10, Eighth Edition. Philadelphia, 2016 by Saunders, an imprint of Elsevier Inc. - Khosravi A, Mazmanian S. Distruption of the gut microbiome as a risk factor for microbial infections, Curr Opin Microbiol 16: 221-227,2013 - Aagaard K, Luna RA, and Versalovic J. The Human Microbiome of Local Body Sites and Their Unique Biology. In Mandell, Douglas, And Bennett's Principles and Practice of Infectious Diseases. p: 11-18, Eighth Edition. 2015 by Saunders, an imprint of Elsevier Inc. - Hoban, A. E., et al. (2016). Regulation of prefrontal cortex myelination by the microbiota. Transl. Psychiatry, DOI: 10.1038/tp.2016.42"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mikrodalga-firinlar-zararli-mi", "text": "Sosyal medyada dolaşan bir yazıda, sözde Hiroşima Üniversitesi'ndeki bir araştırmaya dayanılarak Japon hükümetinin mikrodalga fırınların insana etkilerinin 1945'de Japonya'da atılan atom bombalarının insanda kanser yapma etkisinden çok daha fazla olduğu gerekçesiyle 2019 yılı sonuna kadar yasaklanacağı ve buna uymayanların 5-15 yıl arasında cezalandırılacağı yer alınca bir çok kişinin buna inandığı söyleniyor. Sonradan bu yazının asılsız olduğu, Japon hükümetinin böyle bir karar almadığı, açıklandı ama mikrodalga fırınlarla ilgili kafalarda sorular oluştu ve hatta bize de sorular gelmeye başladı. Bu nedenle biz bu yazımızda bu konuyu biraz ayrıntılarıyla açıklamaya çalışacağız. Mutfak fırınlarında kullanılan mikrodalgalar frekansındaki Elektro Manyetik radyasyonun, radyoaktif maddelerden yayınlanan çok daha girici alfa, beta ve gama iyonlayıcı radyasyonlarıyla bir ilgisi bulunmuyor. Bu nedenle bunlar birbirlerine karıştırılmamalı. Fırınlardaki besinlerin radyoaktif olmaları ya da radyasyon yaymaları da söz konusu değil (Ayrıntılı bilgiler için bkz./6/). Mikrodalgaların besinleri çabuk ısıtma ve pişirme özelliğini ilk kez ABD'li Percy Spencer 1940'lı yıllarda, radar sistemleri için vakum tüpleriyle mikrodalga üretirken, cebindeki çukulatanın eridiğini gördüğünde, rastgele, buluyor. İlk okuldan diploma almadan 12 yaşında ayrılarak çalışmaya başlayan, kendi kendini yetiştiren ve meslek yaşamında 150 patent alan Spencer, daha sonra çeşitli besinleri mikrodalgalara tutarak deneyler yapıyor. Sonunda, aşırı büyüklükteki ilk mikrodalga fırın 1947 yılında 5000 dolar fiyatla piyasaya çıkıyor ve bir lokantaya konuyor. Bugün neredeyse her evde bulunan mikrodalga fırınların masa üstüne de konabilen çok daha küçük modellerinin çok daha ucuza satıldığını biliyoruz. İçinde su bulunan maddeler örneğin besinler, vücut dokuları, sıvılar mıkrodalgaların enerjilerini soğurup ısıya dönüştürüyorlar. Bir mikrodalga fırın, bunu üreten şirketin kullanım kılavuzuna göre çalıştırıldığında güvenli olmakla birlikte bazı önlemlerin alınması yararlı olabiliyor. Fırınlarda mikrodalgalar ancak fırının kapısı kapatılıp, şalteri çevrildiğinde ve çalıştığı sürece ortaya çıkıyor ve mikrodalgalar fırın içinde kalıyor. Fırının kapısının sıkıca kapandığı kontrol edilmeli ve kapı iç çevresinin bozuk olmamasına, temiz olmasına da dikkat edilmelidir. Fırının mikrodalga kaçağı, uluslararası standartlara göre sınırlanmış olup, genellikle çok azdır. Bununla ilgili Dünya Sağlık Örgütü Sınır Değeri , fırından 5 cm uzaklıkta 50 Watt/m2 dir. Yapılan ölçümler, ortalama olarak, fırından 50 cm uzaklıktaki değerin, 5 cm uzağı için geçerli olan sınır değerin sadece %1'i kadar olduğunu gösteriyor. Buradan, bir mikrodalga fırının, uzun süre çok yakınında durulmadıkça, vücuda olumsuz bir etkisi beklenmiyor. Epey eski, çok kirli ve hasarlı bir fırının, örneğin kapağı yerine iyice oturmuyorsa, kullanılmaması, servisine bildirilerek onarılması ya da yenilenmesi gerekir. Şekil 3'deki bir aletle, mikrodalga fırınlar çalışırken 1-2 m uzağında yaptığımız ölçümler yukarıdaki sınır değerin çok altında kalındığını göstermiştir. Fırının kapağı açıldığında EM radyasyonun üretilip yayılması anında kesiliyor. Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalara göre sınır değerlerin altında kalındığında, mikrodalga fırınlardaki az miktarlardaki kaçaklar nedeniyle insan sağlığına olumsuz bir etki beklenmiyor. Bu sonuç, hamileler ve küçük çocuklar için de geçerli olmasına rağmen, koruyucu bir önlem olarak hamilelerin ve çocukların fırın çalışırken çok yakınında kalmamaları öneriliyor /1/. Yeni fırınların zırhlama ve ilgili güvenlik önlemlerinin sağlanmasından fırınları üreten şirketler sorumlu. Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalar mikrodalga fırınlarda ısıtılan ya da pişirilen besinlerin, normal mutfak fırınlarındakinden daha fazla zararlı olduğunu göstermemiştir. Ancak, mikrodalga fırınlarda, ısı yayılması besinlerin dış yüzeyinden iç yüzeyine doğru ardı sıra olmadığından, mikrodalga radyasyon besinin iç bölgelerine aniden girip, bir bölümünü ısıtırken, besinin diğer bazı bölümleri ısıtılmayabiliyor. Buralardaki zararlı mikro organizmalar öldürülemediğinden mikrodalga fırınlardaki besinler zararlı olabiliyor. Bunu önlemek için, besinlerin pişirilirken, ara sıra fırının durdurulup, besinin karıştırılması ya da besinlerin cinslerine göre ilgili kılavuzlardaki pişirilme sürelerine uyularak fırında daha uzun süre tutulmaları öneriliyor /2/. Mikrodalgalar içinde su olan maddelere enerjilerini aktarıp bunları ısıtırlarken, cam, seramik ve plastik maddelerden enerjilerini pek yitirmeden geçiyorlar, metallerden ise yansıyorlar. Bu nedenle mikrodalga fırınlarda metal kapalı kaplar kullanılmamalı. Üstü açık aluminyum folyelerde yiyecekler ısıtılabilir. Mikrodalga fırınların endüstride, büyük ölçeklerde, kağıt, tekstil, deri, şişe mantarları, kurşun kalem ve çiçeklerin kurutulması gibi daha birçok kullanım alanları da bulunuyor. Aşağıdaki Şekil 4, EM radyasyonu, çeşitli dalga boyu ve frekans aralıklarında adlarıyla birlikte gösteriyor. Görüldüğü gibi mikrodalgalar da güneş ışınları gibi, EM spektrumda yer alıyorlar, sadece dalga boyu ve frekans aralıkları farklı. Aslında 'mikrodalga' adından 'milyonda bir dalga' anlamı çıkarılabilirse de böyle olmayıp, gelişigüzel takılmış bir addır. Mikrodalgaların frekansları çok yüksek olup 100 Megahertz ile 1 Terahertz (=1000 Megahertz) arasındadır. Dalga boyları da 30 cm ile 1 mm arasında değişiyor ve bunlar Şekil 4'den de görüldüğü gibi Radyo Dalgaları denilen bölgede bulunuyorlar. Mikrodalgalar, TV, FM radyo, cep telefonları ve baz istasyonlarında, radarlarda ve daha başka yerlerde de kullanılıyor /2-5/. Mutfak fırınları çok çeşitli olmasına karşın bunlarda kullanılan mikrodalgaların frekansı 2,45 Giga Hertz (2,45 milyar Hertz) ve dalga boyları da 12 cm. Bugünkü mikrodalga mutfak fırınları 100 ile 1300 Watt arasındaki bir elektrik güçte çalışıyorlar. Fırında bulunan Magnetron adındaki alette , bu gücün bir miktarı kullanılarak, mikrodalga frekansında EM radyasyon üretiyor (Şekil 5). Mikrodalgalar, ısıtılan bir katot telinden yayılan elektronların, magnetronda bulunan mıknatısların yarattığı manyetik alanla etkileşmesi sonucu üretiliyor (Şekil 6). Mikrodalgalar endüksiyonla fırın içinde alternatif bir elektrik alan yaratıyorlar. Fırına konan bir besinin içindeki su molekülleri, bir ucu biraz artı, diğer ucu da biraz eksi elektrik yüklü, iki kutuplu bir pusula iğnesi gibi, zaten kararsız titreşirlerken, mikrodalgaların endüksiyonla ürettiği değişken elektrik alandan aldıkları enerjiyle titreşimleri son derecede artıyor. Moleküllerin artan aşırı hareketleriyle, ya da kinetik enerjileriyle, birbirleriyle çarpışmaları ve sürtünmeleri artıyor ve kinetik enerjinin ısı enerjisine böylece dönüşümüyle besin ısıtılmış ya da daha uzun süre fırında tutularak pişirilmiş oluyor. Fırının tavanındaki, mikrodalgaları yansıtıp dağıtan, pervane (Şekil 5) ile yemeğin konduğu alttaki döner tabla, mikrodalgaların besinin her yerine ulaşarak ısı enerjisinin homojen dağılmasına yardımcı oluyor. Mikrodalga fırında pişirilen yemeklerde ısı yayılması homojen olmadığından, yemeğin bazı bölümlerinde zararlı mikro organizmalar öldürülmemiş olabiliyor. Bunu önlemek için pişirilme sırasında, karıştırılabilecek yemeklerde, fırının durdurularak, yemeğin karıştırılması ve yemek pişirildikten sonra da bir kaç dakika beklenmesi ısının yayılarak mikro organizmaların öldürülmesini sağlayabiliyor. Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalar, bakımlı ve kullanım kılavuzuna uyularak çalıştırılan fırınlardaki mikrodalgaların, gerek besinlere etkileri, gerekse fırından kaçaklar sonucu vücuda zararlı olabileceğini kanıtlamaktan uzaktır /1,2/."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/milyonlarin-kabusu-polenler", "text": "Uçuşup duran polenler kimimiz için kabus olabilir. Ancak bu toz bulutları ekolojinin sağlığı için büyük önem taşıyor. Polenlerin dünyasına giriyor; tarih boyunca hem insan hem de diğer canlıları nasıl etkilediğine bakıyoruz. Martın sonu bahar. Rengarenk açan bahar çiçekleri, baharı müjdeliyor. Ancak milyonlarca insan için bir kabusun da başlangıcı. Çünkü bahar mevsimi, alerji ve astım mevsimi demek. Kaşıntılı ve sulu gözler, hapşırma, burun akıntısı; öksürük ve hırıltı, vücudun polenlere verdiği aşırı reaksiyonlar olarak karşımıza çıkıyor. Her baharda ağaçlar ve çimler, rüzgarı ve böcekleri kullanarak çoğalmak amacıyla havaya milyarlarca polen granülü salıyor. Her şey hayatta kalmakla ilgili; zira daha fazla polen salmak bitkilerin hayatta kalma şansını artırıyor. Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nde bitkiler üzerine çalışan moleküler genetikçi Deborah Devis, alerjisi olanlar tarafından Bitkiler bizi öldürmeye mi çalışıyorlar? sorusuyla sıklıkla karşılaştığını söylüyor. Devis çimler, ağaçlar ve hatta yosunlar tarafından etrafa saçılan polenlerin insanların günlerce hapşırmasına, gözlerinin şişmesine ve sulanmasına neden olmasını polen proteinlerine bağlıyor. Devis, bitkilerin sadece hayatta kalma güdüsüyle polen saçtıklarını ifade ediyor: Çoğu durumda, diyor, bitki sağlığı için alerjen proteinleri kesinlikle şarttır. Polenlerin bitkilerin çoğalmasını sağlamasının yanı sıra ekolojik açıdan besin kaynağı rolü de var. Sözgelimi polen, bal arılarının gelişimleri, üremeleri ve kovandaki faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir besin. Ayrıca çeşitli böceklerin, kuşların, yarasaların ve diğer bazı memelilerin de poleni sindirebildiği ve beslenmelerinde kullandıkları biliniyor. Bu fenomenin nedenini anlamak için bitkilerle ilgili bazı temel bilgilerimizi tazelemek yararlı olacaktır: Bal arılarının bir çiçekten diğerine polen transfer etmesi, 1750'li yıllarda Arthur Dobbs tarafından keşfedildi. Bitki fizyolojisine dayanan bilgilere göre, yüksek yapılı bitkilerde çiçek; çanak yaprak, taç yaprak, dişi ve erkek organlardan oluşuyor. Erkek organlar , filament ve onların ucundaki anterlerden meydana geliyor. Polenler, anterler üzerinde bulunan polen kesecikleri içerisinde gelişmelerini tamamlıyor ve tozlaşmayı sağlamak üzere anterlerin açılmasıyla serbest kalıyor. Salınan bir polen tanesinin görevi, erkek hücrelerini çiçeklerin dişi kısımlarına taşımak. Aslına bakılırsa bu çok zor bir iş. Ancak evrim sayesinde polenler, güçlü bir yapıya sahip. Londra'daki Kew Bahçeleri'nden Hannah Banks, Bir polen tanesinin dış katı, binlerce yıl sürebilen olağanüstü sert polen sporunu içerir. diyor. Sağlıklı bir polen tanesi, bir çiçeğin dişi kısmına indiğinde, bitkinin yumurtasını döllemek için tahıldan bir tüp, dişi dokuya doğru yarışmaya başlıyor. Devis, rüzgarla taşınan polenlerin özellikle rekabetçi olduğunu söylüyor. Hücre çekirdeğiyle tüm yaşam formlarında bir aşamada ortaya çıkan profilinler, alerjenler içeren bir grup bitki proteini olarak biliniyor; bu proteinler, bitkilerin çoğalması için çok önemli. Kısacası bitkiler, çoğalmak için profilinlere ihtiyaç duyuyor. Devis, polen proteinlerinin bitkiler için önemine vurgu yapıyor. Diğer bir alerji kaynağı ise hücre duvarlarını gevşeten, böylece bir polen tüpünün yumurtalığa doğru itilmesini kolaylaştıran, expansins adı verilen polen proteinleri. Bitkilerin faydalı buldukları diğer polen protein grupları da insanlarda alerjenleri tetikleyebiliyor. Finlandiya'daki Turku Üniversitesi'nden aerobiyolog Annika Saarto, bitkilerin stres tepkilerinde aktif olan proteinlerin veya bir hücrenin kalsiyum kullanımının insan için alerjik olabileceğini belirtiyor. Ancak bu proteinler, insanlarda alerjiye neden oluyor. Güney Kore'deki Pusan Üniversitesi'nden araştırmacılar, 2018'de profilinlerin insanlarda alerjik cilt reaksiyonları tetikleyebilen bir profiline sahip olduklarını ve farelerde soluk yolu iltihabına bile neden olabileceğini buldular. Ohio State Üniversitesi'nden pediatrik bir alerji-immünolog olan Dr. Kara Wada, baharın başlangıcıyla birlikte yüzlerce hastayı mevsimsel alerji ve astım semptomları nedeniyle tedavi ettiğini söylüyor. Sezon boyunca acı çekiyorsanız, yalnız olmadığınızı bilin. diyen Wada, bu hastalığın tarihi bir geçmişi olduğunu ama modern zamanlarda, tıp biliminin, bu semptomları azaltma ve tedavi etmeye yardımcı olacak uygulamaları geliştirmiş olduğunu söylüyor. Fosilleşmiş polen granülleri numunelerinin, dinozorlardan da önce, neandertallerde tespit edildiği biliniyor. Sinüs ve astım semptomları ve tedavileri ise tarih boyunca birçok kaynakta yer alıyor. Örneğin, 5.000 yıldan fazla bir süre önce, Çin, at kuyruğu bitkisinin meyvesini, tıkanıklığı gidermek ve sonbaharda insanları etkileyen bir durum olan bitki ateşi ile ilişkili mukoza üretimini azaltmak için kullanıyordu. Mısır'da ise M.Ö. 1650 yıllarında yazılmış olan Papirüs Ebers, bal, hurma, ardıç ve bira da dahil olmak üzere öksürük veya solunum zorluğu için 20'den fazla tedavi öneriyordu. Kolomb, Yeni Dünya'ya ayak bastığında ise Orta ve Güney Amerika'daki yerli nüfus Brezilya'da balgam söktürücü ve emetik özellikleri olan balzamı ve bugün halen bazı soğuk ilaçlarda kullanılan bir kök olan ipecacuanha'yı kullanıyordu. İnkalar tarafından tıbbi olarak kullanılan koka ve tütün yaprakları da daha sonra alerji ve astım tedavisi için ek deneyler yapmak üzere Avrupa'ya ihraç edilecekti. Örneklerden de anlaşılacağı üzere tarihte tedaviler önerilmiş ama onlara neyin sebep olduğu bilinmiyordu. Çocukluğundan beri yaz nezaketinden mustarip olan John Bostock (1772 1846), tıp camiasındaki tepkisizliğe rağmen, çalışmalarına devam edecekti. İlk ve ikinci yayınları arasındaki dokuz yıl içinde, mevsimsel alerji semptomlarıyla uyumlu olan 28 vakanın, o sırada durumun prevalansını belki de daha düşük gösterdiğini ortaya koydu. Soyluların ve ayrıcalıklı sınıfların mevsimsel alerjilerden daha fazla etkilendiğini belirtti. Bunun zenginlik, kültür ve iç mekan yaşamının bir sonucu olduğu düşünüyordu. Artan hava kirliliğine maruz kalma, açık havada daha az zaman geçirme, artan polen sayısı ve iyileştirilmiş hijyen gibi nedenlerle birlikte toplumsal değişiklikler, bugün görmeye devam ettiğimiz alerji prevalansının artmasına katkıda bulunuyordu. Ayrıca, belirli bakteri ve enfeksiyonlara kısmen maruz kalmanın, alerjik ve otoimmün hastalıklarda artışa yol açabileceğini belirten hijyen hipotezinin oluşturulmasına yardımcı oluyordu. O zamanki mevsimsel belirtilerin kaynağının da saman kokusundan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu, saman nezlesi teriminin kullanılmasına yol açıyordu. Bostock bunun yerine, tekrar eden semptomların yaz sıcağında tetiklendiğinden şüpheleniyordu, çünkü semptomları, yazı kıyıda geçirdiği zaman artıyordu. Daha sonra, soyluların ve aristokratların, rahatsız edici semptomlardan kaçınmak için kıyı veya dağ tatil yerlerinde alerji mevsimi geçirmeleri yaygınlaşıyordu. Metodik çalışma ve kendi kendine deneyimler yoluyla, Dr. Charles Blackley (1820-1900), polenlerin alerji semptomları için suçlu olduğunu tespit etti. Çeşitli polenleri topladı, tanımladı, tarif etti. Alerjik özelliklerini ise gözlerine sürterek ya da derisini çizerek belirledi. Daha sonra hangilerinin kızarıklık ve kaşıntı ile sonuçlandığını buldu. Bu teknik, bugün alerji uzmanları tarafından da testlerde kullanılıyor. Aşılama ile ilgili keşiflerden ilham alan Dr Leonard Noon ve John Freeman, 1900'lerin başlarında alerjik hastaları duyarsızlaştırma çabasıyla enjeksiyon için polen özü dozları hazırlayacaktı. Alerji immünoterapisi adı verilen ve ayrıca alerji aşısı olarak da bilinen bu etkili tedavi günümüzde halen kullanılıyor. Antihistaminikler ise ilk kez 1940'larda kullanılacaktı. Günümüzde kullanılan ve daha az yan etkiye sahip olan formülasyonlar ise yalnızca 1980'lerden beri mevcut. Mevsimsel alerji ve alerjik astım, bugün dünya nüfusunun %10-30'unu etkiliyor. Daha yüksek sıcaklıklar ve artan karbondioksit seviyeleri ile beslenen polen mevsimlerinin daha uzun olduğu biliniyor. Pek çok uzman, iklim değişikliği nedeniyle önümüzdeki yıllarda bunun daha da kötüleşeceğine inanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/modern-tip-alternatif-tedavi-yontemleriyle-barisiyor-mu", "text": "Dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda çeşitli hastalıkların tedavisinde alternatif tedavi yöntemlerine ilgi artmıştır ve giderek artmaya devam etmektedir. Özellikle dünyada ikinci sıklıkta ölüme neden olan kanserin modern tıbbın kabul ettiği kemoterapi & radyoterapi, cerrahi uygulamaların çok az kanserde tam iyileşme sağlaması, bir çok ölümcül kanserde hala geçerli bir tedavi yönteminin olmayışı, alternatif tedavi arayışlarının güncel kalmasını sağlamıştır. Bu alternatif tedavi yöntemleri, bilimsel olarak birçok bakımdan test edilmiş ve kanıta dayalı olarak kabul edilse de hala bazı önemli tereddütleri içermektedir ve birçok yönüyle yetersiz kalmaları nedeniyle uygulayıcıları ve hastaları tam olarak rahatlatamamaktadırlar. Alternatif tıp uygulamalarının ne kadar işe yaradığı ile ilgili hala çok sayıda belirsizlik olması nedeniyle bilim insanları tarafından kabul edilmeleri zor olmaktadır. İş böyle olunca da tamamiyle olmasa da bu alan yetkisiz, bilgisiz, belki art niyetli kişilerin eline terk edilmiş durumdadır. Hukuki alt yapısı yeteri kadar oturmadığı için bu durumun doğurduğu toplumsal sorunun, sorunun kendisinden daha büyük olduğu bir gerçektir. Bilimsel temelli alternatif tıp yöntemleri olarak aşağıdaki bazı örnekleri verebiliriz. Nöral Terapi, Hipnoz, Akupunktur, Refleksoloji, Mezoterapi, Manyetik Alan Tedavisi, Manuel Terapi, Kinezioloji, Fitoterapi, Homeopati, Oksijen, solunum ve ozon terapisi. Her biri bilimsel olarak tam açıklanamamış farklı çalışma prensibine dayandırılmaktadır. Bazılarının çalışma prensibi şu şekilde ifade edilmeye çalışılmıştır. Akupunktur: Vücutta anatomik karşılığı da olan noktalara batırılan iğnelerle bedenin enerji akışını düzenler. Dünya Sağlık Örgütü bir çok hastalıkta kullanılabilirliğini kabul etmiştir. Nöral terapi: Nöral terapinin ise cilde yapılan kısa etkili lokal anestezik iğnelerin bedenin birbiriyle iletişim halinde olan sistemini düzelttiğine inanılır. Bilimsel olarak ispatlanmamıştır ancak beyin tabanlı bir düzenleyici mekanizmayı içerdiği düşünülmektedir. Fitoterapi: Binlerce yıllık deneyimle biriktirilen bilgiler ışığında insanların kullandığı bitkilerin, bilimsel düzeyde etkilerinin tanımlanarak tedaviye dahil olmasıdır. Günümüzde popülaritesi gittikçe artmaktadır. Ancak doğal ürünlerle tedavi konusu bilim insanları ve geleneksel tedavi ile uğraşanları karşı karşıya getiren bir konu olmaya devam etmektedir. Bu sorunun kökünden çözülmesinde üniversitelerin önemli bir görevi olduğunu düşünmekteyiz. Tarihten gelen tedavi edici bilgiler modern tıbbın gelişmesiyle tamamıyla bir kenara bırakılmasa da son on yıllara kadar bilim insanlarının fazlaca ilgi alanına girmemiştir. Ancak modern tıptan beklediğini bulamayan insanlık, son zamanlarda alternatif tedavi yöntemlerine ve doğal ürünlere ilgiyi artırmış ve bu sektör büyük bir ekonomik pazar haline gelmiştir. Bir kısım insanlar doğal ürünlerle tedaviyi modern tedaviye alternatif olarak kullanmakta beis görmemektedir. Geleneksel yöntemde doğal ürünün kendisi veya ekstraktları tedavi amaçlı kullanılırken modern teknoloji, ilaçları tek molekül düzeyine indirmiş ve standart bir üretim ve hedefe yönelik tedavi imkanı sağlayabilmiştir. Ancak özellikle kemoterapötik ilaçların yan etkilerinin fazla oluşu insanlarda doğal ürünlere olan ilgiyi canlı tutmaktadır. Bu şekilde halkta doğal ürünler zararsız, ilaçlar ise zararlıdır şeklinde doğru olmayan düşünceyi oluşturmuştur. Uzun deneyimler sonucu elde edilmiş bilgilerin bilim insanları tarafından modern deneylerle test edilmesi gerekmektedir. Toksik özellikleri araştırılmamış, optimizasyonu yapılmamış bitkisel ürünlerin doğal ürün adı altında sanki zararsızmış gibi gösterilip halk tarafından mucizevi bir karışım olarak kullanılması sağlık başta olmak üzere maddi ve manevi bir çok problemi de beraberinde getirdiği bir gerçektir. Bu tür ürünlerin yaygınlaşması maalesef bilimle uğraşanların kontrolü dışındadır ve maddi ve manevi suistimale açık bir alandır. Özellikle modern tıp tedavilerinin yetersiz kaldığı kanserin ilerlemiş evrelerinde ve umutsuz hastalıklarda insanlar bu ürünlere kurtarıcı olarak sarılmaktadır. Bu ürünlerin daha yaygın kullanım alanı bulmadan biyo özelliklerinin, toksisitesinin belirlenmesi ve bilimsel özelliklerinin araştırılması biz bilim insanlarına düşmektedir. Bu amaçla etik kurul onayı alarak daha önce yaptığımız bir hayvan deneyinde farelerde kanser oluşturduktan sonra piyasada kanser tedavisinde çok etkili olduğuna inanılan bir doğal ekstrakt kullanılmış ve belirgin bir düzelme sağlamadığı görülmüştür. Sadece kanserde değil, birçok endikasyonlar belirlenip bunlara etkili olabilecek bitkisel ekstraktlar test edilmelidir. Bitkisel kaynaklı ürünlerin özellikle doğu ülkelerinde yaygın kullanıldığı ve hatta dünyanın her yerinden bilimsel çalışmaların yapıldığı ve dergilerde yayımlandığı görülmektedir. Ancak bu çalışmalar büyük oranda invitro çalışmalar olup deney hayvanlarında ve insanda yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Üstelik bu çalışmalar bilimsel etkisi yüksek dergilerde yayımlanma imkanı bulamamaktadır. Her şeyden önce bu formüller önce canlı dışında test edilmeli ve iyi sonuç alınması durumunda hayvan deneyleri yapılmalıdır. Daha sonra insan kullanımına faz çalışmalarından sonra sunulmalıdır. İlaç üretiminin bir çok basamağı olduğu bilinen bir gerçektir ve bu tür ürünleri üretenlerin bu yollardan haberi olmadığı gibi maddi olarak da buna imkanları yetmemektedir. Üstelik bunu yapabilme bilgi, beceri ve yetkinlikten de uzaktırlar. Piyasada satılan bir çok ürünün Sağlık Bakanlığı'ndan izinli laboratuvarlarda toksisite çalışmaları yapılmaktadır, ancak bu çalışmaların dahi ürünlerin güvenli kullanımını sağlayamayacağı bir gerçektir. Birkaç çalışma ile ürünlerin ilaç gibi kullanılması söz konusu olmamalıdır. Bu amaçla birçok üniversitede araştırma laboratuvarı kurulmuş ve bitkisel ürünler araştırılmaktadır. İlaca dönüşme sürecinin bazı mevzuatlar gereği de zor olduğu göz önünde bulundurulursa, bu tür karışımların optimizasyon ve endikasyon çalışmalarının yapıldıktan sonra ilaca giden yolda diğer çalışmalarının yapılması daha uygun gözükmektedir. Ancak bu yollar da büsbütün kapalı değildir. Sonuç olarak modern tıbbın alternatif tedavi yöntemleriyle barışması söz konusu mu, sorusuna Evet demek durumundayız. Modern tıp, kontrolü eline almalı ve bu alanı yetersiz ve ard niyetli kişilere bırakmamalıdır. Bu şekilde geleneksel yöntemlerin modern tedavi yöntemleri ile karşılaştırmalı test edilmesi ile, yeni ve doğal ilaçların kullanıma sunulabileceğini düşünmekteyiz. Bu yazı HBT'nin 84. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/morfinin-yerine-gecebilecek-molekul", "text": "Bilim insanları morfin yerine ağrı kesici olarak kullanılabilecek bir molekül geliştirdi. Yeni molekülün, bin yıllardan bu yana kullanılan uyuşturucu ilaç gibi yan etkileri de yok. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, yeni madde ne nefes darlığına yol açıyor ne de bağımlılık veya kabızlık yapıyor. Bu yan etkileri nedeniyle morfin alımı riskli sayılıyor. Nobel Kimya ödüllü (2012) araştırmacı Brian Kobilka , bilgisayarda üç milyon maddeyi inceleyerek bunların arasındaki en iyi ağrı kesici birleşimlerini elemiş. PZM21 olarak isimlendirilen molekül, beyinde ağrıları baskılayan bölgeyi etkinleştiriyor. Bu yapay madde morfine kıyasla daha uzun süre etkili. Morfin ve diğer ağrı kesicilere çabucak bağımlı olan fareler üzerinde gerçekleştirilen deneylerde yeni molekülün yan etkilere neden olmadığı görülmüş. Uzun süre etkili olan molekül nefes darlığını da ortadan kaldırıyor. Afyondan elde edilen morfin dört bin yıldan bu yana ağrı kesici olarak kullanılıyor ve modern tıptaki yerini de koruyor. Fakat riskli olduğu için bilim insanları on yıllardan bu yana özellikle de yan etkileri ortadan kaldıracak alternatifler üzerinde çalışıyordu. Son araştırmada ağrının baskılanmasıyla tetiklenen opioid reseptörlerine odaklanarak, reseptöre tutunan uygun molekülü buldular. Morfindeki gibi yan etkiler yapmaması için de molekülün beyindeki başka bir reseptöre tutunmaması gerekiyor. Bilim insanları yeni yöntemi \"mükemmel ilacı doğru giden bir adım\" olarak tanımlıyor. İlacın ilk önce insanlar üzerinde etkisinin ve tolere edilebilirliğinin öğrenilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/motor-noron-hastaligi-als-ile-bagirsaktaki-bakteriler-arasindaki-baglanti-olabilir", "text": "Nörodejeneratif bir hastalık olan ve gizemini hala koruyan ALS üzerine yeni bir çalışma, ALS'nin mikrobiyotadaki değişikliklerle ilişkili olabileceğine işaret ediyor. Fareler üzerinde yapılan çalışmada, Akkermansia muciniphila adı verilen bakterinin hasta farelerin sağlık durumunu iyileştirdiği ve ömürlerini uzattığı belirtildi. Araştırmacılar, söz konusu etkiyi doğrulamak için çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunun altını çiziyor. İsrail'deki Weizmann Bilim Enstitüsü'nden Eran Elinav'ın yürüttüğü çalışmada ilk olarak, hasta farelerdeki bağırsak mikrobiyotasının güçlü antibiyotikler nedeniyle yok olmasının farelerin sağlık durumlarını kötüleştirdiği tespit edildi. Araştırmada, Akkermansia muciniphila'nın ürettiği nikotinamid molekülünün etkileri dikkat çekti. Bu molekülün verildiği farelerde hastalığın seyrinde belirgin iyileşmeler görüldüğünü ifade eden Elinav, mikrobiyotaları ailelerindeki sağlıklı bireylerininkilerle karşılaştırılan 37 ALS hastası kişide, nikotinamid seviyesinin düşük olduğunun tespit edildiğini belirtiyor. Elinav, çalışmanın henüz erken bir aşamada olduğunu, söz konusu ön bulguların hiçbir şekilde bir tedavi tavsiyesi olmadığını özellikle vurguluyor. İngiltere'deki Motor Nöron Hastalıkları Derneği'nin araştırma direktörü Brian Dickie, bağırsaklarımızdaki bakterilerin çeşitli nörolojik hastalıklarda rol oynayabileceğini işaret eden çalışmaların sayısında artış görüldüğünü ve beslenme düzeni ile egzersizin ALS ile muhtemel ilişkisini aydınlatmaya yönelik devam eden çalışmalar olduğunu belirtti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mrna-teknolojisi-kalp-hastalarina-da-yardimci-olacak", "text": "mRNA teknolojisini Covid-19 aşılarıyla daha yakından tanıma fırsatını bulduk. Kanser aşısı için de test edilen bu yöntemden gelecekte kalp hastalarının da yararlanabilecek. Amerikalı araştırmacılar, bu teknolojinin kalp fibrozu tedavisinde kullanılabileceğini gösterdiler. Kalp fibrozu, kalp yetersizliğinin yaygın bir özelliğidir. Yeni yöntemin, CAR-T hücre tedavisiyle birleştirildiğinde farelerin kalp hasarlarını önemli ölçüde iyileştirdiği anlaşıldı. CAR-T hücre tedavisi birkaç yıldır kanser tıbbında uygulanıyor ve özellikle lösemi ve lenfoma tedavilerinde etkili olduğu biliniyor. Önce hastanın bağışıklık sisteminden T-hücreleri alınır. Bunlar, üzerlerinde belli başlı reseptörü taşıyacak şekilde genetik değişimden geçirilir. Kimerik antijen reseptörü olarak isimlendirilen bu reseptör, hastalara transfüzyon yoluyla geri aktarılır. Bedendeki CAR-T hücrelerinin, reseptörün yardımıyla kanser hücrelerini tespit edip, yok etmeleri beklenir. Aynı yöntemin kalp fibrozu gibi diğer hastalıklarda da kullanılabileceğini düşünen uzmanlar, bu yöntemi mRNA teknolojisiyle kombine ettiler. Bu durumda T-hücrelerine, istenen reseptörün yapı planı aktarılıyor. Bunlar bedende kendi kendine yani laboratuvarda işlemden geçirilmesine gerek kalmadan oluşuyorlar. Ve mRNA çok kısa ömürlü olduğu için de istenilen etki geçici. Analizler, intravenöz enjeksiyonun gerçekten de 48 saat sonra birçok T hücresini yeniden programladığını gösterdi. İki hafta sonra farelerde kalp fibrozu düzeldi ve organın boyutu ve işlevi normale döndü. Enjeksiyondan bir hafta sonra da araştırmacılar, hayvanların omuriliğinde fibroblastlara karşı yönlendirilen T hücrelerine dair herhangi bir kanıt bulamadılar. Uzmanlar insanlar üzerindeki ilk araştırmaların önümüzdeki beş yıl içinde başlamasını bekliyorlar. CAR-T hücre tedavisinden bağımsız olarak da mRNA teknolojisinin bir zaman sonra kalp-dolaşım hastalıklarında kullanılabileceği sanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/multiple-skleroz-hastaligindan-bir-virus-mu-sorumlu", "text": "Bazı virüsler kanser gibi ağır hastalıklara neden olabilirler. Dünyada yaygın olan Epstein-Barr virüsü de bunlardan biri. Milyonlarca kan örneğinin incelenmesine dayanan son bir araştırma, bu virüsün Multiple Skleroz'dan da sorumlu olabileceğini gösterdi. İnsanların yüzde 90'ından fazlasına çocukluk döneminde Epstein-Barr virüsü bulaşır. Özellikle de yaşamın ilk yıllarında enfeksiyon hemen hemen hiç belirti göstermez. Gençler ve genç yetişkinlerde ise ateş, yorgunluk, boğaz ağrısı gibi öpücük hastalığı belirtileri görülür. Diğer herpes virüsleri gibi Epstein- Barr virüsleri de bedende kalıcı olur. 1960 yılında keşfedilen virüs, lenf düğümü kanseri gibi kanser hastalıklarıyla da ilişkilendiriliyor. Ayrıca kansere neden olan başka virüsler de biliniyor. Örneğin rahim ağız kanserine neden olan insan papiloma virüsüne karşı artık bir aşı var. Ama sadece kanser değil, diğer bazı ağır ve tedavisi olmayan bazı hastalıkların da virüs kaynaklı olabiliyor. Epstein-Barr virüsü kronik yorgunluk sendromunun olası bir nedeni olarak kabul edilir ki benzer bir bağlantı, şu sıralar SARS_CoV-2 ve Long Covid için de tartışılıyor. Epstein-Barr virüsünün Multiple Skleroz hastalığında da rolü olduğu uzun bir süredir tahmin ediliyordu. Science dergisinde yayımlanan son bir araştırma, birçok uzmana göre şimdiye kadar en kapsamlı kanıtları sunuyor. Araştırma çerçevesinde on milyondan fazla ABD ordusu çalışanından alınan kan örnekleri incelendi. Bu kişilere kariyerleri boyunca her yıl düzenli olarak kan örneği alınarak HIV testi yaptırılır. Harvard Halk Sağlığı Okulu'ndan Alberto Ascherio liderliğindeki araştırmacılar, incelemeler sonucunda profesyonel yaşamları boyunca, Multiple Skleroz tanısı konan 801 kişi tespit ettiler. Bununla birlikte Epstein-Barr virüslerinin gerçekten de neden veya tetikleyici olup olmadıkları henüz kesin olarak bilinmiyor. Ayrıca araştırma çerçevesinde semptom göstermeyen enfeksiyon ve öpücük hastalığı arasındaki fark da tam olarak açıklanamadı. Çünkü bilindiği kadar öpücük hastalığı MS riskini daha da artırmakta. Bazı uzmanlar ise araştırmanın gerçekten de bilinen risk faktörü için en kapsamlı kanıtlarını sunduğu ama yine de Epstein-Barr virüslerini MS'nin ana tetikleyicisi olarak gösterilemeyeceği görüşündeler. Son yirmi yılın verileri MS'nin sadece genetik olmadığını gösteriyor. MS uzmanlarına göre genler dışında, bir dizi çevresel faktör de etkili: D vitamini eksikliği, sigara içimi, çocukluk ve erken yetişkinlik döneminde şişmanlık, vardiyalı çalışma ve belli başlı bağırsak bakterileri gibi. Epstein-Barr virüsünü önlemek için en ideali bir aşı. Ancak şimdilik bu pek mümkün görünmüyor, ama en azından semptomlu süreci yani öpücük hastalığını aşıyla önlemek mümkün olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mutasyona-ugramis-hiv-varyanti-tespit-edildi", "text": "Virüsler evrimin başarılı bir modelidir. Mutasyonlar ve hızlı çoğalma yeteneği sayesinde yeni konakçılara sızarak, biyolojilerine en iyi şekilde uyum sağlayabiliyorlar. Bu stratejinin ne kadar etkili olduğunu korona pandemisi ve çok bulaşıcı olan Omikron varyantıyla öğrendik. Geçerli teoriye göre virüsler için mümkün olduğunca bulaşıcı olmak ama çabuk öldürmemek en avantajlısı. Oxford Üniversitesi'nde Chris Wymant ile çalışan ekip, Aids virüsü HI'nın da sanılandan çok daha fazla geliştiğini tespit ettiler. Bununla ilk kanıtlar, Avrupa ve Afrika'dan alınan virüs örneklerinin gen diziliminde bulundu. 17 HIV pozitif kişide daha önce bilinmeyen bir alt tip tespit edilmiş ve bu kişilerden on beşi Hollanda'dan. Araştırmacılar yeni virüs varyantı hakkında daha fazla bilgi toplayabilmek için Hollandalı HIV pozitif kişilerden aldıkları 6700 kan örneğini incelemişler ve bu şekilde yeni HI virüs varyantını taşıyan 92 kişi daha saptamışlar. Genetik analizler yeni alt tipin kalıtımında 509'dan fazla mutasyon taşıdığını ve proteinlerinde değişime uğramış 250 aminoasidin bulunduğunu göstermiş. VB olarak isimlendirilen HIV alt tip son derece ölümcül. Virüs çok hızlı çoğalıyor ve tedavi görmeyenlerde virüsün yükü 3,5 ila 5,5 misli artıyor. Bu da yeni HIV varyantının diğer alt tiplerden daha bulaşıcı olduğu anlamına geliyor. Korona virüsten farklı olarak bu HIV varyantı hava ve havada asılı parçacıklarla değil sadece beden sıvılarıyla bulaşıyor. Fakat yeni HIV varyantı aynı zamanda agresif de: Çünkü diğer varyantlara kıyasla CD4 savunma hücrelerini çok daha etkili bir şekilde bozuyor. Orta yaşlı erkeklerde bu yardımcı T hücrelerinin sayısını mikrolitre kan başına 350 hücre eşiğine ulaşması normalde 36 ay alırken, yeni VB alt tipi bunun için sadece dokuz aya ihtiyaç duyuyor. Hatta yaşlılarda bu süreç çok daha hızlı işliyor. Bu gruplarda daha virüsün teşhisi sırasında bile çok düşük CD4 değerleri tespit edilmiş. CD4 hücrelerinin mikrolitre başına 350 hücreye düşmesi halinde antiviral tedavi yapılmadığı taktirde hastada ağır enfeksiyon riski dolayısıyla da AİDS riski artar diyor araştırmacılar. Tedavi olmaksızın diğer varyantlarda AİDS'in oluşması altı ila yedi yıl sürerken, bu süre yeni varyantta sadece iki ila üç yıl sürüyor. Bununla birlikte yeni varyantın niçin daha bulaşıcı/ölümcül olduğu ve bunun temelinde hangi mekanizmaların yer aldığı henüz bilinmiyor. Virüs çok fazla mutasyon geçirdiği için sadece güncel verilerden yola çıkarak genetik nedeni bulmak zor diyor araştırmacılar. VB alt tipinin ne kadar yaygın olduğu bilinmiyorsa da analizler özellikle de Hollanda'da daha yaygın olduğunu gösteriyor. Virüs soyağacının rekonstrüksiyonuna göre araştırmacılar, VB alt tipinin 1980'li yılların sonunda ya da 1990'lı yılların başında Amsterdam'da ilk kez ortaya çıktığını tahmin ediyorlar. Mutasyona uğrayan virüs 2000'li yıllarda Hollanda'nın diğer bölgelerinde yayılmaya devam ettikten sonra 2013'te az da olsa azalmış. Ancak son veriler pek güvenilir değil diyor araştırmacılar. Araştırmacılar VB alt tipinin zaman içinde daha bulaşıcı ve öldürücü hale gelmesini ilginç buluyorlar. Çünkü geçerli olan teoriye göre bir virüsün bulaşıcılığı ve hasta edici etkisi pandemi sürecinde zayıflıyor. Ama VB alt tipi bu durumun programlanmış olmayabileceğini göstermiş oldu diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/mutlaka-en-kotusu-olur-kaygisina-kapilanlar-ne-yapmali", "text": "Yaşam kaygılar, korkular ve gerilimlerle dolu. Çoğu zaman bilinçsizce ortaya çıkan bu duygular insanların yaşamlarını içten içe zehir edebiliyor. Ruh bilim uzmanı Dr. Ellen Hendriksen kaygı konusunda iki güçlü inancı ve kaygılardan kurtulmanın yollarını dile getiriyor. Yaşanan kötü bir olay karşısında yine de yıkılmayan ve umudunu yitirmeyen birilerine herhalde tanık olmuşsunuzdur. Bu tür kişilik yapısına sahip olanlar, çok sevdikleri birini yitirdiklerinde onun en azından çektiği acılardan kurtulduğunu düşünüp rahatlar, ya da işten atıldıklarında yaşamlarında yeni bir sayfa açılacağına inanırlar. Öte yandan, pireyi deve yapan ve her koşulda yakınan birilerini de tanımışsınızdır. Bu kişiler için ya deniz çok kirlidir ya yemek tatsızdır ya da insanlar çekilmezdir... Bir de her durumda akla gelebilecek en kötü senaryoyu yazan insanlar vardır. Başınız mı ağrıyor? Beyninizde ur olabilir! Trafik mi yoğun? İşe geciktiğinizi patronunuz hemen anlayacak! Tatilinizi Meksika'da mı geçireceksiniz? Sangria ısmarladığınızda içine konan buz kesin sizi hasta edecek! İşte kaygı denen yetenek tam da böyle bir şeydir: Olacağı belirsiz ve az biraz ürkütücü olan koşullarda çok ciddi bir felaketin yaşanacağı öngörüsünde bulunur. Bu yeteneğin işe yaradığı da olur... İnsanlar, incir çekirdeğini doldurmayacak olayların çok büyük sorunlara yol açacağını düşünürler. İş yerinde ufacık bir yanlış yaptıklarında işten atılacaklarına ya da birisine gönderdikleri iletiye yanıt almadıklarında o kişinin kendilerine küs ya da kızgın olduğuna inanırlar. Bu kişiler çoğu zaman kendilerinde kaygı uyandıran unsurun ne olduğunu bile tam olarak kestiremezler, ama çok kötü bir şeyler olacağına neredeyse kesin gözüyle bakarlar. Kafanızda bir en kötü durum senaryosu oluştuğunda ve bu senaryo beyninizi kemirmeye başladığında öncelikle kendinize Bu iş gerçekte ne denli kötüye gidebilir? sorusunu sorun. Bir başka deyişle, gerçekten de destansı boyutlarda bir felaketin söz konusu olup olmadığını anlamaya çalışın. Örneğin, satışa çıkarttığınız eve alıcı çıkmadığında bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini belirlemek için kendinize, En kötüsü ne olabilir? diye sorun. Beyin çoğu zaman farklı bir bakış açısı benimseyerek, Bunun sonuçları pek hoş olmayabilir. Öyle ki, parasal sorunlarımı giderecek başka birtakım kararlar almalıyım. Sonuçta ortada hastalık yok, ölüm yok. Evi gelecek yıl da satışa sunabilirim türünde bir tepki oluşturabilir. Bir örnek daha verecek olursak, Sanırım bu iş bana göre değil dediğinizde yine en kötü durumda neler olabileceğini düşünerek, Bu iş bana göre olmayabilir, ama her an bana uygun bir iş aramaya koyulabilirim gibi bir sonuca varabilirsiniz. Bu soruların her ikisi olmasa bile, en azından bir tanesi kaygı içeren hemen hemen her türlü düşüncenin silinip atılmasına yardımcı olacaktır. Beyninizin derinliklerinde kaygı avına çıktığınızda bir soru işareti size yol gösterecektir. Kaygı içeren tümceler hemen hemen her zaman, Eğer öyleyse ne olur?, Sonra ne olur? ve Şimdi ne yapmalı? gibi sorularla dile getirilir. Bu türde sorular son derece kaypak oldukları gibi, tartışmaya da pek açık değildirler ve yanıtları hemen hemen her zaman olumsuzdur. Bu durumda, kendinize Öyle olursa ne olur? sorusunu her soracak olduğunuzda bu soruyu hemen bir tümceye dönüştürerek işe koyulun. Örneğin, Ya uçak düşerse ne olur? sorusuna yanıt vermek güçtür; uçağın düşmesi gerçekten de bir felaket olur. Ancak bu soruyu, Uçak düşecek tümcesine dönüştürdüğünüzde bunun gerçekleşmesinin ne denli güçlü bir olasılık olduğunu tartışabilirsiniz. İnsanların kaygıya kapılmasına yol açan ikinci bir unsur da yaşadıklarıyla başa çıkamayacaklarını sanmalarıdır. Bu son derece mantıklıdır, belli bir duruma hazırlıklı olmadan yakalanırsak kaygıya kapılırız. Kaygı, kişinin kendi yetenekleri konusunda kuşku duymasına neden olur. Bu durumda korkuları gerçekmiş gibi algılar, elinden bir şey gelmediğine inanır. Sorumlulukların altında ezildiğini, başından büyük işlere kalkışmış olduğunu düşünür. Bu tür korkular bir gerçeklikmiş duygusuna dönüştüğünde kişinin kendisine sorması gereken sihirli soru Ne yapabilirim? olmalıdır. Kaygının gerçekliğe dönüşmesi durumunda bunun sonuçlarıyla başa çıkabilmek için kişinin toparlayabileceği tüm kaynakları dostlarını, ailesini, içsel gücünü, sağlık sigortasını, cüretini kafasından geçirmesi ve kendisine Bu durumun üstesinden nasıl gelirim, bu konuda neler yapabilirim? sorusunu sorması gerekir. Gerçekten de beyninizde bir ur olduğunu öğrenecek olsanız ne yaparsınız? Konunun uzmanı bir onkolog bulur, izne ayrılır, uzmanların önerilerine sıkı sıkıya bağlı kalır, dostlarınızın ve ailenizin desteğine sığınırsınız. Tüm bunları yerine getirmek hiç kuşkusuz kolay değildir. Bu süreç son derece zorlu bir süreç olacaktır. Ancak burada asıl önemli olan nokta, en kötü koşullarda bile yapılabilecek bir şeylerin olması ve umudun asla yitirilmemesidir. Neyse ki, insanların kaygıları çoğu zaman bu denli iç karartıcı değil. Tatilde yağmur yağacağından ötürü mü kaygılısınız? Ne yapabilirsiniz? Gideceğiniz yerdeki tüm müzeleri gezebilir, ya da kendinize kocaman bir şemsiye edinebilir ve havaya lanetler yağdırabilirsiniz. Kendinize asla istediğiniz gibi bir eş bulamayacağınızdan mı kaygı duyuyorsunuz? Üzüleceğinize yaşamın tadını çıkartmaya çalışın, insanlarla tanışmaya daha çok zaman ayırın ve kendinizi onun sizi bulacağına inandırın. O sizi bulamasa da en azından dostlarınızla güzel bir yaşam sürdürebilirsiniz. Kısacası, kaygılar yıpratıcı olsa bile, insanlar yine de her türlü güçlüğün üstesinden gelebilecek güce sahipler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/muz-gunde-2-muz-yararli-fazlasi-zararli", "text": "Dünyada en çok tüketilen meyveler arasında yer alan muz, önemli bir potasyum ve bir lif türü olan pektin kaynağı. Aynı zamanda muz vücudumuzun magnezyum, C ve B6 vitamin gereksinimini de karşılar. Amerikalı beslenme uzmanı Laura Flores, muzun yüksek oranda antioksidan içerdiğini, bu antioksidanların serbest radikallere karşı koruma sağladığını belirtiyor. Aynı zamanda muz, içerdiği yüksek miktarda B6 vitaminine bağlı olarak, Tip 2 diyabete karşı koruma sağlıyor, kilo vermeye yardımcı oluyor, sinir sistemini güçlendiriyor ve beyaz kan hücrelerinin üretimini artırıyor. Kalp sağlığı: Muzda bulunan potasyum, kalp atışları için gereken elektriğin vücutta akmasına yardımcı olan bir mineral elektrolittir. Ayrıca muz, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ne göre yüksek potasyum ve düşük sodyum içeriği sayesinde kardiyovasküler sisteminizi yüksek tansiyona karşı da koruyabilir. Depresyon ve ruh durumu: Muzda yüksek miktarda bulunan triptofan, vücutta seratonine dönüştürüldüğünden depresyona karşı etkilidir. Aynı zamanda B6 vitamini iyi bir uyku çekmenize, magnezyum da kaslarınızın rahatlamasına yardımcı olur. Sindirim ve kilo kaybı: Muzda bol miktarda bulunan lif, düzenli olarak tuvalete çıkmanızı sağlar. Bir muz günlük lif ihtiyacınızın yaklaşık %10'unu karşılar. Ayrıca B6 vitamini vücudunuzu Tip 2 diyabete karşı korur ve kilo vermenize yardımcı olur. Muzun kilo vermede etkili olmasının sebebi şekerli olduğu için abur cubur yeme ihtiyacınızı köreltmesi, aynı zamanda doyurucu olmasıdır. Muz, egzersiz sırasında kan şekeri seviyesini de düzenler. Görme yetisi: Her ne kadar görme yetisi deyince herkesin aklıma havuç gelse de muzun da görme yetisine katkısı oldukça büyük. Ulusal Sağlık Enstitülerine göre muzda az da olsa önemli miktarda bulunan A vitamini, göz sağlığına katkıda bulunmanın yanı sıra, normal ve gece görüşünüzü de korur. A vitamini içerisinde gözlerinizin etrafındaki zarları koruyan ve kornealarınıza ışığı ulaştıran proteinlerin bir elementi olan bileşenler bulunmaktadır. Diğer meyveler gibi muz da tedavisi bulunmayan, merkezi görüşünüzün bulanıklaşmasına sebep olan maküler dejenerasyona karşı faydalıdır. Kemikler: Muz, içerisinde yüklü miktarda kalsiyum bulunmasa da kemiklerinizin güçlü kalmasına katkıda bulunur. The Journal of Physiology and Biochemistry dergisinde yayınlanan 2009 tarihli bir araştırmaya göre muzda yoğun miktarda fructooligosaccharide bulunur. Bunlar, sindirime yardımcı probiyotikleri güçlendirir ve vücudun kalsiyumu emmesine yardım eder. Kanser: Elde edilen bazı bulgulara ortalama bir muz tüketimi böbrek kanserine karşı koruma sağlıyor. 2005 tarihli bir İsveç araştırmasına göre 75 öğünden fazla sebze veya meyve tüketen kadınlarda kanser riskinin %40 oranında azaldığı görüldü. Haftada dört ila altı arasında muz yiyen kadınların ise böbrek kanserine yakalanma riskini yarı yarıya indirdiği ortaya çıktı. Muzun böbrek kanserine karşı etkili olmasının sebebi, içerisinde yüksek miktarda bulunan antioksidan fenolik bileşeni olabilir. Aşırıya kaçmadan tüketildiği sürece muzun sağlığa herhangi bir zararı bulunmaz. Ancak çok fazla muz yenmesi durumunda baş ağrısı veya sürekli uykulu olma durumu ortaya çıkabiliyor. Flores, baş ağrısının sebebinin muzda bulunan amino asitlerin kan damarlarını genişletmesi olduğunu söylüyor. Bu amino asitler fazla olgunlaşmış muzlarda fazla oranda bulunuyor. Uyku yapmalarının sebebi ise muzda yüksek oranda bulunan triptofan. Ayrıca magnezyumun da kasları gevşetmesi kimi zaman bir fayda olarak görülürken kimi zaman zararlı olabilir. Muz oldukça şekerli bir meyve olduğundan çok fazla muz tüketmek ve diş temizliğine gereken önemi vermemek diş çürümelerine sebep olabilir. Aynı zamanda muzda çok fazla protein veya yağ bulunmadığı için tek başına tüketilebilecek sağlıklı bir besin değildir; egzersiz sonrası yenen muz da etkili bir atıştırmalık sayılmaz. Çok fazla muz yemek son derece tehlikeli olabilir. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, yetişkinlerin günde iki muzdan fazla yememesini öneriyor. Her gün onlarca muz yediğiniz takdirde aşırı vitamin ve mineral seviyeleri vücudunuz için tehlike yaratabilir. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi, aşırı potasyum tüketiminin kaslarda zayıflama, geçici felç ve kalp atışlarında düzensizlik ile bağdaştırılan hiperkalemiye sebep olabileceğini belirtiyor. Son derece ciddi sonuçlar doğurabilecek hiperkaleminin belirtilerinin ortaya çıkması için ise çok kısa bir sürede yaklaşık 43 adet muz yemiş olmanız gerekiyor. Günde 500 miligramdan fazla B6 vitamini tüketilmesi kollarda ve bacaklarda sinir hasarına sebep olabiliyor. Ancak bu oranda bir B6 vitamini seviyesine ulaşmak için kişinin binlerce muz yemiş olması gerekiyor. Muz kabuğu yalnızca üzerine basmanız durumunda size zarar verebiliyor. Muz kabuğu sanıldığı gibi zehirli değildir. Aksine yenilebilirdir ve içerisinde yüklü miktarda besin maddesi bulunur. Muz kabuğunun dünyanın birçok bölgesinde yenildiğini belirten Flores, Batı'da bunun çok yaygın olmadığını da ekliyor. Muz kabuğunda yüksek oranda B6 ve B12 vitamini bulunmakla birlikte magnezyum, potasyum, lif ve protein de mevcuttur. Applied Biochemistry and Biotechnology dergisinde yayınlanan 2011 tarihli bir makaleye göre muz kabuklarında polifenol, karotenoidler vb gibi çeşitli biyoaktif bileşenler de bulunur. Elbette muz kabuğunu yemeden önce böcek ilacı sıkılmış olması ihtimaline karşı dikkatle temizlemeniz öneriliyor. Muz kabukları genellikle pişirilmiş, haşlanmış ya da kızartılmış şekilde servis edilirken başka meyvelerle birlikte çiğ olarak parçalayıcı yardımı ile de tüketilebilir. Muz kabuğu, meyvenin kendisi kadar şekerli değildir. Olgunlaşmış muz kabukları, olgunlaşmamışlara göre daha tatlı olur. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ne-salginlar-atlattik", "text": "1928'de Alexander Fleming penisilini buldu. O zamana kadar sayısız salgın atlatmış olan dünya rahat nefes aldı. İlerleyen onyıllarda teknoloji gelişti. Yapay zeka, sürücüsüz arabalar, işçi robotlar derken, hatta Mars'ta koloni kurma planları yapılırken, -insanoğlunun kendini en güçlü hissettiği bir zamanda- Covid19, hala ne kadar savunmasız olduğumuzu kafamıza vura vura hatırlatıyor. Dünyada her 5 kişiden 3'ü evlerinde hapis durumda. Bir anda ortaçağdaki veba günlerine adeta geri döndük. Ülkeler arasındaki sınırlar yeniden yükseliyor, içe kapanıyorlar. - Ö.3000: Çin'in kuzeydoğusundaki arkeolojik kazılar sırasında bir köy evinde 97 iskelet bulundu. Hamin Mangha sit alanında bulunan 5000 yıllık bu evdeki kalıntılar çocuk, genç ve orta yaşlılara aitti ve yanmıştı. Salgının köy halkını silip süpürdüğü, insanların ölülerini gömecek vakit bulamadıkları sanılıyor. Yine Çin'in kuzeydoğusunda Miaozigou sit alanında benzer toplu mezar bulundu. Buradaki kalıntılar da yaklaşık aynı zamana ait. Arkeologlara göre burada da salgın ihtimali öne çıkıyor. - Ö.430: Atina ile Sparta arasındaki savaşın başlamasından sonra başlayan salgın 5 yıl sürdü. Helen tarihçi Tukutides'e göre, insanlar birden ateş, kanama, gözlerde kanlanma ile hayatlarını kaybetti. 75 ila 100 bin kişinin öldüğü sanılıyor. Salgın toplumda kaosa yol açtı. İnsanlar nasılsa öleceğiz diye çılgınlar gibi para harcadı, kuralları, dini bir tarafa bıraktı. Hastalara yaklaşılmasından korkulduğu için, çoğu yalnız başına öldü. Doktorlar bu salgının tifo ya da ebola benzeri bir virüs olabileceğini düşünüyor. Atina'yı kasıp kavuran bu salgın, Peloponnes savaşlarında Sparta'ya yenilmesinin en önemli sebebi olarak görülüyor. - 165-180 Antonine Vebası:İran seferinden dönen askerlerin Roma'ya getirdiği sanılıyor. Tarihçiler Roma'da 1 günde 2000 kişinin öldüğünü ileri sürüyor. Bilimadamları kızamık ya da çiçek salgını olabilir diyor. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünün başlangıcı oldu. Tahminlere göre 15 yılda 5 milyon kişi hayatını kaybetti. Askerler teker teker hastalanınca, Roma Ordusu çöktü, barbarların istilasının önü açıldı. - Cyprian Vebası 250-271: Kartaca Piskoposu Cyrian'ın adı ile anılıyor. Etiyopya'da başladı, Roma'ya yayıldı. Sadece Roma'da günde 5000 kişinin öldüğü söyleniyor. Hastalığın ne olduğu bulunamadı. Çiçek ya da eboladan şüpheleniliyor. Zamanında Roma'ya başkaldıran Piskopos Cyprian, salgını dünyanın sonu olarak nitelendirmişti. Bu salgın da Roma'yı zayıflattı, tarlaları ekecek insan bulunamadı, açlık ve kıtlık başgösterdi. Hristiyanlar hastalara yardım ettiklerinden, bu salgın Hristiyanlığın Avrupa'ya yayılmasında önemli rol oynadı. - Justinian Vebası 541-42: Bizans İmparatorluğu'nun çöküş devrinin başlamasına yol açtı. Burbonik ya da hıyarcıklı veba denilen bu salgında İstanbul'da günde 5000 kişinin öldüğü, kent nüfusunun %20-40'ının eridiği tahmin ediliyor. Aya Sofya'yı yaptıran İmparator Justinian bile bu vebaya yakalanıp iyileşti. İstanbul sokaklarınde cesetler üst üste yığıldı, sokaklardaki kedi köpekler bile öldü. Cesetler evlerde çürüdü. Mezarlıklar dolduğundan toplu mezarlar kazıldı, cesetler denize atıldı. Bazı tarihçilere göre imparatorluk nüfusunun dörtte birini vebaya kurban verdi. - Kara Veba 1346-1353: Avrupa'ya Asya'dan bulaştı. Kimilerine göre Avrupa nüfusunun1/3'ünü, kimilerine göre de yarısından fazlasını yok etti. İnsanlar toplu mezarlara gömüldü. Çalışacak adam bulmak zorlandı, serflik sistemi sona erdi. Emekçiler daha iyi beslenip, daha iyi koşullarda çalışmak için pazarlık gücü elde etti. İnsan gücü kıtlığı yüzünden, teknolojiye yatırım yapanlar çoğaldı. Böylece sanayi devrimine giden yol açıldı. - Cocoliztli Salgını 1545-1548: Meksika'da yüksek ateş, kanama ve bağırsak enfeksiyonu ile seyreden tifo benzeri salgında 5 yılda 15 milyon kişi öldü. Kurbanların renkleri sarardı, ağızlarından kulaklarından kan geldi, birkaç gün içinde de hayatlarını kaybetti. Yerli halkın yüzde 45'i yok oldu. - Amerikan Vebaları 16.yy.: Cocoliztli salgınının yanısıra İspanyol kolonicilerin Amerika kıtasına getirdiği çiçek vs. hastalıklar, kıtada milyonlarca yerlinin ölümüne yol açtı. Tarihçiler, yerli halkın %90'ına yakınının, Avrupa'dan taşınan hastalıklar yüzünden yok olduğunu tahmin ediyor. Aztek ve İnka orduları, salgın yüzünden kırıldığından, İspanyollar orta ve güneyAmerika'yı kolayca ele geçirebildi. - Londra'daki Büyük Veba Salgını 1665-1666: Londra nüfusunun %15'inin, yani 100 bin kişinin salgında öldüğü tahmin ediliyor. Kral 2. Charles bile Londra'dan kaçmak zorunda kaldı. 2 Eylül 1666'da büyük Londra yangını çıkmasaydı, belki salgın daha da sürecekti. - Büyük Marsilya Vebası Salgını 1720-1723: Marsilya limasına Doğu Akdeniz'den gelen bir gemi ile sızdı. 3 yılda 100 bin kişi öldü. Marsilyalıların yaklaşık 1/3'ü salgından sağ çıkamadı. - Rusya'da Veba Salgını 1770-1772: Rusya'yı kırıp geçirdi. Karantina altına alınanlar ayaklanarak, dua için toplanmalarını yasaklayan Başpiskopos Ambrosius'u öldürdü. Çariçe Katerina, ayaklanmalar yüzünden fabrikaları Moskova dışına taşımak zorunda kaldı. Salgında 100 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. - Grip Salgını 1889-1890: İlk büyük grip salgını olarak da biliniyor. Rusya'da başladı, birkaç ay içinde dünyaya yayıldı. 5 haftada vaka sayısı tavan yaptı. 1 milyon insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. - İspanyol Gribi 1918-1920: Dünyada 500 milyon kişiye bulaştı, 1/10'unu öldürdü. Bazı kabileler haritadan silinme noktasına geldi. Öldürücü olmasında, ülkelerin 1. Dünya Savaşı'ndan yanmış, yıkılmış, sefalet içinde çıkmalarının rolü büyük oldu. ABD'de 675 bin kişinin ölümüne yol açan salgın, 1918 baharında başladı, takip eden sonbaharda en öldürücü vuruşunu yaptı, kışın etkisini sürdürdü, zamanla zayıfladı. Salgın sırasında mezarlıklarda mezar kazacak işçi bulmak bile mümkün olmadı. Hastaneler tıklım tıklım dolu olduğundan, parası olan parası olan Amerikalılar doktorlara rüşvet vererek hastaneye yatabiliyordu. İspanyol gribi denmesinin sebebi, İspanya basınının grip haberlerini sansürsüz yazabilmesidir. Amerikalılar gribi Almanların yaydığına dair komplo teorileri ürettiler. - Asya Gribi 1957-58: Çin'de başladı. Dünyaya yayıldı. Özellikle Asya ülkelerini sarsan gripte 1 milyondan fazla kişinin öldüğü sanılıyor. - AIDS 1981- ... : Afrika'da maymunlardan geçtiği sanılıyor. Şimdiye kadar 35 milyon kişinin ölümüne yol açtı. Afrika'nın güneyinde nüfusun %40'ı virüsü taşıyor. Aşısı yok ama iyi gelen ilaçlar bulundu. Şimdiye kadar 2 kişi tamamen iyileşti. - H1N1 Domuz Gribi 2009-2010: Meksika'da başladı, dünyada 1 buçuk milyondan fazla kişiye bulaştı. 300 bin civarında kişinin ölümüne yol açtığı sanılıyor. - Ebola 2014-2016: Batı Afrika'da 28 bin kişiye bulaştı, 11 binini öldürdü. Virüs aslında ilk olarak 1970'lerde Sudan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde görülmüştü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-bazilarimiz-kaygi-ve-gucluklerle-zor-bas-ediyor", "text": "İnsanları kaygı duymaya yatkın kılan genler midir, yoksa yaşadığımız çevre ve deneyimlerimiz mi bizleri olgunlaştırıyor? Everyday Einstein adlı internet sitesinde insanların gerginlik düzeylerini genetik yapılarıyla ilişkilendiren bir araştırmaya yer veriliyor. İnsanlarda sinir sistemi elektrikle uyarılan nöron adlı sinir hücreleri aracılığıyla bilgi iletimini sağlar. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmaları için bu sinir hücrelerinin kendi aralarındaki sinaps adlı bağlantı noktalarına iletiler göndermeleri gerekir. Her bir sinir hücresiyle öteki hücreler arasında yaklaşık 7000 bağlantı noktası olduğundan, insan beyninde 100-500 trilyon sinaps olduğu düşünülüyor. İnsanoğlu gerçekte çok daha fazla sinaps ile dünyaya geliyor. 3 yaşında bir kişi yaklaşık bir katrilyon sinapsa sahipken, bu sayı yaş ilerledikçe azalıyor. Sinir hücreleriyle komşu sinir hücreleri ya da daha başka hücreler arasındaki iletişim nörotransmitter adı verilen kimyasallar aracılığıyla sağlanıyor. İnsan beyninin kaç farklı sinir ileticisinden yararlandığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, araştırmacılar bugüne dek bu türde yüzü aşkın ileti molekülünün kimliğini belirledi. Bu sinir ileticilerinden biri de, Sanskritçe mutluluk ya da neşe anlamına gelen ve beynin mutluluk, rahatlık, huzur duygularını iletmesine yardımcı olan anandamid. Mutluluk molekülü olarak da bilinen bu sinir ileticisinin insan beynindeki düzeyleri, başka asitlere dönüştürmek suretiyle etkisiz kılan ve kısaca FAAH olarak bilinen yağ asidi amid hidrolaz enzimi tarafından belirleniyor. İnsanlarda onları daha az kaygı duymaya iten bir gen olabilir mi? Weill Cornell Tıp Fakültesi uzmanlarından Dr. Francis Lee ile Dr. Iva Dincheva bir süredir erişkinlerin yaklaşık %20'sinin şans eseri sahip oldukları ve FAAH düzeylerinin daha düşük olmasına yol açan genetik bir farklılığı araştırıyorlar. Bu kişiler anandamidi parçalamaya yeterli FAAH düzeyine sahip olmadıklarından, mutlu kimyasal iletiler gönderen bu molekül sinapslarda çok daha uzun bir süre etkili olabiliyor. Bu son araştırma şunu gösteriyor: Genetik farklılığa sahip olan kişiler çok daha rahat davranmakla kalmayıp, geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri çok daha kolaylıkla unutabiliyor. Bu gen ile kaygı düzeyleri arasındaki bağlantıyı incelemek amacıyla insana özgü FAAH gen değişkesi bazı farelere aktarıldı. Bu farelerin labirentin açık bölümlerinde çok daha fazla zaman harcadıkları görüldü. Bu da onların, kapalı yerlerde kalmayı yeğleyen öteki farelere kıyasla, bulundukları ortamda çok daha huzurlu olduklarının bir göstergesiydi. Genleri değişikliğe uğrayan farelerin, beynin ana kumandası sayılan prefrontal korteks bölgesi ile, korkunun işlenmesinde önemli bir yeri olan amigdala bölgesi arasında çok daha sıkı bir bağlantı da söz konusuydu. Bu türde bir bağlantı, düşük gerginlik düzeyi ve daha yoğun bir duygusal denetim demekti. Bu gen değişkenine sahip olmak, kaygı durumundan çok daha kolay sıyrılabilme anlamına geliyor mu? Bu amaçla başka bir deneyin sonucu şunu gösterdi: anandamid düzeyleri aşırı derecede yüksek oln insanlar ve fareler, korku ve kaygı duygularını çok daha kısa sürede unutuyor. Öyle ki, bu denekler yalnızca başından beri daha az kaygı duymakla kalmayıp, gerginlik yaratan durumlardan da çok daha rahatça sıyrılabilmekteydiler. Eğer FAAH enzimi, başka yöntemlerle oluşturulabilirse, mesela travma sonrası stres bozukluğu, bunalım ve dahası uyuşturucu bağımlılığı gibi durumlarla boğuşan kişilere ciddi bir destek sağlanabilir. İnsanların güçlükler karşısında ne denli kaygı duydukları tıbbi sorunlar, yaşanan sarsıcı deneyimler, iş ve aile yaşamındaki gerginlikler ve kişilik yapısı gibi başkaca unsurlara göre farklılıklar gösterebiliyor. Terapi ya da ilaç kullanımını gerektirecek ciddi bir kaygı bozukluğu durumu olmayıp, yaşadıkları karşısında gerilmeden ve çok daha rahat davranmak isteyenler için bazı öneriler yararlı olabilir. - Günlük yaşamınızda, yalnızca 15 dakikalığına bile olsa, bedensel bir etkinliğe zaman ayırın. Bedeni çalıştırmak ruhsal durumunuzu iyileştirir, gerginliği azaltır ve sağlığınıza iyi gelir. - Geceleri deliksiz bir uyku çekmeye özen gösterin. Televizyonda dizi izlemek, ya da işinizi ve ev ödevinizi tamamlamak yerine, uykunuza öncelik tanıyın. - Yoga, meditasyon gibi rahatlatıcı yöntemler de kafanızı kurcalayan düşüncelerin dağılmasına ve gerek duyduğunuz uykuyu almanıza yardımcı olabilir. - Kimi uzmanlar kaygıyı körüklediği gerekçesiyle kafeinden uzak durmayı da öneriyorlar. Ancak kısa bir süre önce bilimsel kanıtlarla gözler önüne serilen yararları düşünüldüğünde, kahve keyfinden vazgeçmek pek de iyi bir fikir olmayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-kimileri-bagimliliga-daha-yatkin", "text": "Size keyif ve mutluluk veren eylemlerinizi bir düşünün. Bu, üzerinde uzun zaman harcadığınız bir projeyi tamamlamak, çikolata yemek veya sigara içmek olabilir. Tüm bu davranışlar size keyif verse de bazen özellikle zararlı durumlarda bağımlılık halini alabiliyorlar. Hatta baş edilemeyecek bir hale geldiğinde ancak profesyonel destekle bağımlılıktan kurtulmak mümkün oluyor. Amerikan Uyuşturucu Bağımlılığı Enstitüsü'nden halk sağlığı danışmanı Maureen Boyle, Bağımlık biyolojik-psikolojik- sosyal bir bozukluk. Yani genetik yapınızla, nöro-biyolojiyle ve diğer insanlarla olan sosyal ilişkilerinizle yakından ilgilidir. Bağımlılığa bakış ise tıpkı diyabet, kanser ve kalp hastalıları gibi diğer kronik hastalıklar gibi önlenebilir ve tedavi edilebilir. Herkesin bağımlılık yolu farklı olsa da bağımlılık mekanizması temelde aynıdır. Mesela bir uyuşturucuyu ailesinden veya arkadaşlarından birisi kullandığı için ya da sadece merak ettiği için başlayan bir kişi nedeni her ne olursa olsun beyindeki dopamin adı verilen kimyasala bağlı olarak bağımlılık geliştirir. Dopamin beyindeki ödül sistemine etki eden ve hayatta kalmak için gerekli yemek yeme, cinsellik gibi dürtüleri harekete geçiren temel moleküldür. Kişi, keyif verici bir aktivite yaptığında veya iş başardığında bu sistem devreye girer ve kendini iyi hissetmeye başlar. Asıl sorun uyuşturucuların bu sistemi doğal nedenlere göre çok daha iyi ve kolay yoldan biçimde uyarması. Dopamin-ödül sistemine etki eden uyuşturucuların farklı farklı etki mekanizmaları vardır. Esrar, eroin gibi maddeler benzer kimyasal bileşenleri taklit ederken, amfetamin ve kokainler dopaminin etki süresini uzatarak beyni uyarırlar. Uyuşturucunun beyne etki etme süresi ve sinir yollarına etki etme gücü bağımlılığın derecesinde çok önemli rol oynar. Enjekte etmek veya buruna çekmek gibi farklı kullanım yolları da etkinliğin önemli bileşenlerindendir. Bu yüzden uzmanlar eroinin bağımlı olmak isteyeceğiniz en son ilaç olduğunu söylüyor. Çünkü bağımlılık yaratma özelliği çok yüksektir. Kişi bağımlılık yapıcı maddeye devam ettiği müddetçe beyin bu duruma adapte olur, kendini alıştırır. Dalgalanan dopamin seviyesini normal hale getirmek için kendi doğal dopamin üretimini azaltır ve dopaminin beyinde uyardığı bölgeleri, reseptörlerin sayısını düşürür. Dolayısıyla bağımlı kişi dopamin seviyesini normale taşımak için daha fazla uyuşturucu kullanmaya başlar ki bu duruma tolerans diyoruz. Dahası dopaminin beyinde yarattığı güzel hisler olmadığı zamanlarda, yani uyuşturucu madde kullanılmadığı zamanlarda kişi kendini çok daha mutsuz, depresif, sinirli ve gergin hisseder. Bazen de uyuşturucunun yoksunluğuna bağlı olarak kendini hasta ve güçsüz hissedebilir. Bağımlılık tedavisinin önünde duran en büyük engellerden birisi, dopaminin bellekle çok yakından ilişki halinde olması. Dopamin salgılandığında belleğe kazınan durumlar uzun zaman orada kalırlar. Söz gelimi yıllar önce girdiğiniz bir barda beraber alkol aldığınız arkadaşınızı tekrar görürseniz içinizde alkole dair aniden bir istek ortaya çıkabilir. Sonuç olarak bağımlılık tedavisini başarıyla tamamlasanız bile içinde bulunduğunuz çevre size eski hayatınızı hatırlatabilir. Beyin görüntüleme çalışmalarından elde edilen veriler de bağımlılığın beyinde hatırı sayılır değişikliğe yol açtığını gösteriyor. Alkol, kokain veya morfin türevi uyuşturucular kullanan kişilerin prefrontal korteksteki nöronlarında ciddi azalma yaşandığı belirtiliyor. Bu da karar verme mekanizmasına etki ediyor ve uyarı kontrolünü zorlaştırıyor. Bazı insanların diğerlerine göre bağımlılığa daha yatkın olduğu bilinen bir gerçek. Sigara içen insanların bazıları hemen bağımlı olurken bazıları olmuyor, ameliyat sonrası herkes morfin bağımlısı olmuyor, tıpkı kumar oynayan herkesin bağımlı olmadığı gibi. Uzmanlar, bağımlılık sürecine birçok faktörün etki ettiğini bunların başında genetiğin, sosyal destek ağlarının yetersizliğinin, travma ve diğer ruhsal sorunların geldiğini belirtiyorlar. Ancak bağımlılık konusunda en önemli etmenlerden birisi de yaş! 2014 yılında yapılan araştırmaya göre 18-30 yaş arası tedavi programlarına başvuran bağımlıların 17 ve daha genç yaşlarda madde kullanımına başladıkları görülmüş. Uzmanlar bağımlılık riskinin sadece genlere bakarak hesaplanamayacağını, bağımlılığın çok karmaşık bir süreç olduğunu belirtiyorlar. Bağımlılığın önüne geçebilmek için öncelikle gençler korunmalı, gerekli sosyal, psikolojik profesyonel destek sağlanmalı. Bu yazı HBT'nin 87. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-surekli-acim", "text": "Doymak bilmeyen açlığınızın nedeni alışkanlıklarınız, çevreniz, beslenme düzeniyle ilgili seçimleriniz olabilir. Yetersiz uyku ve aşırı gerginlik açlık duygusu yaratabilir. Televizyon izlemek de benzer bir etki yaratabilir. Hormonlarınız, duygu durumunuz ve yanlış boyutta bir çatal bile acıkmanıza neden olabilir. Cornell Üniversitesi Besin&Marka Laboratuvarı araştırmacılarından Aner Tal'e göre açlık, yalnızca fiziksel gereksinimlerin karşılanması amacıyla yemek yeme gereği duyulmasıyla sınırlı bir kavram değil. Açlık duygusunu etkileyen çok sayıda başka ruhsal, dirimsel ve çevresel unsurlar var. Kişinin yemek yemekle ilgili alışkanlıklarının bu unsurların en başında geldiğine dikkat çeken Tal, Her gün saat 2'de öğle yemeği yemek gibi bir alışkanlığınız varsa, günün bu saatinde yiyeceğe biyolojik bağlamda gereksinim duymasanız da yemek istersiniz. Sürekli yemek yerseniz, bedeniniz yavaş yavaş buna ayak uydurmaya başlayacak ve gün boyu açlık duyacaktır diyor. İyi de öncelikle bir insanı sürekli yemeye iten nedir? Boston Çocuk Hastanesi endokrinoloji uzmanı ve Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarından Dr. Belinda Lennerz, yiyecek seçimlerinizin bunda büyük bir payı olduğunu belirtiyor. Açlık duygusunu yaratan unsurlarla ilgili araştırmalar yapan Lennerz, Açlığın temel nedeni kandaki enerji miktarının dengede tutulması amacıyla kişiyi yiyecek aramaya ve onu tüketmeye itmektir. Daha yavaş sindirilebilen yağ, protein ve lif oranları daha yüksek olan yiyecekleri tükettiğimizde bu durum çok daha etkili bir biçimde gerçekleşir diyor. Bu tür yiyecekler bedenin öğünler arasında saatler boyunca dengede tutulmasına yardımcı olurken, başka türde yiyecekler kişinin yemekten çok daha kısa bir süre sonra mutfağa ya da kantine koşturmasına yol açan metabolik değişimlere neden olurlar. Söz konusu yiyecekler bir hayli işlemden geçirilmiş karbonhidratlardır. Kısa süre önce yayımlanan Always Hungry? başlıklı kitabın yazarı ve Lennerz'in meslektaşı Dr. David Ludwig günümüzün en gözde işlenmiş karbonhidratları arasında beyaz ekmek, beyaz pirinç, patates ürünleri, şekerle tatlandırılmış içecekler, hazır kahvaltılık tahıllar, kurabiyeler ve cipslerin yer aldığını belirterek, Bu türde yiyecekler, yavaş sindirilen besinlerle beslenildiğinde genellikle iyi işleyen bedenin doğal açlık denetimi sistemlerinde karışıklığa neden oluyor diye ekliyor. Sağlıklı yağların ve bol lifli yiyeceklerin-sindirim sisteminden yavaşça geçen yoğurtlar, yeşil yapraklı sebzeler ve baklagillerin- tersine, işlemden geçirilmiş karbonhidratlar bağırsaklarımızda tıpkı kaydıraktan kayıyorlarmış gibi bir etki yaratıyorlar. Lennerz bu tür atıştırmalıkların, tatlıların, şekerli içeceklerin ve daha başka işlenmiş besinlerin ABD'de ortalama bir alışveriş sepetinin yaklaşık %61'ini oluşturduğuna, bedenin de hızla sindirilen bu yiyeceklere tepki olarak ve yükselen kan şekeri düzeylerini dengelemek amacıyla kana yüksek miktarlarda insülin salmak zorunda kaldığına dikkat çekiyor. Ludwig de tıpkı sığırları otlatan bir çiftçi gibi, insülinin yediğiniz yiyeceklerdeki şekeri ve öteki kalorileri depoya sürüklediğini ve bunun da genelde yağ hücreleri anlamına geldiğini belirtiyor. Bu durum yalnızca kişinin kilo almasına neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda bedenin birtakım gereksinimlerin karşılanması için daha çok enerjiye gerek duyduğu gibi bir inanca kapılmasına da yol açıyor. Bu da sonuçta açlık duygusunun hızla geri dönmesine neden oluyor. Ludwig, işlenmiş ürünlerin bolca tüketildiği az yağlı bir beslenme düzenini uygulayan kişilerde tüm bunların çok daha yoğun bir biçimde yaşandığının da altını çiziyor. Lennerz, her türde yiyeceğe her zaman kolaylıkla ulaşılabilen günümüz koşullarında bu yiyeceklerden kaçınmanın hiç de kolay olmadığına, bunların yalnızca kokularının ya da görüntülerinin bile beyin ve bedendeki besle beni süreçlerini devinime geçirmeye yettiğine dikkat çekiyor. Bu da televizyonda yemek pişirmeyle ilgili programlar izlemenin, mutfak tezgahındaki atıştırmalıkları görmenin ya da yol üzerinde kurabiye ve patates kızartmalarının sunulduğu yerlere tanık olmanın, bu gibi yoldan çıkarıcı unsurlarla karşı karşıya kalınmadığında uykuda kalabilecekken, açlık duygusunun bir anda uyanması anlamına geliyor. Tüm bunlara yoğun işlemlerden geçirilmiş bu yiyeceklerin birçoğunun, özellikle de şekerin, beynin ödül sistemlerini tıpkı sigara, uyuşturucu ve bağımlılık yaratan kimi başka maddeler gibi devinime geçirebileceğini ortaya koyan ve sayıları giderek artan araştırmalar da eklendiğinde, çoğumuzun gün boyunca açlık çekmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Peki, bu durumda ne yapabiliriz? Öncelikle, Lennerz ile Ludwig'in yukarıda sözünü ettikleri yiyecekler yerine yağ, lif ve protein açısından zengin sağlıklı besinlerle beslenmeye çalışın. Araştırmalar sürekli açlık çekenler için farkındalığı geliştirici meditasyonun, tempolu yürüyüşün, beden alıştırmalarının ve yiyecekleri gözden uzak tutmanın da yararlı olabileceğine işaret ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-uyumadan-once-su-icme-ihtiyaci-duyariz", "text": "Bedenimizin bol miktarda sıvıya ihtiyacı var, sonuçta önemli ölçüde sudan oluşuyor. Hücrelerimiz ve dokularımızın su kıtlığı çekmemesi için, beynimiz, riskli susuzluk anında alarm veren bir ölçüm sensoruna sahiptir. Buna reaksiyon olarak da, susama hissi duyarız. McGill Üniversitesi'nden Claire Gizowski bu sorunun yanıtını bulabilmek için farelerle bir deney gerçekleştirince ilginç bir şekilde farelerin de uykudan önce benzer bir susama hissi duyduğunu görmüş. Nörofizyolojik, iç saat ve susuzluk kontrolü açısından fareler bize çok benzediği için bilim insanları akşam susuzluğunu fareler üzerinde araştırmış. Fareler, bedenlerinde yeterli miktarda su bulunması halinde bile uykudan önce daha fazla su içiyor. Bu fazladan su içmenin fizyolojik susuzlukla bir ilgisi yok, bu davranış daha çok gereksiz gibi görünüyor diyor Gizowski. Peki ama fareler ve insanlar uykudan önce niçin daha fazla su içiyorlar? Bilim insanları akşam susuzluğunun iç saat tarafından çalıştırıldığını düşünüyor. Sonuçta iç saatimiz, metabolizmamızın gece-gündüz ritmine göre değişmesini sağlıyor. Olası bir sebep şu: Uzun uyku evresi sırasında bedenimiz su takviyesi almıyor, bu yüzden daha önce alınanla idare etmesi gerekiyor. Bu yüzden bedenimiz, akşamları bize susama hissi vererek, susuz kalmamak için bir önlem alıyor. Araştırmacılar gerçekleştirdikleri deneyler sırasında, akşamları su içmesi engellenen farelerin, uyku evrelerinin sonlarında gerçekten de susuzluk çektiğini görmüş. İç saatin önlem niteliğindeki susuzluğu ne şekilde tetiklediğini bulmak isteyen araştırmacılar, iç saatin bulunduğu suprakiazmatik çekirdeği ve farelerdeki susama merkezini analiz etmiş. Sonuçlara göre iç saatin bazı hücreleri uyku evresinden kısa bir süre önce çok etkin ve özellikle de su dengesi ve kan basıncını etkiyen bir peptit hormonu olan vazopressinin salgılanmasını sağlıyor. Vazopressin ise susama hissini uyandırıyor. Uzmanlara göre bu çalışma uykudan önceki susuzluğun gerçekten de iç saat tarafından tetiklendiğinin ve büyük bir olasılıklı da bedeni gece susuzluğundan koruduğunun bir kanıtı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/neden-ve-nasil-obez-oluyoruz", "text": "Obezite dünya çapında yaygın sağlık sorunu olarak, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeleri etkileyerek epidemik oranlara ulaşmış durumdadır. Dünyanın değişik bölgelerinde obezite oranları biraz farklı olmakla birlikte, genelde yaklaşık olarak beş erişkinden biri obezdir ve bu oran her geçen gün artmaktadır. Bu konuda bizim Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Spor Fizyolojisi polikliniğine kilo verme problemi ile başvuranlar üzerinde yaptığımız çalışma ilginç sonuçlar vermiştir. Bu önemli konudaki bulgularımızı kamuoyu ile paylaşmanın obezitenin önlenmesi konusunda farkındalık yaratacağını düşünmekteyiz. Hastalardan elde ettiğimiz bilgilere göre obezitenin nedenlerini sıraladığımızda ilk sırada öğün atlamak olduğunu görmekteyiz. Öğün atlamak yani özellikle çocuklarda kahvaltı yapmadan okula gitmek , okula gidince kahvaltı yerine poğaça, simit, bisküvi gibi atıştırmalıklar yemek, tatil günlerinde de çok geç saatlerde öğleye doğru kahvaltı yapmak ve öğle öğününü atlayıp akşam yemek şeklinde olduğunu görmekteyiz. Erişkinlerde ise öğün atlamayı şu şekillerde görmekteyiz: yine çok geç saatlerde kahvaltı yapıp öğle yemeğini atlamak, akşam saatlerine kadar aç kalıp akşam çok acıkarak 'kurt gibi' ve aşırı yemek yemek veya arada öğle öğünü yerine meyve, bisküvi, pasta gibi yüksek kalorili gıdaları sık tüketmek şeklinde olduğunu görmekteyiz. Kahvaltının akşam yemeğinden sabaha kadar olan uzun süredeki açlığı durduran, vücudun gereksindiği enerji ve gerekli maddeleri sağlamaya yardımcı olan günün en önemli öğünlerinden birisi olduğu bilinmektedir. Açlık süresi uzadıkça açlık hormonu seviyesinin daha çok arttığı ve tokluk hormonunun ise seviyesinin azaldığı ve bu durumun açlık sinyalinin artmasına ve dolayısıyla yeme isteğinin artıp daha çok miktarda ve hızlı yemek yemeye neden olduğu bilinmektedir. Uzun aralıklarla çok miktarda yemenin yani çok acıkmayı bekleyerek yemenin vücutta yağ yapılmasını hızlandırdığı da bilinmektedir. Kahvaltı öğününün hormonların hassasiyetlerini düzeltip, öğünler arasında iştahı azalttığı ve böylece kilo kontrolüne yardımcı olduğu, sabah saatlerinde iştah daha az olduğundan yiyecek tüketiminin daha az olduğu ve bu durumun kilo kontrolünü sağlamakta önemli bir etken olduğu, sağlıklı gıdalarla yapılan kahvaltının hem erişkinlerde hem de çocuklarda iştahı ve kan şekerini düzenlediği, kötü kolesterol seviyesini azalttığı, bunun sonucunda obezite, kalp damar hastalıkları ve şeker hastalığı riskini de azalttığı bilinmektedir. Obezite durumu ile yemek yeme hızı arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, yapılan çalışmalarda hızlı yemek yiyenlerde kiloluluk oranının yüksek olduğu gösterilmiştir. Çiğneme ile ağız içi uyarılmakta ve bu uyarılmanın tokluk hormon konsantrasyonunu etkilediği, çiğneme sayısı arttıkça açlık hormonu seviyesinin azaldığı ve böylece obezite ile mücadeleye katkısı olabileceği düşünülmektedir. Duygusal durumla ilişkili yeme davranışı olup, yeme miktarı ve yeme sıklıklarının fizyolojik ihtiyaç olarak beliren açlık hissi nedeniyle ya da öğün zamanı geldiği için veya sosyal gereklilik nedeniyle olmayıp, duygularına cevap olarak ortaya çıkan bir yeme davranışı olarak tanımlanmaktadır. İnsanda yeme davranışının anksiyete, neşe, üzüntü, öfke, depresyon gibi farklı duygulara göre değiştiği yaygın olarak kabul edilmektedir. Olumsuz duygusal uyaranlar karşısında gıda alımında artış olarak da adlandırılan emosyonel yeme, öğün zamanlarında değil zamansız atıştırmalarda daha sık gözlenmektedir. Aşırı yemek yemenin vücudun ihtiyacından ziyade gıdaların ödüllendirici yönlerinden dolayı, yani hedonik nedenlerle olduğu düşünülmektedir. Fizyolojik açlık, besin eksikliğini yerine koymak için içsel uyarılarla yönetilirken, duygusal veya haz almaya yönelik açlık dış çevreden gelen uyarılarla yönetilmekte ve obezlerde sık görüldüğü bilinmektedir. Kilo değişiklikleri alınan enerji ile harcanılan enerji miktarı arasındaki dengeye bağlıdır. Eğer harcanılan enerji miktarı alınan enerji miktarından az olursa kilo alımı gerçekleşir. Yaklaşık son 30 yılda hem iş yaşamında hem de günlük yaşantıdaki fiziksel aktivitenin azalmasının obezite gelişmesinde önemli bir etken olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Televizyon izleme, internet kullanımının artması gibi nedenlerle hareketsiz geçen zamanların artmasına paralel olarak, çocuklarda ve adolesanlarda obezitenin arttığı da bilinmektedir. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde orta dereceli sürdürülebilir fiziksel aktivite sağlığı korumak adına tavsiye edilmektedir. Obezite dünya genelinde önemli sağlık sorunlarına neden olan ve günden güne sayısı artan, çocuk, erişkin, kadın, erkek ayırt etmeden toplumun genelini etkileyen ciddi bir problemdir. Sebeplerine yönelik çok çeşitli çalışmalar bulunmaktadır, bazen sadece bir faktörle açıklamak yetersiz kalmaktadır. Ancak Marmara Üniversitesi Pendik EAH Spor Fizyolojisine başvuranlarda gördüğümüz en önemli neden öğün atlamak, kahvaltı yapmamaktır. Kahvaltıyı atlama günümüz modern toplumunda sık görülen bir davranış haline gelmiştir, bu şekilde kilo kontrolüne ve kilo kaybına neden olacağı gibi yanlış bir düşünceye sahip olduklarına sıkça rastlamaktayız. Hızlı yemek yeme, yeme olayını stresten uzaklaşma yöntemi olarak kullanma yani emosyonel yemek yeme ve hareketsizlik diğer önemli nedenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konularda farkındalık oluşturmanın obezite ile mücadelede önemli derecede katkıda bulunacağı inancındayım. Bu yazı HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/nefesimiz-tukenmeden-hava-kirliligi-ve-akciger-sagligi-sempozyumu", "text": "Türk Toraks Derneği, Kasım ayında İstanbul'da \"Nefesimiz Tükenmeden: Hava Kirliliği ve Akciğer Sağlığı\" başlıklı bir sempozyum düzenledi. Sempozyumda, Dünya Sağlık Örgütü'nün de \"görünmez katil\" olarak tanımladığı hava kirliliğinin dünyada her yıl 6,5 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açtığı, akciğer kanseri, KOAH, astım atakları, çocuklarda akciğer gelişim geriliği, tüberküloz ve akciğer damar hastalıklar başta olmak üzere göğüs hastalıkları alanının önde gelen tüm hastalıklarına neden olabildiği anlatıldı. - Dünya Sağlık Örgütü'nün de \"görünmez katil\" olarak tanımladığı hava kirliliği, dünyada her yıl 6,5 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açmaktadır. - Hava kirliliği, akciğer kanseri, KOAH, astım atakları, çocuklarda akciğer gelişim geriliği, tüberküloz ve akciğer damar hastalıklar başta olmak üzere göğüs hastalıkları alanının önde gelen tüm hastalıklarına neden olabilmektedir. - Hava kirliliği, gerek ülkemizde gerekse dünyada en çok ölüme yol açan iskemik kalp hastalıkları ve inmeye de yol açmaktadır. - Türkiye'nin hava kirliliği sınır limitleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık açısından izin verdiği sınır değerlerinin üzerindedir. - Hastalıklara yol açan temel kirleticilerden sadece 10 mikrondan küçük partiküler madde (PM10) ve kükürt dioksit (SO2) ulusal hava izleme istasyonları tarafından yaygın olarak ölçülmektedir. - En önemli kirleticilerden birisi olan 2.5 mikrondan küçük partiküler madde (PM5) için kabul edilen ulusal bir sınır değer yoktur. - Sempozyum kapsamında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılmış ölçümler veri alınarak yapılan analizde, 1 Kasım 2016 31 Kasım 2017 tarihleri arasında: a) Şırnak ilinde yeterli ölçüm yapılmadığı, b) Rize dışında kalan tüm illerin havasının Dünya Sağlık Örgütü referans değerleri bakımından PM10 yönünden kirli olduğu, c) Seksen ilin 53'ünün (%66) havasının ulusal mevzuattaki referans değerler bakımından da kirli olduğu, d) İstanbul'da Göztepe, Esenyurt ve Aksaray'ın; Ankara'da Sıhhiye ve Kayaş'ın; İzmir'de ise Bornova ve Bayraklı'nın en kirli istasyonlar olduğu, e) Son bir yıl içerisinde insanların Ankara Sıhhiye'de 255, İstanbul Esenyurt'ta 240 miligram toz soluduğu anlaşılmıştır. - Kömür, petrol ve diğer fosil yakıtlarının enerji üretiminde, endüstride ve evlerde ısınma amaçlı kullanımı, plansız kentleşmenin arttırdığı trafik ve sağlıktan ziyade kazanç eksenli yaşanan kentsel dönüşüm hava kirliliğinin kentlerdeki temel nedenidir Özellikle iç ortam hava kirliliği konusunda belirgin dezavantaj yaşayan gruplar yoksullar, kadınlar ve çocuklardır. - Kömür, petrol ve doğal gaza dayalı enerji sistemleri, hem halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit eden hava kirliliğine, hem de dünyanın geleceğini tehdit eden iklim değişikliğine yol açmaktadırlar. Bu bağlamda iklim değişikliği ve hava kirliliği, enerji üretiminde fosil yakıt kullanımından kaynaklanan bir sorunun iki farklı yüzüdür. - Hekimlik mesleğinin temeli \"önce zarar verme\" Bu nedenle mezuniyet öncesi ve sonrasındaki tıp eğitimi, milyonlarca kişinin ölümüne ve sakat kalmasına neden olan hava kirliliği konusunda bu bilinci edinebilecek çerçevede olmalıdır. Bu kapsamda gerek Yüksek Öğretim Kurulu, gerekse Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu tıp eğitiminin içeriğini söz konusu hedefe uygun biçimde yeniden yapılandırmalıdır. - Uzmanlık alanlarından bağımsız olarak tıp paradigması hastalıkları tedavi etmekten ziyade; hastalıkları var eden gerçek nedenleri görebilme, bu nedenleri ortaya çıkaran sosyokültürel - sosyoekonomik belirleyicileri analiz edebilme ve saptanan sorunlar karşısında hastaya ve topluma karşı önleyici hekimlik ve savunuculuk faaliyetlerini sürdürebilme temelinde şekillendirilmelidir. Türk Tabipleri Birliği, mesleki faaliyetlerin bu temelde sürdürülebilmesi için uzmanlık dernekleri ile eşgüdüm içerisinde alternatif eğitim programlarını hayata geçirmelidir. - Hava kirliliğinin insan sağlığı üzerine olumsuz etkilerini ortaya koyacak çok merkezli ve disiplinler arası ulusal çalışmalar yapılmalıdır. Başta TÜBİTAK olmak üzere devlet ve üniversite araştırma fonları, hava kirliliği konusunda yapılacak araştırmalara öncelik vermeli ve bu konuda özel fonlar oluşturulmalıdır. - Hava kirliliğini yaratan temel kirleticilerden ince partiküler madde, karbon monoksit, azot dioksit ve ozon'un PM10 ve SO2 ile birlikte ulusal tüm istasyonlarda ölçülmesi için gerekli düzenlemeler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ivedilikle yapılmalıdır. - İnce partiküler madde (PM5) için Dünya Sağlık Örgütü'nün referans sınır değeri ulusal mevzuatta da aynen kabul edilmeli ve tüm istasyonlarda ölçülebilir olmalıdır. Bu kapsamda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ilgili yönergesinde tanımladığı tüm kirleticiler ile ilgili sınır değerlerin tümünü Dünya Sağlık Örgütü referans değerlerine uygun biçimde revize etmelidir. - Türkiye'de var olan hava kirliliğinin nedenlerinin istasyon ve bölge bazında ortaya konulması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın ilgili sivil toplum örgütleri ile birlikte kirlilik kaynak analizi yapması gereklidir. - Türk Toraks Derneği tarafından geliştirilen \"Nefesiniz Cebinizde\" aplikasyonu benzeri toplumsal farkındalık girişimleri sağlık örgütleri tarafından yaygın biçimde hayata geçirilmelidir. Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu, başta halk sağlığı, pediatri, onkoloji, nöroloji ve kardiyoloji alanları olmak üzere uzmanlık derneklerini bu konuda motive edip yönlendirmelidir. - Enerji, trafik ve kentsel dönüşüm konularında Sağlık Etki Değerlendirmesi mutlaka zorunlu olmalı ve yatırımların yaratacağı sağlık etkileri bilgilenme hakkı çerçevesinde tüm açıklığıyla kamuoyuyla paylaşılmalıdır. - Hava kirliliğinin temel nedenlerinden birisi olan enerji konusunda enerji arzı yerine talebi yöneten ve yönlendiren, dağıtımda enerji kaybını önleyen, enerji verimliliği ve tasarrufunu önceleyen, tümüyle yenilenebilir ve karbonsuz bir enerji sistemini planlayan ve toplumsal katılım ile yerel yerinden yönetimi vurgulayan bir enerji politikası hayata geçirilmelidir. - Günümüzde ağırlıkla \"doğal afet\" olarak adlandırılan aşırı hava olaylarının önemli bir kısmının iklim değişikliğinin sonucu olduğu ve fosil yakıtların kullanımının devamı halinde bu iklim olaylarının sıklık ve şiddetlerinin artacağı konusunda toplumsal duyarlılıkla harekete geçmek gerekmektedir. Bu nedenle doğal afet olarak tanımlanan aşırı iklim olaylarının bir \"iklim felaketi\" olabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. - Sağlık örgütleri, ekoloji savunuculuğu yapan örgütlenmeler ile birlikte Temiz Hava Hakkı benzeri platformlarda iş ve güç birliği geliştirmelidirler. - Temiz hava solumak en temel insan hakkıdır. - İnsanlara sağlıklı bir çevrede yaşama olanağı yaratmak kamusal otoritenin temel görevi ve sorumluluğudur. - Kamusal otoritenin enerji, ulaşım ve kalkınma politikalarını ele alırken insanı, çevreyi ve doğayı öncelemek zorundadır. - Çevre sorunlarının toplumsal cinsiyet, yoksulluk gibi sağlığın sosyal belirleyicileri ile birlikte alınmasının zorunlu olduğu kabul edilmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/nobel-tip-odulu-on-milyonlarca-olumu-onleyen-mrna-teknolojisini-bulanlara-verildi", "text": "Çalışmalarıyla, Covid-19'a karşı mRNA aşılarının geliştirilmesini sağlayan Katalin Kariko ve Drew Weissman, Nobel Tıp Ödülü'ne layık görüldü. Karolinska Enstitüsü'ndeki Nobel Meclisi 2023 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü, Covid-19'a karşı etkili mRNA aşılarının geliştirilmesini sağlayan, nükleosid baz modifikasyonlarına ilişkin keşiflerinden dolayı Katalin Kariko ve Drew Weissman'a verdi. Çalışmaları, Covid aşılarının bir yıldan kısa sürede yapılmasını sağladı, on milyonlarca ölümü önledi ve dünyanın, son yüzyılın en kötü salgınından kurtulmasına yardımcı oldu. İki araştırmacının geliştirdiği mRNA yaklaşımı, o zamandan beri dünya çapında milyarlarca kez uygulanan Covid aşılarında kullanıldı ve aşı teknolojisini dönüştürerek, bir gün kanser gibi bir dizi ölümcül hastalığa karşı koruma sağlayabilecek aşıların temelini attı. Covid aşılarını mümkün kılan metodik araştırma, özellikle ABD'de, güçlü bir aşı karşıtı hareketle karşı karşıya kaldı. Şüpheciler, modern tıp biliminin en etkileyici başarılarından biri olan aşıların hızlı gelişimini bahane ederek halkın aşılara olan güvenini sarstı. Dr. Weissman, ödül aldığını sabah saat 4'te, Dr. Kariko'nun kendisine mesaj atıp Thomas'tan haber alıp almadığını sormasıyla öğrendiğini söyledi. \"Hayır, Thomas kim? diye cevapladı. Dr. Kariko ona Thomas Perlmann'ın Nobel komitesinden olduğunu söyledi. Nobel Tıp Ödülü kazanan 13. kadın olan Dr. Kariko, çalışmalarını uzun yıllar boyunca herhangi bir fon ya da kalıcı bir akademik pozisyon olmadan yaptı. Araştırmasını, yalnızca Pensilvanya Üniversitesi'nde kendileriyle çalışmasına izin veren, daha kıdemli bilim insanlarıyla bağlantı kurarak ayakta tuttu. Hibe alamayınca kendisine \"fakülte kalitesinde olmadığının\" söylendiğini ve on yıl önce üniversiteden emekli olmaya zorlandığını anlattı. Orada sadece yardımcı profesör olarak uzun süre kaldı. Macaristan'dan ABD'ye gelen bir kasabın kızı olan Dr. Kariko, hücrelere protein yapma talimatlarını sağlayan mRNA ile meşguldü. mRNA'nın klinik olarak kullanılamaz olduğu şeklindeki onlarca yıllık Ortodoks görüşe meydan okuyarak, bunun tıbbi yenilikleri teşvik edeceğine inanıyordu. O zamanlar Dr. Weissman, uzun süredir savunmanın imkansız olduğu kanıtlanmış olan HIV'e karşı aşıya yönelik yeni yaklaşımlar konusunda çaresizdi. Yıllardır AIDS tedavisi geliştirmeye çalışan ve başarısız olan bir doktor ve virolog olarak, kendisi ve Dr. Kariko'nun bir HIV aşısı yapmak için bir araya gelip gelemeyeceklerini merak ediyordu. Araştırmaya başladıklarında işe yaraması pek olası görünmeyen uç bir fikirdi bu. mRNA o kadar hassastı ki, hücrelere verildiğinde hücreler onu anında yok etti. Bağışıklık sistemi harekete geçmişti. Dr. Weissman, \"Potansiyeli gördük ve vazgeçmeye niyetimiz yoktu\" dedi. Bu süre zarfında mRNA enjekte edilen fareler uyuşuk hale geldi, sayısız deney başarısız oldu. Birbiri ardına çıkmaz sokaklara girdiler. Sorunları, bağışıklık sisteminin, mRNA'yı istilacı bir patojen olarak yorumlayıp ona saldırması ve mRNA'yı yok ederken, hayvanları da hasta etmesiydi. Ancak sonunda bilim insanları, hücrelerin kendi mRNA'larını belirli bir kimyasal modifikasyonla koruduğunu keşfettiler. Böylece aynı değişikliği laboratuvarda sentezlenen mRNA'yı hücrelere enjekte etmeden önce yapmaya çalıştılar. İşe yaradı! mRNA, bir bağışıklık tepkisi tetiklenmeden hücreler tarafından alındı. Ödülü veren Nobel komitesi, keşfin \"mRNA'nın bağışıklık sistemimizle nasıl etkileşime girdiğine dair anlayışımızı temelden değiştirdiğini\" belirtti. Çalışmanın \"modern zamanların insan sağlığına yönelik en büyük tehditlerden biri sırasında benzeri görülmemiş aşı geliştirme oranına katkıda bulunduğunun\" altını çizdi. İlk başta diğer bilim insanları, aşılamaya yönelik bu yeni yaklaşımı benimsemeye büyük ölçüde ilgisizdi. Dr. Weissman, 2005 yılında yayınlanan makalelerinin Nature ve Science dergileri tarafından reddedildiğini söyledi. Çalışma, sonunda Immunity adlı niş bir yayın tarafından kabul edildi. Ancak çok geçmeden iki biyoteknoloji şirketi bunu fark etti: ABD'deki Moderna ve Dr. Kariko'nun sonunda kıdemli başkan yardımcısı olduğu Almanya'daki BioNTech. Şirketler mRNA aşılarının grip, sitomegalovirüs ve diğer hastalıklar için kullanımını araştırdı. Hiçbiri yıllarca klinik deneylerden çıkmadı. Daha sonra koronavirüs ortaya çıktı. Neredeyse anında Dr. Kariko ve Weissman'ın çalışması, aşı üreticilerini aşı geliştirmede bir adım öne taşımak için birbirinden farklı birçok araştırmayla bir araya geldi. Bunlar arasında, kırılgan mRNA moleküllerinin insan hücrelerine güvenli bir şekilde iletilmesine izin veren Kanada'da yapılan araştırmalar ve ABD'de, koronavirüslerin hücreleri istila etmek için kullandığı spike proteinini stabilize etmenin yolunu gösteren çalışmalar da yer alıyor. 2020'nin sonlarında, dünya çapında en az yedi milyon insanı öldürecek bir salgının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, düzenleyiciler Moderna ve kendi aşısını üretmek için Pfizer ile ortaklık yapan BioNTech tarafından yapılan çarpıcı derecede etkili aşılara izin vermişti. Her ikisi de Dr. Kariko ve Dr. Weissman'ın keşfettiği modifikasyonu kullandı. ABD'de yaklaşık 400 milyon doz Pfizer-BioNTech aşısı ve 250 milyon doz Moderna aşısı uygulandı. Dünya çapında ise yüz milyonlarcası. mRNA kullanımı her iki aşının da yeni varyantlara karşı güncellenmesini sağladı. Dr. Kariko, 1901'den bu yana Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görülen 13. kadın ve 2015'ten bu yana da ilk ödül. Kadınlar, ödüle layık görülen toplam 227 kişinin küçük bir kısmını temsil ediyor; bu da kadınların nasıl bir toplum olduğunun bir yansıması. Nobel Ödülleri de dahil olmak üzere bilim ve bilimsel ödüller alanında hala büyük ölçüde yeterince temsil edilmiyor. mRNA teknolojisini kullanan aşılar artık grip, sıtma ve HIV dahil olmak üzere aşılanması zor olan bir dizi hastalığa karşı geliştirilmektedir. Kişiselleştirilmiş kanser aşıları da umut vericidir. Kişinin bağışıklık sistemine tümör üzerindeki proteinlere saldırmayı öğretmek için bireysel bir hastanın tümörüne göre uyarlanmış mRNA'yı kullanırlar. Dr. Kariko ve Dr. Weissman'ın keşfinin, mRNA aşılarının hastaların bağışıklık sistemleri tarafından yok edilmesinden kurtulmasına ve aşı proteinlerinin verimli üretimini tetiklemesine izin verme açısından kritik öneme sahip olduğunu söyledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/obezite-beyni-olumsuz-etkiliyor", "text": "Yapılan son çalışmaya göre vücut yağlanması, vücudun diğer noktalarında olduğu gibi beynin merkezindeki yapıları da olumsuz etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975'ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Kanserin bu risklerden biri olduğu zaten biliniyordu. Yapılan yeni bir çalışma ise yağlanma ile beyin sağlığı arasında ilişki kurdu; Radiology dergisinde yayımlanan araştırmada yüksek vücut yağ seviyeleri, düşük beyin hacimleriyle ilişkilendirildi. Araştırmacılar, Birleşik Krallık'ta yaşayan ve yaş ortalaması 62 yaş olan 12.087 kişiden gelen bilgileri analiz etti. Katılımcılara beyinlerinin gri ve beyaz yapılarını değerlendirmek için bir MRI uygulandı. Araştırmacılar ayrıca, bir kişinin vücut yağ yüzdesini tahmin etmek için vücutta küçük elektrik akımları gönderen, biyoelektrik empedans adı verilen bir yöntem kullanarak katılımcıların vücut yağ seviyelerini de ölçtü. Bu analize göre erkeklerdeki yüksek vücut yağ seviyelerinin, genel olarak daha düşük gri madde hacmine ve beynin merkezindeki belirli gri madde alanlarında daha düşük hacimlere bağlı olduğunu buldular. Bunlar arasında talamus, kaudat çekirdek, hipokampus, globus pallidus, putamen ve beynin ödüllendirme merkezi bulunuyor. Bu alanların bir kısmı beynin ödül devresine katılırken diğerleri ise vücut hareketlerini düzenlemeye yardımcı oluyor. Araştırmacılar, kadınlar arasında ise sadece vücut yağları ile globus pallidus'un azalan hacmi arasında bir bağlantı buldular. Fakat hem erkekler hem de kadınlar arasında, vücut yağ seviyelerinin yüksek olmasını, vücut yağ seviyelerinin düşük olduğu diğer insanlarla karşılaştırıldığında, beyaz maddenin mikroskobik yapısındaki farklılıklarla ilişkilendirildi. Hollanda'daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi'nden araştırmacılar, beynin bölgeleri arasında iletişimi sağlayan beyin beyaz maddesinde de vücut yağına bağlı uzun sinir liflerinde de değişiklikler gördü. Araştırmacılar, daha önceki bazı çalışmalarda da obezite ile beyin hastalıkları arasında bağlantı bulunduğunu; obezite ile düşük beyin hacimleri ve beyaz maddedeki değişiklikler arasında bir bağlantı bulmuşlardı. Ancak bu çalışmalar daha küçük çaplıydı. Mesela geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar göbek yağı ile düşük beyin hacimleri arasında bir bağlantı buldular, ancak bu çalışmada başka bir dolaylı obezite ölçüsü olan bel-kalça oranı da kullanılmıştı. Vücut yağ seviyelerinin neden azalmış beyin hacmi veya beyaz maddedeki farklılıklar ile bağlantılı olduğu halen tam olarak bilinmiyor. Bir fikir, yüksek seviyelerdeki vücut yağının beyin dokusuna zarar veren iltihap üretebileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar, çalışmada görülen daha küçük beyin hacimlerinin, bu bölgelerdeki nöron kaybını da gösterebileceğini belirtiyor. Yine de şişmanlığın beyni değiştirip değiştiremediği veya belirli alanlarda daha düşük miktarda gri madde olan kişilerin obezite riski altında olup olmadığı net değil. Yeni çalışmanın sadece vücut yağları ile düşük beyin hacmi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiği ifade edilirken çok fazla vücut yağının beynin büzülmesine neden olduğunu kanıtlayan ya da yanlışlayan bir çalışma olmadığı ifade ediliyor. Çalışma, obeziteyi, düşük beyin hacimleri veya beyin büzülmesi de dahil olmak üzere beyindeki değişikliklerle ilişkilendiren büyüyen bir araştırma grubuna katkıda bulunuyor. Araştırmacılar, bu bağlantıyı araştırmak ve kilo kaybının beyne fayda sağlayıp sağlayamayacağını belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/obezite-ve-cerrahisine-farkli-bir-bakis", "text": "Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı yağ birikmesi olarak tanımlıyor. Enerji alımı ile harcanması arasındaki dengesizliğin bir sonucu. Ancak yağ yüzdesini belirlemek her zaman çok da kolay olmadığı için obezite, aşırı yağdan çok aşırı kilo olarak tanımlanıyor. Aşırı kilo ise beden kitle indeksi dediğimiz bir formülle hesaplanıyor. BKİ, vücut ağırlığının boyun karesine bölünmesi ile kg/m2 cinsinden hesaplanıyor. BKİ'ne göre 30-35 arası birinci sınıf obezite; 35-40 arası ikinci sınıf obezite; 40-50 arası morbid obezite; 50-60 arası super obezite ve 60'ın üstü mega obezite ya da super-super obezite olarak adlandırılıyor. Neresinden bakarsanız bakın Dünya Sağlık Örgütü tanımını tam da karşılayamayan, bazen ciddi yanlışlarla sonlanabilecek bir sınıflama. Özellikle 30 ve altında aşırı yağ birikimi olan ve aslında obezitesi olan hastaların atlanmasına yol açabiliyor. Yine de şu anda en yaygın kullanılan en değerli sınıflama bu. Obezite, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri etkileyen önemli bir salgın. Önlenebilir ölümler arasında sigaradan sonra ikinci sırada yer alıyor. Şaşılacak biçimde Afrika ülkeleri ve uzak doğuda da obezite yükselişte. Bu durum epidemiyologların da gözünden kaçmıyor. Yine DSÖ 2014 sonu verilerine göre Dünyada BKİ'I 30 dan büyük olan yaklaşık 1.9 milyar kişi bulunuyor. 600 milyon kişi ise morbid obez. Daha da kötüsü 5 yaşından küçük olanların 41 milyonu da fazla kilolu ya da obez. DSÖ verilerinde ülkemize baktığımızda durum oldukça kötü. 1975 yılında BKİ'i 30'dan büyük olanların oranı erkeklerde sadece %5.3 iken 2014'de %22'ye kadınlarda %13 iken 2014'de %36'ya çıkıyor. 2010 yılında yapılıp 2014 yılında yayınlanan Türkiye Beslenme Sağlık araştırması verilerine baktığımızda ise durum daha da vahim: Nüfusumuzun %63'ü fazla kilolu, obez ya da morbid obez ve üstü. 2.3 milyon kişinin BKİ'i 40'ın üstünde! Oran erkenklerde %20 kadınlarda %41. Bizim ergenlerimizin obezite oranına baktığımızda dünyadakinden çok da farklı değil. Bizde %8.2, Amerikada %16.5, İngiltere'de %18.3 Latin Amerika'da %36. Yani hem biz de hem de dünyanın bir çok yerinde gelecek kuşaklar da obez olmaya ve obezite artmaya devam edecek. Obezite kompleks bir çok yandaş hastalığı da beraberinde getiriyor. Bunların içinde en önemlisi Tip2 Diyabet. Tip 2 Diyabet olanların %80'i obez. 2011 yılında T2 Diyabet olanların sayısı 310 milyon dolayında iken bu sayının 2030'da 600 milyonu aşacağı tahmin ediliyor. Obezite tüm dünyada engellenemez bir biçimde artarken, obezite cerrahisi de bu artıştan payına düşeni alıyor. Her ne kadar 1950'li yıllarda başlamış olsa da son on yılda obezite cerrahisinde artış oranı %761. 1955 yılında obezite için ilk cerrahi uygulamanın yapılmasından bu yana bir çok farklı cerrahi yöntem tarif edildi. Geçen 60 yıl boyunca artan obez sayısına paralel olarak bir yandan cerrahi uygulamaların tipi, içeriği ve sayısı atarken diğer yandan da medikal tedavi yöntemleri ve ilaçlar da artmaya devam etti. Obezite inanılmaz bir ticari metaya dönüştü. Hem legal hem illegal yollardan tanımlanan bir çok yeni ürün ve yöntem 'en başarılı' diye empoze edilerek. çaresiz insanlara tıp dışı bir çok yöntemle de umut verildi. Şu anda hem sonuçları, hem güvenlik sınırları, hem de sürdürülebilirliği dikkate alındığında en etkin yöntem cerrahi. Bunu bir cerrah olduğum için söylemiyorum, 10 yıldan uzun bir süredir ağırlıklı olarak bu işi yapan ve hastalarındaki değişimi yakından izleyen bir gözlemci olarak söylüyorum. Hastalarımla konuşurken onları hazırlarken inkar edilemez bir komplikasyon ve ölüm olasılığı olsa da şu anda en güvenli ve etkin yöntemin cerrahi olduğunu anlatıyorum. Cerrahi işlemlerin tüm dünyada yaklaşık binde 2'lik bir ölüm oranı var. Bu oran daha küçük birçok cerrahi girişimde daha yüksek! Ülkemizde de her ne kadar her talihsiz ölüm olayı medyanın ilgisini çekip tartışma konusu yapılsa da, bu oran binde 2'den az. Bu cerrahilerin kompleks hastalıkları olan son derece riskli hasta grubunda uygulanan, kompleks yöntemler olduğu unutulmamalı. Komplikasyon ya da hasta kaybı en donanımlı merkezde çalışan en deneyimli cerrahların dahi başına gelebilir. Ancak riskin minimalize edilmesi son derece önemli. Ülkemizde SGK verilerine göre (geri ödeme sistemine dahil olan hastalarla sınırlı, yani BKİ>40kg/m2 olan hastalar) 2015 yılında yapılan ameliyat sayısı 9417. 2016 yılında ise bu rakam ilk 11 ayda 9976 yani yıllık yaklaşık 10.882. Yılda %15 dolayında bir artış var. Özel kuruluşlarda yapılan ve/veya her hangi bir biçimde SGK geri ödeme sistemine dahil olmayan hastalar buraya eklendiğinde ve endüstri tarafından satılan ameliyat malzemeleri de dikkate alındığında bu rakam yaklaşık 15.000-18.000 bandında. Yani 2.4 milyon morbid obezimiz olmasına rağmen ameliyata erişim binde 6 dolayında. Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın riski azaltmanın yolu Deneyimli Cerrah, Donanımlı Merkez ve İyi Hazırlanmış hasta bileşeninin bir araya gelmesi. Avrupa'da ve dünyada bir çok kuruluş mükemmelliyet merkezi ve mükemmel cerrah kavramlarını devreye sokmuş durumda. Bu bir zorunluluk değil ama özellikle de bu değerlendirmeler bağımsız ve güvenilir kuruluşlar tarafından yapılıyorsa, hastalar için önemli bir tercih sebebi olabilir. Hangi hastaya hangi cerrahi uygulanacağı konusunda genel-geçer kural yok. Yani çok seçenek varsa 'en iyi bildiğin cerrahi en uygun cerrahidir' özürlü yaklaşımı obezite cerrahisini kesinlikle uygulanmamalı. Her hasta ayrı ayrı değerlendirilerek karar verilmeli. Her bedene uyacak tek bir elbise olmadığı gibi tek bir yöntem de her hastaya uygulanamaz. 1.) Yöntem kolay görünüyor, çabuk öğreniliyor ve ülkemizde bariatrik cerrahi henüz emekleme döneminden geçerken bir çok yeni başlayan arkadaşımız her hastaya bu yöntemi uyguluyor. 2.) Geri ödeme sistemi o kadar az para ödüyor ki daha kompleks ameliyatlar için olan farkları ödeyemeyecek hastalar bu yöntemi tercih ediyor ya da sisteme dahil hastaneler masraf artmaması için uygulama seçeneklerini bu yöntemle kısıtlıyor olabilir. Her iki durumda da uzun vadede karşımıza çıkacak sonuçlar oldukça vahim. Bu duruma acilen çözüm üretilmesi lazım! Bu yöntemin metabolik etkileri diğerlerine kıyasla oldukça sınırlı. Üstelik bizim gibi karbonhidrat ağırlıklı beslenen ülkelerde tüp mide ameliyatının bu kadar yaygın kullanımı doğru değil. Kaldı ki tüp mide ameliyatının uzun dönem takipleri ile ilgili batı dünyasındaki çalışmalar da başarısız olunan hastalarda ikincil cerrahilerin zorunlu olduğunu gösteriyor. Bu nedenle hangi hastaya hangi yöntemin secileceğinin iyi bilinmesi zorunlu. Daha da önemlisi bu cerrahiyi yapan kişilerin her yöntemi bilmesi gerekli! Bu konu basının odaklandığı ölüm olaylarından çok daha önemli ve öncelikli. Uygun eğitim süreçlerinden geçmemiş, sadece bir tek yöntem bilen, volümü düşük merkezlerde çalışan kişilerin bu hasta grubunu ameliyat etmemesi lazım. Obezite cerrahisinde başarı için ameliyat sonrası takip döneminin de çok önemli olduğu unutulmamalı. Bu konuyu da başka bir yazıda ele alacağım. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/obezligin-tanisinda-beden-kitle-endeksi-yeterli-degil", "text": "Kısa bir süre önce Obesity dergisinde yayımlanan bir raporda tıp uzmanlarının, araştırmacı ve politikacıların obez tanısı konulurken yalnızca beden kitle indeksini temel almaktan vazgeçmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Raporu kaleme alanlardan biri olan ve obezite konusunu araştıran Kanada'daki Alberta Üniversitesi uzmanlarından Arya Sharma, BKİ, bir hastalığa tanı koymaya yarayan hiç de iyi bir ölçüt değil. Bu ölçüt yalnızca yetişkin bir insanın kilosunun boyuna göre normal olup olmadığını gösteren bir parametre. BKİ bedenin kilosuyla ilgili nüfus eğilimlerini izlemeye yardımcı olmakla birlikte, bireylere uygulandığında çok bilinen birtakım kısıtlamaları da beraberinde getiriyor, diyor. Örneğin, kimi profesyonel atletler yalnızca BMİ ölçüt alındığında, salt kas kitleleri beden yağlarından daha ağır geldiği için, aşırı kilolu ya da obez olarak değerlendirilebiliyorlar. Ortalama bir bireyde başka sorunlar da geçerli oluyor. Örneğin, BMİ değeri 30 ya da üzerinde olanlar genelde obez olarak değerlendiriliyorlar. Oysa, BMİ değeri 30'un üzerinde olan kimi insanlar metabolik açıdan son derece sağlıklı olabilirler. Sharma, bu kişilerin kan basınçlarının normal olduğuna, karaciğerlerinin işlevlerini gerektiği gibi yerine getirdiğine ve kolesterol düzeylerinin de normal sınırlar içinde olduğuna dikkat çekiyor. Öte yandan, BMİ değerleri 30'un altında olan kimi insanlarda, kilo vermeleri durumunda giderilebilecek, birtakım sağlık sorunlarına tanık olunabiliyor. BMİ'nin ötesine geçmek Ne var ki, BMİ tıpta tanıyı kolaylaştıran bir mihenk taşına dönüşmüş durumda. İlaç ve tıbbi aygıt şirketleri obezliğe çözüm bulma yönündeki araştırmaların kapsamına kimleri alacakları konusunda karar verirlerken, BMI değerlerini temel alarak kestirme bir yola başvuruyorlar. İş yerlerinde uygulanan sağlıklı yaşam programlarında insanlara salt BMİ değerlerine göre ödüller veriliyor ve birtakım çıkarlar sağlanıyor. Obezlik konusunda kapsamlı bir eğitimden geçmemiş kimi aile sağlığı uzmanları için bile, BMİ kişinin bir kilo sorunu olup olmadığı yönünde hızlı ve nesnel bir değer sayılıyor. George Washington Üniversitesi Milken Kamu Sağlığı Enstitüsü uzmanlarından Dr. Scott Kahan, obezlik konusunda uzman bir kişinin ilk adımda BMİ değerinden yararlanması ve ardından duruma göre BMİ'nin ötesinde bir incelemeye gitmesi gerektiğine inanıyor. Obezliğin sağaltımıyla ilgili profesyonel kuruluşlarda temel alınan ilkeler şimdiden böyle bir yaklaşımı gerektiriyor. Kahan, kilo denetiminin kaçınılmaz olarak ağırlıklı bir yer tuttuğu birinci basamak sağlık hizmetlerinde, ciddi sorunlar yaşanabileceğini dile getiriyor. Sharma da, obezliğin tanısında, BMİ değerinin temel alınması yerine, daha bütünsel ve sağlığa dayalı bir tanı koyma yoluna gidilmesinin hastanın fiziksel, ruhsal ve işlevsel sağlığının hesaba katılmasını gerektireceğine dikkat çekiyor ve arkadaşları ile birlikte bu üç unsuru içeren Edmonton Obezlik Derecelendirme Sistemi adlı bir ölçek geliştirdiklerini belirtiyor. Bu yaklaşıma göre, obezlik tanısının konması için hastanın bedensel görünümünden yola çıkılarak, şeker hastalığı ya da eklem sorunları gibi, fiziksel sağlık sorunlarının gözden geçirilmesi, ayrıca depresyon ya da toplumsal kaygı gibi birtakım ruhsal sağlık sorunları yaşayıp yaşamadığına bakılması gerekiyor. Bu süreç, kişinin günlük etkinliklerini sürdürebilme yeteneği anlamına gelen işlevsel sağlığının da gözden geçirilmesini gerektiriyor. Kimi tıp uzmanlarının obezliğin tanısında BMİ değerinin ölçüt alınmasından tümden vazgeçilmesini önerdiklerini belirten Kahan, BMİ değerinin tıpta yine de önemli bir yeri olduğuna dikkat çekiyor. Söz gelimi, bir hastanın kan basıncı ve kolesterol düzeyi yüksek, ama BMİ değeri 21-yani, normalin alt sınırındaise, hekimin hastadan kilo vermesini isteyerek sorunlarına çözüm getirmeyi beklemesi mantıksız olur. Bu gibi durumlarda hastanın doğrudan kan basıncı ve kolesterol düzeyini düşürmeye çalışması çok daha uygun olacaktır. Öte yandan, kan basıncı ve kolesterol düzeyleri aynı olup, BMİ değeri 31 olan bir hasta söz konusu olduğunda, kilo verme de büyük bir olasılıkla sağaltım sürecinin bir parçasını oluşturacaktır. Araştırmacılar BKİ'nin ikincil bir konuma yerleştirilmesinin tıpta obezliğin ele alınma biçiminde çarpıcı bir değişiklik yaratacağını belirtiyorlar. Halihazırda BMİ değerinin 40 olması hastaya, midenin küçültülmesi anlamına gelen, bariatrik cerrahi uygulanmasını gerektiren en düşük sınır olarak kabul ediliyor. Bu işlem BMİ değeri 35 olan, ancak kiloya bağlı ciddi sağlık sorunları yaşayan kişilere de öneriliyor. Ancak obezliğin tanısında çok daha bütünsel bir yaklaşım, BMİ değerleri daha düşük olan kişilerin sağlıklarını olumsuz yönde etkileyen başka unsurlara bağlı olarak bu işlemden yarar sağlayabilecekleri, BMİ değerleri yüksek olup genelde sağlıkları iyi olan kişilerin de gereksiz yere bıçak altına yatmalarının önlenebileceği anlamına geliyor. İlaç şirketleri ve ABD Gıda ve İlaç Dairesi gibi kimi kuruluşların klinik deneyler kapsamına kimlerin alınacağı konusunu yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. Hekimlerin verdikleri hizmetin niteliğini değerlendiren profesyonel örgütlerin de obezlik tanımını yalnızca BMİ değerleri üzerinden yapmak yerine, çok daha kapsamlı bir tanımlama yoluna gitmeleri gerekiyor. Bu yönde bir girişimin hiç de alışılmadık bir şey olmayacağına, hastalıklarla ilgili sınıflandırmaların sürekli değiştiğine ve kültürel bağlamda kilo ve beden ölçüsüne odaklı bir kavram olan obezliğin de tıpta yanlış sınıflandırılan hastalıklardan biri olduğuna parmak basan Sharma, Hastalık tanımlarının hastalığın gerçekte ne olduğuna göre geliştirilip çok daha kapsamlı bir duruma getirilmeleri gerekir, diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ogrenme-anne-karninda-basliyor", "text": "Pek çok canlı türü, müthiş bir bilgi dağarcığı ile doğuyor; bu kadar yüklü miktarda bilgiyi dünyaya gelmeden önce fetüs evresinde öğreniyorlar. Tüm bunlar, içgüdüsel olmayıp, edinilmiş bilgilerdir; dolayısıyla yönlendirilebilirler ve müdahaleye açıktırlar. Yumurtadan yeni çıkmış kaplumbağalar doğrudan denizin yolunu tutar ve kurbağa yavruları da kendilerini mideye indirmeye hazırlanan bir semenderi ilk bakışta tanırlar. Ne var ki, görünürde ilkel bir içgüdü izlenimini veren bu durum kimi zaman, yaşamla ilgili ilk derslerin dünyaya gelmeden önce öğrenildiği gibi, çok daha derinde yatan ve yabancısı olduğumuz bir gerçekliğin yansıması olabilir. Yıllar boyunca farklı canlı türlerinden yavru hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar öğrenme sürecinin bilinen başlangıç noktasını giderek daha gerilere itti. Mürekkep balıklarını araştıran Fransa'daki Caen Üniversitesi uzmanlarından Ludovic Dickel, Giderek daha erkene, daha öncesine inelim derken sonunda elimizde bir tek embriyo kaldı diyor. Bu araştırmalardan edindiğimiz bulgular şaşırtıcı bir gerçeği işaret ediyor. Yumurtadan çıkmamış kuşlar annelerini dinliyorlar; kuzulara, tıpkı insan yavruları gibi, yiyecekler konusunda birtakım bilgiler doğumdan önce öğretilebiliyor; kimi embriyolar da henüz gelişmekte olan gözleriyle dünyayı izliyorlar. Dahası, tüm bunlar, içgüdüsel olmayıp, edinilmiş bilgi örnekleri oldukları için yönlendirilebiliyor ve müdahale edilebiliyor. Tat konusunu ele alalım. İnsanlarda belli yiyeceklere yönelik seçimlerin, henüz anne karnında iken geliştiğiyle ilgili öykülerin hiç de yabancısı değiliz. Bunun belki de en güzel örneği, anneleri gebelik döneminde baharatlı yemeklerle beslenen kişilerin, bu tür baharatları tüketmeye çok daha yatkın olmalarıdır. Benzer biçimde, Atina Tarım Üniversitesi'nden Konstantinos Fegeros ve arkadaşları da gebe koyunların kekikle beslenmeleri durumunda doğan kuzuların da seçimlerini genelde kekikle tatlandırılmış yiyeceklerden yana yaptıklarını ortaya koyuyor. Annenin yediklerinin bir miktarı, yumurta içindeki tavuk fetüslerine bile ulaşabiliyor. Tavuklara balık yağı ya da soya fasulyesi yağı eklenmiş bir beslenme düzeni uygulandığında, balık yağı ile beslenen gruptan doğan civcivler kuluçkadan çıktıktan sonra, kendilerine artık tanıdık gelen balık yağının eklenmesi durumunda, hiç bilmedikleri yiyecekleri yeme olasılıkları yükseliyor. Bu türde bir alışkanlık, öğrenmenin en temel biçimidir. İnsanlardan farklı olarak, çok sayıda başka hayvan dünyaya geldiği anda yürümeye, koşmaya, ya da yüzmeye başlıyor. Bu son derece mantıklı, çünkü doğar doğmaz yırtıcı bir hayvandan kaçabilmesi canlıya çok ciddi bir üstünlük sağlıyor. Ancak bu durum artık salt içgüdülere bağlanmıyor. Ultrason görüntüleri sıçan fetüslerinin bacaklarını eşgüdümlü bir biçimde hareket ettirdiklerini gösteriyor ki, bu da fetüslerin kendilerini dünyaya gelecekleri güne hazırlamak üzere alıştırma yapıyor olabileceklerine işaret ediyor. Bu bulguların bir adım ötesine geçen Iowa Üniversitesi uzmanlarından Scott Robinson, gebe sıçanlara hassas cerrahi işlemler uygulayarak her bir fetüsün iki bacağını bağladı ve ardından ultrason racılığıyla onları izlemeye koyuldu. Sonuçta, hangi iki bacağın bağlı olduğuna bakmaksızın, fetüslerin 30 dakika içinde yeni, eşgüdümlü hareketleri öğrendikleri görüldü. Bu tür deneyler doğum öncesinde bilgi toplamanın can alıcı önemini vurguluyor. Avustralya'da yaşayan çit kuşları ya kuluçka döneminde bir şeyler öğrenmek, ya da ölümle yüzleşmek zorundadırlar. Bu kuşlar, guguk kuşlarının hazıra konma meraklarının kurbanı olabilirler. Asalak guguk kuşları yumurtalarını kuluçkadan çıkmalarına birkaç gün kala çit kuşlarının yuvalarına bırakır. Flinders Üniversitesi'nden Diane Colombelli-Negrel, anne çit kuşlarının buna engel olmak için kuluçkaya yattıklarında kendilerine özgü şifreli bir şekilde öttüklerine tanık oldu. Annenin yumurtaları kuluçka süresince bu ezgiyi öğrenirlerken, guguk kuşu yavruları, kuluçka süreleri çok daha kısa olduğundan ezgiyi öğrenme olanağı bulamazlar ve bu da onların sonunu hazırlar. Anne çit kuşu kuluçkadan çıkar çıkmaz kendi şifreli ezgilerine katılmayan yavruların büyük bir bölümünü ölüme terk eder. Kanada Saskatchewan Üniversitesi'nden Maud Ferrari ve arkadaşları kurbağa yumurtası için de aynı kuralın geçerli olduğunu gözler önüne serdi. Ferrari birçok türün kendilerinden biri saldırıya uğradığında kurbanın salgıladığı kokuyu aldıklarında korkuya kapıldığına dikkat çekiyor; tehlike işaretleriyle belli bir yırtıcı hayvana özgü işaretlerin eşleştirilmesi suretiyle bir av hayvanının avcısını tanımayı öğrenebileceğini ve böylelikle bir sonraki kez aynı işaretlerle karşılaştığında korkması gerektiğini bileceğini belirtiyor. beş gün boyunca her öğleden sonra kurbağa yumurtalarını eşzamanlı olarak ezilmiş iribaşların kokusu ile kaplan semenderinin kokusunun etkisi altında bıraktılar. Araştırmacılar daha sonra, iribaşlar birkaç haftalık olduklarında, onları yine semender kokusuyla karşı karşıya getirdiler. Sonuçta, semenderi çağrıştıran ipuçlarıyla yumurtada iken karşı karşıya gelen iribaşların, daha önce bir semenderle hiç karşılaşmamış olmalarına karşın, donup kaldıkları görüldü. Oysa ötekilerde böyle bir durum söz konusu değildi. Bu tür deneyler henüz dünyaya gelmemiş canlı türlerinin yakında yaşamlarını sürdürecekleri çevreyi anlamaya çalıştıklarını gösteriyor. Duyuları geliştikçe en ilkel aşamalardaki yuvalarının duvarlarından geçen belirtileri anımsayıp, işliyorlar ve böylece yaşamsal bir hazırlık sürecinden geçiyorlar. İnsan fetüsleri anne karnının öte yanındaki dünyadan gelen bilgileri azar azar toparlarlar. Yeni doğan bebeklerin başlarını nasıl salladıklarına, uyarı karşısında lastik bir emziği emme hızını nasıl arttırıp azalttıklarına bakıldığında, neyin dikkatlerini çektiğini anlayabilir ve bundan yola çıkarak da bebeğin dünyaya gelmeden önce neleri tanımış olduğu konusunda bir yargıya varabilirsiniz. Bebekler 20 haftalık olduklarında farklı seslere tepki göstermeye başlarlar. Rahimdeki en yüksek ses anneninkidir ve bebekler dünyaya geldiklerinde annelerinin sesini öteki tüm seslere, konuştuğu dili de öteki dillere yeğlerler. Bebeğin ilk ağlamalarının ezgisi bile yerel dile uyumludur ve araştırmalar çift dilli annelerin çocuklarının her iki dili de eşit oranda öğrenmeye çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Kişinin müzikle ilgili beğenileri anne rahminde iken gelişmeye başlamış olabilir. Bir araştırmada gebeliğin üçüncü çeyrek döneminde bebeklere sürekli Twinkle Twinkle Little Star adlı çocuk şarkısı dinletildi. Aynı şarkı bebek dünyaya geldiğinde ve dört aylık olduğunda da dinletildi, ancak bu kez aralarına yanlış notalar serpiştirildi. Anne rahminde eğitilen bebeklerin buna ötekilerden çok daha fazla tepki gösterdikleri görüldü. Baharattan sarmısağa uzanan yiyeceklerin keskin tatları, fetüs dokuz haftalıkken yutmaya başladıkları, amniyotik sıvıya karışırlar. Bebekler bu tatları gelişmekte olan tat alıcıları ile örneklemeye başlarlar ve dünyaya geldiklerinde bu tatları anımsarlar. Anneleri gebelik döneminde sarmısak yiyen bebekler kendilerine ilk kez sarmısaklı bir yiyecek sunulduğunda onu hiç itirazsız mideye indirirlerken, ötekiler yememekte inat ederler. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/okul-cagindaki-cocuklarda-bel-agrisi", "text": "Omurga hastalıkları gelişmiş toplumlarda en sık karşılaşılan ve sakatlığa yol açan problemlerden birisidir. Yapılan çeşitli çalışmalar sonrasında okul çağı çocuklarında bel ağrısı görülme sıklığının %70 olduğu görülmüştür. Bu oran oldukça yüksektir. Bilinen bir başka gerçek de genç yaşta bel ağrısı çekenlerde, daha ileri yaşlarda da bel ağrısı yaşama riskinin arttığıdır. İşte bu nedenle okul çağındaki çocukların ve gençlerin, erken dönemlerden itibaren bel ağrısından korunması konusunda gerekli eğitimlerin verilmesi ve ergonomik olarak doğru ekipmanların seçilmesi gerekir. Çünkü ekipmanlar ancak ergonomik yapılmış ve uygun şekilde kullanılıyorsa güvenlidir. Omurganın tekrarlayan statik yüklenmesi sadece erişkinlerde değil aynı zamanda çocuklarda da bel ağrısı için risk faktörüdür. Erişkinlerde ağırlık taşınmasının omurga üzerindeki etkileri biyomekanik ve fizyolojik olarak değerlendirilmiş olup, çalışma şartlarında birtakım düzenlemeler yapılmaya çalışılmış, hatta bazı ülkelerde omurgaya binen yükün nasıl olması gerektiği kanunlarla düzenlenmiştir. Sırt çantası, okul çağı çocuklarında en sık karşılaşılan yüklenme nedenidir. Ağır sırt çantası taşımak, okul çocuklarının gelişmekte olan eklem, kas ve ligaman yapılarında zorlanmalara neden olarak belde kas gerginliği mekanizmasını tetikleyebilir, bozuk yürüyüş, kötü postür ve hatta ciddi kronik bel ağrılarına yol açabilir. Bu nedenle çocukların taşıdıkları sırt çantalarının ağırlıklarının hesaplanması ve gereğinden fazla yüklenmemesi önem kazanmaktadır. Kötü duruş, bilgisayar karşısında yanlış oturma, okul sıralarının uygun olmaması gibi, bu yaş grubunu tehdit eden başka faktörler de vardır. Ancak sırt çantası da tek başına doğrudan duruş şeklini bozarak sırt ağrısına neden olmaktadır. Bunun yanında solunum sistemi ve kalp-damar sistemi üzerinde de olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. - Sırt çantaları ve içindeki ağırlıkların toplamı çocuğun vücut ağırlığının yüzde 10'nundan az olmalı. - Ağırlık çanta içerisinde uygun dağıtılmalı. Daha ağır eşyalar sırta ve bele daha yakına konmalı. - Sırt çantaları uzun süreli taşınmamalı, uzun süreli ayakta kalınacaksa çıkarılmalı. - Sırt çantasının geniş ve destekli omuz askıları, bel desteği, bel kemeri ve çeşitli bölümleri bulunmalı. - Sırt çantası her iki omuzdan asılarak düzgün şekilde taşınmalı - Ağır çantalarda kalça kayışı kullanılmalı. Kayışları geniş ve yumuşak çanta kullanılmalı. Çantanın taşınma düzeyi kalça veya bel kemeri bölgesinde olmalı. - Sırt çantasının her iki kayışı birlikte kullanılmalı ve belin 5 cm yukarısında duracak şekilde, sağlam bir biçimde tespit edilerek ayarlanmalı - Doktorunuzun önerdiği sırt adalelerini geliştirici egzersizlerin yapılması sağlanmalı. - Tekerlekli sırt çantaları tercih edilmeli. - Doğru kaldırma tekniği kullanılmalı. Çocuklara ağır çantaları dizden eğilerek kaldırmak gerektiği öğretilmeli. Ağırlıklarına bağlı olarak; mekanik olarak omurganın aşırı yüklenmesi nedeniyle ve sırt çantasının ağırlığı ve uygun olmayan pozisyonda taşıma sonucu ortaya çıkan postür bozukluğu nedeniyle sırt ve bel ağrısı görülür. Ayrıca ağır yüklenme, vücuda uygulanan yükün pozisyonu, yükün şekli ve büyüklüğü, taşıma süresi, çocuğun fiziksel ve ruhsal durumu bir araya gelerek ağrıya neden olur. Sırt çantaları ile ilgili birçok çalışma gerçekleştirilmiştir. Yapılan bir çalışmada Negrini ve arkadaşları, öğrencilerin %30'unun sırt çantalarının ağırlıklarının vücut ağırlığının %35'inden daha fazla olduğunu belirtmiştir. Forjouh ve arkadaşları ise çalışmalarında çanta ağırlığını ortalama 4,8 kg ve bu ağırlığın vücut ağırlığına oranını ise yaklaşık %12 olarak bulmuşlardır. Aynı zamanda bu çalışmada sınıf büyüdükçe çanta ağırlığının da arttığı gözlenmiştir. Bu ağırlığı etkileyen faktörler arasında okul, çanta türü, haftanın hangi günü ders yükünün ağır olduğu ve vücut-kitle indeksi sayılabilmektedir. Çantanın tek omuzda taşındığı durumlarda çocuğun postüründeki anormallik nedeniyle kaslara dengesiz yük dağılımının olması ağrıyı tetiklemektedir. Spinal ligamanlar ve kaslar 16 yaşına kadar oluşmaya ve gelişmeye devam eder. Ağır yük kaldırmak vertebraları aşırı stres ile zorlar. Bu yüklenmelere maruz kalan çocuklarda ileri yaşlarda kifoz, hiperlordoz, skolyoz gibi problemlere daha sık rastlanılmaktadır. Chansinirukor ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada değişik ağırlıklardaki sırt çantalarının her iki omuzda ve tek omuzda taşınması sırasında oluşan postüral değişiklikler fotoğrafla kaydedilmiştir. Bu çalışmada ağırlıkla ve ağırlıksız yürüme sırasındaki dinamik postüral değişiklikler de izlenmiştir. Araştırıcılar, vücut ağırlığının %15'inin altındaki sırt çantalarının her iki omuzda taşınması halinde herhangi bir postüral değişikliğin gelişmediğini, bu oranın %15 üzerine çıktığında ise boynun öne doğru uzandığını bildirmişlerdir. Grimmer ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada ise çantanın postüre etkisi açısından cinsiyetin önemli olmadığı ve sırt çantasının taşınma seviyesi yükseldikçe, kişinin öne doğru eğilmesinin fazlalaştığı bildirilmektedir. Araştırıcılar ayrıca ağırlık miktarı arttıkça postürün, gittikçe öne doğru eğilme nedeniyle daha fazla bozulduğuna da dikkati çekmişlerdir. Öğrencilerin ise bu sonuçlara rağmen sırt çantasını daha çok skapulalar seviyesinde taşımaya alışık oldukları saptanmıştır. Bu nedenlerden dolayı çalışmacılar çanta taşınma seviyesinin kalça veya bel kemeri bölgesinde olmasını önermişlerdir. Aynı zamanda taşınan çantanın bir bel kemeri ile sabitleştirilmesinin de ağırlığın yer değiştirmesini önleyerek postürün daha fazla bozulmasını engellemede önemli rol oynadığı göze çarpmaktadır. Sırt çantasının şekli, taşıma biçimi ve çantanın ağırlığı postür ve kalp-solunum sistemi üzerinde de önemli etkilere sahiptir. Aynı zamanda postür bozukluğunun da solunumu etkilediği göz önüne alınacak olursa, bu konu daha da önemli hale gelmektedir. Birçok okul çantası vücut ağırlığının yaklaşık %10'u veya daha fazlasıdır. Hatta bu ağırlığın bazen vücut ağırlığının %20'sinin üzerinde olduğu belirlenmiştir. Justin Pui-han Lai ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada okul çağında taşınan çantanın ağırlığının vücut ağırlığına oranının %20'nin üzerinde olduğu durumlarda solunum fonksiyon testlerinde kifozda rastlanan restriktif tip solunum fonksiyon bozukluğuna benzer sonuçlar elde edilmiştir. Vücut ağırlığının %20'si ağırlığındaki çanta ile yürüme esnasında gövde üzerine binen yükün; vücut ağırlığının, %20'si ve %15'i ağırlığındaki çantalarla ise solunum sıklığının ileri derecede arttığı saptanmıştır. Vücut ağırlığının %10'u oranında ağırlığa sahip çanta ile yapılan yürüyüş sonucunda ise solunum veya gövde üzerine binen yük istatiksel olarak anlamlı değildir. Merati ve arkadaşları ise sırt çantası taşırken kardiyopulmoner eforun minimal arttığını ve fiziksel performansı iyi olmayan kişilerin bel ağrısı yaşama ihtimallerinin daha fazla olduğunu belirtmiş, genel vücut kondisyonunun artırılması ile sırt çantası taşımaya bağlı oluşan bel ağrısının engellenebileceğini belirtmişlerdir. Pascoe ve arkadaşları ise vücut ağırlığının %17'si ağırlığındaki ve omuzdan tek, çift ve çapraz tek bantlı çantalarla yaptıkları çalışmalarında sadece tek bantlı olan çantanın, çantayı taşıyan omuzda ileri derecede elevasyona yol açarak postürü bozduğunu tespit etmişlerdir. Bir başka çalışmada ise vücut ağırlığının %20'si oranında ağırlığa sahip sırt çantalarının, vücut ağırlığının %15'i veya daha azı oranında ağırlığa sahip olan çantalara göre daha fazla oksijen ve enerji sarfiyatına ve daha kısa sürede kan basıncı yükselmesine yol açtığı saptanmıştır. Bu çalışmaların sonucunda sırt çantasının ağırlığı, dolayısıyla bele yüklenen ağırlık miktarı arttıkça çocuğun ağırlık merkezinin daha yukarılara doğru taşındığı ve yürüyüşün stabilizasyonunun daha fazla bozulduğu söylenebilmektedir. Böylece yürüyüşün salınım fazı, dolayısıyla adım mesafesi kısalmakta, yürüme hızı artmakta ve bu nedenlerle de hem efor harcanmasına bağlı olarak solunum sıklığı artmakta hem de gövdenin öne eğimi artarak postür bozulmaktadır. Omurgaya binen yükün kinematik ve fizyolojik etkileri açısından yapılan çalışmaların çoğu yürüme bandında yapılmış olup, gerçek hayatta yüklenilen ağırlığın etkileri fazla çalışılmamıştır. Bu eksikliği gidermek için Hong ve arkadaşları doğal ortamda bir çalışma yapmışlardır. 23 öğrenci vücut ağırlıklarının %0, %10, %15 ve %20'si oranında ağırlıklara sahip sırt çantalarının her biriyle farklı günlerde, her gün toplam 1978 metre olacak şekilde yürütülmüşlerdir. 9-10 yaşlarındaki öğrencilerin önce oturarak, ardından ayakta durma ve yürümeleri sırasında ölçümleri yapılmıştır. Her iki omuzda taşınacak şekilde çift bantlı sırt çantalarının kullanıldığı çalışmada öğrencilerin yürüme paternleri ve postürlerine bakılmıştır. Sonuçta çanta taşınırken yürüme mesafesinin uzamasının yürüyüş hızı ve adımların boyu üzerinde önemli etkilere sahip olduğu belirlenmiştir. Yürüme mesafesi ile gövde postürü arasında bir ilişki saptanmazken, çanta ağırlığının vücut ağırlığının %20'sinden fazla olması durumunda, postürün, gövdenin öne doğru eğilmesi ile bozulduğu belirlenmiştir. - Sırt çantaları kesinlikle uzun süreli olarak kullanılmamalıdır. - Öğrencilerin okulda kilitli dolapları olmalı, eve sadece ihtiyaçları olanları taşımalıdırlar. - Öğretmenler ve veliler ağır çanta ve ağır kitap taşıma sorununu konuşmalıdırlar. - Tüm kitabı taşımak yerine sadece ilgili kısımların fotokopisi çekilebilir. - Aile bireyleri olarak çanta temizliği yapılarak ihtiyaç duyulmayan malzemeler çantadan çıkarılmalıdır. - Sırt çantaları ve içindeki ağırlıklar toplamının, taşıyanın vücut ağırlığının %10'nundan az olması muhakkak sağlanmalıdır. - Uzun süreli ve/veya ağır çanta kullanımının mecburi olduğu hallerde tekerlekli çantalar tercih edilmelidir. - Ortopedik/ergonomik çantalar tercih edilmeli, asla ekonomik tasarruf yapma yoluna gidilmemelidir. - Sırt çantaları her iki omuzdan asılarak düzgün olarak taşınmalı ve bel kemeri gibi ağırlık dengeleyici ekipmanlar kesinlikle kullanılmalıdır. - Çocuk sık sırt ağrısından yakınırsa doktoru ile mutlaka konuşulmalıdır. Bu konuda gerek okul yöneticileri ve ilgili merciler, gerekse çocuklar ve aileler eğitilerek; sağlıklı nesillerin yetişmesinde katkıda bulunulmalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/omega-3-ve-kalp-dolasim-sistemi-hastaliklari-2", "text": "Geçtiğimiz aylarda Omega-3 ile kanser ilişkisine değinmiştim. O yazımda Omega-3 ile ilişkili olarak onun kanser gelişimini engellediği iddiasına değinmiş ve bu iddianın Omega-3 pazarının artmasında en temel etkenlerden biri olduğuna vurgu yapmıştım. Omega-3'ün pazar payı 2014 yılında 1.82 milyar dolardı ve bu pazarı yaratanların önemli bir bölümünü kanserden korunmaya çalışan insanlar oluşturuyordu. O yazımda ABD'de 2013 yılında yapılan bir çalışmaya atıfta bulunmuş, 50 yaş üzerinde 2001-2013 yılları arasında izlenen 35.000 erkeğin kanında omega-3 düzeylerinin çalışıldığını ve Omega-3 düzeyi yüksek olan kişilerde prostat kanseri riskinin daha yüksek bulunduğunu duyurmuştum. Ünlü JAMA dergisinde 2006 yılında yayımlanan bir başka çalışmada, toplam 38 farklı bilimsel çalışmanın sonuçlarından oluşan bir meta-analiz yapılmış ve meme, kalınbağırsak, akciğer, prostat, mide, pankreas, yumurtalık kanseri gibi kanserlerin de olduğu 11 farklı kanser tipinin hiçbirinde omega-3 düzeyleri ile bir ilişki gösterilememişti. Yani Omega -3 kanserden korumuyordu. Ancak kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları söz konusu olduğunda durum biraz değişiyor. Amerikan Kardiyoloji Derneğinin web sitesine göz atacak olursanız doymamış yağ ve Omega-3'den zengin balık tüketiminin kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları açısından yararlı olduğu vurgusu yapılıyor. Klinik çalışmalar, Omega-3 kullanımının kalp ritim bozukluklarını ve bu ritm bozukluklarından kaynaklanan ani ölümleri azalttığını gösterdi. Hatta kimi çalışmalar, Omega-3'ün trigiliserid düzeylerini düşürdüğünü, damar sertliğinin nedeni olan aterosklerotik plak gelişimini yavaşlattığını, kan basıncında bile bir miktar düşme sağladığını söylüyor. Amerikan Kardiyoloji Derneği kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarından korunmak için haftada en az iki kere balık tüketilmesini öneriyor. Bu öneriye uymayı planlayanlar için Omega-3 içeriği en yüksek balıkların somon, uskumru, ringa, alabalık ve sardalye olduğunu da belirtelim. Omega-3'ün diyetle alınması en çok önerilen yol ancak pratik olarak ve özellikle öyküsünde koroner arter hastalığı olan kişilerin diyet ile yeterli Omega-3 alımı mümkün olmayabiliyor. Bu durumda günde 3 gram Omega- 3 içeren kapsüllerin kullanılması akıllıca olabilir. Hatta uzmanlar özellikle trigliserid düzeyi yüksek olan kişilerde dozun daha da yükseltilebileceğini söylüyor. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, aşırı balık tüketimi, balıkların denizlerdeki kirlenme nedeniyle civa taşıyor olmaları nedeniyle civa zehirlenmesi açısından riskli de olabiliyor. Amerika Birleşik Devletlerinin sağlık otoritesi olan FDA, çocuk ve hamileleri aşırı miktarda balık tüketmemeleri konusunda uyarıyor. Özellikle bizde tüketilmiyor olmakla beraber köpek balığı, kılıç balığında yüksek miktarlarda civa bulunuyor. Bizim açımızdan uskumrunun yüksek civa içeren balıklardan biri olduğunu bilmek gerekir. Uzmanlar aşırı uskumru tüketiminin bu açıdan riskli olabileceğini bildiriyorlar. Karides, somon, ton balığı ise civa içeriği düşük olan deniz ürünleri arasında sayılıyor. Bundan bir kaç ay önce Circulation isimli bilimsel dergide Omega-3'ü dolaylı ilgilendiren öneriler yayınlandı. Bu öneriler çok sayıda metaanaliz ve uzman bilim insanlarının düşünceleri temel alınarak hazırlandı. Bu makalede de haftada iki kere balık yemenin kalp ve dolaşım hastalıklarından korunmada yararlı olacağına vurgu yapılıyordu. Ancak kırmızı etin yerine balığın geçmesinin söz konusu riski ne kadar azalttığı konusu halen netleşmiş görünmüyor. Çalışmalar, Omega-3 ve balık tüketiminin öyküsünde kalp krizi geçirmiş, koroner kalp hastalığı olan veya kalp yetmezliği gelişmiş kişilerde daha çok işe yaradığını gösteriyor. Otoriteler, 2018 yılında sonlanacak olan ve 26.000 kişinin katıldığı VITAL isimli çalışmanın sonuçlarını bekliyorlar. Bu çalışma, Omega-3'ün kalp hastalıklarındaki gerçek rolünün anlaşılmasına önemli katkı sağlayacak gibi görünüyor. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/omikron-altvaryantlari-yeni-bir-covid-19-dalgasini-baslatabilir", "text": "BQ.1.1 ve XBB adı verilen omikronun altvaryantları aşılarla ve enfeksiyonlarla edinilen bağışıklıktan kaçarak yeni bir dalga başlatabilirler. Ancak bu konuda ileri araştırmaların yapılması gerekiyor. Kuzey yarıkürede kış aylarının yaklaşmasına karşın COVID- 19 vakalarında düşüş görülüyor. 23 Ekim tarihi itibariyle son bir haftada dünyada vaka sayısı %15, ölü sayısı ise %13 azaldı. Bu düşüşe karşın Kasım ayında ABD ve AB ülkelerinde omikronun altvaryantlarının oluşturduğu bir çorba yeni bir dalgayı tetikleyebilir. University College London'dan Christina Pagel, dünyanın diğer kısımlarının ise bu dalgayı yaşamakta veya dalgadan çıkmakta olduğunu işaret ediyor. Son zamanlara kadar pandemi bir COVID-19 soyundan bir diğerine atlıyordu. Örneğin deltanın omikrona atlaması gibi. Heidelberg Üniversitesi'nden Moritz Gerstung, Tipik olarak yeni bir varyant ortaya çıkıyordu ve hızlı bir şekilde kendinden önceki soyların yerini alıyordu. Ancak şimdi karşımızda bir altvaryant karışımı var. Hepsi bir diğerinden küçük değişikliklerle ayrılıyor diye konuşuyor. Yüksek düzeyde bağışıklık, varyantlar üzerinde bir seçici baskı yaratıyor. Pandeminin başında hızlı bir şekilde ortaya çıkan bir soy, virüsün hücreleri daha başarılı bir şekilde enfekte etmesini sağlıyordu. Şimdi durum farklı; virüs, küçük mutasyonlar yardımı ile bağışıklıktan kaçmaya çalışıyor. Şu anda en yaygın altvaryant BQ.1.1. Bu, omikron BA.5'in altvaryantı BQ.1'den kaynaklanıyor. 2-9 Ekim arasında BQ.1 ve altsoyları SARS-C0V-2 koronavirüs dizilimlerinin %6'sını oluşturuyor ve 65 ülkede görülüyordu. Fransa'da BQ.1.1 şimdide dizilimleri saptanmış vakaların yarısını oluşturuyor. Fransa belki de bu düzeye Avrupa'nın geri kalanından önce ulaşmış olabilir. BQ.1.1 vakaları her hafta ikiye katlanıyor. BQ.1.1 ayrıca Afrika'daki COVID-19 enfeksiyonlarının çoğunluğunu oluşturuyor. İlk kez Temmuz ayında Nijerya'da görüldü. Bu altvaryantın hızlı yayılımının nedeni büyük bir olasılıkla virüsün hücrelere girmekte yararlandığı spike proteinlerdeki altı mutasyondan kaynaklanıyor olabilir. Aşılar da bağışıklık tepkisini uyandırmak için bu spike proteinlerden yararlanıyor. BQ.1.1'nin mutasyonları üzerindeki öncü araştırmalara göre bu mutasyonlar, aşıların önceki enfeksiyonlarda ürettiği nötralizan antikorlardan kaçmalarına yardımcı oluyor. Farklı soylardaki mutasyon sayısı ile yayılma hızı arasında çok yakın bir korelasyon olduğunu biliyoruz diye konuşan Gerstung, Bağışıklıktan-kaçma mutasyonu sayısı en fazla BQ.1.1'de görülüyor diyor. XBB iki BA.2 alt soyunun tek bir hücreyi enfekte etmesi ve genetik malzemelerini değiş tokuş yapmaları sonucu ortaya çıktı. Sonuçta oluşan altvaryantta yedi mutasyon bulunuyor. Bu da, şu anda dolaşımda olan altvaryantlardaki mutasyon sayısı bakımından en yüksek sayı. Birden fazla altvaryanta aynı anda yakalanmak hastalığı ağır geçirme riskini arttıran bir faktör. Pagel'2 göre esas tehlike, mutasyon sayısının artarak yeni COVID-19 dalgalarına yol açması. XBB Hindistan ve Singapur'da hızlı bir şekilde yayıldı. Buradaki varyanta XBB.1 adı verildi. Ekim ayının ortalarında vaka sayısı zirve yaptı. Şimdi Asya'nın geri kalan kısımlarına yayılıyor. XBB enfeksiyonunun BQ.1.1'e karşı bir koruyuculuğunun olup olmadığı henüz bilinmiyor. Veya bunun tam tersi de olabilir. Gerstung, Benim kişisel görüşlerime göre BQ.1.1 ile enfekte olmak virüsün eski soylarına karşı (BA.2 ve BA.5) sağlam bir bağışıklık oluşturuyor. Ne var ki XBB çok farklı. O yüzden bu konuda kesin bir yorumda bulunmak olanaksız diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/omurilik-nakli-10-yil-icinde-mumkun-olabilir", "text": "İngiltere'deki Hull Üniversitesi Eğitim Hastanesi'nden robotik uzmanı ve beyin cerrahı Dr. Bruce Mathew, robotik cerrahi, kök hücre ve sinir ameliyatındaki gelişmelerle beyin ve omurilik transferinin yapılabileceğini söyledi. The Telegraph'a konuşan Mathew, \"Başlangıçta bizim niyetimiz sadece beyin fırtınası yapmaktı ve bu çok saçma görünüyordu. Aslında çok da saçma olmadığını fark ettik\" dedi. Muhtemel operasyonu tarif eden Mathew, \"Eğer beyin naklini yapabilirseniz ve beyin ile omuriliği birlikte tutarsanız bu aslında imkansız değil. Omuriliği çıkarırsınız, böylece tüm beyni, omuriliği ve bel sakralını yeni bir vücuda yerleştirebilirsiniz\" ifadesini kullandı. Mathew, tıp bilimindeki gelişmelerin kafa nakline imkan tanıyacağına işaret ederek, \"Omuriliği koruyan dura zarını sağlam bir şekilde çıkartmak çok zordur. Birtakım ilerlemeler olacak ancak muhtemelen önümüzdeki 10 yıl içinde gerçekleşecek\" diye konuştu. Kadavralar arası kafa naklinin daha önce yapıldığını hatırlatan Mathew, \"Beyin ölümü gerçekleşmiş kadavralardaki kafa nakli ise bir sonraki aşamadır. Operasyon, kas distrofisi hastaları ve organı alınmış kişilere yardımcı olabilir, hatta bireyleri ölümden geri getirebilir\" değerlendirmesinde bulundu. Bilim insanları, 2017'de küçük bir farenin kafasını daha büyük bir fareye yerleştirerek, dünyadaki ilk fare kafası transplantasyonuna imza atmıştı. Rus bedensel engelli Valery Spiridonov, 2 yıl önce dünyanın ilk kafa nakli operasyonu için gönüllü olmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/onemli-bir-halk-sagligi-sorunu-vitamin-d-eksikligi", "text": "Vitamin D eksikliği ağırlıklı olarak güneş ışığından yeterince faydalanamama ve besinlerle eksik alım nedeni ile gelişir. Aynı zamanda bağırsaktan emilim bozukluğu, vücutta sentezlenme aşamalarında problemlerin geliştiği kronik hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı artmış atılım durumları da D vitamini yetersizliği sebebidir. D vitamini kemik dokusu için elzem bir vitamin olduğundan öncelikle yetersizliği çocuklarda raşitizm denen kemik hastalığına, yetişkinlerdeyse osteomalazi denilen kemik yapımında ve mineralizasyonunda bozukluğa yol açar. Çocuklarda yürümede gecikme, yürümeye başlayan çocuğun sık oturma, düşme eğilimi, bacaklarda eğrilik; osteomalazideyse kronik kas ve kemik ağrılarıyla belirti verir. Kas güçsüzlüğü, kronik yorgunluk, depresyona eğilim, terlemede artış gibi diğer bulgular da D vitamini eksikliğini akla getirmelidir. Vitamin D, D2 ve D3 olarak iki farklı şekilde bulunur. D3 güneş ışığı sayesinde ciltte yapılan formudur, özellikle yağlı balıklardan diyet yoluyla da alınabilir. D2, maya ve mantarda bulunan ergokalsiferol denen maddenin yine güneş ışığına maruz kalmasıyla üretilir. İnsanlar tarafından besin yoluyla alınır. Güneş ışığı ile ciltte üretilen D vitamini vücutta daha aktif rol oynar. Vitamin D %90 oranında ciltte güneş ışığıyla sentezlenirken, %10 oranında besinlerle alınır. Özellikle yağlı balıklar, süt ürünleri, yumurta gibi hayvansal gıdalar besinle vitamin D alımında faydalanılan besinlerdir. Ciltte vitamin D sentezi için vücudun %25'inin haftada 3 gün 15 dakikalık süre ile güneşlenmesi, gerekli vitamin D sentezi için yeterlidir. Esmer ciltlerde açık tenlilere oranla daha az vitamin D sentezlenir. UV B ışınları camdan geçmez, aşırı UV A ve UV B maruziyeti cilt kanseri açısından risk teşkil eder. Güneş koruyucu kremler UV B geçirgenliği engellediği için vitamin D sentezini engeller. Vitamin D eksikliği güneş ışığından faydalanamama ile birlikte çölyak, kısa barsak sendromu gibi hastalıklardaki bağırsaktan besin emilim bozukluklarında da karşımıza çıkar. Veganlarda besinle alım eksikliğine bağlı D vitamini eksikliği görülmektedir. Uzun süreli olarak kullanılan birtakım ilaçların vücutta vitamin D yıkımını hızlandırdığı ve eksikliğine neden olduğu bilinmektedir. Karaciğer ve böbrek yetmezlikleri D vitamini sentezinin ileri aşamalarındaki yetersizliği nedeni ile eksikliğe sebep olur. Bir vitamin olmakla birlikte vücutta bir hormon etkisiyle de işlev gören vitamin D'nin ilk bilinen işlevi, ince bağırsaktan kemik dokusunun temel mineralleri olan kalsiyum ve fosforun emilimini sağlamaktır. D vitamini yokluğunda diyetle alınan kalsiyumun bağırsaktan emilimi belirgin olarak düşmektedir. Kemik metabolizmasındaki diğer bir etkisi de kemikten kalsiyum geri emilimi, kan kalsiyum düzeyinin sabit bir düzeyde tutulması ve kemiğin yenilenmesi görevi yapan kemik hücrelerinin gelişmesi ve olgunlaşmasıdır. Vitamin D'nin vücutta kemik dışında pek çok dokuda etkisi vardır. Doğrudan ve dolaylı yollarla kemik ve mineral metabolizmasını düzenlerken, bağışıklık, hücre büyümesi, olgunlaşması, hücre döngüsü, insülin, renin gibi hormonların salınımı üzerinde de belirleyici etkileri olan bir vitamindir. Eksikliği kardiyak, damarsal, hematolojik, immunolojik, hormonal ve metabolik etkilerle kalp damar hastalıklarından tutun da kanser hastalıklarına kadar geniş bir çerçevede kontrol edilmesi gereken bir vitamindir. Sık enfeksiyon hastalıklarına yakalanma, uzun süren iyileşme sürelerinde vitamin D eksikliği mutlaka akla gelmelidir. Vitamin D eksikliğinde iç organ yağlanmasında artışın daha çok gözlendiği çalışma sonuçları mevcuttur. Vitamin D eksikliğinin bozulmuş kan şekeri regülasyonu, insülin salınımı ve insülin direnci üzerindeki etkileri, obeziteye yatkınlık da yine yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Yaşamın ilk dönemlerinde vitamin D eksikliğine maruz kalmak çocuk ve gençlerde tip 1 diyabet hastalığının gelişmesini de yine bağışıklık sistemi ve pankreas hücreleri üzerine etki ile kolaylaştırmaktadır. Psikiyatrik hastalıkların fizyolojik, dışsal sebeplerinden biri de Vitamin D eksikliği olup şizofreni ve alzheimer gelişiminde kolaylaştırıcı, depresyon gelişmesi ve tekrarında rolü olduğu gözlenmiştir. Ne yazık ki ülkemizde vitamin D seviyeleri genellikle düşük izlenmektedir. Doğal besin kaynaklarından faydalanabilme, daha çok dışarda zaman geçirebilme, güneş ışığıyla temas edebilme imkanı bulunan geçmiş yıllara göre bugün D vitamini ihtiyacımız da artmaktadır. Tüm bu derlemeye bakınca vitamin D eksikliği insan yaşamını tehdit eden, tedavisi ömür boyu sürmek zorunda kalacak pek çok hastalığın kolaylaştırıcısıdır. Bu durumda önce vitamin D eksikliği gelişmesinin önüne geçmek için eğitim ve beslenme programları düzenlenmeli gerekirse yaşa ve eksiklik gelişmesi muhtemel durumlara göre günlük ilave destek alınmalıdır. Günlük vitamin D ihtiyacı yaşa ve kişisel koşullara göre değişmektedir. D vitamininin kemik sağlığı ve sözü edilen pek çok hastalıktan korunmak için gerekli görülen yeterli kan seviyesi 30 ng/ml üzeri olup bu seviyede vitamin seviyesi ancak günlük 1000 ünite üzerinde vitamin D alımıyla sağlanabilmektedir. Gebelerin, emzirme sürecinde annenin ve bebeğin, menapoz sonrası özellikle kemik kırıklarının önlenmesi için, yaşlı hastalarda kalp damar ve bağışıklık sisteminin zayıflamasından dolayı tüm ileri yaş hastaların, çalışma koşulları ağır, güneş ışığından faydalanamayan, sosyoekonomik olarak yeterli besin kaynağına ulaşamayan hastaların, kronik hastalıkları olan, obez, D vitamini emiliminin ve vücutta sentezlenmesinin bozulduğu, ilaç alımına bağlı atılımın arttığı hastaların vitamin D açısından desteklenmesi gerekmektedir. Bu yazı HBT'nin 90. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/orman-banyosu-ruhsal-sagaltim", "text": "İş, ilişkiler, para, zaman gibi alışılagelmiş dertlerin dışında, uygar yaşam da insanlarda psikolojik travmaya yol açıyor olabilir. Doğadan kopuk yaşamak kişinin ruhsal sağlığına zarar verebiliyor. Ancak sürdürülebilirlik konusunda uzman olan Avustralyalı profesör Glenn Albrecht bu rahatsızlığa isim koydu: Psychoterratic. Psikoteratik terimi ile, ruhsal sağlık ile çevre arasındaki ilişkiyi betimleyici yeni bir sözcük hayatımıza girdi. Glenn Albrecht'in Mart ayında yayımlanan Earth Emotions: New Words for a New World başlıklı kitabında, çevresel bilgisizlik ve çevrebilime kayıtsızlık durumunu betimleyen ekoagnozi , ya da iklim değişikliğinin ve kişinin gözleri önünde dönüşüme uğrayan yuvasına duyduğu özlemin verdiği iç sıkıntısını tanımlayan solastalji gibi yeni sözcükler yer alıyor. The Healing Magic of Forest Bathing adlı bir kitabı yayımlanan Julia Plevin de, psikoteratik acıyı yakından tanıdığını belirtiyor. New York'ta tasarım eğitimi aldığı sırada tüm o kasvetli gri yapıların ve yeşillikten yoksunluğun kendisini bunalıma ve kaygıya sürüklediğini dile getiren ve çalışmalarında psikoteratik konusuna odaklanarak uzay, doğa, sağlık ve tasarım arasındaki bağlantıyı araştırmaya koyulan Plevin, San Fransisco'daki evine döndüğünde ruhsal sorunlarını çözüme kavuşturan sihirli bir sağaltım yöntemiyle tanışıyor. Plevin'e göre insan ormana yakın bir yerde yaşamalı; düzenli olarak yabanıl yaşama dönmeleri ve özellikle de ağaçlıklı açık alanlarda olabildiğince zaman geçirmeleri gerekiyor. Yazar bu amaçla 2016 yılında San Fransisco Forest Bathing Club San Francisco Orman Banyosu Kulübü adlı bir dernek kurdu, birkaç ay içinde üye sayısı 500'ü geçti. Öyle ki, insanların hoşça vakit geçirmek için yaptıkları en eski alışkanlıklarından biri olan orman gezintileri şimdilerde yeniden altın çağını yaşamaya başladı. Bir sağaltım yöntemi olarak ormanda gezinme, ilk kez 1982 yılında Japonya'da uygulanmaya başlandı. Japon hükümetinin orman banyosu anlamına gelen shinrin yoku kavramını ortaya atmasıyla birlikte, ülkede yaşayanlar ruhsal ve bedensel sağlıklarını korumak için ormanlara akın etmeye başladılar. Bir süre sonra Japon araştırmacılar ormanın sağaltıcı etkisini bilimsel kanıtlara dayandırmak amacıyla birtakım çalışmalar yaptılar. Sonuçta, orman terapisinin insanların yalnızca ruhsal açıdan kendilerini daha iyi hissettirmekle kalmadığına, ağaçların çevreye fitonsidler adlı sağlıklı yağlar yaymaları nedeniyle bedensel açıdan da sağaltıcı etkiler yarattığına tanık oldular. Ağaç ve bitkileri mikroplardan koruyan bu yağlar insanların duygu durumu ve bağışıklık sistemini de olumlu yönde etkiliyor, kan basıncını düşürüyor, kalp atış hızını, gerginliği, kaygıyı ve kafa karışıklığını azaltıyor, uykuyu düzenliyor ve yaratıcılığı körüklüyor, bir olasılıkla kanser ve depresyona da iyi geliyor. 2004-2012 yılları arasında Japonya'da orman banyosunun ruhsal ve bedensel etkilerinin araştırılması amacıyla yaklaşık 4 milyon dolar harcandı. Tokyo'daki Nippon Tıp Okulu profesörlerinden Qing Li, yaptığı küçük çaplı bir araştırmada 12 erkek deneğin bağışıklık sistemlerindeki doğal katil hücrelerin ormana çıkmadan önceki ve sonraki etkinliklerini ölçtü. Söz konusu hücreler virüslerin bulaştığı hücrelere ve urlara hızla tepki veren, bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışması ve kanserin önlenmesiyle ilintili hücreler olarak biliniyorlar. 2009 yılında yapılan bir araştırmada, ormana yaptıkları geziden bir hafta sonra Li'nin deneklerindeki doğal katil hücrelerin sayısında belirgin bir düşüş meydana geldiği ve bu olumlu etkilerin her hafta sonu ormana gidilmesinin ardından bir ay boyunca sürdüğü görüldü. Japonya'da günümüzde sağaltıma adanmış 62 orman var ve bu ormanları yılda yaklaşık 5 milyon kişi ziyaret ediyor. Finlandiya da kendisini bir orman terapi ülkesi olarak tanıtarak gezginleri çekmeye çalışıyor. ABD, Britanya ve Kanada'da da orman terapisinin uygulandığı sertifikalı programlar var. Gelgelelim, doğanın sağaltıcı gücünden yararlanmanın çok çeşitli yolları var. Blue mind bilimi, suyun iyileştirici özelliklerini araştırıyor. Bu alanda yapılan çalışmalar deniz kıyısına yapılacak bir yolculuğun da, evde duş almanın da insanları yatıştırıcı bir etkisi olabileceğine işaret ediyor. Parka gitmek ve çıplak ayakla toprağa basmak da insanlara canlılık kazandırıyor. Uzmanlar parmakları saksıya daldırıp toprağı eşelemenin bile ruh durumunu iyileştirip bağışıklık sistemini güçlendirebileceğine dikkat çekiyorlar. Görüldüğü kadarıyla, tıpkı ağaçlar gibi, toprak da insan sağlığına iyi gelen maddeler içeriyor. Son bilimsel çalışmaların da gözler önüne serdiği gibi, insanlar gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan doğayla iç içe olmak zorundalar. Doğadan uzaklaştıkça hastalıklar da ortaya çıkmaya başlıyor. Neyse ki, araştırmalar bu hastalıkların hiç bir yan etkisi olmayan, cebi yakmayan, üstüne üstlük çok da basit uygulanan bir çözümü olduğunu ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/orta-yaslarda-kilo-mu-aliyorsunuz-suclu-bir-molekul", "text": "İnsanların yaşlandıkça kilo almaları çok yaygın bir durumdur, ama şimdi yeni bir araştırma bu kilo alımının bir açıklaması olabileceğine ve bu durumun beden alıştırmaları ya da kötü beslenmeyle hiç bir bağlantısı olmadığına işaret ediyor. Araştırmada, görünürde hayvanlarda etkinliği yaşlandıkça artan bir enzim saptandı. Araştırmacılar söz konusu enzimin daha etkin bir duruma gelmesinin yaşlandıkça kilo alınmasında ve zindeliğin azalmasında bir payı olabileceğine inanıyorlar. Yağ oranı yüksek besinlerle beslenen fareler üzerinde yapılan deneylerde, bu enzimin işlevi kesintiye uğratılan farelerin normal farelerden daha az kilo aldıklarına tanık olundu. Araştırmaya önderlik eden ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü'ne bağlı Obezlik ve Yaşlanma Araştırmaları Laboratuvarı uzmanlarından Dr. Jay Chung, Toplumumuzda orta yaşlarda kilo alımının öncelikle kötü yaşam biçemlerinden ve istenç gücünün yoksunluğundan kaynaklandığına inanılır. Ancak bu araştırma orta yaşlarda kilo alımını ve bedeni çalıştırma yetisindeki azalmayı aşırı etkin bir enzimin tetikleyebileceğini ortaya koyuyor, diyor. Çalışma fareler üzerinde yapıldığından, araştırmacılar insanlarda da söz konusu enzimin işlevini önlemenin aynı etkiyi yaratıp yaratmayacağı konusunda henüz kesin bir bilgiye sahip olmasalar da, bu bulgulardan yola çıkan çok daha kapsamlı çalışmalarla söz konusu enzimin işlevini kesintiye uğratacak ve kilo vermeye yardımcı olacak yeni ilaçların geliştirilebileceğine dikkat çekiyorlar. Ortalama bir insanın 20-50 yaşlar arasında yaklaşık 14 kilo aldığına dikkat çeken ve insanlardaki bu eğilime oldum olası ilgiyle yaklaşan Chung, bu son araştırma kapsamında orta yaşlarda hayvanlarda meydana gelen moleküler değişimlere baktığında, DNA-bağımlı protein kinaz adlı bir enzimin etkinliğinde yaş ilerledikçe bir artış olduğunu gördü. Chung ve arkadaşları bu çalışmanın sonucunda söz konusu enzimin metabolizma ve mitokondrilerin üretimiyle ilintili olduğunu ortaya koydular. Yaşlandıkça insanlardaki mitokondri sayısında bir düşüş olduğu zaten biliniyordu. Araştırmada yağlı besinlerle beslenen farelere DNA-PK enziminin işlevini kesintiye uğratan bir ilaç verildiğinde bu farelerin, aynı besinlerle beslenip ilaç verilmeyen farelere kıyasla, yüzde 40 oranında daha az kilo aldıklarına tanık olundu. Ayrıca, ilaç verilen farelerin iskelet kası hücrelerindeki mitokondrilerin sayısında bir artış meydana geldiği ve bu farelerin aerobik etkinlik açısından da bir gelişme kaydettikleri görüldü. Chung, Çalışmalarımız insanların yaşlanma sürecinde tanık olunan, ileri yaşlarda kilolardan uzak durmamızı ve fiziksel açıdan zinde kalmamızı güçleştiren, metabolik düşüş ve bedensel etkinliğin azalması gibi durumların en önde gelen tetikleyicilerinden birinin DNA-PK enzimi olduğuna işaret ediyor, diyor. Gelgelelim, araştırmacılar elde edilen bu bulguların insanların yaşlandıkça beslenmelerine özen göstermelerine ve beden alıştırmaları yapmalarına gerek olmadığı anlamına gelmediğinin de altını çiziyorlar. Obezliğin üstesinden gelinmesinde en etkili silahlar yine de sağlıklı beslenme ve beden alıştırmaları olduğundan, Chung ve arkadaşları orta yaşlardaki yetişkinlerin, sonuç almaları biraz daha uzun erimli olsa bile, asla bu alışkanlıklarından vazgeçmemelerini öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ortalama-insan-omru-yakinda-90-yili-gececek", "text": "Amerikalı istatistikçi Louis Dublin 1928 yılında, ortalama insan ömrünün en fazla 65 yıl olacağını öne sürmüştü. İnsanlık birçok ülkede bu eşiği çoktan aştı bile. Ortalama yaşam süresi 20.yy'dan yana düzenli olarak artıyor. Daha iyi gıdalar, antibiyotik üretimi ve modern teknolojilerin gelişimiyle daha az ağır bedensel işler sayesinde ömrümüz uzamaya devam ediyor. Imperial College London Üniversitesi'nden Vasilis Kontis ve ekibi yaşam süresi beklentimizin gelecekte de artacağını hesapladı. Araştırma çerçevesinde 35 ülkedeki insanların 2030 yılında ortalama olarak ne kadar uzun yaşayacakları hesaplanırken, güvenirli bir sonucun elde edilebilmesi için 21 farklı tahmin yöntemini birleştiren bir yöntemden yararlanılmış. Buna göre ele alınan ülkelerin tümünde yaşam süresi beklentisi önümüzdeki on üç yıl içinde artacak. Ancak ne kadar artacağı ülkeden ülkeye değişiyor. 2030 yılında en yüksek yaşam süresi beklentisi listesinde Güney Kore birinci sırada yer alıyor. Bu tarihte Güney Kore'de doğacak erkeklerin ortalama ömrü 84,1, kadınların ise 90,8 olacak ki bu değer uzun bir süredir imkansız olarak görülüyordu. Hesaplamalara göre Güney Koreli kadınların yüzde ellisi 90 yıldan uzun yaşayacak. Çünkü diyor uzmanlar, çocuklar iyi besleniyor, insanların kan basınçları düşük, çok az sigara içiyorlar ve tıbbi gelişmelere ulaşabiliyorlar. ABD'de ise en başta şişmanlık ve suç oranlarının yüksekliği yüzünden tam aksi bir gelişme yaşanacak. Avrupa'da en yüksek yaşam süresi beklentisi İspanya, Fransa ve İsviçre için hesaplanmış. Fransa'da en yüksek yaşam süresi beklentisinde 88,6 yıl ile kadınlar, İsviçre'de ise 84 yıllık yaşam süresi beklentisiyle erkekler Avrupa birincisi. Araştırma sonuçları öte yandan kadın ve erkeklerin yaşam biçimleri arasındaki farklılığın azalmasına bağlı olarak kadın ve erkeğin ortalama yaşam süresi beklentisi arasındaki farkın da kapanacağını gösteriyor. Bununla birlikte yaşlanan nüfus ülkeler için zorlukları da beraberinde getirmekte. Nitekim sağlık ve sosyal sistemlerin de yeniden düzenlenmesi gerekiyor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ostrojen-seviyesindeki-oynamalar-kadin-beynini-degistiriyor", "text": "Kadının regl dönemlerinde östrojen gibi önemli hormonların seviyeleri değişiyor. Bu değişim sadece doğurganlık ve yumurtlama üzerinde değil, kadının davranışları ve ruh hali üzerinde de etkili oluyor. Mesela regl döneminde kadınların işbirliğine eğimli olmalarında ve belli başlı zihinsel yetilerinde oynamalar yaşanabiliyor. Bunun arkasında yatan nedenleri Max-Planck Bilişim ve Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden Claudia Barth ve ekibi bulmuş olabilir. Araştırma çerçevesinde kadın beyninin regl döneminde değişip, değişmediği incelenmiş. Bu amaçla, manyetik rezonans tomografisiyle, bellek, ruh hali ve duygulardan sorumlu olan hipokampusun büyüklüğü ölçülmüş. Sonuçlar incelendiğinde, hormon seviyesindeki oynamanın düzenli olarak beynin yapısını da değiştirdiği görülmüş. Araştırmacılar östrojen seviyesinin yükselmesinden yumurtlamaya kadar olan dönemde hipokampus hacminin, beyindeki gri ve ak maddenin de arttığını saptamışlar. Hipokampustaki değişim, hormonlardaki değişimlerle hemen hemen aynı zamanda meydana geliyor. Bilim insanları bu yüzden östrojen hormonun neredeyse doğrudan doğruya beyni etkilediğini düşünüyorlar. Görüntülerdeki yoğunluk değişiminden, beyindeki ak maddedeki lif ve hücre düzeninin sinir liflerinin miyelin tabakasına doğru değiştiği anlaşılmış. Bu süreçte tam olarak nelerin, hangi mekanizmalar üzerinden yaşandığı henüz bilinmiyor. Araştırma, regl döngüsü sırasındaki hormonsal oynamaların, beyin yapısında değişimlere neden olduğunu gösteren ilk kanıtları sunuyor. Beyindeki değişimin kadınların davranışları ve zihinsel yetileri üzerinde ne şekilde etkilediği henüz anlaşılmadıysa da araştırmacılar, hipokampusun bellek, ruh hali ve duygular üzerinde önemli bir rol üstleniyor olmasından yola çıkarak, en azından ruh halinin regl döngüsüne bağlı olarak değişmesinin veya zihinsel yetideki değişimlerin beyindeki değişime bağlı olabileceğini düşünüyorlar. Nitekim farelerde de benzer sonuçlar elde edilmiş. Bilim insanları bazı sorulara yanıt bulabilmek için daha kapsamlı araştırmalar yapmak istiyor. Özellikle de bazı kadınların niçin regl öncesi sendromdan daha fazla yakındığını bulmaya çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/otizm-belirtiler-nedenleri-teshisi-ve-tedavisi", "text": "Otizm aslında tek bir bozukluğa karşı gelmemektedir. Otizm başlığı altında benzeyen yanları en az benzemeyen yanları kadar çok olan bir grup bozukluk yer almaktadır. Bu nedenle Otizm Spektrum Bozuklukları terimi kabul görmüştür. Gelişimsel bir bozukluk olarak, OSB belirtileri genetik yatkınlık ve çevresel etkenleri ilişkisiyle ortaya çıkar. Küçük çocuklarda arkadaşlık ilişkilerini değerlendirmek zordur, ancak diğer çocuklara ilgi gösterip göstermediğini anlamak daha kolaydır. Çocuklarla tecrübesi olan bir kişi, göz temasındaki sorunları değerlendirmekte büyük bir zorluk çekmeyecektir. İsme yanıt vermeme diğer bir erken belirtidir. Bir diğer erken sorun alanı ortak dikkat olarak ortaya çıkmaktadır. Ortak dikkat, bebek ile yetişkinin dikkatini ortak bir noktaya toplaması anlamına gelir. Bebekler, önce ilgilerini çeken bir şeye, sonra yetişkinlere bakarak ilgilerini paylaşmaya çalışır. Ortak dikkat bebeğin yetişkine bakıp onun seslenmesine, gülümsemesine, çıkardığı seslere gülümsemesi ile çok erken başlar. 8. ayda bebekler annelerinin baktığı yöne doğru bakarlar. 12. ayda bebekler annelerinin bak diyerek gösterdiği bir nesneye doğru dönüp bakarlar ve gördükten sonra bakışlarını tekrar annelerine çevirirler. Otizmi olan bebekler işareti izlemezler, işarete baksalar bile geri dönüp bakma ve duygu gösterme kısmını yapmazlar. 12-14 ayda bir bebek kendisi işaret ederek göstermeye başlar. Buna ortak dikkati başlatmak denir ve daha sonraki dil gelişimi açısından çok önemlidir. Normal gelişen bebeklerde işaret etme bir nesneyi isteme amaçlıdır, işaret etmeye ses çıkarma ve göz teması eşlik eder. Bebek işaret ettikten sonra anneye ve geri nesneye bakar. İşaret etme normalde işaret parmağı ile olur. Otizmli bebekler işaret etmez, etseler bile ya işaret parmaklarını düzgün kullanmazlar veya dönüp bakmazlar. 14-16. Aylarda normal gelişen bebekler bir şeyi istemek için değil, sadece diğer insanların dikkatini çekmek için işaret etmeye başlarlar. Konuşma gecikmesi ailelerin ilk fark ettikleri belirtilerin başında gelmektedir. Spesifik bir bulgu değildir, sağırlık ve birçok gelişimsel gerilikte de görülebilir. Otizmi olan çocuklar konuşsalar bile bu konuşma sosyal amaçlı olmayabilir; çizgi filmlerden, reklamlardan duyduklarını kalıp olarak tekrar edebilirler. Bazı otizmi olan çocuklar diğer insanların konuşmalarını tekrar eder . Otizmi olan çocuklarda, temel sosyal ilişki becerilerinin gelişiminde sorun olduğu için, bunların üzerine inşa olması gereken diğer beceriler de gelişemez. Bunlardan biri zihin kuramı yani diğer insanların bizden farklı duygu, düşünce ve bilgileri olduğunu anlamaktır. Bir diğeri ise bütünü değerlendirmektir, otizmi olan bireyler parçalara veya kısımlara takıldıklarından bir işin bütününü, büyük resmi kaçırırlar. Bu da arkadaşlık kurmalarını çok zorlaştırır. Dışlanma ve akran zorbalığı açısından riskli durumdadırlar. Hayali oyun otizmi olan çocukların çok zorlandığı bir diğer alandır. Bir diğer belirti kümesi tekrarlayıcı hareketlerdir. Bu hareketler üç yaşından sonra daha belirgindir. Özellikle bilişsel gelişim geriliği olan çocuklarda tekrarlayıcı hareketler daha sık görülebilir. Bazen kendine ve diğer kişilere zarar verme davranışları ortaya çıkabilir. Kısıtlı ilgi alanı, benzer gelişim seviyesindeki kişilerle karşılaştırıldığında yoğunluk, uygunluk ve sosyallik açısından farklı olan ilgilerdir. Örneğin birçok kişi futbol ile ilgilenir ancak çok azı son 10 yılın lig fikstürünü ezbere bilir. Alışılmadık duyusal ilgiler otistik spektrumda sıklıkla görülür. Örneğin bazı seslere aşırı tepki verirken diğerlerini hiç duymamak, her şeyi koklamak, tenlerine belli şeylerin değmesine aşırı tepki, belli yiyeceklere tepki vermek gibi. Otizm spektrum bozukluklarına eşlik edebilen diğer sorunlar arasında zeka gelişiminde gerilik, epilepsi ve diğer nöbetler, gastrointestinal sorunlar sayılabilir. Ayrıca otizmi olan bireylerde diğer psikiyatrik sorunlara sıklıkla rastlanmaktadır. Otizmin nedeni bilinmemektedir. Ancak otizmin genetik, çevresel etkenlerle kısmen ilişkili, erken başlangıçlı bir sinir sistemi bozukluğu olduğu açıktır. Otizm genetik bir bozukluktur. Otizmin toplumdaki sıklığı %0.6 iken, kardeşinde otizm olan çocuklarda bu sıklık tanıma göre %20'ye kadar çıkmaktadır. Ancak otizm tek bir gendeki sorun ile ortaya çıkan bir sorun değildir, dolayısı ile bir otizm geni yoktur. Otizme yol açan genler yüzlerce, hatta binlerce olabilir, bu genler farklı hastalarda farklı etkiler gösterebilir, belli gen kombinasyonları belli belirtilere yol açıyor olabilir veya genlerle çevrenin etkileşimi sonucunda bozukluk ortaya çıkabilir. Olguların %10'undan daha azında otizm bir başka hastalığa bağlı olabilir. Otizm ile ilişkili çevresel faktörler tam olarak belirlenmemiştir. İleri baba yaşı önemli bir risk faktörü olarak görünmektedir. Doğum sırasında yaşanan sorunların otizme neden olabileceği öne sürülmüştür. Aşıların otizme yol açmadığı kesin olarak gösterilmiş olmasına rağmen, otistik çocuğu olan pek çok anne baba hala aşılar ile çocuklarının bozukluğu arasında bir ilişki olduğuna inanmaktadır. Otizmi olan bireylerle birçok beyin görüntüleme çalışması yapılmıştır. Bu çalışmalar birçok beyin bölgesinde anormallik olduğunu ortaya koymuştur. En tutarlı bulgulardan birisi otizmi olan çocukların erken dönemde baş çevrelerinin ve beyin hacimlerinin daha büyük olmasıdır. Ancak beyin hacmindeki bu büyüklük erken çocukluk döneminden sonra devam etmemektedir ve bazı beyin bölgeleri normalden küçük kalmaktadır. İşlevsel beyin görüntüleme çalışmaları otizmi olan bireylerde yüz tanıma, duygu tanıma, sosyal ilişkilerle ilişkili bölgelerde normalden farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Otizm teşhisi klinik belirtilerin değerlendirilmesine dayanır. Teşhis konmasını sağlayacak herhangi bir görüntüleme yöntemi , tetkik yoktur. Bu yöntemler gerekli olgularda ayırıcı tanı için kullanılabilir. Otizm tanısı herhangi bir ölçekle veya sadece anne babalara sorularak ve öykü alarak konulamaz. Olgu ne kadar hafif ve yaşı küçükse değerlendirme o kadar uzmanlık ister. Otizm şüphesi olan olguların değerlendirilmesinde altın standart anne baba görüşmesi için AutismDiagnosticInterview- Revised , çocuğun muayenesi için ise AutismDiagnosticObservation Schedule (ADOS, ADOS-2) kullanılmasıdır. Otizm tanısı için elde edilen bütün bulguların deneyimli bir klinisyence değerlendirmesi gereklidir. Otizme eşlik eden, neden olabilecek veya karışabilecek durumların değerlendirilmesi için gerekenler: çocuğun gelişim düzeyine uygun bir gelişim, zeka veya uyum testi; nörolojik ve tam bir fiziksel muayene; nöbet düşünülen olgularda EEG; genetik değerlendirme ve işitme değerlendirmesidir. Zeka geriliği olan olgularda daha ayrıntılı değerlendirmeler gerekebilir. Otizmin ana belirtilerinin tedavisi özel eğitim ve rehabilitasyondur. Eşlik eden sorunlar için, sorunun doğasına göre tedaviler uygulanmalıdır. Eşlik eden sorunlar için uygulanan tedavilerin ana belirtilere bir etkisi yoktur. Etkin bir özel eğitim ve destek programının tedavideki yerini hiçbir girişim tutamaz. Çevresel düzenlemelerden ve davranışın işlevsel analizinden sonra gerek duyulduğu durumlarda ilaç kullanılmalıdır. Otizmin ana belirtilerinin tedavisi için antidepresanlar, antipsikotikler, antikonvülsanlar, diyet tedavileri kullanılmamalıdır. Dil ve konuşma sorunları için nörofeedback kullanılmamalıdır. Dil ve konuşma sorunları için işitsel entegrasyon eğitimi kullanılmamalıdır. Uyku sorunları için omega 3 yağ asitleri kullanılmamalıdır. Sekretin, şelasyon ve hiperbarik oksijen tedavileri hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. 4- Fuentes J, Bakare M, Munir K, Aguayo P, Gaddour N, Öner Ö, Mercadante M. Autismspectrumdisorders.In Rey JM , IACAPAP e-Textbook of Child andAdolescentMentalHealth. Geneva: International Associationfor Child andAdolescentPsychiatryandAlliedProfessions 2012. Bu yazı HBT'nin 74. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/otizmde-neredeyiz-erken-tani-neden-onemli", "text": "Otizm, sosyal etkileşimde ve iletişimde problemler ile tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanları ile kendini gösteren, karmaşık nörogelişimsel bir durum. Aslında bir yelpaze bozukluğu, yani içinde çok farklı şiddet ve bulguları olan birçok klinik tabloyu içeriyor. Erkek çocuklarda kızlara oranla 4 kat daha sık görülmekte. Otizm sıklığı ile ilgili veriler giderek artış olduğunu gösteriyor. Hastalıkları Kontrol Etme ve Önleme Merkezi'nin verilerine göre 2006 yılında her 150 çocuktan 1'inde Otizm görülürken 2014 yılında verilen son bilgiye göre de, her 68 çocuktan 1'i Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı almakta. Bu artışta otizmin tanılama sisteminde artık daha geniş bir spektrum olarak ele alınması ve uzmanlar tarafından konulan tanının artması ile de ilişkili görünüyor. Günümüzde genetik yapıyı çok daha detaylı olarak inceleyebildiğimiz teknolojiye sahibiz. Otizmde ve birçok psikiyatrik hastalıkta tekrar edilebilen tutarlı genetik bulgularımız mevcut. Otizmin bu güne kadar bilinen genetik nedenleri mikroskobik olarak görülebilen kromozom anomalileri, mikroskobik olarak görülemeyen silinme ve tekrarlamalar ve otizm ile ilişkili bulunan tek genlerden oluşmakta. Son yıllarda tüm genom dizileme ve genom boyu ilişkilendirme çalışmaları otizmin genetik nedenlerinin belirlenmesinde büyük ilerlemelere neden oldu. Tüm bu bulgulara göre otizmde kalıtılabilirlik oranları %60-90. Genetik olarak yatkınlık olan kişilerde henüz anne karnında eklenmeye başlayan çevresel faktörler ile gen-çevre etkileşimi sonucu otizmin oluştuğu bilinmekte. Bu çevresel nedenler arasında bilimsel olarak kanıtlanmış olan ve ön plana çıkanlar; ileri anne ve baba yaşı, anne karnında geçirilen bazı enfeksiyonlar ve annenin bu enfeksiyonlara verdiği hücresel savunma yanıtı. Son yıllarda tartışma konusu olan aşılar ve otizm konusunda ise aralarında hiçbir ilişki olmadığı gösterildi, bu yöndeki tüm hipotezler çürütüldü, yayınlar geri çekildi. Sonuç olarak genetik ve çevresel etmenler ile erken dönemde beyinde oluşan sinir hücresi bağlantılarının gelişimindeki bozukluğun otizme neden olduğu biliniyor. Otizmin tanısı, klinik değerlendirme ile davranışsal özelliklere dayalı olarak Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanlarınca konulmakta. Erken tanı hayat kurtarıcı bir öneme sahip. Tedavi çocuğun mümkün olan en kısa sürede uygun ve kanıta dayalı eğitsel programlara yönlendirilmesi. Otizmli çocukların ihtiyaçları birbirlerinden farklı olduğu için, verilen tedavi ve eğitim çocuğa özgü hazırlanmakta. Erken dönemde beyin gelişiminin değişebilir olduğu, kullanım durumuna göre dallanma ve budanmanın gerçekleştiği bilinmekte. Yapılan bilimsel çalışmalarda erken dönemdeki davranışçı uygun müdahalelerin beynin yapısı, işlevi ve fonksiyonunu değiştirdiği ve geliştirdiği gösterildi. Otizm son on yıl öncesine kadar çocukluktan yetişkinliğe, yaşam boyu süren bir durum olarak tanımlanmaktaydı. Ancak son yıllarda erken tanı ve etkin müdahale ile otizm tanısından çıkan olgular tanımlandı ve bu durumun yıllarca korunduğunu gösteren bilimsel çalışmalar yayınlandı. İlk tanı yaşının erken olması, uygun eğitsel müdahalenin erken dönemde başlatılması, çocuğun bilişsel düzeyinin, dil gelişiminin iyi olması ve belirti şiddetinin hafif olmasının otizmde olumlu gidişi öngören faktörler arasında. Ülkemizde güncel olarak yaptığımız bir izlem çalışmasında (Motavalli ve ark 2017) da otizm tanısından çıkan bu çocukların uzun süreli izlem sonrasında otizm tanısını almadığı ancak Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Özgül Fobi gibi diğer psikiyatrik hastalıkların bu grupta oldukça sık olarak görüldüğünü bulduk. Yani otizmde iyileşme erken tanı, uygun eğitsel müdahale ile mümkün görünüyor, ancak bu grup diğer psikiyatrik hastalıklar açısından riskli ve düzenli takip edilmeli. Gelecek çalışmalarda erken belirtilerin öncülü olabilecek biyolojik belirteçlerin bulunması , çok erken dönemde başlayan detaylı izlem çalışmaları otizmde iyileşme sürecine ışık tutacak gibi görünüyor. Bu yolda teorik bilgimiz, klinik gözlemler ve gelişen teknoloji ile iş birliğinin önemi oldukça büyük görünüyor. Disiplinler arası çalışmaların artması, bilim ve teknolojinin ışığının nice bilinmezliklere ışık tutması dileğiyle. Bu yazı HBT'nin 56. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/oturmak-sigara-kadar-zararli", "text": "Hareketsiz ve durağan bir yaşam biçimi şimdilerde sigara içmekle aynı kefeye oturtuluyor ve bunun kalp hastalıkları ve kanserle de bağlantısı olduğu ileri sürülüyor. Ancak bu tehlikelerden nasıl korunabileceğimizi çocuklardan ve günümüzün avcı toplayıcı topluluklarından öğrenebiliriz. Doğru oturmanın ilkelerini hepimiz üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Kambur durmamak, bacak bacak üstüne atmamak, kalçamızı iskemlenin arkasına dayamak ve ayaklarımızı yere basmak gerekiyor. Gelgelelim, tüm bu kuralları gerektiği gibi yerine getirsek bile, uzun süre oturmak bedene ciddi bir zarar verebiliyor. Uzmanlar uzun süre oturmanın insanlara hareketsiz bir yaşamdan olabildiğince kaçınmalarını öneriyorlar. 1953 yılında yayımlanan klasik bir araştırmada, dünyanın her yanından 480 kültürün benimsediği 100 farklı oturma biçimi tanımlanıyordu. Bu oturma biçimleri arasında en yaygın olanlar bacak bacak üstüne atarak oturma, diz çökme ve çömelme idi. Bunlar günümüzün Batılı toplumlarında bile küçük çocuklar tarafından en çok yeğlenen oturma biçimleri. Ne var ki, Batılı toplumların genelde çocuklarını erken yaşlarda iskemlede oturmaya alıştırdıkları ve yeni yeni yürümeye başlayan çocuklarını çocuk arabalarında kayışlarla bağlayıp, okulda sıralarında oturmaya zorladıkları görülüyor. Oysa, nasıl oturmamız gerektiği konusunda dünya üzerindeki son avcı toplayıcı topluluk olan Hadza'lar ve benzeri geleneksel toplumları örnek alabiliriz. Batılı toplumlardaki iskemlede oturma tutkusunun en önemli sorunlarından biri, oturmayı son derece rahat ve durağan kılmasından kaynaklanıyor. Tanzanya'da yaşayan avcı-toplayıcı Hadza'ları ele alalım. Bu insanlar günün yaklaşık 9 saatini oturarak geçiriyorlar. Ancak otururken çömeliyor ve yere otururken bedenlerini çeşitli pozisyonlara sokuyorlar. Faaliyet oranını ölçen aygıtlar bu oturma biçimlerinin kasları büyük ölçüde çalıştırdığını ortaya koyuyor. Yüksek arkalıkları ve kolçaklarıyla iskemlelerin destekleyici yapıları kasların bu tür bir çaba harcamalarını önlüyor- ve belki de bu yüzden insanlar iskemlede oturmaya bayılıyorlar. İskemlede oturmanın beraberinde getirdiği bir başka sorun da, omurgaya zarar vermesi. Ayaktayken sırtımız doğal olarak S biçiminde bir kıvrım oluşturur. Ancak otururken insanların birçoğu omurgalarını eğerek onun C biçiminde bir kıvrım oluşturmasına neden olurlar. Bu da omurlar arasındaki disklerin sıkışmasına ve sırt ağrılarına yol açabilir. Bu durumda en iyi oturma biçimi ne olabilir? Bettany-Saltikov diz çökmenin, ya da eyer taburede oturmanın -tıpkı çömelme gibi- omurganın daha sağlıklı bir konumda tutulmasına olanak tanıdığına dikkat çekiyor. Straker masa başı çalışanların daha üretken ve biraz daha hareketli olabilmeleri için iş yerlerinin daha farklı biçimlerde tasarlanması, söz gelimi çalışma masasının altına pedal yerleştirmek ya da yürüyen masalardan yararlanmak gibi birtakım yeni çözümlerin geliştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ancak bu yeni çözümler üretilinceye dek, masa başı işlerde çalışanların sık sık ayağa kalkmayı ve bacaklarını uzatmayı unutmamaları gerektiğinin de altını çiziyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/oturmak-yuzyilimizin-yeni-sigarasi-2", "text": "Yirminci yüzyılda insan sağlığının en büyük tehdidi herhalde sigara idi. Araştırmacılar bu yüzyılın sigarasını ise daha şimdiden tespit etti. ABD'de Mayo Kliniğin Endokrinoloji Bölümü uzmanlarından Dr. James Levine son 15 yılın en büyük sağlık sorunun oturmak olduğunu söylüyor. Yapılan çalışmalar, gün içinde 6 saat ve üzeri süreleri oturarak geçiren kişilerde şeker hastalığı, obezite, depresyon ve bazı kanserlerin arttığını gösteriyor. Kronik hastalığı olan kişilerin hastalık bulguları da hareketsiz yaşam ile şiddetleniyor. Asıl kötü haber, düzenli egzersiz yaparak oturmak ile artan risklerin önlenebileceğini düşünenler için. Eğer günde 6 saatten daha fazla süreyi oturarak geçiriyorsanız, yaptığınız birkaç saat süren ağır egzersizler sizi kurtarmıyor. NEAT pratik olarak şu demek. Olabildiğince sık ayağa kalkın, olabildiğince uzun süre ayakta durun, olabildiğince yürüyün, yürüyün, yürüyün... Kolay mı? Her işi bir koltukta halledebilecek teknolojik donanım çağında kolay değil. Ama çalışmalar ayakta bir kişinin metabolizmanın oturan birinin iki katı daha hızlı çalıştığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla gün içi aktiviteyi arttırmak tüm gün oturup bir kaç saat yüksek tempolu ağır sporlar yapmaktan çok daha sağlıklı. Araştırmacılar, sadece ayakta geçirilen sürenin belirgin arttırılması ile kilo verilebileceğini ve sağlıklı bir yaşam sürdürülebileceğini belirtiyor. Amişler üzerinde 2004 yılında yapılan bir klinik çalışma, hareketsiz yaşamın zararları üzerine oldukça önemli bilgiler veriyor. Amiş topluluğu, ABD'de yaşayan, muhafazakar bir Hristiyan grubu. Genel olarak basit bir yaşama inanıyorlar. Otomobil, telefon, elektrik gibi modern yaşamın kolaylıklarından sakınıyorlar. İşte bu grup insanlar üzerinde yapılan epidemiyolojik çalışma, Amişlerin çağdaşı sıradan Amerikalılara göre çok belirgin biçimde düşük kanser ve obezite riski taşıdığını gösterdi. Üstelik Amişler, sıradan Amerikalılar gibi düzenli egzersiz yapmıyor, kırmızı etten zengin besleniyor, rafine şeker ve diğer yağlı gıdaları sakınmaksızın kullanıyorlar. Peki Amişlerin sırrı ne? Sır tabii ki NEAT... Amiş toplumunda ortalama bir kadın günde 14.000, bir erkek ise 18.000 adım atıyor, günde ortalama 12.8 km yürüyor. Yanıt evet. İşte size bir kaç pratik yol. Yürürken konuşun. Yani yürürken yanınızda arkadaşınız olsun. Araba kullanmayın. Toplu taşıma İstanbul'da bile tercih edilmelidir. Bir konu hakkında konuşurken, tartışırken ayakta durun, kahvelerinizi ayakta için. Cep telefonu konuşmalarınızı ayakta yapın. Telefonu evin veya ofisin uzak bir noktasına koyun ve çaldığında ayağa kalkıp almaya gidin. Masa başından çalışırken küçük aralar verin. Normal şartlarda hareketsiz geçirilen her 20 dakikadan sonrasında eklem ve bağlarınızda deformasyon başlar. Dolayısıyla 20 dakikada bir 1-5 dakika ara verin, ayağa kalkın, gerinin, birkaç adım atın. Gözünüzü uzaklardaki nesnelere odaklayın. Olabildiğince merdiven kullanın, mümkünse asansörün ismini unutun. Toplu taşımalarda bir durak önce veya sonra inin, yürüyün, yürüyün, yürüyün. Home Office çalışmak sanıldığı gibi iyi bir şey değil, uzak durun. Mümkünse kendinize evinizin uzağında bir ofis kiralayın. Ofisinizi içinde dolaşabileceğiniz biçimde tasarlayın, mesela çöp kutusunu uzağa bir yere koyun, dosyalarınız yanı başınızda olmasın. Kalkın, gidin, alın. Büyük fincanlarda kahve, çay içmeyin, gereğinden uzun oturmak zorunda kalırsınız kafelerde. Oturun, hemen çayınızı kahvenizi için ve kalkın. Az TV izleyin. ABD'de ortalama TV izleme süresi 5 saatin üzerinde, TV izleme süresini günde bir saatin altına indirin. Ailenizi, arkadaşlarınızı dostlarınızı da bu yürüme ve ayakta durma seferberliğine dahil edin. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ozlem-tureci-ve-ugur-sahinden-ikinci-buyuk-surpriz", "text": "Yıllardır mRNA teknolojisi üzerine çalışan ve ilk büyük başarılarını BioNtech aşısını geliştirerek ve yüzde 95'in üzerinde etkililiği ile dünya çapında olay yaratan, COVİT-19'a karşı ilk aşı olarak uygulamaya sokan Özlem Türeci ve Uğur Şahin ikilisi, şimdi de oto immün hastalıkların tedavisi için yine aynı mRNA teknolojisi ile geliştirdikleri başka bir aşıyı Multipl Skleroz'lu fare modelinde başarıyla test ettiler. Otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin aşırı çalışması sonucu ortaya çıkıyor. Bu bağışıklık sistemimiz kendi dokularımızı yabancı/düşman olarak algılıyor, bağışıklık sistemi hücreleri bu dokulara saldırıyor ve hastalık yapıcı derecede hasar veriyor. Multipl skleroz , İltihaplı romatizma , Crohn hastalığı ve Ülseratif kolit gibi İnflamatuar Bağırsak Hastalıklar grubu, Guillain Barre sendromu, Kronik İnflamatuar Demiyelinizan Polinöropati, Sedef Hastalığı, Graves Hastalığı, Hashimoto tiroiditi gibi hastalıklar da otoimmün hastalıklar arasında sayılıyor. Science dergisinde yayınlanan makaledeki özette: Multipl skleroz gibi otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin normal olarak bedeni koruyucu görevini ihlal edip kendi kendine zarar vermeye başlamasıyla oluşuyor ve otoreaktif T lenfositleri doku hasarına neden oluyor. Otoimmün hastalıkların tedavisinde bugüne kadar uygulanan tedaviler, bağışıklığı sistemik olarak baskılıyor ve bedeni enfeksiyonlara açık hale getiriyor. mRNA teknolojisiyle geliştirilen aşı, MS fare modellerinde, yerleşmiş hastalığın başlangıcını geciktirdi, belirtilerini giderdi ve hastalığın önemini, ilerlemesini azattı. MS hastalığı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla beyindeki ve omurilikteki sinir hücrelerini örten koruyucu miyelin kılıfına saldırmasıyla ortaya çıkıyor. Yeni aşının, uygulamada, canlıların kendi bağışıklık sistemlerini tehlikeye atmadığını belirtiliyor. Bağışıklık sisteminin koruyucu hücrelerinin normal çalışmasına yardımcı olduğu belirtiliyor. Aşıyı yorumlayan uzman dergiler aşının, farelerde MS'in tüm klinik belirtilerini bloke ederken, kontrol için kullanılan hayvanların ise hastalığın tipik semptomlarını yaşadığını belirtiyor. Farelerin kuyruklarında felç gibi küçük hastalık belirtileri görüldüğünde, mRNA aşısına başlanan farelerde hastalığın ilerlemesi engellendi ve fareler motor işlevlerini geri kazandı. İmmünolog, Prof. Dr. Derya Unutmaz, bu çalışma için Bu, otoimmün hastalıkları tedavi etmek için mRNA aşı teknolojisinin çok heyecan verici bir uygulamasıdır, şimdi sıra mRNA teknolojisinin kanser immünoterapisine uygulanmasına geldi dedi. Tabi, MS'li farelerin tedavisinde elde edilen başarının insanlarda klinik deneylerle gösterilmesi gerekiyor. Eğer bu konuda da başarılı sonuçlar alınırsa, otoimmün hastalıkların tedavisinde tıbbın önünde büyük bir başarı açılacak. Science dergisinde yayımlanan orijinal makalede, başyazar Uğur Şahin olarak görülüyor, tabii ki Özlem Türeci, Alman üniversitelerinde ve BinTech'de araştırmacı olan Almanların yanı sıra, Türk kökenli diğer araştırmacılar Özlem Akıllı Öztürk, Mustafa Diken ve Elif Diken de bulunuyor. COVİT-19 aşısından sonra şimdi de mRNA teknolojisiyle otoimmün hastalıkların da aşıyla tedavi edilebileceğine ilişkin bu önemli başarı büyük yankı yarattı. mRNA teknolojisiyle aşı tasarımının hızlı yapılabilmesi, aynı teknolojiyle kanser aşısı geliştirmek için yıllardır sürdürülen çalışmalar için de büyük bir umut yarattı. Bu yazı HBT'nin 251. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/palmiye-yagi-ve-kanser-gercegi", "text": "b) Serbest 3-monokloropropan-1,2-diol (kısaca, 3-MCPD) ve bunların bağlı formları yani yağ asidi esterleridir. Yağ ve tuz içeren bir besin maddesi , yüksek sıcaklıkta pişirilirse onda serbest 3-MCPD oluşur. Aynı madde, balığın tütsülenmesi ve tuzlanması sırasında da meydana gelir. Ham bitkisel yağlar rafine edilirken işlemin son adımında 200 C'ın üzerinde bir sıcaklığa maruz bırakılır ve bu sırada, yağda doğal olarak bulunan kimi yapıtaşlarının dönüşümüyle glisidol ve 3-MCPD esterleri meydana gelir. Rafine bitkisel yağlarda bu esterlerin oluştuğu ancak bir süre önce anlaşılabilmiştir. Bitkisel yağların işlenmemiş yani ham hallerinde bu gıda kirleticileri bulunmaz. Fare deneyleri, rafine bitkisel yağ içeren besinle alınan glisidol ve 3-MCPD esterlerinin sindirim sisteminde yıkıma uğrayıp, ester yapılarını kaybettiklerini yani serbest formlarına döndüklerini göstermiştir (3). Bu nedenle canlı sağlığı söz konusu olduğunda sadece glisidol ve 3-MCPD önem taşımaktadır. Glisidol, kalıtsal madde DNA'da hasar yapabildiği için, kanser oluşturma potansiyeline sahiptir. Buna karşılık 3-MCPD'nin, glisidolden daha farklı bir yolla kansere neden olduğu sanılmaktadır. Her iki maddenin toksik etkileri hakkında bilinenler sadece bakteri ve hayvan deneylerine dayandığından, Uluslar arası Kanser Araştırma Kurumu bunları, insanlar için muhtemelen karsinojenik sınıfına koymuştur (4). Rafine edilmiş bitkisel kökenli sıvı ve katı yağlardaki -ester formlarından gelen- glisidol ve 3-MCPD miktarları şöyledir: Bir kilogram palmiye yağında -ortalama- 3.9 miligram glisidol ve 2.9 mg 3-MCPD ölçülmüştür. Bunlar, bitkisel yağlar listesindeki en yüksek miktarlardır. Bu önemli bir bulgu çünkü PY dünyada en fazla üretilen bitkisel yağdır ve % 90'ı gıda endüstrisinde tüketilir. Palmiye yağına ait değerler, listede ikinci sırada yer alan margarindeki glisidol'den yaklaşık yedi kat, 3-MCPD'den ise dört kat daha fazladır. Kimyasalları en düşük miktarda içeren yağ ise, zeytin yağıdır (G, 0.015 mg/kg; 3-MCPD, 0.048 mg/kg). Toplumumuzun yaygınlıkla kullandığı mısırözü yağındaki ortalama glisidol miktarı (0.65 mg/kg), margarinin içerdiğinden de (0.58 mg/kg) fazladır. Buna karşılık ayçiçek yağı, mısırözünün yaklaşık yarısı kadar glisidol (0.27 mg/kg) içerir. Mutfakta ayçiçek ve zeytin yağlarını kullanmak daha güvenli gibi görünmektedir. Gıdalara gelindiğinde; en yüksek 3-MCPD miktarlarına, krep ve waffle'larda, turta, kurabiye, çörek, kuru ve yaş pastalar ve bisküvilerde (ortalama 0.17 mg/kg) ve fırınlanmış ve kızartılmış her türlü atıştırmalık ve patates ürününde (ortalama 0.13 mg/kg) rastlanmıştır. Ayrıca, kahvaltı gevreği müsli'de, kavrulmuş kahve ve kahve kremalarında, kızarmış ekmek diliminde ve kabuğunda, soya sosu ve hazır çorbalarda da fazla miktarda 3-MCPD'nin bulunduğu görülmüştür (4). İyi haber, yağsız ızgarada hazırlanan hamburgerde ve tütsülenmiş etlerde bu maddenin düşük miktarda olmasıdır. En yüksek glisidol miktarları; fırınlanmış ve kızartılmış etlerde (ortalama 0.038 mg/kg), pastane ürünü her türlü hamur işlerinde (ortalama 0.11 mg/kg), papates cipslerinde (0.11 mg/kg), krep ve waffle'larda ölçülmüştür. EFSA, sürülebilir çikolatanın da, glisidole maruz kalmada katkısı olduğu görüşündedir fakat, çikolata ve ilgili ürünler hakkında güvenilir analiz sonuçlarına sahip olmadığını da belirtmiştir (2). EFSA'nın ölçütlerine göre (3), 80 kg ağırlığındaki bir erkeğin dışarıdan alabileceği 3-MCPD ve onun yağ asidi esterleri için kabul edilebilir günlük miktar yaklaşık 55 gram rafine PY (ya da 315 gram rafine mısırözü/ayçiçek yağı) içeren besin almaya denktir (60 kg ağırlığındaki bir kadın için bu değer yaklaşık 41 gram PY'dır). Çok kaba bir hesapla, her gün kahvaltıda bir dilim ekmeğe sürülecek yağlı çikolatanın, ikindi çayına eşlik edecek kurabiyelerin ya da doğum gününde yenilecek bir dilim pastanın içindeki PY'nın kişide kanser yapma olasılığı yok denecek kadar azdır. Daha etkili bir kanserojen olan glisidol için EFSA, daha düşük bir günlük alım miktarı önermiştir. Çok kabaca, 80 kg ağırlığındaki bir erkeğin uzun yıllar boyu, her gün alacağı toplam 30-35 gram rafine bitkisel yağ (ya da yaklaşık 7-8 gram PY) içeren besin miktarı kayda değer bir kanser riski yaratmayacaktır (5). Bu arada akılda tutulması gereken çok önemli bir nokta şudur: Gün boyunca bir değil ama birçok kanser yapıcı kimyasal ve fiziksel etmene maruz kalınır. Bu nedenle, alınacak toplam kanserojen dozunu en düşükte tutmak ve bu dozun alımını geniş zamana yaymak çok önemlidir. Sözü edilen gıda kirleticilerinin hazır bebek mamalarında da bulunduğu ancak birkaç yıl önce fark edilmiştir (G, 0.087 mg/kg; 3-MCPD, 0.11 mg/kg). Fakat bu arada annelerin içine su serpecek iyi bir haber de var, buna göre; hazır süt ve mamayla beslenen bebeklerde şu ana kadar, bu kimyasallarla bağlantılı olabilecek dikkate değer bir sağlık sorunu saptanmamıştır. Bu nedenle, EFSA'ya bilgi sağlayan temel kurumlardan biri olan Almanya'nın Berlin kentindeki BfR Temmuz 2016'da yayımladığı bildiride, çocuklarını emzirmeyen annelerin fabrikasyon olarak hazırlanmış mamaları kullanmaya devam edebileceklerini bildirmiştir (3). Bu arada, Avrupa'da alınan ciddi önlemlerle bu maddelerin hazır mamalardaki miktarı azaltılmıştır fakat Türkiye'de üretilenlerin Avrupa standartına ne kadar uygun olduğu göz önüne alınmalıdır. Malezya ve Endonezya dünyaki toplam PY üretiminin % 86'sını sağlamaktadır. Bu iki ülke, endemik türler açısından zengin tropikal ormanlara sahiptir. Söz gelimi, biyolojik olarak yakın akrabamız olup, soyu tükenmekte olan Orangutan'lar sadece bu ormanlarda yaşar. Palmiye yağı için; ormanlık alanların tarıma açıldığı ve bu yolla yaban hayatın tahrip edildiği , çocuk işçi çalıştırıldığı, yağın sağlık riski taşıdığı vb. savları dile getiren çevreci gruplar, EFSA bulgularının topluma ulaşmasında önemli rol oynamışlardır. Bu kimyasalları gıdalarda saptamak için geç kalınma nedeni bunların esterlerini ölçmeyi sağlayacak güvenilir yöntemlerin elde bulunmamasıydı (5). Ölçülmelerinde sorun olunca doğal olarak taşıdıkları sağlık risklerini araştırmakta da geç kalınmıştır. Şu anda palmiye yağının insanlarda kansere neden olduğu konusunda doğrudan yapılmış kontrollu, karşılaştırmalı araştırmalar ve kapsamlı analizler çok yetersiz olduğu için, kesin bir yargıya varmak olanaksızdır (5, 6, 7, 8). Bundan dolayı, ne EFSA ne de BfR'ın konuyla ilgili yaptığı en son yayınlarda, palmiye yağının insanda kanser oluşturduğu yönünde her hangi bir ifade yer almamıştır. Araştırmanın daha çok maddi desteğe ihtiyacı var, çünkü; gıdalarda kanser yapma potansiyeli olan birçok madde henüz incelenmeyi beklemektedir. Günümüzde yaşam ortamlarımız çok etkili mutajen ve kanserojenlerle kuşatılmış haldedir: Giysilerimizdeki boyalar, yollardaki asfalt, egzoz ve bacalardan çıkanlar, sigara dumanı, tarım ilaçları, gıda katkıları ve daha niceleri bu sağlık trajedisinin baş aktörleridir. Elinde karar alma ve yaptırım gücü olan politikacılardan sağlıklı yaşam hakkımızı istemek, hayatın her anında, kanserojenlerden nasıl sakınırım diye kara kara düşünmekten daha akıllıca bir tutum olacaktır. - http://www.efsa.europa.eu/sites/default/files/corporate_publications/files/161215chemicalsinfoodreport.pdf - EFSA CONTAM Panel, (2016). EFSA Journal, 14(5): 4426, ss. 159. - BfR (2016): http://www.bfr.bund.de/cm/349/frequently-asked-questions-regarding-the-contamination-of-foods-with-3-mcpd-2-mcpd-and-glycidyl-fatty-acid-esters.pdf - IARC, (2013). https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK373194/ - Bakhiya, N. ve ark. (2011). Molecular Nutrition and Food Research, 55(4), 509-521. - Mancini, A. ve ark. (2015). Molecules, 20(9), 17339-17361. - Fattore, E. ve ark. (2014). The American Journal of Clinical Nutrition, 99:1331 50. - Laugerette, F. ve ark. (2012). American Journal of Physiology-Endocrinology and Metabolism, 302(3), E374-E386. Bu yazı HBT'nin 47. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/pancar-tam-bir-vitamin-ve-mineral-deposu-ustelik-kalorisi-de-dusuk", "text": "Düşük kalorili bir besin olan pancarda bol miktarda vitamin ve mineral bulunur. İşte 100 gramlık pişmiş pancarın besin değerleri: Yüzdeler RDI oranların gösteriyor. Beslenme literatüründe Recommended Daily Intake'ın kısaltması olan RDI, tavsiye edilen günlük alınması gereken miktarın ne kadarını karşıladığını gösterir. Ayrıca pancarda, her ikisi de bitki bileşeni olan ve sağlığa birçok faydaları bulunan inorganik nitrat ve pigmentler bulunur. Kalp krizi, kalp yetmezliği ve beyin kanamaları da dahil olmak üzere kalp hastalıkları dünyada en sık görülen ölüm sebepleri arasındadır. Bu duruma yol açan en önemli risk unsurlarından biri, yüksek tansiyondur. Yapılan araştırmalara göre pancar tansiyonu birkaç saat içinde 4 10 mmHg arasında düşürebiliyor. Ayrıca taze pancar da pişmiş pancara göre bu konuda daha etkili. Bu tansiyon düzenleyici etki, muhtemelen pancardaki yüksek nitrat içeriğinden kaynaklanıyor. Yiyeceklerle alınan nitrat vücutta nitrik okside yani kan damarlarının genişlemesine, böylece tansiyonun da düşmesine yarayan bir moleküle dönüşüyor. Ne var ki yiyeceklerle alınan nitratın tansiyon üzerine etkisi de kısa süreli oluyor. Tansiyonda uzun süreli bir düşüş sağlamak için düzenli olarak pancar tüketilmesi gerekiyor. Nitrat, hücrelerde enerji üretilmesinden sorumlu olan mitokondriyanın etkililiğini artırarark fiziksel performansı da etkiliyor. Yedi ve sekiz erkek deneğin katıldığı iki ayrı araştırmada katılımcılardan altı gün boyunca düzenli olarak her gün 500 ml pancar suyu içmeleri istendi. Bu araştırmanın sonunda yoğun egzersize dayanma sürelerinin %15 ila 25 arasında arttığı gözlemlendi. Kandaki nitrat seviyesi 2-3 saat içerisinde yükseldiğinden egzersiz ya da yarışmalardan 2-3 saat önce pancar tüketmek daha faydalı olacaktır. Kronik iltihabın obezite, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları ve kanseri gibi çok sayıda sağlık sorunu ile bağlantılı olduğu biliniyor. Pancarda betalain denilen iltihap karşıtı özellikler taşıyan pigmentler bulunuyor. Ancak bu konuda bütün araştırmalar fareler üzerinde yapılmış, pancar suyu ve özünün, ciddi hasarlara sebep olduğu bilinen toksik kimyasallar enjekte edilmiş farelerde böbrek iltihabını azalttığı görülmüştü. Osteoartrit görülen kişiler üzerinde yapılan bir araştırmada ise pancar özüyle yapılmış betalain kapsüllerinin ağrı ve rahatsızlığı azalttığı gözlemlenmişti. Her ne kadar bu araştırmalar pancarın iltihap karşıtı özellikleri olduğunu gösterse de bunun kesin olarak kanıtlanması için ileri araştırmaları yapılması gerekiyor. Yiyeceklerle alınan lif, sağlıklı bir beslenme düzeninin önemli bileşenlerindendir. Bir kasesinde 3.4 gram lif bulunan pancar, önemli bir lif kaynağıdır. Lif sindirim sisteminden geçerek kalın bağırsağa ilerler, burada ya iyi bağırsak bakterilerini besler ve dışkıya hacim verir. Bu da düzenli olarak tuvalete çıkmanızı sağlar; kabızlık, iltihaplı bağırsak hastalığı ve divertikülit gibi sindirim sorunlarını da önler. Dahası, lifin kalın bağırsak kanseri, kalp hastalıkları ve tip 2 diyabet de dahil birçok kronik hastalık riskini azalttığı görülmüştür. Yaş ilerledikçe zihinsel ve bilişsel işlevler doğal olarak geriler. Bazı kişilerde bu olumsuzluklar önemli boyutlara ulaşabilir ve bunama gibi durumlara yol açabilir. Ayrıca kan dolaşımı ve oksijen miktarındaki azalmalar da bu gerilemelere sebep olabilir. Pancarda bulunan nitrat, kan damarlarının genişlemesini sağlayıp, dolayısıyla beyne giden kan miktarının artmasına yardımcı olarak zihinsel ve bilişsel işlevlerin gelişmesini de sağlayabilir. Pancarın özellikle beynin ön lobuna yani düşünme, karar verme ve çalışan hafıza ile bağlantılı bölgesine kan akışını arttırdığı gözlemledi. Ayrıca tip 2 diyabet üzerine bir araştırmada pancarın, bir bilişsel işlev ölçüm şekli olan basit tepki süresi üzerine etkileri incelendi. Bilgisayar temelli bilişsel işlev testinde iki hafta boyunca her gün 250 ml pancar suyu tüketen kişilerin, plasebo kullanan kişilere göre %4 oranında daha hızlı olduğu görüldü. Ancak pancarın klinik ortamlarda kullanılıp kullanılmayacağı veya bunama riskini azaltmak amacıyla kullanılıp kullanılamayacağı henüz kesinleşmiş değil. Pancarın antioksidan içeriği ve iltihap karşıtı özelliği, kanseri önleme konusunda etkili olduğu beklentisini yaratmış olsa da henüz kesin bir kanıt elde edilmiş değil. Ancak pancar kökü özünün hayvanlardaki tümör hücrelerinin gelişimini ve bölünmesini azalttığı görüldü. İnsan hücreleri kullanılarak yapılan bir test tüpü araştırmasında yüksek oranda betalain pigmenti içeren pancar kökü özünün prostat ve meme kanseri hücrelerinin büyümesini önlediği gözlemlendi. Ancak bu sonuçların izole insan hücrelerinde ve farelerde yapılan araştırmalarda elde edildiği de belirtiliyor. Aynı sonuçların canlı insanlarda da elde edilebileceğinden emin olmak üzere ileri araştırmaların yapılması gerekiyor. Meyve ve sebze gibi düşük kalorili besinlerin tüketiminin artırılması kilo kaybıyla bağlantılıdır. Yüksek su içerikli ve düşük kalorili pancar da kilo kaybı için oldukça etkilidir. Ayrıca pancarda düşük kalori içeriğine rağmen ortalama miktarda protein ve lif de bulunur. Bu iki bileşen de sağlıklı bir kiloya kavuşmada ve kilonuzu korumada oldukça önemli besinlerdir. Pancarda bulunan lif iştahı azaltır ve verdiği doygunluk hissi sayesinde kalori alımını azaltarak da kilo kaybına yardımcı olur. Her ne kadar pancarın kilo kaybına etkisi üzerine bir araştırma yapılmamış olsa da beslenme düzeninize pancarı da eklemeniz kilo vermenizde faydalı olacaktır. Bu başlık sağlıkla ilgili olmasa da son derece önemli. Pancar, besin değeri yüksek olmasının yanı sıra son derece lezzetlidir ve herhangi bir öğüne kolaylıkla dahil edilebilir. Pancar kızartılabilir, buharda haşlanabilir, suyu sıkılabilir ya da turşusu yapılabilir. Ayrıca önceden haşlanıp konservelenmiş pancar bulmak da mümkündür. Pancar seçerken boyutuna göre ağır pancarları seçin ve yapraklarının dökülmemiş olduğuna, yeşil ve diri olmalarına dikkat edin. Diyet nitrat suda çözülebilir olduğundan nitrat içeriğini maksimumda tutmak üzere pancarı haşlamaktan kaçının."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/pandemi-potansiyeli-bulunan-domuz-virusu-avrupada-da-var", "text": "İster kuş, yarasa veyahut da domuz olsun, hayvanlar yeni hastalık etkenlerin ve salgınların ana kaynaklarıdır. Bunların kanıtı korona pandemisi, Ebola salgını, 2009 yılındaki domuz gribi veya diğer influenza türleridir. Bir hastalık etkeni, hayvan konakçısında diğer virüs kökleriyle gen alışverişinde bulunarak, insan hücrelerine dolayısıyla da insana bulaşacak şekilde geliştiğinde çok tehlikeli hale gelir. Hayvandan insana bulaşan enfeksiyon hastalıklarının merkezi bugüne dek Asya ve Afrika olarak bilinirdi. Fakat Friedrich-Loefller Entitüsü araştırmacılarından Timm Clemens Harder, Avrupa'da da pandemiye yol açabilecek virüs rezervlerin bulunduğunu tespit etti. Araştırmacı, çalışması için Avrupa'daki 2500 domuz çiftliğinden alınan 18.000 örneği incelemiş. Çiftliklerden yarısından fazlasında araştırmacılar domuzlarda dört kök kadar içeren domuz inflüenza virüsüne bağlı enfeksiyon tespit etmişler. Bu soyların karışması ve insanda görülen influenza A (H1N1)/2009 virüsüyle değişim sonucunda domuzlarda yeni tür gen kombinasyonlu en az 31 virüs varyantı oluşmuş diyor araştırmacılar. Domuzlarda yeni tespit edilen influenza varyantları, nöraminidaz ve hemaglutinin gibi yüzey proteinlerinin daha önce görülmemiş on iki kombinasyonunu gösteriyor. Ayrıntılı analizler ise bu domuz inflüenza virüslerinden bazılarının şimdiden antiviral MxA proteinine karşı direnç kazandıklarını ortaya çıkarmış. Bu protein insanın bağışıklık sisteminin önemli bir içeriğidir. Domuz gribi virüslerinden bazıları, insanlara bulaşmanın önündeki önemli bir engeli çoktan aştı. Bu da riski önemli ölçüde artırıyor diyor araştırmacılar. Sonuçlar, domuzların yeni inflüenza virüsü tiplerinin oluşmasında önemli bir rol oynadıklarının kanıtı. Bunlarda insan, domuz ve kuş grip virüsleri bir araya gelip yeniden kombine olabildikleri için yeni köklerin ve varyantların oluşumunu tetikliyorlar. Son araştırma bu durumun Avrupa için de geçerli olduğunu göstermesi açısından önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/pandemi-surecinde-ve-pandemi-sonrasinda-teletip", "text": "Çoğu alanda olduğu gibi, sağlık alanında da önemli bir değişimin yaşaması gereken, doğrulama, entegrasyon gibi bazı adımlar mevcuttur. Bahçeşehir Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Beyin ve Omurga Cerrahisi ekibi olarak, kendi kliniğimizde uygulamaya başladığımız İyileşeceğim adlı teletıp uygulaması ile ülkemizdeki öncüleri arasında yer aldığımız teletıp, tam bu süreci yaşarken, halen devam etmekte olan pandemi ile bir anda tüm sağlık kuruluşları ve hekimler bu yeniliği kabullenmek ve alışmak zorunda kaldı. Bu yazımızda, Beyin ve Omurga Cerrahisi kliniğimizin hastaları ile edindiğimiz tecrübeleri sizlerle paylaşmak ve teletıp uygulamalarının ülkemiz ve dünyadaki geleceğini tartışmak istiyoruz. HHS verilerine göre Şubat 2020 tarihinde ABD'de teletıp görüşmelerinin birinci basamak sağlık hizmeti ziyaretlerinin içindeki payı %1'den daha az iken, Nisan 2020'de %43,5 oranına yükselmiş durumda. Bu olağanüstü yaygınlaşma ve kabullenme oranı, sağlık sistemlerinin çalışma, bakım sağlama ve yönetme şeklini tümüyle değiştirme potansiyelini açıkça ortaya koymaktadır. Pandemi öncesinde gündemde yoğun bir şekilde yer alan Yapay Zeka konusunda pek çok defa şu cümleyi kurduk; hekimler Yapay Zeka yüzünden işsiz kalmayacak, ancak Yapay Zekayı kullanmayı öğrenmeyen ve bu değişime adapte olmayan hekimler büyük ihtimalle bu önermenin istisnası olacak. Bugün aynı cümleyi teletıp için de kurabiliyoruz ve bu dönüşümün Yapay Zeka ile eş zamanlı hatta çok daha hızlı olacağını söyleyebiliriz. Elbette bu değişim, tüm paydaşlar açısından bir adaptasyon ve öğrenme süreci gerektirecektir. Örneğin bilgisayar kullanmaya pek alışık olmayan hekimlerin, cep telefonları ya da bilgisayarlar aracılığıyla hastaları ile nasıl iletişim kuracaklarını, en iyi görüntü ve ses için kamera ve mikrofonu nasıl kullanmaları gerektiğini, görüşmeyi klinikten farklı olarak nasıl yönlendirmesi ve hastanın beklentilerini nasıl yönetmesi gerektiğini öğrenmesi gerekecektir. Hastalar açısından baktığımızda, aşılması gereken ilk önyargının, hekimin kendisine dokunmadan doğru ve yeterli bir teşhis koyamayacağı düşüncesidir. Peki bu düşünce neden doğru değil? Her şeyden önce, hekimlerin tanı koyması için fiziki muayenenin önemi çoğu zaman düşünülenden çok daha düşüktür. Tanı koyma sürecinin en önemli bileşeni fiziki muayene değil, hastanın hikayesidir. Şikayetinin ne olduğu, ne zamandan beri devam ettiği, ne yaptığında şikayetinin hafiflediği, ne yaptığında arttığı gibi bilgiler tanı koyma sürecinin en önemli bölümünü oluşturur. Hastayı evi, işyeri gibi kendi ortamında görmek, şikayetine etki edebilecek ve hastanın klinikte çoğu zaman bizimle paylaşmadığı çevresel bazı faktörleri de görebilmemize imkan sağlamaktadır. Hikayenin ve çevresel faktörlerin yanı sıra, günümüzdeki hemen hemen tüm akıllı telefon ve bilgisayarlar, hastayı gözlemleyebilmemiz için fazlasıyla yeterli birer kameraya sahiptir. Peki ya fiziki muayene? Belirttiğimiz gibi, teşhis koyma sürecinin en önemli bölümü, hastanın anlatacağı hikayedir. Fiziki muayene dört temel bileşenden oluşur. Bunlar: inspeksiyon , palpasyon , perküsyon ve oskültasyon ile yapılan değerlendirmelerdir. Bu dörtlü arasında en büyük öneme sahip olan inspeksiyon, yani gözlem, teletıp ile kolaylıkla gerçekleştirilebilmektedir. Hastanın genel görünümü, terleyip terlemediği, solunumu ve gözleme dayalı fiziksel parametre, hatta hasta yönlendirilerek belli ölçüde palpasyon ve perküsyon da uygulanabilmektedir. Gerçekte, fiziki muayenenin teletıp ile gerçekleştirilemeyecek tek bileşeni steteskop kullanılarak gerçekleştirilen oskültasyondur ki bu çoğu teşhis sürecine minimal etkisi olan bir bileşendir. Özetlemek gerekirse, acil müdahale gerektiren durumlar hariç hastaların kliniğe gelmesine neden olan şikayetlerin çok büyük bölümü, teletıp ile teşhis edilebilir ve yönetilebilir. Bizim hastalarımız teletıp uygulamalarını kullanamaz; teletıp uygulamalarına yönelik bir başka önyargıdır. Aslında hastalarımızın çok büyük bölümü, çok daha karmaşık sosyal medya veya diğer uygulamaları zaten kullanıyor. Kliniğimizde edindiğimiz tecrübe, hangi yaş grubundan olursa olsun hastaların, uygulamamız aracılığıyla bizimle sorunsuz iletişim kurabildiğini ve bu yöntemle gerçekleştirdiğimiz görüşmelerden son derece memnun kaldıklarını gösteriyor. Gelişen akıllı ve giyilebilir cihazlar ile hastaların uzaktan takibinin mümkün olması, artan iletişim hızları ile bu takibi neredeyse gerçek zamanlı yapabilir hale gelmemiz ve elbette yapay zekanın elde edilen gerçek zamanlı bu verilerden çıkardığı sonuçların çeşitliliği ve tutarlılığının her geçen gün artması, teletıp uygulamalarının gelecekte görüntülü görüşmelerin ötesinde, standart tıp uygulamaları arasında yerini alacağını düşünmemize neden oluyor. Forrester tarafından yayınlanan bir raporda, sadece ABD'de 2020 yılında 1 milyarı aşkın teletıp görüşmesi gerçekleşeceği öngörülüyor. Teletıp, geri döndürülemez ve önünde durulması imkansız bir akım halini aldı bile. Önümüzdeki yıllarda, teletıp uygulamalarının sürekli olarak yaygınlaştığını ve sağlık hizmetleri algımızı değiştirdiğini göreceğiz. Hastalar açısından bakıldığında, teletıp pek çok avantajı bir arada sunuyor. Hastalar, kendileri için en uygun hekim ya da kliniğe kolayca ulaşma ve randevularını zahmetsizce yönetme imkanı buluyor. Aynı zamanda bekleme süreleri ortadan kalkarken, zaman ve mekan bağımlılığı da en aza indirgeniyor. Teletıp, hastalar açısından sağlık hizmetlerinin yeniden tanımlandığı bir süreci başlattı. Bu dönüşüm süreci, teletıp uygulamalarına adapte olan, hastalarına bu yeni modele uygun standartlarda hizmet sunan hekim ve kliniklerin daha fazla hastaya ulaşmasını kolaylaştırırken, değişime uyum sağlayamayan hekim ve kliniklerin hasta sayısında doğal olarak düşüşe neden olacak. Teletıp, ticari açıdan da sağlık sektörünü dönüştürecek. 2020 yılında ABD'de hastanelerin gelirlerinde teletıp kaynaklı ciddi düşüşler görülmeye başlandı. AHA 2020 yılında sadece Mart - Haziran döneminde hastanelerin cirosunda 202.6 milyar dolarlık bir düşüşe neden olduğunu duyurdu. Tek başına bu veri bile, insanların teletıp hizmetlerine adaptasyonunun ne kadar hızlı olduğu ve ne kadar kısa sürede, ne kadar yüksek bir hacme ulaşabileceğini göstermesi açısından önemli. CDC'ye göre ABD'nin toplam sağlık harcamalarının %75'i önlenebilir sağlık hizmetleri yolu ile önlenebilecek olan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor. Tüm dünyada hastaneler, daha kolay hasta takibi, daha hızlı teşhis ve teletıp tedavisi için uzmanlarına ve hastalarına imkan sağlayarak, daha az hastaneye yeniden yatış, daha az komplikasyon ve daha az yatarak tedavi ile tedavi maliyetlerini önemli oranda düşürecektir. Görülebileceği üzere teletıp; hastalar, sağlık kuruluşları, hekimler ve devletler için çok büyük bir potansiyele sahip ve çoğu durumun aksine, bu durumun kaybedeni yok. Tüm paydaşlar açısından sunduğu bu muazzam potansiyel nedeniyle teletıp geleceğin sağlık hizmetlerini şekillendiren ana akım olacaktır. Bu yazı HBT'nin 244. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/parkinson-bagirsak-bakterileriyle-iliskili-olabilir-mi", "text": "Bilim insanları ilk kez bağırsaktaki bakteriler ile Parkinson hastalığı arasında ilişki saptadılar. Fareler üzerinde yapılan deneylerde Parkinson hastalarının bağırsaklarından alınan bakteriler de kullanıldı. Bulgular tedavi edilmesi gereken yerin beyin değil de bağırsak olabileceğini işaret ediyor. Öyle ki ileride üretilecek yeni nesil probiyotiklerle Parkinson hastalığının başlaması yavaşlatılabilir hatta tedavi için yeni probiyotikler raflarda yerlerini alabilir. Parkinson hastalığı beyinde alfa-sinüklein birikmesi ve hücrelerin ölmesiyle seyreden, hastalarda motor fonksiyonların ve zihinsel işlevlerin kaybına, titreme ve sarsılmalara yol açan ciddi bir hastalıktır. Alzheimer'dan sonra en sık görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. Genetikle çok ilişkili değildir, çoğunlukla çevresel etkenler gelişiminde rol alır. Önceki araştırmalar Parkinson ve bağırsak bakterileri arasında tıpkı diğer sinirsel hastalıklar (örneğin; MS gibi bir ilişki saptasa da hiçbiri kesin olarak açıklayamamıştır. Araştırmacılar Parkinson'da beyin-bağırsak ilişkisini incelemek için 3 farklı deney tasarladılar. Önce, araştırmacılar Parkinson'a özgü protein olan alfa-sinükleini sentezleyen genetiği değiştirilmiş fareleri aldılar, iki gruba ayırdılar. İlk grup tam mikrobiyoma sahipken ikinci grubun bağırsaklarında hiç bakteri yoktur, bağırsakları tamamen bakterisizdir. Bakterisiz olan fareler alfa-sinükleini tıpkı diğer grup gibi aşırı biçimde sentezliyor ancak beyinlerinde biriktirmiyorlardı. Bakterisiz fareler daha az hastalık belirtisi gösteriyor ve motor işlevleri ölçen testlerde daha başarılı oluyorlardı. Ancak bağırsaklarında tam mikrobiyom barındıran fareler beyinlerinde alfa-sinüklein biriktiriyor ve Parkinson belirtileri gösteriyorlardı. İkinci aşamada, bütün fareler bağırsaktaki bakterilerin ürettiği bazı kısa zincirli yağ asitleriyle beslenmeye başladılar. Diğer bir deyişle bakterisiz farelere bu gıdalar verilerek bakterilerin yapacağı etkiler taklit edilmek istendi. Bu kez bakterisiz fareler hastalık belirtileri göstermeye başladılar. Bu da akıllara, acaba bağırsaktaki bakterilerin ürettiği bu kimyasallar beynin durumunu kötüleştiriyor mu, sorusunu getirdi. Üçüncü aşamada ise sağlıklı insanlardan ve Parkinson hastalarından alınan bağırsak bakteri örnekleri bakterisiz farelere verildi ve izlendi. Fareler olağanüstü biçimde Parkinson belirtileri göstermeye başlamıştı. Ancak sadece Parkinson hastalarından alınan örneklerin verildiği farelerde belirtiler görülüyordu. Sağlıklı kimselerden alınan bakteri örnekleri hastalık belirtilerine neden olmuyordu! Uzmanlar üçüncü deneyin aslında bize çok şey anlattığını ifade ediyor: Burada önemli olan bakterilerin olması veya olmaması değil, bakterilerin türleri. Diğer bir deyişle, Parkinson hastalarının bağırsakları, hastalığın gelişiminde rol alan bazı bakterilere ya ev sahipliği yapıyor ya da hastalığı önleyecek bakterilerden yoksun. Bu özel türdeki bakterilerin belirlenmesi ise hastalığın önlenmesi ve hatta tedavi edilmesi açısından çok büyük önem taşıyor. Uzmanlar bağırsaktaki bakterilerin araştırılmasıyla yeni tedavilerin geliştirilebileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/parkinson-hastaligi-hakkinda-kisa-bilgiler", "text": "Parkinson hastalığı, beyinde hareketlerimizden sorumlu olan dopamin hücrelerinin bir bölümünün hasara uğraması sonucu ortaya çıkan kronik, yavaş progresif seyirli, nörodejeneratif bir hastalıktır. Böylece hareketlerde yavaşlama, hareket miktarında azalma ve titreme ortaya çıkar. Belirtiler sıklıkla 60 yaş civarında başlar. Genel olarak, 65 yaşın üzerinde her 100 kişiden biri Parkinson hastası olup, seyrek olarak genç yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Hastalık erkeklerde kadınlara oranla biraz daha sık görülür. Hastalıkta beyinde dopamin hücrelerinin hasara uğramasının kesin nedeni anlaşılamamıştır. Günümüzde Parkinson hastalığının gelişmesinde, yaşlanma zemininde olası kalıtımsal ve çevresel etmenlerin beraberce rol oynadığı sanılmaktadır. Öte yandan, genç yaşlarda başlayan Parkinson hastalığının %5-10 oranında kalıtımla ilişkili olduğu saptanmıştır. Hareketlerde yavaşlama: Her hastada er veya geç ortaya çıkar. Bu durumdaki hastaların bazılarında yıllar sonra günlük işlerinde yardım gerekebilir. Hareket yavaşlığı belirgin olsa da kas kuvveti normaldir. Ek olarak, yavaşlama sonucunda hastaların bir bölümünde yüz ifadesinde donukluk ve el yazısında küçülme dikkati çeker. Titreme: Hastaların %85'inde olan titreme istirahat halinde ortaya çıkar. En sık ellerde, bazen ayak, dil, çene veya dudakta da görülebilir. Stresle ve yürürken titremenin şiddeti artar. Bunların aksine, istemli bir harekete başlayınca ve uykuda kaybolur. Uzuv kaslarında sertlik: Genellikle hastaların yakınması olmayıp, doktor tarafından muayenede saptanan bir bulgudur. Diğer belirtiler: Bazı hastalarda yürürken etkilenen kolun sallanmaması, ufak adımlarla ve yavaş yürüme, vücutta öne eğiklik, alçak sesle monoton konuşma, ağızdan salya sızması, depresyon, kabızlık, aşırı terleme ve uykuda konuşma, bağırma, kol ve bacak hareketlerinin olduğu REM uykusu davranış bozukluğu da ortaya çıkabilir. İleri evredeki hastalar öne eğik hale gelir ve ufak adımlarla yavaş yürürler, dönüşler güçleşir. Kimisinde konuşmada ses tonu zayıflar, kısık sesle monoton konuşurlar. Daha da ileri dönemlerde yavaşlık çok artar, sıklıkla denge bozuklukları ortaya çıkabilir. Bu durumdaki hastalar günlük ihtiyaçlarını yardımsız yerine getiremez hale gelirler. Parkinson hastalığı tanısına varmada özel bir laboratuvar veya röntgen tetkiki yoktur. Tanı, hastalık öyküsü ile muayene bulgularına dayanılarak konur. Tetkikler Parkinson hastalığı bulgularını taklit eden, çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişen parkinsonizm tablolarını dışlamak amacıyla yapılır. Söz konusu tablolar arasında beyinde daha yaygın hücre hasarı yapan bazı dejeneratif hastalıklar, psikiyatride kullanılan ilaçlar, zehirlenmeler, beyin tümör veya damar hastalıkları gibi birçok neden sayılabilir. Günümüzde hastalığı tamamen iyileştirici bir tedavi bulunmamasına karşın, düzenli kullanılan ilaçlarla belirtiler önemli ölçüde düzelmektedir. Daha seyrek olarak, ileri evredeki bazı hastalarda cerrahi yöntemlere başvurulur. Bir Parkinson hastasında tedavinin hedefi, öncelikle hastalığın seyri boyunca hastanın günlük yaşamında aktif ve bağımsız olmasını sağlamaktır. Hastalarda tıbbi tedavinin yanı sıra egzersizler de çok önemlidir. Beyinde eksilmiş olan dopaminini artıran çok sayıda ilaç mevcuttur. İlaç seçiminde yaş, önde gelen belirti, bellek kusurları veya psikotik belirtilerin varlığı gibi belirteçler göz önüne alınır. Semptomlar zaman içinde ağırlaştığından, ilaç dozlarının da artırılması gerekir. Cerrahi yöntemler genel olarak 10-15 yıllık hastalarda, belli kriterler çerçevesinde uygulanır. Pil ameliyatları için hastanın erken yaşlarda olması, unutkanlığın veya psikiyatrik bir hastalığın olmaması, beyin MR tetkikinin normal olması ve genel sağlık sorunlarının olmaması şart koşulur. İlaç etkisinin kısalmasına bağlı olarak gün içinde açık-kapalı dönem yaşayan ve ilaçlara bağlı önlenemeyen istemsiz kasılmaları olan hastalarda uygulanır. Parkinson hastalığının ortaya çıkmasından sorumlu olan hücresel mekanizmalar anlaşıldıkça, hastalığı durduracak tedavi seçeneklerinin gündeme geleceği açıktır. Günümüzde sürdürülen kök hücre, gen ve aşı uygulamaları gibi çok sayıda bilimsel araştırma bu konuda umut vadetmektedir. Bu yazı HBT'nin 138. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/probiyotikler-herkes-icin-guvenli-olmayabilir", "text": "Uzmanlar probiyotikleri doğal olarak içermeyen besinlere probiyotik eklemenin ürünleri daha sağlıklı, daha yararlı kılmadığını ileri sürüyor. Oysa bugünlerde İyi bakteriler diş macunundan çikolataya, meyve sularından tahıllara uzanan çok çeşitli ürünlerde karşımıza çıkıyorlar. Boston'daki MassGeneral Çocuk Hastanesi pediatri ve genel sağlık uzmanlarından Dr. Patricia Hibberd, bu yararlı bakterileri doğal olarak içermeyen besinlere probiyotikler eklemenin ürünleri daha sağlıklı, daha nitelikli kılmadığını ve beslenme düzenine herhangi bir katkıda bulunmadığını belirtiyor. Hibberd, günümüzde probiyotikler konusundaki yanıltıcı söylemlerin bilimsel verilerden çok daha ağır bastığına dikkat çekiyor. Ne var ki, tüm bu gerçekler görünürde tüketicinin probiyotiklere olan ilgisini pek de etkilemiyor. Gerçeklerin yanıltıcı söylemlerden ayırt edilebilmesi için, tüketicilerin probiyotikli besinleri ya da destekleyici ürünleri satın alırlarken aşağıda belirtilen noktaları göz önünde bulundurmaları gerekiyor. Hibberd, destekleyici ürünlerdeki probiyotiklerin genelde oldukça güvenli olduklarını düşünüyor. Yine de, beslenmeyi destekleyici ürünler olarak satışa sunulan probiyotiklerin piyasaya sürülmeden önce herhangi bir onaydan geçmeleri gerekmiyor ve bu ürünler ilaçlar denli ciddi bir güvenlik testinden geçmiyorlar. Bu tür ürünlerin üreticileri resmi bir onay olmaksızın ürünlerin belli hastalıklara iyi geldiği yönünde herhangi bir iddiada bulunmasalar da, söz gelimi, bir ürünün sindirime iyi geldiği yönünde birtakım belirsiz savlar öne sürebiliyorlar. Dahası, besinlerin ve destekleyici ürünlerin içermeleri gereken mikropların miktarı ya da en düşük düzeyi konusunda da herhangi bir ölçüt belirlenmiş değil. İnsanlar probiyotik içeren destekleyici ürünleri tüketmeye başladıklarında, ilk birkaç gün midede gaz ve şişkinlik gibi birtakım sorunlar yaşayabilirler. Hibberd, bu tür yan etkiler yaşansa bile, belirtilerin çoğu zaman hafif seyrettiğine ve bunların genellikle iki üç gün içinde yok olduklarına dikkat çekiyor. Probiyotik açısından zengin besinler arasında kefir, fermente süt ürünleri ve çedar, parmesan, gravyer gibi eski peynirler yer alıyor. Süt ürünlerinin dışında, salamura turşu, sauerkraut , bir Kore yemeği olan kimchi, soya fasulyesinden yapılan tempeh ve yine soya fasulyesinden yapılan Japonya'ya özgü bir çeşni olan miso gibi ürünler de probiyotikler içeriyorlar. Ayrıca, probiyotikler listesinde giderek ağırlık kazanan besinler var. Aralarında probiyotik katkılı meyve suları, tahıllar ve atıştırmalıkların yer aldığı bu tür besinler doğal olarak mayalanmış ya da kültüre edilmiş olmasalar da, bir miktar canlı organizma içerebiliyorlar. Hibberd, besinlerdeki probiyotiklerin büyük bir bölümünün çoğu insanlar için güvenli olduğuna, ancak asıl önemli sorunun kişinin bu besinleri tükettiğinde organizmanın gerçekten canlı olup olmamasından kaynaklandığına dikkat çekiyor. Kimi durumlarda organizma çürümüş olabiliyor ve bu da onun yeterince etkili olmayacağı ve sağlığa pek bir yarar sağlamayacağı anlamına geliyor. Kimi insanların besinlerdeki ya da destekleyici ürünlerdeki probiyotiklerden kesinlikle kaçınmaları gerekiyor. Hibberd, bu kişiler arasında bağışıklık sistemleri güçsüzleşen ve kemoterapi tedavisi gören kanser hastalarının olduğuna dikkat çekiyor. Organ nakli uygulanan ve bir hastalıktan ötürü sindirim borusunun bir bölümü alınan kişiler için de probiyotikler daha yüksek risk oluşturuyorlar. Hibberd, hastanede yatan ve damar yolları açılan kişilerin yanı sıra, kalp kapakçıklarında anormallikler olan ya da kalp kapakçığı ameliyatı olması gereken kişilerin de enfeksiyon olasılığı nedeniyle probiyotiklerden kaçınmaları gerektiğini belirtiyor. Canlı organizmaların raf ömürleri sınırlı olduğundan, insanların probiyotiklerden olabildiğince yarar sağlayabilmeleri için bunları raf ömürleri sona ermeden önce tüketmeleri gerekiyor. Organizmaların güçlerini yitirmelerini önlemek amacıyla tüketiciler ürünlerin uygun bir biçimde saklanmaları konusunda bilgilendirilebilirler; kimi destekleyici ürünlerin buzdolabında saklanmaları gerekirken, kimilerinin oda sıcaklığında ve ışıktan uzak bir yerde saklanmaları gerekebilir. Bir besin ürünündeki probiyotik miktarı genelde açıkça belirtilmez. İçerikle ilgili etiketlerde organizmanın grubu ve türü belirtilse de, bakteri sayısına çoğu zaman yer verilmez. Destekleyici ürünler üzerindeki etiketlerde bakterinin sırasıyla soyu, türü ve suşu belirtilmelidir. Mikrop sayımı, tek bir dozdaki canlı organizma sayısını gösteren ve genellikle milyarlarla belirtilen, koloni oluşturan birim olarak verilir. Ürünün uygun kullanım dozu, sıklığı ve saklama koşulları konusunda paket üzerindeki yönergelere uyulmalıdır. Hibberd tüketicilere destekleyici kapsülleri açıp içeriğini süte serpiştirerek tüketmelerini öneriyor. Probiyotikler en pahalı destekleyici besin türlerinden birini oluşturuyorlar. Dahası, fiyatının yüksek olması her zaman ürünün daha nitelikli olduğu anlamına da gelmiyor. Uzmanlar, belli bir rahatsızlığa probiyotiklerle çözüm getirmek isteyenlere saygın bir tıp dergisinde yayımlanmış ve olumlu sonuçları kanıtlanmış araştırmaları gözden geçirmelerini öneriyor. Bu kişilerin önerilen ürünü araştırmada belirtilen dozda, sıklıkta ve zaman aralığında tüketmeleri gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/probiyotiklerin-yararli-oldugu-dort-hastalik", "text": "Probiyotiklerin yararları konusundaki araştırmalardan bugüne dek elde edilen sonuçlar oldukça kafa karıştırıcı; kimileri probiyotiklerin sağlığa yararlı birtakım etkiler yarattığına işaret ederken, kimilerinde herhangi bir yarara tanık olunmuyor. Uzmanlar, şimdilerde probiyotik kullanımının olumlu etkiler yarattığı yönünde somut kanıtların bulunduğu 4 durumdan söz edilebileceğine işaret ediyor. Sindirim sisteminde bulunan trilyonlarca bakteri ve maya tıp dünyasının en çok tartışılan konularından biri. Öyle ki, probiyotikler ve canlı organizmaları içeren besin ve destekler her geçen gün daha da büyük ilgi uyandırıyor. Harvard Tıp Fakültesi çocuk hastalıkları uzmanlarından ve Boston Çocuk Hastanesi Mukozal Bağışıklık ve Biyolojik Araştırma Merkezi araştırmacılarından Dr. Allan Walker, son 10-15 yılda probiyotikler ve bağırsak bakterileriyle ilgili araştırmaların giderek yaygınlaştığına ve çok sayıda yetenekli bilim insanının bu konuya el attığına dikkat çekiyor. Walker, kendi çalışmaları kapsamında probiyotiklerin bebekler üzerindeki etkilerini araştırırken, bir yandan da geçmişte yayımlanan bilimsel verilerin yeniden gözden geçirildiği bir çalışmaya da önderlik ediyor. Probiyotiklere duyulan ilgi hızla artmış olmakla birlikte, tıp çevreleri kamunun ilgisine kıyasla bu konuda daha temkinli. Bunun nedeni, uzmanların bu konuda hastalarına birtakım önerilerde bulunmadan önce yeterince somut veriye ulaşmak istemelerinden kaynaklanıyor. Walker, bu yüzden çeşitli sağlık merkezlerinden çok daha fazla sayıda deneysel kanıt toplanması gerektiğini vurguluyor. Araştırmalardan bugüne dek elde edilen sonuçlar oldukça kafa karıştırıcı; kimileri probiyotiklerin sağlığa yararlı birtakım etkiler yarattığına işaret ederken, kimilerinde herhangi bir yarara tanık olunmuyor. Walker, şimdilerde probiyotik kullanımının olumlu etkiler yarattığı yönünde somut kanıtların bulunduğu 4 durumdan söz edilebileceğine işaret ediyor. -Antibiyotik kaynaklı ishal Antibiyotik kullanımına başlandığında probiyotiklerin, gerek çocuklarda ve gerekse erişkinlerde, bu ilaçların çok yaygın bir yan etkisi olan ishalin önüne geçilmesinde etkili olabilecekleri yönünde çok güçlü kanıtlar var. Antibiyotikler bağırsaklardaki hem iyi hem de kötü bakterileri yok ederek , bağırsaklardaki normal dengenin bozulmasına ve bu ilaçları alan hastaların yaklaşık yüzde 30'unda ishale neden olabiliyorlar. Probiyotikler bağırsaklardaki iyi bakteri türlerinin yenilenmelerine ve bağırsaklardaki dengenin yeniden sağlanmasına katkıda bulunabilirler. Antibiyotik kullanımından etkilenen bağırsakların yeniden toparlanmalarının uzun bir zaman alabileceğine dikkat çeken Walker, bu yüzden hastalara probiyotik tüketimini ilaçların bitimini izleyen bir ay boyunca sürdürmelerini öneriyor. Antibiyotik kaynaklı ishale karşı en çok etkili oldukları araştırmalarla kanıtlanmış probiyotik türlerinin Saccharomyces boulardi ve Lactobacillus GG adlı mayalar oldukları belirtiliyor. -Çocuklardaki bulaşıcı ishaller Küçük çocuklarda görülen bulaşıcı ishallerin, özellikle de bebeklere ve çok küçük çocuklara kolayca bulaşabilen rotavirüse bağlı ishalin tedavisinde probiyotiklerin yararlı etkileri olabileceği yönünde somut kanıtlar var. Rotavirüsü günlük bakıma gereksinim duyan küçük çocukların virüsün bulaştığı oyuncaklardan, yüzeylerden ve ellerden kolayca kapabildikleri türde bir virüstür. Bu virüsün bulaştığı çocuklarda çok şiddetli ishallere, yüksek ateş ve mide ağrılarına tanık olunur ve bu çocukların sıvı yitimine uğrama olasılıkları da çok yüksek olur. Araştırmalar bu virüse bağlı olarak ortaya çıkan belirtilerin probiyotiklerle yatıştırılmaya çalışılması durumunda, bunların ishalin şiddetini ve sıklığını azaltabileceğini ortaya koyuyor. Probiyotikler ishalin sıklığını günde bir keze dek indirebiliyorlar. Bu bağlamda en etkili türün Lactobacillus GG olduğu belirtiliyor. -İltihaplı bağırsak hastalıkları Kalın bağırsakların iç yüzeyini örten bölümünü etkileyen bir tür iltihaplı bağırsak hastalığı olan ülseratif kolitin probiyotiklere, bir başka iltihaplı bağırsak hastalığı türü olan, Crohn hastalığından çok daha duyarlı olduğu görülüyor. Kendinden bağışık bir rahatsızlık olan ülseratif kolit, sıklıkla yinelenen ve çoğu zaman kanlı olan ishal, karın ağrısı ve kramp gibi birtakım belirtilere yol açıyor ve kilo yitimine neden oluyor. Walker, ülseratif kolit durumunda probiyotiklerin hastalık belirtileri hafiflemeye başlar başlamaz tüketilmeleri gerektiğine dikkat çekiyor. Araştırmalar probiyotikleri hastalığın bu aşamasında almaya başlayan kişilerde belirtilerdeki hafifleme sürecinin probiyotik almayanlara kıyasla çok daha uzun sürdüğünü ve bu sürenin altı aydan bir yıla dek uzayabileceğini ortaya koyuyor. Ülseratif kolit hastalığı olan kişilerde probiyotikler görünürde perde arkasında çok daha etkili oluyorlar ve hastalığı alevlenme aşamasında iyileştirmekten çok, önleyici bir etki yaratıyorlar. Araştırmalar ülseratif kolit durumunda en etkili probiyotik türünün, sekiz bakteri türünü içeren ve E. coli'nin zararlı bir türü olmayan, Escherichia coli Nissle türü olduğunu ortaya koyuyor. -Poşit Bu durum bağırsakların iç çeperin iltihaplanmasından kaynaklanır ve şiddetli ülseratif koliti olup, kalın bağırsağının büyük bir bölümünün alındığı cerrahi işlemlerin sonucunda ortaya çıkar. Hastalıklı kalın bağırsağın yerine ince bağırsağın en alt ucundaki ileum bölgesinde bir iç keseciğin oluşturulduğu bu tür işlemlerin uygulandığı kişilerin yaklaşık yüzde ellisinde bu duruma tanık olunur. Walker bu keseciğin, kalın bağırsak gibi, bakterilerle dolu bir depoya dönüşebileceğini belirtiyor. Kesenin yeniden eski durumuna dönüştürülmesi için hastalara çoğunlukla çeşitli antibiyotiklerden oluşan bir kokteyl veriliyor. Araştırmalar cerrahi işlemlerin ardından probiyotik kullanımının poşit hastalığını önleyebileceğini ve antibiyotik sağaltımının sonucunda ortaya çıkabilecek belirtileri hafifletebileceğini ortaya koyuyor. Bu açıdan en etkili türün VSL#3 olduğu görülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prof-dr-alpay-azap-grip-ve-zaturre-asisi-felc-ve-kalp-krizini-engelliyor", "text": "Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap, Grip ve zatürre aşısı, sadece grip ve zatürreden korumuyor. Özellikle yaşlı kişilerde felç ve kalp krizi geçirmesini de engelliyor dedi. AA'nın haberine göre; Sağlık Bakanlığı ve KLİMİK Derneğinin iş birliği ile bu yıl 5'incisi düzenlenen Ulusal Erişkin Bağışıklaması Sempozyumu Mardin'de yapıldı. Prof. Dr. Alpay Azap, sempozyum sonrası düzenlenen basın toplantısında, yetişkinlerin aşı olmaya çekindiğini belirterek, aşıların ciddi yan etkileri bulunmadığını, tam tersine çok sayıda fazla faydaları olduğunu söyledi. Gerçekleştirilen her uygulamanın, riskleri olabileceğini dile getiren Azap, Aşılar da tamamen risksiz değildir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, aşı uygulamaları yolda yürümekten daha az risklidir ifadelerini kullandı. Aşıların ölümleri azalttığını kaydeden Azap, insanların doğru kaynaklardan bilgilenmediğini, internette dolaşan bilgilere çok fazla itibar edildiğini belirtti. Lütfen herhangi bir sağlıkla ilgili konuda doğru bilgiye ulaşmak istiyorlarsa, o konuda uzman derneklerinin ne dediklerine baksınlar diyen Azap, kış aylarına girildiğini, ileriki günlerde grip sezonunun başlayacağını, herkesin özellikle bu dönemde grip aşısını mutlaka yapması gerektiğini vurguladı. Mardin İl Sağlık Müdürü Saffet Yavuz da, kentte aşılama oranın yüksekliğine dikkati çekerek aşının en temel sağlık hizmetlerinden biri olduğunu aktardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prof-dr-derya-unutmaz-ile-bagisiklik-uzerine-her-sey", "text": "Pandemi ile birlikte Derya Unutmaz Türkiye'de toplumun hayatına dokundu. Bağışıklık bilimcisi olarak, virüs ve bedenimiz ilişkisi üzerine açıklamalarıyla gündemdeki isimdi. Bedenimize yabancı saldırılara karşı doğal savunmayı, bağışıklığımızın askerleri yapıyordu. O halde bağışıklık sistemimiz önem kazanıyordu. Güçlü mü olmalı? Neden virüse karşı zayıftı? Ne yapmalıydık? Bağışıklık sistemimiz hakkında bildiklerimiz ve bilmediklerimiz, eksikleri gedikleri nelerdi?... Onlarca soru... Prof. Dr. Derya Unutmaz ile tüm bunların sadece bir kısmını konuşabildik. ABD'de Jackson Laboratory Bağışıklık Birimi'nde Baş Araştırmacı.. Aşıların bu kadar büyük bir hızla devreye girmesini bilim tarihinin tarihsel bir başarısı olarak görüyor... Arkadaşlarımızın da katkılarıyla hazırladığımız sorulara yanıt veriyor. Prof. Dr. Derya Unutmaz: Bence güçlü bağışıklık için en önemli şey dengeli beslenme, iyi bir beslenme, şekerden uzak durma. Fazla şeker ve çok sık et tüketimi de, protein tüketimi de bağışıklığın dengesini bozabilir. Metabolizmamızı değiştirdiği için kronik enflamasyon dediğimiz yani aşırı bir bağışıklık cevabına sebebiyet verebilir. Stresten uzak durmak lazım. Stresin bağışıklığı bastırıcı çok önemli bir etkisi olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Uyku çok çok önemli. Yeterince uyku alınmadığı zaman da bağışıklık cevabı oldukça düşük olabiliyor. Tabii ki yine egzersizin de bağışıklığa pozitif etkisi var. Aslında hepimizin çok iyi bildiği sağlıklı yaşamın birçok konuları bağışıklığı daha güçlü hale getirebilir. Aslında bağışıklık sisteminin güçlü olmasını pek istemiyoruz. Bağışıklık sisteminin belli bir denge de olması lazım. Ne zayıf ne çok güçlü olması lazım. Çok güçlü olursa bu sefer kendi dokularımıza zarar verir. Hatta otoimmün hastalıklara sebebiyet verebilir. Bu bakımdan o dengenin çok iyi kurulması lazım. Piyasada olan birçok ürünü önermiyorum. Bunların çoğu test edilmiş değiller. Onun yerine sağlıklı beslenme, stresi azaltma, sigaradan uzak durma, egzersiz yapma gibi herkesin bildiği şekilde yaşamak bağışıklık açısından çok daha faydalı olur. Bu ilginç bir soru. Aslında oruç tutmak yani oruç derken 16 saat ile 18 saat arası kalori içermeyen hiçbir yiyecek yememek, buna biz aralıklı oruç diyoruz. Hafta da 2 3 gün yapılan bu tip bir aç kalma, bağışıklığı belli bir derecede güçlendiriyor gerçekten. Çünkü keton parçaları dediğimiz bazı metabolik parçalar oluşuyorlar. Bunların da bağışıklığın o biraz önce bahsettiğim dengesini sağlamaları açısından önemleri var. Aslında birkaç tane prensibi var, ama en temel prensip ne diye cevaplamak gerekirse, bağışıklık yabancıyla yerliyi ayırt etmek üzerine kurulmuş bir sistem. Yani bu şu demek: Kendi vücudumuzun ürettiği proteinleri, yapıları düşman olarak algılamamak. Dışardan gelen her virüsü, bakteriyi de tehdit olarak algılamamak, ama belli partikülleri içeren virüsleri, bakterileri bir tehdit olarak algılamak ve onlara karşı bir savaş açmak. Yani sistemin temeli yabancıyla yerliyi ayırt etmek. Daha doğrusu düşmanla düşman olmayanı ayırt etmek üzerine kurulmuş bir sistem. Bir hiyerarşi demek zor, çünkü hepsi birbiri ile bağlantılı. Şöyle: T hücrelerini önce eğitmek lazım. Onları eğiten makrofajlar dediğimiz hücre tipleri var, bunların dışarıdan gelen tehditleri, antijenleri parçalara bölüp bakmaları gerekiyor, bu nedenle onların komutanı önce bu hücreler oluyor, ama T hücreleri bir kez eğitildikten sonra onlar bu kez komut vermeye başlıyorlar, yani birbirleriyle devamlı konuşuyorlar, herkes birbirine yardımcı denetleyici rolünde. T hücreleri savaşta cephede daha çok komutan rolünde ama oldukça bir ağ şeklinde çalışan bir sistem. Tabii bu bağışıklık sistemi ile patojenler, bakteriler, virüsler, parazitler arasında milyonlarca yıldır büyük bir çatışma var, bağışıklık sisteminiz ona göre kendini geliştirmeye çalışıyor. Yeni patojenler ortaya çıktıkça ona göre stratejiler geliştirmeye çalışıyor. Tabii bu arada bazı şeyleri unutmuş oluyor ve çok karmaşık bir sistem olduğu için de aynı zamanda regüle edilmesi de zorlaşıyor. Bu bakımdan bağışıklığımız kesinlikle mükemmel bir sistem değil ve virüsler, bakterilerde devamlı mutasyona uğrayarak bağışıklık sisteminden kaçmaya, onlarda yeni kendi stratejilerini bulmaya çalışıyorlar. Bu savaş, çatışma milyonlarca yıl devam ediyor, bazen barış antlaşmalarıyla. bazen virüslere karşı zaferle bazen bizim kaybetmemizle sonuçlanıyor. Evet, bazı kanserlerin gelişiminde bağışıklık sisteminin maalesef pozitif rolü var. Yani kansere yatkın hücrelere, bağışıklık sisteminin salgıladığı bazı proteinler yardımcı olabiliyorlar. O hücrelerin örneğin kök hücresi gibi bazı hücrelerin daha fazla üremesini sağlayabiliyorlar, belirli bir ortam yaratıyorlar. Aslında bu kronik enflamasyon dediğimiz bu durum kanser hücrelerine daha güzel bir ortam yaratıyor. Onların seçilmesi ve üremesi açısından. Kanserin oluşumunda böyle bir kansere yardımcı etkisi olmakla birlikte aynı zamanda da kanseri önleyici etkisi de var tabii ki, ama kanser olan hücreleri bir düşman olarak algılaması lazım. Bu biraz daha zor ama bu da mümkün, immunoterapi ilaçları bunu mümkün kılıyor. Açıkçası bunu söylemek çok zor. Çünkü bilmediğimizi bilmiyoruz tabii hali ile. Her seferinde tamam artık her şeyi öğrendik sadece detaylar kaldı dediğimiz zaman yepyeni konular çıkıyor. Hatta çok iyi hatırlıyorum 1990'ların başında, bağışıklık sistemini çok iyi anladık bundan sonra birkaç tane molekülü anlamaya kaldı şeklinde bazı söylemler vardı. Ama aradan 30 yıl geçti, sistemin inanılmaz derecede komplike olduğunu anladık. Çok çok yeni yenilikler bulduk. Eminim ki daha hala anlamadığımız çok bölümleri var. Belki yarısına yaklaşmış olabiliriz. Ama tam olarak sistem bu kadar birbiriyle nasıl iletişimde bulunuyor veya nasıl bu şekilde ahenkli bir şekilde çalışıyor. Bunları çokta iyi anlamıyoruz. Önümüzdeki belki 5 10 yıl içinde bu bilgimiz belli bir düzeye yani tam olarak bağışıklığı anlama düzeyine ulaşabilir diye düşünüyorum ama önümüzde epey bir çalışma var. Örneğin organların içinde bağışıklık hücrelerinin birbirleri ile olan iletişimi veya oradaki hücrelerle olan iletişimi hakkında daha az bilgimiz var. Örneğin bir hücre bağışıklık hücresi deride farklı şekilde çalışıyor, akciğerde farklı şekilde çalışıyor veya bağırsaklarda, karaciğerde çok daha farklı çalışıyor. O lokal ortamlarda nasıl o hücreleri algılıyor, onlara nasıl komutlar veriyor, onlardan nasıl komutlar alıyor. O iletişim nasıl oluyor bu konuda çok iyi bir bilgimiz yok. Örneğin bağırsaklarda bulunan trilyonlarca bakteriyle nasıl bir barış antlaşması yapıyor mikrobiyom dediğimiz, bunu da çok iyi bilmiyoruz. Henüz hiç keşfetmediğimiz bazı yenilikleri de olabilir, salgıladıkları yeni proteinler belki olabilir. Gerçi oradaki bilgimiz çok yüksek düzeye geldi. Şu anda moleküler düzeyde hatta tek hücre düzeyinde çalışabiliyoruz ve bir tek bağışıklık hücresinin neler üretebildiğini, neler yapabildiğini içinde binlerce proteinin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyoruz. Yine kanserle alakalı olarak kanser dokusunda bağışıklığın metabolik aktivitesini anlamak konusunda hiç demeyelim ama çok daha az bilgimiz var. Bu konuda bilmediğimiz epey çeşitli konular var. Antikorları akıllı füze olarak görebiliriz. Tabii ki antikorların görevi bize saldıran virüsleri daha hücrelerin içine girmeden durdurabilmek. Bu en ideali bunu yaptığınız zaman enfeksiyonu da önlemiş oluyorsunuz veya antikorlar bakterilere karşı da çok önemli rol oynayabiliyorlar. Bakterilerin yüzeyine bağlanarak onları bir yerde işaretlemiş oluyorlar ve nötrofiller, makrofaj dediğimiz diğer hücreler bu antikorların bağlandığı hücreleri bakterileri görerek yiyebiliyorlar, yok edebiliyorlar. Bu bakımdan antikorlar ilk etapta bize önemli bir kalkan görevi görüyorlar. Hücresel bağışıklıkta, antikorlardan kaçan bakteri veya virüslerin yok edilmesi, hücrelerin içine girdikleri halde tanınabilmelerini sağlıyor. Bu akımdan ikisinin çok uyumlu bir şekilde çalışıyor olması lazım zaten antikorları da üreten de B hücresi dediğimiz hücreler, bunlar plazma hücresi haline geliyor, birer antikor fabrikası oluyorlar. Onlarda sonuçta hücresel bağışıklığın bir parçası. Çok çeşitli hastalıklara neden oluyor. Yani bu çok geniş bir konu, eklem romatizmalarından tutun, Multipl Skleroza, bağırsaklarda enflamasyona ,tiroit hastalıklarına, haşimato hastalığı dediğimiz gibi bir sürü otoimmün hastalıklara sebebiyet verir ve hatta ciltte sedef hastalığına. Çeşitli lokal ortamlarda çok çeşitli hastalıklara sebebiyet verebilir. Kesinlikle hem enfeksiyonda hem de aşılar sonrasında T hücre yanıtı muhakkak olur. Zaten eğer iyi bir T hücre yanıtı olmazsa antikor da iyi oluşmaz. Çünkü T hücrelerini aslında bağışıklık sisteminin bir komuta merkezi yöneticileri olarak ta görebiliriz. Bunlar antikor yapan B hücrelerine doğru komutları gönderirlerse daha kaliteli antikorlar oluştururlar. Ama diğer taraftan T hücrelerinin başka bir görevi var. Bunların arasında keskin nişancılar diyebileceğimiz hücreler var ve bu hücreler virüsle enfekte olmuş hücreleri gidip tanıyorlar, buluyorlar bir şekilde ve onları yok ediyorlar, yani onları öldürüyorlar. Bu sayede hücrenin içindeki virüsün kendi kendini kopyalamasını önlüyorlar. Diğer taraftan T hücreleri, bağışıklık sisteminin başka hücrelerine de komutlar gönderiyorlar. Hatta virüsle enfekte olmamış hücrelere de komutlar göndererek onların da virüse karşı bir kalkan oluşturmasını sağlıyorlar. Bu bakımdan T hücreleri çok kritik derecede önemli, enfeksiyondan korumaları biraz daha zor. Çünkü antikorları birer akıllı füze olarak görürsek bir yerde virüsün sizin içinize girmeye fırsat vermeden önlediğini düşünebiliriz. Eğer antikorunuz çok düşükse o zaman enfekte olmaktan kurtulamazsınız ama T hücreleri hızlı bir şekilde en azından enfeksiyon sonrasında o hücreleri yok ederek sizi ağır hastalıktan veya ölümden korumuş olurlar. Dediğim gibi aşılarla da çok ilişkili T hücreleri. İdeal bir aşının hem T hücresini hem de antikoru en iyi şekilde oluşturmasını, yanıt vermesini tercih ederiz. Evet, bu tip aşıların bir avantajı daha olabilir, lokal bağışıklığın yanıtını artırmaları söz konusudur. IgA dediğimiz bir antikor çeşidi mukozal yüzeylerde yani burunda, ağızda veya bağırsaklarda oluşan bir immünoglobulin veya antikordur. Bunun oluşması nazal yani burundan verilen aşılarla biraz daha fazla olur. Bu bakımdan virüsünde giriş yerinin burun olduğunu ağız olduğunu düşünürsek, buralarda korumanın daha yüksek olabileceğini öngörebiliriz. Ama bunu tabii ki yapılan çalışmalar sonucunda görmek gerekir. Sürü bağışıklığı tabii ki mümkün diğer virüslerde olduğu gibi. Fakat ben sürü bağışıklığını enfeksiyon sonrası oluşan bağışıklık olarak görüyorum, aşı sonrası oluşan bağışıklığa da toplumsal bağışıklık demek belki daha doğru olur. Aslında ikisi de aynı anlama geliyor. Aralarında çok büyük bir fark var yalnız. Sürü bağışıklığına ulaşabilmek için toplumun % 60 - 70 hatta 80'nin enfekte olması lazım, bu da tabii ki çok çok korkunç bir durum yaratır. Şu anda dünyada birçok ülke de %10 20 arasında enfeksiyon varken, 3 milyon insan hayatını şimdiden kaybetti. Virüsle birlikte sürü bağışıklığına ulaşmak 10 milyonlarca daha insanın ölmesi demek olur ve bu yıllarca sürer. Bu bakımdan sürü bağışıklığı yerine toplumsal bağışıklığı tercih etmemiz lazım. Bunun için de aşılanmanın önemi çok birinci sıraya çıkmış oluyor. Şu anda maalesef piyasada birçok test var. Bunların birçoğunun maalesef çok güvenilir olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü antikor düzeyi aslında önemlidir, fakat doğru antikoru ölçmek lazım. Yani doğru derken virüsün yüzeyindeki başak proteinin belli bölgelerine oluşan antikorları ölçmek önemlidir. Ya da toplam antikor miktarını ölçtüğümüz zaman sadece sizin ya aşı olduğunuzu ya da enfekte olduğunuzu gösterir. Ama ne kadar korunduğunuzu göstermez. Yani virüsü nötralize edebilecek, durdurabilecek antikorları ölçmek gerekir. Bunu yapan birkaç tane test var. Sıemens firmasının yeni bir testi var, o oldukça iyi. Bunları tabii baktırmakta bir miktar fayda var. Antikorunuzun düşük olması korunmuyorsunuz anlamına gelmez, ama çok yüksek antikorunuz çıkarsa dediğim şekilde o zaman çok daha iyi korunduğunuzu gösterir. Bu da bir sonraki soruya da cevap oluyor. Antikor düzeyleri ile koruma arasında doğrudan bir ilişki var mı diye sormuşsunuz. Evet var. Ne kadar yüksek olursa enfeksiyondan korunmanız o kadar iyi olur. Ama dediğim gibi antikorun kalitesi ve nötralize edecek kapasitesi çok daha önemlidir. Açıkçası bu sorunun cevabını bilmiyorum. Yani tabii ki radyasyonun oranına herhalde bağlıdır. Ama örneğin işte telefonlarımızdan veya düşük radyasyon olan aletlerden gelen sinyallerin çok fazla bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Çok düşük olup olmaması ne tip bir ilaç aldığına bağlı. Bazı hastalıklar için gerçekten bağışıklığı çok bastırıcı ilaçlar örneğin bu antikor yapan hücreleri bastıran ilaçlar var. Bunlar otoimmün hastalık yapabiliyorlar, enfeksiyonu arttırabilirler. İnsanların bu virüsü yenme şansını azaltabilir. Bunun gibi bazı transplantasyon sonrası verilen ilaçlar var. Bunlar aşıların etkisini azaltabilirler. Ama bu ilaçları alanlarda da yine hafif hastalık geçirip veya ağır bile olup kurtulan çok kişi de var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/prozac-ile-kanser-tedavisi", "text": "Serotonin uyarı maddesi her şeyden önce etkisi nedeniyle beyindeki mutluluk hormonu olarak biliniyor. Bu hormonun eksikliğinde depresyon gelişebilir. Bu nedenle birçok antidepresanın, uyarı maddesinin konsantrasyonunu beyinde yüksek tutan serotonin geri alım inhibitörü. Bununla birlikte bedendeki serotoninin büyük bir kısmı beyinde salgılanmaz, bunun yerine bağırsak mukozasında üretilir ve daha sonra kan trombositleri tarafından emilir ve depolanır. Bu serotonin, her şeyden önce sindirim sistemini ve kardiyovasküler sistemi etkiler. Zürih Üniversitesi'nden Marcel Schneider ve ekibinin bulduğu gibi belli başlı kanser hücreleri de serotoninin varlığından yararlanıyorlar. Tümör hücreleri bağışıklık sisteminin savunma hücrelerindeki etkinlikleri engellemek için serotoninden yararlanıyorlar. Periferik serotonin, tümörlerdeki sitotoksik T hücrelerinin etkinliğini zayıflatıyor. Serotonin ikinci bir etkisi daha var. Kanser hücreleri bu uyarı maddesi sayesinde bağışıklığı engelleyen PD-L1 molekülünü üretiyorlar. Bu molekül T-hücreleriyle bağlanarak, kanser hücrelerini bozmalarını ya da alarm vermelerini önlüyor. Böylece kanser hücreleri bağışıklık sisteminin engeline takılmadan yollarına devam edebiliyorlar. Serotoninin bağışıklığı engelleyen çift etkisi böylece tümörün büyümesi için uygun ortamı hazırlıyor. Yeni tedavi işte bu noktada devreye giriyor. Prozac gibi antidepresanlardan bilinen fluoksetin, beyindeki serotonin yoğunluğunu yükseltiyor. Ancak bu madde aynı zamanda söz konusu uyarı maddesinin kan trombositleri tarafından alınmasını da engellediğinden, periferik serotonin seviyesini düşürür. Araştırmacılar bu nedenle farelerde fluoksetin uygulamasının kolon ve pankreas tümörlerine karşı nasıl çalıştığını araştırdı. Sonuçta tedavi farelerde tümör büyümesini önemli ölçüde yavaşlattı ve aynı zamanda daha fazla T-hücresi tümörlere sızdı. Araştırmacılar bu antidepresanların ve diğer serotonin engelleyicilerinin, bağışıklık hücrelerine tümör hücrelerini yeniden tanımalarını ve onları etkili bir şekilde ortadan kaldırmalarını sağladıklarını söylüyorlar. Yeni tedavi farelerde kolon ve pankreas kanserinin gelişimini yavaşlattı. Antidepresanın etkisi halihazırda kullanılmakta olan bağışıklık terapisiyle kombine edildiğinde daha da güçleniyor. Farelere bu kombine terapi uygulandığında tümör gelişimi daha da yavaşladı. Hatta başka bir serotonin inhibitörüyle kombinasyon terapisinde, tümörler, hayvanların yaklaşık üçte birinde tamamen yok oldu. Yeni tedavi bundan sonra klinik araştırmalarla test edilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/radikal-cozum-geliyor-kirisikliklar-ikinci-ciltle-kaybolacak", "text": "İlerleyen yaşla birlikte cilt elastikiyetini ve yağ dokusunu kaybeder. Etkili olsun veya olmasın kremler ve benzer ürünler milyarlık bir pazar oluşturdu. Amerikalı bilim insanları şimdi alternatif bir çözüm getirdiklerini açıkladılar. Silikon-polimerlerden elde edilen zar inceliğindeki yapay bir cilt kollardaki ve göz çevresindeki yaşlılık belirtilerini en azından belli bir süre için yok ediyor. Yeni yapay cildin ayrıca güneş ışınlarından korunmak için veya egzama veyahut da yaraların iyileştirilmesinde kullanılabileceği de düşünülmekte. Fakat Nature Materials dergisinde yayımlanan araştırmanın sonuçları şimdilik ilk Proof-of-Concept testlerine dayanıyor. Az sayıda katılımcılarla gerçekleştirilen bu testlerde olası yan etkiler ve uzun vadede kullanılabilirlik hakkında hemen hemen hiç bilgi edinilmez. Sadece maddelerin etkisi kontrol edilir. Öncesi ve sonrasını gösteren fotoğraflar karşılaştırıldığında, ürünü kullanan kadınların yüzlerinde çok daha az kırışıklık olduğu görülmekte. Sıvı olarak uygulanan yapay cilt, elastik ve hava geçiren bir film tabakası oluşturmakta ve cildin üzerinde bir gün kalabiliyor. İkinci cilt dokuya esnekliğini geri kazandırdığı gibi nem kaybını da önlemekte. Yüzme, koşma gibi sportif etkinliklerden ve yağmurdan pek etkilenmeyen yapay cilt sayesinde yüz doğallığını kaybetmeden genç görünüyor diyor Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Robert Langer. MIT'de Betty Yu ile çalışan ekip, tıbbi ve kozmetik amaçlı ikinci cilt üzerinde on yıl çalışmış. XPL olarak isimlendirilen yöntemle, esnek ağlarla yüzden fazla oksijen polimeri ve silikon atomu yerleştirilmiş. XPL ile testlerde, örneğin yara tedavisinde kullanılan poliüreten filmler veya silikon jellerinden daha iyi sonuçlar elde edildiği bildiriliyor. Ayrıca malzemenin cilt üzerinde hemen hemen hiç hissedilmediği de ortaya çıkmış."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/rakamlari-degil-yalnizca-harfleri-okuyan-adam", "text": "Hayatı matematikle geçti, fakat birdenbire hiçbir rakamı okuyamaz oldu, yalnızca harfleri okuyordu. Sinirbilimciler, vakayı inceleyip bilincin köklerine indi ve bilgi ile bilinç arasındaki ilişkiyle ilgili çok önemli ipuçlarına erişti. Kısaca RFS olarak bilinen erkek bir hastanın, rakamları anlamsız, karmakarışık figürler olarak görmesine karşın harfleri okuyabilmesi sinirbilimcileri harekete geçirdi. Bu gizemli sorunun nedenlerini araştıran araştırmacılar, bulgu ve yorumlarını Proceedings of the National Academy of Sciences'da yayımladılar. Bilinçli farkındalığın beyinde nasıl oluştuğunu bu vaka yardımıyla çözmeye çalışan Allen Enstitüsü'nden sinirbilimci Christof Koch, Bu vaka, biliş ile bilincin arasındaki bağlantının kopması sonucu ortaya nasıl bir tablo çıktığını gösteren çok iyi bir örnek oluşturuyor diyor. Jeoloji mühendisi olan 60'lı yaşlarındaki RFS, Ekim 2010'da baş ağrısı, unutkanlık, titreme ve yürüme zorluğu gibi sorunlar yaşamaya başladı. Doktorlar bu şikayetlerinin nedeni hakkında farklı yorumlarda bulunmakla birlikte sonunda RFS'nin beyin hücrelerinin ölümüne yol açan Kortikobazal Sendromu denilen hastalığa yakalandığını keşfettiler. Hastalık ilerledikçe rakamlar RFS'ye tuhaf görünmeye başladı. Örneğin 4 anlamsız bir şekilden ibaretti. Mesleği gereği yaşamı matematikle iç içe geçmiş biri için bu korkunç bir durumdu. Üstelik bu hastalık yüzünden yalnızca mesleğini yapamaz hale gelmekle kalmamış, aynı zamanda fiyat etiketlerini okuyamaz, otomobilinin hız göstergelerini takip edemez, kaldığı otellerde kapı numaralarını okuyamaz olmuştu. İlginç olan RFS'nin aritmetik hesaplarını ve diğer matematiksel işlemleri zihninde yapabiliyor olmasıydı. Daha da ilginci 2'den 9'a kadar tüm rakamları karmakarışık şekiller olarak görmesine karşın 0 ve 1'i normal görmesiydi. Bunun nedeni büyük bir olasılıkla 1 ve 0'ın harflere benzemesiydi. Bu ilginç vakayı incelemek isteyen Johns Hopkins Üniversitesi'nden sinirbilimciler Michael McCloskey, Teresa Schubert ve David Rothlein yaptıkları bir deneyde RFS'nin köpükten kestikleri 8 rakamına dokunmasını sağladılar ve dokunma duyusunun yardımıyla rakamı tanıyıp tanımadığını test ettiler. Ne yazık ki RFS rakamı tanıyamadı. Schubert'e göre bunun nedeni beynin görmeye, diğer duyulara kıyasla öncelik tanımasıydı. RFS'in bilime en büyük katkısı, bilinçli farkındalığın nasıl oluştuğuna ışık tutmasıydı. Başka bir deneyde JHU'den bilim insanları RFS'ye üzerine surat resimleri yapıştırılmış büyük boyutta rakamlar ve harfler gösterdiler. RFS hem rakamların, hem de harflerin üzerindeki surat çizimlerini gördüğünü söyledi. Deney sırasında alınan beyin EEG'sinde de yüz tanıma ilgili beyin dalgası (N170) tespit edildi. Ne yazık ki RFS üzerinde ileri deneyler yapmak isteyen bilim insanlarının bu arzuları gerçekleşemedi. RFS'nin durumu giderek kötüleştiği için konuşma ve hareket etme yetenekleri kayboldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/reflu", "text": "Midede ağrı ve yanma gibi şikayetler günümüzün en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasındadır. Mide içeriğinin yemek borusundan yukarı, boğaza doğru gelmesidir reflü. Halk arasında mide reflüsü olarak bilinen Gastroözofageal reflü hastalığı , mide içeriğinin, özellikle asitli mide sıvısı ve gıdaların yukarı yemek borusundan boğaza ve ağıza doğru geri gelmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Rahatsız edici olmayan ve nadiren, kısa süreli olan reflü hali fizyolojik yani normal sayılır, ancak bu durum uzun süreli ve sıklıkla ortaya çıkıyorsa, reflü hastalığından söz edilir. Bir hayli yaygın olan bu hastalık, genellikle boğaz ve göğüs kemiği arkasında yanma hissi olarak görülebiliyor. Reflü hastalığının oluşmasında ise, beslenme yanlışlıkları ve fazla kilo büyük rol oynuyor. Sıklıkla iki tür yakınma ortaya çıkar: Bunlardan ilki, göğüste iman tahtası adı verilen göğüs kemiğinin arkasında, yemek borusunda hissedilen yanma hissidir. Bu yanma genellikle yemeklerden bir süre sonra ortaya çıkar. İkinci sık yakınma ise mide içeriğinin boğaz ya da ağıza geri gelmesiyle, acı-ekşi tadın hissedilmesidir. Bunların dışında, daha nadir olmak üzere boğaz ağrısı, ses kısıklığı, boğazda yumru hissi, yutmada güçlük, göğüste ağrı, ağızda tükürük salgısının artışı , kuru, irrite edici, inatçı öksürük ve kimi zaman nedeni saptanamayan bulantı hissi de diğer yakınmalar arasında sayılabilir. Normalde yemek borusunun tam mideyle birleştiği noktada özofagus alt kıskacı adı verilen ve yemek borusunu oluşturan kasların özelleşerek yaptığı, büzülerek kapanan bir mekanizma mevcuttur. Normalde belirli bir basınçla kapalı olan ve mide içeriğinin bu sayede geri gelmesini engelleyen bu kıskaç, yemek yediğimizde gevşeyerek açılmakta ve gıdaların mideye geçişine izin vermektedir. Bunun dışında, kapalı olan kıskaç reflü hastalığında, olmaması gerektiği şekilde zaman zaman yeme dışında da gevşemekte ve açılmakta ya da sürekli olarak kapanma basıncının düşük olması sebebiyle gevşek kalmaktadır. Bu durumda reflü ortaya çıkar. Bir üçüncü neden ise mide fıtığı varlığının kıskaç mekanizmasının işlevini bozmasıdır. Bu anatomik bozuklukların yanı sıra reflünün ortaya çıkışını obezite, gebelik, diyetimizdeki bazı gıda türleri ve kimi ilaçlar kolaylaştırmaktadır. Reflü hastalığında mideden yemek borusuna doğru gelen asidik mide içeriği, mide içyapısından farklı olan ve aside mide gibi dayanıklı olmayan yemek borusu içyapısında hasar, tahriş oluşturur. Bu hasar, oluşan reflünün sıklığı, mide içeriğinin yemek borusuna kaçma sıklığı ve mide sıvısının asiditesiyle doğru orantılıdır. Yani mide sıvısı ne ölçüde sık geri geliyor ve içerdiği asit oranı ne ölçüde yüksekse, yemek borusunda oluşturacağı hasar da o ölçüde yüksek olacaktır. Buna bir de yemek borusu iç yapısını örten, mukoza olarak adlandırılan iç örtü dokusunun direncini de ilave etmek gerekir. Genelde reflü hastalığının klasik şikayetleri olan ağıza ve boğaza mide içeriğinin gelmesi ve göğüste yanma hissi, reflü hastalığı tanısı koymayı kolaylaştırır. Ancak bu klasik yakınmaların yanı sıra tipik olmayan diğer yakınmaların da varlığı, tanı koymada gastrointestinal sistemin incelenmesini gerektirir. Bunun için üst gastrointestinal sistem endoskopisi adı verilen işlem, -ışıklı bir tüp kamerayla yemek borusu ve mide içinin görülerek incelenmesi yöntemi- tercih edilir: Bu tetkikle hem reflü hastalığıyla ortaya çıkan yemek borusundaki hasarlar gözlenmekte hem de bu hastalığın neden olacağı daha ileri sorunlar tespit edilebilmektedir. Endoskopik olarak gözlenen yemek borusu hasarının derecesine göre de reflü hastalığının şiddeti belirlenebilmekte, reflü hastalığının neden olacağı hücre ve doku bozulmaları ve değişiklikleri de bu yöntem sırasında elde edilen biyopsilerle anlaşılabilmektedir. Endoskopik inceleme yöntemi dışında, reflü hastalığının varlığını saptamada yemek borusunda yapılan basınç ve asit ölçme yöntemleri de zaman zaman kullanılabilmektedir. Gastroözofageal reflü hastalığı temelde anatomik-yapısal bazı eksiklik ve bozukluklar nedeniyle ortaya çıktığı için, temelde kronik seyirli bir hastalık olarak değerlendirilmelidir. Yani reflü hastalığını belirli bir süre ilaç kullanarak, kalıcı olarak tedavi etmek olası değildir. Ancak bazı yaşam tarzı ve davranış değişiklikleri ve ilaç tedavileriyle reflü hastalığını kontrol altında tutmak ve neden olacağı zararları önlemek mümkündür. Bu amaçla günlük yaşantımızda yapacağımız bazı değişiklikler, yaşam tarzı düzenlemeleri tedavinin temelini oluşturur. Bunlar arasında fazla kilolardan kurtulmak, sigara, alkol kullanımının sonlandırılması, kahve içiminin sınırlandırılması, geç vakit yenen yemeklerden vazgeçilmesi, yağlı, naneli gıdalar, gazlı içeceklerden uzak durulması ve yatak başının yüksek olmasına dikkat edilmesi sayılabilir. Tıbbi tedavide mide asit salgısını düzenleyen antisekretuvar ilaçlar ve antiasit ilaçlardan yararlanılır. Seçilmiş bazı hastalarda anti- reflü cerrahi tedavisi de etkin sonuç sağlamaktadır. Reflü hastalığında ortaya çıkan istenmeyen sonuçları, yemek borusuyla ilgili olan ve olmayanlar olarak iki kategoride değerlendirmek gerekir. Eroziv özofajit: Yemek borusunda asit reflüsüyle erozyon ve ülserlerin ortaya çıkmasıdır. Barrett özofagusu: Yemek borusunun hücre yapısının değişmesini ifade eder. Barret metaplazisi de denen bu duruma kronik olarak mideden yemek borusuna gelen asit reflüsünün neden olduğu bilinmektedir. Barret özofagusu, yemek borusu kanserine zemin hazırlayan bir hücre değişimidir. Özofagus darlıkları: Yemek borusunda asit reflüsünün yol açtığı ülser ve yaraların iyileşme sürecinde ortaya çıkan yapışıklık ve bunun sonucu oluşan yemek borusu kanalında oluşan daralmadır. Bu durum gıdaların yutulmasında güçlük ve gıdaların yemek borusunda kalması gibi sonuçlara neden olabilir. Özofagus dışı komplikasyonlar arasında ise astım, kulak ve boğaz rahatsızlıkları, kronik larenjit, nefes borusu giriş darlıkları, ses tellerinde iltihap ve tahriş, kronik öksürük, daha nadir olarak diş erozyonları, kronik sinüs enfeksiyonları, tekrarlayan zatürre, larenks kanseri sayılabilir. Bu yazı HBT'nin 108. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/robotik-diz-protez-cerrahisi", "text": "Kıkırdaklarımız eklemlerimizin rahat hareket etmesini sağlar. Normal diz ağrımaz, takılmaz ve şişmez. Dizlerimizde herhangi bir nedenle kıkırdak hasarları başlarsa mümkün olan tüm tedavilere rağmen ilerleme eğiliminde olur ve diz ağrıları giderek artar. Eklemleri oluşturan kemiklerin birbiri üzerinde rahat kaymasını sağlayan kıkırdak dokuları aşınıp tükenince, kaygan olmayan kemikler ortaya çıkar ve bu kez kemikler birbirine sürtmeye başlar ve tıpta artroz olarak adlandırılan durum ortaya çıkar. Artrozu olan kişilerin dizleri kişiden kişiye değişmek şartı ile önemli bir ağrı nedenidir. Diz artrozu olan kimi hasta hayatına pek fazla sorun yaşamadan devam edebilirken, birçok hastanın hayatı ağrılar nedeni ile önemli bir şekilde etkilenir. Artrozun daha ilerlemesi durumunda ise kemiklerin kenarlarında tıpta osteofit olarak bilinen kireçlenme diye adlandırılan yeni kemik oluşumları ortaya çıkar. Osteofitlerin artması ile beraber ise söz konusu eklemin hareketleri kısıtlanmaya başlar. Diz ağrıları, kişinin hayat kalitesini olumsuz etkileyen, yürüme mesafesini kısıtlayan, uzun süre oturduğu yerden kalkması sırasında ağrı yaparak kalkmayı zorlaştıran, merdivenleri adeta bir azap haline getiren, gece uykusunu bozup kişinin özgürlüğünü elinden alan, kilo almasına neden olarak depresyona bile sokabilecek önemli bir sosyal sorundur. Diz ağrıları olan ve hareketleri kısıtlanmış bir kişi çevresindeki kişilerin de iş gücünden ve zamanından çalar. Ayrıca diz ağrısı olan kişiler hareketlerinin kısıtlanması nedeni ile kilo alırlar. Alınan kilolar daha fazla diz ağrısına, yüksek tansiyona, şeker hastalığına, kalp rahatsızlıklarına ve benzeri sistemik sorunlara neden olur. Kıkırdak aşınmalarına bağlı diz ağrıları için ameliyat öncesinde ağızdan ilaç kullanımı, diz içi enjeksiyonlar, tabanlıklar ve fizik tedavi gibi tedaviler uygun hastalarda denenmelidir. Yapılan tüm tedavilere rağmen, kişinin yürüme mesafesi hala kısıtlı ise, kişi ağrı kesicilerle yaşamak zorunda kalıyorsa, gece ağrıları uyku düzenini bozmaya başlamışsa ve kişi arzu ettiği aktivite düzeyine çıkamıyorsa protez cerrahisi bir başka deyişle artroplasti devreye girer. Diz protezleri, kemiklerin uçlarını tekrardan kaygan hale getirmek ve ağrısız eklemler sağlamak amacı ile uzun yıllardır ortopedik cerrahinin önemli bir kısmıdır. Diz protezlerinde amaç birbirine kötü sürten dejenere olmuş yüzeyleri kaldırıp kemiklerin üzerini kaygan ve suni malzemelerle kaplamaktır. Diz protez ameliyatı öncesi mümkün olan tüm tedavi yöntemleri uygulanmış olmalı ve protez her zaman son çözüm olmalıdır. Diz protezleri temel olarak total ve parsiyel olarak iki çeşittir. Eğer dizin hem iç yan kısmı hem de dış yan kısmında kıkırdaklar aşınmış veya hasar görmüş ise çare total protezdir. Ancak dizin sadece iç yan kısmı veya dış yan kısmında artroz var ve dizin diğer kısmı sağlam ise parsiyel protezler yapılabilir. Parsiyel protezler de total protezler gibi uzun yıllardır kullanılmaktadır, ancak uygulama yöntemleri total protezlerde olduğu kadar güven vermemekte ve bu nedenle ortopedik cerrahlar tarafından daha az tercih edilmektedir. Bir diz protezinin 20 yıldan daha fazla kullanılabilmesi amaçlanmaktadır. Bu süre zarfında protez gevşememeli ve aşınmamalıdır. Bu nedenle protez cerrahisinin en doğru şekilde yapılması gerekir. Konvansiyonel yöntemlerle yapılan manuel diz cerrahileri, ameliyatı doğru yapabilmek adına, cerrahın ve ekibinin tecrübesine ve ekipmana bağlıdır. Çok deneyimli bir ekiple bile cerrah tüm detaylara hakim olamayabilir. Oysa robotik cerrahide ameliyat öncesinde bilgisayarlı tomografi yardımı ile oluşturulan üç boyutlu model yardımı ile protezlerin kemiklerin üzerine konumlandırılması ameliyat öncesinde mümkün olabilmektedir. Üç boyutlu saydam modeller yardımı ile manuel yöntemler ile hakim olamadığımız bakış açılarına ve detaylara hakim olmak da mümkün olabilmektedir. Dizde uygulanan robotik cerrahi aslında içerisinde dört sistemi bulundurmaktadır. 2. Image Guided sistem: Ameliyat öncesinde üç boyutlu modeller ile çalışmayı sağlar. 3. Navigasyon: Ameliyathaneyi uzay olarak kabul edersek, errayler yardımı ile uzayda, femur ve tibia kemiklerinin, robotun, robotun kesici uzunun koordinatlarını belirlemeye yarar. 4. Haptic teknoloji: Kemiklerin robotik kol yardımı ile kesilmesi sırasında planlanan sınırların dışına çıkılmasını engeller. Tüm bu detaylar göz önünde bulundurulduğunda robotik diz protez cerrahisi, teknolojinin bize sağladığı en önemli avantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. Robotik diz protez cerrahisi, parsiyel protez cerrahisinde çok önemli üstünlükler sağlamaktadır. Bu cerrahi yöntem ile birlikte anatomik protezleri çok daha az kemik çıkartarak uygulamak, çapraz bağları korumak ve ameliyatın sonucunu öngörebilmek mümkün olmaktadır. Bu cerrahi sırasında 0,1 dereceyi ve 0,1 milimetreyi hesaplamak mümkün olmaktadır. Ameliyatı ameliyat öncesinde ekranda yapıp, ameliyat sırasında gereken düzeltmeleri sağlayarak kusursuz bir protez uygulamak mümkün olabilmektedir. Protezin ideal pozisyonda yerleştirilmesi protezin erken gevşemesini ve erken aşınmasını engelleyen en önemli faktördür. Bir başka deyişle protezin ömrünün uzamasına yardımcı olur. Anatomik dizayna sahip bu protezlerin manuel yöntemlerle uygulanması mümkün değildir. Anatomik protezler sayesinde hastalar dizlerini neredeyse tamamen normal hissetmekte, ağrılarından kurtulmakta, uzun yürüyüşlerin yanı sıra koşabilmekte ve ayaklarını altlarına alıp oturabilmektedirler. Hatta hastalardan bazıları, tenis oynayıp, maraton koşabilmekte ve futbol oynayabilmektedirler. Robotla yapılan parsiyel protezlerin en önemli avantajı ise hastaların total protez haklarının saklı kalmasıdır. Bir başka deyişle total protez öncesi hastalara 20 yıl çok rahat edebilecekleri ara bir çözüm sunulmaktadır. Diz protezi ameliyatı olması gereken bir kişinin dizlerinin robotik cerrahiye uygun olma şansı yaklaşık yüzde 50'dir. Total protez kararı alınmadan önce dizin robotik cerrahiye uygun olup olmadığının incelenmesi önemle gerekir. Sonuçları daha başarılı, hastalarımız için daha kolay ve daha güvenilir olan robotik diz cerrahisi günümüzde parsiyel diz protezleri için kullanılmaktadır. Robotik cerrahi yakında total diz protezlerinde ve kalça protezlerinde de kullanılmaya başlayacaktır. İleriki yıllarda diğer eklem protezlerinde ve tümör cerrahisinde de kullanılacaktır. Bu yazı HBT'nin 71. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/romatizmaya-karsi-nano-antikor", "text": "Gut, romatizma, dairesel saç kaybı veyahut iltihaplı bağırsak hastalıkları... Tüm bunlar hastalık ya da dış etkenlere bağlı olarak gelişmiyor. Ve bunlardan bağışıklık sistemimiz sorumlu. Savunma sistemimiz hatalı olarak kendi dokusuna antikorlar, özel uyarı ve protein maddeleriyle doğal olarak var olan savunmaya saldırıyor. Ana bileşenler, ASC zerrecikleri olarak isimlendirilen büyük kompleksler halinde toplanan proteinler. Burada sorun şu: Normalde patojenlere karşı savunması ve bulaşık hücreleri öldürmesi beklenen bu ASC bileşenleri ayrıca kronik inflamasyonda ortaya çıkıyor ve hücre zarlarının yok edilmesini ve büyük miktarlarda inflamatuar habercilerin salınmasına yol açıyorlar. Bir süre sonra bir patlama yaşanıyor ve dokunun içeriği tamamen boşalıyor. Bu şekilde bağışıklık sistemi güçlü bir iltihap reaksiyonunu başlatıyor. Bu yüzden uzun bir süredir ASC bileşenlerinin, gut, artritit, romatizma hatta Alzheimer gibi hastalıklarda rolü olabileceği düşünülüyordu. Çünkü araştırmalar, ASC'nin beyinde, amiloid beta plaklarının oluşumunu tetiklediğini ve beyinde iltihaplanmaya yol açabileceğini göstermişti. Araştırmacılar bu konuda çözüm getirebilecek bir gelişmeyi farelerde ve insana ait hücre kültürlerinde başarıyla test ettiler. Bunun için de hedefe uygun olarak ASC bileşenleriyle bağlanan antikor parçaları yani nanokorlardan yararlandılar. Normal antikorlardan farklı olarak bu nanokorlar, ASC moleküllerinin zor ulaşılabilir kısımlarına da girebilecek kadar küçükler. Ayrıca bu antikor parçalarının üretilmesi ve saklanması da kolay. Son araştırmada nanokorlar romatizmalı ve gut benzeri hastalıklara sahip olan farelerde denendi. Nanokorlardan sonra kemirgenlerin iltihapları ve genel sağlık durumları önemli ölçüde iyileşti. Birkaç saat içinde iltihaba bağlı şişmeler ve ağrılar azaldı ve farelerde semptomlar ortadan kalktı. Ayrıca savunma hücrelerinin ve dokudaki iltihabı tetikleyen uyarı maddelerinin sayısı da azaldı. Araştırmacılar öte yandan hücre kültürlerindeki nanokorların, hücre ötesi ASC molekül bileşenlerinin oluşumunu ve çoğalmasını önlediğini gördüler. Tıpkı prionlar veya hatalı katlanmış amiloid proteinleri gibi ASC proteinleri de topaklanabiliyor. İşte bu birikimlerin nanokorlar tarafından engellendiği tespit edildi. Nanokorlar sadece hücre ötesi ASC bileşenlerine saldırdıkları için de ASC proteinlerinin hücrelerdeki normal savunma işlevi devam ediyor ve bu da hastalık etkenlerinin savunulması için gerekli. Her ne kadar sonuçlar umut verici olsa da uzmanlar bu tür antikor parçalarının kronik iltihaplara karşı etkisi ve kullanım olanaklarının araştırılması gerektiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ruhsal-rahatsizliklarda-yeni-tani-sistemi-gundemde", "text": "Ruhsal rahatsızlıkları daha biyolojik temellere göre sınıflandırmanın yolunu açacak yeni bir araştırma tartışılmaya başlandı.. Şizofreni ve iki uçlu bozukluk gibi, bazen birbirine karışan hastalıklar daha kesinleştirilebilecek.. Şiddetli göğüs ağrılarından yakınacak denli şanslı iseniz, hekiminiz bir olasılıkla belirtilerin akciğer yangısından mı, yoksa bronşit, kalp hastalığı ya da başka bir nedenden mi kaynaklandığını anlamak için sizi bir dizi incelemeden geçirecektir. Düşünce ve duyunun ağır bir biçimde bozulduğu psikotik bir rahatsızlık geçirecek denli şanssız iseniz, tanı koyma süreci çok daha farklı olacaktır. Gerçeği söylemek gerekirse, hekimin bu konuda çok da fazla seçeneği yok. Ruhsal rahatsızlıklardan yakınan kişilerin büyük bir çoğunluğuna ya şizofreni, ya da iki uçlu bozukluk tanısı konur. Ders kitaplarında ikisi arasındaki fark yüzyıldır şizofreninin hezeyanlar, sanrılar, duygulanım eksikliği ve süreğen bir seyirle kendini belli ettiği, iki uçlu bozukluk durumunda hezeyan ve sanrıların yanı sıra, özellikle inişli çıkışlı duygudurum dalgalanmalarına tanık olunduğu biçiminde belirtiliyor. Ancak ders kitaplarının dışına çıkıp, gerçek dünyaya baktığımızda hastalar bu tanımlarla belirlenen çizgilere tam olarak uymadıklarından ikisi arasında kesin bir ayırım yapmak çok daha güç oluyor. Ne yazık ki, şizofreni ile iki uçlu bozukluk arasında bir ayırım yapmamızı sağlayacak kan testleri ya da tarama yöntemleri yok. Uzmanlar belirtileri değerlendirme konusunda son derece becerikli olsalar da, bu süreçte onlara yardımcı olabilecek tanısal gereçlerden ve biyolojik göstergelerden yoksun olmaları ruhbilim alanında çok ciddi bir sorun oluşturuyor. Bu sorular yalnızca akademik bir önem taşımıyor. Göğüs ağrısında olduğu gibi, bu tür rahatsızlıklarda da kesin tanı en iyi sağaltım yönteminin seçilmesi açısından son derece önemli. Psikiyatri dalında biyolojik temellere dayalı yeni bir tanı sürecine geçilmesi yıllardır düşlenen bir hedef. Şimdi American Journal of Psychiatry dergisinin sitesinde yayımlanan bir araştırma bu konuda umut verici bulgular içeriyor. Teksas Üniversitesi sinirbilim uzmanı Brett Clementz'in Yale ve Harvard üniversitelerinden meslektaşları ile birlikte gerçekleştirdikleri bu çalışma kapsamında, psikozların biyolojik göstergelerle niceliksel olarak tanımlanmasına olanak tanıyan farklı biyotiplere tanık olundu. ABD Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü tarafından desteklenen ve kısaca B-SNIP olarak bilinen Bipolar-Schizophrenia Network on Intermediate Phenotypes adlı geniş ölçekli çalışma kapsamında şizofreni, iki uçlu bozukluk, ya da şizoafektif bozukluk tanısı konan 711 kişiye beyin temelli bilişsel sınavlar, göz devinimleriyle ilgili incelemeler, bilişsel denetimle ilgili bir deney ve elektroensefalogramlar uygulandı. Ayrıca, her bir denek beyin taramasından geçirildi. Araştırmacılar biyotip adını verdikleri benzer genetik yapıları belirlemek amacıyla, klinik tanıyı hesaba katmaksızın, elde edilen verileri biraraya getirerek bunları ölçütlerden soyutlanmış, önyargısız istatistiksel yöntemlerle çözümleme yoluna gittiler. Üç farklı tanı grubundan geniş bir kitlenin bilgisayar çözümlemesinde üç küme ya da biyotipe tanık olunması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Ne var ki, bu üç biyotip ile tanısal sınıflar arasında çok küçük bir bağlantı söz konusuydu. Gerçekte, şizofreni, iki uçlu bozukluk ve şizoafektif bozukluk hastaları üç biyotipe de dağılmış durumdaydılar. İlk olarak, kimi biyotip farklılıklarına birinci dereceden aile üyelerinden toplanan verilerde de tanık olundu. Bu da, yeni türler için genetik bir temele işaret etmekteydi. İkincisi, biyotipler toplumsal işlev açısından farklılıklar göstermekteydi- Biyotip 1 sınıfına girenlerde işlevsel bozukluklar öteki biyotiplere kıyasla çok daha ciddi boyutlardaydı. Üçüncüsü, beyin görüntülemeleri başta frontal, singulat, temporal ve pariyetal korteks olmak üzere, bölgesel gri maddede belirgin farklılıkları gözler önüne sermekteydi. Tüm bu gözlemler biyotiplerin klinik tanıdan daha geçerli olduklarını kanıtlamasa da, elde edilen bulguların hep birlikte ele alınması psikotik bozuklukların tanısında yeni bir yaklaşımın söz konusu olabileceğine işaret ediyor. Tıpta kesinlik, son günlerde kanser ve başka hastalıklarda tanısal devrimi betimlemede yaygın olarak yararlanılan bir sözcük. Klinik testlerden yararlanma olanağının bulunmadığı ruhsal rahatsızlıklarda tıpta kesinlik, halihazırda yararlanılan tanısal sınıfların kesin olmadığını ve bunların biyolojik açıdan çok farklı yapılar sergilediklerini ortaya koyan bölücü bir yenilik olabilir. ABD Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü ruhsal rahatsızlıkların tanısında biyolojik, bilişsel, davranışsal ve toplumsal verilerin gözlenen belirti ve göstergelerle birlikte ele alınmasını öngören yeni bir yaklaşımın uygulanmasını öneriyor. ABD'de şizofreni hastalarına genellikle antipsikotik ilaçlar, kimi zaman da psikososyal destek veriliyor. İki uçlu bozukluk, duygudurum dengeleyiciler, antipsikotik ilaçlar, kimi zaman antidepresan ilaçlar, zaman zaman da psikososyal destekle sağaltılmaya çalışılıyor. Hastanın hangi yönteme nasıl bir tepki göstereceği konusunda uzmanlara yol gösteren çok az sayıda veri olduğundan, sağaltım gerçekte deneysel bir süreç olmayı sürdürüyor. Psikiyatri dalında tıpta kesinlikten beklenen, biyogöstergelerden yararlanmanın sonucu daha kestirilebilir kılması ve böylece hasta ve uzmanların sağaltım konusunda daha çok bilgi sahibi olup, bu konuda daha kesin kararlar almalarını sağlaması. Ruhsal bozukluklar tıp biliminin insanları en etkisiz kılan koşullarını içeren alanlarından biri olarak biliniyor ve korkunç bir maliyeti olan bu bozukluklar gerek hastalarda, gerekse hasta yakınlarında ciddi sıkıntılar yaratıyor. Öyle ki, tanı ve sağaltım konusunda yeni yaklaşımları yaşama geçirmenin zamanı çoktan geldi de geçti bile."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sabah-insani-olmanin-yollari", "text": "Önceliklerine vakit ayırmak isteyen insanların yapacakları tek şey sabahları erken kalkmak. Böylece gün uzuyor ve çoğunlukla da diğer insanların koca bir güne sığdıramadıkları işler günün ilk saatlerinde tamamlanmış olabiliyor. Hedeflerine öncelik veriyorlar. Erken kalkıyorlar. Kalkmaları gerekenden bile erken kalkıyorlar. İşe gitmelerinden önceki zamanı, işe gitmeye hazırlanmaktan başka şeyler için kullanıyorlar. Her sabah, hedeflerine giden yolda biraz daha aşama kaydediyorlar ve çoğunlukla da diğer insanların koca bir güne sığdıramadıklarını onlar kahvaltıya kadar yapmış oluyorlar. Ertele tuşundan vazgeçebilmek pek kolay olmasa da sabahın erken saatleri kendiniz için yapmak istediğiniz şeylere ayırabileceğiniz en verimli vakitlerdir; henüz hiç kimse dikkatinizi onlara vermenizi istemiyordur. Programınızda yapacağınız ufak değişikliklerle siz de kolaylıkla bir 'sabah insanı' olabilirsiniz. Fitness takip verileri üzerine yapılan bir araştırmada egzersiz yapan insanların genellikle sabah kalkıp egzersiz yaptıkları görüldü. İnsanların belirli bir rutini izlemeleri sabahları daha kolay oluyor; aynı saatte kalkıyor, aynı saatte spora gidiyor, aynı saatte çıkıyorlar. Eğer sabahlarınıza bir egzersiz programı koyarsanız bir 'sabah insanı' olacağınız kesin. Sabahları elde ettiğiniz boş vakti işiniz, çocuklar veya faturalar aklınızı meşgul etmeye başladıktan sonra gerçekleştiremeyeceğiniz yaratıcı dürtüleriniz için ayırın. Bir saat erken kalkın ve 500 kelimelik bir şeyler yazın. Bunu haftanın dört günü yapsanız bir yıl dolmadan koca bir roman yazmış olursunuz. Birçok insan Ben 'sabah insanı' değilim ki! diyerek işin içinden çıkar. Bazı insanların en iyi geceleri verim alabildiği elbette bir gerçektir. Bir 'gece kuşu' olup olmadığınızı anlamak son derece basit: en harika satırlarınızı geceleri mi yazıyorsunuz? Aklınızdaki işleri akşam vakti daha rahat mı hallediyorsunuz? Eğer öyleyse ne mutlu size. Ancak çoğu insan akşamlarını aslında hiç de istemedikleri dizileri izleyerek, liseden aslında hiç sevmedikleri arkadaşlarının sosyal medyadaki fotoğraflarına bakarak veya evde boş boş dolanarak geçiriyor. Eğer sizin için durum buysa yapacağınız en mantıklı şey, akşam erken yatıp sabah erken kalkmak ve akşamları geçirdiğiniz verimsiz saatleri verimli sabah saatlerine dönüştürmek olacaktır. Sabah kalkmayı alışkanlık edinebilmek için kendinize küçük ödüller de verebilirsiniz; şöyle kremalı, güzel bir kahve gibi veya işe koyulmadan önce on dakikanızı bir şeyler okumaya ayırmak gibi. Sabah saatlerinden en iyi şekilde yararlanabilmek için öncelikle sabahların, koca bir günün gidişatını belirlediğini fark etmek gerekiyor. Erken atılan bir gol, oyuna ivme kazandırır; bu da erken uyanmanıza kesinlikle değer."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sabah-kahveniz-yaslanmayi-mi-yavaslatiyor", "text": "Şu soru yıllardan beri süregelir: Kahve zararlı mıdır? Cevabın hayır olduğuna işaret eden bir araştırmada, vücutlarındaki iltihaplanma seviyesi düşük olan yaşlı insanların ortak bir noktada buluştuğu görüldü: Hepsi de kahve içicisiydiler. Stanford Üniversitesi Bağışıklık, Organ Nakli ve Enfeksiyon Enstitüsü'nden öğretim üyesi David Furman ve ekibi, Nature Medicine dergisinde yayınlanan çalışmalarında, insanlar ne kadar kafein tüketirlerse vücutlarının kronik iltihaplanma karşısında daha dirençli olduğunu tespit etti. Araştırmada Furman ve çalışma arkadaşları genç ve yaşlılardan oluşan 100 kişinin kan örneklerini inceledi. Yaşlıların iltihaplanmayla bağlantılı bazı genlerinde gençlerinkine göre daha fazla hareket gözlendi. Ancak insanlar yaşlandıkça vücutlarındaki iltihaplanmanın da artması doğal bir durum. Diyabet, yüksek tansiyon, kalp sorunları, kanser, eklem sorunları ve Alzheimer hastalığı gibi yaşlılığın bütün kronik hastalıklarında iltihaplanmanın görüldüğü biliniyor. Furman, bunların çoğunun aslında yaşlılığın değil iltihaplanmanın sebep olduğu hastalıkları olduğunu belirtiyor. İltihaplanmaya bağlı genler ne kadar aktifse kişinin yüksek tansiyon veya damar tıkanıklığı çekmesi ihtimali de o kadar artıyor. Bu sağlık sorunları düşük seviyede görülen yaşlı insanların ortak bir noktada buluştuğu gözlemlendi: hepsi de düzenli olarak kafein tüketiyordu. Günde beş fincandan fazla kahve içenlerin iltihap yapan genlerinde çok düşük seviyede aktivite gözlemlendi. Araştırmacalara göre kafein bu devreyi engelliyor ve iltihap yapan yolu kapatıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saclarimiz-kok-hucrelerdeki-degisimler-yuzunden-dokuluyor", "text": "Kısa bir süre önce saçların kırlaşmasından ve dökülmesinden sorumlu olanlar da dahil saç özelliklerini etkileyen birçok gen tespit edilmişti. Tokyo Tıp Üniversitesi'nden Emi Nishimura ile çalışan ekip, aynı konuyu farklı bir açıdan inceliyor. Bilim insanları yaşlanma süreci içinde dokuların gelişimini araştırıyorlar. Bedenimizin yaşlanırken niçin değiştiğiyle ilgili çeşitli teoriler vardır. Hücrelerin birçoğu belli bir süre için bölünmeye devam ederler: reaktif oksijen moleküllere zarar verir, kromozom uçlarındaki telomerler kısalır. Tahminlere göre bu süreçlerin kombinasyonu organizmaları yaşlandırıyor da. Bu konuda kök hücrelerin önemli bir rolü var. Fakat somatik kök hücrelerini deneysel olarak test etmek hala zordur. Nishimura ve ekibi şimdi kök hücrelerini saç foliküllerinin yardımıyla incelediler. Cildin bu mini organı saçların büyümesini sağlarken, dönüşümlü olarak büyüme ve dinlenme evreleri yaşanıyor. Uzmanlar saç foliküllerinin hem farede hem de insanda ilerleyen yaşla birlikte küçüldüğünü hatta bazılarının tamamen yok olduklarını saptamışlar. Üstelik de bu sadece erkekler değil kadınlar için de geçerli. Bu süreç, folikül kök hücrelerinin yaşlanmalarıyla ilgili. DNA bozukluklarına reaksiyon olarak yaşlanmış kök hücreleri, belli başlı kolajen tipinin bozulmasına neden olan bir madde üretiyorlar. Bu indirgeme yüzünden folikül kök hücreleri kendi kendilerini onarma yetisini kaybediyor ve üst cilt tabakasının nasır oluşturan hücreleri olarak gelişiyorlar ki bu da saç dökülmesine yol açmakta. Bilim insanları bu kök hücrelerinin XVII kolajen (COLI7A1) tipini korumaya zorlanmaları halinde bu yaşlanma sürecinin durdurulabileceğini söylüyorlar Science dergisinde. Böylece belki de belli başlı saç hastalıkları için yeni tedavi stratejileri geliştirilebilecek. Folikül kök hücreleriyle Amerikalı bir ekip de çalışıyor. Özellikle de dinlenme ve büyüme evrelerine odaklanan Rui Yi ve çalıma arkadaşları, bu konuda transkripsiyon faktörü Foxc1'in ne gibi bir rolü üstlendiğini incelemişler. Söz konusu protein kök hücrenin dinlenme evresinde bulunmazken, yeni bir saç büyüme döngüsünün başlaması sırasında etkin evrede kendini gösteriyor. Foxc1 geni engellendiğinde, folikül kök hücrelerinin dinlenme evresini kontrol eden genler etkileniyor. Proteinin eksikliği dinlenme evresini kısaltıyor ki bunun sonucunda da saçlar dökülüyor. Üstelik de kök hücrelerinin etkinliği de baskılanmakta."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sagliga-en-yararli-pisirme-sekli-hangisidir", "text": "Doğru yiyeceklerin seçilmesi sağlıklı beslenmenin bir parçasını oluşturur. Ancak bu yiyeceklerin nasıl pişirilecekleri de son derece önemlidir. Mayo Kliniği Sağlıklı Yaşam Programı'nın tıbbi başkanı Dr. Donald Hensrud, birtakım pişirme yöntemlerinin besinlerin yapısında sağlığımıza zarar verebilecek değişikliklere neden olabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, araştırmalar çok yüksek sıcaklıklarda pişirilmiş etin aşırı miktarlarda tüketilmesinin kalın bağırsak ve pankreas kanserine yakalanma olasılığını arttırabileceğini ortaya koyuyor. Ancak paniğe kapılmanıza gerek yok. Hensrud, Tam olarak kavrayamadığımız bir yığın şey var, ama kimi pişirme yöntemlerini düzenli olarak uygulayıp, kimilerini yalnızca özel günlere ayırmanın sağlığa çok daha yararlı olacağı su götürmez bir gerçek diyor. Öyle ki, yemek hazırlamak üzere mutfağa girdiğinizde aşağıdaki önerileri dikkate almanızda yarar var. Bu iki pişirme yöntemi hem hızlı, hem de çok yönlüdür. Ancak tavada kızartma yağın kızdırılmasını gerektirdiğinden, sağlığa zararlı yan ürünlerle sonuçlanabilir. Öncelikle, kimi yemeklik yağların aşırı düzeyde ısıtılmaları sonucunda ortaya çıkan dumanlar kansere yakalanma olasılığını arttıran heterosiklik aminler ve polisiklik aromatik aminler olarak bilinen birtakım bileşimleri içerebilirler. Pişirme yağları çok yüksek sıcaklıklara ulaştıklarında oksitlenirler ve daha da çok oksitlenmeye yol açan serbest radikaller salarlar. Bu da, bedende DNA değişinimlerine ve yangılara neden olabilir. Ancak pişirme olmadan da oksitlenmenin meydana gelebileceğine dikkat çeken Hensrud, Yağlar oda sıcaklığında beklediğinde de zamanla bozulup oksitlenirler, ama yağları pişirme sıcaklıkları yükseldikçe oksitlenmenin hızı da o oranda artar diyor. Bu durumda tavaya atıp karıştırarak hazırladığınız o en sevdiğiniz yiyecekleri yaşamınızdan çıkartmak zorunda mısınız? Sotelenmiş yemekleri hazırlarken süreyi olabildiğince kısa tutup oksitlenmeyi elden geldiğince önleyerek ve duman salımını azaltmak amacıyla dumanlanma noktaları daha yüksek olan yağları yeğleyerek bu tür yiyecekleri sağlığa daha yararlı duruma getirebilirsiniz. Hensrud, genelde dumanlanma noktaları 200 C ya da daha yüksek olan yağların daha sağlıklı olduğunu belirtiyor ve bu tür pişirmeler için dumanlanma noktası yaklaşık 271 C olan avokado yağını, ya da yaklaşık 232 C olan yerfıstığı yağını öneriyor. Soteleme süreci bol miktarda sebze ve antioksidanlar içeriyorsa kaygılanmanız gerekmiyor; yalnızca konuyu bir bütünsellik içinde değerlendirmek gerekiyor. Bu nemli ısıda pişirme yöntemi, yiyeceğin et suyu ya da su gibi bir sıvıda yavaş yavaş kaynatılarak pişirilmesini içeriyor. Beslenme uzmanı Lauren Slayton, buğulamanın çok da yaygın olmayan son derece sağlıklı bir pişirme yöntemi olduğunu belirtiyor. Salatalara doğrayabileceğiniz somon balığı ve tavuk göğüslerini bu yöntemle pişirebileceğinizi dile getiren Slayton, eti buğulama yöntemiyle pişirdiğinizde bunun yeterince pişip pişmediğini bakarak anlayamayacağınıza ve bu nedenle de bir et termometresinden yararlanmanız gerektiğine dikkat çekiyor. Bu tür pişirmede tavuğun iç sıcaklığının yaklaşık 75 dereceye, sığır ve domuz etinin de 65 dereceye ulaşması gerekiyor. Ayrıca, Slayton-süt ya da yağ gibi- su dışında bir sıvıda pişirildiğinde yiyeceğe fazladan kalori ekleneceğinin de altını çiziyor. Çıkarım: Bu yöntemi başka sağlıklı pişirme yöntemleriyle dengeleyin ve patates kızartmasını çok sık tüketmeyin. Patates ve ekmek gibi nişastalı bitkisel besinlerin kızartılmasında aşırıya kaçıldığında sağlığa zararlı olabilir. New York'taki Mount Sinai Icahn Tıp Okulu Tisch Kanser Enstitüsü yardımcı başkanı Paolo Boffetta, insanlarda bir olasılıkla kansere yol açtığına inanılan akrilamidin, asparajin amino asidini içeren besinlerin yüksek sıcaklıklarda pişirilmeleri durumunda kimyasal bir tepkime oluşturabileceğine dikkat çekiyor. Boffetta, en yüksek düzeylerde akrilamide patates cipsi ve patates kızartmasında tanık olunduğunu, ancak fırında pişirilmiş gevrek patatesin de hatırı sayılır düzeyde akrilamid içerdiğini söylüyor. Akrilamidden tümden kaçınmak belki de olanaksız. Gerçi, bugüne dek yapılmış araştırmalardan bu bileşimin insanlarda gerçekten de kansere yol açıp açmadığı konusunda kesin bir bulguya da ulaşılmış değil. Bu konuda kaygı duyuyorsanız, uzmanlar ekmeği ya da fırında patatesi açık kahverengine dönüşünceye dek kızartmaktan vazgeçmenizi öneriyorlar . Haşlama ve buharda pişirme gibi nemli ısıda pişirme daha düşük sıcaklıkları gerektirdiğinden, et ve sebzeler için en sağlıklı pişirme yöntemleridir. Dahası, kilolarınıza özen gösteriyorsanız bu pişirme yöntemlerinde kalori alımınız da en düşük düzeyde tutulur, çünkü bu yöntemde yağ ya da tereyağı eklemeye gerek yoktur. Sebzeler söz konusu olduğunda, karotenoidler ve bitki kökenli kimyasallar gibi birtakım besinlerin korunması açısından, buharda pişirme haşlamaya kıyasla çok daha etkili bir yöntemdir. Pişirme yöntemlerinin karşılaştırıldığı çeşitli araştırmalar haşlama sonucunda B ve C vitamini gibi suda çözünen kimi besleyici maddelerin haşlama suyuna karıştığını, oysa buharda pişirme sürecinde böyle bir durumun söz konusu olmadığını ortaya koyuyor. İnce dilimler etin daha hızlı pişmesine olanak tanır. Izgara et yemeyi bir alışkanlığa dönüştürmenize engel olur. Yiyeceğin üstten gelen ısıyla kızdırılmış bir ızgara demiri üzerine oturtularak pişirildiği bu yöntem akrilamid oluşumuna neden olabilir. Üstelik bu yöntemle yiyeceği yakıp kömüre dönüştürebilirsiniz. Bu tür uygulamalarda eti sirke, limon, ya da kekik ve biberiye ile terbiye etmek akrilamid oluşumuna karşı etkili bir çözüm olabilir. Çıkarım: Gündelik pişirme süreci açısından elverişli bir yöntem değil, ama doğru uygulandığında sağlığa daha yararlı olabilir. Biftek, sucuk, ne olursa olsun...mangal ateşi gibi alttan gelen bir ısı kaynağında pişirildiğinde çok daha leziz olur. Ne var ki, mangalda pişen etin kimi kanser türleri açısından son derece büyük bir çekince oluşturduğu araştırmalarla kanıtlanmış bir gerçek. Bu yöntem bedende kansere yol açabilecek DNA değişikliklerine neden olabilir. Minnesota Üniversitesi Kamu Sağlığı Bölümü araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışmada mangalda iyi pişirilmiş biftek yiyen kişilerde pankreas kanserine yakalanma olasılığının, hiç biftek yemeyenlere ya da az pişmiş yiyenlere kıyasla, %60 daha yüksek olduğu görüldü. Bu durumda mangalda pişen etten vazgeçmeli miyiz? Dr. Hensrud sürekli olarak iyi pişmiş ızgara et yiyen bir kişinin kansere yakalanma olasılığının daha yüksek olacağı yönünde kesin bir yargıya varmanın çok güç olduğuna dikkat çekiyor ve genelde sağlıklı beslenen bir kişinin arada sırada mangal sefası yapıp bir miktar et yemesinin pek bir sakınca yaratmayacağına inanıyor. Öyle ki, kesin verilere ulaşıncaya dek beslenme düzeninizde mangalda pişmiş etlere küçük bir yer vermekte, etlerin yanık bölümlerini ayırmakta, etleri pişirirken sürekli çevirerek ateşin üzerinde uzun süre kalmalarını önlemekte yarar var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglik-ve-yaslilik-iliskisi-uzerine-yanlis-gorusler", "text": "Dünya Sağlık Örgütü'ne göre toplumda yaşlılar ve yaşlanma konusunda yapıcı bir politikanın oluşmasının önündeki en önemli engel, yaşlılara yönelik olumsuz tavırlar ve gerçeklikten uzak yalan-yanlış önyargılardır. Yaygın basmakalıp görüşlere göre yaşlılar bağımlı, güçsüz, anlama güçlüğü çeken genç nesillerin üzerinde büyük bir yük oluşturan bir kitledir. Bu tavırlar yaşlı insanların arzuladıkları gibi yaşamalarını engellediği gibi, yaşlıların toplumun geneline sunacağı bilgeliği ve deneyim zenginliği potansiyelini kısıtlıyor. İnsanlar yaşlandıkça tek bir tipe dönüşmezler. 80 yaşında öyle yaşlılar vardır ki fiziksel ve zihinsel kapasitesi 20 yaşındakilerle yarışabilir. Oysa başka bir 80 yaşındaki, huzur evinde ciddi bir bakıma muhtaç halde olabilir. Bu yaş grubundakilere yönelik oluşturulacak politika, fark gözetmeksizin insanların işlevsel yeteneğini geliştirmeye yönelik olmalıdır. İleri yaşlarda gözlenen kapasite ve fiziksel yeterlilik çeşitliliği, insan yaşamlarındaki avantajlar ve dezavantajların yarattığı etkilerin kümülatif sonuçlarıdır. Fiziksel ve çevresel çevre, sağlıklı yaşlanma üzerinde kalıcı etki yaratır. Sonuçta bakıma muhtaç yaşlıların çoğu yoksul ekonomik koşullardan gelir. Bu çeşitliliği ortadan kaldırmanın tek yolu sağlıkta ortaya çıkan eşitsizliği yok edecek politikaları hayata geçirmektir. Aslında yaşlılar ailelerine ve topluma pek çok konuda destek olurlar. Birleşik Krallıkta 2011 yılında yapılan bir araştırmaya göre yaşlıların vergiler ve diğer faaliyetler üzerinden sağladıkları ekonomik katkı, yaşlılara sağlık yardımı, emekli maaşı için harcanan miktardan tam 40 milyar Sterlin daha fazla. Gelişmemiş ülkelerde, örneğin Kenya'da küçük çiftçilerin genellikle yaş ortalaması 60 civarındadır. Bu kişilerin yiyecek sektörüne katkıları paha biçilemez. İnsanları, bunlar yaşlı, bir işe yaramaz diyerek ekonomik faaliyetlerin dışına atmak, son derece yanlış bir politikadır. 70 yaş üzerindeki insanlarda aynı anda bazı hastalıklar ortaya çıksa da, bu onların çalışmasına engel değildir. Bir insanın sağlık durumunu anlamak için hastalıkların var olup olmadığına değil, fiziksel ve zihinsel kapasitesine bakmak gerekir. Bu insanların zihinsel ve fiziksel kapasitelerini geliştirecek politikalar, spesifi k bir hastalığı iyileştirmeye yönelik politikalardan daha iyi sonuç verir. Aileler yaşlıların bakımında temel rolde olsalar da hükümetlerin ve diğer sektörlerin ailelere destek olması gerekir. Yaşlılar için harcanan kaynaklara masraf olarak değil, yatırım olarak bakmak gerekir. Yarımlar, sağlıklı bir yaşlı kitlesi, aile bütünlüğü ve dayanışması olarak geri döner. Yaşlanma sahip olduğumuz genetik mirasla doğduğumuz andan başlasa da uzun yaşamdaki çeşitliliğin yalnızca % 25'i genetik faktörlerle açıklanır. Geride kalan % 75 fiziksel ve sosyal çevreyle olan etkileşimimizin kümülatif sonucudur. Yaşamımız boyunca karşımıza çıkan fırsatlar ve engeller cinsiyetimiz, eğitim düzeyimiz ve gelirimiz gibi kişisel özelliklerimize bağlıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-beslenerek-depresyonu-engelleyebilir-miyiz", "text": "The American Journal of Clinical Nutrition'da yayınlanan 2013 tarihli bir incelemeye göre bol miktarda meyve, sebze, balık ve tam tahıl içeren sağlıklı beslenme düzenleri depresyon riskinin azalmasıyla bağlantılı. Her ne kadar bugüne dek yapılan araştırmalar sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla depresyon arasında bir bağlantı olduğuna dikkat çekse de, Miami'deki Nicklaus Çocuk Hastanesi'nden klinik psikolog Ana Ojeda'ya göre bu konuda bir neden-sonuç ilişkisi bulunup bulunmadığı henüz bilinmiyor. Başka bir deyişle geçmiş araştırmalar, sağlıklı beslenmenin depresyon belirtilerini yok edeceğine ilişkin bir kanıt sunmuyor. Bugüne dek yalnızca randomize kontrollü bir deneyde depresyon tanısı konulmuş hastalarda sağlıklı beslenmenin belirtileri azaltıp azaltmadığı incelendi. Bu araştırma 2019'da Psychosomatic Medicine dergisinde yayımlandı. SMILES olarak bilinen araştırmada, yetişkin denekler 12 hafta boyunca kendileri için özel olarak tasarlanmış Akdeniz diyetini uyguladılar. Daha sonra depresyon dereceleri incelendiğinde, aynı süre boyunca sosyal destek alan katılımcılara kıyasla daha sağlıklı durumda oldukları gözlemlendi. SMILES deneyindeki katılımcılar ortalama olarak 40'lı yaşlardaydılar. Sidney'deki Macquarie Üniversitesi'nden klinik nöropsikolog Heather Francis'in liderliğinde yapılan yeni araştırmada, daha genç yetişkinlerden de aynı sonuçların alınıp alınmayacağı incelendi. Araştırma PLOS ONE'da yayımlandı. Francis ve meslektaşları 17 ila 36 yaşları arasında, işlenmiş gıda, doymuş yağ ve rafine şeker oranı yüksek diyetle beslenen 76 yetişkini bir araya getirdi. Tıbbi depresyon skalasında ortalama ile yüksek arası bir noktada yer alan katılımcılar random olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruba beslenme alışkanlıklarını geliştirmelerine yönelik öneriler ve market alışverişi için para verildi. Bu diyet grubu üç haftalık araştırma boyunca araştırmacılar tarafından iki kere aranarak gelişimleri kontrol edildi. Kontrol grubu katılımcılarına ise yiyecek, para ya da beslenme düzenine yönelik öğütlerden hiçbiri verilmedi ve yalnızca deneme süreci bittiğinden geri gelmeleri istendi. Üç haftanın sonunda diyet grubunun depresyon oranlarının normale döndüğü ve katılımcıların ruh halinde önemli düzelmeler yaşandığı görüldü. Kontrol grubundaki kişilerin ise ruh hallerinde hiçbir değişim gözlemlenmedi. Araştırmacılar, araştırmanın sonlanmasından üç ay sonra diyet grubunda olan 33 katılımcıyla yeniden irtibat kurduğunda düzelen ruh hallerinin değişmediğini gözlemledi. Bu katılımcılar arasında en az 7 kişi sağlıklı beslenme düzenlerini korumuştu. Bu sonuçlar daha sağlıklı besinler tüketme alışkanlığının korunmasının depresyon belirtileri üzerinde doğrudan ve olumlu etkileri olduğunu gösterdi. Bu yazı HBT'nin 188. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-bir-beyin-icin-olabildigince-az-oturun", "text": "Beynimizi kullanmamız gereken her işte aynı zamanda oturuyor oluyoruz: Okulda, işte, sınavlarda veya kitap okurken. Şimdi bilim insanları uzun süre oturmanın beynin yakıt deposunu nasıl etkilediğini ve beyin sağlığını nasıl bozduğunu araştırıyor. Glikoza aç bir organ olan beyin her ne kadar toplam vücut kütlesinin yalnızca %2'si ağırlığında olsa da, genellikle glikoz formunda bulunan, beynin ana yakıtının %20'sini talep eder. Bu enerji aktarımının kesintiye uğraması durumunda beyin hücreleri olumsuz etkilenebilir ve hatta kalıcı hasar yaratabilir. Bu nedenle glikozun beyin hücrelerine ulaşıp ulaşmaması beyin sağlığı için çok önemlidir. Beynin çok yüksek veya çok düşük dozda glikoza maruz kalması kişide demans görülme riskini artırır. Aynı zamanda glikoz değişkenliği olarak da bilinen, çok yüksek ile çok düşük glikoz seviyeleri arasında gidip gelinmesi durumu da oldukça önemlidir, çünkü bu değişkenliğin sık görülmesi bilişsel işlevin azalmasına sebep olabilir. Bu da sıkı bir glikoz kontrolünün beyin sağlığı için ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Çok fazla oturmak erken ölümlere sebep olabilir. Araştırmalara göre günde sekiz saatten fazla oturmanın artırdığı ölüm riskinin dengelenebilmesi için günde 60-75 dakika arasında orta veya yüksek yoğunlukta egzersiz yapılması gerekiyor. Bu, yetişkinler için önerilen minimum egzersizin iki katından daha fazla. Bu nedenle oturarak geçirdiğiniz süreyi azaltmak bile sağlığa faydalı bir egzersiz yerine geçebilir. Çok sayıda araştırma sonucunda, oturulan sürenin azaltılmasının veya bir kısmının düşük yoğunlukta yürüyüş ile yer değiştirmesinin yemek sonrası glikoz kontrolüne fayda sağladığı görüldü. Bu, glikoz seviyesinin çok fazla yükselmemesi veya düşmemesi anlamına geliyor. Bunun sebebi çalışan kasların sistemimizdeki glikozun bir kısmını kullanarak glikozu vücudumuz için en uygun seviyede tutması olabilir. Uzun süre oturmanın beyin fonksiyonu üzerindeki etkileri üzerine yapılan araştırmalarda birçok farklı sonuç elde edildi. Laboratuvar araştırmalarında bütün gün oturmanın hafızayla ilgili işlerde performansı olumsuz etkilediği fikrini hem kanıtlayacak hem de çürütecek sonuçlar alındı. Katılımcıların birkaç yıl boyunca takip edildiği başka araştırmalar ise uzun süre oturma ile beyin fonksiyonlarında bozulmalar arasında bir bağlantılı olduğunu gösteriyor. Yine de bu sonuçlar elde edilirken farklı ölçekler kullanılması, kesin bir sonuca varılmasını önlüyor. Beyin fonksiyonlarının çalıştırılmasını gerektiren zorlu işlerde elde edilen başarıların doğrudan ölçülmesi yerine teorik olarak beyin fonksiyonları ölçülebilir. Örneğin New Mexico Highlands Üniversitesi'nden araştırmacılar, yürüyüş esnasında ayak darbelerinin kan damarları yoluyla beyne basınç dalgası göndererek kan akışını artıracağını göstermişti. Beyne kan akışı aynı zamanda beyne giden glikozu da artırdığından zaman içerisinde beyin sağlığına da etkiler. Örneğin kan akışındaki düşüşlerin, Alzheimer hastalığı görülen kişilerde beyin fonksiyonlarının da daha hızla düşmesine yol açtığı biliniyor. Bilim insanları şu an için oturmanın beyin fonksiyonlarını nasıl etkilediğini tam olarak anlayabilmiş değil. Ancak mevcut bulgulara göre oturma süresinin azaltılması, bilişsel fonksiyonları geliştirmese bile bilişsel çöküşü yavaşlatabilir. Beyin sağlığı ile oturma arasında somut bilimsel kanıtlar bulunmasa bile herkese oturma sürelerini kısıtlamaları öneriliyor. Burada amaç bozuk glikoz kontrolü ile bağlantılı diğer olumsuz sağlık sorunlarını engellemek. Özellikle yemeklerden sonraki oturma sürelerinin kısaltılması çok önemli. Dolayısıyla öğle yemeğinden sonra kısa süreli bir yürüyüş yapmak, akşam yemeğinden sonra bulaşıkları elde yıkamak ve mümkün olabildiğince işten-eve-evden işe yürümek bu bağlamda önemli. Gün içerisinde oturma sürenizi azaltmanın birçok yolu var. Daha sağlıklı bir yaşam için daha az oturun."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-bir-insan-ne-kadar-su-icmeli", "text": "Sağlıklı bir yaşam sürmek, hatta aslında yaşayabilmek için suya ihtiyaç duyduğumuz tartışılamaz. Ancak bir bireyin günde ne kadar su içmesi gerektiği konusunda hala ortak bir karara varılabilmiş değil. National Institutes of Health'in yayınladığı bir rapora göre ortalama bir yetişkin vücudunun yaklaşık %60'ı sudan oluşuyor. Bu yüzde içerisinde beyninizin çoğu, kalbiniz, ciğerleriniz, kaslarınız, deriniz ve hatta kemiklerinizin %30'u da dahil. Bir insanı oluşturan ana maddelerden biri olmasının yanı sıra su aynı zamanda iç sıcaklığımızın düzenlenmesine, besinlerin vücut içinde aktarılmasına, atıkların boşaltılmasına, salyanın üretilmesine, eklemlerin kayganlaştırılmasına yardımcı olur ve hatta önemli organlar ve büyümekte olan fetüsler için şok emici görevi görür. Günde 2 litreye yakın su içmeniz gerektiğini duymuş olabilirsiniz. Ancak bu yanlış cevap. 2002 tarihli bir araştırma incelemesine göre her ne kadar bu herkesin duyduğu bir kural olsa da işe yararlığını kanıtlayacak bir sonuç görülebilmiş değil. Hatta yapılan birçok araştırmaya göre bu miktar çoğu sağlıklı bireyin ihtiyacı olandan bile fazla. Bu kuralın doğru olmamasının sebebi, insanların vücutlarına giren suyun tek kaynağının bardak bardak içtikleri su olmaması. Her ne kadar su içmek vücudun H20 ihtiyacını kolaylıkla ve kalorisiz almanızı sağlasa da vücut su iki büyük kaynaktan daha su sağlıyor. Bu iki kaynaktan biri yenilen yiyecekler. Bütün yiyeceklerde mutlaka bir miktar su bulunur. Çiğ meyvelerde ve sebzelerde de bol su vardır; örneğin ABD Tarım Bakanlığı'na göre karpuz ya da çilek gibi meyvelerin ağırlığının %90'ını içlerinde bulunan su oluşturur. Farklı beslenme şekilleri farklı miktarlarda su içerse de bu miktarlar birbirine eklenerek yeterli düzeye gelir. National Academies of Sciences'ın 2004 tarihli bir raporuna göre ortalama bir Kuzey Amerikalı günlük su ihtiyacının %20'sini yemeklerden alır, ki bu da vücudun su ihtiyacı için büyük katkı sağlar. İkinci su kaynağı ise tüketilen diğer içeceklerdir. Kahve, çay, süt, meyve suyu ve soda gibi alkolsüz içeceklerin de büyük çoğunluğu sudan oluştuğundan vücudun su ihtiyacını karşılamada önemli katkısı vardır. Kahvenin su kaybına sebep olduğu da yalnızca bir efsaneden ibarettir. Ancak elbette çok fazla kafein tüketmenin baş ağrısına ya da uyku sorunlarına sebep olabileceğini de unutmayın. O halde yediğiniz yiyecekler ve içtiğiniz su ile diğer içecekler de dahil günde ne kadar su almanız gerekiyor? National Academies of Sciences, kadınların bütün bu kaynaklardan günde toplam 2,7 litre, erkeklerin ise 3,7 litre su alması gerektiğini öneriyor. Ancak bu öneriler herhangi bir bilimsel araştırmayla kanıtlanmış değil. Aslına bakılırsa vücudun su ihtiyacı için kullanılabilecek sihirli bir formül yok; herkesin su ihtiyacı yaş, kilo, fiziksel aktivite seviyesi, genel sağlık ve hatta yaşadıkları iklim gibi etkenlere göre değişiklik gösteriyor. Aynı şekilde ter yoluyla ne kadar çok su kaybederseniz yiyecek ve içecekler yoluyla da o kadar çok su almanız gerekiyor. Yani örneğin tropikal iklimde sürekli olarak yorucu fiziksel aktiviteler yapan birinin kendisiyle aynı kilo ve boya sahip olan fakat bütün gün klimalı bir ofiste çalışan birine göre su ihtiyacı daha fazla oluyor. Eğer kendi su ihtiyacınızı öğrenmek istiyorsanız vücudunuza kulak vermek yeterli olacaktır. National Academies of Sciences, sağlıklı insanların vücutlarına yeterli miktarda su alabilmelerinin sebebinin susuzluklarına kulak vermeleri olduğunu belirtiyor. Vücudunuzdaki su seviyeleri azaldığında doğal olarak susamaya başlıyorsunuz. Aynı şekilde idrarınız sayesinde de su alımınızın yeterli olup olmadığını görebilirsiniz; koyu sarı ya da turuncu renkli idrar, vücudunuzun susuz kaldığını işaret ederken renksiz ya da soluk sarı renkte bir idrar, vücudunuzun yeterli su aldığını gösteriyor. Yani susadığınızda su içmeniz, çok terlediğinizde de aynı şekilde çok su içmeniz yeterli olacaktır. Gerisini vücudunuz halleder."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-kilo-vermenin-en-iyi-yolu", "text": "Kilo vermenin reçetesi basit: yaktığınızdan daha az kalori almak. Ne var ki, bunu yapmanın çok farklı yolları var. Gerçekte, kilo vermenin en iyi yolu diyebileceğimiz bir yöntem yok. Birilerinde işe yarayan bir yöntem bir başkasında etkili olmayabilir. Kilo vermenin iç yüzünü kavramak ve bu konuda en sağlıklı bilimsel verilere ulaşmak amacıyla Live Science dergisi aylar süren bir araştırmaya önderlik etti. Sonuçta, tüm uzmanların bir konuyu vurguladıkları görüldü: her bireyin kilo verme konusunda benimseyeceği yaklaşım, o kişide herhangi bir sıkıntı yaratmayacak ve uzun süre sürdürülebilecek bir yaklaşım olmalıydı. Kilo vermek yoksunluklar anlamına gelmemeliydi. Harvard Tıp Fakültesi ve Cambridge Sağlık Birliği iç hastalıklar uzmanlarından Dr. Pieter Cohen'in de belirttiği gibi, insanları en sevdikleri yiyeceklerden yoksun kılan beslenme düzenleri genelde kısa süreli etkili olabilmekteydi. Cohen, Yaşam biçeminde değişiklikler yapma yoluna giderseniz beş yıl sonra bir olasılıkla 4,5 kilo vermiş olursunuz. Ancak sıkı bir rejim yaparsanız, bu süre içinde 4,5 kilo daha almış olursunuz diyor. Cohen, toplam kalori alımını azaltmak isteyenlerin yaşam biçemlerini değiştirmeye odaklanmaları gerektiğine, kimi zaman kahveyi şekersiz içmek gibi ufacık bir değişikliğin bile etkili olabileceğine dikkat çekiyor. Bu tür değişiklikler kısa dönemde çok ciddi bir kilo yitimine yol açmasa da, insanların yaş ilerledikçe kilo alma eğilimlerine karşı koyabilecek sağlıklı ve aşamalı bir kilo verme sürecinin yaşanmasına olanak tanıyabiliyor. davranışlarda belli bir beslenme ve egzersiz düzenine uzun süre bağlı kalmanızı sağlayacak birtakım değişikliklere gidilmesinden oluşuyor. Kilo vermek için herhangi bir programı uygulamaya kalkışmadan önce, halihazırdaki yaşam biçiminizi gözden geçirmekte ve kilo almanıza katkıda bulunabilecek davranışları belirlemenizde yarar var. Bunu yapmanın bir yolu da, birkaç gün boyunca yediğiniz tüm yiyecekleri kayda geçireceğiniz bir beslenme günlüğü tutmaktan geçiyor. ABD Hastalıkları Denetleme ve Önleme Merkezi'ne göre, bu türde bir günlük kişinin neler yediğiyle ilgili çok daha yoğun bir farkındalık sağlıyor. Ardından, kilo verme yönünde birtakım alışkanlıkları nasıl değiştirebileceğiniz konusunda çok daha somut yollara başvurabilirsiniz. Örneğin, beslenme günlüğü tutmak öğün atladığınızda sonraki öğünlerde genellikle tıka basa yediğinizi fark etmenize olanak tanıyabilir; ya da, iş arkadaşlarınız ofise ikramlık bir şeyler getirdiklerinde fazladan 500 kalori aldığınızın ayırdına varabilirsiniz. Elinizde somut bir program olduğunda, söz gelimi, sonradan büyük bir açlık duymamak için gün boyunca daha küçük dört öğün yemek, ya da sizi daha uzun süre tok tutabilecek sağlıklı besinlerle beslenmek gibi yeni alışkanlıklar edinebiliriz. Kaç kilo vermek istediğinize karar verin ve bu büyük hedefe ulaşma sürecinde kendinize daha kısa erimli hedefler belirleyin. Uzmanlar genelde insanların altı ayda kilolarının yüzde 5-10 kadarını vermeyi hedeflemelerini öneriyorlar. Ancak bu hedefe ulaşabilmek için, haftada üç kez 20 dakikalık yürüyüşlere çıkmak ya da akşam yemeğinde yalnızca sebzeler yemek gibi, kesin ve kısa erimli hedefler belirlemeniz gerekiyor. Belirlediğiniz hedeflerin gerçekçi olması da son derece önemli. Yaşam biçiminizde yapacağınız değişiklikler sayesinde, anında sonuca ulaşmak yerine, dengeli bir biçimde yavaş yavaş kilo vermeyi hedeflemeniz gerekir. Dr. Pieter Cohen, Bir ayda 10 kilo vermenize yardımcı olabilecek ve uzun süre etkili olabilecek sağlıklı bir beslenme düzeni yoktur diyor. Kilo vermek için yaktığınızdan daha az kalori almanız gerekir. Kesin sayı kişinin halihazırdaki kilosuna ve bedeni çalıştırma düzeyine göre değişmekle birlikte, bir kişi haftada 200-900 gram verebilmek için günlük kalori alımında 250-1000 kalori arasında bir kesintiyi hedeflemelidir. A.B.D Ulusal Sağlık Enstitüsü kişinin halihazırdaki kilosunu koruması için alması gerekli kalori miktarını ve kilo vermek için kesintiye gitmesi gereken miktarı hesaplayabilmesi amacıyla bir Beden Ağırlığı Planlayıcısı geliştirdi. Son olarak, hedefe ulaşma yönündeki ilerlemeleri izlemeniz ve gerekirse hedefte oynamalar yapmanız gerekiyor. Live Science dergisi yazarlarından beslenme uzmanı Katherine Tallmadge, Kilo verme sürecinde öz-izlemenin son derece önemli olduğunu araştırmalar açıkça gözler önüne seriyor, örneğin, ne denli yürüdüğünüzü anlamak için adımölçer ya da başka bir aygıttan yararlanabilirsiniz diyor. Hedefe ulaşmakta görünürde zorlanıyorsanız, ya hedefinizde ya da davranışlarınızda birtakım düzeltmeler yapma yoluna gidin. Örneğin, sabah yürüyüşlerinizi tasarladığınız gibi yapamıyorsanız, bu yürüyüşleri sabah yerine öğle saatlerinde yapmaya çalışın. Öte yandan, belirlediğiniz hedefe ulaşmak çok basitse daha zorlayıcı bir hedef edinmeye bakın."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-mikrobiyom-saglikli-bagirsak-saglikli-bagisiklik", "text": "Koronavirüs salgınına karşı kontrol altına alabileceğiniz bir şey varsa o da mikrobiyom denilen, bağırsaklarınızda yaşayan trilyonlarca mikrobun sağlıklı olanlarını artırmak ve güçlendirmek. Bağışıklık sisteminizi güçlendirdiği iddia edilen takviyelerden ziyade, yediğiniz doğal besinler, bağırsaklarınızdaki yararlı mikropların miktarı ve çeşitliğinde büyük farklılık yaratır. Benzeri görülmemiş zamanlardan geçiyoruz. Yeni koronavirüs SARS-CoV-2'nin yol açtığı COVID-19 hastalığı Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir salgın olarak tanımlandı. Birçok ülke sınırlarını kapatıp nüfusunu gönüllü ya da zorunlu karantinaya aldı. Her ne kadar durum kontrolden çıkmış gibi dursa da sağlığınızı ve çevrenizdekilerin sağlığını korumak için yapabileceğiniz birçok şey var. Kendinizi dışarıdan gelecek virüse karşı korurken aynı zamanda bağışıklık sisteminizi güçlendirerek iç bir savunma da oluşturabilirsiniz. Çoğu insan, özellikle de gençler virüsü hafif atlatıyor. Bağışıklık sistemimiz çok kompleks olduğu gibi dış dünyaya karşı da son derece tepkisel. Bu nedenle işleyişini etkileyen birçok unsur bulunuyor. Asıl bilinmesi gereken, bu unsurların çoğunun genlerimize kayıtlı olmadığı, aksine yaşam tarzımız ve etrafımızdaki dünyadan etkilendiği. Herhangi bilimsel bir kanıtı olmayan bağışıklık sisteminizi güçlendirdiği iddia edilen takviyelerden ziyade yediğiniz besinler, bağırsaklarınızdaki mikropların miktarı ve türü üzerinde büyük etki sağlar. Çeşitlilik içeren bir mikrobiyom, her biri bağışıklık ve sağlık için kendine düşen rolü oynayan birçok farklı tür içeren, sağlıklı bir mikrobiyomdur. Mikrobiyom çeşitliliği yaş ilerledikçe azalır, bu da bağışıklık tepkilerinde görülen yaşa bağlı bazı değişiklikleri açıklamaya yardımcı olabilir. Bu nedenle yaşam boyunca mikrobiyom sağlığını korumaya çalışmak gerekir. Bağırsak mikrobiyomu ile bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimin ince ayrıntıları tam olarak anlaşılabilmiş değil. Ancak mikrobiyom yapısı ile enflamasyon arasında bir bağlantı bulunduğu, bunun da bağışıklık tepkilerinin göstergelerinden biri olduğu düşünülüyor. Bağırsak bakterileri birçok faydalı kimyasal üretmenin yanı sıra, besinlerin içerisindeki, bağışıklık sistemini düzenlemeye yardımcı olan A vitaminini de etkinleştirir. 1. Yüksek lif içeren çeşitlilik içeren bitkisel gıda tüketin ve abur cubur gibi çok işlenmiş gıda tüketiminizi sınırlandırın. 2. Bir Akdeniz beslenme düzeni uygulanmasının bağırsak mikrobiyomu çeşitliliğini geliştirdiği ve enflamasyonu da azalttığı da gözlemlendi: bunun için çok fazla meyve, sebze, kabuklu yemişler, tohumlar ve tam tahıl tüketmeniz, natürel sızma zeytin yağı gibi kaliteli ve sağlıklı yağlar kullanmanız, yağsız et ya da balık tercih etmeniz gerekiyor. Aynı zamanda alkol, tuz, şeker ve şekerli içeceklerden, suni tatlandırıcılardan ve diğer katkı maddelerinden uzak durmanız gerekiyor. 3. Kendinizi izole etmeye ya da karantina altında tutmaya çalışırken taze mahsul bulmakta zorlanıyorsanız dondurulmuş meyve ve sebzelerin de tazeleri gibi sağlıklı olduğunu, şu an için önerilen kişisel izolasyon sürecinden de çok daha uzun dayanabileceğini unutmayın. Kuru fasulye, nohut gibi baklagiller de aynı şekilde uzun dayanabilen alternatiflerdir. 4. Mikrobiyomunuzu aynı zamanda içerisinde canlı mikroplar yani probiyotikler bulunan doğal yoğurt ve peynirlerden düzenli olarak yiyerek de destekleyebilirsiniz. Diğer doğal probiyotikler ise kefir, turşu gibi fermente gıdalar da aynı şekilde mikrobiyomunuzu desteklemek için iyi bir seçimdir. İster kendiniz için alışveriş yapıyor olun, ister aileniz ya da yaşlı akrabalarınız için, bağırsak mikrobiyomu sağlığına katkıda bulunan gıdalar almak tuvalet kağıdı stoklamaktan çok daha önemli. Zihinsel sağlığınızı korumak, fiziksel olarak aktif kalmak ve uykunuzu iyi almak da bağışıklık sisteminizin güçlü kalmasına yardımcı olur. Ayrıca ellerinizi yıkamayı unutmayın!"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yasam-genetik-riskinizi-sifirlayabilir", "text": "Exeter Üniversitesi'nden David Llewellyn, kalp için faydalı olanın beyin için de faydalı olduğunu hatırlatıyor. Llewellyn son yaptığı bir araştırmaya dayanarak, bu durumun genetik risk oranları göz önüne alındığında bile geçerli olduğunu söylüyor. Bu yeni araştırma, ailesinde demans hastalığı olan kişilerin karamsarlığa kapılmamalarını ve bunamanın bir kader olmadığını işaret ediyor. Llewellyn'e göre asıl sorun, insanlara demans riskini azaltmak için sağlıklı beslenmeleri önerilse bile sırf genetikleri sebebiyle ne olursa olsun kendilerinde demans görüleceğine inanmaları. İngiltere'de Biobank adı verilen genetik verileri saklayan veri bankasında kayıtları bulunan 60 yaş ve üzeri 196.000 kişinin verileri sekiz yıl boyunca incelendi ve bu süre zarfı içerisinde 1769 kişide demans görüldüğü gözlemlendi. Araştırmacılar, bir demans türü olan Alzheimer hastalığı arasındaki bağlantılar üzerine önceden yürütülmüş çalışmaları göz önünde bulundurarak, katılımcıları demans açısından genetik risk seviyelerine göre yüksek, orta ve düşük olmak üzere üç gruba ayırdı. Katılımcıların yaşam tarzları da olumlu, orta ve olumsuz olarak sınıflandırıldı. Sigara içmeyen, her hafta 150 dakikadan fazla spor yapan, kadınlarda günde bir erkeklerde ise ikiden fazla alkol almayan ve meyve, sebze ve tam tahılları da içeren yedi besin grubunun en az dördünü tüketen kişiler olumlu bir yaşam tarzına sahip olarak belirlenmişti. Llewellyn ve meslektaşları, demans açısından yüksek genetik risk taşıyan kişilerin, olumlu bir yaşam tarzı sürdürmeleri durumunda, sağlıksız yaşayan kişilere oranla demans görülme şansının %32 oranında daha az olduğunu gözlemledi. Elbette daha fazla yeşillik tüketip daha az bira içmenin demans riskini tamamen ortadan kaldırması gibi bir durum söz konusu değil. Fakat ihtimaller göz önüne bulundurulduğunda, hem yüksek genetik risk, hem de olumsuz bir yaşam tarzının demans görülmesi üzerinde çok daha büyük bir etkisi var. Llewellyn, genetikleri açısında şanssız olan ve sağlıklı bir yaşam sürmeyen kişilerin, genetik risklerine rağmen sağlıklı bir yaşam süren kişilere oranla demansa yakalanma riskinin en az üç kat daha fazla olduğunun altını çiziyor. Araştırma demans riskini önlemek adına kişileri düzenli olarak egzersiz yapmaya, düzgün beslenmeye ve sigara içmekten kaçınmaya çağırıyor. Araştırmacılar, kullanılan verilerde bazı demans vakalarının gözden kaçırılmış olabileceğini de belirtiyor. Araştırmaya dahil olmayan, University College London'dan David Curtis söz konusu araştırmada yalnızca hastaneye kabul ve ölüm yoluyla tanısı konmuş demans vakaları ele alındığı için fiziksel olarak sağlıklı olan fakat demans görülen birçok kişinin gözden kaçırılmış olabileceğini söylüyor. Araştırmanın bir başka olumsuz yönü ise önceden yapılan araştırmaların kullanılması ve bu araştırmalarda yalnızca beyaz nüfus ele aldığından araştırma sonuçlarının yalnızca beyazlar için geçerli olması."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yasam-hakki", "text": "Sağlık finansmanının sürdürülebilir olmaması, tüm vatandaşları kapsaması hedefiyle yola çıkan sosyal güvenlik sisteminin randımanlı çalışmaması ve kritik sağlık göstergelerinde halen daha OECD ülkelerinin gerisinde yer almamız, sorunlarımızın başlıcalarını oluşturuyor. Bu sorunların çözümü için, özellikle 1980 ve 1990'lı yıllarda propagandası ve çalışmaları yapılan yeni liberal düşünce sisteminin sağlık sektörü üzerindeki uygulaması olan ve 2003 yılında yürürlülüğe konulan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile istenilen sonuçların birçoğuna ulaşılamadı. Bu nedenle daha fazla vakit kaybedilmeden farklı bir bakış açısına ihtiyacımız var. Halk sağlığı ve sosyal politika uzmanlarıyla birlikte sağlık alanındaki meslek örgütlerinin mevcut sorunlar üzerinde ortak hareket ederek konuya yaklaşması sorunların çözümü için atılacak ilk adım olabilir. Ayrıca sağlığın, ulusal ve uluslararası hukuki metinlerde yer alan bir hak olduğu, bu hakkın herhangi bir ayrımcılık yapılmadan tüm vatandaşlara sunulmasından devletin sorumlu olduğu unutulmamalıdır. Sağlık hakkı kavramının, salt sağlık hizmetlerinin verilmesinin değil, sağlıklı yaşam koşullarının sağlanması açısından da değerlendirilmesi gerekir. Sağlık hakkının, devletin vatandaşına yaptığı bir yardım olmadığı ve sağlığın parayla satın alınamayacağı anlatılmalıdır. Günümüzde sağlığın çok sayıda tanımı yapılmıştır fakat Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımı, uluslararası kabul edilebilirlik bakımdan başat tanımlamadır: 'Sadece hastalık ya da sakatlık durumu olmaması değil, insanın bedensel, ruhsal ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali'dir (1). Bu tanım sağlıklı olmanın tüm alanlarını açıklar. Sağlık, biyopsikososyal unsurların bir bütün olarak etki ettiği bir alandır. Fizyolojik olarak herhangi bir sorunu olmayan bir kişinin çeşitli ruhsal rahatsızlıklarının olması durumunda bu kişiden sağlıklı olarak bahsetmemiz mümkün değildir. Topluma uyum sağlamakta sıkıntı yaşayan veya herhangi bir rahatsızlığı olmadan kendini hasta hisseden kişileri de sağlıklı olarak kabul edemeyiz. Toplum sağlığına etki eden çevresel faktörlerin çok sayıda ve grift bir yapıda olması, bireylerin bu faktörlerden korunamamasına ve tek başına önlem alamamasına neden olmaktadır. Şehirlerde hava, toprak ve su kirliliği, yeşil alanların azlığı, beslenme ve barınma koşullarımız, maddi gelirimiz, sosyal ilişkilerimiz, iş ortamlarında maruz kaldığımız zorbalık, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanma imkanlarımız gibi değişkenler, sağlık potansiyelimizi belirleyen unsurlardır. Kapitalizmin günlük yaşamdaki olumsuz etkilerini özellikle psikolojik rahatsızlıkların artışından izleyebiliriz. Kişilerin iş güvencesinin olmadığı ve rekabet ile tüketimin ön planla olduğu sistemin bedelini, ruh sağlığımızı bozarak ödüyoruz. Sağlık hizmetleri 'insan sağlığına zarar veren faktörlerin ortadan kaldırılması ve toplumun bu faktörlerden korunması, hastaların tedavi edilmesi, bedeni ve ruhi kabiliyet ve melekeleri azalmış olanların da işe alıştırılması için yapılan tıbbi faaliyetler' şeklinde tanımlanabilir (2). Eşitlik ilkesinin zarar gördüğü bir dünyada bireylerin ve toplumların sağlık düzeyi ileri değil, geriye gidiyor. Nature Neuroscience adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre; varlıklı ve iyi eğitimli ailelerin çocuklarının beyinlerinin, daha alt sosyal tabakadan gelen yaşıtlarına göre daha büyük olduğu ve bu çocukların zeka testlerinde daha başarılı olduğu saptandı (4). DSÖ, dünyada beş yaş altındaki çocukların %27'sinin vücut ağırlığının yaşına göre düşük olduğunu ve bunların da büyük bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde yaşadığını tahmin etmektedir (5). Bu iki örnek, eşitsizliğin sağlıklı yaşam üzerindeki etkisini göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Sağlık hakkı, kişinin devletten, sağlığının korunmasını, ihtiyaç duyduğunda tedavi edilerek iyileştirilmesini isteyebilmesini ve toplumun sunduğu imkanlardan yararlanabilmesini ifade etmektedir (6, 7). Sağlıklı yaşam için gerekli olan tüm koşullardan yararlanmak temel bir insan hakkıdır. Anayasalarında sosyal devlet olduğunu belirtenler bu sorumluluğu anayasal olarak güvence altına almışlardır. Ayrıca uluslararası kimi metinlerde insanların sağlık hakkı koruma altına alınmış ve bu metinleri imzalayan devletler sorumlu tutulmuştur. Sağlık alanında çok sayıdaki milletlerarası antlaşmalar iç hukukumuzun bir parçası durumundadır. Bunlardan birkaçını; İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, 1978 Alma Ata Bildirgesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi şeklinde sıralayabiliriz (8). DSÖ Anayasası'na göre en yüksek düzeyde ulaşılabilir olan sağlık standardından yararlanmak, her insanın temel hakkıdır ve sağlık hakkından yararlanmada, 'ırk, din, siyasal düşünce, ekonomik ve sosyal durum' bakımlarından, kişiler arasında bir ayrımcılık yapılamaz. Sağlık hakkı, insanların eşit şekilde faydalanmasına olanak tanıyan bir sağlık sistemine sahip olma hakkını gerektirmektedir. Ayrıca hükümetler, kendi halklarının sağlığından sorumludurlar ve bunu ancak yeterli sağlık ve sosyal önlemler almak koşuluyla gerçekleştirebilirler (1, 9). 1978 Alma Ata bildirgesinde 'Hükümetler, kendi halkının sağlığından sorumlu olup bu sorumluluklarını sadece uygun ve yeterli sağlık ve sosyal önlemleri almak suretiyle yerine getirirler' yazar. Ayrıca şu kayıt da var: 'Sağlık sektörüne ek olarak ulusal ve toplum kalkınmasında, özellikle tarım, hayvan bakımı , gıda, endüstri eğitimi, konut, kamu işleri ve iletişimde dahil olmak üzere, tüm ilgili sektörleri ve onların işlerini kapsar ve tüm bu sektörlerin birleştirilmiş gayretlerine ihtiyaç gösterir' (10). Ülkemizde halen yürürlülükte olan 1982 Anayasası'nın 56. maddesinde 'Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler' hükmü yer almaktadır. Tüm bu metinlerde görebildiğimiz gibi sağlık hakkımız hukuki metinlerle güvence altına alınmıştır. Tüm bu hakkımızdan yararlanabilmek için öncelikle toplumdaki bilinç yükseltilmeli. Sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde politika yapıcılar üzerinde etkili olunmaya çalışılmalı. 1) Dünya Sağlık Örgütü Anayasası, 1946. 2) Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun 224 Sayısı R.G Tarihi=12.01.1961 R.G sayısı=10705. 3) Leys Colin, Sağlık ve Kapitalizm, Kapitalizmde Sağlık Sağlıksızlık Semptomları, ss:23, Yordam Kitap. 5) Türk Tabipler Birliği, 2002, Çocuk Hakları Sözleşmesinin 13. Yılında Yoksulluk ve Çocuklar Üzerine Etkileri, ss:16. 6) Kol Emre, Türkiye de Sağlık Reformlarının Sağlık Hakkı Açısından Değerlendirilmesi Sosyal Güvenlik Dergisi 2015/1. 7) Sağlık ve İnsan Hakları Üzerine 25. Soru 25 Cevap Dünya Sağlık Örgütü, 2002. 8) Sönmez Mustafa, Paran Kadar Sağlık Türkiye'de Sağlığın Ticarileşmesi Yordam Kitap 2. Basım Haziran 2012. 9) Aksoy Beyhan (2013) ''Sağlık Hakkı Bağlamında Sivil Toplum Örgütlerinin Eylemlerinin Sosyal Politikalara Katkıları'' 14. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkiler Kongresi Bildiriler Kitabı 837-864."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yasam-suresi-egitim-durumuyla-da-alakali", "text": "Avusturyalı araştırmacı Markus Sauerberg, SSM- Population Health dergisinde yayımladığı araştırması için, toplam nüfus içindeki düşük, orta veya iyi eğitimli insanların ortalama sağlıklı yaşam üzerindeki etkilerini inceledi. Sağlıklı yaşam yılı olarak, katılımcıların gündelik yaşamlarında kısıtlanmadıklarını belirttikleri tüm yıllar kabul edildi. Araştırmacı her şeyden önce 16 ülkenin ölüm verilerini, eğitim durumlarına göre kaydedildiği Eurostat veri bankasından yararlandı. Eğitim durumu ve sağlıklı yaşam süresi arasındaki bağlantı en çok da Macaristan'da belirgin: Bu ülkede düşük eğitimli 30 yaşındaki kişilerin önünde ortalama olarak 24 sağlıklı yıl bulunurken, aynı yaştaki iyi eğitimli Macarların önünde 40 sağlıklı yıl var. Kadınlarda en büyük fark Finlandiya'da. Düşük eğitim düzeyine sahip otuz yaşındaki kadınların önünde 20 sağlıklı yaşam yılı, aynı yaştaki yüksek eğitim düzeyine sahip Finli kadınların ise 34 sağlıklı yaşam yılı bulunuyor. Farklı eğitim seviyelerine sahip kişiler arasındaki farklılıklar diğer ülkelerde de kendini gösteriyor. Sağlıklı yaşam yılı arasındaki farklar beş yıldan , on beş yıla kadar değişiyor. Bununla birlikte bir ülkedeki genel sonuç için eğitim seviyelerindeki farkın büyüklüğü de önemli. Örneğin Portekiz'deki erkeklerin yüzde 71'i düşük seviye eğitimliyken, Polonya'da bu oran sadece yüzde 16. Buna göre 30 yaşındaki Polonyalı erkeklerin kalan sağlıklı yaşam süresi 33,4 yıl, 30 yaşındaki Portekizli erkeklerin ise ortalama olarak bir yıl daha az. Bu şaşırtıcı bir sonuçtur, çünkü Portekiz'deki iyi eğitimli bireyler için sağlıklı yaşam süresi daha fazladır. Yani farklı eğitim seviyelerine sahip bireyler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, Portekizlerin kalan sağlıklı yaşam süresi biraz daha yüksek çıkıyor ama toplam nüfustaki ortalama daha düşük diyor araştırmacılar. Benzer bir durum Bulgaristan ve İtalya'daki kadınların karşılaştırılmasında da ortaya çıkıyor. İtalyan kadınlar tüm eğitim gruplarında Bulgar kadınlardan daha yüksek veya benzer değerlere sahipken, genel olarak daha düşük değerle sahip oluyorlar. Bunun nedeni ise Bulgaristan'da düşük eğitim düzeyine sahip kadınların oranın İtalya'dakinin yarısından az olmasıdır. Sauerberg bu çalışmadan elde edilen sonuçlarla, politikacıların sağlık önlemlerini daha etkili bir şekilde kullanabileceklerini söylüyor. Portekiz gibi bazı ülkeler, eşitsizlikleri azaltarak ve eğitimi teşvik ederek tüm nüfusun ortalama sağlıklı yaşam süresini artırabilirler. Polonya ve benzer değerlere sahip diğer ülkeler ise iyi işleyen bir sağlık sistemi faktörlere önem verebilirler diyor araştırmacı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yasamin-kimyasi", "text": "Bilim ve teknolojideki gelişmeler, biyokimya, tıbbi biyoloji, biyofizik, hatta doğrudan tıbba aktarılarak uygulama bulunca insan ömrü de uzadı. Bir yandan antibiyotiklerin keşfi, birçok öldürücü salgın hastalıkların aşı ve dezenfeksiyon teknikleri ile önlenmesi, öte yandan teşhis ve cerrahi gelişmelerle hasta dokuların kısa sürede teşhis ve uzaklaştırılması, organ nakli gibi tekniklerin uygulanması, ortalama ölüm beklentisini 30-40 yaşlarından 80-90 yaşlarına kadar uzattı. Tıp ve bilimin hedefi insan ömrünü 100 hatta 140 yıla kadar uzatmaktır. Bu kadar uzun yaşayan insanlar doğal olarak aynı zamanda sağlıklı yaşama istemektedirler. Geçen süre içerisinde beslenme ve tıp uzmanları çok değişik ve belirli bir süre sonra tersi söylenen beslenme reçeteleri uyguladılar. Teknolojik alandaki gelişmeler, artan nüfusu beslemek için daha çok üretim yollarını da açtı. Öte yandan teknoloji alanındaki hızlı gelişme ve üretimdeki hızlı artış çevre sorunlarını da doğurdu, bu sorunlar zamanla insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaştı. Üretim tekniklerinden kaynaklanan kirlilik ve üretim atığı yan ürünlerin kontrolsüzce çevreye atılmasına ek olarak, verim artışı için kullanılan katalizörler, kimyasal gübreler, bitki ve hayvan ilaçları ve hormonlar ile bunların atıkları sağlıklı yaşamı tehdit etti. Seralarda suni gübreleme, ilaçlama, sulama, ek vitamin ve hormonlarla, hızla kısa sürede büyütülerek olgunlaştırılan domates, salatalık, fasulye, çilek gibi sebze ve meyveler doğal büyüme süresince ürettikleri bazı vitamin, tat ve koku maddelerini üretemeden, topraktan alacakları mineralleri alamadan, tüketime sunuluyor. Benzer şekilde kapalı ortamda ve kafeslerde yetiştirilen tavukların etleri doğal lezzetini vermediği gibi, bu tür tavukların yumurtaları da doğal lezzet ve değerine ulaşamıyor. Aynı durum balık üretiminde de söz konusu. Suni ortamlarda yetiştirilen bu tür gıdaların, lezzeti düşünülmese bile, eksik kalan vitamin ve minerallerinin başka yollardan alınması, aynı şekilde çevre kirlenmesinin insan sağlığına olumsuz etkilerinin önlenmesi gerekir. Bu yazının başlığını sağlıklı yaşamın kimyası olarak sınırladık. Zira teknoloji ve çevre kirlenmesinin bozucu ve zararlı etkileri daha çok kimyasal etkinlikler sonucu sağlıklı yaşamı tehdit eder boyutlara ulaştığı için, olaya sadece kimyacı olarak yaklaşılacaktır. Sağlıklı yaşamın diğer asıl tıbbi yönlerini hekim ve beslenme uzmanlarına bırakıyoruz. Sağlıklı yaşamın sürdürülmesi için kimyasal açıdan almamız gereken önlemleri üç ara başlık altında toplamak istiyoruz. 1- İnsanın sağlıklı yaşamını sürdürmesi için gerekli yaşamsal öneme sahip eser elementlerin ve vitaminlerin alınması, 2- Çevresel kirlenmeyle hava, su ve topraktan gelen toksik elementlerin vücuda girişinin ve vücutta birikmesinin önlenmesi, 3- Radyasyon ve çevresel etkilerle dokulara zarar vererek doku tahribatı ve değişikliğe neden olacak maddelerin zararlarının önlenmesi. Yaşlanma, yalnız fiziksel aktifliğin azalması ve dermansızlık değil, aynı zamanda katarakt, kardiyovasküler yetmezlik, böbrek yetmezliği, Alzheimer hastalığı, kanser gibi hücre dokusu ve organların hastalanması ve dejenerasyonudur. Birçok bilimci yaşlanma ile oluşan doku ve organ dejenerasyonunun nedenlerini araştırmakta ve yaşla fizyolojik olaylar arası ilişkiyi saptamaya çalışmaktadır. Radyasyonla sudan hidroksil radikallerinin oluştuğu bilinmektedir. 1954 yılında canlı ortamlarda da bu radikaller saptandı. İnsan bünyesindeki radikalleri ilk araştıranlardan Denham Harman, oksijen radikallerinin enzimatik redoks kimyasının bir yan ürünü olduğunu söyledi. Özellikle eser miktarda demir ve diğer metal iyonlarının canlı bünyedeki oksidatif tepkimeleri katalizlediğini savundu. 1956 yılında Yaşlanmanın serbest radikal teorisi tanımlandı. Oksidatif hasarlara oluşan radikallerin neden olduğu ileri sürüldü. Radyasyona maruz kalan canlıların doku ve genlerinde mutasyonun, radyasyonla indüklendiği, hücrelerde oluşan hücresel hasarın kansere dönüştüğü ve tümörlerin geliştiği savunuldu. Oksijence zengin bir ortamda yapılan solunum sırasında serbest radikallerin oluştuğu, bunların yaşlanmaya ve sonuçta ölüme sebep olduğu öne sürüldü. Geçen 60 yıl içinde teori doğrulandı. Hatta türlere özgü metabolik hız ile yaşam süresi arası ilişki olduğu gözlendi. Oksijen tüketimi yüksek ve metabolik hızları fazla olan canlılarda maksimum yaşam süresi beklentisi daha kısa olduğu, hatta tüm canlılarda farklı ve sabit bir değerde olan bu MYSB ile bünyelerinde saptanan radikal derişimleri arasında doğrusal bir ilişkinin olduğu görüldü. Yaşlanma ile insan vücudunda demir miktarının arttığı ve yüksek oksijen kısmi basıncında bu metalin oksidatif tepkimeleri hızlandırdığı bulunmuştur. Yani yaşlanma ile oksidatif hasar da artar. Vücutta üretilen oksijen radikallerinin çok yönlü hasarlara neden olduğu artık kesin olarak bilinmektedir. Bu radikaller hücre zarlarının temel yapısında bulunan lipidleri, proteinleri, proteinlerdeki SH gruplarını yükseltger, -S-S- gruplarını indirger, protein-protein çapraz bağlantıları oluşturur, peptidleri parçalar, aldehitlerle tepkir, özellikle aktif merkezlerinde Fe-S bulunan enzimleri inaktive ederler. Nükleik asitlere de etki ederek temel yapıdaki çifte sarmalın kırılmasına, yeni baz ve şeker gruplarının eklenmesine ve moleküller arası çapraz bağlanmalara, yani büyük hasarlara neden olurlar. Hücre hasarı hızı, reaktif oksijen radikallerinin üretim hızı, bunların ortamdan atılma hızı ve hasar tamir hızına bağlıdır. Oksidatif hasar hızı arttıkça da yaşam süresi azalır. O halde radikal oluşturucu ve oksidatif hasar yapıcı etken ve maddelerin ortamdan uzaklaştırılması ile vücutta radikaller ve bunların sebep olduğu hasarlar azaltılarak yaşam süresi artırılabilir. Vücut radikallere karşı kendi savunma sistemini kurar. Süperoksit dismutaz, katalaz ve glutasyon peroksidaz gibi enzimatik oksijen radikali yakalayıcıları, tokoferoller , flavonoidler, karotenoidler ve ubikuinol gibi lipofilik radikal tutucular, glutatyon redüktaz, dehidroaskorbat reduktaz ve tiyoredüksin redüktaz gibi antioksidanları yenileyen enzimler ve diğer indirgenleri yenileyen hücresel mekanizmalar vardır. Çeşitli organizma ve dokular, hatta hücre bölümlerinde bile bu savunucuların miktarları değişir. Vücudun kendine özgü bu savunma sistemleri uygun diyet, beslenme şekli, yaşamsal öneme sahip eser elementlerin ve vitaminlerin yeterli düzeyde alınması ile desteklenebilir. Aşırı ve dengesiz beslenmede ise zayıflar. İyonlaştırıcı radyasyon ve ışınlardan, toksik ve kanser yapıcı maddelerden korunma ile yükleri azaltılabilir. Fareler üzerinde kalori kısıtlanması uygulanan bir çalışmada, kısıtlanmış diyetle beslenen farelerin ömürlerinin normal diyetle beslenenlere göre %40 daha uzadığı görülmüştür. Diyet kısıtlaması kanser riskini de azaltmaktadır. Yağ ve şeker gibi kalorisi yüksek yiyeceklerden uzak durarak, antioksidanlarca zengin diyet uygulaması, gerektiğinde A, C ve E vitaminleri ve selenyum destekli beslenme ile daha sağlıklı ve uzun yaşanabilir. Örnek olarak C vitaminince zengin narenciye ve sebzeler, A vitamini öncülünü bulunduran havuç, E vitaminince zengin yeşil elma, meyveler ve kabuklu yemişler, selenyumca zengin sarımsak gibi sebzeler, hücre zarlarının yenilenmesinde çok önemli olan doymamış yağları içeren soya ve fındık yağı, balıklar ve deniz ürünleri tercihli diyetler, çeşidi çok, miktarları az yiyecekler sağlıklı beslenme için son derece önemlidir. - Trace Elements and Electrolytes ( 1999 ) 2, 3 ve 4. sayıları. - Halliwell and J.M.C.Gutteridge, Free Radicals in Biology and Medicine, 2nd Ed. Oxford, 1989 - Doğan, Eser Elementler, Biyolojik Önemleri ve Tayin Yöntemleri Ders Notları, Erciyes Üniversitesi 1993, Kayseri. - Kosmos Dergisi muhtelif sayıları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yasamin-kimyasi-2", "text": "Eser elementlerin yeterli alınabilmesi için beslenme reçetesi olarak ise çok yönlü yiyeceklerle, ama az miktarları ile beslenmeyi öneriyoruz. Haftada en az bir kez olmak üzere balık ve deniz ürünleri, en az bir kez kırmızı et ve sakatat, soğan, sarımsak, havuç başta olmak üzere yeşil sebzeler, meyveler, kuru yemişler, süt, yumurta, peynir, kepekli tahıllar yenmelidir. Yani çeşidi çok, miktarı az tüm besin maddeleri, öncelikle bitkiler yenmeli.. Normal bir insan vücudunu beş ana elementin organik bileşikleri ile, kalsiyum, sodyum, potasyum magnezyum, kükürt ve klor gibi tali elementleri de içeren sert doku ve elektrolitler oluşturur. Bu 11 element dışında kalan elementlerin toplamı 70 kilo gelen bir insanda ancak 10 gram civarındadır ve eser elementler olarak adlandırılır. Zira bu elementlerin vücuttaki konsantrasyonları on binde bir, iki, veya kilogram vücut başına 50 mg altındadır. Son araştırmalar 11 element dışında 40 50 kadar elementin de insan vücudunda bulunduğunu gösterdi. Son yüzyılda bu elementlerden 20 kadarının yaşamsal önemi anlaşıldı. Diğerlerinin ise işlevleri, vücuda giriş şekilleri, yarar ve zararları henüz tam anlaşılamadı. Ancak bazı elementlerin vücuda alerjik, toksik ve kanserojen etki yaptıkları da kesin olarak biliniyor. Genel olarak vücut için yaşamsal öneme sahip olan elementlerin bile fazlası vücuda zararlı, toksik etki yaparken, yetersiz alınmalarında eksikliklerinden kaynaklanan birçok hastalık ve bozukluklar görülür. İyot eksikliğinin guatr hastalığı ile ilişkisi, flor eksikliğinde diş sertliği ve tartar oluşumu ile ilişkisi, demirin kanın rengini verdiği ve eksikliğinde soluk renkle kansızlık görüldüğü herkes tarafından bilinmektedir. Buna karşılık çoğu eser elementin insan vücudundaki işlevi ve eksikliğinin doğurduğu bozukluklar oldukça karmaşık olup, halen bilinmeyen yönleri de vardır. Örnek olarak çinko birçok enzim ve hormonun yapısında bulunduğu gibi, çoğu enzim ve hormonun da etkinlik kazanmasını sağlayan çok önemli bir biyokatalizördür. Besinlerle yeterli alınmaması halinde kaşınma ve kaşınma sonucu cilt bozukluğu, lekeli tırnakla kolayca anlaşılan çinko eksikliği görülür. Bu eksiklik özellikle çocuklarda büyüme ve gelişim bozukluğu, vücut zayıflığı, neşesiz ve durgunluk, tat alma bozukluğu, seksüel gelişmede durgunluk gibi oldukça önemli, ama karmaşık bozukluklara neden olur. Çinko besinlerle alınır. Bitkiler yüksek düzeyde çinko içerseler bile vücut, bitkisel çinkoyu değerlendirip kullanamaz, yine de eksikliği görülür. Tahıl ağırlıklı ve yalnız bitkisel beslenme rejiminde eksikliği yaygın olarak görülür. Hayvansal protein alınması ile bitkilerle alınan çinko da değerlendirilir. En azından ekmeği peynirle, mısır ve bakliyatı sütle veya etle yersek daha yararlı olur ve eksikliği görülmez. Özellikle hamile ve emzikli annelerin yeterli çinko alabilmek için hayvansal protein de yemeleri şarttır. Kırmızı vitamin olarak bilinen B-12 vitaminin merkez yapı taşıdır. Bugüne kadar bilinen en etkin biyokatalizördür. Kan sistemini kuvvetlendirir ve eksikliğinde anemi riski artar, kan formülü bozulur. Günlük kobalt ihtiyacı 5 mikro gram kadardır. Ancak sıkı bitkisel rejim uygulayanların bu sakıncaları düşünmeleri gerekir. Zira kobalt başlıca karaciğer ve sakatatlar, kırmızı et, istiridye ve balıkta bulunur. Kobalt ancak hayvansal ve mikrobiyolojik teknikle üretilen besinlerle alınabilir. Bir başka element, krom glikoz tolerans faktöründe bulunur ve karbon hidrat çevriminde etkin rol alır. Ayrıca insulin hormonu etkisini de düzeltir. Kromun eksikliği pek görülmez, zira her yerde bulunan elementtir. Kepekli un mamulleri de, peynir ve et de yeterli krom içerir. Bir diğer krom kaynağı da biradır. Krom, kromat şeklinde akciğere alınırsa kanserojen etki yapar. Sigara içenlerde kromun kanser yapma riski daha da artar. Bu nedenle kromatlarla çalışılan işyerlerinde kesinlikle sigara içenler çalıştırılmamalıdır. İnsan vücudunda çok düşük düzeyde bulunan, ama hem gerekli, hem de zehirli olan elementlerin durumu daha da ilginçtir. Arsenik tarih boyunca hep zehir olarak kullanıldı ve hemen hemen tüm bileşikleri zehirlidir. Ayrıca havadan alınan arseniğin kanserojen olduğu da kanıtlandı. Arsenik, organizmada karaciğer, böbrekler, deri, tırnak ve saçta birikir, idrarla atılır. Sağlıklı insan idrarında 0,17 mg/L arsenik oksit bulunur ve bu değer zehirlenme görülmeden 0,8 mg/ L ye kadar yükselebilir. Eksikliğinin zararı bilinmese de arsenik de diğer zehirli ve kanserojen olan kadmiyum ve kurşun gibi yaşamsal öneme sahip eser elementler arasına alınmıştır. Kurşun, kemiklerde birikir. Kolaylıkla kalsiyumun yerini alabilir. Ancak çoğu bileşiği suda çok az çozündüğü için yıllarca zehir etkisi üzerinde fazla durulmamıştır. Kurşundan kaynaklanan rahatsızlıklar meslek hastalıkları arasında ilk sırayı alır. Kurşun zehirlenmesi en çok görülen zehirlenmedir. Zehirlenmede uykusuzluk, yorgunluk, işitme ve görme bozukluğu ve kramp, ağırlık kaybı görülür. Kadmiyum ise daha da tehlikelidir, aşırı toksik grupta incelenir. Özellikle gümüş kaynak şeridi ile çalışan kişilerde kadmiyum zehirlenmesinden kaynaklanan ölümler görülmüştür. Kolay buharlaşan kadmiyum bileşikleri solunum yoluyla zehirler. Özellikle ince duman halinde kolaylıkla akciğere ulaşan kadmiyum oksit en tehlikelisidir. Çevresel zararlı etkisinden korkulan diğer bir element cıvadır. Cıva özellikle balıklar ve midye gibi deniz ürünlerinde birikir. İnsan üzerine zehirleyici etkisi 1974 yılında Minemata'a toplu ölümlere yol açan felaket ve 1972'de Irak'ta ilaçlı buğday tohumunu un ve ekmek yaparak yiyen 6000 kişinin zehirlendiği ve 500'ünün öldüğü zehirlenme olaylarından sonra tereddütsüz anlaşılmış ve en korkulan element olmuştur. Yara iyileştirici ve koruyucu merhem, tohum ilacı, gibi kullanımları bile sınırlandırılmıştır. Cıvanın özellikle organik bileşikleri zehirlidir. Yer kürede az miktarda bulunmasına rağmen, yaygın bulunup kolay ucucu olduğu ve kimya sanayisinin birçok alanında kullanıldığı için çevresel analizi en çok sorulan elementtir. Bu elementlerin konsantrasyonları düşük olduğu gibi, çoğunun yetersizlik ve fazlalık düzeyleri arası sınır da dardır. Örnek olarak nikel, cilt ve organizmaya alerjik ve kanserojen etkisi bilinen bir elementtir. Ancak nikelin bütün canlılar için yaşamsal önemi de kesin olarak ispatlanmıştır. Nikel, demirin canlılar tarafından daha iyi değerlendirilmesine yardım eder. Arginaz, karboksilaz ve asetil-koenzim sentetaz gibi enzimleri ve ayrıca tripsin fermentini aktiflediği, asit fosfatazın etkisini azalttığı, yağ döngüsü ve hormonları etkilediği sanılmaktadır. Ama aşırısı kanserojen etki yapar. Son yıllarda en harika ve en yararlı eser element olarak bilinen selenyumun bile aşırı miktarı toksik etki yaparken, eksikliği bir çok hastalığa neden olur. Eksiklik ve aşırı aralığı çok dardır ve uygun aralığı milyonda 5-15, yani 5-15 ppm dir. Vücudun kendine özgü savunma sisteminde görev alır. Selenum adeta ilaç: E Vitamini, ancak eser selenyum bulunması halinde etkili olur. Görme yeteneğini artırıcı, romatizmal hastalıkları önleyici, kalp fonksiyonlarını düzenlediği, eksik alınması halinde kalp fonksiyonu bozukluğu görüldüğü kesin olarak ispatlanmıştır. Kansere karşı koruyuculuğu, büyüme üzerine olumlu etkisi, yara iyileştirici özelliği, selenyuma adeta ilaç özelliği kazandırmıştır. Selenyum, cıva, arsenik ve kadmiyumun zehir etkisini bastırırken, kendisi de aşırı alınırsa zehir etkisi yapar ve bu etki de arsenik sülfat ile bastırılır. Vanadyum ve molibden de yerkabuğunda çok az bulunur ve insan için yaşamsal önemli elementler listesinde yer alırlar. Molibdenin bitkiler üzerine yaşamsal önemi daha iyi bilinmektedir. Bitkiler protein sentezleyebilmek için azotu bağlamada molibdene ihtiyaç duyarlar. Ağaç ve bitki yetişmeyen Avustralya'nın bir bölgesinde hiç molibden içermeyen toprağa az molibdenin serpilmesinden sonra hızla ağaçların büyüdüğü, arazinin yeşillendiği görüldü. İnsanlara da ksantin oksidaz ve aldehit oksidaz enzimlerinin aktiflenmesi için molibden gerekli. Bu flavin enzimleri karaciğerde bulunur ve böbreklerin zehirlenmesinin önlenmesini sağlar. Ayrıca dişin flor alması ve depolaması için de molibden gerekli. Vanadyum ise kemik ve diş oluşumu için önemli elementtir. Bazı enzimleri aktiflediği sanılmaktadır. Hayvan deneyleri sırasında kan şekeri seviyesini düşürdüğü görüldü. Manganez, silisyum ve kalay da yaşamsal öneme sahip elementlerdir. Mangan da çinko gibi hem bazı enzimlerin yapısında bulunur hem de bazı enzimleri aktifler. Ayrıca bağ dokusu yapımında, üre oluşumu, protein ve yağ asitleri sentezine katılır. Bakır ise tüm canlılar için yaşamsal önemli eser elementlerin en başında, demir ve çinko ile aynı düzeyde gerekli eser elementtir. Vücuttaki tüm oksidasyon olaylarında, enzimlerin kontrollü çalışması için bakır gereklidir. Süperoksit dismutaz, sitoksidaz, monoamin oksidaz, tirosinaz, dopamin -hidroksilaz, seruloplazmin, S-aminolevulinat dehidrataz gibi enzimler bakır içerirler. Bütün bu eser elementlerin vücut ve sağlıklı yaşam için gerekli derişim aralıkları günümüzde gelişen çağdaş analitik ve spektroskopik analiz yöntemleri ile saptanabilmekte. İşyeri ve yaşam ortamında zararlılardan korunma önlemleri eksiksiz uygulanmalıdır. Kimyasal olarak bu elementlerin kontrolü ile eksiklikleri ve zehir sınırları saptanabilir. Eksikliklerinde ise bu elementleri içeren beslenme rejimi ve özel eser element takviyeli ilaçlarla eksiklikleri karşılanmalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/saglikli-yaslanma-icin-10-yeni-vitamin", "text": "Bedenimizin yeterli miktarda üretemediği, bu yüzden yiyeceklerle almamız gereken ve yaşamsal önem taşıyan maddelere vitamin deniyor. Metabolizmamızın düzgün bir şekilde çalışabilmesi için yaklaşık olarak 30 vitamin ve minerale ihtiyacımız var diyor San Francisco Calico Laboratuvarlarından Bruce Arnes. Bunların eksikliği ağır sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bunun dışında sağlıklı ve uzun yaşam için, bazı vitaminler ve mineraller yardımcı olabiliyor. Nitekim bunlar hücrelerdeki, kalıtımdaki ve dokulardaki hasarları uzun vadede engelleyerek yaşlılığı geciktirebiliyorlar. Bunların arasında selenyum ve magnezyum gibi eser elementler dışında D vitamini, dokosaheksaenoik asit ve eikosapentaenoik asit gibi Omega 3 yağ asitleri de yer alıyor. Ames şimdi bunlara on yeni madde ekliyor. Bunlar şimdiye dek vitaminlere dahil değildi, ama gelecekte uzun yaşam vitaminleri olarak sınıflandırılabilirler. Nitekim bunların da yaşlandırmayı geciktirici etkileri var. Bu gençlik iksirlerinden biri özellikle de mantarda bulunan ergotionein. Araştırmalara göre bu madde insandaki hücrelerin ve doku tiplerinin hemen hemen hepsinde bulunuyor ve antioksidan olarak önemli bir rol üstleniyor. Ergotionein 80 yaşından sonra azalıyor ve bilişsel yetileri hafif kısıtlanmış olan kişilerde de maddenin yoğunluğu azalmış oluyor. Ayrıca bu bileşim belli başlı hücresel aktarım sistemleri için de önemli. Ve hücre koruyucu etkisi dışında kalp-dolaşım hastalıklarından da koruyor. Diğer iki uzun yaşam vitamini, bakteriler tarafından üretiliyor ve yiyecekler üzerinden veyahut da kendi bağırsak floramız üzerinden bedenimize giriyorlar: Pirolokinolin Kinon ve queuine. PQQ mitokondrilerin sağlığı için gereklidir ve birçok kez olası bir vitamin olabileceği konusunda tartışılmıştı. Bu maddenin de antioksidatif etkisi var ve mitokondri fonksiyonunun yaşlılığa bağlı yavaşlamasına karşı iyi geliyor. Queuine ise tirozin aminoasidi ve serotonin uyarı maddesi gibi biyomoleküllerin sentezinde ve hücrelerin RNA transport işlevinde önemli bir rol oynuyor. Ayrıca farelerle gerçekleştirilen deneyler sonucunda queuine maddesinin Multiple Skleroz hastalığına karşı da etkili olduğu kanıtlanmış. Bu üç uzun yaşam vitamini dışında diğer yedi gençlik iksiri bitkisel kökenli. Bunların hepsi karotenoidlere dahildir, dolayısıyla da uzun bir süredir antioksidan olarak bilinen bileşimler grubundan. Ames bunların arasında sağlıklı yaşlanma üzerinde en fazla etkili olanların lutein, zeaksantin, likopen, alfa ve beta karoten ve beta kriptoksantin olduğunu söylüyor. Araştırmacıya göre karotenoidlerin sağlıklı ve uzun bir ömür sürmeye yardımcı olduğunu gösteren çok iyi kanıtlar var. Bu maddelerin eksikliği bilişsel yeti zayıflaması, kalp-dolaşım hastalıkları, çeşitli kanser biçimleri, makula dejenerasyonu, metabolik sendrom, işitme kaybı, DNA'daki bozukluklar, iltihaplar ve bağışıklık sisteminde zayıflama gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmektedir. Söz konusu on vitaminin yaşamsal önem taşıdığını ve sağlıklı yaşlanma için kaçınılmaz olduğunu söyleyen Ames, bundan sonraki çalışmalarda enzimlerimizin ve proteinlerimizin en iyi şekilde çalışabilmesi için bu vitaminlerin ne oranda bulunması gerektiğini öğrenmek istiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sagliksiz-hazir-yiyecekler-gencleri-aptallastiriyor-mu", "text": "Yağlı yiyeceklerin pek sağlıklı olmadığı bilgisi pek yeni değil. Özellikle de doymuş yağlar şişmanlatıcı, damarlara zarar verici olarak bilinir ve astım ve egzama gibi hastalıkları tetikler. Kısa bir süre önce gerçekleştirilen bir araştırma da pizza, hamburger ve benzeri yiyeceklerin taze pişmiş yemeklere kıyasla çok daha fazla sağlıksız yumuşatıcılar içerdiğini göstermişti. Zürih Üniversitesi'nden Urs Meyer ve ekibi, yağlı beslenmenin diğer olumsuz bir sonucunu daha keşfettiler. Deneyler sırasında yetişmekte olan ve yetişkin fareler normal ve aşırı yağlı yemle beslendikten sonra, düzenli aralıklarla farklı öğrenme ve davranış testleri yapılmış. Ve sonuç: Yağlı yemle beslenen genç hayvanlarda sadece dört hafta sonra ilk bilişsel bozukluklar ortaya çıkmış. Üstelik de bu bozukluklar fareler henüz şişmanlamadan kendini göstermeye başlamış. Fareler daha önce öğrendikleri labirentte yollarını bulamadıkları gibi yeni bilgileri öğrenmekte zorlanmışlar. Yetişkin farelerde aynı davranış bozuklulukları gözlemlenmemiş ama bu hayvanların da metabolizmaları bozulmuş ve yağlanmaya başlamışlar. Peki ama yağlar nasıl ve niçin beyin üzerinde etkili oluyor? Anlaşıldığı üzere farelerin beyni ve olasılıkla da insanların beyni de gençlik döneminde yağ tüketiminin olumsuz sonuçlarından etkilenmeye daha yatkın. Bunun nedeni ise prefrontal korteksteki yavaş olgunlaşma. Alnın arkasında yer alan bu bölgenin gelişimi yetişkinlik döneminde tamamlanmaktadır. Bu beyin bölgesi bu yüzden ergenlikte stres, enfeksiyon veya tek tip sağlıksız beslenme gibi negatif çevresel faktörlerden daha fazla etkilenebiliyor. Burada sorun ise şu: Prefrontal korteks kişiliğimizin önemli bir çalıştırma merkezi olduğu gibi belleğimizin, planlama yetimizin, tepi kontrolünün ve sosyal davranışların da merkezidir. Diğer incelemelerde de uzun süre yağlı yemle beslenen genç farelerin beyin metabolizmalarının değiştiği görülmüş. Prefrontal korteksteki hücreler reelin olarak bilinen belli başlı proteini daha az üretiyorlar. Bu protein sinapsların işlevi ve esneklikleri, dolayısıyla da beynin öğrenme yetisi için çok önemlidir. Deneyler sırasında reelin değerleri yapay olarak artırıldığında hem sinapsların esnekliği hem de bilişsel işlevler düzelmiş. Meyer ve arkadaşları sonuçların insanlar için de geçerli olabileceğini düşünüyor. Çünkü tıpkı insanda olduğu gibi farede de prefrontal korteks özellikle de ergenlikte olgunlaşıyor. Ayrıca bu beyin bölgesinin sorumlu olduğu yetiler ve sinir yapıları da insanda ve farede benzerdir. Bilim insanları bu yüzden ergenlik dönemindeki çocukların daha dengeli ve kaliteli beslenmelerini öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sagliksiz-yasam-bicimi-erkeklerin-23-yilina-mal-oluyor", "text": "Alman kanser uzmanları, yaşam beklentisini kesin olarak hesaplayabilmek için yaşam biçimi faktörlerini 5 biyolojik göstergeyle birleştirdiler. Buna göre en sağlıksız yaşam biçimini sürdüren erkeklerin, kan değerleri de kötü olduğu zaman ömürlerinden neredeyse 23 yıl gidiyor. Büyüme farklılaşma faktörü 15 (GDF-15), oksidatif stres, inflamasyon ve mitokondriyal disfonksiyonu gösterir. Sistatin C seviyesi böbrek fonksiyonunu ve NT-proBNP ise kalp hasarını gösterir. Yüksek HbA1c değeri diyabet ve sağlıksız metabolizmaya işaret ederken, C-reaktif protein CRP ise sistematik iltihabın bir göstergesidir. Araştırmacılar EPIC araştırmasına katılan kişilerin verilerini değerlendirdiler. EPIC araştırması 25.000'den fazla orta yaşlı ve daha yaşlı katılımcıların verilerini içeriyor. Katılımcılardan 2.571'i araştırmanın bitiminde (2014) yaşamını yitirmişti. Bilim insanları tüm katılımcılar için yaşam tarzıyla ilgili risk faktörlerine dayanan bir profil çıkardılar. Bu profil tek başına ele alındığında, en iyi profile sahip erkeklerin yaşam beklentisi, en sağlıksız yaşam biçimi sürenlere kıyasla 16,8 yıl daha yüksek oluyor. Bu oran kadınlarda sadece 9,87 yıl. Yaşam biçimine, serum göstergeleri de eklendiğinde sağlıklı ve sağlıksız yaşam süren erkeklerin yaşam beklentisi arasındaki fark 22,7 yıla çıkıyor. Kadınlarda ise bu fark 14 yıl. Öncelenen yaşam beklentisindeki kayıp, örneğin doktorlara, hastalarını sağlıksız alışkanlıklarından vazgeçirmeleri konusunda yardımcı olabilir. Ayrıca bu değerlendirmelerle yüksek sağlık riski taşıyan hastalar tespit edilip, doğrudan doğruya yeniliklerden yararlanmaları da sağlanabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/salatalik-hic-bilmediginiz-muthis-ozellikleri", "text": "Her ne kadar birçok insan salatalığın sebze olduğunu düşünse de aslında salatalık meyve kategorisine girer. İçinde çekirdekleri olan salatalık, çiçek veren bitkilerin yumurtalığında büyür. Salatalık, aynı zamanda kabak ve karpuzun da içinde bulunduğu Cucurbitaceae bitki ailesinin bir üyesidir. Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri listesine göre marketlerde bulunan salatalıklar, bahçe salatalığı, yani Cucumis sativus'tur. Salatalık, flavonoidler, lignanlar ve triterpenler gibi bitkisel gıdaların bulunduğu önemli bir kaynaktır. Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri'ne göre bu kimyasallar antioksidan, iltihap önleyici ve kansere karşı koruyucudur. Beslenme ve Diyetetik Akademisi'nden beslenme uzmanı Angela Lemond, besin değeri yüksek yiyecekleri belirleyerek neyi tüketmemiz, neyi tüketmekten vazgeçmemiz gerektiğini öneriyor. Örneğin salatalığın besin değeri en yüksek bölümleri, beta karoten içerdiği bilinen kabuğu ve çekirdekleridir. Lemond, beta karotenin bağışıklığa, deri ve göz sağlığına faydalı bir antioksidan olduğunu, aynı zamanda kansere karşı da koruduğunu ekliyor. Orlando Florida'dan diyetisyen ve besin uzmanı Megan Ware, salatalığın düşük kalorili olmasının yanı sıra karbonhidrat, sodyum, yağ ve kolesterol seviyelerinin de düşük olduğunu belirtiyor. Bir kase doğranmış, soyulmamış salatalıkta yalnızca 16 kalori var (soymanız durumunda 15 kaloriye düşüyor). Bir kase salatalık, günlük potasyum ihtiyacınızın %4'ünü, günlük lif ihtiyacınızın %3'ünü ve günlük C vitamini ihtiyacınızın %4'ünü karşılıyor. Salatalıkta aynı zamanda düşük miktarda da olsa K vitamini, magnezyum, potasyum, manganez ve A vitamini de bulunuyor. Sıvı deposu: %95'i sudan oluşan salatalık, özellikle yaz aylarında vücudun su ihtiyacını karşılamak için son derece ideal bir besin. Eating Well dergisine göre susuzken bir kase doğranmış salatalık yemek, neredeyse bir bardak su içmek ile aynı derecede etkili. Vücudumuzun sıvı ihtiyacının %20 ila 30'unu besinler yoluyla aldığımıza göre salatalık gibi besinlerin ne kadar faydalı olduğu aşikar. Ayrıca salatalıkta bulunan yüksek sıvı miktarının yanı sıra vücudun su ihtiyacını karşılamada yardımcı olan magnezyum ve potasyum gibi önemli besin kaynakları da mevcut. Cleveland Clinic'e göre salatalıkta bulunan iltihap karşıtı bileşenler, vücut atıklarının atılmasında ve derideki kaşınmanın ortadan kaldırılmasında da yardımcı oluyor. Kanser önleyici: Salatalıkta, kanser önleyici özellikleri bulunan iki bitkisel gıda bulunmaktadır: Lignanlar ve cucurbitasinler. İlaç şirketleri son yıllarda cucurbitasinleri yakından incelemekte, bu bitkisel gıdaları kanser ilaçlarında kullanabilmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca Journal of Cancer Research dergisinde yayınlanan 2009 tarihli bir araştırmada cucurbitasinlerin pankreas kanseri hücrelerinin büyümesini önlediği görüldü. Salatalıkta da bulunan cucurbitasin B'nin insan vücudundaki pankreas kanseri hücreleri üzerindeki etkisinin incelendiği araştırmada cucurbitasinin, yedi pankreas kanseri hücresinin gelişimini %50 oranında azalttığı, aynı zamanda pankreas kanseri hücrelerinin apopotoz yani intihar oranını da arttırdığı görüldü. Deri: Ware, bölgesel olarak uygulandıklarında salatalıkların serinletici ve yumuşatıcı etkisinin şişkinlikleri, kaşıntıyı ve iltihabı azalttığını açıkladı. Gözlere konan salatalık dilimleri sabah şişkinliğini alırken aynı zamanda etkilenmiş bölgelere uygulandığında güneş yanığını hafifletmede ya da tamamen iyileştirmede de kullanılabilir. Ware aynı zamanda sağlıklı bir cilde sahip olmanın bol sebze tüketimi ile de bağlantılı olduğunu ekledi. Kemik sağlığı: Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre geçtiğimiz yıllarda K vitamininin kemik sağlığı için son derece önemli olduğu ortaya çıktı. Bir kase salatalık, tavsiye edilen günlük K vitamini ihtiyacımızın yaklaşık %19'unu karşılıyor. Nutrition dergisinde yayınlanan bir incelemede K vitamininin kırılma riskini azalttığı, D vitamini ile birlikte kemik yoğunluğunu arttırdığı ve kalsiyum dengesini olumlu etkilediği görüldü. Antioksidanlar: Lemond, antioksidan seviyesi yüksek olan yiyeceklerin vücudunuzun sağlıklı çalışmasına yardımcı olduğunu söylüyor. Antioksidanlar ayrıca yaralanma ve kansere karşı da etkili. Salatalıkta C vitamini, beta karoten ve manganezin yanı sıra iltihap karşıtı özelliği olan flavonoidler, triterpenler ve lignanlar da bulunuyor. C vitamininin bağışıklık sistemi için ne kadar faydalı olduğu bilinen bir gerçek. Current Pharmaceutical Design dergisinde yayınlanan başka bir araştırmada ise triterpen cucurbitasin ile özellikle kanser hücrelerinde düşük iltihap seviyesi arasında bir bağlantı bulunduğu görüldü. Journal of Ethnopharmacology dergisinde yayınlanan, triterpenlerin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisine dair yapılan incelemede ise triterpenlerin iltihaba karşı faydalı olabileceği gördüldü be gelecek araştırmaların yolu açıldı. Kalp sağlığı: Ware'in yaptığı açıklamaya göre bol sebze meyve tüketmenin kalp hastalıkları, diyabet, felç ve obezite gibi sorunlarla karşılaşma riskini azalttığı biliniyor. Salatalıkta bulunan potasyum da bu konuda son derece faydalı. Bir kase dilimlenmiş salatalık, insan vücudunun günlük potasyum ihtiyacının yaklaşık %4'ünü karşılıyor. Aynı zamanda bol potasyum kaynağı olan muz gibi meyvelerden aldığınız kaloriden de çok daha düşük kalorili. Birçok araştırma, salatalık tüketiminin hipertansiyonu azalttığını da ortaya koyuyor. Today's Dietitian'a göre salatalık kan damarlarının gelişmesini sağladığından aynı zamanda tansiyonu da düşürüyor. Sindirim Fitoterapia'da yayınlanan 2013 tarihli bir inceleme, içinde hem su hem lif bulunduğundan salatalığın kabızlığa karşı etkili olduğunu söylüyor. Tufts Üniversitesi de, evde mayalama işlemiyle turşu yapılan salatalıkların sindirime çok daha yardımcı olduğunu ekliyor. Bunun sebebi, salatalık turşusunda bulunan probiyotik bakterilerin sağlıklı bir sindirim gerçekleştirilmesini sağlaması ve faydalı bağırsak florası oluşturması. Kilo verme: Düşük kalorili bir yiyecek olan salatalıklar, diyet listelerinin vazgeçilmezi. Obesity dergisinde yayınlanan 2011 tarihli bir araştırmada bol su tüketiminin orta yaşlı ve yetişkin insanlarda daha çok kilo kaybı sağladığı görüldü. Yemeklerden önce 500 mililitre su içen katılımcıların, diğerlerine göre ortalama 2 kilo daha fazla verdiği görüldü. Salatalık gibi su yoğunluğu fazla olan yiyeceklerin atıştırılmasıyla günlük su alımı kolaylıkla arttırılabilir. Beyin sağlığı ve hafıza: Antioxidants & Redox Signaling dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir incelemede, salatalıkta bol bulunan fisetinin farelerde sinir hücrelerini koruduğu, hafızayı geliştirdiği ve Alzheimer riskini azalttığı görüldü. Aynı incelemede fisetin ile kanser riskinin azalması arasında da ümit verici bir bağlantı bulundu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/salgina-bagli-stres-kalbe-zarar-veriyor", "text": "İnsanlar yoğun stres altındayken ya da duygusal kriz yaşadıklarında sadece psikolojileri değil bedenleri de etkileniyor. Hatta doktorların 1990'lı yıllarda keşfettikleri gibi kalbi bile etkiliyor. Kırık-Kalp sendromu yaşayanlar kalp enfarktüsü geçiriyorlar. Göğüste ağrı, soluk alıp verme güçlüğü ve dolaşım bozukluğu en belirgin belirtilerdir. Ayrıca EKG'de de dikkat çekici değişimler yaşanır. Normal kalp enfarktüsüne karşın strese bağlı enfarktüsten tıkanmış koroner damarlar sorunlu değildir. Bunun yerine kalbin özellikle de sol odacığı biçim değiştirir ve düzgün atmaz. Kalp bir tür kramp geçirir gibi olur. Bazı insanlarda niçin stres anında bu sendromun meydana geldiği hala kesin olarak bilinmemektedir. Korona salgını nedeniyle birçok insanın yaşadığı stres nedeniyle Cleveland Kliniği'nden Ahmad Jabri, bu stresin de Kırık-Kalp sendromunun artmasında etkili olup olmadığını araştırmış. Araştırma çerçevesinde 1 Mart ve 30 Nisan tarihleri arasında akut kalp rahatsızlığı nedeniyle Ohio'daki iki hastaneye başvuran 258 hastanın verileri incelenmiş. PCR testlerinden anlaşıldığı gibi bu kişilerden hiçbiri Covid-19'a yakalanmamıştı. Bu hastalar arasındaki Kırık-Kalp sendrom vakalarındaki oran, daha önceki yıllarda benzer semptomlar yüzünden tedavi gören dört hasta grubuyla karşılaştırılmış. Sonuca göre normal koşullarda Kırık-Kalp sendromu yüzde 1,5 ila yüzde 1,8 oranında ortaya çıkarken, salgın dönemindeki kalp hastalarında bu oran yüzde 7,8'e çıkmış ki bu 4,5 kat fazladır. Ayrıca yeni hastaların daha uzun süre hastanede kalmaları gerekmiş. Araştırma sadece koronavirüsün değil koronavirüs salgınına bağlı stresin de kalbe zarar verebileceğini kanıtlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/santiago-ramon-y-cajal-bilim-ve-sanatin-kesisiminde-sinirbilimin-ilk-adimlari", "text": "18 Temmuz 1860, dünya tarihi için birbiriyle ilişkili iki önemli olayı içermektedir. Bu günü sıra dışı hale getiren birinci olay, o ana kadar en ayrıntılı şekilde gözlemlenen ve kayda alınan ilk güneş tutulmasının bugünde gerçekleşmiş olmasıdır. Diğeri ise o gün bu olayı babasıyla birlikte İspanya'da küçük bir köyden izeleyen 8 yaşındaki bir çocuğun zihninde beliren, hayatı boyunca benzerleri gelecek sorular ve burada netleşen sınırsız merakın gelecekte insan beyninin mikro yapısını aydınlatacak ve yeni bir bilim kolu açacak olmasıdır. Santiago Ramon y Cajal, bu olayı 63 yıl sonra basılacak olan otobiyografisinde anlatacak ve bunu bilimsel merakının su yüzüne çıkmasını tetikleyen olaylardan biri olarak nitelendirecektir. Erken yaşlarda şekillenen estetik merakı, artistik yeteneği, araştırma eğilimi, etrafında gerçekleşen doğal fenomenleri anlama tutkusu ve kendi deyimiyle sosyal etkileşimlere duyduğu anlaşılamaz antipati, ilk aşamada onun kişiliğinin temel özelliklerini oluşturuyor gibi görünse de, her zaman bundan daha fazlasının olduğu, sürecin tümüne bakıldığında rahatlıkla anlaşılabilmektedir. S.R. Cajal, getirdiği yenilikler ve perspektiflerle yeni bir bilim dalının doğmasına öncülük etmiş ve bunun ilk adımlarını da kendisi atmıştır. Çalışmalarının ve olayları görme biçiminin bilimde açtığı kapılar, ona Nobel Ödülü'nü getirmiştir; fakat daha da önemlisi, incelediği doğal fenomenleri anlamasını ve anlamamızı sağlamıştır. Santiago Ramon y Cajal, 1 Mayıs 1852'de İspanya'nın kuzeydoğusundaki Aragon Bölgesi'nde bulunan Petilla Köyü'nde doğmuştur. Babası köyde cerrahlık yapmaktayken daha sonra Zaragoza Üniversitesi'nin Diseksiyon Profesörlüğü'ne getirilmiştir. Cajal'ın tanımına göre oldukça çok çalışan, tutkulu ve enerjik bir insan olan babası, Cajal'ın ilk meraklarını doyuran ve cevaplarıyla onu eğiten kişi olmuştur. S. R. Cajal'ın antisosyal ve asi çocukluğuyla baş edebilmek için babası onu önce bir ayakkabı yapımcısının daha sonra bir berberin yanına çırak olarak vermiştir; fakat S.R. Cajal hep sanatçı olmayı düşlemiştir. Görsel estetiğe olan hassasiyeti ve gördüğü şeyleri çizime dökmedeki başarısı, daha sonra gerçekleşecek bilimsel aktivitesinin ana elemanlarını oluşturacaktır. Hatırlayabildiği yıllarından erişkinlik ve yaşlılık dönemine kadar çizime olan düşkünlüğü sürekli artmış ve bu tutkusunu bilimsel çalışmalarıyla birleştirmiştir. Bugün hala onun neredeyse bir asır önce yaptığı çizimler nöroanatomi ve nörobilim kitaplarında kullanılmaktadır. Çocukluğunda da baskın olarak hissettiği ve daha çok karşı konulmaz bir eğilim olarak tanımlayacağı bu tutkusu, babasının onu tıp okumaya ikna etmesiyle bir süre baskılanmıştır. Cajal'a göre, sanata olan tutkusu derinleştikçe bu onu daha da utangaç ve izole bir kişilik haline büründürmüş ve bu durum ailesini strese sürüklemiştir. Babasının onu tıp okumaya yönlendirmesinin sebeplerinden biri de belki budur. Yine de bu durumla ilgili asıl cevap babasının hayatı algılayış biçiminde yatmaktadır. Anılarında belirttiğine göre, babası kendi tanımıyla, bir çeşit zihinsel boşluk ile büyümüştür, her zaman çok çalışmak zorunda kalmış ve kendine oldukça katı bir ideal yaşam profili oluşturmuştur; artistik duygusu yoktur ve yaratıcı zihnin görsel yada edebi yönlerine tepkisizdir, saf ve pozitivist bir entelektüeldir. Bu pozitivist yatkınlık babasının çocukluğu dönemindeki hüzünlü ruhsal atmosferden kaynaklanmaktadır ve Cajal'a göre bu babasının doğuştan gelen bir özelliği olmaktan çok, geçmişteki koşullara gösterdiği aşırı adaptasyonun bir ürünüdür. Babasını tanımlamak için yazdığı bölümde anlattığına göre, aç kalma korkusuyla büyümek, sefalet, adaletsizlik ve ikilemler arasında kalmak kalbinde bir tortu bırakmış ve bu tortu babasının onun sanatsal eğilimini algılayamamasına yada gerçek bulmamasına sebep olmuştur. Cajal'ın annesi de geçen yıllar boyunca olağanüstü fedakarlıklarda bulunmuş ve ekonomik anlamda dengede kalmak için ailenin bu yükünü üstlenmiştir. Bütün bunlar toplandığında Cajal'ın daha gerçek bir şeylerle uğraşması ve ekonomik anlamda stabil kalabilmesi ana amaçtır. Cajal, tıp eğitimi boyunca görsel sanatlara olan tutkusunu uzun süre dizginlemiş ve en az onun kadar güçlü olan bilimsel merakını ön plana çıkarmıştır. Kendisi bu süreci, çocuksu fantezilerinin son bulması ve bir rüyaya veda etmek olarak görmüş ve buna oldukça sert bir içsel tepki vermiştir. Babasının buna karşı sessiz kalması onu bu tepkiyi sınırlı olarak sanatla dışavurmaya ve tıp kariyerine odaklanmaya yönelten bir karar almasına sebep olmuştur. Kendi deyimiyle tutkulu ve görkemli rüyalara ve parıltılı bir geleceğin illüzyonuna veda etmiş; boyalar ve fırçalarla dolu resim çantasını bırakıp, cerrahi aletlerle dolu hiç de şiirsel görünmeyen tıp çantasını almıştır. Bu noktada tam da içinden çıkılmaz bir zihinsel hapishanenin bir sakini durumuna düştüğünü düşünürken, yaptığı ufak bir tesadüfi fizik deneyi, zihninde yepyeni reaksiyonlar başlatmıştır. Bir gün odasında otururken içeriye sızan bir ışık huzmesinden tavana sokaktan geçen insanların gölgelerinin yansıdığını görmüş, ışığın sızdığı deliği genişlettiğinde içeriye giren figürlerin daha belirsiz olduğunu ve deliği bir kağıtla daralttığında figürlerin belirginleştiğini fark etmiştir. Yaptığı bu optik deneyinin oldukça uzun zamandır bilinen bir fenomeni yansıttığı ve gözlemin sonuçlarının kesinlikten uzak olduğunun bilincinde olmasına rağmen, bu ufak olay onun oldukça büyük yeni fikirlere ulaşmasını sağlayıp bilimsel tutkusunu yeniden alevlendirmiştir. Temel motivasyonunu oluşturan fikri özetlemek için: Acaba kaç ilginç gerçek, ilk gözlemcileri onları doğal, sıradan yada üzerine düşünülmeye değmez şeyler olarak yorumladığı için yaratıcı keşiflere dönüşmeyi başaramadı? Zavallı şanssız tembel zihin ve umursamazlığın merak eksikliği. Evrenle tanışmamız ne kadar da gecikti!. cümlelerini kaleme almıştır. Zaragoza Üniversitesi'ndeki tıp öğrenciliği dönemi boyunca Cajal, çizime düşkün, durmak bilmeyen, enerjik, utangaç ve yalnızdır. Bu dönem boyunca felsefe ve jimnastiğe yoğun ilgi göstermiştir. Yeniden alevlenen bilimsel merakına rağmen Cajal derslere katılmayı ve bu yönde çalışmayı hiç sevmemiş, hayalgücü ve sanatsal eğilimleri bu süre boyunca hep ağır basmıştır. Bu anlamda rahatlaması, sanat kültürünü ve doğa algısını birleştirmesiyle olmuştur. Hatta daha sonra babasının onu bu alana yönlendirmesinden dolayı mutsuz olmadığını ve bu yolla insanların ruhlarına temas edebilme fırsatı bulması ve kendi gururuyla baş edebilme yollarını geliştirmesinde önemli bir fırsat olduğunu belirtmiştir. 1868 yılında ilk anatomi çalışmalarına babasının da yol göstermesiyle başlamıştır. O yıllarda mikrobiyoloji henüz doğmamış ve ne Koch ne de Pasteur olağanüstü keşiflerini henüz gerçekleştirmemiş olduğundan, birincil uğraşı alanı cerrahidir. Babası Cajal'ın eğitimine önce kemik ve iskelet yapısını anlatarak başlamış ve oğlunun biraz erken de olsa bu yapıların temellerini öğrenmesini istemiştir. Cajal, 1873 yılında tıp fakültesinden mezun olmasından hemen sonra askeri görevlendirmeyle Küba'ya sevk edilmiştir. Küba'da malaria ve tüberküloz tedavisiyle uğraşmış ve kendisi de hastalanmıştır. 1975 yılında İspanya'ya geri dönmüş ve Zaragoza Üniversitesi Anatomi Bölümü'nde yardımcı profesör olarak göreve başlamıştır. 1877 yılında Küba'daki askeri hizmeti esnasında biriktirdiği her pezetayı kullanarak kendine küçük ve oldukça eski moda bir mikroskop almış ve bilimsel araştırmalarına başlamıştır. Cajal, 16 yaşındayken Ayerbe'deki evlerinde gerçekleşen şömine başı toplantılarına katılan ve engel olunamaz bir konuşma isteği duyduğu daha sonra bu isteğin platonik ve cinsellikten arınmış bir çocuksu aşka dönüştüğü fakat o yıllarda asla açılamadığı, ve kendi geçmişinin dehlizlerinde solmasına izin vermek üzere olduğu Silveria Fananas Garcia ile gelecekte yapacağı Ayerbe ziyaretlerinin onları yakınlaştırması sonucunda 1879 yılında evlenmiş ve evlilikleri Silveria 1930 yılında yaşamını yitirene kadar sürmüştür. Bu süre zarfında ikisi çocukluk döneminde yaşamını yitiren toplam yedi çocukları olmuştur. 1883 yılında Valensiya'da Anatomi profesörlüğüne atanmış ve Zaragoza yönetimi, hizmeti esnasında önlenmesine katkıda bulunduğu kolera salgını için onu modern bir Zeiss mikroskopla ödüllendirmiştir. 1887 yılında Cajal Barselona'ya Normal ve Patolojik Histoloji profesörlüğüne, 1892'de Madrid Üniversitesi'nde Histoloji ve Patolojik Anatomi profesörlüğüne getirilmiş ve 1934'de yaşamını yitirene kadar burada görev yapmıştır. Bu süre zarfında olağanüstü verimlilikle çalışmış ve bilim dışında da bir çok alanda kendini üretme fırsatı bulmuştur. 1906 yılında Fizyoloji ve Tıp dalında Nobel Ödülü'nü Camillo Golgi ile paylaşmıştır. Bu yazı Ocak 2017'de HBT Dergi'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sasilik-insanlara-ozgu-degil", "text": "Bilimsel adı strabismus olan şaşılık insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da yaygın. Daha çok kedilerde görüldüğü söylense de bu, kedilerin diğer hayvanlara göre daha fazla göz önünde bulunmalarından kaynaklanıyor olabilir. Siyam, İran ve Himalayan kedilerinde şaşılık genellikle doğuştan gelir ve tedavi gerektirmez. Strabismus veya bilinen adıyla şaşılık, gözlerin yanlış pozisyonda bulunmasıdır. Göz, buruna paralel olarak ileri bir noktaya bakacağına, ya burundan tarafa içeri doğru , ya da burundan uzağa dışa doğru bakar. Strabismus gözün arkasındaki kaslardaki veya bu kasları kontrol eden sinirlerdeki bir anormalliğe bağlı olarak ortaya çıkar. Şaşılıkla birlikte yalnızca gözün bakma yönü değişir; göz çukuru içindeki gözün yönü genellikle normal konumundadır. Strabismus tek bir gözde ortaya çıkabildiği gibi, iki gözde de görülebilir. Şaşılık iki gözde de olursa ve gözler dışarıya doğru dönerse ıraksak, gözlerin ikisi de buruna doğru dönerse yakınsak olarak nitelendirilir. Gözler aşağı veya yukarı pozisyonda da bulunabilir. Şaşılık her yaşta hayvanda görülebilir. Doğuştan olabilir; bu da gözün gelişimi sırasında beyinde veya göz kaslarında ortaya çıkan bir anormalliğin sonucudur. İleri yaşlarda da oluşabilir. Doğuşta normal iken, sonradan ortaya çıkan şaşılıklar gözün arkasında ciddi bir soruna işaret eder. Doğuştan gelen: Siyam, Himalayan veya İran kedilerinde gözler bazen şaşı olabilir. Bu hafif şaşılığa -dinlenme sırasında- istemsiz göz titreşimleri eşlik eder. Bunun nedeni çoğunlukla gözler ile beyin arasındaki bağlantıda ortaya çıkan bir sorundur. Bu durum bu üç kedi türünde normal kabul edilir ve tedaviye gerek görülmez. Şaşılık tedavisinde amaç altta yatan nedeni ortadan kaldırmaktır. Bunun için de teşhisin doğru konmuş olması gerekir. Şaşılığa yol açan bazı nedenler yalnızca gözleri etkiler ve yaşamsal bir sorun oluşturmazken, bazıları ciddi bir nörolojik veya sistematik soruna işaret eder ve bu sorunlar acilen tedavi gerektirebilir. Siyam ve Himalayan kedilerinde doğuştan gelen strabismus ve nistagmus için tedavi gerekmez. Şaşılığı önlemenin yolu yoktur. Eğer şaşılık iç veya orta kulağı etkileyen bir sorundan veya beyinden kaynaklanan nörolojik bir sorun ise hayvanda şiddetli baş dönmeleri de izlenebilir. Bu durumda hayvanın düşerek kendine zarar vermemesine dikkat edilmelidir. Doğuştan gelen şaşılık doğuştan geliyorsa yapacak bir şey yoktur; ancak sorun birdenbire ortaya çıktıysa acilen tıbbi yardım gerekir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sebze-ve-meyve-tuketimi-yasliliktaki-zihinsel-yeti-kaybini-onluyor", "text": "Yeni bir araştırmaya göre bol miktarda sebze ve meyve tüketenler, yaşlılıkta görülen zihinsel yeti kaybını yavaşlatıyorlar. Bundan birçok meyve ve sebzede bulunan bitkisel maddeler sorumlu tutuluyor. Neurology dergisinde yayımlanan araştırmaya yaş ortalaması 81 olan 961 sağlıklı kişi katılmış. Bir anket formuyla katılımcılara belli başlı yiyecekleri düzenli olarak hangi miktarda tükettikleri sorulmuş. Ayrıca yılda bir kez çeşitli bellek ve hatırlama testlerine katılmak zorundaydılar. Yaşam biçimiyle ilgili faktörler dışında, eğitim durumu, bedensel etkinlik ve boş zaman uğraşları gibi faktörler de dikkate alınmış. Veriler yedi yılda toplanmış. Beslenmede araştırmacılar özellikle de flavonollere dikkat etmişler. Bitkisel maddeler flavonoidlere dahildir. Biyokimyasal yapıları nedeniyle antioksidatif etkileri çok iyidir. Hayvan deneyleriyle bu etkinin hücre hasarlarını ve iltihapları yavaşlattığı ve önlediği anlaşılmıştır. Flavonoidler örneğin üzüm, orman meyveleri, ıspanak veya brokoli gibi meyve ve sebzelerde bulunur. İkincil bitkisel maddeler ise çay ve şarapta da vardır. Katılımcılar aldıkları flavonol miktarına göre beş gruba ayrılmışlar. Katılımcılar ortalama olarak günde on miligram flavonol alıyorlardı. En düşük dozu alan grupta bu oran günde 5 g miligram, en yüksek dozu alan grupta ise 15 miligramdı. Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nde Thomas M. Holland ile çalışan ekibe göre, bu günde büyük fincan dolusu koyu yeşil sebzeye denk geliyor. Bu şekilde zihinsel yeti kaybının en yavaş işlediği kişiler en fazla flavonol tüketenler olduğu ortaya çıkmış. Holland'a göre bu flavonellerin anti-enflamatuar ve antioksidan etkilerinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir araştırmada hangi flavonellerin daha koruyucu olduğu analiz edilmiş. Bunlar, yeşil lahanagillerde, fasulyede, çayda, ıspanakta ve brokolide bulunan kemferol, özellikle domates, elma ve çayda bulunan kuersetin, yeşil lahanagillerde, çayda ve domates dışında portakalda da bulunan mirisetin, ve örneğin zeytinyağında, armutta, domateste ve şarapta bulunan izorhamnetin. Bunlardan en etkilisi kemferol, bunu ise mirisetin ve kuersetin takip ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/seker-karaciger-yaglanmasina-mi-neden-oluyor", "text": "Zürich Üniversitesi'nden Bettina Geidl-Flueck bu sorunun yanıtını bulabilmek için 94 sağlıklı erkeğe 7 hafta boyu çeşitli şeker türleri içeren tatlı içecek içirdiler. Bu içeceklerde yaklaşık olarak 80 gram früktoz, glukoz veya sakaroz bulunuyordu. Günde 80 gram şeker, 0,8 litrelik bir limonata içinde bulunan şeker miktarına denk geliyor. Araştırmacılar kan örnekleri ve içeceklere eklenen izotop işaretleyicisinin yardımıyla karaciğerdeki yağ asidi ve yağ metabolizmasının ne miktarda olduğunu ölçtüler. Katılımcıların, kontrol grubunda tatlı içecek tüketmeyenlerden daha fazla kalori almamalarına rağmen, karaciğerlerindeki yağ üretimin önemli ölçüde arttığı görüldü. Ancak bu sadece früktoz ve sakaroz grubu için geçerliydi. Bu şeker türlerinden az miktarda alınması halinde bile karaciğer metabolizması değişerek daha fazla yağ asidi üretmeye başladı. Früktoz grubunda karaciğerdeki yağ üretimi glukoz grubu veya kontrol grubundakine kıyasla iki misli fazla, üstelik de bu durum son şeker tüketiminden on iki saat sonra bile kendini gösteriyor. Oysa saf glukoz tüketiminde yağ üretiminde herhangi bir değişim yaşanmıyor. Sürpriz bir şekilde sakarozun yani mutfakta kullanılan toz şekerin, yağ üretimini saf früktozdan bile daha fazla uyardığı görüldü. Araştırmacıların tahminlerine göre bu şekerlerin bir arada kullanılması yağ metabolizma üzerinde daha fazla etki yapıyor. Bunun nedeni tam olarak bilinmese de früktozun karaciğer metabolizmasında metabolik bir devreyi değiştirerek, karaciğere daha fazla glukoz aktarılmasına neden oluyor. Her hücrede yakılması gerekirken büyük bir oranda karaciğerde normal olarak özümlenerek, yağa dönüştürülüyor. Araştırma, birçok içeceğin veya tatlı yiyeceğin sakaroz veya früktoz, glukoz ve mısır şurubu gibi tatlandırıcıların karışımıyla işlenmiş olması nedeniyle bu ürünlerin tüketilmesinin ne kadar zararlı olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu. Dünya Sağlık Organizasyonu günde 25-50 gram şekerden fazlasının tüketilmemesini öneriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sekerleme-yapmak-insana-gercekten-de-iyi-geliyor", "text": "NASA, Google ve Samsung gibi şirketlerde çalışanların ortak yönleri nedir? Bu kişilerin tümü de iş saatleri içinde kendileri için özel olarak tasarlanmış uyku kapsüllerinde bir şekerleme yapabiliyorlar. Mühendisler, bilgisayar programcıları ve astronotlar bu tür kapsüllere uzanıp 20 dakikalık kısa şekerlemeler yapabiliyorlar. Dış dünya ile ilişkinin büyük bir siperlikle kesintiye uğratıldığı bu kapsülün içinde çalan hafif bir uyku müziğiyle uykuya dalan kişi doğal ışık örüntüleriyle usulca uyandırılıyor. Söz konusu uyku kapsüllerini üreten New York'taki MetroNaps şirketi ürünlerini avukatlık ofisleri, yönetim danışmanlığı yapan şirketler ve havayolu şirketlerine de pazarlıyorlar. MetroNaps şirketinin yöneticisi Christopher Lindholst, gerçekte, nitelikli elemanları bünyesinde toplamaya ve onları elinde tutmaya çalışan her iş dalından insanların bu üründen yararlanabileceklerine dikkat çekiyor. Ne var ki, çalışma saatleri içinde kısa süreli şekerlemeler yapma eğilimi ayrıcalıklı elemanları pohpohlamanın en güncel yolu olmaktan çok, gerekliliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış bir durum. Şekerleme yapma konusunda öne sürülen en güçlü gerekçelerden birini uykudan yoksun kalmanın yol açabileceği zararlar oluşturuyor. Nature Medicine dergisinde kısa bir süre önce yayımlanan bir araştırmada uykusuzluğun, aralarında obezlik, şeker hastalığı, felç, kalp krizi ve dahası ölüm gibi durumların da yer aldığı, sağlıkla ilgili çok sayıda sorunla ilişkili olduğuna dikkat çekiliyor. Uzun süreli uyku yoksunluğu çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığından ölümle sonuçlanabiliyor. ABD, Fransa ve İsrail üniversitelerinden sinirbilim ve ruhbilim uzmanları tarafından yapılan çalışma kapsamında insan beyninin uykudan yoksun kaldığında nasıl bir tepki verdiği araştırıldı. Sonuçta, kişinin bir geceyi uykusuz geçirmesi durumunda beyninin işlevini gerektiği gibi yerine getiremediğine, beyin hücrelerinin her zamankinden daha yavaş ateşlendiklerine tanık olundu. Bu da, beyinde görsel girdilerin bilinçli düşünceye dönüşme sürecinin daha uzun bir zaman alması anlamına geliyordu. Yolda yürüyen bir kişi ansızın arabanızın önüne çıktığında, bu fazladan birkaç saniye bir ölüm-kalım sorununa dönüşebilir. Huffington Post adlı haber sitesinin kurucusu Arianna Huffington, 2007 yılında kronik yorgunluk ve uykusuzluktan düşüp bayılınca uykunun önemini fark etti ve uykunun en ateşli savunucularından birine dönüştü. Uyku Devrimi başlıklı kitabı yayımlandığında Huffington, Dört beş saatlik bir uykuyla da dört dörtlük bir yaşam sürdürebileceğimiz yönündeki söylemi artık kafamızdan atmak gerekiyor diyordu. Geceleri deliksiz bir uyku çekmenin önemine parmak basan Huffington, kısa süreli şekerlemelerin de en büyük destekçilerinden biri. Gün içinde kısa bir şekerleme yapmanın gerçekte performansı artırıcı bir etki yarattığına inanan Huffington, ofislerine uyku odaları ekledi. Huffington'un bu inancı gün içinde şekerleme yapmanın çeşitli yararları olabileceğini gözler önüne seren çok sayıda bilimsel araştırmayla da destekleniyor. Öğleden sonraları kısa süreli bir uyku çekmenin, ya da kestirmenin en güzel örneği İspanyolların siesta uygulaması olsa gerek. İspanya Birinci Basamak Sağlık Çalışanları Derneği araştırmacıları 2012 yılında yaptıkları bir çalışma sonucunda, çalışanların öğleden sonra da aynı tempoyu sürdürebilmeleri açısından uykusuz kalmanın aç kalmaktan çok daha kötü bir etki yarattığını öne sürdüler ve insanlara-önelikli olarak yemek sonrasında-30 dakikayı geçmeyecek kısa süreli bir ikindi uykusu çekmelerini önerdiler. Bu araştırmadan elde edilen bulgular Çin'de 65 yaş ve üzeri insanlarla yapılan ve öğle yemeğinin ardından yapılan kısa bir şekerlemenin bilişsel becerileri geliştirdiğine tanık olunan bir başka araştırmayla da desteklendi. NASA tarafından yapılan ve astronotların uyku düzenlerinin incelendiği bir araştırmada da, kısa bir şekerlemeyle gelişme gösteren asıl bilişsel işlevin, dikkatin tek bir göreve odaklanırken başka görevlerin de bellekte tutulduğu, işleyen bellek olduğu görüldü. İşleyen bellek, bir uzay aracına pilotluk etmek türünde karmaşık bir görevin yerine getirilmesine olanak tanıyan temel bir yetenektir. Başka araştırmalar da kısa süreli şekerlemelerin, bilişsel becerileri geliştirmenin yanı sıra, kalp hastalığına yakalanma çekincesini azalttığını da ortaya koyuyor. Kaliforniya Üniversitesi ruhbilim uzmanlarından ve Take a Nap! adlı kitabın yazarı Dr. Sara Mednick, şekerleme yapmanın yararları konusunda daha da ileriye giderek, bu kısa süreli uykuların atikliği tetiklediğini, yaratıcılığı geliştirdiğini, gerginliği yatıştırdığını, algı, dayanıklılık ve motor becerilere katkıda bulunduğunu, yanlış yapma olasılığını azalttığını, cinsel yaşamı olumlu yönde etkilediğini, daha sağlıklı kararlar alınmasına, kişinin daha genç görünmesine, kilo vermesine, duygu durumunun düzelmesine olanak tanıdığını ve belleği güçlendirdiğini öne sürüyor. İnsanlara sayısız yararlar sağlayan kısa süreli uykuların fazlası zarar verebilir. Astronotların uyku düzenlerinin masaya yatırıldığı NASA araştırmasını yürütenler şekerleme süresinde aşırıya kaçmanın kişiyi derin bir uykuya sürükleyebileceğine, bunun da uyandıktan sonra uyku ataleti olarak bilinen bir tür sersemliğe yol açabileceğine parmak basıyorlar. Aynı biçimde, siesta ile ilgili araştırmayı yürüten İspanyol araştırmacılar da gün içinde aşırı uyumanın geceleri nitelikli bir uyku çekmeyi önleyebileceğine işaret ediyorlar. Çin'deki araştırmaya katılanlar bir saatten çok uyusalar da, çoğu araştırmalar en iyi kestirmenin kişinin derin uykuya geçmesinden önce sona erdiğine işaret ediyor. Bu durum yaklaşık yarım saatlik bir uyku süresinin ardından yaşandığına göre, en uygun şekerleme süresinin de 30 dakikayı aşmaması gerekiyor. Bu yazı HBT'nin 107. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sekiz-haftada-uc-yil-birden-genclesmek-mumkun-mu", "text": "Yıllar içinde hepimiz doğal olarak yaşlanıyoruz. Ancak kronolojik yaşımız her zaman bedenimizin biyolojik yaşıyla örtüşmeyebilir. Kalıtsal duruma, yaşam biçimine, stres gibi çevresel etkilere göre dokularımız, organlarımız ve hücrelerimiz hızlı veya daha yavaş değişiyor. Yaşlılığa bağlı bu değişimler çeşitli biyomoleküllerle ölçülebildiği gibi kromozom uçlarındaki uzunluklar veya DNA donanımlarıyla da ölçülebiliyor. Genetik faktörlerden farklı olarak DNA'daki bu epigenetik donanımlar değişken. Bunlar yaşa ve yaşam biçimine bağlı olarak değişebiliyorlar. İnsan kalıtımındaki 20 milyonu aşkın metilasyon bölgesi arasında sadece birkaç bini yaşlanmayla ilintili. DNAmAge olarak isimlendirilen bu epigenetik yaşlanma saati ile biyolojik yaş tahmin edilebiliyor. Yaşam sürecinde bu bölgelerde, kalıtım motiflerinde özel değişimler meydana geliyor. Bu gen bölgelerinin yüzde 60'ı ilerleyen yaşla birlikte uzantılarını kaybederken yüzde 40'ı da metil grupları tarafından engelleniyor. Araştırmalar en azından bu epigenetik kaymalardan bazılarının yaşlılığa bağlı hastalıklar veya ölümlülükle ilgili olduğunu gösteriyor. Peki bu epigenetik yaşlanma saati, yaşam biçimimizden ne derece etkileniyor? Bu konuyu araştırmacılar yaşları 50 ila 72 arasında değişen 43 sağlıklı erkekle kontrol ettiler. Katılımcıların yarısı 8 hafta için yaşam biçimlerini değiştirdi: Her gün en 30 dakika spor yaptılar, gecede en az 7 saat uyudular ve düzenli solunum egzersizleri yaptılar. Ayrıca yediklerine ve içtiklerine de dikkat bu katılımcılar, daha az hayvansal protein ve karbonhidrat alırken, bol sebze tükettiler. Akşam yediden sabah yediye kadar ise hiçbir şey yemediler. Bunların dışında çeşitli bitki içerikli takviye besinler ve laktik asit bakterileri içeren probiyotik bir ürün de tükettiler. Araştırmanın başında ve sonunda katılımcıların tükürüklerinden DNA örnekleri alarak bunları epigenetik donanımlardaki motiflerle karşılaştırıldı. Erkekler yaşam biçimlerini sadece sekiz hafta için değiştirmiş olmalarına rağmen, epigenetik motifte önemli değişiklikler meydana geldi. DNAmAge saatleri sekiz hafta içinde 1,96 yıl geri alındı. Oysa kontrol grubundaki erkekler aynı zaman içinde epigenetik olarak 1,27 yıl yaşlanmışlardı. İki grup arasındaki fark buna göre en az üç yıl. Araştırmacılar epigenetik gençleşmeyi her şeyden önce uygulanan diyete bağlıyorlar. Çünkü özellikle de metilasyon döngüsü için önemli olan besleyici maddelerden bol miktarda içeren bir besleme programı seçildi. Bu diyete her şeyden önce yeşil sebze, lahana türü sebzeler, ceviz, fındık gibi yemişler dahil. Söz konusu beslenme ve egzersiz programıyla elde edilen pozitif etki daha kapsamlı araştırmalarla da kanıtlandığı taktirde, yaşlılıkta sağlıklı kalmanın yolunu açmış olabilecek diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ses-dalgalariyla-karaciger-kanseri-tedavisi", "text": "Karaciğer kanseri dünya genelinde en sık görülen on kanser türünden biri. Ayrıca karaciğer en fazla metastaz oluşturan organlardan biri. Önemli gelişmelere ve çeşitli tedavilere rağmen hastaların hayatta kalma şansı ne yazık ki hala düşük. Örneğin Hepatoselüler karsinomun hastalarının 5 yıl hayatta kalma şansı yüzde yirmi civarında. Bunun nedenlerinden biri, tümörlerin tümüyle temizlenmemesi. Karaciğer tümörleriyle mücadelede, yoğun bir ultrason biçiminin yardımcı olabileceği düşünülüyor. Histotripsi olarak bilinen bu yöntemde, birkaç mikrosaniye süren, ancak yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrason darbeleri tümör dokusuna yönlendiriliyor. Ultrasonik tepiler sıvının buharlaşmasına izin vererek, dokuda hızla büyüyen mikro kabarcıklar oluşturuyor. Bu hücreleri hedeflere uygun olarak bozan, çok güçlü mekanik bir baskı yaratıyor. Geriye birkaç hafta içinde bedenden atılan bir tür hücre bulamacı kalıyor. Histotripsi ile gerçekleştirilen ilk testler bu yöntemin sadece kanserli tümörler değil doğrudan etkilenmeyen tümörler üzerinde de önleyici bir etki yaptığını gösterdi. Aynı yöntemin hepatoselüler karsinom üzerindeki etkisini öğrenmek isteyen araştırmacılar, karaciğer kanserli on sıçanda tümörlerin sadece yüzde 50 ila 75'ini yok ederken, kontrol grubunu tedavi etmeden bıraktı. Tek seferlik ultrason tedavisi, tümörlerin yalnızca bir kısmını doğrudan yok etmesine rağmen, kanserli büyümelerin geri kalanı bir hafta içinde ortadan kayboldu. 11 hayvandan 9'unda (yüzde 81), kısmi ablasyondan sonra tümörlerde bir azalma yaşandı; çalışmanın sonunda ise tümörsüz hale geldi. 'Tümörün tahrip olmuş ve tahrip edilmemiş kısımlarında tam bir gerileme gözlemledik' diyor araştırmacılar. Histotripsi ile tedavi edilen farelerde üç ay sonra herhangi bir metastaz gelişmedi. Geriye kalan tümör hücreleri bu tür bir tedavide teorik olarak yayılabilirdi ama beklenen olmadı. Sonuçlar histotripsi tedavisinin metastaz riskini yükseltmediğini gösteriyor. Ultrason tedavisinin bu kalıcı etkisi, her şeyden önce bedenin bağışıklık sisteminin etkinleşmesiyle açıklanabilir. Çünkü histotripsiden sonra daha fazla bağışıklık hücresi yarı tahrip olmuş hücrelere geçmiş. Bu nedenle tedavinin 'tümörün tamamen yok edilmesini ve metastazları önleyen' immünolojik bir anti tümör reaksiyonunu tetiklemiş olabileceği düşünülüyor. Bu da ultrason tedavisinin karaciğer kanseri ve diğer kanser türleri için göreceli olarak zararsız bir tedavi adayı olabileceğini gösteriyor. ABD ve Avrupa'da histotripsinin etkisiyle ilgili ilk klinik araştırmalar başladı bile. Yeni yöntem Avrupa'da toplam yedi merkezde test edilecek. Ve planda beyin tümörlerinde histotripsinin kullanımına ilişkin ilk hayvan deneyleri de var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sicak-icecekler-kanseri-tetikleyebilir-mi", "text": "Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı yeni bir araştırmaya göre çok sıcak içecekler kanser riskini artırıyor. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı çok sıcak içecekleri olası kanserojen olarak sınıflandırma kararı aldı. IARC, Lancet Onkoloji dergisinde yayınlanan bir araştırmasında 65 C'nin üzerindeki içeceğin yemek borusu kanseri geliştirme açısından riskli olduğunu belirtti. Sıcak içecekler genelde 60-71 C arasında servis edilir. Uzmanlar bu sıcaklığın insan sağlığı açısından zararlı olduğunu, içmeye başlamadan önce soğutulması gerektiğini veya bu içeceklerin soğuk halinin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. Kahve, çay ve belirli bir değerin üzerinde olan sıcak içecekler yemek borusunu yakabiliyor. Bu yanıklar alkolün yaptığına benzer biçimde yemek borusundaki hücrelere zarar vererek, dünyanın 8. en yaygın kanseri olan yemek borusu kanserine neden olabiliyor. Fareler üzerinde yapılan önceki araştırmalarda, nitrozamin - sigarada bulunan kanserojen madde - verilen hayvanlardan bazılarına çok sıcak içecek de verilmiş ve tümör gelişim oranı, sıcak içecek verilmemiş olanlara göre daha yüksek bulunmuştu. Kanser oluşumunda birçok etkenin rol oynadığı biliniyor. Hem dış etkenler hem de iç etkenler olarak düşünebiliriz. Bu etkenlerin ortak özelliği ise DNA'ya hasar vermeleri. Bazen bu hasar, bölünerek çoğalması için uyarılmadığı veya hücrede başka bir değişiklik olmadığı sürece, kendi başına gelişmez. Yemek borusundaki hücreler böyle bir hasarla karşılaştığında kendini tamir eder ve tümör oluşumunu engeller. Ancak çok sıcak bir içecek yenilenme sürecini baltalar ve kendini tamir edemeyen hücreler karşımıza tümör olarak çıkabilir. Sıcak içeceğin direkt olarak mı yoksa kanserojenleri tetikleyerek mi kanser riskini artırdığını anlayabilmek için ileri araştırmalar yapılması gerekiyor. Washington Üniversitesi yemek borusu cerrahı Dr. Brant Oelschlager ise Yemek borusu tıpkı cildimiz gibi skuamoz tip epitel hücrelerden oluşur. Ciddi yanıklar nasıl ki cildimizde yara izlerine neden oluyorsa, her sabah içilen sıcak kahve de yemek borumuzda yaralar oluşmasına neden olabilir. Sürekli yanma olgusuyla karşılaşan yemek borusu elbette ki doğru olmayan biçimde yenilenmeye çalışacak ve DNA sırasını bozacaktır. Bu da kansere yol açabilir şeklinde konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sigara-beyni-daha-hizli-yaslandiriyor", "text": "Düzenli olarak sigara ve alkol içmenin akciğer kanseri, siroz ve kalp enfarktüsü gibi rahatsızlıkları beraberinde getirdiği zaten bilinen bir şeydi. Fakat son bir araştırma, diğer organlar kadar olmasa da beynin de etkilendiğini gösterdi. Bilim insanları yapay zeka yardımıyla, beyin görüntülerini sigara ve alkol tüketimiyle ilişkilendirdiler ve düzenli sigara ve alkol tüketiminin beyni daha çabuk yaşlandırdığını kanıtladılar. Belli başlı alışkanlıklar belli beyin bölgelerinde yaşlanmayı hızlandırıyor. Ancak sigara ve alkol içiminin hatta genetik faktörlerin, beyin yapılarındaki yaşlanma üzerinde ne gibi etkiler yaptığı henüz açıklanamamıştı. Southern Üniversitesi'nden Arthur Toga ve ekibi, insanları alışkanlıklarıyla ilişkilendirilen beyin taramalarını içeren UK Biobank verilerini değerlendirdiler. Araştırmacılar 17.308 manyetik rezonans tomografisinin yüzde 30'undan yararlanarak, yapay zeka ile istatiksel bir modeli eğittiler. Araştırmacılar manyetik rezonans görüntülerini modele yükleyerek, her katılımcının göreceli beyin yaşını belirlemeyi öğrettiler. Bir kişinin beyin yaşı, yaşıtının ortalama beyin yaşıyla karşılaştırılması ile ortaya çıkıyor. Yani gerçek yaşından daha yaşlı veya daha genç olup olmadığını gösteriyor. Araştırmacılar geliştirilmiş modelle diğer katılımcılının göreceli beyin yaşını saptadılar. Günde bir veya bir pakete yakın sigara içen bir kişinin beyni, her yıl fazladan 0,03 yıl yaşlanıyor, yani 11 gün kadar. Günde alınan fazladan her gram alkol ise göreceli beyin yaşını 0,02 yıl artırıyor yani aşağı yukarı 7 gün kadar yaşlandırıyor. Araştırmacılar ayrıca 500.000 nokta mutasyonunun da beyin yaşı üzerindeki etkisini incelediler. Bunlar kalıtımdaki baz çiftlerindeki değişimler. Ve gerçekten de bir gende istatiksel olarak önemli bir bağlantı bulundu. MAPT olarak isimlendirilen gen, demans ve Parkinson hastalıklarıyla da ilişkilendirilen TAU proteinin üretiminden sorumlu. Toga ve ekibi bağlantıların çok büyük olmadığını kabul ediyorlar, ancak araştırmaya katılanların hepsi normal beyin fonksiyonlarına sahipti. Kısıtlı beyin fonksiyonlarına sahip katılımcılar da araştırmaya dahil edilseydi sonuç farklı olurdu diyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sigara-icenler-biraktiktan-sonra-bile-sigara-icmeyenlere-kiyasla-daha-fazla-agri-hissediyor", "text": "Sigara içenler ve sigarayı bırakmış kişiler, hayatlarında hiç sigara içmeyenlere kıyasla daha fazla ağrı hissediyor. University College London'dan araştırmacıların 220 bin kişinin verilerini inceleyerek yaptığı araştırma bunun nedenini ortaya koyabilmiş değil. Fakat sigara içmenin vücutta kalıcı değişiklikler yaptığı düşünülüyor. Sigara karşıtı kampanyalar yürüten Ash adlı grup, sigaranın tehlikeleri düşünüldüğünde bunun bir sürpriz olmadığını söylüyor. 2009 ile 2013 yılları arasında BBC Laboratuvarları tarafından düzenlenen anketlere katılanların verilerini inceleyen araştırmacılar insanları üç kategoriye ayırdı: Hiç sigara içmeyenler, geçmişte bir dönem içenler ve halihazırda içmekte olanlar. Katılımcılardan bedenlerinde hissettikleri ağrıların miktarını 0'dan 100'e kadar bir sayıda belirtmeleri istenmişti. Sigara içenlerin ve bırakanların hissettiği ağrı miktarının hiç sigara içmeyenlere kıyasla ortalama 1-2 puan yüksek olduğu görüldü. Dr. Perski, araştırmada en çok şaşırdıkları bulgununsa en fazla ağrının genç yaş grubunda (16-34 arası) görülmesi olduğunu söyledi. Sigarayı bırakanlarda ağrıların devam etmesine dair teorilerden biri, sigara içindeki kimyasalların kalıcı doku hasarına yol açması olabilir. Bir diğer ihtimal ise sigaranın bedenin normal hormon yapısına kalıcı bir zarar vermesi. Bu teori, acıya verdiğimiz tepkiye müdahil olan hipotalamus-hipofiz-adrenal bez üçgenini merkeze alıyor. Bu üçgenin dengesi bozulursa insanlar daha fazla acı hissedebiliyor. Öte yandan sigara içmek daha fazla acı hissetmenin nedeni değil sonucu da olabilir. Daha önce başka bir araştırmada daha fazla acı hissetme ile sigara içme ihtimali arasında bir bağlantı bulmuştu. Bu, daha fazla acı çeken türden insanların sigaraya başlama ihtimalinin daha fazla olduğu anlamına gelebilir. Dr. Perski \"Bu konuyu kesinlikle daha fazla incelememiz lazım\" diyor. Perski'ye göre bu araştırma, sigarayla sırt ağrısı ve kronik ağrıyı ilişkilendiren önceki araştırmalarla tutarlı. \"Buna kanserler, kalp ve solunum yolu hastalıkları, körlük, sağırlık, diyabet, bunama ve kısırlık da dahil. \"Sigara içenlerin ameliyatlardan sonra iyileşme süreçleri daha uzun sürüyor ve ameliyatlardaki başarı oranları da daha düşük oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sigara-icmeyenlerdeki-akciger-kanserinin-sorumlusu-uc-mutasyonmus", "text": "Akciğer kanseri dünyadaki en öldürücü kanser türlerinden biri. Her yıl yaklaşık 2 milyon insan akciğer kanserine yakalanıyor ve birçokları da hayatını kaybediyor. Akciğer dokusundaki türleşmeden sigara içimi ve ince toz gibi zararlı maddeler sorumlu tutuluyor. Yine de vakaların yaklaşık yüzde 10 ila 20'si, hiç sigara içmeyenler ya da herhangi olumsuz koşullarda bulunmayan kişilerle ilgili. Ve bu kişilerde akciğer kanserine neyin sebep olduğu pek bilinmiyordu. Sistematik bir kalıtım karşılaştırması bu konuda ilk açıklamaları getirdi. AB Ulusal Kanser Enstitüsü'nde Maria Teresa Landi ve ekibi, küçük hücreli olmayan akciğer kanserine yakalanan 232 sigara içmeyen kişinin tümör hücrelerini incelediler. Bu hastaların 189'una en sık görülen akciğer kanserlerinden biri olan adenokanser tanısı konmuştu. Araştırmacılar tümörlerden hücre örnekleri alarak, kalıtım analizi yaptılar. Analiz sonucunda ilk kez sigara içmeyenlerde görülen akciğer kanserinin temelinde hangi mutasyon motiflerinin yattığı görüldü. Buna göre sigara içmeyenlerde akciğer hücrelerindeki türleşme, dış etkenlere değil, bedenin kendi süreçlerine bağlı olarak gelişiyor. Genlerdeki işaretlere göre mutasyonlar, her şeyden önce yetersiz DNA onarımı, kopyalama hatası veya oksidatif strese bağlı DNA bozuklukları gibi endojen hatalarla ortaya çıkıyor. Bununla birlikte üç farklı alt tip var. Bunlar farklı mutasyon motiflerine sahip oldukları gibi tamamen de farklı seyrediyorlar. Piano olarak isimlendirilen birinci tip, sigara içmeyenlerde görülen akciğer kanserinin yüzde 50'sini oluşturuyor ve genelde akciğer kök hücrelerindeki mutasyonlara bağlı olarak gelişiyor. Piano tümörleri, uyku halini terk eden yetişkin kök hücrelerinden gelişiyorlar. Burada önemli olan bu tümör tipindeki ilk türleşmiş örneklerin kanser tanısından 10 yıl kadar önce ortaya çıkması ve çok yavaş gelişmeleri. Bu da hastalığın erken tanısına olanak veriyor. Bu önemli çünkü bir Piano tümöründeki kanser hücreleri genelde farklı mutasyon motifleri taşırlar. Bu durum hastalığın sınıflandırılmasını ve daha sonraki tedaviyi zorlaştırırlar. Mezzo-Forte ve Forte olarak isimlendirilen diğer iki kanser türü çok daha hızlı gelişiyor. Ve analizlerle çok daha fazla ve kapsamlı mutasyonların varlığı tespit edildi. Mesela Mezzo-Forte alt tipinde bazı kromozom parçaları değişime uğramış ya da çok sayıda kopyaları bulunmakta. Bu tümör türü sigara içmeyen akciğer kanseri hastalarının yaklaşık üçte birinde görülüyor. Forte alt tipi ise sigara içmeyen hastaların yüzde 20'sinde gelişiyor. Bu alt tipin hücrelerinin kalıtımın yüzde 95'inde kopyalanma söz konusu; bu da hücre bölünmesinde hataya işaret ediyor. Tümörler tipik olarak bu iki alt tipten olduğu gibi onları homojen yapan tek bir türleşmiş öncü hücreden gelişiyorlar. Bunlar da ancak biyopsiyle teşhis edilebiliyor ve tedaviyi kolaylaştırabiliyor diyor araştırmacılar. Sigara içmeyen kanser hastalarında alt tiplerin oluşmasının öğrenilmesi, erken tanı imkanı sunacağı gibi uygun terapilerin de geliştirilmesine yardımcı olabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sigara-kullanimiyla-ilgili-son-calismalar-yeni-bulgular", "text": "Dünya Sağlık Örgütü raporlarında belirtildiğine göre, yeni bir strateji olarak tütün firmaları, düşük-orta gelir düzeyi olan ülkelerdeki özellikle kadın ve genç nüfusu hedef almaktadır. Tütün kullanımı, yüksek gelir düzeyli ülkelerde sabit kalır ya da hafifçe azalırken, düşük gelirli birçok ülkede ve bazılarında hızlı şekilde artmaktadır. Firmaların ülkeler bazında kullandıkları stratejiler gibi birçok ayrıntı Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kullanım Salgını - 2013 raporunda verilmiştir (1). Kişi sağlığını bu denli olumsuz etkileyen tütün kullanımını bırakmakla ilgili birçok farklı yöntem ve araç kullanılmakta ve geliştirilmesine çalışılmaktadır. Bütün yardımcı araçlara rağmen sigara bırakmada halen en önemli kriter, kişisel motivasyon ve en büyük tehlike de bırakma sonrası tekrar başlamalardır. Yapılan farklı çalışmalarda, sigara kullanımını bırakan kişilerde ilk bir yıl içinde tekrar başlama oranı %60 ile %90 arasında değişmektedir. Sigara içilmeyen sürenin uzaması durumunda ise tekrar başlama oranları dramatik olarak düşmektedir. İlk 2 yıl içerisinde sigaraya başlamamış olanların başlama riski bundan sonraki yılda %2 - %4 aralığına kadar düşmekte, hatta 10 yıldan sonra yıllık yeniden başlama oranı %1'in altına inmektedir. Sigara bırakmada birçok farklı ilaç ve metod kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda bu yöntemler ve ilaçlar arasındaki başarı oranları farklılıklar göstermektedir. Multidisipliner yaklaşımla hastaların ilaç kullanımıyla beraber sağlık kontrollerini, psikolojik yönden desteklenmelerini içeren, özellikle tekrar başlama riskine karşı bilinçlenme sağlayan programlar en yüksek başarı oranlarına sahiptir. Sigara bırakmada kullanılan ilaçların yanı sıra Nikotin Replasman Tedavisi, yani sigara isteğini bastırmak amacıyla nikotin kullanımının sakız, çiğneme tableti, flaster gibi formlarının yanına son yıllarda eklenmiş olan e-sigara, kullanımının artmasıyla ekonomik yönden önemli bir pazar haline gelirken, 2006 yılından beri kullanımda olan e-sigara ile ilgili kafalarda olası sağlık zararları konusunda soru işaretleri oluşmuştur. E-sigaralarda tütün yanmasıyla ortaya çıkan birçok zararlı madde ya hiç bulunmamakta ya da çok az oranlarda bulunmaktadır. Bunlarda sıfıra yakın katran ve karbonmonoksit bulunurken, metaller ve diğer toksik maddeler ancak sınır seviyelerde bulunmaktadır. Bunların sonucu olarak, e-sigarayı savunan taraflar klasik sigaranın ciddi zararlı sonuçları olan akciğer kanseri, amfizem ve kalp damar hastalıklarının uzun süreli e-sigara kullanımıyla oluşmayacağını savunmaktadırlar. İngiltere Halk Sağlığı Departmanı tarafından yayınlanarak hekim örgütleri tarafından kabul gören görüşe göre, e-sigara normal sigaraya karşı tahmini olarak %95 daha güvenlidir. Tahminleri devre dışında bırakacak, e-sigaranın sağlık üzerine olumsuz etkileriyle ilişkili direkt kanıtlar azdır (2). Yine de kardiyak sempatik aktiviteyi ve oksidatif stresi artırarak kalp damar hastalıkları üzerinde olumsuz etkisini göstermiş çalışmalar ve içerdikleri 30'a yakın madde içerisinde solunum yolları üzerinde tahriş edici etkiye sahip olduğu ve kanserojen olduğu gösterilenler ve bu maddelerin uzun süreli etkileriyle ilgili çekinceler bulunmaktadır (3,4). Genel kabul gören yaklaşım, sigara bırakmada etkili olabilecek bir yardımcı yöntem olduğu, genel olarak sağlık zararlarının sigara ile karşılaştırıldığında çok daha az olduğu, ancak ayrı bir bağımlılık haline getirilerek çok uzun ve yoğun kullanımının önerilmediğidir. Sigara bağımlılığından kurtulamayan kişilerin sağlık taramasıyla ilgili yeni araştırmalara da değinmek isteriz. Akciğer filmi olarak bilinen direkt akciğer grafisinin akciğer kanseri taramalarında erken tanı sağlanması yönünden etkinliğinin yetersiz olması nedeniyle, tütün kullanımı yoğun olan ve yüksek risk grubunda yer alan kişiler için alternatif kanser tarama araştırmaları yoğunlaşmıştır. Güvenilir çalışmalar, düşük radyasyonlu göğüs tomografisinin bu konuda olumlu etkisini ortaya koymuştur. Özellikle 30 paket yıl (30 yıl günde 1 paket, 15 yıl günde iki paket v.s.) sigara kullanan 50-55 yaş üzeri ve sigara kullanmayı sürdüren gruplarda, tomografinin tedavi edilebilir aşamadaki akciğer kanserlerini saptayarak söz edilen grupta akciğer kanserinden ölüm oranını anlamlı olarak azalttığı gösterilmiştir. Ancak bir yandan da, tomografilerin akciğer grafisine göre içerdiği yüksek radyasyon oranıyla ilgili çekinceler ve böyle bir tarama yapılacaksa bunun sıklığı konusunda kafalarda soru işaretleri oluşmuştur. Yeni sonuçlanmış olan bir çalışmada, 20 paket yıl sigara içmiş, 50 yaş üzerinde geniş bir grup insanın 10 yıllık taraması değerlendirilmiş ve sonuçlar maruz kalınan radyasyonun neden olacağı hesaplanan kanser riski artışıyla karşılaştırılmıştır. Çalışma İtalya'da 5203 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Yılda bir kez düşük dozlu göğüs tomografileri ve gerektiğinde kontrol tomografileri ya da PET incelemeleri yapılmıştır. Taraması yapılan grupta, akciğer grafisiyle karşılaştırıldığında akciğer kanseri nedenli ölümlerde %20 azalma sağlanmıştır. Katılımcıların maruz kaldığı ortalama radyasyon miktarıyla hesaplamalar yapılarak, 10 yıl içerisinde kişilerin maruz kaldığı radyasyon nedeniyle oluşması beklenen her bir kanser vakası karşılığında 108 akciğer kanseri tanısı konduğu saptanmıştır. Bu konuyla ilgili çalışmalar sürmektedir. Söz edilen risk grubunda yer alan kişilerin bu yöntemle rutin kontrollerinin yapılması onlar için hayat kurtarıcı olabilir (5). Bu yazı HBT'nin 61. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sinav-stresi-bagisiklik-sistemi-uzerinde-etkili", "text": "Stres, günümüzde birçokları tarafından yaşanan sıradan bir durum haline geldi artık. Zamansızlık, aşırı baskı ve sürekli bilgi akımı insanların huzursuz olmalarına yol açıyor. Ve bunun sonuçları da var elbette. Stres unutkanlığa yol açıyor, özdenetimimizi sabote ediyor ve duyusal algımızı zayıflatıyor. Stres uzun vadede aşırı kiloya neden olduğu gibi sağlıksız beslenme gibi sorunları da beraberinde getirir. Ayrıca stresin bağışıklık sistemimiz üzerinde de etkili olduğu bilinmektedir. Dortmund Teknik Üniversitesi'nden Viktoriya Maydych, sınav stresinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisini inceledi. Bu tür stres, yorucu hazırlanma sürecinden, sınav öncesi heyecan ve sonuç beklemeye kadar devam eden kronik ve akut stres elementlerinin karışımıdır. Araştırma çerçevesinde sınav dönemindeki yirmi psikoloji öğrencisi izlenmiş. Sekiz haftalık süre içinde bağışıklık hücrelerinin yoğunluğunu belirlemek için öğrencilerden, beş kez kan ve tükürük örneği alınmış. İlki öğrenme sürecinden önce, ikincisi sınav tarihinden bir buçuk hafta önce, üçüncüsü sınavdan hemen önce ve sonra, beşincisiyse sınavdan bir hafta sonra alınmış. Öğrenciler ayrıca sınav döneminden önce, tükenmişlik, depresyon, meslek ve özel yaşamda baskı gibi konuları içeren standart soru formları da doldurmuşlar. Çünkü araştırmacılar, bir insanın daha önce psişik bitkinlik halinde olmasının, stresli durumlardaki bağışıklık yanıtında farklılık yaratıp, yaratmadığını da öğrenmek istiyorlardı. Sonuçlara göre psişik açıdan dayanıklı olan öğrencilerin kanlarındaki bağışıklık hücreleri, sınav döneminde önemli ölçüde azalmış. Bu özellikle de doğal katil hücreler ve monositler için gerekli ki bu hücreler, enfeksiyonuna karşı erken bağışıklık reaksiyonu için çok önemlidir. Dikkat çeken sadece bağışıklık hücrelerinin sayısı da değil, olgunlaşmamış ve olgunlaşmış doğal katil hücreleri ve T-hücrelerinin oranı da dikkat çekici. Sınav öncesine kadar kandaki olgunlaşmamış hücre oranı çoğalırken, olgunlaşmış hücreler azaldı diyor araştırmacılar. Tahminlere göre olgunlaşmış hücreler dokunun içine hareket etmişler. Beden bu şekilde, evrimsel açıdan bir stres durumunun sonucu olan enfeksiyonlara veya yaralanmalara hazırlanabiliyor ve bu olağandışı duruma karşı silahlanabiliyor. Sınav döneminden önce psişik bitkinlik gösterenlerde ise neredeyse hiçbir değişim tespit edilmemiş. Diğer öğrencilere kıyasla kanlarında o zaman da daha az bağışıklık sistemi vardı, sınav döneminde de herhangi bir değişim yaşanmadı. Anlaşıldığı üzere bu öğrencilerde bağışıklık sistemi o kadar zayıflamıştı ki geçici sınav stresine tepki gösterecek hali kalmamıştı diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sindirim-sistemini-rahatlatan-yararli-iki-meyve-armut-ve-ayva", "text": "Armut ve ayva özellikle kilo vermek isteyenlerin gözdesi. Kalorisi düşük olmasına karşın, insanı uzun süre tok tutan bu iki meyve ayrıca bağırsak hareketlerini de düzenliyor. Aslında armut kelimesi Rosaceae ailesinin Pyrus sınıfındaki birçok ağaç ve çalıyı kapsar. Birçok armut ağacı türü olmasına rağmen yalnızca birkaçının meyveleri insanlar tarafından yenilebilir; geri kalan ağaç türleri genellikle süs ağacı olarak kullanılır. Her ne kadar armut denilince akla genellikle üstü dar altı geniş şekilli bir meyve gelse de elma şeklinde armutlar da mevcut. Ayrıca kabuğunun altındaki etli kısım da elmaya benzemesine rağmen içerisinde bulunan taş hücreleri nedeniyle daha kumlu bir yapısı vardır. Çin'de ortaya çıkan armut, Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'ya yayılmıştır. Ayrıca armudun tarih öncesi çağlarda da tüketildiğine dair kanıtlar mevcut. Binlerce yıldır çeşitli mutfakların vazgeçilmez bir parçası olan armutun Kelt edebiyatında, Roma tarihinde ve Çin folklorunda da adı geçer. Armut ılıman, serin iklimlerde kolaylıkla büyür. Sindirimi kolaylaştırır: Günlük lif ihtiyacınızın %18'ini karşılayan bir porsiyon armut, sindirimi kolaylaştırır. Armutta bulunan lifin büyük çoğunluğu çözünmez nişastadır ve bağırsaklarda dışkının şekillenmesine yardımcı olur. Bu lif aynı zamanda bağırsak hareketlerini düzenleyerek kabızlık ve ishal riskini de azaltır. Ayrıca armutta bulunan lifin kumlu yapısı bağırsaklarda serbest radikallere bağlanarak organı kansere karşı korur. Kilo vermek isteyenlere önerilir: Çoğu insanın meyvelerden şikayeti doğal şekerden kaynaklanan kalori içeriğidir. Ancak armut, kalorisi en düşük meyvelerden biridir. Ortalama bir armudun kalorisi 100 civarındadır, ki bu da sağlıklı bir beslenme rejiminde alınan kalorinin yalnızca %5'ini oluşturur. Buna karşılık armutta bulunan lif uzun süre tokluk hissi duymanızı sağlar. Bu nedenle armut kilo vermek isteyenlerin en sevdiği meyvedir. Antioksidan içeriği yüksek: Birçok meyvede olduğu gibi armutta da birçok hastalığa karşı etkili olan antioksidanlardan bol miktarda bulunur. Antioksidanlar vücutta biriken serbest radikalleri ortadan kaldırmaya yarar. Serbest radikaller sağlıklı DNA hücrelerini kanserli hücrelere dönüşmesine neden olabilir. Bu nedenle armutta bulunan A ve C vitaminlerinde bulunan antioksidanlar zararlı bileşenlerin ortadan kaldırılmasını sağlar. Tansiyonu düşürebilir: Armutta bol miktarda potasyum bulunur. Potasyum, damar açıcı özelliğe sahip olduğu için tansiyonu düşürücü etkiye sahiptir. Tansiyonun düşürülmesi aynı zamanda ateroskleroz, kalp krizi ya da beyin kanaması riskini azaltır. Kaldı ki potasyum aynı zamanda sıvı dengesini düzenler. Kan yapar: İçindeki bakır ve demir oranı sayesinde armut, anemi ya da diğer mineral eksiklikleri görülen hastalar için oldukça faydalıdır. Bakır, minerallerin sisteme alımını sağlar ve iyileştirirken yüksek demir seviyesi de alyuvar sentezinin artmasına yardımcı olur. Demir, hemoglobinin önemli bir parçasıdır. Kemik sağlığı: Armudun yüksek mineral içeriğinde magnezyum, manganez, fosfor, kalsiyum ve bakır da bulunur. Bu mineraller kemik minerali kaybını azaltırken osteoporoz ve genel zayıflık gibi durumların şiddetini de hafifletir. Dikkat: Her ne kadar armudun bilinen yan etkileri olmasa da bu konuda araştırmalar sürüyor. Yine de, bazı insanlar bazı meyve türlerine karşı alerjik tepkime geliştirebilir. Normalde armut yemiyorsanız, yediğiniz zaman vücudunuzda herhangi bir değişiklik olup olmadığını kontrol edin ve her zaman ortalama miktarda, günde bir adedi geçmeyecek şekilde armut tüketin. Ayva, elma ve armutla yakından bağlantılı bir meyvedir. Bilimsel adı Cydonia oblonga olan bu meyve türünün tek örneğidir. Kışın yapraklarını döken küçük bir ağaç olan ayva ağacının meyveleri şekil olarak armudu andırır ve rengi sarımsı-altın tonlarındadır. Meyvenin besin olarak önemi geçmiş zamanlara dayansa da bu küçük ağaç soluk pembe çiçekleri nedeniyle çoğu zaman süs ağacı olarak da yetiştirilir. Özbekistan, Ermenistan, Türkiye, Macaristan, Makedonya başta olmak üzere Avrasya'ya özgü bir meyve olan ayvanın tarihi çok eskilere dayanır. Öyle ki araştırmacılar antik dönemlerde elmadan bahsettiklerinde, aslında büyük ihtimalle, o dönemlerde daha yaygın olan ayvayı kastediyor olabilirler. Kolaylıkla tüketilebilen lezzetli bir meyve olmasının yanı sıra ayvanın insan sağlığında da önemli bir yeri vardır. Önemli bir C vitamini, çinko, potasyum, bakır, demir ve diyet lif kaynağı olan ayva, aynı zamanda kateşin, epikateşin, limonen ve başka birçok bitkisel gıda gibi organik bileşenleri de içerir. Kilo kaybına yardımcı olur: Kilo vermek isteyenler tüm sistemlerinin düzgün çalışmasını sağlamak zorundadır. Bunun da en kestirme yolu sindirim sistemini güçlendirmektir. Ayvada da armutta olduğu gibi bol miktarda diyet lif bulunur. Önemli oranda lif içeriği, mide ve bağırsakların daha düzenli çalışmasını ve besin emiliminin hızlanmasını sağlar. Ayva liflerinde bulunan kateşin ve epikateşin, kalın bağırsaktaki bazı toksinlerle bağlanarak, mukoza zarını korur. Cilt bakımı: Ayvada bulunan yüksek miktarda antioksidanlar ve vitaminler cildinizi sağlıklı ve genç görünmesinin yolunu açarken, cildinizi UV ışınlarının zararlı etkilerinden korur. Alerjik tepkiler: Ayva, alerjik tepkileri kontrol altında tutabilme özelliğiyle ünlüdür. Deri üzerine merhem veya jel şeklinde sürüldüğü zaman atopik dermatit ve benzeri deri sorunlarına karşı fayda sağlayabilir. Kan dolaşımı ve saç sağlığı: Ayvanın zengin mineral içeriğinde demir, bakır ve çinko da bulunmaktadır. Bazı eser elementlerin yanı sıra bu üç mineral, alyuvar üretimi için çok önemlidir. Alyuvar üretimi arttıkça vücuttaki kan dolaşımını da artırır. Bu da vücudun her bölümüne daha fazla oksijenin taşınabildiği anlamına gelir. Böylece kafa derisine giden kan akışı arttığı için saç köklerini güçlendirir ve dökülmesine engel olabilir. Dikkat: Ayva tüketiminin herhangi bir yan etkisi ya da riski olduğu bilinmemekle birlikte elde edilen bütün bilgiler ayvanın diyete dahil edilmesinin faydalı olduğunu gösteriyor. Ancak ayva çekirdeğinde eser miktarda da olsa siyanür bulunuyor. Bu nedenle çok fazla ayva çekirdeği yutmak tehlikeli olabilir. Ayvanın faydalı ve zararlı yanlarının incelendiği bilimsel araştırmalar sürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sindirimi-en-kolay-sebze-bamya", "text": "Dünyanın pek çok yerinde kadın parmağı olarak bilinen bamyanın bilim literatüründe adı Abelmoschus esculentus. Bamyanın kökeni hala kesin olarak bilinmemekle beraber farklı araştırmalar bu ilginç bitkinin Güney Asya, Batı Afrika ya da Etiyopya kökenli olabileceğini iddia ediyor. Karayiplerden Çin'e kadar birçok bölge mutfağında görülen bu sebze giderek, daha sıklıkla tercih ediliyor. Bunun sebebi ise birçok farklı şekilde tüketilebiliyor olması. Ülkemizde daha çok sulu yemek olarak pişirilen bamya turşu şeklinde tüketilebildiği gibi çorbalara katılabilir, kızartılarak meze olarak yenebilir ya da yağı çıkartılarak bitkisel yağ olarak kullanılabilir. Bamya özellikle Ege bölgesinde yetiştirilen geleneksel bir bitki. İçerisinde önemli miktarda vitamin ve mineral bulunuyor. A, B, C, E ve K vitaminlerinin yanı sıra kalsiyum, demir, magnezyum, potasyum ve çinko da içeren bamya, aynı zamanda yüksek oranda lif de bulunuyor. Sindirim: Bamyanın en önemli faydası toplam lif alımınız. Bamyada bulunan müsilajinöz lif, hacim artırarak yiyeceklerin sindirim sisteminizde daha kolay hareket etmesini sağlar. Bu da bağırsak hareketlerinin daha düzenli olması ve şişkinlik, kramp, kabızlık ya da aşırı gaz gibi sindirim sistemi ile ilgili sorunların azalması anlamına gelir. Ayrıca sulu dışkıların da hacim kazanmasına yardımcı olduğundan ishali de önler. Son olarak içerdiği lif vücuttaki fazla kolesterolün atılmasına yardımcı olur ve şekerin vücutta emilimini kontrol eder. Gözleri güçlendirir: Bamyada yüksek oranda A vitamini bulunmasının yanı sıra beta karoten, ksantein ve lütein gibi antioksidan bileşenler bulunur. Antioksidanlar, hücresel metabolismanın tehlikeli yan ürünleri olan serbest radikalleri yok eden ya da etkisizleştiren güçlü bileşenlerdir. Vücuttaki, görme yetisini kontrol eden hücreler de dahil olmak üzere vücuttaki hücre bozulmalarından serbest radikaller sorumludur. Bol miktarda bamya yiyerek gözlerinizi maküler dejenerasyona ve katarakta karşı koruyabilirsiniz. Cilt bakımı: A vitamini antioksidanları yara ve sivilce izlerini azaltarak ve kırışıklıkları önleyerek cilt sağlığını da korur. Bunun sebebi, bamyadaki antioksidanların cilt hücrelerine zarar verecek serbest radikalleri etkisiz hale getirmesidir. Bağışıklığı güçlendirir: Bamyanın yüksek oranda antioksidan ve C vitamini içeriği bağışıklığın güçlenmesinde önemli bir rol oynar. C vitamini bağışıklık sistemini harekete geçirerek akyuvar oluşumunu sağlar. Tansiyonu düşürür: Bamyada yüksek oranda vitamin ve mineral bulunmasının yanı sıra insan sağlığı için çok önemli olan potasyum da bulunur. Potasyum, sodyumu dengelediği için vücuttaki sıvı dengesini de korumada çok önemlidir. Ayrıca potasyum kan damarlarının gevşemesine yardımcı olur; bu da tansiyonu düşürür ve kardiyovasküler sistem üzerindeki gerilimi azaltır. Sonuç olarak pıhtılaşma ve ateroskleroz riski de büyük oranda azalmış olur. Dikkat: Bamya tüketirken dikkat etmeniz gereken tek şey yüksek oksalat seviyesi. Oksalatlar mevcut böbrek ve safra kesesi taşlarına bağlanarak büyümelerine ve bununla bağlantılı sağlık sorunlarının artmasına sebep olur. Ayrıca bamyanın kızartılarak tüketilmesi önerilmez. Kolesterol dengesini korumak için bamyayı sulu yemek olarak tüketmeniz tavsiye edilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sinuzit-tedavi-edilebilir-bir-hastaliktir", "text": "Sinüzit pek çoğumuzun birkaç kez geçirdiği sık görülen bir hastalıktır. Bireylerin yaşam kalitesine olan olumsuz etkilerinin yanında, iş gücü kaybı ve tedavi masrafları gibi ekonomik yönleri de göz önüne alındığında önemli bir toplumsal sağlık sorunu olarak da karşımıza çıkar. Burnun çevresinde, yani yanaklarda, alında ve burun arka kısımlarında yer alan, kemik duvarlı, içi hava dolu boşluklara sinüsler denir. Sinüslerden her gün yaklaşık 1 su bardağı salgı yani mukus salgılanır ve bu mukus sinus mukozasındaki aktif taşıma sistemi ile sinüslerin boşalma kanallarına taşınıp buradan burun içine aktarıldıktan sonra, kişi varlığını bile genellikle fark etmeden yutulur. Sinüzit en yalın hali ile sinüslerin içini döşeyen örtünün yani mukozanın iltihaplanmasıdır. Bu duruma ise en sık sinüslerden salgılanan salgının yani mukusun burun içine boşalmasını engelleyen hastalıklar neden olur. Sinüsleri salgı yapan birer havuz, buruna açıldıkları ve salgılarını boşalttıkları ostium dediğimiz yapıları bu havuzları boşaltan musluklar olarak düşünürsek, muslukların tıkanmasına yol açan nedenlere maruz kalan ya da sahip olan herkes risk grubudur. Detaylandıracak olursak ilk grubu burun mukozasında şişmeye yol açan üst solunum yolu enfeksiyonları ya da alerjisi olan kişiler oluşturur. İkinci grupta ise burnu tıkayan, mukus akışını engelleyen çeşitli burun içi eğrilikleri olanları; yani septum deviasyonları ya da burun etlerindeki büyümeye bağlı darlıkları olanları sayabiliriz. Sık sık üst solunum yolu enfeksiyonuna maruz kalan öğretmenlerde, öğrencilerde, sağlık çalışanlarında ve hem mukozal hem de doğal direnç mekanizmasını bozan sigara kullanıcılarında da sinüzite sık rastlanır. Kışın soğuk ve kuru havanın yol açtığı sinüs mukozası tahrişleri, özellikle günümüzün önemli bir sorunu olan hava kirliliği ile birlikte daha da belirginleşerek sinüzit oluşumunu kolaylaştıran bir diğer neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha nadir olarak diş enfeksiyonları ya da yüz kemiklerindeki delici yaralanmalar sonucunda da sinüzit oluşabilmektedir. Sinüzitle ilgili kafa karışıklığı yaratan konulardan birisi akut yani yeni oluşan sinüzit ve kronik yani müzmin sinüzit kavramlarıdır. Akut hastalık sıklıkla yüzde, göz çevresinde özellikle öne eğilmekle artan ağrı ve basınç hissi, şişme ve dolgunluk, burun tıkanıklığı, burundan ya da genizden iltihaplı akıntı, koku alamama ve ateş şikayetleri ile ortaya çıkar. Bunların yanı sıra baş ağrısı, ağız kokusu, düşkünlük, diş ağrısı, öksürük, kulak ağrısı gibi farklı şikayetlerle başvuran hastaların sayısı da oldukça fazladır. Uzun süren, yaklaşık 3 ayı geçen yani kronikleşen iltihaplarda ise genellikle şikayetlerin şiddeti azalmakta ve sadece hikaye ile tanı koymak zorlaşmaktadır. Bu gruptaki hastalarda en sık şikayetler burun gerisinde, genizden boğaza doğru koyu kıvamlı akıntı, öksürük ve yüz kemiklerinde sinüs üzerinde görülebilen hassasiyet hissidir. Baş ağrıları genellikle ilk olarak sinüzite bağlantılanır. Ancak beraberinde burun akıntısı, geniz akıntısı ya da burun tıkanıklığı gibi şikayetler yok iken baş ağrılarının nedeni nadiren tek başlarına sinüzite olmaktadır. Diğer sinüzit bulguları olmayan durumlarda akla öncelikli olarak migren ya da gerilim tipi ağrılar gelmelidir. Sinüzit tablosu belirgin olmayan durumlarda ayırıcı tanı için nörolojik değerlendirmeler ya da görüntüleme yöntemlerine başvurmak gerekebilir. Sinüs iltihaplarının tanısında muayene sırasında burnun arka kısmında koyu, iltihaplı akıntı görülmesi önemlidir. Özellikle son 20 yılda gelişen tanı ve tedavi metotları sayesinde sinüzit artık hem çok daha iyi anlaşılmıştır, hem de bilgili ve tecrübeli ellerde ilaçla ve gerekli hallerde cerrahi ile başarılı şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu alandaki en önemli gelişme kameralı ışık sistemleri olarak tarif edebileceğimiz endoskopların yaygın şekilde kullanıma girmiş olmasıdır. Endoskoplar sayesinde karmaşık bir yapıya sahip olan burun içi ve sinüs açılma bölgeleri, basit muayene odası koşulları altında kolayca ve detaylı şekilde muayene edilebilmekte, böylece basit ve hızlı bir biçimde tanı konulabilmektedir. Muayene ile tanının kolaylaşması sonucunda, endoskoplar yaygın kullanıma girmeden önce sıklıkla başvurulan ve sinüsler hakkında genellikle yeterli bilgi vermeyen röntgen filmlerine çok daha nadir başvurulmaktadır. Sinüzit tanınızın konulmasına rağmen ilaçlarla düzelme sağlanamadığında, 3 aydan uzun zamandır süren kronik hal almış bir hastalığınız olduğunda ya da sinüzite bağlı olarak komşu doku ya da organlarda, örneğin gözlerde ya da göz çevresinde hastalık ortaya çıkması gibi durumlarda hekiminiz tam adıyla paranazal sinüs tomografisi olarak adlandırılan görüntüleme yöntemine başvuracaktır. Basit, kolay ve hızlı bir yöntem olan sinüs tomografisi yeni teknolojiler sayesinde çok düşük radyasyon dozlarıyla yapılabilmekte ve günümüzde sinüzitin tanı ve tedavi planlamasında altın standart olarak kabul edilmektedir. Elbette hayır. Tanısında ciddi ilerlemeler kaydedilen sinüzitin tedavisinde de önemli gelişmeler söz konusudur. Sinüzitin en öncelikli tedavisi ilaç tedavisidir. İlaç tedavisinin en önemli parçası ise genellikle 10-14 günlük ya da ihtiyaç halinde daha uzun süre ile kullanılabilen antibiyotiklerdir. Antibiyotiklerle beraber burun mukozasının şişliğini azaltan sprey ve tabletler ve burun içini yıkamak amacı ile özel tuzlu solüsyonlar ya da sık kullanılan adıyla deniz suyu spreyler kullanılmaktadır. Bol sıvı alımı ve istirahat tüm enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi sinüzitte de vücut direncini güçlendirerek iyileşmeyi hızlandırır. Tüm bu tedavilerin önerilen süre boyunca düzenli biçimde kullanılması olası tekrarların ve kronikleşmelerin önlenmesinde faydalıdır. Yani sonuçta her sinüzit kronikleşmez ve çoğu hasta akut dönemde iyi bir tedavi ile tamamen iyileşir. İlaç tedavisine yanıt vermeyen ya da çeşitli komşu organlara yayılan hastalık hallerinde cerrahi tedaviye başvurulur. Hastalarımızın bu konudaki en büyük çekinceleri sinüzit ameliyattan sonra tekrarlıyormuş şeklindeki kanıdır. Sinüs ve burun cerrahisi son 20 yılda dramatik bir şekilde değişmiş ve gelişmiştir. Günümüzde sinüs ameliyatlarında kullanılan ve çeşitli açılarla çok yüksek kalitede görüntü sağlayan endoskopi sistemlerinin geliştirilmiş olmasının bunda payı büyüktür. Burun ve sinüslerin yerleşim olarak beyin, gözler gibi hayati organlara olan yakınlığı da düşünüldüğünde gelişmiş teknolojik donanımla birlikte cerrahiye hakim bir hekimin uygulayacağı ameliyat sonrası başarı oranı oldukça yüksektir. Son yıllarda sinüs cerrahisinde kullanıma giren bir diğer teknolojik yenilik ise cerrahi navigasyon sistemleridir. Hastaya ameliyat öncesi dönemde çekilen paranazal sinüs tomografisi görüntülerini kullanan navigasyon sistemleri ameliyat sırasında hekime nerede çalıştığı, çevre dokulara olan mesafesi ya da hastalığın devamlılığı hakkında bilgi vermektedir. Ameliyat sırasında hekime yol gösteren navigasyon sistemleri ile birlikte karmaşık yapılı bu bölgede daha güvenli ve ihtiyaç olduğu ölçüde kapsamlı ameliyatlar yapmak çok kolaylaşmıştır. Ameliyat sonrası dönemde hastalığa neden olabilecek etkenleri ortadan kaldırmak bazen uygulanan cerrahi kadar önem taşımaktadır. Özellikle alerjik hastalarda uygun alerji tedavisinin ameliyattan sonra düzenli olarak kullanılması ya da sigara kullanımının bırakılması önemlidir. Sonuç olarak eyvah sinüzit oldum, artık onunla yaşamak zorundayım cümlesinin kaynağı genellikle karşılaşılan başarısız tedavi örnekleridir. Sinüzit tedavisindeki başarısızlığın en önemli nedenleri ise tedavi uyumsuzluğu, tedavinin erken bırakılması, yetersiz tedavi, uygun olmayan cerrahi müdahaleler ya da altta yatan nedenlerin yeterince kontrol altına alınamamasıdır. Hekim cephesinden bakıldığında ise, sinüs cerrahisi kolay gözükse de, gerekli tecrübe, teknik ve bilimsel altyapı oluşmadan yapıldığında başarısız sonuç ve olumsuz geri dönüşlere neden olabileceği bilinciyle yapılmalıdır. Bu koşullar gerçekleştiğinde, uygun koşullarda ve doğru gerekçelerle yapılan başarılı ameliyatlar arttıkça sinüzit tedavisinde mutlu sonuçlar da yüksek oranlarda mümkün olabilecektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sivrisinekler-nicin-baskasini-degil-de-sizi-seviyor", "text": "Bu yaz da sivrisinekler o kadar insanın arasında sizi bulup ısırıyor ve tüm keyfinizi kaçırıyor değil mi? Yalnız değilsiniz. Araştırmalara göre insan nüfusunun %20'si sivrisinekler için diğerlerine göre daha cezbedici. Siz de muhtemelen bu %20'lik grubun içindesiniz. Ve bunun bazı bilimsel sebepleri var. Florida Üniversitesi'nde tıbbi bir entomolog ve sivrisinek uzmanı Dr. Jonathan Day, sivrisineklerin gerçekten de bazı insanları başkalarına tercih ettiğini söylüyor. Day, bu fenomenin gayet mantıklı açıklamaları olduğunu, bazı insanların derilerine göre daha fazla kimyasal madde üretmesi veya barındırmasıyla açıklıyor. Mesela ürik ve laktik asit gibi kimyasallardan bazıları sivrisinekleri daha çok çekiyor. Sadece bu da değil. Kan grubu da sivrisinekler için bir etken. Sözgelimi 0 tipi kan grubunun, sivrisinekleri diğerlerinden daha fazla çektiğine dair kanıtlar da var. Ne yazık ki, genler de belirleyici. Day, yerel sivrisinek popülasyonu için bizi bir mıknatıs haline getirebilecek başka faktörlerin de olduğunu söylüyor. Belki en önemlisi: Metabolik hızımız ve vücudunuz enerjiyi yakarken saldığı karbondioksit (CO2) miktarı. Sivrisineklerin, karbondioksiti hedef belirlemelerinin birincil yolu olarak kullandıklarını ifade eden Day, bir sivrisinek için bir insanı bulmanın en önemli yolunun bu olduğunu söylüyor. Burada metabolizma hızı da devreye giriyor: Hamile kadınlar ve fazla kilolu veya obez insanlar, onları sivrisineklere daha çekici hale getirebilecek metabolik hızlarına sahip olma eğilimindedir. Ayrıca, alkol almak veya kendinizi fiziksel olarak zorlamak da metabolik hızınızı arttırıyor. Ve sivrisinekler için cezbedici bir hale geliyorsunuz. Bu da yaz aylarında bir bira kapmayı veya dışarı çıkmadan önce egzersiz yapmayı düşündürücü kılıyor. Karbondioksit, sivrisinekler ve diğer kan emici böcekler için konakçılarını tespit etmek amacıyla kullanılan birincil teknik olsa da bizi arabalardan, çürüyen ağaçlardan ve diğer karbondioksit üreten nesnelerden ayırmak için ikincil işaretlere güveniyorlar. Day, ikincil faktörlerin burada belirleyici olduğunu söylüyor. Örneğin: Koyu renk giysiler sivrisinekler için hafif renklerden daha çekici. Day'e göre, sivrisinekler hafif bir rüzgarda bile uçmakta zorlanıyor ve bu yüzden yere yakın duruyor. Aşağıda durdukları için de siluetinizi ufka göre karşılaştırarak hedeflerini belirliyorlar. Day, koyu renkler hemen göze çarpıyor. diyor. Aynı zamanda, çok fazla hareket bizi çevremizden ayırıyor. Eğer çok dolaşıyorsanız veya el hareketi yapıyorsanız, Hey, sivrisinekler! Ben buradayım. işareti veriyoruz. Aman dikkat! Peki kaşıntılı ısırıklardan kaçınmanın en iyi yolları ne? Day, bol kot pantolon ve uzun kollu tişört gibi koruyucu giysiler öneriyor. Sporcular veya balıkçılar için yapılmış hafif, nefes alan kumaşların birçoğu sizi böceklerden koruyacak kadar sıkı bir şekilde dokunuyor diyor. Ayrıca, sivrisineklerin genellikle rüzgarın azalma eğiliminde olduğunda, nem yükseldiğinde ve genellikle şafak ile alacakaranlıkta beslendiğini hatırlatıyor. Bu zaman aralığında içeride kalabilirseniz, ısırıklardan kaçınabilirsiniz. Day, iyi bir vantilatörün de sivrileri uzak tutmak için harika bir iş çıkardığını söylüyor ve ekliyor, Sivrisinekler saatte 1,60 kilometreden daha hızlı bir esintiyle uçamaz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/siz-de-koah-hastasi-olabilir-misiniz", "text": "Akciğer Hastaları Dayanışma Derneği ve Novartis işbirliği ile Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına dikkat çekmek için İstanbul Göztepe semt pazarında sıra dışı bir bilinçlendirme etkinliği gerçekleştirildi. 16 Kasım Dünya KOAH günü kapsamında yapılan etkinlikte pazar ziyaretçileriyle bir araya gelen AHDADER Başkanı Hasan Yılmaz, KOAH'ın yeterince bilinmemesi nedeniyle arttığını, özellikle kadınlar arasındaki görülme sıklığının da en az erkekler kadar olduğunu belirtti. Etkinlik kapsamında dünya genelinde 210 milyon kişiyi etkileyen KOAH'ın önlenebilir ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğu vurgulandı. Toplumda genellikle erkek hastalığı olarak bilinen KOAH'ın kadınlarda görülme oranındaki artışa da dikkat çekildi. AHDADER Başkanı Hasan Yılmaz, KOAH toplumumuzda yeterince tanınmıyor. Ülkemizde 5 milyon KOAH hastası var ancak bu kişilerin yüzde 90'ı KOAH olduğunun bilincinde değil. Hastalığı bildiğini düşünenlerin ise doğru zannettiği pek çok yanlış var. Örneğin KOAH toplumda her ne kadar bir erkek hastalığı olarak görülse de son yıllarda yapılan klinik araştırmalar hastalığın kadınlar arasında hızla yayıldığını ortaya koyuyor. Bunun en önemli nedeni ise kadınlarda hızla artan sigara kullanım oranı. KOAH nedenli ölüm vakaları son yıllarda kadınlarda erkeklere oranla önemli bir artış sergiledi dedi. Oluşumunda, sigara kullanımı, pasif sigara içiciliği, hava kirliliği, mesleki toz ve kimyasallar ile genetik faktörler gibi nedenler bulunan KOAH, dünyada yaklaşık 210 milyon insanı etkiliyor. Türkiye'de ise 40 yaş üzeri her 5 kişiden 1'inin KOAH hastası olduğu biliniyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre 2030 itibariyle KOAH'ın dünya üzerinde üçüncü en yaygın ölüm nedeni olması bekleniyor. KOAH'ın en önemli belirtileri nefes darlığı, öksürük ve balgam olarak öne çıkıyor. Belirtilerin farklı solunum yolu hastalıklarıyla da örtüşmesi ve toplum arasında yaşlılığa atfedilen belirtilerle karıştırılması KOAH'a ilişkin erken tanıyı zorlaştırıyor. İleri düzey KOAH hastaları yürürken, otururken hatta istirahat ederken dahi nefes almakta büyük sıkıntı çekiyor. Ancak uygun tedavi yöntemleri ile KOAH'ı kontrol altına almak mümkün. Doğru tedavi ile hastaların günlük işlerini yapmaları sağlanabiliyor, böylece hasta ve hasta yakınlarının yaşam kaliteleri artırılıyor. KOAH hastalarının yaşamını kolaylaştırmak için sigarayı bırakmaları, düzenli egzersiz yapmaları, doğru beslenmeleri, nefes egzersizleri yapmaları ve doktorlarıyla sürekli iletişim halinde olmaları gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sizofrenin-beyindeki-cikis-noktasi-belirlendi", "text": "Halüsinasyonlar, paranoya ve öz farkındalık bozukluğu gibi belirtilerle kendini gösteren şizofreni, dünya genelinde 20 milyon insanda görülüyor. Her ne kadar belli başlı genetik yatkınlık önemli bir risk faktörü olarak bilinse de bu psişik hastalığın nedeni hala tam olarak açıklanabilmiş değildir. Gerçekten de şizofreni için bazı risk genleri saptanmıştır, ancak bunların nasıl ve nerede etkidikleri henüz bilinmiyor. Bu en çok etkili olduğu bilinen SAP97 risk geni için de geçerlidir. Çalışmalar bu gendeki bozuklukların şizofreni riskini kırk kat yükselttiğini göstermiştir. Ancak SAP97'nin tam olarak ne şekilde işlediği hala bir bilmece. Burada sorun şu: SAP97'nin sinaps işlevinden sorumlu bir grup proteine dahil olduğu ve nörotransmitter glutamat üzerindeki reaksiyonu etkilediği bilinmektedir. Fakat ne var ki bozuk SAP97 genini taşıyanlarda, bu nörotransmitterlerin beyin metabolizmasında herhangi bir değişiklik saptanmamıştır. Dahası bu kusurlu genin beynin neresinde farkı edilir hale geldiği de hala sır. South California Üniversitesi'nden Bruce Herring ve ekibi ilk kez SAP97'nin etki yerini belirlediği gibi şizofrenin olası çıkış noktasını da buldu. Araştırmanın çıkış noktası, dentate gyrus'un şizofrenin ortaya çıkışında olası bir rol oynayıp, oynamadığı sorusuydu. Hipokampüsteki bu alt yapı, beynin düşünce merkezine giriş istasyonudur ve alınan uyarılar ve bilgiler için bir tür kapı bekçisi görevini görüyor. İşte şizofreni de tam da bu kapı bekçisinin işlevi bozuk gibi görünüyor. Araştırma çerçevesinde Herring ve Yuni Kay, SAP97 geninin kısıtlı olarak çalıştığı farelerin beyninde nelerin yaşandığını incelemişler. Buna göre SAP97'nin kusurlu olması halinde dentate gyrus bölgesindeki sinapslar aşırı bir şekilde uyarılmakta. Buna bağlı olarak da nöronlar, sinapsları sanki büyük oranda nörotransmitter glutamat ile dolup taşmış gibi daha güçlü ve daha sık vınlıyorlar. Hipokampüsün diğer bölümlerinin aksine SAP97, glutamat reaksiyonunun sönümleyicisi olarak, bellek merkezinin kapı bekçisinde önemli bir rol oynuyor gibi görünmekte. Peki bu etki şizofrenin ortaya çıkması için yeterli mi? Çalışmalar, halüsinasyonlar ve öz farkındalık gibi şizofrenin temel semptomlarının çoğunun epizodik bellek oluşumunda, bağlamsal bilginin işlenmesindeki bozukluklardan kaynaklandığını göstermiştir diyor araştırmacılar. Ve farelerle gerçekleştirilen deneylerle dentate gyrus ve SAP97 proteinin bellek oluşumunda önemli bir rol oynadığı anlaşılmış. Hayvanlarda SAP97 geni kusurlu olduğu zaman, öğrenme sırasındaki bağlamsal bilgilerin ve uyarıların işlenmesi de bozulmuş. Bu da dentate gyrus bölgesindeki SAP97 işlevinin bozuk olmasının, şizofren hastalarında da görülen davranış bozuklarının ortaya çıkması için yeterli olduğu anlamanı geliyor diyor araştırmacılar. Anlaşıldığı üzere şizofreni, hipokampüsteki kapı bekçisiyle sıkı sıkıya ilişkili ve bu psişik hastalığın çıkış noktası da beynin bu bölgesi olabilir. Eğer bu gerçekten doğruysa, şizofreni için daha etkili ilaçların geliştirilmesine yol açacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sokede-uranyumun-kanser-iddiasi-taek-aciklamasi-neler-yapilmali", "text": "Aydın Söke yöresindeki uranyum madeni çevresinde yaşayan insanların kanser olduğuyla ilgili basında yer alan haberler üzerine daha önce Sn. Dr. Reşat Uzmen ile birlikte hazırladığımız yazımız HBT portalında bulunuyor /1/. Bu konuda daha sonra TAEK sitesinde 13 Mayıs 2017 günü bir basın açıklaması yayınlandı /2/. Bu açıklamada, 2015 yılında bu yörede 12 farklı yerde yapılan radyasyon ve radyoaktivite ölçümleri yer almakta, radyasyon ve radyoaktivite değerlerinin uranyum yatağına yakın \"Yusufağalar Mevki- Vahşikuyular \" dışında, ülke ortalaması dolayında olduğu ve sınır değerlerin aşılmadığı açıklanarak kaygılanılacak bir durum olmadığı vurgulanıyor ve bu yöreye bir erken uyarı sistemine bağlı bir radyasyon detektörü konularak ileride radyasyon artımı olursa anında haber alınacağı belirtiliyor. Bu yazımızda TAEK açıklamasına biraz yakından bakarak, bunun uranyum madeninden kanser olduk! diyen yöre halkınca ve bunu destekleyen bazı çevrelerce nasıl anlaşılacağı üzerinde durup, 'radyasyon fiziği yol ve yöntemlerine göre' durumu ve yapılması gereken bilimsel araştırmaları açıklamaya çalışacağız. TAEK basın açıklamasında, 12 ölçüm yeri için radyoaktivite birimi olan Becquerel cinsinden verilen K 40, Cs 137, Ra 226 ve Th 232'nin değerlerinin farklılığını, az mı, çok mu, vücut için zararlı mı olduğunu, konuya yabancı olan çevre halkının ve bu konularda uzman olmayanların bilemeyeceği açıktır. Özellikle Bq'den çok, vücudun aldığı doz önemlidir ve her büyük Bq sayılı radyoaktivite, vücutta büyük doz oluşturmuyor. Örneğin 4000 Bq'lik Potasyum 40 (K 40)'ın vücutta oluşturduğu doz, 40 Bq'lik Polonyum 210'dan oluşan doz kadar bile değildir (Zehirlilği çok yüksek olan Po 210, özellikle evlerin alt katlarına topraktan giren radondan türüyor). Öte yandan önemli olan, topraktan, besinler, hava ve su yollarıyla vücuda ne kadar radyoaktif maddelerin girdiği ve bunların vücutta oluşturabileceği radyasyon dozlarının ve kanser riskinin hesaplanıp açıklanmasıdır. Her birimizin vücudunda toplam olarak doğal 9000 Bq dolayında radyoaktif maddeler bulunuyor. Bu maddelerden her saniye en azından 9000 girici / iyonlayıcı ışın yayınlanıyor. Bu miktar, günde kabaca 800 milyon ışının vücudumuzdan yayınlanması demek. Buna rağmen sağlıklı yaşıyoruz. Besinler yoluyla vücudumuza giren doğal radyoaktif maddelerin yayınladığı radyasyonların vücudumuza aktardığı (enerji 800 milyon ışın olan) radyasyon dozu yılda ortalama olarak 0,30 miliSievert kadar. Topraktan kaynaklanan doğal radyasyonlar, uzaydan gelen kozmik ışınlarla birlikte insan vücudunda yılda ortalama olarak, toplam 2,4 mSv'lik bir doz oluşturuyor. Bu dozun yaklaşık olarak yarısı, radon gazı ve ondan türeyen Po 210, Pb 210 gibi radyoaktif maddelerden kaynaklanıyor. Dünya ortalaması olan 2,4 mSv'lik yıllık doz, çeşitli ülke ve yörelere göre yılda 1 ile 10 mSv arasında büyük bir değişim gösteriyor. Topraktaki doğal radyoaktif maddelerin çok daha bol olduğu başka ülkelerde, halk toprakla yakın temasta ya da buralarda kum banyoları bile yapmasına rağmen oralarda kanser artımı kanıtlanamamıştır. Bu durum radonlu sularda banyo yapanlar için de geçerlidir, hatta radyasyonlu suların hastalıklarına iyi geldiğini ifade eden çok kişi vardır. Radonlu doğal banyolardan Almanya ve Avusturya'da vardır. Ancak tüm bunlara rağmen, radyoaktivitesi ortalamanın üzerinde olan uranyum madeni gibi yörelerde, radyasyon fiziğinin yol ve yöntemleri, sadece sınır değerlerin altında kalınmayla yetinilmemeyi, ilgili yerlerde daha ayrıntılı analiz ve ölçümlerle oralardaki halkın ne ölçüde radyasyondan etkilendiğini ortaya koymayı gerektiriyor. Buralarda uzun süre kalınması ve radyoaktivitesi yüksek besinlerden çok daha fazla yenilmesi ve geçerliyse radonlu havanın ciğerlere daha çok çekilmesi durumunda radyasyon dozlarının, sindirim ve solunum yollarıyla hesaplanmasının yanı sıra, vücudun dıştan ışınlanmasının da hesaba katılmasını öngörüyor. Sınır değerlerin her ne kadar aşılmaması gerekiyorsa da bunların biraz azı vücut için zararsız, biraz çoğu da zararlı olarak düşünülmemeli, eğer değerler ortalamanın belirgin derece üstündeyse gerekli analizler, ölçümler ve değerlendirmeler yapılmalı ve gerekiyorsa ilgili önlemler alınarak halkın gereksiz yere daha fazla radyasyon dozu almasının önüne geçilmelidir. Sınır değerlerle ve radyasyonların etkileriyle ilgili ayrıntılar Radyasyon ve Sağlığımız kitabımızda bulunuyor /Bkz. 4/. Buna karşın, oldukça yüksek radyoaktiviteli yerlerde insanlar yaşamıyorlarsa ya da oralara yakın yerlerde çok kısa süre bulunuyorlarsa, yüksek radyoaktivitelerin ölçüldüğü noktalarda besin maddeleri zaten yetiştirilmiyorsa, ya da bunlardan pek az yeniyorsa durumun tersi ortaya çıkabilir ve halkın kaygılanmasına gerek olmadığı daha açık olarak ortaya konabilir. Bu nedenle özellikle yüksek radyoaktiviteli yerlerde halkın yaşayıp yaşamadığının, yaşıyorlarsa kaç kişinin ne ölçüde dış ve içten hangi düzeydeki radyasyondan / radyoaktiviteden etkilenebileceğini daha ayrıntılı araştırmalarla belirlemek, radyasyon fiziğinin gereği. Aydın Söke'nin uranyumlu yörelerinde yapılan TAEK açıklamasındaki radyoaktif madde ölçümleri her ne kadar genel durumu ortaya koyuyor ise de, doğrudan uranyum analizlerinin / ölçümlerinin yapılmamış olması önemli bir eksikliktir. Manisa Köprübaşı yazımızda /3/ açıkladığımız önemli noktaları burada tekrar ederek konuyu somutlaştırmaya çalışacağız. Uranyum'un kimyasal zehirliliğinin, radyasyon etkisinden önce geldiği ve uranyumla ilgili ayrıntılar, ilgilenenler için aşağıdaki çerçeve içinde bulunuyor. - Radyasyon doz hızı ölçümlerinin yapılması, yüksek değer gösteren yerleşim yeri, bina içi ve dışında, ortalama ne kadar süre toplam kaç kişin kaldığının belirlenmesi, dış radyasyonun etkisiyle kişi ve topluluk dozlarının hesaplanması - Yukarıdaki bina içi ve dışındaki havada, radon gazı ölçümlerinin yapılması - Yörenin toprak, kum ve taşından yapılmış evlerin duvarlarından alınan örneklerde uranyum ve diğer radyonüklid ölçümlerinin yapılması ve sonuçların değerlendirilmesi - Bölgede kullanılan kuyulardan diğer içme ve kullanma sularından örnekler alınarak uranyum derişiminin ölçülmesi, hangi kuyu suyunun hangi köye ulaştığının belirlenmesi ve bu suların ne ölçüde içilip içilmediğinin belirlenmesi, vücuda giren ortalama uranyum ve diğer radyoaktif madde miktarlarının belrlenmesi - Bölgede yetişen sebze, meyva ve tahılların ne oranda tüketildiğinin belirlenerek bunlarda uranyum ve diğer radyoizotop ölçümlerinin yapılması, halkın sindirim yoluyla vücuduna aldığı özellikle uranyum miktarının kimyasal zehirlilikle ilgili sınır değerleriyle karşılaştırılması - Bölgedeki hayvanların et, süt ve yumurtalarında uranyum miktarının ve bunların yöre halkı tarafından ne miktarda yendiğinin belirlenmesi Sistematik yapılması gereken (örneğin her 3 ayda bir) yukarıdaki ölçümler ve edinilen bilgilerden çıkarılacak sonuçlarla, vücuda sürekli olarak giren uranyum, radon ve diğer radyoizotopların belirlenerek bunların vücutta oluşturabileceği ortalama kişisel ve topluluk dozlarının belirlenmesi ve bunlardan doğacak kanser risklerinin hesaplanması. Bu çeşit çalışmalar sadece bu yöre için değil ülke düzeyinde, radyoaktif maddeleri daha yüksek olan, başka yerlerde de yapılmalı oralarda yaşayan insanların almakta oldukları doğal radyasyon dozları hesaplanmalıdır . Aydın Söke'nin uranyumu fazla olan yörelerinde, yukarıdaki bilimsel araştırmalara paralel olarak, gerçekten kanser hastalığında artım olup olmadığının ve artım varsa nedenlerinin Sağlık Bakanlığınca / Sağlık Müdürlüklerince de araştırılması, yöre halkının ve kamuoyunun tam olarak bilgilendirilmesi beklenir. Not 1: Bugün Türkiye'de hala, ülkeye özgü bölgesel ve yöresel doğal radyasyon dozları yerine, dünya ortalamaları kullanılıyor. Halbuki Almanya'da ise, yukarıdakilere benzer çalışmalarla Almanya'nın çeşitli bölgelerine özgü, doğal radyasyon dozları yarım YY'dır belirleniyor. Bilindiği gibi doğal radyasyon dozları, sadece topraktan ve kozmik ışınlardan kaynaklanan, dış radyasyonun gama doz hızı aletleriyle ölçümünü kapsamıyor. Vücuda alınan yiyecek ve içeceklerdeki doğal radyoaktif maddelerle, evlerde solunum yoluyla alınan radon gazının oluşturduğu toplam radyoaktif maddelerin ölçümünü ve bunlardan vücutta oluşan dozların da belirlenmesini de içeriyor ki bu her bölge ve yöre için farklılık gösteriyor. Erken uyarı sistemine bağlı radyasyon detektörleri bilindiği gibi, ancak bir nükleer kazada ya da büyük bir radyoaktivite artımında işe yarayabilir ve zaten bu amaçla özellikle sınır ötesi nükleer kazaların gecikilmeden ortaya çıkarılması için, Çernobil kazasından sonra tasarlanmış ve bu sistem ülkeyi kapsayacak şekilde kurulmuştur. Aydın Söke yöresine konulacak detektörün göstergesi, bölge dışındaki bir büyük nükleer kaza dışında, ancak bu yörede yeni bir uranyum maden çalışması yapılırsa, yani toprak büyük miktarda kazılır, çevreye dağılır, kamyonlarla taşınırsa belki normal değerin epey üzerinde bir değer gösterebilir ve bu da ancak, uranyum maden çalışması radyasyon detektörüne çok yakın bir yerde yapılıyor ise detektör göstergesinde bir artım olabilir Maden çalışması, örneğin, detektörden bir kaç yüz metre uzakta ise, detektör bunu algılayamaz- Özetle, gerek burada gerekse Manisa Köprübaşı'ndaki /3/ erken uyarı sistemi detektörleri ancak nükleer kazalarda bir işe yarayabilirler, topraktaki doğal radyoaktivite değişimlerinde bunların göstergelerinin normal salınımlar dışında belirgin bir artış göstermeleri beklenmemeli. Her çeşit toprakta doğal radyoaktif maddeler bulunuyor. Uranyum 238 (U238), Thoryum 232 (Th 232)ve Potasyum 40 (K40) ve U 238'den türeyen Radyum 226 (Ra 226) en önemli radyoaktif maddeler. Aşağıdaki şekillerde uranyumu yüksek bir taş parçası ile çeşitli topraklardaki ortalama radyoaktivite miktarları gösteriliyor. - Doğal uranyum her çeşit toprakta bulunuyor. Ortalama olarak toprağın her kg'ında 3 mikro gram uranyum var (3 ppm). - Bu, 1 çorba kaşığı uranyumun 10 tonluk bir kamyondaki toprağa homojen olarak karıştırılması demek. Uranyum topraktan, havaya, sulara, bitkilere, hayvanlara ulaşıyor ve bunlardan da insan vücuduna giriyor, saldığı alfa ışınlarıyla özellikle böbreklerde etkili olabiliyor. Doğal uranyumun %99 kadarı uranyum 238 atom çekirdeklerinden oluşuyor (U 238). 1 mikro gram (1 g) doğal uranyum sadece 0,025 Bq'lik özgül radyoaktivite gösteriyor. - U 238'in özgül radyoaktivitesi ise daha da düşük: 0,0125Bq1/ g. Doğal uranyumda sadece % 0,005 oranında bulunan - U 234'ün özgül radyoaktivitesi ise U 238'inkinden 18.500 kat daha çok olmasına rağmen doğal uranyumdaki miktarının çok düşük olması nedeniyle, etkisi çok daha az. - Yediğimiz besinlerin kg'ında 0,08 ile 70 g arasında doğal uranyum bulunuyor. Bir yetişkinin vücuduna günde aldığı doğal uranyum miktarı 1 ile 3 mikrogram arasında değişiyor. Sonunda, bir yetişkinin vücudunda 30 ile 60 mikrogram uranyum birikmiş oluyor. Bu miktar doğal uranyumun vücudumuzda oluşturduğu radyasyon dozu yılda 0,3 mikro Sievert2 kadar. Dünya Sağlık Örgütü vücudun kg'ı başına vücuda alınacak günlük tolerans değeri ya da yönlendirici sınır değer olarak 0,6 g uranyum miktarını öneriyor. 0,6 g, farelerin böbreklerinde baş gösteren hasara kimyasal zehirlenme sonucu yol açan günlük uranyum miktarı olan 60 g/kg vücut ağırlığının %1'idir. 70 kg ağırlığındaki bir kişi için günlük bu sınır değer: 42 g. Uranyumun kimyasal zehirlemesi ise vücuda ancak günde 4200 g ya da 4,2 mg gibi yüksek miktarda uranyum girerse baş gösteriyor. Almanya'da yetişkinler için önerilen uranyumun günlük YS değeri : 60 g . Bunun, litrede 10 g'dan 20 g'ı içme suyudan, 40 g'ı da besinler ve solunum yoluyla vücuda alınacağı göz önüne alınıyor. Özellikle, doğal uranyumun düşük özgül radyoaktivitesi sonucu, uranyumun radyolojik zehirliliği ya da radyasyon yoluyla vücuda etkisi, kimyasal zehirliliğinden sonra geliyor. Bunun sonucu olarak, vücuda girecek uranyum miktarı sınırlamasını, kimyasal olarak vücutta hasar oluşturacak miktar belirliyor, radyasyon doz sınırı değil. Çünkü örneğin uranyumun kimyasal zehirliliğiyle ilgili WHO günlük tolerans miktarı olan 42 mikrogram doğal uranyum vücuda alınsa dahi, bunun radyoaktivitesi sadece 1 Becquerel kadar düşük (Karşılaştırmak için: Vücudumuzdaki doğal radyoaktif maddelerin radyoaktivitesi 9000 Becquerel ve vücudumuza besinlerle zaten girmiş ve birkmiş olan doğal uranyum miktarı 30 ile 60 g!). Buradan, günlük sınır değerdeki uranyumun saldığı az sayıdaki (saniyede 1 kadar) radyasyonun önemsiz etkisinden önce kimyasal tepkimelerle uranyum, vücutta özellikle böbreklerde hasar oluşturabiliyor. Ancak vücuttaki kimyasal zehirlenme, yukarıda belirtildiği gibi, çok daha büyük miktarda urayum vücuda girerse olabiliyor: sınır değerin 10 katından başlayarak. Vücuda giren miktar arttıkça diğer organlarda da hasar baş gösterebiliyor. Böylece kimyasal zehirliliği önleyen sınır değerler uygulanınca, radyasyon etkisi zaten önlenmiş oluyor. U238'in fiziksel yarılanma süresi 4,5 milyon yıl olmasına karşın, vücutta kalma süresiyle ilgili biyolojik yarılanma süresi çok kısa olup örneğin böbrekler için sadece 15 gün. Yani böbreklere giren uranyum miktarı, her 15 günde bir yarıya iniyor. Uranyumun diğer organlardaki yarılanma süresi 180 ile 360 gün arasında değişebiliyor. Suda çözünür uranyumun % 1-2 kadarı vücutta tutulurken, suda çözünmeyen bileşiklerinin vücutta tutulması ise çok daha az % 0,2. Uranyumlu toprak ve yapılar yakınında uzun süre kalanlar, uranyumdan türeyen bir dizi radyoaktif maddenin saldığı gama ışınlarıyla da dıştan ışınlanabiliyorlar. Uranyumun saldığı alfalar ise havada 2-3 cm de tutuluyorlar ve insana dıştan etkili olamıyorlar /4/. 1Becquerel : Radyoaktivite birimi olup saniyede 1 atom çekirdeği bozunan bir maddenin radyoaktivitesidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sperm-hakkinda-7-ilginc-bilgi", "text": "Her boşalma sırasında erkekler yaklaşık 200 milyon sperm hücresi üretiyor. Peki ama bu minik hücreler hakkında ne biliyoruz? Sperm hakkında yedi şaşırtıcı bilgiyi derledik. Yapılan çalışmalar, bazı besin maddelerinin, sperm kalitesi ve miktarı için iyi olduğunu gösteriyor. Örneğin, balıklardan ve ek besin takviyesi olarak alınabilen dokosahekznoik asit adı verilen yağ asidinin sperm oluşumu için gerekli olduğu biliniyor. Araştırmacılar, bu yağ asitlerinin neden bu kadar kritik olduğuna dair çalışmayı, Biology of Reproduction dergisinde yayımladı. Buna göre DHA, işlevsiz yuvarlak başlı spermi, yumurtanın içine girmesini sağlayan proteinlerle dolu, koni şeklindeki kafalara sahip güçlü yüzücüler haline getiriyor. Bu sebeple de daha yaşlı erkekler için antioksidan açısından zengin bir diyet veya multivitamin düzenlemesi spermleri daha etkili hale getirebiliyor. ABD Enerji Bakanlığı'na bağlı Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'ndaki bilim insanları tarafından yapılan bir araştırmada, yüksek C vitamini alan 44 yaş üstü erkeklerin, daha az alan yaşıtlarına göre spermlerinde %20 daha az DNA hasarı olduğu bulundu. 2012'de Fertility and Sterility dergisinde yer alan yayına göreyse antioksidanlar, E vitamini, çinko ve folat da benzer etkilere sahipti. Sperm kusurları, üreme hücresinin üç bölümünün herhangi birinde ortaya çıkabiliyor: Baş, orta parça ve kuyruk; bunların kombinasyonu da mümkün. Örneğin, kusurlu bir spermin çift başı, küçük veya büyük bir başı; bükülmüş boynu, ince orta parçası; bükülmüş, kırılmış veya sarılmış bir kuyruğu veya birden fazla kuyruğu olabilir. ABD, Şikago'daki Illinois Üniversitesi'nde Üroloji Bölüm Başkanı Niederberger'e göre, bu morfolojik anomalilerin daha az güçlü spermler yaratıp yaratmadığı halen tartışmaya açık. İnsanların tuhaf görünümlü spermleri olabilir, ancak davranışları konusundaki acayiplik ödülü hayvan krallığına gidiyor. Erkek dalgıç böceğinin spermini alın: Dişi üreme sisteminde kendi başına yüzmek yerine, sperm hücreleri genellikle çiftler halinde, kümeler ve hatta yüzlerce veya binlerce uzun zincirler halinde birbirine yapışıyor. Bu, tamamen dişiye ayak uydurmak için. New York'taki Syracuse Üniversitesi'nden biyolog Scott Pitnick, Morfolojilerini incelediğimizde dişiler bunu gerçekten karmaşık hale getiriyor diyor. Çıplak köstebek sıçanları da tuhaf sperm özelliklerine bir başka örnek: Hatalı ve interfil olarak kabul edilen spermlere sahipler. Araştırmacılar, spermlerinin çoğunun yüzemediğini bile buldu, buna rağmen, mutant spermli erkekler, yavrularına baba olabiliyor. Hollandalı mikroskop yapımcısı Antony van Leeuwenhoek, mikroskop merceğinde incelediği kendi meni örneğinde, mikroskobik hayvancıkların yılanbalığı gibi hareket ettiğini gördüğü 1677 yılına kadar sperm bulunamamıştı. Van Leeuwenhoek ilk raporunda, sperm için Vücutları yuvarlak, ancak önden körelmiş ve geriye uzayan, ince bir kuyrukla tamamlanmış diye yazmıştı. Antony van Leeuwenhoek sperm sıvısında yeni bir hücre dünyası keşfetmiş olabilir, ancak spermlerin yumurtaları döllemek için nasıl çalıştığı konusunda uzun süren bir yanılgı yaşanıyordu. David Friedman'ın 2001'de yayımlanan A Mind of its Own: A Cultural History of the Penis kitabına göre, döllenme süreci 1879'a kadar kanıtlanmamıştı. 1600'lerde araştırmacılar, insanların yumurta veya sperm içinde minyatür olarak kıvrılmış olarak şekillendirildiğine inanıyorlardı. Bu teoriye inanan Spermistler, sperm hücrelerinin başı içinde küçük insansı yaşam formalarını görebildiklerini bile iddia etmişti. Spermistler, kadınların sadece erkek spermi için bir inkübatör işlevi gördüğünü savunuyordu. Spermler güçlü yüzücülerdir, ancak yumurtaya nüfuz etme konusunda yardım aldıklarını biliyoruz. Dişilerin ürettiği progesteron hormonunun patlaması, spermi yumurtanın koruyucu zarından geçirmek için küçük kuyruklarını çılgınca kıpırdatmaya teşvik ediyor. Araştırmacılar 2011'de Nature dergisinde, sperm hücrelerinde catper adı verilen bir proteinin hormonal sinyali almasından sorumlu olduğunu ortaya çıkarıyordu. Kadınların derin ve erkeksi seslere sahip erkeklerden etkilenme eğiliminde olduğu söyleniyor. Fakat araştırmacılar, Aralık 2012'de PLos ONE dergisinde yayınladıkları çalışmalarında, maço erkeklerin, yüksek perdeli seslere sahip erkeklerden daha iyi sperm kalitesine sahip olmadığını ortaya çıkardı. Aslında, daha derin sesli erkeklerde sperm konsantrasyonu, yüksek sesli erkeklere göre daha düşüktü. Araştırmacılara göre, derin seslerin bir kadını etkilemesi mümkün, çünkü derin sesler testosteron seviyeleriyle bağlantılı. Bununla birlikte, yeterince yüksek bir testosteron seviyesi, sperm üretimini engelleyebiliyor. Yani bu da sperm konsantrasyonundaki düşüşün evrimsel bir değiş tokuş süreci olabileceğini düşündürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/spermidin-yaslilikta-beyni-zinde-tutuyor", "text": "Doğal bir madde olan spermidin, buğday rüşeymi, fındık, mantar ve diğer birçok yiyecekte bulunur ve uzun bir süredir sağlığa yararlı tarafları araştırılmaktadır. Birkaç yıl önce gerçekleştirilen hayvan deneyleriyle, spermidinin zengini yiyeceklerin ipliksi kurtların ve sineklerin yaşamını uzatabildiği ve beyin yetisini olumlu yönde etkilediği görülmüştü. 2017 yılında gerçekleştirilen ilk pilot araştırma da insanın bellek yetisi için de olumlu etkilerle ilk kanıtları ortaya koymuştu. Graz Üniversitesi'nden Sabrina Schroeder ve ekibi ise spermidinin yaşlılıktaki bellek kaybına karşı iyi gelip, gelmediğini araştırdı. İlk deneyde yaşlı farelerin yemine altı ay kadar spermidin katıldı. Deneyden önce farelerin öğrenme durumları ve bellekleri çok sayıda standart testle kontrol edildi. Oral yoldan verilen spermidinin farelerin beynine ulaştığı ve bu farelerin yaşlandıktan sonra kontrol grubundakilere kıyasla bellek testlerinde daha başarılı oldukları görüldü. Anlaşıldığı üzere bu doğal madde hayvanlarda görülen tipik zihinsel bozulmayı etkisiz hale getiriyor. Aynı etkinin insanda da ortaya çıkıp çıkmayacağını görmek isteyen araştırmacılar 800 yaşlı katılımcıyla uzun vadeli bir araştırma gerçekleştirdiler. Katılımcılar 1995- 2000 yılları arasında tıbbi ve fizyolojik açıdan takip edildiği gibi, bilişsel yetileri de kontrol edildi. Ayrıca katılımcıların yiyeceklerle ne miktarda spermidin aldıkları da kaydedildi. Daha fazla spermidin alan katılımcılarda beş yıl sonra daha az bilişsel körelme olduğu saptandı. Bu bağlantı hem kadınlarda hem de erkeklerde geçerli ve çeşitli yaş gruplarında ve kategorilerde de tutarlı kaldı. Spermidinin zihinsel yetiler üzerindeki olumlu etkisi ayrıca alınan doza bağlı daha da belirginleşiyor. Peki ama spermidin beyne nasıl etki yapıyor? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen araştırmacılar, fareler ve sineklerle gerçekleştirdikleri ayrıntılı analizler sonucunda, daha fazla spermidin sayesinde hipokampüsteki mitokondri işlevinin arttığını görmüşler. Bilim insanları uzun bir süredir, hücrelerin enerji santrallerinin ilerleyen yaşla birlikte daha az çalıştığını ve bu yüzden özellikle de beyin hücrelerine yeterli enerji gitmediğini biliyorlardı. Son verilere göre spermidin, belli başlı mitokondri proteinlerinin üretimini tetikleyen biyokimyasal bir reaksiyon zincirini harekete geçiriyor; bu da hücrelerin enerji santrali olan mitokondrileri güçlendiriyor ve spermidinle niçin daha iyi çalıştıklarını açıklıyor. Analizler öte yandan spermidinin, hücrelerin temizlik sistemi olan otofajiyi de olumlu etkilediğini gösterdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/stres-saclari-nasil-beyazlatiyor", "text": "Cunha ve ekibi şimdi böyle bir fenomenin bulunduğunu ve bunun temelinde hangi mekanizmanın yattığını da öğrendiler. Çalışmanın çıkış noktası rastlantısal bir keşifti. Araştırmacılar deneyler yaparken, siyah tüylü farelerin birden bire açık renk tüylere kavuştuklarını gördüler. Bu kemirgenlere deneylerde yapay olarak ağrı verilmiş ve aniden strese girmişlerdi. Bunun üzerine ağrıya bağlı stresin gerçekten de renk kaybıyla ilgili olup olmadığını öğrenmek isteyen uzmanlar, sempatik sinir sistemi üzerinden sinyal iletimini engellediler. Vejetatif sinir sisteminin bu bölümü her şeyden önce üzüntü ve tehlike gibi reaksiyonlardan sorumludur. Mücadele veya kaçma reaksiyonunu kontrol ederek örneğin kalbimizin daha hızlı atmasına neden olan stres hormonlarının salgılanmasını sağlar. Sonuçlara göre bu etki ilaçlarla veya sempatik sinir liflerinin engellenmesi halinde, farelerin tüyleri stresli durumların ardından gerçekten de kırlaşıyor. Bu ve diğer deneyler, sempatik sinir sisteminin gerçekten de pigment kaybında etkisi olduğu ve ağrının bu durumda kuvvetli bir stres faktörü gibi etkilediğini kanıtlıyor. Peki ama saçlar bu sistem üzerinden verilen sinyallerle tam olarak nasıl kırlaşıyor? Araştırmacılar bu sorunun yanıtını da buldular: Akut stres, saç foliküllerinin melanositleri üzerinde etkili. Pigment üreten bu hücreler genç yaşlarda tıpkı kök hücreler gibi henüz farklılaşmamış oluyorlar. Fakat ilerleyen yaşla birlikte olgunlaşıyorlar. Bu süreç tamamlandığında ise melanin üretmeyi bırakıyor ve köreliyorlar. Bedensel veya psişik stresin ardından saç foleküllerinin uçlarındaki sempatik sinir lifleri, fazladan noradrenalin salgılıyorlar. Melanosit kök hücreleri bu uyarı maddesine ait bir reseptör taşıyorlar yine ve bu etkinleştirildiğinde hücreler yeniden farklılaşmaya başlıyorlar. Sempatik sinir sisteminin aşırı bir şekilde etkinleşmesiyle birlikte saçlarda pigment üreten hücrelerdeki doğal yaşlanma süreci de hızlanıyor. Bunlar yok olduklarında ise artık pigment üretilmiyor, hücrelere gelen zarar kalıcı oluyor. Ancak bir iyi haber de var: Bu stres etkisi bir olasılıkla önlenebiliyor. Önleyici bir madde arayan Cunha ve ekibi, hücrelerdeki gen ekspresyonunu strese bağlı olarak nasıl değiştiğini incelediler. Özellikle de CDK isimli bir proteinine ait bir yapı talimatını içeren bir DNA parçası dikkat çekiçi geldi. Söz konusu hücre döngüsünün ayarlanmasında önemli bir rol oynuyor. Araştırmacılar CDK genindeki etkinliğin strese bağlı olarak arttığını fark ettiler. Ve bu protein bloke edildiğinde melanosit kök hücreleri zamanından önce farklılaşmamış ve kemirgenlerin tüyleri siyah kalmış. İnsana ait melanositlerle gerçekleştirilen deneyler, insanda da benzer bir mekanizmanın işlediğini gösteriyor. Yeni bilgiler ışığında belki de saçların kırlaşmasını önleyecek ilaçlar geliştirilebilecek ama bu biraz zaman alabilir diyen araştırmacılar, stresin sadece saçlara değil organizmadaki diğer sistemlere de zarar verebileceğini söylüyorlar. Araştırmacılar şu sıralar sempatik etkinliğin kök hücrelerin diğer alt popülasyonları üzerindeki etkisini araştırmaya başladılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/strese-karsi-asi-mi-geliyor", "text": "Birçok insanın gündelik yaşamında stres rutin haline gelmiş durumda. Stres uzun vadede kötü sonuçlar doğurabilmektedir ne yazık ki. Mesela stres unutkanlığı da beraberinde getirir, otokontrolümüzü olumsuz etkiler ve zamanla gerçekten hasta eder. Stres öte yandan şişmanlamayı tetikler ve bağışıklık sistemimizi de etkiler. Hatta kaygı bozukluklarına, depresyona veya posttravmatik stres bozukluklarına da yol açabilir. Bunun sebebi ise stresin beyindeki iltihap reaksiyonlarını güçlendirmesidir ki bu reaksiyonlar bedeni bu tür hastalıklara karşı daha duyarlı hale getirirler. Araştırmalar bu tür iltihap reaksiyonlarının insanlarda örneğin depresyon benzeri semptomları ortaya çıkardıklarını göstermiştir diyor Colorado Üniversitesi'nden Matthew Frank. Beyni bu tür zararlı tepkilerden koruyacak bir aşının etkili olup olmayacağını araştıran Frank, aşının gerçekten de işe yarayacağını bulmuş. Daha önceki araştırmalarda, öldürülmüş Mycobacterium vaccae bakterilerinin farelere aşılanması sonucunda, saldırgan erkek fareler gören kemirgenlerin daha az stres yaşadıkları görülmüştü. Frank ve ekibi, şimdi sıçanlara düzenli olarak bu bakteriyi aşılamış. Son dozdan sekiz gün sonra kemirgenlerin hipokampüslerindeki anti iltihap proteini olan İnterleukin 4'ün önemli ölçüde arttığı görülmüş. Beynin bu bölgesi her şeyden önce korku ve iç huzursuzluk gibi duygularda önemli bir rol oynuyor. Bu sıçanlar stres yaratan bir ortama bırakıldıklarında bedenlerinde daha az stres uyarı maddesi HMGB1 salgılandığı gibi daha fazla CD200R1 reseptörü üretilmiş. Bu reseptör beynin bağışıklık hücreleri olan glia hücrelerinin iltihaplanmasının önlenmesinde anahtar rol oynuyor. Sonuç olarak sıçanlar daha az stres yaşamışlar. Aynı sonucun insanlarda da görülmesi halinde söz konusu aşının, birçok nöroinflamatuvar hastalıklarının iyileştirilmesinde çok umut verici olacağını söyleyen araştırmacılar, aşının örneğin asker veya acil tıp çalışanları gibi kişilerde posttravmatik stres bozukluğunun önlenmesinde kullanılabileceğini düşünüyorlar. Ayrıca diğer bakterilerin de etkili olabileceğini tahmin eden araştırmacılar, şu sıralar Lactobacillus reuteri içeren probiyotiklerle testler yapıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/su-icmek-icin-susamayi-beklemeyin", "text": "Vücudumuz için gerekli olan besin maddeleri yalnızca katı yiyecekler şeklinde değildir; su, en önemli ve maalesef en çok unutulan besindir. Bir insan yemek yemeden bir süre yaşayabilse de su içmeden yalnızca birkaç gün dayanabilir. Yağsız vücut kitlesinin %70-75'i suyken yağda ise %10-40 arası su bulunur. Kas kitlesi daha fazla olan erkeklerin ve atletlerin vücutlarında bulunan su miktarı, atletik yapıda olmayan kadınlara, aşırı kilolulara ya da yaşlı insanlara oranla daha fazladır. Önemli biyokimyasal tepkimeler için çözücü maddedir, besinleri taşır ve atıkları ortadan kaldırır. Vücudunuzda kan dolaşımının sağlanması için önemlidir. Vücut sıcaklığını korur. Siz egzersiz yaparken metabolizmanız ve iç vücut sıcaklığınız artar. Su, ciddi bir hasar oluşmaması için iç organlarınızın aşırı ısınmasını engeller; böylece ısı çarpmasını hatta can kaybını önler. Isı kan dolaşımı aracılığı ile cilde taşınır, terlemenize sebep olur. Ter buharlaşırken serinlemenizi ve güvenli bir vücut sıcaklığına dönmenize yol açarak, vücudun normal işleyişini sağlar. Günlük su tüketimi, vücuttaki toplam su seviyesini korumak için yitirilen su miktarını dengelemelidir. Vücudun su kaybetmesi sağlığınızı olumsuz yönde etki eder. Susadığınızı hissetmeye başladığınızda muhtemelen vücudunuzda bulunan suyun %1'ini kaybetmişsinizdir. Bu oran % 2'ye çıktığında ise bitkinlik kaçınılmazdır ve kalp-damar hasarları oluşabilir. Bireysel sıvı ihtiyacınız terleme miktarına, çevresel sıcaklığa, kıyafetlerinize, neme ve diğer unsurlara göre değişir. Bol su içmek için susamayı beklemeyin. İdrarınızı kontrol ederek su kaybınıza dikkat edin. İdrarınızın soluk sarı olması gerekir. Koyu sarı, kokulu ya da yoğun idrar susuzluğa işaret eder. Kısa süreli (60 dakikadan az), düşük ya da orta şiddette aktivitelerden önce aktivite sırasında veya sonrasında su için. Aşırı sıcakta ya da bir saatten fazla yaptığınız her egzersizden sonra suyun yanı sıra içerisinde elektrolitler ve %6-8 arasında karbonhidrat bulunan sporcu içecekleri tercih edin. Böylece hiponatremi denilen düşük kan sodyumu durumu engellenebilir. Hiponatremi kanı seyreltir ve ciddi hasarlara, hatta ölüme sebep olabilir. Vücudunuzda yeterli miktarda su bulunduğuna inandığınız zaman egzersize başlayabilirsiniz. Egzersizden önceki gün bol sıvı tüketin. Aynı zamanda egzersizden bir saat önce, egzersiz sırasında ve sonrasında da sıvı tüketin. Uzun bir egzersizden önceki gün ya da egzersiz gününde alkol almayın. Ayrıca içki sersemi bir şekilde egzersiz yapmaktan kaçının. Çay, kahve, meyve suları, süt, çorba gibi bütün sıvıları tüketin. Her ne kadar National Research Council's Food and Nutrition Board tarafından yayınlanan son raporda idrar söktürücü özellikleri olduğu belirtilmişse de çay ve kahvede bulunan kafein miktarı, bu içeceklerin sıvı etkisini herhangi bir şekilde azaltmaz. İçlerinde çeşitli oranlarda su ve potasyum bulunduğundan sağlıklı olmak için günde en az beş kase meyve ve sebze yiyin. Egzersiz sırasında yüksek sodyum kaybı yaşayan kişilerin egzersizden önce tuzlu yemekler yemesi ya da egzersiz sırasında tükettikleri sporcu içeceklerine uygun oranda tuz katmaları öneriliyor. Portakal suyunda yüksek oranda potasyum bulunur. Sporcu içecekleri gibi %6 oranında karbonhidrat olması için su ile 50/50 seyreltilmiş meyve suları, %100 meyve sularına oranla midenizden daha hızlı bir şekilde geçer, bu da elektrolitlerin ve suyun kalbinize ve organlarınıza daha hızlı ulaşmasını sağlar. Yorucu bir egzersizden sonra kaslarınızın yapılanması için proteine, kaslarınızın enerji alması için karbonhidrata, terleyerek kaybettiklerinizin yerine geçmesi için elektrolitlere ve vücudunuzun su ihtiyacını karşılaması için sıvıya ihtiyacınız var. Düşük yağlı çikolatalı süt bütün bu ihtiyaçları karşılamada birebirdir. Sıvı ve sodyum kaybınızı tuz ve potasyum içeren çorba ya da sebze suları gibi besinlerle de giderebilirsiniz. Uzun yürüyüşler için yüksek oranda potasyum, sodyum, protein, karbonhidrat ve kalori içeren kuru meyve ve kuruyemiş karışımlarını tercih edebilirsiniz. Bol bol su içmeyi de ihmal etmeyin. Bireysel sıvı ihtiyacınızı belirlemek için: Ağır egzersizlerden önce ve sonra kendinizi tartın. Eğer kilo kaybı görürseniz çok fazla sıvı kaybetmişsiniz demektir. Kaybettiğiniz her yarım kilo için üç bardak su için. Bu oran, gelecekte egzersizlerinizden önce ya da egzersiz sırasında tüketmeniz gereken su ya da sporcu içeceği miktarı olacaktır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/su-icmeliyiz-cunku", "text": "Su, yaşamın devamlılığı için en önemli kaynak ve metabolizmamızın en fazla ihtiyaç duyduğu madde. Vücudumuzun %60-70'ini oluşturan su, hayatın temel taşı olarak karşımıza çıkıyor. Vücudun su oranını korumak ve tüm sistemlerinin uygun şekilde çalışmasını sağlamak için yeterli miktarda su tüketmek çok önemli. 22 Mart Dünya Su Günü dolayısıyla Memorial Ankara Hastanesi'nden Dyt. Emine Yüzbaşıoğlu, suyun hayatımızdaki önemine dikkati çekti ve su içmek için 9 çok önemli nedeni sıraladı. - Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasına yardımcı olur. - Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler. - Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur. - Kabızlık ve böbrek taşı oluşumunu önler. - Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur. - Metabolizmayı hızlandırarak kilo vermeyi sağlar. - Hücre ve dokuların yapılarının korunmasında görev alır. - Vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olur. - Vücut direnci ve bağışıklığının güçlenmesini sağlar. Vücutta ateş, ishal, kabızlık gibi bir rahatsızlık olmadığı takdirde sağlıklı bir kişinin günlük içmesi gereken su miktarı 1,5-2 litredir. Fiziksel aktivite, hava sıcaklığı günlük alınması gereken su miktarını artıran sebeplerdir. Yapılan çalışmalarda, vücudun ihtiyacından fazla su tüketiminin sağlık açısından herhangi bir faydası olmadığı gözlenmiştir. Çok fazla su tüketmek su zehirlenmesine de yol açabileceği için ölçüyü kaçırmamak önemlidir. Su dışında kahve, çay, asitli içeceklerle alınan sıvı suyun yerini almamaktadır. Aksine bu tür içeceklerin fazla tüketilmesi susama hissini baskılayarak, suya olan ihtiyacı azaltmaktadır. Susama hissinin olmaması vücudun günlük su ihtiyacının karşılandığı anlamına gelmez. Kişinin gün içinde uygun miktarda su içip içmediği İdrar rengine bakılarak anlaşılabilir. İdrar rengi koyu sarı ise su tüketimi yetersiz, açık sarı veya berrak ise su tüketimi yeterlidir. Yetersiz su tüketimi beraberinde yorgunluk, halsizlik, tansiyon düşüklüğü, ciltte kuruluk gibi sağlık sorunlarını beraberinde getirir. Vücutta su deposu olmadığı unutulmamalıdır, bu nedenle günlük su tüketimine çok özen gösterilmelidir. Su içmeyi sevmiyorum, tadından hoşlanmıyorum ya da gün içinde aklıma gelmiyor diyen pek çok kişi vardır. Bu konuda birkaç pratik öneri kısa sürede su içme alışkanlığının kazanılmasına yardımcı olacaktır. - Kişi su içmek için susamayı beklememelidir. - Su içmeyi telefon alarmı, bilgisayar ekranındaki hatırlatıcı ya da küçük notlar yoluyla birey kendine hatırlatabilir. - Çalışma masasında ya da evdeyken sürekli görülebilecek bir yerde renkli ve şık bir sürahi, bardak veya şişe bulundurulabilir. - Suyun içine elma, tarçın, nane yaprağı, zencefil, çilek, üzüm gibi meyveler eklenerek lezzeti artırılabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/su-ihtiyacimizi-olcmek-icin-yeni-formul", "text": "Bedenimizin gerçekte ne kadar suya ihtiyacı var? İlk kez bir denklem bir kişinin günde ne kadar suya ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacın hangi faktörlerden ne ölçüde etkilendiğini ortaya koydu. Su bizim için yaşamsal bir önem taşır, su olmadan ne metabolizma süreçleri ne de hücreler doğru dürüst çalışır. Bedenimizdeki sıvı miktarı çok fazla azaldığında bazı özel ölçüm sensorları alarm verir. Beynimiz çok net bir sinyal gönderir: Susarız. Bedenimiz idrar, ter ve diğer süreçlerle sürekli su kaybettiğinden yeme ve içmeyle takviye yapmamız gerekiyor. Peki bedenimizin bir günde ne kadar suya ihtiyacı var? Öneriler günde 1,5 ila üç litre arasında değişse de genelde kaba tahminler ve genellemelere dayanıyor. Japon bilim insanı Yosuke Yamada yönetiminde çalışan uluslararası bir ekip. şimdi insan bedeninin bir günde ne kadar suya ihtiyacı olduğunu ilk kez ayrıntılı bir şekilde araştırdı. Araştırmaya yirmi altı ülkeden 5600'ün üzerinde insan katıldı. Deneyler sırasında her katılımcı normal hidrojen atomlarının ağır hidrojen izotop döteryumla değiştirildiği 100 mililitre su içti. Bu izotop işaretleme işlemiyle, bedendeki işaretli suyun nasıl yayıldığı ve seyreldiği takip edilebiliyor. Bu da insan bedenindeki su ihtiyacının ne kadar olduğunu gösteriyor. Kişisel su ihtiyacı ise izotop değerinin zaman içinde değişimiyle ortaya çıkıyor. Analizlere göre erkeklerin aynı koşullarda yaşayan aynı yaştaki kadınlara göre yarım litre fazla suya ihtiyaçları var. Örneğin Orta Avrupa'da yaşayan yirmi yaşında, yetmiş kilo ağırlığında bir erkeğin günlük su ihtiyacı 3,2 litreyken aynı yaştaki kadının su ihtiyacı 2,7 litre civarında. Cinsiyetler ve yaş grupları arasında farklılıklar, her şeyden önce bedendeki yağ yüzdesindeki farklılıkları yansıtır, nitekim yağ dokusu, kaslardan ve diğer organlardan daha az su içerir. Bu da su ihtiyacının yirmi ila otuz yaş arasındaki yetişkin erkeklerde en yüksek seviyede olmasının ve yaş ilerledikçe azalmasının nedenlerinden biridir. Günlük su ihtiyacı kadınlarda elli yaşına kadar büyük ölçüde aynı kalırken, yalnızca hamilelik döneminde yüzde 0,7 litre kadar artıyor. Diğer bazı kişisel bedensel faktörler de hesaplanabiliyor: Antrenmanlı bir sporcunun günlük su ihtiyacı spor yapmayan bir kişiye göre bir litre fazladır. İkisi de aynı günde hareket etmeseler de bu değişmiyor. Bedensel hareket öte yandan su ihtiyacımızı akut olarak artırıyor. Yüzde elli daha fazla enerji harcadığımızda örneğin, aşağı yukarı bir litre daha fazla su içmemiz gerekiyor. Ayrıca beden ağırlığı ve beden boyu da rol oynuyor: Elli kilo daha ağır olan kişilerde su ihtiyacı 0,7 litre artıyor. Su ihtiyacımız yaşam boyu değişiyor. Yenidoğanlar en fazla suya ihtiyaç duyanlar. Hızlı metabolizmaları yüzünden her gün beden sıvılarının yüzde 28'ini su içerek takviye etmek zorundalar. Birkaç ay sonra günlük su ihtiyacı azalıyor ve genç yetişkinlerde bu oran yüzde 9'a düşüyor. Yaşlılıkta ise su ihtiyacı biraz daha düşüyor, seksen yaşındaki bir kişinin günlük su ihtiyacı otuz yaşındaki kişiden yaklaşık olarak yüzde 0,7 daha az. Su ihtiyacımız üzerinde iklim ve coğrafi konum da etkili elbette. Sıcak iklimlerde su ihtiyacı daha fazladır. Şaşırtıcı bir şekilde refah durumu da su ihtiyacı üzerinde etkili. Şöyle sıcak iklimlerde klimalı ortamlarda yaşayan insanlar daha az terledikleri için daha az suya ihtiyaç duyarlar. Özetleyecek olursak sonuçlar su ihtiyacının çok sayıda bedensel ve çevresel faktörler tarafından etkilendiğini ve kişiden kişiye değiştiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/suclu-beyin-implanti", "text": "Aslı 35 yaşında genç bir akademisyendir. Arkadaşlarının ısrarları sonucu yeni trendden daha fazla kaçamaz ve dikkatini artırmak için bir beyin implantı taktırır. İmplant gerçekten iyi iş çıkarmaktadır, bilişsel kapasitesi artmış ve çalışma verimi implant öncesinin üç katına çıkmıştır. Akademik kariyeri harika gitmektedir. Neyse ki kimse ölmez, ancak çok sayıda insan yaralanmıştır. Aslı bilinci kapalı halde Hacettepe Hastanesi'ne kaldırılır. Aslı'nın birkaç ay önce taktırdığı mucize beyin implantı ile bu yaşanan kötü olay arasında nasıl bir bağlantı var? Önce beyin implantları dünyasındaki yeni gelişmelerden bahsedelim ve bu senaryonun çok uzağında olmadığımızı anlatmaya çalışalım. İmplantlar halihazırda hayatımızın ve vücudumuzun hemen her yerindeler. Diş implantları onlarca yıldır kullanılıyor, giderek artan sayıda insan diz ya da kalça protezleri gibi ortopedik eklem implantları taktırıyor. Hatta saç ekimi bile aslında bir çeşit kıl folikülü implantı. Tüm bunlar olurken sinirbilimciler durur mu? Beyin implantı konusu onlarca yıldır nörolojinin ve sinirbilimin önemli gündemlerinden biri. Bu konuda yapılan çalışmalarda önemli başarılar elde edildi bile. Eminim pek çoğunuz doğuştan sağır bir bebeğin yeni takılan bir cihaz sayesinde duymaya başladığı anı gösteren o muhteşem videoyu izlemişsinizdir. O videoda bebeğin duymasını sağlayan alet bir beyin implantı, tam adıyla kohlear implant. Kulağın derinliklerinde duyma algısı için olmazsa olmaz sinirsel bir yapı olan \"kohlea\" bazı durumlarda henüz doğumda işlev kaybıyla geliyor ve bu durum yeni doğanlarda sağırlığa yol açıyor, duyamayan bir çocuk gelişiminin devamında dil yeteneği geliştiremiyor. Bu durum çocuğun sağır ve dilsiz olmasına neden oluyor. Neyse ki bu durum çok yakında büyük oranda tarih olacak. Kohlea implantı ilk geliştirilen beyin implantlarından. Ancak günümüzde sinirbilimciler bundan fazlasını da yapabiliyorlar. Örneğin ileri Parkinson hastalarında titremeyi engellemek için bir beyin cerrahisi operasyonuyla beynin derinliklerine beyni uyaran bir cihaz takılarak Parkinson titremesi tedavi edilebiliyor. Daha şimdiden tüm dünyada 100 binden fazla insanın sahip olduğu ve derin beyin uyarımı denilen bir mekanizmayla çalışan bu beyin implantı giderek geliştiriliyor ve önümüzdeki yıllarda ilaçlarla tedavi edilemeyen ağır Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldırması olası. Gelelim işin karanlık kısmına. Herkes yeni teknolojileri kullanmak istiyor, ancak kimse bu teknolojilerin getirdiği dezavantajlardan muzdarip olmak istemiyor. Ancak her yeni teknoloji beraberinde bazı sorunlar getiriyor. Yazının başında anlattığımız akademisyen Aslı'nın beyin implantlarıyla yaşadığı varsayımsal soruna gelmeden önce gerçek hayattan sorunlarla başlayalım. Sinirbilim alanındaki saygın dergilerden The Journal of Neuroscience'ta yayınlanan bir makale 22 yasında bir epilepsi hastasının beyin implantıyla yaşadığı ilginç bir deneyimi bizlere aktardı. Genç hasta epilepsi hastalığının beyindeki kaynağının bulunması için, yani tanı amacıyla bir beyin implantı operasyonuna girer. Operasyon başarılı olur, hasta epilepsi odağının teşhis edilmesi için implant aracılığıyla düzenli olarak beyin uyarımı almaya başlar. Ancak beklenmeyen bir şey yaşanır: Şimdiye kadar hiç halüsinasyon deneyimi olmayan hasta beyin uyarımı sonrasında halüsinasyonlar görmeye başlar. Gerçeklik algısı değişmiştir, olmayan şeyler görmeye başlamıştır. Hatta bir defasında kendisini tedavi eden doktorların, yaşadığı şehirdeki Pizza restoranının şefleri gibi giyindiklerini söyler. Beyin birbirine bağlı binlerce modülden oluşan bir yapı, öyle görünüyor ki bu hastada beklenmedik bir şekilde beyin implantı beyinde gerçeklik algısını bozarak hastanın olmayan şeyler görmesine neden olmuş. Başka yüzlerce hastanın başına gelmeyen bir şey, talihsizlik sonucu onun başına gelmiş. Bir başka örnekte ise beyin implantlarının müzik algısıyla ilgili bir değişime sebep olduğunu görüyoruz. \"Frontiers in Behavioral Neuroscience\" dergisinde yayınlanan makaleye göre 60 yaşındaki Hollandalı hasta obsesif kompulsif bozukluğunun tedavisi için bir beyin implantı taktırır. Obsesif kompulsif bozukluk psikiyatrik bir hastalıktır ve kişinin saplantılı düşünceler geliştirmesine neden olur, hasta bu düşünceler nedeniyle günlük hayatına devam edemeyecek hale gelebilir, ilaçlarla tedavi edilemeyen ağır hastalarda beyin implantları devreye girer. Bu hastada da böyle bir beyin implantı takılır ve tedavi ilk bakışta gayet başarılıdır, hastanın saplantılı düşünceleri oldukça azalır, kendi tarifiyle \"içinde yepyeni bir insan\" keşfetmiştir. Ancak tedaviye başlandıktan 6 ay sonra ilginç bir şey olur: Hasta Johny Cash adındaki bir müzisyene hayran olur, bulduğu tüm Johny Cash CD'lerini almaya başlar, sürekli onun müziklerini dinler. İşin ilginci, hasta Johny Cash'i beyin implantından önce defalarca dinlemiştir ve şarkılarını pek de beğenmemiştir. Doktorlar bu ilginç durumu aydınlatmak için hastanın beyin implantını bir süreliğine kapatırlar ve durum daha da ilginçleşir: Hasta beyin implantının kapatıldığı durumda Johny Cash'in şarkılarından keyif almaz, bu şarkıcıyı dinleme isteği duymaz. Müzik zevki eskisi gibi birkaç Hollandalı müzisyen ve Rolling Stones'tan ibarettir. İmplant yeniden açılıp çalışmaya başladığında ise parti kaldığı yerden devam eder, Johny Cash hayranlığı geri gelmiştir. Beyin implantlarının gücünü ve etkilerini yadsımak imkansız. Bu teknoloji gelişecek ve beyin implantları sadece beyin hastalıklarında değil, sağlıklı insanlarda da beyinsel fonksiyonları geliştirmek için kullanılacak. Ancak bu yeni ve bir bilimkurgu eserinden fırlamış gibi görünen cihazlar yukarıdakilere benzer yeni sorunları da beraberinde getirecek. Bir ihtimal daha var: Yeni teknoloji beyin implantlarının çoğu kablosuz şekilde çalışıyorlar. Böyle bir durumda Aslı'nın beyin implantının kontrolü teröristler tarafından ele geçirilmiş ve bu yolla bir terör eylemi gerçekleştirilmiş olabilir. Benzeri düşmanca eylemlerin kalp implantlarına sahip insanlara yönelik olarak gerçekleştirildiğini biliyoruz ki bir beyin implantı bu anlamda çok daha kötü senaryolara sebep olabilecek potansiyele sahip. Beyin implantları yakın gelecekte tıpta ve günlük hayatta giderek önem kazanacaklar. Şimdi hayal gibi görünen bu sorular gelecekte nörohukuk ve nöroetik alanında güncel tartışmalara neden olacak. O zamana kadar tüm bu senaryoları birer düşünce deneyi olarak tasarlayıp geleceğe hazırlanabiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/super-bellek-imkansiz-degil", "text": "Bazı insanlar ortalamanın çok üzerinde bir belleğe sahiptirler. Örneğin karşılaşmalar sırasında binlerce hamleyi hatırlayabilen profesyonel satranç oyuncuları gibi. Bu konuyu araştıran Alman sinirbilimci Martin Dresler ilginç sonuçlara ulaştı. Araştırma çerçevesinde bir bellek alıştırmasına katılan yirmi üç kadın ve erkek ilk başlardı 72 sözcükten 26'sını akıldı tutabilirlerken, altı hafta sonra bu sayı 62'ye yükselmiş. Katılımcıların her gün yarım saat kadar uyguladıkları hafıza geliştirme tekniği yerleşim yöntemi olarak bilinmektedir. Bu teknikte her sözcük bir yer ismiyle ilişkilendirilir. Bu şekilde soyut diziden, bellekte bir yerden diğer bir yere gidilen bir gezi oluşur. Sportif bellek yarışmalarına katılanlar da kökeni antik dönemlere kadar uzanan bu yöntemden yararlanıyorlar. Dresler, katılımcılarla birlikte bazı dünya şampiyonlarını da davet etmiş laboratuarına. Bunun amacı beyin taramalarıyla beyin yapılarındaki farklılıkları bulmaktı. İki grup arasında anatomik açıdan bir farklılık göze çarpmamışsa da ayrıntılı incelemeler sonucunda bellek şampiyonlarının prefrontal korteksi ve diğer beyin bölgelerinde belli başlı bir motif saptanmış. Bu motif diğer katılımcılarda alıştırmalardan önce görülmemişse de altı haftalık çalışmadan sonra kendini göstermiş. Beyin yerleşim yöntemiyle çalıştırıldığında sinirsel ağda izler kalıyor ve bu izler ne kadar belirginse hatırlama yetisi de o denli iyi oluyor diyor araştırmacılar. Bu yazı HBT Dergi 52. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/surekli-ac-misiniz-iste-olasi-nedenler", "text": "Protein, gün içerisinde daha az kalori tüketmenize yardımcı olabilecek, açlığı azaltıcı özelliklere sahiptir. Bunu, tokluk sinyali veren hormonları artırıp açlık sinyali veren hormonları azaltarak sağlar. Birçok farklı besinin içerisinde bol miktarda protein bulunduğundan, yeterince protein almanız çok zor değil. Her öğününüze bir protein kaynağı katarak aşırı açlık hissini engelleyebilirsiniz. Kırmızı et, kümes hayvanları eti, balık ve yumuta gibi hayvansal ürünlerde yüksek oranda protein bulunur. Aynı zamanda süt ve yoğurt gibi bazı süt ürünlerinde de bulunurken, baklagiller, kabuklu yemişler ve tam tahıllar gibi bitki bazlı gıdalar da protein deposudur. Yeterli uyku sağlığınız için son derece önemlidir. Uyku, beyninizin ve bağışıklık sisteminizin düzgün çalışabilmesi için gereklidir ve kalp hastalıkları ve kanser gibi birçok kronik hastalığa yakalanma riskinizin de daha az görülmesiyle bağlantılıdır. Ayrıca uyku, açlık sinyali veren ghrelin hormonunu da düzenlemeye yardımcı olduğundan, uykunuzu almanız iştah kontrolü için de gerekli bir unsurdur. Uykusuzluk ghrelin hormonu seviyesinin artmasına sebep olur, bu nedenle uykusuz kaldığınızda kendinizi çok daha aç hissedersiniz. Açlık seviyenizi kontrol altında tutabilmek için her gece en az 8 saat kesintisiz uyumanız öneriliyor. Rafine karbonhidratlar içerlerindeki lif, vitamin ve minerallerden arındırılmıştır. En popüler rafine karbonhidrat kaynağı beyaz undur. Gazlı meşrubat, şeker ve diğer unlu mamüller de rafine karbonhidrat olarak geçer. Rafine karbonhidratların içerisinde doyurucu lifler bulunmadığından vücudunuz bunları hızla sindirir. Uzun süreli bir tokluk hissi vermedikleri için de çok fazla karbonhidrat yediğinizde sıklıkla aç hissedebilirsiniz. Dahası, rafine karbonhidratlar kan şekerinizde ani çıkışlara sebep olabilir. Bu da hücrelerinize şeker taşımaktan sorumlu hormon olan insülinin seviyelerinde artışa sebep olur. Bir anda çok fazla insülin salgılandığında da kanınızdaki şeker seviyenizde ani bir düşüş yaşanır, buna da hipoglisemi adı verilir. Düşük kan şekeri seviyeleri de vücudunuza daha fazla besine ihtiyacı olduğunu söylediğinden sıklıkla açlık hissedersiniz. Yağ, tokluk hissinin oluşumunda önemli bir rol oynar. Bunun sebebi kısmen sindirim sisteminden geçiş süresinin yavaş olması, yani yağı sindirmenizin daha uzun sürmesi, bu nedenle de midenizde daha uzun süre kalmasıdır. Ayrıca yağ, tokluk hissini veren çeşitli hormonların da salgılanmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle beslenme düzeniniz çok fazla yağ içermiyorsa sıklıkla açlık hissedebilirsiniz. Beslenme düzeninize katabileceğiniz yüksek yağ içerikli çeşitli besinler bulunur. Sağlıklı, yüksek yağlı gıdalar arasında avokado, zeytinyağı, yumurta ve tam yağlı yoğurt bulunur. Yeterince su içmek beyin ve kalp sağlığını korumaya ve yorulmadan uzun süre egzersiz yapmanıza yardımcı olur. Ayrıca cilt ve sindirim sistemi sağlığı için de önemlidir. Su midenizde doluluk hissi yarattığı için yemeklerden önce içildiğinde iştahınızı azaltabilir. Vücudunuzun su ihtiyacının yeterince karşılandığından emin olmak için aç hissettiğiniz zaman su için. Meyveler ve sebzeler gibi bol su içeren besinler tüketmek de su ihtiyacını karşılamaya yardımcı olur. Çok fazla yüksek lif içeren besin tüketmek açlığınızı kontrol altında tutmanıza yardımcı olabilir. Yüksek lifli besinler midenizin boşaltım hızını yavaşlatır ve düşük lifli besinlere göre çok daha uzun sürede sindirilir. Ayrıca yüksek lif alımı iştahı azaltan hormonların salgılanmasına ve tokluk etkisi yarattığı bilinen kısa zincirli yağlı asit üretimine de yardımcı olur. Yoğun bir yaşam temponuz varsa dikkatiniz dağınıkken yemek yiyor olabilirsiniz. Her ne kadar bu size zaman kazandırabilse de dikkat dağınıkken yemek yemek daha fazla açlık hissine, daha çok kalori alımına yol açabilir. Bunun en önemli sebebi, dikkatiniz dağınıkken ne kadar yediğinizi fark edememeniz ve vücudunuzun tokluk sinyallerine duyarsız kalmanızdır. Alkolün iştah açıcı etkileri bulunduğu biliniyor. Araştırmalar alkolün, özellikle yemekten önce ya da yemek esnasında tüketildiğinde leptin gibi iştahı azaltıcı hormonları engellediğini gösteriyor. Ayrıca alkol beynin muhakeme ve iradeyi kontrol eden bölümünü de zayıflattığından, çok fazla yemenize de sebep olabiliyor. Aşırı stresin iştahı artırdığı biliniyor. Bunun asıl sebebi, açlık hissi veren bir hormon olan kortizol seviyelerinin yükseltmesidir. Sık sık stres yaşadığınızda sürekli olarak kendinizi aç hissedebilirsiniz. Bazı ilaçların iştah artırıcı yan etkileri bulunabilir. En çok iştah artırıcı ilaçlar arasında antipsikotik ilaçlar, antidepresanlar, duygudurum dengeleyici ilaçlar, kortikosteroidler ve nörolojik nöbetleri engelleyici ilaçlar bulunur. Ayrıca bazı diyabet ilaçlarının da açlığınızı ve iştahınızı artırabildiği biliniyor. Bazı araştırmalar çok hızlı yemek yiyen insanların iştahının daha fazla olduğunu ve aşırı miktarda yemeğe eğilimli olduklarını gösteriyor. Bu kişilerde obezite ve aşırı kilo görülme oranı da çok daha fazla. Hızlı yeme esnasında yiyeceklerin yeterince çiğnenmemesi ve farkındalığın azalmış olması da açlık hissinin yok olmasını engelliyor. Yiyecekleri yavaş ve yeterince çiğneyerek yemek ise beyninize tokluk sinyalleri vermesi için yeterli zamanı sağlıyor. Sıklıkla açlık hissetmenin en klasik sebebi diyabettir. Hipertiroidizm olarak da bilinen, tiroidin çok fazla çalışması durumu da açlığın artmasıyla bağlantılı bir durumdur. Hipoglisemi de açlık seviyelerinizi artırabilir. Uzun süre yemek yemediğinizde kan şekeri seviyeniz düşebilir, ki bu durum da yüksek rafine karbonhidrat ve şeker içeren bir beslenme düzeni söz konusu olduğunda daha da artabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/surekli-goz-ovusturmak-goze-zarar-verir-mi", "text": "Gözleri sürekli ovalamak veya kaşımak, gözümüzün ön kısmında yer alan saydam tabakanın yani korneanın incelmesine ve öne doğru bombeleşmesine yol açabilir. Keratokonus olarak tanımlanan bu hastalık, alerji nedeniyle sürekli gözlerini ovalayan çocuklarda ve gençlerde daha sık görülür. Bu hastalık göz numaralarında artışa ve görme azlığına neden olabilir. Keratokonus, korneanın öne doğru sivrileşmesi ve incelmesiyle birlikte kişinin görme düzeyini bozan önemli bir göz hastalığı. Hastalığının en önemli belirtisi düzensiz astigmatizmaya bağlı sürekli değişim gösteren bulanık görmedir. Özellikle ileri evrelerinde görme düzey ve kalitesi oldukça düşer. Çocukluğundan beri alerjisi olan, bu nedenle sürekli gözünü ovalayan ve bulanık görme şikayeti olan kişilerin acilen göz doktoruna gitmesi gerekir. Göz muayenesini düzenli yaptıran ve gözlük numarası her defasında değişen hastalarda da mutlaka keratokonustan şüphelenilmeli ve ileri tetkikler yapılmalıdır. Keratokonus hastalığının nedeni günümüzde tam olarak ortaya konabilmiş değil. Ancak araştırmalar ve deneyimler, ailesinde daha önceden keratokonus tanısı konmuş kişilerin en önemli risk grubunu oluşturduğunu gösteriyor. Diğer şüpheli bir neden ise, özellikle çocukluk döneminde gözün sıkça ovalandığı alerjik göz hastalıklarının varlığıdır. Tedavide iki ana nokta çok önemlidir. Bunlardan birincisi hastalığın ilerlemesinin durdurulması, ikincisi de hastalığın meydana getirdiği görme bozukluğunun giderilmesi. Hastalığın durdurulmasında en etkin ve güvenilir yöntem korneal çapraz bağlama tedavisidir. Bu tedavi ile zayıflamış kornea daha sağlam bir hale getirilir ve hastalık etkin bir şekilde durdurulabilir. Korneal çapraz bağlama tedavisi tek başına uygulanabilirken; bazı hastalarda intrastromal halka tedavisi ya da Excimer LASER uygulamalarıyla da kombine edilebilir. Hastalarda görme düzey ve kalitesini artırmak için gözlük, yumuşak kontak lensler, sert gaz geçirgen kontak lensler, yumuşak keratokonus kontak lensleri, hibrid lensler, skleral lensler denenebilir. Bunlara alternatif olarak, bazı hasta gruplarında, kornea içerisine yerleştirilen halka tedavisi ve doğal lensin önüne ya da iris önüne yerleştirilebilen kişiye özel lensler de fayda sağlayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/talasemi-hastaliklari", "text": "Dünyanın Akdeniz Havzası başta gelmek üzere Ortadoğu, Hindistan ve Uzakdoğu Asya'ya kadar uzanan bölgelerinde sık görülen talasemi Akdeniz anemisi olarak da bilinir. İnsanlarda oksijen kanda, kana kırmızı rengini de veren hemoglobin vasıtası ile taşınır. Erişkinlerdeki ana hemoglobin iki alfa ve iki beta olmak üzere dört ayrı globin zincirinden oluşur ve Hb A olarak isimlendirilir. Talasemi bir veya daha fazla globin zincirinin azalması veya kaybolması ile karakterize genetik bir hastalıktır. Bu hastalıkta hemoglobin hatalı üretildiğinden bu hemoglobini içeren alyuvarlar yıkılmakta ve kansızlık oluşmaktadır. Bu kansızlık çok hafif laboratuvar değişikliklerinden tutun da anne karnında ölümlere kadar giden ağır formlarda olabilir. Talasemi, Akdeniz anemisi olarak da bilinir ve alfa ve beta Talasemi olmak üzere iki ana grupta incelenir. Dünyanın Akdeniz Havzası başta gelmek üzere Ortadoğu, Hindistan ve Uzakdoğu Asya'ya kadar uzanan bölgelerinde sık görülür. Talasemi binlerce yıllık insan evriminde insanı sıtmaya karşı koruduğundan, dünyada sıtmanın sık görüldüğü bölgelerde daha fazla görülür. Ülkemizde Trakya ve Akdeniz Bölgesi'nde daha sık gözlenir. Yorgunluk, solukluk, gözlerde sarılık, karında şişkinlik yakınmaları olabilir. Hastalarda dalak ve karaciğer büyüyebilir. Ağır formlarında devamlı kansızlığa bağlı yüz ve kafa kemiklerinde değişiklikler olabilir. Büyüme geriliği çocuklarda ağır formlarda görülebilir. Şeker hastalığı, guatr ve diğer hormonal bozukluklar demir birikimine bağlı görülebilir. Kalp yetersizliği, karaciğer hasarı ve buna bağlı ayaklarda, karında şişlikler görülebilir. Artmış alyuvar yıkımına bağlı sarılık artacağından safra kesesi taşları sık görülür. Tanı, kan sayımı, periferik yayma, hemoglobin elektroforezi ile konur. Kan sayımında mikrositer (MCV<80 fl) anemi, periferik yaymada talasemiye has hücresel değişiklikler görülürken, Hb A düzeyinde düşme ve diğer hemoglobin tiplerinde artış (Hb A2 ve Hb F ) ile hemoglobin elektroforezi tanı koydurucudur. Genetik testlerle de tanı konabilir fakat tetkike ulaşımdaki zorluk nedeniyle rutinde yaygın bir şekilde kullanılamamaktadır. Talasemi kan sayımı ve yakınmalarının benzerlikleriyle demir eksikliği anemisi ile çok karışabilmektedir. Ayırıcı tanıda demir eksikliği anemisi özellikle dışlanmalıdır. Talaseminin birden çok alt tipleri vardır fakat en önemli alt tipleri alfa ve beta zincirlerinin etkilendiği alfa ve beta talasemilerdir. Alfa talasemilerde elektroforez tanı koydurucu olamamaktadır ve tanı genetik ile veya klinik bulgular ile konur. Talasemi taşıyıcılığı, en sık görülen hasta grubudur ve bu hastalar hafif kansızlıkla hayatlarını devam ettirirler. Kan nakli ihtiyacı duymazlar. Klinik olarak önemi talasemi taşıyıcısı olan anne ve babadan doğan çocuklarda daha ağır formlarda talasemi görülme riskidir. Talasemi intermedya, yaşamın başlangıcında kan nakline ihtiyaç duymazlar fakat yaşamlarının belirli dönemlerinde kan nakli yapılması gerektirecek kadar kansızlığı olan gruptur. Talasemi majör, yaşamın ilk yılından itibaren kan nakline ihtiyacı olan talaseminin en ağır formudur. Talasemi tedavisinde hastaların yakınması yok ve kansızlık derin değil ise herhangi bir tedaviye ihtiyaç yoktur. Demir eksikliği olmayan hastalarda yanlışlıkla demir içeren ilaçların verilmemesi zaten demir birikiminin büyük sorunlar yarattığı bu hasta grubunda önem arz eder. Talaseminin istenmeyen etkileri kronik derin kansızlığa ve bu kansızlığın tedavsinde verilen kan nedeniyle vücutta biriken demir dolayısıyla oluşur. Kansızlığa bağlı kemik değişiklikleri, kalp yetersizliği, kan yapımının kemik iliği dışında da oluşması sorun yaratırken kan ile verilen demir organlarda birikerek karaciğer, kalp, hormon üreten bezlerde de fonksiyon bozukluğuna yol açabilir. Bu nedenle rutin kan nakli yapılan hastalarda verilen demirin vücuttan uzaklaştırılması hayati önem taşımaktadır. Bu amaçla demiri vücutta bağlayan ve atan ilaçlar geliştirilmiştir. Demir birikimini önlemek amacıyla hastaların rutin vücutta demir birikimlerinin takibi, kalp, hormon durumunun izlenmesi önem taşır. Safra kesesi taşı olan veya dalağı çok büyümüş ve çok sık kan nakli yapılmak zorunda kalınan hasta grubunda dalak ve safra kesesi ameliyatla çıkartılabilir. Tedaviye uygun, seçillmiş hasta grubunda, vericisinin de olması durumunda kemik iliği nakli hastalığı tamamen iyileştirebilecek bir çözümdür. Talasemi genetik bir hastalıktır ve anne babadan çocuğa aktarılır. Talasemi taşıyıcısı olmak evliliğe engel değildir. Eğer anne babadan her ikisi de talasemi taşıyıcısı ise çocuklar hasta, taşıyıcı veya normal olabilir. Bu çiftler, % 25 olasılıkla normal, % 50 olasılıkla kendileri gibi taşıyıcı ve %25 olasılıkla da talasemi majörlü çocuk sahibi olabilirler. Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı diğeri sağlıklı ise doğacak çocukta %50 olasılıkla talasemi taşıyıcısı olacaktır. Ülkemizde yeni evlenecek çiftlere kan ve hemoglobin elektroforezi ile tarama yapılmaktadır. Riskli çiftlerin çocuklarında tanı amaçlı doğum öncesi plasentadan ve amniyotik sıvıdan örnek alarak genetik tanı testleri yapılabilir. Tarama testleri ve genetik danışmanlık hastalığın önlenmesinde önemli yer tutmaktadır. Bu yazı HBT'nin 70. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tam-tahillar-yasami-uzatiyor", "text": "Yeni bir meta çözümleme, tam tahılların ağırlıkta olduğu bir beslenme düzeniyle erken ölüm riskinin azaltılabileceğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar günde en az üç öğün tahıl yediklerini belirten kişilerin herhangi bir nedenden ötürü ölme olasılıklarının, günde bir öğünden az tahıl yediklerini belirten kişilere kıyasla, %20 daha düşük olduğunu gördüler. Daha önce yapılan ve en az 6 yıllık bir zaman dilimini içeren 14 araştırmayı kapsayan çalışmada, araştırmacılar ölüme yol açan belli nedenleri de gözden geçirdiler. Sonuçta, günde üç öğün tam tahıllarla beslenmenin, günde bir öğün ya da daha az tahıl yemeye kıyasla, kalp hastalıklarına bağlı ölüm olasılığını %25 ve kanserden ölme olasılığını da %14 oranında azaltıcı bir etki yarattığı görüldü. ABD Beslenme Kılavuzu'nda insanlara günde üç ya da daha çok kez tam tahıllarla beslenmeleri öneriliyor. Gelgelelim, Circulation dergisinin 13 Haziran sayısında yayımlanan araştırma bu ülkede yaşayanların günlük ortalama tahıl tüketiminin bir öğünden az olduğunu ortaya koyuyor. Toplamda 786 bini aşkın kişiyi içeren meta çözümleme kapsamında gözden geçirilen tüm araştırmalarda, 23 bini aşkın kişi kalp hastalıklarından ve 37 bini aşkın kişi kanserden olmak üzere, yaklaşık 98 bin ölüm olayına tanık olundu. Bu son çalışmaya önderlik eden Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi'nden Dr. Qi Sun, yapılan çok sayıda bağımsız araştırmanın her birinde daha çok tahıl tüketen kişiler arasında ölüm çekincesinin daha düşük olduğu sonucuna tutarlı bir biçimde tanık olunduğunu belirtiyor. Meta çözümleme ayrıca günde 16 gram tahılla beslenmenin kişinin herhangi bir nedenden ölme çekincesinde %7, kalp hastalığından ölme çekincesinde %9 ve kanserden ölme çekincesinde de %5 oranında bir düşüş sağladığını da ortaya koydu. Araştırmacılar insanların tükettikleri tahıl türlerinin çalışmaya göre farklılıklar gösterdiğinin de altını çizdiler. Ne var ki, araştırma ABD'de tüketilen tahılların %70'inden çoğunun ekmek ve başta yulaf, pirinç ve arpadan oluşan tahıllardan kaynaklandığını ortaya koyuyor. Bu çalışma tam tahıllı ürünlerin insan sağlığını olumlu yönde etkilediğine işaret eden ilk çalışma olmadığı gibi, bu sonuca ulaşan ilk meta çözümleme de değil. Örneğin, daha önce yapılan iki meta çözümleme sonucunda da tam tahılların kanda daha düşük şeker düzeyleri, daha düşük kolesterol düzeyleri ve bedende daha düşük miktarlarda yağ ile ilintili olduğu görüldü. Araştırmacılar tam tahılların içeriğindeki birtakım bileşiklerin bu besinlerin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerine bir katkıda bulunabileceğini düşünüyorlar. Söz gelimi, lifler kolesterol düzeyini düşürüp, kişide tokluk duygusu yaratabilir ve daha az kalori tüketmesine neden olabilirler. Magnezyum insülin duyarlılığının arttırılmasına ve kan basıncının düşürülmesine yardımcı olabilir. Başka mineraller ve antioksidanlar da oksidatif strese karşı koruyucu bir etki yaratabilirler. Bu yeni bulgular ışığında Sun, bireylerin daha sağlıklı olmalarını sağlamak ve bir olasılıkla ölüm oranlarını azaltmak amacıyla, sağlık uzmanlarının herkese tam tahılları daha çok tüketmelerini önermeleri gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, daha önceki araştırmalar işlenmiş karbonhidratların insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığını ortaya koyduğundan, insanların beslenme düzenlerinde bu tür karbonhidratların yerine tam tahıllara ağırlık vermeleri gerektiğine de parmak basıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tan-ince-direncin-sabrin-yenilikci-dusunmenin-getirdigi-basari", "text": "Kanserin şifrelerini çözebilmek önce teknolojik modeller geliştirdi, kanser hücresini normal bir hücreden genetik yöntemler kullanarak üretti, icat ettiği sıvılarla kanser hücrelerinin uzun süre laboratuvar ortamında yaşamasını sağladı, kanser kök hücresini hedef alarak kanserin kökünü kurutacak ilaçların geliştirilmesinin koşullarını yarattı. Tan İnce, bilime mühendisçe yaklaşıyor, sıfırdan bir şeyi inşa ediyor, patentlerini alıyor, kendisini icatçı ilim insanı kategorisine koyuyor. Hücreleri laboratuvarda yaşatan sıvıların varlığı on yıllarca eskiye dayanıyor, fakat bunlar her hücreyi yaşatmadığı gibi uzun süre de hayatta tutamıyordu. Geliştirdiği yeni formülle yeni sıvılar icat etti. 15 ülkede bilim insanları şimdi bu sıvıları araştırmalarında kullanıyor. Bilimde en önemli konulardan biri doğru soruyu doğru zamanda sormaktır, çünkü yanıtı çok kolay verilebilecek bir soru sorarsanız yeni bir şey bulamazsınız; yanıtı olanaksız bir soru sorarsanız da hiçbir şey bulamazsınız. Bilim doğru sonuçlar kadar yanlış sonuçlarla da ilerliyor. Önemli bilim insanlarının pek çoğu kendi düşünceleriyle çelişen düşünceleri kabul etmez, öğrencilerini baskılarlar, ama Weinberg bu konuda ideal bir bilim insanıydı. Tabii ki kolay kolay düşüncesini değiştirmezdi, müthiş tartışmalar geçerdi aramızda. Prof. Dr. Tan İnce, yakından izlediğimiz ve haberlerini önce CBT sonra da HBT'de sürekli yaptığımız bir ilim insanımız. Ayrıca ünlü şair ve yazar Özdemir İnce babası! Annesi, çok önemli bir çevirmenimiz Ülker İnce! Korona pandemisinden hemen önce geldiği İstanbul'da baba-ana evinde buluştuk sohbet ve söyleşi yaptık. İşte Tan İnce'nin anlattıkları, başarı dolu bir bilim insanının serüveni. Keyifle takdim ediyoruz. Tan İnce: Kanserin kök hücresi, normal kök hücresi gibidir. Kanı nasıl kan kök hücresi yapıyorsa, kanseri de kanser kök hücresi ayakta tutuyor. Kansere karşı kullanılan ilaçlar, kanserin genelini hedeflediği, kanser kök hücrelerini pek hedeflemediği için kanser kesin şekilde iyileştirilemiyor, bir süre sonra tekrarlıyor, bu ilaçlarla kökü kurutulamıyor. Kanser kök hücreleriyle çalışmak zor, çünkü oran olarak tümörün ancak yüzde bir ile binde biri kök hücresi. Deneyler tümörün tamamı üzerinde yapıldığı zaman, kök hücreye özgü mekanizmaların şifresini çözemiyorsunuz. Amaçlarımdan biri kanser şifresini çözebilmek için gerekli teknolojik modelleri geliştirmekti. 20 yıl kadar önce başladım bu çalışmalara, MIT'de çalışırken kanser hücresini normal bir hücreden genetik yöntemler kullanarak imal ettim ve ürettim. Bu işi yapabilmek için her şeyden önce normal hücreleri laboratuvar ortamında yaşatmak gerekiyordu. Bu amaçla bir sıvı icat ettim, 2000'li yılların başlarında o sıvıyla normal insan hücrelerini laboratuvarda aylarca yaşatmayı başardık. Bu da bize normal bir hücrenin içine değişik genler ekleyip kanser kök hücresi oluşturma olanağı verdi. Bu bir mühendislik yaklaşımıydı. Çünkü normal, dekonstraktif bilimde, bir şeyi parçalarına ayırıp o şeyin daha basit parçalarını bulmak yaklaşımı vardır. Benim yaklaşımım ise mühendislik yaklaşımıydı: Sıfırdan bir şeyi yapmak, inşa etmek, onu en iyi anlamanın başka ve etkin bir yoludur. İnsan hücrelerini hayatta tutan besi sıvıların çoğu 1950-1960'larda icat edildi. Bunların hepsi mucitlerinin adını taşır, benim bulduğum sıvı da benim adımı taşıyor. Çalışmalarıma ilk başladığım 1990 yıllarında, ben de hücreleri hayatta tutmak için, bu daha önce geliştirilmiş besi sıvılarını kullandım. Fakat bu sıvılar içinde hücreler istediğimiz gibi üremiyordu. Önce aklıma 50 yıldır kullanılan sıvıların formüllerinde bir eksiklik olacağı gelmedi. Ama bir süre sonra acaba bu sıvıların formülünde bir eksiklik olabilir mi? diye sormaya başladım. Gördüm ki, var olan sıvıların içinde 50 kadar değişik amino asitler, yağlar, sekerler, vitaminler bulunuyordu. Ama bu karışım hücreyi hayatta tutmak için yetersiz kalıyordu. Buna çözüm olarak araştırmacılar, bu sıvıların içine inekten elde ettikleri kan serumunu ekliyorlardı içindeki yüzlerce besi maddesi için. Fakat, serum içinde zararlı atik maddeler vardır, bunlar hücreleri zehirleyebilir diye düşündüm. Bunun yansıra, hücreler gövde içinde serumla doğrudan temas içinde olmadıkları için besi sıvısına eklemek fizyolojik değildi. Bu düşüncelerle, oturdum, tamamıyla sentetik olarak üretebileceğim bir sıvı geliştirmek istedim ve başarılı olduk, böylece serumsuz hücre büyüten bir sıvının patentini aldım. Bu da hücre araştırmaların kimyasal olarak tamamen tanımlanmış bir ortamda yapılmasına olanak veriyor. Evet. Harvard Üniversitesi'nden Miami'ye gitmemin nedenlerinden biri de buydu. Bu yeni sıvıyı üretip dünyadaki başka araştırmacılara dağıtmak için kar amacı gütmeyen bir merkez kurmak istedim. Harvard'da bu amaç için ilerleyemedik. Miami Üniversitesi ise gel bu merkezi burada kur ve üret, dedi. Sonuç olarak o merkezi Miami'de kurdum ve bugüne kadar 15 ülkede 100 laboratuvara sıvı gönderdim. Binlerce şişe. Bunun üzerine bir firma lisansladı bu sıvıyı. İşte anneme gönderdiğim resim oydu . Önümüzdeki aylar içinde piyasaya sürecekler. Şu anda toplam 15 ülkede bilim insanları ürettiğim sıvıyı araştırmalarında kullanılıyor. Daha evvel piyasada olan ve herkesin kullandığı sıvılarda 50 kadar değişik madde vardı, demiştim; benim yaptığım sıvıda 85 madde var. Farklı kanser türleri için bu seksen beş maddeye o kanser türüne özel 5-10 madde daha eklemek ya da bazı maddeleri eksiltmek ya da yoğunluğunu değiştirmek gerekiyor. İlk makaleyi yayınlarken, daha önceden var olan sıvılara 30-35 madde daha eklemek gerektiğini nereden uydurdun dediler. Ben de teorik olarak düşündüm dedim. Hepsini denedin mi dediler. Normal olan budur çünkü bilimde. Denemedim tabii, dedim çünkü bunun denenmesi olanaksız, 30 değişken için bir milyar kombinasyonunu denemek gerekir. Bunun için bir ilaç fabrikasının büyük olanakları bile denemeye yetmez. Tek başıma benim bunu yapmam söz konusu bile değildi, onlara dedim ki bu maddeleri bu nedenle deneme yanılma yöntemiyle değil tamamen teorik yöntemle saptadım. Bu uzun tartışmalardan sonra sonuçta Cancer Cell dergisi makaleyi yayınlamayı kabul etti. Nasıl bir teorik yaklaşım bu? Şunu mu söylüyorsunuz: Bütün kanserlerin çalışacağı 10 veya 20 madde mutlaka olmalı sıvı içinde... Yani olmazsa olmazları saptayıp oradan madde çeşitlemesine gidiyorsunuz... Tabii. Hayatın biyokimyası belli. 25 yıl kadar önce bütün kimyayı ezbere biliyordum. Biyokimyada temel proteinleri, yağları, seker türlerini, enerjiyi ve DNA'yı üretmek için şunlara ihtiyaç var... Hepsini alt alta yazdığınız zaman zaten 70 madde ediyor. Önce bu temel maddeleri listeye koydum. Öteki teorik eklemeler için ise şu sorunun yanıtı önemli: Bir lösemi, meme yada yumurtalık hücresinin büyümesi için bu temel maddelere ek olarak hangi büyüme maddeleri ve kimyasallar gerekiyor. Bu da biliniyor aslında. Niye böyle yaklaşmamışlar konuya bilmiyorum. Ama bilim böyle değil mi, birisi geliyor, faklı bir yaklaşımla farklı bir yöntemle üst aşamada farklı bir iş üretiyor. Ve işleri kolaylaştırıyor, sizin katkınız da böyle değil mi... Çok önemli bir hastalık grubunda araştırmacıların birden işlerini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyorsunuz... Ben daha çok, belki de MIT'de çalıştığım için, bir mühendislik çalışması olarak görüyorum yaptığım işi. Zaten mühendislik bütün bu çalışmalarda yok mu... Moleküler biyolojide, genetikte tıbbın pek çok alanında bir mühendislik var. Moleküller tasarlanıyor, ilaçlar tasarlanıyor. Genleri kesip biçme de bir mühendislik işi... Bunların az bir kısmında benimki gibi bir mühendislik var. Ben kendimi öncelikle icatçı olarak görüyorum. Amerika İcatçılar Akademisinde görürüz sizi inşallah. Üç Türk yakın zamanda oraya seçildi. Ben tabii bilim insanıyım aynı zamanda, ama her icatçı bilim insanı değildir, her bilim insanı da mucit değildir. Ben bu ikisini birleştirmiş biriyim. İcadına bakar, bir genelleme yapmak istemem; ama aradaki fark şu: Bilim insanı var olan bir şeyin şifresini çözüyor, mucit ise olmayan bir şeyi var ediyor. Arada çok büyük fark var, o yüzden icat yapan çok sayıda bilim adamı var denemez. Bilim adamlarının yaptıkları otomatik olarak hayata geçmiyor. Onların yaptıklarını hayata geçirmek, başka bir ekibin varlığını gerektiriyor. İşimin beni en çok heyecanlandıran yanı, yaptığım icadın hayata hemen geçirilmeye yakın olması. Bilim olarak yaptıklarınızı okur merak edecektir, anlatır mısınız... ABD'de bir kanser ilacını sıfırdan geliştirip FDA'den izin alıp piyasaya sürmenin masrafının 1-2 milyar dolar olduğu hesap ediliyor. Bazıları diyor ki bu şişirilmiş bir rakam, ilaç fabrikaları bu paranın çoğunu pazarlamaya harcıyor, ama sonuç olarak çok büyük bir miktar. Bunun nedenlerinden biri, önce bir bilim insanı, laboratuvar ortamında, test tüpünde bir buluş yapıyor, sonucu hücrelerde deneniyor, sonra farelerde, sonra insanlarda... Buluşların test tüpünde başarılı olanlarının yüzde biri hücrede başarılı oluyor, hücrede başarılı olanların yüzde biri de insanda başarılı oluyor. Sonuçta test tüpünde başarılı olanların sadece binde biri ile on binde biri, insanda başarılı oluyor. Geri kalan 9999'un masrafı başarılı olanın gelirinden çıkıyor. Bu masrafı eklemezseniz yeni bir ilaç yapamazsınız, masrafı çok büyük. Mesela sadece Pfizer'in şirket değeri 252 milyar dolar, 2019 geliri de 51 milyar dolar, yani müthiş para kazanıyorlar. Doğru, bir ilacı üniversitenin, akademinin veya küçük bir şirketin yapamamasının nedeni de bu. Binde bir başarılı olacak bu işe giremiyorlar. Bunun nedenlerinden bir tanesi de kanser hücrelerini laboratuvarda devamlı üretmek o kadar zor ki, tarihte ABD'de yapılmış bütün meme kanseri araştırmaları yüzde doksanı sadece 5 hastadan üretilmiş hücrelere dayanıyor. Bu hücrelerin bazıları 1950'lerden beri kullanımda, çünkü yenilerini yapmak zor. Lösemi de öyle. Yumurtalık kanseri de öyle. Çünkü bir hastadan kanser hücrelerini alıp laboratuvarda da üretmek çok zor. Beşer hastadan üretilmiş hücreleri kullanarak geliştirilen ilaçlar, doğal olarak herkeste işe yaramıyor. Çünkü, her hastanın kanseri farklı. Evet hala öyle. Oysa yapılması gereken şu: Öyle bir teknoloji geliştirmelisiniz ki hastalara ait hücreleri aylarca laboratuvarda büyütebilmelisiniz, oradaki genetik mutasyonlarıyla o hücrenin ilaca yanıtı, hastanın orijinal tümörünün ilaca yanıtıyla aynı olsun. Özdemir ağabey lafa karışıyor. Tan'ın referansları on bini geçti... Tan bir yana, yazdığım her bir kitap bir yana. Benim yazdıklarımın hiç bir değeri yok, diyerek oğlunun çalışmalarını, dolayısıyla bilimi yüceltiyor. Bir baba oğul çekişmesine tanıklık ediyoruz! Diyorum ki, herkesin kendi alanında yaptığı katkının bir ağırlığı var. Ama önemli bilimsel katkıların kalıcılığı ve etkisi çok uzun süreli ve çok somut... Özdemir ağabeyde müthiş bir gurur var Tan İnce'nin bilimsel çalışmaları konusunda. Her yaptığı işi anında izliyor, soruyor, önemli gördüklerini de bana haber veriyor! Oğlundan tek şikayeti henüz bir torun eksikliği! Anne Ülker İnce, Tan'ın gönderdiği, yaptıkları ürünün bir şirketle lisans anlaşmasının fotoğrafını çerçeveletip duvara asmış. Tan ana babasına bağlı, onların mutluluğundan o da mutlu! Özdemir ağabey Tan'ın bilime önemli katkılarından dolayı mutlu! İkinci sıvıyla ilgili yayın daha kolay olur diyorum, ilk yayınla ilgili yayıncıların çıkardıkları zorluğu anımsatarak... Tan İnce: Belki sorunlardan biri, benim çalıştığım alanın uygulamalı kliniğe daha yakın olması. Burası daha kirli bir alan, temel bilimler daha saf. Alan kirlendikçe bilim dışı işler, çıkar ve rekabet işin içine giriyor. Uzmanlar arasında tanınmak önemli oluyor. Ben her zaman dışarıdan gelen bir insan oluyorum, icatçı olduğum için. Benim için yapay sınırların bir mantığı yok, yumurtalıktan kan kanserine oradan meme kanserine, başka kanser türlerine geçebiliyorum. Ama dışarıdan gelip o uzmanlara, biz bir şey icat ettik, bunun size çok yararı olur, dediğiniz zaman, tepkileri bazen o an pek iyi olmuyor. O yüzden temkinli yaklaşıyorum olabilecek tartışmalara. Var, ama çok değil. Ben bu işe başladığımda, 20 yıl önce pek hareketli bir alan değildi. Sonra hareketlendi, iki üç başka laboratuvar böyle şeyler yaptıklarını söylediler, ama yaptıkları iş bu sıvıları baştan tasarımlamak değil, değişik ilaçlar ekleyerek sıvıların eksikliklerini tamamlamak biçimindeydi. Ama uzun vadede, ilaç katkılarıyla sıvıların eksikliklerini tamamlamak girişimi istenilen soncu vermez, çünkü fizyolojik bir çözüm değil. İlk sıvı için patenti patent ofisi reddetti önce, dediler ki bu senin 30-35 maddeyi başkaları kullanmış. Ama her madde başka bir patentte... Ben de dedim ki 35'ini bir arada kullanmak önemli, bunları tek olarak kullananlar var ama hepsinin bir araya kimse koymamış, bu patenti hak eden bir şeydir. O sırada MIT'nin patent ofisi de bana bunun için patent alamayacağımı söylemişti. Onlara, siz bu kafayla penisiline bile patent alamazdınız, Washington patent ofisine gidiyorum, direktörüyle konuşacağım dedim. Bunun üzerine MIT ofisindeki yetkili beraber gidelim, dedi. Kendi paramla uçağa atladım, patent ofisindeki başvurumu tetkik eden adamın müdürüyle oturup konuştuk. 20 dakika anlattım, sonuçta tamam veriyoruz patenti dedi. Bu işin sonuçlanması böylece 9 yılı buldu! Şimdi 5 patentim var, 6 tane de beklemede. 3 tanesi sıvıyla ilgili, diğer 3 kök hücreyle ilgili. 62 makalem var. 12 bin civarında da referans var. Siz aslında ilaç şirketlerine daha üst düzey araştırmalar için ortam hazırlıyorsunuz. Evet. Ben daha çok bilgisayar yazılımı yapan, bilgisayar yapan bir insan gibiyim, sonra insanlar onu alıp şiir yazacak, roman yazacak, gazete köşe yazısı yazacak... Bu yıl New York'ta Methodist hastanesininin patoloji bölüm başkanlığına başladım, o yüzden klinikte çok meşgulüm. Geçmiş yıllarda laboratuvarımda 10-15 kadar araştırmacı olurdu, şimdi 4 kişiyiz, eğer para desteği bulabilirsek daha büyütebiliriz. Ama açıkçası para desteği aramaktan yoruldum, çok zaman ve caba istiyor. O yüzden, büyük ihtimalle 3 araştırmacı, bir de ben idare edeceğiz. Platformları artırıp diğer bölümlerin işlerini kolaylaştıracağız. Bu icatları yapmanızda patoloji bir altyapı sundu, oradan yola çıkarak buralara geldiniz... Evet, patoloji eğitimim olduğu için hücreleri büyütüp onlara sadece mikroskopta baktığımda, hücreler sağlıklı mı sağlıksız mı anlayabilirim. O yüzden değişik sıvılarda denediğimizde sadece gözle bakmak bana yetiyordu. Sabah yeni sıvıya yeni bir madde ekliyordum öğleden sonra bakıp işe yarayıp yaramadığını anlıyordum. Bir moleküler biyolog bunu yapmak için, önce bir hafta hücreleri büyütecek, onlardan ekstre alacak, ekstreyi bazı makinelerden geçirecek, DNA'sını inceleyecek vb. Bu uzun iş. Patoloji eğitimi bu işi çok hızlandırdı, ben hücrelere bakıp bu hücre, türüne bağlı olmaksızın, iki ya da üç gün sonra ölecek mi biliyordum. Acil kapısından hasta girerken bu hasta yaşayacak mı ölecek mi bilirdik yani. Özdemir İnce: Bu adam ayrıca moleküler biyoloji de yaptı ve farmakoloji de öğrendi. Tan İnce: Bunun sıralaması şöyle oldu. Tıbbı bitirdikten sonra farmakoloji doktorası yaptım, Bunu yaparken patoloji yapmadan hiçbir şeyi anlamlandıramayacağımı fark ettim, o yüzden patoloji asistanlığı yaptım, klinisyen oldum, bu arada da, kanser moleküler biyolojisini de eklemezsem bunların tamamen bütünleşemeyeceğini gördüm. Yani farmakoloji ile patolojiyi bağlamak için moleküler biyoloji gerektiğini gördüm. Moleküler biyolojiyi post-doc olarak yaptım, sonra da hepsinin birleşimiyle, yani edindiğim bilgilerin hepsini bir araya getirerek sıvı teknolojilerinde kullandım. İnsan 20 yıl sonrayı planlayamıyor. Ama benimki çok da denk geldi ya da ben doğru soruyu sormuştum kendime, böylece aldığım eğitimler boşa gitmemiş oldu. Doğru soruyu sormamda, belki biraz da tesadüfen, etkili olmuş kişiler oldu. Rastlantıların insan hayatındaki önemine geldik, hepimizi aslında önemli ölçüde rastlantılar yönetiyor... Evet, ben New York'ta, John Mendelsohn adında tanınmış bir doktorun yanında doktoraya başlamıştım. Mendelsohn daha sonra Teksas MD Anderson Kanser Merkezi'ne başkan oldu, ve kanserde kullanılan Erbitux ilacını geliştirdi, kendisi çok meşguldü ama yanında Gordon Sato adında Japon asıllı, emekliliği yaklaşmış olan araştırmacının çok vakti vardı. Bana hücre kültürü sıvıları konusunda müthiş şeyler öğretti. Yıllar sonra MIT'de araştırmalarıma başlarken, meme kanseri üzerine yaptıkları araştırmalar için büyüttükleri hücreleri görünce, bunlar yanlış hücreler, meme değil deri hücresi dedim. Onlar da daha iyisini biliyorsan yap, dediler. O zaman Gordon Sato'un bana öğrettikleri birden canlandı kafamda. Sonra baktım Gordon Sato 1908'ler de besi sıvı icadında bir mihenk taşı. Onun yanında bir şey bilmeyen bir öğrenciyken aslında çok büyük bir hocadan ders aldığımı fark etmemiştim, onun öğrettikleri bambaşka bir düzeye taşıdı beni. Bir makale okudum. Harvard'da patolojiyi bitiriyordum artık. Ya klinisyenlik yapacaktım ya da bilime dönüp ikisini bir arada yapmanın yolunu bulacaktım. MIT'den bir profesörün makalesi beni çok etkiledi, çünkü size sözünün ettiğim şekilde mühendislik yöntemiyle ilk defa normal bir hücreden bir kanser hücresini imal etmişlerdi. Ben de dedim ki bir arabayı tamir etmeyi öğrenmenin en kapsamlı yolu o arabayı sıfırdan yapmayı öğrenmek olmalı. Bunun üzerine makale sahibine bir e-posta gönderdim, dedim ki sizin yanınızda çalışmak istiyorum. Hiç yanıt vermedi. Kim bilir kaç kişi böyle mesaj atmıştır. Evet dünyaca ünlü. Bu bilim insanı Robert A. Weinberg, insanda kansere yol açan ilk geni bulan kişi. Daha sonra, ilk tümör baskılayıcı geni, telomeraz genini ve başka önemli dört beş geni bulan bir bilimci. Onun yanında çalışmak istediğim zaman birisi bana akıl verdi: Sen kendi maaşını bulursan daha kolay olur, dedi. Ben de bir burs buldum. O bursa başvurmak için bir proje yazmam gerekiyordu, bir profesör de o projeye kefil olmalıydı. Ben de oturdum çok uzun bir proje yazdım. Ona yolladım ve dedim ki, tek yapmanız gereken şey bir destekleme mektubu yazmak. Yanıtı, tamam, projeye bakarım, demek oldu. Ağustos başıydı. Onun yayınladığı o mühendislik çalışması tarzındaki kanser araştırmasının bundan sonraki aşamasını yazdım, çünkü çok heyecanlandırdı beni. Projenin içinde de benim maaşım, kullanacağım malzemelerin gideri falan var, 750 bin dolarlık, 5 yıllık bir proje. 15 Eylül için randevu verdi. Konuştuk, dereden tepeden. Projemi okudunuz mu diye sordum, okumamış henüz. iki hafta kaldı başvuruya dedim, sonra okudu ve öyle müthiş bir destek mektubu yazdı ki, o kadar olur, 4-5 sayfa kadar. O projenin eleştirisi geldi: Bu çok karışık projenin başarılı olmasına olanak yok, ama Weinberg bu adamı destekliyorsa bursu veririz diyordu NIH'te projeyi inceleyenler. Böylece Harvard'dan MIT'ye geçtim, onun yanında 7 yıl çalıştım. İşte o zaman, demek ki ben de özgün bir şeyler düşünebiliyormuşum, dedim ve kendime güvenim geldi. Önemli bilim insanlarının pek çoğu kendi düşünceleriyle çelişen düşünceleri kabul etmez, öğrencilerini baskılarlar, ama Weinberg bu konuda ideal bir bilim insanıydı. Tabii ki kolay kolay düşüncesini değiştirmezdi, müthiş tartışmalar geçerdi aramızda. Ama çıtayı çok yüksek tutan bir bilim insanı olduğu için çok iyi bilim çıkardı laboratuvarından. Harvard'da, kadın hastalıkları patolojisini yöneten Christopher Crum'ın yanında çalışmak istiyordum, Brigham and Women's Hastanesi'nde. Başvurdum, yeni bir asistan almıştı işe, kadro yoktu. Sonra gitmiş bölüm başkanına, beni işe almak için ısrarla fazladan bir kadro istemiş. Onunla çeşitli makaleler yazdık birlikte sonra, perşembeleri patoloji yapar, geri kalan 4 gün Weinberg'ün yanında çalışırdım, öyle 7 sene geçirdim. En başlangıçta da Chris Wayne adında bir araştırmacı Hacettepe'de, beni yönlendirdi. ABD'ye gitmek istiyordum, o da NIH'ten gelmiş bir araştırmacıydı, onun yanında yüksek derecede biyokimya derslerine girdim, sonra bana mektup verdi, yol gösterdi, ne tavsiye ediyorsun dedim o da bana proje seçme, hoca seç dedi. Ne kadar önemli bir tavsiye... Aziz Sancar'ın da hayatına baktığımda tıp öğreniminden itibaren üniversitenin en iyi hocalarının yanından ayrılmıyor. Bilerek seçiyor. İyi bilim insanları zincirinin ürünü bütün çoğu iyi şeyler, bu zincirin parçası olmak önemli, o zincir kopmamalı. Doktoraya başladığımda kütüphaneye gittim, biyolojide Nobel almış insanlar hakkında küçük bir kitap vardı, orada şu anlatılıyordu: Biyolojide, fizyolojide Nobel alanların çoğunun ya hocaları da, hocalarının hocaları da Nobel almış. Bir Nobel kulübü gibi, ama değerli bir sürü insan bunun sonucu olarak dışlanıyor da olabilir, ama bir yandan da bu usta çırak ilişkisi de üstün araştırmalar ve bilim insanları zincirini devam ettirmenin faydası olduğunu da gösteriyor. Elbette ödüllerin yararları da var zararları da, pek çok bilimci belki de kendilerine fırsat verilseydi büyük buluşlar yapabilirdi, ya da yaptıkları daha önce anlaşılabilirdi. Ama iyi hocalar önlerini açmayınca kayboluyorlar. Yaptıklarının önemi çok sonra anlaşılıyor. Öyle birkaç örnek biliyorum. Bunu bazen Nobel komitesi fark ediyor yıllar sonra, ama adam ölmüş oluyor. Zor bir konu, doğru nedir diye sorduğunuzda herkesin bir doğrusu ortaya çıkıyor, subjektivizim her zaman var. Objektiflik genel olarak yoktur. Bu nedenle icat etmek, üretmek bana hitap ediyor, bir makale yazdığınızda herkes bir şey söylüyor; ama bir sıvı icat ettiğinizde, o sıvı işe yarıyorsa kimsenin diyecek bir şeyi kalmıyor. Değil, ama potansiyel tamirci tıp denen rejeneratif tıp, biraz bilim kurgu gibi gözüküyor, insanın böbreğini laboratuvarda imal edip yerine takmak. Teorik olarak bu mümkün. Ama çok ileride olacak bir şey bu. Bazı hastalıkların tamir için o hastalığa ilişkin kök hücre veriyorlar. Bu konu henüz emekleme döneminde. 10 yılı aşkın süredir gündemde, ama biraz kar amacıyla yapılıyor, spekülatif tarafı var. Florida'da bazı klinikler insanların gözüne kök hücre enjekte ettiler, yarım düzine hastayı kör ettiler. Tıp dışı uygulamalar, alternatif bile değil. Kök hücre, bir organda sözgelimi beş on farklı türde hücre üretebiliyor, ama o hücrelerin üretilme sürecinde kritik yol ayrımları var; a hücresi başka, b hücresi başka bir yol izleyecek ama yol ayrımlarında onlara hangi yolu izleyecekleri kararını ne ve nasıl verdiriyor, bunu bilmiyoruz. Tek bir hücreden başlayıp farklı türdeki hücreleri üretmeyi öğrenebilirsek, bunu bir organ iskeleti üzerinde yapabilirsek, o zaman organ üretebiliriz. Deterministik olma olasılığı daha yüksek değil mi, yoksa diğer yol, yani şans kalırsa gidecekleri yol, o zaman canlı oluşumunda çok farklılıklar yaratmaz mı? Çünkü bir insanın ortaya çıkması da bir deterministik bir yapı gerektirir. Tabii ki sonuç olarak deterministik olması gerekiyor. Bazen de bilgi eksikliği rastlantı gibi gözüküyor. Bir kök hücrenin nasıl olup da 10-15 farklı hücre çeşidi ürettiği sorunu çözüldükten sonra bir doku mühendisi, bundan nasıl organ üretiriz sorusunu soracak. Bu sorunun yanıtını bilimsel olarak pat diye bulamazsınız, durmadan yeni sorunlar çıkar, onları çözmek gerekir. Bir birikim meselesi, birikiyor sonra bir patlamayla çorap söküğü gibi çözülüyor. Örneğin, kök hücre konusunda en büyük sıçramayı Japonya'dan Yamanaka yaptı, o da Nobel aldı. Öyle bir deney yaptı ki bana da sorsanız katiyen sonuç vermez derdim. Ama Yamanaka, diğer araştırmacıların sonuçlarını alıp, yılların birikimini bir sıçramaya dönüştürdü, o benim için çok eğitici oldu. Bilimde en önemli konulardan biri doğru soruyu doğru zamanda sormaktır, çünkü yanıtı çok kolay verilebilecek bir soru sorarsanız yeni bir şey bulamazsınız; yanıtı olanaksız bir soru sorarsanız da hiçbir şey bulamazsınız. Bilim doğru sonuçlar kadar yanlış sonuçlarla da ilerliyor. Şu andaki en büyük sorunlardan biri, işe yaramayan deneyleri yayınlayacak bir derginin bulunmamasıdır. Aslında dünyanın en önemli bilgi kaynağı olabilir işe yaramayan deneyler dergisi. Elektronik olarak bu deneyleri içeren bir dergi arşivi kurulabilir. Niye çalışmıyor diye bakıldığında, acaba şunu mu eksik yaptı diye sorulabilir. Şöyle bitireyim: Yayın yapmak, referans almak vb. şeyler çok önemlidir bilimcilerin hayatlarında. İşe yaramayan deneyler düzenleyip bunları yazmak bayağı vakit işidir, bilimciye bir getirisi yoktur bunun, internete koymanın dışında. Böyle bir sistem yok, bir eksiklik... O yüzden herkes kendi hatalarından yararlanıyor, başkalarının hatalarından pek yararlanamıyor, ne yazık ki. Tan İnce, çok teşekkürler bu söyleşi için... Sana başarılar diliyorum. Bu yazı, HBT Dergi 231. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tarcin-seker-ilaclarindan-daha-etkili", "text": "Bilim insanları uzun bir süredir tarçının, şeker hastalığı için ciddi bir tehlike oluşturan kan şekerindeki ani artışları önleyebileceğine ve insülin direncine karşı koruyucu bir etki yaratabileceğine inanıyor. Ne var ki tarçının böyle bir etkiyi tam olarak nasıl yarattığı konusu bugüne dek gizini korudu. Daha önce yapılan kimi araştırmalar ciddi bir etkiye işaret ederken, kimileri yeterince inandırıcı olmaktan uzak birtakım bulguları gözler önüne sermekteydi. Ohio Northern Üniversitesi Raabe Eczacılık Fakültesi'nden biyokimyacı Amy Stockert'in, tarçının etkilerini ortaya çıkartmak için 2015 yılında yaptığı bir araştırma, her gün tarçın içerikli destekleyici haplar alan tip 2 şeker hastalarının kan şekerlerinde plasebo alanlara kıyasla çok daha belirgin bir düşüş sağlandığını ortaya koyuyordu. Bu da, hücresel düzeyde kalıcı birtakım değişimlerin tetiklenmiş olduğu anlamına geliyordu. Bunun üzerine, Stockert ve arkadaşları gen ifadesindeki proteinlerden birinin tarçından etkilenmiş olabileceğini düşündüler. Stockert'in insülin dengesinin düzenlenmesinde etkin bir protein olan, Sirtuin-1 (Sirt-1 olarak da biliniyor) genine odaklanıyor. Stockert, Sirt-1 geninin glikoz aktarımında etkili olan bir başka proteini de tetiklediğine ve bunun kilit bir rol oynayabileceği düşüncesinin son derece mantıklı olduğuna dikkat çekiyor. Kırmızı şarapta bulunan, yaşlanmayı geciktirici ve kolesterolü düşürücü özelliklere sahip, resveratrol adlı bir antioksidanın Sirt-1 genini devinime geçirdiği bilim çevrelerinde bilinen bir gerçek. Tarçının fenoller adıyla bilinen benzer birtakım bileşikler içermesinden yola çıkan Stockert, bunların da Sirt-1 moleküllerine benzer biçimde bağlanabileceklerini düşündü. Bu düşüncesini doğrulamak için yaptığı araştırmada tarçındaki fenollerin bu proteinle benzer ve kimi zaman çok daha güçlü etkileşimler kurduğuna tanık oldular. Bu durum tarçının içerdiği fenollerin Sirt-1 genini de devinime geçirebileceğine vurgu yapan Stockert, Gerçekten böyle bir durum söz konusu ise, bu da tarçının yalnızca kan şekerini düşürmekle kalmayıp çok daha başka yararları da olduğu anlamına geliyor. Tarçın, lipid metabolizmasından, hücre büyümesiyle ilgili değişikliklerden ve çeşitli genlerin ifadesinden sorumlu olan bir proteini etkiliyor, diyor. Tüketicilere çubuk ya da öğütülmüş tarçını güvenilir baharatçılardan satın almalarını öneren Stockart, şimdilerde ekibiyle birlikte tarçının yağ hücreleri üzerindeki etkilerini araştırıyor ve bu çalışmalar kapsamında kas ve karaciğer hücrelerini de araştırmayı umut ediyor. ABD Beslenme ve Diyetetik Akademisi sözcülerinden Nancy Farrell de, kan şekeri ile ilgili araştırmanın henüz kesin bir sonuca ulaşmadığına, ancak konunun daha derinlemesine araştırılması açısından son derece yüreklendirici olduğuna dikkat çekerek, Günlük yaşamımızda aşırıya kaçmaksızın tarçın tüketmenin genelde sağlığa iyi gelen bir alışkanlık olduğu söylenebilir, diyor. Farrell insanlara yulaf, tost, balkabağı, kırmızı biber ve başka birtakım yiyeceklere tarçın eklemelerini öneriyor. Ancak tarçın tüketiminde aşırıya kaçmanın karaciğer bozuklukları olan kişilerin karaciğer işlevlerini daha da kötüye götürebileceği uyarısında bulunuyor ve tarçın haplarını alıp almama konusunda da kesinlikle bir uzmana danışmak gerektiğinin altını çiziyor. Bu yazı HBT'nin 60. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tas-devri-diyeti-sadece-bir-soylence", "text": "İnsanlar doğal beslenme düzenini binlerce yıldır tartışıyor. Bu tartışmalar genellikle başka hayvanları yemenin ahlaki olup olmadığı sorusu üzerinde yoğunlaşıyor. Aslanın başka bir seçeneği olmayabilir, ama biz insanların var. Örneğin, Yunan düşünürü Pisagor, Et ve kandan oluşan canlılar, et ve kanla beslenmemeli; bu, kendini zehirlemekten başka bir şey değildir, diyordu. Etyemezler için bu söylem 2500 yıldır hiç bir değişikliğe uğramadı. Ne var ki, günümüzde, Tanrı insanların hayvan yemelerini istemeseydi, onları etten yapar mıydı? diyen Sarah Palin gibileri de var. İnsanların erken dönem ataları diş ve pençelerin yerini tutacak silahlar ve kesici birtakım araç ve gereçler geliştirdiler. Taştan gereçlerin yarattığı kesik izleriyle dolu fosil hayvan kemikleri ancak et yeme ile açıklanabilir. Ayrıca basit bağırsak sistemi de et yeme sonucu evrilmiş olabilir. Ne var ki, glüten de doğaldır. Beslenme uzmanları karbonhidratlardan uzak durma çağrısında bulunsalar da, tahılların, evcilleştirme sürecinden çok önce, en azından bir süreliğine insanların temel gıda maddelerinden biri olduğu yönünde bir yığın kanıt var. Galilee Denizi kıyılarındaki Ohalo II adı verilen bölgede yapılan kazılardan elde edilen bulgular, insanların, bu tahılların evcilleştirilmesinden yaklaşık 10 bin yıl önce, buğday ve arpa ile beslendiklerine işaret ediyor. Paleobotanik uzmanları 40 bin yıllık Neandertal dişlerinde arpa ve başka tahılların belirgin izlerini taşıyan nişasta taneciklerine tanık oldular. Demek ki, tahıl tüketimi yeni bir şey değil. Bu da bizi Taş Devri diyeti konusunu yeniden düşünmeye itiyor. Beslenme uzmanları, günümüzde yediklerimizle atalarımızın yedikleri arasında büyük bir uyumsuzluk olduğunu öne sürüyorlar. Bu kişiler beslenme düzenlerimizin genlerimizin ayak uyduramayacağı denli büyük bir hızla değiştiği ve bunun da sonuçta -yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri düzeyleri, obezlik ve anormal kolesterol düzeyleri gibi durumları içeren- bir metabolik sendroma dönüştüğü görüşünü savunuyorlar. Bu son derece mantıklı bir durum ve bu durumdan yola çıkıldığında Taş Devri diyetlerinin günümüzde böylesine yoğun bir ilgi görmesi hiç de şaşırtıcı değil. Taş Devri diyetinin genelde çok farklı seçenekleri olmakla birlikte, protein ve omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinler sürekli önümüze çıkıyor. Çayırda beslenen inek eti ve balık sağlığa yararlı besinler olarak değerlendirilirken, karbonhidratların nişastasız taze meyve ve sebzelerden alınmaları gerekiyor. Öte yandan, tahıllar, baklagiller, süt ürünleri, patates ve büyük ölçüde işlenmiş ve arıtılmış yiyecekler bu beslenme düzeninin dışında tutuluyor. Bu görüşe göre insanlar Taş Devri'ndeki ataları gibi beslenmek isterlerse şu menüyü tercih etmeliler: Avokadolu, cevizli, hindi eti ile çeşnilendirilmiş ıspanak salatası. Paleoekolojik bir bakış açısından ele alındığında, Taş Devri diyetinin bir söylenceden öteye geçmediği söylenebilir. Yiyecek seçimi, türün evrimsel gelişmesiyle ilgili olduğu kadar, eldeki yenebilir yiyeceklerle de ilişkilidir. Nasıl ki, meyveler yılın farklı dönemlerinde olgunlaşıyor, yapraklar sararıyor ve çiçekler açıyorsa, atalarımız için yemeye elverişli yiyecekler de yeryüzü ikliminin değişen koşullarına bağlı olarak zaman içinde değişime uğramıştır. İnsan evrimi bu değişimlere bağlı olarak şekillenmiştir. İnsanın evrim sürecinde tek bir döneme odaklanmak boşuna bir çabadır. İnsanoğlu sürekli gelişen bir varlıktır. İnsansılar da dünyanın her yanına dağılmışlardı; ırmak kıyısındaki bir ormanda yaşayanların beslenme biçimi, göl çevresinde ya da ovalarda yaşayanların beslenme biçimlerinden hiç kuşkusuz farklıydı. Atalarımızın beslenme düzeni nasıldı? Bu sorunun bizzat kendisi anlamsız. Taş Devri diyetinin ateşli savunucularına esin kaynağı olan son avcı-toplayıcı kimi toplulukları düşünün. Kuzey Alaska kıyılarında yaşayan Tigigagmiutlar tümden deniz memelileri ve balıklarla beslenirlerken, Botswana'nın Orta Kalahari bölgesinde yaşayan Gwi San'ların aldıkları kalorilerin yaklaşık yüzde 70'i bol karbonhidratlı, şekerli kavunlar ve nişastalı kök bitkilerden geliyordu. Geleneksel avcı-toplayıcı insanlar geçimlerini çevrelerindeki, kutuplardan tropikal bölgelere uzanan, çok farklı ve çok geniş yaşam ortamlarından sağlayabiliyorlardı. Bunu başarabilen çok az sayıda başka memeli türü vardır. İnsan türünün hayatta kalma başarısı göstermesinde en önemli unsurun, beslenme düzenlerindeki değişkenlik ve çok yönlülük olduğu su götürmez bir gerçek. Günümüzde paleoantropoloji uzmanlarının birçoğu, Buzul Çağı'nda giderek artış gösteren iklimsel dalgalanmaların, atalarımızın-ister beden, ister us, ya da her ikisindeki değişikliklerle olsun-bugün insanoğluna özgü bir özelliğe dönüşen beslenme esnekliğinde etkili olduğuna inanıyor. Sürekli değişim içinde olan dünyamız, aramızdaki en mızmız ve en seçici bireyleri ayıklayıp, yok etmiştir. Doğa, biz insanları değişken ve çok yönlü yaratıklar haline getirdiği için, yeryüzünün sunduğu yığınla yiyecek seçeneği arasından karnımızı tok tutacak bir şeyler bulabilmemiz hiç de zor olmamıştır. İnsanların oyunun kuralını değiştirmeleri, avcı-toplayıcılıktan tarıma geçmeleri ve gezegeni tüketmeye başlamaları işte bu nedene dayanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tedavi-amacli-molekuler-robotlarin-ilk-versiyonlari-ulkemizde", "text": "Bilkent Üniversitesi'nde fotodinamik terapi yöntemi konusunda başarılı çalışmalar yürüten öğretim üyesi Prof. Dr. Engin Ufuk Akkaya, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı tarafından konulan Aziz Sancar Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri çerçevesinde kimya alanında yaptığı çalışmalar nedeniyle ödüle layık görülmüştü. Akkaya 13 Temmuz 2016 tarihli dergimizde yer alan yazısında fotodinamik terapinin kanser tedavisinde umut verici bir yaklaşım olduğunu belirtmişti. Hatta Bilkent Üniversite'nde yürütülen çalışmalar Angewandte Chemie dergisine kapak olmuştu. Şimdi aradan geçen süre içinde çalışmalarının hangi aşamada olduğunu sorduk. Prof. Dr. Engin Ufuk Akkaya - Bizim bu konudaki çalışmalarımız var olanı iyileştirmek üzerine değil, fotodinamik etkiyi tümüyle yeni bir şekilde yaratmak üzerine yoğunlaştı. Bunun kavramsal doğrulamasını, altın nanoçubuklar üzerine göreceli olarak kararlı endoperoksitler bağlayarak ve dıştan bir uyarım sonucu singlet oksijen oluşturmalarını sağlayarak yaptık. Kanser hücreleri bu koşullarda oluşan sitotoksik singlet oksijen nedeniyle çok düşük etken madde konsantrasyonlarında bile öldüler. En son hedefimiz ise, nanoparçacık kullanmadan, küçük moleküller üzerine kurulu, singlet oksijen depolayan ve bırakan bileşikler oldu. Tabii ki, singlet oksijenin uygun koşullarda bırakılması önemlidir. Bu konuda çok önemli gelişmler kaydettik. Patent süreci dolayısıyla fazla ayrıntı veremeyeceğim. Ama çok umutluyum. Yukarıda da sözünü ettiğim gibi, fotodinamik terapide, disruptive bir değişiklik getirmeyi hedefliyoruz. Singlet oksijeni istediğimiz şekilde, istediğimiz bölgede oluşturma imkanımız olacak. Böylece fotodinamik terpiyi sınırlayan hipoksi ve doku içindeki ışık şiddeti kaybının bir önemi olmayacak, zaten ışık gerekmeyecek bu yöntem için. Fotodinamik kanser tedavisi bildiğim kadarıyla Türkiye'de uygulanmıyor. Başka bir sağlık sorununda, gözdeki sarı nokta hastalığının bazı türlerinin tedavisinde kullanıldığını biliyorum. Bizim yeniliklerimizin ve etken maddelerin klinik uygulamaya geçmeleri önünde uzun bir süreç var. Bu yıl en heyecan verici sonuçlarımız, fotodinamik etkiyi bilgi işleyen molekül kavramıyla buluşturduğumuz sistemlerden geldi. Otonom olarak karar vererek terapötik mod ile diyagnostik mod arasında geçiş yapabilen moleküller tasarladık, sentezledik ve çalıştıklarını hücre kültüründe gösterdik. Bu demultiplexer adı verilen bileşimsel devrenin bir organik molekülde gerçekleştirlmesidir. Çalışma sistemi itibariyle terapötik amaçlı moleküler robotların ilk versiyonları olduğunu düşünüyoruz. Yurtdışı destek tabii ki çok sınırlı. Yurtiçi ise ayrı bir sorun. Ve çok büyük. Bilim insanını desteklemek için kurulan TÜBİTAK artık vizyonunu tümüyle kaybetti. Faaliyetlerini üzüntüyle takip ediyorum. TÜBİTAK'ın yaptıkları ve yapmadıklarıyla bir sosyal medya fenomeni olmasına üzülmemek mümkün mü? Umarım yıllar sonra kurumun yöneticileri verdikleri tüm kararları savunabilirler. TÜSEB ise yeni bir umut, umarım TÜBİTAK'ın akademik topluluktan ve ülkenin en seçkin bilim adamlarından kopuşundan gereken dersleri çıkarırlar. Sorunuzun cevabı kısaca hayır, ama gelecek için umutluyum. Hacettepe Temel Onkoloji bölümündeki arkadaşlarımla işbirliğimiz var ve devam ediyor. Bu söyleşi HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tek-beyin-taramasi-ile-alzheimer-teshisi", "text": "Yeni makine öğrenimi algoritmalarıyla, birçok hastanede bulunan standart bir MRI cihazını kullanarak tek bir MRI taramasıyla Alzheimer hastalığı tanısı konabilecek. Yeni teknoloji daha önce Alzheimer ile ilişkilendirilmemiş bölgeler de dahil olmak üzere, beyindeki yapısal özellikleri görmek için makine öğrenimi teknolojisinden yararlanıyor. Tekniğin olumlu tarafı hem basit olması hem de tanısı zor olan bir hastalığı erken bir evrede teşhis edebiliyor olması. Alzheimer hastalığının kesin bir tedavisi olmasa da erken tanısı hastalara, yardım ve desteğe erişmelerine, semptomları hafifletmek için tedavi görmelerine yardımcı olacak. Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir sağlık sorunu olarak tanımlanan Alzheimer hastalığı, 40-65 yaş arası hastalarda 20 kişide 1, 65 yaş üstü hastalarda 14 kişide bir ve 80 yaş üzeri hastalarda ise 6 kişide bir görülme oranına sahip. Dünya genelinde 40 milyona yakın Alzheimer hastası bulunuyor. Türkiye'de ise aşağı yukarı 600.000 kişi bu hastalıkla mücadele etmekte. Hastalığın en sık görülen semptomları hafıza kaybı, düşünme, problem çözme ve konuşma zorluğu. Alzheimer hastalığı şu sıralar hafıza ve bilişsel testler ve beyin taramaları da dahil olmak üzere bir dizi testle teşhis ediliyor. Taramalar, beyindeki protein birikimlerini ve beynin bellekle bağlantılı bölgesi olan hipokampusun küçülmesini kontrol etmek için kullanılıyor. Tüm bu testlerin uygulanması ve sonuçlanması haftalarca sürebiliyor. Oysa yeni gelişmeyle, birçok hastanede yaygın olarak kullanılan standart bir 1,5 Tesla makinesinde alınan manyetik rezonans görüntüleme beyin taramasıyla teşhis konulabiliyor. Araştırmacılar, kanserli tümörlerin sınıflandırılması için geliştirilen bir algoritmayı uyarlayarak beyinde uyguladılar. Beyin 115 bölgeye ayrıldıktan sonra, her bölgenin değerlendirilebilmesi için boyut, şekil ve doku gibi 660 farklı özellik belirlendi. Daha sonraysa araştırmacılar, bu özelliklerdeki değişikliklerin Alzheimer hastalığının varlığını doğru bir şekilde teşhis edebilmesi için algoritmaları eğittiler. Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme İnisiyatifi verilerini kullanan araştırmacılar, buluşlarını erken ve geç evredeki 400'ü aşkın Alzheimer hastası, sağlık kontrolü ve frontotemporal demans ve Parkinson da dahil diğer nörolojik hastalıklar üzerinde test ettiler. Ayrıca Imperial College Healthcare NHS Trust sağlık merkezinde, Alzheimer için teşhis testlerinden geçen seksenden fazla hastadan alınan verilerle de test edildi. Bu şekilde vakaların yüzde 98'inde, MRI tabanlı makine öğrenme sisteminin tek başına hastanın Alzheimer hastalığı olup olmadığını doğru bir şekilde tahmin edebileceği ortaya çıktı. Dahası hastaların yüzde 79'unda oldukça yüksek bir doğruluk payıyla erken ve geç evre Alzheimer ayırt edilebildi. Yeni sistem öte yandan, beyincik ve ventral diensefalon dahil olmak üzere, daha önce Alzheimer hastalığıyla ilişkili olmayan beyin bölgelerindeki değişiklikleri de tespit etti. Bu gelişme bu alanlara ve bunların Alzheimer hastalığıyla olan bağlantılarına yönelik araştırmalar için bir kapı aralamış oldu. Beyinde Alzheimer'den etkilenen doku ve ince yapısal özellikleri seçebilen bir algoritma kullanmak, standart görüntüleme tekniklerinden elde edebileceğimiz bilgileri gerçekten artırabilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/temel-reisin-mucize-yiyecegi-ispanak", "text": "Temel Reis sayesinde akıllara gücümüze güç katan sebze olarak kazınan ıspanak, her ne kadar pazınızın anında şişmesini sağlamasa da gerçekten de bol vitamin ve mineral içeriyor. Aynı zamanda kalorisi de çok düşük olan bu sebze, türlü şekillerde tüketilmesiyle de mutfakların vazgeçilmezi. Florida Orlando'dan diyetisyen ve beslenme uzmanı Megan Ware, ıspanağın aynı zamanda çok sayıda sağlık sorununa karşı da vücudun direncini güçlendirdiğini belirtiyor. Cilt, saç ve kemik sağlığı için faydalı olan ıspanak aynı zamanda sindirime yardımcı oluyor, kalp hastalıkları riskini azaltıyor ve diyabet hastalarında kan glikozu kontrolünü. Ware, ıspanağın en zengin potasyum ve magnezyum kaynaklarından biri olduğunu belirtiyor. Bir kase dilimli muzda 539 mg potasyum bulunurken, bir kase pişmiş ıspanakta 839 mg potasyum bulunuyor. Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri listesinde baş sıralarda yer alan ıspanağın içerisinde bol miktarda K vitamini, A vitamini manganez, folik asit, bakır, B2 vitamini, B6 vitamini, E vitamini, kalsiyum ve C vitamini bulunuyor. Ispanakta aynı zamanda çinko, diyet lifi, fosfor, B1 vitamini ve kolin de bulunuyor. Bunun yanı sıra bitkisel gıdalardan, antioksidanlardan, flavonoidlerden ve karotenoidlerden oluşan benzersiz ve zengin bir karışım da içeriyor. Kemikler: Amerikan Osteoporoz Vakfı, K vitamini ve magnezyum içeriği nedeniyle ıspanak tüketimini öneriyor. Bir kase pişmiş ıspanak günlük K vitamini ihtiyacınızın %987'sini karşılarken magnezyum ihtiyacınızın %39'unu karşılıyor. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre K vitamininin kemik sağlığı için ne kadar önemli olduğu son yıllarda kesin olarak belirlendi. Vücudumuz kemik oluşumu sırasında K vitaminini kullanıyor. Ispanakta yüksek oranda potasyum da bulunuyor. Potasyum, kas kaybına ve böbrek taşı oluşumuna karşı koruma sağladığı gibi kemik mineral yoğunluğunun korunmasına da yardımcı oluyor. Ispanakta bulunan kalsiyum, süt ürünlerindeki gibi kolay emilemiyor; yediğimiz ıspanağın yalnızca %10'u emilebiliyor. Bu nedenle kalsiyumun brokoli ve kale gibi sebzelerden ya da süt ürünlerinden alınması öneriliyor. Demir eksikliği anemisi: En sık rastlanan anemi tipi olan demir eksikliği anemisi özellikle kadınlarda çok fazla görülüyor. Vücudunuzda yeteri kadar demir olmadığında kanınız yeteri kadar hemoglobin yani kan hücrelerine kırmızı rengini veren ve organlara oksijen taşıyan kan protein üretemiyor. Anemi ya da anemi riski görülen kişilerin bol demir içeren besinler tüketmeleri gerekiyor. Bir kasesi günlük demir ihtiyacınızın %36'sını karşılayan ıspanak son derece mantıklı bir seçim. Cilt ve saç: Saçlarınızın daha sağlıklı görünmesini istiyorsanız daha fazla ıspanak tüketebilirsiniz. Ispanakta, saçları nemli tutan sebum üretimi için gereken A vitamini yüksek miktarda bulunuyor. Aynı zamanda A vitamini deri ve saç da dahil bütün vücutsal dokuların gelişimine yardımcı oluyor. Oregon Devlet Üniversitesi'ndeki Linus Pauling Enstitüsü'ne göre A vitamini, yaşlanma önleyici tedavilerde de kullanılan retinoidlerde bulunan bir bileşen. Ayrıca C vitamini de cildin sağlıklı görünmesine ve yaraların iyileşmesine yardımcı oluyor. Ispanakta da bolca bulunan C vitamininden yeterli miktarda alındığında deri ve saça biçimini veren kolajen yapımı ve bakımı da sağlanıyor. Kanser: Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri listesine göre ıspanakta, çoğu sebze ve meyvede bulunmayan kanser karşıtı bir madde olan metilendioksiflavonol glukuronid bulunuyor. Aynı zamanda lutein, zeaksantin, neoksantin ve violaksantin gibi antioksidanlar da bulunuyor ve bütün bu bileşenler iltihap karşıtı olduğundan kansere karşı da koruma sağlıyor. Ispanakta yüksek oranda bulunan klorofilin kanser karşıcı ve kanserojen madde karşıtı etkileri de var. Bunun sebebinin klorofilin kanserle bağlantılı olabilen hidrokarbonları, aflatoksinleri ve diğer hidrofobik molekülleri birbirine bağlaması ve ortadan kaldırması olabilir. Astım: Yüksek miktarda beta karoten tüketen insanlarda astım görülmesi riski daha az oluyor. Beta karoten aynı zamanda astım hastalarında da hastalık belirtilerinin hafifletilmesine yardımcı oluyor. Annals of Asthma, Allergy & Immunology dergisinde yayınlanan bir araştırmada, bir hafta boyunca 64 mg beta karoten alınması sonucunda egzersiz sebepli astım belirtilerinin ortadan kalktığı görüldü. Ware, vbeta karoten denince herkesin turuncu meyveleri ve sebzeleri düşündüğünü ancak ıspanakta da bol miktarda beta karoten bulunduğunu vurguluyor. Ispanakta bulunan magnezyum da astım hastaları için fayda sağlayabilir. Magnezyum, astım ataklarına karşı etkili bir acil durum tedavisi olarak da kullanılabilir. Ancak araştırmalar incelendiğinde yalnızca damardan alınan magnezyumun bu gibi durumlarda etkili olduğu, ağızdan ya da buhar yoluyla alınan magnezyumun etkilerinin belirlenemediği görüldü. Diyabet: Ispanakta çok güçlü bir antioksidan olan alfa lipoik asit bulunuyor. Alfa lipoik asitin diyabet hastalarında kan şekeri seviyesini düşürdüğü, insülin hassaslığını artırdığı ve periferik nöropatiyi yani ellerde ya da ayaklarda zayıflık ya da uyuşukluk gibi durumları azalttığı biliniyor. Ancak Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi, araştırmaların çoğunun damar yoluyla alınan alfa lipoik asit üzerine yapıldığını, bu nedenle söz konusu antioksidanın ağızdan alınmasının aynı sonuçları verip vermediğinin bilinmediğini söylüyor. Kalp: Amerikan Kalp Birliği'ne göre postayum kalp sağlığı için son derece önemli. Birçok araştırma kan damarlarının genişlemesini sağlayan potasyumun bu sayede tansiyonun da düşmesine yardımcı olduğunu gösteriyor. Yüksek potasyum tüketimi beyin kanaması ve kalp hastalığı sebebiyle ölüm riskini de azaltıyor. Ispanakta çok fazla miktarda bulunan K vitamini de aynı şekilde kalp sağlığına ve kanın pıhtılaşmasına yardımcı oluyor. Linus Pauling Enstitüsü'ne göre kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynayan K vitamininin eksikliği durumunda aşırı kan kaybı görülebiliyor. Aynı zamanda K vitamini eksikliği durumunda kan damarlarında kireçlenme oluşumunu durduran mekanizmaların da etkinliğini yitireceğindan K vitamininin kalp hastalıklarına karşı da koruma sağladığı iddia edilse de araştırmalar kesin sonuç vermiş değil. Hamilelik: Hamilelik sırasında folik asidin önemi herkesçe biliniyor. Folik asit, hamileliğin erken dönemlerinde görülen, özellikle ayrık omurga ve anansefali gibi nöral tüp defektlerine karşı koruma sağlıyor. Kadınların folik asit ihtiyaçlarını yalnızca besinlerle karşılaması zor olduğundan Hastalık Kontrol Merkezi hamile kadınların 400 mcg folik asit kullanmasını öneriyor. Bir kase pişmiş ıspanakta da günlük ihtiyacınızın %66'sını karşılayacak miktarda folik asit bulunuyor. Göz: Ispanakta, yaşa bağlı maküler dejenerasyon ve kataraktlara karşı koruma sağlayan lutein ve zeaksantin gibi karoteniodlerden bolca bulunuyor. Scripps Araştırma Enstitüsü'ne göre yapılan araştırmalarda, haftada üç kere ıspanak yiyen kişilerde maküler dejenerasyon görülme riskinin %43 oranında daha az olduğu gözlemlendi. Kan seyreltici ilaçlar kullanıyorsanız ıspanak tüketiminizi aniden artırmanız zararlı sonuçlar doğurabilir. İçerisinde kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynayan K vitamini bulunan ıspanak gibi sebzeleri tüketirken aşırıya kaçmamakta fayda var. Bunun yanı sıra ıspanak da yüksek miktarda böcek ilacına maruz kalan sebze ve meyveler arasında. Mümkünse organik ıspanak satın almanız, türü ne olursa olsun aldığınız ıspanakları her zaman özenle yıkamanız öneriliyor. Aynı zamanda böbrekleriniz düzgün çalışmıyorsa çok fazla potasyum tüketmeniz kanınızda çok fazla potasyum birikmesine sebep olabilir. Bu da ciddi durumlarda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Ispanakta aynı zamanda böbrek ve safra kesesi sorunları yaşayan insanlar için zararlı olabilecek oksalat bulunuyor. Oksalatın aşırı birikmesi kristalleşmeye ve sorunlarına sebep olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/temizlik-sart-ama-nereye-kadar", "text": "Temizlik konusunda görünürde birbirleriyle çelişen bilgilerle karşı karşıya kalıyoruz. Sağlık kurallarına uymanın bizleri sayısız mikrop ve hastalıklardan koruduğu açıkça bilinen bir gerçek. Öte yandan, kimi bakterilerin sağlığa yararlı oldukları, temizlik ürünlerinin içerdikleri kimi malzemelerin bizlere zarar verebilecekleri, giderek tırmanışa geçen alerjilerin ve daha başka rahatsızlıkların ardında aşırı düzeyde temizliğin yatabileceği yönünde de veriler var. Özellikle de bu son konuda bir tutarsızlık olduğu kesin. Avrupa'da 150 milyonu aşkın kişinin alerjileri olduğu ve bu sayının her geçen gün daha da arttığı belirtiliyor. Uzmanlar 2020'lere gelindiğinde Avrupa nüfusunun yüzde ellisinde en az bir tür alerjinin olabileceğine dikkat çekiyorlar. 1997-2007 yılları arasında ABD'de çocuk alerjilerindeki artış yüzde 18 iken, şimdilerde her 25 çocuktan yaklaşık birinde alerjiye tanık olunuyor. Tabii bir de astım var. Aşırı düzeyde temizliğin sağlığa zarar verebileceği görüşünü 1989 yılında ilk kez ortaya atan, salgın hastalıklar uzmanı David Strachan oldu. Strachan, sağlığa elverişsiz ortamlardan uzak tutulduğumuz çağdaş yaşam biçimlerinin, çocukluğun ilk evrelerinde daha az mikrop kapıp hastalanmamız anlamına geldiğine ve bunun da bizleri alerjilere çok daha duyarlı kıldığına işaret ediyordu. Bu konuyla ilgili kimi bulgular son derece ilginç. Kırsal bölgelerde yetişen çocukların yanı sıra, bulaşıkları elde yıkayan ve köpek besleyen anababaların çocukları da görünürde çok daha sağlıklı oluyorlar. Ne var ki, akıllara durgunluk veren en ilginç veriler 2014 yılında yapılan bir araştırmadan geliyor. Buna göre, yaşamlarının ilk yılında kedi, fare ve hamam böceğinin ardlarında bıraktıkları parçacıklarla karşı karşıya kalan çocukların astıma yakalanma olasılıkları çok daha düşük oluyor. Biraz kir ile sağlıklı olmak arasında bir bağlantı olduğu görüşüne çoğunluk katılıyor. Ancak ortada bir sorun var: işler bir olasılıkla bu denli basit değil. Son yıllarda yapılan binlerce araştırma bedendeki mikroorganizmalarda meydana gelen değişikliklerle alerji, astım, depresyon ve Alzheimer hastalığına dek uzanan birtakım sorunlar arasında bir ilinti olduğunu ortaya koyuyor. Mikrobiyom adıyla bilinen bu mikroorganizmalar kümesi temiz ile kirli arasında belirgin bir farklılığa, bakterilerle aramızda karmaşık bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Kimi bakterilerle karşı karşıya kalmak bizlere iyi gelirken, kimileri olumsuz bir etki yaratıyorlar. Ancak hangilerinin iyi, hangilerinin kötü olduğunu belirlemek hiç de kolay değil. Uzmanlar bağışıklık sisteminin gelişimini denetlemede karşı karşıya kalınan bakterilerin çeşitliliğinin etkili olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu yararlı mikroplarla ne zaman karşı karşıya kaldığımız da can alıcı bir önem taşıyor ve bu açıdan özellikle de çocukluğun ilk evrelerinin önemli olduğu görülüyor. Uzmanlar üç yaşına gelindiğinde mikrobiyotanın büyük ölçüde belirlenmiş olduğuna inanıyorlar. Bu durumda, erişkinlik döneminde kişisel temizliğinize daha az özen göstermenin iyi bakterilerin çeşitliliğini arttırabileceğine inanmak saçma mı olur? Hangi bakterilerin bizlere iyi gelip hangilerinin gelmediği konusunda henüz kesin bir bilgiye sahip olmasak da, kötü oldukları kuşku götürmeyen bakteriler konusunda elimizde birtakım ipuçları var. Örneğin, Britanya'da yılda yaklaşık 17 milyon besin zehirlenmesi olayı yaşanıyor. Bu olayların büyük bir bölümünde mikroplar lokantalardan kapılmakla birlikte, 18 Avrupa ülkesini içeren bir araştırma besin zehirlenmelerinin yaklaşık üçte birinin evdeki mikroplardan kaynaklandığını ortaya koyuyor. Ancak aşırı kirlilik ishal olasılığını arttırırken, aşırı temizlik de birtakım olumsuz etkiler yaratabiliyor. Öyle ki, antibakteriyel el sabunları ve çamaşır deterjanlarından uzak durmakta yarar var. Bu ürünler, tanıtımlarında sunuldukları denli yararlı olmadıkları gibi, uzun erimde bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmalarına da neden oluyorlar. Demek ki, çok kirli olmak insanlara zarar verebileceği gibi, aşırı temizlik de zararlı olabiliyor. O zaman ne yapmak gerekiyor? Neyse ki, temizliğin bilimsel verilerle onaylanmış bir sınırı var. Uzmanlar belli başlı ev işlerinde hedeflenmiş temizlik taktiğinin uygulanmasını öneriyor ve temizliğin önem taşıdığı yer ve zamanlarda temizlik kurallarına uymanın yine de yararlı olacağına dikkat çekiyorlar. Ne var ki, mikroplardan tümden arındırılmış steril bir ev hedeflemek yerine, yalnızca önemli yer ve zamanlarda zararlı bakterilerin yok edilmesine odaklanmak gerektiğinin de altını çiziyorlar. Bu bağlamda, sürekli dokunduğumuz kapı tokmakları, elektrik düğmeleri ve banyonun temizliğine ağırlık verilmesi, ayrıca tüm mutfak yüzeylerinin ve araç gereçlerinin temizliğine de özen gösterilmesi gerekiyor. Bunun dışında, yerleri, duvarları ve eşyaları altı ayda bir temizleyebilirsiniz. Ev tozu akarlarına alerjiniz yoksa, evi elektrikli süpürge ile temizlemek tümden isteğe bağlı bir iş. Kısacası, sağlığınızı güçlendirmek için açık havaya çıkın. Temizlik ürünlerinden yararlanın, ama bu konuda aşırıya kaçıp evinizi kirletmekten kaçının ve temizliğin ardından camları açıp evinizi bir güzel havalandırın. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tereyagsiz-ve-kizartmadan-yiyin-patates", "text": "Patates günümüzde tereyağıyla ezilerek ya da yağda kızartılarak tüketilen lezzetli ve kolay hazırlanan bir yiyecek olarak görülüyor. Ancak Harward Halk Sağlığı Okulu'na göre patatesin bu şekilde tüketilmesi kilo alımına, diyabete ve kalp hastalıklarına sebep olabilir. Yine de tereyağı ya da peynir gibi gıdalar eklenmeden tüketildiğinde bile patates son derece besleyici olabiliyor. Düşük kalorili olan patates aynı zamanda C ve B6 vitaminleri, manganez, fosfor, niyasin ve pantonetik asit kaynağı. Uzmanlara göre patates yoğun bir bitkisel gıda kaynağı. Patateste bulunan bitkisel gıdalar arasında karoten, flavonoid ve kafeik asit mevcut. Aynı zamanda patateste bulunan C vitamini antioksidan etkisi gösteriyor. Ulusal Sağlık Enstitülerine göre bu maddeler bazı hücre hasarı türlerini önleyebiliyor ya da geciktirebiliyor. Aynı zamanda sindirime, kalp sağlığına ve tansiyona fayda sağlarken kansere karşı da etki gösteriyor. Tansiyon: Patateslerin kan basıncını düşürmelerinin birkaç sebebi var. Austin'daki Teksas Üniversitesi'nin Fitness Enstitüsü'nden beslenme uzmanı Victoria Jarzabkowski, patateste bulunan lifin kandaki kolesterol ile birleştiğini, vücuttan attığımızda kolesterolü düşürmeye yardımcı olduğunu açıkladı. Patatesin muzdan bile daha yoğun bir potasyum kaynağı olduğunu belirten Jarzabkowski, patatesteki potasyumun büyük bir kısmının kabuğunda olduğunu, kabuğun aynı zamanda lif bakımından zengin olduğunu ekliyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ne göre potasyum, tansiyonu azaltan bir mineral. Bunun sebebi, potasyumun kan damarlarını genişletici bir özelliğe sahip olması. Gıda Araştırma Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları patateste kukoamin denilen, tansiyonu azaltan bir kimyasal bulunduğunu keşfetti. Beyin fonksiyonu ve sinir sistemi sağlığı: Patateste bulunan B6 vitamini, sinir sağlığı için son derece önemli. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'ne göre B6 vitamini serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi faydalı beyin kimyasallarının üretilmesini sağlıyor. Yani patates yemenin depresyona, strese ve hatta dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna bile faydası olabilir. Bağışıklık: Patateste, iskorbüt hastalığından gribe kadar bütün hastalıklara karşı faydalı olan C vitamini yüksek oranda bulunmaktadır. Uzmanlar ortalama boyutta pişirilmiş bir patatesin, günlük C vitamini ihtiyacımızın %45'ini karşıladığına dikkat çekiyor. Enfeksiyon: Birçok insan patateslerin ve patlıcangiller ailesinden olan patlıcan, domates ve biber gibi gıdaların eklem iltihabına sebep olduğunu düşünse de Amerikan Artrit Vakfı'na göre bu hipotezi destekleyecek bilimsel kanıtlar son derece sınırlı. Kuruluş, eklem yangısından şikayet eden kişilerin iki hafta veya daha uzun bir süre boyunca beslenmelerinden patlıcangiller ailesinden sebzeleri çıkartıp sonuçları gözlemlemelerini öneriyor. Artrit Vakfı, tam aksine bu sebzelerin eklem yangısı belirtilerini azalttığını da ekliyor. Sindirim: Jarzabkowski, patateslerin yüksek lif içeren kabuklarının bağırsak hareketlerini düzenlediğini, yüksek karbonhidrat içeriğinin de sindirimi kolaylaştırdığını söylüyor. Kalp sağlığı: Jarzabkowski, patateste bulunan lifin kan damarlarını kolesteroldan arındırdığını söylüyor. Aynı zamanda C ve B6 vitaminleri de serbest radikalleri yok ederken, karotenler de kalbinizin düzgün çalışmasına yardımcı oluyor. B6 vitamininin bir başka faydası ise metilasyon sürecinde önemli bir rol oynaması. Harvard'a göre metilasyon süreci, birçok faydasının yanı sıra, tehlikeli olması muhtemel homosistein molekülünü metionine, yani yeni proteinlerdeki bir bileşene dönüştürüyor. Fazla homosistein, kan damarı duvarlarına hasar verebileceği gibi kalp krizine ya da beyin kanamasına da sebep olabiliyor. Atletik performans: Patates tüketimi elektrolit dengesini düzenlemeye yardımcı olduğundan atletler için son derece faydalı bir besin. Elektrolit, vücudun en uygun şekilde işleyebilmesini sağlarken çoğu atletin bildiği üzere fazlası da kramplara sebep olabiliyor. Cilt bakımı: Uzmanlara göre patateste bulunan C ve B6 vitaminleri, potasyum, magnezyum, çinko ve fosfor cildin pürüzsüz ve yumuşak olmasını sağlıyor. Patates yağ içermese de içinde çok az protein bulunan nişastalı karbonhidrat grubuna giriyor. Harvard'a göre patatesteki karbonhidratlar vücut tarafından hızla sindiriliyor ve yüksek glisemik yüklemeye sebep oluyor. Yani kan şekeri önce yükseliyor sonra düşüyor. Bu da insanların kısa aralıklarla acıkmasına neden olarak aşırı yemeyle sonuçlanabiliyor. Kan şekerinin hızla artması aynı zamanda insülin üretiminin de artmasına sebep olduğundan Jarzabkowski, diyabet hastalarının patates yememesi gerektiğini önemle vurguluyor. Buna rağmen patateste bulunan lif içeriği de uzun süre tokluk hissetmenize sebep olabiliyor. Jarzabkowski yemeklerde patatesin bir sebze olarak değil bir karbonhidrat olarak görülmesini, tahıl yerine tüketilmesini öneriyor. Sağlıklı olarak hazırlansa bile patates obezite ya da diyabete neden olabiliyor. Patateste, tıpkı beyaz ekmekte olduğu gibi yüksek seviyede bulunan basit karbonhidratlar kilo alımına sebep olabiliyor. Patatesin tomurcukları filizlenmemişse yenebilir. Filizlenmiş olmaları durumunda ise patatesi tüketmeden önce tomurcukların filiziyle birlikte kesilmesi gerekiyor. Patatesin kök, dal, yaprak ve meyvelerinde arsenik, çakonin ve solanin gibi alkaloidler bulunur ve bunlar zehirlidir. Tıp uzmanlarına göre solaninin çok az miktarda tüketilmesi bile zehirlenmeye sebep olabilir. Aynı zamanda yeşil patatesler de zehirlidir. Sebzelerin yeşil renk almasının sebebi çok fazla ışığa maruz kalmalarıdır. Uzmanlar bozulmuş ya da kabuğunun altı yeşil renk olan patatesleri tüketmemeniz gerektiğini önemle vurguluyor. - İngilizce'deki potato kelimesi İspanyolca patata kelimesinden gelir. - Ortalama bir Amerikalı yılda 56 kg patates tüketir. Bu oran Almanlarda iki katına ulaşıyor. - Patates geleneksel olarak votka üretimi için kullanılmaktaydı. Ancak günümüzde votkaların çoğu mısır, buğday ya da çavdar gibi fermente tahıllar kullanılarak üretiliyor. - Guinness Rekorlar Kitabı'na göre yetiştirilen en büyük patates 3,2 kilogramdı. - Patatesi ilk eken topluluk Peru'da yaşayan İnkalardı; MÖ 8000 ila 5000 yılları arasında patates yetiştirmişlerdi. - 1536 yılında Peru'yu işgal eden İspanyol istilacılar patatesi Avrupa'ya getirdi. - Sör Walter Raleigh 1589 yılında patatesi İrlanda'ya getirdi. Patatesin tüm Avrupa'ya yayılması ise neredeyse 40 yıl sürdü. İncil'de patatesten bahsedilmediği için çoğu insan sebzeye şüpheyle yaklaşıyor, patates tüketmenin cüzzama sebep olacağından korkuyordu. - Patateslerin İngiliz kolonilerine varması 1621 yılında gerçekleşti; Bermuda valisi Nathaniel Butler, Jamestown'daki vali Wyatt'a iki büyük çeyiz sandığı dolusu patates ve başka sebzeler göndermişti. - Patates çiçeklerini saçlarına takıp gezen Marie Antoinette, patatesi bir moda haline getirmişti. - Patates kızartmasını Amerika'ya tanıtan, başkanlığı süresince (1801-1809) Beyaz Saray'dan patates kızartmasını eksik etmeyen Thomas Jefferson'dır. - Patates cipsi nasıl doğdu? 1853 yılında demiryolu inşaatından Karun kadar zengin olan Cornelius Vanderbilt, New York'ta bir dinlenme tesisinde yediği patateslerin çok kalın kesilmiş olduğundan şikayet edip mutfağa geri gönderince şef George Crum birkaç patatesi kağıt kadar ince kesmiş, tuzlamış ve yağda kızartmıştı. Vanderbilt bu Çıtır Cipsler bayılmış, patates cipsi böyle doğmuştur. - Patates, uzayda yetiştirilen ilk sebzedir. Bu teknoloji, 1995 yılının Ekim ayında NASA ve Wisconsin Üniversitesi tarafından astronotları uzun uzay seyahatlerinde besleyebilmek üzere geliştirildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tip-2-diyabet-artik-yasli-hastaligi-degil", "text": "Geçen yıl 500 milyona yakın insana tip 2 diyabet tanısı kondu. Eskiden yaşlılık diyabeti olarak bilinen hastalık artık gençlerde de çok yaygın. Son bir araştırmaya göre dünya genelinde 15 ila 39 yaş arasındaki kişilerde tip 2 diyabet hastalığı önemli ölçüde arttı. Uzmanlar, 204 ülkeye ait verilerle ve 2019 Küresel Hastalık Yükü Çalışmasına dayanarak, ergenler ve genç yetişkinler arasında tip 2 diyabet vakalarının sayısını, hastalığa bağlı komplikasyonları ve ölüm oranını hesapladılar. 1990'dan 2019'a kadar ergenlerde ve genç yetişkinlerde tip 2 diyabet vakalarının sayısında ve bunun sonucunda kaybedilen sağlıklı yaşam yıllarının oranında, istatistiksel olarak belirgin bir artış olduğu saptandı. Tip 2 diyabet hastalığı, insülin dirençliğiyle başlayan uzun bir süreçte gelişir. Bu uzun süreç sonunda bedendeki insülin üretimi bozulur. Pankreasta insülin üreten beta hücrelerine karşı bir otoimmün reaksiyon içeren tip 1 diyabetin aksine, tip 2 diyabette eksik olan insülin en başından takviye edilmesi gerekmez. Aşırı kilo ve kötü beslenmeye dayalı şişmanlık ve hareketsiz yaşam biçimi, tip 2 diyabetin ana risk faktörleridir. Tip 2 diyabet eskiden daha çok yaşlı insanlarda görülüyordu.. Batı tarzı yaşam stiliyle yaygınlaşan bu risk faktörleri, artık dünya genelinde bir sorun haline geldi. Ve bu problem çocuklarda, gençlerde ve genç yetişkinlerde git gide daha fazla görülmeye başlandı. Bunun etkilerini Çinli diyabet uzmanları belgelediler. Buna göre bir yıl içinde tip 2 diyabete yakalanan yeni hasta sayısı (yaşların 15-39 arasında değişen) 100.000 kişide 106,34 vakadan 183,36 vakaya yükselmiş (1990 yılında). Bu gelişme, tip 2 diyabet nedeniyle kaybedilen sağlıklı yaşam yıllarında ve ölüm oranında neredeyse yüzde ellilik bir artışa yol açmış. Her iki faktörün kombinasyonu bilim çevrelerinde, hastalığın sonucu anlamına gelen DALY olarak anılır. Daha önceleri yaşlılık diyabeti olarak tanımlanan hastalık nedeniyle kaybolan sağlıklı yaşam yılları, 15-39 yaş arasındaki 100.000 kişide dünya genelinde 106,34'den 149,61'e (2019) yükselmiş. Sadece diyabete bağlı ölümlerde çok hafif bir artış yaşanmış (100.000 kişide meydana gelen ölüm vakaları 0,74'den, 0,77'ye yükselmiş). Hesaplamalara göre 2045 yılında dünya genelinde 738 milyon kişi diyabet hastası olacak ve bunların arasında geçmişe kıyasla çok daha fazla gencin ve genç yetişkinin yer alacağı tahmini ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tip-uzmanlarinin-bile-inandiklari-7-efsane", "text": "Popüler kültür söylenceler ve gerçekliği yarım yamalak kanıtlanmış öykülerle doludur. Bunların büyük bir bölümü zararsızdır. Gelgelelim, tıp konusunda uzman kişiler de bu söylencelere kulak asmaya başladıklarında durum kaygı verici olabilir. British Medical Journal dergisinde yayımlanan bir araştırmada bilim insanları bu tür yanlış düşünceleri yeniden gözden geçirip incelediler. Indiana Üniversitesi çocuk sağlığı ve hastalıkları bilimi uzmanlarından Dr. Aaron Carol, Tıpta uzmanların da bu söylenenleri ciddiye alıp hastalarına aktarmaya başlamaları, dahası bu görüşlerin kitle iletişim araçları yoluyla da sık sık kamuyla paylaşılması bizleri böyle bir çalışma yapmaya itti diyor. Tıp uzmanları denli, Jerry Seinfeld gibi komedyenler de sıklıkla bu noktaya değinmekten büyük bir zevk alıyorlar. İnsanlar kimi zaman yanılgıya düşerek bu görüşün Albert Einstein için bile geçerli olduğunu dile getiriyorlar. Ne var ki, MRI ve PET taramaları beyinde etkin olmayan hiçbir alanın bulunmadığını ve sinir hücreleri tek tek incelendiğinde bile bu tür bölgelere tanık olunmadığını ortaya koyuyor. Beyin hücrelerinin kimyasalları nasıl işlemden geçirdikleriyle ilgili metabolik incelemeler sonucunda da işlevsel olmayan tek bir bölgeye rastlanmadığı belirtiliyor. Carol bu görüşün 1900'lerin başlarında hiçbir bilimsel donanıma sahip olmayan ve insanları zeka ile ilgili yeteneklerinin henüz doruğuna ulaşmadıklarına inandırmaya çalışan madrabazlar tarafından ortaya atılmış olabileceğini düşünüyor. Bu görüş öteki organlarımızın tam kapasiteyle çalıştığı gerçeğiyle de hiç bağdaşmıyor. Aynı üniversiteden araştırmaya katılan Dr. Rachel Vreeman, İnsanların bu miktarda suya gereksinim duydukları yönünde hiç bir tıbbi kanıt yok diyor ve bu söylencenin kökenlerinin A.B.D'de Beslenme Konseyi tarafından kişinin günde sekiz bardak sıvı alması gerektiği önerisinde bulunduğu 1945 yılına uzandığına inanıyor. Yıllar sonra bu sıvı suya dönüştürüldü. Oysa kişinin tükettiği meyve ve sebzeler, kahve ve başka sıvıları da hesaba katmak gerekiyor. Uzmanların büyük bir çoğunluğu önceleri doğru olduğuna inanılan bu görüşü sorguladılar. Ancak kapsamlı çalışmalar sonucunda böyle bir durumun söz konusu olamayacağının ayırdına vardılar. Vreeman, Şöyle bir durum söz konusu olabilir: Deri kurudukça tırnaklar daha belirgin bir görünüm kazanabilir. Bu denli açık olmamakla birlikte, saç için de aynı şey geçerli olabilir diyor. 1928'de yapılan bir klinik çalışmasında tıraşlı bölgelerdeki saç ve tüyleri gelişimiyle, tıraşlanmayan bölgelerdeki saç ve tüylerin gelişimi karşılaştırıldı. Sonuçta, tıraşlı bölgelerde yeniden uzayan saçların eskisinden daha koyu ve daha gür olmadığı ve uzama hızında herhangi bir değişiklik meydana gelmediği görüldü. Carol ve Vreeman'a göre, tıraşlı bölgede yeniden çıkmaya başlayan saç ya da tüylerin uçları küt oluyor. Bu küt uçlar zamanla yıprandığından göze eskisinden daha kalınmış gibi görünebiliyor. Yeni çıkan saç ve tüyler güneş ışığını yeterince almamış olduklarından daha koyu bir görünüme sahip olabiliyor. Bilim insanları loş ışıkta okumanın görme duyusunda kalıcı hasarlara yol açtığı yönünde herhangi bir kanıta rastlayamadılar. Loş ışıkta okumak gözleri yorabilir ve görmede geçici bulanıklığa neden olabilir, ama gözler dinlendirildiğinde bu tür olumsuzluklar da yok olur. Caroll ile Vreeman bile konuyu derinlemesine araştırmadan önce bu görüşün doğru olduğunu düşünüyorlardı. Bu durum hindinin triptofan adı verilen ve uyuşukluğa neden olduğu bilinen bir maddeyi içermesinden kaynaklanıyor. Ne var ki, hindideki bu madde tavuk ve sığır etinde de eşit miktarda bulunuyor. Bu görüş hindinin çoğunlukla ziyafetlerde alkol eşliğinde yenmesinden ve her ikisinin de insanda uykuyu körüklemesinden kaynaklanıyor olabilir. Bugüne dek cep telefonlarının hastanelerde ölümcül etkiler yarattığıyla ilgili tek bir olaya tanık olunmadı. Araştırmacılar cep telefonlarının hastanelerdeki elektronik aygıtların işlevini olumsuz yönde etkilediğiyle ilgili olayların büyük ölçüde fıkra türünde öyküler olduğunu ortaya koydular. Gerçek anlamda bilimsel bir çalışma kapsamında cep telefonlarının bu tür aygıtların %4'ünün işlevini etkilediği, ancak bu etkinin cep telefonlarının aygıtların yaklaşık bir metre yakınında olması durumunda ortaya çıktığı görüldü. Daha sonra yapılan bir başka araştırmada da 75 ameliyathanede uygulanan 300 deney sonucunda cep telefonlarıyla ilgili böyle bir etkiye tanık olunmadı. Tam tersine, cep telefonu kullanımının doktorların daha iyi iletişim kurmalarına ve buna bağlı olarak da daha az yanlış yapmalarına olanak tanıdığı görüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/titresimle-konusmalari-daha-iyi-anlamak-mumkun", "text": "Yapılan deneyler, çok sensorlu işitme cihazlarıyla, işitme sorunu yaşayan kişilerin konuşmaları daha iyi anlayabilecekleri anlamına geliyor. Bir olasılıkla işitme cihazına bir titreşim modülü eklenebilecek. Çevre gürültüsü iyi duyanların bile konuşmaları anlamalarını zorlaştırır. İşitme cihazı kullananlar için bu daha da zordur, çünkü işitme sistemleri konuşmayla alakalı sesleri, çevre gürültüsünden yeterli oranda süzemez. Konuşma, benzer şekilde karışık işlem süreçleri gerektiren oldukça karmaşık bir akustik sinyaldir. Bu süreçler anlamsal içeriğin kodunu çözmek için, bireysel fonemlerin, hecelerin ve sözcüklerin bölünmesini ve analizini içerir. Beynimizin bunu güçlü çevre gürültüsünün varlığında bile yapabilmesi aslında şaşırtıcı. Ancak bu işitme güçlüğü çeken insanlarda pek işlemiyor. Özellikle de işitme cihazıyla, gürültülü ortamlarda konuşmaları anlamakta genellikle zorluk çekiyorlar. Bu konuda bir çözüm bulmak isteyen bilim insanları, konuşmaların, titreşim tepileriyle daha iyi anlaşılıp, anlaşılmayacağını araştırdılar. Bu teorinin temelinde, konuşma seslerinin işlenmesi de dahil, çoklu algı duyusunun önemli bir rol oynaması yatıyor. Beyinde, farklı duyu kanallarından gelen uyaranlar bu nedenle birbirlerini etkileyebilir ve böylece birbirlerini destekleyebilir veya rahatsız edebilir. Bunu kontrol etmek isteyen araştırmacılar, 19 gönüllü üzerinde titreşim destekli bir işitme testi gerçekleştirdiler. Normal işiten katılımcılara kulaklıklarla yoğun çevre gürültüsü arasında İngilizce cümleler ve kelimeler dinletildi. Aynı zamanda tüm denekler sağ ellerinin başparmak ve işaret parmakları arasında küçük bir cihaz tuttular. Bu cihaz, dinlenilen konuşmalara paralel olarak hafif titreşimli uyarılar yayıyor. Bu uyarılar, örneğin birçok akıllı telefon ekranına dokunulduğunda, dokunsal geri bildirim olarak verilen hafif titreşimle karşılaştırılabilir. Titreşimler, konuşma heceleriyle eş zamanlı olarak iletilecek şekilde ayarlandı. Birkaç testte ise araştırmacılar titreşim sinyallerindeki değiştirerek, rastgele yerleştirilmiş darbeli veya darbesiz ek testler gerçekleştirdiler. Sonuçlara göre dokunsal uyaranlar, gecikmeden dil hecelerinin ritmini takip ettiklerinde, katılımcılar konuşmaları daha iyi anladılar. Bu şekilde çevre gürültüsüne rağmen konuşulanların anlaşılması, yüzde 6,3 oranında iyileşmekte. Bu iyileşme, deneyler sırasında beyin dalgası ölçümleriyle de kanıtlandı: Titreşim testleri sırasında, hecelerle zaman içinde meydana gelen dalga kalıplarından tanınabilen işitsel korteksteki beyin etkinliği, kontrol deneylerine göre daha yüksekti. Böylece, konuşma hecelerinin ritmini takip eden dokunsal tepilerin, çevre gürültüsünün altında kalan konuşma sinyalinin anlaşılmasını etkileyebileceğini ve iyileştirebileceğini gösterdik diyor araştırmacılar. Sonuçlar, çok sensorlu işitme cihazlarıyla, işitme sorunu yaşayan kişilerin konuşmaları daha iyi anlayabilecekleri anlamına gelse de bu konuda daha birçok araştırmanın yapılması gerektiğini söylüyor bilim insanları. Bir olasılıkla işitme cihazına bir titreşim modülü eklenebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/toplu-tasima-araclarinda-covid-19e-yakalanma-riski", "text": "Toplu taşıma araçlarında COVID-19 kapma riski nerede oturduğunuza, en yakın kişi ile aranızdaki mesafeye, en yakın kişinin enfekte olup olmadığına, yolculuğun ne kadar sürdüğüne bağlı olarak değişiyor. Araştırma, Çin'in G trenleri denilen yüksek-hızlı trenleriyle seyahat eden kişiler üzerinde yürütüldü. Araştırmanın sonuçlarına göre hastalığın bulaşma riski %0 ile %10 arasında değişiyor. %10 bulaşma riski uzun yolculuk sürelerinde ve enfekte olan bir hastaya yakın oturmakla ortaya çıkıyor. Clinical Infectious Diseases isimli bilim dergisinde yayımlanan araştırmada endeks hastaları olarak belirlenen 2.300 kişi incelendi. Bunlarda trenlerle yolculuktan 14 gün sonra COVID-19 geliştiği saptandı. Ayrıca hastalarının yakınlarında oturan 72.000 yolcu mercek altına alındı. Kısaca bu 72.000 kişiden 234'ünde COVID- 19 geliştiği görüldü. Bu da saldırı hızının %0.32 olduğuna işaret ediyor. Bu oran, enfekte hastanın tam yanına oturanlarda %3.5 olarak bulundu. Ancak enfekte hastanın tam yanındaki koltuğa değil de aynı sırada oturan yolcu için bu saldırı hızı %1.5 olarak hesaplandı. Yolcu, enfekte olan hastanın bir-iki sıra gerisinde oturuyor olsaydı bu oran 10 misli düşük çıkacaktı. Yolculuk süresi de riski etkiliyor. Örneğin saldırı hızı, enfekte hastayla birlikte yolculuk yapan kişi için saat başına %0.15 oranında artıyor. Bir diğer ilginç bulgu da şu: Enfekte hastanın boşalttığı koltuğa oturan kişide hastalığı kapma riskinin çok düşük olduğu görüldü. Örneğin enfekte olan hastalardan boşalan koltuklara oturan 1.342 kişinin yalnızca birinde COVID-19 gelişti. Araştırmayı yürütenlerin trenlerle yolculuk yapanlara önerileri şöyle: Yolcular aynı sırada aralarında en az iki koltuk bırakacak şekilde oturmalı ve yolculuk süresi 3 saati aşmamalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tumor-hucrelerine-karsi-adenovirus", "text": "Adenovirüsler şu sıralar özellikle de korona aşılarında önemli bir rol oynuyorlar. Nitekim AstraZeneca, Johnson&Johnson veya Rusların Sputnik V aşılarında, viral spike proteininin yapı planını hücrelerimize aşılamak, için bu soğuk algınlığı virüsünün çeşitli varyantlarından yararlanılıyor. Adenovirüsler öte yandan çeşitli etki maddeleri ve genetik tedaviler için bir taşıyıcı olarak da test ediliyor. Zürih Üniversitesi'nde Sheena Smith ile çalışan ekip şimdi yaygın olan bir adenovirüsü değişimden geçirerek, kanser tedavilerinde taşıyıcı araç olarak kullanılabilir hale getirdi. Virüs bu durumda tedavi edici etki maddelerini tümör hücrelerine aşılayan bir tür Troya atı görevini görüyor. Tümör hücreleri bu şekilde kendi kendilerini imha ediyorlar. Nitekim tümör hücreleri, tedavi edici etki maddelerini de üretecek hale getiriliyor. Damardan verilen kemoterapi ilaçları veya radyoterapinin aksine, bu yöntemle sağlıklı hücreler zarar görmüyor. Tedavi edici antikor veya uyarı maddeleri, aşılandıkları yerde kalıyorlar. Yani kan dolaşımına karışarak diğer organlara veya dokulara zarar vermiyorlar. SHREAD olarak isimlendirilen Adenovirus 5 taşıyıcı araçtan kendi viral genleri ayıklandı. Virüse bunun yerine meme kanseri için onaylanmış olan Trastuzumab antikorunun yapı planı aktarıldı. Adenovirüslerin kanser hücrelerine ulaşabilmeleri için araştırmacılar bunları özel yüzey işaretleriyle donattılar. Bu eklentiler virüslerin sağlıklı beden hücrelerine özellikle de karaciğer dokusuna girmelerini de engelliyor; bu da Adenovirüs-gen tedavilerinde ortaya çıkan yan etkilerini önlüyor. Ayrıca bunlar viral gen araçlarının, zamanından önce bağışıklık sistemi tarafından yakalanmamalarını da sağlıyor. Ancak yeni yöntemin olumlu tarafı şu: Bu tedavide sadece kanser hücrelerin antikor üretti ve bu şekilde tümörde, bildik antikor tedavisine kıyasla çok daha fazla antikor üredi. Yeni yöntemle tümörde 21 misli antikor yoğunluğu elde edildi. Araştırmacılar bu yerinde üretim sayesinde etki maddesinin hedeflenen bölgeye daha iyi bir şekilde ulaştığını ve yöntemin diğer kanser türlerinde de kullanılabileceğini söylüyorlar. Hatta SHREAD, sadece kanser tedavisinde değil korona pandemisinde Covid-19'a karşı da kullanılabilecek. SHREAD tedavisi hastalara solunabilir aerosol olarak verildiğinde, akciğerde Covid antikor üretimini gerçekleştirebilir. Bu şekilde Covid tedavileri daha az masrafsız hale gelebilir ve solunabilir etki maddesiyle aşılar da daha etkili hale gelebilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tup-bebek-teknolojileri", "text": "Tüm insanların yüzde 10'unu etkileyen çocuk sahibi olamama problemi, son 30 yılda baş döndürücü bir hızla gelişen tüp bebek teknolojileri sayesinde oldukça başarılı tedavi alternatiflerine kavuştu. Her ne kadar etik tartışmalar teknolojiyi yavaşlatsa da başarılı sonuçlarla artan talep, etik anlayış ve kanunların da değişmesini sağlayacaktır. Aslında yüksek çözünürlüklü ultrasonografilerin gelişimi, erkek ve kadından gamet toplamak için özel iğne ve ameliyat tekniklerinin gelişimi, oosit, sperm gibi gametlerle, embriyoları laboratuvar ortamında vücut ile eş sıcaklık, oksijen ve karbondioksit seviyesinde tutabilen enkübatörler, laboratuvara giren havadan tozu, hatta mikropları temizleyen havalandırma ve HEPA filtre sistemleri, 6000 büyütmeli mikroskoplar, yumurta duvarını delmek veya embriyolardan hücre biyopsisi yapmak için kullanılan lazer sistemleri, 24 saat embriyo gelişimini takip eden mikrokameralar, içerideki havadan serbest uçucu kokuları temizleyebilen karbon filtreleri, laboratuvar hava akımını dışarıdan içeri hava girmeyecek şekilde tutan pozitif basınç sistemleri, hava akımının dairesel değil yatay akımını sağlayıp yerden yukarı toz kalkmasını engelleyen sistemler, -196 derecede gamet, embriyo dondurma odaları ve saklama tankları, nano teknoloji toksik olmayan boya ve koruyucu filmlerle kaplanmış masa, yer ve duvarlar, enkübatörlerin ve ortamın kontrolünü sağlayıp değişim durumlarında cebinize uyarı mesajı gönderen otomatize sistemler ile her tüp bebek merkezi iyi tasarlanmış, düzenli kontrol edilen bir teknoloji üssüdür. Kadere razı olmamak bilim insanının temel özelliğidir. Güncel çaresizliklere boyun eğmeyip kader sanılan sonuçların üstesinden gelmek; işte bunun en canlı örneğidir tüp bebek teknolojileri. Kanser olan, üremek için kendine eş bulamayıp yaşı ilerleyen, yumurtalıkları farklı hastalıklar nedeniyle alınması gereken bireyler için kadınlarda yumurta dondurma erkeklerde ise sperm dondurma teknolojileri gelişti. Sıvı nitrojen ve vitrifikasyon yöntemi ile dondurma artık insan embriyosundan sonra gametlere de uygulanabilir hale geldi. Tedavi öncesi tüp bebek işlemleri ile genetik kodlarınızı saklayan hücreleriniz veya eşiniz varsa oluşturulacak embriyolar, teorik olarak sonsuza kadar saklanabilir. Halen gelişmeye devam eden bir başka alan ise embriyolar üzerinde yapılan genetik taramalar. Temel dogmalarımızdan biri hayat ile bağdaşan küçük problemleri olan veya genetik olarak normal olan embriyonun güçlünün hayatta kalıp doğabildiği yönünde. Bu dogma kısmen doğru olmakla birlikte zihinsel ve fiziksel birçok problemi olan çocukların da doğduğu ve bunların birçoğunun aslında genlerle ilişkisinin olup, önceden saptanabileceği gerçeğidir. Dahası, ailenizde kalıcı problemlere yol açan, bir iki nesilde bir hastalıklı bireylerin doğmasına yol açan tek gen hastalıkları, mutlaka hastalığa neden olan baskın geçişli genetik problemler, ailesel meme, rahim ve kalın bağırsak kanserine yol açan BRCA, HNPCC gen bölgelerindeki değişiklikler aslında embriyo daha laboratuvar ortamında iken test edilip hastalıklı olanlar ayrılıp sağlıklı olanlar saklanabilmektedir. Önceden floresan in situ hibridizasyon ve polimeraz zincir reaksiyonu kullanılarak bilinen mutasyon bölgelerini tarayabilen bu testler, tüm gen sekanslama yöntemi sayesinde, ailede olmayıp test edilen embriyoda yeni gelişen hastalık alanlarını da saptayabilme potansiyeline sahip olmuştur. 10 yıl içinde genetik kimliklerimiz olacak! Hastalıkların genetik ile ilişkisi netleştikçe obezite, yüksek tansiyon, kalp damar tıkanıklıkları gibi kronik hastalıklara genetik yatkınlığı olan kişiler saptanabilecek önümüzdeki on yılda herkesin bir genetik kimliği çıkarılacaktır. Bu sayede üremek için seçilen eşin genetik kimliği ile karşılaştırma yapılarak doğacak çocuğun hangi hastalıklara yatkın olduğu anlaşılabilecektir. Tüp bebek yöntemi ile embriyoların bu hastalıkların herhangi birine sahip olup olmadığı tanınabilecek, daha az hastalığa sahip veya ciddi bedensel zihinsel kapasite azalmasına sahip olmayan, ölümcül kanser riski olmayan embriyoların seçilerek anne rahmine konması sağlanabilecektir. Günümüzde tüm gen teknolojilerinin tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan çiftlerde uygulamasına başlanmıştır. Son zamanlarda çipbebek diye popüler pazarlama stratejisi ile piyasaya sürülmüş sloganın arkasında yatan teknoloji ise erkek spermlerinin seçilmesinde kullanılan ve ülkemizde üretilen mikrokanalları olan çip teknolojisidir. Spermler bu teknolojide başlangıç ve bitiş çizgileri arasında mikrokanallardan geçmek zorunda bırakılırlar. Başı büyük, boynu bozuk, ileri hareketi olmayan spermler kanallara giremezken, kanallar içinde düz hareket etmeyen spermlerde açılı yan kanallara girip tahliye olmakta, bitiş çizgisine birim zamanda en hızlı ve düz hareket eden spermler ulaşabilip yumurta döllenmesinde kullanılmaktadır. Bu teknoloji öncesi de farklı yoğunlukta ortamları geçebilen ve mikroskop altında düzgün gittiği gözlenen spermler toplanıp mikroenjeksiyon yöntemi ile yumurta içine veriliyordu. Çip yöntemi ile seçilen spermlerin DNA kırık oranının daha az olması nedeni ile yumurta döllenme oranı ve oluşan embriyoların genetik olarak daha normal olması olasılığı doğmuştur. Bu teknolojinin klinik başarısı daha fazla bilimsel araştırma ile kanıtlanmaya muhtaçtır. Tek tip insan mı yaratılıyor gibi genetik ırkçı ayrıştırma etik tartışmaların en alevli odağı olmakla birlikte tercih ailelere bırakıldığında herkes en sağlıklı, en akıllı çocuğu istemekte, çocuğunun yaşlanmadan kanser olup ölmesini istememektedir. Önümüzde sağlıklı embriyo seçme dışında var olan embriyolardaki genetik bozuklukların gen tedavileri ile düzeltilmesi bilimin ilerleyebileceği heyecan uyandıran diğer alanlardır. Bu durum ancak bireyleri farklılaştıran fenotipik yapıların, örneğin dış görünüş değiştirilmeden bozuk genetik alanların düzeltilmesine, kesilmesine veya bloklanmasına imkan sağlamakla gerçekleştirilebilecektir. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turk-bilim-kadini-cigir-acan-10-bulus-listesinde", "text": "Massachusetts Teknoloji Enstitüsü , geçtiğimiz yılın bilimde çığır açan 10 gelişmesini açıkladı. Listede, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Ana Bilim Dalı araştırma görevlisi olan Berna Sözen de yapay embriyo çalışması ile yer aldı. MIT'nin listesinde tıp alanında sadece yapay embriyo ekibi var. Ayrıca çalışma bilimsel çevreler tarafından tarihi bir buluş olarak nitelendiriliyor. \"Çalışmayı Cambridge Üniversitesi'nde yürütüyoruz. İlk aşamada kök hücrelerden yapay fare embriyosu üretmeyi başarmıştık. Şimdi bu çalışma geliştiriliyor. Biz iki kök hücre türü arasında önemli bir iletişim kurulduğunu keşfettik. Bir bakıma, hücreler birbirlerine embriyonun neresinde yer alacaklarını söylüyorlar. Bu insan gelişiminin kritik aşamalarındaki önemli olayları incelememize izin verecek. Gelişimin normal olarak nasıl gerçekleştiğini bilmek, embriyo gelişiminde neden sıklıkla hata yaşandığını, kadınların neden düşük yaptığını anlamamızı sağlayacak. Çalışmamız pek çok dogmatik bilgiyi değiştirebilir ve insan gelişiminin temellerini anlamaya yönelik yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Independent, BBC, Guardian gibi İngiltere'nin önde gelen basın kuruluşları çalışmayı gündemine taşıdı. Sözen \"Böyle uluslararası bir çalışmada ülkemi temsil ettiğim için çok gururluyum\" dedi. Berna Sözen'in ilgi çeken çalışması ile ilgili ayrıntılı haberi 10 Mart 2017 tarihli 50. sayımızda yayınlamıştık. Aşağıda okuyabilirsiniz. Aralarında Akdeniz Üniversitesi'nden bir Türk bilim insanının da bulunduğu, Cambridge Üniversitesi'nden bir ekip, vücudun ana hücreleri olan iki farklı türdeki kök hücreleri kullanarak fare embriyosuna benzer bir yapı oluşturmayı başardılar. Bu çalışma tüm bilimsel çevreler tarafından tarihi bir buluş olarak nitelendiriliyor. Embriyo gelişiminin erken safhalarını anlamak çok önemli, çünkü bu bilgi başarısız gebelik vakalarını açıklamaya yardımcı olabilir. Bir memeli yumurtası, bir sperm tarafından döllendikten sonra kök hücrelerden oluşan, ana rahmi içerisinde serbestçe yüzebilen küçük bir hücreler topluluğu oluşturur. Sonrasında insan vücudunu oluşturacak olan ve 'embriyonik kök hücreler ' olarak tanımlanan kök hücreler, ana rahmindeki embriyonun bir ucuna doğru kümeleşir ve bu evre 'blastosist evresi' olarak bilinir. Blastosistteki diğer iki kök hücre türü plasentayı oluşturacak ekstra-embriyonik kök hücreler olarak tanımlanır ki bu hücreler de fetüsün organlarının doğru gelişimi için gerekli besin desteğini sağlamaktan sorumludur. Kök hücreler arasında yaşamsal iletişim Cambridge Üniversitesi Fizyoloji, Gelişim ve Sinirbilimleri bölümünden Prof. Dr. Magdalena Zernicka-Goetz'in yürütücülüğünü yaptığı; Berna Sözen ve Sarah Ellys Harrison'un birinci isim yazarlığını paylaştıkları ekip, iki kök hücre türü arasında önemli bir iletişim kurulduğunu keşfetti. Bir bakıma, hücreler birbirlerine embriyonun tam olarak neresinde konumlanacaklarını söylüyorlar. Profesör Zernicka-Goetz bu durumu Hem embriyonik hem de ekstra embriyonik hücreler, birbirleriyle iletişime geçerek, gerçek bir embriyo gibi görünen ve gerçek bir embriyo gibi davranan bir yapıya dönüştürülmeye başlıyor diye açıklıyor. Ekip, bu gelişmeyi şöyle açıklıyor: Farklı kök hücre türleri arasındaki etkileşimlerin gelişim için önemli olduğunu biliyorduk fakat yeni çalışmalarımızın gösterdiği en çarpıcı şey, bunun gerçek bir ortaklık olması -bu hücreler gerçekten birbirlerine rehberlik ediyor. Bu ortaklık olmadan şekil ve biçimin doğru gelişimi ve kilit biyolojik mekanizmaların zamanında devreye girmesi düzgün çalışmıyor. Yapay embriyoyu, normal olarak ana rahminde gelişen bir embriyo ile karşılaştıran ekip, yapay embriyonun doğal embriyo ile benzer bir gelişim sürecinden geçtiğini gösterdi. Kök hücreler organize oluyor ve ESC'ler yapay embriyonun bir ucunda, TSC'ler de diğer ucunda konumlanıyor. İki farklı kök hücre kümesi bir araya toplanmadan önce, her kümede bir boşluk oluşuyor ve bu boşluk embriyonun gelişeceği pro-amniyotik boşluk haline geliyor. Her ne kadar yapay embriyo, ana rahminde gelişen gerçek embriyo ile yüksek oranda benzerlikler gösterse de bu, yapay embriyodan sağlıklı bir cenin gelişebileceği anlamına gelmiyor. Bunu öğrenebilmek için, ileri çalışmaların gerektiğini belirtiyorlar. Profesör Zernicka-Goetz, araştırmacıların döllenmeden sonraki 13 güne kadar insan embriyo gelişiminin ilk aşamalarını analiz etmesini sağlayan bir teknik geliştirdi. Bu son gelişmeyle, insan embriyo araştırmalarının en önemli engellerinden biri olan embriyo sayısı yetersizliği sorununun aşılacağı düşünülüyor. Günümüzde, embriyolar sadece IVF klinikleri aracılığıyla bağışlanan yumurtalardan gelmekte. Çalışmanın birinci isim yazarlarından Berna Sözen Yapay embriyoları ilk kez mikroskop altında görüntülediğimiz zaman gerçek embriyolar ile ne büyük benzerlikler taşıdığını görmek müthiş bir deneyimdi diyor. Araştırma büyük ölçüde İngiltere tabanlı bir yardım kuruluşu olan Wellcome Trust ve Avrupa Araştırma Konseyi tarafından finanse edildi. Ayrıca, Berna Sözen, TÜBİTAK bursu ile destekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turk-direktor-ve-ekibinden-4-milimetrelik-robot-bu-cuma-100-sayimizda", "text": "Almanya'nın en önemli bilim ve araştırma kuruluşu Max Planck Topluluğu'nun Akıllı Sistemler Enstitüsü'nde çalışan Prof. Dr. Metin Sitti ve ekibi, manyetik alan yardımıyla kontrol edilebilen çok ufak boyutlu bir robot geliştirdi. Yaklaşık 4 milimetre boyunda olan bu robot, engebeli yüzeylerde yürüyebiliyor, sürünerek ilerleyebiliyor, yuvarlanabiliyor ve ayrıca yük taşıyabiliyor, sulu ortamlarda tırmanabiliyor ve hatta yüzebiliyor. Bilim insanları bu fikri, yumuşak gövdeli böcek larvaları, tırtıllar ve denizanalarının hareketlerinden ilham alarak geliştirdiklerini belirtti. Boyutu küçük ama başarabileceği işler oldukça büyük olan robotun, insan vücudunda ulaşılması güç bölgelere ilaç taşıması ve minimal invaziv cerrahide kullanılması hedefleniyor. Ayrıntılı bilgiyi 23 Şubat Cuma günü yayınlanacak 100. sayımızda okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turk-usulu-cicek-asisinin-avrupaya-yayilmasiyla-asi-ve-serum-alaninda-yeni-bir-donem-acildi", "text": "Avrupa'da Rönesans'la hızlanan tıbbi gelişmeler karşısında 17.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk-İslam tababeti üstünlüğünü kaybetti. Yönlendirici orijinal eserler veren kimseler, Osmanlı İmparatorluğunda kaybolmaya ve Avrupa'daki yeni tıbbi eserler Arapça ve Türkçeye tercüme edilmeye başladı. Buna en iyi örnek, Sultan IV.Mehmet'in 1669'da ölen Hekimbaşısı Salih bin Nasrullah bin Sellum'un, Avusturyalı hekim Paracelsus'un iatrokimyaya dair eserini Latinceden Arapçaya Süleyman bin İbrahim yardımıyla tercüme etmesidir: \"Haza kitab-ı tıbb-ı cedid-i kimyavi ahtere ahu Barakelsus ve semmahu bil-latiniye Espagnia\". Kitabın başlığının hemen altında Latinceden Arapçaya tercüme edildiği belirtilmektedir. Ancak, 17. yüzyılda Osmanlı Türkiyesi'nde yaygın olarak uygulanan Türk Usulü Çiçek Aşısının 18. yüzyıl başında Avrupa'ya yayılması, tıp alanında dünyada yeni bir dönemin açılmasına neden olmuştur. Çiçek aşısı eski zamanlardan beri Hindistan ve Çin'de uygulandığı halde, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerindeki uygulanma, 18. yüzyıl başlarında Osmanlı hekimi Emanuel Timonius ve Lady Mary Montague'nün Türk usulü çiçek aşısını Avrupa'ya tanıtmalarından sonra başladı. 18. yüzyıl boyunca, Türk usulü çiçek aşısı İngiltere'den Rusya'ya, İsveç'ten, İtalya'ya kadar yayılınca, bu aşının kaynağı hakkında bilimsel tartışma ve çok sayıda yayınlara yol açtı. Lady Mary Montague'nün 1717'de Türkiye'de gördüğü çiçek aşısına benzeyen Hint usulü çiçek aşısının, 1022 senesinde Çin'in Tibet'e yakın bölgesinde, dağda yaşayan bir münzevi tarafından Çin veziri Wang-Tan'ın küçük oğluna uygulandığı, bu bölgede yaşayan Uygur Türklerinin Hint usulü çiçek aşısının yayılmasında rol oynadıkları, onların Hint'le Çin arasındaki sıkı ticaret ilişkilerini yönettikleri düşünülünce, mümkün görülmektedir. 14. yüzyıl başında Tibet'in Çin'e komşu olan bu bölgesinden geçen İslam seyyahı İbn Batuta'nın seyahatnamesinde, bura halkının Türklere benzediğini özellikle belirtmesi de bu teoriyi destekler bir mahiyet arz etmektedir. Herhalde bu aşı usulü 1055'te Kafkaslara kadar yayılan Selçuklularla Ön Asya'ya gelmiş olsa gerektir. Türkiye'deki inokulasyon şeklindeki çiçek aşısının ilk bilimsel tarifini yazan Emanuel Timonius'dur, . Latin asıllı Osmanlı hekimi Emanuel Timonius, Türkiye'deki çiçek aşısı üzerine 1713'te Latince yayınladığı makalede, bu aşının Çin'de, Çerkezlerde, Gürcülerde ve diğer Asyalı kavimlerde uygulandığı, Kafkaslar üzerinden yaklaşık 40 yıl önce, 1673-74 yıllarında İstanbul'da yayılmaya başladığını ileri sürmektedir. Oysa, Anadolu ve Trakya'da Türk Usulü Çiçek Aşısının Timonius'un verdiği tarihten çok önce uygulandığı Rıfat Osman, Feridun Nafiz Uzluk ve Süheyl Ünver'in yayınlarında belirtilmiştir. Feridun Nafiz Uzluk 7.11.1697 tarihli İstanbul'daki bir mezar taşında \"Aşılamacızade Hekim Ali Çelebi\" ibaresini tespit etmiştir. Bu zatın 65 yıl yaşadığı kabul edilirse, daha önce çiçek aşısı yapan babasının 1632'lerde bu işi yaptığı ortaya çıkar. Rıfat Osman da 1632 tarihli Aşıcı bir kadına ait Edirne kadısına yazılan bir hükümden bahsetmektedir. 1846'da Mektebi Tıbbiye-i Adliye-i Şahane matbaasından basılan \"Menafi ül-etfal\" isimli eserde 1679 yılında Anadolu'dan çiçek aşısını yapmasını bilen bir adamın İstanbul'da 5-6 çocuğu aşıladığı ve bunu Lady Montague'nün işitip görerek İngiltere'ye yazdığı belirtilmektedir. 1711 ve 1712'de Osmanlı imparatorluğunu ve Kafkasya'daki Çerkezleri ve onlardaki Çiçek Aşısı usulünü gören Fransız seyyahı Aubry de la Motraye, bunu 1712 Mayısında Emanuel Timonius'a İstanbul'da anlatmış, Timonius ta bu husustaki görüşlerini Latince olarak yazıp Aubry de la Motraye'a vermiştir. Bu, 1713'te Latince kaleme alınan makale Türkiye'deki Çiçek Aşısı Usulü hakkındaki ilk bilimsel yazı olup sonra, Motraye'in seyahatnamesinin 2. cildinin son kısmına ekli olarak 1727'de yayınlanmıştır. Rus Çarına yenildikten sonra Türklere sığınan ve Edirne'deki Demirtaş köşkünde kalan İsveç kralı XII. Karl'ın yanındaki saray hekimi Samuel Kragge vasıtasıyla Timonius'tan 100 altın karşılığında elde edilen ve 1717'de Academiae Caesareo-Leopoldinae Carolinae'nin dergisi Ephemerides'te yayınlanan Türkiye'deki Çiçek Aşısı hakkındaki risale aynı risale olsa gerek. Timonius'un bu Latince makalesini, XII. Karl'ın diğer saray cerrahı Melchior Neumann, Almanca'ya kendi el yazısı ile tercüme etmiştir, halen yedi sayfa halinde İsveç'te Uppsala Üniversite Kütüphanesinde bulunmaktadır. İngiltere'de Emanuel Timonius ve Lady Montague aracılığıyla Londra'da aktüel bir konu haline getirilen Türk Usulü Çiçek Aşısı, hekimlerce ölüme mahkum olanlar üzerinde denenmiş ve olumlu sonuç alınmıştır. 1745'te Johann Jacob Schützen yayınevinde yayınlanan, Prusya Saray Eczacısı ve Bilimler Akademisi üyesi Dr.Neumann'ın Timonius'tan yaptığı Almanca tercüme, Türk Usulü Çiçek Aşısı hakkındaki Londra'daki tıbbi deneylerin Almanya'da ne kadar yakından takip edildiğini kanıtlaması bakımından da çok ilginçtir. Mahkumlar üzerinde yapılan bu denemenin olumlu sonucu olarak İngiliz Kraliyet ailesinin de Türk Usulü Çiçek Aşısıyla aşılanması, muhakkak ki bu aşının hemen İngiltere'den Rusya'ya, İsveç'ten İtalya ve Fransa'ya kadar yayılmasını ve 1796'da Edward Jenner tarafından vaccination şeklinde inekten alınarak insana aşılama usulünün bulunmasına yol açmıştır. Jenner'in bu yeni vaccination usulünü uygulayana kadar, Türk Usulü Çiçek Aşısını, yani inoculation yaptığını belirtmek gerekir. - Terzioğlu A. Türk Usulü Çiçek Aşısının Orijini ve Avrupa'ya Yayılması. Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi Kasım 2016; Sayı:239, s.14-19. - Cartwright FF, Biddiss MD. Disease and History. New York, NY, Dorset Press, 1991, pp. 29-53, 113-166."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyede-4-milyona-yakin-astim-hastasi-var", "text": "Türkiye'de her 12-13 erişkinden ve 7-8 çocuktan biri astım hastası. Astımın görülme sıklığının giderek arttığını belirten uzmanlar, toplam hasta sayısının dünyada 330 milyon, Türkiye'de ise 4 milyona ulaştığını tahmin ediyor. Dünya Astım Günü etkinliklerinde bu sene, astım hastalığı hakkında farkındalığın artırılması hedeflendi. Hekiminizle işbirliği yaparak astımınızı kontrol altına alabilirsiniz ve Uygun havalandırma ile havanızı temiz tutun, sağlığınızı koruyun alt sloganlarıyla gerçekleştirilen etkinlikler kapsamında astım hastalığı hakkında farkındalık oluşturmak amacıyla basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda astım hastalığına önlem olarak neler yapılmalı, hastalıktan korunma yöntemleri ve hastalığın tedavisi konuları ele alındı. Astım hastalığına dikkat çekmek ve farkındalığı artırmak üzere gerçekleştirilen toplantıya, Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, GARD Türkiye Koordinatör Yardımcısı Prof. Dr. Bilun Gemicioğlu, Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Zeynep Mısırlıgil, Türk Toraks Derneği üyesi Prof. Dr. Refika Ersu ve AHDADER Başkanı Hasan Yılmaz katıldı. Astımın yaşam boyu süren bir hastalık olduğunu belirten Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, Astımlı kişi iyi bir tedavi görürse tamamen normal yaşayabilir, her işi yapabilir, her sporu yapabilir. Astımlıların hekimleriyle işbirliği içinde olması gerekiyor. Sigara, hava kirliliği, obezite, birtakım alerjenler astımı tetikleyici olabiliyor. Bütün bu risk faktörlerini azalttığımız ve doğru tedaviyi sağladığımız zaman, tamamen normal bir yaşantıyı sağlayabiliyoruz. Astımı olanlar için en önemli tavsiyemiz hastaların hekimleriyle iyi bir iletişim içinde olmasıdır, bu şekilde hastalık kontrol altında tutulabilir sözlerini ifade etti. Toplantıda konuşan GARD Türkiye Koordinatör yardımcısı Prof. Dr. Bilun Gemicioğlu ise astımın solunum yollarının çeşitli etkenlerle daralmasıyla, öksürük, nefes darlığı ve hırıltılı solunum yakınmalarıyla gerçekleşen bir hastalık olduğunu belirterek, Astım kalıtımsal bir hastalıktır ama bu kalıtımsal hastalığa çevresel etkenler de eklenince astım ortaya çıkıyor. Çevresel etkenlerin son yıllardaki artışı astımın artışına da neden oluyor. En önemli çevresel etken de ev içi ve ev dışı hava kirliliği olarak görülmekte. Obezite ve fazla kiloları olan hastalar zayıflayarak ve egzersiz yaparak da astımlarını kontrol altına alıp rahat bir yaşam sürdürebilir diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyede-dogurganlik-azaliyor-mu-yoksa-duraganlasti-mi", "text": "Farklı coğrafyalarda değişik zamanlarda ülkelerin doğurganlık düzeyi, olguyu yansız biçimde ölçen toplam doğurganlık hızı ile karşılaştırılıyor. Kuramsal bir kavram olan TDH, bir kadının doğurganlık yaşamı sonunda doğurmuş olacağı ortalama çocuk sayısını gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu , Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi verilerine dayanarak, ülkemizin 2001 yılında 2.38 olan TDH'nın 2019 yılında 1.88'e düştüğünü açıkladı. Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü , Türkiye evreninden seçtiği örneklemle yaptığı araştırmaya göre, 2003'de 2.2 olan TDH'nın, 2018 yılında 2.3'e ulaştığını, doğurganlığın durağanlaşma eğilimine girdiğini ileri sürdü. Başlangıç noktası olarak kabul edebileceğimiz 2001-2003 döneminde iki kurumun tahmin ettiği, TDH arasındaki fark yaptığımız istatistiki testte anlamsız çıkmıştı. Ne var ki iki kurumun 2018-2019 yıllarına ilişkin TDH'nın değerleri arasındaki fark 0.4'ye ulaşmış, ve yaptığımız istatistiki teste göre aradaki fark anlamlı bulundu. TDH'nın Değişimi: Ülkemizde doğum ölüm hızının 1923-1983 dönemindeki değişimi modernleşme ile bütünleşen Cumhuriyet projesi bağlamında açıklandı. Şekilde görüldüğü gibi ilk olarak ölüm hızı azalmış, bunu doğum hızının azalması izlemişti. İkinci ve üçüncü dönemde gerçekleşen dönüşüm, çevre ülkelerde olduğu gibi, kısa zamanda ülkemiz nüfusunun artışına neden olmuştu. TDH'nın azalmasını, doğurgan kuşağa eğitimli giren kadınlarımız sağladı. Çok çocukluluktan az çocukluluğa geçişte, açıklayıcı değişkenler de etkili oldu. Az sayıda nitelikli çocuğa sahip olan kadınlarımız, çocuklarına kaynak aktarmaya başladılar. Bunda başarılı da oldular. Bu süreci değerlendiren nüfus ve modernleşme kuramları, artık doğum hızının durağanlaşacağını, daha sonra azalacağını görüşünü ileri sürmüşlerdi. Ülkemizde 2000'li yıllardaki uygulama: Ülkemizde 2000'li yılların az öncesinde ve hemen başında gerçekleşen düşük hızlı doğum-ölüm ile birlikte (4. dönem sonu) TDH'nın bir nüfusun kendisini yenileyebileceği (TDH= 2.16) düzeye gelmişti. Böylece Türkiye'nin hem sosyo-ekonomik gelişmişliği hem de nüfussal dönüşümü öteki Müslüman ülkelerden farklılaşmıştı. 1994 yılında Kahire'de yapılan Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı'nda ideolojik bağlamda küresel anlayışın ileri sürdüğü yaşam kalitesi merkeze alındı. Geleneksel aile planlaması yaklaşımı terk edildi. Politik hassasiyetleri asgari düzeye indiren sağlıklı üreme hakkı kavramı benimsendi. Küresel ideolojinin görüşleri, siyaseten toplumumuzda hemen egemen konuma getirildi. Özellikle 2000'li yıllarda sosyal devletin temel görevleri etkinlik bağlamında önceki yıllara göre birden farklılaştırıldı. Temel kamu hizmetleri, özel kesimin kar güdüsü altında piyasalaşmaya açıldı. Yeni nüfus politikasının uygulamaları başta sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere eğitim örgütlenmesinin yeni kurgusunda görüldü. Eğitimin ideolojisi farklı yöne çevrildi, özellikle kadın nüfus bağlamında eğitimden erken terkler başladı. Çocuk sayısına karışılmayacaktı: 1994'de yapılan Kahire Konferansı bildirisini ülkemiz de imzalamıştı. Bildiri de kamunun ailelerin sahip olacağı çocuk sayısına karışmayacağını ilkesi benimsenmişti. İmzalanan ilke, ülkemizde 2000'li yıllarda siyaseten boşlandı. Lider tarafından doğurganlığın özendirilmesi, sosyo-kültürel değişimi farklı kılacak, nüfussal dönüşümü öteleyecek biçimde her gün dinsel söylemlerle tekrarlandı. Demokratik yaşamda dini kavramların ve dinsel söylemin nüfus siyasetiyle birleştirildiğinde, toplumun büyük bir açmazla baş başa kalabileceği bilim insanlarınca öngörülmüştü. İnsanın değerini ve erdemini gözeten çok kültürlülüğün yerine, kültürcülüğün geçirilmesinin önemli bir engel olduğu belirtilmişti. Tarih, özgürlüğü öteleyen, dinsel kültürle yetişenlerin, çağdaş atılım konusunda başarılı olmadıklarını göstermişti. 20 yıl önceki varsayımlar: 2000'li yılların başında farklı kurumların yaptığı nüfus projeksiyon çalışmalarına göre nüfusun ulaşacağı büyüklük tahminlerinde yıl temelinde bir tutarlılık görülüyordu. Yapılan çalışmalar, TDH'nın 2.1'in altına düşeceğini; fakat nüfus artış hızının sona ereceği yıllara kadar nüfusun sayısal büyüklüğünün artacağını varsayıyordu. Çalışmalar, nüfusumuzun 2038-2043 döneminde 93-98 milyona ulaşacağını, belirtilen tarihlerde durağan bir yapıya kavuşacağını, bundan sonra, doğumların azalacağını, artacak ölüm hızlarından ötürü nüfusun azalabileceğini ortaya koyuyordu. Doğadaki kaynakların sonsuz olmadığını kabul ederek, akıl ve bilim öncülüğünde yeni bir doğa-nüfus dengesini kurmamız gerekiyor. Bu yeni dengenin belirleyicilerinden birinin ülkemizin yeniden orta doğurganlık düzeyine dönüşünün olmayacağını her iki veri seti gösteriyor. Kanımca, iki veri setinin nüfussal dönüşüm kuramı çerçevesinde ileri analizinin yapılması, siyasi otoriteye doğru karar alabileceği yeni bir TDH veri setinin sunulması gerekiyor. Lidere özgü bir istek olan doğurganlığın artırılmasının, gelecekte hem aileleri darda bırakabileceği hem de toplumun bu süreç boyunca kaynaklarının boş yere harcanmış olabileceği oluşturulacak TDH verileriyle açıklanabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyeden-uc-merkez-neals-konsorsiyumuna-uye-oldu", "text": "Türk Nöroloji Derneği Nöromüsküler çalışma grubu ile ALS-MNH Derneği'nin uluslararası çalışmaları ve iş birliği sonucunda Türkiye'den üç merkezin NEALS konsorsiyumuna yaptıkları üyelik başvuruları kabul edildi. ALS hastalığı tedavisine yönelik klinik çalışmaların ülkemizde başlatılması için ilk adım atılmış oldu. İstanbul'dan İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Bölümü ve Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniği Adana'dan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniği , Antalya'dan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniği , Sağlık Bilimleri Üniversitesi Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji kliniği ortak tek merkez olmak üzere NEALS üyeliğine kabul edildi. Kuzeydoğu Amiyotrofik Lateral Skleroz Konsorsiyumu 1995 yılında Amiyotrofik Lateral Skleroz ve Motor Nöron Hastalığı konusundaki bilimsel gelişmeleri hızla klinik araştırmalara ve bu hastalığa sahip olan kişiler için yeni tedavilere dönüştürmek amacıyla kurulmuştur. NEALS'in Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Kanada (5), Türkiye (3), Meksika (3), İtalya (2), Japonya (1), Avustralya (1), İsrail (1) gibi ülkelerdeki merkezleri içeren 130'dan fazla üyesi bulunmaktadır. Bu iş birliği Türkiye'deki ALS hastalarının çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılama koşulu ile NEALS şemsiyesi altında yürütülen klinik araştırmalara katılma fırsatı yanı sıra geliştirilen ya da sahaya sürülmeye hazır ilaçlara erken erişimin kapısını aralayacağı belirtiliyor. Amiyotrofik Lateral Skleroz, beyin ve omurilikte motor nöron ölümüne bağlı ilerleyici, ağrısız kas güçsüzlüğü ile karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Klinikte, hastalığın başlangıç bölgesine göre değişik belirtiler izlenir. Bulbar başlangıçlı hastalığı olan kişilerde yüz, dil ve yutma kaslardaki güçsüzlüğe bağlı konuşma ve ardından yutma güçlüğü , spinal başlangıçlı hastalığı olan kişilerde üst uzuv veya alt uzuvların alt kas gruplarında asimetrik güçsüzlük ile kendini gösterir. ALS'nin pür motor hastalık olduğu kavramı artık terk edilmiştir. Aslında, hastaların %50'sinde bilişsel işlev bozukluğunun ve hastaların %15'inde frontotemporal demansın meydana geldiği yıllardır bilinmektedir. Bu nedenle motor olmayan semptomlar, davranış değişiklikleri ve bilişsel etkilenme de dahil olmak üzere klinik sunum önemli farklılıklar gösterir. ALS genellikle ailede hastalık öyküsü olmaksızın ortaya çıkar, ancak hastaların %5-15'inde genetik kalıtım söz konusudur. Ailesel formda hastalık genellikle otozomal dominant olarak kalıtılır. Hastalığa neden olan en yaygın gen mutasyonları, C9ORF72 ve süperoksit dismutaz 1 (SOD 1) genlerindedir. Bu mutasyonların hastalığa nasıl neden olduğu konusu halen araştırmacıların ilgi odağıdır. Çok sebepli bir hastalık olması sebebiyle günümüzde tedavisi bulunmamaktadır. FDA onayı almış hali hazırda Riluzol ve Edaravone olmak üzere iki ilaç bulunmaktadır. Her iki ilacın hastalığın gidişatı üzerine olan etkisi tartışmalıdır. Hastalığın tedavisine yönelik çalışmalar bireysel, kurumsal, hükümetler nezdinde devam etmektedir. ALS hastalığında iyi bir tıbbi bakım, solunum ve beslenme desteği ve ALS hastasına bakım verenler, aile bireylerinin sosyal ve ekonomik desteklenmesi çok önemlidir. Türkiye'de 8-10 bin civarında, Dünyada 450.000 civarında ALS hastası olduğu tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyenin-ilk-multipl-skleroz-sozlugu", "text": "Uzman MS hekimleri ve MS'lilerle birlikte hazırlanan MS Sözlük, hastaların internette karşılaştığı veya doktorlarından duyduğu pek çok medikal terimi yazılı tanım, video ve görsel anlatımla karmaşık olmayan bir şekilde açıklıyor. MS Sözlük'ün hayata geçirilmesindeki temel amaç, hastalıkla ilgili tıbbi terimleri hasta ve hasta yakınlarının anlayacağı bir şekilde ve kullanımı kolay bir yöntemle sunarak MS'lilerin bilinçli hastalık takibi yapmalarına destek olmak. Türkiye MS Derneği Başkanı Melih Tütüncü, Türkiye MS Derneği olarak Türkiye'de yaklaşık 40 bin kişiyi ilgilendiren bu hastalıkla ilgili hasta ve hasta yakınlarını güçlendirmek için çalışıyoruz. MS Sözlük'ün bu anlamda önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum. MS Sözlük'te hastalıkla ilgili 84 terim bulunuyor. Bu terimler MS'lilerin en çok aradığı ve merak ettikleri kelimeler. Sözlükte sinir sistemi, MR, Plak, T hücre, Antikor, EDSS, Atrofi gibi pek çok terimin karşılığı karmaşık olmayan bir şekilde açıklanıyor dedi. MS merkezi sinir sistemi yani beyin ve omurilik ile ilgili nörolojik bir hastalık. Bağışıklık sisteminin normal işleyişinin bozulması sonucu beyin ve omurilikteki sinir hücrelerinin hasarlanması ile meydana geliyor. MS, toplumda en sık 20-40 yaş arasında görülüyor ve her insanda farklı belirtilerle seyredebiliyor. Sinir sistemini etkilediğinden, görme bozukluğu, güç veya denge kaybı, konuşma bozuklukları, yorgun hissetme, uyuşma veya karıncalanma hissi gibi belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Bu belirtilerin şiddeti, süresi ve uzun dönemdeki seyri hastadan hastaya değişebiliyor. Bazı hastalar atak olarak ifade edilen klinik kötüleşme dönemlerini daha sık yaşayabilirken bazı hastalar tanı sonrası uzun bir süreyi tamamen ataksız geçirebiliyor. Ayrıca MS'in en sık görülen tipinde bu klinik kötüleşme dönemleri olan atakları iyileşme dönemleri takip eder ve böylece ataklar ile oluşan nörolojik belirtiler hastaların çoğunda büyük oranda gerileyebiliyor ya da tamamen kaybolabiliyor. MS'in tamamen iyileşmesini sağlayacak bir tedavisi olmasa da hastalığın ilerlemesi koruyucu tedaviler ile kontrol altına alınabiliyor. Çevresel etmenler MS gelişiminde önemli bir role sahip. Bu yüzden hastalığı kontrol altına almak için, düzenli doktor kontrolünün yanısıra, sigara içmemek, stresten ve aşırı yorgunluktan uzak durmak, sağlıklı beslenmek ve egzersiz yapmak fayda sağlayabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyenin-saglik-fotografina-bir-bakis", "text": "Ülkemiz son 15 senedir, Dünya Bankası'nın desteği ve hatta zorlamasıyla sağlıkta bir değişim yaşıyor. Aslında bu program sadece ülkemizde değil, doğu Avrupa ülkelerine de Dünya Bankası tarafından empoze edilmekte. Bu program çerçevesinde ülkemizde de çok önemli değişimler gerçekleşiyor. Bir yandan genel sağlık sigortası kapsamına giren nüfus çok önemli miktarda arttırılırken, öte yandan koruyucu hekimlik işlevleri aile hekimlerine yüklendi. Ayrıca devletin verdiği sağlık hizmetleri tamamen bir özel sektör mantığıyla performans sistemine oturtuldu, sonuçta doktor-hasta ilişkisi devlete ait kurumlarda bile paraya endekslendi. Bütün bu değişikliklerin getirdikleri ve götürdükleri önümüzdeki senelerde daha da net olarak ortaya çıkacaktır. Ülkemizin sağlık endekslerine baktığımızda, yaşlı nüfusta bir artış gözlenmekle beraber, genç nüfusun hala çok yüksek düzeylerde olduğu görülmektedir. Nüfusumuzun %30'u 18 yaş altındadır. Son verilere göre yaşam beklentisi kadınlarda 79 erkeklerde 72 yaştır. Geçmiş yıllara kıyasla insanlarımızın yaşam süreleri uzamaktadır. Öte yandan süt çocuğu mortalitesi (yani 1 yaş altı ölüm oranları), tüm dünyadaki düşüşlere eş olarak ülkemizde de önemli derecede azaldı. On sene önce, her 1000 yenidoğan bebekten 32'si 1 yaşını görmeden ölmekteyken, bugün bu oran, Bağlık Bakanlığı'nın verilerine göre 10,8'e düştü. Bu verilerin geçerliliği ile ilgili bir takım tartışmalar da yaşanmaktadır. WHO bu sayıyı 1000'de 16,5 olarak vermektedir. Avrupa için ise bu rakam Fransa'da 4,4, Yunanistan'da 6,9 dur. Son senelerde halkımızın sağlık hizmetlerine ulaşımında belirgin bir kolaylık sağlandı. Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı verilere göre son 10 yılda ülkemizdeki hastane sayısı %10, hastane yatağı sayısı %25 artış gösterdi. Bu dönemdeki nüfusumuzun %5 arttığını göz önüne alırsak, göreceli olarak yataklı sağlık hizmetlerinde sayısal bir düzelme sağlandı. Tüm bu ilerlemelere rağmen ülkemizde her 10.000 kişiye 26 hastane yatağı düşerken, Avrupa'da bu rakam 53'tür. Yani hastane hizmetleri açısından hala Avrupa'nın gerisindeyiz. Ayakta verilen hizmetlerde de bir artış sağlandı son senelerde. 2000 başlarında kişi başına yıllık ortalama 2,2 doktor muayenesi yapılırken, şimdilerde kişi başına yıllık ortalama 8,2 doktor muayenesi için müracaat yapılmaktadır. Yani halkımız ortalama 4 kez daha fazla doktora başvurmaktadır. Bu sayı OECD ülkelerinde 6,7 iken, Finlandiya'da 2,7'dir. Tabii doktor müracaatlarında bu düzeyde bir artış yaşanırken, ülkemizdeki toplam doktor sayısı hala çok düşük düzeylerdedir. Ülkemizde her 100.000 kişiye 174 doktor düşerken, bu sayı Avrupa Birliği'nde 325'tir. Bu da bir hasta muayenesinin birkaç dakikada sonlandırılması durumunu ortaya çıkarmaktadır. Doktor açığını kapayabilmek için tıp fakülteleri sayısında büyük bir artış yaşandı. 1990 yılında ülkemizde 25 tıp fakültesi bulunmaktayken, günümüzde bu sayı 74'e yükseldi. Tıp fakültesi zenginliği açısından dünyada 5. sırada yer almaktayız. Bu sayının İngiltere'de 32 Almanya'da 36 olduğunu göz önüne alırsak, sahip olduğumuz tıp fakültesi sayısının ne kadar yüksek olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Tabii eğitim kurumlarının sayısında yaşanan böylesine önemli artışlar, beraberinde buralarda verilen eğitimin kalitesi ile ilgili soru işaretleri de ortaya çıkarmıştır. Sağlıklı bir çocuk için en önemli faktör sağlıklı bir anne ve sağlıklı bir gebeliktir. Oysa hala çok sayıda genç kızımız ergenlik döneminde evlenmekte ve anne olmaktadır. Son 20 sene içinde ergen anne oranımız yarı yarıya azalmış olsa da 2013 senesinde her 100 ergen genç kızımızın (15-19 yaş arası) 5 i anne olmaktadır. Bu da beraberinde hem psikolojik olarak hem de fizyolojik olarak annelik görevine hazır olmayan henüz çocuk olan- anneler ve onların bebekleri ile ilgili sağlık problemlerini ortaya çıkarmaktadır. Ülkemizin kadınlarının doğurganlık sayısında (yani kadın başına düşen ortalama canlı doğumda bir azalma gözlenmektedir. Bu sayı 60'lı yıllarda 6 iken günümüzde 2,3'e düşmüştür (Batı bölgeleri 1,9; doğu bölgeleri 3,4). Aslında bu sayı, bir ülke nüfusunun azalmaması ve yenilenebilmesi için gerekli olan 2,1 doğurganlık sayısına çok yakındır. Bu sayı Almanya'da 1,2, İtalya'da 1,4'tür. Ülkemizin ulaştığı 2,3'lük doğurganlık sayısı, nüfusun azalmaması açısından ideal gözükse de bölgeler arası farklılık burada önem kazanmakta ve düzeltilmesi gerekmektedir. Gebelik takibi sağlıklı bir anne, sağlıklı bir doğum ve sağlıklı bir bebek için temel faktördür. Yeterli derecede takip edilen gebelik (yani gebelik sırasında 4 kereden daha fazla muayene olunması) oranı 1990 başlarında %36'lardan, günümüzde %89'lara yükseldi. Yine aynı tarihler arasında sağlık kurumlarında yapılan doğum oranları %60'lardan %97'e çıktı. Bu artışlar hem anne hem de bebek sağlığı açısından çok büyük önem taşımaktadır ve çok olumlu gelişmelerdir. Bu arada anne ve bebek sağlığını kötü yönde etkileyen bir yeni olgu karşımıza çıkıyor: sezaryen doğum. Günümüzde doğumların %50'si sezaryen ile yapılmaktadır. Sadece 15 sene önce bu oranın %20 olduğunu düşünürsek, bu artışın ne kadar hızlı ve ne kadar gereksiz olduğunu da bir kez daha fark etmiş oluruz. Tabii ki sezaryen doğumun gerekli olduğu tıbbi durumlar vardır ve hem anne hem de bebek için hayat kurtarıcı olmaktadır. Ancak bu gereklilik genellikle doğumların %15'i olarak kabul edilmektedir. Yani, görüleceği üzere ülkemizdeki doğumların çok büyük bir kısmı gereksiz bir şekilde sezaryen ile gerçekleştirilmektedir. Oysa bu doğum şekli hem anne hem de bebek için gereksiz bir takım tıbbi sorunlar ortaya çıkarmakta hem de gereksiz hastane yatışları ve tedavilere sebep olmaktadır. Tekrardan normal doğum oranlarımızın arttırılması ve sezaryen doğum oranlarının azaltılması gereklidir. Ancak bunun bir dönem denendiği gibi polisiye yöntemlerle değil de annelerin bilinçlendirilmesiyle yapılması gerekmektedir. Annelerden normal doğum yönünde bir talep ortaya çıkmadan, bu oranların düzeltilmesi mümkün olmayacaktır. Emzirme, sağlıklı bir süt çocuğu (1 yaş altı dönem) ve yine ileri yıllarda sağlıklı bir çocukluk için çok büyük önem taşımaktadır. Annenin bebeği emzirmesi daha ilk dakikalar içinde olmalı ve 6 ay süreyle bebek sadece anne sütü ile beslenmelidir. Oysa doğumdan sonra ilk 1 saat içinde emzirilen bebek oranımız sadece %50'dir. Öte yandan altı aya kadar sadece anne sütü alan bebek oranımız %30'dur. Her iki değer de çok düşük olup, bebek ve çocuk sağlığı için bu kadar önemli olan anne sütünün kullanımı çok yoğun bir şekilde desteklenmelidir. Aşılanma, çocuk sağlığı açısından çok önemli bir koruyucu hekimlik yöntemidir. Bu gün itibarıyla, gelişmiş ülkeler arasında bile en çok sayıda hastalığa karşı aşılama yapan ülkelerden biri konumundayız. Bu tabii ki ülkemiz çocukları açısından çok sevindirici bir durumdur. Aşılama oranları da tek tek her aşı için %90'lar düzeyindeyken, tüm aşıların tam olarak yapıldığı çocuk oranımız %74'tür. Tam aşılama konusunda biraz daha yol almamız gerekmektedir. Genel olarak, hem erişkin hem de çocuklarımızın sağlık parametrelerinde seneler içinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ülkemizde uygulanan politikaların buna katkısı olduğu yadsınamaz. Ancak dünyada gelişmekte olan ülkelerde de sağlık parametrelerinde düzelmelerin olduğunu ve ülkemizdeki gelişmelerin buna da paralel olarak gerçekleştiğini göz önüne almak gerekmektedir. Değişen sağlık sistemimizin gerçekte neler getirip neler götürdüğünü ise önümüzdeki yıllarda daha net olarak görebileceğiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turler-arasinda-gecis-yapan-en-olumcul-7-hastalik", "text": "Hastalık taşıyan parazitler, konakçıları hakkında seçici değildir. Hayvandan insana ve insandan hayvana bulaşabilir ve iki türde de büyük popülasyon kayıplarına neden olabilirler. Bilim insanları, ısınan iklimin, durumu daha da kötüleştireceğini söylüyor. Söz konusu hastalıkların birkaç örneğini inceliyoruz. Bir canlı için ölümcül olan bakteri veya virüsler, başka bir canlıya bulaşmak için hızlı bir şekilde mutasyon geçirebilir. Yeni koronavirüs salgını en son örnek olsa da daha önce de bir dizi bulaşıcı ve ölümcül hastalık, hayvanlardan insanlara ve insanlardan hayvanlara sıçramıştı. Türler arası enfeksiyonlar, koşulların patojenleri bir araya getirdiği yerlerde, örneğin hayvan pazarlarında geçiş yaparak yabancı konakçı bulmak için tetikte olabiliyor. Henüz kesin olmasa da yeni koronavirüsün de Wuhan'daki bir hayvan pazarında insana bulaştığı düşünülüyor. Virüsün türler arası transferi, bazı turistik etkinlikler sırasında da gerçekleşebiliyor. Örneğin, egzotik bir ülkedeki bir maymununun kafanızın üstüne tırmanmasına izin vermeniz gibi görünüşte iyi niyetli etkileşimlerde de meydana gelebiliyor; böyle bir durumda iki çeşit mikrop, bağırsağınızda toplanır, viral danslar yapar ve sizi ölümcül, bulaşıcı bir konakçıya dönüştürebilir. Bunlar felaket senaryosu gibi görünse de geçmişte yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Hayvanlardan insanlara geçen hastalıklara zoonoz deniyor. Doğrudan dokunuşla veya yemeyle yakalanabildiğimiz üç düzineden fazla ve ısırıklardan kaynaklanan dört düzineden fazla zoonoz hastalık var. Buna karşın insanlardan hayvanlara geçen hastalık örnekleri de var. Bunlara da ters zoonoz deniyor. Birkaç başlık altında inceliyoruz. - Grip salgınları Gribin geçmişi korkutucudur; 1918'de yaşanan grip salgını dünyayı aylar içinde kırıp geçirirken ardında tahmini olarak 50 milyon ölüm bırakmıştı. Bu, kısa bir zaman dilimi için kaydedilmiş tarihteki en ölümcül gripti. Dünya nüfusunun beşte biri enfekte oldu. Esas olarak yaşlıları, çocukları ve bağışıklık sistemi zayıf olanları öldüren bazı grip türlerinden farklı olarak 1918'deki salgın, genç yetişkinleri de sert bir şekilde etkiledi. Bir yıl içinde ortalama yaşam beklentisi 12 yıl kadar azaldı. Bu açıdan baktığımızda, günümüzde birçok ülkede ortaya çıkan domuz gribi salgınları, tarihsel süreçte bugüne değin yaşanan grip salgınlarına kıyasla daha az sayıda ölüme neden olması sebebiyle pek de büyük sayılmaz. Ancak küreselleşmeyle birlikte daha fazla insanın şehirlerde toplanması ve kolayca seyahat etmesiyle birlikte pandemi riski daha çok arttı. Bugün, hükümetler grip salgınlarını ele almak için bilimsel ve lojistik olarak daha hazırlıklı. Yine de domuz gribi halen çok öldürücü ve bu tip salgınlarda bir tane bile aşı geliştirmek aylar ve hatta yıllar sürebiliyor. Bunun bir örneğini de şimdiki yeni koronavirüs salgınında görüyoruz. - Veba Hiçbir hastalık, tek bir salgınının küresel etkisi ve uygarlıkları dize getirmesi açısından 14. yüzyıldaki hıyarcıklı vebayı geçemez. Bu haliyle kara ölüm lakabını alan bu hastalığa, bubonik veba da deniyor. O dönemde Avrupa'dan Mısır'a ve Asya'nın dört bir yanına yayılarak 75 milyon kişinin canını aldı. Ölüm birkaç gün içinde geldi ve çok acı vericiydi. Veba, Yersinia pestis denen bir bakterinin neden olduğu bir hastalıktı. Kemirgenler ve hatta kediler tarafından taşınıyordu. Ancak bu hastalık, insanlar arasında aktarıldığında insan ırkı için en ölümcül halini alıyordu. Semptomlar ateş, titreme, halsizlik ile şişik ve ağrılı lenf düğümleriydi. Bugün bile tedavi edilmezse ölüme neden olabilecek korkunç bir hastalıktan bahsediyoruz. 14. yüzyılın vebası, nadir bakterilerin asırlarca Gobi çölünde uykuda kalmasından sonra ortaya çıkmıştı. 1320'lerde uyandıktan sonra, Çin'den, Asya'nın geri kalanına ve ardından 1347'de İtalya'ya, daha sonra Rusya'ya ticaret yolları boyunca uzanmasıyla dünya çapında yayılım göstermişti. Hastalığın çözümü için bilimden ziyade Tanrı'ya güvendikleri için bazı toplumların iyileşmesi yüz yıllar aldı. - Isırıkla bulaşan hastalıklar Her yıl yüzbinlerce insanı öldüren hayvan ısırıkları, yükselişte olduğu düşünülen bir dizi zoonotik hastalığa neden oluyor. Sivrisinekler bu tip taşıyıcılığa öncülük ediyor: Sıtma her yıl 350 milyondan daha fazla insana bulaşıyor ve çoğu Afrika'daki küçük çocuklar olmak üzere 1 milyondan fazla insanın ölümüne neden oluyor. Sivrisinek kaynaklı dang humması ise yılda yaklaşık 50 milyon insanı enfekte ediyor ve bunların yaklaşık % 2,5'i ölüyor. Sorun büyüyor; böcek kaynaklı hastalık salgınları daha yaygın ve daha şiddetli hale geliyor. Bilim insanları, ısınan iklimin durumu daha da kötüleştireceğini söylüyor. Hayvanlarla ve özellikle de evcil hayvanlarla olan hastalık bağlantımızı gösteren kuduz ise her yıl, çoğunlukla Asya ve Afrika'da olmak üzere, dünya çapında yaklaşık 55.000 kişiyi öldürüyor. Çoğu ölüm, enfekte bir evcil köpekten bir ısırıkla başlıyor, ancak vahşi hayvanlar da kuduz taşıyabiliyor. Ve Meksika'dan Arjantin'e yaklaşık 16 milyondan daha fazla insan, triatominlerin dışkısından bulaşan kronik, sıklıkla ölümcül bir enfeksiyon olan Chagas hastalığından etkileniyor. Chagas, genellikle geceleri içeride tutulan köpekler ve hatta tavuklar tarafından yayılıyor. Bu ölümcül hastalıkları kapmak için böcek veya diğer hayvanlar tarafından ısırılmanıza bile gerek yok. Hantavirüs çoğunlukla geyik fareleri tarafından taşınıyor. Fare dışkılarıyla kontamine olmuş tozu soluyarak bile yakalanabilirsiniz. İştahsızlık, ateş, kusma ve kas ağrıları Faz 1'i karakterize ediyor. Daha iyi hissetmeye başladığınızda ise hastalık yeni bir aşamaya geçiyor; yeni bir ateş ve konfüzyon gelişebiliyor ve hareket etmekte zorluk çekiyorsunuz. Tam olarak tedavi edilemiyor ancak çoğu insan iyileşiyor. Hastalığa yakalananların yaklaşık %1'i ölüyor. - HIV/AIDS AIDS'e neden olan virüs HIV, şempanzelerden ve diğer primatlardan kaynaklanıyor ve ilk olarak -en az bir yüzyıl önce- insanlara bulaştığı düşünülüyor. Bağışıklık sistemini yok ediyor, bir dizi ölümcül enfeksiyon veya kansere kapıyı açıyor. Sözgelimi, tüberküloz, her yıl HIV pozitifle yaşayan milyonlarca insanın yaklaşık dörtte birini öldürüyor. 2007 yılının sonunda -yılda 2,7 milyon yeni vaka dahil olmak üzere- yaklaşık 33 milyon insanda HIV vardı ve yıl boyunca yaklaşık 2 milyon (270.000'i çocuk) insan ölmüştü. HIV enfeksiyonlarının üçte ikisi Sahra altı Afrika'da vuku buluyor. - Kedi-insan etkileşimli hastalıklar: Toksoplazma ve helicobacter Toxoplasma gondii tuhaf bir parazit; insan nüfusunun yarısından fazlasının beynini enfekte ediyor. Nevrotiklik riskini arttırdığı ve şizofreniye katkıda bulunabileceği düşünülüyor. Birincil konakçı ise mikrobun cinsel olarak ürediği ev kedileri. Dışarıda dolaşan kediler bu paraziti almaya daha yatkın. İnsanlar ise bu hastalığı, kedinin dışkısından alıyor. Söz konusu parazit ayrıca diğer birçok memelide de bulunuyor. Başlangıçta, insanlarda tipik olarak grip benzeri semptomlar veriyor. Bazı bilim insanları, bu parazitin insan davranışını tüm kültürleri etkileyecek kadar değiştirdiğini düşünüyor. Bir çalışma, T. gondii enfeksiyonu prevalansı yüksek olan ülkelerin de ortalama nevrotiklik puanlarının daha yüksek olduğunu buldu. Bir de işin diğer boyutu var; yani insanlardan kedilerden bulaşan hastalıklar. Helicobacter pylori de bunlardan biri. Bilim insanları, binlerce yıl önce erken atalarımızdan birini yiyen büyük bir kedinin bağırsaklarında, midede ülsere neden olan bu bakterileri buldu. İnsanlardan kedilere geçen bu hastalık aslanlara, çitalara ve kaplanlara kadar yayıldı. Büyük kedilerde halen devam ediyor. - Ebola Ebola, Orta Afrika'daki goril ve şempanzeler için yaygın bir tehdit olmakla birlikte, enfekte hayvanı yiyen insanlara da bulaşıyor. Enfekte olmuş bir kişinin kan veya vücut sıvılarıyla temas ederek insandan insana da bulaşıyor ve 1970'lerin ortalarına kadar uzanan birkaç salgının her birinde birkaç yüz kişiyi birden öldürdü. Korkunç semptomlar gösteriyor; ani ateş, şiddetli halsizlik, kas, baş ve boğaz ağrısı, ardından kusma, ishal, döküntü, böbrek ve karaciğerde fonksiyon bozukluğu ve bazı durumlarda hem iç hem de dış kanama. Suşa bağlı olarak % 25 ila % 90'ı arasında bir ölümcüllüğe sahip. Araştırmacılara göre Ebola, yarasalar tarafından da taşınabiliyor çünkü yarasalara bulaştığında ölmüyorlar. - Primatlar ile insanlar arası geçişler Vahşi hayvan popülasyonlarını incelemek zor olabilir. Ancak bilim insanları Tanzanya'daki Gombe Deresi Milli Parkı'ndaki şempanzelerin çocuk felcini insanlardan kaptığını düşünüyor. Almanya'daki Robert Koch Enstitüsü ve Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nden yaban hayatı epidemiyoloğu Fabian Leendertz, gorillerin, insanlardan -cinsel yolla bulaşmayan- Ekvator frengisini kaptığına yönelik şüpheleri bulunduğunu söylüyor. Dahası Batı Afrika'daki goril ve şempanzeler, insanlar tarafından sürülen sığırlardan kaynaklanmış olabilecek şarbon salgınları tarafından öldü. Ancak Leendertz bu olaylara ormanlarda doğal olarak bulunan şarbonun neden olabileceğini ifade ediyor. Bununla birlikte ekoturizm, Afrika şempanzeleri arasında solunum yolu hastalıklarının patlak vermesine neden oluyor. İnsan Solunum Sinsisyal Virüsü ve İnsan Metapneumovirus , gelişmekte olan ülkelerdeki bebeklerin ölümüne neden oluyor. Neredeyse tüm insanlar bu mikroplarla temas etmiş halde ve bu nedenle doğal olarak onlarla savaşmak için tasarlanmış antikorlar geliştirmiş durumda. Doğrudan insanlardan büyük vahşi maymunlara bulaşan virüsler, 1999 ve 2006 yılları arasında Batı Afrika'nın bir bölümünde şempanzelerin tüm popülasyonlarını öldürmüştü. İnsanlar da primatlardan hastalık kaptı. Kasık biti de bunlardan biri. Bilim insanlarının 2007 yılında yaptığı açıklamaya göre, muhtemelen gorillerle uyuyarak değil ama goril yuvalarında uyuyarak veya gorilleri yiyerek bu hastalığı kaptık."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/tuz-deyip-gecmeyin-yuzlerce-cesidi-var", "text": "Kristal halindeki sodyum ve klorürün karışımı olan tuz, sanıldığı gibi yalnızca beyaz renkte değildir. Bronz, pembe, siyah, kırmızı, gri ve hatta yeşil renkli de olabilen tuz, deniz suyundan ya da tuz madenciliği ile topraktan çıkarılır. İşlenme şekline bağlı olarak toz veya kaya halinde olabilir. Tuz yalnızca şekli ve rengi açısından değil, yapısı ve lezzeti açısından da farklılık gösterir. Bazı tuz çeşitlerine iyot gibi mineraller eklenirken, bazıları da birbirlerine yapışmamaları, topaklanmamaları için kimyasallarla karıştırılır. Sofra tuzu en yaygın kullanılan tuz tipidir ve genellikle tuz madenlerinden elde edilir. Çıkarılmalarının ardından saf sodyum klorür olarak kalana kadar işlenir ve minerallerinden arındırılır. Aynı zamanda içerisine topaklanma karşıtı maddeler de eklenir. İyot eksikliğine karşı sofra tuzuna iyot katılır. Günümüzde çoğu kişinin günde 225 mikrogramdan çok daha az bir iyot oranına ihtiyaç duyduğu biliniyor. Deniz ürünlerinde, birçok koyu yeşil sebzede ve elbette deniz tuzunda doğal olarak iyot bulunuyor, dolayısıyla beslenme düzeninde bu gıdalar yeterli oranda bulunan kişilerin iyot desteği alması gerekmez. Doğal deniz tuzu, sıradan sofra tuzunun yerine kullanılabilecek sağlıklı bir alternatiftir. Deniz suyunun buharlaştırılmasıyla elde edilen deniz tuzu genellikle işlenmemiştir ve sofra tuzundan daha iri taneli olur. Aynı zamanda hangi denizden çıkartıldığına bağlı olarak çinko, potasyum ve demir gibi birçok minerali de içerir ve bu da deniz tuzuna daha kompleks bir lezzet profili sağlar. Deniz tuzu çok genel bir terimdir ve aslında aşağıda belirtilen birçok tuz türünü de kapsar. Pakistan'ın Himalaya Dağları'ndaki Khewra Tuz Madeni'nden el emeği ile çıkarılan Himalaya tuzu dünyadaki bütün tuz türleri arasında en saf olanıdır. Geçen zaman ve maruz kaldığı yoğun basınç nedeniyle içinde onlarca mineral barındırır ve işlenmiş sofra tuzundan ya da saf deniz tuzundan çok daha belirgin ve sert bir lezzet katar. Rengi hafif grimsi beyazdan koyu pembeye çok farklı tonlara sahiptir. İçerisinde insan vücudunda bulunan 84 doğal mineral ve elementler bulunur. Himalaya tuzu mutfakta olduğu kadar spa'larda da kullanılır. Sert aroması sebebiyle hem pişirme hem de terbiye etme tuzu olarak kullanılabilen pembe Himalaya tuzunun işlenmemiş hali marketlerde tuz lambası olarak karşımıza çıkar. Gri tuz, genellikle Fransa'nın Atlantik kıyısındaki Brittany bölgesinden, gelgit birikintilerinin dibinden çıkartılır. Nemli, işlenmemiş bir tuz türü olan gri tuz, kökeni Demir Çağı'na kadar uzanan tahta aletler ve yöntemler yolluyla el ile çıkartılır. Gri tuza nemini, iri taneli yapısını, grimsi rengini ve çok tuzlu tadını bu çıkartma yöntemi ve çıkartıldığı mineral yüklü deniz suyu verir. Gri tuz hem balık hem de kırmızı et için uygun bir pişirme ve terbiye etme tuzudur. Nepal dilinde siyah tuz anlamına gelen ve siyah Hint tuzu olarak da bilinen kala namak, kömür, şifalı otlar, tohumlar ve ağaç kabuğu ile bir kavanoz içinde bekletilir; ardından 24 saat boyunca fırın ateşinde bırakılır ve soğutulduktan sonra yıllandırılır. Bu süreç kala namak'a kırmızımsı siyah rengini ve yumurtanın o kükürtlü aromasını verir. Genellikle vegan ve vejetaryen yemeklerde, yumurta kullanılmayan tariflere yumurta tadını katmak için kullanılır. Deniz tuzundan buharlaşma, kaynatma ya da diğer yöntemlerle elde edilen bu tuz türü ince plakalar ve şekilsiz parçalar halinde bulunur. Hafif, tuzlu bir tat veren tuzun mineral içeriği düşüktür. Bu yassı parçalar çabuk eridiğinden lezzetini de çabuk verir. Özellikle kırmızı ette kullanmaya uygundur. Hiwa Kai olarak da bilinen bu tuz türü Hawaii'nin volkanik adalarından çıkarılır. İçerisinde bulunan aktif kömür sayesinde eşsiz bir siyah rengi, ipeksi bir yapısı ve lezzet artırıcı özellikleri vardır. İri taneler halinde bulunan siyah Hawaii tuzu, öğütücüler ile toz haline getirilir. Bu işlenmemiş kırmızı tuz adını ve rengini, tuzun demir oksit içeriğini yükseltmesi için eklenen kırmızı, demir yüklü volkanik kilden alır. Yüzyıllardır arınma ve kutsama gibi dini törenlerde kullanılan bu tuz aynı zamanda özellikle Hawaii mutfağının en önemli malzemelerinden biridir. İçerisindeki kil, bu tuz türüne, normal deniz tuzuna kıyasla daha yumuşak ve topraksı bir tat verir. Odun ateşi üzerinde iki hafta boyunca ağır ağır tütsülenmiş bu tuz türü, yemeklere yoğun ve isli bir tat verir. Kullanılan oduna ve tütsülenme süresine göre lezzeti değişen bu tuz, çorbalara, salatalara, makarnalara ve sandviçlere ilave edilir. Izgarada ya da fırında yapılan yemekler için güzel bir tercih olan tütsülenmiş tuz, özellikle somon balığının pişirilmesinde kullanılır. Turşulama ve salamura yapımı için kullanılan bu tuz türünde iyot, topaklanma karşıtı maddeler ya da deniz tuzunda bulunan iz minerallerin çoğundan bulunmaz. Bu son derece saf tuz ile turşu kurulan sebzelerde renk değişimi veya doku bozulması olmaz. Bu nadir görülen tuz türü, İran'ın belirli bir bölgesindeki tuzlu su göllerinden çıkarılır. Diğer işlenmemiş tuzlar gibi mavi İran tuzunda da bol miktarda mineral bulunur, fakat mavi rengini içerdiği minerallerden değil eşsiz moleküler yapısından alır. Eklendiği yemeklere hafif tatlı bir lezzet katar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucuk", "text": "Günlük hayatta uçuk olarak tanımladığımız tabloyu yaratan aslında viral bir enfeksiyondur. Herpes simplex adlı virüsle oluşur. Bu virüsün iki tipi vardır. Tip Herpes simplex genellikle direncimiz düştüğünde ağzımızın burnumuzun etrafında çıkan uçukları yapan tiptir. Tip 2 ise çoğunlukla genital bölgede lezyonlara sebep olur. Fakat her iki tip virüs de aslında tüm vücut yüzeyinde herhangi bir bölgede hastalık yapabilirler. Yani Tip 1 virüs ile genital bölgede ya da Tip 2 ile dudakta uçuk çıkarmak mümkündür. Uçuk kendini deride göstermeden yaklaşık bir gün önce hastaların çoğu çıkacağı bölgede bir kaşıntı, yanma veya batma hissedebilirler. Önce pembemsi bir kızarıklık ve kısa sürede üzerinde beliren küçük çaplı su toplamalar ile uçuk deride belirir. Bu lezyon dokunmakla hassas, acılıdır. Bu su toplamalara vezikül adı verilir ve kısa bir süre içinde patlayarak kabuklaşma safhasına geçerler. Birkaç gün içinde kabukların dökülmesi ile de uçuk lezyonu iyileşmeye başlar. Uçuk tedavi uygulanmasa da kendiliğinden geçen bir tablodur. Bu süre yaklaşık olarak 7-10 gün gibidir. Klinik tipler Oral Herpes ve Genital Herpes şeklinde kabaca ikiye ayrılabilir. Oral herpeste lezyonlar genellikle dudaklarda ve ağız çevresindedir. Bazen bu bulgular yüzün daha farklı alanlarında da gözlenebilir. Hatta ağız içinde, dilde de olması mümkündür. Genital herpeste ise lezyonlar cinsel organlar kadar anüs etrafı, kaba etler ve kadınlarda vajina içinde de olabilir. Uçuk ile beraber atağın şiddeti ile orantılı olarak grip benzeri semptomlar, yani ateş, baş ağrısı, kırıklık, lenf bezlerinde şişme gözlenebilir. Genital uçuğu olan hastalarda yine lezyonun yerleştiği bölgeye bağlı olarak hastalarda idrar yaparken yanma gibi şikayetler de olabilir. Herpes enfeksiyonu gözde olduğunda bu ciddi bir durumdur. Bazen tek, bazen ise her iki gözü de tutabilir. Ağrı, ışığa hassasiyet ve batma hissi yaratır. Derhal tedavi edilmez ise gözde kalıcı hasar oluşabilir. Uçuğun iyileşirken bıraktığı nedbe dokusu nedeni ile görmede bozulma hatta kayıp olabilir. Herpes simplex Tip 1 çoğu insana çocuklukta bulaşır. Bulaşmada yakın kontakt önemlidir. Öpüşmek, örneğin bir çocuğun yanağını okşamak, çatal, kaşık, bardak, havlu, dudak kremi, ruj, traş takımı gibi başkasına ait kişisel nesleri kullanmak Tip 1'in bulaşmasında en sık yollardandır. Deri teması ile bulaştığından aile bireylerinden, erişkinlerden ya da diğer çocuklardan bulaşma küçük çocukluk yaşlarında daha kolay gerçekleşebilir. Herpes simplex Tip 2 ise sıklıkla cinsel ilişki ile bulaşır. Aktif olarak uçuğu olmasa da bir birey virüs saçabilmektedir. Bu durumda tıpta asemptomatik viral dökülme olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Herpes simplex virüsü taşıyan ama o sırada uçuğu olmayan bir insanın deri teması ile başkalarına virüs bulaştırması mümkündür. Bu da bu virüsün tüm dünyada çok yaygın olmasının sebeplerinden biridir. Bir kere Herpes Simplex virüsü ile karşılaşan ve enfekte olan kişide virüs yaşam boyu kalır. Uçuğu olmasa da o insan Herpes Simplex taşıyıcısıdır. İlk enfeksiyon atağı geçtikten sonra virüs deri hücrelerinden sinir hücrelerine göçer ve orada yerleşir. Bu hücrelerde uyuyan virüs stres, hastalık, ateş, aşırı güneşe, aşırı soğuğa maruz kalmak, adet dönemi, cerrahi girişim gibi direnci düşüren faktörlerle uyanır, aktive olur ve tekrar deride uçuk yapar. Uçuğunuz olduğunda dermatolog bunu görerek tanır; yani tanı koymak için büyük çoğunlukla muayene yeterlidir. Bazı durumlarda su toplama safhasında bu sıvıdan süprüntü alınarak laboratuarda tanı kesinleştirilebilir. Eğer muayene sırasında bir uçuğunuz yok ise kan testi ile de herpes virüsü taşıyıp taşımadığınız anlaşılabilir. Herpes simplex virüsünün deri ve sinir hücrelerinden kaybolmasını sağlayarak virüsü tümüyle uzaklaştıran bir tedavi mevcut değildir. Yapılan tedaviler semptomatiktir, yani uçuk ataklarını daha rahat geçirmenize ve atak sıklığının azalmasına yardımcı olurlar. Çoğu hastaya antiviral tedavi önerilir. Bu genellikle antivirütik ilacı içeren bir krem şeklindedir. Bu kremler kaşıntı, batma, yanma şeklindeki şikayetlerin hafiflemesine ve çabuk geçmesine yardımcı olur. Tedavide antiviral etkili tabletler de kullanılabilir. Bu tabletler de kremler gibi atak şiddetini azaltırken, uçuğun yayılmasını engeller ve atakların daha seyrek ortaya çıkmasını sağlarlar. Yine de bu tedaviler enfekte insanların etrafa virüs saçmasını da engellerler. Bulaşmadan sonraki ilk lezyonlar genellikle en ağır ve şiddetli geçen ataktır. Sonraki atakların bazıları hastanın hiçbir subjektif yakınma hissetmeyeceği kadar hafif de geçebilir. Uçuğunuz olduğunda başkalarını öperek selamlamaktan kaçının, kişisel eşyalarınızı paylaşmayın, uçuklu deri bölgesine ellediğinizde sonrasında mutlaka elinizi yıkayın, hatta ilacınız olan kremi sürerken elle değil bir kulak temizleme çubuğu ile sürmeye özen gösterin. Gebelikte uçuk özel bir önem taşır. Zira normal doğum sırasında bebeğe bulaşma riski vardır ve yenidoğan için herpes simplex enfeksiyonu çok tehlikeli, bebeğin hayatını tehdit eden ya da kalıcı sakatlıklar olmasına yol açabilecek bir enfeksiyondur. Bu nedenle uçuk virüsü taşıyorsanız ya da eşinizde genital herpes var ise gebe olmanız durumunda bunu mutlaka doktorunuz ile paylaşın. Gebeliğin doğuma yakın döneminde bebeğe bulaşmaması için ilaç kullanmanız gerekebilir. Bu yazı HBT'nin 104. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucuk-virusu-alzheimer-hastaligini-mi-tetikliyor", "text": "Alzheimer dünya genelinde en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biri olmasına rağmen, demansın nedenleri hala tam olarak aydınlanmış değil. Gerçi bazı genetik Alzheimer biçimleri yok değil ama vakaların yüzde doksan beşi nedeni bilinmeyen biçimlere uzanıyor. İnce toz, alüminyum ve diğer zararlı maddeler gibi çeşitli çevre faktörleri hatta periodontitis bakterileri ve belli başlı virüsler de olası adaylar arasında. Şimdi ise gözler Herpes simplex yani uçuk virüsüne çevrildi. Bu virüs bir enfeksiyonun ardından yaşam boyu bedende kalarak, cildin sinir uçlarında ve iletken sinir liflerinde yuvalanıyor. Virüs etkin hale geldiği zamansa dudaklarda uçuklamalar görülür. Ender durumlarda ise beyne kadar sızıp, beyin iltihabına yol açabiliyor. Son zamanlarda birçok araştırma, uçuk virüsü ve Alzheimer arasında bir bağlantının bulunabileceğini gösterdi. Mesela Alzheimer hastalarının amyloid plaklarında uçuk virüsü tespit edildiği gibi Tayvanlı araştırmacılar da uçuk enfeksiyonunun Alzheimer hastalığı riskini yükselttiği göstermişti. Tufts Üniversitesi'nden Dana Cairns şimdi bu konuyu daha yakında inceledi. Bu amaçta nöronsal kök hücrelerinden, insana ait beyin hücreleriyle iki ve üç boyutlu doku kültürleri yetiştirilmiş. 3D kültürlerindeki hücreler ipek proteininden oluşan halka biçiminde bir iskelet üzerinde büyüyerek, yetişkin beynindeki gri ve beyaz maddeye benzeyen tabakalar oluşturmuşlar. İşte araştırmacılar bu doku kültürlerine uçuk virüsü bulaştırarak gelişmeleri izlemişler. Ve uçuk enfeksiyonundan sadece üç gün sonra yoğun bir biçimde büyük amyloid plaklar oluşmuş ve bu plakları tetikleyen enzimler de daha fazla salgılanmaya başlanmış. Ayrıca dokunun özel olarak renklendirilmesiyle, Alzheimer için tipik olan Tau proteinlerinin de çoğaldığı görülmüş. Virüsler ayrıca nöronların gen etkinliğini de değiştirmişler. Araştırmacılar Alzheimer ile bağlantılı olan kırk genin aşırı derecede etkinleştiğini fark etmişler. Tüm bunların beyin hücreleri için vahim sonuçları oluyor. Enfeksiyondan bir hafta sonra doku modelinde ölü beyin hücreleriyle bölgeler görülmeye başlanmış. Nöronların azalması, dokuda iltihaplanma ve beyin hücreleri arasındaki iletimin kısıtlanması gibi tüm gelişmeler Alzheimer hastalarında da görülmekte diyor araştırmacılar. Tüm bunlar uçuk virüsü ve Alzheimer arasında bir bağlantının bulunduğunu gösteriyor ki bu bağlantı ikinci bir deneyle de kanıtlanmış. Araştırmacılar bulaşık doku kültürlerini uçuk tedavisinde kullanılan Valaciclovir ilacıyla tedavi edince Alzheimer için tipik olan gelişmeler en azından yavaşlatılmış. Bu da bu ilacın Alzheimer tedavisinde veya korunma amaçlı kullanılabileceği anlamına geliyor. Ancak bu konunun ayrıntılı bir şekilde araştırılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ucus-fobisi-tedavisi-mumkun-bir-hastalik", "text": "Belirli bir nesne ya da durumla ilgili aşırı korku hali fobi olarak adlandırılır. Uçuşla ilgili aşırı korku duyulması durumu ise aerophobia yani uçuş fobisi olarak tanımlanır. Uçuş fobisi, yıllarca uçağa rahatlıkla binen insanlarda türbülansın olduğu zorlu bir uçak yolculuğu veya çocuk sahibi olduktan hemen sonra beklenmedik şekilde ortaya çıkabilir. Yapılan araştırmalara göre, uçuş fobisi olan kişilerin yüzde 73'ü uçuşla ilgili mekanik problemlerden korkmaktadır. Havacılık hakkında yeterli bilgi sahibi olmamak uçak korkusunu artırırken, uçak kazalarının çok ayrıntılı bir şekilde medyada yer almasının etkisinin de bu korku etkenlerinden biri olduğunun göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bazı kişilerde uçak korkusunun bileti almayı planladıkları andan itibaren kaygılı bir bekleyişle başlar. Uçuş tarihine kadar artarak devam eden bu kaygı uçağa binilmemesine ya da uçuş sırasında sakinleşmelerine yardımcı olacak ilaç ya da alkol gibi maddeler kullanmalarıyla sonuçlanır. Uçuş fobisi, tatillerin karayoluna bağımlı olması dışında iş hayatını da kısıtlaması nedeniyle hayatı oldukça olumsuz etkileyen bir rahatsızlıktır. Uçuş fobisi, genellikle ayrıntıcı, mükemmeliyetçi, kontrolcü ve stresle baş etmede sorunlar yaşayan kişilerde daha yaygın olarak görülür. Uçağa binerken yaşanan korkunun altında yüksekte, kapalı ve dar ortamda bulunmaktan korkma, çıkamayacakları bir durumda bulunmaktan korkma, kontrolün başkasında olması gibi korkular da bulunabilir. Bunların dışında, deniz üzerinden uçma, kontrolü kaybetme, sevdiklerinden ayrı kalma, ölürse geride bırakacakları için endişeli olma, panik atak geçirme, kusma, bayılma gibi birçok başka durumla ilgili kaygı duyuyor olabilirler. Kişinin kendisine özellikle 'Uçuş sırasında en çok neyin olmasından korkuyorsun?' sorusunu sorması, bu korkuyu yenebilmesinin ilk adımıdır. Bu sorunun cevabı, genellikle kişinin sadece uçuş sırasında değil, hayatının başka alanlarında da irili ufaklı sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Fobi bir korkaklık durumu değildir. Uçak fobisi olan pek çok kişi günlük yaşamlarında cesur ve başarılı kişilerdir. Uçuş fobisi bir hastalıktır, tedavisi de mümkündür. Depresyon, kaygı bozukluğu, panik bozukluk, alkol kullanım bozukluğu gibi başka psikiyatrik rahatsızlıkların bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir. Örneğin depresyonun varlığında daha önceden var olan fobik belirtiler şiddetlenebilir. Başka bir rahatsızlık varsa, tanıya ve şiddetine bağlı olarak ilaç tedavisine başlamak gerekebilir. Tek başına uçuş fobisi, toplumdaki genel yargının aksine, psikoterapi ile kısa sürede başarıyla tedavi edilebilmektedir. Tedaviye yanıtı belirlemede şikayetin şiddeti, süresi, hayatı etkileme derecesi ve daha önceki tedavilere alınan cevaplar etkili olacaktır. Fobilerin gelişiminde uçuşla ilgili hoş olmayan deneyimlerin neden olabileceği koşullanma, evrimsel olarak veya çevreden öğrenerek koşullanma olmadan öğrenme ya da çocukluk yıllarındaki şiddetli korkuların bilinç dışında başka bir objeye kanalize olması sonucu ortaya çıkan psikodinamik olmak üzere üç modeli vardır. Psikoterapide tercih edilen yöntemlerden biri, sistematik duyarsızlaştırmadır. Bu yöntemde, aşamalı olarak hastanın korkusunun üstüne gitmesi ve alışması hedeflenmektedir. Ancak, uçak fobisinde bu alıştırmaları yapmak her hasta için mümkün olmayabilir. Alınan ama kullanılmayan biletler terapinin bir parçası olmasına rağmen, hastanın başarısız hissetmesine sebep olabilir. Bu yüzden imgesel duyarsızlaştırma da sıklıkla kullanılan yöntemlerden biridir. Hastanın uçağa binmekle ilgili senaryosu çalışılır ve korkulan durumlarla zihinsel tasarımında karşılaşması sağlanabilir. Ayrıca her seansın kaydedilerek evde dinlemesiyle alıştırma evde devam ettirilebilir. Bu yöntem de gerçek durumla karşılaşma kadar yarar sağlamaktadır. Birçok kaygı bozukluğunun tedavisinde kullanılan göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme olarak adlandırılan EMDR tedavisi, başka fobilerde olduğu gibi uçuş fobisinin tedavisinde de etkilidir. EMDR, uçuş fobisinin gelişiminde etkisi olduğu düşünülen üç modeli de kapsayan bir yöntemdir. EMDR ile altta yatan veya hazırlayan diğer travmatik anılar da analiz gibi yıllar süren bir terapi yöntemine gerek kalmadan çalışılabilmektedir. İlk aşamada geçmiş anılarla ilgili sıkıntıların giderilmesi hedeflenir. İkinci aşamada korku tepkisini başlatan uyaranların etkisine karşı koşullanma tersine çevrilir. Son aşamada ise hasta uyaranla gelecekteki karşılaşmalar için hazırlanır. Genellikle gergin kişiler omuzlarını yukarı doğru kasarak oturur. Uçuş öncesinde veya sırasında, kişi gergin hissettiğinde pratik bir yöntem olarak öncelikle omuzlarını serbest bırakabilir. Omuzları yukarı aşağı hareket ettirip, sonra da omuz başı aşağıda kalacak şekilde oturulabilir. Ayrıca, nefesi kontrol etmek de kişiyi rahatlatacaktır. Hızlı ve küçük nefesler kaygıyı besler. Bunun yerine bir pipetten nefes alır, verir gibi yavaş ve uzun nefesler kalp atımlarını da yavaşlatacaktır. Beden belirtilerini takip etmek de kaygı düzeyini artırır. Bedenine odaklanmak yerine, uçuş sırasında arabada gittiğini hayal etmek, herhangi bir sallantıyı engebe gibi düşünmek ve arabanın penceresinden akan güzel bir manzarayı izler gibi düşlemek gevşemeye yardımcı olacaktır. Hayal gücü kuvvetli olmayan biri ise, çevresindeki başka ayrıntılara dikkat edebilir. Burada genellikle yapılan yanlış, hosteslerin tavırlarını incelemek ve uçuşla ilgili anlamlar yakalamaya çalışmaktır. Uçuş fobisi olan kişi rahat görünen başka bir yolcuyu inceleyebilir ve kim olduğunu tahmin etmeye çalışabilir. Ya da uçuş sonrasında kendi yolculuğunun keyifli kısımlarını hayal edebilir, planlar yapabilir. Dikkatini bedeninden ve uçuşla ilgili düşüncelerden uzaklaştırmaya yardımcı olacak kitap, dergi, sevilen bir dizinin yüklendiği bir tablet veya atıştırmalık bir şeyler uçuş için getirilebilir. Uçuş süresi kişinin kendine hiç ayıramadığı ve keyif alacağı bir vakit olarak düşünülebilir. Bu yazı HBT'nin 83. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/unutkanligi-yavaslatmak-mumkun", "text": "Anılarımız duygularımızı, düşüncelerimizi ve deneyimlerimizi biçimlendirir. Anılar sayesinde öğrenebiliyor ve yeni deneyimler biriktirebiliyoruz. Bununla birlikte bellek bir tür zihinsel sabit diskten çok daha fazlası. Hatırlamak ve unutmak, bellekte depolanmış olanlarla değiştirilebilen dinamik süreçler. Mesela yeni izlenimler hatırlamayı kolaylaştırabilir, tamamlayabilir ya da canlandırabilir. Araştırmalardan bilindiği üzere, bellek gücü belli bir kronolojik sırayı izler. Daha belleğe kaydedildikten bir müddet sonra ilk ayrıntılar hızlı bir şekilde donuklaşır ve daha sonra ise unutma eğrisi alçalır. Bunun sonucunda ise zamanla bilgiyi daha kötü hatırlamaya başlarız. Fakat arada bir hafızamızı tazelediğimizde bu durum değişebilir, mesela öğrendiğimiz kelimeleri hatırlamaya çalışarak. Buna göre anıların tazelenmesi, zamana bağlı unutkanlığa ara verebilir. Ancak bu aranın kısa vadeli mi yoksa uzun vadeli mi olduğu ve unutmanın saatini yeniden mi başlattığı bilinmiyordu. Araştırmalar, anıların seçici olarak hatırlanmasının anıları güçlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda öğrenilen bilgilerin daha kolay hatırlanmasını da sağladığını göstermiştir. Bu olgunun arkasında ne olduğunu açıklığa kavuşturmak isteyen araştırmacılar, anılara seçici erişimin etkisini daha ayrıntılı bir şekilde incelediler. Bunun için de 700 kadar üniversite öğrencisi 15 sözcüklü bir listeyi veya bir metin parçasını ezberledi. Kontrol grubundaki katılımcılar, bellek testinde öğrendiklerini tekrarlamadan önce bir süre için başka şeylerle meşgul edildi. Test ile öğrenme süresi arasındaki aralıklar alt gruplara göre değişiyordu. Geriye kalan katılımcılar, öğrenme ve test arasında seçici bir şekilde hatırlamaya çalıştılar. Hatırlamalarına yardımcı olması iççin 15 kelimeden 10 tanesinin ilk harfini görebiliyorlardı ve bu harflere göre kelimeleri tamamlamaları gerekiyordu. Bu görev alt gruplara göre otuz dakika ila üç saatlik arayla verildi. Bu katılımcılar da farklı aralıklarla asıl bellek testini yaptılar. Beklenildiği gibi öğrenilenleri hatırlamak tüm gruplarda zaman geçtikçe zorlaştı. Ancak arada bir kelimelerin bazılarını hatırlamaya çalışanlar, bilgileri daha uzun süre ve daha iyi bir şekilde hatırlamaya devam ettiler. Belli başlı bilgilerin hatırlanmasından hemen sonra aynı zamanda öğrenilen diğer kelimeler de daha iyi hatırlandı. Bu da seçici hatırlamanın zamana bağlı unutma sürecini böldüğü anlamına geliyor ve bu da tekrar tekrar hatırlamanın bellek içeriklerine ulaşmayı kolaylaştırdığını söyleyen teoriyi destekliyor. Bu bilgiler, öğrenmedeki gündelik deneyimleri açıklayabildiği gibi aynı zamanda belleğin ne şekilde güçlendirilebileceğini göstermekte. Bir şeyleri öğrendikten yarım saat sonra öğrenilenlerin bir kısmının hatırlanmaya çalışılması, daha sonraları bu bilgilerin hatırlanmasını kolaylaştırmakta diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ureme-konusunda-faydali-10-gida", "text": "Avokado, balkabağı, turp, somon, yumurta, ceviz, nar, kuşkonmaz... İyi beslenme, üreme sağlığı konusunda çok önemli bir faktör. Her gün, hormonlarımızı bozan kimyasallarla, yumurta ve sperme zarar veren serbest radikallerle ve vücudumuzu negatif etkileyen stresle karşı karşıyayız. Yapılan araştırmalar büyükanne ve büyük babalarımızın beslenmesinin, iki jenerasyon sonrasının taşıdığı ölüm riskiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Yani, es geçtiğimiz beslenme düzeni, nesilleri etkileyebiliyor. Çocuk sahibi olmak da bir çiftin alabileceği en büyük sorumluluklardan biri. Bu yüzden yediklerimiz çok önemli. Sağlıklı gebelik için iyi kalitede spem ve yumurta şart. Avokado: Mükemmel bir vitamin, lif, esansiyel yağ, mineral, protein ve karbonhidrat kaynağıdır. Özellikle E vitamini açısından çok zengindir. Yapılan çalışmalarda döllenmiş yumurtanın rahme tutunmasında faydalı olduğu görülmüştür. Aynı zamanda folik asit bakımından çok zengindir. Alırken olgun olanları tercih edilmelidir. İnce ince dilimlenerek tüm öğünlerde kullanılabilir. Balkabağı: Yenebilecek en sağlıklı ve besleyici sebzelerden biridir. Vitamin, mineral ve lif kaynağıdır. Çok iyi bir antioksidandır. Bol miktarda beta karoten içerir ki bu progesteron hormonunun üretimine yardım eder. Sperm sayısını ve kalitesini iyileştirir. Turp: Mükemmel bir antioksidan olan resveretrol içerir. Bu madde yaşla ilgili kısırlıkta önemlidir. Kan akımını düzenleyen nitrat açısından da zengin olduğu için atletler tarafından da bolca tüketilir. Bu özelliği sayesinde tüp bebek tedavisinde de embriyonun tutunmasını olumlu etkilemek için bolca tüketilmesi önerilir. Somon: Büyük bir protein kaynağıdır, aynı zamanda antiimflamatuar etkiye sahip omega 3 içerir. Araştırmalar kadın üremesinde omega 3'ün optimal seviyede olmasının çok önemli olduğunu ortaya koymuştur. Genel sağlık açısından da kalp-damar, beyin ve göz sağlığı konusunda mükemmel bir gıdadır. Yumurta: Çok besleyici ve zengin bir gıdadır. İçerdiği kolinin fetal gelişim üzerine olumlu etkileri bildirilmiştir. Aynı zamanda vitamin, mineral ve yağ içeriği yoğundur. Mükemmel bir protein kaynağıdır. Ceviz: Adeta bir sağlık paketi olan cevizin en önemli özelliklerinden biri, prostat ve meme kanseri riskini azaltmasıdır. Omega 3 ve E vitamini açısından zengin olup, sperm kalitesini olumlu etkiler. Benzeri sert kabukluların adeta kralıdır. Özellikle günde bir avuç cevizin sperm kalitesini, sayısını artırdığı ve şeklini düzelttiği bilinmektedir. Kinoa: Çok besleyici küçük taneciklerdir. Gluten içermez, vitamin, mineral açısından çok zengindir. Karbonhidrat içeriği açısından kuskus ve buğdaya mükemmel bir alternatiftir. Gerçek bir süper gıdadır. Su teresi: Turpgillerden bir sebze olup, zengin vitamin C, K, kalsiyum, beta karoten ve iyot içeriğine sahiptir. Batı tipi diyette pek kullanılmaz. Müthiş bir antioksidandır. Serbest radikallerin sebep olduğu hasarı yavaşlatır ve önler. Ayrıca DNA hasarı tamiri sayesinde anti-kanser özellikleri vardır. Nar: Başta vitamin C ve K olmak üzere folik asit ve diğer minareller açısından da zengindir. Anti aging, anti kanser özellikleri vardır. Kalp damar ve kemik sağlığını olumlu etkiler. Anti enflamatuardır. Eski Pers'te verimin ve üremenin sembolü olarak da kullanılmıştır. Aşırıya kaçmadan içilen nar suyu gebelik esnasında da çok faydalıdır. Kuşkonmaz: Zengin bir vitamin C ve folat kaynağıdır. Öğünlere eklenmesi oldukça faydalıdır. Hem kadın hem de erkek üreme kapasitesini olumlu etkiler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/utangac-cocuklara-zarar-vermeden-yardimci-olmanin-yollari", "text": "Utangaç bir çocuğun ebeveyni çocuğunun geleceği konusunda genellikle endişelidir. Bilim insanları da bu endişelerin yersiz olmadığını söylüyor, çünkü araştırmalar, çocuklardaki çekingenliğin ileri yaşlarda kaygı bozukluğuna dönüşme riski taşıdığını gösteriyor. Ebeveynlerin utangaç çocuklarını koruma çabalarının ise durumu daha da kötüleştirmesi de mümkün. Psikologlar ve çocuk gelişimi uzmanları, utangaç çocukları desteklemenin yollarını arıyor. New York Üniversitesi'nden psikolog Sandee McClowry'ye göre yapılması gereken şey, çocukların temel yapısal özelliklerini değiştirmeye çalışmadan, onları kendilerini rahat hissettikleri bölgelerin dışına çıkmaya ikna etmek. Onları oldukları gibi kabul etmek, utangaç çocuklar için çok önemli. Psikologlar utangaçlığı sosyallikten kaçınma, sosyal etkileşimlere maruz kalınması durumunda ise sıkıntı ve gerginlik hissedilmesi olarak tanımlamaktadır. Utangaçlık üzerine çalışan araştırmacılar, hem insanlarla tanıştıklarında, hem de ilk defa karşılaştıkları durumlarda kaygıları tetiklenen çocukları daha iyi teşhis etmek için daha geniş bir kavram olan davranış tutukluluğundan yararlanıyor. Utangaçlık, çocuklarda bir karakter özelliğidir. Psikologlar bu gibi karakteristik özelliklerin oldukça ısrarcı olduğunu belirtiyor. 1988 yılında Child Development dergisinde yayınlanan bir araştırmada 4 yaşında çocukların davranışları incelenmiş, aynı çocuklar 7 buçuk yaşındayken bir inceleme daha yapılmış. Araştırma sonucunda 4 yaşındayken utangaç olan çocukların da girişken olan çocukların da 7 buçuk yaşına geldiklerinde yine aynı davranışları sergiledikleri gözlemlenmişti. Yine 1988 yılında yapılan başka bir araştırma utangaçlığa yatkın karakterlere dair daha ayrıntılı bilgi sunuyor. 1920'li yıllarda doğan katılımcıların incelendiği bu araştırmada çocukken utangaç olan erkeklerin daha sonra evlenip çocuk sahibi olma veya sabit bir işte çalışma olasılığının daha az olduğu görüldü. Utangaç kadınların çocuklu ev kadını olma oranı ise girişken kadınlara göre daha yüksekti. Araştırmacılar, Developmental Psychology dergisindeki yazılarında bu durumun hem kadınlar hem de erkekler için hayattan elini eteğini çekme durumu olarak görülebileceğini belirtiyor. Elbette toplumsal cinsiyet rollerinin evrimi neticesinde günümüzde bundan daha farklı sonuçlar alınabilir. Yine de insanların karakter özellikleri, yaptıkları seçimler ve karşılarına çıkan fırsatlar üzerinden hayatlarını değiştirebilir. Davranış tutukluğunun ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğuna yol açabileceği konusunda yapılan araştırmalar da oldukça endişe verici. 2012 yılında Journal of the American Academy of Child & Adolescent Psychiatry dergisinde yayınlanan yedi araştırmanın toplu analizinde aşırı davranış tutukluğu görülen çocukların sonraki yıllarda sosyal kaygı bozukluğu çekmesi ihtimalinin, utangaç olmayan çocuklara göre daha yüksek olduğu belirtildi. Araştırmacılar, çocukların % 15'inde aşırı davranış ketlemesi görüldüğünü, bu çocuklardan ise yaklaşık yarısının sosyal kaygı bozukluğu belirtileri göstereceğini ekledi. Amerikan Psikoloji Derneği, aşırı utangaçlık gösteren çocukların profesyonel yardım alması gerektiğini belirtiyor. Terapistler çocuklara kaygılarını kontrol altına almalarını sağlayacak stratejiler geliştirmede veya mizaçlarına uyumlu aktiviteler bulmada yardımcı olabilir. İlk defa karşılaştıkları durumlarda zorluk çeken çocuklara yardımcı olmak istemek son derece doğaldır, ancak uzmanlar, bu korumanın fazla ileri gitmemesi gerektiğini söylüyor. 2016'da Research in Personality dergisinde yayınlanan, davranış tutukluğu görülen 3 yaşındaki çocukları 6 yaşlarına kadar inceleyen bir araştırma, bakıcıları aşırı korumacı olan çocukların 6 yaşlarına geldiklerinde de aynı davranış bozukluğunu gösterdiklerini ortaya çıkardı. Aşırı korumacı ebeveynlerin aslında onlara zarar verdiğini belirten McClowry, anne ve babaların davranışlarında belirli bir denge tutturması gerektiğini vurguluyor. Yapı iskelesi olarak adlandırılan teknik, utangaç çocukların ebeveynleri için oldukça uygun görünüyor. Eğitimde kullanılan yapı iskelesi tekniği, öğrencilere başta yoğun destek verip bu desteği yavaş yavaş ve düzenli olarak azaltarak onların daha bağımsız hale gelmesini sağlamak anlamına geliyor. Bu teknik, utangaç çocukların kabuklarından çıkmalarına yardımcı olabilir. McClowry, bu teknikle ilgili olarak kamp örneğini veriyor. Örneğin bir çocuk kampa gitmek istiyor ancak geceyi evden uzakta geçirmekten korkuyorsa, anne ve baba işe, çocuğun arkadaşlarını evlerinde kalmaya davet etmekle başlayabilir. Ardından bir geceyi büyükannelerinin evinde geçirerek çıtayı yavaş yavaş yükseltebilirler. Elbette anne ve baba yapı iskelesi tekniğini uygularken çocuğun rahatsızlık hissedip hissetmediğini de kontrol etmeli, çocuk daha fazla katlanamaz hale gelirse onu zorlamamalıdır. Ayrıca çocukların daha büyük olduğu durumlarda ebeveynler bu tecrübeyi onunla konuşabilir, ona nasıl hissettiğini, neyin daha iyi hissetmesini sağladığını ve bu adımdan sonra ne yapmak istediğini sorabilir. Araştırmacılar, ebeveynlerin çocuklarının ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi ve şefkatli olmasının, utangaçlıkla potansiyel akıl sağlığı sorunları arasındaki bağlantıyı ortadan kaldırmada yardımcı olduğunu da ortaya çıkardı. 2014 yılında yapılan bir araştırmada yalnızca bakıcılarıyla aralarında sağlam bir bağ olmayan çocuklarda ilerleyen yıllarda kaygı bozukluğu görüldüğü ortaya çıktı. Sağlam bağ ile çocukların keşfe çıkabilecek kadar özgür hissetmeleri ve sığınacak bir liman aradıklarında yine bakıcılarına dönebileceklerini bilmeleri kastediliyor. McClowry ve meslektaşları, utangaçlık konusunu okullara taşımak üzere \"INSIGHTS into Children's Temperament\" adlı bir program hazırlıyor. İlk adımı öğretmenlerin ve ebeveynlerin çocuklardaki utangaçlığı fark etmesini sağlamak olan bu program, ayrıca utangaçlığın bir sorun olarak değil kişinin karakterinin bir parçası olarak tanımlanmasını da teşvik ediyor. Araştırmacılar kukla kullanarak insanların farklı karakterleri olduğunu ve bu nedenle bir duruma herkesin verdiği tepkinin farklı olabileceğini anlatıyor. Örneğin Samimi Fredrico, Huysuz Gregory, Çalışkan Hilary veya Dikkatli Coretta gibi. Bu kuklaların isimleri gelişigüzel verilmiş de değil. McClowry ve meslektaşları, 883 öğrencinin karakterlerinin incelendiği bir araştırmanın istatistiklerini kullanarak bu kişilikleri oluşturmuş. 2014 yılında 22 düşük gelirli okulda uygulanan INSIGHTS programının sonucunda bu programa rastgele katılan bütün öğrencilerin akademik başarısında artış görüldüğü ama en çok faydayı utangaç çocukların sağladığı görüldü. Ana sınıfı ve birinci sınıf öğrencilerinden 10 haftalık programa katılan utangaç çocukların kritik düşünme yeteneğinin geliştiği, matematiksel yeteneklerininse sabit kaldığı görüldü. Programa katılmayan utangaç çocukların ise iki kategoride de düşüşe geçtiği belirlendi. Araştırmacılara göre utangaç çocuklar, girişken çocuklarla kıyaslandığında okulda daha çok zorlanıyor. Nedenlerden biri, utangaç çocukların bildiklerini ortaya koyamama olabilir. 2014 yılında utangaç küçük çocuklarla yapılan bir araştırmada davranış tutukluğu görülen çocukların da söylenenleri anlayabildiği ancak tartışmalara katılma olasılıklarının girişken çocuklara göre daha az olduğu gözlemlendi. Araştırmacılar, öğretmenlerin ve diğer eğitmenlerin utangaç çocukların sınıfta parlamalarını sağlayacak yollar bulmaları gerektiğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uygun-miktarda-su-icmek-yaslanma-surecini-yavaslatiyor", "text": "Son bir araştırmaya göre yeterli miktarda sıvı alan yetişkinler daha uzun yaşıyor, ayrıca bu kişilerde kronik rahatsızlıklar daha az gelişiyor. Bazı insanlar hastalıksız bir şekilde yaşlılık dönemine adım atarken, bazıları da yaşa bağlı kronik hastalıklara yakalanırlar. Dünya genelinde kronik hastalıklara sahip, hızla yaşlanan bir nüfus nedeniyle bu konuda önleyici tedbirler almak ve biyomedikal araştırmalar yapmak halk sağlığı için yeni bir zorunluluk haline gelmiş gibi görünüyor. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, otuz yaşın üzerinde 11.255 yetişkine ait verileri değerlendirerek, yetersiz sıvı alımında yükselen serum sodyum seviyeleri ile çeşitli sağlık göstergeleri arasındaki bağlantıları analiz ettiler. Buna göre normalden daha yüksek sodyum seviyelerine sahip yetişkinlerin, orta seviyelere sahip olanlara kıyasla kronik hastalıklara yakalanma riski daha yüksek, ayrıca bu kişiler daha hızlı yaşlanıyorlar. Çalışma ayrıca çok yüksek sodyum seviyelerine sahip kişilerin genç yaşta ölme olasılıklarının da daha yüksek olduğunu da ortaya koydu. Amerikan Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü araştırmacısı Natalia Dmitrieva, 'sonuçlar, uygun sıvı alımıyla yaşlanmanın yavaşlatılabileceğini ve yaşamı uzatabileceğini gösteriyor' diyor. Bilim insanları geçen Mart ayında da yüksek s sodyum seviyesine bağlı olarak artan kalp yetmezliği riski arasındaki bağlantıyı gösteren bir çalışma yayımlamışlardı. Son çalışma için araştırmacılar, katılımcıların 50'li, 70'li ve 90'lı yaşlarına ait tıbbi verilerini değerlendirdiler. Analiz sonuçlarına göre normalden yüksek (normal sodyum değeri 135 ila 145 mEq/L'dir) sodyum seviyesi daha hızlı yaşlanmaya yol açıyor. Yaşlanma, metabolik, kardiyovasküler sağlık durumu, akciğer fonksiyonu ve inflamasyon gibi göstergelere göre belirlenmiş. Araştırmacılar sodyum seviyeleri 142 mEq/L üzerinde olan yetişkinlerin kalp yetmezliği, inme, atriyal fibrilasyon ve periferikarter hastalığı gibi kronik hastalıkların yanı sıra kronik akciğer hastalığı, diyabet ve demans geliştirme riskinin yüzde 64'e varan oranda arttığını da söylüyorlar. Serum sodyum seviyeleri 138-140 mEq/L arasında olan yetişkinlerde ise kronik hastalık gelişme riski en düşük. Bilim insanları bununla birlikte sonuçların kanıtlanabilmesi için, daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç olduğunu da açıkladılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyku-bozuklugu-kis-depresyonundan-gen-mutasyonu-sorumlu", "text": "Dünya genelindeki nüfusun yüzde iki ila dokuzu, sonbahar ve kış aylarındaki kısıtlı güneş ışığı yüzünden depresyona giriyor ve hastalar genelde daha fazla uyuyorlar. Uyku ve ruh halindeki ilişkinin moleküler düzlemdeki durumu henüz kesin olarak açıklanmış değil. Kaliforniya Üniversitesi biyologu Ying-Hui Fu ve ekibi şimdi bir açıklama getirdi. Ekip ilk önce kalıtsal bir uyku hastalığına yakalanan bazı aileleri incelemiş. Bu aile üyelerinde kış depresyonu, ruh halinde değişimler ve alışılmışın dışında bir uyku ritmi söz konusu. Hastalar genelde akşam yediden gece yarısı üçe kadar uyuyor. Kalıtımda günlük ritim ile ilişkili olan mutasyonları arayan araştırmacılar, hem kış depresyonuna yakalanan hem de erken kalkan kişilerde genetik değişim tespit etmişler. Period3 olarak bilinen genin mutasyona uğramış olanı çok ender olarak görülmekte. Erken kalkma ve mevsimsel ruh hali değişiminden sorumlu olabilecek bu varyantı nüfusun sadece yüzde biri taşıyor. Semptomların genetik mutasyon nedeniyle mi ortaya çıktığını öğrenmek isteyen uzmanlar, mutasyonlu veya sağlıklı Period3 genini taşıyan fareler yetiştirmişler. Bu şekilde mutasyonlu geni taşıyan farelerin alışılmışın dışında uyku- uyanıklık ritmine sahip oldukları ve daha az hareket ettikleri ortaya çıkmış."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyku-duzeni-farkliliklari", "text": "Siz geceyi uzatmanın düşlerini kurarken, eşiniz bir köşede sızıp kalmışsa sakın öfkeye kapılmayın. Eşiniz yalnızca bedeninin doğal saatine yenik düşmüş olabilir. Herkesin kendine özgü bir uyku düzeni, ya da uyku kronotipi vardır. Bedenin uyumunu sağlayan ve insanın sabahın köründe mi, gece yarısı mı, yoksa ikisi arasında bir zaman diliminde mi kendisini en iyi hissedeceğine karar veren biyolojik saati kişiye göre farklılıklar gösterir. Uyku düzenleriyle ilgili yeni bir araştırma, bireyler arasındaki bu farklılıkların 10 saate dek varabileceğini ortaya koyuyor. Geçtiğimiz Haziran ayında PLOS One dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, uyku düzenleri insanların yaşamları boyunca da değişime uğruyor. Söz konusu çalışmayı yürüten Harvard Üniversitesi T.H. Chan Kamu Sağlığı Fakültesi araştırmacılarından Dorothee Fischer, Sonuçta, her yaş grubundan insanlar arasında 10 saat gibi büyük bir farklılığa tanık olunması son derece şaşırtıcıydı. Her yaştan insanlar arasında geceleri çok geç yatanlar olduğu gibi, güne çok erken başlayanlar da var diyor. Fischer'e göre, araştırmadan elde edilen sonuçlar vardiyalı çalışma çizelgelerinin ve okullarda derslere başlama saatlerinin insanların doğal uyku düzenlerine uyum sağlayacak biçimlerde değiştirilmesi gerektiğine işaret ediyor. Örneğin, şimdilerde ABD'nin Rhode Island eyaletinde, ergenlerin geceleri giderek daha geç saatlerde uyumaları yüzünden, derslere daha geç saatte başlanmasını öngören bir yasa tasarısı üzerinde çalışılıyor. Bu son araştırmada, ABD'de farklı uyku düzenlerinin nasıl bir dağılım sergilediğini anlamaya çalışan araştırmacılar, 2003-2014 yılları arasında, ABD Zaman Kullanım Araştırması adlı bir çalışmaya katılan 15-64 yaşlar arasındaki yaklaşık 54.000 kişiden toplanan ve katılımcıların kendi bildirimlerine dayanan verileri gözden geçirdiler. Araştırmacılar, kişinin uykuya daldığı an ile uyandığı an arasındaki sürenin orta noktasını temel alarak, her bir katılımcının uyku kronotipini belirlediler. Öyle ki, 8 saatlik bir gece uykusu sürecinde kişi gece saat 12'de uykuya dalıyor ve sabah saat sekizde uyanıyorsa, o kişinin uyku kronotipi sabah saat 4 olarak kabul ediliyordu. Fischer ve arkadaşları, uyku düzeni dağılımlarının genelde oldukça kestirilebilir bir çan eğrisi oluşturduğuna tanık oldular. Buna göre, nüfusun yüzde 50'sinin uyku orta noktaları sabah 2:24 ile 4:15 arasında yer alırken, deneklerin yüzde 25'inde bu zaman diliminin öncesine, geri kalan yüzde 25'inde de sonrasına denk gelmekteydi. Beklendiği üzere, daha geç saatlere denk düşen uyku kronotiplerine en çok yeniyetmelerde tanık olunuyor; bu eğilim özellikle de 17-19 yaşlarında en üst noktasına ulaşıyor. Araştırmacılar söz konusu yaş grubunda ortalama uyku kronotipini sabah 4:30 olarak belirlediler. Buna karşılık, 60 yaş grubunda bu ortalama sabah saat 3 idi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyku-duzeni-iyilestikce-alzheimer-riski-azaliyor", "text": "Yaşam süresince bedenin gereksindiğinden daha az uyuması kişinin Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığını belirgin bir oranda arttırabiliyor. Uykusuzluk ya da uyku apnesi gibi uyku bozuklukları olanlar için bu durum çok daha ciddi bir risk oluşturuyor. Ancak bu bulguları tersine çevirdiğimizde, umut verici bir durum da karşımıza çıkıyor. Kişinin uyku düzeninde bir iyileşme sağlandığında, Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığında da bir düşüş-ya da en azından bir gecikme sağlanabiliyor. Öyle ki, uyku düzeninde niceliksel ve niteliksel bir iyileştirmeye gidilmesi kişinin Alzheimer hastalığına karşı savaşmasına yardımcı olabilir. Uyku sorunları olmayan sağlıklı insanlar için bu durum, uykuya daha çok zaman ayırmak ve geceleri 8 saat boyunca güzel bir uyku çekmek anlamına geliyor. Peki, uyumakta güçlük çeken ya da yaşlanma ve bunamaya bağlı olarak yeterince uyuyamayanlar için durum nedir? Görünüşe bakılırsa, bu kişiler için uyku ilaçları pek bir çözüm getirmiyor. Halihazırdaki uyku ilaçları doğal bir uykuya yol açmadıkları gibi, bu ilaçların yüksek kanser ve ölüm oranlarıyla da ilintili oldukları belirtiliyor. Bilim insanları şimdilerde daha yaşlı yetişkinlerde ve bunama belirtileri sergileyen kişilerde NREM uykusu dönemini arttırabilecek çeşitli elektriksel beyin uyarıcı yöntemlerin geliştirilmesine çalışıyorlar. Ancak bu girişimlerin tedaviye odaklı olduğuna dikkat çeken bilim insanları, asıl amacın tüm bunların önüne geçmek olması gerektiğine inanıyorlar. Bunun için de insanlara, Alzheimer'in geriye dönüşü olanaksız bir noktaya gelinmesinden çok önce, derin uykunun giderek azalmaya başladığı orta yaşlardan itibaren destek verilmesi gerekiyor. Yetersiz uykunun Alzheimer hastalığına yol açan çok çeşitli unsurlardan yalnızca bir tanesi olduğunu da açıkça belirtmek gerekiyor. Uyku, demansın kökünü kazımada tek başına etkili olabilecek sihirli bir kurşun olmayabilir. Yine de- yaşları kaç olursa olsun-uykuya öncelik tanımanın insanlarda Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığını azaltabilecek en etkili yollardan biri olduğunu da unutmamak gerekiyor. Peki, ne kadar uyku yeterli uyku olarak kabul görüyor? Amerikan Uyku Vakfı'na göre pek çok yetişkinin gecede 7-9 saat uyuması gerekiyor. Ancak yaşlandıkça uyku ihtiyacı da değişiyor. 18 yaşındaki bir gencin 6-11 aralığında uykuya ihtiyacı olabilir. Daha yaşlıların da gençler kadar uykuya ihtiyacı olsa da uyku sorunları yaşayabilirler. Genel kural şudur: Sabahları uyanmak için çalar saati kurmayın. Saatin sesiyle uyanırsanız, uykunuzu yeterince almamış olabilirsiniz. Kaldı ki yatakta geçirdiğiniz süre uyku süresine eşit olmayabilir. Hedefiniz gecede 8 saatlik uyku olmalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uykusuzluga-karsi-agir-yorgan", "text": "Bilim insanları ağır yorganın, uykuya dalındıktan sonra uyku hormonu melatonini artırdığını buldular. Ağır yorganlar aslında pek sevilmez, bazıları neredeyse ağırlığımızın yüzde onu kadar gelir. Fakat son bir araştırma ağır yorgan kullanımının uykusuzluğa ve psişik sorunlara çare olabileceğini ortaya koydu. Aslında daha önceki araştırmalarla da ağır yorganın uykusuzluğa, depresyona ve korku semptomlarına karış iyi etki yaptığı görülmüştü, ama bunun tam olarak ne şekilde gerçekleştiği pek açıklanamamıştı. Bu mekanizmanın temeline inmek isteyen Elisa Meth ve ekibi , ağır yorganların bedendeki farklı hormonlar üzerindeki etkisini araştırdı. Deneyler sırasında 26 genç yetişkin bir gece hafif, diğer gece ise ağır yorganla uyudu. Katılımcılar uykuya dalmadan bir saat kadar önce, araştırmacılar birkaç tükürük örneği aldılar ve daha sonra çeşitli hormonların yoğunluğunu ölçtüler. Bunlara melatonin de dahildi. Melatonin uyku- uyanıklık döngüsünü düzenler ve hava kararır kararmaz da bedendeki yoğunluğu artar. Bedende melatonin artınca da her şeyden önce bedenin sıcaklığı ve kan basıncı düşüyor, dolayısıyla da insan rahatlıyor ve uykuya dalabiliyor. Ekip ayrıca bizi uyanık tutan ve konsantrasyonumuzu artıran stres hormonu kortizon ve stresi önleyen oksitoksin hormonu dışında, olası bir tehlike anında mücadeleye veya kaçmaya hazırlayan sempatik sinir sisteminin etkinliğini de ölçtü. Bu durumun göstergesi için alfa-amilaz enziminin etkinliğinden yararlanıldı. Son olarak da katılımcıların ne kadar uyudukları ve katılımcıların kendi uyku durumlarını nasıl değerlendirdiklerini kontrol edildi. Sonuç şöyle: Ağır yorgan sayesinde melatonin seviyesi yükseldi ancak diğer hormonların seviyesinde bir değişiklik kaydedilmedi. Tükürükteki melatonin seviyesi yorganın örtüldüğü saat olan 22'de ve uykuya dalmadan kısa bir süre önce (saat 23'te), ince yorganlarla uyuyanlara kıyasla yüzde 32 artış gösterdi. Çalışma ağır yorganla uyumanın, uyku saatinde daha fazla melatonin salgılanmasına yardımcı olduğunu gösteren ilk araştırma. Ağır yorgan ve melatonin salgısı arasındaki bağlantı tam olarak bilinmiyorsa da araştırmacılar, kalın yorganın baskı yoluyla, hipotalamusun paraventriküler çekirdeğine giden sinirleri harekete geçirdiğini tahmin ediyorlar. İçindeki nöronlar her şeyden önce melatonin salınımından sorumlu olan epifiz bezine bağlıdır. Salgılanan melatonin olumlu etkisinden gerçekten de kalın yorganın sorumlu olup olmadığını öğrenmek için daha geniş kapsamlı araştırmalar planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uykusuzluk-algimizi-degistiriyor", "text": "Yeterli uyku bedenimiz ve zihnimiz için kaçınılmaz. Uykusuzluk bizi yorgun, dikkatsiz ve sinirli kılmakla da kalmaz; yetersiz uyku ağrı hissi, bellek ve toplumsal davranışlarımızı da etkiler. Daha az uyuyanlar daha asosyal olurlar ve kendi kabuklarına çekilirler. Uppsala Üniversitesi'nden Lieve van Egmond uykusuz kalan insanların niçin diğer insanlardan uzaklaştığını bulduğunu söylüyor. Araştırmacı ekibiyle birlikte uykusuzluğun, yüzlerin ve yüz ifadelerinin algılanmasını ve duygusal değerlendirmesini etkileyip, etkilemediğini ve nasıl etkilediğini inceledi. Bunun için de 45 erkek ve kadın bir geceyi sekiz saat uykuyla diğer geceyi ise uykusuz geçirdi. Ertesi sabah ise tüm katılımcıların bileklerine göz hareketlerini kaydeden göz takip cihazı takıldıktan sonra farklı yüz ifadelerine sahip insanların fotoğrafları gösterildi. Fotoğraflarda nötr, mutlu, korkulu veya öfkeli yüz ifadelerine sahip kadın ve erkekler vardı. Katılımcılardan bu yüzlerin ne kadar çekici, ne kadar güvenilir ve ne derece sağlıklı olduklarını söylemeleri istendi. Göz takip cihazının verileri öte yandan katılımcıların yüz ifadelerini ne uzunlukta incelediklerini de kaydetti. Bu test sayesinde uykularını alan ve almayan katılımcılar arasında önemli farklılıklar ortaya çıktı: Uykusuz kalan katılımcılar yüzleri değerlendirmek için daha az zaman harcadılar. Oysa duygusal duruma değerlendirmek için mimikler önemli. Bu noktaya dikkat edilmemesi duyguların hatalı ya da çok geç algılanmasına yol açabilir. Uykusuz kalan katılımcılar gerçekten de yüzleri daha olumsuz değerlendirdiler. Fotoğraftaki yüzler daha az çekici ve daha az güvenilir olarak sınıflandırıldı. Özellikle nötr veya korku ifadeli yüzler çok daha az çekici bulunurken, öfkeli yüzler daha az güvenilir olarak değerlendirildi. Araştırmacılara göre tüm bunlar uykusuzluk anında niçin diğer insanları olumsuz değerlendirdiğimizi açıklıyor. Bu da diğer insanlarla etkileşime girmek için niçin daha az istekli olduğumuzu açıklıyor. Bu ideal uyku süresi, araştırma sonuçlarını Nature Aging dergisinde yayımlayan Fudan Üniversitesi'nden Jianfeng Feng'e ait. Araştırmacı ekibiyle birlikte yaşları 38 ila 73 arasında değişen 500.000 yetişkinin, İngiltere'nin en kapsamlı veri bankalarından biri olan UK Biobank'ta kayıtlı verilerini inceledi. Ayrıca katılımcılara uyku alışkanlıkları, ruh sağlıkları ve hayattan memnun olma durumu konusunda sorular soruldu. Ve bir dizi bilişsel testten de de geçirildiler. 40.000 kadar katılımcının MRT beyin görüntüleri ve genetik verileri de bulunuyordu. Tüm bu bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda, hem kısa hem de çok uzun uyku sürelerinin, bilişsel yetinin zayıflamasıyla alakalı olduğu anlaşıldı. Katılımcılar testleri daha yavaş tamamladıkları gibi konsantrasyon ve problem çözme zorluğu yaşadılar. Az veya çok uyku öte yandan ruh sağlığı üzerinde de etkili oluyor. Kişilerde korku ve depresyon semptomları ortaya çıkıyor. Araştırmacılar derin uykunun bir parçası olan yavaş dalgalı uykudaki bozukluğun bilişsel yeti zayıflamasından sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Bu tür bozukluk genelde beta-amyloid moleküllerinin birikimiyle ilişkilendirilmektedir. Alzheimer hastalarının beyinlerinde büyük topaklar halinde görülen bu protein birikimleri sinir hücrelerinin ölmesine neden oluyor. Sonuçlara göre orta ve yaşlı insanların bilişsel performansı, genel esenliği ve zihinsel sağlığı için büyük oynamalar olmadan yedi saatlik uyku en ideali. Çalışma nedenselliği tanımlamasa da sonuçlar yetersiz veya aşırı uyku süresinin yaşlılıkta bilişsel gerileme için bir risk faktörü olabileceğini göstermesi açısından önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uykusuzluk-alzheimer-riskini-yukseltiyor-olabilir", "text": "Ülkemizde yaklaşık olarak 600.000 Alzheimer hastası var bu sayı dünya genelinde 47 milyonu buluyor. Fakat yoğun araştırmalara rağmen bugüne kadar hastaları tamamen iyileştirecek etkili bir ilaç geliştirilemedi. Bu, her şeyden önce hastalığın kesin sebeplerinin hala bilinmemesinden kaynaklanıyor. Ancak belli başlı genetik yatkınlıklarının rol oynadığı, hatta sigara içimi, stres, beslenme, ince toz veya alüminyum gibi olası faktörlerin de etkili olduğu biliniyor. Son zamanlarda araştırmacılar uyku kalitesinin de bireysel Alzheimer riskini etkileyebileceğini gösteren kanıtlar buldular. Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu'ndan Adam Spira ve ekibi bu bağlantıyı daha ayrıntılı bir şekilde incelediler. Araştırmacılar, yaşlanmayla ilgili uzun vadeli bir araştırmaya katılan 124 kişinin verilerini yeniden değerlendirdiler. Katılımcılar 1991 ve 2000 yılları arasında anket formları doldurmuşlar ve gün içinde kendilerini ne kadar uykusuz hissettiklerini veya uykuya dalmakta zorluk çekip çekmediklerini bildirmişler. Yaklaşık olarak 16 yıl sonra, pozitron emisyon tomografisiyle katılımcıların beyinlerindeki beta amiloid plakları analiz edildi. Değerlendirmeye göre, gündüzleri uyku yorgunluğundan bahseden kişilerde gerçekten de daha fazla plak tespit edildi. Bu tespit, bu kişilerin Alzheimer hastalığına yakalanma risklerinin 2,75 misli daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Beslenme ve zihinsel etkinliğin Alzheimer'den korunmak için önemli olduğu zaten biliniyordu ama uyku konusu bilinmiyordu. Araştırmacılar gün içindeki yorgunluğun kalitesiz gece uykusu için bir işaret olduğunu ve uykusuzluğun da zararlı plakların oluşumunda etkili olduğunu düşünüyorlar. Ancak bunun hangi mekanizmalar üzerinden meydana geldiği henüz kesin olarak bilinmiyor. Bu bağlantının yeni incelemelerle kanıtlanmasının, Alzheimer hastalığının önlenmesinde ve tedavisinde epey yardımcı olacağı sanılıyor. Buyüzden iyi uymaya dikkat etmek belki hastalıktan koruyabilir veya en azından hastalığı yavaşlatabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uykusuzluk-kalbe-zarar-veriyor", "text": "Uykusuz kaldığımızda kendimizi yorgun hissederiz, kolay sinirlenir ve konsantre olmakta zorlanırız. Çünkü uyku yeterli olmadığında beyinde, gündüz alınanları işleyen önemli bir toparlama evresi eksik kalır. Uykusuz bir gece bu yüzden yanlış hatırlamalara neden olur hatta beyin hücrelerini bile bozabilmektedir. Uykusuzluktan etkilenen sadece bilişsel yetilerimiz de değil, uyku ritmi bozulduğunda depresyona girme ve şişmanlama riski de artar. Bonn Üniversitesi'nden Daniel Kuetting ve ekibi, uykusuzluğun kalbe de zarar verdiğini buldu. Araştırma çerçevesinde hastanede 24 saat çalışan ve bu süre içinde ortalama olarak üç saat uyuyabilen 20 sağlıklı radyolog incelenmiş. Bu uzun vardiyanın öncesinde ve sonrasında katılımcıların kalp fonksiyonları ölçüldüğü gibi, kan ve idrar örnekleri de incelenmiş. Buna göre kısa süreli uykusuzluk bile kalbi etkilemekte. Vardiyadan sonra özellikle de kan basıncı ve kalp atım frekansı belirgin bir biçimde artmış. Ayrıca kalp kaslarının kasılma yetisi de değişmiş. Tüm bunların dışında tirioiti uyaran FT3 ve FT4 hormonlarının ve stres hormonu kortizolun da arttığı tespit edilmiş. Çalışma saatleri yüzünden uzun süre uykusuz kalmaya bağlı olarak ortaya çıkan bu tür semptomlar, arteriyoskleroz, inme veya kalp enfarktüsü gibi hastalıkların riskini yükseltebilir diyor uzmanlar. Bununla birlikte katılımcıların dikkat çekici kalp değerlerinin sadece uykusuzluğa bağlı olarak mı yoksa vardiya sırasındaki diğer stres faktörleriyle mi ortaya çıktığını araştırmacılar kesin olarak söyleyemiyorlar. Bu yüzden özellikle de uykusuzluğun uzun vadeli sonuçlarının daha iyi analiz edilebilmesi için daha geniş kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği vurgulanmakta. Günümüzde birçok meslek dalında çalışanlar git gide daha fazla uykusuz kaldıklarından, çok fazla çalışma ve çok yetersiz uykunun etkilerini araştırmak daha önemli hale geldi. Araştırmacılar, elde edilen sonuçların iş baskısının ve vardiya süresinin toplumun sağlığını ne şekilde etkilediğini öğrenmemize yardımcı olacağını ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uyum-basa-cikabilme-becerisi-kendini-toparlama-gucu", "text": "Hümanist yaklaşımın devamında gelişen Pozitif Psikoloji, bireyin potansiyelini, güçlü yönlerini ve olumlu özelliklerini temel almıştır; bu yönüyle de kişinin olumsuzluklar karşısında gösterdiği uyum ve başa çıkabilme becerisi olarak da tanımlanan kendini toparlama gücü kavramının gelişmesine sebep olmuştur. Latince yılmaz/sağlam anlamlarına gelen ve maddenin esnek olmasını, aslına geri dönebilmesini ifade eden resiliens kökünden türeyen kendini toparlama gücü, olumsuz yaşam olayları karşısında stresle başa çıkmada kullanılan duygusal ve bilişsel dayanıklılık yetisidir. Olumlu baş etmenin sonuçları olan uyum ve yeterlilik gibi gelişme, geleceğe yönelme, umut ile ilgili olan kavram, Türkçe literatürde psikolojik dayanıklılık, psikolojik sağlamlık, yılmazlık ifadeleriyle de kullanılmaktadır. - Yüksek risk taşıyan olumsuz ortamlarda yaşamasına rağmen mevcut zorlukları aşan ve beklenenden daha iyi gelişim gösteren bireylerin ayakta kalmalarını sağlayan özellik/yetenektir. - Uzun süreli stresli yaşam deneyimleri karşısında uyum sağlayabilme ve bunu devam ettirebilme becerisidir. - Travmanın olumsuz etkilerinden çabucak sıyrılan, kısa sürede atlatan bireylerin sahip olduğu özelliktir. - Bireylerin belirli kişisel özellikleriyle çevreleri arasında karmaşık ve karşılıklı bir etkileşim oyunudur. - Başa çıkma yeteneği ile stres arasındaki dengeden oluşmaktadır. - Çoklu stres yaratan yaşam olaylarından türeyen risk faktörleri ve riskin olumsuz etkisini azaltan koruyucu faktörlerle ilişkilidir. - Dinamiktir, gelişimseldir; başarılı olmak, kişinin yeteneklerini de güçlendirmektedir. - Yaşam geçişlerinde en önemli faktördür. Kişisel özellikler ve çevresel faktörler arasındaki etkileşim içinde stresli yaşam olaylarının neden olduğu risk faktörleri ve riskin olumsuz etkilerini hafiften koruyucu faktörler ve risk karşısında gösterilen uyum, başetme gibi olumlu sonuçlar aynı zamanda gelişimsel bir süreç olarak da kabul edilen kendini toparlama gücüne katkıda bulunmaktadır. Yaşam boyu karşılaşılabilecek olumsuz deneyimler, kişinin psikolojik olarak sağlıklı olmasını engelleyecek risk faktörlerini oluşturmaktadır. Birey, aile ve toplum üçgeninde sorunların ortaya çıkmasına ya da artmasına neden olabilecek risk faktörleri genellikle eş zamanlı ortaya çıkmakta ve birikime yol açmaktadırlar. Risk faktörlerinde kişisel olarak kendine güvenin az olması, etkili başa çıkma mekanizmalarının olmaması, sosyal değerlere yabancılık, sorun çözme durumuyla daha önceden hiç karşılaşılmaması, kronik hastalıklar önde gelmektedir. Ailevi olarak öne çıkan risk faktörleri ise ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin kronik hastalıkları, aile içi şiddet, iletişimsizlik, istismar ve ihmaldir. Sosyal açıdan karşılaşılan risk faktörleri ise düşük sosyoekonomik düzey, göç, şiddet, savaş, doğal afetler, işssizlik gibi toplumsal olaylar olarak sıralanabilmektedir. Risk faktörlerini azaltan toplum, okul ve aileler bireyler için kendini toparlama gücünün gelişmesini sağlayan olumlu bir ortam hazırlamaktadır. Koruyucu faktörler, risk faktörlerinin olumsuz etkilerini azaltarak kişinin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olan iyileştirici koşulları içermektedir. Koruyucu faktörler kendini toparlama becerisini arttırırken stresi de azaltmakta, zorluğun etkisini yumuşatmakta, ortadan kaldırmakta, sağlıklı uyumu ve bireyin yeterliliklerini geliştirmektedir. Koruyucu faktörler kişisel, ailesel ve dışsal faktörler olarak üç kategoride tanımlanmaktadır. Kişisel özellikler olumlu sosyal becerileri, içsel kontrol odaklılığı ve olumlu kendilik algısını içermektedir. Ailesel faktörler, anne, baba veya kardeşle olan yakın bağlılığı, koruyucu bir çevreye sahip olmayı; dışsal faktörler de arkadaşları veya alternatif ilişkileri, sağlıklı iletişimi ve etkileşimi içermektedir. Kendini toparlama gücü yüksek kişiler sakin bir karaktere sahiptirler; daha esnek ve kaygısızdırlar. İletişim becerileri iyidir, başkalarına karşı empatik ve sevecendirler. Bütün kötü koşullara rağmen parlak bir gelecekleri olabileceğine inanmaktadırlar, sıkıntıların üstesinden gelmelerine yardımcı olacak olanaklara ve koruyucu faktörlere ulaşmak için gerekli baş etme becerilerine ve yeterliliklerine sahiptirler. İnsanların çoğu bu özelliklere belli düzeylerde sahiptir fakat önemli olan bu özelliklerin bireyin sıkıntılarının üstesinden gelebileceği düzeyde olmasıdır. İhtiyaçların karşılanması, iletişim becerilerinin geliştirilmesi koruyucu faktörlerin geliştirilmesini de sağlayacaktır. Block, J., Kremen, A.M. (1996). IQ and ego-resiliency: Conceptual and empirical connections and separateness. Journal of Personality and Social Psychology, 70(2), 349-361. Rutter, M. (1990). Psychosocial resilience and protective mechanisms. J.Rolf, A. Masten, D. Cicchetti, K. Neuchterlein, S. Weintraub . Risk and protective factors in the development of psychopathology. New York: Cambridge University Press, 181-214. Connor, K.M. (2006). Assessment of resilience in the aftermath of trauma. The Journal of Clinical Psychiatry, 67(2), 46-49. Fraser, M.W., Richman, J.M., Galinsky, M.J. (1999). Risk, protection and resilience: Toward a conceptual framework for social work practice. Social Work Research, 23, 129-208. Karaırmak, Ö. (2006). Psikolojik sağlamlık, risk faktörleri ve koruyucu faktörler. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 3(26), 129-142. Masten, A.S., Best, K.M., Garmezy, N. (1990). Resilience and development: contributions from the study of children who overcome adversity. Development and Psychopathology, 2, 425-444. Özden-Yıldırım, M.S. (2013). Önceden edinilmiş ve sonradan kazanılmış gelişim özelliklerinin evlilikte çift uyumu ile ilişkisi. Doktora Tezi. İstanbul: Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Seligman, M., Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. American Psychologist, 55, 5-14. Stewart, M., Reid, G., & Mangham, C. (1997). Fostering children's resilience. Journal of Pediatric Nursing, 12, 21-31."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uzum-dunyanin-en-eski-en-yaygin-ve-en-yararli-meyvesi", "text": "Asma bitkisi üzerinde yetişen üzüm, çeşitliliği ve taşınabilirliği açısından tüm dünyada sevilerek tüketiliyor. Üretimi muz, portakal ve elmadan çok daha fazla olan üzüm, dünya çapında her yıl 72 milyon tondan fazla üretiliyor. Ancak bu oranın yalnızca %12'si sofra üzümü olarak yani taze tüketilmek üzere kullanılıyor. Missouri Üniversitesi Bitki Bilimi Bölümü'ne göre üretilen üzümlerin büyük bir çoğunluğu şarap yapımı için kullanılıyor. Üzüm yetiştiriciliği uygarlık kadar eski. Arkeologlar, günümüzde Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan olarak bilinen bölgelerde üzüm yetiştiriciliğine dair M.Ö. 6500 yılına dayanan kanıtlar buldu. Üzüm ve şarabın antik Mısır, Yunan ve Roma döneminde yemeklerde ve sosyal ritüellerde de önemli olduğunu biliyoruz. New York'ta Beslenme ve Diyetetik Akademisi sözcüsü Alissa Rumsey üzümde, özellikle Concord üzümünde fenol, polifenol, resveratrol ve karotenoid de dahil olmak üzere bol miktarda bitkisel besin bulunduğunu söylüyor. Üzümün aynı zamanda az kalorili iyi bir lif kaynağı olduğunu belirten Rumsey, içerisinde K vitamini, bakır ve B vitaminlerinin de bulunduğuna dikkat çekiyor. Resveratrolün de dahil olduğu antioksidanların ve besinlerin yoğun bulunduğu bölüm, üzümün kabuğu ve çekirdekleridir. Tabi ki bu, üzümün etli kısmının faydalı olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak üzümün etli kısmında, kabuk ve çekirdeklerindekine oranlar ancak % 5 oranında antioksidan bulunduğunu bilmekte fayda var. Üzümün kırmızı, siyah, mor, mavi , yeşil, pembe ve sarı olmak üzere birçok rengi bulunuyor. Her ne kadar tüm renkteki üzümler sağlıklı olsa da kırmızı ve mavi üzümler, flavonoid ve resveratrol da dahil olmak üzere bitki besinleri açısından diğerlerinden daha zengin. Mavi üzüm bazen taze olarak da bulunabilse de genellikle üzüm suyu, jöle ya da tatlandırıcı yapımında kullanılıyor. Yeşil üzüm ise beyaz şarap üreticilerinin gözdesi. Kuru üzüm, taze üzümdeki kadar yoğun besin içermemekle birlikte, taze üzüme oranla 4 kat daha fazla şekeriçeriyor. Bunun nedeni, kurutma işlemi sırasında şekerin ve kalorilerin yoğunlaşıp, besleyici maddelerden bazılarının yok olması. Antioksidan gücü: Üzümdeki polifenollerin çoğu vücutta antioksidan olarak görev yapan flavonoidlerdir. Pharmacognosy Review'daki bir makaleye göre antioksidanlar, serbest radikallerle güvenli bir şekilde etkileşime geçerek oksidatif stresi durduran moleküllerdir. Dünya'nın En Sağlıklı Yiyecekleri örgütünün verilerine göre üzümde yüzlerce antioksidan bulunuyor. Üzümün içerisinde yaygın olarak bilinen C vitamini ve manganez gibi antioksidanların yanı sıra fazla bilinmeyen beta-karoten ve resveratrol antioksidanları da bulunuyor. Linus Pauling Enstitüsü bilim insanlarına göre resveratrol laboratuvar ortamında güçlü bir antioksidan etkisi gösteriyor olsa sindirim sırasında bu özelliğini büyük ölçüde yitiriyor. Kalp sağlığı: Polifenoller, vücuttaki HDL seviyesini arttırıp iltihap seviyesini düşürerek kalp sağlığına da büyük fayda sağlıyor. Journal of Nutrition dergisinde yayınlanan 2009 tarihli bir incelemede de üzümdeki polifenollerin aterosklerosis riskini de azaltabileceği belirtiliyor. Resveratrolün üzümde, özellikle de kırmızı üzümde yüksek oranda bulunması da Fransız paradoksunu açıklar nitelikte. Çok fazla kırmızı şarap içen Fransızların, doymuş yağ ve sigara tüketimlerine rağmen uzun ve sağlıklı hayatlar sürebilmesi, üzümdeki resveratrolun antioksidan ve iltihap karşıtı özellikleriyle kalp hastalıkları riskini azaltması sayesinde olabilir. Flavonoidler kalbi kan pıhtısına karşı korur ve yüksek kolesterol hasarını da azaltabilir. Rutin olarak da bilinen ve üzümde bulunan bir flavonoid türü, pıhtılarla bağlantılı olan bir proteini durdurmaya yarar. Bazı araştırmalara göre K vitamini de kalp hastalıkları riskini azaltmada fayda sağlar ve bir kase üzüm günlük K vitamini ihtiyacınızın %25'ini karşılayabilir. Diyabet: BMJ'de yayınlanan 2013 tarihli bir araştırma bulguları üzümün diyabet önleyici etkisi olduğunu öne sürüyor. Büyük bir grup kadın katılımcının yaklaşık 20 yıl kadar bir süreyle incelenmesi sonucunda üzüm başta olmak üzere yabanmersini ve elma gibi meyveleri bolca tüketen katılımcılarda tip 2 diyabet görülmesi riskinin çok daha az olduğu bulundu. Meyve suyu tüketimi ise diyabet riskinin artmasıyla doğru orantılıydı. Üzüm çekirdeği özü kullanılarak hayvanlarda yapılan araştırmalarda da üzüm ile diyabeti önleme arasındaki bağlantı konusunda benzer bulgular elde edildi. Bunun sebebi üzüm derisinde bulunan yüksek resveratrol içeriği olabilir. Sindirim: Rumsey, üzümde bulunan lif içeriğinin sindirim sisteminizin düzgün çalışmasına yardımcı olduğunu söylüyor. Her ne kadar bir kase üzüm günlük lif ihtiyacınızın yalnızca %5'ini karşılasa da bu oran diğer lif içerikli besinlerle birleştiğinde tuvalete çıkma alışkanlığını daha düzenli bir hale getirebiliyor. Bilişsel etkileri: British Journal of Nutrition dergisinde yayınlanan 2010 tarihli küçük çaplı bir araştırmada bunama derecesinde olmayan hafif hafıza sorunları yaşayan 12 yaşlı incelendi. Araştırmada 12 hafta boyunca her gün bir ya da iki bardak üzüm suyu içen yetişkinlerin diğerlerine oranla sözel öğrenme yetilerinde önemli gelişmeler gözlemlendiği belirtildi. Kanser: Journal of Nutrition dergisinde yayınlanan 2009 tarihli bir incelemeye göre araştırma sonuçları üzümün ve üzüm ürünlerinin kanser karşıtı çeşitli maddelerle dolu olduğunu gösteriyor. Üzümün özellikle göğüs, kolon ve prostat kanserine karşı risk azaltıcı rol oynadığı düşünülüyor. Nutrition and Cancer dergisinde yayınlanan 2014 tarihli bir araştırmada da üzüm çekirdeği özünde bulunan bir bileşenin prostat kanseri hücrelerinin büyümesini durdurduğu görüldü. Frontiers in Bioscience dergisinde yayınlanan 2011 tarihli bir araştırmada ise laboratuvar incelemelerinde hem üzüm çekirdeği özünün hem de resveratrolün kolon kanseri hücrelerini öldürmede etkili olduğu gözlemlendi. Güçlü kemikler: K vitamini kemiklerin güçlü kalmasını sağladığı gibi kırılmalara ve çatlamalara karşı da önleyicidir. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan bir araştırmada her gün en az 110 mikrogram K vitamini tüketen kadınlarda kalça kırılması riskinin, daha az K vitamini tüketenlere göre %30 oranında daha az olduğu görüldü. Nutrition dergisindeki bir araştırmaya göre de K vitamini, kemik mineralizasyonunda rol oynayan ve sağlıklı bir kalsiyum dengesi oluşmasını sağlayan osteokalsin proteinin etkinliğini artırıyor. Üzümde besin maddelerinin en yoğun olduğu bölüm kabuk kısmı olduğundan bu bölümü de yemek istemeniz normal, ancak üzümlerin böcek ilaçlarıyla kaplı olması tehlikesi de söz konusu. Üzüm, üzerinde en çok böcek ilacı kalıntısı bulunan meyve ve sebzelerin başında geliyor. Bu nedenle mümkünse organik üzüm tercih edin, aksi takdirde üzümünüzü iyice yıkamayı ihmal etmeyin. Özellikle kırmızı şarapta da taze üzümde bulunan besin maddelerinin çoğu bulunuyor. Ancak onu da abartılı tüketmemenizde fayda var; Rumsey, kadınların günde bir kadeh, erkeklerin de iki kadehten fazla şarap tüketmemesini öneriyor. Üzümü öğleden sonraları ya da yatmadan önce yenecek bir atıştırmalık olarak, salata üstüne ya da sabah kahvaltınıza ekleyerek de beslenme düzeninize katabilirsiniz. Çok farklı şekillerde tüketilebilen üzüm, yiyeceklerinizi daha sağlıklı kılmada birebir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/uzun-ve-saglikli-yasamin-sirri-oturma-bicimimizde", "text": "Kalp, şeker ve kanser hastalıklarına bağlı ölümleri araştıran Harvard Üniversitesi salgın hastalıklar uzmanı I-Min Lee, ortak suçlunun oturmak olduğunu saptamıştı. Son araştırmalar ise işin sırrının oturma biçimimizde olduğunu ortaya koyuyor. Hadza kabilesinin insanları, ne kalp krizi geçiriyor ne de benzeri hastalıkları. Oysa onlar da oturup dinleniyor, hem de bizlerle hemen hemen aynı süreyi dinlenmek için harcıyorlar. Tanzanya'daki Hadza kabilesi gezegenimizdeki son avcı-toplayıcı topluluklardan biri. Hadza insanlarının bir özelliği de, sanayileşmiş ülkelerde yaygın görülen kalp hastalığı ve benzeri rahatsızlıkların onlarda görülmüyor olması. Bu durum bir grup araştırmacıyı Hadzalılar'ın yaşam biçimini yakından incelemeye yöneltti. Zira kalp krizi, insanoğlunun ölüm nedenleri arasında hala ilk sırada. Ve 2012 yılında sonuçları açıklanan geniş çaplı bir araştırmaya göre suçlu, hareketsizlikti. The Lancet dergisinde yayımlanan araştırmada, uzun süreli hareketsizliğin dünyada her yıl 5 milyonu aşkın kişinin ölümüne neden olduğuna dikkat çekiliyordu. Bu da, uyuşuk bir yaşamın tıpkı sigara ve obezite gibi sağlığa zarar verebileceği anlamına geliyordu. Saatler boyunca oturmak beden alıştırmalarını hiç aksatmadan yapanların bile yaşamlarını kısaltıyordu. İşte bu ve benzeri sorulara yanıt arayan bilim insanları Tanzanya'nın kuzeyindeki bu küçük köye giderek kapsamlı bir çalışma ve gözlemler yaptılar. Sonuç şaşırtıcıydı: Avcı-toplayıcıların, sanayileşmiş toplumlardaki insanlardan daha aktif olduğu varsayımına rağmen, Hadza topluluğundakilerin de oturmak ve dinlenmek için ayırdıkları süre diğerlerinden çok da farklı değildi. En belirgin fark oturma biçimlerindeydi. Hadzalılar, avlanma sonrasında evlerine döndüklerinde gölgede oturup bir yandan da ateş yakıp yemeklerini pişiriyor ve dostlarıyla sohbet ediyorlar. Ancak sanayileşmiş ülkelerdeki insanların tersine, oturmak onları hasta etmiyor. Sanayileşmiş ülkelerde uzun süre oturmanın hastalığa neden olduğu yönünde ilk ipuçları 1953 yılında yayımlanan Londra taşıma işçileriyle ilgili bir araştırmadan geldi. Salgın hastalıklar uzmanı Jerry Morris ve arkadaşları günün büyük bir bölümünü oturarak geçiren otobüs sürücüleriyle kentin ünlü çift katlı otobüslerinde merdivenleri inip çıkan biletçileri iki yıl boyunca izledikleri 31,000 denekli araştırmada, sürücülerde kalp ve damar hastalıklarına yakalanma olasılığının biletçilere kıyasla %30 daha yüksek olduğuna ve bu hastalıkların daha genç yaşta ortaya çıkıp, daha kötü sonuçlar doğurduğuna tanık oldular. Postacılarla posta ofisinde masa başı çalışanların kıyaslandığı bir başka araştırma da benzer sonuçları ortaya koyuyordu. Morris kalp hastalığının önlenmesinde fiziksel aktivitenin önemini vurgulayarak beden alıştırmaları çağını başlatmış olsa da, 1990'larda araştırmacılar oturmanın kendi başına sorunlara neden olup olamayacağını merak etmeye başladılar. Nitekim, o dönemde araştırmalar uzun süre oturduklarını belirten insanlarda kalp hastalığına yakalanma ve daha genç yaşta ölme olasılığının daha yüksek olduğuna işaret ediyorlardı. Kütleçekimden yoksun bir ortamın astronotları nasıl etkileyebileceğini araştıran NASA'nın 1950'lerde yaptığı ve deneklerin kimi zaman iki ayı aşkın bir süre boyunca uzandıkları çalışmalar da aynı görüşü destekliyor, bu kişilerin kemiklerinin inceldiğine ve kaslarının güçsüzleştiğine işaret ediyordu. Ancak kandaki trigliserit adı verilen yağların daha yüksek düzeylerde olması gibi, kalp damar hastalıklarını tetikleyebilecek başka beklenmedik etkilere de tanık olunmaktaydı. Uyuşukluğun tehlikeleriyle ilgili kanıtlar ortaya çıktıkça, bunun neden öylesine zararlı olduğu yönünde bir sav da öne sürüldü. Ayakta dururken ve yürürken bacak ve göbek kasları bedenin dik durmasını sağlıyor, sandalye ve yataklar bu kasların devre dışı kalmalarına ve kendilerini salmalarına neden oluyordu. Tıp araştırmalarında görüşler genelde kemirgenlerle yapılan deneylerle kanıtlanır. Ancak bir fareden uzun süre oturup TV izlemesi istenemeyeceğinden, Missouri Üniversitesi'nden Marc Hamilton ve arkadaşları farelerin kuyruklarını kafesin tepesindeki bir halkaya bağlayıp arka bacaklarını askıya aldılar. Gövdeyi desteklemek zorunda olmadıklarında arka bacak kaslarının devreden çıktıkları ve kaslara yakıt sağlayan lipoprotein lipaz adlı enzimi daha az ürettikleri görüldü. Bu enzim, molekülleri kaslarda yakılabilen yağlı asitlere dönüştüren ve böylelikle kandan temizleyen, bir trigliserit emicisi işlevini görür. Hamilton'un sıçanlarında kandaki trigliserit düzeyleri kaslar onlara gerek duymadıklarından ve lipoprotein lipaz üretmediklerinden yükseldi. Bunun insanlardaki yansıması da, uzun süre oturmanın kasları devre dışı bırakıp, trigliserit düzeylerinde artışa neden olmasıydı. İnsanlarla yapılan araştırmalar da bu düzeneği destekliyor, daha da önemlisi, oturma süresi kısa bir yürüyüşle kesintiye uğrasa bile, trigliserit düzeylerinin büyük ölçüde azaldığına işaret ediyordu. Uzun süre kesintisiz oturmak kan damarlarının sertleşmesine ve kalp damar hastalıklarına daha duyarlı duruma gelmelerine de neden oluyor, ancak hafif bir etkinlikle oturmaya ara verilmesi damar işlevini yeniden canlandırıyordu. Hadzalılar gün içinde daha az dinlenerek, ya da dinlenme sürelerini ayakta durmak ve yürümek gibi eylemlerle daha sık kesintiye uğratarak uyuşukluğun zararlarından kendilerini koruyor olabilirlerdi. Ne var ki, bu topluluk üyeleriyle yapılan deneyler bir başka olası açıklamayı akla getirmekteydi: Belki de sorun, karşı konulması güç bir çekiciliği olan, sandalyelerdi. Malzemelerin evrimi ilginçtir. Basit çözümler incelikli tasarımların yolunu açarlar. Ancak kimi yeniliklerin ortaya çıkması binlerce yıl alır. Bunun bir örneği olan sandalye de, 5000 yıldan kısa bir geçmişe sahip. Yontma taş dönemindeki avcı-toplayıcı atalarımız sandalye ile hiç tanışmamışlardı. Hadzalılar'ın bugün de sandalyeleri yok. Ustalıklı oklar, yaylar, su geçirmez evler yapabilen bu insanların ürettikleri eşya, yerde uyumak için oluşturdukları hayvan derisi şilteler. Bu konuyu merak eden ve 1950'lerde seiza adlı geleneksel oturma biçiminin egemen olduğu Tokyo'da eğitmenlik yapan antropolog Gordon Hewes, dünyada uygulanan yaklaşık 1000 insan duruşunu incelediği çalışmasında az eşyalı toplumlarda insanların genelde çömelerek ya da diz çökerek dinlendiklerini ortaya koydu. İnsan evriminin bir parçasını oluşturan çömelme ayağın yukarıya doğru bükülmesine, aşık kemiğinin ve ardından kaval kemiğinin bastırılmasına neden olur. Sıklıkla yinelendiğinde kaval kemiğinde iz bırakır. Paleoantropoloji uzmanları yaklaşık 2 milyon yıl öncesine uzanan Homo erectus fosillerinde bu izlere tanık oldular. Hadzalılar'da her yaştan insanların çoğunlukla çömelerek dinlendikleri görüldü. Bu da, Hadzalılar'ın, uyuşukluğun tehlikelerinden nasıl korundukları konusunda, asıl püf noktanın oturma biçimi olabileceği yönünde üçüncü bir varsayımı beraberinde getiriyordu. Tüm bu verilerden yola çıkarak Hadzalılar'ın kas etkinliği ve beden konumlarını duyarlı aygıtlarla yeniden inceleyen ve birtakım deneyler yapan araştırmacılar, bu insanların -ABD, Hollanda ve Avustralya'dakilerle hemen hemen eşit oranda- her gün yaklaşık 10 saatlerini dinlenerek geçirdiklerine ve dinlenme aralarının da benzerlikler sergilediğine tanık oldular. Gelgelelim, kan profilleri ve kan basınçları onların masa başına bağımlı akranlarından çok daha sağlıklı olduklarını gösteriyordu. Aralarındaki bu fark dinlenme sırasındaki kas etkinliğinden kaynaklanıyordu. Çömelmek ya da diz çökmek, iskemlede oturmaya kıyasla, kasları 5-10 kat daha fazla çalıştırıyor, trigliserit birikimini ve buna bağlı olarak hastalığı önlüyordu. İskemle insanlar için çekici, bir o kadar da tehlikeli bir yenilikti. Çocukluktan beri çömelme alışkanlığına sahip olmayan birinin bunu yapmaya başlaması son derece sancılı ve sıkıntılı olabilir. Hadzalılar da oturarak ya da uzanarak epey bir zaman geçirdiklerinden, oturmaktan tümden kaçınmamız gerekmiyor. Ancak araştırma daha az oturarak ve oturmayı kas devinimini devreye sokacak kısa aralarla keserek kalp ve damar sağlığımızı koruyabileceğimizi gözler önüne seriyor. Bu durumda, evden çalıştığımız ve ekran başında çok daha uzun bir zaman harcadığımız şu günlerde oturma sürelerini daha kısa parçalara bölüp, onlar gibi aktif bir dinlenme duruşuyla çömelmeye çalışarak kalbimizi mutlu edebiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ve-sonunda-kanimiza-da-girdiler-kanda-ilk-kez-plastik-partikulleri-tespit-edildi", "text": "Dünya genelinde her yıl 400 milyon ton plastik üretiliyor. Ve bunların bir kısmı minik partiküllere dönüşerek çevreye zarar veriyor. Mikroplastik artık dünyanın en ücra köşelerinde bile görülüyor: Kutuplarda, en yüksek dağların zirvesinde ve en derin deniz çukurluklarında bile mikroplastik var. Sadece okyanuslarda yetmiş milyon ton mikroplastik yüzüyor. Bu plastik tozunun insan sağlığı üzerindeki etkisi bugüne dek yeterince araştırılmamış olsa da, insanların plastiği hem havadan hem de yiyeceklerle aldıkları biliniyor. Her insanın sindirim sistemine haftada ortalama olarak bir kredi kartı ağırlığında plastik ulaşıyor. Hollandalı araştırmacılar ilk kez insan kanında plastik tespit ettiler. Vriji Üniversitesi araştırmacıları 22 kan bağışçısının kan örneğini analiz ederek, 17 örnekte yüzde 80 plastik kalıntıları saptadılar. İncelenen örneklerin yarısında, içecek şişelerinde bulunan PET plastik bulunurken, dörtte birinde poşet üretiminde kullanılan polietilen tespit edildi. Söz konusu çalışma insan kanında polimer partiküllerin varlığını kanıtlayan ilk araştırma oldu. Buna göre minik plastik kürecikler tüm bedende taşınabiliyor, hatta organlara girerek oralarda birikebiliyorlar. Daha önceki araştırmalarda da bebeklerin dışkısında yüksek oranda mikroplastik bulunmuştu. Bu plastiği biberonlarla bebeğin sindirim sistemine ulaştığı sanılıyor. Mikroplastiğin insan bedenine ne gibi zararlar vereceği hala tartışmalı. Son araştırmada incelenen plastik parçacıklarının büyüklüğü sadece 0,0007 mm idi. Mikroplastiğin miktarı ise örnekten örneğe değişiyor. Plastiğin bedene vereceği zarar kan akışında tam olarak nerede dağılım gösterdiğine bağlı. Plastik partiküllerinin bağışık hücrelerine sızabileceği, proteinlere veya lipitlere yapışabileceği tahmin ediliyor. Peki bedenimize gören plastik ne oluyor? Farelerle gerçekleştirilen deneylerde normalde ayrı ayrı kanda yüzen bağışıklık hücrelerinin plastikle temas ettikten sonra damar cidarlarına yapışıp kaldıkları görüldü. Bağışıklık hücreleri mikroplastiğe, iltihap proteinlerini örnek sayısını artırarak, daha fazla polimer incelemek istiyorlar. Ve kandaki plastiğin bedende kalıp kalmadığını ve kan-beyin bariyerini aşıp, aşmadıklarını öğrenmeye çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/vejetaryen-beslenme-duzeni-gezegenimizi-kurtarir-mi", "text": "Vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerini savunanlar, et tüketimini azaltmanın insan sağlığı üzerinde olumlu etkiler yarattığına da işaret eden ve sayıları her geçen gün artan kanıtlar sunmakta zorlanmazlar. Benzer biçimde, iklim değişikliği eylemcileri de insanları et yeme alışkanlıklarından vazgeçirmek amacıyla sıklıkla hayvansal ürünlerin çevreye verdiği sayısız zararlardan söz eder. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin dünyada yaygın bir biçimde benimsenmesinin milyonlarca kişinin yaşamını kurtarabileceğini hem de trilyonlarca dolarlık bir tasarruf sağlayabileceğini ortaya koymak amacını taşıyor. Araştırmaya önderlik eden Oxford Üniversitesi'nden Marco Springman, Burada gerek sağlık, gerekse çevre ve ekonomi açısından gerçekte büyük bir gizilgüç söz konusu diyor. Araştırmacılar beslenme düzeni ile sağlık ve çevre arasındaki bağlantıları değerlendirmek amacıyla insanların et ürünlerini farklı düzeylerde tükettikleri dört farklı senaryodan yola çıktı. Sonuçta, et tüketiminin en düşük düzeyde tutulmasının -vegan beslenme düzeninin yaygın bir biçimde benimsenmesinin- 2050 yılına gelinceye dek 8 milyonu aşkın kişiyi ölümden kurtarabileceğine, vejetaryen beslenme düzeninin de 7,3 milyon kişinin yaşamını kurtarabileceğine tanık olundu. Araştırmacılara göre, beslenme düzeninde bir değişikliğe gidilmesinin çevre üzerindeki etkileri de en az o denli çarpıcıydı. Yalnızca besi hayvanları dünya çapında sera gazı salımlarının %14'ünü aşkın bir bölümünden sorumlu. 2050 yılına dek besin sektörü, ülkelerin başka sektörlerde gerçekleştirme sözünü verdikleri kesintilerin uygulanması durumunda, bu salımların yarısından sorumlu olabilir. Vegan ya da vejetaryen bir beslenme düzenine geçilmesi sera gazı salımlarında sırasıyla %70 ve %63'lük bir düşüş sağlayabilir. Beslenme düzenlerinde değişikliğe gidilmesi sağlık harcamalarının azalmasına ve verimliğin düşmesine engel olacağından yılda 1 trilyon dolarlık bir tasarruf sağlayabilir. Bu bağlamda, yitirilen yaşamların ekonomik değeri göz önüne alındığında, sağlanacak tasarruf yılda 30 trilyon dolara ulaşabilir. Üstelik, bu değer iklim değişikliğine bağlı şiddetli hava koşullarının yaratabileceği yıkıcı sonuçların önüne geçilmesinden sağlanacak ekonomik yararları içermiyor. Araştırma aynı zamanda beslenme düzenlerini değiştirme dizgelerinin bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiğini de ortaya koyuyor. Doğu Asya, Güney Amerika ve yüksek gelir düzeyli Batı ülkeleri gibi bölgelerin kırmızı et tüketiminin azaltılmasından yararlandıkları görülürken, Güney Asya ve Sahra altı Afrika ülkelerinin en çok sebze ve meyva tüketiminin arttırılmasından çıkar sağlayacak... Araştırmacılar bu tür ayrıntıların politikacıların daha dar hedefli politikalar üretmelerine katkıda bulunabileceğine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/vertigo-hastalarina-oneriler", "text": "Vertigo, baş dönmesinin tıbbi ismi olup, bir hastalık değil, bir semptomdur. Vertigo yani baş dönmesine neden olabilen pek çok farklı hastalık vardır. Bunların önemli bir kısmı iç kulak hastalıklarından kaynaklanmaktadır. İç kulak hastalıkları dışında nörolojik hastalıklar, sistemik hastalıklar ve psikiyatrik hastalıklar da vertigo sebebi olabilir. Baş dönmesinin en sık sebebi, halk arasında kristal hastalığı olarak bilinen Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo hastalığıdır. İç kulak kristallerinin olması gereken yerden kopup, vücudun dairesel hareketini algılayan yarım daire kanallarına girmesi nedeniyle olan bu hastalıkta, kişiler baş hareketleriyle ortaya çıkan kısa süren ama şiddetli baş dönmesi yaşarlar. İstirahatte hiç bir şikayetleri yoktur. BPPV'nin tanı ve tedavisi oldukça kolaydır. Yarım daire kanalına giren kristaller, baş ve vücudun belirli bir planda döndürülmesiyle gerçekleştirilen bir manevrayla kanal dışına atılırlar. Bu manevra yapıldıktan iki gün sonra kontrolde tüm kristallerin uzaklaştırılıp uzaklaştırılmadığına bakılır. Eğer tam iyileşme olmamışsa, manevra tekrarlanır. Bu süre içinde hastalara çift yastıkta yatması, etkilenen kulak tarafına yatmaması ve ani baş hareketlerinden kaçınması tavsiye edilir. Baş dönmesinin en sık ikinci sebebi ise, Meniere hastalığıdır. Bu hastalıktaki baş dönmesi uzun süreli, şiddetli ve baş hareketlerinden bağımsız olarak ortaya çıkar. Baş dönmesinin yanı sıra çınlama, kulakta basınç hissi, yüksek ses hassasiyeti ve işitme azlığı gibi semptomlar da klinik tabloya eşlik edebilir. Hastalığın nedeni tam olarak bilinmese de, hastalığı tetikleyen faktörler bilinmektedir. Bunlar stres, aşırı tuz tüketimi ve hormonal düzensizliklerdir. Hastaların çok önemli bir kısmının şikayetleri ilaçlarla kontrol altına alınabilmektedir. Şikayetleri ilaçla kontrol altına alınamayan hastalarda, cerrahi bazı müdahalelere zaman zaman ihtiyaç duyulmaktadır. Meniere hastalarına tuz kısıtlaması yapmaları tavsiye edilir. Bu kısıtlama her şeyi tuzsuz yeme anlamını taşımamaktadır. Pişmiş yemeğe sofrada tuz eklenmemesi, aşırı tuz içeren turşu, tuzlu balık, kurutulmuş et ve gazlı içeceklerden kaçınılması yeterlidir. Bunun yanında, stresin azaltılması önemlidir. Her ne kadar hayatımızdaki streslerin önemli bir kısmının kontrolü bizim elimizde olmasa da, kendimizin kontrol edebileceğimiz streslerimiz de vardır. Bunların başında açlık ve uykusuzluk gelir. Meniere hastalarına hiç bir öğünü atlamamaları ve uykularını yeterli almaları tavsiye edilir. Vücuttaki hormonal düzensizlikler de bu hastalığı tetikleyebildiği için, bu düzensizliklerin teşhisi ve tedavisi, Meniere hastalığının tedavisi ve tekrarının engellenmesi açısından çok önemlidir. Baş dönmesinin sebebi ne olursa olsun, atak sırasında ve onu takip eden erken dönemde denge problemi yaşanmaktadır. Bu nedenle, bu dönemde hastaların dengesizlik nedeniyle sakatlık yaşamamaları adına aşırı denge gerektiren aktivitelerden kaçınmaları tavsiye edilir. Başın ve vücudun ani hareketi, yolculuk esnasında kısa mesafedeki şeylere bakmak, kitap okumak, alkol tüketmek, kaçınılması gereken hareketlerdir. Sık kullanılan eşyaların merdiven ihtiyacı gerektirmeyecek alt raflarda tutulması, Alçak topuklu, kaymaz tabanlı ayakkabı kullanımı. Bu yazı HBT'nin 78. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/vietnam-savasinda-puskurtulen-kimyasal-hala-zarar-veriyor", "text": "1960'lı yıllarda yaşanan Vietnam savaşı sırasında püskürtülen Agent Orange kimyasalı, ağaçların ve bitkilerin yapraklarını dökerek kurumalarına neden oluyordu. Amerikan ordusu bu şekilde Vietkongluları dize getirip, sivil halkı da köylerden uzaklaştıracaktı. Fakat savaştan hemen sonra Agent Orange kimyasalının diyoksin içerdiği ortaya çıktı. Söz konusu zehir son derece kanserojen olduğu gibi kalıtıma da zarar veriyor. Ayrıca hormon dengesini de bozarak her şeyden önce testosteron hormonunun ön evresi olan DHEA uyarıcı madde üzerinde etkilidir. Bu şekilde cinsiyetler için tipi olan davranışları değiştirerek mesela erkeklerin, kadınımsı olmalarına yol açabilmektedir. Savaş sırasında yoğun olarak kullanılan bu zehir Vietnam'da daha sonra endüstriyel süreçlerle de toprağa ve atmosfere karıştı ve günümüzde bile hala yoğun olarak tespit edilmekte. Kanazawa Üniversitesi'nden Teruhiko Kido, insanlar bu kimyasalları gıdalar ve soludukları havayla alıyorlar. Bu zehrin anneden bebeğe geçip geçmediğini öğrenmek istedik diyor. Agent Orange kimyasalının püskürtüldüğü Bien Hoa'da yaşayan 104 anne ve bebeği incelenmiş. Araştırmacılar hem anne sütünü, kan örneklerini ve bebeklerin tükürük örneklerini analiz edince zehirden etkilenen bölgedeki kadınlarda iki ila beş misli daha fazla diyoksin saptamışlar. Ayrıca genç annelerin hormon dengesi de değişmiş. Zehir, anne sütü ve göbek kordonu üzerinden bebeğe geçiyor ve hormon dengesini altüst ediyor. Kimyasalın etkilerinin ne kadar kalıcı olduğunu öğrenmek isteyen araştırmacılar, çocukları on yıl sonra tekrar inceleyecekler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/viruslere-karsi-yeni-filtre", "text": "Koronavirüs SARS-CoV-2, influenza veya enterovirüsler ve rotavirüs gibi hasta edici virüsler genelde sıvı damlacıkları veyahut da doğrudan temasla bulaşmaktadır. Fakat bunun dışında atık sularda ve kirlenmiş sularda da uzun vadeli olarak canlı kalabiliyorlar. Bu tür virüsler şimdiye dek sudan ancak ters ozmos veya nanogümüş içeren zahmetli tekniklerle uzaklaştırılabiliyordu. Zürich Federal Teknik Yüksekokulu'nda Archana Palika ve ekibi ise farklı bir yöntem keşfetti. Araştırmacıların geliştirdikleri virüs filtresi, kılıflı ve kılıflı olamayan virüsleri sudan veya havadan etkili bir şekilde temizliyor. Filtre membranının temeli, asidin etkisi altında yaklaşık olarak 90 dereceye kadar ısıtıldığında, ince amiloid fibrilleri oluşturmak üzere bir araya gelen denatüre peynir altı suyu proteinlerinden oluşur. Bir sonraki adımda hidratlı demir klorür (FeC13) formunda demir tuzu eklenir ve sodyum hidroksit çözeltisi ilave edilerek pH değeri tekrar yükseltilir. Bu, demir klorürü amiloid liflerine bağlanan demir hidroksit nano parçacıklarına dönüştürür. Metal nano parçacıklar pozitif yüklü oldukları için filtreye, negatif yüklü virüsleri kendine çekme yetisi veriyor. Araştırmacılar virüs filtresini aralarında Covid-19 koronavirüsü ve H1N1 influenza virüsünün de yer aldığı kılıflı ve kılıfsız virüslerde test ettiler. Her testte kullanılan suyun kirliliği mililitre başına bir milyon bulaşıcı birim içeriyordu. Filtre membranından geçen suyun virüs yoğunluğu tüm örneklerde ölçülebilir derecede düştü. Virüsler sadece membranın pasif filtre etkisiyle değil demir nano parçacıklarla etkisiz hale getirildikleri için yok oldu. Yeni membran ilk önce arıtma tesisleri veya içme suyunun hazırlanması için düşünülmüşse de, hava filtresi olarak hatta maskelerde bile kullanılabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/vitaminler-gercekten-yararli-mi-2", "text": "Vitamin konusunda daha önce çok yazdım. Hem tıbbi bakış açısıyla, hem de sosyal ve ekonomik olarak. Tekrarlamak gereksiz ama özetle inancım şudur; Vitamin çılgınlığının temelinde daha sağlıklı olmak değil daha çok para harcatmak, birilerinin daha fazla para kazanmasını sağlamak var. Çünkü literatür verileri oldukça ikna edici. Daha önce yazmıştım, vitaminler, kanser, kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları riskini ve bu hastalıkların neden olduğu ölümleri azaltmıyor (Archive of Internal Medicine, February, 2009). Hatırlatmaya devam edeyim, daha birkaç ay önce yazdım, yüksek miktarda omega-3 kullanan kişilerde prostat kanseri riski artıyor. Ağustos 2017'de onkoloji uzmanlarının en güvendiği dergilerden biri olan Journal of Clinical Oncology'de VITAL isimli yeni bir çalışma yayınlandı. Bu çalışmaya yaşları 50-76 arasında değişen toplam 77.118 kişi dahil edilmiş, iyi bir denek sayısı bu. Çalışma sonucuna bakarsanız, erkeklerde 10 yıl süreyle yüksek doz B6 ve B12 vitamini alındığında akciğer kanserine yakalanma riski artıyor. Özellikle sigara kullanan kişilerde risk çok daha belirgin oluyor. Bu çalışma sonucunda kadınlarda erkeklerde olduğu gibi bir risk artışının görülmediğini de ekleyelim. Amerika Birleşik Devletlerinin Ulusal Kanser Enstitüsü tanımına bakacak olursanız, 51 yaşın üzerinde erkeklerde B6 vitamin gereksinimi 1.7 mg, kadınlarda1.5 mg, B12 vitamini gereksinimi ise günde 2.4 mikrogram. Bu dozların üzerindeki tüm vitamin dozlarını aşırı doz saymak gerekir. Belirtmek isterim, özellikle B12 vitaminin kullanımı son yıllarda çok yaygınlaştı. Çünkü yapılan çalışmalar, özellikle yaşlı hasta gruplarında B12 kullanımı ile bellek fonksiyonlarının düzeldiğini, entelektüel performansın arttığını gösterdi. B grubu vitaminlerin kullanım rahatlığının bir diğer nedeni de suda eriyen vitaminlerin yüksekliğinin yağda eriyen D vitamini benzeri vitaminlerde olduğu gibi klinik hastalıklara neden olmaması. Yani istediğin kadar kullanabilirsin, fazlasının bir zararı olmuyor inancı. Ancak görüldüğü gibi yüksek doz kullanım riskler taşıyor işte. B6 ve B12 vitamini için söylenenler beta karoten için de söyleniyor. Yapılan çalışmalar, beta karoten içeren meyve ve sebzelerin tüketilmesinin kansere karşı koruyucu olduğunu göstermişti. Ancak bazı çalışmalar, beta karotenin vitamin olarak destek ürünü gibi yüksek dozda tüketildiğinde özellikle sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırdığını ortaya koydu. Vitaminler hakkında bunca olumsuz literatürü paylaştıktan sonra belirtmek zorundayım, kimi akademisyenler bu klinik çalışmaları gereksiz akademik bir takıntı olarak görüyor ve medyanın aslında bu bulguları abarttığını, çalışmaların tasarımlarında da sıkıntılar olduğunu ileri sürüyor. Bana sorarsanız asıl yararları ile ilgili bir abartma ve takıntı söz konusu, ayrı bir tartışma konusu bu. Kendi adıma şu kadarını belirtmek isterim; sağlıklı olmanın yolu sağlıklı ve dengeli beslenmeden geçiyor, özel durumlar dışında bu tür vitamin desteklerinin ilaç gibi kullanılmasının en azından yarar sağlamadığını söylemek yanlış olmaz. Unutmayın, Amerikan Kardiyoloji Derneği bile, hastalar için hazırladıkları rehberde, kalp hastalığı riskine karşı omega -3 preparatları kullanın diyemedi, omega-3'ün doğal olarak en çok bulunduğu besin olduğundan haftada iki kez balık tüketilmesini önerdi. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/vucutsuz-bir-beyin-yasayabilir-mi", "text": "\"Beyinsiz bir vücut\" nedir, aslında az çok biliyoruz. Tıpta \"beyin ölümü\" dediğimiz durumda vücut, fonksiyonlarının önemli bir bölümünü yerine getirebilmeye devam ederken, beyin görevlerini yapamaz haldedir. Kalp kanı pompalamaya, böbrekler ve karaciğer zehirli maddeleri vücuttan atmaya, akciğerler kanı karbondioksitten temizleyip oksijenle doldurmaya devam ettiği sürece insan bedeni beynin öldüğünü uzunca bir süre anlayamaz. Hele bir de beynin sap bölgesi hala az çok işlev görüyorsa ve nefes alıp vermenin düzenlenmesi ile vücut sıcaklığının kontrolünü sürdürebiliyorsa vücut uzun sürecek bir \"bitkisel hayata\" girebilir. \"Nefes alıp vermenin ve vücut sıcaklığının düzenlenmesi\" beynin çok küçük ve evrimsel açıdan en eski bölümü olan beyin sapında hallediliyorsa, teorik olarak beyninin %90'ı olmayan, sadece beyin sapına ve vücuda sahip bir canlının hayatına devam etmesi mümkün. Bu ilginç durumun çok sayıda örneği var, en ilginç örneklerin birinden bahsedelim. Lloyd Olsen Amerikalı bir çiftçidir. 1945 yılının 10 Eylül günü öğle yemeği için tavuk çorbası yapmak isteyen eşi tarafından tavuklardan birini kesmek üzere bahçeye gönderilir. Çiftçi Lloyd Mike adını verdiği 5,5 aylık bir tavuğu alıp baltayı indirir, ancak baltayı tavuğun tam boynuna isabet ettiremez, bir iki cm üstten kesmiştir. O esnada tavuğu elinden kaçırır ve bu \"kafasız tavuğun\" koşa koşa kendisinden kaçmaya başladığını görür, gözlerine inanamaz. Başsız bir tavuk nasıl olur da hiçbir şey olmamış gibi koşup kaçabilir. Böylece \"başsız tavuk Mike\" efsanesi doğar. Mike Amerika'da \"freak show\" diye bilinen garip canlıların katıldığı gösterilerde sergilenir ve sahibine şimdinin parasıyla ayda 50 bin dolar para kazandırır. Sahibi onu ufak şırıngalarla besleyerek hayatta tutar ve bu gösteriler Mike'in öldüğü 18 ay sonrasına kadar devam eder. Mike muhtemelen boğazına takılan bir mısır tanesi sonucu nefessiz kalarak \"eceliyle\" ölür. Kafasız tavuk Mike'in otopsisinde de anlaşılacağı üzere \"hayatta kalmak için\" beynin çok küçük bir bölümü olan beyin sapının sağlam kalması çoğu zaman yetmektedir. Ancak elbette böyle bir hayat \"görme, duyma, dokunma, ince hareketler yapma, mantık yürütme ve planlama\" gibi yüksek beyin fonksiyonlarının olmadığı bir hayat olacaktır ve biz insanlar için neredeyse ölümden farksızdır. Çünkü bu halde bir beyin ve vücutla neredeyse hiçbir insani deneyim mümkün değildir. Yani teoride vücut, beyinsiz yaşayabilir. Ama kimse beyinsiz bir vücuda sahip olmak istemez. Ben de tavsiye etmem. Bu sorunun normal şartlar altındaki yanıtı kocaman bir HAYIR. Çünkü beynin yaşayabilmesi için her şeyden önce kan dolaşımına ihtiyacı var ve kalpsiz kan dolaşımı mümkün değil. Bu kanın yeterince oksijenli olması ve toksinlerden temizlenmiş olması gerekir; akciğer, böbrekler ve karaciğer olmadan bunu yapmak mümkün değil. Ancak \"21. yüzyılın normal şartları\" bir önceki yüzyıldan farklı olacak gibi görünüyor. 27 Nisan 2018 günü bilim gündemine düşen bir haber bu şartların nasıl değişebileceğinin güzel bir göstergesi. Habere göre Yale Üniversitesi'nden sinirbilimci Nenad Sestan ve ekibi bedenlerinden ayrılmış domuz beyinlerini 36 saat boyunca canlı tutmayı başarabildiler. Dr. Sestan ve ekibi bunu yapmak için oksijen içeriği zengin özel bir sıvı kullandılar, kafa içi dolaşımını bu özel sıvı ile sağlayarak domuz beyinlerinin canlı olduğunu kanıtlayan çeşitli ölçümler yaptılar. Bu süre boyunca beyinler bilinçli değildi, koma halindeydi, ancak canlı oldukları fizyolojik göstergelerle kanıtlanabildi. Bu inanılması güç bilimsel gelişme her şeyden önce beyin araştırmaları için kullanışlı bir zemin oluşturacak. Beynin vücutla ilişkisini ve beyin ölümünü laboratuvar ortamında çalışmak isteyen bilim insanları için böyle bir gelişme oldukça önemli. 2018 yılında hayatta olan bizler için bunu görmek mümkün olmayabilir, ancak gelecekte bunun yapılamayacağını söyleyemeyiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/who-kahve-kanser-riskini-yukseltmiyor", "text": "Kahve tiryakilerine iyi haber: Dünya Sağlık Organizasyonu kahve içimiyle kanser riskinin yükseldiğini gösteren kanıtların bulunmadığını açıkladı. Aksine kahve içimi iki tümör türü riskini düşürüyor. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı , yemek borusu kanseri riskinin, kahvenin veya diğer içeceklerin çok sıcak içilmesi halinde arttığını açıkladı. IARC epidemiyoloji uzmanı Dana Loomis'e göre 65 derecenin üzerindeki içecekler tehlikeli. Rapor bir araştırma grubunun konuyla ilgili makaleleri değerlendirmesiyle hazırlanmış. Loomies, 23 uzmanın insanlarla gerçekleştirilen yaklaşık beş yüz beslenme araştırmasını ve birçok benzer hayvan ve laboratuvar deneylerini gözden geçirdiklerini söylüyor. IARC 1991 yılında kahveyi olası bir kanser uyarıcısı olarak sınıflandırmıştı. O tarihlerde kahve ve mesane kanseri arasındaki ilişkiyi kanıtlayan araştırmalar yayımlanmıştı. Ama ne var ki bu araştırmalarda çok kahve içen insanların daha çok sigara tükettikleri dikkate alınmamıştı. Tütün tüketimi mesane kanseri riskini önemli ölçüde yükseltiyor. Son rapor kahve ve meme tümörleri, prostat ve pankreas kanseri arasında bir ilişki olmadığını gösteren bir yığın araştırmaya dikkat çekiyor. Akciğer veya mide gibi diğer yirmi tümörle ilgili kanıtlar da eksik diyor uzmanlar. Ama buna karşın kahvenin karaciğer ve rahim kanserini düşürdüğünü gösteren kanıtlar var. Araştırmada kahve çeşidi veya hazırlanma biçimi dikkate alınmamış. Araştırmadan çıkan en önemli sonuç ise yemek borusu kanserinin aşırı sıcak içeceklerle tetiklenmesiydi. Mesela Güney Amerika'da sevilen bir içecek olan Mate çayının yemek borusu kanseri riskini yükselttiği sanılıyordu. Oysa yeni araştırmaların değerlendirilmesi sonucunda bu çayın genelde çok sıcak içildiği anlaşıldı. Ayrıca Orta ve Doğu Asya veya Doğu Afrika gibi çayın çok sıcak içildiği bölgelerde yemek borusu kanserine yakalanan insan sayısı dikkat çekicidir diyor uzmanlar. Yemek borusu kanseri dünya genelinde en sık görülen kanserlerde 8. sırada. Aşırı sıcağın hücrelerde hasarlara neden olduğu ve bu bozuklukların da kanseri tetiklediği tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/william-harvey-ve-kan-dolasiminin-kesfi-1", "text": "Kalp, binlerce yıl önce ruhsal ve duygusal aktivitenin odağı olarak görülmüş ve eğer insanın bir ruhu varsa o, göğüsün içinde atan kırmızı kütlenin içinde olmalı diye düşünülmüştür. Bu görüşe göre kalbin durmasıyla ruh da bedeni terk ediyor ve ölüm gerçekleşiyor, ya da ruhun bedeni terk etmesiyle kalp duruyor ve insan cansızlaşıyordu. Fakat böyle düşünen antik Mısırlılar ve Romalılar, ilginç bir şekilde, kalbin atmasının aslında ne anlama geldiğini asla sorgulamamışlardır ve kalp atışının ardındaki fonksiyonel nedenlerin sorgulanması yaklaşık 2. yüzyıla kadar beklemek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte hiçbir antik Mısırlı ya da Romalı, kanın kalp ile doğrudan ilişkisinin varlığından şüphelenmemiştir. Bu durum onların henüz, yaşayan bir hayvanın diseksiyonunu yapabilme teknik becerisine sahip olmamalarından kaynaklanır. Bu dönemde, insan cesetlerinin disekte edilip incelenen organlarının sağladığı bilgiler ışığında, damarların kan taşıdığını öngörmeleri güç olmuştur, öldükten sonra atardamarların içinde kan kalmaması, onları damarların aslında kan değil de hava taşıdığına yönelik fikirler üretmeye itmiştir. İnceledikleri insan cesetlerinde karaciğerin etrafında daha fazla kan görmeleri onlara, aslında karaciğerin bu kırmızı sıvıyı ürettiğini ve kendini damarlar yoluyla diğer organlara bağladığını düşündürmüş ve kanın fonksiyonunun aslında damarların yapımı olduğuna dair görüşler ileri sürmelerine sebep olmuştur. 2. yüzyılın ortalarında Yunan doktor Galen'in yaptığı keşifler o ana kadarki fikirleri sonuna kadar değiştirmiştir. Arenada dövüşen gladyatörlere de doktorluk yapan Galen gördüğü yaralanmalar ve ölmek üzere olan gladyatörler üzerinde yaptığı gözlemlere, hayvan diseksiyonları ve ölmüş gladyatörlerin parçalanmış vücutları üzerinde yaptığı incelemelere dayanarak, tıp tarihinde kırılma yaratacak çok önemli keşiflerde bulunmuştur. Bunların ilklerinden biri olan kalbin sağ tarafının kendisine bağlanan geniş toplardamarlar tarafından kan ile doldurulduğunu ve bu kanın sağ kulakçık tarafından pulmoner arterle akciğere gönderildiğini anlatan keşif, kan dolaşımına yönelik ilk fonksiyonel keşiftir. Galen bunun dışında, kalp ve kan dolaşımı ile ilgili oldukça önemli iki keşif daha yapmıştır. Bunlardan biri kalbin aslında kasılarak içindeki kanı akciğerlere ve daha sonra da aorta gönderen bir kas kitlesi olduğunu fark etmesi, yani kalbin aslında bir pompa olduğunu keşfetmesidir. Diğer önemli keşfi de antik Yunan ve Romalı bilginlerinin düşüncelerinin aksine, arterlerin hava değil de kan taşındığına yönelik keşfidir. Galen, gladyatör dövüşleri esnasında tanık olduğu ciddi travmalar sayesinde atardamarların hava değil de kan taşıdığını ve göğüs bölgesi dövüş esnasında yaralanan ve organları açığa çıkan gladyatörleri gözlemleyerek kalbin davranışlarını görme fırsatı bulmuştur, fakat hiçbir zaman yaptığı keşifleri bu gözlemlere dayandırmamış bunun yerine canlı hayvan diseksiyonları sırasında yaptığı incelemelerin kendisini bu keşiflere yönelttiğini belirtmiştir. Bu durum kendisinden sonra gelen doktorların, onun açıklamalarını insana uyarlamamasına ve bu yapının hayvanlarda işleyen bir sistem olduğuna inanmalarına sebep olmuştur. Böylece, Galen'in yazdığı ciltlerce kitap, yaptığı keşiflerin insan kalp damar sistemine uyarlanamamıştır. Kendisinden sonraki 14 yüzyıl boyunca Avrupalı doktorlar, Galen'in yazdıkları tamamen doğru kabul etseler de, kalp ve damar sisteminin işleyişi ile ilgili fikirler Galen öncesi zamanlardakinden, yani karaciğerin kanı üreten ve vücudun değişik bölümlerine gönderen organ olduğunu iddia eden görüşten ileri gidememiştir. 13. yüzyılın ortalarında Şam'da yaşayan ve çok yönlü bir bilim adamı, felsefeci ve teolog olan Ibn el-Nefis, pulmoner dolaşım , koroner dolaşım ve kılcal damarların fonksiyonlarına ilişkin önemli keşifler ortaya koymuş ve metabolizma ile ilgili ilk önemli cümleleri kuran kişi olmuştur. Pulmoner kan sirkülasyonu ile ilgili çok keskin gözlemleri, Galenik dönemde yapılmış hatalara yer vermemiş ve kanın izlediği rota ve bunun fonksiyonel anlamı doğru bir şekilde ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra kalbin beslenmesinin de kalbi sarmalayan damar ağı tarafından sağlandığı ve nabız konusundaki gözlemleri ve fikirleriyle Ibn el-Nefis oldukça doğru ve yeni bir kalp ve damar sistemi teorisi ortaya atmıştır. Ibn el Nefis'in teorileri uzun süre farklı dillere çevrilmediğinden bir çok bulgusu uzun bir süre fark edilmemiştir. Daha sonra çevrilen eserleri Avrupalı birçok bilim adamı ve doktoru bilimsel anlamda etkilemiştir. Ibn el-Nefis'in kitaplarından bazıları bugün Stanford Üniversitesi'nin kütüphanesinde bulunmaktadır. Ibn el-Nefis'ten bağımsız olarak pulmoner dolaşımın keşfi 16. yüzyılda Michael Servetus tarafından tekrarlanmıştır. Servetus, inanılanın aksine kalbin karıncık bölümlerini ayıran septumun üzerinde porlar bulunmadığını, kanın kalbin sağ karıncığından akciğerlere ve buradan kalbin sol tarafına geldiğini cesurca iddia etmiştir. Servetus'un bu bulguları 1546'da yazdığı bir yazıda sadece iki paragraflık bir yer kaplamaktadır. Servetus yazısında anatomi konusunda yaptığı keşiflerden çok, teolojik metinlere yer vermiş, Teslis kavramı ve vaftizi sorgulamıştır. Bu yaklaşımı o dönemki konservatif Hıristiyan bilginler tarafından oldukça sert tepkilerle karşılanmış ve bu yazılarının basılması engellenmiştir. Buna rağmen Servetus kendi kaynaklarını kullanarak yazılarını bastırmıştır. Bu sırada Katolik otoriteler Servetus'un tutuklanması ver öldürülmesi emrini vermişler ve 1553 yılında kitabının basılmasından 9 ay sonra Servetus yakılarak idam edilmiştir. Kitaplarından bulunan kopyalar da Servetus ile birlikte yakılmıştır fakat yine de Lyon ve Frankfurt'a gönderdiği kopyalar sayesinde Servetus'un kalp ve vasküler sistem ile ilgili keşifleri kısmen tıbbi çevrelere ulaşmayı başarmıştır. Servetus'un çağdaşı olan Padua Üniversitesi'nden Realdo Colombo 1559 yılında çıkardığı De re Anatomicada, Servetus'un söylediklerine ek olarak, kalpteki kulakçık ve karıncık bölgeleri arasında kapakçıkların bulunduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra kalbin kasılmasını fonksiyonel olarak incelemiş ve bunu, kasılma ve gevşeme fazlarına ayırmıştır ve buna kardiyak döngü adı verilmiştir. Colombo'un önemli takipçisi Girolamo Fabricius, ilk defa insan toplardamar kapakçıklarını gösteren kitabını tıp öğrencilerini eğitmek amacıyla yayınlamıştır. Fabricio'nun en sevdiği öğrencilerinden biri bu kapakçıkların varlığından çok etkilenen William Harvey'dir. Fakat o dönemde ne Harvey ne de başka bir öğrenci bu kapakçıkların görevi hakkında bir fikre sahip olamamıştır. Toplardamar kapakçıklarının aslında ne işe yaradığını Harvey, bir süre sonra insan vücudunda kan dolaşımının nasıl olduğunu çözmeye çalıştığı sırada anlamıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/william-harvey-ve-kan-dolasiminin-kesfi-1-2", "text": "William Harvey önemli bir tıbbi keşif ortaya koymuş olan ilk İngilizdir. Ne yazık ki Harvey'in kişisel eşyaları önce 1642 yılında Oliver Cromwell'in askerleri tarafından yakılmış daha sonra da 1666'daki büyük Londra yangınında yanmıştır. Bu yangında Kraliyet Tıbbi Bilimler Kütüphanesi önemli ölçüde zarar gördüğünden birçok tıbbi kayıt ortadan kalkmıştır fakat Harvey'in en önemli eseri olan De motu cordis bu yangından kurtulmayı başarmıştır ve şu anda British Museumda bulunmaktadır. William Harvey'in yaptığı keşifler bu yapıtı ve kurtarılabilen birkaç başka çalışmasıyla ortaya konmuştur. Harvey, 1578 yılında Folkestone, İngiltere'de doğmuştur. Yedi kardeşin en büyüğü olan Harvey zekasıyla çoğu zaman ön plana çıkmış ve Cambridge'den lisans bursu almaya hak kazanmıştır. Harvey, her sene üzerinde diseksiyon yapılabilecek örnekler sağlanacak olmasına rağmen Cambridge'de kalmamış, Vesalius ve Colombo'nun daha önce ders verdikleri Padua Üniveristesi'ne gitmiştir. Burada Fabricius'un asistanı olmuş ve mezuniyet diploması Fabricius tarafından imzalanmıştır. Babası Kraliçe Elizabeth'e doktorluk yapan Elizabeth Browne ile evlenmiş ve bu durum Harvey'in Kraliyet Bilimler Akademisi'ne kabul edilmesini hızlandırmıştır. Harvey ve eşinin hiç çocukları olmamıştır. Eşinin çok sevdiği papağanı onların ailesinin önemli bir üyesi konumuna gelmiş ve papağan öldüğünde Harvey onu disekte edip incelemiştir. Harvey'in eşi ve papağanının bir portresi de büyük yangında kaybedilmiştir. Harvey kendisini hayranlıkla takip eden çağdaşlar tarafından bile soğuk, çekingen ev biraz da acımasız olarak görülse ve hatta cadıların varlığına bile inansa da, doğanın gizemlerini anlamaya yönelik tutkusuyla gerçek bir bilimsel kişiliğe sahiptir. Yaptığı yüzlerce farklı türe ait binlerce diseksiyon çalışması, anatomi bulguları ve embriyolojiye yönelik fikirleri bugüne dek sağlamlığını korumayı başarmıştır. Harvey'in en önemli eseri De motu cordis olarak kabul edilir. Kitap, kalbin kulakçık ve karıncık bölümlerini, toplardamarlar ve arterleri ve kalbi besleyen damarların anatomisini de içeren yedi bölümle açılır. Bundan sonra kalpteki kapakçıkların kanın kalbin bölümlerine giriş ve çıkışıyla ilgili olduğunu anlatır. Bunun yanında kulakçıkların karıncıklardan önce kasıldığına yönelik keşifte burada sunulur. Harvey'den öncekiler ve çağdaşları diseksiyonları küçük hayvanlarda yaptığından o dönemde kalpte karıncık ve kulakçıkların kasılma frekanslarına ilişkin bir şey bilinmemektedir. Harvey bu sorunu, kestiği hayvanların ölmeye yaklaşmasıyla yavaşlayan kalplerini izleyerek ve önce kulakçıkların kasılıp içlerindeki kanı karıncıklara doldurduğunu gözlemleyerek çözmüştür. Kitabın basılmasını takip eden 17 yıllık süreç içerisinde Avrupa'da üç kitap liste başı olarak kalmıştır: Kral James'in izinli İncili (1611), Shakespeare'in Folio baskısı (1623) ve William Harvey'in Exercitatio anatomica de motu corids et sanguinis in animalibus(1628). O zaman 200 kopya olarak basılan kitabın 53 kopyası günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Harvey bu kitabı yazarken, bunun yüzlerce yıllık Galenik öğretileri sarsacağının ve bunun tepki uyandıracağının farkındadır, fakat o, saptamalarını oldukça net ve açık biçimde, hatta bu görüşlerin daha önce Servetus ve Colombo tarafından dile getirildiğinin de bilgisini vererek, ortaya koymuştur. Temel olarak Harvey'in yaptığı, kalbin yapısını, temel fonksiyonlarını ve genel olarak kan dolaşımını oldukça ayrıntılı ve açık biçimde anlatmaktır. Harvey bunu yaparken Galen'e asla doğrudan saldırmamış onu kendisini bu keşiflere yönelten basamaklardan biri gibi görmüştür. Harvey pulmoner ve sistemin kan dolaşımı ile ilgili keşiflerinin kendi yaşam süresi içerisinde kabul görüp yaygınlaştığını görmüştür. Pulmoner ve sistemik kan dolaşımının ayrıntılarını oldukça net biçimde ortaya koymuş olması onu bilim dünyasında çok önemli bir yere oturtmuştur. Harvey'in ilk önemli deneyi, bir köpeğin kalbinin sol karıncığına dolan kanın hacmini ölçmek olmuştur. Burada elde ettiği sonucu dakikadaki kalp atış sayısı ile çarpmış ve bunun neredeyse vücuttaki tüm kan miktarına eşit olduğunu göstermiştir. Harvey daha sonra bu kadar kanın her seferinde nereden gelebildiğin merak etmiş ve sonunda bunun bir döngü olduğuna karar vermiştir. Sonraki deneyinde Harvey, kalbe gelen ana toplardamarı geçici olarak devre dışı bırakmış ve kalbin atardamara kan göndermediğini gözlemlemiş, daha sonraki adımda aortu geçici olarak devre dışı bırakmış ve kalbin kanlı dolduğunu gözlemlemiştir. Bu deney onu, kalbin ancak toplardamar sisteminden kanı aldıktan sonra ana atardamara yönlendirdiği sonucuna ulaştırmıştır. Sonraki deneylerinde Harvey çevresel dolaşım üzerine yoğunlaşmış, atar ve toplardamarlar üzerinde çeşitli manipülasyonlar yapmıştır. Kitabının 13. kısmında kanın toplardamarlar ve atardamarda tüm vücutta bir döngü halinde dolaştığını iddia etmiştir. Ayrıca kanın tek yönlü olarak aktığını ve toplardamarlardaki kapakçıların bu fenomenle ilişkili olduğunu ortaya koyacak bir deney tasarlamıştır. Bu oldukça basit fakat önemli deneyde Harvey bir deney için gönüllü bir insanın kolunu kanın akışını durduracak şekilde dirseğin üzerinden bağlamıştır, bu bağın alında kalan bölgedeki damarların şişmesine ve kolun bir süre sonra renksiz ve hissiz bir hal almasında neden olur, Harvey bağı çözdüğünde kolun tekrar eski rengine kavuştuğunu görmüştür. Bunun üzerine Harvey kanın atardamarlarla kola getirildiğine ve toplardamarlarla koldan geri götürüldüğüne yönelik ilk cümlelerini kurmaya başlamıştır. Deneyin bir sonraki adımında dirseğin üzerinden bağlanmış kolda şişen toplardamardaki kapakçıkların yerlerini belirlemiş ve parmak uçlarıyla bir yöne doğru sırayla bu kapakçıkların alt kısımlarına bastırmış ve kanın bir miktar ilerlemesine sebep olmuştur. Burada gözlemlediği şey, kanın toplardamar içerisinde kapakçıklar sayesinde segment segment ilerlediği ve kalbe doğru yöneldiğidir. Buna göre, toplardamarlardaki her kapakçık kanın kalbe doğru yönelmesine izin verecek şekilde tek yönlü olarak açılmaktadır. Harvey, bu bilgiyi atardamarlardaki kanından tek yönlü hareket ettiği ve kalpten uzaklaştığı bilgisiyle birleştirdiğinde kanın vücutta bir döngü halinde dolaştığını kanıtlamıştır. Böylelikle Harvey; Galen, Ibn el Nefis, Servetus ve Colombo'nun da büyük ölçüde ortaya koymuş olduğu pulmoner dolaşımı bir adım daha ileri götürmüş ve sistemik dolaşımı açıklamıştır. Harvey sistemik kan dolaşımına iyice odaklanmış olduğundan, kitabında toplardamarlardaki ve atardamarlardaki kanın renk farklılığından bahsetmemiştir. Kendisinden önceki anatomistlerin de fark ettiği gibi toplardamarlardaki kan daha koyu renkli ve pulmoner dolaşımdan çıkıp kalbe gelen kan parlak kırmızı renktedir. Harvey'in bundan bahsetmeyişinin nedenlerinden biri de, kan dolaşımında akciğerlerin rolüne fazla odaklanmamış olması olabilir. Toplardamarlardaki kanın nasıl atardamarlara geçtiği o yıllarda henüz mikroskop olmadığından Marcello Malpigi 1661 yılında yaptığı mikroskopik gözlemlerle kılcal damarların varlığını gösterene kadar tam olarak anlaşılamamıştır. William Harvey, kendisinden önceki anatomistlerin defalarca ortaya koymaya çalıştığı ve belirli bir ölçüde başardıkları, kan dolaşımı, kalbin yapısı ve fonksiyonuna yönelik bilgileri; bilimsel gelişime ve bulguların bilimsel bir biçimde anlamlandırılmasına açık olmayan orta çağ şartlarında, oldukça metodik ve açık bir şekilde ortaya koyması ve aslında olanı bulmaya yönelik güçlü arzusu sayesinde insanlığın bir süre daha bu keşiflerden mahrum kalmasını engellemiştir. İnsanlığın bu bilgiye tam anlamıyla ulaşması, Galenik dönem referans alınırsa 15 yüzyıl kadar sürmüştür, bu süreç boyunca anlatıldığı üzere atılan adımlar; kültürler arası bilgi transferi eksikliği, savaşlar, doğal felaketler ve skolastik düşünce nedeniyle etkisizleşmiştir. Ama görülmektedir ki, Harvey gibi yaşamın, doğanın ve evrenin davranışlarını anlamaya yönelik tutkuları olan ve bunu anlatacak doğru yöntemleri bulan bilim insanları ve felsefeciler bu yöndeki ilerlemeyi devam ettirmektedir. - William Harvey and the Circulation of Blood - http://www.kalpdamarcerrahisi.com/ - http://www.nlm.nih.gov/exhibition/islamic_medical/islamic_00.html - Harvey, William (1889): On the Motion of the Heart and Blood in Animals. London: George Bell and Sons"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/x-isinlarinin-tipta-kullanilmasi", "text": "Günümüzde tıpta geniş bir kullanım alanı olan X-ışınları 1895 yılında Alman Fizik profesörü Wilhelm Röntgen tarafından bulunmuştur. Röntgen, Würzburg Üniversitesi'ndeki laboratuvarında vakum altındaki Crookes tüpünde katot ışınlarıyla çalışırken, tüpten uzaktaki bir cam kavonoz içindeki baryumlu platinsiyanür kristallerinde pırıltılar oluştuğunu fark etmiş ve bu ışınların o ana kadar bilinmemesinden dolayı X-ışınları adını vermiştir. Röntgen daha sonra Crookes tüpünü ışık geçirmez siyah bir kutu içine koymuş ve deneyi her tekrarladığında kartonun floresan gibi parladığını görünce tüp ile karton arasına kendi elini koymuş ve el kemiklerinin göründüğünü farketmiş. Daha sonra deneyi eşinin eliyle tekrarlamış ve böylece dünyadaki ilk radyografik film çekilmiştir. Kendisine 1901 yılında ilk defa verilmeye başlanan Nobel ödülünü kazandıracak olan X-ışınlarını keşfetmesi tıp biliminde büyük bir çığır açmıştır. X-ışınları, görünür ışığa benzer şekilde elektromanyetik radyasyonun bir şeklidir. Fakat görünür ışığın aksine, X-ışınları daha yüksek enerjiye sahiptir ve vücut da dahil olmak üzere birçok cisimden geçebilir. Tıpta X-ışınları, vücuttaki doku ve yapıların görüntülerini oluşturmak için görüntüleme amaçlı ve onkoloji alanında ise tedavi amaçlı kullanılır. Ülkemizde X-ışınları tıbbi amaçlı olarak ilk defa 1897 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Dr. Esad Feyzi ve Dr. Rıfat Osman Askeri Tıp Mektebi'nde monte ettikleri bir X-ışını tüpü ile bir askerin el bileğindeki şarapnel parçasını görüntülemişler ve asker ameliyat edilmiştir. Bu uygulama, Röntgen tekniğinin, tıp biliminde -dünyada ve ülkemizde- kullanıldığı ilk uygulama olarak bilinmektedir. Ülkemizdeki ilk radyoterapi tedavisi ise 1902 yılında Hamidiye Sultan Etfal Hastanesi'nde uygulanmıştır. 1936 yılında İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'nde tarihteki ilk rotasyonel radyasyon tedavisi Dr. Tevfik Berkman ve fizikçi Dessauer tarafından larenks kanserli bir hastaya uygulanmıştır. X-ışınlarının tıpta kullanılması çocuklarda ve yetişkinlerde hastalıklara tanı konulmasında ve kanser hastalıklarının tedavisinde önemli bir rol oynar. Her biri farklı teknolojileri ve teknikleri kullanan tıbbi görüntüleme ve tedavi işlemlerinin birçok türü veya modalitesi vardır. Tanı amaçlı kullanılan görüntüleme yöntemlerinden bilgisayarlı tomografi , floroskopi ve radyografi tümüyle iyonize radyasyonu kullanarak vücudun görüntülerini üretir. Tedavi amaçlı kullanılan lineer hızlandırıcılar X-ışınlarını kullanarak tümörlü hücrenin DNA'sını tahrip edip kanser hastalığının tedavi edilmesini ya da durdurulmasını sağlar. BT, radyografi ve floroskopi aynı temel prensibe göre çalışır: X-ışını vücuttan geçerken farklı doku yoğunlukları tarafından farklı şekilde soğurulur ve bir kısmı iç yapılar tarafından emilir; geriye kalan X-ışını ise bir bilgisayar tarafından kayıt veya daha ileri işlemler için bir dedektöre iletilir. Hastadan geçen ışınlar daha sonra değerlendirme için tek bir görüntü olarak radyografik film üzerine kaydedilir. Mamografi: Meme iç yapısını görüntülemek için yapılan bir görüntüleme işlemidir. Floroskopi: Hastadan geçen ışınlar görüntü şiddetlendirici aracılığıyla monitöre aktarılarak işlemin gerçek zamanlı olarak izlenmesine olanak sağlar. Bilgisayarlı Tomografi : Dedektörün hasta vücudu etrafında hareket etmesi sırasında birçok X-ışını görüntüsü kaydedilir. Bir bilgisayar tüm bireysel görüntüleri kesit görüntülerine veya iç organların ve dokuların kesitlerine dönüştürür. BT incelemesi, BT görüntüsü birçok bireysel X-ışını projeksiyonlarından yeniden yapılandırıldığından, konvansiyonel radyografiden daha yüksek bir radyasyon dozu içerir. Panoromik ve periapikal görüntüleme cihazları ile volumetrik diş tomografi cihazları da diş hekimliğinde görüntüleme amaçlı olarak kullanılır. Görüntüleme işlemleri sırasında kullanılan düşük enerjili radyasyon dozunun vücut tarafından çok azı soğurulur ve herhangi bir yan etkiye neden olmaz. Örnek verecek olursak; göğüs radyografisi ya da kafatası, karın, pelvik bölge, kollar, omuz gibi basit bir X-ışını görüntülemesinden alınan radyasyon dozu, yıllık olarak çevreden alınan doğal radyasyon dozundan daha düşüktür. X-ışınları tıpta kanserin tedavi edilmesinde önemli bir rol oynar. Bu amaçla kullanılan lineer hızlandırıcı tedavi cihazında üretilen yüksek enerjili X-ışınları kanserli hücrenin DNA'sını tahrip ederek kanseri tedavi eder ya da ilerlemesini durdurur. Yüksek teknoloji ile donatılmış lineer hızlandırıcılarla yoğunluk ayarlı tedavi , Volumetrik Arc Tedavi ve stereotaktik radyocerrahi tedaviler yapılabilmektedir. Bu amaçla hastadan alınan BT görüntüleri üzerinde özel bir bilgisayarlı planlama sistemi ile üç boyutlu tedavi planlaması yapılarak kanserli hücrelere verilecek radyasyon dozunun yoğunluğu ayarlanarak istenilen doz dağılımı elde edilir. Böylece tümörlü dokulara maksimum doz verilirken sağlıklı dokuların aldığı doz minimumda tutulur. Ayrıca tedavi öncesi hastadan alınan KV ve BT görüntüleri ile verilecek radyasyonun sadece kanserli bölgeye verilmesi ve normal dokuların korunması sağlanır. X-ışınları daha önce de belirtildiği gibi elektromanyetik özellikli ışınlardır ve X-ışınları ile yapılan görüntüleme işlemlerinde ve tedavilerde hasta hiçbir şekilde radyoaktif hale gelmez. Hasta, görüntüleme işlemi ya da tedavi sonrasında normal günlük hayatına devam edebilir. Gerekçelendirme: Radyasyonla yapılacak her işlem gerekçelendirilir. Uygulamanın yararları ile meydana gelebilecek zararlar karşılaştırılır ve net bir yarar sağlamayacak hiçbir işlem yapılmaz. Doktorun yazılı direktifi olmadan hiçbir uygulamaya yer verilmez. Optimizasyon: Radyasyonla yapılacak olan işlem gerekli olan en az radyasyon dozu ile yapılır. Ülkemizde tıpta radyasyonla çalışan tüm cihazlar için Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'ndan lisans belgesi alma zorunluluğu vardır. Ayrıca radyoterapi ünitelerinde lisans belgesi alınmadan önce Fizik Mühendisleri Odası'ndan her cihaz için Kalite Uygunluk Belgesi alınır. Kalite Uygunluk Belgesi olmayan hiçbir radyoterapi cihazı için lisans belgesi, dolayısıyla çalıştırma izni verilmez. Radyoloji ve nükleer tıp ünitelerinden farklı olarak, radyoterapi bölümlerinde ayrıca Medikal Fizikçi bulundurma zorunluluğu vardır. Radyasyonla çalışan cihazları kullanan tüm personelin eğitim düzeyinin, çalıştığı alanın gerekliliklerini karşılayacak şekilde olması gereklidir. Radyasyonla çalışan tüm cihazların bakım ve kalibrasyon prosedürleri gereğince belirli periyodlarda koruyucu bakımı yapılması ve gerekli kayıtların tutulması zorunludur. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu haberli ya da habersiz olarak hastanelerin radyasyonla işlem yapılan bölümlerini ziyaret eder ve radyasyonla yapılan uygulamaların hastanın, personelin ve çevrenin radyasyon güvenliğini sağlayacak şekilde olup olmadığını denetler. Bu yazı HBT'nin 112. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yag-metastaz-olusumunu-etkiliyor", "text": "Tümördeki kanser hücrelerinin ayrılarak kan damarları veya lenf sitemi üzerinden niçin yayıldığı bilinmiyordu. Sadece belli başlı kanser hücrelerinin metastaz oluşturabildiği tahmin ediliyordu. Barselona Bilim ve Teknoloji Enstitüsü bilim insanları, ağız kanseri hücrelerinin bedende yayılabilirliğini araştırdılar. Salvador Aznar Bentah ve ekibi, bu çalışma sırasında, tümörde, metastaz oluşumundan sorumlu olabilecek özel bir hücre tipi tespit etti. Ağız kanserine ait tümör örneklerinde, olağanüstü miktarda yağ asidi reseptörüne sahip bir grup hücre fark edildi. Bu bulgudan yola çıkarak, yağları kendilerine çeken hücrelerin, asıl tümörden ayrılarak bedenin başka bir bölgesine yerleşme yetisi kazandığını düşünmüş araştırmacılar. Bu tezi kontrol etmek için de insandan alınan hücreler, kanserli farelere aktarılmış ve bu şekilde bir müddet sonra metastaz oluştuğu görülmüş. Bu süreç ayrıca yağlı beslenmeyle de hızlanıyor. Diğer bir testle metastaz oluşumunun durdurulabilirliğini öğrenmek için, özel antikorla tümör hücrelerindeki yağ reseptörlerini devre dışı bırakmışlar. Bu durumda tümör daha ender olarak yayılmış. Hatta var olan bazı metastazlar da küçülmüş. Araştırmanın ikinci bir aşamasında hücre deneyleriyle aynı antikorların cilt ve meme kanserinde de etkili olduğu anlaşılmış. Sonuçlar, CD36 olarak isimlendirilen söz konusu hücrelerin, metastaz oluşumunda etkili olduklarını ve bunların besinlerdeki yağlardan da yararlandıklarını gösteriyor. Bununla birlikte kanser hastalarının sadece belli başlı yağları mı tüketmeleri yoksa yağdan tamamen vazgeçmeleri mi gerektiği bundan sonraki araştırmalarla belli olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yagli-da-sekerli-de-yememizin-sebebi-mc4r", "text": "MC4R genini taşıyan insanların yağlı yiyecekleri tercih ettiği ortaya çıktı. İştah ve tokluktan sorumlu MC4R genindeki problem, açlığı doyumsuzluğa dönüştürüyor olması. Bu genin davranışı, açlıkla başa çıkmak için yemek yemek ve daha fazla yağ depolamaya ihtiyaç duyulduğu besin kıtlığı zamanlarına dayanıyor. Cambridge Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, 54 dört gönüllüye, yemeleri için sınırsız korma tavuk porsiyonları ile tatlı verildi. Gönüllülere verilen ana yemek üç dereceden oluşuyordu: düşük, orta ve yüksek yağlı. Her birinden küçük bir porsiyon verilen gönüllülere, beğendikleri yemeği diledikleri kadar yiyebilecekleri söylendi. Aynısı çilek, beze ve kremalı puding için de gerçekleştirildi, ancak bu sefer yağ oranları değil, içerdikleri şeker miktarı farklıydı. Problemli MC4R genini taşıyan 14 kişi farkında olmadan, diğer 20 katılımcı ve 20 obez kişiye göre daha fazla yağ oranına sahip korma yediler. Obezite ile bağlantılı olan gen, kişinin yüksek yağlı yemeği tercih etmesine ve daha fazla yemesine yol açıyor. MC4R genini taşıyan kişiler, yüksek oranda yağ içeren yemeği yediler fakat yüksek oranda şeker içeren tatlıdan hoşlanmadılar. Bu bulgular, yemek tercihlerinin özgür iradeye değil, biyolojik yapıya bağlı olduğunu gösterdi. MC4R insanlarda şekerden fazla yağ görülmesine sebep oluyor. Yağ, karbonhidrat veya proteine oranla gram başına iki kat fazla kalori sağlıyor ve vücutta kolaylıkla depolanıyor. MC4R'deki mutasyonlar, şimdiye kadar ailelerde saptanan çeşitli obezite sebeplerinden en yaygın olanı. Uzmanlar, insanların büyük bir ihtimalle açlık genleri ile başa çıkabilmek için bu şekilde evrimleştiğini söylüyor. Besin kıtlığı olduğu zamanlarda, açlıkla başa çıkmak için yemek yemek ve daha fazla yağ depolamak mantıklı, ancak MC4R genindeki problem, açlığı doyumsuzluğa dönüştürebiliyor olması. Bulguların insanların ilkel dürtüleri karşısında tamamen çaresiz olduğu anlamına gelmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Halil Coşkun, akıllıca bir diyet, fazlaca egzersiz yapmanın ya da uygun hastalarda obezite cerrahisiyle sağlıklı kilo verilebileceğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yakinimizdaki-elektromanyetik-radyasyonun-cevresine-etkisi-ne", "text": "Bir elektrik santralında üretilen elektriğin, voltajı iyice yükseltilerek (30.000-300.000 Volt gibi), uzak yerlere, yüksek gerilim hatlarındaki en az ısı kaybıyla iletildiğini fizikten biliyoruz. Kentlerin çeşitli yerlerine kurulan trafo istasyonlarında genellikle 10.000 ile 36.000 Volt arasındaki yüksek gerilim , 400 ile 220 Volt arasındaki değerlere indirilerek evlerde, iş yerlerinde kullanılır duruma getiriliyor. Böylelikle, trafolardan binalara yeraltı kablolarıyla genellikle 50 Hertz frekansında ve yüksek akım şiddetinde 220 voltluk alternatif elektrik akımı ulaşıyor. Trafolar ve YGH çevresindeki elektromanyetik alanlarda yaşayanların sağlıklarının etkilenip etkilenmediğiyle ilgili olarak daha önceki yazılarımızdaki /1,2/ açıklamalarımızı bu yazımızda yeni baştan ele alarak sunuyoruz. Umarız böylelikle, bize gelen sorular da yanıtlanmış olur. Gerek yüksek gerilim hatları gerekse trafolar, çevrelerinde elektromanyetik alanlar oluşturuyor. Trafonun ikincil devresi ve bundan çıkarak evlere, yer altı kablolarıyla, dağıtılan değişken elektrik akımının ürettiği elektromanyetik alanlar, çevrelerindeki her türlü iletkende olduğu gibi insan vücudunda zaten bulunan 'elektrik yüklerini' harekete geçirerek elektrik akımları oluşturuyorlar. Trafonun ve yeraltı kablolarının değişken elektrik alanı, enerjisini, orada bulunan bir insanın vücudunun dış yüzeyindeki 'elektrik yüklere' aktararak, çok büyük oranda yitiriyor ve elektrik alanı, vücut içlerine fazlaca girip etkili olamıyor. Bu nedenle trafoların elektrik alanlarının vücuda etkisi çok azdır. Trafonun ve yer altı kablolarının çevrelerinde oluşan değişken manyetik alan ise, vücudun dış yüzeyinde pek zayıflamadan vücut içine girerek hücrelerdeki elektrik yüklü parçacıkları harekete geçiriyor ve değişken elektrik akımı oluşturuyor. Bu değişken elektrik akımı da tekrar değişken manyetik alan yaratıyor. Trafo kablolarından çekilen elektriğin 'ampere' birimiyle ölçülen akım şiddetinin her an, az ya da çok olmasına bağlı olarak, manyetik alanın akı yoğunluğu değişim gösteriyor. Bunun sonunda, trafo, yeraltı kabloları ve YGH'nın çok yakınlarında bulunan insanların vücutları içinde indüksiyonla oluşan elektrik akımları, sağlığı etkileyebiliyor. Kablolar evlerin çok yakınında ise bunların etkileri, daha uzaktaki trafolardan daha çok olabiliyor. Uluslararası ilgili kurumun , bugüne kadar yapılan bir çok bilimsel araştırmaya dayanarak belirlediği sınır değer aşılmadığı sürece, trafolardan ve YGH'dan vücutta oluşacak elektrik akımının insana zararlı olma riskinin çok düşük olacağı ilgili bilimsel yayınlarda ve yönetmeliklerde yer alıyor. İlgili uluslararası kurum , bugün sınır değer olarak 50 Hertz frekanslı elektromanyetik alanlar için, manyetik akı yoğunluğu sınır değerini 100 mikroTesla ve elektriksel alan şiddetinin sınır değerini ise 5000 Volt/metre olarak belirlemiştir. İyonlayıcı olmayan radyasyonun etkileriyle ilgili olarak alınacak önlemler ve sınır değerler Türkiye'de Resmi Gazete'nin 24.07.2010 tarihli 27651 sayısındaki yönetmelikte belirlenmiş olup, ICNIRP değerlerinden türetildiği görülmektedir /3/. Trafolar kurulurken dış duvarlarında ve yeraltı kablolarının yakın çevrelerinde genellikle bu değerlerin çok altında kalınmasına, trafolar kurulurken dikkat edilmesi gerekiyor. Trafodan bir kaç metre uzakta ise manyetik akı yoğunluğu iyice düşüyor. Trafo, bir binanın içindeyse, yanındaki, tam altındaki ve üstündeki odalarda sınır değerlerin aşılmamasının da sağlanması gerekiyor. 'Değişken manyetik alanların' etkisi, daha uzaklarda (trafoların 5-10 metre uzağında) büyük ölçüde düştüğünden, insana etkisi de git gide azalıyor. Portatif bir aletle çeşitli trafolar yakınında yaptığımız ölçümler bunların duvarlarında en çok 2 mikroTesla değerini gösterirken, bu değerler 1-2 m uzaklıkta onda bire iniyor. Trafo kulübelerinin duvarları içten, elektrik yükleri için geçirgenliği yüksek , genellikle 'Mü' malzeme denilen bir alaşımla zırhlanıyorlar genellikle 'Mu-Metal' malzeme denilen bir alaşımla zırhlanıyorlar (Mu-Metal malzeme: % 80 nikel, % 15 demir, % 5 molibden ve çok az miktarlarda da silisyum, manganez ve karbon'dan oluşabildiği gibi %77 nikel, %5 bakır ve %2 krom veya molibden de olabiliyor bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Mu-metal). Bir trafo kulübesi ve yakınındaki bir insanın vücudunu etkileyebilen elektromanyetik radyasyon sonucu vücut içinde, indüksiyonla oluşan, elektrik akımları şematik olarak gösteriliyor. Özellikle kalp pili gibi vücutlarında elektronik aygıtlar taşıyanlar için koruyucu bir önlem olarak, 20 mikroTesla (20 T)'nın altında kalınması öneriliyor. Öte yandan bulunulan noktada vücudun alacağı dozun büyüklüğü ancak o noktadaki manyetik akı yoğunluğu ve orada ne süre kalındığıyla birlikte belirlenebileceğinden 'süre' çok önemlidir. Örneğin trafo ya da kablo alt kattaki oturma ya da yatak odasına çok yakınsa buralarda kalma süresi oldukça uzun olduğundan vücudun alacağı doz da fazla olabilir. Bu nedenle, trafo ve bunların kablolarına çok yakın yerlerde evleri bulunanların, trafoyu kuran kurumun yetkililerinden ayrıntılı bilgi almaları ve özel durumlarda manyetik akı yoğunluğu ölçümleri yaptırmaları gerçek durumu ortaya koyabilir . Ölçü sonuçlarına ve kalma sürelerine göre yapılacak değerlendirmeler sonunda, herhangi bir önlem gerekmeyebilir ya da trafonun, evin duvarlarının zırhlanmasından, odaları değiştirmeye kadar çeşitli önlemler alınabilir. Yukarıdaki açıklamalar, temel olarak, kentlerde 10-15 m. yükseklikteki direklere gerilen (örneğin 36.000 Volt'luk) yüksek gerilim hatları için de geçerlidir. Bunların çevrelerindeki manyetik ve elektrik alan şiddetlerinin genellikle sınır değerlerin altında olmalarına rağmen bazı yerlerde daha yüksek değerler de ölçülebiliyor. Bu nedenle, özellikle halkın yoğun olarak bulunduğu dinlence ve eğlence yerleri, oyun alanları, çocuk parkları, okul ve hastane bahçelerinin üstlerinden yüksek gerilim hatları geçirilmemelidir. Böyle yerler varsa, buralarda elektrik alan şiddeti ölçümleri yapılmalı, duruma göre önlemler alınmalı, aşırı ölçüm değerlerinde ise buralara halkın girmesi önlenmelidir. Yeni YGH'nın bu gibi yerlerden geçirilmemesi planlama sırasında göz önüne alınmalıdır. YGH'nın 5 m kadar altında yaptığımız bazı ölçümlerde elektriksel alan şiddeti 500 V/m ile 1000 V/m arasında kalmıştır. YGH'den 20-50 m kadar uzakta bu değerler onda bire kadar düşüyor. Trafo kulübelerinin duvarlarında elektrik alanının şiddeti 500 V/m altında kalırken, 1-2 m uzakta bu değerler onda bire iniyor. Görüldüğü gibi bu değerler elektrik alan şiddeti için sınır değer olan 5000 Volt/m değerinin çok altındadır. Tüm canlılarda olduğu gibi insan vücudunda da elektrik yüklü parçacıklar bulunuyor.Bunlar hareket ettiklerinde elektrik alan ve akımı oluşturuyorlar. Hücrelerdeki madde alış verişlerinin bir çoğunda elektrik yüklü parçacıklar yer değiştiriyorlar ve sinirler bunların işaretlerini elektrik sinyalleri olarak iletiyorlar. Kalp de elektriksel olarak etkindir . Vücuttaki bu çeşit doğal elektriksel hareketliliği doktorlar 'elektrokardiyogram ' ile ölçüyorlar. Vücut dışından gelen ve yukarıda belirtilen 50 Hertz gibi düşük frekanslı ek manyetik alanlar, vücut içinde ayrıca elektrik alanları ve akımlar oluşturuyorlar. Bunlar ise sinir ve kas hücrelerinde olumsuz uyarımlara neden olabiliyorlar. Ancak bunların ortaya çıkması 4-6 Volt/m üzerindeki elektrik alan şiddetlerinde görülebiliyor . Vücuttaki alan şiddeti arttıkça, bu çeşit olaylar artabiliyor ve sinir sistemi bozularak 'kalp ritim bozukluğu' ortaya çıkabiliyor. 50 Hertz gibi düşük frekanslı elektromanyetik alanların sağlığı etkileyebilen eşik değerleri bilindiğinden, 'temel sınır değerler' Uluslararası İyonlayıcı Olmayan Radyasyondan Korunma Kurulu'nca belirlenebiliyor. 1.Trafodan 8-10 metre kadar uzaklıkta elektrik alan şiddeti ve manyetik akı yoğunluğu genellikle çok düştüğünden, daha uzaklarda olumsuz bir etki beklenmemeli. Trafonun etkisinden çok, genellikle toprak altından binalara dağılan kabloların etkisi üzerinde durulmalı. 2.Vücuda olumsuz bir etkinin ancak, trafonun ve kabloların çok yakınlarında ve çok uzun süre kalındığında ortaya çıkabileceği göz önüne alınmalı . 3.İstenirse, trafoyu kablolarıyla birlikte kuran ve işleten kurumdan teknik bilgi alınmalı, trafo ve kabloların yakınlarında yaptıkları ölçüm sonuçlarının sınır değerlerin ne kadar altında kaldığı sorulup öğrenilmeli (trafolardan yayınlanan elektromanyetik radyasyon için sınır değerler yukarıda verildiği gibi: manyetik akı yoğunluğu için 100 mikroTesla ve elektriksel alan şiddeti için 5000 Volt/metre). 4.Çeşitli büyüklükte ve zırhlamada trafolar bulunduğundan, ayrıntılı bilgiler ancak trafo ve evlere dağılan kabloların teknik çizimleri ve trafoyu kuran kurumun ölçüm sonuçlarıyla birlikte yerinde incelenerek, çok kalınan yerlerdeki olabilecek etki hesaplanabilir. Trafolara çok yakın evlerde, çocuk parklarında, okul bahçelerinde, elektrik alan şiddeti ve manyetik akı yoğunluğu ölçümlerinin yapılması, sınır değerlerle karşılaştırılması, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu /4/ Müdürlüklerinden istenebilir, ilgili ölçüm laboratuvarları öğrenilebilir ya da kontrol ölçümleri için ilgili şirketler internetten bulunabilir. 5.Özellikle kalp pili gibi vücutlarında elektronik alet taşıyanların, elektromanyetik dalga yayan kaynaklardan uzak durmaları önerilir. Çevremizde elektromanyetik radyasyon yayan çok çeşitli kaynaklar bulunuyor ve bunların tümünü etkisiz kılmamız olanaksız. Evlerimizde, iş yerlerinde, trenlerde, tramvaylarda, otomobillerde neredeyse her yerde bulunan elektromanyetik alanların içinde yaşadığımızdan ise habersiziz. Kuşkusuz, mümkünse ilgili akılcı önlemlerle bunların etkilerini azaltmalıyız. Ancak aşırıya kaçmamalıyız, kaçamayız da! Çünkü bunlar, teknolojinin bugün bizlere sunduğu modern yaşam için gerekiyor, bunları yok etmek çokçası elimizde de değil. Trafolara, bunların evlere dağılan kablolarına ve yüksek gerilim hatlarına çok yakın yerlerde ölçümler yapılmalı ve sonuçlara göre gerekiyorsa sınır değerlerle karşılaştırma yapılarak makul önlemler alınmalı. Vücuda etki bakımından, elektromanyetik alan şiddetlerinden daha önemlisi, o alanda kalma süresidir. Eğer kalma süremiz kısa ise etki de az olacaktır . Ayrıca trafolar evlerimize iş yerlerimize elektrik verilebilmesi için gereklidir. Bunları, çok uzaklara konuşlandırmak, yeraltı kablolarının uzamasına ve uzun kablolar boyunca daha çok elektromanyetik radyasyon yayılmasına yol açacaktır. Ayrıca uzun kablolar, elektrik enerjisinin daha çok ısıl kayıplarıyla sonuçlanacağından, trafoların uygun yerlerde yakınlarımızda bulunması gerekiyor. Önemli olan trafoların ilgili standartlara göre uygun ve güvenli olarak kurulmuş olmaları, duvarlarının içten zırhlanmasıdır ki, buna da normal olarak dikkat edilir. Çeşitli elektrikli ev aletleri kullanıyoruz. Örneğin, saç kurutucusu başımızda 2.000 mikrotesla'ya, traş makinesi 1.500 mikrtesla'ya varan manyetik akı yoğunlukları oluşturabiliyorlar. Ancak, bunların kullanılma süreleri kısa olduğundan vücuda etkileri de azdır. Elektromanyetik radyasyonun vücuda etkisiyle ilgili olarak bugüne kadar 60.000 kadar bilimsel araştırma yapıldığı kestiriliyor. Bilimsel araştırmalar tüm dünyada sürmekle birlikte bugüne kadar bilimselliği kesin olarak saptanmış bulgular elde edilmiş değil. Bazı araştırmalarda önemli etkilerin görüldüğü ileri sürülüyor ise de, yetkili uluslararası uzman kurullar, yaptıkları incelemelerde, bu çeşit araştırmalarda yöntem yanlışları, veri, bulgu azlığı gibi daha başka bilimsel tutarsızlık, uyumsuzluk bulduklarından bu gibi araştırmaları göz önüne almıyorlar, ayrıca bunlar başka araştırmalarla sınanamıyor, desteklenemiyor. Bu gibi etkilerin görüldüğünü ileri süren her bir araştırmaya karşın, bu çeşit etkilerin görülmediğini ortaya koyan iki adet araştırma bulunuyor. Yukarıda açıklanan tüm bu belirsizlikleri göz önüne alarak, koruyucu bir önlem olarak, trafoların ve YGH'nın çok yakınında uzun süre kalınmamalıdır. Trafolar ilgili standartlara göre güvenli bir şekilde kurulmalı, ilgili sınır değerlerin aşılmadığı ölçümlerle gösterilmelidir. Ayrıca, sadece trafo ve YGH'ına odaklanmamalı, tüm elektromanyetik radyasyon yayan aygıtlar örneğin cep telefonları kulağa yapıştırılmamalı ve daha az kullanılmalıdır. Çünkü cep telefonları vücuda yapıştırılarak çok kullanıldığında bunlardan yayınlanan çok yüksek frekanslı elektromanyetik dalgaların vücudumuzu etkilemesi, uzağımızdaki trafo ve YGH'ının,hatta baz istasyonlarının vücudumuzu etkilemesinden, genellikle, çok daha fazladır. Bu nedenle cep telefonları, akıllı telefonlar arka cepte, küçük çantada taşınmalı, kullanırken kulakla araya parmağımızı koymalı ve bluetooth gibi kulaklıklar kullanılmalı ve en önemlisi gereksiz uzun konuşmalar yapılmamalı. 1.Trafo ve yüksek gerilim hatlarının yaydığı elektromanyetik dalgaların sağlığa etkisi nedir? 22.07.2011 günlü Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi, Atakan,Y."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yalnizlik-beyinde-iz-birakiyor", "text": "Özellikle korona salgınında beri birçok insan yalnızlık çekiyor. Bu sosyal izolasyon duygusu sadece yaşlılarda değil gençlerde ve ellili yaşlardaki insanlarda da ortaya çıkıyor. Yalnızlık ağır zihinsel sonuçlar ve sağlık sorunlarını da beraberinde getirebiliyor. Nitekim insanoğlu doğal olarak sosyal bir canlıdır. Peki yalnızlık duygusu beynimize ne şekilde yansıyor? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen Stanford Üniversitesi'nden Andrea Courtney ve Dartmouth College'den Meghan Meyer, 43 kadın ve erkeğin beyin etkinliklerini fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle incelemiş. İnceleme sırasında katılımcılar kendileri, yakın arkadaşları veya ünlü kişiler hakkında düşünüyorlardı. Beyin taramaları beyin etkinlik motiflerinin düşünülen kişiye göre farklılık gösterdiğini ortaya koymuş. İnsan kendisi hakkında düşünürken örneğin yakın arkadaşlar veya ünlü kişiler düşündüğü zamandan farklı düşünüyor. Bir insana ne kadar yakınsak motifler de o kadar benziyor. Bu insanlarla sübjektif ilişkimiz nöronsal etkinlik için önemlidir diyor araştırmacılar. Nöronsal devreler için her durumda orta prefrontal kortekstir. Beynimizin alın kısmında yer alan bu bölge her şeyden önce kendi durumumuzdan sorumludur. Araştırmacılar yalnız insanların beyin etkinliklerini daha sosyal olan insanların beyin etkinlikleriyle karşılaştırdıklarında dikkat çekici farklılıklar görülmüş. Yalnız insanların etkinlik motifleri, diğer devrelerden daha fazla ayrılmış. Ayrıca kişinin kendi ve yakın arkadaşları için olan nöronsal motifler de farklı. Birçoğumuzda kendimiz veya arkadaşlarımız hakkında düşündüğümüzde çok benzer motif takımları görülür. Oysa yalnız insanlarda böyle bir durum yok. Beynimiz bu nedenle sosyal kategoriler kadar kendimizle olan bağımızla ilgili bilgiler veriyor. Sonuçlar, kronik sosyal izolasyon duygusunun, kendisini yalnızlık olarak yansıttığını gösteriyor. Ancak bu nöronsal farklılıkların neden mi yoksa etki mi olduğu henüz açıklanamıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yapay-gorme-ve-biyonik-goz-ile-korluklerin-onlenmesinde-onemli-adimlar-atildi", "text": "Görüntülerin beyinde algılanması retina gangliyon hücrelerinden başlayarak arka beyin bölgesinde sonlanan ve beynin yaklaşık %52'sini kullanmayı gerektiren yoğun bir biyolojik süreçtir. Buna rağmen görmenin sınırları vardır. Örneğin ultraviyole ışınlarını, çok hızlı veya çok yavaş bir hareketi, çok küçük mikroorganizmaları, uzaydaki birçok cismi gözle görebilmemiz mümkün değildir. Görme ile beyin arasında bir ilişki olabileceği 19. yüzyıldan önce bilinmiyordu. 1851'de oftalmoskop, 1886'da göz dibi fotoğrafı, 1869'da perimetrenin bulunması ile beyin-göz ilişkilerini anlamada ve değerlendirmede önemli gelişmeler kaydedildi. Nöro-oftalmoloji adıyla bir bilim dalının gelişmesi 1960'lardan sonra oldu, görsel uyarılmış potansiyeller, bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans ve optikal koherens tomografi gibi tanı yöntemlerinin de katkısı ile bu alanda bilgilerimiz çok arttı. Göz ve beyin ilişkileri konusunda artan bilgilerimiz ve teknolojik gelişmeler görme kaybının giderilmesi çalışmalarına da hız verdi. Bu çalışmalar ile elde edilen yapay görmenin amacı, görme yollarındaki sağlam kalmış hücrelerin iş görebilir hale getirilmesidir. Bunu hedefleyen tedavi yöntemleri bugün için belli hastalıklarda ve kısıtlı sayıda hastalara uygulanabiliyor . Retinitis pigmentoza . Halk arasında tavuk karası veya gece körlüğü olarak bilinir, retinanın kalıtsal bir hastalığıdır. Görmeyi sağlayan fotoreseptör ve pigment epitel hücrelerinin harabiyeti söz konusudur. Küçük yaşta başlar ve körlüğe kadar ilerleyebilir. 100'den fazla genetik tipi ve tüm dünyada yaklaşık 1.2 milyon RP hastası vardır. Leber'in konjenital körlüğü . Yeni doğanları etkileyen, ciddi görme kaybı ve körlük yapan nadir bir göz hastalığıdır. Kalıtsaldır ve çok sayıda gen ile ilişkilidir. Leber'in herediter optik nöropatisi . Mitokondriyel DNA'daki mutasyonların yol açtığı bir hastalıktır. Görme kaybı daha çok erkeklerde, 15-35 yaş arasında, tek gözde ve akut olarak başlar. İkinci göz haftalar veya aylar sonra etkilenir ve görme genellikle %20 düzeyinde kalır. a. Retinal protezler: Retinal protezlerin çeşitli tipleri üzerinde çalışmalar 1990'dan beri yapılmakta. Bu amaçla retinaya elektrotlar yerleştirilir. Hasta kameralı bir gözlük kullanır ve görüntüden gelen sinyaller vücut dışındaki küçük bir cihaza gider. Bu cihazda işlenen bilgi gözlüğe ve ardından kablosuz olarak gözdeki alıcıya gönderilir. Alıcı bu bilgiyi retinaya yerleştirilmiş olan elektrotlara aktarır. Elektrotlar retinayı uyarır ve görüntü optik sinir aracılığıyla beyne iletilir. Uygulama için hastanın ışık algısının var olması ve görme kaybı öncesinde şekilleri görüyor olması gerekir. Retinitis pigmentosa hastalığı için 2007 yılında onaylanan ve 13 ülkede 250 kadar hastaya uygulanan ARGUS- II protezi, 2015'den beri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Yapay Görme ve Biyonik Göz Biriminde de seçilmiş hastalara uygulanıyor (1). b. Kortikal protezler: 1974'den beri üzerinde çalışılmakta olan bu uygulama çok pahalı olması, nöbet, enfeksiyon, beyin ameliyatı gibi riskleri nedeniyle uzun süre pratiğe geçirilemedi. Bu alanda son yıllarda başlatılan ve halen yürütülen ORION ve CORTIVIS projeleri vardır (2). Bu yöntemde mikroelektrotlar beynin arka kısmındaki görme bölgesine yerleştirilir. Dijital bir kamera içeren bir gözlüğün kaydettiği uyarılar vücut dışında duran kutu şeklinde bir işlemciye gider. Oradan gözlüğün arkasındaki antene gönderilen sinyaller beyinle kablosuz bir bağlantı kurar ve görüntü oluşur. Bu uygulama için hastanın belli bir yaşa kadar görme hafızasının olması gerekir. c. Optik sinirin elektrikle uyarılması: 1990'larda optik sinirleri uyarabilmek için elektrodlarla yapılan girişimler pek de umut verici sonuçlar vermemiştir. 2019'da İsviçre ve İtalyan araştırmacıların geliştirdiği ve OpticSeline adı verilen sistem tavşan deneylerini geçmiş ama insanda henüz uygulama fazına ait bulgular bildirilmemiştir (3). d. 3D yapay göz : 2020 Mayıs ayında Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi öncülüğündeki uluslararası bir ekip dünyanın ilk 3D yapay gözünü geliştirdiklerini yayınladılar ve fotoreseptör görevi yapan nano-ışık sensörlerini, sinir görevi gören bir demet metal kabloya bağlayarak görsel sinyal iletimini sağladıklarını bildirdiler. Bu cihazın görme engelli hastalarda oküler protez olarak geliştirilmesi hedefleniyor (4). a. Gen tedavisi ilk olarak 2004 yılında Leber'in konjenital amorozu olan, doğuştan kör olan bebeklerde uygulandı ve olumlu sonuçlar alındı. Bu hastalarda RPE65 DNA'sı taşıyan rekombinant adeno virüs (rAAV2/2) vektör olarak retinaya injekte edilmekte, sağlam genin hatalı olanın yerini alması sağlanarak görmenin düzelmesi beklenmekte. 2020'de, literatürde yayınlanan 164 hastayı değerlendiren bir meta-analizde, bir yılın sonunda bu hastalarda iyileşme gözlendiği ama 2-3 yıl sonra sonuçların çok değişmediği bildirilmekte (5). b. Gen tedavisinin uygulandığı diğer hastalık grubu PDE68 mutasyonu olan retinitis pigmentosa hastalarıdır. Tedavi 2018'de FDA onayı aldı. c. Gen tedavisi uygulanan 3. grup hastalık Leber'in herediter optik nöropatisidir. Yedi ayrı ülkede farklı merkezlerde yürütülen çalışmalar 11778 mutasyonu olan ve 18 yaşından büyük hastalara, vitreus tabakası içine GS010 (rAAV2/2- ND4) geninin tek injeksiyon olarak verilmesi şeklinde uygulanıyor. Bu yöntemin 96. hafta sonuçlarının güvenli olduğu ve herhangi bir yan etki olmadığı bildirildi. Görmede iyileşme veya ikinci göz tutulumunun önlenmesi konusunda belirgin bir gelişme henüz bildirilmedi (6). Retina hastalıklarında kök hücre tedavi çalışmaları 2010 yılında başlatıldı. İlk çalışmalar Japonya Kobe şehrindeki RIKKEN Gelişimsel Biyoloji Merkezi'nden rapor edildi (7). İnsan embriyonik ve iPSC adı verilen ve tüm hücre tiplerine dönüşebilen hücreler retina veya korneaya enjekte edilerek yeni sağlam hücreler oluşturması beklenmektedir. Kök hücrelerin glial hücrelerle birleşerek oluşturduğu hibrid hücreler yeni fotoreseptör oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar da tedavinin güvenli olduğunu gösterdi (8,9). Retina hastalıklarında kök hücre ile yapılan çalışmalar umut verici olmakla beraber henüz araştırma aşamasında. Bu yöntemle retinaya melanopsin sentezleyen gen transferi yapılarak, iyon kanalları ışığa duyarlı hale getirilmekte ve lazer ışığı gönderilerek hücrelerin restorasyonu sağlanmaktadır. Farklı proteinlerin farklı dalga boyu ışıklara duyarlı olduğu bilinmektedir. Parkinson, epilepsi ve depresyon gibi hastalıklarda da tedaviye yönelik çalışmalar yapılıyor (10). Bunlardan başka fotoreseptör kaybı olan gözlere polimer içeren nano parçacıkların injeksiyonu, silyer nörotrofik faktör implantları, hücrelerin yeniden programlanması gibi heyecan veren, fakat henüz hayvan deneyleri aşamasında olan çalışmalar vardır. Sonuç olarak, sağlanan görme çok az bile olsa, görmesi olmayan hastalar için bir kazanç olmakta ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlanmaktadır. Göze yerleştirilen biyolojik materyellerin uzun süreli etkileri henüz tam olarak bilinmiyor. Bu tedavi yöntemlerinin daha fazla kullanım alanı bulması için zamana ihtiyaç vardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yapay-insan-bobregi-yolunda-buyuk-adim", "text": "Dünya genelinde dokuz yetişkinden birinde böbrek hastalığı görülüyor, böbrek yetmezliği giderek daha yaygın hale geliyor. Bilim insanları laboratuvarda yetiştirilen işlevsel böbrek dokusunun, böbrek hastalığı tedavilerini hızlandırabileceği ve böbrek fonksiyonunu eski haline getirebileceği görüşünde. İnsanda böbrek, iki yapıtaşının bir sonucu olarak doğal olarak oluşur: metanefrik mezenşim ve üreter tomurcuğu. Brighnam and Women's Hastanesi, Tıp Mühendisliği Bölümü'nden Joseph Bonventre, yedi yıl önce metanefrik mezenşim olarak bilinen ilk yapıtaşını insan kök hücreleriyle yetiştirmişti. Aynı ekip kısa bir süre önce, böbrek toplama sistemine dönüşen ikinci yapıtaşını üretmek için çok verimli bir yöntem geliştirdi. Ayrıca böbrek geliştikçe doğal olarak meydana gelen etkileşim parçalarını kopyalayarak, bu iki yapıtaşının hücreleri arasındaki etkileşiminin özelliklerini de gösterebildi. Bonventre ve ekibi öte yandan ilk kez böbreğin son idrar işleme bileşenini oluşturan iki hücre dizisi olan, ana ve ara hücre dizilerinden oluşan insan hücre dizilerini de yetiştirdi. Bu çalışma araştırmacıların, toplama sistemini etkileyen böbrek hastalıkları için yeni tedavileri test etmelerine yardımcı olabilecek. Bunlar, en yaygın genetik hastalıklardan biri olan polikistik böbrek hastalığı da dahil olmak üzere doğuştan gelen birçok böbrek ve idrar yolu anormalliğini de içeriyor. Son çalışmayla araştırmacılar, yeni ilaçlar geliştirmek, kalıtsal ve sonradan edinilmiş bozuklukların araştırılmasına yardımcı olmak ve böbreğin bedendeki metabolik dengeyi nasıl geliştirdiği ve kontrol ettiği konusundaki anlayışlarını geliştirmek için kullanılabilecek insan böbrek hücrelerini ilk kez yetiştirmiş oldular."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yapay-zekadaki-atilim-tip-alaninda-devrim-yaratabilir", "text": "Yapay zeka, insan vücudundaki neredeyse her proteinin yapısını tahmin etmek için kullanılmaya başladı. Bu gelişme, bazı hastalıkların tedavisi için başka birçok uygulamanın yanı sıra yeni ilaçların da bulunmasını çok büyük oranda kolaylaştırabilir. Proteinler, her türlü canlının hayati önemdeki yapı taşı olarak düşünülebilir. Sahip olduğumuz her hücre, birçok proteinden oluşuyor. Proteinlerin şeklini anlamak, tıp alanında ilerlemek için çok önemli. Ancak şu ana kadar bunların sadece belirli bir bölümü üzerine çalışılabilmişti. Araştırmacılar şimdi AlphaFold isimli bir programı kullanarak insanda ve diğer organizmalarda bulunan 350 bin proteinin yapısını tahmin edebiliyorlar. Genetik yapımızda insan proteini yapmak için gerekli bilgiler, insan hücrelerinin çekirdeklerindeki DNA'larda bulunuyor. İnsan genetiğinde bu proteinlerin yaklaşık 20 bininin anlatımı yer alıyor. Toplamda, biyoloji uzmanları bunların tamamına \"proteom\" adını veriyor. Bu proteomlar, hücre genetiğini oluşturan genler tarafından şifrelenen proteinlerin tümünü oluşturuyor. Proteinler, aminoasit adı verilen daha küçük yapı taşlarının meydana getirdiği bir zincirden oluşur. Bu zincirler sayısız farklı şekilde katlanarak benzersiz üç boyutlu bir yapıya ulaşır. Bir proteinin şekli, insan vücudundaki fonksiyonunu belirler. AlphaFold'un tahmin ettiği 350 bin farklı protein yapısından 20 bini, insan proteomunda bulunanlar. Ancak bununla kalmıyor, bilimsel araştırmalarda kullanılan model organizmaların, örneğin maya, meyve sineği ve fare gibi organizmaların proteinlerinin yapısını da ortaya çıkarıyor. Prestijli bilim yayını Nature dergisinde, DeepMind araştırmacıları ve Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'ndan bir ekip, bu çalışmayla ortaya çıkan devasa önemdeki kapasiteyi anlattı. Buna göre AlphaFold, insan proteomunda bulunan aminoasitlerin yüzde 58'inin yapısal pozisyonuyla ilgili güvenilir tahminlere ulaştı. Yüzde 35,7'sinin doğruluk payı \"çok yüksek\" olarak belirtildi. Diğer deneylerde bu oran bunun yarısı kadardı. Protein yapısı üzerine çalışmak için kullanılan geleneksel teknikler X-ray kristalografisi, kriyojenik elektron mikroskobisi gibi yöntemlerdi. Ancak bunların hiçbiriyle bu çalışmayı yapmak kolay olmuyor. Portsmouth Üniversitesi'nden yapısal biyoloji uzmanı Prof. John McGeehan, \"Bu yapıları çalışmak çok fazla para ve kaynak gerektiriyor\" dedi. Üç boyutlu yapılar çoğunlukla bilimsel incelemelerin hedefi olarak belirleniyor, ancak bugüne kadar insan vücudu tarafından üretilen proteinlerin tümünün yapısını sistematik olarak tahmin edebilecek bir proje geliştirilmemişti. Aslında, proteomların yüzde 17'sinin yapısı bugüne kadar deneylerle doğrulanmıştı. EMBL'den Prof. Edith Heard, \"Hayatın nasıl işlediğiyle ilgili anlayışımız için büyük bir dönüşüm niteliğinde olacak. Çünkü protein, yaşayan organizmaların üzerine inşa edildiği yapı taşları\" yorumunu yapıyor. Bu dönüşüm sayesinde artık yeni ilaçlar, bazı hastalıkların yeni tedavileri, iklim değişikliğiyle mücadele için gerekli olan ekinlerin tasarımı ve çevreyi büyük oranda etkileyen plastiklerin parçalanması için enzimlerin üretimi gibi uygulamalar da tasarlanabilecek. Prof. McGeehan'ın ekibi AlphaFold'un verilerini zaten plastiklerin parçalanması için daha hızlı enzimler geliştirirken kullanıyordu. Çünkü program, deneylerle yapısına ulaşılamayan proteinlerin yapısıyla ilgili tahminler sağlayarak projenin birkaç yıl daha hızlanmasına yardımcı olmuştu. EMBL'nin Avrupa Biyoenformasyon Enstitüsü'nün başındaki Dr. Ewan Birney de AlphaFold'un protein yapısı tahminlerinin \"İnsanların gen haritası çıkarıldığından bu yana oluşturulan en önemli veri kümesini oluşturduğunu\" söyledi. DeepMind ile EMBL, AlphaFold kodunu oluşturmak ve protein yapısı tahminlerinin küresel bilim dünyasına erişimini sağlamak için birlikte çalışıyor. Dr. Hassabis, DeepMind'ın, bilim dünyası tarafından bilinen tüm protein dizilimlerini çalışarak veri tabanına eklemeyi planladığını söyledi. Bu da, 100 milyondan fazla yapı anlamına geliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaratici-kisiler-ruhsal-hastaliklara-daha-yatkin", "text": "Antik çağın Yunan düşünürü Eflatun yaratıcı kişilerin görünürde çoğu zaman ilahi bir çılgınlığın etkisinde olduklarını dile getiriyordu. Eflatun'un bu görüşü sonradan Vincent van Gogh, Salvador Dali ve Edvard Munch gibi sanatçılar için geçerliğini koruyan basmakalıp bir inanışa dönüştü. Ne var ki, bugüne dek bu konuyla ilgili kayda değer araştırmaların sayısı yok denecek denli azdı. Londra King's College araştırmacılarından James Mac- Cabe ve arkadaşları, üniversite yıllarında resim, müzik ve tiyatro gibi sanatsal konularla ilgilenen kişilerin ruh sağlıklarına odaklandıkları bir çalışma kapsamında, tüm İsveç nüfusunun sağlık ve eğitimleriyle ilgili kayıtlarını incelemeden geçirdiler. Araştırmacılar inceleme sonucunda sanat eğitimi alan kişilerde şizofreni tanısıyla hastanelik olma olasılığının, nüfusun geneline kıyasla, %90 daha yüksek olduğunu gördüler. Söz konusu kişilerin iki uçlu bozukluk nedeniyle hastaneye yatma olasılıklarının %62, depresyona bağlı olarak hastanede tedavi görme olasılıklarının %39 oranında daha yüksek olduğu da görüldü. Araştırmacılar hastaneye yatma olaylarının çoğu zaman üniversite eğitiminden sonra, genelde 30'lu yaşların ortalarında yaşandığına da tanık oldular. Hukuk eğitimi görenlerde böylesine yüksek oranda bir riskin söz konusu olmadığını gören MacCabe, bunun ruhsal bozuklukların yalnızca üniversite eğitimiyle bağlantılı bir durum olmadığına işaret ettiğini belirtiyor. Araştırmadan elde edilen bulguların- 2015 yılında İzlanda'da 86 bin kişi üzerinde yapılan ve ressam, müzisyen ve daha başka yaratıcı meslek dallarında çalışanlarda şizofreni ve iki uçlu bozukluk ile ilintili genetik değişikliklere daha sık tanık olunduğunu ortaya koyan- başka bir araştırma ile de uyumlu olduğu görülüyor. MacCabe yaratıcılığı körükleyen genlerin aynı zamanda ruhsal sorunları da tetikleyebileceğini düşünüyor ve Yaratıcılık genelde görüş ya da kavramlar arasında başkalarının hiç aklına gelmeyen biçimlerde bağlantı kurulmasını gerektirir. Ancak kuruntu ve hezeyanlar için de aynı süreç geçerlidir. Olaylardan çok daha yoğun bir biçimde etkilenip, duygularını aşırı uçlarda yaşayan insanlarda iç yaratıcı esinlenmenin daha yoğun olabileceğine, ancak bu kişilerde duygusal dengesizliklere de çok daha sıklıkla tanık olunabileceğine dikkat çeken MacCabe, Gördüğü bir resim karşısında gözyaşlarına boğulan bir kişinin sanatsal duyarlılığı daha yoğun olabilir, ama bu kişiler depresyona girmeye de daha yatkın olurlar diye ekliyor. Gelgelelim araştırmanın, yaratıcılığın bir ölçütü olarak sanat eğitiminden yararlanılması gibi, birtakım kısıtları da var. Harvard Üniversitesi'nden Shelley Carson, Son derece yaratıcı olup da sanat eğitimi görmeyen bir yığın insan var. Öyle ki, araştırmada sanat eğitimi görenlerin ölçüt alınması çok da sağlıklı bir durum değil diyor. Cardiff Üniversitesi'nden Jeremy Hall da, sanatçıların kaygı duymalarını gerektirecek bir durum olmadığını, çünkü sanatla uğraşmanın kişinin ruhsal sağlığına zarar verme olasılığının son derece düşük olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslandikca-gorulen-tiroit-hastaliklari", "text": "Guatr kelime anlamı olarak büyük tiroit bezi anlamına gelir. İyot, tiroit hormonu üretilmesi için gerekli bir hammaddedir. En sık guatr sebebi iyot eksikliği durumudur. Dünyanın belli bölgelerinde toprakta iyot azdır, dolayısıyla o bölgede yetişen meyve ve sebzede iyot bulunmaz, doğal kaynak sularında iyot az olur. Kişi yöresel yiyeceklerle beslendiğinde yeterli iyot alamayabilir. Bu durumda iyot eksikliğine bağlı bölge insanlarının hemen hepsinde tiroit bezi büyük olarak saptanabilir. Bu duruma endemik guatr denir. Gelişmiş ülkelerde ve son yıllarda dünya sağlık örgütünün de girişimiyle daha yaygın olarak dünyada iyotun tuza ilave edilmesiyle iyot eksikliğine maruz kalan kişi sayısı iyice azalmıştır. Halk arasında guatr olarak bütün tiroit hastalıkları tarif edilebilmektedir. Sıklıkla ifade edilen Multinodüler Guatr'dır . Tiroit bezini büyüten hastalıklar nodüler veya yaygın tiroit büyümesi şeklinde olabilir. Tiroidin nodüler büyümelerinde tiroit fazlalığıyla seyreden durumlar toksik MNG , tiroit hormon değerlerinin normal olduğu durumlar ise non-toksik MNG olarak sınıflandırılır. Yaygın tiroit büyümesi yapan tiroit hastalıklarının başında otoimmün tiroit hastalıkları gelir. Otoimmün tiroit hastalıklarının tiroit hormon azlığı ile seyredenine Hashimato hastalığı, tiroit hormon fazlalığı ile seyredenine Graves hastalığı denir. Otoimmün tiroit hastalıklarının kadınlarda erkeklere oranla 5-6 misli daha sık görüldüğü bilinmektedir. Toplumda yeni hastalık görülme sıklığı Hashimato hastalığı için her yıl 1000 kişide 3.5, Graves hastalığı için her yıl 1000 kişide 1'den az olarak tahmin edilmektedir. Genel anlamda toplumda Gutar sıklığı 20 yaş üstü erişkinlerde yüzde 30 civarı olarak kabul edilmektedir. Buna otoimmün tiroit hastalıkları, multinodüler guatr ve iyot eksikliğine bağlı guatr dahildir. Ülkemizde de rakamlar buna benzer durumdadır. Tiroit bezinin az çalışmasından dolayı meydana gelen durumu hipotiroidizm olarak adlandırıyoruz. Bu durumun belirtileri halsizlik, yorgunluk, bitkinlik, kilo artışı, üşüme, çabuk yorulma, cilt kuruluğu, bağırsak hareketlerinde yavaşlama, unutkanlık ve depresif duygu durumu olarak gözlemlenir. Hipotiroit olarak tanımlanan kadınların regl dönemleri daha sancılı geçebilir. Hipotiroidizmin en sık sebebi Hashimato hastalığına bağlı hipotiroidizmdir. Bunu tiroit ameliyatı sonrası ve radyoaktif iyot tedavisi sonrası gelişen hipotiroidizm izler. Yaşlılarda belli bir sebebe bağlı olmaksızın gelişen tiroit yetmezliği de hipotiroidizm sebeplerindendir. Geçici hipotiroidizm sebepleri arasında sessiz tiroidit ve subakut tiroidit sayılabilir. Hipertiroidizm ise tiroit hormonunun fazla miktarda kanda dolaşması sonucu meydana geliyor. Kalp çarpıntısı, iç sıkıntısı, el titremesi, kilo kaybı, aşırı terleme, bağırsakların hızlı çalışması, regl düzensizlikleri, kalpte ritim bozukluğu hipertiroidizm belirtileri arasında yer alıyor. Graves hastalığı, toksik multinodüler guatr ve subakut tiroiditin erken evreleri de hipertiroidizm sebepleri arasında sayılabilir. Guatr sebebi olarak tiroit kanserleri nadir görülür. Otoimmün olmayan guatrı olan kişilerdeki nodüllerin kanser olma ihtimali, 1 santimetreden büyük nodüller için yüzde 5'ten azdır. Guatrın altta yatan sebebine ve bunun tiroit fonksiyon bozukluğu veya baskı bulguları yapıp yapmadığına bağlı olarak tedavisi belirlenir. Tiroit hormon replasman veya supresyon tedavisi, anti- tiroit ilaç tedavisi, radyoaktif iyot tedavisi veya cerrahi tedavi, seçenekler arasındadır. Bazı durumlarda klinik takip yeterli olabilmektedir. Vücudumuzun çalışma hızını ayarlayan tiroit hormonun üretildiği boyun ön kısmında, kelebek şeklindeki tiroit bezinin hastalıkları yaygın olmakla beraber, çeşitlilik sergilemektedir. Doğru teşhis ve yakın takip doğru tedaviyi getirir. Kadınlarda tiroit hastalığı görülme sıklığı erkeklerin 5 misli kadardır. Yaş, ailede tiroit hastalığı hikayesi, gebelik, lityum kullanımı, otoimmün hastalıkların (addison hastalığı, Tip 1 diyabet, pernisyöz anemi, romatoid artrit veya lupus hastalığı gibi) kadında tiroit hastalığı görülme ihtimalini artıran faktörler arasındadır. Yeni doğum yapan kadınlarda ilk 6 ay içinde tiroit hastalığı görülme ihtimali yüzde 5 kadardır (20'de 1). Tiroit bezinin büyümesi tiroit dokusunun tamamının büyümesi veya tiroit içinde çok sayıda nodül varlığında görülen büyüme şeklinde olabilir. Diffüz guatr bölgesel olarak iyot eksikliği durumunda, bazı genetik defektlere bağlı olarak doğuştan veya tiroit bezine karşı bağışıklık sisteminin yaptığı otoimmün bir reaksiyon neticesinde gelişmiş olabilir. Bu soruların cevaplarının aranması için yapılacak ileri testler ve zaman içindeki değişimin de gözlemlenmesi sonucunda hasta klinik olarak takibe alınabilir veya ilaç tedavisi verilmesi kararlaştırılabilir. Bazı durumlarda cerrahi müdahale de gerekli görülebilir. Bu yazı HBT'nin 68. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslandikca-problem-cozme-yetenegimiz-gelisiyor", "text": "Yetişkin bireylerin odaklanma ve dikkat dağıtıcı etmenleri görmezden gelme becerileri genellikle genç bireylerinki kadar güçlü olmadığı halde, bu beceri bazı yaratıcı ve problem çözmeye yönelik görevlerde yetişkin bireylerin daha iyi performans sergilemesine yardımcı olabiliyor. Araştırmacılar, 1960 ile 2016 yılları arasında problem çözme ve yaşlanma üzerine yapılan 100'den fazla araştırmayı inceledi. Hem insan davranışlarını, hem de beyin taraması sonuçlarını inceleyen bilim insanları, yetişkin bireylerin odaklanma ve dikkat dağıtıcı etkenleri görmezden gelme yetilerinin genellikle genç bireylerinki kadar güçlü olmadığını belirledi. Ancak bu durum, bazı yaratıcı ve problem çözmeye yönelik görevlerde yetişkin bireylerin daha iyi performans sergilemesine yardımcı olabiliyordu. Toronto Üniversitesi'nden psikolog Lynn Hasher, odaklanamama ve dikkat dağıtıcı etkenleri göz ardı edememe sorununun, yaratıcılık gerektiren görevlerde performansın artmasına yol açmasının son derece şaşırtıcı bir bulgu olduğunu belirtti. Bunun nedeni, daha önce odaklanma yeteneğinin öğrenmede başarı sağlamak için gerekli olduğunun düşünülmesiydi. Araştırmacılar, odaklanma yeteneğinin okuma gibi bir amaca odaklı görevlerde işe yaradığını belirtti. Örneğin yapılan okuma araştırmalardan birinde, okuyucunun dikkatini dağıtmak için metne eklenen bazı kelimelerin yetişkin bireylerin gençlerden daha çok duraksamasına neden olduğu gözlemlendi. Ayrıca yetişkin bireyler, dikkat dağıtıcı kelimelerin bulunduğu metinlerde verilen önemli bilgileri hatırlamakta gençlere göre daha çok zorlandı. Bu araştırma sonuçları, 2012 Experimental Aging Research dergisinde yayınlanmıştı. Hasher ve meslektaşları, odaklanma yeteneğinin daha çok dikkat gerektiren bazı görevlerde performans arttırmada işe yaramadığını, hatta kişilerin performansını düşürebildiğini belirtti. Örneğin 2016 yılında Psychonomic Bulletin & Review dergisinde yayınlanan bir araştırmada katılımcılara, üzerine isimler yerleştirilmiş bazı surat resimleri gösterildi. Katılımcılardan isimlere dikkat etmemeleri söylenmesine rağmen daha sonra hangi suratların isimlerini hatırladıkları soruldu. Yüzlerle isimleri hatırlamaya yarayan hafızanın yaş ilerledikçe kötüleşmesine rağmen yetişkinler, yüzlerle isimleri eşleştirmede gençlere göre daha iyi performans sergiledi. 2006 yılında Psychology and Aging dergisinde yayınlanan başka bir araştırmada da 60 ila 75 yaş arasındaki bireylerin dikkat dağıtıcı etkenlere rağmen hafızalarının 18 ila 30 yaş arasındaki bireylere göre daha iyi olduğu ortaya çıkmıştı. Bu araştırmada ise katılımcılardan, üzerlerine dikkat dağıtıcı kelimeler yerleştirilmiş çizimlere bakmaları ancak kelimelere dikkat etmemeleri istenmişti. Daha sonra hangi çizimlerde hangi kelimelerin yazılı olduğu sorulan katılımcılardan yetişkin bireylerin gençlere göre daha çok kelime hatırladıkları görülmüştü. Bu iki araştırma sonucunda anlaşıldığı üzere gençler dikkat dağıtıcı bilgileri göz ardı etmede daha iyi ancak daha sonra bu bilgileri hatırlamada çok daha kötü. Araştırmacılar, yetişkin bireylerin geniş çaplı dikkatinin kısıtlı odaklanma gerektiren görevlerden ziyade, yaratıcılık gerektiren problem çözme veya belirli bir süre sonra belirli modelleri hatırlama gibi daha fazla bilgi alımı gerektiren görevler için daha uygun olduğu sonucuna vardı. Beyinde odaklanmayla ilişkili frontoparietal bölgesi denen alan aynı zamanda ilgili bilgilerin işlenmesini ve dikkat dağıtıcı bilgilerin göz ardı edilmesini sağlamaktadır. Elde edilen bulgulara göre insanlar yaşlandıkça bu bölgenin aktivitesi yavaşlar, bu da odaklanma ve dikkat dağıtıcı etkenlerden kaçınma yeteneğinin azalmasına sebep olur. Ancak bölgedeki aktivitenin azalması, yetişkin bireylerin daha geniş kapsamlı bilgi edinmesini ve sorunlara yaratıcı çözümler bulmasını sağlar. Bilim insanları, odaklanma ve dikkat dağıtıcı etkenlerden kaçınma yeteneğinin azalmasının kişilerin günlük davranışlarını etkileyip etkilemediğinin anlaşılması için daha kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğini belirtti. Araştırmanın eksiklerinden biri de yetişkin ve genç bireyler arasındaki sınırın somut olmaması ve kesin olarak belirtilmemiş olmasıydı. Elbette insanların odaklanma yetenekleri yalnızca yaşlarına bağlı değil. Araştırmacılar, olumlu bir ruh hali, uykusuzluk ve alkol tüketiminin de kişilerin odaklanamamalarına ve dikkatlerinin kolaylıkla dağılmasına sebep olabileceğini belirtiyor. Yani sorunları daha iyi çözebilmemizin birden fazla yolu olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yaslilarda-beslenme-onerileri", "text": "Besinler vücudumuzun yakıtı ve hatta kimi durumlarda ilacıdır. Günde üç kez dengeli öğünler hazırlamak ve tüketmek, çaba gerektiren bir iştir. İlerleyen yaşla birlikte, görülme sıklığı artan kronik hastalıklar da özel beslenme gereksinimlerini beraberinde getirerek, sağlıklı beslenmeyi zorlaştırabilir. Sağlıklı beslenme tanımı, sadece doğru besin öğelerini, yeterli miktarda ve dengeli tüketmekle sınırlı değildir. Birlikte tüketilen öğünler bireyler arası sosyal bağları güçlendirir ve iyi yemek her yaşta hayatın temel zevklerinden biridir. Sağlıklı beslenme, vücudun gereksinim duyduğu vitaminler, mineraller ve temel besin öğelerini yeterli miktarlarda almak anlamına gelir. Pek çoğumuzun, özellikle de yaşlı bireylerin diyetinde basit tercih hataları nedeniyle eksikliği gözlenen besin gruplarına ve onları nerelerden alabileceğimize göz atalım. Başlıcaları B6, B12 ve folik asittir. B6 vitaminini tam tahıllı gıdalar ve sakatat bol miktarda içerir. B12 vitamini kırmızı et ve yağlı balıklarda bulunur. Koyu yeşil yapraklı sebzeler ve bezelye de folik asit açısından zengindir. Kalsiyum ve D vitamini kuvvetli bir iskelet sistemi için gereklidir. Süt ve süt ürünleri, brokoli ve karalahana gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler kalsiyum ihtiyacını karşılamak için tüketilebilir. D vitamini cildimizde güneş ışınları sayesinde sentezlenir. Yeterince güneşe çıkmıyorsanız, D vitamini katkılı besinler veya D vitamini takviyesi almak gerekli olabilir. Bol lif tüketme kalp sağlığını korumak, şeker hastalığı riskini azaltmak, kabızlığı önlemek için son derece önemlidir. Bakliyat, tam tahıllı gıdalar ve sebzeler lif açısından zengindir. Yağ tüketimi, özellikle de doymuş yağ tüketimi kısıtlı tutulmalıdır. Doymuş yağlar en çok tereyağı, peynir, kırmızı et gibi hayvansal kaynaklı gıdalarda bulunmaktadır. Trans yağların tüketiminden ise tamamen kaçınılmalıdır. Trans yağlar fast-food sektöründe kızartmalarda, margarinlerde, hazır bisküvi, kek, kurabiye, cips gibi endüstriyel/hazır gıdalarda ve pek çok pastane ürününde bulunmaktadır. Yeterince potasyum tüketmemek kan basıncınızı yükseltebilir. Yoğurt, patates ve muz, potasyumu bolca içeren besinlerdir. Tabağınızı hazırlarken yarısını sebze ve meyveyle, dörtte birini tam tahıllı gıdalarla, diğer dörtte birini de bakliyat veya az yağlı et gibi protein kaynaklarıyla doldurun. Genel anlamda oda ısısında katı halde olan yağları tüketmemeye gayret edin. Yemeklerinizde sıvı yağ ve özellikle zeytinyağı kullanmaya özen gösterin. Hayvansal gıda tercihinizi yağsız kırmızı et, tavuk eti ve deniz ürünlerinden yana kullanın. Süt ve süt ürünlerini satın alırken az yağlı veya yağsız olanları tercih edin. Çeşitlilik hayatın tuzu biberi ve sağlığın anahtarıdır. Hep aynı besinleri tüketmektense değişik sebzelere, meyvelere ve proteinlere sofranızda yer verin. Tabağınızdaki renklere dikkat edin. Tabağınız bol sebze-meyveli ve rengarenk ise doğru yoldasınız demektir! Yemeklerin daha yumuşak pişmiş olmasına özen gösterin ve yiyecekleri küçük lokmalar haline gelecek şekilde kesin. Yutma ve çiğneme ile daha ciddi problemler varlığında yemekleri blenderdan geçirerek püre kıvamına getirmek bir seçenek olabilir. Yutkunma sorunları olan kişilerde sıvıların kıvamlı olması, pipetle servis etme, yemeyi kolaylaştırabilir. Yemek sırasında yutkunmayla ilgili bir güçlük veya öksürük nöbeti gibi bir durumla karşılaşırsanız, beslemeye ara verin. Demans gibi bilişsel problemleri olan yaşlı bireylerde, yemek sırasında ufak çapta krizler yaşanması az görülen bir durum değildir. Bu durumda sofra düzenini olabildiğince basitleştirmek faydalı olabilir. Masaya sadece gerekli olan şeyleri koyun ve fazlalıkları kaldırarak sadeleştirin. Sağlık açısından bir sakıncası yoksa, haftada birkaç gün tatlı servis edin. Birlikte yemek yiyerek öğünleri sosyalleştirin. Yemek için seçenek sunarken seçenek sayısını 2 ile sınırlı tutun. Eğer sağlık nedeniyle çatal bıçak kullanımıyla ilgili sorun yaşanıyorsa, elle yenebilen öğünler hazırlayabilirsiniz. İlerleyen yaşla birlikte susuzluk hissi giderek azalır. Pek çok yaşlı ileri derecede sıvı kaybına uğrayana dek susadıklarını hissetmeyebilir. İçme suyunu gün boyu kolaylıkla erişilebilir yerde ve göz önünde tutun. Az tuzlu et suyu, az yağlı veya yağsız süt gibi diğer içecekler de su tüketmekten hoşlanmayan bireylerin sıvı ihtiyacını karşılamaya yardımcı olacaktır. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yavas-ve-sinsi-seyreden-bir-hastalik-parkinson", "text": "Beyin hücrelerinde salgılanan ve bu sayede vücudun dengesi sağlanan maddelerden biri de dopamindir. Bu hücreler azaldığında ya da hasara uğradığında dopamin maddesi salgılanamaz. Dopamin salgılanamadığında da elde, vücutta titreme, yavaş hareket etme, kaslarda sertleşme gibi belirtiler görülür. Bu belirtilerle ortaya çıkan hastalığa da Parkinson hastalığı adı verilir. Parkinson hastalığı, üzerinde en çok araştırma yapılan nörolojik hastalıklardan biri olmasına karşın sebebi halen net olarak bilinmemektedir. Kişinin genetik yapısı, toksinler, beyindeki birtakım maddeler üzerinde devam etmekte olan çalışmalar mevcuttur. Parkinson hastalığı hemen her yaşta herkeste görülebilen bir hastalıktır. 20-80 yaşları arasında başlar. Genç yaşta çok nadir görülmesine karşılık 70 yaş üzerinde her 100 kişiden birinde Parkinson hastalığına rastlanır. Parkinson hastalığı, çok yavaş ve sinsi seyreden bir rahatsızlık olduğu için, hastalığın klinik bulgularını bilmek teşhis açısından oldukça önemlidir. Titreme : Parkinson hastalığında genellikle ilk belirti titreme olarak çıkar. Hasta dinlenme halindeyken de titreme görülür. Bazen dili, çeneyi ve dudakları etkileyebilir. Ancak ağırlıklı olarak ellerde titreme gözlenir. Kas sertliği: Kaslarda sertleşme en çok görülen bir diğer belirtidir. Hareketlerde yavaşlama: Başlangıçta çatal bıçak kullanma, bardak tutma gibi ince işleri yapmakta zorluklar yaşanır. Zamanla yavaşlık giderek artar. Günlük aktivitelerin yapımında zorluklar başlar. Bu belirtilerle beraber yürüme bozuklukları, sabit kalma, yüzde maske yüz, yutma zorluğu, ayakta dururken gövdenin öne doğru eğilmesi gibi belirtiler de Parkinson hastalarında görülür. Bu hastalık nörologlar tarafından takip edilir. Parkinson hastalığı tanısında hastanın hikayesi ve muayene bulguları önem taşır. Esansiyel tremor, bazı damar bozuklukları da titremeye neden olduğundan her titremeye Parkinson hastalığı demek mümkün değildir. Titreme ile beraber diğer klinik bulguların da olup olmadığı araştırılmalı, ondan sonra kesin teşhis konmalıdır. Parkinson hastalığının tedavisi konusunda kesin bir çözüm söz konusu değil. Ancak hastalığın seyrini yavaşlatmak yönünde tedaviler uygulanır. Parkinson hastalığı ortalama olarak 25 yıllık bir süreçtir. Bu noktada başlangıçta uygulanacak ilaç tedavisi önemlidir. İlaç tedavisinde belirli bir dozla başlanır. Zamanla ilacın dozu artırılır. Parkinson hastalığı da cerrahi yöntem daha çok ilaca yanıt vermeyen ya da aşırı ilaca bağlı olarak istemsiz hareketler yapan hastalarda kullanılır. Bu noktada en önemli tedavi metodu halk arasında beyin pili olarak adlandırılan derin beyin stimülasyonu yöntemidir. Cerrahi tedaviye nörolog ve beyin cerrahı birlikte karar vermelidir. Beyin pili de tedavide kesin bir çözüm değildir. Burada amaç, hastalığa bağlı bulguları azaltmak ve hastanın yaşam kalitesini yükseltmektir. Hastanın beyin bölgelerine özel elektrotlar yerleştirilir. Elektrotların bir ucu da köprücük kemiğinin altındaki bir pile bağlanarak oraya elektrik verilir. Beyin pili ameliyatı iki bölümden oluşur. İlkinde hastanın başına çerçeve takılır ve MR çekilir. Bilgisayarda elektrotların konacağı yer belirlenir. Ardından ameliyathanede hastanın başına lokal anestezi altında sağdan ve soldan elektrotlar yerleştirilir. Hastaya uyarılar verilir. İlgili bölgedeki titreme ve kas sertliğinin durumuna bakılır. Bu ince ayarlamalar bittikten sonra hasta genel anestezi ile uyutulur ve pil yerleştirilir. Ameliyat 4-5 saat sürer. Hasta bir gece yoğun bakımda kalır. Üç gün de normal odada yattıktan sonra taburcu edilir. Hastanın taburcu edilmesi sonrasında pil ayarlarının yapılması gerekir. Hasta 7-10 günlük aralıklarla kontrole çağrılır. En geç 3 aylık bir süreç sonunda da tam bir ayarlama sağlanır. Beyin pili ameliyatı sonrası hastaların yaşam kalitelerinde önemli ölçüde iyileşme sağlanır. Bu yazı HBT'nin 84. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yemekte-secici-davranan-cocuklarin-sorunu-ne", "text": "Araştırmalar seçicilikte dört farklı davranış biçiminin olduğunu ve konunun salt yemekle ilintili olmadığını ortaya koyuyor. Yemekte seçiciliğin bilimsel bir tanımı yok, ama ana babalar bunu görür görmez fark edebildiklerini söylüyor; galiba haklılar. Yemekte seçici davranan çocukların tümünü aynı kefeye koymak da yanlış. Araştırmaya göre, anababaların yemekte seçicilik olarak nitelendirdikleri durum gerçekte farklı davranış biçimlerinden oluşan geniş bir yelpaze ve çocuğunun hangi davranış biçimini sergilediğini bilmek de anababaların çok daha yapıcı tepkiler geliştirmelerine yardımcı olabiliyor. Araştırmacılar yaşları iki ile dört arasında değişen 170 çocuğu biraraya topladı. Bu çocukların yaklaşık yarısı anababaları tarafından yemekte mızmızlandıkları ve yemek seçtikleri söylenen çocuklardan oluşmaktaydı. İki hafta boyunca anababalar aileyi araştırmacılar tarafından sağlanan tek tip öğünlerle beslediler ve bu arada çocuklarında gözlemledikleri davranış biçimlerini kayda geçirdiler. Yemekte seçici davranmayan çocukların daha çok yedikleri ve yemek yeme konusunda hiçbir sıkıntı yaratmadıkları, ancak anababaları tarafından seçici olarak nitelendirilen çocukların yemek öncesinde ve yemek sırasında çok farklı davranışlar sergiledikleri görüldü: masaya oturmamaktan tutun da, belli yiyeceklere kuşkuyla bakmak, köşeye sinmek ve öğürmek gibi davranışlar. Araştırmayı yürüten Illinois Üniversitesi beslenme uzmanlarından Sharon M. Donovan ve arkadaşları hedef grupta bir olasılıkla birbirleriyle örtüşen ve anababaların çocuklarını yemekte seçici olarak değerlendirmelerine yol açan dört farklı davranış biçimine tanık oldular. Donovan, brokoliden uzak durmak gibi, kimi seçici davranış biçimlerinin doğuştan kaynaklanabileceğine dikkat çekiyor. Kimi çocuklar genetik olarak acı tatlara ötekilerden daha duyarlılar ve bu nedenle kimi sebzelerin tadına alışmaları çok daha uzun bir süre alabiliyor. Araştırmaya göre, yemek saatlerinde yaşanan yüzünü ekşitme ve hatta öğürme gibi başkaca garip davranışlar, yiyecekle hiç ilişkili olmayabilir. Yine Illinois Üniversitesi beslenme uzmanı Soo-Yeun Lee'ye göre, örneğin, çocuk oyunu bırakıp masaya gitmekten hoşnut kalmayabilir, ama bu isteğini yemek yemeyi redderek dışa vurmaya çalışıyor olabilir. Yemekte seçicilik sıra dışı bir durum değil: Bu durumun doruk noktasına ulaştığı, iki yaşına dek çocukların yüzde 19 ile 50'si arasında bir bölümü, yeme konusunda mızmızlanan çocuklar olarak değerlendiriliyor. Çocukların yemek saatlerinde verdikleri tepkiler, her zaman yemek yeme ya da yedikleriyle ilgili olmayabilir, ana baba bunun farkına varabilmeli. Bunu ayırt ederseniz, durumu çözüme kavuşturabilirsiniz. Öyle ki, anababaların çocuklarına yemek yedirme konusunda bir güç savaşı vermeleri boşuna olabilir. Çünkü özellikle de çocuklarda bu tür davranışlar genelde beş yaşından sonra yok oluyor, ya da giderek azalıyor. Beslenme uzmanları hedefe çok daha odaklı yaklaşımlar geliştirilinceye dek ana babalara zaman içinde doğruluğu kanıtlanmış bir kaç taktik öneriyorlar. - Karışık yiyeceklerden hoşlanmayan çocuklara bu tür yiyecekler ilk kez sunulduğunda, içindeki malzemeleri onlara tek tek göstermeleri öneriliyor. - Ana babalar, çocuklarının belli yiyecekleri yeğlediklerini kabullenmeli ve istemedikleri yiyecekleri, sevdikleri yiyeceklerle birlikte sunmaları gerekiyor. - Alışık olmadıkları bir yemeği yedirme konusunda çocukları zorlamamak, ancak onları bir lokma alıp tadına bakmaya özendirmek gerekiyor. - Çocuklar yeni bir yiyeceği yemeyi kabul etmeden önce onunla en az 10 kez karşı karşıya gelmek zorunda kalabilirler. Ana babalar çoğu zaman bu sürecin çok öncesinde pes ediyorlar. Duyulara bağımlı olarak yiyenler bir yiyeceği dokusu ya da kokusundan ötürü yemeyi reddederler. Belirli yiyecekleri yeğleyenler yeni tatlardan ya da karışık yiyeceklerden uzak dururlar. Genelde her şeyin kusursuz olmasını isteyenlerin kendilerine özgü gereksinimleri olur. Söz gelimi, farklı yiyeceklerin birbirlerine temas etmesinden hoşlanmazlar. Davranışsal tepkiler verenler kendi doğrularında bir sapma söz konusu olduğunda mızmızlanıp, burun kıvırabilirler ya da yemekte ne olduğunu bilseler bile masaya oturmamakta diretebilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yemesi-keyifli-ayrica-mukemmel-bir-mineral-kaynagi-kabak-cekirdegi", "text": "Balkabağı çekirdeği mükemmel bir mineral deposudur. 28 gram kabuksuz kabak çekirdeğinde çoğu yağ ve proteinden oluşan yaklaşık 151 kalori, ayrıca 1.7 gram lif, 5 gram karbonhidrat, 7 gram protein, (6'sı omega 6'lardan oluşan) 13 gram yağ bulunur. Kabuklu çekirdeklerde ise besin maddeleri daha yoğun. Örneğin yine 28 gram kabuklu kabak çekirdeğinde 163 kalori, 2 gramı lif ve 1 gramdan daha azı şeker olmak üzere 4 gram karbonhidrat, 8 gram protein ve günlük demir ihtiyacınızın %8'i bulunur. Kabak çekirdeğinin içerisinde aynı zamanda K vitamini, fosfor, manganez, magnezyum, demir, çinko, bakır ve selenyum gibi bileşenler de mevcut. Kabak çekirdeklerinde aynı zamanda yeterli miktarda çoklu doymamış yağ asitleri, potasyum, B2 vitamini ve folik asit de bulunur. Bunun yanı sıra kabak çekirdeğinde karotenoidler ve E vitamini çeşitleri gibi antioksidanlar da yüksek oranda bulunur. Kanseri önleyici ve koruyucu: Bol kabak çekirdeği içeren beslenme alışkanlıklarında mide, göğüs, akciğer, prostat ve kolon kanseri görülme oranının daha düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda gözleme dayanan geniş çaplı bir araştırmada kabak çekirdeği tüketmenin, menopoz sonrası kadınlarda göğüs kanseri riskinin azalmasıyla bağlantılı olduğu görüldü. Diğer araştırmalar ise kabak çekirdeğinde bulunan lignan kimyasalının göğüs kanserini önleme ve tedavi etmede önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. Yapılan bazı deneysel araştırmalarda ise kabak çekirdeğinin prostat kanseri hücrelerinin büyümesini önlüyor olabildiği gözlemlendi. Prostat ve idrar kesesi sorunları: Kabak çekirdeğinin yüksek çinko içeriği, prostat kanseri riskini önlemede yardımcı oluyor. Aynı zamanda kabak çekirdeği, prostatik hiperplazi diye de bilinen, prostat bezinin büyüyerek idrar yapmayı zorlaştırıcı sorunları hafifletebiliyor. Aynı zamanda kabak çekirdeği veya kabak çekirdeği içeren takviyeler kullanmanın da aşırı faal idrar torbası belirtilerini de tedavi ettiği görüldü. Yeni bir araştırmada her gün 10 gram kabak çekirdeği tüketmenin aşırı faal idrar kesesi sorununu minimum düzeyde tuttuğu izlendi. Bunun dışında kabak çekirdeğinde prostat kanseri riskini azaltan DHEA da bulunuyor. Yüksek magnezyum içeriği: Kabak çekirdeği, en önemli yedi makromineralden biri olan magnezyumun en önemli kaynaklarından biri. İki yemek kaşığı kabak çekirdeğinde günlük ihtiyacın yaklaşık %25'ini karşılayan 74 miligram magnezyum bulunur. Magnezyum aynı zamanda vücuttaki 300'den fazla enzimatik reaksiyonda da önemli bir rol oynar. Bunların arasında tansiyonun kontrol altında tutulması, kalp hastalıkları riskinin azaltılması, sağlıklı kemik oluşumu ve korunması ya da kan şekeri seviyelerinin düzenlenmesi gibi yararlı özellikleri de bulunur. Kalp sağlığı: Kabak çekirdeğinde kalp sağlığı için son derece faydalı olan sağlıklı yağlar, lif ve antioksidan bulunur. Kabuklu yemişlerde kandaki iyi kolesterolü arttıran ve kötü kolesterolü düşüren tekli-doymamış yağ asitleri bulunur. Bu yağ asitleri aynı zamanda sağlıklı bir lipid profili oluşturarak koroner arter hastalıklara karşı da koruma sağlar. Kabak çekirdeğinde bulunan magnezyum ani kalp durmasına, beyin kanamasına ve kalp krizine karşı da koruyucudur ve bunun yanı sıra tansiyonu düzenler. Yapılan başka araştırmalara göre kabak çekirdeği yağında bulunan nitrik oksit enzimleri da kalp sağlığı için faydalıdır. Kabak çekirdeği omega 3 ve omega 6 yağ asitleri açısından da önemli bir kaynaktır. Kan şekeri seviyelerini düşürebilir: Kabak çekirdeği insülini düzenleyerek oksidatif stresi azaltır, böylece diyabet ile ilgili sorunlar da azalır. Aynı zamanda içerisinde kan şekerini düzenleyen, kolayca sindirilebilen proteinler de bulunur. Aynı zamanda kabak çekirdeği yağında bulunan fitokimyasal bileşenler de diyabetik nefropatiyi önler. Yapılan birçok araştırmada balkabağı suyu ta da kabak çekirdeği tozunun da tip 2 diyabetli insanların kan şekeri seviyelerinde düşüş gerçekleştiği görüldü. Bunun sebebi kabak çekirdeğinde yüksek miktarda bulunan magnezyum olabilir. Sperm kalitesi: Düşük çinko seviyesinin erkeklerde sperm kalitesini düşürdüğü ve kısırlık yarattığı düşünülüyor. Kabak çekirdeği, içerdiği yüksek çinko seviyesi sayesinde sperm kalitesini de arttırabiliyor. Uyku kalitesi: Serotonin, doğanın uyku hapı diye adlandırılan bir nörokimyasaldır. Kabak çekirdeğinde, vücutta serotonine dönüşen, triptofan adlı bir amino asit bulunur. Bu sayede yatmadan önce bir avuç kabak çekirdeği yemek uyku hormonou melatonin ve mutluluk hormonu serotonin üretimi için gerekli triptofanı sağlayacağından dinlendirici bir uyku çekmenize yardımcı olur. Aynı zamanda gün içerisinde de 1 gram kadar triptofan tüketmek genel uyku sağlığınızı iyileştirebilir. Ancak 1 gram triptofanı alabilmek için yaklaşık 200 gram kabak çekirdeği tüketmeniz gerekiyor. Kabak çekirdeğinde bulunan çinko, triptofanın serotonine dönüştürülmesinde de yardımcı oluyor. Bunun ardından serotonin de uykunuzu düzenleyen melatonin hormonuna dönüştürülüyor. Kabak çekirdeğinin bol magnezyum içeriği de uyku sağlığını olumlu etkiliyor. Hamilelik: Dünya genelinde kadınların %80'inden fazlasının yeterli çinko tüketmediği görülüyor. Düşük çinko seviyesi, doğum bağlangıcıyla bağlantılı birçok hormon seviyesinin düzenlenmesini etkiliyor. Bunun dışında çinko bağışıklığın güçlenmesi ve rahim enfeksiyonlarının önlenmesi için de son derece önemli. E vitamini: Kabak çekirdeği mükemmel bir E vitamini kaynağı. 100 gram kabak çekirdeği günlük E vitamini ihtiyacımızın %237'sini karşılıyor. E vitamini, zararlı serbest radikallerden koruyarak mukus membran bütünlüğünü sağlar. İltihap karşıtı: Kabak çekirdeği yağı iltihap karşıtı etkiye sahiptir. Aynı zamanda eklem iltihabı tedavisinde de ilaç olarak görev görür. Kabak çekirdeği yağıyla eklemlerinize masaj yapabilirsiniz. Demir: Kabak çekirdeği vejetaryenler için harika bir demir kaynağıdır. 30 gramda günlük demir ihtiyacımızın yaklaşık %30'u bulunur. Demir eksikliği anemiye sebep olabilir. Kabak çekirdeği yüksek oranda yağ içerdiğinden kısa sürede bozulabilir. Bu nedenle kabak çekirdeğinin raf ömrünün uzatılabilmesi için kuru, serin ve karanlık yerlerde tutulması gerekir. Doğru saklandığı durumda kabak çekirdekleri 3-4 ay kadar dayanabilir. Bazı insanlar kabak çekirdeğini aşırı tükettiklerinde alerjik reaksiyon gösterebilir. Bu alerjinin belirtileri yüksek ateş, karın ağrısı veya baş ağrısı olabilir. Kabuklu yemişlere birden fazla kere alerjik reaksiyon gösteren kişilerin dikkatli olması gerekir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-covid-varyanti-ne-kadar-bulasici-4-soru-4-yanit", "text": "SARS-CoV-2'nin en son varyantı veya alt türü olan BA.2.86'nın sahneye çıkması ve yeniden COVID-19'dan hastaneye yatışların artmaya başlaması ve yeni varyantın dünya çapında yayılması nedeniyle halk sağlığı uzmanları tetikte. Pittsburgh Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu'nda virolog ve bulaşıcı hastalık uzmanı olan Suresh V. Kuchipudi, BA.2.86'nın bağışıklık korumasından kaçma yeteneği hakkında neler bilindiği ve öncekilerden daha ciddi enfeksiyona neden olup olmadığı konusunda açıklamalar yapıyor. - BA.2.86 nedir ve daha önceki varyantlarla ilişkisi nedir? Pirola lakaplı BA.2.86, SARS-CoV-2'nin oldukça mutasyona uğramış yeni bir omikron alt soyudur ve ilk kez Temmuz 2023'te Danimarka'da görüldü. Bir sürü ülkeye yayıldı . Bir varyant, bir virüsün orijinaliyle karşılaştırıldığında, genetik kodunda bazı mutasyonlar olan alternatif bir versiyonudur. Mutasyonlar, virüslerin davranışlarını değiştirebiliyor, hücrelere ne kadar etkili bir şekilde girebilecekleri ve ne kadar hızlı çoğalabilecekleri konusunda farklı özellikler taşır. DSÖ bu varyantları alfa, delta ve omikron gibi Yunan alfabesi harflerini kullanarak adlandırır. Bununla birlikte, PANGO veya pangolin adı verilen başka bir adlandırma sistemi, bir soy sistemi aracılığıyla varyantları ve bunların dallarını izliyor. Bunu, bir ağacın dalları gibi farklı soylara ayrılan virüsün aile ağacı olarak düşünün. Omikron varyantı büyük bir aile gibidir ve bilinen aile üyelerinin (BA.2 , BA.2.86 ve XBB.1.5) tümü aynı ağacın dalları veya soyları ve alt soylarıdır. Takma adı Pirola olan BA.2.86, öncülleriyle karşılaştırıldığında 30'dan fazla farklı mutasyona sahiptir. - BA.2.86'nın en benzersiz yanı nedir? Omikron varyantı Kasım 2021'de ortaya çıktıktan sonra uzun süre aynı kalmadı. Değişmeye devam etti ve çok geçmeden bunun BA.2, BA.4 ve BA.5 gibi farklı alt dallarına sahip olduk. 2023'ün büyük bölümünde küresel yaygın olan XBB.1.5, iki ayrı alt soyun karışmasından oluştu. Ancak ilginç olan şu ki, bu en yeni alt soy BA.2.86, yeni omikron dallarından değil, 2022'nin başlarında baskın olan eski BA.2 omikron soyundan geliyor gibi görünüyor. COVID-19'a neden olan varyantlardan birinin neden olduğu enfeksiyondan sonra vücudumuz, virüsü nötralize etmek ve hücrelere bulaşmasını önlemek yardımcı olmak için spike proteinini hedef alan antikorlar üretir. Dolayısıyla, BA.2.86'nın spike proteinindeki çok sayıda değişiklik, bunun antikorlardan ne kadar iyi kaçındığını ve neden olduğu hastalık şiddetinin derecesini potansiyel olarak belirleyebilir. Yeni alt soy olan BA.2.86, en yeni alt soy olan XBB.1.5 ile karşılaştırıldığında, spike proteinindeki 35 yeni mutasyonla öncüsü BA.2'ye göre çok daha farklıdır. Bu değişiklikler benim gibi bulaşıcı hastalık uzmanlarının ilgisini çekiyor ve bunların bu yeni varyantın davranışını nasıl etkileyebileceğini anlamaya çalışıyoruz. - Yeni varyantın mutasyonları ne kadar endişe verici? Biz araştırmacılar, bu değişikliklerin ne anlama geldiğini ve BA.2.86'nın koruyucu savunmalarımızı ne ölçüde aşabileceğini henüz tam olarak anlamıyoruz. Bilim insanları ve sağlık otoriteleri, virüsün bulaşma kolaylığını, aşı etkinliği açısından ne anlama gelebileceğini ve neden olabileceği hastalığın ciddiyetini etkileyebilecek değişiklikler için ortaya çıkan tüm varyantları ve soyları yakından izliyor. Mutasyonlar endişe kaynağı olsa da, tüm mutasyonların artan tehlikeye yol açmadığını unutmamak önemlidir. Bir ön çalışma, BA.2.86'nın, son XBB alt soylarına karşı antikorların koruyucu savunmasından kaçabildiğini buldu. Bununla birlikte, henüz yayınlanmamış başka bir yeni çalışma ise, BA.2.86'ya karşı nötralize edici antikor tepkilerinin, buraz daha yüksek olduğunu buldu. Bu nedenle BA.2.86'nın antikor korumasından kaçma yeteneğini anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. BA.2.86'nın ortaya çıkışı, bu yeni varyantlara karşı etkinliğin devam etmesini sağlamak için mevcut aşı stratejilerinde esneklik gereğini gösteriyor. Yeni FDA onaylı 2023 sonbaharı COVID-19 takviye aşıları, 2023'ün başlarında baskın olan XBB.1.5'i hedef alacak şekilde formüle edildi. 2022 desetek aşıları, orijinal SARS-CoV-2 türünün yanı sıra BA.4 ve BA.5 omikron soylarını hedef alacak şekilde tasarlandı. - Araştırmacılar bu konuda daha ne öğrenmeyi umuyor? Biz araştırmacıların, BA.2.86'nın önceki enfeksiyon veya aşılamadan kaynaklanan antikor korumasından kaçma kapasitesi, bulaşıcılığı ve ciddi hastalıklara neden olma yeteneği hakkında öğrenecek daha çok şeyimiz var. Yaz sonunda hastaneye yatışlardaki artışın bu yeni alt kökenden kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemek için henüz çok erken. Yüksek oranda mutasyona uğramış yeni SARS-CoV-2 varyantının kökeni, bir yıldan uzun süre önce dolaşıma giren bir omikron varyantına kadar uzanıyor. Sürekli ortaya çıkan SARS-CoV-2 varyantlarının oluşturduğu sağlık tehditlerinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılması şart. Zaman içindeki genetik değişiklikleri izleyen ve yeni versiyonları belirleyen küresel SARS-CoV-2 genomik sürveyansında önemli bir azalma olması, bir sorun. Bu izi kaybedersek, yeni SARS-CoV-2 varyantlarının kökenlerini anlamaya yönelik araştırmaları sekteye uğratıyor. Bu kritik bilgiler, bilim insanlarının ve doktorların halk sağlığını korumak için daha iyi kararlar almasına yardımcı olur. COVID-19 varyantları, onlarla mücadele çabalarımızın bir adım ilerisinde koşuyor; bu nedenle ABD'nin genomik gözetim çabalarını hızlandırması ve diğer ülkelerle işbirliği içinde olması giderek daha önemli hale gelecektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-elektrot-tedavisi-felclilere-umut-oldu", "text": "Deneysel bir tedavi yöntemi belden aşağısı tutmayan hastalara yeniden hareket edebilme yetisi kazandırıyor. Hastalar ayağa kalkabiliyor, hatta kısa mesafelere yürüyebiliyorlar. Bunu, omurgadaki motor nöronlara giden sinir yollarına elektriksel tepiler ileten 16 elektrotlu folyo implantına borçlular. Elektrot dizisi olarak isimlendirilen bu implant sayesinde hastalar, daha ilk günden yürüyen bantta adımlar atabiliyorlar. İsviçre Teknoloji Enstitüsü'nden Jocelyne Bloch ve Gregoire Courtine ve ekibinin araştırma yazıları Nature Medicine dergisinde yayımlandı. Sırt omuriliğini elektrotlarla uyarma yöntemi aslında uzun bir süredir kronik ağrıların tedavisinde kullanılmaktadır. Bloch ve Courtine birkaç yıl önce bu tür bir simülasyonun, belden aşağısı felç olan hastaların bacaklarını kısmen hareket ettirmelerine yardımcı olabileceğini keşfetmişti. Hatta bunun işe yaradığını 2018'de bacaklarını ve ayaklarını çok az hareket ettirebilen hastalar üzerinde göstermişlerdi de. Şimdi ise yöntemlerini geliştirerek hareket yetilerini tamamen kaybeden hastalar üzerinde başarıyla test ettiler. Buradaki gelişme, elektrotların omurilik sinir köklerine birebir uyacak şekilde düzenlenen daha uzun ve daha geniş elektrot dizilerden ibaret. Bu sayede uzmanlar, belli başlı kasları çalıştıran nöronları kontrol edebiliyorlar. Araştırmacılar bu elektrot dizisini geliştirebilmek için 27 omuru analiz ettikten sonra bilgisayar modelleri oluşturmuşlar. Ve bu şekilde sırt omuriliğindeki hareket merkezine giden sinir yollarının kişiden, kişiye değiştiğini görmüşler. En sonunda da her türlü hareket için belirleyici sinir yollarına elektriksel tepilere eskisinden çok daha iyi ulaşabilen 16 elektrottan oluşan düzenlemeyi bulmuşlar. Folyo üzerindeki elektrotlar, bir tablet bilgisayar aracılığıyla kablosuz olarak kontrol edilebilen bir tepi üreteciyle bağlantılı. Hastalar istedikleri etkinliği tablet üzerinden seçtikten sonra, bunlar karın bölgesindeki implanta iletiliyor. Bu şekilde normalde beynin yerine getirdiği görevi yerine getirerek sırt omuriliği etkinleştiriliyor. Ayağa kalkmak ve yürümek dışında implantla yüzmek ve yatay bisiklet de kullanmak da mümkün. İki diğer hasta da devam etmekte olan klinik çalışmalara katılarak bacaklarını hareket ettirebilmişler, ama henüz merdiven çıkamıyorlar diyor araştırmacılar. Her hasta için bireysel bir program uygulanıyor. Gelişme umut verici olsa da yeni yöntemin tüm hastalarda uygulanıp uygulanmayacağı henüz bilinmiyor. Yöntemin hangi hastalar için uygun olduğu öğrenildiğinde, tekniğin daha da geliştirilmesi önümüzdeki yıllarda mümkün olabilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-harita-ile-beyinde-100-yeni-bolge-ortaya-cikarildi", "text": "Sayısız kıvrımlar ve çıkıntılar... Aralarında hala bilinmeyen keşfedilmemiş bölgeler... Her bölgenin kendi uzmanlık alanı var... Kimi nöron grupları yüzleri tanıyacağı zaman aktif oluyor, kimi biz elimize bir kitap alıp okumaya başladığımızda, kimileri ellerimizi kaldırdığımızda... Hala birçok açıdan gizemini koruyan bir organımızdan bahsediyoruz: Beyinden. Geçtiğimiz hafta araştırmacılar beynin yeni bir haritasını yayınladı. Sinirbilimi alanında yeni bir kilometre taşı olarak nitelenen bu yeni harita beynimizde 100 yeni bölgenin gizemini aralıyor. Bilim insanları artık çocuktan başlayarak yıllar boyu beynin nasıl bir gelişim gösterdiğini, Alzheimer ya da Şizofreni gibi hastalıklarla ne şekilde hasar gördüğünü daha iyi anlayabilecekler. İleri tarama cihazları ve yapay zeka ile çalışan bilgisayarlar sayesinde yaratılan bu haritayı ortaya çıkarmak için çok geniş bir veri tabanından yararlanıldı. Ancak çok önemli bir adım olsa da bu yeni beyin atlasının beynin nasıl çalıştığına ilişkin her noktanın aydınlandığı anlamına gelmiyor. Bilim dünyasının bu yeni harita üzerinde uzun yıllar çalışması gerekiyor. Beynin gizemini aydınlatacak ilk çalışmalar 150 yıl öncesine dayanıyor. 1860 yılında biyofizikçi Pierre Paul Broca'nin konuşma yetisi olmayan iki hastasının üzerinde çalışmaya başlaması ile... Bu iki hasta yaşamını kaybedince Broca onların beyinlerini inceledi. Her iki hastanın beyninin korteks adı verilen dış katmanında benzer hasar alanı olduğunu tespit etti. Bu bölge bilim dünyasında Broca bölgesi olarak tanımlanıyor. Ondan sonraki yıllarda araştırmacılar bu bölgenin insanlar konuştukça ve diğer insanların konuşmaları anlamaya çalıştıkça, faaliyete geçtiğini anladılar. 1800'lü yılların sonunda bir grup Alman araştırmacı korteksin diğer bölgelerinde her biri kendine özgü yollarla gruplanmış farklı tip hücreler olduğunu saptadılar. 1907 yılında Korbinian Brodmann 52 beyin bölgesinin kataloğunu yayınladı. Sinirbilimciler araştırmalarını, elle çizilen bu beyin haritasına dayanarak yürüttüler yıllar boyu. Ve tabii kendi araştırmaları sonucu ortaya çıkan yeni bölgeler eklemlendi bu haritanın üzerine. Dr. Glasser O harita beyni anlamak için bir standart olmuştu diyor. 3 yıl kadar önce Dr. Glasser ve arkadaşları yeni bir standart oluşturmaya karar verdiler. Son derece güçlü tarama cihazları ile 1200 gönüllünün beyninin incelendiği Human Connectom Projesi'nde elde edilen verileri bir araya getirdiler. Human Connectum, yüzlerce insan beyninin anatomisinin, fonksiyonlarının beyin bölgeleri arasındaki etkileşimin ve bağlantıların detaylı şekilde incelendiği çok büyük ölçekli dijital bir proje. ABD hükümeti tarafından fonlanıyor. Proje ekibi her bir gönüllünün beyninin yüksek çözünürlüklü görüntüsünü kayıt etti. Ardından hafıza, dil ve diğer düşünce biçimleri esnasında beynin faaliyetleri saatler boyunca kaydedildi. Bilim insanları beynin faaliyetlerini incelerken beynin anatomisini de incelediler. Örneğin sinirleri harekete geçiren bir madde olan myelin miktarını... Korteksin bir bölgesinden diğerine myelin seviyesinde ciddi farklılıklar gözlemlediler. Human Connectum Projesi'nin ana araştırmacılarından olan David Van Essen, üzerinde yeni araştırmalar yapabilecekleri 112 farklı bilgi bulduklarını söylüyor. Bu değişkenleri kullanan araştırmacılar bir bilgisayara 210 beynin datalarını yüklediler. Bu datalar arasında bu beyinlerin myelin miktarı, aktivitesi ve diğer karakteristikleri vardı. Ardından diğer 210 beyinle bu bölgeleri test ettiler. Sonuçta her iki farklı testte de beyin bölgelerinin %96.6 oranında birbiri ile örtüştüğü anlaşıldı. Peki, bu ne anlama geliyor? Araştırmacıların bu metodu kullanarak kişinin bireysel beyin haritasını 1 saatten daha kısa sürede oluşturmasını... Bilgisayarda oluşturulan bu yeni harita, aralarında Broca bölgesi olarak tanımlanan bölge de dahil olmak üzere, daha önce bilinen 87 bölgeyi ve daha henüz bilinmeyen, daha doğrusu üzerinde araştırma yayılmamış 97 bölgeyi gösteriyor. Sinirbilimciler bu yeni haritanın kendi deneylerini de yeni açılımlara yönelteceğini düşünüyorlar. Örneğin Yale Üniversitesi'nden Emily Finn, Human Connectum Projesi'nin datalarından yararlanarak beynin faaliyetleri ile zeka arasındaki bağlantı üzerine çalışacağını söylüyor. Ancak yeni haritanın da sınırlı olduğunu söylememiz gerekiyor. Örneğin beyni oluşturan biyokimyasallar hakkında fazla bir şey söylemiyor ya da tek nöronların ve küçük grupların aktiviteleri hakkında. New Mexico Üniversitesi'nden nörofizyolog Rex Jung bu durumu Google Earth'de dolaşma analojisi ile açıklıyor. Evet etrafı görüyorsunuz, ama komşunuzun nereye gittiğini ya da ne tür bir işle uğraştığını hala bilemiyorsunuz. Zaten Glasser'in dediği gibi bu henüz haritanın 1.0 versiyonu. Devamı gelecek..."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-kan-testi-enfeksiyonlarin-nedenini-gosterecek", "text": "Yeni geliştirilen bir kan testi özellikle solunum yollarındaki bakteriyel ve viral enfeksiyonları ayırt edebiliyor. Science Translational Medicine dergisinde yayınlanan araştırma yazısında kana bakarak belirli genlerin etkinliklerini analiz eden yöntemin, birçok yerde kullanılmakta olan prokalsitonin testinden daha iyi sonuç verdiği söyleniyor. Bilim insanlarının hedefi enfeksiyonun nedeni hakkında bilgi veren testlerin sonuç alma süresini kısaltmak ve güvenilirliğini artırmak. Böylece hastaların gereksiz yere antibiyotik almaları önlenmiş olacak. Araştırmanın şefi Duke Üniversitesi'nden Ephraim Tsalik'e göre, hastaların dörtte üçüne tedavi amacıyla antibiyotik veriliyor oysa antibiyotikler virüs kaynaklı enfeksiyonlarda etkili olmamaktadır. Sorun doktorların muayene sırasında bronşit ve akciğer iltihabı başlangıcı gibi hastalıkların bakteriyel bir enfeksiyona mı yoksa viral bir enfeksiyona mı dayandığını ayırt edememelerinden kaynaklanıyor. Herhangi bir riske girmemek için de birçok doktor ilaç olarak antibiyotik yazıyor diye anlatıyor Tsalik. Oysa gereksiz antibiyotik kullanımı, hastalarda mide-bağırsak sorunlarına neden olduğu gibi toplum sağlığına da zarar vermektedir. Antibiyotiklere karşı direnç kazanan bakterilerin artışı büyük bir problem, bu yüzden de antibiyotik kullanımının düşürülmesi önem taşımakta. Araştırmacılar ilk başta bakteriyel ve viral enfeksiyonlara özgü gen hareketlerini tespit etmiş. Yeni test, beş veri bankasından verilerin derlenmesinden sonra 320 hasta üzerinde denenmiş. Bu şekilde test edilen kişilerden yüz on beşinin grip veya rinovirüs gibi virüs kaynaklı, yetmiş kişinin ise bakteri kaynaklı enfeksiyona sahip olduğu anlaşılmış. Seksen sekiz kişide enfeksiyona bağlı olmayan hastalıklar saptanırken kırk dört kişide ise enfeksiyona rastlanmamış. Yeni kan testi vakaların yüzde seksen yedisinde güvenilir bir sonuç vermiş. Bakteriyel kaynaklı enfeksiyonlar ile bakteriyel olmayan enfeksiyonları ayırmak için kullanılan bir başka test olan prokalsitonin testi, bu yeni teste göre daha geç sonuç vermektedir ve güvenirliği yüzde yetmiş sekiz ile yeni testin gerisinde kalmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-kan-testiyle-parkinsonun-erken-tanisi-mumkun", "text": "Hareket bozuklukları, kas sertleşmesi ve titreme: Bunlar Parkinson hastalığının tipik belirtileridir. Ve hastalığın erken teşhis edilmesi pek mümkün değil. Alman bilim insanlarının bu konuda iyi haberleri var. Parkinson, Alzheimer'den sonra ikinci en sık görülen nörodejeneratif hastalıktır. Ancak ne var ki hastalık, belirtiler ortaya çıkmadan önce teşhis edilemiyor. Oysa hastalık bu belirtilerden çok önce bedende yayılıyor. Bu durum Parkinson'un yeterince erken bir zamanda teşhis edilmesiyle önlenebilir. Kiel Üniversitesi bilim insanları şimdi yeni bir kan testiyle bunun mümkün olabileceğini açıkladılar. Araştırmacılar, klinik olarak uygulanabilen güvenli bir biyolojik gösterge arayışında ilk kez kan bazlı biyokimyasal bir test geliştirdiler. 'Bizim yöntemimiz sayesinde test edilen 30 Parkinson hastası, kontrol grubundaki 50 kişiden çok yüksek bir doğruluk payıyla ayırt edilebildi' diyor araştırmacılar. Yeni yöntem üç adımda gerçekleşiyor: Öncelikle sinir sisteminden gelen veziküllerin kan örneğinden izole edilerek, elde edilmesi gerekiyor. Veziküller hücreler tarafından sıkıştırılan ve özgün hücreden proteinler içeren küçük kabarcıklardır. Bu da vezikülleri incelerken beynin içine bakabileceğimiz anlamına geliyor diyor araştırmacılar. İkinci bir adımda ise izole edilen sinir hücresi vezikülünde, Parkinson hastalığına yol açan protein aranıyor. Söz konusu olan belli başlı bir proteinin değişmiş hali ve bu biçimle uyumlu antikorlarla tespit edilebiliyor. Son ve en önemli adım ise hastalık yapan proteinlerin çoğaltılmasını içeriyor. Bu daha önce diğer doku örnekleriyle gerçekleştirildi ama hastaların kanından elde edilen veziküllerle daha önce hiç yapılmamıştı. Hastalıklı proteinlerin birikimi, sinirlerin ölmesine dolayısıyla da Parkinson'a yol açıyor. Bu birikim teşhis edilebildiği takdirde, söz konusu hasta edici proteinlerin bir örnekte bulunduğu kanıtlanmış olur diyor araştırmacılar. Bu bilgilerin ışığında Parkinson hastalığı için bir kan testi geliştirebilecek. Ancak yöntemin daha geniş alanda kullanılabilecek şekilde geliştirilmesi gerekiyor. Ayrıca Parkinson benzeri hastalıklarda da işe yarayıp, yaramayacağı da öğrenilecekler arasında."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-kesfedilen-bir-protein-alzheimer-riskiyle-baglantili", "text": "Kısaca SHMOOSE olarak isimlendirilen küçük bir proteindeki bir mutasyonun, Alzheimer hastalığı riskiyle bağlantılı olduğu anlaşıldı. Bulgunun yeni tedavilere olanak tanıması bekleniyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi bilim insanları SHMOOSE isimli proteinin, hücrenin enerji üreten mitokondrilerinde yeni keşfedilen bir gen tarafından kodlanan küçük bir mikro protein olduğunu söylüyor. Bu gendeki bir mutasyon, SHMOOSE mikro proteinini kısmen etkisiz hale getiriyor ve Alzheimer hastalığı için yüzde 30 daha yüksek bir risk ile bağlantılı. Araştırmacıların açıklamalarına göre, Avrupa kökenli insanların neredeyse dörtte biri bu proteinin mutasyona uğramış versiyonuna sahip. Araştırmacılara göre daha önceleri tanımlanamayan mutasyonun hem önemli riski hem de toplumdaki yüksek görülme oranı, onu Alzheimer hastalığıyla ilişkilendirilen diğer proteinlerden farklılaştırıyor. Ancak söz konusu mikro protein yaklaşık olarak insülin peptidinin boyutunda olduğu için yönetilmesi zor değil. Bu da tedavi potansiyelini önemli ölçüde artırıyor. Araştırmanın başyazarı olan Brendan Miller, hastalık riskiyle ilişkili mitokondriyal DNA'daki genetik varyasyonları belirlemek için büyük veri teknikleri kullandı. Analizler, bir gen mutasyonunun Alzheimer hastalığı riskini beyin atrofisini ve enerji metabolizmasını artırdığını ortaya çıkardıktan sonra, araştırmacılar mutasyona uğramış genin SHMOOSE mikroproteinini kodladığını keşfetti ve mutasyona uğramış biçimlerini araştırmaya başladılar. Araştırmacılara göre SHMOOSE, hem antikorlar hem de kütle spektrometrisi kullanılarak tespit edilen ilk mitokondriyal DNA kodlu mikro protein. Anlaşıldığı üzere mikro protein merkezi sinir sistemindeki enerji sinyalini ve metabolizmayı değiştiriyor. Nöronların mitokondrilerinde ve beyin omurilik sıvısındaki seviyeleri, Alzheimer hastalığının biyolojik göstergeleriyle bağlantılı. Çeşitli hücre kültürleri ve hayvan deneyleri SHMOOSA'un kısmen mitokondrinin önemli bir bölümünde, iç mitokondriyal zarda yerleşerek beyindeki enerji metabolizmasını değiştirdiğini ortaya çıkardı. Mikro protein çalışmalarının henüz çok yeni olduğuna değinen Miller, henüz kaç mikro protein geninin işlevsel olduğunu bile bilmiyoruz ve potansiyel bir mikroproteini binlerce listeden tek tek incelemenin maliyeti çok pahalı ve verimsiz. Ekibim ve benim SHMOOSE'ı tespit etmek için kullandığımız yöntem, fonksiyonel mikro proteinleri keşfetmek için büyük genetik verileri, moleküler ve biyokimyasal tekniklerle birleştirmenin gücünü gösteriyor diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-organ-interstitium-ile-tanisin", "text": "Bulunduğumuz çağda insan vücudunda yeni bir organ keşfedilmesini beklemezsiniz değil mi? Ancak bilim insanları bugüne dek varlığından bihaber oldukları yeni bir organ keşfetmiş bulunuyor. Hatta bunun, insan vücudundaki en büyük hacimli organ olduğu belirtiliyor. Araştırmaya göre cilt yüzeyi de dahil olmak üzere vücudumuzun her bölümündeki bağ dokular, aslında içi bir sıvı dolu bölmeciklerden oluşuyor. Bu bölmecikler mide, akciğerler, kan damarları ve kasları kaplayarak hep birlikte bir ağ oluşturuyor. Bu nedenle bilim insanları vücut genelinde birbirine bağlı olan bu ağın bir organ olduğunu söylüyor. Yeni organa ise 'interstitium' adı verilmesi kararlaştırıldı. Bilim insanları daha önce bu doku katmanlarının yoğun kolajen içeren bir duvar görevi gördüğünü düşünüyordu. Ancak yeni bulgular, bunun bir duvardan öte; açık ve sıvı dolu bir otoyol gibi olduğunu gösteriyor. Interstitium'un onlarca yıldır gözden kaçırılmasının nedeni ise, araştırmalarda kullanılan standart mikroskoplarda görünmemesi. Bilim insanları doku örneklerini mikroskopta incelemek üzere hazırlarken, onları ince dilimlere ayırır ve temel özellikleri vurgulamak için boyarlar. Ancak bu sabitleme işleminde sıvı boşaltılır ve bu da sıvı dolu alanların görünmemesine neden olur. Araştırmacılar bu sıvı dolu alanları, mikroskobik seviyede incelemelerini sağlayan yeni bir görüntüleme tekniği kullanarak keşfetti. İnsan vücudunun yaklaşık %60'ı sudur. Bu suyun üçte ikisi de hücrelerin içinde bulunur. Diğer üçte biri hücre dışındadır ve \"interstitial\" sıvı olarak bilinir. Her ne kadar araştırmacılar, bireysel hücreler arasında sıvı olduğunu zaten biliyor olsalar da, daha geniş, birbiri ile etkileşim halinde, içi sıvı dolu bir boşluk ağının olduğu fikri, henüz yeni. Bu çalışma, interstitium kavramını dokular içindeki bu yapılandırılmış, sıvı dolu alanları göstererek genişletiyor ve interstitium'u kendi başına bir organ olarak tanımlıyor. Bu keşif pCLE olarak adlandırılan yeni bir görüntüleme teknolojisinin kullanımına dayanıyor. Bu araç, bir lazer ile canlı dokuların mikroskobik olarak görüntülenmesine imkan veriyor. 2015 yılında, Mount Sinai Beth Israel Tıp Merkezi'nde çalışan Dr. David Carr-Locke ve Dr. Petros Benias, bu teknolojiyi kullanarak, bir hastanın safra kanalına yayılan kanseri incelerken bilinen anatomik bilgiler ile uyuşmayan bir dizi birbirine bağlı boşluk tespit etti. Daha sonra araştırmacılar, aynı sıvı dolu alanları, vücudun diğer bölgelerinden alınan diğer bağ dokusu örneklerinde ve hatta kanser hastası olmayan başka insanların dokularında da görüntüledi. Araştırmacılar, bu bölmeciklerin günlük işlevler sırasında dokuları korumak için amortisör görevi görüyor olabileceğini de düşünüyor. Şimdilik bu sıvı dolu ağ, yeni bir organ olarak nitelendirilse de bu henüz tıp dünyasının tümü tarafından kabul görmüş bir keşif değil. Bunun yeni bir organ olarak kabul görmesi için, daha fazla araştırmacı tarafından da doğrulanması gerekiyor. Ancak bu bulguların kanser araştırmaları da dahil olmak üzere çeşitli tıbbi çalışmalara olumlu etkileri olabilir. Örneğin, incelemeler sırasında kanser tümörlerinin bu sıvı doku yoluyla lenf düğümlerine yayılmış olabileceği öne sürüldü. Interstitium'un birbirine bağlı hücreleri, kanserin yayılmasını kolaylaştıracak olumsuz bir yan etkiye yol açmış olabilir. New York Üniversitesi Patoloji Bölümü'nden Dr. Neil Theise, bu organdan doğrudan alınacak sıvı örneklerinin bazı hastalıkların teşhisinde önemli bir rol oynayacağını söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeni-virus-asyada-yayiliyor-cinde-100den-fazla-yeni-vaka-guney-korede-ilk-enfeksiyon", "text": "Asya'da yayılan yeni virüse dair endişeler artıyor. Virüs kaynaklı solunum yolu rahatsızlığı görülen vakaların sayısı son birkaç günde iki katından fazla arttı. 20 Ocak'ta Çinli yetkililer, salgının başladığı Wuhan'da 136 yeni vaka görüldüğünü bildirdi. Güney Kore'de ilk enfeksiyon tespit edildi. 20 Ocak itibariyle doğrulanmış vakaların sayısı, 217'si Çin'de, 2'si Tayland'da ve biri Japonya'da olmak üzere toplam 221'e ulaştı. Ne derece bulaşıcı olduğu henüz netlik kazanmasa da insandan insana yayılabildiği görülen virüs, 20 Ocak itibariyle 3 kişinin ölümüne neden oldu. İlk enfeksiyon Çin'de Aralık ayında görülmüştü. Ülkenin en önemli yıllık tatili olan Çin Yeni Yılı'nın (25 Ocak) yaklaştığı göz önüne alındığında, vakalardaki bu artış kaygıları artırıyor. Tatil süresinde yüz milyonlarca insan memleketlerine veya yurtdışına gidecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yenidogan-hastaliklari", "text": "Yenidoğan döneminde rastlanılan konak, pamukçuk, sarılık, ishal ve kabızlık gibi basit sorunlar zamanında önlem alınması durumunda bebeğin geri kalan yaşamını etkilemeyecektir. Bebeklerde seboreik dermatitin en sık görülen şeklidir. Bebeğin kafa derisinde sarımsı, kabuklu ve bazen de kızarıklığa neden olan bir tabaka oluşur. Kafa derisi, dış kulak, göz kapağı ve kaşın etrafında, cildin kıvrım yerlerinde görülür. Nedeni tam olarak bilinmez ancak, anneden bebeğe geçen androjenler suçlanır. Bu androjenlerin bebeğin yağ bezlerini uyardığı ve bu bezlerden salgılanan salgıların sebep olduğu düşünülür. Yağ bağımlı bir mantar olan Malassezia da etken olarak görülmektedir. Sıklıkla doğum sonrası, 3 hafta ile 3 ay arasında görülür. Sık rastlanan bir sorun olup, bir aydan küçük 10 bebekten birinde görülür. Bebeğin genel durumu iyidir. Beslenmesi ve uykusu etkilenmez. Kaşıntı görülse bile çok hafiftir. Sıklıkla tedavi gerektirmez ve haftalar içinde düzelir. Tedavide lezyonun üzerine, geceden zeytinyağı veya bebe yağı gibi yumuşatıcı yağlar sürülüp, sabahında yumuşak bir fırça ile kabuklar yerinden kaldırılarak temizlik yapılabilir. İnatçı vakalarda en zayıf kortizonlu kremler veya %2'lik ketokonazol içeren krem veya şampuanlar kullanılır. Bebeğin ağzında ve boğazında görülebilecek süte benzer kalıntılarla kendisini gösteren bir enfeksiyondur. Sebep olan ajan kandida adı verilen bir mantar türüdür ve bu mantar aynı zamanda bebeklerde pişiğe de yol açabilir. Mama ile beslenen bebeklerde, anne sütü ile beslenen bebeklere göre çok daha sık görülür. Antibiyotik kullanımı da görülme riskini artırır. Çoğunlukla sorun yaratmaz, ancak bazı bebeklerde ciddi beslenme problemleri görülebilir. Bebekten anneye bulaşırsa tedaviye dirençli seyredebilir. Bu nedenle mutlaka anne memesi de kontrol edilmeli ve gerekirse anneye de tedavi verilmelidir. Anne sütünün içinde koruyucu maddeler olduğundan özellikle meme başında çatlak olan annelere, her emzirmeden sonra memenin tüm kahverengi kısmına annenin kendi sütünden sürülmesi önerilir. Tedavide bebeğin ağzına damlatılabilen mantara karşı etkili damlalar kullanılır. Kırmızı kan hücrelerinin yıkılması sonucu oluşan bilirubin olarak adlandırılan maddenin düzeyi bebeğin kanında yükseldiğinde ciltte sarılık görülür. Karaciğer kanı bilirubinden temizler ve barsaklardan atılmasını sağlar. Yenidoğan sarılığı bebeklerin çoğunda görülür ve sıklıkla zararsız olup tedavi gerektirmez. Genellikle yaşamın 3 ya da 4. gününde görülür ve bir hafta içinde kendiliğinden geçer. Ancak zamanında müdahale edilmezse bebekte ciddi beyin hasarına yol açabilir. Bu nedenle sarılık saptanan hiç bir bebeğe bu yenidoğan sarılığıdır, tetkike gerek yoktur yaklaşımı yapılamaz. Özellikle doğum sonrası hastaneden erken taburcu edilen bebeklerin ebeveynleri sarılık yönünden uyarılmalı, mutlaka 48 saat içinde tekrar kontrole çağırılmalı ve kontrolde bebeğin kilosu ile birlikte sarılığı değerlendirilmelidir. Bilirubin düzeyine ciltten ölçüm yapabilen özel cihazlar ile veya direkt kanda bakılabilir. Ciltten ölçüm sonucunda bilirubin düzeyi yüksek ise mutlaka kandan ölçüm tekrarlanmalıdır. Erken dönemde sarılığı fark edilen ve etkin fototerapi başlanan bebeklere, yan etkileri çok daha fazla bir işlem olan kan değişimi uygulanması riski de azalır. Bebeklerde ishal ve kabızlık tanısını koyabilmek için normal dışkılama şeklini bilmek gerekir. Yenidoğan bebeklerin ilk günlerinde koyu yeşil siyah yapışkan olan dışkıları, 3-4 gün içinde sarı sulu dışkılamaya döner. Anne sütü alan bebeklerde dışkılama sıklığı günde 7-8 kereden haftada bire kadar değişebilir. Çok sulu, yeşil, köpüklü veya pis kokulu dışkılama veya dışkının içinde sümüksü maddeler veya kan olması durumunda kaka tahlili yaptırmak ve beslenme şeklini gözden geçirmek gerekir. Anne sütünün ilk kısmı karbonhidrattan, son kısmı ise yağdan zengindir. Emzirme sırasında bebek bir memeyi bitirmeden ikinci memeden emzirilirse sütün karbonhidrattan zengin kısmını alır. Alınan fazla karbonhidrat veya süt şekeri olan laktoza karşı intolerans bebekte yeşil, köpüklü dışkılamaya yol açabilir. Bebekte süt proteinine karşı allerji varsa kanlı dışkılama görülebilir. Bu durumda annenin diyetinden tüm süt ürünlerini çıkarmak gerekir. Mikrobik ishal de bu dönemde görülebilir. Bu durumda ise mümkün olduğunca anne sütü ile beslenmeye devam edip, bebeğin yeteri kadar sıvı alması sağlanmalıdır. Doktora danışmadan herhangi bir ilaç verilmemelidir. Bebek yeteri kadar beslenemez, ağzı kuru ve az idrar yaparsa bir sağlık kuruluşuna gitmek gerekir. Kabızlık dışkı sayısında azalma, sert, zor ve ağrılı dışkılama olarak tanımlanır. Kabız olduğu düşünülen bebekte hikayede ilk dışkının ilk 48 saatten sonra çıkması, ateş veya kusmanın eşlik etmesi, popoda bir yara veya fissür olmaksızın rektal kanama olması veya bebeğin karnında aşırı şişlik ve sertlik olması ciddi bir hastalığın bulgusu olabilir. Böyle bir durumda bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir. Bu yazı HBT'nin 107. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeterli-beslen-saglikli-yaslan", "text": "Altmış beş yaş ve üzerindeki bireyleri sağlıklı beslenme ilkeleri konusunda bilinçlendirmek, beslenmede yapılan yanlışlıklar hakkında uyarmak, zayıflamanın sadece doktor kontrolünde olabileceğini anlatmak ve gerektiğinde bir hekime başvurmaları konusunda yönlendirmek amacıyla başlatılan kampanya ile başarılı yaşlanma ve yaşlılarımızın bağımsız yaşamalarına katkıda bulunmak hedefleniyor. Yaşlanmayla birlikte hastalık sayısı ve kısıtlılıklar artmakta bunda rol oynayan faktörlerden biri olan beslenme yaşlıda daha da önemli hale gelmektedir. Yetersiz beslenme gelişmiş ülkelerde bile önemli ve sık görülen bir sağlık problemi olmayı sürdürmektedir. Yaşlanmayla organlarda meydana gelen değişiklikler, rezervlerin azalması, birden fazla hastalığın olması, çok sayıda ilaç kullanımı, psikolojik ve sosyal faktörler nedeniyle yaşlılar yetersiz beslenmenin olumsuz etkilerine gençlerden daha duyarlıdırlar. İştah azalması ileri yaşlarda sık karşılaşılan bir durumdur ve yaşlıda iştahı olumsuz etkileyen çok sayıda faktör bulunur. Tat ve koku almada azalma, tatları ayır edebilme yeteneğinde azalma, ağız kuruluğu, diş ve çene problemleri, yutma güçlüğü, mide boşalmasında gecikme, çabuk doyma ve uzun süren doygunluk hissi, kabızlık gibi yaşlıda sık rastlanan durumlar iştahı olumsuz etkiler ve kilo kaybına yol açabilir. Ayrıca eşlik eden hastalıklar, demans, depresyon, kullanılan ilaçlar, kısıtlılık, fakirlik, sosyal izolasyon yaşlının beslenmesini olumsuz etkileyen faktörlerdir. Yetersiz beslenen yaşlılarda; kas kütlesinde ve kas gücünde azalma düşme ve kırık riskini artırır, fiziksel kapasiteyi azaltır, yaşlıyı bağımlı hale getirir. Öğün sayısı artırılmalıdır. Bağırsaktaki enzim ve emilim kapasitesindeki azalma ve yavaşlamaya bağlı olarak günlük tüketilmesi gereken besinler daha fazla sayıda öğüne (5-6) bölünerek alınmalıdır. Yaşlılarda öğün atlanması yetersiz beslenmenin bir göstergesidir. Genellikle sabah kahvaltısı atlanmaktadır. Kahvaltı yapmak kadar kahvaltıda tüketilen besinlere de dikkat edilmelidir. Çay yerine süt, taze sıkılmış meyve suları veya bitki çayları tercih edilmelidir. Reçel, yağ gibi sadece enerji içeriği yüksek besinler yerine az yağlı peynir, yumurta gibi proteinden, domates-salatalık gibi vitamin ve minerallerden zengin besinler yenilmelidir. Besin çeşitliliği sağlanmalıdır. Her ana öğünde besin çeşitliliği sağlanarak, ihtiyaç duyulan miktarlarda besin tüketilmelidir. Yine farklı öğünlerde, aynı besin grubundan farklı besinler seçilerek çeşitlilik sağlanmalıdır. Besinler içermiş oldukları besin öğelerine göre dört grupta sınıflandırmak mümkündür. Örneğin, bir öğünde sebze grubundan yeşil yapraklı sebzelerden tüketilirse, diğer öğünde sarı-kırmızı sebzelerden seçim yapılmalıdır . Ispanak, marul, brokoli gibi yeşil yapraklı sebzeler folik asitten, havuç A vitamininden zengin iken karnıbahar, yeşil biber, lahana, domates, C vitamininden zengindir. Yine kuru baklagiller tahıllar ile birlikte tüketildiğinde eksik amino asitler dengeleneceğinden protein kalitesi artar. Et yemekleri, yumurta ve kuru baklagil yemeklerinin yanında yeşil biber, maydanoz, domates, taze sıkılmış meyve suyu gibi C vitamini kaynağının tüketilmesi demir emilimini 2-3 kat artırır. Süt grubu besinler kalsiyum ve riboflavinden zengindir. Yoğurt, süte göre folik asitten daha zengindir. Yeterli miktarda protein tüketilmelidir. Proteinler kaslarımızın yapı taşıdır. Her öğünde protein içeren gıdalardan tüketilmelidir. Günde 9-10 birim miktarında protein alımı gerekir. Bitkisel kaynaklı proteinler: Kuru baklagiller , tahıllar , yağlı tohumlar , sebzeler kalsiyum ve demir yönünden zengindir. Doymuş yağ tüketimi azaltılmalıdır. Kırmızı et haftada 2 kez yenilip diğer günlerde derisiz tavuk veya hindi eti tercih edilmeli, etler görünen yağlarından temizlenmeli, et yemeklerine ilave yağ eklenmemeli, besinlerin yağı azaltılmış light olanları tercih edilmeli , yağ içeriği yüksek bisküvi, kraker ve kek gibi paketli ürünler tüketilmemeli, yemekler hazırlanırken yağda kızartma yerine ızgara, fırında pişirme ve haşlama yöntemleri uygulanmalıdır. Çoklu doymamış yağ asitleri (özellikle omega-3 yağ asitleri) içeriği nedeniyle, yaşlılar haftada en az iki kez balık yenilmelidir. Sebze ve meyve tüketimi artırılmalıdır. Vitaminler, mineraller ve fitokimyasal olarak isimlendirilen ögelerden zengin olan, sebze ve meyvelerin bol ve çeşitli tüketilmesinin kalp hastalıkları, bazı kanser türleri ve insüline bağlı olmayan diyabetten korunmada, etkili olduğu bilinmektedir. Sebze ve meyveler pişirilerek veya çiğ olarak tüketilebilir. Pişirme, birçok sebzenin aromasını arttırır ve sindirimini kolaylaştırır. Çiğneme ve yutma güçlüğü olan yaşlılar genelde tüm sebze ve meyveleri pişirerek tüketme yolunu tercih edebilirler. Ancak, aşırı pişirilmiş sebzelerde besin öğelerinde kayıplar oluşur. Sebzelerin besleyici değerini kaybetmemeleri için yağda kızartma yerine kendi suyunda pişirme yöntemi tercih edilmelidir. Şeker tüketimi azaltılmalıdır. Şekerler, basit karbonhidrat kaynağıdır. Yaşlılar duyu kaybı nedeniyle tuzlu ve şekerli besinleri daha çok tercih ederler. Yaşlı beslenmesinde basit şeker tüketimi azaltılmalıdır. Bunların yerine rafine edilmemiş tahıllar, kuru baklagiller gibi zengin besinler tercih edilmelidir. Basit şekerler sadece enerji sağlarken, kompleks karbonhidratları içeren besinler ile enerjinin yanı sıra vücut çalışması için gerekli olan protein, vitamin, mineraller ve posa sağlanmış olur. Posa tüketimi artırılmalıdır. Posa içeriği yüksek besinler sırasıyla kuru baklagiller, tam buğday taneli ekmek, tahıllar ve sebze meyvelerdir. Posa; şeker hastalığı, kanser ve koroner kalp hastalığı riskini azalttığı gibi bu hastalığı olan yaşlılarda tedavi edici özellik taşır. Kabızlığı önler, bağırsak faaliyetlerinin düzenlenmesi açısından önem taşır, kalınbağırsak kanseri oluşum riskini azaltır. Yaşlılarda yeterli posa alımının sağlanmasında; kuru baklagil yemekleri haftada 2-3 kez tüketilmeli, sebze ve meyve tüketimi artırılmalı ve esmer ekmektercih edilmelidir. Su ve diğer sıvılar yeterli miktarda tüketilmelidir. Yaşlıların günde en az 2 litre sıvı tüketmesi gereklidir. Gereksinmeyi karşılamak için günde 8-10 bardak sıvı tüketilmesi uygun olacaktır . Çay, kahve, asitli içecekler, hazır meyve sularından kaçınmalıdır. Susamayı beklemeden belirli aralıklarla su içmelidir. Kalsiyum içeriği yüksek besinler tüketilmelidir. Yeterli kalsiyumun alınması kemik mineral kaybını azaltır, kemik sağlığının korunmasında önemli rol oynar. Bu nedenle yaşlılıkta kalsiyum içeriği yüksek besinler tüketilmelidir. Kalsiyumun en iyi kaynağı süt ve süt türevleridir . Yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve pekmez de kalsiyumdan zengindir. Kalsiyumun vücutta kullanılabilmesi için D vitaminine gereksinme vardır. Besinlerle D vitamini gereksinmesi karşılanamadığından yaşlıların güneş ışınlarından yeterince yararlanması sağlanmalıdır. Tuz ve sodyum tüketimi azaltılmalıdır. Az tuzlu besinler tercih edilmelidir. Sofrada yemeklere tuz eklenmemelidir. Tuz kısıtlaması yapılan yaşlılarda az tuzlu ve tuzsuz pişirilen yemeklere çeşitli baharatların eklenmesi, lezzeti artıracağından tüketimi kolaylaştıracaktır. Alkol ve sigaradan kaçınmalıdır. Alkolün sağlık üzerine olumsuz etkileri vardır. Aşırı alkol tüketiminin karaciğer, beyin, kalp kası hasarına, ülser, pankreas iltihabı, sindirim sistemi kanserleri, hipertansiyon, demans ve depresyonu neden olduğu bilinmektedir. Sigara bazı kanser türleri, damar sertliği, beslenme yetersizliği, kemik erimesi ve kırıklara neden olur. Antioksidan vitamin ihtiyacını artırır. Bu yazı HBT'nin 91. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yeterli-uyku-suresini-dna-mi-belirliyor", "text": "ABD'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden bir araştırma ekibine göre bunun nedeni DNA'mızdaki bir genetik değişim olabilir. Bu küçük yazım yanlışını kasten farelere uygulayan araştırmacılar daha az uykunun farelerde olumsuz herhangi bir etki yaratmadığını gördüler. Araştırma geçtiğimiz Ekim ayında Science Translational Medicine adlı dergide yayımlandı ve tahmin edebileceğiniz gibi hayli ilgi gördü. Özellikle de ilaç endüstrisi tarafından.. Ancak aynı yararları sağlayacak bir ilacın yakın bir gelecekte piyasaya sunulması şimdilik söz konusu değil. Harvard Tıp Fakültesi ve Boston Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi sinirbilim doçentlerinden Patrick Fuller, Uykusuzluğun yol açtığı hastalıklara karşı koruyucu bir etki yaratabilecek genetik bir ürünün düşüncesi bile kanımca son derece baştan çıkarıcı. Gerçekten böyle bir durum söz konusu ise, bunun 'Neden uyuyoruz?' sorusuna açıklık kazandırabileceğine inanıyorum, diyor. Farklı düşünenler de var tabii. Örneğin, Stanford Üniversitesi Psikiyatri ve Davranış Bilimleri Bölümü uzmanlarından Jamie Zeitzer yan etkileri olmayan böyle bir ilacın üretilmesi durumunda bile, bunun birtakım toplumsal sonuçları olabileceğinden kaygı duyduğuna dikkat çekiyor. İnsanların daha uzun bir süre çalışabilmeleri için böyle bir ilacı almak zorunda kalabileceklerine, ya da bu yönde bir baskı yapılabileceğine inanıyor. Zeitzer, daha az uykuya gereksinim duysalar bile, insanların yine de boş kalabilecekleri ve dinlenebilecekleri bir zamana gerek duyacaklarının altını çiziyor. Araştırmayı yöneten Kaliforniya Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Ying-Hui Fu, bu tür düşler kurmak için henüz çok erken olduğuna ve bu araştırmada kanserden Alzheimer'e uzanan bir dizi hastalığın önüne geçilmesine olanak tanıyabilecek sağlıklı uyku düzeneklerini daha iyi anlamaya çalıştıklarına dikkat çekiyor. Fu, araştırmaya katılan bir baba ve oğlunun durumuyla ilgili olarak, Bu kişiler çok daha verimli uyuyorlar. Uykunun insanlardaki işlevi her ne ise, çoğumuz için bu işlevin yerine getirilmesi sekiz saati gerektirirken, onlara dört-altı saat yetiyor. Bu kişilerin nasıl daha verimli olduklarını anlayabilirsek, bu bilgiden başkalarını da daha verimli kılacak biçimlerde yararlanabiliriz,diyor. Araştırmanın yayımlanmasından sonra, 4-6 saatlik uyku ile yaşamlarını son derece sağlıklı şekilde sürdüren kimi insanlar kendisi ile iletişime geçtiklerini de belirten Fu bu kişiler az uyku ile kendilerini tümden dinlenmiş hissediyorlar diyor. Baba ve oğlunun yanı sıra benzer gen değişimlerine sahip olan başka insanların ortalama insanlardan çok daha iyimser, çok daha etkin ve çoklu görevlerde çok daha başarılı olduklarını belirterek, Bu kişiler pinekleyip zamanlarını boşa harcamaktansa, sürekli bir şeylerle uğraşmaktan hoşlanıyorlar, diye ekliyor. Kaliforniya Üniversitesi psikiyatri profesörlerinden Jerome Siegel de, Fu ve arkadaşlarının elde ettikleri nöropeptid S reseptörü (NPSR1) geninin uykunun düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığı yönündeki asıl bulgunun mutluluk verici olduğunu, ancak bunun çok karmaşık bir sürecin yalnızca küçük bir parçası olabileceğini dile getiriyor. Yeni bulunan gen değişiminin etki düzeneği tam olarak bilinmiyor. Fu ve arkadaşları baba ile oğlundaki değişime uğrayan NPSR1 geni tarafından üretilen protein ile normal bir genin ürettiği arasındaki farkı belirlemek için moleküler bir inceleme yönteminden yararlandılar. Sonuçta, değişimin bu reseptörü daha duyarlı ve daha etkin kıldığına tanık oldular. Daha önceki çalışmalarında uyku ile ilintili iki başka genin varlığını da ortaya koyan Fu ve arkadaşları ayrıntıların tam olarak açıklığa kavuşturulabilmesi için daha derinlikli çalışmaların yapılması gerektiğine, bunun en kısa sürede yapılabilmesi için de parasal desteğe gerek duyduklarına dikkat çekiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yetersiz-uykunun-yan-etkileri", "text": "Yapılan yeni bir araştırma, birkaç saatlik uykuyla da dingin hissettiğini söyleyen insanların aslında çok daha uykusuz olabileceğini ortaya koydu. Utah Üniversitesi'nden psikolog Paula Williams'a göre, araştırma sonuçları az uyumalarına rağmen normal hissettiklerini söyleyen bu insanların hayatlarının aslında uykusuzluktan olumsuz yönde etkilendiğini gösteriyor. Araştırmada 839 kişiye uyanıklarken beyin taraması yapıldı. Katılımcılar, bir ay boyunca ortalama 7 ile 12 saat arası uyuyanlar ve ortalama 6 veya daha az saat uyuyanlar olarak ikiye ayrıldıktan sonra ikinci grup da, az uyku uyudukları için gün içinde kendilerini uyuşuk hissedenler ile buna rağmen kendilerini gayet iyi hissettiklerini söyleyenler olmak üzere yeniden ikiye ayrıldı. 15 Eylül tarihinde Brain and Behavior dergisinde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre 6 veya daha az saat uyuyan insanlarda gün içinde görülen beyin aktivitelerinin, uyanık değil uykudaki birinin beyin aktivitelerine benzer olduğu gözlemlendi. Bu sonuçlar, az uyumalarına rağmen uykusuz hissetmediklerini iddia eden kişilerin beyin taraması esnasında bile uykuya dalmış olabileceğini gösteriyor. Utah Üniversitesi'nden radyoloji uzmanı Jeff Anderson, insanların bir iki dakika için bile olsa uykuya dalıp dalmadıklarını fark edemediklerini belirtti. Araştırmacılar, bu katılımcıların beyin taraması esnasında uyuyakalmalarının sebebinin yalnızca yorgun olmaları değil, dikkatlerini uyarıcı bir şey bulamadıkları için sıkılmaları da olabileceğini söyledi. Süper uykucular üzerine yapılan daha önceki araştırmalarda da bu kişilerin daima kendilerini uyarıcı bir şey aradıkları, bu uyarıcıların onlara uyku ihtiyaçlarını unutturduğu gözlemlenmişti. Bu kişilerin kendilerini sersemlemiş hissetmemelerinin sebebinin de bu tarz uyarıcılar olabileceğini belirten Williams, uyarıcıların eksikliği durumunda bu kişilerin farkına varmasalar bile uykusuzluk belirtileri gösterdiğini de ekledi. Yeterli uyarıcının olmadığı ortamlarda uykusuzluğun gerçek hayattan bir örneği de sıkıcı bir toplantı esnasında uyuklamak olarak gösterilebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yilbasi-sofrasindaki-puf-noktalari", "text": "Yılbaşı denince akla ilk gelen şey çoğunlukla yılbaşı yemeği olur. Sofrada ne olmalı, ne pişirilmeli çok önceden düşünülmüştür. Eğer Bugün özel bir gün istediğim gibi yemek yiyeceğim! diyenlerdenseniz, yılbaşı menüsü planlanırken seçimlerinizi doğru yapmanız bile yeterli olacaktır. Vücudu yormamak veya bir sağlık probleminiz varsa bu yönde sıkıntı oluşturmamak için yılbaşı menüsünde bazı püf noktalara dikkat etmekte fayda var. Öncelikle mezelerin yağ içeriğini azaltmakla işe başlanabilir. Kızartılarak yapılan meze seçeneklerini fırınlayarak yapmak ya da aşırı yağlı soslar yerine zeytinyağı ve baharatlardan oluşan soslar kullanmak daha sağlıklı bir alternatif olacaktır. Yoğurtlu mezeler biraz daha ön plana çıkabilir. Yoğurdu sebzelerle, kuru baklagillerle veya tahıllarla birleştirerek sağlıklı ve lezzetli birçok meze ile sofranızı donatabilirsiniz. Tek çeşit salata yerine bir kaç çeşit salata hazırlayabilir ve kuru baklagillerden de salata yaparken faydalanabilirsiniz. Tatlı menünüzde bir kaç çeşit olacak ise en azından meyve tatlısı veya sütlü bir tatlı da bulunabilir. Yılbaşında akşam aşırı yemek yeniyor ise gün boyunca bir şey yememek doğru olmayacaktır. Gün boyunca akşam çok yiyeceğim zaten deyip hiçbir şey yememek yerine hafifletilmiş ama sıklığı arttırılmış öğünler yaratmak daha anlamlı olacaktır. Bu vücudunuzu yormamak ve bir sağlık problemi yaratmamak adına sizi bir adım öne geçirecektir. Özellikle de sofraya oturmadan 1.5-2 saat önce yapacağınız küçük bir atıştırma akşam yemek seçimlerinizi daha iyi ayarlamanızı da sağlamış olur. Ceviz, badem, fındık, Antep fıstığı gibi kuruyemişler güzel bir ara öğün olabilir. Küçük bir avuç kadar yediğiniz kuruyemiş sizi tok tutacağı için akşam yemeğine saldırmanızı önler. Benzer şekilde meyve veya küçük bir tost da aynı işi görebilir. Yılbaşı akşamı sofraya oturduğunuzda ise yemeğe salata ve çok yağlı olmayan hafif mezelerle başlamak en doğru seçim olacaktır. Böylece tokluk hissini yaratmaya yardımcı olurken lezzetten de ödün verilmemiş olur. Yemeğin devamında sofradaki diğer yemeklerle beraber salata da yenilirse aşırı yemek yemenin önüne geçilebilir. Yemekten hemen sonra tatlı veya meyve yemek yerine yemeğe biraz ara verip ihtiyaç hissediliyorsa meyve veya hafif bir tatlı ile devam edilebilir. Eğer alkol alınıyorsa bir kaç noktaya dikkat etmekte fayda var. Rahatsızlıklara yol açmamak için alkolü aç karnına almak yerine yemek ile beraber almak ve mümkün olduğunca aşırıya kaçmamak gerekiyor. Alkol alındığında sıvı alımının da arttırılması gerektiği unutulmamalıdır. Yılbaşından sonraki gün vücudu biraz dinlendirmekte fayda var. Özellikle gün boyunca bol sıvı alımını sağlamak gereklidir. Gün içerisinde içeceğiniz ıhlamur, karanfil, zencefil, kuşburnu gibi çaylar sıvı alımınıza yardımcı olacaktır. Beslenmenizde yapılacak en iyi şey ise sebze- meyve tüketiminizi arttırmak ve uzun süre aç kalmamak olacaktır. Çok fazla uğraş vermeden kendinizi iyi hissetmek için sabah kahvaltısına biraz peynir, biraz zeytin ve yeşillikler eklemek, yemek aralarında aç kalmak yerine meyve yemek, ana öğünlerinizi salatalarla zenginleştirip sebze ağırlıklı yapmak yeterli olacaktır. Yine yılbaşından sonraki gün hafif bir yürüyüş vücudun rahatlamasını sağlayacaktır. Sağlıklı beslenmenin sadece yılbaşında değil ömür boyunca vücudunuza iyi geleceğini unutmamanız dilekleriyle iyi yıllar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yoga-beden-sagligina-yararli-midir", "text": "Yoga, kimilerine göre, ruhsal bir saçmalıktır. Ancak insanlar başka egzersiz çeşitlerini uygulayarak, çok daha hızlı bir biçimde zinde bir bedene kavuşsalar da, yoganın kişiye ruhsal açıdan birtakım yararlar sağladığı da kolay kolay yadsınmayacak bir gerçek. Bilim dünyası şimdilerde yoga ile ilgili veri açığını kapatmaya çalışıyor. Bu konunun irdelendiği son araştırmaların genelde, 90 dakika boyunca 40 C sıcaklıktaki nemli bir ortamda uygulanan ve birbirini izleyen 26 yoga hareketi ile nefes alıştırmalarından oluşan, Bikran yoga adlı bir yönteme odaklandığı görülüyor. Ne var ki, bu yöntem fiziksel açıdan karşılığını en iyi biçimde alabileceğiniz bir yöntem olmasa gerek. Colorado Üniversitesi'nden Brian Tracy ve arkadaşları, bu yöntemi düzenli biçimde uygulamanın kas gücünü arttırdığına tanık olsalar da, bunun aerobik zindelik üzerinde herhangi bir etki yaratmadığını da ortaya koydular. Erkeklerde ortalama 460 ve kadınlarda 330 kalori yakılmasına neden olan Bikran yöntemi ve daha az miktarda kalori yakan daha yumuşak alıştırmalardan oluşan başka disiplinlere bakıldığında, hızlı bir biçimde sağlıklı ve zinde bir bedene ulaşmaya çalışanlar için yürüyüş ya da koşmanın çok daha etkili ve rahat bir seçenek olacağı söylenebilir. Yoga, sanıldığı gibi, gerçekten de kişinin ruhsal sağlığı açısından birtakım yararlar sağlayabilir. Bunalım, gerginlik ve duygusal yemek yeme gibi birtakım belirtiler gösteren ve haftada iki kez Bikran yoga derslerine katılan kadınlar, hiç yoga yapmayan kontrol grubundaki kadınlara kıyasla üç kat daha fazla olan bu olumsuz belirtilerde bir azalma meydana geldiğini belirtiyorlar. Ancak bu yararların gerçekte bir sauna etkisi yaratan Bikran yönteminden mi kaynaklandığı, normal yoga egzersizlerine de benzer bir etki yaratıp yaratmayacağı konusunda henüz kesin bir bilgi yok. Bu arada, yoga, tai chi ve meditasyon gibi etkinliklerin sağlığa yararlı olduğu yönündeki kanıtlar da giderek artıyor. Britanya Coventry Üniversitesi'nden Ivana Buric ve arkadaşları tarafından 2017'de yapılan bir araştırmaya göre, bu tür ruh-beden alıştırmaları çeşitli hastalıklarda bağışıklık sisteminin aşırı bir tepki göstermesi sonucunda ortaya çıkan yangılardan sorumlu olan genlerin devre dışı bırakılmalarını sağlıyor. Bu araştırma yoganın neden kalp ve damar hastalıklarına yakalanma olasılığını azalttığı, şeker hastaları ve kimi kanser hastalarının daha nitelikli bir yaşam sürdürmelerine olanak tanıdığı gibi konuları da açıklığa kavuşturabilir. Dahası, Boston'daki tam teşekküllü Massachusetts Hastanesi uzmanlarından Sarah Lazar, yoganın beynin korku ve kaygıdan sorumlu bölgelerinde bir küçülmeye bile neden olabileceğini de ortaya koydu. Öyle ki, içinizdeki yogiyi devinime geçirmeye niyetliyseniz, hemen yoga minderinizi yere serin ve ommm...diyerek gevşeyin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yogun-egzersiz-daha-fazla-yag-yakar-mi", "text": "İnsana görünürde son derece mantıklı gelen bir söylem şudur: Daha zinde, daha sağlıklı olmak ve kilolardan kurtulmak için yapmanız gereken tek şey, insanı ter içinde bırakan sıkı bir egzersiz sürecine girmektir. Terden sırılsıklam kalınan bir çalışmanın ardından kişi, hiç kuşkusuz amacına ulaştığı duygusuna kapılır. Hatta spor salonlarındaki o araç ve gereçlerin insanı daha çok terlettiğine ve sözüm ona daha çok kilo verdirdiğine inanır. Gelgelelim ki, duygular yanıltıcı olabilir. Kanada'nın Ontario kentindeki McMaster Üniversitesi uzmanlarından Stuart Phillips, Terlemek, alıştırmaların sonucunda bedene yarar sağlandığının bir göstergesi olmaktan çok, ısı yükünün yok edilmesiyle ilgili fizyolojik gereksinime işaret eden bir durumdur. Bir saunada oturduğunuz zaman da terlersiniz, ama insanın böyle bir durumda egzersize denk bir yarar sağlandığı duygusuna kapıldığı olur mu? diye soruyor. Egzersizin kalp sağlığı açısından yararlı olduğunu ortaya koyan Londra Imperial College uzmanlarından Declan O'Regan, sıcaklıktan bağımsız olarak, kimi insanların terlemeye daha yatkın olduklarına dikkat çekiyor. Bu bağlamda genetik yapı etkili; aynı zamanda ne kadar zinde olduğunuz da önemli bir rol oynuyor. Araştırmalar, insana şaşırtıcı gelebilse de, bedenin zindelik kazandıkça daha çok terlediğine işaret ediyor. Bunun nedeni, bedenin harcanan çabaya uyum sağlamasından ve kişiyi serin tutmak amacıyla terlemeye başlamasından kaynaklanıyor. Egzersiz sırasında erkeklerin kadınlardan daha çok terledikleri de görülüyor. Düşük yoğunluklu egzersiz, yorucu egzersizlere kıyasla daha çok miktarda yağın yakılmasına neden olabiliyor. Yağ yakma kuşağı olarak bilinen bu görüş, bedenin karbonhidratları hızla yakıta dönüştürebildiği ve bu yüzden de yoğun egzersiz sırasında karbonhidratlara başvurulduğu yönündedir. Oysa, bedende yağlar daha yavaş yakılır ve bu yüzden de daha düşük tempolu alıştırmalar için elverişli bir yakıt oluşturur. Batı İskoçya Üniversitesi spor bilimleri uzmanı Chris Easton, Ne yazık ki, burada iletilen görüş biraz kafa karıştırıcı. Çok düşük yoğunluklu egzersizlerde insanlar karbonhidratlara oranla daha çok yağ yakarlar- ancak yüksek yoğunluklu alıştırmalarda her ikisi de büyük oranlarda yakılır. Bu durumda, kişi egzersizi sürdürmeye niyetli değilse, yoğun egzersizden daha olumlu sonuç alabilir diyor. Karbonhidratlar yağlara kıyasla çok daha kolay erişilebilen bir yakıt kaynağı olduğundan, söz gelimi sabah yataktan kalkar kalkmaz, karbonhidrat dolaşımının daha az olduğu boş bir mideyle yapılan egzersizlerde, beden yakıt olarak karbonhidrat yerine yağlardan yararlanmak zorunda kalır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yogun-egzersiz-daha-mi-iyi", "text": "Belirli bir süre boyunca yüksek yoğunluklu alıştırmalar, spor salonlarında kısaca HIIT olarak bilinen adlı programla pazarlanıyor. Söz konusu program Japonya Fiziksel Uygunluk ve Spor Enstitüsü uzmanlarından Izumi Tabata ve arkadaşları tarafından 1990'larda geliştirildi. Tabata ve arkadaşları tarafından yapılan araştırma, haftanın dört günü 20 saniyelik yoğun çalışmanın ardından 10 saniyelik dinlenme döngülerinin 4 dakika boyunca yinelendiği bir beden alıştırma programının, altı hafta boyunca haftada beş gün birer saat yapılan alıştırmalara kıyasla, yağ yakımı ve kas gelişimi açısından çok daha olumlu sonuçlar verdiğini ortaya koyuyordu. Gelgelelim, bu program gerçekten de bu tür yararların sağlanmasında etkili oluyor mu? Batı İskoçya Üniversitesi spor bilimleri uzmanlarından Chris Easton, Yüksek yoğunluklu beden alıştırmaları kesinlikle işe yarıyor. Araştırmalar sürekli olarak bu yöntemin kişiyi daha zinde ve sağlıklı kıldığını gösteriyor diyor. Bunun nedeni, kısa sürelerle rahat pozisyondan uzaklaştırılarak, bedenin bu duruma uyum sağlamaya zorlanmasından kaynaklanıyor. Çalışmanın yoğunluğu arttıkça bedenin uyum sağlama çabası da artıyor ve bu da akciğerler, kalp ve kan dolaşımı açısından olumlu birtakım etkiler yaratıyor. Kalp ve kaslardaki yüksek düzeyde kan akışı, kısacık bir zaman diliminde çok ciddi değişimlerin yaşanmasına neden oluyor. Üstelik, yalnızca bununla da kalmıyor. 2017 yılında yayımlanan bir araştırmada, Minnesota Mayo Kliniği uzmanlarından Sreekumaran Nair ve arkadaşları kimileri üç ay boyunca düzenli olarak HIIT alıştırmaları yapan, kimileri ağırlık kaldırma çalışmaları ya da her ikisini yapan genç ve daha yaşlı kişilerden alınan kas örneklerini karşılaştırdılar. Sonuçta, HIIT alıştırmalarının-hücrelerin içindeki güç depoları olan mitokondride yaşa bağlı etkileri azalttığına ve kimi zaman da geri çevirdiğine tanık oldular. Mitokondride yaşa bağlı olarak meydana gelen bozulmalar yorgunluğa ve şeker hastalığına yol açabilir. Dahası, yüksek yoğunluklu alıştırmalar metabolik hızın artmasına da yol açabilir. Bu da, kişinin dinlenirken bile daha çok enerji harcaması anlamına gelir. Tüm bunlar kulağa çok hoş gelebilir, ama HIIT alıştırmaları herkese uygun bir yöntem değildir. Easton, bu yöntemin, olması gerektiği gibi uygulandığında rahatsız edici olduğuna dikkat çekerek, Bunu öğrencilerimle birlikte uyguluyorum ve bisiklet üzerinde bedenin tüm gücünü harcadığı 30 saniyelik sürelerin bitiminde öğrencilerin yarısı sürekli olarak bitkin düşüyor. Ancak bu sürecin biraz daha uzatılıp araya hızlı adımlarla yürüme, ya da koşma, merdiven çıkma türünde bir alıştırmanın eklenmesi çok daha yararlı olabiliyor diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yoksul-ulkelerdeki-yasam-beklentisi-yukseldi-ama", "text": "Dünya genelindeki yaşam beklentisi daha iyi sağlık hizmetleri sayesinde yükseliyor. Dünya Sağlık Organizasyonu'nun açıklamasına göre düşük gelirli ülkelerdeki yaşam beklentisi 2000-2016 yılları arasında 11 yıl artarak ortalama 62,7'ye yükseldi. Üstelik obezite sayılarındaki artışa karşın. 2016 yılında Lancet dergisinde yayımlanan ve 200 ülkenin verilerine dayanan araştırmaya göre 1975 yılında erkeklerde yüzde 3'ü fazla kilolu iken bu oran 2014 yılında yüzde 11'e çıkmıştı. Kadınlarda ise yüzde 6,4'lük oran neredeyse yüzde 15 olmuştu. Günümüzde dünya genelinde 2 milyar insan fazla kilolu ve bunlara çocuklarla, gençler de dahil. Dünya Sağlık Organizasyonu'na göre fazla kilo ve şişmanlık ağır hastalıkların ana risk faktörleri. Fakat buna rağmen yine de dünyadaki tüm insanlar daha uzun yaşıyor ve sağlıkları da daha iyi. Ne var ki gelişmeler Birleşmiş Milletlerin gelişim hedeflerine ulaşmak için yeterli değil ve bu gelişme Covid-19 pandemisi yüzünden de yavaşlayabilir. Dünya Sağlık Organizasyonu aşılanma oranlarında fazla gelişme kaydedemedi. Ayrıca kanser, diyabet, kalp ve akciğer hastalıkları ve inme gibi hastalıklar dünya genelinde yeterince tedavi edilmiyor. 2016 yılında dünya genelindeki ölüm vakalarının üçte ikisi bulaşmayan hastalıklardan. 2017 yılında dünya nüfusunun üçte biri sadece en gerekli sağlık hizmetlerine ulaşabildiler. Önümüzdeki yıllar için, özellikle de düşük ve orta gelirli ülkelerin büyüme tahminlerine bakacak olursak, küresel şişmanlık sorunu da büyümeye devam edecek. Uzmanlar 2024 yılında yetişkin dünya nüfusunun 5'te biri aşırı kilolu veya şişman olacak. Bu yüzden ekonomik büyümede, beslenme kampanyaları veya sağlıklı yaşamı teşvik eden önlemlerin de dikkate alınması öneriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yuksek-b12-vitamini-iceren-en-iyi-besinler", "text": "B12 vitamini, vücudunuzun kendi üretemediği önemli besinlerden biri. Bu nedenle ya beslenme düzeninizle ya da takviye besinlerle B12 vitamini tüketmeniz gerekir. Vejetaryenler, hamile ve emziren kadınlar, B12 eksikliği riski taşıyan hastalar beslenme düzenlerini bu açıdan dikkatle düzenlemek zorundadır. Suda çözünebilen bu vitamin sağlıklı bir beden ve akıl için çok gereklidir. Sağlıklı sinirlere sahip olmak, DNA ve alyuvar hücrelerinin üretimini desteklemek, beyin fonksiyonlarının normal çalışmasını sağlamak için birebirdir. Günlük B12 ihtiyacımız yaklaşık 2.4 mcg'dir, ancak hamile ya da emziren kadınlar için bundan biraz daha yüksek bir doz önerilir. B12 vitamininin emilimi midede bulunan intrinsik faktör denilen bir protein yardımıyla olur. Bu bileşen B12 vitamini molekülüne bağlanır; kan ve hücrelere emilimi sağlanır. İşte alışveriş listenize eklemek isteyebileceğiniz, yüksek B12 vitamini içeren 12 besin. Sakatat en besleyici yiyecekler arasında sayılır. Özellikle kuzu ciğeri ve böbreği B12 açısından çok zengindir. Biftek ya da dana etine göre çok daha yüksek oranda B12 içeren kuzu ciğerinde aynı zamanda bakır, selenyum, A ve B2 vitaminleri de yüksek oranda bulunur. İstiridye önemli bir protein kaynağı olmasının yanı sıra yüksek oranda B12 vitamini de içerir. Özellikle yavru istiridyelerde önemli oranda demir de bulunur. İstiridyenin bir başka yararı da önemli bir antioksidan kaynağı olmasıdır. Genellikle su, yağ ya da sos içerisinde konserve olarak satılan bu balık türü, hemen hemen besin maddelerinin tümünü yüksek oranda içerir. Sardalye ayrıca iltihabı önleyen, kalp sağlığını koruyan omega 3 yağlı asitleri bakımından da son derece zengindir. Yaklaşık 186 gram yağsız biftek günlük B12 ihtiyacının neredeyse iki katını karşılar. Aynı miktarda biftek aynı zamanda önemli oranda B2, B3, B6 vitaminleri ve selenyum ile çinko da içerir. B12 miktarını daha yüksek dozda almak istiyorsanız yağsız etleri tercih etmelisiniz. Aynı zamanda etinizi yağda kızartmak yerine ızgarada kızartmak içerisinde B12 vitamininin de korunmasına yardımcı olur. Kahvaltılık tahıl kaynakları hayvansal madde içermediklerinden vejetaryen ve veganlar için idealdir. Her ne kadar sağlıklı bir beslenme düzeni içerisinde önerilmeseler de özellikle B12 olmak üzere yüksek oranda B vitaminleri içerdiğinden yarar sağlarlar. Takviye edilmiş kahvaltılık gevrekler, o tahılın içerisinde normalde bulunmayan besin maddelerinin eklenmesiyle üretilen ürünlerdir. Araştırmalar, bu gibi takviye gevreklerin günlük B12 alımına yardımcı olduğunu gösteriyor. Örneğin katılımcıların 14 hafta boyunca her gün 4.8 mcg B12 vitamini içeren takviye gevrekten 240 ml tükettiği bir araştırma sonucunda, bu katılımcıların B12 oranlarında önemli oranda yükselme tespit edildi. En sağlıklı balıklardan biri olan alabalık çok önemli bir protein, sağlıklı yağ ve B vitaminleri kaynağıdır. 100 gram alabalık günlük B12 ihtiyacımızın %125'ini karşılarken, içerisinde 1300 mg'dan fazla omega 3 yağlı asidi de bulundurur. Almamız gereken günlük omega 3 yağlı asitlerinin yani eikosapentaeonik asit ve dokosaheksaeonik asitlerin miktarı ise 250-500 mg arasındadır. Alabalıkta aynı zamanda manganez, fosfor ve selenyum gibi mineraller de önemli oranda bulunur. En yüksek omega 3 yağlı asit içeriğine sahip olan besinlerden olduğu bilinen somon, aynı zamanda çok önemli bir B vitamini kaynağıdır. 178 gram pişmiş somon balığı günlük B12 ihtiyacımızın %80'ini karşılarken, 4023 mg omega 3 yağlı asidi de içerir. Yüksek yağ içeriğinin yanı sıra protein oranı da çok yüksektir. Örneğin 178 gram somonda 40 gram gibi protein bulunur. Bu takviye sütler, hayvansal süt yerine besleyici ve vegan bir ürün tercih eden kişiler için uygundur. Soya, badem ve pirinç sütleri aslında yüksek oranda B12 vitamini içermese de takviye besin haline getirilerek, vitamin içeriği de yükseltilir. Örneğin 240 ml soya sütü günlük B12 ihtiyacınızın %45'ini karşılayabilir. Süt, yoğurt ya da peynir gibi süt ürünlerinde yüksek oranda protein, vitamin ve mineral bulunur. 240 ml tam yağlı süt, günlük B12 ihtiyacımızın %18'ini karşılar. Tam yağlı yoğurt da önemli bir B12 kaynağıdır. Araştırmalar, süt ve süt ürünlerinden alınan B12'nin emiliminin biftek, balık ya da yumurtadan alınana göre daha kolay yapıldığını gösteriyor. Yumurta çok önemli bir tam protein ve B vitaminleri kaynağıdır. İki büyük yumurta günlük B12 ihtiyacımızın %22'sini, B2 ihtiyacımızınsa %28'ini karşılar. Araştırmalara göre yumurtanın sarısında, beyazına göre daha yüksek oranda B12 vitamini bulunuyor. Bu nedenle yumurtaın yalnızca beyazının değil tamamının yenmesi öneriliyor. Bunun yanı sıra yumurtada önemli oranda D vitamini de bulunuyor. Ayrıca yumurta, doğal olarak D vitamini içeren çok az sayıda besinden biri. İki büyük yumurta günlük D vitamini ihtiyacımızın %9'unu karşılayabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yumurta-essiz-bir-besin-kaynagi", "text": "Batı kültüründe yumurtadan daha fazla incelenmiş başka bir besin yoktur. Besin uzmanları bir gün yumurtanın faydalı olduğunu söylüyorsa, bir diğer gün zararlı olduğu gerekçesi ile insanları uyarıyor. Yumurtanın şiddetli tartışmalara konu olmasının nedeni içerdiği kolesterol miktarı. Amerikan Kalp Birliği, yetişkin bireylerin günde 300 miligramdan fazla kolesterol almaması gerektiğini söylüyor. Amerika Tarım Bakanlığı'na göre ise bir büyük boy yumurtada 186 mg, küçük boy yumurtada ise 141 mg kolesterol bulunuyor. Ne var ki geçtiğimiz yıllarda bilim insanları, yumurtada bulunan kolesterolün gerçekten sağlığa zararlı olup olmadığını incelemeye başladı. Amerikan Yumurta Kurulu'nun araştırma kolu olan Yumurta Beslenme Merkezi yöneticisi Dr. Mitch Kanter, kolesterol konusu dışında yumurtanın son derece sağlıklı bir besin kaynağı olduğunu, içerisinde bol miktarda yüksek kaliteli protein, B12 vitamini, fosfor ve riboflavin bulunduğunu söylüyor. Yumurtada bulunan her çeşit B vitamini ve çok çeşitli amino asit, yumurtanın harika bir protein kaynağı olmasını sağlıyor. Kanter, yüksek kalite proteinin kan yapımına yardımcı olduğunu, insanların daha uzun süre tokluk hissetmesini ve enerjik kalmasını, böylece de sağlıklı kilosunu korumasını sağladığını ekliyor. Yumurtada, iyot ve selenyum gibi başka kaynaklarda bulunması zor olan mineraller de bulunuyor. Ayrıca yumurta harika bir D vitamini kaynağı olduğundan, kalsiyumla birleştiğinde sağlıklı kemiklerin oluşumuna yardımcı oluyor. Kanter, yumurtanın yalnızca beyazını yememeniz gerektiğini, zira sarısında bol miktarda kolin, B12 vitamini, D vitamini ve demir bulunduğunu da ekliyor. Birçok besin uzmanı, yumurtanın harika besin profili sayesinde kolesterol sorununun da ortadan kalktığına inanıyor. Yumurta, içinde bulunan besin maddelerinin bolluğuna rağmen düşük kalorili bir besin. Büyük boy bir yumurtada yalnızca 71 kalori var. Ayrıca içerisinde karbonhidrat da şeker de bulunmamakla birlikte yalnızca 5 gram yani günlük önerilen ihtiyacınızın %7'si miktarında yağ bulunuyor. 2015 Diyet Rehberi Danışma Kurulu'na göre sabah kahvaltılarına yumurta eklenmesi, öğünün besin oranını daha da yoğunlaştırıyor. Yumurta aynı zamanda başka yiyeceklerin yanında ya da genellikle vitamin ve mineral açısından yeterli olmayan atıştırmalıkların yanında da tercih edilebilecek bir besin. Ayrıca yumurtanın kalorisi ve doymuş yağ oranı da düşük olduğundan besin oranı yüksek diğer yiyeceklerle birlikte de tüketilebilir. 20. yüzyılın başlarında Nikolai Anichkov isimli bir bilim insanı, üzerinde araştırma yaptığı tavşanlara yalnızca kolesterollü besinler yediriyordu. Tavşanların damarları tıkanmış, böylece kolesterolün kalp sorunlarına yol açtığı ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1950'li yıllarda Ancel Keys'in yayınladığı bir araştırmada, daha fazla hayvansal yağ tüketen kültürlerden gelen insanların kalp sorunlarıyla karşılaşma riskinin de daha yüksek olduğu sonucu çıkmıştı. Bu iki araştırma son derece etkili olmuş, kolesterol ile hayvan yağının kalp sağlığını olumsuz etkilediği varsayımı kabul edildi. . Yumurta konusunda şüpheci olan bazı araştırmacılar, Lancet'te yayınlanan 1984 tarihli bir araştırmaya değiniyor. Bu araştırmada Harvard'lı araştırmacılar, süt ve süt ürünleri de tüketen 17 vejetaryen öğrenciden üç hafta boyunca jumbo boy yumurta tüketmelerini istemişti. Bu, günlük kolesterol alımlarını 97'den 418'e çıkarmış, üç haftanın sonunda ise LDL yani kötü kolesterol seviyeleri %12 oranında artış göstermişti. Ayrıca kan kolesterolü seviyeleri de yükselmişti. 2006 yılında The Journal of Nutrition dergisinde yayınlanan başka bir araştırmada da tam yumurta yemenin LDL ve kan kolesterol seviyelerini yükselttiği görülmüştü. Araştırmada bir grup genç Brezilyalıya her gün üç yumurta beyazı yedirilirken başka bir grup günde üç tam yumurta tüketmişti. Beslenme düzenleri ortalama olarak aynı ve oldukça sağlıklıydı; bol miktarda meyve, sebze, tavuk, balık ve fasulye tüketiyorlardı. Araştırma sonunda tam yumurta yiyen katılımcıların LDL kolesterol seviyelerinde diğer gruba göre %30 daha fazla artış olduğu gözlemlendi. Lipids dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir araştırmada ise yumurta tüketiminin HDL yani iyi kolesterol seviyesini yükselttiği ve HDL moleküllerinin daha etkili işlemesini sağladığı görülmüştü. HDL kolesterol, LDL kolesterolün yok edilmesine yardımcı olduğundan HDL kolesterol seviyeniz ne kadar yüksekse o kadar iyi. Journal of Nutritional Biochemistry dergisinde yayınlanan 2010 tarihli başka bir araştırmada da benzer sonuçlar bulunmuş, yumurta tüketen katılımcıların HDL seviyelerindeki artışın lütein ve zeaksantin seviyelerini de arttırdığı görülmüştü. Lütein ve zeaksantin, özellikle göz sağlığına iyi gelen besin maddeleridir. Bütün bu araştırmaları göz önünde bulunduran Mayo Clinic, sağlıklı kişilerin haftada altı veya yedi yumurta tüketmesinde bir sorun olmadığını söylüyor. Live Science'da yayınlanan 2013 tarihli bir köşe yazısında besin uzmanı Katherine Tallmadge, çok fazla doymuş yağ tüketmiyorsanız günde bir yumurtanın zararsız olduğunu yazmıştı. Diyabet hastası kişiler için yumurta tüketimi farklı sonuçlar verebilir. Mayo Clinic, haftada yedi yumurta yiyen diyabet hastalarının kalp hastalıkları riskini önemli derecede artırdığını söylüyor. Canadian Journal of Cardiology dergisinde yayınlanan 2010 tarihli bir analizde, Physicians' Health Study araştırmasına dahil olan ve 20 yıllık araştırma süreci sırasında diyabete yakalanan katılımcıların günde bir yumurta yemeleri durumunda kardiyovasküler hastalıklara yakalanma risklerini iki kat artırdıkları belirtiliyor. Protein: Tam bir yumurta tamamıyla proteinden oluşur, bu da içerisinde gerekli bütün amino asitleri bulundurdukları anlamına geliyor. Bu protein o kadar faydalı ki Dünya Sağlık Örgütü, başka besinlerdeki proteini değerlendirirken yumurta proteinini esas alıyor. Kanter, yumurtanın hem tamamen doğal olduğuna hem de başka besinlerdeki bütün kaliteli proteinleri barındırdığına dikkat çekiyor. Bir yumurtada altı gramdan fazla yani günlük ihtyiacınızın %13'ü oranında protein bulunuyor ve tamamı neredeyse sarısından geliyor. Kanter, yüksek proteinli diyetlerin yüksek tansiyonu da düşürdüğünü belirtiyor. American Journal of Hypertension dergisinin yakın zamanda yayınladığı araştırmada orta yaşlı insanlar 11 yıldan fazla bir süre boyunca takip edilmiş, daha fazla protein tüketen kişilerin uzun vadede yüksek tansiyonla karşılaşma risklerinin daha düşük olduğu görülmüştü. Görme yetisi: Yumurta sarısında bu- lunan lütein ve zeaksantin, yaşa bağlı körlüğün baş sebeplerinden olan maküler dejenerasyonu önlemeye yarayan antioksidanlardandır. Tıpkı havuçtaki beta-karoten gibi karotenoid ailesinden olan bu iki besin maddesinin yumurtada bulunduğu Amerikan Optometrik Birliği tarafından belirtilmiştir. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan bir araştırmada deslenme düzenine günde 1,3 yumurta sarısı katan 11 erkek ve kadından oluşan grup 4,5 hafta boyunca izlenmişti. Araştırma sonunda katılımcıların lütein seviyesinin yüzde 28 ila 50 oranında, zeaksantin seviyelerinin ise yüzde 114 ila 142 oranında arttığı görüldü. Kilo verme: Kalorisi oldukça düşük olan yumurta diyet yapan kişilerin de gözdesi. Uzun süre tokluk hissi verdiğinden kahvaltılarda yumurta yemek sağlıklı bir kiloya kavuşmanızda ve obezite riskini azaltmanızda yardımcı olabilir. Journal of the American College of Nutrition dergisinde yayınlanan ve 30 aşırı kilolu ya da obez kadının dahil olduğu araştırmada kahvaltıda simit yerine yumurta yiyen kadınların öğle yemeğinde, daha sonraki öğünlerde ve sonraki 36 saat içinde daha az yemek yediği gözlemlendi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yumurta-masum-cikti", "text": "Yeni bilimsel çalışmalar, genetik yatkınlığı bulunan kişilerde dahi yumurta yemenin kalp krizi riskini arttırmadığını gösteriyor. Kolesterollü beslenmenin veya her gün bir yumurta yemenin, koroner kalp hastalığı riskinin artmasında etkisi yok. Ayrıca, Fin halkı arasında yaygın olan ve kolesterol metabolizmasını etkileyen APOE4 fenotipiyle de bağlantısı bulunamadı. Araştırma Eastern Finland Üniversitesi'nde yapıldı . Finlandiya'da kalıtsal APOE4 yaygınlığı oldukça fazladır ve nüfusun yaklaşık üçte biri bu geni taşımaktadır. Ancak bu nüfus grubu içinde yüksek kolesterol alımı ve kardiyovasküler hastalık riski arasında henüz bir bağlantı ortaya çıkmadı. Araştırma, APOE4 taşıyıcısı olsun ya da olmasın, araştırmaya katılan kişilerin tamamında yüksek kolesterol alımı ve kardiyovasküler hastalık riski arasında bağlantı olmadığını gösterdi. Dahası, kolesterol alımının önemli kaynaklarından biri olan yumurta tüketiminin, koroner kalp hastalığı riski ile ilişkili görülemedi, aynı zamanda kolesterollü beslenme şah damarların duvarlarının kalınlaşmasıyla bağlantısı bulunmadı. Bu damarlarda cidar kalınlaşması, beyinde inmelere neden olabiliyor. Bulgular, yüksek kolesterollü beslenmenin kanda yüksek kolesterol taşımaya yatkın genetik özelliklere sahip kişilerde dahi kardiyovasküler hastalık riskini arttırmadığını ortaya koydu. Kontrol grubundaki kişiler günde yaklaşık 520 mg yüksek kolesterole ürünle beslendiler ve günde ortalama bir yumurta yediler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yumurta-sarisindan-elde-edilen-jeller", "text": "Mutfak diyarında hiçbir şey tavuk yumurtasının yerini tutamaz. O iyi bir köpürtücü, koagülatif, emülsiyon yapıcı, bağlayıcıdır. Yumurtanın sıvı içeriği ısı ile jelleşme özelliğine sahiptir. Yumurtada bulunan protein, vitamin, mineraller, faydalı yağ asitleri ve fosfolipitlerin yeni uygulama alanları sürekli olarak araştırılmaktadır. Bu araştırmaların yapılabilmesi için gerekli olan en önemli işlem, yumurtanın içerik bazında parçalanmasıdır. Yumurta sarısı, içeriklerine parçalanması en güç olan kısımdır. Yumurtanın sarısında suda çözünmeyen protein kümeleri duru sarı sıvıda süspansiyon olarak bulunur. Yumurta sarısı yavaş hızdaki santrifüj yöntemiyle granül ve plazmaya ayrışır. Endüstriyel bazda, yumurta sarısında bulunan diğer küresel parçalar ve lipitler de olmasına rağmen sadece bu iki içerik başarı ile ayrıştırılabilmiştir. Granüller yumurta sarısındaki kuru maddenin %22'sini, yumurta proteinlerinin %50'sini, yumurta yağlarının %7'sini oluşturur. Plazma ise kuru maddenin %78'ni, yağların yaklaşık %90'nını, proteinlerin %50'sini meydana getirir. Son çalışmalar granüllerin yeni birçok özelliği ile gıda endüstrisinde bir malzeme olarak kullanılabileceğini gösterdi. Ancak henüz plazma ile yeni bir gıda ürünü tasarlanmadı. Bu yazıdaki fikirlerin ışığında moleküler gastronomi ile uğraşan genç şeflerimizin yeni tarifler geliştirmesini ve literatüre girmesini diliyorum. Granüllerden elde edilen jellerin en düşük kalori değerine sahip oluğu saptandı. Yumurta sarısı ve plazmadan 80 C sıcaklıkta jelleşme gözlemlenirken, granül jelleşmesi soğuma aşamasında, yaklaşık 50 C'de oluşur. Granül proteinleri ısı ile denatüre olmaya dirençlidir ve granül jelleşmesi karragenanın davranışına bağlıdır. Plazma proteinleri ise ısı ile kolayca formu bozulur, bu yüzden jelleşme proteinlerine bağlıdır. Granül jelinde çapı 0.3 ve 2 m arası değişen küresel parçacıklar görülür ve bu jel kolay parçalanabilir. Plazma jeli pürüzsüz bir yüzeye sahiptir ve parçalanmaya daha dirençlidir. Plazma ve yumurta sarısından elde edilen jeller koyu sarı renkteyken, granül jellerinin rengi kum sarısı tondadır. Bu özellikleri tanıtılan yumurta türevlerinden elde edilen yeni jel türleri temel alınarak, düşük kalori yeni tatlı tarifleri tasarlanabilir. Örneğin plazma jeli vanilya, şeker, portakal çiçeği özü veya kakao eklenerek tatlandırılabilir. Yüksek enerji veren spor içeceği yapmak için glikoz ile yağ oranı düşük protein oranı yüksek granül jeli karıştırılabilir. Ayrıca granül ile düşük kolesterollü (5 kat daha az) tatlı tarifi denenmiş ve panelistlerden rengi hariç geçer not aldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yumurtalariniz-elinizden-gitmeden", "text": "Çalışmak, iş hayatında kendini ispat etmek pek çok kadın için evlilik ve çocuk hayallerinin ertelenmesi anlamına geliyor. Bazen de sosyal ya da sağ lık111la ilgili nedenlerden annelik hayalleri ötelenebiliyor. Yıllar geçtikçe gün geliyor, bir de bakıyorsunuz ki yumurtalarınız azalmış. Oysa ki anne olmak, isteyen her kadının hakkıdır. Yumurtalıklar da yaşlanır... Hatta bazen sizden önce de yaşlanabilirler. Siz hala düzenli adet görseniz bile yumurta sayınız azalmış, gebe kalma potansiyeliniz düşmüş olabilir. Kadınların en büyük yanılgısı, yaşları ileri olsa da henüz adetten kesilmedikleri için rahatlıkla gebe kalabileceklerine inanmalarıdır. Kadınlar için doğurganlık dönemi ilk adet ile başlar ve menopozdan ortalama 5-10 sene öncesinden giderek azalmaya başlar ve sona erer. Bunu geç kalmadan anlamak için yumurtalarınızın sayısının belirlenmesi gerekir. Yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi, bir kadının kalan yumurtalarının sayısına ve kalitesine dayanarak üreme potansiyeli hakkında fikir edinmek için gereklidir. Bunun temel amacı, azalmış yumurtalık rezervine sahip hastaları tespit etmektir. Yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi bu hastalara prognozları hakkında bilgi verirken, uygun tedavi seçimi konusunda da rehberlik eder. Her ne kadar bu testlerle doğurgan yılların ne zaman sona ereceği öngörülemese de, normal dışı değerlere sahip kadınlara fırsat pencerelerinin beklediklerinden daha kısa olabileceği ve gebelik planları varsa bunu çok ileri bir tarihe ötelemekten kaçınmaları önerilebilir. Ülkemizde yeni bir düzenlemeyle artık yumurta sayısı azalmış ve bu nedenle ileride çocuk sahibi olamama riskiyle karşı karşıya olan kadınlara yumurtalarını dondurma hakkı tanınmıştır. Böyle bir fırsat varken yumurta sayısının tespiti daha da önem kazanmaktadır. 35 yaş üstünde olmak: Kadınlarda yumurtalar 30'lu yaşlarda dereceli olarak düşmeye başlar, 35 yaşından sonra anlamlı bir şekilde azalır. 30 yaşında çocuk sahibi olmaya çalışan bir kadının gebe kalma şansı her ay yüzde 20 iken, 40 yaşındaki bir kadının yüzde 5'den azdır. Ailede erken menopoz öyküsü olması: Kadınlarda ortalama menopoz yaşı 51'dir. Erken menopoz, 40 yaşından önce yumurtalıkların fonksiyonunu kaybetmesidir. Ailesinde 40 yaş altında menopoza giren akrabaları olan kadınlar erken menopoz riski altındadır ve aynı yaşta olup bu riski taşımayan bir kadına oranla yumurtaları daha azdır. Genetik hastalığı olanlar: 45 X mozaisizmi, FMR1 taşıyıcıları. Geçirilmiş yumurtalık cerrahisi : Yumurtalıklara uygulanan herhangi bir cerrahi işlem yumurtaları azaltabilir. Endometrioması olan kadınların, ameliyat geçirmemiş olsalar bile, yumurtaları azalmış olabilir. Gonadotoksik kanser tedavisi veya radyoterapi görenler: Bugün pek çok kanser türü başarıyla tedavi edilmektedir, ancak kanser tedavileri yumurtaları önemli ölçüde etkileyebilir, geri döndürülemez hasarlar bırakabilir. Kanser teşhisi almak herkes için fiziksel, duygusal ve sosyal açıdan çok zordur, ancak üreme döneminde olan hastalar için kanser, üremenin kaybı ya da erken menopoz gibi ek bir yük getirmektedir. Yumurtalık rezervinin değerlendirilmesinin temel amacı, azalmış yumurta sayısına sahip hastaları tespit etmek ve bu hastaları doğru şekilde yönlendirmektir. Yapılacak bir jinekolojik ultrason ve bir hormon testiyle risk faktörleriniz belirlenip yumurtalarınız değerlendirilerek geleceğiniz konusunda size en uygun danışmanlık verilecektir. Antral folikül sayısı ve Antimüllerian hormon , yumurta sayısının ve stimülasyona cevabın en güçlü göstergeleridir. Bazal FSH-estradiol ölçümü de, diğer ikisi kadar etkin olmamakla birlikte, kullanılabilir. Yumurta sayısı ve kalitesi için en önemli göstergenin hastanın yaşı olduğu unutulmamalıdır. Bilinçlenin, bilgilenin ve geç kalmadan yumurtalarınıza sahip çıkın... Bu yazı HBT'nin 63. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zayif-bagisiklik-sistemi-sinyalleri-ve-guclendirmek-icin-oneriler", "text": "Grip mevsimi tüm hızıyla geldi ve bağışıklık sistemimizin mikroplarla savaşacak kadar güçlü olmasını istiyoruz. Ancak sık sık hasta olduğumuzu, yorgun hissettiğimizi veya çözemediğimiz başka belirtilerimiz olduğunu fark ediyorsak, bağışıklık sistemimiz zayıflıyor diye düşünebiliriz. İşteki büyük bir projeden veya evdeki duygusal bir durumu takiben hastalanma eğiliminde olmak bir tesadüf değil. Amerikan Psikoloji Derneği'nin bir raporuna göre, uzun süreli stres, bağışıklık sisteminin tepkilerini zayıflatıyor. Bunun nedeni, stresin, vücudun lenfositlerini, enfeksiyonla savaşmaya yardımcı olan beyaz kan hücrelerini azaltması. Doktorlar, lenfosit seviyesi ne kadar düşükse, soğuk algınlığı gibi virüsler için o kadar fazla risk altında olduğumuzu söylüyor. Aynı şekilde adrenalin, vücudun hücrelerinde depolanan yağların salınmasını ve enerjiye dönüştürülmesini sağlar. Bu, stres zamanlarında kan lipid seviyesinin yükselmesine yardımcı olabilir. Ancak kanda çok fazla trigliserid bulunması da kalp sağlığını riske atabilir. Yetişkinlerin her yıl iki veya üç soğuk algınlığı nedeniyle hapşırması ve burnunu çekmesi tamamen normaldir. Çoğu insan 7 ila 10 gün içinde iyileşir. Uzmanlar, \"Bu süre zarfında, bağışıklık sisteminin antikor geliştirmesi ve sinir bozucu mikroplarla savaşması üç ila dört gün sürer\" diyor. Ancak soğuk algınlığı hem sürekli yaşanıyor hem de iyileşmesi uzun sürüyorsa, bağışıklık sisteminin zorlandığı söylenebilir. Yaşamımız boyunca, tipik olarak her biri yaklaşık beş gün süren yaklaşık 200 soğuk algınlığı nöbeti geçiririz. Ortalama 16 kez grip oluruz. Sık sık ishal, gaz veya kabızlık yaşanıyorsa, bu da bir işarettir. Araştırmalar, bağışıklık sisteminin yaklaşık %70'inin sindirim sisteminde bulunduğunu gösteriyor. Orada yaşayan faydalı bakteri ve mikroorganizmalar bağırsakları enfeksiyondan korur ve bağışıklık sistemini destekler. Bu yararlı bağırsak bakterilerinin düşük miktarları, bizi virüslere, kronik iltihaplanmaya ve hatta otoimmün bozukluklara açık hale getirebilir. Yanık, kesik veya sıyrık olduktan sonra cilt hasar kontrol moduna geçer. Vücut, cildin yenilenmesine yardımcı olmak için yaraya besin açısından zengin kan göndererek yarayı korumaya çalışır. Bu iyileşme süreci sağlıklı bağışıklık hücrelerine bağlıdır. Ancak bağışıklık sistemi yavaşsa, cilt yenilenemez. Bunun yerine, yaralar oyalanır ve iyileşmekte zorlanır. - Bir yılda dörtten fazla kulak enfeksiyonu geçirmek - Bir yıllık süre içinde iki kez zatürre gelişmesi - Kronik sinüzit veya bir yılda üçten fazla bakteriyel sinüzit atağı yaşamak - Yılda ikiden fazla antibiyotiğe ihtiyaç duymak Yeterince uyuyor ve hala yorgunluk çekiyorsak, bu da bir sinyaldir. Enerji, bağışıklık sistemine yardım eder. Çünkü vücut, mikroplarla savaşmak için enerji tasarrufu yapmaya çalışır. Yukarıdaki uyarı işaretleri tanıdık geliyorsa, bağışıklık sistemine dikkat etmeli ve destek olmalıyız. Yeni ve doğru alışkanlıklar doğal olarak bağışıklık sistemini güçlü ve sağlıklı tutabilir. Bağışıklık sistemi sağlığın anahtarı, bu yüzden onu korumak için ne kadar çok şey yapabilirsek o kadar iyi. - Dengeli bir diyet - Yeterli uyumak - Düzenli egzersiz - Elleri yıkamak - Aşıları takip etmek - Sağlıklı kiloyu korumak - Sigara içmemek - Stresi en aza indirmeye çalışmak"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zenginler-yoksullardan-10-yil-daha-uzun-yasiyor", "text": "Yeni bir araştırma zengin olmanın kişinin yaşam süresini neredeyse 10 yıl uzatabileceğini gösteriyor. University College London'da gerçekleştirilen çalışma en zenginlerin en yoksullara göre hastalıktan ve engellilikten uzak ve açık ara daha uzun yaşadığını ortaya koyuyor. Hakemli bilimsel yayın Journal of Gerontology'de yayımlanan çalışmada uzmanlar, İngiliz Uzun Vadeli Yaşlanma Araştırması ve ABD Sağlık ve Emeklilik Araştırması kaynaklarını kullanarak 50 yaşın üzerindeki 25 bin kişinin verilerini analiz etti. Araştırmacılar, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ortalama yaşam süresi açısından büyük farklılıklar bulmazken zenginliğin anket katılımcılarının kaç yıl yaşayacakları üzerinde ciddi etkisi olduğunu açığa çıkarttı. Veriler, İngiltere ve ABD'deki 50 yaşındaki en varlıklı erkeklerin 31 yıl daha sağlıklı bir yaşam sürdüğünü ancak en yoksul gruptakilerde bu sürenin 22'yle 23 yıl civarında kaldığını gösterdi. Diğer yandan ABD ve İngiltere'deki en varlıklı grupta bulunan kadınlar sağlıklı şekilde fazladan 33 yıl daha yaşarken en yoksul gruptaki kadınlarda bu süre 24'le 25 yıl aralığında kaldı. Britanya'nın en zengin kişilerinin varlık artışının en yoksullara göre neredeyse dört kat daha hızlı gerçekleştiğini gösteren BK Ulusal İstatistik Ofisi'nin güncel istatistikleri yeni raporun bulgularıyla uyuşuyor. Veriler 2016'yla 2018 arasında BK'nın toplam zenginliğinin yüzde 13 artarak 14,6 trilyon İngiliz sterlinine (111,8 trilyon TL) yükseldiğini ve bu artışın önemli kısmını mülk değerleriyle emeklilik birikimlerindeki yükselmenin sağladığını gösteriyor. Aynı zamanda nüfusun en zengin yüzde 10'luk dilimindeki kişiler varlıklarında yüzde 11'lik bir artış yaşarken en yoksul yüzde 10'luk kesim sadece yüzde 3'lük bir yükselişe tanık oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihin-sagligi-icin-iyi-uyku-sart", "text": "Oxford Üniversitesi profesörü Russel Foster'e göre uyku ve zihin sağlığı arasındaki bağlantının çözülmesi, çeşitli hastalıkların tanısı ve tedavisi için yeni bir yol. İşte bu sözler üzerinde Foster ekibiyle birlikte şizofrenler üzerinde bir araştırma yapmaya karar verir. Bu hastaların %80'inde görülen rahatsızlık, insomnia olarak isimlendirilen uyku bozukluğuydu. Araştırmacılar, hastaların uyku-uyanıklık döngüsünü altı hafta boyunca takip ettikten sonra, verileri aynı yaşta ve aynı cinsiyette olan sağlıklı ve işsiz kişilerin verileriyle karşılaştırdı. Buna göre şizofrenlerin uyku motifleri sadece bozuk değil, tamamen dağılmış durumdaydı. Bipolar bozukluktan, mevsimlere bağlı duygu bozukluğuna kadar her şey uyku bozukluğuyla ilişkilendirilebiliyor. Uzun süredir depresyon ve uykusuzluğun da birlikte ortaya çıktığı bilinmektedir. Şimdiye dek depresyonun uykusuzluğa yol açtığı kabul edilirdi ama artık uyku bozukluğunun depresyondan önce ortaya çıktığı anlaşıldı. Ayrıca demans, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar da her zaman uykusuzlukla ilişkilidir. Peki zihinsel hastalıklar ve uyku bozukluğu arasındaki ilişki ne olabilir? Son on yılda gerçekleştirilen araştırmalar, uyku-uyanıklık döngüsünün beynin tüm nörotransmitterlerinde ve birçok yapısında izler bıraktığını göstermiştir. İşte bu bölgelerdeki bir bozukluk zihinsel hastalığa yatkınlık kazandırıyor ve uyku üzerinde etkili oluyor. Uyku bir kez etkilendikten sonra ise zihinsel hastalığı kötüleştirebiliyor. Ergenlerde ve yirmili yaşların başlarındaki gençlerde bipolar hastalık riskini gösteren bir tarama tekniğinin yardımıyla, risk grubundaki gençlerde anormal uyku düzeni tespit edildiyse de hiçbirinde klinik bipolar bozukluk teşhis edilmemiş. Bu sonuçtan yola çıkan Foster, uyku bozukluğunu potansiyel sorunlar için bir gösterge olarak kullanılabileceğini ve buna göre de önlem alınabileceğini düşünüyor. Acaba uyku tedavisiyle zihinsel hastalıklar iyileştirilebilir mi? Oxford Üniversitesi bilim insanlarının bu konuyla ilgili araştırmaları da var. Daha iyi bir uyku düzeni sayesinde şizofrenlerde görülen sanrısal paranoya %50 oranında azalmış. Diğer bir araştırma da bakım evlerinde yaşayan orta derecede demans hastalarıyla yapılmış. Hastaların odaları gündüz büyük lambalarla aydınlatılırken, geceleriyse tamamen karartılmış. Bu şekilde hastaların bilişsel sorunları %10 oranında azalmış. İyi bir uyku düzeni sayesine zihinsel hastalıkların önlenip önlenemeyeceği henüz bilinmiyor. Uyku düzeninin iyileştirilmesi, beyni farklı bir gelişim sürecine taşır mı? gibi sorulara yanıt arayan araştırmacılar, örneğin ışığı algılamadan sorumlu bölgeleri etkileyerek, biyolojik saati ayarlayan ilaçlar üzerinde de çalışıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihin-sagliginizi-gelistirmeniz-icin-9-oneri", "text": "Peşin olarak belirtmekte fayda var ki bazı durumlarda daha iyi zihin sağlığına ulaşmak için profesyonel yardım almak gerekebilir. İnsanlar depresyon veya anksiyete gibi bozukluklara ile başa çıkmak için zaman zaman bir terapiste ve hatta ilaca ihtiyaç duyabilir. Çoğu insan en azından hayatın bazı alanlarında mükemmeliyetçi bir tutum sergiler. Hedefler başarının ilk adımı olabilir, ancak çalışmalar mükemmeliyetçiliğin sağlığı olumsuz etkilediğini ve hatta ölüm riskini artırdığı gösterdi. Mükemmeliyetçilik aynı zamanda depresyon ile de bağlantılı. Mükemmeliyetçilerin genelde 2 özelliği var. Kendileri için yüksek hedefler belirlemek eğilimindeler; ancak olağanüstü bir performans gösteremeyip başarısız olurlarsa, çok ciddi endişe eğilimine de sahiptirler. Zihin sağlığını etkileyen başarısızlık duygusu, değersizlik duygusu ve mükemmeliyetçi endişeler olmasa, yüksek hedefler koymak sorun değil. Küçük ve yönetilebilir hedefler: İngiltere York John Üniversitesinde spor psikologu olan Andrew Hill'in söylediği gibi, bu mükemmeliyetçilik tuzağına düşmemek için yapılması gereken hedefleri belirlemek, ama sonucunda başarısızlığı kişiselleştirmemek olmalı. Hill'in mükemmeliyetçiler için önerdiği bir diğer strateji, büyük bir hedeften ziyade insanın kendisi için küçük, yönetilebilir hedefler belirlemesidir. Bu şekilde, başarısızlık olasılığı daha düşük olacak ve başarısızlık sonucunda oluşacak kendini suçlama duygusu daha az ortaya çıkacak. İç mekanlar bizi sıcaktan, soğuktan ve elverişsiz hava koşullarından korur ancak kendinize dışarı çıkacak zaman ayırmadığınız takdirde bu sizin zihin sağlığınızı olumsuz etkileyebilir. Amerikan Ulusal Bilim Akademisi, Haziran 2015 Tutanaklarında yayımlanan bir çalışmada, doğada yapılan 90 dakikalık bir yürüyüşün subgenual prefrontal korteksteki beyin aktivitesini azalttığı belirtilmektedir. Beynin bu bölgesi, özellikle olumsuz düşünceler akla geldiğinde etkinleşir. Bunun gibi dışarıda vakit geçirmenin zihin için iyi olduğunu belirten çok sayıda çalışma var. Environmental Science & Technology dergisinin 2010 yılında yayımladığı bir çalışmada doğada 5 dakika zaman geçirmenin dahi kişinin kendine olan saygısını olumlu yönde arttırdığı belirtilmiş, yine 2001 yılında Environment and Behavior isimli bir dergide yayımlanan bir makalede evde TV izleyenlere oranla yeşil alanlarda zaman geçiren çocuklarda hiperaktivite bulgularının iyileştiği gözlemlenmişti. Meditasyon yapanlar dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmadan oturuyormuş gibi algılansa da aslında meditasyon beyin için harika bir aktivitedir. Meditasyonun zihin sağlığına faydalarını gösteren birçok çalışma var. Örneğin, PLOS ONE dergisi 2012 yılında yayımladığı bir çalışmada, 6 hafta boyunca meditasyon için eğitilmiş kişilerin, meditasyon eğitimi almamış olanlara nazaran düşüncelerini daha kolay kontrol edebildikleri belirtmişti. Bundan yola çıkarak araştırmacılar depresyon ya da anksiyete rahatsızlığı olan kişilerin kendilerine zarar veren rahatsız edici düşüncelerden meditasyon yoluyla daha rahat kurtulabileceklerini tavsiye eder. Meditasyon hakkındaki diğer çalışmalar, meditasyonun fiziksel anlamda da beyini değiştirdiğini saptıyor. Meditasyon yaş ile incelen ön kortekste bu incelmeyi yavaşlattığı ve ağrıyı algılayan beyin bölgelerinde bu aktiviteyi düşürdüğü için tavsiye edilmekte. 2008 yılında yapılan bir çalışma Zen meditasyonu konusunda eğitilmiş kişilerin dikkatleri dağılınca tekrar konsantrasyonlarını toparlamada oldukça usta oldukları saptandı. Araştırmacılar meditasyonun, depresyon ve kaygı olan kişilerde sıklıkla görülen dikkat dağıtıcı ve alakasız düşüncelerle başa çıkılmasında, oldukça yararlı olabileceğini belirtiyorlar. 4. Egzersiz yapın: Beyin için de çok yararlı! Vücudunuzun hareketi beyin için yararlıdır. 2012 yılında The Journal Neurology dergisinde yayımlanan bir çalışmada, beynin yaşlanmasının önüne geçilmesinde fiziksel egzersizlerin zihinsel egzersizlere oranla daha yararlı olduğunu ortaya konmuştu. 70'li yılların başında 638 İskoç katılımcı arasında yapılan MR taramalarında, haftada birkaç kez yürüyüş ya da benzer fiziksel egzersiz yaptıklarını bildiren deneklerin beyinlerinde, egzersiz yapmayanlara oranla demansa neden olan beyin büzülmesine daha az rastlandığı ve yine egzersiz yapanların daha güçlü beyin bağlantılarına sahip olduğu gözlendi. Beklentilerin aksine zihinsel aktivite içerisinde olan, örneğin sosyal aktivitelerde faal olan ya da satranç oynayan deneklerde bu tür pozitif sonuçlar gözlemlenmedi. Egzersiz, ciddi zihinsel bozukluğu olan kişiler için de tedavinin bir parçası olabilir. 2014 yılında Clinical Psychiatry dergisindeki bir yorum, fiziksel aktivitenin, zihinsel hastalığı olan kişilerde depresyon ve hatta şizofreninin belirtilerini azalttığını iddia etti. 2014 yılında Acta Psychiatrica Scandinavica dergisindeki bir çalışmada, klasik tedavinin yanına bir egzersiz çalışması ilave edildiğinde, post-travmatik stres bozukluğu olan hastaların semptomlarının azaldığı ve uyku düzenlerinin iyileştiği bildirildi. 2011 yılında The Journal of Marriage and Family Dergisi'nde yayınlanan bir araştırmaya göre birbirlerine karşı anlayışlı ve cömert olan ailelerin ve çiftlerin evliliklerinde daha mutlu ve cinsel haytalarının da daha tatmin edici olduğu belirtildi. Ayrıca, çalışmalar güçlü kararlı bir ilişkinin zihinsel sağlık açısından büyük bir nimet olduğunu göstermektedir. Aynı dergide 2012 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre evlilik ya da birlikteliğin ilk dönemlerinde mutluluk seviyesinde kısa süreli bir artış ve depresyonda bir düşüş görülmektedir. Sadece evliliklerde değil iş ilişkilerinde de cömert olmak da, doğrudan zihin sağlığına destek sağlayabilir. The American Review of Public Administration dergisinde 2013 yılında yayımlanan bir çalışma, iş yerinde başkalarına yardımı kendi öncelikleri haline getiren insanların, 30 yıl sonra dahi hayatlarında daha mutlu olduklarını bildirmiştir. Genel olarak, sosyal hayat daha iyi zihin sağlığını beraberinde getirir. Ancak, Facebook ve diğer sosyal medya siteleri üzerinden arkadaşlıkları sürdürmek bazı sorunları da beraberinde getirebilir. Bazı araştırmalara göre bağlantıda olduğunuz kişilerin geniş arkadaş çevreleri ya da durum güncellemeleri zaman zaman diğerlerinin kendileri hakkında kötü hissetmelerine neden olmaktadır. Bu bulgular, özellikle yakın hissettiğiniz bazı insanlarla kendinizi sınırlandırmanızı ve eğer size kendinizi kötü hissettiriyorsa mükemmel hayatlarını var gibi algıladığınız insanları engellemenizi tavsiye eder. İngiliz Sosyoloji Derneği'nin 2015 yılının Nisan ayındaki senelik toplantısında sunulan bir çalışmada, sosyal medya iki ucu keskin bir kılıca benzetilmiştir. Sosyal medya siteleri, insanlara bir topluluğa ait olma duygularını sunmakta, ancak aynı zamanda anksiyete ve paranoya rahatsızlıklarının alevlenmesine neden olmaktadır. Araştırmacıların bu konudaki önerisi sosyal medyanın avantajlarından faydalanmak ancak bütün sosyal hayatını da Facebook veya Twitter'a bağlamamak gerektiği şeklindedir. Houston Üniversitesinden psikolog Linda Acitelli'nin dediği gibi bu konuda çok dikkatli olmamız gerekmektedir. Elinizde bir kokteyl, havuz başına oturduğunuzu hayal edin. Güneş banyosu yapmıyorsanız sevimli giysiler satın almak için alışverişe çıkmışsınız ya da ya da katılacağınız bir sonraki partiyi planlıyorsunuz. Cennet gibi değil mi? Pek de değil. 2007 yılında yapılan bir çalışma, insanların keyif odaklı aktivitelere önem vermek yerine, hayatlarına anlam katan etkinliklere katıldıklarında daha mutlu olacaklarını belirtmektedir. Louisville Üniversitesi araştırmacıları öğrencilerden 3 hafta boyunca günlük faaliyetleri hakkında bir anket doldurmalarını istedi. Ankette öğrencilerin mutluluk düzeyleri ve genel yaşam memnuniyeti ile ilgili sorular vardı. Research in Personality Dergisi'nde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre diğer insanlara yardım gibi kişisel olarak anlamlı faaliyetlerde bulunanların, kendilerini daha fazla mutlu hissettikleri ortaya çıktı. Zevk peşinde koşmak mutluluğu çok fazla arttırmadı. Herkesin değiştiremeyeceği şeylerle ilgili endişeleri mevcuttur. Sürekli endişe yaygın bir sorun olduğunda bilim endişenin zamanlamasına dikkat çekiyor. 2011 yılı Temmuz ayında The Journal of Psychotherapy and Psychosomatics dergisinde yayımlanan bir araştırmada her gün kendilerine 30 dakikalık bir blok endişe zamanı ayıran hastaların endişelerinde bariz bir azalma gözlemlendi. Çalışmada hastalara gün boyunca endişelendikleri zamanları farkındalıkla yakalamaları ve daha sonraki bir zamana ertelemeleri öğretildi. Hatta sadece endişe veren durumu yakalamanın dahi hastalara sakinleşmeleri için büyük fayda sağladığı bildirildi. Endişeyi yakalamak ve ertelemek en etkili yöntem olarak belirlendi. Günlük hiddetler hayatın parçasıdır ve insanları yıpratır. 2013 yılında Psychological Science dergisinde yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar ufak tefek can sıkıcı olayların insanların zihin sağlığına etkisini tespit etmek için 2 anket düzenledi. Sonuçlar oldukça çarpıcıydı. Trafikte beklemek ya da eş ile tartışmak gibi küçük sayılabilecek şeylere insanlar ne kadar negatif tepki gösterirse, ileriki yıllarda benzer olaylara daha sıkıntılı ve daha olumsuz tutum sergileyecekleri belirtildi. Araştırma piyasaya çıktığında California Üniversitesi psikologlarından Susan Charles \"bu gibi günlük sorunların yaşadığınız anı mahvetmesine izin vermeyin tavsiyesinde bulunuyor. Sonuçta, anlar birleşip günleri, günlerde yılları oluşturuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zihinsel-calisma-bizi-nicin-yoruyor", "text": "Ağır bedensel işler kadar, zorlu zihinsel çalışmalar da insanı yoruyor. Son bir araştırmaya göre bu durum, uzun ve zihinsel olarak zorlu görevler sırasında beyinde biriken potansiyel olarak zararlı maddelerle alakalı. Zihinsel yorgunluğa sadece ara vermek ve uyku fayda ediyor. Bilgisayar başında geçen uzun bir çalışmadan sonra bedensel olarak o kadar çok yorulmasak da büro işlerinin zihinsel olarak yorduğu bir gerçek. Daha önceleri bu yorgunluk, bizi monoton ve sıkıcı işlerden daha basit ve daha az karmaşık işlere taşımak için beynin yarattığı bir yanılsama olarak görülüyordu. Sonuçta bir iş ne kadar kısa ve daha kolaysa, ödüllendirme olasılığı daha yakındır. Zihinsel yorgunluğun gerçekte ne olduğu ve temelinde hangi mekanizmaların yattığını, Fransız araştırmacı Antonius Wiehler ve ekibi araştırdı. Daha önceki araştırmalarda, zihinsel olarak bitkin olan kişilerin daha farklı kararlar verdiklerini bulmuştuk diyor Wiehler. Bu çalışma için bir grup 6 saat boyu karmaşık görevleri yerine getirirken, diğer grup daha basit işler yaptı. Katılımcılar birkaç kez anında verilen küçük ödüller ve daha sonra alınan büyük ödüller arasında seçim yapmak zorundaydılar. Zihinsel açıdan bitkin olan kişiler daha çok kolay işlerle elde edilen anında ödülleri tercih ettiler. Son araştırmada bu test manyetik rezonans spektroskopisiyle kombine edildi. Bu da araştırmacılara, katılımcıların beynindeki kimyasal maddeleri analiz etmelerine izin verdi. Bilim insanları kararların çoğunun beynin, lateral prefrontal korteksinde verildiğini bildikleri için, bu bölgeyi mercek altına aldılar. Sonuçlara göre daha önce zorlu işler yapan kişilerin bu beyin bölgesinde çok daha fazla glutamat tespit edildi. Araştırmacıların tahminlerine göre, prefrontal korteksteki aşırı glutamat, bu beyin bölgesinin genel olarak çok zor etkinleştirilebilmesine yol açıyor. Bunun sonucu ise zihinsel bitkinlik ki bu da karar vermeyi etkiliyor. 'Çok fazla glutamat genel olarak bilişsel kontrolü zorlaştırmakta ki bundan da prefrontal korteks sorumlu' diyor araştırmacılar. Bununla birlikte beyinde glutamat bulunması olağanüstü bir durum değil. Glutamat en önemli tetikleyici nörotransmitter ve çok fazla bilgi alışverişi veya beyinde etkinlik olduğu zaman üretiliyor. Fakat anlaşıldığı üzere çok fazla bulunması bize iyi gelmiyor. Ayrıca beyinde çok fazla glutamat bulunması en kötü durumda beyin hücrelerinin çok fazla tetiklenerek, ölmelerine de yol açabilir. Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar da uyarı maddesindeki yoğunluğun değişmesiyle ilintili. Zihinsel bitkinliğe çare, ara vermek veya uyumak. Araştırmacılar, glutamatın uyku sırasında sinapslardan çıkarak yok olduğunu gösteren kanıtlar olduğunu söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zika-virusu-asiyla-durdurulacak", "text": "ABD ve Brezilya birlikte Zika virüsüne karşı bir aşı üzerinde çalışacaklar. Brezilya devlet başkanı Dilma Rousseff'un bürosu tarafından yapılan açıklamaya göre, çalışmaya iki ülkenin uzmanları katılacak. Sivrisinekler tarafından bulaştırılan Zika virüsü şu sıralar özellikle de Güney ve Orta Amerika'da yayılmaya devam ediyor. Virüsü taşıyanların yüzde yirmisinde gribe benzer semptomlar görülüyor ve bunlar normalde ölümcül değil. Fakat virüs hamilelerden, doğmamış bebeğe geçebiliyor. Bilim insanları virüsün bebeklerde kafatası ve beynin normal gelişimini engelleyen mikrosefaliye neden olduğunu düşünüyorlar. Bebekler ciddi durumlarda ya anne karnında ya da doğduktan kısa bir süre sonra ölüyorlar. Özellikle de Brezilya'da mikrosefali ile doğan bebeklerde önemli bir artış söz konusu. Geçen Ekimden bu yana 4180 vaka kaydedildi. Halihazırda henüz bir aşı veya ilaç bulunmuyor. Ve genel anlamda uygulanabilir bir aşının geliştirilmesi uzmanların tahminlerine göre yıllar sürebilir. Brezilya'da 13 Şubatta 220.000 kadar asker, Zika virüsünü bulaştıran Aedes aegypti sivrisineğine karşı mücadele etmeye başlayacak. Sineklerle mücadele özellikle de Rio karnavalı nedeniyle önem taşıyor. Ayrıca Ağustos ayında da Rio de Janeiro'da olimpiyat oyunları gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/zika-virusu-yayilmaya-devam-ediyor", "text": "Zika virüsü yayılmaya devam ediyor. İlk kez 1947 yılında Uganda'da ortaya çıkan virüs, 2015 ilkbaharında Brezilya'da patlak vermişti. Bu süre içinde Avrupa, İngiltere, Güney Amerika ve ve Asya dahil 39 ülkede daha görüldü. Tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşayan bir çeşit sivrisinekten bulaşan virüs, özellikle hamile kadınlarda fetüsü etkileyerek, bebeğin 'mikrosefali' denilen hastalık ile doğmasına neden oluyor. Tokyo ve Hokkaido Üniversiteleri ile Japon Bilim ve Teknoloji Kurumu'ndan bir grup araştırmacıya göre Brezilya ile bağlantısı olan ülkeler çoğunlukla tehlike altında. Ekip, sivrisineklerin neden olduğu viral hastalıkların insan vasıtası ile nereden nereye taşındığını analiz edebilmek için uçuş güzergah ve bağlantı noktalarını ve buralarda kayda geçen vakaları araştırdı. Prof. Nishiura, zikanın görülme ihtimali zayıf olan ülkelerin bir dizi önlem alması gerektiğini ve özellikle tehlikeli bölgelere seyahat etmek zorunda olan hamile kadınlara dikkat edilmesi gerektiğini belirtti. Bölgelere göre dağılımı tam olarak anlayabilmek için sivrisinekler ile ilgili ekolojik bilgiler de analiz sürecine eklenebilir dendi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/abdde-ilk-kez-domuzdan-insana-kalp-nakli-yapildi", "text": "ABD'nin Maryland eyaletindeki bir hastanede, ölmek üzere olan 57 yaşındaki kalp hastasına son çare olarak domuz kalbi nakledildi. Dünyada böylesi bir ameliyatın ilk kez yapıldığı açıklandı. Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'nde görevli doktorlar, alınan özel izin sonrası Cuma günü yapılan ameliyatın 7 saat sürdüğünü, David Bennett adlı hastanın sağlık durumunun iyi olduğunu duyurdu. David Bennett'ın ameliyattan bir gün önce, \"Ya ölecektim ya da bu ameliyatı olacaktım. Ameliyatın karanlıkta bir atış olduğunu biliyorum ama bu aynı zamanda benim son şansım\" dediği aktarıldı. Kalbi Bennett'a nakledilen domuzun, genetiğinin değiştirildiği açıklandı. Böylece domuzun kalbinin, reddedilmeden insan vücudunda işlev görebilmesi sağlandı. Genetiği değiştirilmiş hayvanların bu şekilde kullanılmasının, nakillerdeki organ sıkıntısının aşılmasına yardımcı olması umuluyor. Ölümcül bir kalp hastalığına yakalanan ve bir dönem hayatından umut kesilen Bennett, ameliyat öncesi altı hafta boyunca hasta yatağında özel bir makinaya bağlanmıştı. Bennett'ın ameliyat sonrası uzun vadede sorun yaşayıp yaşamayacağı ise hala bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/altigen-yapiyla-daha-iyi-elektronik-ozellikler", "text": "Silisyum olmadan modern elektronikte hiçbir şey üretilemiyor. Kristal yapılı yarıiletken bilgisayar çiplerinde, sensorlarda ve diğer elektronik yapı parçalarında yer alıyor ve birçok güneş hücresinin de temelini oluşturuyor. Ancak kübik kristal yapının sınırları var. Bu yapının içindeki yarı iletken iletim ve değerlik bantları birbirinden ayrılarak dolaylı bir bant aralığı oluştururlar. Silisyum bu nedenle etkisiz bir ışık yayıcıdır ve örneğin fotonik çipler için önemli olmasına rağmen, lazer olarak kullanılamıyor. Gerçi silisyumu altıgen yapıyla üretme çabaları yok değil, fakat bu şimdiye kadar sadece ince tabakalarda buhar biriktirmeyle gerçekleşebilmişti. Carnegie Enstitüsü'nde Thomas Shiell ile çalışan ekip, ilk kez altıgen silisyumla daha büyük üçboyutlu kristaller üretmeyibaşardı. Bu çalışmanın çıkış noktası birkaç yıl önce keşfedilen Allotrop yapısıydı. Silisyumun bu yapı varyantı, beş, altı veya sekiz silisyum atomundan oluşan halkaların dönüşümlü olarak yer aldığı bir yapıdır. Shiell ve ekibi bu Si24-Allotrop'un ısıtılarak ve diğer bazı adımlarla altıgen silisyuma dönüştürülebileceğini keşfetti. Sonuç olarak silisyum atomlarının altıgen yığınlar halinde düzenlendiği kristaller elde edilmiş. Bu kompakt altıgen silisyum kristalleri artık etkin bir ışık yayıcı oldukları için silisyum lazeri olarak da kullanılabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/annelik-icgudusuyle-ilgili-noronlar-bulundu", "text": "Hayvanlar dünyasında anneler yavrularını koruyabilmek için büyük tehlikeleri göze alıyorlar. Farelerle deneyler gerçekleştiren Japon bilim insanları, annelik içgüdüsünün kısmen de olsa ön beyindeki belli başlı sinir hücreleriyle ilgili olduğunu buldular. Riken Beyin Araştırmaları Merkezi'nden Kumi Kuroda bulguları 'nöronları ebeveynlik için gerekli olan ve olmayan olarak ayırabildik' diye özetliyor. Daha önceki araştırmalarda hipotalamustaki belli bir bölgenin yavru bakımında önemli rol oynadığı anlaşılmıştı. Örneğin bağlayıcı hormon olarak bilinen oksitoksin, anne ve babanın yavruya davranışını belirliyor. Cell Reports dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, yeni yavrulamış farelerde bu bölgedeki protein reseptörlü sinir hücreleri diğer dişi veya erkek farelere kıyasla daha fazla. Bu sinir hücrelerinin beynin diğer bölgeleriyle bağlantılı olan sinir devreleri doğumdan sonra değişiyor. Araştırmacılar bu nöronları devre dışı bıraktıklarında farelerin yavru bakımından vazgeçtikleri görüldü. Mesela yuva kurmayı bırakmışlar ve kaçan yavrularını yuvaya geri getirmek için hiçbir çaba harcamamışlar. Aynı şeyin primatlar için de geçerli olup olmadığı yeni araştırmalarla belli olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/asyada-hayalet-maymunun-da-dahil-oldugu-224-yeni-canli-turu-kesfedildi", "text": "Dünya Doğayı Koruma Vakfı, Güneydoğu Asya'da keşfedilen 224 yeni canlı türünün listesini yayınladı. Listede gözlerinin etrafında beyaz yuvarlaklar olan bir 'hayalet maymun', kurbağalar, semenderler ve bir bambu türü de yer alıyor. Bölgede henüz keşfedilmemiş çok sayıda canlı türü, keşfedilmeden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Reuters'a konuşan WWF'in bölgedeki vahşi yaşam ve vahşi yaşam suçları birimi başkanı K. Yognand \"Bunlar milyonlarca yıllık evrimin sıra dışı ve güzel birer sonucu\" dedi. Yetkililer türlerin \"yoğun bir tehdit altında olduğunu\" söyledi. WWF'e göre Güneydoğu Asya gibi zengin biyoçeşitliliğe sahip bölgelerde yaşayan türlerin yaşam alanlarının yok edilmesi, insanların yaydığı hastalıklar ve yasadışı hayvan ticareti gibi tehditlerle karşı karşıya kaldığını belirtti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/avustralyaya-bulunan-fosil-tum-hayvanlarin-atasina-ait", "text": "Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayınlan çalışmaya göre, insanlar da dahil olmak üzere hayvanların soy ağacındaki ilk ata keşfedildi. Ikaria wariootia olarak adlandırılan bu küçük, solucan benzeri bu canlı, bilinen en eski bilateral simetrili; ön ve arka kısmı, iki simetrik tarafı ve bir ucu bağırsağa bağlanan iki açıklığı olan organizmadır. Bilim insanları, Güney Avustralya'nın Nilpena kentindeki Ediacaran Dönemi'nden (555 milyon yıl önce) kalma fosilleşmiş oyukların bilateral simetrili bir canlı tarafından yapıldığı konusunda 15 yıldır hemfikirdi. Şimdi, Riverside Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar üç boyutlu yazıcı teknolojisiyle, 2-7 mm uzunluğundaki bu canlının genel vücut yapısını ortaya çıkardı. Hareket etme becerisini mümkün kılan bilateral simetri, evrim sürecinde kritik bir adımdı. Solucanlardan böceklere, dinozorlara ve insanlara kadar hayvanlar, iki taraflı simetriye dayanan bu vücut yapısına sahiptir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/bagisiklik-terapisi-icin-onemli-bulus-acilip-kapatilabilen-antikor", "text": "Kanserle mücadelede bağışıklık terapileri git gide daha büyük bir önem kazanıyor. Bu terapötik antikorlardan bazıları bağışıklık sisteminin T-hücrelerine kenetlenerek, tümörün uyarı maddeleriyle zarar görmesini engelliyorlar. Meme kanserine karşı kullanılan Trastuzumab ise doğrudan doğruya kanser hücrelerine tutunuyor. Bu tür bağışıklık tedavisinde antikorlar, sadece kanser hücrelerinde bulunan özel kenetlenme yerlerine tutunarak büyümelerini önlüyorlar. Ancak önemli etki bu antikorun ucunda, yani Fc parçasında. Bu parça, tümör hücrelerinin bağışıklık sisteminin obur ve katil hücreleri tarafından tanınarak, öldürülmesini sağlıyor. Bu bağışıklık hücrelerinin, antikorun Fc uçlarını, Fc gamma reseptörleriyle tanıyarak, buralara kenetlenmeleri sayesinde mümkün oluyor. Ancak sorun, bağışık hücrelerinin antikorla bağlanmasının sadece tümörün üzerinde değil, buraya giden yol üzerinde de gerçekleşiyor olması. Sonuç olarak antikor tedavilerinde sıklıkla tromboz, kan trombositlerinin tükenmesi ve kemik iliği ve kan oluşumunda bozukluklar gibi yan etkileri ortaya çıkabiliyor. Bu soruna olası bir çözüm Alman araştırmacı Harald Kolmar tarafından getirildi. Kolmar çalışmanın amacını antikorun bağışıklık uyarımını geçici olarak bloke etmek ve onu yalnızca tümörün üzerinde etkinleştirmenin bir yolunu bulmak diye özetliyor. Bu amaçta terapötik antikorların Fc ucu bir protein başlığıyla kaplandı. Böylece antikorlar yola çıktıklarında bağışıklık sistemi için görünmez oluyorlar. Kanser hücresine geldiklerinde kanser hücresi tarafından üretilen enzimler protein kapağını çözerek, Fc uçlarını yeniden serbest bırakıyorlar. Bağışıklık sistemi de bu uçları çalıştırarak, tümörün bozucu sürecini başlatabiliyor. Yöntemin ne kadar iyi çalıştığını görmek için gerçekleştirilen testlerde, antikorların gerçekten de tümöre geldiklerinde etkinleştiği ve öldürülen tümör hücrelerinin en az değiştirilmemiş terapötik antikorlardaki kadar çok olduğu görüldü. Bundan sonraki hayvan deneylerinde yöntemin canlı organizmada işleyip, işlemediği kontrol edilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/beden-kitle-endeksi-icin-duzeltme-var", "text": "Beden kitle indeksi olarak obezliğe bir ölçü olarak kullanılan BMI'ye göre fazla kilolu olarak nitelendirilenler arasında ölüm oranı, BMI'ye göre ideal durumda olanlara göre daha az. Bilim insanları bu saptamadan yola çıkarak, beden kitle endeksinin yeniden tanımlanması gerektiği fikrine vardılar. Bu durumda aşırı kiloların ilişkin tehlike oranının yeniden düzenlenmesi gündeme geldi. Bu indeks bireylere sağlık tavsiyesi vermek için kullanılıyor. Araştırmacılar, yaklaşık 500.000 ABD'li yetişkinden oluşan etnik açıdan farklı bir grubun 20 yıla kadar hayatta kalmasını izlediler ve BMI'nin 25 ile 29,9 arasında olmasının, 'sağlıklı' aralığında bulunanlara göre %5-7 daha düşük ölüm riskiyle ilişkili olduğunu buldular. Baş araştırmacı Aayush Visaria, bunun Genel olarak BMI'nin ölüm riskinin iyi bir göstergesi olmadığını, vücut yağ dağılımı gibi diğer faktörlerin de önemli bir rol oynadığını\" gösterdiğini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/beynimizin-nicin-cok-fazla-enerji-harcadigi-anlasildi", "text": "Cornell Medical College'den Camila Pulido ve Timothy Ryan, elektriksel ve kimyasal uyarı maddelerini çeviren ve sinaptik aralıktan hücrelere aktarıldığı sinapslardan kuşkulanmışlardı. Beyin hücresi bu nörotransmitterleri minik baloncuklara hapsediyor ve bir elektrik tepisi bunları serbest bırakana dek burada kenetli kalıyorlar. Daha önceki araştırmalardan bu hapsedilmenin ve veziküllerin yeniden doldurulması için çok enerji gerektiği ve bu yüzden de beynin, beyin metabolizmasında önemli bir katkısı olduğu biliniyordu. Pulido ve Ryan, bu durumun dinlenme pozisyonundaki sinaptik veziküllerde nasıl göründüğünü daha ayrıntılı bir şekilde araştırdılar. Bunun için de beyin hücreleri ve sinapslar kültüre alındıktan sonra dinlenme evresindeki metabolizmaları, flüoresanlı işaretler ve enerji alımının ATP veya süreç adımlarıyla engellenerek incelendi. Ayrıntılı incelemeler, minik nörotransmitterlerle dolu baloncukların tamamen geçirmez bir zara sahip olmadığını ortaya koydu. Bu nedenle de sürekli proton kaybediyorlar ve bu kaybın V-ATPase ile dengelenmesi gerekiyor. Bunun için de sürekli ATP kullanılıyor. Bu kaybın sorumlusu, normalde uyarı maddelerini baloncuklara aktaran, ama bunun için de protonların dışarı çıkmasına sebep olan vezikül zarındaki bir nakil molekülü. Veriler, bu sabit proton sızıntısının, dinlenmekte olan sinapslardaki ATP sarfiyatının yüzde 44'ünden sorumlu olduğunu gösteriyor. Beyinde bu tür sinir uçlarının çok fazla olması nedeniyle de bu enerji tüketiminin sürekli aynı kalması, beyin için temel bir yük anlamına geliyor. Tahminlere göre beynimizde, yirmi dört saat boyu ATP, dolayısıyla da enerji tüketen yüzlerce milyon sinaps bulunuyor. Tüm bunlar ise beynimizin niçin çok fazla enerji harcadığına dayanan soruları da yanıtlamış oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/bir-insanin-bagisiklik-sistemi-ilk-kez-hivi-yendi", "text": "Bazı insanlar, kendilerini AIDS'e neden olan HIV enfeksiyonlarından iyileştirebilirler. Bu nadir vakada da 1,5 milyar hücrenin analizinde virüsün izine rastlanmadı. HIV ile enfekte kişilerin, yapılan kemik iliği nakli sonucunda vücutlarındaki virüs seviyelerinin tespit edilemeyen düzeylere düşmesi tarihte iki kere olmuştu. Ancak şimdi yeni bir gelişme var. Bir insan ilk defa, dışarıdan yardım almadan HIV'i vücudundan temizlemiş olabilir. Bu doğruysa, bu enfeksiyona sahip birinin kendi kendine tedavisinin, bilinen ilk örneği olacak. Araştırmacıların 26 Ağustos'ta Nature'da yayımladığı bulguya göre, EC2 olarak bilinen bir hastadan alınan 1,5 milyardan fazla hücrenin analizi, bunların hiçbirinde işlevsel HIV kopyası göstermedi. Bu kişi, virüsün bazı işlevsel olmayan kopyalarına sahipti. Hiç kimse, bozulmamış virüsün bu kişinin vücudundaki bir hücrede saklanmadığını kesin olarak söyleyemez. Ancak bu bulgu, bazı insanların bağışıklık sistemlerinin, zararlı ve kalıcı virüsü ortadan kaldırarak üstünlük sağlayabileceğini gösteriyor. İkinci bir kişi olan EC1'de analiz edilen 1 milyardan fazla kan hücresinde ise HIV'in yalnızca bir işlevsel kopyasına rastlandı. Bu kopya, aslında bir tür yüksek güvenlikli cezaevi sayılabilecek bir genetik hapishanesinde sıkıştırılmıştı. Bu genetik kilitlenme, virüsü doğal olarak kontrol edebilmenin anahtarı olabilir. Bu iki kişi, seçkin kontrolörler olarak bilinen nadir bir grubun parçası, yani antiretroviral ilaçlar olmadan çok düşük veya tespit edilemeyen HIV seviyelerini koruyabilirler. Bu kişiler, hiçbir virüs semptomu veya açık bir hasar belirtisi taşımaz. Araştırmacılar, bulgudan yola çıkarak bağışıklık sisteminin virüsü nasıl baskıladığını tam olarak öğrenmek istiyor. Virüs bulaşmış dünyadaki 35 milyon insanın yüzde 99,5'i veya daha fazlası için virüsü düşük tutmanın tek yolu halen ilaçlar. Ancak bu bulgu, umut vermiyor da değil."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/biraz-otemizde-kizgin-bir-super-dunya-var", "text": "Kozmik bölgemizdeki tek gezegen sistemi dünyamız değil. Astronomlar 50 ışık yılı çevremizde birçok kez ötegezegen keşfettiler, bunlardan bazıları yıldızının yaşanabilir bölgesinde yer alan dünya benzeri gezegenler. Bunlardan çoğu yakın komşumuzdaki Proxima Centauri veya Kırmızı Cüce'nin sadece 11 ışık yılı uzaklığındaki Gliese 887'nin çevresindeki süper dünya ve 12 ışık yılı uzaklıktaki Teegardens Yıldızı'nın etrafındaki iki Dünya ikizi gibi Kırmızı Cüce etrafında dönüyor. Fakat tüm bu potansiyel yaşama elverişli dünyaların bir atmosfere sahip olup olmadıkları ve nasıl bir atmosfere sahip oldukları pek bilinmiyor. Çünkü Süper Dünyalar ve Dünya İkizleri bizim gezegenimiz gibi sadece göreceli olarak ince bir gaz kılıfına sahipler. Bu yüzden uzaktan bu konu hakkında bir şey söylemek zor. Ancak gezegen Dünyamıza yeterince yakında yer aldığında ve yıldızının tam önünden geçtiğinde bu mümkün olabilir. Bu tür bir transit geçiş e gezegen atmosferinden yansıyan yıldız ışığının spektroskopik olarak analiz edilmesine izin verebilir. Max-Planck Astronomi Enstitüsü'nde Trifon Trifonov yönteminde çalışan ekip, şimdi bu tür bir ötegezegen keşfetti. Süper Dünya Gliese 486b, yaşlı bir Kırmızı Cüce'nin sadece 26 ışık yılı uzaklığında yer alıyor. Bu açıdan bakıldığında transit geçişiyle gözlemlenen üçüncü en yakın ötegezegen oldu. 2.8 dünya kütlesine sahip olan ve dünyamızdan 1,3 misi büyük olan söz konusu gezegen özellikleri açısından, bir Dünya İkizi ve Süper Dünya arasında bir yerde yer alıyor. Yoğunluğu da gezegenimize benziyor. Bu yoğunluk benzerliği, okyanus gezegeninden çok büyük bir karasal gezegene işaret ediyor. Gliese 486b'nin de demir içerikli bir çekirdeğe ve silikat zengini bir mantoya sahip olduğu tahmin ediliyor. Ancak bir astronot bu Süper Dünya'nın üzerine inecek olsaydı, gezegenin yüksek yerçekimi nedeniyle dünyamızdakinden yüzde 70 daha ağır olurdu. Süper Dünya bize olan yakınlığına rağmen yine de yaşama pek elverişli sayılmaz. Merkezi yıldızına çok yakın bir şekilde hep aynı yüzüyle dönüyor. Süper Dünya, Venüs'ten daha soğuk değil. Araştırmacılar buna rağmen Gliese 486b'yi şans olarak görüyorlar. Çünkü Venüs'ten farklı olarak Süper Dünya daha ince bir atmosfere sahip olabilir; bu da bu tür Süper Dünyaların, tipik gaz kılıfları hakkında bilgi verebilir. Burada önemli olan, Gliese 486b'nin sadece bir atmosfere sahip olması değil, aynı zamanda iyi gözlemlenebilir olması. Astronomlar yüksek çözünürlüklü spektrograflarla kimyasal parmak izini okuyabiliyorlar. Bu ötegezenin yakınlığı, ileride James Webb Space Teleskopu ve Çok Büyük Teleskop gibi güçlü teleskoplarla incelenebilecek olması açısından önemli. James Webb Uzay Teleskopu 2021 sonbaharında uzaya gönderilecek ve diğer teleskop da birkaç yıl içinde Şili'de hazır olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/cin-tiencou-3-kargo-mekigini-uzay-istasyonuna-yolladi", "text": "Çin İnsanlı Uzay Seferleri Ajansından yapılan açıklamada, Tiencou-3 kargo mekiğinin, Long March 7 roketiyle ülkenin güney batısındaki Hainan Adası'ndan fırlatıldığı bildirildi. İstasyona 6 ton ağırlığında donanım ve ihtiyaç malzemesi taşıyan mekiğin, çekirdek modül Tienhı ile önceki kargo seferini yapan Tiencou-2 kargo mekiği arasına demirleyeceği kaydedildi. Çin, ABD'nin uzay araştırmaları alanında iş birliğini yasaklaması ve Uluslararası Uzay İstasyonu programına katılımını engellemesi nedeniyle 2022'ye kadar kendi uzay istasyonunu kurmak için çalışmalar yürütüyor. Bir çekirdek modül, iki laboratuvar modülü ve bir uzay teleskobundan oluşan istasyon tamamlandığında, Rusya'nın artık faal olmayan Mir Uzay İstasyonu ile yaklaşık aynı boyutlarda olacak. İstasyonun Tienhı adı verilen çekirdek modülü, 29 Nisan'da fırlatılmıştı. Ardından 29 Mayıs'ta Tiencou-2 (Gök Gemisi-2) kargo mekiği ile istasyona bir ikmal seferi ve 17 Haziran'da Şencou-12 (Kutsal Gemi-12) mekiği ile insanlı sefer düzenlenmişti. Çekirdek modüle ek olarak \"Vıntien\" ve \"Mıngtien\" adlarını taşıyan laboratuvar modülleri de 2022'de uzaya yollanacak. Ana iskeletin oluşmasının ardından, sonraki yıllarda \"Şüntien\" adı verilen uzay teleskobu, ayrı bir modül olarak istasyona eklenecek. \"Tiengong\" adı verilen istasyonun, 2022'de tamamlanabilmesi için 4 insanlı, 4 de kargo seferi yapılması planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/cin-uzaya-3-taykonot-gonderecek", "text": "Çin, haziran ayında üç kişilik bir taykonot ekibini, yeni uzay istasyonu kurma çalışmaları için göndermeyi planlıyor. Channel News Asia'daki habere göre, Çin'in İnsanlı Uzay Programı Başkan Yardımcısı Yang Livey yaptığı açıklamada, üç taykonotu taşıyacak Şıncou 12 kapsülünün haziranda ülkenin kuzeybatısındaki Ciuçüen tesisinden fırlatılacağını söyledi. Yang, taykonotların görevinin 3 ay süreceğini kaydetti. Çin İnsanlı Uzay Programı Ajansı , 6 Mayıs'ta istasyonun 2022 içinde tamamlanabilmesi için dört insanlı sefer ve dört kargo seferi düzenleneceğini duyurmuştu. Çin, ABD'nin uzay araştırmaları alanında iş birliğini yasaklaması ve Uluslararası Uzay İstasyonu programına katılımını engellemesi nedeniyle 2022'ye kadar kendi uzay istasyonunu kurmak için çalışmalar yürütüyor. Bir çekirdek modül, iki laboratuvar modülü ve bir uzay teleskobundan oluşacak istasyon tamamlandığında Rusya'nın artık faal olmayan Mir Uzay İstasyonu ile yaklaşık aynı boyutlarda olacak. Çekirdek modül Tienhı'nın fırlatılmasının ardından \"Vıntien\" ve \"Mıngtien\" adlarını taşıyan laboratuvar modülleri de 2022'de uzaya yollanacak. Ana iskeletin oluşmasının ardından, sonraki yıllarda \"Şüntiyen\" adı verilen uzay teleskobu ayrı bir modül olarak istasyona eklenecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/cinin-robotik-ay-gorevi-basladi", "text": "Wenchang Uzay Fırlatma Merkezi'nde gerçekleştirilen fırlatma ile Çin'in \"Chang'e 5\" Ay görevi başladı. Chang'e 5 göreviyle, Sovyetler Birliği'nin 1976'daki Luna 24 görevinden bu yana ilk kez Ay'dan toprak örnekleri getirilmesi amaçlanıyor. Örnekleri toplayacak robot, bir kısmı 1969'da NASA'nın Apollo 12 görevi de dahil önceki Ay görevleriyle keşfedilen dev volkanik düzlük Oceanus Procellarum bölgesine inecek. Ay yüzeyini kameralar, yere altı radarı ve bir spektrometre ile inceleyecek olan aracın, bir kısmı yüzeyin 2 metre altından alınacak yaklaşık 2 kg örneği Dünya'ya getirmesi hedefleniyor. Göreve dair zaman çizelgesi açıklanmamış olsa da, Chang'e 5 iniş aracı güneş enerjisiyle çalıştığından, görevin Ay'daki gündüz süresi (2 hafta) bitmeden tamamlanması gerektiği belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/colyak-hastaligina-karsi-yeni-bir-etki-maddesi", "text": "Mainz Tıp Üniversitesi'nden Detlef Schuppen ve ekibi, glütenin önemli bir indirgeme süreci üzerinde etkili olan aktif bir bileşen geliştirdi. Gluten ince bağırsakta kısmen parçalanır ve mukoza zarı tarafından emilir. Çölyak hastalarında transglutaminaz-2 enzimi aşırı etkin olması, glüten parçalarının bağışıklığı etkinleştiren ve inflamatuar bir biçime dönüşmesini sağlar. Son olarak test edilen etki maddesi ZED1227, transglutaminaz-2 enzimini engelleyerek son adımı önlüyor. Çölyak hastalığının bu önleyici madde ile ne kadar etkili tedavi edilebileceğini araştırmacılar, 7 Avrupa ülkesinden 160 hastanın katıldığı faz II-a araştırmasıyla test ettiler. Katılımcılara her gün 10, 50 veya 100 mg ZED1227 veya etkisiz ilaç Plasebo verildi. İlacın etkisini glüten karşısında test edebilmek için katılımcılara standart miktarda glüten verildi. Altı haftalık araştırma süresince katılımcıların sağlık durumları sorulduğu gibi araştırmacılar da bağırsak villuslarının durumunu endoskopi kullanarak kontrol ettiler. Sonuçlar şöyle: ZED1227 etki maddesini alan katılımcılar glüten almalarına rağmen tipik çölyak belirtileri görülmedi. Buna paralel olarak bağırsak mukozasındaki iltihap iyileşti, ince bağırsak cidarındaki lenfozitler arttı ve bağırsak villusları da iyileşti. Doz ne kadar yüksekse etki de o kadar fazla oldu. 'Bu açıdan baktığımızda ZED1227, klinik olarak etkisi kanıtlanmış ilk çölyak ilacı oldu' diyor araştırmacılar. Faz IIa araştırma sonuçlarının başarılı olması nedeniyle bilim insanları sonbaharda daha büyük bir faz 2b araştırması gerçekleştirmek istiyorlar. Bu araştırmaya glütensiz beslenmek zorunda kalan çölyak hastaları da katılacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/denizlerdeki-nisler-yok-olma-tehlikesiyle-karsi-karsiya", "text": "Bu sorunun yanıtını Norteastern Üniversitesi'nden Katie Lotterhos ve ekibi araştırdı. Ölçüm verilerinin yardımı ve bir iklim-okyanus modeliyle, üst su tabakalarındaki sıcaklıkların, pH değerinin ve CO2 içeriğinin 1800 yılından bu yana nasıl değiştiğini hesapladılar. Bu modelden yola çıkarak da, bu gelişme için 2100 yılına kadar tahminlerde bulundular. Buna göre; bölgesel iklim kaymalarına karşın küresel değişimler, deniz canlılarının ihtiyaç duyduğu çevre koşullarını tümden yok edebilir. Sonuçlara göre; 1800 ve 2000 yılı arasındaki iki yüz yıllık zaman diliminde okyanuslar değişmiş ama herhangi bir niş toptan yok olmamış. Ama Hint Okyanusu'nda, tropikal Atlantik ve Güneybatı Pasifikte ilk işaretler söz konusu. Ekvator bölgesindeki Pasifikte de yepyeni iklim koşulları var, ama tam olarak yayılmış. değil Ne var ki önümüzdeki on yıllar içinde durum değişecek. Küresel deniz yüzeyindeki önemli bir bölgede 2000-2100 yılları arasında nişlerinin büyük bir kısmı yok olacak. İyimser iklim senaryolarına göre bu günümüzdeki koşulların yaklaşık olarak yüzde 35'ine denk geliyor. En kötü senaryoya göreyse tüm nişlerin yüzde 95'i kaybolacak. Sıcaklık, pH değeri ve CO2 içeriği birçok bölgede o kadar çok değişecek ki, deniz organizmaları dünyanın hiçbir yerinde daha önce görülmemiş, tamamen yeni koşullarla karşı karşıya kalacak. Senaryoya bağlı olarak bu tür yeni koşullar yüzyılın sonuna kadar deniz yüzeyinin yüzde 10 ila yüzde 82'sini etkileyebilir. Küresel olarak yok olan veya yeni ortaya çıkan koşulların bu boyutu, karasal sistemler için tahmin edilenden bile daha büyük. Bu tür yeni deniz koşullarından her şeyden önce tropikal denizler, Kuzey Kutbu ve güney yarım kürenin kutup altı okyanus bölgeleri etkilenecek. 2100 yılına kadar ortadan kalkacak olan çevresel nişler şimdi de ağırlıklı olarak güney yarımkürenin tropikal ve ılıman enlemlerinde bulunuyor. 'Yeni ve yok olan deniz koşullarına ilişkin tahminlerimiz doğruysa, deniz ekosistemleri ve toplulukları üzerindeki kademeli etkiler önemli olacak' diyor araştırmacılar. Bilim insanları öncelemelerin aslında fazlasıyla iyimser olduğunu, ayrıca deniz kimyası, yiyecek rezervi ve okyanus dinamiği gibi iklim değişimine bağlı olarak değişen daha bir dizi önemli faktörler olduğunu ve bunların modellere dahil edilmediğini söylüyorlar. Dahası düşen oksijen miktarı, değişen deniz akıntıları ya da istikrarlı hale gelen su tabakalanması gibi dolaylı etkiler de koşulları tamamen değiştirebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/depresyon-riski-kronotipe-gore-degisiyor", "text": "İç saatimiz uyku- uyanıklık ritmini, metabolizmamızı ve ruh halimizi belirlemesine rağmen her insanda farklı işliyor. Bu koronotipte belirleyici olan her şeyden önce genlerdir. Genler bazı insanların erken kalkmalarına diğerlerinin ise gece geç saatlere kadar uyanık kalmalarına neden olurlar. Biyolojik ritim üzerinde cinsiyetlerin de etkisi var. Cambridge Broad Enstitüsü'nden Iyas Daghlas, kronotipin depresyon üzerinde de etkili olduğunu buldu. Aslında daha önceki araştırmalar da sabahları geç kalkan ve geceleri uzun süre uyanık kalanların depresyona daha yatkın olduklarını göstermişti. Fakat bu gece uyanık kalma davranışının depresyonun bir sonucu mu olduğu yoksa depresyonu mu tetiklediği bilinmiyordu. Son araştırmada 840.000 kadın ve erkeğin, kalıtımı, depresyon riski ve gündüz-gece ritmi incelenmiş. Katılımcılardan bir kısmı taşınabilir uyku takipçisini kullandıkları gibi tüm katılımcılara uyku alışkanlıkları sorulmuş. Gen analizi içinse iç saat üzerinde etkili olan ve biyolojik ritmimizin yüzde 12 ila 42'sini belirleyen 340 gen varyantı değerlendirilmiş. Sonuçlara göre kalıtsal yapıları nedeniyle erken kalkan kişiler, çok ender olarak ağır depresyon geçiriyorlar. Yani kişiler ne kadar erken kalkarsa depresyon riski de o denli azalıyor. Yani depresyon riski her saat başına yüzde 23 oranında düşüyor diyor araştırmacılar. Bu bağlantı toplam uyku süresinden bağımsız olarak ortaya çıkmış. Erken kalkmanın olası koruyucu etkisini araştırmacılar, gün ışığının beyindeki uyarı maddeler üzerindeki etkisi ve sabah güneşiyle sağlanan olumlu ruh haliyle açıklıyorlar. Özellikle de sabah güneşi iç saatimizi, gün saati ile senkronize ediyor. Ayrıca ışık mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin salgısını tetikliyor. Serotonin eksikliğinin depresyona neden olduğu da bilinmektedir. Geceleri geç saatlere kadar uyanık kalanlarda depresyonun riskinin daha yüksek olması, bu kişilerin günün ritmine ayak uydurmakta zorlanmalarıyla ilgili olabilir diyor araştırmacılar. Bununla birlikte gece uyanık kalanların depresyon riskini nasıl değiştirebilecekleri bilinmiyor henüz. Araştırmacılar kronotipe bakmaksızın herkese güne balkonda veya bahçede başlamalarını öneriyorlar. Sabah ışığının olumlu yanlarından faydalanabilmek için işe bisikletle gitmek de önerilenler arasında. Gece uyanık kalanlara ise özellikle de ekranların mavi ışığından sakınmaları önerilmekte. Özellikle cep telefonu, tablet veya bilgisayar, uykuya yatmaya yakın bir zamanda kullanılmamalı. Çünkü bunlar uyku hormonu olan melatoninin yeterli miktarda salgılanmasını önleyerek, uykuya dalmayı zorlaştırmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/dikey-turbin-kanadi-yerine-yatay-kanat-geliyor", "text": "Rüzgar türbinleri teorik olarak insanlığın enerji ihtiyacını fazlasıyla karşılayabilir. Sadece Avrupa'da 52 Terawatt kapasiteli rüzgar enerji santralı bunuyor. Ne var ki bu yenilenebilir enerji tesislerinin artırılmasında bazı olumsuzluklar da söz konusu. Rüzgar enerji santralları çok fazla gürültü yapıyor, görüntü kirliliği yaratıyor ve kuşlar için de ölüm tuzağı görevini görüyorlar. Dahası rüzgar enerji santrallarındaki türbinler birbirlerini engelleyebiliyorlar da ve bu da kapasiteyi sınırlıyor. Bu sorunlara çözüm alternatif kanat tasarımıyla gelebilir. Bu tasarımda kanatlar dikey olarak değil yatay olarak yerleştiriliyor ve direğin etrafında dönüyorlar. Bu şekilde kanatların bir kısmı rüzgarla hareket ederken, diğerleri rüzgara karşı hareket ediyor. Ölçümlere göre yatay kanatlı türbinler üç kat daha sessiz çalışıyor. Ayrıca kuşlar da yere paralel olarak hareket eden kanatları daha iyi seçebiliyor ve kaçabiliyorlar diyor araştırmacılar. Bununla birlikte yatay kanatlı türbinler bugüne kadar sadece örneğin çatı tipi rüzgar türbini olarak küçük ölçeklerde kullanılmış, daha büyük olanların ise çok etkisiz ve aşınmaya yatkın olabileceği düşünülmüştü. Fakat artık bazı şirketler malzeme yorgunluğunu önleyen, yeni bağlantı malzemeleri ve modern çalışma elektroniğine sahip yatay kanatlı türbinler tasarladılar. Bu tür yatay kanatlı türbinlerle ilgili ilk pilot tesisleri Almanya'nın Kuzey Ren -Vestfalya bölgesinde ve Avusturya'da çalışmaya başlamış. Bu tür türbinlerin ne kadar verimli çalışacağı bugüne kadar tartışmalıydı. Yatay kanatlı türbinlerin her biri yüzde 35-40'lık etki derecesine ulaşırken bu dikey türbinlerde yüzde 50'ye çıkıyor. Ancak dikey türbinler birbirlerine yakın konumlandırıldıklarında frenleme etkisi verimi yüzde 20-50 oranında düşürüyor. Yatak kanatlı türbinlerde durumun ne olduğunu öğrenmek isteyen araştırmacılar iki ila üç rotorlu rüzgar türbinlerini farklı aralıklar ve açılarla yerleştirdikten sonra, bu yerleşimin rüzgar hızını ve rotorların verimini ne şekilde etkilediğini ölçmüşler. Sürpriz sonuca göre yatay kanatlı türbinler birbirlerini engellemiyorlar hatta birlikte daha verimli bile çalışabiliyorlar. Yani örneğin iki yatay kanatlı türbin yan yana durduğunda verimleri yüzde 15 kadar artıyor. Üçüncü bir türbin eklendiğinde verim yüzde üç daha artıyor. Üç türbinin arasındaki en ideal mesafe üç rotorun çapı kadarken altmış derecelik bir açı da en uygunu olarak hesaplandı. Ama iki rotor çapı veya 30-90 derecelik bir açıda bile sinerji etkisi ölçülebiliyor. Bu sinerji etkisinin nedeni rotor hareketinin rüzgar akışı üzerindeki etkisi olarak açıklanıyor: dikey rotorun kanatları rüzgara dik olarak değil bir yanda rüzgarla birlikte hareket ederken diğer yanda rüzgara karşı dönüyor. Bu harekete bağlı olarak da rotor tarafındaki hava akışı hızlanıyor diyor açıklıyor araştırmacılar. Bu da birlikte çalışan yatay kanatlı türbinlerin çok daha verimli oldukları anlamına geliyor. Bilim insanları bu yüzden yatay kanatlı türbin tesislerinin sanılandan çok daha karlı olabileceğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/disteki-soguk-sensoru-tespit-edildi", "text": "Dişimiz enfeksiyon yaptığında ya da çok hassas dişlere sahipsek, soğuk bir şey yerken veya içerken dişlerimiz sızlar. Diş çürüğünün de soğuk sızlamasına yol açabildiği biliniyordu ancak ne şekilde meydana geldiği henüz açıklanamamıştı. Alman araştırmacı Katharina Zimmermann ve ekibi dişlerimizdeki soğuk sızlamasının ne şekilde oluştuğunu buldular. Daha önceki araştırmalardan ciltteki ve mukoza zarındaki belli başlı tipteki iyon kanallarının soğuğa tepki gösterebildiği biliniyordu. Ayrıca bu kanallardan bazılarının mesela TRPC5, TRPA1 ve TRMP8'in diş dokusunun odontoplastlarında bulunduğu da.Odontoplastların beden hücresi ve sinir bağlantıları diş pulpasının kenarında bulunur. Araştırmacılar cam elektrotlarına dayanan özel bir teknikle normal fareleri, TRPC5 mole külü bulunmayan farelerle karşılaştırabilmişler. Sonuca göre etkinliği yok edilen TRPC5 iyon kanalına sahip fareler, dişlerindeki soğuğa tepki göstermemişler ve sinirleri de beyne sızı sinyali göndermemiş. Buna göre bu sensor dişlerdeki soğuk duyarlılığında önemli bir rol oynuyor. TRCP5 iyon kanalı bir soğuk uyarısı aldığında açılıyor ve bu şekilde elektriksel bir sinir tepisi meydana geliyor. Bu sinyal ise beyne iletilince bir ağrı duyarlılığı ortaya çıkıyor. Böylece uzu süredir aranan soğuk sensorunun odontoblastlarda yer aldığı anlaşılmış oldu. Ve ilginç bir nokta daha: İşlevsel TRPC5 reseptörü bulunmayan fareler, dişleri iltihaplandığında da ağrı hissetmiyorlar. Ekip öte yandan iltihaplanan çürük insan dişlerinde çok sayıda TRPC5 reseptörü tespit etmiş ki bu da iltihaplı dişlerin soğuğa karşı neden bu kadar duyarlı olduğunu açıklıyor. Bilim insanları bu araştırma çerçevesinde bildik çok eski bir maddenin diş ağrısına iyi geldiğini de buldular: Karanfil veya karanfil yağı. Karanfil yağının ana içeriği olan Eugenol, TRPC5 reseptörünü bloke ediyormuş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/dunyada-50-milyar-kus-var-serce-nufusu-birinci", "text": "Bir dürbün, bir kamera ve biraz da sabırla dünya genelinde birçok insan boş vaktini, kuş gözlemek için doğada geçiriyor. 18.yy'dan itibaren İngiltere'de yaygın olan bu hobi, son yıllarda küresel bir trend haline geldi. Dijitalleşme sayesinde gözlemler artık sistematik olarak kaydediliyor. Kuş araştırmacıları artık tüm dünyadaki gözlem verilerine erişebiliyorlar. Bu verilerle örneğin bilinen tüm kuş türlerinin dağılımı belirlenebiliyor. Avustralya'daki New South Wales Üniversitesi'nden Orey T. Callaghan ve ekibi uluslararası kuş gözlem sayfası eBird'de 600.000 kişi tarafından 2010-2019 yılları arasında bir araya getirilen gözlemler kullandı. Bu platform, Cornell Ornitoloji Laboratuvarı tarafından çalıştırılıyor. Callaghan ve ekibi 9700 kuşun dağılımını hesapladı; bu bilinen tüm kuşların yüzde 90'ı kadar. Bunun için de her şeyden önce kuş türlerinin ne kadar iyi gözlemlendiğini gösteren bir algoritma geliştirdiler. Araştırmacılara göre sadece 4 kuş türünün sayısı bir milyarı geçiyor: Serçe 1,6 milyar ile listenin başında yer alırken, bunu 1,3 milyar ile sığırcık kuşu ve 1,2 milyarla halka gagalı martı takip ediyor ve son sırada ise 1,1 milyarla kır kırlangıcı yer alıyor. Bununla birlikte kuş popülasyonlarının büyük çoğunluğu çok daha seyrek nüfuslu. Tüm türlerin yaklaşık onda birinin beş binden az örneği bulunuyor. Bireysel türler içinse tahmin daha da düşüktür. Avustralya siyah göğüslü tavuktan geriye topu topu yüz temsilci kalmış. Kivi (3000) ve mesite ailesine dahil kuşlar(154.000) da çok ender. Araştırmacılar bir türün ne sıklıkta bulunduğunu ölçmenin, korunması için önemli bir adım olduğunu söylüyorlar. Doğru dürüst saydığımızda, hangi türlerin savunmasız olabileceğini öğreniyor ve bu modellerin zaman içinde nasıl değiştiğini görebiliyoruz. Bir popülasyonun sayısı azaldığında, bu ekosistemin sağlığı için bir alarm olabilir. Uzmanlar bu yüzden daha küçük kuş popülasyonlarının da hayatta kalabilmeleri için doğanın daha iyi korunmasını öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/duzenli-olarak-alti-saatten-az-uyumak-demansa-yol-acabiliyor", "text": "Koronavirüs salgını yüzünden birçok insanın uyku düzeni değişti. Genelde geceleri iyi uyku çekilemiyor ve bazen de daha fazla gece istirahatine veya şekerlemeye ihtiyaç duyuluyor. Sağlıklı bir yaşam için yeterli hareket etme ve dengeli beslenme dışında yeterli uyku da temel gereksinimler arasında yer alıyor. Yaşları elli ila yetmiş arasında değişen kişilerin uyku sürelerini, demansla bağlantılı olarak incelenmesine dayanan son bir araştırma uyku faktörünün küçümsenmemesini gösterdi. Bu yaşlarda bir hafta içinde günde 6 saatten az uyuyanlarda demans riski yüzde otuz kadar yükseliyor. Paris Üniversitesi'nden Severine Sabia'nın Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışması geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir araştırmaya dayanıyor. Whitehall II araştırmasının kapsamlı veri malzemesine dayanan çalışma için, 1985 yılından itibaren 10.000 İngiliz memurun sağlık durumları düzenli olarak takip edildi. Güncel araştırmanın çerçevesinde, anketin başında 50 yaşlarında olan ve yıllar içinde uyku süreleri hakkında bilgi veren 8000 kişi takip edildi. Yirmi beş yıl sonra bu kişilerin arasında 521 kişiye demans tanısı konmuş. İstatistik demans riskini etkileyen diğer faktörler ayıklanmış. Mesela tütün ve alkol kullanımı, beslenme, bedensel hareket, ailevi durum, yüksek kan basıncı, diyabet ve depresyon gibi psişik hastalıklar gibi. Bu şekilde yüzde otuz daha yüksek bir demans riski ortaya çıkıyor. Özellikle de orta yaşlarda altı saatten az ya da en fazla altı saat uyuyanlar için geçerli bu sonuç. Uyku süresiyle ilgili bilgiler genelde katılımcılara sorularak elde edildiyse de, katılımcıların yarısında gerçek uyku süresi hareket sensoruyla ölçüldü ve katılımcıların verdikleri bilgilerle karşılaştırıldı. Araştırmacılar az uyku uyuyanlar dışında fazla uyuyanları da inceledi. Buna göre sekiz saatten fazla uyuyanların az da olsa demansa eğilimleri var ama istatistiksel olarak yeterince belirgin değil. Demans daha çok kötü uykuya bağlı olarak gelişiyor. Bu motif genelde hastalık tanısı konmadan önce kalıcı oluyor. Araştırmaya katılanlar arasında demansa yakalananların, araştırmanın başında hasta olmadıklarından yola çıkan araştırmacılar, orta yaşta yetersiz uykunun demansa yol açabileceğini veya kötüleştirebileceğini söylüyorlar. Uyku ve demans hastalıkları arasındaki bağlantının tam olarak nasıl ortaya çıktığı pek bilinmiyorsa da bu konuda pek çok teori var. Mesela uyku beyindeki protein birikimi düşürmek ve indirgemek için önemli olabilir. Uyku yetersizliğinde, Alzheimer hastalığının gelişiminde önemli rol oynayan Amyloid plaklar ve Tau proteinin birikiminde artış görülüyor. Yani kişi ne kadar çok uyanık kalırsa, sinir hücreleri bu proteinlerden daha fazla üretebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/erken-evrenin-sirlari-bu-soguk-gokada-kumesinde-sakli", "text": "Bu çeşitli kaynaklardan elde edilerek birleştirilen görüntü, SPT2215 olarak kataloglanan gökadanın diğer teleskoplarla birlikte tanımlanmasına yardımcı olan Chandra'dan X-ışınları ve Hubble'dan verilerinden oluşturuldu. Bundan önce, astronomlar evrenin bu çağında gevşek kümelerin var olduğundan emin değillerdi, çünkü boyutları büyüdükçe genellikle diğer kümeler veya gökada gruplarıyla birleşiyorlardı. MIT'den ve başka yerlerden gökbilimciler yakın zamanda bir gökada kümesinin 5 milyar yaşındayken var olduğu zamanki görüntülerini yakaladılar ve onun evrendeki o zaman dilimine ait birkaç gökada kümesinden biri olduğunu buldular. Yüksek lisans öğrencisi Michael Calzadilla, bulguların erken evrende \"Galaksilerin düşündüğümüzden daha genç yaşta oluştuğunu bize söylüyor olabileceğini, bunun olayların ne zaman gerçekleştiğine dair zaman çizelgemize meydan okuyor\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/evcil-kopegin-dogum-yeri-almanya-mi", "text": "Köpek insanoğluna binlerce yıldan bu yana eşlik etmesine rağmen, kurdun evcilleştirilerek köpeğe dönüştürülmesinin tam olarak nerede ve ne zaman gerçekleştiği hala tartışmalı. Fosillerin DNA analizleri kurda benzer köpeklerin, 28.000 yıl önce insana yakın yerlerde yaşadıklarını ve çöplerdeki artıklardan beslendiklerini göstermişti. Ama yine de kurtların evcil köpeğe ve bekçi köpeğine ne zaman dönüştüğü kesin olarak bilinmiyor. Bilimsel tahminler günümüzden 15.000 ve 30.000 yıl öncesine dayanıyor. Bazı genetik araştırmalar evcilleşmenin Uzakdoğu'da gerçekleştiğini söylerken, diğerleri köpeğin Avrupa'da evcilleştiğini iddia ediyor. Ancak bazı köpeklerin Güneydoğu Almanya'da evcilleştirilmiş olabileceğine ilişkin yeni kanıtlar ortaya çıktı. Sonuçlar araştırmacıların Baden-Württemberg'deki Gnirs mağarasında bulunan Canidae fosillerinin incelenmesine dayanıyor. Gnirs mağarası iki küçük galeriden oluşuyor ve Magdalenian kültürüne ait iki mağaranın yakınında yer alıyor. Araştırma çerçevesinde 16.000 ve 14.000 yıllık kemikler hem anatomik hem de genetik açıdan incelendi. Araştırmacılar, morfoloji, genetik ve izotopiyi birleştirerek, incelenen kemiklerin farklı genetik çizgilere ait olduğunu tespit ettiler. Burada heyecan verici olan husus; sekanslanan mitokondri kalıtımının kurttan, köpeğe kadar tüm genetiği ortaya koyması. Söz konusu fosiller aynı zamanda anatomik olarak kurtlarla örtüşüyor. İlginç olan diğer bir nokta da, izotop analizlerinin köpeğimsi bu dört ayaklıların yabani kurtlardan farklı bir beslenme türüne sahip olmaları. Kurtlar daha çok mamut gibi büyük otçullarla beslenirken, Gnirs mağarasındaki köpeğimsiler Ren geyiği ve tavşan gibi küçük memelileri avlıyorlardı. Buradan yola çıkan paleontologlar bu köpeğimsilerin sadece avlanmadıklarını aynı zamanda yiyeceklerinin büyük bir kısmını insanlardan aldıklarını düşünüyorlar. Köpeğimsilerin yedikleri o tarihlerde Buz devri insanlar tarafından avlanan ve tüketilen hayvan türleriyle örtüşüyor. Bu açıdan bakıldığında Gnirs mağarasında yaşayan köpeklerin yedikleri ilk evcil köpeklerinin yediklerine benziyordu. Bu da bu bölgenin 16.000 14.000 yıl önce kurdun, evcil köpeğe dönüştüğü yer olduğu anlamına gelebilir. Hayvanların insanlara olan yakınlığı ve belli başlı yiyecekleri nedeniyle araştırmacılar kurdun 16.000-14.000 yıl önce evcilleştirildiğini ve evcil köpeğe dönüştüğünü düşünüyorlar. Avrupalı köpeklerin kökeni buna göre Güneydoğu Almanya olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/galapagosta-yeni-bir-dev-kaplumbaga-turu", "text": "Galapagos adalarında yeni bir dev kaplumbağa türü bulundu. Kalıtımın incelenmesi sonucunda söz konusu kaplumbağa türünün daha önce sınıflandırılmadığı anlaşıldı. San Cristobal adasında bulunan ve bilimsel adı Chelonidis chathamensis olan yeni türün neredeyse tükenmek üzere olduğu tespit edildi. San Cristobal adası son bilgilere göre bir zamanlar iki farklı kaplumbağa türüne ev sahipliği yapıyordu. Bu türlerden biri adanın yüksek kesimlerinde, diğer tür ise ovada yaşıyordu. Araştırma ekibi San Cribstobal adasındaki dev kaplumbağaların kalıtımlarını 1906 yılında yayladaki bir mağarada bulunan kemikler ve diğer kalıntılarla karşılaştırdı. Newcastle Üniversitesi, Yale Üniversitesi ve Galapagos Convervancy organizasyonunun ortak çabalarıyla gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları Heredity dergisinde yayımlandı. Pasifikte Ekvador'un 1000 kilometre kadar batısında yer alan Galapagos adaları ismini Galapagos kaplumbağalarından alıyor. Bir zamanlar burada 15 tür barınıyormuş, ancak üç tür yüz yıllar içinde yok olmuş. 2019 yılında Chelonoidis phantastica türüne ait bir kaplumbağa Fernandia adasında bulunmuştu. Oysa bu türün de yüzlerce yıl önce tükendiği sanılıyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/genetik-izlerimiz-bulundugumuz-ortamin-havasinda-bile-var", "text": "İster PCR testiyle virüsün varlığını öğrenmek için, ister adli tıp veya ender bulunan hayvan türlerini ararken, DNA örnekleri birçok alanda en sık kullanılan yöntemlerden biri. Bu analiz için gerekli kalıtım genelde kan veya tükürük örneklerinden ayrıştırıldığı gibi, saç, kemik, dışkı, toprak örneği hatta suda bile DNA izleri bulunabiliyor. Bu çevre DNA'sından yararlanma ise bilimde gitgide daha yaygın hale geliyor. Solukla, deri pulcukları, tükürük veya terleme ile bu genetik özler havaya karışıyor ve etrafımızda bir tür kişisel bulut oluşturuyor. Ancak insanların ve hayvanların çevrelerindeki havaya bıraktıkları DNA izleri bugüne dek incelenmemişti. Araştırmacılar genetik izler taşıyan havanın, oda havasında da bulunup, bulunmadığını incelediler. Bu amaçla, kör farelerin bir yıl içinde tutulduğu çıplak bir deney odasından özel Hepa filtreleriyle hava çektiler. Daha sonra ise PCR ile hava örneklerinde bulunan DNA çoğaltıldı ve kökenleri analiz edildi. Hava örneklerinde gerçekten de, tespit edilebilir miktarda insan ve hayvan DNA'sı bulundu. Hem kör farenin hem de insanın gen sekansları saptandı. Böylece ilk kez hayvan eDNA'sı havadan elde edilmiş oldu. Araştırmacılar bu tür hava örneklerinin daha çok hava hacmi az olan oda, ağaç kovuğu veya yer altındaki yuvalardan elde edilebileceğini söylüyorlar. Çünkü bu ortamlardaki seyrelme etkisi en az seviyede. Bu analizin açık havada yapılabilirliği ise henüz kuşkulu. Ancak kapalı mekanlarda ve yuvalardan alınan hava örneklerinden elde edilen DNA kalıntıları yeni analiz imkanları sunuyor. Mesela olay yerlerinde kan veya tükürük bulunmadığında suçlunun DNA'sı hava örnekleriyle bulunabilir. Hatta içinde bulunduğumuz pandemi sürecinde bile yeni analiz yöntemi işe yarayabilir. Bu şekilde hastalıklı bir kişiden yayılan virüsün havada ne kadar yayılabildiği öğrenilebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/hindistan-uzay-aracini-ay-yuzeyine-basariyla-indirdi", "text": "Hindistan, 23 Ağustos Çarşamba, yani bugün, Aya robotik bir uzay aracı indirdi. Hindistan'ın uzay aracı ayın güney kutbu yakınına indi. Bu bölge, kraterlerde buz şeklinde su içerdiği düşünüldüğü için birçok ülkenin gıpta ettiği bir bölge. Mürettebatsız Chandrayaan-3 uzay aracının başarılı inişi, Ay'a 39 günlük bir yolculuğun ardından gerçekleşti. Hindistan, kalıcı bir insan varlığı oluşturma planları açısından kritik öneme sahip olan ve buz şeklinde su depolarının bulunduğuna inanılan Ay'ın güney kutbu yakınına iniş yapan ilk ülke oldu. Chandrayaan-3 misyonunun başarıyla iniş yapması, uzayda hırsları büyüyen bir ülke için bir zaferdi, 1 milyardan fazla Hintli ülke bu başarılı inişi sevinçle kutladı. 2019 yılında da benzer bir görev, bir yazılım sorunu nedeniyle son dakikada başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Japonya'nın bu haftanın sonlarında Ay'a küçük bir uzay aracı fırlatarak iniş yapma yeteneğini test etmesi planlanıyor. Ve bu yılın sonuna doğru, NASA ile sözleşmeli olarak çalışan iki özel Amerikan şirketinin, uzay ajansının Artemis programının bir parçası olarak robotik uzay aracını ay yüzeyine uçurması da planlanıyor. Nihayetinde NASA, 1972'deki son Apollo görevinden bu yana ilk kez insanları Ay'a geri göndermeyi planlıyor. Bu seferki amaç, Ay üzerinde ve çevresinde kalıcı bir insan varlığı oluşturmak ve Ay'ın kaynaklarını sürdürülebilirliğe yardımcı olmak için kullanmak. NASA ayrıca bu çabayı desteklemek için Ay'ın etrafında Gateway adı verilen küçük bir uzay istasyonu kurmayı planlıyor. Analistler, Hindistan'ın uzay programını ekonomisini ve büyüyen teknoloji sektörünü güçlendirmenin bir yolu olarak kullanıldığını söylüyor. Ayrıca uzayda büyük hedefleri olan ve halihazırda Ay'a inmiş olan Çin'le yarışa kalkıyor. Hindistan ayrıca 2019'da bir uyduyu füzeyle vurarak askeri uzay yeteneklerini de genişletti ve düşmanların uzay varlıklarını hedef alma yeteneğini gösterdi. Hindistan, uzaydaki faaliyetleri düzenleyen yasal bir çerçeve olan Artemis Anlaşmaları olarak bilinen uzay araştırmaları konusunda bir anlaşma imzalayarak kendisini ABD ile uyumlu hale getirdi. Şimdiye kadar yaklaşık 30 ülke, uzay görevlerinde ABD ile ortak olmalarına izin veren ve bilimsel keşiflerin kamuya açık olarak paylaşılması ve ulusların Ay'da rahatsız edilmeden çalışabilecekleri \"güvenlik bölgeleri\" oluşturulması gibi bir dizi kurala uymalarını zorunlu kılan bir anlaşma imzaladı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca 2030 yılına kadar astronot göndermeyi planlayan Çin'le de uzay yarışına girdi. NASA ilk insanlı inişin 2025 için planlandığını ancak son zamanlarda NASA yetkilileri bunun muhtemelen 2026'ya sarkacağını söyledi. NASA'nın Keşif Sistemleri Geliştirme Misyonu Direktörlüğü yönetici yardımcısı Jim Free, bu ayın başlarında NASA'nın \"farklı bir görevi uçurabileceğini\" söyledi. Bu, iniş yapmadan Ayın etrafında bir yolculuk anlamına gelebilir, ancak ayrıntılı bir bilgi vermedi. NASA, 2024 sonuna kadar ay çevresinde bir göreve dört astronotu gönderme yolunda hala ilerliyor. Artemis II olarak bilinen bu görev, geçen yıl Orion uzay aracının içinde hiç kimse olmadan Ay çevresinde başarılı bir uçuşunun ardından gerçekleşti. Ay'ın güney kutbu yakınında su bulunması fikri, dünya çapında suyu toplamaya hevesli bilim adamlarının ve uzay ajanslarının ilgisini çekti. Su açıkça insanın hayatta kalması için hayati öneme sahip ve herhangi bir Ay yerleşimi için önemli bir bileşen olacak. Ancak kendisini oluşturan parçalara bölündüğünde roket yakıtı olarak da kullanılabilir. Hindistan, ayın toprağının ve kayalarının bileşimini inceleyecek bir geziciyi ay yüzeyine yerleştirmeyi planlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/hucrelerin-icindeki-proteinlerin-yerlerini-belirleyen-mikroskop-gelistirildi", "text": "Önemli biyolojik süreçleri anlamak için proteinlerin, hücrelerin nerelerinde ne miktarda bulunduklarının bilinmesi gerekiyor. Fakat bu o kadar kolay değil. Proteinler hem bildik ışıklı mikroskoplarla görünmeyecek kadar küçükler hem de farklı proteinleri birbirinden ayırmak çok zor. Avusturyalı bilim insanları şimdi kızılötesi spektroskopi, atom kuvvet mikroskopu ve makineye dayalı öğrenme kombinasyonu ile hücredeki proteinleri tespit etmenin ve nanometreye kadar doğru bir şekilde yerlerini belirlemeye başardılar. Proteinler, işlevleri kadar çeşitlidirler. Sadece hücre içindeki oranları değil bulundukları yer de hücresel süreçleri çalıştırır. Uzmanlar bunu gözlemlemek için hücrenin içini flüoresan boyar maddelerle görünür kıldılar. Bu tür işaretlemelerle proteinleri bozabiliyor. Avusturyalı araştırmacılar tarafından geliştirilen yeni protein mikroskopu bu tür işaretçilere gerek duymuyor. Bunun yerine farklı proteinlerin, kızılötesi alanda farklı dalga boylarını soğurdukları gerçeğinden yararlanılıyor. Proteinlerin nerelerde bulunduklarıyla ilgili bilgiler de edinebilmek için bilim insanları, atom kuvvet mikroskopundan yararlandılar. Bir protein kızılötesi ışın yaydığında, bölgesel bir ısına meydana geliyor ve örnek burada biraz genişliyor. Bu da atom kuvvet mikroskopuyla ölçülebiliyor. Araştırmacılar yeni yöntemi endüstride örneğin özellikle de biyoyakıt için gerekli olan selülaz üretiminde önemli bir rol oynayan, Trihoderma reesei mantarında test etmişler. Yeni yöntemle her hifteki selülaz dağılımını herhangi bir işaretçiye gerek duymadan ölçebildiler. Bu daha önce mümkün değildi. Yöntem aynı zamanda suyun içindeki mikroorganizmalarda da kullanılabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/ilkbahar-karlarinin-sorumlusu-bulundu", "text": "Küresel ısınma sadece sıcaklıkları artırarak, olağanüstü sıcaklık dalgalarına neden olmakla kalmayıp, kış ve ilkbahar aylarında anormal soğuklara da yol açıyor. Bunun nedeni Kuzey Kutbu ve orta enlemler arasındaki zayıf sıcaklık farkı bu da kutup havasının bize daha sık ulaşmasına izin veriyor. Kutup rüzgarlarındaki bu zayıflama, örneğin Ocak ve Şubat aylarındaki aşırı soğuğa yol açmıştı ve hala soğuk hava iletiyor. Finlandiya'da Oulu Üniversitesi'nden Hannah Balley ve ekibi, bu tür soğuk hava dalgalarıyla birlikte niçin şiddetli dolu ve kar yağışlarının geldiğini inceledi. Örnek olarak Batı Avrupa'nın yarısını don ve karla kaplayan Şubat 2018'in soğuk hava dalgısı ele alındı. Doğudan gelen Canavar olarak adlandırılan bu olay, altyapı arızaları yüzünden günde bir milyar Avroluk zarara yol açmıştı. Nemin ve dolayısıyla da muazzam miktardaki kar için gerekli olan hammaddenin nereden geldiğini öğrenmek isteyen araştırmacılar, o zamanlar toplanan örneklerde ağır hidrojen izotopu döteryumun oranını incelediler. Meteorolojik veriler ve hava akımlarının verileriyle birlikte nemin kaynağını belirleyebildiler. Sonuca göre: ilkbahardaki soğuk hava dalgasıyla gelen karlar, Arktik Okyanusu'n Norveç ve Rusya arasında kalan Barents Denizi'nden gelmiş. Sadece Doğudan gelen Canavar zamanında Barents Denizi'nden Avrupa'ya 140 gigatondan fazla nem gelmişti. Analizlere göre o tarihte düşen karların yüzde 88'i Kuzey Kutup denizinden gelen su buharı akımına aitti. Uydu görüntülerinde de Barents Denizi'nin buzsuz kısımları üzerinde biriken yoğun bulutların, güneye doğru ilerlediği izlendi. Ve bu olay bir seferlik değildi. Kuzey Kutbu'ndan kar getiren sadece hava akımları değil, Barents Denizi'nde değişen buz örtüsü de bundan sorumlu tutuluyor. Çünkü Kuzey Kutup denizinin bu kısmı iklim değişimi yüzünden olağanüstü miktarda deniz buzu kaybetti. Kuzey Kutbundaki toplam kış deniz buzu kaybının yüzde 95'i Barents Denizi'nde meydana gelmiş. Bu gelişme yüzünden Barents Denizi'nde daha fazla sıcak su açığa çıktığı için daha fazla su buharlaşmakta. 'Deniz buzu bir tür kapak görevini görür. Bu kapak eksik olduğunda atmosfere çok daha fazla su buharı ulaşıyor' diyor araştırmacılar. Hesaplara göre kaybolan her metrekare deniz buzundan sonra o bölgede 70 kilo su buharı açığa çıkıyor. Bu da Kuzey Kutbu deniz buzunun gelecekte daha fazla kayıp vereceği ve dolayısıyla da Avrupa'ya daha fazla kar geleceği anlamına geliyor. Gerçi meteorolojik veriler Avrupa'ya düşen toplam kar miktarının azaldığını gösteriyor ama öte yandan Mart ayında düşen kar miktarı on yılda bir 16 milimetre artmış. Tüm bunlar iklim değişiminin tek yönlü işlemediğini göstermekte. Artan sıcaklıklara rağmen ilkbaharda kar yağışları artabilir diyor bilim insanları."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/insan-geni-sayesinde-akillanan-fareler", "text": "Biz insanlar bedenimize oranla çok büyük bir beyne sahibiz. Büyük beyin kabuğu bizim türümüzde, başka hiçbir primatta olmadığı kadar gelişmiş durumda. Büyük beyin kabuğu ve küçük beyindeki hacim artışı zekamızın temeli. Bu da doğal olarak insan beyninin nasıl geliştiği sorusunu beraberinde getiriyor. Bilim insanları uzun süredir, birkaç milyon yıldır etkin olan gen varyantları sayesinde atalarımızın daha büyük bir beyne sahip olduklarını tahmin ediyorlardı. Bu varyantlardan biri insana özgü ARHGAP11B geni. Bu gen embriyodaki öncü sinir hücrelerini, daha fazla üremeleri için tetikliyor. Araştırmacılar söz konusu geni farelerin, gelinciklerin ve maymunların embriyolarına aşıladıklarında bu hayvanların beyinleri de büyüdü ve daha fazla sinir hücresine sahip oldular. Fakat bugüne kadar beyindeki büyümenin yetişkinliğe kadar devam edip etmediği ve bu gelişmenin söz konusu geni taşıyanlarını daha zeki yapıp, yapmadığı bilinmiyordu. Dresden Max-Planck Moleküler Hücre Biyolojisi ve Genetik Enstitüsü'nde Lei Xing ve ekibi fare embriyolarına ARGHGAP11B genini aşıladıktan sonra bu genin beyin hacminin artışı ve nöronların çoğalışı üzerinde ne şekilde etkili olduğunu incelediler. İnsan geni taşıyan farelerde gerçekten de kalıcı olarak daha kalın ve daha büyük bir neokorteks geliştiği tespit edildi. Özellikle de büyük beyin kabuğunun en üst tabakasındaki nöronlarda önemli artış oldu. Araştırmacılar ikinci bir adımda farelerin zekasını test ettiler. Klasik labirent testi dışında, korku ve zihinsel esneklikle ilgili testler de yapıldı. Zihinsel esneklik testinde fareler çeşitli içecek şişelerine giden yoldaki motiflerin zamanla neye göre değiştiğini akılda tutmak zorundaydılar. Bu testle hipokampüsten önce neokortekse dayanan uzun vadeli bellek kontrol edilir. Araştırmacılar ARHGAP11B genini taşıyan farelerin daha büyük beyinleri sayesinde su şişesini ararken daha az hata yaptıklarını gördüler. Bu da 11B farelerinin daha esnek bir belleğe sahip oldukları ve yeni koşullara ve kurallara daha iyi uyum sağladıkları anlamına geliyor. Bu farelerde uzamsal öğrenme pek değişmezken, büyük beyinde, öğrenilenlerin işlenmesinde iyileşme görüldü. Ayrıca 11B fareleri testler sırasında diğerleri kadar korkmadılar. Araştırmacılara göre insana özgü gen varyantı ARHGAP11B'nin beyin gelişimi ve bilişsel yetiler üzerinde çok önemli bir rolü var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/insan-ve-maymun-hucreleriyle-kimerik-embriyo-uretildi", "text": "Kimeralar, iki türün hücrelerini ve kalıtımlarını taşıyan melez canlılar. Doğada sadece istisna durumlarda mümkün olanı, insanoğlu 1970'li yıllardan bu yana laboratuvarda başarmak istiyor. Bugüne dek insan hücrelerine veya organlarına sahip fare, koyun, inek veya domuz üretilmişti. Hatta hayvanlara insanın beyin hücreleri bile aktarıldı. 2012 yılında ise primatlarla embriyonik kimera üretmeye izin veren bir teknik geliştirildi. Ama özellikle de insan-maymun melezi son derece tartışmalı. Hatta bazı ülkelerde yasak. Bu yöntemin yasak olmadığı Çin'de Tao Tan yönetiminde çalışan ekip, makak ve insandan oluşan bir kimera embriyosu elde etti. Çalışmanın temeli, döllenmeden altı gün sonra 25 insan pluripotent kök hücresinin enjekte edildiği, maymun embriyolarının erken evreleri olan blastosistlere uzanıyordu. Araştırmacılar kök hücrelerin gelişimlerini ve çoğalmalarını takip edebilmek için flüoresan genlerle işaretlediler. Bu 132 melez embriyoda büyüyen insan hücrelerinin ertesi gün etkin oldukları tespit edildi. Melez canlılar daha sonraki günlerde büyümeye devam ettiler. İçlerindeki insan hücreleri de gelişmeye devam ederek, embriyonik dokuların farklılaşmasının ilk aşamalarında rol oynadılar. Bazı durumlarda bu gelişme her iki tipte de hücre karışımlarıyla sonuçlansa da bazı durumlarda araştırmacıların açıkladığı gibi, insan hücreleri de gruplar halinde toplandı. Daha ayrıntılı analizler sonucunda ise melez embriyolardaki hücrelerin, saf maymun veya saf insan embriyolarındakilere kıyasla daha yavaş büyüdükleri görüldü. Araştırmacılar aynı zamanda iki türün hücreleri arasında yeni etkileşimler tespit ettiler. 'Tamamen yeni olan veya kimeralarda çok daha yoğun olan hücrelerarası iletişim yolları tespit ettik. Bu sinyaller bu tür kimerik embriyodaki insan ve maymun hücrelerinin eşsiz gelişim yollarını biçimlendiriyor gibi' diyor Salk Biyoloji Araştırmaları Enstitüsü'nden Juan Carlos Izpisua Belmonte. Bir embriyonun gastrulaya dönüştüğü ve uterusta yuvalandığı zaman olan 13.günde, embriyonun yaklaşık olarak yüzde 7,8'ini insan hücreleri oluşturuyordu. Bununla birlikte kimerik embriyolar, kontrol grubundakilere kıyasla daha yavaş gelişti ve 19'cu güne kadar sadece üç tanesi hayatta kalabildi. Araştırmacılar daha sonra etik nedenlerden dolayı deneyi sonlandırdılar. Bilim insanları buna rağmen kimeraları önemli bir gelişme olarak görüyorlar. Çünkü bu evreye kadar yaşanan başarılı gelişim, insan ve maymundan oluşan bu tür kimerik embriyoların üretilebilir olduğunu kanıtlamış oldu. Ekibin açıklamasına göre bu tür kimeralardan, insana nakledilecek organların hayvanlarda yetiştirilmesinde yardımcı olacak bilgiler edinilebilecek. Ayrıca bu tür kimeralar, uygun hayvan modellerinin bulunmadığı hastalıkların araştırılmasına da yardımcı olabilecek. Fakat ne var ki bu tür kimeraların kullanımı etik açıdan son derece tartışmalı. Çünkü hayvan bedenlerinde insan dokularının veya organlarının yetiştirildiği diğer deneylerden farklı olarak, bu melez embriyolardaki insan hücre dizilerinin gelişimini kontrol etmek zor. Bu nedenle kısmen insan beynine veya cinsel organları, insan-hayvan karışı üreme hücreleri üreten canlılar oluşabilir. Dahası kimerik insan-maymun embriyoların uterusa aktarılmasından sonra ne şekilde gelişecekleri de bilinmiyor henüz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/insana-ait-en-eski-ayak-izleri-mi", "text": "İster Australopithecus afarensis, Ardipithecus veyahut da Homo habilis olsun, insanın doğum yerinin ve en yakın atalarının geliştiği yerin Afrika olduğu çok uzun süreden beri bilinmekte. Ancak son yıllarda Doğu Akdeniz bölgesinde de, Afrika'dakiler kadar eski olan fosiller ve ayak izleri bulunmaya başlandı. Bunların arasında Yunanistan ve Bulgaristan'da bulunan, 7,2 milyon yıllık öncü insan Graecopithecus freybergi'ye ait fosil ve ayak izleri de var. Son olarak Girit'te bulunan 50'ye yakın ayak izinin de henüz bilinmeyen bir öncü insana ait olabileceği düşünülüyor. İzlerin morfolojisi şimdiye dek homininler için eşsiz kabul edilen özellikler taşıyor. Mesela ön ayak bunyonu, bitişik ve büyük bir baş parmak ve bunu küçülerek takip eden diğer parmaklar. Gerçi dar topuk veya ayak kemerinin eksikliği gibi bazı ilkel özellikler de var ama yine de kombinasyon hem görünüş hem de yaşı açısından bir öncü insana ait. Olasılıkla bu insan Afrikalı Australopithecus'tan bile daha yaşlı. Ancak Trachilos buluntu yerindeki ayak izlerinin yaşını saptamak , tabaka silsilesinin eksik olması nedeniyle hayli zordu. Araştırmacılar bu yüzden stratigrafiyi ve mikrofosilleri yeniden inceleyerek, kimyasal, mineral ve izotop açısından inceleyerek tarihlendirdiler. Sonuçlara göre izler 6.05 ila 6,06 milyon yıl önce meydana gelmiş. Girit'te sahil kumuna ayak izini bırakan primat, Australopithecus aferansis'ten birkaç milyon yıl önce yaşamış olabilir. Çünkü Girit'teki ayak izleri, Laetoli'de Australopithecus'a ait olduğu kabul edilen ayak izlerinden, 2,5 milyon yıl kadar daha eskiler. Girit'te bulunan izler belki de öncü insana ait en eski izler olabilir diyor araştırmacılar. Çünkü bu izler Kenya'dan bilinen Orrorin tugenensis hominini ile aynı yaştalar. Bu homininin üst baldır kemiğinden iki ayak üzerinde yürümeye başladığı ve öncü insan olabileceği tespit edilmişti. Fakat ayak izleri bulunmamıştı. Girit'teki ayak izlerinin yaşı ve öncü insan kökeni doğru ise bu öncü insanın evrimi için yeni bir bakış açısı sunacak. Çünkü bu durumda insanın tek doğum yeri Afrika olmayabilir. Bu paralel gelişmenin olası tetikleyicisi araştırmacılara göre Sahra bölgesinde yaşanan iklim değişimi. Buna göre Avrupalı primatlar, 6,25 milyon yıl önceki nemli iklim evresinde Afrika'ya göç etmiş olabilirler. Ancak daha sonra Sahra'da kuraklık başlayınca, Afrikalı öncü insan Orrorin tugenensis ve Avrupalı öncü insan arasında bir bariyer oluşturarak, farklı gelişmelerine yol açmıştı diye tahmin ediyor araştırmacılar. Ancak bu hipotezle ilgili belirgin kanıtlar henüz bulunmuş değil."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/james-webb-teleskobu-yaratilis-sutunlarini-goruntuledi", "text": "Yaratılış Sütunları denen bu soğuk ve yoğun hidrojen ve toz bulutu dünyadan 6 bin 500 ışık yılı uzaklıkta. Her büyük teleskop bu sütunları en az birer kere fotoğrafladı. Bugüne kadar en ünlüsü de Hubble'ın 1995 ve 2014 yıllarında çektiği fotoğraflardı. James Webb ise bize yeni ve yine büyüleyici bir perspektif sunuyor. Sütunlar Kartal Nebulası'nda yer alıyor. Burası, yıldızların oluşmaya devam ettiği aktif bir bölge. Webb, kızılötesi sensörleri sayesinde sütunlardaki toz bulutlarının bulanıklaştıran etkisini bertaraf ederek bölgede oluşan yeni yıldızları daha iyi inceleyebiliyor. Kartal Nebulası'ndaki bu sütunlar, etraftaki dev yıldızların yoğun morötesi ışıklarıyla şekil alıyor ve aydınlanıyor. Fakat bu radyasyon aynı zamanda sütunları dağıtıcı bir etkiye sahip. Hatta şu an sihirli bir şekilde o noktada belirseniz, muhtemelen ortada artık sütun kalmadığını görürdünüz. Sütunlardan yansıyan ışığın buraya ulaşması 6 bin 500 yıl sürdüğü için Dünya'dan baktığımızda hala sütunların 6 bin 500 yıl önceki halini görebiliyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/kadin-ve-erkek-pelvisi-arasindaki-fark-cok-daha-eskilere-uzaniyor", "text": "Leğen kemiğinin cinsiyetlere göre gelişiminin kökenine inmek, fosillerde bu iskelet parçasının genelde iyi korunagelmemiş olması nedeniyle zor. Bu nedenle leğen kemiğindeki farklılaşmanın iki ayak üzerinde dik yürümeye geçilirken mi yoksa daha sonra beynin büyümesine bağlı olarak mı geliştiği bilinmiyordu. Calgary Üniversitesi'nden bir grup bilim insanı, insan ve şempanzede leğen kemiklerini incelediler. İnsanın en yakın akrabası olan şempanzelerde doğum, bebeğin daha küçük olması nedeniyle daha kolay gerçekleşir. Ancak leğen kemiklerinin 3D analizleri sayesinde şempanzelerin dişilerinde ve erkeklerinde de tıpkı insanda olduğu gibi farklı boylarda olduğu görüldü. Araştırmacılar bu nedenle farklılığın iki türün ortak atasında, dolayısıyla da soyları tükenmiş olan tüm insan türlerinde var olduğu sonucuna vardılar. Yani, Neandertal kadınının da leğen kemiği erkeğine göre daha genişti. Leğen kemiğindeki farklılık asında tüm memelilerde var. Leğen kemiği, özellikle de doğum kanalının boyutuna oranla daha büyük yavru dünyaya getiren dişi yarasa ve bazı dişi primatlarda daha geniş. Hatta kedi veya keseli sıçanlar gibi çok küçük yavrular dünyaya getiren bazı türlerde bile leğen kemiği arasındaki fark insandakine benziyor. İnsan iki ayak üzerinde dik yürümeye ve daha büyük bir beyne sahip olduğunda kadınlarda leğen kemiği de daha fazla gelişmiş olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/kaykay-uzerinde-bir-robot", "text": "Amerikalı bilim insanları, mükemmel dengesiyle hayran bırakan bir robot geliştirdiler. Yeni robot, 75 cm boyunda, yürüyen robot ve drondan oluşan bir hibrit. Kaliforniya Teknik Enstitüsü'nden Kyunam Kim tarafından geliştirilen LEONARDO robotu iki ayak üzerinde yürümek dışında, merdiven çıkabiliyor ve engelleri aşabiliyor. Hatta devrilmeden kaykay üzerinde yol alabildiği gibi dengesini kaybetmeden ip üzerinde bile yürüyebiliyor. Hafifçe ittirildiğine dengesini bulabiliyor. Kollarında dört küçük pervane bulunuyor, bunlarla daha hızlı gidebildiği gibi, eğimli yollarda ve engellerde dengesini koruyabiliyor. Pervaneler yeterli güç aldığında, robot onların yardımıyla havalanıp uçabiliyor da. Yürüme ve uçmayı birleştiren yapılar kuşlarda, böceklerde ve yarasalarda görülmesine karşın, LEONARDO bu kombinasyona sahip ilk robot olma özelliğini taşıyor. Yeni robot henüz çok hızlı ve zarif hareket etmiyor ve saniyede sadece 20 cm yol alabiliyor. Araştırmacılar prototiplerinde karbon liflerinden tasarlanan bacaklar kullandılar; her bacak üç küçük servo motorla hareket ediyor ve ayak parmakları için de kavrayıcı lastikler kullandı. Robot sakin olduğu zaman topuğu çalışmıyor, sadece parmakların üzerinde yürüyor. Pervaneler normal yürüyüş sırasında çalıştığı için robot göreceli olarak çok enerji harcıyor. Tüm olumsuzları iyileştirilen robotun ileride normal yürüyen robotların zorlandıkları alanda kullanılabileceğini düşünülüyor. Mesela yüksek gerilim hatlarında işe yarayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/kronik-agrilar-icin-gen-terapisi", "text": "İster yaralanmanın ya da hastalığın bir sonucu olsun, birçok insan kronik ağrılardan şikayetçi. Tahminlere göre iki kişiden biri hayatının herhangi bir döneminde kronik ağrı çekebiliyor. Şu sıralar en ağır durumlarda genelde sadece opiod ağrı kesiciler işe yarıyor. Fakat bu ağrı kesicilerin önemli yan etkileri var: Bağımlılık yapan bu maddeler en kötü durumda da ağrı belleğini tetikleyebilirler. Bu yüzden kronik ağrıların tedavisi için etkili bir maddenin bulunması acil bir gereklilik. Kaliforniya Üniversitesi'nden Ana Moreno ve ekibi alternatif bir tedavi yöntemini araştırdılar: Gen tedavisi. Bu tedavinin temeli, kişilerde ağrı hissini yok eden ender bir mutasyona uzanıyor. Mutasyon, sırt omuriliğinde yer alan ve ağrıyı aktaran nöronlardaki bir sodyum kanalını (NaV1.7) etkisizleştiriyor. NaV1.7 olmayınca kişiler örneğin elini kızgın bir nesneye bile değdirseler acı hissetmiyorlar. Daha fazla NaV1.7 proteinin bulunmasına yol açan diğer bir mutasyon ise daha fazla acı/ağrı hissedilmesine yol açıyor. Bu gene odaklanarak ağrı fenotipini değiştirebileceklerini düşünüyor araştırmacılar. Uzmanlar söz konusu mutasyondan yararlanabilmek için gen makası CRISPR/Cas9'dan yararlandılar. CRISPR/Cas9'a dayanan genetik tedaviler kural olarak, hatalı genleri ya da gen parçalarını keserek, yerine işlevsel DNA parçalarını koyarak kalıcı etkiler sunuyor. Fakat ağrı tedavisinde kalıcı bir ağrı hissi kaybı istenmediği için, Cas9 enzimini DNA'yı kesmek yerine sadece genlerin okunmasını engelleyecek şekilde bağlanmasını sağlayacak bir teknolojiden yararlanıldı. Araştırmacılar farelerle gerçekleştirdikleri deneylerde başarılı sonuçlar elde ettiler. Genetik tedaviden geçirilen fareler patileri çok kızgın bir nesneye değdiğinde belirgin bir reaksiyon göstermediler. Bu da NaV1.7'nin bloke edilmesiyle ağrının dindiğini kanıtlıyor. Araştırmacılar aynı başarılı sonucu diğer bir tedavi yöntemiyle de elde ettiler: Genom düzenleme tekniği. Bu teknikte çinko parmak proteinleri genlerin okunmasını engelliyorlar. Moreno ve arkadaşları sonuçları klinik ortamda da uygulayabilmek için bir firma kurmuşlar. Bu kuruluş farelerde denenmiş olan tedavi yöntemlerin insanda kullanılabilecek kadar iyileştirmek için çalışacak. Daha sonra ise primatlarda test edecek. Tahminlere göre klinik çalışmalar birkaç yıl içinde başlayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/kuluckaya-yatan-dinozorlarla-ilgili-ilk-kanit", "text": "Dinozorların beşiği ile ilgili bilgiler hala eksik. Paleontologların buldukları ait bazı fosil dinozor yumurtaları ve embriyolar bu ilkel sürüngenlerin yumurtladıklarını kanıtlamıştı. Hatta yavruların ortak yuvalarda yumurtadan çıktıklarını ve dinozorların kuluçkaya yattıklarını da. Fakat sonuncusu, yumurtalarda daha yüksek bir sıcaklık yansıtan, izotop analizlerine dayanıyordu. Yunnan Üniversitesi'nde Shundong Bi ile çalışan paleontologlar ilk kez kuluçkaya yatmış bir dinozor fosili buldular. Güney Çin'in Ganzhou kentinde bulunan yuva fosili üzerinde yetişkin bir dinozor kalıntısı bulundu. Fosil yuva yaklaşık olarak 70 milyon yıllık, yani son Tebeşir devrine ait. Araştırmacılar kemiklerin yardımıyla yırtıcı dinozorun Oviraptor cinsine ait olduğunu tespit ettiler. Dinozor fosilinin kafası eksik olsa da yumurtaların üzerine kıvrılmış bir şekilde duran iskeletin büyük bir kısmı sağlam. Yuvada en az 24 yumurta bulunuyor ancak bazıları kırılmış. Yirmi dört yumurta içinde henüz yumurtadan çıkmamış embriyolar konserve olmuş. Araştırmacılar ilk defa böyle bir kalıntıyla karşı karşıya olduklarını söylüyorlar. Yuvalar üzerinde bulunan daha önceki yetişkin dinozor fosillerinin altındaki yumurtalar genelde kırık veya boştu. Bu yüzden yetişkin hayvanın gerçekten de yumurtaların sahibi olup olmadığı belirlenememişti. Fosil yumurtaların içindeki embriyoların yumurtadan çıkabilecek kadar olgunlaşmış olmaları, dinozorun uzun bir süre kuluçkaya yattığını gösteriyor. Dinozorun kesin ölüm nedeni bilinmiyorsa da fosiller, dinozorun günümüzdeki kuşlar gibi gerçek bir kuluçka davranışını sergilemesi açısından önemli diyor araştırmacılar. Ayrıca yumurtaların analizleri de gerçek bir kuluçkaya işaret ediyor. Nitekim fosil embriyoların içindeki oksijen izotop oranı, embriyoların sadece çevrenin sıcaklığıyla değil, 30 38 derecelik yüksek bir sıcaklıkta geliştiklerini göstermiş ki bu da kuluçkaya işaret ediyor diyor araştırmacılar. Fakat burada ilginç olan nokta şu: Yumurtalar farklı gelişim evrelerindeler. Bunlar aynı zamanda yumurtadan çıkmayacaktı. Farklı zamanlarda gelişme günümüzde sadece çok ender kuş gruplarında görülür. Anlaşıldığı üzere Oviroptorlardaki bu gelişme türü diğer kuşlardan ve diğer dinozor gruplarından bağımsız olarak gelişmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/kurbaga-robotunun-artik-bir-beyni-var", "text": "Amerikalı bilim insanları bir yıl önce kurbağa hücreleriyle ürettikleri bir mini robotu tanıtmışlardı. Programlanabilen bu organizmanın şimdi yeni nesli geliştirildi: Yeni nesil mini robotlar yürüyebiliyor ve hatta bir tür az gelişmiş bir beyne bile sahipler. Harvard Üniversitesi biyoloğu Michael Levin yönetiminde çalışan ekip tarafından geliştirilen yeni hayvan makineleri Xenobots 2.0 olarak isimlendirildi. Birinci nesil için ekip, Afrika pençeli kurbağasının cilt ve kalp kası hücrelerinden yararlanmıştı. Yeni nesilde kurbağanın doğal gelişim evresinin yapım süreci şu şekilde işledi: Xenobot 2.0 makineleri kendi kendilerine farklılaşan ve küre biçiminde bir gövde olarak bir araya gelen kök hücrelerinden oluşuyor. Hücreler küreciklerin dış yüzeyinde minik kirpiğe benzer uzantılar üretiyorlar. Bunlar insan bedeninde de var; örneğin akciğerdeki görevleri, solunum yollarından yabancı maddeleri dışarı atmak. Ancak Xenobot'larda üstlendikleri görev farklı: Hareketleri mini robotlara deney tüpünde yürümeye izin veriyor. Araştırmacıların amacı, çevreyi korumak ve çevre tıbbına hizmet edebilmek. Küçük robotlar ekosistemdeki zararlıları tespit ederek yok edecekler. Elbette iş henüz oraya gelmedi ama ilk testleri başarıyla geçtiler. Mini robotlar deney tüpünde dağıtılmış demir oksit parçacıklarını küçük küme halinde bir araya getirdiler. 'Hücresel kolektifin esnekliği çok şaşırtıcı' diyor araştırmacılar. Normal kurbağa kalıtımına ait hücreler kullanılmış olmasına rağmen, yeni beden kurbağanınkinden tamamen farklı bir şekilde gelişti. Kurbağa embriyosundaki hücreler birlikte bir iribaş oluşturmak için çalışırlar. Bu kontekst olmadan hücreler genetik yazılımlarını örneğin kirpiksi uzantılarına yeni işlevler verebilirler. Yeni nesil mini robotların bir öncekinden farkı, normalde sadece gerçek canlılarda görülen yetenekler. Mesela hücre kürecikleri yaralanmadan sonra yenilenebiliyorlar. Aynı zamanda bilgileri ortak alabilme yetisine de sahipler. Veyahut da çevrenin görünüşünü kaydedebiliyorlar. Yani çevre koşullarını algılayarak zararlıları tespit etmenin ilk aşamasındalar. Ancak mini robotların pratikte kullanılabilmesi için henüz zaman var tabii. Yeni yetilere sahip robotlar tasarlamak için araştırmacıların hücrelerin davranışlarını taklit eden süper bilgisayara ihtiyaçları var. Bunun için gerekli koşullar da sensor yetileri ve hücreleri doğada bağımsız kılacak bir metabolizma. Xenobot'lar enerji iletimi olmadan sadece on gün hayatta kalabiliyorlar, besleyici madde içinde ise birkaç ay kadar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/laboratuvarda-mini-kalpler-uretildi", "text": "Sadece birkaç milimetre büyüklüğünde ve içi boş olmasına rağmen, ritmik olarak atan mini organ, insan embriyosunda gelişen bir kalbe çok benziyor. Viyana Moleküler Biyoteknoloji Enstitüsü'nden Sasha Mendjan 'Elimizdeki var olan, insan embriyosunda embriyoda birinci ayın sonunda gelişen sol karıncık. Bu açıdan bakıldığında küçük bir pompa diyebiliriz' diyor araştırmacı. Daha önceki çalışmalarda olduğu gibi mini kalp talimatlara göre üretmek yerine, insan kök hücreerine kendi kendilerine mini kalp olarak gelişmelerini öğretmişler. Araştırmacılar bunun için hücrelere, doğru zamanda ve doğru miktarda gelişim sinyalleri yani küçük proteinleri tıpkı insan embriyosundaki zamanda gerçekleştiği gibi aynı miktarda aktarıyorlar. Yedi gün sonra böylece ilk organ yapısı seçilebiliyor, iki hafta sonra da sol kalp odacığı hazır oluyor. 'Bunu biraz daha geliştirerek, ikinci odacığı da elde etmek mümkün' diyor uzmanlar. Yeni ilaç arayışı sırasında laboratuvarda her gün binlerce kalp organoidi üretiliyor. Bu minik kalplerle bilim insanları, kalp bozuklukların nasıl oluştuğunu öğrenmek ve yeni ilaçları test etmek istiyorlar. Bu alanda ilk deneyleri Mendjan ve ekibi yaptı. Laboratuvarda üretilen bir kalbi deney tüpünde yaralayarak, önemli bir onarım ayarı harekete geçirdiler. Bu şekilde fibroblastların bu bozukluğu onarmak için protein verdikleri görüldü. Bu önemli, çünkü aynı süreç kalp enfarktüsünde de işliyor. Kalp bu durumda da çok sayıda ölü hücre bulunması halinde, bozuklukları onarmaya çalışıyor. Bu süreç daha iyi anlaşıldığında örneğin kalp enfarktüsü ilaçları geliştirebiliriz diyor Mendjan."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/lenf-sistemindeki-bozukluklar-alzheimer-tedavisini-engelliyor", "text": "Nörodejeneratif bir hastalık olan Alzheimer'de, beyinde hatalı katlanmış amyloid beta proteinlerden oluşan plaklar birikir. Bunlar beyin metabolizmasını etkileyerek nöronların ölmesine yol açarlar. Bu yüzden birçok tedavinin hedefi, plakları çözmektir. Fakat ne var ki şimdiye kadar ki antikor tedavileri farklı sonuç verdiği gibi sık sık beklenmedik sonuçlar da verebiliyor. Virginia Üniversitesi'nde Sandro Da Mesquita ile çalışan ekip, terapilerin niçin etkili olmadığını buldu. Araştırmacıların fare deneylerinde gösterdikleri gibi, meningeal lenf damarları olarak bilinen beynin drenaj sistemi, hastalığın seyrinde ve tedavilerin etkinliğinde çok önemli bir rol oynuyor. Lenf damarları gider borusu gibidir. Alzheimer ve Parkinson gibi diğer nörodejeneratif hastalıklar ve frontotemporal demans, beyindeki protein agregasyonu ile tanımlanır. Bu agregasyonlar kırıldığında, gider tıkalı olduğu için topakların gideceği yer olmaz ve bu durumda da tedavi pek işe yaramaz. Sorunu gidermek için önce giderin açılması gerekiyor. Kipnis bu yüzden şimdiye kadarki ilaç araştırmalarından alınan çelişkili sonuçların, incelenen hastaların lenf sistemlerindeki farklılıklarla ilgili olabileceğini düşünüyordu. Lenf damarlarında sorun olmayan hastalarda tedavi işe yararken drenaj sistemi tıkalı olan hastalarda tedavi etkisiz kalmış. Bu tezi kontrol etmek isteyen araştırmacılar, genetik değişimden geçirilerek beyinde amyloid birikimi için duyarlı hale getirilen farelerle deneyler yaptılar. Bu hayvanların bir kısmında, Alzheimer hastalığında katkıları olan ve mikrogliya olarak bilinen belli başlı bağışıklık hücreleri incelendi. Sonuca göre hasarlı bir lenf sistemine sahip olan farelerde mikrogliya, nörodejenerasyonun gelişimini tetikleyecek durumdaydı. Fakat insandaki, meningeal lenf sistemindeki benzer hasarlar doğrudan doğruya tespit edilemiyor. Araştırmacılar yine de bu tür hasarların insanda da rol oynayıp, oynamadığını öğrenmek için ölmüş Alzheimer hastalarının beyinlerindeki mikrogliya gen ekspresyonunu, farelerinkilerle karşılaştırdılar. Ve bu şekilde hasarlı meningeal lenf damarlarına sahip farelerde görülen işaret, insanda da saptandı. Bu da sonuçların insan için de geçerli olduğu anlamına geliyor. Araştırmanın ikinci bir aşamasında lenf damarları hasarlı olan farelere, Alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçlar verildi. Kontrol grubundakilere ise ayrıca lenf damarlarının yenilenmesini sağlayan etki maddesi de verildi. Bu şekilde tedavinin birinci grupta beklenen sonucu vermemesine rağmen ikinci grupta çok daha iyi sonuç alındı. Uzmanlar araştırma sonuçlarının Alzheimer tedavisinde yardımcı olacağını söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/meksikada-yeni-bir-dinozor-turu-bulundu", "text": "Paleontologlar Meksika'da daha önce bilinmeyen bir dinozor türü buldular. Otçul Tlatolophus galorum, oldukça iyi korunagelen kafatası (%80) sayesinde belirlenebildi. Kuzey Meksika'daki Coahuila eyaletindeki kazılarda bulunan kafatasının üzerinde 1,32 metrelik bir tepeliği de bulunuyor. Tlatolophus adı Aztek dili olan Nahuatl'daki Tlahtolli ve Yunancadaki Lophus sözcüklerinden türetildi. Dinozorun tepeliği biçim olarak Mezoamerika'daki halklar tarafından iletişim ve bilgi temsil eden bir sembole benziyor. Tepeliğin iletişim fonksiyonu da var: 'Burun ve soluk borusu arasındaki bağlantıyı sağlayan iç geçitler sayesinde entegre trompet görevini görmüş' diyor uzmanlar. T. galorum'un kuyruğu ilk olarak 2013'te bulunmuş, daha sonra ise kafatasının yüzde sekseni, 1,3 metre uzunluğundaki tepeliği ve uyluk kemiği de dahil olmak üzere çeşitli kemikleri gün ışığına çıkarılmıştı. Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden çalışmanın yazarı Angel Ramirez-Velasco, 'fosilin kuyruğunu bulduktan sonra yerin altını kazmaya devam ettik. Uyluk kemiği, kürek kemiği ve diğer uzuvlara ait kemikleri bulduktan sonra onun farklı bir tür olduğunu keşfettik' diye anlatıyor. Yeni dinozor türünün düşük frekanslı sesleri duyma kapasitesine sahip kulakları var bu yüzden barışçıl ama konuşkan bir dinozor olduğu tahmin ediliyor. Son derece iyi korunagelen dinozor 72 veya 73 milyon yıl önce, tortularla dolu bir su kütlesi olduğu düşünülen bir yerde ölmüş. Bu şekilde bedeni çamurla kaplanarak, günümüzde dek korunagelmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/migrenin-yeni-genetik-risk-faktorleri-bulundu", "text": "Son bir araştırma, uzmanların migrenin biyolojik temelini ve alt tiplerini daha daha iyi anlamalarına yardımcı olduğu gibi, dünya genelinde bir milyardan fazla kişiyi etkileyen bu hastalık için yeni tedavilerin geliştirilebilmesi için de umut oldu. Migrenle ilgili bu en büyük kalıtım araştırmasıyla, migren için bilinen genetik risk faktörleri en az üç kat arttı. Tanımlanan 123 genetik bölge arasında, yakın zamanda geliştirilen migren ilaçlarının hedef genlerini içeren ikisi bulunmaktadır. Araştırma aralarında 102.000 kişinin migren hastası olduğu 873.000 Avrupalı, Amerikalı ve Avustralyalı katılımcıyla gerçekleştirildi. Migren dünya genelinde bir milyardan fazla kişide görülen bir beyin hastalığı. Kesin nedeni bilinmemekle birlikte, hem beyinde hem de kafanın kan damarlarında hastalık mekanizmaları olan bir nörovasküler bozukluk olduğu sanılıyor. Spesifik risk genleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen International Headache Genetics Consortium araştırmacıları, genel migreni olanlarda geniş bir genetik veri kümesi topladılar. Sonuçlar, migrenin alt tiplerinin hem ortak risk faktörlerine hem de bir alt tipe özgü görünen risk faktörlerine sahip olduğunu gösteriyor. Araştırmacılara göre auralı migrene özgü görünen üç risk varyantı ve aurasız migrene özgü görünen iki risk varyantı dikkat çekiyor. Sonuçlar öte yandan migrenin hem nöronal hem de vasküler genetik faktörlere bağlı olarak ortaya çıktığını destekleyerek, migrenin gerçekten de bir nörovasküler bozukluk olduğu görüşünü güçlendirmiş oldu. Yeni tanımlanan bölgelerden biri, migren ataklarında yer alan ve yakın zamanda piyasaya sürülen CGPR inhibitörü migren ilaçları tarafından bloke edilen bir molekül olan kalsitonin geniyle ilişkili peptidi kodlayan genleri içeriyor. Başka bir risk bölgesi, migrene özgü yeni ilaçlar için de bir hedef olan serotonin 1F reseptörünü kodlayan HTR1F genini kapsıyor. Araştırmayı yöneten Helsinki Üniversitesi araştırmacısı Matti Pirinen, 'bu iki yeni ilişki, yeni gen bölgeleri arasında başka potansiyel ilaç hedefleri olabileceğini düşündürüyor ki bu da gelecekteki genetik çalışmalara yol gösteriyor' diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/nasanin-uzay-araci-asteroit-ile-carpisti", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin DART misyonu çerçevesinde fırlattığı uzay aracı Dimorphos adlı asteroit ile çarpıştı. DART görevi çerçevesinde NASA, büyük asteroitlerin Dünya'ya çarpmasını engellemenin mümkün olup olmadığını belirlemeyi hedefliyor. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin , büyük asteroitlerin Dünya'ya çarpmasını engellemenin mümkün olup olmadığını tespit etmek üzere Kasım 2021'de başlattığı Çift Asteroit Yönlendirme Testi görevinde beklenen gün geldi. Görev çerçevesinde fırlatılan uzay aracı TSİ 02.15 sıralarında Dünya'dan 11 milyon kilometre uzaktaki Dimorphos adlı bir asteroide çarptı. James Webb teleskobu dahil birçok teleskop tarafından takip edilen çarpışmanın, astreodin hızının değişip değişmediğini tespit ederek, büyük asteroitlerin Dünya'ya çarpmasını engellemenin mümkün olup olmadığını belirlemenin önünü açması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/neandertal-kuzeyde-sanilandan-daha-once-yok-olmus", "text": "Neandertal soyunun niçin tükendiği ve modern insanla birlikte niçin kalıcı olamadığı hala tam olarak açıklanmış değil. Neandertal insanının yok oluş tarihi yeteneklerinin değerlendirilmesinde etkili. Homo Sapiens'in yakın akrabası olan bu insan türünün yayılımıyla ilgili ipuçları uluslararası bir araştırma ekibi tarafından sunuldu. PNAS dergisindeki araştırma yazısına göre Neandertal, Kuzey Avrupa'da sanılandan çok daha önce tükenmiş. Kıtanın kuzeyinde bulunan ve son Neandertallere ait olan kemiklerin ayrıntılı analizlerine göre kemikler daha önceki incelemelerle elde edilen tarihlere göre 20.00 yıl daha eskiler. Araştırmacılar Belçika'daki Spy mağarasındaki kemikleri bildik radyokarbon yöntemiyle tarihlendirdiler. Ve örnek malzemeyi çok iyi hazırladılar. Çünkü daha önceki incelemelerde kemiklerin yabancı DNA ile kirlendiğini düşünmüşlerdi. Mesela bir Neandertale ait bir kürek kemiğinin gen dizilimi, 28.000 yıllık bu kemiğin sığır DNA'sıyla kirlendiği anlaşılmıştı. C14 tarihlendirmesi olarak da bilinen Radyokarbon tarihlendirme yöntemi, karbon izotopu C14 oranının atmosferde büyük oranda sabit kalmasına dayanıyor. Aynı şey canlı organizmalar için de geçerli. Fakat bitki veya hayvan öldüğü zaman metabolizma tarafından yeni C14 üretilmez ve izotopun C12'ye oranı radyoaktif bozunma yüzünden azalır. C14'ün yarılanma değeri yaklaşık olarak 5.730 yıldır. Örnekteki C12/C14 oranları Neandertalde organik kolajen kalıntılarında tespit ediliyor. Elbette yabancı maddenin sızma tehlikesi her zaman vardır. Araştırmacılar bu yüzden örneğin gerçekten de sadece Neandertal kolajeni olup olmadığını büyük bir titizlikle incelerken kolajenin karakteristik yapı taşları olan aminoasitleri aradılar. Yeni ölçümlere göre kemikler 40.600 44.200 yıllık. Oysa daha önceleri 24.000 yıl daha yeni olarak tarihlendirilmişti. Araştırmacılar ayrıca Belçika'nın diğer buluntu yerlerindeki kemikleri de inceleyerek benzer sonuçlar elde ettiler. Tarihlendirme arkeolojide çok önemli, çünkü güvenilir bir kronoloji çerçevesi olmadan Neandertal ve Homo sapiens arasındaki ilişkiyi doğru tanımlayamıyoruz diyor araştırmacılar. Mesela Neandertal insanına ait olduğu söylenen bazı aletler, aslında daha gelişkin akrabasına ait olmalı. Araştırmacılar bu buluntuların yeni veriler ışığında yeniden kontrol edilmesini öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/neandertallerle-melezlesmisiz", "text": "On yıllardır araştırmacılar, modern insanların Avrupa'daki Neandertal'le ilk ne zaman karşılaştıklarını ve ilk ilişkilerini merak edip duruyorlardı. Şimdi, antik genomlarla ilgili iki yeni çalışma, Avrupa'ya ayak basan ilk modernlerin kimliklerine ve son Neandertallerle ilişkilerine yeni bir bakış sunuyor. Bulgaristan'ın Bacho Kiro mağarasında yapılan bir araştırma, yaklaşık 45.000 yıl öncesine tarihlenen modern insanların, bugün soyu tükenmiş kuzenlerimizle altı nesil veya daha önce, 160 ila 180 yıl kadar melezleştiğini ortaya çıkardı. Ancak, Avrupa'nın bilinen en eski modern insanı olabilecek koyu tenli, koyu saçlı, kahverengi gözlü bir kadın üzerinde yapılan başka bir çalışma, atalarının Neandertallerle yakın zamanda hiçbir teması olmadığını ortaya çıkardı. Yani ilişki bazı yelerde hem var bazı yerlerde de yok."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/omega-3-migrene-karsi-da-etkili", "text": "Eykosapentenoik asit ve dokosaheksaenoik asit gibi Omega 3 yağ asitlerinin iyileştirici etkileri hakkında uzun bir süredir yazılıp çiziliyor. Bu doymamış yağlar özellikle yağlı balıklarda ve bazı fındık türü yemişlerde bulunuyor ve her şeyden önce iltihap önleyici bir etkiye sahipler. Örneğin kalp-dolaşım hastalıklarını önledikleri gibi beyin gelişimini de destekliyorlar. Buna karşın birçok bitkide bulunan Omega 6 yağ asitleri, iltihapları tetiklediği gibi aşırı bağışıklık reaksiyonuna da yol açıyor. Amerikan Ulusal Yaşlılık Enstitüsü'nden Christopher Ramsden ve ekibi Omega 3 yağ asitlerinin baş ağrısı ve migren üzerindeki rolünü inceleyerek, uygun beslenmeyle tekrarlanan nöbetlerin engellenip, engellenmeyeceğini öğrenmeye çalıştı. Araştırma çerçevesinde 182 migren hastası üç gruba ayrıldı. Birinci gruba günde 1,5 gram Omega yağ asidi içeren bir diyet verildi. Bu yağ asitleri özel yağlar, somon ve diğer balıklarla alınıyor. İkinci grup bol miktarda Omega 3 ile birlikte az miktarda Omega 6 da aldı. Kontrol grubu görevini gören üçüncü grup ise endüstri ülkelerinde birçok insanın beslenme şekline göre yani bol Omega 6 ağırlıklı beslendi. Her grup kendilerine verilen diyeti 16 hafta uygularken, baş ağrısı günlüğü de tuttu. Ayrıca araştırmanın başlangıcında ve sonunda kan örnekleri de alınıp, analiz edildi. Sonuçlara göre bol Omega 3 yağlarıyla beslenen grupta çok daha az baş ağrısı meydana geldi. Aylık migren nöbetleri 16,3 günden dört ila beş güne düştü. Ama en iyi iyileşme bol miktarda Omega 3 ve az miktarda Omega 6 alanlarda görülmüş. Ayrıca baş ağrısı nöbetlerinin süresi bir saat kadar azaldı ve katılımcılar daha az ağrı kesici aldılar. Bilim insanlarının açıkladıkları gibi, beslenmenin olumlu etkisi, özel antikor tedavilerinin veya botoks enjeksiyonlarının başarabileceği kadar. Gözlemlenen iyileşmenin biyokimyasal temelini, bedendeki omega yağ asitlerinin özümlenmesine bağlıyorlar. EPA ve DHA'dan oluşan çok sayıda oksilipinlerin ağrı kesici etkileri var. Her şeyden önce DHA tarafından üretilen 17-hidroksi-dokosaheksaenoik asit, çok sayıda ağrı kesici uyarı maddesinin öncüsü olarak kabul ediliyor ve araştırmalarda da benzer etki göstermiş. Buna karşın Omega 6 yağ asitleri bedende daha çok ağrı tetikleyici etki yapan ürünler olarak indirgeniyor. Bilim insanlarına göre beslenme biçimini değiştirmek migreni hatta diğer bazı kronik ağrıların azaltılmasında etkili olabiliyor. 'Araştırmamız balıkta bulunan Omega 3 yağ asitlerine dayanıyor. Yani takviye edici gıdalarda aynı etkinin ortaya çıkıp çıkmayacağını bilmiyoruz' diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/on-yil-icinde-70-000-hayvan-kalitimi-cozulecek", "text": "Kalıtımın deşifre edilmesini sağlayan yöntemler git gide daha iyi ve daha hızlı hale geliyor. Konstanz Üniversitesi'nde Axel Meyer tarafından geliştirilen yeni bir yöntem de genetikte yeni kapılar açtı. Bu yöntemle Omurgalı Genom Projesi genom dizilimi için bir standart oluşturulacağı gibi diğer araştırmacıların da projeye katılımının kolaylaştırılması hedefleniyor. Bu yöntemle şimdiye kadar aralarında çiklit balığı ve gagalı memelinin de yer aldığı 16 hayvan türünün kalıtımı çözüldü. Nature dergisinde yayımlanan yöntemin geliştirilmesi, evrim biyoloğu Axel Meyer'ın açıklamasına göre 5 yıl sürdü. Yöntemin dünya genelinde erişilebilir hale getirilmesi bekleniyor. Meyer 'Bizim için önemKali olan en iyi teknolojiyi bulmak değil, dizilim için en iyi teknolojiyi bulmaktı' diyor. Yöntemde üç işlem bir araya getirildi: kısa kalıtım parçalarının kesin bir şekilde dizilimi, uzun kalıtım parçalarının biraz daha az güvenilir olanı ve aynı kromozomdaki farklı parçaların dizilimi. Araştırmacılar uzun kalıtım parçalarıyla dürbünden bakar gibi yaparak, genetik ortama bakıyor ve gen bölümlerini sınıflandırıyorlar. Bundan sonra ise iki diğer tekniğin yardımıyla tüm gen sekansı ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/perseverance-marsa-basariyla-inis-yaptipti", "text": "NASA'nın 2,7 milyar dolar değerindeki Perseverance gezgini, Mars'ın Jezero Krateri'ne başarıyla iniş yaptı. Yolculuğu yaklaşık yedi ay sürdü. Plütonyumla çalışan 1.025 kilogramlık gezici, en az bir Mars yılı -yaklaşık iki Dünya yılı- orada kalarak geçmişe dair yaşam izi arayacak. 30 Temmuz 2020'de fırlatılan Perseverance, yalnızca on günlük bir süre içinde Mars'a ulaşan üçüncü uzay aracı oldu. Diğerleri Tianwen-1 gezicisi ve Hope yörünge aracıydı. Gelecekte Dünya'ya geri getirilmek üzere kaya örnekleri toplamaya çalışacak ilk Mars gezicisi olma niteliği taşıyan Perseverance, kendisini gerçek bir saha jeoloğu yapan cihazlarla dolu. Aracın başarıyla iniş yaptığı Jezero Krateri ise kenarında bulunduğu düşünülen karbonat minerallerini barındırdığından, geçmiş yaşam izleri aramak için en uygun yerlerden biri."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/petrol-ureten-alg-kesfedildi", "text": "Petrol; benzin, dizel ve diğer yakıtlar için önemli bir hammadde. Aynı zamanda kimya endüstrisi için de önemli. Bu karışım şimdiye dek fosil kaynaklardaki doymuş hidrokarbon zincirlerinden elde ediliyordu. Bu yüzden yanma sırasında milyonlarca yıl önce bağlanmış olan karbondioksit açığa çıkarak, atmosferdeki karbondioksit artışına katkıda bulunuyor. Oysa petrol ve türevlerinin biyolojik yollardan elde edilmesi halinde durum farklı olur. O zaman yanma sırasında, sadece organizmaların daha önce çevreden aldıkları kadar karbondioksit açığa çıkar. Bu tür yakıtlar bu nedenle CO2 nötr olur. Biyolojik yollar hangileri peki? Örneğin bitki kalıntılarını sentetik yakıtlara dönüştürebilen bazı bakteriler var. Ayrıca genetik değişimden geçirildikten sonra dizel üreten mikroplar da var. Fakat bugüne kadar, doğal olarak petrolün bütün alkan spektrumunu üreten bir canlı bilinmiyordu. Bu durum Japon deniz araştırmaları ajansı JAMSTEC'in Arktik okyanusta, doğal olarak petrol üretebilen, tek hücreli bir deniz algı bulmalarından sonra değişti. Dicrateria rotunda türü alg, Sibirya'nın kuzey kıyısındaki Chukchi Denizi'nden alınan su örneklerinde bulundu. Daha ilk incelemelerde bu kamçılı fitoplanktonun hücrelerinde, yağla dolu boşluklar fark edildi. Ekip bu yağ keseciklerinin bileşimini, gaz kromotografı kitle spektrometresiyle analiz edince ilginç bir şeyle karşılaştı: Söz konusu yağ, dallanmamış doymuş hidrokarbonlardan yani alkanların bir karışımından oluşuyordu. Burada dikkat çekici olan husus; düz zincirli alkanların 10 ila 38 karbon atomlu tüm zincir uzunluklarının mevcut olması. Bu şu anlama geliyor: Bu küçük deniz algı, petrolü ve halihazırda kullanılan diğer yakıtları oluşturan tüm alkanları üretiyor. Buna göre on ila on beş karbon atomlu zincirler benzin, 16 ila 20 karbon atomlu zincirler dizel, 21'in üzerinde karbon atomlu zincirler ise kalorifer yakıtı ve fuel oil olarak kabul edilir. Bilim insanlarına göre söz konusu araştırma, bir organizmanın, petrolün hidrokarbon karışımını üretebildiğini gösteren ilk kanıt. İş bu kadarla da kalmıyor. Araştırmacıların dediğine göre Dicrateria bakterisinin diğer on türü de biyolojik petrol üretebiliyor. Bu algler Atlantik ve Pasifikten orta enlemlere kadar olan yerlerde bulunuyor. Deneylerden anlaşıldığı üzere, bu alglerin ürettiği biyolojik petrol çevre koşullarına göre değişiyor. Tek hücreli algler ışıklı ve zengin besleyici maddenin bulunduğu ortamda her miligram kuru madde başına 12,5 ila 79,4 nanogram petrol üretirken, bu verim karanlıkta ve azot eksikliğinde önemli oranda artıyor. Alkan içeriği karanlıkta 5,6 kat artarken, azot eksikliğinde 48 kat arttı. Söz konusu alg, petrol ve türevlerinin biyolojik olarak elde etmenin yolunu açabilir. Bununla birlikte alg hücrelerindeki sentez yollarının ve fizyolojik işlevlerinin araştırılması için yeni çalışmaların yapılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/plastik-yiyen-super-solucanlar-geri-donusum-icin-umut-olabilir-mi", "text": "Avustralyalı bilim insanları, plastik yemeyi seven bir solucan türünün geri dönüşüm alanında çığır açabileceğini söylüyor. Zophoas morio, daha çok bilinen adıyla süper solucanların, plastiğin hammaddesi olan polistirenden oluşan bir rejimle hayatta kalabildiği belirlendi. Bilim insanları, bu solucan türünün bağırsağındaki bir enzim sayesinde plastiği sindirebildiğini düşünüyor. Araştırmayı yürüten isimlerden Dr. Chris Rinke bu bulgunun geridönüşüm alanında çığır açabileceğini söylüyor. Rinke, \"Süper solucanlar küçük birer geridönüşüm tesisi gibiler. Polistireni ağızlarında öğüttükten sonra bağırsaklarındaki bakterilere sunabiliyorlar,\" dedi. Queensland Üniversitesi'nden bilim insanları bu araştırma kapsamında üç farklı tür solucana üç hafta boyunca farkı bir beslenme rejimi uyguladılar ve polistirenle beslenen türün kilo aldığı gözlendi. Araştırma ekibi, süper solucanın bağırsağındaki enzimler sayesinde polistiren ve stiren hammaddelerini sindirebildiğini gördü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/samanyolu-disindaki-ilk-gezegen-mi-kesfedildi", "text": "Gök bilimciler, Samanyolu galaksisinin dışında keşfedilen ilk gezegen olma ihtimali taşıyan bir gök cismine rastladı. Satürn gezegeninin boyutlarına yakın olduğu belirtilen olası yeni gezegen, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin Chandra X-Ray Teleskobu ile tespit edildi. Bugüne kadar Güneş Sistemi dışında 5000'e yakın gezegen bulundu. Ancak bunların tümü Samanyolu galaksisi içerisinde yer alıyor. Söz konusu gezegen ise Samanyolu galaksisinden 28 milyon ışık yılı uzaklıktaki Messier 51 galaksisinde yer alıyor. Galaksi dışı yeni gezegen olasılığı, bu gök cisminin kendisine eşlik eden bir yıldız önünden geçerken onun ışığının bir kısmını engellemesi ile oluşan kararmanın teleskoplarla gözlenmesi sonucu tespit edildi. Harvard & Smithsonian Astrofizik Enstitüsü'nden Rosanne Di Stefano ve ekibi, Chandra X- ışını teleskopunu kullanarak yakındaki üç galaksideki en parlak X-ışını kaynaklarını araştırdı. Ve astronomlar gerçekten de aradıklarını bulduar: yaklaşık olarak 28 milyon ışık yılı uzaklıktaki spiral galaksi M51'de, dikkat çekici bir tutulmada, M51-ULS-, X-ışını ikilisini tespit ettiler. Tutulma yaklaşık olarak üç saat sürdü. Bu tutulmanın gerçekten de yalnızca X-ışını kaynağının kendisinden mi, yoksa bir toz bulutunun geçişinden mi kaynaklanan radyasyon dalgalanmalarıyla mı ilgili olduğunu öğrenmek için araştırmacılar ışık eğrisinin özelliklerini daha yakından analiz ettiler. Sonuçlara göre tutulmanın nedeni gerçekten de bir gezegen. Hesaplamalara göre gezegenin büyüklüğü aşağı yukarı Satürn büyüklüğünde olmalı. Söz konusu gezegen adayının, yörüngede dönen iki yıldızı çevreleyen dairesel bir yörüngede hareket ettiği sanılıyor. Bu durum kanıtlandığı taktirde, ilk kez bir galaksiötesi gezegen ya da Ekstro- Gezegen bulunmuş olacak. Ve 28 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan gezegen Samanyolu'muzun dışında en uzakta yer alan gezegen olarak kabul edilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/sempanzeler-de-birbirlerini-selamliyorlar", "text": "İnsanlar birbirleriyle bakışlarıyla, baş hareketiyle, tokalaşmayla veya öpüşerek selamlaşıyorlar. Hem birbirlerine rastladıklarında hem de ayrılırken. Bu tür bir iletişimi araştırmacılar şimdi şempanzelerde de gözlemlediler. Bu davranış şempanze ve insanın son ortak atasında yaklaşık olarak altı ila yedi milyon yıl önce gelişmiş olmalı. Oysa şimdiye dek selamlama sinyalleriyle iletişim kuranların sadece insanlar olduğunu kabul ediyordu. Hayvanat bahçelerindeki şempanzeler ile cüce şempanze olarak da bilinen bonoboları arasında gerçekleşen 1.242 etkileşim analiz edildi. Bunlar genelde birlikte oynamak ya da tüy temizliğiyle ilgiliydi. Bonobolar etkileşimlerinden önce yüzde 90 özel sinyaller veriyorlar; örneğin bakışlar, elle dokunma veya kafayla dokunma gibi. Bu tür davranış şempanzelerin birbirleri etkileşimlerinde de yüzde 69 oranında izlendi. Vedalaşırken daha fazla iletişim söz konusu. Bonobolar olayların yüzde 92'sinde, şempanzeler ise yüzde 86'sında vedalaşma hareketleri yapmışlar. Maymunlar selamlama için 12 saniyelerini ayırırken, vedalaşmak için 15 saniye ayırıyorlar. Selamlaşmanın ve vedalaşmanın uzunluğu yakınlık derecesine göre değişiyor. İki Bonobo birbirlerine ne kadar yakınsalar selamlaşma da o denli kısa oluyor. 'Bu insanlarda da böyle' diyor araştırmacılar. Oysa şempanzelerde yakınlık derecesi rol oynamıyor. Bilim insanları bunu şempanze gruplarındaki hiyerarşiye bağlıyorlar. Bununla birlikte araştırmanın zayıf bir noktası da var: Sonuçlar sadece hayvanat bahçesinde yaşayan maymunlar için geçerli. Hayvanat bahçesindeki maymunlar birbirlerine daha yakın yaşıyorlar ve yiyecek aramak zorunda olmadıkları için de bol bol boş vakitleri var. Bu durumun sosyal ilişkilerdeki karmaşıklık üzerinde etkili olabileceğini düşünen araştırmacılar, sonuçların doğal ortamda yaşayan maymunlarla da kanıtlanması gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/sibiryada-24-bin-yildir-donmus-halde-olan-cok-hucreli-bir-organizma-yeniden-hayata-dondu", "text": "Yapılan yeni bir araştırmaya göre, Sibirya'da 24 bin yıldır donmuş halde olan çok hücreli bir organizma yeniden hayata döndü. Bilim insanları \"bdelloid rotifer\" olarak bilinen suda yaşayan çok hücreli ufak organizmalardan olan canlıyı Rus Kuzey Kutbu'nda yer alan Alayeza Nehri'nden çıkardı. Bdelloid rotifer, çözüldükten sonra, kriptobiyoz olarak bilinen canlanma ile binlerce yılın ardından sonra eşeysiz olarak çoğalabildi. Önceki araştırmalar ise bu hayvanların donduktan sonra 10 yıla kadar hayatta kalınabileceğini söylüyordu. Ancak Pazartesi günü Current Biology'de yayımlanan bu yeni çalışma bdelloid rotiferdeki kriptobiyozun, süresiz olmasa da binlerce yıl sonra da sürebileceğini ortaya çıkardı. Rusya'nın Fizikokimyasal ve Biyolojik Sorunlar Enstitüsü'nden Stas Malavin, Press Association'a yaptığı açıklamada, \"Anafikir, çok hücreli bir organizmanın binlerce yıl boyunca dondurulup saklanabilmesi ve daha sonra hayata geri dönebilmesidir. Ki bu da birçok kurgu yazarının hayalidir\" diye konuştu. Malavin, sonucu daha iyi anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Bilim insanları, araştırmada süreci incelemek için bir laboratuvarda onlarca bdelloid rotiferi dondurup çözdüler. Karbon 14 metoduna göre bdelloid rotifer örneğinin yaşı 23 bin 960 ile 24 bin 485 yıl arasında tespit edildi. Bdelloid rotiferler, dünya çapında tatlı su ortamlarında bulunan bir rotifer sınıfı. Bu hayvanlar, çok zor koşullara karşı dayanıklılıklarıyla biliniyor. New York Times'ın aktardığına göre bdelloid rotiferler düşük oksijene, yüksek asitliliğe ve yıllarca susuz kalmaya dayanabildiği gibi, dünyanın radyoaktif direnci en yüksek hayvanlarından da birisi. Öte yandan bir nematod solucan ile bazı bitki ve yosunların binlerce yıl sonra hayata geri dönebildiğine yönelik de bazı raporlar var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/sperma-ve-yumurtasiz-ilk-oncu-insan-embriyosu", "text": "İki araştırma grubu aynı anda döllenme olmadan ürettikleri ilk öncü embriyo ile ilgili sonuçlarını Nature dergisinde yayımladı. Araştırmacılar farklı yöntemlerle benzer sonuçlar elde ettiler: İki grup da deney tüpünde blastosist embriyo benzeri yapılar üretti. Blastosistler embriyo gelişiminin erken evresinde oluşur. Memelilerde bir yumurta hücresinin döllenmesinden sonraki beş ile altı gün içinde ve bir dizi hücre bölünmesinin ardından oluşur. Birkaç gün sonra da ana rahminin mukozasına yerleşirler ve hamilelik başlar. Laboratuvarda üretilen blastosist benzeri yapılar bugüne dek sadece farelerden biliniyordu. Avusturyalı araştırmacı Nicolas Rivron, üç yıl kadar önce sperma ve yumurta olmaksızın ilk yapay öncü fare embriyosunu ürettiğini açıklamıştı. Son iki araştırmadan birinde embriyoya ait kök hücreleri diğerinde ise yeniden programlanan cilt hücreleri kullanıldış. İki araştırmada da öncü embriyolar, 6 ila 8 gün içinde üç boyutlu hücre kültürleri olarak büyüdüler. Bu halleriyle biçim, büyüklük ve hücre sayısı açısından doğal blastosistlere çok benziyorlardı. Hatta moleküler durumları ve iç farklılaşması da benzerdi. İkinci bir adımda blastosistler, ana rahmine yerleşmeleri için uyarıldı. Deney tüplerinde gerçekleştirilen deneylerde, kısmen blastosistlere benzer bir gelişme gösterdiler. Blastosist gelişimindeki başarı oranı düşük de olsa, araştırmacılar yöntemin işliyor olmasından dolayı memnunlar. Yeni gelişme sayesinde kısırlığın bazı nedenleri, kalıtsal hastalıklar ve erken embriyo evresinde zehirli maddelerin ve virüslerin etkileri incelenebilecek. 'Yeni tedaviler geliştirmek için de insana ait blastosistlere ihtiyacımız olmayacak' diyor Monash Üniversitesi'nden Jose Polo."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/stres-saclari-nasil-dokuyor", "text": "Tahminlere göre erkeklerin üçte biri 30 yaşından sonra kelleşme sorunu yaşıyor. Ve bu oran yaş ilerledikçe büyüyor. Kadınlarda ise 70 yaşından sonra aşırı saç dökülmesi yüzde 40 oranında görülüyor. Son bir araştırmaya göre korona pandemisi saç dökülme riskini arttırdı. Araştırmaya göre hastanede tedavi gören Covid 19 hastalarının dörtte birinde altı ay sonra saç dökülmesi görülüyor. Bu olumsuz gelişmenin hastalığın ve tedavinin şoku ve stresine bağlı olduğu düşünülüyor. Stres ve saç dökülmesinin genel olarak ne şekilde bağlantılı olduğunu Harvard Üniversitesi kök hücre biyoloğu Ya Chieh Hsu ve ekibi inceledi. Araştırmacılar bu amaçta bazı deney farelerinin böbreküstü bezlerini aldılar. Bunlar normalde stres hormonu kortikosteronu üretiyorlar. Farelerin tüylerinin normal hemcinslerine kıyasla üç misli hızlı büyüdüğü görüldü. Fakat böbreküstü bezleri olmayan fareler, kortikosteronla beslediklerinde tüylerin büyümesi normale döndü. Stres hormonunun önemi, ayrıca işlemden geçirilmeyen farelerin 9 hafta boyu stres altında bırakılmasının ardından da ortaya çıktı. Bu farelerde kortikosteron değerleri artarken, tüylerin büyümesi yavaşladı. İkinci bir adımda bu süreçte kimyasal olarak nelerin yaşandığı incelendi. Bu konuda saç foliküllerindeki kök hücreler önemli bir rol oynuyorlar. Bunlar saç köklerinin etrafındaki ciltte yer alıyorlar. Kanda bulunan bol kortikosteron ile kök hücreler işlevlerini yerine getiremiyor ve yeni kıl hücreleri üretmiyorlar. Oysa stres hormonu olmadığı zaman etkinleşiyor ve tüyler yeniden uzamaya başlıyorlar. Bundan GAS6 (growth arrest-specific 6) proteini sorumlu. Stres hormonu kortikosteron, normalde kök hücrelerinin bölünmesini etkinleştiren bu proteininin üretimini engelliyor. Diğer sözle, GAS6'nın yardımıyla strese bağlı saç büyüme engeli ortadan kaldırıyor. Dermatolog Rui Yi aynı dergideki ikinci bir yazıda sonuçların strese bağlı saç dökülmesinin tedavisinde yardımcı olabileceğini söylüyor. Fakat bazı sorunların giderilmesi gerekiyor. Kortikosteronun insandaki karşılığı kortizol ama bu hormonun. GAS6k ile benzer bir reaksiyon yapıp yapmadığı bilinmiyor. Ayrıca farelerde kılların büyümesindeki normal durgunluk evresi insana kıyasla daha uzun. Bu yüzden bir anti-stres proteinin işe yarayıp, yaramayacağı bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/surprizler-anilarin-yanlis-hatirlanmasina-yol-aciyor", "text": "Anılarımız, yaşadıklarımızın bir tür fotoğraf albümü olarak kabul edilir. Bir kez belleğe kaydedilenler de değişmez olarak biliniyordu. Fakat artık bunun pek de doğru olmadığı anlaşıldı. Bilince yapılan her çağrı, hafızanın içeriğini değiştirebiliyor. Ayrıca beynimizin, bize söylenenlerle, yaşadıklarımızı karıştırması da pek ender bir durum değil. Duke Üniversitesi araştırmacıları katılımcılara 70 farklı video klip izlettiler. Bir gün sonra aynı videolar yeniden izletilirken, beyin etkinlikleri fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle kaydedildi. Videoların yarısı hiçbir uyarı verilmeden en önemli anlarında kesildi. Üçüncü gün ise sıra asıl teste geldi. Katılımcılardan akıllarında ne kadar video kaldıysa bunları hatırlamaları ve anlatmaları istendi. Videoların bir kısmı çok iyi hatırlanırken, diğerleri pek doğru hatırlanmadı. Özellikle de haber verilmeden kesilen ve değiştirilen videolar çok kötü veya yanlış hatırlandı. Araştırmacılar bu durumun sürprizle ilgili olduğunu düşünüyorlar. Çünkü bir olay beklentilerimizle uyuşmuyorsa, anılarımızın depolanmasından, hatırlanmasından ve değişmesinden sorumlu beyin bölgesi olan hipokampüsün reaksiyonu değişiyor. Sürprizler tüm beynimizi etkiliyor ve birden fazla nöromodülatör sistemi harekete geçiriyor. Beklenmeyenler, anıların güncellenmesini destekleyen ve hipokampüsün mevcut hafıza içeriğinin unutulmasına ve değiştirilmesine neden olan koşullar yaratıyor. Burada dikkat çekici olan şu: Yanlış hatırlanan anılar benzer bellek içeriklerini de bozuyorlar. Mesela bir beysbol videosunda beklenmedik bir değişim yaşandığında, spor videolarıyla ilgili diğer anılar da değişiyor. Araştırmacılara göre bu belleğimizin ne kadar esnek ve uyumlu olduğunu gösteriyor. Aslında bu iyi bir şey, sonuçta ancak bu sayede yeni bilgiler öğrenebiliyor ve yanlışlarımızı düzeltebiliyoruz. Ama öte yandan da anılarımızı yanlış hatırlamamıza neden oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/tavuklar-da-kargalar-kadar-akilli", "text": "Tavukların de benzer şekilde yaşadıklarından yola çıkan Anglia Ruskin Üniversitesi davranış bilimcisi Claudia Wascher, deneylerini İngiltere'deki bir çiftlikte gerçekleştirdi. Aynı deneyler kapsamında Viyana Üniversitesi'nden meslektaşları da kargalarla ilgili deneylerini Yukarı Avusturya'daki bir köyde yaptılar. Amaç hayvanların öğrenme yetilerinin ve davranış esnekliğinin incelenmesiydi. Hayvanlara ilk önce belli renkte bir kapağı olan bir kabın içindeki ödülü bulmaları öğretildi. Öğrenme kriterlerinin yüzde80'ini yerine getirdiklerinde sistem değiştirilerek, farklı bir renge geçildi. Hayvanlardan birçoğunun ikinci aşamada daha fazla tura ihtiyacı olduğu tespit edildi. Çünkü şimdiye kadar öğrendiklerini bırakıp yeni bir şeyi öğrenmek zorundaydılar. Ama tavuklar buna rağmen kargalar kadar başarılı oldular. İkinci bir test dürtü kontrolüyle ilgiliydi. Ödül bu sefer iti tarafı açık olan opak bir silindirin ortasına yerleştirildi. Kuşlar ilk başta yandaki açıklıklardan ödüle ulaşmayı öğrenmek zorundaydılar. İkinci aşamada içi görünen bir silindir kullanıldı. Burada hayvanların doğrudan doğruya saydam silindirde görünen ödüle mi yöneldikleri yoksa yanlarındaki açıklıktan birini mi kullandıklarına bakıldı. Bu deneyle kargaların daha başarılı oldukları saptandı. Ancak araştırmacılar yorumlamada dikkatli olmaya çalışıyorlar. Birinci neden testlerde çok az sayıda hayvanın kullanılmasıydı. İkinci neden ise hayvanların saydam malzemeleriyle yaşadıkları deneyimler. Tavuklar daha önce saydam malzemeli deneylere katılmazken, kargalar daha önce bu malzemeyle çalışmışlardı. Ayrıca tavukların ve kargaların kendi grupları içinde farklı başarılar gösteren hayvanlar vardı. Bu saptamalar, bilişsel araştırmalarda sadece farklı türlerin değil aynı tür içindeki hayvanların da birbirleriyle karşılaştırılması gerektiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/tipik-insan-beyni-junk-dna-sayesinde-gelismis", "text": "Kalıtımımızın yüzde 98'i proteinlerin yapı planını taşımaz. Bu kotlamayan bölgelerin işlevsiz olduğu sanıldığı için de bunlar Junk yani çöp olarak tanımlanıyor. Oysa artık Junk DNA'nın da önemli görevleri olduğu biliniyor. Mesela genlerin ayarlanmasında. Hatta evrimimiz sürecinde, kotlamayan DNA bölgelerinde değişimler meydana gelerek, bizi insan olarak gelişmemizi sağlamış olabilirler. Bununla ilgili kanıtları Lund Üniversitesi'nde Pia Johansson ile çalışan ekip buldu. Araştırmacılar insan kalıtımını en yakın akrabalarımız olan şempanzelerle karşılaştırdılar. Evrim sürecinde şempanzeyle yollarını ayıran insanın ön beyni hem büyüdü hem de daha karmaşık hale gelerek, yeni bir bilişsel işlev düzlemi oluşturdu. Bu değişim insanın soy çizgisindeki genetik değişimlerle tetiklenmişse de bu evrimsel süreçten gerçekte hangi genetik değişimlerin sorumlu olduğu tam olarak anlaşılmamıştı. Protein kotlayan genler insan ve şempanzede birbirine o kadar çok benziyorlar ki büyük bilişsel farklılıkları açıklamak için yeterli olmuyor. Söz konusu farklılıkları bulabilmek isteyen araştırmacılar, canlı insan ve şempanze yerine, laboratuvarda üretilmiş kök hücreleri kullandılar. Cilt hücrelerinin yeniden programlanmasıyla elde edilen bu kök hücrelerden ise insan ve şempanze beyin hücreleri üretilerek, karşılaştırıldı. Bu şekilde insan ve şempanzenin DNA'nın bir kısmından farklı şekilde yararlandığı anlaşılmış. Bu kısım daha önce pek dikkate alınmayan Junk DNA. Anlaşıldığı üzere kotlamayan DNA kısmı, beyin gelişimi için belli başlı genlerin ayarlanmasında devreye giriyorlar. Junk DNA şempanzede insana kıyasla çok daha uzun. Bu uzun versiyon şempanzedeki ZNF558 genini devre dışı bırakıyor. İnsanda etkin olan bu gen özellikle de beynin gelişiminde önemli bir rol üstleniyor. İnsana ait hücrelerde bu gen devre dışı bırakıldığında, hücreler şempanzedeki kök hücrelerine benzer bir şekilde gelişmişler. Sonuçlar, hangi genetik faktörlerin bizi insanlaştırdığını göstermesi açısından önem taşıyor. Junk DNA ile ilgili yeni bulgular öte yandan, niçin bazı kalıtsal psikiyatrik hastalıkların sadece insanda ortaya çıktığını da açıklıyor. Demek ki DNA'mızın sadece yüzde ikilik bölümüyle uğraşmak yerine tümüyle çalışmalıyız diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/tum-bakterilerin-en-eski-ortak-atasi", "text": "Heinrich-Heine Üniversitesi'nden, Joana Xavier ve ekibi 1089 bakteri grubunun kalıtımında, birçok bakteride görülen ve temel metabolizma fonksiyonlarını kotlayan genleri aradılar. Araştırmacılar çalışmalarında anaerob bakterilere odaklandılar. Bakteriler dünyada henüz oksijen yokken oluştular. Günümüzdeki anaerob bakterilere benzer bir şekilde atalarının da enerjiyi, fermantasyon, sülfat indirgeme ve metan üretimi gibi alternatif metabolizma yollarıyla elde etmiş olacakları tahmin ediliyordu. Karşılaştırmalı gen analizinin sonuçları bunu kanıtladı: 146 protein ailesinin genleri günümüzdeki anaerob bakterilerin hemen hemen hepsinde bulunuyor. Bu genler neredeyse evrensel ve prokaryotlarda nesilden nesle en fazla aktarılanlar. Bu genler tarafından kotlanan proteinlerin yarısı gen ve protein sentezinde ve diğer fonksiyonel yapılarda katkıları var diğer yarısı ise metabolizma aparatına aitler. Bu proteinler neredeyse tüm bir metabolik çekirdek ağı oluşturuyorlar. Günümüz bakterilerin ortak atası, evrim süresinde kaybolan genlerin tüm yaşamsal önem taşıyan hücresel fonksiyonlarını yerine getirebiliyordu. Buna göre ilkel bakteri 57 önemli biyomolekülü üretebiliyordu: 20 aminoasit, dört DNA bazı, sekiz evrensel kofaktör, öncü yağ olarak gliserin trifosfat ve 20 yüklü transfer RNA'sı. Bu verilerin yardımıyla araştırmacılar, bakteri atasının yaşam biçimini canlandırmaya başardılar. Bu ilk bakterinin hücrelerinin enerjilerini ve besleyici maddeleri, indirgeyici asetil-koenzim A metabolizma yoluyla kazandıkları anlaşıldı.. Sonuçlar öte yandan ilkel bakterinin çubuk biçiminde olduğunu ve bir olasılıkla deniz diplerindeki hidrotermal kanallarda yaşadığını gösteriyor. Buradaki volkanik kanallardaki mineralli su, bu ilkel hücrelere hayatta kalabilecek koşulları sunuyordu. Araştırmacılar ilkel bakterilerin günümüzdeki en yakın akrabalarıyla da ilgili bilgiler da edindiler. Buna göne, modern Clostridiumlar bakteri atasının en yakın akrabaları. Sporlar sayesinde ilk hücreler eski dünyanın elverişsiz ortamında daha iyi hayatta kalabiliyorlardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/tumorlere-karsi-dogal-fren-kesfedildi", "text": "Nature Communications dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, ilk kez tümörde ve hasarlı sinir liflerinde bulunan Schwann hücrelerince üretilen sinyal molekülü tanımlandı. İlk bakışta, tümörün bir büyüme faktörüyle ateşlenmesi çelişkili gibi gelse de bu nöroblastomda mantıklı. Çocukluk döneminde en sık görülen bu tümör, kontrolsüz olarak büyüyen henüz olgunlaşmamış sinir hücrelerinden oluşuyor. Kötü huylu nöroblastomların aksine iyi huylu olanlarda çok sayıda Schwann hücreleri bulunuyor. Yani normalde sinir hücrelerini koruyan ve onarabilen hücreler. Araştırmanın sonuçları nöroblastomdaki Schwann hücrelerinin tümör hücrelerinin olgunlaşmasını tetikleyerek, önlenmeyen büyümelerini durdurduklarını gösteriyor. Bunun gerçekleşmesi için Schwann hücreleri her şeyden önce Epidermal Growth Factor Like 8 (EGFL8) sinyal molekülünü üretiyorlar. Araştırma ekibi, EGFL8'in nöroblastom hücrelerinin olgunlaşmasını tetiklediğini fark etti. Bu proteinin varlığı daha önce de biliniyordu ancak işlevi bilinmiyordu. Sonuçlar öte yandan yüksek EGFL8 ekspresyonun yani genetik bilginin bir protein molekülüne dönüştürülmesinin, nöroblastomlarda hastaların daha uzun sağ kalımı ile ilişkili olduğunu da gösterdi. Hücre kültürlerinde, Schwann hücreleri ve bu hücreler tarafından açığa çıkarılan sinyal moleküllerinin anti tümör etkisini agresif nöroblastomlarda da ortaya çıkardıkları görüldü. 'Böylece iyi huylu nöroblastomlarda doğal olarak işleyen bir süreçten, kötü huyluları durdurmak için yararlanabildik' diyor araştırmacılar. EGFL8 dışında, şimdiye kadar henüz tanımlanmayan Schwann hücresi moleküllerinin de kanser tedavisinde yardımcı olabileceği düşünülüyor. Diğer önemli bir sonuç da şu: İyi huylu nöroblastomlardaki Schwann hücreleri, hasarlı çevresel sinirlerin iyileştirilmesini destekleyen Schwann hücrelerinin hücresel statüsünü benzer bir statüye sahip olduğu. EGFL8 sinir hücrelerinin uzantı oluşumunu uyardığı için, hasarlı sinir liflerinin tedavisi için çok önemli olabilir. Araştırmacılar EGFL8 ve Schwann hücreleri tarafından üretilen diğer faktörlerin sinir hasarlarının ve agresif nöroblastom tedavisinde kullanılabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/tuz-bagisiklik-hucrelerindeki-enerji-uretimini-bozuyor", "text": "Tuz aslında yaşamsal önem taşır bizim için, bu yüzden de tuzlu yemeği isteği duyarız. Fakat artık biliniyor ki aşırı miktarda sodyum klorit sağlığımıza zarar veriyor. Kimi insanlarda tansiyonu yükseltirken, kalp hastalıklarını tetikleyebiliyor, hatta belleğe bile zarar verebiliyor. Araştırmalar şimdi de aşırı tuz tüketiminin bağışıklık sistemini de etkilediğini gösterdi. Bu etkinin ne olduğunu Max-Dellbrüc Moleküler Tıp Merkezi'nden Sabrina Geisberger inceledi. Araştırmacılar daha önceleri kandaki yüksek sodyum yoğunluğunun, obur hücrelerinin öncüleri olan monositlerin etkinliği ve işlevi üzerinde etkili olduğunu bulmuşlardı. Fakat hücrelerde tam olarak nelerin yaşandığını öğrenememişlerdi. Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen araştırmacılar, yüksek tuz oranına sahip besleyici madde içinde bırakılan, savunma hücrelerinin metabolizmasını incelediler. Sadece üç saat sonra ölçülebilir değişimler meydana geldi: Solunum zinciri aksayınca, hücreler daha az adenozin trifosfat üretmiş ve daha az oksijen yaktılar. Adenozin trifosfat tüm hücrelerin evrensel enerji tedarikçisidir ve protein sentezlerinin ve diğer moleküllerin temelini oluşturur. Adenozin trifosfat hücrelerin enerji santralları olarak bilinen mitokondrilerde üretilir. Deneylerden anlaşıldığı üzere aşırı tuz mitokondrilerdeki ATP üretimini önemli ölçüde bozuyor. Tuza bağlı enerji eksikliği monositlerin olgunlaşmasını, dolayısıyla da bunlar tarafından oluşturulan obur hücrelerinin işlevini değiştiriyor. Aynı etkinin insanda da ortaya çıkıp çıkmadığını araştırmacılar klinik deneylerle kontrol ettiler. Araştırma çerçevesinde katılımcılara iki hafta süreyle normal tuz tüketimine ilave olarak altı gram sofra tuzu tablet şeklinde verildi. Araştırmanın ikinci bölümünde ise katılımcılar aşağı yukarı on gram tuz içeren, yani günlük önerilen miktardan çok daha fazla tuz içeren pizza yediler. Daha sonra ise katılımcıların kanlarındaki monositlerin durumu analiz edildi. Buna göre tuzun mitokondriler üzerindeki etkisi sadece uzun vadeli fazla tuz tüketimiyle değil, bir seferlik pizza yemekle bile görülüyor. Pizza tüketiminden sadece üç saat sonra monositlerde önemli ölçüde enerji eksikliği tespit edildi. Ancak bu etki kalıcı olmak yerine, sekiz saat sonra yeniden kayboldu. Yani mitokondrilerin etkinliği uzun vadede bozulmuyor. Araştırmadan öğrendiğimiz en önemli şey, sodyum iyon gibi bu kadar küçük bir molekülün solunum zincirinin ana enzimini belirgin bir şekilde engelliyor olması. İyonlar mitokondriye aktığında, bunu farklı fizyolojik koşullar altında yaparlar ve elektron taşıma zincirindeki ana noktayı düzenlerler. Anlaşıldığı üzere bu hücrenin çok temel bir düzenleyici mekanizması gibi görünüyor. Bundan sonra bu mekanizmanın diğer hücre tiplerinde de tuzdan etkilenip, etkilenmediğinin öğrenilmesi gerekiyor. Çünkü mitkondriler sadece savunma hücrelerinde değil, kırmızı kan kürecikleri haricinde tüm beden hücrelerinde bulunuyor. Özellikle kas, sinir, duyu ve yumurta hücreleri gibi çok enerji harcanan yerlerde daha fazladırlar. Sonuçlar aşırı tuz tüketiminin savunma sistemini olumsuz etkileyebildiğini gösteriyor. Gerçi savunma sisteminin obur hücreleri aşırı tuz alımında da bakterileri karşı hala etkin oluyorlar ama aynı zamanda da pro- inflamatuar etkileri de artıyor. Bu da damarlardaki, eklemlerdeki veya bağışıklık hastalıklarındaki iltihapları tetikleyebilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yeni-kan-testi-gebelik-zehirlenmesi-riskini-gosteriyor", "text": "Hamilelikte kan basıncının yükselmesi doktorları endişelendirir. Çünkü 140/90 üzerindeki kan değerleri gebelik zehirlenmesi işareti olabilir; bu hem anne hem de bebek için yaşamı tehdit eden sonuçlar doğurabilir. Gebelik zehirlenmesini bu kadar tehlikeli yapan, semptomların görülmesinden önce anlaşılamıyor olması. Yüksek kan basıncı dışında, idrarda hafif protein birikimi, ayaklarda şişme, hızlı kilo alma, görme bozuklukları ve karaciğer bozuklukları da görülmekte. Anne için sağlık sorunları yaratmaması için doğumun erkene alınması gerekiyor ve bu da bebek için riskli olabiliyor. Gebelik zehirlenmesinin tedavisi yok. Bu yüzden dünya genelinde Aspirin'in etkin maddesi olan asetilsalisilik asit, hamilelere düşük dozda verilmekte. Amerikalı bilim insanları, semptomların ortaya çıkmasından önce gebelik zehirlenmesi riskini önceleyebilen bir yöntem geliştirdiler. Mirvie firmasından Morten Rasmussen yönetiminde çalışan ekip, 1800'den fazla hamile kadından alınan kan örneklerinden hücresiz RNA toplayarak, analiz etti. Analiz, sağlıklı bir hamilelik sırasında gen ifadesindeki değişikler ve ayrıca olağandışı değişimler hakkında bilgi verdi. Araştırmacılar bu bilgilerden olası bir gebe zehirlenmesi erken tanı yöntemi geliştirmek için yararlandılar. Gebelerden tek sefer alınan kan örneği dahi yeterli oluyor. Yeni kan testi sayesinde gebelik zehirlenmesine bağlı hastalıklar ve ölüm riski önemli ölçüde düşürülebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yeni-kesfedilen-3-fosil-memelilerdeki-hizli-evrimi-kanitliyor", "text": "66 milyon yıl önce dinozorların birçoğu dünya sahnesinden silinirken sadece kuşa benzer türler hayatta kalabilmişti. Bunların uzak akrabaları hala etrafımızda uçmaya devam ediyorlar. Öte yandan bu yok oluş Memeliler Çağı'nın da başlangıcı oldu. O zamana kadar göreceli olarak az olan memeliler, toplu yok oluştan sonra farklı türlerle yayılmaya başladılar. Colorado Üniversitesi'nden Madelaine Atteberry liderliğindeki uluslararası araştırma ekibi, memeli türlerindeki çeşitlenmenin sanılandan çok daha hızlı gerçekleştiğini ortaya koydu. Araştırma kapsamında, günümüzdeki atların, ineklerin ve fillerin de dahil olduğu toynaklıların ataları olduğu sanılan, erken ilkel toynaklıların diş ve altçene kalıntılarını incelendi. Ve bu analizler sırasında üç yeni tür keşfedildi. Dinozorların yok oluşundan sadece birkaç yüz bin yıl sonra yaşamış olan bu üç tür, Miniconus jeanninae, Conacodon hettingeri ve Beornus honeyi olarak isimlendirildi. Sonuncusu J.R.R. Tolkien'in Küçük Hobbit! Romanındaki Boern figüründen esinlenilerek adlandırıldı. Bu figür bazen bir insan, bazen de bir ayı gibi görünür. Ancak Beornus honeyi'nin ayıyla bir alakası yok. En fazla bir kedi büyüklüğünde olduğu sanılan hayvanın ismi, aşınmış görünen azı dişlerine göre verildi. Diğer iki memeli de biraz daha küçüktü. Diş fosili analizlerine göre bu üç memelinin hepçil olduğu düşünülüyor. Dişler hem bitki hem de eti parçalayacak biçimde gelişmişti. Ama yine de sadece bitkiyle beslenmiş olmaları da mümkün. Dinozorlar dünya sahnesinden silindiklerinde memeliler çeşitli yiyeceklere ve ortamlara erişme imkanına kavuşarak, diş anatomilerini de hızlı çeşitlendirerek, daha büyük bir bedene doğru evrildiler. Yeni memeli türlerinin ortaya çıkışından anlaşıldığı üzere, memeliler kitlesel yok oluştan yararlanmasını bilmişlerdi. Fosillerin buluntu yeri olan Wyoming eyaletindeki Rock Mointains dağlarındaki Great Divide Basin havzasında 420'yi aşkın memeli fosili bulundu. Şimdiye kadar bunların sadece küçük bir kısmı incelenebildiğinden, daha başka türlerin de bulunabileceği sanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yeni-tur-beyin-hucreleri-bulundu", "text": "İster aile bireyleri, ister iş arkadaşları ya da yakın arkadaşlar olsun, tanıdık yüzlerin algılanması sosyal yaşamımız için son derece önemli. Beynimizin tanıdık yüzleri nasıl algıladığı bugüne dek tartışmalıydı. Çünkü bunun için tanımakla kalmayıp, tanıdık yüzü bellekle de karşılaştırması gerekiyor. Bu yüz tanıma bölgelerinin, beyin bölgeleriyle bağlanmasıyla mümkün olabilirdi. Bazı sinir bilimciler 1960'lı yıllarda tanıyan ve aynı zamanda kaydeden özel nöronların varlığından söz etmişlerdi. Bu her nöronun sadece tek bir yüzden sorumlu oldukları anlamına geliyordu. Bu teoriye göre örneğin bir tanesi büyükannemizin yüzüne tepki gösterirken, diğeri sadece çocuğumuzun ya da en yakın arkadaşımızın yüzüne reaksiyon gösteriyor. Ne var ki bu uzmanlaşmış beyin hücrelerinin varlığı bugüne dek kanıtlanamamıştı. Fakat Rockefeller Üniversitesi'nden Sofia Landi ve ekibi, kısa bir süre önce küçük bir nöron grubu keşfetti. Bu hücreler sadece bireyin kişisel olarak tanıdığı yüzlere reaksiyon gösteriyorlar. Yani aynı zamanda yüz tanımadan ve anılardan sorumlu sinir hücreleri. Araştırma çerçevesinde hemcinslerinin, insanların ve objelerin resimlerine bakan makak maymunlarının beyin etkinlikleri manyetik rezonans tomografisiyle incelendi. Bazı resimlerdeki maymunları veya insanları daha önceden tanıyan maymunlar için diğerleri yabancıydı. Daha önceki araştırmalardan yüz tanımanın makaklarda tıpkı insanlarda olduğu gibi işlediği biliniyor. Bu şekilde daha önce bilinen yüz tanıma merkezinin, maymunların tanıdık olsun veya olmasın her yüz gördüklerinde etkinleştiği saptandı. Ancak aynı şey şakak loplarının ucundaki küçük bir alan için geçerli değil. Temporal bölgedeki hücreler makakların sadece tanıdık yüz görmeleri halinde etkinleşti. 'Az da olsa tanıdık insan yüzleri gördüklerinde de etkinleşti' diyor araştırmacılar. Diğer testlerle temporal bölgedeki hücrelerin, tanıdık yüzleri bağlantılı bölgelerin yardımı olmadan çabucak algıladıkları görüldü. Temporal bölge hücreleri bilgilere karşı çok çabuk reaksiyon gösteriyorlar ki bu da tanıdık yüzlerin niçin bu kadar hızlı algılandığını açıklıyor. Aynı zamanda da nöronların bilgileri bellek bölgeleriyle karşılaştırması gerektiği teorisini de geçersiz kılıyor. Bilim insanlarına göre bu yüzden yepyeni bir beyin hücresi türüyle karşı karşıyayız. Bu nöronlar yüz tanıma ve hatırlamayı birleştiriyorlar. Bu hücreler hem görülenleri algılıyor hem de bellek hücresi gibi işliyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yilan-zehrinin-genetik-temeli-memelilerin-tukuruk-bezleri-ile-ayni", "text": "Hayvanlar farklı türlerde zehir kullanırlar. Bazıları zehri derilerinden atarken, diğerleri dikenleriyle aşılar veya diken benzeri çıkıntılarını zıpkın gibi fırlatır. En yaygın ve en iyi araştırılmış olanı ise oral sistem, yani zehrin ısırılarak aktarıldığı. Yılanlarda olduğu gibi. Yılanların zehir bezleri türlere göre farklı toksik proteinlere sahip bir kokteyl içerir. Bu proteinlerin görevi avı etkisiz hale getirerek, kaçmasını önlemektir. Yılan zehri çok kez incelenmiştir. Ancak somut bileşimi evrimsel olarak hızla değiştiğinden bu tür analizler, oral zehir sistemlerinin kökenleri hakkında fazla bilgi vermezler. Okinawa Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nde Agneesh Barua ve ekibi zehir sistemiyle bağlantılı olan ama zehir kotlamayan genleri analiz ettiler. Araştırmacılar Asya'da yaygın olarak görülen bir çukur engereği olan Tayvan Habu yılanının kalıtımında, gerçek zehir genleriyle etkileşime giren yaklaşık olarak 3000 gen tanımladılar. Barua ve ekibinin keşfettiği gibi bu işbirliği yapan genler öncelikle proteinlerin katlanmasını ve değiştirilmesini ayarlıyorlar. Barua ' Zehirler karmaşık protein karışımlarıdır. Bu nedenle proteinlerin etkili bir şekilde işlev görebilmeleri için doğru şekilde katlanmasını sağlayan sağlam bir sisteme ihtiyacımız var' diyor. Bu genetik zehir ağının evrimsel kökenlerine inebilmek için araştırmacılar 2. adımda, aralarında insan, köpek, tavuk, kertenkele ve kurbağaların da bulunduğu farklı türlerin kalıtımlarını analiz ettiler. Karşılaştırmaları, dokulardaki gen ekpresyonunun belirgin benzerlikler yansıttığını gösterdi. Özellikle de yılanların zehir bezleri ve memelilerin tükürük bezleri arasında büyük benzerlik söz konusu. Anlaşıldığı üzere bu bezler soyların yüz milyonlarca yıl önce ayrılmasından bu yana korunmuş eski bir işlevsel çekirdeğe sahip. Bu da zehir bezlerinin erken tükürük bezlerinden evrimleştiği teorisini destekleyen ilk sağlam kanıt olarak görülüyor. Yılanlarda bundan sonraki milyonlarca yıl içinde çok sayıda zehir gelişti. Bunlardan birçoğu düşük miktarlarda tükürükte bulunan maddelere uzanıyor. Modifikasyon ve çeşitlenmeden sorumlu genler sayesinde bunlar etkili ve yoğun zehirlere dönüşmüş. Benzer bir süreç memelilerin bezlerinde de görülüyor. Mesela fareler tükürüğe benzer basit bir zehir üretiyorlar. Analizler, tükürük bezlerinin evrim sürecinde zehir bezlerine dönüşebileceğini gösteriyor. Fareler belli başlı ekolojik koşullarda daha iyi üreme şansına kavuşmalarını sağlamak için tükürüklerinde daha fazla zehirli protein üretmeye başlarlarsa, birkaç bin yıl sonra zehirli fareler gelişebilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/yuksek-tansiyon-kadinlarda-daha-riskli", "text": "Uzmanlar şişmanlık, diyabet, otobağışıklık hastalığı gibi riskleri olan, hamilelik sırasında komplikasyonlar yaşayan ve ailelerinde yüksek tansiyon olan kadınların düzenli olarak tansiyonlarını ölçtürmelerini öneriliyor. Bergen Üniversitesi'nden Ester Kringeland ve ekibi, kadınlarda yüksek tansiyonun erkeklere kıyasla daha yüksek kalp enfarktüsü, inme vb hastalık riskleri oluşturduğuna dayanan araştırmaları dikkate aldı. Genç ve orta yaştaki kadınların tansiyonu, erkeklere kıyasla daha düşüktür. Bununla birlikte sonuç değerler şimdiye kadar her iki cinsiyet için aynı olmuştur. Araştırma çerçevesinde 130 -139 mmHg/diyastolik 80-89 mmHg sistolik yüksek derecede normal kan basıncı değerlerinin etkisi incelendi. Araştırma 6382 erkek ve 5948 kadının verilerini kapsıyordu. Bu kişilerde yüksek tansiyon 41 yaşında teşhis edilmiş ve bundan sonraki gözlem süresi Hordaland Health Study araştırması çerçevesinde 16 yıl sürmüş. Hafif yükselmiş bir kan basıncı bile orta yaşlı kadınlarda iki kat akut koroner hastalık riskiyle ilişkilendirilmiş. Bu bağlantı, diğer faktörlerin etkisi de hesaba katılmasına rağmen erkeklerde ortaya çıkmamış. Sonuçlar, kadınlarda yüksek tansiyonun kalp krizi ve dengesiz anjina pektoris gibi risk faktörlerini erkeklere kıyasla daha fazla arttırdığını kanıtlıyor. Genç kadınların tansiyonları daha düşüktür ama otuz yaşından sonra kan basıncı erkeklere kıyasla daha hızlı yükselmeye başlıyor. Ancak yüksek tansiyon değerlerindeki üst sınır erkekler ve kadınlar için aynı olduğundan, kadınlardaki tanı ancak tansiyonun çok fazla yükselmesinden sonra gerçekleşiyor. Uzmanlar 120/80 mmHg'nin altındaki kan basıncı değerlerinin optimal olduğunu söylüyorlar. Normal: 120-129/80-84 mmHg, yüksek normal: 130-139/85-89 mmHg olarak kabul ediliyor. Bunun üzerinde hipertansiyon başlıyor. Teşhis, doktor tarafından seri değerlere göre veya 24 saatlik ölçümlerle yapılır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2015-en-sicak-yil-olmus", "text": "Amerikalı bilim insanlarına göre sıcaklıkların kaydedilmesinden bu yana 2015 yılı açık arayla en sıcak yıl oldu. Amerikan Hava ve Deniz Araştırmaları Dairesi , dünya genelindeki ortalama sıcaklığın, 20.yy'daki ortalama sıcaklığın 0,9 derece üzerinde seyrettiğini açıkladı. Bugüne kadar yaşayan sıcaklık rekorunda (2014) bu oran 0,16 dereceydi. 19.yy'ın sonlarında sıcaklıkların kaydedilmeye başlamasından bu yana dünyamız hiç bu kadar sıcak olmamıştı, diyor NOAA. Dahası, Aralık ayı dahil olmak üzere on iki ayın onunda bu kadar çok sıcaklık rekoru kırılmadığını ekliyor. Orta Amerika ve Güney Amerika'nın kuzeyi özellikle çok sıcak geçse de Avrupa, Doğu ve Güney Afrika, Batı Asya ve Sibirya'nın uzak bölgelerinde de sıcak rekorları kaydedilmiş. NOAA'nın raporu 1997 yılından bu yana on sekiz yılın on altısında küresel olarak rekor sıcaklıklar ölçüldüğünü gösteriyor. Aynı rapora göre okyanusların üzerindeki sıcaklık geçen yıl 20.yy'daki ortalama sıcaklığı 0,74 oranında geçti. 2015 yılında kırılan sıcaklık rekoru gibi haberler, iklim değişiminin varlığını göstermekte. Araştırmacılar, sıcaklıklarda zaman zaman düşmeler gözlemlense de, genel eğilimin belirgin bir artış olduğunu belirtiyor. 2015 Aralık ayında Paris'te gerçekleştirilen iklim değişimi konferansına katılan 195 devlet ilk kez iklim değişimiyle mücadele edebilmeleri için gelişmekte olan ülkelere maddi ve teknik yardım yapılması konusunda ortak görüş bildirdi. İklim değişimine karşı yapılan mücadeleler beş yılda bir kontrol edilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2015te-yenilenebilir-enerjilerde-sicrama-yasanmisti", "text": "2015 yılında, küresel temiz enerji üretimi ve yatırımları açısından gerçek bir sıçrama yaşandı. Bu yazımızda bu önemli gelişmeyi ve gelecek için öngörüleri inceliyoruz. 2015 yılı sonunda küresel yenilenebilir enerji üretim kapasitesi bir önceki yıla göre %8.7 artışla 1849 gigawatt'a çıktı. Bu artışın en önemli bileşenleri, kurulu kapasitesi %17 artan ve 433 GW güce ulaşan rüzgar enerjisi santralleri ve bir yılda %28 gibi müthiş bir artışla 227 GW gücünde üretim kapasitesine ulaşan güneş enerjisi santralleri idi. Yine 2015 yılında küresel temiz enerji yatırımları 286 milyar dolara ulaşarak, kömür ve doğal gazla çalışan santrallere yapılan 130 milyar dolarlık yatırımların iki katını geçtiler. Ayrıca, yine ilk kez 2015'te, gelişmekte olan ülkeler, temiz enerjilerde, gelişmiş ülkeleri 130 milyara karşın 156 milyar dolar yatırım yaparak geçmeyi başardılar. Toplam küresel temiz enerji yatırımların %36'sını yaparak başı çeken ülke ise yıllık yatırımlarını %17 artırarak 103 milyar dolara çıkaran Çin oldu. Yatırım artışında Çin'in ardından gelen ülkeler ise Şili, Hindistan ve Güney Afrika. Türkiye ise geçen yıl temiz enerji yatırımı 1 milyar doları bulan ülkeler kulübüne girmeyi başardı. Önemli bir diğer gelişme de, ekonomik durgunluk yaşayan Avrupa Birliği'nin yatırımlarını %21 azaltarak 49 milyar dolara indirmesi oldu. ABD ise %19 artışla 2015 de 44 milyar dolar temiz enerji yatırımı gerçekleştirdi. Temiz enerji yatırımlarının artışının birinci nedeni maliyetlerin hızla düşerek fosil enerjilerle rekabet edecek düzeylere inmesi. Nükleer ve termik santrallerin ürettiği elektriğin MegaWatt-Saati 100 dolarlarda iken GES'ler için bu, 2015 başında, 200 dolar/MWh idi. Söz konusu Güneş Enerjisi Santrallerinin ürettiği elektrik beş yıl önce ise 500 dolar/MWh'ya geliyordu. Bu maliyetin 2025'ten önce 100 dolar/MWh'ya inmesine kesin gözüyle bakılmakta. Yenilenebilir enerji maliyetlerinin düşüşü bir yandan pazarın büyümesi diğer yandan da giderek hızlanan teknolojik gelişmelerden kaynaklanmakta. Temiz enerji üretim sistemlerinin verimleri artmakta, akıllı elektrik şebekeleri , temiz enerjilerin diğer enerji kaynakları ile interasyonunu sağlayan yazılım ve donanımlar, enerji depolama sistemleri de gelişmelerini sürdürmekteler. Bu arada, ülkemizin geliştirilmelerine öncelik verdiği kömür ile çalışan santrallerin, CO2 salınımı ve çevre kirletmelerini sınırlamak için uygulamaları gereken karbon filtreleme ve karbon saklama teknolojilerinin, enerji üretim maliyetlerini %70'e kadar artıracaklarını da eklemeyi unutmayalım! Temiz enerji yatırımlarında geçen yıl gerçekleşen sıçramanın bir diğer önemli nedeni de, pek çok ülkenin bu konudaki politikalarını ve hedeflerini güncellemeleridir. 2015'te Paris'te gerçekleştirilen COP21 iklim zirvesi toplantısında 173 ülke temiz enerjiler için yol haritalarını açıklamışlardır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun, 'Herkes için sürdürülebilir gelişme ve enerji hedefleri'nin kabulü de önemli bir faktördür. Ayrıca birçok ülkenin önemli bölge ve şehirleri, çok iddialı %100 temiz enerji politikaları uygulamaktadırlar. Üstelik bu gelişmeler fosil enerji kaynaklarının fiyatlarının şimdiye kadar görülmedik derecede ucuz ve onlara verilen devlet desteklerinin artarak sürdüğü bir ortamda gerçekleşiyor. 2014'te fosil enerjilere, küresel olarak 490 milyar sübvansiyon verilmiş iken, yenilenebilir enerjiler için ancak bu miktarın dörtte biri civarında,135 milyar dolarlık destek sağlanmıştır. Temiz enerjiler 2014'te küresel tüketimin yalnızca %19.2'sini karşılıyor idi. Fosil enerjiler bunun %78.3'ünü, nükleer enerji ise sadece %2.5 ini karşılamakta idi. 2015'te ise temiz enerjiler küresel elektrik enerjisi üretiminin %23.7'sini karşılamalarına rağmen taşımacılıkta ve ısıtma & soğutmada çok az ölçüde kullanılmakta idiler. Bütün bu sorun ve engellere rağmen temiz enerji üretiminin sağladığı iş gücü geçen yıl %5 artarak 8.1 milyon kişiyi bulmuştur. Bunun 2.8 milyonu GES'ler dalındadır. Ülkemizde elektrik enerjisi üretim kaynaklarının dağılımı ise şöyle olmuştur: Doğalgaz: %35, Kömür: %30, Hidrolik: %25, Rüzgar: %5, Diğerleri : %5. Bu sayılar dünya ortalamalarının ne kadar gerisinde olduğumuzu ve alınacak ne kadar yolumuz olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, 2016 REN21 raporunda belirtildiği gibi (Kaynak 1), 2015'te Türkiye, jeotermal ısıtma kapasitesinde Çin'in arkasından dünya ikincisi, Güneş enerjisi ile su ısıtma sistemlerinde, Çin, ABD ve Almanyanın ardından dünya dördüncüsüdür. Ayrıca ülkemiz, tüm dünya ülkeleri arasında, 2015'te enerji üretim yatırımı ve kapasite artımında, jeotermalde birinci, güneş enerjisi ile su ısıtmada ikinci ve hidroelelektrik enerjide üçüncü durumdadır. RES ve GES'lere büyük yatırım yapan Almanya, 2015'te elektrik tüketiminin %30'unun temiz enerjiden sağlamakta ve hava şartlarına bağlı olarak bu oran bazı günler birkaç saat boyunca %100 bulmaktadır. RES şampiyonu Danimarka, geçen yıl, bir gün boyunca tüm enerji gereksiniminin %140'ını rüzgar enerjisinden sağlamış ve %40 fazlasını komşu ülkelere satmıştır. Temiz enerjiler konusunda en gayretli ülkelerden Portekiz ise, hidroelektrik ve rüzgar enerjisi kaynakları sayesinde, tam dört gün boyunca enerji gereksiniminin %100'ünü temiz enerji kaynaklarından sağlamıştır! - http://www.ren21.net/wp-content/uploads/2016/06/GSR_2016_Full_Report.pdf - http://www.lefigaro.fr/conjoncture/2016/03/26/20002-20160326ARTFIG00005-qui-sont-les-nouveaux-champions-du-monde-des-energies-renouvelables.php - http://www.clubic.com/mag/maison-connectee/actualite-806004-portugal-fonctionne-energie-renouvelable-4-jours.html"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2017-bilimde-umutlar-buyuk", "text": "- 2017 yılında bilim dünyasını neler bekliyor? 2015 yılında lösemi hastası küçük bir kız genleri düzeltilmiş bağışıklık hücresi yöntemi ile tedavi edildi. Yalnızca küçük kız için özel olarak geliştirilen ve uygulanan bu tedavi yönteminin 2017 yılından başlayarak yaygın olarak kullanılacağı tahmin ediliyor. Var olan bazı genlerin değiştirilmesini veya işlevsiz hale getirilmesini içeren gen düzeltme uygulaması ilk başlarda çok büyük zorluklar içeren bir teknolojiydi. Örneğin küçük kıza uygulanan tedavinin geliştirilmesi yıllar almıştı. Oysa CRISP adı verilen devrim niteliğindeki yeni bir teknik sayesinde bu süreç birkaç haftaya indi. Aslında 2016'nın son aylarında Çinliler CRISPR yöntemini ilk kez insanlar üzerinde denediler. Kanserli bir hastadan çıkartılan bağışıklık hücreleri içindeki PD-1 genini CRISP sayesinde işlevsiz hale getirdiler. Daha sonra bu düzeltilmiş hücreler hastaya yeniden nakledildi. Böylece kanser hücreleri bağışıklık hücrelerinden kaçamamış oldu. ABD'de yeni yılda başlayacak olan çalışmalar daha büyük hedefler peşinde. Bu çalışmalarda bağışıklık hücrelerinin tümörleri hedef almasını sağlayacak ekstra bir gen ilave edilecek. Daha sonra CRISP tekniğinden yararlanarak PD-1 ve diğer iki gen daha etkisiz hale getirilecek. Lösemi gibi kanser türlerinin tedavisinde tümörleri hedef alan gen ilavesi, halihazırda umut verici bir yöntem olarak değerlendiriliyor. Ne var ki bu yöntem katı tümörlerde pek işe yaramıyor. Şimdi bu iki tekniğin birleştirilmesiyle tedavi daha etkin bir hale getirilebilir. Bu deneyler hücre genomlarının düzeltilmesi tekniğinin güvenilir olduğunu ortaya koyarsa, çok kısa süre içinde başta göz hastalıkları olmak üzere çok çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılacak. Dijital görüntülerle bezeli geliştirilmiş gerçeklik teknolojinin ulaşmak istediği fütüristik bir hayal dünyasıdır. 2017 yılında bu hayal dünyası gerçek olabilir. 2016'da Niantic, Microsoft, Lenovo gibi teknoloji şirketleri, ürünleriyle bizi bu fantezi dünyaya taşıdı. Niantic'in Pokemon Go isimli akıllı telefon oyunu, Microsoft'un HoLoLens adını verdiği dijital ekranlı gözlüğü, Google'ın Tango AR platformunu kullanan Lenovo markalı Phab 2 Pro i telefonu, geliştirilmiş gerçekliğin ilk ürünleri olarak yaşantımızda önemli bir yer edindi. AR hayranları şimdi bu teknolojinin, yalnızca eğlence aracı olarak değil, iş hayatında da kullanılması için harekete geçiyor. Örneğin, fabrika işçileri yeni bir makinenin nasıl kullanılacağını yanı başlarında beliren özel öğretmenlerden öğrenebilecek; mimarlar restore edecekleri binanın içinde dolaşabilecek, dedektifler cinayet mahalini farklı bir açıdan inceleyebilecek. Bu arada bilgisayar oyunu bağımlıları tankları yalnızca ekranlarda değil yanı başlarında yönetecekler. Her yeni buluşta olduğu gibi, insanların AR'ye alışmaları için bir uyum sürecinden geçmek zorunda. Örneğin bazı insanlar Pokemon Go oyununda canavarların binalarda, müzelerde ve mezarlıklarda aniden belirmesinden hoşnut olmayabilir. Bu teknolojinin kuralları oluşturuluncaya kadar yanı başınızda aniden beliren görüntülerden ürkmemeyi öğrenmeniz gerekiyor. Cassini uzay aracı fırlatılışından 20 yıl sonra Eylül 2017'de Satürn'e dalış yaparak yaşamına son verecek. Cassini, 2004 yılında Satürn'ün yörüngesine girmesinden bu yana sürekli olarak gezene, halkalarına ve uydularına ilişkin binlerce göz kamaştırıcı görüntü gönderdi. Bu arada halkalarındaki yeni cisimleri ortaya çıkarttığı gibi Satürn'ün hava koşullarına ilişkin ayrıntılı bilgiler de elde etti. Uzay aracının en önemli keşiflerinden biri küçük, buz kaplı Enceladus'un uzaya su buharları fışkırttığını görüntülemesiydi. Bu da uydunun yüzeyinin altında büyük bir denizin olduğunu ve böylece bu denizin içinde yaşam formlarının bulunabileceği olasılığını işaret ediyordu. İşte bu nedenle Cassini'nin yok olması gerekiyordu. Bu kadar önemli keşiflerde bulunmasına karşın uzay aracının yakıtı 2017'de bitecek. Eğer Enceladus'a çarpıp parçalanırsa Dünya'dan getirmiş olacağı mikroplarla uyguyu kirletebilir. Bunu engellemek için Grand Finale olarak isimlendirilen bir son ile gezegene çarparak yok olması sağlanacak. Grand Finale için Cassini, gezegenin kuzey kutbu üzerinde uçarken en dıştaki F halkası denilen halkaları delerek alçalacak. Daha sonra en iç halkalardan alacağı örnekleri Dünya'ya gönderecek. Son olarak daha önce hiç girmediği bölgelerin yörüngesinde 22 kez dönecek ve keşif yapacak. Her bir yörünge dönüşü 6 gün sürecek. Bu evrede gezegenin kütleçekimi ve manyetik alanları ile ilgili bilgiler edinecek. Nihai olarak Cassini Saturn'ün en üst atmosferine girecek ve yanacak. Ancak son nefesine kadar veri göndermeye devam edecek. İnsandan insana beyin iletişimi ilk kez 2017'de başlayacak. Beynimizin kendine özgü bir çalışma şekli vardır. Herhangi bir kavram üzerindeki düşüncelerimiz deneyim ve anılarımızın etkisi altındadır. Bu da herkesin beyin faaliyetinin farklı bir çalışma şablonu olduğu anlamına gelir. Eğer sinirbilimciler bir kişinin şablonunu öğrenirlerse, o kişinin beyninde bazı belirli düşünceleri tetikleyebilirler; kuramsal olarak bazı insanların beyin faaliyetlerini kullanarak bu düşünceleri devreye sokabilirler. Bugüne dek bilim insanları farklı odalarda oturan iki kişinin karar alırken, transkranial manyetik uyarı yöntemi ile etkileşim içine girebileceklerini keşfetmiş bulunuyor. Başka bir çalışmada da beyin implantları yardımı ile üç maymunun birlikte öğrenebilmeleri, birlikte düşünmeleri ve işbirliği yapmaları sağlandı. Daha sonra benzer bir deney farelere de uygulandı. Bir sonraki aşama ise 2017 yılında benzer bir deneyi ameliyatsız bir müdahale ile insanlar üzerinde yapmak. Bu öncü çalışmalar büyük bir olasılıkla EEG başlıkları takan felçli hastalar üzerinden gerçekleştirilecek. Çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıyayız. 2017'de çok sayıda insan basit bir bakteriyel enfeksiyondan ölebilir. Antibiyotik direnci tırmandıkça bel soğukluğu veya idrar yolları iltihabı gibi tedavi edilebilir hastalıklar tedavi edilemez hale gelebilir. Edinburgh Üniversitesi'nden Mark Woolhouse bu tehlikeyi şöyle açıklıyor: Dünyada çiftlik hayvanlarında insanlardan daha fazla antibiyotik kullanıldığı bir noktaya erişmek üzereyiz. Bu da bakterilerin direnç kazanmasına yol açıyor. Bu noktadan geriye dönüş ne yazık ki yok. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü hayvan yetiştiricilerinin artan miktarlarda antibiyotik kullanarak insanların sağlığını tehlikeye attıklarının farkında olmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Örneğin insanlardan çok hayvanlarda kullanılan Colistin bugün insanlarda görülen bazı enfeksiyonlara karşı etkili olduğu bilinen tek antibiyotik. Oysa ona karşı da direnç geliştiği ileri sürülüyor. Avrupa İlaç Ajansı Colistin'e dirençli bakterilerin büyük bir olasılıkla çiftlik hayvanlarında artış göstereceğini ve bazı Avrupa ülkelerinin bu antibiyotiğin kullanılmasına sınır getirmesi gerektiğini bildiriyor. FAO gibi örgütler hayvanlarda bakterilere karşı savaşta antibiyotiklerden başka yolların bulunması gerektiğine vurgu yapıyor. Ancak artan et talebini karşılamak için hayvanlarda hızlı büyümeyi sağlayan antibiyotikleri sınırsızca kullanan yoksul ülkelerde, bu alternatiflerin bulunması yaşamsal önem taşıyor. Yapay zekanın 2017'deki hedefi StarCraft adı verilen savaş stratejisi oyun serisinde insan zekasının üzerine çıkmak. Dünyanın en yetenekli AI araştırma grupları en iddialı oyuncuları yenmek için kolları sıvamış durumda. Google'ın sahibi olduğu DeepMind şirketinin kurucularından Demis Hassabis ve Jeff Dean bir sonraki hedeflerinin StarCraft olduğunu açıkladılar. StarCraft'ta başarı stratejik güç gerektiriyor. AI, Mart ayında dünyanın en iyi Go oyuncusu Lee Sedol'ü yenerek gücünü kanıtlamıştı. AI'nin Go'daki bu başarısı oyunun karmaşıklığı göz önüne alındığında çok önemli bir adımdır. Go'da olası hamlelerin sayısı evrendeki atom sayısından fazladır. Kaldı ki AlphaGo'nun stratejisi yalnızca oyunu çözmeye odaklı değildir. Tam tersi AlphaGo'nun sinir ağları, uzman insan oyuncuları tarafından yapılan 30 milyon hamleden oluşan bir vertabanı kullanılarak eğitilmiştir. Oysa StarCraft farklı bir mücadeledir. Bu popüler video oyunları, geniş bir sanal alanda devasa orduların oluşturulmasını gerektirir. Oyuncular rakiplerinin niyetlerini bilmez; dolayısıyla aynı gerçek hayatta olduğu gibi eksik bilgilere dayanarak kararlarını vermek zorundadırlar. Bu oyun AI'nin gerçekler karşısında uygulayacağı stratejileri büyük ölçüde geliştirecektir. Artık biyolojik saatin bir anlamı kalmadı. 2017'de menopozdaki kadınlar kendi yumurtalarıyla hamile kalabilecekler. 2016'nın başlarında Atina'daki bir kısırlık kliniği menopozu tersine çevirdiğini ileri sürdü. Burada kadınların yumurtalıklarına, kendi kanlarından alınan trombosit açısından zengin plazma enjekte edildi. Bu yaklaşım genellikle kemik ve eklem yaralanmalarında kullanılır; amaç kök hücreleri harekete geçirmektir. Ne var ki bu yöntemim işe yarayıp yaramadığı tam olarak bilinmiyor. Yunanlı ekip hastalardan alınan yumurtaları döllemeyi başardıklarını duyurdular. Bu embriyoların bir kısmını pek yakında nakletmeyi planlıyorlar. Eğer normal olarak gelişirlerse bebeklerin bir kısmı 2017'de doğabilir. Aynı tedavi New York ve Mısır'daki iki klinikte daha kullanılmakta. Menopozdaki kadınların anne olabilmelerini sağlayan başka yöntemler de var. Biri yumurtaların mitokondriyalarını daha genç kadınlardan alınanlarla değiştirerek yumurtaları gençleştirmek. Bir diğeri de kadınların yumurtalarından kök hücre çıkartarak bunların laboratuvarda olgun yumurta haline gelmesini sağlamak. Eğer bu yöntem işe yararsa her yaşta kadının genç yumurta üretmesi sağlanmış olacak. Kadınlarda yumurta kök hücresinin gerçekten bulunup bulunmadığı bugün tartışma konusu. Ancak dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları bu kök hücrelerini bulup, olgunlaştırmanın peşinde. Bütün bu çalışmalar sessiz sedasız ve gizlice yürütüldüğü için başarılı olup olmadığını ancak menopozdaki bir kadının hamile kalmasıyla veya anne olmasıyla öğrenebileceğiz. Bunun da 2017'de olması büyük olasılık. 2016 Şubat ayında Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory ilk kütleçekim dalga işaretlerini tespit edebildi. 2017'de çok sayıda kütleçekimi dalgası keşfedilmeyi bekliyor. Kütleçekimi dalgaları, masif bir gök cismi hız kazandığı zaman, uzay-zamanda oluşan hareketliliktir. 14 Eylül 2015 tarihinde devasa bir kütleçekimi dalgası meydana geldi. Nedeni iki büyük kara deliğin çarpışması ve nihayetinde birleşmesiydi. Daha sonra Aralık ayında bir tane daha tespit edildi. 2017 yılında daha fazla miktarda kütleçekimi dalgasının saptanması bekleniyor. LIGO dedektörlerinin duyarlılığının %15-20 oranında artırılması ve İtalya'da VIRGO dedektörünün devreye alınmasıyla dalgaların keşfi kolaylaşacak. Bu keşifler ne işe yarayacak? Bir kere daha fazla sayıda kara delik çarpışmasının kayda geçmesi, kara deliklerin evrendeki dağılımının haritalanmasını kolaylaştıracak. Böylece kozmik mesafeleri daha iyi ölçebileceğimizden karanlık enerjinin yapısını anlamamız kolaylaşacak. 2016 yılında kıta sıcaklığında, karbon dioksit düzeyinde ve mercan ölümünde küresel rekorlar kırıldı. 2017'de ise iklim değişikliği konusunda siyasi ve yasal mücadelenin şiddetlenmesi bekleniyor. Geçen yıl yürürlüğe giren Paris Antlaşması gereğince 197 hükümet karbon salımını sınırlayarak küresel ısınmayı 2 derecede sabitlemeği kabul etti. Ancak bu yükümlülüklerini yerine getirmeyen uluslara herhangi bir resmi ceza uygulaması söz konusu değildi. Bunun sonucunda ABD gibi çevreyi en fazla kirleten uluslar antlaşmayı göz ardı etme şansına kavuştular. Buna karşın antlaşmaya uymayan uluslara siyasi, ekonomik ve sosyal baskıların uygulanması gündemde. Örneğin eğer ABD yükümlülüklerini yerine getirmezse diğer uluslar ABD'den gelen ithal mallarına karbon vergisi koyabilecek. Paris Antlaşması ayrıca yurttaşlara hükümetlerini yasal yollarla baskı altına alma konusunda destek sağlıyor. Çevre örgütleri yıllardır hükümetlerini sera gazı salımı gerekçesiyle dava ediyor olsa da, bu davalardan somut bir sonuç çıkmıyor. 2017 yılında bunun değişmesi bekleniyor. Paris Antlaşması'na konacak yeni hükümlerle hükümetlerin yasal olarak karbon salımını kesmeleri sağlanacak. 2016 yılında ABD, Belçika ve Yeni Zelanda'da bir grup yurttaş hükümetlerine karşı karbon salımına ilişkin ciddi tedbirler almadıkları gerekçesiyle dava açmış bulunuyor. Bu, 2017'de mamutların geri döneceği anlamına gelmiyor. Ancak yok olmanın sınırındaki bazı türleri geri getirmek için 2017'de bazı projeler hayata geçirilecek. Bozulmamış DNA'ların var olması durumunda genetik ve kök hücre teknolojileri yardımıyla sayıları azalmakta olan bazı hayvanlar klonlanabilecek. Tamamen yok olmuş olan bazı türler ise en yakın akrabalarının genomuna müdahale edilerek yeniden aramıza katılabilecek. Örneğin Kenya'da yaşayan 3 adet beyaz gergedan kısır olmalarına karşın, kök hücre teknolojileriyle çoğalabilecekler. ABD'de yaşamakta olan kara ayaklı sansar bugün soyu tükenmekte olan hayvanların başında geliyor. Bunları çoğaltmak için laboratuvar deneyleri 2017'de başlayacak. Mamutların geri getirilmesi henüz ufukta görülmüyor. İlk klonlama girişimlerinin 2018'de başlaması planlanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2019-1880den-beri-en-sicak-2-yil-oldu", "text": "Amerikan Meteoroloji Dairesi kayıtlarına göre, 1880 yılından bu yana 2019 yılı, 2016'dan sonraki en sıcak yıl oldu. Karadaki ve okyanuslar üzerinde Ocak'tan Ekim'e kadarki ortalama sıcaklık, 20. yy.'ın ortalama sıcaklığı olan 14,1 dereceden, 0,94 derece daha yüksek oldu. Kayıtların yapılmaya başlamasından sonra en sıcak yıllar arasında 2015, 2017, 2018, 2014, 2019 ve 2013 de yer alıyor. Dünyanın hemen hemen her yerinde 2019 yılındaki sıcaklık ortalamanın üzerindeydi. Bu artış özellikle de Alaska'da, Kuzeybatı Kanada'da, Orta Rusya'da, Güney Afrika'da, Madagaskar'da, Avustralya'da ve Asya'da kendini belli etti. Sıcaklık artışının devam edeceğini tahmin eden uzmanlar, bunu Arktik bölgedeki ve Antarktika'daki buz örtüsünün küçülmesine, kuraklık veya kasırga gibi uç hava koşullarına ve karbondioksit gibi sera gazı emisyonlarına bağlıyorlar. 2020 yılı için de kara bir tablo tahmininde bulunan araştırmacılar, El Nino'nun Pasifik bölgesinde yine kendini göstermesini bekliyorlar. El Nino örneğin, Güney Amerika'da sellere, Avustralya'da kuraklıklara ve Hindistan'da mahsul kaybına yol açabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2020-bilimde-atilim-yili", "text": "2020'ye pek hoş başladığımız söylenemez. Avustralya'daki yangınlar, Çin'de başlayıp dünyaya yayılan koronavirüs, iklim değişikliğinin artık daha geniş kitleleri etkiler hale gelmesi... Çözüm yolları ise yine bilimde aranıyor. 2020 yılında sağlıktan uzaya, fizikten mikrobiyolojiye kadar hangi gelişmeler bekleniyor, kısaca göz atacağız... Astronomi yazarı Lisa Grossman ve fizik yazarı Emily Conover 2018'de Event Horizon Telescope'un yakında bir kara delik fotoğrafı elde edileceğini tahmin ettiğinde haklıydı. Ancak tahmin ettikleri kara delik farklı çıktı. Onlar Samanyolu'nun merkezindeki bir kara delik olan Sagittarius A'nın görüntüsünün yakalanacağını tahmin etmişti ama Prof. Feryal Özel'in de başında bulunduğu bir ekibin çabasıyla elde edilen görüntü M87 Galaksisi'nin ortasında yer alan bir kara deliğe aitti. Grossman ve Conover'ın yeni bir tahmini var: Başka bir kozmik giz olan karanlık maddenin 2020'de ortaya çıkması... Güney Dakota'da eski bir altın madeninde bulunan LUX-Zeplin zayıf etkileşimli büyük parçacıklar olan WIMP'leri aramaya başlayacak. Conover, bu teorik parçacıkların, karanlık maddenin açıklanması için önemli bir aday olduğunu belirtiyor. Diğer aramalar başarısız olsa da LZ, önceki WIMP aramalarından 20 kat daha duyarlı olacak. Biyomedikal yazarı Aimee Cunningham, erkek doğum kontrol hapının klinik denemesinin sonuçlarını bekliyor. Erken bir test, hormonal hapın güvenli olduğunu ve sperm üretimi için gerekli hormon seviyelerini baskıladığını buldu. Alzheimer hastalığı için de çalışmalar devam ediyor. Aducanumab adı verilen potansiyel bir ilaç, ABD Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanabilir. Nörobilim yazarı Laura Sanders, ilacın inişli çıkışlı geçmişini göz önünde bulundurarak tartışmaları da beraberinde getireceğini düşünüyor. Aducanumab'a dair 2016'daki ilk çalışmalar, ilacın Alzheimer'da görülen amiloid-beta plaklarını temizleyebileceğini öne sürmüştü. Ancak daha sonraki sonuçlar, ilacın en yüksek dozunun hafızadaki yavaşlamayı azaltabileceğine dair hayal kırıklığı yarattı. Davranış bilimleri yazarı Bruce Bower, moleküler biyolojide 2020'de yaşanacak gelişmelerin, insan evrimi üzerine yapılan çalışmalarda daha büyük bir rol oynamasını bekliyor. Araştırmacılar, hominid fosillerden çıkarılan eski DNA çalışmalarıyla, fosilleşmiş kemiklerde ve dişlerde DNA'dan daha iyi koruyan ekstrakte edilmiş proteinlerin analizleriyle bu görüşü destekliyor. Proteinler, yeni türlerin tanımlanmasına ve evrimsel ilişkilerin çözülmesine yardımcı olabilir. Moleküler biyoloji yazarı Tina Hesman Saey ise doğrudan tüketiciye yönelik genetik test yapan AncestryDNA gibi şirketlerin bu yıl büyük etik tartışmalarına neden olabileceğini tahmin ediyor. 2020'nin bilim ve çevre politikaları için önemli bir yıl olması bekleniyor. Yaşam bilimleri yazarları Susan Milius ve Jonathan Lambertt, siyasetin yaban hayatı üzerindeki etkisinin 2020'de ön plana çıkacağını düşünüyor. BM Genel Kurulu 2011-20 yılını Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik On Yılı ilan etmişti. Milius, BM Biyoçeşitlilik On Yılı sona ererken dünyanın on yılın hedeflerinin çoğunu kaçırdığını söylüyor. Lambert ise Ağustos ayında ABD Başkanı Donald Trump'ın idaresi tarafından açıklanan Tehlikedeki Türler Yasasının nasıl uygulandığına dair önemli değişiklikleri ve belirli türlerin geleceği hakkında soruları tetiklediğini savunuyor. Toprak ve iklim yazarı Carolyn Gramling ise 2020'nin sonuna kadar, iklim değişikliğiyle mücadeleye ulusların ne kadar bağlı olduğuna dair tartışmaların artacağına dem vuruyor. 2015'te Paris İklim Anlaşması'nı imzalayanlar, küresel ısınmayı 2100 yılına kadar 2 santigrat derecenin altında tutmaya karar vermişti. Ancak mevcut karbon emisyonu azaltma vaatleri, ulusların bu konuda ne kadar yetersiz kaldığını açıkça gösteriyor. Ülkelerin, Aralık 2020'de güncellenmiş emisyon hedefleri sunmaları gerekiyor. ABD'nin anlaşmadan ayrılmasına yönelik süreç, Kasım 2020'de sonuçlanacak, ancak o ay ABD'de yaşanacak başkanlık seçimleri, ülkenin 2021'de anlaşmaya tekrar girip girmeyeceğini belirleyebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2050de-tum-dunya-temiz-enerjiye-gecebilir-2", "text": "Stanford üniversitesi araştırmacıları, yerküremizin 2030 yılına kadar %80, 2050 yılına kadar ise %100 yenilenebilir enerjilere geçebilmesi için bir yol haritası yayınladılar. Küresel bir vizyonla geliştirilmiş bu ayrıntılı araştırma, 139 ülkede, tüm enerji sektörlerinin elektriğe geçmesini, altyapının yenilenmesini ve enerjinin yalnızca rüzgar, güneş ve sudan elde edilmesini öngörüyor. Temiz enerji üretiminin fosil yakıt gerektirmemesi ve yüksek verimi nedeni ile küresel enerji tüketimini neredeyse yarı yarıya azaltacak, Net olarak 24 milyon yeni ve sürekli iş yaratacak, Küresel ısınmayı 1.5 derece santigrad ile sınırlayacak, Hava kirliliğinden kaynaklanan yılda 4 ila 7 milyon ölümü önleyecek, Önleyeceği karbon diyoksit salınımlarının sağlığımıza ve çevreye verdiği, yılda 20 trilyon dolara ulaşan dev maliyeti de yok edecektir! HBT'nin 1 Eylül 2017 tarihli 75.nci sayısı 'Bilim ve Barış' konusuna ayrılmıştı. Söz konusu enerji araştırması, bu bağlamda, yani barışa hizmet açısından da büyük öneme sahip.. Stanford'dan Mark Z. Jacobson ile 26 diğer araştırıcının hazırladığı ve CellPress'in Joules dergisinin 23 Ağustos sayısında yayımlanan 202 sayfalık bu çalışma çok ses getireceğe benziyor. Gerçekten de, dünyamızı, geç olmadan, karbon salınımsız, küresel ısınmanın durdurulduğu ve her ülkenin kendi enerjisini ürettiği bir geleceğe hazırlamak günümüzün en yaşamsal ve engellerle dolu sorunu. Söz konusu çalışma da bu soruna çözüm bulma amacı ile yapılmış. Uluslarası Enerji Ajansı tarafından enerji verileri izlenen, küresel karbon salınımının %99 una yol açan ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 139 ülke araştırmaya dahil edilmiş. Dolayısı ile, pratik olarak tüm dünyanın enerji dönüşüm planı yapılmış. Yapılan analizde, her ülkenin, elektrik, taşıma, ısıtma/ soğutma, endüstri ve tarım/ormancılık/ balıkçılık sektörlerinin temiz enerjilere geçişi ayrı ayrı incelenmiş ve her ülkenin kendine özgü yol haritası da çıkarılmış. Çalışma, %100 temiz enerjilere küresel olarak geçildiğinde, olağanüstü yararlar sağlanacağını gösteriyor. Örneğin, enerji üretimi için petrol, doğal gaz ve uranyum kullanılmayacağından, bu yakıtların çıkarılması, taşınması ve rafine edilmesi için gerekli olan enerjinin yok olması, küresel enerji gereksinimini de %12.6 gibi yüksek bir oranda azaltacak. Temiz elektrik enerjisi üretimi fosil yakıtların yakılmasından %23 daha verimli olduğundan ve elektrik enerjisi kullanımında da %6.9 verim artışı sağlandığından, toplamda küresel enerji talebi %42.5 oranında, yani nerede ise yarı yarıya azalacak! Araştırma, ayrıca, incelenen 139 ülkenin herbirinin kendi temiz enerjisini üretebileceğini, böylelikle başka ülkelere enerji bağımlığının ve buna bağlı sorun ve gerginliklerin doğal olarak azalacağını da gösteriyor. Son olarak, halen 'enerji çöllerinde' yaşamakta olan insanların da, bu çerçevede, bol, temiz ve yenilenebilir enerjiye kavuşacağını belirtelim. Küresel %100 temiz enerji dönüşümünün çok önemli bir ekonomik ve toplumsal etkisi, kaybolacak ve yeni yaratılacak işlere olacaktır. Fosil ve nükleer enerji yakıtlarının çıkarımı, taşınması, işlenmesi ve kullanımı hemen hiç kalmayacağından, bütün bu alanlarda toplam küresel iş kaybının 27.7 milyon kişiyi bulacağı hesaplanmaktadır. Öte yandan, küresel enerji gereksiniminin tamamını sağlayacak olan temiz enerjilerin kurulumu ve üretimi için, incelemenin konusu olan 139 ülkede, toplam 25.4 milyon tam zamanlı ve sürekli yeni iş açılacak, bu enerjilerin depolanması, dağıtımı ve kullanımının işletimi ve bakımı için ise yine aynı türden 26.6 milyon iş gerekecektir. Sonuç olarak, söz konusu dönüşüm bütün bu ülkelerde 52 milyon yeni iş yaratacak ve kaybolacak işler çıkarıldığında net iş kazancı (52-27.7) 24.3 milyon olacaktır. Aynı araştırma grubu, 2015 yılında, ABD'nin 50 eyaletinin %100 temiz enerjiye geçişi için de bir yol haritası hazırlamıştı ve elektrik enerji dağıtım şebekesinin böyle bir geçişte stabil kalıp kalmayacağını da incelemişti. Yeni araştırma, bir öncekini tüm yerküreye uygulayarak genişletmekte ve bu enerji dönüşümünün küresel iklim değişikliğine etkilerine ek olarak, tüm yenilenebilir enerji kaynaklarını, kaybedilecek ve kazanılacak işleri ve maliyetleri de incelemektedir. Bazı bilim insanları ise bu araştırmaları, nükleer enerjinin, 'temiz kömür' enerjisinin ve biyoyakıtların neden dışarıda bırakıldığı açısından sorguluyor. Araştırmacılar ise, nükleer santralların uzun planlama ve gerçekleştirme süreleri, yüksek maliyetleri, kaçak ve kaza riskleri ile nükleer silahlara yakıt sağlamaları gibi etkilerinden dolayı araştırma dışı bırakıldıklarını söylüyorlar. 'Temiz karbon' ve biyoyakıtlar ise, yine de, yüksek hava kirletici ve karbon salıcı etkilerinden dolayı ele alınmadılar. %100 rüzgar, su ve güneş kaynaklı bu enerji modeline gelen bir diğer önemli eleştiri de, yeraltında, kayalarda, ısı enerjisi depolanması ile tüm kara, hava ve deniz taşımacılığının yalnızca elektrikle ve hidrojenli yakıt hücreleri ile çalışan araçlarla yapılmasını öngörmüş olmasından kaynaklanmakta. Araştırıcılar ise, Danimarka'nın ısıtma enerjisinin %60'ının yeraltında depolandığını, bunun genelleştirilebileceğini, ayrıca araştırmanın yeraltı ısı depolanmasını sadece bir seçenek olarak ele aldığını, elektrik motorlu, bataryalı ya da yakıt olarak hidrojen kullanan araçlarının ise her sektörde büyük hızla geliştirilmekte olduğunu belirtiyorlar. Araştırma, WWS enerjilerinin günlük ve mevsimsel değişimlerinin enerji talebine nasıl uygun hale getirileceğini de incelemekte, enerji depolama ve şebeke dengeleme yöntem ve teknolojilerini içermektedir. Yol haritasının, doğaldır ki, çok eleştirilen bir yönü de gerektirdiği çok yüksek yatırımlar olmakta. Grubun lideri Jacobson ise bu dönüşümün toplam enerji, sağlık ve iklim değişikliği maliyetinin, halen kullanılan fosil yakıtlarla devam edilirse oluşacak toplam maliyetin yalnızca ¼'ü kadar olacağını belirtmektedir. 100% temiz enerjili bir dünyaya olabildiğince çabuk ulaşılmasının yaşamsal önemde olduğu tartışmasızdır. Söz konusu araştırma, birçok eksiğine rağmen bu konudaki vizyonu, ayrıntılı analizi ve yol haritaları ile bir ilki oluşturmaktadır. Aynı hedefe başka yollardan da ulaşılması elbette ki olasıdır ve incelenmektedir. Bu köklü değişimin hemen her alandaki getirileri giderek daha açıkça ortaya çıkmakta, hızla ucuzlayan ve yaygınlaşan güneş ve rüzgar enerjileri, elektrikli araçlar, akıllı dağıtım şebekeleri, enerji depolama yöntemleri hızla yaygınlaşmaktadır. Bu önemli araştırmanın ülkemizin de ilgili kurumları tarafından değerlendirilmesi, uyarlanması ve uygulanabilir bir ulusal yol haritasına dönüştürülmesi umuduyla... Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/2100-yilinda-guney-asyada-sicakliklar-oldurucu-duzeye-cikacak", "text": "İklim bilimcilere göre dünya nüfusunun beşte birinin yaşadığı Asya'nın güney bölgelerindeki hava sıcaklıkları bu yüzyılın sonlarında insanların yaşayamayacağı kadar sıcak ve nemli olacak. Science Advances dergisinde 2 Ağustos tarihinde yayınlanan bir araştırma, 21. yüzyılın sonlarında Pakistan, Nepal, Hindistan, Bangladeş ve Sri Lanka'da iklim değişikliğine bağlı olarak artan sıcaklık ve nemin, insan yaşamı için büyük bir tehdit oluşturacağını öngörüyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden araştırmayı yöneten çevre mühendisi Elfatih Eltahir, bu bölgede yaşayan insanların çoğunun geçimini tarımdan sağladığını, bu nedenle sürekli olarak açık havada çalıştıklarından aşırı sıcaklıklara maruz kaldıklarını belirtiyor. Bütün bu etkenler -aşırı yüksek sıcaklık, yüz milyonlarca yoksul insan ve dışarıda çalışma zorunluluğu- bölgede yaşayanları savunmasız hale getiriyor. Daha iki yıl önce, tarihin en ölümcül sıcak hava dalgası Hindistan ve Pakistan'ı vurmuş, yaklaşık 3.500 insan hayatını kaybetmişti. Araştırmacılar, 25 kilometrekarelik bir alandaki toprak ve bitki örtüsündeki değişiklikleri inceleyerek topladıkları verileri küresel iklim modelleri ile birleştirerek, ayrıntılı bir bilgisayar simülasyonu elde ettiler. Sonuçlar, ıslak termometre sıcaklığı olarak adlandırılan sıcaklık düzeyinin Güney Asya'da aşırı artacağını gösteriyor. Sıcaklık ve nemin birlikte ölçülmesi anlamına gelen yaş termometre sıcaklığı ilk olarak Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde 2010 yılında yayınlanan bir araştırmada tanımlanmıştı. 35 C'den daha yüksek olan TW, insan vücudunun dayanamayacağı bir düzeydir; gölge altında ve iyi havalandırılmış koşullarda dahi bu sıcaklığa birkaç saat maruz kalmak ölümle sonuçlanabilir. Her ne kadar yaş sıcaklıklar genellikle 31 C'yi geçmemekle birlikte, 2015 yılının yaz aylarında Bandar Mahshahr, İran ve Basra Körfezi'nin bir kısmını çok yüksek sıcak hava dalgaları vurduğunda 35 C eşiğine neredeyse ulaşılmıştı. Eltahir ve meslektaşları daha önceki araştırmalarında da Basra Körfezi ve yakınlarındaki bölgelerin dünyadaki en sıcak TW derecesine maruz kalabileceğini öngörmüştü. Bu bölgelerin Güney Afrika'ya kıyasla daha avantajlı olduğunu söyleyen Eltahir, bunun sebebinin en sıcak bölgelerin okyanus üzerine denk gelmesi, Basra Körfezi ve çevresindeki toprakların tarım için çok fazla kullanılmaması, bu bölgede daha az insanın yaşaması ve refah düzeylerinin daha iyi olması olduğunu ileri sürüyor. Ancak araştırmacılar, bu yüzyılın sonunda kuzeydoğu Hindistan ve Bangladeş'in genelinde mevsimsel sıcak hava sıcaklık dalgalanmaları sırasında TW derecesi eşiğine yaklaşabileceğine dikkat çekiyor. Bilgisayar modellemesine göre en sıcak ikinci TW ise Güney Asya'da görülecek. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/30-yildan-kisa-surede-28-trilyon-ton-buz-yok-oldu", "text": "Bilim insanları bu dehşet verici yitimin tek sorumlusunun küresel ısınma olduğu görüşünde birleşiyorlar. Ve kötü haber: Deniz seviyesinde meydana gelecek yükselme bu yüzyılın sonuna kadar bir metreye ulaşabilecek. Sera gazı salımlarındaki artışın tetiklediği küresel ısınmaya bağlı olarak yitirilen buz miktarını belirlemek amacıyla gezegenimizin kutup bölgeleri, dağ ve buzullarıyla ilgili uydu görüntülerini inceleyen bilim insanları, 1994 yılından bu yana toplamda 28 trilyon ton buzun yeryüzünden yok olduğunu ortaya koydular. Araştırmayı yürüten ve yitirilen buz miktarıyla ilgili bu sonucun dehşet verici olduğunu belirten Leeds Üniversitesi, Edinburgh Üniversitesi ve Londra Üniversitesi Akademisi uzmanları eriyen buzul ve buz örtülerine bağlı olarak deniz seviyesinde meydana gelecek yükselme bu yüzyılın sonuna kadar bir metreye ulaşabileceği uyarısında bulunuyorlar. Leeds Üniversitesi Kutup Bölgeleri Gözlem ve Örnekleme Merkezi başkanı Prof. Andy Shepherd, Kısaca yaklaşık bir milyon kişinin yerinden olacağı anlamına geliyor diyor. Araştırmacılar günümüzde akıl almaz boyutlara ulaşan buzul erimelerinin gezegenimizin güneş ışınlarını uzaya geri yansıtma yeteneğini de büyük ölçüde azalttığına dikkat çekiyorlar. Ayrıca, erimekte olan buzullardan ve buz örtülerinden gelen soğuk tatlı sular Kuzey ve Güney Kutup bölgelerindeki suların biyolojik yapısında ciddi bozulmalara neden olduğu gibi, sıradağlardaki buzulların yok olması da yerel toplumların bel bağladıkları tatlı su kaynakları açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor. Shepherd, geçmişte araştırmacıların buzların erimekte olduğu Antarktika ya da Grönland gibi belli yerleri incelediklerine, ancak bu araştırmada giderek yok olan buzların ilk kez gezegen çapında ele alındığına ve sonuçların dehşet verici olduğuna dikkat çekiyor. Bu son araştırmada tanık olunan buz yitimi düzeyi, Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli tarafından ana hatlarıyla dile getirilen en kötü senaryo kestirimleriyle de uyuşuyor. Araştırmada, 1994-2017 yılları arasında elde edilen, Güney Amerika, Asya, Kanada ve dünyanın daha başka yerlerindeki buzullar, Kuzey ve Güney Kutup bölgelerindeki deniz buzları, Antarktika ve Grönland'ı örten buz örtüleri ve Antarktika anakarasından denize uzanan buz sahanlıklarıyla ilgili uydu görüntüleri incelendi. Sonuçta, tüm bu bölgelerdeki buz örtülerinde son otuz yılda çok ciddi bir azalmanın meydana geldiği ve bu yitimin günümüzde de sürmekte olduğu görüldü. Araştırmada yer alan Leeds Üniversitesi uzmanlarından Tom Slater, daha somut bir fikir vermesi için, bugüne dek eriyen 28 trilyon ton buzun Britanya'yı baştan başa kaplayan 100 metre kalınlığında donmuş bir su katmanı oluşturabileceğini belirterek Akıllara durgunluk verecek bir durum söz konusu diyor. Buzlardaki bu şaşırtıcı boyutlardaki erimenin nedeni konusunda da araştırmacılar son derece kararlı bir tavırla yeryüzündeki buzların büyük bir bölümündeki erimenin doğrudan küresel ısınmanın bir sonucu olduğuna parmak basıyorlar. Cryosphere Discussions adlı çevrimiçi dergide yayımlanan raporda, Dünya yüzeyi sıcaklığında 1880 yılından bu yana ortalama 0,85C derecelik bir artış meydana geldi ve bu artışın kutup bölgelerinde daha da yoğun olduğu görüldü. Sonuçta hem deniz, hem atmosfer sıcaklıklarında bir artış yaşandı ve bu çifte olumsuzluk araştırmada tanık olunan buzlardaki feci yitimi tetikledi deniyor. Araştırmacılar Antarktika'daki erimenin deniz sıcaklıklarındaki artıştan, Himalayalar gibi denizden uzak yerlerdeki erimenin atmosfer sıcaklıklarındaki artıştan kaynaklandığını, Grönland'daki buzların hem deniz hem de atmosfer sıcaklıklarındaki artıştan ötürü eridiklerini belirtiyorlar. Araştırmanın kapsadığı süre içinde yitirilen buzların %54'ünün denizler ve buz sahanlıklarındaki buzlar olduğuna ve suda yüzen bu buzların erimesinin deniz düzeyinde bir artışa neden olmaması gerektiğine dikkat çeken araştırmacılar, erimiş suların %46'lık bölümünün karadaki buzullardan ve buz örtülerinden geldiğini ve deniz yüzeyindeki artışın gerçekte buralardaki erimelerden kaynaklanabileceğini belirtiyorlar. IPCC'nin Ağustos 1990 tarihli ilk değerlendirme raporundan 30 yıl sonra yayımlanan araştırma sonuçları küresel ısıtmanın bir gerçeklik olduğuna ve bunun fosil yakıt tüketimine bağlı sera gazı salımlarının giderek artmasıyla tetiklendiğine işaret ediyor. Bilim insanlarının uyarılarına karşın, sera gazı salımlarındaki artış günümüzde giderek yükselen küresel sıcaklıklara koşut olarak sürüyor. Kurumsal veriler, 1980-89 ve 1990-99 yılları arasında küresel sıcaklık artışının 0.14C derece iken, bunu izleyen her on yıllık dönem arasında 0.2C derecelik bir artış olduğunu gösteriyor. Karbon salımları arttıkça sıcaklıklardaki artış hızının da giderek tırmanması ve bir olasılıkla 0.3C dereceye ulaşması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/6-portekizli-genc-turkiye-dahil-32-ulkeyi-dava-etti", "text": "Andre 15 ve Sofia Oliveira 18 yaşında. Şimdiye kadar görülmemiş bir iklim davasını 6 genç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıdı. Hepsi de Portekiz'de orman yangınları ve sıcak hava dalgalarının harap ettiği bölgelerde yaşıyor. Türkiye, İngiltere, İsviçre, Norveç, Rusya dahil 27 Avrupa ülkesinin, iklim değişikliği konusunda yeterince hızlı harekete geçmediğini ve bunun insan hakları ihlali olduğunu ileri sürüyorlar. Reuters'in haberine göre Eylül 2020'de açılan dava, Strazburg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından şimdiye kadar görülen en büyük iklim davası. Davada kararın 2024'ün ilk yarısında çıkması bekleniyor. 6 genç, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda bu ülkelerin harekete geçmemesinin yaşam, fiziksel ve zihinsel sağlık dahil olmak üzere haklarını tehdit ettiğini savunuyor. 15 yaşındaki başvuru sahibi Andre Oliveira, Reuters'e şöyle dedi: \"Aşırı sıcaklar nedeniyle egzersiz yapma şeklim ve dışarıda ne kadar zaman geçirebileceğim sınırlı. İçeride durmak zorunda kalıyorum, uyumakta zorlanıyorum ve bu hükümetlerin zayıf iklim politikaları nedeniyle işler daha da kötüye gidiyor\". İngiltere merkezli Küresel Yasal Eylem Ağı tarafından desteklenen, yaşları 11 ile 24 arasında değişen Portekizli başvuru sahipleri, hükümetleri harekete geçmeye zorlayacak, yasal olarak bağlayıcı bir karar istiyor. Şikayet kabul edilirse, ulusal mahkemeler hükümetlere, iklim değişikliğinden sorumlu tutulan karbondioksit emisyonlarını şu anda planlanandan daha hızlı azaltmaları yönünde direktif verebilir. Yunanistan'ın duruşma öncesinde mahkemeye sunduğu bir sunumda, bir diğer GLAN avukatı Gearoid O'Cuinn, \"iklim inkarcılığına\" sığındı ve \"İklim değişikliğinin etkilerinin, şu ana kadar kaydedildiği şekliyle, insan hayatını veya insan sağlığını doğrudan etkilemiyor gibi göründüğünü\" ileri sürdü. Oliveira, daha önce Reuters'e hedeflerinin, küresel ısınmayı 2 santigrat derece ve ideal olarak 1,5 derece ile sınırlamak için emisyonları azaltmayı öngören 2015 Paris Anlaşması'na atıfta bulunarak hükümetleri \"yapacaklarına söz verdikleri şeyi yapmaya\" zorlamak olduğunu söylemişti. Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'ne göre mevcut politikalar her iki hedefi de karşılamada başarısız olacak. İngiltere'yi temsil eden bir avukat, iklim değişikliğinin sonuçlarının \"küresel\" olduğunu, ancak başvuru sahiplerinin çıkarlarının korunmasının Portekiz'in yetki alanına girdiğini söyledi. Davanın reddedilmesi gerektiğini söyledi. Sanık ülkeleri 80'den fazla avukat temsil ederken, başvuru sahipleri 6 avukat tarafından temsil edildi. İklim davaları Avrupa ve diğer ülkelerde artıyor. Geçen ay ABD'nin Montana kentindeki bir yargıç, iklim değişikliği davasında genç davacılara tarihi bir zafer kazandırdı. Çarşamba günkü gençlik davasına ek olarak AİHM Büyük Dairesi'nde bekleyen iki iklim davası daha var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/8-kus-turunden-1i-yok-olma-tehdidi-altinda", "text": "Birdlife organizasyonunun State of the World's Birds raporuna göre dünya genelinde sekiz kuş türünden biri tehdit altında. Dört yılda bir sistematik olarak verilerin bir araya getirildiği rapor, tüm kuş türlerinin neredeyse yarısının azaldığını sadece yüzde altı kadarının büyüyen popülasyonlara sahip olduğunu ortaya koydu. Rapora göre 1970'ten sonra sadece Kuzey Amerika'da üç milyon kuş yok olmuş. Avrupa Birliği'nde ise bu sayı 600 milyon civarında. Dünyanın diğer bölgelerinde de durum iç açıcı değil. 'Son beş yüz yıl içinde 160'ı aşkın kuş türünü kaybettik ve yok olma hızı git gide artıyor' diyor araştırmacılar. Daha önceki tür ölümleri daha çok adalarda görülüyordu ama artık kıtalarda da bir artış söz konusu. Makine ve kimyasal kullanımına dayalı tarım kuşlar için en büyük tehlike ve tehdit altında olan türlerin dörtte üçü için tehlike oluşturuyor. Ormanların yok oluşu da büyük bir sorun. Özellikle de eski ve çok büyük ağaçlarda yaşayan kuşlar için. Dahası küresel ısınma da kuşların yaşamını zorlaştırıyor: Tehdit altında olan kuşların üçte biri fırtına, orman yangını ve kuraklık gibi iklim faktörleri yüzünden tehdit altında ve bu tehlike git gide büyüyor. Araştırmacılara göre en önemli çözüm, kuşlar için yaşamsal önem taşıyan yaşam alanlarının korunması veya yenilenmesi, Birdlife bu amaçta 13.600 bölgeyi seçti. Ayrıca tehdit altında bulunan türlerin etkili bir şekilde korunmasını sağlayacak projelerin de gerekli olduğu söyleniyor. Geçen yıllardaki bazı projelerin başarılı olması umut veriyor uzmanlara. Bu projeler olmasaydı son otuz yıl içinde 32 kuş türü tükenmiş olurdu. Uzmanlar gelecekteki siyasi kararlarda, doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına öncelik verilmesini öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/adalarda-surdurulebilir-ulasim-2", "text": "Adalar'da yayalar, bisikletliler, faytonlar ve giderek artan elektrikli bisiklet ve motosikletlerin dar bir alana sıkışması sonucunda Adalar Kent Konseyi yaşanan sorunlara çözüm bulmak amacıyla 16 Haziran 2016 tarihinde WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler örgütü, Adalar'da Sürdürülebilir Ulaşım çalıştayını gerçekleştirecek. 30 Nisan 2016 tarihinde gerçekleştirilen Halk Katılım Toplantısı sonuçlarına göre Adalar'da ulaşım konusunda öne çıkan başlıklar güvenlik, konfor, deniz ulaşımı, yayalar, bisikletliler, faytonlar, elektrikli ve motorlu araçlar, yönetim ve turizm. 16 Haziran tarihinde Büyük Anadolu Kulübü'nde düzenlenecek olan çalıştayın ilk bölümünde de katılımcılardan bu başlıkları önceliklerine göre değerlendirmeleri istenecek. Devamında da gruplar halinde her bir başlıktaki en önemli üç sorunu belirlemeleri ve bunlara yönelik çözüm önerileri geliştirmeleri beklenecek. Günün sonunda her grup, kendi masasında çıkan çözüm önerilerini diğer katılımcılara sunacak ve toplanan öneriler, bir raporda toplanarak Adalar Kent Konseyi'ne sunulacak. Dokuz adadan oluşan Adalar'ın sürdürülebilir ulaşım sorunlarına çözüm önerilerinin geliştirileceği çalıştayda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, üniversite ve sivil toplum kuruluşlarından yetkililer de yer alıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/adapazarindaki-gorkemli-roma-koprusunun-gizemi", "text": "Adapazarı kentinin doğu kesiminde, geniş ve yayvan bir vadi düzlüğünde 360m uzunluğunda görkemli bir taş köprü yer almaktadır. Şekil 1 ve Şekil 2 de görüldüğü üzere, bu uzun köprünün altında günümüzde iki tane cılız dere kolunun dışında bir akarsu bulunmamaktadır. Doğu Roma eseri olan bu köprünün Jüstinyanus tarafından yaptırılmış olduğu bilinmektedir. Kesin yapım tarihi tartışmalı olmakla birlikte, MS 562 yılında tamamlanmış olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Sakarya Irmağı'nın Roma dönemindeki adı olan Sangariyus adı ile tarih belgelerinde sözü edilen büyük köprünün bu köprü olduğu, yazının ileriki bölümlerinde ele alınacak olan bir karşı görüş dışında, kabul görmektedir. Üzerinden atlanarak geçilebilecek cılız su yolları üzerinde görkemli bir köprünün yapılmış olmasındaki çok belirgin çelişki tarihsel belgelere ağırlık verilerek açıklanmaya çalışılmış, farklı görüşler belirtilmiştir. Çelişkili görüşlerin oluşturduğu bu sorun hakkındaki kendi görüşümü paylaşmadan önce, konu üzerindeki başlıca görüşleri özetlemek istiyorum. Konuya, doğrudan veya dolaylı olarak değinmiş çok sayıda çalışma varsa da, köprünün varlık nedeni konusundaki görüşler üç gurupta toplanabilir. Bu görüşleri, konuyu oldukça ayrıntılı olarak ele almış olan üç bildirideki ana fikirleri kısaca açıklayarak özetlemek olanaklıdır. Söz konusu bu bildiriler Moore (1950), Whitby (1985) ve Şahin'e (1997) aittir. Moore bildirisinde, konuyu Sapanca Gölü ile İzmit Körfezi arasında yapılabilecek bir kanal tasarısı kapsamında ele almıştır. Yazar bildirisinin konu ile ilgili bölümünde, MS 110 yılında dönemin güçlü Roma İmparatoru Trayanus'a önerilmiş olan bir kanal taslağını irdelemektedir. Öneri Roma imparatorluğunun Kocaeli ve çevresinden sorumlu yöneticisi olan Pliniyus tarafından yapılmıştır. Pliniyus önerisinde, özet olarak, Sapanca Gölü ile İzmit körfezi arasında su yolu ulaşımı sağlayacak bir kanalın yapımını öngörmektedir. Sapanca gölü denizden 35m dolayında yüksek olduğu için kanalın farklı tasarımlarında, seçenekler arasından, 10-12 tane kadar ara-havuzun yapımının öngörüldüğü bir seçenek ön plana çıkmaktadır. Büyük olasılık ile yüksek maliyeti ve oldukça iddialı oluşu nedeniyle hemen kabul görmeyen bu önerinin Trayanus'un ölümünden sonra, yüzlerce yıl boyunca, yeniden gündeme gelmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Moore bu kanalın Anadolu'un içlerinden İzmit ve Marmara'ya kerestelik ağaç, yakacak odun, çiftlik ürünleri ve mermer gibi yükleri kolay ve hızlı iletebilmek için önerilmiş olduğunu yazmaktadır. Ara-havuzlarda yükselti ayarlama işlemleri sırasında kaybolacak olan suyun kurak dönemlerde gölün öz beslenmesi ile karşılanamayacak olması bir sorun yaratacaktır. Bu sorunun çözümü için Moore, günümüzde olduğu gibi o sırada da Sapanca Gölü'nün kuzeydoğusundan gölün fazla sularını Sakarya'ya akıtan Melas'ın ters yönde akan bir su yoluna dönüştürülüp Sakarya'dan göle su akıtılarak gölün düzeyinin alçalmasını önlemenin de tasarımın bir parçasını oluşturduğunu düşünmektedir. Ona göre bu düşünce 450 yıl kadar sonra Jüstinyanus tarafından uygulanmak istenmiş, işe Çark Suyu üzerine büyük bir köprü yapılarak başlanmış, ancak tasarım tamamlanamamıştır. Moore bu yazımıza konu olan Sangariyus Köprüsü'nün önemli bir özelliğine dikkat çekmektedir. Köprünün ayaklarındaki mahmuzların sivri uçlarının kuzeye doğru yapılmış olmalarını suyu kuzeyden güneye akıtma girişimi düşüncesine dayanak olarak göstermiştir. Moore'un yazısında ele alınan, ondan sonraki değerlendirmelerde de tartışma konusu yapılan köprü ayaklarının mahmuzlarının bu alışılmamış konumu Şekil 1 ve Şekil 2 de görülmektedir. Moore, geleneksek Roma mimarisine göre değerlendirildiğinde, bu ayak mahmuzlarında uygulanmış olan yönlerin bu köprünün kuzeyden güneye doğru büyük bir su akışına göre düzenlenmiş olduğunu gösterdiğini savunmaktadır. Yani, Ona göre tamamlanamamış olduğu açıkça belli olan büyük ana tasarım, Adapazarı'nın yakın kuzeyinde Sakarya Irmağı'ndan bir kol almayı, bunu Sangariyus Köprüsü altından Sapanca Gölü'ne bağlamayı, bu şekilde gölün düzeyini dengeleyerek göl ile İzmit Körfezi arasındaki bir kanalı yapılabilir kılmayı öngörmüş olmalıdır. Konu üzerinde en ayrıntılı çalışmayı yapmış olan Whitby, ağırlıklı olarak, sivri köprü mahmuzlarının bakış yönü üzerinde durmakta, geleneksel Roma köprü mimarisine ters olmasına rağmen, mahmuzların bu konumunun su akışının kuzeyden güneye doğru olmasının gerektiğini göstermediğini vurgulamaktadır. Whitby, çok haklı olarak, bu konumun, güçlü su akıntısının köprüleri yıkılmaya kadar götüren ana etkisinin köprü ayaklarının altının oyulması olduğu görüşüne dayandığını savunmakta, sivri uçlu mahmuzların ayakların akış aşağı kesimlerinde yer almalarının girdap oluşumunu büyük ölçüde önleyerek, köprünün güçlü akıntılara karşı dayanımını artırdığını belirtmektedir. Yazar, Romalı köprü yapımcılarının yılların gözlemleri sonucunda kazanmış oldukları deneyimleri kullanarak geleneksel uygulamadan vazgeçmiş oldukları yorumunu benimsemiştir. Whitby tarih kayıtlarının, köprünün yapımı sırasında Sakarya'nın o vadiden akmakta olduğunu gösterdiği görüşüne sahiptir. Ona göre, eldeki veriler Sakarya'nın, daha ileri bir dönemde, kabaca günümüzdeki yatağına kaydığını belirtir yönde yorumlanabilir. Bu arada, Whitby, Moore'un Sakarya'nın bir bölümünü ulaşım için konu etmiş olmasını yanlış yorumlayarak, Geyve boğazı kesiminde Sakarya'nın, içerdiği çok sayıda hızlı akıntılı kesimler nedeniyle kullanılamayacağını yazmaktadır. Oysa Moore, Lower Sangarius adı altında, Geyve boğazını değil, Adapazarı ovasından Karadeniz'e doğru olan kesimi konu etmiş, o kesimin ulaşıma elverişsizliği nedeniyle, düşünülebilecek Adapazarı-Karadeniz-İstanbul Boğazı-Marmara su yoluna karşı bir seçenek olarak Pliniyus'un kanal tasarısının üstünlüğünü savunmuştur. Şahin, bir kongrede sunduğu bildirisinde oldukça farklı bir görüşü savunmaktadır. Şahin'e göre tarih belgelerinde sözü edilen büyük Sangariyus köprüsü şu sırada tartışmalara konu yapılmakta olan köprü değildir. O köprü, yine o tarihlerde günümüzdeki Sakarya güzergahında, Sakarya üzerinde yapılmış, ancak daha sonra büyük bir sel veya deprem sonucunda yıkılarak günümüze ulaşamamıştır. Şahin bu köprüye ait kalıntıların Karaaptiler (Şekil 3 üzerinde işaretlidir) köyü dolayında yer aldığını belirtmekte, o bölgede Sakarya yatağının yakınında bulunan çok sayıda köprü ayağı kalıntısının fotoğraflarını vermektedir. Söz konusu yer Kuzey Anadolu Fayı'nın Sakarya Irmağını keserek yatağını en az 2 km kadar ötelemiş olduğu kuşakta yer almaktadır. Şahin'in yine o bölgede ikinci bir köprü kalıntısından söz etmesi farklı depremlerde yıkılmış iki ayrı köprünün varlığı veya çok sayıda deprem sonucunda tek bir köprünün ayaklarının arasında büyük ölçülerde ötelenmenin ve yön değiştirmenin meydana gelmiş olması şeklinde açıklanabilir. Şahin günümüzde Çark Suyu üzerindeki köprü ile yıkıntısını gördüğü köprüyü tek bir büyük tasarımın birimleri olarak düşünmekte, yıkıntının bulunduğu bölgenin biraz güneyinden Çark Suyu vadisine açılacak bir kanal ile Sakarya'nın yükünün azaltılmasının öngörüldüğünü savunmaktadır. Yazara göre Sakarya'nın tümüyle Çark vadisine yönlendirilmesi bataklık alanını çok genişleterek ulaşımı kolaylaştırmak yerine zorlaştıracaktır. Bu nedenle Sakarya iki kola bölünerek ırmağın taşkınlarda büyük bataklıklar oluşturması önlenebilecektir. Bu görüşe göre Çark Suyu üstündeki köprü batı kolun üzerinden güvenli geçiş sağlamak amacıyla yapılmıştır. Sakarya Irmağı, onun doğusunda kalan bölge ile ticaret ve doğuya doğru yapılacak askeri amaçlı girişimler için Roma imparatorluğu bakımından doğal bir engel oluşturmaktadır. Roma İmparatorluğu, İran merkezli olup, İç Anadolu'dan geçerek Bolu -Düzce koridorundan Adapazarı ovasına ulaşan bir kuşakta zaman zaman egemen olan Sasani İmparatorluğu ile sürekli çıkar çatışması yaşamaktadır. Bu kuşaktaki çıkarlarını korumak için Sakarya Irmağı'nın güvenli bir şekilde aşılabilirliği Roma İmparatorluğu için yaşamsal bir önem taşımaktadır. Oysa, Sakarya Irmağı üzerine yapılan Roma köprüleri Kuzey Anadolu Fayı'nın etkinliği nedeniyle uzun ömürlü olmamakta, ayrıca köprülerin sağlam oldukları dönemlerde de sık sık meydan gelen büyük seller nedeniyle ova bataklık durumuna gelmekte hem doğuya olan bağlantı çok zorlaşmakta hem de ovadaki tarımsal işlemler büyük zarara uğramaktadır. Dolayısıyla Sakarya Irmağı'nı geçen büyük bir köprünün uzun ömürlü olmasını sağlayacak, aynı zamanda da ovanın sel suları altında kalmasını büyük ölçüde önleyecek bir çözümün bulunması, olası büyük maliyetlere karşın, Roma İmparatorluğu için öncelik taşıyan bir konu olmak durumundadır. Bu özellikleri taşıyan bir çözümün Sakarya'nın uygun bir kesiminden çıkan ve Çark Suyu'na bağlanan bir kanal ile sağlanabileceği görülmektedir. Şekil 4 üzerinde konumu işaretlenmiş 3500m uzunlukta, gerektireceği kazı derinliği hiçbir yerinde 10m yi geçmeyen ve gevşek alüvyon gereci içinde kolaylıkla açılabilecek bir kanal bu amaca hizmet edecek özellikleri taşıyabilecektir. Büyük bir olasılık ile Jüstinyanus bu konuda ikna olmuş ve Sakarya'yı Çark vadisine aktarmadan önce o vadi üzerindeki büyük bir köprüyü kuru bir ortamda elverişli çalışma koşullarında yaptırmıştır. Bu yeni konumunda Sakarya'yı aşacak olan köprü Adapazarı ovasında yapılacak tüm köprülere göre karşılaştırılamayacak ölçüde zamana direnecektir. Büyük taşkın sıralarında taşan fazla su Sapanca Gölü'ne yönelecek, taşkın sonrasında Sakarya'ya geri dönecektir. Çark vadisinden çıkan ırmak kuzeyde yeniden Sakarya'nın var olan yatağına sığ bir kanal ile yönlendirilebilecektir. Kanalların yan koruma sırtlarının yeterince güçlü ve yeterli yükseklikte yapılmaları durumunda Adapazarı ovasının sık sık bataklığa dönüşmesi de engellenebilecektir. Konuya ilgi duymuş olanların yanıtlamakta zorlanmış oldukları çok önemli bir sorun da büyük bir akarsuya yataklık etmeyen geniş Çark Suyu vadisinin nasıl oluşmuş olabileceğidir. Ufak Çark Suyu'nun varlığının hiçbir döneminde bu oldukça sert kayaçlar içinde geniş bir vadiyi açabilecek güce sahip olamayacağı görüşü benimsenmiş, Sakarya'nın geçmişte bu vadiden akmış olduğu genel kabul görmüştür. Whitby, bu görüşü daha da pekiştirerek, köprünün yapımı sırasında Sakarya'nın zaten o vadide yer aldığını, yatağını daha sonra değiştirerek, doğuya günümüzdeki yerine kaymış olduğunu öne sürmüştür. Bu sorunu aydınlatmak için Sakarya Irmağı'nın bazı özelliklerine göz atmak gerekir. Sakarya Irmağı Kızılırmak ve Fırat'tan sonra Türkiye sınırları içindeki en uzun üçüncü akarsudur. Barajların yapımı öncesinde yıllık ortalama 200 m3/s su taşımaktaydı ve taşıdığı yıllık yaklaşık 2,5 milyon m3 asılı gereç miktarı ile de önde gelmekteydi. Buna karşın Sakarya'nın Kızılırmak ve Yeşilırmak'ın tersine Karadeniz'e uzanan bir delta oluşturmamış olduğu dikkati çekmektedir. Bu çelişki, konuyu irdeleyenlerin bir bölümünce bölgenin İstanbul Boğazı'na yakınlığı nedeniyle güçlü akıntıların delta oluşumuna izin vermediği şeklinde açıklanmaya çalışılmıştır. Doğal olarak bu görüş, Karadeniz'deki ana akıntı sisteminin saatin tersi yönünde belirgin olması gerçeği ile bağdaşmamaktadır. Bir gurup araştırmacı Sakarya'nın uzun bir süre Marmara Denizi'ne dökülmüş olabileceği görüşünü savunmuş, bir grup da Sakarya'nın taşıdığı asılı gereci, Karadeniz'e ulaşmadan, yolu üzerindeki Adapazarı çöküntü havzasına biriktirmiş olabileceği görüşünü benimsemiştir. Sakarya'nın üzerinde durulmamış olan diğer bir özelliği de Karadeniz'deki su düzeyinin Dördüncü Zaman buzul dönemlerinde günümüzdekine göre çok alçak olduğu dönemlerde ırmak yatağının önemli ölçüde derinleşmemiş olmasıdır. Karadeniz'in son buzul döneminde de günümüzdeki düzeyine göre 100-110m derin bir konumda uzun süre kaldığı bilinmektedir. Karadeniz'e dökülen ufak akarsular bile bu dönemde vadilerini hızlı bir şekilde kazarak gömülmüşler, deniz düzeyinin hızla yükselmesi sonucunda da bu derin vadilerini alüvyon ile doldurmuşlar ve denize doğru ilerleyen deltalar oluşturmuşlardır. Hatırı sayılır boyutta bir deltanın yokluğu bir yana, Sakarya Irmağı'nın ağzının önündeki deniz bölgesinde yapılmış sismik çalışmalarda, söz konusu son 7-8 bin yıllık dönemde, deniz tabanında sadece ince bir çökel örtüsünün gelişmiş olduğu görülmektedir. Ayrıca, tam kalınlığı bilinmemekle birlikte Sakarya'nın yatağında, denize yakın kesimlerindeki alüvyon dolgusunun oldukça sığ olduğu anlaşılmaktadır. Oysa, söz konusu bu türden vadi dolgularının kalınlığı Karadeniz'e dökülen birçok akarsuda 100 metreye yaklaşmaktadır. Gelişmiş bir deltasının bulunmayışı ve düşük deniz düzeyi dönemlerinde derin kazılmış ve günümüzde gömülü olan bir vadiye sahip olmayışı Sakarya Irmağı'nın ancak çok yakın bir geçmişte Karadeniz'e dökülmeye başlamış olduğu sonucuna götürmektedir. Bu durumda Sakarya'nın Karadeniz ile bağlantı kurmadan önceki geçmişini sorgulamak gerekir. Bu sorunu tartışmak için Sakarya'nın Adapazarı ovasını kestiği kuşağı çok öz olarak ele almak kaçınılmazdır. Söz konusu kuşakta günümüzde Kuzey Anadolu Fayı bulunmaktadır. Ancak KAF'ın bu kuşağa yerleşmesi, tıpkı Marmara Denizi'nde, İzmit Körfezi'nde de olduğu gibi, 100-200 bin yıl dolayında çok yakın sayılabilecek bir geçmişe sahiptir. Fayın yerleşmesi öncesinde bu kuşak bir çöküntü oluğudur. Sakarya'nın bu oluğu keserek kuzeye Karadeniz'e gitmiş olma olasılığı son derece düşüktür. Bir ölçüde genç çökel ile dolmuş olmasına rağmen Sapanca Gölü'nün derin kesimleri günümüzdeki deniz düzeyinin hala 30m kadar altındadır. Bu durumda Sakarya Irmağı Sapanca güzergahını kullanarak Marmara'ya akmış olmalıdır. İzmit Körfezi'nin her iki yakasında 100 m ye kadar varan çeşitli yükseltilerde akarsu aşınım ve birikim sekilerinin yer alıyor olması da söz konusu kuşağa yerleşmiş bir akarsuyunu oldukça uzun bir dönemi kapsayan bir geçmişi olduğunu göstermektedir. Sakarya Irmağı'nın da yer almış olduğu bu çöküntüye kuzeyden de katılımların olmuş olması kaçınılmazdır. Aşınıma karşı dirençleri düşük olan kesimlerde bu kuzeyden güneye, çukurluğa doğru yönelmiş olan akarsuların su bölüm çizgilerini Karadeniz'e doğru genişleterek büyük beslenme havzalarına sahip olmuş olma olasılıkları yüksektir. Günümüzdeki Çark Suyu vadisinin söz konusu bu güneye yönelmiş büyücek bir akarsu tarafından oluşturulmuş olması güçlü bir olasılıktır. Şekil 3 de açık mavi renkli olarak belirtilmiş olan 30m den daha düşük yükseltideki alanın, Karadeniz kıyısına çok yakın olan kesimi dışındaki bölümünün, söz konusu bu güneye yönelmiş akarsuyun aşındırarak oluşturduğu bir havzanın kalıntısı olması olasılığı çok yüksektir. Sakarya'nın çöküntü kuşağını doldurup aşarak Karadeniz'e yönelmiş olduğu çok genç bir dönemde bu eski aşınım havzası alüvyon ile dolarak güneye yönelmiş akarsu sisteminin vadilerini geniş düzlükler altında saklamış olmalıdır. Özet olarak: Sakarya Irmağının uzun süre, günümüzde KAF'ın da yer aldığı bir çöküntü kuşağını izleyerek Marmara'ya boşalmış olduğunu, günümüzdeki Çark Suyu vadisinin o dönemde Sakarya'ya kuzeyden bağlanan bir akarsu tarafından oluşturulmuş olduğunu, çukurluğu doldurarak Karadeniz'e yönelmiş olan Sakarya'nın Adapazarı'nın kuzeyindeki vadi sistemini, bu arada Çark Suyu vadisini de alüvyon ile boğduğunu öneren bir varsayımı öne sürmek için, kanımca, eldeki veriler oldukça güçlüdür. Birkaç temel çalışma ile bu varsayımın doğrulanma olasılığı da yüksek gözükmektedir. Doldurduğu ovada kaçınılmaz olarak çok düşük bir eğime sahip olan Sakarya'nın bundan dolayı neden olduğu bataklık ortamını büyük ölçüde sınırlayabilmek ve doğuya doğru stratejik ulaşımı kesintisiz sağlayabilmek için Jüstinyanus döneminde, kolay bir mühendislik uygulamasıyla Sakarya'yı Çark Suyu vadisine saptırmanın çok akılcı bir tasarım olduğu kabul edilmek durumundadır. Tasarımın geri kalan kısmının Jüstinyanus'un MS 565 yılında ölümü nedeniyle tamamlanamamış olması güçlü bir olasılıktır. Şahin,S.,1997. Wasserbauten Justinians am unteren Sangarios in Bithynien, 11. Uluslararası Yunan ve Roma epigrafyası kongresi, Roma,"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/afrikanin-en-eski-antik-insan-ayak-izleri-koleksiyonu", "text": "Afrika'da bulunan yüzlerce fosilleşmiş ayak izi, eski insan davranışlarına dair bazı fikirler veriyor. Örneğin kadınların, yemek bulmak için yiyecek grupları oluşturduğu... Ki bu, şu anda Afrika'daki bazı kabilelerde halen süren bir gelenek. Doğu Afrika'da bulunan Ol Doinyo Lengai yanardağı uzun zaman önce patladı ve şimdiye kadar Afrika'da bulunan en eski antik insan ayak izlerini koruyan yumuşak zemin akışına neden oldu. Oluşan sertleşmiş volkanik tortularda korunan 400'den fazla insan ayak izi ise eski Doğu Afrikalı avcı-toplayıcıların sosyal hayatına dair bazı fikirler verebilir. Kuzey Tanzanya'daki Engare Sero köyünün yakınındaki bu izler, Pittsburgh'daki Chatham Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Kevin Hatala ve meslektaşları tarafından bulundu. Hatala, bu koleksiyonun, Afrika'da şimdiye kadar bulunan en geniş eski insan ayak izi koleksiyonu olduğunu belirtiyor. Scientific Reports'ta yayımlanan çalışmaya göre insanlar, 19.100 ve 5.760 yıl öncesine kadar uzanan bir süreçte, çamurlu bir volkanik enkaz tabakası boyunca yürümek durumunda kalmıştı. Ekip, ayak izi tortusu ile kısmen örtüşen ince bir kaya tabakası tarihlendirmesinin, ayak izlerinin yaş aralığını yaklaşık 12.000 ila 10.000 yıl öncesine kadar daralttığını söylüyor. Hatala'nın ekibi, Engare Sero'daki ayak ölçü boyutlarını, izler arasındaki mesafeleri ve izlerin hangi yöne işaret ettiğini analiz etti. Bir ayak izi koleksiyonunda, güneybatıya yürüyen 17 kişilik bir grup tespit edildi. Modern insan ayak izi ölçümleriyle yapılan karşılaştırmalar, bu grubun 14'ünün kadın, ikisinin erkek ve bir genç çocuktan oluştuğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, kadınların yemek için yiyecek arıyor olabilirken birkaç erkeğin de onlara eşlik ettiğini düşünüyor. İlginç bir şekilde Tanzanya'daki Hadza halkı da dahil olmak üzere bazı günümüz avcı-toplayıcıları, büyük ölçüde kadınların yiyecek toplama gruplarından oluşuyor. Altı parçadan oluşan başka bir sette ise ayak izleri kuzeydoğuyu gösteriyordu. Bu izler muhtemelen grupça harekete işaret etmiyordu. Daha ziyade, iki kadının ve bir erkeğin yavaş yavaş dolaştığını, bir kadının ve bir erkeğin hızlı bir şekilde yürüdüğünü ve başka bir kadının bölgeye koştuğunu gösteriyordu. İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesi'nden jeolog Matthew Bennett, eski insan davranışlarını incelemek için diğer korunmuş ayak izi alanlarının daha umut verici fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Kendisi, yaklaşık 12.000 yıl önce yaşayan on binlerce insan, mamut, dev tembel hayvan ve diğer canlıların ayak izlerini ortaya çıkaran New Mexico'daki White Sands Ulusal Parkı'nda devam eden çalışmalarda yer alıyor. Oradaki ilk sonuçlar, insanların dev tembel hayvanları avladığını gösteriyor ve Bennett, orada yapılan araştırmanın Taş Devri avcılığına dair daha fazla öngörü sağlayacağını düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/agaclarda-yasayan-primatlar-agaclari-terk-etmeye-basladilar", "text": "Küresel ısınma ve ormanların dünya genelinde azalması yüzünden lemurlar ve ağaçta yaşayan diğer primatlar ağaçları terk ediyor. Son bir araştırmaya göre yaşam alanının değiştirilmesi hayvanların soylarını koruyabilir. Ancak her tür yerdeki yaşama uyum sağlayamaz diyor uzmanlar. San Diego Zoo Wildlife Alliance kuruluşu çalışanları, ağaçta yaşayan belli başlı primat popülasyonlarının yerde git gide daha fazla zaman geçirmelerini fark etmelerinden sonra Timothy Eppley, 124 enstitüden 118 bilim insanıyla birlikte bir çalışma başlattı. Araştırmacılar 150.000 saatlik gözlem süresince 15 lemuru ve 32 maymun türünü Amerika ve Madagaskar'daki 68 bölgede incelediler. Gözlemlenen primat türleri genelde ağaçta yaşayan hayvanlardan oluşuyordu. Kısa bir süre önce PNAS dergisinde yayımlanan araştırma için bilim insanları, primatların yerde geçirdikleri zaman için insanın etkileri ve türe özgü özellikler gibi faktörlerin ne derece etkili olduğunu tahmin ettiler. Veri analizleri türler içindeki ve türler arasındaki farklılıkları ortaya koydu. Buna göre daha az meyve yiyen, daha geniş bir beslenme paleti olanlar ve büyük sosyal gruplarda yaşayanlar büyük bir olasılıkla yerde yaşamaya başlıyorlar. Araştırmacılar büyük grubun düşmanlardan daha iyi korunabilmesi nedeniyle daha kolay yiyecek bulduklarını düşünüyorlar. Ayrıca çok fazla güneş ışığı alan ağaç tepelerini terk ederek aşırı sıcaktan da korunmuş oluyorlar. Mesela Eulemur fulvus ve Eulemur rufifrons gibi Madagaskar'ın sıcak tropikal ormanlarında yaşayan primat türlerinin, serin ve nemli ormanlarda yaşayan hemcinslerine göre yerde çok daha fazla zaman geçirdikleri görüldü. Bu şekilde su kaynaklarına ulaşmak daha kolay oluyor; bu da yerdeki yaşama uyum sağlama olarak değerlendiriliyor. Primatlar yerde daha fazla zaman geçirerek, ormanların yok oluşundan ve iklim değişiminden korunuyor olabilirler. Ancak bu tür uyum sağlama davranışı her primat için mümkün görünmüyor. Bu yüzden daha az uyum sağlayabilen türlerin hayatta kalabilmeleri için, hızlı ve etkili koruma stratejilerin geliştirilmesi gerekiyor. Araştırma öte yandan altyapıların bulunduğu yerleşim alanlarına yakın yaşayan primat popülasyonların da ağaçtan inmelerinin pek olası olmadığını gösterdı. Bu da insanların varlığının primatlar için bir tehdit oluşturduğu anlamına geliyor. Genel olarak primat evriminde ağaçtan, yerdeki yaşama geçiş birkaç kez tekrarlanmıştır. Ancak günümüzdeki hızlı değişim ciddi bir tehdidi ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/alarm-durumunda-olunmaliydi", "text": "Yangın mühendisi Cemal Kozacı diyor ki: Tüm imkanların mobilize edilerek olası risk alanlarına konuşlandırılması ve ilk müdahale için 'alarm' durumunda olunması gerekirdi. Bu yıl yaz mevsiminin gelmiş geçmiş en yüksek sıcaklık rekoru olan 2016 ve 2019'dan daha sıcak geçeceği Dünya İklim Konseyi ve meteoroloji örgütleri tarafından bildirilmişti. Bir grup bilim insanı bu konuda acil durum ilanını önerdi. Bizim meteoroloji örgütümüz de günler öncesinde sıcaklık, nem ve rüzgar tahminlerini bildirdi. Cemal Kozacı: Ülkemizde orman yangınlarının sıkça meydana geldiği özellikle güney Ege ve Akdeniz yöresinde hakim ağaç türü kızıl çamdır. Çam ağacının çam esansı olarak bilinen terebentin yağı, sıcakta buharlaşır ve yanıcı bir bulut oluşturur. Keza reçine ve kurumuş çam yaprakları da tutuşmaya çok uygundur. Yukardaki nedenlerle veya kötü niyetli sabotajlarla yangın çıkabilir. Orman içindeki piknik alanlarında mangal yakılması ise sadece önlem alınmış alanlarda ve kontrollu olarak izinle yapılmalı, yaz aylarında yasaklanmalıdır. Piknik yapmak için mangal yapmak şart değildir. Hazır yemeklerle ve termostaki çayınızla da piknik yapabilirsiniz. Derhal orman yangınları ihbar hattı 177 aranarak öncelikle kimliğiniz ve olayın yeri, durumu hakkında bilgi verilmeli yanınızda yangın söndürme aleti varsa ve uygun mesafedeyseniz ilk müdahaleyi yapmalısınız. Cevaplaması zor bir soru! Bu yıl yaz mevsiminin gelmiş geçmiş en yüksek sıcaklık rekoru olan 2016 ve 2019'dan daha sıcak geçeceği Dünya İklim Konseyi ve meteoroloji örgütleri tarafından bildirilmişti. Bir grup bilim insanı bu konuda acil durum ilanını önerdi. Bizim meteoroloji örgütümüz de günler öncesinde sıcaklık, nem ve rüzgar tahminlerini bildirdi. Orman Genel Müdürlüğü Yangın Daire Başkanlığı'nın uçak, helikopter; araç, gereç ve insan gibi tüm imkanlarını mobilize ederek olası risk alanlarına konuşlandırması ve ilk müdahale için alarm durumunda olması gerekirdi. Günümüzde; İHA'lar varken uzaydan da orman yangınlarını henüz duman çkarırken algılamak ve duyurmak mümkündü. Can riskiyle görev yapan temelde üç meslek vardır. Ordu, polis ve itfaiyede çalışanlar. Bu meslekte bulunanların özel eğitimleri, koruyucu donanımları ve araç gereçleri vardır. İtfaiyecilerin yangına dayanıklı veya alev almaz kumaştan giysileri, solunum cihazları, maskeleri, özel ayakkabı ve eldivenleri olmalıdır. Yangın yerinde taktik mücadele yapmak için koşullara göre dinamik risk değerlendirmesi yapılması ve buna göre olay komutanı yönetiminde personelin sevk ve idare edilmesi gerekir. Orman yangınlarında sıcaklığın yanında karbondioksit ve karbonmonoksit gazları ortamda bulunur. En azından filtreli yarım yüz maskeler kullanılmalıdır. Bununla birlikte karbonmonoksit çok zehirli bir gazdır. 8 saatte aralıklı olarak en fazla 50 ppm solunmalıdır. En fazla izin verilen sınır 200 ppm'dir. Bu nedenle dumana doğrudan maruz kalanlar, dönüşümlü çalışmalıdır. Mümkünse tüm elbiselerimizi veya bedenimizin açıkta kalan yerlerini ıslatarak, en azından bezle nefes alışımızı koruyarak ve yerler yanmıyorsa hızla kaçmalıyız. Yangın söndürme tozları var ve orman yangınlarında da kullanılır. Suyla karıştırıldığında köpük yapıcı maddeler ve yanmayı geciktirici kimyalar sıvılar da var. Ancak su en bol ve ucuz, aynı zamanda etkili bir söndürücüdür. Son yıllarda ozon tabakasına zarar verecek halokarbonlu söndürücüler yasaklandı. Azot, argon gibi inert zararsız gazlar otomatik sistemlerde tercih ediliyor. Suyu, en etkili söndürücü olarak yüksek basınçta daha küçük tane iriliğinde veya sis halinde yangına püskürtmek daha etkili. 40-50 m uzağa atan basınçlı su/köpük topları da kullanılıyor. Not: Cemal Kozacı, ODTÜ'de kimya okuduktan sonra İngiltere ve Almanya'da çeşitli mezuniyet sonrası çalışmaları yaparak yangın mühendisliği konusunda uzmanlaştı. Aynı zamanda iş sağlığı güvenliği uzmanı ve 2018'e kadar Türkiye Yangından Korunma Vakfı Başkanlığı yaptı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/altin-madenleri-sonrasinda-hayat-biter-ne-bitki-ne-insan-ne-hayvan-yasar", "text": "Altın ve gümüş madenlerinde cevherin taş-toptaktan ayrılması çoğunlukla Siyanid ve cıva ile yapılır. Bu maddelerin ikisi de bitki ve hayvanlar için çok zehirlidir. Metal ayrıldıktan sonra bu zehir, çamur halinde, su oranına göre, ya tepeleme yığılarak veya bir baraj içinde toplanır. 1 gram altın için bazen 1 m artık birikir ve bu birikme depoları genelde bir saatli bomba olarak, geride kalır. Bu muazzam miktarlardaki zehirli artık hiçbir yere atılamaz. Altın bitip maden kapanınca, orada hayat bitmiştir, ne bitki yetişir, ne insan veya hayvan yaşar. Aşağıda bu maden artıklarının sebep olduğu felaketlerden örnekler veriyorum. - 1983 Dnister/Moldavya: Artıkların biriktirildiği göletin barajı çatlamış ve yanındaki derenin mecrasında 200 km boyunca her türlü yaşamı uzun vadeli olarak yok etmiştir. - 1992 Colorado/ABD: Altın madeni zehirli artıklarının biriktirildiği göletin barajı patlamış ve Alamosa Nehri'nde 25 km boyunca her türlü yaşamı yok etmiştir. Olaydan sonra madencilik şirketi iflas ilan etmiş ve çekilmiştir. Nehrin temizlenmesi 80 milyon dolara mal olmuş ve ABD devleti tarafından ödenmiştir. - 1995 Guyana/Güney Amerika: Omai altın madeninin artık biriktirdiği baraj patlamış ve 4,2 milyon m zehirli çamur Essequibo Nehri'ne akmıştır. Olaydan sonra ülke çapında \"felaket durumu\" ilan edilmiş, kişi başına ancak belli miktarda içme suyu kullanmaya izin verilmiş, balık ihracı yasaklanmıştır. - 1998 Kumtor/Kırgızistan: Kumtor altın madeninde siyanid yüklü bir kamyon devrilmiş ve taşıdığı siyanid dünyanın en büyük dağ gölü, Issyk-Kul Gölü'nü zehirlemiştir. - Nisan 1998 Aznalcollar/Endülüs/İspanya: Altın madeninin artık barajı patlamış ve 5 milyon m , içinde çinko, kurşun, bakır, kadmiyum, cıva, arsenik ve thalyum bulunan zehirli çamur Guadiamar Nehri'ne akmış ve Avrupa'nın en önemli kuş cenneti Donana, doğa sit bölgesinin büyük kısmında yaşamı yok etmiştir. - Endonezya, Batı Papua/Irian Jaya bölgesi: Freeport bakır ve altın madeninin artıkları Ajikwa Nehri'ne akmıştır. - Ocak 2000 Baia Mare/Romanya: Aurul altın madeninin barajı çatlamış, 110.000 ton siyanidli çamur Theiss ve Tuna nehirlerine akmış ve 700 km boyunca bütün yaşamı yok etmiştir. Bu olay, Romanya ve Macaristan'da yaklaşık 2 milyon insanın içme suyu kaynaklarını zehirlemiştir. Akan zehir, miktar olarak 1 milyar insanı öldürmeye yeterliydi. AB-Task-Force'un Aralık 2000 raporunda, barajın inşaat hataları ve işletmenin dikkatsizliği, felaketin kesin nedeni olarak saptanmıştır. - Altın işletmesinin sahibi, Avustralya'nın \"Esmeralda\" şirketidir. Macaristan hükümeti işletme şirketinden, balıkçılık ekonomisine verdiği ekonomik zararlar ve çevrenin temizlenme masrafları olarak 107 milyon dolar tazminat istemiştir. Fakat Aurul işletmesinin sahibi değişmiş, \"Esmeralda\" yerine, olaylarla hukuki ilişkisi olmayan \"Transgold\" şirketi gelmiştir. Kaz Dağları'nda kesilen ağaçlar bir tarafa, büyük ihtimalle gelecek felaketler çok büyük çaplı olabilir. Yabancı şirket, alacağını alıp çeker gider, zehirli çöpler ve felaket sonuçları bize kalır, vatanın büyük bir parçası yok olur. Sadece Kaz Dağları civarı değil, bütün Türkiye'nin seferber olup, bunu engellemesi gerekir. Bu yazımı lütfen lütfen vatan çapında yaymaya çalışalım."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/amazon-nehrinin-yasi-kesin-belirlendi-11-milyon-yil", "text": "Amazon, dünyanın en fazla su hacmine sahip nehridir ve okyanuslara dökülen tatlı suyun beşte birini sağlar. Bu muazzam akıntının başlangıcıyla, Güney Amerika'nın doğası için yepyeni bir devir başlamıştı. Çünkü Amazon nehri o zamandan bu yana kıta içinde bir bağlantı olduğu kadar bir bariyer de meydana getirir. Bununla birlikte Amazon akarsu sisteminin tam olarak ne zaman oluştuğu pek bilinmiyordu. Nitekim Amazon bölgesinde eski geçmişe ait izleri bulmak çok zor, yağmur ormanları her şeyi örtüyor. En önemli kalıtlar nehir ağzındaki on kilometre kalınlığındaki tortullardır. Brezilya'daki petrol firması Petrobas'ın birkaç yıl önceki deneme sondajları, araştırmacılara tortulu 4,5 kilometre derinliğe kadar inceleme fırsatı sunmuştu. Ve araştırmacılar Amazon nehrinin yaklaşık olarak 11 milyon yıl önce oluşmuş olabileceği sonucuna varmıştı. Amsterdam Üniversitesi'nden Carina Hoorn şimdi tortul karotlarını daha ayrıntılı bir şekilde incelerken, fosil polen taneciklerini ayırarak kimyasal analizlerini yapmış. Bu şekilde Amazon nehrinin oluşum tarihini daha kesin bir şekilde belirleyebildik diyor Brezilya Üniversitesi'nden Farid Chemale. Yeni sonuca göre 9 ila 9,4 milyon yıl önceki tortulların bileşiminde önemli bir değişim söz konusu. Bundan önceki tarihlere ait tortullarda Atlantik'in derinliklerine ait birikimler vardı, söz konusu tarihten itibaren ise haliç kısmında Andlar bölgesine ait tortullarda ortaya çıkmaya başlıyor diyor araştırmacılar. Tortuldaki jeokimyasal değişim polenlere de yansımış. Kıyı bitkilerinden, tropikal ova bitkilerine ve ova ve dağ bitkisi türlerine kadar zengin bir karışımı barındırıyorlar. Buna göre Amazon'un kaynakları dokuz milyon yıl önce batıya doğru taşınarak bölgesel akarsuları ilk kez kıtalararası büyük bir nehre dönüştürmüş. Bilim insanlarına göre Amazon nehir sisteminin oluşumu, Andlar bölgesinin tektoniğiyle sıkı sıkıya ilişkili. Jeolojik incelemeler, Orta And dağlarında yaklaşık olarak 10 ila 6 milyon yıl önce bir büyüme yaşanmıştı, bu değişme bağlı olarak da Amazon, günümüzdeki şekline kavuşmuş olabilir. Tortul karotları Amazon bölgesindeki bitki örtüsü hakkında da bilgi vermiş. Nehir sisteminin oluşmasından sonra bile bölge yağmur ormanlarıyla kaplı değilmiş. Bunun yerine And dağlarının yamaçlarında ve eteklerinde iki milyon yıl önce daha çok çayırlıklar varmış diyor araştırmacılar. Hatta günümüzdeki yağmur ormanlarının bazı kısımları 800.000 yıl önce bile hala ormansız olabilir, çünkü bilim insanlarının verileri daha önce bilinmeyen çayırlıkları ortaya çıkarmış. Bitki örtüsündeki bu değişim ise büyük bir olasılıkla Pleistosen sırasındaki iklimsel oynamalara uzanmakta. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/amazon-ormanlarinin-beste-biri-yok-edildi", "text": "Mısır'da gerçekleştirilen COP27 iklim zirvesinde çevre koruma kuruluşu WWF, Amazon yağmur ormanlarının durumu hakkında kapsamlı bir rapor sundu: 47 milyona yakın insanın geçim kaynağı, devam eden yıkım nedeniyle tehdit altında. Neredeyse beşte biri geri dönülmez şekilde yok edilmiş. İki yüz sayfayı bulan araştırmaya göre Amazonlar'daki yağmur ormanlarının yüzde 18'i tamamen yok edilmiş durumda. Ve yüzde ormanların yüzde 17'lik kısmı ise iyice kötü halde. Oysa Glasgow'daki son iklim konferansında yüz devlet, ormanlara zarar verilmesinin 2030'a kadar tamamen durdurulması için karar almıştı. COP26'da verilen sözlere rağmen Amazon yağmur oranlarındaki yıkım, 2022'nin ilk yarısında çarpıcı bir şekilde artmaya devam etti. Bu nedenle yağmur ormanlarının korunmasını garanti eden etkili kararlara ihtiyaç var. UNO iklim değişikliği konferansında WWF, yerli Amazon nüfusundan oluşan gruplarla birlikte Amazon yağmur ormanlarının yüzde sekseninin 2025 yılına dek koruma altına alınmasını öneriyor. Bunu gerçekleştirmek için de siyasilerin, yasadışı madencilik, endüstriyel tarım için toprak gaspı, vahşi hayvanlarla yasadışı ticaret ve yağmur ormanlarının doğal kaynakları dahil olmak üzere ormansızlaşma gibi en büyük teşvik edici güçleri engellemeleri gerekiyor. Ayrıca endüstri ülkelerinin de kakao, kahve, mısır, palm yağı odun veya hayvan yemi için soya yetiştirilmesi veya üretilmesi için değerli yağmur ormanlarının yok edilmesini önlemek için kendi yasalarını de çıkarmaları isteniyor. Amazon yağmur ormanları, dünya genelindeki omurgalıların yüzde dokuzuna, kuş türlerinin yüzde on dördüne, tüm balıkların yüzde on üçüne, amfibi türlerinin yüzde sekizine ve tüm bitki türlerinin yüzde yirmi ikisine ev sahipliği yapıyor. Yağmur ormanları öte yandan dünyamızın en önemli CO2 depolayıcısı. Buradaki bitkilerde ve toprakta 367 ila 733 gigaton CO2 depolanır. Bu aşağı yukarı on sekiz yıllık küresel CO2 emisyonunu kadardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/amerikanin-batisindaki-kuraklik-urkutucu", "text": "ABD'nin güneybatısında 2000 yılından bu yana kronik su kıtlığı çekiliyor. Kışın çok az yağmur ve kar yağdığı için nehirlerdeki su düşük seviyede kalıyor ve yazlar ise 20. yüzyıldaki yazlardan çok daha sıcak ve kurak geçiyor. Aslında bu tür kuraklık evreleri ABD'nin kurak Batı bölgesi için olağanüstü bir durum değil. Columbia Üniversitesi'nden Park Williams 'Paleoiklimsel veriler, Kuzey Amerika'nın güneybatı bölgesinin daha önceleri de hidro-iklimde şiddetli değişimler yaşadığını gösteriyor' diyor. Peki ama son kuraklık dönemi ne derece normal? Ve iklim değişimindeki rolü ne? Williams ve ekibi bu soruları geçmişe bakarak yanıtlamaya çalıştı. Araştırmacı, Kuzeyde Oregon ve Montana'dan Kaliforniya üzerinden Kuzey Meksika'ya kadar, son 1200 yıl içindeki iklimi ve kuraklık sürecini yeniden canlandırmak için 1500'ü aşkın ağaç halkası verisini değerlendirdi. Buna göre Kuzey Amerika'nın güneybatısında 800 yılından bu yana çok sayıda kısa kuraklık dönemleri yaşanmış ve bunlardan dört tanesi mega kuraklık olarak sınıflandırılmış. Bunlar yirmi yıldan daha uzun süre devam eden kuraklık dönemleri. Bu tür mega kuraklıklar 9. yüzyılın sonunda, 12.ve 13.yy'ın ortalarında ve 16.yy'ın sonlarında yaşanmış. Ne var ki şu sıralar yaşanan kuraklık dönemi geçmişte yaşanan dört mega kuraklıktan üçünden daha şiddetli geçiyor. 2000-2018 yılları arasında yaşanan, 800 yıldan bu yana yaşanan en kurak ikinci 19 yıllık dönem diyor Williams ve ekibi. Araştırmacılara göre günümüzdeki kuraklıktan daha şiddetli olan tek mega kuraklık dönemi 1575-1603 yılları arasında yaşanmış.. Fakat 16.yy'da yaşanan mega kuraklık ve günümüzde yaşanmakta olan arasında pek fark yok. Mesela o tarihlerde su kıtlığı uzun vadeli ortalamanın 0.8 standart sapmasının altındaydı, günümüzde ise bu oran 0,74. Ancak günümüzdeki kuraklık çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Kuzey Amerika'nın güneybatısında doğal olarak iklim oynamaları yaşanıyor. Ne var ki bu doğal değişkenlik, iklim değişiminden git gide daha fazla etkilenmeye başladı. Araştırmacıların hesaplarına göre günümüzdeki kuraklıktan yüzde 47 oranında iklim değişimi sorumlu. İklim git gide ısındığı için de önümüzdeki tarihlerde şiddetli kuraklık evrelerinin daha fazla yaşanması bekleniyor. Eğer yağmur yağmazsa ve kuraklık devam ederse, bu mega kuraklığın son 1200 yılın en kötüsü olacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/antarktika-deniz-buzunda-rekor-cokme", "text": "Arktik bölgede hızla yok alan deniz buzunun aksine Antarktika'nın çevresindeki buz alanları göreceli olarak istikrarlı kabul edilir. Gerçi kenarlarındaki buzullar git gide daha hızlı erimeye başladı, hatta Batı Antarktika'daki erimenin kısmen kalıcı olabileceği de sanılıyor. Ama Antarktika denizindeki olumsuz süreçler, bazı büyük buzdağlarının kopmasına rağmen Kuzey Kutbuna göre daha yavaş işlemekte. Ancak ne yazık ki bilim insanları bu yıl Antarktikteki deniz buzunda da rekor erime tespit ettiler. Şubat 2022'de ve Güneydeki kutup yazının bitiminden kısa bir süre önce Antarktikteki deniz buzu ilk kez 1,9 milyon kilometre kare kadar küçülmüş. Bu 1978 yılında uydu ölçümlerinin başlamasından sonraki en düşük değer. Diğer bir sürpriz de şu: Antarktik etrafındaki deniz buzu alanı 1970'li yıllardan beri yılda ortalama olarak yüzde bir oranında küçülmesine rağmen, bu yıl değerler iyice düşmüş. 1981'den 2010'a kadar olan 30 yıllık ortalama ile karşılaştırıldığında, bu güney yazında deniz buzu yüzde 30 azalmış. Wedell Denizi, Amundsen ve Bellinghausen Denizleri ve Hint Okyanusu'nun güneybatısındaki alan ise bu düşüşten özellikle çok etkilenmekte. Peki ama bu ani erimenin sebebi ne olabilir? Sun Yatsen Üniversitesi'nden Jinfei Wang ve ekibi sorunun yanıtını bulmaya çalıştı. Araştırmacılara göre beş yıl önce de Antarktik deniz buzunda önemli bir azalma kaydedilmişti. Ekip bu nedenle bu iki minimum yılı zamanın geri kalanından ayıran meteoroloji modellerini ve iklim faktörlerini incelediği gibi 1979 2022 dönemi için kapsamlı bir deniz buzu bilançosu oluşturdu. Sonuca göre alışılmadık derecede güçlü deniz buzu erimesi, birkaç faktörden kaynaklanıyor. Her şeyden önce bu yaz 2 iklim fenomeni daha kuzeydeki bölgelerden Amundsen Denizi'ne, Antarktika'nın Pasifik kısmına ve doğu Wedell Denizi'ne olağanüstü büyük miktarda sıcak hava taşınmasını sağlamış. Araştırmacılar, 2021/2022'nin güney yazında bir La Nina'nın Pasifikte, pozitif bir Antarktika Salınımı durumuna denk geldiğini söylüyorlar. İkincisi, güney yarımkürenin batı rüzgar kuşağının yoğunlaşması ve Antarktika'ya doğru kayması. Bu da Güney Okyanusu'nun Antarktika halka akımını ve Antarktika çevresindeki hava kütlelerini etkilemekte. Ancak bu doğal dalgalanmalar benzer hava koşullarında neden bu kadar çok deniz buzunun daha önce çözülmediğini tam açıklamıyor. Araştırmacılar Amundsen Denizi'nde olası bir neden buldular: Son yıllarda buradaki buz kenarı önemli ölçüde inceldiğinden, oradaki deniz buzu ısınmaya daha duyarlı tepki veriyor ve buna bağlı olarak da daha hızlı çözülüyor. Bu erime ise olumlu bir geri tepme yaratıyor: Eriyen deniz buzu, güneş ışığını soğuran ve deniz yüzeyinin daha fazla ısınmasını sağlayan daha koyu renkli suyu açığa çıkarıyor. Buna ek olarak, doğal iklim anormalliklerinin özellikle güçlü bir etkisi var. Bunun kökenin daha kuzeyde tropikal bölgelerde olduğu sanılıyor. Araştırmacılar bundan sonra bu bölgeye bakmaları gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/antarktikada-3-trilyon-ton-buz-yok-oldu", "text": "Antarktika'daki buz tabakası kütlesi konusunda bugüne dek yapılmış en geniş kapsamlı değerlendirme olarak nitelendirilen bir çalışmada, iki düzine uydu araştırmasından elde edilen veriler uluslararası bir bilim ekibi tarafından bir araya getirildi. Sonuçta, bu donmuş kıtada 1992-2017 yılları arasında ortalama 2.720 milyar ton buzun yok olduğu ve bu yitimin büyük bir bölümünün son yıllarda, özellikle de Batı Antarktika'da yaşandığı görüldü. 2012'den önce kıta yılda 76 milyar ton yitirirken, 2012-2017 yılları arasında buzlardaki bu erimenin daha da hızlanarak yılda 219 milyar tona yükseldiği görüldü. Nature dergisinin 14 Haziran sayısında yayımlanan raporda, eriyen tüm bu buzların küresel çapta deniz seviyesinde ortalama 7.6 milimetrelik bir yükselmeye neden olduğu belirtiliyor ve deniz seviyesindeki bu yükselişin yaklaşık beşte ikisinin son beş yılda meydana geldiğine dikkat çekiliyor. Yükselişin şiddetindeki bu artış, buz örtüsünün iklim değişikliğine verdiği tepkiyi daha iyi anlamamıza yol açıyor. Araştırmaya katılanlardan biri olan Leeds Üniversitesi yerbilim uzmanlarından Andrew Shepherd, Bu verileri Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin deniz seviyesindeki yükselişle ilgili tahminleriyle karşılaştırdığımızda, daha önceleri alt sınırda yer alan Antarktika'nın şimdilerde giderek üst sınırlara doğru kaymakta olduğunu görüyoruz diyor. Günümüzde Antarktika'da okyanus seviyelerinde 58 metrelik bir yükselişe yetecek miktarda donmuş su bulunuyor. Bu kıtadan gelen erimiş buzlar deniz seviyelerinin yükselmesinde başrolü oynuyor. Antarktika'da eriyen buzlar bir süredir deniz seviyelerinde küresel bir yükselişi körüklüyordu. Ancak bu yükselişin meydana geliş hızının son beş yıldır giderek arttığı, buz yitiminin en çok da Batı Antarktika'da yaşandığı görülüyor. Ne var ki, Antarktika kadar büyük bir alanda buz miktarını ve bununla ilgili dalgalanmaları ölçmek hiç de kolay değil. Bilim insanları uydular aracılığıyla elde edilen farklı türlerde verileri toplayarak birtakım değerlendirmelerde bulunuyor, buz örtüsünün yoğunluğunu, ya da buzulların okyanusa akma hızını ölçüyorlar. Antarktika'da giderek küçülmekte olan buz örtüsüyle ilgili son değerlendirme 2012 yılında yapıldı ve 1992- 2011 yılları arasında 1.320 milyar ton buzun yitirildiği saptandı. Ancak bu son çalışma çok daha kötücül bir tabloyu gözler önüne seriyor. Shepherd, 2012'de, ondan önceki 20 yıllık dönemde Antarktika'da buzların çok daha dengeli bir hızla erimekte olduğunu hesapladık. Ancak elde ettiğimiz yeni bulgular buzlardaki erime hızının, 1992-2011 yılları arasındaki ortalama hızla kıyaslandığında, üç katına çıktığına işaret ediyor diyor. 1992 yılında Antarktika kıtasının bu kesiminde buzlardaki yılık ortalama erimenin yaklaşık 53 milyar olduğu, oysa şimdi yaklaşık 159 milyar tona yükseldiği belirtiliyor. Batı Antarktika'da buzun daha çok yitime uğraması bir olasılıkla bu bölgedeki buzun sıcaklıktaki küçük dalgalanmalara daha duyarlı olmasından kaynaklanıyor. Buradaki buz katmanı denizin dibinde yer alırken, kıtadaki buz örtüsünün geri kalanı daha yüksekte yer alıyor ve iklim değişikliklerine daha fazla maruz kalıyor. Shepherd, okyanus sıcaklığındaki küçük bir değişikliğin bile (örneğin, 0.5 C), hava sıcaklığındaki benzer bir değişikliğe kıyasla, çok daha büyük miktarda bir ısıyı transfer ettiğini belirtiyor. Sıcak suyun buz sahanlığını alttan aşındırmaya başlaması da, sahanlığın incelmesine ve erimenin daha da hızlanmasına neden oluyor. Doğu Antarktika ise daha dengeli bir görünüm sergiliyor. Görünüşe bakılırsa, bu bölge son yıllarda hafif bir kütle artışına bile uğramış olabilir. Ancak araştırmacılar bu bölgeyle ilgili ölçümlerin daha da belirsiz olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu yazı HBT'nin 127. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/antarktikada-dunyanin-en-buyuk-buzdagi-koptu", "text": "Avrupa Uzay Ajansı , Antarktika'nın kuzeybatısında bulunan Ronne Buz Sahanlığı'ndan New York City'nin dört katı büyüklüğünde bir buz kütlesinin koparak Weddell Denizi'ne doğru sürüklendiğini bildirdi. 4 bin 320 kilometrekarelik devasa buz parçası, kopmasıyla beraber dünyanın en büyük buzdağı olarak kayıtlara geçti. İlk olarak İngiltere Antarktik Araştırması tarafından tespit edilen buzdağı, ESA'ya ait Sentinel-1 uydusuyla görüntülendi. A-76 olarak adlandırılan buzdağı, Maryland merkezli ABD Ulusal Buz Merkezi tarafından da doğrulandı. A-76'ya ait görüntüler ESA'nın internet sitesinde de yayımlandı. Daha önce bu ünvana Weddell Denizi'nde yüzen bir diğer buzdağı 3 bin 380 kilometrekarelik A-23A sahipti. A-76, 175 kilometre uzunluğa ve 25 kilometre genişliğe sahip. Dev buzdağı, kıyaslandığında 3 bin 640 kilometrekarelik büyüklüğe sahip İspanya'nın ünlü turistik adası Mallorca'dan da büyük. Buzdağlarının isimleri Antarktika'nın ilk harfini ve sonra da birbirini izleyen sayıları alıyor. Buzdağı yeniden kırıldıysa sonuna bir de ardışık bir harf ekleniyor. Buzuldan koparak ayrılmak doğal bir döngü. Ama Antarktika boyunca bazı buz sahanlıkları, bilim insanlarının iklim kriziyle ilişkilendirdiği hızlı bir parçalanma geçirdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/antarktikanin-ucte-birinden-fazlasi-cokebilir", "text": "Bilim insanları, küresel ısınmanın Antarktika kıtasının buz sahanlığının üçte birinin çökmesine yol açabileceği uyarısında bulundu. İngiltere'nin Reading Üniversitesinden bilim insanları, sonuçları \"Geophysical Research Letters\" dergisinde yayımladıkları araştırmada, küresel ortalama sıcaklığın endüstri öncesi dönemin 4 santigrat derece üzerine çıkması halinde Antarktika'daki buz sahanlıklarının yüzde 34'ünün çökeceği, buz sahanlığı alanının yüzde 67'sinin yok olacağı öngörüsünü yaptı. Kıta sahanlığının ısınmaya bağlı durumuna ilişkin olası senaryoları değerlendirebilmek için detaylı bir bölgesel iklim modellemesi yapan araştırmacılar, en kötü senaryoda yaklaşık 500 bin kilometrekarelik buz sahanlığının çökeceği ve kıtadan koparak sürüklenebileceğini ortaya koydu. Buz sahanlığının çökmesi durumunda, kıta buzullarının eriyerek denize karışmasının hızlanacağına dikkati çeken araştırmacılar, bunun küresel deniz suyu seviyesini kayda değer ölçüde artırabileceği uyarısında bulundu. Araştırmanın baş yazarı, Reading Üniversitesi Meteoroloji Bölümü Öğretim Üyesi Ella Gilbert, \"Buz sahanlıkları karadaki buzulların eriyerek okyanusa akmasında bir tampon işlevi görüyor. Sahanlık çöktüğünde bu dev bir şişenin ağzındaki tıpanın çıkması gibi olur, hayal edilemez miktarda su bir anda buzullardan denize akmaya başlar\" ifadelerini kullandı. Antarktika'nın kuzeybatısındaki \"Larcen B\" buz sahanlığı Ocak-Mart 2002 arasında çöktükten sonra yok olma sürecine girmişti. \"Paris Anlaşması\" olarak bilinen, 2016 tarihli Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nde küresel sıcaklık artışını yüzyıl sonuna kadar endüstri öncesi dönemin en fazla 2, tercihen 1,5 derece ile sınırlamayı tutmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asfalt-sanilandan-daha-fazla-zararli-madde-yayiyor", "text": "Yollarda, kaldırımlarda, hatta çatılarda bile kullanılan asfalt, sıcakken yumuşaktır ve mıcırların petrol türevli zift ile karıştırılmasıyla elde edilir. Uzun bir süredir asfaltın özellikle de ısıtılması sırasında aralarında uçucu organik maddelerin de bulunda gazları ve havada asılı parçacıkları yaydığı biliniyor. Bu hidrokarbür bileşimleri yere yakın ozonun oluşumunu ve ikincil organik aerosolleri tetikleyebiliyorlar. Organik aerosoller çapları en fazla 2,5 mikrometre olan ultra ince toz partiküllerini oluşturur. Araştırmacılar asfalttan ne miktarda uçucu hidrokarbürün ve ikincil organik aerosolün yayıldığını öğrenmek için farklı testler yapmışlar. Yale Üniversitesi'nde Peeyush Khare yönetiminde çalışan araştırmacılar, laboratuvar deneylerinde yol asfalt örneklerini ilk önce 40 ila 200 derece sıcaklıktaki kuvars boru odacığına yerleştirmişler. Bu sıcaklıklar asfaltın yoğun güneş altında sokaklara döküldüğünde sahip olduğu sıcaklıkla aynı. Araştırmacılar ayrıca Güneş ışınının termal etkisinin asfalttaki buharlaşmayı teşvik edip etmeyeceğini de test etmişler. Bunun için de UVA ve UVB ışınlı 75 W güneş spektral lambası kullanmışlar. Deneyler sırasında ortaya çıkan buharların madde oranları, her şeyden önce iyon kromatografı kullanılarak belirlenmiş. Uzmanlar asfalttaki organik kirletici maddelerin sıcaklığın 40 ila 60 dereceye yükselmesiyle iki misli buharlaştığını bulmuşlar. Daha yüksek uçucu hidrokarbon emisyonları ise, ikincil organik aerosolllerin yani ultra ince tozların oluşma potansiyelini artırıyor. Fakat sıcaklık tek faktör değil. UV ışınlarının da asfalt emisyonları üzerinde önemli etkisi var. Testler kuvvetli bir güneş patlamasının, toplam emisyonu yaklaşık olarak %300 artırdığını göstermiş. Bu da asfalt emisyonlarının özellikle de yüksek sıcaklıklarda ve yüksek Güneş ışını karşısında ikincil aerosol oluşum için önemli bir kaynak olduğu söylenebilir. Araştırmacılara göre örneğin Los Angeles'taki organik aerosollerin %70 ila 80'i fosil yakıtların yakılmasıyla değil asfalt gibi diğer kaynaklara uzanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-iklim-kosullari-siradanlasiyor", "text": "Bilim insanları, daha önceleri her üç yılda bir meydana gelen sıcak dalgalarının artık küresel ısınmaya bağlı olarak her 200 günde bir ortaya çıktığını söylüyor. Bu da aşırı iklim olaylarıyla daha sık karşılaşacağımız anlamına geliyor. Fırtınaları, hortumları, kasırgaları, dolu yağışları ile alışık olmadığımız bir yaz mevsimini geride bıraktık. Ancak iklim uzmanlarına göre küresel iklim değişikliğiyle mücadele edilmezse bu sıra dışı iklim olayları yalnızca Türkiye için değil, dünya için yakın gelecekte sıradan hale gelmeye başlayacak. Teksas eyaletinde meydana gelen ve yaklaşık 16 milyon kişiyi etkileyen Harvey Kasırgası'nın yol açtığı hasar daha giderilmeden ABD'yi son10 yılın en şiddetli fırtınalardan biri olan Irma Kasırgası vuruyor. ABD'nin yanı sıra Porto Riko ve Dominik Cumhuriyeti de kasırgadan ciddi biçimde etkilendi. Nature Climate Change'de yayımlanan son bir çalışmaya göre dünyada her beş aşırı yağış olayından biri, Sanayi Devrimi'den sonraki küresel sıcaklıklardaki 0.85 C'lik artışın bir sonucu. Enerji santralleri, fabrikalar ve taşıtlar atmosfere sera gazı saldıkça bu artışın devam etmesi kaçınılmaz. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nden Dr. Erich Markus Fischer, aşırı hava olaylarının bölgesel iklime göre farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor. Örneğin İngiltere'nin güney doğusunda sıcaklıklar eskiden her 1.000 günde bir 33.2 C'ye çıkarken, şimdilerde her 200 günde bir bu sıcaklığa erişiyor. Fischer ve ekibin söz konusu çalışması, hükümetlerin 2 C'lik limiti tutturmaları durumunda bile gelecekteki ısınmanın daha dalgalı ve tehlikeli bir hale geleceğini gösteriyor. Bunun sonucunda ortalama olarak Dünya üzerindeki herhangi bir yer % 60 daha fazla yağış alacak ve aşırı sıcak günlerin sayısı yılda 27'yi bulacak. Bu da şu anlama geliyor: Artık insanlık iklim değişikliğini gelecekte olacak bir şey olarak değil de, içinde bulunduğumuz zaman diliminde çevreyi harabeye çevirecek bir olay olarak görmeye hazırlanmalıdır. Fischer ve ekibinin çalışması, ısınmanın etkisinin dünyanın her yerinde farklı bir biçimde ortaya çıkacağını gösteriyor. Ekvator çevresindeki 2 C'lik bir ısınma, hava olaylarını tetikleyerek çok büyük bir yıkıma yol açabilir. Bu bölgelerdeki yetersiz altyapı ve yoksulluk ile mücadele eden yerel halklar, sıcak günlere 50 kat, yağışlara 2.5 kat daha fazla maruz kalacak. Akdeniz, Kuzey Afrika, Şili, Ortadoğu ve Avustralya'nın bazı bölgeleri de kapsama alanı içine alan, şimdiden kurak olan yerler daha az sayıda yağmurlu günlere maruz kalacak. Bütün bu rekor düzeydeki hava olayları, küresel ısınmanın etkilerinin iklim bilimcilerinin tahminlerinden daha hızlı bir şekilde görülmeye başladığının kanıtı. İklim değişikliği kendini artık açıkça belli ediyor. Tüm ekonomik, siyasal ve sosyolojik sorunların giderek daha da şiddetlenmesine zemin hazırlayan iklim değişiklikleri, zaten dengesini yitirmekte olan dünyayı iyice kontrolden çıkartabilir. Bu yazı HBT'nin 77. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-iklim-olaylarinin-gorunmez-faturasi", "text": "Küresel ısınmaya bağlı olarak ortaya çıkan aşırı iklim olaylarının tek faturası can ve mal kaybı değil. Fırtına sonrası sel sularına karışan zehirli maddeler ve mikroplar insanların sağlığını tehdit ediyor. Ayrıca yıkılan şehirleri kurmaya çalışırken büyük bir olasılıkla aceleden dolayı iş güvenliği es geçilecek ve iş kazaları artacak. Yaklaşık 200 kişinin yaşamını yitirdiği ABD'deki Harvey ve Irma kasırgalarında can kaybını minimumda tutabilmek için yöre halkı evlerini terk ederek toplanma alanlarında felaketin geçmesini bekledi. Yetkililer kalabalık toplanma alanlarında özellikle ishal ve solunum yolunu tutan hastalıkların çokça görüldüğünü bildiriyorlar. Kirliliğin ve enfeksiyonun bir diğer kaynağı ise E.coli ve diğer mikroplarla dolu olan sel suları! Koleraya neden olan Vibrio cholera bakterisi dahil olmak üzere ishale yol açan mikroplar halihazırda insanların canını yakmaya devam ediyor. Kontak lensleri sel sularına maruz kalan insanlar ise kornea enfeksiyonlarıyla baş etmek durumunda kalıyorlar. Diyabeti, kalp hastalıkları, psikiyatrik hastalıkları veya HIV'li olan insanlar evlerinden uzak kaldıklarında yaşamaları için gerekli olan tıbbi malzemeler ve ilaçlardan da uzak kalıyorlar. Bu da hastalık durumlarının daha da kötüleşmesine yol açıyor. Ayrıca felaket yüzünden evlerinden uzak kalan insanların ortalama %30-40'ı depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorlar. Sivrisineklerle bulaşan hastalıklarda da felaket bölgelerinde büyük bir artış gözleniyor. Sivrisineklerin yaşadığı bazı bölgeler sel sularıyla yıkanıp temizlenmiş olsa bile aynı sel suları sivrisineklerin üremesi için yepyeni elverişli alanlar yaratıyorlar. Katrina Kasırgası'ndan sonra batı Nil virüsü 2 katına çıkmıştı, günümüzde de bu hastalıklar halihazırda artış göstermekte. Kentteki farelerle taşınan hanta virüs ve hatta sel sularıyla yer değiştiren topraklarla gelen şarbon sporları da diğer bulaşıcı hastalık risklerinden. Şehirlerdeki en büyük tehlikelerden birisi de elektrik şebekelerinin uzun süre elektrik verememesi. Elektrik kesildiği zaman gıdalar için gerekli buzdolabı ve soğutma hizmetleri, acil iletişimler, havalandırmalar ve klimalar da işlevsiz hale geliyorlar. Özellikle sıcak yerlerde yaşlı insanların sıcağa bağlı ölümleri artma eğilimi gösteriyor. Öyle görünüyor ki kasırgadan aylar hatta yıllar sonra bile yıkıcı etkiler devam edecek ve belki de kasırganın yaptığından daha fazla can kaybına neden olacak. İnsanlar güvenliği olmayan alanlarda şehri yenilemeye çalışacaklar. Artan nem, küf mantarlarının aşırı üremesine ve astım ataklarının tetiklenmesine yol açabilir. Şu an için en göz ardı edilen unsur ise iş güvenliği. Önceki kasırgalarda rutin iş sağlığı ve güvenliği denetimleri büyük ölçüde ihmal edilmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-dalgalari-yasam-bicimlerimizi-degistirecek-ama-buna-hazir-degiliz", "text": "ABD'nin güneybatısını vuran kavurucu sıcak dalgası Arizona eyaletine bağlı Phoenix kentinde, uçakların kalkışı için gerekli rüzgar sağlanamadığından, uçuşların iptal edilmesine yol açtı. Sıcak hava dalgaları yeni bir olgu değil, ancak son birkaç onyıldır iklim değişikliğine bağlı olarak çok daha sık ve şiddetli yaşanıyor. Her bir sıcak hava dalgasıyla birlikte de toplumların böylesine yüksek sıcaklıklara uyum sağlayamadıklarına ve aşırı sıcaklıkların ulaşım sistemlerini, tarım, sanayi ve yaşamımızın daha birçok alanını olumsuz yönde etkilediğine giderek çok daha çarpıcı bir biçimde tanık oluyoruz. Syracuse Üniversitesi coğrafya profesörlerinden Matthew T. Huber, İnsanlar çeşitli altyapıları kendilerince öngördükleri sıcaklık değerlerine göre oluşturduklarından, sıcaklıklar öngörülenin çok üzerine çıktığında bununla baş etmek için gerekli fiziksel gücü bulamıyorlar, diyor. Yine de, insanlar ılıman iklimin albenisine kapılıp, ABD'nin güneybatısı gibi, sıcak bölgelere taşınmayı sürdürüyorlar. Kimi iklim araştırmacıları önümüzdeki onyıllarda, bir zamanlar son derece çekici koşullara sahip olan bu bölgelerin aşırı sıcaklardan kavrulmaya başlaması, sel altında kalması, ya da yaşanır olmaktan çıkmasıyla birlikte, bu uygulamanın ters yönde bir değişime uğrayacağına inanıyorlar. Ulaşım: İnsanlar çağdaş ulaşım araçlarının hemen hemen tümünü belirli sıcaklık koşullarında çalışmak üzere tasarlamışlardır. Phoenix kentinde olduğu gibi, uçaklar motorun çalışmasını olumsuz yönde etkileyen aşırı sıcak hava koşullarında kalkışa geçemezler. Demiyolu yetkilileri sıcaklıkları yakından izleyerek aşırı sıcaklarda trenlerin hızını azaltırlar. Ne var ki, sıcak hava dalgalarının sıklaşmasıyla birlikte, ulaşım alanında yapılacak tüm bu değişiklikler çok daha pahalıya mal olacak ve ulaşım sektörüne tümden yeni bir bakış açısıyla yaklaşılmasını gerektirecek. Elektrik şebekeleri: Enerji sağlayıcılar, elektrik gücüne duyulan istem alışılagelmiş en üst düzeyine ulaştığında, enerji ağını çalıştırmak için gerekli miktarın çok üzerinde bir üretim yapmamaya çalışırlar. Bunun nedeni son derece açıktır: aşırı güç, boşa harcanan para demektir. Gelgelelim, sıcak hava dalgalarının şiddeti arttıkça, klimalara dört elle sarılan insanların enerji gereksinimleri de artar. Bu durum, enerjiyi boşa harcamadan tüketicinin istemini karşılamaya çalışan güç sağlayıcı şirketler için tam anlamıyla bir karabasana dönüşür. Aşırı sıcaklıkların egemen olduğu hava koşullarında yaşanabilecek sorunlar arasında çözümü en kolay olanı budur, ancak bedeli bir hayli yüksektir. Bu durumda en basit çözüm, güç sağlayıcıların yeni enerji üretim tesisleri kurarak enerji açığını kapatma yoluna gitmeleridir. Şimdilerde güç sağlayıcı şirketler, enerji ağında aşırı bir gerilim söz konusu olduğunda, istemi azaltabilmenin yollarını da araştırıyorlar. Bu yollardan biri de, istemin en üst düzeye çıktığı zamanlarda aşırı miktarlarda enerji tüketen kurum ve kuruluşlara işlerini durdurmaları karşılığında bir ödeme yapılmasıdır. Besin kaynakları: İnsan uygarlığı yaşamını sürdürebilmek için, aşırı sıcaklıklar yüzünden her geçen gün daha da kolay zedelenebilir bir duruma gelen, tarıma bel bağlar. Aşırı sıcaklıklar tarım ve hayvancılığı ciddi biçimde zarara uğratabilir. Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma, küresel ısınma yüzünden tarımsal üretim düzeyinde 1964 ile 2007 yılları arasında %20 oranında bir düşüş meydana geldiğini ortaya koyuyor. Ürünler yüksek sıcaklıklara dayansalar bile, çiftçilerin o koşullar altında tarlada çalışmaları son derece güç olur. Dünyanın kimi bölgelerinde çiftçiler şimdiden, tatlı patates gibi, kuraklığa dayanıklı ürünler ekmeye başlamış olsalar da, bu durum kimi zaman beslenme alışkanlıklarının da değişmesi anlamına gelebilir. İnsan sağlığı: İnsanoğlunun aşırı sıcaklıklara dayanıklı bir yapıya sahip olmadığı bilinen bir gerçek. Beden sıcaklığının 40 santigratın üzerine çıkması durumunda kişi sıcak çarpmasına uğrayabilir. Sıcak çarpması, bulantı, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, görme bozukluğu gibi birtakım etkilerin yanı sıra, bilinç yitimi ve ölüme bile neden olabilir. Orta Doğu ve ABD'nin güneybatı kesimindeki kentlerin büyük bir bölümünde aşırı sıcak iklim koşullarının göz önünde tutulduğu bir yapılandırma söz konusudur. Bu kentlerde iklim denetimli toplu taşıma sistemleri olduğundan, oralarda yaşayanların klimalı ortamlardan uzaklaşıp ortalıkta gezinmeleri çok ender görülen bir durumdur. Gelgelelim, uzmanlar önümüzdeki yıllarda aşırı sıcak hava dalgaları yüzünden sıcaklıkların sürekli yüksek olacağına ve bunun da temelde insanların asla dışarıya çıkamayacakları anlamına gelebileceğine dikkat çekiyorlar. 2015 yılında Nature Climate Change dergisinde yayımlanan bir araştırma, sera gazı salımlarında bir düşüş sağlanmazsa, yüzyılın sonlarına doğru Orta Doğu'da sıcaklıkların ortalama 76 C eşiğini aşabileceğini ve buna bağlı olarak nem oranlarında da bir artış olabileceğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar bu koşullarda insanların yaşamlarını sürdürmelerinin olanaksız olacağını belirtiyorlar. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü uzmanlarından Elfatih A. B. Eltahir, Bu türde aşırı sıcak hava dalgalarının on yılda bir, ya da birkaç onyılda bir kez yaşanması bekleniyor. Ne var ki, bir kez vurduklarında son derece ölümcül etkiler yaratacakları da kesin, diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asyadaki-buzullarin-ucte-biri-yok-olma-tehlikesinde", "text": "Himalaya, Karakurum ve Asya'nın diğer dağlık bölgeleri dünyamızın en büyük buz rezervlerinden bazılarıdır ve neredeyse bir milyar insanın da yaşamsal önem taşıyan su kaynaklarıdır. Nitekim eriyik su İndus, Ganj ve Brahmaputra nehirlerini besler ve Asya'nın büyük bir kısmının içme ve sulama suyunu karşılar. Dahası, su gücüyle enerji kazanımı da büyük ölçüde dağlardan gelen suya bağlı. İşte bu hayati önem taşıyan su kaynağı tehlikeye girdi. Çünkü iklim değişimi yüzünden Himalayaların ve Tanrı Dağlarının yüksekliklerindeki buzullar küçülmeye başladı. Oysa su ihtiyaçları milyonlarca insan için yaklaşık olarak beş milyar buzu taşıyan buzulların büyümesi yaşamsal önem taşıyor. Araştırmacılar Asya buzullarının 2100 yılına kadarki durumunu öğrenmek için yaklaşık olarak 33.000 Asya buzulunun güncel büyüklüğünü ve buz kütlesini bir araya getirdikten sonra bu verileri altı iklim modeline yüklemişler. Simülasyonlar buz kütlelerinin farklı sıcaklıklarda ne şekilde gelişeceğini gösteriyor. Uzmanlar ilk kez buzul yüzeylerinde ne kadar kayşat ve kurum bulunduğunu da dikkate almışlar. Çünkü bu tabakanın da erime üzerinde önemli bir rolü olabilir. İnce bir kayşat tabakası daha az beyaz olduğu için erimeyi hızlandırır. Ancak tabaka birkaç santimetreden kalın ise, alttaki tabakayı sıcak havadan koruduğu için erimeyi önleyebilir. Sonuçlara göre Asya'daki buzulların çoğu en iyi durumda bile küçülmeye devam edecek. Çünkü hava sıcaklığı dağların yüksekliklerinde bile 2,1 derece artmış durumda. Bu da ortalama küresel sıcaklıktan çok daha fazla demek. Sadece bu yüzden bile yüzyılın sonuna dek Asya dağlarındaki buzun en az yüzde yirmisi eriyip, yok olacak. Bu da en iyimser tahmin, sonuçta hava sıcaklığı daha da artacak olursa, erime çok daha fazla olacak. Hesaplamalara göre artan her derece buzulların yüzde onunu eritiyor. Paris İklim Sözleşmesi'ne göre küresel sıcaklık 1,5 derecede kaldığı taktirde, Asya buzullarının üçte biri küçülecek. Bununla birlikte bölgesel farklılıklar söz konusu. Tibet, Batı Çin ve Himalayalar'ın doğusunda ve ortasında buz kütlelerinin üçte ikisi, Karakurum dağlarındaki buzulların ise sadece yüzde yirmisi yok olacak. Çünkü buradaki buzullar çok büyük ve kısmen de kalın bir kayşat tabakasıyla örtülüler. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/atlantik-okyanusunun-yavaslayan-sirkulasyon-sistemi-iklimi-etkileyecek", "text": "Kuzey Atlantik çevresindeki iklimi şekillendiren okyanus akıntılarının keskin bir şekilde yavaşlaması, yüzyılın sonuna kadar gerçekleşebilir. Nature Communications dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, Atlantik Okyanusu'nun hassas sirkülasyon sistemi daha yavaş ve daha az esnek hale geldi ve bu da iklim sisteminin bu önemli kısmının önümüzdeki birkaç on yıl içinde çökme olasılığını artırıyor. Atlantik Meridional Devrilme Dolaşımı veya AMOC, tropik bölgelerden Kuzey Atlantik'e ılık, tuzlu su taşır ve daha sonra okyanus tabanı boyunca güneye daha soğuk su gönderir. Ancak yükselen küresel sıcaklıklar Arktik buzunu erittiğinden, ortaya çıkan soğuk tatlı su akışı sistemi tamamen kapatabilir. Değişim, bir elektrik düğmesini kapatmak kadar ani ve geri döndürülemez olacağı için, Atlantik'in her iki yakasında, hava koşullarında dramatik değişikliklere yol açabileceği öngörülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/balik-atalarimizin-bize-mirasi", "text": "Bilim insanları, balık-atadan karaya çıkan tetrapodlara geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Bir başka deyişle, parmakların ne zaman evrimleştiği bilinmiyordu. Yeni keşfedilen 375 milyon yıllık bir fosil, parmakların, omurgalıların karada kolonileşmek için sudan çıkmadan önce evrimleştiğini ortaya koyuyor. Peki ama ellerimizin gelişimi nasıl oldu? Evrimsel süreçte ellerimiz ne zaman ortaya çıktı? Dört ayaklı canlıların ellerinin, balık atalarının yüzgeçlerinden nasıl evrimleştiğine dair geçişi belgeleyen fosillerin olmaması, evrim bilimcilerin en büyük kanıt eksiklerinden biriydi. Ancak şimdi evrim tarihinin en büyük sorularından biri cevabını bulmuş olabilir! 375 milyon yıllık bir fosil balık-atanın tam iskeleti keşfedildi, ellerin kökeni ve tetrapodların yükselişi hakkında önemli kanıtlar elde edildi. Dört ayaklı canlıların, bilindiği gibi bizimkilerden çok farklı görünen ama benzer işlevler gören elleri var. Kuşlarda ve yarasalarda hassas kanatlar oluşturmaya yardımcı olurlar; fillerde ağaç gövdeleri kadar geniş yer tutarak koca bir gövdenin ayakta durmasını sağlarlar. Her ne kadar dört ayaklı olsalar da insanlarınkine benzer işlevler görürler. Darwin akılcı bir açıklama önermişti: Bu farklı hayvanlar, bir ortak modeli paylaşıyorlardı. Çünkü parmaklara sahip ortak bir atadan evrimleşmişti. Darwin'in bu devrimci fikrini geliştirmesinden bu yana 160 yıldan fazla bir süre geçti. Bu süreçte evrimsel biyologlar paleontoloji, genetik ve embriyoloji bilimlerinden yararlanarak bazı kanıtlar sundular. Bilim insanlarının çabaları, balık-atadan evrimleşen tetrapodların ortak soylarını aydınlattı; insan elini oluşturan kemiklerin kurbağalarda, kuşlarda ve balinalarda da bulunduğunu gösterdi ve diğer varyasyonların yanı sıra ellerin, kanatların ve paletlerin gelişimini kontrol eden bazı genleri tanımladı. Ancak bu bulgular, hikayenin ilk bölümüydü. El ve bileğin, balık-ataların yüzgecindeki kemiklerden nasıl evrimleştiği, hep karanlıkta kalıyordu. Çünkü bilim insanları, balık-ata ile karaya çıkan tetrapodlar arasındaki geçişi kanıtlayan bir fosilden yoksundu. Ta ki bugüne kadar! Güney Avustralya'daki Flinder Üniversitesi'nden paleontolog Prof. John A. Long ve Quebec Üniversitesi'nden evrimsel biyolog Prof. Richard Cloutier, Scientific American'ın Haziran 2020 sayısında kaleme aldıkları heyecan verici makalelerinde, geçtiğimiz mart ayında, 375 milyon yıllık bir balık olan Elpistostege watsoni'nin tam iskelet fosilini ortaya çıkardıklarını açıkladı. Evrimin karanlık noktasına ışık tutan bu olağanüstü fosilin yüzgeçleri, parmaklarımızı oluşturan kemiklerle karşılaştırılabilir şekilde korunmuştu. Bu fosil, omurgalıların karaya çıkmadan önce parmağı oluşturan kemikleri geliştirdiğini gösteriyordu. Bu nefes kesici keşif, elin ne zaman ve nasıl evrimleştiğine dair geleneksel bilgiyi yerle bir etti ve canlıların evrim tarihinde önemli bir olay olan tetrapodların yükselişine ışık tutarak derin bir karanlığı aydınlatmış oldu. Aslında bu büyük keşfin öncesinde, yakın zamana kadar bilim insanları, balıklar ve erken tetrapodlar arasındaki evrimsel geçişi kavramıştı. Esas olarak bu iki grup arasında köprü niteliğindeki birkaç muhteşem fosille bu kavrayışı edinmişlerdi. 2006'da Chicago Üniversitesi'nden Neil Shubin ve meslektaşları ise, Kanada Arktik'inden 380 milyon yıllık bir başka elpistostegalian balık fosili olan Tiktaalik roseae fosili keşfettiğini açıklamıştı. Tiktaalik, hem iyi gelişmiş kol kemikleri hem de oynak bilek eklemleri ile bu balıklarda göğüs yüzgecinin bilinen herhangi bir fosilden çok daha ileri olduğunu gösteren çok sayıda yeni veri ortaya koyması açısından aydınlatıcı bir keşfe işaret ediyordu. Tetrapodlar tarafından paylaşılan başka özellikleri de vardı: Uzun, düz bir burun ve belirleyici kafatası da dahil olmak üzere birtakım ayırt edici özellikler. Bu ve bilinen diğer elpistostegal balık fosillerinin bulunuşu, kemikleri ve eklemleri de dahil olmak üzere, bir dizi ayırt edici tetrapod özellikleriyle özdeşleşen kanıtları öne sürüyordu. Ama bu balıkları, tetropotlar ile bağdaştıramayan tek şey parmaklardı. Mevcut kanıtlar, uzmanların, parmakların yüzgeçten uzva geçişin bir parçası olmadığı sonucuna varmasına neden olmuştu. Buna göre, tetrapodların parmakları daha sonra evrimleşmiş gibi görünüyordu. Ancak bilimde her şey bir keşifle değişebilirdi; yeni kanıtlar ışığında değişime tabiydi. Yeni keşif de bunu sağladı. Bulunan yeni fosil, ders kitaplarının yeniden gözden geçirilmesini gerektirebilir. Zira yeni keşifle birlikte bu sefer elimizde tam ve mükemmel bir kanıt var. Ve bizi parmakların nasıl evrimleştiğine dair, insanlar da dahil olmak üzere günümüzde yaşayan 33.800'den fazla tetrapod türünde devam eden omurgalı el yapısına yol açan tamamlayıcı bir kanıta sahibiz! Tetrapod nedir diye soracak olursak Latince ve Yunanca'daki kelime karşılıklarını aklımıza getirerek basit bir tanıma ulaşabiliriz: Tetra Latince'de dört, pod ise Yunancadaki poustan ayak anlamına gelir. Yani tetrapod kelimesi, dört ayaklı veya dört uzuvlu açıklamasında karşılığını bulur. Aklımızda basitçe böyle kalabilir. Tetrapodlar iki ana taksonomik gruba ayrılır: Günümüzde yaşayan yaklaşık 5.000 türü bulunan amfibiler ve amniyotlar . Amfibiler, yaşam döngülerinde iki farklı form aldıklarından onlara çift yaşamlılar da denir. Çünkü suda yaşayan bir larva olarak yaşam döngülerine başlar ve yetişkinliğe gelene kadar karmaşık bir metamorfoz süreci geçirirler. Bir diğer grup olan amniyotların ise bugün yaklaşık 25.000 türü vardır. Bu grubun üyeleri kuşlar, sürüngenler ve memelilerdir. Kısacası toplamda 30.000 tür ile amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler, tetrapoda üst sınıfının ana grupları olarak sıralanabilir. Büyüklükleri türden türe değişiklik gösterse de tüm tetrapodların birtakım morfolojik özellikleri ortaktır. Tetrapodların en önemli ve ayırıcı özelliklerinden biri, dört uzva sahip olmaları veya yılanlar gibi bugün dört bacakları olmasa da atalarının dört bacağının olmasıdır. Yaşayan en küçük tetrapod sadece 7,7 milimetre uzunluğundaki Paedophyrine kurbağasıyken , yaşayan en büyüğü ise 30 metre uzunluğu aşabilen mavi balinalardır . Buradan anlaşılacağı üzere tetrapodların tek bir yaşam alanı yoktur; ormanlardan otlaklara, çöllerden kutup bölgelerine kadar dünyanın dört bir yanındaki habitatlarda yaşayabilirler. Tetrapodlar genel olarak karasal habitatta yaşam sürseler de kısmen ya da tamamen sucul bir yaşam da sürebilirler. Balinalar, deniz salyangozları, deniz kaplumbağaları ve kurbağalar bunlara örnek olarak verilebilir. Bazı tetrapodlar ise ağaçta ve havada yaşayabilir; mesela kuşlar ve yarasa türleri. Evrimsel açıdan bakarsak tüm tetrapodlar esasen bacaklı balıklardır da denebilir. Çünkü bugünkü omurgalıların atalarının bir balık olduğu kabul edilir. Tetrapodların kökeni, Devoniyen Dönemi'ne, yani yaklaşık 370 milyon yıl öncesine kadar gider. Yaklaşık 372.2 ila 359 milyon yıl önce, Geç Devoniyen'de yaşayan soyu tükenmiş bir kök tetrapod cinsi olan Ventastega curonicanın uzuv ve kafatası anatomisi, erken tetrapodların karakteristik özelliklerinin çoğunu paylaşır. Fosil kayıtlarında tanımlanan bazı erken tetrapodlar arasında Acanthostega, Ichthyostega ve Nectridea bulunur. Ancak bugünkü tetrapodların hangi özelliklerin atalarına ait olduğu ve hangi özelliklerin bir grubun diğerinden ayrıldıktan sonra ortaya çıktığı gibi konulardaki belirsizlikler sebebiyle tetrapod soyunun kararlaştırılmasında zorluklar yaşanabilir. Dahası, erken tetrapodlar arasındaki iskelet anatomisi çeşitliliği, bu belirsizliği iyiden iyiye derinleştirir. Bu yazı, HBT Dergi 224. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bering-denizinde-rekor-erime", "text": "Alaska ve Rusya arasında kalan Bering denizindeki kış buzu gitgide küçülüyor. Son bir araştırmaya göre her kış yenilenen buz son olarak 5500 yıldan bu yana olmadığı kadar küçülmüş. Amerikalı bilim insanları araştırma çerçevesinde St. Matthew adasını incelemişler. Bering denizinin ortasındaki bu küçük ada, çevresindeki okyanus ve atmosferlerde nelerin yaşandığını fiilen kaydetti diyor araştırmayı yöneten Miriam Jones. Araştırmacı 2012 yılında adadan alınan 1,45 metre uzunluğundaki karot örneğini analiz etmiş. Jones ekibiyle birlikte oksijen izotopları 16 ve 18'in yoğunluğuna odaklanmış. Çeşitli tabakalardaki bu izotoplar, atmosferdeki ve Pasifik okyanusundaki son 5500 yıllık değişimi gösteriyorlar. Araştırmacılar 1979 yılına ait uydu görüntülerinden, Arktikteki buzun yıllardan bu yana küçüldüğünü biliyorlardı. Buna paralel olarak dünyadaki ortalama hava sıcaklığı ve atmosferdeki CO2 oranı da durmadan artıyor. Bugüne kadarki tahminlere göre Bering denizinde kış aylarında oluşan buz tabakasının stabil olduğu sanılıyordu. Sadece son iki yıldır önemli bir küçülme fark edilmişti. Karot örneğinin analizi sayesinde uzmanlar artık buzun diğer bin yıllara kıyasla önemli ölçüde küçüldüğünü tespit etmişler. Son zamanlarda gözlemlediğimiz 5500 yıl için eşsiz diyor araştırmayı yöneten Matthew Wooller . Erime bu hızda devam ederse yakında Bering denizi tamamen buzsuz kalır ki bunun da ekosistem üzerinde çok büyük etkileri olur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/beslenme-aliskanliklarindan-eti-cikarma-zamani-mi", "text": "Et fiyatları hızla artarken kalitesinin ters orantıyla düşmesi, insanları bitkisel protein kullanımına yönlendiriyor. Bu kötü bir gelişme sayılmaz. Zira yapılan son araştırmaya göre, bitkiye dayalı beslenme alışkanlığı, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine 'dur' diyor. Oxford Üniversitesi'nden çevre bilimci Joseph Poore ve İsviçre hükümetine bağlı olarak çalışan Agroscope'un araştırmacılarından Dr.Thomas Nemecek'in yaptığı araştırmalar, süregelen yemek alışkanlıklarımızın, çevreye verdiği zararları gözler önüne seriyor.(1) 38 bin 700 çiftlikten toplanan verilerin değerlendirildiği rapora göre, ete dayalı yeme alışkanlığı, sera gazı salımından su kaynaklarının sarfiyatına kadar birçok olumsuz etkiyi de beraberinde getiriyor. Gıda ürünlerinin yetiştirilmesinden paketlenmesine, taşınmasından satılmasına kadar geriye bıraktığı karbon ayak izinin incelenmesi için toplanan veriler gösteriyor ki gıda sebepli karbon ayak izinin %57'si tarımsal üretim, besicilik ve balıkçılık kaynaklıyken; %24'ü tarım arazisi için alan açma ve %6'sı da gıda ürünleri taşımacılığından kaynaklanıyor. Ayrıca biftekten sağlanan 100 gram proteinin, gezegene 50 kg sera gazı saldığı ifade ediliyor. Bu rakam peynir için 11 kg, kümes hayvanları içinse 5,7 kg. Araştırmacılardan Joseph Poore'un çalışmanın ilk yılında hayvansal ürünleri yemeyi bırakması da dikkate değer. Kitle iletişim araçları, et yemeyi şova dönüştürürken yapılan bu çalışmanın oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Durumun farkına varanların sayısının günbegün artmasıyla birlikte vejetaryen beslenme alışkanlığı da dünya genelinde yaygınlık kazanıyor. Sadece ABD'de vegan yiyecekleri tercih eden insan sayısı, 2016'nın ilk çeyreğinden 2017'nin ilk çeyreğine %19'luk bir artış göstermiş durumda. (2) Global Data'ya göre ABD'de kendisini vegan olarak tanımlayan insan sayısının son üç yıldaki artışı %600.(3) Britanya'da ise bu rakam son 10 yılda %360.(4) Türkiye'de bu konuda yapılan bir araştırma olmasa da yaşanan gelişmeler bilincin arttığını gösteriyor. Protein miktarının büyük oranda hayvansal ürünlerden karşılanması sebebiyle deniz ürünleri, kırmızı et ve kümes hayvanları üzerinde büyük bir baskı olduğu da aşikar. Dünya Politika Enstitüsü'nün Kurucu Başkanı Lester R. Brown'a göre bu baskı, yem ihtiyacının artmasına ve dolayısıyla toprak ve su kaynaklarının daha fazla tahrip olmasına neden oluyor.(5) Bu tahribat da iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini artıyor. Bu sebeple de birçok insan yeme alışkanlıklarından eti çıkarıyor. Tek sebep bu da değil aslında. Kimisi et tüketiminin vücuda yönelik zararları sebebiyle vejetaryen beslenmeye yönelirken kimisi de hayvan haklarının en az insanlarınki kadar önemli olduğunu düşünerek bu tercihi yapıyor. Vejetaryen ve hatta vegan diyetlerini yıllardır sürdürüp sağlıklı yaşayan birçok insan var. Yaşadığım bir deneyim olduğu için kendimden yola çıkarsam; yaklaşık iki yıldır vejetaryenim ve eti bıraktım bırakalı kan değerlerimin eskiye oranla normale döndüğünü söyleyebilirim. En önemli düzelme ise genç yaşta ortaya çıkan yüksek kolestrol değerlerimde oldu. Bu yazı HBT'nin 119. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-devrimi-degisim", "text": "Tarih, onu değiştirenleri kitabında barındırır. Ama iyi ama kötü. Şu bir gerçek ki evreni anlamlaştırma yolunda iz bırakanlar asırlar boyunca anılmaya devam ederler. Tıpkı 8 Ocak'ta Galileo ve 19 Nisan'da Darwin'i andığımız gibi. Bu bilim insanları öldükten sonrasında da iz bırakmaya devam etti. Başlattıkları anlamlaştırma serüveni, insanı canlıların en üstünü ve evrenin merkezi konumundan gerçeklerle yüzleşmeye ve onların var olan inanç duvarlarının yıkılmasını şüphe, merak ve bilimsel metodoloji ile sağladı. Buna karşı gelenler ise bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek, sorgulayanları yargıladı. 1548 yılında İtalya'nın Napoli Krallığı'nda Campo de' Fiori meydanında başladı olguların, inanç bütünüyle savaşı fakat her şeye rağmen; \"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım\" dedi; diri diri yakılmadan önce matematikçi ve felsefeci Giordano Bruno. Onun suçu ünlü gökbilimci Nicolaus Copernicus'un Güneş Sistemi'nin tarifini ve gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmasıdır. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi. Otoriteye ve ideolojiye aykırı görüşler beslemesi sebebiyle 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi. Giordano Bruno'nun ölümünü isteyenler onun ölümünü bildirirken bile ondan daha çok korkuyorlardı. Bu korku hissi eylemler bütünü karşısında değil düşünceler bütünü karşısında duyuluyordu. Nitekim Bruno, ölümünden sonra geçen 420 yılın ardından anılıp, düşünceleri anlamlaştırılırken onun ölümüne neden olan hakimler hiçliğe karıştı... O haklıydı ve değişim henüz yeni başlıyordu. 1609 yılında anlamlaştırma merakını gözlerini gökyüzüne çevirerek sağlamış bir astronom, Galileo Galilei önce Ay'ı gözledi ve Ay yüzeyinde dünyadaki dağları ve vadileri andıran pürüzleri saptadı. Ay yüzeyi, Aristoteles'in ileri sürdüğü gibi pürüzsüz ve mükemmel değildi. -Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay'ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor. -Ne!? Hani kristal bir küreydi Ay? Ancak 1610 yılının Ocak ayına geldiğinde gözlerini Jüpiter'e çeviren Galilei, Jüpiter'in çevresinde yıldız gibi beliren cisimlerin zamanla konum değiştirdiğini gözlemledi ve gözlemsel astronominin düşünce ve inanca karşı olan devrimi gerçekleşti. Bu zamana kadar konumunu değiştiren bu cisimler Jüpiter'in en büyük 4 uydusuydu. Nasıl olabilirdi? İnsanlar binlerce yıl boyunca evrendeki tüm gökcisimlerinin Dünya'nın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa ki yanılmışlardı. Gözlerini gökyüzüne çevirme arzusu, yüzlerce yıllık inanış ve önyargıları kırarak Dünya'nın evrende benzeri de bulunan ve aslında sıradan bir gökcismi olduğu düşüncesini doğurdu. Bu keşfin sonucunda Galileo'ya karşı gelenler bilgiyi hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddederek onu Roma Engizisyonu'nda yargıladı. Evet, her şeye rağmen dünya dönmeye devam ediyordu. Galileo'nun ardından yeni bir sayfa açıldı ve başlatmış olduğu bu devrim, akabinde birçok astronoma ışık tutarak gökyüzünün keşfedilmeye açık bir okyanus olduğunu gösterdi. Fakat Galileo davasında bir sınav verildi. O sınav, bilimsel gerçekliğin Katolik Kilise'nin yargısıyla sınavıydı. Gerçeğin, siyasi erk ve onun güdümündeki yargıyla sınavına değil tam tersi olan siyasi erk ve onun güdümündeki yargının olgularla olan sınavı gerçekleşti. Tarih içinde oluşan yargı aslında sınavdan geçenin gerçeğin kendisi olmadığını ve gerçeğin sınavdan geçiren olduğunu bizlere gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Bu sınav henüz bitmiş değil. Günümüzde de bu mücadeleyi vermekte ve olgular, yönetimin ideoloji bütünleri ile şekillendirilerek mahkeme kararlarıyla ket vurulmaya çalışılmakta. Oysa olgular her şeye rağmen onları yazanları silinmez bir bütün olarak varlığını sürdüreceği gerçekliği asla değişmeyecek. İlk olarak bu kavram ile filozof Robert P. Crease'nin On Düşünürün Bize Bilim ve Otorite Hakkında Ne Öğretebileceği adlı kitabında tanıştım. Crease, kitapta bilim otoritesi kavramından söz ediyor ve burada yer alan on düşünür arasında ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'te yer almakta. Crease, Osmanlı Devleti 18. yüzyılın ortalarında ciddi askeri yenilgiler almaya başladığında bunun sebebinin bilim ve yenilik eksikliği olarak görülmesine vurgu yapar. Çünkü Crease'e göre bilim algısı ve otoritesi araçlara, yöntemlere, çizelgelere ve verilere değil, yalnızca insan ve ideoloji bütününde ilerliyordu. Nitekim tespiti doğruydu. Öne sürülen bilimsel çalışma hakkındaki kararlar 1 insan tarafından ideoloji bütününde irdelendiğinde sonuç sadece Takiyüddin'in rasathanesinin yıkılması ile sonlanmadı. Koca bir imparatorluğun çökmesiyle sonuçlandı. Yeniden ayağa kalkmanın yolu ise bilim otoritesinin hür ve verilere dayanarak sağlam dayanaklarla Mustafa Kemal Atatürk'ün inkilaplarıyla gerçekleşti. Bruno, Galileo ve Lavoisier'ın olguları ortaya koymasının sonucunda yargılanmasının ardından, günümüze kadar sürecek bir değişime neden oldu. Halk sessizliğe bürünmedi. Aydınlanma yaşadı. Rönesans, reform ve ihtilal hareketiyle düşünce yapısını hür ve sorgulamaya açık bir şekilde şekillendirerek kiliseye ve yöneticilere karşı geldi. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk gibi tarihi detaylı analiz etmiş ve ders çıkartmış liderler Bruno, Galileo ve Lavoisier'ın yaşadıklarını tekrar yaşatmayarak bilim otoritesinin ideoloji bağlamında asla sağlanamayacağını ve bu otoritenin yalnızca araçlarla, verilerle, gözlemlerle ve sorgulamaktan geçtiğini, topluma anlatma ve eğitme mücadelesiyle gösterdi. Giordano Bruno evrenin sonsuz olduğunu ve başka dünyalar içerdiğini korkusuzca söylediğinde, Galileo Galilei Jüpiter'in uydularını gözlemlendiğinde, Antoine Lavoisier modern kimyanın temelini attığında; olgular değişmedi, onlar insanoğlunun ideolojilerini sorgulamaya sevk etti. Çünkü olgular mahkeme kararlarına rağmen değişmemeye devam edecekti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-her-zaman-gercegi-aramaktir-jeoloji-de", "text": "Yaşadığımız depremler bize jeoloji biliminin yaşam için ne kadar önemli olduğunu, bilimi bilmezsek yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlike olduğunu bir kez daha hatırlattı. Jeoloji bilimi, deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, kaya düşmesi, çığ, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı görevini yapar. Üzerinde bulunduğumuz 4.5 milyar yıllık gezegen hala evrimleşiyor. Kıtalar yer değiştiriyor; volkanlar patlıyor; buzullar büyüyor ve kayıyorlar. Dünyanın kabuğu arkasında bir sürü jeolojik sır bırakarak hayret verici şekilde parçalara bölünüyor. Dünya evrimleştikçe deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, çığ, tayfun, tornado, kasırga, siklon, fırtına, dolu, kar ve tipi, kuraklık, ısı dalgası, soğuk dalgası, yıldırım, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi yer kökenli ve iklimsel jeolojik doğa olayları ile iklim değişikliği hep olacaktır. Yaşam boyunca hayatta kalma mücadelesi içinde tek çare, yerkürenin devam eden evrimini doğru anlamak ve ona uyum sağlamaktır. Bu da jeoloji bilimini anlamaktan geçiyor. Bilim her zaman gerçeği aramaktır. Jeoloji de. Bilim dışı yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlikedir. Soracak olursanız cevap hayır olur. Bu soruyla ne kastedildiği çok açık. Hangi fay hattında, ne zaman olacak; öğrenmek. Ama söyleyeceğimiz çok şey var. Hangi faylar büyük depremlere neden olur, bu depremlerin şiddeti ne kadar olur? Belirli zamanlarda gerçekleşen depremlerin oluş nedeninin cevabı var olacaktır. Tüm doğa süreçleri temelinde jeoloji vardır. Bunlara cevap verecektir. Her deprem olduğunda can ve mal kaybı olur. Depremden sonra jeoloji mesleği ve yer bilimi hatırlanır. Neden deprem olduğu ve depremin etkileri bir süre tartışılır. Daha sonra her şey normalleşir. Doğa tehlikeleri yönüyle dünyada en riskli ülkeler arasında Türkiye ilk sıralardadır. Hal böyle iken jeoloji nedir, jeologlar ne iş yapar, üniversitelerin jeoloji bölümlerinden mezun on binlerce jeoloji mühendisleri neden işsizdir, bu bölümden mezun olanlar neden başka mesleklerdeki işlere yönelmek zorunda kalırlar, başımıza bunca doğa felaketi geliyorken bu mesleğe neden önem verilmez ve önerileri neden dikkate alınmaz, yönetenlerin bunda payı nedir gibi sorular sorulmalıdır. Oysa jeoloji bilimi her zaman ve her an günlük yaşamımızdadır. Yaşam için her alanda bilgiye ihtiyacımız vardır, ancak jeoloji bilimine fazlasıyla ihtiyaç vardır. Jeoloji, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Ayak bastığımız zemin yani yerkabuğu, çevremizde gördüğümüz dağlar, vadiler ve ovalar nasıl oluşmuş; sıcak sular, içtiğimiz su nereden gelir; jeoloji bilmek gerekir. Yerkabuğu canlıların beslenmesi için mineral ve elementleri bünyesinde barındırır. Toprak olur bitkileri besler, sonra besinler bizi besler. Yaşamımız kayaçlara bağlıdır. O olmazsa toprak olmaz, su da, besinler de olmaz. Türkiye jeolojik konumu açısından bir bakıma şanslı, bir bakıma şanssız bir ülkedir. Son 60 milyon yıldır yerkabuğundaki levhaların hareketleri, tektonik işlevler, bu ülkeye birçok kaynak kazandırmasının yanı sıra, bu alanı hamur gibi karıştırarak, çok kısa mesafelerde değişik bileşimli fasiyeslerin, katmanların, yapıların yan yana, alt alta, içi içe geçmesine neden olmuştur. Jeoloji bilirsek, jeoloji bilimine önem verirsek depremi de, doğa tehlikelerini de anlar, tehlikeye karşı önlem alırız. Yok, eğer anlamaz ve bildiğimiz yolda devam edersek, sonu hüsranla biter ve kaybedeni insan olur. Jeoloji yer bilimi demektir. . Yerin yapılışını ve bileşimini, oluşumundan bugüne kadar geçirdiği ve halen de geçirmekte olduğu fiziksel, kimyasal ve biyolojik evreleri araştıran bir bilim dalıdır. Yaşam alanımız olan gezegenimizin tarihçesini, bu tarihçe boyunca gelişen iç ve dış süreçleri, canlıların evrimini, insanlığın yararlanabileceği yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve insanlığın daha sağlıklı bir ortamda, doğa ile barışık yaşayabilmesi için gereken koşulları araştıran bilim dalıdır. Genellikle iki ana alana sahiptir; fiziksel jeoloji ve tarihsel jeoloji. Fiziksel jeoloji, mineraller, kayaçlar, bunların yanında dünyanın içindeki ve yüzeyindeki olayların süreçleri gibi dünya materyallerinin üzerinde çalışır. Tarihsel jeoloji ise dünyanın, kıtaların, okyanusların, atmosferin, yaşamın kökenini ve evrimi üzerinde çalışır. Jeolojinin hemen hemen her yönü ekonomi ve çevreyle ilişkilidir. Çoğu jeolog uzmanlık bilgisini, sanayileşmiş toplumun temeli olan mineral ve enerji kaynaklarını aramak için kullanır. Yenilenemeyen kaynaklara ihtiyaç artıkça, jeologlar, ekonomik başarı olanakları yüksek alanlara ilginin odaklanmasına yardımcı olacak özel yolların bulunması için temel jeoloji prensiplerini uygulayacaklar. Her ne kadar mineral ve enerji kaynaklarını bulmak önemliyse de çeşitli çevre sorunlarını çözmede jeologların uzmanlık alanlarından yararlanılır. Bazı jeologlar, gelişen her topluluğun ihtiyacı olan yer altı suyunun bulunmasında ve yer altı ve yüzey sularındaki kirlenmenin takibi ve temizleme yollarının önerilmesinde yer alırlar. Jeoloji mühendisleri, güvenli baraj yeri seçimi, atık depolama bölgeleri, enerji tesislerinin yer seçiminde ve depreme dayanıklı binaların dizaynında yardımcı olurlar. Jeologlar ayrıca kısa ve uzun süreler için tahribatla sonuçlanabilecek olası deprem ve volkanik patlamaları hakkında tahminler yapar. Bunun yanında bu gibi doğal afetler için hazırlanan risk planlarını tasarlamakta resmi savunma planlamacılarıyla beraber çalışırlar. Yıkıcı volkanik patlamalar, depremler, heyelan felaketi, büyük deniz dalgaları, sel, kuraklık çoğu insanı etkileyen olaylardır. Her ne kadar doğal afetleri engelleyemesek de, onlar hakkında ne kadar bilgimiz olursa, daha iyi tahminler yaparak etkilerinin şiddetini kontrol edebiliriz. Bu çevresel hareketler herkesi gezegenimize ve çeşitli sistemler arasındaki hassas dengeye yakından bakmaya zorlamaktadır. Karmaşanın artması, teknolojinin toplumu yönlendirmesi vatandaş olarak bizi bilimi daha iyi anlamaya zorluyor. Böylece hayatımızı etkileyen bu tür olaylarla ilgili seçeneklerde bilgi sahibi oluyoruz. Katı atıkların yok edilmesi, yer altı suyunun kirlenmesi, asit yağmurları gibi sanayi toplumlarının olumsuz yönlerinin farkındayız. İnsanın çevre üzerindeki etkilerini, artan sayılarda, öğreniyoruz ve küresel ekosistem dinamiği üzerinde oynadığımız rolü daha fazla inkar edemeyiz. Çoğu insan için jeolojinin günlük hayata etkilerinin kapsamının farkında değildir. Bazı insanlar için jeoloji ve basında çıkan mineral kaynakları, atık yok etme, kirlenme gibi sorunlar arasındaki ilişkiyi uzak bulmak ya da önemini anlamakta zorlanıyor. Ama günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyacımızı bir düşünün. - Cihazlarımızda kullandığımız elektriğin kömür, yağ, doğal gazın yanması ve nükleer tesislerde kullanılan uranyumdan üretilir. - Kömür, petrol ve uranyum jeologlar tarafından bulunur. - Elektriği ileten bakır ya da diğer metal kablolar mineral aramaları sonucu bulunan materyallerden yapılır. - Yaşadığımız ya da çalıştığımız binalar varlıklarını jeolojik kaynaklara borçludur. - Beton yapılar . - Kuvars minerali pencere camı temel bileşenidir. - Binaların içinde tesisat borularında kullanılan metal ve plastikler metaller cevher depozitlerinden, plastik petrolün damıtılması sonucu arıtılmamış yağdandır. - İş yerlerine giderken kullandığımız arabalar ve toplu taşıma araçlarını çalıştırmak ve yağlamak için petrolün yan ürünlerini, yapımında metal bileşikleri ve plastik kullanılır. - Karayolları ve demir yolları yapımında, asfalt, çakıl, beton, çelik gibi jeoloji materyallerinden yapılır. Tüm bunlar jeolojik kaynakların üretiminin sonucudur. Birey ve toplum olarak hayat standartlarımız birçok jeolojik materyallerin tüketimine dayanır. Bu yüzden jeoloji ve nasıl kullandığımızı ve jeolojik kaynakların yokluğunun doğanın hassas dengesini ve çevremiz kadar kültürümüzü düzelmeyecek şekilde değiştirdiğinin farkında olmaya ihtiyacımız vardır. Asit yağmurları, yeşil ev sera etkisi, ozon tabakasının yok olması tartışılıp ve düşünüldüğü zaman, bunların izole edilmiş kavramlar değil Dünyayı da kapsayan geniş sistemin parçaları olduğunu hatırlamak gerekir. Buna göre anlamalıyız ki yaptığımız değişiklikler biz fark etmesek bile küresel eko sistemde geniş alanlı etkiler yapabilir. Bu nedenden dolayı jeolojiyi anlamak, genel olarak bilimi, bu değişikliklerin ekosistemde sebep olduğu yıkımı minimize etmekte bize yardımcı olur. Şunu hatırlamalıyız ki diğer yaşam formları gibi insanlarda eko sistemin parçaları ama sadece bizim varlığımız ekosistemi etkiliyor. Bundan dolayı güvenilir bilimsel bilgiye dayanan sorumlu tavır sergilemeliyiz böylece gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre miras bırakabiliriz. 1992 yılında Rio'da toplanan Birleşmiş Milletlerin Çevre ve Gelişme konferansında, sürdürülebilir kalkınmanın içeriğine olan ilgi artmıştır. Bu önemli içerik temel insan ihtiyaçlarını sağlarken çevremizi korumanın ekonomik gelişmenin devamını garantiye alacağını söylemektedir. Küresel nüfusun büyümesi yiyeceğe, suya, doğal kaynaklara, yenilenemeyen mineral ve enerji kaynaklarına olan ihtiyacı artıracaktır. Jeologlar ihtiyaç duyulan kaynakların bulunması ve gelecek nesillerin yararı için çevrenin korunmasını garanti altına alınmasın da büyük rol oynayacaktır. Çoğu insan günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyaç ve müzik, resim ve literatür de jeolojiyle ilgili referansların kapsamına şaşırır. Kayalar ve manzaralar çoğu taslak ve resimlerde gerçekci şekilde sergilenir. Örneğin; ünlü ressam Leonardo da Vinci'nin Virgin of The Rocks\" ve \"Virgin and Child with Saint Anne, Giovanni Bellini'nin Saint Francis in Ecstasy and Saint Jerome, ve Asher Brown Durand'ın Kindred Spirits\". Müzik alanında da Ferde Grofe'nin Grand Kanyon Suite hiç şüphe yok ki Arizona'daki Büyük Kanyon ve onun geniş kayalarının sergilediği ihtişam ve sonsuzluktan ilham almıştır. İç Hebridlerdeki Staffa Adası'ndaki kayalar Felix Mendelssoh'un ünlü Hebrides Overturuna ilham sağlamıştır. Jeoloji referansları Alman Masalı Grimm kardeşler ve Jules Verne'nin Dünyanın Merkezine Seyahat kitabında dünyanın iç yapısına göndermeler yapar. İngiliz şair Percy B'nin Ozymandias\" şiirinin bir kıtasında; hiçbir şeyin sonsuza kadar kalmayacağı gerçeğini, kayaların sonunda zaman ve bozunma ile tahrip olarak parçalandığıyla bağdaştırır. Jeoloji referansları ünlü karikatürlerde de bulunabilir. En bilinenleri Johnny Hard B.C ve Gary Larson The Far Side. Jeoloji tarihte de önemli rol oynamıştır. Savaşlar petrol, gaz, altın, gümüş, elmas ve diğer doğal kaynakların kontrolü için çıkmıştır. İmparatorluklar, doğal kaynakların sömürüsü ya da dağılımıyla yükselmiş ya da dağılmışlardır. Dünyanın biçimi ya da topografyası jeolojik faktörler sonucu şekillenmiş bu da askeri taktiklerde önemli rol oynamıştır. Sıradağlar ya da nehirler politik sınırlar yaratmıştır. Jeoloji disiplini birçok değişik alana ayrılır ve uzmanlaşır. Jeoloji astronomi, fizik, kimya ve biyolojiyle ilişkilidir. Jeologlar çeşitli işlerde çalışırlar. Dünyanın nüfusu artıkça ve kısıtlı kaynaklara olan ihtiyaç büyüdükçe jeologların bilgisine olan ihtiyaçta büyüyecektir. - Stratigrafi: Yerkabuğunu oluşturan tabakaların birbiri ile olan ilgisinden, yerkabuğunun oluşumundan ve gelişiminden bahseder. Belirli bir evrim geçiren yerkabuğunun anorganik gelişimini inceleyen jeoloji dalıdır. Yapısal Jeoloji/Tektonik: Yerkabuğunun yapısından ve bu yapıyı oluşturan çeşitli hareketlerden ve deformasyonlardan bahseder. Yerkabuğunun hareketlerini inceler. Yerkabuğunu oluşturan levhaların hareketlerini araştırır. Levhaların birbirlerine göre olan bağıl hareketlerini inceler. Yerkabuğundaki kırılmaları , diri fayları İnceler. Faylanmadan doğan olayları araştırır. Yerkabuğunu şekillendiren kuvvetlerin türlerini, depremlerin büyüklüğünü, depremlerin merkezini araştırır. Sıvılaşmayı inceler. Riskli bölgelerini, afet bölgelerini önceden belirler. Doğabilecek zararların önlenmesi için her türlü araştırmayı yapar. Risk haritalarını hazırlar. Heyelan gibi olayların doğal olduğunu ancak afet olmadığını bilir. Tüm bunları ne için yapar? Doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Paleontoloji: Çok eski devirlerde yaşamış canlıları ve yaşayış biçimlerini araştırır. Jurasik Park gibi filmlere konu olur. Mineraloji: Yerkabuğunu oluşturan tüm minerallerin fiziksel, kimyasal, kristalografik ve optik özelliğini inceler. Mineral, topraktan çıkarılan kıymetli madde anlamına da gelmektedir. Özel ve Genel Mineraloji gibi dalları vardır. - Kalsit jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak ekonomik olarak bir hammaddedir. Kalsit; kağıt yapımında, ilaç yapımında kullanılmaktadır. - Jips jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak tarımda bir besleyici hammadde, iç mekanlarda kaplama malzemesidir. - Talk jeolojik olarak Bir mineraldir. Bebek ve cilt bakımında kozmetik hammaddesidir. - Trona, bor, kil, manyetit, malakit, zeolit gibi yüzlerce mineral insan hayatında günlük yaşamın vazgeçilmez hammadde kaynaklarıdır. - Bazen duvarımızda süs, bazen yemek masalarımızda zevk, bazen boynumuzda kolye bazan kulağımıza küpe olur mineraller. Petrografi: Kayaçların oluşumunu inceler. Kayaçların; magmatik, volkanik, sedimanter ve metamorfik türü vardır. Volkanlar bazen lav, bazen kül püskürtür. İster lav isterse kül olup aksın hoş manzaralar sunar. Başlangıçta felaket, sonuçta peri bacaları gibi güzellikler sunabilir. Karbondioksit kuru buz olur. Buzdolabımızın damarlarında dolaşır. Kömür yakıt olur. Mühendislik jeolojisi: Yerkabuğu üzerine inşa edilecek olan mühendislik yapıları ile bunların üzerine kurulduğu yerin jeolojik-jeoteknik özelliklerini araştırır. Havalimanı gibi önemli mühendislik yapılarında yer seçimini yapar. Metro gibi ulaşım yollarının yapımında güzargah belirler. Tüm bu işlemlerde; laboratuvar çalışmaları titizlikle yapılır. Her türlü zemin için değişik analizler yapılarak, kurulacak yapıların zemin kriterleri belirlenir. Elde edilen nokta veya sondaj verileri bilgisayarda değerlendirilerek korelasyonlar yapılır. Yapı için hesaplamalar yapılır. Açılacak tünellerin harita ve kesitleri hazırlanır. Ekonomik jeoloji: Yerkabuğundaki tüm yer altı ve yer üstü ekonomik zenginliklerin, madenlerin ve endüstriyel hammaddelerin aranıp bulunması ile ilgilenir. Kum ve taş ocağı gibi inşaat malzemeleri kırma-öğütme, açık ocak işletmeciliğinde yamaç duraylılığından işletme yöntemlerine kadar incelemeler yapılır. Metalik madenler için açık ocaklardan üretim yapılabilir. Granit mermerciliği ekonomik jeoloji içerisinde ele alınır. Jeoloji biliminin tüm alt disiplinleri günümüzde bilgisayar teknolojisi ile desteklenmektedir. Uzaktan algılama, blok diyagram, akifer testleri, bilgisayarda, modellenebilmektedir. Bilgisayar uygulamalarında önemli olan veri tabanının sağlıklı olmasıdır. Yüzey haritaları sayısallaştırılarak jeoloji, çevre ve diğer amaçlarla kullanılabilir. Sondaj stamp ve kuyu loğları birlikte değerlendirilebilir. Üç boyutlu yer altı modellemeleri yapılabilir. Jeolojik kesitler çizilebilir. Stereonet hazırlanabilir. Doğal afetler, doğanın kendi iç dengelerinin olağan sonuçlarıdır. Gerekli önlemler alınmadığında çok ürkütücü sonuçlara yol açar. Karşılaşılan kayıpları en aza indirgemek, bilimsel temelde bilinçli bir planlama, hazırlama ve yerleşimi zorunlu kılar. Bu sulak ve mavi gezegende canlı yaşamının sürmesi, doğal kaynakların planlı ve paylaşımcı kullanılması ve doğal süreçlere insanlığın yararına bilimsel bir bakış ile olanaklı olabilir ancak. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde ilk tıp okulu 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından İstanbul'da, askeri hekim yetiştiren Tıphane-i Amire veya ''Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'' ismiyle açılmıştır. Sivil tıp okulunun açılması ise 1909 yılında gerçekleşmiştir. Tıbbiye'de okutulan fizyoloji, kimya, anatomi, botanik derslerinin yanında hazırlık döneminin 4. sınıfında'' ''Tabakat-ül Arz'' veya ''İlm-ül Arz'' ya da ''L-ma'aden'' adı altında jeoloji dersleri veriliyordu. Bu dersi anlatan İbrahim Lütfü Paşa'nın çok zengin taş koleksiyonuna sahip olduğu ve mineralojiyi çok iyi bildiği için Taşçı İbrahim Paşa diye anıldığı belirtilmiştir. İbrahim Edhem Paşa'nın (1818-1893) Medhal-i 'İlm-i Jeoloji başlığını taşıyan makaleler dizisi, 1862-1865 yılları arasında Münif Paşa'nın (1830-1910) popüler bilim dergisi Mecmu'a-i Fünun'da tefrika edilmiştir. Münif Paşa, bu makaleler dizisini İbrahim Edhem Paşa'nın fizik, kimya ve mineralojiye dair eserlerinden ve onun 'İlm-i Jeoloji adlı kitabından derlediğini belirtmektedir. Münif Paşa, makaleye, 'Mukaddime-i 'ilm-i jeoloji' başlıklı bir giriş yazmıştır. Makalede, jeolojik araştırma ve incelemeler bakımından önemli olduğu gerekçesiyle önce madde, maddenin üç hali, genel özellikleri, ısı, ışık, elektrik gibi temel fiziksel olgular hakkında bilgi verilir. Sonra yine jeolojiyle ilgili olan elementler, gazlar, gazların birbirleriyle ve diğer elementlerle oluşturduğu bileşikler, metaller, ametaller, asitler, bazlar ve tuzlar konusunda kimyasal açıklamalar yapılır. Daha sonra okyanuslar, denizler, nehirler, göller, tatlı su kaynakları, kutuplar ve buzullar tanıtılır. Makale taşlar, oluşumları, yapıları, fiziksel ve kimyasal özellikler hakkında verilen bilgilerle son bulur. Günümüzde ancak üniversite jeoloji bölümlerinde detaylandırılan bu alanların Cumhuriyet'in ilk yıllarında ders olarak veriliyor olması, o günden bu güne eğitimin nasıl niteliksizleştirildiğinin göstergesidir. 2005 yılı itibariyle 27 üniversite jeoloji eğitimi vermekteydi: Bu sayı 2023 yılı itibariyle 11'e düşmüştür. 16 jeoloji bölümü kapatılmıştır. Sağda, geçmiş yıllarda okullarda jeoloji bilgisi aktarılması için yazılmış bazı jeoloji kitapları görülmektedir. İbrahim Edhem Paşa'nın 1862 ile 1892 yılları arasında verdiği Mukaddime-i 'ilm-i jeoloji' kitabından yukarıda bahsettim. Cumhuriyet'in ilk yıllarında jeoloji her lise öğrencisine 3 yıl boyunca zorunlu bir ders olarak okutulmuştur. 1929'da jeoloji, 1931 ve 1932'de yeni jeoloji, 1941, 1952, 1955'de jeoloji okutuluyordu. Liselerde jeoloji dersi müfredattan kaldırılmadan önce 1972, 1973, 1974, 1975, 1976 ve 1977'de jeoloji ders kitapları vardı ve seçmeli olarak jeoloji dersleri veriliyordu. Jeoloji dersi önce seçmeli ders haline getirildi, sonra coğrafya dersi kapsamına alındı ve en sonunda da müfredattan tamamen çıkartıldı. Burada amaç belliydi. Gezegenimizin devam eden evrim gerçeğini yok sayarak, evrimsel düşünceye set çekmek. Jeoloji dersinin kaldırılmasıyla, öğrenciler yaşadıkları coğrafyada kendilerini dünyanın başka yerlerinde görülmedik ölçüde yaşamsal olarak etkileyecek, doğa olayları ve buna karşı önlemler konusunda bilgilenme olanağından yoksun bırakılmışlardır. Lise eğitimi gördüğüm 1970-1973 yılları arasında jeoloji dersi almış ve dersteki başarılarım beni, üniversitede jeoloji bölümünü tercih etmeme neden olmuştu. Mezun olduktan sonra jeoloji mesleğimi başarılı şekilde yapmış, emekliliğimde de jeoloji bilimine hizmet etmeye, halkın yararına üretmeye devam etmekteyim. Jeoloji bilimi, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Japonya'da ilkokul seviyesinden itibaren her çocuk jeoloji dersini almak zorundadır. Türkiye de, Japonya gibi en riskli deprem kuşağı üzerinde yer almaktadır. İlkokuldan başlayarak her dönemde jeoloji bilgisi verilmeli, okullarda jeoloji ayrı bir ders olarak müfredata tekrar konmalıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-insanlarimiz-antarktikadaki-arastirmalarini-tamamladi", "text": "Dördüncü Ulusal Antarktika Bilim Seferi'ni gerçekleştiren Türk ekibi, \"Dünya'nın kara kutusu\" olarak tanımlanan Antarktika kıtasında araştırmalarını tamamladı. Yer, canlı ve deniz bilimleri alanında 15 proje üzerinde çalışan Dördüncü Ulusal Antarktika Bilim Seferi heyeti, Antarktika'nın sırlarını gün ışığına çıkartmak için taş, su, yosun, buz ve mikroskobik canlı örnekleri topladı. Zorlu koşullara rağmen yer, canlı ve deniz bilimleri alanında 15 proje üzerinde çalışan Türk ekibi, \"beyaz kıta\"nın sırlarını gün ışığına çıkartmak için taş, su, yosun, buz ve mikroskobik canlı örnekleri topladı. Türk bilim ekibi, geçici bilim üssünün bulunduğu Horseshoe Adası'nda sabit veri toplama istasyonları kurarken, diğer yandan sahadan toplanan örneklerin Antarktika'nın bilinmeyenlerini ortaya çıkarması bekleniyor. İzleme amaçlı kurulan mobil ve sabit istasyonlardan alınan verileri Türkiye'ye götürecek olan ekip, geçen yıl kurulan ve bu yıl bakım ve güncelleme çalışmaları yapılan meteoroloji istasyonu ile GNSS istasyonlarından alınan verileri de kalıcı bilim üssünün planlanmasında kullanmayı amaçlıyor. Yaz mevsiminin son demlerinin yaşandığı Antarktika'da hissedilen sıcaklık, güneşli havalarda bile rüzgarın etkisiyle eksilere düştü. Canlı bilimi, yer bilimi, sosyal ve fiziki bilim alanlarında yoğun bir şekilde çalışan sefer ekibi, zorlu hava şartlarıyla da mücadele etti. Antarktika Bilim Seferi Lideri Prof. Dr. Ersan Başar, Antarktika kıtasının \"Dünya'nın Kara Kutusu\" olarak bilindiğini belirtiyor. Başar, 2017 yılında ilkini Doç. Dr. Burcu Özsoy liderliğinde yaptıkları Antarktika Bilim Seferi ile bugüne kadar uluslararası literatüre giren birçok çalışma yaptıklarını kaydetti. Seferlerde alınan örneklerin bir bölümü bilim insanları tarafından incelenmeye devam ettiğini de söyledi. Sefer Lider Yardımcısı Doç. Dr. Hakan Yavaşoğlu da amaçlarının, Antarktika'da karanlıkta kalan noktaları aydınlatmaya yönelik bilimsel projeler üretmek olduğunu belirtti. Faaliyetlerin, planladığı şekilde devam ettiğini vurgulayan Yavaşoğlu, \"Ekip üyelerimiz, bilim kadar buradaki doğal ortamı da önemsiyor. Madrid Protokolü'nün koşullarına uygun şekilde hareket ediyoruz. Doğaya zarar vermemek için azami gayret gösteriyoruz. En az karbon izini bırakmak için kurduğumuz istasyonlarda, yenilenebilir enerji kullanıyoruz\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilinen-en-buyuk-sel-ile-ilgili-ilk-kanitlar", "text": "Efsane mi yoksa gerçek mi? Eski Çin yazıtlarında ilk hanedanlığın ve uygarlığın kuruluşuna yol açan Büyük Selden söz edilir. Bilim insanları uzun bir süredir bu selin sadece o zamanki imparatorluk hakimiyetini haklı çıkarmak için uydurulan bir efsane olduğunu düşünüyordu. Fakat uluslararası bir araştırma ekibi Science dergisinde, yaklaşık olarak 4000 yıl önce Sarı Nehir'de meydana gelen ve binlerce kilometreyi kaplayan eşsiz bir sel rekonstrüksiyonunu sundu. Anlaşıldığı üzere bu doğal afet, 3000 yıl önce belgelenmeden evvel, bin yıl boyu ağızdan ağza aktarılmıştı. Yazıttaki bilgilere göre Yu, seli kanallar ve hendeklerle durdurarak kahraman haline gelmiş. Ve bu kahramanlığı sayesinde imparatorluğa yükselerek Xia Hanedanlığını kurmuştu. Tarihçiler bu hanedanlığı şimdiye dek İ.Ö. 2200 yılına tarihlendiriyordu. Ve tüm araştırmalara rağmen bilim insanları selle ilgili kanıtlara rastlamamıştı. Pekin Üniversitesi arkeoloğu Quinglong Wa, kısa bir süre önce Sarı Nehir'de , bir deprem sonrasında toprak kaymasına bağlı oluşan bir set buldu. Buna göre toprak, Jishi geçidinde toplanarak 200 m yüksekliğinde bir set oluşturmuş. Araştırmacılara göre bu set, sel akıntısını 6-9 ay kadar durdurmuş. Fakat bu set çatlayınca, baraj gölünün su seviyesi 110-135 m kadar düşmüş ve geçide 11,3-16 kilometreküp su akmış. Hesaplara göre böylece saniyede 400.000 metreküp su akmış vadiye. Geçidin sonunda sel, bir yerleşimde 38 metre kalınlığında bir tortul tabakası bırakmış. Araştırmacılar sel felaketini İ.Ö. 1920'ye tarihlendiriyor. Ekibe göre selin menziliyle ilgili kanıtlar, 1967 yılındaki bir baraj çökmesiyle elde edilmiş. Bu sel felaketi Yalong ve Yangste nehirlerinde en az 1000 kilometrelik bir alana yayılmıştı. 4000 yıl önceki sel, en az 20 misli bir hacme sahip olduğu ve yol aldığı yerlerde doğal setleri bozduğu için selin akıntı yönünde en az 2000 kilometrelik bir alana zarar vermiş olabileceği tahmin ediliyor. Araştırmacılara göre bu sel felaketi, 12.000 yıldan bu yana yaşananların en büyüğü. Elde edilen buluntular ve selin rekonstrüksiyonu, eski Çin yazıtlarında sözü geçen Büyük Selin gerçek bir felakete uzandığını gösterebilir. Ayrıca Xia Hanedanlığının geçmişiyle ilgili bilgiler de sunuyor. Sonuçta Yu, hanedanlığın kuruluşunu, selin kontrolünde göstermiş olduğu çabalarına bağlıyor. Sel bölgelerindeki drenaj çalışmaları tarımın gelişmesini ve Çin kültürünün yeşermesine yol açmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bize-ve-gezegenimize-iyi-gelebilecek-bir-beslenme-duzeni-nasil-olmali", "text": "Yağsız, tuzsuz, tam tahıl, kalbe yararlı, vegan, organik, serbest gezen, otla beslenen, düşük karbonhidratlı, şeker katkısız... Son günlerde dillere pelesenk olmuş tüm bu sözcüklerin yanı sıra, bedenin fiziksel görünümünü değiştirme kılavuzları, kafa karıştırıcı etiketler ve sözdebilime dayalı son moda beslenme düzenleri şimdilerde yiyecek alışverişini son derece kaygı verici ve rahatsız edici bir sürece dönüştürebilir. Beslenmenin ekonomik yükünü azaltmak pek kolay olmasa da, sağlıklı beslenme ve sürdürülebilirlik söz konusu olduğunda, sağlıklı beslenme düzenlerinin genelde çevreye daha az zarar verdikleri gibi şaşırtıcı bir duruma tanık olunuyor. Bilimsel kanıtlar henüz tam olarak yerli yerine oturtulmuş olmamakla birlikte, doymuş yağ düzeyi yüksek-bol miktarda et ve süt ürünleri içeren-beslenme düzenlerinin kalp hastalıkları tehlikesini artırdıkları görülüyor. Kırmızı etteki, özellikle de işlenmiş etlerdeki, kimi bileşikler kalın bağırsak kanseri tehlikesini de arttırıyor. Etin çevreye verdiği zarar, insan sağlığına verdiği zararlardan çok daha büyük olabilir. Günümüzde sığır eti kalori başına fasulye ve tahıllara kıyasla yaklaşık 50 kat daha çok sera gazı salımına neden oluyor ve çok daha büyük miktarlarda su tüketilmesini gerektiriyor. Bu gerçek karşısında tek seçenek vejetaryenlik ya da veganlıkmış gibi görünüyor. Biraz özenli davranıldığında, bu tür beslenme düzenleri bedenin gereksindiği tüm besinleri çevreye zarar vermeden ve sağlıklı bir biçimde sağlayabilir. Ne var ki, kimi araştırmalar çoğu vejetaryenlerin yaptığı gibi, peynir ağırlıklı bir beslenme düzenine geçmenin sonucunda çokça tüketilen doymuş yağların sağlığa daha da çok zarar verebileceğini ortaya koyuyor. Öyle ki, vejetaryenlik de en iyi çözüm olmayabilir. Sonuçta, önemli bir protein kaynağı olan et-özellikle yoksul kesimde eksikliği duyulan besinler olan-demir ve B12 vitamini açısından da son derece zengin bir kaynak. Dahası, yeryüzünün dörtte birinden çoğu-ve tarım alanlarının yüzde 70'i- tahıl üretimine elverişli olmayan sarp, kayalık ve kurak otlaklardan oluşuyor. İnsanlar için bu alanlardan kalori sağlamanın en iyi yolu otla beslenen büyükbaş hayvanlar ve koyun beslemek. Daha çok balık yemek de, protein gereksinimini karşılayabileceği gibi, sağlıklı omega-3 yağlı asitlerin alınmasına da yardımcı olabilir. Balığın karbon ayak izi genelde etten daha küçüktür. O zaman dönüp dolaşıp yine balığa mı geliyoruz? Yiyeceğimiz her bir ürünü tek tek incelememiz mi gerekiyor? Neyse ki, hayır. Bilim insanları tek bir çözümde buluşuyorlar ve insanlara olabildiğince farklı türlerde sebze ve meyveler, tam tahıllar ve baklagiller tüketmelerini öneriyorlar. Ayrıca, bu ürünleri yerel pazarlardan satın almaya özen göstermek gerektiğinin de altını çiziyorlar. Ne var ki, kimi araştırmacılar yerel ürünleri satın almanın çevresel sürdürülebilirlik açısından son derece önemli olduğunun gerçekte yanlış bir kanı olduğuna, söz gelimi Britanya'da domates yetiştirmenin bu ürünün İspanya'da yetiştirilip Britanya'ya gönderilmesinin dört katına eşit bir enerji gerektirdiğine dikkat çekiyorlar. Bu durumda, yakınınızda üretilen ürünleri mevsiminde tüketmenin ve mevsim dışında uçakla başka ülkelerden getirtilen ürünleri tüketmekten vazgeçmenin en iyi çözüm olacağına inanıyorlar. Şu ana dek beslenme sürecinin gerçekte pek bir sıkıntı yaratmadığı söylenebilir. Yalnızca daha çok sebze tüketip, daha az miktarlarda et ve süt ürünleri yiyerek çevresel açıdan büyük bir fark yaratmak elinizde. Örneğin, et ağırlıklı bir beslenme düzeni uygulayan bir kişi hayvansal ürün tüketimini azaltıp, Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği miktarlar çerçevesinde daha çok sebze ve meyve tüketerek sera gazı salımlarında yüzde 17 oranında bir düşüş sağlayabilir. Ancak gerçek şu ki, sağlıklı ve sürdürülebilir bir beslenme düzenine geçiş sürecinde atılacak en önemli iki adım daha az yemek ve daha az israf etmek. BM tarafından yapılan istatistikler ABD ya da Avrupalı ortalama bir bireyin günde 3100'ün üzerinde kaloriye ulaştığını gösteriyor. Erkekler için önerilen günde 2100 kalorinin ve kadınlar için de yaklaşık 2000 kalorinin üzerinde. Bu kişilerin bel çevrelerinin daha kalın olması da bu yüzden. Proceedings of the National Academy of Sciences isimli bilim dergisinde geçen ay yayımlanan bir makalede yiyecek üretiminin çevreye verdiği zararların nasıl azaltılacağı ile ilgili öneriler yer alıyor. Çalışmada bu önerilere uyulduğu koşullarda, yüksek-gelir ülkelerinde yiyecek üretiminden kaynaklanan sera-gazının % 13 ile 25 arasında azaltılabileceği, ötrofikasyonun %10-21 arasında düşeceği ve toprak kullanımının % 6 ve % 18 arasında düşürülebileceği öne sürülüyor. Ayrıca, Britanya'da satın alınan yiyeceklerin dörtte biri, ABD'de de beşte biri çöpe atılıyor. Bunların yaklaşık üçte ikisi çürüdüğü ve küflendiği için, ya da çok fazla miktarda pişirilip yenemediğinden kaçınılmaz olarak çöpe gidiyor. Bu yüzden kişinin yiyecek israfını önlemesi için satın aldığı miktara ve her öğünde ne kadarını tükettiğine daha çok özen göstermesi gerekiyor. Kısacası, beslenme, sürdürülebilirlik ve sağlıkla ilgili onca söylemin karşısında insanın kafası ilk anda karışsa da, şaşırtıcı gerçek şu ki, beslenme konusunda tutuculuğa gitmeksizin ciddi bir fark yaratmak hiç de güç değil. Bunun için vejetaryen ya da vegan olmak gerekmiyor. Yalnızca et ve öteki hayvansal besinleri biraz daha az tüketmek bile karbon ayak izinde bir düşüş yaratmaya yetiyor. Bunun dışında, yiyeceğimizin nereden geldiği ve tabağımıza ulaşıncaya dek ne gibi süreçlerden geçtiği konusunda da biraz daha bilinçli davranmak gerekiyor. Bilim insanları tüm bunların hem gezegenimiz, hem de kendi sağlığımız açısından son derece yararlı çözümler olabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bol-mantarli-topraklar-daha-fazla-karbon-depolayabiliyor", "text": "Topraklar dünyamızın en büyük karbon depolarıdır. Fakat bilim insanları insandan kaynaklanan küresel ısınma yüzünden bu aslında çok iyi işleyen mekanizmanın bozulmasından korkuyorlar. Toprakta, atmosferimize kıyasla üç kat daha fazla karbon bulunuyor. Bu, bakterilerin ve mantarların eseri. Bakteriler ve mantarlar çürümüş maddeleri, karbon zengini topraklara dönüştürürler. Bazı karbon bileşimleri bu topraklarda yüzyıllar boyu veya en azından on yıllar boyu kalabiliyor ve karbondioksite dönüştükten sonra atmosferimize ulaşıyorlar. Bu yüzden de insandan kaynaklanan küresel ısınmanın daha da artma tehlikesi var. Araştırmacılar sıcaklık artışıyla birlikte mikropların olağanüstü bir şekilde çoğalabileceklerini tahmin ediyorlar. Daha şimdiden bir tatlı kaşığında milyarlarca mikrop bulunuyor. Biraz daha çoğalırlarsa daha eski karbon rezervlerine girmeye zorlanacaklar. Bu yüzden organik karbonun topraktaki kalıcılık mekanizmalarını anlamak önemli. Mikroekolog Luiz Domeignoz-Horta ve ekibi yoğun tarım ve ormanların yok olmasına bağlı olarak artan sıcaklığın, toprak mikrobu topluluklarına gelen zararlarıyla birleştiğinde, bilgisayar modellerinin 2100'e kadar yüzde 40 daha az karbonun kalacağını gösterdiğini söylüyor. Oysa daha önceki simülasyonlarla daha fazlası bekleniyordu. Araştırmacılar toprağın daha fazla karbon depolamasında, toprak mikroplarının neyin harekete geçirdiğini öğrenmek için, mantar ve toprak bakterilerini orman toprağından ayırdıktan sonra, grubun beş kombinasyonunu deney kaplarında yetiştirdiler. Bunlardan bazıları sadece bakteri veya sadece mantar içeren topraklardı. Mikroplar basit şekerli besinlerle beslenilerek, dört ay boyunca toprakta yayılmaları beklendi. Daha sonra ise araştırmacılar, ne kadar karbondioksitin üretildiğini görmek için farklı toprakları ısıttılar. Toprak oluşumunun ana tetikleyicisi bakterilerdi ama mantar zengini topraklar ısıtıldıklarında, sadece bakterilerden oluşan topraklara kıyasla daha az karbondioksit üretiyorlar. Araştırmacılar bunun nedenini kesin olarak bilinmeseler de mantarların, bakterilerce üretilemeyen enzimleri diğer molekülleri çoğaltan ya da indirgeyen proteinleri üretebildiklerine bağlıyorlar. Mantardan türeyen bu bileşikler, bakterileri, karbonun kalıcılığını artıran toprağın oluşmasını sağlayan çeşitli yapıtaşlarıyla besleyebilirler. Yeni bilgilerin, toprakta daha fazla karbonun daha uzun süre kalmasını sağlayacak tekniklerin geliştirilmesinde yardımcı olması bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bolgesel-atiklardan-surdurulebilir-tugla-uretildi", "text": "Yüzde 63'ü atıktan oluşan yapı malzemesi daha az enerjiyle üretilebiliyor. Yeni tuğlalar ilk kez Belçika'nın Gent kentinde inşa edilen müze binasında kullanılacak. Atığın yapı malzemesi olarak kullanılması aslında yeni bir fikir değil. Hem plastik atıklarla hem de tarım ve ormancılıktan kalan atıklar üzerinde çalışıldığı gibi deneyler de yapılıyor. Ancak Belçikalı ve İngiliz araştırmacılar şimdi bu yapı malzemesine sürdürülebilirlik kazandırdılar. Tuğlaların yüzde 63'ü bölgesel atıktan oluşuyor ve Gent kentindeki Tasarım Müzesi'ne ait yeni binanın yapımında kullanılacak. Proje yaklaşık olarak bir buçuk yıl önce başladı. Kireç bazlı cephe tuğlası, yeni müze binasının inşası sırasında CO2 emisyonlarını azaltmak için özel olarak geliştirildi. Üretim için bölgeden kırılmış beton, beyaz cam ve kireç gibi atıklar toplanarak, Gent'teki bir üretim tesisinde istenilen biçim ve ebatlarda preslendi. Prensip çok basit bir üretim yöntemine dayandığı için kentteki diğer yapılara da uygulanabilecek. Tuğlalar fırında pişirilmek yerine, preslendikten sonra açık havada kurutuluyor. Böylece yapı malzemesinin üretimi için ekstra enerji gerekmiyor. Özel üretim yöntemi ve yeniden değerlendirilen atıklar sayesinde üretim sırasında, bildik tuğla üretimiyle açığa çıkan CO2'in sadece üçte biri kadar karbondioksit salınıyor. Tuğlalar sağlamlığını karbonizasyon yoluyla kazanıyor. Tuğlalardaki kireç sertleştiğinde, atmosferdeki CO2'yi bağlıyor ve bu şekilde karbonu depoluyor. Karbon güç ve esneklik sağlayarak, tuğlaları dış mekanda kullanıma hazır hale getiriyor. Araştırmacılar, yeni tuğlanın diğer birçok yapıda kullanılabileceğini söylüyor. Sonuçta tuğla karbon salınımını düşürüyor, bölgesel atıkların değerlendirilmesini sağlıyor. Sadece rezervleri korumak adına bile gelecekte bu tür yöntemlerden yararlanarak, halihazırdaki malzemelerden yararlanmak zorundayız diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/buyuk-deniz-akintilari-hizla-kutuplara-dogru-ilerliyor", "text": "Küresel ısınmanın kısa ve uzun vadede ne gibi değişiklikleri beraberinde getireceği daha şimdiden görülmeye başlandı bile. Kutuplardaki buz kütlelerinin ve perm toprağındaki erimeler veyahut da denizlerdeki asit oranının artması gibi. Bilim insanları şimdi geniş alanda etkisini gösterecek başka bir değişim daha tespit ettiler. Anlaşıldığı üzere küresel iklim koşullarındaki değişimlerin, okyanuslarda rüzgarlarla oluşan akıntıların üzerinde de dramatik etkileri söz konusu. Uzun vadeli uydu verilerine göre bu akıntılar son kırk yıl içinde yüksek bir hızlı kutuplara doğru ilerlemiş. Bu yer değiştirmenin sonuçları şimdiden hissediliyor. Etkilenen bölgelerde özellikle de deniz seviyesi yükseliyor, türler göçüyor ve fırtına bölgeleri yeni alanlara kayıyor. Daha basit sözlerle açıklayacak olursak su, rüzgarla oluşturulan okyanus akıntılarında bir daire içinde hareket ediyor. Dünya genelinde bu tür sekiz büyük çevrim var: Üç tanesi Atlantik'te, diğer üçü Pasifik'te ve diğer ikisinden biri Hint Okyanusu'nda diğeriyse Güney Okyanusta. Bu çevrimli akıntı sistemleri hava durumunu ve kıyı bölgelerindeki deniz ürünlerinin durumunu belirliyor. Beş subtropikal okyanus çevrimi kıyı kenarında tropikal bölgelerden sıcaklık ve nem taşıyor orta ve üst enlemlere. Ve bu şekilde de bölgesel hava sıcaklıklarını ve yağışları etkiliyorlar. Doğu kenarında ise derindeki besleyici maddeli su yukarı çıkıyor. Bu suda algler, en küçük deniz canlıları ve bol miktarda balık yaşıyor, öyle ki bu yükselen bölgeler okyanusların besin depoları olarak da tanımlanmaktadır. Bilim insanları geliştirdikleri yeni bir yöntemle akıntıların hangi hızda yer değiştirdiklerini belirleyebilmişler. Buna göre okyanus çevrimi, yılda ortalama olarak sekiz yüz metre ilerliyor. Bu değişimler özellikle de güney yarım kürede belirgin bir şekilde görülüyor. Kuzey yarımkürede ise kıtaların konumu ve Kuzey Kutbu'ndaki deniz buzunun gelişimi gibi faktörler etkili olarak, bizi, bu değişimlerin hangi süreçlerle ne ölçüde tetiklendiğini bulmak için motive eden güçlü doğal oynamaları görmemizi sağlıyorlar diyor araştırmacılar. Yeni geliştirilen modellerle ekip, hangi değişimlerin küresel ısınmaya, hangilerinin doğal oynamalara bağlı olarak ortaya çıktığını bulabilmiş. Uzmanlar, akıntılardaki değişiminin küresel ısınmayla tetiklendiği sonucuna varıyor. Kenar akıntılarının üst enlemlere ilerlediği yerlerde bölgesel deniz seviyesi olağanüstü bir şeklide yükseliyor. Bu sorun özellikle de Kuzey Amerika'nın kuzeydoğu kıyılarında yaşayan insanları etkiliyor. En kötüsü ise büyük subtropikal çevrimlerinin yer değiştirmesi, besin açısından fakir deniz bölgelerinin genişlediği ve dünya okyanuslarının verimliliğinin genel olarak azaldığı anlama geliyor. Büyük akıntı halkalarının yer değiştirmesi böylece okyanuslarda köklü bir değişimin başlangıcı olabilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/buz-cekirdekleri-kuresel-isinmanin-kesin-kanitlari", "text": "İklimin eskiden beri değişmekte ve karbon dioksit düzeyinin sürekli olarak dalgalanmakta olduğunu iddia eden küresel ısınma inkarcıları, iklim değişikliğinin son yıllarda hız kazanarak dünyamızı felakete sürüklediği savına karşı çıkıyorlar. Ancak bilim insanları bunların karşısına buz çekirdeklerinden elde ettikleri verilerle çıkıyor. Verilere göre sanayi devriminden bu yana atmosferdeki CO2 düzeyi yüz milyonlarca yıllık düzeyin üzerinde. Dünya doğal bir sera etkisine sahip ve bu çok yaşamsal bir etki. Sera etkisi olmasaydı gezegen yüzeyinin sıcaklık ortalaması -18 C'nin üzerinde seyrederdi ve buna bağlı olarak insan yaşamı hiçbir zaman var olmazdı. Atmosferdeki gazlardan biri olan karbon dioksit (CO2) ısıyı hapsederek gezegeni insan yaşamına uygun hale getirmiştir. Sera etkisi kavramı yüzyıldır biliniyor. Yaklaşık 150 yıl önce John Tyndall adında bir fizikçi, CO2'nin sera özelliklerini ortaya çıkartmak için laboratuvar deneylerinden yararlanmıştı. Daha sonra 1800'lerin sonlarına doğru Svante Arrhenius, atmosferimizdeki CO2'in sera etkisini ve geçmişteki buzul çağlarıyla ilişkisini ilk kez hesapladı. Günümüz bilim insanları ve mühendisleri son on yıllarda, Antarktika ve Grönland'ı örten buzul tabakalarını delerek bu bağlantıları en ince ayrıntılarına kadar keşfetme olanağına kavuştu. Binlerce yıl boyunca yağan kar sıkışarak kalın buz tabakaları oluşturur. Delme sonucu elde edilen buz çekirdekleri 3 km uzunluğa erişebildiği gibi, 800.000 yıl geriye de gidebiliyor. Bilim insanları, buz tabakalarındaki su moleküllerinin kimyasından yararlanarak sıcaklığın bin yıldır ne gibi değişiklikler geçirdiğini anlayabildiler. Bu buz tabakaları ayrıca antik atmosferdeki minik baloncuklarını da içine hapseder. Bunlar da tarih öncesi CO2 düzeylerini ölçmekte kullanılır. Bundan önceki sıcak dönemlerde, ısınmayı meydana getiren CO2'deki artışlar değil, Dünya'nın rotasyonundaki ve Güneş çevresindeki yörüngesinde meydana gelen küçük fakat öngörülebilir yalpalamalardı. Bu yalpalamalar sonucu ortaya çıkan küçük iklim değişikliklerinin doğal bir yükselticisi olan CO2, bu süreçte çok önemli bir rol oynadı. Gezegen soğumaya başlayınca, daha fazla CO2 denizlerde ayrışmaya başladı ve sera etkisini azalttı. Bu da soğumayı biraz daha artırdı. Benzer şekilde gezegen ısındıkça denizlerden atmosfere salınan CO2 ısınmayı daha da artırıyordu. Ne var ki şimdi durum farklı. Atmosfere devasa miktarlarda ve çok hızlı bir şekilde yollanan CO2'den insanlar sorumlu. CO2'nin artış hızı geçmişteki kayıtların hiçbiri ile karşılaştırılamaz. Son 1.000 yılda CO2 düzeylerindeki en hızlı doğal değişim 35 ppm dolaylarındaydı. İnanılması çok zor, ama insanlar aynı miktarı yalnızca son 17 yılda havaya saldılar. 2017 yılının ortalarında atmosferik CO2 409 ppm olarak hesaplanmış durumda. Havaya bombardıman edilen CO2, iklimin hızla ısınmasına yol açıyor. Bu durumda iklim değişikliğinin gerçekten meydana geldiğine ilişkin kanıtlar bol ve net. İşin zor kısmı şu: Bundan sonra ne yapmalıyız? Tüm ülkelerin güçlü, halkıyla işbirliği yapabilen ve güvenilir bir siyasi liderliğe her zamankinden fazla ihtiyacı var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/cal-dagindaki-darbe", "text": "İsyanımın pekiştiği anlarda bilgisayarımın başına geçtiğim sıralar, arşivimde -konuyla ilgili kitaplarla birlikte- yıllardır biriktirdiğim gazetelerden kesilmiş kağıtlara, fotoğraflara baktığımda ve yıkım görüntülerini karşıma aldığımda içimi çektiğim zamanları yaşadım; kasabamın Çal Dağı'nda nikel madeni çıkarmak için kesilen/boğazlanan yüz binlerce olgun ağacı düşünerek -acılar içinde- bastım tuşlara. Feryat ettim, yazılarımla yetkililere adeta yalvardım. Son zamanlarda da yeşile göz diken ve gökyüzüne doğru uzanan beton yığınlarını sevimli görüntülerle güya çağdaşlık göstergeleri olarak müşteriye sunumlara tanık oldukça içim daralmakta. \"Görkemli\" binaların daha ne kadar ülkemin yeşilliğinden nemalanacağını tasavvur ettikçe bunalıma düşüyorum. Genel seçimlerde iktidara gelmek için dil dökenlerin, \"bir keseriz on dikeriz\" diyenlerin böyle devasa/ölümcül bir soruna değinmeden bağırmaları apayrı bir yara. Ülkede insan eliyle ve çılgın istekler için yok edilen canlı cansız tüm varlıkları, \"vandalizm\" elinden kurtarmanın zamanı geldi, geçiyor; pişmanlık sınırlarını zorluyor bu yıkım. Cumhuriyet Bilim Teknoloji'nin 14 Ağustos 2015 sayısının kapağı \"Yaratabileceğimiz en kötü uygarlıktayız\" başlığını taşımıştı. Orhan Bursalı bir kez daha dikkat çekmişti insanlığın barbarlık yolundaki eylemlerine. \"Yıllardır ciddiye alınmadık\" diyordu Ömer Madra, Cumhuriyet'in 25 Ağustos 2015 tarihli sayısında. 29 Ağustos'taki uyarısında tarihten çıkarılan dersin \"kitle seferberliği\" olması gerektiğini ilan ediyordu. 7 Kasım'daki yazısıyla da 12-13 Kasım 2015'te Boğaziçi Üniversitesi'deki kapsamlı iklim forumuna ve ardından 15-16 Kasım'da Antalya'daki uluslararası buluşmadan söz ediyordu: Geleceğin yıkımına parmak basıyor \"Antalya'da son tango\" damgasını vuruyordu. Tunç Ali Kütükçüoğlu, 11 Eylül 2015 tarihli CBT'deki \"Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu\" başlığını taşıyan yazısıyla da Jared Diamond'un Çöküş kitabından Pasifik Okyanusu'nda bir kara parçası olan Paskalya Adası trajedisini naklediyordu. Uyarılarını da şöyle bağlıyordu: \"Paskalya Adası trajedisi bize toplumların bazen kısa vadeciliğin kısır döngüsüne kapılarak çökebileceği\"nin altını çiziyor. Bir de soru ekliyor ve yanıtını veriyordu: Bir toplum neden öngörüsünü yitirip kendi bindiği dalları keser: Yüksek nüfus, fakirlik, fırsatçılık, cehalet, ideolojik saplantılar. Bu kısacık yazıda gerek Cumhuriyet'te çıkan -özellikle Özlem Yüzak ve Hakan Kara'nın dikkat çeken- başka uyarıları, gerekse değişik medya dünyalarında (örneğin #tarih dergi'nin Mart 2015 sayısında) yapılan ikazları dile getirmem artık gerekmiyor. Vandalizm, tahribat, yıkım olayları artık biliniyor ve dillendiriliyor. Sadece birkaç bilge kişiyi simge olarak anmakla yetiniyorum burada. Onların -örneğin Hayrettin Karaca, Doğan Kuban ve Bozkurt Güvenç gibi güngörmüşlerin- yaşamları boyunca çevre, kültür, uygarlık vb. insanlığın ve doğanın hayat damarları için verdikleri uğraşlara saygı gösterilerek, ciddiye alınarak ve benimsenerek yaşama geçirilmesini diliyorum. Ve G-20 ve iklim değişikliği üstüne Paris'teki \"usulen\" yapılan uyarıların uygulamaya geçirilmelerini, ciddiye alınmalarını istiyorum. Şimdi geleyim kasabama, Turgutlu'ya. Birçok kez yazdım. Çevresine, köylüsüne, kasabasına, bölgesine hiçbir yarar sağlamayacak olan nikel madenini çıkarabilmek için, daha doğrusu, sadece uluslararası ölçekteki sermayeyi zengin etmek uğruna, orada var olmuş uygarlıklara kıyarak ve yüz binlerce ağacı boğazlayarak/devirerek, alınan ürünleri yeşerten tarlasına, bağına ve bahçesine yapılan yıkımı ve getirebileceği sağlık ve doğa tahribatını anımsatarak. Doğduğum ve büyüdüğüm kasabamın geleceği için, dilerim Çal Dağı'nın feryadına kulak verilir, \"insaf\" kendini gösterir, gelecek kuşakları temiz havası, uçan kuşu ve eteklerinde uzanan ovaları ile baş başa bırakır. Karmakarışık bir ortamda, ülkenin karşı karşıya kaldığı bir darbe girişimiyle sürüklendiği şu günlerde, ülke yönetimine talip olan siyasal partiler, özellikle iktidardakiler -ne yazık ki- eğilmiyorlar böyle yaşamsal bir konuya; daha önceleri sundukları seçim bildirgelerinin umut vermediği gibi. 15 Temmuz 2016 darbe girişimine odaklanan korkular ise ilan edilen OHAL'in çevre sorunlarına, doğa sevdasına nasıl yaklaşacakları sorunu beni diken üstünde tutuyor. Yazık oluyor şu doğaya, çevreye, ekosisteme! Vakit geçtiğinde de pişmanlık para etmiyor. Doğanın/çevrenin tahribatıyla oluşacak çölde uygulayabileceğiniz \"demokrasi\" de kalmıyor. Ve ben, Turgutlu Çal Dağı'nda yüz binlerce ağacın kesilmesinden sonra -durdurulan, yeniden alınan, gece yarılarından sonra meclisten çıkarılan kararlardan sonra- maden için çevreye verilebilecek yıkımı önleyebilecek hukuk fermanını beklemenin ıstırabı içindeyim. Sorumlu yargıçların ve iktidardakilerin \"çevre bilinci\" içinde vermeleri gereken son ve doğa dostu kararlarını umutla bekliyorum. Kısa bir zaman önce, kapımızın zili çaldığında komşumuz olan ve ilkokul üçüncü sınıfta okuyan sevimli ve akıllı Zeynep bir kitap uzattı bana: ODTÜ İlkem Koleji'nde öğretmenlerinin önderliğinde hazırlanmış Bir Şiir Bin Sihir. Bu sevimli kitapçık için hazırladığı AĞAÇ şiiri ve arkadaşı Nehir'in yazdığı YAZIK başlıklı dizeler beni özellikle duygulandırdı. \"Görkemli binalar/ geniş ışıklı caddeler/ olsun diye her yerde/ kestiler ağaçları/ yıktılar dağları/ ağlattılar ormanı\" diyor Nehir. Zeynep de ona katılıyor ve yöneticileri uyarıyor: \"Ağaçsız ülkeler/ dönüyor çöle/ oksijen kalmaz/ dereler kurur/ barajlar olmaz. Ağaç güzelliktir/ sudur, hayattır/ elimdeki kalem/ yazdığım kağıttır. Yukarıda andığım güngörmüş bilgelerin uyarılarını ülke sorumluları dikkate almıyorsa eğer, şu miniklerin seslerine kulak vermelidir. Çünkü onların gelecekleriyle oynuyor muktedirler. Ülke yönetimine talip olanların Kızılderililerden naklettikleri yaşamsal bir öğüdün hakkını versinler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/cernobilin-gosterdigi-insanlarin-ekosisteme-verdigi-zarar-radyasyondan-daha-fazla", "text": "Çernobil, bir süredir insanlarda felaketi çağrıştıran bir sözcüğe dönüşmüş durumda. 1986 yılında yaşanan, fakat hiçbir zaman gündemden düşme yen nükleer santral kazası sonucunda binlerce kişi kansere yakalandı. Bir zamanlar oldukça kalabalık bir nüfusa sahip olan bölge, hayalet bir kente dönüştü ve 2600 kilometrekarelik bir alan da yasak bölge ilan edildi. Ne var ki, Çernobil'in insanların yerleşimine yasaklanan bu bölgesi yaşamdan arınmış değil. Kurtlar, yaban domuzları ve ayılar eski nükleer santralin çevresindeki ormanlarla kaplı alana geri döndüler. Bu bölgenin bitki örtüsüne gelince, radyasyona karşı en duyarlı olması beklenen bitkiler olaydan hiç etkilenmediler. Radyoaktif kirlenmenin en yoğun olduğu yerlerdeki bitkiler bile üç yıl içinde kendilerine geldiler. Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle nükleer reaktörlerden kaynaklanan radyasyonun canlı hücreleri nasıl etkilediğini anlamak gerekir. Çernobil'deki radyoaktif malzeme, sürekli olarak dışarıya hücresel yapıları parçalayan yüksek hızlı parçacıklar ve dalgalar püskürttüğünden dengesiz-değişken-stabil olmayan bir yapıya sahiptir. Hücrenin büyük bir kısmı zarar görse bile kendilerini yenileyebilirler. Ancak DNA gibi yaşamsal bölümü kendini yenileyemez. Yüksek dozlarda radyasyon söz konusu olduğunda DNA'nın yapısı bozulur ve hücreler hızla yok olurlar. Öte yandan, düşük dozlarda radyasyon hücrenin işlevini yerine getirme biçiminde birtakım farklılıklar yaratır. Örneğin, hücrenin kanserli bir yapıya dönüşmesine, denetimsiz biçimde çoğalmasına ve vücudun başka bölümlerine yayılmasına neden olmak gibi gözle görülemeyen olumsuzluklara yol açabilir. Hayvanlarda bu durum çoğu zaman ölümcül sonuçlar yaratabilir, çünkü hayvanların hücre ve sistemleri son derece katı sınırlarla belirlenmiş bir yapıya sahiptir. Hayvan biyolojisini şöyle çalışır: Her bir hücrenin ve organın belli bir yeri ve amacı vardır; tüm bölümlerinin bireyin yaşamını sürdürebilmesi için çalışır durumda ve işbirliği içinde olması gerekir. Söz gelimi bir insan beyni, kalbi, ya da akciğerleri olmaksızın yaşayamaz. Oysa bitkiler gelişimlerini çok daha esnek ve organik bir biçimde gerçekleştirirler. Bitkiler hareketten yoksun olduklarından içinde bulundukları yerin koşullarına uyum sağlamaktan başka bir çözümleri yoktur. Dahası, bitkilerin hayvanlar gibi tanımlanmış bir yapıları da yoktur ve yaşadıkları sürece belirli yapılara kavuşurlar. Bir bitkinin kökleriyle gövdesinin ne denli uzayacağı o bitkinin başka bölümleri tarafından gelen kimyasal sinyallerin dengesine ve tüm bitkileri birbirine bağlayan dev ağın yanı sıra, ışık, sıcaklık, su ve besin koşulları gibi unsurlara göre değişir. Son derece önemli bir başka nokta da, hayvanların tersine, hemen hemen tüm bitkilerde hücrelerin bitkinin gereksindiği türde yeni hücreleri üretebilme gücüne sahip olmalarıdır. Bitkilerden çelik alarak yeni bitkiler üretebilmeleri, bir zamanlar dal ya da yaprak olan parçanın kök salıp yeşermeye başlaması bu yüzdendir. Tüm bunlar bitkilerin, ister bir hayvanın saldırısına uğramış, ister radyasyona maruz kalmış olsun, cansız hücre ya da dokuları hayvanlara kıyasla çok daha kolay bir biçimde yenileyebildikleri anlamına geliyor. Radyasyon ya da DNA'ya zarar veren başka türde herhangi bir unsur bitkilerde urların oluşmasına neden olsa bile, değişime uğrayan hücreler, kanserlerde olduğu gibi, genelde bitkinin bir bölümünden bir başka bölümüne yayılmaz. Bitkiler bu özelliklerini hücreleri çevreleyen katı duvarlara borçlu. Üstelik bitkilerde oluşan urlar çoğu zaman ölümcül bir etki yaratmaz, çünkü bitki hatalı çalışan dokuya karşın işlevini sürdürmenin bir yolunu bulabilir. İlginç bir biçimde, radyasyon karşısındaki doğuştan edinilmiş esnekliğin yanı sıra, Çernobil'deki yasak alan kuşağında bulunan kimi bitkiler, görünüşe bakılırsa DNA'larını korumak amacıyla, kimyalarını değiştirerek onları daha dirençli kılan bir yeteneğe sahip. Kaldı ki bunun da işe yaramaması durumunda başka onarım sistemlerini devreye sokabiliyorlar. İlk bitkilerin evrilmeye başladığı çok eski dönemlerde dünya yüzeyindeki doğal radyasyon düzeyleri çok daha yüksek olabileceğinden, belki de yasak bölgedeki bitkiler yaşamlarını sürdürebilmek için kökleri o dönemlere uzanan adaptasyonlardan yararlanmış olabilirler. Şimdilerde Çernobil çevresinde yaşam her geçen gün biraz daha canlanıyor. Çok sayıda bitki ve hayvan türlerinin sayıları artık felaket öncesi sayıları da aşmış durumda. Çernobil'in yol açtığı onca felaket ve yitirilen onca insan yaşamı düşünüldüğünde, doğadaki bu yeniden canlanış insana son derece şaşırtıcı gelebilir. Radyasyonun bitkilerin yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı, kimi bitki ve hayvanların yaşam sürelerini kısaltabileceği su götürmez bir gerçek. Ne var ki, yaşamı destekleyici kaynakların yeterince bol miktarda olması ve etkilerin ölümcül sonuçlar yaratmaması durumunda yaşamın yeniden yeşermesi işten değildir. Daha da önemlisi, Çernobil felaketi sonucunda radyasyonun beraberinde getirdiği sorunlar, insanların bölgeyi terk etmeleri sonucunda sağlanan yararlarla kıyaslandığında pek de ciddi sayılmayabilir. Şimdilerde Avrupa'nın en büyük doğa koruma alanlarından birini oluşturan bu ekosistem, her birinin yaşam süresi biraz daha kısa olsa bile, eskisinden çok daha fazla sayıda canlı türünü içinde barındırıyor. Çernobil felaketi, bir bakıma, insanoğlunun gezegen üzerindeki etkilerinin gerçek boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu nükleer kazanın yerel ekosisteme verdiği zarar, insanların gezegen üzerinde yarattıkları yıkıcı etkilerin yanında solda sıfır kalıyor. Kısacası, insanoğlunun bir yerlerden elini çekmesinin doğanın kendini yenilemesine ve yaşamın yeniden canlanmasına olanak tanıdığı söylenebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/cinli-arastirmacilar-ses-dalgalariyla-yagmur-yagdirdi", "text": "Çin'in başkenti Pekin'deki Tsinghua Üniversitesi'nden araştırmacılar, düşük frekanslı ses dalgalarıyla \"bulutları hareketlendirerek\" daha fazla yağış elde edilebileceğini gözlemledi. Scientia Sinica Technologica'da yayımlanan çalışmada, insan kulağının epey zor algılayabileceği 50 hertz frekansında ses dalgaları kullanıldı. Fakat gönderilen dalgaların ses seviyesi ise 160 desibel, yani çalışan bir uçak motoruna eşdeğerde. Öte yandan ses dalgaları yaklaşık 1 kilometre yukarıdaki bulutlara ulaştığında azalan basınçtan ötürü gücü 30 desibele düşüyor. Independent Türkçe'nin aktardığına göre, bilim insanları gönderdikleri ses dalgaları sayesinde bulutlarda titreşim yarattıklarını, bulutun içindeki küçük parçacıkların daha büyük olanlarla birleştiğini, böylelikle de çok daha fazla yağmur damlacığı oluştuğunu açıkladı. 2020'de Tibet Platosu'nda yapılan deneylerde yağış oranında yüzde 17 artış kaydedildi. Çinli bilim insanları ses enerjisinin bulutların fiziksel özelliklerini değiştirdiğini ve diğer benzer teknolojilere kıyasla kimyasal atık üretmediğini ve hava taşıtı ya da roket gibi araçlara gerek duyulmadığını belirtti. Çalışmanın yazarı Profesör Wang Guangqian, gelecekte bu teknolojinin \"çok daha düşük maliyetlerle ve uzaktan kumandalı sistemlerle\" kullanılabileceğini söyledi. Geniş çaplı hava değiştirme sistemlerinin çevreye ve ekosisteme olumsuz etkileri de uzun süredir tartışılan bir konu. Teknolojinin kullanımını eleştirenler, başarılı olunsa bile uzun vadede bölge sakinleri ve civarda yaşayan hayvanlar için ses kirliliği oluşabileceğini savunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/co2i-yutan-yapay-yaprak-gelistirildi", "text": "Amerikalı bilim insanları, karbondioksitten yakıt üreten bir güneş hücresi geliştirdi. Son derece verimli çalışan yapay yaprağın enerji üretiminde devrim yaratabileceği düşünülüyor. Fosil yakıt kullanımından uzaklaşabilmek için karbondioksitten yakıt üretmenin yollarını bulmak 21.yüzyılın en zorlu çabalarından birisi olsa gerek. Illionois Üniversitesi'nde Amin Salehi-Khojin ile çalışan ekip, şimdi bu konuda önemli bir adım attı. Araştırmacılar bitkilerin yapraklarına benzer şekilde işleyen bir güneş hücresi geliştirdi. Yapay yaprak elektrik veya benzeri enerji kaynaklarına gerek duymadan, su, güneş enerjisi ve karbondioksitten yakıt üretiyor. Aslında bu fikir yeni değil. Bilim insanları daha önceleri de atmosferdeki karbondioksiti kimyasal olarak yararlanabilir bir biçime dönüştürmeye denemişti. Ancak yeni katalizör bugüne dek bilinenlerden çok daha etkili ve çok daha ucuza mal oluyor diyor Salehi-Khojin. Enerji üretiminde devrim yaratabilecek madde, iki bileşenden oluşuyor. Tungsten- diselenit, asıl görevi yani karbondioksitin indirgenmesini üstleniyor. Özel bir iyon çözeltisi ise katalizörün, kimyasal reaksiyonu zarar almadan atlatarak çalışır durumda kalmasını sağlıyor. Bitkiler fotosentezle şeker ürettiğinde aldıkları ışık enerjisinin yalnızca dörtte birini kullanırlar, geriye kalan boşa gider. Illinois Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirilen güneş kolektörleri gerçi şimdilik yüzde beşlik bir verimle çalışıyor, ama yüzde yirmilik verime ulaşabilecek bir model geliştiriyorlar. Sera gazı karbondioksidi yutan yeni güneş hücresi güncel iklim tartışmaları için de büyük önem taşıyor. Alet şimdilik hidrojen ve karbonmonoksit karışımı olan sentetik bir gaz üretiyor ama sentetik gazı şeker veya dizel olarak işlemek çok zor değil. Amerikalı araştırmacıların buluşu elbette ki iklim değişimini tek başına durduramaz. Fakat ilke olarak çok daha verimli enerji üretimine olanak verebilir. Yakıt olarak elektrik enerjisi ve karbondioksit oluşacak, karbondioksit ve güneş ışığından ise yine yakıt üretilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/daha-sicak-bir-dunyada-hayatta-nasil-kalacagiz", "text": "Paris İklim Konferansı'nda alınan karara göre uzun dönemde, küresel sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2 derecenin altında kalması için tüm ülkeler işbirliği içinde çaba harcamalıdır. Ancak bugünkü trende baktığımızda bunun mümkün olmayacağı, sıcaklığın bu yüzyılın sonunda 3-4 C kadar artış göstereceği tahmin ediliyor. Daha sıcak bir dünya için bugünden hazırlık yapmaya başlarsak, çoğu insanın hayatta kalabileceğini söylemek yanlış olmaz. Ancak bu hazırlıklar yalnızca sellere karşı baraj inşa etmekle sınırlı kalmalıdır. Bu durumda çözüm, daha az toprak ve kaynakla üretilebilecek daha verimli ürünlere öncelik vermek. Biyologlar şimdiden güneş enerjisini daha fazla yakalayabilen, nitrojen gübre ihtiyacını kendisi karşılayabilen, kuraklık, sel, tuz, haşere ve hastalıklara dirençli ekinler geliştirmek için kolları sıvadılar bile. Ancak bunun için daha fazla çaba ve sermaye gerekiyor. Deniz seviyesinde yükselme, iklim değişikliğinin kaçınılmaz bir sonucu. Aynı zamanda ekonomiyi en fazla zorlayacak felaketlerden biri. 2100 yılında yükselme 3 metreyi bulabilir. Daha sonraki dönemlerde 20 metrelere çıkabilir. 2016 yılında ABD Louisiana'daki Jean Charles Adası'nda yaşayan 60 kişiyi tahliye etmek için 48 milyon dolar harcadı. Deniz seviyesi 1.8 metre yükselirse yalnızca ABD'de 13 milyon kişi, dünyada ise yüzlerce milyon kişi yer değiştirmek zorunda kalacak. Bu tehlikeyi hafifletmek için aslında yapacak çok şey var. Örneğin Florida gibi bir yüzyıl sonra sular altında kalacağına kesin gözüyle bakılan alanlara inşaatları engellemek gibi. İklim değişikliğinin yarattığı en yakın tehlike bütçeye bindireceği zararlardır. ABD'de 2 metrelik su yükselmesinin yol açacağı parasal yük tahminen 882 milyar doları bulacak. Bu yazı HBT'nin 75. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/deniz-tabanindaki-plastik-atiklar-yirmi-yil-sonra-bile-yeni-atilmis-kadar-saglam", "text": "İster Arktik denizin dibinde ya da Pasifik denizinin üst sularında yüzsün, okyanusların her yerinde plastik çöp ve mikroplastik var. Deniz diplerinin bazı yerlerinde metrekareye 1,9 milyon plastik parçacığı düşüyor. Plastik biyolojik olarak indirgenemediği ve UV ışınları da birçok polimeri etkilemediği için bunlar binlerce yıl kalıcı olabiliyorlar. Ancak plastiğin deniz diplerindeki özel koşullarda ne kadar süre kalıcı olduğu bugüne dek pek bilinmiyordu. Bu sorunun yanıtı şimdi bir rastlantıyla yanıtlanabildi. Helmholtz Okyanus Araştırmaları Enstitüsü'nden Stefan Krause aslında Pasifikte, Peru kıyılarını inceleyerek derin deniz madenciliğinin uzun vadeli etkisini öğrenmek istiyordu. Meslektaşları bu amaçla 25 yıl kadar önce DISCOL bölgesinde bir parça derin deniz yatağını taramışlardı. Araştırmacılar bölgeye dalgıç robotlarla incelediklerinde beklenmedik bir şeyle karşılaşmışlar. Denizin dibinde birçok plastikle birlikte 1990 ila 1999 yılları arasında Almanya'da üretilen plastik yoğurt kabı bulunmuş. Bunların biraz ilerisinde ise içinde bir Coca Cola kutusu bulunan bir plastik poşet bulunmuş. Tahminlere göre bu kutu 1988 yılında gerçekleştirilen Davis Kupası için özel olarak üretildi. Araştırmacılar plastikleri Raman spektroskopisiyle incelemişler. Lazer destekli bu yöntem bir malzemenin moleküler bileşimini belirleyerek, yoğurt kabı ve plastik poşetteki polimerlerin değişip, değişmediği hakkında bilgi veriyor. Sonuca göre ne poşet ne de yoğurt kabında parçalanma ya da indirgenmeye işaret eden herhangi bir bulguya rastlanmamış. Poşetteki politelende herhangi bir kimyasal veya fiziksel bozulma belirtisi görülmediği gibi PET kaplamalı polistiren yoğurt kabında da herhangi bir bozulma belirtisi tespit edilmemiş. Hatta üzerindeki yazılar bile hala okunuyordu diyor araştırmacılar. Ayrıntılı incelemelerle iki objenin üzerinde de ince bir bakteri tabakası oluştuğu görülmüş. Bu biyofilm, polimer tipine bakmaksızın tüm yüzeyi kaplamıştı. Daha önceki araştırmalardan bu tür biyofilmlerin birkaç gün içinde oluştuğu bilindiği için, araştırmacılar plastiklerin üzerindeki bakterilerin en az yirmi yıl önce yerleşmeye başladıklarını düşünüyorlar. Ancak bu bakteriler plastik üzerinde ölçülebilir etki yapmamıştı. Bu sonuçtan yola çıkan araştırmacılar plastiğin deniz diplerinde olasılıkla yüz yıllar ile bin yıllar boyu kalıcı olabileceğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizde-meydana-gelen-depremler-ulkemiz-kiyi-alanlarini-tehdit-etmeye-devam-ediyor", "text": "TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, Bodrum'a 10 km. açıkta denizde meydana gelen deprem ile ilgili bir uyarı yazısı yayımladı. Deniz içi aktif fayların oluşturacağı depremler ve tsunaminin, kıyı alanlarımızda bulunan yerleşim birimlerini ve tesisleri tehdit ettiğini belirten Oda, alınması gereken önlemlere dikkat çekti. Gökova Körfezi içinde Bodrum İlçesi Bitez mahallesine yaklaşık 10 km. kadar uzaklıkta denizde meydana gelen deprem, 6 şiddetindeydi ve yaklaşık 11 sn. sürmüştü. 21 Temmuz gecesi saat 01.31'de meydana gelen deprem, AFAD verilerine göre büyüklüğü Mw: 6.5, derinliği 7.8 km., Kandilli Rasathanesi verilerine göre Mw: 6.6 büyüklüğünde ve odak derinliği yaklaşık 5 km. civarında, Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi tarafından ise Mw: 6.7 olarak bildirildi. Büyüklüğü 4'ten fazla olan onlarca artçı deprem de kaydedilmeye devam ediyor. Yine AFAD Başkanlığı verilerine göre depremde kaydedilen maksimum ivme değeri deprem merkez üssüne en yakın uzaklıktaki (10 km uzaklıkta) Bodrum kuvvetli yer hareketi istasyonunda K-G yönlü bileşende 158 gal olarak ölçüldü. Depremin, normal fay karakterinde Gökova fayının deniz içinde yer alan ve yaklaşık 20-25km uzunluğundaki bir segmentinin kırılması ile meydana geldiği düşünülüyor. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, sığ odaklı bu depremin, Muğla ili ve ilçeleri başta olmak üzere tüm Güney Batı Ege'de hissedildiğini, artçı depremlerin ise birkaç ay daha devam edebileceğini öngörüyor. Kandilli Rasathanesi verilerine göre deprem sonucunda liman içinde yaklaşık 13 cm. yüksekliğinde tsunami dalgaları oluştu ve bu dalgalar kıyıdan karaya doğru onlarca metre ilerledi. Tsunami dalgalarının daha yüksek olarak görüldüğü yerlerde ise, araçlar suyla beraber sürüklendi. Ege Denizi'ndeki Girit Yayı-Kıbrıs Yayı bölgesinde Afrika plakasının kuzeye doğru hareketi sonucunda geçmişte şiddetli depremlerin meydana geldiği ve bu depremlerin de ciddi hasarlara yol açan tsunamiler oluşturduğu biliniyor. Bodrum ve çevresinde yer alan yerleşim birimlerinin çoğunluğunun kaya nitelikli sağlam zemin birimleri üstüne oturması, yapıların çoğunlukla düşük katlı olarak inşa edilmesi ve oluşan yer ivmesi değerinin (158 gal) düşük olması, hasarın minimum seviyede kalmasını sağlayan nedenler arasında gösteriliyor. Aynı deprem, Yunanistan'ın Kos adasında iki kişinin ölümüne ve önemli hasara yol açtı. 8000 km.'yi aşan kıyı alanına sahip olan ülkemizde, çok sayıda yerleşim birimi başta olmak üzere, enerji alanındaki stratejik tesislerimiz, limanlar, turistik tesislerin çoğunluğu kıyı alanlarımızda yer alıyor. Kıyı alanlarındaki zayıf zemin özelliklerine sahip yerleşim birimlerinin tsunamiden etkileneceğine dikkat çeken Oda, bir an önce çalışmalara başlanması gerektiğini hatırlattı. Yerleşim yerlerinin belirlenmesinde zeminin jeolojik parametrelerinin önemi ve yapıların mühendislik hizmeti alması, deprem hasarlarının en aza indirilmesinde en önemli faktörlerden biri. Bunun için jeolojik jeoteknik birimlerin oluşturulması ve kıyılarda yer alan yerel yönetimlerin, jeoloji mühendislerinin koordinesinde tsunami planları yaparak depreme hazırlanması gerekiyor. Başta Başbakanlık AFAD Başkanlığı ile MTA Genel Müdürlüğü olmak üzere, tüm sorumlu kurumlar tarafından, bir plan çerçevesinde, deniz içi aktif fayları konusunda araştırma başlatılması ve araştırma sonucuna göre deniz içi aktif fayların haritalandırılması gerekiyor. Bu harita baz alınarak kıyı alanlarındaki yerleşim birimleri, tesisler ve yapılacak yatırımların, hızla gözden geçirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizler-oksijensizlikten-boguluyor", "text": "Science dergisinde son günlerde yer alan bir makale, dünya genelinde denizlerdeki oksijen içeriğinin hızla düştüğü belirtilerek, iklim değişikliğini hızlandıran bu gidişatın durdurulması için acilen önlem alınması çağrısında bulunuluyor. Yeryüzü'ndeki canlı yaşamı söz konusu olduğunda oksijenin en temel gereksinim olduğu ortaya çıkar. İnsanlardan evcil kedilere ve büyük beyaz köpekbalıklarına kadar bu molekül, hücrenin başarıyla solunum yapmasında başroldedir. Solunum sırasında kompleks karbonhidratlar parçalanarak yaşamak için gerekli olan enerjiyi sağlar. Science dergisinde son günlerde yayımlanan bir makale denizlerde oksijen içeriğinin hızla düştüğüne dikkat çekiliyor. Yaklaşık iki düzine bilim insanının ortaklaşa hazırladıkları Küresel Deniz ve Sahillerde Azalan Oksijen başlıklı makale gerek kamuoyu gerekse siyasiler için uyarı niteliği taşıyor. Oksijen krizi deniz sıcaklıklarının artmasına ve buna bağlı olarak sera-gazı salımlarının tehlikeli boyutlara tırmanmasına zemin hazırlıyor. Bir kere oksijenin eriyebilme özelliği su sıcaklığı ile ters orantılıdır. Dolayısıyla deniz suyu ısındıkça havadaki oksijen hemen çözülmez. Bu da sudaki canlı organizmalara daha az oksijen gitmesi anlamına gelir. Yüksek su sıcaklığının deniz yaratıklarının metabolik hızlarını artırması İşleri daha da kötüleştirir. Sonuçta oksijen miktarı azaldıkça deniz canlılarının oksijene duyduğu ihtiyaç daha da artar. Oksijensiz deniz ortamının bir diğer özelliği de küresel ısınmayı artırmasıdır. Bu ortamlar nitröz oksit gibi bileşenlerin üretimi için idealdir. Ki bunlar güçlü sera-gazlarıdır. Bu durumda iklim değişikliğini daha da hızlandıran bir geri besleme potansiyeli söz konusudur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizleri-soluksuz-birakiyoruz", "text": "İklim değişikliğinin denizleri nasıl etkilediğini öngörmek için yapılan bir simülasyondan elde edilen sonuçlara göre denizlerdeki oksijen düzeyinin azalmasıyla ekosistemler soluk alamayacak hale gelecek. Gezegenin 10 C ısındığı aşırı senaryolarda denizler tam 8000 yıl oksijensiz kalacak. Denizlerde her zaman oksijen açısından yoksul bölgeler vardır. Ancak son 50 yıldır oksijenin minimum olduğu bölgeler giderek çoğalıyor. Bunun bir nedeni de iklim değişikliği: Denizler ısınıyor ve ısınan sularda oksijenin çözülmesi zorlaşıyor. Deniz yaşamı oksijensiz koşullara karşı çok duyarlı. Dolayısıyla oksijen yüzdesinde birkaç derecelik düşüş, ekosistemin üzerine kaldıramayacağı kadar yük bindirmek için yeterli. 360 milyon yıl önceki Devoniyen Yok Oluş'ta en büyük kitlesel ölüm okyanuslarda meydana gelmişti. Soy ağacının beşte biri bu dönemde yok olmuştu ve bunun en büyük nedeni oksijensiz kalmalarıydı. Daha önceki çalışmalara göre 2100 yılına gelindiğinde denizler oksijen içeriğinin % 7'sini kaybedecek. Fakat denizlerin yükselmesi gibi iklim değişikliğinin pek çok etkisi önümüzdeki bin yıl içinde hissedilecek. Zaman içinde oksijen düzeyi düzelebilir, fakat simüle edilmiş zaman çerçevesinde bunun gerçekleşmesi beklenmiyor. Tüm senaryolarda Dünya'nın ısınması 2300 yılında sona erdiyse de, ortalama oksijen dibe vuruncaya kadar daha bir bin yıl düşmeye devam etti. O zaman bile çözülmüş gazın her şey dengeleninceye kadar yayılma sürecinin sürdüğü gözlendi. Özetle denizlerin tam karışması binlerce yılı alabilir. Rogers'a göre bütün bu senaryoların gösterdiği tek şey, okyanusların iklim değişikliğine ne kadar hassas olduğudur. Küresel ısınmanın bazı etkilerden kurtulmak mümkün değilken, yine de en kötü senaryodan kaçınmak mümkün. Rogers, Bu araştırmalardan elde ettiğimiz mesajların bu gidişatı durdurma gücü olan insanlara ulaşması çok önemli diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/doganin-haklari-anayasalara-giriyor", "text": "Türkiye'de doğa haklarına yönelik ağır ihlaller yaşanırken Yeni Zelanda'dan Kolombiya'ya, Hindistan'dan Ekvador'a kadar dünyanın dört bir yanından hükümetler, doğanın haklarına anayasalarında yer vermeye başladı. Ancak doğanın haklarının insan tarafından tayin edilmesinin, insanın doğa üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırdığına yönelik tartışmalar da peşi sıra geliyor. Her daim tartışma konusu olan haklarla ilgili fikirler zamanla değişti. Sözgelimi Aydınlanma döneminde, insanın bazı evrensel doğal haklarının olduğu fikri ortaya çıktı. 1776 Amerika Bağımsızlık Bildirgesi yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı haklarını açıkça ortaya koydu. 1789 Fransız İnsan Hakları ve Vatandaş Hakları Beyannamesi ise tüm siyasi birlikteliklerin amacının, özgürlük hakkı gibi, insanın doğal haklarının korunması olduğunu ilan etti. Bu beyanlar zamanla hak mücadelelerini de beraberinde getirdi. II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı insan hakları ihlallerini takiben, Birleşmiş Milletler ise tüm insanların onurunu ve geniş bir haklar dizisini tanıyan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ni kabul etti. Bu hakların birçoğu, bugün maalesef kitlelere tam olarak yayılmasa da daha adil toplumlar için ahlaki bir taslak sundu. İnsanların doğal haklarına yönelik bu ifadeler, zamanla köleliğin ve diğer hak ihlallerinin yanlış olduğunu savunmak için bir çıkış noktası haline geldi. Günümüzde ise benzer bir çıkış noktası doğanın doğal hakları söylemi için geçerli. Doğa hakları savunucuları, çevresel yıkımın, durdurulması gereken ahlaki bir yanlışlık olduğunu savunuyorlar. Bu savunu, insanlara zarar vermenin ahlaki bir yanlış olduğu iddiasından daha az önemsiz değil. Buna karşın bilimsel kanıtlar, küresel çevre krizinin hızlandığını ve çevre yasalarının bu eğilimi tersine çeviremediğini gösteriyor. Doğayı bir hak sahibi olarak tanımlayan hareketler de mevcut yasaların ekolojinin yıkımını durdurmak yerine doğanın yıkımını meşrulaştırdığını savunuyor. Bununla birlikte dünyanın dört bir yanından birtakım yargı mercileri, doğa haklarını bir şekilde tanımış durumda. Bunlar doğayı daha iyi koruyabilir, ancak bazı sorular halen cevapsız. Tabiat hakları hareketi, insan olmayanların haklarını desteklemeyi amaçladığı için hayvan hakları hareketine benzetiliyor. Ancak, insan hakları gibi doğa hakları da geleneksel olarak bireye öncelik veriyor. Kuzey Carolina Üniversitesi'nden The Case for Animal Rights kitabının yazarı Tom Regan'a göre, tüm canlıların doğasında var olma değerleri ve dolayısıyla da hayatta olma hakları bulunuyor. Doğa hakları destekçileri de bu bakış açısıyla ekosistemler ve doğanın döngüsüne katılan diğer doğal varlıkların da haklarına odaklanıyor. Bu noktada insan, hayvan ve doğa hakları tartışmaları, özünde çıkar teorisine dayandırılıyor. Columbia Hukuk Okulu'ndan etik profesörü Joseph Raz, doğanın, insana sağladığı katma değerden ziyade değerleri olan varlık olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve doğanın kendiliğinden haklara sahip olabileceğini öne sürüyor. Doğa hakları savunucuları da doğanın bu içsel değere sahip olduğuna dair ahlaki bir söylemde birleşiyorlar. Bu açıdan doğanın doğal hakkına yönelik söylemler, doğanın insana sağladığı faydaları en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan ekonomik ve faydacı yaklaşımların çok ötesinde. Şimdiye kadar doğanın haklarını hukuk sistemi üzerinden koruma girişimleri sınırlı sonuçlar sağladı. Sözgelimi, Ekvador ve Bolivya, doğanın haklarını tanımada öncü bir rol oynadı, ancak ikisi de çevresel bozulmalarını yavaşlatamadı. Doğanın haklarına dayanan birkaç mahkeme kararı çevre için olumlu sonuçlar doğursa da her iki ülke de çevreye zarar veren politikaları uygulamaya devam etti. Diğer hak tanımalar ise yasal zorluklardan kurtulmuş değil; örneğin, doğal toplulukların ve ekosistemlerin var olma, doğal olarak gelişme haklarını tanıyan Grant Township yönetmeliği, şirket haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle devlet hukuku tarafından önlendi. Burada doğanın haklarını etkin biçimde işlevsel hale getirmek için temel bir soru, hak sahibinin nasıl tanımlanacağı olarak karşımıza çıkıyor. Hakları tanınan varlık örnekleri arasında Toprak Ana, Pacha Mama; nehirler, ekosistemler, doğal topluluklar, buzullar, türler ve hayvanlar alemi sayılabilir. Her biri kendi tanımlayıcı zorluklarıyla birlikte geliyor. Şirketlerin kuruluş yoluyla tüzel kişi olarak sayılacağı sürece benzer şekilde doğal varlıkların da hak sahipleri haline geldiği ekolojik olarak tanımlanmış kriterler tanımlamak öneriliyor. Burada bilim, türlerin habitat ihtiyaçlarının, topluluk yapılarının, ekolojik fonksiyonların ve evrimsel süreçlerin değerlendirilmesinde etkili bir rol üstleniyor. Başka bir soru, doğanın hangi haklara sahip olacağı ile ilgili. Bazı yasalar, doğayı, yasal haklar getirmelerine izin veren tüzel kişiler olarak tanırken; diğerleri doğaya mülk haklarını, var olma ve gelişmeyi ya da restore edilme hakları olarak tanıyor. İnsan haklarında olduğu gibi, bu tür hakların nasıl tanımlanacağı da tam olarak belli değil. Çünkü bu hak tanıma, doğanın haklarını nasıl talep edebileceği sorusuna yol açıyor. Alternatif olarak, doğanın hakkını savunan insanların, doğal varlıklar adına dava açma yetkisine sahip olması da mümkün. Her iki durumda da doğal varlıkların haklarının ne zaman ihlal edildiğini ve hak ihlallerinin nasıl düzeltilebileceğini belirlemesi büyük bir sorunsal; bunu çözebilmek için disiplinlerarası yaklaşımlara ihtiyaç olduğu da ortada. Bir başka merkezi sorun, doğa hakları ile kurumsal veya insan hakları ve çıkarları arasındaki çatışmaların nasıl yargılanacağına ilişkin. Bunun cevabının, doğa haklarının etkili olup olmayacağının da belirleyicisi olması bekleniyor. Bu noktada, doğanın hakları tüm insan faaliyetlerini durdurmayı amaçlamamasına rağmen, yıkıcı insan faaliyetlerini meşrulaştırmaktan öteye gidememesi gibi bir sorun söz konusu. Burada insan haklarının da temeli olan sağlıklı bir çevreye yönelik hakların, insan faaliyetleriyle çelişen türleri korumadığına yönelik bir eleştiri getiriliyor. Zira Nesli Tehlike Altındaki Türler Yasası gibi koruma yasaları, türleri korusa da onlara var olma hakkı vermiyor. İnsana fayda sağlamıyorsa var olma hakkının da söz konusu olmadığı gibi bir durum söz konusu. Dolayısıyla doğanın haklarının tanınması durumunda türler, yönetmeliklerle açıkça korunmadıkları ve ihtiyaçlarının insan ihtiyaçları ile çatışması durumunda zarar gördüklerinde tazminat talep etme hakkına sahip olabilirler. Ama ağızları ve dilleri olmadığı için hak ihlallerine karşı savunmasız bir hale geliyorlar. Bu da bir çıkar grubunun, iradesini diğerlerine empoze etme girişimi olarak yorumlanabilir. Sonuç olarak doğanın hakları ile insan faaliyetleri arasındaki uyuşmazlıkların çözülmesi, karar veren insan olduğu için oldukça güç. Doğa ve insan faaliyetleri arasındaki çatışmalar büyük ve sistematik bir ölçekte değerlendirilmeli. İnsanlar ve şirketler, bu değerlendirmeyi yapamadıkça, doğa var olma hakkına insandan bağımsız olarak sahip olmadıkça, çevrenin devam eden bozulmasından açıkça anlaşıldığı gibi doğa sıklıkla tahribata uğramaya devam edecek. Geldiğimiz bu noktada doğa hakları mücadelesinin yaşamın özüne dair önemli bir çaba olduğunu düşünmekle birlikte kendiliğindenlik ile insan hükmüyle yürütülen yasal mücadele arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. Canlıların insanlar tarafından tutsak edilmesi, öldürülmesi, doğal alanların rant uğruna bozulması kabul edilir şey değil. En bilinen örnek üzerinden gidecek olursak kapitalizmin şah damarlarından endüstriyel hayvancılığa karşı çıkış, doğa hakkı ve etik açısından çok kıymetli. Bakıldığında hayvancılığın insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımının %51'inden sorumlu olduğunu da biliyoruz. Bu açıdan hayvan hakları için sokağa dökülmek ve empatiye davet eden bir farkındalık oluşturulması çabaları da yersiz sayılmaz. Ancak buna insanın karar vermesi pek de tarafsız bir yaklaşım gibi gözükmüyor. Burada vejetaryenlik gibi içten bir pratiğin, yasal teoriye üstün geldiğini söyleyebiliriz. Zaten dünya genelinde de bu bilinç hızla artıyor. Sözgelimi, sadece ABD'de vegan yaşama pratiğini tercih eden insan sayısı, 2016'nın ilk çeyreğinden 2017'nin ilk çeyreğine %19'luk bir artış göstermiş durumda. Global Data'ya göre ise ABD'de kendisini vegan olarak tanımlayan insan sayısının son üç yıldaki artışının %600 olduğunu görüyoruz. Britanya'da ise bu rakam son 10 yılda %360. Kısacası avcı toplayıcılıktan bugüne insanı hep üst sıraya koyan hiyerarşik düşünce sisteminin, doğa unsurlarının esaretini ve katliamını hep meşrulaştırıldığını görüyoruz. Bir başka deyişle, doğa haklarının kendiliğinden var olduğunu ve bunu yasalara dahil etmeye çalışmanın insanı doğanın üstüne koyan bakış açısını perçinlediğini vurgulamak gerekiyor. 2010 Toprak Ananın Hakları Kanunu ve 2012 Toprak Ana ve Yaşam için Entegre Gelişme Yasal Çerçevesi, doğanın yaşam, yaşam çeşitliliği, su, temiz hava ve restorasyon gibi haklarını tanıyor. Kolombiya Yüksek Mahkemesi, 2018'de Kolombiya Amazon'unun bir hak konusu olduğuna karar verdi ve hükümetin onu korumak için harekete geçmesine hükmetti. Bu karar, Kolombiya Anayasa Mahkemesi'nin 2016 yılında, Atrato Nehri'nin tüzel kişiliğe sahip olduğuna ve koruma, korunma ve restore edilme hakkına sahip olduğuna karar vermesine dayanak sağladı. Ekvador Cumhuriyeti Anayasası, Pacha Mama ya da doğanın haklarına, varlığına, yaşam döngülerine, yapılarına, işlevlerine, evrimsel süreçlerine ve restorasyonuna bütünleşik saygı içeren haklarını tanıyor. 2018'de Uttarkand Yüksek Mahkemesi, hayvanlar aleminin, yaşayan bir kişinin hakları, görevleri ve yükümlülükleriyle tüzel kişilik olduğunu ilan etti. Bu mahkemenin daha önceki bir kararında ise Ganj ve Yamuna Nehirleri için birtakım haklar tanındı. Maori kabileleri ve Yeni Zelanda hükümeti arasında imzalanan bir antlaşma, tüzel kişi olarak tanınan Te Awa Tupua'yı dağlardan denize kadar Whanganui Nehri'nden oluşan bölünmez ve yaşayan bir bütün olarak kabul eden 2017 yasasına yol açtı. Tamaqua Borough, Pennsylvania, doğal topluluk ve ekosistemlerin haklarını tanımak için 2006'da yerel bir yönetmelik çıkardı; daha sonra belediyeler, birden fazla eyalette doğanın haklarını tanıdı. Bu düzenlemelerin bazıları mahkemeler tarafından düşürüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dogu-akdeniz-turkiyeye-dayatilmak-istenen-hukuk-disilik-ve-dogal-gaz-sorunu", "text": "Doğu Akdeniz günümüzde siyasal ağırlıklı bir sorun olarak gündemde yer almaktadır. Bu sorun çeşitli siyasal konularda, çoğu kez gerçekler çarpıtılarak, kullanılmaya başlanmıştır. Bu yazının amacı önümüzdeki günlerde dallanıp budaklanma eğilimi taşıyan bu ciddi sorunu oluşturan konuların bir bölümünün gerçek yönlerini çok öz olarak ele almaktır. Konunun çok yönlü olma özelliği, onu, kısa olmak zorunda olan bir yazıda ancak genel çizgileri ile ele almayı zorunlu kılmaktadır. Yazıda kullanılan şekiller de, aynı nedenle, ayrıntıdan uzak olup, yalnız doğru bir genel fikir verebilme yaklaşımı ile düzenlenmişlerdir. Petrol ve doğal gaz yataklarının oluşumu hakkındaki bilgiler bu fosil enerji türüne olan büyük ilgiye bağlı olarak yapılmış çok sayıdaki çalışmanın sonucunda ortaya çıkmış olan bilgiler ile güçlenmiştir. Sonuçta ortaya çok geniş kabul gören oluşum modelleri çıkmıştır. Bu modellerden hareketle karalarda ve denizlerde petrol ve doğal gaz üretilmesine elverişli olan yerlerin giderek daha büyük bir başarı ile belirlenmesi olanaklı olmuştur. Doğu Akdeniz'e bu gözle bakıldığında en olumlu koşulların Doğu Akdeniz'in güneydoğu köşesinde var olduğu görülmektedir. Zaten günümüze kadar belirlenmiş olan gaz sahalarının tümü de o bölgede yer almaktadır. Bu sahalar Şekil 1 ve Şekil 3 üzerinde işaretlenmiştir. Doğu Akdeniz'in tabanında dikkati çeken jeolojik yapıların başında Akdeniz Sırtı olarak adlandırılan bir kuşak yer almaktadır. Bu kuşak kabaca İtalyan çizmesinin güney ucu ile Kıbrıs adasının yakın batısı arasında uzanan, güney ve kuzeyinde yer alan derin deniz alanlarına göre göreceli yüksek olan bir deniz altı sırtıdır. Bu sırt, büyük bölümünde çok sayıda, deniz tabanı ile düşük açı yapan konuma sahip olan faylar ile parçalanmıştır. Akdeniz'in bu bölümünde söz konusu sırtın kuzeyinde Girit ve Rodos adalarının yakın güneyinden geçerek Anadolu'nun güneybatı ucuna varan bir derin çukurluklar dizisi yer almaktadır. Jeolojik bakımdan ayırtman özelliklere sahip olan diğer bir büyük alan ise Mısır'ın kıyılarından başlayıp, Nil ırmağının deltasını da içeren, kuzeyde Kıbrıs adasına yaklaşan, doğuda ise Akdeniz'in sınırlarına ulaşan geniş bir bölgeyi kapsamaktadır. Eldeki verilere göre hidrokarbon yatakları bulundurma bakımından en olumlu koşullara da bu bölge sahiptir. Bu koşullar hidrokarbonların oluşması için kaynak kaya özelliği taşıyan organik gereç bakımından zengin jeolojik birimlerin varlığı, bu oluşuma el verecek ölçüde ısı ve basınç koşullarının, yani genelde kalın bir çökel örtüsünün varlığı, oluşan sıvı/gazın içinde depolanabileceği gözenekli bir jeolojik ortamın varlığı ve bu ortama göç edecek sıvı/gazın orada hapsolması için yalıtım sağlayacak bir yapının varlığı olarak özetlenebilir. Akdeniz Sırtı bu özellikler bakımından değerlendirildiğinde, bu sırt kuşağının Akdeniz'in güneydoğu köşesi kadar olumlu koşullara sahip olmadığı görülmektedir. Olumsuzlukların en başında, sırtın çok sayıda fay ile parçalanmış olması nedeniyle büyük yatakların oluşması için gerekli geniş bir bölgeden sıvı/gaz göçüne el vermemiş olması gösterilebilir. Aslında faylar da bazı durumlarda bir haznenin gelişmesine, bir kapan görevi sağlayarak olanak hazırlarlarsa da, bu tür haznelerin boyutları genelde ufak olmaktadır ve yerlerinin belirlenmesi de zordur. Ancak, Akdeniz Sırtı'nın, bu önemli olumsuz özelliğine karşın aynı zamanda umutlu bir hedef olarak da görülmesine yol açan bir özelliği de vardır. Şekil-1'de görüldüğü üzere bu sırt üzerinde deniz tabanında çok sayıda çamur volkanı yer almaktadır. Bu volkanları oluşturan gereç ana bileşen olarak bir çamur hamurundan oluşmaktadır. Bu hamurun içinde kil topakları ve seyrek olarak başka türden kayaç parçaları da yer almaktadır. Tüm bu gereçler çok yüksek basınç altındaki gaz ve sıvılar aracılığı ile derinlerden yüzeye taşınmışlardır. Büyük derinliklerde, genelde geçirimsiz bir kil örtüsü altında, giderek artan bir basınç oluşturacak şekilde biriken sıvı/gazın kil örtüyü yumuşatması ve sonunda parçalamasıyla yukarılara, düşük basınç bölgelerine doğru yükselmesi, çamur volkanı oluşumunun ana mekanizmasını oluşturmaktadır. Bu mekanizmada söz konusu sıvı/gaz çoğun hidrokarbon depolanmalarının oluşumu ile ilişkilendirilebilmektedir. Örneğin Azerbaycan hidrokarbon sahalarında çok sayıda görkemli çamur volkanı yer almaktadır. Akdeniz Sırtı'ndaki bazı çamur volkanlarından alınan örneklerde yapılan incelemeler, hidrokarbon yatakları ile ilişkili olabilecekleri yönünde değerlendirilmiştir. Söz konusu bu volkanların bir bölümünün günümüzde de etkin oldukları görülmektedir. Yunanistan'ın, Girit adasının güneybatı açıklarında yer alan ve yoğun çamur volkanı oluşumu içeren bir bölgede delgi işlemlerine başlama aşamasında olduğu bildirilmektedir. Bu işlemin sonucunun Akdeniz Sırtı'nın hidrokarbon üretimi bakımından potansiyeli hakkında önemli veriler sağlaması beklenir. Bu konu güneydoğu Akdeniz'de deniz alanı bulunmayan, bana karşın Akdeniz Sırtı'nın farklı özelliklerdeki kesimlerine komşu olan Türkiye için de özel önem taşımaktadır. Türkiye'nin Fatih delgi gemisinin Kıbrıs adasının 75 km kadar batısında delmekte olduğu derin kuyudan elde edilecek sonuç ve verilerin de, Akdeniz Sırtı'nın hidrokarbon potansiyelini değerlendirmede belirleyici ipuçları sağlaması beklenir. Şekil-1. Doğu Akdeniz'in başlıca jeolojik öğeleri bu şekil üzerine genel çizgileri ile gösterilmektedir. Şekilde gri renkteki kuşak Akdeniz Sırtı adı altında tanımlanmaktadır. Bu sırtın Mısır yönündeki sınırının güneyinde Heredot derin düzlüğü vardır. Orada deniz tabanı, Nil deltasının deniz altındaki devamı boyunca sığlaşarak Mısır kıyılarına ulaşmaktadır. Şekilde kırmızı yıldızlar ile kabaca işaretlenmiş olan doğal gaz sahaları Mısır-İsrail-Lübnan ile Kıbrıs adası arasındaki bölgede yer almaktadır . Yayınlanmış araştırmalarda belirtilmiş olan çamur volkanı gurupları şekil üzerinde mavi yıldızlar ile işaretlenmiştir. Her bir yıldız, genelde çok sayıda çamur volkanından oluşan bir gurubu simgelemektedir. Akdeniz Sırtı'nın kuzeyindeki derin çukurluklar kuşağı sıkışık eşderinlik eğrileri ile belirgindir. Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz üretimi ufak boyutlarda 1990'lı yıllarda, Mısır'da Nil deltası üzerinde karada ve sığ denizde başlamıştır. Ancak Doğu Akdeniz'in doğal gaz üretimi bakımından önemli bir potansiyele sahip olduğu görüşü İsrail'in 2009 yılında AEB bölgesinin kuzey kesimlerinde çok büyük gaz sahaları bulması ile güç kazanmıştır. Bu buluşları, Kıbrıs adasının AEB sinde 2011 yılında büyücek bir gaz sahasının bulunması izlemiş, 2015 yılında Mısır AEB sinde dev boyutlu bir yatağın bulunması ile Doğu Akdeniz önemli bir doğal gaz sahası olarak gündeme yerleşmiştir. Bu buluşları yenilerinin izleme olasılığı yüksek olup, Mısır'ın Sina kuzeyindeki AEB sinde son derece büyük bir gaz sahasının varlığı yönünde güçlü belirtilerin elde edilmiş olduğuna dair, henüz doğrulanmamış, bilgiler vardır. Tüm bu büyük gaz sahaları derin sularda yer almakta olup, bu sahalardan etkin üretime geçmek uzun bir süreç gerektirmektedir. Mısır geçmişte çok sınırlı oranlarda doğal gaz kullanan bir alt yapıya sahip olduğu için, o sıralarda karadan ve sığ denizden çıkarttığı doğal gazı sıvılaştırarak ihraç yoluna gitmiştir. Ancak zamanla iç tüketimi artınca, Mısır sıvılaştırma için büyük paralar ile yaptırılmış olan iki tesisini de devre dışında bırakmış, bu yüzden de yatırımcı şirketlere büyük ölçüde borçlanmıştır. Çok büyük gaz sahalarının bulunması üzerine Mısır bu sıvılaştırma tesislerini yeniden devreye sokmak, o tesislerde kendi ihtiyacının fazlasını ve Kıbrıs ve İsrail sahalarından deniz-altı boru hatları ile gelecek gazları sıvılaştırarak Avrupa'ya ihraç etmek istemektedir. GKRY Kıbrıs sahasının doğal gazını, Mısır ve İsrail sahalarından boru hatları ile gelecek gazlarla birlikte Yunanistan üzerinden İtalya'ya ulaştıracak bir derin deniz-altı hattına bel bağlamış, ancak bu hattın yakın bir gelecekte gerçekleşme olasılığı olmadığı için gazını Mısır sıvılaştırma tesislerine göndermek üzere bir boru hattı sözleşmesini imzalamıştır. Avrupa Birliği'nin, Rus gazı ile fiyat bakımından rekabet edemeyecek olmasına rağmen, stratejik nedenlerle Doğu Akdeniz gazı ile yakından ilgilendiği görülmektedir. Çok uzun olmak ve çok derin yerlerden geçmek zorunluluğu nedeniyle kapasite ve maliyet dezavantajlarına sahip olan böyle bir boru hattının, yakın hatta orta yakınlıkta bir gelecekte gerçekleşme şansı son derece zayıf gözükmektedir. Ancak, ek yeni bulgular ile bölgenin rezervinin günümüzdekinin çok üstüne çıkması durumunda, Doğu Akdeniz sahalarından Avrupa'ya, Türkiye'yi devre dışı bırakan, bir boru hattının gerçekleşme olasılığın çok güçleneceği de söylenebilir. İsrail alt yapısını doğal gaza ağırlık verecek şekilde değiştirmeye başlamıştır. Bu süreç içinde iç tüketim fazlası olan doğal gaz üretimini Mısır'ın sıvılaştırma tesislerine göndermeyi gündemde tutmaktadır. Ancak, büyük olasılık ile stratejik çekinceler nedeniyle bu konuda henüz kararsız görünümdedir. Uzun dönemde İsrail'in doğal gaz ihracatçısı olabilmesi, iç tüketimini ancak karşılayabilecek olan günümüzdekilere ek olarak yeni gaz sahaları bulmasına bağlı gözükmektedir. Lübnan'ın önemli gaz sahalarına sahip olduğu yönünde bilgiler vardır. Özellikle iki bölge dikkati çekmekte ise de günümüze kadar delgi ile ortaya konmuş bir rezerv yoktur. Ancak, kendi AEB sinde doğal gaz üretimi konusunda bir atılım sürecine girmek üzere olduğu görülmektedir. Gazze'nin önünde tartışmasız olarak Filistin'in AEB si olarak kabul görecek bir bölgede 2009 yılından bu yana varlığı bilinen irili ufaklı gaz sahaları vardır. Büyük bir olasılıkla siyasi çekincelerle, Filistin'in, günümüze kadar, bu sahalardan üretim yapma yönünde bir girişimi dikkatleri çekmemiştir. Buna karşın Filistin'in EMGF 'a üye olduğu görülmektedir. 2019 Ocak ayında oluşturulmuş olan bu gurup Mısır, İsrail, GKRY, Ürdün, Filistin, Yunanistan ve İtalya'dan oluşmaktadır. Amacı bölgedeki enerji politikalarını koordine etmek ve bölgesel bir gaz pazarı oluşturmak şeklinde açıklanmıştır. Bir ara deniz alanlarından doğal gaz ve petrol üretmiş olan Suriye, içinde bulunduğu savaş koşullarında kendi deniz alanında dikkati çeken bir çalışma yapmamaktadır. Filistin'in AEB sınırlamasını temel hükümranlık sorunundan bağımsız olarak çözmeye çalışması beklenemez; ancak, bu arada, yörenin deniz alanı sınırlandırması haritalarında Gazze kuşağının önündeki bir üçgen alanın Filistin'e ait olarak gösterilmesi sıradan bir uygulama durumuna gelmiştir. İsrail ile Lübnan arasında İsrail tarafından savunulan AEB sınırı Lübnan kabul etmemektedir. Lübnan'ın öne sürdüğü 850 km2 lik hak ihlalinin önemli bir bölümü için Lübnan'ın yaklaşımının doğru olduğu düşüncesi deniz hukuku uzmanlarınca benimsenmektedir. Ancak, bu tartışmalı alan içinde önemli bir gaz sahasının varlığı yönünde bir belirtinin doğması durumunda söz konusu küçük alanın çok ciddi bir sorun durumuna gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bölgedeki temel ve son derece ciddi AEB sınırlandırma sorunu GKRY'nin ve de Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'de sahip olduklarını savundukları alanlardaki Türkiye'nin hakları ile ilgilidir. Türkiye'ye dar bir kuşak bırakarak gerisini sahiplenen bu yaklaşım Şekil 2'de görülmektedir. Bilindiği üzere AEB sınırlandırmasında temel hedef hakça bir çözüme ulaşmaktır. Sınırlandırmanın yapıldığı coğrafya özelliklerine bakılarak söz konusu hedefe ulaşmak için değişik sınırlandırma yöntemleri uygulanmaktadır. Yunanistan ve GKRY'nin sınırlandırma için izlemiş oldukları yaklaşım, bölgenin coğrafya özelliklerine uymayan ve hakçalık ile yakın - uzak bağlantısı kurulamayacak sıradan bir sınırlandırma yöntemini bölgeye uyarlama çabasıdır. Avrupa Birliği'nin, Fransa'nın, Mısır'ın, uluslararası hukuka göre hiçbir geçerliliği olmayan bu uygulamayı geçerliymiş gibi kabul eden üst düzey beyanatlarını sıradan birer politik basiretsizlik olarak kabul etmek gerekmektedir. Türkiye'nin savunduğu ve Birleşmiş Milletler'e 2004 yılında bu konuda bir bilgi notu vererek tescil ettirmiş olduğu görüşüne göre, Kıbrıs adasının batı uç bölgesinden geçen boylamın (320 16' 18) batısında kalan bölge, hakça bir çözüme göre Türkiye'nin AEB'sidir. Belirtmek gerekir ki Türkiye'nin bu görüşü Uluslararası Adalet Divanı'nın çözüme ulaştırdığı AEB uzlaşmazlıklarında da örneğini bulan güçlü bir yaklaşıma dayanmaktadır. İki tarafın, sahipliği konusunda üzerinde uzlaşmamış oldukları AEB kesimi Şekil 3'de, adanın batısında kırmızı ile gösterilmiştir. Bu durumda Kıbrıs adasının batısındaki söz konusu bu alanın tek taraflı olarak sınırlandırılması uluslararası hukuka göre kabul edilemez. Ancak görünen o ki: GKRY'nin AEB için benimsediği sınır, bir gurup ülke tarafından, hukuksal engel görmezden gelinerek, Türkiye'ye bir emrivaki olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Bu kabul edilemez girişime karşılık olarak, Türkiye de, tek yanlı bir kabul ile, kendi görüşü doğrultusunda, söz konusu tartışmalı bölgede derin deniz delgi gemisi Fatih ile derin bir delgi yapmaya başlamıştır. Ayrıca, bilindiği üzere GKRY, KKTC'yi yok sayarak, diğer ülkeler ile sınırlama anlaşmaları ve arama işlemleri ve doğal gaz konusunda işbirliği anlaşmaları yapmıştır ve bu yönde süregiden yoğun bir çaba içindedir. Bu tür uygulamaların yapılmaması konusunda uyarılarda bulunan, ancak, bu uyarılarına yanıt almayan Türkiye, KKTC'nin, misilleme olarak tek yanlı ilan etmiş olduğu AEB'si ile çakışan bir bölgede, GKRY'nin İtalyan ENİ firması aracılığı ile delmek istediği kuyuya (Şekil 3 üzerinde 1 numaralı blokta işaretli nokta) savaş gemileri ile engel olmuştur. Kısa süre önce de Türkiye'nin sahip olduğu ikinci derin deniz delgi gemisi olan Yavuz Kıbrıs adasının Karpas burnunun yakın güneyinde, Karpas-1 adı verilen bir kuyuyu delmeye başlamıştır. Şekil-2. Yunanlıların ve GKRY nin dünyaya benimsetmeye çalıştıkları ayrıcalıklı ekonomik bölgeler , sırası ile açık mavi ve sarı renklerde gösterilmiştir. Bu yaklaşıma göre Türkiye ait AEB söz konusu açık mavi ve sarı alanların dışındaki, Türkiye kıyılarına kadar olan dar alan ile sınırlıdır. Şekil-3. Kıbrıs adasının yakın çevresindeki, birbirleri ile örtüşen ayrıcalıklı ekonomik bölge alanları ve günümüze kadar belirlenmiş olan doğal gaz sahaları. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de AEB'si olarak öngördüğü alanın GKRY'nin sahiplenmek istediği alanın içinde kalan kesimi kırmızı ile gösterilmektedir. Sarı alanlar GKRY'nin arama ruhsatı vermek üzere ilan etmiş olduğu bölgeyi göstermektedir. Bu alan içinde 13 ruhsat bölümü belirlenmiştir. Görüldüğü üzere bu ruhsat bölümlerinden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı olanların bazı kesimleri Türkiye'nin savunduğu AEB içinde kalmaktadır. Öte yandan, GKRY'nin KKTC'yi devre dışı bırakmış olmasına karşılık olarak KKTC de GKRY den bağımsız olarak, kendi AEB'si içinde yer aldığını belirttiği ruhsatlama alanını ilan etmiştir. Şekilde gri ile gösterilen bu alanda, GKRY'nin Blok-3 olarak adlandırdığı bölgede, İtalyan ENİ şirketi tarafından açılmak istenen araştırma kuyusu için gerekli olan platformun kurulumu Türk savaş gemileri tarafından engellenmiştir. Şekilde, Blok-3 de yer alan söz konusu kuyu yeri ufak bir daire ile gösterilmektedir. Şekil üzerinde İsrail, Mısır ve GKRY nin gaz sahaları da görülmektedir. Tamar ve Leviathan sahaları İsrail AEB'sinde, Zohr sahası Mısır'ın, diğerleri ise GKRY'nin AEB'sinde yer almaktadır. Büyük bir doğal gaz tüketicisi olan, gereksiniminin tümüne yakınını dışalım ile sağlayan ve bunun için büyük miktarda döviz harcayan Türkiye'nin, doğal olarak, kendi gaz kaynaklarına sahip olması büyük önem taşımaktadır. Ancak, derin sulardan üretim göze alındığında Türkiye'nin Karadeniz AEB'sinin ön plana çıkma olasılığı çok yüksektir. Öte yandan bir ülkenin AEB'sinin o ülkeye, o bölgede deniz tabanı, altı ve üzerindeki su kütlesindeki, canlı kaynaklar da dahil olmak üzere, tüm doğal kaynaklar ve o kaynaklarla ilişkili etkinlikler üzerinde egemenlik hakkı tanıdığı göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz bölgesindeki AEB'sinin de Türkiye için yaşamsal önemde olduğu anlaşılmaktadır. Konuya dar açıdan, yalnız fosil yakıtlar bakımından, bakıldığında bile Akdeniz Sırtı'nın potansiyelinin henüz belirlenmemiş olduğu, özellikle Finike açıklarında zengin metan hidrat rezervlerinin varlığı göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz bölgesinin, en azından bu aşamada, Türkiye için önemli olduğu anlaşılmaktadır. Doğu Akdeniz bölgesinin doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya iletilmesi durumunda Türkiye için transit ülke avantajlarından yararlanma fırsatları doğacaktır. Fakat, bu doğal gaz Rus ve İran doğal gazı ile fiyat bakımından rekabette zorlanacağı ve bir ölçüde de, hiç değilse bir bölümü ile, daha düşük kalorili olacağı için, güneydoğu Akdeniz gazının Türkiye pazarına, büyük bir olasılık ile, doğrudan olumlu bir etkisi olmayacaktır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunya-cevre-gununde-plastik-kirliligi-mucadelesine-siz-de-destek-olun", "text": "Bugün çevremizi kutlamanın ve ona ne kadar değer verdiğimizi göstermenin günü. 5 Haziran Dünya Çevre Günü, 1972 yılında yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı'ndan bu yana kutlanıyor. Bu özel gün ile çevremizi korumaya yönelik farkındalık oluşturmak ve eylemleri teşvik etmek amaçlanıyor. Bu amaçla her yıl farklı ev sahibi ve farklı bir konsept belirleniyor. Örneğin geçen yılki Dünya Çevre Günü Kanada'nın ev sahipliğinde ve İnsanları doğa ile irtibatlamak teması ile kutlanmıştı. İnsanların dışarıya çıkıp doğayı keşfetmesi, onun güzelliğinin farkına varması istenmiş ve böylece onu koruma çağrısının anlam kazanacağı düşünülmüştü. Bu yılın \"Plastik Kirliliğiyle Mücadele Et \" teması Hindistan ev sahipliğinde kutlanıyor. Plastik kirliliği, gezegenimiz için en büyük tehditlerden biri. BM'ye göre, dünyada her yıl neredeyse 5 milyar adet plastik poşet kullanılıyor. Her yıl 13 milyon ton plastik okyanuslara bırakılıyor. Dünya adeta her dakika plastikle doldurulan bir çöp kamyonuna dönüşüyor. Son on yılda, geçen yüzyılda sahip olduğumuzdan daha fazla plastik ürettik ve bu ürettiğimiz plastiklerin yarısı tek kullanımlık. Dünya her dakika 1 milyon plastik şişe satın alınıyor. Tayland'ın güney kıyılarında, 80 plastik poşet yutarak kıyıya vuran balinayı kurtarma çabaları sonuçsuz kaldı. Hayvan, ölmeden önce yuttuğu poşetlerden sadece beşini çıkarabildi. Otopside hayvanın midesinde toplam sekiz kilo poşet bulundu. Taylandlı bir yetkili, balinanın poşetleri yuttuktan sonra yemek yiyemediğini söyledi. Mart ayında İngiltere Hükümeti için hazırlanan bir raporda, önlem alınmaması halinde okyanuslardaki plastik miktarının 10 yıl içinde üç katına çıkabileceği uyarısı yapılmıştı. Tayland da dünyada en fazla plastik poşet kullanılan ülkelerden biri. Hükümet geçen ay poşetler için tüketicilerden para alınmasına yönelik bir yasa çıkarılacağını duyurmuştu. Poşetlerin her yıl yüzlerce deniz canlısının ölümüne neden olduğu belirtiliyor. WWF-Türkiye'nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı iş birliğiyle gerçekleştirdiği 1 Güzel Hareket kampanyasına katılarak, plastik kullanımınızı azaltabilirsiniz. WWF-Türkiye ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Sıfır Atık Dairesi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde önemli bir kampanya başlatıyor. Kampanya, plastik atıkların çevre ve denizler üzerindeki olumsuz etkilerinin giderek büyüdüğü günümüzde plastik kullanımının azaltılmasını hedefliyor. Kampanya kapsamında www.1guzelhareket.org sitesi ziyarete açıldı. Kullanıcılar, siteyi ziyaret ederek, plastik kullanımlarını azaltmaya dair kendileri için küçük ama dünya için büyük bir adım atmış olacaklar. Sitede yer alan şu kullanım alışkanlıklarından en az birini değiştirerek kampanyaya katılabilirsiniz: Plastik Poşet kullanmayacağım, Plastik şişe kullanmayacağım, Plastik pipet kullanmayacağım, Plastik çatal, bıçak, kaşık kullanmayacağım. - Vazgeçmeye hazır olduğunuz tek kullanımlık bir plastik ürünü seçin. - Bu ürün yerine, tekrar tekrar kullanılmaya uygun başka bir alternatif ürün seçin ve bu ürünle birlikte bir öz çekim yapın. - Bu öz çekimi #BeatPlasticPollution ve #WorldEnvironmentDay hashtag'leri ile sosyal medyada paylaşın. Üç arkadaşınızı da etiketleyerek, aynı şeyi yapmaya davet edin. Evet plastik kirliliğini biz yarattık. Ama birlikte çalışarak bunu sonlandırmak da bizim elimizde."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunya-gunu-10-belgesel-film-bedava-gosterimde", "text": "SALT'ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan'da saltonline.org'da başlıyor. Gezegenimiz ısınıyor, okyanuslar asitleniyor, deniz seviyesi yükseliyor; iklim değişikliği nedeniyle ekosistemler zarar görürken biyoçeşitlilik hızla azalıyor. İklim kriziyle ilgili süregelen sorunlar ve çözüme yönelik çabalar, haberlerin yanı sıra belgesel yapımlarla geniş kitlelere ulaşıyor. Bu son şansımız mı? seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Bir gençlik grubu dans ve müzik aracılığıyla şehirlerinin ekolojik yapısını korumaya çalışırken, bambaşka bir coğrafyadan bir topluluk köklerine sahip çıkarak geleceği inşa etmenin yollarını arıyor. Büyük Okyanus'un ortasında küçük bir ada ülkesinin verdiği iklim mücadelesi, dünyanın diğer ucunda karşılık buluyor. Bireysel, toplumsal ya da kurumsal olması fark etmeksizin; bugün yaptığımız seçimlerin yarınımızı tayin edeceği bilinci giderek artıyor. SALT ve Garanti BBVA, Bu son şansımız mı? programıyla iklime dair sorular soran, aciliyet gerektiren meselelere odaklanan, geleceğimiz için olası çözümleri araştıran ve toplumsal farkındalık oluşturan filmleri Türkiye'nin her yerinden ücretsiz erişime açıyor. Her filmin bir hafta boyunca saltonline.org'da altyazılı olarak sunulacağı programın, iklim ve ekolojik kriz üzerine düşünmeyi ve tartışmayı teşvik eden bir konuşma serisiyle sürmesi planlanıyor. Bilim insanları, akademisyenler, araştırmacılar ve sivil toplum örgütü temsilcilerini buluşturacak bu sohbetlerin, Kasım ayında İskoçya'nın Glasgow şehrinde toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) ile eş zamanlı yapılması için çalışmalar devam ediyor. Bu son şansımız mı? kapsamında yedi yılda 50'den fazla filmin gösterildiğini belirten SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner, SALT'ta düzenlenen iklim konulu programların, kurumun güncel soruları kamuyla ve paydaşlarıyla müzakere etme yaklaşımının bir çıktısı olduğunu ifade etti. SALT'ın, dünyaya karşı bir sorumluluk bilinciyle eğildiği konu, onuncu yılında ayrıca, SALT Beyoğlu'nda yer alan İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken sergisinde gıda odağında irdeleniyor. Londra merkezli Cooking Sections tarafından hazırlanan sergide, yeme içme alışkanlıklarımızın çevreye olumsuz etkileri, güncel fikir ve öneriler eşliğinde sunuluyor. Garanti BBVA Genel Müdür Yardımcısı Işıl Akdemir Evlioğlu, Sorumlu bankacılık anlayışıyla topluma fayda sağlayan, bilgi, sanat ve kültür üretimini destekleyen bir kurum olarak hayata geçirdiğimiz SALT'ın Bu son şansımız mı? programının destekçisi olmaktan mutluluk duyuyoruz. Dünyamıza ve geleceğimize iyi bakmayı amaçlayarak bugüne kadar sürdürülebilirlik konusunda ülkemizde ve uluslararası düzeyde pek çok ilki gerçekleştirdik. 10 haftalık bir film ve konuşmalar serisinden oluşan bu programın da en büyük küresel krizlerden olan iklim değişikliği hakkında kamuoyunda farkındalık yaratacağına inanıyoruz. dedi. Evlioğlu ayrıca, SALT'ın onuncu yılını kutlamaktan mutluluk duyduklarını belirtti. SALT'ın katılıma değer veren, nitelikli bilgiye ayrıcalıksız erişimi teşvik eden programlarını gelecekte de sürdüreceğine duydukları inançla Banka olarak desteklerinin devam edeceğini sözlerine ekledi. Bu son şansımız mı? 2021 programı, SALT'tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanmıştır. 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline.org'da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunya-komur-nukleeri-birakamiyor", "text": "Rüzgar ve güneşten elektrik enerjisi üretimindeki bugün ve ileride beklenen büyük artışa rağmen, nüfusun aşırı artması, daha konforlu yaşam ve savurganlık sonucu, hem insanların hem de insanlara her şeyi yetiştirmekte olan endüstrinin/fabrikaların tüketeceği elektrik enerjisine, Yenilenebilir Enerjilerin yetmediği, yetmeyeceği, kömür ve nükleerin azalmadan hatta artarak süreceği, ilgili bilimsel araştırma raporlarında açıklanıyor /1,2/. 2050 yılında rüzgar, güneş ve su kaynaklarıyla birlikte yenilenebilir enerjilerin dünya toplam elektrik enerjisi üretimine katkısı en çok %30 kadar olabilecek. Arta kalanının büyük bölümü (%65) ancak kömür, doğal gaz ve nükleer enerjilerden karşılanabilecek. Bunların ayrıntılı çizelge ve grafikleriyle açıklamaları bu yazımızda bulunuyor. Dünya nüfusu bugün 7,6 milyar ve her geçen gün artarak 2050'li yıllarda 10 milyarı aşacağı kestiriliyor. Dünyaya gelen her kişinin beslenmesi, giyimi, barınması gibi daha birçok ihtiyacının karşılanması, sağlık, okul, yol gibi alt yapıdan yararlanması gereği de açık. Nüfus gitgide artarken insanlar kuşkusuz daha iyi yaşama çabasında. Evlerimizde birkaç TV'den klima aletlerine kadar elektrikle çalışan çok çeşitli aygıt var. Artan nüfus için yeni evler yapılıyor, kentler yüksek evlerle dolup taşıyor. Bunların malzemelerinin üretiminde elektrik gerektiği gibi kentleri dolduran çok katlı binalara su basmak için de elektrik gerekiyor. Yoksul ülkelerde de fabrikaların daha çok üretim yapmasını, iç ve dış satımın artmasını, daha çok iş ve kazanç sağlanarak insanların gelişmiş ülkelerdeki gibi yaşam düzeylerinin yükseltilmesi gerekiyor. Öte yandan savurganlık da artıyor. Eve giren 3 torba yiyecekten birinin çöpe gittiği açıklanıyor. Tüm bunlar için ise gece gündüz kesintisiz elektrik gerekeceği açık. Elektriğin sağlanmasında dünyanın birçok ülkesinde son 20 yıldır özellikle rüzgar ve güneşten elektrik üretilmesinde atılım yapıldı, yapılıyor. Bu ileride de sürecek. Ancak artan nüfus, daha olanaklı yaşam ve savurganlık nedenleriyle yenilenebilir enerjilerle üretilecek elektrik yeterli olamayacak. Bunları, ilgili kurumlarının uzmanları teknik raporlarında ayrıntılarıyla açıklıyorlar. Şekil 1'de, 2017'de dünyada üretilen toplam elektrik enerjisinin hangi kaynaklardan ve ne oranlarda sağlandığı görülüyor (2016 IEA, EIA verileri /1,2/). En büyük pay %39 ile kömür ve %23 ile doğal gazdan. Su/barajlar %16 iken, rüzgar ve güneşin toplam katkısı sadece %5. Nükleer enerjinin payı %11. 2017'de dünya toplam elektrik enerjisi miktarı ise 24.345 TWh . Bu miktarın, 2040 yılında %50 artacağı kestiriliyor (24345 x 1,5= 36517 TWh). Dünyada irili ufaklı 5 bin adet kömürlü santral olduğu kestiriliyor. İşletim süresini doldurmuş ya da başka nedenlerle kapatılan az sayıda kömürlü santrala karşın, bugün dünyada yapım ya da planlama döneminde olan 1600 yeni kömürlü santral bulunuyor /3/. Yeni kömürlü santrallerden 93 adeti ve bugün işletilen 56'sı Türkiye'de. Şekil 2'de, 1600 yeni kömürlü santralin ilgili ülkelere dağılımı ve bugün işletilen kömürlü santraller gösteriliyor. Öte yandan Almanya'da, rüzgar ve güneş enerjilerinden elektrik üretimiyle ilgili büyük atılıma rağmen, ileride nükleer enerjinin tümüyle yokluğundan doğacak elektrik açığı kapatılamayacağı için, kömürlü ve doğal gazlı yeni santralların yapımı da sürüyor. Resmi bir raporda 1 linyitli (1100 MW), 2 taşkömürlü (toplam 2052 MW) ve 19 doğal gazlı (toplam 9500 MW) olmak üzere 2025 yılına kadar ve sonrasında, çeşitli yıllarda, işletmeye açılacak fosil yakıtlı santralların yapılmakta olduğu ya da planlandığı yer alıyor /1/. Şekil 2: 1600 yeni kömürlü elektrik santralinin ilgili ülkelerdeki sayıları ve bugün çalışan kömürlü santral sayıları gösteriliyor /3/. Dünyada büyük kömürlü santrallerin toplamı 5614 adet olacak (bugün 4000 adet kadar var). Küçük santrallerle birlikte dünyada 5000 adet kömürlü santralin çalıştığı kestirilebilir. Dünyadaki nükleer santraller eskidikçe ileride sırayla kapatılacaklar. Buna rağmen bunların sayısının ileride azalmayacağını hatta artacağını ilgili bilimsel çalışmalar gösteriyor. Bugün dünyada Nuclear Energy Agency ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun verilerine göre 30 ülkede bulunan 449 nükleer reaktörden başka, 15 ülkede 56 adetinin yapımı sürüyor, 158 adet planlanıyor ve 351 adet de öneriliyor (Şubat 2018) /4/. Planlanan nükleer reaktörlerin çoğu: Çin'de 41, Rusya'da 26, Hindistan'da 20, ABD'de 16 adet (Şekil 3) /4/. Nükleer enerjiden çıkan ülkeler ise sadece 4 adet: Almanya, İsviçre, Belçika ve İspanya. Avusturya ve İtalya'da ise nükleer santral bulunmuyor, yapılmaması kararı aldılar. Şekil 3: 15 ülkede yapımı süren 56 nükleer reaktörün ülkelere göre dağılımı /1/. Çin , Hindistan ve Rusya en başlarda. Dünyada üretilen toplam elektrik enerjisinin yaklaşık olarak %75'ini endüstri kullanıyor. Arta kalanı ise evlerde, iş yerlerinde ve aydınlanmada kullanılıyor. Endüstride yenilenebilir enerjilerin payı ise çok düşük. Nedeni sürekli ve endüstri için gerekli miktarda yüksek olmaması, ara ara kömürlü santrallerin devreye girmesi zorunluluğu. Kömürlü santrallerin ara ara devreye girmesini, santrallerin standby'da bekletilmesini işleten şirketlerin pek kabul etmemeleri ve bunların da standby'da boş yere enerji sarf etmeleri /6/. Şekil 4: Yenilenebilir enerjiler endüstride önemli değil /6/. Şekil 5'te 2012'den 2040 yıllarına doğru, kömür ve nükleerden elektrik üretiminde az miktarda artımın beklenmesine karşın, doğal gaz ve yenilenebilir enerjilerden elektrik üretiminin büyük artış göstereceği, ancak YE'lerin %31'i pek geçemeyeceği kestiriliyor /1/. Şekil 5: Elektrik enerjisi üretiminin kaynaklarında 2012-2040 arası beklenen gelişme . Hindistan'da bugün elektrik %2 nükleerden, %12 yenilenebilir ve %70 de fosil kaynaklardan üretiliyor. Hindistan dünyada, katı yakıtlı toryumlu reaktörlerin uzun erimli olarak planlandığı ve bunların bütçelerinin bulunduğu ve devletin desteklediği tek ülke. Hindistan 2050 yılına kadar elektrik enerjisinin %30'unu toryumlu nükleer santrallerden karşılamayı planlıyor. 62 planlanan nükleer santralden çoğunun toryumlu reaktörler olması ve 2025 yılında işletmeye açılması bekleniyor. Hindistan'da bugün (Ocak 2018) uranyumla çalışan 22 ve yapımı süren 6 nükleer santral var. Çoğu toryumlu reaktörlerden oluşacak 19 santral planlanıyor ve 46 santral de öneriliyor. Ancak son yıllarda Hindistan, hızlı nötronlu-üretken Ergimiş Tuz Reaktörlerinin çok daha verimli bir şekilde toryumu kullanacağını anladığından çok kapsamlı bir toryum-ETR programını yürürlüğe sokmuştur. Türkiye de AB araştırma projeleri çerçevesinde toryum ergimiş tuz reaktörlerinin geliştirilmesinde etkin katkıda bulunuyor /5/. Fransa ve Birleşik Kırallık'ın ileride benzin ve dizel kullanmamayı kararlaştırıp, bugün 2 milyon kadar olan elektrikli otomobil sayısını 2040'a kadar 280 milyona çıkaracağını açıklaması, Çin ve Hindistan'a yeni bir iş kapısı açacak. Bunu karşılayabilmek için ise Çin ve Hindistan'ın kendi elektrik üretim sistemlerine 2040 yılına kadar Çin'in ABD'nin elektrik enerji üretim sistemi kadar, Hindistan'ın ise AB'ninki kadar ekleme yapmaları gerekiyor. Bu kadar büyük üretim için ise yeterli elektrik enerjisi ancak YE'lerin yanı sıra yine fosil ve nükleer yakıtlarla sağlanabilecek /1/. Rüzgar ve güneş enerjilerinin elektrik üretimine katkıları tüm dünyada her yıl gitgide artarak 2040/2050 yıllarında toplam elektrik üretimine %30 kadar olabilecek. Arta kalan %70'lik payın büyük bir bölümü yine kömür, doğal gaz ve nükleer enerjilerden karşılanabilecek. Sürekli artan nüfus için besin, giyim eşyası, bina yapımı, her türlü araç ve gereç gibi sayısız maddenin gereğinden çok daha fazla üretimi, endüstride birincil enerjilerin yanı sıra, aşırı elektrik kullanımını da zorunlu kılıyor. Bu nedenle aşırı elektrik kullanımını bir miktar durdurabilmek, ancak dünya ölçeğinde nüfus planlaması, daha az konforlu yaşam ve daha az savurganlıkla olabilir ama bunlar kişilerin yaşam tarzlarıyla uyuşmuyor. Hükümetler de bu büyük sorunu ele almak, bunlara çözümler getirmek yerine, sorunu daha ilerideki hükümetlere aktarıyor olmalılar. Savurganlığa bir örnek geçenlerde TV'lerde açıklandı: Türkiye'nin son 10 yılda satın aldığı cep telefonlarına giden dövizle, iki adet hava alanı kurulabiliyor! 1 kWh, örneğin 100 Watt'lık bir ampulün 10 saat yanmasıyla tükettiği enerji. Örneğin 1 milyar adet, 100 Wattlok ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWSaat 'lık ya da 1 TeraWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunya-uzerinde-iklim-degisikligi", "text": "Oluşturulan yeni bir Dünya haritası iklim değişikliğine karşı en savunmasız alanları gösteriyor. Nature dergisinde yayınlanan çalışma Dünya üzerinde iklim değişikliğinden şiddetle etkileneceği öngörülen alanları ortaya koyuyor. Araştırmacılar 2000-2013 yılları arasında toplanan uydu görüntülerinde bitki örtülerini küresel ölçekte inceledi. Bu alanda yapılan alışılagelmiş çalışmaların aksine bitki örtülerini yalnızca sıcaklığa göre değil basınç, suya erişebilirlik ve alandaki bulutluluk değişkenlerine göre değerlendiren araştırmacılar karasal ekosistemlerin her 5 kilometrekarelik parçası için bir duyarlılık endeki hesapladılar. Böylece Antarktika ve Sahra çölü gibi ekstrem koşullara sahip alanlar haricinde Dünya üzerindeki karasal ekosistemlerin 14 yılda iklimdeki değişikliklerden hangi şiddette etkilendiği belirlenmiş oldu. \"Ekosistemlerin iklimdeki dalgalanmalara nasıl tepki verdiğinin anlaşılması oldukça önemli, çünkü henüz elimizde bu konuda yeterince bilgi yok\" diyor çalışmanın baş yazarlarından Alistair Seddon. \"Yaptığımız çalışmanın amacı da bu bakış açısını küresel ölçekde sunmaktır.\" diye devam ediyor. Mevcut ekolojik teoriler ekosistemlerin kritik eşikleri yaklaştıkça daha kararsız bir hal aldıkları ve değişime daha şiddetli tepkiler verdiği yönünde. Bu kritik eşikleri anlamak ekosistemlerin sürdürülebilir idaresi ve geri dönüşü olmayan değişimleri meydana gelmeden öngörmek açısından oldukça değerli. Çalışmada hesaplanan duyarlılık endekslerini haritalayan araştırmacılar Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenmiş ve etkilenmesi öngörülen alanları gösterdiler. Haritada yeşil renk ile gösterilen alanlar iklim değişikliğine diğer bölgelerden daha iyi adapte olabilen, geçmişte daha az etkilenmiş bölgeleri gösteriyor. Kırmızı renk ile gösterilen alanlar ise iklimdeki değişiklere aşırı duyarlı alanları gösteriyor. Bu alanlar iklim değişikleri sırasında kuraklık, yüksek sıcaklıklar gibi zor zamanlar geçiriyor. Haritada gri renk ise buzul bölgeleri ve çölleri gösteriyor. Haritanın geliştirilmesi ve güncel veriler ile iyileştirilmesi ve sürdürülmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunyadaki-yeralti-su-kuyulari-kuruma-riskiyle-karsi-karsiya", "text": "Dünya nüfusun yarısı için ana su kaynağı olan yeraltı suları, gezegenimizdeki donmamış su rezervinin yüzde 96'ısını oluşturuyor. Ancak dünyanın birçok yerinde yeraltı su kaynakları, yenilenemeyecek kadar hızlı bir şekilde tüketiliyor. Tarımsal ve endüstriyel amaçlı kullanım ve kötü yönetim bunun başlıca nedenleri. Ayrıca iklim değişimi de su rezervlerinin yenilenmesini riske sokuyor. Yağışlar mevsim değiştiriyor ya da hiç düşmüyor. Bu da Akdeniz gibi bölgeleri kuraklıkla karşı karşıya bırakabilir. Birçok ülke daha şimdiden, akut su kıtlığının yaşandığı kuraklık dönemleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor. Birçok yeraltı kuyusu kısmen veya uzun vadeli olarak kuruyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden Scott Jasechko ve Debra Perrone, ilk kez hangi yeraltı su kaynaklarının gelecekte kuruma riski taşıdığını küresel ölçekte araştırdı. Bunun için de 40 ülkedeki 39 milyon yeraltı su kuyusunun yapım belgelerini değerlendirirken her şeyden öne kuyuların yeri, derinliği ve hangi amaçlarda kullanıldıklarına dikkat edildi. Sonuçlara göre kuyuların yüzde 6 ila 20'si, yeraltı su seviyesinin 5 metreden fazla altına ulaşmıyor. Bu şu anlama geliyor: Milyonlarca kuyu, yeraltı su seviyesinin birkaç metre azalması halinde kuruyabilecek. Avrupa ve Kuzey Amerika'da olduğu gibi Güneydoğu Asya'nın bazı bölgelerinde ve Avustralya'daki içme suyu kuyuları da göreceli olarak çok fazla derine ulaşmıyorlar. Bu yüzden yağışların ve yeraltı sularının durumuna göre bu bölgelerde de kuyular kuruyabilir diyor araştırmacılar. İçme suyu ihtiyacını azalan yeraltı su seviyesiyle uyumlu hale getirmenin bir olasılığı daha derin kuyular açmak olabilir. Bu tür kuyuların açılıp, açılmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar eski ve yeni açılan kuyuları karşılaştırınca, yeni kuyuların birçoğunun eskilerine göre çok daha derin olduklarını görmüşler. Fakat tam da yeraltı su seviyesinin azaldığı bölgelerde yeni kuyuların birçoğu yeterince derin değil. Bu da yeraltı sularının azalması halinde yeni kuyuların da tıpkı eskiler gibi kuruyabileceği anlamına geliyor. Analizler öte yandan artan su kıtlığı yüzünden sosyal problemlerin yaşanabileceğini gösteriyor. Derin kuyu açmak daha pahalı olduğu ve daha fazla enerji gerektirdiği için de yeraltı sularına sadece zenginler ulaşabilecek. Yoksulların derin olmayan kuyularındaki sular ise zamanla kuruyacak. Bu tür gelişmeler sadece Hindistan gibi ülkelerde değil ABD'de bile yaşanmaya başladı. Kaliforniya'daki Central Valley ve diğer tarım bölgelerindeki kuyular köylerdeki kuyulardan çok daha derin. Bu da köylerdeki kuyulardan daha az su çekilmesine rağmen tarım endüstrisinin derin kuyularından önce kuruması demek. Dahası birçok bölgede daha derin kuyu sadece masraflar yüzünden değil çok derin tabakalardaki suyun acı veya tuzlu olması nedeniyle de açılmıyor. Bu konuda önlemler alınmadığı taktirde su kıtlığı yüzünden ağır çatışmalar olabileceği öngörülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunyamiz-2024-yilinda-15-derece-daha-sicak-olacak", "text": "Korona salgınına rağmen iklim değişimi frenlenemiyor. Dünyamız şimdiden, endüstri öncesi dönemlere kıyasla 1 derece daha sıcak. Ve Dünya Meteoroloji Organizasyonu'nun öncelemelerine göre 2024 yılında bu artış 1,5 derece olacak. Son yıllarda yaşanan sıcaklık artışlarına, kuraklık, orman yangınları ve uç hava koşulları eşlik ediyor. Şu sıralar Güney Kutbu'nda ve okyanuslarda en yüksek sıcaklıklar yaşanıyor. 2020 2034 yılları arasında beklenen iklim koşulları hakkında yeni veriler ve öncelemeler var. WMO'yla birlikte bir rapor hazırlayan İngiliz Met Office, son beş yıl içindeki ortalama sıcaklıkların, 1850'den bu yana en yüksek sıcaklıklar olduğunu kanıtlıyor. Tahminlere göre ısınma önümüzdeki beş yıl içinde de devam edecek. İklim değişimini önleme çabalarının ne kadar yetersiz olduğunu diğer bir önceleme gösteriyor: Paris sözleşmesiyle hedeflenen 1,5 derecelik ısınma sınırı, önümüzdeki beş yıl içinde çöpe gidebilir. Çünkü WMO tahminlerine göre 1,5 derecelik ısınma 2024 yılında gerçekleşebilecek. Hatta iklimbilimcileri, önümdeki beş yıl içinde bir veya birden fazla ayda sıcaklığın endüstri öncesi dönemlere kıyasla 1,5 derece daha yüksek olacağını söylüyorlar. Özellikle de Kuzey Kutbu ve yukarıdaki Kuzey Enlemler çok fazla ısınıyor. Tropikal bölgelerde ve Güney enlemlerde ısınma daha az. Korona salgını da iklim değişimini durduramadı. Gerçi kısıtlamalı günlerde sera gazı emisyonları günde 17 megaton azaldı. Ama artık emisyonlar, Mart ve Nisan aylarındaki korona salgınında kaydedilen değerleri yeniden aştı. Tahminler yağışlar ve rüzgar durumlarıyla ilgili somut verilerle de örtüşüyor. Buna göre Batı Avrupa, Güney Amerika'nın bazı kısımları, Kuzey Avustralya ve subtropikal bölgelerde genelde daha fazla kuraklık yaşanırken, Kuzey Avrupa, Sahel bölgesi, Tropikal Kuşak ve Kuzeye daha fazla yağış düşecek. Avrupa, ABD ve Karayipler'de ayrıca daha fazla fırtına meydana gelecek. Ayrıca Kuzey Atlantik'te şiddetlenen Kuzey-Güney gradyan burada daha fazla fırtına yaşanmasına ve bunların Avrupa'ya doğru yönelmelerine yol açacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunyamizdaki-buharlasma-artiyor", "text": "İklim değişiminin etkileri ele alındığında genelde görünür sonuçlar ön plandadır. Bunlara örneğin buz kütlelerinin ve buzulların erimesi veya ısınan havanın daha fazla su çekmesi nedeniyle şiddetli yağışların artışı da dahildir. Oysa iklim modelleri uzun bir süredir evapotranspirasyonun da yani karalardaki ve bitki örtüsündeki suyun buharlaşmasının da etkili olduğunu gösteriyor. 2003'ten bu yana küresel evapotranspirasyonun ne derecede değiştiğini Jet Propulsiyon Laboratuvarı'ndan Madeleine Pascolini-Campbell ve ekibi incelemiş. Araştırma ekibi bunun için GRACE ve GRACE-FO uydu misyonlarının verilerinden yararlanmış. Bu misyonlarla dünyamızın yerçekimi alanı düzenli olarak ölçüldüğü gibi yeryüzündeki suyun küresel kütle dağılımı hakkında da bilgi edinilir. Yerçekimi alanı belli başlı bölgelerde azalması, karanın su kaybettiği anlamına gelir. Bu kaybın bir kısmı suyun nehirlerden denize akmasıyla ilgiliyse de geriye kalan su evapotranspirasyon ile atmosferde kayboluyor diyor araştırmacılar. Sonuçlar, 2003'ten bu yana evapotranspirasyonun, yılda 405 mililitreden 444 mililitreye (2019) çıktığını gösteriyor ki bu ortalama küresel değerin yüzde on fazlasıdır. Bu artış gerçekten de şaşırtıcı. Nitekim daha önceki tahminlerden ve modellerden beklenenin iki katı diyor araştırmacı. Bu gelişmenin tetikleyicisi her şeyden önce küresel ısınma. Gerçi El Nino/La Nino döngüsü gibi iklimsen oynamalar da küresel Evapotranspirasyonu etkiliyor ama buharlaşmadaki artık yine de çok önemli diyor araştırmacılar. Karadaki hava sıcaklığı artışında ise önemli bir korelasyon saptanmış. Bu da gezegenimizdeki su dolaşımının değiştiğini gösteren önemli bir sinyaldir. Evapotranspirasyonunun yüzde onluk artışı karasal alanlardaki su kaybının arttığını gösteriyor ve bu gelişmenin su rezervleri, iklim ve tarım üzerinde önemli etkisi var. Çünkü şiddetli buharlaşma yüzünden topraklar daha çabuk kuruyor ve az yağışlı dönemler daha hızlı kuraklık getirebilir. Transpirasyonun artışı bitki örtüsünün de kurumasına yol açabilir. Amazon bölgesindeki ölçümler daha şimdiden yağmur ormanlarının üzerindeki havanın son yirmi yıl içinde daha kuru hale geldiğini gösteriyor ki bu yüzden daha az yağmur yağıyor. Ve bazı tropikal orman bölgeleri ise büyümedeki azalmaya ve kuraklık stresine bağlı olarak soğurduklarından daha fazla karbondioksit açığa çıkarıyorlar. Bilim insanları eriyen buzullar kadar dünyadaki su dolaşımındaki değişimin de önemli olduğunu vurguluyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dunyanin-en-buyuk-buzdagi-nasil-eridi", "text": "Buzdağlarının kutupsal buz sahanlıklarından kopmaları elbette ki doğal bir süreçtir, ne var var ki son yıllarda bu tür kopmalar çok sık yaşanmaya başladı. Buzdaki yarıklar kapanmak yerine git gide büyüyor ve en kötü durumda tüm buz sahanlığının çökmesine yol açıyor. Bugüne kadarki en büyük kopmalar 2017 yılında Antarktikteki Larsen-C buz sahanlığında meydana gelmişti. 5800 kilometre büyüklüğündeki A68A buzdağıyla, buz sahanlığı bir seferde bir trilyon buz kaybetti. Dünyanın en büyük buzdağını(A686) British Antartic Survey ve Leeds Üniversitesi araştırmacıları, uydu görüntüleri ve radar ölçümleriyle takip ettiler. 2021 yılına dek düzenli olarak, buz kalınlığı, alanı ve dev buzdağının tahmini hacmini belirlediler. Ayrıca ayrıntılı bir şekilde buzdağının hangi hızda ve hangi yoldan Güney Kutup denizine doğru ilerlediği de izlenebildi. Buna göre, Antarktika buzdağları Güney Okyanusu boyunca sürüklenirken, dört ana otoyolu takip ediyorlar. Anlaşıldığı üzere A68A buzdağı da bu dört otobandan birini kullanıyor. Buzdağı üç yıl içinde Batı Antarktika yarımadasından Weddel denizi üzerinden kuzeye doğru ilerledi. Buralarda su sıcaklığı düşük olduğu için kütle ve hacminde çok fazla kayıp yaşanmadı. Kalınlığı yılda sadece sekiz metre, hacmi ise 87 kilometreküp kadar azaldı. Fakat buzdağı Antarktika yarımadasının ucunu geçip, Güney Kutup denizinin açıklarında ilerlemeye başladığında durum değişti. Isınan deniz suyunun etkisiyle hacmi on misli daha hızlı azalmaya başladı. Yılda 2807 kilometreküp diyor araştırmacılar. 160 km uzunluğundaki buzdağı Aralık 2020'de Güney Georgia adasında doğru ilerledi; çarpma tehlikesi vardı. Bu orada yaşayan penguen ve foklar için bir facia olurdu. Fakat neyse ki, çarpışma yaşanmadı ve buzdağı adanın kenarından kaydı gitti. Ama bu yakınlaşma buzdağı için yine de bir sona işaret ediyordu. Buzdağı açık denize döndükten sonra yedi büyük ve sayısız küçük parçaya ayrıldı. Ve bunlar Güney Georgia yakınlarında sürüklenmeye devam ettiler ve artık bunlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Buzdağı üç buçuk yıl süren yolculuğu sırasında 802 trilyon tatlı su taşıdı denize. Buzdağının hızlı erimesi özellikle de Güney Georgia'nın denizi için kötü sonuçları oldu: Sadece üç ay içinde 152 trilyon tatlı su denize aktı. Bu muazzam bir miktar. Denize dökülen tatlı su miktarı yaklaşık olarak 61 milyon olimpik yüzme havuzunun hacmine eşit. Bu miktardaki tatlı suyun, deniz koşullarını, planktonları ve ayrıca yırtıcıların da koşullarını da değiştirmiştir diyor araştırmacılar. Eriyen buz denizin sıcaklığını, tuz oranının hatta tabakalanmayı bile değiştiriyor. Ayrıca demir gibi besleyici maddelerin ise planktonlar için gübre görevini görebileceği de düşünülüyor. Buzdağının erimesi Güney Georgia bölgesindeki ekosistemler için genel olarak olumlu yoksa olumsuz etki yaptığını bilim insanları bundan sonra araştıracaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/dursun-yildiz-su-yonetiminde-plansizligin-bedelini-agir-oduyoruz", "text": "Türkiye su zengini bir ülke değil. Kişi başına düşen yıllık 1.519 m kullanılabilir su miktarı ile su azlığı yaşayan bir ülke konumunda. Üstelik sahip olduğumuz suyun kıymetini bildiğimiz de pek söylenemez. Türkiye'de son 50-60 yılda 30'un üzerinde göl kurudu ve kurumaya da devam ediyor. Son olarak Afyonkarahisar'daki Eber Gölü'nün kuruduğu haberini aldık ve kafamızda bazı soru işaretleri belirdi. Biz de HBT olarak sorularımızı işin uzmanına, Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız'a yönelttik. Suyun ve sulak alanların yönetiminde dinamik bir planlama ve yönetim anlayışına ihtiyaç var. Bu da su kaynaklarını, artan insan faaliyetlerinden ve değişen doğal koşulların olumsuz etkisinden korumak anlamına gelir. Bu nedenle bu yok oluşlardaki kendi payımızı, doğal değişimlerin arkasına gizleyemeyiz. Su kaynakları ve su hizmetleri yönetiminde eksiklerimizi tamamlama konusunda bir hareketlilik başlamasına rağmen bu aynı ivmeyle devam etmedi. Su yönetiminde kurumsal olarak bazı düzenlemeler yapılmış olsa da Yeni Su Yasa Tasarısı TBMM'de halen bekliyor. Türkiye su yönetimi konusunda bir geçiş dönemi yaşıyor. Bu uzadıkça sorunlarımız artacak. Havza Koruma Eylem Planları'nın çoğu hazır ama bunu uygulayacak yerel kurumsal altyapı hala oluşmadı. Toplumsal bilinçlenme yeterli değil. Özellikle tarımsal suyu kullanma adına sulama birlikleri ve sulama kooperati erine dayalı şeffaf ve katılımcı bir yapıyı sürdüremedik. DSİ bu yıl bu konuda tekrar yetkilendirildi. Su yönetiminde katılımcı anlayıştan uzaklaşıyoruz. Bu işimizi zora sokar. Bana göre, yasa tasarısının kanunlaşması için Türkiye'nin idari sisteminde ve yerel yönetimindeki bazı yasal ve kurumsal belirsizliklerin de ortadan kalkmış olması bekleniyor. Önerilen su yönetimi yapısında bazı iller birden fazla havzanın sınırları içinde kalıyor. Havza sınırları ile idari sınırlar arasında su yönetimini zorlaştırabilecek çakışmalar var. Su kaynakları yönetimi; su, enerji, gıda ve çevre sektörlerinin birbiriyle bağlantılı olduğu bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyan disiplinler arası ve dinamik bir süreç. Bir sonraki yılın kurak geçeceğinin öngörülmesi, eğer süregelen bir planlama söz konusu değilse, bir yıl önceden alınacak tedbirlerle tamamen ortadan kalkmaz ancak zarar ha etilebilir. Risk yönetimi kavramı, havza planlamalarının içinde yer almalı ve gerekli tüm kurumsal altyapı da hazır olmalıdır. Burada su kullanıcıların su kullanım bilincindeki eksiklikler, denetim mekanizmasındaki zayı ıklar, ekilen ürün deseni konusundaki plansızlıklar ve su kullanıcıların örgütsüzlüğü de işin içine girer. Bu nedenle de etkili önlem alınamaz. Ancak doğa, su yönetimindeki plansızlığın bedelini ağır ödetir. DSİ havza planlamaları konusunda en yetkin kuruluşumuz. Havza ölçeğinde planlamaya 1960 yılında rahmetli Demirel'in Genel Müdür olduğu dönemde, yayınladığı bir genelgeyle geçmişti. Ancak bundan 50 yıl önce çok kapsamlı yapılan bu çalışmalar kurumsal yapıdaki za yetler nedeniyle güncel ihtiyaçlara göre revize edilemedi. Örneğin son 10 yıldır depolamasız HES'lerin planlamasının özel sektöre bırakılması, ciddi çevresel ve ekonomik sorunlar yarattı. Sorunlar bilinmesine rağmen ulu- sal çıkarlarımıza uygun çözümler konusunda idari ve siyasi irade eksikliği mevcut. Bu yıl özellikle büyük kentlerimizden Ankara ve İstanbul'da baraj depolama hacimleri ve doluluk oranları açısından daha rahat durumdayız. Ancak 2 yıl sürecek bir kurak periyota yakalanırsak problem yaşayabiliriz. Bunu sadece içme ve kullanma suyunda değil tarımsal sulama alanında da yaşayabiliriz. Bu nedenle suyu kullanma bilincimizde artışa ve yeni teknolojilerin kullanılmasına ihtiyacımız var. Türkiye'de su hizmetleri yönetimi halen yerel yönetimlerin sorumluluğunda. Bu nedenle evlerimizde çeşmelerden akan su kamu denetimiyle geliyor. Burada zaman zaman aksaklıklar olsa da genel olarak çeşme sularımızın güvenilir olduğunu düşünüyorum. Modern sistemlerle yapılan sulama hem su kaybınızı azaltır hem de tarımsal üretimde verimliliği artırır. Bu ne- denle artık vahşi sulama yöntemini bir an önce bırakıp modern sulama sitemlerine geçilmesi gerekiyor. GAP projelerinde bu yapıldı. Bunu diğer bölgelerde de yaygınlaştırmamız gerekir. Kayıpların önlenmesi için su kullanıcılarının bilinçlendirilmesi de önem taşıyor. Bu nedenle su yönetimi sadece yöneticilerin değil suyu kullanan herkesin işi haline getirilmeli. Bu konu katılımcı demokrasinin kurum ve kurallarının toplumsal yaşamımızdaki yeri ve önemi ile doğrudan ilişkili. Su konusunda toplumsal bilinç oluşturma çabaları öncelikle magazinsel, içeriksiz, ezber yaklaşımlardan kurtarılmalı. Daha çok okullarda, farkındalık oluşturan diğer kurumsal yapılarda, medyada su-enerji-gıda ve çevre ilişkisi içerisinde bir su bilgeliği oluşturma doğrultusunda ele alınmalı. Yoksa göstermelik olur ve etki alanı çok kısıtlı kalır. Biz bağımsız bir düşünce üretme ve eğitim kuruluşuyuz. Daha çok 21. yüzyılın değişen koşullarına göre su politikaları, su diplomasisi, su, enerji, gıda ve çevre ilişkisi gibi konularda ulusal, uluslararası konferans ve paneller düzenliyoruz. Raporlar hazırlıyoruz. Uluslararası projelere katılıyoruz. Kendi alanımızda bilgiye dayalı analizlerle kamuoyunda bilgilendirme ve farkındalık yaratma işlevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Toplum ile karar mekanizmaları arasında güvenilir bir bilgi ve analiz köprüsü olmaya çalışıyoruz. Kendi alanımızda yapmadığımız tek şey ise: Spekülasyon! Hidropolitik Akademi olarak bilgiye dayalı analiz yapıp spekülasyonları önlemeye çalışıyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ekmek-tuketimi-kuresel-isinmaya-neden-oluyor-mu", "text": "Fransız yazar Amin Maalouf'un Çivisi Çıkmış Dünya kitabını okumadıysanız mutlaka öneririm. Çivisi Çıkmış dünyamızda bir yandan küresel ısınma, enerji kaynakları ve doğal felaketlerle, bir yandan da insandan kaynaklanan yanlış ve çıkarcı politikaların doğurduğu ekonomik ve siyasal krizlere yol açan süreçler yaşıyoruz. Bugünlerde Katar ekseninde başlayan petrol kavgası ve bunun arkasındaki dünya devlerinin tarihsel enerji politikası ve Arapların din-siyaset politik tarihi görülür. Katar devletinin bölgedeki benzeri dünya görüşüne sahip diğer Arap ülkeler tarafından ekonomik ablukaya alınmasının arkasında enerji ilişkisinin olduğunu yakın geçmişte bölgemizi kan gölüne çeviren gelişmelerden biliyoruz. Katara yapılan abluka sonrası vatandaşlar marketlerden ihtiyaçlarından çok alışveriş yaptı... Bu gelişme bize gıda güvenliğinin ve güvencesinin ne denli önemli olduğunu hatırlatmış oldu. Şu çivisi çıkmış dünyada gıda güvenliği için mücadele eden insanlık her zaman tarihsel olarak haklı çıkmıştır. Bu bağlamda çabaları ve insanlık için neler yapabiliriz konusunda bir avuç düşünsel üretkenlikleri olan insanlara saygı duyuyorum. Ancak biliyoruz ki toplum bizim yaşama ve geleceğe baktığımız yerde değil ve gündemleri de bizlerden çok başka yerlerde. Bizler insan doğa ilişkisini anlamaya çalışır ve doğanın prensiplerine uygun nasıl yaşamımızı sağlıklı yürütürüz diye düşünürken, bazıları doğayı nasıl elime geçirim ve onundan maksimum düzeyde yararlanırım diye çabalıyor. Biz insan doğa ilişkisini nasıl rayından çıkarmadan yönetebiliriz derken, bazıları doğanın milyonlarca yılda gerçekleştirdiği dengesini bozmak için yerin yüzlerce metre derinliklerinden karbon kaynaklı bileşikleri çıkararak adeta dünyayı yangın yerine çevirmektedir. Doğada insandan başka kendi besin kaynağını bilerek yok eden hiçbir canlı türü yoktur. Ekolojide prensip olarak her canlı kendi besin zincirinin sürdürülebilirliği için yiyeceğinin bir kısmını hep geride bırakır. Yani aslanlar sürüye daldıklarında Amerika'ya sonrada yerleşen beyaz adam gibi bütün sığırları öldürmüyor. Birisini öldürüyor, karnını doyuruyor sonra bir daha avlıyor. Ancak insan küçük çıkarı için onlarca hayvanı aynı anda öldürüyor. New Scientist dergisinde A loaf of bread emits half a kilo of CO2, mainly from fertilizer(gübreleme ile bir ekmek yarım kile CO2'yi atmosfere salıyor) başlıklı bir yazı yayımlandı. Makaledeki belli bir miktarda ekmeğin üretimi ile atmosfere kilolarca CO2 salınır bakışı, yeniden, ekmek yemek küresel iklim değişimlerini mi tetikliyor sorununu gündeme getirdi. Hidro-karbon temelli enerji tüketimi ile atmosfere salınan gazların yanında, buğday ve ekmek üretimi sonucu atmosfere salınan CO2 miktarı çok zayıf kalıyor. Aslında bütün savaşların arka planında ekmek kavgasının olduğunu, bunun da toprağın karbonun zayıflamasına bağlı olduğu açık. Birçok kültürlerin yıkılmasında ve savaşların arkasında başında, enerjisi zayıflamış toprağın üretkenliğinin düşmesi yatar. Buğday ekili değişik tarla denemelerinde atmosfere salınan karbondioksit miktarı artık ileri teknoloji ile ölçülebiliyor. Yaptığımız ölçümler sonucu, toprak ve bitki yönetimine bağlı olarak atmosfere salınan CO2 miktarı kesinlikle farklılaşıyor. Ancak her durumda, çıplak toprak ortamında bile mikroorganizmaların biyolojik aktivitesi sonucu atmosfere CO2 salınıyor. Buğday üretimde de azotlu gübre kullanımı ile atmosfere daha fazla gaz akışı oluyor. Bu durum diğer bitkiler içinde öyledir. Yani buğday da üretsek, pamuk ta üretsek, hayvan yemi de üretsek atmosfere CO2 salımı oluyor. Her faaliyetimiz sonucu solunum yolu ile atmosfere CO2 salıyoruz. Eğer atmosfere CO2 salımı oluyor diye buğday ekmeyeceksek o zamana nefes te almayalım. Önemli olan ekolojik prensiplere uygun bir üretim modelini uygulamaktır. Yeni model toprak-bitki yönetimi, atmosfere daha az CO2 salımı ve tersinde de atmosferdeki gazları daha çok yutacak ve toprağa karbon bağlayacak bir üretim modeli öngörüyor. Günümüzde can alıcı sorun, dünyanın yönetilmesinde enerji yaşam ilişkisinin doğa ile nasıl bütünlük içinde yürütüleceğine yönelik yanlış politikalardır. İnsanoğlunun tarım yapması ile başlayan buğday üretimi yakın geçmişe kadar doğada olumsuz bir etki yaratmadı. Ancak insanın yaşamı, endüstriyel üretim ilişkileri ile yönetmesiyle doğa kirlendi ve küresel iklim değişimleri ile küresel ısınma artmaya başladı. Bu süreçte dünyanın ve yaşamın sürdürülebilirliğini, doğayı ve onun prensiplerini anlayarak mı yürüteceğiz, yoksa doğayı tükenmez sanarak alabildiğine sömürmeye devam mı edeceğiz... Bu soru, temel ve yaşamsal düzeydedir. Doğayı tüketirsek, kısa süre sonra doğanın yasaları karşımıza çıkar ve nihayetinde hep beraber altında ezilir kalırız. Katar Emirliği ekseninde bugün emperyal ülkelerin çıkar kavgaları yarın karşımıza farklı bir boyutta çıkabilir. O zamana da hiçbir körfez ülkesinde ekmek bulunmaz ve halk petrol değil, ekmek ve su arayışını daha yüksek sesle dillendirir. Bu yazı HBT'nin 70. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/en-beyaz-boya-sayesinde-enerji-tasarrufu", "text": "Küresel ısınma her alanda kendini göstermeye devam ederken, Purdue Üniversitesi bilim insanları yapıları, klima olmadan soğutmanın yollarını arıyorlar. Son olarak yeni bir boya üretildi. En beyaz renge sahip bu boya güneş ışığının yüzde 98'ini geri yansıtıyor. Yeni renkli boya Xuilin Ruan yönetiminde çalışan ekip tarafından ACS Applied Materials & Interfaces dergisinde tanıtıldı. Bu boya 93 metrekarelik bir çatı alanını örtecek şekilde uygulandığında, on kilovatlık bir soğutma gücü sağlıyor. Bu soğutma gücü evlerin birçoğunda kullanılan klimalardan daha etkili. Koyu çatı örtüleri güneş ışığını soğurdukları için sera etkisini arttırdıkları gibi çevrenin ısınmasına da yol açıyorlar. Sıcaklığı yansıtan bildik boyalar güneş ışığının sadece yüzde 80-90'ını yansıtıyor. Yeni boya sadece ışığı değil, hava tarafından soğurulmayan kızılötesi sıcaklığı da bir dalga boyunda yansıtıyor. Bu şekilde ışın atmosferden öte soğuk uzaya gönderiliyor. Yeni boyanın aşırı beyaz rengi, yoğun baryum sülfat bileşimi ile elde ediliyor. Bununla fotokopi kağıtları ve kozmetik ürünleri de işleniyor. Baryum sülfatın partikülleri farklı boyutlarda karıştırılıyor. Bu şekilde mümkün olduğu kadar geniş bir ışık dağılımı ve daha yüksek yansıtma derecesi elde ediliyor. Araştırmacılar hata payı vermeyen termometrelerle, yeni boyanın uygulandığı yüzeylerin açık havada 4,5 derece kadar soğuduğunu kanıtladılar. Hem geceleri hem de güneş ışığı altında. Purdue Üniversitesi bu konuyu uzun bir süredir araştırıyordu. Mükemmel beyazı bulmak için altı yıl uğraşan araştırmacılar laboratuvarda yüz farklı malzemeyi incelediler. Yeni boyanın iki yıl içinde satışa hazır olabileceği söyleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/endustri-devrimi-himalaya-buzunda-bile-izler-birakmis", "text": "İnsanoğlu yüz yıllardan beri dünyanın hemen hemen her yerinde izler bırakıyor. Hatta en yüksek dağların zirvesinde bile... Örneğin Alplerden alınan buz karot örneklerinde, Romalıların maden ocaklarına ait kurşun ve diğer ağır metal partikülleri tespit edildi. And dağlarındaki buzulda ise Güney Amerika kültürlerinin 2700 yıl önce bakır işlemeye başladıkları saptandı. Hatta İspanyol kaşiflerinin maden rezervlerini boşaltmaları bile And dağlarındaki buzullarda izler bıraktı. Son bir çalışma ise insanın etkinliklerin sadece belli bir bölgede değil binlerce kilometre uzaklıkta bile izler bıraktığını ortaya koyuyor. Orta Himalaya bölgesinde 7.200 metre yüksekliğinde bulunan Dasuopu buzulundan alınan buz karot örneklerinde bile endüstrileşmenin ayak izleri tespit edildi. Ohio Eyalet Üniversitesi'nden Paola Gabrielli'nin açıklamasına göre söz konusu örnek dünya genelinde en yüksek noktadan alınan örnek. Araştırma çerçevesinde 1499 ila 1992 yılları arasına ait buz karot örneklerinde 23 farklı ağır metalin izleri arandı. Sonuçlara göre Dasuopu buzulunda 1780 yılından itibaren ağır metallerin dikkat çekici bir şekilde arttığı görülüyor. Özellikle de kadmiyum, krom, molibden, antimon, nikel ve çinko çok fazla. Bu eser elementler daha çok kömürün yakılmasıyla ortaya çıkar. Bu fosil yakıtın o tarihlerde Asya'da henüz yaygın olarak kullanılmadığını söyleyen Gabrielli ve ekibi ağır metallere bağlı kirlenmenin büyük ölçüde Avrupa'daki emisyona bağlıyorlar. Çünkü 18.yy'ın sonlarında İngiltere'de endüstriyel devrim gerçekleşmiş, dolayısıyla da kömür buhar makinelerinde yakıt olarak kullanılmaya başlanmıştı. 1780 yılından itibaren kömür kullanımı özellikle İngiltere'de fazlasıyla yaygındı. 19. yüzyılın ortalarına dek ise kömüre bağlı teknoloji Avrupa'nın geri kalan bölgelerine de yayılmıştı. Araştırmacılara göre Himalaya buzundaki ağır metal kirlenmesinin artışı Avrupa'daki endüstrileşmenin başlamasıyla ilgili olmalıydı. Peki ama nasıl? Kömürün yakılmasıyla ortaya çıkan emisyonlar rüzgarlarla Asya'ya kadar taşınmıştı. Hava raporu verilerinin değerlendirilmesi sonucunda, 18. yüzyılın sonundaki iklimin, Kuzey yarım kürede kış aylarındaki Batı rüzgarlarını güçlendirdiği anlaşıldı. Bu Batı rüzgarlarıyla da Avrupa'daki emisyonlar Asya'ya kadar ulaşmış olabilirdi. Himalayalar'da 1810 ila 1880 yılları arasında kuvvetli kar yağışının etkin olduğu bir dönem bu zararlı maddeleri havadan temizleyerek buzul buzuna hapsetmişti diye açıklıyor bilim insanları. Fakat endüstrileşmenin başlamasıyla artan kömür emisyonu havayı kirleten tek faktör değildi. Araştırmacılar 19. yüzyılda meydana gelen orman yangınlarının da kirliliğe yol açmış olabileceğini ve bu yangınların en az bir kısmının ise insan kaynaklı olduğunu düşünüyorlar. Özetleyecek olursak araştırma, insanın bundan 200 yıl önce bile atmosfere önemli izler bıraktığını ve hava kirliliğinin daha o zamanlarda bile çok uzak bölgelere yayıldığını kanıtlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gelecegimiz-icin-plastikten-kurtulmamiz-sart", "text": "İnsanlık olağanüstü miktarda plastik kullanıyor. Özellikle de tek kullanımlık plastik bardak, tabak ve küçük su şişelerini her yerde görmek mümkün. Uluslararası bir araştırma ekibi plastik yüzünden dünyayı bekleyen çevre felaketi konusunda uyardı: Plastik kullanımı aynı şekilde devam ettiği taktirde plastiğe bağlı yıllık kirlenme 2025 yılına dek ikiye katlanacak. 2016 yılında göllere, nehirlere ve denizlere ulaşan plastik atık 9 - 23 milyon ton kadardı. Bu yıl ise ekosisteme ulaşan miktar 13 25 milyon tonu buldu. Plastik, doğal çevrenin her yerine dağılıyor. Hatta atık sorunu için iyi bir altyapıya sahip ülkelerde bile durum iç açıcı değil. Teknolojik açıdan bakıldığında plastiğin yeniden kullanılabilmesi için hala birçok kısıt var. Üstelik iyi altyapıya sahip ülkeler plastik atıklarını kötü tesisleri olan ülkelere ihraç ediyorlar. Ayrıca biyolojik olarak indirgenemeyen malzemelerle de sorun yaşanıyor. Alfred Wegener Enstitüsü'nden Mine Tekman, plastik atık doğru ayrıldığında tümünün sihirli bir şekilde yenilenebileceğini, fakat bunu sadece iyi bir altyapıya sahip ülkelerin yapabileceğini, dolayısıyla da plastik atık ihracatının durdurulması gerektiğini söylüyor. Özellikle de doğal çevreye bırakılan plastik atık büyük bir tehdit oluşturuyor. Ayrıca plastik atığın doğada çözünmesiyle mikro ve nano plastik parçacıkları ve plastiğe katılan kimyasallar da açığa çıkıyor. Ve bilindiği gibi bunlar toprağa ve sulara karışıyor. Avrupa Birliği plastik kirliliğine karşı önemli bir adım attı. AB ülkelerinde artık tek kullanımlık pipet, karıştırma çubukları, bardak, balon çubukları veya strafor paketleme ürünlerinin vb üretilmesi ve satılması tamamen yasaklandı. Ancak üreticiler ellerinde bulunan ürünleri bitene kadar satabilecekler. Umalım aynı uygulama ülkemizde de yürürlüğe girsin. Sonuçta plastik atıklar sadece yaşadığımız yakın çevremizi değil ormanlarımız ve denizlerimiz için de büyük bir tehlike oluşturmakta."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gezegeni-geo-muhendislikle-degistirmeli-miyiz", "text": "Bu konuda görüşler değişik. Oxford Üniversitesi'nden İklim Politikaları Uzmanı Steve Rayner Sadece sonucu önemseyen biri, etik bir fark olmadığını iddia eder, çünkü ona göre doğru olan sadece sonuca göre belirlenir. Halbuki diğer etik bakış açılarına göre nedenler de önemli. İngiltere'de Southampton Üniversitesi'nden geo-mühendislik üzerine çalışan John Shepherd'a göre riskler de son derece önemli. Farklı öneriler farklı coğrafi bölgelerde farklı riskleri barındırıyor. Örneğin atmosferdeki karbondioksiti emmek için önerilen yollardan biri geniş alanları bitki örtüleri ile kaplamak. Yöntem, atmosferden çekilen emisyonların yeraltına gömülmesini ve daha sonra da fosil yakıt olarak kullanılmasını öngörüyor. İlk bakışta umut verici gelebilir, ancak yeni ormanlar, muhtemelen küresel ısınmaya en az katkıda bulunan tropik ülkelerde oluşturulacak. Ve zaten az olan tarım arazilerine rakip olarak ortaya çıkacaklar. Dolayısıyla en büyük zararı o bölgenin insanları görecek. Güneş'in ısınan ışınlarını uzaya geri döndürecek stratosferik şemsiye oluşturmak da riskli. ABD Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi'nden Kevin Trenberth ve Aiguo Dai, mega-volkanik patlamaları incelediler. Bu patlamalarda ortaya çıkan parçacıklar, ışığı bu şemsiyelere benzer şekilde yansıtıyordu. Ancak bu olayların, özellikle tropik bölgelerde yağış miktarında belirgin bir düşüşe neden olduğunu tespit ettiler. Bilgisayar modellemeleri de, suni şemsiyelerin bölgesel sıcaklıkları hızla düşüreceğini doğrulamakla birlikte yağış modellerini de değiştireceğini, zayıf hasatlara ve kuraklık riskine neden olacağını ortaya koydu. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gezegenimiz-cok-fazla-enerji-topluyor", "text": "Dünyamızın iklimi, enerji alımı ve enerji atımı gibi çok hassas bir dengeye dayanır. Yansıyan güneş ışınları kısmen soğurularak, gezegenimizin sistemine enerji verir. Bu enerji bitkilerin fotosentezi veya suda ve karada yaşama elverişli sıcaklıklar yaratmak için kullanılır. Fazla enerji uzun dalgalı sıcaklık ışını olarak uzaya geri yansıtılır. Bu denge kendini koruduğu müddetçe iklim istikrarını korur. NASA'ya bağlı Goddard Uzay Uçuşları Merkezi'nden Ryan Kramer ve ekibi dünyanın ışın bilançosunun uzaydan ölçüldüğünde ve insan etkinliklerine bağlı ışınım zorlamasının ne olduğunu araştırdılar. Gerçi sera gazı yoğunluğu ve yüzey sıcaklıklarıyla ilgili şimdiye kadar çok iyi gözlem verileri var ama ışınım zorlamasıyla ilgili veriler eksikti. Gerçi 1997 yılından bu yana birçok uydu üzerinde bulunan CERES ölçüm aletleriyle yapılan ölçümler, dünyamızın enerji alımı ve atımı arasında bir dengesizliğin bulunduğunu gösteriyor ama bu veriler bundan hangi faktörlerin sorumlu olduğunu açıklamıyor. Kramer ve ekibi çok sayıda uydunun verilerini kullanan yeni bir yöntemden yararlandı. Bu şekilde güneş etkinliği, su buharı, havada asılı parçacıklar veya geri dönüşüm süreçleri gibi bilinen doğal etki faktörünün dünyamızın enerji bilançosu üzerindeki etkisi belirlendi. Bu değerler ise ışın bilançosunun asgari değerlerinden çıkarıldı. Böylece geriye sadece insana bağlı ışınım zorlaması kaldı. Değerlendirmelere göre 2003 2018 yılları arasında küresel anlık ışınım zorlaması metrekare başına 0,53 watt artmış. IPCC'nin son iklim raporunda araştırmacılar 1750 2011 yılları arasında insana bağlı sera gazı etkisinin net ışınım zorlamasının metrekareye 2,3 watt olduğunu açıklamışlardı. Aynı süre içindeki güneş etkinliği ise metrekareye 0,05 watt idi. Bu şu anlama geliyor: Güncel ölçümlere göre insana bağlı etkiler dünyanın enerji bütçesini daha da artırmış. Bu hesaplama için geliştirilen yöntem aynı zamanda bu verileri en kısa zamanda değerlendirmeye de izin veriyor. Bu şekilde ışınım zorlamasındaki değişiklikler birkaç yıl içinde kaydedilebilir. Bu gözlemler sayesinde iklimin gelecekte nasıl değişeceği hakkında daha doğru tahminler yapılabilecek diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gezegenimizdeki-su-dunyamizdan-daha-mi-eski", "text": "Teorik olarak bu su moleküllerinin büyük bir kısmı gezegen öncesi diskten yani içinde gezegen yapıtaşlarının büyüdüğü, ilkel bulutsudan gelmiş olmalıydılar. Eski kuyruklu yıldızlar ve asteroid çarpışmaları da olası su kaynakları olarak bilinir. Ancak burada şöyle bir sorun var: Dünya suyundaki ağır hidrojen izotopu döteryum oranı bu potansiyel kaynaklardan farklı. Bu konuya açıklık getirmek isteyen Sorbonne Üniversitesi araştırmacısı Jerome Aleon ve ekibi, güneş sisteminin ilk evresine ait tanıkları incelemiş. Bunlar ilkel meteoritlerdeki minik kalıntılardır. Kazakistan'da bulunan Efremovka göktaşı, karbonlu kondritlere aittir ve son 4,5 milyar yılda bileşimini pek değiştirmemiş olabilirdi. Bu kalsiyum-alüminyum içerikli kalıntılar güneş sisteminin en eski taşları olarak kabul ediliyor. Gezegen oluşumunun başlangıcındaki fizikokimyasal koşulları sınırlandırmak için bunların mineralojisinden, kimyasından ve izotop içeriklerinden yararlanılmakta. Bu yüzden de bu kalıntılardaki su moleküllerinin döteryum oranı incelendi. Elde edilen sonuçlara göre mineral taneciklerindeki su, üç farklı izotop değerine sahip. İki tanesi en eski kalıntılarda ve bir tanesi ise oluşumun en üst tabakasında yer alıyor. Dıştaki izotop değeri aşağı yukarı günümüzdeki dünya suyuyla örtüşse de daha eski olan iki izotop değerleri önemli ölçüde farklı. Birinci bileşen dünyamızdaki deniz suyundan binde 850 daha düşük bir döteryum içeriğine sahip ve bu nedenle de ilkel bulutsuyla örtüşmekte. Buna göre bu mineraller doğrudan doğruya güneşten gelen hidrojen gazının yoğuşması sonucunda oluşmuş olabilir. İkinci bileşen ise güneşin çevresinden çok daha yüksek döteryum oranına sahip. Bu izotop değerleri, güneş sisteminin en eski oluşum evresinde iki gaz rezervinin daha bulunduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte bu ikinci rezerv güneş kaynaklı değil, sonuçlara göre genç güneşin yıldızlararası ortamından gelmiş olmalı. Çünkü burada daha yüksek döteryum oranına sahip hidrojen b ulunuyordu. Peki hidrojen genç güneş sistemine nasıl gelmişti? Kalıntılardaki minerallere göre en eski tanecikler ilk 200.000 yıl içinde oluşmuş olmalıydı. Yani önce gezegen diskinin oluşmasından önce. Bu zamanda büyümekte olan güneş hala çevresinden malzeme çekmeye devam ediyordu. Araştırmacıların görüşüne göre güneş öncesi gaz kılıfının çökmesiyle güneşin yakınındaki yıldızlararası ortamdan su buharı da gelmiş olabilirdi ve bu da ikinci su rezervini oluşturmuştu. Ve güneş sisteminin öncü gezegen diski oluştuğundan güneşten gelen ve yıldızlararası hidrojen birbirine karışarak suyu oluşturmuştu. Bu su ise daha sonra dünyamızın büyümekte olan gezegen yapıtaşlarına bundan sonra da gezegen atmosferine ulaşmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/glasgow-iklim-kararlarina-ragmen-2050-yilinda-bile-co2-salinimi-surecek", "text": "Glasgow iklim kararlarına rağmen, bilimsel araştırmalar 2050 yılında bile Dünya'da fosil yakıtlarla elektrik üretiminin ve havaya CO2 salınmasının süreceğini gösteriyor. Tüm dünyada bir yandan aşırı nüfus artımı (bugün 7,9 milyar, 2050'de 10 milyar kişi), öte yandan gitgide artan konforlu ve savurgan yaşam için gereken elektriği karşılayabilmek amacıyla, tüm kaynaklardan elektrik üretimi gitgide artıyor (Dünya'da 2020'de yaklaşık 26 Trilyon kWh olan elektrik üretiminin, 2050 'e % 43 artarak 44 Trilyon kWh' a ulaşması bekleniyor : Şekil 1). Elektrik üretimindeki bu enerji artımı, benzer şekilde primer enerjilerin kullanımında bugünkü gibi sürerse, havaya salınan CO2 ve metan gibi diğer sera gazlarıyla dünyanın ortalama sıcaklığının ileride (2050 yılı ve sonrasında) 2o C'yi aşacağı ve gelecek kuşakların dünyayı yaşanamaz bir yer olarak bulacakları kesinleşiyor. Böyle bir durumun ortaya çıkmasını önlemek amacıyla, son 20 yıldır gitgide artırılan Yenilenebilir Enerjilerin tüm dünyada daha da artırılması ve kömürlü santrallerin kapatılması için ülkelerin planlar yapmasının gerektiği, son Glasgow (Kasım 2021) İklim Toplantılarında tartışıldı. Dünyanın ortalama sıcaklığındaki artımın 1,5 derecenin altına kalması planlarının da yapıldığı biliniyor. Bazı ülkeler ve otomobil şirketleri 2040 yılına kadar elektrikli otomobillere geçmeyi planladıklarını açıkladılar. Bunların elektriğinin de YE'den sağlanacağı öngörülüyor. YE'ler yetecek mi? sorusu ise yanıtsız kalıyor. Bu toplantılardan medyaya aktarılan bildirilerde, aşırı nüfus artımının, konforlu ve savurgan yaşamın frenlenmesiyle ilgili önlemlerin alınması gerektiği ise izleyebildiğimiz kadarıyla, yer almıyor. Halbuki bunlar, enerji tüketiminin ve CO2 artımının ana nedenleri! Öte yandan Uluslararası Enerji Kurumu'nda (EIA ya da IEA /1/) ileriye dönük yapılan bilimsel araştırmalar, artan dünya elektrik üretiminde, YE'lerin payı her geçen yıl artmasına rağmen, 2050 yılında bile, artan enerji tüketimi sonucu, havaya salınan CO2 azalmıyor, hatta az da olsa artıyor (Bkz. EIA-Şekiller 1 ve 2). Bu nedenle yapılan bilimsel araştırmalar, gelecekte CO2 ve diğer sera gazlarının sıfırlanamayacağını ve 'Nötral İklim' hedefine, varılamayacağını gösteriyor. Kaldı ki ileriye dönük bu kestirimler oldukça iyimser senaryolara dayanmakta olup, dünya'da sayıları 200'e varan ülkeler içinde bunların ne ölçüde uygulanabileceği ya da ülkelerin iklim toplantılarında fosil yakıtları azaltmaları doğrultusunda attıkları imzalara ne derece sadık kalacakları bilinmiyor. IEA, ilgili raporunun ön sözünde, dünya'da YE'lerle ilgili projelerin ağır ilerlediği, havaya 2021 yılında aşırı salınan CO2 miktarının hatta bugüne kadar salınan miktarın çok üstünde olduğu vurgulanıyor. Not: Elektrik üretiminde kullanılan enerji kaynaklarına göre, özellikle Yenilenebilir Enerjiler'deki büyük artımla ilgili, Dünya'daki, Almanya ve Türkiye'deki gelişmeler, daha önceki yazılarımızda ayrıntılarıyla bulunuyor (Karşılaştırmak için: Bkz. /2,3/). Almanya'da, güneş ve rüzgar enerjilerinin özellikle son 10 yıldır büyük ölçüde arttığı biliniyor, bununla ilgili gelişmeler daha önceki yazılarımızda bulunuyor /3/. 2020 yılında YE'lerin elektrik üretimindeki payı % 45, bunların ısı enerjisi ve trafikte kullanılmasının payları ise sırasıyla % 15 ve % 7 kadar olmuştur. Endüstrinin kullandığı enerji kaynaklarıyla bunların payları Şekil 3 ve 4 de bulunuyor. Görüldüğü gibi endüstri, YE'leri çok az kullanabiliyor. Almanya, 2020 yılında, büyük bölümü CO2'den oluşan 739 milyon ton sera gazını havaya saldı (Kişi başı ortalama olarak 8 ton kadar). Bu değer, önceki yıllara göre gitgide artan YE'lerin kullanımı sonucu, epey azdır. Not: Gelecek yıl tüm nükleer santralleri kapatacak olan Almanya, 2035'de de kömür santrallerini kapatmayı planlamıştır. CO2 vergisinin ton başına 50 ile 100 olması nedeniyle ve 1000 MWe kurulu güçlü bir kömür santralinin yılda 800 milyon ton CO2 salabileceğini de göz önüne alan, santralleri işleten şirketler santralleri önceden 2030 yılında kapatabileceklerini açıklamışlardır. İleride YE'ler daha da arttırılsa bile, bunlar kömür ve nükleer enerjilerle üretilen elektrik miktarı açığını karşılayamayacaklarından, Almanya'nın AB şebekesinden elektrik satın alacağıı beklenir. Alınacak elektrik miktarının büyük bölümü ise yine Fransa gibi komşularında üretilen nükleer enerji kaynaklı olacak. Daha önceki bir dizi yazımızda Türkiye'de elektrik enerjisi üretimini ilerideki beklentileri açıklamıştık (Bkz /3/. Bunları aşağıda kısaca güncelleyeceğiz. Türkiye'de 2019 yılında havaya salınan sera gazları miktarı 506 milyon ton olmuştur.Bu, ortalama olarak kişi başına 6,1 ton kadardır . Türkiye'nin ileriye dönük üreteceği elektrik miktarları içinde YE'lerin payı ne kadar artırılabilir? sorusuna yanıt verebilmek için, örnek olarak daha önce Güneş Enerjisiyle elektrik üretiminin 2030 yılındaki payını incelemiştik. Ayrıca havaya CO2 salmayan Nükleer Enerji'nin 2030 yılında, toplam elektrik üretimindeki payının ne kadar olabileceğini de hesaplamıştık (Bunlarla ilgili açıklamalar ilgili yazı ve sunumlarımızda bulunuyor (Bkz /2, 3, 4/). Konuya yabancı olanlar, örneğin 1000 MWe kurulu gücünde, farklı enerji kaynaklarıyla çalışan elektrik santrallerinin, yıl boyunca üretecekleri elektrik miktarlarını göz önüne almadan ya da bunları hesaplarla karşılaştırmadan, bunlar, sanki yıl boyunca aynı elektrik miktarını üreteceklermiş gibi düşünebilirler. Elektrik üretiminde bir santralin en çok üretebileceği elektriğin bir ölçütü olan ve MW' birimiyle gösterilen kurulu güç önemli olmakla birlikte, çok daha önemlisi ilgili elektrik santralinin yıl boyunca üretebileceği elektrik miktarı olan MWh'tır. Örneğin, 1000 MWe kurulu güçteki bir güneş santralinin yıl boyunca üretebileceği elektrik miktarıyla, aynı kurulu güçteki bir kömür ya da doğalgaz ya da nükleer santralin yıl boyunca üretebilecekleri elektrik miktarlarını karşılaştırarak farklılığı göstereceğiz. Güneş enerjisinden üretilen elektriğin yıl boyunca ortalama verimi örneğin Almanya'da % 11 iken daha çok güneşli ülkemizde bu, ortalama % 18 kadardır. Karşılaştırmamızda ayrıca güneş santralinin 300 MW / 900 MWh'lık bir güneş batarya tarlasıyla donanımlı olduğunu var sayacağız. Bu demektir ki maksimum 300 MW kurulu gücündeki bataryalar her gün dolduktan sonra, örneğin geceleri 3 saat boyunca yakındaki bir kente elektrik vermeyi sürdürüyorlar. Hesap sonuçları Çizelge 2'de bulunuyor. Çizelge 2'den görüldüğü gibi 1000 MWe kurulu gücündeki bir güneş tarlası, aynı kurulu güçteki kömür ya da doğalgaz ya da nükleer santralin yıl boyunca üretebilecekleri elektrik miktarının, sırasıyla ancak 1/3, 1/3 ve 1/4 'ü kadarını üretebiliyor. 10 x 1.838.800= 18 TWh olabilir. Bu ise 10 yıl sonra ülkemizde beklenen 500 TWh toplam elektrik tüketiminin ancak 18 / 500= % 3,6 kadarını karşılayabilir . 1000 MWpeak bir güneş tarlası için ortalama 5 milyon güneş paneli gerekecek. Bunlardan 10 adet 10 yılda kurulacak olursa, toplam olarak 50 milyon güneş paneli ve toplam 20.000 Hektar'lık çok sayıda güneş tarlaları gerekecek (toplamı: 28.000 futbol sahası kadar!) /Bkz 4/. Önümüzdeki 10 yılda böyle büyük bir projenin, daha küçük kurulu güçlerle de olsa (100 MW'lık santraller gibi), gerçekleşmesi için ise Enerji Bakanlığı'nın ya da ilgili şirketlerin internet sayfalarında, izleyebildiğimiz kadarıyla, bir proje ya da planlama bulunmuyor. Düşüncemiz, önümüzdeki 10 yılda en çok 2-3 bin MW kurulu güçte güneş panelleri tarlalarının kurulabileceğidir. Daha önceki yazımızda ve sunumumuzda /4/ ülkemizde 2030 yılına kadar ancak en fazla 4 adet Akkuyu nükleer reaktörlerinin kurulabileceğini / işletilebileceğini öngörmüş ve bu reaktörler tam kapasiyle ve sorunsuz çalıştırılabilirlerse, nükleer enerjinin, toplam elektrik tüketiminin ancak % 6 kadarını karşılayabileceğini hesaplamıştık (Nükleer santrallerin yapım sürelerinin 10 -20 yıl kadar uzun olmaları ve dövizle finansman sorunu nedenleriyle). Türkiye'de, 2030 ve sonraki yıllarda da güneş ve nükleer enerjiden elde edilebilecek elektrik enerjilerinin toplamı, gitgide artan elektrik tüketimini karşılamakta toplam olarak ancak % 10 -15 de kalabilecektir. Rüzgar, su ve diğer YE'lerin katkılarına ragmen, fosil ve nükleer enerjilerin ileride % 50 kadar katkıları olmaksızın elektrik tüketiminin karşılanamayacağı kestirilebilir. Bu nedenlerle Türkiye'de 2050'de de büyük oranda doğal gaz ve kömür enerjileriyle elektrik üretiminin sürdürüleceği kestirilebilir. Dünya'da ve özellikle Türkiye'de gittikçe artan nüfus, aşırı elektrik tüketiminin ana kaynağıdır. Bir örnek verilirse dünya'da gitgide artan internet kullanımı da yılda 300 nükleer santralin üretebilecekleri kadar elektrik tüketiyor (Bkz /5/). Öte yandan güneş enerjisinin sorunlu yanları olduğu da göz önüne alınmalıdır. Unutmamalıdır ki bunların kurulmaları sırasında, uygun elektrik ağlarının, yol, su gibi yan projelerinin ve alt yapının da yapılması, lisanslanması ve öngörülen sürede gerçekleştirilmesi gerekiyor. Güneş tarlaları kurulurken çevredeki flora ve fanunanın korumasına, panellerdeki zehirli maddelerin çevreye yayılmaması için kaliteli panellerin seçilmesine özen gösterilmesi gerektiğine ve 25 yıl kadar sonra da paneller işlevlerini tamamladıklarında, geri dönüşümlerinin yapılması da planlanmalıdır. Milyonlarca panel için uygun olacak atık depolarının da şimdiden planlanması, üzerinde önemle durulacak bir sorundur (Bunlarla ilgili bir dizi yazımız için Bkz /6,7,8/). Fosil yakıtlarla elektrik enerjsi üretiminin ve sera gazlarının büyük ölçüde azaltılmasında çözüm, her şeyden önce nüfus planlaması yapılması, konfor ve savurganlığı azaltacak, halkı bu yönde özendirecek önlemlerin alınması beklenir. Umarız uygulanır. Enerji birimi: WattSaniye = Güç x Saniye . 1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji, elektrikte, 1 Ws'dir. 1 Joule: Örneğin 100 gramlık çikolata paketini yerden 1m yukarıya kaldırmak için gereken enerji. 1 WattSaat (1 Wh) = Güç x Saat . Örneğin 1 milyar 100 Watt'lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gronlanddaki-erime-yakinda-durdurulamayacak-hale-gelecek", "text": "Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü'nden yapılan açıklamaya göre, artan sıcaklıklardın dolayı orta-batı bölgelerinde istikrarsızlık başladı bile. 'Erime bu durumda sınırlı küresel ısınmayla bile ilerleyebilir' diyor araştırmacılar. Grönland'daki buz tabakasının erimesi şu şekilde gerçekleşiyor: Sıcaklık artışı erimeye yol açıyor ve bu şekilde buz tabakasının yüksekliği azalıyor. Bir buzdağının üst kısmı soğuk alt kısmı ise daha az soğuktur. Yani buz tabakasının üst kısmı eridiğinde, daha sıcak olan çevre sıcaklığına doğru ilerler; bu da erimeyi ve azalmayı tetikler. Uzun bir süredir bilinen bu mekanizma, orta-batı Grönland buzundaki istikrarsızlığın başlıca sorumlusu olarak tahmin ediliyordu. Fakat bunun dışında diğer bazı faktörlerin de etkili olup olmadığını kesin olarak bilinmiyordu. Araştırmacılar Niklas Boers ve Martin Rypdal, hava istasyonlarındaki deniz seviyesi sıcaklıkları, orta-batı Grönland'daki erime yoğunluğunu gösteren buz karot örneklerini ve bunlarla ilgili bilgisayar simülasyonlarından yararlandılar. Bu şekilde buz tabakasındaki yüksekliklerde rahatsız edici erken uyarı işaretleri buldular. Enstitünün daha önceki model sonuçlarına göre, Grönland buz tabakasındaki erimede, küresel ortalama sıcaklığın kritik eşik değeri olan sanayi öncesi ortalama seviyesinden 0,8 ila 3,2 derecelik bir artış artık kaçınılmaz. Bu sınır aşıldığında ise birkaç yüz veya bin yıl içinde tamamen erimiş olabilir; bu da küresel deniz seviyesinin 7 metre kadar yükselmesine ve Avrupa ve Kuzey Amerika'daki nispi sıcaklıktan sorumlu olan Atlantik meridyen devri sirkülasyonunun da çökmesine yol açabilir. Ancak erimeyi hızlandıran birçok faktör dışında Grönland'daki buz tabakasını orta yükseklikte istikrara kavuşturacak olan unsurlar da var. Her şeyden önce akümülasyonla bu mümkün. Bu yüzden olumlu ve olumsuz mekanizmalar arasındaki etkileşimi daha iyi anlamaya çalışarak, buz tabakasının istikrarı ve geleceği hakkında tahminler yapabiliriz diyor araştırmacılar. Son araştırma en azından Grönland buz tabakasının orta-batı kısmının tehlike altında olduğunu göstermesi açısından önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gronlandin-zirvesine-ilk-kez-yagmur-yagdi", "text": "Grönland'ın zirvesine kayıtlara göre ilk kez kar yerine yağmur yağdı. Havanın soğukluğu nedeniyle bölgeye kardan başka bir şey yağmıyordu. Danimarka'ya bağlı özerk bölge, Kuzey Kutbu'ndaki en büyük buz örtüsüyle kaplı. Ancak küresel ısınma nedeniyle buzulların kütleler halinde eridiği görülüyor. Buzulların erimesi, özellikle Grönland'ın bulunduğu Arktika'daki ısınma dünyanın diğer bölgelerine kıyasla üç kat daha hızlı ilerlediği için bilim insanlarında endişe yaratıyor. Bölgedeki buzullarda 1990'dan sonra başlayan erime, 2000 yılından sonra hızlandı. Bilim insanları geçen yıllarda buzul kültesinde kaydedilen azalmanın, 2000 yılı öncesine kıyasla dört kat fazla olduğuna dikkat çekiyor. Grönland zirvesinde sıcaklıklar, geçtiğimiz hafta sonu 10 yıldan kısa süre içinde üçüncü kez donma noktasının üzerine çıktı. Sıcaklıklar dokuz saat boyunca donma noktasının üstünde kaldı. Bu durum, zirvelere tarihte ilk defa yağmur yağmasına neden oldu. Zirveye 7 milyar tonluk rekor bir yağış düştü. Ayrıca pazar günü kaybedilen buz kütlesi miktarı, yılın bu zamanı için günlük ortalamanın yedi katı oldu. Colorado Üniversitesi Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi'nden Ted Scambos, \"Olanlar normal değil. Bu eşi görülmemiş bir durum'\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gunes-enerjisi-panellerinin-cevreye-verdigi-zararlar-tartisiliyor", "text": "Almanya, ABD ve İngiltere üniversitelerinde yapılan bilimsel araştırmalar, güneşten elektrik enerjisi üretilirken, her panelin çevre dostu olmadığını, içinde kanser yapabilen ağır metalleri az ya da olmayanların seçimine özen gösterilmesi gerektiğini gösteriyor. Panellerde kullanılan kristal silikonun içindeki silikon tetra klorürün çok zehirli olduğunu, bitki ve hayvanları öldürdüğünü, insan sağlığını tehdit ettiğini araştırmacılar açıklıyorlar. Temiz enerji olarak bilinen güneş enerjisinin bu kirli yanıyla ilgili yönetmelikler olmadığından özellikle Çin'de güneş panellerinin üretildiği yerlerde, zehirli kimyasalların toprak ve havadaki tanecikleri insanların sağlığını tehdit ettiğini araştırmacılar bildiriyorlar. Kadmiyum telüridli ve kurşunlu güneş panelleri ise başlı başına bir sorun. Bunlar, böbrek ve kemiklerde hasar ve kanser yapabiliyorlar. Panellerdeki kimyasallar, parçalanan, kırılan, eskiyen panellerden 5-6 ay içinde yağmurla yıkanıp çevreye ve insana ulaşabileceği gibi, milyonlarca panel ileride (20 yıl kadar sonra) sökülüp çöpe atıldığında, özellikle çöp ayrımı ve işlemi yapılmayan az gelişmiş ülkelerde büyük sorunlar yaratacağını araştırmacılar vurguluyorlar. Başta kurşun ve kadmiyum olmak üzere panellerindeki zehirli ağır metallerin önlenmesi gerektiğine verilen önemi gösteren Stuttgart Üniversitesi'nde 800.000.- Avro devlet desteğiyle, 2014'ten beri yapılmakta olan bilimsel bir araştırmayla ABD ve İngiltere'deki başka araştırmaların sonuçları da bu yazıda özetle yer alıyor. Türkiye'de pek bilinmeyen bu konunun ilgililerin dikkatini çekeceğini ve gereken önemin gösterilerek ilgili önlemlerin alınacağını ve yurdumuzun bir de 'Güneş Panelleri Kimyasalları Çöplüğüne' dönüşmeyeceğini umuyoruz. Daha önceki yazılarımızda ve seminerlerimizde Almanya ve Türkiye'de elektrik üretiminde güneş enerjisinin önemini ve Türkiye'de de artımı gerektiğini vurgulamış, Türkiye yüz ölçümünde metrekareye düşen ortalama kWh güneş enerjisi miktarının yılda Almanya'dakinin iki katı kadar olmasına rağmen, Türkiye'de, Almanya'dakinin sadece 40'ta biri kadar (2017 değeri) güneşten elektrik üretilebildiğini belirtmiştik /1/. Bugünkü yazımızda, güneş enerjisinden elektrik üretiminin pek bilinmeyen bazı ayrıntılarına girerek, özellikle, milyonlarca metre karelik güneş panelleri 20 yıl kadar sonra sökülüp çöpe atılırlarken, bunların yapısındaki, insana ve doğaya zararlı zehirli kimyasalları ele alacağız. 2017 yılı sonunda tüm dünyada güneş enerjisi kurulu gücü 400 Giga Watt'ı geçti . Bu kapasite, ilk bakışta her biri 1000 MegaWatt'lık 400 adet kömür ya da nükleer santrale eşdeğer görünse de, güneş enerjisinden elektrik üretiminin verimi çok düşük olduğundan (ortalama %10-20), bu kapasiteyle üretilebilecek elektrik diğer santrallerden çok daha azdır. Grafikte tüm dünyada 1992'den 2017'ye kadar güneş enerjisi kurulu gücündeki artım görülüyor /2/. Sağda, bir panelin ilerleyen yıllarda artan gücü görülüyor. 400 GW'lık dünya toplam kurulu gücünün içinde en büyük pay 131 GW ile Çin'in, sonra ABD 51, Japonya 49, Almanya 42, İtalya 20 GW ile başta yer alıyorlar /2/. Türkiye'nin kurulu gücü 2017'de 2,9 GW ile büyük bir artım göstererek toplam 3,4 GW'ı buldu (2015'te toplam sadece 249 MW idi / Birimler için yazının sonuna bkz). Elektrik üretiminde fotovoltaik yöntemin önemi her geçen yıl artarken fiyat da düşüyor. 2000 yılından beri dünyada güneş hücrelerinin/panellerinin fiyatı %90 daha azalarak, her Watt kurulu güç için 50 Cent'e geriledi. Silisyumlu güneş hücreleri, dünya pazarının %90'nını kapsarken bunların verimi %21 ile %26 arasına yükseldi . 400 GW için ise yaklaşık olarak 50 milyon ton kadar toplam güneş hücresi / paneli gerekiyor . Fotovoltaik yöntemle elektrik üretimindeki politik ve teknik başarı sonucunda güneş panelleri gitgide daha geniş alanlara yayılıyor (Dünya'da 2018'de 3700 km2 yer kapladığı kestiriliyor). Ayrıca evlerin çatılarında gitgide artan milyonlarca güneş paneli var. Güneş panellerinin cam ve alüminyum malzemesi çevre için büyük bir sorun yaratmamasına karşın, güneş hücrelerinden oluşan paneller çeşitli ağır metaller, katkı maddeleri genellikle insan sağlığına ve doğaya zararlı olabilecek kimyasal maddeler içeriyorlar. Kanser yapabilen ve oldukça zehirli olan bu maddelerin başlıcaları: arsenit, kurşun, bakır, galyum, kadmiyum tellürid, kadmiyum sülfid, polyvinül florür, selenyum, kristal silikon'daki silikon tetraklorür. Kuşun, panellere, artık gerekmeyen lehimleme maddesiyle birlikte giriyor. Paneller/güneş hücreleri, daha çok kristal silisyum ya da çok ince film kadmiyum tellürid ya da kadmiyum sülfid tabakalardan yapılıyor. Saf kadmiyum böbrek ve kemiklere zararlı, kansere yol açabiliyor. Bu nedenle panellerin hem yapımı hem de ileride 20 yıl kadar kullanıldıktan sonra sökülüp ortadan kaldırılmasında ilgili koruyucu önlemlerin alınması gerekiyor. 20 yıl kadar sonra bunlar yenileriyle değiştirilmek zorunda olduğundan üretimin sürmesi ve bunlardaki ağır metallerin dolaşımı da söz konusu. Paneller yapılırken, zararlı ağır metallerden korunmak için koruyucu giysilerle çalışılıyor . İleride bakım, onarım çalışmalarında, kuvvetli dolu, kaza ve yangınlarda da panellerdeki ağır metaller çevredeki toprak ve sulara, besinlere ulaşabileceğinden araştırmacılar şimdiden önlem alınmasını öneriyorlar /3/. Bugün dünyada kullanılan güneş hücrelerinin %90 gibi büyük bir bölümü, doğadaki kum ve kuvarsdan elde edilen silikon yapılı. Silikon, doğadaki kum ve kuvarstan, çok yüksek sıcaklıklarda, eritme, temizleme ve oksijeni çıkarılarak %99,6 oranındaki saflıkta büyük enerji kullanılarak elde edilebiliyor. Ancak bu saflık, yarıiletken maddenin işlevi için yeterli olmadığından silikonun, ikinci bir kimyasal yöntemle daha da saflaştırılması gerekiyor. Dünyadaki güneş panellerinin %3 kadarı da zehirli kadmiyum telürid zehirli maddesini içeriyor. Bunların üretimi daha ucuz ve dünya pazarındaki payı 3 milyar ABD kadar. Ancak kadmiyumun aşırı zehirli olması nedeniyle üretim sırasında koruyucu giysilerin içinde ancak havalandırmayla çalışılabiliyor. Öte yandan Liverpool üniversitesinde geliştirilen bir teknikle, çok ince tabakalı güneş hücrelerinin hem çok daha ucuza hem de zehirli kadmiyum yerine, zehirli olmayan ve yenmesine bile izin verilen magnezyum klorür kullanılarak üretilebileceğini denendi. Ayrıca magnezyum klorür, kadmiyumdan hem çok daha ucuz hem de güneş hücresi olarak ince tabaka şekline getirilmesi çok daha kolay /4/. Stuttgart araştırmacıları, 2016 yılında dünyada, içlerinde çeşitli ağır metaller bulunan toplam 3700 km2 panel bulunduğunu ve buna her gün 3 km2 kadar güneş paneli eklendiğini açıklıyorlar. 2016 yılı sonuna kadar, panellerde toplam 11.000 ton kurşun ve 800 ton da kadmiyum bulunduğunu belirtiyorlar. Bunların ileride toprak ve sulara karışmaması için yıkama filtreleme dahil çeşitli önlemler alınması düşünülse de bunların büyük ölçüde kontrol edilemeyeceği ve gerçekleşemeyeceği de belrtiliyor /3/. Stuttgart araştırmacıları güneş panellerindeki zehirli maddelerle ilgili sınırlamaların AB standartlarına alınmasını öneriyor. Sadece panellerde hücreler lehimlenirken, kurşunun kullanılmaması, panellerin içindeki kurşunu %97 oranında azaltacaktır diyor araştırmacılar. Ayrıca, ağır metallerin panellerden sızmasını önlemenin ya da durdurulmasının yollarını aradıklarını da belirtiyorlar. İleride çok daha büyük toprak yüzeylerini kaplayacak paneller büyük sorun yaratacaklarından şimdiden çeşitli bilimsel araştırmalar yapılıyor. Bunlardan kanser yapabilen kurşun ve kadmiyumun 2006'dan beri AB ilgili yönetmeliğine göre elektronik aletlerde kullanımı yasaklanmış olmasına karşın, bu kimyasalların 'yeşil ürün' olarak çevre dostu sayılan güneş panellerinde/hücrelerinde kullanımı serbest bırakılmıştır. Kurşun, güneş hücrelerini birbirlerine ve panelin kenarlarına bağlamada kullanılan lehimde bulunuyor. Aslında otomobil sanayinde ve diğer aletlerde artık kurşun kullanılmıyor. Güneş hücrelerinde de kurşun kullanılmayabilir. Çok ince tabakalı güneş hücrelerinde ise daha çok kadmiyum tellürid kullanılıyor. Çeşitli tipteki güneş hücrelerindeki kadmiyum, kurşun ve diğer zehirli kimyasalların dışarıya sızması ya da ileride doğaya ulaşması olasılığı ve miktarlarıyla bunların nasıl ortadan kaldırılacağıyla ilgili 2014 yılından beri Stuttgart Üniversitesi Fotovoltaik bölümünde bilimsel çalışmalar yapılıyor ve yukarıda belirttiğimiz gibi bunlar ilgili Bakanlıkça destekleniyor /3/. Güneş panelleri toprak yüzeyinde hektar başına (100 m x 100 m= 10.000 m2) genellikle 3.000 m2'lik bir alana kuruluyor. Bu alandaki panellerdeki güneş hücrelerinde toplam 20-25 kg kurşun bulunduğu hesaplanıyor. Bu büyüklükte bir alanda, 3 mikrometre kadar ince film tabakalı güneş hücrelerinde ise, suda zor çözünen kadmiyum tellürid ve kadmiyum sülfid toplam 25 kg miktarında bulunuyor. Güneş hücreleri ince folye ve cam levha ile korunmalı olduğundan, kurşun ve kadmiyumun normal olarak dışarıya ulaşması beklenmiyor. Ancak kuvvetli dolu, kaza ve yangında bunlar dışarıya çıkabileceğinden bu gibi durumlarda bozulmuş panellerin sökülüp ilgili yönetmeliklere göre işlenmesi gerekiyor. İçinde kurşun ve kadmiyum olmayan güneş hücrelerinin/panellerinin yapılabileceğini ileri süren araştırmacılar var. Ancak bunlar olmayınca panellerin verimi düşüyor. Bu nedenle bilimsel araştırmaların geliştirilerek panellere zehirli olmayan maddelerin konulması gerekiyor /4,5/. AB ilgili yönetmeliği, elektrik ve elektronik aletlerde kurşun ve kadmiyum için sınır değer olarak sırasıyla, aletin toplam ağırlığının %0,1 ve %0,01'ni belirliyor. Ancak, güneş panelleri bu yönetmelik dışında tutulduğundan herhangi bir sınırlama bulunmuyor. Dünyadaki güneş panellerinin yaklaşık üçte ikisi Çin kaynaklı. Nedeni, Çin'de hem iş gücü ücretlerinin düşük olması hem de Çin hükümetinin üretimi desteklemesi sonucu panellerin dünya pazarlarına düşük fiyatla sunulması . ABD Illinois eyaletindeki Northwestern Üniversitesi'nde Argon Milli Laboratuvarıyla birlikte yapılan bir bilimsel araştırma, Çin kaynaklı, kristal silisyumlu güneş hücrelerinin hiç de doğa dostu olmadığını gösteriyor /4/ . Resimde gösterilen, Almanya'daki yarı saydam bir güneş hücre sisteminin Çin kaynaklı olanla karşılaştırıldığında çok daha doğa dostu olduğu belirlenmiş. Çin kaynaklı olanın doğa dostu olmayışının en önemli nedeni, bu hücrelerin Çin'de üretimleri sırasında çok daha fazla enerjiye gerek bulunması sonucunda havaya salınan CO2 miktarının fazlalığı.Bu araştırmanın sonucuna göre Çin'de yapılan güneş panellerinin AB'de kullanılmasıyla gereken enerji ve havaya salınan CO2, AB'de yapılıp kullanılan panellere oranla iki kat daha fazla doğaya zarar veriyor. Berlin'deki bir tren istasyonu çatısında bulunan yarı saydam, doğa dostu, güneş panelleri Almanya'da fotovoltaik, yenilenebilir enerjiler yasasıyla destekleniyor. Güneş hücrelerinin Almanya'da ya da başka bir ülkede üretiminin ayrımı yasada bulunmadığından, Almanya bunları daha ucuz ülke olan Çin'de yaptırıp Almanya'da kullanırken, enerji ve CO2 giderini Çin'e aktarmış oluyor. Kaldı ki Çin'de üretimde kullanılan enerji, çevreye zararlı, kalitesi düşük kömürlü elektrik santrallarından kaynaklanırken oradaki silisyum ve diğer zararlı maddeli güneş panelleri üretimindeki standartlar da AB ülkelerindekilerle karşılaştırılamayacak kadar kötü diyor ilgili araştırmacı Seth Darling /4/. Özetle, zehirli kimyasallar güneş panellerinin yapımında ve bunların ileride sökülüp yok edilmesinde büyük bir sorun olarak çözüm bekliyor. Özellikle azgelişmiş ülkelerde çöp ayrımı ve panellerle ilgili teknik işlemler yapılmadığından, ileride bunların sökümü sırasında, doğanın zehirli kimyasallarla kirletilmesi ve insanların etkilenmesi söz konusudur.İlgili önlemler, paneller daha kurulurken planlanmalıdır. Panellerdeki zararlı ağır metallerin önemi, panellerin kapladığı ve gitgide artarak kaplayacağı çok büyük alanlardan kaynaklanıyor. Örneğin 1350 MW gücünde bir fosil yakıtlı santral, yılda 9000 GigaWattSaat elektrik üretebiliyor. Güneşten buna eşdeğer elektrik ancak yaklaşık olarak 3 milyon m2'lik alana kurulan güneş panelleriyle sağlanabiliyor. Bu ise 1,5 km x 2,0 km'lik bir kent merkezi kadar alanın, kent dışında panellerle kaplanması demek. İleride güneş enerjisinden elektrik üretimi çok arttığında örneğin Türkiye'de toplamda bunun 50 katı kadar bir alanın, çeşitli birimler halinde, kentlerin dışında kurulması gerekecektir. 20 yıl kadar sonra panellerin sökülüp ortadan kaldırılması gerektiğinde 150 milyon m2'lik panellerin içindeki kimyasalların ne olacağı önceden düşünülmeli ve panel seçimine başlangıçta özen gösterilerek, içinde kimyasalları az olanları seçilmeli diyor araştırmacılar /3,4,5/. Öte yandan güneş panellerinin yapımı sırasında oldukça fazla enerji gerekiyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, bir güneş kollektörünün yapımında kullanılan enerjiyi, ancak ortalama 3 yıl çalıştırıldıktan sonra üretebileceğini gösteriyor. Güneşin geceleri olmadığı ya da bazen çok, bazen az olduğu biliniyor. Bu nedenle, kurulu elektrik gücünün yıllık ortalama olarak ancak %10-20'si kadarıyla enerji üretilebildiğinden verim diğer santrallara göre çok daha düşük. Üretim giderleri, diğer elektrik enerji üretim türlerine göre kWh başına 10-20 Eurocent daha yüksek. Almanya'da, elektrik faturalarına eklenen çevre vergisi ve devlet desteğiyle güneş enerjisi üretimi, yılda ancak 15 milyar Avro ek bir giderle sağlanabiliyor.Özellikle sanayinin gece gündüz sürekli elektrik gereksinimini karşılayabilmek için güneşin az ya da olmadığı zamanlarda genellikle fosil yakıtlı elektrik santrallarının devreye girmesi gerekiyor. Bilindiği gibi sanayi tüm elektrik üretiminin % 75''ini kullanıyor. Bunun içinde yenilenebilir enerjilerin payı ise önemsiz oranda az, sadece % 3. Bunların çeşitleri ve güneş enerjisini elektriğe çevirmedeki verimleri aşağıdaki grafikte ayrıntılarıyla bulunuyor /6/. Yarı iletken madde temelde ya kristalin silisyum ya da ince tabaka olarak, cinsine göre çeşitli katkı maddeleriyle ve ilgili yöntemlerle hazırlanıyor . Konya Karatay Kızören santralı 430.000 m2'lik bir alana kurulmuştur . Kabaca 656m x 656m boyutlarındaki bu büyük alanda 18 MW'lık kurulu güçle yılda üretilebilecek elektriğin 30,73 MilyonkWh kadar olacağı hesaplanıyor. Bu üretim miktarı, bu kurulu gücün %19'u kadardır. Konya Karapınar'da 1000 MW'lık bir fotovoltaik santral projelendirildiği Enerji bakanlığınca açıklanmıştır . Bitirildiğinde Türkiye'nin en büyük güneş enerji santralı olacaktır. Türkiye'de 20'ye yakın sayıda güneş paneli yapan fabrikalar ya da dışarıdan getiren şirketler var /8/. Bunların hangi cins güneş hücreleri ürettikleri, içlerinde ne miktarda kurşun ve kadmiyum gibi ağır metallerin bulunup bulunmadığı internet sitelerinde yer almıyor. Perowskit aslında kalsiyum titanat'ın bir kristalidir. Perowskit adına rağmen 2009 dan beri verimi gitgide artırılan ve %22'e ulaşan bu cins panellerde aslında perowskit kristaliyle aynı kristal yapısındaki kurşunlu metilamonyum kullanılıyor. Bu cins kristaller mikrometre inceliğinde olup bir altlık üzerine sürülebiliyor ya da baskı şeklinde damgalanabiliyor. Diğerlerine göre perowskit panellerin üstünlükleri, kristale gelen güneş ışınlarının tümünü soğurup elektron akımına dönüştürebilmeleri ve çok daha ucuza üretilebilmeleridir. Gitgide geliştirilmekte olan perowskit panellerine geleceğin panelleri olarak bakılıyor. Avusturalya Dyesol şirketinin önümüzdeki yıllarda Türkiye'de perowskit panellerinin üretimine geçmeyi planladığı şirketin duyurusunda yer alıyor. Watt başına üretim fiyatı 40 Cent'in altına düşürülebilir ve bunlar 20 yıl süreyle sorunsuz çalışabilirlerse silisyumlu panellerin sonunun geleceği belirtiliyor. Perowskit panellerindeki kurşunun kapsüllenip çevreye ulaşmaması için çalışmalar yapılıyor. Kristaldeki kurşun azaltılır ya da yerine başka bir madde konursa kristalin verimi düştüğünden şimdilik vazgeçilemiyor ama araştırmalar sürüyor. Kule tipi güneş enerjisi santralinin Türkiye'de ilk örneği Mersin'de kurulmuştur. 100 dönümlük arazinin 30 dönümü aynalarla kaplanmıştır. 510 adet ayna 50 metre yüksekliğindeki kuleye güneş ışınlarını yansıtıyor. Burada ısınan sudan elde edilen buhar türbinleri çevirerek elektrik enerjisine dönüştürülüyor. Günün saatine göre güneşin konumunu hesaplanıp, yansıtıcı aynalar o yöne çevriliyor. Bu santral, 1500 evin elektriğini sağlayabiliyor/9/. Her güneş paneli insan ve çevre dostu olmadığından, ucuzuna gidilmemeli, içinde ne gibi kimyasal maddeler bulunduğu iyice bilinmeli, mümkünse kadmiyumlu olanlar yerine magnezyumlu olanlar kullanılmalı. Perowskit tipi güneş panelleri geliştirilip içindeki kurşun insan ve çevreye zarar vermeyecek başka bir maddeyle değiştirilebilir ya da kurşun dışarıya sızmayacak şekilde kapsüllenebilirse perowskit panellerinin kullanımı yararlı olabilir. Türkiye'de 15 kadar şirketin işyerlerinde güneş panelleri yapılmaktadır ve bu gibi iş yerlerinin sayısının ileride çok artacağı beklendiğinden gerek buralarda çalışan işçilerin koruyucu giysilerle çalışmalarının sağlanmasını, gerekse üretilmekte olan panellerdeki kurşun, kadmiyum gibi ağır metal taneciklerinin havaya ve çevreye yayılmasının önlenmesini düzenleyen bir yönetmeliğe gerek vardır. Çatılarda ve geniş alanlarda kurulmuş ve kurulacak olan panellerin bakım, onarım, kaza, kuvvetli yağış hasarı, yangın, ileride panellerin sökümü sırasında ve çöpe atılmasında bunlardaki zehirli ağır metallerin toprak ve sulara karışmaması için daha başlangıçta planlama yapılmalı, ileride gerekli önlemlerin alınması için bir yönetmelik hazırlanmalı ve yönetmeliğin uygulanması kontrollarla sağlanmalıdır. Güneş panellerindeki insan ve çevreye zararlı olabilecek maddelerin azaltılmasıyla ilgili dünyada yapılmakta olan bilimsel araştırmalar ve gelişmeler izlenmeli, bunların sonuçları ilgili yönetmeliğe aktarılmalıdır. - Güneş termik santralları yoluyla (Güneş ışınlarının içbükey aynalarla demetler halinde soğurulacak bir noktaya odaklanması ve oluşan ısı enerjisinin elektrik enerjisine dönüştürülmesi, ya da güneş enerjisiyle ısıtılan havanın bir bacaya yönlendirilip, hava akımının çevirdiği pervanenin hareket enerjisinin bir dinamoya aktarılmasıyla elektrik elde edilmesi - Fotovoltaik yöntemiyle güneş enerjisinin doğrudan elektrik enerjisine dönüştürülmesi Güneş termik santralleri, özellikle güneşi bol önceleri daha çok yapılırken, bugün fotovoltaik olanları, solar modüllerinin 2011'den sonra ucuzlamasıyla yaygınlaşıyor. Fotovoltaik sistemlerin güçleri, bir kaç kW'tan (1kW= 1000 Watt, çatılarda), bir kaç yüz MW'a (1 MW = 1 milyon Watt, santrallerde) kadar uzanabiliyor. 2017 Ocak ayında en büyüğü 850 MW peak ile Çin'de bulunuyor. Almanya'da ise en büyük güneş panel parkı Brandenburg Neuhardenberg'de. 2012'de yapılan ve 145 MWp gücündeki bu santral 240 Hektar'lık (2,4 milyon m2) bir alana yayılan panellerle donatılmış (yaklaşık 1,5 km x 1,6 km boyutlarında). 48.000 evin elektriğini karşılıyor ve elektrik enerji deposu da santralın yanı başında 2015 yılında yapılmış. Kristal Silisyulu, kadmiyum tellüridlü yarı iletken bir güneş hücresi, modülü güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine çeviriyor. Bunlar birbirlerine seri ya da paralel bağlanabiliyor. Güneş ışını taneciklerinin , solar hücrelere çarptıklarında harekete geçirdikleri elektronlarla elektron akımının oluşması fotovoltaik yöntemin temeli olan ve Einstein'a Nobel kazandıran 'Fotoelektrik olay' diye bilinen fizik olayına dayanıyor . 1 kWh, örneğin 100 Watt'lık bir ampülün 10 saat yanmasıyla tükettiği enerji. Örneğin 1 milyar adet, 100 Wattlik ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWSaat 'lık ya da 1 TeraWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gunes-ve-ruzgar-santrallerinden-onumuzdeki-yillarda-kac-adet-hurda-beklenebilir", "text": "Tüm ülkeler, güneş ve rüzgardan elektrik üretimini artırma çabasında. Ancak güneş ve rüzgar santralleri sadece 25 yıl verimli çalışabiliyor. Daha sonra ve hatta bozulmalar sonucu her yıl, bunlar kullanılamaz duruma gelip hurdaya çıktıklarında, milyonlarca panelin ve binlerce rüzgar santrallerindeki kule ve rotor kanatlarının, eğer geri dönüşümleri yapılmazsa, çöplüklerde dağlar oluşturacağını ise pek kimse bilmiyor! Bunlar çöplüklere atıldığında ise, içlerindeki zehirli maddelerin doğaya, iklime ve insana zararlı olacağı da hesaplanmalı, ona göre önlemler şimdiden alınmalı. Güneş ve rüzgar santrallerinden dünyada, Almanya ve Türkiye'de kaç adet hurda beklenebilir hesapları ve yapılması gerekenler bu yazımızın konusu... 2022 yılında dünya güneş enerjisi kapasitesi ya da kurulu gücü: 1.1 TW oldu (TeraWatt olarak güç: 1'den sonra 12 sıfırlı Watt değeri). Güneş enerjisinden elektrik elde etmek için bu kadar fazla kurulu güç kuşkusuz hepimizi sevindirir! Şimdi bu büyük kurulu gücün nasıl oluştuğuna bir bakalım: Bu kurulu gücün ortalama 300 Watt'lık panellerden oluştuğunu varsayalım. 1.1 TW kurulu güç için bu panellerden 1.1.000.000.000.000 Watt/ 300Watt = 3,6 milyar adet panel ile bu kurulu güç sağlanmış demektir. Bir panel ortalama 20 kg kadardır. Bu ise toplamda 72 milyon ton panel eder. Gözümüzde canlandırmak için bunları 36 tonluk kamyonlara yükleyip 100 m aralıklı bir konvoy oluşturulursa, konvoyun uzunluğu dünyayı 5 kez dolaşabilir. Kuşkusuz 72 milyon ton panelin tümü hep birden bozulup ya da aynı yıl hurdaya çıkmayacak. Kabaca her yıl bunların %3 kadarı hurdaya çıkarsa, yılda 2 milyon ton panelin çöplüğe gitmemesi için hazırlık yapmak ve bunların geri dönüşümlerini planlamak gerekir. Türkiye'nin güneş enerjisi kurulu gücü 2023 yılında 9,43 GigaWatt . Dünyadaki duruma benzer hesaplarsak: 9,43(9)Watt/300 Watt = 31 milyon panel sonunda hurdaya çıkacak. Her yıl bunların %3 kadarı bozulma ya da ömürleri dolarak kullanılmaz duruma gelirse 1 milyon kadar hurda panel şimdi bile, çöplüklerde olabilir. Kullanılmadan, kötü montaj nedeniyle hurdaya çıkanları saymadık bile! - Elektrik tüketiminin 510,4 TWh seviyesine ulaşması, - Elektrik kurulu gücünde toplamda 189,7 GW'a, - Güneş enerjisinde 52,9 GW'a, rüzgar enerjisinde 29,6 GW'a, - Nükleer enerjide 7,2 GW'a yükselmesi öngörülüyor /3/. Bu senaryoya göre güneş santralleri kurulu gücü 2035 yılında yaklaşık olarak: 53 GW = 53(9) Watt, 53(9) Watt /300 Watt=177 milyon panel bulunacak ve bu toplamdan daha ileriki yıllarda örneğin her yıl %3 kadarı hurdaya çıkarsa yılda 5 milyon kadar hurda panelin geri dönüşümleri yapılamazsa bunlar çöplüklerde dağlar oluşturacak ve büyük olasılıkla ehliyetsiz hurdacıların elinde parçalanıp zehirli maddelerden hem kendileri hem de çevre ve hatta iklim zarar görecektir. Türkiye'de güneş enerjisiyle ilgili önemli yayınlara bakıldığında yakın gelecekte ortaya çıkacak dağlarca hurda panelin kapalı depolarda saklanıp, geri dönüşümlerinin yapılacağına ilişkin yol, yöntem ve yaptırımlara Enerji Bakanlığı internet sayfalarında da TÜBA'nın Güneş Enerjisi 2018 raporunda da rastlanmıyor /3-6/. Güneş ışınları elektriğe çevrilirken, ışınların yıl boyunca aynı şiddette olmadıklarını, geceleri ise hiç olmadıklarını biliyoruz. Bu nedenle GES'in kurulu MW gücünden yıl boyunca toplam olarak ancak oldukça düşük verimde elektrik üretilebiliyor. Bu verim Almanya'da ortalama olarak sadece %11, daha güneşli Türkiye'de ise %18'dir. Örneğin Konya Karapınar santralinin kurulu gücü 1000 MWpeak . Bundan yıl boyunca üretilebilecek elektrik ise sanki 180 MW'lık net bir kurulu güçten elde edilebilecek kadar azdır: 1,58 TWh. Aynı 1000 MW'lık kurulu güçteki bir kömür santralinde ve nükleer santralinde ise yıl boyunca üretilen elektrik miktarları, bunların verimleri sırasıyla %50 ve %90 kadar yüksek olduğundan 3 ile 5 kat kadar daha fazladır. Karapınar GES'in yıl boyunca ürettiği 1,58 TWh elektriğe karşın, aynı kurulu güçteki bir kömür santrali 4,38 TWh ve nükleer santral ise 7,88 TWh elektrik üretebilirler. Konya Karapınar 1000 MW'lık güneş santralinde, diğer santrallere göre ancak 1,58 TWh kadar az elektrik elde edebilmek için bile 3,3 milyon kadar çok güneş paneli gerektiği görülüyor. Daha az panel sayısı ise bundan da daha az elektrik üretimi demek. Bu nedenle GES'lerinde çok panele gereksinim olduğu görülüyor. Öte yandan, güneş enerji santralleri çok fazla malzeme üretilerek yapılabiliyor. İleride üretecekleri TeraWattSaat başına karşılaştırma yapılırsa: GES için kabaca 16.000 ton malzeme kullanılırken, bu miktar bir nükleer santralde 100'de biri kadar daha azdır: 160 ton. Bu nedenle bir güneş santrali, yapımı için kullanılan malzemenin üretimi için gereken enerjiyi, ileride ancak 3-4 yıl çalışarak ancak çıkarabiliyor. Rüzgar santrallerinin yapımında kullanılan malzeme miktarı GES'den daha az: 10 000 ton/TWh. Bir güneş santralindeki panellerin ancak 25 yıl çalışmalarına karşın, diğer santrallerin 50-60 yıl çalıştıkları da göz önüne alınmalıdır. Bunun sonucu, güneş santralleri malzemelerinin üretiminin 2-3 kez tekrarlanması gerekecek, malzemelerin üretimi için de 2-3 kez daha fazla enerji gerekecek ve havaya 2-3 kat daha fazla CO2 salınacaktır. Bunlar ise hiçbir yerde açıklanmıyor. Güneş çiftliklerinde panellerin zamanla tozlanma nedeniyle verimleri düştüğünden, yıkanarak temizlenmeleri için ise çok fazla su gerekiyor. Örneğin çorak ve kurak arazide kurulan Konya Karapınar santralindeki 3,3 milyon panelin, tozlanma sonucu verimi düşeceğinden yılda 2-3 kez yıkanması gerektiğinde, suyun birkaç yüz metre derinlikteki yeraltı suyundan pompalanarak çıkarılması zorunlu olacak ve bu pompalamada büyük elektrik harcanmasına yol açacaktır. Örneklersek: 2 m2 alanı olan 1 panelin yıkanması için 2 litre su kullanılırsa, Konya Karapınar güneş tarlasındaki gibi 3,3 milyon panel bulunan bir güneş çiftliği için 6,6 milyon litre = 6 600 ton ve yılda 2 kez yıkama yapılırsa 13 200 ton su gerekecektir. Suyun yeraltından çıkarılmasının yanı sıra 3,3 milyon panelin yıkanması için pompalanmasında da büyük enerji kullanılacağı gözönüne alınmalı. Almanya'da 2022 yılı için yapılan hesaplamada endüstride harcanan kWh başına 434 gram CO2 salındığı hesaplanıyor/5-12/. 1 GES kurulmadan önce yapımı için harcanan enerjiyi, ileride üreteceği 3,5 yılda geri alabiliyorsa bu sürede harcanan enerji miktarı: 1000 MW x 1000 kW/1MW x 3,5 yıl x 24 saat x 365 gün x 0,18 kapasite katsayısı = 5 519 milyar kWh. Bu miktar enerji 0,434 gram/kWh ile çarpılırsa: 2,4 milyon ton CO2 , Karapınar santrali kurulmadan önce, panellerin yapımı sırasında havaya verilmiş demektir. Bu miktar CO2'ın en az yarısının da 3,3 milyon panelin geri dönüşümleri yapılırken havaya salınacağı hesaplanabilir. Ana sorun, gitgide artan nüfus, konforlu yaşam ve savurganlığımız sonucu daha fazla elektriğe ve elektriğin üretildiği santrallere gerek duymamızdır ama bunlara, bizi etkilediğinden, kimse değinmiyor. Dünya nüfusu bugün 7.8 milyar, 2050'de 10 milyara yaklaşacak. Her şeyin üretim ve kullanımının birkaç yerine elektriğe gerek olduğunu ise biliyoruz. Buna paralel olarak konfor ve savurganlık da artınca daha fazla elektrik gerekeceği açık. 2020 yılında dünyada üretilen elektrik miktarı 25 000 TeraWattSaat iken bunun 2050 yılında 42.000 TeraWattSaat'e yükselmesi bekleniyor . Artan elektriğin büyük bir bölümünün de güneş ve rüzgar enerjilerinden sağlanacağı düşünülürse, Çizelge 1 ve 2'deki 2050 yılı için hesapladığımız çok büyük hurda sayı ve miktarlarıyla uyumlu olduğu görülür. Güneş ve rüzgar santralleri kurulurken ileride her yıl bunların hiç de az olmayan önemli bir miktardaki panellerinin ve diğer malzemelerin hurdaya çıkacağı da hesaplanarak, geri dönüşümlerinin yapılması için gerekli önlemler alınmalı. Binaların çatılarındaki paneller, kulanım sürelerinin sonuda ya da daha önce bozulduklarında bunlar toplatılmalı ya da kapalı depo yerlerine teslim edilmeli, ilgili yönetmelikte yapılması gerekenler bulunmalıdır. Eğer Türkiye'de her yıl ortaya çıkmakta olduğunu hesapladığımız bir milyon kadar hurda panel, kapalı depo yerlerinde korunmaz, içlerindeki zararlı ve zehirli maddelerin geri dönüşümleri yapılmaz ise, gelecek kuşaklara daha da kirli bir miras bırakacağımız açık! Enerji birimi: WattSaniye = Güç x Saniye . 1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji, elektrikte, 1 Ws'dir. 1 Joule: Örneğin 100 gramlık çikolata paketini yerden 1m yukarıya kaldırmak için gereken enerji. 1 WattSaat (1 Wh) = Güç x Saat . Örneğin 1 milyar 100 Watt'lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/gunes-ve-ruzgardan-elektrik-sinirsiz-ve-sorunsuz-mu", "text": "Tüm dünya güneş ve rüzgar enerjilerinden elektrik üretimini artırma çabasında. Bu durum özellikle son yıllarda fosil yakıtlı santrallerden salınan CO2'in iklimi bozması ve Rusya'nın Ukrayna'ya Şubat 2022 'de saldırmasıyla Avrupa'ya gelen doğal gazın kesilmesi sonucu, hız kazandı. Dünyada bugün güneş ve rüzgardan elektrik üretimini artırmayı planlamayan ülke yok gibi. Güneş enerjisinin olumlu ve olumsuz yanlarını son 5 yıldır yayınlanan bir dizi yazımızda ele aldık /1,2/. Bu yeni yazımızda, önceki yazılarımızdan bazı bölümleri güncelleyerek güneş ve rüzgar enerjileriyle elektrik üretiminin sınırlarını ve sorunlarını anlaşılır bir şekilde açıklamaya çalışacağız. Önce dünyanın bugün ve gelecekteki elektrik gereksinimini gözden geçirerek sorunların nerelerde ve neler olduğunu açıklayalım. 2021 yılında Dünya 27.500 TWh elektrik üretti (Şekil 1) . Dünya'da 2021'de güneş enerjisinden elektrik üretimi %23 büyürken, rüzgar enerjisinde büyüme %14 kadar oldu. Güneş ve rüzgardan birlikte elektrik üretimi, dünya toplam elektrik üretiminin %10,3 kadarı oldu. Ancak kömür enerjisinden elektrik üretimi de %9 büyüdü. Yani fosil yakıtların katkısı azalacak yerde, daha da arttı. Toplam elektrik üretiminde, fosil yakıtlar %61 oranla yine baştaydılar. Düşük karbonlu yakıtlar ise %35'te kaldılar. 2040 yılında dünya elektrik gereksiniminin günümüze göre %30 kadar artacağı ve 35 TWh'i geçeceği kestiriliyor /3-7/. İklimin korunabilmesi amacıyla, dünya ortalama sıcaklığının en fazla 1,5 C derece artımını aşmamak için enerji kaynaklarının katkıları ne kadar olmalı? Bu senaryoya göre hesaplanan katkılar Şekil 2'de gösteriliyor. Gerçekten bu sıcaklık artımı aşılmayacaksa Yenilenebilir enerjilerin elektrik üretimine katkısı 2030 yılında %65 ve 2050 yılında ise %90 olmalı. Ancak dünyanın bugünkü gidişine göre bu değerlere ulaşabilmek hiç gerçekçi görünmüyor. Fosil yakıtlarda ileride bir miktar azalım olsa da, nüfus artımı, konforlu yaşamın ve savurganlığın da artması nedenleriyle dünyanın enerji gereksiniminin de çok artacağını hesaplamak doğru olur. Çeşitli senaryolara göre, fosil yakıtların katkıları, toplam elektrik üretiminin %20 - %40 arasında olması bekleniyor /3-7/. Örneğin, Mc Kinsey araştırmasına göre fosil yakıtların 2050'deki katkısının 2016'daki %66' dan, %38'e inmesi öngörülüyor ama bu da, iklimin bozulmasını engelleyemeye önemli bir katkı sağlayamıyor /8/. Güneş ve rüzgar elektriği tertemiz ve bedava mı? Sorunlu, verimsiz ve kirli yanlarının da göz önüne alınması, gerçeklerin bilinmesi doğru olur. Güneş ve rüzgar enerjilerinden elektrik üretirken havaya çok az CO2 salınıyor olması nedeniyle bunların temiz enerjiler olduğu ve doğanın sunduğu bu enerjilerin ayrıca yenilenebilir enerjiler olduğu da biliniyor. Şekil 3'de güneş, nükleer ve rüzgar santrallerinden salınan CO2 miktarlarının çok az olduğu görülüyor. Ancak bu gerçekler madalyonun parlak yüzünü gösterirken, bir de pek görülmeyen arka yüzündeki gerçeklerin de bilinmesi, durumun gerçekçi olarak değerlendirilmesini sağlayacaktır. Güneş ışınlarının ve rüzgarın enerjileri kuşkusuz bedava. Ancak bunları elektriğe dönüştürürken kurulan düzenekler, tesisler, alet ve sistemler büyük yatırım gerektiriyor ve diğer enerji santrallerine göre, yıl boyunca ürettikleri elektrik miktarları göz önüne alındığında, epey pahalı. Bunlar, aşağıdaki açıklamalardan da görülecektir. Güneş Enerji Santralleri'nde arazi fiyatı dışında, hafriyat, arazinin temizlenmesi, panellerin satın alınması, taşınması, yerlerine sabitlenmesi ve diğer tüm gerekli malzemeler ve işçilik gibi giderlerle birlikte toplam kurulum gideri, 1 MW başına, 1,2 milyon USD kadar hesaplanıyor. Buradan, örneğin 1.000 MW bir Güneş santrali kurmanın gideri, en az 1,2 milyar USD kadardır. Güneş çiftliklerindeki milyonlarca panelin, rüzgar türbinlerindeki binlerce kule ve pervanelerin ömrü ortalama 25 yıl kadar kısa. Hatta bunların %3 kadarı, çok önceden bozulup hurdaya çıktıkları da göz önüne alınmalı. Diğer enerji kaynaklı santraller ise aynı inşaat malzemesiyle 50-60 yıl çalışabiliyorlar. Rügar ve güneşten her an enerji üretilemiyor . Bu nedenle yıl boyu verimleri çok düşük. Güneş enerjisiyle elektrik üretiminde yıl boyunca üretimdeki verim ortalama %10-20 (Türkiye'de ortalama %18, Almanya'da %11), rüzgarda %20-30 kadar. Halbuki kömür ve nükleer santrallerde sırasıyla %60 ve %90 kadar yüksek. Bu önemli fark gözardı edilerek, aynı kurulu güçte, ama farklı yakıtlı iki santral, sanki net aynı miktarda elektrik üretirmiş gibi sunuluyor. Bu yanlış düzeltilmeli. Örneğin 1000 MW'lık bir güneş santrali Türkiye'de yıl boyunca net 180 MW'lık bir santral gibi elektrik üretirken, 1000 MW'lık bir nükleer santral yıl boyunca 900 MW'lık bir santral olarak net elektrik üretebiliyor. YE'lerde kullanılan malzeme miktarı, üretilen elektrik enerjisi başına diğer santrallere göre çok daha fazla (Şekil 4):yaklaşık olarak Güneş: 15.000 ton, rüzgar 10.000 ton, nükleer 160 ton . Ayrıca, diğer santrallere oranla, ek malzemelerin fabrikalarda üretimi ve tonlarca malzemenin yerlerine taşınması için de hem enerji gerekiyor, hem de havaya CO2 salınıyor. Bu önemli farklılık da gözardı edilmemeli. Aşırı malzeme kullanımı ve üretiminde ayrıca, bunların içlerindeki değerli metallerin aşırı miktarda kullanıldığı da göz önüne alınmalı. Tüm bu nedenlerle, güneş ve rüzgar santrallerinin yapımı, kurulumu için kullanılan enerjiyi, bunların çalışırlarken geri alabilmeleri ancak 3-5 yılda olabiliyor (Santral 3-5 yıl kendine çalışmış gibi oluyor). Güneş enerjisini elektriğe çeviren panellerde kurşun, kadmiyum ve antimon gibi doğa ve insan için zararlı olabilen, çeşitli ağır metaller kullanıldığına yukarıda değinmiştik. Örneğin, paneller güneş çiftliklerinde bozulduklarında ya da 20-25 yıl sonra hurdaya çıktıklarında ve büyük oranda açık çöplüklere atıldığında, bu maddelerin doğa, iklim ve insana zararlı olacaklarını da gözardı edilmemeli bunlar önce kapalı depolarda saklanmalı, sonra da geri dönüşüm yerlerinde içlerindeki değerli ama zararlı maddeler geri kazanılmalıdır. Ancak çöpe atmak bedava olduğundan, bunların geri dönüşümlerinin özellikle az gelişmiş ülkelerde ve Türkiye'de büyük oranda yapılacağı ise beklenmemeli. Güneş enerjisinin son 20-30 yıldır Türkiye'de de kullanıldığı düşünülürse, bugün çöplüklerde binlerce panelin bulunduğu kestirilebilir ama bu konuya üretenlerin de politikacıların da değindikleri görülmüyor, sadece GES'ler 'Tertemiz' deniyor!! Gündüzleri özellikle öğlen saatlerinde üretilen, ancak kullanılamayan fazla elektrik büyük bataryalarda depolanıp, sonra kullanılabiliyor. Örneğin ABD ve Avustralya'da Güneş tarlalarının yanına 'Batarya tarlaları' yapılıyor ve böylelikle depolanan fazla elektrikle geceleri, birkaç saat de olsa, yakınlardaki yerleşim yerleri aydınlatılıyor. Ancak batarya tarlaları, ek büyük bir yatırım gerektiriyor ve her yere uygun olmadığı için de yapıl mıyor. Bkz. Şekil 5. Güneş ve rüzgar enerjileriyle elektrik üretimi sınırsız değil. Güneş santrallerinin 'tarlalar' şeklinde kurulması, hem her yerde uygun olmuyor hem de milyonlarca panelin kurulacağı çok büyük alanlar gereği, tarım arazileri gitgide daralıyor. İleride güneş enerjisinden elektrik üretimi bir çok ülkede iki, üç katına çıkarılacağından tarım arazilerinin iyice daralıcağı beklenir. Ayrıca tarım arazileri, zaten biyoyakıtların işgal ettiği alanlar nedeniyle daraltılıyor. Bu ve başka nedenlerle güneş ve rüzgar enerjileri istenildiği kadar fazla artırılamıyor. Ayrıca bunların kurulacağı yerlerin uygunluğunun, çevrede yaşayanlardan izin alınması ve çok çeşitli yönetmeliklerin yerine getirilip onaylanması gereği örneğin Almanya'da 3 ile 7 yıl sürdüğünden her şirket bu işe girişmek istemiyor. Tarım arazilerinin daraltılmaması ve elektrik enerjisin son kullanıldığı yerde üretilmesi amacıyla Almanya'da olduğu gibi güneş panellerinin güneş çiftlikleri yerine, daha çok binaların çatılarına kurulması yararlıdır (Almanya'da GES enerjisinde bu oran %70). Sonuç olarak güneş ve rüzgar enerjilerinin, tüm yenilenebilir enerjilerle birlikte, ileride çok artırılması, iklimin korunması ve enerji açığının kapatılması sorunlarını çözebileceği, yukarıdaki grafikler, veriler ve sonuçları göz önüne alındığında, beklenmemeli. Güneş ve rüzgar enerjileriyle elektrik üretiminin tertemiz olmadığı, örneğin güneş panellerinin içlerindeki zararlı maddelerle birlikte doğayı ve insanı etkilememesi için önlemler alınmalı, bunlar açık çöplükler yerine, kapalı depolarda saklanmalı ve geri dönüşümleri planlanmalı ve uygulanmalıdır. Güneş ve rüzgar santrallerinde ortaya çıkan atık dağlarının ve bunların içlerindeki zararlı maddelerin çok yakında dünyanın başına büyük sorun olacağı bugün anlaşılmış değil. Bu çok önemli konuyu ayrıntılarıyla ayrı bir yazımızda ele alacağız. Ana sorun ise, gitgide artan nüfus, konforlu yaşam ve savurganlık sonucu daha fazla elektriğe gerek duymamızdır ama bunlara, bizi etkilediğinden, 'tabu' gibi değinilmiyor. Dünya nüfusu bugün 7,8 milyar, 2050'de 10 milyara yaklaşacak. Buna paralel olarak konfor ve savurganlık da artınca daha fazla elektrik gerekecek. Her şeyin üretim ve kullanımının birkaç yerine elektriğin gidiğini de biliyoruz. Bunun sonucu daha fazla enerjİ gereği, daha çok elektrik santrali demek. Hangi cins santral kuralım diye tartışılıyor ama ana sorunu çözmeye hiç kafa yorulmuyor! Eve giren 3 torba yiyecekten ortalama olarak, 1 torbanın çöpe gittiği de biliniyor. Türkiye de, savurganlıkta başı çeken ülkeler arasında. Bu çeşit önlem ve planlamalar ilgili devlet kurumları ve politikacılarca yapılmalı ama bu konuda kayda değer hiçbir hareket yok. Örneğin nüfus planlaması, ailede, okullarda enerji tasarrufu öğretilmesi, sık sık araç gereçlerimizi, giysi ve telefonlarımızı değiştirmek yerine, bunları daha uzun kullanmamız gibi daha birçok örnek sayılabilir. Ancak görünen, ne yazık ki, o ki insanlar bugünkü yaşam tarzını değiştiremeyecekler ve enerji gereksinimi, artan nüfusla birlikte gitgide artacak. Hükümetler de enerji açığı olmaması için palyatif önlemlerle sorunu çözmeyi bugünkü gibi yeğleyecekler. Örneğin Alman hükümeti, 2022'de Rusya'dan doğalgaz almayınca, daha önce kapatmayı planladığı kömür santrallerinin işletilmesine çaresiz kalarak izin verdi ve iklimin korunması önlemleri böylelikle gözardı edilmiş oldu! /1/ HBT'nin Ocak-Mart 2020 , 198, 205, 206, 207, 208 sayılarında yayınlanan güneş enerjisiyle ilgili diğer yazılarımız. /2/ www.radyasyonyatakan.com, 2 ve 3. Bölüm Enerji Sorunları / Güneş enerjisiyle ilgili bir dizi yazıya bkz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/guney-asya-asiri-isinacak-1-5-milyar-insanin-yasami-tehlikede", "text": "Science Advances dergisinde yayınlanan bir araştırmada, 21. yüzyılın sonlarında Pakistan, Nepal, Hindistan, Bangladeş ve Sri Lanka'da iklim değişikliğinin çok şiddetli seyredebileceği, bu sebeple de sıcaklık ve nem oranının insanların dayanabileceğinden çok daha yüksek bir seviyelere çıkabileceği belirtiliyor. Böyle bir durum, bölgede yaşayan 1.5 milyar insan için ölüm fermanı anlamına geliyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden inşaat ve çevre mühendisi Elfatih Eltahir, bu bölgede yaşayan yoksul insanların çoğunun tarımla geçindiğini, bu nedenle sürekli olarak açık havada çalıştığını ve doğal sıcaklıklara maruz kaldıklarını söylüyor. Eltahir, bu üç unsura aşırı sıcaklıklar, yüz milyonlarca fakir insan ve dış mekanda çalışma zorunluluğu bağlı olarak bölgenin ne denli savunmasız bir halde olduğuna dikkat çekiyor. Araştırmaya göre daha yalnızca iki yıl önce görülen ve tarihte kaydedilen en ölümcül beşinci sıcak hava dalgası, Hindistan ve Pakistan'ın büyük bölümünü etkisi altına alarak 3500 kişinin ölümüne sebep olmuştu. Araştırmada iklim üzerine mevcut olan en yeni veriler kullanıldı. Bu veriler 25 kilometre karelik bir alanda arazi yüzeyini ve bitki örtüsü çeşitliğini tanımlıyordu. Ardından bu verileri, daha ayrıntılı bilgisayar simülasyonları oluşturmak üzere küresel sirkülasyon modellerine aktardılar. Sonuçta ortaya çıkan tahminlerde Güney Asya'daki ıslak termometre sıcaklıklarında aşırı artış olacağı gözlemlendi. İlk olarak Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan 2010 tarihli bir araştırmada tanımlanan bu ıslak termometre sıcaklıkları, sıcaklık ve nemin bir arada ölçümünden oluşur. 35 santigrat dereceden yüksek ıslak termometre sıcaklıklarında insan vücudu ısıyı doğal olarak dağıtamaz. Araştırmacılar iyi havalandırılan bir ortamda bile olsa, 35 santigrat dereceden yüksek ıslak termometre sıcaklıklarına birkaç saat maruz kalan birinin öleceğini belirtiyor. Bugün ıslak termometre sıcaklıkları 31 santigrat dereceyi geçmese de, 2015 yazında aşırı bir sıcak hava dalgası Basra Körfezi'nin bir bölümünü vurduğunda 35 santigrat derecelik sınır neredeyse aşılacaktı. Eltahir ve meslektaşları daha önceki araştırmalarında da Basra Körfezi'nin çevresindeki ve yakınlarındaki bölgelerin dünyadaki en sıcak ıslak termometre sıcaklıklarına maruz kalacağını tespit etmişti. Her ne kadar Ortadoğu'nun bu bölgesi, tehlike büyük olmakla birlikte, yüksek sıcaklıklara karşı Güney Asya kadar savunmasız değil. Bir kere en sıcak bölgeler okyanusun üzerine denk geliyor; aynı zamanda Basra Körfezi çevresindeki topraklar tarım için uygun olmadığı için bu bölgede Güney Asya'dakinden daha az insan yaşıyor ve görece olarak daha varlıklı oluyorlar. Araştırmacılar, ıslak termometre sıcaklıklarının bu yüzyılın sonunda mevsimsel sıcak hava dalgaları sırasında kuzeydoğu Hindistan ve Bangladeş'in büyük bir bölümünde eşiği aşabileceğini söylüyor. Yapılan son araştırmada kullanılan bilgisayar modellerine göre ise ikinci en yüksek ıslak termometre sıcaklıkları Güney Asya'da görülecek. Bu yakıcı koşullar karalar üzerinde meydana gelecek. Ne yazık ki bu bölgede dünya nüfusunun beşte biri burada yaşıyor; çoğu yoksul ve açık havada çalışıyor. Bu yazı HBT'nin 117. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/guvenli-bir-nukleer-santral-veguvenlik-kulturu-nasil-saglanabilir", "text": "'Güvenli bir nükleer güç santralı'ndan , nükleer ve radyasyon güvenliği en üst düzeyde olan ya da arıza ve kaza olasılığı en az düzeye indirilmiş bir nükleer santral anlıyoruz. NGS'nin, teknolojideki gelişmelerle uyumlu olarak ilgili uluslararası standartlara göre, güvenlik sistemlerini kapsayacak şekilde kurulmuş ve işletiliyor olması gerekir. Bu ise, santralin, plan, proje ve hesaplarının doğru yapılmasından başlanılarak, reaktör binasının 'beton ve çelik güvenlik kılıfından' , reaktör kazan ya da kabından , pompalarından, vana ve dübellerine kadar santralin güvenliğiyle ilgili tüm parçalarının kalite kontrollarının, ilgili uluslararası standartların ön gördüğü şekilde yapılmasına bağlı olacaktır. Kalite ve uygunluk kontrolları, ilgili parçaların fabrikalarda üretiminden, oralarda testlerinden ve daha sonra da santralda işletme öncesi denenmesine kadar tüm kontrolları kapsamalı ve deneyimli uzman ya da bilirkişilerce yapılmalıdır. Örneğin Almanya'da nükleer santralların bulunduğu her eyalette sadece nükleer santralların yapım ve işletmesini sürekli denetleyen TÜV ve başka kurumların geniş kadrolu bölümleri vardır. Bu konulardaki ayrıntılar, Fizik Müh. Odası'na 2015 yılında verdiğimiz teknik raporda, çeşitli yazılarımızda bulunuyor ve bunları seminerlerimizde de sunmaktayız /1,2,3/. Bilindiği gibi her biri 1200 MW elektrik gücünde çalışacak 4 bloklu Akkuyu NGS projesi, 'yap işlet ve bize elektrik sat' diyebileceğimiz bir modelle, Rusya hükümetiyle yapılan ve TBMM'den 2010 yılında geçen bir yasaya dayanılarak, Rosatom şirketine bir andlaşmayla verilmiştir. Santralin yapım gideri 20 milyar usd olarak başlangıçta kestirilmiş olup bunu tümüyle Rosatom Rus şirketi üstlenmiştir. Rosatom, santralin yapımından, işletilmesinden ve ileride sökümünden sorumludur. Türkiye buna karşın, ilk reaktör için 12,35 dolar Cent/ kWh fiyatla 15 yıl boyunca alım garantisi vermiş ve santralin yapılacağı Akkuyu'daki alanı Rosatom'a bırakmıştır. Santralin, alışılmamış genişlikte ve pek kimsenin okuyamayacağı 3500 sayfalık bir çevre değerlendirme raporu hazırlanmış, nükleer karşıtların açtıkları dava danıştayda red edilmiş, ancak bugün temyiz aşamasındadır (Aralık 2018). Andlaşmanın yapılmasından ancak 7-8 yıl sonra Nisan 2018'de santralin temeli atılabilmiştir. Medyada Rosatom'un % 49 hisseyle ortak aramayı sürdürdüğü ve santralin geleceğinin belirsiz olduğu yer almaktadır. İlk blokun 2025 yılından önce işletmeye açılması beklenmiyor. Diğer blokların daha sonraki yıllarda bitirilebileceği sanılıyor. Daha önceki yazılarımızda /1,4/da ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştığımız, görebildiğimiz ana sorun, Rosatom'un, santralin yapımı sırasında, kendi alışılagelmiş reaktör teknolojisine göre Rusya'da üretilmiş olan her sistemin, parçanın kalite kontrolunu uluslararası standartlara uyacak şekilde nasıl yapacağıdır ve bunu, ilgili uzmanları olmayan bizim belki 5-10 yıllık uzun santral yapım süresince sürekli olarak nasıl denetleyeceğimiz ya da denetleteceğimizdir? Rusya standartlarına göre yapılagelen örneğin reaktör kabı uluslararası standartlara nasıl uydurulacak ya da uyumsuzluk ortaya çıkarsa milyonlarca dolarla mal olan reaktör kabı yenilenecek midir ve büyük ek giderleri Rus şirketi üstlenecek midir? . Bu konularda andlaşmada hiç bir madde bulunmuyor. Ayrıca, bu değişiklik nedeniyle olacak aylarca sürebilecek santralin gecikme zararını şirket kabul edecek midir ya da bunun yerine Rusya yapımı reaktör kabı olduğu gibi '-zaten benzerleri Rusya'da başka reaktörlerde denendi, sorunsuz çalışıyorlar, birşey olmaz, kaygılanmayın mı denecektir ve santralin bir an önce elektrik üretmesini isteyen biz, buna onay verecek miyiz? Bu örnek güvenlikle ilgili diğer önemli parçaların denetimi için çoğaltılabilir. Öte yandan bunların denetimini, fabrika kabulünü ve santralda testlerini hangi tarafsız bilirkişiler yapacaklar? Santralin en üst düzeyde güvenliğinin sağlanması ise yukarıda beirttiğimiz gibi bu denetimlerin başarıyla geçilmesine bağlıdır. Çelik yapıdaki bir reaktör kabınınn ölçüleri, büyüklüğü çizelgede ve fotoğraflarda görülüyor . Sadece uranyum yakıtının kullanıldıktan sonra Rusya'ya geri götürüleceğinin bilinmesine karşın, bunun nasıl ve hangi yolla taşınacağı, yol kazalarının olmaması için ne gibi güvenlik önlemlerinin kimin tarafından nasıl alınacağı, ayrıca diğer orta ve az radyoaktiviteli çok miktarda ortaya çıkacak radyoaktif atıklarla ilgili de ne gibi bir yol ve yöntem izleneceği, bunların nerelerde depolanacağı gibi daha bir dizi konuda da Akkuyu anlaşmasında bir madde bulunmuyor. Eğer 'güvenlik kültürü', ülkemizde de ileride işletilecek nükleer santrallerde de uygulanabilirse, kazaların önlenmesine büyük katkılar sağlanabilir. Güvenlik kültürünü personele vermek hatta aşılamak kuşkusuz önemlidir. Ancak her şeyden önce nükleer santral personelinin yaptıkları, yapacakları işlerde çok iyi yetişmiş, deneyim kazanmış kısacası 'kalifiye' elemanlar olması ve kendilerine belirli aralıklarla gelişen teknolojinin yeni bilgilerinin, ileri kurslarla ve yerinde pratikle benzer nükleer santrallerde ya da ilgili tesislerde kazandırılması gerekir. Bu nedenle 'Güvenlik kültürü', yukarıda vurguladığımız gibi eğer santral, 'güvenliği en üst düzeyde' olacak uluslararası standartlarla kurulmuş ve kalifiye personelle çalıştırılabiliyorsa işlevini görecek ya da bir işe yarayacaktır. Güvenlik kültürünün önemini vurgulayanlar, zaten santralin güvenliğinin en üst düzeyde ve personelin de kalifiye olması gerektiğini varsayıyor olmalılar. Ancak gerçek durum her yerde ve her zaman böyle olmayabilir. Nütekim, bugüne kadar olan Çernobil ve Fukuşima kazalarının her ikisinde de santrallerin yapısında önemli eksiklikler vardı ve kazalar küçük bir grubun ya da yönetimin hatalarının bu eksikliklere eklenmesiyle oluşmuştu. Bu santrallerde çalışan tüm personel güvenlik kültürünü benimsemiş olsaydı da teknik eksiklikler ve Çernobil'de olduğu gibi bilgisiz, deneyimsiz 2-3 kişinin hatası nedeniyle kazalar yine de olacaktı. Başka bir örnek, tren kazasından verilebilir: Siz eğer elektrikli demiryolu makasını hiç görmemiş bir makasçıyı, elektrikli makasın başına koyarsanız, tüm demiryolu personeline güvenlik kültürü bilgilerini sık sık seminerlerle, vermeye çalışmanızın, kazaları önlemede bir yararı olmayacağı açıktır. Ya da elektrikli demiryolu makasını çalıştıran aletlerin bakımları uzun süre yapılmamış ve bunlar demode olmuşlarsa, personele güvenlik kültürü bilgileri vermeniz bir işe yaramayacak ve kazalar olacaktır. Çeşitli güvenlik sistemleri bulunan bir Nükleer Güç Santralinda Güvenlik Kültürünün, 200 kişiyi geçen çeşitli eğitim ve deneyim düzeyindeki personele aktarılmasının ise pek kolay olmayacağı da açık (Nükleer santrallerde yakıt elemanlarının değiştirildiği, bakım ve onarım çalışmalarının, her yıl yapıldığı 1-2 aylık sürede ise personel sayısı 1000 kişiyi geçmektedir). Yüksek radyasyon altında çok yüksek doz almamak için kısa sürelerle sık sık değiştirilen personelden öncelikle beklenen, ilgili güvenlik önlemlerini alarak, bakım ve onarım çalışmalarını, planlandığı gibi iyi ve çabuk yapmalarıdır. Bununla ilgili olarak kendilerine radyasyon fizikçileri yardımcı olmakta, çalışma süresince alınan radyasyon dozları sürekli ölçülmekte gerektiğinde çalışma durdurulmaktadır Bu gibi çalışmaların verimi, çok kez, deneyimli personelin, önceden modellerde ekzersiz yapmasıyla artırılıyor ve çok daha az doz alınıyor. Reaktörün normal işletilmesi sırasında ise reaktör binasına ve radyasyonu yüksek diğer bölümlere girilmesi yasaklanmış olduğundan ve sistemler otomatik çalıştığından santralin güvenliğiyle ilgili , bir sorun beklenmiyor. Radyoaktif maddelerden korunmak için plastik tulumlar içinde reaktör binasında 60 dereceye varan sıcaklıkta, zor koşullarda çalışan personelden güvenlik kültürüyle lgili kuralların aynen yerine getirilmesini beklemek her zaman gerçekçi olmayabilir ya da bunlardan bu nedenle bazı sapmalar olabilir. Geçmişte dünyada üç büyük nükleer santral kazası olmuştur. İlki, 1979 yılında ABD'de Harrisburg kentinde Three Mile Island 'daki iki reaktörden birinde olmuş ve yakıt elemanlarının bir bölümü susuz kalarak radyoaktif maddeler, ergiyen yakıt elemanlarından sızmıştır. Reaktör binasını çevreleyen çelik ve beton silindir radyoaktif maddelerin bina dışına yayılmasını önlemiş, böylelikle bu kazanın çevre halkına ve çevreye bir radyasyon etkisi olmamıştır. İkinci büyük kaza 1986 yılında Ukrayna'da Çernobil NGS'nda olmuş, santralda reaktör binasını çevreleyen güvenlik kabı olmadığından, kazada çatısı uçan reaktör binasından dışarı saçılan radyoaktif maddeler, hava akımlarıyla Türkiye dahil olmak üzere, uzaklardaki bir çok ülkeye taşınarak, yağışlarla toprağa inmiştir. Radyoaktif maddeler, bitkiler ve hayvanlar yoluyla insan vücuduna, az ya da çok ulaşarak insanları etkilemiştir. Personel, kontrol çubuklarını sadece yukarı çekmekle kalmamış, aynı zamanda reaktöre su basan pompaları da durdurarak reaktörün aşırı ısınmasına, yüksek sıcaklık ve basınç altında reaktör kazanının patlamasına yol açmıştır. Bu büyük personel hatasıyla ortaya çıkan Çernobil kazası, batıdaki o zamanki teknikle yapılmış olan nükleer santrallerde dahi ortaya çıkmazdı, çünkü Çernobil tasarımlı bir NGS, daha proje döneminde yapım için onay' alamadan geri çevrilirdi. Batı'daki NGS'ndaki otomatik sistemler, nötron akısını soğuran ve reaktörün kritik üstüne çıkmasını önleyen kontrol çubuklarını otomatikman kilitleyerek, personelin bunları yukarı çekmesini, engellerdi. Çernobil'de o zamanki Sovyetler Birliği yönetimi kazayı saklamış ve kaza ancak 2 gün sonra Finlandiya'daki radyasyon ölçüm aletlerinin yüksek değerler göstermesiyle ortaya çıkarılabilmiştir ve bu nedenle Çernobil çevresinde yaşayanlar radyasyondan etkilenmişlerdir. Özellikle radyoaktif iyotun, çevrede yaşayan çocuklarda tiroit kanserine yol açtığı sonradan ortaya çıkmıştır /5/. Üçüncü büyük kaza 2011 yılında Japonya'da Fukuşima'da olmuş, büyük depremde elektrik hatları kopmuş ve Tsunami sonucu sular altında kalan dizel jeneratörleri de çalışmayınca, reaktörleri soğutması gereken su basılamamış, yakıt elemanlarının bir bölümü ergiyerek radyoaktif maddeler santral içine ve dışına ulaşmış ve 20 km'lik çevreye yayılmıştır. Çernobil'deki durumun aksine, Fukuşima'da çevre hemen boşaltılarak halkın, radyoaktif maddelerle bulaşan sular ve besinler yoluyla radyasyondan olumsuz etkilenmesi önlenmiştir. Sürekli yapılan ölçüm ve bilimsel değerlendirmeler Fukuşima'daki kazanın etkilerinin, santraldan 20 km'den daha uzakta yaşayanlarda çok az olduğunu kazadan sonraki 3. yılda göstermiştir (20 km'lik bölge içindedeki halk boşaltıldığından, burada sadece kontrol altında çalışanlara /işçilere sınırlı bir radyasyon etkisi olmuştur). Fukuşima NGS 1970 /1971 yıllarının General Electric tasarım ve teknolojisiyle yapılmıştır. Her ne kadar bu santrallerde zaman zaman yenilemeler yapılmış ise de, 40 yıl öncesinin proje tasarımında, ivedisoğutma su devrelerini çalıştıran dizelli elektrik jeneratörlerinin zemin altındaki konumları değiştirilmemiştir. Halbuki bunlar, üst katlara konuşlandırılsaydı, suların altında kalmayacak ve çalışacaklardı. Böylelikle reaktörlere ve kullanılmış yakıt elemanları havuzuna su basılacak, nükleer yakıt elemanları ergimeyecek ve kazalar ortaya çıkmayacaktı. Bilindiği gibi deprem sonucu otomatikman durdurulan santrallerin gerekli elektriği dışarıdan sağlayıp pompaların reaktörlere soğutma suyu basması gerekirken, Fukuşima çevresinde depremden kopan elektrik hatları nedeniyle, santrallere elektrik sağlanamayınca dizelle çalışan ivedi elektrik üreteçlerinin devreye girmesi gerekiyordu. Kazadan sonraki yıl, Japonya'daki tüm nükleer santrallerdeki dizel üreteçleri üst katlara yerleştirildi. Tüm endüstri dallarında olduğu gibi nükleer santrallerde da, geçen yarım yüz yıllık uzun sürede çok çeşitli kazalar olmuştur. İlgili kazalar, önem durumlarına göre sınıflandırılarak yetkili kurumlara bildiriliyor. Örneğin: Almanya'daki nükleer santrallerde da son 40 yılda, denetleyici kurumlara bildirilmesi zorunlu olan bir dizi küçük kaza olmuş olmasına rağmen çeşitli bağımsız laboratuvarlarca yapılan ölçümlerde , gerek santrallerde gerekse çevrelerinde, radyoaktivite ve radyasyon doz düzeyinin ilgili sınır değerlerinin çok altında kaldığı saptanmış, kısacası çevre ve orada yaşayanlar bunlardan, doğal radyasyon düzeyiyle karşılaştırıldığında etkilenmemişlerdir denebilir (Almanya'daki ölçümlerle ilgili olarak /1/ deki Şekil 2 - 6'ya bakılabilir). Ülkemizde kurulacak nükleer santraller bugünkü geliştirilmiş teknolojiye göre yapılacağından Çernobil ve Fukuşima'da, yukarıda kısaca açıkladığımız kazaların benzerinin olması, normal olarak, beklenmemeli. Her konuda olduğu gibi nükleer santrallerde de kaza riski sıfır ya da yok denemiyor. Ancak alınacak önlemlerle risk sıfıra yaklaştırılabilir. Deprem riski başta olmak üzere, nükleer santral proje ve yapımında, ilgili uluslararası standartlara uyulması, yapım süresince santralin nükleer ve radyasyon güvenliğiyle ilgili tüm önemli sistem ve aygıtların kalite kontrollarının deneyimli uzmanlarca yapılması, santral personelinin önceden çok iyi yetiştirilmesi sağlanabilirse, ülkemizdeki santrallerin de güvenliği en üst derecede olacağından büyük kaza olasılığı da son derece az olacaktır. Deprem bölgesi olan Japonya'daki 55 adet NGS bugüne kadar önemli bir hasar görmemiştir ve ülkemizdeki santrallerin de depreme aynı şekilde dayanıklı yapılması sağlandığında kaza riski çok azalacaktır. Bilindiği gibi Fukuşima'da santraller deprem nedeniyle hasar görmemiş, deprem sonrası oluşan Tsunami'nin binaların alt katlarını su basması ve dizel jeneratörlerin su altında kalması sonucu, reaktörlere ve yakıt elemanları bekletme havuzuna su basılamadığından kazalar ortaya çıkmıştır. Yukarıdaki açıklamalardan görüldüğü gibi geçmişteki kazaları tetikleyen unsurlar, Çernobil'de ehliyetsiz küçük bir grup, Fukuşima'da ise zemin altındaki ivedi elektrik üreteçlerini yıllardır önerildiği halde üst katlara aktartmayan santral yönetimi olmuş ve üreteçlerin de Tsünami suları altında kalması ve depremde yıkılan elektrik direkleri sonucu santralin elektriksiz kalmasıyla reaktör yakıt elemanlarının soğutulamamasıdır . Fukuşima'da radyoaktivitenin çevreye yayılmasının nedeni de, 70'li yıllarda ABD Atom Enerjisi kurumunun teknik raporunu gözardı ederek dayanıksız reaktör binası çelik kılıfını kuran şirket ve bunu onaylayan bilirkişilerle, yetkili kurumdur. Bu örneklerden görüldüğü gibi, bu santrallerin daha yapımında güvenlikle ilgili uluslararası standartlar ve kalifiye personel gereği gözardı edilmiştir. Kazalar, küçük bir personel grubunun ve yönetimin hataları da, teknik eksikliklere eklenince ortaya çıkmıştır. - /1/ http://www.fmo.org.tr/wp-content/uploads/2018/07/FMO-NGS-TEKNIK-RAPOR-20151.pdf - /2/ fmo.org.tr/wp-content/uploads/2016/01/Çernobil-30-YIL-ATAKAN-FMO1.pdf - /3/ http://www.fmo.org.tr/wp-content/uploads/2018/03/FUKUSIMA -7.YIL_-1.pdf - /4/ Radyasyon ve Sağlığımız, y.atakan, Nobel yayınları, 2014 - /5/https://static1.squarespace.com/static/53b78765e4b0949940758017/t/5876f6cf197aea0e713442df/1484191/Achieving+a+safe+culture-James+Reason.pdf - /6/ Toryum Ender Topraklar Platformu, 18 Aralık 2018, Prof.Dr. Şarman Gençay'ın yazısı"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/heyelanlar-depremleri-tetikleyebilir-mi-2", "text": "Depremlerin heyelanları tetiklediği zaten biliniyordu. Ancak heyelanların depremleri tetikleyip tetiklemediği bir muammaydı. Şimdi bu muamma çözüme kavuşuyor olabilir. 2009'da Tayvan'ı vuran ölümcül tayfun, birkaç gün içinde binlerce heyelanı tetiklemişti. Bilim insanlarını şaşırtan asıl şey ise Typhoon Morakot'un tetiklediği heyelanları takip eden depremler oldu. Şimdi, yeni bir çalışma, bu depremlerin niçin ortaya çıktığını gösteriyor: Tayvan'daki heyelanlar, o kadar çok toprak ve kayayı aşındırmıştı ki yerkabuğundaki bükülmelerle yeni yollar ortaya çıkmıştı. Typhoon Morakot'u takip eden günlerde meydana gelen yaklaşık 10.000 toprak kayması 1,2 kilometreküp toprak ve kayayı yerinden oynattı. Nehirler, zamanla enkazın çoğunu ortadan kaldırdı. Fransa'daki Rennes Üniversitesi'nden jeobilimci Philippe Steer, yüz milyonlarca ton tortunun kalıcı olarak süpürüldüğünü söyledi. Bu miktar, Tayvan'ın tüm yüzeyini 3 santimetre kazımaya eşdeğerdi. Steer ve meslektaşları, 1995 ve 2015 yılları arasında Tayvan'da meydana gelen 340.000'den fazla depremi inceledi ve sonuç, bu tektonik kaymanın, sismik aktiviteyi etkilemiş olabileceği yönündeydi. Scientific Reports'ta yayımladıkları makaleye göre, Typhoon Morakot kaynaklı toprak kaymalarından etkilenen alanlarda meydana gelen depremlerde önceye göre üç kat artış vardı. Ekip, bu bölgedeki sismik aktivitenin yaklaşık 2,5 yıl boyunca normalden daha yüksek seyrettiğini belirtti. Söz konusu artışın, büyük olasılıkla Tayvan civarındaki yerkabuğunun hafifçe yukarı doğru esnemesine neden olan büyük miktardaki tortunun süpürülmesiyle açıklanabileceğini söyleyen araştırmacılar, bu hareketin kabuktaki gerilmeleri değiştirdiğini ve kırılma noktasına yakın olan fayları etkilemiş olabileceğini düşünüyor. Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden sismolog Zhigang Peng, bunun mantıklı olduğunu, çünkü heyelanın kendisi olmasa da sonraki sürecin stres yarattığını ifade ediyor. Steer ise Bu tür değişiklikleri gözlemlemek çok nadirdir diyor. Ancak iklim değişikliği aşırı iklim olaylarına daha sık yol açabileceğinden, gelecekte daha fazla heyelan ve dolayısıyla depremler olabileceğinin de altını çiziyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-davalari-portekiz-ornegi-aihmne-basvuru", "text": "KÜRESEL ISINMAYI ÖNLEMEK İÇİN YARGI'YA UMUT BAĞLANMASI: Mahkemeler ve davaları bu organlara taşıyan çevreciler, çevre hukukunun temel esaslarının yerleşmesinde, dünya ölçeğinde, önemli rol oynamışlardır. Buradaki odak noktası, yöneticilerin mahkemeler aracılığıyla, çevrenin bozulmasını önleyici adımlar atmaya zorlanmalarıdır. İşte bu çabalar, son on yılda, özellikle iklim değişikliği sorununu önleme hedefinde odaklanmış, çeşitli kıtalardan değişik ülkelerde çok sayıda dava (iklim davaları ) açılmıştır. Bunların bir kısmı ulusal düzeylerle sınırlı kalırken, bazıları bölgesel düzeye taşınmıştır. Bu bağlamda Avrupa ölçeğindeki önemli örneklerden en yenisi, Portekiz vatandaşları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurudur. AİHM, 13 Ekim 2020'deki ilk incelemesinde, şikayet edilen devletlere, şikayetçilerin savlarına yanıt vermeleri için Şubat 2021 sonuna kadar süre vermiştir. BAŞVURUCULAR VE ŞİKAYET EDİLEN ÜLKELER: Başvuru, dördü çocuk, ikisi yetişkin olmak üzere, 21, 20, 17, 15,12 ve 8 yaşlarında altı kişidir. Başvuru, Avrupa Birliğinin 27 Üye Devleti ile AB üyesi olmayıp Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf 6 devlet olmak üzere, toplam 33 devlet aleyhine yapılmıştır. TÜRKİYE'nin de dahil olduğu Taraf Devletler, Norveç, Rusya, İngiltere, İsviçre ve Ukrayna'dır. BAŞVURUNUN KONUSU -İDDİALAR-: Başvurunun konusu, şikayet edilen devletlerin sera gazı emisyonları yayarak küresel ısınmaya sebep oldukları, bu yüzden başvurucuların sağlık ve yaşam koşullarının olumsuz etkilendiği, çeşitli haklarının ihlal edildiği savıdır. Başvurucular, küresel ısınmanın Portekiz'deki doğrudan ve en çarpıcı olumsuz sonuçları olan, sıcak hava dalgalarının yarattığı orman yangınları ile çok güçlü fırtınaları vurgulayıp, bunlar yüzünden yaşadıkları somut rahatsızlıkları ortaya koymuşlardır. Kimi zaman aynı yıl içerisinde birçok kez gözüken yangınların sebep olduğu çok yüksek ısı nedeniyle, nefes darlığı, alerji, uyku bozukluğu sorunları yaşama; açık hava olanaklarından yoksunluk, okula gidememe; kül emisyonları ve yüksek kuraklık yüzünden bostanlarında sebze yetiştirememe başlıca mağduriyetler olarak belirtilmiştir. Evleri denize çok yakın olan başvurucular, güçlü fırtınalardan birebir etkilenmelerini vurgulamışlardır. Mağduriyet durumları, hem riske maruz kalma hem de fiilen etkilenme şeklinde gösterilmiştir. BAŞVURUDAKİ HUKUKİ DAYANAKLAR-İNSAN HAKLARIYLA İLİŞKİ: Başvurunun hukuki dayanağı kuşkusuz AİHS'dir. Şikayet edilen devletler iklim konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmemekle bu sözleşmedeki hakların korunmasındaki pozitif yükümlülüklerini de yerine getirmemişlerdir. Böylece burada, küresel ısınma ile insan hakları arasındaki sıkı bağlantı da ortaya konulmaktadır. Başvurucular bu bağlamda yaşam hakkı (madde 2) ile özel yaşama saygı hakkı (madde 8) ihlalini öne sürmüşlerdir ki bu haklar, esasen çevre sorunları nedeniyle yapılan insan hakları ihlali savlarının onsuz olmazı haline gelmiştir. Buradaki önemli yenlik, başvurucuların, sürdürülebilir kalkınma kavramının tanımında da yer alan, çevre hukukunun kuşaklararası hakkaniyet ilkesine dayanarak bu maddeler kapsamında AİHS'nin, ayırımcılığa ilişin 14. maddesinin de ihlal edildiğini öne sürmeleridir. Ayrıca çocuk başvurucular açısından bir özellik, Türkiye'nin de taraf olduğu, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin de hukuki dayanak gösterilmesidir. Bu bağlamda, çocuğun menfaatini her şeyden önce dikkate alma yükümlülüğü (madde 3.1) vurgulanmıştır. Devletlerin iklim konusundaki yükümlülüklerinin hukuki dayanakları olarak da bu alandaki uluslararası sözleşme ve bildirgeler ele alınmıştır. BAŞVURUYA İLİŞKİN ÖNEMLİ ÖZELLİKLER: AİHM'nin başvuruyu, başvurucuların istemleri doğrultusunda, öncelikli mesele olarak ele olması çok önemli bir adımdır. Öyle ki, bu durumun AİHM'nin sonuçta alacağı karardan bağımsız şekilde, özellikle Üye Devletler için bir baskı oluşturduğu ve/veya oluşturacağı söylenebilir. Diğer bir özellik, başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmelerinin aranmamasıdır. Buna ait dayanaklar, elverişli bir iç hukuk yolunun bulunmaması ve bu tür bir yükümlülüğün başvurucular üzerinde aşırı ve orantısız bir külfet oluşturacağıdır. AİHM'nin şikayet edilen devletlere yolladığı ve yanıtlanmasını istediği sorularda da önemli noktalar vardır. Bir kere Mahkeme, 2. ve 8. madde ile yetinmemiş, bunlara, AİHS'nin 3. Maddesi ile Ek 1 Numaralı Protokoldeki mülkiyet hakkına ilişkin maddeyi de eklemiştir. Bu hak da çevreyle ilgili kararlarda ihlalin varlığına sıklıkla konu olmuştur. Buradaki önemli yenilik, insanlık dışı ve kötü muameleye tabi tutulmamak hakkını düzenleyerek taraf devletlere bu tür durumları önleme yükümlülüğünü getiren 3. maddenin de müdahale ve ihlal savının olduğu haklar arasına katılmasıdır. BAŞARI ŞANSI: AİHM'nin yanıtlanmasını istediği, birbirine bağlı üç soru vardır. Bunlar, başvurucuların AİHS kapsamında (madde 1), şikayet edilen ülkelerin yetki alanlarına girip girmedikleri; giriyorlarsa güncel-doğrudan- ya da dolaylı mağdur olup olmadıkları; mağdur sayılıyorlarsa, eylem ya da eylemsizlik nedeniyle, AİHS'nin 2, 3 ve 8. maddeleri ile Ek Protokol madde 1'in ihlal edilip edilmediğidir. AİHM, verilen yanıtları tatmin edici bulmazsa , devletlerin yükümlülüklerini yerine getirmemeleri yüzünden hak ihlalinin oluştuğu sonucuna varacaktır. Bunun somut anlamı, şikayet edilen devletlerin sera gazı emisyonlarını azaltmada etkili ve somut önlemler almaları gerektiğidir. Başvurucuların savlarını, AİHM kararlarına da dayanan sağlam verilerle ortaya koymaları böyle bir sonucu güçlendirmektedir. AİHM'nin karar gerekçesinde, ihtiyat ile kuşaklararası hakkaniyet ilkelerini sadece dayanaklar arasında belirtmekle yetinmeyip, belli ölçüde de de olsa, bunlara açıklık getirmesi çevre hukukuna önemli katkı yapacaktır. Şikayet edilen devletlerin yapacakları, küresel ısınmada bütün ülkelerin katkısı olduğu, buna bağlı olarak nedensellik bağının oluşmadığı şeklindeki bir savunmanın kabul edilmesi pek mümkün değildir. Çünkü bu tür davalarda, açıkça kanıtlanmış bir nedensellik aranmamakta, makul önlemleri almak mümkün iken bunların alınmaması halinde de ihlalin oluştuğu kabul edilmektedir. Ayrıca devletlerden her birinin ihlal sonucuna katkısı olduğu böyle durumlarda, paylaşılmış sorumluluk ilkesi kapsamında değerlendirme yapılmaktadır. Türkiye için yapılacak bir saptama, onun, Paris Sözleşmesine taraf olmadığı yolunda ileri sürebileceği bir savın dikkate alınmayacağıdır. AİHM'nin, özellikle çevreyle ilgili konularda verdiği kararlarda bu saptamayı doğrulayacak açık veriler vardır. Üstelik bu kararların en önemlileri Türkiye aleyhine yapılan başvurularda alınmıştır. Kaldı ki, AİHM'nin yanıtlanmasını istediği sorularda, devletlerin yükümlülüğünün dayanağı olarak sadece Paris Sözleşmesi değil, iklim konuşundaki diğer uluslararası metinler de dikkate alınmıştır ki Türkiye Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraftır. Ayrıca soru metninin Paris Sözleşmesine ilişkin kısmında, sadece taraf olmanın değil, imzalamanın getirdiği yükümlülüklere de vurgu yapılmıştır. Öte yandan, devletlerin emisyon yayılımına ait yükümlülükleri kapsamında, fosil yakıtların üretim, tedarik ve kullanımına izin vermemek de vurgulanmıştır ki Türkiye'nin bu yükümlülüğün aksine bir politika izlediği bilinmektedir. Bu konuda, N. Turgut'un makaleleri için bkz. Cumhuriyet Bilim Teknoloji sayı 1491, 1493,1497 ve 1498. Bunun önemli bir örneği Hollanda Yüksek Mahkemesinin de onadığı Urgenda diye bilinen davada görülmüştür. bkz. Yuk. note 1, Bilim Teknoloji, sayı 1498. Bkz. Öneryıldız v. Turkey (app. no.48939/99) ; Demir and Baykara v. Turkey (app. no. 34503/97); Taşkın and Others v. Turkey (app.no.46117/99). Ayrıca bkz. N. Turgut Çevreyi Koruyucu Uluslararası Sözleşmelerin Yadsınamaz önemi. Uluslararası Çevre Koruma Sözleşmeleri. TBB. 2014, s. 11-38."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisikligi-ile-yetersiz-beslenme-ve-aclik-kapida", "text": "İklim değişikliğinin küresel gıda üretimi üzerindeki etkisi de göz ardı edilemeyecek kadar büyük. The Lancet dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmaya göre gıda stoğundaki azalmaya ve yetersiz beslenmeye bağlı olarak 2050 yılına doğru 500.000'den fazla kişi ölecek. Bu çalışma daha önceki araştırmaların sonuçlarını doğruluyor. İklim değişikliğinin yarattığı kuraklıklar, seller ve diğer aşırı iklim olayları, tarımda verimi düşürüyor. Tarım ürünlerinin yalnızca miktarı değil, içindeki besleyici bileşenlerin de kalitesi azalıyor. Çalışmanın öncekilerden farkı, iklim değişikliği kaynaklı yetersiz beslenme yüzünden ölme riskinin iki katına çıkabileceğine dikkat çekmesi. Yetersiz beslenmenin ana nedeni sağlıklı besin miktarındaki azalma. Araştırmacılara göre ortalama olarak meyve ve sebze tüketimi iklim değişikliğine bağlı olarak 2050 yılı civarında % 4 oranında azalacak. Bu azalma en fazla Batı Pasifik bölgesindeki düşük-orta gelir grubunu etkileyecek; ancak dünyanın dört bir yanındaki yüksek gelir grubu da bu olumsuzluktan nasibini alacak. Çalışma ayrıca açlığa bağlı ölümlerin daha çok Güneydoğu Asya ve Afrika'da meydana geleceğini öngörüyor. Bu etki şimdiden bu bölgelerde hissediliyor. Doğu ve Günel Afrika'daki kuraklık yüzünden bu yıl bir milyon çocuk açlık çekiyor. Bu bölgelerde yiyecek fiyatları aşırı yükseldi ve pek çok çiftçi yeterince ürün alamadı. Oxfam International yöneticilerinden Heather Coleman, En yoksul kesimden gelen aileler gelirin en büyük kısmını yiyeceğe harcıyor diyor. Çalışmayı yürütenler, siyasileri Paris Antlaşması'nda alınan kararlar doğrultusunda sera gazı emisyonlarını azaltmaya çağırıyor. Paris hedefine ulaşmakta zorlansalar bile hükümetlerin, yetersiz beslenmeyi azaltacak başka önlemler de alabileceğine dikkat çeken bilim insanları, yiyeceklerin ziyan edilmesi ABD gibi gelişmiş ülkeler yenilebilir nitelikteki yiyecekleri çöpe atıyor- konusuna çare bulunmasını istiyor. Columbia Üniversitesi'ne bağlı Lamont-Doherty Dünya Gözlemevi paleoiklim uzmanlarından Peter deMenocal De- Menocal, iklim değişikliğinin ekosistemleri etkilediğine dikkat çekiyor. Söz gelimi, okyanusların insanların protein gereksinimlerinin yaklaşık yüzde 20'sini karşıladığını, ancak iklim değişikliğinin okyanuslarda yol açtığı asitlenme nedeniyle istiridye, yengeç ve mercanların da aralarında yer aldığı, binlerce canlı türünün koruyucu kabuklarını oluşturamadıklarını ve bunun da sonuçta besin ağına zarar verdiğini belirtiyor. Kuzey enlemlerinde, kısmen sıcaklıkların daha yüksek olması ve kısmen de karbondioksit artışı, bitkilerin gelişimine yardımcı olması nedeniyle, soya ve buğday yetiştiriciliğinde geçici bir canlanma meydana getirebilir. Ne var ki, 2 derece santigratlık bir artışa erişildiğinde, soya ve buğdayın gelişmeleri de sekteye uğrayabilir. Bu yazı HBT'nin 83. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisikligini-durdurmak-icin-son-sansimiz-2", "text": "Felaketler zinciri...Rapor, iklim değişikliğinin riskleri ile bu değişikliğin, üretkenlik ve sağlık, gıda ve su, göçler, ekonomi ve ticaret üzerindeki etkilerini inceliyor. Eğer sera gazı salımları 2030'dan önce çok önemli biçimde azaltılmaz ise bu etkiler 20-30 yıl içinde tamamen kontrolden çıkıyor. BM'in bir önceki 2015 Paris (COP21) toplantısında alınan 'bağlayıcı' kararlara ülkelerin çoğu uymadı, 'Ulusça Belirlenmiş Katkılar' neredeyse hiçe sayıldı. Chatham raporu eğer böyle devam edilirse 2030 da karbon salımı azalmasının yalnızca %1 olacağı ve yüzyıl sonu küresel ortalama sıcaklık artışının COP25 de belirlendiği gibi 1.5 derece santigrad değil 2.7, hatta 3.5 derece olacağı sonucuna varıyor! Eğer ulusal katkılar yani ülkelerin iklim değişikliğini durdurmak için yapacakları etkinlikler hemen köklü biçimde artırılmaz, bunu sağlamak için gerekli politikalar ve mekanizmalar da hızla değiştirilmez ise, söz konusu rapordaki etkiler 2040 dan sonra kalıcı olacak, değiştirilemeyecek ve onlara uyum sağlamak olanaksız olacak. Günümüzde: COVİD-19 un yol açtığının yüzde 50 sine denk iş saati kaybı, ölümlerde yüzde 54 artış: 2020 de küresel ısınma sonucu 580 milyar iş saati kaybedildi, ısınmaya bağlı ölümler yüzde 54 arttı. Avustralya'daki 2019-20 orman yangınlarının ısı dalgasının şiddeti geçen yüzyıl başına göre 10 kat arttı ve 70 milyar dolar kayba yol açtı. 2020 de Sibirya'daki ısı dalgası, geniş ölçekte orman kaybına, permafrost toprakların erimesine, metan gazı salmasına ve zararlı böcek akınına yol açtı. İklim değişikliği böyle bir sıcaklık dalgasını tam 600 kez daha olası kıldı. Yakın gelecekte: 3.9 milyar insan, ısı dalgalarının etkisinde, yılda 400 milyon işsiz ve 10 milyon ölü: Eğer salınımlar 2030 dan önce çok önemli ölçüde azaltılmaz ise, 2040'larda 3.9 milyar insan, yani dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 4-5 gün sürecek çok büyük sıcaklık dalgalarının etkisinde kalacak. Bunların arasında Türkiye' de bulunuyor. 2050'de tüm dünyadaki insanların yüzde 70'i şiddetli ısı dalgalarından etkilenecek, başta da, yaşam savaşı verecek olan büyük şehirler gelecek. Küresel olarak, 2030'larda her yıl 400 milyon insan dışarıda çalışılamayacak kadar yüksek sıcaklıklarla karşılaşacak, yılda 10 milyon insan için ise bu sıcaklıklar hayatta kalma eşiğini aşacak. Günümüzde: Yüzde 50 hasat azalması: Geçtiğimiz yıllarda bölgesel kuraklıklar ve sıcaklık dalgaları tarım ürünleri hasatının yüzde 20 ila 50 arasında azalmasına yol açtı. Avrupa, Çin, Avustralya en çok etkilenenler oldu. 2007 ve 2008'deki küresel gıda krizi ve bunun doğurduğu ihracat yasakları birçok ülkede ayaklanmalara yol açtı. Yakın gelecekte: Yüzde 50 daha fazla gıda maddesi gerekecek, 2040'a kadar kuraklıklar 3 kat artacak: Küresel gereksinimi karşılamak için tarım sektörü üretimini 2050'ye kadar yüzde 50 artırmak zorunda. Öte yandan, salımlarda çok önemli bir azalma olmazsa tarımda verimin yüzde 30 düşeceği hesaplanıyor. Ayrıca, 2030'a gelinceye kadar, küresel tarım alanlarını etkileyen sıcaklık dalgalarının her yıl yüzde 32 artması bekleniyor. Buğday ve pirinç ikilisi insanların kalori ihtiyaçlarının yüzde 37sini karşılıyorlar. 2050'ye kadar bu ürünlerin ekildiği alanların yüzde 35'inden fazlası her yıl hasata zarar verecek ve üretimi azaltacak sıcaklık dalgaları ile karşılaşacaklar. Güney Asya'da bu oran yüzde 60'ları bulacak. 2050'ye gelindiğinde ülkemizde de ekilebilir arazilerin yüzde 30 ila 40'ının kuraklıklarla karşılaşacağı öngörülüyor. Günümüzde: Büyük sahrada 13.4 milyon kişiye kuraklık sonucu insani yardım gerekti: 2019'da dünyamızda kuraklıktan etkilenen toprakların yüzeyi tarihi ortalama seviyeye göre tam iki kat arttı. 2020 kuraklığında Çin'in Yunnan bölgesinde 1.5 milyon kişi kuraklıktan etkilendi. Aynı bölgede 100 nehir ve 180 su rezervuarı kurudu, 140 sulama kuyusunda da yetersiz su birikti. Yakın gelecekte: 2040'a yaklaşırken 700 milyon kişi kuraklıktan etkilenecek: 2040'a kadar her yıl 700 milyon kadar insan en az 6 ay sürecek çok ciddi kuraklıklarla karşı karşıya kalacak. Bu kuraklıkların süresi ve ciddiyeti ABD'yi 1930'larda kavuran meşhur 'Toz Kasesi' kuraklığını geçecek. 2040'a yaklaşırken Kuzey Afrika, Orta Doğu, Avrupa ve Orta Amerika toplumlarının yüzde 10'u böyle kuraklıklardan etkilenecek. Kuzey Afrika ve Orta Doğu, kişi başına yılda 500 m3'ün altında su ile, toplumlarının yüzde 17 ve yüzde 14'ünün çok ciddi su kıtlığı yaşayacağı bölgeler olacak. Günümüzde: 2020 de su baskınlarında yüzde 23 artış: Dünyada 1 milyar insan gelgit sırasında yükselen deniz seviyesinin yalnızca 10 metre üstünde yaşıyor, 230 milyon kişi ise 1 metre üstünde. 2020 yılında ortalamaların yüzde 23 üzerinde su baskınları yaşandı, buna bağlı ölümler de yüzde 18 arttı. Yakın gelecekte: 200 milyon kişi su baskınları altında kalacak Küresel sıcaklık artışı 2 derece ile sınırlı kalsa bile uzun vadede (>500 yıl) denizlerin yükselmesi 12 metreyi bulacak. 2100 yılında 200 milyon kişi su baskını seviyelerinin altında yaşayacak, nehirlerin taşması ise 60 milyon kişiyi etkileyecek. Bu eşiklerin aşılması kartopu etkisi yaparak büyük küresel felaketlere yol açacak. Permafrost kaybı CO2 ve metan gazları yayarak küresel ısınmayı hızlandıracak, bu da permafrostu daha çok eritecek.. Okyanus akıntıları , kuzey atlantiğe arktik buzların erimesi nedeniyle dolan tatlı suların etkisi ile yavaşlayacak hatta kesilecek. Bu da, okyanusların ısıyı tüm planete dağıtmasını engelleyerek dengeleri altüst edecek. Amazon yağmur ormanlarının hızla yok olması büyük miktarda CO2 salınımına yol açacak. Ayrıca saydığımız bütün bu olumsuzluklar ve risklerin birbirlerini besleyerek zincirleme felaketlere de yol açacağı kesin gibi. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkilerini her gün daha çok yaşıyoruz ve bu değişiklik hızlanarak artıyor. Onlarca yıl sonra ortaya çıkacağı sanılan etkilerin birkaç yıl içinde görülmesi artık olası. Bizler, ailelerimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve tüm toplum çok büyük felaketler ve yaşamsal tehditlerle karşı karşıyayız. İşte bütün bu nedenlerle COP26 zirvesi çok çok önemli. Küresel ısınmayı sınırlamak için tüm ülkelerin çok kökten ve hepimizin yaşamımızı değiştirecek kararlar alıp hemen uygulamaya koymalarından başka seçenek yok. Bu yazı HBT'nin 292. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisikligini-neden-engelleyemiyoruz", "text": "İyi haber: İklim değişikliğinin gerçek olup olmadığı artık tartışılmıyor. Kötü haber: Bu gidişatı durdurmak ne yapılması gerektiğine karar verilemiyor, harekete geçilemiyor. Ve bizler tartışırken dünya ısınmaya devam ediyor. Kuşkusuz bu konuda nasıl düşünülmesi gerektiğini bilen bir grup var. Bu grup iklim bilimcilerden oluşuyor. Fakat bu insanların geliştirdiği modeller ve senaryolar o kadar karmaşık ki sokaktaki adam için bunlar hiçbir şey ifade etmiyor. Ayrıca bütün bu bilimsel bulguları, iklim değişikliğinin yarattığı büyük ve kalıcı kayıpları önleyecek acil ve pratik adımlara dönüştürecek bir irade henüz yok. Aklı başında çok sayıda insan çok fazla miktarda karbon yaktığımızın farkında. Ancak bu farkındalık onların karbon yakmaya devam etmesini engellemiyor. Kaldı ki iklim değişikliği ile ilgili soyut düşüncelerimiz ile somut eylemlerimiz arasında çok büyük bir uçurum var. Ne yazık ki farkı yaratan iyi niyet değil, somut eylemlerdir. Bu arada sera gazı salımı tam gaz sürüyor. Bazı durumlarda önlem almayı engelleyen şey ise çaresizlik. Örneğin herkesin çatısına güneş panelleri yerleştirmeye mali gücü yetmeyebilir, kentlerde yaşayan herkes işe giderken metroyu kullanamayabilir, soğuk iklimlerde yaşayanlar ısınmak için fosil yakıt yakmak zorunda kalabilir. Bütün bunlar insanların kontrolü dışındaki yapısal engellerdir. İnsanlar sanıldığı kadar akılcı değildir. Konu iklim değişikliği olduğunda bazı insanların sağduyudan uzak, mantık dışı davranışlar sergilediklerine tanık oluyoruz. Arkaik beyin: Fiziksel beynimizin son 30.000 yıldır ciddi bir evrim geçirdiğini söyleyemeyiz. Afrika'nın savanlarında dolanırken bizleri ilgilendiren yalnızca en yakın hısım ve akrabalarımız, karşılaştığımız tehlikeler ve ihtiyacımız olan yiyecekti. Az da olsa diğer insanları düşünmeye başlamış olsak bile, uzaktaki tehditler, tükenmeyecekmiş gibi duran kaynakları düşünmeye fazla zaman ayırmıyorduk. Kısaca önemli olan bulunduğumuz yer ve yaşadığımız andı. Bu düşünce tarzının bugün de çok fazla değiştiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla iklim değişikliğini uzak bir tehdit olarak algılamamız çok doğal. \"Bize bir şey olmaz\" deyip, endişelenmeye gerek görmüyoruz. Cehalet: Cehalet, üç nedene bağlı olarak eyleme geçmeyi engelliyor. - İklim değişikliğinin varlığından haberdar değiliz. - Sorunun farkında olsak bile ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. - Yanlış bilgilendirilme sonucu doğru adımları atmıyoruz. İklim değişikliği varlığını, artan doğal felaketlerle artık herkese kabul ettirdiği için ilk sorunun ortadan kalkmak üzere olduğunu söyleyebiliriz. Yine de olaylara dayanan bilginin güncellenmediği biliniyor. İkinci sorunla ilgili olarak hangi adımın daha yararlı olduğu konusu hala tartışmalı. Yine öğrenmemiz gerekenler çok fazla. Bunun bir nedeni de alınacak önlemlerin evrensel olmaması. Örneğin Londra'da alınacak önlemlerin İstanbul'da uygulanabilirliği olmayabilir. Üçüncü sorunun en büyük sorumlusu, sera gazı salımını azaltmak ekonomik çıkarlarına ters düştüğü için gerçekleri ters yüz eden çıkar grupları. Bu gruplar hala iklim bilimini çarpıtmaya çabalıyor. Çevresel duyarsızlık: Duyarsızlık iki şekilde karşımıza çıkıyor. İlkinde, tehlikeli bir gidişatın özel yaşantımızda hemen-bugün bir felakete yol açmayacağı bilindiği için göz ardı edilmesi. İkinci duyarsızlık ise uyarı bombardımanlarından bıkkınlık şeklinde kendini gösteriyor. Örneğin insan bir reklama sıklıkla maruz kalırsa bir süre sonra alışır ve dikkatini çekmez. Benzer şekilde iklim değişikliği konusunda hep aynı şeyleri duymaktan bıkan insanlar da mesajlara karşı duyarsızlaşır ve sorunu çözecek davranışlarda bulunmaya gerek görmez. Belirsizlik: Yapılan deneylerde belirsizliğin, çevreyi korumaya yönelik davranış sıklığında azalmaya yol açtığını gösteriyor. Bu konuda düzenlenen uluslararası konferansların raporlarında büyük olasılıkla, belki, olası gibi sözcüklerle ifade edilen tehlikeler ne yazık ki kamuoyu tarafından düşük olasılık olarak değerlendiriliyor. Tehlikeyi küçümseme: Uzaktaki ve gelecekteki tehlikeleri küçümsemek çok iyi bilinen bir psikolojik eğilimdir. Bu eğilim iklim değişikliği için de geçerlidir. Pek çok ülke çevresel koşulların başka ülkelerde daha kötü olduğuna inanıyor. Öyle ki aralarında yalnızca birkaç kilometre olan köyler bile çevresel koşulların bir diğerine daha acımasız davrandığını düşünebiliyor. Gelecekte iklim değişikliğinin yalnızca uzaktaki bölgeleri vuracağına inanan insanlar bugün hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor. İyimserlik eğilimi: İyimserlik genellikle olumlu bir bakış açısıdır; kişilerin sağlıklı bir psikolojiye sahip olmasına yol açar. Ancak aşırıya vardırıldığında zarar verir. Örneğin sağlık sorunları olduğu halde sağlıklı olduğunu iddia edenler tedavi açısından çok değerli zamanlarını boşa geçirmiş olurlar. Çevresel önlemler konusunda da benzer sonuçlarla karşılaşıyoruz. Karamsarlık: İklim değişikliği çok yaygın ve küresel bir sorun olduğu için pek çok insan kendi davranışlarının iklim üzerinde etkisi olmadığını düşünür. Buna benzer bir başka yaklaşım da kaderciliktir. Öyle ki bu insanlar kendi davranışlarının değil, toplumsal davranışların daha etkili olduğuna inanırlar. Ama toplumsal davranışların bireysel davranışların toplamı olduğunu düşünmezler. Onaylanma arzusu: Hepimiz görüşlerimizin doğrulanmasını isteriz. Dolayısıyla insanlar kendi görüşlerini destekleyen medya kanallarını tercih eder. İklim değişikliği konusunda kuşkusu olanlar kendi düşüncelerini doğrulayan gazeteleri okuma, TV kanallarını izleme eğilimindedirler. Bu da sonuç olarak iklim değişikliği konusunda eyleme geçmeyi engeller. Zamanı parayla değerlendirme eğilimi: Yapılan araştırmalar zamanlarını parayla değerlendiren insanların çevreyle ilgili önlem almaya isteksiz olduklarını ortaya koyuyor. Acizlik algısı: Çevreci eylemlerde bulunmak bilgi, yetenek ve beceri ister. Bazı insanlar fiziksel engelli olduklarından eylemde bulunamayabilir; ancak bazıları fiziksel engelleri olmadığı halde sorumsuzluklarını acizlik perdesi ardına gizlerler. Bu kategoriye giren dört inanç sistemi, iklim değişikliği ile mücadelede engel oluşturur. Dünya görüşü: Bir sistemden beslenenler o sistemin içindeyken eleştirel bir dünya görüşüne sahip olamazlar. Dolayısıyla kapitalist örgütlere her açıdan sımsıkı bağlı olanların iklim değişikliği ile mücadele içinde yer almaları neredeyse olanaksızdır. İnsanüstü güçler: Bazı insanlar dini inançlarına koşut olarak Tanrı'nın kendilerini koruyacağını ve kollayacağını düşünürler ve kadercidirler. Seküler bir dünya görüşüne sahip olanlar ise doğa ananın kendi sorunlarını insan müdahalesi olmadan da çözeceklerine inandıklarından çevre sorunlarıyla ilgilenmezler. Teknolojiyi her derde deva görenler: Teknolojinin iklim değişikliğinin yol açtığı tüm olumsuzlukları ortadan kaldıracağına inanlar, bu konuda mücadeleyi de gereksiz görüyor. Statükoyu mazur göstermek: İnsanlar yaşam standartlarından hoşnut ise var olan sistemin tekerine çomak sokmak istemezler. Daha da önemlisi başkalarının da rahatlarını kaçıracak değişiklikler yapmalarına izin vermezler. Oysa iklim değişikliği köklü değişiklikler gerektirir. Statükocular bu müdahalelere karşı çıkıp, uygulamaları engellemeye çalışırlar. İnsanlar sosyal hayvanlardır. Kendi durumumuzu başkalarıyla karşılaştırma eğilimi genlerimize işlemiştir. Sosyal karşılaştırma: İnsanlar rutin olarak yaptıklarını başkalarıyla karşılaştırırlar eğer hayranlık duyduğumuz bir kişiyle kendimizi karşılaştırıyorsak, onun düşüncelerini taklit etmeye çalışırız. O kişi iklim karşıtlığını savunuyorsa bizler de iklim karşıtı olarak muhalefetin yanında yer alırız. Bunun tam tersi daha sık görünür. Sosyal normlar ve ağlar: Normlar eylemlerimizin izlediği yoldur. Sosyal ağlar yeni normlar yaratma ve bu normları güçlendirme potansiyeli taşır. Eğer ağlardaki genel yaklaşım çevreci ise yaygınlaşma olasılığı çok güçlüdür. Eşitsizlik algısı: Görünürdeki eşitsizlik, genellikle eylemsizlik için uydurulmuş bir mazerettir. Çoğunlukla bir kişi veya bir hükümet, harekete geçmemelerinin gerekçesini, komşularının eylemsizliğine dayandırırlar. Bilimsel araştırmalar eşitsizliğin olduğu her yerde işbirliğinin azalma eğilimi taşıdığını gösterir. İnsanlar daha rahat ve öngörülebilir bir yaşam için eşya satın alırlar. Satın alınan bu malların bir kısmı iklim değişikliğine etki etmezken, pek çoğu olumsuz etkiler. Dört türü vardır. Mali yatırımlar: Yatırım yapıldığı zaman, iklimi olumsuz etkilediği gerekçesiyle geri çekilmez. Buna en iyi örnek otomobil sahibi olmaktır. Eğer yığınla para verip bir otomobil satın aldıysam, bakımı ve sigortası için her yıl para ödüyorsam, çevre kirliliği yaratıyor diye satmam akıllıca bir davranış olmaz. Bu durumda inanışı değiştirmek, davranışı değiştirmekten daha kolaydır. Alışkanlık: İklim değişikliği bağlamında alışkanlık, çevreye zarar veren, rutin, düşünülmeden yapılan olumsuz davranışlar anlamına gelir. Kuşkusuz iklim değişikliğini önleyen alışkanlıklar da söz konusudur. Alışkanlıklar iklim değişikliği konusundaki ataletin en önemli nedenlerinden biridir, çünkü alışkanlıkları kırmak çok zordur. Buna en iyi örnek beslenme alışkanlıkları ve ulaşımdır. Birbiri ile çelişen hedefler, değerler ve özlemler: Herkesin yaşamında birden fazla hedef vardır ve bunların iklim değişikliği üzerindeki etkileri her zaman olumlu değildir... Örneğin daha büyük bir ev, araba satın almak, egzotik tatillere çıkmak gibi... Ne yazık ki çevre kirliliğini azaltma, hedef sıralamasının altlarında yer alır. Yaşanılan mekana bağlılık: İnsanlar yaşadıkları yerle aralarında bir bağ oluşturur. Ne var ki bu bağın zayıf olması da güçlü olması da çevre açısından zararlıdır. İnsanlar başkaları için olumsuz duygular besledikçe o kişilerin ifadelerine ve davranışlarına güvenmezler. Bu olumsuz bakış açısı çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Güvensizlik: Güven sağlıklı bir ilişki için gereklidir. Vatandaşlar ile bilim insanları veya kamu çalışanları arasında güven kurulamamışsa, direnç, çeşitli şekillerde kendini gösterir. Bugüne dek vatandaşların bilim insanları veya kamu görevlilerinden gelen mesajlara güven duymadığı konusunda çok sayıda kanıt mevcuttur. Güven azaldıkça, davranışlarda olumlu değişiklikler söz konusu olmaz. programlara inanmadıkları için katılım genellikle düşük olur. Yadsıma: Belirsizlik, güvensizlik ve batık maliyet kolaylıkla sorunun reddine yol açabilir. Çoğunluk iklim değişikliği gibi bir sorunun yaşandığını, yaşansa bile insan faaliyetleri sonucu ortaya çıktığını inkar eder. Pek çok ülkede yalnızca çok küçük bir azınlık gerçeklerle yüzleşir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisikliginin-kisilik-uzerine-etkileri", "text": "Bilim insanları, kişilerin karakterlerinin şekillenmesinde yetiştikleri bölgede hüküm süren sıcaklığın önemli bir rol oynadığına dikkat çekiyor. Bu durumda küresel ısınmanın kişilik üzerinde değişiklik yaratıyor olması güçlü bir olasılık. Son yıllarda yapılan araştırmalar bir insanın kişiliğinin, yetiştiği bölge tarafından şekillendiği fikrini destekliyor. İnsan kişiliğinin bir coğrafi bölgeden diğerine farklılık gösterdiği fikri bu son bir araştırma ile netlik kazandı. Bu araştırma kişilik farklılaşmasına hangi faktörlerin yol açtığını açıklıyor. Pekin Üniversitesi'nden sosyal ve kültürel psikolog Lei Wang'a göre bunun olası açıklamalardan biri sıcaklık. Sıcaklık, dünyada bölgeden bölgeye belirgin farklılıklar gösterdiğine göre alışkanlıklar üzerinden insanların kişiliklerini de değiştiriyor olabilir. Bunu anlamak için insanların sıcak iklimlerde mi yoksa soğuk bölgelerde mi yaşadığına bakmak yerine, araştırmacılar daha nüanslı bir yaklaşımı tercih etti. Bunun için ılıman iklimlerde (ortalama sıcaklığın 22 C olduğu bölgeler) yaşayanlarla, çok düşük veya çok yüksek sıcaklıkların hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanları karşılaştırdılar. Söz konusu araştırmada kültürel olarak çok büyük farklılıklar içeren ABD'de Ve Çin'de yaşayan insanlar gözlemlendi. Bu iki ülkeye ait verilerde, kişiliği etkileyebilecek diğer unsurları ayıklamaya çalışan bilim insanları, ılıman iklimlerde yaşayan insanların daha uyumlu, daha merhametli, duygusal açıdan dengeli, dışa dönük ve yeniliklere açık kişiliklere sahip olduğunu ortaya koydu. Bu bulgular cinsiyet, yaş ve ortalama gelirden bağımsız olarak iki ülkedeki insanlar için de geçerliydi. Ilıman iklimlerdeki insanların böyle olmasının nedeni sıcaklığın sosyal ilişkileri tetiklemesi, farklı faaliyetlere katılımı kolaylaştırması olabilir. Bu yeni bulgular iklimin insan karakterini şekillendiren tek unsur olmadığını gösteriyor. Kaldı ki Çin ve ABD'de daha sert iklim koşullarının yaşandığı bölgelerdeki insanların kişilikleri birbirinden çok farklı. Örneğin Çin'de Heilongjiang gibi sert iklim koşullarında yaşayan insanlar, ılıman iklimlerde yaşayan vatandaşlarına oranla daha işbirlikçi ve yardımsever. Oysa ABD'nin Kuzey ve Güney Dakota gibi sert iklimlerde yaşayanlar ılıman iklimlerde yaşayan vatandaşlarından daha bireyci bir yapıya sahip. Bilim insanları sıcaklık farklılıkları ve insan kişiliği arasındaki neden sonuç ilişkileriyle ilgili daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Ayrıca dünya çapında iklim değişikliği sürdükçe buna bağlı olarak kişilik değişikliklerinin de gündeme geleceğine inanıyorlar. Bu değişikliklerin boyutu ve nerelere uzandığı konusu ise ileri araştırmaları bekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisimi-asiri-sicaklar-dunya-genelinde-uykusuzluga-yol-aciyor", "text": "Kopenhag Üniversitesi'nden Kelton Minor'un çalışması, özellikle de kadınlarda ve yaşlı insanlardaki uyku bozuklukların iklim değişimine bağlı olarak ortaya çıktığını gösterdi. Küresel sıcaklık artışının sadece gün içinde değil geceleri de etkili olması dünya genelinde milyonlarca insanı uykusuz bırakıyor. Sıcaklık artışı yüzünden ortalama bir dünya vatandaşı yılda 44 saat daha az uyumaya başlamış. İklim değişiminin bu olumsuz etkisinden kadınlar daha çok etkilendikleri gibi 65 yaş üzeri ve çok sağlıklı ortamlarda yaşayamayanlar ise daha da olumsuz etkileniyorlar. Araştırmacılar, 68 ülkede 47.000 kişi tarafından kullanılan uyku takibi bilekliklerinin verilerini değerlendirmişler. Hayatımızın neredeyse üçte birini uyuyarak geçiriyoruz. Fakat dünyanın birçok ülkesinde giderek daha fazla insan uykusuzluk çekiyor. Bu çalışmada ortalamanın üzerinde sıcaklıkların, uykumuzu olumsuz etkileyebileceğini gösteren dünyanın ilk verilerini sunuyoruz diyor Minor. Uykusuzluk, presomnik , intrasomnik ve postsomnik bozuklukların tekrarlanmasıyla tanımlanmaktadır. Uzmanlar tedavi edilmesi gereken durumları şöyle sıralıyorlar: Uykunun bölünmesi/ uyku kalitesinin kötü olması, ayda üç kez yaşanan uyku bozukluğu, uykusuzluk ve sonuçları için kaygılanmak, uykusuzluk ve kötü uyku kalitesi yüzünden sosyal yaşamda ve iş hayatında zorluk yaşamak ve derin uyku evresi olarak bilinen REM evresinin kısalması."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisimi-dunyanin-eksenini-kaydiriyor", "text": "Coğrafi kutuplar dünyanın rotasyon eksenini belirledikleri gibi değişimlerini de gösteriyorlar. Dünyamızın ekseni gerçekten de gidip, geliyor ve yıl içinde veya daha uzun bir süre içinde hafif sarkaç hareketleri yaşanıyor. Bunun nedeni dünyanın içindeki kütle dağılımları. Örneğin: yer mantosundaki konveksiyon akımları ya da yerkabuğunun yavaş yavaş son Buz devrindeki konumuna dönmesi... Ayrıca yeryüzündeki diğer süreçler de dünya ekseninin kaymasına yol açıyor. En önemli faktör dünyadaki su kütlelerinin dağılımı. Buz örtüsünün, buzulların, okyanusların ve yeraltı su rezervlerinin ağırlığı ve konumları su kütle dağılımını dolayısıyla da gezegenimizin dengesizliğini etkiliyor. Bu noktada insan ve dünya sistemine müdahaleleri de oyuna giriyor. İnsanın dünyamızın kütle dengesi üzerindeki etkisinin, dolayısıyla da dünyanın ekseni üzerindeki etkisini Çin Bilimler Akademisi'nden Shanshan Deng ve ekibi araştırdı. Uzmanlar 1970'li yıllardan bbu yana ki kutup hareketlerinin hızını ve büyüklüğünü belirlemeye izin veren Earth Rotation and Reference Systems Service verilerinden yararlandılar. Tamamlayıcı verilerle de bilinen jeolojik faktörlerin etkisini öğrendiler. Buna göre 1990'ların ortalarından bu yana kutup hareketleri önemli ölçüde değişmiş. Yönleri daha çok güneyden, doğuya doğru değişirken, kutup kaymasının hızı da 17 kat artmış. Sürpriz bir biçimde bu değişim ne buz devrinin izostatik dengesi ne de manto konveksiyonuna bağlı olarak gerçekleşmiş. Okyanusların ve atmosferin etkileri de gözlemlenen değişimleri tümüyle açıklamıyor. Bu da dünyadaki su dağılımının önemli bir rol oynadığını akla getiriyordu. Bunun gerçekten doğru olup olmadığı ve etkinin tam olarak nerede olduğunu araştırmacılar GRACE ve GRACE-FO uydu misyonlarının verileriyle belirlemişler. Bunların uyduları 2002 yılından bu yana dünyanın yerçekimini ölçüyor ve örneğin buz kütleleri, yeraltı su kaynakları veya diğer hidrolik faktörlerin değişip, değişmediği hakkında bilgi veriyorlar. Sonuçlara göre dünya üzerinde su dağılımı gerçekte 1990'lardan önce de kutup hareketleri üzerinde etkili olmuş ama kutup kayması o zamandan bu yana yılda ortalama olarak 3,26 milimetre doğuya doğru kayıyor. Uzmanlar en önemli etki faktörü olarak küresel ısınmaya bağlı büyük buz kütlelerinin kaybını gösteriyorlar. Çünkü küresel ısınma yüzünden her şeyden önce Kuzey Kutbunda buz kaybı yaşandığı için dünyadaki su dağılımı, dolayısıyla da kütle dengesi değişmiş. Küresel ısınma yüzünden buzların daha hızlı erimesi 1990'lı yıllardaki kutup hareketlerindeki yön değişiminin en olası nedeni diyor araştırmacılar. Alaska, Grönland ve Antların güneyi en fazla buzul kaybının yaşandığı bölgelerdir ve bu durum hidrolik kütle dağılımıyla da anlaşılmakta. Ve bu da Grönland'daki eriyen buzulların kutup kaymasını etkilediği şeklinde sonuçlanan araştırmayı da destekliyor. Ne var ki buz kaybı tek başına tüm değişimleri açıklayamıyor. İnsanların su rezervlerine doğrudan müdahaleleri de oyuna giriyor. Yeraltı su kaynaklarının çok fazla kullanılması yeraltı su rezervlerinin boşalmasına neden oluyor. Veriler örneğin Kuzey Hindistan ve Yakındoğu gibi bölgelerdeki yeraltı su kıtlığının da kutup kaymasını önemli ölçüde tetiklediğini göstermiş. Araştırma özellikle de insanın müdahalesine bağlı kütle değişimlerinin, dünyanın eksenini kaydırmaya yetecek kadar büyük olduğunu göstermesi açısında önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisimi-en-fazla-kentleri-vuruyor", "text": "Özellikle megakentler küresel ısınmadan daha kötü etkilenecek. şehirler on yılda bir 0,5 derece ısınıyor. Ancak bu gelişmeyi yavaşlatacak çözüm de var. Yazı artık geride bırakmış görünüyoruz. Ancak Avrupa'da bu yıl 2003 ve 2019'dan sonraki en sıcak üçüncü yaz mevsimiydi. Avrupa'nın bazı ülkelerinde ise sıcaklık rekorları kırıldı. Bununla birlikte 2100 yılında geriye bakıldığında 2022 yılı büyük bir olasılıkla 21.yy'ın serin geçen yazı olabilir. Çünkü dünyamızdaki ortalama sıcaklık artmaya devam ediyor. Ve son bir araştırmaya göre şehirlerde daha hızlı bir sıcaklık artışı söz konusu. Şehirlerdeki yüzey sıcaklığı kırsal bölgelere kıyasla çok daha fazla artıyor. Bu da şehirlerde yaşayan insanların sıcaklık dalgalarından çok daha fazla etkilendikleri anlamına geliyor. Bu her şeyden önce kentsel ısı adasının etkisiyle alakalı. Ayrıca araştırmalar şehirlerdeki iklim değişikliği ve nüfus artışının kentsel ısı adası etkisini daha artıracağını düşünüyorlar. Ama artık sıcaklıkların ne kadar artacağıyla ilgili tahminler kadar etkili bir önlemle bu olumsuz gelişmenin ne kadar yavaşlatılabileceğiyle ilgili somut tahminler var. Nanjing Üniversitesi'nde Wenfeng Zhan yönetiminde çalışan uluslararası bir ekip, dünya genelindeki 2000'i aşkın şehir merkezine ait, 2002 2021 yılları arasındaki uydu sıcaklık verilerini analiz ettikten sonra kırsaldaki yüzey sıcaklıklarıyla karşılaştırdı. Araştırmaya Abujia , Phoenix , Londra, Sao Paolo , Peking ve Moskova gibi çok büyük megakentler de dahil edildi. Araştırmacıların tahminlerine göre dünya genelinde şehirler on yılda bir 0,5 derece ısınıyor. 'Bu da kırsal bölgelere göre yüzde 29 daha hızlı' diyor araştırmacılar. Şehirlerdeki ısınmanın en büyük tetikleyicisi, yüzey sıcaklığını on yılda bir ortalama olarak 0,30 derece ısıtan iklim değişikliği. Çin'deki ve Hindistan'daki şehirlerde ise şehirlerin genişlemesi, kentlerdeki yüzey sıcaklığının 0,23 derece artmasından sorumlu. Araştırma öte yandan en önemli önlemlerden birinin tahminlerini de sağlıyor: Avrupa şehirlerinde yeşillendirme yüzey sıcaklığını, on yılda bir 0,13 derece dengeleyebilir ki bu da kentlerdeki yeşillendirmenin ketsel yüzey sıcaklık artışını yavaşlatabileceğini gösteriyor. Mesela Amerika'nın Chicago kentinde gerçekleştirilen yoğun yeşillendirme sonucunda her on yıl için yüzey sıcaklığı 0,084 derece kadar düşürüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisimi-kuresel-fotosentezi-tetikliyor", "text": "Bitki dünyası olmasaydı iklim bilançomuz çok daha vahim olurdu. Çünkü bitki örtüsü fotosentez sayesinde büyük miktarlarda karbondioksit yutarak, iklim sisteminin bir tür CO2 toplayıcısı görevini görmekte. Dahası CO2 değerlerinin yükselmesi de bitkilerin büyümelerini, dolayısıyla da bitkilerin hafifletici etkisini de tetikliyor. Ama bu etki gerçekte ne kadar işe yarıyor? Ve iklim değişimi yüzünden değişmiş olabilir mi? Bu konuda birbirinden farklı tahminler var. İklim modellerine göre son yüz yıl içinde karasal birincil üretim artmış ve dolayısıyla da CO2'nin fotosentezle bağlanması yüzde beş ila otuz dört arasında hesaplanmıştır. Tutarsızlığın nedeni şu: Fotosentez ölçümleri genelde her yaprak için ayrı ayrı yapılır ve bu şekilde genel bir tablo elde edilmiyor diyen California Üniversitesi'nden Elliot Campbell, farklı bir yol denedi. Araştırma için buz karotları, uydu ölçümleri ve arazi çalışmalarının verilerini değerlendirerek, karbonil sülfitin son yüz yıllarda atmosferdeki oranını hesaplamış Campbell. Bu eser gaz da tıpkı CO2 gibi bitkilerin fotosentezi sırasında alındığı için küresel birinci üretim hakkında bilgi verir. Sonuçlara göre mevsimsel oynamalar bir kenara bırakılırsa, COS değerleri ve küresel fotosentez verimi göreceli olarak sabit kalırken, endüstri devriminden itibaren değişmeye başlamış bile. Açıklamalara göre fotosentez son iki yüz yıl içinde en az yüzde 30 oranında artmış. Bunun sebebi hem artan CO2 değerleri hem de ısınan iklim diyor araştırmacılar. Yani bitki dünyası 200 yıl öncesine kıyasla çok daha fazla CO2 soğuruyor. Fakat bu yine de rahatlatıcı bir haber değil sonuçta atmosferdeki CO2 yoğunluğu bu hafifletici etkiye rağmen artamaya devam ediyor diyor uzmanlar. Gerçek mesaj şu ki, fotosentez artışı, fosil yakıtların daha fazla yakılmasını dengelemek için yeterli olmamıştır. Doğanın frenleri yetersiz kalmıştır ve şimdi atmosferdeki CO2 değerinin nasıl düşürüleceği üzerinde düşünüyoruz diyor araştırmacılar. Sonuçta bitki örtüsünün dengeleyici etkisi sonsuza kadar artmayacaktır. Ayrıca iklim dönüşümünün birçok yerde bitkiler üzerinde olumsuz etki yaptığı da bilinmekte. Mesela artan kuraklıklar özellikle de büyük ağaçları tehdit ediyor ve sıcaklıkların artışı öte yandan mesela kentlerdeki ağaçların daha az CO2 soğurmalarına yol açmakta."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-degisimi-yuzunden-turbulanslar-artacak", "text": "Kötü hava koşullarında uçak bir anda sallanmaya hatta en kötü durumda düşüyormuş gibi aşağı yukarı hareket ederek şiddetli bir şekilde sarsılır. Bu tür atmosferik türbülanslar ürkütücü olduğu kadar yolcuları yaralayabilir ve uçaklara da zarar verebilir. İşin en kötü tarafı da şu, türbülanslar tamamen açık havada da meydana gelebiliyor ve bu yüzden pilotlar bile tahmin edemiyorlar. Uzmanlar bu tür problemlerin gelecekte hava trafiğini tehdit edebileceği konusunda uyardılar. Reading Üniversitesi'nden Paul Williams daha birkaç yıl önce iklim değişimi yüzünden transatlantik uçuşlarının önemli ölçüde uzayacağını ve uçuşların daha sarsıntılı geçeceğini öncelemişti. Bilim insanları şimdi türbülans tahminlerini biraz daha kesinleştirmek için çalıştılar. İklim simülasyonlarıyla Atlantik'in on iki kilometre üzerinde atmosferik türbülansların ne sıklıkta ve ne şiddette yaşandığı hesaplanmış. Bunun için de endüstri devrinden önceki karbondioksit miktarının iki katı dikkate alınmış ki bu değere bu yüzyılın sonunda ulaşılabileceği düşünülmekte. Simülasyonlara göre kış aylarında transatlantik rotası üzerindeki hafif türbülanslar yüzde 56, orta şiddetli türbülanslar ise yüzde 94 artacak. Ve en kötüsü de şu: Yolcuları kabinde sağ sola savurabilen şiddetli türbülanslar ise yüzde yüz kırk dokuz artacak ki bu sık yolculuk eden deneyimli yolcular için bile alarm niteliğinde. Türbülans artışındaki başlıca neden kutupsal jet akımlarındaki değişimler. Bu kuvvetli rüzgar şeridi 40. ve 60. enlem derecesinde yani birçok uçuş rotasının bulunduğu bölgede yer almakta. Jet akımlarının kenarında ve çevresinde oluşan türbülanslar, rüzgar makasının havayı bir kez daha altüst etmeleriyle oluşur ki işte bu rüzgar makasları hem şiddetleniyor hem de daha istikrarsız bir hal alıyor diyor araştırmacılar. Bu da asıl jet akımlarının altındaki uçuş seviyelerinde bile havanın hareketlenebileceği anlamına geliyor. Williams ve ekibi özellikle de Atlantik üzerindeki uçuş rotalarını incelemişler ama diğer rotaların da etkilenebileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/iklim-icin-grev-zamani-15-mart", "text": "15 Mart'ta, 90'dan fazla ülkede iklim için gençlik grevleri yapılacak. İsveçli genç Greta Thunberg'in 2018'de başlattığı grevden ilham alan küresel okul grevi, sosyal medyada örgütlenen gençler tarafından tüm dünyada hızlıca sahiplenildi. Gençler iklim değişikliğine karşı harekete geçmemenin kuşaklararası bir haksızlık olduğunu ve liderlerin adım atmayarak gençlerin geleceğinden çaldığını ifade ediyor. Z kuşağının başını çektiği İklim için Okul Grevi Hareketi, dünyanın en büyük eylemlerinden birini gerçekleştirmek için son iki aydır örgütleniyor. İklim eylemsizliğine karşı başlatılan bu grevlere binlerce gencin katılması bekleniyor. Bir dizi protestoyu izleyen bir grup olan FridaysforFuture okul grevleri son iki hafta içinde kar topu gibi büyümeye başladı. Son güncellemeye göre 92 ülkede 1029 yerde eylem yapılacak. Özellikle Avrupa ve ABD'de yaygınlaşan okul grevlerine Türkiye'den de katılım olacak. FridaysforFuture'un yayımladığı interaktif haritaya göz atabilirsiniz. Türkiye'den Atlas Sarrafoğlu'nun Bebek Parkı'nda yapacağı grev hem gazetelerde hem de sosyal medyada dikkat çekiyor. Sarrafoğlu Bugün değilse ne zaman etkinliği ile akranlarını 15 Mart'ta saat 12:00'de yapacağı greve davet etti. Diğer bir dikkat çekici grev ise Ayvalık'ta olacak. Sosyal medyadan video yayımlayan 13 yaşındaki Ege Edman \"Karar vericiler sessiz kalıyor bu yüzden ben ve arkadaşlarım sesimizi duyurmak için okul grevi yapıyoruz. 15 Mart'ta Ayvalık'ta Cumhuriyet Meydanı'nda saat 12:00'de okul grevi yapacaklar. Karbon ayak izini en aza indir. Paris Anlaşması'nı ve IPCC raporunu takip edin. Paris Anlaşması'nda açıkça belirtilen hakkaniyet ve iklim adaletine odaklanın. Çünkü hiçbir manifesto bundan daha radikal olamaz. - Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu Başkanı tüm sendikaları okul grevine destek vermeye çağırdı. - Avrupa Birliği Komisyonu, Greta'nın Brüksel'de konuşma yaptığı gün iklim mücadelesine milyarlarca Euro bütçe ayırdı. - Bilim insanları İngiltere, Belçika'da ve Almanya'da imza kampanyaları açıp okul grevlerine destek veriyor. - Greta'nın TED Talks konuşması, sadece iki hafta içinde 1.2 milyon kişi tarafından izlendi. - Financial Times: Greta Thunberg: Climate Change Popstar (Bu makale, Şubat 2019'da sosyal medyada en çok paylaşılan haber olmuştu.) - South China Morning Post: Striking for the future: From Australia to Japan to India, youths will skip school on March 15 to protest against climate change - New York Post: Becoming Greta: 'Invisible Girl' to Global Climate Activist, With Bumps Along the Way - Guardian: Greta Thunberg, schoolgirl climate change warrior: 'Some people can let things go. I can't - Washington Post: How a 7th-grader's strike against climate change exploded into a movement - Reuters: Swedish student Greta's climate \"school strike\" goes global"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ikonik-kaktusun-olumu", "text": "Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısındaki çölde yaşanan yoğun sıcak hava dalgaları ikonik saguaro kaktüsünün ölümüne neden oldu. 2023 Temmuz'u dünyanın tüm sıcaklık rekorlarını kırdığı ay oldu. Bilim insanlarına göre bu artışlar, dünya çapında artık her 5-15 yılda bir gerçekleşmesi beklenebilecek sıcak hava dalgaları üretecek. Küresel sıcaklıklar sanayi öncesi seviyelerin 2 C üzerine çıkarsa, her 2-5 yılda bir gerçekleşebilir. El Nino sıcaklığı, Tonga'da volkanik patlama ve hepsinden önemlisi atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarının artması, yaşadığımız sıcaklıklarda önemli rol oynadı. Genel olarak, ortalama küresel sıcaklık, Temmuz'da sanayi dönemi öncesi ortalamanın 1,54 üzerindeydi. Bu yılki rekorun gelecek yıl muhtemelen daha da sıcak olarak kırılması bekleniyor. İklim bilimcisi Zeke Hausfather, Uzun vadeli bir ısınma eğiliminin zirvesinde, özellikle aşırı bir dönemdeyiz ve görünüm biraz korkutucu\" diyor. Sıcaklık bölgesel olmaktan çıktı. Avrupa'da artan sıcakla ilgili hastaneye yatışlar çok arttı ve Çin'deki tarımsal kayıplara neden oldu. yani etkisi çok yönlü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ilac-kalintilari-dunya-nehirlerini-kirletiyor", "text": "Sudaki farmasötik maddelerin ekosistemler ve insanlar için zararlı olduğu, daha önceki araştırmalarla zaten kanıtlanmıştı. Ancak sularda ne kadar aktif etki maddesinin bulunduğu pek bilinmiyor. Var olan araştırmalar, farklı analiz yöntemleri yüzünden hemen hemen hiç karşılaştırılmıyor. Farmasötik maddelerle kirlenmenin küresel tablosunu çıkarmak isteyen 127 bilim insanı, 61 etki maddesiyle ilgili verileri bir araya getirerek, türünün en kapsamlı araştırmasını gerçekleştirdi. Araştırma çerçevesinde Amazon ve Mississippi'den Thames ve Tuna'ya, Mekong ve Ganj'a kadar, yaklaşık 471 milyon insanı etkileyen toplam 258 nehir incelendi. Bu tür çalışmanın daha önce hiç yapılmadığı 36 ülke de dahil olmak üzere, 104 ülkedeki 1.052 bölgeden örnekler alındı. PNAS dergisinde yayımlanan sonuçlar gerçekten de endişe verici: Tüm dünya sularında ilaç kalıntıları bulunuyor. Örnek alınan bölgelerin dörtte birinden fazlasında potansiyel zehirli birikimler tespit edildi. En çok da epilepsi tedavisinde kullanılan karbamazepin ve diyabet tedavisinde kullanılan metformin maddesi ve kafein saptandı. Dünya genelinde ayrıca nikotin, parasetamol ve yaşam biçimine de ışık tutan antidepresan ve antihismatik ilaç kalıntıları da bulunanlar arasında. Yüksek tansiyon için beta blokerler, sülfametoksazol ve siprofloksasin antibiyotikleri ve bir anti-alerjik ilaçlar, zarar verebilecek kadar yüksek yoğunluklarda bulundu. Sonuçlar, kirlenmenin sosyoekonomik koşullara göre değiştiğini gösteriyor. Örneğin Güney Afrika, Güney Amerika ve Güney Asya'nın bazı bölgelerinde atık ve atık su altyapısı bulunmadığından, ilaç endüstrisinin atıkları filtre edilmeden nehirlere akıyor. Ayrıca yüksek gelirli ülkelerde daha fazla diyabet ilacı ve antidepresan, düşük ve orta gelirli ülkelerde ise daha fazla ağrı kesici ve genellikle daha kolay bulunabilen antibiyotik tespit edildi. En yüksek ilaç seviyeleri Pakistan'ın Lahor kentinde kaydedilirken, burayı sırasıyla La Paz, Bolivya ve Addis Abeba, Etiyopya takip ediyor. Hiçbir kirleticiye rastlanmayan bölgeler İzlanda ve Venezuela'nın Amazon bölgesindeki Yanomami köyü olarak kayda geçti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ilic-altin-madeni-bir-baia-mare-bir-norilsk-olmasin", "text": "Romanya Baia Mare altın madeninde 30 Ocak 2000'de aşırı yağışlar sonucunda baraj taşıp yırtılınca yaklaşık 100.000 m siyanürlü akışkan Tizsa ve Tuna Nehirlerine boşalmıştır. Macaristan ve eski Yugoslavya'ya doğru yaklaşık 400 km boyunca bulunan su kaynakları zehirlenmiş ve binlerce balık ölmüştür. Rusya Sibirya'daki Krasnoyarsk Krai'deki, 180.000'den fazla kişinin yaşadığı en büyük Arktik şehirlerinden biri Norilsk'te, 20. yüzyılın başında keşfedilen 1.8 milyar tondan fazla nikel, paladyum, kobalt ve bakır yatakları işletilmektedir. 1930'lardan beri şehir, Dünyanın en büyük madenciliği ve metalurjik kompleksidir. Ancak, madencilikten kaynaklı Dünya'nın en kirli on şehrinden birisidir. Sadece hava kirliliği değil, su ve toprak da ziyadesiyle kirlidir. Yıllık 4 milyon ton bakır, kurşun, kadmiyum, nikel, arsenik, sülfür ve diğer zehirli kimyasallar havaya salınmaktadır. Kar siyah, bazen sarı veya beyaz, hatta pembe yağmaktadır. Asit yağmurları Almanya büyüklüğünde bir alanı kaplamaktadır. Havadaki yoğun sülfür dioksit yüzünden 32 km yarıçapında bir alanda sebze yetişmemektedir. Bugün yılda yaklaşık 500 ton bakır ve nikel oksit, 2 milyon ton kükürt dioksit havaya salınmaktadır. Bölgeden geçen nehir, milyonlarca m3 atık malzemeyle kirlenmiş durumdadır. Kentteki yetişkinlerin sadece %4'ü sağlıklıdır. Atıksular buzul nehirlerini kırmızıya çevirirken bacalardan salınan dumanlarla kükürt dioksit kirliliği şehrin üzerine yağıyor. Bölgede patlayan tank, Dünyanın en büyük petrol sızıntısını oluştururken 6,5 milyon galon dizel yakıt Karadeniz'e akan sulara karışmıştır. Dünya'daki resmi veriler altın madenlerinin yol açtığı felaketlerin başında siyanür sızıntısının geldiğini gösteriyor. 1971-2015 yılları arasında kayıtlara geçen 16 altın madeni kaynaklı felaketin 7'si siyanürlü suyla bağlantılıdır. Ayrıca söz konusu 16 felaketin 6'sı İliç altın madenini de işleten Kanadalı şirketlerin işlettiği madenlerde yaşanmıştır. 1971 ve 2000'de Romanya; 1984 ve 2000'de Papua Yeni Gine; 1995'de Guyana; 1995, 1998, 2014 ve 2015'de Kanada; 1996'da Filipinler; 1998'de Kırgızistan; 2003'de Honduras; 2004'de Gana; 2005'de Laos; 2009'da ABD; 2015'de Arjantin'de altın madeni kaynaklı felaketler olmuştur. Ülkemizde 7.5.2011 tarihinde Kütahya Gümüş madeni atık barajı orta bendinin, Şebinkarahisar'da 2021 yılında bir madene ait atık barajının çöktüğü bilinmektedir. Eğimli yamaç üzerinde bulunan İliç atık barajında da Romanya Baia Mare'deki gibi aşırı yağışta suyla dolarak yıkılması ya da sızıntı olasıdır. Nitekim, İliç altın madeni işletmesinde, 21 Haziran 2022 tarihinde Yığın Liç sahasına siyanür içerikli solüsyon taşıyan boru hatlarında meydana gelen arıza nedeniyle yaklaşık 20 m3 solüsyonunun aktığı, Erzincan Valiliğince açıklanmış; maden şirketince yapılan açıklamada ise solüsyon döküntüsünün içerisindeki toplam siyanür miktarının yaklaşık 8 kg olduğu belirtilmiştir. Erzincan İliç ilçesi, Çöpler ve Sabırlı köyü civarında, ÇED izni verilen 1.746 hektar altın madeni kompleksinde açık ocak madencilik faaliyetleri ile oksitli ve sülfitli cevher çıkarılmaktadır. Oksitli cevher yığın liçi ve Adsorpsiyon-Desorpsiyon-Geri-kazanım tesisinde, sülfitli cevher Basınçlı Oksidasyon ünitesinde zenginleştirilerek dore altın+gümüş ve bakır keki üretimi gerçekleştirildiği ÇED raporunda belirtilmektedir. Sülfitli cevherin zenginleştirilmesi neticesinde ortaya çıkan atıklar ''Atık Barajı''nda depolanmaktadır. 2014 yılında nihai ÇED projesi kapsamında Atık barajının 5 aşamada inşa edilmesi ve toplam kapasitesinin 36,7 Mton olması planlanmıştır. Atık barajı hali hazırda 2. aşama 1205 metre kotunda olup, 2018 yılında atık depolanmaya başlanmıştır. 2019 Kasım ayı sonu itibariyle 1.805.142 ton atık depolanmıştır. 2021 yılı kapasite artırımıyla Atık barajı 7 aşamalı olarak, 75 metre daha yükseltilerek 1.280 metre kotuna çıkarılması, kapasitesinin de 52,4 Mton'a yükseltilmesi planlanmaktadır. Havuzdaki suyun havaya püskürtülmesi işi evaporatör kullanımı, su yönetimi ve saha yüzey suyu yönetimi için endüstriyel atık su arıtma tesisi kurulumu seçeneklerinin de değerlendirildiği belirtilmektedir. Maden sahası Türkiye'de en tehlikeli diri faylarından biri olan Malatya Fayının Kemaliye Gümüşçeşme köyünde çatallandığı doğu kolu üzerinde, Divriği Fayı ile Salihli-Bağıştaş Fayı ucunda yer alır. Maden alanın güneyi ters fay ile sınırlanmıştır. 27 Ocak 2003'de maden bölgesine yakın Pülümür'de 6.5 büyüklüğünde, Kemaliye Gümüşçeşme'de 9 Mayıs 2020'de 4 büyüklüğünde deprem olmuştur. Yörede sık sık depremler olmaktadır. Altın madenciliğinde siyanürlü proses atıkları ya doğrudan ya da kimyasal arıtma işleminden sonra atık barajlarında biriktirilir ve atık barajlarında siyanürün doğal bozunması beklenir. İliç atık barajı yaklaşık 30 derece eğimli bir yamaç üzerinde kurulmuş olup, kapasite artırımıyla 75 metre daha yükseltilecek olması sızdırmazlık bakımından risk taşımakta, büyüklüğü 6,5-7 ve üzeri bir depremde atık barajının yıkılması söz konusu olabilecektir. Aşırı yağış ya da depremle yıkılması durumunda, siyanürlü ve kimyasal atıklı, atık çamuru hemen bitişiğindeki Karasu Nehri, İliç ve Bağıştaş Barajına karışacak, buradan sırasıyla Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları hatta, Suriye ve Irak'a kadar sucul canlı yaşamı olumsuz etkilenecektir. Tarihin en önemli nehirlerinden biri olan Fırat ve Fırat'ın Karasu kolu belki de tümüyle canlılık vasfını yitirecektir. Atık barajının yıkılma riski bulunmaktadır. Dünya'da birçok siyanürlü maden atık barajı yıkılması olmuş ve çevre felaketine yol açmıştır. Fırat Nehri'nde olası bir çevre felaketi durumunda, sınıraşan sular hukukuna göre de uluslararası bir sorun teşkil edebilecektir. Depolanacak katılaştırılmış atık bünyesinde ağır metallerden demir, altın, gümüş, arsenik, bakır, kurşun, pirit, kalkopirit gibi sülfürlü mineraller bulunduğu bilinmektedir. Bu mineraller asit maden drenajına yol açacak ve toprak, bitki ve hayvanlara, insan sağlığına zararı olacaktır. Yer altı ve yüzey sularına karışacak, Karasu Nehri suyu kirlenecek canlı yaşamını tehdit edecektir. Pasa içindeki bu sülfürlü elementler yağmur suyu ile yıkanarak tabanda asidik bir su oluşturacak; kaynak ve dere sularının ağır metalce kirlenmesine yol açacak; tarım topraklarını kirletecek, çevre ve insan sağlığını tehdit edecektir. Yasalar ve kurallar olmasına karşın, siyanür kullanımıyla ilgili riskler her zaman ve her an mevcuttur ve kaza ihtimali vardır. Siyanür ya da tehlikeli maddeler aynı oranda denetlenememektedir. Yakın tarihte yaşanan facialar çok sayıda insan ve diğer canlı türlerinin hayatına mal olmuştur. Dolayısıyla İliç altın madeni atık barajında bir sızıntı ya da bendin yıkılmasında 52,4 Mton atık çevre felaketine yol açacaktır. Altın madeni atıklarının depolandığı tesislerin kurulacağı alanın jeolojik, hidrojeolojik, jeokimyasal, hidrokimyasal ve mühendislik jeolojisi çalışmasının, tesisin kurulacağı alandaki kayaçların geçirimlilik ve iletimlilik özellikleri sağlıklı belirlenmiş midir; bilinmemektedir. Atık barajı bendi çekirdeğini sıkıştırılmış kil oluşturur. Kum, çakıl ve kayadan oluşan dolgu malzemesi gövdenin iç ve dış yüzeyini kaplar. Maden Atıkları Yönetmeliğine göre, atık barajı tabanında sızdırmazlık 50 cm düşük geçirimli doğal kil malzeme üzerinde jeosentetik kil tabakası, üzerinde 2 mm kalınlığında çift taraflı pürüzlü yüksek yoğunluklu polietilen jeomembran ve onun üzerinde jeokompozit tabakası ile sağlanacağı belirtilmektedir. Eğimli bir yamaçta bulunan atık barajında sızıntıyı engellemenin, atık barajı yapım tekniği ve kullanılan malzeme dikkate alındığında güç gibidir. Bunun güvenirliliği tartışmalıdır. Nihai baraj gövde yüksekliği, yüz yılda bir tekrarlanma olasılığı olan fırtınalardan kaynaklanacak yüzey sularını tutabilecek bir hacim ilave edilerek hesaplanır. İliç atık barajı için bu hesaplanmış mıdır; bilinmemektedir. Atık barajları ulaşımı zor, yüksek eğimli, hakim rüzgarlara açık, hassas eko sisteme sahip, fay hattı üzerinde bulunan ve kaynak suları içeren sahalarda inşa edilmemelidir. Ancak İliç atık barajı, bu risklerin bulunduğu alanda inşa edilmiştir. İliç altın madeni atık barajının olası yıkılması durumunda bir çevre felaketinin yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Madenin Ülkemizdeki en önemli su havzası içinde bulunması, yöreye dair özellikler, Fırat Nehri'nin sınıraşan sular kategorisinde ve uluslararası bir öneme sahip olması, tarımsal sulamada kullanılan Atatürk Barajı gibi üzerinde kurulu birçok barajların bulunması yönüyle, madenden kaynaklı doğabilecek bir çevre felaketinin vereceği zararların boyutları düşünüldüğünde, bu bakımdan Kemaliye-İliç ve Divriği havzası madencilik faaliyeti yapılamayacak yerlerden biri olup, kamu yararı, sağlıklı ve dengeli bir çevre, canlı varlığı, yaşam, ekolojik ve kültürel alanların korunması adına madencilik faaliyetlerine son verilmesi daha akılcı olacaktır. İliç altın madeni bir Baia Mare, bir Norilsk olmasın. E. Atabey. 2010. Türkiye'de antropojenik unsurlar ve çevresel etkileri. MTA Yerbilimleri ve Kültür Serisi-7. Ankara. M. Karadeniz. 1996.Cevher zenginleştirme tesis artıkları, çevreye etkileri önlemler. İstanbul Ofset Basım Yayın San. Tic. A. Ş., İstanbul."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ilic-altin-madeni-siyanur-sizintisi-gercegi", "text": "Bir tehlikenin varlığı ya da düşüncesinin kişide yarattığı duygu korkudur; kaynağı ise bilgisizliktir. Siyanür denilince özellikle altın madenciliğinde hemen aklımıza zehirli bir madde olan siyanür gelir; sonrasında endişe ve korkuya kapılırız. İliç Çöpler altın madeninde 21 Haziran 2022 tarihinde gerçekleşen siyanür sızıntısı da bu korkularımızı arttırdı. Siyanür zehirliliğinde türünün bilinmesi gerekiyor. Siyanür zehirlenmesi dendiğinde akla ilk gelen hidrojen siyanürdür. Siyanür, organizmalarda birikmeyen, maruz kalındığında o anlık öldürücü etkisi olan bir zehirdir. Erzincan İliç ilçesi Çöpler altın madeninde gerçekleşen siyanür sızıntısı olayını, önce bir vatandaşın olay yerinden çekmiş olduğu videoyu yayımlanmasıyla, sonra Erzincan Valiliğinin ''Yığın Liç sahasına siyanür içerikli solüsyon taşıyan boru hatlarında meydana gelen arıza nedeniyle yaklaşık 20 m3 solüsyonunun aktığı, solüsyonla kirlenen alanın hipoklorit kullanılarak nötralize edildiği, kirlenen toprağın liç sahasına taşındığı, yapılan tespitte bölgedeki mevsimsel akış gösteren hiçbir dereye akış olmadığı, Fırat havzasına gözlemsel olarak ulaşmadığı tespit edildiği, kirlendiği iddia edilen alanın 27 farklı noktasından numune alındığı'', 27 Haziran 2022 tarihinde de maden şirketince ''maden sahasında gerçekleşen solüsyon döküntüsünün içerisindeki toplam siyanür miktarı yaklaşık 8 kg olduğu'' şeklindeki açıklamalarıyla ne olduğunu anlamaya çalıştık, devamında 27 Haziran 2022 tarihinde de altın madeni işletmesinin faaliyetlerinin Bakanlıkça durdurulduğunu öğrendik. Geçen zaman süresince maden sahasından ve siyanür felaketi şeklindeki basın yoluyla bize aktarılan bilgiler bilimsel ve teknik boyutundan uzak kalmıştır. Olayın olduğu andan itibaren, yakın çevrede bulunan Erzincan, Sivas, Elazığ ve Malatya'daki üniversitelerin bilim insanlarından oluşturulacak bir ekip tarafından olay yeri saha incelemeleri, toprak, su ve havadan bir takım ölçümler, örneklemeler ve analizler hemen yapılmalıydı. Olayın üzerinden bu kadar zaman geçmesine karşın durumun ne olduğunu hala bilemiyoruz. Oysaki, sahadan ve olay yerinden alınacak örneklerin analizleri anında ya da bir, iki günde sonuçlanabilir ve kamuoyuna bilimsel temelli, açıklamalar yapılabilirdi. Maalesef bu olmadı, çelişkili bilgiler içinde biz yine zararın boyutlarını öğrenemedik. Altın madenciliğinde siyanürün ne anlama geldiğini, ''Eşref Atabey ve Mehmet Karadeniz-Altın Madenciliğinde kullanılan siyanürü anlamak'' başlığı altında,16 Eylül 2019 tarihli Herkese Bilim Teknoloji Dergisinde açıklamıştık. Altın madenciliğinde siyanür: Dünyada yılda tüketilen yaklaşık 1,5 milyon ton siyanürün %18'i madencilik sektöründe, geri kalan %82'si ise sanayinin farklı alanlarında kullanılır. Altın madenciliğinde, cevherin altın içeriği tonda üç gramdan az ise yığın, daha fazla olduğunda tank liçi yöntemi kullanılmaktadır. Sülfürlü metalik minerallerin köpüklü yüzdürmeyle ayrılmasında, çözeltide, çökmesi istenen mineralin bastırılarak çöktürülmesinde de siyanür kullanılabilmektedir. 2021 yılı kapasite artırımı öncesinde Çöpler altın madeninde yılda 6.500 ton sodyum siyanür kullanılacağı belirtilmiştir. Ortamın asiditesi 9 civarında iken hidrojen siyanür ve siyanür iyonu derişimi eşittir. Ortamın pH'ı azalırken buna paralel olarak siyanür iyonu derişimi azalmakta, pH 7'nin altına düştüğünde ortamda sadece hidrojen siyanür görülmektedir. Buna karşın pH yükselirken de hidrojen siyanür varlığında azalma izlenmekte, pH 11'in üzerinde ise ortamda hidrojen siyanür yok gibidir. Seyreltik siyanür çözeltisinde ve oksijen varlığında, altın, siyanür iyonu ile tepkimeye girer. Bunun için, ortam pH'ının yüksek olması, hidrojen siyanür bulunmaması gerekir. Çünkü hidrojen siyanür oluşması, siyanür kaybı demektir. Madenci bunu istemez, çünkü bu durumda altını elde edemez. Zenginleştirilecek olan cevherin mineralojik yapısı ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, ortamda hem serbest siyanür hem de altın siyanür bulunması dışında çinko, nikel, bakır, demir, kobalt, kadmiyum ve cıva gibi ağır metallerin siyanür bileşiklerinin oluşması doğaldır. Çözeltiye alma sırasında sorun teşkil eden bu bileşikler, proses tamamlandıktan sonra artığa dahil olup, atıldıklarında toksik özellikleri dolayısıyla potansiyel tehlike oluştururlar. Madencilikte siyanürün olası çevresel etkilerini bertaraf için; artıkların atılması öncesinde siyanürü geri kazanma, artıktaki siyanürlü bileşiklerin parçalandığı ya da pasifize edildiği kimyasal ya da biyolojik bozundurma ve bir de doğal bozundurma olmaktadır. Siyanürün en önemli etkisi aslında toprakta hareketsiz duran ağır metalleri, yani kurşun, cıva, antimon ve çinkoyu hareketli hale getirmesidir. Bu ağır metaller toprakta hareketsiz iken, bitki kökleri tarafından alınamıyor; ama hareketli hale geçince, bitki kökleri tarafından alınıyor ve bitkinin bünyesine geçiyor. Siyanür, yüksek derişimlerde toprak mikroorganizmaları için toksiktir ve toprak yoluyla yer altı suyuna geçebilir. İliç altın madeni siyanür sızıntısı: İliç Çöpler altın madeninden sızıntı siyanürün olası zararları hava, su ve toprak yoluyla olacaktır. Anında havaya karışmayla zararı olabilecektir. Nitekim olay anında siyanür bulaşığını temizlemekle görevlendirilen bir işçinin hidrojen siyanürün buharlaşmasıyla zehirlenme belirtisi, şiddetli baş ağrısı çektiği bilinmektedir. İkincisi, siyanür içeren söz konusu solüsyonun dere suyuna, drenaj ağı vasıtasıyla hemen yanındaki Karasu Nehri üzerindeki İliç ve Bağıştaş Barajlarına karışması sonucu siyanür, su içinde ''siyanojen klorür'' gazına dönüşmüş olabilir. Suda oldukça yüksek oranda çözünen siyanojen klorür gazı çok zehirlidir. Siyanojen klorür gazı sucul hayvanlara, balıkların toplu ölümlerine neden olur. Zaman zaman göl, akarsu gibi yüzeysel sularda toplu balık ölümlerinin ana nedenlerinden biri bu olabilir. Üçüncüsü, sızıntı siyanür bileşikleri ağır metalleri, yani kadmiyum, arsenik, kurşun, cıva, antimon ve çinko gibi elementleri hareketli hale getirmiş olabilir. Bu ağır metaller toprakta hareketsiz iken, bitki kökleri tarafından alınamayan; ancak siyanür sızıntısıyla hareketli hale geçerek, bitki kökleri tarafından alınarak bitkinin bünyesine geçmiş olabilir. Sızıntı alanında, siyanürün nötreştirilmesi için hipoklorit döküldüğü belirtilmektedir. Bu hatalı bir yöntemdir. Hipoklorit dökmeyle pH bazik hale getirilmiş, böylece siyanürün solüsyonda kalması sağlanmış, böylece yakınındaki dere suyuna ve oradan Karasu Nehri İliç Barajına karışması daha kolay olmuştur. Önce 20 m3 siyanürlü solüsyondan, daha sonra solüsyonda 8 kilogram siyanürden bahsedilmiştir. Eğer böyleyse Karasu Nehri'ne, toprağa ve yer altı suyuna karışması muhtemel ve insan ve hayvan sağlığı, sucul canlılar, toprak mikroorganizmaları için toksik etkisi olasıdır. İliç Çöpler altın madeninden sızan siyanürün etkisini anlamak, zararlarını öğrenmek için geç kalınmıştır. Çünkü suda siyanürün çözünürlüğü; asitliği, gaz basıncı ve sıcaklığa göre değişkendir. Siyanür bulaşığı tespit edilemeyecektir. Ancak bundan sonra toprakta, suda, bitkilerde örnekleme yapılıp, ağır metaller yönüyle madenden kaynaklı kirliliğin boyutları değerlendirilmelidir. Böyle bir siyanür sızıntısının gerçekleşmesi de madenin güvenli olmadığına işarettir. Atık havuzu 75 metre yükseltilerek kapasite arttırımına gidileceği ÇED raporundan anlaşılmaktadır. Maden sahası aktif fayların bulunduğu bölgedir. 6, 6,5 ya da 7 büyüklüğündeki bir depremde atık havuzunun yıkılması olasıdır. Böyle bir durumda Fırat havzasında bulunan sırasıyla İliç, Bağıştaş, Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları su kirliliği tehlikesi altında bulunmakta ve dolayısıyla canlı ve insan sağlığı için risk oluşturmaktadır. Siyanür; serbest siyanür, hidrojen siyanür ya da hidrosiyanik asit şeklinde olur. Hidrojen siyanür, renksiz bir gazdır. Keskin ve bayıltıcı, bademe benzer kokusu vardır. Canlılar için bilinen zehirlerin en tehlikeli olanı hidrojen siyanür gazıdır. Hidrojen siyanür havada 1-3 yılda yarılanır. Su yüzeyinde bulunan siyanür de hidrojen siyanür formuna dönüşür ve buharlaşır. Siyanür; hava yoluyla, içme suları, toprağa temas eden cilt yoluyla, siyanür bulaşmış yiyeceklerin tüketilmesiyle vücuda alınabilir. Siyanür, kısa sürede beyin ve kalbi etkileyerek koma ve ölüme neden olabilir. Düşük düzeyde siyanüre uzun süre maruz kalma sonucunda solunum güçlükleri, kalp ağrısı, kusma, kan değişiklikleri, baş ağrısı ve triod bezinde büyüme ortaya çıkabildiği tıbben belirtilmektedir. Ortam havası m3'ünde; 20-40 mg düzeyindeki siyanüre maruziyet insana etkisinin hafif olacağı, 50-60 mg olduğunda kişinin 20 dakika ile 1 saat dayanabildiği, 120-150 miligramın 0,5-1 saat aralığında,150 miligramın yarım saat, 200 miligramın 10 dakikadan sonra, 300 miligramın ise anında ölüme neden olacağı belirtilmektedir. Solunarak değil de ağızdan alınan en düşük ölümcül dozun, vücut ağırlığının kg başına 0,54 mg olarak belirtilirken, öldürücü seviyenin ortalama tahmini değeri ise 1,4 mg olarak verilmektedir. 1870-1871 yılları arasındaki Fransa-Prusya Savaşı'nda siyanür kullanılmıştır. Bu savaş sırasında Fransa başkanı III. Napolyon, askerlerine silahlarının uçlarındaki süngüleri bu zehire batırmaları talimatını vermiştir. Öte yandan Roma İmparatoru Nero'nun da siyanür içeren bir vişne suyu karışımını zehir olarak kullandığı ileri sürülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Fransız ve Avusturya birlikleri siyanür kullanırken; İkinci Dünya Savaşı sırasında da Nazi Almanyası milyonlarca insanı öldürmek için kemirgen öldürücü bir ürün olan Zyklon B'yi kullanmış. 1980'lerde, İran-Irak savaşında siyanür kullanılmış. 1995 yılında Aum Shinrikyo isimli bir Japon tarikatı metroya siyanür yerleştirmiştir. Hidrojen siyanür ve karbon monoksit gibi kanın kırmızı renkli maddesi olan ve havanın oksijenini akciğerlerden hücrelere taşıyan hemoglobinin demirine karşı oksijenden daha fazla etkileşimi vardır. Bundan dolayı eser miktardaki hidrojen siyanür oksijenin büyük bir kısmını hemoglobinden uzaklaştırarak onun yerine geçebilir. Dolayısıyla dokular oksijensiz kaldığından öldürücü etki yaratmaktadır. Aynı şekilde serbest siyanür iyonları metal siyanür kompleksleri ve siyanür türevleri az ya da çok yukarıda belirtilen etkilere neden olduklarından tehlikeli ve zehirli maddeler olarak kabul edilirler. Siyanürün vücuda girdiğinde Rhodanese adı verilen savunma aracı devreye sokulduğu, en fazla karaciğerde bulunan Rhodanese, siyanür iyonuyla tepkimeye girerek, ona sülfür verdiği; hızla ve kolaylıkla tiyo-siyanat denen, zararlılığı azaltılmış bir bileşiğe dönüştüğü ve oluşan bileşiğin idrar yoluyla vücuttan atıldığı tıbben belirtilmektedir. Ancak, tiyo-siyanat vücutta iyot alımını engelleyen bir madde olup, guatr nedenlerinden biridir. Bazı yiyeceklerde ve sigara dumanında da tiyo-siyanat bulunur. Piyasada siyanürün ticareti yasaklanmıştır. ''Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması Hakkında Yönetmelik''te 29 Kasım 2019 tarihli yapılan değişiklikle halka, piyasa ve internet ortamında siyanür bileşiklerini içeren maddelerin satışı yasaklanmıştır. Eşref Atabey ve Mehmet Karadeniz, 16 Eylül 2019. Herkese Bilim Teknoloji ''Altın madenciliğinde kullanılan siyanürü anlamak'' . Karadeniz, M. 1996.Cevher zenginleştirme tesis artıkları, çevreye etkileri önlemler. İstanbul Ofset Basım Yayın San. Tic. A. Ş., İstanbul. Atabey, E. 2010. Türkiye'de antropojenik unsurlar ve çevresel etkileri. MTA Yerbilimleri ve Kültür Serisi-7. Ankara. Atabey, E. 2015. Elementler ve sağlığa etkileri. Hacettepe Üniversitesi Mezotelyoma ve Medikal Jeoloji Uygulama ve Araştırm Merkezi yayın No: 1. Ankara. Rouse, J. V. 1990. Cyanide and the environment. Supplement to Mining Journal. Mudder, T.I. ve Botz, M. 2004. Cyanide and society: A critical review. The European Journal of Mineral Processing and Environmental Protectation.V.4. No.1. Simeonova, F. P. Ve Fishbein, L. 2004. Hydrogen cyanide and cyanides: Human health aspects. Scott, J.S. and Ingles, J.C. 1981. Removal of cyanide from gold mill effluent. Canadian Mineral Processors 13th Annual Meeting, ottowa, Ontario, 20-22."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ilk-turk-arktik-bilimsel-seferi-gerceklesti", "text": "İlk Türk Arktik Bilimsel Seferi, İTÜ Kutup Araştırmaları Uygulama-Araştırma Merkezi liderliğinde gerçekleştirildi. Sefer, dünyada küresel iklim değişikliğinin en fazla etkilediği noktalardan Kuzey Kutbu'nu kapsaması açısından önemliydi. 11-26 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen sefere Türkiye İş Bankası bu sefere sponsor olurken, gerçekleştirilen toplantıda İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca ile İTÜ Kutup Araştırmaları Uygulama-Araştırma Merkezi Müdürü ve Arktik Bilim Seferi Lideri Doç. Dr. Burcu Özsoy ve sefer ekibi hazır bulundu. İTÜ'nün bilimsel altyapısı ve öncü misyonu ile iklim değişikliğinin etkilerini gözlemleyerek, gelecek nesillere temiz bir dünya bırakma umuduyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz diyen İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca, araştırmacıların Arktik bölgede yaşanan iklim değişikliğini görmek ve bu değişimin ekosistem üzerindeki etkilerini incelemek üzere örneklemeler ve gözlemler yapmak üzere yola çıktıklarını belirtti. Bilim seferine liderlik yapan ve daha önce HBT'de kendisiyle bir söyleşi de gerçekleştirdiğimiz İTÜ Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi ve İTÜ PolReC Müdürü Doç. Dr. Burcu Özsoy ise dünyanın sürdürülebilir geleceği için Arktik'teki araştırmaların büyük önem taşıdığının altını çizdi. Türk bayrağını Arktik'te dalgalandırma onuruna eriştikleri için duydukları mutluluğu dile getiren Özsoy, bilim seferi sırasındaki gözlemlerini ve araştırma sonuçlarını da paylaştı. Arktik'te yaptıkları bilimsel çalışmaları bilimsel yayınlarla taçlandırıp bu çalışmaların sürdürebilirliğini sağlama amacında olduklarını belirten Özsoy, alınan veri ve toplanan örneklerin, bilimsel olarak incelenmesine hemen başlanacak olsa da hem laboratuvar incelemeleri hem de bilimsel yayınların basımının uzun zaman aldığını da sözlerine ekledi. Yaklaşık 14 milyon km yüzölçümü olan bir okyanus olan Arktik; Rusya, ABD, Kanada, Danimarka, Norveç ve İzlanda'yla çerçeveleniyor. Kışın neredeyse tamamen donarak yazın 3 milyon km kadar deniz buzu kalıyor. Yaptığımız söyleşide, Arktik'te 2000'li yıllardan beri deniz buzunda hızlı bir azalış gözlemlediklerini söyleyen Özsoy, normalde 17 milyon km 'lik bir deniz buzu alanına sahip olan Arktik Okyanusu'nun şu anda 13 milyon km 'lere kadar indiğini ifade etti. Türkiye'nin yüzölçümüne göre kıyasladığımızda şu an Arktik'te beş Türkiye büyüklüğünde bir alanın yok olması demek bu. Özsoy, Deniz taşımacılığı açısından önemli yollar açıldı evet ama dünyanın iklimini dengede tutan okyanus akıntılarıdır. Ve bu akıntılarda yavaşlama söz konusu ifadelerini kullandı. Arktik Bölge stratejik de bir öneme sahip. Çünkü Arktik Okyanusu'nda halihazırda petrol, doğalgaz ve kaya gazı arama ve çıkarma faaliyetleri yürütülüyor. Hal böyle olunca da uzlaşmazlıklar da beraberinde geliyor. Yaşanabilecek olası sorunları çözmek için Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi ve uyuşmazlıkların çözülmesi amaçlanıyor. Bununla birlikte BMDHS, söz konusu uyuşmazlıkların çözümü konusunda her zaman başarılı ve nihai sonuçlar da veremiyor. Arktik'te özellikle Rusya Federasyonu'nun kıta sahanlığı üzerindeki iddiaları nedeniyle tam bir uzlaşı sağlanamıyor. Bu bağlamda Arktik, Türkiye için yeni bir bilimsel keşif alanı. Daha önce Antarktika'ya birkaç kez giden gelen ekip, Arktik'e ilk seferini gerçekleştirmiş durumda. Türkiye yıllar önce Arktik Okyanusu'na kıyı ülkelerle Kuzey Kutup dairesi içinde kalan ülkelerin danışman olduğu Arktik Konsey'e gözlemci statüsüyle başvuruda bulunmuş ancak Türkiye'nin Arktik konularında yeterli girişimleri olmaması sebebiyle beklemeye alınmıştı. Bu sefer bu süreci hızlandırmak için de büyük bir adım."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/internete-her-girdigimizde-iklimi-biraz-daha-bozdugumuzu-biliyor-muyuz", "text": "Açıklamalar, ayrıntılar, karşılaştırmalar ve öneriler bu yazımızda. Dünya'da 1 dakikada 350 bin Twit atılıyor. Facebook'a bir fotoğraf koyup her gün 5 dakika internette kalan ya da WhsApp'tan iki video yollayan bir kişi, yılda, 20 kg kadar seragazı salınmasına katkıda bulunuyor. Bir kişi için az olan bu miktar, bunu her gün 1 milyar kişi yaptığında ise, bu, yılda 20 milyon ton sera gazı ediyor. Bu, 20 tonluk 1 milyon kamyon yükü demek. Bu ise, 40 metre aralıklarla 40.000 km'lik dünya çevresini dolaşacak kadar uzun bir konvoy demek! Türkiye'de günde yaklaşık 7,5 saat internette geçiriliyor. Sosyal medyada ise günde 3 saat. Sosyal medyayı kullanan kişi sayısı yaklaşık 12 milyon /10,11/. Sosyal medyada 5 dakika bulunmak yılda ortalama olarak 20 kg CO2 salınmasıyla sonuçlanıyor. Sosyal medyada geçen 180 dakika sonucu, Türkiye'de 1 kişinin yılda atmosfere salınmasına neden olacağı CO2 miktarı 720 kg. Bu 12 milyon kişi için: 8,64 milyon ton CO2. Çizelge 1'de internette yapılan bazı işlemler bir kaç örnekle gösteriliyor. Ayrıca internete bağlı olmayan bir TV ile ve otomobil kullanıldığında atmosfere salınan sera gazları miktarlarıyla karşılaştırılıyor. Görüldüğü gibi, günde 5 dakika Facebook'ta kalmakla (yılda 20 kg), günde 1 saat internete bağlı olmayan 100 Watt gücünde TV izlemekle (17 kg) ya da 133 km otomobil kullanmakla (20 kg) atmosfere salınacak sera gazları miktarları kabaca aynı. Ancak TV gitgide online'dan izleniyor ve internet kullanımı TV kullanımını geçmek üzere . Türkiye'de sosyal medya yoluyla 1 kişinin atmosfere salınmasına neden olduğu CO2 miktarı ise 720 kg ile epey fazla. Yılda 8,64 milyon ton CO2. Kuşkusuz bu ortalama değerler büyük değişimler gösterebilir. Özellikle internette çok kişinin izlediği film ve diziler, bu miktarları çok artırabilir. Dünya'da toplam olarak kullanılan elektrik ve salınan sera gazları (CO2) miktarını hesaplarsak: 2021 yılında dünyada üretilen toplam 27 000 TeraWhatSaat elektriğin yaklaşık olarak % 4'ü internette harcandı. Bu, 1 080 TWh elektrik kullanımı demektir. Akkuyu büyüklüğünde 1200 MW kurulu gücünde bir nükleer reaktör yılda yaklaşık olarak 9 TWh elektrik üretiyor. Bu demektir ki 2021, yılında her biri Akkuyu reaktörü gücünde, 120 reaktör eşdeğerindeki elektrik santralinin ürettiği elektrik, dünyada internet için kullanıldı. 2030'da dünyada internetin kullanacağı elektriğin dünyada kullanılacak tüm elektriğin % 10 kadar olacağı ve sera gazlarının da çok daha fazla olacağı kestiriliyor. Sadece internet yoluyla değil, her birimiz enerji , araç ve elektrik kullanırken atmosfere seragazı salınmasına katkıda bulunuyoruz. Bunun yanı sıra ulaşım ve kendimize gereken maddelerin üretimi ve tüketimi sırasında bizler için kullanılan enerji sonucu atmosfere sera gazları salınıyor. Tüm bu yollarla ortaya çıkan toplam sera gazı miktarı Almanya'da kişi başına yılda kabaca 12 ton CO 2E. Türkiye'de bu miktar bunun yarısı kadar. Bu 12 ton içinde, besinlerin üretiminin en başından, tüketiminin en sonuna kadar geçen sürede, tüm işlemler sonunda kişi başına düşen sera gazı miktarı, yapılan araştırmalara göre, 2 ton CO2 kadar. Dijital yaşamın 12 ton içindeki payı ise, Almanya'da 849 kg CO2 (Şekil 6). Fransız Thinktanks Shift araştırma projesi'nde, 2018 yılında Video izlenmesiyle, atmosferere 300 milyon CO2 miktarında sera gazı salındığı sonucuna varılıyor. Bu ise, tüm İspanya'nın atmosfere saldığı sera gazı kadar çok! Araştırmacılara göre, Dünya Veri trafiğinin % 80'i video izlenmesinden oluşuyor/3/. Öte yandan Netflix, 2020 yılında atmosphere 1,1 milyon ton CO2 saldığını ve bunun yarısının da film ve dizilerin yapımı sırasında ortaya çıktığını açıkladı /4/. Netflix'te 'Stranger Thıngs' 64 milyon kişi izlemiş ve bu yolla atmosfere salınan sera gazı miktarının 56.700 Alman otomobil sürücüsünün 1 yılda atmosfere salacağı sera gazı miktarında denk geleceği hesaplanmış . Neden bu kadar çok video izleniyor sorusuna ise verilen yanıt: a. kendimiz istiyoruz, b.istemediğimiz halde bize ya reklamlarla ya da tanıdıklarla yollandığından izliyoruz deniliyor. Video izlenmesinde kullanılan baz istasyonu sistemiyle bu sistemdeki kablo cinslerine göre de seragazı salınımı farklı oluyor. En az CO2 salınmasını cam lifli kablolar sağlıyor. Dünyada internete bağlı 30 milyar alet ve sistem var. İnternet'te kullanılan bu çok çeşitli aletlerin, iletişim sistemlerinin yapımı, taşınması, kullanımı için aşırı miktarda enerji ve elektrik gerekiyor. Veri merkezlerinin, web sunucularının ve milyarlarca veri trafiğini iletirken ısınan sayısız kablonun, büyük bilgisayarların veri merkezlerinde sürekli soğutulması için elektrik gerekiyor. İnternet ağı, veri merkezleri ve serverler günün en yoğun kullanım durumu için tasarlanmış olduklarından, her an emre amade bekletiliyorlar. Bu nedenle gereğinden fazla elektrik kullanıyorlar. İnternet için gereken elektrik miktarı 2000 yılından beri, her 5 yılda bir, iki katına yükseldiği görülüyor ve daha da ne kadar artacağı belli değil. Dünya nüfus artımı sonucu her gün internete giren kişi ve işlem sayısının, oyunların, videoların, filmlerin, dizilerin gitgide artması, internet için gereken elektriğin ve dolaylı olarak da sera gazı miktarının artmasını hızlandırıyor. Yakın gelecekte IOT sistemi devreye girip, örneğin dünyanın bir yerindeki yük kamyonu, dünyanın başka bir yerindekiyle ya da iş merkeziyle doğrudan iletişim kurduğunda, benzer milyarlarca yeni işlem için çok daha fazla elektrik gerekecek ve çok daha fazla sera gazı atmosfere ulaşacağı kesindir. 2030 yılında internetin kullanacağı elektriğin, dünyada kullanılacak miktarın %20'sine yükseleceği kestririliyor. Şekil 5'de bir veri merkezi görülüyor. Cep telefonlarına yüklenen Apps'lar sürekli çoğalırken ya da yenilenirken milyarlarca kişi daha fazla elektrik kullanıp CO2 salınımına neden oluyor. Benzer durum gitgide artan Twitt ve yenilenen Facebook, İnstagram ve başka çok çeşitli portallar için de geçerli. Bunlara, gitgide artan filmler, diziler , milyarlarca chad, yazışma ve yorumlar da eklenirse, bunları harekete geçirmek ve çalıştırmak için gereken elektriğin ve salınan CO2 miktarının büyüklüğü kestirilebilir. Almanya'da 2021 yılında internet ile ilgili kullanılan tüm sistemler, veri merkezleri web sunucular ve diğer aletler için toplam olarak 46,7 TWh elektrik kullanılmış ve bu elektriğin üretilmesi sırasında 22 milyon ton CO2 sera gazı atmosfere salınmıştır (Almanya'da 50.000 veri merkezi var). 2021 yılında üretilen toplam elektrik 490 TWh ve her türlü enerji kaynağından atmosfere salınan CO2 sera gazı miktarı 228 milyon ton. Almanya internetinin neden olduğu 22 milyon ton CO2 içinde % 48 PC ve ilgili sabit aletlerin, % 25 hesap merkezlerinin, % 18 iletişim ağlarının ve % 9 da iletişim sistemlerinde en sondaki aletlerin payları bulunuyor. Şekil 6'de dijital yaşamın seragazları salınımındaki ayrıntıları görülüyor. En büyük katkı TV'nin gerek üretimi gerekse kullanımından geliyor: kişi başına 350 kg CO2 salınıyor. Veri merkezleri de kişi başına düşen 213 kg CO2 ile epey katkıda bulunuyorlar. Seragazları, madenlerin çıkarılması, işlenmesi ve yarı iletkenlerin üretilmesi sırasında salınıyor.Şekil 6'deki değerler ortalama yaklaşık değerler olup aletlerin tipik kullanım sürelerine göre hesaplanmıştır. Örneğin düz ekran büyük bir TV'nin üretimi sırasında 1000 kg ve bir laptop'un üretiminde ise 250 kg CO2 sera gazı salındığı açıklanıyor. Aletlerin kullanımı sırasında salınan seragazları ise, aletlerin kullandığı elektrik miktarına ve kullanan kişinin kullanma süresine, alışkanlığına göre değişim gösteriyor. Benzer durum Veri Merkezlerinde web sunucularında/Serverlerde verilerimizin depolanma miktar ve süresine bağlı olarak değişiyor. Gitgide artan internet alışverişlerinde de satın alınacakları gidip aramak ve ayrıca trafiğe girip vakit yitirmek, park yeri aramak yerine bunları internet üzerinden yapmanın çok daha az sera gazıyla sonuçlanacağı da kestirilebilir. İnternetin gitgide TV'nin yerini almakta olduğu görülüyor. - Epostalarının sayısını ve her bir epostasındaki ekleri, resimleri, videoları azaltmak, büyük dosyaları küçülterek yollamak - Eposta ekleri yerine web bağlantılarını yazmak - Gelen her zincir epostasını, resimleri, videoları çok kişiye yollamamak , seçici olmak - Önemli olmayan epostalarını silmek, posta kutularını boşaltmak ya da kendi PC ya da USB'de depolamak - Sürekli gelen ve okunmayan haber ileti kanallarından çıkmak - Akıllı telefonların optimizasyon olanağını kullanarak arka planda çalışan programları yok etmek - Sık sık yeni alet satın almamak, bunların pillerini yenileyerek ya da onarımla kullanmaya devam etmek - Desktop bilgisayar yerine örneğin laptop kullanmak. Bir laptopun, yapımında % 75 daha az malzeme ve kullanımında ise %70 daha az elektrik gerekiyor. - Sadece internette arama ve epostalarına bakmak için PC, laptop yerine tablet ve kitap okumak için ise e-kitap okuyucu kullanmak hem elektrik üretimini hem de CO2 salınımını azaltacak. - Çocuklarımıza evde ve okullarda interneti bilinçli kullanmayı öğretmek, önermek, internette oyun oynamaları yerine onları, oyun alanlarında oynamalarına özendirmek. Bu, ayrıca hem arkadaşlığı pekiştirecek hem de gitgide artan obezite eğilimini de azaltacaktır. - Video toplantılarında, çok gerekmiyorsa, videoyu kapatmak - Video filmlerde çözünürlük kalitesini düşürmek - İnternete çok gerekmiyorsa girmemek, akıllı telefonları daha az kullanmak, daha az resim ve video yollamak. Artık yaşamımızın bir parçası olan, bizlere büyük olanak sağlayan interneti bırakmamız söz konusu değil. Ancak, gitgide artan internet işlemlerimizi, yukarıdaki açıklamalarımızın ve önerilerin ışığında daha bilinçli olarak kullanmak, hem elektrik gereksinimini, hem de atmosfere salınan sera gazı miktarını azaltacaktır. Bugün dünyada elektrik daha çok fosil yakıtlardan üretiliyor. Güneş ve rüzgar kaynaklı elektrik oranı, dünyada ilk kez 2021'de % 10'u geçti. Umarız bu oran daha da artar. Ancak Güneş ve rüzgar enerjileri de sütten çıkmış ak kaşık değiller. Örneğin güneş panellerinin her 25 yılda bir hurdaya çıkması sonucu, bunların geri dönüşümlerinin yapılması, içlerindeki zehirli maddelerin ayrıştırılmaları, geri kazanımları ve yeni panellerle değiştirilmeleri gerekiyor. Bunların yapımı ve geri dönüşümleri için de elektrik gerekiyor. Geri dönüşümlerin her ülkede tam olarak yapılamayacağı ve doğaya karşı korunmasız çöplüklerde hurda panel dağlarının yükseleceği, içlerindeki kurşun, antimon ve kadmiyum gibi zararlı maddelerin zamanla eko sistemi bozacağı kestirilebilir. Tek çözüm daha az enerji kullanmaktır. Bunun yolu ise, daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, nüfus planlamasıyla, nüfus artımını frenlemek, konfor ve savurganlığı azaltmaktır ama bunlar hem ülkelerin politikalarıyla, hem de her birimizin yaşam tarzıyla ilgili olduğundan ulaşılması çok zor hedeflerdir /1-11/. Bu yazımızda CO2, CO2 eşdeğerindeki toplam seragazları anlamındadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/isik-kirliligi-yakinda-samanyolunu-goremeyecegiz", "text": "Işık kirliliği tüm dünyada artamaya devam ediyor. Dünya nüfusunun %80'den fazlası az veya çok kirlenmiş bir gökyüzü altında yaşıyor. ABD ve Avrupa'da bu oran %99 civarında. Sonuç, Thiene Işık Kirliliği Bilimi ve Teknoloji Enstitüsü'nden Fabio Falchi yönetiminde çalışan uluslararası ekibe ait. Araştırmacılar kentlerden uzaya yansıyan ışığı ölçen NASA uydusu NPP'nin verilerini değerlendirmiş. Araştırmanın odağında ışığın yaklaşık olarak 21.000 noktada ölçüldüğü G20 devletleri vardı. İnsanlığın üçte biri ve Avrupalıların %60'ı, sokakların, meydanların, yapıların ve anıtların aydınlatılması yüzünden galaksilerinin görkemli parlaklığını göremiyor. Avrupa'da iyice karanlıkta kalan birkaç bölge kalmış geriye. Bunlar daha çok İskoçya, Norveç ve İsveç'te bulunuyor. Dünya genelinde ise ışık kirliliğinden en az etkilenen bölgeler Çad ve Madagaskar gibi Afrika ülkeleri. Singapur ve bazı Körfez ülkelerinde ise karanlık gece deneyimi neredeyse tamamen yok olmuş. Işık kirliliği sadece profesyonel ve amatör astronomları rahatsız etmekle de kalmıyor. Gece etkin olan bazı hayvanlar ve fotosentez için gece ve gündüz farkına ihtiyaç duyan bitkiler de ışık kirliliğinden olumsuz etkilemekte. Yapay ışık bitkilerin büyümesini engelleyerek birçok hayvan türünün yiyeceksiz kalmasına neden olabilecek. Yıldızları görünmez kılan mavimsi ışık veren LED ampul kullanımının hatalı olduğunu söyleyen bilim insanları, turuncumsu ışık veren LED ampullerin kullanılmasını öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/isinan-dunyanin-kaybolan-turleri", "text": "Gezegenin oluşumundan bu yana gerçekleşen beş büyük kitlesel yok oluş dalgasının sonucunda, var olan türlerin %95'inin yok olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu yok oluşlarda göktaşı yağmuru, volkanik patlama ve doğal iklim değişiklikleri gibi insan dışı faktörlerin etkili olduğunu görüyoruz. Son iki yüzyılda ise biyolojik çeşitliliğin karşısında yeni bir tehlike beliriyor: İnsan! Türlerin yok oluş hızı, endüstriyelleşmeyle birlikte -geçmişe oranla- 100 ile 1000 kat arasında artmış durumda. Özellikle son 50 yılda etkilerini gözle görünür bir şekilde artıran insan kaynaklı iklim değişikliği, doğal yaşamı fazlasıyla tehdit ediyor. Biyolojik Çeşitlilik Merkezi , tükenme baskısı altında olan bitki ve hayvanların %99'unun, bu canlıların habitat kaybına neden olan insan aktiviteleri yüzünden risk altında olduğunu ve bu şekilde devam edersek yaklaşık 20 bin türün yakın bir gelecekte yok olabileceğini savunuyor. Bugün birçok tür, insan kaynaklı olumsuz etkilere karşı direnç gösteriyor. Ancak bazıları o kadar da şanslı değil. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği Siyah gergedan , Pirene keçisi , Karayip keşiş foku ve Javan kaplanı gibi türlerin soyunun, insan kaynaklı faaliyetler sebebiyle tükendiğini ifade ediyor. Tehdit devam ediyor. Kuzey beyaz gergedanı türünün son erkek temsilcisi olan Sudan isimli gergedanın Mart ayında yaşamını yitirmesi üzerine uzmanlar, bu türden geriye yalnızca iki dişi kaldığını ve türün geleceğinin Sudan'dan alınan spermlere bağlı olduğunu açıkladı. Kuzey beyaz gergedanlar, iklim değişikliği sebebiyle yok olma tehdidi altında olan türlerin ne ilki ne de sonuncusu. Konuyla ilgili olarak James Cook Üniversitesi , East Anglia Üniversitesi ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı ortaklığında bir çalışma yapıldı. Söz konusu çalışmada iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan ısınmanın türler üzerinde yarattığı baskı incelendi. Amazonlardan Himalayalara kadar tehlike altındaki 80 bin türün bulunduğu 35 'öncelikli bölge' üzerine odaklanılan çalışmada Amazonlar, Güney Afrika'daki Miombo Ormanları ve Güney Batı Avustralya bölgeleri iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgeler olarak belirlendi. Araştırmacılardan East Anglia Üniversitesi Profesörü Rachel Warren, üzerinde çalıştıkları 80 bin türün yarısının, 4,5 derecelik küresel ısınma artışına bağlı olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ancak küresel ısınma 2 derece barajında tutulabilirse bu oranın %25'in altına düşürülebileceğini ifade etti. The Guardian gazetesine konuşan Tropik Çevre ve Sürdürülebilirlik Bilimi Merkezi Direktörü William Laurance ise çalışmanın sunduğu verilerin bitki türleri açısından da pek iç açıcı olmadığını, söz konusu sıcaklık artışının 1,5 derece altında tutulmazsa özellikle Guyana ve Amazonlardaki bitki türlerinin geleceğinin endişe verici olduğunu söyledi. Çalışmada odaklanılan 35 bölgeden ikisi, Türkiye'deki biyoçeşitliliği de doğrudan etkiliyor; birisi Rusya'nın güneyinden başlayıp Doğu Anadolu topraklarının yarısını kaplayan Büyük Karadeniz Havzası, diğeri ise Akdeniz bölgesinin tamamı. Raporda Akdeniz bölgesindeki 2 derecelik ısınmanın, bölgede yaşayan türlerin yaklaşık olarak %30'unu stres altına sokacağı ifade ediliyor. Genel bir bilgi vermek gerekirse Türkiye'deki biyoçeşitlilik, bulunduğu biyocoğrafik bölgenin değişkenlik gösteren iklim ve coğrafik özellikleri sayesinde zenginlik gösteriyor. Avrupa-Sibirya, İran-Turan ve Akdeniz biyocoğrafik bölgelerinde yer alan Türkiye, 9600'dan fazla bitki, 450'den fazla kuş, 350'den fazla balık, 150'den fazla memeli ve 100'ün üzerinde sürüngen-amfibi türünden oluşan zengin bir flora ve faunaya ev sahipliği yapıyor. Ancak iklim değişikliği, avlanma ve doğal yaşam alanı tahribatı gibi insan kaynaklı faktörler, endemik türler de dahil olmak üzere birçok canlıyı yok olma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor. Özellikle bu coğrafyada yuva edinen deniz kaplumbağası , Anadolu yaban koyunu , saz kedisi , ceylan , kelaynak , orfoz , huş tavuğu , toy ve turna gibi canlılar bu baskıyı yakından hissediyor. Balta değmemiş ormanlardan beton yığınlarına çevirdiğimiz şehirlere kadar yaşadığımız gezegenin sınırlarını zorlayıp biyoçeşitliliği stres altına sokan bir hastalıkla karşı karşıyayız. Endüstriyel tarım sistemi, yenilenemez enerji kaynaklarının kullanımı, betonlaştırma ve doğal yaşam alanı tahribatlarının neden olduğu hastalık, altıncı büyük yok oluş dalgasını da beraberinde getiriyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliği adı verilen bu hastalık, gezegenin atmosferindeki karbondioksit ve metan gibi gazlardan oluşan bir çeşit 'battaniye' etkisinden kaynaklanıyor. Bu etki, ısıyı atmosferde hapsederek yaşadığımız gezegenin ısınmasına ve ekosistemin sağlık göstergesi olan zengin biyoçeşitliliğin baskı altına girmesine neden oluyor. Bir başka deyişle, freni boşalmışçasına yokuş aşağı giden iklim değişikliği yüzünden tüm ekosistemi, nesilleri tükenme tehdidi altında olan kuzey beyaz gergedanlarıyla aynı kaderi paylaşmaya mahkum ediyoruz. Bunda hepimizin payı var. Çünkü ekolojik ayak izimiz gün geçtikçe artıyor. Öyle ki, bu ayak izi 1960'lı yıllardan bu yana hızını ikiye katlayarak gezegenimizin kaldırabileceği kapasitenin üstüne çıkmış durumda. Ekolojik ayak izimizi düşürmeden bu şekilde devam edersek 2030 yılına kadar 'bir Dünya'ya daha' ihtiyaç duyacağız. Kötü haberse yaşayabileceğimiz başka bir Dünya'nın daha olmaması. Türlerin yarısını tehdit eden bu ısınmaya dur demek için ekolojik ayak izimizi düşürmemiz gerekiyor. Sağlıklı bir gezegen için bireysel ve devlet nezdinde atılabilecek çok basit ve temiz adımlar var. Bu adımları atmak için çok da geç kalmış sayılmayız. Fakat yarın çok geç olacak. Bu yazı HBT'nin 113. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/italyada-can-cekisen-zeytin-agaclari-icin-care-araniyor", "text": "Güney İtalya'da yıllardan bu yana dünya genelindeki en tehlikeli bitki zararlısı yayılıyor. Zeytin ağaçlarına bulaşan Xylella fastidiosa bakterisi, İtalya'nın en önemli zeytinyağı bölgesine inanılmaz zararlar veriyor. Viyana Ziraat Üniversitesi araştırmacıları bu yüzden dirençli zeytin türleri yetiştirmek istiyorlar. Xylella fastidiosa aslında Latin Amerika kökenlidir. Araştırmacılar bakterinin bir süs bitkisiyle birlikte Güney İtalya'ya taşındığını düşünüyorlar. Söz konusu bakteri bir bitkiye bulaştıktan sonra su iletim kanallarına yerleşerek, bitkinin kurumasına yol açıyor. Güney İtalya'nın sıcak ikliminde yayılmak için uygun koşulları bulan bakteri, Puglia'da milyonlarca ağaca zarar verdi. Bakteri, Philaenus spumarius olarak bilinen yaprak bitleriyle, bir ağaçtan diğerine bulaşmakta. Araştırmacılara göre, iklim ısındıkça bu bitlerin Avrupa'da çoğalıp, yayılmaları kolaylaşacaktır. Xylella fastidiosa on önemli bitki patojenlerinden biri olarak sınıflandırılmaktadır ve Avrupa'da karantina gerektirecek bir organizma olarak kabul edilir. Halihazırda bakteriye karşı uygulanabilecek etkili bir ilaç bulunmuyor. Ayrıca bakteri aralarında kaktüs, büyük çekirdekli meyve ağaçları ve narenciye ağaçlarının da yer aldığı 600 diğer ağaca da bulaşabiliyor. Yaprak bitleriyle mücadele kısa vadede yararlı olduğu için Viyanalı araştırmacılar biyoteknolojik yöntemlerin yardımıyla dirençli bitki türleri yetiştirmek istiyorlar. Bunun için de bitkilerin doku kültürlerini oluşturduktan sonra bunlara gama ve X- ışınları gibi farklı kimyasal mutasyon etkisine maruz bıraktılar. Bunun dışında genleri örneğin gen makası CRISPR- Cas ile isteğe göre etkilemek istiyorlar. Çünkü bakteri belli başlı moleküllerle bitkiye yapışıyor. Bu moleküller bloke edildiğine bakterinin de şansı kalmayacak. Eskiden bitkinin dirençli kılınması için bitkinin güçlendirilmesi gerektiği sanılıyordu, oysa bugün bitkiden bir şeyler alarak bakteriyle, iletişime geçmesini önlüyoruz diyor araştırmacılar. Puglia'daki bir araştırma enstitüsünün uzmanlarıyla birlikte çalışan Avusturyalı araştırmacılar, ilk sonuçların beş yıl içinde alınabileceğini düşünüyorlar. Aslında bu bitki yetiştiriciliği için kısa bir süre sayılır. Geleneksel yollarla yeni türlerin yetiştirilmesi üç misli uzun sürüyor. Gerçi Akdeniz bölgesinde yetişen bin zeytin türünden bazılarının Xylella fastidiosa bakterisine karşı dirençli olduğu tespit edilmiş, ama en dayanıklı türler aynı zamanda daha az lezzetliler, tadı iyi olan türler ise daha az dirençli diyor araştırmacılar. Bu yüzden söz konusu bakteriye karşı dirençli olmak kriter değil. Yani araştırmacıların önünde zorlu bir süreç var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/jeo-muhendislik-iklim-degisikligine-care-olabilir-mi", "text": "Bilim insanları, insan eliyle yaratılan sera gazı salımlarını kontrol altına almak için pek çok yönteme başvuruyor. Bunlardan bir de jeo-mühendislik müdahaleleri. Ancak bu müdahalenin geri tepmesi, yarardan çok zarar vermesi de bir olasılık. Jeo-mühendislik Dünya'nın doğal sistemlerini değiştirmek için çok büyük çabalar gerektiren bir yöntem. Hedef, emisyonların ısıtma etkisine karşı koyarak zaman kazanmak ve bu sırada emisyonları azaltmak. Jeo-mühendislik müdahalelerinin en dikkat çeken yöntemi, uçaklarla Dünya atmosferinin üst katmanlarına bol miktarda yansıtıcı parçacıklar serpmek. Bu parçacıkların güneşten gelen radyasyonun bir kısmının Yeryüzü'ne erişimini engelleyeceği düşünülüyor. Yale Environment 360 makalesinde de açıklandığı gibi güneşin radyasyonunu engelleme girişimi yanardağ patlamalarının yarattığı sonucu taklit edecek. Environment 360 makalesinde öne sürülen yöntemlerden biri Gulfstream uçaklarını kullanarak 1 milyon ton sülfürü alt atmosfere enjekte etmek. Bu şekilde sera gazı emisyonlarının ısıtma etkisinin yarısının engellenebileceği düşünülüyor. Uçuşlar onlarca yıl sürebilir. Ancak atmosferdeki CO2 yoğunluğunun sabitlenmesinden sonra durdurulabilir. Eğer böyle bir çaba başarıyla sonuçlanırsa dünya üzerindeki yaşamın artan sıcaklıklardan etkilenmesinin önü alınabilir. Ancak 22 Ocak 2018 tarihinde Nature Ecology& Evolution dergisinde yayımlanan bir makale güneşe jeo-mühendislik müdahalesinin, bir takım nedenlere bağlı olarak aniden kesilmesi durumunda felakete varan sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse, biriken sera gazı emisyonları birden bire sıcaklıklarda ani artışlar yaratabilir. Sonuçta hayvanlar ve bitkisel yaşam hayatta kalmakta zorluk çeker. Bilim insanlarının öngördüğü senaryoda geniş çaplı bir jeo-mühendislik projesi 2020 yılında başlatılıyor ve 50 yıl sonra aniden sonlandırılıyor. Sonlandırmaya yol açan etmenler küresel bir savaş veya müdahaleyi başlatan hükümetlerin projeyi sürdürme yönünde siyasi iradelerini yitirmeleri olabilir. Böylesine hızlı yükselen sıcaklıklarla karşılaştığınız zaman canlı organizmalar iki seçenek ile karşı karşıya kalır: Ya değişen koşullara uyum sağlayacaklar, -ki bu gerçekçi bir seçenek gibi görünmüyor- ya da daha serin bölgelere göç edecekler. Kuzey yarıkürede bu kuzeye doğru kaçmak anlamına gelir. Bilim insanları hayvan ve bitkilerin aşırı sıcaktan kaçmak için yılda 10.4 kilometre hızla göçmeleri gerektiğini hesaplıyor. Tüm türler bu hıza ayak uyduramayabilir. Trisos'a göre hayatta kalma şansı en yüksek olanlar böcekler. Suda ve karada yaşayanlarla, çok sayıda memeli bu kadar hızlı hareket edemez. Ayrıca en büyük zorluğa bitkilerin maruz kalacağı da tahmin ediliyor. Bütün bunlar jeo-mühendisliğin yalnızca çözümün kendisi değil, bir parçası olduğunu ve zaman kazandırmaktan başka işe yaramadığını gösteriyor. Bilim insanlarına göre tek çözüm sera gazı emisyonlarını kesmek. Bu yazı HBT'nin 100. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kagittan-arabalar", "text": "Kağıt üretiminin yan ürünlerinden araba çatısı ve akü yapıldı. İsveçli araştırmacılar dünyanın ilk ağaç kökenli karbon fiberden oluşan model arabasını üretti. Bu teknoloji metal ve diğer kompozitler için hafif ve yenilenebilir bir alternatif niteliğinde. Aklınıza ilk olarak yan panelleri ahşap olan station wagon araçlar geldiyse doğru yoldayız. Ancak bu sefer ahşap estetik için değil hafiflik ve yenilenebilir materyaller için kullanılıyor. İsveçli araştırmacıların ürettikleri model arabanın çatısı ve pil sistemleri ağaç kökenli karbon fiberden oluşuyor. Kullanılan karbon fiber bileşimin ana maddesini lignin oluşturuyor. Lignin maddesi kuru ortamlarda yetişen ağaçların neredeyse tamamında bulunuyor. Ayrıca lignin, Dünya üzerinde en çok bulunan ikinci doğal polimer olma özelliğini de taşıyor. Kraliyet Teknoloji Enstitüsü Kimya Mühendisi Profesörü Göran Lindbergh, kullandıkları hafif materyal ile elektrikli araçların en büyük sorunu olan ağırlık sorununu çözebileceklerini belirtti. Ayrıca elektrikli araçların hafiflemesi ve lignin temelli piller sayesinde araçların menzilinin oldukça artacağının üstünde durdu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kaktusten-enerji-uretilecek-2", "text": "Alternatif enerji arayışlarına bu kez Meksika'dan bir çözüm geldi. Dünyanın ilk kaktüs biyogaz tesisi, Nopalimex, Meksika'da inşa edildi. Şirket hint inciri kaktüslerinden biyogaz elde etmek için sindireçten yararlanıyor. Sindirecin günde 8 tonluk üretimi Ziracuara kentinin toplu taşıma filosuna yakıt sağlayacak. Hem ucuz hem de bitkisel bu yöntemle ilgili olarak açıklama yapan yetkililer sistemi, Meyveler veya hint incirleri püre yapılır, gübreyle karıştırılır, ardından ayrıştırılır, metan üretilir. Yakıt ve yakacak olarak kullanılan bu gaz 300 ev için yeterlidir ve kaloriferlere göre yüzde 50 daha ucuzdur diye açıklıyor. Kaktüs enerjisinin şehirdeki araç filosunun yakıtını en azından yüzde 40 düşürmesi bekleniyor. Kaktüsten enerji üretme fikrinin ortaya çıkışı da ilginç. Patlamış mısır ve kaktüs cipsi üreten Nopalimex şirketinin yöneticilerinin aklına, şirket için elektrik faturasını düşürmenin yollarını ararken bu fikir gelişmiş. Şili'de hint inciri biyogaz tesisinin sahibi Rodrigo Wayland Morales ise Renewable Energy World internet sitesi'ne ekinlerde muazzam potansiyel gördüğünü söyledi. Morales aynı zamanda; Meksika, Hindistan, Şili, Brezilya, Ekvator ve Kolombiya'nın farklı etaplarında tamamlanan kaktüs biyogaz projelerine sahip."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kanal-istanbul-projesi-hakkinda-bilim-akademisi-raporu", "text": "Bir projenin çevreye etkilerini anlatan ÇED raporundan önce gerekçesinin ve fizibilitesinin ortaya konması gerekir. Öncelikle projenin gerekçesi olan İstanbul Boğazının gemi trafiğini taşımak için yetersiz ve riskli olduğu savı geçerli değildir. Son yıllardaki Boğaz trafiği izleme ve düzenleme rejimi içinde kaza istatistikleri kazaların tamamının gemi arızalarından ileri geldiğini, İstanbul Boğazının coğrafi yapısı ve akıntılarının kaza nedeni olmadığını göstermektedir. Kanal İstanbul projesinin fizibilitesi de kamuoyu ile paylaşılmamıştır. Oluşacak arazi rantı gelirlerinin devlet kontrolünde proje bütçesine aktarılması öngörülmediğine göre kanal yapılırsa fınansmanı geçiş bedellerinin ve kamu bütçesinden fonların yüklenici firmalara aktarılması ile sağlanacaktır. Kanal yapılırsa İstanbul megapolünün yeni bir eksende yeni göçlerle kontrolsüz büyümesi söz konusudur. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 2009da oybirliği ile kabul ettiği 1/100 000 ölçekli Çevre Düzenleme Plan ve Raporu yeni eksenlerde kontrolsüz büyüme konusunda uyarmakta, kanal için önerilen güzergah etrafındaki bölgeleri, şehrin gelişme stratejisi dışında bırakarak, su havzaları, tarım ve orman bölgeleri olarak korunmasını öngörmektedir. Kanal projesi, bağlantıları ve Karadeniz kıyısı dolgu alanı ile toplam 25500 hektar (255 kilometrekare) alanda Sazlıdere Barajı, yaklaşık %60 oranda tarım arazisi, ormanlık alanlar, mera ve çayırlar ortadan kalkacaktır. Şehrin su kaynaklarını besleyen yeraltı suları boşalacak ya da tuzlanacaktır. Kanal, Boğaz'daki gibi Marmara'dan kuzeye giden bir alt akıntı taşıyamayacak, Karadeniz'in kirli suyunu Marmara'ya akıtarak Marmara'da oksijen döngüsünü bozacaktır. Hafriyat toprağından Karadeniz'e dolgu yapılması ve Küçükçekmece Gölü dibinden taranacak balçığın Marmara'ya etkisi büyük kirlilik ve ekolojik tahribata neden olacaktır. Ayrıca Kanal'ın Marmara ağzında oluşturacağı değişiklikler zaten deprem etkilerine açık zayıf zeminli bu bölgede heyelan, kanal ağzının tıkanması ve deniz basması olaylarına yol açarak olası Marmara depreminin tahribatını artıracaktır. İstanbul şehrini ve çevresini böyle büyük riskler altına atan bu proje Yarımburgaz Mağarası gibi insanlık tarihinin en önemli miraslarını da gömmüş olacaktır. Sağlam gerekçe ve fizibilitesi kamuoyuna sunulmamış olan projenin ÇED raporu da uzmanlarca doğrulanabilir öngörü, çözüm ve önlemler sunmamaktadır. Çünkü Kanal İstanbul birçok açıdan önlenemeyecek ve düzeltilemeyecek tahribata yol açacaktır. Bu rapor çeşitli alanlarda uzman bilim insanlarınca daha önce de kamuoyuna sunulmuş durum tespitlerini ve uyarıları bağlantılı bir özet olarak kamuoyuna sunmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karadenizin-bir-olum-denizine-dogru-yolculugu", "text": "Karadeniz yaşam alanının %40'ını kaybediyor. Yaşama elverişli bölge 1955 yılında 140 metre derinliğe kadar devam ederken, bugün 90 metre derinlikte bitiyor. Buna göre Karadeniz'deki su organizmalarının yaşam alan %40'tan fazla küçülmüş. Karadeniz'i Marmara ve Ege'ye bağlayan boğazdan az miktarda tuzlu su girerken, başta Tuna olmak üzere Avrupa'nın diğer dört büyük ırmağından bol miktarda tatlı su akar. Bunun sonucunda Karadeniz'de son derece istikrarlı bir su tabakalanması oluşur: Üstte bol oksijenli az tuzlu tatlı su, altında ise daha yoğun olan tuzlu dip suyu yer alır. Diğer denizlerde rüzgar ve kış aylarındaki düşük yüzey suyu sıcaklıkları bu bölgelerin düzenli olarak karışmasını sağlarken Karadeniz'de bu hemen hemen hiç yaşanmaz. Bunun sonucu olarak da alttaki su tabakasında çok az oksijen vardır yani neredeyse bir ölüm bölgesidir. Bu ortama uyum sağlamış birkaç tür dışında organizmaların büyük bir kısmı bol oksijenli yüzey suyunda yaşar. Karadeniz'deki oksijenli, dolayısıyla da yaşanabilir alan çok kısıtlıdır. Bu havzanın neredeyse tamamen kapalı olması nedeniyle hem yatay, süreli tabakalanma nedeniyle dikey olarak da böyledir diyor Liege Üniversitesi'nden Arthur Capet. Araştırmacı bu bölge sınırının nerede bulunduğunu ve nasıl değiştiğini inceledi. Bu amaçta ekibiyle birlikte, 1955 yılından bu yana düzenli olarak farklı derinliklerdeki oksijen miktarını, tuzluluk oranını ve sıcaklığı ölçen yüzer dubaların verilerini değerlendirdi. Ve ortaya çıkan sonuç korkunç: Yaşama elverişli bölge 1955 yılında 140 metre derinliğe kadar devam ederken bugün 90 metre derinlikte bitiyor. Buna göre Karadeniz'deki su organizmalarının yaşam alan yüzde kırktan fazla küçülmüş. Dahası, derin sulara çok az oksijenin ulaştığı zamanlar da azalmış. Eskiden yüzeydeki soğuk su yılda bir kez derin sulara ulaşırken artık sadece iki yılda bir ulaşıyor. Bu durum ekolojik ve ekonomik sonuçlar yaratacaktır. Çünkü fitoplanktondan yırtıcılara kadar, tüm ekosistem bu tabakada oluşmakta. Peki ama yaşam alanı niçin küçülüyor? Araştırmacılara göre burada iki faktör rol oynuyor. Sovyetler Birliği'nin bitimine kadar ırmaklardan aşırı derecede gübrelenmiş su akıyordu Karadeniz'e. Bu besleyici madde fazlalığı yosunların çoğalmasına neden olarak derin sularda daha fazla oksijen tüketimine yol açmış. Yeni yönetmelikler sayesinde besleyici madde taşıyan su 1990 yılında kısıtlanmıştı bu yüzden de Karadeniz'deki durum düzelmiş olmalıydı. Fakat bu arada ikinci suçlu kendisini fazlasıyla hissettirince düzelme yaşanmadı. İklim değişimi yüzünden, hava ve yüzey suyu sıcaklığı son on yıllarda ısındı ve rüzgarlar da eskisi kadar serin esmiyor diyor araştırmacılar. Buna bağlı olarak da üstteki sıcak ve az tuzlu su tabakası ve soğuk ve tuzlu derin su arasındaki seviye farkı artıyor ve bunun sonucunda da kışın bile karışım yaşanmıyor. Capet, bu fenomenin daha da kötüleşebileceğini söylüyor: Gerçi şimdilik tüm sonuçları tahmin edemiyoruz ama ne olursa olsun bizler değişen bir sistemin tanıklarıyız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karbon-ayak-izi-nedir-nasil-olculur", "text": "- Salınan sera gazının cinsi. Karbondioksit en bilinen ve en yaygın kötücül sera gazıdır, ancak tek değildir. Sığırların çıkarttığı metan gazı daha güçlü bir sera gazıdır. Farklı gazların yarattığı farklı sera etkilerini tek bir çatı altında toplamak için bu gazlar karbondioksit eşdeğerine dönüştürülür. - Salınan gazın miktarı. - Salınan gazın yeri. Dolayısıyla yüksek irtifada uçan uçakların saldığı sera gazı, aynı gazın deniz seviyesinde salınmasına göre 1.9 kez daha büyüktür. Karbon ayak izini ölçerken beşikten-mezara yaklaşımı benimsenir. Başka bir deyişle bir ürünün ayak izi, üretim, nakliye, kullanım ve çöpe atılma evrelerinin tümünü kapsar. Karbon ayak izinin ölçülmesinin nedeni çevre kirliliğini azaltma hedefi ne ulaşmanın bir yolu olmasıdır. Bir kişinin karbon ayak izini azaltması Dünya'nın daha yaşanılabilir bir yer haline gelmesi için küçük, fakat bir araya geldiğinde büyük adımdır. Kopenhag Kriterleri'nde en önemli hedeflerden biri sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmalarıdır. Ancak bu kararlara karşı çıkanlar riskler şöyle sıralıyor: sera gazı kesintilerini gerçekleştirmek için harcanacak milyarlarca dolar ekonomiyi olumsuz etkileyebilir veya üretim az gelişmiş ülkelere kayabilir. Bu durumda karbon ayak izini azaltan daha gelişmiş teknolojilere yatırım yapmak sanayileşmiş ülkeler için daha akıllıca bir adımdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karbon-ayak-izimizi-azaltmak-elimizde", "text": "Hane halkı için, -özellikle ABD'de- karbon salımına en büyük katkı ulaşımdan gelir; toplamın % 30'u ulaşıma aittir. Otomobillerin pek çoğu petrol bazlı yakıtlarla çalıştığı için yakıtı daha verimli tüketen bir araç karbon ayak izinin küçülmesinde çok önemli bir rol oynar. Yüksek gelirliler için bir diğer kirlilik kaynağı da uzun seyahatlerdir. Özellikle uçak yolculukları başlı başına bir karbon canavarıdır. İş hayatında tele-konferans yöntemine geçerek uçak yolculuklarını azaltmak mümkün. Hane halkları da yaşadığı iklime bağlı olarak bazı önlemler alabilir. Soğuk iklimlerde daha iyi yalıtım, evi ısıtmak için tüketilen yakıtta büyük ekonomi sağlayabilir. Fakat gereksiz ışıkları söndürmek, LED ampullere geçmek veya enerjiyi ekonomik kullanan ev eşyalarını tercih etmek, elektriğin kömür santrallerinde üretildiği bölgelerde işe yarar. Eğer elektrik enerjisinin büyük bir kısmı yenilenebilir kaynaklardan veya nükleer santrallerden sağlanıyorsa elektrik tasarrufu karbon ayak izinde dikkate değer bir fark yaratmaz. Aslında çevre dostu bir evde oturmak istiyorsanız elektriğinizi yenilenebilir bir enerji tedarikçisinden satın almanız önerilir. Karbon ayak izini azaltabileceğiniz en öncelikli alan mutfaktır. Tarım sera gazı salımlarının yaklaşık dörtte birini oluşturur. Özetle süt ve et ürünleri en fazla iz bıraktığınız yiyeceklerdir. Et tüketimini kısarak veya tümüyle son vererek dramatik bir fark yaratabilirsiniz. Özellikle en ciddi katkı biftekten gelir, zira sığırlar çok güçlü bir sera gazı olan metan bombalarıdır. Kaldı ki hane halklarının satın aldıkları yiyeceklerin üçte biri çöpe atılıyor, çünkü yüksek gelir grupları genellikle ihtiyaçlarından fazla kalori tüketirler. Başka bir önlem de az miktarda yiyecek satın alıp, küçük miktarlarda pişirmek ve pişirdiğinizi hemen tüketmektir. Öte yandan yerel veya organik yiyecekler önemli bir fark yaratmaz. Nakliye tarım faaliyetleri sonucu salınan karbon gazının çok küçük bir bölümünü oluşturur ve organik yiyecekler genellikle daha az miktarlarda ürün verdiği için daha fazla toprağın işlenmesi anlamına gelir; bu da karbon salımının artması demektir. Herkes bu önlemleri alabilir. Ayrıca bütün bunların maliyeti, karbon yoğun eylemlerden daha düşüktür. Hükümetler küresel ısınmayı durdurmak için daha agresif önlemler alıncaya kadar bireysel girişimler büyük fark yaratabilir. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karbondioksit-salimi-altinci-kitlesel-yok-olusa-yol-acabilir", "text": "Yeni bir araştırmaya göre 2100 yılı itibariyle insanoğlunun atmosfere saldığı karbondioksit miktarı altıncı bir kitlesel yok oluşa neden olacak seviyeye ulaşacak. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden jeofizikçi Daniel Rothman'ın liderliğinde yürütülen çalışmaya göre beklenen yok oluşlar kısa zamanda beklenmiyor; sürecin tamamlanması 10,000 yıl alabilir. Ancak her ne kadar karbondioksit seviyesi yükselişte olsa da önümüzdeki yıllarda atılacak adımlar ve karbondioksiti düşürme çabaları ile bu tip felaketlerin de önüne geçilebilir. Gezegenimiz, 4.5 milyar yıllık yaşamı boyunca inişli çıkışlı birçok döneme tanıklık etti. Hatta sadece son yarım milyar yılda bile 5 büyük kitlesel yok oluşla Yeryüzü'ndeki yaşam silinip süpürüldü. Bu yok oluşları Ordovisyen- Silüryen, Geç Devoniyen, Permiyen, Triyas-Jura ve dinozorların yok olduğu Kretase- Tertiyer kitlesel yok oluşları şeklinde sıralayabiliriz. Bunların en büyüğü denizdeki yaşamın %95'inin ve karadaki yaşamın %70'ini beraberinde götüren Permiyen kitlesel yok oluşudur. Ancak tüm bu kitlesel yok oluşlara baktığımız zaman tek bir ortak nokta görüyoruz: Küresel karbon döngüsünün bozulmuş olması. Bu bozulma iki şekilde meydana gelir: Karbon dioksitin, okyanusları asidik hale getirmesiyle doğrudan ve gezegenin yaşanılamaz derecelere kadar ısınmasıyla dolaylı yoldan. Bilim insanları 2 faktörün bu konuda etkili olduğunu söylüyorlar: ilki artış hızı, ikincisi bu artışın ne kadar sürdüğü. Bu değerleri hesaplamak için kayaç örneklerini inceleyen araştırmacılar 540 milyon yılı temsil eden 31 farklı jeolojik zaman dilimini karbon izotoplarını kullanarak araştırdı. Tabii kimi zamanların kayaç örnekleri karbondioksit miktarını hesaplamak için diğerlerine oranla daha kısıtlı olduğu için bu inceleme kendi içinde zorlukları barındırıyordu. Geçmişte okyanuslara salınan 310 gigatonluk karbondioksitin kitlesel yok oluşu tetiklediğini belirten araştırmacılar, günümüzdeki karbondioksit artış hızıyla birlikte içinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarına doğru 300 gigaton karbonun okyanuslara ekleneceğini ön görüyorlar. Kritik değere ulaşıldığı zaman sonunda kitlesel yok oluşlar barındıran önemli bir dönemde olacağız. Ancak bu yok oluş hemen gerçekleşmeyecek, sonuçların görülmesi belirsiz olmakla beraber ortalama 10,000 yıllık bir süre alacak. Kesin olan şu ki karbon salımı konusunda insanoğlu kendini dizginleyebilirse, büyük bir yok oluşun önüne geçebiliriz. Hala geç kalmış sayılmayız. Bu yazı HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karbondioksit-tahillarin-protein-icerigini-de-dusurecek", "text": "Günümüzde insanların yüzde 82'si protein ihtiyaçlarını bitkilerle gideriyor. Amerikan Küresel Değişim Araştırma Programı'na göre artan karbondioksit artışı bitkilerdeki biyokimyasal dengeleri değişiyor, dolayısıyla da besleyici madde içeriklerini. Bilim insanları gerçi mekanizmanın tam olarak ne şekilde işlediğini bilemiyorlarsa da yüksek karbondioksitin etkisinde kalan tarlalardan alınan sonuçlar aynı. Aynı miktardaki bitkiler protein içeriklerinin önemli kısmını kaybediyor. Hesaplara göre yüzyılın ortalarına dek pirinç protein içeriğinin yüzde 7,6'sını, buğday yüzde 8'ini, patates yüzde 6,4'ünü, arpa ise yüzde 14'ten fazlasını kaybedecek. Protein eksikliği özellikle de proteinin daha çok bitkilerden alındığı yoksul ülkelerde kendini gösterecek. Mesela Afrika'da Sahra Çölü'nün güneyindeki bölge ve pirincin standart menüye dahil olduğu Güney Asya ülkeleri en fazla etkilenecek olanlar. Sadece Hindistan'da fazladan 53 milyon kişi protein eksikliği tehdidiyle karşı karşıya. Fakat karbondioksit artışı diğer besleyici maddeler üzerinde de etkili oluyor. Myer'in diğer bir araştırması (2) yararlı bitkilerdeki demir içeriğinin de azalacağını göstermişti. Bu da birçok insanda demir eksikliğini doğurabilir. Araştırmacı daha eski bir çalışmasında da çinko için benzer bir bağlantıyı ortaya koymuştu. (3). Uzmanların önerisi şu: Dünya genelindeki karbondioksit emisyonlarının ivedilikle düşürülmesi gerekiyor. Diğer bir seçenek de bitkileri besleyici maddelerle zenginleştirmek ya da karbondioksite bu kadar duyarlı olmayan bitkiler yetiştirmek. (3) Effect of increased concentrations of atmospheric carbon dioxide on the global threat of zinc deficiency: a modelling stud, The Lancet, Ekim 2015, Sayı 3."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/karbondioksiti-deniz-tabaninda-depolayabilir-miyiz", "text": "Karbondioksit salımını kesmenin yanı sıra, havadaki sera gazlarını ayıklamak da atmosfer sıcaklığını güvenli bir düzeyde tutmaya yarayabilir. Güvenli düzey, sanayi devriminden önceki döneme göre sıcaklık artışının 1.5 C'yi geçmemesidir. Peki ama bu karbonu ne yapacağız? Bugünkü yaygın görüş yeraltına gömme yönünde. Bunun için en uygun yöntem kurumuş petrol ve gaz kuyularına sera gazların enjekte etmek. Bu yaklaşım önceden denendi ve işe yaradı. Ancak insanların bu çözümü kabul edip etmeyecekleri konusu belirsiz. Yeni Zelanda'dan enerji uzmanı Steve Goldthorpe farklı bir radikal yöntem öneriyor: Karbondioksiti derin okyanus çukurlarına taşımak ve burada sonsuza dek sıvı göl halinde kalmasını sağlamak. Goldthorpe'a göre buradaki kritik nokta şu: Karbondioksit bir kez 3000 metre derinliğe ulaştığı zaman yoğunluğu suyunkini aştığı için dibe çöker ve burada kalır. Karbondioksit gölleri bazı koşullarda kendiliğinden de oluşur. Japonya'nın Yokosuka kentindeki Deniz-Kara Bilim ve Teknoloji Ajansı'ndan Fumio Inagaki, 2006 yılında Doğu Çin Denizi'nde böyle bir karbondioksit gölünün bulunduğunu açıklamıştı. Bu gölün üzeri çökelti tabakasıyla örtülüydü (PNAS, doi.org/czf9t4). Stanford'daki Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Ken Caldeira da 2008'de benzer bir öneriyle öne çıkmıştı (Elements, doi.org/brm6wp). Ne var ki bu öneri kabul görmedi çünkü karbondioksit suyla reaksiyona girerek karbonik aside dönüşür. Bu da deniz canlıları için zararlıdır. Caldeira böyle bir derin-deniz karbondioksit gölünün fiziksel engellerle sınırlandırılabileceğini ileri sürüyor. Örneğin sıvıyı hapsetmek için plastik duvarlar çekilebilir. Ancak daha büyük bir sorunun da bu gölün nerede yer alacağına karar vermek olduğuna dikkat çeken Caldeira, İnsanlar büyük bir olasılıkla karbonu enerji santrallerinin yakınlarına depolamak isteyebilir. Oysa derin-deniz çukurları doğaları gereği bu santrallerin çok uzağında bulunur. Dolayısıyla karbondioksiti gemilerle taşımak çok pahalıya mal olabilir diyor. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kayip-element-bulundu-silikon", "text": "Dünyanın çekirdeğindeki kayıp elementin bulunduğu düşünülüyor. Bilim insanlarının uzun süredir aradığı element, Japonlar tarafından bulundu. Uzmanlar, demir ve nikelden sonra dünyanın çekirdeğindeki önemli bir oranı oluşturan elementin büyük ihtimalle \"silikon\" olduğunu açıkladılar. Tohoku Üniversitesi'nden Eiji Ohtani, silisyumun önemli bir element olduğunu ve iç çekirdekteki ağırlığın %5'inin demir-nikel alaşımında çözünmüş silisyum olabileceğini söyledi. İç çekirdeğin ağırlığının %85'i demir, %10'u ise nikel. Çekirdeğin doğrudan incelenmesi mümkün olmadığı için, uzmanlar bir deney gerçekleştirdi. Hazırladıkları demir ve nikel alaşımı silisyum ile karıştırıp, basınç ve sıcaklığa tabi tuttular. Karışım, sismik veriler ile örtüştü. Bilinmeyen %5'in sadece silikondan ibaret olmayabileceğini belirten Ohtani ve ekibi deneylerini sürdürecek. Bu keşif ile, 4,5 milyar yaşındaki dünyamızın oluşum sürecini daha iyi anlayacağımız düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kazdaglarinin-basina-gelenler-gunumuzde-de-pismis-tavugun-basina-gelmiyorsa-eger", "text": "- Kazdağarı'ndaki orman ekosistemlerinin içinde ve yakınındaki yerleşmelerde yaşayanların, - İstanbul'daki Sarayın, - çok sonraları da yerli ve yabancı orman ürünü tüccarları ile kaçakçıların, - Cumhuriyet dönemindeyse devlet orman işletmelerinin 1970'li yıllarda o işletmelerde çalışanlardan birisi de benim ne yazık ki...- Neyse, bu yararsız yazıklanmaları bir kenara bırakıp söylemek istediklerimi söyleyeyim. - ne Kazdağları'nı yurt edinmiş Türkmenlerin yüzlerce yıldır sürdüregeldikleri özgün yaşama kültüründen artık eser kalmadığı, - ne de doğru dürüst bir ormancılık yapmak gibi zorlu bir işten kaçınıp ulusal parkçılık kolaycılığıyla yöre halkının içiçe yaşadıkları Kazdağları'ndan soyutlanması - Kazdağları'nda neler oluyor? Çoğunuzun bildiklerini anımsatmamı hoş görürsünüz umarım. - Ulusal parkçılığın turizmcilik, ekoturizm olduğu sanılıyor. - Kazdağları verilen, kimleri de işletmeye açılan yüzlerce madencilik izniyle delik deşik ediliyor; Kazdağları'nın ekolojik bütünlüğü yeni ağaçlandırmalarla hiçbir zaman onarılamayacak biçimde bozuluyor. - Önceki yıllarda yapılan yıkımlar yetmiyormuşçasına suç dosyası oldukça kabarık bir yabancı altıncı şirketi ile bu şirketin ülkemizdeki taşeronu bir kuruluş Kazdağları'ndaki yaşama birliğini göz göre, üstelik de yasal bir izinle alt üst edebiliyor; - Altın ve gümüş madenciliği için izin verilen arazideki yaşama birliğini oluşturan varlıklardan orman ekosistemleri ağaçları değil !- temel görevi bu ekosistemleri korumak olan ilgili devlet orman işletmesi tarafından yok ediliyor. Bu da bana Ruhi Su'nun -sevgi ve saygıyla anıyorum!- Irmak başlıklı şiirini bir kez daha anımsatıyor: - Kimileri Kazdağları'ndaki yıkımın boyutlarını hala çoğunlukla kesilen, kesilecek ağaç sayısıyla ölçüyor; doğal olarak ilgili şirket de siyasal iktidarın çokça yaptığı gibi, bağışlayın, kaç ağaç diktiğini öne sürerek, kedinin pisliğini örtmesi deyimini çağrıştırırcasına çabalara giriyor. - Anayasanın 135. Maddesine göre Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu sayılan TMMOB Orman Mühendisleri Odası'nın ne yazık ki orman mühendisi diplomalı Genel Başkanı, 4 Ağustos 2018 günü; açıklamasını yapabiliyor. Ben de ununu elemiş, eleğini asmak üzere olan bir orman mühendisi olarak bundan çok utanıyorum. - Onbinlerce yurttaş Kazdağları'nda daha fazla yıkım yapılmasın istiyor; bu isteğini dişini tırnağına takarak siyasal iktidara anlatmaya çabalıyor. Ne var ki siyasal iktidar, üç maymunları oynamayı yeğliyor. Öyle ki termik santrallerin baca filtre takılmasını bir kez daha erteleyen yasayı; - Çevre ve Şehircilik Bakanı Kasım 2019'da, 2020 yılı bütçe görüşmelerinin yapıldığı Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'nda şu açıklamayı yapıyor: - Birkaç özverili yurttaşımız yıkım yerinin yakınında aylardır Su ve Vicdan Nöbeti Çadırlarında yatıp kalkıp, kim bilir ne türden olumsuzluklara yoksunluklara göğüs geriyor. Ülkemizdeki belki de en masum eylemlerden birisini yapıyorlar; ne izinsiz ağaç kesiyor ve avlanıyor, ne orman yangını çıkarıyor, ne tarla açıyor, ne bina yapıp yerleşiyor, ne suları kirletiyor, ne de... - Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü ile Çanakkale İl Hıfzısıhha Kurulu Su ve Vicdan Nöbetçilerine para cezası kesiyor. Ne yazık ki ben ve benim gibiler üzülmek ve kızmaktan başka hiçbir şey yapamıyor. Ne Orman Bölge Müdürlüğü'nün ne de ile Çanakkale İl Hıfzısıhha Kurul'unun 13 Nisan 2020 tarihinde oybirliğiyle aldığı karara dayanarak verilen cezaların gerekçelerini anlamlı buluyorum. Gülünç ötesi, yanı sıra, çok acıtıcı bir işlem bence. - Anayasamızın artık herkesin bilmesi gereken 56. Maddesini, bilmeyenler için anımsatıyorum: Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. - Yine Anayasamızın 34. Maddesinde; Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. - Anayasamızın 169. Maddesindeki şu kural, kimleri bağlıyor? Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır... Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Sözgelimi, devlet adına Orman Genel Müdürlüğü'nü, Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü'nü bağlamıyor mu? Bağlıyorsa eğer, bu kuruluşların Anayasanın bu kurallarını gerektiğince yerine getirdiği söylenebilir mi? Bence söylenemez. - Oysa Orman Genel Müdürlüğü'nün 3234 sayılı kuruluş yasasının 2. Maddesinde sayılan görevleri arasında; - Fırsat bulmuşken 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 2006 yılında yeniden düzenlenen Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin genel ilkelerin açıklandığı 3. Maddesini de anımsatayım: - a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler. - b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette; Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar. Tutarlı bir hukuk devletimi yönetiminin ne yapması gerekir sizce; olsa olsa 2872 sayılı yasanın bu kuralları doğrultusunda özverili çabalar içinde olan yurttaşlarını ödüllendirmesi değil mi; değilmiş! Çanakkale İl Hıfzasıhha Kurulu'nun belki de Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü'nün yönlendirmesiyle aldığı karara dayanılarak, Su ve Vicdan Nöbetçisi özverili yurttaşlarımıza ceza verilmesi de bu gerçeği bir kez daha açıklıkla ortaya koyuyor bence. Neden mi; orman ekosistemleriyle kaplı devlet ormanı sayılan arazilerdeki yaşama birliğini korumaya çalıştıkları için! - ülkemizdeki egemen üretim ilişkilerinin - bu ilişkilerinin temel dinamiklerinin, - dolayısıyla devletin sınıfsal niteliğinin, ne olduğunu bildiğimi sanıyorum. Ancak yine de fena halde üzülüyor, kızıyor, kaygılanıyorum. - Kimler ne yapıyor? - 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 16. Maddesinin birinci fıkrasının 2010 yılında, biz gece ansızın; biçiminde yeniden düzenlenmesinden; ilgili yönetmeliklerin bu doğrultuda değiştirilmesinden haberi bile olamıyor; oluyorsa da hiç dert edinmiyor. - 3213 sayılı Maden Kanunu'nun 7. Maddesine, yine 2010 yılında getirilen; Bence bu nedenledir ki doğal süreçlere, ortamlar ile varlıklara özveriyle sahip çıkan yurttaşlarımız çevreci olarak adlandırılıp kolayca kamuoyuna aykırı azınlıklar marjinaller?- olarak yansıtılabiliyor. Görünüşe bakılırsa, kimileri böyle bir konumda görülmekten hoşnut olabiliyor. Yalnızca koronalı değil, bol yasalı ama hukuksuzluk günlerinde bu içerikte bir tartışma kimleri, ne denli ilgilendirebilir, kestiremiyorum doğrusu. Ama siyasal iktidarın, yurttaşlarımızın anayasal görevlerini yapmalarını, anayasal haklarını kullanmalarını da engellemeye kalkışmasının koronanın yol açtığı sorunlardan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de orman, deniz, göl, otlak, akarsu, kıyı, bozkır, dağ, yayla vb ekosistemleri koruma ile demokrasiyi gerçekten demokrasi yapma savaşımının birbirinden ayrılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, çoğunlukla ayrılıyor. Ayrıldığı içindir ki, yıllardır verilen özverili onca emeğe karşın yerel düzeydeki rastlantısal kazanımlar kalıcı olamıyor, gerektiğince yaygınlaşamıyor. Öte yandan, adım gibi biliyorum; çoğu okur bu değinimi yine fazla politik bulacak. Doğrudur; bu değinim de fena halde politiktir ? Öyle olmasını zorunlu görüyorum, çünkü. Gönlüm isterdi ki, daha yetkin politik bir değini yazabilseydim. Açıktır k bunu inat için söylemiyorum. Bu düşüncelerle Kazdağları'nda Su ve Vicdan Nöbeti tutan yurttaşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Bu yurttaşlarımız yalnızca Anayasal görevlerini yapmaya, haklarını kullanmaya çalışıyor; ne ekosistemlerini yağmalıyor ne de yabanıl yaşama zarar veriyor ama ceza alıyorlar. İşte buna katlanamıyorum !"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kentlesme-ve-iklim-degisikligi-arasindaki-etkilesim", "text": "Kentleşmenin iklim değişikliği üzerindeki etkisi giderek tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Öyle ki uzmanlara göre iklimlerin değişmesine yol açan en önemli etmen kentleşme. Yeryüzü'nün % 2'inden daha az bir kısmını kaplamasına karşın, kentler dünyanın enerjisinin % 78'ini tüketir; tüm karbondioksitin % 60'ını üretir; sera gazları salımı kırsal bölgelere oranla çok yüksektir. Bütün bunlar enerji üretimi, trafik, sanayi ve biyo-kütle kullanımına bağlı olarak ortaya çıkar. Isınmayı tetikleyen en önemli neden yol ve bina inşaatlarındaki plansız artış ve bunların ortalama sıcaklığı yükseltmesidir. Kentsel ısı adası etkisi olarak bilinen bu olgu koyu renklerin, metal yüzeylerin ve asfaltın güneşten gelen sıcaklığı yakalayıp hapsetmesidir. Kentsel ısı adası etkisi, özellikle kalkınmakta olan ülke kentlerini etkiler, çünkü bu kentlerdeki ekosistem kaçınılmaz olarak büyük hasar görür. İklim değişikliği etkisi ile kentleşme etkisini birbirinden ayırmayı başaran bilim insanları, bazı bölgelerde kentleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan sıcaklık artışlarının ve aşırı hava olaylarının ikiye katlanmış atmosferik karbondioksit etkisine eşit olduğunu ileri sürüyor. Böylece kırsal ve kentsel bölgeler arasındaki sıcaklık farkı giderek büyüyor. Aynı zamanda kentler ve kasabalar iklim değişikliğinden en fazla etkilenen yerleşim alanlarıdır. Dünyanın dört bir yanındaki kentlerde yaşayan yüz milyonlarca insan yükselen deniz seviyesinin, artan yağışların, iç kısımlardaki sellerin, sık ve şiddetli fırtınaların, aşırı sıcak ve soğuğun insafına kalmış durumdadır. Aslında nüfusu 10 milyonun üzerinde olan kıyı kentlerinin pek çoğu şimdiden tehdit altında. İklim değişikliği altyapıyı da olumsuz yönde etkileyebilir, kentsel hizmetlere ulaşımı engelleyebilir ve kentlerdeki yaşam kalitesini bozabilir. Ayrıca yaşamsal öneme sahip ekonomik ve sosyal altyapıların pek çoğu, resmi kurumlar ve değerli tarihi eserler hep kentlerde bulunur. En fazla etkilenen kesim kentlerde yaşayan yoksullardır. Özellikle kalkınmakta olan ülkelerin gecekondu mahallelerinde yaşayanlar, -ki çoğu dere yataklarında, heyelan tehdidi altındaki eğimli arazilerde, hava ve su kirliliğinin en yüksek olduğu bölgelerde, altyapısı depreme dayanıksız mahallerde oturur- iklim değişikliğinin yarattığı olumsuzluklar nedeniyle büyük zarar görürler. Oysa titizlikle planlandığı, yönetildiği ve kapasitesi artırıldığı zaman kentler inovasyon ve verimliliğin tavan yaptığı yerlerdir. Yerel yetkililerin bilinçli yönetimleriyle birlikte iklim değişikliğinin nedenleri azaltılabilir ve olası etkilerinden uygun önlemlerle kurtulmak mümkündür."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kimya-sanayi-ve-ileri-teknoloji-icin-nerelere-yatirim-sart", "text": "Ülkemiz, yüksek teknoloji ürünü ihracatını artırmak için, ileri teknoloji kimyasallarının ülkemizde üretimini teşvik etmelidir. İlk büyük sanayileşme çağının ana üretim alanı, maden kömürü ve demir-çeliğe dayanıyordu. gerekli enerji kömürün yakılmasıyla sağlanıyor, buhar gücüyle tekstil fabrikaları çalıştırılıyordu. Üretilen çelik demiryolu, gemi, tren ardından kamyon otobüs ve araç gibi her çeşit kara taşıtları yapımında kullanılmaya başlamasıyla sanayileşme hız kazandı. Yeni enerji kaynağı olarak petrol ve ürünlerine ihtiyaç arttı. Petrol önem kazandı ve başlıca enerji kaynağı olarak kömürün önüne geçti. Petrol ürünleri de yeni petrokimya ve polimer sanayisinin başlıca maddesi oldular. İnşaat sektörü, yol, liman, köprü, havaalanı, tünel yapımı, sanayi ürünlerinin üretimini, taşınmasını ticaretini artırdı. Sanayinin ihtiyaç duyduğu hammadde işgücü ve yeni pazarlar sömürgeciliği geliştirdi. İlk sanayileşen İngiltere ve Batı Avrupa ülkeleri, sonra da kuzey Amerika ülkeleri zenginleştiler. 20 yüzyılda bilim ve teknolojideki hızlı gelişme sanayinin yönünü ve yelpazesini de değiştirdi. Özellikle 20. yüzyılın 2. yarısından itibaren geliştirilen, ileri teknoloji iletişim, haberleşme ve enerji teknolojisi ise başlıca elektronik sanayisini geliştirdi. Tıbbi ve görüntüleme teknikleri, bilgisayar teknolojisinin ana maddesi yarı iletkenlerdir; tüm bu yeni ileri teknoloji ürünleri özellikle silisyum elementine dayanmaktadır. Bu nedenle ileri teknolojide başarılı olmak silisyum ve bazı bileşiklerinin kullanılmasını zorunludur. Bu alanda öncü ülkeler ABD ve Almanya gibi batının eski sanayi ülkeleri yanında hızla zenginleşen Japonya, Tayvan, Singapur, G. Kore ve hatta Çin gibi uzak doğu Asya ülkeleri hep silisyum ve bileşiklerini üretmekteler. Silisyum yer kabuğunda oksijenden sonra en çok bulunan element olup, yerkabuğunun yaklaşık dörtte birini oluşturmasına rağmen ileri teknoloji çağı başlayıncaya kadar önemsiz bir elementti. Yay çeliği üretimi için çeliğin silisyum içermesi istenir. Doğada silikatlar halinde veya kum ve kayalarda silisyum dioksit halinde bulunan silisyum bileşiklerinin cam, kuvarz üretimi ve inşaat malzemesi, adsorbant, kiselgur gibi sıradan kullanımı dışında, özelikle saf silisyum elementinin önemli bir kullanım alanı da yoktu. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra özellikle transistör ve ışın alıcı dedektörlerin geliştirilmesiyle, yarı iletkenlerin de önemi her geçen gün arttı. Bilgisayar teknolojisi ve fotovoltaik güneş panellerinin yaygınlaşmasıyla saf silisyum elementinin kullanımı da hızla arttı. İleri teknoloji merkezleri tüm dünyada bu alanda öncü ABD'deki silicon valley ile aynı ismi aldılar. Silisyuma ek diğer ileri teknoloji ürünlerinin üretimini destekleyecek grafit, karbon ve allatroplarını üretimi çalışmalarına başlamalıdır. Geleceğin ve ileri teknolojinin, özellikle nanoteknolojinin ana maddelerinden olan ve birçok yeni kullanım alanı bulunan titan elementi ve özellikle nano-kristalize titan dioksit, altın ve altın nano-küre üretim setleri, metalik sodyum ve ileri teknolojik borbileşikleri üretimi planlanmalı veya teşvik edilmelidir. Bu üretimler ülkemizin katma değeri yüksek ileri teknoloji üretiminin gelişmesine yardımcı olacaktır. Ülkemiz, gecikmeli başladığı sanayileşmede oldukça mesafe aldı, sanayi ürünlerinin genel ihracatı içindeki payı %90 seviyesine ulaştı. Ancak sanayi üretimi için daha çok yarı sanayi ürünü ithal etmek zorunda kalmaktadır. İhracatı da doygunluğa gelmekte, daha hızlı artmamakta. Bu durgunluktan ancak kimya sanayisini yeniden planlama ve yeni yönelmelerle çıkabilir. Zira kimya sanayi diğer tüm imalat sanayi kolları, hatta inşaat sektörü ve tarım-hayvancılık alanları için de sürükleyici ve destekleyici sanayi alanıdır. Kimya sanayisinin gelişimi tüm üretim alanlarını geliştirir. Almanya'yı uzun yıllardır ihracat şampiyonu ve AB lideri yapan kimya sanayisindeki başarısıdır. Günümüzde kimya sanayimizi yeterince geliştiremediğimizden ülkemizde kimya ticareti yılda enerjiden sonra en çok dış ticaret açığı veren üretim sektörüdür. Kimya sanayimizin toplam ihracatı 10-11 milyar $, ithalatı ise 30 milyar $ kadardır. (2012 yılı kimya sanayi şurası raporu verileri). Kimya İhracatçılar birliği verilerine göre kimya sanayisi ihracatının geliri kg başına 98 Cent'tir. Almanya'nın ise kg başı geliri 3 Euro'dur. Kimya Stratejisinin genel amacını ve dolayısıyla stratejik hedefleri gerçekleştirmek üzere, kimya sektörünün güçlü ve zayıf yönleri ile sahip olduğu fırsatlar ve karşı karşıya kaldığı tehditler göz önünde bulundurularak, kimya sanayi sektörel planı hedefleri saptanmıştır. 2010 yılında kimya sanayi 123 milyar $ değerinde 126 milyon ton üretim yaptı. Aynı yıl 66 milyar $'lık ithalat, 13 milyar $ ihracat yaptı, ithalatı karşılama oranı %20 oldu. İhracatın içinde en büyük paya sahip kalemi ambalaj ürünleri ve plastik borular oluştururken, ithalatta en büyük kalemi yine petrokimya ürünleri, plastik hammaddeleri oluşturmaktadır. Kimyasal madde olarak Etibor üretimi borik asit ve sodyum borat tonaj olarak en büyük paya sahip olup, yaygın inanışın aksine işlenmeden satılan bir ton bile bor yoktur. Katma değeri daha yüksek ürün satışı daha düşüktür. Yukarıda saydığımız ileri teknoloji ürünlerini ülkemizde üretebildiğimiz takdirde ülkemizin fotovoltaik güneş panelleri başta olmak üzere diğer enerji teknoloji gibi ileri teknoloji üretimleri hızla artacaktır. Ancak bu üretimlerin yatırımları pahalı olup dış yatırımın gelmesi zor olduğundan bu alanlara yatırım için devlet desteği ve yerli teknoloji gelişimi şarttır. Ülkemizin bilim potansiyeli, ülkemiz kimyacılarının en başarılı bilimciler olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kisin-isitan-yazin-serinleten-pencere-sistemi-gelistirildi", "text": "Kuzey yarımkürede yılın bu zamanında genelde kaloriferler çalışırken, güney yarımkürede klima cihazları devrede. Bu klima cihazları sadece ABD'de, ülkede bir yıl içinde üretilen enerjinin yüzde altısını tüketiyor. Bilim bu yüzden on yıllardan bu yana daha çevreci alternatifler üzerinde çalışıyor. Bugüne kadar yansıtıcı soğutma sistemleri gelecek için uygun görülen bir çözümdü. Bu sistemde çatılar, duvarlar ve pencereler hem güneş ışığını hem de sıcaklığını yansıtan özel bir malzemeyle kaplanıyor. Ancak bu sistemde şöyle bir sorun var. Bu folyolar yaz aylarında iç mekanlarda önemli ölçüde serinlik yaratıyorlar ama bu etki kışın da devam ettiği için, yılın soğuk aylarında ısınma masrafı artıyor. Geçmişte yansıtıcı soğutma sistemleri üzerine çok sayıda araştırma yapılmasına rağmen bu sorun görmezden gelindi. Singapur Teknik Üniversitesi'nden Long Yi, ekibi ve ikinci bir uluslararası araştırma topluluğuyla bu sorunu gideren yeni bir sistem geliştirdi. Yeni modülasyonlu pasif yansıtıcı soğutma sistemleri dışarısı soğuduğunda otomatik olarak kapanabiliyor. Keachao Tang yeni teknolojiyi evlerin çatısına uygulayarak tanıttı. Long Yi'nin de dahil olduğu bu ekip, bu ilkeye göre pencere geliştirdi. Pencereler yapıların en zor kısımlarıdır, güneş ışığını yansıtıp kendilerini soğutmakla kalmayıp, ışığı geçirgen de olmaları gerekiyor. Başarıya giden anahtar camın en üst tabakasına uygulanan, tungsten katkılı vanadyum oksitti. Sistemin en iyi tarafı pasif olarak çalışıyor olması. Elektrik enerjisine gerek duymadan tamamen otomatik olarak yaz modundan, kış moduna geçiyor. Deneylerde mod değişim ayarı 27 derece olarak belirlendi. Dışarısı 27 dereceden soğuksa, cam tekrar daha fazla ışığın girmesini sağlayarak, enerji kaybını önlüyor. Çatı kaplamaları 22 dereceden itibaren reaksiyon gösteriyorlar. Bu da bu teknolojinin Orta Avrupa gibi önemli mevsim farklılıkları yaşayan bölgelere de uygulamanın yolunu açmış oldu. Oysa yansıtıcı soğutma sistemleri bugüne dek sadece tropikal bölgeler için uygundu. Bununla birlikte teknolojinin ne zaman piyasaya çıkacağını araştırmacılar henüz bilemiyorlar. Ancak tahminler bu tür teknolojinin 10 yıl içinde seri üretime hazır olabileceği yönde. Yeni geliştirilen pencerelerin maliyeti bildik yalıtımlı örneklerinden daha masraflı olmayacak ama yeni teknolojiyle yüzde 15'e kadar enerji tasarruf edilebilecek, hem de dünya genelinde, yani kış mevsimini yaşayan bölgelerde de."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/koronavirus-hava-kirliliginin-azalmasini-sagladi", "text": "Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , koronavirüs salgınının Çin'de hava kirliliğinin azaltılmasına yardımcı olduğunu belirtti. NASA, havadaki azot dioksit (NO2) gazının azaldığını gösteren grafikleri yayınladı. Azot dioksit gazı arabalar, elektrik santraller ve fabrikalar tarafından havaya salınıyor. NASA bilim insanlarının anlattığına göre hava önce, koronavirüsün çıktığı Vuhan şehri ve etrafında temizlendi. Bu eğilimin Şubat sonunda tüm ülkeye yayıldığı ifade edildi. Çin'de milyonlarca insanın karantinaya alındığını kaydeden NASA, bunun insan ırkının tarihinde en büyük eylem olduğunu belirtti. NASA'nın Goddard Uzay Uçuşları Merkezi'nde çalışan hava kalitesi araştırmacısı Fei Liu, Belirli bir olayın ardından geniş bir alanda azot dioksit seviyesinde böylesi keskin bir düşüş yaşandığına ilk kez tanık oldum diye konuştu. Daha önce Çin'de, 2008 krizi ve Pekin'deki Yaz Olimpiyatları sırasında hava kirliliğinde önemli düşüş kaydedilmişti. Ancak bu düşüş sadece Pekin için geçerliydi, Olimpiyat oyunları biter bitmez hava kirliliği oranı tekrar yükselmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/koronavirus-onlemlerinin-ardindan-hava-kirliligi-ve-co2-saliminda-buyuk-dusus", "text": "Koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemler dünya çapında hava kirliliği ve CO2 salımında büyük bir düşüş yarattı. BBC'ye konuşan New York'taki araştırmacılar, kent çapında karbonmonoksit salımının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 50 azaldığını söyledi. Karbonmonoksitin büyük bir kısmı otomobillerden kaynaklanıyor. Kent genelinde trafik seviyesi de bir yıl önceye göre yüzde 35 azaldı. Metan gazı ve nitrojen dioksit salımında da düşüş görülüyor. Öte yandan pandeminin sonlanmasıyla birlikte salımın hızlı bir şekilde yükselmesinden endişeleniliyor. New York'ta hava kirliliğini inceleyen Columbia Üniversitesi'nden Prof. Roisin Commane, Bu gördüğüm en temiz hava. Mart ayında kirlilik genelde iki katı olurdu diyor. Hava kalitesi Çin ve İtalya'da da benzer bir şekilde arttı. Bilim insanları, CO2 salımının 2008'deki ekonomik krizden bu yana en düşük seviyesine gelmiş olabileceğini belirtiyor. İnsanların evden çalıştığı için işe gitmek zorunda kalmaması ve uçak yolculuklarının da azalması nedeniyle pek çok ülkede benzer eğilimler ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. 2008-09 ekonomik krizinde de karbon salımı önce azalmış, ardından ekonomik destek paketlerinin açıklanmasıyla birlikte fosil yakıt tüketimi artmış ve karbon salımında yüzde 5'lik bir yükselme yaşanmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuraklik-buyuk-kentleri-tehdit-ediyor", "text": "Güney Afrika'nın 3.7 milyon nüfuslu en büyük kentlerinden Cape Town dünyada suyu bitmek üzere olan ilk kent. Uzmanlara göre sonuncusu da olmayacak. Dünyanın pek çok bölgesinde iklim değişikliğine bağlı olarak değişen yağış rejimleri büyük kentleri susuz bırakacak. Birkaç yıldır süren kuraklığa bağlı olarak Cape Town'a su sağlayan su rezervuarlarının dörtte üçünün boşaldığı belirtiliyor. 3.7 milyon insanı barındıran kentte yaşayanlara tuvaletlere su sağlayan muslukları kapatmaları, onun yerine su tanklarını kullanılmış suyla doldurmaları tavsiye ediliyor. Başbakan Helen Zille, kendisinin de ancak üç günde bir duş yaptığını söyleyerek vatandaşlarından günde yalnızca 50 litre temiz su harcamalarını rica etti. Bu miktar güney Afrikalıların tipik olarak bir günde kullandıkları suyun beşte birine eşit. Global Environmental Change isimli dergide yer alan bir makaleye göre dünyada en büyük 500 kentin dörtte biri susuz kalma tehdidi altında: Buradalarda su talebi su arzını hayli hayli aşıyor. Brezilya'nın 12 milyon nüfuslu Sao Paulo kenti birkaç yıl önce tehlikeli biçimde susuzluğun sınırına dayanmıştı. Hindistan'da 21 kent 2030 yılında tamamen susuz kalma riski taşıyor. Susuz kalma tehlikesi yalnızca gelişmekte olan ülkeleri tehdit etmiyor. Örneğin Kaliforniyalılar uzun süreden beri kuraklıkla savaşıyorlar. Ne var ki daha zengin ülkeler su ihtiyacını karşılamak için çeşitli ve farklı alanlara yatırım yapma şansına sahipler diye konuşan Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Mühendislik bölümü öğretim üyesi David Sedlak, İşler iyice sarpa sarınca en azından deniz suyunu tuzundan arındıracak desalinasyon tesisleri kurabilirler. Zengin ülklelerdeki kentlerin bu sorunu erteleme şansı, gelişmekte olan ülkelerden daha fazla. Başka bir deyişle zengin kentlerin şiddetli kuraklığa daha uzun süre dayanmaları için yedekte su kaynakları var. Bu süre içinde kendilerine yeni bir altyapı inşa edebilirler. Los Angeles Times gazetesine göre Cape Town meselesinde ulusal yönetim altyapıya yeterli yatırımı yapmadığı için sorun bu boyutlara ulaştı. Cape Town'da şimdi neler olacak. Eğer şehir şebekesi beklenildiği üzere Nisan ayında susuz kalırsa kent sakinleri kentte dağılmış bulunan 200 dağıtım noktasından su sağlayacak. Burada kendilerine kuponlar dağıtılacak ve günde ancak 25 litre su alabilecekler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinma-mikroplari-da-yok-ediyor", "text": "Gezegenimiz uzun vadede canlı türlerinin yaklaşık %8'ini iklim değişikliğine bağlı olarak yitirecek. Isınmanın şimdiki iklim örneklerinin yansıttığından daha yüksek olması durumunda bu oran iki katına çıkabilir. Ancak iklim örneklerinde kimi canlı türleri hiç dikkate alınmadığından, öngörülen bu oran gerçekte çok daha yüksek olabilir. Üstelik sayıları oldukça yüksek olan bu canlılar, yok olmaları durumunda özlemini de bir hayli çekebileceğimiz mikroplar. İklim değişikliğinin mikrop türlerinin yeryüzünden silinmelerine nasıl bir etki yapacağı üzerine henüz yayımlanmış bir bilimsel çalışma yok. Gelgelelim, ısınmanın mikrop topluluklarında yaratabileceği değişiklikleri araştıran bilim insanları, mikropların iklim değişikliğine duyarlı olduklarına dikkat çekiyor. Mikropların duyarlılığını araştırmanın bir yolu bozulmamış toplulukların daha sıcak bölgelere aktarılması. Çin'de bu yol izlenerek yapılan son çalışmalar toprak mikrobiyal biyokütlesinde yitimin yanı sıra, bileşimsel ve işlevsel değişikliklerin de meydana geldiğini ortaya koydu. Mikrobiyal biyokütle ısınmaya karşı dirençli olmadığından değişime uğramış, esneklikten yoksun olduğundan da zaman içinde iklime uyum sağlayamamıştı. Bir grup olarak mikroplar tüm kitlesel yok oluşlarda canlı kalmayı başarmışlardı. Gezegenin en aşırı koşullarında onlara rastlanabilir. Ne var ki, mikropların büyük bir çoğunluğunun son derece uzmanlaşmış oldukları görülüyor. Buna bağlı olarak, mikroplara özgü yaşam alanları yok oldukça -iklim değişikliğinin buzulları, permafrost toprakları, mangrov ormanlarını ve ağaç sınırının üzerindeki alanları büyük ölçüde azaltması- bu alanlara özgü türlerin de yok olmaları bekleniyor. Mikroplar uyum sağlamada yeterince hızlı olabilseler bile, onlara gereksinim duyan ortamlar yok oldukça bir dizi yaşam biçimi de tümden yitirilebilir. Bir hücrenin büyük-büyük-büyük- büyük torunu halen ortalıkta ise, ama tümden yeni bir dizi işlev geliştirmişse, özgün türün yok olduğundan söz edilmesi yerinde olmaz mı? İklimin giderek artan değişkenliği dikkate alındığında, soğuğa dayanıklılık gibi bir işlevin yitirilmesi gelecekte kesin bir yok oluşla sonuçlanabilir. Kayıtlı tarihte yeryüzünden silinmiş yalnızca iki mikrop türü biliniyor. Bunların her ikisi de insanlar tarafından bile bile yok edildi ve yok oluşları coşkuyla karşılandı. Çiçek hastalığının ve sığır vebasının ardından yaslar tutmuyoruz. Çocuk felci ve sıtma gibi hastalıklara yol açan başka mikropların yok edilmesi için sürekli bir çaba harcanıyor. Ne var ki, yitip giden mikroplara gelecekte mercan resiflerine olduğu denli yoğun bir özlem duyabiliriz. Biyo-jeokimyasal döngü, bitki verimliliği, insan sağlığı ve dahası iklimin kendisi söz konusu olduğunda bile, mikroplar son derece önemli işlevler görürler. Soluduğumuz oksijenin bir bölümünü mikroplar üretirler. Mikropların %16'sı yok olduğunda dünyada neler yaşanabileceği ile ilgili kestirimlerde bulunmamız söz konusu olamaz, çünkü bu yönde henüz bir adım bile atılmış değil. Dünya Mikrobiyom Projesi gibi programlar en azından günün birinde yitirilenlerin kimliklerini belirlememize olanak tanıyacak. Bu yazı HBT'nin 87. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinma-nedeniyle-2100-yilina-kadar-83-milyon-kisi-olebilir", "text": "ABD'de yapılan küresel ısınma merkezli yeni bir araştırmada, artan hava sıcaklıklarının insanların yaşamı üzerindeki etkileri incelendi. Nature dergisinde yayımlanan çalışmada, Sanayi Devrimi'nden bu yana hava sıcaklıklarının 1 santigrat derece arttığı, karbon emisyonlarının bu seviyede devam etmesi durumunda ise yüzyılın sonunda sıcaklığın 4,1 santigrat derece artacağı aktarıldı. NTV'de yer alan habere göre, 2020'yi temel alarak yapılan çalışmada, çevreye 4 bin 434 metrik ton karbondioksit eklenmesinin küresel olarak bir can kaybına yol açtığı belirtildi. Çalışmayı gerçekleştiren Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü'nden araştırmacı yazar Daniel Bressler, sıcaklıkların 4,1 santigrat derece olması durumunda 2100 yılına kadar 83 milyon kişinin küresel ısınma nedeniyle hayatını kaybedebileceğini belirtti. Salınan karbonun sebep olduğu can kayıpları üzerine yapılan ilk çalışma olan araştırmada her 3,5 ABD vatandaşının yaşamları boyunca ortaya çıkardığı karbon emisyonlarının, bir kişinin hayatını kaybetmesine neden olduğu belirtildi. Yapılan araştırmada bu rakamın \"yükselen denizler, süper fırtınalar, mahsul kıtlığı veya atmosferik ısınmadan etkilenen değişen hastalıklardan ölebilecek insan sayısını içermediğinin altı çizildi. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli de geçtiğimiz aylarda yayımladığı raporunda gezegenin 2040 yılına kadar 1,5 santigrat derece ısınmasının beklendiğini aktarmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinma-once-bizim-degismemiz-gerekiyor", "text": "Küresel ısınmayı 1,5 C ile sınırlandırma sürecinin en zorlu ve de en çetrefilli aşaması insanın davranışlarını, faaliyetlerini ve alışkanlıklarını değiştirmesidir, çünkü insanların kendi güçsüzlükleriyle yüzleşmelerini gerektiriyor. Enerji üretimi, ulaşım, sanayi, inşaat ve tarım gibi konulardan söz ettiğimizde sonuçta hep kendimizle ilgili eylemlerden söz etmiş oluruz. Herhangi bir gün elektrikli bir aygıttan yararlanıyor, bir binanın içinde zaman geçiriyor, sıcak su kullanıyor, bir taşıta binerek bir yerlere yolculuk ediyor, bir şeyler yiyor, ya da satın alıyorsanız küresel ısınmaya katkıda bulunuyorsunuz demektir. Bu alışkanlıklarınızı değiştirmek, bugünden başlayarak, ciddi birtakım özverilerde bulunmanız anlamına geliyor: daha az araba kullanmak, daha az uçağa binmek, daha az miktarda et tüketmek, daha az sayıda çocuk sahibi olmak gibi. Leeds Üniversitesi iklim fiziği uzmanlarından Piers Forster, şimdiden bir şeylerin değişmeye başladığını, ancak bu değişimin yeterince hızlı olmadığını belirtiyor. Elektrikli araba satışları giderek artıyor. Et tüketimini azaltanların sayısı her geçen gün daha da artıyor. Duke Üniversitesi iklimbilim uzmanlarından ve IPCC başyazarlarından Drew Shindell, İklim konusunda çok kötü bir üne sahip olan ABD bile giderek uyanıyor. Bu ülkenin insanları arasında iklim konusundaki farkındalık giderek artıyor diyor. IPCC raporunda tam da bu duruma dikkat çekiliyor ve günümüzde bile eksikliği duyulan şeyin siyasal irade olduğu belirtiliyor. University College London'dan Sürdürülebilir Kaynaklar Enstitüsü'nden Michael Grubb, Bugüne dek eşi benzeri görülmemiş bir dönüşümden söz ediyoruz ve bu dönüşüm sürecinde siyasete yön veren kişilerin önayak olmalarını umuyoruz diyor. Demokratik bir düzende bunu başarmak olası mıdır? Britanya parlamentosunun Yeşil Partili tek üyesi Caroline Lucas, Bu süreçte kitlesel çapta bir eyleme gerek duyulacağı açıkça ortada. İnsanlar çevre dostu seçeneklerin yaşamı ve çevreyi daha nitelikli kıldığının ayırdına vardıkları sürece, politikacıları eyleme geçirmeleri de çok daha kolay olacaktır diye ekliyor. Öyle ya da böyle, çok büyük çaplı bir değişimin yaşanması bekleniyor. Bu değişimin hangi yönde yaşanacağını insanlar belirleyecekler. IPCC yazarı ve Leeds Üniversitesi iklim bilimcilerinden James Ford, Küresel ölçekte daha önce hiç tanık olmadığımız türde bir değişim yaşanacak ve bu süreç son derece zorlu bir süreç olacak diyor. Forster daha da ileriye giderek, Bunu başarmak kesinlikle olanaksız, ama denemek zorundayız. 1.5 C sınırının üzerine çıksak da, bu fazladan ısınmada yapacağımız en ufak bir kesinti bile dünyayı daha yaşanabilir kılacaktır. Hedefi azıcık aşacak olsak bile, biraz çaba harcayarak bu süreci geriye döndürebiliriz. Elimizde böyle bir olanak var. Üstelik bu olanaktan yararlanacak olursak yalnızca iklim değişikliği sorununa çözüm getirmekle kalmayıp, aynı zamanda üzerinde yaşadığımız gezegeni de çok daha nitelikli bir yere dönüştürebiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinma-son-2000-yilda-gorulenlerin-en-siddetlisi", "text": "Nature ve Nature Geoscience'da yayınlanan, kapsamlı tarihsel verilerin kullanıldığı üç çalışma, son dönemde ortaya çıkan sıcaklık değişimlerinin, hız ve yaygınlık bakımından son 2000 yılda yaşanan en büyük iklim değişikliği olduğunu gösteriyor. Küçük Buz Çağı ve Ortaçağ İklim Anomalisi olarak adlandırılan dönemler gibi, geçmişte de bugünküne benzer çarpıcı sıcaklık değişimlerinin yaşanmış olabileceği düşünülürken, söz konusu üç çalışmada tüm kıtalardan ağaç, buz ve tortu gibi, sıcaklık değişimini gösterebilen 700 olguyu incelendi ve geçmişteki iklim değişiklilerinin görece sınırlı kaldıkları sonucuna varıldı. Örneğin Küçük Buz Çağı, en üst seviyesine Pasifik Okyanusu'nda 15. yüzyılda, Avrupa'da 17. yüzyılda ve başka bölgelerde 19. yüzyılda ulaşmıştı. Bu yerellik ve dönemsellik, bu yaz görülen Avrupa sıcaklık dalgası da dahil olmak üzere, neredeyse tüm dünyada her yıl sıcaklık rekorlarının kırılmasına yol açan mevcut değişimden belirgin bir şekilde ayrışıyor. Tarihteki büyük sıcaklık değişimlerinin, volkanik püskürmelerden kaynaklanmış olması muhtemelken, 18. yüzyıldan itibaren görülen değişimlerde insan kaynaklı salınımlar rol oynuyor. Araştırmacılar, elde edilen bu sonuçların, son dönemdeki olağandışı ısınmanın endüstriyel salınımından kaynaklandığını, şüpheye yer bırakmayacak şekilde vurguladığını ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinmadan-en-cok-surungenler-zarar-goruyor", "text": "Gezegenimizin tarihine bir göz attığımızda sıcaklık değişikliklerine karşı sıcakkanlı hayvanların, soğukkanlı hayvanlara göre daha dayanıklı olduğunu görüyoruz. Yeni bir araştırma, gezegenimizin milyonlarca yıllık tarihinde, kuşların ve memelilerin değişen sıcaklıklara uyum sağlama konusunda amfi bilere ve sürüngenlere oranla daha başarılı olduğunu ortaya çıkartıyor. Kuşlar ve memeliler kendilerine uygun bölgelere göç etme konusunda daha avantajlı konumdalar. Nature Ecology and Evolution dergisinde yayımlanan araştırmada, 270 milyon yıllık geçmişimizdeki fosil kayıtlarının da aralarında bulunduğu 11.000 omurgalı türü incelendi. Bu kayıtları geçmişimizdeki sıcaklık değerleriyle karşılaştıran bilim insanları, sıcakkanlı hayvanların yeni iklim koşullarına uyum sağlama ve daha uygun bölgelere göç etme açısından daha başarılı olduğunu ortaya koydu. Bu uyumun soğukkanlı hayvanlarda daha yavaş olduğu tespit edildi. British Columbia Üniversitesi'nden makalenin başyazarı Jonathan Rolland, Bu fark, türlerin yok olma hızını derinden etkiliyor ve gelecekte dünyamızın neye benzeyeceği konusuna ışık tutuyor diyor. Kuşlar ve memeliler kendi vücut sıcaklıklarını düzenlediklerinden dış sıcaklıklara göre davranışlarını değiştirmek zorunda değildirler. Oysa soğukkanlı hayvanlar dış sıcaklıklara göre davranışlarında köklü değişiklikler yaratmak zorundadır. Örneğin amfi biler ve sürüngenler, soğuk havalarda faaliyetlerini olabildiğince azaltırlar. Bu durumda da yiyecek bulma, eşleşme ve yeni yaşam alanları keşfetmeye yönelik faaliyetleri kısıtlanmış olur. Sıcakkanlı hayvanlar gelişme evresindeki yavrularını sıcak tutmak için kendi vücutlarını kullanırlar. Oysa soğukkanlı hayvanlar, yumurtalarının gelişmesi ve civcivlerinin yumurtadan çıkması için kendilerine en uygun iklim koşullarında yaşamak zorundadır. Geçmişte bu özellikler, küresel soğuma devrelerinde kuşlara ve memelilere dünyaya yayılabilmeleri açısından büyük avantaj sağlamış olabilir. Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden süründen ve ekoloji uzmanı Barry Sinervo, söz konusu araştırmadan bağımsız olarak kendi yaptığı bir araştırmada, 2080 yılında dünyadaki kertenkele türlerinin % 20'sinin yok olacağı tahmininde bulunuyor. Yerel yok oluşların ise % 40'lara ulaşacağını öngörüyor. Ayrıca araştırmada 1975 yılından bu yana yerel popülasyonların şimdiden yok olduğu belirtiliyor. Yılanların ve kertenkelelerin sıcak havaları sevdiği düşünülebilir. Ancak diğer hayvanlarda olduğu gibi soğukkanlı hayvanların da bir sıcaklık sınırı vardır. Küresel sıcaklıklar yükselmeye devam ederken, bazı bölgeler soğukkanlı hayvanlar için aşırı ısınmış olabilir. Ve ne yazık ki bu hayvanlar bu kadar hızlı bir ısınmaya ayak uyduracak kabiliyette değiller. Bu yazı HBT'nin 101. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-isinmayi-2c-ile-sinirlayabilir-miyiz", "text": "Paris İklim Değişikliği Anlaşması'nın özü şu: Küresel ortalama sıcaklık artışının uzun dönemde sanayileşme öncesi döneme göre 2 C derecenin altında kalmasının sağlanması. Sera gazı salımının şimdiki düzeylerinde seyredeceği düşünüldüğünde bu artışın kaçınılmaz hale geleceği güne kadar daha 20 yılımız var. Bunu önlemenin yolu, tercihen 2020 yılına kadar salımı geriletmek ve 2070 yılında ise sıfırlamak.... Bu konuda kötümser olmamak gerek. Dünya, fosil yakıtların en kirlisi olan kömürden uzaklaşma eğiliminde. Buna karşın şu anda yer yıl 42 gigaton CO2'yi havaya salıyoruz. Bu da değişikliğin yeterli olmadığı anlamına geliyor. Kömür madenlerini kapatıp, yenilenebilir enerjiye geçmek işin en kolay kısmı. Küresel sera gazı salımının dörtte birini elektrik üretimi oluşturuyor. Gerisini tarım, ormancılık, sanayi ve ulaşım salımları tamamlıyor. Ulaşımın temel girdisi olan petrolün ne yazık ki yerini tutacak fazla bir seçenek yok. Otomobiller ve otobüsler elektrikle çalışabilir. Ancak uçak yakıtı ihtiyacını karşılayacak yenilenebilir ve sürdürülebilir nitelikte yakıt üretimi henüz söz konusu değil. Paris Anlaşması ile belirlenen 2 C hedefine ulaşmak için katılımcı ülkelerin her birinin 2070'de karbon salımını sıfırlayacak adımları atması gerekir. Bu da herkesin fosil yakıt tüketiminden vazgeçmesi anlamına geldiği gibi, atmosferden büyük ölçekte karbon dioksitin de emilmesini gerekli kılıyor. Sanayi ve tarımsal faaliyetlerin kısa vadede sera gazı salımlarına devam ettiklerini varsayarsak, bu yüzyıl içerisinde atmosferden 600 gigaton karbonun çekilmesi gerekiyor. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise karbonu emen ve depolanabilen biyo-enerji. Bu stratejide, bitki yetiştirilir, daha sonra enerji üretmesi için yakılır. Bitkiler büyürken atmosferden emdikleri CO2'yi yakılma sırasında yeniden havaya salarlar. Fakat gaz atmosfere karışmadan yakalanır ve yeraltında depolanır. Biyo-yakıtın iyi tarafı hava taşıtlarında da kullanılabilmesi. Ancak bu o kadar kolay bir hedef değil. Bir kere anlamlı bir yarar sağlamak için ekimin çok geniş alanlarda yapılması ve geniş ölçekli sanayi tesislerinin kurulması gerekir. İnsanları doyurmak için yapılan tarımın dışında yeterli ekim alanlarının bulunmaması başlı başına bir sorun. CO2'yi 2 C'nin altında tutmak için yapılacak tarım için 500 milyon hektarlık bir arazi gerekir. Bu da dünyanın ekilebilir alanlarının üçte biri anlamına gelir. Ne var ki bazı uzmanlar biyo-yakıt ekiminin yaratacağı çevre kirliliğinin 2 C'lik artıştan daha büyük olacağını ileri sürüyor. Hedefe ulaşmanın bir diğer önemli yolu ise her ülkenin bu amaca öncelik tanıması ve yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmaları. Oysa bugün yürütülen politikalarla dünya 3.6 C'lik artışa doğru ilerliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kuresel-salgin-kosullari-hatirlatiyor-suyun-korunmasi-ve-iyi-yonetimi-sart", "text": "TEMA Vakfı, bu yıl 22 Mart Dünya Su Günü'nü su varlıklarımızı havza esaslı ve tüm süreçlerde katılımcı bir yaklaşımla yönetme ihtiyacını vurgulayan Havzanı Tanı Suyunu Koru temasıyla karşıladı. Mevcut gündemden dolayı Dünya Su Günü etkinlikleri ileri bir tarihe ertelenirken, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, içinde bulunduğumuz küresel salgın koşullarında; yeterli ve temiz suya erişimin, suyun iyi yönetiminin ve karar alma süreçlerinde katılımcılığın hayati olduğunun altını çizdi. TEMA Vakfı 22 Mart Dünya Su Günü'nde, Türkiye'nin yer altı ve yer üstü su varlıklarının korunmasına bütünleşik yaklaşım getiren sürdürülebilir yönetim olanaklarına dikkat çekti. TEMA Vakfı'nın gerçekleştireceği yerel etkinlikleri gündem sebebiyle ileri bir tarihe ertelediklerini belirten TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç; İçinde bulunduğumuz küresel salgın koşullarında, yeterli ve temiz suya erişimin ne kadar hayati olduğunu bir kere daha hatırladık. Temiz ve yeterli suya erişimin ilk şartı suyun kaynağını korumak. Bu nedenle su üretimine hizmet eden tüm ormanlar ve su toplama havzaları korunmalı, akarsularımız her türlü kirli su deşarjına karşı sıkı yönetilmeli, plandaki önlemler ve mevzuat etkin uygulanmalı. Hep birlikte salgın sorununu aşar aşmaz Dünya Su Günü'nü kutlayarak gönüllülerimiz ile etkinliklerimizi gerçekleştireceğiz. dedi. Bu kapsamda Türkiye'nin acilen su kanununa kavuşmasının gerektiğini bir kez daha önemle vurgulayan Ataç, su varlıklarının sürdürülebilir yönetiminde bütünleştirici bir kanun, havza bazlı planlama ve tüm süreçlerde katılımcı bir yaklaşım gerektiğini söyledi. TEMA Vakfı'nın amacının havza yönetiminde katılımcılığın artması olduğunu söyleyen Ataç, bunun için öncelikle kamuoyunun bilgilenmesi; karar alma süreçlerine su konusunda çalışan ilgi odaklarının ve halkın sivil toplum kuruluşları aracılığıyla katılımlarının sağlanması ve son olarak katılım mekanizmalarının hem niceliksel hem de niteliksel olarak arttırılıp geliştirilmesi için çalışmalar yaptıklarını belirtti. Suyun iyi yönetiminin önemine de dikkat çeken Ataç, Her geçen gün su varlıklarımız üzerindeki baskılar artıyor ve sularımız miktar, kimyasal kalite ve ekolojik açıdan kötü duruma doğru gidiyor. Dünyadaki su varlıkları iklim değişikliği, nüfus artışı ve çevre kirliliği gibi baskılar nedeniyle ilerleyen zamanlarda çok daha kritik bir konuma gelecek. Türkiye'de artan nüfus ile birlikte son 5 yılda kişi başına düşen yıllık su miktarı yaklaşık 100 m3 azalarak 1.350 m3 seviyelerine kadar düştü. Böyle giderse yakın gelecekte kişi başına düşen su miktarı 1.000 m3'ün altına düşecek ve su fakiri bir ülke durumuna geleceğiz. Konuyu havza bazında değerlendirdiğimizde görüyoruz ki, daha şimdiden Marmara, Küçük Menderes, Akarçay, Sakarya ve Asi havzalarımızda yaşayan vatandaşlarımız su fakiri havzalar içerisinde yaşıyorlar. Bununla beraber çok değerli olan su varlıklarının çoğu zaman kullanılamaz hale geldiği havzalar da bulunuyor. Sanayi ve tarım gibi sektörel baskılar, atık su arıtma ile ilgili yetersizlikler nedeniyle Meriç-Ergene, Susurluk, Büyük Menderes, Gediz ve Konya Kapalı Havzası gibi önemli su havzalarının su kalitesi, iyi su durumu hedeflerinden uzak. Hali hazırda Nehir Havza Yönetim Planları tamamlanan ve yayınlanan bu beş havzanın değerlendirme yapılabilen su varlıklarının yalnızca yüzde 17'sinde su varlıkları iyi su durumunda. Dolayısıyla su varlıklarımız için acil harekete geçmemiz gerekiyor. dedi. TEMA Vakfı, AB Sivil Toplum Diyaloğu Hibe Programı tarafından fonlanan Katılımcı Nehir Havza Yönetimi Projesi kapsamında; havzalarda yaşayan vatandaşların havzalarını tanımaları, havzalarındaki su varlıklarının üzerindeki temel sorunlar konusunda bilinçlenmeleri ve havza esaslı su yönetimi plan ve politikalarının hayata geçirilmesini teşvik etmeyi amaçlıyor. Katılımcı Nehir Havza Yönetimi Projesi kapsamında, şimdiye kadar yüz yüze eğitim, uzaktan eğitim, paydaş ziyaretleri ve Kamu - STK Su Diyaloğu toplantısı ile özellikle havzalardaki sorunlar konusunda halkı temsilen bu havzadaki sivil toplum kuruluşlarının süreçlere katılımının önemi gündeme getirildi. Türkiye'nin çeşitli nehir-havza bölgelerinden davet edilen TEMA Vakfı Temsilcileri, ilgili kamu temsilcileri ve konuyla ilgili çalışan STK'lar sayesinde katılımcı nehir-havza yönetimi konusunda farkındalık arttırıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kutup-ayilari-kuresel-isinmadan-en-fazla-etkilenecek-canli-turu", "text": "Kutup ayısı aynı zamanda beyaz ayı, ya da deniz ayısı, ayıgiller familyasından soğuk kuzey kutup bölgesinin karlı sahillerinde ve buzullar üzerinde yaşayan bir ayı türü. Yaşamakta olan en büyük kara etoburu. Kutup ayıları, Kuzey Kutbu'nda yaşayan bir ayıdan çok daha fazlası aslında. Hatta bu hayvanların kürkleri aslında beyaz bile değil. Yetişkin bir erkek kutup ayısı 351 ila 544 kilogram arasında yani beş-yedi yetişkin erkek ağırlığında olabilir. Şu ana kadar görülen en büyük kutup ayısı bir ton ağırlığındaydı. Buna karşılık dişi kutup ayıları erkeklerin yarısı kadar, yani yaklaşık 50 ila 295 kilogram arasında değişen bir ağırlığa sahip olabiliyor. Kutup ayıları doğduklarında yaklaşık yarım kilo. Erkek kutup ayıları yetişkin boyutlarına 8 ila 14 yaşları arasında, dişiler ise 5 veya 6 yaşlarında ulaşıyor. Bir kutup ayısı 7 ila 10 gün arasında yemek yemediği takdirde, bir sonraki yiyeceğini bulacağı zamana kadar metabolizması yavaşlar. Bu esnada da genellikle fok balıklarından oluşan önceki gıdalarından elde ettikleri yağ rezervlerini kullanırlar. Kutup ayıları kış uykusuna yatmaz, ancak anne kutup ayıları yavrularını büyütürken inlerinde yaşar ve bu esnada hiçbir şey yemez, içmez ve tuvaletlerini yapmazlar. Her ne kadar kutup ayıları beyaz gözükse de aslında kürkleri saydamdır ve beyaz görünmesinin sebebi görünen ışığı yansıtmasıdır. Kutup ayılarının kürklerinin altındaki derinin asıl rengi siyahtır. Yalnızca görünen ışığı görebilen insanlar ve hayvanlar için kutup ayıları etraflarındaki karlarla aynı renkte gibi görünür. Ancak kutup ayılarının arada sırada avladığı ren geyikleri morötesi ışığı da görebildikleri için, karlı ortamlarda bile kutup ayılarını rahatlıkla seçebilirler. Kutup ayıları avlanırken çok keskin koku alma duyularından yararlanırlar. Bir kutup ayısı bir fok balığının kokusunu 32 kilometre uzaktan, fok balıklarının buzda nefes alma deliklerini ise neredeyse 1 kilometre uzaktan alabilir. Kutup ayılarının avlanmak için deniz buzuna ihtiyacı var. Ancak yapılan araştırmalar, küresel ısınma nedeniyle çok fazla buzun eriyeceğini ve sonuçta 2050 yılına gelindiğinde kutup ayılarının üçte ikisinin yok olabileceğini gösteriyor. Deniz buzlarının azalması ayrıca kutup ayılarının çok daha uzun mesafeler yüzmesini gerektiriyor; bu da normalden fazla enerji tüketmelerine de yol açıyor. Amerika, kutup ayılarını Nesli Tükenmekte Olan Türler Yasası altında listeye alırken, Kanada ve Rusya ise özel bakım gösterilmesi gereken hayvanlar listesine ekledi. Küresel ısınma yavaşlamazsa gelecekte Kutup Ayıları Günü bir kutlama değil yas günü olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/kutuplardaki-buz-kaybi-guc-dengelerini-degistiriyor", "text": "Kuzey Kutbu iklim değişiminden fazlasıyla etkilenmekte: Deniz buzu yıllardan bu yana azalıyor ve Kuzey kutbunun yakın çevresinde bile git gide daha fazla buzsuz su görülmeye başlandı. Yaz aylarında Avrupa'dan Asya'ya uzanan Kuzeydoğu geçidi ve Arktik Kanada'dan geçen Kuzeybatı geçidi genelde buzdan arınıyor. Kuzey Kutbu üzerinden direkt rota, 2040'ta deniz yolculuğu için tamamen açık olabilir. Bu kuzey rotaları çok kestirme olduğu için çekici gelmektedir. Brown Üniversitesi'nden Amanda Lynch ve ekibi, bu durumun gelecekteki denizcilik ve denizcilik hukuku için ne anlama geldiğini araştırdı. Acıklı gerçek şu ki buzlar eriyor ve bu nedenle bu gelişmenin hukuki, jeopolitik ve ekolojik sonuçları hakkında düşünmemiz gerekiyor. Kuzey Kutup bölgesindeki buz kaybı daha önce kapalı olan deniz yollarını açıyor ve birçok durumda da kestirme yolları. İster Kuzeydoğu geçidi, ister Kuzeybatı geçidi ya da Transpolar Deniz Rotası olsun, hepsi Süveyş ve Panama kanalındaki rotalardan daha kısa. Yolculuk aynı hızda seyretmesine rağmen 14 ila 20 gün kadar kısalıyor. Bu şekilde yeni Kutup rotaları sayesinde daha az zaman ve daha az para harcanırken, atmosfere daha az CO2 emisyonu yayılıyor. Kuzey Kutup rotalarında yüzde 24 daha az emisyon ortaya çıkıyor. Dahası Kuzey Kutbunda, Süveyş kanalında olduğu gibi blokaj tehlikesi de bulunmuyor. Kuzey Kutbu denizindeki iklim değişimi öte yandan denizcilik haritasının jeopolitik ve hukuki yönünü de değiştiriyor. Bu durumdan en çok etkilenen ise Rusya. Rusya, Kuzey Kutup bölgesinde 24.000 kilometreden fazla kıyı şeridine sahip ve aynı zamanda önündeki deniz alanlarına da sahip çıkıyor. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 234. maddesi, ülkelere, geçici olarak buzla kaplı olmaları halinde, komşu deniz bölgeleri için gemilerin neden olduğu deniz kirliliğini önlemek, azaltmak ve kontrol etmek için geniş kapsamlı kontrol yetkileri vermekte. Bu şu anlama geliyor: Tüm Kuzeydoğu Geçidi şu anda Rus kontrolü altında. Bu rotayı kullanmak isteyen her gemi önceden kayıt yaptırmak zorunda olduğu gibi yanında bir buzkıran bulundurmak ve yüksek ücretler ödemek zorunda kalıyor. Bu, Rusya için hem kazanç kapısı hem de deniz ticaretinin bu kısmı üzerindeki egemenliğini garanti ediyor. Ne var ki bu durum birçok nakliye şirketi için kuzey rotalarını çok pahalı hale getirdiği gibi aynı zamanda çok fazla zamanlarını alıyor. İşte Kuzey Kutup denizindeki buz kaybı, jeopolitik durumu ve dolayısıyla da Rusya'nın Arktik deniz trafiği üzerindeki etkisini de zayıflatacak. Kuzeydoğu geçidi yılın çoğu zamanı buzsuz kaldığı taktirde 234. maddeyi uygulayamayacak. Fakat Rusya'nın bu maddeyi mümkün olduğu kadar korumaya çalışacağı belirtiliyor. Ayrıca şöyle bir sorun da var: Uluslararası Denizcilik Yasası, 234. maddenin hangi miktardaki buz örtüsüne kadar geçerliliğini koruduğunu söylemiyor. Çatışmalardan ve uzun anlaşmazlıklardan kaçınmak için bu konuda acilen iyileştirmeler yapılması lazım. Diğer bir nokta da gemi rotalarındaki coğrafi değişimler. Şimdiye kadarki rotalar özellikle de Arktik kıyılarda, dolayısıyla da ulusal sularda devam ediyordu. Fakat Kuzey Kutup denizindeki buzlar kuzeye doğru çekilmeye devam ederse, kuzeyde kalan yani uluslararası sularda yer alan rotalar da kullanılabilecek. Yani buzların erimesiyle deniz trafiği Rus karasularından uluslararası sulara kayacaktır diyor araştırmacılar. Ve tahminlere göre bu durum 2065 yılına kadar gerçekleşebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/laboratuvarda-ilk-biftek-uretimi", "text": "İsrail'deki bir girişimci firma, çeşitli hücre tiplerinden et dilimleri üretti. Şimdi hedef lezzeti artırıp maliyeti düşürmek. Herhangi bir hayvan kesilmeden, laboratuvarda biftek üretildi. Aleph Farms firmasının kurucularından Didier Toubia, üretilen etin dokusunun iyi olduğunu ama tadı ve kalınlığı üzerinde çalışılması gerektiğini söyledi. Fransız kökenli girişimcinin açıklamasına göre etin üretim maliyeti sadece 50 Dolar. Oysa, yine laboratuvarda üretilen ve 2013 yılında araştırmacı Mark Post tarafından büyük bir övgüyle sunulan ilk hamburger köftesinin üretim maliyeti 250.000 Euro idi. Toubia'nın açıklamasına göre laboratuvardaki biftek parçası, özel bir malzemeden elde edilen bir iskelet üzerine yetiştirilen çeşitli hücre tipleriyle üretilmiş. Hücre kültürünün ana malzemesi ise inek cenininin kanından elde edilen, ama üzerinde çalışılması gereken sığır serumu. Bifteğin piyasaya sürülebilmesi için bazı zorlukların aşılması gerekiyor ki bu da araştırmacılara göre üç ila dört yıl sürebilir. Her şeyden önce tadının geliştirilmesi gerekiyor. Fakat araştırmacı etin kızartılması sırasında gerçek etteki kokunun aynısının çıktığını da söylüyor. Üretim sürecinin laboratuvar yerine fabrikada gerçekleştirilmeye başlanmasından sonra üretim maliyetinin de düşmesi bekleniyor. Aşılması gereken sorunlardan birisi de etin kalınlığı. Prototipin kalınlığı topu topu beş milimetre. Araştırmacılar bifteği kalınlaştırabilmek için Technion kuruluşundaki doku mühendisliği uzmanı Shulamit Levenberg ile birlikte çalışıyor. Anlaşıldığı üzere laboratuvarda üretilen sığır etinin ekolojik ayak izi konvansiyonel sığır üretiminden daha zayıf. Ama hesaplamalara göre yine de tavuk üretimine kıyasla dört misli emisyon salımına yol açıyor. İsrail'de üretilen biftek prototipi, yoğun hayvan yetiştiriciliğine bağlı çevre kirlenmesini önleyerek, insanlara gerçek et sunmak isteyen endüstri için önemli bir adım olabilir. Gerçi laboratuvar eti henüz satılmıyor ama bir Amerikan firması yakında yapay tavuk nuggetlerinin bazı restoranlarda bulunabileceğini belirtti. Ve elbette tavuk eti olmadan minik tavuk parçaları üretmek, sığırsız, yapay biftek üretmekten daha kolay."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/laki-yanardagi-patlamasi-yedi-yil-suren-aclik-donemi", "text": "8 Haziran tüm dünyayı etkileyen büyük bir felaketin yıl dönümü. Laki Yanardağı, İzlanda'da bulunan ve hala aktif olan bir yanardağ. 1783 yılında çok büyük bir etkiyle patlayan Laki Yanardağı çevrede bir bazalt yığını oluşturmuştu. 8 Haziran 1783 yılında patlamaya başlayan yanardağın püskürtme faaliyeti 7 Şubat 1784'e kadar devam etti. Tahminen atmosfere 8 milyon ton hidrojen florür ve 120 milyon ton kükürt dioksit salındı. Bu da Avrupa'da \"Laki dumanı\" olarak adlandırılan hava kirliliğini oluşturdu. Patlamanın İzlanda için sonuçları yıkıcıydı. Nüfusun %20 - %25'i, koyunların %80'i, sığırların ve atların %50'si kıtlık ve florür zehirlenmesinden yaşamını yitirdi. Felakete dönüşen patlamanın Avrupa'daki sonuçları da travmatikti. 1783 yazı kayıtlara Avrupa'daki en sıcak yaz olarak geçti. O kadar kalın bir sis tabakası vardı ki gemiler limandan ayrılamıyordu. Taşımacılık durma noktasına gelmişti. Laki Yanardağı patlaması sadece patladığı anda değil sonraki etkileriyle de tam anlamıyla bir felaket yaşattı. Bugün volkanik patlamalar nedeniyle iklim değişikliğinin farkına varılması geçmişte Laki Yanardağı'nın patlamasının ardından ortaya çıkan sisin gözlemlenmesine dayanıyor. Tarih kitaplarında yazsız geçen yıllar, düşük tarım rekoltesi, kıtlık, açlıkların ve isyanların bir kısmı volkanik patlamaların ardından ortaya çıkmıştı. Yaklaşık sekiz ay süren püskürtmenin etkileri yıllarca şiddetini korudu. 225 yılın en soğuk kışı yaşandı. Tarım faaliyeti duran İzlanda halkı yedi yıl boyunca süren bir kıtlık dönemi yaşadı. Çoğu açlıktan olmak üzere 9350 kişi hayatını kaybetti. Bu felaketle, volkanik patlamaların dünyadaki iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden biri olduğu görüldü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/lityum-piller-dunyada-lityum-avi-baslatti", "text": "Hatırlayacağımız üzere 2019 Nobel Kimya Ödülü, lityum iyon pillerin geliştirilmesine katkı yapan araştırmacılara verilmişti. Ödül Texas Üniversitesi'nden John B. Goodenough, New York Eyalet Üniversitesi'nden M. Stanley Whittingham ve Meijo Üniversitesinden Akira Yoshino arasında paylaştırılmıştı. Bu ödülle birlikte bilim dünyasında gözler, bu hafif metalin sağlayabileceği olanaklara çevrildi. Lityum, heyecan verici olduğu kadar tehlikeleri de beraberinde getiriyor. İklim değişikliğinin etkileri, dünyanın dört bir yanında hissedilirken fosil yakıtların yerine lityum pillerle çalışan taşıtlar, taşımacılığın geleceği olarak anılıyor. Şarj edilebilir lityum pillerin gelişimi, güneş ve rüzgar gücünün ürettiği enerjiyle temiz enerji kaynaklarını depolamayı mümkün kılması açısından hayli önemli. Daha hafif ve şarj edilebilir olan lityum piller, elektrikli araçlardan cep telefonlarına, dizüstü bilgisayarlardan yenilenebilir enerji depolama tesislerine kadar birçok avantaj sağlıyor. Deutsche Bank tarafından yapılan analizlere göre, 2018 yılında bu ürünler, küresel lityum talebinin neredeyse yarısına denk geliyor. Cep telefonu ve dizüstü bilgisayar gibi tüketici elektroniği pilleri bu talebin %25'ini, elektrikli araçlar ise geri kalan talebin çoğunu oluşturuyor. 2025 yılına kadar lityum talebinin yarısının elektrikli araç endüstrisinden geleceğine yönelik tahminler var. Bununla birlikte önümüzdeki 10 ila 15 yıl içinde elektrikli araç satışlarındaki çarpıcı artışla birlikte lityum için küresel talebin en az %300 artması bekleniyor. Şu anda dünya çapında yaklaşık 2 milyon elektrikli araç var; Bloomberg New Energy Finance'a göre, 2030 yılında bu rakamın 24 milyonu geçecek. Elektrikli araç devi Tesla'nın ABD, Meksika, Kanada ve Avustralya'daki madencilik firmalarından lityum tedariği arayışlarını sürdürdüğü biliniyor. Yükselen talebin doğal sonucu olarak, son birkaç yılda küresel pazarlardaki lityum fiyatları, yeterli miktarda bulunamayacağı korkusuyla 2018'deki keskin bir yükseliş yaşamıştı. Ancak ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi'nden jeolog Lisa Stilling, bu kıyamet senaryolarının biraz abartıldığı kanaatinde. Stilling, lityumun Dünya kabuğunun %0.002'sini oluşturduğu, ancak jeolojik olarak çok da nadir olmadığını, sadece nerede konsantre olarak bulunduğunu bilmenin mesele olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, bu soruyu cevaplamak için bu metalin zengin tortularının, rüzgar gücü, su, ısı ve zamanla nasıl ve nerede birleştiklerini inceliyor. Bu yerler arasında Şili, Arjantin ve Bolivya'yı içeren Lityum Üçgeni'nin bulunduğu düz çöl havzalarının yanı sıra, Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da pegmatit denilen volkanik kayalar ve kil oluşum bölgeleri var. Bir beyaz altın avı sürüyor... Aralık 2017'de, Beyaz Saray, lityum içeren cevherler de dahil olmak üzere bazı kritik minerallerin yeni kaynakları üzerinde araştırmaları artırmaya yönelik yeni bir emir çıkarmıştı. Çin başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri de yeni kaynak arayışı içinde. AB araştırma konsorsiyumu, lityum pazarında rekabet edebilmek için Avrupa Lityum Enstitüsü kurdu. Lityum araştırmaları, lityum bakımından zengin birikintilerin nerede olduğunu bulmak amacıyla yeraltı suyunun dolaşımını izlemek için hidroloji çalışmalarına hız verdi. Ancak ortada çok büyük bir sorun var: Lityum madenciliği için göze çarpan en önemli sorun, temiz enerjinin bile tamamen temiz olmaması. Zira lityumun cevherinden çıkarılması ve lityum karbonat veya lityum hidroksit gibi ticari olarak kullanılabilir bir forma dönüştürülmesi, çevreye sızabilecek zehirli atıklar üretebiliyor. Örneğin, Çin'in Tibet Platosu'ndaki bir lityum madeninden çıkan kimyasal sızıntılar, 2009'dan bu yana çevreye zarar vermeye devam ediyor ve yakındaki bir nehirden gelen balıkları ve diğer hayvanları öldürüyor. Latin Amerika'nın en büyük sorunlarının başında su geliyor. Arjantin, Bolivya ve Şili'nin bazı kısımlarını kapsayan kıtanın Lityum Üçgeni, dünyadaki diğer tuz dairelerinin altındaki metal arzının yarısından fazlasını elinde tutuyor. Burası aynı zamanda dünyadaki en kurak yerlerden biri. Bu büyük bir mesele, çünkü lityum çıkarmak için madenciler tuz dairelerindeki operasyona, delik açtıkları yüzeye mineral bakımından zengin tuzlu su pompalayarak başlıyorlar. Burası daha sonra aylarca buharlaşmaya bırakıyor. Nispeten ucuz ve etkili bir süreç ancak çok fazla su tüketiliyor; ton lityum başına yaklaşık yaklaşık 2.000 ton sudan bahsediyoruz. Şili'deki Salar de Atacama'da, maden faaliyetleri bölgenin suyunun yüzde 65'ini tüketiyor. Bu tüketim, bazı toplulukların zaten su sıkıntısı yaşadığı bir alanda, kinoa ve lama yetiştiren yerel çiftçiler üzerinde de büyük bir etkiye sahip. Lityum üretim süreçlerinde çevredeki doğal yaşam da ekolojik stres yaşıyor. Nesli tükenme tehdidi altında olan flamingolar da bu tehdidi yaşayan canlılardan yalnızca biri. Bu noktada lityumun pek de çevreci bir alternatif olmadığı sonucuna varılabilir. Nature'da yayımlanan bir makalede, Georgia Üniversitesi'nden malzeme mühendisi Gleb Yushin ve ortak yazarlar, pil üretmek için daha yaygın, daha ucuz ve çevre dostu malzemeler kullanan yeni pil teknolojisinin geliştirilmesi gerektiğini savunuyor. Araştırmacılar, daha yaygın ve daha az toksik malzemelerle kobalt ve lityumun yerini alan yeni pil kimyaları üzerinde çalışıyor. Bipolar bozukluk için duygudurum dengeleyici: Lityum, 19. yüzyılın ortasından beri guttan zihinsel bozukluklara kadar değişen durumlar için bir ilaç olarak kullanılıyor. Lityum karbonat veya lityum sitrat olarak alındığında lityum, 1970'lerden bu yana, bipolar bozukluğun bir yönü olan akut maniyi tedavi etmek için yaygın olarak kullanılıyor. Kozmetikler: Lityum stearat, emülsiyonlaştırıcı olarak işlev görüyor; yağların ve sıvıların temelinde, allık, göz farı ve ruj gibi kozmetik ürünlerinde ayrılmayı önlüyor. Yüz kremlerine eklendiğinde, hektorit adı verilen yumuşak ve yağlı, lityum içeren bir mineral, ürünü pürüzsüz ve yayılabilir tutuyor. Askeri, endüstriyel, otomotiv, uçak ve denizcilik uygulamaları: Petrolün içine eklendiğinde, lityum stearat su geçirmiyor ve yüksek ve düşük sıcaklıklara toleranslı kalın bir yağlama gresi oluşturuyor. Darbelere dayanıklı pişirme kabı ve alüminyum folyo: Diğer alkali metallerle karşılaştırıldığında, lityum atomları özellikle şarj durumlarında küçüktür. Lityum iyonları ısındıkça nispeten az büyürler, bu nedenle cama veya seramiklere bir miktar lityum karbonat ilave etmek, bu ürünleri sıcakken daha güçlü ve daha az kırılgan hale getirebiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/loreal-turkiye-surdurulebilirlik-devrimi-ile-somut-adimlar-atiyor", "text": "Birbirinden yenilikçi ve iddialı, birçok sürdürülebilirlik projesini eş zamanlı olarak hayata geçiren L'Oreal Türkiye, ÇEVRE, İKLİM ve TOPLUMLAR üzerinde olumlu etki yaratmaya 2022'de de devam ediyor. L'Oreal Türkiye, Gelecek için L'Oreal ile dünyanın sınırlı kaynaklarına ve toplumların içinde olduğu koşullara saygılı, yeni nesil bir değişim modeli yaratmayı amaçlıyor. L'Oreal Türkiye, ülkemizde de giderek artan kuraklık tehdidine karşı İstanbul Üretim Tesisi'ni suyu geri dönüştürerek kullanan su dostu fabrikaya dönüştürerek her yıl 10 milyon litre, 53.000 İstanbullu'nun 1 günlük su tüketimine eşdeğer su tasarrufu sağlamayı hedefliyor. Güzellik pazarının 1,5 katı büyüme iddiasını sürdürerek 2022'nin ilk 4 ayında pazar payını %25'e çıkaran L'Oreal Türkiye, sadece finansal sonuçlarıyla değil sürdürülebilirlik konusunda attığı somut adımlarla da öne çıkıyor. L'Oreal Grup'un stratejik öneme sahip ilk 20 ülkesi arasında yer alan L'Oreal Türkiye aynı zamanda iş hacminin %30'unu oluşturan online pazarda %100 PLASTİKSİZ E-TİCARET yaklaşımıyla sürdürülebilirliği iş yapış şeklinin merkezinde konumlandırıyor. Dünyanın en kapsayıcı sürdürülebilirlik programlarından biri olan 'Gelecek için L'Oreal'i her alanda uygulayan L'Oreal Türkiye %100 EKO-DİZAYN ilkesiyle üretilen stantlarıyla atıklarını azaltarak geri dönüşüm etkisini genişletiyor. Dünyayı Harekete Geçiren Güzelliği Yaratmak vizyonuna, L'Oreal Grup'un yenilikçi ve iddialı sürdürülebilirlik taahhütlerini ortaya koyan L'Oreal For The Future programına bağlı olarak çalışmalarını aralıksız sürdüren L'Oreal Türkiye, bilim insanları tarafından tanımlanan Gezegenimizin Sınırlarının aşılmaması için güçlü ve somut adımlar atmaya, eş zamanlı olarak birçok farklı sürdürülebilirlik projesi hayata geçirmeye devam ediyor. L'Oreal Türkiye CEO'su Sinem Sandıkçı Gökçen konu hakkındaki görüşlerini DNA'sında bilim olan lider Tekno-Güzellik şirketi olarak L'Oreal Grup, çevresel sorunlara ilişkin bilgi toplayan, şirketleri çevresel verilerini açıklamaya teşvik eden ve bu konudaki eylemlerini değerlendiren kar amacı gütmeyen global uluslararası sivil toplum kuruluşu CDP tarafından kurumsal sürdürülebilirlikte üst üste 6. kez dünya lideri olarak tescilledi. Gururla belirtmek isterim ki L'Oreal Grup, İklim Değişikliği, Su Güvenliği ve Orman olmak üzere üç çevresel temanın tümü için 6 yıl üst üste \"A\" almayı başaran ilk ve tek şirket oldu. Sürdürülebilirlik her zaman işimizin kalbinde yer alıyor. Gezegenimizin acil müdahale edilmesi gereken sorunları için somut adımlar atmamız gerektiğini biliyor ve uzun yıllardır iklim, su, çevre, doğal kaynaklar ve toplumlar özelinde kapsamlı projeler hayata geçiriyoruz. L'Oreal Türkiye olarak yaptığımız çalışmalarla Gelecek için L'Oreal sürdürülebilirlik programımızın hedeflerine ulaşılmasına çok büyük katkı sağlıyoruz. Türkiye'de sürdürülebilirliği su tasarrufu başta olmak üzere mümkün olan her alanda hayata geçirmeye devam ediyoruz. Bu yıl, Türkiye'de güzellik sektöründe bir ilk olarak hayata geçireceğimiz suyu geri dönüştürerek kullanan su dostu fabrikamızın heyecanını da Dünya Çevre Günü vesilesiyle paylaşmak istedik, şimdiden emeği geçenlere teşekkür eiyor ve tüm sektörler için teşvik edici iyi bir örnek olmasını diliyorum. sözleriyle paylaştı. Kutuplar ve dolayısıyla tüm dünyada yaşanan iklim değişimleri geleceğimiz için büyük bir tehdit olmaya devam ediyor. L'Oreal Grup dünya çapında en kapsayıcı sürdürülebilirlik programlarından birini hayata geçirerek gerçek bir fark yaratıyor. L'Oreal Türkiye'yi özellikle hayata geçirdiği kapsayıcı ve yenilikçi sürdürülebilirlik projeleri için bir bilim insanı olarak içtenlikle tebrik ediyorum. şeklindeki sözleriyle konu hakkında yorumlarını paylaşan TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Kutup Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Burcu Özsoy, BM'nin küresel sürdürülebilirlik hedefleri arasında da yer alan su kaynaklarının korunması konusunun da önemine değindi. L'Oreal Türkiye'de her şey plastiksiz bir dünya için ve ÇEVRE odaklı Geri Dönüşüm Hareketi iş yapış şeklinin her aşamasında ön plana çıkıyor. Geri dönüşüm , ileri dönüşüm ve yeniden doldurulabilir aksiyonlarıyla L'Oreal Türkiye, sürdürülebilirliği iş yapış şeklinin kalbinde konumlandırıyor. L'Oreal Türkiye PLASTİKSİZ E-TİCARET yaklaşımıyla 2021 yılından bugüne, e-ticaret ve B2B gönderilerinde dolgu ve koruma malzemelerinin, koli ve güvenlik bantlarının %100'ünü, plastik yerine geri dönüştürülebilir kağıt olarak kullanılıyor. Satış noktalarında kullanılan stant malzemelerinin %100'ü EKO-DİZAYN ile üretiliyor. Atıkları azaltmak amacıyla artık kullanılmayan ürün teşhir üniteleri ileri dönüşüm hareketiyle kitaplığa dönüştürülerek tekrar değerlendiriliyor. Proje kapsamında bugüne kadar 304 duvar ünitesi geri dönüştürülerek Anadolu'nun çeşitli illerindeki 36 okul için kitaplık, anaokullaları için dolap, kedi evleri ve yönlendirme tabelaları üretildi. Proje geri dönüşümü yapılan teşhir ünitelerinin sayısı arttırılarak devam ediyor. L'Oreal Türkiye Genel Merkezi'nde yiyecek-içecek vb. gibi organik atıklar, kompost makinesi kullanarak ileri dönüşümle doğal gübreye dönüştürülüyor, kişisel bahçe ve bitki bakımlarında tekrar değerlendirmek üzere çalışanların kullanımına sunuluyor. Bu yöntemle yıllık ortalama 252 kg kompost/organik gübre üretilerek atıklar doğaya kazandırılıyor. L'Oreal Grup, Carbios'un enzimatik teknolojisi kullanılarak geri dönüştürülen plastik ile üretilmiş ilk kozmetik şişesini tanıttı. Biotherm, 2025 yılında bu çığır açan yeniliğe dayalı şişeleri üretime geçirmeyi hedefleyen Grup'un, geleceğin şişesinde ürün piyasaya süren ilk markası olacak. Bu yeni enzimatik teknolojisi; şeffaf, renkli, opak ve çok katmanlı her türlü PET'in geri dönüştürülmesinde kullanılabiliyor ve bu teknoloji ile plastikler, sonsuz kez geri dönüştürülebiliyor. Yeşile Bağlılık Sözü veren Garnier, YEŞİL BİR ADIM kampanyası ile sosyal medyada yapılan her bir paylaşımı için sivil toplum kuruluşu Plastics for Change iş birliğiyle 5 plastik şişeyi geri dönüştüyor. Kampanya kapsamında, kendi yeşil adım videolarını çekerek paylaşım yapan herkes için ise 10 plastik şişe geri dönüştürülüyor. Bu kampanya ile 2 milyon plastik şişenin geri dönüştürülmesi ve yeşil adımların paylaşılmasıyla farkındalık yaratılması hedefleniyor. Sürdürülebilirlik konusunda duyarlı markalardan biri olarak fark yaratan Kiehl's, geri getirilen her bir Kiehl's ambalajı için tüketicilerine yıldız veriyor ve tüketiciler topladıkları yıldız sayısına göre ödüller kazanıyor. Bu sayede Kiehl's geri dönüşümü teşvik ediyor, farkındalık yaratıyor ve gezegenimizin geleceğine olumlu katkı sağlıyor. L'Oreal Professionnel Serie Expert ürünlerinde %95'e kadar geri dönüştürülmüş plastik kullanılıyor, üretim süreçlerinde kullanılan suyun %100'ü geri dönüştürülüyor ve üretim fabrikası, CO2 nötr olarak üretim yapıyor. L'Oreal Professionnel Dia Light serisi ise %95'i geri dönüştürülmüş alüminyumdan üretilen tüp, %100 geri dönüştürülmüş plastikten üretilen kapak ve geri dönüştürülülebilir kartondan üretilen kutu ile yine sürdürülebilirliği temel alıyor. La Roche-Posay, Anthelios güneş koruyucu ürününü geri dönüşümlü malzemeler kullanılarak üretilen ambalajıyla tüketicilerine sunuyor. Ambalajdaki plastik kullanımı %45 oranında azaltan La Roche Posay, 2025 yılına kadar %70 oranında geri dönüştürülmüş plastikten üretilen ambalajlar ile devam ederek 10.000 ton saf plastik tasarrufu sağlanması hedefleniyor. Armani'nin sorumluluk bilincini ortaya koyan parfümü MY WAY için dünyanın dört bir yanından toplanan doğal içerikler, sürdürülebilir yollarla elde ediliyor. Yenilikçi şişesi, atığı azaltmak ve geri dönüşümü desteklemek için göz alıcı ve zahmetsiz bir çözüm sunarak tekrar doldurulabiliyor . Ekolojik ve biyolojik çeşitliliği koruyan orman koruma programlarına yapılan katkı ile MY WAY, karbon nötrlüğe ulaşıyor. Bunlara ek olarak MY WAY ile Armani, lokal sivil toplum kuruluşlarıyla yürütülen projeler ile kısıtlı imkanları olan toplulukların sosyo-ekonomik gelişimini de destekliyor. L'Oreal Türkiye'de ormanların korunması, doğal kaynakların doğru şekilde kullanılması sürdürülebilirlik yaklaşımının temel yapıtaşları arasında yer alıyor ve ÇEVRE Hareketi tüm iş faaliyetlerinde belirleyici kriter olarak öne çıkıyor. L'Oreal Grup 1989'dan beri, yasalarca yasaklanmasından 14 yıl öncesinden itibaren, ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmiyoruz. Kozmetik ürünlerin güvenliğini garantilemek için etkili, hayvanlar üzerinde uygulanmayan yöntemler bulunmaktadır. Örneğin 40 yıldan daha uzun bir süre önce L'Oreal Grup, kozmetik içeriklerin ve ürünlerin insan cildine olan etkisini daha doğru analiz etmek için yeniden oluşturulmuş insan cildi geliştirmiş ve bu konuda öncü olmuştur. L'Oreal Grup'un hiçbir markası, kozmetik ürünlerini ve içeriklerini hayvanlar üzerinde test etmiyor. Garnier yakın bir zaman önce hayvanlar üzerinde yapılan testleri sona erdirmek için çalışan lider bir kuruluş olan Cruelty Free International Leaping Bunny programı tarafından resmen, global kapsamda Cruelty Free olarak onaylanmıştır. IT Cosmetics, Pureology, Urban Decay, NYX Professional gibi diğer markalarımız da zaten PETA sertifikasına sahiptir. KIEHL'S, FUTURE MADE BETTER programı ile daha iyi bir gelecek için global iklim krizine karşı çevre teknolojileri geliştiren bir sosyal girişim olan ecording ile iş birliği yapıyor ve bu program ile her bir Kiehl's alışverişi, doğaya ecoDrone ile bırakılan bir tohum olarak geri dönüyor. KIEHL'S, FUTURE MADE BETTER programı Türkiye'nin ağaçlandırılmasına ve gezegenimizin geleceğine katkı sağlıyor. Tüketicilerin daha sürdürülebilir seçimler yapmalarına imkan sağlamak ve bilinçlendirmelerini sağlamak hedefiyle Çevresel ve Sosyal Etki Etiketleme Sistemi geliştirdi. Bu yenilikçi sistem ile ürünlerin çevresel ve sosyal etkileri, A'dan E'ye uzanan bir skala ile şeffaf bir şekilde tüketicilerle paylaşılıyor ve tüketiciler artık aldıkları ürünlerin çevresel ve sosyal etkilerini etiket üzerinde görebiliyor. İlk olarak Garnier markası ile markanın saç bakım ürünlerinde başlayan uygulama, kademeli olarak tüm marka ve kategorilerde kullanılmaya başlanacak. Bağımsız bilim uzmanları tarafından onaylanan bu sistemde, tüm veriler bağımsız denetim kurumu Bureau Veritas tarafından denetlenerek sertifikalandırılıyor. L'Oreal Türkiye'de karbon ayak izinin azaltılması önem listesinin başında geliyor ve ÇEVRE odaklı Karbon-Nötr Hareketi tüm iş faaliyetlerinde önceliklendiriliyor. L'Oreal Türkiye, ürünlerin nakliyesinden kaynaklanan CO2 salınımını azaltmak amacıyla CNG'li araçlarla nakliye yapıyor. 2016 yılına göre taşıma kaynaklı CO2 salınımı %43 azaltıldı. L'Oreal Türkiye araç filosunun %71'i hybrid araçlardan oluşuyor. CO2 salınımı, 2021 yılında 42 ton daha az hale gelmiştir. Dünyadaki su talebinin 2050 yılına kadar %55 artacağı öngörülüyor. Sadece 5 yıl içinde insanların üçte ikisi su sorunu yaşayacak ve acilen harekete geçilmezse, insanlık susuz kalma tehdidiyle mücadele ediyor olacak. Tekno-Güzellik lideri L'Oreal Grup ve çevresel yenilik şirketi Gjosa iş birliğiyle geliştirilen Water Saver duş başlığı, giderek artan global su kıtlığına somut bir yanıt vermek için üretildi. Güzellik salonlarında kullanılmak üzere geliştirilen bu teknoloji, doğrudan lavabolara takılıyor ve şampuan, saç kremi ve özel işlem için kullanılacak farklı 3 yuvası ile saç ürünlerini direkt su akışına dahil ediyor. Water Saver duş başlığı; yüksek basınçlı, bir akışta birbirine çarpan mikro iyonlu damlacıklar oluşturarak çalışıyor ve her bir yıkama su tüketimini %65'e kadar azaltabiliyor. Water Saver bu özelliğiyle kuaför yıkama alanlarında %65'e kadar su tasarrufu sağlamak için patentli su parçalama teknolojisinden yararlanan dünyadaki ilk duş başlığı olma özelliğini taşıyor. Water Saver başlığı ile saçtaki şampuanı arındırmak için 7 litre yerine sadece 2,4 litre su kullanmak yeterli. 100.000 güzellik salonunun L'Oreal Water Saver teknolojisi kullanması halinde 6,8 milyar litreye kadar su tasarrufu sağlanabiliyor. L'Oreal Türkiye merkez ofisinde yağmur suyu depolanarak bahçe/bitki sulamaları için tekrar kullanıyor ve bu yöntemle yıllık ortalama 6.000 lt yağmur suyu tasarruf ediliyor. L'Oreal Türkiye, ülkemizde de giderek artan kuraklık tehdidine karşı İstanbul Üretim Tesisi'ni suyu geri dönüştürerek kullanan su dostu fabrikaya dönüştürerek her yıl 10 milyon litre, 53.000 İstanbullu'nun 1 günlük su tüketimine eşdeğer su tasarrufu sağlamayı hedefliyor. L'Oreal Türkiye Üretim Tesisi su tasarrufu konusundaki bu yeni projesinin yanı sıra uzun yıllardır birçok alanda sürdürülebilirlik çalışmaları hayata geçiriyor. Bu çalışmaların başında; fabrika çevresindeki biyo-çeşitliliğin belirlenmesi için envanter çalışması yapılması, fabrika eko-sistemi içindeki bitki ve hayvanların korunması ve doğaya sıfır atık yaklaşımıyla atık yönetiminin sağlanması geliyor. L'Oreal Türkiye Üretim Tesisi aynı zamanda çalışanlarına yönelik iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları ve başarılarından dolayı, uluslararası olarak tanınan ve İngiltere'de uzun yıllardır düzenlenen RoSPA 2022 Sağlık ve Güvenlik Ödülleri'nde Altın Ödülü almaya hak kazandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/marmara-denizinde-salya-sumuk-camurdan-bir-deniz-ortusu", "text": "Balıkçıların nez, salya, bilim insanlarının Müsilaj, vatandaşın sarı çamur dediği sarı, beyaz, renkli çamurumsu bir madde son iki yıldır, Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi'nde suyun üstünde ve altında sıkça görülmeye ve yayılmaya başladı. Gazetelerde haber oldu, sınırlı da olsa denize girenler şikayet etmeye başladılar. Başta Marmara Denizi'nde olmak üzere bu durum kabul edilebilir olmaktan çıkarak ekolojik bir yıkıma doğru gidiyor. Mesleğe başladığım 1985 yılında pırıl pırıl olan Marmara Denizi'nde suyun üstünden bakınca görünürlük 15 metreyken şimdi suyun altını artık maskeyle bile göremiyoruz. O yıllarda Marmara Denizi'nde kalkan balıkları, orkinoslar boldu, kılıç balıkları her yerde oynak yapardı. Ama bu günkü Marmara neredeyse büyük bir tükeniş yaşıyor ve çoğu kimsenin umurunda değil. Üstelik bu denizin etrafındaki iller, bu ülkenin en zengin illeri başta da İstanbul, denizine, havasına, ormanına özetle ülkenin doğasına karşı bu kadar duyarsız olmak anlaşılır değil. Bizde doğa koruma bilinci daha oturmadı. Ayrıca, mevcut uygulamalar içinde de iyi örnekler ne yazık ki çok az. Marmara Denizi'nin kirlenmesi konusunda bir dönem en çok yazı yazanların başında Rahmetli İlham Artüz gelirdi ve 1987'deki Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekinde İngilizce olan Red -Tide sözcüğünü pigmentleri nedeniyle kırmızı domates renkli fitoplanktonu tanımlamak için kullanırdı. O dönemde de Marmara Denizi'nde yılda bir kez ve en fazla üç gün bu günkü gibi ilkbahar aylarında aşırı fitoplankton çoğalmaları olurdu. Bu fitoplankton Noctiluca scintillans diye bilinen türdü ve zaman zaman suyun üstünde kilometrelerce kırmızı renkleri ve oluşturduğu mukoz tabakayla bu denizin kirlenmesinin belirtisi olarak bilinirdi. Yıllar geçti 2007 ve 2008 yılında Marmara tekrar renklendi ama bu sefer Gonyaulax fragilis türü dinoflagellat grubunun etkin olduğu sarı renkli bir oluşum görülmeye başlandı (Resim 2). Dışarıdan bakıldığında tıpkı bir Ebru çalışmasını andıran bu durum ne yazık ki bu fitoplankton türünün aşırı artışı sonucu deniz suyu üzerinde çamurumsu bir kümeleşmeyi göstermektedir (Resim 3). Bu kümeleşmede suda yüzey gerilimi oluşturan petrol ve diğer yabancı maddeler kolaylaştırıcı rol oynamaktadır. Daha kötüsü belli süre sonra dağılan bu küme cisimler dibe çökerek parçalanmak için deniz suyundaki oksijeni tüketecek bu sırada oksijensiz kalan canlılarda toplu veya kısmi ölümler görülecektir. Bu sarımsı, beyaz, jelatinimsi- köpüklü cisimlerden oluşan Müsilaj son iki yıldır çok yoğun olarak Marmara ve Ege Denizi'nin birçok bölgesini kaplamıştır. Çok geniş bir alana yayılan ve uzun hatlar oluşturan bu Müsilaj rüzgarın etkisiyle belli alanlarda daha fazla toplanmaktadır (Resim 3, 4). Bu toplanmadan sonra ise su yüzeyinde parçalanarak kümeler halinde çöküp bentik bölgede Deniz Karı olarak bilinen oluşumları yapacaklardır. Bu tür oluşumlar görece sığ olan Adriyatik Denizi'nde de sıkça görülmektedir. Şimdilik salgın nedeniyle denize girmek pek mümkün değil ama böyle bir suda kimse denize girmek istemez. Görsel bir kinlenme olduğu ise açıktır. Marmara Denizi'nde balıkçılık zaten zor durumda, ağların gözleri Müsilaj nedeniyle kapanmış ama sezon kapalı diyebilirsiniz. Gırgır tekneleri için öyle olsa bile küçük balıkçılık var. Ağların temizlenmesi gerekiyor bu da bir masraf. Su ürünleri yetiştiriciliği de öyle. Aşırı Müsilaj oluşumu sadece su kolonundaki pelajik ve bentik ekosistemi olumsuz etkilemez. Başta suda çözünmüş oksijen azalması görülecek daha sonra bentik bölgede yaşayan birçok tür ortadan kalkacaktır. Bunlara örnek olarak Gorgonlar, süngerler, kabuklular gibi hareketsiz türler verilebilir. Bunun örnekleri Çanakkale Boğazı'nda görülür. Biyolojik çeşitlilikteki bu azalma Marmara yanında Kuzey Ege'yi de olumsuz etkileyecektir. Çanakkale Boğazı'nda görülen Müsilaj'ın ise başta sünger ve mercan türlerinin üzerini kapattığı görülmektedir (Resim 5). Müsilaj sadece Marmara denizinde kalmayıp, yüzey akıntılarıyla birlikte sürüklenerek Kuzey Ege'yi de olumsuz etkilemektedir (Resim 6). Bu tür ani gelişen ve iki yıldır devam eden uzun süren Müsilaj olayının oluşması için gereken özel koşullar su sıcaklığının yüksek olması ki bu mevsim normallerinin 2 C üzerinde seyretmektedir. Diğeriyse azot ve fosfor oranlarının değişimidir. Bu besin tuzlarındaki değişim belli şartlarda (oran 16:1) fitoplanktonların gelişimine neden olmaktadır. Aşırı fitoplankton artışlarının denizel ekosistemde ikinci basamakta olan zooplanktonları baskılayarak türlerin azalmasına neden olmaktadır. Özetlersek son iki yıldır görülen ve Müsilaj olarak bilinen olgu tek hücreli bitkisel canlılardan bir tür fitoplankton olan Gonyalux fragilis'in yoğun çoğalması ve oluşturduğu renk sarmalıdır. Bu türün dışında diatome ve bakterilerin oluşturduğu bir komunite yapısı bulunmaktadır. Ana sebebi bu denizin başta evsel atıklarla kirlenmesidir. Üst akıntı yoluyla da Ege Denizi'ne taşınması ve ilkbahar dönemindeki süregelen sıcaklık artışlarıyla üremenin üstel olarak artışıdır. Marmara Denizi'nde 20 yıl önce hiçbir binanın, tesisin olmadığı kıyılar yerleşimle doldu. Ama arıtma için yeterli yatırımlar yapılmadı. Diğer yandan, bu denizde artan habitat kaybı, aşırı avcılık, kirlenme, yabancı türler ve iklim krizine karşı kendisini koruyacak tedbirleri alamadık. Mesela hiçbir ciddi koruma alanı oluşturamadık, kirlenme için ciddi tedbirler alamadık. Koruma için ciddi, gerekli yasal ve teknik altyapıyı kuramadık. En önemlisi uzun erimli bir izleme çalışması başlatamadık. Uydu görüntülerinden Müsilaj'ın her tarafa yayıldığını görebiliriz (Resim 7). Hani Marmara her tarafı bize ait olan mahrem bir yatak odamızdı. Kuzeyi, Güneyi, Doğusu ve Batısı bize ait. Bu kirlenmeden, vurdumduymazlıktan kimi suçlayacağız. Şimdi yapılması gerekenlerden biri deniz üstünde biriken bu Müsilaj'ı fiziksel yöntemlerle mesela petrol yayılmasına engel olan teknelerine sistemleriyle toplamaktır. Böylece batınca daha fazla oksijen tüketmesine engel olmak, dolayısıyla toplu canlı ölümlerini azaltmak mümkün olabilir. Böylece görsel kirlenme de azaltılır. Bunu da belediyeler yapabilir. Tabi bu salgın koşullarında nasıl organize edilir masraflarını kim karşılar bilinmez. Ayrıca bu kesin ve kalıcı bir önlem değildir. Bu deniz için acil koruma önlemlerine ve korum eylem planlarına ihtiyacımız var diye çok yazdık. Marmara elden çıkıyor. Marmara elden gitmeden bir şeyler yapmalı. Bu kadar kirlenme yükünden sonra bu minik denize bir de Kanal bağlayıp tam bir kanalizasyon haline getirmek tarihi bir hata olur, benden söylemesi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/meksika-colunde-golcukler", "text": "Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden limnolog Souza Saldivar ve ekolog Luis Eguiarte Fruns, Meksika'nın Chihuahuan Çölü'nün ortasında yer alan Cuatro Cienegas havzasındaki rengarenk gölcükleri 1999 yılından bu yana inceliyorlar. Saldivar ve Fruns'un araştırmları, o tarihten sonra Meksika ve ABD üniversitelerinden çok sayıda bilim insanlarını bölgeye çekti. İspanyolca'da dört bataklık anlamına gelen Cuatro Cienegas dünyada en fazla biyo-çeşitliliğe sahip yerlerden biri. Bir tür hayvanat bahçesine benzeyen göllerde ökaryotların öncüsü eski mikroplardan arkeler de yaşıyor. Bu çeşitliliğin içinde sıra dışı bir uyum yeteneğine sahip suşlar da bulunuyor. Örneğin yağ membranlarını normal olarak fosfordan yapmak yerine sülfürden yapabiliyorlar, zira bu sularda fosfor nadir. 20 yıldır Bu eski mikroplar burada nasıl oluştu? sorusunun yanıtını araştıran Saldivar ve Fruns, yakında doğru yanıta ulaşacaklarını tahmin ediyor. Kaldı ki ellerini çabuk tutmak zorundalar. 1970'li yıllardan bu yana yöre halkı büyükbaş hayvanlarının yemesi için yetiştirdikleri alfalfa denilen bitkiyi sulamak için bu gölleri sularını çekiyorlar. Bu suların çekilmemesi için yöre halkını ikna etmeye çalışan Saldivar, bu göllerin kuruması durumunda burada milyonlarca yıldır yaşamını sürdürmüş olan çok değerli mikroskopik yaşamın da sona ereceğini biliyor. Şimdilik bir kanalın kapatılmasını başarmış durumdalar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/meteoritte-bulunan-opal-ne-anlama-geliyor", "text": "Antarktik'teki meteorit parçalarında opal bulundu. Fiziksel açıdan bakıldığında opal, mineraller arasında özel bir yere sahip. Silisyum dioksitten oluşan yapı taşları kristal yapı oluşturmaz, bunun yerine silika küreciklerden meydana gelen tabakaların arasında yer alır. Bu silika küreciklerinin arasında da %30 oranında su molekülü bulunuyor. Opalin renk yansıtması da, ışığın bu tabakalarda kırılması sonucu gerçekleşir. Opal dünyanın birçok yerinde bulunmuş olmasına rağmen asteroitlerde daha önce saptanmamıştı. Sadece Mars'tan gelen bir meteoritte bilim insanları minik tanecikler bulmuştu. Fakat Londra Birkbeck Koleji'nden Hilary Downes şimdi ilk kez Antarktik'teki asteroit kökenli bir meteoritte opal tespit etti. Meteorit EET 83309, Ross buz şelfinin batısındaki Mawson buzulunun buzul taşı üzerinde bulunmuş. Meteorit bir olasılıkla bir asteroidin yüzeyine ait binlerce küçük parçadan oluşuyor. Bu tahmin, bir zamanlar kozmik ışının ve güneş rüzgarlarının etkisinde kalan meteoridin analizlerine dayanıyor. Downes opali bu parçalardan birinde görmüş. Araştırmacıların sonuçlarına göre opal, meteoridin asteroitten ayrılıp, uzaya savrulmasından önce oluşmuş. Günümüzdeki opallerde bol miktarda su oluştuğu için meteoritteki opalin varlığı, asteroitlerin su zengini olduğunun bir kanıtı olarak görülüyor.Hatta Downes, meteoritlerin ve asteroitlerin bir zamanlar dünyaya su taşıdığını ve böylece gezegenimizdeki yaşamın tetiklendiğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/midilli-adasi-buyuklugunde-buz-kutlesi-antarktikadan-koptu", "text": "Antarktika'dan kopan devasa buz kütlesi 1.636 kilometrekarelik, 350 milyar ton ağırlığında bir buz dağı oluşturdu. Yüzölçümü itibariyle Midilli Adası büyüklüğündeki buz dağı, D28 olarak adlandırılıyor. D28, Antarktika'nın en büyük üçüncü buzul sahanlığı olan Amery'den son elli yıl içinde kopan en büyük buz dağı oldu. Yaklaşık elli yıl önce 9.000 kilometrekarelik bir buz kütlesi söz konusu buzuldan ayrılmıştı. Amery, esas olarak birçok buzuldan oluşan bir sistemin denize uzantısı ve buz kütlelerinin kopuşuyla sistem kar yağışlarını dengeliyor. Araştırmacılar, D28'nin beklenen kopuşu ile iklim değişikliği arasında bağlantı olmadığını belirtiyor. 1990'lardan bu yana alınan uydu verileri, Amery'nin yaz aylarında büyük bir yüzey erimesi yaşamasına rağmen genel olarak buz dengesini koruduğunu gösteriyor. Parçalanması ve tamamen erimesi muhtemelen yıllar alacak olan buz dağı, gemi trafiği için risk oluşturduğundan gözlem altında olacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/milyonlarca-gunes-paneli-sonunda-ne-olacak", "text": "İçlerinde cam, plastik, aliminyum ve silisyumun yanı sıra, kurşun, kadmiyum, antimon gibi zehirli maddeler de bulunan milyonlarca güneş paneli 25-30 yıl içinde hurdaya çıkınca, bunların çevreye olumsuz etkileri düşünülmeli ve depolanacağı yerler de geri dönüşümleri de şimdiden planlanmalı, ilgili yaptırımlar yönetmeliğe alınmalı. Türkiye'de TUBA dahil hiç bir kurumun, güneş enerjisiyle ilgili teknik raporunda ele alınmayan bu konuyu HBT olarak ilk kez gündeme getiriyoruz. Güneş ışınlarından elektrik üretimi, kaynağının tükenmemesi, bol ve ücretsiz olması, CO2 salınmaması, sadece santrallarda değil, binaların çatılarında da elektrik üretilmesi gibi olumlu yönleri nedeniyle hepimizin istediği bir elektrik üretim türü. Bu nedenlerle bugün tüm dünyada ve Türkiye'de güneş ışınlarından elektrik üretimi tüm hızıyla ilerliyor. Bu konuda bizim de HBT'de yayımlanan bir dizi yazımız bulunuyor /1/. Ancak değil sade vatandaş, bu dalda çalışan uzmanlar dahi - güneş panelleri ileride kullanım sürelerini doldurduğunda , dünyada ortaya çıkacak milyarlarca hurda panelle ne yapılacak, bunlardaki kurşun, kadmiyum, antimon gibi zehirli maddelerle, cam, silisyum ve aliminyum gibi değerli maddeler geri dönüşümle tekrar kazanılacak mı, yoksa hurda panellerden çöp dağları mı ortaya çıkacak? Ayrıca zehirli maddelerin zamanla toprağa, bitkilere, sulara ve sonunda insana ulaşacağı da düşünülmüş ya da planlamış değil! Gelişmekte olan ülkelerde hiç düşünülmeyen bu konu, gelişmiş ülkelerde son yıllarda düşünülmeye, bilimsel ve teknolojik araştırmalar yapılmaya başlandı ama Japon'ya hükümeti bile hurda paneller konusunda bir planı, programı olmadığını açıkladı. Dış basında eğer güneş enerjisi söylendiği kadar temiz ise tüm dünyadaki milyarlarca paneldeki zehirli maddelerin ileride havaya, çevreye yayılması nasıl önlenecek ve panellerdeki diğer maddelerin geri dönüşümleri nasıl yapılacak? diye soruluyor ve bu sorun 10-15 yıl sonra patlayacak deniyor. Güneş panellerinin kullanım süreleri genellikle 25 30 yıl arasında değişmekle birlikte, bunların bir çoğunun verimleri 15 -20 yıl sonra % 10-20 kadar düştüğünden daha önce de hurdaya çıkarılıyor. Deneyimler, ayrıca, güneş panelleri 25-30 yıldan çok önce de, % 0,5 ile % 3 miktarda panelin her yıl, çeşitli bozulmalar sonucu hurdaya çıkarıldığını, bunların yenileriyle değiştirildiğini gösterdiğinden, her yıl çok sayıda panelin de hurda yığınlarına eklendiğini gösteriyor. Güneş panelleri geri dönüşümlerinin yapılmasında en büyük güçlük bunların gitgide artan miktarları. Üretilen enerji birimi başına güneş panelleri, nükleer santrallardan 300 kat daha çok zehirli madde üretiyor. Bir nükleer santralın 1 yılda ürettiği enerjiyi güneş santralı 25 yılda ürettikten sonra, bunlar hurdaya çıkarılıp üstüste konacak olsalar, nükleer santralın çöpleri 53 metre yüksekliğindeki Pizza kulesi kadar olurken, hurdaya çıkan güneş panellerinin yüksekliği ise Everst dağının iki katı olan 16 km'ye yükseliyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Kurumu 2016 yılında hurda panel miktarının yaklaşık olarak 250.000 ton iken, bunun 2050 yılında 78 milyon ton olabileceğini öngörüyor /3/. Panellerin içindeki plastik, kurşun, kadmiyum ve antimon kirlilikleri nedeniyle, cam plakın da kolayca geri dönüşümünün yapılamayacağı da ileri sürülüyor. 1,8 milyon panelde 50 ton kadmiyum bulunduğu kestiriliyor. Buradan panel başına 30 gram kadar kadmiyum bulunduğu hesaplanabilir. Kurşun, antimon ve diğerleriyle birlikte her panelde toplam zehirli maddelerin kabaca 100 gram olduğu varsayılabilir. Paneller normal kullanım sürelerini doldurmadan da büyük fırtına, tornada ve depremlerde panellerin kırılarak içlerindeki zehirli maddelerin çevreye dağılacağı da düşünülmeli. Örneğin 2015'de Güney Kaliforniya'daki Desert Sunlight güneş çiftiği ve 2017 yılında Porto Rico'daki bir güneş parkı tornadolarla baştan aşağı parçalandılar (Bkz. Şekil 2). Öte yandan az gelişmiş ülkelerde eski panellerin depolandıkları yerlere yakın yaşayan bazı kişilerin bunları kırıp ya da yakıp içindeki değerli malzemeleri alıp satmakta oldukları da bir gerçek. Yakma sırasında ise plastik ve diğer zehirli maddelerin havaya saldıkları taneciklerle zehirli dumanların havaya yayılacağına uzmanlar dikkat çekiyorlar. Kasım 2016'da Japonya Çevre Bakanlığı hurdaya çıkan panel miktarının yılda 10.000 tondan 2040 yılına kadar yılda 800.000 tona çıkacağını ve bunların geri dönüşümlerinin nasıl sağlanabileceğinin henüz bilinemediğini açıklamıştır. ABD'den 2 kat daha çok güneş paneli kullanan Çin ise ortaya çıkacak 20 milyon ton hurda panelle ilgili olarak herhangibir planı olmadığını bildirmiştir /2/. Türkiye'de güneş enerjisiyle elektrik üretimine epey hız verilmesine rağmen bugün ve ileride ortaya çıkacak milyonlarca güneş panelinin, çevreye olumsuz etkileri gözönüne alınarak, gerek depolanacağı yerler gerekse bunlardaki çeşitli maddelerin geri dönüşümleriyle ilgili herhangi bir plan, enerji bakanlığının sayfalarında da ilgili şirketlerin ve TÜBA'nın 2018 güneş enerjisi raporunda da bulunmuyor/3/. Türkiye'nin güneş santrallarından ortaya çıkacak hurda panellerden oluşan çöpleri için /3/ nolu kaynak ise aşağıdaki tonajları veriyor. Ancak nasıl hesaplandığı bilinmeyen bu değerler, aşağıdaki hesap sonuçlarımızın yanında çok düşük kalmaktadır. Gerçek değerler, hesapladığımıza yakın olmalıdır, çünkü kurulu güç değerleri ve panel sayı ve kg'ları ortadadır. HBT'de yayımlanan daha önceki yazımızda /1/, Türkiye'nin 2018'da güneş enerjisinden 5000 MWp kurulu güçle yılda 7,9 TWh elektrik ürettiğini ve bunun toplam elektrik üretiminin % 2,6 kadarı olduğunu belirtmiştik. Bu kurulu güce, bu arada yapılabilecek santrallarla, 2030 yılına kadar 2 kat daha ya da 10.000 MWp eklenebilirse (toplam 15.000 MWp kurulu gücüyle) güneş enerjisiyle toplam üretimin yılda 24 TWh değerine yükselebileceğini hesaplamıştık. Bunun için örnek olarak 1,65m x 1 m boyutlarındaki 60 güneş hücreli panellerden kullanılırsa, her bir panel, çerçeve ve diğer parçalarıyla birlikte toplam 20 kg kadar olacaktır. Her panel yaklaşık 200 Watt elektrik gücünde ise, toplam 15.000 MWp kurulu güç için 75 milyon panel gerekecek. (= 15 milyar Watt/200 Watt). 75 milyon panele, çeşitli bozulmalar sonucu ortalama olarak bu miktarın % 1,5 kadarı her yıl için eklendiğinde 30 yıl sonunda toplam hurda panel sayısı : 75 milyon x (75 x 0, 015 milyon)/yıl x 30 yıl= 108 milyon ya da kabaca 100 milyon olacaktır. Panellerin her biri 20 kg'dan hesaplanırsa 100 milyon panel 2 milyar kg (= 2 milyon ton) güneş paneli yaklaşık 30 yıl boyunca hurdaya çıkacaktır. Bu miktarın büyüklüğünü gözümüzde canlandırabilmek için, güneş panellerinin 10 tonluk kamyonlarla taşındığını düşünürsek 2 milyon ton panel için 200.000 kamyon gerekecektir. 200 bin kamyondan 50 metre arayla bir konvoy oluşturulursa bunun uzunluğu 10.000 km olacak İstanbul'dan Tokyo'ya kadar uzanan bir konvoy olabilir!). Kuşkusuz bunların tümü aynı yıl, kullanım sürelerini doldurmayacaktır. Ardı sıra gelen yıllarda bunlar ortaya çıkacak, ancak her panelin en geç 30 yıl sonunda kullanım süresi dolacağından toplam sayı değişmeyecektir. Ortalama her yıl 3,3 milyon panel hurdaya çıkacak (Toplam 100 miyon panel/30 yıl ve bunların her yıl depolanıp geri dönüşümlerinin yapılması gerekecektir). Gerçekte her yıl kaç ton ya da kaç adet güneş panelinin kullanım süresini dolduracağı, bunların geri dönüşümünün nerede ve nasıl yapılabileceği yetkililerce hesaplanıp, planlanmalıdır. Ayrıca panellerdeki zehirli maddelerin nasıl bir işlem göreceği de araştırılmalı ve ona göre önlem alınmalıdır. Aşağıdaki şekilin sol yanında silisyumlu güneş panellerinde yüzde olarak bulunan diğer maddeleri gösteriyor. Paneller hurdaya çıktığında bunların geri dönüşümleri büyük önem taşıyor. Panellerde en çok bulunan maddeler ise Şekil 3'den görüldüğü gibi sırayla: cam, plastik, aliminyum ve silisyum geliyor. Çok az miktarda bulunan kurşun, kadmiyum, antimon gibi zehirli maddeler, bu şekilde gösterilemiyor. Panellerdeki aliminyum çerçeve % 100, cam % 95, silisyum ise % 85 oranlarında geri dönüşümle tekrar kullanılabiliyor /2,4,5/. - Önce aliminyum çerçeve çıkarılıyor (%100 tekrar kullanılabiliyor) - Cam plak ayrılıyor (% 95 tekrar kullanılabiliyor) - Plastik maddeler 500 C derecede buharlaştırılarak güneş hücreleri kolayca ayrıştırılıyor - Silisyum kimyasal olarak ayrılıyor ve tekrar kullanılabilir hale getiriliyor (%85 tekrar kullanılabiliyor) Kaynak: /2,4,5/ Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de fotovoltaik yöntemle çalışan güneş satrallarındaki ve çatılara konan güneş panellerinin sayıları artarken, bunların sadece olumlu yönleriyle görülmemesi, bugünden başlanarak 25-30 yıllık kullanım süresi çinde ortaya çıkacak ve içlerinde çeşitli zehirli kimyasallar da bulunan milyonlarca hurda paneldeki maddelerin geri dönüşümlerinin yapılması gereği, ayrıca her yıl ortaya çıkacak hurda panellerin depolanacağı yerler de santrallar kurulurken planlanmalı, bunlar ilgili yönetmelikle lisanslama döneminde gerçekleşmelidir. Türkiye'de ilgili yönetmelikte, bu yaptırımlar bulunmuyor/6/. Not: Güneş panellerinde bulunan sağlığa zararlı kimyasal maddelerin azaltılmasıyla ilgili daha önceki yazımızdaki önerilerin göz önüne alınarak gerekli önlemlerin alınması yararlı olabilir ve 25-30 yıl sonra ülkemizin bir çok yerinin binlerce eski panel çöplüğüne dönüşmesi önlenebilir umarız /7/. Enerji birimi: WattSaniye = Güç x Saniye . 1 WattSaniye (1Ws): 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji, elektrikte, 1 Ws'dir. 1 WattSaat (1 Wh) = Güç x Saat ."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/moda-endustrisinin-cevreye-verdigi-zarar-giderek-artiyor", "text": "Moda günümüzde hiç olmadığı kadar ucuzladıysa da moda endüstrisinin çevreye verdiği zararlar durmadan artıyor. İnternetten her hafta yeni koleksiyonlar satın alınabiliyor. Yıllardan beri eleştirilen bu trend Fast Fashion olarak biliniyor. Tüketiciler tarafından alınan giysilerin birçoğu çok ender olarak giyiliyor. Hatta bazen de hiç giyilmiyor. 2005 yılından bu yana satın alınanların kullanım süreleri de yüzde 36 oranında azalmış durumda. Anlayacağınız moda endüstrisi tarafından üretilenler her yıl 92 milyon tonluk atığa neden oluyor. Kaynakların ziyan edilmesi dışında Fast Fashion ciddi bir CO2 emisyonuna da neden oluyor. Moda endüstrisi hava yolculuklarından sonraki en büyük çevre düşmanı ve dünya genelindeki çevre kirliliğinin yüzde 10'undan sorumlu tutuluyor. Bunun nedeni moda endüstrisinin tüm eleştirilere rağmen büyümeye devam ediyor oluşu. Giysi endüstrisinin tedarik ve üretim zincirleri karmaşık ve tüm dünyaya yayılmış durumda. Üretim daha çok ücretlerin düşük ve çalışma koşullarının çok kötü olduğu bölgelerde yapılıyor. Ve her üretim aşaması çevreye zarar veriyor: Pamuk üretimindeki yüksek su sarfiyatı, kimyasal kullanımı, yapay ipliklerin üretilmesinden boyuma işlemin, hammaddelerin, hazır ürünlerin taşınması ve satılmasına kadar bir dizi süreç bu zarardan sorumlu. Çevreye verilen zararların fazla oluşunun en büyük nedeni her üretim aşamasının farklı bir ülkede gerçekleştirilmesi. Bu özellikle de pamuklu giysiler için geçerli. Toplanan pamuklar yıkanmak üzere başka bir ülkeye gönderiliyor. İplik haline getirilmesi için yine başka bir ülkeye ve ipliklerin dokunması için yine farklı bir ülkeye gönderiliyor. Kumaşların boyanması ve giysilerin dikilmesi için de benzer prensipler geçerli. Tüm bunların dışında her üretim aşaması için çok fazla enerji sarf ediliyor. Giysiler genelde işçiliğin ucuz olduğu Çin, Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde üretiliyor. Bu ülkeler de moda endüstrisi yüzünden çevre kirliliğine en fazla katkıları olan ülkeler. Araştırma sonuçlarına göre giysi ve ayakkabı üretimi için yılda bir buçuk milyar litre su harcanıyor. Bu suyun büyük bir kısmı ise pamuğun ekimi ve yıkanması ve kumaşların boyanması için kullanılıyor. Moda endüstrisi endüstriyel su kirliliğinin yüzde 20'sinden sorumlu ; okyanuslardaki mikro plastiğin de yüzde 35'ine neden oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nadir-elementleri-ayristiran-bakteri", "text": "Nadir toprak elementleri günümüzde yenilenebilir enerji kaynaklarında sıklıkla kullanılan kimyasalların başında geliyor; güneş pillerinden rüzgar tirbünlerine, elektrikli araçların bataryalarına kadar pek çok yerde bu elementler kullanılıyor. Temiz enerjinin göz bebeği olan bu elementlerle en büyük sorun onları temin etmekte yaşanıyor. Saf bir halde elde etmek ve toprakta beraber bulundukları diğer elementlerden ayırmak, endüstriyel anlamda en ciddi sıkıntıların başında geliyor. Eskimiş pillerden vb. ayrıştırarak yeniden kullanıma sokmak, hem çok pahalı, hem de şu anki haliyle çevreye oldukça büyük zarar veriyor. Bu sorunun üstesinden gelmek, bu elementleri ayrıştırabilecek bakterilerin kullanılmasıyla aşılabilir. Harvard Üniversitesi'nden araştırmacılar, Roseobacter isimli ve metalleri bağlamak konusunda çok başarılı olan bir bakteriyi kullanarak, nadir toprak elementlerini içinde bulundukları çözeltilerden ayrıştırmayı başardı . Henüz çok erken olsa da, endüstriyel anlamda kullanımı çevreyi korumak ve saflaştırma işleminde çığır açabilecek nitelikte. Roseobacter, metalleri emebilen bir bakteri. Araştırmacılar, Roseobacter kolonilerini bir filtrenin üzerine yerleştirdiler ve bu filtreden içinde farklı oranlarda nadir toprak elementleri içeren çözeltileri geçirdiler. Nadir toprak elementleri büyük ölçüde bakteriye hapsolurken, çözeltinin kalanı serbest bir şekilde filtreden geçmeye devam etti. Deneyin ikinci kısmında ise, bilim insanları farklı asitlik derecelerine sahip çözeltiler kullanılarak bakterilerin emdiği metalleri farklı zamanlarda bakterilerin içinden çıkarmayı denedi. Sonuçlar, farklı toprak elementlerinin farklı asitlik derecelerinde farklı toprak elementlerinin bakteriden kurtularak tekrardan çözeltiye geçtiğini gösterdi. Aynı şekilde, farklı asitlik dereceleri hangi elementlerin bakteriler tarafından tutulacağını da belirliyor. Bu sayede, araştırmacılar istedikleri elementi çözeltinin içinden ayırabilmeyi başardı . Sonuçlar, gelecek için umut verici. Şu anki en büyük sıkıntı, kullanılan yöntemin geniş çaplı endüstriyel bir uygulamasının olmaması; yani ancak küçük miktarlarda çözeltiler verimli bir şekilde ayrıştırılabiliyor. Daha büyük ölçekte ayrıştırma yönteminin de gelecekte bulunmasıyla, Roseobacter yenilenebilir enerjinin en büyük sorunlarından olan nadir toprak elementlerini ayrıştırmayı çözebileceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nano-atik-nedir-ve-neden-endiselenmeliyiz", "text": "Dördüncü Sanayi Devrimi içerisinde bulunmaktayız. Bu süreç ileriye doğru atılmış büyük bir adım olarak tarihte yerini almakta ve insan hayatının her alanında büyük bir değişimi temsil etmektedir. Ancak, önceki üç sanayi devriminde olduğu gibi aynı zamanda üstesinden gelinmesi gereken bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. İkinci Sanayi Devrimi seri üretim ve imalatta maliyet düşüşünü beraberinde getirdi, ama aynı zamanda kitlesel tüketimi arttırdı ve geri dönüşüm sorunlarını ortaya çıkardı. Benzer şekilde Üçüncü Sanayi Devrimine elektronik veya dijital devrim de denildi, bize bilgisayarlar ve telekomünikasyon çözümleri sundu ancak elektronik atıkların sorunları çözülemedi. Dördüncü Sanayi Devrimi ise, insan-bilgisayar etkileşimi, gelişmiş algoritmalar, küçük ölçekli, hızlı prototipleşme ve nanoteknoloji ile donatılmış akıllı sistemlerin dönemidir. Sunduğu çözümler ve fırsatlar sınırsız gibi görünüyor. Ancak, nano-atık adını verdiğimiz yeni ve henüz tam anlaşılamamış yan ürünler ile ilgili sorunlar ileride mutlaka çok tartışılacaktır. Aşağıdaki grafikte görüleceği gibi bir nanometre, 1 metrenin milyarda biri ya da 10 üzeri -9 una (109) karşılık gelir. Son yıllarda nanometre boyutlarında geliştirilen küçük mühendislik harikası malzemeler nanoteknoloji ürünleri olarak adlandırılmakta ve günlük yaşamda hızla yerlerini almaktadır. Altın, bunun en iyi örneklerinden biridir: dökme altın ışığı kolayca ememez ama altın nanoparçacıkları ışığı etkin biçimde emmekle kalmaz, ışıkla uyarıldığında foto-kataliz gibi bazı kimyasal tepkimeleri kolaylaştırır. Son on yılda nanoteknoloji çok hızlı büyüyerek elektronik, ilaç ve gıda alanlarında çok sayıda yeni uygulamalara olanak sağladı. Özelikle gelişmiş ülkelerde nanoteknoloji konusundaki yatırım ve çabaların miktarı oldukça şaşırtıcıdır. Küresel nanoteknoloji endüstrisinin 2020 itibariyle 75,8 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Nanoteknolojide de her yeni teknolojide olduğu gibi özellikle malzemelerin çevresel etkileri ile ilgili kaygılar ciddi olarak endişelendiiyor. Neticede nanomalzemeler ve nanoteknoloji tabanlı ürünlerin de ömürleri tıpkı diğer teknolojik malzemeler gibi sınırsız değil, ancak nano-atıkların üstesinden gelmek diğerlerine göre çok daha karmaşık olacak. Öncelikle bu ürünler göz ile görünmeyecek kadar küçüktür bu nedenle izlenmesi son derece zordur. Nanopartiküller ve nano-atıklar kendilerini oluşturan malzemeler gibi davranmazlar ve daha fazla toksik ve kimyasal olarak reaktif olma eğilimindedirler. Bu yüzden bu küçük parçacıkların farklı koşullar altında nasıl hareket edecekleri tahmin edilemez ve bu tahmin edilemezlik bazı büyük soruları da beraberinde getirir. Böyle kimyasal tepkimelere açık malzemelerin önlem alınmadan atılması çevre ve insan sağlığı için ciddi sonuçlara yol açabilir. Nano-atıklarla ilgili tehlikeler henüz çok yenidir ve tam olarak anlaşılamamıştır ve maalesef kamuoyunda yeteri kadar dikkate alınıp tartışılmıyor. OECD geçtiğimiz günlerde nano-atıklarların uzaklaştırılması ile ilgili 5 rapordan oluşan bir yazı serisi hazırladı ancak şu ana kadar bu büyüyen sorunu çözmek için önleyici bir çerçeve henüz oluşturulamadı. Bazı nano malzemelerin insan sağlığı ve çevre sorunları ile ilişkisi uzun süreden beri biliniyor. Örneğin her biri ince iğne benzeri lifler içeren ve nano boyutlu fibrillerden meydana gelen Asbest ısı yalıtımı ve yapı malzemesi olarak son derece yaygın kullanılmaktadır ancak çevreye serbest bırakılıp solunduğunda insan sağlığı için ciddi bir tehdit olarak karşımıza çıkar. Nano boyutta küçülttüğümüz zaman zararlı olan bir diğer malzeme de gümüştür. Mücevher yapımında kullanılan gümüş tehlikeli değildir, ancak nano boyutlarındaki gümüş partiküllerinin anti bakteriyel özellikleri bilinmektedir. Nano boyutlarında gümüşün bakterilere karşı bu saldırgan özelliğinden dolayı vücudumuzdaki hücreler de tehdit altındadır. Çalışmalar çok düşük konsantrasyonlarda bile gümüş nanoparçacıklarının, vücudumuzdaki faydalı mikropları da öldürdüğü tespit etmiştir. Kozmetik ürünlerinde, güneş kremlerinde, vitaminlerde hatta boya endüstrisinde yaygın olarak kullanılan Titanyum dioksit (TiO2) nano parçacıkları konusunda da ciddi endişeler artıyor. TiO2 nano parçacıkları DNA kırılması ile oluşan kromozomsal hasara ve kansere yol açan enflamasyona, neden olabileceğinden ciddi bir tehdittir. Bu hızla büyüyen alanda kaygılara ilişkin maalesef henüz açık veya kesin cevaplar bulunamamıştır. Bazı çalışmalar nano parçacıkların biyolojik koruyucularımız olan deri, mukoza ve hücre zarlarından yanlışlıkla vücudumuza giremeyeceğini, bazı çalışmalar ise bu olasılığın mevcut olduğunu göstermektedir. Yine besin zincirlerine girdiğinde nano patiküllerin nasıl davranacağı bilinmemektedir. Doğal biyolojik süreçte organizma tarafından yok edilebilecek midir yoksa doğal süreçleri etkileyerek organizma içerisinde birikip sorunlara mı neden olacaktır? Bu sorular henüz yanıtsız olarak karşımızdadır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde nano teknoloji alanında büyümeye tanıklık edeceğiz. Ama nano malzemelerin kullanımı ve nano-atıkların geri dönüşümü ile ilgili net standartlar ve çerçeveler konusunda ciddi eksikler gözlenmektedir. Hükümetlerin, çevre kuruluşları ve bilimsel araştırma kuruluşlarının, bu konuda kapsamlı değerlendirmeler yaparak, düzgün politikalar ve etkili uygulamalarla sorunları çözmeleri gerekir. Neyse ki, uluslararası ve ulusal kuruluşlar da bu konuyu ajandalarına almaya başladılar: OECD, UNIDO, EPA ve IUCN, yanı sıra çok sayıda hükümet, zaten tırmanan sorunun farkına varmaya başladı ve önlemleri belirlemek için çalışıyor. Bu konuda kişisel olarak bize düşen rol ise nano materyallerin risklerini anlamak ve satın aldığımız ürünlerde bu bilinç ile hareket etmek olmalı. Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ne-olacak-bu-marmara-denizinin-hali", "text": "Balıkçıların nez, salya, bilim insanlarının Müsilaj, vatandaşın sarı çamur dediği sarı, beyaz, renkli çamurumsu bir madde son iki yıldır, Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi'nde suyun üstünde ve altında sıkça görülmeye ve yayılmaya başladı. Gazetelerde haber oldu, sınırlı da olsa denize girenler şikayet etmeye başladılar. Başta Marmara Denizi'nde olmak üzere bu durum kabul edilebilir olmaktan çıkarak ekolojik bir yıkıma doğru gidiyor. Mesleğe başladığım 1985 yılında pırıl pırıl olan Marmara Denizi'nde suyun üstünden bakınca görünürlük 15 metreyken şimdi suyun altını artık maskeyle bile göremiyoruz. O yıllarda Marmara Denizi'nde kalkan balıkları, orkinoslar boldu, kılıç balıkları her yerde oynak yapardı. Ama bu günkü Marmara neredeyse büyük bir tükeniş yaşıyor ve çoğu kimsenin umurunda değil. Üstelik bu denizin etrafındaki iller, bu ülkenin en zengin illeri başta da İstanbul, denizine, havasına, ormanına özetle ülkenin doğasına karşı bu kadar duyarsız olmak anlaşılır değil. Bizde doğa koruma bilinci daha oturmadı. Ayrıca, mevcut uygulamalar içinde de iyi örnekler ne yazık ki çok az. Marmara Denizi'nin kirlenmesi konusunda bir dönem en çok yazı yazanların başında Rahmetli İlham Artüz gelirdi ve 1987'deki Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekinde İngilizce olan Red -Tide sözcüğünü pigmentleri nedeniyle kırmızı domates renkli fitoplanktonu tanımlamak için kullanırdı. O dönemde de Marmara Denizi'nde yılda bir kez ve en fazla üç gün bu günkü gibi ilkbahar aylarında aşırı fitoplankton çoğalmaları olurdu. Bu fitoplankton Noctiluca scintillans diye bilinen türdü ve zaman zaman suyun üstünde kilometrelerce kırmızı renkleri ve oluşturduğu mukoz tabakayla bu denizin kirlenmesinin belirtisi olarak bilinirdi. Yıllar geçti 2007 ve 2008 yılında Marmara tekrar renklendi ama bu sefer Gonyaulax fragilis türü dinoflagellat grubunun etkin olduğu sarı renkli bir oluşum görülmeye başlandı (Resim 2). Dışarıdan bakıldığında tıpkı bir Ebru çalışmasını andıran bu durum ne yazık ki bu fitoplankton türünün aşırı artışı sonucu deniz suyu üzerinde çamurumsu bir kümeleşmeyi göstermektedir (Resim 3). Bu kümeleşmede suda yüzey gerilimi oluşturan petrol ve diğer yabancı maddeler kolaylaştırıcı rol oynamaktadır. Daha kötüsü belli süre sonra dağılan bu küme cisimler dibe çökerek parçalanmak için deniz suyundaki oksijeni tüketecek bu sırada oksijensiz kalan canlılarda toplu veya kısmi ölümler görülecektir. Bu sarımsı, beyaz, jelatinimsi- köpüklü cisimlerden oluşan Müsilaj son iki yıldır çok yoğun olarak Marmara ve Ege Denizi'nin birçok bölgesini kaplamıştır. Çok geniş bir alana yayılan ve uzun hatlar oluşturan bu Müsilaj rüzgarın etkisiyle belli alanlarda daha fazla toplanmaktadır (Resim 3, 4). Bu toplanmadan sonra ise su yüzeyinde parçalanarak kümeler halinde çöküp bentik bölgede Deniz Karı olarak bilinen oluşumları yapacaklardır. Bu tür oluşumlar görece sığ olan Adriyatik Denizi'nde de sıkça görülmektedir. Şimdilik salgın nedeniyle denize girmek pek mümkün değil ama böyle bir suda kimse denize girmek istemez. Görsel bir kinlenme olduğu ise açıktır. Marmara Denizi'nde balıkçılık zaten zor durumda, ağların gözleri Müsilaj nedeniyle kapanmış ama sezon kapalı diyebilirsiniz. Gırgır tekneleri için öyle olsa bile küçük balıkçılık var. Ağların temizlenmesi gerekiyor bu da bir masraf. Su ürünleri yetiştiriciliği de öyle. Aşırı Müsilaj oluşumu sadece su kolonundaki pelajik ve bentik ekosistemi olumsuz etkilemez. Başta suda çözünmüş oksijen azalması görülecek daha sonra bentik bölgede yaşayan birçok tür ortadan kalkacaktır. Bunlara örnek olarak Gorgonlar, süngerler, kabuklular gibi hareketsiz türler verilebilir. Bunun örnekleri Çanakkale Boğazı'nda görülür. Biyolojik çeşitlilikteki bu azalma Marmara yanında Kuzey Ege'yi de olumsuz etkileyecektir. Çanakkale Boğazı'nda görülen Müsilaj'ın ise başta sünger ve mercan türlerinin üzerini kapattığı görülmektedir (Resim 5). Müsilaj sadece Marmara denizinde kalmayıp, yüzey akıntılarıyla birlikte sürüklenerek Kuzey Ege'yi de olumsuz etkilemektedir (Resim 6). Bu tür ani gelişen ve iki yıldır devam eden uzun süren Müsilaj olayının oluşması için gereken özel koşullar su sıcaklığının yüksek olması ki bu mevsim normallerinin 2 C üzerinde seyretmektedir. Diğeriyse azot ve fosfor oranlarının değişimidir. Bu besin tuzlarındaki değişim belli şartlarda (oran 16:1) fitoplanktonların gelişimine neden olmaktadır. Aşırı fitoplankton artışlarının denizel ekosistemde ikinci basamakta olan zooplanktonları baskılayarak türlerin azalmasına neden olmaktadır. Özetlersek son iki yıldır görülen ve Müsilaj olarak bilinen olgu tek hücreli bitkisel canlılardan bir tür fitoplankton olan Gonyalux fragilis'in yoğun çoğalması ve oluşturduğu renk sarmalıdır. Bu türün dışında diatome ve bakterilerin oluşturduğu bir komunite yapısı bulunmaktadır. Ana sebebi bu denizin başta evsel atıklarla kirlenmesidir. Üst akıntı yoluyla da Ege Denizi'ne taşınması ve ilkbahar dönemindeki süregelen sıcaklık artışlarıyla üremenin üstel olarak artışıdır. Marmara Denizi'nde 20 yıl önce hiçbir binanın, tesisin olmadığı kıyılar yerleşimle doldu. Ama arıtma için yeterli yatırımlar yapılmadı. Diğer yandan, bu denizde artan habitat kaybı, aşırı avcılık, kirlenme, yabancı türler ve iklim krizine karşı kendisini koruyacak tedbirleri alamadık. Mesela hiçbir ciddi koruma alanı oluşturamadık, kirlenme için ciddi tedbirler alamadık. Koruma için ciddi, gerekli yasal ve teknik altyapıyı kuramadık. En önemlisi uzun erimli bir izleme çalışması başlatamadık. Uydu görüntülerinden Müsilaj'ın her tarafa yayıldığını görebiliriz (Resim 7). Hani Marmara her tarafı bize ait olan mahrem bir yatak odamızdı. Kuzeyi, Güneyi, Doğusu ve Batısı bize ait. Bu kirlenmeden, vurdumduymazlıktan kimi suçlayacağız. Şimdi yapılması gerekenlerden biri deniz üstünde biriken bu Müsilaj'ı fiziksel yöntemlerle mesela petrol yayılmasına engel olan teknelerine sistemleriyle toplamaktır. Böylece batınca daha fazla oksijen tüketmesine engel olmak, dolayısıyla toplu canlı ölümlerini azaltmak mümkün olabilir. Böylece görsel kirlenme de azaltılır. Bunu da belediyeler yapabilir. Tabi bu salgın koşullarında nasıl organize edilir masraflarını kim karşılar bilinmez. Ayrıca bu kesin ve kalıcı bir önlem değildir. Bu deniz için acil koruma önlemlerine ve korum eylem planlarına ihtiyacımız var diye çok yazdık. Marmara elden çıkıyor. Marmara elden gitmeden bir şeyler yapmalı. Bu kadar kirlenme yükünden sonra bu minik denize bir de Kanal bağlayıp tam bir kanalizasyon haline getirmek tarihi bir hata olur, benden söylemesi. Bu yazı HBT'nin 268. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nebra-gok-tekerinin-yasi-yanlis-mi-hesaplanmis", "text": "Nebra gök tekeri tartışmalı bir buluntu olmaktan çıkamadı bir türlü. Alman arkeologlar şimdi bu astronomik nesnenin yaşı hakkında kuşkuya düştüler. Tekerin gerçek olduğuna inanan uzmanlar, Demir Çağ'ına ait olduğunu söylüyorlar. Münih Eyalet Arkeoloji Koleksiyonu müdürü Rupert Gebhard ve Goethe Üniversitesi'nden Rüdiger Krause, buluntu yerinin rekonstrüksiyonu ve diğer koşullar için çeşitli verileri yeniden değerlendirmişler. Analizlere göre teker sanılandan 1000 yıl daha yeni, bu yüzden de Demir Çağ'ına tarihlendirilmeli diyor uzmanlar. Fakat tekerle birlikte koruma altına alınan bronz parçalar gerçekten de Tunç Çağı'na aitler ve yaklaşık olarak 3600 yıl yaşındalar. Krause ve Gebhard ayrıca Saksonya Anhalt eyaletindeki buluntu yerinin doğruluğundan da kuşkulanıyorlar. Nebra gök tekeri, gökyüzünü gösteren dünyanın en eski somut görüntüsüdür. Teker 1999 yılında iki defineci tarafından Nebra yakınlarında bulunmuştu. Ancak buluntu daha sonra 2002 yılında Basel'de gerçekleştirilen bir müzayede de görüldükten sonra koruma altına alınmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nefes-alamiyorum-kuresel-bir-imdat-cigligi-2", "text": "ABD'de polisler adeta katillik eğitiminden geçiyor: İnsan nasıl öldürülür! Yakaladığı insanların kımıldamasını önlemek için boğazına ve ciğerlerine basarak uzun süre öyle kalmasını ve nefessizlikten ölmesini sağlamak veya hayat ile ölüm arasında tutmak, eğitimle çalışılmış ve demek ki Amerikan polisinde yakaladıklarını nasıl zapt edeceksin protokol listesinde kabul edilmiş standart bir polis tutumudur. Nefes alamıyorum!, siyahi Amerikalı George Floyd'un, can havliyle yüreğinden çıkardığı son nefesleri oldu. Konuşmak, ciğerlerden gelecek hava ile gerçekleşir, hava yoksa hayat biter! Milyonlarca Amerikalı kentleri altüst ettiğine göre, nefes alamayan sadece Floyd değildi, Amerikalılar nefes alma-yaşama özgürlüğü için sokaklara döküldüler. Bu, ABD'deki alçakça sürdürülen düzene karşı bir isyandı. İşsizlik, düşük gelir, dışlanma, horlanma, ötekileştirme, rezil sağlık sistemi... toplumu nefessiz bırakan, insanca bir yaşamı dışlayan sistemin an elemanlarıydı. COVID-19 dünyadaki ekonomik, siyasal toplumsal sistemin nasıl tüm insanlığı nefessiz bıraktığının net fotoğrafını ortaya koydu. Tüm insanlığın içinde yaşadığı düzenin insani olmadığının canlı belgeselini yaşıyoruz. Şu paralelliğe bakın ki COVID kıskacına girenler de nefessizlikte ölüm noktasına sürükleniyorlar! Toplumları çürüten sistem, doğayı da çürütecekti. Düzen, insani değil, insanı insana, doğaya her şeye saldırtıyor. Her şey ekonomi için, her şey para için, her şey parasal zenginliği büyütmek için, her şey eşitsizliği büyütmek için, her şey dayanışmayı baltalamak için... İklimi çökertiyor düzen, canlıların yaşam alanlarını adım adım yok ediyor ve bunların başını da Amerikan muhafazakarları ve düzen bu şekilde sürsün diye iktidara getirdikleri sermayenin en saldırganlarından Trump çekiyor. Türkiye nefes alabiliyor mu, toplumun iktidar nimetlerinden beslenenler dışında? Onlar da nefes aldıklarını sanıyorlar. Oysa sistemle birlikte sistemin yanında oldukları için daha hızlı çürüyorlar! Ruhen ve maddi olarak! Toplum nefes alabiliyor mu, iktidar işini kaybeden, maddi koşulları giderek kötüleşen, gelirleri eriyen insanlara, düşük ve orta gelirlilere verebildiği, devlet bankalarından ucuz kredi! Koş, ev al, araba al, borçlan ve nefes al! Medyaları, toplum acı çekerken, görülmemiş kredi fırsatları diye manşet çekiyor! Floyd'un nefes alamıyorum çığlığı, tüm dünyanın çığlığıdır.. Canlısı ile cansızı ile tüm doğanın çığlığı... DÜZELTME VE ÖZÜR: Salı günkü Çok ciddi bir uyarı: Haziranda yüksek bulaşma öngörüsü başlıklı yazımı arkadaşlar gazetenin birinci sayfasında duyururken, özetlediğim araştırmayı TÜBA - Türkiye Bilimler Akademisi'ne yanlışlıkla mal ettiler. Oysa TÜBA'nın iktidarın tam kontrolüne girmesinden sonra özgün araştırmalarıyla tanınmış çok sayıda bilim insanı buradan ayrılmış ve Bilim Akademisi Derneği'ni kurmuştu. Akademi çalışmalarını başarıyla sürdürüyor. Bu hatadan dolayı özür dileriz. Bu yazı 04.06.2020 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nikel-madeni-cevre-felaketi-olum-sehri-norilsk", "text": "Norilsk nikel madeni, Dünya'nın en kuzeyindeki kıta yarımadası olan Taimry'yi Dünya'nın en kirli yerlerinden biri haline getirdi. Bölge iklim değişikliğine karşı savunmasız kaldı. Rusya Sibirya'daki Krasnoyarsk Krai'deki Norilsk, 180.000'den fazla kişinin yaşadığı en büyük Arktik şehirlerinden biridir. Norilsk 1935 yılında köle işçiler için kurulan daha sonra ise madenlerde ve metalurji tesislerinde çalışanların yerleştiği, Kuzey Buz Denizi'ne yakın bir yerleşimdir. 1700 metre yüksekliğindeki Putoran Dağının eteklerinde yer alan kent Dünyanın en büyük nikel kaynaklarının ve aynı zamanda madencilikle metal eritme endüstrisinin büyük olduğu bir yerdir. Bu alan, 20. yüzyılın başında keşfedilen 1.8 milyar tondan fazla nikel, paladyum, kobalt ve bakır yatakları bakımından zengindir. Öyle bir şehir ki toprakta biriken ağır metaller bile ticari olarak işlenip ayıklanıyor. 1930'lardan beri şehir, Dünyanın en büyük madenciliği ve metalurjik kompleksidir. Dünyada üretilen nikelin %20'si, paladyumun %50'si, kobaltın %10'undan fazlası ve bakırın %3'ünü üretiyor. Rusya GSMH'nın %2'si bu kentten geliyor. Ancak, madencilikten kaynaklı Dünya'nın en kirli 10 şehrinden birisidir. Sadece hava kirliliği değil, su ve toprak da ziyadesiyle kirlidir. Yıllık 4 milyon ton bakır, kurşun, kadmiyum, nikel, arsenik, sülfür ve diğer zehirli kimyasallar havaya salınmaktadır. Kar siyah, bazen sarı veya beyaz, hatta pembe yağmaktadır. Asit yağmurları Almanya büyüklüğünde bir alanı kaplamaktadır. Havadaki yoğun sülfür dioksit yüzünden 32 km yarı çapında bir alanda sebze yetişmemektedir. Bugün yılda yaklaşık 500 ton bakır ve nikel oksit, 2 milyon ton kükürt dioksit havaya salınmaktadır. Norilsk hiç kimse için yaşanılacak şehir değildir. Çevresel etkileri; hava kirliliği, yaban hayatı, tarımsal ve biyolojik çeşitlilik, manzara/estetik, gürültü kirliliği, toprak kirlenmesi, ormansızlaşma, yeşil örtü kayıpları, yüzey suyu kirlenmesi, fizikokimyasal, biyolojik yönden su kalitesinin düşmesi, asit yağmuru ve dumandır. Bölgeden geçen nehir, milyonlarca metreküp atık malzemeyle kirlenmiş durumdadır. Norilsk'in Dünyanın en büyük karbon yutaklarından birisi olmasını ve bölgede çorak ağaçlardan oluşan bir manzara yaratıyor. Atıksular buzul nehirlerini kırmızıya çevirirken bacalardan salınan dumanlarla kükürt dioksit kirliliği şehrin üzerine yağıyor. Mayıs 2020'de patlayan tank, Dünyanın en büyük petrol sızıntısını oluştururken 6,5 milyon galon dizel yakıt, Karadeniz'e akan sulara karışmıştır. Sibirya Federal Üniversitesi'nden araştırmacılar, Taimyr'de ren geyiği desenleri kirlilikten değiştiğini belirtiyor. Moskova'daki Rusya Bilimler Akademisi Coğrafya Enstitüsü verilerine göre, Norilsk Nikel'in 2021 yılı ilk çeyreği için bildirdiği deşarjlar; yasal sınırın 4 katı yani 32 bin 318 ton kobalt, yasal sınırın 45 katı yani 3 bin 998 ton demir, yasal sınırın 100 katı yani 989 ton nikel olmuştur. Norilsk Kuzey Kutup Dairesi'ne 400 km mesafededir. Sadece havayolu ile ulaşılabilen yerde yılın yarısı gece, yarısı da gündüzdür. Hava sıcaklığı yıllık ortalama eksi 10 derecedir. Yılın 2 ayını tamamen karanlıkta geçiren bu kentin sakinleri zaman zaman eksi 55 dereceye varan soğuklarla başa çıkmaya çalışıyorlar. Yılın 280 günü kış şartlarına sahip olan kentte 130 günden fazla kar fırtınaları görülüyor. Emeklilik yaşı 45'dir. Kent Kuzey Buz denizine yakın bir alanda izole bir yaşam sürmektedir. Buraya para için gönüllü gelenler bile kentten kaçmak için can atıyor. Özellikle apartmanlarda yaşayan aileler ile pansiyonlarda yaşayan yaşlılar için kenti terk etmek hiç kolay değildir. Mülk fiyatları çok düşüktür. Kent sakinleri burada yaşayıp, çalışıp sadece maden şirketi için üretim yapmaktadır. Alınan maaşlar maden şirketinin sahibi olduğu mağazalar ve diğer sosyal tesislere akmaktadır. Maden şirketinden gelen para yine maden şirketine gidiyor ve nihayetinde insanlar bu döngü içerisinde yaşayıp ölüyor. Radyasyon gibi bilinmeyen ya da karmaşık risklere maruz kalma, stres, depresyon, intihar gibi ruhsal problemler vardır. İş kazaları ve hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar ve ölümler, akciğer hastalığı, sindirim sistemi, kanser, alerji, astım, kardiyovasküler dejenerasyon ve kan bozuklukları olmaktadır. Norilsk'te akciğer kanseri ölümleri diğer Rus şehirlerine göre 1,2 ile 2,5 kat daha yüksek ve son araştırmalara göre, kardiyovasküler hastalıklar ile birlikte bulaşıcı hastalıklardan ölümler de yüksektir. Yaşam beklentisi Rusya'nın geri kalanına göre 10 yıl daha düşüktür. Solunum hastalıkları yerel çocuk ölümlerinin %15,8'ine neden olur. Norilsk'teki kadınlar geç dönem gebelik komplikasyonlarından ve erken doğuma maruz kalmaktadır. Kan hastalıkları %44, sinir sistemi hastalıkları %38 ve Norilsk'teki çocuklar arasında Krasnoyarsk bölgesine göre %28 daha yüksek olan kemik ve kas sistemi hastalıkları vakaları vardır. Kentteki yetişkinlerin sadece %4'ü sağlıklıdır. İki ay güneş görmeden yaşamak Norilsklilerde kaygı bozukluğu, uyku düzensizlikleri ile beraber depresyona neden oluyor. Alkolizm, fuhuş gibi sosyal sorunlar vardır. Doğal güzelliğin ve ilişkilendirilen yerel aidiyet duygusunun kaybı vardır. Çocuklar, solunum rahatsızlıkları çekiyor. Bakır madeni yanında yaşayan okul çağı çocuklarında kulak, burun ve boğaz hastalıkları diğer bölgelere göre daha yüksektir. Çevre katliamı kampanyası kapsamında Lahey merkezli Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin harekete geçmesi beklenirken şehrin sakinleri hem iklim değişikliği hem de toprağı ve suyu zehirleyen hasar ile yaşamını sürdürüyor. Norilsk, iklim değişikliğine karşı savunmasız bir bölgedir. Doğanın yok edilmesini uluslararası bir suç haline getirmek için küresel bir hareketi, harekete geçiren sistematik ve uzun vadeli yıkımın bir örneğidir. Norilsk madenine karşı yürütülen kampanya, çevreye kıyımı, soykırım veya insanlığa karşı suçlarla, Lahey merkezli Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından kovuşturulabilecek suçlarla aynı şekilde ele almayı amaçlıyor. Lahey'de çevre katliamının suç sayılması süreci yıllar alacak ve pratik etkisi belirsiz olacaktır. Çünkü Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere Dünyanın en büyük kirleticilerinden bazıları üye değildir. Türkiye'de metalik maden işletmeleri oldukça fazladır. Erzincan- İliç, İzmir-Bergama-Ovacık, Balıkesir-Havran, Gümüşhane-Mastra, Manisa-Salihli-Sart, Eskişehir-Sivrihisar, Kayseri-Kocasinan, Kayseri-Himmetdede, Ordu-Fatsa-Altıntepe, Uşak-Eşme-Kışladağ, Sivas-Kangal-Pınargözü'nde altın madenleri, Kütahya-Gümüşköy'de gümüş, Sivas-Divriği, Kayseri-Yahyalı-Attepesi'nde demir, Artvin-Murgul, Kastamonu-Küre, Elazığ-Maden'de bakır, Kayseri-Yahyalı'da kurşun-çinko, Niğde-Ulukışla, Çanakkale-Lapseki'de kurşun, Konya-Seydişehir'de alüminyum, Tokat-Turhal, İzmir-Ödemiş-Ahmetler'de antimon madenlerinin çevresel etkileri ve Konya Sarayönü, İzmir Ödemiş Halıköyde terk edilen cıva madeni artıklarının çevreye olumsuz etkileri düşünüldüğünde her biri birer Norilsk örneğidir. Bu alanlar adeta çölleştirilmiştir. İliç-Kemaliye-Divriği üçgeni bir Norilsk olmaya adaydır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nukleer-enerjiden-cikan-almanyada-ruzgar-gunes-enerjilerinden-elektrik-uretiminde-buyuk-atilim-ulkemizdeki-durumla-karsilastirma", "text": "11 Mart 2011 tarihindeki Fukuşima nükleer santralindeki büyük kazadan hemen sonra Almanya, nükleer enerjiden çıkış kararı aldı ve ülkedeki tüm nükleer güç santrallerini 2023 tarihine kadar kapatmayı planladı. Almanya kapsamlı bir programla ileride oluşacak elektrik açığını nasıl kapatacağını belirledi. Bu programın en önemli bölümü rüzgar ve güneşten elektrik üretimini büyük ölçüde artırmaktı. Türkiye'de de, Almanya'daki kadar olmasa da, özellikle rüzgardan elektrik üretiminde sevindirici gelişmeler oldu. Bu yazımızda, önceki yıllardaki ilgili yazılarımızı, aradan geçen 7 yılda, Almanya'daki ve Türkiye'deki gelişmelerin ve verilerin ışığında güncelleyerek son bilgileri aktarmaya çalışacağız. Almanya'da hedef, toplam elektriğin 2030 yılında %50 ve 2050 yılında ise %80'inin yenilenebilir enerjilerden üretilmesidir. Bu hedefe ulaşılıp ulaşılamayacağı ise bilinemiyor. Hükümetin 2011 yılında kabul ettiği enerji dönüşümü planıyla ilgili olarak ortaya çıkan çok çeşitli sorunların ayrıntılarını başka bir yazımızda ele alacağız. Almanya'da 2017 yılında fosil, nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen toplam 654 Milyar kWh'lık elektriğin, 105 Milyar kWh'lık bölümü (%16,1) rüzgar, 40 Milyar kWh'lık bölümü (%6,1) ise güneş kaynaklıdır . Yaklaşık aynı nüfusu bulunan ülkemizde 2017 yılında, daha çok doğalgaz, kömür ve barajlardan üretilen toplam 280 Milyar kWh kadar elektrik enerjisinin (Almanya'dakinin %43'ü kadar), 16 Milyar kWh (% 6) kadarı rüzgar (Almanya'nın %15'i) ve 1,1 Milyar kWh'ı (% 0,4) da Güneş (Almanya'dakinin %3'ü kadar) kaynaklıdır. Buradan, ülkemizde rüzgardan elektrik üretiminin daha da artırılmasının yanı sıra, güneşli günleri ve saatleri Almanya'ya göre bol olan ülkemizde, özellikle güneş enerjisinden elektrik üretimine çok daha fazla hız verilmesi gereği açık. Almanya'da, rüzgar ve güneş enerjilerinden elektrik üretimiyle ilgili bu büyük atılıma rağmen, ileride nükleer enerjinin tümüyle yokluğundan doğacak elektrik açığı kapatılamayacağı için, kömürlü ve doğal gazlı yeni santralların yapımı da sürüyor. Resmi bir raporda 1 linyitli (1100 MW), 2 taşkömürlü (Toplam 2052 MW) ve 19 doğal gazlı (Toplam 9500 MW) olmak üzere 2025 yılına kadar ve sonrasında, çeşitli yıllarda, işletmeye açılacak fosil yakıtlı santralların yapılmakta olduğu ya da planlandığı yer alıyor /1/. Buna karşın, 2020 yılına kadar, toplam 1800 MW gücünde fosil yakıtlı 8-10 adet eski santralın da kapatılacağı bildiriliyor /1/. Buradan fosil yakıtlı santral gücünün ileride net 11000 MW kadar artacağı anlaşılıyor ki bu 10 adet nükleer santral gücüne eşdeğerdir. Greenpeace'in bir raporunda ise 13 adet kömürlü santralin yapımı açıklanıyor /2/. Fosil yakıtlı santrallerin saldığı gazlarla yavaş yavaş sağlığı, çevreyi ve iklimi olumsuz etkilediği ise biliniyor. Aşağıdaki Sekil 1 ve alt yazıda kömürlü bir santralin durumu gösteriliyor. Şekil 2'de Almanya'da 2016 ve 2017 yıllarında üretilen brüt elektriğin enerji kaynaklarına göre dağılımı gösteriliyor. Yenilenebilir enerjilerle elektrik üretiminin, toplam elektrik üretimi olan 654 Milyar kWh'a oranı 2017'de %33,1 değerine yükseldiği görülüyor . YE içinde rüzgar ve güneş enerjilerinin toplam payı %22 kadardır. Şekilde, rüzgar %13,3 , rüzgar %2,8 , güneş %6,1, su / barajlar %3; taşkömürü %14,4, linyit %22,6, nükleer %11,6, doğalgaz %13,1 ve diğerleri gösteriliyor. Almanya'da 2017'de, fosil kaynaklı enerjiler toplamda %50,1 ile yine en büyük katkıyı sağlıyor. Öte yandan büyük ölçekli endüstrinin kullandığı enerji kaynakları gözönüne alındığında (Şekil 4), Yenilenebilir Enerjilerin payı sadece %3,2 ile çok düşük kalıyor. Bu değer, yenilenebilir enerjilerin her an endüstrinin gereksinimini karşılayamadığını gösteriyor. Bu nedenle, yenilenebilir enerjilerin elektrik üretimine katkısı, ileride daha çok artsa dahi, büyük endüsti için bunların her an sunum ve büyüklüklerinin yetersiz kalacağı ve fosil yakıtlı enerjilere gereksinim duyulacağı gözden kaçırılmamalı ya da yenilenebilir enerjilerle büyük ölçekli endüstrinin beslenemeyeceği görülüyor. YE'lerin, diğerleri kadar yüksek olan kurulu güçleriyle üretilen elektrik, YE'lerin verimliliklerinin fosil ve nükleer yakıtlılara oranla, çok düşük kalması nedeniyle çok daha az. Örneğin: Almanya'da 2017'de 104.462 MW kurulu güçteki yenilenebilir enerjilerle üretilen toplam elektrik 654 x 0,331 = 216 Milyar kWh iken, yaklaşık aynı toplam kurulu güçteki fosil, nükleer ve diğer yakıtlarla üretilen elektrik miktarı ise 654 x 0,669= 438 Milyar kWh ya da YE'lerle üretilenin iki katı olmuştur (Bkz.Çizelge 1). Bunun başlıca nedeni YE'lerin günün 24 saati devreye girememeleri ve çok daha sık durdurulmaları sonucu verimlerinin düşük olmasıdır (YE verimi: ortalama %24, diğerlerinin ortalama verimi ise: %67). Çizelge 2: Türkiye'de 2016'da elektrik üretiminin kaynaklara göre dağılımını Milyar kWh ve toplam üretimdeki payları gösteriliyor (2017 değerleri henüz tam olarak açıklanmadığından, 2016 değerleri kullanılmıştır). 2016'da Toplam Kurulu Güç: 78.497 MW, Rüzgar: 5.751 MW,Güneş: 832 MW. 2017 Kurulu Gücü: 83.000 MW /3/. Türkiye'deki elektrik üretimi 2016 ve 2017 yıllarında, yaklaşık olarak, Almanya'dakinin %43 kadarıdır. Türkiye'de rüzgar enerjisinin toplam elektrik üretimindeki payı %6 kadar, güneş enerjisinin payı ise %1'in altındadır (sadece % 0,4). Rüzgar ve Güneş enerjilerinden elektrik üretim değerleri 2017 yılı için karşılaştırılırsa, Türkiye değerlerinin çok düşük kaldığı görülür: Almanya'da rüzgardan elektrik üretimi: 105 Milyar kWh; Türkiye'de rüzgar: 16 Milyar kWh güneş enerjisinden ise Almanya yaklaşık 40 Milyar kWh elektrik üretirken, Türkiye sadece 1 milyar kWh üretiyor. (1/40). Rüzgar ve güneş enerjileri için verilen, kurulu güç ya da kapasite artımı değerleri oldukça yüksek olmasına rağmen, bunlardan üretilen elektrik enerjisi değerlerinin düşük olması, YE'lerin verimlerinin düşük olmasındandır (ortalama %24 kadar). Almanya örneğiyle, gerek rüzgar, gerekse güneş enerjisiyle üretilen elektrik enerjisinin, ülkemizde de, toplam elektrik üretimine olan katkısının çok daha fazla artması ve buna uygun elektrik şebekesinin kurulması umulur. 1 Watt: Elektrik güç birimi 1 saniyede üretilen ya da tüketilen 1 Joule'lük enerji (= 100 gramlık çikolata paketini yerden 1m yukarıya kaldırmak için gereken enerji). 1 kWh, örneğin 100 Watt'lık bir ampülün 10 saat yanmasıyla tükettiği enerjidir. Örnek:1 milyar 100 Watt'lık ampulü 10 saat yakabilmek için 1 milyar kWh'lık enerji gerekecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/nukleer-silah-denemeleri-iklimi-degistirmis", "text": "1950'li ve 1960'lı yıllarda büyük devletler tarafından gerçekleştirmiş olan nükleer silah denemeleri yüzünden, üst atmosfer tabakasına muazzam miktarda radyoaktif parçacıklar savrulmuştu. Bu yoğun enerjili radyonüklidler dünyanın her tarafına yayılarak, dünyamızın etrafında yapay bir ışın kuşağı oluşturmuşlardı. Bunlar tropikal bölgelerde bile kutup ışıkları üretiyordu. Bu nükleer atığın büyük bir kısmı artık indirgendi ama bir kısmı hala tespit edilebiliyor. Fakat atom bombası testlerinin başka etkileri de oldu. Reading Üniversitesi'nden Giles Harrison İskoçya'daki Shetland adaları ve Londra yakınlarındaki Kew hava istasyonlarına ait ölçüm verilerini (1962 -1964) ve farklı zaman dilimlerine ait diğer diğer verileri inceledi. Veriler arasında bulut yoğunluğu, yağışlar, elektrik yükü ve havada radyoaktif kirlenmeyle ilgili bilgiler de var. Değerlendirmelere göre havadaki radyoaktif kirlenme arttığında Shetland Adaları'ndaki hava koşulları da kötüleşmiş. Nükleer silah testlerinin yapıldığı zamanlarda bulutlar yoğunlaşmış ve günlük yağış miktarı ortalama olarak yüzde 24 artmış. Bu artışlar atom bombası testlerinin sona ermesinden sonra yaşanmamış. Hava koşullarındaki değişimin nedeni şuydu: Yoğun enerji yüklü radyonüklidler havadaki gaz parçacıklarını iyonize edince atmosfer elektriksel olarak yüklenmiş. Bulutları oluşturan minik damlacıklar da fazladan elektrikle yüklenmişler. Halihazırdaki teoriye göre bu tür ilave iyonlaşma su bulutlarında mikrofiziksel değişimlere yol açabiliyor. Elektriksel yük minik yağmur damlacıklarının üst üste binerek daha hızlı büyümelerini sağlıyor diyor araştırmacılar. Bunun sonucunda da damlacıklar daha çabuk büyüdükleri için havada asılı kalamayarak yere düşüyor yani yağmur yağıyor. Soğuk Savaş dönemine ait hava verileri, atom bombası testlerinin binlerce kilometre uzaklıktaki hava motifleri üzerinde dahi etkili olduğunu göstermiş. Radyoaktif kirleme ve buna bağlı iyonlaşma Avrupa üzerindeki bulutları ve yağışları güçlendirmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/okyanuslar-iklim-degisikliginde-ne-kadar-onemli", "text": "Okyanuslar ve denizler günlük yaşamımızda çok önemli bir yer tutar. Küresel iklimin düzenlenmesi, deniz ulaşımı, deniz turizmi ve balıkçılık kısaca mavi ekonomi ve mavi büyümenin motorudur. Ayrıca, denizler ve okyanuslarda yaşayan fitoplanktonlar soluduğumuz havadaki Oksijenin yarısını üretir. Yani bizim gözle göremediğimiz küçücük bitkisel canlılar denizlerde bir oksijen üretme fabrikası gibi çalışırlar. Bu nedenle de okyanuslardaki fitoplankton üretimi ve değişimi deniz bilimcilere denizel ekosisemlerin sağlığını anlamak açısından yol göstericidir. Çiçekli bitkiler ise denizlerimizin Akciğeri olarak bilinir. Akdeniz'de endemik olarak bulunan bu deniz çayırlarının kıyılarımızdan azalma ve çekilmesinin ise durdurulması gerekir. Çünkü bu çayırlar yabancı istilacı türlere ve iklim değişikliğine karşı bizleri koruyan ana habitatlar yani yaşam alanlarıdır. Her ne kadar koruma altında olsalar bile deniz çayırları yani Posidonia oceanica isimli çiçekli bitkiler başta kıyılardaki turizm faaliyetlerinden olumsuz etkileniyorlar. Banket oluşturarak kıyı erozyonunu önleyen bu çayırlar aynı zamanda birçok sucul canlıya da ev sahipliği yapıyor. Ayrıca suda O2 ürettiği ve Co2 emdiği için iklim değişikliğine karşı da bizleri koruyor. Dolayısıyla, koruma tedbirlerini ciddiye almamız gerekiyor. Science dergisinin Mart 2019 sayısındaki bir makalede insan etkinlikleri sonucu Atmosferde ortaya çıkan Co2 miktarının 1994 -2007 arası yaklaşık yüzde 30'unun okyanuslar ve denizler tarafından emildiği ortaya çıkarıldı. Bu bilgiler iklim değişikliği konusunda okyanusların sera etkisini azaltma konusundaki önem ve etkisini tekrar gözler önüne serdi. Esasında, okyanusların Co2 emerek iklim değişikliğinin etkisini azaltmada önemli bir işlevi olduğu biliniyordu ancak bunun devasa boyutlarda olduğu bilinmiyordu. Şimdi soru şu ; acaba bu oran gelecekte de acaba devam edecek mi? Bunu bilmiyoruz, ancak bu deniz ve okyanusları nasıl koruduğumuza bağlı olacak. Çünkü yeni yaklaşım ;iklim değişikliğinin etkisinin azaltılması için denizlerin en az %30'nun koruma altına alınmasını gerektiriyor. Pekiyi bu nasıl sağlanacak ve bunu kim denetleyecek veya bütün ülkeler bunu kabul edecek mi? Bu konuda ki çalışmalar sürüyor. Koruma alanları için okyanusların %64'ünü oluşturan açık denizler hedefte. Zaten açık denizlerin korunması ve yönetilmesi için mevcut Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin dışında yeni bir uluslararası sözleşme yapılması için düğmeye basıldı bile. Açık denizler şimdilik adeta kimsesiz ve sahipsiz durumda ve bu durum bizim de içinde bulunduğumuz canlılar alemi için açık bir tehdittir. Dolayısıyla küresel anlamda yeni bir yönetim, koruma ve sürdürülebilirlik sözleşmesine ihtiyacımız bulunuyor. Bunu sağlayabilirsek iklim değişikliğinin biyosfere dolayısıyla okyanus ve denizlere olan etkisini azaltılması için daha ümitli olabiliriz. Bu yazı HBT'nin 182. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/okyanuslarda-yeni-sicaklik-rekoru-kirildi", "text": "Okyanuslar gezenimizin en önemli iklim düzenleyicisidir. Su kütleleri halihazırda insana bağlı sera etkisiyle oluşan sıcaklığın yüzde doksanını soğururlar. Öte yandan denizler durmadan ısınıyor. Ayrıca denizlerde aşırı sıcak dönemler çoğalıyor ve oksijen miktarı azalıyor. Isınma yüzünden deniz suyundaki katmanlaşma da arttığından, dikey sıcaklık ve besleyici madde alışverişi de bozuluyor. Çin Bilimler Akademisi'nden Lijing Cheng yönetiminde çalışan uluslararası bir ekip, yeni veriler ışığında dünya denizlerinin ateşini ölçtü. Araştırma için deniz suyunun sıcaklığı yüzeyden, 2000 metre derinliğe kadar ölçüldüğü gibi, tuz oranı ve diğer parametreler de değerlendirildi. Bunun için de 1955-2021 arasında kaydedilen iki farklı veri dizisinden yararlanıldı. Elde edilen sonuçlara göre 2021 yılında dünya denizleri, ölçümlerin başlamasından beri en yüksek seviyeye ulaştı. Bölgesel ve küresel ölçüm dizilerine göre, 1950'den bu yana okyanuslar önemli ölçüde ısındı. Bununla birlikte 2021 yılında okyanuslar bir önceki yıla göre altı kez daha fazla sıcaklık soğurdu. Üstte kalan 2000 metrelik kısım sadece geçen yıl sıcaklık enerjisi biçiminde 14 Zettajoule sıcaklık çekti. Bu 14 trilyon joule ya da insanların bir yıllık enerji tüketiminin 28 katına denk. Bu da okyanusların sıcak soğurmasının ve dolayısıyla da ısınmasının, uzun vadeli ortalamasına göre önemli ölçüde arttığı anlamına geliyor. '1958 yılından sonraki her on yıl bir öncekinden daha sıcaktı' diyor araştırmacılar. Sıcaklık artışı 7 büyük deniz havzası için geçerli ve kısa vadeli oynamalarla, doğan iklim fenomenlerin dışına taşıyor. Yılın ilk yarısında Pasifik'te La Nina koşulları hüküm sürdü ve bu durum normalde daha düşük sıcaklıklara neden oldu gerçi, ama bu bile yeni sıcaklık rekorunu engellemeye yetmedi. Deniz sıcaklığındaki artış özellikle de yarımkürenin 40. Enlem derecesinde çok belirgin. Ama Atlantik ve Güney Okyanus'un bazı kısımları da son on yıllarda olağanüstü derecede ısındı. Bunlardan deniz akıntıları sorumlu olduğu kadar yangınlara, endüstri emisyonlarına ve insana bağlı diğer olumsuz koşullar yüzünden serinletici aresollerin eksikliği de etkili oldu. Denizlerdeki sıcaklık artışının bitmesi henüz mümkün görünmüyor. En azından insana bağlı iklim değişimi durmadıkça. Bu aynı zamanda doğanın ve insanların bu gelişmenin sonucuyla yaşamak zorunda kalacakları anlamına geliyor. Çünkü okyanusların ısınması sonucunda sadece denizlerdeki ekosistemler değişmekle kalmıyor, deniz seviyesi de yükseldiği için küresel hava durumu motifi de değişiyor. Isınan su, hava sistemlerine davetiye çıkararak, daha kuvvetli fırtınalara ve kasırgalara neden oluyor. Ayrıca aşırı yağışlar da sel riskini arttırıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/orman-deyince-okumazlar-ki", "text": "Velidedeoğlu'nun bu açıklamasına tümüyle katılmış, yıllarca da sözü edilen durumun değiştirilmesi gerektiğini savunmuştum. Yaşasaydı, bu olumsuzluğun günümüzde büyük ölçüde aşıldığını görüp mutlu olurdu. Gerçekten de, yurttaşlarımızın çoğunluğu günümüzde orman deyince artık hem okuyor, hem de ormanlara zarar verebileceğini düşündükleri hukuksal düzenlemeler ile uygulamalardan kaygılanıyor ve elinden geldiğince bunları önlemeye çabalıyor. Öyle ki, kimilerinin bu yolda canını yitirmesi bile onları yıldıramıyor. Ancak, bu kez de çoğu, ormancılık deyince, okumuyor! Ormancılığı yalnızca teknik bir etkinlik alanı olarak anlıyorlar. Bu da artık aşılması gereken bir yanılsamadır. Orman ekosistemi bir arazi üzerinde bulunuyor ya da oluşturulabiliyor. Öyle olduğu içindir ki, hem 1937 yılında çıkarılan 3116 sayılı, hem de 1956 yılında çıkarılan ancak tam 29 kez değiştirilmesine karşın günümüzde de yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu'nda, hukuksal olarak orman sayılacak yerler tanımlanırken: \"... Ağaç ve ağaççıkların toplu halleri yerleriyle beraber ...\" vurgusu yapılmıştır. Bu nedensiz değildir: Cumhuriyet dönemi boyunca hukuksal olarak orman sayılan yerlerle ilgili toplumsal, dolayısıyla siyasal, hukuksal ve ekonomik amaçlı yönelimlerin neredeyse tümü bu yerlerin arazi bileşeni üzerine odaklanmıştır. Ayrıca, ormancılığımızın temel sorunları, günümüzde de yoksul köylüler, egemen sınıflar ve siyasal iktidarların, orman sayılan arazileri ormancılık dışı amaçlarla kullanma çabalarından kaynaklanmaktadır. Kısacası, üzerindeki orman ekosistemi kaldırılan, devlet ormanı sayılan araziler, deyim yerindeyse kapanın elinde kalmıştır. 2000 yılından sonra ise devlet ormanı sayılan arazilere yönelimin amaçları değişmiş, büyük sermaye gerektiren yatırımlara arazi tahsis, kiralama vb uygulamalar ağırlık kazanmıştır. Bu çabalar, özellikle 2000'li yıllarda görülmedik boyutlara ulaşmış, 1937 yılından bu yana yürürlükte olan devlet ormancılığı düzeni de bu yönelimin yüklenicisi konumuna indirgenmiştir. Devlet ormancılığı düzeninin özelleştirilmesi de bu bağlamda anımsanmalı, çünkü çoktan unutuldu: Başlangıçta Orman Genel Müdürlüğü tarafından devleştirilen, 1970'ten sonra ise Orman Ürünleri Sanayi Genel Müdürlüğü tarafından kurulan yirmiyi aşkın tümleşik orman ürünleri sanayi işletmesinin tümü özelleştirildi. Artık çoğu çalışmayan bu tesislerin arazileri ise kapanın elinde kaldı. Ancak, 2000'li yıllarda bunlarla da yetinilmedi, bu kez de planlama, ağaçlandırma, inşaat, orman ürünü hasadı, orman sayılan yerlerden yararlanma vb temel ormancılık etkinliklerinin özelleştirilmesine başlandı. Özel ağaçlandırma adı altında, orman ekosisteminin içinde badem, ceviz, kestane, zeytin vb ağaçlıkların oluşturulmasına izin verilir oldu. Teknik ve ekolojik gerekler doğrultusunda yönetilemediğinden, orman ekosistemi, yoğun kar yağışına, rüzgara, böcek ve mantarlara karşı doğal olarak direnebilme yetisini büyük ölçüde yitirdi. Sonuç olarak... Kimlerin mülkiyetinde olursa olsun, orman ekosistemi de kamusal varsıllıktır. Dolayısıyla, en geniş anlamda kamusal yararı ençoklayacak biçimde yönetilmesi ve hiçbir nedenle savsaklanmaması gereken bir zorunluluktur. Açıktır ki, bu zorunluluğun yerine getirilmesinin öncelikli koşullarından birisi, ormancılık çalışmalardır. Gerektiği gibi yapılmadığında ya da yapılamadığında ormancılık çalışmaları da orman yıkımlarına yol açabilmektedir. Bu nedenle, orman ekosistemine zarar verebilecek etkinliklerin, kesilecek ağaç sayısına ya da ormansızlaştırılacak alan genişliğine indirgenmesi, yaşamsal önemde bir yanılsamadır. Bunca yıldır, üstelikte orman ekosistemine yönelik duyarlılıkların son derece gelişip yaygınlaştığı günümüzde bu gerçeğine ayırdına varılamamış olması ise üzüntü ve kaygı verici bir durumdur. Bu yazı, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun anısına yazılmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/orman-yanginlari-uzerine-sorulmasi-ve-yanitlanmasi-gereken-sorular", "text": "Başka kim sorar, kim yanıtlar bilmiyorum ama da ben yine de, onyüzbindördüncü kezdir soruyorum, bir umutla, bir inatla... Bakarsınız ilgisiz ilgililer başta olmak üzere birileri daha sorar, dahası yanıtlar. Yanarak yakılarak geçen şu günlerde kimileri gibi fırsatçılık yapmaya, bulanık suda balık avlamaya çalışmıyorum. Yarım yüzyıllık bir orman mühendisi olarak kol kırılır yen içinde kalır tutumundan da hep nefret etmişimdir. Ek olarak, güncelleşen yıkımları deyim yerindeyse, sıcağı sıcağına tartışmamayı ilke edinmişimdir. Ancak, şimdilerde yakın dönemde görmediğimiz boyutlarda bir yıkım yaşıyoruz. Öyle ki, nasıl olduysa bu kez başsavcılarca da soruşturma açılacakmış; açılsın. Bu da yetmez bence: TBMM, Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay vb kurumlar da araştırıp soruştursun. Ancak bu soruşturmalar yalnızca kundaklama vb nedenlere indirgenirse, süreç yine topun taca atıldığı yazanaklarla, dolayısıyla raflarda tozlanan dosyalara bir yenisi daha eklenmesiyle sonuçlanabilir. Yaşadığımız yıkımlar yalnızca bir sonuç çünkü. Bu nedenle yapılabilecek soruşturmalara katkısı olabilir düşüncesiyle bence sorulması ve yanıtlanması gereken soruların başlıcalarını bir kez daha anımsatmak istedim. ...Sessiz Tartışmaları izleyeler anımsayabilir: Şimdi bir kez daha soracağım soruları daha önce kim bilir kaç kez gündeme getirmişimdir. Ne yazık ki ne ilgisiz ilgililer ne çok daha duyarlı ve bilinçli duyarlı olması gerekenler, ne de kitle iletişim araçlarındaki her şeye maydanoz olanlar gereğini gerektiği gibi yaptılar. İşte bakın yine para toplama etkinlikleri düzenliyorlar, belki siz de çağrılara uyup üç-beş kuruşla katkı da bulunuyorsunuz? Aman ne iyi?...Yahu hiç olmazsa 2019 yılında başta İzmir olmak üzere çıkan büyük yangınlarda toplanan paraların nerelere, nasıl harcandığını bir sorgulasanız ya ! Ben size yalnızca şunu söyleyeyim: Gerek 2019 gerekse 2020 yılında ülke genelinde ağaçlandırılan alanın genişliği önceki on yılın yıllık ortalamasını yarısını bile bulamadı ! Oysa durum bu kez gerçekten de çok vahim; bunu görüyorsunuz. Ama bir şey daha yapmanız gerekiyor bence; sizin de ilgisiz ilgililere inatla sormanız gereken sorular var; sızlanmayı, ağıtlar yakmanın yanı sıra sorun; bu Anayasal bir hakkınız ve görevinizdir ! Ülkemizde her zaman çıkan, bundan sonra da çıkabilecek olan orman yangınlarıyla ilgili sorulması ve yanıtlanması gereken o denli çok soru var ki... Ancak, bunların çoğu ya hiç sorulmuyor ya da soruluyormuş gibi yapılıyor. Varsa yoksa Orman Genel Müdürlüğü neden uçak almıyor, THK'nun uçaklarından neden yararlanılmıyor, helikopterler, uçaklar neden bu denli gecikiyor, son zamanlarda da bir de küresel ısınmaya karşı önlemleri alınıyor mu vb... Bu türden soruların önemini yadsımıyorum kuşkusuz ama bence öncelikle ve ısrarla sorulması gereken çok daha önemli başka sorular var. En masumunu örnekleyeyim: İklimbilimcilerinin küresel ısınma öngörüsünün gerçekleşme olasılığı hiç de az değil; belirtileri çoktandır gündemde. Peki, ormancılığımızın bu olasılığa karşı şimdiden gerçekte çok önceden...- geliştirdiği ekolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel somut önlemleri var mı; daha da önemlisi, varsa bu önlemler belirli bir düzen içinde kararlılıkla uygulanabiliyor mu? Öte yandan, özellikle 2000'li yıllarda iyiden iyiye pekiştirilip yaygınlaştırılan ormancılık ideolojisi, başta OGM olmak üzere ilgili kuruluşlar yönetsel yapıları, gelenekleri ve olanaklarıyla bu gereği yerine getirebilir mi? Son orman yangınları da gösteriyor ki, hayır; kesinlikle yerine getiremez. Çünkü, günümüzde ormancılığımızın, daha geniş bir söylemle de kamu yönetiminin orman yangınlarının daha çok çıkmasına, daha hızlı yayılmasına, daha büyük yıkımlara yol açmasına neden olabilecek politik, yasal, kurumsal ve teknik sorunları, yetersizlikleri var. Ben bu kez yalnızca göreceli olarak daha önemli bulduklarımı sormakla yetineceğim. 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle anılan yerlerin ihya edilerek bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir. Devlet, bu halkın işletme araç ve gereçleriyle diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırıcı tedbirleri alır. Orman içinden nakledilen köyler halkına ait araziler, Devlet ormanı olarak derhal ağaçlandırılır. - 15334 memur, - 5564 sözleşmeli, - 9089 sürekli işçi, - 8197 geçici işçi - 3,7 milyar TL genel bütçe ödeneğinden, - 3,9 milyar TL özel gelirlerden ve - 6,6 milyar TL de döner sermayeden olmak üzere toplam 13,7 milyar TL harcamıştır. - orman işletme müdürlüklerinin sorumlu oldukları orman sayılan alan genişliği 87,4 bin hektar, - orman işletme şefliklerinin genişliği ise 10,7 bin hektardır. - Orman işletme müdürlüklerinde 100,5 bin hektar ! - Orman işletme şefliklerindeyse 9,8 bin hektar ! - 2750 orman muhafaza memurunu, - 1150 orman mühendisi ile - 1146 öteki alanlardan işgöreni OGM bir yandan da, kural durumuna getirilen ama uygulamada çeşitli haksızlıklara, keyfi görevlendirmeleri önleyemeyen rotasyon düzenini sürdürmektedir. - 6831 sayılı Orman Kanunu'nun orman yangınlarının önlenmesi ve söndürülmesiyle ilgili 68-76 maddeleri, - 6302 sayılı Orman Yangınlarıyla Mücadele Tamimi (2003), - OGM'nin Orman Yangınlarıyla Mücadele Esasları ; - Yine OGM'nin Orman Yangınları İle Mücadelede Organizasyon başlıklı açıklamaları (2015) - Orman Yangınlarıyla Mücadelede Görev Yapan Gönüllüler Hakkında Yönetmelik (2019) - Dış İlişkiler, Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanlığı ile bu daire Başkanlığı'nın yönlendirmesindeki ormancılık araştırma enstitüleri, - Orman Yangınları ile Mücadele Dairesi Başkanlığı ile - orman bölge müdürlüklerindeki orman Yangınları ile mücadele şube müdürlükleri Söz sizin duyarlı yurttaşlarım; devlet ormanı sayılan yerler ile buralardaki her türlü doğal süreçler, ortamlar ile varlıklar da ! - Tarım ve Orman Bakanı Dr Bekir Pakdemirli, - Orman Genel Müdürü ile yardımcıları, - OGM'nin özellikle ilgili daire başkanlıkları, - Orman bölge müdürleri ile yardımcıları, - Ormancılık araştırma enstitü müdürlükleri, - Orman fakülteleri, - Soruşturma açan ya da açacak olan başsavcılıklar, Bu bağlamda TMMMOB Orman Mühendisleri Odası'nın yöneticilerini saymadım; saymadım çünkü, onlar web sitelerinde 30 Temmuz 2021 günü ne söyleyebileceklerini,"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/orman-yanginlarindan-sonra-serbest-radikal-tehlikesi", "text": "Her yıl binlerce kilometrekare orman, çayır ve meralık alan yanarken, dünya genelde karasal yüzeyin yaklaşık yüzde 4'ünde yangın çıkıyor ve tüm bu yangınlardan geriye en az 250 megaton karbonlaşmış bitki kalıyor. Ancak kömürleşmiş bu bitki kalıntılarında önemli miktarda zararlı, serbest radikal tespit edildi. Bu durumun ekosistem üzerinde negatif etki yapmasından endişe ediliyor. Viyana Üniversitesi'nde Gabriel Sigmund ve Thilo Hofmann ile ekibi, farklı iklimsel bölgelere ait orman, çayır ve mera yangınlarından kalan kömür örneklerini analiz ettiler. 10 farklı bölgeden alınan 60 örneğin tümünde, topraktaki normal seviyenin 10 ila 1000 katı serbest radikal saptandı. Araştırmacıların tahminlerinin aksine bu yoğunluk en az beş yıl istikrarlı kalıyor. Sonuç bir orman yangınından yıllar sonra aynı yerden toplanan kömür örneklerinin analizleriyle elde edildi. Çevrede yok olmayan serbest radikaller, hücre üzerinde oksidatif strese yol açan oksijen radikallerinin potansiyel öncüleridir. Örneğin bitkilerin üremelerini engelleyebilir, hücre zehirleri üretebilir veya omurgasız hayvanlar için zehirli olabilirler. Araştırmacılar serbest radikal yoğunluğunun kömürleşme seviyesine göre arttığını da fark ettiler. Özellikle odunsu maddeler orman yangınlarında yüksek yoğunluğa neden oluyor. Aslında yangınlar birçok ekosistemde doğal bir döngünün parçasıdır ve yangın riskinin sınırlandırılmasında yardımcı olabilirler. Fakat araştırmacılar iklim değişimine bağlı olarak daha sık yaşanan çok büyük yangınlarda durumun farklı olduğunu söylüyorlar. Örneğin geçen yıllarda Kaliforniya ya da yangınlara uyum sağlamamış olan yağmur ormanları ve arktik tundra gibi bölgelerdeki orman yangınları çok fazla zarar verebilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ormancilik-uzmani-wohllebenden-kaz-daglari-yorumu-cifte-ahlaksizlik", "text": "Kaz Dağları'nda 198.000 ağaç kesildi. Ve bu katliam, Kanadalı Alamos Gold şirketinin Kirazlı'daki altın madenciliği projesinin sadece ilk adımı. Doğaseverler ve bilim insanları bu projenin ekosistemi mahvedeceğini uzun süredir dillendiriyor. Kaz Dağları'ndaki haklı mücadele de bu savunuyla devam ediyor. Geçtiğimiz gün Yavuz Dedegil'in altın ve gümüş madenciliğiyle ilgili aydınlatıcı çevirisini paylaşmıştık. Bilgiye göre, altın ve gümüş madenlerinde cevherin taş-toptaktan ayrılması çoğunlukla Siyanid ve cıvayla yapılıyor ve bu maddelerin ikisi de bitki ve hayvanlar için çok zehirli. Çalışmaların sonunda altın bitip maden kapanınca orada canlı yaşamı için hayat da bitiyor. Wohlleben ayrıca, ormancılık ruhsatı kapsamında ödedikleri 5 milyon doların bir kısmını ağaçlandırma çalışmaları için kullanacaklarını söyleyen Alamos Gold şirketi CEO'su John McCluskey'ye, bunun sadece \"göz boyama\" olduğunu ima ederek karşı çıkıyor: 100 genç ağaç, birkaç asırlık tek bir ağacın yerini tutmuyor. Şu anda Türkiye'de kesilen ağaçlar birkaç asırlık ağaçlar. Ve yerine dikilecek fidanlar önümüzdeki yüz yıllar boyunca ormanı eski niteliğine kavuşturamayacak diyor ve ekliyor: Bir ormanın yeniden oluşumu en az 500 yıl sürer, ki başarı garantisi yok... Oysa şu anda iklim değişikliği, erozyon gibi akut ve çok büyük sorunlarla karşı karşıyayız ve 500 yıl bekleyecek vaktimiz yok. En iyi çözüm ormanların korunmasıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ormansizlastirma-iklim-degisikligini-hizlandiriyor", "text": "Ormansızlaşma , ormanların veya dikili alanların tahrip olarak ormansız alanlara dönüşmesidir. Ormanlık alanların tarlalara, çiftliklere veya kentsel kullanım alanlarına dönüştürülmesi örnek olarak gösterilebilir. Yalnızca nefes almakla kalmayıp vahşi yaşama da yuva olan ormanlar yeryüzünün %31'lik bir bölümünü kaplamakta. Öyle ya da böyle her yıl ortalama 16 milyon hektar orman yok olmakta. Bilim insanları ormansızlaştırma ve küresel ısınma arasında doğrudan bir korelasyon bulunduğunu ileri sürüyor. Dört yıl süren bir ormansızlaştırma operasyonunun yarattığı karbon ayak izi, havacılık tarihinde her bir uçuşun 2024 tarihine dek yarattığı ayal izine eşit.. Bunun nedeni ağaçların karbondioksiti emmesi. Dolayısıyla daha az ağaç havada daha fazla miktarda karbondioksitin serbest kalması demek. Daha fazla karbondioksit, sera gazı etkisini artırır ve bu da küresel ısınmayı tetikler. Biyo-çeşitlilik ormansızlaştırmanın bir diğer olumsuz etkisi. Ormansızlaştırmanın en büyük kurbanı yağmur ormanlarıdır. Dünya'nın % 7'sini kaplayan yağmur ormanları dünyada yaşayan bitki ve hayvanların yarısını barındırır. Son 50 sene içerisinde Amazon ormanları %17'sini kaybetti. Ormanlar yok oldukça bazı bitki ve hayvanların yaşama şansı da yok olur. Minicik bir çiçekten devasa orangutanlara dek çok sayıda tür bu nedenle yok olmak üzere. Ormansızlaştırmanın bir etkisi de toprak erozyonu. Ağaçlar ve bitkiler topraktan akıp giden sular için bir bariyer oluşturur. Kökler toprağı tutar ve toprağın akıp gitmesini önler. Bitkisiz kalan toprağın özellikle üst tabakası akar. Geride kalan toprakların besleyici özelliği düşük olduğu için ekinlerden verim alınmaz. Bir diğer etki de yağmurların azalması. Ağaçlar atmosfere su buharı saldığı için bölgeye daha az yağmur düşer ve sonuçta yeraltı suları azalır. Böyle kurak topraklarda çiftçilerin verim alması olanaksızdır. Bir olumsuzluk da su baskınlarıdır. Kıyı bölgelerindeki bitkiler dalgaların etkisini azaltır. Bu bitkilerin olmaması kıyılardaki yerleşim alanlarının sular altında kalmasına yol açar. Bilim insanlarına göre kıyı bölgelerindeki mangrov ormanlarının son on yıllarda yok edilmesi siklonların şiddetlenmesine yol açtı. Yağmur ormanlarında yaşayan yerli halklar da ormansızlaştırmadan fi ziksel ve kültürel olarak büyük zarar görüyor. Bu halkların yaşadıkları bölge üzerinde yasal hakları bulunmadığı için, bu topraklardan yararlanmak isteyen hükümetler bu kişileri bir anlamda göç etmeye zorluyor. Ormanları terk eden bu insanlarla birlikte kültürleri de yok oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/orta-asya-col-olma-yolunda-hizla-ilerliyor", "text": "İklim değişimi sadece küresel ortalama sıcaklığı yükseltip, uç hava koşullarını sıklaştırmakla kalmıyor, koskoca iklim bölgelerinin de genişlemesine yol açıyor. Ekvator'un etrafındaki tropikal kuşak daha şimdiden ölçülebilir şekilde genişledi. Örneğin Kuzey Amerika'daki Great Plains ekosistemleri 590 kilometre kadar kuzeye genişlerken, Orta Avrupa'da yazlar uzadı, kışlar ise kısaldı. İklim değişiminin kendini iyice hissettirdiği diğer bir bölge de Orta Asya. Kafkaslar ve Batı Çin arasında bozkırlarla ve çöllerle biçimlenen bu bölge bir zamanlar, Avrupa'ya kadar giren ve Avrupa tarihini biçimlendiren göçebe bozkır halklarının vatanıydı. Bölgenin kurak iklimi günümüzde su kıtlığına neden olduğu gibi mahsulde de verim kaybına yol açıyor. Mahsulün büyüme mevsiminde beklenen yağışta meydana gelen küçük sapmalar bile bu bölgenin tarımsal ve sosyal istikrarı için önemli ölçüde kötü etki yapabiliyor. Daha önceki araştırmalar iklim değişiminin, Orta Asya'nın iklimini tamamen değiştirdiğini ve her şeyden önce sıcaklık ve kuraklık evrelerini sıklaştırdığını göstermişti. Son araştırma ise iklim değişiminin Orta Asya'nın iklim bölgelerini de önemli ölçüde değiştirdiğini ve genişlettiğini gösterdi. Nebraska-Lincoln Üniversitesi'nden Qi Hu meslektaşı Zihang Han çalışmaları için, 1960 yılından bu yana Orta Asya'da kaydedilen sıcaklık ve yağış verilerini değerlendirdi. Araştırmacılar ayrıca 1960-1980 yılları arasındaki iklim bölgelerinin genişlemesini 1990-2020 yılları arasındaki genişlemelerle karşılaştırdılar. Sonuçlara göre diğer yerlerde olduğu gibi Orta Asya'daki yıllık ortalama sıcaklıklar artmış. Şöyle 1990 yılından sonraki 30 yıl içinde 0,6 ile 17 derece artmış sıcaklıklar. Buna paralel olarak yağışlar da birçok bölgede önemli ölçüde azalmış. Bilim insanlarının açıkladığı gibi sıcaklık artışı ve kuraklık kombinasyonunun iklim bölgeleri üzerinde büyük etkisi var. 1980'den bu yana yaşanan en önemli değişim, çöl ikliminin Kuzeye ve Doğuya kayması. Bu değişim, Kuzey Özbekistan ve Kırgızistan'ın ılıman enlemleri, Güney Kazakistan ve ayrıca Batı Çin'deki Junggar Havza'sının kuzey ve doğu kenarları boyunca belirgindir diyor araştırmacılar. Bu bölgelerde yazlar iyice kurak geçmeye başladı ve yağmur ise sadece soğuk kış aylarında yağıyor. Buna paralel olarak kuzeydeki bozkır iklimi de aynı oranda kuzeye doğru genişlemiş. Özellikle de Çin'deki Xinjiang bölgesinin kuzeyinde bozkırlar genişlemiş ya da çöle dönmüş. Fakat bilim insanlarının fark ettikleri gibi bazı bölgelerde yağışlar az da olsa artmış. Dağların yüksek kesimlerinde artan yağışlar kulağa olumla gelse de pek öyle değil. Çünkü bu şekilde daha dar alanda sıkışıp kalan yağışların ve sıcaklıkların gradyanları, kurak ve sıcak bozkır ikliminin, serin ve nemli iklime geçişi daha kısa bir mesafede gerçekleşmekte ki bu da hava basıncı dağılımını etkileyerek, bu geçiş bölgelerindeki batı rüzgarlarını güçlendiriyor. Bu da daha kuru havanın girmesine ve yağmur bulutlarının azalmasına yok açıyor. Diğer bir sorun da şu: Dağların yüksek kesimlerinde kar yerine daha çok yağmur yağdığında, ilkbaharda eriyen buzullardan akan su miktarı da azalmaktadır. Bu durum 20 ila 30 yıl kadar devam ettiği taktirde dağdaki buzullar ve kar örtüsü tamamen kaybolabilir. Bu da bölgede yaşayanların, ciddi bir susuzlukla karşı karşıya kalacakları anlamına geliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/otomobil-lastigi-cevreye-yilda-21-200-ton-mikroplastik-birakiyor", "text": "Önce alışveriş poşetleri kalktı, sonra tek kullanımlık plastik tabak, çatal gibi piknik ürünleri. Hatta plastik pipetler de. Tabii ülkemizde bunlar hala kullanılmaya devam ediliyor ama birçok Avrupa ülkesinde artık bu yasaklar var. Amaç daha temiz bir çevre. Sonuçta mikroplastik havaya, suya ve toprağa hatta bedenlerimize kadar girdi. Avusturyalı bilim insanları son araştırmalarıyla otomobil lastiklerinin çevreye yaydığı mikroplastiği hesapladılar. Sonuç gerçekten endişe verici. Evironmental Pollution dergisinde yayımlanan araştırmaya göre Avusturya'da sadece bir araçtan her yıl 2,4 kilo mikroplastik yayılıyor çevreye. Elbette bu değer çok kullanılan bir aile otomobiliyle ortaya çıkmıyor. Analizlere göre 8 kiloluk bir tekerlek üç yıl içinde 60.000 km yaptığı zaman kütlesinin beşte birini kaybediyor. Araştırmaya ilk kez tüm araç türleri ve transit trafiği de dahil edildi. Ağır vasıtalar ince toz üretimindeki yüzde 57'lik katkıyla birinci sırada yer alıyor. Yüzde 41'lik katkı ile ikinci sırada hususi araçlar yer alıyor. Motosiklet, moped veya bisikletlerin bu konuda etkileri çok az. Ancak toplam mikroplastik emisyonunun yüzde altmışı, analizlere göre trafikteki otomobillerin lastiklerinden kaynaklanıyor. Çapı beş milimetrenin altındaki plastik parçaları mikroplastik olarak tanımlanıyor. İnce toz ve ultra toz parçacıkları küçüldükçe akciğer ve bunun sonucunda kan dolaşımına sızmaları kolaylaşıyor. Nano-plastik parçacıklarının yüzde 0,3'ü lastiklerin sürtünmesiyle ortaya çıkıyor. Kauçuk parçacıklarına ek olarak, toplamda 5500 ton katkı maddesi, dolgu maddesi ve hepsinden önemlisi kurum gibi lastik bileşenler yayılıyor her yıl çevreye. Araştırmacılar bu nano partiküllerinin gebe kadınların solunum yolları üzerinden doğmamış bebeklerine kadar ulaştığını göstermiştir. Bazı lastik taktı maddelerinin bozunma ürünleri de hormonlar üzerinde etkili olabiliyor. Araştırmacılar daha sonraki çalışmalarda, toprakların yanı sıra nehir ve göl çökeltilerindeki birikimlerin etkilerini simüle ederek, bu tür maddelerin çevreyi ve insanları tam olarak nasıl etkilediklerini öğrenmeye çalışacaklar. Lastik aşınmasına karşın daha sağlam lastikler üretilebilir. İnsanlar daha az otomobil kullanmalı diyor araştırmacılar. Ağır vasıta trafiği yavaş yavaş demiryoluna kaysa bile tahminler, otomobil trafiğinin daha da artacağı yönde. Elektrikli otomobillerin de bu konuda pek çözüm olması beklenmiyor. Nitekim elektrikli otomobillerdeki lastikler de aynı şekilde aşınarak mikroplastik üretiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/ozon-tabakasindan-guzel-haber-iyilesme-sureci-devam-ediyor", "text": "Bilim insanları dünya atmosferinde, ozon tabakasına zarar veren CFC seviyesinin azalmaya başladığını açıkladı. Gezegenimizi Güneş'ten gelen zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının iyileşme süreci geçen dönemde tehlikeli bir şekilde duraklama noktasına gelmişti. 2018 yılında yayımlanan atmosferik ölçümlere göre, Doğu Çin'de yasa dışı bir şekilde kloroflorokarbon kimyasalı salınımı olduğu ortaya çıktı. Çevresel Araştırma Ajansı, kimyasalın bölgedeki firmalar tarafından üretilen ev yalıtımında kullanılan poliüretan yalıtım köpüğü sebebiyle artış gösterdiğini gözlemledi. Ardından Montreal Protokolü çerçevesinde zararlı kimyasalın üretimi durduruldu. Bilim insanları CFC kimyasalının azaltılması ile birlikte ozon tabakasının artık iyileşmeye başladığını açıkladı. Araştırmayı yürüten Dr. Western, \"Atmosferdeki zararlı madde seviyesinin 2019 yılında düşmeye başladığını gözlemledik. İyileşme hızının bu yüzyılın sonuna kadar 1980 yılındaki seviyeye gelmesi gerekiyor\" dedi. CFC yani kloroflorokarbon gazları olarak bilinen madde buz makinesi gibi soğutucularda kullanıldığı gibi ayrıca deodorant gibi püskürtme bazlı kutularda da kullanılıyor. Ozon tabakasına zarar verdiği 1980 yılına kadar bilinmeyen kimyasalın salınımı, 1987 yılında imzalanan çokuluslu Montreal Protokolü çerçevesinde yasaklandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/plastik-atik-ticareti-nedir-turkiye-nasil-en-cok-atik-alan-ulkelerden-biri-oldu", "text": "Plastikler doğada uzun süreler çözülmeden kalabildiği için plastik çöpleri dünya çapında doğaya zarar veriyor. Bazı hayvanların midelerinde birikerek veya bedenlerine dolaşarak ölümlerine yol açabiliyor. Ayrıca mikroplastik denen küçük parçacıklara ayrılarak suya, hayvanlara ve bu iki kaynaktan da insan bedenine geçiyor. Mikroplastiklerin insan sağlığına nasıl etkileri olabileceği ise henüz bilinmiyor. Bunun önüne geçmek için tek kullanımlık plastik ürünler yerine, geri dönüşümlü plastik ürünlerin kullanımı artırıldı. Bu ürünler çöpe atılmak yerine geri dönüşüm kutularına atılarak, geri dönüşüm tesislerinde yeniden kullanılabilir birer plastik haline getiriliyor. Science Advances dergisinde 2017 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre 2015'te üretilen plastiklerin yüzde 55'i çöpe atıldı, yüzde 25,5'i enerji üretim tesislerinde yakıldı, yüzde 19,5'i ise geri dönüştürüldü. Fakat dünyada en çok plastik tüketen ülkeler arasında yer alan bazı gelişmiş ülkelerde bunu sağlayabilecek yeterli geri dönüşüm tesisi bulunmuyor. Bazı yönetimler de atık yakma tesislerinin havaya kirletmesi nedeniyle bunları kendi ülkelerinde veya bölgelerinde kurmak istemiyor. Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği'nde plastik paketlerin yüzde 78,5'i ayrıştırıp toplanıyor fakat bunların yalnızca yüzde 41,5'u AB sınırları içinde geri dönüştürülüyor. Bu ülkeler plastik atıklarını geri dönüştürülmek üzere diğer ülkelere gönderiyor ve bunun için para ödüyor. Bunu genellikle yoksul ülkeler tercih ediyor. Fakat bu uygulama söz konusu ülkelerde \"zengin ülkelerin çöplüğü haline gelmekle\" eleştiriliyor. Atıkların her zaman geri dönüştürülmediği, denetimin az olduğu bu ülkelerde bazen yakıldığı, bazen de çöpe atıldığı belirtiliyor. AB plastik atıkların yalnızca geri dönüşüm için diğer ülkelere gönderilmesine izin veriyor. Fakat bunun denetlenmesi pek de mümkün olmuyor. Avrupa Çevre Ajansı, \"AB'nin ihraç ettiği plastik atıkların vardıkları ülkelerde nasıl işlendiğine dair neredeyse hiçbir bilgi yok\" diyor. Dünyanın en büyük plastik atık ithalatçılarından Çin'in 2017'de çöp ithalatını yasaklaması, bu alanda yeni ülkelerin öne çıkmasına yol açtı. AB'ye aday ülkeler de 2020'de 2016'ya kıyasla Türkiye'ye 20 kat daha fazla plastik atık gönderdi. \"Hükümet ciddi bir teşvik verdi, biri Adana'da olmak üzere birçok yerde plastik organize sanayi bölgeleri kuruldu. \"Yatırım teşviki verildi, ithalat yapan firmalara vergi muafiyeti getirildi, ithal ettikleri atıkların vergisini devlet ödüyordu, böyle enteresan bir teşvik süreci yaşandı ve mantar gibi türediler. Veri sitesi Statista'nın Birleşmiş Milletler Comtrade Veritabanı'ndan derlediği bilgilere göre Türkiye 2019 yılında dünyanın en çok plastik atık ithal eden ülkesi oldu. Plastik atıklar bazı ülkelerde ayrı geri dönüşüm kutularında toplanarak atılıyor. Fakat bazı ülkeler kağıt, cam, metal ve plastikleri aynı kutularda topluyor ve geri dönüşüm için diğer ülkelere karışık bir şekilde gönderiyor. Bu karışık çöpleri ayıklamak ve geri dönüştürmek ise daha zor oluyor. Türkiye'nin yurtdışından aldığı çöplerin miktarı arttıkça bu konu kamuoyunda daha sık gündeme gelmeye başladı. Son yıllarda plastik atık ihracatına dair eleştirilerin artmasının ardından Ticaret Bakanlığı 1 Ocak 2021'den itibaren bazı plastik atıkların ithalatını yasakladı. Bunlar içinde karışık toplanmış ve evsel atık bulaşma riski olan plastikler de var. Yasaklanmayan bazı plastiklerin ithalatı ise denetime bağlandı. Yasağın ardından Dünya gazetesine konuşan geri dönüşüm ve plastik üretimi sektöründen temsilciler hammaddeye ulaşmakta zorluk yaşayacaklarını söylemiş ve yasayı eleştirmişti. Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı Başkanı Yavuz Eroğlu, \"İthal edilen toplam 150 tür plastik atık hammaddeden en çok ithal edilen etilen, stiren, pet ve PVC'nin ayrı ayrı kodları olduğu için bu ürünlerin ithalatına dokunulmadı; ancak geri kalan 145 çeşit ürün 'diğer' kodu altında tasnif edildiğinden tümden yasaklandı. Bir başka anlamda çöpün ülkeye girişini engelleyelim derken ihtiyaç duyduğumuz hammaddenin ithalatını da yasakladık\" demişti. Diğer kodu altındaki atıkların ithalatı kısıtlamaların ardından Ocak ve Şubat'ta düşse de Mart'ta tekrar artışa geçti. \"Aralık ayında yasak geleceği öğrenilince firmalar bir anda tonlarca atık getirdiler. \"Yasak devreye girince bir karışıklık oldu önce, hangi plastik atıkların yasaklandığına dair. \"Sonra sistemi çözünce tekrar artış gösterdi. Örneğin sadece Şubat'ta İngiltere'den 30 bin ton plastik atık getirilmiş. \"Burada da ilginç bir durum var. Plastik polietilen film şeklinde getirilmişler. Beklenmedik bir artış var ama İngiltere'den bu kadar polietilen film çıkışı olmamış daha önce. Bu da akla yanlış beyanı getiriyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise hedeflerinin zamanla plastik atık ithalatını tamamen sıfırlamak olduğunu söyledi. Kurum, Türkiye'deki geri dönüşüm tesislerinin yeterli hammaddeye ulaşamaması nedeniyle ithalat yapıldığını, fakat bu yıl tesislerin yurt dışından getirebileceği hammaddenin kotasını yüzde 80'den yüzde 50'ye düşürdüklerini söyledi ve \"Üretilen malın hammaddesinin yüzde 50'sini Türkiye'den toplamak zorundalar\" dedi. Öte yandan Greenpeace'in 17 Mayıs'ta yayınladığı bir araştırma, İngiltere'nin 2020'de Türkiye'ye ihraç ettiği plastik atıkların 210 bin ton civarında olduğu ve bunların bir kısmının yollara, tarlalara ve su kaynaklarına atıldığını veya yakıldığını tespit etti. 1950'den 2015'e kadar dünyada 8,3 milyar ton plastik üretildiği ve bunun 4,9 milyar tonunun çöpe atıldığı, 800 milyon tonunun da yakıldığı tahmin ediliyor. \"Türkiye 2018 yılında 32 milyon ton belediye çöpü üretmiş. Tahminlere göre belediye çöplerinin yüzde 10-15'i plastikten oluşuyor. Bu da 3-3,5 milyon ton demek. \"Bunun 1,5-2 milyon tonu geri dönüştürülemeyecek plastikler olsa bile geriye en az 1 milyon ton plastik atık kalır. \"Bu da Türkiye'nin yurt dışından ithal ettiği 750 bin tondan daha fazla. Türkiye bunları ithal etmek yerine 'yerli ve milli' plastik atıklarını dönüştürmeli. \"Ama Türkiye'de 250 bin tonu ancak toplanıp geri dönüştürülebiliyor. \"İçerde plastik atıkları toplamak dışardan ithal etmekten daha masraflı. Şirketler karını düşündüğü için bunu tercih ediyor. Türkiye'nin Akdeniz'e en fazla plastik atık bırakan ülke olduğunu belirten Gündoğdu ülkenin plastik atık ithalatını denetlemeye enerji harcamaktansa ülke içinde üretilen atığı dönüştürmeye enerji harcamasının daha faydalı olacağını söylüyor. \"Kıvılcım sıçradı, elektrik kontağından ya da bilinmeyen bir sebepten yılda 70-80 tane yangın çıkıyor geri dönüşüm tesislerinde. Türkiye'de yurt dışından ithal edilen plastik atıkların yakılması yasak. Bu atıklar yandığında çevreye büyük miktarda karbon ve mikroplastik salıyor, bunun yanı sıra zehirli olabilecek metallerden pestisitlere kadar çok sayıda kirleticinin havaya ve su kaynaklarına karışmasına yol açabiliyor. Bu atıklar kurallara uygun dönüştürüldüğünde bile geri dönüşüm tesislerinin çevreye mikroplastik salması riski sürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/plastik-atiklarindan-kerosen-uretimi", "text": "Dünyamız bugüne dek hiç olmadığı kadar büyük bir plastik atık sorunu yaşıyor. Bu biraz da tüm plastik atıkların yüzde yirmisinin bile yenilenememesiyle de ilgili. Ama bu konuda karışık plastiğin yeniden değerlendirmeye izin verecek yöntemlerin eksikliği de rol oynuyor. Bununla birlikte artık örneğin mikroplar, enzimler veya özel katalizörlerle plastik atığın indirgendiği ve başka alanlarda kullanılabilir hidrokarbona dönüştüren yöntemler var. Washington Eyalet Üniversitesi'nde Hongfei Lin ile çalışan ekip, şimdi yeni bir yöntem keşfetti. Araştırmacılar birkaç yıldan bu yana polietilen gibi plastikleri kimyasal olarak ayrıştırabilen ve onları daha kısa hidrokarbon zincirlerine ayırabilen, karbon içerikli katalizörler üzerinde çalışıyorlardı. Bu yöntemle plastikten, jet yakıtı olan keroseni bile üretmeye başarmışlardı. Fakat kimyasal dönüşüm için çok yüksek sıcaklıklar ve uzun zaman gerektiğinden yöntem pek kullanışlı değildi. Ekip şimdi süreci, kimyasal dönüşümün 220 derecede ve bir saat içinde gerçekleştirecek şekilde iyileştirdi. Yeni yöntemde polietilen yüzde 90 oranında sekiz ila on altı karbon atomlu zincirlere bölünüyor; ki bu birimler jet yakıtı ve kayganlaştırıcı için tipik. Araştırmacılar bu yüzden bu sürecin atık polietilen ve benzer polimerlerden değerli ürünler üretmeye izin veren bir yöntem olabileceğini söylüyorlar. Polietilenin bu hızlı ve nispeten verimli parçalanması, hidrojen gazı ve bir çözücünün yanı sıra özel bir katalizörün eklenmesiyle mümkün oluyor. Bu katalizör, bir karbon yüzeyine dağılmış rutenyum nanopartiküllerinden oluşuyor. Bilim insanları bu parçalanmayı optimize etmek için önce polietileni yaygın bir organik çözücü olan n-hekzan içinde çözdüler. Daha sonra ise bu çözeltiyi katalizöre eklediler ve hepsini ısıttıktan sonra 30 bar basınç altında hidrojen gazı verdiler. Böylece iki saat içinde katalizör, polimer zincirlerini çok verimli bir şekilde parçalayarak, plastiğin yüzde 90'ını sıvı yakıt olarak kullanılabilecek hidrokarbon zincirlerine dönüştürdü. Araştırmacılara göre yeni yöntem, polietilen gibi plastik atıkları, göreceli olarak basit bir şekilde yakıt, kayganlaştırıcı madde veya kimya endüstrisi için gerekli hammaddelere dönüştürecek yeni olanaklar sunuyor. Yöntemin en olumlu tarafı ise çok az enerji gerektiriyor oluşu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/reaktor-kazasindan-7-yil-sonra-fukusimada-durum", "text": "Kazadan 7 yıl sonra bugün Fukuşima santral alanında 5000 işçi çalışıyor. Santralı işleten TEPCO şirketi nükleer santralin ilk 3 reaktör blokunun yakıt elemanları, bekletme havuzlarındaki yakıt elemanlarını dışarı çıkarabilmek için hazırlıklar yapıyor. Bu yıl ilk iş, 3. blokun bekletme havuzundaki 586 yakıt elemanının, reaktör binasının çatısından özel bir vinçle çıkarılması olacak . Ayrıca, çok yüksek radyasyon dozu nedeniyle içine girilemeyen reaktör binalarında uzaktan komutlu robotlar ve kameralarla reaktör binasının içinin ne durumda olduğu, ergimiş nükleer yakıt maddesinin bina içinde nerelerde ne miktarda dağıldığı araştırılıyor. Kameralar yüksek radyasyon dozu nedeniyle birkaç saatte bozulduğundan / ergidiğinden sık sık değiştirilmeleri gerekiyor /5/. Bu bilgiler elde edildikten sonra ergimiş nükleer yakıt maddesinin nasıl dışarıya çıkarılacağıyla ilgili uzaktan komutlu araç ve gereçlerin projelendirilip işe nasıl girişileceğinin iyice planlanması işçilerin fazla radyasyon dozu almamaları için gerekiyor. Temmuz 2017'de robot kameralarla 3. reaktör blokunun içinden ilk resimler alınarak yakıt maddesinin saçılımı görüldü. Benzer görüntüler 2. blokta Ocak 2018'de alındı. Tepco, reaktör binalarının iç durumunu daha iyi görüntüleyebilmek için myonentomografi denilen yeni bir teknik deneyerek bir çeşit taramayla röntgen benzeri filmler de çekiyor. Böylelikle ergiyen yakıt maddesinin reaktör binasının içinde kaldığı, dışarı pek sızmadığı bilgileri elde ediliyor. Bu araştırmalar ve hesaplar sonunda Tepco, 1. blok reaktör kabında pek yakıt maddesi kalmadığını, yakıt maddesinin containment'a dağıldığını öngörüyor. 2. reaktör blokunda ise nükleer yakıt maddesinin daha çok reaktör kazanında kaldığı, 3 no'lu blokta ise yakıt maddesinin bir miktarının reaktör kazanında, bir miktarının da containment'a dağıldığı hesaplanıyor. Soldaki görsel: Kazadan sonra depremle harabeye dönen Fukuşima çevresinde radyoaktif madde de olabileceği nedeniyle koruma giysilerle arama yapan ekip. Sağdaki görsel: Son yıllarda yerin üst yüzünden sıyrılarak çuvallara doldurulmuş radyoaktiviteli toprak. Tepco şirketi, 1. ve 2. Reaktör bloklarındaki nükleer yakıt elemanlarının dışarı çıkarılma işlerine ise ancak 2023 yılında başlayabileceğini açıklıyor. Reaktör binalarının dış duvarları zaten daha önce mantolanmış durumda ve metal örgülü ağlarla kaplı. Kaza geçirmeyen 4. reaktör blokundaki yakıt elemanları 2014'de ara depoya aktarılmıştı. Yağış miktarına bağlı olarak Fukuşima santral alanında günde 50-100 ton arasında radyoaktif maddelerle bulaşmış suyun temizlenip depolanması gerekiyor. Bugüne kadar depolanan su miktarı 1 milyon ton kadar olup bundan 10 bin tonu çok yüksek radyoaktif maddeli (bu su tanklarının dış yüzlerindeki radyasyon doz hızı epey yüksek: 200-300 mSv/h dolayıda). Santral alanında 1000 kadar su deposu var ve alan 2021'de dolacak. Sonra biriken depoların nereye konacağı henüz belli değil. Yeraltı suyunun reaktör binalarına girmemesi için, 2017 yılında binalar, toprak altından çepe çevre soğutmalı koruma duvarıyla çevrildi. 'Buz duvarı' denilen duvar soğutularak yeraltı suyunun donarak binaya girmesi önlenerek içeride günde 140 ton kadar yeni radyoaktif maddelerle bulaşmış suların oluşmaması düşünüldü ama şimdiye kadar bu pek işe yaramadı. Bu duvarın yapımının ve soğutulmasının gideri epey yüksek. Duvarın yapım giderlerinden başka, duvarın soğutulması için gereken elektrik 15 bin nüfuslu bir yerleşim yerinin kullanabileceği elektrik miktarı kadar yüksek (44 milyon kWh). Fukuşima santralında depolanan sulardaki radyoaktif maddeler, trityum dışında temizleniyor. Trityumlu suların okyanusa verilip verilemeyeceği ise ilgili balıkçılık örgütleri, yetkili kurumlarca ve Tepco uzmanlarıyla birlikte görüşülüyor. Temizlenerek sınır değerlerin altına inen suların depolardan denize verilmesini balıkçılık örgütlerinin sonunda kabul ettikleri medyada yer alıyor. Fukuşima santralından 10-50 km uzaklıktaki yerleşim yerlerine yavaş yavaş halkın geri dönmesine izin veriliyor. Daha önce belirttiğimiz gibi /5/ evlerinden uzaklaştırılan insanlar içinde birçok kişinin depresyon geçirdiği hatta intiharlar olduğu medyada yer alıyor. Santral alanında çalışan Tepco ve diğer personelin aldıkları radyasyon dozları değişiyor ancak kontrollü olduğundan pek yüksek değil. Ayda 5-10 mSievert dozu aşan personel sayısı oldukça az ve yıllık sınır değerlere ulaşılmadan personel değiştiriliyor. Fukuşima santral bölgesinin tümüyle temizlenmesinin daha 30-40 yıl süreceği ve giderlerin 100 milyar doları aşacağı tahmin ediliyor. Becquerel: Radyoaktivite birimi: 1 Bq: Saniyede 1 atom çekirdeği bozunumu olup çok küçüktür. Sievert : Radyasyon doz birimi olup 1 Sv= 1Joule/kg . Aslında 1 Sievert'lik doz, günlük yaşamda çok küçük bir doz olmakla birlikte, hücrelere enerji aktarımında ise çok büyük etkisi olduğundan bunun binde biri olan miliSv kullanılıyor. Örneğin 1 yılda vücudumuzun aldığı doğal radyasyon dozu ortalama olarak kişi başına 2,4 mSv'dir. - Ülkemizde kurulacak nükleer santrallarla ilgili radyasyon güvenliği (FMO Teknik Raporu, Y. Atakan, 50 sayfa, fmo.org.tr) - Fukuşima kazasının 4. yılında durum (Bilim ve Gelecek dergisi Nisan 2015) - Radyasyon ve Sağlığımız kitabı: https://www.nobelkitap.com/kitap_113005_radyasyon-vesagligimiz.html (Nobel yayınları 2014, Y. Atakan) - http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/fukusima-kazasindan-5-yil-sonra-bugun-neler-biliyoruz - https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kazadan-6-yil-sonra-fukusimada-durum-alinacak-dersler"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/salda-golu-ozelligini-artik-kaybediyor", "text": "Salda Gölü'nü özel kılan beyaz kumu ve karnabahar yapılı stramatolitleri artık olmayacak. Salda göl suyundaki syanobakterilerin yıllar süren emeği boşa gitti. Syanobakteriler yıllarca çalışıp, karnabahar yapılı hidromagnezit oluşturmak için çaba sarf ettiler. Ama bu çabaları bugünlerde, yüzbinlerce insanın onları ayakları altına alıp, çiğnemeleriyle son bulmuş oldu. 6 Eylül 2019 tarihli HBT Dergisi 180. sayısında, Eşref Atabey'in \"Dünya'da tek olan Salda Gölü'nün önemi\" başlıklı makalesinde Salda Gölü'nün özellikleri, onu önemli kılan şeyin ne olduğunu ve önlemlerle ilgili öneriler sıralanmıştı. Aradan geçen bir yıllık zaman diliminde Salda Gölü'nde bilim insanlarının önerileri bir tarafa bırakılarak, adete Salda Gölü'nün tahrip olması için davetiye çıkartıldı. Önce Millet Bahçesi yapma amacıyla bir özel şirket Salda Gölü beyaz kumlarının bir bölümünü taşıdı, tepkiler üzerine bir ekip kurularak günlerce şirketin taşıdığı kumlar geri, sahile alındığı yere titizlikle serildi. Sonrasında ise Burdur Valisi, ''beyaz kumsalı ve turkuaz suyuyla ''Türkiye'nin Maldivleri'' olarak ünlenen Salda Gölü'ne gelin çağrısında bulundu. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin sosyal medya hesaplarından birinde yaptığı Salda Gölü paylaşımına dikkati çekerek, insanoğlunun henüz Mars'a gidemediği, \"Salda Gölü, Mars'taki Jezero Krateri ile jeolojik benzerliklere sahiptir; diyor; NASA diyerek, İnsanoğlu henüz Mars'a gidemiyor ama siz çıkın çıkın Salda Gölümüze gelin\" ifadelerini kullanmasından sonra, insanların merakı bir kat daha artmış, bir ayda 250.000 kişi gölü ziyaret etmiş. 2019 yılında Salda Gölü'nü ziyaret edenlerin sayısı 1.400.000 kişiymiş. Salda Gölü'ne gelen bu insanlar hidromagnezit oluşumlarının bulunduğu sahil kumu üzerinde yürüyerek, bebek arabalarıyla dolaşarak, şifalı diye kıyıya çukurlar açarak, kıyıda suyun içine girerek stromatolitleri, oluşmakta olan magnezyumlu çamurları, syanobakterileri çiğnediler, ezdiler adeta yok ettiler. Doğal güzelliği, bembeyaz kumsalı, beyaz, mavi, yeşil ve turkuaz rengi, güncel hidromanyezit oluşumu, fauna ve flora açısından, Dünyada tek olan Salda Gölü can çekişiyor. Salda Gölü'ne davet çağrısına, HBT Dergisi, 14 Ağustos 2020 tarih, 229'uncu sayısında yayımlanan, ''Jezero Krateri'ndeki yaşam arayışında'' başlıklı Nurgül Çelik Balcı tarafından kaleme alınan makalede belirtilen ''Mars'a gönderilen keşif aracı ile Jezero Krateri'nde yaşamın izleri aranacak. Mars'ta Jezero Krateri'ndeki yaşam arayışında Salda Gölü'nün önemi neden büyük? İkisi arasında benzer mikrobiyal işaretlerin varlığı tartışılıyor. Ülkemiz ve tüm dünya için öncelikli korunması gereken Salda Gölü, bizleri zamanda yolculuğa çıkararak 4 milyar yıl önceki Jezero Krateri'nin kenarına taşıyabilir. Salda Gölü sayesinde insanoğlunun merak ettiği en gizemli soruların cevabına ulaşmak için kapılar aralanıyor diyebiliriz'' öngörüsü de Salda Gölü'ne ilgiyi daha da artıracağa benziyor. Bu yazıda Salda Gölü ile Jezero Krateri şekli ile benzerlik sunabilir, ancak kayaç tipi, oluşum mekanizması, fiziko-kimyasal şartları ve mikrobiyolojik yönüyle tartışma götürür düzeydedir. Anolojik yönden benzerlik kurulabilir, ancak homoloji yapılamaz. Çünkü zaman bakımından, çevre taşlarının yapısı bakımından böyle bir benzetmeyi yapamayız. Derinliği ve şekli benzetilebilir. Türkiye'de farklı jeolojik zamanlarda syanobakteri etkinliğinde oluşmuş stramatolitler ve mikrobialitler vardır. Örneğin Salda Gölü gibi bazik olan Van Gölü'nde dev mikrobialit sütunları gölün dibinde bulunmaktadır. Salda Göl suyu pH'ı 8,5-9,2 ile baziktir. Ortalama toplam alkalinite yaklaşık 1700 mg/l; magnezyum 321,5 mg/l, sodyum 344,1 mg/l ve kalsiyum 16,9 mg/l'dir. Bu bazik ortamda syanobakteriler kıyıda güneş ışığı fotosenteziyle yana doğru büyüyen karnabahar yapılı stramatolitleri, göl dibinde ise derinlerde gün ışığına doğru büyüyen yukarı doğru sütunsu yapılı stramatolitleri oluştururlar. Nitekim göl dibinde sütunsu mikrobialitler bulunmaktadır. İnsanların kıyıda dolaşmaları, suya girmeleri suyun alkalitesini de bozmakta, kirliliğe yol açmakta, hidromagnezit oluşumu için gerekli olan magnezyumlu çamuru çiğneyerek, ezerek syanobakterilerin stramatolit yapıları oluşturması engellenmiş ve yok edilmiş olmaktadır. Hidromanyeziti oluşturan çamurların kaynağı magnezyum ve kalsiyumca zenginleşen yüzey sularıdır. Bu meteorik sular aracılığıyla göl ortamına taşınan magnezyum, mavi-yeşil algler olarak bilinen syanobakteri ve diyatoma florası tarafından fotosentez yoluyla hidromanyezit olarak çökeltilir. Göl suyunun yüksek alkali değeri hidromanyezit çökelimi için uygun koşullar oluşturmaktadır. Magnezyumlu çamurlar gölde hemen oluşan bir jeolojik olay değildir, yıllarca süreç devam etmektedir. Salda Gölü'ndeki insan trafiği engellenmezse, eğer bu şekilde tahribat devam ederse göl kıyısındaki beyaz kumları ve karnabahar yapılı stramatolitleri bir daha göremeyebiliriz. Eylül 2019, sayı: 180, sayfa: 16-22. Salda Gölü'nün önemi. HBT Sayı 229 - 14 Temmuz 2020 12-13. jeomikrobiyolojisi ve güncel stromatolit oluşumunda mikrobiyal etkiler. Yerbilimleri, 39 (1), 19-40. Elife Akgül, Korhan Çakır, Hafize Funda Kavurmacı, Bilge Karaman, Devrim Erşen ve Yıldırım Güngör. 2017. Güncel hidromanyezit stromatolitleri ve Salda Gölü. 70. Türkiye Jeoloji Kurultayı 10-14 Nisan 2017. Erol Kesici, Kutsal Kesici ve Cevdan Kesici. 2018. Salda gölü korunan alanının sürdürülebilirliği. Doğanın sesi. Yıl:1 Sayı:1, Sayfa: 3-11."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/sera-gazlari-saliniminda-dunya-ve-turkiye-bugun-ne-durumda", "text": "Daha önceki yazılarımızda doğa ve insan kaynaklı sera gazlarının etkilerinin fiziğini ve Dünya'da 1-2 derecelik sıcaklık artımının nasıl ölçülüp, hesaplandığını açıklamıştık. Bu yazımızda, Dünya'da ve Türkiye'de sera gazlarıyla ilgili gelişmeleri, geçmişten bugüne, şekillerle aktararak okuyucuların genel bir bilgi edinmelerine katkıda bulunmaya çalışacağız. Berkeley Earth analizlerine göre Şekil 1'de, Haziran 2021'de, dünyanın çeşitli bölgelerindeki ortalama sıcaklıklardaki değişimler gösteriliyor. Haziran 2021, 1850'den beri gözlenen dördüncü en sıcak ay olmuştur. Almanya ve daha birçok ülkede, Türkiye'nin doğusunda da sera gazlarının etkisiyle ortalama sıcaklıkta 2 oC derecenin üstünde artımlar Şekil 1'de kırmızı renkte gösteriliyor. Diğer yazılarımızda çizelgelerle de verdiğimiz gibi, YY'lar boyunca atmosferdeki CO2 miktarında 200 ile 300 ppm arasında değişimler olmuşken, CO2 miktarı son yıllarda 400 ppm'e yükselmiştir . Diğer yazılarımızda da vurguladığımız gibi aşırı artan nüfus, konfor ve savurganlık dizginlenmedikçe, daha fazla enerji gerekecek ve sera gazları salınımı sürecek. 2050'de Dünya nüfusu 10 milyar kişiyi bulurken, Türkiye 100 milyon kişiyi geçecek. Yenilenebilir enerjilerin kullanımının artmasına karşın, artan nüfusa ve yaşam tarzına bunlar yetmeyeceğinden fosil yakıtların kullanımının pek azalmadan 2050'de bile süreceği kestirimi yapılan bilimsel araştırmaların sonucu! /1-5/."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/su-kitligi-kapida-ve-sizin-de-yapabilecekleriniz-var", "text": "Susuz ancak 14 gün yaşamımızı sürdürebiliriz. Bir başka deyişle, insanın var oluşu tükenebilir tek bir kaynağa bağlı. Herkesin kendini savunmasız hissettiği ve sanıldığından çok daha fazla dış sistemlere bağlı olduğu bir dönemde, yaşanan bu olağandışı salgın, insanı insan yapan unsurları ve insanların dikkatlerini nereye odaklamaları gerektiği gibi konuları da bizlere anımsatıyor. Sayısal değerlere bakıldığında, dünyanın her yerinde çölleşmenin giderek arttığı görülüyor. Avrupa'da çölleşme şimdiden anakaranın yüzde 8'ini etkilemiş durumda. Afrika'nın yaklaşık yüzde 70'i çorak ya da yarı-çorak topraklardan oluşuyor. Kuzey Amerika topraklarının da yaklaşık yüzde 40'ı çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Veriler ise bu durumun giderek daha kötüleşeceğine, 2030 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun yüzde 47'sinin su sıkıntısı yaşayacağına işaret ediyor. Yeryüzündeki suların sadece 2,5'i tatlı su kaynaklarından oluşuyor ve insanlar kendileri için yaşamsal bir önem taşıyan bu kaynakların yalnızca binde 1'ine ulaşabiliyorlar. Bu gerçek, 2010 yılında BM tarafından içme suyunun neden resmen evrensel bir insan hakkı olarak tanındığını ve suyun Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri kapsamına alındığını da açıklığa kavuşturuyor. Son 100 yılda küresel su tüketimini 6 katına çıktı, bunun büyük bir bölümü (%70) bizleri besleyen tarım ürünleri ve hayvanlara, ya da giysilerimize harcanıyor. Yüzde 30'unu da sanayi ve evsel kullanımın oluşturuyor. Suyun büyük bir bölümü insanların beslenmesine harcanırken, besin ürünlerine harcanan suyun miktarı da ürünün türüne göre değişiyor. Bir kilo domates üretmek için 214 litre su gerekirken, 1 kilo pirinç için 2500 litre, 1 kilo peynir için 3180 litre, 1 kilo sığır eti için de 15,400 litre su harcanıyor. Bu durum su kıtlığı karşısında besin ürünlerindeki olası fiyat artışlarını ve bireyin satın alma gücündeki değişimi çok daha anlaşılır kılıyor. Tüm dünyanın korkunç bir felaketin etkilerini yaşadığı günümüzde seçimlerimizi yeniden değerlendirme olanağına sahibiz. COVID-19 salgınının gündelik yaşamımızda yarattığı değişimin etkilerini şimdiden görebiliyoruz. Bu süreç, başka şeylerin yanı sıra, bizlere öncelikle yaratma arzumuzun gezegenimizin yıkımıyla sonuçlanmaması gerektiğini de öğretiyor. Aşağıda gelecekte çevreyle ve suyla daha iyi bir ilişki kurmak amacıyla herkesin yapabileceği beş basit şeye yer veriliyor. 1-Akdeniz beslenme düzeninin temelini oluşturan besin piramidini izleyin. Buna göre, haftalık besin alımı ağırlıklı olarak sebze, meyve ve tahıllardan, az miktarda hayvansal proteinlerden oluşmalıdır. 2-Besinlerin nasıl üretildiklerine bakın. Onarıcı tarım, permakültür ve organik tarım toprağın nitelik ve üretkenliğini artırmaya yönelik, nemi koruyucu ve sulama gereksinimini azaltıcı girişimlerdir. Hidroponik, akuaponik, aeroponik gibi topraksız tarım yöntemleri ve dikey tarım da üretimi çok daha verimli kılan yöntemler. 3-İşlenmemiş besinlerle beslenin. İşlenmemiş besinlerin su ayak izi yalnızca bunların yetiştirilmesine harcanan sudan oluşurken, işlenmiş besinlerde temizleme, ön-pişirme ve paketleme malzemeleri için de ek bir su harcanıyor. 4-Nerede yaşayacağınız ve nerelerden alışveriş yapacağınız konusunu yeniden düşünün. Besin ve öteki ürünler ticari ürünler olduklarından, ithal bir ürünü tükettiğimizde bu ürünün taşınmasına harcanan su da onun su ayak izine ekleneceği gibi, ürünün yerel halkına ait suyu da onlardan esirgemiş oluruz. Evde, çevrenizde ve kentinizde besin ürünleri yetiştirilmesini desteklemek de su ayak izinde olumlu bir etki yaratacak ve mevcut yerel üreticilere de bir destek oluşturacaktır. Evlerimize kapandığımız, sevdiklerimizi yitirmekten korktuğumuz ve önüne geçilmesi olanaksızmış gibi görünen dünya çapında bir salgın karşısında kendimizi savunmasız hissettiğimiz bu günlerde tek yaşam kaynağımız olan ve ciddi güçlüklerle karşı karşıya kalan ekosistemimizi korumak da bizlere düşüyor. Bu yazı HBT'nin 215. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/sularin-yukselmesi-insanlari-yerinden-ediyor", "text": "İklim değişikliğine bağlı suların yükselmesi, dünyanın dört bir yanında denize kıyısı olan bölgeler için büyük tehdit oluşturuyor. Ancak bazı ada sakinleri için artık çok geç; evleri şimdiden sular altında kalmış durumda... Beş bölge yaşam alanlarını kurtarmak için bir B planını uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Pasifik Okyanusu'ndaki deniz seviyesindeki alçak adalar, yükselen deniz suları yüzünden tehlikede. Kiribati isimli küçük ada ülkesi özellikle zor durumda... Kiribati'nin eski başkanı Anote Tong uzun zamandır adanın sular altında kalmasını engellemek için yoğun bir kampanya yürütüyor. 2014 yılında Fiji'den bir büyükçe bir toprak satın alan Tong, Kiribati yaşanılamaz duruma geldiğinde 100.000 kadar vatandaşını buraya yerleştirmeyi planlıyor. Ne yazık ki Fiji'de de bazı topluluklar yükselen deniz sularının tehdidi altında. Bu tehlike o kadar ciddi ki 2014 yılında Vunidogoloa Köyü'nün sakinleri evlerini terk ederek adanın iç kısımlarına yerleşmek zorunda kaldı. Yüzbinlerce dolara mal olan bu taşınma sonucunda 30 kadar yeni ev inşa edildi: Ayrıca yanlarında balık çiftlikleri kuruldu ve ekime uygun alanlar tahsis edildi. Vunidogoloa, Fiji hükümetinin iklim değişikliği programı çerçevesinde taşımayı planladığı 30 köyden ilki. 2016 yılında Avustralyalı bilim insanları Solomon Adaları'nda yerleşimi olmayan 5 adanın yükselen sular ve erozyona bağlı olarak yok olduğunu keşfetti. Taro adındaki atol deniz seviyesinden 2 metre yüksekte ve burada yaşayan adalılar çeşitli kereler yaşanan tsunamilere bağlı olarak tahliye edilmişti. Şimdi başkent Choiseul'un da daha yüksek alanlara taşınması planlanıyor. Pasifik takımadalarının ısınmasının yanı sıra Alaska kıyılarına yakın küçük bir ada olan Shishmaref'in yaklaşık 600 sakini de iklim değişikliği yüzünden evlerini terk etmek zorunda. 2016 yılında yapılan bir referandum sonucunda köylüler, kıyı bölgelerinin ısınarak erimesi ve suya batması sonucu başka bölgelere taşınma kararı aldılar. Kuzey Kutbu Daire'sine yakın olan adanın sakinleri çoğunlukla Eskimolardan oluşuyor. Güneydoğu Louisiana'daki Jean Charles Adası'nda kalan 29 ev, Meksika Körfezi'ne batmak üzere. Biloxi-Chitimacha- Choctaw ve Birleşik Houma Ulusu kabile üyelerinin yaşadığı ada, 1955'ten bu yana topraklarının % 98'ini kaybetti. 2016'nın başlarında Amerikan Hükümeti Jean Charles sakinlerini daha yüksek bölgelere taşımak için Louisina'ya 48 milyon dolar yardımda bulundu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/super-mavi-kanli-ay-tutulmasi", "text": "150 yıldan uzun bir süredir görülmeyen nadir bir Ay tutulması, bugün (31 Ocak 2018) gerçekleşecek. Ay her zamankinden daha parlak ve kızıl görünecek. Ay tutulması Güneş, Ay ve Dünya aynı hizaya geldiğinde ve Dünya, Ay ile Güneş arasında konumlandığında meydana gelir. Bu tutulma, hem 2015 yılından beri gerçekleşen ilk ay tutulması hem de 1982 yılından bu yana gerçekleşen ilk Mavi Ay tutulması. Ancak bu olayı en özel kılan şey, 31 Mart 1866'dan bu yana ilk kez, Süper Ay'ın, Mavi Ay ile aynı zamana denk gelmesi. Olayın hem süper, hem kanlı hem de Mavi Ay olarak isimlendirilmesinin de üç ayrı sebebi var. Bir ay içerisinde iki kere dolunay gerçekleşirse ikinci dolunaya Mavi Ay deniyor. Bu tutulma da 1 aylık zaman dilimi içinde Ay'ın ikinci kez dolunay halinde olduğu bir zamana denk geliyor. Olay, Kanlı Ay\" olarak da biliniyor. Çünkü Ay, dünyanın gölgesinden geçerken, kızıl bir renge dönüyor. Süper Ay ise, Ay'ın dolunay ya da yeniay sırasında Dünya'ya en yakın konumda bulunması anlamına geliyor. Yaklaşık 2 aylık sürede art arda gerçekleşen üç dolunay da Süper Ay olduğundan bu seriye 'Süper Ay Üçlemesi' deniyor. Süper Ay üçlemesinin ilki 3 Aralık 2017'de, ikincisi 1 Ocak'ta gerçekleşti. Ay, bu tutulma sırasında Süper Ay üçlemesini tamamlamak için, kendi yörüngesinin Dünya'ya en yakın noktasında olacak. Ay ile Dünya arasındaki mesafe 360 bin 198 kilometreye kadar inecek. NASA yetkilileri, Süper Ay sırasında Ay'ın normalden %14 daha büyük ve %30 daha parlak görüneceğini belirtiyor. Süper Mavi Kanlı Ay, ABD'nin batı sahilinden ve Pasifik Kıyılarından net şekilde gözlenebilecek. Hava bulutlu olmadığı sürece, bu bölgelerdeki izleyiciler tutulmanın her aşamasına tanık olacak. Ay, önce Dünya'nın penumbra olarak da bilinen kısmi dış gölgesine girecek. Dünya yavaş yavaş ayı örtmeye başladığında, kısmi ay tutulması gerçekleşecek. Bu kısmi tutulma 1 saatten uzun sürecek. Daha sonra başlayacak olan tam tutulmayla da Ay kan kırmızı bir renge bürünecek. Tutulma, saat 18.34'te Türkiye'den kısmen de olsa izlenebilecek. Türkiye'deki izleyiciler, Dünya'nın gölgesinin Ay'ın neredeyse yarısını örttüğünü görecek. Türkiye'den net biçimde gözlenemese de NASA, tutulmayı canlı yayınlayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/surdurulebilir-tarim-icin-tarihten-dersler", "text": "Yediklerimiz sadece kendi sağlığımıza değil, gezegenimize de zarar verebilir. Her yıl atmosfere salınan sera gazının yaklaşık dörtte biri gıda üretim faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Söz konusu gazların büyük kısmını büyükbaş hayvanların ürettiği metan, kimyasal gübrelerden gelen azot oksitler ve tarım veya hayvancılık için ormanların tahrip edilmesinden kaynaklanan karbondioksit oluşturuyor. Bu gazlar ısıyı atmosferde hapsediyor. Sel ve kuraklık gibi aşırı hava olayları, ısınan dünyamızda daha sık ve şiddetli görülür hale geliyor, mahsulleri yok edip mevsim düzenini bozuyor. Sonuç olarak, iklim değişikliği halihazırda sorunsuz olmayan gıda tedariğini tamamen alt üst edebilir. Tarım alanında karşı karşıya olunan güçlükler önemli boyutlarda ve dünya nüfusu arttıkça sorunların da büyüyeceği açık. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin iklim ve toprağa ilişkin yeni özel raporu, toprak kullanımında, tarımda ve beslenmede keskin değişiklikler olmazsa, küresel sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutma hedefine ulaşmanın oldukça güç olacağı uyarısında bulunuyor. Milyarlarca insanı biyoçeşitliliğe ve çevreye zarar vermeden besleyebilecek bir gıda üretim sistemine şiddetle ihtiyaç var. Eski tarım yöntemleri üzerine çalışan araştırmacı Kelly Reed , geleceğin sürdürülebilir tarım sistemlerini bulmada geçmişteki ziraat uygulamalarının katkı sunabileceğini düşünüyor. Kadim tarım yöntemleri her zaman doğa ile uyum içerisinde değildi. İlk çiftçilerin yanlış sulama nedeniyle toprakta tuzlanmaya sebep olduğuna dair bulgular mevcut. Öte yandan, toprak kalitesini iyileştirmiş, mahsul verimini artırmış ve mahsulleri sel ve kuraklığa karşı korumuş eski yöntemler de var. Kelly Reed, İnka öncesi dönemde Güney Amerika'da ortaya çıkan ve MÖ 300 ile MS 1400 yılları arasında yaygın kullanılan bir su kanalı sisteminin başarılı tarım uygulamalarına iyi bir örnek olduğunu belirtiyor. Waru Waru sistemi olarak adlandırılan bu yöntemin başarısız örnekleri olsa da, uygulamaların çoğunluğunda çiftçilerin kimyasal ilaç kullanmadan mahsul ve toprak verimliliğini artırması sağlanmış. Yöntem, diğer yerel tarım yöntemleriyle karşılaştırıldığında sulama açısından önemli avantaj sağlıyor. Mahsulleri kuraklık ve aşırı yağıştan korumaya katkı sağlayan kanal sistemi, bitkileri dondan da koruyor. Kanallarda yaşayan balıklar da ek bir besin kaynağını oluşturuyor. Waru Waru kanal sistemi, dünyanın en büyük sulak alanlarından biri olan Llanos de Moxos da dahil olmak üzere Gü İnka yöntemi veya çeltik tarlasına balık ney Amerika'daki çiftçiler tarafından günümüzde kullanılıyor. Reed, bu tarım yönteminin, iklim değişikliği nedeniyle artması beklenen sel ve kuraklıklara karşı mahsullerin daha dayanıklı olmasını sağlayabileceğini ifade ediyor. Waru Waru sistemi, mevcut yaygın yöntemler açısından tarıma elverişli olmayan arazilerde de tarım yapılmasını sağlayarak ormanların korunmasına yardımcı olabilir. Günümüzde yaygın olan tarım yöntemlerinden biri de monokültür tarım. Bir tarım ürününün iklim, toprak şartları, kolaylık veya ekonomik nedenlerle diğer ürünlere göre baskın olarak yetiştirilmesi olan bu uygulama, toprak verimliliğini düşürebiliyor ve doğal yaşam alanlarına ve biyolojik çeşitliliği zarar verebiliyor. Monokültür tarım yapılan büyük ölçekli tarlalarda kullanılan kimyasal gübreler nehirlere ve okyanuslara sızıyor, zirai ilaçlar doğal yaşama zarar veriyor. Oysa birden fazla mahsulün yetiştirilmesi ve hayvancılığın çeşitlendirilmesi, gıdaların besin değerlerinin artırılmasını, gıda tedariğinin hava koşullarından daha az etkilenmesi ve biyoçeşitliliğin yeniden canlandırılmasını sağlayabilir. Oldukça basit yöntemlerle tarımda doğa ile uyumu sağlayan birçok kadim uygulamaya bir örnek de, Çin'de çiftçilerin bugün dahi uyguladığı, geçmişi Han Hanedanlığı'na (MS 25220) kadar uzanan bir yöntem olarak, çeltik tarlalarına balık bırakmak. İlave bir protein kaynağı oluşturan balıklar, çeltik tarlalarını daha verimli hale getiriyor. Bu uygulamanın pirinç monokültür tarımına kıyasla avantajı da, çiftçilerin kimyasal gübre ve böcek ilacı kullanımından tasarruf etmeleri. Zararlı otları ve haşereleri yiyen balıklar doğal bir haşere kontrolü sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/suveys-kanalinin-acilisi-ve-kanal-istanbul", "text": "Son zamanlarda, Kızıldeniz'den Akdeniz'e giren canlı türlerini anlatmak için kullanılan \"lesepsiyen göç\" sıkça gündemimize giren bu kavram oldu. Bu kavram Süveyş Kanalı'nın açılmasına öncülük eden Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps'e ithafen verilen isimdir. Esasında Akdeniz ile Kızıldeniz'i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı, 163 km uzunluğunda ve 350 metre genişliğinde ve 24 metredir derinliğindedir. İsmailiye şehrinden , Timsah, Büyük ve Küçük Acı Göl aralığından Süveyş'e ulaşır ve Hint Okyanusu ve Akdeniz'i birbirine bağlar. Kızıldeniz ile Akdeniz arasında kanal açarak Hint Okyanusu'na açılmak fikri yeni değildir. Bu fikir firavunlar döneminden beri vardır ancak gerçekleşememiştir. Osmanlı döneminde ise Süveyş Kanalı'nın açılması girişimi Sultan 2. Selim'le başlar ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa döneminde yeniden tartışmaya açılır. Sadrazam Sokullu'nun esas amacı Hindistan'dan Hicaz'a gelecek hacı olacak Müslümanlar'ın yolunu kısaltmak, Yemen üzerinden ticareti kolaylaştırmak ve bu dönemde Portekizliler'in bölgedeki etkinliğini azaltmaktır. Bu amaçla 1568 yılında Mısır Beylerbeyi'ne görüş sorulmuş ancak bir uzlaşmaya varılamadığından projeye başlanamamıştır. Daha sonra Venedikliler işin önemini kavramalarına ve yapılmasını çok istemelerine rağmen masrafların fazlalığı nedeniyle projeden vazgeçmişlerdir. Kanalın açılması için çabalayan bir başka isim ise Fransız diplomat Ferdinand Marie de Lesseps'tir. Mısır'da görev yaparken Mısır'ı yönetenlerle tanışır ve projeyi onlara kabul ettirmeyi başarır. Özellikle Said Paşa projeye 1854 yılında çıkardığı emirle açık destek verir ve bugünkü Port Said'in doğuşu böyle başlar. Lesseps, projeye para bulmak için bir şirket kurarak hisseleri satışa çıkarır ve böylece başlangıç parası elde edilerek, 200 milyon Frank'lık bir sermaye ile La Compagnie universelle du canal maritime de Suez kurulmuş olur; ama bu para yetmez. Araya insanlar koyarak İmparator Napolyon'dan 100 milyon Frank borç alarak projeye devam edilir. Uzun uğraşlardan sonra 1869 yılında on yıllık bir çalışmadan sonra kanal açılır. İnşaat sırasında 125.000 Mısırlı işçi ve köylü, kötü çalışma koşulları ve salgınlardan dolayı ölür. Projede toplam 2.400.000 kişi inşaatın kazı çalışmalarında görev alır. Mısır hükümeti, ekonomik kriz kapıya dayanınca elindeki hisseleri İngilizler'e satarlar ve böylece kanalın en büyük ortağı İngilizler olur. Daha sonra kanal 1956'da Cumhurbaşkanı Nasır tarafından millileştirilir. Bugün Mısır ekonomisinin en büyük gelir kaynağı Süveyş Kanalı'dır. Büyük çaplı gemilerin geçmesi için birkaç kez genişletilir ve derinleştirilir. En son 2015 yılında genişletilerek tankerlerin de kanaldan geçmesi sağlanmıştır. Kanalın açılmasından sonra Akdeniz'deki ekolojik değişiklikler önce pek fark edilmese de,1924 yılında İngilizler'in düzenlediği \"Cambrigde Expedition\" seferiyle, aslında birçok canlı türünün Süveyş Kanalı'nı kullanarak Akdeniz'e girdiği ortaya çıkmıştır. Oysa bu olasılık hiç düşünülmemişti. Türkiye'de hidrobiyoloji biliminin öncülerinden olan Prof. Curt Kosswig de bu konularda önemli araştırmalar yaptı. Nihayetinde Prof. Francis Dov Por, 1964 yılında Lesseps'in adına ithafen lesepsiyen göç tanımını kullandı. Ferdinand de Lesseps, Süveyş Kanalı'nı açtıktan sonra aynı başarıyı Panama Kanalı'nda da göstermek istedi ama başarısız oldu. Panama Kanalı'nın açması sırasında salgınlarla, bütçe ve ödeme zorluklarıyla karşılaştı. Hatta oğlu 4 yıl hileli iflas davasından hapiste yattı. Kanalı 1914 yılında Amerikalılar bitirdiler. Ne olursa olsun, Süveyş Kanalı'nın o devirde şaşalı bir biçimde açılması ve Port Said limanı başta olmak üzere birçok yere Lesseps'in heykelinin dikilmesi, Panama'daki fiyasko ve başarısızlığını örttü. Günümüzde, 1869 yılında açılan kanaldan sonra, Hint Okyanusu kökenli binlerce yabancı deniz canlısı Akdeniz'e girerek ekosistemi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. Kanalın Mısır ekonomisine katkısı tartışılmaz olsa da, Akdeniz'de kıyısı olan, başta Doğu Akdeniz ülkelerine verdiği zararı ise kimse tahmin edememekte veya konuşmamaktadır. Mısır'ın BM'de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ni imzaladığını da burada hatırlatalım. Sözleşmeye göre bu tür mega projelerin yapılması veya genişletme aşamalarında komşu ülkelere zarar vermemesi için şeffaf bir ÇED süreci başlatması gerekirken, bunların hiçbirisi yapılmadı. Daha vahimi, bu konuda Avrupa Birliği'ne yapılan şikayetler de bir işe yaramadı! Şimdi zehirli aslan balıkları, balon balıkları ve zehirli denizanalarıyla baş başayız. Mısırlı hacılar ise Dolar saymaya devam ediyor! Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/suyunu-geri-kazanabilen-ayakta-kalacak", "text": "Bugün Dünya Su günü. Birleşmiş Milletler'in hayatımızda suyun önemini vurgulayarak içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması amacıyla ilan ettiği Dünya Su Günü, bu sene 23. yılında. Yaklaşık 1,1 milyar kişinin temiz su kaynaklarına ulaşmada sorun yaşadığı, 2,4 milyar kişinin ise yeterli sağlıklı suya sahip olmadığı dünyada doğaya ve topluma yönelik baskı giderek artarken bilim insanları uyarıyor: Temiz su kaynaklarının azalması dünyanın karşı karşıya olduğu tehdit ve tehlikeleri daha da arttıracak. -Son 100 yılda dünyada su tüketimi 10 kat artarken, kişi başına düşen su miktarı yarı yarıya azaldı. -Sanayileşme, çarpık kentleşme, nüfus artışı ve atık su sorunu nedeniyle temiz suya ulaşmak gittikçe zorlaşırken, dünya nüfusunun yüzde 20'si içilebilir temiz sudan mahrum. -Dünyada 748 milyon kişi, bir başka deyişle her 10 kişiden biri güvenilir suya erişemiyor. -Dünyadaki okulların 1/3'ünde güvenilir su bulunmuyor. -Düşük ve orta gelirli ülkelerde, sağlık tesislerinin 1/3'ü güvenilir su kullanamıyor. -Dünyada 470 milyonu aşkın kişi su kıtlığı çeken bölgelerde yaşarken, her yıl başta çocuklar olmak üzere 10 milyon kişi sudan kaynaklanan salgın hastalıklar sebebiyle hayatını kaybediyor. -2030 yılına kadar küresel su talebinde yüzde 55'lik bir artışın yaşanması beklenirken, söz konusu yılda mevcut su kaynakları toplam su talebinin yalnızca yüzde 60'ını karşılayabilecek. -İklim değişikliği sebebiyle yağışların düzensizleşmesi ve yeraltı su kaynaklarının gittikçe azalması dünyada yaşanacak olan su kıtlığının en büyük sebepleri arasında yer alırken, 2030 yılında dünya yüzde 40 oranında bir su kıtlığı ile karşı karşıya kalacak. Türkiye, sahip olduğu 112 milyar m3 hacmindeki su kaynaklarının yüzde 36'sını kullanabiliyor. Bu miktarın ise yüzde 74'ü sulama, yüzde 11'i sanayi ve yüzde 15'i kentsel ihtiyaçlar için tüketiliyor. -Türkiye genelinde ortalama yıllık yağış miktarı 643 mm ile dünya ortalaması olan 800 mm'nin altında -İklim sebebiyle iç ve batı bölgelerde yüzde 40' aşan oranda su stresi yaşanacağı öngörülüyor. -Ülkenin su tüketim ihtiyacı önümüzdeki 25 yılda 3 kat artacak. Türkiye'de kullanılabilir su potansiyeli 112 milyar metreküp. Bu rakamın yaklaşık 7 milyar metreküpü içme ve kullanma suyu olarak, 5 milyar metreküpü sanayide, 32 milyar metreküpü de tarımda kullanılıyor. Türkiye'de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 metreküp civarındayken, 2030 yılında ülkemizde artan nüfus nedeniyle bu rakamın 1.120 metreküp seviyelerine gerilemesi bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/tehlike-denizlerden-mikroplastik-uretiyoruz", "text": "Dünya Okyanus ve denizleri son yıllarda kirlenme konusunda yeni bir tehditle karşı karşıyadır. Bu yeni tehlike ise plastiklerdir. Plastiklerin deniz ve okyanuslardaki kalış süreleri yıllarla ifade edilecek kadar uzundur. Özellikle plastiklerin deniz suyunda parçalanmasıyla oluşan mikroplastikler son zamanlarda bilim dünyasında sıkça tartışılıyor. Çünkü bu plastik parçacıklar besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşabiliyor. Dünya çapında üretilen yılda 300 milyon ton plastiğin yaklaşık %2'sinin, yani 6 milyon tonunun denizlere ulaştığı tahmin edilmekte. Denize taşınan veya doğrudan atılan bu plastik atığın bir bölümü, akıntılarla açık denize sürüklenerek büyük girdaplar oluşturup toplanırlar. Pasifik Okyanusunda yüzen plastiklerin oluşturduğu girdaplar uzun zamandır hafızalarımızda kalacaktır. Yıllarca sürebilen bu yolculuk esnasında büyük plastik parçaların sürtünmeyle ufalanması, güneş ile parçalanması ve bakteriler tarafından absorbe edilmesiyle atıklar, mikroplastik tabir edilen, beş milimetreden küçük parçacıklara dönüşüyor. Bilindiği gibi plastiklerin deniz suyunda çözünmesi yıllar alıyor. Üstelik bu plastik kökenli maddeleri başta da şişeleri, yunuslar, balinalar ve deniz kuşları besin zannederek ağızlarına aldıkları için boğularak ölebilmektedir. Araştırmalarımızda, ülkemiz denizlerinde karaya vuran balinaların ve yunusların midelerinde ciddi oranda naylon poşet ve başka plastik kökenli malzemeye rastladık. Bu plastiklerin bir kısmının deniz araçlarından atıldıklarını biliyoruz. Örneğin Karadeniz'e atılan 10 kg plastiğin yarısı yabancı gemilerden. Ancak, yine de %70'lik kısmı karalardan, başta da nehir ve dereler yoluyla denizlere ulaşıyor. Sorun öyle önemlidir ki, Birleşmiş Milletler her yıl düzenlediği 8 Haziran Okyanuslar gününün konusunu 2018'de Plastik ve Mikroplastiklerle Mücadele Günü olarak belirledi. Her gün en az 10 kamyon plastik çöp nehirlerden, karalardan ve gemilerden denizlerimize ulaşıyor. Bu ise yılda binlerce ton plastik demektir. Öyle ki plastikler denizlerin en verimli ilk 200 metre derinliğinden 2000 metrede olan Finike Denizaltı Dağları'nda bile bulunabilmektedir. Denizlerimize tam olarak yılda ne kadar plastik atıldığı bilinmiyor. Ancak kıyılarımızda, sahillerimizde, denizlerimizde artan plastiklerin azaltılması için öncelikle plastik atıkların kaynağında ayrılmaları için çaba sarf etmeliyiz. Ardından, denizlerimize atılan plastiklerin miktarını azaltmalıyız. Bunun için Marpol 73-78'in yani daha sıkı uygulanması için yetkilileri göreve davet ediyoruz. Plastik atıkların geri dönüşümü ve alımı konusunda ülkemizde yeterli denetim yok. Aslında gıda ve içecek amaçlı plastik kutu, şişe ambalajlı malzeme satan kuruluşların bunları toplaması yani tam olarak geri alımlarını yapması ve takip etmesi gerekmekte. Ancak bu ne yazık ki tam olarak yerine getirilmiyor. Tabi kişisel olarak yapacaklarımız da var. Günlük hayatımızda plastik kullanımını ve tüketimini azaltmalıyız. Cam veya dönüşebilir malzeme kullanmaya gayret etmeliyiz. Hopa'dan İskenderun'a kadar olan sahillerde ve deniz içinde plastik çöpler, naylonlar vs., kıyılarımızı çirkinleştiriyor, biyoçeşitliliği bozuyor, turizmdeki mukayeseli temiz kıyı imajımızı da yok ediyor. Bu nedenle, çöplerin denizlere atılmaması ve düzenli toplanması, naylon poşetlerin yasaklanması veya parayla satılması konusunda bütün belediyelerin ve bakanlıkların üzerine düşeni yapması gerekmektedir. Her ne kadar son zamanlarda plastik konusu toplumumuzda gündem gelse bile bu konuda genel bir seferberliğin başlatılması ve geniş kitlelere plastik ve miskroplastikler konusunda bilgilendirici kampanyalarının yapılması da gerekmektedir. Karar bizimdir: Ya gelecek kuşaklara temiz ve sağlıklı bir deniz ekosistemi bırakacağız veya onları plastik çöpler, poşetler ve naylonlar içinde yüzdüreceğiz. Bu yazı HBT'nin 139. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/tehlike-okyanustaki-en-onemli-devridaim-pompasi-yavasladi", "text": "Avrupa'yı ısıtan Körfez Akıntısı yavaşladı. Grönland'ın güneyinde kalan Atlantik soğurken, Amerikan sahilleri gitgide ısınıyor. Yavaşlamanın nedeni olasılıkla küresel ısınma. Kuzey Atlantik, küresel deniz akıntıları olduğu kadar Avrupa'nın ikilimi için de önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim burada okyanuslardaki en büyük devridaim pompalarından biri işlemektedir. Grönland'da derine çöken sıcak ve tuzlu su, soğuduktan sonra güneye doğru akar. Bu süreç körfez akıntısının ve Kuzey Atlantik akıntısının motorudur ve tropikal bölgelerdeki sıcaklığı yüksek enlemlere taşıyarak küresel iklimi önemli ölçüde etkilemektedir. Ne var ki bu devridaim pompası çok hassas. İklim bilimciler uzun bir süredir, denizlerdeki ısınma ve daha fazla erime suyu akıntısıyla, Kuzey Atlantik'teki sıcak suyun dibe çökmesinin engelleneceğini, dolayısıyla da tüm Atlantik Meridyen Devrilme Dolaşımı'nın önleneceğini düşünüyorlardı. Geçerli olan teoriye göre bu akıntı iklim sisteminin kırılma noktasıdır: Belli bir sınırı aşan süreçler durumlarını geriye çevrilemez bir şekilde değiştirirler. Devrilme akıntısının yavaşlayışıyla ilgili ilk işaretler 2015'te görülmeye başlanmıştı. Körfez akıntısı 1950 yılından bu yana %15 oranında yavaşlamış. Araştırmacıların hesaplamalarına göre bu devridaim pompası 1500 yıldan bu yana hiç bu kadar yavaşlamamış. Ve bu anormallik bir rastlantı da değil, tamamen insana bağlı iklim değişiminin bir sonucu. Ölçümlerle elde ettiğimiz sonuç, akıntı sisteminin yavaşlamasını önceleyen bilgisayar simülasyonlarıyla birebir örtüşmekte. Bilim insanları Kuzey Atlantik'te 1870-2016 yılları arasında yaşanan sıcaklıkları analiz ederken, devrilme akıntısının yavaşlamasıyla ilgili bir parmak izi olabilecek iklim motifleri aramışlar. İşte bu şekilde okyanusun Grönland'ın güneyinde soğuduğunu ve Amerika sahillerinde alışılmışın dışında bir ısınma tespit edilmiş. İkisi de Atlantik'teki akıntının yavaşlaması için son derece karakteristik diyor araştırmacılar. Çünkü Grönland önlerindeki akıntı yavaşlarsa, Kuzeye daha az sıcak deniz suyu akacak ki bu da Kuzey Atlantik'in soğumasına yol açar. Aynı zamanda ise Amerikan sahillerinde git gide daha fazla sıcak su birikir diyor araştırmayı yazıya alan Vincent Saba . İkinci araştırmada son 1500 yılın körfez akıntısı hakkında bilgi edinmek isteyen David Thornalley ve ekibi Kuzey Atlantik'ten tortul karot örnekleri almış. Birikimlerdeki tane büyüklüğü derindeki akıntıların kuvveti hakkında, tabakalardaki foraminifer fosilleriyse deniz sıcaklıkları hakkında bilgi verirler. Elde edilen sonuçlara göre Kuzey Atlantik'teki deniz sirkülasyonu 1850'lerdeki Küçük Buz Devrinden itibaren güç kaybetmiş. Bir araya getirilen verilen bu önemli akıntının son 150 yıl içinde yüzde 15-20 oranında yavaşladığını göstermekte. Akıntının yavaşlaması Avrupa iklimi için ilk sonuçlarını doğurmuş olabilir. Örneğin Avrupa'da 2015 yılında yaşanan sıcaklık dalgası ve Kutup Altı Atlantik'teki olağanüstü soğuklarla ilişkilidir ki bu durum yavaşlayan körfez akıntısıyla bağlantılı diyor uzmanlar. Yavaşlama devam ettiği takdirde, Avrupa'nın iklim motifi tamamen değişebilir. Özellikle de fırtına riski artabilir diyor uzmanlar. İşin can sıkıcı tarafıysa küresel ısınmanın biran önce engellenmemesi halinde, körfez akıntısının daha da yavaşlayacak olmasıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/temiz-enerji-uretim-depolanmada-dunya-devrim-esiginde", "text": "HBT'nin 17. sayısındaki 'Yenilenebilir Enerjilerde Rekor Yıl' başlıklı yazımızda, 2015 yılında küresel ölçekte yüz güldüren birçok gelişmeyi incelemiştik. Söz konusu gelişmeler, artan bir hızla sürmekte. Örneğin, ABD elektrik üretimine, 2016 yılının ilk çeyreğinde, 1.291 MW gücünde temiz enerji ekledi. Bunun 707 MW'ı rüzgar, 522 MW'ı da güneş enerjisinden sağlanıyor. ABD, Paris iklim zirvesinde sera gazı üretimini 2025 yılına kadar %25 azaltmayı taahüt etmişti. Yeni bir inceleme ise, ülkenin elektrik şebekesi güncellenip yenilebilir enerji kaynaklarının elektrik üretiminin tüm ülkeye dağıtılması durumunda, elektrik enerjisi üretiminin atmosfere saldığı karbon gazlerinin 2030 yılına kadar %80 azaltılabileceğini gösteriyor (1). Günümüzde güneş panellerinini üretiminde en yaygın biçimde kullanılan fotovoltaik hücreler, bilindiği gibi silikon güneş hücreleridir. Silikon hücrelerin teorik maksimum verimleri %33.7 olup, laboratuarlarda bu verime çok yaklaşılsa bile günümüzde ticari güneş panellerinin verimi %20 yi geçmemektedir. Öte yandan, üzerinde yoğun çalışmalar yapılan bir diğer güneş hücresi türü perovskit temelli güneş hücreleri. Perovskit, kurşun ya da çinko halid bazlı organik-inorganik hibrit türden bir malzeme. Konuya ilginin önemli bir nedeni perovskit'in doğada bol bulunan ve çıkartılması ucuza malolan bir mineral olması. Bir diğer neden de ve peroksit temelli güneş hücresi üretim sürecinin basitliği. Klasik bir kimya laboratuarı ortamında çeşitli sıvıların karıştırılması ile yapılıyor söz konusu üretim. Araştırıcılar, perovskit hücrelerinin 2009'da %4 olan verimini bu yıl %22'ye kadar artırmayı başardı. Bu teknoloji böylelikle en hızla gelişen fotovoltaik teknoloji oldu (2). Halen ancak laboratuarlarda üretilebilen bu tip güneş hücrelerinin endüstriyel üretimi başarılırsa fiyatlar çok düşük düşecek. Ama rüzgar ve güneş enerjisi sürekli değil ki !.. Yeşil enerji kaynaklarının, özellikle rüzgar ve güneş enerjilerinin üretimi ne yazık ki sürekli değil. Tüketicilere sürekli enerji sağlayabilmek için bu enerjilerin başka kaynaklarla dengelenmesi ya da bir şekilde depolanarak enerji aktarımının sürekli olmasının sağlanması gerekiyor. Günümüzde henüz 100% temiz enerji hedefine ulaşılmadığından bu dengeleme şebekeye bağlı diğer santrallar tarafından sağlanıyor. Bunların başta geleni ve tabii en çok tercih edileni, bir temiz enerji kaynağı olan hidroelektrik santrallar. Güneş ve rüzgar enerjisi santrallarının ürettiği elektrik enerjisi yeterli olduğunda, şebekedeki hidrolik santralların üretimi durduruluyor ya da azaltılıyor, böylece onları besleyen barajların suyu azalmıyor ve enerji depolanmış oluyor. GES ve RES üretimleri yetersiz kaldığında ise, gereken ek enerji yeniden devreye giren hidroelektrik santrallardan alınıyor. Örneğin, tüm elektrik enerjisinin %99'unu hidroelektrik santrallardan sağlayan Norveç, diğer ülkelere bağlı elektrik şebekesi sayesinde onların temiz enerji üretimlerini bu yöntemle dengeliyor. Başta, toplam elektrik enerjisinin %42'sini rüzgar enerjisinden sağlayan Danimarka'nın enerji üretimini. Bu arada Danimarka'nın, AB'nin, tüm üyeleri için geçerli olan, 2020 yılında en az %20 temiz enerji kullanımı direktifinin de çok ötesinde, yine 2020'de (2 yıl sonra!) yalnız rüzgardan, enerji gereksiminin %50'sini sağlama ve 2050 yılında da %100 temiz enerji kullanma hedeflerine doğru yol almakta olduğunu hatırlatalım... Öte yandan, hedef 100% temiz enerji olduğuna göre, doğal gaz, kömür, petrol ve nükleer enerji ile çalışan santralların, birçok ülkenin halen yapmakta olduğu gibi, aşamalı olarak durdurulması gerekiyor. Cevap hayır! Ayrıca birçok ülkenin enerji dağıtım şebekelerinin kapsamı çok yetersiz. Bu nedenle, elektrik enerjisini şebekeden bağımsız biçimde üreten ve yakın çevresini besleyen temiz enerji sistemlerine de çok gerek var. Bu sistemler için de enerji depolama yaşamsal önemde. Elektrik enerjisinin en yaygın kullanılan depolama biçimi akümülatörler . Bunlar her gün kullandığımız tüm araç ve aygıtlarda bol bol mevcut ama geniş çaplı ve endüstriyel kullanımları çok daha yüksek kapasiteler gerektiriyor. Akümülatör teknolojileri gelişmelerini sürdürüyorlar, lityum-iyon polimer bataryalar en yüksek enerji yoğunluğunu sağlıyorlar ama maliyetler yüksek olmaya devam ediyor. Akülerin dolma-boşalma döngülerinin ve ömürlerinin sınırlı olması da ayrı bir sorun. Diğer enerji depolama yöntemlerinin başında mekanik depolama sistemleri geliyor. Bunların başta geleni, Pompalamalı Depolama adı verilen yöntem. Elektrik şebekesini besleyen temiz enerji üretimi tüketilen enerjiden fazla olduğunda, enerji fazlası alçak seviyede bulunan bir havuzdaki suyu yüksekteki bir diğer havuza pompalıyor. Tersi durumda ise yüksekteki havuzdaki su, barajlarda olduğu gibi, aşağı seviyedeki havuza boşaltılarak jeneratörleri çalıştırıyor ve elektrik enerjisi üretiyor. Sistem günümüzde çok yaygın biçimde kullanılıyor ve %80 verime ulaşıyor. Bu arada havuz denince yüzme havuzu büyüklüğünde bir rezervuar anlaşılmasın. Bazı pompalamalı depolama sistemleri devasa boyutlarda da olabiliyor ve genelde göl ya da nehirlerin yakınında, yükseklerdeki vadilerden yararlanılıyor. Bu sistemler, güneş enerjisini, binlerce hareketli ayna aracılığı ile bir kulede odaklıyor. Oluşan ısı enerjisi de, kulenin içinde bulunan sodyum ve potasyum nitrattan oluşan tuzu 500-600 derece santigrada kadar ısıtarak eriyik haline getiriyor. Kapalı devrede dolaştırılan bu tuz eriyiği yüksek sıcaklık ve basıçta yani yüksek verimle su buharı üretiyor. Söz konusu buhar da türbinler aracılığı ile jeneratörleri çalıştırarak elektrik üretiyor. Sistemde tuz eriyiğinin kullanılma nedeni ise tuzun yüksek ısıl kitlesi olması yani sıcaklığını uzun süre saklaması. Santraldaki dolaşım çevriminde yüksek sığalı ve iyi yalıtılmış rezervuarlarda tutulan eriyik, 1GW-saatlik, yani 75.000 eve yetecek kadar elektrik enerjisini 10 saat süreyle üretebilecek ısı enerjisi saklayabiliyor (3). ABD ve İspanya, odaklamalı güneş enerjisi sistemlerini geliştirme ve uygulamada öncü ülkeler. Görüldüğü gibi, uzun erimli ve gerçekçi hedefleri olan, yenilikçi ülke ve kuruluşlara temiz enerjilerin üretilmesi, aktarımı ve depolanması alanlarında büyük perspektif ve potansiyel var. Güzel ülkemizde de, gündemin ve koşulların bir gün bu konulara öncelik vermeye el vermesi umuduyla... - http://www.takepart.com/article/2016/05/18/us-renewable-energy-outpaces-natural-gas - http://inhabitat.com/korean-researchers-develop-most-efficient-solar-cell-to-date/ - http://www.scientificamerican.com/article/new-concentrating-solar-tower-is-worth-its-salt-with-24-7-power/?WT.mc_id=SA_ENGYSUS_20160721"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/tropikal-firtinalar-yildan-yila-artiyor", "text": "Atlantik, siklon fırtınaları açısından 2019 yılında rekor kırdı. Uzmanlara göre birden fazla 5.kategoride fırtına olan ender sezonlardan biri oldu. Bu şiddetli fırtınalar serisi, uzmanlar arasında altıncı kategori tartışmasını da açtı. Wisconsin-Madison Üniversitesi ve Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi bilim insanları dünyanın hemen hemen her bölgesinde git gide şiddetlenen siklon fırtınalarının meydana geldiğini tespit ettiler. Bu şiddetlenmenin sebebi küresel ısınma olabilir. NOAA'da James Kossin ile çalışan ekibin 28 yıllık verilerin incelenmesine dayanan araştırma da, küresel ısınmayla ilgili tahminlerle örtüşüyor. Kossin'in daha önceki araştırmaları fırtınalarla ilgili çok sayıda davranış değişimleri göstermişti. Örneğin tropikal kasırgalar hep kutuplara doğru ilerleyerek daha önce pek fırtına almayan sahil bölgelerinde bile riski artırıyorlar. Kossin 2018 yılında da kasırgaların iklim değişimi yüzünden karalar üzerinde daha yavaş hareket ettiklerini göstermişti. Bu durum fırtınaların kentlerin ve diğer bölgelerin üzerinde daha uzun süreli etkili olmaları nedeniyle sel riskini de yükseltmişti. Araştırmalar fırtınaların küresel ve yöresel olarak şiddetlendiğini gösteriyor; bu da ısınmış dünyaya tepki gösteren kasırgalar ilgili beklentilerle örtüşüyor. Bu eğilimlerin hangisinin ne derece insanların etkinliklerine bağlı olduğu ve ne derece doğal oynamalar olduğu şimdilik tespit edilebiliyor. Bu konu gelecekteki araştırmalarla açıklanabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-buyuk-depremlerle-3-metre-kaydi-135-milyon-insan-dogrudan-etkilendi", "text": "Türkiye, önce 7.8 ardından 7.6'lık iki büyük depremle sarsıldı; Cumhuriyet tarihinin en büyük afetini yaşadı. Etkisi, merkez üssü Kahramanmaraş'ın yanı sıra Hatay, Adıyaman, Adana, Gaziantep, Malatya, Batman, Bingöl, Elazığ, Kilis, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Şırnak, Van, Muş, Bitlis, Hakkari ve Osmaniye'de de yoğun bir şekilde hissedildi. 20.000'i aşan can kaybı, on binlerce yaralı, 50 milyara yakın ekonomik kayıp var. Ertesi yıl ise College de France'den saygın bilim insanı Prof. Dr. Xavier LePichon'la İTÜ'ye gelmesi vesilesiyle konuştuğumuzda (HBT Sayı 193), sorunun sadece Ana Marmara Fayı'nda olmadığını, diğer fayların da tehlikeli olduğunu savunmuş ve Sürpriz büyük depremler de olabilir demişti. Yani bu deprem bekleniyordu. Yer bilimci profesörümüz Celal Şengör de Kahramanmaraş'ta 1910 ve 1941'de bu boyutta olmasa da büyük depremler yaşandığını ancak 1513'ten beri (500 yılı aşkın süredir) çok büyük bir depremin olmadığı ifade ederek bu deprem için Beklenmeyen bir deprem değildi demişti Fatih Altaylı'nın programında. Bu deprem, Arap, Anadolu ve Adana levhalarının kesiştiği, üçlü eklemin olduğu Kahramanmaraş'ta gerçekleşti. İki fay arasındaki çökmüş alana graben deniyor. Hatay'da da böyle bir üçlü eklem noktası var. Yani depremlerin olduğu noktalarda iki ayrı kavşak noktası vardı. Depremler buradaki fayların kırılmasıyla gerçekleşecekti. Bu depremin ilginçliğinin, üçlü eklem etrafında iki büyük depremi tetiklemesi olduğunu söyleyen Şengör, programda basit bir modelle iki büyük depremi anlattı. Yeşil levha Anadolu, mavi olan Anadolu ve kırmızı olan iki parçalık Arap levhası. 6 Şubat'ta ilk olarak Arap levhası aşağıya doğru kaydı, 7.8'lik deprem oldu. Anadolu levhası da oluşan boşluğun kapatmak için batıya doğru kaydı. 7.6'lık deprem meydana geldi. Yani söz konusu levha hareketleri iki büyük depreme neden oldu. Solda Altaylı'nın parmağıyla işaret ettiği nokta Kahramanmaraş Ovası. Sarı olarak işaret koyduğumuz kısım ise 3 metrelik yanal atımı gösteriyor. Şengör, bu depremlerin, üçlü eklem açısından ders kitaplık bir örnek olduğunu dile getirdi. Bölgedeki büyük deprem tehlikesi, maalesef bitmiş değil. Bu depremlerin, Akdeniz boyundaki fayları da etkileyebileceğini düşünen Şengör'e göre bu son hareketler, Doğu Anadolu fayının üzerine yeni bir yük bindirmiş oldu. Arap levhasındaki hareket devam ettiği için de Adana bu hareket yüzünden hem sıkışıyor hem Doğu-Batı yönünde açılıyor. Adana ve Akkuyu taraflarında tehlike var! Hatta Şengör'ün bir modeline göre bu Antalya'yı bile etkileyebilir. Şimdiden önlem almak lazım; binaları, altyapıları kontrol edip sağlamlaştırmak lazım. Kurtarma ekiplerin kifayetli midir? Bir deprem olduğunda hastalara ve çocuklara nasıl ulaşacaksın, en önemlisi milleti nasıl doyuracaksın? Müteharrik fırınlar, sahra hastaneleri bunların hazır olması lazım. Bunların yapılabilmesi için de planlama olmalı. Bir de şu unutulmamalı; önlem alabilmek için önce bu olayların ne olduğunu bilmek lazım. Bu doğal bir olay. Tabiatı tanıman lazım. Tabiatı tanımak ilkokuldan başlar. Liselerden coğrafya dersini kaldırırsan karşına bu facialar çıkar. Coğrafya dersini kaldırmak cinayettir. Eskiden lisede jeoloji dersi vardı. Onu da kaldırdılar. Niçin kaldırıyorsun jeolojiyi? Üzerinde yaşadığın gezegen yahu! Uzmanlara göre bu kadar yıkıcı olmasının ana nedenlerinden biri, 10 kilometrelik sığ derinliğiydi. Bunların yeryüzü üzerindeki yıkıcı etkisi çok çok fazla. Derinliği 50 km ve daha fazla olan büyük depremlerde ise sismik dalgalar, insanlara ulaşmadan en az 50 km yol aldığı için sarsıntının yoğunluğu da azalıyor. Bu tür depremler, nadiren büyük ölümlere neden oluyor. USGS'e göre 6 Şubat'ta Türkiye'de yaşanan son büyük depremlerin derinlikleri: 7.8'lik depreminki 17.9 kilometre; 7.6'lık depreminki ise 10 kilometre. Yani bunlar da sığ depremlerdi ve zaten büyüklükleri de çok fazlaydı. 17 Ağustos 1999 tarihli ve merkez üssü Gölcük olan depremin büyüklüğü 7.8 olarak ölçülürken derinliği 17 kilometreydi. Resmi rakamlara göre, bu depremde 18.373 kişi hayatını kaybetti, 48.901 kişi de yaralandı. 5.840 kişi ise kaybolmuştu. Ardından 12 Kasım 1999'da yaşanan Düzce Depremi'nde ise büyüklük 7.2 ve odak derinlik 14 kilometreydi. Toplam 782 kişi hayatını kaybederken 2.678 kişi de yaralanmıştı. Bu depremlerin hem büyüklükleri fazla hem de derinlikleri yeryüzüne yakındı. Bu yüzden büyük tahribat yarattılar. Büyüklüğü bu depremlere göre düşük olan 23 Ekim 2011 tarihli Van Depremi ise 6.6 büyüklüğe sahipti ve 5 kilometre kadar yakın bir derinlikteydi. Bu yüzden bu deprem de yıkıcı olmuş, 644 canımız yitmişti. Meksika, 1985'te 8.1 büyüklüğündeki depremle sarsılmış ve 9.000'den fazla insan hayatını kaybetmişti. Aradan 30 yılı aşkın bir süre geçti ve Meksika bu sefer de 2017'deki iki büyük depremle sarsıldı. Ülkenin sismoloji otoritesi Centro de Instrumentacion y Registro Sismico , etkili bir deprem erken uyarı sistemi geliştirdi. 5.0'ın üzerindeki büyüklükleri bildiren sistem, okullardaki, devlet dairelerindeki ve TV ile radyo istasyonlarındaki özel alıcıların, yaklaşan sarsıntı uyarısını alması ve yayması yoluyla işliyor. Bu uyarı sistemi, deprem bölgesindeki insanlara, önce 10 saniyelik bir zaman tanırken bugün geldiği noktada 60 saniye önceden haber verebiliyor. Bu da depremin yıkıcı etkilerinden kurtulabilmek için kritik önemde bir süre. Buna benzer sistem ABD'de de var. MyShake ve ShakeAlert gibi telefon aplikasyonları, 5.0 büyüklüğünün üzerinde bir deprem gerçekleşmeden 20 saniye kadar önceden uyarı gönderebiliyor. Veriler, West Coast'un yukarısında ve aşağısında yer sensörleri bulunan ABD Jeolojik Etütleri ağından alınıyor. Tabi bu önceden bildirme süresi, deprem odağının yakınlığı ve uzaklığı vb ile ilişkili olarak artıp eksiliyor. Bu yazı 16.02.2023 tarihli HBT Dergi'nin 359. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-gollerindeki-yasam-ile-marstaki-yasam-arasinda-benzerlik-bulundu", "text": "TÜBİTAK ve İTÜ destekli projeden elde ettikleri sonuçları Viyana'da yapılan European Geosciences Union 2016'da sunan İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nurgül Balcı ve doktora öğrencisi Cansu Demirel, dünyanın en önemli bilim dergilerinden olan New Scientist'e konuk oldular. İnsanlığın hala cevap aradığı en önemli sorulardan biri, Dünya dışında bir yaşam olup olmadığıdır. İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü akademisyenlerinden Doç. Dr. Nurgül Balcı ve doktora öğrencisi Cansu Demirel'in, Mars yüzeyi ile benzerlik gösteren stromatolitik oluşumlara sahip Salda ve tuzlu su kimyasına sahip, Acıgöl ve Yarışlı göllerinde yaptığı akademik çalışma da bu soruya cevap arıyor. Araştırmanın, başta Mars olmak üzere yaşam potansiyeli taşıyan birçok farklı gezegen için önemli ipuçları vereceği düşünülüyor. Göller Bölgesi'nde yürütülen bu önemli çalışma sayesinde, mikrobiyal faaliyetlerin burada gelişen karbonat yapılarının oluşumuna etkilerinin ve jeolojik kayıtlardaki izlerinin tespit edilmesi hedefleniyor. Böylece, enerjilerini fotosentezle sağlayan bakteriler ile olağanüstü çevre koşullarında yaşayabilen organizmaların tortul kayaçlar üzerinde bıraktığı izlerin, Dünya dışı yaşam konusunda araştırmacılara yeni bir pencere açacağı düşünülüyor. Doç. Dr. Nurgül Balcı, bunun en büyük kanıtının ise Salda Gölü'nden alınan sedimanlarda görülen carnobacterium viridians türü bakteri olduğunu belirtiyor. Mars'ta nasıl bir yaşam olduğunu merak edenlere Türkiye'deki aşırı tuzlu göllerdeki yaşam ipuçları sunabilir. Sularının aşırı tuzlu olması nedeniyle bir olasılıkla yalnızca Mars'ta da yaşayabilecek canlı türleri bu göllere barınıyor olabilir. Türk mikrobiyoloji uzmanları Acıgöl, Salda ve Yarışlı göllerinde yaşayan canlı türlerini bir süredir araştırıyorlar. Araştırmacılar incelemeler sonucunda bu canlı türlerinin kimilerinin Mars ya da yaşanabilir başka gezegen ve uydulardaki mikroskobik canlılarının biyolojik özelliklerine ilişkin bilgi sahibi olmayı umuyor. Örneğin, Satürn'ün uydusu Enceladus'tan elde edilen veriler suları aşırı tuzlu olan ve 9-12 arasında değişen pH değerleriyle alkali düzeylerine ulaşan okyanusları gözler önüne sererken, Türkiye'deki söz konusu üç gölde bu değerler 8.6 ile 9.5 arasında değişiyor. Göllerdeki Mars koşullarına uyumlu canlı türlerini araştıran ekibe önderlik eden İstanbul Teknik Üniversitesi uzmanlarından Nurgül Balcı, 'Amacımız Mars'ta ya da dünya dışındaki başka gezegen ve uydularda yaşamın sürdürülmesini araştırmamıza olanak tanıyacak canlı türlerinin kimliklerini belirlemek' diyor. Balcı şimdi 'Mars böceği' özelliklerine sahip başka canlı türlerinin de su yüzüne çıkarılabileceğini, böylelikle Marslı olmak için ne gibi koşulların gerekli olduğu konusunda çok daha fazla ipucuna ulaşılabileceğini düşünüyor. Uzmanlar söz konusu mineral yapıların göllerdeki çökellerin mikroplar tarafından salgılanan magnezyum ve kalsiyum karbonatlarla birleşmesi sonucunda meydana gelen garip bileşimler olduklarına dikkat çekiyor. Araştırmacılar, bu canlı türlerinin kimliklerini belirledikten sonra hem tek tek hem de toplu olarak sınamadan geçirerek bunların Mars benzeri koşullar karşısında nasıl bir direnç gösterecekleri konusunu aydınlığa kavuşturmayı umuyor. Balcı, 'Söz gelimi, stromatolit üreten canlıların kayalıklar üzerinde, Mars'tan alınan kaya örneklerinin biyolojik kökenlerini gözler önüne serebilecek, sıra dışı magnezyum izotopları gibi birtakım parmak izleri bıraktıklarına tanık olabiliriz' diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-icin-cop-toplama-vakti", "text": "Türkiye'nin dört bir yanını çevirmiş olan çöp yığınlarından rahatsız olmayan var mı?! Yollar, sokaklar, çevre yolları, dağlar, denizler, plajlar, her yer çöp yığınlarıyla dolu. Bir şeyler yapılmazsa ülkemiz kocaman bir çöplüğe dönüşecek. Bu konuda toplumun bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi şart. İnsanları, özellikle çocukları ve gençleri çöplerini yere değil, çöp kutularına atmaları gerektiği konusunda bilinçlendirmek ve toplumsal bir farkındalık yaratmak çok önemli. Araştırmalara göre insanlar pis buldukları yeri pis bırakıyor, temiz buldukları yeri de tertemiz... Türkiye genelinde insanlar, çöp toplayan birini gördüğünde izlemektense, yardım etmeyi tercih ediyor. Dünyada çöpüyle baş etmekte zorlanmış ülkelerde sivil hareketler dikkat çekiyor. 'Trash Hero' yani çöp kahramanları olarak kendilerini adlandıran ve dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet gösteren bağımsız gruplar çevrelerini, sahillerini temizliyor, çocuklara ve yetişkinlere eğitimler vererek sürdürülebilir atık yönetimi bilinci kazandırıyorlar. Let's do it! / Haydi yapalım! Çöp toplama fikri 2008 yılında küçük bir Baltık ülkesi olan Estonya'da filizlendi. 3 Mart tarihinde 50.000 kişi bir araya gelerek, ülkenin her yerindeki 10.000 ton çöpü 5 saat içinde temizledi. Eylemin görüntüleri bir anda yayıldı ve sonrasında da tek günde temizlik modeli 15 ülke tarafından tekrar edildi. Toplam katılımcı sayısı 2,5 milyonu buldu. Bugüne kadar toplam 100'den fazla ülkede temizlik düzenlendi ve 9 milyon gönüllü bu etkinliklerde yer aldı. Dünya Temizliği / World Cleanup kampanyasıyla, 2012 yılında Türkiye'de 5 noktada yapılan temizliğe yaklaşık 1.300 kişi katıldı. Tamamen gönüllü bir ekip 11 Mayıs 2013 tarihinde Türkiye Temizliği'ne 17 şehirde, 62 farklı noktada, yaklaşık 8.000 kişi olarak devam etti. Böylece 30,4 ton atık ortadan kaldırılmış oldu. Bu yıl, çok daha büyük bir Türkiye Temizliği adına, heyecanlı ve dinamik bir ekip Türkiye'nin farklı noktalarında hazırlıklara başladı. Bu seneki temizlik gününün tarihi: 15 Eylül 2018, Cumartesi. Doğaya, hayvanlara ve insanlara saygılı bir toplum içinde, huzurlu yaşamak için Türkiye'nin çöp kahramanları 15 Eylül Cumartesi günü tüm sanatçıları, STK'ları, vakıf ve dernekleri, öğrencileri, öğretmenleri, kamu çalışanlarını, siyasetçileri, futbol takımlarını, takım taraftarlarını, genciyle, yaşlısıyla ülkesini seven herkesi eline eldiven geçirmeye ve sokağını temizlemeye davet ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-karniyarik-seklinde-kuzey-guney-diye-bolundu-onumuzdeki-yillarda-kuzey-kutbunda-buz-kalmayacak-2", "text": "Batıdan doğuya ülkeyi ikiye bölün.. İsterseniz araya bir tarafsız kuşak koyabilirsiniz. Kuzeyde sel, su baskınları.. Güneyde ise orman ve yangın.. Son Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Paneli Raporu'nu lütfen ayrıntılı okuyun diyeceğim ama 4 bin sayfaya yakın. Çeşitli sitelerde özetler ve güzel ayrıntılar var. Raporun 3 bin sayfası, iklim değişikliği üzerine yapılan 14 bin araştırma makalesinin değerlendirmesinden oluşuyor. Yani ayakları yere basan bilimsel bilgilere dayalı bir rapor. Rapor, dünyanın beklenenden 0.1 derece daha fazla ısındığını, 20 yıl içinde 1.5 derece ısınmasının beklendiğini, aslında karbondioksit emisyonlarını radikal bir şekilde azaltılması halinde yüzyılın sonunda sıcaklığın 1.4 artışta tutulabileceğini, bugün yaşanan değişikliklerin geri dönüşünün mümkün olmadığını ve yüzlerce yıl sürebileceğini.. ve daha bir sürü yeni bilgi öğreniyoruz rapordan.. Çok önemli: Önümüzdeki yıllarda Kuzey Kutbu'nda büyük olasılıkla buz kalmayacak.. Bizim TV'lerde bu konuyu gündeme alıp ayrıntılarıyla tartışmak çok zor, bazılarında mümkün bile değil. Çünkü reytingi getiren bir konu görülmez. Genel kanı, halk ilgilenmiyor, izleyeceği düşünülen konular seçiliyor. Aslında bu panelin sonuçları dünya ve toplum için baş köşedir. Siz izleyicinize bu konuyu önemsetmezseniz, olaydan haberi bile olmaz. Oysaki daha ne olsun! Türkiye iklim değişiminin aşağıda yangınlar, yukarıda sel ve su baskınları felaketlerini yaşıyor. Diyeceksiniz ki emin misin bugünkü felaketlerin nedeninin değişim olduğuna.. Diyelim ki yarı yarıya veya yüzde 25! Bu, şu demek: Felaketlerin şiddetleri artıyor! Yetmiyor mu? Belki de bugün yaşadıklarımızın ana nedeni tamamen iklim değişikliği! Gelecek yıl sıcaklık ve yağışlar daha normal geçerse, sanmayın ki bu yıl yaşadıklarımız bir meteorolojik yol kazasıdır. Gelecek yıllarda daha güçlü ve daha şiddetli olarak bunlarla karşı karşıya kalacağız. Akdeniz, iklim değişiminin en çok etkileneceği bölge. Dünyada sıcaklık artışı 1.1 derece, Akdeniz'de ise 1.2, yani daha yüksek. Ve gelecek yıllarda Akdeniz öncelikle topun ağzında. Yukarıdaki grafikte, bazı Akdeniz ülkelerinde orman yangınlarının yok ettiği alanları görüyorsunuz. Türkiye bu yıl rekor kırdı. 2008-2020 arasında, sadece 12 yıl içinde 38 bin 780 hektar orman yanarken, sadece bu yıl içinde 4.5 katı, 170 bin 773 hektar ormanı kaybettik. Bu bilgiler Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi'nden alındı. Türkiye ile birlikte bu yıl Yunanistan ve İtalya da yangın ve kayıp rekorları kırmış gözüküyor. Yangınlar için tarihi büyüklükte deniyor. Türkiye'nin Akdeniz'e yakın bölgelerini büyük tehlikeler bekliyor. Mesele sadece yangınlar, aşırı sıcak dalgaları değil... Susuzluk, su kıtlığı, tarım bölgeleri, Orta Anadolu tahıl deposuysa, oraları susuzluk vuracak... Sıcak günlerin ve sıcak dalgalarının sayısı artacak. Öncelikle yaşlılar, kronik hastalıklara sahip olanlar için yaşam tehlikeleri gündeme gelecek. Bu yazı 12.08.2021 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/turkiye-ve-suriyedeki-hayvanlar-depremi-erken-mi-hissetti", "text": "Oklahoma Depremi: Sabah 6:47'de binlerce kuşun Oklahoma eyaleti boyunca uçtuğu radarla görüntülendi. Sonra sabah 7:02'de eyaleti Pawnee İlçesinden kaynaklanan 5.6 büyüklüğünde bir deprem vurdu. Bu konu çok tartışılır her zaman ve pek çok bilimsel makaleye de konu olmuştur. Şimdi Türkiye ve Suriye'yi yıkan depremde Washington Post gazetesinde Leo Sands bir makale yayımladı. Kuşlar, karla kaplı binaların üzerinde düzensiz bir şekilde uçtu. Köpekler yüksek sesle uludu. Ardından, Türkiye ve Suriye'de meydana gelen yıkıcı bir deprem binaları yerle bir etti. Sosyal medya kullanıcıları, 7.8 büyüklüğündeki büyük deprem ve önemli artçı sarsıntıların hemen öncesinde hayvanların tuhaf davranışlar sergilediğini iddia etti. Bu iddiayı doğrulamak zor olsa da hayvanların güçlü depremleri insanlardan önce algılayabildiği fikri eski zamanlardan beri teorileştirilir. Bu görüşü destekleyen bilimsel araştırmalar var. Bilim insanlarına göre, tıpkı sismolojik makinelerin insan vücudunun algılayamadığı sarsıntıları algılayabilmesi gibi, hayvanlar da Dünya'da dolaşan küçük ön sarsıntıları daha güçlü deprem dalgaları gelmeden saniyeler önce algılamak için daha donanımlıdır. Bazı araştırmacılar, hayvanların ön şoklardan önce onları hissedebileceklerini söylüyor. US Geological Survey'e göre (1), bir depremden önceki saniyelerdeki anormal hayvan davranışı, iki sismik dalga biçimi arasındaki farkla açıklanıyor. Birincil veya P dalgaları, merkez üssünden saniyede birkaç mil hızla hareket eden bir depremden yayılan ilk dalgalardır. USGS, bunların hayvanlar için daha belirgin olduğunu söylüyor. P dalgalarını, zemini yuvarlanma hareketiyle sallayan daha güçlü ikincil veya S dalgaları takip eder. Sismoloji makineleri tarafından tespit edilen ve analiz edilen ilk sarsıntılar, genellikle bir dakikadan daha kısa süren depremler erken uyarı sistemleri tarafından da kullanılır. Peki hayvanlar depremleri modern makinelerden daha erken ve daha iyi hissedebilir mi? Binlerce yıldır insanlar, depremleri dakikalar veya saatler önce tespit eden hayvanları anekdot olarak gözlemlese de, bilimin bunları doğrulaması daha zor. Bir araştırmacı, hayvanların depremleri ön sarsıntılarından önce bile hissedebileceklerini söylüyor. Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü direktörü Martin Wikelski \"Hayvanların gerçekten depremlerin habercilerini hissettiklerine dair çok iyi göstergelerimiz var diyor. 2020'de yayınlanan araştırmada (2) Wikelski ve arkadaşları, birkaç ay boyunca hareketlerini gözlemlemek için bir İtalyan çiftliğindeki ineklere, köpeklere ve koyunlara elektronik etiketler taktı. Yakınlarda tespit edilen sekiz büyük depremden yedisinden önce, hayvanlar alışılmadık bir şekilde 45 dakikadan fazla, \"süper aktif\" haldeydiler . Wikelski'nin \"temelde hayvanlar için küçük cep telefonları\" olarak tanımladığı cihazlarla yürütülen araştırma, hayvanların depremleri potansiyel olarak insanlardan 12 saatten daha uzun bir süre, yani bir ön sarsıntıdan çok önce tespit edebileceğini öne sürdü. Hayvanların olağandışı tepki vermesinin nedenleri henüz net değil, \"Bize bir şeyler söyleyebileceklerine dair işaretler var. Bunu nasıl yapıyorlar, henüz bilmiyoruz dedi. Tehlikeyi sezme yeteneklerinin, birbirleriyle iletişim kurma yetenekleriyle ilgili olabileceğine inanıyor. Wikelski hayvanların merkez üssünden 12 mil uzaktaki depremleri önceden tespit etmiş olabileceğini söyledi. Çiftlik hayvanlarının yer altı basıncıyla havaya salınan demir seviyelerine mi tepki gösteriyorlar sorusun araştırmalı planlıyor. Wikelski, \"Bu hayvanların kavradığı başka faktörler de var - ama bu hala bir kara kutu\" dedi. Bununla birlikte, depremlerden önce kaydedilen 700 anormal hayvan davranışı iddiasına araştıranlara daha fazla kanıt gerekiyordu. Araştırmacılar, hayvanların sismik makinelerden önce depremleri tespit etme yeteneğine sahip olup olamayacakları sorusuna odaklandı (3). Tuhaf davranan hayvanların birçok tarihi örneği, daha büyük deprem dalgalarından saniyeler önce yayılan sismik ön şoklarla açıklanabilir. Ayrıca, mevcut kanıtların çoğu güvenilir olamayacak kadar anekdot niteliğindeydi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/uyum-sagla-ya-da-ol-2", "text": "'Uyum sağla ya da öl'. Kendi yarattığımız bu yeni dünyada yaşamanın yeni koşulu artık bu olacağa benziyor. Ya uzun süren aşırı sıcak dalgaları ya kentleri sular altında bırakan seller...Giderek daha yıkıcı felaketleri bünyesinde bırakan bir iklim krizi ile karşı karşıyayız. İklim uzmanları sera gazı seviyelerinin öngörülenin çok üzerinde artış gösterdiğini ve bu durumun insanlık için ' yönetilebilir bir geleceği engellediğini vurguluyorlar. Bir canlı türü olarak tanıdığımız ve halen sahip olduğumuz her şey; tarihimiz, tarımımız, kültürlerimiz, siyasetimiz, jeopolitiğimiz zaten geride bıraktığımız iklim koşullarının sonucunda ortaya çıktı. Ya süregeldi, ya yok oldu. Şimdi ise sanki farklı bir iklime sahip başka bir gezegene inmiş gibiyiz. Medeniyetimizde neler hayatta kalabilecek, neler yeniden şekillendirilmeli? Bunlar zor sorular. İklim dilindeki karşılıkları ile 'adaptasyon. Yani uyum sağlama. Karbonsuzlaştırmaya alternatif olarak gündeme getiriliyor olması da hayli ürkütücü. Teknoloji, mühendislik tamam ama bir yere kadar. Örneğin sel yönetim sistemleri çok gelişti. Ama gördük ki New Orleans'da inşa edilen 14 milyar dolar maliyetli setler 5. kategorideki kasırgalara karşı koruma sağlayamıyor. Dolayısı ise asıl odaklanılması gereken unsur korbonsuzlaştırma ve sera gazı etkisi yapan gazları hızla azaltacak politikaları yaşama geçirmek. Gıda: iklim değişikliği gıda sağlayan ekosistemleri derinden etkiliyor. Ve gıda güvenliğimiz bu ekosistemlerin güvenliği ile yakından bağlantılı. Örneğin denizler.. İnsanların protein ihtiyacını yüzde 20'bu deniz ve okyanuslardaki canlılardan. İklim değişikliğini neden olduğu okyanus asitlenmesi, istiridye, yengeç ve mercanlar da dahil olmak üzere binlerce türün koruyucu kalkanı olan kabuklarını oluşturmaları zorlaştırıyor . Bu bu da besin ağını bozuyor. Türkiye'de de biliyorsunuz bir süredir toplu balık ölümleri yaşanıyor. NASA'ya göre karada 2 derelik bir sıcaklık artışı kuraklığı 2 katına çıkaracak ve bu da buğday ve mısır hasadını azaltacak. Barınma: Sıcaklık arttıkça ve buzullar eridikçe deniz suyu seviyesi de yükseliyor. Bu da kıyı şeridindeki kentleri ve yerleşimleri büyük tehdit altında bırakıyor. 1901- 1990 yılları arasında deniz seviyesi yılda yaklaşık 1,2 mm yükseliyordu. Ancak 1993'den 2010'a kadar yılda yaklaşık 3 mm artış gösterdi. Yani artım hızı ikiye katlandı. Enerji: Azalan karlar ve değişen yağış düzenleri uzun vadede ülkelerin hidroelektrik güçlerini de olumsuz etkileyecek. Ayrıca soğutma için klimalara yükleniliyor ve klimaların sera gazı artışına etkisi çok fazla. İklim değişikliğinin en büyük ironilerinden biri, gezegen ısınırken insanların serinleyebilmek ihtiyaç duyduğu teknolojinin, iklimi yalnızca daha sıcak hale getirmesi. 2050 yılına kadar dünyadaki oda tipi klimalarının sayısının 4 kat artarak 4,5 milyara ulaşması ve en az cep telefonları kadar yaygın hale gelmesi bekleniyor. Sağlık: Koronavirüs'ün etkilerini tüm dünya yaşıyor. Virüsler; Lyme hastalığı ve sıtma gibi vektör kaynaklı hastalıkların yayılması iklim değişikliği ile de yakından ilişkili. Üretkenlik: Aşırı sıcaklıklar, işçiler arasında üretkenliği de düşürebilir. İklim değişikliğinin ekonomik risklerine ilişkin Bloomberg raporuna göre, aşırı sıcaklık, inşaat, altyapı bakımı, çevre düzenlemesi ve tarımda çalışanlar da dahil olmak üzere birçok sektörde çalışan verimliliğinde yüzde 3'lük bir düşüşe neden olabilecek. Raporda, bu düşüşün 1970'lerde meydana gelen ve muhtemelen yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle meydana gelen \"verimlilik yavaşlamasının\" iki katı olduğu belirtildi. Isının giderek arttığı şu günlerde bu soruyu siz de zaman zaman aklınızdan geçiriyorsunuzdur: İnsan bedeninin dayanabileceği en yüksek sıcaklık nedir? diye... Yanıt basit: 2020 yılında yapılan ve sonuçları Science Advance dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre 35 santigrad derece. Bu yalnız ıslak termometre sıcaklığı. Yani hava durumu raporlarındaki sıcaklık ile aynı değil. Islak termometre sıcaklığı; suya batırılmış bir bezle kaplanmış termometre ile ölçülür ve hem ısıyı hem de nemi hesaba kadar. Nem son derece önemli. Çünkü havada fazla su olduğunda terin vücuttan atılması ve kişiyi soğutması daha da zorlaşıyor. NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarı'nda aşırı ısı üzerinde çalışan Colin Raymond, nem düşük ancak sıcaklık yüksekse veya tam tersi ise sorun olmaz. Ancak hem nem hem de sıcaklık çok yüksek olduğunda, ıslak termometre sıcaklığı tehlikeli seviyelere doğru kayabilir' diyor ve örnek veriyor: .Örneğin, hava sıcaklığı 46,1 C ve bağıl nem yüzde 30 olduğunda, ıslak termometre sıcaklığı yalnızca yaklaşık 30,5 C olur. Ancak hava sıcaklığı 38,9 C ve bağıl nem yüzde 77 olduğunda, ıslak termometre sıcaklığı 35 C'ye çıkar. İnsanların yüksek ısı ve nemde yaşayamamalarının nedeni artık iç sıcaklıklarını düzenleyememeleri. Bu noktada, vücut hipertermik hale gelir. (40 C üzerinde). Bu durum ise, hızlı nabız, zihinsel durumda değişiklik, terleme eksikliği, baygınlık ve koma gibi semptomlara yol açabilir . Science Advances çalışmasına göre, kayıtlı tarihte çok az yer ıslak termometre sıcaklığına yani 35 C'ye (95 F) ulaştı. 1980'lerin sonlarından ve 1990'lardan bu yana, sıcak noktalar, Orta ve Kuzey Pakistan'ın İndus Nehri Vadisi ve Basra Körfezi'nin güney kıyısı oldu. Ancak Raymond, küresel ısınma ile bunların daha sık olacağını söylüyor. \" Önümüzdeki 30 ila 50 yıl içinde bu sıcaklıklar için risk altında olan yerler arasında kuzeybatı Meksika, kuzey Hindistan, Güneydoğu Asya ve Batı Afrika yer alıyor' diye ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yakindogu-gelecekte-de-sicak-ve-kurak-olacak", "text": "Siyasi açıdan adeta bir barut fıçısı olan Yakındoğu için yapılan iklim öncelemeleri de pek iç açıcı değil. Bir zamanların Verimli Hilal bölgesinde dokuz yüz yılın en şiddetli kuraklığı yaşanıyor. Kuraklık Suriye'deki iç savaşın da tetikleyicilerinden biri olarak görülmekte. Ayrıca iklim araştırmacıları sadece ılımlı bir iklim değişimi sonucunda bile Yakındoğu'nun bazı bölgelerinde yaz mevsiminin yaşamı tehdit edecek kadar sıcak geçeceğini tahmin ediyorlar. Miami Üniversitesi'nden Sevag Mehterian ile çalışan ekibin son araştırması diğer olumsuz gelişmeleri de ortaya koydu. . Araştırmacılar bölgedeki son 120.000 yıl içindeki iklim değişimlerini tasarlayarak, belli başlı düzensizlikleri saptamışlar. Bu sonuca İran'ın kuzeybatısındaki bir mağaradaki dikitlerin yardımıyla ulaşılmış. Bunların içinde konserve olan oksijen izotopları geçmişin iklimi hakkında bilgi verirler. Sonuca göre Yakındoğu ve Ortadoğu'daki iklim uzun vadede Atlantik iklimi ve daha uzun vadeli değişimlerle de güneş ışınıyla alakalı olduğunu göstermiş. Yerel yönetimler bölgenin sadece geçici kuraklıklar yaşadığını ve kısa bir süre sonra yeniden suyun bulunacağını söylüyorlar genellikle. Ama araştırmamız tam aksini gösterdi. Nitekim bölgeye en fazla yağış getiren Akdeniz fırtınalarının da yakın gelecekte azalacağını gösteren somut veriler var diyor Mehterian. Bunun nedenlerinden biri kozmik doğa. Kuzey yarımküreye yansıyan güneş ışını, dünyamızın eksenindeki eğim değişimi yüzünden özellikle de 20.000 yıldır değişmekte. Bu devinim, yansıyan ışının açısını ve dolayısıyla da dünyamıza gelen ışın ve sıcaklık miktarını değiştirmekte. Her ne kadar bu tür uzun vadeli döngülerin etkisi genelde düşük olsa da, Kuzey Atlantik salınımının uzak etkisine bağlı olarak kısa vadeli kuraklıklara ve şimdiden hissedilen iklim değişiminin sonuçlarına yol açıyor. Yakındoğu'da insana bağlı sıcaklık artışının doğal faktörlerle dengelenmesi veya azalması beklenemez diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yarattigimiz-yapilarin-cesitliligi-biyolojik-cesitliligi-asti", "text": "İnsanoğlu dünyayı çok uzun bir süredir kalıcı ve ölçülebilir şekilde değiştirdi. Kimyasal ve biyolojik dolaşımları değiştiriyor, iklimi manipüle ediyor ve doğadaki dev arazileri yok ediyoruz. Akarsular, göller ve ve denizlerde organizmalardan çok mikroplastik partikülleri yüzüyor ve çöplerimiz için çöplükler yetersiz kalıyor. Ve bunların dışında gezegenimizde daha iyi yaşayabilmek adına kurduğumuz yapılar, ürettiğimiz objeler ve teknolojiler de var. Dünyamızdaki teknokürenin ne büyüklüğe ulaştığını Zalasiewics ilk kez hesapladı. Araştırmacının hesabına göre dünyamızın teknoküresi 30 milyar ton kütleye sahip. Bu kütle yeryüzünde düzenli bir şekilde dağıtılacak olursa bir metrekareye 50 kilo düşüyor. Sayılar, göreceli olarak kısa geçmişimizde amaçlarımız için ne kadar malzeme ve enerji kullandığımızı ve dönüştürdüğümüzü açıklıyor. Jeolojik açıdan bakıldığında teknoküre daha genç sayılır ama olağanüstü bir hızla gelişiyor. Ve şimdiden gezegenimiz üzerinde derin bir iz bıraktı. Teknoküre uzak gelecekte de dünyamızı önemli ölçüde etkilemeye devam edecektir. Sonuçta biyolojik kalıntıların aksine izlerimizin indirgenmesi neredeyse imkansız ve bu yüzden de varlıklarını milyonlarca yıl koruyacaklardır. Günümüzdeki yapıların ve objelerin birçoğu jeolojik tabakalara gömülerek uzak geleceğe kadar kalıcı olacak ve bu tekno fosiller sayesinde gelecekte Androposen tarihlendirilebilecek ve tanımlanabilecek diyor uzmanlar. Tahminlere göre günümüzde bile bir milyardan fazla bu tür tekno fosil türü bulunmakta ki bu gezegenimizdeki organizma türünden fazladır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yemek-siparislerinde-buyuk-plastik-kirliligini-nasil-onleriz", "text": "Türkiye'de alabildiğine yaygınlaşan yemek siparişleriyle birlikte, korkunç büyüklükte bir plastik atık dağı da oluşuyor. Köpükler, plastikler, çatallar bıçaklar bardaklar... Acaba hazır yemek servislerinin ürettiği çevre kirliliği konusunda ülkemizde bir araştırma var mı? Yok! Umarız aşağıdaki araştırma ve Çin'de uygulaması Türkiye'deki hazır yemek dağıtıcıları, şirketleri, Yemeksepeti, Migros, Getir ve daha pek çokları için de örnek olur ve en azından çatal bıçağın kaldırılması yönünde Yeşil Puan uygulaması başlatırlar. Dünyada bu sorun, Çin'de daha büyük! Çin'de çevrimiçi yemek teslimatına yönelik yüksek talep, tek kullanımlık çatal bıçak takımının kullanımında büyük artışa neden oldu. Tek kullanımlık çatal bıçak takımı plastik kirliliğini artırıyor, atıklar yaban hayatını ve deniz türlerini tehlikeye atarak insan sağlığını tehlikeye atan çevresel bozulmaya da katkıda bulunuyor. Çinli bilim insanı grubu, çevre dostu davranışları teşvik etmeye yönelik bir çabaya girişti ve insanları çevreye duyarlı kılmak israfı azaltmak için literatürde \"yeşil dürtüler\" adıyla yer alan uygulamalardan yola çıkarak, He ve arkadaşları Çin çapında mobil yemek dağıtım platformu Eleme'yi kullanmak için Alibaba ile işbirliği yaptı. Çatal bıçak takımı uygulamanın varsayılan seçeneği haline geldi, bir açılır pencerede kullanıcılar için dikkat çekici hale getirildi, çatal bıçak istemiyorum seçeneği eklendi ve bu seçeneği seçen müşteriler Çin çöllerinde ağaç dikmek için kullanılacak yeşil puanlar ile ödüllendirildi. Sonuçlar, yeşil uyarıların dahil edilmesinin uygulanabilir ve etkili bir politika aracı olduğunu göstermektedir, çünkü restoranların iş performansına zarar vermeden siparişleri de büyük ölçüde artırmıştır. He ve arkadaşları şöyle yazıyor: Bu uygulama çatal bıçaksız siparişlerin payını %648 artırdı. Çevresel faydaları oldukça büyük: Yeşil teşvikler Çin'in tamamına uygulanırsa, yılda 21,75 milyardan fazla tek kullanımlık çatal bıçak takımı kurtarılabilir. Bu, 3,26 milyon metrik ton plastik atık oluşumunun önlenmesine ve 5,44 milyon ağacın kurtarılmasına eşdeğerdir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yeni-ipcc-raporu-iklim-degisikligi-yaygin-hizli-ve-yogunlasiyor-sebebi-kesinlikle-insan", "text": "IPCC'in son raporu, insanlığı uyarıyor: 1,5 C'lik küresel ısınma, artan sıcak hava dalgaları, daha uzun sıcak mevsimler ve daha kısa soğuk mevsimler anlamına geliyor. 2 C'lik küresel ısınma ise aşırı sıcaklıklar, ekoloji, tarım ve sağlık için kritik eşiklere işaret ediyor. Şu anki ısınma seviyesi: 1,1 C'nin biraz üzerinde; felaketin önünü almak, küresel ısınmayı durdurmak için sadece birkaç yılımız kaldı; vakit kaybetmeden harekete geçilmesi gerekiyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliği, sonuçlarını 20-30 yıl sonra gösterecek bir fenomen değil. Sanayi Devrimi'nden bu yana gezegeni 1,1 C kadar ısıtmamızın sonuçlarını bugünden yaşıyoruz. İnanmayanların, bu yaz yaşanan şiddetli sıcak hava dalgalarının ABD ve Kanada'da yüzlerce insanı ve milyarlarca hayvanı öldürmesine, sellerin Almanya ve Çin'i harap etmesine ve Sibirya, Türkiye ve Yunanistan'da kontrolden çıkan orman yangınlarına bakmaları yeterli. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin etkilerini her yerde görebilirsiniz. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli de geçtiğimiz hafta yeni bir rapor yayınladı. Raporu hazırlayan çeşitli ülkelerden onlarca bilim insanları, her bölgede ve tüm iklim sistemindeki değişiklikleri uzun süredir gözlemliyor. İklimde gözlemlenen değişikliklerin çoğunun binlerce yıldır görülmeyen değişiklikler olduğu konusunda hemfikirler. Bazı sorunların çözümü için umut var. Ancak deniz seviyesinin yükselmesi gibi sorunlar binlerce yıl boyunca geri döndürülemeyecek. Geçen hafta yayınlanan 1. Çalışma Grubu raporu, IPCC'nin 2022'de tamamlanacak Altıncı Değerlendirme Raporu'nun (AR6) ilk bölümü olma özelliği taşıyor. IPCC'nin 195 üye ülke tarafından onaylanan İklim Değişikliği 2021: Fiziksel Bilim Temeli adlı bu raporuna göre, hava kalitesine yönelik faydalar düzelse bile küresel sıcaklıkların istikrara kavuşması 20-30 yıl alabilir. IPCC Başkanı Hoesung Lee, yeni raporun iklim bilimindeki yenilikler ve ilerlemeleri yansıtması açısından -öncekilere göre- bilimsel açıdan daha net bir rapor olduğunu, iklim müzakereleri ve karar alma süreçlerine de paha biçilmez bir katkı sağlayacağını söylüyor. Rapor, sera gazı emisyonlarında ani, hızlı ve büyük ölçekli azalmalar olmadığı sürece, ısınmanın 1,5 C'de sınırlı kalınamayacağını ve hatta 2 C'nin bile ulaşılamaz olacağına vurgu yapıyor. Bilim insanları, 10 yıl kadar bir süre içinde ulaşma riskimiz olan 1,5 C'lik ısınma durumunda, yaşanabilecek tehlikelerin önemli ölçüde arttığını söylüyor. Bu durumda dünya çapında yaklaşık 1 milyar insan, yaşamı tehdit eden daha sık ısı dalgalarıyla bunalabilir. Yüz milyonlarca insan daha şiddetli kuraklıklar nedeniyle su için mücadele ederek iklim mülteciliği sorununu ortaya çıkabilir. Bugün yaşayan bazı hayvan ve bitki türleri yok olabilir. Dünyanın geniş kesimlerinde balıkçılığı ve oksijen-besin döngüsünü sağlayan mercan resifleri de daha sık toplu ölümlere maruz kalabilir. Bunlar iddia değil, varılan bilimsel sonuçlar! İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının, 1850-1900'dan bu yana yaşanan yaklaşık 1,1 C'lik ısınmadan sorumlu olduğunu bir kere daha gözler önüne seren rapora göre, önümüzdeki 20 yılda ortalama küresel sıcaklığın 1,5 C'ye ulaşması veya bu ısınmayı aşması bekleniyor. Bu değerlendirme, iklim sisteminin, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarına tepkisine ilişkin bilimsel anlayıştaki ilerlemenin yanı sıra tarihsel ısınmayı değerlendirmek için de geliştirilmiş gözlemsel veri kümelerine dayanıyor. Bu rapor, gerçekliğin sağlamasıdır, diyen IPCC 1. Çalışma Grubu Eş Başkanı Valerie Masson-Delmotte, Artık nereye gittiğimizi, ne yapılabileceğini ve nasıl hazırlanabileceğimizi anlamak için gerekli olan geçmiş, şimdiki ve gelecekteki iklimin çok daha net bir resmine sahibiz, diye belirtiyor. İklim değişikliğinin birçok özelliği, doğrudan küresel ısınmanın düzeyine bağlı. Ancak bu ısınma her bölgeyi aynı etkilemiyor. Örneğin, karadaki ısınmanın küresel ortalamanın üzerinde olduğu ve Kuzey Kutbu'nda ise iki kattan fazla olduğu biliniyor. IPCC 1. Çalışma Grubu Eş Başkanı Panmao Zhai da İklim değişikliği zaten dünyadaki her bölgeyi çeşitli şekillerde etkiliyor. Yaşadığımız değişiklikler, küresel ısınmayla daha da artacak, diye uyarıyor. Rapor, önümüzdeki on yıllarda iklim değişikliklerinin tüm bölgelerde artacağını öngörüyor. 1,5 C'lik küresel ısınma, artan sıcak hava dalgaları, daha uzun sıcak mevsimler ve daha kısa soğuk mevsimler anlamına geliyor. Rapor, 2 C'lik küresel ısınmada ise aşırı sıcaklıkların, tarım ve sağlık için kritik tolerans eşiklerine daha sık ulaşacağını gösteriyor. Ama bu mesele sadece sıcaklıkla ilgili bir durum değil. İklim değişikliği, farklı bölgelerde çok sayıda farklı değişikliği beraberinde getiriyor; bunların tümü daha fazla ısınmayla geri döndürülemez biçimde artacak. Bunlar, iklimin dengesini bozacak olan daha fazla nem ve kuraklık; rüzgar, kar ve buz, kıyı alanları ve okyanuslardaki değişiklikleri içeriyor. Örneğin: İklim değişikliği su döngüsünü yoğunlaştırıyor. Bu, birçok bölgede daha yoğun yağış ve buna bağlı sel ve daha yoğun kuraklığı beraberinde getiriyor. İklim değişikliği yağış modellerini etkiliyor. Yüksek enlemlerde yağışın artması daha muhtemel ancak subtropiklerin büyük kısımlarında azalması öngörülüyor. Bölgeye göre değişen muson yağışlarında da değişiklikler bekleniyor. Bugünkü seyirde gidersek kıyı bölgeleri de 21. yüzyıl boyunca deniz seviyesinin sürekli yükselmesine tanık olacak, bu da alçak alanlarda daha sık ve şiddetli kıyı taşkın ve erozyonlarına katkıda bulunacak. Daha önce 100 yılda bir meydana gelen aşırı deniz seviyesi olayları, bu yüzyılın sonunda her yıl gerçekleşebilir. Rapora göre daha fazla ısınma, permafrost erimesini ve mevsimsel kar örtüsünün kaybını, buzulların ve buz tabakalarının erimesini ve Arktik deniz buzunun kaybını da artıracak. Küresel ısınma aynı zamanda daha sık deniz ısı dalgaları, okyanus asitlenmesi ve azalan oksijen seviyeleri demek. Bu değişiklikler, hem okyanus ekosistemlerini hem de geçimini buradan sağlayan insanları etkiliyor ve bu yüzyılın geri kalanında devam edecek. Şehirler için de tehlike var: Küresel ısınma, kentsel alanlar genellikle kırsal bölgelerden daha sıcak olduğu için yoğun yağış olaylarından kaynaklanan su baskınları ve kıyı şehirlerindeki deniz seviyesinin yükselmesi gibi iklim değişikliğinin bazı yönlerini güçlendirilebilir. Altıncı Değerlendirme Raporu, risk değerlendirmesi, adaptasyon ve diğer karar alma unsurlarına verilecek faydalı bilgilere odaklanma ve iklim değişikliğine ilişkin fiziksel değişiklikleri açıklamaya yardımcı olan yeni bir çerçeve de dahil olmak üzere iklim değişikliğine ilişkin daha ayrıntılı bir bölgesel değerlendirme sağlıyor. Yani ısı, soğuk, yağmur, kuraklık, kar, rüzgar, kıyı taşkınları ve daha fazlasının toplum ve ekosistemler için ne anlama geldiklerine dair daha iyi fikir edineceğiz. Bu rapor, ilişkilendirme bilimindeki büyük ilerlemeleri de yansıtıyor. Aşırı sıcak dalgaları ve yoğun yağış olayları gibi belirli hava ve iklim olaylarını yoğunlaştırmada iklim değişikliğinin rolünü anlamak için artık bilim ve teknolojide daha ilerideyiz. Masson-Delmotte, On yıllardır Dünya'nın ikliminin değiştiği ve iklim sistemi üzerindeki insan etkisinin tartışmasız olduğu açıktı, diyor. Ve bu rapor insan etkisini en net ortaya koyan rapor niteliği taşıyor. Rapor, insan eylemlerinin iklimin gelecekteki seyrini belirleme potansiyeline sahip olduğunu da gösteriyor. Diğer sera gazları ve hava kirleticileri de iklimi etkilerken, karbondioksitin (CO2) iklim değişikliğinin ana itici gücü olduğuna dair kanıtlar gayet açık. Çözüm de tam burada! Bilim insanları, karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazlarının emisyonlarındaki güçlü ve sürekli azalmaların, iklim değişikliğini sınırlayacağını açıkça söylüyor. Önce eski ABD Başkanı Obama, şimdi de mevcut başkan Biden olmak üzere giderek artan sayıda dünya lideri, küresel ısınmayı 1,5 C ile sınırlama hedefini onaylasa da başlıca kirletici ülkelerdeki politikalar, bu hedefe ulaşmaktan halen çok uzak. En fazla sera gazı salan en büyük 10 ülke/bölgenin Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Hindistan, Rusya, Japonya, Brezilya, Endonezya, İran ve Kanada olduğunu da belirtelim. Bu ülkeler başta olmak üzere tüm dünya, fosil yakıt kaynaklı sera gazı emisyonlarını kısıtlamayı o kadar uzun süre erteledi ki, önümüzdeki 30 yıl içinde küresel ısınmanın yoğunlaşmasını artık durdurulamayacak. Alanında en geniş kapsama ve ciddiyete sahip olarak nitelendirilen IPCC raporu da küresel ısınmanın bazı yıkıcı etkilerinin artık kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor. Ancak işlerin daha da kötüye gitmesini durdurmak için halen fırsatımız var. İklimi stabilize etmek, sera gazı emisyonlarında güçlü, hızlı ve sürekli azalmalar ve net sıfır CO2 emisyonlarına ulaşılmasını gerektiriyor. Başta metan olmak üzere diğer sera gazlarını ve hava kirleticilerini sınırlamak hem sağlık hem de iklim için fayda sağlayacak. Artık harekete geçilmeli ve sözlerin arkasında durulmalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yeni-yontemle-bitkiler-daha-cok-buyuyecek", "text": "Yeni yöntemle fotosenteze genetik ayar verilerek bitkinin %40 daha fazla büyümesi sağlanıyor. Fotosentezi daha verimli hale getirmek için yapılan genetik bir oynama, bazı bitkilerin tarımsal üretim randımanını artırdı. Söz konusu genetik mühendisliği, fotoresent olarak bilinen ve fotosentez sırasında birçok bitkinin gerçekleştirmesi gereken karmaşık ve enerji gerektiren bir işlemi kolaylaştırıyor. ABD Tarım Departmanı ile ortak bir araştırma yapan moleküler biyolog Paul South ve meslektaşları, tek bir hücre bölmesiyle sınırlandırılmış foto respirasyon için daha doğrudan bir kimyasal yol tasarladı. Saha testlerinde, bu şekilde genetiği değiştirilen tütün bitkilerinin büyümesinin %40'ın üzerinde arttığı saptandı. Araştırmacılar, 4 Ocak'ta yayımladıkları raporda, bu işlemin diğer mahsullerde de benzer sonuçlar üretmesi halinde artan küresel gıda talebinin karşılanmasında önemli bir avantaj elde edileceğini belirtiyorlar. Çalışmaya dahil olmayan ve Science News'e konuşan Canberra'daki Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden biyokimyacı Spencer Whitney, araştırmadaki yöntemi fotosentezi geliştirme çabalarında atılmış büyük bir adım olarak değerlendirdi. Farklı bitki türleriyle yapılan deneyler, bu fotorespirasyon fikrinin diğer ürünlerde, tütünde olduğu gibi aynı yararları yaratıp yaratmadığını ortaya çıkaracak. Şu anda yeni genetik modifikasyonlarla patateslerde sera denemeleri yapılıyor ve soya fasulyesi, börülce ve pirinçle benzer testler yapılması planlanıyor. Bu tür genetik modifikasyonların, ticari çiftliklerde kullanımı için onaylanmasının, daha fazla saha testiyle birlikte en az 5 ila 10 yıl daha süreceği belirtiliyor. Tarım endüstrisi; böcek ilacı, gübreler ve sulama gibi verim artırıcı araçların kullanımıyla üretimi optimize ederken araştırmacılar, fotosentezi daha verimli hale getirmenin yollarını tasarlayarak bitki büyümesini yönetmeye ve iyileştirmeye çalışıyorlar. Peki ama bunun ekolojik karşılığı ne? Söz konusu çalışmaların tütünün sürdürülebilirliği açısından ne gibi sonuçları olduğu ayrı bir tartışma konusu. Konuyla ilgili veriler kısıtlı olmakla birlikte GDO'lu tütünün olası zararlarıyla ilgili yapılan bazı çalışmalar var. Sözgelimi GDO'lu tütünün; bulunduğu bölgedeki akraba bitkilerin fotosentez dengesini değiştirebileceği, hızlı büyüyüp fazla mahsul vermesi sebebiyle daha fazla su kaynağına ihtiyaç duyacak olması ve geleneksel yollarla tütün üreten çiftçileri savunmasız bırakarak sürdürülebilirliği tehlikeye atma gibi riskleri mevcut."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yenilenebilir-enerji-2015te-rekor-kirdi", "text": "Yenilenebilir enerjiden elektrik üretimi kapasitesi 2015'de yüzde 8.3 büyüyerek, tarihteki en yüksek düzeye ulaştı. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın 'nın paylaştığı son verilere göre, 2015 yılında 152 gigawatt'lık yenilenebilir enerji kapasitesi artışı ile yüzde 8.3 büyüdü. Bu rakam tarihteki en hızlı büyüme anlamına da geliyor. Yenilenebilir Kapasitesi İstatistikleri 2016 adlı çalışmaya göre, tüm dünyadaki yenilenebilir enerji kurulu gücü 1,985 GW'a ulaştı. 2015 yılı aynı zamanda, güneş ve rüzgar enerjisi için de rekorların kırıldığı bir yıl oldu. Güneş ve rüzgardaki gelişmelerin temelini teknoloji ve kurulum maliyetlerinde devam eden düşüş oluşturuyor. Rüzgar kurulu gücü, 2010 yılından beri 63 GW (%17) artış gösterirken, rüzgar enerjisi maliyetleri yüzde 45 düştü. Aynı dönemde, güneş kapasitesi ise 47 GW (%37) artarken, maliyetler ise yaklaşık yüzde 80 düştü. Hidroelektrik kapasitesi yüzde 3 artarken, biyo enerji ve jeotermal enerji kapasiteleri ise yüzde 5 oranında artış gösterdi. Rekoru yorumlayan, IRENA Genel Direktörü Adnan Z. Amin, Bu kadar düşük gaz ve petrol fiyatlarının olduğu dönemde bile, yenilenebilir enerji pazarı küresel düzeyde büyük bir ilerleme kaydediyor. Yenilenebilir enerji maliyetlerindeki düşüşler, yenilenebilir enerjinin ekonomik, sosyal ve çevresel faydaları, yenilenebilire konvansiyonel güç kaynakları karşısında büyük avantaj sağlıyor. 2015 yılında 286 milyar dolarlık rekor düzeydeki yatırım ile beraber bu etkileyici büyüme, tüm yatırımcı ve karar vericilere, yenilenebilirin artık dünyanın her yerinde tercih edilen bir enerji kaynağı olduğunu gösteriyor diyor. Son beş yılda, küresel toplam yenilenebilir enerji kapasitesi ise üçte bir oranında arttı, bu artşın temel nedeni ise rüzgar ve güneş kurulu gücündeki yüksek artış olarak gösteriliyor. Bölgesel dağılımda ise, en yüksek büyüme gelişmekte olan ülkelerde görüldü. Asya kıtasında 2015 yılında kurulu güç yüzde 12.4 artış gösterdi. Avrupa'da kapasite 24 GW (%5.2), Kuzey Amerika'da 20 GW (%6.3) artış gösterdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yeralti-agi-ile-agaclar-arasinda-buyuk-dayanisma-iletisim-ve-koruma-var", "text": "Ağaç diplerinde gördüğümüz mantarlar altında yüzlerce metrelik bir iletişim ağı aracılığıyla ağaçlar arasında sürekli besin ve karbon alışverişi yapılıyor. Anaç ağaçlar altındaki mantar ağını kullanarak yüzlerce ağaç ile iletişimde ve kendi karbon fazlasını mantar kökü ağı ile öncelikle yavru ağaçlara gönderiyor. Anaç bir ağacın ağına bağlı bir küçük fidanın hayatta kalma şansı bu sayede dört kat daha fazla. Anaç ağaç kendi tohumundan olan fidana çok daha fazla karbon gönderiyor ve hatta kendi kök gelişimini kendi yavrusunun olduğu tarafta engelleyerek onun daha iyi gelişecek alan bulmasını sağlıyor. Birbirlerini besliyorlar, tehlikeleri haber veriyorlar. Bitkiler arasındaki iletişimi kanıtlayacak bilimsel analizlerin kısıtlılığı ve bitkilerin kendilerine özgü gözlem zorluğu bu alanı bilimin yavaş gelişen alanlarından birisi yapmıştır. Bu nedenle araştırmacılar bitkileri hayvan davranışları üzerinden dolaylı olarak anlamaya yönelmişlerdir. Bu alanda yapılan ilk bilimsel değeri olan çalışmanın 1983 yılında olduğunu bilmek bile konunun ne denli yeni olduğunu anlamaya yetecektir. Washington Üniversitesi'nden Zoolog David Rhoades'in söğüt ağaçlarında yaptığı çalışmada tırtıl ve benzeri zararlılar tarafından istila edilmiş ağaçların yapraklarında salgılanarak yaprağın tadını bozan kimyasallara rastladı. Bu veriden yola çıkarak yaptığı ikinci çalışmasında, zararlı ile temas etmiş söğüt yapraklarıyla beslenen tırtıllar ile aynı bölgede ama temiz ağaçlarla beslenenleri ve başka bölgeden temiz ağaçları karşılaştırdı. Sonuçta en sağlıklı gelişim gösterenlerin başka bölgedeki temiz ağaçtan gelen yaprakla beslenen tırtıllar olduğunu kanıtladı. Bu bulgular ağaçların tehlike algısı üzerine birbirleriyle iletişime geçebildiklerini dolaylı olarak da olsa gösteren ilk çalışmadır. Yine aynı dönemde Dartmouth Üniversitesi'nden Ian Baldwin ve Jack Schultz isimli araştırmacılar Science dergisinde Hasarlanma sonucunda ağaç yaprakları kimyasında görülen hızlı değişim: Bitkiler arası iletişimde kanıt isimli makalenin de yayınlanmasıyla bilim dünyasında bitkilere bakışı değişmeye başlar. Bunu, 1990 yılında Kruger Milli Parkı'nda 3000 Kudu'nun toplu ölümü ile başlayan araştırma izler. Pretoria Üniversitesi'nden Zoolog Wouter Van Hoven'in sonuçları çok çarpıcıdır. Park'ta bulunan akasya ağaçları hem zürafalar hem de antiloplar için en önemli besin kaynağıdır. Akasya, evrimsel gelişim boyunca kendini korumak için bir savunma mekanizması geliştirmiş ve yaprakları tahrip olan ağaçtan salgılanan bir feromen ile tehlike sinyalini komşuluğundaki ağaçlara aktarabilmektedir. 5-10 dakika içinde yaklaşık 50 metreye kadar olan ağaçlara rüzgar ile bu uyarı ulaşır. Uyarıyı alan ağaçlar hemen tannen salgılamaya başlayıp yapraklarının tadını acılaştırırlar. Akasya'nın bu akıl almaz savunmasına karşılık, zürafalar ise akasya ağaçlarını rüzgara karşı yemeye başlamışlardır. Ancak bu bulguların hiçbirisi aynı diyete sahip binlerce kudu ölürken zürafaların neden sağ kaldığını açıklayamıyordu. Dr. Van Hoven, önemli bir ayrıntı fark etti. Yeni düzenleme sonrası parkta farklı rekreasyon alanları yaratabilmek amacıyla alanı çeşitli bölümlere ayırmışlardı. Ayrılma sonrası zürafalar ve kudular farklı alanlarda kalmışlardı. Kuduların rüzgar altındaki alanda kalmaları o bölgedeki tüm akasyaların yapraklarının acı olmasına neden olmaktaydı. Bir yerde zürafaların karnını doyurması kudular için ölüm borazanı demekti. Özellikle kış aylarında son derece kısıtlı olan besin kaynakları kuduları acı bile olsa akasya yapraklarını yemeye zorlamış ve belli bir tannen dozunun üzeri de ölümcül olmuştu. Bu çalışma da her ne kadar sonuçları itibariyle sansasyon yaratmış olsa da, o güne kadar yapılan tüm çalışmalar gibi, bitkilerin iletişimini hep hayvan davranışları üzerinden ortaya koymaktaydı. Doğrudan bitkileri inceleyerek bitkiler arası iletişimi ortaya koymada adı mutlak anılması kişi Ekolojist Suzanne Simard'dır. O zamana dek laboratuvar ortamında çimlendirilen çam ağacı tohumlarının birbirine kökler yoluyla karbon transferi yaptığı gösterilmişti. Ancak bu bilginin gerçek yaşamda yani ormanda doğruluğu bilinmiyordu. Simard'ın çalışmasında karbon-14 radyoizotopu ve stabil izotop olarak karbon-13 CO2 gazı ağaçlara enjekte edilerek, ağaçlarda radyoaktivite ölçümü yapılarak, huş ve köknar ağaçlarının birbiri ile karbon alışverişi yaptıkları ilk kez doğal ortamında gösterildi. Araştırma detaylandıkça elde edilen veriler hayret vericidir. Yaz aylarında huş ve köknar arasındaki karbon alışverişine bakıldığında huş köknara, kendi karbonundan yollamakta, hatta köknar gölgede kalmışsa huşun gönderdiği karbon belirgin şekilde artmaktadır. Fakat kışın ise yapraksız olan huş ağacına köknar ağacı karbon desteği yapmaktaydı. Suzanne Simard, büyük bir buluşun kapısını açmak üzere olduğunu anlamıştı. Artık ağaçların yeraltı iletişim ağının varlığı ispatlanmıştı. Hatta Simard, zaman içinde bu alışverişin karbonla sınırlı kalmadığını, aynı şekilde azot, fosfor, su, hormonlar ve savunma sinyali olan kimyasalların da bu yolla değişiminin yapıldığı gösterir. Asıl amacı ise bu alışverişi sağlayan yolakları ve ağı ortaya koyabilmekti ve onu da başarır. Ağaç diplerinde gördüğümüz mantarlar aslında buz dağının görünen kısmıydı. Her mantarın altında yüzlerce metrelik bir iletişim ağı olduğunu ve bunların ağaç kökleri ile mantar kökleri üzerinde yapılan kısa segment, DNA çalışmaları ile sürekli besin ve karbon alışverişinin bu ağ üzerinden yapıldığı gösterildi. Anaç ağaç olarak nitelenen ağaçların altında daha aktif çalışan mantar ağına ait düğüm noktalarının var olduğu ve bunların ağaç ile diğer ağaçlar arası besin ve kimyasal alışverişinde rol oynadığını gösterdi. Acaba yetişkin ağaçlar çevrelerindeki küçük ağaçları koruyup kolluyorlar mıydı? Yaptığı çalışmada bir anaç ağacın, altındaki mantar ağını kullanarak yüzlerce ağaç ile iletişimde olduğu ve kendi karbon fazlasını mantar kökü ağı ile öncelikle yavru ağaçlara gönderdiği ortaya kondu. Anaç bir ağacın ağına bağlı olan bir küçük fidanın, tek başına kalmış küçük bir fidana göre hayatta kalma şansının bu sayede dört kat daha fazla olduğu gösterildi. Çalışma giderek daha çılgın ve daha dudak uçuklatıcı veriler ile hayranlık bırakmaya devam ediyor, fakat yeni sorular ortaya çıkıyordu. Acaba bu anaç ağaçlar etrafında tohumdan gelişen yeni fidanlardan, kendinden olanlar ile diğer ağaçların tohumlarından olan fidanları ayırt edebiliyorlar mıydı? Anaç ağaca yakın ve aynı mesafede ekilen tohumlardan gelişen fidanlardaki karbon alışverişine bakıldığında, anaç ağacın kendi tohumundan olan fidana çok daha fazla karbon gönderdiği ve hatta kendi kök gelişimini kendi yavrusunun olduğu tarafta engelleyerek onun daha iyi gelişecek alan bulmasını sağladığı gösterildi. Bilimsel olarak bakıldığında, orman sadece bir ağaç topluluğu değil, üzerindeki ağaçlar ve altındaki milyonlarca kilometrelik bir veri ağından oluşan son derece kompleks bir bütündür. Her karmaşık doğal oluşumlarda olduğu gibi kendi içinde kusursuz işleyen bir mekanizması olmakla birlikte dış müdahalelere karşın ne yazık ki son derece kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bir yerden kesilen ağaç yerine başka yere ağaç dikmek sistemi restore etmek olanaksızdır. Her anaç ağaç çevresindeki birkaç yavru ağacı besler. Hatta dev anaç ağaçlar yüzlerce yavru ağaca ebeveynlik yapabilmektedir. Bu nedenle ticari ağaç kesimleri söz konusu olduğunda özellikle çok yaşlı ağaçlar ormanın geleceği için korunması toprak altı iletişim ağının sağlığı açısından son derece yaşamsaldır. Son söz olarak, doğanın korunmasında bireysel olarak yapabileceklerimizin başında, her ebeveynin çocuklarına doğanın patronu değil, sadece bir parçası olursak gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakmanın mümkün olduğunu anlatması belki de en önemli sorumluluğumuz olmalı. Unutmayın, üzerinde oturduğunuz sandalye, yemek yediğiniz masa bir zamanlar ağaçken kendi yavrularına bu eğitimi vermişti. Fazlası değil ağaçla mantar kadar birbirimize sahip çıksak sanırım sorunların büyük kısmı çözülecektir. - Responses of Alder and Willow to Attack by Tent Caterpillars and Webworms: Evidence for Pheromonal Sensitivity of Willows. David F. Rhoades.University of Washington, Department of Zoology, Plant Resistance to Insects, Chapter 4, pp 55 68, 1983 - Rapid Changes in Tree Leaf Chemistry Induced by Damage: Evidence for Communication Between Plants. Ian T. Baldwin, Jack C. Schultz. Science 15 Jul 1983:Vol. 221, Issue 4, pp. 277-279 - Antelope activate the acacia's alarm system. New Scientist issue 1736, 29 September 1990 - https://www.ted.com/talks/suzanne_simard_how_trees_talk_to_each_other"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yilin-en-buyuk-ve-en-parlak-dolunayi-olan-mavi-super-ay-bu-gece", "text": "Mavi Süper Ay denmesinin nedeni, aynı anda meydana gelen üç Ay olayının bir neticesi. Bu ismin ise Ay'ın rengiyle hiçbir ilgisi yok. Aslında Ay, turuncu olacak. Mavi Süper Ay, adının ilk kısmını farklı bir nedenden dolayı alıyor: Ağustos ayındaki ikinci dolunay olduğu için. İki tür mavi Ay var. Ağustos'ta aynı ayda iki dolunay meydana geliyor. Bu bazen kaçınılmaz, çünkü her 29,5 günde bir yeni bir dolunay doğuyor. Mersin Balığı Ayı'nın 1 Ağustos 2023'te gerçekleştiğini düşünürsek, 30 Ağustos'taki dolunay mavi Ay olacak. Kabaca her iki veya üç yılda bir meydana gelir. Bir sonraki ise 31 Mayıs 2026'da gerçekleşecek. Mevsimsel mavi Ay olarak adlandırılan ikinci tür mavi ay, bir astronomik mevsim boyunca dört dolunayın üçüncüsünü tanımlar. Bu, bir takvim yılında tipik 12 dolunay yerine 13 dolunay olduğunda meydana gelir. (Bir ay yılı - Dünya'nın Ay'a göre 12 yörüngesi - 354 gün sürer, oysa Dünya'nın Güneş yılı 365 gündür.) Bir sonraki mevsimsel mavi Ay, aynı zamanda her iki veya üç yılda bir gerçekleşir. Süper Ay ise, dolunay yörüngesinde Dünya'ya en yakın noktaya yaklaştığında meydana gelir. Ay'ın Dünya'daki yörüngesi eliptiktir, bu nedenle her ay en yakın noktaya ve en uzak noktaya ulaşır. Fred Espenak'a göre, belirli bir ayda yerberi noktasına %90 yaklaşan aylar süper ay olarak nitelendiriliyor. Ağustos ayının ikinci dolunayı, 2023'teki dört süper Ay'dan üçüncüsü ve en yakını. Dünya'dan 222.043 mil (357.344 kilometre) uzakta, 2023'ün en büyük ve en parlak süper Ay'ı olacak, ancak Ağustos'tan yalnızca 115 mil (186 kilometre) daha yakın olacak. Birincinin dolunayı, 222.158 mil (357.530 km) uzaktaydı. Bir sonraki dolunay, 29 Eylül'deki Hasat Ayı olacak. Yılın en bilinen dolunaylarından biri olmasının yanı sıra, 2023'teki son süper Ay."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/yuzyilin-surdurulemezligi-surdurulebilirlik", "text": "Altmışlarda yetmişlerde birleşik devletlerin batısında kuraklığa karşı yağmur yağdırma hikayeleri konuşulmaya başlanmıştı. O yıllarda Fütürist derneğine üyeydim, bu konularda bilgi edinmem kolay oldu. Zamanla bulut tohumlama yöntemleri gelişmiş ve bu işi yapanlar örgütlenip hava modifikasyon derneğini kurduklarında karşı çıkanlar da çoğalmıştı. Bu arada yaşananların adı da, küresel ısınma olarak konulmaya başlanmıştı. Bilim adamları ısınmayı tersine çevirecek uçuk projeler önermişlerse de hiçbiri inandırıcı bulunmamıştı. Hatta doğaya bu müdahalelere tepkiler öylesine güçlenmişti ki yağmur yağdırmakla başlayan bu eylemler 2005'de bir kanunla yasallaştırılmak istendiğinde Amerikan senatosu reddetmişti. Yaşam biçimimizdeki sorumsuzluğumuzla bozduğumuzu, bu tür müdahalelerde bulunmadan, yaşam biçimimizi değiştirerek düzeltmemiz gerektiğini yeterince anlatamadık. Sürdürülebilirlik oyun kurallarını değiştirerek değil, toplum olarak kendimizi değiştirerek gerçekleşebilmeliydi. Yeni yüzyıl kendi kendine yeterliliği, sürdürülebilirliğin ön şartı olarak dayatıyor. Yeni bin yılla gündemin ön sıralarına oturmuş olmasına karşın, sürdürülebilirliğin yaşamımda yer alışı, eğitimin ve üretimin sürdürülebilirliği bağlamında Köy Enstitüleriyle başladı. Ellilerde başlayan Türkiye'nin politik dönüşümü, sürdürülebilirlik umutlarımın da dönüşümüdür. Önce demiryollarının dönüşümünü birebir yaşadım. Gerisi ağırlıklı olarak barajları da içeren su, toprak, tarım politikalarıyla bugünkü duruma kadar geldi. Bugün durduğumuz yerde, Ekoloji, sıfır karbon gibi lafların altlarının artık, doğrulanmış bilgilerle doldurulması gerekirken, giderek ticari saptırmaların ardında silikleşiyorlar. Sürdürülebilirlik bir savaştır, ancak devletin çabalarının toplum desteğiyle çevre duyarlılığının ileri düzeylere taşınabildiği ortamlarda kazanılabilir. Oysa, devlet desteği yerine devlet kösteği olan bu ülkede, sürdürülebilirlik savaşına, fazla bir şans tanımak zor görünüyor. Geçmişin petrol savaşlarının yerini, gelecekte su savaşlarının alacağı hemen hemen kesinleşti. Devlet, yaşamsal önemdeki suyu her birey için ulaşılabilir kılmak yerine, hem döngüsünün tahrip edilmesinin, hem de elde kalabilecek kısmının tekellerin elinde toplanarak geleceğin en pahalı ihtiyaç maddesi olarak pazarlanmasının önünü açtıkça, 'toprak işleyenin su kullananın' mottosu tümüyle gündemden düşebilir. Bu konularda kulak vermemiz gereken pek çok bilim insanı var. tüm vadileri ve akarsuları doğayı katletme pahasına işgal edecek olan HES projeleriyle yapılmak istenen korkarım, sularımızın kullanım hakkının bölge halkının elinden alınıp, ciddi bir kazanç kapısı olarak uluslararası şirketlere kadar uzanacak bir yapıya aktarılmasıdır. Suyu elde etmenin küresel ısınmayla giderek zorlaşmasına karşın, enerjinin daha kolay elde edilebileceği tartışılmaz bir gerçektir. Ayrıca unutmamak gerekir ki su, ekonomik değeri yüksek olmasına karşın, herkesin yaşamını sürdürebilmek için ulaşma hakkı olan ekolojik sistemin bir parçasıdır ve yaşamsal değeri en önde geldiği içindir ki enerji uğruna feda edilmesi düşünülemez. Kısaca enerjinin geleceği, suyun geleceğinden daha çok önemseniyor. Oysa yaşamın sürdürülebilmesi suya bağlı. Ayrıca alternatif yenilenebilen enerji kaynakları, örneğin güneş enerjisi hızla gelişiyor ve suyu feda etmeden bu enerji seçeneklerini hızla devreye sokmalıyız. Evinizin çatısında metrekareye yüzlerce kilo yükleyen su deposu koysanız bile çatı taşır mı diye sormayan devlet kurumları, sıra, metrekareye sadece 10-15 kilo yük getiren güneş panellerine gelince, binanın statik projeleri, rüzgara dayanıklılık raporları istemek gibi ciddi maliyet ve zaman kaybı yaratan ön şartlar koşuyorlar. Oysa hareketli insan yükü bile metrekarede sanırım 80 kilo civarında. Almanya'da bu süreç, yıllar önce iki konuda güvence verecek dilekçelerle, anında tamamlanabiliyordu. Görüntü kirliliği oluşturmamak ve sisteme vereceği enerjinin temizliğini sağlamak. Ayrıca devletin vereceği destek de cabasıydı. Güneş panelinde 1kw enerjinin maliyeti 10 cent'in altına doğru iniyor. Inverter, kablolama, taşıyıcı sistem, güvenlik gibi ek maliyetler ise, giderek azalıyor. Güneş dışında, toprakaltı enerji gibi pek çok yenilenebilir kaynak var, ama, içlerinde çok özel olanı, hidrojen idi yıllar önce. Hidrojen enerjisinde üretim ve depolama sıkıntılarının aşılmasıyla, kullanımının yaygınlaşma şansı yükselecek ve girdisi ve çıktısı su olan temiz bir enerji kaynağı kazanılacak. Ayrıca Kaliforniya üniversitesinde deniz yosunlarından hidrojen elde edilebildiği duyuruldu. Benzer başka yöntemler de konuşuluyor. Biliyoruz ki dünyada suyun yüzde yetmişe yakını tarımda kullanılıyor. Korkulan o ki, susuzluk, tarımı bitirecek beslenmemizi zora sokacak. Bu nedenle tarımda 2 açılım gerekiyor, biri kentte tüketicinin kendi gereksinmesini, tabii yerli tohum ve kompost yöntemiyle gübresini sağlayıp kısmen de olsa karşılaması ve gri su kullanarak su gereksinmesini %90-95'e kadar düşürmek. Diğeri topraksız tarımla çok ufak alanlarda yüksek miktarda üretim yapabilmek ve aynı yüzdede su tasarrufu sağlamak. Kısa süreli aşırı yağışlar küresel iklim değişiminin yan ürünü. Gezegenimizin yüzeyinden yansıması gereken ısının bir kısmı sera gazlarının etkisi ile yüzeye geri yansıyıp hapsolduğunda, atmosfer ısısını arttırıyor ve sıra dışı hava olayları tetikleniyor. Buna da iklim değişimi diyoruz. Örneğin bir bölge kuraklığı yaşarken, yakınındaki bir bölge şiddetli yağışlar alabiliyor. Hava ısındıkça, daha fazla nem tutacak hale geliyor ve tarım alanlarının üzerinden geçerken bu fazla nemi emmesi kuraklığı yaratıyor. Atmosferde biriken bu aşırı nem, bir soğuk hava akımıyla karşılaştığında aşırı yağmur ve sele sebep olacak yükünü aniden boşaltıyor. Aşırı yoğun kentleşme sürecinde kırsal alanlarla kent arasında önemli ısı farkları oluşuyor. Gelişmiş ülkelerde dikkate alınması zorunlu olan, rüzgar akışını engellemeyecek yapı blok biçimlendirme kurallarına uyulmaması, kontrolsüz oluşmuş kent dokusu sonucu yoğuşan ve kent nüfusuna bağlı olarak ısı, şehir ısı adaları oluşturuyor. Kirlilik partiküllerinin, bulut yoğunluğunu ve yağmur damlalarının büyüklüğünü arttırması gibi etkenler, fırtınaları ve aşırı yoğun yağmurları tetikliyor. Yağmur suyunun önemli bir bölümünün toprak tarafından emilmesi, kalanının da toprak yüzeyinden akarak dere yataklarına, oradan da denize ulaşıp, deniz yüzeyinden tekrar buharlaşmasıyla döngünün tamamlanması gerekirken, kent yüzeylerinin hızla betonlaşarak geçirimsiz kılınması, emilemeyen su kitlelerini, üstü örtülüp yapılanmaya açılmış dere yataklarına yığarak, oraları felaket alanlarına çeviriyor. Devletin de bireyin de yapması gerekenlerin gerektiğince yapılmadığı bu düzende, ilgili meslek kişileri, özellikle tasarımcılar, mimarlar olarak bizler, yapabileceklerimizi en azından sorgulamakla yükümlüyüz. BASF firması kent kaplaması olarak kullanılabilecek su geçirgen güçlü bir malzemeyi Hollanda için üretti. Bunlar benim tasarımcı birikimimle hayal edebildiklerim. Sürdürülebilirlik başlığından çok kendi kendine yeterlilik başlığının altını daha somut olarak dolduracak etkinlikler. Öte yandan mimarinin bu doğrultudaki değişiminin ilgi çekici örnekleri de ciddi sayıda yayınlarda da yer almaya başladı. Ne var ki toplumların çok ufak bir üst katmanının bu çabalarına karşın, geride kalan baskın çoğunluğun umursamazlığı süre gidiyor. Bu yazı HBT'nin 118. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/11-satirlik-bir-kod-acik-kaynak-azer-koculu", "text": "Bir süre önce internetten geri çekilen 11 satırlık bir kod binlerce uygulamanın hata vermesine sebep oldu. Hataya sebep olan left-pad adlı küçük uygulama Facebook gibi popüler platformlar tarafından da kullanılıyordu. Left-pad'in yokluğu kullanıcılar tarafından hissedilmese de yazılım geliştiriciler için yaklaşık 2.5 saatlik bir kaosa sebep oldu. Açık kaynak dünyasında fırtınalar estiren olayın taraflarından biri Oakland'da yaşayan JavaScript geliştiricisi bir Türk, Azer Koçulu. Koçulu'nun NPM adlı JavaScript paket yöneticisinde 250'nin üzerinde paketi bulunuyordu. Bunlar ve NPM'de bulunan diğer hazır kodlar açık kaynak gönüllüleri tarafından paylaşılıyor ve internet üzerine inşa edilen pek çok uygulamada kullanılıyor. Kik de bunlardan bir tanesi. Koçulu'nun yazdığı bu kod komut satırına \"kik\" yazarak yeni proje oluşturmayı sağlıyor. Sorun, kod ile aynı ada sahip Kik adlı mesajlaşma uygulamasının Koçulu'dan paketin adını değiştirmesini istemesiyle başlıyor. Kik'in patent sorumlusu uygulamaları için yakında bir paket yayınlayacaklarını söyleyerek Koçulu'dan ismi değiştirmesini talep ediyor. Koçulu bu projenin açık kaynaklı olduğunu söyleyerek talebi reddediyor. Bunun üzerine patent sorumlusu Bob Stratton içinde argo kelimelerin de bulunduğu bir mail ile Koçulu'yu avukatların işe dahil olması ile elindeki her şeyi kaybedeceği yönünde tehdit ediyor ve bir miktar para karşılığında isimden vazgeçip geçmeyeceğini soruyor. Koçulu da kendisini bir daha rahatsız etmemelerini belirterek bir kez daha reddediyor. Bob Stratton, olayı NPM'ye ileterek bir kez daha sorunu avukatları dahil etmeden çözmek istediklerini belirtiyor. NPM bunun üzerine Koçulu'nun onayı olmadan projenin adının değiştirileceğini iletiyor. Elbette Koçulu, NPM'in böyle bir tavır almasıyla durumu protesto etmek ve açık kaynak kültürünü korumak amacıyla NPM'de bulunan bütün paketlerini geri çekiyor. Yaşandığı sırada pek ses getirmeyen bu olay binlerce geliştiricinin \"left-pad\" adlı uygulamanın artık bulunmadığını belirten bir hata mesajıyla karşılaşması sonrasında tüm dikkatleri üzerine çekti. Left-pad yazıların sola yaslanması veya bir karakter ile soldan dolgu yapılmasını sağlayan küçük bir uygulama. Left-pad'in yokluğunda sorun yaşayanlar arasında React, Babel, Netflix gibi popüler platformlar da yer alıyor. Henüz olay basına tam yansımadan Azer Koçulu, Medium'da \"I've Just Liberated My Modules\" adlı bir yazı yayınlarak NPM'in şirket çıkarlarını kullanıcılardan üstün tutuğunu ve kendisinin açık kaynak geliştiricisi olarak bu organizasyonda yer almak istemediğini belirtti. NPM'den geri çekilen paketlerin GitHub üzerinden ulaşılabileceğini de ekledi. Koçulu, açık kaynak camiasının nihayetinde NPM'e alternatif olarak tamamıyla özgür bir platform üreteceği görüşünde. NPM ise paket isimleri konusunda daha dikkatli olacağını ve artık paketleri geri çekmenin zorlaşacağını belirtiyor. Dünya genelinde son yıllarda hızla sayısı artan girişimler, kurulan teknoloji şirketleri, telefon uygulamaları, web uygulamaları düşünüldüğünde projelere veya kod paketlerine koyulan isimlerin birbiri ile aynı olması neredeyse kaçınılmaz. Durum böyleyken Azer Koçulu'nun başına gelenler açık kaynak dünyasının kaygan bir zeminde ilerlediğini gösteriyor. Marka ismi ve patent davalarının açık kaynak dünyasını tehdit ettiği gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. NPM-Koçulu-Kik üçgeninden gördüğümüz kadarıyla yapılan iş ne kadar büyük ve etkili olursa olsun açık kaynak konusunda yasal bir zeminin eksikliği söz konusu. Açık kaynak geliştiriciler ve şirketler bu olaydan ne şekilde dersler çıkaracak ilerleyen süreçte tanık olacağız. - \"A programmer almost broke the Internet last week by deleting 11 lines of code, Science Alert - Açık kaynak, patent ve 11 satır, Webrazzi - I've Just Liberated My Modules, Azer Koçulu, Medium"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/14-yil-donumunde-facebook-yasak-guzellik-yarismasindan-2-milyar-kullaniciya", "text": "Bugün 14 yaşına giren Facebook, geçtiğimiz yıl aylık 2.2 milyar aktif kullanıcıya ulaştı. Bu dünya nüfusunun çeyreğinden daha fazla insan demek. Mark Zuckerberg, başta yalnızca Harvard Üniversitesi öğrencilerinin birbirleriyle iletişim kurmasını amaçlayarak kurduğu ağın, bu noktaya gelebileceğini hiç düşünmemişti. O dönem Harvard Üniversitesi'nde öğrenci olan Zuckerberg, popüler biri değildi. Zamanının çocuğunu bilgisayar başında geçiriyordu ve hiç kız arkadaşı yoktu. Birgün aklına Harvard'da kendisine yüz vermeyen tüm kızlardan intikam almak için bir fikir geldi. Önce The Facemash adında bir web sitesi kurdu. Sonra üniversitenin veri tabanından tüm kız öğrencilerin isimlerini ve fotoğraflarını kopyaladı. Tüm bu bilgileri siteye yerleştirerek, onları bir güzellik oylamasına açtı. Önce sadece kendi arkadaşları arasında yapılan bu oylama, giderek popüler hale geldi ve tüm okula yayıldı. Ancak okul yönetimi sitenin farkına varınca hem site kapatıldı hem de Zuckerberg'le ilgili işlem başlatıldı. Çünkü bu bilgiler izinsiz alınmış ve insanların kişisel bilgileri web ortamında yayınlanmıştı. Bu arada Harward'da son sınıf öğrencileri olan ikiz kardeşler, Tyler ve Cameron Winklevoss, okulda insanların birbiriyle tanışmasını kolaylaştıracak bir internet sitesi kurmayı düşünüyordu. Mark'ın The Facemash macerasını öğrenen Winklevoss kardeşler, Zuckerberg'e siteyi kurmasını teklif etti. 2003 yılının sonlarına doğru ilk ismi thefacebook olan Facebook'u kodlamaya başlayan Zuckerberg'in öncelikli amacı, Columbia Üniversitesi başta olmak üzere çeşitli Amerikan üniversitelerindeki öğrenciler arasındaki bağlantıyı güçlendirmekti. İsmini de, Amerikan üniversitelerinde öğrencilere, öğretmenlere ve çalışanlara dağıtılan \"paper facebooks isimli formdan alıyordu. Paper facebook, herkesin kendisini tanıtması için, kişisel bilgilerini yazdığı bir formdu. Sitede bugün bile hala ağırlıklı olarak mavi rengin kullanılmasının nedeniyse, Zuckerberg'in renk körü olmasıydı. 4 Şubat 2004 yayına girdikten sonra, Boston civarındaki okullar da siteye üye olmaya başladı. Yalnızca iki ay içerisinde Ivy Ligi okullarının tamamı Facebook'a üye oldu. Facebook'un potansiyelini gören ünlü Amerikalı girişimci Peter Thiel, Haziran 2004'te siteye 500 bin dolar yatırım yaptı. Bunu Mayıs 2005'te Amerikalı girişim sermayesi firması Accel Partners tarafından yapılan 13 milyon dolarlık yatırım izledi. Ağ 1. yılını tamamladığında, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tüm okulların öğrencileri sitede aktif olmuştu. Üyeler önce sadece okullarının onlara verdiği e-posta adresiyle üye olabiliyordu. Daha sonra liseler ve bazı büyük şirketler de katıldı. 11 Eylül 2006 tarihinde ise e-posta doğrulama şartıyla, 13 yaş üstü herkesi üye olarak kabul etmeye başladı ve bugünkü halini aldı. Alexa istatistiklerine göre Facebook şu an dünyanın en fazla ziyaret edilen 3., Türkiye'nin ise 6. sitesi. Teknoloji endüstrisiyle ilgili yayınlar yapan TechCrunch firmasına göre; ABD'deki üniversitelerdeki öğrencilerin %85'inin Facebook'ta bir hesabı bulunuyor ve bunların %60'ı her gün Facebook'a bağlanıyor. Facebook sözcüsü Chris Hughes ise kullanıcıların Facebook'ta her gün ortalama 20 dakika vakit geçirdiğini belirtiyor. Teknik açıdan ise Facebook, web otoriteleri tarafından en başarılı uygulamalardan biri olarak gösteriliyor. Kullanıcılar için ücretsiz olan Facebook, gelirini afişlerden, logo reklamlarından ve sponsor gruplarından sağlıyor. Firmanın 2017 yılı cirosu ise 13 milyar dolar. Eylül 2006'da Yahoo, Facebook'u satın almak için 1 milyar dolar teklifte bulundu. Ekim ayında ise Google, YouTube'u satın aldıktan sonra, Facebook için 2,3 milyar dolar teklif etti. Ekim 2007'de Microsoft, Facebook'un %1,6'lık hissesini 240 milyon dolar ödeyerek satın aldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/2019-nobel-kimya-odulu-lityum-iyon-pil-calismalarina", "text": "2019 Nobel Kimya Ödülü, lityum iyon pillerin geliştirilmesine yönelik çalışmalarıyla John B. Goodenough, M. Stanley Whittingham ve Akira Yoshino'ya verildi. Nobel Kurulu'nun açıklamasında, lityum iyon pillerin hayatımızda bir devrim yarattığı ve cep telefonlarından dizüstü bilgisayarlara, elektrikli araçlara kadar her şeyde kullanıldığı belirtilerek, ödülü kazanan bilim insanlarının kablosuz, fosil yakıtın kullanılmadığı bir toplum için temelleri attıkları ifade edildi. Stanley Whittingham , 1970'lerin başında ilk işlevsel lityum pilini geliştirdi. John Goodenough , 1980'de pilin potansiyelini iki katına çıkararak çok daha güçlü ve kullanışlı bataryalar elde edilmesini sağladı. Akira Yoshino 1985 yılındaki çalışmasıyla, pillerde saf lityum yerine lityum iyonlarının kullanılmasını mümkün hale getirerek lityum pilleri daha güvenli ve kullanışlı hale getirdi. Lityum iyon piller dizüstü bilgisayarların, cep telefonlarının, elektrikli araçların üretilmesini, güneş ve rüzgar enerjisi ile üretilen elektriğin depolanmasını mümkün hale getirerek insanlığa oldukça önemli katkıda bulundular. 97 yaşındaki John B. Goodenough, Nobel ödülü alan en yaşlı bilim insanı oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/2019da-one-cikan-teknolojik-gelismeler", "text": "DNA'da veri depolamadan akıllı gübrelere, daha güvenli nükleer santrallerden biyoplastiklere dek yakın gelecekte dünyamızı değiştirme potansiyeline sahip yeni teknolojiler hızla ilerliyor. Sanal olarak ışınlanmak ve bu siber gezginlerle tokalaştığımızda gerçekten bunu hissetmek, insansı ve hayvansı robotların günlük hayatımızda yer alması, doğada çözünebilen plastikler, bir gıda zehirlenmesi salgının kaynağını sadece saniyeler içinde saptamak... Uzmanlara göre, hayatımızda büyük değişimlere yol açma potansiyeline sahip yeni teknolojilere göz atalım. Dünya Ekonomik Forumu'na göre, sadece 2014 yılında dünya genelinde 311 milyon ton plastik üretildi, 2050'ye kadar bu miktarın üç katına çıkması bekleniyor. Üretilen plastiklerin yüzde 15'inden azı geri dönüştürülüyor. Mikrobiyal sindirime karşı dirençli olan plastikler doğada yüzlerce yıl kalabiliyor. Okyanusta biriken plastik artıklar, doğal yaşama ve insan hayatına karşı risk oluşturuyor. Doğada çözünebilen plastikler, hammaddelerin ve ürünlerin biyoatık olduğu döngüsel bir plastik ekonomisi yaratma hedefine katkıda bulunarak bu çevre sorununu çözebilir. Petrokimyasallardan türetilen standart plastikler gibi biyoplastikler de polimerlerden oluşur. Ancak şu anda çoğunlukla mısır, şeker kamışı veya atık yağlardan elde edilen biyoplastikler, mekanik dayanımları ve görsel özellikleri açısından görece zayıf kalmaktadır. Selüloz veya ligninden plastik üretimindeki son gelişmeler, bu sorunların üstesinden gelmeyi vaat ediyor. Selüloz ve lignin, atık odun ve tarımsal yan ürünlerden de elde edilebilir. Birçok sanayi kolunda ve tıpta robotlar rutin olarak kullanılıyor ancak önümüzdeki birkaç yıl içinde 'sosyal' robotların da hayatımıza girmesi muhtemel. Daha önce hiç olmadığı kadar etkileşim becerisine sahip ve daha kompleks işleri yerine getiren robotların geliştirilmesi, bu alanda büyük değişimlerin olacağının habercisi. Çoğu robot gibi, sosyal robotlar da kameralar ve diğer sensörler aracılığıyla aldıkları bilgiler üzerinden nasıl hareket edeceklerine karar vermek için yapay zeka kullanır. Algıların nasıl oluştuğu, sosyal ve duygusal zekayı neyin oluşturduğu ve insanların başkalarının düşünce ve duygularını nasıl algılayabileceği gibi konulardaki araştırmalar robotların doğal görünen tepkiler verebilme yeteneğini geliştirmeye katkı sunuyor. Yapay zeka teknolojisindeki gelişmeler tasarımcıların bu tür psikolojik ve sinirbilimsel süreçleri robotların sesleri, yüzleri ve duyguları tanımalarını; konuşma ve jestleri yorumlamalarını; karmaşık sözlü ifadelere ve sözlü olmayan ifade biçimlerine uygun tepkiyi vermelerini sağlayan algoritmalara çevirmesini sağlıyor. Telefonlar, bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar gittikçe küçülürken, optik bileşenleri inatla küçülmeyi reddetti. Geleneksel cam kesme ve işleme teknikleriyle minik mercekler yapmak güç bir iş. Mühendisler 'meta-mercekler' olarak adlandırılan, çok daha küçük ve daha hafif alternatifler üzerinde çalışıyorlar. Bu mercekler, mikroskopların ve diğer laboratuar araçlarının yanı sıra kameralar, sanal gerçeklik setleri ve Nesnelerin İnterneti için optik sensörler gibi ürünlerin daha da küçültülmesini sağlayabilir. Çok küçük boyutlarda mercek üretmenin maliyeti şimdilik yüksek olsa da, önümüzdeki birkaç yıl içinde endoskopik görüntüleme cihazları gibi teşhis araçlarında ve optik liflerde kullanılmaları muhtemel. Küçük merceklerin potansiyel uygulama alanları, çeşitli hükümetlerin ve Samsung, Google gibi şirketlerin bu teknolojiye ilgisini çekmeye yetti. On yıllar önce bilim insanları, kanserden nörodejeneratif rahatsızlıklara dek biz dizi hastalığın ortaya çıkışında rol oynayan bir protein sınıfını tespit etti. Bu özünde düzensiz yapılı proteinler , sürekli değişen bir yapıya sahiptir. Bu gevşek yapı, hücrenin strese verdiği tepki gibi kritik anlarda bu proteinlerin çok çeşitli molekülleri bir araya getirmelerini mümkün hale getirir ve düzensiz fonksiyonları hastalıklara neden olabilir. Bilim insanları bu proteinlere karşı etkili bileşenleri tespit etmek amacıyla biyofizik, bilgisayarların işlem gücü ve IDP'lerin işleyişlerine dair mevcut bilgileri bir araya getiriyor ve şimdiye kadar tespit edilen bazı bileşenler, ilaç geliştirme çalışmaları için umut vadediyor. Dünyanın artan nüfusunu beslemek için mahsul veriminin artırılması gerekiyor. Daha fazla gübre kullanımı buna yardımcı olabilir ancak standart gübreler görece verimsiz ve genellikle çevreye zarar verir. Neyse ki, ekolojik açıdan daha uygun özelliklere sahip ürünler mevcut ve giderek daha akıllı hale geliyorlar. Gübreleme ekinlere azot ve fosfor gibi besin öğelerini sağlamak yapılır ancak geleneksel yöntemlerde bu besin maddelerinin nispeten az bir kısmı bitkilere girer. Bunun yerine, azotun büyük kısmı sera gazları ile atmosfere gider ve fosfor ise su havzalarında birikir. Kontrollü salım prensibiyle işleyen, son dönemde kullanımı başlayan akıllı gübrelerdeki gelişmeler, mahsullere çok daha yüksek seviyelerde besin maddesinin ekinlere ulaşmasını ve bu da daha az gübre ile daha yüksek verim alınmasını sağlayabilir. Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan kişilerin, birbirleriyle tokalaşmalarını dahi hissedebilecek şekilde iletişim kurabileceklerini hayal edin. Bunu gerçekleştirebilecek ortak telebulunma gibi teknolojiler, birlikte çalışma ve oyun oynama biçimimizi kökten değiştirerek fiziksel konumu önemsiz hale getirebilir. Bunu mümkün hale getiren çeşitli alanlardaki ilerlemeler oldu. Artırılmış gerçeklik ve sanal gerçeklik teknolojileri, yaygınlık kazanmalarını sağlayan şekilde etkili ve uygun fiyatlı hale geliyor. Telekom şirketleri, veri transferinde gecikmeyi ortadan kaldıracak 5G ağlarını yaygınlaştırıyorlar. Araştırmacılar, robotik avatarlarımızın dokunuşlarını hissetmemizi sağlayan temas sensörlerini geliştirmek için çalışıyorlar. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre her yıl yaklaşık 600 milyon insan gıda zehirlenmesine maruz kalıyor ve 420.000 kişi ölüyor. Bir salgın ortaya çıktığında, gerekli önlemleri almak için kaynağın belirlenmesi günler, haftalar alabiliyor. Bunun başlıca nedeni, besinlerin tarladan soframıza yolculuğunun karmaşık oluşu ve bu sürece dair kayıtların genellikle birbirleriyle iletişim halinde olmayan yerel sistemlerde tutulması. Bir araya getirilen iki teknoloji, hem gıda zehirlenmesini hem de yiyecek israfını azaltabilir. Bu teknolojilerin ilki, daha çok sanal para alanındaki kullanımıyla bilinen blokzinciri. Girilen verilerin aynı anda birden fazla yerde depolanmasına olanak veren ademi merkeziyetçi bir kayıt sistemi sunan blokzinciri teknolojisi, gıda takibi problemini çözmeye yönelik ilk katkılarını yapmaya başladı. Öte yandan, gelişmiş gıda ambalajları, yiyeceklerin uygun sıcaklıklarda depolanıp depolanmadığının ve bozulmaya başlayıp başlamadıklarının tespiti için yeni imkanlar sunuyor. Atmosfere karbon salımının kontrol altına alınması, karbon salımı yapmayan ancak gerçekleşen birkaç kaza nedeniyle riskli olarak görülen nükleer reaktörler de muhtemelen dahil olmak üzere, çeşitli alternatif enerji teknolojilerinin bir arada kullanılmasını gerektirecektir. Nükleer santraller için söz konusu olan riskin büyük oranda azaltılması mümkün. Nükleer santral üreticileri, kaza riskini azaltmak amacıyla, aşırı ısınmalara karşı toleransı daha yüksek ve çok az hidrojen üreten ya da hiç üretmeyen yeni nükleer reaktör yakıtları üzerinde çalışıyor. Yeni nükleer yakıtların kapsamlı denemeleri başladı ve sonuçların olumlu olması durumunda reaktörler daha güvenli hale gelecek. 2018'nin her bir dakikasında, Google'da 3,88 milyon arama yapıldı ve YouTube'da 4,33 milyon video izlendi, 159.362.760 e-posta gönderildi, 473.000 kez tweet attı ve Instagram'da 49.000 fotoğraf paylaşıldı. 2020'de, dünya genelinde saniyede ortalama 1,7 megabayt veri üretileceği tahmin ediliyor ve bu da tek bir yılda 418 milyar terabayt veri demek. Bu ivmenin devam etmesi, 0'ları ve 1'leri saklayan mevcut manyetik/optik veri depolama sistemlerini zorlayacak. Zaman içinde daha da ciddi hale gelecek bir veri depolama sorunumuz var. DNA tabanlı veri depolama teknolojisi bu soruna çözüm getirebilir. A, T, C ve G nükleotidlerinin uzun zincirlerinden oluşan DNA, yaşamın bilgi saklama materyalidir. DNA'yı yeni bir bilgi teknolojisi formuna dönüştürerek verilerimizi bu harflerin dizilerinde depolayabiliriz. DNA çözümleme , sentezleme ve kopyalama işlemleri artık rutin olarak yapılıyor. DNA tabanlı veri depolama, mevcut veri saklama yöntemlerine kıyasla çok daha büyük bir kapasiteye sahiptir, daha az enerji tüketir ve yüz binlerce yıllık fosillerden elde edilen tam genom dizilimlerinin gösterdiği gibi oldukça dayanıklıdır. Söz konusu teknolojinin ilk uygulamaları yapılıyor. Örneğin 2017'de Harvard'da bir araştırma ekibi, bir insan elinin görüntüsünü yüzde 90'nın üzerinde doğrulukla DNA'ya kaydetti. DNA tabanlı veri depolamanın yaygın kullanım kazanmasını için, DNA işleme maliyetleri ve süresinin düşürülmesi gerekecek. DNA her yerde bulunan bir depolama materyali haline gelmese bile, belirli veri türlerini uzun vadede korumak için kullanılacağı neredeyse kesin görünüyor. Elektrik üretme yöntemimiz, hem karbonsuz enerji sistemlerine yönelik aciliyetin artması, hem de rüzgar ve güneş enerjisi teknolojilerinde maliyetlerin düşmesi nedeniyle hızlı bir şekilde değişiyor. Ancak, bu yenilenebilir enerji kaynakları doğaları gereği düzensiz olduğundan gelişmiş bir enerji depolama yöntemi gerektiriyor. Bu ihtiyaç, özellikle lityum-iyon pillere olan ilgiyi artırmakta. Elektrik depolama kapasitelerini artırmaya yönelik çalışmaların durmaksızın devam ettiği lityum-iyon piller, uzmanlara göre önümüzdeki beş ila on yıl içinde başat bir teknoloji haline gelecek. Lityum-iyon pillerin yanı sıra, enerjinin daha uzun sürelerde saklanmasını sağlayacak sıvı elektrolitleri pompalayan bataryalar ve hidrojen yakıt pilleri gibi teknolojiler üzerine çalışmalar da devam ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/2019un-en-buyuk-teknoloji-basarisizliklari", "text": "Geride bıraktığımız yıl birçok teknolojik başarı yaşandı. CRISPR'nin kullanım alanının genişlemesinden yapay zekanın yeni olanaklarına kadar birçok teknolojik ilerleme kaydedildi. Bu ilerlemeler insanlığın geleceği açısından çok önemli. Ancak bir de başarısızlıklar, başlangıçta büyük ses getirse de yıldızı çabuk sönen sözde keşif ve icatlar var: İnsanların ölümüne neden olan kontrol dışı otopilot, eşcinsellik ölçen uygulama ve sahte gıda bilgisayarı bunlardan yalnızca birkaçı. Yepyeni bir 737 Max Boeing uçağı olan Lion Air Flight 510, kalkıştan kısa bir süre sonra düştü. Sonra bir başkası da aynısını yaptı. Aşırı yüksek otomasyon sistemi ve pilot eğitim eksikliği kombinasyonu ölümcül oldu. İki uçakta da sağ kalan olmadı. Pilotlar, uçakları kıyamete sürükleyen otopilot sistemine karşı mücadele etmişti. Keşke onları dinleselerdi. 1.8 milyon izlenme alan 2015 TED konuşmasında mimar Caleb Harper, milyonlarca ışık, sıcaklık ve nem kombinasyonunu ölçeceğini söylediği elektronik ve yapay zekayla donatılmış hidroponik kutuları tanıtmıştı. Harper, Açık Tarım projesinin siber tarıma öncülük ettiğini söylemişti. Bu yılki uygulamalar gösterdi ki gıda bilgisayarı, çok iyi çalışmayan yüceltilmiş bir balondan başka bir şey değildi. Recombinetics adlı bir şirket, gen düzenleme ile boynuzsuz süt sığırcılığı yarattığında, GDO'lu olmadıkları konusunda ısrar etmişti. Sonuçta, hassas düzenlemeyle bir sığır genini diğeriyle değiştirilebilirdi. Ancak bu sığırların bir falsosu vardı. ABD Gıda ve İlaç Dairesi , hayvanlardan birinin DNA'sına bakana kadar hiç kimse, şirketin bu canlılara yanlışlıkla bir dizi bakteri geni yerleştirdiğini fark etmedi. Eşcinsellikle ilişkili genleri tanımlayan büyük bir çalışmadan birkaç hafta sonra, bir programcı Ne Kadar Eşcinselsiniz? adlı bir uygulama geliştirdi. Sadece 5,50 $'lık uygulama, kullanıcıların eşcinselliğini hesaplamak için bir DNA testinden elde edilen sonuçları kullanarak bazı bulgular elde etti. Ancak uygulama büyük güvenilirlik tartışmalarına neden oldu ve piyasadan çekildi. Bu yıl, bir şirketin girişimiyle İsrail, Nisan ayında Ay misyonunu tamamlamak üzereyken son anda çakıldı. Görev başarısız oldu. Neyse ki insan yoktu. Buraya kadar her şey normal ve bilimsel. Ancak bir sorun var. Arch Mission Foundation adlı kar amacı gütmeyen bir kuruluşun, İsrail'in uzay yüküne tardigradlarla dolu bir kapsül eklediği ortaya çıktı. Mikroskobik, sekiz ayaklı yaratıklar zorlu koşullarda ve hatta Ay'da bile uykuda kalabilir. Kontaminasyon konusunda endişe var. Samsung'un çıkardığı katlanabilir telefon Galaxy Fold ilk çıktığında büyük ses getirdi. Ancak incelemeler umulduğu gibi değildi: Ekran bir şekilde kırılıyor veya telefon bozuluyordu. Bloomberg'ün teknoloji eleştirmeni Mark Gurman, Nisan ayında bir ekran resmiyle birlikte Bir günlük kullanımdan sonra, diye tweet attı. Tamamen kırılmış ve kullanılamazdı. Gelecek yıl için yarım düzine katlanabilir telefon planlanıyor. Ancak Samsung'un bu ilk başarısızlığının ardından inovasyon departmanlarının daha çok çalışacağı kesin. Nitekim şirket de kusurların zayıf bir menteşe ve cihazın içinde bulunan maddeler ile ilişkili olabileceğini kabul etti. Apple bir kredi kartı çıkardı. Ancak ortada bir sorun vardı. Bir adam, varlıklarının eşiyle ortak olmasına rağmen karısından 10 kat daha yüksek bir kredi limiti alıyordu. Şikayet ettiğinde, bir temsilci ona, Bu sadece algoritma dedi. Ama cinsiyetçi bir algoritma! Apple ve kartın bankacılık altyapısından sorumlu olan Goldman Sachs, kartı destekleyen bir şey dememeyi tercih etti. İnternet dünyanın en büyük demokrasisi. Ancak internet hizmeti söz konusu olduğunda Hindistan'da böyle bir demokrasiden bahsedemeyiz. Bunun yerine, ülkenin federal ve yerel hükümetleri, ne zaman bir sorun çıksa en uygun yanıtı Facebook, WhatsApp ve internetin geri kalanına erişimi kesmek olduğunu keşfetti. InternetShutdown'a göre, aralık ayında Hindistan, 60 milyon kişi için interneti kapattı. Tüm yıl boyunca, bağlantıyı 90 kattan fazla kesti. Hindistan interneti kısma konusunda dünya şampiyonu. Hükümetler ne zaman sorundan kaçmak ve muhalefeti susturmak istese, protesto haberlerinin dünyaya ulaşmasını bir anahtar çevirme ile engelleyebileceğini biliyor. Benzer durumlar Pakistan, Türkiye, İran, Sudan ve Benin'de de yaşanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/2020-yilinda-veri-depolamaya-132-milyar-dolar-harcanacak", "text": "GIA tarafından hazırlanan Global Stratejik İş raporuna göre, NAS pazarının 2020 yılında 13,2 milyar dolara ulaşacağı öngörülüyor. Bağımsız araştırma kuruluşu Technavio'ya göre ise 2016 ve 2020 yılları arasında NAS pazarının yüzde 11 oranında büyümesi tahmin ediliyor. NAS kurumların verilerini güncel tutmaları ve güvenliğini sağlayabilmeleri, iş süreçlerinin kesintiye uğramadan devam etmesini sağlıyor. Synology firması da kurumların ve profesyonellerinin depolama ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir çözüm sunuyor. Kullanıcıların hizmetine sunulan DSM 6.1 beta sürümü ile Synology NAS cihazlarının all-in-one sunucu olarak kullanılması ve IT stratejilerinin merkezine konumlandırılması sağlanıyor. DSM 6.1 beta sürümü ayrıca; sistem durumu izleme, geliştirilmiş veri bütünlüğü sağlama, dosyaların kendi kendini iyileştirmesi ve Apple'ın Time Machine için genişletilmiş destek sunmasının yanı sıra, sistem yöneticilerinin işlerini kolaylaştırmak için esnek güncelleme seçenekleri sunuyor. Active Directory Domain servisi ile Synology NAS modelleri, kullanıcıları, grupları ve cihazları yönetmek için kullanımı kolay araçlara sahip. Synology tarafından yeni geliştirilen SITA teknolojisi Presto ile bilgisayar ve internet üzerinden uzaktaki Synology NAS cihazları arasındaki dosya transferi yapabiliyor. Universal Search uygulaması ile Synology NAS cihazları üzerinden, belgelere, multimedya dosyalarına veya herhangi bir uygulamaya istenilen an hızlıca erişilebiliyor. Synology kullanıcıları, cihaz üzerinde bulunan USB bellek sürücüleri ile NAS cihazından basit şekilde istenilen dosya veya belgeleri kopyalayıp yedekleyebiliyor. Synology tarafından sunulan özelleştirilebilir kurallar sayesinde kullanıcıların hangi dosyalara erişip erişemeyecekleri oluşturulan izin protokolü ile belirlenebiliyor. Snapshot Replication uygulaması, belgeleri korumak için sanal makine verileri veya diğer önemli dosyaların felaket durumunda güvenli ve kullanılabilir kalmasını sağlamak için güncellenmiş yönetim araçlarının denetimini sağlıyor. Ayrıca anlık kopyalama işlemi yapmaya imkan tanıyor. Daha fazla esneklik için yerel birimlere anlık görüntüler kaydedilebiliyor. Hyper Backup'ın son sürümü sayesinde ise gelişmiş bütünlük kontrolleri yedekleri güvenli tutularak, veri tekilleştirme ile depolama tüketimi azaltılıyor. Hyper Backup uygulamasıyla kullanıcılar ayarlarını özelleştirebiliyor, veri saklama kuralları oluşturulabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/3d-yazici-mucizesine-liseliler-de-katildi", "text": "Otomobilden ev eşyalarına kadar geniş bir alanda tasarımın hızlandığı, inovasyonun ivmesinin artığı günümüzde Türkiye'de de kimi liseler 3D yazıcıları eğitim sistemlerinin içine almaya başladılar. Darüşşafaka Eğitim Kurumları tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen liselerarası 3D Yazıcı Atölyesi ve Yarışması'nda liseli gençler projelerini yarıştırdılar. 3Durak, Sigma3D, Zaxe ve Özyeğin Üniversitesi Girişim Fabrikası işbirliği ile düzenlenen ve 30'dan fazla okulun katıldığı atölye çalışmasında birincilik ödülünü Özel Üsküdar Amerikan Lisesi takımının Keee adlı projesi aldı. UAA Maker Club öğrencileri Egemen Ertem, Ege Özgül, Ege Bora Oral ve Kaya Alptürer; engelleri nedeniyle ya da elleri dolu olduğu için ellerini kullanarak dolap kapaklarını açamayanlara yardımcı olmak için 3D Printer ile destek alet ürettiler. . Öğrencilerin, Her kapıyı açmanız için anahtarınız sloganıyla ürettikleri tasarım, printerdan tek parça olarak hareketli yapıda çıkıyor ve artık malzeme oluşturmuyor. Tasarımlarıyla, Liselerarası 3D Yarışması'nın birincisi olan öğrenciler, KEEE adını verdikleri ürünün patentini almaya hazırlanıyor. Okullar yarışmaya 5'er kişilik takımlar halinde katıldılar. Atölyenin ilk gününde takımlar, 3 boyutlu yazıcılarla tanıştırıladı ve uzmanlar tarafından tasarıma ve modellemeye giriş eğitimleri aldılar. Yarışmada, Prodost Hayatınızın Dengesi projesiyle Esenyurt Nakipoğlu Cumhuriyet Anadolu Lisesi Takımı ikincilik ödülüne ve Bavlab Modeli adlı projeyle Özel Acarkent Doğa Anadolu Lisesi Takımı üçüncülük ödülüne layık görüldü. Büyükçekmece Atatürk Anadolu Lisesi'nden Berkay Yılmaz ve Başak Balcı, Tepekent Anadolu Lisesi'nden Berke Girgin, İstanbul Lisesi'nden Zeynep Duysak ve Silivri Atatürk Anadolu Lisesi'nden Serhat Savaş isimli öğrencilerin kurduğu Garibanlar takımı da Air Pocket isimli projeleriyle gösterdikleri çaba, takım çalışması, ürün kalitesi ve motivasyonları nedeniyle jüri özel ödülüne layık görüldü. Birinci olan takıma Zaxe 3D Yazıcı, ikinciye 3Doodler'dan 3D Kalem, üçüncüye de 3Durak'tan 3D Baskı Büst armağan edildi. Zaxe'nin 3D yazıcı sponsoru olduğu atölye ve yarışma, 3D yazıcıların eğitim ortamlarında inovatif düşünce ve tasarımı güçlendirecek şekilde kullanımının arttırılması, 3D yazıcıların kullanımı konusunda öğrencilere farklı becerilerin kazandırılması ve 3D yazıcıların sosyal faydaya dönük konularda kullanımının arttırılması amacıyla düzenlendi. Bu sene sadece İstanbul içinde düzenlenen yarışma, seneye tüm Türkiye'de ulusal olarak düzenlenecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/akilli-giyilebilir-teknoloji-hastalikta-ve-saglikta", "text": "Son yıllarda teknolojik cihazların birçoğunun önünde 'akıllı' sıfatını görmeye başladık ve bundan sonraki yıllarda da bunun artarak devam edeceğini tahmin ediyoruz. İlerleyen teknoloji ile hemen hemen her cihazın, akıllı versiyonları ile yer değiştireceği şu dönemlerde; insanoğlunun gereksinimleri de son sürat değişme eğilimindedir. Belki bundan 10 yıl önce yürüyerek telefonumuzu şarj edebilir miyiz sorusuna alacağımız tepki garip bir bakıştan öteye gitmeyecekken, şu an yağmur yağdığında renk değiştiren tişörtlerden tutun yolumuzu kaybettiğimizde titreşerek bize yol gösteren kıyafetler ile istediğimiz rotaya hızlıca varabilmemiz mümkün görünmekte. Özellikle son 10-15 yılda yayılımını arttıran, yüksek teknoloji bileşeni olan akıllı giyilebilir teknolojiler; kesintisiz entegrasyon, veri işleme ve iletişim, işlevsellik ve rahatlık açısından önemli ilerlemeler göstermiştir. Üstelik vadettikleri düşük maliyet avantajları da bu cihazları daha cazip hale getirmektedir. Cihazların temel görevi barındırdığı sensörler vasıtasıyla kişinin düzenli sağlık, aktivite, fizyolojik, bilişsel, duygusal veya akli değerlerini gözlemleyerek, iletişim bileşenleri vasıtasıyla merkezi sisteme aktarmaktır. 24 Saatlik takiplerin yapılabilmesi, sistemlerin hem ev içi hem de ev dışında kullanılacak şekilde tasarlanmasıyla sağlanmaktadır. Cihazların özellikle sağlık sektöründe kullanımı, kaynak ve zaman tasarrufunu da beraberinde getirmektedir. Herhangi bir hastalığın sürekli ve düzenli takip edilebilmesi ile anlık müdahalelerin yapılabilmesi ve yetkili sağlık birimlerinin hızlıca bilgilendirilmesi mümkün olabilmektedir. Akıllı Giyilebilir Teknolojiler birçok kullanım alanında hizmet çeşitliliği sunmaktadır. Sportif aktivite takibinden yardıma muhtaç kişilerin desteklenmesine, ilaçla tedavi uygulamalarından, erken hastalık tespitine, rehabilitasyondan eğlenceye kadar farklı alanlarda kullanıldığı bilinmektedir. Daha pek çok farklı alan için potansiyeli bulunan güncel bir araştırma ve geliştirme disiplini olarak değerlendirilmektedir. Spor takibi yapan cihazlar ve akıllı saatler kronolojik olarak ilk yaygınlaşan ürün grupları arasında yer almaktadır. Yaygınlık sıralamasında, kafa-üzeri ekranlar bu kategorileri takip etmektedir. Teknolojik gelişim hızı bakımından en yavaş ilerleyişe sahip kategoriler ise; akıllı giyim/ tekstil ürünleri ve günlük takip yapan cihazlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda yapılan geliştirmelere göz attığımızda, amaçları sportif aktivite takibinden güvenliğe kadar farklı hizmet alanlarında kullanılmak üzere tasarlanmış birçok cihaz karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri sporcuların sağlık durumlarını kontrol altında tutmak için Coyle ve arkadaşları tarafından tasarlanan BIOTEX'dir. Tasarlanan cihaz ile susuzluk seviyesi tespit edilerek, susuzluğun vücuda vereceği zararların önlenmesi hedeflenmiştir. Bir diğer çalışma ise acil durumlarda kurtarma görevinde kullanılmak üzere tasarlanan ProeTEX'dir . Sivil koruma kurtarma ekiplerini çeşitli sensörler vasıtasıyla gözlemleyerek; kişinin fiziksel aktivitelerini tahmin etmek üzere tasarlanan cihaz ile kurtarma görevine giden ekiplerimizin de daha güvende hissetmesini sağlayacaktır. Giyilebilir sistemlerin kullanımı sadece insanla sınırlı değildir. Brugarolas ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, en sadık dostlarımız olan köpeklerin hayati bulguları ve davranışsal tepkileri ölçülerek yorumlanmıştır. Bu tarz çalışmalar giyilebilir teknolojinin tüm canlılara uyarlanabileceğinin örneğini oluşturmaktadır. Hayvan severlerin ve evcil hayvan sahiplerinin kullanımı için geliştirilecek ürünleri çok kısa süre zarfında vitrinlerde görebileceğiz. Giyilebilir teknolojilerin kullanım amaçları değişkenlik gösterse de, işlevleri çoğunlukla sensör aracılığıyla otonom veri algılanması ve işlenmesi ile kişinin yaşam tarzını olumlu yönde etkileyecek, koruma ve güvenliğini sağlamaya yönelik bir dizi işlemden oluşmaktadır. Bireylerin fizyolojik ve ortamların çevresel değerlerini ölçümleyerek toplanan veriden anlamlı çıkarımlarda bulunmak, bir giyilebilir cihaz için temel görev olarak nitelendirilmektedir. Yorumlanan veriler sağlık alanında pek çok hastalığın önceden tespit edilmesine veya önlenmesine imkan sağlayacaktır. Özellikle yaşlı nüfusun kalabalıklaşması ile beraber artan sağlık ve bakım maliyetleri, sağlık sisteminin temelinde bazı köklü değişikliklere gidilmesi ihtiyacını doğurmaktadır. Hastane merkezli tıbbi bakımın, hasta merkezli hale getirilebilmesi günümüzde yaygınlaşan yüksek iletişim sağlayabilen mobil cihazlar ile mümkün olabilmektedir. Periyodik hasta kontrollerinin, günümüzde düzenli hasta gözlemi ile yer değiştirmesini sağlayabilmek; hastanelerde kullanılan pahalı ölçüm cihazlarının, evde günlük faaliyetleri aksatmadan takılabilecek/giyilebilecek küçük ebatlı sürümleriyle değiştirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Geleneksel hasta tedavi yaklaşımlarının giderek masraflı hale geldiği ve kalabalık nüfusun ihtiyacını karşılayamadığı durumlarda, yenilikçi tedavi yöntemleri, bireylerin sorunlarına çözüm olabilecek fırsatlar sunmaktadır. Akıllı Giyilebilir Cihaz çalışmalarının öncelikli hedefi ileri yaşlı insan nüfusunun sorunlarını çözmeye ve yaşam kalitelerini arttırmaya yönelik olmuştur. Bu alanda yapılmış çalışmalara ait gösterilebilecek en iyi örneklerden biri, ileri yaşlı insanların yön bulma kabiliyetlerini kaybetmesi ile ortaya çıkan sorunlara çözüm olması amacıyla üretilmiş sistemlerdir. Chung-Chih ve arkadaşlarının geliştirdiği sistem , ileri yaşlı insanların kıyafetlerine takılan RFID etiketini takip ederek, belirlenen alandan 15m uzaklaşması ile uyarı vermektedir. Sistemin ev veya bakım evlerinde, bunama sorunu yaşayan hastaların kullanımına verilmesi hedeflenmiştir. Yaşlı nüfusun yanı sıra engelli bireylerin yaşam kalitesini arttırmada yine bir diğer öncelikli çalışma alanıdır. Bu kapsamda Kore'de bir grup araştırmacının görme engellilerin yürüyüşünü kolaylaştırmak amacıyla geliştirilmiş olduğu sırt çantası ile yolda bulunan engellerin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Bu yazı HBT'nin 58. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/akilli-telefonlara-nicin-kadar-baglandik", "text": "Evde, sokakta, kafede, toplu taşıma araçlarında, kısacası akla hayale gelebilecek her yerde insanlar ellerinden telefonlarını bırakamaz hale geldi. İster mesaj atmak, ister e-postalara bakmak veyahut da sosyal paylaşım sitelerinde bilgi veya fotoğraf paylaşmak olsun telefona sarılmak için her zaman bir bahane var. Aslında taşınabilir aletlerle iletişim kurma, okuma veya sohbet etme konusunda kötümser olmayan Amerikalı psikologlar Henry Wilmer ve Jason Chein, yine de akıllı telefonun bağımlılık yapacağı konusunda uyarıyor. Bağımlılığın ne zaman söz konusu olduğunu ve hangi karakter özelliklerinin bağımlılığa yatkın olduğunu psikologlar, 90 üniversite öğrencisiyle araştırdı. Katılımcılara akıllı telefonlarıyla ne kadar zaman geçirdikleri sorulduktan sonra, bazı psikolojik testler yapıldı. Testteki en ilginç hipotetik soru ise şuydu: Bu araştırma için size bir yıl içinde 1000 Dolar veya hemen yarın küçük bir miktar ödenecek. Siz hangisini tercih edersiniz? Değerlendirmelere göre akıllı telefonuyla çok fazla zaman geçirenler parayı hemen istemişler. Bu kişiler aynı zamanda yaşamın diğer alanlarında da dürtülerini kontrol edemeyen ve ihtiyaçlarını ertelemeyenlerdi. Sonuç: Akıllı telefon bağımlıları ödüllere hayır demekte zorlanıyor. Diğer ilgi çekici araçlara göre akıllı telefonun her zaman ulaşılabilir olması da ihtiyaçları ertelememe isteğini güçlendiriyor. Fakat araştırmacılara göre, akıllı telefonun her zaman ulaşılabilir olması, çabuk ödüllendirme isteğini körükleyebiliyor. Diğer bir araştırmaya göre de akıllı telefon kullanımı kişileri daha mutlu etmiyor. Koreli araştırmacılar Hongjai Rhee ve Sudong Kim, 425 kişinin boş zaman davranışlarını inceledi. Araştırmanın en önemli sorusu şuydu: Öğle paydosunuzu nasıl geçirdiniz? Katılımcılar bu süreyi ne şekilde geçirirlerse geçirsinler hem zihinsel hem de bedensel açıdan dinlenmişler. Ama katılımcılar arasında fark söz konusu. Akıllı telefon kullananlar diğerlerine göre daha zinde hissetmiş kendilerini. Bu sonuçlar da aslında kesin bir sonuç vermiyor. Mesela duygusal tükenmişlik yaşayan kişilerin daha sık akıllı telefona sarılıyor olmaları da mümkün."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/algoritma-hayatin-bilimsel-ve-teknolojik-gelismelerin-merkezine-oturdu", "text": "Attığımız her adımın bile bir veri anlamına geldiği, her davranışımızın hatta düşüncemizin bile akıllı telefonlarımız yoluyla birer veriye dönüştüğü günümüz dünyasında algoritmalar günlük yaşamlarımızın merkezine oturuyor. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Digital Age Summit etkinliğinde, Oxford Üniversitesi'nde Matematik Profesörü olan Marcus Du Sautoy, algoritmaların şu an hayatımızın neresinde olduğunu anlattı ve bu yakınlığın geleceği ile ilgili bazı öngörülerde bulundu. Algoritmalar problem çözmek için tasarlanan matematiksel yollar. Elle hesaplandığında yıllar sürebilecek problemleri, algoritmalar ile saniyeler içinde çözmek mümkün. Ya da nasıl analiz edeceğinizi bilmediğiniz dağınık verileri, akıllıca hazırlanmış algoritmalarla düzenleyebilirsiniz. Google, arama motorunda herhangi bir arama yapan kullanıcıya sonuçları hangi sırayla çıkaracağına karar verirken; web sayfasının genel olarak özgün bir içeriğe sahip olmasına, sayfaya verilmiş bağlantılara ve bağlantı veren sayfaların kalitesine önem veriyor. Yani popüler web sitelerinden gelen bağlantılar, arama motorunda daha yüksek bir sıralama sağlıyor. Örneğin Oxford Üniversitesinin web sitesi, sizin web sitenize bir yönlendirme linki verirse, web siteniz arama motorlarındaki sıralamada yükselmeye başlar. Bunun nedeni başarılı bir web sitesinin, başarılı bir web sitesiyle ilişki kuracağı anlayışıdır. Ve buradan yola çıkarak, -diğer değişkenleri hesaba katmazsakbir web sitesine ne kadar çok yönlendirme linki verilmişse, sitenin o kadar iyi olduğu anlaşılabilir. Futbol maçı sırasında hangi oyuncunun oyundan çıkıp hangisinin gireceğine karar vermek için bir bağlantı haritası güncel tutuluyor. Tüm oyuncular için, kimlerden pas aldığını ve kimlere pas verdiğini görüyorsunuz. Kötü bir oyuncunun fazla pas alamayacağı düşünülerek; diğer oyuncuların en çok pas verdiği oyuncu, bu haritanın yıldızı oluyor. Etkileşimi en yüksek olan oyuncunun oyunda kalması sağlanırken, düşük olan çıkıyor ve yerine başkası giriyor. Birbirleriyle evlenecek olan ama henüz kimin kimle evleneceği belli olmayan, n sayıda erkek ve n sayıda da kadın olduğunu hayal edin. Bilge bir matematikçi onları eşleştirecek. Ancak öyle bir eşleştirme yapmalı ki, hiçbir çiftin evliliği bozulmasın. Hem hiçbir erkek hem de hiçbir kadın bir başkası için eşini terk etmesin. Yani uğruna eşlerini terk etmek isteyecekleri kişilerin tercih ettikleri adaylar bile daha iyi alternatiflerle eşleşmiş olduğu için onları tercih etmesin. Problemin çözümü için ise öncelikle her kadının, en çok istediği erkekten en az istediği erkeğe doğru (1,2,..,n şeklinde) bir derecelendirme yapması gerekiyor. Benzer şekilde bir sıralamayı erkekler de yaptıktan sonra, talipler ilk seçeneğine gidiyor ve daha çok kişi tarafından talep edilenler, alternatifleri arasından en doğru seçimi yapıyor. Bu durum, herkes seçiminden memnun oluncaya kadar devam ediyor. İlk seçeneği tarafından reddedilen kadın, kendi ilk tercihi daha iyi bir alternatifle birlikte olduğu için eşini terk edemiyor. Yani bir erkek herhangi başka bir kadınla evlenmek istiyorsa, bu kadının kocasına verdiği rating, o erkeğe verdiği ratingden yüksek olmalı. Tam tersi kadınlar için de geçerli. Kararlı evlilik problemi, şu an birçok üniversitede tez danışmanlığı, proje konusu seçimi, seçmeli derslerin dağıtılması gibi sorunları çözmekte kullanılıyor. Örneğin ABD'de, hastaneler her yıl en iyi tıp mezunlarını, yeni mezun doktorlar ise en iyi istihdamı bulmaya çalışıyor. Yaklaşık 30.000 işi mantıklı şekilde dağıtmak için her iki taraf da en çok istediklerinden en az istediklerine doğru bir sıralama yapıyor. Kişiler ve kurumlar da talipleri arasından en iyisini seçiyor. Bu algoritma organ bağışları için de kullanılıyor. Örneğin arkadaşınızın böbrek yetmezliği sorunu var. Siz de ona bir böbreğinizi vermek istiyorsunuz fakat ne yazık ki organlarınız uyuşmuyor. O halde siz böbreğinizi yine bağışlıyorsunuz ancak bu kez farklı bir hastaya. Bağış yaptığınız hastanın arkadaşının böbreği de sizin arkadaşınıza uyumlu. Ve böylece herkes sağlığına kavuşuyor. Yani tüm bilgileri bir sistem üzerinde kayıtlı olan donörlerden hem size hem de arkadaşınıza uygun olan en doğru alternatifi seçiyorsunuz. Peki hayatımıza her geçen gün daha çok giren algoritmalar, yaşamımızı hep daha iyi hale getirecek mi? Algoritmalarla en iyi futbolculara, en iyi organlara, en iyi doktorlara karar vermek doğru mu? Herkesin kendi şansını kendisinin yakalamasına izin vermediğimiz, hep sıralamalar yaptığımız bir gelecek bizi mi bekliyor? Bunların her biri birer tartışma konusu. İnsanların hayatta yaptığı ahlaki seçimleri sürücüsüz araçların da yapması gerekecek. Robotlar bunun gibi insani kararları nasıl vermeliler? Ne yazık ki o günlere hızla koşmamıza rağmen, bu sorular henüz yanıt bulmuş değil. Bu yazı HBT'nin 60. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/anayasa-mahkemesinden-wikipedia-karari", "text": "Anayasa Mahkemesi, 2,5 yıldır yasaklı olan Wikipedia'ya erişimin engellenmesine ilişkin ihlal kararı verirken, kararı veren sulh ceza hakimliğinden yasağın kaldırılmasını istedi. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu , internetin en büyük ansiklopedisi konumunda olan Wikipedia'ya 29 Nisan 2017'de erişimin engellenmesine karar verdi. Gerekçe olarak Wikipedia'da yer alan ve Türkiye'yi terör örgütleriyle işbirliği içinde göstermeye çalışan içeriklerin kaldırılmaması gösterildi. Wikipedia'nın avukatları, karara karşı itirazda bulundu ancak yasak kararı kaldırılmadı. Hukuki yolların tüketilmesinin ardından Wikipedia'nın hukukçuları, 2017'de Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, bugün yaptığı görüşme sonucunda erişime engelleme kararı nedeniyle Wikipedia'nın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Oyçokluğuyla alınan karar, ihlalin ortadan kaldırılması, yani yasağın kaldırılması için sulh ceza hakimliğine gönderildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/apple-yeni-modeli-iphone-5-seyi-tanitti", "text": "Apple, yeni akıllı telefon modeli iPhone 5 SE'yi ABD'nin California eyaletinde düzenlediği etkinlikle tanıttı. 12 megapiksel arka yüzde dahili kamerası olan iPhone 5 SE'nin ön yüzünde de flaş bulunuyor. Böylece selfie görüntü alırken loş ortamda olsanız da kaliteli görüntü alabileceksiniz. 4K video çekimi yapabilen iPhone 5SE LTE ağ teknolojisini kullanıyor. Ürün Türkiye'de 1 Nisan'da sunulacak 4.5G desteğine de sahip. 24 Mart tarihinde ön sipariş yoluyla satışa sunulması planlanan iPhone 5SE'nin doğrudan satışı ise 31 Mart'ta başlayacak ve ilk etapta 110 ülkede cihaz satışa sunulmuş olacak. 1999 TL'den başlayan fiyatlarla satılacak olan iPhone SE, dış görünüş bakımından iPhone 5s'ye benziyor. Özellikleri itibarıyla iPhone 6s'in küçüğü gibi gözüken iPhone SE, daha küçük ekranlı bir telefon isteyenler için uygun bir tercih olabilir. Etkinlikte ayrıca yeni 9.7 inç iPad Pro ve Apple Watch için tasarlanan yeni kayışlar da beğeniye sunuldu. Türkiye'ye de geçen yıl gelen Apple Watch'a iki farklı renk kordonu da eklendi. Diğer bir deyişle yeni bir Apple Watch bu gece yok. Apple Watch'un fiyatında da değişikliğe gidildi ve fiyat etiketi 349 dolardan 299 dolara indi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/beyin-okuma-bir-bilim-kurgu-gerceklesiyor", "text": "Nesiller boyunca mühendislerin, bilim insanlarının ve bilim-kurgu yazarlarının hayalleri olan zihin gücüyle kontrol edilebilen sistemler, artık gerçekleşme yolunda ilerlemektedir. Beyin Bilgisayar Arayüzü adlı, sinirbilim, robotik, yapay zeka gibi birçok alanı içine alan çok disiplinli saha henüz ilk aşamalarını yaşıyor olsa da, hedeflerine emin adımlarla yaklaşmakta. Bu sistemler henüz geliş me aşamasındaki sistemler olup, ülkemiz üniversiteleri de dahil olmak üzere dünyada yüzlerce okul veya araştırma kurumu tarafından çeşitli düzeylerde incelenen hayli popüler bir araştırma sahasıdır. Sinir sistemi hücreleri olan nöronlar, dendrit adlı uzantıları vasıtasıyla diğer nöronlardan sinyal kabul eder ve nöron bu sinyal bilgisini işleme alır. Çeşitli kaynaklardan gelen ve zıt özellikte olabilen sinyallerin nöron hücresinde gördükleri işlemlerin sonucuna göre, nöron uyarılabilir veya sükunet haline geçebilir. Nöronun aksonu vasıtasıyla bu reaksiyon, birbirine bağlı nöronlara veya hedef organa iletilir. Nöronlar, akson ve dendritler aracılığıyla karmaşık oluşumlar ve bunlardan oluşan birimler oluştururlar. Sinir sistemi, omurilikten beyin zarına kadar uzanan, birbirine bağlı ve hiyerarşik olarak sıralanan birimlerden oluşur. Bir beyin-bilgisayar arayüzü , kimi zaman nöral-kontrol arayüzü , kimi zaman akıl-makine arayüzü , bazen de doğrudan nöral arayüz olarak, beyin ile bir harici cihazın kablolu bağlantıyla ilişkide olduğu bir cihaz olarak adlandırılır. BBA, iki yönlü bilgi akışına izin verdiği için nöromodülasyondan farklıdır. BBA aygıtları çoğunlukla, insanın bilişsel veya motor/duyusal işlevlerini düzeltmeye, haritalama veya araştırılmasına, kuvvetlendirmeye yahut onarılmasına yönelik işlevler gerçekleştirir. Bu konuya olan ilginin ilk örneği, 1960lı yıllarda, işitme kaybı olan hastalarda işitme sinirini uyarmayı amaçlayan kohlea implantıdır. Kohlea elektrot implantı aracılığıyla iç kulak sinirini uyarmak suretiyle, işitme kaybı bulunan hastaların işitmelerini sağlamak mümkün olunca, kas felçleri ve periferik sinir felçlerinde de tedavi yolu açılmış oldu. Tartışmalar, kohlea ve beyin için özel implantlar, kalbe yardımcı hatta kalbin yerini alabilecek aygıtlara kadar geldi. Beyin-Makina Arayüzü alanındaki çalışmalar Prof. Fetz tarafından 1969 yılında başlatıldı. Prof. Fetz, maymunların beynindeki motor korteks alanına elektrot yerleştirerek maymunların beynindeki aktiviteleri inceledi. BMA, beyin ile bir makina arasında doğrudan bir iletişim sağlıyordu. Deneyin prensibi, maymunlara bu sinyalleri gördükleri ve duydukları zaman tepki göstermelerini öğretmekti. Bunun için kendi zihinsel aktivitelerinin bir nevi geri beslemesi anlamına gelen, bu sinyalleri algılayan maymuna bir ödül veriliyordu. Çok kısa bir sürede maymunlar kasten belli nöronlarını aktive etmeyi ve bu sayede olabildiğince çok ödül kazanmayı öğrenmişlerdi. Fetz'in deneyi, beynimize, vücudumuz dışındaki bir harici cihazı kontrol etmeyi öğretebileceğimizi gösteriyordu. Böylece duyma, görme ve hareket gibi duyuları onarmak üzere nöroprotez uygulamaları geliştirebileceğimiz anlaşıldı. 80'li yıllarda beynin hasarlanmış veya eksik bölgelerinin yerine kullanılmak üzere yapay cihazların sinirsel protez biliminin ilk tıpta uygulanabilir ilk örnekleri üzerinde çalışılmaya başlandı. BBA araştırma ve geliştirme alanı, öncelikle hasar görmüş işitme, görme ve hareket düzeltme amacıyla nöroprotez uygulamalarına odaklandı. 1990larda kafatasına uygulanan implantlar aracılığıyla nöronlara elektrik uyarımları sağlayan kranyal peysmeykır ile Derin Beyin Stimülasyonu gerçekleşti. Sonraki araştırmalarla protezin beyne de implante edilebileceği bildirildi. Yıllar süren hayvan deneylerinden sonra, insanlarda implante edilen ilk nöroprotez aygıtlar, 1990'ların ikinci yarısında ortaya çıktı. Epilepsi ve epilepsi benzeri beyin elektriksel aktivitesinin bozulması nedeniyle oluşan hastalıkların tedavisi için umut ışığı belirdi. Tedavisi imkansız olan bu hastalıklar, bir organ veya beyine implante edilen elektrot uçlarına, uygun yer e yerleştirilmiş mini pillerden mini kablolarla elektrik akımı verilmesiyle tedavisi mümkün hale geldi. İşitme kaybı olan hastalar için geliştirilen kohlea implantının bir benzeri, görmeyen hastalar için, sinir implant arayüzü olarak düşünülerek araştırılıp geliştirildi: retina çipi ve bunun uzantısında beyin zarında görme bölgesine beyin çipi uygulaması. Ancak, görsel bilginin beyin tarafından işlenmesi, ses bilgisinden çok daha karmaşıktır, bu nedenle, görme protezi henüz deneysel aşamada. Mühendislik alanındaki gelişmeler, kullanılan mini elektrotların gittikçe daha küçülmüş biçimlerde üretimini sağladı ve zerre adı verilen mini parçacıklara dönüştü. Kablolarla sağlanan elektrik, toz büyüklüğünde, piezoelektrik kristal ile kombine edilen elektronik parçacıkların kendilerinden sağlanır oldu. Şimdi, bilim insanları, bu mini parçacık aygıtları uzaktan kumanda ile yönetme aşamasına geldi. Bir pirinç tanesinden daha küçük boyutlarda olan kablosuz, kendinden enerjili implantlar beyin hücrelerini tarayıp uyarabilme potansiyeline sahipler. Bundan sonraki kuşak Beyin-Bilgisayar/Makine Arayüzü aygıtları olacak protez, dış iskelet ve robotlar, diğer adlarıyla elektrosötikler beyin ve vücut hastalıklarının tedavisinde kullanılacak. Özellikle beyin uyarımıyla hafifletilebilen rahatsızlıklarda bu mini aygıtların kullanımı önemli açılımlara vesile olacak. Nitekim, Hollanda, Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezinde, bir Amiyotrofik Lateral Skleroz hastasının, sadece düşünce yoluyla iletişim kurabilmesi sağlandı. Hastaya kafatasında açılan küçük deliklerden girilerek beyin elektrotları yerleştirildi. Köprücük kemiği altına yerleştirilen küçük bir ileticiden elektrotlara, cilt altından geçirilerek bağlanan ince kablolarla uyarılar beyne yollandı. Beyinden alınan sinyaller kablolarla ileticiye geldi, sinyaller amplifiye edildi ve bilgisayara kablosuz yoldan ulaştırıldı. Hasta, sesiyle kontrol ederek zihninde parmağını oynattı. Bu beyin aktivitesi elektrotlar tarafından algılandı, hareket bilgisayar faresinde seçime dönüştürüldü. Bu sistemler, motor fonksiyonlarını yerine getiremeyen ALS veya Tetrapleji hastaları gibi kişilerde rehabilitasyon amaçlı kullanılırken, diğer insanlar için bilgisayarlarını ya da herhangi bir elektronik kontrol sistemini kullanmalarını sağlayabilir. Bu, olabilecek en minik boyuttaki neural dust , sadece sinirsel aktiviteyi kaydetmekle kalmıyor; ayrıca, sıçan gibi hayvan modellerine implante edildiğinde kablosuz olarak veri aktarımı da yapabiliyor. Bir grup araştırmacı, sıçan nöronlarından veri toplama ve bu veriyi beyinsel toz kullanarak aktarma üzerinde yoğunlaştılar. Sıçanın siyatik siniri üzerine bu teknolojiyi kullanıp, ultrasonik sinyaller göndererek, elektronörografik ve elektromiyografik kayıtlar almayı başardılar. Haftaya insan performansı araştırmaları ile devam edeceğiz. 1- Perlmutter JS, Mink JW (2006) Deep brain stimulation. Annu Rev Neurosci 29:229 257. 3- Ramirez S, Liu X, Lin PA, Suh J, Pignatelli M, Redondo RL, et. al. (2013) Creating a false memory in the hippocampus. Science 341(6144):387 391. 4- Seo D, Carmena JM, Rabaey JM, Alon E, Maharbiz MM (2013) Neural dust: an ultrasonic, low power solution for chronic brain-machine interfaces. http://arxiv.org/pdf/1307.2196v1.pdf. Keskinbora KH, Keskinbora K (2018) Ethical considerations on novel neuronal interfaces. Neurological Sciences 39:607 613. Fetz EE. Operant conditioning of cortical unit activity. Science. 1969 Feb 28;163(3870):955-8. Bu yazı HBT'nin 184. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bilgi-guvenligi-ve-tehditler", "text": "Kişisel verilerimizin güvenliği için almış olduğumuz sayısız tedbir belki gündelik hayatımızı biraz zorlaştırıyor olabilir. Ancak alınan her tedbirin karşısında yeni bir bilgi çalma, istihbarat yönteminin geliştirildiğini de unutmamak lazım. Tehditleri uzun uzun anlatmak mümkün değil, net bir şekilde söyleyebilirim ki biz bu konuları tartışıyorken yeni istihbarat yöntemleri türüyor bir yerlerde... Ama genel olarak tehdidin bizim istemdışı yaydığımız bilgilerin pasif olarak ele geçirilmesi ve bizim gizlediğimiz bilgilere yetkisiz şekilde aktif olarak nüfuz edilmesi gibi iki ayrı yöntemle karşımıza çıktığını özetleyebiliriz. Bugün kurum ve kuruluşlar, özel işletmeler öncelikle bilgisayar ortamındaki verilere nüfuzu engellemeye çalışıyorken, antivirüslerle, güvenlik duvarlarıyla aktif saldırılara karşı güvende olduklarını düşünüyorken aslında bilgi istem dışı olarak farklı şekillerde ortama yayılıyor. Pasif dinlemede olan yetkisiz kişilere ise sadece, teknik imkanları ile ortamdaki bilgiyi toplamak kalıyor. Eski bir teknoloji olan uzaktan gönderilen lazer işareti ile camlarda oluşan titreşimi anlamlı ses ve yazıya dönüştüren sistemler ile ortamda konuşulanları dinlemek bugün bile bazılarına ütopik gelebiliyor. Aynı şekilde TEMPEST teknolojisi ile bilgisayar ekranları, sabit disk, yazıcı, tarayıcı gibi bilgi teknolojisi cihazlarındaki bilgileri on metrelerce uzaktan elde etme, ilk olarak 1960'larda kullanılmış olan bir yöntem olmasına rağmen hala ilgi çekici. MIT Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Laboratuvarında bir grup bilim insanının duyguları kablosuz veri işaretleri göndererek analiz etme üzerine çalışma yürüttükleri ve %87 oranında başarılı oldukları haberini okumuşsunuzdur. Gönderilen kablosuz işaretler ile kişilerin heyecanlı, üzgün veya sinirli ruh hallerini tespit edebiliyorlar. EQ-Radio olarak adlandırılan bu teknolojinin kişilerle ilgili şimdilik yüzeysel ama zamanla daha detaylı bilgiye ulaşmada aktif olarak kullanılacağı şüphe götürmez. Girdiğimiz her ortamda kablosuz modemlerin yaygın şekilde bulunduğu gerçeği, modemlerden gönderilen işaretler ile ne gibi bilgilerin toplanabildiği konusunda aklımızı zorlayacaktır. Biz güvenlik duvarı ile bilgisayarımızdaki verileri güvende tuttuğumuzu sanaduralım, aklımızdaki bilgilerin ele geçirilmediğinin garantisi olmayan bir çağda yaşıyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bilimsel-arastirmalari-dans-yoluyla-aciklayan-en-iyi-videolar", "text": "\"Dance Your Ph.D.\" bilim insanlarının araştırmalarını, karmaşık teorileri dans yoluyla ifade ettikleri bir yarışma. American Association for the Advancement of Science , Science dergisi ve bir yapay zeka teknolojisi şirketi olan Primer.ai tarafından desteklenen yarışma 2008'den bu yana her yıl düzenleniyor. Yarışmanın bu yılki kazananı dönen ve uçan el yelpazeleri, Yüzüklerin Efendisi serisine referansları ve mavi kartonpiyer balonlarıyla Oregon Üniversitesi'nden kimyager Checkers Marshall'ın hazırladığı video oldu. Laboratuvar ve bir evin arka bahçesinde çekilen videoda, moleküllere bağlı metal iyonlarından oluşan kristal malzemeler olan metal-organik çerçeveler hakkındaki doktora tezi açıklanıyor. Bu malzemelerin gözenekli yapısı nedeniyle, MOFs bir sünger gibi işlev görebilir ve karbondioksit gibi gazların tutulmasına imkan verebilir. Dans videosundaki mavi balonlar, metal-organik çerçeveleri daha küçük, daha etkili ve su filtrasyonundan sinir gazı detoksifikasyonuna kadar çeşitli uygulamalar için daha kullanışlı hale getirmek için kullanılan iyonları temsil ediyor. Videoda, bu kristallerin büyümesini durdurmak için başka bir molekül eklemek veya elektronların yapı boyunca daha serbestçe akmasına izin vermek için bir elektronu çıkarmak gibi farklı modifikasyon stratejileri de dansla anlatılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bir-basparmagimiz-daha-olsaydi-2", "text": "Sahip olunan zihinsel ve fiziksel yetileri arttırmak insanlara daima cazip gelmiştir. Tarihsel olarak çeşitli ilaçlar ya da teknolojik yöntemlerle insan 'ögmentasyonu' ya da yeti artırma çabası var olagelmiştir. Pete Moore'un deyimiyle 'doğal veya yapay yöntemlerle insan vücudunun mevcut sınırlılıklarını geçici veya kalıcı olarak aşmayı amaçlayan tüm girişimler' olarak tanımlanabilecek bu yeti artırımı, hastalık süreçlerinde gelişen bozuklukları ortadan kaldırmanın yanı sıra, insanın zihinsel ve fiziksel karakteristikleri, kapasitesi ve üretkenliğini, insan türünün sınırları dışına taşıyacak teknolojik veya farmakolojik girişimleri de kapsar. Ögmentasyon girişimlerinin, kaybedilmiş yetilerin kazanılması için tedavi edici amaçla, risk faktörleri olan ve olmayan kişilerde yetilerin korunması amacıyla ya da normalin üstünde yetiler edinmek amacıyla uygulanabileceği düşünülmektedir. İnsan gözünün göremediği imajları görebilmeyi sağlayan gözlükler, binokülerler, mikroskoplar ya da yüksek hassasiyete sahip mikrofonlarla başlayan insan türünün biyolojik sınırlılıklarını aşma çabası, insan-teknoloji etkileşimine olanak tanıyan teknolojik yeniliklerle artarak sürmektedir. Yeti artırımı çoğunlukla teknolojiyi bir 'dışsal araç' olarak kullanma şeklinde olsa da insan beyninin bu etkileşime doğrudan katılımının mümkün olabileceğine dair veriler sağlayan bir çalışmadan bahsedeceğim. Paulina Kieliba ve arkadaşlarının 19 Mayıs 2021'de Science Robotics dergisinde yayınladıkları araştırma ilgi çekici (DOI: 10.1126/scirobotics. abd7935). Araştırmanın bulguları, insan beyninin teknolojik araçlara adapte olabilme ve onlarla etkileşim kurabilme yetisine işaret ediyor. İnsan el başparmağı, boyutuna göre kortekste en geniş alanı kaplar ve birçok yönde motor hareket sağlar. Elimizi fonksiyonel olarak kullanabilmemiz için çok önemlidir. Sıkı kavrama hareketi ve taş gereçleri kullanmakla ilişkili stresin, modern insanın el başparmağının ayırt ettirici özelliklere sahip olmasını sağladığı ve bu özelliklerin türümüze büyük bir evrimsel avantaj sağladığı düşünülmektedir. Peki ya fazladan bir başparmağımız daha olsaydı? Kieliba ve arkadaşları, el hareketleri ile ilgili herhangi bir engelliliği olmayan katılımcıları, beşinci parmağın yakınına giyilen 3D ile yazılmış robotik başparmağı kullanmaları için eğittiler ve katılımcılardan, bloklardan kule yapmak gibi iki el gerektiren emirleri ekstra robotik parmaklı tek elle yapmalarını istediler. Katılımcılar ekstra başparmağı ayaklarının altına yerleştirilmiş ve kablosuz olarak parmak ile bağlantılı basınç sensörleri ile hareket ettirdiler. Beş günlük eğitimin öncesi ve sonrasında yapılan davranışsal testler ve fonksiyonel beyin manyetik rezonans görüntüleme testleri, ekstra başparmağın motor kontrolünün iyileştiğini, kompleks emirlerin yerine getirilebildiğini, katılımcıların ekstra parmağı vücutlarının bir parçası gibi algıladıklarını ve katılımcılar artık ekstra başparmağı giymediklerinde bile beyinde el kontrolünden sorumlu duysal-motor kortekste geçici değişiklikler olduğunu gösterdi. Bulgular çığır açıcı; Kieliba, ekstra bir başparmağın, tek elli insanların iki el gerektiren kompleks motor hareketleri yapabilmelerini, bir cerrahın asistana ihtiyaç duymadan operasyon yapabilmesini ya da bir fabrika işçisinin daha etkin çalışmasını sağlayabileceğini söylüyor. Ancak protezin beyinle kurduğu etkileşimin daha ayrıntılı araştırılmasına ihtiyaç var. İnsan beyninin dışsal bir araca adapte olabilmesi, insan evriminin gelecekte yapay yöntemlerle değiştirilip değiştirilemeyeceği sorusunu akla getiriyor. Sahip olduğumuz yetileri yeni ve beklenmedik biçimlerde arttırabilir miyiz? Kieliba ve arkadaşlarının çalışması mümkün olabileceğine işaret ediyor. Bu yazı HBT'nin 272. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/birincilik-organik-tarimi-mutfaklara-tasiyan-projeye", "text": "Genç Başarı Eğitim Vakfı tarafından düzenlenen Şirket Programı kapsamında gerçekleşen Yılın Şirketi Yarışmasının birincisi belli oldu: COMPOSE-IT. 16-18 yaş arası lise öğrencilerinin girişimciliği deneyimleme fırsatı buldukları yarışma, gençlerin kendi ekiplerini kurmaları ve iş fikirlerini geliştirmeleriyle başladı. Bu yıl 366 mini şirketin hayata geçtiği programda iş dünyası gönüllüleri de mentorluk yaptı. 156 şirketin yarı finale kaldığı yarışmada tüm şirketler kendi mini videolarını çekerek faaliyet belgelerini hazırladı. Finale kalan 50 şirket İstanbul Ticaret Üniversitesi Sütlüce Kampüsünde kurdukları standlarda hayata geçirdikleri ürünlerini sergileyerek kıyasıya yarıştı. Yarışmaya bu yıl İstanbul, İzmir, Ankara, Bilecik, Bursa, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Eskişehir ve Uşak illerinden 8.000 liseli genç katıldı. Yaparak öğrenmeyi desteklemek amacıyla düzenlenen yarışmada, lise öğrencileri tarafından kurulan COMPOSE-IT isimli şirket, bahçelerde yapılan organik tarımı mutfaklara taşımak için, Gübrecim adını verdikleri kompost makinesini tasarlayarak onu kullanılabilir ev eşyası haline getirdi. Ekip, hem makine üretimi yapıyor, hem de geliştirdikleri aplikasyonları ile müşterilerine alacakları makineyi tasarlama imkanı sunuyor. Günümüzde sağlıklı yiyeceğe ulaşmanın zor olduğu bilinciyle yola çıkan şirket, insanların evde kendi topraklarını üretmelerini ve o topraklarda organik yiyecekler yetiştirmelerini amaçladı. Kompost yapmak için doğanın doğal çürüme işlemi kullanılıyor; evdeki yemek artıkları, bahçelerdeki çim kırpıntıları, yapraklar alınıyor ve içerdiği şeker, protein, karbonhidrat ve yağ asitlerinin böcek ve mikroorganizmalar sayesinde bozulmasıyla gıdaca zengin gübre elde ediliyor. Compose-It Şirketi, 11-13 Temmuz tarihleri arasında Brüksel'de gerçekleşecek 40 ülkenin katılacağı Avrupa Yılın Şirketi Yarışması'nda Türkiye'yi temsil edecek. Yılın Şirketi Yarışması, öğrencilere daha çalışma hayatlarının başındayken girişimcilik, finansal okur-yazarlık ve iş gücüne etkin katılım imkanı sağlaması bakımından da önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bitcoin-madenciligi-2", "text": "En popüler dijital para olan bitcoine sahip olmanın kolay yolu işlem gördüğü bir borsadan satın almak. Daha zor ancak nispeten ucuz yolu ise bitcoin madenciliği yapmak. 2009'da piyasaya çıkan bitcoin modelinde kriptolanarak dijital evrene bırakılmış toplam 21 milyon bitcoin vardır. Para altın arasındaki ilişki bitcoin kriptolu sayı bloku arasında da kurulabilir. Ortaya çıkmış son sayı bloku kullanılarak bir sonraki sayı bloku deneme-yanılma yöntemiyle bulunmaya çalışılır. Buna bitcoin madenciliği denir. Bu madencilik işi önceleri bilgisayarın bildik işlemci kapasitesi kullanılarak yapılırdı. Daha sonra bilişimciler ileri düzey bilgisayar oyunları için tasarlanmış ekran kartlarındaki işlemci kapasitelerini kullanmanın daha uygun olduğunu keşfettiler. İşler biraz daha hızlandı. Bugün üçüncü evreye gelinmiş durumda. Buna göre ASIC denilen özel yongalarla güçlendirilmiş donanımlar kriptolu sayı bloklarını arıyor. Buna rağmen cihazların tükettiği elektrik hala ciddi boyutta. O nedenle internet üzerinden bulut modelini kullanan dijital madenciler, işlemci kapasitelerini birleştirerek ortak çalışma yapmaya başladı. Eğer bir sonraki sayı blokunu bulup da bitcoin kazanırlarsa katkıları oranında aralarında bölüşmek üzere. Kafaya takılan sorulardan birisi de ASIC türü cihazları üreten firmalar neden kendileri sayı bloku aramak yerine bunu madencilere satıyor olması? Stratejisini bu yönde değiştirmiş teknoloji firmaları da yok değil . Firmaların madenciliğe girmek yerine dijital sondaj yapacak cihazlar üretmeyi seçmesinin temelinde genelde elektrik giderleri geliyor. Eğer elektrik birim ücretinin yüksek olduğu bir ülkede yaşıyorsanız, bu tür bir işe girmeyi tercih etmeyebilirsiniz. Bu gibi durumlarda tercih edilen ikinci bir yol var. O da bu madencilik işini gidip elektrik giderlerinin nispeten daha ucuz olduğu ülkelerde yapmak! Mevcudu izleyen bir sonraki sayı blokunu bulan, bugünlerde 25 bitcoin kazanıyor. Önceki yıllarda bu değer 50 bitcoin idi. Çıkarılacak bitcoin adedi azaldıkça bir sayı blokunun denk geldiği bitcoin miktarının da azaltılacağı söyleniyor. Bu zor işte nereye gelinmiş durumda? Toplam 21 milyon bitcoinin bugüne dek 16.3 milyonu çıkarılmış durumda. Madenciler kalan 4.7 milyonun peşinde yani. Onlara da ulaşılırsa ne olacak? Bitcoin artık sondajla çıkarılacak değerli bir maden olmaktan çıkacak. Onun yerine mal ve hizmet alımlarına karşılık kullanılan bir para olacak. Arzu eden bunu dolar, euro, TL gibi para birimlerine çevirebilecek. Bitcoin aramak bir yanda konseptin kendisinin değerini artırırken, diğer yanda altın-maden-arama süreciyle bildiğimiz para olgusunu da benzer bir süreçle dijitalleştirmiş oluyor. 21 milyon bitcoinin bir kerede dijital bir borsaya sunulmamasının nedeni bu olsa gerek. Bitcoin nakittir! Kişiye özel dijital bir cüzdanda saklanır. Cüzdandaki banknot gibidir. O cüzdanın şifresi kimdeyse bitcoinler de onundur. Cüzdanın şifresini çaldıran, cüzdanı ve içindeki çaldırmış olur. Cüzdan sahibi ölürse bitcoinleri de doğal olarak mirasçılarına kalır! Bu yazı HBT'nin 68. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/blockchain-finans-sistemini-degistirebilecek-mi", "text": "Boğaziçi Üniversitesi geçtiğimiz hafta, geleceğin finansal düzenini yeniden şekillendirecek olan Blockchain teknolojisini incelemek için, alanının önde gelen isimlerini Blockchain Summit'17 zirvesinde bir araya getirdi. Gelecekte radikal değişimler, ilerlemeler ve hatta belki de yasaklarla ilgi görmeye devam edecek blok zinciri sistemi, Türkiye'de ilk kez geniş kapsamlı bir biçimde ele alındı. 2008 yılındaki bankacılık krizi, insanların bankalara olan güveninin sarsmıştı. Ve bu durum kripto para kavramının ortaya çıkmasında en önemli etken oldu. Kripto para ve onun kayıt defteri Block zinciri ile aracılar, kontrol mekanizmaları, 3. Kişiler ortadan kalkıyor. Zirvede yeni başlayanlar için Blockchain'i detaylı şekilde anlatan ve aynı zamanda Blockchain 101 adlı kitabın yazarları olan Ahmet Usta, Blockchain güven ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Çünkü geriye dönük yapılmış bir işlemin değiştirilmesini imkansız hale getiriyor. Bir işlemin iptal edilmesi için, sistemin tüm kullanıcılarının onayı gerektiriyor diye konuştu. Etkinlikte, 'güven' konusunun üzerinde duran diğer bir önemli isim de BlockChain Evangelisti Özgür Artak oldu. Artak, gelecekte sosyal hayatın yeniden düzenleneceği, kimlik düzenlenmesi ve gizliliğin önem kazanacağı ve radikal değişiklikler yaşanacağını belirtti. Bu nedenle 'Güven' kriterinin öne çıkmaya devam edeceğinin de altını çizdi. Blok zincirinde güç ve bilgi merkezi otoriteden tamamen bağımsız. Yani yapılan işlemleri devletler ya da büyük kurumlar kontrol edip, yönlendiremiyor. Dolayısıyla paranın ve işlemlerin değeri, devletler arasındaki güç savaşlarından etkilenmiyor. Bu durum Blockchain'in en büyük avantajı. Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Aran zirvedeki sunumunda, Blokchain tüm otoriteden bağımsız olduğu ve zincirdeki bilgiler herkesle paylaşıldığı için daha güvenli bir sistem olduğunu. Dijital varlığımızı ispatlamak için kullandığımız kimliklerimiz şu an, güven problemi nedeniyle önce aracı kurumlara teslim ediliyor. Ancak bu sistemle birlikte artık aracı kurumlara gerek kalmadan hızlı bir şekilde işlem yapabileceğiz diye konuştu. Aran, Blockchain'in 2020 yılı itibariyle şu anki internet kullanımı kadar yaygınlaşacağını öngörüyor. Cointürk Genel Yayın Yönetmeni Levent Kurt ise Bitcoin ile hayatımıza giren Blockchain'in bu kadar yaygınlaşmasının asıl nedeni olarak, sadece işlem yapan kişiler arasında gerçekleşmesi, aracı olmaması ve güvenli olması gibi özelliklerini işaret etti. Ayrıca bu durumun gelecekte bankaların varlığı ve gerekliliğini sorgulatacağını belirtti. Etkinlikte en çok üzerinde durulan konulardan biri bankacılığın yavaş yavaş değişeceği ve hatta şu an sunduğundan daha farklı hizmetler sunmadığı müddetçe yok olmaya mahkum olacağıydı. Zirvenin katılımcılarından Microsoft Yazılım Geliştirme Teknolojileri Genel Müdür Yardımcısı Cavit Yantaç, blok zincirini bir ödeme sistemi değil, bütün yapılan işlemlerin elde tutulduğu dağınık bir mimariye sahip bir defter sistemine benzetti. Sistemin içinde tuttuğu dataların herkese açık olduğunu ve bu yüzden güvenli olduğunu belirten Yantaç, Blockchain'in eğitimden bankacılığa hayatımızda çok radikal değişiklikler yaratacağını belirtti. Blockchain ile, şu an miktar fark etmeksizin para transferleri yapılıyor, kripto para yatırımlarında ve akıllı sözleşmelerle mal alım satımlarında kullanılıyor, sistem üzerinden belge yollanıyor, hatta telif hakkı korumasında bile kullanılıyor. Blockchain'in kullanım alanının zamanla daha da gelişeceği düşünüldüğünde, sadece bankalar değil; noter, sigorta şirketleri ve hatta devlet kurumları bile gelecekte atıl olabilir. Bu yazı HBT'nin 81. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bu-noroprotez-binden-fazla-sozcugu-taniyor", "text": "Tümüyle felçli olan insanlar konuşamazlar. Düşüncelerini, beyin dalgalarını kelimelere çevirecek bir bilgisayar büyük bir adım olacaktır. Amerikalı bilim insanları şimdi böyle bir nöroprotez geliştirdiler. Protezin kelime hazinesi, daha önceki örnekleri fazlasıyla aşıyor. Yeni nörotprotez binden fazla sözcüğü tanıyor. Nöroprotezler felçler için son derece önemli. Örneğin el protezlerini kontrol etmek için beyinden gelen sinir sinyallerini doğrudan doğruya çevirebiliyorlar. Arayüzler gelecekte felçli insanlara çevreleriyle iletişim kurmaya yardımcı olacak. ALS veya locked in sendromu hastalarında konuşma yeteneği tamamen kaybolmaz. Bu yüzden uzun yıllardan bu yana düşünüleni anlayan arayüzler üzerinde çalışılıyor. İki kişi arasında geçen basit konuşmaların çevrilebildiği çalışmalar mevcut. Bu tür deneyler genelde hastalıkları nedeniyle beyinlerinde elektrot bulunan epilepsi hastalarıyla yapılıyor çünkü belli başlı sinir hücrelerinin etkinliği burada doğrudan doğruya okunabiliyor. Örneğin Kaliforniya Üniversitesi'nden Edward Chang ve ekibinin hastası, ağır bir inmenin ardından neredeyse tümüyle felç olan ve konuşma yetisini yitiren 36 yaşında bir erkek. Hasta sadece küçük kafa hareketlerinin yardımıyla bilgisayar destekli bir arayüzü çalıştırabiliyor. Deneyler için 128 elektrotlu, kredi kartı büyüklüğünde bir implant, genç ve bilişsel yetisini kaybetmemiş hastaya yerleştirilmişti. Araştırmacılar geçen yıl New England Journal of Medicine dergisinde ilk başarılı sonuçlarını yayımlamışlardı. Yapay zeka, öğrenme ve dil modeller ile yapılan çalışmalar sorunda program beyin dalgalarını dile dönüştürmeyi öğrenmiş. Hatta en sonunda kelime hazinesindeki, cümleleri bile tanıyabilmiş. 'Bununla birlikte hata payı dörtte bir kadardı' diyor araştırmacılar. Son çalışmada test edilen yöntem ise daha doğru ve daha kapsamlı olmakla kalmayıp, aynı zamanda daha doğrudan etkili. Bu şu anlama geliyor: Hastalar sadece zihinsel ve fiziksel olarak konuşmaya da çalışmakla kalmayıp, kelimeyi veya harfi doğrudan doğruya düşünebilmişler. Bu da süreci biraz daha doğal hale getiriyor. Bu açıdan bakıldığında belki gündelik kullanım için daha uygun olabilir. Diğer bazı araştırma grupları da motor sistem aracılığıyla, dolambaçlı bir yol kullanarak beyni daha okunabilir hale getirmeye çalışıyorlar. Örneğin geçen yıl bir ekip, elle yazmanın tamamen hayal edilmesinden söz etmişti. Son çalışmadan anlaşıldığı gibi, beynin kelimeleri hareket olarak mı yoksa zihinsel olarak mı ürettiği bilgisayar için o kadar da önemli olmayabilir. Araştırmacılar öte yandan nöroprotezin kelime hazinesini zahmetsiz bir şekilde genişletmenin kolay bir yolunu da buldular. Sözcükleri düşünmek yerine denek bu sefer onları hecelemek zorundaydı. Bu şekilde sadece yirmi altı harf ile çok daha fazla kelime üretilebileceğini söylüyor araştırmacılar. Makinenin harfleri daha iyi anlaması için uluslararası alfabe tablosu kullanıldı . Eğitim ve testler için yapay zeka ve klasik dil işleme modelleri birleştirildi. Bilgisayar bu şekilde genelde harf yöntemiyle oluşturulan zihinsel cümleleri, 1152 kelimelik temel bir kelime dağarcığında tanıyabildi. Karakter başına ortalama hata oranı yüzde altının biraz üzerinde ve dakikada neredeyse otuz harf işlenebiliyor. Bu kelime dağarcığının günlük iletişim için çok yardımcı olacağına inanılıyor. Araştırmacılar tarafından yapılan simülasyon hesaplamaları kelime dağarcığının büyük kayıplar olmadan 9000 kelimeye kadar artırılabileceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bu-robot-tipki-bir-bitki-gibi-buyuyor", "text": "Yeni bir robotun prototipi, çevresini keşfetmek için tıpkı bir bitki gibi büyüyor. Asmalar ve bazı mantar türleri uzadıkları tepe noktalarını kullanarak çevrelerini keşfeder. Kaliforniya Üniversitesi'nden Elliot Hawkes ve meslektaşları benzer prensiplerle çalışan bir robot tasarladı. Robotun mekanik gövdesi, basınçla şişerek uzayan plastik bir borunun içinde bulunuyor. Bu, yer fıstığı kurdu gibi bazı omurgasız hayvanların uzamak için kullandıkları bir yöntem. Plastik tüpün iki bölmesi var: bir tarafı boruyu şişirirken, diğer tarafı yönünü tayin ediyor. Uzayan kısımda bulunan bir alıcı robotu uyarıyor ve robot buna göre hareket ediyor. Hawkes ve arkadaşları, robotu, bir radyo antenine benzer 3 boyutlu şekiller oluşturmak, bir vanayı kapatmak, bir labirentte gezinmek, yapıştırıcı maddelerin - örneğin sinek kağıdının - ya da dar aralıkların içinden geçmek gibi görevleri yapması için programladı. Robot yumuşak dokusuna rağmen oldukça güçlü. Çivilerin arasından, hiç hasar görmeden geçebiliyor. 72 metreye kadar uzayabiliyor ve bitkilerden farklı olarak saniyede 10 metre hızla büyüyebiliyor. Bu tasarım, dar ya da kalabalık ortamlarda çalışması gereken robotlar geliştirmek için bir model olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/bugun-kisisel-bilgisayar-devriminin-onculerinden-steve-jobsun-dogum-gunu", "text": "Bu sözler, kişisel bilgisayar devriminin öncülerinden, Amerikalı girişimci, mucit ve endüstri tasarımcısı Steve Jobs'a ait. Bugün, bilgisayar dünyasının en büyük dehalarından biri olarak kabul edilen Jobs'un doğum günü. Steve Jobs , 24 Şubat 1955'te Amerikalı Joanne Carole Schieble ve Suriye asıllı politik bilim profesörü olan Abdulfattah John Jandali'nin oğlu olarak dünyaya gelir. Ancak babası, annesiyle evlenmeyi reddedince, Jobs Kaliforniyalı Paul Jobs ve Clara Jobs-Hakobian çiftine evlatlık olarak verilir. San Fransisko'da yaşayan aile ona Steve adını verir. Steve 1972 yılında liseden mezun olduktan sonra Oregon'da bulunan Reed Üniversitesi'ne başvurur. Ancak akademik hayatın disiplinine uyum sağlayamadığı için sadece bir dönem gittiği okulu bırakır ve Kaliforniya'ya geri döner. Arkadaşı Steve Wozniak ile birlikte kendi bilgisayarlarını üretmek amacıyla Homebrew Computer Club'a üye olurlar. İkili, video oyun şirketi Atari'de oyun tasarımcısı olarak çalışmaya başlar. Hayalleri ise hızlıca iş hayatına atılmak ve kendi işlerini kurmaktır. Jobs ve Wozniak hayallerini gerçekleştirmek üzere, 1976 baharında Jobs'un evinin garajında Apple'ı kurar. Apple kurulduğunda Jobs 21, Wozniak ise 26 yaşındadır. İkili 1977'de ilk cihazlarını üretmeyi başarır. Apple I ismiyle satışa çıkan cihaz, ilk kişisel bilgisayarlardan biridir ve basit bir donanıma sahiptir. Fiyatı ise 666 ABD dolarıdır. Elma adıyla 666 rakamı birleşince, Apple'ın satanizmle ilgili bir örgüt olduğunu sanan insanlar bile olmuştur. Yaklaşık 200 adet üretilen Apple I fazla ilgi çekmez. Buna rağmen şirkete gelen yeni yatırımcıların da desteğiyle Apple II piyasaya çıkar. Yeni cihaz, Apple Computer'ı dünyanın en büyük şirketlerinden biri haline getiren yükselişin ilk adımıdır. Apple II, ev tipi bilgisayar piyasasında önemli bir yer elde eder ve Aralık 1980'de halka açılır. Jobs, 1, 2, 3 şeklinde devam eden serileri sevdiği için, 3. bilgisayara da Apple III adı verilir. Ancak bu cihaz tam bir fiyasko olur ve stabil çalışmadığı için piyasadan toplatılır. Bu süreçte Apple'ın rakipleri Microsoft ve IBM büyümeye devam eder. Şirketin büyümesi için güçlü bir yönetici arayışına girilir. 1983 yılında Jobs, Pepsi-Cola şirketinin o dönem CEO'su olan John Sculley'e Ömrünün sonuna kadar şekerli su mu satmak istersin, yoksa dünyayı değiştirmek mi? diye sorar ve John Sculley, Apple'ın yeni CEO'su olur. 1984'te ilk kez grafiksel kullanıcı arayüzü olan bir bilgisayar görücüye çıkar: Macintosh. Bu özellik, kullanıcılara fare, klavye gibi araçlar ile bilgisayarı kontrol edebilme olanağı sağlar. Böylece komut satırı kodlarını ezberlemek tarihe karışır. Macintosh'un başarısı üzerine Apple, Apple I-II-III serisinden vazgeçer ve Mac serisine başlar. Jobs daha sonra John Sculley ile ciddi bir tartışma yaşar. Jobs, Macintosh'un fiyatını düşürmek ve reklam bütçesinin büyük bir bölümünü de Apple 2'den Mac'e kaydırmak ister. Fakat Sculley bu teklifi reddeder. Beklenen satış düzeyinin yakalanmamış olmasına Macintosh'un fiyatının değil, başarısız yazılımın neden olduğunu söyler. Daha sonra ikilinin araları bozulur ve Jobs, Apple'dan ayrılır. Jobs daha sonra, 1986'da Pixar Stüdyolarını satın alır ve çalışanların yarısını işten çıkarır. Pixar, Cars ve Toy Story gibi beyaz perdeye damga vuran animasyon filmlerinde kullandığı yeni grafik tekniği ile pazarın seyrini değiştirir. 1996 yılında Apple şirketi, Jobs'u kurmuş olduğu şirkete geri getirmek için NeXT Bilgisayar'ı 429 milyon dolar karşılığında satın alır ve Steve Apple'ın geçici CEO'su olur. Steve, geçici de olsa, kendi kurduğu şirketin başına geçmiştir. NeXT'in birçok teknolojisi Apple ürünlerinde kullanılmaya başlanır. Böylece Apple yeniden yükselmeye başlar. Jobs'un yönetiminde Apple, iMac'i piyasaya sunar ve satışlar inanılmaz bir şekilde artar. O günden bugüne çıkarılan tüm ürünler, çarpıcı tasarımları ve doğru oluşturulan marka algısı sayesinde şirkete büyük kazanç sağlar. Jobs şirketin ürün yelpazesini genişletmeye devam eder. iPod taşınabilir müzik çalarının piyasaya sunulmasıyla birlikte, iTunes online müzik dükkanı açılarak, kişisel elektronik ürünler ve çevrim içi müzik piyasasına giriş yapılır. Dijital ortamda müzik satışını korsanlık olarak gören ve buna yatırım yapmayan şirketler bu açılımı yakalayamaz. Jobs'un bu girişimi, bir ürünün zamanında sunulmasının, yenilikçilik ve sıra dışı tasarımlar kadar önemli olduğunu göstermiştir. Jobs, Apple'da yılda 1 dolar karşılığında senelerce çalışır ve Guinness Dünya Rekorları Kitabı'na \"En Düşük Maaşlı CEO\" olarak adını yazdırır. Şirket kazanmaya başladığında geçici CEO olan titri, CEO olarak değiştirilir. Bir süre sonra Jobs, pankreas kanseri olduğunu öğrenir ve 2004'te kanser tedavi görmeye başlar. 2009 yılında kendisine karaciğer nakli yapılsa da, sağlık durumu iyiye gitmez. 25 Ağustos 2011'de hastalığı nedeniyle Apple'daki görevinden ayrılır ve yerini Tim Cook'a bırakır. Yaşamını yitirdiği 5 Ekim 2011 tarihine kadar ise yönetim kurulu başkanı olarak kalır. Jobs'un kurduğu Apple sayesinde hayatımıza giren yeniliklerden bazıları: Renkli arayüz ve Mouse - Apple II Kişisel Bilgisayar - Lazer Yazıcı Teknolojisi - iPod - iTunes - iPhone - iMac - Mac Book Air - iPad - Apple Pay - Apple Watch."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cam-endustrisinde-akilli-cam-devri", "text": "Akıllı cam teknolojisi artık yaşam alanlarında da kullanılmaya başlandı. Endüstri 4.0 ile gelişen teknoloji sayesinde, akıllı camlar ısı ve ses yalıtımı sağlayarak, güneşin parlaklığıyla radyasyon ısısını denetleyebiliyor. Temel olarak bilişim teknolojileri ve endüstrinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan akıllı cam teknolojisi, bugünün klasik donanımlarından farklı olarak, az yer kaplıyor ve az enerji harcıyor. Binanın alacağı ışığı, ısı ayarını ve gürültü önlemeyi ayarlayabiliyor. Yapıların iç ve dış estetiği, yıllık enerji maliyeti ve kullanıcı konforu da ön planda. İlerleyen yıllarda yapı kabuğunu tespit etme, ısı tasarım ve parlaklık performansı, ince film teknolojisi, estetik ve kimyasal alandaki gelişimlerini sürdürmeye devam edecek olan bu yeni teknoloji, duvarlar, pencereler, kapılar, mağazalar, otomobiller ve elektronik tüketim cihazları gibi çevreyi oluşturan tüm kentsel öğelerde kullanılabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cep-telefonlari-asansorde-neden-calismaz", "text": "Asansörler metal bir kutu şeklinde olduğu için Faraday Kafesi etkisi yapar. Bütün elektromanyetik dalgalar gibi, cep telefonuna ulaşmaya çalışan radyo dalgaları alternatif elektrik ve manyetik alan yaratır. Bu da metallerin içindeki elektronları döndürüp durur. İdeal olarak elektronların cep telefonunun içindeki anten boyunca aşağı yukarı hareket etmesi gerekir. Bu şekilde sinyalleri alır. Ancak asansörün metal kutusu radyo sinyallerinin yolunu kestiği için sinyallerin çok azı telefona ulaşabilir. Cep telefonları çoğunlukla binaların içinde de iyi çalışmaz; özellikle iç kısımlardaki odalarda. Bunun nedenlerinden biri kısmen binayı ayakta tutan metal çatı, kısmen de radyo dalgalarını emen diğer inşaat malzemeleridir. Ancak cep telefonları binanın dışına takılan cam asansörlerde çalışır. Cep telefonlarının metal asansörlerde çalışması için metal kutu üzerinde delik açmak gerekir. Yeterli miktarda sinyalin içeri girdiğinden emin olmak için, deliğin genişliği en az radyo sinyallerinin dalga boyları kadar olmalıdır. GSM cep telefonları 800, 900, 1800 ve 1900 megahertz'teki radyo frekanslarını kullanırlar. Bu da 16 ve 37.5 cm'ye eşittir. Ancak deliğin yönü de önemlidir. En iyisi deliğin en yakın baz istasyonuna dönük olmasıdır. Radyo dalgasının frekansı yükseldikçe yöneyselliği artar. Faraday kafesi elektriksel alanın içeri girmesini veya dışarı çıkmasını engelleyen bir kapalı metal kafestir. İdeal bir Faraday kafesi kesintisiz çok iyi iletken bir kabuk gibidir. Bu ideallik pratikte yakalanamaz, fakat iyi örülmüş bakır bir ağ ekranıyla ideale yaklaşılabilir. En iyi performans için kafesin doğrudan toprağa bağlanmış olması gerekir. Faraday kafesi elektriksel alanların dışarıda tutulması gereken elektronik laboratuvarlarında kullanılır. Hassas kablosuz alıcı ekipmanların testinde bu gereklidir. Ayrıca Faraday kafesi CRT ekranlar tarafından yayılan elektromanyetik alanların etrafa yayılmasını engeller. Bu alanlar hacker'ların kablo veya kamera kullanmadan uzaktaki ekranları aynı anda görüntüleyebilecekleri şekilde yakalanıp görüntüye çevrilebilir. Ayrıca Faraday kafesi yanıcı patlayıcı madde depolanan depoları yıldırımdan korunması için de kullanılır. Faraday kafesi yardımıyla binanın her hangi bir yerine gelen yıldırım faraday kafesi yardımıyla doğrudan toprağa iletilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cep-telefonlari-sagligimizi-ne-kadar-tehdit-ediyor", "text": "Acaba beynimizi etkiliyor mu, zararı ne kadar, ne uzunlukta konuşmalıyız, yoksa hiç zararı yok mu? Bütün bu soruları, son araştırmaları da dikkate alarak, radyasyon fizikçimiz Yüksel Atakan kapsamlı olarak açıklıyor... Günlük yaşamımıza giren, çok kişinin yollarda bile iletişim kurduğu cep ve akıllı telefonların yaydığı yüksek frekanslı elektromanyetik radyasyonun sağlığımıza etkisi nedir? 30 ülkede yapılan yeni bir araştırmadan, Türkiye'deki kullanıcıların günde ortalama 72 kez cep telefonunu kontrol ettikleri ya da başka bir deyişle 7-8 saatlik uyku süresi dışında, her 15 dakikada bir, ekrana bakmakta, dünya birincisi olduğumuzu gösteriyor. Cep telefonları özellikle kulağa yapıştırılarak sık ve uzun süre kullanıldığında kulak bölgesindeki dokuları ısıtarak zamanla olumsuz etkileyebiliyor. Umarız bunlar, çok daha az ve kulağa yapıştırılmadan kullanılır. Elektromanyetik radyasyonun insan vücuduna etkileriyle ilgili olarak uzun yıllardır yapılan bilimsel araştırmalar sürüyor. Kanser, 20-30 yıl gibi çok uzun sürede oluştuğundan, cep telefonları kullananlarla, kullanmayanların vücutlarındaki etkilerin karşılaştırılabileceği uzun süreli bilimsel araştırmalara gerek var. Her ne kadar cep telefonlarından yayılan yüksek frekanslı EM radyasyonun baş ağrısı, depresyon ve uykusuzluk yaptığı gibi bulgular olduğunu öne süren araştırmalar var ise de bunlar kesinlik kazanmamıştır. Kesinlik kazanan, özellikle kulak bölgesindeki dokularda sıcaklık artımıyla ilgili ısıl etkidir. Yüksek frekanslı EM radyasyonun, girdiği dokulara enerjisini aktararak bunların sıcaklığını artırdığı artık kanıtlanmış bilimsel bir gerçek. Aşırı sıcaklık artımı ise dokuların işlevlerini bozabiliyor. RF radyasyon, hücrelerdeki moleküllerin birbirleriyle bağlantısını koparacak ve hücre çekirdeğindeki DNA gibi molekülleri bozacak enerjide olmadığından, kansere neden olabilecek etkiyi göstermesi genellikle beklenmiyor. Ancak, özel durumlarda, dokularda belirgin bir sıcaklık artışı oluşturmadan, büyük moleküllerde, hücre zarlarında ya da hücre organellerinde bunların normal işlevlerini bozan ısıl olmayan olumsuz etkiler beklenebiliyor. Isıl olmayan etkilerle ilgili olarak, bilimsel güvenilirliği sınanmış tek bulgu, EM radyasyonun, vücuda yerleştirilmiş kalp pili ve benzeri aletleri bozabilmesidir. Ayrıca hastane ve uçaklardaki duyarlı bazı aletler de cep telefonlarından olumsuz etkilenebiliyorlar. Cep telefonları / akıllı telefonlar kulağa çok yapıştırılıp uzun süre kullanıldığında bunların kansere yol açabileceğiyle ilgili WHO'nun IARC kurulunun uyarıları vardır. Hatta IARC, koruyucu bir önlem olarak cep telefonlarını, kanser yapma olasılığı olan' maddeler sınıfına koymuştur. Özellikle çocukların bunları, çok daha az kullanması öneriliyor. Cep ve akıllı telefonlar, baz istasyonlarının yanı sıra, bina içindeki Wi Fi aletleriyle de iletişim kuruyorlar. Eski cep telefonları, GSM standartları kullanırlarken, akıllı telefonlar UMTS (1900-2200 MHz) ve LTE (700 2600 MHz) standartlarında çok daha hızlı iletişimi, çok daha düşük enerjide kuruyorlar. Böylelikle bunların yaydıkları EM radyasyonun da eski cep telefonlarına oranla daha düşük enerjide kalması sonucu vücuda olabilecek etkisi de daha az; ama yok değil. GSM standardında, telefonla iletişim en yüksek elektriksel güçte kurulmaya başlanıyor ve daha sonra telefon kendini daha düşük güce ayarlıyor. UMTS ve LTE standartarında ise bunun tersi oluyor. En düşük güçte iletişim kurulmaya başlanıyor, daha sonra normal güce geçiliyor. SAR, vücudun kg'ı başına Watt olarak soğurulan enerji miktarını gösteren bir ölçüdür. Cep ve Akıllı Telefonların yaydığı EM radyasyondan korunmak amacıyla vücuttaki Özgül Soğurma Hızı Değerleriyle ilgili, SAR: sınır değerler kullanılıyor. Almanya'da yetkili kurumun yaptığı taramada, piyasadaki cep telefonlarının baş bölgesi için 0,10 ile 1,94 Watt/kg ve tüm vücut ışınlanması için ise 0,003 ve 1,87 Watt/kg arasında değerler gösterdiği saptanmıştır. 70 kilogramlık bir kişinin vücudu, hareketsiz durumda yaklaşık olarak saniyede 80 Watt'a eşdeğer bir enerji tüketiyor (80 Watt'lık bir elektrik ampulünün yanarken tükettiği enerji kadar). Buradan, vücudun kilogramı başına güç yoğunluğu olarak kabaca 80/70=1,2 Watt bulunur. Yürüdüğümüzde, spor yaptığımızda ya da bisiklete bindiğimizde ise vücudumuzun enerji alışverişi artıyor ve güç yoğunluğu vücudumuzun kilogramı başına 3 ile 5 Watt'a ulaşıyor. Bu düzeydeki bir güç yoğunluğu, dışarıdan Radyo Frekanslı radyasyon yoluyla vücutta oluşursa, bunun,vücuttaki organ ve dokuların normal işlevleri yoluyla giderilebileceği ve vücutta herhangi bir hasar oluşmayacağı düşünülmüş ve ilk sınır değer böyle belirlenmiştir. Son 40 yıldır özellikle hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve çeşitli bilimsel çalışmalar, herhangi bir nedenle tüm vücut ve dokulardaki 1 C'ı aşan sıcaklık artımı sonucu, vücutta bazı bozuklukların ortaya çıktığını gösteriyor. Öte yandan vücutta 30 dakika boyunca 1 derecelik sıcaklık artımına yol açan ve RF radyasyondan kaynaklanan güç yoğunluğu ise kilogram başına 4 Watt kadardır. Bu değer temel SAR sınır değeri olarak kabul ediliyor. Korunma payı da göz önüne alınarak, bu değerin onda biri olan 0,4 Watt/kg, ilgili mesleklerde çalışanlar için sınır değer olarak öngörülüyor. Bunun da beşte biri olan 0,08 Watt/kg halktan herhangi bir kişinin tüm vücut ışınlanması için sınır değer olarak ICNIRP bilimsel kurulunca öneriliyor. Bu ise vücutta 1 derecenin 50'de biri (0,020 C) kadar bir sıcaklık artışı demek. Vücudun baş bölgesi için sınır değer 1,6 Watt/kg (Bazı ülkelerde 2 Watt/ kg ki bu da 0,50 C sıcaklık artışıdır). 0,08 Watt/kg'lık sınır değere eşdeğer olarak Volt/m ve Watt/ m2 birimlerinde sınır değerler türetilmiştir. Bunlar sırasıyla 900 MHz için 41V/m, 4,5 Watt/m2 ve 1800 MHz için 58 V/m ve 9,2 Watt/ m2'dir. 2 GHz ile 300 GHz arasındaki yüksek frekanslar için türev sınır değerler ise elektriksel alan şiddeti için 61,4 V/m ve güç akısı için 10 Watt/m2 'dir . Türkiye'de sınır değerler 2001 yılında yayımlanan ilgili yönetmeliğe göre, ICNIRP yönlendirici sınır değerlerinin dörtte biri kadardır ve 900 MHz frekansı için elektriksel alan şiddeti 10 Volt/m'dir. 1800 MHz frekansı için ise sınır değer 14 Volt/m'dir . RF radyasyonun vücuda aktardığı enerji yoğunluğunun üst sınırlarını belirleyen tüm bu değerler, hayvanlar üzerinde 1970'li ve 1980'li yıllarda yapılan deneylere dayanıyor. Ayrıca viskoz bir sıvı karışımıyla doldurulan yapay bir kafanın yakınına konup çalıştırılan bir cep telefonunun bu sıvıya aktardığı enerjinin, kafa içindeki çeşitli noktalarda elektronik algılayıcılarla ölçüldüğü deneylerden de yararlanılıyor . 0,6 Watt/kg değerinin altındaki SAR değerleri olanlar, düşük radyasyonlu telefonlar olarak kabul ediliyor. Almanya piyasasındaki akıllı telefonların % 46'sının düşük radyasyonlu olduğu saptanmıştır. BfS kurumu, SAR değeri 0,6 Watt/kg'ın altında olan ve eskiyip atıldığında ya da geri dönüşümünde yapısı, çevreye az zarar verebilecek, cep telefonlarını 'Mavi Melek' etiketiyle ödüllendiriyor. BfS, vücuda 2,5 cm yakınlıkta, 2 Watt/kg'lık SAR sınır değerini belirliyor ve bunun altında kalınmasını öneriyor. Cep telefonlarının doğrudan kulağa yapıştırılmasıyla, kablosuz Bluetooth ya da kablolu kulaklıklarla kullanılması durumları ayrı ayrı 'insan başı modelleri ' üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar ve ayrıntılı ölçümlerle karşılaştırılmıştır. - Kulaklığın cinsine, telefonunun vücutta taşındığı yere ya da vücuttan uzakta bulunma durumuna ve telefonun elektriksel gücüne göre vücuda toplam etki değişiklik gösteriyor. Cep telefonu vücuttan uzaktaysa, vücuda etki önemli oranda (5-10 kat) azalıyor. - Kablolu kulaklıkların kulak bölgesinde oluşturabileceği doz , baş bölgesiyle ilgili sınır değer olan 2 Watt/kg'ın beşte birinden daha da az. Ancak en kötü durumda iç kulakta doz artabiliyor. - Kulaklık kablosu çevresindeki EM alanların oluşturduğu elektriksel akımları, kulağa iletebildiğinden kablonun, kulağa oldukça yakın ucuna ferit zırh bileziği' geçirildiğinde vücuda etki azalıyor ve parazitler önleniyor . - Kablosuz Bluetooth kulaklıklardan 1 miliwatt düşük güçte olan modeli 10 metre uzaklığa kadar yayın yapabildiğinden konuşanın cep telefonuyla iletişimı için yeterlidir ve vücuda etkisi de diğerlerinden çok daha azdır. Bluetooth kulaklıklarıyla yapılan ölçümlerde SAR değerleri, sınır değerlerin çok altında kalmıştır. - Kablolu kulaklıklarda, kablonun cep telefonuna bağlanan bölümü cep telefonuna sarılmamalı ya da dış antenli telefonlarda, kablo antenden olduğunca uzakta tutulmalı. Kablonun ayrıca kulak ve yüze yapıştırılmaması vücuda etkiyi azaltacaktır. - Kablolu ya da kablosuz kulaklıklar kullanılırken cep telefonunun elde ya da pantalonun ön cebinde taşınması yerine pantalonun arka cebinde, telefonun ön yüzü vücuda bakacak şekilde, kapalı yerlerde ise yakındaki bir masa, koltuk üzerinde vücuttan oldukça uzakta bulundurulması vücuda etkiyi azaltacaktır . - Kapalı yerlerde cep telefonuyla uzun konuşmaların sık sık yapılması gerekiyorsa, telefona, bina dışındaki bir antenin bağlanmasıyla vücuda etki azalacaktır. Böylelikle baz istasyonundan gelen sinyal kalın duvarları geçerken zayıflamadan telefona ulaşacak ve cep telefonunun düşük düzeydeki sinyali alabilmesi için gücünü artırıp vücudu daha çok etkilemesi önlenmiş olacaktır. - Özellikle baz istasyonuyla iletişimin sorunlu olduğu yerlerde, cep telefonu gücünü otomatik olarak arttıracağından, vücuda etki de artacağından bu durumda uzun konuşmalar yapılmamalı. - Cep telefonları için zırhlama maddeleri kullanılmaması daha iyidir . Kulaklık kullanıldığında etki, telefon ancak vücuttan oldukça uzaktaysa azalabilir . Bu sağlanmadığında, vücuda olabilecek etki, iki kaynaktan gelen EM radyasyonla, çok az da olsa, bir miktar artabilir. Her ne kadar kulaklıklar vücuda olabilecek etkiyi önemli oranda azaltıyorsa da, bulunulan yere göre, gerek kulaklığın ve gerekse telefonunun çevredeki başka EM radyasyonları da algılaması sonucu vücutta ısıl ve ısıl olmayan etkilerin artabileceği düşünülmelidir. Örneğin telefonlar, otomobilin dış antenine bağlanmadan kullanılırsa vücuda etki artacaktır. Bu nedenle genel olarak otomobillerde, kulaklıklı, hoparlörlü telefonlar dış antensiz kullanıldığında, karoserinin 'Faraday Kafesi' zırhlaması sonucu içeriye çok az girebilecek EM radyasyonu alabilmek için telefon elektriksel gücünü artırmak zorunda kalacak ve bunun sonucu olarak araçtaki telefonun artan güçteki yayını hem konuşanı ve hem de doğrudan ve metal yüzeylerden yansımalar sonucu araçtakileri daha çok etkileyecektir. Çok düşük düzeydeki EM radyasyonunun vücuda etkileri yapılan on binlerce bilimsel çalışmaya karşın henüz kesinlikle ortaya konamadığından, çok zorunlu olmadıkça koruyucu bir önlem olarak telefonlarla olduğunca kısa konuşulmalı, mesaj verilmeli, uzun konuşmalar ev ya da bürolardaki kablolu sabit telefonlardan yapılmalı. - Cep telefonları daha çok haberleşme için kullanılmalı . - Bina içinde, pencereye yakın durup, telefonu pencereyle aramıza alarak konuşmalı . - Telefonda görülen sinyalin en yüksek olduğu yerler seçilmeli . Not: Çoğumuz oturduğumuz yerlere yakın baz istasyonu olsun istemiyoruz. Ancak, baz istasyonu bize uzaktaysa, telefonumuz daha büyük güçle çalışmak zorunda kalacak ve bizi daha çok etkileyecek. Yakınımızdaki bir baz istasyonunun yaydığı radyasyonun bize etkisi, ölçümlerle saptandığı gibi, telefonunkinden çok daha az. - Telefonda bağlantı kurulurken telefon baştan biraz uzakta tutulmalı, konuşurken kulağa yapıştırılmamalı araya parmağımızı koyarak etki azaltılmalı. - Telefonu göz, göğüs, ve üreme bölgelerinden uzakta tutmalı, kemerde ve pantolon cebinde değil, arka cepte ya da el çantasında taşımalı. - Özellikle küçük çocuklara cep telefonu almamalı, gerektiğinde sadece haberleşme için kısa konuşmaları sağlanmalı, olabilecek zararlı etkileri öğretilmeli. - Zorunlu bir durum olmadıkça otomobil ve trenlerde cep telefonuyla konuşulmamalı . - Yeni cep telefonu satın alırken özgül soğurma yoğunluğu daha düşük olanlar seçilmeli - Cep telefonları, insülin pompası, kalp ve kulak aletlerinden en az 25 cm uzaklıkta kullanılmalı, hastanelerde, uçaklarda kullanılmaları zaten yasak. - Vücutları gelişmekte olduğundan EM radyasyondan daha çok etkilenebilecek bebeklerin ve küçük çocukların çok yakınında cep telefonuyla konuşmalar yapılmamalı. Gebeler ve çocuklar bunları çok az kullanmalı. Watt 'Fizikte 'Güç birimi' olup 1 Watt, 1 saniyede üretilen ya da tüketilen enerji miktarını gösteriyor. Hertz EM radyasyonun frekansını gösteren birim olup 1 Hertz, saniyede 1 adet titreşimdir. Evlerde kullandığımız alternatif akımın frekansı 50 iken, cep telefonlarının baz istasyonlarıyla etkileşime girdiği EM radyasyonun frekansı ya da saniyede titreşim sayısı 900, 1800 Mega Hertz olabiliyor. - Almanya Radyasyondan Korunma Kurumu yayınları www.bfs.de - Radyasyon ve Sağlığımız? kitabı, Y.Atakan, Nobel Yayınları 2014 https://www.nobelkitap.com/kitap_113005_radyasyon-ve-sagligimiz.html - Resmi Gazete Tarihi: 24.07.2010 Resmi Gazete Sayısı: 27651 İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun olumsuz etkilerinden çevre ve halkın sağlığının korunmasına yönelik alınması gereken tedbirlere ilişkin yönetmelik - Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu http://www.btk.gov.tr - TÜBİTAK Bilim Teknik dergisi Mart 2010 sayısından, Atakan,Y. - Atakan, Y., Cep telefonu kullanımı beyinde tümör oluşturuyor mu? Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 22 Ocak 2010 - Exposure to high frequency electromagnetic elds, biological effects and health consequences (100kHz-300 GHz), ICNIRP 16/2009 - Sevgi, L., Elektromanyetik Kirlilik, Cep Telefonları ve Baz İstasyonları, TÜBİTAK MAM, 2000 - Cep telefonları - Cep telefonları marka ve tiplerine göre SAR değerleri için bkz.: www.bfs.de/sar-werte-handy ve http://gnrk.gazi.edu.tr/posts/view/title/sar-nedir%3F-10102"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cep-telefonuyla-enfeksiyon-testi", "text": "Birçok insan için vazgeçilmez olan cep telefonu artık sadece telefon etmek ya da internette gezinmek için kullanılmıyor. Nitekim akıllı telefonlar sanal doktor ya da mini laboratuar görevini bile yerine getirebiliyorlar. Araştırmacılar örneğin nehir körlüğü hastalığı etkeni gibi parazitleri tespit eden akıllı telefon mikroskobu geliştirdiler. Ayrıca sperma kalitesini kontrol eden akıllı telefon aksesuarları veya demansın erken belirtilerini tespit eden telefon uygulamaları bile var artık. Cincinnati Üniversitesi'nden Sthitodhi Ghosh şimdi sıtma, HIV, Corona virüsleri veya diğer hastalık etkenlerini teşhis edebilecek bir telefon aksesuarı geliştirdi. Tarama, hastanın bir plastik şeridi ağzına soktuktan sonra bunu aksesuardaki bir girintiye yerleştirmesiyle gerçekleşiyor. Plastik laboratuar çipi, tükürüğü ya da kanı derin dondurulmuş ve kurutulmuş maddelerle dolu iki minik kanala çekmek için doğal kılcal çekme kuvvetlerinden yararlanıyor. Bu kanallardan birinde örnek antikorlarla karıştırılıyor. Bunlar bir enfeksiyon durumunda hastalık etkeninin antijen yapılarıyla birleşiyorlar. İkinci kanal ise kimyasal reaksiyonlarla elektromanyetik ışın yayan maddeler içeriyor. Tüm test süreci otomatik olarak gerçekleşiyor. Analizden sonra sonuç, bir uygulama üzerinden doğrudan doğruya doktora gönderilebiliyor. Araştırma çerçevesinde söz konusu akıllı telefon laboratuarı sıtma parazitleriyle test edildi. Bu şekilde testin, parazitlere bağlı etkin bir enfeksiyonu güvenli şekilde teşhis edecek kadar hassas olduğu anlaşıldı. Teorik olarak bu aletle diğer birçok enfeksiyon hastalığı teşhis edilebildiği gibi depresyon gibi psişik hastalıklar da teşhis edilebiliyor. Çünkü virüs ve diğer hastalık etkenleri dışında yöntem hormonları ve diğer biyolojik göstergeleri de tarayabiliyor. Araştırmacılar bundan sonraki çalışmalarında telefon aksesuarını ticari ürün haline getirmenin yolunu arayacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cin-kuantum-iletisimde-lider-mi", "text": "Son yirmi yılda dünyanın üretim merkezi haline gelen Çin, birçok kente kuantum iletişim ağları kurmaya başladı, Pekin ile Şanghay hattına 1000 kilometrelik bir kuantum iletişim hattı inşa edildi. Ucuz iş gücü avantajına sahip ülkelerin emek yoğun sanayilerde üretime başlaması, Çin'in kendini teknolojiyi ve yaratıcılığı öne çıkaran bir ülke olma yolunda hızla geliştirmesine neden oluyor. Çin bu dönüşümü sağlamak için yeni nesil iletişim teknolojilerine yatırım yaparken, şimdiden birçok kente kuantum iletişim ağları kurmaya başladı. Hali hazırda 1000 kilometrelik bir kuantum iletişim hattı Pekin ile Şanghay arasında inşa edildi bile. Ve dünyanın ile kuantum iletişim uydusunun Temmuz ayı içerisinde yörüngeye yerleştirilmesi planlanıyor. Bilgi güvenliği modern toplumun temel gereksinimlerinden biri ve kuantum iletişim teknolojileri, en azından teorik olarak mükemmel ve koşulsuz bir güvenlik sağlama özelliğine sahip. Bu bilgi güvenliği olgusu askeri, finansal ve kişi güvenliği alanında büyük önem taşımaktadır. Kuantum şifrelemenin en büyük avantajı, şifreli anahtarların fotonlardan oluşması. Fotonların deşifre edilebilmesinin tek yolu, elektromanyetik kuvvetin kuvvet taşıyıcıları olan temel parçacıkların ölçülebilmesi ki, bu oldukça düşük bir olasılık. Fotonlar aynı zamanda kuantum ağına yapılacak bir müdahalenin çok kolay tespit edilmesini de sağlayacak. Çin yaptığı Ar-Ge harcamaları ile birçok teknolojide küresel ölçekte önemli ilerlemeler sağlamakta. Kuantum iletişim ağlarının dünya genelinde kullanılması ise veri güvenliğini büyük ölçüde artıracak. Kuantum iletişim teknolojisine yapılacak yatarımlar sayesinde önümüzdeki on yıllık süreçte işlem hızının geleneksel bilgisayarların 10 milyar katı olan özel kuantum bilgisayarların üretilmesi olanaklı olabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cip-uretimi-stratejik-peki-turkiye-firsati-kacirdi-mi", "text": "Son 20-30 yılda ise, çevremizde hemen her cihaz akıllı hale geldi. Akıllı demek yarı iletken ya da kısa adıyla çip içeriyor demek. Bu cep telefonundaki yüksek teknolojili çipler olabileceği gibi, kredi kartları, otomobil koltuk ayarları veya sileceklerdeki daha düşük performanslı olanlar da olabilir. Toplamda 169 farklı sektörde çip kullanıldığı raporlanıyor. Fazla su, fazla elektrik sarfiyatı, hammadde sıkıntısı, mühendis azlığı... Çip üretiminin temel sorunları... 1980'lerin başında ülkemizde 100 nm çip tasarımı yapıldığını biliyor musunuz? O dönem bu projede çalışan elektronik mühendisliği öğrencilerinden Kutsal Anıl'ın bana anlattığı inisiyatifi İTÜ'de Prof. Dr. Duran Leblebici yönetmişti. Anıl kendisi dahil 13 öğrencinin yurtdışında eğitime gönderilmesinin planlandığını ve hükümet değişikliği sonucunda da projenin devam etmediğini anlattı. O zamana kadar giden zamanın gençlerini de yurtdışına kaptırmışız. Karşılaştırma için belirtelim; 1999'da üretilen PC'ler 180 nm çip kullanıyordu. 2003'de 90 nm, 2005'de 65 nm. Covid öncesinde çiplerin batıda tasarlanıp, doğuda üretilmesi gibi bir sistem vardı. 1980'lerden bu yana gelen outsourcing'in bir modeli olarak, ölçek ekonomisi çerçevesinde çiplerin üretimi merkezileşmişti. Bugün Tayvan'daki TSMC ve diğerlerinin toplam çip üretiminin 2/3'üne ulaşan üretim kapasitesinin nedeni budur. Çip üretiminde birkaç darboğaz var. Bunların bir tanesi \"fabrika\" diyeceğimiz çip üreten makinalar. Burada bir tekel söz konusu. Amerikan hükümetinin de yatırımcısı olduğu Hollandalı ASML en önemli firma. Çip üretiminde değer zincirine tersten bakarsak, elimizdeki akıllı telefonun içindeki çipler, Apple, Nvidia, Qualcomm vb. şirketler tarafından tasarlanıyor. Tasarlandıktan sonra yarı iletken çipler, TSMC, Intel ya da Samsung gibi şirketlerin fabrikalarında üretiliyor. İşte bu firmaların üretiminde kullanılan yüksek teknolojili makineleri de Hollandalı ASML firması üretiyor. ASML, EUV teknolojisini üretebilen dünyadaki tek şirkettir. Bu teknoloji ortaya çıkmadan önce yarı iletken üretmek için en ileri teknoloji Derin Ultraviyole teknolojisiydi. Şirket, EUV Ar-Ge'sine 17 yıl boyunca 6 milyar Euro yatırım yaptı. Çünkü daha küçük çip için EUV gerekli. ASML hala DUV'ye de odaklansa da EUV konusunda tekel. Çip üretiminde diğer bir sorun; su. 1 tek küçük çip üretmek için 5 litre su kullanılıyor. TSMC, çiplerini üretmek için günde 156.000 ton su kullandığını, bunun da yaklaşık 60 olimpik yüzme havuzunu dolduracak suya eşdeğer olduğunu söylüyor. Malzeme temini de sıkıntılı bir başka konu. Ukrayna savaşının bir sorun getirip getirmeyeceği konuşulurken, Daha geçen hafta Çin, Galyum ve Germanyum ihracatına kısıtlama getirdi. Üçüncü sorun, mühendis azlığı. Üstelik aranan mühendisler doktora düzeyinde. Not edelim, 2019 yılında Aselsan, Tübitak ve Tusaş'dan kaybettiğimiz 100+ mühendisi ASML transfer etmişti. Şirkette halen 120 ülkeden 28 bin çalışan olduğu ve Türk çalışanların sayıca en büyük 8.grup olduğu kaydediliyor. Son olarak çip üretiminde elektrik kullanımının da yoğun olduğunu belirtelim. Bir ada devleti olan Tayvan bu nedenle zaman zaman, özellikle kurak geçen yaz aylarında, sıkıntı yaşıyor. Covid öncesinde dünyada çip konusundaki düzen batıda tasarla, doğuda üret şeklindeydi. Bu ölçek ekonomisi açısından iyi bir modeldi. Ancak Covid döneminde yaşanan tedarik sorunu ölçek ekonomisini fikirlerin alt üst etti. Şimdi yeni fikir üretim elimde olmalı. Covid öncesinde dünyada çip konusundaki düzen batıda tasarla, doğuda üret şeklindeydi. Bu ölçek ekonomisi açısından iyi bir modeldi. Ancak Covid döneminde dünya tedarik sorunu yaşadı. Bunun bir nedeni insanların evlere kapanması ve dolayısıyla üretimin durmasıydı. Ama diğer bir nedeni, taşımacılık servislerinde yine üretim kısılması sonucu aksamalar olmasıydı. Çip tedarik sıkıntısı birçok sektörü vurdu. Örneğin otomotiv sektörü çipler nedeniyle üretimlerini askıya aldılar. Bu da 1990ların tam zamanında tedarik ve ölçek ekonomisi fikirlerini altüst etti. Şimdi yeni fikir üretim elimde olmalı oldu. Bu nedenle ülkelerin çip üretimini kendilerine çekmek için büyük teşvikler planladıklarını gördük. Güney Kore 2030'a kadar 450 milyon $ ayırırken, AB önce Covid fonlarından 10 milyar $ planladı. Daha sonra farklı rakamlar duyduk. Örneğin turizm dışında bir geliri ve sanayisi olmayan İspanya birden bire 11 milyar $ ayırdı. Almanya aynı şekilde, zaten Dresden'de mevcut olan mikro elektronik sektörünü daha ileriye götürme planları yaptı. ABD ise outsourcing ile kaybettiği çip liderliğini geri almak için, geçen yıl 52 milyar $'lık bir teşvik paketi açıkladı. Bu paketi TSCM, Intel, Samsung gibi firmalar kullanacak. Yolsuzluk nedeniyle hapiste olan Samsung veliahtı bile bu uğurda kurtarıldı. Ancak salgın geçince, fazla tedarik nedeniyle talep aşağıya düştü ve geçen yıl çip fiyatlarında bir gerileme görüldü. Bu nedenle firmaların elini yavaş tuttuğunu görüyoruz. Özellikle Intel ülkelerden sürekli yeni taleplerde bulunuyor. Örneğin Almanya, Magdeburg'da kurulacak olan fabrika için 10 milyar verecek. Bu noktada Çin-Tayvan gerginliğini de atlamayalım. Batılı devletlerin kendi topraklarında çip üretimi istemelerinin bir nedeni de bu. Çin'in çipler konusunda casusluk yaptığı iddiaları da sık sık gündeme geliyor. Geldik ülkemizdeki duruma; ülkemizde çip üretimi konusunda ilk adımı Necmettin Erbakan'ın attığı kaydediliyor. İslam Bankası kredisi ile 13 eylül 1976'da 100 milyon TL sermayeli Testaş ilk fabrika temelini attı. O dönemde Ankara'da çip / transistor - IC fabrikası, Aydın'da da IC / Transistör paketleme fabrikaları kuruldu. Fakat hiçbir zaman üretime geçemedi. Bir mukayese olması için kaydedelim; bugün dünya çip üretiminin %53'ünü gerçekleştiren TSMC firmasını Tayvanlılar 1987'de ve %17 pazar payı ile diğer bir önemli üretici olan Güney Koreliler Samsung chip / transistör / IC fabrikalarını 1983'te kurdular. Sonraları takometre üretiminden hatırlayacağımız TESTAŞ, çip üretimi için Amerikan şirketi Exar'dan know-how almıştı. Buralarda çalışacak mühendisler, yurt dışında eğitime gönderildi. Ama yönetimler değişti ve TESTAŞ'ın yarı iletken araştırma ve tasarım birimi olarak 1983 yılında kurulan YİTAL daha sonra TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde bir yarı iletken teknolojileri araştırma laboratuvarı haline geldi. Bugün 500 nm ve üstünde çipler üretiyor. Aydın'daki fabrika 1997 yılında kapandı. Ankara'daki TESTAŞ fabrika ve arazisi 1998'de Teknoloji Geliştirme Bölgesi kurulması amacıyla ODTÜ'ye devredildi. 2008 yılında TESTAŞ tesisleri üzerinde Mikro Elektro Mekanik Sistemler Alanında Araştırma ve Uygulamalar yapan ODTÜ MEMS Merkezi kuruldu. ODTÜ MEMS Merkezi, 2017 yılında 6550 sayılı kanun kapsamında tüzel kişilik kazanarak bilimsel çalışma ve araştırmalarına devam ediyor. Arazinin diğer bölümünde ise 2019 yılında kurulan ODTÜ Teknokent Bilişim İnovasyon Merkezi faaliyet gösteriyor. İlk girişimden 50 yıl sonra, Aydın tesisleri hurdaya çıktı. Günümüzde savunma sanayiine yönelik olarak yapılan üretimlerin içinde çip tasarımları geliştiren firmalar var. Bunlar teknoparklarda, ODTÜ, İTÜ, Bilkent'te. Bu konuda çalışan sayısının 1.000'i bulmayacağı kaydediliyor. Devlet politikasının olmayışı, elektronik sanayiindeki nitelikli insanların yurtdışına kaybı, bu konuda var olamamızın nedenleri arasında. Küçük üretimler olsa da, ancak 1 milyon adetlik üretimlerin anlamlı olacağı ve bu durumda, bir örnek verelim, yurtdışından 50 $'a aldığımız çipleri 50 cente mal edebileceğimiz hesaplanıyor. Mayıs ayındaki seçimden 1 ay kadar önce, hükümet tarafından öne sürülen vaatlerden birisi 65 nm Çip fabrikasıydı. TÜBİTAK BİLGEM ve Katar Hamad Bin Khalifa Üniversitesi arasında yapılan işbirliği ile hayata geçirilen projede, üretim hattının kurulması için gerekli olan 30 milyon dolarlık makine ve ekipmanların, Katar Hamad Üniversitesi tarafından sağlanacağı belirtilmişti. 65 nm yukarıda da belirttik, kötü değil. Ülkemizin farklı ihtiyaçlarının %60-80 aralığını karşılayabileceği kaydediliyor. Geçen yıl, Cemil. Ş. Türün de Ruslar'la ortak, 90 nm üretim için makina alınabileceğine dair bir projeden bahsetmişti. Sonuçta, şudur, budur diye bakmadan, bugün başlasak bile, en erken 3-4 yılda verimli işletir hale gelmiş oluruz. Yeter ki başlasın ve ülkemiz bu konudaki teknik bilgileri kapsasın. Çip alanında ülkemizin ne yaptığına ve dünyadaki duruma şöyle bir göz atalım. Ama önce çipler yani yarı iletkenler konusunda biraz bilgi verelim. Elektronik her türlü cihazda bulunan yarı iletkenler , elektriği bir yalıtkandan daha fazla, saf iletkenden daha az ileten malzemelerdir. Bu da onları elektrik akımının kontrolü için iyi bir ortam haline getirir. Elemental yarı iletkenler arasında antimon, arsenik, bor, karbon, germanyum, selenyum, silikon, kükürt ve tellür bulunur. Silikon, en bilineni ve çoğu entegre devrelerin temelini oluşturur. Dünyanın en önemli ARGE bölgesine ismini verecek kadar önemli olan Silikon tabanlı çipler gelmeden önce 1930-1940'larda elektronik cihazlar, vakum tüpleri ve valflerle çalışıyordu. Bu, oda büyüklüğünde bilgisayar anlamına geliyor ve enerji tüketimi de çok yüksek oluyordu. 1947'de yarı iletken transistörler piyasaya sürüldü. Bununla daha karmaşık ve hızlı elektronik devreler yapmak mümkün hale geldi. Ancak ilk günlerde transistörler ayrı bileşenler olarak kullanılıyordu. Bu da çok fazla bileşen olması sorununa yol açtı. 1950'li yılların sonlarında bunların paketlenmesi fikri yani mikroçipler ortaya çıktı. Tek bir yarı iletken malzeme üzerinde kapasitörler, dirençler gibi tüm elektrikli bileşenler bir araya getirilip, paketlendi. Transistörün icadı 20. asrın en önemli elektronik-teknolojik devrimidir. Bu sayede günümüze kadar gelen elektronik, bilgisayar, yazılım, haberleşme, savunma ve havacılık, robotlar, yapay zeka ve uzay gibi tüm teknolojilerin önü açıldı. - Bir mantık birimi aracılığıyla matematiksel denklemleri gerçekleştirme - Belleği bir yongadan diğerine taşıma - Kararlar verme Ayrıca RAM ve ROM şeklinde iki tür belleğe sahiptirler. RAM, kullanıcı bir bilgisayarı kapattığında kaybolan rasgele erişim belleği anlamına gelir. Bilgisayarın bilgileri kalıcı olarak saklaması gerekiyorsa, salt okunur bellek anlamına gelen ROM'u kullanacaktır. İlk bilgisayar çiplerinde yalnızca 1 transistör vardı. Günümüzün çiplerinde birkaç milimetre kareye sığdırılmış ve birbirine bağlı milyonlarca ve hatta milyarlarca transistör bulunur. Piyasadaki en küçük transistörler artık 15 Silikon atomuna eşdeğer bir uzunluk olan 3 nanometre seviyesine ulaşıyor. Günümüzün dünyasında sağlıktan, güvenliğe, ulaşımdan, bilgisayarlara, ev eşyalarına kadar uzanan alanda kullanılan çiplerin tasarımı kullanım amacına uygun bir şekilde yapılır. Bu çip tasarımı süreci, devre tasarımı bilgisini ve mantık oluşumunu içerir. Tüm çipler, transistörler olarak bilinen temel elemanlar kullanılarak yapılır. Çip tasarımındaki bugünkü eğilim, ortak simülasyon tasarımının kullanılmasıdır. Bu şekilde tüm algoritma iki alt bloğa bölünmüştür: yoğun hesaplama gerektiren alt modüller donanım yani çiplere alınır, verilere bağımlı olan ve karar vermeye dahil olan karmaşık modüller yazılım üzerinde işlenir. Çip tasarım süreci için IP core çok önemlidir. Bir tasarımcı ne zaman karmaşık bir tasarım uygulamak zorunda kalırsa, IP çekirdeklerini kullanarak zamandan tasarruf edebilir ve geliştirme riskini azaltabilir. Merak edilen bir konu da bu; günümüzde nm ile ölçülen çip boyutu, üzerindeki transistör sayısını gösterir. Örneğin, 180 nm ve 90 nm transistörler kullanılarak çip tasarlanacaksa, 90 nm transistör sayısı, aynı silikon alana yerleştirilebilecek 180 nm transistör sayısından, yaklaşık iki kat fazla olacaktır. 180 nm, 90 nm vb. sayılar, kullanılabilecek minimum kanal uzunluğunu temsil ediyor ve rastgele atanmaz, önceki sayıyı 2'nin kareköküne bölerek bulunur. Örneğin, 180 nm'den bir sonraki teknoloji düğümü, 180 bölü kök 2 yani yaklaşık 130 nm olarak çıkıyor. Aynı şekilde, 130 nm'den sonraki 130 bölü kök 2 olacaktır, bu da yaklaşık 90 nm'dir ve böyle devam eder. 180 nm çipler, 1999-2000 aralığındaki PC'lerde kullanılıyordu, 90nm 2003-2005 aralığında ve 65 nm ise 2007-2010 aralığında. Günümüzde 3 nm üretiminden bahsediliyor. Bu yazı, HBT Dergi 383. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cocuklarimiz-icin-guvenilir-egitici-ve-eglenceli-internet-nasil-olmali", "text": "İnternet bizler ve çocuklarımız için birçok konuda kaynak olabiliyor; son haberler, oyunlar, müzik dinleme, alışveriş yapma, arkadaş edinme gibi seçeneklerin yanı sıra, sonsuz bir araştırma ve bilgi kaynağı. Ancak tüm enformasyonlar ve kaynaklar güvenilir değil. Online bilgiler çoğu zaman kişiye özel kalmıyor. İnternette olan kişiler her zaman gerçek kişiler olmayabilir. Herhangi bir kişi internette bilgi paylaşabilir. İnternette okuduğunuz her şeye güvenmemelisiniz. İnternette şiddet, istismar, pornografik içerikli materyallerin kolayca bulunabileceği unutulmamalı. Hiçbir önemli bilgiyi aileniz onay vermeden paylaşmayın; isim, adres, yaş, ırk, okul adı, bulunulan yer, arkadaş isimleri vb. Şifre ve benzeri bilgileri arkadaşlarla bile paylaşmayın. Ailenizin izni olmadan internet yoluyla kimseyle tanışmayın ve buluşmayın. Sizi rahatsız eden hiçbir mesaja cevap vermeyin. Bu mesajı yok sayarak ailenizi bu durumdan haberdar edin. Size gönderilmesini istemeyeceğiniz rahatsız edici- kaba mesajları siz de kimseye göndermeyin. İnsanları kötü gösterici şeyleri internette paylaşmayın. İnternetten sizin yazmadığınız bir şeyi sanki siz yazmışsınız gibi göstermeyin, kopya etmeyin. Bilgisayarı çocuğunuzu kontrol edebileceğiniz bir odaya yerleştirin. Bilgisayar kapısı kapalı olabilecek odalara ve ailenin müdahale alanına girmeyen yerlere konmamalıdır. İz sürme software kullanın. Böylece çocuğunuzun hangi sitelerde gezindiğini takip edebilirsiniz. Saldırı ve hakaret içerikli siteler gibi sakıncalı olabilecek siteleri filtre edebilecek bir aile- çocuk şifre programı edinin. Çocuğunuzun okulunun kütüphanesinde hangi güvenlik sisteminin kullanıldığını araştırabilirsiniz. Televizyon veya internetle zaman geçirmek diğer önemli aktivitelerle aynı anda yapılmamalıdır. Pediatri kuruluşları 2 yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi ve bilgisayar karşısında zaman geçirmesini önermemektedir. 2 yaşından büyük çocuklarda ise günde 1 saat veya maksimum 2 saatten fazla televizyon-bilgisayar karşısında zaman geçirmemesi konusunda limit konması gerekmektedir. Alarm kurmak bu zamana limit koymak açısından iyi bir yöntem olabilir. Konulan kuralın onların iyiliği için olduğunu anlatın. Bu yazı HBT'nin 97. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/cocuklarin-akilli-telefon-tablet-bilgisayar-bagimliligina-dur-demek-icin-onerilen-7-yontem", "text": "- Ailede herkesin kullandığı masaüstü bilgisayarı ortak kullanım alanına koyun. Böylece, çocuğun neler yaptığını ve ne kadar süre oyun oynadığını gözlemleyebilir ve gerektiğinde sınır koyabilirsiniz. Taşınabilir bir cihaz ise, odasına götürmemesini söyleyin. - Şifre koruması koyun ve şifreyi çocukla paylaşmayın. Aynı zamanda faturanın kabarmasını da önleyebilirsiniz. - Ani ağlama krizlerini aşmak için, akşam yemeğinden 10 dakika önce oyunu bırakmasını tembihleyin. Böylece, kendini hazırlayacaktır. - Eğer erken uyarınız işe yaramamışsa, patronun kim olduğunu hatırlatın: cihazı kullanmasına izin vermeyin. - Bazı çocuklar için oyun oynamak, oyalanmaktan öte, stresle başa çıkma veya hayatlarındaki bir boşluğu doldurma yöntemi olabilir. Enerjisini atması için mutlaka alternatif sunun: bisiklete binmek, spor yapmak gibi. - Unutmayın, çocuklar anne babayı örnek alır. Çocukla zaman geçirirken veya sofraya oturduğunuzda cihaz elinizden düşmüyorsa, çocuk da aynısını yapacaktır. - Büyükler de kendi bağımlılıklarını sorgulamalılar. Lokantada arbede çıkmadan yemek yenebilsin veya siz rahat rahat oturun diye çocuğun eline telefon tutuşturmayın. Toplum içinde nasıl davranılacağını öğrenmek zorundalar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/da-oldu-kamerali-kontakt-lens-uretildi", "text": "Samsung uzun süredir üzerinde çalıştığı kamera özellikli kontakt-lens ürettiğini ve patentini aldığını açıkladı. Giyilebilir bir ürün olarak akıllı kontakt lensler tasarlayan Samsung, bu yenilik ile geleceğe merhaba dedi. Akıllı kontakt lenslerin minik bir ekranı, kamerası, anteni ve göz hareketlerini algılayan sensörleri var. Göz kırpma hareketleri ile kontrol edilebilen bir sisteme sahip. Bu sayede görüntü akıllı telefona aktarılabilecek. Gear Blink adıyla tescil ettirilen ürünün çıkış noktası, akıllı gözlüğe göre çok daha doğal bir deneyim sunacak olması. Bu da arttırılmış gerçeklik uygulaması ile mümkün. Google daha önce Glass Project ile benzer bir projeye başlamış hatta kullanıcının gözyaşı sıvısından kan şekeri düzeyini ölçebilen akıllı kontakt lensler için patent almıştı. Göz, görme konusunda yoğun çalışmalar var. Geçen yıl başlarında da görme sorunları olan kişilere, yol işaretlerini ve yüz hatlarını daha iyi seçebilmeleri için nesneleri 2.8 kat büyütebilen teleskopik kontakt lenslerin prototipi üretilmişti. Zoom-in özellikli kontakt lensler, dünyada ciddi görme bozukluğu taşıyan tahmini 285 milyon insana yardımcı olabilir. Araştırmacılar teleskopik lensleri bir an önce kullanılabilir duruma getirmek için çalışıyor. Bu buluş geçen yıl Amerikan Uygulamalı Bilimler Birliği'nin San Jose'de yapılan yıllık toplantısında açıklanmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/data-selfie-ile-kendinizi-facebookun-gozunden-gorun", "text": "Facebook sizi arkadaşlarınızdan ve ailenizden daha iyi tanıyor olabilir. Üye olduğunuz ilk andan beri siyasi eğilimleriniz, dini görüşleriniz, cinsel yönelimleriniz, kişiliğiniz ve çok daha fazlası hakkında bilgi topluyor. Yeni bir uygulama size Facebook'un sizi nasıl gördüğünü göstermeyi hedefliyor. Hang Do Thi Duc, Regina Flores Mir ve bir grup öğrenci tarafından geliştirilen 'Data Selfie' iPhone uygulaması ve Chrome eklentisi olarak yakın bir zamanda kullanılabilir olacak. Platform, kullanıcının Facebook aktivitelerini kullanarak bir profil oluşturuyor. Bu profil, reklamcıların kullanıcıyı nasıl gördükleri bilgisinin yanı sıra doğrudan paylaşılmamış beğeni, göz atma gibi aktivitelerden elde edilen bilgileri de içeriyor. Chrome eklentisi şu an test aşamasında olan uygulamanın önümüzdeki üç ay içerisinde kullanıma açılması bekleniyor. Ekibin hazırladığı tanıtım videosuna göre kullanıcının webde gezinme alışkanlıkları gözlemleniyor ve bu alışkanlıklar \"uzlaşmacılık\", \"dışa dönüklük\" ve \"açıklık\" gibi pek çok karakter özelliği açısından değerlendirilerek raporlanıyor. Do Thi Duc, New York'ta yaşayan bir Alman. Fikri geliştirmeye internet alışkanlıklarının kendi reklam profilini nasıl etkilediğini merak ederek başlıyor. \"Fazlaca çevrimiçi yaşıyoruz, bir noktada şirketlerin bizim hakkımızda sandığımızdan daha fazlasını nasıl bildiğini merak etmeye başlıyorsunuz\" diyor. \"İnsanlar internette yaptıkları şeylerle aslında birebir ilişkilendirilmediklerini anlamakta zorlanıyor. Sıradan gibi görünen şeyler bile kim olduğunuzla ilgili tahminler oluşturulmasını sağlıyor. Data Selfie uygulamasının da göstermek istediği şey tam olarak bu.\" diyor Flore Mir. Ekip şu anda IBM'in Watson için geliştirdiği makine öğrenmesi sistemini kullanıyor fakat ilerleyen zamanlarda diğer araştırmacılarla birlikte çalışarak tamamen kendilerine ait bir sistem geliştirmeyi planlıyorlar. Uygulamanın hedef kitlesi öncelikle ebeveynler ve öğretmenler. Bunun başlıca sebebi bilgi şirketlerinin çocuklar ve gençler hakkında bildiklerini öğrenmek ve onların internet tüketiminin daha iyi anlaşılmasını sağlamak. Ekip, kullanıcılarını daha iyi hedeflemek ve kişilerin gizlilik konusunda farkındalığını artırmanın yollarını bulmak için EFF gibi avukatlık bürolarıyla ve dijital korunma şirketleri ile birlikte çalışıyor. Flore Mir'e göre yaptıkları şey kişileri yalnızca izlemek ve kontrol etmek değil; onları kendi kararlarını alırken internetin nasıl çalıştığını göz önünde bulunduracak şekilde eğitmek. Uygulama kullanıma hazır olduğunda haberdar olmak için http://dataselfie.it/#download web adresinden mail listesine kaydolabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/deprem-gibi-acil-durumlarda-iletisim-icin-sms-whatsapp-kullanirsak-baz-istasyonlarina-asiri-yuklenme-olmaz", "text": "Meydana gelen depremden sonra telefon hatlarında yaşanan yoğunluk sebebiyle birçok kişi yakınlarına ulaşamadı. Bunun bir kapasite aşımı olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz Bayat, Böyle acil durumlarda evdeki kablolu hatları, WhatApp'ı, SMS'i veya WIFI'yı kullanabiliriz. Bunları uygularsak zaten baz istasyonlarına yüklenmeler olmaz dedi. İstanbul, Marmara Denizi'nde Silivri'nin 23,94 kilometre açığında meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremle sarsıldı. Depremin ardından yakınlarından haber almak isteyen birçok vatandaş telefonlara sarıldı. Fakat baz istasyonlarında oluşan yoğunluk sebebiyle çok sayıda insan telefon görüşmesi yapamadı. Böyle durumlarda telefonla aramak yerine mesaj atılmasını öneren Prof. Dr. Oğuz Bayat, Böyle acil ve kapasiteyi aşma durumu olduğunda tüm kullanıcıların aktif kullanımını engelleyerek sadece ihtiyacı olan kişilerin acil yardım servislerine telefon ile erişebilmelerini sağlamak gerekir dedi. Depremin ardından yaşanan iletişim sorunu hakkında bilgi vererek konuşmasına başlayan Prof. Dr. Bayat, Kalabalık bir grubun aynı anda bir kapıdan geçmeye çalışması nasıl bir yoğunluk veya trafik oluşturuyor ise haberleşme sistemlerinde aynı şekilde 'trafik problemi' karşımıza çıkıyor. Yaşanan problem de haberleşme sistemlerinde ciddi bir yoğunluk oluşması, insanların aynı anda heyecanla telefona sarılmasından dolayı oluşan bir kapasite aşma problemidir. Bu durumlarda telefonla arama yapmak isteyen kişiler 'call-drop' dediğimiz telefonla görüşme imkanı sunamayacak hale geldikleri için iletişim sisteminin çalışmadığını düşündü. Aslında bu problem, kapasite probleminin yanı sıra optimizasyon problemiyle birlikte ele alınması gereken bir sorundu dedi. Bu tam kapasite ile kullanılan bölgeler ve deprem bölgelerinin olduğu lokasyonlar birlikte incelenerek daha iyi bir çalışma yapılabilir diyen Prof. Dr. Bayat, Dünyada, baz istasyonlarının dizaynı yapılırken belirli standartlara göre yapılır. Dolayısı ile sesli görüşme veya veri iletişimi kapasitesi her cihazın bellidir. Böyle acil durum ve kapasiteyi aşma durumu olduğunda her kullanıcıların yüklenme yapmasını engelleyerek sadece ihtiyacı olan kişilerin önceden belirlenmiş acil telefon numaralarına erişmelerini sağlamak gerekir. İtfaiye, ambulans gibi acil ulaşılması gereken numaralara izin verilebilir. Onun dışında günlük kullanım yapmak isteyen kişilerin iletişimi kısa süreliğine engellenebilir. Bu tip saha çalışmaları dünyada yapılıyor ifadelerini kullandı. Operatörlerin zaten Performans/RF optimizasyon departmanları var ve bütün hedefleri daha kaliteli servis sağlamak üzerinedir. Servis kalitesi segmentleri sunan bir network üzerinde yapılan GSM hizmetin nasıl sağlandığı incelenir ve genel olarak daha kaliteli servis sunmaya çalışılır. Binlerce parametre üzerinde optimizasyon yapılarak radyo girişim azaltılması, kapasite arttırılması gibi fonksiyonel ve performans metrikleri hesaplanır ve izlenir. Yeni açılacak baz istasyonlarının veya mobil baz istasyonlarının lokasyonları belirlenir ve mevcut baz istasyonlarının daha verimli çalışması sürekli geliştirilir. Baz istasyonlarının insana verebileceği zararlar hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Bayat, Metro tipi baz istasyonlarına 9 metreye kadar yaklaşıldığında insan sağlığına zararlı olabileceğini ölçümler ile gösterilmiştir ancak 'small-cell' dediğimiz düşük güç yayan baz istasyonlarının sağlığa zararı yoktur dedi. Benzer bir durumun yaşanması halinde olabilecekler hakkında konuşan Prof. Dr. Bayat, Operatörler, öncelikle yaşanan senaryodaki veri yükü, telefon çağrısı ve sms kullanımını, acil durum kullanım sınırlaması , acil durum lokasyon verileri ve diğer network KPI parametreleri ile birlikte analiz ederse yaşanan sorunları aza indirgeyebilir. Büyük yatırımlar yapmadan haberleşme ağlarında geliştirme yapılabilir. Gelecekte kullanılması standart olmasını beklediğimiz acil durum mekanizmaları sahada yayılırsa iletişim problemi çözümlenebilir diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dev-veri-ve-derin-ogrenme-1", "text": "Teknoloji alanındaki ilerlemeler, internet dünyasındaki köklü değişimler ve sosyal medya devrimi gibi gelişmeler iş hayatı ve anlayışına yeni bir boyut kazandırarak, bilginin günümüzde en değerli kaynak haline gelmesini sağlamıştır. İçinde bulunduğumuz dönemde, firmalar arası rekabette fark yaratabilmenin yolu, veriye ulaşmak ve onu etkin olarak kullanabilmekten geçmektedir. Son yıllarda sıklıkla duyduğumuz, Dev Veri ya da Büyük Veri , Derin Öğrenme ile birlikte bilişim dünyası ve endüstride en çok ilgi gören konuların başında geliyor. Dev veri üstel olarak artan, çok büyük boyutlarda olan, alışılagelen yazılım araçları ve teknolojiler ile işlenmesi ve yönetilmesi çok zor hatta imkansız olan sayısal veri olarak tanımlanmaktadır. Diğer deyişle dev veri, verinin sadece diskte fazla yer kaplaması tanımından çok verinin işlenmesinde kullanılan geleneksel yöntemlerin etkisiz kaldığı veriyi temsil etmektedir. Dev veri 5V olarak tanımlanan beş temel özelliğe sahiptir. Bunlardan ilki verinin miktarını temsil eden hacim özelliğidir. NSA'ya göre internet üzerinde bir günde işlenen veri boyutu 1,826 Petabyte olarak verilmektedir. 2011 yılında sayısal veri miktarı 5 yıllık bir süre dikkate alındığında 9 kat artış göstermiştir. 2020 yılında bu miktarın yaklaşık olarak 40 trilyon gigabyte olması beklenmektedir. Dünyada yaklaşık olarak 7 milyar insanın yaşadığı ve artan cep telefonu kullanımı ile sosyal ağların sürekli genişlemesi gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda veri hacmi artışındaki hızlanma ve süreklilik beklenen bir durumdur. Hız bileşeni, yeni üretilen verinin belirli bir akış hızında ve sürekli olarak gelmesini ifade eder. Verinin gerçek zamanlı olarak yakalanıp işlenmesi önemlidir. Bu özelliğe örnek olarak borsalar verilebilir. Örneğin New York borsası bir seansta Terrabyte ile ifade edilen ticari veriye erişmektedir. Çeşitlilik bileşeni verinin hem yapısal hem de yapısal olmayan unsurların bileşiminden oluşmasını açıklar. Günlük olarak atılan milyonlarca Tweet ve Facebook'ta paylaşılan farklı yapıdaki milyonlarca içerik bu farklılığı net olarak açıklamaktadır. Gerçeklik ya da doğruluk ise verinin bir diğer bileşenidir. Bu bileşen verinin doğruluğundaki belirsizliği, karmaşıklık ve düzensizliği ortaya koyar. Örneğin sözü edilen milyonlarca tweet, içeriğinde kısaltmalar ve etiketler gibi temizlenmesi gereken bileşenleri barındırmaktadır. Analiz sonuçlarının negatif anlamda etkilenmemesi için verideki kirlilik giderilmelidir. Dev veri yöntemleri bu yapıdaki veri üzerinde çalışmayı olanaklı kılmaktadır. Veri aynı zamanda kullanıldığı alanda bir değer yaratmalıdır. Özellikle stratejik sayılan devlet kurumlarında, sağlık ya da askerlik gibi alanlarda önemli kararların zamanında ve doğru olarak verilebilmesinde hayati öneme sahiptir. Bu denli büyük verinin kaynağı nedir ve nerede saklanıyor? Sayısal veri farklı yapı ve boyutlarda olup, çok büyük bir hızda artış göstermektedir. Günümüzde büyük veri çok farklı ortamlardan gelmektedir. Örneğin, radyo frekansı kullanarak nesneleri tekil ve otomatik olarak tanıma yöntemi olan RFID ve sensör teknolojilerinin yaygınlaşması sonucunda, bağlı bulundukları ortamlar veriyi sürekli toplamaktadır. Tüm bu ortamlardan gelen, finansal, medikal ya da trafik verileri birleştiğinde dev veriyi oluşturmaktadır. İnternette gerçekleştirdiğimiz her bir tıklama önemli bir veri iken bu verinin nasıl saklandığı da konunun önemli bir diğer boyutunu oluşturmaktadır. Teknolojinin sürekli gelişmesinin donanım maliyetlerini düşürmesi beklenirken, yaşanan ikilem depolama alanına olan gereksinimin çok daha hızlı şekilde artıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumun sonucunda gerekli donanım maliyetlerinin de yükselmesi beklenen ve kaçınılmaz bir durumdur. Dev veri günümüzde petabyte, exabyte ve zettabyte birimleri ile ifade edilmektedir. Facebook, Twitter ve bazı kurumlar günlük ve hatta saatlik olarak TB büyüklüğündeki verileri saklamaktadır. Uygulanacak saklama çözümü olarak çok pahalı donanımların kullanılması yerine daha basit donanımların maliyeti düşük açık kaynaklı dağıtık dosya sistemlerinin birleşimiyle oluşan dev veri çözümleriyle saklanması tercih edilmektedir. Dev veri nasıl işlenmektedir? Yüksek hacimli bir arama motoru hizmeti veren herhangi bir firma hergün yapılan milyonlarca arama ve tıklamaya cevap vermektedir. Klasik yöntemler kullanılarak bu, milyonlarca dolarlık donanım üzerinde çalışan çok yüksek maliyetli veritabanı sistemleri gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir sisteme sahip olunması durumunda, SQL ile sözcüklerin ilintisini ortaya koymak üzere yapılacak bir sorgu çok mümkün olmayacaktır. Sonuç alınsa bile kullanılan süre büyük olasılıkla cevabın anlamlılığını yitireceği ölçüde uzun olacaktır. Aynı zamanda dev veri ile sözü edilen verinin yapısal olmaması klasik yöntemlerle işlenebilmesi bakımından ayrıca zorluklar ortaya koymaktadır. Tüm bu bulgular dev verinin kendine özgü çözümlerle işlenmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dev veri çözümleri nelerdir? Dev veriyi başarılı olarak kullanabilen projelerden bazıları Apache projeleri olarak ortaya çıkan Lucene, Solr, Hadoop ve HBase gibi projelerdir. Bu alanda en popüler firmalardan biri olan Google, tercihini klasik yöntemleri kullanmak yerine gereksinim duyduğu teknolojiyi geliştirmekten yana kullanarak başarıya ulaşmıştır. Google milyarlarca sayfaya ait veriyi Google File System üzerinde tutuyor, veritabanı olarak Big Table, verinin işlenmesinde ise Map Reduce kullanıyor. Kullanılan teknolojilerin tamamı düşük maliyetli binlerce bilgisayardan oluşan kümeler üzerinde çalışıyor. Dev verinin kullanıma hazır olması ve sağladığı avantajlar yanında, bu verinin işlenmesi ve yönetilmesi için disiplinler arası çalışmaların yürütülmesi kaçınılmaz olmaktadır. Günümüzde kullanılan Makine Öğrenimi yöntemleri ve gelişen teknolojinin sunduğu hızlı işlem gücü dev verinin işlenmesi ve bilgi çıkarımında önemli katkıya sahiptir. Yapay zekanın bir alt alanı olan makine öğrenimi ise bu noktada devreye giriyor. Yazının ikinci bölümünde değineceğimiz makine öğrenimi yaklaşımlarını, bu boyutta bir veri üzerinde anlamlı örüntüleri çıkaran, ham veriyi bilgiye dönüştüren, dolayısıyla farklı alanda çalışan firmaların bu dev boyuttaki veriden öngörüler yapabilmesine, eğilimleri ve olası riskleri anlayıp gelecek plan ve çözümlerini ortaya koyabilmesine olanak sağlayan yazılımlar olarak tanımlayabiliriz. Najafabadi, Maryam M., et al. \"Deep learning applications and challenges in big data analytics.\" Journal of Big Data 2.1 (2015): 1. Chen, Xue-Wen, and Xiaotong Lin. \"Big data deep learning: challenges and perspectives.\" IEEE Access 2 (2014): 514-525."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dev-veri-ve-derin-ogrenme-1-2", "text": "Günümüzde dev verinin kullanıma hazır olması ve sağladığı avantajlar yanında, sözü edilen boyutta verinin işlenmesi ve yönetilebilmesi için disiplinler arası çalışmaların yürütülmesi önemlidir. Dev verinin analizinde kullanılan ve yapay zekanın bir alt alanı olan Makine Öğrenimi algoritmalarının odak noktası, sisteme giren verinin temsili ve henüz gözlenmemiş olan veri üzerinde öğrenilmiş olan örüntülerin kullanımıdır. Verinin ne derece iyi temsil edildiğinin performans üzerindeki etkisi büyüktür. Veri temsili yetersiz olduğunda en iyi ve karmaşık yapıdaki bir öğreticiye rağmen performans düşük gözlenecektir. Öte yandan, iyi temsil edilmiş bir veri daha basit bir öğretici ile yüksek performanslı bir sonuç ortaya koyabilmektedir. Makine öğrenimi kapsamındaki özellik mühendisliği işlenmemiş veri için özelliklerin çıkarılması ve verinin temsil biçimi ile ilgilenmektedir ki bu da verinin ele alınma biçiminin önemini ortaya koymaktadır. Derin öğrenme ise makine öğrenimi ve örüntü tanıma alanlarında oldukça ilgi çeken bir araştırma konusu olarak, ses tanıma, bilgisayarla görü ve doğal dil işleme gibi çok geniş uygulama alanlarında başarılı sonuçlar elde edilmesine olanak sağlamıştır. Günümüzde büyük verinin kullanılabilir olması büyük artılar sağlarken beraberinde bazı zorlukları getirmektedir. Bilinen ve yüzeysel yapıda öğrenme mimarilerine sahip pek çok öğrenme yönteminin aksine derin öğrenme ile yapılan sınıflandırmada derin mimarideki katmanlı yapı otomatik olarak öğrenilmektedir. Dev boyuttaki veriden kullanılacak özelliklerin otomatik olarak öğrenilmesi de yöntemin artılarından bir tanesidir. Derin öğrenme ile yakından ilgilenen akademik çevrelerin yanında Google, Apple ve Facebook gibi firmalar da derin öğrenme projeleri ile çok yakından ilgilenmektedir. Örneğin Apple, iPhone'un sanal kişisel asistanı Siri ile hava durumundan, spora, kullanıcı soruları ve hatırlatıcı gibi pek çok konuda Apple tarafından toplanan veri üzerinden derin öğrenme yöntemlerini kullanarak cevap oluşturmaktadır. Derin öğrenme algoritmaları ile dev boyutlu, işlenmemiş ya da yapısal olmayan veri üzerinde daha karmaşık yapılar öğrenilebilmekte ve temsil edilebilmektedir. Yöntem dahilinde ele alınan algoritmalar, özellikle yapay zeka alanında kullanılan ve insan beyninin gözlem, analiz, karar verme, zor problemleri çözebilme gibi yetilerini bilgisayarlara kazandırmayı hedefleyen algoritmalardır. Bu algoritmalar insan beyninin katmanlı öğrenme yapısını esas almaktadır. Derin öğrenme yanında yüzeysel öğrenme sağlayan diğer yöntemler, karmaşık yapıdan tüm bilginin çıkarılması ve yapı içindeki ilişkilerin kurulmasında yetersiz kalabilmektedir. Bu yönüyle derin öğrenme yapay zeka alanında büyük bir gelişme olarak görülmektedir; veriden sadece karmaşık yapıdaki bilgi temsilini çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda bunu insan müdahalesi olmadan yerine getirmektedir. Veri derin öğrenme ile daha kusursuz olarak soyutlanabilmekte, elde edilen bilgi verinin başlangıç durumundaki değişikliklerden çok daha az etkilenmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, bir yüz tanıma çalışmasında, yüzün konumu ile ilgili özellikler, nihai sonucu -beklendiği gibi- etkilememelidir. Sağlanan öğrenme işlevi, birbirine çıktı oluşturan çok katmanlı bir yapı ile sağlanmaktadır. Veri katmanlar arasında doğrusal olmayan dönüşümlerden geçerek, girdi verisi için bir fonksiyon elde edilmektedir. Sözü edilen doğrusal olmayan dönüşümlerin gerçekleştirilmesi, verideki açıklayıcı unsurların çıkarılması açısından önemlidir. Örnek vermek gerekirse, derin öğrenme ile gerçekleştirilen bir yüz tanıma çalışmasında, ilk katmanda yüzün farklı açılardaki duruşu öğrenilebilir. İkinci katmanda bu bilginin dudaklar, burun ve ağız gibi yüzün farklı bölümleri ile birleştirilmesi mümkün olacaktır. Üçüncü katmanda ise bu bilgiler farklı kişilere ait farklı yüz şekilleri gibi daha üst düzey bir bilginin öğrenilmesinde kullanılabilmektedir. Derin öğrenmenin, dev veriye katkısı; çok büyük boyuttaki veriden karmaşık örüntülerin çıkarılması, anlamsal indeksleme, veri etiketleme, hızlı bilgi erişimi ve ayrıştırma işlevlerinin basitleştirilmesi gibi noktalarda ortaya çıkmaktadır. Anlamsal indeksleme ve bilgiye erişim konusunda, verinin bit dizileri yerine anlamsal indeksleme ile tutulması arama motorlarının çok daha etkin kullanımını sağlamaktadır. Gerçekleştirilen üst düzey veri soyutlaması ile birbirine benzerlik gösteren veri belirlenmekte ve vektörler olarak temsil edilmekte, bu da bilgiye erişimin hızlı ve etkin olmasını sağlamaktadır. Derin öğrenmenin dev verideki bir diğer kullanımı ise ayrıştırma ve etiketleme çalışmalarıdır. Buna örnek olarak görsel veriler üzerinde yapılan arama işlemlerini ele alabiliriz. Google görsel veri üzerinde arama yapmayı olanaklı kılan sistemler geliştirmiş ve kullanıma almıştır. Derin öğrenme ile bu türdeki verinin soyutlamalar ile temsil edilerek, işaretlenmesi sağlanmış, bu da görsellerin indekslenmesi ve erişiminde katkı sağlamıştır. Google tarafından yapılan deneylerde yüz tanıma gibi çok üst düzey özelliklerin öğrenildiği gözlenmiştir. Yapılan deneyde internet üzerinden rastgele olarak seçilmiş 200x200'lük 10 milyon görsel kullanılarak 9 katmanlı bir sistem üzerinde eğitim yapılmıştır. Sistemde 1 milyar bağlantı olup, eğitim aşaması 3 gün sürmüştür. Çalışma sonunda yüz tanıyıcı, insan vücudu tanıyıcı gibi işlev gören nöronlar elde edilmiş ve bu alanda yapılan en başarılı çalışmayı geride bırakarak ImageNet veri kümesindeki 22,000 nesne tanımlanabilmiştir. Elde edilen sonuç yöntemin ilk defa karşılaşılan veri üzerindeki başarımını ortaya koymaktadır. Yapılan tüm çalışmalar ve kaydedilen gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, dev veri alanında etkin bir saklama ve erişim çözümü bulunmasının, sosyal ağlar, güvenlik, alışveriş ve pazarlama, savunma sistemleri, bankacılık ve farklı alanlardaki sahtekarlıkların tespiti, internet trafiğinin takibi gibi konularda ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Farklı kaynaklardan gelen metin, görsel, video ve ses verileri, sosyal medyanın kullanımı ve sayısal verideki baş döndüren artışın, yakın gelecekte derin öğrenme gibi insan zihinsel düşünme ve çıkarsama süreçlerini kusursuza yakın şekilde gerçekleştiren yöntem ve yaklaşımların kullanımını çok daha yaygın ve önemli bir noktaya taşıması beklenmektedir. Bu noktada dev verinin geleceğe ışık tutan değerli bir kaynak olduğu, derin öğrenmenin ise pek çok farklı alanda olduğu gibi dev veri üzerinde elde edilen sonuçlarda da önemli katkısı olduğu gözlenmektedir. Najafabadi, Maryam M., et al. \"Deep learning applications and challenges in big data analytics.\" Journal of Big Data 2.1 (2015): 1. Chen, Xue-Wen, and Xiaotong Lin. \"Big data deep learning: challenges and perspectives.\" IEEE Access 2 (2014): 514-525. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dijitallesme-ve-verimlilik-paradoksu", "text": "Sayısal teknolojiler tüm dünyada iletişimi ve operasyonel süreçleri çok ciddi oranlarda hızlandırırken, bu hızın verimlilik artışlarına aynı oranda yansımadığı görülmekte. 2004 yılından bu yana küresel verimlilik artışları önceki 10 yıla göre yarı yarıya azalmış durumda (1). Üstelik bu azalış hem imalat kesiminde hem hizmet kesiminde, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde kendini göstermekte. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde cep telefonu ve internet kullanımının hızla yaygınlaşmasına karşın, dijital teknolojilerin üretici sektörlerde yayılımı düşük kalmakta, üretkenlik artışlarında yavaşlama gözlenmektedir. Verimlilik ya da üretkenlik en genel tanımıyla emek, sermaye vb. girdilerin ne etkinlikte çıktılara dönüştürüldüğünün ölçülmesidir. Üretkenliği belirleyen ana etmen teknoloji- hem fiziksel teknoloji hem de iş süreçleri, iş modelleri ve örgütsel yapılardan oluşan örgütsel sermaye- dir. Son dönemlerde ücretler ile üretkenlik arasındaki paralelliğin bozulduğu, ücret artışlarının üretkenlikteki artışların çok altında kaldığı bilinmektedir. Gelir dağılımında eşitsizlikler artmakta ve bağlı olarak talep düşüşleri yaşanmaktadır. Dijitalleşme ile birlikte emek verimliliği- birim işgücü başına elde edilen çıktı - artarken, dijital teknolojiler işgücünün yerini almaya başlamıştır. Ücretlerin düşmesiyle birlikte azalan tüketim ve düşen talep nedeniyle üretimde azalmalar, verimlilikte yavaşlamalar görülmektedir. İşsizlik krizini önlemek için azalan üretim miktarlarını aynı işgücü düzeyleriyle sürdürme politikaları sonuçta çalışan başına çıktı miktarlarını düşürerek verimlilik oranlarını düşürmektedir. Dahası, dijitalleşmeyle birlikte orta sınıfların yok olma olasılığı da gündemdedir. Talep azalışı kapasite fazlası yaratıp yatırımları geriletirken, düşük ücretler emek yerine teknoloji kullanımını ve dolayısıyla yeni teknoloji yatırımlarını paradoksal olarak gereksizleştirmektedir. Son yıllarda çoğu gelişmiş ülkedeki çalışılan saat başına sermaye yoğunluğu en düşük hızda artış göstermiştir. Bu yavaşlama söz konusu ülkelerdeki üretkenlik hızındaki düşüşün aşağı yukarı yarıya yakınından sorumludur(2). Verimlilik düşüşündeki bir diğer etken yenilik yapma hızının, köklü inovasyonların azalması ve yeni teknolojilerin geniş bir alanda yayılımının yavaşlamasıdır. Bu yavaşlamanın nedenleri arasında kısa erimli yaklaşımların yönetim biçimlerine egemen olması ve örgütsel yeniliklerin eksikliği sayılabilir. Artan eşitsizlik de inovasyon hızının yavaşlamasında etkilidir: gelirleri giderek azalan çalışanlardan yaratıcı kapasitelerini geliştirmeleri ve daha fazla yenilik yapmalarını beklemek iyimserlik olur. Diğer yandan,digital dönüşümün henüz olgunluk noktasına ulaşmadığı belirtilerek, önümüzdeki on yıllarda digitalleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte üretkenlikte yükselişler beklenmektedir. Üretkenlikteki yavaşlamaların tersine çevrilmesi için, eşitsizliğin azaltılarak talep düşüşünün önlenmesi en başta yapılması gerekenlerdendir. Dijitalleşmenin yaratabileceği işsizliğin yaratılacak yeni iş alanları ile giderilmesi önemli bir seçenektir. Dijital dönüşüm ücretleri düşürmek yerine, çalışanlara yeni alanlarda yüksek beceri kazandırma ve yüksek ücret politikası ile talebi ve yatırımları destekleyecek şekilde planlanabilir. Bu da sonuçta verimlilik artışlarına katkıda bulunacaktır. Dijital teknolojilerin geniş bir alanda kullanımı ise; yalın üretim ve yenilik, toplam kalite yönetimi vb. süreç inovasyonları ve yeni iş modelleri ile desteklenebildiği ölçüde sağlanabilecektir. Burada yönetim kalitesinin önemini ayrıca vurgulamak gerek. Geçiş aşamasında, uzmanlık ve beceri eğitimlerinin verilmesi, ağ yapıların ve işbirliklerinin geliştirilmesi teknolojik yeniliklerin yayılımında önemli bir etkendir. Verimlilik düzeyi gelişmiş ülkelerin oldukça altında olan ülkemiz açısından, dijital teknolojiler, aradaki açığı kapatmak için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Ancak burada teknoloji alımı yerine, teknoloji üretiminin ve koşut olarak işte kullanma ve ücretlerin artırılması politikaları yeğlenmelidir. Kurumsal ve büyük ölçekli firmalar düzeyinde uygulanmaya başlanan süreç iyileştirme ve yeniliklerinin KOBİ'ler düzeyinde ve ülke çapında yaygınlaştırılması dijital teknolojilerin özümsenmesi açısından önemlidir. Yaşam standartlarını belirleyen ana ögenin toplam çıktıdan çok, üretkenlik düzeyi olduğu bilinmektedir. Dijital araçlar eğlence dünyamızı genişletmiş görünmekte, buna karşılık üretim ve verimlilik gelişimi yavaşlamaktadır. Toplumsal gereksinimlere yönelen yaklaşımlar (sosyal inovasyon, toplum 5.0 vb.) ile bir yandan dijital teknolojilerin yaygınlaştırılması sağlanırken, diğer yandan eşitsizliklerin azaltılması, talep ve yatırımların artırılması yoluyla verimliliğin yükseltilmesi bir seçenektir. Gelişmiş ülkeler, onca teknojik yenilikler, otomasyon ve dijital çözümlere karşın neden verimlilikte yavaşlamalar yaşandığını ciddi biçimde araştırmaktalar. Ülkemiz bakımından yanıtlanması gereken kritik soru dışarıda geliştirilen dijital teknolojileri birebir kopyalamak ve kolay çözümlere yönelmek mi; yoksa digital teknolojilerin getirilerini, götürülerini sistematik bir biçimde ele alan fayda-maliyet çözümlemeleri ile verimlilik üzerindeki etkilerini değerlendiren özgün stratejiler geliştirmek mi tercih edilmeli sorusudur. Bu yazı HBT'nin 125. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dinleyicilerin-beyin-sinyalleri-okundu-ve-pink-floyd-sarkisi-yeniden-yaratildi", "text": "Ses, su altında çalınıyormuş gibi geliyor. Yine de konuşamayan insanlara yardımcı olmak için daha anlamlı cihazlar yaratmaya yönelik ilk adım. Tedavilerinin bir parçası olarak epilepsi hastalarının beyinlerine bir elektrot ağı yerleştirildi ve sinirbilimcilerin müzik dinlerken beyinlerinden kayıt yapmaları için nadir bir fırsat yarattı. Bilim insanları, müzik dinleyen birinin beyin aktivitesini analiz etmek ve yalnızca bu nöronal kalıplara dayanarak şarkıyı yeniden yaratmak için bir bilgisayar geliştirdiler. Pink Floyd'un 1979 tarihli Another Brick in the Wall (Part 1) adlı şarkısının boğuk olsa da tanınabilir bir versiyonunu ürettiler. Daha önce araştırmacılar, birinin dinlediği şarkıya benzer özelliklere sahip müziği yeniden oluşturmak için beyin aktivitesini nasıl kullanacaklarını bulmuşlardı. Şangay'da bir araştırma laboratuvarını yöneten sinirbilimci Gerwin Schalk, \"Şimdi, beyni gerçekten dinleyebilir ve o kişinin duyduğu müziği geri yükleyebilirsiniz\" dedi. Araştırmacılar ayrıca beynin şakak lobunda, gönüllüler şarkının gitar ritminin 16. notalarını duyduklarında tepki veren bir nokta buldular. Bu özel alanın ritim algımıza dahil olabileceğini öne sürdüler. Bulgular, konuşamayan insanlara yardımcı olmak için daha anlamlı araçlar yaratmaya yönelik ilk adımı sunuyor. Son birkaç yılda, bilim adamları, kas felci olan insanların konuşmaya çalıştıklarında beyinleri tarafından üretilen elektrik sinyallerinden kelimeler çıkarma konusunda büyük ilerlemeler kaydettiler. Araştırma için veri toplamak amacıyla araştırmacılar, 2009'dan 2015'e kadar New York Eyaleti'ndeki Albany Tıp Merkezi'ndeki 29 epilepsi hastasının beyinlerinden kayıt aldılar. Ekip, Pink Floyd şarkısını kısmen yaşlı hastaların beğendiği için seçti. Dr. Schalk, \"'Bu saçmalığı dinleyemem' deselerdi, o zaman veriler korkunç olurdu\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dogu-yonunde-uctugunuzda-jet-lagden-daha-zor-kurtuluyorsunuz", "text": "Fizikçiler, jet lag denilen ve saat dilimi farkından dolayı meydana gelen bedensel ritim bozukluğundan, özellikle doğu yönünde uçtuklarında uzun süre kurtulamadıklarından yakınanlara bir cevabı var: Yeni bir matematiksel model, doğuya uçtuğunuzda neden daha ağır bir jet lag geçirdiğinizi açıklamada yardımcı oluyor. Chaos isimli dergide yayımlanan araştırmaya göre bu model, insan beynindeki bazı hücrelerin saat dilimlerinin geçilmesine verdiği tepkileri ele alıyor. Maryland Üniversitesi'nden fizikçi Michelle Girvan'a göre \"nöronal osilatör hücreleri\" adı verilen bu hücreler, birbirleriyle senkronize hale gelerek ve dış etkenlerle bağlantı kurarak insanların biyolojik saatini düzenliyor. Ancak bu hücrelerin işleyişi tam olarak 24 saat değil, 24 buçuk saat kadar sürdüğünden insanların saat dilimlerine göre batıya uçarak kendi yaşadıkları günün süresini uzatmaları, doğuya uçarak günlerini kısaltmalarından daha kolay oluyor. Araştırmacıların, bu hücrelerin işleyişi ile jet lag modelini birleştirdiğini belirten Girvan, geçilen bütün saat dilimleri için jet lag'den kurtulma süresinin sabit olmadığını da ekledi. Bir insanın yeni bir saat dilimine uyum sağlayabilmesi için geçen süreyi yalnızca kaç saat dilimi geçildiği değil, seyahat edilen yön de etkiliyor. Araştırmacılar, batı yönünde seyahat eden bir kişinin 3 saat dilimi geçmesi durumunda jet lag'den yaklaşık 4 günde kurtulabileceğini, bu sayının 6 saat dilimi geçildiğinde 6 gün, 9 saat dilimi geçildiğinde ise 8 gün kadar süreceğini belirtti. Ancak doğu yönünde seyahat edildiğinde durum aynı değil. Araştırmacılara göre doğuya seyahat eden bir kişi 3 saat dilimi geçtiğinde jet lag'den yaklaşık 4 günde kurtulabilirken 6 saat dilimi geçtiğinde bu süre 8 güne, 9 saat dilimi geçildiğinde ise yaklaşık 12 güne çıkıyor. Bir kişi 12 saat dilimi geçtiğinde ise jet lag'den kurtulma süresi doğu veya batı fark etmeksizin 9 gün civarı sürüyor. Girvan, herkesin günlük ritminin 24 buçuk saat olmadığına da dikkat çekiyor. İnsanların jet lag'den kurtulma süresi, güneş ışığı gibi dış etkenlere nasıl tepki verdiklerine de bağlı. Araştırmacılar, oluşturdukları bu yeni modelin gelecekte jet lag'i tamamen yenmede faydalı olabileceğini umuyor. Seyahat etmeden önce plan yapmanız da elbette jet lag'e karşı faydalı olabilir. Örneğin 6 saat dilimi geçeceğiniz bir seyahat yapacaksanız birkaç gün önceden saatinizi birkaç saat ileri almaya başlamanızı öneren Girvan, yeni bir saat dilimine vardığınızda bu saat diliminin dış etkenlerine maruz kalmanız gerektiğini de belirtiyor. Yani eğer yeni vardığınız saat diliminde hala güneş batmamışsa güneş ışığına çıkmanız, akşam olmuşsa akıllı telefonlarınızın veya bilgisayarlarınızın ışığı da dahil bütün yapay ışıklardan uzak durmanız gerekiyor. Böylelikle biyolojik saatinizin yeni saat dilimine uyum sağlamasına yardımcı olabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/domates-gunes-panellerinin-verimini-artiriyor", "text": "Bir grup Çinli araştırmacı, özellikle domateste ve diğer kırmızı meyvelerde bulunan bir pigment olan likopeni, perovskit bazlı güneş hücrelerine ekleyerek verimliliklerini ve dayanıklılıklarını artırma fikrine ulaştı. Bu sayede güneş hücrelerinin, çevreye daha da duyarlı hale gelebileceği düşünülmekte. Günümüzde kullanılan fotovoltaik hücreler, genelde silikon bazlı yarıiletkenlerle üretiliyor. Prensipte, hücre, elektronları ve elektron boşluklarını, malzemenin karşı tarafında doğru hareket etmeye zorlar. Bunun için de sırasıyla P ve N katkılı iki kat yarıiletken kullanılıyor, buna PN eklemi deniyor. Ancak birkaç yıl önce çok umut verici, yeni nesil güneş hücreleri geliştirildi. Çoğunlukla hibrit bir organik ve inorganik malzemeden oluşan perovskit güneş pilleri bunlar. Tamamen inorganik olan metil amonyum kurşun ve sezyum kurşun halojenürler gibi perovstik malzemelerin üretimi ucuz ve kolaydır. Ayrıca verimlilikleri son yıllarda istikrarlı bir şekilde artarak, PN bağlantılı silikon güneş pillerini de geride bıraktı. Bununla birlikte perovstik hücrelerinin, ışığın etkisiyle hızla ayrıştığı da kısa sürede anlaşıldı. Sonuçta bu hücreler güneşin altında kaldıklarında, performansları birkaç dakika sonra düşer. Dahası neme ve sıcaklığa karşı da duyarlılar ve yapıları da genel olarak istikrarsızdır. Bu istikrarsızlık temel olarak iki faktörden kaynaklanmaktadır. İlk olarak, perovskit tek kristalli bir malzeme değildir: bir araya getirilmiş birkaç taneden oluşuyor. Taneler arasındaki arayüz kimyasal kusurlara yol açtığı için mümkün olduğunca ince taneler kullanılır. Ayrıca ışık radyasyonu tarafından oluşturulan elektronların bir kısmı atomik kafeste tutulur: aktif olmayan bu ışık radyasyonu elektrotlarda birikir ve diğer elektronların geçişini engeller. Bu da performansın düşmesine yol açar. Kurşun veya kalay gibi toksik maddeler kullandıkları için, kısa ömürlü perovskit hücrelerinin üretimi söz konusu olmasa da düşük maliyetleri ve verimlilikleri nedeniyle ticari açıdan caziptir. Bilim insanları bu yüzden, verimliliğin zamanla düşmemesi için dayanıklılığı artırmanın yolunu arıyorlar. Jilin Üniversitesi araştırmacıları bu konuda doğadan esinlenmişler. Güçlü bir antioksidan olan likopen bazı kırmızı meyvelerde, özellikle de pişmiş domateste ve karpuz, papaya veya pembe greyfurta bulunur. Bilindiği gibi bu pigment, cildi güneşin zararlı UV ışınlarından korumaktadır. Likopen UV ışınının ürettiği serbest radikallere bağlanarak, cilt dokusunu hücre hasarından korur. Araştırmacılar buradan yola çıkarak likopenin UV radyasyonuna ve havadaki oksijene maruz kalan perovskit güneş pillerinde de aynı şekilde hareket ederek, bozulmalarını yavaşlatabileceği fikrine ulaşmışlar. Sonuçlar likopenin tane sınırlarını pasifleştirebileceğini, şeffaflığını iyileştirebileceğini ve hatta elektrik akışını iyileştiren elektron tuzaklarının yoğunluğunu azaltabileceğini gösteriyor. Bu şekilde modifiye edilmiş güneş pilleri daha dayanıklı hale gelmekle kalmayıp, aynı zamanda daha verimli hale gelmiş. Araştırmacılar enerji dönüşüm verimliliğinde % 20,57'den, %23,62'ye yükselen belirgin bir iyileşme kaydetmişler. Ayrıca, likopen, UV ışınının yarattığı serbest radikalleri de temizleyebilir. Cihaz öte yandan gelişmiş hidrofobik ve antioksidan özellikler, 960 saatte yüzde 91,2 yüksek oksijen dirençliği, 3500 saatte yüzde 92,4 ortalama verimle gelişmiş UV direnci ve uzun vadede dayanıklılık sergiliyor. Bununla birlikte bu hücre tipinin pazarlanması ancak verimliliğin otuz yıllığına kalıcı olacağı anlaşılması mümkün olabilecek diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dunya-emoji-gununuz-kutlu-olsun", "text": "2014 yılından beri her 17 Temmuz'da kutlanan Dünya Emoji Günü, markaların da radarına girdi. Birçok firma bugüne özel olarak emojili paylaşımlar yaparken, emoji dilini yılın geri kalanında da kullanan markalar var. Emojinin özellikle Z kuşağı ve Milenyalleri kapsayan gençler için samimiyet dili olduğunu ifade eden TOBB E-ticaret Meclisi Üyesi, Ticimax E-ticaret Sistemleri Kurucusu Cenk Çiğdemli, E-ticarette firmalar artık emoji diliyle kurulan samimiyetin farkında. E-posta pazarlamadan sosyal medya paylaşımlarına, uygulama bildirimlerinden ürün tanıtımlarına kadar emoji dili her geçen gün daha çok kabul görüyor dedi. Araştırmalara göre Türkiye'nin emoji kullanımında dünyada 14. sırada yer aldığını da belirten Çiğdemli, en çok kalp, gülücük, gözünden yaş gelerek gülme ve göz kırpma ifadelerini kullandığımızı söyledi. Yapılan global araştırmalara göre Fransa ve İtalya romantik ifadeleri daha sık kullanıyor. Türkiye'nin en çok kullandığı emojinin ise klasik gülen yüz emojisi olduğu ortaya çıktı. Daha dini ve ruhani karaktere sahip ülkeler olan Hindistan ve Meksika gibi ülkeler en çok dua eden ifadeyi kullanıyormuş. Kolombiya, Arjantin ve Brezilya'da da en çok müzik notaları emojisi kullanılıyormuş. ABD ve İngiltere'de ise en çok gülmekten ağlayan ifade tercih ediliyormuş. Görüldüğü gibi emoji tercihleri ülkelerin genel eğilimleri ve kültürlere göre değişiyor. Emoji kullanmayı en çok seven ülke ise Hindistan. E-ticarette samimiyet dili kurabilmek için emojilerin yanı sıra videolu paylaşımların da gittikçe trend haline gelmeye başladığına değinen Çiğdemli, Bu sebeple biz de ürüne video ekleme modülü geliştirdik. Ürünü videoyla göstermek ve anlatmak yakın zamanda en çok tercih edilen yöntem olacak dedi. Sosyal medya fenomenlerinin ürün tanıtımlarının başarısının videolu aktarım olduğuna da işaret eden Çiğdemli, Videolu paylaşımlar, fotoğraf ve yazıyla yapılan paylaşımlardan daha çok dikkat çekiyor dedi. -Apple, Dünya Emoji Günü'ne özel olarak ilginç bir uygulamaya da imza attı. Web sitesinden yöneticilerin fotoğraflarını kaldıran şirket, fotoğrafların yerine yöneticilerin memoji karakterlerini yerleştirdi. -Pizza Hut Dünya Emoji Günü'ne özel İngiltere'deki 6 restoranında tamamen emojilerden oluşan menüler yarattı. -L'Oreal iş başvurularını Twitter üzerinden emojilerle yazılmış CV'lerle isteyen ilk şirket oldu. Bunu yapma amaçları da dil üstünlüğü nedeniyle değil, yaratıcı ve ifadesi güçlü olanların öne çıkmasını sağlamak. -Roger Federer, Twitter'da mesajlarını emojilerle yazarken, kendi emojisi yapılmış ve kendi emojisine reklam almayı başarmış ilk yıldızdır. Bu işbirliğini ise Nike ile yapmıştır. -WWF, nesli tükenmekte olan hayvan türlerinden 17 emoji oluşturdu. Fikir, bireylerin WWF'ye üye olmaları ve emojilerden herhangi biriyle attıkları her tweet ile 10 sent bağışta bulunmaları için geliştirildi. -Garanti Bankası da Twitter hesabı üzerinden 'Emoji İhtiyaç Listem' kampanyası ile ihtiyaçlarını emojilerle aktaran takipçilerine özel avantajlarla kredi kullanma fırsatı verdi. -Turkcell, emoji karakterlerinden esinlenerek oluşturduğu Emocanlar'ı yeni reklam ve iletişim yüzü olarak hayatımıza soktu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/dunyanin-en-kucuk-radyosu-sadece-iki-atom-buyuklugunde", "text": "Elmaslar çok değerli taşlar olmakla birlikte önemli elektrofiziksel özelliklere de sahiptir, her şeyden önce karbon kafeslerine serpiştirilmiş yabancı atomlar nedeniyle. Bir azot atomu ve bitişiğindeki bir boşluktan oluşan çift kusurlar, örneğin sensor ve hatta belki de kuantum bilgisayarlarında bellek olarak da kullanılabilir. Harvard Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi bu tür bir çift kusuru, minyatür ölçekli bir radyoya dönüştürdü. Araştırmacılar bu amaçta azot ve boşluktan oluşan bu tür bir kusuru, ilk önce yeşil bir lazerle uyarmışlar. Bu şekilde çift kusurlu alandaki elektronlar elektromanyetik alanlara ve radyo dalgalarına karşı duyarlı hale geliyorlar. Kusur radyo dalgalarını yakaladığında örneğin bir şarkının sinyallerini, kırmızı ışığın fotonlarına çeviriyor. Bir fotodiyot ise bu mini radyonun optik sinyallerini yakalıyor ve elektrik enerjisine ve bir hoparlör üzerinden de sese dönüştürüyor. Elmasta uygulanan manyetik alanın yardımıyla bu alıcı frekans 300 megahertzlik bir bant genişliği üzerinden ayarlanabiliyor ve bu şekilde de radyo istasyonu görevini görmekte. Bu elmas radyonun 91 kilohertzlik bir bant genişliğinde yüksek kalitede ses sinyali yakalayabildiği belirtiliyor. Testler sırasında sadece tek bir çift kusur bile bir şarkıyı algılayarak, hoparlöre aktarabilmiş. Bu tür birkaç atom radyosu birbirine bağlandığında sinyal de güçleniyor. Yeni radyo, çok küçük olmakla birlikte son derece dayanıklı da. Elmas radyo 350 derece ısıtıldığında bile çalışmaya devam etmiş. Hatta uzayın vakumu veya su bile zarar vermemiş. Bu özelliklerden yola çıkan araştırmacılar, mini radyonun Venüs'teki bir uzay sondasında veya diğer uç koşullarda da çalışabileceğini düşünüyor, biyouyumlu bu radyonun insan bedeninde bile işleyebileceğini ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/elektrikli-araclarda-pil-omrunu-uzatacak-arastirma", "text": "Araştırma, elektrikli araçlarda kullanılan pillerin depoladığı enerji miktarını artırmayı ve pillerin performansını güçlendirecek yeni yöntemler geliştirmeyi hedefliyor. Türkiye'nin araştırma altyapısına katkı sağlamak ve yeni projelerin oluşmasında öncü olmak amacıyla Boğaziçi Üniversitesi ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü öğretim üyeleri ve öğrencileri arasında ortak araştırma projeleri yapılması hedefiyle 2016 yılında MISTI çekirdek fonu oluşturuldu. MISTI programı kapsamında kurulan MISTI-Boğaziçi fonu, iki kurumun araştırmacıları arasında iş birliği kurulmasını ve her yıl en az üç projenin finanse edilmesini öngörüyor. Cep telefonundan arabalara, sağlık alanından elektrikli ev araçlarına geniş bir alanda kullanılan pillerin yüksek miktarda enerji depolayabilmeleri ve güvenli olmaları yönünde çalışmalar yapan Vardar, \"Pilin içinde katmanlar ve katmanlar arasında da arayüzler var. Eğer lityum iyonları bu arayüzlerden çabuk geçebiliyorsa pil çabuk şarj olabiliyor demektir. MIT ile yaptığım araştırmalarda gördüm ki katı arayüzlerinde büyük rezistanslar oluyor ve pil çabuk şarj olmuyor. Benim amacım yeni teknikler kullanarak arayüzlerdeki lityum geçişlerini hızlandırmak. Arayüzlerin rezistanslarının yüksek olmasının nedeni katı pillerin yüksek sıcaklıklarda işlem görmesi. İşlem sıcaklığını 300 dereceye çıkardığınızda pilin şarj olma hızı sekizde birine düşüyor. Projemde sıcaklıkları 100 derecenin altına çekecek başka bir işlem geliştirmeyi planlıyorum. Böylece pilin şarj olma hızının düşüşünün daha az olmasını hedefliyorum. Bu, Cold Sintering adı verilen, aslen Penn State Üniversitesi'nde oldukça yakın tarihte bulunmuş, yeni bir teknik. Şimdi de MIT'de daha önce birlikte çalıştığım Bilge Yıldız hocayla bu tekniği kullanarak projeyi devam ettirmeyi planlıyorum'' bilgisini verdi. Pillerde sıcı kullanılmasının riskleri olduğunu, örneğin sıvının, ısınan bir ortamda çabuk alev alabildiğini söyleyen Vardar, sıvı elektrolitler yerine katı elektrolitler koymaya çalıştıklarını ekledi. \"Ancak katı pillerdeki mevcut soruların başında çabuk şarj olmama sorunu geliyor. Örnek vermek gerekirse; sıvı elektrolit kullanan bir pil 1 saatte şarj olurken katı elektrolit kullanılan pil 10 saati bulabiliyor. Özellikle elektrikli arabalarda tüketiciler bu kadar uzun şarj süresini tercih etmiyor. Zira pil, elektrikli araç için maliyetin en büyük kısmı. Araba üreticileri bu nedenle kendi pillerini kendileri üretmek istiyorlar. Dünyada bugün en büyük pil üreticileri Japonya ve Çin. Örneğin, Çin 2020'de elektrikli araba satışlarının toplam araba satışlarının minimum %12 olmasını şart koştu. Pil üreticisi olmayan ülkelerin büyük kısmı ise elektrikli araçlara geçiş sürecini hibrid araçlarla gündemlerine alıyor''. Gülin Vardar, Boğaziçi Üniversitesi'nden Makine Mühendisliği ve Fizik Bölümü'nden çift Anadal derecesiyle 2010 yılında mezun oldu. Amerika'da Michigan Üniversitesi'nde doktora çalışmalarına başladı, ayrıca bir süre doktora çalışmaları için Japonya'da bulundu. Vardar, daha sonra Amerika'ya giderek MIT'de iki yıl süreyle doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. 2018 yılı Şubat ayından bu yana ise Boğaziçi Üniversitesi'nde Makine Mühendisliği Bölümü'nde Dr. öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Sıvı elektrolitli pillerde yanma, patlama gibi risklerin olduğunu belirten Vardar, elektrikli araçlarda sıvı yerine daha güvenli olan katı elektrolitli piller kullanılması ve katı pillerin batarya ömrünün uzatılması yönünde çalışmalar yürütüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/en-basarili-3-girisim-startup-turkey-challenge-2016-kazananlari-belli-oldu", "text": "TEB Özel Bankacılık ve İTÜ Arı Teknokent'in ana sponsorluğunda düzenlenen ve bölgenin en büyük internet buluşmalarından biri olan Startup Turkey etkinliğinde 15 finalist girişim arasından en başarılı 3 girişim AloTech, Urbanstat ve Tamatem oldu. Jüri tarafından birincilik ödülüne layık görülen AloTech, bulut teknolojisini kullanarak çağrı merkezi hizmetlerine getirdiği yenilikçi çözümleri nedeniyle 2015 yılında Google tarafından da dünyaya örnek gösterilmişti. İkincilik ödülünü alan UrbanStat geliştirdiği platform ile sigorta, gayrimenkul ve mekansal analitik sektörlerinde büyük kurumların maliyetlerini düşürmeyi amaçlayan çözümler sunuyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Arapça oyunlar geliştiren yurtdışı girişimi Tamatem ise üçüncülük ödülünün sahibi oldu. Startup Turkey'de İTÜ ARI Teknokent'in uluslararası hızlandırma programı ile ABD pazarına açılan İTÜ Gate firmaları da yer aldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/en-gozde-siber-suclar", "text": "Günümüzün en 'gözde' suçlarının başında siber suçlar geliyor. Bilgisayar kullanarak işlenen ve bilişim suçu olarak da bilinen siber suçlar, kişisel verilerimizin gizliliğini ihlal ederek bize zarar veriyor. Öylesine büyük bir riskten bahsediyoruz ki sadece 2017 yılında, banka şifrelerinden tutun sağlık verilerine kadar iki milyar kişisel veri kaydının çalındığı belirtiliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi , siber suçların dünyaya, 2017'de 445 ile 608 milyar dolar arasında maddi zarar verdiğini ortaya çıkardı. Bu rakamın 2021'de 6 trilyon doları bulması bekleniyor. Ve bu tehlike, büyük oranda sadece bir linke tıklayarak başlıyor. Peki ama en çok işlenen siber suçlar hangileri? İşte, öne çıkan siber güvenlik sorunları ve 2020'de yükselmesi beklenen siber saldırı eğilimleri. Kimlik avcılığı : Kimlik avı, en çok tercih edilen siber saldırılar arasında başı çekiyor. Kullanıcılar, ne yazık ki bu saldırıların çok azını yetkililere bildiriyor. Bu saldırıları mümkün kılan en önemli unsur ise güvenli olmayan siteler. Öyle ki internet ağındaki tüm bağlantıların yalnızca %65'i güvenilir olarak kabul ediliyor. Yani önünüze gelen her linke tıklamamak ve güvenlik anahtarı bulunmayan sitelere banka ve kimlik gibi kritik bilgileri vermemek gerekiyor. Kimlik avcılığı, düşük riskli bir saldırı türü olarak görülse de aslında sonuçları çok büyük olabilir. Haberiniz olmadan kendinizi kanuna karşı gelmiş bulabilirsiniz. Bu, hem tüketici olarak bizleri hem de çevrimiçi içeriğe ve varlıklara sahip tüzel kişileri zorda bırakabilecek büyük bir sorun. Karanlık ağda bulunan ve kimlik avcılığını daha kolay hale getiren uygulamalar sebebiyle 2020 yılında kimlik avının artacağı düşünülüyor. Dikkat! Uzaktan erişimli saldırılar: Uzaktan erişimle saldırılar sayıca artıyor ve daha sofistike hale geliyor. 2018'deki uzaktan erişim saldırısı türlerinden biri, kripto para sahiplerini hedef alan şifreler oldu. Başka bir popüler saldırı türü ise çevre araçlarını tehdit ediyor. İstihbarat veritabanlarına göre, uzaktan erişim saldırıları, internete bağlı bir eve yapılan en yaygın saldırı türleri arasında. Bilgisayar korsanları en çok bilgisayarları, kameraları ve ağa bağlı depolama cihazlarını hedef alıyor. - Bilgisayarlar - Çoklu depolama üniteleri - Kameralar - Canlı yayın araçları - Dijital kayıt cihazları - Sunucular - Akıllı televizyonlar - Termostatlar - Erişim noktaları - Yönlendiriciler Akıllı saldırılar: Akıllı telefonlara yapılan en yaygın saldırı türlerinden biri güvensiz tarama ile ilgilidir. RSA'ya göre, çevrimiçi dolandırıcılığın %60'ından fazlası, mobil platformlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Ayrıca mobil dolandırıcılığın %80'i mobil web tarayıcıları yerine mobil uygulamalar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Çoğu kişi telefonlarını finansal işlemleri yönetmek veya hassas verileri ele almak için kullandıkça bu tehlike belirgin bir hale geliyor. Telefonunuz kaybolduğunda ya da çalındığında bu risk daha da büyüyor. Ev otomasyonu ve Nesnelerin İnterneti'ne yönelik saldırılar: Nesnelerin İnterneti endüstrisinin 2020 sonuna kadar yedi milyardan fazla cihazla büyümesi bekleniyor. Birçok tüketici, IoT cihazlarını güvenlik açığı olarak görmüyor, çünkü bunların önemli bir bölümünde kullanıcı arayüzü yok. Bu eksik, cihazın ne tür verileri topladığını veya yönettiğini anlama sorunlarına yol açabiliyor. Bununla birlikte, IoT cihazları yalnızca değerli kullanıcı verilerini toplamıyor, Dağıtılmış Ağ Saldırıları başlatmak için bir saldırganın veya aracın giriş noktası olabiliyor. Evde internete bağlı cihazların katlanarak büyümesiyle birlikte, bu tehditlerin artması muhtemel. IoT cihazları tasarım açısından güvenli değil, çünkü güvenliğe odaklanmak üretim ve bakım masraflarını önemli ölçüde artırıyor. - Termostatlar - Alarm sistemleri - Duman dedektörleri - Ses kontrolleri - Garaj otomatları - Yangına karşı su serpme sistemleri - Kilit ve ziller - Mutfak aletleri - Enerji yönetim kontrol sistemleri - Işıklandırmalar Yapay zekanın kullanılması: Büyük endüstrilerin çoğu, süreçlerini otomatikleştirmek ve genel performansı iyileştirmek için makine öğrenmeyi ve yapay zekayı kullanıyor. Siber suçlular da bu teknolojiden azade değil. Gün geçtikçe daha fazla siber güvenlik şirketi tehditleri önlemek için AI güdümlü algoritmalar kullanırken bilgisayar korsanları da daha etkili olma fırsatı yakalıyor. AI sistemleri ucuz, ölçeklenebilir, otomatik ve anonim olmasıyla biliniyor. Bu da saldırganın fiziksel ve psikolojik mesafeyi korumasını sağlıyor. Sosyal mühendislikte de yapay zeka kullanılabiliyor. Sosyal mühendislik en popüler hack tekniklerinden biri olsa da doğru şekilde uygulanması zaman alıyor. AI sadece bilgi toplamada değil, e-posta yazarak veya potansiyel kurbanları arayarak da yardımcı olabiliyor. AI güdümlü teknolojideki yeni gelişmelerle birlikte yapay zekayı siber saldırılarda kullanmak daha popüler ve tehlikeli bir trend haline gelebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/en-parlak-floresan-kristalleri-uretildi", "text": "Floresan, atomların ışınla uyarılmasından sonra enerjinin foton olarak geri verilmesiyle oluşur. Doğada yaygın olan bu ışıma biçiminin, teknik ve bilim için de önemi büyüktür. Mesela sıvı floresan işaretçileri, molekülleri, hücreleri ve dokuyu görünür kılmak için kullanılır. Işık yayan diyotlar renk maddelerinden ışık kaynağı olarak yararlanırlar. Floresan öte yandan fotovoltaik ve fotonikte de önemli bir rol oynamaktadır. Ancak ne var ki bugüne dek bilinen 10.000 floresan boyar maddesinin kusuru vardır. Nitekim bunlar ışıma gücünü kaybetmeden katı biçime dönüştürülemiyor. Kristal haline dönüştürüldüklerinde boyar madde molekülleri birbirleriyle etkileşime giriyor ve kuantum durumları değişiyor. Ve onunla birlikte genelde floresan da kayboluyor. Bu kuplajın ve malzeme biliminde su verme olarak bilinen bu işlemlerde sorun, boyar madde moleküllerinin adeta omuz omuza bulunmaları nedeniyle ortaya çıkıyor. Bu şekilde birbirlerini etkilemek ve bozmaktan başka şansları yoktur diyor Indiana Üniversitesi'nden Amar Flood. Gerçi floresan boyar madde moleküllerini kimyasal işlemlerle birbirinden uzak tutmanın yolları denenmiştir ama ne var ki bunlar çok zahmetli ve her zaman da başarılı olmayan dönüşümler gerektirir. Bu 150 yıllık sorunun çözümünü Flood ve Christopher Benson bulmuş olabilir. Small-Molecule Ionic Isolation Lattices olarak isimlendirdiğimiz yepyeni bir malzeme sınıfı keşfettik diyor araştırmacılar. Bu kristal kafesler, büyük ve renksiz halka moleküllerinden oluşuyor. Cyanostars olarak adlandırılan bu halka moleküllerin için klasik floresan boyar maddeleri yerleştirilmiş. Halka biçimindeki bu gövde molekülleri boyar madde molekülleriyle sadece mesafe yaratmakla kalmayıp, elektrokimyasal özellikleriyle de bir izolatör görevini görüyorlar. Yeni SMILES kristallerinin üretimi aslında çok kolay. Gerekli olan sadece katyonik floresan boyar maddedir ve bunu da Cyanostar halka moleküllerinin çözeltisiyle karıştırmak yeterli oluyor. İlk deneyde araştırmacılar boyar madde olarak, aynı zamanda lazer boyası olarak da kullanılan rodamin 3B perklorat (Rhodamin-3B-Perchlorat) tercih etmişler. Karışık çözeltinin, SMILES malzemesi olarak kristalleşme sırasında, boyar maddenin halka moleküllerce etkili bir şekilde birbirinden izole edildikleri bir boya oluşmuş. Bu şekilde elde edilen kristal, tıpkı sıvı özgün boya kadar yoğun bir şekilde floresan üretmiş. Araştırmacılara göre kristallerin emisyonu %29 kadar olmuş, bu oran halka molekülleri bulunmayan boyar madde kristallerine kıyasla on misli fazlaydı diyor araştırmacılar. Hatta böyle yüksek floresanlı ince filimler de bu karışımla üretilebiliyor. Diğer deneylerle de bu prensibin, ticari floresan maddeleriyle de işlediği kanıtlanmıştır. SMILES kristalleri hacim başına en yüksek parlaklığı olanlar ve bu özellikleri normal ticari boyalara da aktarıyorlar. Yüksek ışık kazanımı için bu malzemelerin ne dönüştürülmesi, ne temizlenmesi ne de iyileştirilmesi gerekmektedir. Bu malzemeler bir anlamda Plug ve Play diyor araştırmacılar. Diğer bir avantaj da sıvı boyar maddenin katıya dönüştürülmesindeki renk kalıcılığı. Yeşil ışıyan siyanini ince bir filme dönüştürülmek istendiğinde, floresan molekül etkileşimiyle yeşilden, turuncuya dönüşüyor. Ancak halka moleküller ilave edildiğinde SMILES filmi oluşturuluyor ki bu durumda özgün yeşil renk kalıcı oluyor diye açıklıyor araştırmacılar. Yeni floresan katı maddeler birçok alanda kullanılabilecek. Parlak floresan veya özel optik özellikler gerektiren tüm teknolojilerde kullanılabileceği gibi yeni tür 3D ekranlarında da işe yarayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/esnek-atese-dayanikli-ve-kuf-korumali-ahsap-gelistirildi", "text": "Çinli bilim insanları, ateşe dayanıklı ve küf korumalı olmasının yanı sıra binlerce kez katlamaya da dayanabilen ultra esnek ahşap bileşenleri geliştirdi. Cell Reports Physical Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bu ahşap materyal uzun dönemli esnekliğini sıfırın altında 40 santigrat dereceden sıfırın üstünde 50 santigrat dereceye kadar muhafaza edebilen ve 400 ila 500 santigrat dereceye kadar olan açık ateşle tutuşmayan bir çeşit yenilenebilir doğal kaynak. Öte yandan araştırmaya göre ahşap materyal, bağıl nemin yaklaşık yüzde 90 olduğu bir ortamda oda sıcaklığında geçirdiği 75 günün ardından yüzde 100'e varan küf korumasıyla orijinal görünümünü korurken işlem görmemiş ahşap ise tamamen küfle kaplanıyor. Hainan Üniversitesi ve Güneybatı Minzu Üniversitesi'nden bilim insanları, hücre duvarındaki katı odun özünü çıkarabilmek için, kalınlığı iki ila beş milimetre olan düşük yoğunluklu balsa odununu 12 saat boyunca 100 santigrat derecede alkali sıvılardan oluşan bir karışıma batırdı. Ardından da ahşabı, poliakrilamid temelli modifiye edilmiş hidrojelle doldurdular ve bu da malzemelere mükemmel bir esneklik, rutubete karşı koruma ve alevlere dayanıklılık kazandırdı. Araştırmacılar, hızlı şekilde endüstrileştirilebilecek hazırlama yönteminin ahşap bileşenlerin inşaat, tıbbi ekipmanlar ve stres sensörlerinin uygulamasında kullanılmasına zemin hazırladığını söyledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/ev-rahatliginda-dijitale-donus", "text": "Koronavirüsün tüm dünyayı etkisi altına aldığı günümüzde, dijital kaynaklar da herkes için ayrı bir önem teşkil etmeye başladı. Birçok kültür-sanat, eğitim, İngilizce öğrenme ve öğretme, bilim etkinliklerine uzaktan erişimin yaşandığı bu dönemde British Council, dijital sergiler, online öğrenme ve öğretme kaynakları, online seminerler, canlı yayınlar, çeşitli araştırma raporları ve ev rahatlığında ulaşabileceğiniz çok çeşitli kaynak ve etkinlikleri derledi. Herkesin kendine göre bir şeyler bulabileceği çok sayıda online kaynak arasında 'Varmak Üzere' dijital sergisi, bilimi eğlenceli hale getiren Cubed Magazine, Sir Ian McKellen'ın Türkiye ziyaretinin ilgi çekici röportajları, ücretsiz online İngilizce öğrenme ve öğretme kaynakları, STEM alanında çalışan kadınların hikayeleri, IELTS Facebook canlı yayınları gibi birçok etkinliğin yanı sıra ailelerin çocuklarıyla evde pratik yapabileceği sayısız İngilizce kaynağa da ulaşmak mümkün. Duvarları Olmayan Müze Dijital Sergisi: Duvarları Olmayan Müze online platformunun dördüncü sergisi olan 'Varmak Üzere', evrensel kimlik olgusunu sınırlararası dijital bir yolculukta inceliyor. British Council Koleksiyonu'ndan eserlerin yanı sıra Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna'dan sanatçıların eserlerinin de yer aldığı ve küratörlüğünü Teona Burkiashvili, Tatiana Kochubinska ve Seyhan Musaoğlu'nun yaptığı dijital sergiyi tek tıkla ziyaret edebilirsiniz: http://exhibitions. Five Films for Freedom: Evden mi çalışıyorsunuz? Peki, evinizin konforunda ücretsiz film izlemek istemez misiniz? #FiveFilmsForFreedom ile Norveç'ten Brezilya'ya sevgi ve eşitliği destekleyen bu güçlü öyküleri, 29 Mart'a kadar ücretsiz olarak online izleyebilirsiniz: https://film.britishcouncil. Sir Ian McKellen Türkiye ziyareti: Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'yi ilk defa ziyaret eden ünlü oyuncu Sir Ian McKellen'ın, İstanbul anılarını ve gerçekleştirdiği röportajları izleyebilir/dinleyebilirsiniz: https://www.britishcouncil. KEŞFET: Türkiye'den ve Birleşik Krallık'tan yazarları bir araya getiren 'Keşfet' projesi kapsamında yazılan 6 yazardan, 6 yeni öyküyü okuyabilir veya dinleyebilirsiniz. Yazarlar arasında Türkiye'den Yekta Kopan, Seray Şahinler, Ayşegül Yazmacı ve Birleşik Krallık'tan Leone Ross, Nadine Aisha Jassat ve Sandra Alland bulunuyor: https://www.britishcouncil. Shakespeare Lives E-kitabı: Shakespeare'in ölümünün 400. yıldönümünde dünya çapında yapılan anma etkinlikleri kapsamında düzenlenen 'Passions in the Craft of Will: Shakespeare Lives' başlıklı bir günlük Shakespeare Edebiyatı Konferansı'nı takiben hazırlanan ve Shakespeare'in oyunlarının dünya çapında adaptasyonlarını ve Şekspiryen dramada tutku ve müziğin rolünü inceleyen e-kitabı ücretsiz olarak indirebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Yazarlar Buluşuyor: Aynı türde yazarak kendilerine has okuyucu kitleleri yaratabilen, içlerinde Murathan Mungan ve Hanif Kureishi gibi Türkiye ve Birleşik Krallık'tan yazarların olduğu 'Yazarlar Buluşuyor' etkinliklerinin tüm canlı yayın kayıtlarını izleyebilirsiniz: https://www.britishcouncil. John Newbigin'den yaratıcı ekonomi kitapçığı: Creative England başkanı John Newbigin tarafından yayına hazırlanan 'Yeni ve değişen dinamikler: Küresel yaratıcı ekonomi nasıl gelişiyor' kitapçığı ile yaratıcı ekonomiler ve yaratıcı platformlar hakkında bilgi edilebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Nesta yaratıcı işletmeler için eğitim seti: Kendi yaratıcı işini kurmak isteyen girişimciler için rehber niteliğinde olan Yaratıcı İşletmeler için Eğitim Seti ile beklentileriniz ile motivasyonlarınıza en uygun iş modelini kurarak kendi iş planınızı hazırlayabilirsiniz: https://www.britishcouncil. Çocuklar için İngilizce: 'Learning Time with Timmy' YouTube serisi, çocuğunuz evde hem İngilizce öğrenip hem de eğlenmesine yardımcı olacak. Çocuğunuz yeni kelimeleri keşfedip, Timmy ve arkadaşları ile birlikte şarkılar söyleyip etkinliklere katılacak. Hemen deneyin!: https://www.britishcouncil. The English Channel: Interaktif videolar aracılığıyla İngilizce öğrenmenize ve kariyer becerileri geliştirmenize yardımcı olan ücretsiz çevrimiçi bir platform olan The English Channel ile İngilizcenizi geliştirebilirsiniz: https://www.britishcouncil. İngilizce öğretimi üzerine web seminerleri: Kriz durumlarında, eğitimin devamı için teknoloji kullanımını her zaman destekliyoruz. Birçok öğretmen, aşina olmadıkları şekilde derslerini online olarak vermek zorunda kaldıklarında, British Council TeachingEnglish web sitesi, online eğitim dünyasında destek sağlıyor. Konuyla ilgili, 27 Mart ve 3 Nisan'da gerçekleşecek web seminerlerine katılabilirsiniz: https://www.teachingenglish. Alana göre online İngilizce kursları: İş bulmanıza ve işinizde başarılı olmanıza yardımcı olacak gerekli İngilizce dil becerilerini edinmeniz için 'İş Yeri için İngilizce', küçük çocukların İngilizceyi nasıl öğrenebileceğini keşfetmeniz için 'Erken Çocukluk Döneminde İngilizce: Dil Öğrenimi ve Gelişimi', dil öğrenimi ve öğretiminde geliştirilen en son fikirlerin anlatıldığı 'Dil Programı: Öğrenme ve Öğretme' ve daha birçok ücretsiz online İngiliz kurslarını deneyebilirsiniz. Araştırma önerisi yazımı webinarı: Başarılı bir araştırma önerisi yazımı ile ilgili ipuçlarını anlattığımız webinarı izleyebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Bilim Kadınları Anlatıyor: Eğitim için sıkça tercih edilen Birleşik Krallık'ta eğitimini tamamlamış dört başarılı kadın mezun ile STEM alanında gördükleri eğitime dair deneyimlerini bizimle paylaşmalarını istedik. İlham veren hikayelerini dinleyebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Cubed Magazine: Kim demiş bilim eğlenceli olamaz diye! Cubed Magazine ile akıl almaz konulara bilimin penceresinden bakabilir ve bilmediğiniz birçok şeyi öğrenebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Mete Atatüre ile bilim konuşmaları: University of Cambridge Fizik Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Mete Atatüre ile yaptığımız hem kendi ilham verici hikayesini hem de Birleşik Krallık'ta STEM eğitimini anlattığı canlı yayını izleyebilirsiniz: https://www.britishcouncil. Okuma ve Konuşma eğitimleri: Evdeyken zamanınızı etkin değerlendirip IELTS testine çalışmaya ne dersiniz? FutureLearn üzerinden ücretsiz olarak IELTS testinde karşınıza çıkacak 'Okuma' ve 'Konuşma' bölümleri için pratik yapabilir ve nasıl başarılı olacağınızı öğrenebilirsiniz. Ücretsiz IELTS deneme testleri: Evde vakit geçirirken ücretsiz IELTS uygulama testlerimizle teste hazırlanabilir ve test tekniklerinizi geliştirebilirsiniz: https://takeielts. IELTS hazırlık uygulamaları: Ücretsiz uygulama testleri, dilbilgisi ipuçları, alıştırmalar, örnek sorular, kelime dağarcığını geliştiren kelime testleri ve çok daha fazlası... İhtiyacınıza göre ücretsiz aplikasyonu indirebilir ve IELTS'e hazırlığa başlayabilirsiniz: https://takeielts. Eğitim, kültür-sanat, yaratıcı ekonomi ve girişimcilik alanlarında yapılan 'Kültürde Kadın Gücü', 'Yaratıcı Platformlar-Kültürlerarası Diyalog için Fırsatlar ve Zorluklar', 'Sosyal Girişimlerin Durumu', 'Türkiye'de İngilizce Öğretimi', 'Next Generation' ve 'Türkiye'deki Yükseköğretim Kurumlarındaki İngilizce Eğitimi' araştırma raporlarını okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/facebook-zihninizi-okumanin-bir-yolunu-buldu", "text": "Facebook'un gizli araştırma laboratuvarı Building 8'i yöneten Regina Dugan , Kaliforniya, San Jose'da her yıl gerçekleşen Facebook F8 konferansında izleyicilere böyle seslendi. Soru mecazi değildi. Facebook aslında şu sıralar tam da bunu yapmayı amaçlayan bir teknoloji geliştiriyor. Facebook parmaklarınıza ihtiyaç duymadan, aklınızdan geçenleri bilgisayar ekranına yazdırması beklenen bir \"beyin-bilgisayar ara yüzü\" üzerinde çalışıyor. Bu teknoloji sensörler kullanarak ne düşündüğünüzü tam olarak okuyabilecek ve onu okunabilir metin haline getirecek. Fikrin o kadar da delice olmadığını iddia eden Dugan, izleyicilere proje deneyleri arasından bir video gösterdi. Bu videoda bir kadın beynine yerleştirilen küçük bir elektrot yardımı ile sadece düşünerek dakikada sekiz kelime yazabiliyordu. Ancak Facebook'un yalnızca paylaşmak istediğiniz düşünceleri çevirdiğinden emin olmak için şirket, beyin aktivitesini yıldırım hızından bile daha iyi algılayacak yeni bir sensör teknolojisi geliştirmeleri gerektiğini de belirtiyor. Beyin okuma teknolojisi henüz çok yeni, ancak proje için 60'ın üzerinde bilim insanı çalışıyor. Facebook sadece düşüncelerinizi okumayı planlamıyor. Şirket ayrıca deri yoluyla da insanlarla iletişim kurmak için yeni bir teknoloji geliştiriyor. Bu projedeki amaç ise sesleri beyne gönderilen ve şifrelenmiş frekanslara çevirmek. Böylece siz duymak için kulaklarınızı kullanmayacaksınız. Facebook sizin cildinizi kullanacak. Ancak bu proje ile ilgili henüz hiç detay yok. SpaceX ve Tesla firmalarının CEO'su Elon Musk da beyin okuma teknolojisine destek verenler arasında. Musk, Neuralink adlı beyin-bilgisayar ara yüzü teknolojisi üzerinde çalışan yeni bir girişim ile anlaştı. Henüz halka açık olamayan bu girişimin, insan beynine yerleştirilecek cihazlar yaratmaya odaklandığı ve hedefinin, insan beynini yapay zeka uygulamaları ile birleştirmek olduğu söyleniyor. Bu teknoloji ile bellek kapasitemiz artabilir ve birçok dijital aygıt ile herhangi bir ara yüze ihtiyaç duymadan doğrudan bağlantı kurabiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/fbi-iphone-sifresini-kirdi", "text": "Aralık 2015'te ABD'nin San Bernardino kentinde terör saldırısı düzenleyen Seyid Rıdvan Faruk'a ait iPhone'un şifresinin kırılmasıyla ilgili yardım talep ettiği Apple'dan olumsuz yanıt alan FBI, söz konusu iPhone'un şifresinin Apple'ın yardımı olmadan kırıldığını duyurdu. ABD Adalet Bakanlığı, pazartesi günü Kaliforniya eyaletindeki federal mahkemeye sunduğu dilekçede, \"ABD hükümeti, Faruk'un iPhone'undaki verilere başarılı bir şekilde ulaşmıştır. Bu nedenle Apple'ın yardımına artık ihtiyaç duymamaktadır\" ifadesini kullandı. Bakanlık Sözcüsü Melanie Newman da yaptığı yazılı açıklamada, şu anda FBI'ın, söz konusu iPhone'daki bilgileri yürütülen soruşturma kapsamında değerlendirdiğini bildirdi. Newman, ulusal güvenlik ve kamu asayişini korumak için emniyet yetkililerinin önemli dijital bilgilere erişebilmesi hususunun, ABD hükümeti için bir öncelik olarak kalmaya devam edeceğinin altını çizdi. FBI, cuma günü, ABD hükümetiyle ilgisi olmayan ve ismini açıklamadığı bir kaynaktan söz konusu iPhone'un şifresinin kırılması hakkında yardım teklifi aldığı gerekçesiyle Apple'la olan duruşmanın 5 Nisan'a ertelenmesini talep etmişti. Uzmanlar bu soruya farklı işletim sistemleri ve modeller arasında büyük farklar olabilir. Birinde işe yarayan yöntem, diğerinde yaramayabilir, aynı güvenlik açığı söz konusu olmayabilir diye yanıtlıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/garanti-bankasi-ve-turk-telekoma-siber-saldiri", "text": "Garanti Bankası ve Türk Telekom dün siber saldırıya uğradı. Garanti Bankası'nın internet şubesine uzun süre erişim sağlanamadı, Garanti Bankası'nın internet şubesine girişte sıkıntılar yaşanmaya devam ediyor. Türk Telekom'un internet hizmetinde de aksamalar yaşandı. Yaşanan siber saldırının DDOS türünde bir saldırı olduğu belirlendi. DDOS saldırılarında sunucularda aşırı bir yoğunluk yaratılarak sistem çalışamaz hale getiriliyor. Garanti Bankası'ndan dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada, Dijital hizmetlerimize yönelik yoğun internet trafiği nedeniyle dijital kanallarımızda erişim sıkıntısı yaşamaktayız. İnternet servis sağlayıcılarımızla beraber sorunu gidermek için çalışıyoruz. Müşterilerimizin yaşadığı mağduriyet için özür dileriz ifadesi kullanıldı. Garanti Bankası'nın cep şubesinde sıkıntı devam ediyor. Türk Telekom'dan yapılan açıklamada ise saldırının bertaraf edildiği bildirilirken, Saldırı, Türkiye'nin bilgi, iletişim ve teknoloji şirketi Türk Telekom'un alanında yetkin siber güvenlik uzmanları tarafından zamanında müdahale edilerek durdurulmuştur. Ülkemizin en büyük Siber Güvenlik Merkezine sahip olan şirketimizin aldığı önlemlerle yurt içi ve yurt dışı internet trafiği herhangi bir olumsuzluğa meydan vermeksizin normal seyrinde devam etmektedir açıklaması yapıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gelecegi-icat-edebilen-gelecegin-de-liderin-olacak", "text": "Geçenlerde gazeteleri karıştırırken, gelişmiş ülkelerin Endüstri 4.0 ile koştukları dünyada sanayicimizin hayatta kalabilme çabalarını okudum: Zeka ve yetenekte geri olmayan bizler, Cumhuriyet'in ilk yıllarında her türlü yokluğa rağmen mucizeler yaratmışız. Ancak her nedense bugün, Endüstri 4.0 içerisinde ülkemize başkalarının biçeceği rolün ne olacağını düşünür ve bekler hale gelmişiz. Başkan Obama, konuk editör olduğu bir derginin 12 Ekim sayısında diyordu ki: Geçtiğimiz yıl en beğendiğim film the Martian idi. Beni filmde en çok etkileyen şey, insanların yaratıcılığa, gerçeğe, düşünmeye ve en önemlisi birbirlerine olan güvene dayalı bir yaklaşımla, neredeyse tüm problemlerin müspet ilim ile çözülebileceğini göstermesiydi. Daha 1971'de, Xerox'un Palo Alto Araştırma Merkezinde görevli olan Alan Kay, Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği icat etmektir demişti. İşte lider olabilmenin sırrı da burada: Geleceği icat edebilen geleceğin de liderin olacak. Dünya Endüstri 4.0'e ayak uydurmaya çabalarken, ABD'de Endüstri 5.0 devrimi ile geleceği icat etme konusunda çoktandır çalışıyor. Kimileri hala Endüstri 5.0 için insan ve robotların işbirliği yapacakları bir üretim modelini tanımlarken, ABD'de bu devrim, köklü değişimlerin birden fazla cephede eş güdümü ile sürüyor. Endüstri 5.0, kendinden önceki devrimler gibi ani olmayacak: Yıkıcı teknolojilerin Endüstri 4.0'ü belli alanlarda geliştireceği, bir kısım alanlarda ise onun yerine geçeceği bir süreci yaratarak oluşuyor. Örneğin, biyonik bilimi, uzayda kolonileşme, uzay madenciliği ve nano teknoloji gibi dallar, bilişim ve sosyal medya uygulamalarının ekonomik kaldıraç görevi yaparak dolaylı olarak desteklediği bir ortamda yeşeriyor. ABD'nin başı çektiği biyonik alanında, doğayı taklit eden teknolojiler ve sentetik biyoloji ile yepyeni hammaddeler, sentetik yakıttan ilaca birçok ürün sürdürülebilir şekilde üretiliyor. Hatta genetiği programlanmış canlı varlıklar bu süreçlerde kullanılıyor. Yapay DNA kullanarak datayı kodlamak ve çok uzun süre saklamak mümkün oluyor. Örneğin Microsoft ile Washington Üniversitesi'nin ortak çalışmaları ile, şu ana dek her 10 yılda bir yenilenmesi gereken data arşivleri, yapay DNA'ya kodlanarak on binlerce yıl saklanabilecek hale geliyor. Asteroidlerin uzay madenciliği limanları olarak kullanımı uzun süredir gündemde. İnsan türünün devamı için uzayın kolonileştirilmesi düşüncesi de yeni değil. Özel sektör 2018 yılından itibaren insanlı uçuşlara hazırlık için gerekli malzemelerin Mars'a gönderilmesini, 2024'te de ilk insanlı uçuşunu planlıyor. Bu amaçla Ay'ın bir uzay istasyonu olarak kullanılması için Ay'a dönüş konusunda çalışmalar sürdürülüyor. Nanoteknoloji konusunda geçen hafta çıkan bir habere göre, MIT çeliğin sadece yüzde 5'i kadar yoğun ve çelikten 10 kat daha sağlam bir malzeme geliştirdi. Bu roketsiz uzay yolculuğunu mümkün kılacak uzay asansörü için çok önemli bir adım. Ancak her şeyin başında bütün bu çabaları destekleyecek ekonomik güçlülük şart. Bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak, ortaya çıkan Whatsap, Twitter, Facebook gibi sosyal medya uygulamaları, yaşamsal önemi olan ekonomik güç için kaldıraç görevi yapıyorlar. Örneğin bir avuç insanın kurduğu Whatsap, 1 milyar kullanıcı kitlesi ile 19 milyar USD değere ulaştı. Peki bu çabalarda bizler neredeyiz? Yüksek teknoloji için gerekli olan ekonomik gücü tetikleyecek yenilikleri Türkiye icat edemez mi? İsterse eder. Ancak geleceği icat etmek için önce hayal etmek gerek. Bunun için de hayal etmeyi sağlayacak ortamı oluşturmak şart. Bu yazı Ocak 2017'de HBT Dergi'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gelecegin-teknolojilerine-kuar", "text": "elde etmek amacıyla kurulan bu merkezde hayal gücünün sınırlarını zorlayan projeler üzerinde çalışılıyor. Hemen her projede bir araştırmacı psikolog da bulunuyor.. Doktora ve lisans öğrencileri, araştırma görevlileri ve danışmanlarından oluşan küçük gruplar bunlar. Neler üzerinde mi çalışıyorlar? Hotspotizer örneğin.. Bilgisayarlı görme ile vücut hareketlerini algılayan uygulamaların temel bilgisayar becerileri olan, programlama deneyimi olmayan kullanıcılar tarafından dahi programlanabilmesine izin veren bir uygulama... Ya da DubTouch / Sensation: Yarı-şeffaf bir ekran yardımıyla iki kişinin birbirini ve ekrandaki içeriği aynı anda görerek, ve temas algılayan kullanıcı arayüzü teknolojileri yardımıyla kullanabileceği uygulamalar. Özellikle oyunlar için bu teknolojilerin nasıl kullanılabileceği üzerinde yapılan çalışmalar... Kağıt ve kaleme dayalı masaüstü rol yapma oyunlarında kullanılabilecek ve kullanıcı deneyimini çeşitlendirecek giyilebilir elektronik cihazların tasarımı ve araştırılması...Baştan da dediğimiz gibi geleceğin teknolojileri...İçlerinden biri şimdiden ilk başarısını elde etti bile ve mayıs ayında Silikon Vadisi'nde dünya endüstri devlerinin de katılacağı İnsan-Bilgisayar Etkileşimi adlı bir etkinlikte bir sunum yapacak. Peki tüm bunlar ne anlam ifade ediyor? Türkiye'nin arge tarihinde önemli bir yere sahip olan bir şirket ile başarılı bir üniversitenin işbirliğinden doğacak sinerji önemli. Arçelik bugüne kadar 2 binin üzerinde patent alan, bütçesinden Arge'ye her yıl önemli paylar ayıran bir şirket. Arçelik Genel Müdürü Hakan Bulgurlu 2007 yılından bu yana gerek üniversite-sanayi işbirlikleri gerekse kamu destekli platformda beraberce çok sayıda proje geliştirdiklerini belirterek Bizler KUAR'ı; uzun yıllara dayanan işbirliğimizin geldiği bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz. Kavramsal prototipler ve konsept tasarımlar gibi kıymetli çıktılar da sunacak olan KUAR'ın çalışmalarının sadece Arçelik'te değil, ülkemizin sektöründe öncü şirketlerinin ürün portföylerinde de yer alma potansiyeli var. Bu merkezde yürütülebilecek proje konularının belirlenmesi kadar hayata geçirilmesi noktasında da bizler önemli bir rol üstleneceğiz. Merkezimizin akademik ve endüstriyel dünyaya yapacağı katkılar bizleri şimdiden heyecanlandırıyor dedi. Bulgurlu küresel arge açısından da önemli adımlar attıklarını söyleyerek İngiltere'de, Cambridge Science Park'ta en yeni Ar-Ge merkezimizi açtık. ABD'nin önde gelen üniversitelerinden MIT bünyesindeki MIT Media Lab'e üye olarak değerli projelere erişim hakkı elde ettik. Tüm bu çalışmalarımız, tüketicilerimiz için geleceğin ürünlerini tasarlayan, dünyaya teknoloji transferi yapan bir şirket konumuna gelmemiz için bize gerekli gücü veriyor bilgilerini verdi. Prof. Dr. Umran İnan da : Koç Üniversitesi olarak, iş dünyası ile bilimsel araştırma ekseninde titizlikle yürüttüğümüz çalışmaları çok önemsiyoruz. Burada bizim bakış açımız, iki tarafın da yetkinliklerinden sinerji yaratmak ve uzun vadeli, katma değeri yüksek işbirlikleri kurmak doğrultusunda dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gizemli-leydi-mumyasinin-yuzu-canlandirildi", "text": "Mısırlı bir mumyanın kimliği yüzyıllardır merak ediliyordu. Araştırmacılar mumyanın yüzünü canlandırarak nasıl göründüğünü gösterdiler. Öldüğünde hamile olduğu sanılan kadın mumyası, kimliği hakkında ipucu arayan arkeologların kafasını karıştırdı. Adli tıp uzmanları tarafından yeniden yapılandırılan iki yüz tahmini, Mısırlı kadının nasıl göründüğüne dair yeni bilgiler sunuyor. Ayrıca başka bir sırrı da açıklığa kavuşturdu. BT taramaları ve X-ışınları kullanarak mumyanın yüz rekonstrüksüyonları üzerinde çalışan adli tıp uzmanları, iki farklı yüz canlandırması elde ettiler. Her iki rekonstrüksiyonda da kahverengi gözlü koyu tenli genç kadın dümdüz ileriyle bakarken görülüyor. Yüz rekonstrüksiyonları, bir zamanlar mumyanın bir erkek rahibe ait olduğunu sanan arkeologlara kadının görünüşü hakkında daha fazla fikir veriyor. Mumya hakkında çok az şey bilindiği için Varşova Mumya Projesi araştırmacıları geçen yılki bir araştırmayı Gizemli Leydi başlığıyla yayımlamışlardı. Kadının kalıntıları 19.yy'ın başlarında 1826 yılında Varşova Üniversitesi'ne bağışlanan bir erkek rahibe ait mühürlü bir lahit içinde bulunmuştu. İki yüz yıl sonra bedenin bilgisayarlı tomografi taramasını gerçekleştiren araştırmacılar, mumyanın 28 haftalık hamile olan 20 yaşındaki bir kadına ait olduğunu öğrendiler. Mumya belki de dünyanın ilk hamile mumyasıydı. Araştırmacılar ayrıca kadının kansere yakalanmış olabileceği sonucuna da vardılar. Yüz rekonstrüksiyonu ve kadının holografik tasviri, Polonya'nın Katowice kentindeki Silezya Müzesi'nde düzenlenen bir serginin parçası ve 5 Mart 2023 yılında dek sergilenecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/glikozla-calisan-mini-yakit-hucresi", "text": "Sensor, kalp pili, ağrı kesici elektrotlar veya beyin uyarıcıları gibi tıbbi implantlar mümkün olduğu kadar küçük enerji kaynakları gerektirir. Halihazırdaki implantlar lityum iyon pilleriyle çalışıyor, ama bu piller istenildiği kadar küçültülemiyor. Bilim insanları bu yüzden farklı yollardan elektrik üretmenin yollarını arıyorlar, örneğin kalbin hareketinden triboelektrik gibi gibi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Philipp ve ekibi şimdi farklı bir çözüm buldular. Araştırmacılar bedendeki şekeri elektriğe dönüştüren bir glikoz yakıt hücresi geliştirdiler. 'Glikoz bedenimizin her yerinde bulunduğu için bu kolay bulunan enerjiden, elektrokimyasal olarak yararlanmak mantıklıydı' diyor araştırmacılar. Bununla birlikte glikoz yakıt hücresi fikri yeni sayılmaz, bu konu 1960'lı yıllarda da araştırılmıştı. Bu dönemde araştırmacılar elektrolit tabakası olarak polimerlerden yararlanmışlardı. Ancak bunlar sıcaklığa duyarlı oldukları için sterilize edilmeleri zor. Ayrıca implantlar silisyum çipleriyle çok zor entegre ediliyordu ve bu yüzden de yerlerini lityum iyon akülerine bıraktılar.. 'Biyoelekroniğinin minyatürleştirme çabaları ister istemez yoğun enerji üreten, beden içi enerji kaynaklarına olan ihtiyacı artırdı' diyen araştırmacılar polimer yerine seramik elektrolite sahip yeni bir glikoz yakıt hücresi geliştirdiler. Topu topu 370 nanometre kalınlığındaki örnek, zar inceliğinde seramik seryum oksitle (CeO2) birbirinden ayrılan, iki platin elektrottan oluşuyor. Çok sert ve protonlar için geçirgen olan bu malzeme, halihazırdaki hidrojen yakıt hücrelerinde de kullanılmakta. Yeni yakıt hücreli beden sıvılarındaki glikozdan elektrik enerjisi üretiyor. Glikoz anotta glikolik aside dönüştürülürken, bir çift proton ve bir çift elektron serbest bırakılır. Elektrolit, protonları yakıt hücresinden katoda iletir ve burada havayla birleşerek su molekülleri oluşturur. Serbest kalan elektronlar, elektronik implanta enerji sağlamak için kullanabilecekleri bir harici devreye yönlendirilir. İlk testler için araştırmacılar yaklaşık olarak 300 mikrometre büyüklüğündeki 150 yakıt hücresi birimini beş silisyum çipin üzerine yerleştirdikten sonra, her silisyum diskinin üzerine glikoz çözeltisi akıtıp, sistemler tarafından üretilen voltajı ölçmüşler. Sonuca göre küçük ince film yakıt hücreleri ortalama olarak yaklaşık 35 milivoltluk gerilim üretmiş. Enerji yoğunluğu bir santimetre kare başına neredeyse on iki mikrowatt olmuş. Hatta maksimum değer santimetre kare başına 43 mikrowata kadar ulaşmış. Bu da sistemin minyatürleştirilmiş implantlar için ideal olan değerlere ulaştığını ve seramik mikro glikoz yakıt hücrelerinin şimdiye kadar ki en küçük implant enerji kaynağı adayı olduğu anlamına geliyor diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/grafenin-oykusu", "text": "Periyodik Tablo'nun 6 numaralı elementi Karbon eşsiz özelliklere sahip bir elementtir. Karbon elementini oluşturan C atomları en dış yörüngelerindeki elektronlarını ortaklaşa kullandıkları kovalent bağlarla birbirlerine bağlanarak, uzayda çok farklı şekillerde dizilebilmektedir. C atomlarının uzay dizilişindeki farklılık, fiziksel özellikleri birbirinden farklı 'Karbonlar' elde etmemizi mümkün kılar (bkz. Şekil 1). Bunlara karbonun allotropları adı verilir. Elmas ve grafit karbon elementinin ilk çağlardan beri bilinen allotroplarıdır. Elmasın üç boyutlu ağ şeklindeki yapısında elektronlar yapı içinde hareket edemez, böylece elmas çok sert ve elektriksel iletkenliği olmayan bir yapıya sahip olur. Grafitte karbon atomları altılı halkalar halinde, hareketli elektronlara sahip iki boyutlu tabakalı bir yapı meydana getirir. Bu sayede grafit yumuşak ve elektriksel iletkenliğe sahip bir malzeme özelliği gösterir. 1985'te, Karbon atomlarının 56, 60 ya da 70 C atomu içeren moleküler yapıda 'Karbon toplar' oluşturduğu bulunmuş, bu buluş 1996 Nobel Kimya ödülünü almıştır. Mimar Buckminster Fuller'in, çok hafif malzemeler kullanarak inşa ettiği mekanik dayanımı yüksek jeodezik çatılara benzetilen Karbon molekülleri 'Fulleren'ler olarak adlandırılmıştır. 1991'de Japon araştırmacı Dr.Sumio Iijima fulleren üretmeye çalışırken, ürettiği malzemenin elektron mikroskop incelemesinde yeni bir karbon yapı elde ettiğini belirlemiş, bu yeni malzemeye 'Karbon Nano Tüp adını vermiştir. Karbonun iki yeni allotropu olan fulleren ve CNT'lerin bulunması 'Nanoteknoloji' olarak anılan yeni teknoloji çağının başlangıcını oluşturmuştur. Daha sonra 2004 yılına gelindiğinde Manchester Üniversitesinden iki araştırmacı, Prof Andre Geim ve Prof Kostya Novoselov grafitten tek bir tabakayı selobant tekniği ile ayırmayı başararak karbon elementinin yeni bir allotropu olan grafeni elde etmişler, bu öncü çalışmaları ile 2010 Nobel Fizik Ödülü ile ödüllendirilmişlerdir. Yöntem son derece basittir. Araştırmacılar, çok saf bir grafit kristali alarak masanın üzerine koymuşlar, üzerine yapışkan bir bant yapıştırdıktan sonra, bandı grafit yüzeyinden hızla çekerek bir tabaka grafeni ayırmayı başarmışlar, daha sonra özelliklerini incelemişlerdir. Bir kağıdın üzerine kurşun kalemle bir çizgi çizersek bir grafen yaprağı elde etmiş oluruz. Bir başka ifade ile, milyonlarca grafen tabakası bir araya gelerek kurşun kalem yapımında kullanılan grafit adı verilen allotropa dönüşür. Grafen dünyada bilinen en ince iki boyutlu malzemedir. Karbon atomlarının altılı halkalar halinde el ele tutuşarak oluşturduğu düzlemsel bir yapıya sahiptir (bkz. Şekil 2). Bu yapısı sayesinde grafen olağanüstü fiziksel özelliklere sahiptir. Grafen, bal peteği şeklindeki yapısı ile şu ana kadar belirlenmiş en dayanıklı malzemedir. Örneğin çekme dayanımı (130000 MPa) normal çeliğin çekme dayanımından (300 MPa) yaklaşık 400 kat daha fazladır (bkz. Şekil 3). Tek bir atom kalınlığında bir yaprak halinde olduğu için çok hafif ve çok esnektir. Bir metrekaresinin ağırlığı sadece 0.77 miligramdır. Yoğunluğu 2 gcm-3'dür. Altılı C halkaları içinde serbest olarak dolaşan elektronlar sayesinde grafen bakır metali kadar iyi bir elektriksel iletkenliğe ve bakırdan on kat daha fazla termal iletkenliğe sahiptir. Grafen bir atom kalınlığında olmasına ragmen, görünür ışığın % 2.3'ünü soğurduğu için çıplak gözle görülebilir, ancak yine de saydam olan bir malzemedir. Ağ yapılı olmasına rağmen grafenin altılı halkaları o kadar küçüktür ki, bir helyum atomunun bile bu halkalardan geçmesi mümkün değildir. Birden fazla eşsiz özelliğe sahip bir malzeme olarak sınırsız grafenin kullanım alanları sınırsızdır. Tenis raketleri, golf çubukları gibi spor malzemeleri, otomobil ve uçak gövdeleri, rüzgar tribün kanatları grafen içeren polimer nanokompozitlerden üretilmeye başlanmıştır. Gece görüşü sağlayabilen akıllı kontak lensler, akıllı etiketler, su geçirmezlik, kurşun geçirmezlik, filtrasyon gibi önemli uygulama olanakları deneme aşamasındadır. Yakıt pilleri, güneş enerjisinin depolanması, süper kapasitörler, elektronik devreler, nanoçipler, esnek bilgisayarlar ve cep telefonları, televizyon ekranları yapımında grafenin kullanım olanakları hızla yayılmaktadır. Yaklaşık altı yıl önce grafenin endüstriyel üretimi ABD'inde bazı firmalar tarafından başlatılmıştır. Bugün farklı ülkelerde pek çok şirket grafen üretimi yapmaktadır. Halen kilogram fiyatı 240 ABD doları olan yüksek kalite grafenin 2017'de dünya genelinde yıllık grafen üretiminin yaklaşık 273 tona ulaşacağı tahmin edilmektedir. - The Home of Graphene, http://www.graphene.manchester.ac.uk/ - Two dimensional Atomic Crystals, K.S. Novoselov, et al.Proc. Natl. Acad. Sci. U. S. A., 102 (2005), p. 10451 - The global growth of graphene, Nature Nanotechnology 9, 726 730 (2014) doi:10.1038/nnano.2014.229"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/guney-korenin-yeni-tesvik-paketi-yapay-zeka-blockchain-ve-5gyi-iceriyor", "text": "Koronavirüs salgınından sert bir şekilde etkilenen Güney Kore ekonomisi teşvik paketleriyle normalleşmeye çalışıyor. Başkan Moon Jae-in ekonomik kalkınmanın yanı sıra baştan aşağı bir reform da hedefliyor. Güney Kore'yi uzun vadede canlandıracak ve küresel bir öncüye dönüştürecek yeni program 5 yıl sürecek. 133 milyar dolar değerindeki bu programın 1.9 milyon istihdam yaratması bekleniyor. Blockchain Türkiye Platformu'nda yer alan habere göre, program, yapay zeka, 5G ve blockchain gibi teknolojilerin potansiyelinden yararlanarak Güney Kore'yi düşük karbon tüketimi olan bir topluma dönüştürmeyi de hedefliyor. Hem yeşil hem de dijital hedefler için kullanılması planlanan blockchain teknolojisinin çevrimiçi oylama ve yenilebilir enerji gibi alanlarda kullanılması planlanıyor. Hükümetin yeşil hedefleri için blockchain teknolojisi şeffaf ve değiştirilemez verilere dayanarak yeni ve eski enerji üretim şirketleri arasındaki işlemleri kolaylaştıracak. Ayrıca yenilebilir enerji işlemlerinin ihalesi ve uzlaştırılması için de kullanılması düşünülüyor. Dijital tarafta ise blockchain'in düşük gelirli insanlara yönelik geliştirilen çözümlerde kullanılması bekleniyor. Ayrıca teknoloji, 2022 cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılacak yeni bir online oylama sisteminin temelini oluşturacak. Hükümetin diğer blockchain hedefleri arasında ise kamu hizmetlerinde merkeziyetsiz kimlik kullanımı bulunuyor. Bu sistem halihazırda sürücülerin ehliyetlerini doğrulamak amacıyla Busan şehrinde kullanılıyor. Yeni teşvik paketi kapsamında bu tür çözümlerin ülke genelinde yaygınlaştığını göreceğiz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/hangi-inovasyon-sosyal-tutumlu-kapsayici", "text": "Salt kaynakların aşırı tüketimine dayalı, sınırsız büyümeyi hedefleyen ve rekabet gücünü artırıcı inovasyonun fırsat maliyeti oldukça yüksek olabilir. Son günlerde kendinden oldukça sık söz edilen Sanayi 4.0 devriminin sacayaklarından biri de inovasyon . Sanayi 4.0 diye anılan sayısal dönüşüm ve teknolojik gelişimlerin ana hedefi işletme ve firmaların dolayısıyla sanayiin rekabet gücünü artırmak şeklinde özetlenmekte. Böyle olunca, odaklanılan konuların başında maliyetleri düşürmek ve verimliliği artırmak gelmekte. İnovasyon da bundan kendine düşen payı almakta: yeniliklerin firmaların karlarını artırıcı ve ekonomik sonuçların önde olduğu alanlarda yoğunlaşması beklenmekte. İnovasyonun amacı acaba salt ekonomik yarar elde etmek mi olmalıdır? Yoksa ticari çıkarlardan başka, toplumsal, kültürel ve çevresel amaçlar güdülebilir mi? Süregelen değişik inovasyon türleri bu alanda farklı yaklaşımların olduğunu göstermektedir: Sürdürülebilir inovasyon, eko-inovasyon, sosyal inovasyon, sorumlu inovasyon, kapsayıcı inovasyon, yalın inovasyon, tutumlu inovasyon vb. - Tutumlu inovasyon: özellikle yeni gelişmekte olan Asya ve Latin Amerika ekonomilerinde (1) ortaya çıkmış, temelde sınırlı kaynaklara sahip olan sanayii ve pazarlarda maliyetleri düşürücü ve geniş tüketici kitlelerine erişebilen yenilikleri amaçlamaktadır. Daha az kaynak harcaması ile daha fazla çıktı elde etmeyi hedefleyen tutumlu yenilikçiliğin başlıca özellikleri arasında: temel gereksinimlere odaklanma, basitlik, kolay kullanılabilirlik, geniş tüketici kitlelerinin karşılayabileceği maliyetler ve yerel kaynakların kullanımı sayılabilir. Tutumlu inovasyon gelişmekte olan pazarlarda ortaya çıkmış olmakla birlikte gelişmiş ülkelere aktarılabilmesinin yolları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.Yerel paydaşların sürece katılımına karşın tutumlu inovasyonun çok uluslu ve büyük firmaların karlarını ve rekabet gücünü arttırarak yerel kurumların güçlenmesi yerine denetimi kendi ellerinde tutması gibi bir sonucu olabileceği gözardı edilmemelidir. Yeni pazarlarla birlikte artan üretim ve tüketime koşut olarak toplam kaynak harcamalarının ve atık miktarlarının büyüyerek bir takım olumsuz ekolojik ve toplumsal etkiler oluşturabileceği de yenilikçi çevrelerde tartışılan bir konudur. Tutumlu inovasyon yapabileceği bu tür etkiler nedeniyle uygulamada eşitsizliği ve sömürüyü arttıracak mı ? yoksa toplumsal adalet ve kapsayıcılığı iyileştirecek mi ? sorusu tartışma gündemindedir (2). - Yalın inovasyon: Bilginin verimli bir biçimde yaratıcı süreçlere ve çıktılara dönüştürülmesi olan Yalın İnovasyon hem yenilikçi hem verimli olmayı sağlayan bir yaklaşımdır (3). Aynı miktarlardaki çıktıların daha az girdi ve kaynak ile üretilebilmesinin yollarını içeren yalın inovasyon insan odaklı yalın yaklaşımın yenilikçiliğe uyarlanmasıdır. Sanayii 4.0'te ortaya atılan yoğun robot kullanımının aksine dünya otomotiv devi Toyota'nın robotların yerine daha fazla insan kullanılması ile ilgili son kararı 'insan'ı öne çıkarmaktadır (4). Hem yalın inovasyonda hem tutumlu inovasyonda gereksiz teknoloji yatırımlarından kaçınarak var olan teknolojinin uyarlanabilmesi, insana yatırım, daha az kaynak tüketimi ve çevresel sürdürülebilirlik vurgulanmaktadır. Hangi inovasyon sorusu kim için ve ne için inovasyon sorularını da beraberinde taşır. Pazara odaklı-yaşamın iyileştirilmesine ve sürdürülebilirliğe odaklı; firmalar için -toplum için; sınırsız büyümeye dayalı- insana odaklı, verimliliğin yükseltilmesi ve tüketimin azaltılmasına yönelik inovasyon seçenekleri çok farklı amaç ve ölçütün bir arada olabileceğini göstermekte. Hangi inovasyon sorusunun yanıtı tek bir seçenekte yatmamakta; salt kaynakların aşırı tüketimine dayalı, sınırsız büyümeyi hedefleyen ve rekabet gücünü artırıcı inovasyonun fırsat maliyeti oldukça yüksek olabilir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve çevresel hedeflerin en iyi biçimde uzlaştırıldığı; toplumsal adaletin, yerküresel sürdürülebilirliğin ve daha az kaynak tüketiminin göz önüne alındığı bir tür optimum inovasyonun yakalanması bütünsel yarar açısından daha uygun gözükmekte. Bu çerçevede sözü edilen inovasyon türlerinin birbirleri ile etkileşimleri içerisinde ve firma, kurum, bölge, ülke, yerküre düzeyinde belirlenecek öncelikler ile uyumlu olarak ele alınması ve uygun stratejilerin saptanması gerekmekte."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/her-seyi-bilen-robota-dogru", "text": "Yemek yapabilen, bahçedeki otları temizleyen, çamaşırları asabilen ve evdeki hastaya yemek yedirebilen yani kısaca her şeyi yapabilen bir robot düşünün. Bu tür robotları ancak bilim kurgu filmlerinde görebiliyoruz şimdilik. Fakat bu vizyon yakında hayal olmaktan çıkabilir. Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü'nden Yulia Sandamirskaya, tam da böyle bir robot üzerinde çalışıyor. Günümüzde kullanılan robotlar sadece tek bir görevi yerine getiriyorlar. Örneğin otomatik olarak yerleri süpüren veya silen robot süpürge ya da evin içinde dolaşarak insanları eğlendiren Zenbo robotu gibi. Fakat bir robotun çeşitli görevleri yerine getirebilmesi için daha fazla şey bilmesi gerekiyor. Mesela bir mekandaki çeşitli objeleri tanımayı öğrenerek komut üzerine doğru olanı kavramak gibi. Bu örneğin robotun, mavi cep telefonu ve sarı tornavida arasındaki kırmızı elmayı bulup, isteyen kişiye verebilmesi anlamına geliyor. Kafadaki bir kameranın görüntü alması ve doğru elmanın bulunduğu yerden alınması arasındaki etkileşim yani üçboyutluya dönüşüm pek de kolay bir görev değil ve şimdilik sadece basitleştirilmiş laboratuar koşullarında işlemekte diyor Sandamirskaya. Oysa gerçek çevre, gürültülü ve karmaşıktır üstelik değişkendir de. Robot bu koşullarda da belki de daha önce hiç görmediği bir objeyi tanıyıp, bununla insanlara zarar vermeyecek şekilde hareket edebilmeli. Görme ve davranma arasındaki bilişsel süreçleri iyileştirmek için araştırmacılar çocukların ve insansı maymunların davranışlarını inceliyorlar. Gözlemlenenler daha sonra matematiksel modellere çevriliyor ve makinenin donanımına aktarılıyor. Diğer bir seçenek de nöronların etkinliklerini kaydedip, matematiksel olarak betimlenmesi. Sandarmirskaya ile çalışan ekibin amacı, insanların ve insansı maymunların davranışlarından esinlenilerek geliştirilen bilişsel robotlar üretmek. Bunun için de bir tür nöronsal yapı oluşturulmakta. Bunlara hatalardan öğrenme yetisi de dahil. Mesela robot bir koltuğa ikince kez çarpmayacak. İşlemci öte yandan başarılı hareketleri de kaydetmeye ve bu hareketleri geliştirmeyi de öğrenecek. Tıpkı biyolojik sistemler gibi makine pozitif örnekleri, yararlı reaksiyon görevleri olarak kaydedecek ve sistemi her yeni deneyimden sonra güncelleyecek. Bilim insanları bu yüzden hem çevreyi hem de görevleri adım adım daha karmaşık hale getirmeye çalışıyor. Bir robotun yaşamımızdaki tüm görevleri yerine getirebilmesi Sandamirskaya'ya göre beş ila on yıllık bir çalışma gerektiriyor. Henüz çözümü bulunamayan çok sayıda zorluklar var çünkü. Örneğin robotun bir hastayı küvetten dışarı çıkarabilmesi öte yandan da bir meyveyi koparabilmeyi öğrenmesi çok zor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/hesaplanabilir-evrim-ve-evrimlesen-makineler", "text": "Alan Turing, bugün Turing Testi diye bilinen düşünce deneyini ortaya attığı 1950 tarihli Hesaplama Makineleri ve Zeka makalesinin, Öğrenen Makineler bölümünde şöyle der: Neden bir yetişkinin zihni yerine, bir çocuğun zihnini taklit edecek programlar üretmeye çalışmıyoruz? Uygun bir eğitime tabi tutulması durumunda yetişkin gibi davranır hale gelecektir. Bunun üzerine problemi ikiye ayırır: bir çocuk-makine programlama ve bu çocuk-makineyi eğitme. Bir çocuk-makinenin, eğitime müsait hale gelmesi tabii ki kolay olmayacaktır. Bu amaçla Turing, ilhamını evrimden alan bir yöntem tasarlar. Eğitim süresince, kalıtım materyali çeşitli mutasyonlara maruz bırakılacak ve doğal seçilim , uyum başarısını arttıran mutasyonları koruyacaktır. Öte yandan Turing, 1948'de yazdığı, ancak 1968'de (trajik ölümünden 14 yıl sonra) yayımlanan Zeki Makineler makalesinde de, hayatta kalabilme becerisine göre en makbul gen kombinasyonlarını seçen genetik veya evrimsel bir arama diye tanımladığı usulü, bizi zeki makinelere götürebilecek stratejilerden biri olarak öne sürmüştür. Alıntılanan pasajlardan anlaşılacağı üzere, makine zekasının evrimsel biyolojik bir yaklaşımla gerçeklenebileceği fikri, makine zekası fikrinin kendisi ve bilgisayar bilimlerindeki diğer birçok mesele gibi, Turing'e kadar uzanır. Kullandığı betimlemeler, daha sonra bilgisayar bilimlerinde eniyileme amaçlı kullanılmaya başlanacak evrimsel hesaplama algoritmalarının paylaştığı üç temel fenomen ile özdeşleşmektedir: genetik materyaller, mutasyonlar ve uyum başarısına bağlı seçilim. Bilgisayar bilimcilerce çözülmeye çalışılan hesaplanabilir problemlerin büyük bir bölümü optimizasyon problemi olarak ifade edilebilir. Bu problemler, aday çözümler arasından en iyi olanını , önceden belirlenmiş kısıtlara riayet ederek bulmamızı gerektirir. Çoğu zaman arama uzayı çok büyük boyutludur ve tahayyülü zor miktarda aday çözüm barındırır. Yoğun paralel işleme kabiliyetine sahip, yüksek performanslı günümüz süper bilgisayarları dahi, deneme-yanılma yoluyla makul sürede çözüme erişemez. Burada, insan bilincinin de karar alma süreçlerinde başvurduğu sezgiseller devreye girer . Evrim kuramı en kaba haliyle, genotipleri nedeniyle çevreye gereğince uyum sağlayamayan fenotiplere sahip organizmaların elendiğini, belli raslantısallıklar sonucu uyum sağlayabilenlerin ise üreyerek genetik materyallerini bir sonraki nesile aktarabildiğini söyler. Bunu bilgisayar bilimleri perspektifinden, zamansal ve uzamsal bir düzlemde, kademeli raslantısallıklar altında paralel yürütülen süreçlerden oluşan ve muhtemel çözümler uzayında çevreye uyum fonksiyonunu eniyileyecek varyasyonları arayan sezgisel bir algoritmadır diye okumak mümkün. Evrimsel hesaplama alanı da evrimi bu perspektiften yorumlayarak, çeşitli optimizasyon problemlerine çözüm üretmeye çalışır. 1960'larda, hesaplamada evrim kuramının mutasyon ve doğal seçilim mekanizmalarından faydalanma fikri sahiplenilmiş ve muhtelif yaklaşımlar ile desteklenmiştir. Gerçel değişkenli optimizasyon problemleri evrim stratejileri ile çözülmüş ve bu yaklaşım aerodinamik kanat tasarımında kullanılmıştır (Rechenberg ve Schwefel, 1965). Dönemin yapay zeka alanında, öğrenme amacıyla faydalanılan sonlu durum makinelerini eniyileştiren evrimsel programlama yöntemleri önerilmiştir (Fogel v.d., 1966). 1970'lere gelindiğinde ise, Darwin'in kuramındaki mantıksal boşluğu dolduran Mendel'in de hakkı teslim edilerek, seksüel rekombinasyondan da faydalanan genetik algoritmalar ortaya atılır (Holland, 1975). Bu algoritmalar, elemanları rastgele seçilmiş bir aday çözümler alt popülasyonunu evrimleştirirler. Somutlaştırmak adına, aday çözümlerin bit dizileri olarak kodlanabildiği bir popülasyon düşünelim. Burada mutasyon, rastgele seçilmiş bir 0 bitinin 1'e dönüştürülmesi yoluyla; çiftleşme ise, bir bit dizisi çiftinin, anneden veya babadan alınan alt dizilerinin kaynaştırılması yoluyla gerçekleştirilebilir. Seçilim ise genelde, uyum başarıları yüksek olan bireylerin çiftleşmesine daha çok olanak tanıyan stokastik bir yordam olarak tasarlanır. 1980'lerde, bahsettiğimiz yöntemlere içkin sorunlara çare olan alternatifler önerilir (Kirkpatrick v.d., 1983). 1990'lar ve sonrasında ise, işlemci performanslarındaki muazzam artış nedeniyle evrimsel hesaplama, hakkında çok sayıda çalışma yapılan bir alan haline gelir. Edinilen birikim ile, aminoasit dizilerinden üç boyutlu protein yapısının tahmini, klinik tıpta bulguların sınıflandırılması için en uygun parametreleri bulan karar destek sistemleri, sürücüsüz arabalar, şifreleme ve şifre çözme, sosyal ağlarda benzer kişileri gruplama, zaman planlama gibi birçok gerçek dünya problemine çözüm üretilmiştir. Evrimleşerek eniyileşen rüzgar türbinleri, elektronik devre konfigürasyonları, robot uzuvları, dağıtık bilgisayar ağları için topolojiler vb. tasarlanmıştır. Örneğin, 2004'te NASA'nın, ST5 programı kapsamında fırlattığı uzay araçları, genetik algoritmalar ve popülasyonu oluşturan bireylerin bilgisayar programları olduğu genetik programlama yöntemleri kullanılarak evrimleştirilmiş antenler taşımaktaydı. Yapay zeka alanında yapay öğrenme amacıyla kullanılan yapay sinir ağları , evrimin bir sonucu olan doğal sinir ağlarının soyut bir modeli. Mesela derin öğrenebilen AlphaGo gibi yapay zekalar, büyük veri kullanılarak eğitilmiş YSA'lar sayesinde öğreniyor. İşte bu YSA'lar, evrimsel hesaplama yöntemleri ile öğrenebilir bir nesile değin evrimleştirilerek optimize edilebiliyorlar. Gayesi otonom çalışabilen zeki robotlar tasarlamak olan evrimsel robotik alanındaki çalışmalar, robot simülatörleri ile evrimsel hesaplama yöntemleri kullanarak, robot morfolojilerinin ve robotun beyni diyebileceğimiz kontrolörlerin kendiliğinden evrimleşebilmesini ve daha iyi öğrenebilmesini sağlıyorlar. Evrim kuramı bize, eş zamanlı gerçekleşen basit ve raslantısal süreçlerin, yeterince uzun zaman tanındığında, karmaşık çıktılar üretebileceğini gösteren bir algoritma sunuyor . Bunun, bugüne kadar gerçek zekayı üretebilmiş yegane algoritma olduğunu düşünürsek, mekanizmalarının yapay zeka alanında başarıyla kullanılıyor olması şaşırtıcı gelmeyecektir. Robotlar ötede evrimleşedursun, beride evrim kuramının lise müfredatından kaldırılmasını konuşuyoruz bir süredir. Sadece biyolojide değil, tıptan sosyolojiye, felsefeden astronomiye, jeolojiden psikolojiye, iktisattan mühendisliklere, birçok bilim ve meslek dalında kendisine yer edinmiş, evrensel bir kuram olmasına rağmen hem de. Akla ve bilime en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde üstelik. Minsky, M. (1988). Society of mind. Simon and Schuster. Bu yazı HBT'nin 51. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/hizla-dijitallestigimiz-gunlerde-bilgi-ve-iletisim-teknolojileri-artilar-eksiler", "text": "-Bilgiye erişim: BİT'in bireysel yaşamımıza en büyük etkisi, internetin gelişimiyle birlikte bilgi ve hizmetlere daha hızlı, daha ucuz ve kaliteli bir şekilde erişim olanağına kavuşmamızdır. Ayrıca bu olanak hepimiz için dinlenme ve eğlenceye daha çok zaman ayırabilmemiz, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla temas ve ilişki kurma şansına kavuşmamız, farklı ve çeşitli tedarikçilerin sunduğu mal ve hizmetlerden yararlanabilmemiz anlamına geliyor. Eğitime erişimde büyük kolaylık: Uzaktan eğitim ; yeni öğrenme yöntemleri ; yeni iş fırsatları son yılların bizlere sunduğu yeni olanaklardır. Yeni araçlar, yeni fırsatlar: Daha önce sahip olmadığımız araçlara erişim sağlanacak. Eskiden fotoğraf stüdyolarında uygulamaya konan fotoğrafçılık teknikleri artık yazılımlar ve yazıcılar yardımıyla dijital olarak yapılıyor. Ayrıca görme engelli veya ağır görme sorunu yaşayan kişiler için yeni ekran okuma yazılımları büyük kolaylık sağlıyor. İş kaybı: BİT'in en olumsuz etkisi insanların işlerini kaybetmesine yol açması. Bunun hem ekonomik hem de sosyal sonuçları var. Bunun nedenlerinin başında daha önce insan eliyle yapılan işlerde robotların daha yoğun olarak çalıştırılması geliyor. Veri işleme süreçleri, işletme giderlerinin daha düşük olduğu ülkelere gönderiliyor. Çok sayıda kişinin yaptığı işler çok daha az sayıda çalışan tarafından yapılıyor. İnsan ilişkilerine azalma: Evden çalışma bir yönden olumlu karşılanırken, bir başka açıdan olumsuzluklar yaratır. İnsanlar günlük çalışma hayatlarında diğer insanlarla tanışma, iletişim kurma ve tartışma olanağından yoksun kaldıklarında, yalnızlık çektikleri, depresyona girdikleri ve mutsuz oldukları tespit ediliyor. Fiziksel harekette azalma: BİT'in yarattığı bir diğer olumsuzluk, kullanıcıları daha hareketsiz bir yaşam tarzına yönlendirmesidir. Bu da obezite, kalp hastalıkları ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırlar. İletişim: Normal telefonlar yerine VoİP kullanmak, toplantılara katılmak yerine video konferanslar düzenlemek, satış katalogları yerine e-ticaret web siteleri kullanmak gibi ileri teknolojiler maliyetlerde önemli ölçüde düşürür. Siparişlerin kredi kartları, Pay-Pal ve banka transferleri aracılığı ile yapılması büyük kolaylık sağlar. Web siteleri ayrıca yılın her günü 24 saat açık olduğu için hafta sonu krizleri yaşanmaz. İleri iletişim altyapısına sahip şirketler değişikliklere anında yanıt vererek esnek bir politika izleyebilirler. Bu da iyi müşteri ilişkileri, gelişmiş tedarik zincirleri, yeni fırsatlara anında karşılık verebilen üretim teknikleri anlamına gelebilir. Bilgi yönetimi: Kurumlar bilgi yönetimi için BİT'ten yararlanabilir. Örneğin müşteri bilgisi için veri madenciliği, yetkin bir stok kontrolü kısıtlı kaynakların boş yere tüketilmesini önler. Yöneticiler aldıkları kararları güncel ve güvenilir bilgilere dayandırma şansına erişir. Güvenlik: BİT'ler bazı güvenlik sorunlarına çözüm üretir. Örneğin şifreleme yöntemleri, verilerin yetkisiz kişilerin eline geçmesine engel olur. Ayrıca parmakizi, yüz veya göz tanıma gibi fiziksel güvenlik sistemleri de devreye sokulabilir. Maliyet: BİT'lerle ilgili yazılım ve donanımın satın alınması ve bakımı pahalıdır. Ayrıca BİT sistemleri uzman bir kadronun istihdam edilmesini gerektirir. Bunun yanı sıra sürekli olarak gelişmekte olan teknolojinin güncellenmesi şirkete azımsanmayacak bir maliyet yükler. Bu ilave maliyetler BİT kullanımının getirdiği yararların gerisinde kaldığı sürece sorun yaratmaz. Rekabet: Rekabet her zaman olumlu bir etki yaratmaz; bazı kurumlar için sürekli olarak rekabet etmek durumunda kalmak mali sorunlar yaratır. Güvenlik: BİT'ten yararlanan her kurumda güvenlik kaygıları yüksektir. Veriler güvence altına alınmalı, internet bağlantıları saldırılara karşı korunaklı olmalı, yeni virüslere karşı her zaman hazırlıklı olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki kurumlar müşteri bilgileri gibi verileri korumakla yükümlüdür. -Eğitim fırsatlarını artırır -İletişimi kolaylaştırır -İnsanlara geniş çaplı katılım olanağı sağlar -Uzaktan öğrenme-öğrenciler dünyanın diğer ucundaki eğitim kaynağından yararlanabilir -Simülasyon yoluyla 'imkansız' görünen deneyler yapılabilir -Herkesin aynı yerde, aynı zamanda aynı şeyi yapması yerine bireysel öğrenme programları düzenlenebilir. Yetenekli öğrenciler yeteneksizler tarafından aşağı çekilmemiş olur. -BİT altyapısı ciddi bir maliyet gerektirir. Bu durumda yoksul öğrenciler ve eğitim kurumları dezavantajlı bir duruma düşerler. -Öğrenciler ve bazen de öğretmenler konunun içeriğinden çok işin teknolojik yönüne saplanıp kalabilirler. Belirli bir konunun BİT aracılığı ile öğretilebilmesi, o konunun BİT'ler aracılığı ile en iyi şekilde öğretileceği anlamına gelmeyebilir. BİT, bir topluluğun üyelerine bilgiye erişim olanağı sağlasa da herkesin bu olanağa sahip olmaması durumunda dijital bölünme denilen adaletsizlik ortaya çıkar. Eğitimde olduğu gibi bu olanaklardan yoksun olan dezavantajlı gruplar doğru olmayan veya yanıltıcı bilgilere eriştiklerinde sosyal adalet sağlanamaz. Bu yazı HBT'nin 51. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/hyperloopun-19-yuzyila-dayanan-sakli-gecmisi", "text": "İnsanların atları bırakarak alternatif ulaşım arayışlarına girmesinden bu yana çeşitli araçlar farklı itki sistemlerinin geliştirilmesi ile beraber kara, deniz ve havadaki hareketimizi hızlandırarak günlük yaşamımızın birer parçası olmuştur. Birinci Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan ve İngiltere üzerinden dünyaya hızla yayılan raylı taşıma sistemleri bugün dünyadaki çoğu ülkede temel toplu taşıma aracı olarak kullanılmakta ve raylı sistemlerde uzun mesafelerin daha kısa sürede kat edilmesi için alternatif mühendislik projeleri üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda ismini sıkça duyduğumuz Hyperloop projesi, Amerikalı girişimci Elon Musk'un PayPal, Tesla ve SpaceX projelerinden sonra ciddi yatırıma giriştiği bir başka cephedir. 68 milyar $ tutması beklenen projedeki temel amaç, havanın azami derecede arındırıldığı bir tüp içerisindeki özel tasarlanmış bir aracın ses hızına yakın bir seviyede (güncel verilere göre yaklaşık 1200 km/h) seyretmesi ile hava ulaşımına alternatif bir kara taşıtı konsepti yaratmaktır. Daha basit ifadeler ile Hyperloop'un kilometrelerce uzunluktaki devasa vakumlu borular içerisinde hareket eden yeni nesil bir tren olduğu söylenebilir. Belirli bir hızda hareket eden her araç, yüzeyine nüfuz eden havanın karşı direnci sebebiyle aracın itki yönünün zıddına tekabül eden sürüklenme kuvvetine maruz kalır. Bu ters kuvvet ne kadar yüksekse aracın sarf edeceği güç de buna bağlı olarak artacaktır. Sürüklenme kuvveti aracın dış tasarımının aerodinamik kanunlarına göre geliştirilmesi çerçevesinde azaltılabilir. Konunun teknik evveliyatı vakum bazında ele alınırsa takvimler M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanır. Antik Yunan devrinde Aristotales ve Platon, bilim tarihinde vakumu, yani havasız ortamı anlamaya yönelik fikir yürüten ilk kişiler olarak bilinir. Rüzgar değirmeninin mucidi ünlü İskenderiyeli Heron ile İslam alimlerinden Farabi, ibn-i Heysem ve ibn-i Sina ise ileriki dönemlerde havasız ortam üzerine yaptıkları fizik ve felsefe tabanlı çalışmalar ile tanınır. 20. yüzyılın başlarında ise Amerikalı roket uzmanı Robert Goddard (6), Rus fizikçi Boris Weinberg (7) ve 1970li yıllarda Amerikalı RAND Corporation kurumundan Robert M. Salter (8) da bu konuda benzer projeleri dile getirmişlerdir. Görüldüğü üzere daha evvelki yüzyıllarda 21. yüzyıldaki Hyperloop projesinin anafikri hakkında düşünülmüş ve çeşitli yayınlar ortaya konmuştur. Her ne kadar Yuval Harari'nin robotlaşan ve teknolojinin kölesi olan insan kavramı günümüzden 75 sene evvel Isaac Asimov tarafından dile getirildiyse, Hyperloop benzeri sistem de Elon Musk'tan evvel zamanın şartlarının el verdiği derecede üzerinde çalışılmış bir konudur. Bilim-teknoloji tarihi ışığında hakikatleri halka sunmak biz mühendislerin misyonları arasındadır. Bu yazı HBT'nin 75. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/ilac-kesfi-ve-yapay-zeka", "text": "Yeni bir ilaç adayı molekülünün Tasarım-Laboratuvar-Klinik-İnsan sağlığı olarak tanımlanan ve insan zekası ile bilgi ve deneyim birikimlerinin aşamalarından geçerek dünya insanının sağlık yapısındaki bozulmaların bir yönünü düzeltebilmesine kadar uzanan çalışmalar, 1-5 milyar Amerikan Doları arası harcamaları ve giderek uzayan zamanın yaşlanması süreçlerine mal olmaktadır. Yeni bir ilacın keşfedilme aşamaları, bir başlangıç olmakla birlikte oldukça önemli bir süreci içermektedir. Günümüze gelinceye kadar insan zekasının geçmiş çalışmalarla kombinasyonu, kimyasal moleküllerin canlı ortam içindeki davranışlarını izlemede ön plana çıkıyordu, ama artık Yapay zeka var ve hepimiz giderek artan bir ivme ile teknolojinin her dalında yükselişe geçen bu yaklaşımın, çeşitli uygulamalara bağlı olarak nasıl kodlanması gerektiğini hem merak ediyoruz, hem de isteklerimiz doğrultusunda yeni algoritmalar bulmaya çalışıyoruz. Amacımız aslında belli; geleceğimizde doğal zekamızı kullanma yolunda tembellik yapma özlemi içinde bulunmak ve işimizi robotlara bırakmak. Yapay zekanın ve bu olgu içinde yaklaşık 30 yıldır gelişen kavramların, son 1-2 yıldır inanılmaz boyutlardaki pandemik etkilerini yaşamaya başladık. Bir taraftan günlük hayatımızın kaçınılmaz mücadelelerini yaşarken, diğer taraftan sahip olduğumuz bilgi ayrıcalıklarını da yapay zeka kavramları altında irdelemeye çalışıyoruz. Amerikan Kimya Derneğinin bir yayınında, global ilaç endüstrisinin kurtuluşunun makine öğrenimi/derin öğrenme ile yeni ilaçların keşfedilmesine bağlı olduğu anlatılmıştır (1). Dünyada yeni ilaç keşfine yönelik yapay zeka firmalarının giderek arttığı ve konunun doğal zekaya müdahale ettiğini görebiliyoruz. Gen analizleri de bu anlamda bizi sağlık olgusunda giderek zorlamaya başladı. İnsan olarak bizler sahip olduğumuz bedensel parçalarımızdaki değişimlerin farkına vardığımız andan itibaren bu farklılaşmaları geciktirmeye ve/veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelik güdülerin hakimiyeti altına gireriz. Sağlığımızın bozulmasından sürekli endişe duyarak yaşayan ve bunu bir hayat felsefesi gibi algıladığımız zamanlarda da kendi mutsuzluğumuzu kendimizin yarattığının pek farkına varamayız. Gıdalara ve ilaçlara şu an için büyük gereksinim duymaktayız. Bizler organik yaratıklarız ve organik moleküllerin içimizdeki etkileşimlerini uzun süredir de inceleyip kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Bozulmaları gidermede de kendimize göre geleneksel yöntemler silsilesi oluşturmuşuz. Bu organizasyonu daha iyi anlayabilmek için de yapay zekayı geliştirmek ve kullanmak zorundayız. Yeni bir ilaç molekülünün bir hastalığa karşı ortaya çıkartılmasında ve insan sağlığına yararlı olma aşamalarında öncelikle her molekülün, genler tarafından kodlanan ve kontrol edilen belli özellikteki proteinlerle etkileşmesini belirtmemiz gerekmektedir. Bizler organik yapıda canlılar olarak vücudumuzdaki her organik ve biyokimyasal reaksiyonların temelinde yer alan etkileşmeleri simüle edebilme teknolojisine sahip olmaya çalışmaktayız. Antibiyotiklerin giderek etkisini yitirdiği, dünya genelinde kanser vakalarındaki artışlar, Alzheimer hastalığı (Tip-3 diyabet) ve diğer nörolojik bozuklukların çevremizi sarmasının yanı sıra, özellikle tip-2 diyabet ve buna bağlı komplikasyonlardaki yükselişlerin ivme kazanması, ister istemez insan çaresizliğinin ve bunun sonucu olarak yeni ilaç moleküllerinin tedaviye kazandırılamamasıyla, toplumsal beklentilerin yeterince karşılanamaması gibi sorunlar giderek birbirini sıklıkla izler hale gelmektedir. Ülkemizde kullanılan ilaçların hiçbiri Türkiye'de ve Türk bilim insanları tarafından geliştirilmemiştir ve bunun doğal sonucu olarak bizler yurt dışına ve özellikle Dünya ilaç endüstrisinin geliştirdiği ilaçlara muhtaç durumda kalmaktayız. Kimya alanında araştırma yapan birimlerin uzun soluklu uğraşlarla elde ettikleri bilgi birikimleri, birbirleriyle kıyasıya yarışan ilaç tasarım projeleri ve moleküler biyolojinin biraz da olsa katkı sağlama girişimleri bile, henüz klinik alanda kendini gösteren bir ilaç adayı molekül ortaya çıkmadı. Bunun üzerine yapay zeka, bu konuda inisiyatifi ele almaya başlamış ve başlangıç koşullarında kendini ifade edebilecek açıklamalara yönelmiştir (2-4). Umuyoruz ki, Türkiye'deki ilaç sanayi de, bir takım mali kaygılarından vazgeçip, yapay zekanın sağladığı olanakları yeniden gözden geçirip, ülkemize yeni bir ilaç molekülü kazandırmanın gururunu yaşar. 1. Elizabeth K. WILSON, Deep learning to the rescue, Chemical &Engineering News, 95 (4), 29 30 (2017). 2. Gilles KLOPMAN and Erdem BUYUKBINGOL, An Artificial Intelligence Approach to the Study of the Structural Moieties Relevant to Drug-Receptor Interactions in Aldose Reductase Inhibitors, Molecular Pharmacology, 34, 852-862 (1988). 3. Ozlem Erdas, Cenk A. Andac, A. Selen Gurkan-Alp, Ferda Nur Alpaslan and Erdem Buyukbingol, Compressed images for affinity prediction : a study on predicting binding affinities for checkpoint kinase 1 protein inhibitors, Journal of Chemometrics, 27, 155-164 (2013). 4. Ali Osman Atac, Ozlem Erdas, Ferda Nur Alpaslan and Erdem Buyukbingol, Machine Learning Studies of 3D Analysis of the Binding Site Images for Predicting Affinities in Drug Design, Yayın aşamasında (2018). Bu yazı HBT'nin 124. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/iletisim-tarihinde-iki-onemli-bulus-telgraf-telefon", "text": "177 yıl önce bugün, Samuel Morse, telgrafın patentini aldı. Samuel Morse 1832 senesinde bir okyanus seyahatine çıktı. Burada tanıştığı Charles Thomas Jackson'un elektrikle ilgili son gelişmeleri anlatması, kafasında elektrikli telgraf fikrini doğurdu. Morse'un elektrikli telgrafı, bir elektrik devresinde bobinin bir kolu çekmesi ile rulo kağıdı üzerine izler bırakması esasına dayanıyordu. Kısa ve uzun çekmeler, kısa ve uzun izler bırakıyordu. 1835 senesinde başlayan bu çalışmalarına destek bulmak için Avrupa devletlerine başvurularda bulundu. Ancak sonuç elde edemedi. Bunun üzerine arkadaşı Chamberlain'i İstanbul'a gönderdi. Chamberlain İstanbul'da ilgi ve destek gördü. Fakat elindeki alet henüz ilkel bir durumdaydı. Chamberlain aleti Viyana'da tekrar yapmak ve sonra padişaha takdim etmek üzere geri döndü. Ancak gemisi Tuna Nehri'nde battı ve beş arkadaşı ile birlikte öldü. Böylece Osmanlı Devleti'nde telgraf kurulması için yapılmak istenen birinci teşebbüs sonuçsuz kaldı. 1835 sonbaharında, Morse hareketli kağıt şerit üstüne kayıt yapan bir telgraf geliştirdi ve sergiledi. 1836'nın kışında Morse çalışan ilk telgraf örneğini bitirdi. Bu telgraf tek elementli bir pil ve basit bir manyetizma kullanıyordu ve 13 - 14 metre gibi çok kısa mesafelerde çalışıyordu. Daha sonra bu mesafeyi 16 kilometreye kadar uzatabildi. Morse 1837'de elektrikli telgrafı icat etti ve aynı yıl 20 Haziran'da cihazın patentini aldı. Ayrıca Charles T. Jackson'la yaptığı telgraf görüşmelerinde kullandığı Morse Kodları olarak bilinen sinyal alfabesi fikirlerini geliştirdi. Morse, ilk elektrikli telgraf denemesini 1844 senesinde Washington ile Baltimore arasına 65 kilometrelik bir hat çekimiyle yaptı. Osmanlı Devleti de ilk defa 1855 senesinde Kırım Savaşı sırasında Morse telgraf sistemini kullandı. Morse elektrikli telgrafın ilk halka açık sunuşunu 8 Şubat 1838'de Philadelphia Pensilvanya'da bulunan Franklin Enstitüsü'nde bir bilim komitesinin karşısında gerçekleştirdi ve 21 Şubat'ta telgrafı ABD başkanı Martin Van Buren'e sundu. Morse bu buluşu ile bir su kütlesi üstünden, demiryolu altından veya iletken herhangi bir şeyden sinyal gönderebilen radyo telgrafın icadına öncülük etti. 140 yıl önce bugün, Alexander Graham Bell, dünyanın ilk ticari telefon hizmetini Kanada'nın Ontario bölgesindeki Hamilton şehrinde başlattı. Annesi doğuştan işitme engelli olan Graham Bell, sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Babası işitme engellilere konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalıştı. Babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için çabalayan Bell, ABD'ye gitti. Önce Ontario'ya, daha sonra Boston'a yerleşti. Burada bir süre işitme engellilere dil öğretmeni yetiştiren okulda çalıştı. Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi'ne çağrıldı. İngiltere'deyken işitme fizyolojisine ilişkin bir kitap okudu. Müzik sesinin tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerine yoğunlaştı ve işitme engellilerin duymalarını sağlayacak aletler yapmaya girişti. Bell, Watson'ı çağırırken farkında olmadan 10 Mart 1876 günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Watson, Bell'in sesini \"telefon\"dan duydu. ABD'nin 100'üncü kuruluş yıl dönümüne denk gelen bu buluş onlara birçok ödül kazandırdı. Bell'in önce öğrencisi olan ve daha sonra evlendiği eşi de sağırdı. Eşine yazdığı bir mektupta \"Hangi noktaya çıkarsam çıkayım, ne kadar zengin olursam olayım, emin ol işitme engellileri her zaman düşüneceğim\" diye yazmıştı. Bell'in gölgede kalan yapıtlarının çoğu işitme engelliler ile ilgiliydi. Yine bu amaçla çalışırken bulduğu \"Gramofon\"dan kazandığı parayı ve Fransa hükumeti insanlığa hizmetinden dolayı verdiği para ödülünü İşitme engelliler Kurumu'na harcadı. Charles Sumner Tainter ve Alexander Graham Bell tarafından geliştirilen, konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aleti, ancak 4 yılda tamamlanabildi. İki bilim adamı, ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880 günü gerçekleştirdi. Verici Washington'da, Franklin Okulu'nun tepesine konmuştu. Tainter, ahizeyi eline alarak Bell'den, eğer onu duyuyorsa elindeki şapkasını sallamasını istedi. Az sonra Bell, 14. Cadde'de bulunan laboratuvarının penceresine geldi, şapkasını sallamaya başladı. Bell, sağırların duymasını değil ama birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağladı. İşitme engeline karşı yürüttüğü savaşının sonucunda telefonu bulan Bell, bu buluşu insanlığa armağan etti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/ilk-kuantum-radari-gelistirildi", "text": "İster hava sahasının kontrol edilmesinde olsun isterse buzun ve toprağın taranması ya da fırtınalarının yerlerinin belirlenmesinde, radar tekniği yansıyan mikrodalgalarla görünmeyen objeleri ve yapıları da görünür kılar. Bununla birlikte bu mikrodalga konumlama biçiminin kesin olmayan ve hatalı sonuç verdiği alanlar da var. Bu radarın, örneğin güvenlik taramalarında veya biyotıp görüntülemede olduğu gibi küçük sinyallerle çalışması durumunda olur. Çünkü bu sistemler, obje tarafından yansıyan zayıf ışını, arka plan ışınından ayırt etmekte zorlanıyorlar. Avusturya Bilim ve Teknoloji Enstitüsü bilim insanları buna çözüm olarak dolaşık mikrodalga fotonlarında, radarın netliğini çevre görüntüsünde belirgin bir şekilde ayırt eden yeni bir tür detektör teknolojisi geliştirdiler. Radar ilk önce dolaşık foton çiftleri oluşturuyor. Bu çiftlerdeki her bir foton sinyal olarak tespit edilecek cismin yönüne doğru gönderilir. Çiftlerdeki diğer foton enstrümanda kontrol olarak kalıyor. Sinyal fotonu cisim tarafından yansıtılıp ve radar tarafından yeniden yakalandığında, gerçi dolaşıklığı kayboluyor ama yine de yansıtılan fotonları arka plan görüntüsünden ayırt etmeye yardımcı olan bazı bağıntılar kalıcı oluyor. Araştırmacılar ilk test için bu tür kuantum radarının bir prototipini tasarlamışlar. Burada aşırı soğutulmuş bir süperiletken devre, dolaşık mikrodalga fotonlarının kaynağı olarak işlev görür. Kuantum radarı böylece sinyal fotonu küçük bir bakır plakadan oluşan bir hedefe yönlendiriyor. Fotonlar burada oda sıcaklığında yansıtıldıktan sonra dijital bir alıcı tarafından yeniden yakalanıyor. Sinyal ve Idler daha sonra iki farklı ölçüm hattından gönderilerek burada amplifiye ediliyor, filtreleniyor ve yirmi megahertz ara frekansa dönüştürülüyor. Sonuç olarak mutlak sıfırın üzerindeki bir derecenin birkaç binde biri tarafından üretilen kuantum dolaşıklığı yardımıyla, oda sıcaklığında çok düşük yansıtıcılığa sahip objeleri saptayabildik diyor araştırmacılar. Klasik detektörlerle karşılaştırıldığında, aynı koşullar altında ve çok düşük sinyal gücü ile kuantumla güçlendirilmiş tespit çalışmasının daha üstün olabileceğini gördük. Araştırmamız, kuantum radarlarının ve mikrodalga kuantum radarları ve illüminasyonun sadece teoride değil, pratikte de mümkün olduğunu göstermiştir diyor araştırmacılar. Bilimi insanları bundan sonraki çalışmalarında bu tür bir kuantum radarını kullanıma hazır hale getirmek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/ilk-yasayan-makine-kurbaga-kok-hucrelerinden-robot-uretildi", "text": "Amerikalı bilim insanları, Afrika pençeli kurbağalarından aldıkları kök hücrelerle dünyanın ilk \"canlı makinesini\" geliştirdi. Bilim insanları, kendi kendine hareket eden, bir milimetreden daha küçük robotlar üretti. Dünyada daha önce olmayan yeni bir yaşam formu olduğu belirtilen \"Xenobot\" adlı robotlar, yaralarını kendileri iyileştiriyorlar ve canlı organizmalar gibi ölüyorlar. Bu robotların tıkanan damarların açılması, okyanusların mikro plastiklerden arındırılması ya da zehirli maddelerin bulunup yok edilmesi gibi alanlarda kullanılması umuluyor. İngiliz Guardian gazetesine göre, Massachusetts Tufts Üniversitesi Allen Keşif Merkezi'nin Direktörü Michael Levin, geliştirdikleri robotlar için \"Bunlar, canlı programlanabilir organizmalar\" dedi. Robot bilimciler, robotların güçlü ve dayanıklı olması için genellikle metal ve plastik kullanmayı tercih ediyor. Ancak Levin ve ekibi robotlarını biyolojik dokulardan yaptı. Araştırmalarının sonuçları Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayımlanan bilim insanları, robotlarını bir \"evrimsel algoritma\" ile geliştirdi. Program, 500-1000 arası deri ve kalp hücresiyle rastgele üç boyutlu konfigürasyonlar oluşturdu. Her tasarım sanal bir ortamda test edildi. Kalp hücreleri atmaya başladığında robotların ne kadar yol aldığı ölçüldü. En iyi performans gösteren hücrelerle yeni tasarımlar yaratıldı. Kalp hücreleri kendiliğinden kasılıp gevşeyebildiği için minik motorlar gibi bir işlev görüyor ve robotları itiyor. Robotların ömrü bir haftayla 10 gün arasında değişiyor. Çalışma sırasında kurbağa hücreleri, canlı kalabilmeleri için bir su kabına konuldu. Tasarımlar, cımbız ve yakıcı aletlerle yapıldı. Bazı hücreler, düz bir çizgide hareket ederken bazıları daireler çizerek hareket etti ya da diğer hücrelerin arasına katıldı. Michael Levin, Afrika pençeli kurbağası Xenopus laevis'ten esinlenilerek Xenobot adını verdikleri robotlar için \"Bunlar çok küçük. Nihai hedefimiz büyüklerini yapmak\" dedi. Bu robotlara damarlar, sinir sistemleri ve algılayıcı hücrelerle görme yetisi kazandırılabileceğini belirten Levin, memelilerden alınacak kök hücrelilerle karada yaşayan robotlar yaratmanın da mümkün olduğunu söyledi. Vermont Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Sam Kriegman, bu robotların gelecekte sinir sistemi ve algı yeteneği olan versiyonlarının da yapılması olasılığının bazı etik sorunları beraberinde getirebileceğini belirterek \"Bu deneyler, halka açık olarak yapılıyor. Toplumda bunu tartışabiliriz ve karar vericiler en uygun adımı atabilir\" dedi. Xenobot'ların insanlığa bir tehdit oluşturmasından kaygılanmadığını belirten Kreigman, \"Videoyu izledikten sonra bu şeylerin dünyayı ele geçirmesinden korkmak zor\" diye konuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/insanlara-ekstra-bellek", "text": "Son derece çılgın bir girişimci Elon Musk, sıra dışı fikirlerini Mars'a taşıyacak kadar...İnternet üzerinde kredi kartıyla işlem yapmanızı sağlayan ilk sistemi geliştirmişse , ardından dünyanın en çok ümit vaat eden elektrikli araba üreticisini kurmuş , üzerine bir de enerji sektörüne girip güneş panelleri üretmeye başlamış , ardından bir de roket firması kurup, Mars'a yerleşecek ilk insan kolonisinin kullanacağı roketleri üretmeye başlamışsa bir gün yapay zeka işine el atması da şaşırtıcı gelmemeli. Nitekim şimdi de beyin implantları yaratarak, bilgisayarları beyinlerin direkt uzantısı haline getirmeyi ve bu yolla zeka ve hafızayı artırmayı amaçlayan bir şirket kurdu . Aslında Musk'ın projelerinin ortak bir amacı var: Biz insan türünün geleceğini koruma altına almak. Elektrikli araçlar küresel ısınmanın tehlikeli seviyelere ulaşmasının önünün alınmasında önemli bir ulaşım modeli olurken, Mars'ta yerleşik hayat, yaşlı yerküremizin canlı popülasyonuna büyük tehdit olan nükleer savaş, biyoterörizm ya da asteroit çarpışması gibi unsurların karşısında güvenli bir sığınak. Neuralink de bu amaca hizmet ediyor. Her ne kadar Musk, Superintelligence'ın yazarı Nick Bostrom'un vurguladığı gibi kendinden çok daha akıllı bir makine yaratmanın Temel bir Darwinci hata olduğuna inanıyor olsa da, yapay zeka konusundaki hızlı gelişmeler ve bilgisayarları daha akıllı yapmak için yapılan çeşitli teşviklere baktığında, bunu engellemenin imkansız olduğunu düşünüyor. Bu yüzden, insanlığı süper zeki makineler tarafından yok edilmekten kurtaracak stratejisi, bizim de gelişmiş yapay zeka kadar zeki olabilmemiz için bizi bilgisayarlara bağlamak. İnsanların bedenlerine elektronik cihazlar yerleştirilmesi yeni değil tabii ki... Kalp pili yaklaşık 60 yıldır kullanımda. 1998'den beri, bilim insanları, felçli insanların düşünceleriyle ekranda imleci ve daha gelişmiş versiyonlarında bir şeyleri kavrayabilen yapay bir eli hareket ettirebilmelerine olanak sağlayan cihazları insanların beyinlerine yerleştiriyorlar. Bu cihazlar, normal sağlıklı bir insanın yeteneklerinden daha ötesine ulaşmamıza olanak vermiyor. Fakat ciddi derecede renk körlüğüne sahip sanatçı Neil Harbisson, kafatasına yerleştirilmiş bir antenle sadece görebildiğimiz renklere değil aynı zamanda bizim göremediğimiz kızılötesi ve ultraviyole ışıklarına da uyumlu frekansları duyabiliyor. Harbisson, bunun bir sayborg olduğunu iddia ediyor. Sayborg'u yeni ortamlara uyum sağlayabilmesi amacıyla teknolojik olarak geliştirilmiş yeteneklerle dolu bir organizma olarak tanımlayabiliriz. Yararlı fakat sınırlı olan bu cihazlardan, bir çeşit beyin-makine etkileşimlerine geçiş; büyük ve çığır açan bir bilimsel buluş gerektiriyor. Beyin implantları üzerine yapılan birçok araştırma, hayvanları denek olarak kullanıyor ve maymunların ve diğer hayvanların maruz kaldığı onlarca zarar, bu durumu etik olarak sorgulanabilir bırakıyor. Her durumda, Musk'ın planının gerçekleşmesi için, hayvanların yanı sıra insanların üzerinde de deney yapılması kaçınılmaz olacak. Tedavisi olmayan bir hastalık veya engele sahip hastalar, onlara umut verebilecek tıbbi bir araştırmaya katılmak için gönüllü olabilirler. Neuralink, bu hastalara yardımcı olabilmek için planlanmış bir araştırma ile başlayacak, fakat büyük amacı gerçekleştirmek için, onların da ötesine geçmesi gerekecek. ABD, Avrupa ve diğer birçok ülkede, insan deneklerin kullanımı konusunda sıkı düzenlemeler, beyinlerimizi bilgisayarlara bağlayarak bilişsel yetenekleri geliştirmeyi amaçlayan deneyler yapılmasını zorlaştırıyor. ABD'de sinirbilimci Phil Kennedy, felçli hastaların yalnızca düşünceyle iletişim kurmaları konusundaki çalışmalarını daha ileriye götürebilmek için kendi beynine elektrotlar yerleştirebildi ama operasyonu gerçekleştirmek için gönüllü olacak cerrahı bulabilmek için, Orta Amerika'da küçük bir ülke olan Belize'ye gitmek zorunda kaldı. İngiltere'de ise sayborg öncüsü Kevin Warwick ve eşi, farklı insanların sinir sistemleri arasında direkt iletişimin mümkün olduğunu göstermek için kollarına veri dizinleri yerleştirdiler. Musk, araştırmalarda insan deneklerin kullanımı ile ilgili düzenlemelerin değişebileceğini vurguladı. Tim Cannon, Phil Kennedy veya Kevin Warwick gibi bilimsel veya tıbbi niteliğe sahip biri değil, fakat bu durum, onun vücuda biyonik cihazlar yerleştiren Pittsburgh şirketinin kurucusu olmasını ve bu cihazları ilk olarak kendi üzerinde denemesini engellemedi. 2015 yılında ise Düsseldorf'ta dünyanın ilk sayborg fuarı düzenlendi. Düsseldorf Sayborg Fuarı'nda parmakları ya da kollarına mıknatıslar, radyo frekans tanıma çipleri ve farklı cihazlar yerleştirmiş bir sürü insan vardı. Doktorlar ve cerrahlar sağlıklı insanlara işlem yapmak konusunda isteksiz oldukları için, bu tür yerleştirme operasyonları genellikle dövmeciler ve bazen de veterinerler tarafından gerçekleştiriliyor. Warwick, sayborg gönüllülerinin bilimsel çalışmalara katkı sağladıklarını söylüyor. Bunun onların seçimi olduğunu vurguluyor. İnsanlar riskler konusunda detaylı bir şekilde bilgilendirildikten ve bu riskleri alma konusunda gönüllü oldukları sürece neden yasak olsun ki? diye de ekliyor. İnsanların sigara içmelerini veya dağ zirvelerine tehlikeli tırmanışlar yapmalarını engellemiyorsak, insanlar bilimdeki gelişmelere katkı sağlamak için gönüllü olmak istediklerinde katı bir tutum sergilemek çok da mantıklı görünmüyor. Bunu gerçekleştirmek, hayatlarına anlam kazandırabilir ve eğer Musk haklıysa, bu hepimizi kurtarabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/internet-beynimizi-nasil-degistiriyor", "text": "Beynimizin çalışmasındaki değişikler, en başta, her türlü bilgiye çok daha kolay ve hızlı ulaşabilmemizden kaynaklanıyor. Aklımız, artık, daldan dala atlamaya, bir konuyu çabucak gözden geçirip bir diğerine geçmeye alışıyor. Bunun da en olumsuz etkilerinden biri, kitap okuma, daha doğrusu okuyamama üzerine oluyor. Eskiden bir kitabı saatlerce keyifle okurken, artık birkaç sayfa okuduktan sonra dikkatimiz dağılıyor, başka bir şeye geçme ihtiyacı duyuyoruz. Bu, benim de, kendimde ve çevremde gözlemlediğim gerçekten endişe verici bir değişim. Günümüzde, birçoğumuzun, gözleri ve kulakları aracılığı ile algıladıklarının artan bir bölümü gerçek dünya yerine internet üzerinden geliyor. Haber, mektup, gazete, dergi, kitap, ansiklopedi, müzik, resim, film, oyun... hepsi orada. Üstelik de pek çoğu, her yerden, ücretsiz ve anında ulaşılır durumdalar! Basılı kitapların dipnotlarından çok farklı olarak, internetteki bağlantılar bizi, bir tıkta, yeni kaynaklara, bilgilere uçuruyorlar. Başlıyoruz 'sörf' yapmaya. Bütün bunlar, bir yandan duygu ve düşüncelerimiz için malzeme hatta birer nimet oluyorlar, öte yandan da, düşünüş biçimimizi, düşünce süreçlerimizi ve, sonucunda, davranışlarımızı değiştiriyorlar. Bir benzetme yapmak gerekirse, eskiden bilgi denizinde yavaş yavaş yüzen bir dalgıç iken, şimdi dalgaların üzerine zıplayan bir jet ski sürücüsüne döndük! Yapılan araştırmalar, her meslekten insanın, örneğin yazarların, araştırıcıların, hekimlerin da benzer sorunları yaşadığını doğruluyor. Kitapları, hatta uzunca makaleleri okumak giderek zorlaşıyor ve terk ediliyor. Değil 'Harp ve Sulh' ya da 'Sefiller'i okumak, bir blog'daki üç dört paragrafı hazmetmek bile olanaksızlaşıyor. Beyinlerimiz artık neredeyse müzikteki 'staccato' ritmiyle, yani kesik, kesik çalışıyor. Web'deki dokümanların başlıkları, 'içindekiler' bölümü, ya da özeti yeterli görülüyor. University College London'un ülkenin kütüphanelerinde yaptığı bir araştırma bu 'kaymağını alma' diyebileceğimiz arama ve okuma türününün genelleşmekte olduğunu gösteriyor. Bu nedenle otomatik özetleme algoritmaları ve yazılımları günümüzde önemli bir araştırma alanı oluşturuyor! İşin ilginç yanı, 20-30 yıl öncesine göre daha çok okuyoruz! Ama, şimdiki başka tür bir okuma. O kadar başka ki, bizlerin de başka tür bir düşünme biçimine, hatta başka bir benlik sahibi olmamıza yol açıyor. Internet türü okumanın, yani hız ve verimliliğin öncelikli olduğu günümüzde, yazılı basın döneminin 'derin okuması' diyebileceğimiz, düşünerek ve içe sindirerek okumanın yerini, 'enformasyon seçici, ayıklayıcı' bir okuma alıyor. Bu da, beynimizin, sakin ve kesintisiz bir derin okuma sırasında aktifleşen, anlam çıkarma ve bağlantılar kurma becerilerinin giderek devre dışı kalmalarına yol açıyor. Okuma, bilindiği gibi, insanların içgüdüsel bir özelliği değil, sonradan öğrendikleri bir yetidir. Okuma, beynin birçok değişik bölgesini seferber eder ve bu bölgeler dile ve alfabeye göre ciddi değişiklikler gösterirler. Bu nedenle okuma ve yazma yöntem ve stilimiz aklımızın çalışma biçimini de doğrudan etkiler. Buna verilen en ilginç örnek, büyük filozof Friedrich Nietzsche'nin 1880'li yıllarda görüşünün bozulması ve kalemle yazmakta zorlanması üzerine ellerine bakmak zorunda kalmamak için daktiloda on parmak yazmayı öğrenmesidir. Birçok otoriteye göre, daktiloda yazmaya başması ile birlikte Nietzche'nin yazı stili de değişmiş, filozofun belagatı daha çok kelime oyunlarına ve 'telgraf' stiline dönüşmüştür. Fiziksel değil de zihinsel yeteneklerimizi arttıran teknolojilerin yarattığı derin değişikliklere bir diğer ilginç örnek de, 14. yüzyılda, o zamana kadar kullanılagelen güneş, kum vb. türü saatlerden farklı olarak, sürekli ve hassas olarak çalışabilen mekanik saatin icadıdır. İnsanlara her an doğru zamanı gösteren bu aygıtın olağanüstü etkileri olmuştur. Saatin icadı ile birlikte, zaman, insanların faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçası olmaktan çıkmış, kendi başına varolan ve ölçülebilen bir büyüklük haline gelmiştir. Bu paradigma değişikliği de, insanların ne zaman uyuyacakları, çalışacakları ve yemek yiyeceklerine, duyularını dinlemek yerine saate bakarak karar vermelerine, yani bir anlamda dünya algılarının fakirleşmesine yol açmıştır. Ama aynı değişiklik, saatin tik taklarının çağrıştırdığı gibi, sürelerin ve diğer büyüklüklerin hassas matematiksel ölçümüne ve onunla birlikte bilimsel düşünce devriminin başlamasına öncülük etmiştir. Bilişsel süreçlerimizdeki bu önemli değişiklikler kendimizi niteleyiş biçimimizi de değiştirmektedir. Saat bulunduktan sonra, yakın zamanlara kadar zeki biri için 'kafası saat gibi çalışıyor' derken, artık 'bilgisayar gibi' demek durumundayız! Öte yandan, sinirbilimin kanıtladığı gibi, insan beyninin, her yaşta, nöronlar arasında yeni bağlantılar yapabilmesi bu değişikliklerin benzetmelerle sınırlı kalmadığını bizleri biyolojik olarak da değiştirdiğini göstermektedir. Internetin bilişsel yeteneklerimiz üzerinde geniş kapsamlı etkileri olduğu kuşku götürmemektedir. Büyük İngiliz matematikçisi Alan Turing'in 1936'daki makalesinde kanıtladığı gibi, sayısal bir bilgisayar, bilgi işleyen her türlü aygıtın işlevlerini yerine getirebilecek biçimde programlanabilir. Günümüzde gördüğümüz de tam olarak bu. Neredeyse sınırsız bir güç ve kapasiteye sahip olan internet ile mobil teknolojiler, tüm diğer zihinsel yetenek artırıcı teknolojileri kapsamları altına almakta ve beyinlerimizi de hızla değiştirmekteler. - http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2008/07/is-google-making-us-stupid/306868/ - Scientific American dergisi, Aralık 2013 sayısı - http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQXV0b21hdGljX3N1bW1hcml6YXRpb24"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/internetin-babasi-tim-berners-lee", "text": "Bu sözler Web'in babası kabul edilen İngiliz bilgisayar profesörü Sir Tim Berners-Lee'ye ait. Tim Berners-Lee 1989'da Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN laboratuvarlarında HTML işaretleme dilini geliştirerek Dünya Çapında Ağ olarak tanımlanan bilgi paylaşım sistemini kurdu ve aynı zamanda ilk web tarayıcısı yazılımını geliştirdi. Şu an dünyanın neredeyse yarısı internetten yararlanıyor. İngiltere'de nüfusun %92'si internet kullanıyor. Bu oran ABD'de %88.5 ve Avustralya'da %85. İnternetin henüz gelişmiş bir ağ ile tanışmadığı dönemlerde ise sadece e-posta, haber grupları ya da çevrimiçi kütüphane katalogları üzerinden bilgi alışverişi sağlanıyordu. İnternet henüz sınırlı sayıda kişi tarafından kullanılırken sorun yoktu; taa ki 80'lerin sonuna doğru kullanıcı sayısı artana kadar... ABD'li bazı girişimciler internette bilgi yönetimini basitleştirmek için büyük çaba harcadı. Ve sorunu Tim Berners Lee çözdü. Üstelik amacı yalnızca CERN'deki araştırmacıların bilgi-alışverişini kolaylaştırmaktı. Tim, bu çalışmanın bütün dünyayı etkileyecek bir devrim olduğunu o gün tahmin etmiyordu. Dünyayı değiştiren bilim insanı, 8 Haziran 1955'te Londra'da iki matematikçinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Anne ve babası ilk bilgisayarlardan biri olan Mark I'in üretiminde yer almıştı. Tim, fizik okumak üzere Oxford Üniversitesi'ne başladı. Bu yıllarda hackerlık yaptığı için okuldaki bilgisayarları kullanması yasaklandı. O da eski bir televizyonun parçalarını kullanarak kendisine yeni bir bilgisayar yaptı. Tim, Oxford Üniversitesi'nden 1976 yılında mezun oldu. Mezuniyetten sonra Cenevre'de bulunan Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi CERN'de yazılım mühendisi danışmanı sıfatıyla geçici olarak çalışmaya başladı. 1980 yılında yazılım mühendisliği danışmanı oldu. Ama Tim, CERN'deyken birlikte çalıştığı, dünyanın dört bir tarafından gelen çok sayıda araştırmacının birbirleriyle olan bağlantılarını ve proje bilgilerini hatırlamakta zorlanıyordu. Tüm bu bilgileri içeren 'Enquire' adında bir program yazdı. Her biri birbirine bağlı kişi ve proje bilgileri artık akıllarda değil, bu programın sağladığı yedek hafızada tutulmaya başlandı. Ancak Tim'in asıl başarmak istediği, dünya genelinde herkesin erişebileceği bir bilgi paylaşım alanı oluşturmaktı. Çünkü merkezdeki tüm araştırmacıların her türlü doküman ve bilgiye kolayca net üzerinden ulaşabilmesini istiyordu. Bu amacına da 5 yıl içinde ulaştı. 1989 yılında CERN laboratuvarlarında HTML programlama dilini geliştirerek www olarak tanımlanan internet üzerinden bilgi paylaşımını kolay hale getiren bilgi paylaşım sistemini kurdu. Yalnızca bununla kalmayıp web sayfalarının internetteki sitelere bağlanmasını sağlayan HTTP sistemini yarattı. Otomatik olarak web sayfalarının bulunup izlenmesini, bunlara ek olarak bilgiyi kolayca arayıp bulmaya yarayan yazılımlar geliştirdi. Tim Berners-Lee bu fikrin aslında bütün dünyayı etkileyecek devrimsel bir yenilik olduğunu o gün tahmin etmiyordu. Ancak sonuçlar çok çarpıcı oldu. 1992 yılında internette yalnızca 50 web sayfası varken, dört yıl sonra bu sayı 40 milyonu aştı. Bu da internetteki trafiğin 341.634 kez büyümesi anlamına geliyordu. Buluşunu para kazanmak için kullanmak yerine, 1994 yılında www'nun ücretsiz ve herkes tarafından kullanılabilmesini garantilemek amacıyla, internet ağı ile ilgili standartları dünya çapında belirleyecek açık bir kurum olan World Wide Web Consortium'u (W3C) kurdu ve halen başkanlığını yürütüyor. Tim Berners Lee, aynı zamanda MIT'te kıdemli araştırmacı ve Southampton Üniversitesi'nde bilgisayar bilimleri profesörü. 1999 yılında TIME dergisinin yayınladığı 20. yüzyılın en etkili 100 insanı listesine giren Tim, birçok ödül ve unvan sahibi oldu. İnsanlık kültürüne katkılarından dolayı 2004 yılında kendisine İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından Sir unvanı verildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/is-hayatinda-basarinin-sirri", "text": "Sahip olduğunuz teknik becerilerin, geleceğin dünyası için yalnız başına yeterli olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yapılan analizler, teknik becerilerinizi sosyal becerilerinizle bir araya getirmenin sizi daha çok aranan bir çalışan haline getireceğini gösteriyor. İş ağı kurma sitesi LinkedIn, yaptığı analizlerin sonucunda işverenlerin 2019 yılında çalışanlarda en çok aradığı özelliklerin hangileri olduğunu sıraladı. LinkedIn'e göre şirketlerin bu yıl en çok talep ettiği/edeceği sosyal nitelikler; yaratıcılık, ikna yeteneği, işbirliği, uyum sağlama ve zaman yönetimi. En çok talep edilen teknik beceriler ise bulut bilişim, yapay zeka, analitik akıl yürütme, insan yönetimi ve UX dizaynı. Analizde ayrıca, işverenlerin, teknik ve sosyal becerileri birlikte kullanabilen elemanları daha çok tercih ettiği belirtiliyor. Bulgular, Dünya Ekonomik Forumu'nun iş geleceğiyle ilgili raporuyla da uyuşuyor. Teknoloji ve otomasyon ilerlese de orijinallik, inisiyatif alma ve eleştirel düşünme gibi insan becerilerinin değerinin artacağı daha önce de ifade edilmişti. Forum'a göre gelecekte işgücünde kaymalar meydana gelebilir. Bu sebeple bugünkü işgücünün neredeyse yarısından fazlasının gelecek yıllarda yeni beceriler geliştirmesi gerekiyor. ABD Ulusal Kolejler ve İşveren Sendikası'nın yaptığı anket de benzer birtakım özelliklerle birlikte çözüm odaklılık, farklı açılardan bakabilme, muhakeme gücü, çalışkanlık ve iletişim becerisinin de -çalıştığınız şirket ve mevkii fark etmeksizin- size daha iyi bir kariyer verebileceğinin altını çiziyor. Yeni Zelanda hükümeti bile daha iyi bir kariyer için birtakım tavsiyeler veriyor. Belirledikleri yedi temel yetenek arasında -yukarıda sayılanlardan farklı olarak- çalışanın kendini yönetmeyi başarabilmesi, öğrenmeye olan açlık ve zorluklarla başa çıkabilme var. The Balance Careers ise bu özelliklerin yanında bir de kişilerarasılık gibi bir kavrama dikkat çekiyor. İnsan becerileri olarak da anılan bu özellik, diğer insanlarla etkileşimde bulunmayı ve bağlantılar kurabilmeyi kapsıyor. İşverenler tarafından aranan bir diğer önemli özellik ise pozitif yaklaşım; olay ve durumlara karşı önyargı, kin ve nefretle yaklaşmak yerine bardağın dolu tarafını görmek anlamına geliyor. Bu önemli, çünkü işverenler zaten stresli ve zorlu koşullarda çalışılan günümüz iş dünyasında daha pozitif ve çözüm odaklı personelleri tercih ediyor. Bu yaklaşım farklılığı, önünüze gelen işi de bağlılıkla yapmanızı sağlıyor. Sonuçta ortaya daha yaratıcı ve nitelikli işler çıkabiliyor. Tüm bunlarla birlikte içinde bulunduğumuz teknolojik çağın gereklilerini bilen çalışanlar da işverenlerin gözünde sizi değerli kılıyor. Sözgelimi sosyal medya becerisi; bugün bir dokunuş sayesinde dünyanın diğer ucuyla rahatça iletişim kurabilmenizi sağlayan sosyal medya, şirketler açısından büyük bir avantaj. Bu sebeple de platformların nasıl kullanacağını, bir başka deyişle ürünü/hizmeti doğru mesajla hedef kitleye nasıl ulaştıracağını bilen bir çalışan, hangi sektörde olursa olsun tercih sebebi. Bu yazıda derlediğimiz yeteneklerden bazıları, değiştirilmesi zor olan karakter özelliklerinin yansımaları olsa da değiştirebileceğiniz/geliştirebileceğiniz birçok beceri söz konusu. Bunlar, kendinizi bir yarış atı gibi görüp sürekli daha fazlasını istemek gibi tüketici/sömürücü bir bakış olarak değerlendirilmemeli. Daha ziyade kendinizi geliştirmek ve ilişkilerinizi daha ileri bir seviyeye taşımanın gerekliliği olarak görülebilir. Çünkü öğrenebileceğiniz/sivriltebileceğiniz yetiler ve hatta tavırlarınızdaki ufak bir bakış açısı değişikliği bile size daha mutlu bir gelecek ve içinde severek bulunacağınız bir iş ortamı sağlayabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/is-kazalarini-engelleyen-robot-sistemi", "text": "İş kazalarının önüne geçebilmek amacıyla üretimde kullanmak üzere kaynak robotu geliştirildi. Türkiye'de iş kazaları sıklıkla gündemde olan bir konu. Bu kazaların önüne geçebilmek içinse sorunun kaynağına yönelik çalışmalar yapmak gerekiyor. Bu doğrultuda çalışma üreten ASTOR Transformatör iş kazası risklerini azaltmak için, üretimde kullanmak üzere kaynak robotu geliştirdi. Yeni nesil bu robotlar daha hızlı üretim ve daha az hata olanağı sunuyor. Genel Müdür Enver Geçgel; İş kazaları çok ciddi bir sorun. Böyle sorunlarla karşılaşmamak için dağıtım transformatörleri kazan ve kapak kaynak işlemlerini robot teknolojisi kullanarak yapıyoruz. Bu robot sistemleri sayesinde riskli bir işlem olan kaynak insan eli değmeden işçilerimiz korunarak yapılıyor dedi. Türkiye'de ilk defa kullanılan bu yöntem için ciddi bir AR-GE ve yatırım süreci gerekiyor. Tübitak'ın desteklediği AR-GE projesi sonucu firma, yeni robot sistemlerini de üretime dahil etti. Firma, tam kapasite çalıştığında ayda 2 bin dağıtım transformatörü üretebiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/iyi-projeye-400-bin", "text": "ODTÜ elektronik mezunu 2 arkadaş Özgür Deniz Önür ve Yağız Yaşaroğlu. Kaplarına sığamayan iki kafadar. Kafalarında hep bir gün kendi fikirlerini ürüne dönüştürmek vardı. 2005 yılı sonunda hayallerini gerçekleştirdiler ve çalıştıkları TÜBİTAK'tan ayrılarak Mobilus'u kurdular. Bir yıl sonra aralarına Ekin Dino'yu da aldılar. Mobilus bir süre proje bazlı yazılım firması olarak faaliyet gösterdi. Bu arada kafalarındaki fikir de daha da berraklaşmaya başlamıştı. Mobilus, üç yıl kadar önce proje bazlı yazılım firması olmaktan çıkarak tüketici ürünleri geliştirmeye karar verdi. Ürünleşme döneminde, ODTÜ TEKNOKENT'in, TeknoJump projesiyle San Francisco'ya, Silikon Vadisi'ne gitmeyi başardılar. T-Jump'da, melek yatırımcılardan gelen görüşlerle fikirlerini nasıl hayata geçireceğini öğrenen Mobilus ekibi, son kullanıcının ihtiyacı olan ürünü geliştirmenin püf noktalarını öğrendi. Özgür Önür, T-Jump deneyimlerinden sonra, İstanbul'daki bir melek yatırımcıdan 400.000 ABD doları yatırım alındığını söylüyor. Şu anda ön siparişleri topluyorlar. Mayıs ayında teslimatların başlayacağını söylüyorlar. Hedefleri Amerika'da da pazara sunmak. Bu arada unutmadan söyleyelim. Turkcell'in daha önce geliştirdiği Turkcell Online Kamera sistemi de Mobilus tarafından geliştirilmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/keske-makinelerle-karsilikli-konusabilsek", "text": "Hata yapmak insan olmamızın temel özelliklerinden biri. Dolayısıyla 'hatasız insan' olmak diye bir konu söz konusu olamaz. Ancak hatalar minimize edilebilir. Bilim dünyası uzun yıllarda beri çalışanların performansını etkileyen bilişsel ve sosyal faktörleri incelediler ve hataları en aza indirgemenin yollarını aradılar. New Scientist'in bu konudaki dosyasından yola çıkarak 'Beyin ne kadar mükemmel?' başlığı ile başlattığımız mini dizimizde biz de 6 sayı boyunca bunu farklı açılardan ele aldık. Dizinin son bölümünde konu yapılan hatalarda teknolojinin rolü. Örnek Afganistan'dan. 2001 yılında istenmeyen bir kaza yaşanmıştı. Bakın nasıl.. ABD Özel Kuvvetleri'nden bir subay Taliban mevzilerinin koordinatlarını GPS ünitesine girdi. Tam bilgileri B-52 bombacısına geçmek üzereyken cihazın pili bitti. Hızla bataryayı değiştirip bilgileri yolladı. Ancak şunun farkında olmamıştı: Cihaz yeniden başlatıldığında, otomatik olarak koordinatları kendi konumuna getirmişti. Ve 900 kilogramlık bomba Taliban yerine Amerikan üssüne düştü. Subay ile birlikte orada bulunan 7 kişiyi öldürdü. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nden Sarah Sharples, giderek otomatikleşen bir dünyada insan ile makine arasındaki yanlış anlamaların önemine dikkat çekiyor. Teknolojik karışıklıkların yol açtığı büyük kazalar hayli fazla. Örneğin 2009 yılında THY Havayolların ait bir uçak Amsterdam'da Schiphol havalimanına yaklaşırken düştü. Nedeni, uçuş bilgisayarındaki hatalı bir altimetrenin uçağı aşağı inmek üzereyken yavaşlatmasıydı. Aslında ilk uyarı uçuş ekranında beliren küçücük bir kelimeydi: Retard. Ancak diğer görevlerle meşgul olan kokpit ekibinin bunu fark etmesi kolay değildi. 2013 yılında, Asiana Havayollarının 214 no'lu seferini gerçekleştiren uçağı, San Francisco'ya yaklaşırken düştü. Bunun nedenlerinden biri uçuş ekibinin uçağın karmaşık bilgisayarının farklı uçuş modlarında nasıl davrandığını bilmemesi idi. NASA'nın araştırma psikoloğu Michael Feary, buna yol açan nedeni uçuş bilgisayarı ekranlarında mühendislik dili kullanılması'' olarak tanımlıyor Ve bilgisayarlarla insanlar arasında daha iyi iletişim kurulabilmesi için ara yüzlerin geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu yazı HBT'nin 63. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/kuantum-interneti-giderek-gercek-oluyor", "text": "\"Kuantum dolaşıklığı olgusu daha önce çok sayıda deneyle kanıtlanmıştı. Bu süreçte iki dolaşık ışık parçacığı, birbirinden çok uzak olsalar da, birbirine bağlı kalıyorlar. Bir parçacığa ne yapılırsa, aynı anda diğerini de etkilemekte . Bu iki ışık parçacığının, birbiriyle etkileşimli davranışı çok daha kısa mesafelerde görülmüş ve ölçülmüştü. Son yıllardaki deneylerde bu etkileşim mesafeleri git gide büyüdü. Örneğin Avusturyalı araştırmacı Anton Zeilinger ve ekibi, birkaç yıl önce parçacıkların çok uzak mesafelerde bile birbirine bağlı kaldıkları ve Albert Einstein'ın hayali uzaktan etki diye tanımladığı bu kuantum dolaşıklığını 144 kilometreye çıkarmaya başarmıştı (Quantum teleportation over 143 kilometres using active feed-forward, Nature 5.9.2012). Çin 16 Ağustos 2016'da yörüngeye bir Kuantum uydusu göndermişti. Amaç, dolaşıklığın mesafesini artırarak ölçmekti. Çinli bilimciler, lazer ile dolaşık fotonları, aralarında 1203 kilometrelik mesafe bulunan iki alıcı istasyona gönderdi. (Satellite-based entlanglement distribution over 1200 kilometers, Science 16.6.2017) Ve ışık parçacıkları arasında benzer etki saptadılar. Üstelik de fotonlar 500 kilometre yükseklikten dünyaya gönderilmişler ve uyduların pozisyonlarına göre yer istasyonlarına dek 2000 kilometreyi geride bırakmışlardı. Tüm bunlar salt meraklı bir deneyin sonucu değil, bunun arkasında somut çıkarlar da yatıyor. Dolaşık bir fotonun her durum değişikliği diğerini de etkilediği için bilgiler ışık hızıyla büyük mesafelere aktarılabiliyor. Bu da yöntemi kırılması imkansız hale getirerek olası bir kuantum internetinin temelini olası kılıyor. Gelecekte kuantum bilgisayarları da bu şekilde etkileşebilirler. Ama bunun için ilk önce kuantum iletişiminin küreselleşmesi gerekiyor. Dünya atmosferindeki bozucu etkiler, uzak mesafelerde, dolaşık durumda sadece çok az fotonun hedefe ulaşmasına izin veriyorlar. Benzer sorunlar cam elyaf kablolarda yaşanıyor. Bu yüzden gelecekte uydulara geçilmek isteniyor. Nitekim bir kuantum uydusunda üretilen dolaşık fotonlar, atmosferin ötesindeki yollarının önemli bir kısmını bozulmadan tamamlıyorlar. Foton ışık- çiftleri böylece birbirine 144 kilometreden daha büyük bir mesafede yer alan yer istasyonlarına gönderildiklerinde, dolaşıklıklarını koruyorlar. İşte Çinli bilim insanları bunu ilk kez başardılar. Jian-Wei Pan ve ekibinin, kuantum iletişimindeki bu olağanüstü başarıları Quess projesi çerçevesinde, Çinli filozof Micius'un adını alan uyduyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar özellikle de uydunun yüksek hızı gibi birkaç teknik zorlukları aşmak zorundaydılar. Bu yüzden de Çinli bilim insanlarının birkaç ay içinde yörüngeden uzak mesafeli başarılı bir dolaşıklık gerçekleştirmeleri, gerçek bir teknolojik atılım olarak kabul edilmektedir. Uydunun üzerinde kuantum deneyinin verici birimi bulunuyor. Bu verici, ışını bir ışın ileticisinden ve özel bir kristalden aktaran bir lazerden oluşmakta. Bu şekilde saniyede 5,9 milyon çift ve 810 nanometre dalga boyunda dolaşık fotonlar üretiliyor. Her çift fotondan biri polarizasyon durumuyla bağlantılıdır. Uyduya yerleştirilen teleskop çanaklarıyla, dolaşık lazer fotonlarının ışınları yer istasyonuna gönderiliyor. Deneyler sırasında Çin'de birbirinden 1.203 kilometre mesafede yer alan üç alıcı istasyon hazırda bulunuyordu. (China's quantum satellite achieves 'spooky action' at record distance, Science 15.6.2017). Jian-Wei Pan burada gelen fotonların gerçekten de hala dolaşık olup olmadığını yani bilgi aktarıp, aktaramadıklarını kontrol etmiş. Gerçekten de uydudan çıkan fotonların dolaşıklıkları korunarak yakalanabilmiş. Üstelik de fotonlar 500 kilometre yükseklikten dünyaya gönderilmelerine ve uyduların pozisyonlarına göre yer istasyonlarına dek 2000 kilometreyi geride bırakmalarına rağmen aktarım, bilgilerin okunmasına yetecek kadar güçlüydü. Tabii bu sonucu elde etmek pek kolay olmadı. Uydunun pozisyonu yerdeki istasyonların pozisyonundan kaydığı için, verici ve alıcı birimlerinin bu hareketi mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde takip edip, dengelemeleri gerekiyordu. Ayrıca kozmik ışının, uydunun üzerindeki hassas cihazlara zarar vermemesini sağlamak gibi bir zorluğun da aşılması lazımdı. İşte bu başarılı aktarım sayesinde ilk kez uydu destekli bir kuantum iletişimi mümkün oldu ki bu çok önemli bir teknolojik atılımdır. Pan geliştirdikleri uydu destekli teknolojinin, hem kuantum iletişiminin pratikte kullanımını, hem de büyük mesafeli temel kuantum optik deneyleri için yeni yollar açtığını söylüyor. Çünkü bu tür yörüngesel-gezegensel kuantum ağıyla gelecekte örneğin birbirine belli bir uzaklıkta bulunan yer istasyonları arasında kuantum anahtarı değiş tokuş edilerek, şifrelenmiş bir iletişim sağlanabilecek. Kuantum Dolaşıklık, iki parçacık gibi, iki sistem etkileştiğinde oluşur. İki sistem, birbirinden uzak mesafelerde ayrıldığında dahi , özellikleri arasında iletişim kurarlar. Sistemlerden birini ölçen bir gözlemci buna karşılık gelen çok uzaktaki diğer sistemin ölçümlerini yapan ikinci gözlemcinin ölçümlerini tahmin edebilir. Dolaşıklığı oluşturan etkileşime bir örnek: bir parçacık başka iki parçacığa ışıdığı zaman oluşur. Momentumun korunumundan dolayı, ışıma ürünleri momentumları birbiri ile ilişkili olacak bir durumda olmak zorundadırlar. Eğer bir tanesin momentumunu ölçersek diğerininkini de biliriz. Bu yazı HBT'nin 65. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/mekanik-turk-ve-internetin-hayalet-iscileri-2", "text": "1770 yılında Macar asıllı Wolfgang Von Kempelen tarafından yapılan söz konusu 'Robot' 84 yıllık 'ömrü' boyunca satrançta rakip tanımadı, Napoleon Bonaparte'dan Benjamin Franklin'e kadar ünlüleri bile mat etti. Mekanik Türk'ün masasının önündeki kapaklar açıldığında karmaşık bir mekanik düzenek meydana çıkıyordu. Gerçekte ise onun satrançtaki başarısı masasının altındaki düzenekten değil, onun arkasında gizli bir bölmede oturan bir satranç ustasından kaynaklanıyordu. Yani, yapılan düpedüz sahtekarlıktı ve satranç tahtasını alttan görerek mankenin eline kumanda eden satranç üstadı da daracık bölmesinde epey sıkıntı çekiyordu... 2000'li yılların başında e-ticaret şirketi Amazon internette kitap satışının başarısı sonucu büyüyüp ürün yelpazesini genişletince bir sorunla karşılaştı. Şirketin ürün kataloğunda aynı türden pek çok kalem eşya, malzeme vs vardı. Bu da kullanıcıların ekranları önünde türlü çeşit karışıklıklar ve sorunlarla karşılaşmasına yol açıyordu. Bu nedenle, kataloğun sürekli elden geçirilerek bu tür benzer metin ve görüntülerin düzeltilmesi gerekiyordu. O zamanlar yapay zeka uygulamaları da gelişmemiş olduğundan şirketin yazılımcıları bu sorunu algoritmalarla çözemediler. Sonunda, şirket bu işi, ürün kataloğunu birçok küçük parçaya bölerek, bir internet uygulaması aracılığı ile insanlara yaptırmaya karar verdi. Bu dağıtık yapıdaki sistemin çok önemli bir getirisi vardı, uygulama üzerinden çalışacak bilgi işçileri tek bir yerde bulunmak zorunda değillerdi, sorumlu oldukları işleri bilgisayarları üzerinden istedikleri yerde ve istedikleri zamanda yapabiliyorlardı. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kendilerine 'Turker' adını veren bu kişiler, otomasyonu zor olan ama görevi insanlar yaptığında yüksek bir nitelik istemeyen işleri paralel biçimde yapan bir insan ağı oluşturdular. Amazon'un MTurk uygulaması şirketin kendi gereksinimleri için kısa sürede başarılı olunca şirketin sahibi ve yöneticisi Jeff Bezos uygulamayı 2005 yılında ticari bir ürün haline getirerek genel kullanıma açmaya karar verdi. Bezos, içine insan saklanmış otomattan esinlenerek, ürünlerini, 'Biz yapay yapay zeka ürettik!' diye tanıttı ve adını da Mechanical Turc koydu. Kısa sürede dünyanın her yerinden şirketler ve araştırıcılar MTurk platformuna, ses kayıtlarını yazıya çevirme ya da görüntüleri etiketleme türünden binlerce 'insan zekası işi' yüklediler. Bu işler de, birçok değişik ülkeden, kimliği iş sağlayıcıya iletilmeyen ve çok küçük bir ücret karşılığı çalışan bir işgücü tarafından yapılmaya başlandı. Günümüzde MTurk platformunda tüm dünya ülkelerinden yüz binlerce kişi çalışmakta. Bu da, özellikle iş bulamayan bireylere bir gelir kaynağı sağlasa da çalışma koşulları ve getirisi epey sorunlu. Amazon MTurk çalışanlarını 'görünmez' ve birbiri ile ilişkisiz kılarak onların sömürülmelerine yol açmakla suçlanıyor. Söz konusu 'Mikro İşçiler' saatte ortalama 2 dolar kazanıyorlar... İlginç bir gelişme de MTurk'ün makina öğrenimi uygulamalarının geliştirilmesi için çok önemli bir konuma gelmiş olması. MTurk çalışanları çokça bu sistemlerin eğitimi için kullanılan veri setlerinin oluşturulması için çalıştırılmakta ama rolleri hiç de önemsenmemekte. Bir anlamda Mekanik Türk'ün içindeki satranççı gibiler, zor işi onlar yapıyorlar ama kimse varlıklarının farkında değil... Antropolog Mary Gray ve Bilişimci Siddharth Suri, 'Hayalet İş: Silikon Vadi'nin yeni bir küresel alt sınıf oluşturması nasıl önlenebilir?' adlı kitaplarında, sizin ve benim de sırada olduğumuzu ileri sürüyorlar! Kitapta, kimin tarafından ve nasıl yapıldığı bilinmeyen ve önemsenmeyen 'hayalet işlerin' günümüzdeki tüm bilgi işlerinin yerini alacağı ve işyeri kavramını da sonlandıracağı görüşü ileri sürülüyor. MTurk türü platformların ve işlerin hızla yaygınlaşmakta olması yanında bu işleri yapanlar arasında epey üniversite mezunu hatta lisans üstü eğitimli kişilerin de olması kaygıları artırıyor. Google Asistanı'nın 26 dili anlayabilmesini sağlayan, alt yüklenici olarak çalıştırılan ve sistemin eğitim verilerini derleyen büyük bir dilbilimci ekibi var. Bu kişiler de MTurk emekçileri gibi çalıştırılıyor, gayet az kazanç sağlıyor ve çoğu kez ödemesiz olarak fazla mesai yapmaya zorlanıyorlar. Bu örnek, yapay zeka endüstrisinin çalışma biçiminin önündeki perdeyi açmaya başlayan onlarca diğer örnekten biri. Bu 'hayalet' işçiler yalnızca yapay zekanın çalışmasını sağlayan verileri işaretlemekle kalmıyorlar, Jeff Bezos'un, 'Bizimki Yapay yapay zeka!' sözündeki gibi, yapay zekanın kendisi oluyorlar! Facebook'un, İçerik Moderatörü görevi yapan yapay zeka uygulamasının arkasında binlerce gerçek içerik moderatörü var. Amazon Alexa'nın arkasında da koskoca bir küresel 'Yazıya Aktarıcı' ekibi var. Özetle, yapay zeka, görünmez emekçilerin durmaksızın eğittiği algoritmaların onların işini alacağı güne kadar, bu insanların sömürülen emekleri ile geliştirileceğe benziyor. Bu yazı HBT'nin 179. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/migros-online-yemek-siparisi-sektorune-adim-atti", "text": "Migros'un online kanallardaki gelişimini arttırmak amacıyla kurduğu ve Migros Sanal Market, Migros Hemen, Macroonline ve Tazedirekt hizmetini çatısı altında bulunduran Migros One, yemek siparişi sektörüne adım atıyor. Yeni online yemek platformu Migros Yemek, Migros uygulamasındaki mevcut Sanal Market, Migros Hemen ve Migros Ekstra sekmelerinden sonra yeni bir sekme olarak müşterilerle buluşacak. İlk olarak İstanbul Ataşehir'de yemek servisine başlayan Migros Yemek, Temmuz ayı itibariyle İstanbul'un büyük bir bölümü, Ankara ve İzmir'de hizmet verecek. Hızlı bir biçimde hizmet ağını genişletecek olan Migros Yemek, Türkiye'nin 81 iline yaygınlaştırılacak. Verilen siparişlerin teslimatı ilk aşamada restoranlar tarafından yapılırken, çok yakın zamanda Migros Yemek uygulamasına, Migros'un mevcut online sipariş dağıtım gücü kullanılarak Migros Getirsin seçeneği de eklenip, kullanıcılara iki farklı teslimat seçeneği sunulacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/milyar-euroluk-dev-kuantum-teknolojisi", "text": "Yeni büyük devrimin eşiğinde: Avrupa Komisyonu, kullanımı güvenli haberleşme ağlarından, saatlere ve ultra hassas ağırlık sensörlerine kadar uzanan kuantum teknolojilerini geliştirme projesinin bütçesinin 1 milyar Euro olacağını duyurdu. Komisyon sözcüsü Nathalie Vandystadt, Nature dergisine, 2018'de başlatılacak olan bu girişimin büyüklüğünün, Avrupa Komisyonu'nun şu anda halen devam etmekte olan 10'ar yıllık Grafen Projesi ve İnsan Beyni Projesi'ne benzer olacağını açıkladı. Projenin finansmanının farklı kaynaklardan elde edilecek. Vandystadt'a göre, Avrupa Komisyonu ve diğer çeşitli Avrupa fonları ve ulusal fonlardan finansman sağlanacak. Almanya'daki Stuttgart ve Ulm Üniversiteleri'nde Entegre Kuantum Bilimi ve Teknolojisi bölümünde çalışmalarını sürdüren Tommaso Calarco, tüm dünya genelinde birçok devletin bu teknolojilere yatırım yaptıklarını ve Avrupa'nın bu girişimi yapmadığı takdirde bilim dünyasında ikinci sınıf bir oyuncu olarak kalacağını belirtti. Calarco ayrıca, bu projenin Avrupa için bir ''ya şimdi ya hiç'' durumu olduğunu düşündüğünü belirtti. Dünyanın birçok yerinde bilim insanları kuantum projeleri üzerine çalışıyor. Üst düzey Amerikalı şirketler, kuantum hesaplamaları üzerine yatırımlar yapıyor ve Çinli bilim adamları Beijing'den Shanghai'ya güvenli bir şekilde bilgi gönderimi sağlayacak dünya üzerindeki en uzun (1000 km) kuantum iletişim ağını tamamlamak üzere. Avrupa'da ise bu girişim ile birçok teknolojik gelişmenin ateşleneceği düşünülüyor. O kadar ki, proje, devrim olarak görülen ve kuantum hakkındaki birçok bilginin ortaya çıkmasını sağlayan transistörler ve lazerlerin icadından sonra ''ikinci kuantum devrimi'' olarak adlandırıyor. Girişim, yeni materyalleri tasarlamaya yarayacak olan kuantum iletişim networkleri, hassas kameralar ve kuantum simülatörlerinin gelişimini de desteklemeyi hedefliyor. Ayrıca, uzun vadede her türlü işte kullanılabilecek fütüristik bilgisayarların ve telefonlarda kullanılacak yüksek hassasiyetli sensörlerin tasarlanması da projenin hedefleri arasında yer alıyor. Girişimin başarılı olup olmadığının, teknoloji endüstrisinin yeni yatırımlar ile ne kadar hareketleneceği ile ölçüleceğini ifade eden Calarco, ''Eğer bu hedefe ulaşılamazsa, bu bir başarısızlık olur ancak herkes projeye çok güveniyor'' diyor. Kuantum teknolojileri projeleri, Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerde de bürüyor. Bunlar arasında öne çıkanlar ''Birleşik Krallık Kuantum Teknolojisi Programı'' ve Hollanda'nın ''QuTech'' girişimi. İtalya'da kuantum fiziği üzerine çalışmalar yapan Marco Genovese, bu çalışmaları ticari seviyeye yükseltmek için Avrupa genelinde çalışmalar yapmanın esas olduğuna dikkat çekiyor ve mevcut durumda Avrupa'nın endüstride çok kısıtlı bir rol oynadığını belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/nakit-paradan-akilli-ve-guvenli-mobil-cuzdana", "text": "Alışveriş büyükten küçüğe herkesin en sevdiği aktivitelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğu zaman ihtiyaçlarımızı karşılamak kimi zaman stres atmak için alışverişte çok vakit harcadığımız bir gerçek. Bazen de kısıtlı zamanımızda alışverişimizi hızlı bir şekilde tamamlamak isteriz ve bunun için çoğunlukla internet üzerinden alışverişi tercih ederiz. Bankalar Arası Kart Merkezinin yayınladığı verilere göre Türkiye'de internet üzerinden yapılan kartlı işlemlerin adedi Şekil 1' de görüldüğü gibi her yıl hızla artmakta ve 2016 yılı itibari ile yaklaşık 365 milyon adet işlem gerçekleşmiştir. BKM'nin yayınlamış olduğu Kart Monitor 2014 raporuna göre yapılan araştırmada gelecekte tercih edilecek ödeme araçları sırasıyla %49'u cep telefonu, %44'ü kredi kartı, %42'si internet, %28'i nakit, %9'u kol saati olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ödeme yöntemlerinin tercih edilmesi nakit ile ödemenin yakın bir gelecekte kullanılmayacağını göstermektedir. Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler hayatımızı, alışkanlıklarımızı, ihtiyaç alanlarımızı da aynı oranda değiştirmektedir. Digital ortamdaki yenilikler alışveriş anlayışında da yeni gelişimler ile birlikte farklı alışveriş ortamlarını tüketiciye sunmaktadır. Bu hızlı gelişimin hayatımıza kattığı yeniliklerden birisi de mobil ödeme teknolojileri ve hizmetleridir. Tüm dünyada ve ülkemizde tüketiciler mobil cihazlarını iletişim hizmetlerinin yanı sıra bir ödeme aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Mobil ödeme, cep telefonumuzda kullandığınız hat üzerinden kredi kartı bilgisi ya da nakite ihtiyacımız olmadan kolay ve hızlı ödeme yapmayı sağlayan servistir. Tüm dünyada giderek artmakta olan mobil ödeme sistemleri ülkemizde de Online Cüzdanlar, Mobil Cüzdanlar, SMS Bazlı Ödeme Sistemleri olarak yerli ve yabancı firmaların kullandığı sistemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Mobil ödeme yöntemi söz konusu olduğunda genelde bankalar tarafından yenilenen ödeme araçları, artık mobil operatörlerinin sunduğu yenilikler öncülük etmeye başlamıştır. Mobil ödemelerde Yakından Mobil Ödemeler ve Mobil Uzaktan Ödeme olmak üzere iki yöntem bulunmaktadır. Mobil cihazın gerekli özelliklere sahip olması durumunda her iki türde ödemeyi gerçekleştirmek mümkündür. Mobil Uzaktan Ödeme modelinde güvenli unsur kullanılması gerekli değildir. Çünkü sistemin yapısına göre kimlik doğrulama ödeme hizmeti sağlayıcısının kullandığı yönteme uygun olarak tüketici ödeme sunucusundan doğrudan kimlik doğrulama yapmaktadır veya SIM kartlarında bulunan güvenlik özellikleri kullanılmaktadır. Yakından Mobil Ödemeler de güvenli unsurun yanısıra Yakın Alan İletişim Kontrolcüsü ve uygulamanın güvenli çalışmasını garanti eden arayüzlerin olması gerekmektedir. Yakından Mobil Ödeme, Yakın Alan İletişimine (Near Field Communication doğrudan erişip işlem noktası ile iletişim sağlayabilen ödeme kartı işlevini yerine getiren bir yazılımdır. Yakın Alan İletişim Teknolojisi 2003 yılından beri ISO RFID standardında yer alan, güvenilir temassız işlem yapabilmeyi ve kısa mesafeli elektronik cihazlara erişimi sağlayıp düşük güçlü veri alışverişi için kullanılan kablosuz bir teknolojidir. Müşteri ödemesini mobil satış noktası üzerinden gerçekleştirmek istediğinde gerekli donanıma sahip mobil telefonunu POS cihazına yaklaştırarak veriyi iletmektedir. Para söz konusu olduğunda mobil ödeme sistemlerindeki veri güvenliği çok fazla önem kazanmaktadır. Özellikle ödeme sistemlerinin ortak Wi-Fi alanlarında kullanılması, anonim şifrelerin olması, basit şifreler ve doğrulama yöntemlerinin kullanılması verilerin çalınmasına olanak sağlamaktadır. Ödeme sistemleri geliştirilirken kullanıcının tüm bilgilerinin gizli kalması için güvenlik sistemlerinin farklı kimlik denetim yapıları kullanılmaktadır. Her sistemde olduğu gibi mobil ödeme sistemlerinde de bilgilerin güvenli bir şekilde tutulması için kimlik doğrulaması yapılmaktadır. Bilgiye dayalı, aidiyete bağlı ve biometrik bilgi tabanlı gibi farklı kimlik doğrulama yöntemleri kullanmaktadır. Bilgi tabanlı kimliklendirme kullanan sisteme giriş yapılabilmesi için şifreye ihtiyaç duyulmaktadır. Kişinin kendisinin belirlediği şifreyi kimse ile paylaşmaması, unutmaması, kolay çözülebilecek yapıda oluşturmaması bilgilerinin ele geçirilmesini engelleyecektir. Aidiyete bağlı kimliklendirme de kişi sisteme giriş yapabilmek için kendisine ait bir kimlik kartı kullanmaktadır. Sisteme girişlerde kullanılan kartın çalınması, unutulması, kaybolması gibi durumlarda bilginin gizliliğini tehdit etmektedir. Biyometrik tabanlı kimliklendirmede kişinin kendisini kullanarak sisteme giriş yapmasıdır. Biyometrik tabanlı kimlik doğrulama kullanıcının herhangi bir bilgiyi aklında tutma veya yanında bir kart taşıma zorunluluğu olmadan bireyin kendine ait bir özelliğini kullanarak sisteme giriş yapmasına dayanmaktadır. Biyometrik sistemlerde parmak izi, el geometrisi, yüz, ses, iris, retina gibi bireyin fiziksel özelliklerini kullanarak veya imza, dudak hareketleri, yazı şekli, yürüyüş şekli gibi aktif olarak o anlık davranışsal olarak elde edilen veriler kullanılmaktadır. Kullanılan verinin bireye ait olması baskasına devretme, unutma, kaybetme gibi durumlarla karşılaşılması mümkün değildir. Biyometrik tabanlı kimlik doğrulamanın diğer kimlik doğrulama yöntemlerine göre sağladığı yüksek veri güvenliği özelliği ile son zamanlarda geliştirilen birçok farklı yeni nesil ödeme sistemlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle banka sistemlerinde parmak izi veya iris tanıma ile sistem girişleri sağlanmaya başlanmıştır. Günümüzde bir çok banka özellikle internet bankacılığı işlemlerini daha güvenilir olmasını sağlamak için biyometrik tabanlı kimlik doğrulamayı kullanmaya başlamıştır. Ödeme sistemi geliştiricileri tüketicilerin güvenlik ile ilgili sorularını cevapsız bırakmamak için gelişen teknolojiyi kullanarak mevcut veya geliştirmekte oldukları ödeme sistemlerinde yeni güvenlik birimlerini kullanmaktadır. Kimimiz teknolojinin bize sunduğu kolaylıkların entegre edildiği yeni sistemleri hemen benimseyip kullanmaktayken bazılarımız ise bu sistemlerin güvenliğinden şüphe edip hala kullanmamakta ısrarcı olsa da mobil ödeme yapmak tüketicilere daha kolay geldiğinden nakit paraya olan ihtiyacı ortadan kaldıracak gibi görünüyor. - Bankalar Arası Kart Merkezi , Kredi Kartı Kullanım Alışkanlıkları Araştırması 2014 http://bkm.com.tr/wp-content/uploads/2015/06/kart_monitor_2014.pdf - Bankalar Arası Kart Merkezi , Mektupla / Telefonla Sipariş Ve İnternette Yapılan Kartlı Ödeme İşlemleri Raporu, http://bkm.com.tr/mektupla-telefonla-siparis-ve-e-ticaret-islemleri/ Bu yazı HBT'nin 53. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/nanoteknoloji-cagi-ve-molekuler-makinalar", "text": "Feynman'ın Aşağıda çok oda var -There's Plenty of Room at the Bottom başlıklı ünlü konuşması nanoteknoloji çağının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Feynman, küçük cihazlar imal edebilecek aletler yapılması için çaba harcanması gerektiğini vurgulayarak, bu çalışmalarda bir atom büyüklüğüne karşılık gelen nano ölçeğe kadar inilmesini önerdi. Böylece gelecekte tek tek atomları bir araya getirerek yeni malzemelerin ve cihazların üretilmesinin mümkün olacağını belirtti. Feynman konuşmasına şöyle devam etti: Malzemelerin çok küçük bir ölçekte kontrol edilmesinden ve yönlendirilmesinden söz ettiğimde insanlar benim minyatür sanatından söz ettiğimi zannediyorlar. Serçe parmak tırnağı büyüklüğünde elektrik motoru, otomobil ve kitapların zaten yapılabildiğini, piyasada mevcut olduğunu söylüyorlar. Oysa ben bunu kastetmiyorum. Yirmi dört (24) cilt Britanika Ansiklopedisinin bir toplu iğne başı kadar alana sığdırılmasının mümkün olduğundan söz ediyorum. Toplu iğne başı 1.6 mm çapındadır. Toplu iğne başını yirmi beş bin (25 000) kat büyütecek olsak 1260 metre karelik bir alan elde edebiliriz. Bu alan 24 cilt Britanika Ansiklopedisi'nin tüm sayfalarını içine alabilecek büyüklüktedir. O halde, tersine bir yöntem izleyerek bu ansiklopedinin tüm sayfalarını 25 000 kat küçültebilirsek 32 atomluk bir alana indirgeyerek, çapı 1000 atom büyüklüğünde olan, kağıt üstünde kalemle işaretlenmiş tek bir noktanın kaplayacağı kadar bir alanı olan bir toplu iğne başına sığdırabiliriz. Bu mümkün müdür? Herhangi bir metalin yüzeyine fotonlarla yazı yazabildiğimizde mümkün olacaktır. Daha sonra, yazılan bu yazının nasıl okunabileceği sorusu akıllara gelir. İnsan gözü 0.22 mm den daha küçük olan şeyleri göremez. Atomik büyüklükteki yazıları okumak ve şeyleri görebilmek için bugün kullanılan klasik mikroskoplar yeterli olmayacaktır. İyonların, elektronların ışık yerine kullanılacağı yeni mikroskoplar geliştirmemiz gerekir... Feynman: Aşağıda büyüleyici küçük bir dünya var. 2000 yılına gelindiğinde insanlar geriye bakarak 1960'larda bilim insanları ve mühendisler neden acaba bu yolda ilerlememişler diye soracaklar... sözleri ile konuşmasını bitirirken, özellikle lise ve üniversite öğrencilerine seslenerek her biri 1000 dolar olan iki ödül vaad etti. Bu ödül davetlerinden birincisi bir kenarı 0.39 mm olan bir küp büyüklüğünde çalışan bir elektrik motoru geliştirilmesi, diğeri de Britannica Ansiklopedisinin tamamının toplu iğne başı büyüklüğünde bir yüzeye yazılması idi. İlk ödül hedefi ne, Kasım 1960'da titiz bir makina mühendisi olan William Mc- Lellan (CalTech'50) tarafından ulaşıldı. McLellan, mikroskop altında görülebilen, bir kalem ucundan daha ince olan bir elektrik motorunu geleneksel araç gereç kullanılarak imal etmişti. Çığır açacak cinsten olmasa da, Feynman bu çabayı ödüle değer buldu, 1000 dolar ile ödüllendirdi. İkinci buluş, 1985'de Stanford Üniversitesinde doktora öğrencisi olan Tom Newman tarafından yapıldı. Newman, Charles Dickens'ın 1859'da kaleme aldığı İki Şehrin Hikayesi romanının ilk sayfasını 1/25 000 oranında küçülterek, elektron lazeri ile 0.2 mm x 0.2 mm boyutlarında plastik bir yüzeye yazmayı başardı, Feynman bu eseri 1959'da yaptığı ikinci çağrıya verilmiş başarılı bir yanıt olarak kabul ederek eseri ödüllendirdi. 25 Ekim 1984'de Essalen Enstitüsü'nde düzenlenen bir bilimsel toplantıda, Feynman 1959 konferansından yirmi beş sene sonra benzer bir konuşmayı Küçük Makinalar başlığı ile yeniden sundu. Konferansına Şimdi, hareket edebilen parçaları olan çok küçük makinalar icad etme olasılığından bahsedelim diyerek başladı, nano ölçekte makina ve bilgisayar üretmenin mümkün olduğunu yeniden vurguladı. Böyle bir sistemin yapılabilmesi için atomlardan ve moleküllerden başlayarak aşağıdan yukarıya yaklaşımıyla çalışmak gerektiğini, ancak bu tür moleküler makinaların ne işe yarayacağını o gün için kestirmenin mümkün olamayacağını söyleyerek konuşmasını tamamladı. Moleküler makina veya moleküler motor adı verilen moleküller kimyasal bağ enerjisini mekanik bir kuvvete ve harekete dönüştürebilen, canlıların yapısında doğal olarak bulunan ya da laboratuvarlarda sentezlenen moleküllerdir. Canlı hücrelerde yer alan DNA ve RNA molekülleri moleküler motorların bilinen en önemli örneklerindedir. Doğanın milyarlarca yıldır ürettiği ve evrim sürecinde giderek daha mükemmellerini geliştirdiği moleküler motorları sentetik olarak üretebilmek için bilim insanları büyük çabalar harcamaktadır. Bu çabaların bir sonucu olarak, 2016 Nobel Kimya Ödülü, bir saç telinden bin (1000) kat daha ince olan Moleküler Makinaları tasarlayarak üreten Jean-Pierre Sauvage (d.1944, Fransa), Sir J. Fraser Stoddart (d.1942, İngiltere-ABD) ve Bernard L. Feringa (d.1951, Hollanwda) 'ya verildi. İsveç Kraliyet Bilim Akademisi, düzenlediği basın toplantısında, Sauvage, Stoddart ve Feringa'nın dışardan enerji verildiğinde, kontrol edilebilir hareketler yapan moleküller geliştirerek yeni bir çığır açtıkları için Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldüklerini bildirdi. Gelecek yazımızda 2016 Nobel Kimya Ödülü alan çalışmalardan söz edeceğiz. Peplow, M. (2015) The Tiniest Lego: a tale of nanoscale motors, rotors, switches and pumps. Nature., 525, 18-21. Bu yazı HBT'nin 62. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/nesnelerin-interneti", "text": "Nesnelerin interneti gelişmekte olan bir teknoloji olarak günümüzde pek çok alanda çözümler sunmaktadır. Yapısı itibariyle fiziksel sınırlamaları olmaksızın, bütünleşik sensörleri vasıtasıyla veri işleme kapasitesi bulunan, güncel iletişim protokollerini kullanarak küresel bilgi ağına dahil olabilen nesnelerin oluşturduğu topluluğa verilen genel isimdir (1). Bu nesne bir web kamerası olabilirken, başka bir örnek için uzun süreli hasta takibi amaçlı konulmuş kalp pili gözlem implantı olabilmektedir. Kullanım amacı ve şekillerine göre çok geniş bir yelpazede örnekler verilebilir. Örneğin; arabanızın periyodik bakımına kısa bir süre kala sizin adınıza en yakın yetkili servisten randevu alması veya kullanıcısının karakterini analiz ederek farklı birinin kullanımını ayırt edebilmesi bu sistemlerin varlığıyla mümkün olabilmektedir. Güncel endüstride tarım, sağlık, bina yöntemi, taşıma sistemleri, askeri alanlarda farklı ürünler kullanımımıza sunulmuştur. Her geçen gün internete bağlanan ekransız cihazların sayısı arttıkça, IoT yapısı giderek genişlemekte ve büyümektedir. IoT altyapısı üzerinde arama yapabilmek için geliştirilmiş olan Shodan (2), birbirlerine bağlı bu nesnelerin kataloğunu sunmaktadır. Bir tarayıcının web sitelerini açarken kullandığı HTTP protokolünün aksine Shodan, FTP, SSH, SNMP, SIP ve RTSP gibi TCP-IP bağlı tüm portları denetlemektedir. Son birkaç yılda Shodan kullanıcıları, bir dizi ağ zafiyeti barındıran sistemleri keşfetmişlerdir. Bunların arasında Berkley'de bulunan bir nükleer reaktör, Hoston civarında bir atık su temizleme merkezi ve bir elektrik santrali sayılabilir. 2011 yılında Cambridge Üniversitesi'nden bir araştırmacı olan Eireann Leverett, bu sistemi kullanarak 100.000'den fazla güvenlik zafi yeti bulunan cihazı tespit ettiğini yayınlamıştır. Benzer tespitler Google çalışanı Billy Rios ve Boeing çalışanı Michael McCrakle tarafından da rapor edilmiştir. Tabi bu durum akıllara pek çok soruyu beraberinde getirmektedir. Cep telefonumuz ile evdeki kombiyi kapatabilme lüksümüz, aslında bir güvenlik zafiyeti ile başımıza dert açar mı? Kötü niyetli birileri yazın ortasında kombiyi tam kapasite çalışacak şekilde konfigure etmesine kim engel olabilir? Sonuçta çoğu IoT cihazı, güvenlik zafiyeti barındırabilecek yazılım ve donanım sistemleri ile geliştirilmektedir. Güvenlik ve gizlilik nesnelerin interneti için çok önemlidir. Başarıyla sonuçlanacak saldırıların insan yaşantısını olumsuz etkileyecek, sağlığa zarar verebilecek ve hatta ölümlerle sonuçlanabilecek etkileri olabilir. IoT cihazlara yapılan saldırılar sadece bu sistemlerin veya kullanıcılarının etkilenmesine yönelik değildir. Yakın zamanda gerçekleştirilen bir dağıtık hizmet reddi saldırısında , kapalı devre kameralar ve dijital video kaydediciler gibi günümüze göre ilkel sayılabilecek çok sayıda cihaz, zombi olarak isimlendirilen yapılış amacı dışında, sahibinin ve yöneticisinin bilgisi ve rızası olmaksızın kötü bir eylem için kullanılan sisteme dönüştürülmüştür. Mirai ismindeki zararlı yazılım ile kurgulanan bu saldırının amacı Dyn firmasına ait DNS sunucularını bloke ederek, Twitter, Amazon, Spotify, Netflix ve benzeri servislerin çalışamaz hale getirilmesidir. IoT sistemlerin kullanıldığı pek çok alan için farklı risk senaryoları bulunmaktadır. Hastaneler ve tıbbi merkezler, çoğunlukla uzaktan kontrol edilebilen vücut tarayıcıları, hasta gözlem sistemleri, defi brilatörler, aydınlatmalar ve ısıtma/soğutma sistemlerini kullanmaktadır. Altyapı sektöründe hizmet veren elektrik santrallerinin, doğalgaz rafinelerinin sensörleri çoğunlukla internete bağlı çalışmaktadır. Giderek popülerleşen sürücüsüz otomobillerin uzaktan erişilebilir olduğu ve otobanda yüksek hızlarda yönlendirilebilir olduğu bilinmektedir. Nesnelerin İnterneti'ne dair bir diğer problem ise cihaz yönetimidir (4). Bir bilgisayarın, laptopun, akıllı telefonun veya tabletin insan etkileşimi için çok gelişmiş ara yüzleri bulunmasının aksine, IoT cihazlarının yönetimi oldukça zordur. Doğrudan bir etkileşim olmadığı için çoğu zaman ağ altyapısındaki gecikmelere bağlı olarak sistemler efektif yönetilememektedir. Ayrıca sistemler üzerinde kurulu uygulama ve işletim sistemlerinin çeşitli ihtiyaçlara bağlı olarak güncellenmesi veya yükseltilmesi pratik değildir. Halen günümüzde çoğu IoT cihazı genel kullanım amaçlı işletim sistemleri ile çalıştırılmaktadır. Bu sistemlere yönelik, amaca özel işletim sistemlerinin geliştirilmesi ile hem cihaz yönetimi kolaylaşabilir, hem de güvenlik unsurları zenginleştirilebilir. Halen Nesnelerin İnternet'i denilince pek çoğumuzun aklına ilk aşamada sadece akıllı saatler gelse de, teknolojik gelişim ile beraber çoğu bağımsız sistemin yakın zamanda bu topluluğa katılması öngörülmektedir. Çeşitli raporlarda önümüzdeki 5 senede geliştirilecek IoT sistemler için tüm dünyada 6 trilyon dolar harcama yapılacağı ve 2020 yılı sonu itibariyle 21 milyar birbirine bağlı cihaz olacağı tahmin edilmektedir. IoT sistemler kötü amaçlar için halen zafiyetler içeriyor olmalarına karşın, yakın gelecekte özellikle akıllı şehirlerin kurulmasında makine öğrenmesi ve bulut bilişim platformlarının entegre edildiği çözümler baş rol oynayacaktır. Atzori, L., Iera, A. and Morabito, G., 2010. The internet of things: A survey. Computer networks, 54(15), pp.2787-2805. Wei, J., 2016. DDoS on internet of things a big alarm for the future. Bu yazı HBT'nin 73. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/nukleer-fuzyonda-rekor-bu-sefer-avrupadan", "text": "Geleceğin enerjisi olarak kabul edilen nükleer füzyonla hedef, güneş gibi büyük miktarlarda iklim dostu enerji üretebilmek. Araştırmacılar İngiltere'deki JET füzyon tesisinde bir enerji rekoru kırdılar. Beş saniyelik bir plazma deşarjı sırasında 59 megajul enerji açığa çıktı. Nükleer füzyonu en verimli enerji kaynaklarından biri olarak gören bilim insanları, bu enerjiyi kontrol etmenin yollarını arıyorlar. Böylece kömür ve gazın yerini alabileceği düşünülüyor. Avrupa'nın nükleer füzyon deneysel tesisi olan Joint European Torus'ta yeni bir atılıma imza attılar. Geçen yılın sonunda da ABD'de bir nükleer füzyon rekoru kırılmıştı. Culham Centre for Fusion Energy projesinde çalışan ekip, JET'teki bir reaktörde, 1997 yılında gerçekleştirilen rekoru kırmayı başardı. Amaç ısı enerjisi elde etmek. Füzyon reaktörü beş saniyelik bir plazma deşarjı sırasında 59 megajul enerji üretti. 1997 yılında bu oran 21,7 megajul idi. Araştırmacılar son deneyi, füzyon enerjisi potansiyelinin bugüne kadarki en belirgin kanıtı olarak tanımlıyorlar. Açıklamalara göre burada çok büyük bir enerji söz konusu değil. Çünkü bir megajul ile 20 derece sıcaklığında ancak üç litre su kaynatılabiliyor. Ama burada önemli olan Fransa'da yapım aşamasında olan daha büyük bir reaktörün yapısal tasarımını doğrulaması. 'Makinemizin içinde bir mini yıldız oluşturabileceğimizi, onu orada beş saniye kadar tutabileceğimizi ve yüksek güç elde edebileceğimizi gösterdik' diyor araştırmacılar. Bir mini yıldız önemli, çünkü nükleer füzyonlar güneşte sürekli gerçekleşir. Füzyon enerji santrallerinde, hidrojen izotopları döteryum ve trityumun tıpkı güneşte olduğu gibi kaynaşmaları ve büyük miktarda enerji çıkarmaları istenir. Dünyada bu tür bir yakıtla çalışabilen tek tesis bir AB projesi olan JET. Geleceğin füzyon santrallarının yakıtıyla ilgili son deneyler 1997 yılında gerçekleştirilmişti. Trityum çok nadir bulunan bir hammadde ve özel kullanım gereksinimleri de olduğu için, araştırma ekipleri plazma deneyleri için genellikle hidrojen veya döteryum kullanıyorlar. Geleceğin santrallarında trityumun, enerji üretimi sırasında lityumdan oluşturulabileceği düşünülüyor. 1983 yılından bu yana çalışan JET tesisi, Fransa'daki uluslararası araştırma projesi Iter için önemli bir keşif tesisi görevini görüyor. Burada AB ve ABD'den Çin'e, Japonya ve Güney Kore'ye kadar diğer endüstri ülkeleri nükleer füzyonu uygulanabilir hale getirmek için çalışıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/otomobil-sahibi-olmak-tarihe-karisacak", "text": "Bugün otomotiv sanayinde böyle bir devrimin eşiğindeyiz. Bu devrim, Dördüncü Sanayi Devriminin bir parçasıdır. Otomotiv sanayinde devrimlere yol açan faktörlerin başında iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, elektrifikasyon ve insanların değişen talepleri gelir. Otomobil üreticileri bu değişikliklere ayak uydurmak için tüm dünyada, daha temiz, daha güvenli daha akıllı ve enerjiyi daha verimli kullanan modellere yönelmiş durumda. Gelişmiş ülkelerde yeni bir otomobilin ömrü fabrikadan hurdacıya, ortalama 13,9 yıldır. Buna göre bugün satın aldığınız otomobil son satın aldığınız araç olabilir. Bundan 10 yıl sonra otomatik sürüş teknolojilerindeki gelişmelerin yanı sıra, yapay zeka, sensörler, kameralar, radarlar ve veri analizlerindeki yenilikler yalnızca otomobilleri nasıl kullanacağımızı değil, otomobil sahibi olma kavramını da temelinden değiştirecek. Sürücüsüz araçların etkisinin öncelikle kentlerde hissedileceği öngörülüyor. Tam otomatik araçlar yepyeni bir hizmet anlayışı getirecek. İnsanlar kapıdan kapıya, konforlu bir aracın içinde en fazla üç yolcu eşliğinde taşınacaklar. Kaldı ki bu hizmet daha güvenilir olacak; hava kirliliği yaratmayacak; trafik sıkışıklığına yol açmayacak ve en önemlisi kişisel otomobil sahibi olma kavramında bir paradigma kayması yaratacak. Otomobil üreticileri yöneticilerinin son yaptırmış olduğu bir kamuoyu araştırmasına göre bugünkü otomobil sahipleri, 2025 yılına gelindiğinde artık araç satın almak istemeyecek. Bugünkü sahip olma modelinden farklı olarak hizmet alma modeli daha avantajlı olacak. 2030 yılına geldiğimizde bir tuşa basarak Uber-benzeri bir hizmetten yararlanabileceğiz. Üstelik bu araçta sürücü de olmayacak. Kiralamak bu anlamda doğru bir sözcük değil; müşteriler bugün Uber'i kullandıkları gibi bir taşıma hizmeti satın almış olacaklar. Ama Uber'den farklı olarak, farklı amaçlara uygun farklı araçlardan yararlanabilecekler. Aile gezileri için minibüsler gibi.. Ancak bu noktada her kesimin yaklaşımı farklı olabilir; kentlerde yaşayan genç nüfus için otomobil sahibi olmak bir anlam taşımasa da, kırsal alanlardaki geniş aileler yine de araç sahibi olmak isteyebilirler. ABD Yol Trafik Güvenliği Kuruluşu'nun yaptığı bir araştırmaya göre kazaların % 93'ü insan hatasından kaynaklanır. Eğer insan hatasını ortadan kaldırabilirseniz, yollar çok daha güvenli olabilir. Bir kere direksiyona alkollü geçme, cep telefonuyla konuşma, dikkatsizlik veya basitçe kötü şoförlük gibi faktörler ortadan kalkacak. Önemli olan üreticilerin otomatik araçların yolu kullanan herkes için güvenilir olup olmadığından emin olması; bunun için de araçların yoğun deneme sürecinden geçmiş olması gerekiyor. ABD'de bir araç gün içinde ortalama % 95 oranında park etmiş durumda kalır. Ortak kullanım park etme sorunun ortadan kaldıracak. Tahminlere göre paylaşılan her araba, trafikteki özel araba sayısını % 10-30 oranında azaltacak. Kentsel yaşam çok büyük değişiklik gösterecek, çünkü özel ve toplu taşıma şekilleri arasındaki farklılık silinecek. Aracınız sabahları sizi işe bırakacak, daha sonra park alanında boş duracağına ailenizdeki başka birini başka bir yere taşıyacak. Daha sonra komşularınıza, kentteki başka birilerine hizmet verecek. Sürücüsüz araçların en büyük etkisi park etme konusunda yaşanacak. Artık otoparklara ihtiyaç duymayacaksınız; en azından bugünkü gibi olmayacak. İnsanlar bugün bulundukları yerlere yakın bir yerde arabalarını bırakmak ister. Gelecekte bir futbol karşılaşmasını izlemeye gittiğinizde, aracınızın sizinle birlikte maç boyunca stadyumun otoparkında bulunması gerekmeyecek. İşte çalışırken de aynı şekilde otoparka ihtiyaç duymayacaksınız. Alışveriş merkezlerinin çevresinde geniş otopark alanları tümüyle ortadan kalkacak. Tesla'nın yapay zeka platformu uzmanlarına göre 2030 yılında tüm otomobillerin elektrikli olması gerekmeyecek. Ne var ki sektöre yeni girenler elektrikli araç üretmeye meraklı. Alman, Japon ve Amerikalı üreticiler hibrit ve elektrikli modellere odaklanmış durumda. Ancak aynı zamanda son derece devasa, güçlü petrole dayalı bir altyapı var. En azından gelecek 4 yıl boyunca ABD'de petrole dayalı araçların hız kesmeyeceği düşünülüyor. Bu arada Bosch, lityum-iyon katı-hal pilleri geliştiriyor ve bunların elektrikli araçların menzilini iki katına çıkartabilmesini planlıyor. Bosch'tan Steffen Hoffmann, 2025'e geldiğimizde küresel olarak araçların % 15'i elektrikten yararlanacak. Bu, ya tam elektrikli araç şeklinde olur, ya da hibrit şeklinde. Batı Avrupa'da bu oranın daha yüksek olması bekleniyor diyor. Trafik rahatlayacak. Bir kere herkesin özel otomobili olmaması, araçların ortak kullanımı, sürücüsüz araçların tampon tampona bile olsa daha kesintisiz bir akış içinde ilerlemesi sıkışıklıkları giderecek. Kaldı ki trafiği etkileyen bir başka faktör de kazalar. Kazalar, şeridi durdurmasa bile kazayı izlemek isteyenler şeridi tıkayabiliyor. Sürücüsüz araçlar kaza noktasında birikim yaratmayacağı için böyle bir sorun yaşanmayacak. Bazı uzmanlar ilk başlarda bazı sorunların yaşanabileceğine dikkat çekiyor. Yayalar ve bisikletliler akıllı araçların nasıl tepki vereceğini merak edecekleri için, araçların önüne atlayabilirler. Bugün yeni sürücüsüz araç teknolojilerinin test edilmesi sırasında yaşanan bu tür kazaların sorumlusu araçlar değil; yayaların araçların durup duramayacaklarını denemek istemeleri. İlerleyen zamanlarda sürücüsüz araçların kaza yapmasına tanık olacağız, ancak sonuçlara bütün olarak bakıldığında kazaların %90, trafik sıkışıklığının %40, emisyonun %80, park yerlerinin %50 oranında azalacağı öngörülüyor. 2030 yılında dikey iniş ve kalkış yapabilen uçan araba prototipleri, kaldırım robotları, kargo dronları devreye girebilir. Sürücüsüz kamyonlar şimdiden deneme sürüşlerine başlamış durumda. 2025 yılında 40 tonluk sürücüsüz kamyonlar trafiğe karışabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/otomotiv-sektoru-iot-ile-vites-yukseltiyor", "text": "Cihazların birbirleri ile iletişim kurarak kullanıcıların hayatlarını kolaylaştıran bir teknoloji olarak tanımladığımız nesnelerin interneti , 21. yüzyıl ile birlikte hayatımıza her geçen gün daha fazla nüfuz ediyor. Bu değişim her sektörde dönüşümü de beraberinde getiriyor. Otomobil sektörü de bu değişimden nasibini alıyor. Araştırma şirketi IDC'nin 2016 yılı pazar araştırmasına göre 2018 yılına kadar internete bağlı cihazların sayısı 22 milyarı bulacak ve bunun sonucunda 200 binin üzerinde yeni uygulama ve hizmet ortaya çıkacak. Teknolojinin bu hızlı trendine ayak uydurmaya çalışan otomotiv sektöründe de bu yöne önemli gelişmelerin yaşandığını görüyoruz. Otomobil üreticileri yeni araçlarına internet bağlantısını dahil etmek için birbirleri ile sert bir yarış içerisine girmiş durumda. Tabii bunu yapmalarının da birçok nedeni var. Otomobillerin de nesnelerin interneti ekosistemine dahil olması ile araçlardan toplanacak verilerek kullanılarak daha güvenli ve konforlu bir sürüş deneyimi sağlanabilecek, yeni ürün ve hizmetler sunulabilecek. Hatta yaşanan gelişmelere baktığımızda, tıpkı bilgisayar ve telefonlarımızın yazılım güncellemeleri ile üst seviyeye yükseltilmesi gibi otomobillerin de yazılım güncellemeleri ile bir üst seviye çıkarılacağı bir geleceğin çok uzak olmadığını söyleyebiliriz. Business Insider tarafından 2015 yılında yayınlanan Business Intelligence raporuna göre, 2020 yılına geldiğimizde bağlantılı otomobiller için geliştirilecek bağlantılı ürün ve hizmetlerden elde edilecek gelir 152 milyar dolara ulaşacak. Bu ürün ve hizmetler içerisinde; sürücü asistanı, güvenlik, araç yönetimi, eğlence, mobil yönetim gibi birçok akıllı uygulama yer alacak. 2020 yılına kadar üretilecek tüm otomobillerin yüzde 75'inde ise internete bağlantıyı sağlayacak donanımlar bulunacak. Yine rapora göre bağlantılı otomobil pazarının son beş yıl içerisindeki büyümesi yıllık ortalama yüzde 45 seviyesinde. Bu büyüme genel otomobil pazarının büyümesinden on kat daha hızlı bir büyüme anlamına geliyor. Bugün için bağlantılı bir otomobilin ortalama 55 bin dolar olan fiyatı da aynı süre içerisinde 35 bin dolara kadar düşecek. Kısacası, IoT teknolojileri otomotiv endüstrisinin takip edeceği yol haritasını çiziyor. İnternet bağlantılı araçlar geleceğin yollarında ve ekonomisinde büyük rol oynayacak. Ürünlerden hizmet ve deneyimlere, donanımdan yazılıma, fonksiyonellikten bilgiye doğru bir değişim geçiren bu ekosistemde yeni bir üst vitese geçiliyor. Bu yeni ekonomi içerisinde ise otomobil üreticileri, artık hizmet üreten şirketler olarak yerini alacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/pandemi-ile-onemi-artan-beceri-dijital-okuryazarlik", "text": "Teknolojinin gelişimine paralel olarak akıllı telefonlar, tabletler, dizüstü ve masaüstü bilgisayarlar hayatımızın zaten vazgeçilmez parçaları haline gelmişti. Ancak Dünya Sağlık Örgütünün 11 Mart 2020 tarihinde COVID-19'u bir pandemi olarak ilan etmesinden sonra bu araçlar hayatımızın merkezine tam anlamıyla yerleşti. Gerek iş gerekse de gündelik hayatımızdaki işlerin tümünü nerdeyse bu araçlar ile halletmeye çalıştık ve çalışıyoruz. Halihazırda eğitim ve öğretim faaliyetlerinde de yaygın şekilde kullanılmakta olan teknolojik araçlar, pandemiyle birlikte eğitmen ve öğrenciler tarafından daha da yoğun kullanılmaya başlandı. Bu durum da teknolojinin nasıl ya da ne derecede etkin ve verimli kullanıldığının sorgulanmasını gerektirmeye başladı. Dijital okuryazar olmanın önemi herhalde bugüne kadar hiç bu derece yoğun hissedilmemişti. Kısaca, teknoloji kullanımıyla ilgili okuryazarlığı ifade eden dijital okuryazarlık, 21. yüzyılın en gözde becerilerinden birisidir. Spires ve Barlett'e (2012) göre dijital okuryazarlık; dijital içeriğin erişilmesi, kullanılması, oluşturulması ve yayınlanması demektir. Dijital okuryazarlık, ses ve video gibi çeşitli çoklu ortam içeriklerine yönelik dijital farkındalığı ve üretimi kapsamaktadır. Dijital içeriğe erişilmesi ve kullanılması, Web'de bulunan birtakım içeriklere erişilmesini ve içeriğin kullanımını kapsamaktadır (Spires ve Barlett, 2012). Hedef içeriğe erişebilmek için ise bireylerin web'de içerik arama ve doğru içeriğe ulaşma konusunda bilgili olmaları gerekmektedir (Spires, Paul, ve Kerkhoff, 2018; Spires ve Barlett, 2012). Bu özellikle, eğitmenler ve öğrenciler için önemlidir çünkü internette hayatın hemen her alanıyla ilgili bilgileri ve dokümanları içeren siteler, sayfalar, forum, blog gibi paylaşım alanları bulunmaktadır. Tabii ki çeşitliliğin ve miktarın fazla olması internette erişilen bilgilerin ve dokümanların doğruluğunu, uygunluğunu ve güvenirliğini sorgulamayı gerektirmektedir. İnternette, alanında uzman kişiler ve kurumlar tarafından hazırlanan ve belirli bilimsel süreçlerden geçen bilgi ve dokümanların olmasının yanı sıra herhangi bir uzmanlığı olmayan kişiler tarafından hazırlanmış bilgi ve dokümanlar da paylaşılmaktadır. Bu durum maalesef bilgi kirliliğine neden olmaktadır. Eğitimciler sadece doğru bilgiye ulaşmak için değil, derslerini desteklemek, ders içeriklerini zenginleştirmek ve öğrencilerinin öğrenmelerine rehberlik etmek için de İnternet'ten sıklıkla faydalanmaktadırlar. Öğrenciler de kendilerine verilen ödevleri yaparken veya merak ettikleri konuları araştırırken internete başvurmaktadırlar. Bu faaliyetler, Web'de araştırma yapmayı, bulunan bilgi ve dokümanları eleştirel bir bakış açısıyla doğrulukları, uygunlukları ve güvenirlikleri bakımından değerlendirmeyi ve amaca uygun olanları analiz ve sentez yaparak kullanmayı gerektirmektedir. Gerek eğitimciler gerekse de öğrenciler, araştırdıkları ve buldukları bilgi ve dokümanları bahsedilen süreçlerden geçerek kullanmazlarsa eksik öğrenme, yanlış bilgilenme vb. olumsuz durumlarla karşılaşabilirler. Fakat dijital okuryazarlık becerisine sahip eğitimciler ve öğrenciler Web'de etkin bir şekilde arama yapabilme ve ulaştıkları bilgileri eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirebilme becerisine sahiptirler. Dijital okuryazarlığın ikinci kategorisi olan dijital içeriğin oluşturulması, Web 2.0 araçları ile farklı çoklu ortam araçları kullanılarak dijital içeriklerin oluşturulmasını kapsamaktadır (Spires vd.; Spires ve Barlett, 2012). Dijital içeriklerin oluşturulup kullanılması, öğrencilerde öğrenmenin başlatılmasını, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin iyileştirilmesini ve öğrencilerin derslere katılımlarının artmasını sağlar (Spires vd., 2018; Spires ve Barlett, 2012). Ayrıca yine pandemi nedeniyle yüz yüze eğitimden hızla geçilen uzaktan çevrimiçi eğitim, eğitmenlerin yüz yüze eğitime uygun olarak hazırladıkları ders içeriklerini çevrimiçi eğitime uygun hale getirmelerini ve derslerini senkron ve/veya asenkron olarak düzenlemelerini gerektirmiştir. Eğitim ve öğretim kurumları da bu hızlı geçiş sürecinde eğitim ve öğretim faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürebilmek için gerekli düzenlemeleri yapmışlar, ayrıca eğitmenlerine, onların dijital okuryazarlık becerilerini geliştirecek eğitimler ile çevrimiçi öğretim araçları ve yöntemler üzerine pedagojik ve teknik konularda hizmet içi eğitimler vermişlerdir. Dijital içerik üretmek için çok çeşitli programlar kullanılabilir. Bir dersin sunulması aşamasında bir eğitmenin PowerPoint veya Keynote programlarını kullanarak bir sunum hazırlaması veya bir öğrencinin Word veya Pages programlarını kullanarak bir ödevi hazırlaması, oluşturulan dijital içeriklere birer örnektir. Aynı şekilde eğitmen ve öğrencilerin ders içeriğini kamera ile video çekmeleri, bunu video programlarını kullanarak düzenlemeleri ve bu süreç sonunda eğitsel bir video hazırlamaları da dijital içerik oluşturmaya örnektir. Dijital içerik oluşturma, içeriği oluşturacak eğitmen veya öğrencinin kritik düşünme becerilerini işe koşmalarını ve sorumluluk almalarını gerektirmektedir çünkü oluşturulacak içeriğin kapsamı, amacı, hangi bilgileri içerip içermeyeceği, organizasyonu, düzenlenmesi ve üretilmesi tamamen içeriği hazırlayacak bireylerin sorumluluğundadır. Aynı zamanda bu bireylerin dijital içeriği oluşturmak için kullanılacak teknolojik araçlar ve programların kullanımıyla ilgili temel bilgi ve becerilerinin de olması gerekmektedir. Öğrencilerin dijital içerik oluşturma sürecine aktif olarak katılımları, eğitim ve öğretim faaliyetlerini bireyselleştirmelerini sağlamakta ve aktif öğrenmeyi de desteklemektedir. Bu sayede öğrencilerin eğitim ve öğretim faaliyetlerine daha etkin katılımı sağlanırken eğitmenler de eğitim ve öğretim faaliyetlerini zenginleştirmiş olurlar. Dijital okuryazarlığın üçüncü kategorisi olan dijital içeriğin yayınlanması ise teknoloji kullanıcıları tarafından hazırlanan dijital içeriğin çeşitli teknolojik araçlar kullanılarak diğer bireylere aktarılmasını kapsamaktadır (Spires vd., 2018; Spires ve Barlett, 2012). Bu aktarım yapılırken sosyal medya platformları ve e-posta gibi programlar kullanılabilir (Spires vd., 2018; Spires ve Barlett, 2012). Dijital içerikler oluşturulduktan sonra eğitmenler ve öğrenciler bu içerikleri uygun programları kullanarak diğer insanlara yayınlayarak aktarırlar. Bunu yaparken üretilen dijital içeriğin yayınlanmaya uygun olup olmadığına, ne zaman ve nerede nasıl yayınlanacağına karar verirler. Örneğin, derste öğrencilere ödev olarak verilen ve öğrencilerin yazma programları kullanarak oluşturdukları metinleri eğitmenlerine e-posta ile göndermeleri uygun bir yayınlama şekli olarak düşünülebilir çünkü ödevler bireyseldir, öğrenciler ödevlerinin başka öğrenciler tarafından görülmesini istemeyebilirler ve e-posta bu amaçla iyi bir yöntemdir. Ancak öğrencilerin onayı alınmadan ödevlerin sınıfta diğer öğrencilere örneğin bir projeksiyon kullanılarak gösterilmesi veya paylaşılması dijital içeriğin uygun bir şekilde yayınlanması olmayabilir. Dijital okuryazar eğitmenler ve öğrenciler hazırladıkları dijital içerikleri nerede, ne zaman ve nasıl yayınlamaları gerektiği konusunda ve içeriklerin paylaşılmasında kullanılacak olan programlar ile ilgili yeterli bilgiye sahiptir. Sonuç olarak dijital okuryazarlık; eğitmenlerin ve öğrencilerin sahip olması ya da geliştirmeleri beklenen önemli bir 21. yüzyıl becerisidir. Gelişmiş dijital okuryazarlık becerisi ile eğitmenler ve öğrenciler amaçlarına uygun dijital içeriklere ulaşabilir ve onları kullanabilir, amaçlarına uygun dijital içerik oluşturabilir ve yine amaçlarına uygun bir şekilde oluşturdukları içeriği yayınlayabilirler. Spires, H. A., & Barlett, M. E. (2012). Digital literacies and learning: Designing a path forward. Friday Institute White Paper Series. North Carolina State University. Spires, H. A., Paul, C. M., & Kerkhoff, S. N. (2018). Digital literacy for the 21st century. In M. Khosrow-Pour , Encyclopedia of information science and technology, fourth edition (pp. 2235-2242). IGI Global Information Science Reference."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/pandeminin-neden-oldugu-belirsizlik-ortaminda-verinin-artan-onemi", "text": "COVID-19 virüsünün yol açtığı salgının, 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın anlamına gelen pandemi olarak ilan edilmesiyle, tüm dünya için kaotik bir süreç başlamış oldu. Aynı gün ülkedeki ilk COVID- 19 vakasının tespit edildiğinin açıklanmasıyla, Türkiye için korkulan teyit işlemi de gerçekleşti. İstenmeyen ama önlenemeyen bu gelişmeyle birlikte toplumun bir bilinmezler sarmalı içinde yön bulma arayışı da başlamış oldu. Virüs ile ilgili soruların kesin yanıtlarının olmaması ve medyadaki bilimsel tartışmalarda bile çelişkili iddiaların ortaya atılması zorlu bir süreçle karşı karşıya olunduğunun bir tür kanıtı gibiydi. Bilinmezlik ve belirsizlik ortamında önünü görmek için medyaya yönelen toplumun karşısına çıkan zihin bulandırıcı bir başka görüntü ise pandeminin korkutucu güç ve büyüklüğüne dair diğer ülkelerden gelen yansımalardı. Bunlara COVID-19 ile ilgili komplo teorilerinin ve yalan haberlerin artarak eklenmesi ise gecikmedi. Gerek geleneksel gerekse dijital medya ortamlarının olup bitenleri anlamaya çalışanlar için tatmin edici bir bilgi kaynağı olmaktan çok zaman zaman endişe ve korkunun dozunu artırıcı bir işlev gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz bunda pandeminin yol açtığı kısıtların medya için de geçerli olmasının rolü dikkate değerdir. Özellikle pandemi gibi kaygı ve korkuya neden olan olguların yol açtığı toplumsal kafa karışıklığını giderecek kesin ve net bilgilerin dolaşıma çıkarılamadığı iletişim ortamları, toplum sağlığını olumsuz etkileyecek başka bir salgın olan infodeminin hazırlayıcısı olabiliyorlar. Bilgi kirliliği salgını olarak adlandırabileğimiz infodemi, yalan haber, yanlış haber ve komplo teorilerinin genellikle sosyal medya üzerinden hızla yayılarak insanları endişe ve paniğe sevk etmesi ve böylece pandemiyle mücadeleyi olumsuz etkilemesi olarak tanımlanıyor (1). İletişim ortamlarında infodemi yerine toplumun önünü açacak doğru bilgilerin dolaşıma çıkması doğal olarak en sağlıklısı. Salgına dair en azından o ana dek elde edilmiş ve kesinlik kazanmış bilgilerin paylaşılması, topluma güven ve yön duygusu vermesi bakımından da önem taşıyor. Nitekim, bu açıdan pandeminin 'doğru' ya da 'geçerli' bilgi arayışımızdaki yönelimlerimizi de önemli ölçüde etkilediğini söyleyebiliriz. Salgının boyutlarının ortaya konulabilmesinde rakamsal değerlere duyulan ihtiyaç, verinin, dolayısıyla da veri temelli bilgi üretiminin ne denli önemli olduğunun farkına daha çok varılmasını sağladı. Her akşam endişe ve merakla açıklanmasını beklediğimiz Günlük COVID-19 Hasta Tablosu'nda yer alan rakamların bizler için taşıdığı anlam düşünüldüğünde, bu ve benzeri tabloların oluşturulmasını mümkün kılan verinin önemi daha görünür olacaktır. Veri toplama: Bu aşama çeşitli alanlarda üretilen dağınık ham verinin düzenli aralıklarla toplanarak temel verinin oluşturulmasını içeriyor. Koronavirüs örneğinde ele alındığında sağlık kurumlarında yapılan test sayısı, vaka sayısı, virüsten kaynaklı ölüm sayısı ve tedavi gören hastaların durumları hakkında üretilen verinin düzenli aralıklarla toplanması olarak özetlenebilir. Veri doğrulama: Toplanan verilerin kalitesinde sorun olmaması için orijinal kaynak belgelerdeki verilerle sisteme girilen verilerin aynı olup olmadığının kontrolü gerekiyor. Bu amaçla veri doğrulama işlemi yapılıyor. Bu aşamanın doğru bir şekilde gerçekleştirilmesi, aynı olgu üzerinde farklı kurumların farklı verilerle ortaya çıkmasının yol açabileceği kafa karışıklığının önüne geçilmesi açısından da önem taşıyor. Veri analizi: Toplanan temel veriden belirlenen sorulara cevap verecek şekilde bilgi elde edilebilmesi için veri sınıflandırılıyor ve uygun alanlar için uygun veriler seçilerek anlaşılır bir bütün oluşturacak şekilde düzenleniyor. Veriyi düzenleme, görselleştirme ve modelleme süreçlerini içeren bu aşamada veri artık bilim insanlarına ve halka sunulacak hale de gelmiş oluyor. Veriye erişim: Verinin toplumla paylaşılmasını içeren bu aşamada verinin herkesin erişimine hızlı bir şekilde açılması önem taşıyor. Bu ise verinin açık veri haline getirilmesi şeklinde gerçekleşiyor. Aynı zamanda verinin anlamlı bir bütünlük içinde düzenlenerek eksiksiz ve düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılmasını da içeriyor. Veride açıklık politikasının benimsenmesi, verilerin doğrulanabilirlik, şeffaflık ve hesap verilebilirlik değerlerinin de güçlü olduğu anlamına geliyor. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de koronavirüs verileri daha çok devlet kurumlarınca toplanıp, üretiliyor. Bu da onları virüsle ilgili en önemli veri kaynağı haline getiriyor. Kurumların bu veriyi toplama, açma ve paylaşma konusunda benimsediği politikalar da toplumun kamu kurumlarına ve kamu kaynaklı bilgilere duydukları güvenin belirleyicisi olabiliyor. Diğer yandan, farklı kuruluşların, bilim insanlarının, sağlık çalışanlarının salgınla mücadelede, neyle karşı karşıya olduklarını görerek uygun stratejiler geliştirebilmesi ve gerçekçi politikalar üretebilmesi de koronavirüs verilerinin kalitesinin yüksekliği ve erişime açıklığıyla yakından ilişkili. Verilerin erişime açılması sırasında özel hayatın gizliliği ile kamu yararı arasındaki dengesinin sağlanması da yetkililerin gözetmesi gereken bir diğer konu (2). Benzer konular, salgınla birlikte kamuoyunun artan bilgi ihtiyacını gidermede değeri daha da fazla artan veri gazeteciliğinin yapılabilmesi için de geçerli. Tüm bunlar ise toplumun bilinmezlik ve belirsizlik sarkacında savrularak infodeminin kurbanı olmasının engellenebilmesinde doğrunabilirlik, hesapverilebilirlik, ve şeffaflık değeri yüksek fayda ve sorumluluk dengesi iyi gözetilmiş veri temelli bilgilerin rehberliğinin önemine işaret ediyor. 2- Ienca, Marcello & Vayena, Eff y. (2020). On the responsible use of digital data to tackle the COVID-19 pandemic. Nature Medi cine. 26. 10.1038/s41591-020-0832-5. Bu yazı HBT'nin 248. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/paypal-turkiyeden-cekiliyor", "text": "Türkiye'de ödeme faaliyetlerinde bulunmak için yaptığı lisans başvurusu BDDK tarafından reddedilen Paypal 6 Haziran 2016 tarihinden itibaren artık Türkiye'de hizmet vermeyecek. Ülkemizde de yoğun olarak kullanılan online bankacılık ve para aktarma hizmeti olan PayPal, 30 Mayıs 2016 tarihinde resmi internet sitesinde yayımladığı bildiri ile Türkiye'deki faaliyetlerini durdurduğu açıkladı. Gerekçe olarak ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na yaptığı lisans başvurusunun reddedilmesi gösterildi. Alınan karar gereği 6 Haziran Pazartesi gününden itibaren, Türkiye'deki müşteriler PayPal hesapları üzerinden para gönderme ve alma işlemi yapamayacak. PayPal müşterilerinden bu süre içerisinde hesaplarına giriş yaparak, varsa hesaplarındaki bakiyeyi Türkiye'deki banka hesaplarına aktarmalarını istiyor. Ayrıca kullanıcılar PayPal'ın bilgi sayfasını ziyaret ederek bu sürecin kendilerini nasıl etkileyeceğine ilişkin detaylı bilgileri alabiliyor. Paypal yayımladığı bildiride gelecekte Türkiye'deki müşterilere yeniden hizmet verebilmek için gerekli izinlerin alınması yönündeki çalışmaların süreceği belirtti. Paypal, internet üzerinden çalışan online bir ödeme sistemidir. Kredi kartı kullanarak veya kullanmayarak, internet üzerinden güvenli alışveriş yapılmasını ya da istenilen kişiye sadece bir e-posta adresi aracılığıyla para gönderilmesini sağlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/prof-dr-nejat-inceyi-kaybettik-1928-2020-arastirmaya-ve-uretmeye-adanmis-bir-yasam", "text": "Gel Levent dedi Ercan bey; sabah kahvesi için odasına gittiğimde seni Nejat hoca ile tanıştırayım. Sanıyorum 1993'ün Ekim ayıydı. Öyle tanıştık; ilişkimiz, misafir öğretim üyesi olarak Massachusetts Üniversitesine gitmek üzere ülkeden ayrıldığım Eylül 2012 tarihine dek yaklaşık 20 yıl sürdü. Tanıştığımızda TUBİTAK MAM başkanlığını bırakmış, İstanbul Teknik Üniversitesi Savunma Araştırmaları Merkezini kurmuştu. 1994 1997 arasında 4 yıl Uzun Ufuk projesinde çalıştık. Bu projede Devlet, o yıllarda Türk-Yunan krizlerinin doruk yapması nedeniyle Ege Denizinde ne olup bittiğini 24 saat kesintisiz gözetlemek istedi. Biz de her atmosfer koşulunda gece-gündüz çalışacak çok algılayıcılı bir tümleşik gözetleme sistemi tasarlamak için yola çıktık. İki ofisimiz vardı; birisi Tuzla Deniz Harp Okulunda, diğeri Kadıköy Moda'da. Yetkin gençlerden oluşan sürekli kadromuz yanında biz akademisyen kökenliler haftada iki gün ofislerde olsak da öğrencilerimiz dışında tüm enerjimizi bu projeye vermiştik. Projenin bilimsel ve teknik araştırmaları ve alt yapı sistem tasarımları 1997'de bitirildi ve DzKK'na teslim edildi. Aynı günlerde Oramiral Güven Erkaya Deniz Kuvvetleri Komutanlığından emekli oldu ve Başbakanlık Başdanışmanlığı görevine getirildi. Devlet, 1994 yılında yürürlüğe giren Boğazlar Tüzüğünün gerektirdiği Uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayacak bir Türk Boğazları Gemi Trafik Yönetimi ve Bilgi Sistemi kurulmasına karar verdi. Bu bir proje olarak Güven Erkaya genel koordinatörlüğünde Nejat bey ve İTÜV/SAM ekibine verildi. Ben, Uzun Ufuk projesi sonrası RAYTHEON firmasından aldığım davetle Ekim 1998'de Kanada'ya gittim. RAYTHEON özellikle uydu-uzay, radar sistemleri ve balistik füzeler konularında Dünyada lider konumda. RAYTHEON Kanada firmasının 3 kişilik Bilimsel Araştırma Grubu olarak yeni tipte Yüzey Dalgalı HF Radarlarının kurulumunda ve testlerinde çalıştık. Üç yıl olarak planlanan bu süreci yaklaşık bir yılda tamamladık. Haftalarca çok özgün ve ilginç, bir o kadar da öğretici problemlerle boğuştuk. Ölçtük / biçtik; yetmedi modelledik ve simülasyonlarla destekledik. Her seferinde ya problemi çözebildik ya da bilimsel bir açıklama getirebildik. Deneyimlerimizi çok sayıda makale olarak bilim dünyası ile paylaştık. Bu çalışmalarla ben daha sonra Kasım 2008'de IEEE Fellow payesi aldım. 1999 sonbaharında TÜBİTAK MAM'dan gelen davet üzerine yurda dönüp Bilişim Teknolojileri Araştırma Enstitüsü Elektronik Sistemler Bölüm Başkanı olarak bir buçuk yıl kadar çalıştım. Enstitü tarihinde ilk kez kendi mutfağında hazırlanmış özgün projeler başlattım. Yine de enerjimin çoğunu batık projeleri yoluna koymak için harcamak zorunda kaldım. 2000 yazına kadar, romanlara konu olabilecek renkli olayların yaşandığı bu dönemi belki ayrı bir yazıda anlatırım. TUBİTAK'tan ayrılır ayrılmaz Nejat hocanın daveti ile tekrar İTÜ/SAM proje ekibine katıldım ve 2002 sonuna kadar birlikte çalıştık. İTÜV/SAM 2002 sonunda kapatıldı ama biz Nejat bey ile 10 yıl daha birlikte çalıştık. Haftada 1-2 buluşup sohbet ettik, güncel konular üzerinde gazete ve dergilere yazılar yazdık. Bu yazıların bir kısmı NE BİLİM YAHU isimli kitabımın bazı bölümlerini oluşturdu. Aklımda kalan en önemli sözü, ülkeyi yönetenlere sık sık yinelediği, Ülke kaynaklarıyla size yabancıların elindeki bütün sistemlerden daha iyisini, daha ucuza yaparız; insanımızın yapamayacağı hiçbir şey olamaz, ancak bir şeyi garanti edemeyiz; o sistemleri kullanacak olan kişileri. Aydınlık ve üretken insan yetiştirmenin ne denli zorlu bir süreç olduğunu vurgulamak için söylerdi bunu her seferinde. Bugün mesleğimde uluslararası alanda saygın ve üretken bir isim olabildiysem eğer, bunda dört ismin katkısı büyük; Ercan Topuz, Leopold B Felsen, Nejat İnce ve Pyotr Ufimtsev. Böyle isimlerle karşılaşmak büyük bir şans, ama bu şansı kullanabilmek sizin elinizde. Ercan Topuz (1978-), İTÜ'den hocam, sonraları meslektaşım ve dostum, her yönüyle örnek aldığım kişi. Leopold B Felsen (1988-2005), doktora tezimi hazırladığım, yaşamını bilime ve çalışmaya adamış, elektromanyetik alanında bir efsane, evrensel ölçülerde katkılarda bulunmuş, her dilden, her ırktan onlarca bilim insanı yetiştirmiş bir eğitimci. NE BİLİM YAHU isimli kitabımda bir bölüm ona ayrılmış durumda. Pyotr YA Ufimtsev (2010-2019), elektromanyetik kırınımın matematiksel modellenmesi ve hayalet uçak konularında Dünya çapında birkaç isimden birisi. Altmışından sonra ABD'ye giden ve yaklaşık otuz yıldır Los Angeles'te yaşayan Rus asıllı bir bilim insanı. Son on yıldır birlikte onlarca projeye imza attığımız bir duayen. Nejat İnce (1993-2012), bilim ve teknoloji yoluna adanmış bir yaşam. Bir problem nasıl tanımlanır, bir proje nasıl oluşturulur, ulusal çapta büyük sistemler nasıl planlanır, nasıl tasarlanır, ..., bütün bunların yanında ülke insanının bilim okur/yazarlığını arttırmak için neler yapılmalı? Nejat beyden öğrendiklerimden sadece birkaçı. NE BİLİM YAHU'da birkaç bölüm onunla ortak çalışmalarımızın ürünü. Nejat İnce, İTÜ'de 1946'da başladığı yüksek öğrenimini 1952 1955 yılları arasında İngiltere'nin ünlü Cambridge Üniversitesinde doktorasını yaparak tamamladı. 1972 yılında IEEE Fellow payesi alan ilk Türk oldu. Bilime yaptığı üstün katkılardan ötürü 1979'da yine IEEE Haberleşme Ödülünü aldı. 1982 yılında haberleşme alanındaki katkılarından ötürü TUBİTAK Bilim Ödülünü aldı. Nejat Hoca TUBİTAK Genel Sekreterliği (1983-1986) ve TUBİTAK MAM Başkanlığı (1990-1991) yaptı. NATO SHAPE TECHNICAL CENTER'da uzun yıllar (1961- 1978) çalıştı; ilk NATO Haberleşme Uydusunun yapımında aktif rol aldı. Bir Dünya insanı olarak Nejat Beyin önceliği hep bu ülkeydi!"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/psikolojide-terapinin-yerini-yapay-zeka-mi-alacak", "text": "Stanford Üniversitesi'nden Alison Darcy tarafından tasarlanan Woebot isimli uygulama bilişsel davranışçı terapi kullanarak depresyon tanı ve tedavisinde en yüksek klinik araştırma oranına sahip. Günlük soru-cevap cümleleri ile kişilerin ruhsal durumlarını açığa çıkarmak üzere tasarlanan uygulama, kişilerin negatif hislerini de daha nesnel bir biçimde ifade etmelerini hedefliyor. 1997 yılında dünyanın en iyi satranç oyuncusu Garry Kasparov saniyede 200 milyon hamle hesaplayan Deep Blue'ya yenildi. 2016 yılında AlphaGo'nun dünyanın en iyi Go oyuncularından Lee Sedol'u yenmesiyle milyonlarca hamle sayısı hesaplama ve sezgisel düşünce kabiliyetine sahip yapay zeka ürünlerinin yetenekleri gözler önüne serilmiş oldu. Ve, evet, bizlere el sallayarak selam veren Asimo'dan bugüne çok şey değişti! Sağlık sektörü de yapay zekadaki bu değişim ve gelişimden payına düşeni aldı ve artan bir ivmeyle yatırım ve uygulamaya alanlarını arttırdı. Araştırmalara göre, fiziksel rahatsızlarla karşılaştırıldığında ruhsal rahatsızlıkların tespiti çok daha zor. Bu duruma ruhsal sıkıntının kişiye verdiği yük, toplum içinde etiketlenme, finansal yetersizlikler ve tedaviye erişim gibi seçeneklerin kısıtlanması da eklendiğinde ruhsal rahatsızlıkların tespiti çok daha zor hale geliyor ve iyileşme sürecini geciktiriyor. Hastalık teşhisi, tanı-tedavi yöntemleri ve görüntü tarama gibi alanlarda yetenekleri kanıtlanan yapay zeka uygulamaları, psikoloji ve davranış bilimi alanlarında da ön plana çıkıyor. Bu uygulamalar, duygusal zeka ya da davranış bilimi gibi bilgisayar tarafından simüle edilemeyen alanları da teknolojiye açık hale getiriyor. Massachusetts'te McLean Hastanesi klinik psikiyatri uzmanı Justin Baker, hastanın mimik, ses tonu, kelime seçimi ve konuşma yapısının incelendiği ve işlendiği yapay zeka uygulamalarını desteklediğini belirtiyor1. Yapay zeka uygulamalarının kullandığı modelleme, örneklendirme, veri analizi ve ilişkilendirme gibi teknikleri psikolojik rahatsızlığın teşhis tanı aşamasından takip sürecine kadar her süreçte kullanmak mümkün. Yapay zeka tabanlı psikolojik destek çözümleri birden fazla avantajla kendilerinden söz ettiriyor. İlk olarak, veri analizi ile tanı süreci daha hızlı ve kesin olabiliyor. Bunun yanında, yapay zeka ile birlikte tanısı konan hastalar tedavi sürecindeki planlı muayenelerinin yanında uzaktan da takip edilebiliyor. Bu sayede planlı muayeneler arası hastadaki ani değişiklikler, acil durumlar ya da tanının geçerliliği düzenli ve sürekli olarak kayıt altına alınabiliyor. Sonuç olarak, tedavi planı için gerekli tüm veriler en güncel hali ile incelenirken, tedavinin sürecini pozitif değiştirecek güncellemeler de en uygun zamanda yapılabiliyor. Stanford Üniversitesi'nden Alison Darcy tarafından tasarlanan Woebot isimli uygulama bilişsel davranışçı terapi kullanarak depresyon tanı ve tedavisinde en yüksek klinik araştırma oranına sahip. Günlük soru-cevap cümleleri ile kişilerin ruhsal durumlarını açığa çıkarmak üzere tasarlanan uygulama, kişilerin negatif hislerini de daha nesnel bir biçimde ifade etmelerini hedefliyor. Darcy, kullanıcıların duygusal hallerini anlatırken aslında yaşadıkları stres, depresyon ya da derin kaygılara neden olan psikolojik etkenleri fark ettiklerini ve gerekli önlemleri almak için adım atmaya olumlu baktıklarını belirtiyor. Stanford Üniversitesi Psikiyatri Bölümü tarafından yapılan çalışma uygulamanın yeteneklerini kanıtlar nitelikte. Bu çalışmada iki ayrı kontrol grubu oluşturuluyor. Gruplardan ilki iki hafta boyunca yapay zeka destekli Woebot ile problemlerine çözüm ararken, diğer grup yalnızca bilgi verme amaçlı olan diğer uygulamaları deniyor. Çalışma sonucunda, Woebot kullanan grubun depresyon seviyesinde diğer gruba oranla çok daha fazla azalma olduğu ortaya çıkarken, yalnızca bilgi verme amaçlı olan diğer uygulamaların kullanıcıların stres ya da kaygı seviyelerine etkisi olmadığı da kanıtlanıyor. Üstelik, ilk kontrol grubu üyelerinin çalışma sonrası da yapay zeka destekli uygulamayı kullanmaya devam ettikleri de çalışma notları arasında2. Peki, yapay zeka destekli terapinin bu kadar olumlu sonuç vermesinin altında ne yatıyor ve kullanıcılar neden bu tarz yöntemleri tercih ediyor? Öncelikle, ikili konuşmalara dayalı bir terapi sırasında hastalar kendini kısıtladığı gerçeği göz ardı edilemez. Utanç, yargılanma korkusu, kişisel sırların açıklanması gibi sebepler tüm terapi süreci güvensizlikle zedelenip süreci olumsuz etkileyebiliyor. Sanal terapi yönteminde ise kişiler çok daha rahat ve kendini ifade etmeye yatkın hale geliyor. Öyle ki, sanal terapi kullanıcıları kendilerini yargılanmadan açıkça anlatabildikleri için bu yöntemleri tercih ettiklerini de dile getiriyor3. Buradan yola çıkılırsa, yapay zeka destekli psikolojik terapi uygulamalarının geçtiğimiz yılın ilk çeyreğini 27 milyon gelirle kapatması hiç sürpriz değil4. 21 Fitzpatrick1, Kathleen Kara, et al. Delivering Cognitive Behavior Therapy to Young Adults With Symptoms of Depression and Anxiety Using a Fully Automated Conversational Agent : A Randomized Controlled Trial. JMIR Mental Health, JMIR Publications Inc., Toronto, Canada, mental.jmir.org/2017/2/e19/. 32 Kharkovyna, Oleksii. What Is Artificial Intelligence For Psychology? Medium, Becoming Human: Artificial Intelligence Magazine, 25 Mar. 2019, becominghuman.ai/what-is-artificial-intelligence-for-psychology-6c5f3ee6f008. 43 Zaman, Amna. Can AI Ever Replace Therapists? AI Daily - Artificial Intelligence News, AI Daily - Artificial Intelligence News, 6 Sept. 2019, aidaily.co.uk/articles/can-ai-ever-replace-therapists."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robot-nobetci-devriyede-2", "text": "Böyle başlıyor Kerem Çalışkan'ın arkadaşı Salih Eren Parlakgümüş ile birlikte İnfoDif'i kurma öyküsü.. Eren aynı zamanda Zakkum Grubu'nun gitaristi..2012 yılında E-tohum'un ilk 15'inde yer alarak dikkatleri üzerine çeken InfoDif, yaklaşık 6 senedir gerçek zamanlı görüntü işleme ve video analizi yazılımları geliştiriyor.. ODTÜ Teknopart'taki ofislerinde konuşuyoruz Kerem Çalışkan ile. Daha üniversitede öğrenci iken görüntü işleme konusuna ilgi duyduğunu anlatıyor. Bugün dünyada sadece 7-8 firma var bizim yaptığımızı diye ekliyor. Gerçek zamanlı görüntü işleme, kameralardan gelen görüntülerin, bir yazılım vasıtasıyla kullanıcıya raporlanması demek. Çalışkan sadece görüntü işleme alt yapısı alanında 3 yıl boyunca çalıştık. İlk projelerimizi savunma sanayi alanına yönelik hazırladık. 2013 yılında iki yatırım aldık ve sonrasında üretim sürecine girdik. Yatırım miktarı 1 Milyon Dolar civarında diyor. Örneğin medikal görüntüleme cihazlarından gelen görüntülerin depolanıp, doktor ve hastane dışında görevli personele ulaştırılmasına yönelik çalışmalar. Çalışkan bu konu ile ilgili olarak 20'ye yakın hastane ile çalıştıklarını belirtiyor. Infodif'in teknoloji ihracatı da yavaş yavaş başladı. Şu anda Güney Kore'ye bu teknolojiyi ihraç edilmiş durumda. Hapishanelerde kullanılıyor. İnfodif'in, Suudi Arabistan'da ve Türki Cumhuriyetler'de distribütörlükleri mevcut. Ayrıca Türkiye'de yapılan tünellerde, meydana gelebilecek tüm tehlike ve kazalara yönelik bir uygulamaları var. Üstelik yerli tek üretici olarak bir uygulama geliştirdiklerini söylüyor Çalışkan."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robot-ogretmenler", "text": "Hayatımızın neredeyse her alanına giren robotlar, çocuklar için öğretmenlik görevini bile üstlenmeye başladı. Bu durum tartışmaları da beraberinde getiriyor. En sevdiğiniz veya sevmediğiniz öğretmeniniz kimdi onu bilmiyoruz ancak gelecekte onlardan birinin robot olması mümkün olmaya başladı. Araştırmacılar, sınıfta veya evde öğrenim gören çocuklar için öğretmen olarak görev yapan robotları test ediyor. Başka bir deyişle robotlar, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi öğretmenlikte de iş gücü olarak insanların yerini almaya başlıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden sosyal robotik ve insan-robot etkileşimi araştırmacısı Cynthia Breazeal ve ekibi, robotların öğrencilerin öğrenmesine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Çocukların robotlara özel bir ilgisi olduğunu söyleyen Breazeal, adeta evcil hayvan gibi sevimli ve hatta kucaklanabilecek bazı robotlar üzerinde çalışıyor. Söz konusu robotlar, yetişkinlerin haşır neşir olduğu kodlanmış cümlelerle kıt iletişim kurma yetisine sahip robotlar gibi değil. Belçika'daki Gent Üniversitesi'nden sosyal robot uzmanı Tony Belpaeme'nin de belirttiği gibi çocuklarla konuşabilecek, onları dinleyebilecek ve derin öğrenme sayesinde edindiği bazı bilgileri aktarabilecek, değerlendirebilecek sosyal robotlardan bahsediyoruz. Breazeal ve Belpaeme gibi araştırmacılar, robotlarla çocuklar arasındaki sosyal bağı güçlendirecek robotlar üzerine çalışıyor. Uzmanlar robotların eğitimde kullanımıyla ilgili büyük bir pazar oluştuğunu ancak bu durumun, büyük bir yutturmacayı da beraberinde getirdiğini söylüyorlar. Yine de araştırmalar, bazı robotların öğrencilerin yeni beceriler edinmeleri, disiplinli çalışma alışkanlığı edinmeleri ve öğrenmeye karşı olumlu tutum geliştirmelerine yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu robotlar aynı zamanda çocukların ikinci dil öğrenimi açısından da önem taşıyor. Örneğin Belpaeme, Avrupa'daki göçmen çocukların ikinci dil öğrenmelerine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Bununla birlikte İngilizce konuşan robotların, Japonya'da 500 pilot sınıfa girmesi planlanıyor. Bu ve buna benzer birçok gelişme var. Burada, robotlar insanların yerini mi alıyor sorusu akıllara geliyor olabilir. Hollanda'daki Tilburg Üniversitesi'nde sosyal robotik ve dil gelişimi araştırmacısı olan Paul Vogt, bu robotların insan öğretmenlerin yerine geçmediğini üstüne basa basa vurguluyor. Onların kalabalık sınıflarda öğrencilere birebir ilgi gösterebileceğini ve bu yanıyla onları birer yardımcı olarak nitelendirmenin daha doğru olacağını düşünüyor. Robotların eğitimde kullanılmasının yüksek maliyete neden olacağı da düşünülürken bu konu üzerinde çalışan bazı bilim insanları ise düşünüldüğü kadar yüksek maliyetlerin söz konusu olmadığını vurguluyor. Sözgelişi, Yale Üniversitesi'nden Brian Scassellati ve meslektaşları, Keepon adlı bir eğitim robotunu 200 dolara mal ettiklerini söylüyor. Robotların okul çalışmalarını daha eğlenceli veya ilgi çekici hale getirebileceği de konuşuluyor. Belpaeme, Çocuklar öğrenmekten hoşlanıyorsa daha fazlasını da öğreneceklerdir. Bu kadar basit. diyor. Wisconsin'deki Madison Üniversitesi'ndeki araştırmacıların, çocukların evde daha fazla okumasını desteklemek için geliştirdikleri Minnie isimli robot bunun bir göstergesi. Geçtiğimiz ağustos ayında Science Robotics'te duyurulan bu robot, çocuğun sesli bir şekilde okuduğu kitap hakkında yorumlar yapıyor ve hikayelere duygusal tepkiler gösteriyor. Bunun da çocuğun okuduğunu anlamasını destekleyen bir aktivite olduğu düşünülüyor. Robotik uzmanı Bilge Mutlu ve öğrenme araştırmacısı Joseph Michaelis, 10 ile 12 yaş arası 24 öğrenciyle iki hafta boyunca Minnie yardımıyla okuma yaptı. Araştırma grubundaki çocuklar Minnie'ye okumanın eğlenceli ve harika bir deneyim olduğunu söyledi. Yedi öğrenci ise, okumak için daha fazla motive olduklarını söyledi. Sonuç olarak robotlar gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yer almaya başladı. Öyle ki geleceğimizin teminatı çocukların dünyasına bile sızmış durumdalar. Eğitim alanında kullanılan robotlar, çocukların çok aşamalı problem çözmesini ve temel matematik becerilerini kolayca öğrenmelerini sağlayabiliyor. Bununla da kalmıyor, yeni dil öğrenmelerini ve daha fazla kitap okumalarını, hatta okuduklarını daha iyi anlamalarını da sağlayabiliyor. Bunun en büyük nedeni olarak da robotların, çocuklara sevimli ve eğlenceli gelmesi gösteriliyor. Yani eğitimi eğlenceli hale getiren çalışma arkadaşı edinmiş oluyorlar. Ancak uzmanlar, bu robotların olumlu yanlarıyla birlikte olumsuz yanlarının olduğuna da dikkat çekiyor. Dikkat dağıtma veya ilgiyi derste toplayamama bunlardan bazıları. Tartışmanın başka bir boyutu ise çocukların yüz ifadeleri ve konuşmalarıyla ilgili verileri toplayan bir sistemden bahsediyor olmamız. Burada etik sorunu gündeme geliyor. Bu açıdan bazı insanlar, okullarda robot kullanımı konusunda endişeli. Mesela 2012 yılında, Avrupa'da 27 binden fazla kişiye robotlara yönelik tutumları soruldu. Halkın %34'ü robotların eğitim alanından uzak tutulması gerektiği konusunda hüküm bildirirken yalnızca %3'ü robotların eğitimde kullanılmasını destekledi. Bununla birlikte ABD halkının %70'inin robotların hayatımıza girmesinden korktuklarını gösteren bir Pew Research anketi bile bulunuyor. Tartışma ve çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Robotların çocukların eğitimi için iyi mi yoksa kötü bir uygulama mı olduğunu ise zaman belirleyecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotik-parmakla-beynimizin-biyolojik-el-ile-iliskisi", "text": "İngiltere'de London College Üniversitesi'nden araştırmacılar, bir grup insanı fazladan robotik bir başparmak kullanması için eğittiler. Ve bu kişilerin aslında hüner gerektiren işleri etkili şekilde yapabildiklerini keşfettiler. Bulguları Science Robotics'te yayımlanan araştırmanın yazarları Başparmağı kullanmak üzere eğitilen katılımcıların, bu parmağı gitgide daha çok vücutlarının bir parçası gibi hissettiklerini yazdılar. Araştırmanın bulguları, insan beyninin teknolojik araçlara adapte olabilme ve onlarla etkileşim kurabilme yetisine işaret ediyor. Kaybolan bir işlevi yerine koymaktan, insan vücudunda bir uzantı oluşturmaya kadar protezlere yönelik bakış açımızı yeniden şekilleniyor. Üçüncü başparmak adı verilen aletin öyküsü de bu bağlamda ilgi çekici. Tasarımcı Dani Clode, robotik parmağı Kraliyet Sanat Fakültesi'ndeki ödüllü bir yüksek lisans projesinin parçası şeklinde geliştirmeye başlamış. Daha sonra, yine UCL'de çalışan ve beynin vücuda yapılan takviyelere nasıl uyum sağlayabildiğini araştıran Prof. Tamar Makin'in sinirbilim takımı ile birlikte deneylere başlamışlar. Robotik başparmak bir 3D yazıcı ürünü. Kullanıcının gerçek başparmağının karşısındaki tarafına, küçük parmağın yanına takılıyor. Kullanıcı, ayak başparmağının alt tarafında, ayaklarına bağlı basınç sensörleri ile onu kontrol ediyor. Başparmağa kablosuz olarak bağlanan her iki ayak parmağı sensörü, kullanıcıdan gelen ince basınç değişikliklerine anında yanıt vererek başparmağın farklı hareketlerini kontrol ediyor. Çalışma kapsamında 20 katılımcı, başparmağı beş gün boyunca kullanmak üzere eğitildi ve bu süre boyunca, eğitimden sonra her gün başparmağı günlük yaşamlarında kullanmak üzere evlerine götürdüler. Günde 2 ila 6 saat kullanım süresi sağlandı. Bu katılımcılar, aynı eğitimi tamamlarken başparmağın statik bir versiyonunu giyen 10 kontrol katılımcısından oluşan ek bir grupla karşılaştırıldı. Laboratuvardaki günlük oturumlar sırasında katılımcılar, tek elle birden fazla top veya şarap kadehi almak gibi elleri ve başparmak arasındaki işbirliğini artırmaya yardımcı olan görevlere odaklanarak başparmağı kullanmak üzere eğitildiler. Başparmak kullanmanın temellerini çok hızlı bir şekilde öğrenirken eğitim motor kontrollerini, el becerilerini ve el-başparmak koordinasyonlarını başarılı bir şekilde geliştirmeleri de sağlandı. Katılımcılar, dikkatleri dağıldığında veya gözleri bağlıyken başparmağı bile kullanabildiler. Araştırma ekibinin lideri Paulina Kieliba'ya göre bu çalışma protez kavramında devrim yaratabilir. Kieliba, Ancak oraya ulaşmak için, bu cihazların beynimizle nasıl etkileşime girdiğine dair karmaşık, disiplinler arası soruları araştırmaya devam etmemiz gerekiyor diye de ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotik-yarismasi-turkiye-sampiyonu-istanbul-avrupa-sinav-koleji-oldu", "text": "Fikret Yüksel Vakfı'nın düzenlediği robotik yarışması, First Robotics Competitions , mühendislikten, ekip çalışmasına, stratejiden, zaman yönetimine, birçok bilgi ve beceriyi lise çağı öğrencilerinin deneyimlemesine olanak sağlıyor. Bu yarışma ile fizik derslerinde öğrenilen teorik bilgileri uygulayan çocuklar, aynı zamanda yardımseverliği, risk alabilmeyi, inisiyatif kullanabilmeyi, sportmenliği ve zorluklar karşısında asla pes etmemeleri gerektiğini de öğreniyor. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen yarışmanın, Turkish Off-Season Turnuvası'na Türkiye genelinde 54 seçkin lise katıldı. İstanbul Ataşehir Ülker Sports Etkinlik Salonunda gerçekleşen yarışma 3 gün sürdü. Yarışmada heyecan doruktaydı. Liseli gençler kazanmak için kıyasıya mücadele etti. Yarışmaya bu yıl ikinci kez katılan Avrupa Sınav Koleji öğrencileri ilk olarak 54 okul arasından ilk 8'e kaldı. Büyük bir mücadeleyle geçen final müsabakalarının ardından rakiplerini geride bırakan Avrupa Sınav Koleji Eurobotics takımı Türkiye şampiyonu olmayı başardı. Ayrıca, ödül töreni sırasında İstiklal Marşı okunurken, takımın kazanan robotu 6697 ile Türk bayrağı göndere çekildi. Türkiye birincisi olan Eurobotics Takımı, daha önceki yarışmalarda da dereceye girmiş, Türkiye'de Rookie Ödülünü, ABD'de ise Team Spirit Award ödülünü ülkemize kazandırmıştı. Bilim, teknoloji, inovasyon ve mühendislik alanında 2018 yılında ABD'de düzenlenecek yarışmada ülkemizi temsil edecekler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotlar-5-milyon-kisiyi-daha-issiz-birakacak", "text": "Robotlar ekonomiler üzerinde yakın zamanda sarsıcı etkilere neden olabilecek. Uzmanlar yapay zekanın yükselişiyle işsizliğin ciddi boyutlara ulaşabileceği konusunda uyarıyor. Araştırmalara göre 2020'ye kadar robotlar 5 milyondan fazla kişiyi işinden edebilir. Amerika'daki üniversite sınavlarında ortalama bir lise öğrencisine göre daha yüksek skorlar elde edebiliyor. Hatta hastalıkları teşhis etme ve medikal araştırmalarda doktorlardan çok daha iyiler. Ayrıca bir takım finansal kararları vermekte akıllara durgunluk veren bir hıza sahipler. Yapay zeka uzmanı George John'a göre günümüzde iş dünyasında rekabet üstünlüğüne sahip olmak, makinaların hangi noktalarda insanlardan daha üstün olduğunu tanımaktan geçiyor. John'a göre Google bunu başarıyla yapan şirketler arasında. John ayrıca günümüze bir yöneticinin sadece çalışanlar arası organizasyonu değil, çalışanlar ile akıllı makinalar arasında organizasyonu da başarılı bir şekilde planlaması halinde başarılı olabileceğini söylüyor. Hatta daha da ileri gidiyor ve yöneticilerin diğer şirketlerin teknolojileri ve kendi şirketlerinin teknolojileri arasındaki ilişkiyi de tasarlamaları gerektiğini ifade ediyor. George John ayrıca yeni yapay zeka anlayışının şirketlerde kullanılan geleneksel teknolojilerden farklı olduğuna dikkat çekiyor. Geleneksel teknolojilerde makinalar verilen görevi yerine getirirken, günümüzde yapay zekanın iş gelişim aşamasının ve karar oluşturma sürecinin bir parçası olduğu da belirtiliyor. Yapay zekanın yükselişi kaçınılmaz. Texas'taki Rice Üniversitesi'nden profesör Moshe Vardi'ye göre robotlar hemen hemen her işi yakın bir gelecekte yapabilecek duruma gelecekler, ancak robotların iş gücünü ele geçirmeleri ile doğabilecek ekonomik sıkıntılara da olacak. Vardi'nin kaygılarının yersiz olmadığını Dünya Ekonomi Forumu'nun geçen ay yayınladığı rapor doğruluyor. Raporda robotların iş gücünü ele geçirmesi ile 2020'ye kadar 15 büyük gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomide 5 milyondan fazla iş kaybının oluşabileceği belirtiliyor. Citibank'ın hazırladığı 'İş Hayatında Teknoloji' adlı raporda Büyük Britanya'da işlerin %35'inin, Amerika'da %47'sinin yerine yapay zekanın geçebileceği öngörülüyor ancak en büyük riski %77 ile Çin taşıyor. İlk olarak risk altında olan işlerin birçoğunu çağrı merkezleri ve imalat endüstrileri gibi düşük vasıflı işler oluşturuyor, fakat görünen o ki robotlar için çalışma alanları bunlarla sınırlı değil. Örneğin yatırım tavsiyeleri yapan 'robot danışmanlık' üzerindeki çalışmalar finansal teknolojinin en önemli gelişmelerinden biri olarak kabul ediliyor. Citibank yöneticilerinden Robert Garlick'e göre, yakın bir zamanda insan merkezli birçok iş robotlar tarafından yapılabilecek ve robotlar araba kullanma veya el yazısı çözümleme gibi günümüzde tamamıyla insan odaklı işlerde bile kullanılabilecek. Citibank raporunun en çok vurgulamaya çalıştığı nokta ise ekonomilerin kendilerini bu değişime hazırlaması gerekliliği. Bir kaygı ise, tüm bu gelişmelerin toplumsal eşitsizlikleri daha da arttırma ihtimali. Rapora göre dünya nüfusunun %1'i ve %99'u arasındaki gelirsel farklılıklar tüm bu değişimler doğrultusunda daha da artabilir. Düşük vasıflı işlerde çalışan ve düşük eğitim düzeyine sahip işçilerin tüm bu değişimlerden etkilenme riski çok daha yüksek. Massachusetts Institute of Technology 'de dijital ekonomi üzerine çalışmalar yapan Andrew McAfee de teknolojik gelişmelerin iş gücü üzerinde her geçen yıl daha fazla etkisi olduğunu belirtiyor ve gelecekte üretimin daha efektif, ancak çok daha az iş gücüne bağımlı olacağını öngörüyor. Citibank'ın bulgularına karşıt McAfee, tüm bu gelişmelerin bizi distopik değil ütopik bir geleceğe yönlendirdiğini ve toplumun alt kesimlerindeki bireylerin de tüm bu gelişmelerden pozitif yönde etkileneceklerini öngördüğünü, balıkçılıkla uğraşan köylülerin ilk defa cep telefonu kullanmaları ve böylelikle üretim sistemlerini geliştirmeleri ile örneklendirerek açıklıyor. Son 10 yılda ortaya çıkan çalışma alanları arasında Uber sürücülüğü, sosyal medya yöneticiliği, uygulama geliştiriciliği, sürdürülebilirlik yöneticiliği, insansız uçak operatörlüğü gibi işler var. Her ne kadar yakın zamanda birçok mesleğin yerine yapay zeka geçecek gibi dursa da, teknoloji odaklı yeni işler de ortaya çıkmaya devam edecek. Sadece 10 yıl önce Facebook çocukluk dönemini yaşarken, Twitter yeni yeni ortaya çıkmaktaydı ve hiç kimse iPhone sahibi değildi. Son 10 yılda ortaya çıkan çalışma alanları arasında Uber sürücülüğü, sosyal medya yöneticiliği, uygulama geliştiriciliği, sürdürülebilirlik yöneticiliği, insansız uçak operatörlüğü gibi işler ön planda. Örneğin sürücüsüz arabalar taksi şoförlerini işlerinden edecek olsa da, bu arabaları tasarlayacak mühendisler ve yazılımcılar oldukça revaçta olacak gibi duruyorlar. Araştırmalar şuanda ilkokul çağında olan öğrencilerin %65'inin, gelecekte, bugün var olmayan işlerde çalışacaklarını öngörüyor. Dünya Ekonomik Forum'unun yıllık İnsani Sermaye Endeksi'ne göre ise iş dünyasındaki bu değişimin hızı, gelişmiş yapay zeka ve robotlar doğrultusunda her geçen yıl daha da artacak. Tüm bu işler arasında en çok öne çıkan meslek ise uygulama geliştiriciliği. Başarılı uygulamalar milyonlarca dolarlara satılırken; Google 1,6 milyon, Apple ise 1,5 milyon uygulamayı bünyesinde bulunduruyor. Citibank'ın hazırladığı rapor da teknolojik gelişmelerin doğuracağı işsizlik riskine rağmen, teknolojiye bağlı yeni iş olanaklarının ortaya çıkacağını ekliyor, ancak bu oran 1980'lerde bilgisayar devriminin yaşanmasıyla Amerika'da %8,2 iken, 1990'larda bu oran %4,4'e, 2000'lerde ise online alışveriş, video ve müzik paylaşımı gibi yeni oluşan endüstrilere rağmen %0,5'e kadar geriliyor. Bu çalışmaya göre, yeni teknolojilerin yarattığı işler gün geçtikçe azalıyor. Raporda 2013'ten 2025'e kadar teknoloji odaklı yalnızca 9,5 milyon yeni iş olanağının ortaya çıkacağı ifade ediliyor. Project Syndicate de haberinde robotların iş dünyasında yükselmelerinin birçok mesleği gereksiz kılacağından bahsediyor. Dijital platformlar halihazırda ekonominin birçok dalını derinden etkiledi. Örneğin Amazon ve Alibaba gibi online alışveriş siteleri perakende sektörünü adeta yeniden biçimlendirdi. Online profesyonel ağ platformları da benzer bir etkiye sahip. Bölgesel, ulusal ve global iş piyasası oluşturarak iş verenlere çok daha geniş bir yelpaze sunan bu siteler geleneksel işe alım yöntemlerini tamamıyla değiştiriyor. LinkedIn, monster.com, indeed.com gibi bir çok site işverenleri ve çalışanları online bir platform üzerinde birleştiriyor. Dijital platformlar aynı zamanda birçok serbest çalışan bireye, internet sitesi geliştirmekten şoförlüğe kadar uzanan birçok iş imkanı sağlayabiliyor ve böylelikle iş gücü ve kapital ihtiyacını ciddi oranlarda azaltabiliyor. Günümüzde birçok ülkede çalışma çağındaki nüfusun %30-45'i işsiz veya part-time işlerde çalışıyor. Buna rağmen birçok şirket ise açık pozisyonlarının doldurulamadığından şikayetçi. Çalışan kesim ise yeteneklerini kullanamadıkları ve kendi potansiyellerinin altındaki işlerde çalışabiliyorlar. Bu durum karşı karşıya olduğumuz iş gücü ve ekonomik potansiyel problemini yansıtıyor, ancak Project Syndicate'in haberine göre online profesyonel ağ platformları iş başvurularını geniş coğrafyalara yayarak bu sorunlara bir çözüm yaratabilecek ve iş gücü piyasasını ciddi oranlarda canlandırabilecek gibi duruyor. Söz konusu durum, özellikle ülkeler arası işsizlik oranındaki büyük farklılıklardan ötürü Avrupa Birliği için büyük önem taşımakta. 2025'e kadar 8 milyar insanın cep telefonuna sahip olacağı düşünüldüğünde, online profesyonel ağ platformları ekonomiler üzerinde ciddi etkiler bırakacağa benziyor. Ancak bu durum düşük vasıflı çalışanlar için yerlerinin daha kolay doldurulabileceği ihtimalinden dolayı risk oluşturabilir ve dolayısıyla gelir eşitsizliklerini daha da arttırabilir. Teknolojik gelişmeler yüksek gelir ve eğitim düzeyine sahip bireylere çok daha fazla yarar sağlarken toplumun büyük bir çoğunluğuna özellikle de orta sınıf mensubu bireyleri olumlu yönde olduğu kadar olumsuz yönde de etkileyebilecek gibi duruyor. Birçok işi yakın gelecekte yapay zekanın devralacağı düşünüldüğünde gerekli ekonomik tedbirleri almak elzem gözüküyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotlar-500-yillik-tarihiyle-londra-bilim-muzesinde", "text": "500 yıllık robot tarihinin anlatıldığı bir sergi, bu hafta Londra Bilim Müzesi'nde ziyarete açıldı. Sergilenen 100 robot, büyüleyici makinaların evrimini göstermeyi hedefliyor. Yüzyılı aşkın bir süredir makinaların insanları ele geçireceği korkusundan beslenen bilim kurgunun bugün bile konusu günlük yaşamın bir parçası haline gelen robotlar. Sergi, beş farklı tarihsel süreçte, din, endüstriyelleşme, pop kültürü ve gelecek düşüncesinin toplumu nasıl şekillendirdiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Bu anlamda robotları incelemek, toplumu anlamak açısından iyi bir yol gibi görünüyor. İspanya Kralı II. Philip adına 16. yüzyılda yapılmış olan bir keşiş heykeli de robot olarak tasarlanmış. Dua edebiliyor, yürürken aynı zamanda dudaklarını hareket ettirebiliyor ve haç çıkarabiliyor. 1773 yılından kalma bir Gümüş Kuğu, üç ayrı saat mekanizması sayesinde zarafetle hareket ediyor. \"Metropolis\" filminin ana karakteri Maria'nın bir kopyası ve \"Terminator Salvation\" filminde kullanılan orijinal T-800 Endoskeleton robotu da koleksiyonun bir parçası. Sergide yakın döneme ait robotlar da yer alıyor. 2014 yılında üretilen Kodomoroid adlı haber spikeri robot, insansı robot teknolojisinde dönüm noktalarından biri olarak görülüyor. En geniş kapsamlı robot koleksiyonuna sahip olan sergi 3 Eylül'e kadar ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotlar-korku-degil-umut-vermeli", "text": "İnsanoğlunun sahip olduğu beyin gücünün yapay zeka, sanal gerçeklik ve otomasyon ile harmanlanması iş dünyasında kesin bir devrim yaratacak. Robot teknolojilerindeki gelişmeler şimdiden insanların doğal yetenek sınırlarının ötesine geçmelerine yardımcı oluyor. Yapay zeka, gerçek zamanlı kişiselleştirilmiş akıllı hizmetlerin kapısını açarak gereksiz tüketimi en aza indiriyor ve elde edilen sonuçları da en üst düzeye ulaştırıyor. Sanal ve arttırılmış gerçeklik uygulamaları da gerçek zamanlı öğrenmeye, insan-robot işbirliğine ve daha iyi iş güvenliğine olanak tanıyorlar. Yıkıcı ya da bozucu yenilik yalnızca çağımıza özgü bir durum değil. Çiftçilikle birlikte elle yapılan işlerde makineleşmeye geçildi. Motorlu araçların üretiminde tek tek üretimden seri üretime geçildi. Ancak yeni sayısal teknolojiler, bu teknolojilerin gerek sakıncaları, gerekse sağladıkları olanaklarla her gün karşı karşıya gelmek zorunda kalan şirketler ve çalışanlar arasında çok ciddi sorunlar yaratıyor. Teknolojik devrim, yaşlanma ve küçülen toplumlar gibi konuların çözüme kavuşturulmasında insanların öncelikli umut kaynağını oluşturuyor. Ancak bunun birtakım korkuları tetikleyebileceği, bir olasılıkla, giderek artan işsiz nüfusunun desteklenmesi amacıyla evrensel bağlamda temel bir gelirin sağlanması gibi, devlet güvenceli köklü çözümleri gerektirebileceği de bir gerçek. Öyle ya da böyle, sayısallaşma insanların özsaygıları ve insanlıkla ilgili duyguları konusunda ciddi sorunları da beraberinde getiriyor. Bu durumda, teknolojinin sağladığı olanaklara ve yol açabileceği olası tehlikelere karşı nasıl bir tepki vermeliyiz? Bu konuyu iyimser bir bakış açısından ele alacak olursak, teknoloji işgücü ile ilgili çözümlerde, sanayi sektöründe otomasyon şimdiden katma değeri çok daha yüksek görevlere zaman bırakıyor. Meslek değişimi ve gelişimi konusunda dünya çapında bir üne sahip olan ve Lee Hecht Harrison tarafından geliştirilen sohbet robotu Ella'yı ele alalım. Kapsayıcı büyüme sürecinde en temel etkenlerin dijitalleşme ve teknoloji olacağına kesin gözüyle bakılıyor. İnternet üzerinden insanlara sosyal güvenlik yönetimiyle ilgili hizmetler sunmak üzere yaşamına başlayan ve şimdilerde Internet Plus İK Hizmeti ile şirketlere son derece verimli ve nitelikli hizmetler veren Çin kökenli WoWooHR'ye bir bakın. Söz konusu teknoloji bu hizmetlerini daha da geliştirerek gelecekte ücret bordrosu ve çalışanların esenliğiyle ilgili hizmetlere de el atmayı tasarlıyor. Teknolojinin eğitim alanındaki etkisi de şimdiden belli oluyor. İster eğitim araçlarının oluşturulması, ister içeriğin dağıtılması ya da-başta büyük veriler yoluyla olmak üzere- öğrenme çıktılarının değerlendirilmesi söz konusu olsun, öğrenme sanatının bir dönüşüm süreci içinde olduğu açıkça görülüyor. Daha çok sayıda genç nüfusa eğitim olanakları sağlanmasına olanak tanıyan bu tür teknolojiler özellikle de gelişmekte olan ülkelerde büyük bir coşku uyandırıyor. Teknoloji, kapsama alanında da bir gelişme sağladı. Örneğin, çocukların bakımıyla ilgilenmek zorunda olan anababalar gibi, esnek çalışma düzenlerine gereksinim duyanlar artık işgücüne katılma konusunda çok daha geniş olanaklara sahipler. Aynı durum, engelli bireyler ya da iş merkezlerinin çok uzağında yaşayanlar için de geçerli. Araştırma ve inovasyona yatırım yapın: ilerlemenin önüne geçemezsiniz, ama onu dizginleyebilirsiniz. Eğitim sisteminde yeniliklere gidin: STEM modeli ve dijital beceriler olmazsa olmaz. Ancak bu arada yeni iş dünyası için gerekli olan esneklik, 'öğrenmeyi öğrenme' ve sürekli değişime ayak uydurmanın yanı sıra, ekip çalışmasını körüklemek amacıyla iletişim kurma ve işbirliğine gitme gibi birtakım becerileri geliştirmeyi de unutmayın. Hızlı gelişime uyum sağlayabilmek için yaşam boyu öğrenme ve beceri kazandırmaya yatırım yapın. Uluslararası deneyimin, iletişim ağlarının ve kültürlerarası becerilerin geliştirilmesi için esnekliğe ve devingenliğe kucak açın. Dijital değişim iş dünyası ve toplumlar üzerinde inanılmaz bir etki yaratıyor; 'sayısal' işgücünün 21. yüzyılda sürdürülebilir ve kapsamlı büyüme bağlamında gerçek bir hızlandırıcı işlevini göreceğini söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotlarin-el-kullanma-hunerlerinde-buyuk-gelisme", "text": "Yakın zamana kadar robot eller için ayakkabı bağcıklarını bağlamak gibi basit bir eylem bile zor bir görevdi. Fakat yeni geliştirilen bir sistem robot ellerin hünerlerini büyük ölçüde geliştirdi. Birden fazla eklemini koordine etmek için bir robotu kodlamak kolay bir iş değil. Bu yüzden bilgisayar bilimcileri, bilgisayarların kendi becerilerini kendi başlarına geliştirdiği bir yapay zeka alanı olan makine öğrenimine yöneldiler. Bu tür bir öğrenme süreci çok tekrar ve zaman gerektiriyor. Bu süreçte robotların donanımı yavaş ve yeterince dayanıklı olmayabiliyor. Bazı araştırmacılar ise bu tip öğrenme yerine, algoritmaları sanal robotlar kullanarak eğitiyorlar. Ancak gerçek dünya her zaman simülasyonlardan farklı. Yeni yapılan çalışmada araştırmacılar bu \"gerçek dünya-simülasyon farkı\" sorununun, robotun eğitimi sırasında sürtünme ve cisim boyutu gibi unsurları rastgele seçerek, üstesinden gelmeyi başardı. Çalışmada robotun hem simülasyon hem de gerçek dünyada öğrenimi için her yüzeyinde farklı harfler bulunan küp şeklinde çocuk oyuncakları kullanıldı. Ayrıca araştırmacılar robot programı için bir kısa-süreli bellek yarattılar. Böylece küple oynamaya başlamasından birkaç saniye sonra robot, oyuncağın tam boyutu ve diğer faktörler hakkında bir fikir edinip kendisini ona göre ayarladı. Araştırmacılar süreç boyunca insan elini andıran bir robot el kullandı. Öğrenim sürecinde kullanılması için bu elin bir dijital simülasyonu da yaratıldı. Öğrenilenlerin simülasyondan gerçek ellere ne kadar iyi aktarıldığını görmek için hem fiziksel hem de sanal test sırasında robot elden küpü her defasında değişen bir diziye göre yönlendirmesi istendi. Şimdiye kadar hiçbir robot ele bu kadar karmaşık bir görev verilmemişti. Fiziksel testlerde sistem, elin üstüne yerleştirilmiş üç kamera yardımıyla küpün yüzeyini görebiliyordu. Simülasyon testlerinde ise robot el, hızlandırılmış bir 100 yıllık deneme-yanılma sürecinden sonra hiç takılmadan 30 ardışık küp çevirme görevini tamamladı. Gerçek robot el ise hiç takılmadan 15 ardışık hareketi yapabildi. Öğrenim sürecinde sistem, iki parmak ucu arasında küpü döndürmek ve küpün yönünü değiştirmek için yerçekimi avantajını kullanmak gibi püf noktaları keşfetti. Robot ellerdeki bu ilerleme hassas elektronik cihazların montajında, sağlık hizmetlerinin verilmesinde ve ev içi kullanımda robotların yeteneklerini geliştirebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robotlarla-yasam", "text": "Robotlar, pek çok özellik ve yeteneğe sahip olarak geliştirilmiş sistemlerdir. Disiplinlerarası bir araştırma geliştirme alanı olan robot teknolojilerine pek çok bilim dalı farklı açılardan katkı sağlamaktadır. Robot yapma ve geliştirme çalışmalarının tam bir takım işi olduğunu söyleyebiliriz. Elektrik-Elektronik, Bilgisayar, Makine, Mekatronik ve Yazılım Mühendislikleri, Psikoloji ve Sosyoloji gibi sosyal bilimler bu alana katkı veren bilim dallarıdır. Günümüz robotları, yüz tanıma, nesne tanıma, konuşma tanımagibi teknolojiler sayesinde çevreleriyle etkileşim içerisinde olabilirler. Böylece robotlarla iletişim tek yönlü değil; çift yönlü şeklinde gerçekleşebilir. Etkileşimli olarak geliştirilen bu sistemler sayesinde özellikle iletişim bozukluğu ya da engeli olan insanların tedavi süreçlerinin de desteklenmesi mümkündür. Robot adı verilen, belirli bir yapay zekaya sahip ve otonom hareket edebilen bu sistemleri insanlar geliştirmektedir. Robotların hangi durumda nasıl davranacağını insanlar programlamaktadır. Bu kodlamalara göre elini uzatan bir kişiye o da elini uzatabilir (Honda'nın yaptığı insansı robot ASIMO gibi) ya da arkasını dönüp gidebilir. Dolayısıyla insanlar akıllarındaki niyet ve düşünceleri robotlara aktarmaktadırlar. İyi niyet ve düşünceler ile geliştirilecek olan robotların gelecekte insan yaşamına ciddi katkılar sağlayacağı bir gerçektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/saatte-1200-km-gelecegin-treni-avrupaya-geliyor", "text": "Hyperloop, 'geleceğin treni' olarak adlandırılıyor. Dubai, Kanada ve Rusya'daki proje çalışmaları devam eden bu fütüristik kapsül, şimdi de Hyperloop Transportation Technologies aracılığıyla Fransa'ya geliyor. Kısaca HTT olarak da bilinen Hyperloop Transportation Technologies, Elon Musk tarafından kurulmuş bir Amerikan araştırma şirketi. Amacı, Hyperloop tren konseptini temel alan bir ulaşım sistemi geliştirmek. HTT yakın dönemde, Slovakya'nın başkenti Bratislava ve Çekya'nın en büyük ikinci kenti olan Brno'yu birbirine bağlayan bir Hyperloop sistemi kurmak için iki ülkeyle de yeni bir anlaşma başlattı. Bu, tüm Avrupa'yı Hyperloop ile bağlamanın ilk adımı olarak görülüyor. Fransa'nın Toulouse şehrindeki Francazal Havaalanı'nda 3.000 metrekarelik bir alanın şirketin ana üssü olması planlanıyor. Toulouse, Avrupa havacılık endüstrisinin tam merkezinde yer alıyor ve Orta Avrupa hattında kullanılacak olan Hyperloop trenlerinin imalatı burada gerçekleştirilecek. Fütüristik kapsüller üzerinde aktif olarak çalışan iki şirketten biri olan HTT, geçtiğimiz günlerde 31 milyon doları nakit olmak üzere toplamda 108 milyon dolar mali destek sağlamıştı. Hyperloop, insan ve yük taşımak için özel olarak tasarlanmış kapsül benzeri tren kabinleri kullanacak bir ulaşım sistemi. Hyperloop, daha hızlı ve sarsıntısız bir sürüş için manyetik levitasyon teknolojisi ile düşük basınçlı tüpleri bir araya getiriyor. Hyperloop fikri, ilk önce Elon Musk tarafından 2013 yılında önerilmişti. O zamandan beri bu fikir çok sayıda kişi, kurum ve şirket arasında yayıldı. Peki ne kadar hızlı gidebilir? Bu soruyu hangi mühendise sorduğunuza bağlı olarak değişebilir. Ancak bir Hyperloop'un 1200 km/saat hıza çıkabileceğine inanılıyor. Tasarımlar, trenin hem yer altında, hem de yer üstünde çalışabileceğini gösteriyor. Dubai'deki Hyperloop planlarından birinde ise silindir tüplerden oluşan Hyperloop'u sokaklara bağlayan bir aktarma merkezi tasarlanmış. Hyperloop hızlı olmasının ötesinde, aynı zamanda doğa dostu; güneş enerjisiyle çalışabiliyor. 2013'te bilimkurgu filmi konseptine benzeyen bir fikirden, bir gün tüm Avrupa'yı birbirine bağlayacak süper hızlı trenlere uzanan Hyperloop gerçek olacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/sabanci-universitesinden-iki-onemli-calisma", "text": "Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Doktora öğrencisi Günet Eroğlu, disleksik çocuklara yönelik nörogeribeslemeye dayalı mobil telefon uygulaması geliştirdi. Mobil uygulama, özgül öğrenme güçlüğünün bir alt grubu olan ve ilaçla tedavisi henüz mümkün olmayan disleksinin etkilerini azaltıyor ve çocukların okul başarısının artmasında yardımcı oluyor. Avrupa Disleksi Derneğine göre; okuma, heceleme ve yazma becerilerini edinmede nörolojik kökenli bir farklılık olarak tanımlanan disleksi, normal ve üstün zekalı bireylerde görülüyor. Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci gibi dahilerde de gözlemlenen disleksi, okuma becerisini etkilediği için ilköğretimin ilk yıllarında fark ediliyor. Disleksi okul çağı çocuklarının %10-15'inde görülüyor. Yapılan araştırmalara göre ilkokul 1., 2. ve 3. sınıflarda tanı ve tespiti yapılmış ve özel eğitim müdahalesinde bulunulmuş çocukların % 83'ü eğitim yaşantılarına sorunsuz olarak devam edebiliyor. Çocukluğunda disleksik olanların, yetişkinlikte bağışıklık sorunları göreceli olarak azaldığı için okumada daha az sorunla karşılaşmalarına rağmen, ilerleyen yaşlarda Alzheimer geliştirme potansiyelleri olabiliyor. Bu sebeple yaşam boyu ve sürekli eğitim, bilişsel kapasitenin geliştirilmesi ve sağlığın korunması için önem taşıyor. Auto Train Brain adlı mobil uygulama, çocukları görsel ve işitsel oyunlarla destekliyor ve kendi beyin sinyallerini kendilerine geri besleyerek iyileştiriyor. 100 denek üzerinde test edilen mobil uygulamada elde edilen bulgulara göre, 20'nin üzerinde kullanımdan itibaren disleksik çocukların okuma hızı artıyor ve hata oranları düşüyor. Günet Eroğlu, kendi yaşam tecrübesinden yola çıkarak tasarladığı ve geliştirdiği yazılım konusundaki doktora çalışmasını Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyeleri Müjdat Çetin ve Selim Balcısoy danışmanlığında yürütüyor. Alınan fonlarla AR-GE çalışmaları yürütülecek ve uygulamanın geliştirilmesi sağlanacak. Sabancı Üniversitesi tarafından patent başvurusu yapılan Auto Train Brain mobil uygulaması, 31 Aralık 2017 tarihinden itibaren Google Play Store'dan, 28 Şubat 2018 tarihinden itibaren ise Apps Store'dan indirilebilecek. Sabancı Üniversitesi'nde başlatılan ve şu an Amerika'da Biogen adlı ilaç şirketinde çalışan Doç. Dr. Murat Çokol tarafından yürütülen çalışma Harvard Üniversitesi Sistem Farmakolojisi Laboratuvarı'nda tamamlandı. Çalışmada Genetik ve Biyomühendislik Programı mezunu ve Brandeis Üniversitesi Biyoteknoloji Master öğrencisi Ece Bıçak ile Endüstri Mühendisliği doktora öğrencisi Nurdan Kuru da yer alıyor. Yöntem ile, tüberküloz tedavisi için kullanılabilecek iki, üç ve dört ilaç içeren sinerjistik ilaç kombinasyonları tespit edildi. Yalnız başına kullanımdaki etkisi daha önceden bilinen bu antibiyotiklerin, tedavi amaçlı beraber kullanılması ilk kez bu çalışmada öneriliyor. Tüberküloz, kanser ve AIDS gibi birçok hastalığın tedavisi için ikiden fazla ilaç aynı anda kullanılıyor. Geliştirilen yöntem sayesinde örnek verilecek olursa, beş ilacın bir arada kullanılmasıyla oluşturulmak istenen bir kombinasyon çok daha düşük maliyetlerle yapılabiliyor. Sabancı Üniversitesi'nde Murat Çokol tarafından başlatılan proje Ekim ayında Science Advances dergisinde yayınlandı ve Harvard Medical School ve Tufts Üniversitesi haber sitelerine konu oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/sanayi-4-5-mumkun-mu", "text": "Sanayi 4.0'ın ne olduğu artık hemen herkes tarafından iyice özümsenmişken; Nesnelerin İnterneti , Siber-Fiziksel Sistemler , Akıllı Fabrika gibi terimleri yeniden açıklamayı bu yazının ilgi alanının dışında bırakalım. Burada Sanayi 4.0'ın ekonomik ve toplumsal karşılığını ve Yeni Türkiye için Sanayi 4.0 ve belki de Sanayi 4.5'in mümkün olup olamayacağını tartışalım. Dördüncüsünü konuşmaya başlamadan önce ilk üç sanayi devrimini kısa hatırlayalım: İlki sanayileşmenin de başlangıcı kabul edilen, İngiltere'de ortaya çıkıp önce kıta Avrupa'sına, sonra da tüm dünyaya yayılan ve aletli üretim yerine makinalı üretimin hakim olduğu, atölye tarzı üretim yerine de fabrika üretiminin geçtiği devrimdir. Birinci sanayi devrimi, üretimi muazzam düzeylere ulaştırmış, ikili sınıfsal yapıyı ortaya çıkartmış ve ekonomiler için büyümeyi olanaklı kılmıştır. Ekonomik ilişkiler için bir milattır 1. Sanayi Devrimi. 2. Sanayi Devrimi için genel kabul gören başlangıç ise ilk olarak Henry Ford'un otomobil fabrikasında uygulanan ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde -Keynesyen harcamacı politikaların da etkisiyle- yaygın olarak benimsenen kitlesel üretim çağı olmuştur. Bu dönem Fordizm olarak anılmaktadır. Bu dönemin üretiminin karakteristik özelliği kayan bant sisteminin varlığıdır. Bu sistem tek tipe dayalı kitlesel üretimi olanaklı kılmıştır. 60'lı yılların sonlarına kadar fordizmin kitlesel üretimi ülkelerin üretime ilişkin temel stratejini oluşturmuştur. Rekabetteki yoğunlaşma ve tüketici tercihlerindeki çeşitlenme fordizmin sunduğu tek kalıp üretimi zorlamaya başlamış ve nihayetinde 73 petrol krizi sonrasında bu sistem çökmüştür. Bir sistem çökerken diğerinin de tohumlarını atmaktaydı: 1968 yılında ilk kez geliştirilen programlanabilir makinalar 3. Sanayi Devrimi'nin de hazırlayıcısı oldular. Bu dönem ile birlikte üretimde fordizm yerini post-fordizme bıraktı. Programlanabilir makinalar gelişerek endüstriyel robotlara dönüşürken, bu dönemin öne çıkan firma ve ülkeleri, çeşitlenen tüketici tercihlerine cevap verme esnekliğini gösterebilenler oldu. Şimdi tartışılan ve ilk olarak 2006 yılında ABD'de ama daha güçlü bir sesle 2011 yılında Almanya'da Hannover Fuarında dillendirilen Endüstri 4.0 (4. Sanayi Devrimi) artık üretim ilişkileri bütününde yeni bir yola işaret ediyor. Şu bir gerçek ki, yeni uluslararası işbölümünde yer almak isteyen ülkeler için Sanayi 4.0'ı da kapsayan yüksek katma değerli üretim kaçınılmaz bir izlektir artık. Son 13 yıldır yüzde 12 ortalamayla büyüyüp de geçtiğimiz yıl birden yüzde 7'lik büyümeye kadar gerileyen Çin'in başbakanı, yaşananın mevcut büyüme stratejisinin sonu ve yeni büyüme stratejisinin kaçınılmazlığına işaret eden bir zorunluluk olduğuna vurgu yapıyor. Sadece başbakanın vurgusu değil, Çin'deki devlet kapitalizmi artık yönünü daha fazla Ar-Ge'ye kaydırıyor. Birkaç yıla kalmaz, Apple ve Samsung'a taklit değil gerçek bir rakip çıkartabilir Çin. Ülkemizde ise Sanayi 4.0 ve genel olarak teknoekonomi politikaları konusunda gelecek oldukça belirsizdir. Aslında plan yapmak konusunda oldukça iyiyiz, ah bir de uygulasak! Cumhuriyetin ilk yıllarında rüzgar tüneli yapan, 1960'larda OECD'nin Pilot Takımlar Projesi'nde vizyon geliştiren ve nihayetinde ilk teknoekonomi belgesini (Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1983-2003) 1980'lerin başında ilan eden Türkiye, bu dokümana ait ilk toplantıyı 1989 yılında gerçekleştirmiş ve 1992 yılındaki ikinci toplantıda da metnin adını Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993 2003 olarak revize etmiştir. Arada ve sonrasında yazılıp raflarda çürütülen; Bilim-Araştırma-Teknoloji Ana Planı, Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi'nde olduğu gibi, Vizyon 2023 Projesi için de çok farklı bir sonuç beklemek mümkün değildir. ABD, Almanya, Japonya, Güney Kore ve başarılı birkaç diğer örnek ülke uygulamalarının ortak özelliği, bilime verdikleri önem ve yazılı politikaların hayata geçmesi konusunda gösterdikleri kararlılıktır. Şu bir gerçek ki, bu ülkeler kadar değil, onların yarısı kadar bile çağdaş bilime, toplum yararına saygı duyup politikalarda kararlılık göstersek bırakın Sanayi 4.0'ı, Sanayi 4.5'e bile geçeriz. Bu zihinsel, bilimsel ve etik dönüşüm gerçekleşmedikçe, Sanayi 4.0 ve benzeri tüm parlak yenilikler bizim gibi ülkeler için çeyiz sandığında saklı hiç açılmayacak düşler olarak kalmaya devam eder."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/siber-saldirganlar-asi-merakini-firsata-ceviriyor", "text": "Yeni tip koronavirüs salgını dolayısıyla artan teknoloji kullanımı, teknoloji şirketlerine yönelik siber saldırıları artırdı, oltalama adı verilen saldırı tipi aşı ve aşılama çalışmalarını merak edenleri hedef alıyor. STM Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret AŞ bünyesindeki Teknolojik Düşünce Merkezi \"ThinkTech\", 2020 yılına ilişkin son Siber Tehdit Durum Raporu'nu tamamladı. STM Siber Güvenlik Müdürü Kadir Murat Biçer, 2020 yılındaki siber saldırılar ve 2021 yılına ilişkin beklentilere yönelik değerlendirmelerde bulundu. Biçer, salgınla hatırlanacak 2020 yılında siber güvenlik alanında da salgının etkilerine rastlandığını söyledi. Geçen yıl genelde teknoloji odaklı şirketlerin hedef olduğunu, teknoloji satan ve oluşturan uygulamaların öncelikli hedef haline geldiğini anlatan Biçer, uzaktan çalışma, eğitim teknolojilerini kullanan kurumların saldırılardan nasibi aldıklarını ifade etti. Biçer, \"Önceki yıllarda ağırlıklı olarak finans ve devlet kurumları hedef olurken 2020 yılında teknoloji şirketleri yüzde 25 gibi bir oranla ilk sıraya geldi. Devlet kurumlarında bu oran yüzde 19, finans sektöründe yüzde 15. Pandemi etkisiyle uzaktan çalışmayla ilgili kullanımların, uzaktan eğitime yönelik altyapıların artması, bunlarla kullanılan altyapı, network cihazlar, VPN teknolojileri gibi uygulamalar atak yüzeylerine dahil oldu\" dedi. Bu yıl salgın temelli saldırıların farklı başlıklar altında devam edebileceğini öngördüklerini dile getiren Biçer, \"Oltalama saldırıları yapıp, kişileri kendi zararlı sitelerine çekmek isteyen saldırganlar, 2020 yılının ikinci yarısında aşı çalışmalarıyla ilgili bilgi vermek üzere bu saldırılara devam ettiler. 2021 yılında da aşı programlarıyla veya aşı uygulamalarıyla ilgili kayıt olma, takvim oluşturma ve aşının ne zaman yapılacağı gibi bilgileri içeren e-postalar ile oltalama saldırılarıyla karşı karşıya kalınabileceğini düşünüyoruz\" diye konuştu. Biçer, saldırganlara ilk kapıyı açma anlamında önemli olduğu için oltalama saldırıları konusunda dikkatli olunması uyarısında bulundu. Kadir Murat Biçer, 2020'de kendini gösteren fidye yazılımların 2021'de artarak devam edeceğine dikkati çekerek, kurumsal ve kişisel verilerin şifrelenerek fidye istenmesi şeklinde zararlı etkilerin ortaya çıkabileceğini söyledi. Biçer, 2020 yılında yaptıkları çalışmalarla yaklaşık 120 bin zararlı IP bilgisini, 9 milyona yakın zararlı yazılım özet bilgilerini, yaklaşık 260 bin civarı oltalama e-postası sağlayan zararlı site bilgilerini kurumlarla paylaştıklarını belirterek, bunların 2021 yılında da artacağını bildirdi. Genellikle uygulamanın, güvenliğin önünde gittiğini, güvenlik unsurlarının daha sonra düşünüldüğünü anlatan Biçer, \"Geldiğimiz çağda uygulamayı hemen güvenli hale getirmemiz lazım ki bunu istismar etmek isteyenlerin eline koz vermeyelim. Bunun en temel yöntemlerinden biri tehdit istihbarat verilerinin alınması ve bu konuda proaktif yaklaşım sergilenmesi. Bu anlamda siber tehdit istihbarat servislerinin beslenmesini ve bunun canlı sistemlerle desteklenmesini tavsiye ediyorum\" ifadeleri kullandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/siz-dus-yaparken-tepenize-dikilip-kontrol-ediyorlar", "text": "Öyle anlaşılıyor ki, şakır şakır su akıtarak keyfince duş yapmak gittikçe zorlaşacak. Ekoloji endişesi konuyu buralara kadar götürüyor. Dünyanın aşırı bir su krizine doğru yollandığı, bu yüzden de tasarruf sistemlerine gereksinim olduğu biliniyordu. Ama meselenin evlerimizin banyolarını bile gireceğini düşünmek zordu. O da oldu. Birileri teknolojik çözümlerle duş yaparken daha az su kullanımını sağlamaya çalışıyor. Bol renkli bir çözüm. Kullandığınız duş başlığı renkten renge giriyor. Kullandığınız suyun miktarına bağlı olarak. Evet ama diyeceksiniz; Ek olarak elektrik harcıyor! Hayır, yanıldınız! Başlık ışığını kendi üretiyor. İçine yerleştirilmiş bir takıntı var; suyun geçişini elektriğe dönüştürüyor ve miktara göre ışıkları ayarlıyor. Bitmedi, bir de duşun sonunda mesaj gönderiyor, akıllı telefonunuza: Şu kadar litrelik harcama yapıldı! diye. Bu bilgileri biriktirip aile içinde analiz bile yapabilirsiniz. Kim daha fazla su harcamış? gibilerden. Bir bakıma alışkanlıkları değiştirme gibi bir hedefe hizmet eden bu aracın 4 kişilik bir ailede %25-30 dolaylarında su tasarrufu sağlayacağı tahmin ediliyor. Birkaç ay önce satışa sunulan bu sistemi Fransa'daki bir otel hemen kullanmaya başlamış. Bir toplu konut yerleşmesi de sıraya girmiş. Firma ilk elde 1.000 kadar satış yaptığını söylüyor. Fiyatı 250 TL dolaylarında. Sistemin adı 'hydrao'. Sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Dört dakikalık bir video bile izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/sosyal-medya-toplumlari-donusturuyor-uygulamalarin-ve-reklamlarin-hedefi-siz-ve-zamaniniz", "text": "Netflix yapımlarını ne kadar takip ediyorsunuz bilemeyiz fakat şirketin son filmlerinden The Social Dilemma ; nasıl distopik bir dünyada halihazırda yaşıyor olduğumuzu gözler önüne sermesiyle kısa zamanda oldukça fazla izleyici topladı. Jeff Orlowski yapımı olan Sosyal İkilem adlı belgesel, sosyal medya uygulamalarının kullanıcıların bağımlılığını nasıl arttırdığını ve gizlilik ihlallerini nasıl yaşanabildiğini sorguluyor. Facebook, Google ve Twitter gibi teknoloji şirketlerinin sosyal medya platformları ve arama motorları üzerinden bireylere ve toplumlara verdiği/verebileceği zararları ortaya koymayı hedefleyen belgesel, bu yılın Ocak ayında Sundance Film Festivali'nde ilk kez izleyici ile buluşmuştu. Orlowski, iklim değişikliğine odaklanan Buzun Peşinde ve Mercan Peşinde belgesellerinde olduğu gibi, Sosyal İkilem belgeselinde de teknolojik konuları uzman olmayan kişilerin de anlayabileceği bir düzeye başarılı bir şekilde ele alıyor. Belgeselin izlenme oranları ünlüler ve basın sayesinde artmaya devam ediyor. Örneğin Amerikalı müzisyen Pink, belgesel yayınlandıktan kısa bir süre sonra The Social Dilemma'yı lütfen en kısa sürede izleyin, diye bir tweet paylaştı. The Independent gazetesi de filmi: zamanımızın en önemli belgeseli olarak nitelendirdi. Baby Boomers kuşağı (1945-1964 yılları arasında doğan) ve X kuşağının (1965-1979 yılları arasında doğan) çok geç haberdar olduğu ama öğrendiğinde elinden bırakamadığı, Y kuşağının (1980-1999 yılları arasında doğan) hızla adapte olduğu ama daha temkinli yaklaştığı, Z kuşağının (2000 sonrasında doğan) ise içinde büyüdüğü dolayısı ile zararlarının farkında bile olmadığı sosyal medya aslında bir kaç teknoloji şirketinin çoğunlukla ücretsiz platformlarını temsil ediyor. En bilinenleri; Facebook, Google, Twitter, Youtube, Instagram olan bu şirketlerin ciroları şuana kadar gelmiş geçmiş en büyük şirket cirosu olarak tarihe geçmiş durumda. Bu şirketlerin platformlarında kullanıcılar , aslında en temelde sosyalleşme ihtiyaçlarımıza karşılık buluyoruz. Örneğin Facebook'ta yıllardır görmediğimiz ilk okul arkadaşımızı bulmanın keyfini çıkartırken, Instagram'da birbirinden farklı özellikle servise sunduğumuz fotoğraflarımıza videolarımıza gelen beğenilerden tatmin oluyoruz. Eskiden fiziksel ve birebir etkileşimle yapılan ve güven duygusunun oluşması ile yavaşça gelişen sosyalleşme kavramı, yerini dijital tepkilerin ve çok hızlı anlık hissiyatların paylaşıldığı sürekli değişen ve akan bir dijital dünyadaki iletişime/ilişkilere bırakmış durumda. Aslında sosyalleşmenin bile çok hızlı tüketildiği bir dünya... Filmde özetle, sosyal medya şirketlerinin bir ürün ya da hizmeti kullanıcılarına satmak yerine, kullanıcılarından oluşturduğu profil bilgilerini çeşitli finans gruplarına satarak para kazandığı ve bu süreçte bireylerin ve toplumların nasıl manipüle edilebildiği konu alınıyor. Burada çok distopik ya da karamsar bir resim görmüyor olabilirsiniz, fakat filmde de bahsedildiği gibi aslında bu profillerin oluşturulmasında kullanılan yapay zeka algoritmaları konusundaki kontrol zaten çoktan kaybedilmiş durumda! Çünkü Facebook, Google, Instagram, Twitter, vb. sosyal medya şirketlerinin tek amacı, bu profiller sayesinde aldıkları reklamlardan para kazanmak. Profillerin nasıl ve ne kadar doğrulukta oluşturulduğu ya da paralelde verilen reklamların, yapılan yönlendirmelerin bu profilin sahibi olan kişilerin psikolojilerinde, sosyal yaşamlarında ne gibi değişikliklere sebep olduğu tam olarak bilinmiyor. Bunu ölçüp takip eden ve bunun etik anlamda değerlendirmesini yapıp algoritmaya çeki düzen verecek bir sistem de yok. Belgeselin çarpıcı kısımlarından birisi, sosyal medyanın olumsuz etkilerini masaya yatıran kişilerin aslında bu sosyal medya devlerinde önemli pozisyonlarda karar verici konumlarda çalışmış olmaları. Bu kişiler: Google tasarım etiği ve İnsani Teknoloji Merkezi kurucu ortağı Tristan Harris, yine aynı merkezin kurucu ortaklarından Aza Raskin, Asana'nın kurucusu ve Facebook'ta Like düğmesinin tasarımcılarından Justin Rosenstein, Harvard Üniversitesi profesörü Shoshana Zuboff, Pinterest'in eski başkanı Tim Kendall, AI Now politika araştırma direktörü Rashida Richardson, Yonder araştırma direktörü Renee DiResta, Stanford Üniversitesi Bağımlılık Tıbbı Burs programı yöneticisi Anna Lembke, ve sanal gerçeklik öncülerinden Jaron Lanier. Bu kişilerin çoğu bir nevi günah çıkartır gibi, belgeselde yer almayı kabul ederek aslında dev teknoloji şirketlerinin bireyler, toplumlar ve aslında insanlık için ne kadar tehlikeli bir gidişatı başlatmış olduklarını kendi tecrübeleri ile gözler önüne seriyor. Bir sosyal medya platformunda sürekli farklı içerikleri görmek için ekranın kaydırılması ve klavyede çeşitli tuşlara basarak bildirimler iletilmesi, aslında kullanıcıların sürekli meşgul olmasını sağlamakta. Bu meşguliyetin ardından kişilerden toplanan veriler üzerinden profiller oluşturulmakta ve bu sayede ilerleyen zamanda kullanıcıya daha da kişiselleştirilmiş öneriler gönderilebilmekte. Burada veriler yalnızca tahmin etmek için değil, aynı zamanda kullanıcıların eylemlerini manipüle etmek için de kullanılabilir hale gelmekte. Bir başka deyişle, kullanıcılar reklamcılar ve propagandacılar için kolay bir av haline getirilmekte. Google'da eski tasarım etiği uzmanı olan Tristan Harris; tarihte daha önce hiç 50 tasarımcı iki milyar insanı etkileyecek kararlar vermedi diyor. Stanford Üniversitesi'nde bağımlılık uzmanı olarak çalışan Anna Lembke de, bu şirketlerin, kişiler arası bağlantılara yönelik olarak gelişen beynin evrimsel ihtiyaçlarını istismar ettiğini belirtiyor. Facebook'un ilk yatırımcılarından Roger McNamee ise tüyler ürpertici başka bir iddiada bulunuyor: Rusya Facebook'u hacklemedi; sadece bir sosyal medya platformunu kullandı. (Bilgi: Rusya, 2016 yılındaki ABD Başkanlık seçiminin Trump lehine sonuçlanması için sosyal medyaya müdahale etmek ile suçlanıyordu). Belgeselde ayrıca bir banliyö ailesinin sosyal medyanın yoğun kullanımından oluşan mağduriyeti de konu alınıyor. Sessiz akşam yemekleri, kendi imajıyla ilgili sorunları olan ergen bir kız ve belirsiz bir ideolojiyi destekleyen YouTube önerileriyle radikalleşen genç bir oğlanın kısa hikayesi bize yaşadığımız gündelik hayattan örnekler sunuyor adeta... Belgeselden çıkartılacak önemli değerlendirmelerden birisini, eski Google çalışanı Harris'in sözünde bulmak mümkün: bir ürün ücretsiz ise, ürün sizsiniz. Biz sosyal medyada zaman geçirdiğimiz süreyi arttırdığımızda, reklam veren şirketler de bu platformlara ödedikleri paraları artıyor. Kullanıcıların platformlarda daha çok zaman geçirmelerini sağlamak adına şirketler algoritmalarını geliştirmeye çalışıyor. Bu algoritmalar ise, insanlara daha iyi ve doğru içerikler sunmak gibi etik kaygılardan öte, kullanıcıların platformlarda daha fazla zaman geçirmelerini sağlayacak tavşan deliklerini oluşturmaya odaklanmış durumdalar. Belgeselde en göze çarpan örneklerden birisi; Facebook'un Myanmar'daki Müslümanlara yapılan saldırılardaki rolünün ortaya serilmesi. Business for Social Responsibility isimli sivil toplum kuruluşunun hazırladığı, İnsan Hakları Etki Değerlendirmesi: Myanmar'da Facebook başlıklı bağımsız raporda, Facebook ve diğer sosyal medya platformlarının Myanmar'da insan hakları ihlallerinin yaygınlaşmasına uygun ortam sağladığı açıkça belirtiliyor. Uydurma haberler ve manipüle edilen toplumla ilgili olarak Facebook ise; daha fazlasını yapabilirdik ve yapmalıydık şeklinde bir açıklama yaparak aslında sonuçlardan sorumlu olduklarını bir nevi onaylıyor. Benzer şekilde Amerika'da yine sosyal medya üzerinden yayılan kurmaca olay Pizzagate de yalan bilgilerin ne kadar hızlı ve etkili bir silaha dönüştürebileceğinin önemli örneklerinden. Belgeselde bu konu ile ilgili şu yorum yapılıyor: yanlış bilgiler doğru bilgilerden 3 kat hızlı bir oranda yayılabiliyor. İlk olarak Instagram uygulamasına bakalım. Burada ana hedef, Instagram'da en çok etkileşimde olduğumuz insanları belirleyip onların aktivitelerini görmemizi sağlamak ve bu sayede bizi olabildiğince uzun süre ekranda tutmak. En çok etkileşimde olmanın kritlerleri ise; doğrudan mesajlaşma sıklığı, gönderilerde etiketleme sıklığı, karşılıklı yorumlama ve beğeni durumu ve tabii ki karşı profilde geçirilen süre. Bu yoğun etkileşimin ardından algoritma sizi yakın iki kullanıcı olarak işaretleyip, karşılıklı akışlarınızda daha çok görünmenizi sağlıyor. Bu durumda tabii etkileşime girmediğiniz, özel mesaj yoluyla konuşmadığınız, gönderilerini kaydetmediğiniz, profiline girip bile bakmadığınız bir kullanıcıyı sizin önünüze çıkarmayı pek tercih etmiyor. Bunun dışında İnstagram, görüntü tanıma algoritmaları da kullanıyor. Yani, siz eğer fazla manzara fotoğrafı paylaşıyorsanız, önünüzdeki keşfet ekranına daha çok manzara içeriği olan sayfalar sunuluyor. Görüntü tanıma teknolojisiyle kullanıcıların en çok etkileşime girdiği görsel tipleri ve içerikleri belirleniyor, gönderi akışında bu tip içeriklerin yoğunluğu artırılıyor. Twitter'da ise durum biraz daha farklı. Mevcut algoritma takip ettiğiniz hesaplardan atılan tüm tweet'leri inceleyerek, her birine alaka düzeyine göre puan veriyor. Twitter timeline özelliği; üç ana veriyi işleyerek önümüze farklı keşfetler sunuyor: kronolojik olarak sıralı tweetler, gözden kaçırıldığı düşünülen tweetler ve ters kronolojik sırada kalan tweetler. Burada Twitter'daki algoritmalar, kronolojik sıraya göre yayınlar göstermiyor. Bunun yerine, bir makine öğrenme algoritması üzerinden her şeyi fi ltreliyor. Twitter'ı diğer sosyal ağlardan ayıran en önemli özellik işte bu. Eylül 2020'de Twitter, algoritmasındaki bu özellikten ötürü ırkçı olmakla suçlandı. Nedeni ise, bir kullanıcının, Twitter algoritmasının, Barack Obama nın yüzü yerine, Mitch McConnel ınkini göstermeyi tercih etmesiydi. Twitter'daki fotoğraf algoritmasının, bazen beyaz yüzleri siyah yüzlere tercih ettiğinin kullanıcılar tarafından ortaya çıkartılması ile konu araştırılmaya alındı. Ve gelelim Facebook'a... Şuana kadar, bütün sosyal medya platformlarında en fazla bilgiyi barındıran ve analiz eden algoritmanın sahibi platform Facebook. Mesajlaşırken kullandığınız kelimelerden psikolojinizi analiz edebilen, duygu durumunuzu, hoşlandığınız şeyleri, ilgi alanlarınızı vb. birçok bilgiyi analiz edebilen ve bunları yaparken 2 milyardan fazla kullanıcının verilerini kullanabilen bir sistem Facebook. Bütün hareketleri gözlemleyebilen ve yorumlayabilen, özetle; hangi reklam daha fazla kişiye ulaşsın, hangisi daha fazla etkileşim alsın, hangi reklam videosu viral olsun, hangi reklamın dönüşümü daha iyi olsun gibi birçok duruma karar verebilen bir akıllı güçten söz ediyoruz. Facebook'un ne kadar etkin bir platform olduğu, biraz önce bahsettiğimiz 2016 ABD Başkanlık seçimlerinde Rusya'nın girişimi ve Myanmar'daki Müslümanlara yapılan saldırılardaki rolü ile açıkça görülüyor. Son olarak, Google platformu ise; tek bir algoritmadan değil, bir algoritmalar dizisinden oluşuyor. Size en yararlı bilgiyi sağlamak için arama algoritmaları, sorgunuzdaki kelimeler, sayfaların alaka düzeyi ve kullanılabilirliği, kaynakların uzmanlığı, konumunuz ve ayarlarınız gibi birçok faktörü dikkate alıyor. Her bir faktöre uygulanan ağırlık, sorgunuzun özelliğine bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Örneğin; güncel haber konularıyla ilgili sorguların yanıtlanmasında içeriğin yeniliği, sözlük tanımlarıyla ilgili sorgulara göre daha büyük bir rol oynuyor. Eski Google çalışanı Tristan Harris, 2019 yılında ABD Senatosu önünde verdiği ifadede, sorumluluk almanın sosyal medya şirketlerinin görevi olduğunu belirtmişti. Kullanıcıların özdenetimi, bu gidişatı kontrol altına almak için yeterli değil. Tüketicileri korumak için daha sıkı düzenleyici önlemler gerekmekte. Şirketlerin kullanıcılarından topladıkları veriler oranında vergilendirmeye tabi tutulmaları bir kontrol mekanizması gibi gözükse de aslında Harris, önemli kontrol mekanizmaları kurabilmek için toplumlar ve devletler tarafından kolektif bir iradenin gerekli olacağını değerlendiriyor. Lise çağından önce akıllı telefon ve sosyal medyanın kullanılmaması, Yatmadan yaklaşık 1 saat önce akıllı telefonların yatak odası dışında bırakılması, Akıllı telefon kullanımlarına aile içinde süre kısıtlaması getirilmesi. 14- Callie Jessica Morgan, The Silencing Power of Algorithms: How the Facebook News Feed Algorithm Manipulates Users' Perceptions of Opinion Climates, March 2019, Portland State University, University Honors Thesis. Bu yazı HBT'nin 248. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/spacex-starlink-agi-icin-60-internet-uydusunu-daha-uzaya-firlatti", "text": "Amerikan roket, uydu ve uzay mekiği üreticisi SpaceX, Starlink internet uydu ağının parçası 60 iletişim uydusunu daha uzaya yolladı. Şirketten yapılan açıklamada, Starlink ağının 60 uyduluk bir grubunun, SpaceX üretimi Falcon 9 roketiyle ABD'nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldığı bildirildi. Açıklamada, yeniden kullanılabilir özellikteki Falcon-9 roketinin fırlatıştan 9 dakika sonra Dünya'ya geri döndüğü, şirketin Atlantic Okyanusu'ndaki insansız yüzer platformuna konduğu belirtildi. Bu, SpaceX'in Starlink uydu ağı projesi kapsamındaki gerçekleştirdiği 13'ncü fırlatış oldu. Şirket, Starlink uydularıyla Dünya yörüngesinde 12 bin uyduluk ağ kurmayı planlıyor. Projenin 2027'de tamamlanması hedefleniyor. İletişim uyduları, genelde, Dünya'ya göre konumlarını sabitleyebilmek için, yörüngedeki hareket hızının Dünya'nın dönüş hızına eşit olduğu Yer Sabit Yörünge'de bulunuyor. Uydu bağlantısı hızını ve sinyal kalitesini arttırmayı hedefleyen yeni nesil uydular ise daha çok yerden 160 ila 2000 kilometre yükseklikteki Alçak Yer Yörüngesi'ne konumlandırılıyor. Alçak Yörünge'de hareket hızı, Dünya'nın dönüş hızından daha yüksek olduğu için tek bir uydu belirli bir bölgeye sürekli kapsama sağlayamıyor. Bu yüzden SpaceX gibi uydu iletişimine yatırım yapan şirketler, Alçak Yörünge'de iletişim sinyallerini sürekli hale getirebilmek için \"takım uydu\" adı verilen uydu ağlarına ihtiyaç duyuyor. İletişim amaçlı bu uydu ağları, şirketler arasında şimdiden bir uzay yarışı başlatmış durumda. SpaceX'in yanı sıra Amazon ve \"OneWeb\" gibi şirketler Alçak Yörünge'de internet uydu ağları kurmak üzere çalışmalar yürütüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/stratejik-iletisim-yonetimi-ve-yapay-zeka", "text": "Dijital cihazların kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte popülerleşen büyük veri kavramı, işlenebilir ve anlamsal birliktelik sağlayabilen, her an üretilen her türlü veriyi kapsamaktadır. Verinin büyüklüğünden ziyade, verinin firmalar tarafından nasıl kullanıldığı daha önemlidir. Yapay zeka ve kognitif bilişim teknolojileri ile veriyi analiz edip iç görü üretebilen ve bunu stratejik iş aksiyonları için kullanan firmaların iş hacimlerini büyütme ihtimali çok yüksektir. Müşteri verilerini, öngörüye dayalı analizleri ve içerik tavsiyelerini ekleyerek her müşterinin yaşam boyu değerini belirlemekle kalmayacak, hangi ürünlerin ve içeriğin o müşteriye uygun olduğunu da otomatik olarak belirleyebilecek sistemler geliştirmektedir. Böylelikle oluşturulan mesajlarınızın alıcıyla ilgili olma düzeyini ve uygunluğunu artırırken daha az zaman ve çaba harcanabilecektir. Bu durumda marka iletişiminde; daha yüksek müşteri memnuniyeti, daha fazla alışveriş ve müşteriyi elde tutma gibi sonuçlar alınacaktır ve dolayısıyla ölçülebilir oranda, daha yüksek etkileşimi sağlanabilecektir. Web.3.0 'ın bize sunduğu 'kişiselleştirme' teknolojileri, basit demografi k bilgilere göre pazarlama yapmanın çok ötesine geçerek 'Büyük Veri/Big Data'yı da Web.4.0 ile artık 'micro data'ya dönüştürüleceği ön görülmektedir. Veri tabanı pazarlaması, müşterilerle etkileşimi arttırma ve müşteri sadakatini geliştirme amacıyla müşteriye ait veri toplama ve değerlendirmeyi içerir. Başarılı bir veri tabanı pazarlaması müşterileri tanımlama ve onlarla iletişim kurma üzerinde durur. Bu farklı müşterilerin yaşam boyu değerlerini anlamayı ve müşteriyi elde tutma çalışmalarını geliştirmeyi içerir. Bu bağlamda oluşturulan 'Pazarlama Otomasyonu ' kavramı da bütünleşik pazarlama iletişiminde önemli bir disiplin haline gelmiştir. En gelişmiş, sezgisel ve görsel içerik yönetim sistemlerinden biriyle tek içerik merkezinden mesaj yaratılabilir. Esnek ve önceden tasarlanmış, aynı zamanda mobil cihazlar için optimize edilmiş şablonları kullanarak özelleştirilebilen tutarlı e-posta görünümü ve hissi verilebilmektedir. Çok kanallı kullanılabilen bu platformda her mecranın teknik özelliklerine göre özel içerikler oluşturulabilir. Mecranın teknik özelliği ile müşteri yaşam değerinin birleştirilerek kişiselleştirilmiş veriye dönüştürülmesi yapay zekadan makro bilgiye geçişi sağlayacaktır. , Müşteri ya da pazar segmenti için yaşam boyu değeri sayısı, bireyin ya da segmentin marka ya da firma ile hayat boyu oluşturacağı ilişkinin, gelecek faydalarının şimdiki değerini tahmin eder. b) İkinci parti veri: Veri konusunda iş birliği yaptığımız şirkete ait olan birinci parti verileridir. Bu sayede iki şirket istediği zaman birbiriyle veri paylaşabilir. c) Üçüncü parti veri: Ticari ve satın alınan, aracılı, maddi değer ile satın alınan herkesin ulaşabileceği veridir. Bunlar, hedef kitlemize özel analiz ile ortaya çıkan segment verileridir. CRM, mağaza verileri, meslek odaları& sektörel dernek üye veri tabanı, sadakat& perakende kartı verileri, online işe alım portalları örneklerden sayılabilir. Veri toplama ve kullanıcıyla ilişkilendirmede yaygın olarak 'çerez'lerden faydalanılır. Müşteri verilerini topladıktan sonraki adımlar analiz edilmesidir. Müşterilerinize ayrı bireyler olarak düşünmek gerekmektedir. Depolanan tüm veriler kategori edilmeli ve hedef kitlenizi davranış ve yaşam şekillerine göre ihtiyaç duyabileceği ürün ya da hizmeti ona çok kanallı araçlarla sunulabilir hale getirilebilir. Yapay zeka teknolojisiyle tüm bu analizler koordine edilebilir. 'Pazarlama Otomasyonu' ile filtreleme, zamanlayıcı temel fonksiyonlara sahip tekrarlayan, çok aşamalı iş akışlarınızı otomatiğe bağlanabilir. Bu hizmetleri sağlayıcı firmalarla çalışılabilir. Sonraki adımlar sırasıyla; müşteri verilerinden yararlanarak hedefleme, koşullu dinamik içerik , öngörü verilerine göre kişiye özel tavsiyeler, siberyemler , fırsatlar, kolaylıklar sunulmalıdır. Çoğu platformlardaki e-postalar ve web formları hakkındaki tıklama ve açılma oranları, sosyal medya istatistikleri, link ve kategori izleme gibi her türlü temel ölçütleri ve karşılaştırma raporlarını, mobil cihaz kullanıcılarının bilgilerini ve sosyal medya raporlama yapılabilir. Müşteri profillerini link tıklama davranışlarına göre kategorize edilebilir ve bu profillere uygun, son derece kişiselleştirilmiş içerikler geliştirilebilir. IBM'nin 'Gelecek 5 yılda hayatımızı değiştirecek teknolojiler' araştırmasında yer alan bazı bilimsel çalışmalar ve inovasyonların gelecekte bizleri neler beklediğini göstermektedir. Özellikle 'Yapay Zeka', 'Veri Analizi' 'Nesnelerin İnterneti' alanında kognitif bilgisayar teknolojisiyle tüm sektörlerde pazar ve toplum eğilimleri ile yeni teknolojilerin temelini yine 'veri' oluşturuyor. Geleceğin stratejik pazarlama iletişimi, kişiselleştirilmiş veri kullanımı üzerine kurgulanacaktır. Pazarlama iletişimi artık 'duygusal ve güvene dayalı' uzun vadeli, sürekli, etkileşimli iletişim; günümüzde yeni teknolojilerle, duygusal bağ kurarak 'insanı anlamak' odaklı hale getirilmiştir. Bu yazı HBT'nin 67. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/sualti-fiber-optik-kablolari-sismometre-olarak-kullanilabiliyor", "text": "Deniz dipleri gezegenimizin en az araştırılmış bölgeleri ve bu sismik ölçümler için de geçerli. Depremlerin çoğu ve volkanik püskürmelerin yüzde 80'i okyanuslarda meydana gelmesine rağmen, deniz diplerine çok az sensor ve ölçüm ağları var. Çünkü bunların kurulumları oldukça zahmetli ve masraflı. Amerikalı bilim insanları şimdi depremleri, yanardağ etkinliklerini hatta deniz diplerinde gizli kalmış fayları bile basit bir şekilde tespit etmenin yolunu buldular: Deniz diplerinde bulunan fiber optik kablolarla. Bu telekomünikasyon ağları okyanusların diplerinde yer alıyor. Bilim insanları 2018 yılında İzlanda'daki fiber optik kablolarının yeraltındaki sarsıntılara, esneyerek ve sıkışarak tepki gösterdiklerini kanıtlamışlardı. Kaliforniya Üniversitesi'nden Nathaniel Lindsey bu yöntemi, fiber optik kabloları sismometreye dönüştürecek şekilde değiştirdi. Distributed Acoustic Sensing olarak isimlendirilen sistem Kaliforniya'daki Monterey Bay körfezindeki fiber optik kablonun 20 kilometrelik kısmında test edildi. Sistem şöyle çalışıyor: Sualtındaki fiber optik kabloya özel lazer atımları gönderiliyor. Kablo sarsıntıların etkisiyle esneyip sıkıştığında, frekans özellikleri ve kablonun içinde geri saçılan fotonların geliş zamanları değişiyor. Bu Backscattering ile algoritmalar, en küçük sarsılmaları bile ölçecek şekilde değerlendirilebiliyor. Bu sistemler bir metre mesafeden bile nanometre ve yüzlerce pikometre arasındaki değişimleri kaydedebiliyorlar. Bu lazer atımlarının ayarlanmasıyla araştırmacılar, kablonun her iki metrelik kısmındaki geri saçılmayı ayrı ayrı ölçebiliyorlar. Bu şekilde 20 kilometrelik bir fiber optik kablo, 10.000 hareket sensoruna dönüşüyor. Bu fiber optik sismometrelerin ne kadar iyi işledikleri Mart 2018'de test edildi. Fiber optik kablo deneyler sırasında Pasifik'in derinliklerindeki sismik olayları bütün bir bant genişliği olarak kaydetti. Bunların arasında kıyıdan 45 kilometre uzaklıkta meydana gelen ama deprem dalgaları deniz dibine kadar uzanan 3,4 büyüklüğündeki deprem de vardı. Araştırmacılar ölçüm verileriyle bu depremin özelliklerini kesin bir şekilde tespit edebildiler. Ayrıca tıpkı bildik ölçüm ağlarında olduğu gibi yeraltının yapısı hakkında da bilgi veriyor. Araştırmacılar bu sayede daha önce bilinmeyen tektonik fayları da haritalayabildiler. Yeni yöntem ayrıca gelgitlerin etkisiyle veya kuvvetli dalgalarla oluşan sarsıntıların etkisiyle meydana gelen değişimleri de kaydetti. Gerçi araştırmacılar deneylerini veri aktarmayan kablolarda yaptılar ama etkin kablolarda da ölçümler başladı. Araştırmacılar ölçüm için gerekli lazer atımlarını, veri transferi için kullanılan kanallarda ve frekanslarda yer almayacak şekilde ayarlıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/tarihte-bugun-islemci-piyasasinin-lideri-intel-kuruldu", "text": "Dünyanın en büyük yarı iletken firması Intel, teknoloji tarihinde çok önemli bir yere sahip. Bugün işlemci pazarının %80'inden fazlasına hakim olan firma, 49 yıl önce bugün 1968 yılında, Andy Grove, Robert Noyce ve Moore yasasının mucidi Gordon Earle Moore tarafından Santa Clara, Kaliforniya'da kuruldu. İlklerin ve yeniliklerin firması Intel, dünyada ilk kez son kullanıcıya yönelik reklam kampanyaları yürütmüş bir yarı iletken firması. Intel'den önce işlemcilerin hedef kitlesi daha çok bilgisayar ve komponent üreticileriydi ve hiçbiri son kullanıcı için reklam yapmamıştı. Bu kuralı yıkan Intel, markasını herkesin bildiği marka bir haline getirdi. Intel'in 50 yıllık geçmişinde hem büyük başarılar hem de bilgisayar dünyasına ders niteliğinde hatalar var. Intel 1971 yılında ilk işlemcisi olan 4004'ü piyasaya sürdü. 4004 pazarda ciddi bir başarı sağladı. Ama 70'li yıllar rekabetin büyük olduğu dönemlerdi ve Intel henüz çok büyük bir firma değildi. Intel 70'lerin ortalarında 8080 mimarisine geçiti. Ama Intel için asıl önemli olan mimari, 1979 yılında ortaya çıktı. O yıl 8086 işlemcisini pazara sürdü. 8086 işlemcisi şu an hala bilgisayarlarımızda kullandığımız, Intel ve AMD'nin ürettiği işlemci mimarisinin temelini yani X86 mimarisini oluşturuyor. O dönem bilgisayar dünyasının en büyük ismi IBM'di. IBM ile çalışmak gibi bir fırsat elde edenler yükseliyor, fakat IBM ile ters düşen firmalar başarısız oluyordu. 8080 mimarisi çok başarılı oldu ve Intel'in önünü açtı. IBM 8086 serisi işlemcileri kendi PC'lerinde kullanmak için Intel'e teklif götürdü. Ama bir şartı vardı. Tek kaynağa bağımlı kalmak istemeyen IBM, Intel'in işlemcilerinin lisansını, yani üretim haklarını başka firmalara da vermesini istiyordu. Intel bu teklifi kabul etti ve 4 şirkete X86 mimarinin lisans hakkını verdi. Şimdiki en büyük rakiplerinden AMD'ye de lisans hakkı vermek zorunda kaldı. AMD 1975 yılından beri Intel'in piyasaya sürdüğü işlemcilerin benzerlerini üretiyordu. O tarihten sonra AMD, Intel işlemcilerini yasal olarak üretmeye başladı. Aynı dönemde diğer büyük bilgisayar üreticileri de Intel ile çalışmaya başladı. Intel'in mali gücü arttıkça, işlemci teknolojisini artırdı ve çok başarılı işlemciler ortaya çıkardı. 90'lı yıllara gelindiğinde Intel çok büyümüştü, artık yarı iletken endüstrisinin en büyük firmasıydı. Pentium serisi üzerinde çalışmaya başladı. Pentium 3 Intel'in tarihindeki en başarılı işlemci serilerinden biri oldu ve sadece profesyonel bilgisayarlarda değil, Windows 95 ile evlere giren masaüstü bilgisayarlarda da yayıldı. Intel, Microsoft ile iyi bir işbirliği yaptıktan sonra, işlemci dendiğinde insanların aklına gelen tek marka oldu. Intel 2000'lerde Pentium 4'ü piyasaya sürdü. Ancak bu işlemci Intel'in tarihindeki en başarısız iki işlemci serisinden biri oldu. Özellikle ilk nesil Pentium 4'ler, Pentium 3'lerin bile gerisindeydi. O dönemde genelde Intel işlemcilerin yasal kopyalarını üreten AMD, artık kendi mimarisini geliştireceğini duyurdu ve piyasaya başarılı işlemci serilerini sürmeye başladı. Hatta ilk defa gerçek 64 bit destekli işlemciyi piyasaya sürdü. Intel 2003 yılında AMD'den x86 64 mimarisinin lisans haklarını satın almak zorunda kaldı. AMD'nin gittikçe daha büyük bir rakip haline gelmesiyle paniğe kapılan Intel, Pentium 4'te bazı güncellemeler yapmaya başladı. AMD dünyanın ilk doğal çift çekirdekli işlemcisini pazara sürünce, Intel panikle tarihinin ikinci büyük hatasını yaptı ve çift çekirdekli olduğunu öne sürdüğü Pentium D'yi piyasaya sürdü. AMD'nin işlemcisi birleştirmiş 2 çekirdeğin ortak kaynak kullanımları ve ortak bellekleri olan doğal çift çekirdekli bir işlemciydi. Ama Pentium D, bir yonganın üstüne iki Pentium 4 işlemcisinin konulmuş haliydi. Aynı sokete takılmaları dışında hiçbir ortak noktaları yoktu. Bu başarısızlığın ardından 2005'ten sonra Intel teknoloji yatırımlarını artırmaya başladı. Bu sırada da AMD hızlı büyümenin de getirdiği etkiyle agresif hamleler yapmaya başladı. Kendi yonga üretim tesislerini kurdu ancak yönetemedi ve kapatmak zorunda kaldı. Daha sonra ATI'yi satın alıp ekran kartı pazarına girdi. Intel 2006 yılında, bugün hala devam eden Core mimarisine geçti. Bu mimaride çıkan seriler çok büyük başarılar elde etti. 2007'de ilk doğal 4 çekirdekli işlemciyi tanıttı. 2009 yılında ise asıl büyük hamleyi yaptı ve Nehalem mimarisine geçti. Yani ilk nesil core i3, core i5 ve core i7'leri piyasaya sürdü. Daha sonra Intel, her iki yılda bir mimariyi güncelleyeceği ve ara dönemlerde de mevcut mimariyi iyileştireceğine dair bir açıklama yaptı. Söz verdiği şekilde devam etti ve rakibi kendisinden çok geride kalsa da hala yoğun bir yarışın içindeymiş gibi üretime devam etti. 2011 yılına geldiğinde, Intel belki de tarihinin en iyi işlemci serisini çıkardı. Sandy Bridge serisi bugün hala kullanılıyor. Sandy Bridge'den itibaren İntel, artık hem pazarın büyük bölümüne hakim oldu ve performans konusunda tartışmasız bir lider haline geldi. Ancak bir süre sonra akıllı telefon ve tablet pazarına girmek istedi. Atom işlemciyi buna göre özelleştirdi ancak bu alanda başarılı olamadı. Intel bugün en iyi yonga üretim teknolojisine sahip ve çok ileri bir teknik kullanıyor. Ancak artık firmanın Core mimarisi o kadar rafine bir hale geldi ki düzeltilecek bir eksiğinin kalmadığı ve Intel'in bir noktada tıkandığı söyleniyor. Şimdilik üretim teknolojisini geliştirmeye çalıştığı ve gelecekte bir lazer işlemci teknolojisi üzerinde çalışacağından söz ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/tarihte-dort-onemli-olay-cocuk-felci-asisi-ilk-uzay-mekigi-uzaya-cikan-ilk-insan-ve-internet-baglantisi", "text": "Günümüzde çocuk felci Afrika ve Asya'nın bazı bölgelerinde salgın hastalık durumunda. Bir zamanların en tehlikeli hastalığının, şimdi az sayıda ülkede etkin olmasını sağlayan kişi ABD'li doktor ve biyolog Jonas Salk . Ünlü Eğer bütün böcekler dünyadan yok olacak olsaydı, 50 yıl içerisinde dünyada hayat sona ererdi. Eğer insanoğlu dünyadan yok olsaydı, 50 yıl içerisinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi sözünün sahibi bilim insanı. Salk, yoksul bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir tekstil işçisiydi. Salk devlet okullarında ve New York Şehir Koleji'nde eğitim gördü. 1939 yılında tıp eğitimini tamamladı. II. Dünya Savaşı boyunca ABD kuvvetleri için grip aşısı geliştirmeye çalıştı. 1947 yılında Pittsburgh Üniversitesi'nde görevli olan Salk, grip aşısı çalışmasındaki bulgularını, çocuk felci için geliştirdiği bir aşının çalışmalarla birleştirdi. Çocuk felci virüsü, virüse yakalananlarının %5'i ila %10'u arasında ölümcül etki gösteriyordu. Diğerlerini ise sakat bırakıyor ya da kol ve bacaklarda işlev yetersizliğine yol açıyordu. 1952 yılında çocuk felci ile ilgili korkunç sonuçlar ortaya çıktı. Sadece o yıl ABD'de 3 bin çocuk bu hastalık nedeniyle öldü, 55 bin çocuk da sakat kaldı. O dönemdeki yaygın görüş ölü virüsler ile aşı üretilemeyeceği yönündeydi. Ancak Salk, pek çok bilim insanının görüşlerinin aksi yönünde, ölü bir virüs aşısı üzerinde çalışıyordu. 1952 yılında formoldehid kullanarak virüsü etkisizleştirmeyi ve geliştirdiği aşı sayesinde virüsü taşıyan kişilerin çocuk felci virüsüne bağışıklık kazanmasını sağladı. Aşı önceleri maymunlar üzerinde denendikten sonra 12 Nisan 1955'te güvenli ve etkili olduğu açıklandı ve hastalar üzerinde uygulanmaya başlandı. Salk, aşıyı ailesi, çalışanları, diğer gönüllüler ve kendisi üzerinde de kullandı. 1969 yılına gelindiğinde ABD'de hastalıktan hiç kimsenin ölmediği rapor edildi. Bu tıp tarihinin en büyük zaferlerinden biriydi. Salk, çocuk felci salgınının doruk noktasında olduğu sırada bulduğu aşıya patent almayı reddederek, 7 milyar doları elinin tersiyle bir kenara itti ve bu sayede aşının son sürat seri üretime girmesini sağlayarak milyonlarca çocuğu ömür boyu sakat kalmaktan kurtardı. Vostok 1 modülü ile uzay yörüngesine çıkma projesi 20'ye yakın kozmonot düşünülmüştü. Görev yaklaşırken, bu kozmonotların sayısını 2'ye indirildi: German Titov ve Yuri Gagarin. İkisi de genç, başarılı pilotlardı. Ancak bu görev için, daha sıcak bir imajı olan Yuri Gagarin isminde karar kılındı. Bu seçimde Gagarin'in köylü bir aileden yetişmiş olmasının da etkili olduğu söylenir. Gagarin, son ana kadar ailesine 'tarihe geçecek yolculuğu' söylemedi, çok riskli olduğunu biliyordu. SSCB uzay roketlerinin baş tasarımcısı Sergey Korolyov, kalkışı bekleyen Yuri Gagarin'e son çağrısını gönderdi: 'Birazdan kalkış başlayacak.' Yuri Gagarin, kapsülünde bulunan kamera ile TV ekranlarına yanıt verdi: Anlaşıldı. İyi hissediyorum, moralim yerinde. Gitmeye hazırım. Ve 108 dakikalık, dünyanın ilk başarılı 'uzay yolculuğu' başladı. Dünya yörüngesinde turunu tamamladı. Görevde hiçbir problem yoktu, Yuri Gagarin, sürekli olarak uzay üssüyle iletişim halindeydi. Ancak hizmet modülü ile iniş modülünün ayrılması için emir verilmesinin ardından, modüller ayrılmadı. Kablolar sıkışmıştı... Kapsül bir süre dönmeye başladı. Gagarin kapsülle birlikte irtifa kaybederken paraşütünü açtı, ve SSCB topraklarına indi. Bir anne ve çocuğu tarafından fark edilen Gagarin, Moskova'yla görüşmek için bu aileden telefon istedi ve müjdeli haber başkente gitti. Görev tamamlanmıştı! Artık dünya tarihine geçen bir isim olmuştu. Bir süre eğitim uçuşlarına dahi katılmasına izin verilmedi, SSCB, 'ulusal başarı' Yuri Gagarin'e bir şey olmasını istemiyordu. Ancak Gagarin, tekrar savaş pilotu olmak için rutin eğitim uçuşları yapıyordu, son uçuşunda eğitmeni ile birlikte hayatını kaybetti. Yuri Gagarin'in ölümü sonrasında devlet gizlilik kararı aldı ve o gün yaşananlar bir sır oldu. Olayın üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen farklı iddialar bugün hala gündemde. Aynı gün farklı bir uçağın, Gagarin'in bulunduğu MIG-15 eğitim uçağını düşürdüğüne yönelik de iddialar var. 21 Nisan 1961'de Time dergisinde 'Man in Space' başlığı ile kapakta yer almasına rağmen zamanın Sovyet Bloku karşıtı ülkelerinde, bugün bile hala Yuri Gagarin geri planda kalmış durumda. Uzay aracı şu anda Rusya RKK Energiya Müzesi'nde, diğer uzay araçları ile birlikte sergileniyor. Birçok farklı ülkelerde Gagarin adına anıtlar da var. Dünya uzay partisi olarak da geçen 'Yuri's Night' etkinlikleri, 12 Nisan günü dünyanın farklı bölgelerinde kutlanıyor. Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'ın onayı ile 1972'de başlayan Uzay Mekiği projesi, ilk test uçuşu ile 1976 yılında fiilen hayata geçti. İlk üretilen uzay mekiğinin adı Uzay Yolu dizisi hayranlarının başlattığı kampanya sonucunda bu Enterprise oldu. Bu araç, ana motorları ve ısı kalkanı olmadan üretildiği için uzay uçuşlarına uygun değildi. Bu yüzden adece test uçuşu için kullanıldı. Enterprise'ın test uçuşlarının ardından, uzaya çıkan ilk uzay mekiği Columbia, 12 Nisan 1981 yılında ilk uçuşunu yaptı. İlk görevinde iki astronot ile uçan uzay mekiğinde bu iki astronot uzay yürüyüşü yapmayı başardılar. 2,2 milyar dolar değerindeki uzay mekiği ile giden astronotlar, 16 günlük süre boyunca 80'den fazla bilimsel deney yaptı. Mekikte bulunan 4 tonluk bilimsel malzemenin değeri 78 milyon dolardı. Columbia Uzay Mekiği uzayda yaklaşık 54,5 saat kaldı ve dünya etrafında tam 37 tur attı. ABD'nin Florida eyaletindeki Kennedy uzay üssünden kalkan Columbia, görevini başarıyla tamamlayarak, 14 Nisan 1981 tarihinde dünyaya döndü. İlk tamamıyla işlevsel uzay mekiği olan Columbia, ilk görevinden 22 yıl sonra, 16 Ocak 2003'te çıktığı iki haftalık STS-107 görevini tamamlayıp 1 Şubat 2003 günü Dünya'ya dönerken yakıt sarnıcından kopan bir parçanın aracın kanadına çarpması nedeniyle iniş esnasında infilak etti. Columbia, o dönemde NASA'nın en yaşlı uzay mekiğiydi. 1981 yılında ilk görevini yapmış olan mekik, son uçuşunda 28. görevine gidiyordu. Bu kazanın ertesinde NASA, Uzay Mekiği uçuşlarına 2,5 yıl boyunca ara verdi. Kökenleri, ABD, Fransa ve İngiltere hükümetlerinin bilgisayarlar arasında bağlantı kurmak için yaptığı çalışmalara dayanan internetin bildiğimiz haliyle ortaya çıkışı 1980'lere uzanıyor. Bu teknolojinin Türkiye'ye gelişi ise, 1987 birçok üniversitenin öncülüğünde kurulan, Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı ile gerçekleşti. Ancak ilerleyen yıllarda bu ağın hat kapasitesi yetersiz kaldı. 1991 yılı sonlarına doğru ODTÜ ve TÜBİTAK, internet teknolojilerini kullanan yeni bir ağın tesis edilmesi için ortak bir proje başlattı. 2 yıl süren uğraşların ardından Türkiye, 12 Nisan 1993'te 64kbit/sn kapasiteli kiralık hat ile ODTÜ'den Washington'a bağlanarak ilk kez internetle tanıştı. Aynı yıl ODTÜ ve Bilkent üniversiteleri ilk Türkçe web sitelerini yayına verdi. 64kbit/sn hızında olan bu hat, çok uzun bir süre ülkenin tek çıkışıydı. 1996 yılında Türk Telekom'un herkesin internetten yararlanmasını sağlayacak TURNET projesi hayata geçti ve İnternetin Türkiye'de ticari kuruluşlara ve evlere girmesi ise mümkün oldu. TURNET'in, ikisi İstanbul'dan (2MBit/sn ve 512 kbit/sn hızlarında); diğeri Ankara'dan (2Mbit/sn hızında) olmak üzere, toplam 3 hattından yararlanan servis sağlayıcı şirketlerin sayısı Ekim 1997'de 80'e ulaştı ve bu yıllarda Superonline gibi şirketler internet hizmetini üçüncü kişilere satmaya başladı. 1997'den itibaren dünyadaki kullanıma paralel olarak, internet ülkemizde de popüler oldu ve birçok banka, internet üzerinden kişisel bankacılık servisi vermeye başladı. Birçok günlük gazete ve dergi internet üzerinden yayınlanmaya ve yine aynı yıllarda bağlantı hızının düşük olmasına rağmen internet üzerinden radyo ve TV yayımcılığı popüler olmaya başladı. Bugünün öne çıkan Ekşi Sözlük ve sahibinden.com gibi Türk internet girişimleri ise 2000'li yılların başlarında ortaya çıktı. Türkiye'de internet 20 yıllık kısa macerasında büyük aşamalar kaydetti. 1997 yılı sonlarında 250.000 kişi olarak tahmin edilen internet kullanıcı sayısı bugün 46,3 milyona ulaştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/tehlikenin-en-buyugu-ne-nerede-artik-dur-diyecegiz-kole-olabilir-miyiz", "text": "Teknoloji dünyasında bir gün yok ki, Yapay Zeka - YZ dalındaki gelişmelerden söz edilmesin. Sinir ağları, evrimsel algoritmalar, derin öğrenme, yüz ve konuşma tanıma sistemleri, sürücüsüz araçlar, otonom robotlar hep gündemde. Yapay zeka uygulamaları, bağımsız biçimde, bir aygıtta gömülü olarak, ya da mevcut bilgi sistemlerinin çeşitli işlevlerinde hızla yaygınlaşıyor. Bu gelişmeler de bilişimin ve yapay zekanın geleceğinin nasıl olacağı konusunda önemli sorulara yol açıyor. Yakın gelecekte yaygın işsizliğe yol açmalarından endişe edilen akıllı bilgi sistemlerinin, daha uzun erimde üstel bir gelişme göstererek insanlığa yaşamsal bir tehdit oluşturmalarından bile endişe ediliyor. 1950'li yılların ortasında kuramsal temelleri atılan yapay zeka, 1970'lerde büyük ümitlerle başlayıp, 1980'lerde 'uzman sistemlerin' başarısızlığının yarattığı büyük hayal kırıklıkları sonucu revaçtan düştü. O kadar ki 2000'lere kadar süren bu döneme yapay zekanın kışı diyoruz. Son on beş yılda ise, bilgisayarların gücü ve kapasitesinin artması ve ucuzlaması, büyük miktardaki verilere ulaşımın kolaylaşması ve bu verilerin yapay zeka sistemlerinin eğitimi için kullanılmaları gibi olanaklar, yepyeni YZ algoritmalarının geliştirilmesini sağladı. Bu gelişmeler de YZ sistemlerinin hızla gelişmelerine ve yaygınlaşmalarına yol açtı. Günümüzde, yapay zeka uygulamalarının insanı geçmediği hiçbir zihin oyunu kalmadı. Satrançla başlayan serüven, bu yıl Google'un AlphaGo sisteminin Go oyununda 18 kez dünya şampiyonu olan Lee Se-dol'u yenmesine kadar geldi. O Go oyunu ki, içerdiği olasılıklar, evrendeki atom sayısını geçiyor, yani akıllı, öğrenen bir sistem olmaksızın oynanması imkansız. Yapay zeka uygulamaları günümüzde her alanda öylesine yaygın ve etkinler ki, çoğu kez varlıklarını bilmiyor ya da sorgulamıyoruz. Bunların başında Google arama motoru geliyor. Google artık, neredeyse, leb demeden leblebiyi anlıyor! Dünya borsalarının baş aktörleri, artık, hisselerin ve varlıkların anlık değişimlerini değerlendiren ve birbirlerine karşı yarışan süper finans yazılımları. Görüntü işleme, şekil ve özellikle yüz tanıma uygulamaları öylesine gelişti ki, güvenlik amaçlı sistemlerde, bir fotoğraf ya da videoda, kimin kim olduğu anında belirleniyor. Bilimsel araştırmadan mühendisliğe, tıptan hukuka, uzaydan savunmaya, tasarımda, üretimde, her alanda yapay zeka uygulamaları artık başarı ile kullanılıyor. Günümüzde yapay zekadaki gelişmeler ne kadar çok ve hızlı olsalar da bazı temel sorunlar geçerliliğini koruyor. En başta, günümüzdeki yapay zeka bilgisi ve teknolojileri 'zayıf' yapay zeka denilen türden. Bu da, söz konusu sistemlerin, insanın yapabildiği belirli bir işi, insan kadar, hatta ondan daha iyi yapabilmesi anlamına geliyor. İnsan zekasının tüm özelliklerine sahip, 'güçlü' yapay zeka henüz ufukta görünmüyor. Yine de, yazımızın başlığında belirttiğimiz gibi, bilgi sistemleri, giderek, bizlerin temel bilgi kaynağı ve hafızamızın çok güçlü bir uzantısı olmakla yetinmiyorlar. Yapay zeka teknolojileri sayesinde, bu sistemler artık kararlarımıza destek vermekle kalmıyor, giderek kararları bizim yerimize vermeye başlıyorlar. Sürücüsüz araçlar bunun en iyi örneklerinden biri. İnsan araçta sadece pasif bir yolcu.. Günümüzdeki yapay zeka uygulamaları, bizlerin bilinçli biçimde yani düşünerek yaptığımız işleri bizden de iyi yapabiliyorlar. Ama bize en doğal gelen, düşünmeden yaptığımız pek çok işe gelince zorlanıyor, hatta tamamen işlevsiz kalıyorlar: Vücudumuzu dengede tutmak, yürümek, duyularımızla algıladıklarımıza anlam vermek, ilişkilendirmek, saklamak, kavramsallaştırmak gibi. Son sinirbilim araştırmaları ise bu tür bilinç gerektirmeden yapılan bilişsel işlemlerin beynimizin toplam işlemlerinin %90'ını oluşturduğunu, bilinçli olanların ise sadece %10 civarında olduğunu göstermekte! Beynimizin ve zekamızın nasıl çalıştığını anlamak için önümüzde çok yol var alınacak. Öte yandan, yapay zeka çalışmaları, tanımı ve doğası gereği çok disiplinli. Çalışmalara, bilişimci, matematikçi ve mühendisler yanında sinirbilim uzmanlarının, hatta bilim felsefecilerinin de katılımı gerekli. Bu çerçevede, yapay zeka çalışmaları, insan beyni ve zekasının yapısı, nitelikleri, özellikleri ve çalışma biçimi konusunda da yepyeni bakış açıları oluşturmayı, matematiksel modeller geliştirmeyi ve onları daha iyi anlamayı sağlıyor. Yani beynimizin çalışmasını anlamamıza yardımcı olarak kendi kendisini besliyor. Yakın gelecekte, yani önümüzdeki 10-15 yıl içinde, uzmanlaşmış yapay zekanın hızla gelişeceği ve yaygınlaşacağı ortada. Hemen her şey 'akıllı' olacak. Kararların daha çoğu bilgi sistemleri tarafından alınacak, robotlar daha marifetli ve ucuz olacak, üretim daha da otomatikleşecek. İnsanların yapageldiği işlerin yarısından çoğunu makineler yapmaya başlayarak yaygın işsizliğe yol açacak. Ayrıca, geçmişte olduğu gibi bunu dengeleyecek yeni iş kollarının aynı hızda oluşması da beklenmiyor. Bu durum da, bilinen çevresel, ekonomik ve sosyal sorunlara eklenince insanlık için ciddi bir tehdit oluşturacak. Yine de, evrensel temel gelir gibi mekanizmalar aracılığı ile, bu teknolojik gelişmelerin, daha adil ve sürdürülebilir bir toplumsal ve ekonomik düzene yol açması da olası. 2015 ocağında YZ uzmanı Stuart Russell'in inisyatifiyle yapay zekanın tehditlerine dikkati çeken bir açık mektup yayınlamış ve 2016 ortasına kadar, içlerinde Bill Gates, Elon Musk gibi kişilerin de olduğu 8600 kadar uzman araştırıcı ve düşünür tarafından imzalanmıştı. Filozof Nick Bostrom'un Süperzeka adlı kitabının yol göstericiliğindeki bildiri, gelişmiş genel amaçlı yapay zekanın insan zekasına eriştiğinde orada durmayacağını vurguluyordu. Gerçekten de, insandan farklı olarak, gelişmiş yapay zekanın kendi kendini geliştirebilme ve çoğaltabilme potansiyeli ve hızı olağanüstü yüksek olacak ve kendi amaç ve hedeflerine göre hareket ederek, insanı köleleştirme ya da yok etme olasılığı doğacaktı. Bildiriyi imzalayanlar, günümüzde tipik bir bilim kurgu senaryosu olan bu durumun, 30 ila 50 yıl sonra gerçekleşme olasılığının bulunduğunu belirtiyor, yapay zeka geliştiricilerine bunu önlemek için bazı somut öneriler yapıyor ve çalışmaların şimdiden başlamasının şart olduğuna inanıyorlar. Sonuç olarak, yapay zeka, diğer teknolojik gelişmelerden çok farklı. Dünyamızdan yoksulluğu ve hastalıkları silmeye kadar gidebilecek olağanüstü potansiyel getirileri yanında yaşamsal tehditler de içeriyor. Henüz yolun başında iken bunların farkında olmak ve insanı insan yapan değerleri, ilkeleri, hatta düşleri gelişmiş yapay zekaya sahip sistemlerin de paylaşmasını sağlamak gerek. Belki, o zaman, bunlara sahip ol mayan insanları da değiştirmeyi başarırız!"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/teknofest-girisim-programi-finalistleri-belirlendi", "text": "2018 yılından bu yana düzenlenen havacılık, uzay ve teknoloji festivali TEKNOFEST'te bu yıl da finalist olan ve çalışmalarını girişime dönüştüren yarışmacılar, Ön Kuluçka ve Hızlandırma Programına başvurmaya hak kazandılar. TEKNOFEST Girişim Programı ile eğitim, ofis, bulut/sunucu, tanıtım gibi çeşitli desteklerin yanında her girişime Ön Kuluçka Programı ile 100.000 TL, Hızlandırma Programı ile 200.000 TL hibe desteği sağlanacak. Ön Kuluçka Programı için 333, Hızlandırma Programı için 111 olmak üzere toplamda 444 başvuru alan programa 5'i hızlandırma, 39'u ön kuluçka olmak üzere 44 girişim seçildi. Haziran ayında başlayan programın 1. Dönem Girişimleri hem TEKNOFEST Karadeniz'de yer alacak hem de Ekim ayında İstanbul'da gerçekleştirilecek Take Off İstanbul'da yatırımcılarla ve alanında uzman mentorlarla buluşacak. - Alaca Maker - Hava, kara ve deniz araçlarına otonom kabiliyet kazandırmak için karmaşık oto pilot arayüz ve açık kaynak kodlu yazılımları anlaşılır hale getiren elektronik donanımlar geliştiriyor. - Blindar ArGe - Görme engelli bireylerin gündelik hayatta karşılaştığı problemlere çözüm üreten, robotik görüş ve dokunsal ikame teknolojisi ile çalışan akıllı bastonlar üretiyor. - Degz Robotics - Su altını erişilebilir hale getirmek ve su altına özel çözümler sunabilmek için insansız su altı araçları ve parçaları üretiyor. - Sanal Clinic - Tıp öğrencilerinin daha fazla pratik yapması için farklı bölgelerde sık görülen hastalıkları, az görülen bölgelerdeki öğrenciler ile; hasta hikayesi, görselleri ve tetkikleriyle paylaşıyor. - Ocalis - Tekrarlı işler altında çalışanların kas-iskelet hastalıklarına maruz kalmasını önleyici-öteleyici, vücudun belirli bölgelerini destekleyen, giyilebilir, ergonomik dış iskelet sistemleri sunuyor. - Alya Havacılık ve Uzay - Anadolu Robotik - Atalay Roket - Bilirkişi - Cardapp - Dev Enerji - Farmingo - Fullinlight - Hekza Tech - Humartin - Hydroborpem - Iz Technology - İnce ArGe - Lenta Marine - Medai - Merkur Savunma - MHT ArGe - Miltium - Model Roket - NightBoard - Onarfa Mühendislik - Oppia Technology - Osprey Works - Pure Technologies - Radiologic Medikal - Remora - Resultlab.ai - Rise Together - Robeff Teknoloji - Roket Türk - Sahacı - Semruk Teknoloji - Sess - Sineay Studio - Skenk - T-Kod Software - TBA Akademi - Unitopia - Watchbat"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/teknoloji-icinde-yasadigimiz-binalari-nasil-degistirecek", "text": "Gayrimenkul sektörü karbon emisyonlarının yüzde 20'sinden sorumlu. Gelecekteki demografik ve iklimsel değişikliğe uyum sağlayacak çözümler üretmesi gerekiyor. Bu noktada 3D baskı ve sentetik biyolojideki gelişmeler dikkati çekiyor. 3D baskı tekniklerinin gelişmesi, yapıların ömürlerinin daha dayanıklı olmasını sağlıyor. Bunun yanı sıra binaların ihtiyaç duyduğu bakımlar azalacak ve haliyle daha az kaynak gerektirecek. Ancak 3D baskının dolaylı etkisi daha da büyük. Bu yapıların yaygınlaşması hem çevre dostu yerel imalathanelerin yapılmasını kolaylaştıracak hem de bio-polymer'ler daha büyük ölçekli projelerde kullanılabilecek. Sentetik biyoloji de, inşaatlarda ve imalatta kullanılacak, sürdürülebilir biyo-plastiklerin üretilmesini sağlayacak. Gelecekte fotosentez yapan çatıların olduğu, yenilenebilir enerji üreten, ayrıca verileri saklayan ve ileten, birbiriyle ağ bağlantılı binalar görebiliriz. Bu teknolojilerin birleşimi daha sürdürülebilir bir yapı ortamı sağlarken, aynı zamanda tüm piyasa dengelerini de değiştirebilir. Endüstri 4.0'ın bir sonucu olarak mevcut işlerin yaklaşık %50'sinin 2055 yılına kadar kaybolacağı tahmin ediliyor. Bu olasılığı etkileyen birçok parametre olmasına rağmen, çalışma ve yaşama ortamımızın büyük ölçüde değişeceğinden neredeyse emin olabiliriz. Otomasyon teknolojileri geliştikçe, ofis alanlarına olan talep azalıyor ve internete bağlı mekan talebi artıyor. İşlerini evinden takip eden insanların, ofis özelliklerine sahip konutlara olan ihtiyacı da artacak. Hatta bu olanaklara sahip evlerin, şehirlerden daha ucuz olan kırsal alanlara doğru bir yükselişe geçtiğini görebiliriz. Kuzey Amerikalılar ve Britanyalılar hayatlarının %80'inden fazlasını binaların içinde geçiriyor. İstatistikler gelişmekte olan birçok ülkenin de buna doğru evrildiğini gösteriyor. Dolayısıyla binalar insanın gelecekteki modern çevresi olacak. Bu, sağlık açısından endişe verici olsa da devam edeceği öngörülen bir eğilim. Gelecekte, home ofis çalışan insanları daha çok göreceğiz ve zamanımızın %90'ından fazlasını evlerde geçireceğiz. Buluta bağlı ev aletleri, gözetleme teknolojisi, elektronik ve dijital cihazlarlar; tüketim, uyku, tartışma, sevişme ve çalışma modellerimizi gözlemleyecek ve bulguları kaydedecek. İnsana özgü davranışların 24 saat boyunca gözlemlendiği evler, yaşayan laboratuvarlar olacak. Bu zaten geleceğin öngörülebilen bir vizyonu. Gelecekteki bir iş modeli de, kaydedilen bu insan davranışlarını veri madenciliğinde kullanmakla ilgili olacak ve bu şekilde kişiselleştirilmiş reklam çalışmaları yapılmaya başlanacak. Gelecekte bir mülkün gerçek değeri, planlamasına, üretimine veya kullanımına değil, duvarlarında üretilen verilere bağlı olabilir. Söz konusu veri toplama ağı tarafından kaydedilen ayrıntılı kişisel ve toplumsal bilgiler, hükümetlerin ve şirketlerin bireysel gizliliklerinin tamamen kaybolmasına neden olabilir. Ayrıca siber suç tehdidini de göz ardı edemeyiz. Gelecekte vatandaşlar, kişisel bilgilerinin kötü niyetli kişilerce yasal veya yasadışı olarak kullanılmasını engellemek için, internete bağlı olmayan ve veri kaydı yapılmayan çevrimdışı noktalara ihtiyaç duyabilir. Hatta bu nedenle gelecekte, çevrimdışı emlak sağlayan, binalardan algılayıcıların kaldırılmasında ve anti-gözetleme teknolojisinin sağlanmasında uzmanlaşmış şirketlerin ortaya çıkacağı da öngörülüyor. Bunu şimdiden akıllı şehirlerle ilgili gizlilik kaygılarından ve çevrimdışı yaşama yönelik artmakta olan ilgiden anlayabiliyoruz. Gelecekte gözlem yapan evler, toplumumuzda bölücü bir güç haline gelebilir. Bir taraf, kişiselleştirilmiş önerilerden ve otomatik sistemlerden memnunken; diğer taraf da kötü amaçlı sızıntılardan şikayet edecek. Ve belki de gelecekte çevrimdışı bir dünyada yaşamak lüks haline gelecek. Ancak gelecek bizim elimizde. Hangi evlerde yaşamak, hangi ofisler ve fabrikalarda çalışmak veya boş zamanlarımızı nerede geçirmek istediğimiz konusunda karar bizim. Şu an akıllı öneri sistemleri tarafından sağlanan kişiselleştirilmiş deneyimlerden yararlanabiliyoruz. Bu beklentiyi arttırıp arttırmamaya karar vermek bizim tercihimiz. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/teknoloji-insan-kolejleri-ilk-kampusunu-acti", "text": "Türkiye'nin bilgi ve iletişim teknolojilerinde uzman ilk özel meslek lisesi zinciri Teknoloji ve İnsan Kolejleri , ilk kampüsünü Sancaktepe'de açtı. TEOG sınavlarının açıklanmasının ardından bu yıl ilk öğrencilerini kabul edecek olan okul, geleceğin gözde meslekleri için Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor. Öğrencilerin yaratıcı ve sorgulayıcı düşünmesini, takım çalışmasını ve yaşam becerilerini geliştirmeyi hedefleyen Tink, Türkiye'nin ilk fabrikasyon laboratuvarı olan meslek okulu olmaya hazırlanıyor. Okul ayrıca, inovasyon ve girişimcilik için fen, teknoloji, mühendislik, sanat ve matematiği içeren İngilizce eğitim sistemi iSTEAM'i yöntem olarak kullanacak. Müfredatında kodlama, robotik, oyun tasarımı, 3D modelleme gibi dersleri teknolojiyle üretme imkanı sunan tam donanımlı 44 derslik ve 10 laboratuvar bulunan okul, 1.056 öğrenci kapasiteli."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/teknoloji-tarihinde-iki-onemli-kilometre-tasi", "text": "II. Dünya Savaşı'nda atılan bir füzenin manuel hesaplanması yaklaşık 20 saat sürüyordu. Sonunda bu süreyi 15 saniyeye kadar düşürebilen bir makine tasarlandı. Bilgisayar teknolojisinin ilk yansıması olarak tarihe geçen bu cihaz ENIAC idi. . Türkçe'de elektronik sayısal entegreli hesaplayıcı olarak bilinmektedir. ENIAC, yaklaşık 30 ton ağırlığında ve kurulumu için 167 metrekare bir alana ihtiyaç duyulan devasa bir makineydi. 500.000 dolara mal olmuştu ve 150 kilovat saat enerji tüketmekteydi. 385 çarpma işlemi veya 38 bölme ya da karekök işlemi yapabiliyor ve hafızasında 200 sayıyı saklayabiliyordu. Bu tür işlemleri yapabildiği için tarihin ilk bilgisayarı unvanını kazanan makine, programlanma işlemi manuel kontrol edilen anahtar ve kablolardan oluşuyordu. II. Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra ENIAC, bilimsel araştırmalar ve endüstriyel çalışmalar için kullanıldı. 1955'te daha az enerji tüketen cihazlar yapılmaya başlandığında ise fişi çekilerek emekliye ayrıldı. ENIAC, her ne kadar ilk bilgisayar olarak biliniyor olsa da, sadece sayısal mantıkla hesaplama yapabilen büyük hacimli bir hesap makinesiydi. Kişisel bilgisayar olarak kullanılması mümkün değildi. Bunun için bir ekran ve gelişmiş bir depolama sistemi gerekiyordu. Bu da ancak transistörün keşfi ile mümkündü. 1947'de önce transistör ve ardından silikon yonganın keşfi sayesinde 1970'lerde masaüstü bilgisayarlar üretilmeye başlandı. Silikon yonga sayesinde bilgisayarların kapasiteleri artarken, ebatları da küçüldü. Basit işlemleri yapabilen taşınabilir bilgisayarın üretilebileceği ilk kez 1968'de öne sürülmüştü. Bu cihazın şarj edildikten sonra birkaç saat çalışması, taşınabilir hafiflikte, ucuz ve masa üstü bilgisayarlara yakın bir kapasitede olması isteniyordu. Ancak dönemin teknolojisi bunun için yetersizdi. İlk taşınabilir bilgisayar 1976'da prototipi üretilen Xerox NoteTaker oldu. Fakat ağırlığı 22 kilo ve maliyeti 50 bin doları aştığı için piyasaya sürülemedi. 1981'de üretilen Osborne-1 ise küçük ekranlı bir cihazdı ve 11 kiloydu. Seri üretimi yapılan makine 1800 dolardan satıldı. Ancak üretici firma iki yıl sonra iflas etti. İlk dizüstü bilgisayarı IBM üretmeyi başardı. IBM, ilk laptopu 3 Nisan 1986'da \"IBM PC Convertible\" adıyla kullanıcıların beğenisine sundu. . Yaklaşık 5,9 kg olan bilgisayarın fiyatı 2000 dolardı. 4,77 MHz hızında çalışan, Intel 80c88 işlemcisi olan bilgisayarın 256 KB sistem belleği bulunuyordu. Bilgisayarda CGA-uyumlu tek renkli LCD ekran kullanıldı. Depolama birimi olarak iki adet 3,5 inç disket sürücüsü bulunan bilgisayar, gerçek anlamda ilk kişisel dizüstü bilgisayar olarak gösterilir. IBM, ilk kişisel bilgisayarını ürettikten sonra bunu çalıştıracak yeni bir sistem arayışına girdi ve Microsoft ile anlaşarak Windows'un temelini oluşturan ilk DOS işletim sistemini üretti. Pek çok hata ile çalışan bu sistem sonradan geliştirilerek ilk kullanıcı dostu işletim sistemi oldu. - Compaq Mart 1983 tarihinde Compaq Portable adındaki ilk IBM uyumlu bilgisayarını üretti. - Dell 1985 yılında Turbo PC adındaki ilk bilgisayarını tanıttı. - HP 1966 yılında ilk genel kullanım amaçlı bilgisayarını HP-2115 olarak tanıttı. - NEC 1958 yılında NEAC 1101 adındaki ilk bilgisayarını üretti. - Toshiba 1958 yılında TAC adındaki ilk dijital bilgisayarını çıkardı. 3 Nisan 2010 - Apple, iPad olarak adlandırılan tablet bilgisayarların ilk serisini piyasaya sürdü. Günümüzün en popüler bilgisayar modellerinden biri olan tablet bilgisayarlar ilk olarak 2003 yılında Microsoft tarafından duyuruldu. Hatta Windows Vista işletim sistemi, ilk tablet uyumlu işletim sistemi oldu fakat Vista, masaüstü bilgisayarlarda bile rağbet görmediği için yüksek fiyatı ve beğenilmeyen ara yüzü ile Microsoft tabletleri piyasaya sürülemedi. Microsoft'un tabletinden sonra, teknoloji şirketleri tablet bilgisayar için daha uzun yıllar beklemek gerektiğini düşünürken Apple, iPad ile ilk tablet bilgisayarını tanıttı. 2000'lerin başında tablet bilgisayar geliştirme çalışmaları yürüten Apple'ın CEO'su Steve Jobs hafıza ve pilin yetersizliğinden dolayı iPad projesini iki kez iptal etmişti. Jobs, 2009 yılı boyunca tüm dikkatini bu cihazın tamamlanmasına verdi. iPad ve IOS işletim sistemi ilk kez 27 Ocak 2010'da San Fransisco'da bir basın toplantısında tanıtıldı. İlk nesil iPad ise 3 Nisan 2010'da piyasaya çıktı. Bir yıl sonra Samsung, Android işletim sistemi ile ilk tableti Galaxy'i piyasaya sürdü. İlk iPad, müzik çalma, web tarama ve e-posta gönderme, sosyal ağlara bağlanma, oyun oynama gibi işlemler yapabiliyordu. İkinci nesilde bu özelliklere fotoğraf ve video çekimi de eklendi. Tasarım çizgilerine ilk nesilden itibaren sadık kalındı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/teknolojide-devrim-kuantum-bilgisayari", "text": "Kuantum bilgisayarları ilk olarak 2007 yılında D-Wave Systems şirketi tarafından tasarlanmaya başlandı. Şirket, ilk meyvesi olan D-Wave One kuantum bilgisayarını 2010 yılında üretmeyi başardılar. 2013 yılında D-Wave Two , 2015 yılından D-Wave 2X 'i ve son olarak 2017 yılında D-Wave 2000Q i ürettiler. D-Wave firmasının teknoloji direktörü Geordie Rose, kuantum bilgisayar araştırma fonu için Google ve NASA'nın 130 milyon dolar bütçe ayırdığını açıkladı. Karşılaştırma yapmak gerekirse yaklaşık olarak 100 adet F-16 uçağının fi yatına eşdeğer bir fi yat. Türkiye'nin sahip olduğu F-16 adedi yaklaşık 270. Şimdilik Google, NASA ve USRA tarafından bilimsel projelerde kullanılıyor. Kuantum bilgisayar isminden de anlaşılacağı gibi kuantum teorisi mantığı ile çalışan bir bilgisayar. Klasik bilgisayarların çalışma mantığı 0 ve 1 iken kuantum bilgisayarlar hem 1 hem de 0 değerleriyle ayna anda çalışıyor. Kuantum teorisinde buna süper pozisyon deniliyor. Kuantum bilgisayarlar bu işlemi atomlar, fotonlar ve elektronlar sayesinde yapıyor. Bilinen bilimsel verilere göre atomlar oluşumun yapı taşlarını oluşturuyor. Fotonlar ışık kaynağı ve gün ışığının oluşumundan sorumlu. Elektronlar ise elektrik enerjisi ve manyetik alanlardan sorunlu. Bu noktada günümüz bilgisayarları gözle görülebilen çiplerle çalışırken, kuantum bilgisayarları atom veya parçacık boyutundaki işlemcilerle çalışmakta. Buradan çıkarılan sonuç ise; kuantum bilgisayarları mikroskobik ölçekte ve bu düzeyde çok çok az enerji tüketmekte. Günümüz bilgisayarlarının 0 ve 1 değerlerini kullanarak çalıştığından bahsetmiştik. Kullandığımız bilgisayarlar için var ya da yok tek seçenekken, kuantum bilgisayarları için ve veya gibi seçeneklerde mevcut. Bu noktada kuantum özelliği olan Spin konusuna değinmemiz gerekmekte. Bir mıknatısın kuzey ve güney kutbu olmak üzere iki adet manyetik alanı var. Bir iğneyi sivri ucu yukarı gelecek şekilde mıknatısa değdirip iğneyi bıraktığımızda elektronlar mıknatıs üzerindeki manyetik alan çizgileri üzerinde hizalanıyor ve toplu iğnenin sivri ucu yukarı bakar şekilde kalıyor. Buna metal atomlarının spin durumu deniyor. Bu noktadan sonra sizin müdahaleniz ile toplu iğne döndürülebilir ya da sivri ucu aşağıya bakacak şekilde çevrilebilir. Doğal spin durumunu zorla değiştirmek için bir enerji harcamanız gerekmektedir. Kuantum bilgisayarların çalışma prensibi de elektronların spin durumlarını değiştirmeye dayalıdır. Ne var ki kuantum fi ziğinde, bir parçacığın konumu ve hızı %100 bilinememektedir. Bir elektrona bakıldığında hangi spin konumunda olacağı öngörülemez. Spin yukarı ya da aşağı olabilir. Süper pozisyon bu olasılık hesabına karşılık gelen oranların tümüne denir. Süper pozisyon durumu için bir elektron %64 olasılıkla spin yukarı ve %36 olasılıkla spin aşağı durumunda olabilir. Kuantum bilgisayarları veriyi spin durumunu değiştirerek yeniden kodlar. Bit kelimesi Binary Digit kelimelerinin kısaltılmış halidir. İngilizcede ikili rakam-sayı anlamına gelmektedir. 1 ve 0 için alacakları değer bir bit'tir. Yani %64 olasılıklı spin yukarı, ikilik sistemde 1 e tekabül edip bir bit değerindedir. Aynı şekilde %36 olasılıklı spin aşağı da ikilik sistemde 0 a tekabül eder ve bir bit değerindedir. Bu bilgiler ışığında kuantum bilgisayarları için bit yerine qubit terimi kullanılmaktadır. Bir qubit iki bit değerindedir. İlk bilgisayar işlemcileri, veriyi tek tek işlemekteydi. Günümüzde ise 8 işlemciyi beraber çalıştırarak işlem yapmak mümkün. 8 işlemcinin yetmediği noktalarda Yüksek Performanslı Bilgisayarlar devreye giriyor. HPC'ler büyük araştırmalarda araştırmacıya ekonomik çözüm sunar. Bu sayede çok sayıda bilgisayarın beraber çalışması sayesinde hızlı paralel işlemler kısa sürede gerçekleştirilebilir. Kuantum bilgisayarlar bu bakış açısını çok öteye taşıyarak tek bir işlemci ile çok sayıda paralel işlemi aynı anda yapmaya olanak sağlıyor. Kuantum bilgisayarlar sayesinde her bir işlemcinin tükettiği elektrik ve kapladığı alandan tasarruf edilmiş olunuyor. Birazda bu teknolojinin problemli taraflarından da bahsetmemiz doğru olacaktır. Süper pozisyonun korunması en büyük sorunlardan biri. Elektronun süper pozisyonda kalması için gereken şey çevre ile etkileşiminin olmaması. Yani, biz elektronun durumuna bakmadığımızda elektron süper pozisyon halindedir. Elektrona bakıldığı anda elektron ya aşağı ya da yukarı spin durumunda olacağından olasılık dalga fonksiyonunun çökmesi söz konusudur. Elektron gerçek bir enerji değeri alır ve 0 ve 1 durumuna döner. Buda 2 bitlik qubit in 1 bit'e çökmesi demektir. Bu noktada kuantum bilgisayarlarının sıradan bilgisayarlardan farkı kalmıyor. Elektronlar yapısı gereği oda sıcaklığında aktif hareketler sergilerler ve çevreleri ile etkileşim sağlarlar. Bunu engellemek için elektronların bulundukları ortamı soğutmak gerekmektedir. Bu nedenle Kuantum bilgisayarları soğutmak için küçük bir oda boyutunda alana ihtiyaç duyulmaktadır. Bu soğukluğun yaklaşık değeri -273 santigrat derecedir. Bu noktada bir başka problem ortaya çıkmaktadır, elektriğin soğuk ortamda iletilmesi. Bu sorunun çözümü için kullanılan materyal süper iletkenlerdir. Süper iletkenler -181 ile -138 derece sıcaklık arasında sorunsuz iletim sağlarlar. Isı ve iletim problemi çözüldükten sonra geriye elektronları manyetik alanlardan korumak ve yalıtım kalıyor. Manyetik alan parazitlerinden korumak için kuantum bilgisayarlarının dışı kalın bir zırh ile kaplanıyor. Yalıtım için ise boş vakum sistemi kullanılıyor. İşlemciyi saran manyetik alan Dünya'nın manyetik alanının 50 bin kat daha azıdır. Bu son teknoloji ürünün soğutma sistemi sadece 15,5 kW/saat elektrik harcarken ortalama bir süper bilgisayar 4,04 Megawatt elektrik harcamaktadır. Bu denli az elektrik ihtiyacı, bilgisayarların küresel ısınmaya olan etkisini minimize etmektedir. İnsanın aklına gelecekte evlerimizde kuantum bilgisayarlar kullanılır mı sorusu takılıyor. Maalesef bu mümkün görünmüyor. Kuantum bilgisayarlarının işlemler konusunda bu denli iyiyken grafik işlemlerde kötü. Zaten kuantum bilgisayarları klasik bilgisayarların yerini almak için üretilmiyor. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/temiz-icme-suyu-icin-hesapli-cozum", "text": "Günümüzde bir milyarı aşkın insanın temiz içme suyuna ulaşması adeta bir lüks. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre 1,8 milyar insan dışkıyla kirlenmiş su içiyor ve 2040 yılına kadar dünyanın büyük bir kısmı su kıtlığı çekecek. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'ndan yapılan açıklama da pek iç açıcı değil. Verilere göre her gün aşağı yukarı 1800 çocuk kolera gibi hastalıklara yol açan ishal yüzünden yaşamını yitiriyor. Bu yüzden sağlıklı ve temiz içme suyunun hesaplı yollardan elde edilmesini sağlayan çözümlerin üretilmesinin önemi büyük. Lozan Federal Politeknik Üniversitesi'nden Laszlo Forro işte bu soruna çözüm olabilecek bir ürün geliştirdi. Titan dioksit nano teller ve karbon nano tüplerle kombine edilen ve güneş enerjisiyle çalışan yeni bir su filtresi bu. Araştırmacılar ilk başta titan dioksit nano tellerinin suyu, güneş ışığıyla etkili bir şekilde temizleyebildiğini gördüler. Fakat nano tellerinin, karbon nano tüplerle kombine edilmesi sonucunda ortaya çıkan kompozit malzeme, bakteri ve büyük virüs gibi patojenleri öldürerek, suyu pastörize eden fazladan bir tabaka kazanıyor. Bunun temelinde yatan fikir, filtreye yansıyan morötesi ışınların, reaktif oksijen türleri olarak tanımlanan molekül gruplarını üretmesine dayanıyor. Hidrojen peroksit (H2O2), hidroksit ve oksijen (O2) içeren bu moleküller, güçlü patojen öldürücüleri olarak kabul edilir. Bilim insanları yeni filtreyi E.coli bakterisiyle test ettiler. Fakat filtre Campylobacter jejuni , Giarda lamblia , Salmonella, Cryptosporidium , Hepatit A virüsü ve Legionella pneumophila gibi hastalık etkenlerine karşı da etkili. Cihaz, sudaki tüm patojenleri temizleme konusunda çok başarılı, hatta pestisitler, ilaç kalıntıları, kozmetikler vb gibi mikro kirleticilerin giderilmesinde de umut verici sonuçlar verdi. Kimyacılar, fizikçiler ve biyologların ortak çalışmaları sonucunda, enerji olarak sadece güneş ışığına ihtiyaç duyan ve uzak bölgelerdeki küçük insan gruplarının içme suyunu temizleyen ve kolayca büyültülebilen, çok etkili bir su filtreleme cihazı geliştirilmiş oldu. Filtrenin bir prototipini Clean Water dergisinde sunan araştırmacılar, filtrenin geliştirilebilmesini de öneriyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/turk-bilim-insanlari-87-yenilikci-muhendis-arasinda", "text": "Sabancı Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Programı 2009 Yüksek Lisans mezunu Canan Dağdeviren, Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği Programı 2005 mezunu Ece Kamar ile Mikroelektronik Mühendisliği Programı 2003 mezunu Kıvılcım Ayşe Coşkun, ABD Ulusal Mühendislik Akademisi tarafından düzenlenen Frontiers of Engineering sempozyumuna katılan 87 yenilikçi mühendis arasında yer aldı. Frontiers of Engineering sempozyumu katılımcıları, mühendisliğin farklı disiplinlerinde olağanüstü araştırmalar ve teknik çalışmalar yapan en başarılı adaylar arasından seçildi. 25-27 Eylül 2019 tarihleri arasında Güney Karolina'da gerçekleşen sempozyumda dijital dönüşüm çağında ileri üretim, genom mühendisliği, otonom araçlar, teknoloji ve etik, blockchain teknolojisi başlıklarıyla son gelişmeler paylaşıldı. ABD Ulusal Mühendislik Akademisi'nin davet ettiği 87 yenilikçi mühendis arasında yer alanan Canan Dağdeviren şu anda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde öğretim üyesi, Ece Kamar Microsoft'ta kıdemli araştırmacı, Kıvılcım Ayşe Coşkun ise Boston Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görevlerini sürdürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/turkiyede-ileri-teknoloji-alt-yapisi-olustu-mu", "text": "Aslında ülkeleri sıçratacak, mucizevi yollar bellidir. Almanya, Japonya, Tayvan, G.Kore, Singapur hatta Çin ekonomisini bilimsel araştırmaya dayalı ileri teknoloji ürünlerinin üretimindeki artışlar sıçratmıştır. Geç sanayileşen Alman ve Kore modelleri bize örnek olabilir. Sanayileşmeye bağıl olarak sömürgeci Avrupa devletlerinden geç başlayan Almanya ise ayrı bir yol izleyerek araştırma ve bilgiye dayalı teknolojik üretime yöneldi. Meşhur Alman ekonomist Friedrich List, \"Almanlar önce Britanya ve Fransa gibi sanayi devlerinin seviyesine gelinceye kadar devlet koruması altında olmalı\" dedi. Günümüzde toplam sayıları 500'ü bulan 62 Fauenhofer, 86 Max Planck, 20 Helmholtz, 76 Leibnitz gibi araştırma merkezlerinin araştırma merkezlerinin ülke çapında kurulmasını çapında yayılan (devlet ve Eyalet, vakıf ve Dernek destekli toplam 500 kadar araştırma merkezlerinde Alman Akademisyenler özellikle kimya sanayisinin ihtiyaç duyduğu alanlarda ticarileşen araştırmalara yöneldiler. Mühendis yetiştiren Mesleki Teknoloji yüksekokullarını uygulamalı bilimler üniversitelerine dönüştürdüler. Bugün İleri teknoloji dediğimiz her alanda Almanlar öncü olup, bu sayede Almanlar dünya ihracat şampiyonu oldular. G. Kore'de Sanayileşme öncesi, ülkeyi yönetenler doğal kaynakları sınırlı olan savaşta her şeyini kaybeden ülkenin tek kurtuluş yolunun Almanya ve Japonya gibi bilimsel ve teknolojik başarıdan geçeceğine inanarak KİST 1971'de ülke genelinde kurup yaygınlaştırma yolunu seçtiler. Bu bilim ve teknoloji enstitülerinde, 8458'i doktoralı, 21.886'sı yüksek lisans dereceli 41 binden fazla başarılı bilim insanı çalıştırarak ülkenin bilim düzeyini yükseltti. Burada üretilen bilimle önce ülke yayın sayısını artırdı, sonra da bilime dayalı teknoloji üretimini artırarak zenginleşme yolunu izlediler, sonuçta başarılı oldular. Bugün Samsung, Hundai ve LG gibi dev şirketleri dünya devleriyle yarışmaktadır. Biz de Kore ve Alman modellerinden yararlanmalıyız. Bizde devlet destekli teknoloji araştırma merkezlerini çoğaltırken özellikle güneş panellerinde çok kullanılan silisyum ve grafen gibi ileri teknoloji kimyasallarını devlet koruması ve desteğiyle ülkemizde üretmeliyiz. Ülkemizin her üniversitesinde olmasa da birçok üniversitemizde artık \"alet bulunmadığı için araştırma yapamıyoruz\" mazereti kalkmış, birçok üniversite bünyesinde çalışan merkezi laboratuvar ve araştırma -geliştirme merkezleri kurulmuştur. Daha 30 yıl önce düşünemediğimiz gençlere yönelik eğitici eğlendirici bilim merkezlerini illerinde kurmak için birçok il ve belediye sıraya geçmiş, Konya, Bursa, Eskişehir ise bu merkezleri kurmuştur. Bilim sevgisi ve merakı bu merkezlerle yükselecektir. Günümüzde araştırma merkezleri ve öğretim üyeleri Tübitak AB-fonları ve AB çerçeve programları, devletler arası ikili araştırma işbirliği ve Santez, bazı araştırma destek vakıfları üzerinden döner sermayelerinden araştırma birimlerine ayrılan kaynaklar gibi araştırmalarına destek ve kaynakları daha kolay bulmakta, çoğu kez yabancı ortaklı araştırma projeleri yapabilmekte, yurt dışı mesleki toplantılara katılabilmekte üniversite yakınlarındaki teknokent ve sanayi geliştirme merkezlerinde şirketlere ortak ve kurucu olabildiği gibi geliştirdikleri teknolojileri üreterek, pazarlayarak para da kazanabilmekte, sanayiye yönelik tezleri yöneterek de araştırmalarına kaynak bulabilmektedir. Bu sayede üniversite yabancı bilim adamları ve gruplarla ortak araştırmalar artış göstermiş ve doğal sonucu olarak bu ortak araştırma sonuçları ortak yayınlara dönüştürülerek özellikle AB ülkeleri ile ortak yayınlar, tebliğler artmış, bunlara yapılan atıflar hızla yükselmiştir. Yıllık yayın sayısı 1970-1980 de 50-300'lerden, 2013'te 36.050'ye yükselmiş, yükselme hızı düşse de yıllık sayın sayıları toplam 37 bine yaklaşmıştır. Uluslararası ortak çalışmalar da artmıştır. Bir önceki yazımızda vurguladığımız gibi vakıf üniversitelerinin çoğalmasıyla tersine beyin göçüne ek yurt dışından YL ve doktora amaçlı gelen öğrenci sayısı, yükseköğretimde okullaşma oranı da çok yükseldi. Yurt içinde ve yurt dışında doktora yapan kişi sayımız da çok yükselmiştir. Bu artışlar mecburen kaliteyi de yükseltecektir. Bilime ve araştırmaya ayrılan kaynağın daha da yükselmesiyle teknoloji üretimimiz de yükselecektir. Halen ülkemiz GSMH'nın %1'ini araştırma geliştirmeye ayırabilmektedir. Bu oran G. Kore'de %4, Çin'de %6 kadardır. ABD de çalışmalarıyla olsa da başarılı bilimcimiz Aziz Sancar'ın 40 yıllık yoğun ve sistemli çalışmasıyla Nobel alması bilime bakışı ve bilimcilerimizin geleceğe bakışını da olumlu etkiledi. Başka bilim Nobel'i alan vatandaşlarımız da olacağına inanıyorum. Mesela ülkemizdeki hızla büyüyen Yıldız Holding yurt içinde Vakıf üniversitesi ve araştırma desteği verme yerine ilk kez yurt dışında başarıyla çalışan bir vatandaşımızın araştırmalarını desteklemektedir. 24 milyon USD bağışla Hotamışlıgil'in araştırmaları için donatılan Sabri Ülker Merkezinde ABD Harvard Üniversitesinde çalışan başarılı genetikçi-tıp hekimi Gökhan Hotamışlıgil obezite ve şeker hastalığı gibi kompleks hastalıklar konusunda 32.500 atıf alan 215 yayını ve çalışmalarıyla gelecekte Tıpta Nobel ödülü alacağına inanıyorum. Halen Linz Johannes Kepler Üniversitesinde organik fotovoltaik panel hücreleri üretimi alanında çalışan aslen fizik-elektonik mezunu olan bu yıl TÜBA ödülünü alan Prof. Niyazi Serdar Sarıçiftçi, toplam 39.500 atıf alan 507 yayını ve fotovoltaik ile ilgili son 3 yayınına 9 bin atıf yapılan başarısıyla yakın bir gelecekte Kimya Nobel ödülü alabilir. Üniversite-Sanayi işbirliğiyle başaramadığımız teknolojik üretimleri, teknokentler başarabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/turkiyenin-devlerinden-sanayi-4-0-icin-5g-is-birligi", "text": "Arçelik, Nokia ve Türk Telekom güçlerini birleştirerek, Türkiye'de 5G altyapısıyla hayat bulan imalat sanayi teknoloji çözümlerini geliştiren girişimlerin ürünlerinin ticarileşme ve küreselleşme süreçlerinin desteklenmesi hedefiyle 5G@EndTech programını başlattı. Program, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın himayesinde, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi, KOSGEB ve TÜBİTAK TÜSSİDE'nin desteği ile hayata geçirildi. 5G@EndTech programının tanıtılması amacıyla Arçelik Çayırova kampüsünde yer alan Arçelik Garage Innovation Hub'da Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır, çevrimiçi katılım gösteren Türkiye Cumhuriyeti Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Dr. Ömer Fatih Sayan ve Koç Holding Dayanıklı Tüketim Grubu Başkanı Dr. Fatih Kemal Ebiçlioğlu, Arçelik Strateji ve Dijitalleşmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Utku Barış Pazar, Türk Telekom Teknoloji Genel Müdür Yardımcısı Yusuf Kıraç ve Nokia Türkiye Kıdemli Ülke Yöneticisi Özgür Erzincan'ın katılımı ile bir imza töreni gerçekleştirildi. Yeni nesil iletişim teknolojileri ve özellikle yerli teknoloji geliştirmenin önemine inanan ve bu konuda iş birliğine giden Arçelik, Nokia ve Türk Telekom, 5G@EndTech programı ile Türkiye'deki 5G girişimlerinin imalat sanayine yönelik ürün ve çözümler geliştirmesini, bu ürünlerin ticarileşme ve küreselleşme süreçlerinin desteklemesini hedefliyor. Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır: Dördüncü Sanayi Devriminin baş döndürücü bir hızla tüm hayatımızı etkilediği bir dönemde 5G ve ötesi teknolojiler, iletişimde büyük bir dönüşüm sağlayarak birçok yenilikçi uygulamanın geliştirilmesi ve yaygınlaşması için altyapı sunuyor. Bu nedenle; katma değeri yüksek, yerli ve milli ürün ve teknolojilerin geliştirilmesi için ülkemizde güçlü bir 5G ekosisteminin gelişimini kritik görüyoruz. Nitekim, TÜBİTAK tarihinin en büyük bütçeli desteğini sağladığımız Uçtan Uca Yerli ve Milli 5G Haberleşme Şebekesi Projesi, Ülkemize bu alanda önemli bir araştırma birikimi ve ürün geliştirme kabiliyeti kazandırdı. Kamu ve özel sektörün iş birliği ile hazırladığımız 5G ve Ötesi Teknolojiler ile Bağlantılı Yaşam Yol Haritasında 5G teknolojilerinin kritik değer kattığı dikey sektörlerde performansını doğrulamak, yerli 5G uygulama çözümlerimizi küresel pazarlara taşımak için atacağımız adımları tanımladık. Akıllı üretim ve lojistik sistemleri, akıllı ulaşım ve araştırma üniversiteleri, teknoparkların yer aldığı Akıllı geliştirme alanlarını öncelikli uygulama temaları olarak belirledik. Bugün kamu ve özel sektörün iş birliği ile hayata geçirdiğimiz 5G@EndTech ile öncelikli uygulama alanlarından ilki için önemli bir işbirliğine gidiyoruz. Akıllı üretim teknolojileri ürün ve hizmetlerini geliştiren girişimlerimize 5G'nin uygulandığı gerçek bir üretim alanı sunuyoruz. Girişimlerimizi potansiyel müşteriler ile buluşturarak hızlı bir şekilde ürünlerini ticarileştirmelerine imkan sağlıyoruz. dedi. Türkiye Cumhuriyeti Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Dr. Ömer Fatih Sayan: Telekomünikasyon sektörünün küresel büyüme, refah ve inovasyon için önemi göz ardı edilemeyecek durumdadır, nitekim bir ülke veya bölgedeki yenilik ve gelişme hızı, genellikle telekomünikasyon sisteminin yaygınlığına bağlı olmaktadır. Telekomünikasyon altyapısı ve hizmetlerini işletmek ve sürdürmek ciddi yatırım gerektirmektedir. Özellikle 5G ile artış yaşanması öngörülen internet veri trafiği ve beraberinde kapasite taleplerinin karşılanması ihtiyacı ile birlikte veri iletişiminin yirmi kata kadar hızlanması bekleniyor. Daha fazla bağlantı yoğunluğuna izin verecek olan 5G ile tek bir kilometre karede bir milyona kadar bağlantının desteklenmesi öngörülüyor. Yalnızca 5G teknoloji pazarının 2030 yılına kadar potansiyel olarak 620 milyar dolara ulaşacağı, 5G'nin yüksek hız ve minimum gecikme süresiyle en iyi sürümüne ulaşacak olan sağlık, akıllı hizmetler, tüketici ve medya kullanımının ise küresel ekonomiye 1,3 trilyon dolar katkıda bulunması bekleniyor. 5G teknolojisine yerli ve milli altyapı ürünlerini kullanarak geçmek öncelikli hedeflerimiz arasında yer alıyor. Esasen bu hedefin tohumlarını, 2015 yılında verdiğimiz 4.5G yetkilendirmeleri ile attık. Mobil işletmecilerin şebekeye yaptıkları yatırımlar içerisinde yer alan donanım ve yazılım gibi katma değeri yüksek ürünlerin %45'e varan oranlardaki kısmını yerli ürünlerden karşılanmasına ilişkin yükümlülükler getirdik. İlk yatırım döneminde çok düşük seviyede olan yerlilik oranı, 2020-2021 yatırım döneminde %33'e ulaşmıştır. Gelinen aşama, üretim ekosisteminin potansiyelini göstermesi açısından önemlidir. Hem üreticilerimizin hem de işletmecilerimizin yerli malı belgeli ürün geliştirme ve kullanma çabalarını memnuniyetle takip ediyoruz. Bugünkü etkinlikte hem ülkemizin hem de dünyanın önde gelen endüstriyel kuruluşlarından Arçelik'in üretim kapasitesini geliştirecek, hem de özelikle start-uplarımızın ürünlerini deneyimleyebilecekleri bir ortam oluşturacak bir çalışmaya daha şahitlik ediyoruz. Bu iş birliğinin diğer firmalara da örnek olmasını diliyorum. dedi. Koç Holding Dayanıklı Tüketim Grubu Başkanı Dr. Fatih Kemal Ebiçlioğlu: Üretimde başarılı dijital dönüşüm için verinin toplanması, işlenmesi, aktarımı ve yönetimi kritik önem taşıyor. 5G teknolojisi bu bağlamda stratejik bir altyapı teknolojisi ve küresel ölçekte rekabet alanı. Şu anda Dünya'da 80'den fazla ülkede yaklaşık 500 milyonun üzerinde 5G abonesi var. 5G'nin fark yarattığı alanlardan biri de sanayi uygulamaları. 5G teknolojisi ile mobil ağlarda saniyede azami 20 Gigabit ve ortalamada 100 megabit hızları deneyimlemek mümkün. Diğer bir deyişle üretimde daha önce imkansız olan uygulamaları 5G teknolojisiyle uygulamak mümkün, saatler alanları ise çok daha hızlı hale getirebileceğiz. En doğru kullanım senaryolarını hayata geçirebilmek için açık inovasyon yaklaşımı gerekiyor. Türkiye'de de 5G ile beraber özellikle endüstriyel şirketler için özel mobil şebeke lisanslarının önemli bir yeri olacağına inanıyoruz. dedi. Arçelik'in faaliyet gösterdiği 146 ülkede start-up'lara destek olduğunu ve girişimci adaylarının çalışmalarını daima daha iyi hale getirmeye odaklandığını belirten Arçelik Strateji ve Dijitalleşmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Utku Barış Pazar, Arçelik olarak, start-up ekosistemimizi geliştirmek için girişim dostu uygulamalar geliştirmenin yanı sıra farklı şirketlerle yaptığımız iş birlikleriyle önemli adımlar atıyoruz. Dijitalleşme gündemimizde uzun süredir 5G ve ötesi teknolojiler var. 5G ve ötesi bağlantı teknolojilerinin 2030 yılının sonuna kadar, küresel ölçekte 1,3 trilyon dolar hacminde ekonomik değer yaratması ve bunun 134 milyar dolarının imalat sektöründeki uygulamalardan kaynaklanacağı öngörülüyor. 2022 yılının başında Arçelik Çayırova fabrikamızda Türkiye'nin ilk ticari özel mobil şebekesini, Nokia ve Türk Telekom ile çalışarak devreye aldık. Bu altyapıda faaliyet gösteren 42 AGV'mizde %25 performans iyileşmesi tespit ettik. Yeni uygulama alanlarını da Nokia ve ekosistem paydaşlarımızla belirlemeye devam ediyoruz. Bu iş birliği sayesinde hazırladığımız 5G@EndTech programı ile yenilikçi iş fikirleri olan girişimcilere önemli destek sağlayarak 5G ekosistemine ve uygulama alanlarının gelişip güçlenmesine önemli katkı sağlamayı hedefliyoruz dedi. 5G@EndTech programında girişimlere eğitim, mentorlük, finansman desteği gibi faydalar sağlanacak. Aynı zamanda girişimlerle canlı saha uygulama testleri yapılacak, geliştirdikleri ürün ve çözümleri sektör temsilcilerine sunacakları aktiviteler düzenlenecek. 4 aşamadan oluşan programda ilk olarak teknoloji girişimlerinin başvuruları alınacak ve değerIendirmeyi geçenler eğitim aşamasına geçecek. Teknoloji girişimlerinin birçoğunun üretimi yakından tanıması amacıyla üretim, 5G teknolojileri, girişimcilik ve KOSGEB desteklerinin anlatıldığı bir eğitim sürecinin ardından girişimler, kurulacak 5G şebeke altyapısının kullanılacağı Arçelik'in üretim alanında tanımlanan konularda Proof of Concept 'ler ile süreci devam ettirecek. PoC sürecini başarıyla tamamlayan girişimler son olarak Arçelik ve diğer potansiyel müşterilerin yer aldığı tanıtım ve eşleştirme görüşmelerine katılacak. 5G@EndTech programına başvuru yapacak girişimlerin ilgili alanlarda geçmiş tecrübesi olması ve fatura kesmiş olması öncelikli kriter arasında yer alıyor. Ayrıca bu girişimler, başvuru şartlarını sağlamaları durumunda KOSGEB'in Ar-Ge, Ür-ge ve İnovasyon Destek Programına başvurabilecek ve projelerinin kurul tarafından kabul edilmesi durumunda desteklerden faydalanabilecek. 5G@EndTech programı için oluşturulan 5G Connected KARTACA, Gezi ve İsig Denetleme Robotu, Drone ile Sayım, AGV Tarzı Cihaz ile Sayım, Drone ile Güvenlik Turu, Smart Sampling ve Indoor Positioning gibi projeler de Arçelik'in Çayırova kampüsünde uygulamaya geçirilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/turkiyenin-en-inovatif-4-projesine-tetten-odul", "text": "Elektrik Elektronik ve Hizmet İhracatçıları Birliği'nin bu yıl 5.'sini düzenlediği Proje Baharı etkinlikleri 6 Nisan'da Harbiye Askeri Müzesi'nde gerçekleşti. Özgünlüğü, sağlayacağı fayda, projenin içerdiği inovasyon ve uygulanabilirlik gibi kriterler dikkate alınarak değerlendirilen 115 farklı projeden 4 farklı kategoriden 12 proje ödül almaya hak kazandı. Bilgi ve İletişim Teknolojisi Uygulamaları, Çevre ve Enerji Verimliliği Uygulamaları, Enerji Üretim, İletim ve Dağıtımına Yönelik Uygulamalar ve Diğer Elektrik Elektronik Uygulamaları olmak üzere 4 farklı kategorinin 1.'lerine 20 bin TL, 2.'cilerine 10 bin TL ve 3.'cülerine de 7 bin 500 TL verildi. TET Ar-Ge Proje Baharı bu yıl ilk kez kuluçka merkezleri ve üniversitelerden de büyük destek almaya başladı. Ortak bir bilgi ve paylaşım platformu yaratma açısından TET Ar-Ge Proje Baharı'nı özel bir konuma taşıyan kurum ve kuruluşlar da proje yarışmasına katılan proje sahiplerine ödül verdiler. Selçuk Üniversitesi Kuluçka Özel Ödülü'nü Diz Ekleminde Sorun Olan Hastalar İçin Yürüme Asistanı adlı projesi ile Mehmet Kum kazanırken İTÜ Çekirdek Kuluçka Özel Ödülü'nü Geleceğinizi Aydınlatan Teknoloji 'OLED'' adlı projesiyle Murat Şahin aldı. Ayrıca yine İTÜ Çekirdek Kuluçka Özel Ödülü'nü almaya hak kazanan proje ve proje sahipleri Esnek, Hızlı Şarj Edilebilir Pil adlı projesi ile Alican Emre Köksal, Aletrik - Enerji Verimlilik Cihazı adlı projesi ile Ömür Eşelioğlu, Cleva Mobil Uygulama Geliştirme Platformu adlı projesi ile Mustafa Özlü oldu. Sabancı Üniversitesi tarafından verilen Inovent Kuluçka Özel Ödülü'nü ise Fotovoltaik Esaslı İpliklerle Üretilen Kumaştan Elektrik Üretimi adlı projesi ile Çağa Bizimcan ve Fikret Bizimcan, Ağır Metaller ; Hafif İşçiler adlı projesi ile Ferhat Babacan ve Furkan Ali Yalçın aldı. Nesnelerin İnterneti için Görünür Işıkla İletişim Modülü Mahmut Durgun tarafından hazırlanan Nesnelerin İnterneti için Görünür Işıkla İletişim Modülü, popülaritesiyle bilimin ve endüstrinin gözdesi olan nesnelerin interneti trendini görünür ışıkla iletişim metodunu birleştiriyor. Çeşitli cihazlar tasarlamanın ve üretmenin peşinde olan teknoloji devleri, akademik dünya ve girişimciler nedeniyle her geçen gün yeni bir ürüne denk geliniyor. Bu trendlerin büyük bir hızla ürettiği ürünleri ve çözümleri görüldüğü günümüzde, Mahmut Durgun bu iki teknolojinin bir arada yer almasını sağlayacak Nesnelerin İnterneti için Görünür Işıkla İletişim Modülü oluşturulmasını amaçlıyor. Elektroeğirme yöntemi ile yeni nesil nano malzemeler kullanılarak lityum iyon pil üretimi. Alper Bayram'ın projesi, günümüzde elektrik enerjisinin depolanması için geliştirilmiş bataryalardan lityum-iyon pillerin, diğer pillere kıyasla yüksek kapasite ve enerji yoğunluklarıyla geniş kullanım alanına sahip olmasından yola çıkıyor. Yapılan son çalışmalar, lityum-iyon pillerin kapasitelerinin optimizasyonu için nanomalzemelerin kullanılabilmesi üzerine yoğunlaşıyor. Alper Bayram'ın projesi, elektroeğirme yöntemi ile üretilen yeni nesil metal-oksit kompozit nanoliflerin, lityum-iyon pillerin katotlarında kullanılabilirliğini araştırmayı amaçlıyor. Esnek, hızlı şarj edilebilir pil. Alican Emre Köksal'ın hazırladığı projede lityum pillerle aynı enerji yoğunluğuna sahip, hızlı şarj edilebilir ve esneyebilen düşük maliyetli pil anlatılıyor ve elektronik uygulamalar için yeni bir çözüm sunuyor. Gıda güvenliği için taşınabilir, biyosensör tabanlı mikotoksin test cihazı: MiSens. Projesinde tahıllardaki mikotoksinlerin hızlı ve güvenilir olarak kantitatif tespiti için elektrokimyasal metodla çalışan taşınabilir analiz cihazının geliştirilmesini amaçlayan Yıldız Uludağ, proje kapsamında Aflatoksin ve Deoksinivalenol mikotoksinlerini tespit edebilecek MiSens cihazı geliştirdi. MiSens cihazı, laboratuvar ve deneyimli personel gerekmeksizin hızlı, duyarlı ve seçici mikotoksin tanısı yapabilmekte ve kullanım kolaylığı, hızlılık ve maliyet açısından mevcut teknolojilerden üstün."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/turkiyenin-ilk-grafen-katkili-muzik-aleti-uretildi", "text": "Üniversite-sanayi iş birliği ile bir ilke imza atıldı. Sabancı Üniversitesi bünyesinde kurulan Nanografen şirketi, Türkiye'nin grafen katkılı ilk müzik aletini üretti. Grafenin müzik sektöründe kullanılmasının birçok yeniliği de beraberinde getirmesi bekleniyor. Karbon atomunun bir allotropu olan Grafen, dünyada bilinen en ince iki boyutlu madde ve atomlarının altılı halkalar halinde oluşturduğu düzlemsel bir yapıya sahip. Bal peteği şeklindeki yapısı ile şu ana kadar belirlenmiş en dayanıklı malzeme. Altılı halkaları içinde serbest dolaşan elektronlar sayesinde grafen, bakır kadar iyi bir elektriksel iletkenliğe ve bakırdan on kat daha fazla termal iletkenliğe sahip. Ağ yapılı olmasına rağmen grafenin halkaları o kadar küçük ki, bir helyum atomunun bile bu halkalardan geçmesi imkansız. Yakın zamanda tenis raketleri, golf çubukları gibi spor malzemeleri, otomobil, uçak gövdeleri ve rüzgar tribün kanatları grafen ile üretilmeye başlandı. Gece görüşü sağlayabilen akıllı lensler, su geçirmezlik, kurşun geçirmezlik, filtrasyon gibi önemli uygulama olanakları ise şu an deneme aşamasında. Yakıt pilleri, güneş enerjisinin depolanması, nano-çipler, esnek bilgisayar ve cep telefonları yapımında grafenin kullanım olanakları da hızla yayılıyor. Çalışmada grafen, bir klarnetin kaplama işleminde kullanılan epoksi içerisine düşük bir oranda dağıtıldı. Bu yolla klarnetin hem daha hafif hem de daha sağlam olması sağlandı. Grafen kullanımı klarnete ayrıca parlaklık ve çizilmezlik gibi özellikler de kazandırdı. Grafen maddesinin geniş yüzey alanı sayesinde, müzik aletinde seslerin iletimi kolaylaştı ve epoksi sistemlerle üretilen diğer müzik aletlerine göre daha iyi sesler çıkararması sağlandı. Bununla birlikte grafen müzik aletinin kullanım ömrünü de uzattı. Müzik aletinin üreticisi Nanografen şirketi, Sabancı Üniversitesi bünyesindeki Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi araştırmacısı Yard. Doç. Dr. Burcu Saner Okan, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Menceloğlu ve Inovent A.Ş. ortaklığı ile kuruldu. Müzik aletinin üretimine, yine üniversite bünyesindeki Kordsa Kompozit Teknolojileri Mükemmeliyet Merkezinden, Dr. Jamal Seyyed Monfared Zanjani de destek verdi. Çalışma Ahşap klarnet üretiminde önde gelen isimlerden Akıneri Müzik Aletleri Şirketi ile birlikte yürütüldü. Çalışmada iki farklı ürün geliştirildi. Yakında seri üretime geçilmesi planlanan ilk ürün, yüksek kalitede grafen malzemesi ile üretildi. İkinci ürün ise katma değeri yüksek atık lastik pirolizinden elde edilen karbonunun grafene dönüşmüş hali. Bu ürün de karbon siyahı ve aktif karbon gibi malzemelere rakip konumda. Otomotiv plastiklerinde kullanılmasına yönelik ürün çalışmaları da sürüyor. Hafif ve uzun ömürlü bu müzik aleti ile müzisyenlerin yıllardır yakındıkları şikayetleri gidermek amaçlandı. Grafen, müzik aletini, korozyona ve darbelere dayanıklı hale getirdi. %80 daha dayanıklı olan alet %40 daha hafif. Akıneri şirketinin kurucusu Aydan Akıneri bu müzik aletinin yüksek katma değere sahip ulusal bir kazanım olduğunu belirtiyor. Grafen katkısıyla üretilen klarnet, yerli ürün olarak hem Türkiye hem de yurt dışında büyük önem taşıyor. Sınırlı sayıda bulunan grafen ürünlerinin müzik sektöründe kullanılması, grafen uygulamaları alanında önemli yenilikleri de beraberinde getirebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/twitterda-140-karakter-siniri-kalkiyor-2", "text": "Tweet'lere eklenen resim, video veya kullanıcı adı 140 karakterlik alanı azaltmayacak. Ayrıca kendi yazdıklarımızı retweet edip alıntılayabileceğiz. Başlıca sosyal paylaşım platformlarından biri olan Twitter, önümüzdeki aylarda yapacağı yeni güncellemeyle tweet'leri sadeleştireceğini ve 140 karakterle sınırlı tweet'lerinde daha fazla alan oluşturarak kullanıcıların kendilerini daha kolay ve hızlı ifade edebileceğini açıkladı. Böylelikle bu kural sayesinde her gün Twitter'a gelen veya platforma yeni girenler daha hızlı ve doğrudan sohbet oluşturabilecek. Ayrıca yapılacak olan güncelleme ile tweet'lere yapılan fotoğraflar veya videolar gibi eklemeler karakterleri tüketmeyecek. Tweet'lere yanıt verirken koyulan @kullanıcıadı da harf sınırını düşürmeyecek. Herkes kendi yazdıklarını retweet edip alıntılayabilecek. Twitter kurucularından CEO Jack Dorsey bu gelişmeyle ilgili olarak Twitter'ın 'anı yaşamak' ilkesinden vazgeçmiyoruz. Bizim için en önemli olan; kısa ifade edebilme, hız ve canlı sohbetler; düşünceleri anında dünya ile paylaşabilmek. Her zaman tweetlere daha fazla içerik ekleyebilmenin ve herkesin söylemek istediklerini paylaşmalarının yollarını arayacağız. Sistem hızlı, kolay, basit ve ifade edebilme olanakları sunduğu sürece Twitter'ı çok daha iyi bir deneyim haline getirmek için neler yapabileceklerimizi araştıracağız diye konuştu. Twitter, bu yılın başlarında zaman akışında yaptığı geliştirmelerle, kullanıcıların uzakta oldukları dönemde önemli tweetleri görmeleri için \"Siz burada yokken\" uygulamasını başlattı. Ayrıca Twitter'a yeni girenlere yarar sağlayacak şekilde bir güncelleme daha yapıldı ve böylelikle başlık, yer ve kişilerle ilgili yeni hesaplar bulmak kolaylaştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/twitterdan-edebiyata-katki-1-2", "text": "- Birinci uygulama: Bir öyküyü Twitter'da kısa cümlelerle, roman gibi anlatmak. - İkinci uygulama: Çok sayıda katkıcının ortak bir üslupla Twitter'da kitle destekli öykü yazması. - Üçüncü uygulama: Twitter'ı kitap okuma klübü olarak kullanmak. Yıl, 2060 olmuş. 80 yaşındaki bir doktor Zoom üzerinden toplanan bir tıp kongresine konuşmacı olarak davetli. Sunum konusu, 2019-22 yılındaki COVID-19 salgını. 40 yaşındayken tanık olduğu salgın izlenimlerini anlatacak, hayatta kalan tek tük doktorlardan biri. Konferans salonu tenha. Çünkü on yıllardır konferanslar kalabalıklarla yapılmıyor. Artık tenhalık ve mesafe normal olmuş. Bütün toplantılar 2020'den beri ekranlarda. Ama herkes maske takmaya devam. Şu farkla ki, maskeler nano bir maddeden yapılmış. Bakınca görülmüyor. Kişinin maskeli olup olmadığı, konferans kimlik kartında yanan yeşil ışıktan belli. Maske takmadığı anlaşılanların etrafını bir anda detox ekipleri sarıyor. Belli ki doktor da sevdiği birini, birilerini COVID-19 ile kaybetmiş. Dr Tabatabai'nin, twitter hesabından Amerikan tıp çevrelerine, sonra gazetelere yayılan bu basit öyküsü, twitter üzerinden edebiyat konusunda yeni bir örnek daha oldu. Uydurma bir sözcük bu, twitter ortamında yazılan öykü/romana deniliyor: Twitter + literature . Twitter 2006 Mart'ında kullanıma girdikten bir süre sonra (o sırada sadece 140 karakterle) edebiyat yapanlar, roman yazanlar görülmeye başlandı. Zaten cep telefonlarına baş parmakla yazı yazılmaya başlandığından beri sms-anlatımı ile de tanışmıştı dünya. Aslında, kısa mesajla veya twitter'la öykü yazmanın, 19 ve 20'inci yüzyıl gazetelerindeki tefrika romanlardan farkı yoktu. Gazeteye daha çok cümle sığıyordu, twitter ise 140 karakterle sınırlıydı (Sonra 280'e çıktı). Bizde, toplumun ortak belleğinde hala yeri olan Saatli Maarif Takvimi'nin anlatılarını eskiden 365 sayfaya bölüştürmesi de tefrika uygulamasının örneğiydi. Takvim, şimdilerde her sayfasını twitter stilinde tek seferde okunacak şekilde tasarlıyor. Teknolojideki gelişmeyle telefon küçülüp cebe sığmaya başlayınca Japonya'da cep telefonu romanı diye bir anlatı türü ortaya çıktı. Telefon, 1875'de icadından beri sabitken, kalkıp cebe girmiş, ekranında yazı yazmak mümkün olmuştu. Japonya'da daha 1998'de 3G vardı. Yaygın kullanımı 2001'de başladı. 3G'nin sunduğu iletişim fırsatlarından ilk yararlanan ülkelerden biri Japonya oldu. Ayrıca Japon kültürü, Twitter'ın 140 karakter sınırlamasına uygun, Haiku denilen kısa anlatı türünün de adresiydi: Vezin ve kafiye gerektirmeyen, zekice kurgulanmış, 3 satırı aşmayan, kısacık cümlelerle şiirimsi bir yazı türü. . Haiku'ya alışkın Japon gençleri, telefonların küçük ekranlarına kısa mesajla öykü yazmaya koyuldu. Bugün bu konuda listeler halinde makale, tez, kitaplar dolu. Meraklısı için 2 kitap makalesi: Prof. Alisa Freedman, Cell Phone and Internet Novels: How Digital Literature Changed Print Books in Japan. The Routledge Companion to Global Internet Histories (2017), Gerard Goggin ve Mark McLelland , s.412-424... Ayrıca: New Yorker dergisi yazarı Dana Goodyear, I Love Novels. The Best Technology Writing 2009, Steven Johnson , Yale University Press, s.20-38. Japonya'da telefonda edebiyat denemeye hevesli gençleri teknik bakımdan destekleyen sosyal medya siteleri oluştu . Bu destek, gençler arasında gerçekten yetenekli olanların ileri çıkıp tanınmasını sağladı. Bir başka yazar Mika'nın, sitede 19 gün yayınladığı Aşkın Göğü 2006'da 300 sayfalık kitap olarak basıldı. 2 milyon sattı. Film, tv dizisi, manga oldu. 20 milyon telefonda ve bilgisayarda okundu. Filmi 36.6 milyon dolar kazandı. iPhone'un piyasaya çıktığı tarihi dönüm noktası 2007'de, Japonya'da en çok satan 10 romandan 5'i telefonda yazılmıştı. Baskı sayısı 3 milyonu aşmıştı. Yine aynı dönemde, 21 yaşında, soyadsız Rin, işine toplu taşımayla gidip gelirken yollarda telefonuna yazdığı romanı ile tanındı. Rin'in Eğer, Sen romanı, yapılan bir ankette birinci sıraya oturdu. Ve mutlu son: Dijital siteden çıkıp, 142 sayfalık, kalın ciltli kağıt baskı kitaba dönüşüp 400 bin sattı. (New York Times bile konuyla ilgilendi: https://nyti.ms/3fc9JSg). Nicholas Belardes'in Küçük Mekanlar adlı 358-tweet uzunluğundaki romanı ise ilk Twitterature örneği sayılıyor. 25 Nisan 2008'de tweet atmaya başlamış. 8 Mart 2010'da 950 tweet'i, 30 bin kelimeye vardığında bitirmiş. Plaza düzeniyle dalga geçen bir öykü. (https://bit.ly/3fca9I0). İkinci Twitterature örneği ise Matt Stewart'ın Fransız Devrimi adlı romanı, ama Fransız Devrimi'yle ilgisi yok. Tweet'lerine devrimin yıldönümünün her yıl kutlandığı 14 Temmuz 2009'da başlamış. 21 Ekim'e kadar her 15 dakikada bir tweet atmış. Toplam 3 bin 700 tweet, 480 bin karakter. Kitap olarak yayınlandı. Hala Amazon'da satılıyor. Hint mitoloji destanı Mahabharata'yı Hint asıllı İngiliz öğretim üyesi Chindu Sreedharan, Temmuz 2009'dan Ekim 2014'e kadar 2 bin 628 tweet'le İngilizce olarak Twitterature stilinde yazdı. Ortaya çıkan metni Harper Collins Yayınevi 2015'te 288 sayfalık kitap olarak yayınladı. Buraya kadarki birkaç örnek, son 10+ yıllık Twitterature konusunu özetleyemez elbette. Ama, başlangıcındaki yenilikçi özelliğini, tanıdık bir yayın biçimine bıraktığı görülüyor artık. Alışıldı. Benimsendi. Hatta, bu işin nasıl yapılması gerektiğini anlatan kitaplar bile yayınlandı . Çeşitli ülkelerde Twitterature festivalleri yapıldı. Margaret Atwood gibi marka yazarlar katıldı. Köklü ve ciddi Penguin Yayınları bile, dünya çapında tanınan 82 roman ve klasikleri Twitterature stilinde kısaltan bir şaka kitabı yayınladı . Da Vinci Şifresi'nden Hamlet'e, Dante'nin İlahi Komedyası'ndan 1984'e kadar niceleri 140 karakterli tweet'lere dönüşüp okuyanda tebessüm yarattı. Bu yazı 26.03.2021 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/unlu-isimlerin-twitter-hesaplari-nasil-ele-gecirildi", "text": "Twitter'da dün aralarında Elon Musk, Apple, Barack Obama, Uber, Bill Gates ve Kanye West'in de bulunduğu çok sayıda hesap, bir grup tarafından ele geçirildi. Siber saldırganlar bu hesaplardan yaptıkları paylaşımlarda BitCoin talep etti ve kendilerine BitCoin gönderenlere bir süre sonra iki katı BitCoin geri vereceklerini söyledi. Twitter konuyla ilgili Perşembe gününün ilk saatlerinde (TSİ 05.38) yaptığı açıklamada, \"Bazı kişilerin sosyal yollarla koordineli biçimde Twitter'ın iç sistemlerine erişimi olan çalışanlarımızı hedef aldığına inanıyoruz. Bu yolla aralarında teyitli hesapların da bulunduğu hesaplardan Tweet atıldığını biliyoruz. Başka ne tür kötü niyetli eylemlerde bulunmuş olabileceklerini incelemeye aldık\" dedi. Saldırının fark edilmesinden hemen sonra etkilenen hesapların kilitlendiği ve paylaşımların silindiğini belirten Twitter, tedbir amaçlı olarak çok sayıda teyitli hesaptan paylaşım yapılmasını da geçici bir süreliğine engellediklerini ifade etti. Twitter, açıklamasında bu adımın atılma gerekçesi olarak \"Hoş olmasa da riskin azaltılması için gerekliydi\" dedi. Vice'a konuşan bir siber saldırgan, Twitter'dan bir kişinin kendilerine yardım ettiğini söylerken başka bir hacker da bir Twitter çalışanına para verdiklerini iddia etti. Twitter'ın site yönetimi için kullandığı bir aracın bu kişinin eline geçmiş olma ihtimali de var. Bu iddiaları Twitter'a soran Vice, bu iddiaların gerçekliğini araştırdıklarını söyledi. Vice'a konuşan hacker camiasından iki kaynak da, siber saldırganların Twitter'ın araçlarını kullanarak, ele geçirdikleri hesaplara kayıtlı e-posta adreslerini değiştirdiklerini belirtti. Teknoloji sitesi TechCrunch'a konuşan hacker camiasından bir kaynak ise, hesapları ele geçiren kişinin Kirk mahlasıyla tanınan bir kişi olduğunu söyledi. Bu kaynak, Kirk'e içerden yardım eden bir Twitter çalışanı olmasının düşük ihtimal olduğunu, muhtemelen Kirk'ün bir Twitter çalışanının hesabını hackleyerek Twitter'ın yönetim araçlarını ele geçirdiğini söyledi. Washington Post'a konuşan uzmanlar, bu tür saldırıların güvenilir hesaplar üzerinden sahte bilgi paylaşılması durumunda çok daha tehlikeli olabileceğine dikkat çekti. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump'ın hesabının ele geçirilip küresel boyutta bir güvenlik krizine dair bir paylaşım yapılmasının dünya genelinde büyük etkileri olabilir. Benzer bir şekilde, daha önce Associated Press'in hesabının ele geçirilip \"Beyaz Saray'a saldırı düzenlendi\" paylaşımında bulunulması, borsalarda büyük düşüşe yol açmıştı. 2017'de bir Twitter çalışanı ABD Başkanı Donald Trump'ın hesabını silmiş, hesap kısa süre sonra yeniden canlandırılmıştı. 2019'da Twitter yöneticisi Jack Dorsey'nin hesabı ele geçirilmişti. 2015'te de iki Twitter çalışanı Suudi Arabistan adına casusluk yapmakla suçlanmıştı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/unlu-matematikcimiz-cahit-arfin-bilinmeyen-bir-konusmasi-ortaya-cikti", "text": "Dünyaca ünlü matematikçimiz Cahit Arf'ın 1959 yılında Erzurumda verdiği halka açık çok ilginç bir konferansın kaydı yayımlandı. Makine düşünebilir mi, nasıl düşünebilir başlığını taşıyan konferansında, dünyada henüz tartışılan yapay zeka konusuna girmekte ve karmaşık bir konuyu mümkün olduğunca sade bir dille anlatmaktadır. Konuşma Dr. Emir Öngüner'in arşivinden dönüştürülmüştür. Konferans metnine buradan ulaşabilirsiniz. Makine düşünebilir mi, konusu 1950'de ünlü dahi matematikçi Alan Turing'in Bilgisayar Mekanizması ve Zeka başlıklı makalesinin ana konusuydu bu makalede Turing Testi adıyla sunduğu teorik bir deney daha sonra gündemden düşmeyen yapay zeka olgusunun serpilip gelişmesine neden oldu. Cahit Arf, 1959'daki konuşmasıyla, belki de Türkiye'de ilk kez bir bilim insanı olarak bu konuya girmektedir ve insanımızı anlamaya düşünmeye çağırmaktadır. 10 liraların üzerinde resmi bulunan Cahit Arf, 1910- 1997 arasında yaşadı. Matematik dehası erken keşfedildi ve lise ve üniversite öğrenimi için Fransa'ya gönderildi. Yükseköğrenimini Ecole Normale Superieure Üniversitesi'nde tamamladı.. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi'nde doktorasını yaptı. Ülkeye dönünce matematik öğretmenliği, sonra da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde profesör ve ordinaryüs profesör oldu. 1948'de İnönü Ödülü'nü, 1974'de TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü kazandı. 1980 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Onur Doktorası, 1981'de de ODTÜ Onur Doktorası'nı aldı. 1990 yılında Arf'ın onuruna Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum düzenlendi. Kaliforniya Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kanada ve Amerika'daki üniversitelerden konuk öğretim üyesi olarak teklifler aldı. Ancak Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde göreve başladı. TÜBİTAK Ödülünü alırken yaptığı konuşmada 'Bilim insanının amacı anlamaktır.. ama büyük harflerle anlamaktır' dedi. Cahit Arf, cebir konusundaki çalışmalarıyla dünyaca ün kazandı. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusunda yaptığı çalışmalar, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin Arf değişmezi ve Arf halkaları gibi literatürde adıyla anılan çalışmaların yanı sıra \"Hasse-Arf Teoremi\" adı ile anılan teoremi matematik bilimine kazandırdı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/uv-isiniyla-akilli-telefon-temizligi", "text": "İçinde bulunduğumuz salgın döneminde, sosyal mesafe, enfeksiyondan korunma ve dezenfeksiyon hepimiz için yaşamsal önem taşıyor. Araştırmalara göre koronavirüs çelik ve plastik gibi parlak yüzeylerde üç güne kadar hayatta kalabiliyor. Bu maddelerin üzerindeki virüs miktarının, bulaşma için yeterli olup olmadığı henüz bilinmiyorsa da insanlar korkuyor. Market alışverişiyle evlere gelen ürünlerin temizliği dışında masa, kapı kolları ve zeminleri de dezenfekte etmek aslında çok zor değil. Virüsün zarını bozmak için sabun, aktif maddeler içeren deterjan veya yüzde 70 alkol içeren dezenfeksiyon malzemesi yetiyor. Zar bozulduktan sonra virüsler hücrelere giremiyorlar. Ancak gündelik yaşamımızın ayrılmaz birer parçaları haline gelen tablet, akıllı telefon ve diğer elektronik cihazların temizliği daha zor. Üstelik bunlar tıbbi verilerin kayıt edilmesi ve belgelenmesi için hastane ortamında da kullanılıyor. Özellikle hastane ve kliniklerde bu tür cihazların temizliği çok önemli. Fakat klasik dezenfeksiyon malzemeleri ekran kaplamalarına zarar verdikleri için temizlik için pek uygun değiller. Almanya'daki Fraunhofer Optronik, Sistem Tekniği ve Görüntü Değerlendirme Enstitüsü bilim insanları akıllı telefon ve tablet dezenfeksiyonu için yeni bir teknik çözüm geliştirdiler. Araştırmacılar yeni teknikle bakteri ve virüsleri UV-C ışınıyla öldürüyorlar. Morötesi spektrumun son derece kısa dalgalı ve yoğun enerjili alanı 280 100 nanometre arasındaki ışınları kapsıyor. Dezenfeksiyon aletinde tablet veya akıllı telefonun yerleştirildiği bir hazne bulunuyor. Bu haznenin üzerinde ve altında ise onar tane LED yer alıyor. Bunlar 269 nanometre uzunluğunda UV-C ışını yansıtıyorlar. Her UVC-LED'in gücü 100 miliwatt. Aletin toplam gücü ise iki watt. Bu UV ışını yansıtıcıları birkaç saniye içinde metrekare başına 800 jul dozuna ulaşıyorlar ki araştırmacılar bu miktarın bakteri ve virüsleri öldürmek için yeterli olduğunu söylüyorlar. Bilim insanları yeni aletin yakında klinik veyabakımevlerinde kullanılabileceğine inanıyorlar. Elbette konutlarda, şirketlerde veya etkinliklerde de akıllı telefonlar bu şekilde dezenfekte edilebilecek. Ne var ki yeni dezenfeksiyon aletinin prototipi ancak Eylül ayında hazır olacak. Yani satışa sunulmasına daha epey var ve bu yüzden belki de koronavirüs pandemisine yetişemeyecek. Fakat alet yine de diğer virüsler ve bakterileri temizlemek için kullanılabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/vestel-engelliye-dokunacak", "text": "Televizyonlar ve beyaz eşyalar cep telefonu ve tabletlerle sesli olarak yönetilebilecek; beyaz eşyaların kontrol paneline Braille alfabesi uygulaması konulacak; akıllı cep telefonu erişebilirlik modu'' ile rahatlıkla kullanılabilecek; küçük ev aletlerinin sesli kullanım kılavuzları olacak. Erişilebilirlik Projesi kapsamında Young Guru Academy ile birlikte 7-8 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilen Engelsiz Hackhaton'u düzenleyen Vestel, yarışma kapsamında hazırlanan ve engellilerin günlük ihtiyaçlarına cevap veren projeleri Vestel City'de üretmeye de hazırlanıyor. Son dönemde erişilebilirlik konusunda Ar-Ge yatırımlarına hız veren şirketlerden biri Vestel. Herkesin teknolojiye ulaşma ve kullanma hakkı olduğundan yola çıkarak Erişilebilirlik Projesini yaşama geçirmeye hazırlanıyor. Vestel'in tamamında bir kültür haline getirilmesi hedeflenen proje, engellilerin hayatını kolaylaştıracak, ürettiği cihazların ve iletişim kanallarının rahatlıkla kullanılmasını sağlayacak. Proje, ilgili dernek, sivil toplum örgütleri ve eğitmenlerin de aralarında bulunduğu konunun tüm paydaşlarının da katkısıyla yaşama geçiriliyor. Proje, ürünlerden fabrikaya, web sitesinden müşteri hizmetlerine kadar tüm çalışma ortamlarının ve iletişim kanallarının engelliler tarafından rahatlıkla kullanılmasını hedefliyor. Erişilebilirlik projesi kapsamında yapılacak çalışmalarla; TV'ler ve beyaz eşyalar, cep telefonu ve tabletle sesli olarak yönetilmesi, beyaz eşyaların kontrol paneline Braille alfabesi ile uygulama yapılması, akıllı cep telefonu Venus'ün erişilebilirlik modu sayesinde engelliler tarafından da rahatlıkla kullanılabilmesi planlanıyor. Kullanım kılavuzlarını sesli hale getirilerek, küçük ev aletlerinde sağlanacak sesli yönlendirme sayesinde engellilerin hayatını kolaylaştırmayı amaçlıyor. Ayrıca internet sitesinin tüm sayfalarıyla erişilebilir olması, tanıtım videolarının sesli şekilde tasvir edilmesi, işitme engellilere yönelik görüntülü çağrı merkezi oluşturulması da projenin diğer hedefleri arasında. Vestel Şirketler Grubu İcra Kurulu Başkanı Turan Erdoğan bu durumu sadece engelliler özelinde bir girişim olarak değerlendirmemek gerek bu tüm toplumu ilgilendiren, dikkat çekmek, öncüsü olmak istediğimiz bir konu diye konuştu. Erişilebilirlik Projesi kapsamında Young Guru Academy ile birlikte 7-8 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilen Engelsiz Hackhaton'u düzenleyen Vestel, yarışma kapsamında hazırlanan ve engellilerin günlük ihtiyaçlarına cevap veren projeleri Vestel City'de üretmeye de hazırlanıyor. Yarışma sonunda, görme engellilerin önlerindeki cisimleri sesli olarak algılamalarını sağlayan sensörle akıllı gözlük ile ITC takımı birinci olurken, internetteki fotoğrafların betimlenerek bir veritabanında toplanmasını amaçlayan BETIM takımı ikinci, görme engellilerin renkleri, sesle algılamalarını sağlayan RENGARENK takımı ise üçüncü oldu. Liderlik Okulu Young Guru Akademi , daha iyi bir dünya için sosyal bilinçli liderler keşfedip yetiştiriyor. Her yıl 50.000 kişinin başvurduğu YGA liderlik okulunda kurulan hayaller, birlikte projelendirilip hayata geçiriliyor. Bugünün liderlerinin geleceğin liderlerini yetiştirdiği YGA'da çok uluslu şirketlerin dünya başkanları, üst düzey yöneticileri, bilim adamları, yazarlar ve girişimcilerden oluşan 500 ün üzerinde YGA Hayal Ortakları bulunuyor. Aralarında Zorlu Holding'in de bulunduğu hayal ortakları ile birlikte daha iyi bir dünya için projeler gerçekleştiriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/vucutta-cozunebilen-beyin-sensoru", "text": "Biyolojik ortamda kullanımından sonra tamamen çözünen bir beyin sensörü geliştirildi. Basınç ve sıcaklığı ölçen sensör, bir pirinç tanesinden bile küçük. İnmeden sonra oluşabilecek ödem veya enfeksiyonları takip etmesi planlanıyor. Vücutta çözünebilen elektronik cihazların yeni biyomedikal implant sınıfı olduğunu söyleyen Illinois Üniversitesi'nden John Rogers, kalp hastalıklarında veya yaralanmalardan sonra elektronik implantların, önemli beden fonksiyonlarının ölçülmesi için kaçınılmaz olduğuna değiniyor; ancak vücutta uzun süre kalan standart implantlar, uzun vadede enfeksiyonlar için bir tür ortam oluşturuyor deniyor Nature dergisinde yayınlanan çalışmada. Ayrıca alerjik reaksiyonlara da neden olan bu elektronik implantlar, cerrahi girişimle çıkartılırken de komplikasyonlara neden olabilmektedir. Nano gözenekli silisyum bir taban üzerinde bulunan silisyum dioksit ve süper ince silisyum zardan oluşan cihaz bir pirinç tanesinden daha küçük. Bu maddeler tıpkı nano gözenekli silisyum ve sensörü çevreleyen laktik asit bazlı bir plastik olan PLGA gibi vücut tarafından indirgenebiliyor. Fare beynine takılarak test edilen bu yeni implanttan, hali hazırda kullanılan sensörlerin değerleriyle karşılaştırılabilir değerler elde edilmiş. PLGA tabakasının kalınlığına göre implant üç veya daha fazla gün içinde beyin sıvısında tamamen çözünebiliyor. Bir mektup pulu büyüklüğündeki implant kafatasının üzerindeki derinin altına yerleştiriliyor. Fakat cihaz şimdilik hem enerji ihtiyacı hem de ölçüm sonuçlarını bir alıcıya iletebilmesi için zar inceliğinde molibden tellerine bağlanması gerekiyor. Araştırmacılar molibden telleri olmadan da çalışan bir cihaz geliştirmiş ancak bu cihaz vücutta tamamen çözünmüyor. Bilim insanlarının bundan sonraki hedefleri beyne veya diğer organlara aktarıldıktan sonra kablosuz olarak organların durumu hakkında bilgi veren bir cihaz geliştirmek olacak. Ekip öte yandan bu sensörlerin karın veya bacak gibi diğer organlarda da kullanılabileceğini öngörüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/whatsappin-yeni-kullanici-sozlesmesi-gizlilik-acisindan-ne-anlama-geliyor", "text": "WhatsApp, kullanıcılarına son günlerde yeni gizlilik sözleşmesini kabul etmeleri, yoksa uygulamayı akıllı telefonlarından silmeleri yönünde bir uyarı gönderiyor. Bir mesajlaşma uygulaması olan WhatsApp, yeni sözleşmeyi ve veri paylaşımı kurallarını 8 Şubat'a kadar kabul etmeyenlerin telefonlarından uygulamanın silineceği uyarısı yapıyor. Bu durum hem Türkiye hem de dünyanın dört bir yanında kullanıcıların WhatsApp uygulamasını silme kampanyasına katılmalarına yol açtı. WhatsApp'ın alternatifi olan ve gizliliğe daha çok önem veren Signal adlı uygulamaya son günlerde ilgi yükseldi. Facebook 2014 yılında WhatsApp'ı satın aldığından beri, veri paylaşımı ve gizlilik ile ilgili kuralların nasıl değişeceği merakla bekleniyordu. Özellikle Facebook'un veri paylaşımı ve gizlilik konusunda isminin geçtiği skandallarla güvenilen bir platform olmaması, bu soru işaretinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Wired dergisine göre WhatsApp'ın son günlerde kullanıcılarının ekranına gönderdiği uyarı, 2016 yılında Facebook ile hangi verilerin paylaşılacağına dair değişen kuralların bir uzantısı. O yüzden dergiye göre bu kurallar 2016 yılından beri geçerli. Wired'a göre pazartesi günü devreye giren yeni gizlilik sözleşmesi, daha çok WhatsApp'ın işletme hesabı olan kullanıcılarının sürdürdüğü iletişimin nasıl depolanacağına ilişkin bir değişiklik. 2016 yılında gizlilik ve veri paylaşımı kurallarıyla ilgili yapılan büyük güncellemede kullanıcılara bazı verilerin Facebook ile paylaşılmasını devre dışı bırakabilmeleri seçeneği verilmişti; ancak yeni sözleşmeyle bu seçenek uygulamadan kalkıyor. 2016 yılından sonra uygulamayı yükleyen bir milyarı aşkın kullanıcının verileri ise halihazırda Facebook ile paylaşılmaktaydı. Facebook, Wired'a yaptığı açıklamada bu hafta yürürlüğe konan yeni sözleşmenin halihazırdaki gizlilik politikalarında bir değişiklik anlamına gelmediğini savundu. Wired dergisi, son değişikliğin uçtan uca şifreleme uygulamasını etkilemediğini vurguluyor. Bu da gönderdiğiniz mesajların, fotoğrafların ya da diğer içeriklerin sadece kendi akıllı telefonunuzda ya da gönderdiğiniz kişilerin cihazlarında görüntülenebilmesi demek. WhatsApp ve Facebook mesajların içeriğini görüntüleyemiyor. WhatsApp'ın kullandığı ve paylaştığı veriler ise daha çok sizin uygulamayı nasıl kullandığınıza yönelik. WhatsApp'ın Facebook ile paylaştığı veriler arasında telefon numaranız, WhatsApp'ı ne kadar süre ve ne kadar sıklıkla kullandığınız, diğer kullanıcılarla nasıl bir etkileşim içinde olduğunuz, cihazınızla ilgili bilgiler, IP adresiniz, işletme sisteminiz, tarayıcı verisi, bataryanın sağlığı, uygulamanın versiyonu, mobil ağ, dil ve zaman dilimi yer alıyor. WhatsApp'a en başta verdiğiniz izne göre ödeme verileriniz ve konumunuz da Facebook ile paylaşabilen veriler arasında. Wired'a konuşan Johns Hopkins Üniversitesi'nden kriptolog Matthew Green, \"WhatsApp mesajlarınızın içeriğine dair gizliliğinizi korumakta gayet iyi. Diğer her şeye dair gizliliğiniz ise ihlal ediliyor gibi gözüküyor\" yorumunda bulunuyor. Dijital haklar grubu Fight for the Future'un başkan yardımcısı Evan Greer ise Wired'a, \"Facebook'un yaptığı hiçbir ürüne güvenmiyorum. İş modeli gözetleme üzerine kurulu, bunu hiç unutmayın\" diyor. Forbes dergisi de WhatsApp'ın metaveri topladığına dikkat çekiyor. Forbes, WhatsApp'ın böylelikle kiminle mesajlaştığınız, kimi tanıdığınız, ne zaman ve hangi sıklıkla konuştuğunuz gibi verileri paylaştığını aktarıyor. Forbes'a konuşan sanal güvenlik şirketi Cyjax'ın baş bilgi güvenliği görevlisi Ian Thornton-Trump, \"Metaveri de sizin verilerinizle ilgili bir veri. Verinin kendisi kadar güçlü olabilir\" diyor. Forbes'a yazdığı makalede siber güvenlik uzmanı Zak Doffman, \"Eğer telefonunuzun numarası ya da cihazınızın kimliği sayesinde sizi çeşitli uygulamalarla eşleştirebilirsem, sizin metaverinizi de diğer bildiğim her şeye bağlayabilirim\" vurgusunu yapıyor. Doffman, metaverinin gri bir alan olduğunu ve mesajlaşma platformlarında yapılan her aktivite ile bu verinin değerinin yükseldiğini aktarıyor. TechRadar teknoloji haber sitesi, WhatsApp'ın statünüz, hikayeleriniz ve profil fotoğrafınızı da paylaştığını hatırlatarak bunlara uygun reklamlara maruz kalabileceğinizi aktarıyor. Eğer WhatsApp statünüzde belirli bir araba modelini satın almak istediğinize dair bilgi paylaşırsanız Facebook'un bu veriyi reklam verenlere ileteceğini, böylece Facebook, WhatsApp, Messenger ve Instagram'da buna göre reklamlar görebileceğinizi aktarıyor. WhatsApp'ın ödeme sistemini bir kahve markasından alışveriş yapmak için kullanırsanız ya da kahve içtiğinize dair uygulamada bir hikaye paylaşırsanız, bu tüketim alışkanlığınıza dair reklam görme olasılığının da yükseleceği vurgulanıyor. TechRadar, WhatsApp işletme hesabınızın olması durumunda ise sattığınız ürünlerin rakiplerle paylaşılması ihtimali olduğuna da değiniyor. WhatsApp'ın veri güvenliği ve gizliliğine dair bütün bu endişeler, Telegram ve Signal gibi uygulamaları daha popüler bir hale getirdi. Facebook'ın WhatsApp'ı satın almasının ardından 2017 ve 2018 yıllarında WhatsApp'ın kurucuları Brian Acton ve Jan Koum sırayla şirketi terk etmişti. Acton, birkaç ay sonra Signal Vakfı'nı kurgu. Kurum, açık kaynaklı Signal Protokolü'nü oluşturdu. WhatsApp ve Signal gibi çok sayıda uygulama bu protokolü kullanarak uçtan uca şifreleme teknolojisini uyguluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yakinda-bir-arkadasinizin-elini-sanal-olarak-sikabilirsiniz", "text": "Bilim insanları, sanal dokunma hissini bir adım öteye taşıdı: Aerohaptik teknik sayesinde artık uzaktaki birinin avatarıyla el sıkışmak, daha gerçekçi üç boyutlu oyun deneyimleri ve klinisyenler arasında daha etkin iş birlikleri gibi durumlar söz konusu olabilecek. Hologram yeni bir teknoloji değil. 21. yüzyılda tıptan savunma sistemlerine, eğitimden sanata kadar çeşitli alanlarda kullanılıyor. Ancak bilim insanları hep daha ilerisini düşünüyor. Örneğin, etkileşim şeklimizi değiştirebilecek birkaç farklı hologram türü oluşturmak için lazerleri, modern dijital işlemcileri ve hareket algılama teknolojilerini kullanmanın yollarını buluyor ve geliştiriyorlar. Glasgow Üniversitesi'nde esnek elektronik ve algılama teknolojileri üzerine çalışan bir grup, aerohaptik kullanan ve hava jetleriyle dokunma hissi yaratan bir hologram sistemi geliştirdi. Bu hava jetleri insanların parmaklarına, ellerine ve bileklerine dokunma hissi veriyor. Ekipten Ravinder Dahiya, The Conversation'a konuyla ilgili yazdığı yazısında, bu teknolojinin, dünyanın diğer ucundaki birinin sanal avatarıyla tanışmamıza ve onların tokalaşmasını gerçekten hissetmemize izin verecek şekilde geliştirilebileceğini ifade ediyor. Bu, Star Trek'teki sanal güverte gibi bir teknoloji geliştirmenin ilk adımları bile olabilir. Çalışmalarını sürdüren ekip, dokunma hissini yaratmak için bilgisayar tarafından oluşturulan grafikleri, kontrollü hava jetleriyle eşleştirmek için gayet uygun fiyatlı ve piyasada bulunan parçaları kullanıyor. Ekip, üç boyutlu bir sanal görüntünün yanılsamasını sağlayan grafikler kullanıyor. Kullanılan teknoloji, bir nevi Viktorya dönemi tiyatro izleyicilerinin sahnede doğaüstü görüntülerle heyecanlanmasına neden olan ve Pepper's Ghost olarak bilinen 19. yüzyıl illüzyon tekniğinin modern bir veryasyonu olarak açıklanıyor. Sistem, herhangi bir ek ekipmana ihtiyaç duymadan, iki boyutlu bir görüntünün uzayda asılı gibi görünmesini sağlamak amacıyla cam ve aynalar kullanıyor. Ve hava yoluyla dokunsal geri bildirim yaratılıyor. Sistemi oluşturan aynalar, bir tarafı açık olan piramit şeklinde düzenlenmiş durumda. Kullanıcılar ellerini açık taraftan koyuyor ve piramidin içindeki -boş alanda yüzer gibi görünen- nesnelerle etkileşime giriyor. Nesneler, genellikle video oyunlarında üç boyutlu nesne ve dünyalar oluşturmak için kullanılan bir yazılım programı tarafından oluşturulan ve kontrol edilen grafikler. Piramidin hemen altında, kullanıcıların ellerinin ve parmaklarının hareketlerini izleyen bir sensör ve karmaşık dokunma hissi yaratmak için hava jetlerini onlara yönlendiren tek bir hava nozulu bulunuyor. Genel olarak sistem, meme hareketlerini kontrol etmek için programlanmış elektronik donanım tarafından yönlendiriliyor. Bunu da hava nozulunun, kullanıcıların ellerinin hareketlerine uygun yön ve kuvvet kombinasyonlarıyla yanıt vermesini sağlayan bir algoritma sağlıyor. Aerohaptik sistemin yeteneklerini gösterme yollarından biri de gerçeğe yakın bir şekilde dokunulabilen, yuvarlanabilen ve sektirilebilen bir basketbol topunun etkileşimli projeksiyonu. Hava jetlerinden gelen dokunmatik geri bildirim, basketbol topunun sanal yüzeyiyle modüle ediliyor. Kullanıcılar, sanal topu değişken bir kuvvetle itebiliyor ve avuçlarında sert bir zıplama veya yumuşak bir zıplamanın nasıl hissettirdiği konusunda ortaya çıkan farkı hissedebiliyor. Bir basketbol topunu sektirmek kadar basit görünen bir şey bile hareketin fiziğini modellemek ve bu hissin hava jetleriyle nasıl tekrarlayabileceğini modellemek açısından epey zor. Ravinder Dahiya da Ekip olarak çok çalışmamız gerekti diyor. Ekip, sisteme ek işlevler eklemek için şimdiden cesurca denemeler yapıyor. Yakında, kullanıcıların sıcak veya soğuk yüzeyleri hissetmelerini sağlamak için hava akışının sıcaklığını değiştirebilmeyi umuyorlar. Ayrıca, hava akışına koku ekleme, kullanıcıların dokunmanın yanı sıra koklamalarına izin vererek sanal nesnelere yönelik hislerini derinleştirme olasılığını da araştırıyorlar. Sistemin etki alanı ve teknolojisi geliştikçe, çok çeşitli sektörlerde kullanılabileceği umuluyor. Bu teknolojinin, hantal ekipman giymek zorunda kalmadan daha sürükleyici video oyunu deneyimleri sunmak ve aynı zamanda daha ikna edici telekonferanslara da izin verebileceği düşünülüyor. Ayrıca, klinisyenlerin hastalara yönelik tedaviler üzerinde işbirliği yapmasına ve hastaların sürece daha fazla dahil ve bilgili hissetmelerine yardımcı olması bekleniyor. Böylelikle doktorlar, tümör hücrelerinin özelliklerini görüntüleyebilir, hissedebilir, üzerine konuşabilir ve hastalara tıbbi bir prosedür için planlar gösterebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-kasifler-nasil-calisir-2", "text": "Geçen yazıda ABD'li Douglas Lenat'ın matematik ve savaş oyunu dallarında yaratıcı davranış gösteren iki programından söz etmiştim. Bir örnek de kendimden vereyim. QSI'ın çalışmasını şekilde gördüğünüz, yan yana konulmuş ve birbirlerine alttan yatay bir boruyla bağlanmış A ve B adlı iki su tankından oluşan sistem üzerinde anlatayım. Diyelim ki sistem boşken aniden A tankına bir kova su koyduk ve o andan itibaren iki tankın içindeki su miktarlarının nasıl değiştiğini programa tarif ettik. Yani QSI'ın girdisi sadece A'daki miktar azalırken B'deki arttı, sonra ikisi de sabitlendi bilgisini içeriyor. Bu noktadan başlayarak program nasıl bir denklemin bu iki değişkenin bu davranışını en iyi şekilde açıklayacağını araştırmaya başlıyor. Kısa bir sürede İki miktar birbirine zıt yönde değişir! diyen çok basit bir denklem bulunuyor. Bu aslında yanlış bir ifade değil, ama bu sistemin gerçek modeli olmak için yetersiz. QSI bu yetersizliği denklemi çözüp kendisine hiç tarif edilmeyen başka davranışlara da izin verdiğini görünce fark ediyor, ve anlaşılan bu sistemi tarif etmek için bana söylenmeyen başka değişkenlere de ihtiyaç var! sonucuna varıyor. Bunun üzerine Yapay Zeka'nın popüler tekniklerinden üret ve sına yöntemini kullanarak yeni değişkenlerle zenginleştirilmiş daha karmaşık denklemleri sistematik olarak üretip bunların çözümlerinin verilen davranışı öngörmeyi başarıp başarmadıklarını sınıyor. Program sonuçta iki miktarın zaman içindeki değişimlerinin ve bu miktarlarla hep aynı yönde değişen olan bir çift başka değişkenin de eklendiği bir modelin tam da verilen davranışı açıkladığını teyit ederek sonlanıyor. İşin ilginci, bu son denklem tam da bir fizikçi oturup bu sistemi modellemek istese elde edeceği denklem, programın hiç gözüyle görmeden, sadece olması gerekli diyerek eklediği yeni değişkenler de borudaki debiye ve tankların dibindeki basınca karşılık geliyor, yani QSI bu yeni kavramları keşfetmiş oluyor! Peki ama müzik festivalinde Bach konseri öncesinde insan dehası üzerine yapılan bir konuşmada neden bu Yapay Zeka yöntemini anlattım? Çünkü o deha dediğimiz şeyin büyüsünü, onun da aslında aynı algoritmanın çalışmasından ibaret olduğunu iddia ederek bozmayı planlıyorum! Umarım serimizin bir sonraki bölümünü merakla beklemenizi sağlayacak denli heyecanlı bir noktada kesiyorum. Bu yazı HBT'nin 67. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-diplomaside-de-cok-basarili", "text": "Cicero yapay zeka sistemi, Diplomacy isimli oyunda birçok oyuncudan daha başarılı oldu. Söz konusu motif, strateji veya karmaşık veriler olduğunda, yapay zekalar artık bir adım öndeler. Nöronal ağlara dayalı kendi kendine öğrenen algoritmalar, satranç, go ve hatta poker gibi blöf yapılan strateji oyunlarında insanları yeniyor, onlarca yıldır çözülemeyen protein yapılarını çözüyor veya yeni matematik teoremleri ve ispatlar geliştiriyor. Yapay zeka sistemleri, konuşmaları veya yazıları tanıma konusunda da çok becerikliler. Yeni bir yapay zeka sistemi ise yapay zekanın iletişim sanatında da usta olduğunu kanıtladı. Yapay zekanın bu başarısı Diplomacy adlı bir oyunla ölçüldü. Bu oyunda yedi oyuncu Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, birinci dünya savaşından sonra tedarik merkezlerini güvence altına almak için rekabet ediyor. Oyunun özelliği hem stratejik hem de askeri kararların alınması dışında, potansiyel müttefiklerle başarılı müzakere ve istişarelerinin yerine getirilmesine dayanıyor. Yapay zekanın oyunda başarılı olabilmesi için, diğer oyuncuların sözlerini tutmamasını veya kendi ifadelerine inanmamasını da hesaba katması gerekiyor. Bu nedenle yapay zeka sistemi, hem strateji hem de iletişim açısından ikna edici olmalıydı. Araştırmacılar bu görevleri yerine getirebilecek Cicero yapay zeka sistemini geliştirdiler. Bu sistem kendi kendine öğrenen iki algoritma modülünden oluşuyor. İlki 125.000'den fazla Online Diplomacy oyunuyla gelecek vaat eden oyunları ve diğer oyuncuların eylemlerine verilen tepkileri öğrenen bir strateji modülü. İkinci bileşen ise diploması oyunlarındaki 40.000'i aşkın diyalog üzerinde eğitilmiş bir dil modülü. Yapay zeka, cümlelere ek bilgi olarak bağlam ve cesur kararlarla ilgili ek bilgiler de almış. Yapay zeka ayrıca oyuncu arkadaşlarının ve dolayısıyla da rakiplerinin bakış açısını değerlendirmeyi öğrenmek ya da karşı oyuncuların gizli sözleşmeler yapacağını da hesaba katmak zorundaydı. Yapay zekanın bu zorlukları aşabilecek duruma gelip gelmediğini araştırmacılar 2022 yazında Diplomacy oyunun bir Online versiyonuyla test etmişler. Cicero bilmediği kırk oyunu 82 oyuncuyla oynadığı gibi 21 katılımcı bir turnuvaya da katılmış. Sonuç göre Cicero kırk oyuncu arasında ilk yüzde onluk listeye girmiş ve sekiz oyundan oluşan turnuvayı da kazanmış. İşin ilginç tarafı, Cicero'nun oyuncular tarafından yapay zeka olarak tanınmamış olması. Yapay zeka sistemi diğer oyunculara, oyun başına yaklaşık olarak 130 mesaj göndermiş ve aynı zamanda görünüşe göre ikna edici bir şekilde konuşma dilini kullanmış. Ancak mesajların mesajların stratejiye veya bağlama uymadığı durumlar da söz konusu. Bu, mesajların yaklaşık yüzde onu için geçerli. Bu tür yapay zeka sistemlerinin gelecekte nerelerde kullanılacağını zaman gösterecek. Ayrıca örneğin şirketlerin bu tür algoritmaları kullanmaları halinde hangi etik sonuçların ortaya çıkacağını da."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-e-ogrenme-ortamlari", "text": "Uyarlanabilir öğretim, kişilerin bireysel farklılıklarını gözeterek öğretimi gerçekleştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. Uyarlanabilir öğrenme sistemlerinde temel amaç, kullanıcıların hedeflerinin, ilgilerinin ve tercihlerinin bir modelini oluşturarak, öğrenme ortamını yapılandırmak ve her bir kullanıcı için öğretimi bireyselleştirmektir. Bu sistemlerin kullanıcıya sunmuş olduğu bireyselleştirme imkanı yapay zeka algoritmaları sayesinde mümkün olabilmektedir. İlk olarak bireyselleştirmeden kastedilen nedir ve elektronik bir öğrenme ortamında yapay zeka algoritmaları kullanılarak bireyselleştirme nasıl sağlanmaktadır, bu soruların cevaplarına bir göz atalım. Bireyselleştirilmiş öğrenme desteği, sistemin, kullanıcının kişisel özelliklerini belirleme ve bilginin sunum biçimini bu özelliklere göre ayarlama özelliğidir. Bireyselleştirilmiş öğretim sistemleri alanında yapılan çalışmalar 1970'li yıllardan itibaren; bilgisayar bilimleri, eğitim teknolojileri ve yapay zeka tekniklerinin birlikte kullanıldığı Zeki Öğretim Sistemleri ile başlamıştır. Zeki Öğretim Sistemlerinde temel amaç, kullanıcının bilgi düzeyi hakkında karar vererek içeriği kullanıcıya göre düzenleyip ona izleyeceği yolu göstermektir. Bu anlamda zeki öğretim sistemleri bireyselleştirilmiş öğrenme seçenekleri sunan uyarlanabilir öğrenme ortamlarıdır. Bireyselleştirme, ziyaret edilen sayfalar ve gezinme süreleri gibi kullanım kayıtlarını kullanarak farklı öğrenme özelliklerine sahip kullanıcıların kişilik özellikleri, ön bilgileri, ilgi ve hedefleri hakkında bilgi toplamak suretiyle gerçekleşmektedir. Bireyselleştirme ile öğrenme çıktılarının niceliğinin artmasının yanında kullanıcıların öğrenme ortamından daha fazla memnun olmaları sağlanabilmektedir. Literatürde uyarlanabilir öğretim tasarımı için üç yaklaşımdan bahsedilir. Bunlardan ilki makro yaklaşımdır. Bu yaklaşım Keller'in bireyselleştirilmiş öğrenme modeline dayanır ve bu modele göre her kullanıcının farklı öğrenme hızı vardır. Öğretim kullanıcının bireysel hızına göre uyarlanmalıdır. Kullanıcı performansının değerlendirilmesi ve uygun geribildirimin sağlanmasında bireysel özellikler dikkate alınmalıdır. İkinci yaklaşım Yetenek-Yöntem etkileşimidir. Bu yaklaşıma göre öğrenmenin niteliğini ve niceliğini arttırmak için öğretimi kullanıcının bireysel özelliklerine ve yeteneklerine uygun tasarlamak gerekmektedir. Burada sözü edilen yetenek faktörü olarak bilgi işleme kapasitesi, algı, dikkat gibi bilişsel beceriler, ön bilgi düzeyi, yetenek, öğrenme stilleri, bilişsel stiller, öz yeterlik, motivasyon gibi değişkenlerden bahsedilmektedir. Bir diğer yaklaşım ise Mikro yaklaşımdır. Bu yaklaşım öğrenme etkinliği sırasında kullanıcının duruma göre değişen belirli ihtiyaçlarına yönelik etkinliği düzenleyen dinamik bir yaklaşımdır. Yapay zeka tekniklerini içeren zeki öğretim sistemleri, web tabanlı öğretim ortamları kullanıcının ilgi ve ihtiyaçlarını belirleyerek sistemde uyarlamalar yapan mikro yaklaşım örnekleridir. Zeki öğretim sistemlerinde problem çözme sürecinde kullanıcılara yol gösterici şekilde uygun desteğin sağlanması amaçlanmaktadır. Bunun için yapay zeka, bilişsel bilim, bilişim, web teknolojileri kullanılmakta, bir öğreticinin davranışlarına benzer şekilde öğrenenin ilerlemesine rehberlik edilmekte ve anlık geri dönütler ile öğrenme sürecinin desteklenmesi sağlanmaktadır. Bu sistemlerde, güncellemeler kullanıcıların sorulara verdikleri cevaplara göre etkileşimli olarak yapılmakta ve ilerleme sağlanmaktadır. 2000'li yıllardan itibaren de uyarlanır ve zeki öğretim sistemlerinin birleşmesiyle bireyselleştirmeyi yüksek düzeyde sağlayan, \"Uyarlanabilir Web Tabanlı Zeki Öğretim Sistemleri\" alanında araştırmalar ağırlık kazanmıştır. Yapay zeka teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte öğrenme süreçlerinin bireyselleştirilmesi, içeriklerin uyarlanması ve öğrenme süreci boyunca öğrenenlere uygun desteğin sunulması kolaylaşmıştır. Yapay Zeka, insan gibi davranan sistemleri modelleme çalışmasının genel adıdır. Çeşitli kaynaklarda mantıksal analiz robotu tanımlaması ile de karşımıza çıkan Yapay zeka , bir bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun çeşitli faaliyetleri zekasını kullanabilen canlılara benzer şekilde yerine getirme kabiliyeti olarak ta adlandırılabilir. Yapay Zeka kavramı, disiplinler arası bir kavram olarak ele alınabilir. Bu disiplinler biyoloji, psikoloji, sosyoloji, bilgisayar, matematik, tıp ve bunların alt dallarıdır. Davranış biçimi de temel olarak kontrol, karar verme, tahmin, problem çözme, öğrenme ve optimizasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapay zeka ilgili bilginin seçilerek, uygun kararlar vermede, sonuç çıkarmada, gözden geçirerek değiştirmede, karşılaştırma yapmada ve problem çözmede kullanmayı kapsar. Tüm bu etkinlikler öğretim için geçerli olan kavram ve süreçlerin ayrılmaz parçasıdırlar. Bu nedenle de bilgisayar destekli eğitim programlarının Zeki Öğretim Sistemleri olarak adlandırılan sistemler bazında geliştirilmesi çalışmalarına yol açmıştır. Dreambox Learning, Smart Sparrow, Knewton, Desire2Learn, CogBooks Zeki ve Uyarlanabilir e-Öğrenme Uygulamalarına örnek olarak verilebilir. Yapay sinir ağları , Uzman Sistemler, Bulanık Mantık, Genetik Algoritmaları gibi teknikler yapay zeka tekniklerine örnek olarak verilebilir. Problem Çözümü, problem indirgeme teknikleri, bulmaca, satranç, Uzman Sistemler ve uzmanlık, Planlama, Robotik, Obje tanıma , Makine Öğrenmesi, Şimdiki veriden gelecek davranışlar hakkında tahmin çıkarımı, beynin fiziksel davranışını modelleme, nesne tabanlı programlama teknikleri, otomatik programlama gibi alanlar yapay zekanın kullanıldığı alanlardır. Yapay zeka algoritmalarının kullanıldığı zeki öğretim sistemlerinin hayatımıza girmesi ile eğitim alanında yeni ufukların açılması kaçınılmazdır. Günümüzde geleneksel öğretim sisteminde ortaya çıkabilecek birtakım yetersizliklerin üstesinden ancak yapay zeka programlama teknikleri kullanılarak hazırlanan zeki öğretim platformları ile gelineceği aşikardır. 2. Brusilovsky, P. , Peylo, C. (2003) Adaptive and Intelligent Web-based Educational Systems, Journal International Journal of Artificial Intelligence in Education archive Volume 13 Issue 2-4. 3. Self, J. (1990) Theoretical Foundations for Intelligent Tutoring Systems, Journal of Artifical Intelligence in Education, 1(4), 3-14. 4. Murray, M. C., & Perez, J. (2015). Informing and performing : A study comparing adaptive learning to traditional learning. Informing Science: International Journal of an Emerging Transdiscipline, 18, 111 125. 5. Park, O., & Lee, J. (2003). Adaptive Instructional Systems. Handbook of Research for Educational Communications and Technology, (1911), 651 684."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-gozlerinizden-kisiliginizi-anliyor", "text": "Karşınızdaki kişinin gözlerine bakar bakmaz nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu anlamak ister miydiniz? Yapay zeka teknolojileri sayesinde, gözünüzün devinimlerinden yola çıkarak nasıl bir kişiliğe sahip olduğunuzu kolayca anlayabilmek artık mümkün. Gözler ruhun aynasıdır sözü bilim dünyasının da ilgi alanı içinde. İnsanlar henüz bu tür bir kişilik analizini tam olarak yapamıyor olsa da, bazı yapay zeka türleri yapabiliyor. Ve gözlerden yola çıkarak söyledikleri oldukça akıllara durgunluk veriyor. Ruhbilim uzmanları insanların dünyayı görsel olarak nasıl algıladığı konusunda kişiliğin etkili olduğuna inanır. Örneğin, meraklı kişiler sürekli olarak çevrelerine bakınıp dururken, açık görüşlü kişiler, söz gelimi, soyut imgelerle ilgilenir. Güney Avustralya Üniversitesi'nden Tobias Loetscher ve arkadaşları göz devinimleriyle kişilik arasındaki bağlantıyı daha yakından incelemek amacıyla makine öğrenmesi algoritmalarından yararlandılar. Araştırmacılar, 42 öğrenciye göz izleme aygıtları yerleştirip, onları gezindikleri ve alışveriş yaptıkları sırada izlediler. Ardından öğrencilerden duygusal dengesizlik, dışadönüklük, yumuşak başlılık, sorumluluk ve deneyimlere açıklık gibi özellikleri içeren 5 temel kişilik özelliğinin değerlendirildiği bir soru çizelgesini yanıtlamaları istediler. Katılımcıların kişilik özellikleri anket yoluyla ölçüldükten sonra gönüllüler, göz hareketlerini izleyen kulaklıklar giyen araştırmacılara yönlendirildiler. Sonuç şaşırtıcıydı: Çalışmada kullanılan yapay zeka, sadece göz hareketlerini takip ederek her bir kişinin kişilik özelliklerini doğru bir şekilde tahmin edebilmişti. Örneğin, nevrozlu kişiler gözlerini daha hızlı kırpıştırma eğiliminde olurlarken, açık görüşlü kişilerde yan yana göz devinimleri daha abartılı oluyor, vicdanlı kişilerin göz bebeklerinde de daha ciddi dalgalanmalara tanık olunuyordu. Araştırmanın bir önemi de, bu bulguların, yakın gelecekte robotların ve diğer yapay zeka biçimlerinin insanlarla sosyal olarak daha fazla etkileşim kurma becerisinin artırmalarına yardımcı olabileceğini göstermesi. Hatta bir gün, bu makineler insanların zihinlerini bile okuyabilir... Melbourne Üniversitesi'nden Olivia Carter, gelecekte araştırmaların bu görüntülerle beyin kimyası arasında bir bağlantı kurabileceğine inanıyor. Dopamin ve ve noradrenalin gibi beyin kimyasallarının, kişiliğin yanı sıra, göz kırpma sıklığı ve göz bebeğinin büyümesini de etkilediği zaten biliniyor. Araştırmaya katılan Max Planck Bilişim Enstitüsü'nden Andreas Bulling, bu bulgulardan yola çıkılarak geliştirilebilecek olası uygulamaların çok geniş kapsamlı olduğuna dikkat çekerek Örneğin, akıllı telefonların kişiliğinizi saptayıp ona uyum sağladığını düşünün. Bu türde bir uygulama akıllı telefonların insanlara yepyeni düzeyde kişisel bilgiler sağlamalarına olanak tanıyabilir diyor. Bunlara yaşlılara yönelik robot eşlikçiler, sürücüsüz arabalar ve kişiye özgü video oyunlarını da eklemek mümkün. Ancak işin bir de olumsuz tarafı var: O da bu tür uygulamaların kötüye kullanılma riski. Bir süre önce yaşanan ve Trump'a seçim kazandıran Cambridge Analytica skandalında kullanıcıların onayı olmaksızın Facebook verilerine ulaşılması ve kişiliğe odaklı siyasal tanıtımların yapılması amacıyla yapay zekadan yararlanılması örneğin. Bilim insanlarına göre aynı bilgilerin göz devinimi kayıtlarından elde edilebilmesi durumunda, bu bilgiler kolaylıkla kaydedilebilir ve insanlardan habersiz olarak kullanılabilir..."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1", "text": "İngiltere'de 1811 yılında endişeli ancak daha çok kızgın olan bir grup insan makinelere ölüm diye bağırarak geçimlerini sağladıkları tekstil endüstrisini gittikçe domine eden makinelere saldırmaya, kırmaya ve parçalamaya başladı. Dokuma makinelerinin, uzun sürede elde ettikleri zanaatı ellerinden alarak, onları işsiz bırakacağından korkan bu insanların başlattıkları isyan kısa sürede tüm İngiltere'ye yayıldı. 'Luddite Hareketi' olarak bilinen bu isyan bir yıl içinde 18 kişinin idamı ve yüzlercesinin Avustralya'ya sürgün edilmesi ile bastırılmış olsa da makinelerin insanların işlerini elinden alacağına dair endişe ve korku insanlar içerisinde var olmaya devam etti. Otomasyon nedeniyle işten çıkarmalara dair endişe yeni değil. Sanayi Devrimi'nden bu yana artarak devam ediyor. Otomasyon teknolojileri geliştikçe bu durumun devam etmesi muhtemel. İlk kez ekonomist Keynes tarafından 1930 yılında ifade edilen Teknolojik İşsizlik kavramı, yapay zeka ve robot teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle birlikte son on yıllarda yeniden alevlendi. İşlerin tamamen makinelere devredildiği post-kapitalist bir dönemi ifade eden teknolojik tekillik gibi iyimser senaryoların yanı sıra; yüksek işsizlik ve gelir dağılımda artan dengesizlik ile varoluşsal güvencesizlik duyan çoğunlukların olacağını söyleyen kötümser senaryolara kadar farklı bakış açıları ile bu konu değerlendiriliyor. Küresel asgari ücret, robot korkusu, teknofobi, yeteneksizleşme, iş yeri standardizasyonu, robot, robotlarla çalışma isteği, robotlara duyulan güven ve benzeri pek çok kavramın tartışılması bu konuya olan merakın arttığını gösteriyor. Bugün mahkemelerden, bulaşık makinelerine kadar yapay zekayı hayatımızın her alanında görüyoruz. Yapay zeka, sağlık, finans ve ulaşım gibi alanlarda kullanılıyor ve giderek daha karmaşık görevleri üstlenebilir hale geliyor. Eskiden tekrara dayalı, duygusal ya da yaratıcı zeka gerektirmeyen işlerde gördüğümüz yapay zekaya, GPT-3'te olduğu gibi yaratıcılık gerektiren işlerde ve LaMDA gibi duygusal rollere sahip robotlarda da şahit oluyoruz. Örneğin DALL-e 2 adlı yapay zeka hayal edilen en absürt kompozisyonları dahi kısa sürede resmedebiliyor . Bir başka örnek ise ChatGPT, bir sohbet uygulaması olarak geliştirilen bu yapay zekaya istediğiniz soruları sorabilirsiniz. Örneğin, bir yemek tarifinden, bir problemi çözmek için gerekli olan Python kodunun ne olduğuna kadar. Şüphesiz bu örnekler çoğaltılabilir. Burada okuyuculara bir soru sormak istiyoruz. Yukarıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zeka tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zeka tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz zira 2019 yılı Aralık ayında İngiltere'de gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarına dair BBC'de yayımlanan 649 makalenin tamamı yapay zeka tarafından yazılmıştı ve kimse açıklanana kadar bunu fark etmemişti. Bu tartışmalar, yönetim ve organizasyon alanında çalışan akademisyenlerin de uzun bir süredir ilgisini çekmektedir. İlk kez 1983 yılında Holloway tarafından yazılan Stratejik Yönetim ve Yapay Zeka adlı makaleyle, yapay zekanın ne zaman ve nasıl yöneticilerin rollerini paylaşacağı yahut tamamen ele geçireceği tartışması başlamıştı. Ardından 1986 yılında, Geisler tarafından yayımlanan Yapay Yönetim ve Yapay Yönetici isimli makalede, yönetime dair pek çok fonksiyonun ileri bir gelecekte yapay zeka tarafından icra edileceği, bu değişimin orta kademe yönetimde başlayacağı ve bununla birlikte birtakım etik kaygıların artacağı ifade edilmişti. Aşağıda yer alan resimde de, Geisler yapay yönetimi resmetmeye çalışmıştır. Günümüzde de 'yapay zeka yönetici olabilir mi?' sorusu sıklıkla sorulmakta, bu konuda çeşitli akademisyenler tarafından tahminler ve tartışmalar yürütülmektedir. Ancak, burada tartışılması gereken bir diğer önemli konu çalışanların ve yöneticilerin bu duruma nasıl yaklaşacağıdır. Bu nedenle, örgütlerde çalışan kişiler gözünden, yapay zekaya dair tutum, beklenti ve güveni anlamak üzere 2020 yılında, 1111 kişi üzerinde bir çalışma yürüttük. Bir sonraki yazımızda, yaptığımız bu çalışmanın sonuçları üzerine, çalışanların yapay zeka yöneticilere dair tutum, güven ve beklentilerini açıklayacağız. Geisler, E. (1986). Artificial management and the artificial manager. Business Horizons, 29(4), 17-21. Holloway, C. (1983). Strategic management and artificial intelligence. Long Range Planning, 16(5), 89-93. Frey, C. B., & Osborne, M. (2013). The future of employment."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2", "text": "Bir önceki yazımızda, yapay zeka yöneticiye genel bir çerçeve sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise 1111 kişi üzerinde yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız. İlk olarak, çalışmaya dair tanımlayıcı ögelere baktığımızda, katılımcıların %34,4'ü (381 kişi) kadın ve %65,6'sı (726 kişi) erkek; %61,1'i (676 kişi) 34 yaş altı ve %38,9 (431 kişi) 35 yaş üstü; son olarak %53,7'si (578 kişi) personel, %10,9'u (117 kişi) alt düzey yönetici, %21,7'si (234 kişi) orta düzey yönetici ve %13,7'si üst düzey yöneticidir. - Yapay zeka yönetici ister misiniz? - Yöneticinizin yapay zeka olması durumunda, ondan etik bir davranış bekler misiniz? - Etik açıdan hangi yöneticinin kararlarına daha fazla güvenirsiniz? Bu sorulara verilen cevaplara ilişkin dağılım aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Burada görüldüğü üzere, katılımcıların %58'si yapay zekayı yönetici olarak görmek istememektedir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde katılımcıların %54,1'i yapay zekanın yönetici olması durumunda insan yöneticiden daha güvenilir kararlar vereceğini düşünmektedir. İlk olarak, yapay zeka yönetici isteyenlerin oranının oldukça yüksek olduğunu görmekteyiz. Örneğin 2020 yılında KPMG tarafından yapılan bir çalışmada insanların %17'sinin yapay zeka yönetici istediği görülmektedir. İnsanların istememe sebepleri incelendiğinde ise yapay zekanın empati ve duygusal zekadan mahrum olmasının en büyük neden olduğu ifade edilmektedir. Bu durumu destekler nitelikte, Accenture'un 2019'da yayımladığı bir araştırmada, insanların rutin işlerde yapay zekaya güvenirken problem çözme ve karar verme konularında insan yöneticiyi tercih ettiği görülmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu'nun hazırladığı bir raporda, Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar %70'inin yapay zeka ve robotlara karşı pozitif bir tutum içerisinde olduğu bilinmektedir. Tüm bunlar doğrultusunda, insanların rutin işlerin yerine getirilmesi ve vakit kaybının önüne geçilmesi gibi sebeplerle yapay zekaya karşı pozitif bir tutum içerisindeyken, muhtemelen kendi çalışma hayatlarını da etkileyecek önemli kararları verme noktasında yapay zekaya nispeten daha olumsuz tutumlar içerisinde olduğu söylenebilir. Ek olarak, çalışanların iletişim ihtiyacı doğrultusunda yapay zeka tarafından yönetilen bir ortamda bu ihtiyacı karşılamanın zorlaşacağını düşünüyor olabilirler. İnsanların yapay zeka yönetici istememesine rağmen kararlarına daha fazla güveneceğini söylemesi çalışmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuçtur. Yapay zekanın daha tarafsız olacağı, kişisel önyargıları ile davranmayacağı, daha adil ve tutarlı kararlar vereceği düşüncesinin bu sonuçta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim Oracle'ın 10 farklı ülkeden 8370 çalışan üzerinde yaptığı bir çalışmada, insanların %64'ünün yapay zeka yöneticilere insanlardan daha fazla güvendiği sonucu çıkmıştır. Son olarak, yöneticinizin yapay zeka olması durumunda ondan etik bir davranış bekler misiniz sorusuna ise katılımcıların %58,3'ü evet cevabı vermiştir. Yapay zekanın hayatımızın her alanına dahil olmasıyla birlikte, artık yalnızca işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan ziyade sosyal ve fiillerinden sorumlu bir aktör olması beklenmektedir. Bu nedenle, özellikle insanların hayatlarını etkileyebilecek türden kararları verebilecek bir yapay zekanın, eylemlerinden sorumlu tutulması ve ahlaki olarak sorumluluk içerisinde hareket etmesi istenmektedir. Ayrıca, yapay zekanın kendi başına etik değerlere sahip olamayacağı, bu durumun ancak algoritmasında programlanmış olması ile mümkün olacağı açıktır. Bu doğrultuda, bu algoritmaları oluşturacak kişilerin etik kaygılarla hareket etmesinin beklendiği ifade edilebilir. Buna ek olarak, katılımcıların yapay zekayı yönetici olarak görmek ister misiniz sorusuna verdikleri cevabın cinsiyet, yaş ve çalışılan pozisyon açısından nasıl farklılaştığı da önemli bir sorudur. Bu nedenle, aşağıdaki şekil incelendiğinde, erkeklerin kadınlara; 34 yaş ve altındaki kişilerin, 35 yaş ve üstündekilere; alt düzey yöneticilerin, diğer pozisyonlara nazaran yapay zeka yöneticiye daha sıcak baktığı görülmektedir. Bunu destekler nitelikte hem Oracle'ın hem de Avrupa Komisyonu'nun yaptığı çalışmada, erkeklerin kadınlara oranla yapay zekaya karşı tutumlarının daha olumlu olduğu bilinmektedir. Ek olarak, 34 yaş ve altındaki kişilerin yapay zekaya karşı daha pozitif bir tutum içerisinde olmasının teknolojiye karşı ilgi, merak ve becerilerinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı ifade edilebilir. Zira, Glikson ve arkadaşlarının (2020) yaptığı çalışmada, yapay zekaya karşı güvenin yaş, cinsiyet vb. pek çok faktör tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Otomasyon ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha karmaşık problemlere çözüm sunmaktadır. Etik tartışmalar ve hükümetlerin otomasyon kaynaklı işsizliğe çözüm için yapmayı planladığı regülasyonlar sürerken, bu teknolojiler hız kesmeden gelişmeye ve toplumu şekillendirmeye devam etmektedir. Tüm bunlar olurken, çalışanların bu konudaki duygu ve tutumlarının ne olduğu da önemli bir merak konusudur. Bu çalışmada, kısıtlı da olsa insanların yapay zekaya karşı bakış açılarını incelemeye çalıştık ancak bu konuda daha fazla çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz. Eurobarometer, S. (2012). Public attitudes towards robots. European Commission. New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. (2019, October 15). Glikson, E., & Woolley, A. W. (2020). Human trust in artificial intelligence: Review of empirical research. Academy of Management Annals, 14(2), 627-660."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tek-rontgenle-kalp-krizini-tahmin-ediyor", "text": "Amerikalı bilim insanları, aterosklerotik kardiyovasküler hastalığa bağlı kalp krizi ve felci, tek bir röntgenle on yıl öncesinden tahmin edebilen bir derin öğrenme modeli geliştirdiler. Kalp krizi genç, yaşlı demeden birçok insanı yakalayabiliyor. Dünya genelinde meydana gelen ölümlerin yaklaşık olarak beşte biri kalp rahatsızlıklarından kaynaklandığı biliniyor. Araştırmalar ilginç bir şekilde sağlıklı bir yaşam biçimi süren kişilerin de kalp krizi geçirebileceğini gösteriyor. Özellikle de bu gruptaki ölüm vakalarının önlenmesi zor. Massachusetts General Hospital hastanesinde Dr. Jakop Weiss ile çalışan ekip, tek bir göğüs röntgenine bakarak, on yıl içinde kalp krizi geçirme olasılığını tahmin edebilen bir derin öğrenme modeli geliştirdi. Derin öğrenme, hastalıkla ilişkili motifleri bulmak için X-ışını görüntülerini taramak üzere eğitilebilen gelişmiş bir yapay zeka modelidir . Bu tür bir tarama, statin ilacından yarar sağlayabilecek ancak, şu anda tedavi görmeyen kişileri belirlemek için kullanılabilir. Damarlarda kolesterol ve yağ birikmesi nedeniyle kan akışının azalması veya tıkanması sonucu ortaya çıkan kalp rahatsızlıklar, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar olarak sınıflandırılır. Yeni geliştirilen derin öğrenme modeli, ASCVD'den kaynaklanan kalp krizleriyle bağlantılı olan röntgen görüntülerindeki motifleri tespit ediyor. Doktorlar kalp krizi riskini tahmin etmek için, ASCVD risk oranını hesaplayan istatistiksel bir model kullanırlar. Bu risk, yaş, cinsiyet, ırk, sistolik kan basıncı, hipertansiyon tedavisi, sigara içme, tip 2 diyabet ve kan testleri gibi bir dizi faktörü dikkate alan ASCVD risk skoru kullanılarak hesaplanır. On yıllık riski yüzde 7,5 ve üzerinde olan hastalara statin tedavisi önerilir. ASCVD riskini hesaplamak için gerekli değişkenler genelde bulunmadığından popülasyona dayalı tarama modellerini ihtiyacı artırır. Klinik testler sırasında akciğer, yumurtalık ve prostat kanseri taramasından geçirilen 40.643 kişinin 147.497 göğüs röntgeninden yararlanılarak, CXR-CVD riski olarak isimlendirilen bir AI geliştirilerek, eğitildi. Araştırmacılar potansiyel olarak kalp hastalığı riski taşıyan ve yakın gelecekte statin tedavisi gerektirebilecek ve yaş ortalaması 60 olan 11.430 hastanın göğüs röntgenlerini kullanarak derin öğrenme modelini bir kez daha kontrol ettiler. Ayrıca hastaların statin uygunluğuna karar vermek için de modelin tahmini değerini, kabul görmüş klinik standartla karşılaştırdılar. Bu elektronik kayıttaki eksik veriler nedeniyle sadece 2401 hastada (yüzde 21) hesaplanabildi. Bu hasta alt grubu için CXR CVD risk modeli klinik standarda benzer biçimde performans gösterdi. CXR-CVD modeli, 10,3 yıllık takip süresi boyunca 1096 hastada kalp krizi riskini tahmin etti. Araştırma böylece kardiyovasküler sorunlarının önlenebilmesi için etkili bir statin tedavisi stratejisinin uygulanabilmesi için hastalar için on yıllık bir riskin hesaplanması önerisini getirmiş oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-ve-sinema", "text": "Günümüzde dünyada ve Türkiye'de en çok konuşulan ve tartışılan konular arasında yapay zeka ön sıralarda yer almaktadır. Merriam Webster sözlüğünde yapay zeka; bilgisayar biliminin bir dalı ve bir makinenin insan zekasını taklit edebilme becerisi olarak tanımlanmaktadır. Yapay zekanın tanımındaki makine ve zeka ilişkisi başta bilim adamları, yatırımcılar ve teknoloji şirketleri olmak üzere bir çok farklı kesimden insanı endişelendiren ya da en azından düşündüren bir ilişkidir. Sinemada, edebiyatta ve farklı alanlarda uzun süreden beri geleceğe dair tasavvurlarda yapay zeka, genellikle distopyen bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimkurgu edebiyatında ve sinemasında giderek eskisine nazaran daha fazla yer bulmaktadır. Söz konusu endişe veya korkuların temel çıkış noktası yapay zekaya sahip makine ve robotların insanların ellerinden bir çok işi alacakları ve insanların çoğunun işsiz kalacağıdır. Bu endişenin daha ileri bir aşaması da makinelerin dünyayı ele geçirip insanlığı yok edeceğidir. Bu konuyu en çok dillendirenlerden biri de İngiliz fizikçi Stephen Hawking'dir. Ünlü fizikçi son zamanlarda sıkça bu konuya değinmektedir. Hukukçular ise yapay zeka alanında kapsamlı bir hukuksal düzenlemeye vurgu yapmaktadır. Hasan Sınar, mevcut hukuk düzeninin yapay zekanın geniş alanlarda kullanımıyla birlikte yeniden düzenlemesi gerektiğini savunmaktadır. Sınar, mevcut kuralların insancıl hukuka göre düzenlendiğini, insan unsurundan yoksun bir Yapay Zeka'nın hiçbir kuralla bağlı olmadığını ve hedefe ulaşmak için her türlü kötülüğü yapabileceğini öne sürmektedir. Paolo Gallo, Forbes adlı dergideki yazısında, yapay zeka ve teknoloji ilişkisini ele alırken, Yeni Bir Frankenstein mı Yaratıyoruz? sorusunu sormaktadır. (Gaolo, 2017). Gaolo, Frankenstein'ın (Mary Shelly, 1818) ilk endüstri devrimi zamanında yazıldığını ve dönemin çalkantılı ruhunu yansıttığını ifade etmektedir. Romanın yazıldığı dönemde insan teknolojisi ilişkisi sorgulanmış, kontrolü kaybedebileceğimiz bir canavar mı yaratıyoruz, insanlığımızı, duygularımızı ve empati yeteneğimizi mi kaybediyoruz gibi kaygılar doruğa çıkmıştır. Bu arada Frankenstein teması sinemada da sıkça işlenmektedir. Gaolo ayrıca, dördüncü endüstriyel devrim çağında olduğumuzu ve bu dönemde dijital, biyolojik ve fiziksel anlamda devrimci ve yıkıcı değişimler söz konusu olduğunu ifade etmektedir. Yazar böyle bir ortamda insanlar olarak bu değişimlere hazırlıklı olmamıza, olası krizleri yönetebilme becerimize dikkat çekmektedir. Alan Winfied, The Guardian adlı gazetede yayımlanan yazıda, Yapay Zeka'nın Frankenstein benzeri bir canavara dönüşmeyeceğini ileri sürmektedir. Winfield kıyamet tellallarının ve Hollywood'un ısrarla yapay zekayı insanlığın sonunu getirecek bir canavar gibi ele aldığını belirtir ve bu kötümser tabloya karşı çıkarak, günümüzde insanlığa hizmet eden bir çok yapay zeka teknolojisi ve ortamı olduğunu, bunların dünyayı ele geçirmediği tezini dile getirmektedir. Yapay Zeka ve sinema ilişkisi incelendiğinde Prof. Dr. Ünsal Oskay'ın Çağdaş Fantazya adlı kitabı ilk göze çarpan eserler arasındadır. Oskay 2001 Uzay Macerası filmini ele alırken, teknolojinin insan dünyasını fiziksel olarak genişlettiğine ancak duygusal yanlarını yok ettiğine ve makineye dönüştürdüğüne vurgu yapmaktadır. Oskay'ın kitabında ele aldığı filmlerden biri olan Things to Come (1936), H.G.Wells'in The Shape of Things kitabından uyarlanmıştır. Filmde Armageddon denen bir canavar bir kenti yıkar. Bölgeler şefler tarafından yönetilir. Dünya savaşları ortadan kalkar. Sonra uzaylılar gelir. Yıl 2036'dır. Dünyaya bilim ve teknoloji hakim olmuştur. Oskay bu filmden yola çıkarak bazı filmlerin makine ve teknolojinin tirancılığından sızlandığını, bazılarının rasyonalize ettiğini, bazılarının da makineye insandan tümüyle soyutlanmış bir tiran olarak baktıklarını ifade etmektedir. Yukarıda adı geçen film bazı yönleriyle James Cameron'un 1984 yılında yönettiği Terminatör adlı filmi hatırlatmaktadır. Terminatör filmi günümüze kadar devam filmleri çekilen bir bilimkurgu klasiğidir ve sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Karamsar bir gelecek tasviri çizen filmde, makineler ve robotlar dünyayı ele geçirmiş ve insanlık yok olmanın eşiğine gelmiştir. Zamanda yolculuk temasına da değinen filmde, 2029 yılından 1984 yılına gönderilen bir insan benzeri robotun, gelecekte başlayacak isyanı yürütecek kişinin doğmasını engelleme çabaları ön plandadır. Oskay'ın ele aldığı bir diğer film olan The Forbin Project (1970)'de, bilgisayarların yanlış yapma olasılığına dair paranoya ön plandadır. Filmde kendini yaratan insana itaat ettikten sonra canlanan ve insana hükmetmeye başlayan makineler bilim ve teknoloji sistemi ele alınmaktadır. Filmde yaratılan sinemasal uzamda ABD, tüm savunmasını dev bir bilgisayara terk etmiştir. Colossus adı verilen bilgisayarın bir benzerini Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Birliği'de yapar. Guardian adlı bilgisayar çalışınca insan müdahalesi devre dışı kalır. Bir süre sonra iki bilgisayar iletişim kurar. Kısa zamanda insanlardan daha akıllı güçlü hale gelirler. Üstün insan düzeyinde iletişim başlar. Tek bir varlık olurlar. Soğuk Savaş dönemine ait belirgin izler taşıyan film, günümüzdeki tartışmaları akla getirmektedir. 2000'lerin hemen başında esasında bir Stanley Kubrick projesi olan ancak ölümü nedeniyle Steven Spielberg'in filmleştirdiği Yapay Zeka bu türdeki iyi filmler arasına girer. Filmde gerçek çocukların yerini alan çocuk robotlara ve yaşanılan sıkıntılar üzerinden yapay zeka olgusu tartışılmaktadır. 2000'lerde bu konuya dair filmlerin sayısının giderek arttığı gözlemlenmektedir. Bu duruma iki açıdan bakılabilir. İlki bu alana dair endişelerin ve farkındalığın artması ve önceleri ütopik olduğu varsayılan bazı uygulama ve teknolojilerin bir kısmının gündelik hayata girmesi olabilir. Sonuç olarak önceleri bilimkurgu edebiyatına, fantastik filmlere konu olan ütopik, abartılı ya da absürd olarak kabul edilen bazı olgularına giderek realiteye dönüştüğü ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda yapay zeka tartışmaları gündemde kalmaya devam edecek ve sinemada buna dair filmler üretilmeye devam edecektir. Winfield, Alan, Artificial intelligence will not turn into a Frankenstein's monster, https://www.theguardian.com/technology/2014/aug/10/artificial-intelligence-will-not-become-a-frankensteins-monster-ian-winfield. Bu yazı HBT'nin 96. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zekanin-kotu-amacli-kullaniminin-tehditleri-neler-2", "text": "Füzeye dönüşmüş insansız hava araçları, kamuoyunu yanlış yönlendiren yapay zeka üretimi videolar, bilgisayar korsanı bilgi sistemleri... İşte kötü ellere geçen yapay zekanın tehditlerine birkaç örnek. Yapay zeka ve makina öğrenmesi yetenekleri eşine rastlanmayan bir hızla ilerliyor. Bu teknolojilerin geniş çaplı ve çok yararlı uygulamaları otomatik çeviriden tıbbi görüntü analizine kadar gidiyor. Yeni uygulamaların sayısı da çığ gibi büyüyor. Öte yandan, yapay zekanın kötü amaçlı kullanımı konusuna ise şimdiye kadar yeterince önem verilmediği anlaşılıyor. Geçtiğimiz günlerde, işte tam da bu konuda, üniversite, sivil toplum ve endüstriden 14 ayrı kuruluşta çalışan 26 uzmanın hazırladığı 'Yapay Zekanın Kötü Amaçlı Kullanımı - Öngörme, Önleme ve Etkilerini Azaltma' konulu bir rapor yayınlandı. Rapor, yapay zeka teknolojilerinin kötücül kullanımının oluşturduğu tehditleri inceliyor ve bu tehditleri daha iyi öngörme, önleme ve etkilerini en aza indirmenin yollarını öneriyor. Rapor, günümüz ile önümüzdeki beş yıla odaklanıyor ve yapay zekanın günümüzde ulaştığı düzeyin, 'haydut devletler' , suçlular ve teröristler tarafından kullanımına el verdiğine özellikle dikkati çekiyor. Yapay zeka sistemlerini tasarlayanların, uygulamalarının kötü amaçlı kullanımını en aza indirmek için daha çok çaba göstermeleri ve hükümetlerin de bu amaçla yeni yasalar yapmaları gerektiği de vurgulanıyor. Onlarca yıldan beri yapay zeka ve makina öğrenmesi konusunda söylentiler hep gerçeklerin çok ötesinde idi. Ama artık değil! Yüz sayfalık bu rapor, günümüzde artık iş görmeyen bilgi ve bilgisayar güvenliği yöntemlerini gözden geçiriyor ve buna çözüm olabilecek yaklaşımlar öneriyor: Kötüye kullanılan yapay zekaya dayanıklı donanım ve yazılım tasarımı ile bunlarla ele ele gitmesi gereken yasalar ve uluslararası yönetmelikler gibi. Özellikle endişe verici olan, son dönemde yapay zekanın, Güçlendirilmiş ya da Pekiştirilmiş Öğrenme olarak adlandırılan teknoloji ile yeni bir döneme girmiş olması. Bu yöntemle, yapay zeka sistemleri, belirli alanlarda, örneklere ya da yönlendirmeye gerek olmaksızın 'süper insan' zekasına ulaşabiliyorlar. Google'ın DeepMind bölümünün geliştirdiği ve Go oyunu şampiyonlarını ezip geçen AlphaGo uygulaması, verilerde yepyeni örüntüler bulmak için ya da bilgisayar sistemlerine girmek amacı ile yazılımlardaki boşlukları keşfetmek için bilgisayar korsanları tarafından kullanılabilir. Kötü niyetli biri, bir insansız hava aracını, yüz tanıma yazılımları aracılığı ile belirli bir kişiyi hedefleyen bir silaha dönüştürebilir. İnternet Robotları , yapay zekanın ürettiği ve gerçeğinden ayırt edilemeyecek videolar ile yalan haber üretme ve politik yönlendirme amacı ile kullanılabilir. Yine, bir bilgisayar korsanı, yapay zeka kontrolündeki bir insan sesi sentezi sistemini kullanarak, kendisini, kuşku duyulmayacak bir biçimde, başkasının yerine koyabilir. Raporun yazarlarından, Oxford Üniversitesi İnsanlığın Geleceği Enstitüsü'nden Miles Brundage söyle diyor: Yapay zeka, bireyler, kurumlar ve devletlerin karşı karşıya olduğu riskleri artırmakta ve değiştirmekte. Bir bilgi sistemini uzman bir bilgisayar korsanı olarak eğiten ve kullanan bir suçludan, bireylerin mahremiyetini yok eden, profillerini çıkartan ve onları baskı altına alan bir izleme sistemine kadar, güvenliğin karşı karşıya olduğu tehditlerin spektrumu çok geniş. Sayısal Güvenlik: Siber saldırıların yapay zeka ile otomasyonu bu saldırıların büyüklüğü ile etkinliği arasındaki ters orantıyı değiştirecek. Emek yoğun siber saldırıların tehdidi artacak. Ayrıca, yapay zeka kontrolündeki ses sentezi aracılığı ile başkalarının kimliğine bürünüp insani zayıflıkları kullanan, yine yapay zeka aracılığıyla yapılan bilgisayar korsanlığı ile yazılım boşluklarını bulup bilgisayarlara giren, ya da ters örnekler ve bilgi zehirleme teknikleri kullanarak öğrenen makineleri yanıltan yeni tür siber tehditler beklenmekte. Fiziksel güvenlik: İnsansız hava araçları , ya da kendi kendini idare eden silahlarla yapılan saldırıların yapay zeka kontrolüne geçmesi bu saldırıların oluşturduğu tehdidi artıracaktır. Yapay zekanın yeni tür fiziksel tehditleri ise siber-fiziksel sistemleri ele geçirmek biçiminde olacaktır. Örneğin sürücüsüz bir aracın kontrolünü alarak ona kaza yaptırmak, ya da halen insanlar tarafından uzaktan kumanda edilmesi olanaksız fiziksel sistemleri, örneğin binlerce mikro drone'dan oluşan bir robot sürüsünü yönetmek gibi. Politik güvenlik: Yapay zekanın, bireyleri izleme , inandırma ve aldatma amacı ile yapılan işleri otomatikleştirmek amacı ile kullanımı, mahremiyetin yok edilmesi ve sosyal manipülasyona dönük tehditleri çok artıracaktır. Yeni uygulamalar, büyük veriler aracılığı ile bireylerin davranışları, psikolojileri hatta inançlarını çözümleyip bunları kullanacaklar. Bu endişe verici gelişmelerin oluşturduğu tehditler daha çok otoriter rejimler altındaki ülkeler için geçerli olsa da demokrasilerde de sağlıklı bir toplumsal diyaloğu engelleyeceğe benziyorlar. Özetle, söz konusu rapor alarm zillerini tam zamanında çalıyor. Yapay zekanın kendi kendini geliştirip çoğaltarak insanları köle ya da yok etme olasılığı henüz bir spekülasyondan öteye gitmiyor. Ama yukarıda özetlediğimiz kötü amaçlı kullanımı daha bugünden büyük tehlike. Bu yazı HBT'nin 102. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zekanin-modasi-gecer-mi-2", "text": "20-21 Şubat günleri Gebze'deki Tübitak yerleşkesine, TÜSSİDE'ye gittim: Hazırlanmakta olan yapay zeka stratejisi ve Tübitak bünyesinde kurulan Yapay Zeka Enstitüsünün çalışma modelini belirlemek için akademi, yazılım sektörü ve kamudan katılımcılar toplanmıştı. Konuşmacılar yapay zekanın öneminden ve potansiyelinden bahsetti; sonra gruplar halinde fikir geliştirme çalışmaları yaptık. Yapay zeka Amerika ve Çin'in ekonomisine ciddi bir katkı sağlıyor. Biz de yapalım demeden, ayrılan kaynakları karşılaştırmak gerekiyor. Telekomünikasyon teknolojilerine büyük katkılar yapan AT&T Bell Labs'in New Jersey Holmdel'deki merkezinde, doktoramı yaptığım 90'lı yılların başında 2000 doktoralı eleman çalışırdı. Bugün, diyelim ki 200-300 doktoralı araştırmacı ile bir yapay zeka araştırma merkezi kurabilirsiniz. Bu kişilerin bilgisayar mühendisliği ve bilimleri, matematik, fizik, elektrik-elektronik mühendisliği gibi dallardan, yapay zeka ile ilgili alanlarda doktora yapmış kişiler olması gerekir. Ülkemizde yapay zeka uzmanlığı olan doktoralı kişilerin sayısı, herhalde toplam 500 olabilir! Bir doktora öğrencisi üniversiteden mezun olduktan sonra 6-7 senede yetişiyor; yetişenler de yurtdışında çok cazip şartlarla iş buluyor. 20 senede 10 doktora öğrencim mezun olmuş; yarısı yurtdışında çalışıyor; yarısı Türkiye'de. Ancak yeni mezunların daha çoğu yurtdışına gitmeyi hedefliyor. Demek ki hem bu alanda doktoralı sayımızı artıracağız; hem de çalışma koşullarını ve yaşam kalitesini artıracağız ki mezunlar burada yaşamak, çalışmak istesin. Yapay zeka teknolojisi geliştirmek için araştırma yapmanın ilk adımı, bir araştırmacı kritik kütlesi oluşturmak olmalı. Bunun için, zaten bu alanda çalışan 10 ila 20 üniversite tespit edilip, onlara doktora öğrencisi yetiştirmek, onları en iyi konferanslara, yurtdışı yapay zeka araştırma merkezlerine göndermek için destek verilebilir. Doktora öğrencilerinin tam zamanlı öğrenci olması, tüm zamanlarını araştırmaya vermeleri için, yaşam koşulları ile uyumlu burslar verilebilir. Akademik grupların öne çıkan önerileri böyleydi. Yapay zekanın başarısının gerisinde araştırmacı insan gücü varsa da, bu teknolojinin hayata geçmesinde, hesaplama gücünün etkisi büyük. Yapay zekada son atılımları sağlayan derin öğrenme modellerini, kuvvetli masaüstü bilgisayarlarda eğitmek, aylar sürüyor. Uluslararası bilimsel platformlarda başarılı olabilmek için çok kuvvetli, çok sayıda çekirdekli/grafik işlemcili bilgisayarlar lazım. Çin, 1990'lardan başlayarak süperbilgisayar kapasitesini artırdı ve şu anda dünyadaki süperbilgisayarların yüzde otuzuna sahip. En büyük bilgisayarının on milyon çekirdeği var! Tübitak'a bağlı TRUBA sunucu altyapısı, Türkiye'de araştırmacıların kullandığı önemli bir altyapı ve mütevazı kaynaklarla yapay zeka alanında çalışanlara hizmet veriyor. Yukarıda bahsettiğim on milyon çekirdekli sunucularla karşılaştırmak gerekirse, yüz binlerce çekirdeği olduğu söylenebilir. Ülkemizde yapay zeka alanının gelişmesi için, bu altyapının çok güçlendirilmesi ve kaynaklarının yapay zeka alanına öncelikli olarak tahsis edilmesi gerekir. Gebze'deki Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü TÜSSİDE kampüsünü, binalarını, bahçelerini çok beğendim. Belki bir sonraki yazımda da onu anlatırım. Bundan sonra HBT dergisinde düzenli olarak yazacağım; görüşmek üzere. Bu yazı HBT'nin 207. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yaraticilik-programlanabilir-mi-2", "text": "Rüyamda görsem hayra yormazdım, ama bu yılki İstanbul Müzik Festivali kapsamında ben de sahneye çıktım! Festivalde konserlerin öncesinde konuyla ilgili uzmanlar konuşmalar yapıyorlar. Festival düzenleyicileri sağ olsunlar, 7 Haziran'da Boğaziçi Üniversitesi'ndeki Bach konseri öncesinde benden de böyle bir konuşma istediler. Konu başlığımız Deha programlanabilir mi? idi. Bilgisayarların yaratıcılık gerektirdiği düşünülen birkaç alanda gösterdikleri başarılardan söz edeceğim bu yazı, o gün konuştuklarımızı HBT okurlarıyla paylaşacağım bir serinin ilk bölümü. Otomatik matematikçi ile başlayan olaylar 1976'da Stanford Üniversitesi'nde doktora öğrencisi olan Douglas Lenat, Otomatik Matematikçi adında bir program geliştirdi. Bu bir kavram keşfetme programıydı. Lenat programa girdi olarak sadece hepimizin aşina olduğu küme kavramını, ve matematik aleminde bir kavramdan başka bir kavram elde etmek için kullanılabilecek yüzlerce kuralı verdi. Bu kurallar örneğin elindeki kavram için örnekler üretmeye çalış, eğer pek örnek bulamıyorsan elindeki kavram fazla dar tanımlanmış olabilir, tanımı genelleştir, bulduğun örnekler arasında uç özellikleri olanlar ilginç olabilir, sadece onları kapsayacak şekilde kavramın tanımını özelleştir gibi genel fikirlerden oluşuyordu. Lenat bu noktadan başlattığı programın kavramlar aleminde ilerleyişini izledi ve hala derslerde anlatılan bir buluşlar dizisine tanık oldu. Otomatik Matematikçi, küme kavramından yola çıkıp sayı (daha doğrusu 0, 1, 2, 3, ... diye giden doğal sayılar) kavramını, oradan bu sayılar üzerinde yapılabilecek toplama, çarpma, bölme gibi işlemleri, sonra bazı sayıların çok sayıda, bazılarınınsa sadece iki adet sayının çarpımı olarak yazılabildiğini fark edip bu sadece iki böleni olma özelliğine odaklanarak 2, 3, 5, 7, 11, ... diye giden asal sayılar kavramını keşfetti. Dahası, ürettiği örneklerden yola çıkarak galiba 2'den büyük her çift sayı iki asal sayının toplamı olarak yazılabiliyor fikrine kapıldı, ki bu 1742'de Alman matematikçi Christian Goldbach tarafından ortaya atılmış önemli bir matematiksel iddianın ta kendisiydi! Birkaç yüz yıl farkla da olsa, Yapay Zeka insan bir matematikçiyle aynı buluşu yapmıştı. ABD'de popüler olan Traveller adında bir kutu oyunu var. Bu oyunun ulusal turnuvaları düzenleniyor. Turnuvada amaç, bir trilyonluk devasa bir bütçe kullanarak kuracağınız bir filoyla rakibinizin filosunu alt edip bir sonraki tura geçmek. Bu iş için uymanız gereken kısıtlar ve savaş sırasında kazananın belirlenmesinde kullanılacak kurallar kalın bir kitabı dolduruyor. 1981'deki şampiyonaya Eurisko adında bir Yapay Zeka programı da katıldı. Eurisko'nun programcısı, Otomatik Matematikçi'nin yaratıcısı Doug Lenat'tan başkası değildi. Lenat, Otomatik Matematikçi'nin yaptığı buluşların programın yazılış şeklinden kaynaklandığı, yani bilinçli olarak veya olmayarak kendisinin programa kopya verdiği iddialarına, kendisinin hiç anlamadığı bu savaş oyununu oynayan yeni bir sistem kurarak cevap vermek istemişti. Lenat, Traveller kitabındaki kuralları bir bir bilgisayara kodladı ve Eurisko'yu iyi bir strateji belirlemesi için çalışmaya bıraktı. Eurisko günler boyunca kendi kendisine oynayarak hangi yapıdaki filoların kazanma şansının daha çok olduğunu hesapladı. Şampiyonanın ilk turunda Eurisko'nun filosunu gören rakipleri gülmekten kendilerini alamadılar. Denizcilik tarihindeki tüm savaşları ezbere bilen Traveller meraklıları bu bilgilerinden damıttıkları farklı güç ve kabiliyetlerdeki gemilerden oluşan filo yapılarıyla oynarken, Eurisko tüm parasını oyunun elverdiği maksimum sayıda, dişine kadar silahlı, küçücük ve yavaş torpidobotlara harcamıştı. Nitekim turnuvanın sonunda gülen Lenat oldu. Eurisko'nun filosu o kadar kalabalıktı ki, karşılıklı her salvoda onun rakibinden daha fazla gemisi vurulsa da sonunda rakibin gemileri tükendiğinde hala Eurisko'nun birkaç gemisi sağlam kalmış oluyor ve oyunu kazanıyordu. Gerçek hayatta uygulansa kendi askerlerini kesin ölüme atmak demek olacağından hiçbir insanın aklına gelmeyecek bu taktik Eurisko'yu 1981 şampiyonu yapmıştı. 1982 turnuvası öncesinde şampiyona düzenleyicileri kuralları Eurisko'nun önceki yıldaki taktiğini işe yaramaz kılacak şekilde değiştirdiler: Artık kazanan filonun ortalama çeviklik değeri de hesaba katılacak, böylelikle rakibin ateşi sonucu sakatlanan çok sayıda gemisi olan Eurisko eskisi kadar çok puan alamayacaktı. Lenat, Eurisko'yu bu yeni kurallarla yeniden çalıştırdı. Sonuç, yine insanlık dışı bir buluş oldu: Program yine önceki yıldaki gibi kalabalık filolar kuruyor, fakat oyun sırasında vurulup çeviklik değeri düşen gemilerini kendi kendisine batırıyordu! Böylelikle kalan gemileri yüksek çeviklik ortalamasına sahip olan Eurisko, 1982 kupasını da rahatlıkla aldı. Lenat, düzenleyicilerin eğer seneye de gelirseniz şampiyonayı iptal ederiz mealindeki nazikçe uyarıları üzerine Eurisko'yu sahalardan çekme kararı aldı. Zaten ABD Savunma Bakanlığı'nın dikkatini çekerek sonraki projeleri için sağlam bir destek kaynağı bulmuştu. Uzun yıllardır bilgisayarlara sağduyu kazandırmayı amaçlayan ve CYC adını verdiği bir bilgi tabanı üzerinde çalışıyor. Bu yazı HBT'nin 66. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yazarlarimiza-sorduk-endustri-5-0i-nasil-tanimlarsiniz", "text": "Endüstri 5.0 nedir, Endüstri 4.0'dan farklılıkları nelerdir? Yazarlarımız Ali Akurgal ve Bayram Ali Eşiyok'a sorduk. Ali Akurgal: Endüstri 4.0, üretimde emekin yer değiştirmesini konu alıyor: İnsandan robota. Hayalimizdeki endüstri 5.0 ise, kullanılan malzemenin cinsinin değiştiği, birimize göre, malzemenin de ürün üretimi sırasında atom atom dizilerek üretileceği, bir diğerimize göre, madencilik olarak adlandırdığımız eylemin ve üretimin de kısmen dünya üzerinden, yerçekimsiz ve atmosfersiz özelliklerinden yararlanmak için uzaya taşınacağı bir değişiklikten söz ediyor. Endüstri 4.0, bir üretimde verimlilik ve hassasiyet artışı getirirken, endüstri 5.0, hammadde temin havzasını dünyanın dışındaki gök cisimlerini de içine alacak şekilde genişlettiğinden ve alaşımları ergiterek değil de atom atom dizerek elde ettiğinden, günümüzde aklımızın köşesinden geçmeyecek değişik özelliklerdeki yeni malzemelerin kullanımına odaklanıyor. 1. sanayi devrimi, su ve buhar gücüne dayalı mekanik sistemlerin endüstriyel üretime uygulanması ile sonuçlandı. 2. sanayi devrimi, elektrik enerjisinin kullanımına dayalı gelişti ve üretimde muazzam artışlara neden oldu, kitlesel üretim bu devrimi karakterize etti. 5. sanayi devrimi ise robotların 4. Sanayi devrimine göre daha akıllandığı, zihinsel kapasitelerinin geliştiği ve bunun sonucunda üretimin emeğe olan bağımlılığının neredeyse yok denecek kadar azaldığı bir dönemin başlangıcını ifade ediyor. Ancak sanayi devrimleri arasında kesin bir çizgi çizmek doğru değil... İç içe geçmiş daha kompleks bir yapıdan söz edebiliriz. Birinin başladığı noktada diğer bitmiyor, belki zamanla sönümleniyor, ancak varlığını sürdürüyor... Örneğin Türkiye imalat sanayinde bir yandan en son teknolojilere (Sanayi 4.0'e) uyum sağlayan tesisler yanında 2. ve 3. Sanayi devriminin teknolojileri ile üretim yapan firmalar da söz konusu. Kısaca bilgi toplumu yanında malumat toplumu iç içe ilerliyor... Yeni olan eskinin bağrında gelişiyor. Eski çürüyor, çürürken de direniyor. Ali Akurgal: Bu açıdan bakınca, İsviçre saat endüstrisine dikkatinizi çekmek isterim. Günümüzde en pahalı saatlerin bir kısım parçaları hala elle, sırf insan emeği ile üretilmekte. Ben bu nedenle, gelecekte de insan emeğinin kaybolmayacağını, emeğin sırf zihinsel eyleme çekilip büzüşmeyeceğini düşünüyorum. Evet, zihinsel emek büyüyerek her şeye hükmeden hale gelecektir ama altta bir yerlerde 2. sanayi devriminden öncesinin yöntemleri hala varlığını koruyacaktır. Endüstri 5.0'ın bana göre ilk belirtilerinden birini geçenlerde haberlerde duyduk: 3B yazıcılar ile gıda üretimi yapıldı. Protein, karbonhidrat, yağ ve tat kartuşlarından, istediğiniz hamburgeri üretebiliyorsunuz. ePosta ile birbirinize yemek yollayabileceksiniz; yazıcınızdan çıkacak. Sorun yazıcıda hazırlanması belki yarım saat sürecek olan dondurmayı eritmeden, hamburgeri soğutmadan nasıl oluşturacağımız."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/artvin-artvin-olmaktan-cikarilmak-isteniyor", "text": "- kapitalist gelişmenin ülkemizde de emek ile doğal süreç, ortam ve varlıkların olabildiğince daha çok ve daha kolay sömürülmesi; - Artvin'de Artvinlilerin yaşama biçimi ile kültürünün yok edilmesidir! Bu her zaman böyle olmuştur; bugünlerde olanlar ise öteden beri olup bitenlerin yeni boyutlar ve biçimler kazanmasıdır. - olabildiğince daha çok orman ürünü hasat elde etmek amacıyla işletilmesi nedeniyle orman ekosistemlerinin yapısal özellikleri büyük ölçüde bozulmuştur; - yöre halkının çevrelerindeki orman ekosistemlerinden izinsiz ve teknik dışı yararlanma gelenekleri, yanı sıra, ormancılık kesiminde tapulu kesim olarak anılan ve kimi dönemlerde siyasal amaçlarla artırılan uygulamalar orman ekosistemlerindeki yıkım sürecini kalıcılaştırmıştır; - yanlış ormancılık tekniği uygulamaları ile izinsiz ve teknik dışı yararlanmalar, orman ekosistemlerinde zararlı böceklerin yaygınlaşmasını kolaylaştırmış; on binlerce dönüm yaşlı doğal orman ekosisteminin ayakta ölmesine yol açmıştır; - Murgul'da 1800'lü yılların sonlarında gündeme gelen, giderek de sömürge madenciliğine dönüşen bakır madenciliğiyle başlayan asit yağmurları, toprak kirlenmesi ve erozyonu orman, su ve tarım ekosistemlerinde onarılamayacak yıkımlara, yörede ve çevresinde hala aşılamayan ekolojik, toplumsal, kültürel ve ekonomik olumsuzluklara neden olmuştur; - Orman Ürünleri Sanayi Kurumu'na bağlı odun kökenli sanayi işletmeleri birer birer özelleştirilip sonra da kapatılınca, Artvin'de zaten yoğun olan işsiz sayısı daha artmıştır; - çevresi Akdeniz Bölgesi'nin ekolojik koşullarına sahip olan Çoruh Nehri üzerinde yapılan barajlar, havzadaki ekolojik koşulların hızla bozulmasının yanı sıra başta Yusufeli olmak üzere Artvinlilerin göçünü daha da hızlandırmış; bir çok yerleşim yeri haritadan silinmiştir. - başta göçler olmak üzere Artvin'de yaşanan ekonomik ve toplumsal gelişmeler Gürcüler, Hemşinliler, Kıpçak Türkleri, Ahıska Türkleri ve Lazlardan oluşan toplumsal yapıyı büyük ölçüde olumsuz yönde değiştirmiş, dolayısıyla kültürel varsıllık hızla azalmıştır. Yine de doğal süreçlerin, ortamların ve varlıkların devamlılığı Artvin'in, Artvinlilerin tek kurtuluşudur ! - orman ekosistemlerinin tümüne yakın bir kesimi doğal ve çok yaşlıdır; biyolojik çeşitlilik düzeyi son derece yüksektir; bitki ve hayvan türlerinin çoğunluğu yöreye özgüdür ; bu nedenledir ki, Artvin, çeşitli amaçlarla koruma altına alınan alanların sayısı ve genişliği en fazla olan ilimizdir; bu varlıkların korunması ve gerektiği gibi yönetilmesi durumunda, Artvinliler de, sonsuza değin yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarılabilecektir; - hem su varlığını dört mevsim sürdürebilen dolayısıyla hem de yine çok sayıda yabanıl sucul canlı türlerinin yaşama ortamları olan sucul ekosistemler henüz doğal yapısını sürdürmektedir; - Gürcistan sınırına bitişik olan Camili yöresinde genetik olarak henüz kirlenmemiş olan Kafkas arısıyla yapılan arıcılık etkinliklerinin yöreye göz ardı edilemeyecek boyutlarda ekonomik getirisi olmaktadır; - denizden yüksekliğin son derece kısa mesafelerde 0 metreden 3600 metrelere ulaşabilen yeryüzü biçimleri, doğa sporları yönünden olağan dışı sayılabilecek olanaklar sunmaktadır; - Artvinlilik, toplumsal ve kültürel çeşitliliğin yanı sıra geleneksel dayanışmacı, güler yüzlü, hoşgörülü insancıl ilişkilerin adıdır denmesi abartı değildir; tüm bu olumluluklar, Artvinlilerin yüzlerce yıldır özgül doğal süreçler, ortamlar ve varlıklarla olan ilişkisiyle beslenmiş; bugünlere gelebilmiştir; dolayısıyla, özgül doğal süreçler, ortamlar ve varlıklarda yaşanabilecek her türden yıkım, Artvin'in Artvinlisizleşmesine yol açabilecektir. Artvinliler bu gerçeklerin ayırdındadır ve Artvinliliklerinin daha fazla zarar görmesinden kaygı duymaktadır. Doğrusu, kaygılanmakta da yerden göğe kadar haklıdırlar. Siyasal iktidar, on üç yıldır ülke genelinde yaptıklarını Cerattepe'de de yapmaya çalışmaktadır. Bu, hiç de şaşırtıcı bir durum değildir: Ülkemizin ekonomik büyümesini, yandaş sermayenin kazanımlarının kolay yollardan olabildiğince artırılmasına; bu amaçla da emeğin yanı sıra her türlü doğal, dolayısıyla da kamusal sürecin, ortamın ve varlığın alınıp satılabilir duruma getirilmesine indirgemiştir çünkü. Artvinli artık bunun da bilincine varmıştır. Öte yandan; Artvin, bu kapsamda Artvinliler, insanca yaşayabilmek için madencilik, enerji vb yatırımlarına mecbur değildir; bugüne değin yörelerinde yapılan bu türden yıkımların bedelini çok yüksek ödemişlerdir çünkü! Artvin'de doğal süreçler, ortamlar ve varlıklar korunabildiği, gerektiği gibi yönetilebildiğinde yalnızca Artvinlilerin değil, tüm insanlarımızın, insanlığın geleceği yönünden bitimsiz, sınırsız, sürekli ve eşitlikçi bir yaşama olanağı da sağlanabilecektir. Bu nedenle, tartışmaların bu kez Cerattepe örneğinde de olduğu gibi ilgili bakanın, madencilerin ve yandaşlarının öne sürdüğü gibi kesilebilecek ağaç sayısına, yerel düzeydeki çevresel kirlenmelerine indirgenmesi, özenle kaçınılması gereken bir yanılsamadır. - Anayasanın 56. maddesinde yer verilen; - Anayasanın 169. maddesindeki; Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zaman aşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. kurallarının gereğini yapılmasını istiyor; hepsi bu! Yanılmayın, yanıltmayın!"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/belki-de-secim-tercihlerimizde-ozgur-degiliz-icimizdeki-psikopat", "text": "Biz aslında seçimlerimizi yaparken tahmin ettiğimiz kadar özgür müyüz? Veya seçim yapma sürecimiz çevremizdeki insanlara benziyor mu? Aslında biliyoruz ki hepimizin başlangıç noktası, genetik yapısı, beyinleri, dünyaya geliş koşulları ve karşılaştığı olaylar çok farklı. Bu da benzer olaylar karşısında çok farklı tepkiler vermemize neden olabiliyor. Bir kişinin çocukluk, ergenlik, olgunluk, yaşlılık gibi yaşamının farklı dönemlerinde bile beyin farklı şekilde çalışıyor. Örneğin prefrontal korteksin henüz gelişmediği ergenlerde karar verme ve dürtü denetiminde yetişkinlere göre belirgin farklılıklar var. Nörobilim, bir yandan da insanların kararlarını nasıl verdiklerini ve bu sırada gerçek anlamda 'özgür' olup olmadıklarını araştırıyor. Nörobilim ile ilgili çalışmalar bize beyin kimyasında ortaya çıkan çok küçük değişikliklerin davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğini gösteriyor. İncelenen sayısız örnek, toplumsal olarak kabul edilebilir seçimler yapmakta belki de herkesin aynı ölçüde 'özgür'olmadığını gösteriyor. Kim olduğumuz geniş ve oldukça karmaşık biyolojik ağlarla belirlenmiş olabilir ve karar anında bilinçli 'biz'in ne kadar etkili olduğunu kestirmek zordur. Filozoflar ve bilim insanları yüzyıllardır 'biz kimiz' sorusunun cevabını arıyorlar. Incognito kitabının yazarı David Eagleman'a göre 'davranışlarımızı yöneten biz değiliz, en azından tahmin ettiğimiz ölçüde...' Nasıl bir kişi olacağımız ile ilgili olasılıklar çocukluğumuzdan çok öncesine, varoluş anımıza kadar uzanır. Bizler aslında erişilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüz'. Uzun yıllar suçluların beyin ve genetik yapısını inceleyen nörobilim uzmanları suç işleme eğilimini etkileyen üç faktör üzerinde duruyor; genler, beyin hasarı ve çevre koşulları. Düşünecek olursak bu üç faktörün hiçbiri aslında bizim seçimimiz değil. Araştırmalar belirli bir gen grubuna sahip bireylerin suç işleme olasılığının %82 daha fazla olduğunu gösteriyor. Ağır ceza alan mahkumlarda bu genler %94 oranında görülüyor. Beyinde meydana gelen biyolojik bozukluklar ve fiziksel hasarlar, örneğin tümörler, kişinin davranışlarında dramatik değişiklere neden olabiliyor. Frontal kortekste uzun dönemde yavaş ilerleyen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı, saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük, toplumsal ve ahlaki değerleri hiçe sayma gibi davranışlara neden olduğunu biliyoruz. Pedofili gibi bazı gizli güdü ve arzuların frontal lob sağlam olduğu sürece kişinin topluma uyum sağlamasını ve normal bir hayat sürdürmesini sağladığını, ancak bu tip bozukluklarda çevresel koşullar ve beyin biyokimyası arasında çok hassas bir denge olduğu kabul ediliyor. Biyoloji değiştikçe kararlar, istekler ve tutkular da değişir. Beyinde tümöre bağlı olarak ortaya çıkan pedofili vakalarından biri Amerika'da kırklı yaşlarından sonra çocuk pornosu ile ilgilenmeye başlayan bir öğretmendir. Eşinin ısrarı üzerine yapılan tetkikler sonucunda 2002 yılında orbitofrontal korteks bölgesindeki bir tümör saptanır. Tümör tamamıyla alındıktan sonra normale döner. İtalya'da uzun yıllar saygın bir pediyatrist olarak çalıştıktan sonra mesleğinin 30.yılında muayenehanesinde küçük kızları taciz etmesi üzerine tutuklanan diğer bir pedofili vakası, Doktor Domenico Mattiello'da yapılan detaylı incelemeler sonucunda, beyninde 4 cm boyutunda bir tümör saptanır. Pisa Üniversitesi'ndeki psikiyatristler Mattiello'daki davranış değişikliklerinin tümörün beyin sapına yaptığı bası nedeniyle ortaya çıktığı konusunda mahkemeye sunulmak üzere bir rapor hazırlarlar. Kuşkusuz en ilginç örneklerden biri kariyerinin önemli bir bölümünü suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapılarını incelemeye adamış olan nörobilimci James Fallon'a ait. Fallon 2005 yılında bir araştırma projesi için UC Irvine'deki ofisinde psikopatik eğilimlere neden olan beyin patolojilerini saptamak üzere masasındaki yüzlerce beyin tomografisini incelemektedir. Beyin görüntülerinin bir kısmı şizofrenik, bir kısmı depresif veya başka bozuklukları olan hastalara aittir. Fallon aynı zamanda Alzheimer ile ilgili farklı bir araştırma da yürütmektedir ve bu nedenle kendisininki de dahil olmak üzere tüm ailenin beyin görüntüleri masanın diğer tarafında durmaktadır. Önündeki bir beyin taramasına baktığında, bunun tamamen patolojik olduğunu görür. Frontal ve temporal lobun empati, ahlak ve dürtüleri kontrol ile ilgili bölümlerinde belirgin olarak düşük aktivite vardır. Görüntünün aile bireylerinden birine ait olduğunu bildiği için teknisyeni ile birlikte laboratuvardaki görüntüleme cihazınında bir sorun olup olmadığını kontrol eder. Herhangi bir sorun bulamaz. Daha sonra kuralları çiğneyerek filmin kime ait olduğunu görmek üzere gizli kalması gereken isim kodunu açar; psikopatik beyin görüntüsü kendine aittir. Normal şartlarda böyle bir gerçekle karşılaşan kişinin toplum içerisinde düşeceği durumu düşünerek bunu kimseyle paylaşmaması beklenir. Ancak Fallon bu durumu tüm meslektaşlarına anlattığı gibi, dergilere röportajlar verir ve hatta TED Talk'ta konuşur. Daha sonra ise konuyla ilgili kısa bir süre önce yayınlanan bir kitap yazar: İçimdeki Psikopat . Bu kitapta Fallon kendisi gibi iyi giden bir evliliği ve mutlu bir hayatı olan bir nörobilimcinin nasıl patolojik bir beyin yapısına sahip olabileceğini anlatır. Hayatında hiç suç işlememiş, toplumu rahatsız edici bir davranışta bulunmamıştır. Nasıl olur da bir seri katilin beyin yapısıyla aynı özellikleri göstermektedir? Belki de beyin patolojileri ve suç eğilimi arasındaki ilişki hipotezi yanlıştır. Fakat daha detaylı incelemeler yapıldığında alınan sonuçlar hiç de iç açıcı değildir. Genetik analizde agresivite, şiddet ve düşük empati ile ilgili yüksek risk taşıyan tüm gen gruplarına sahip olduğu saptanır. Kendisinde psikopati ile ilgili daha ileri nörolojik ve davranışsal araştırmalar yapıldıktan sonra Fallon aslında bir çeşit psikopat olabileceğine karar verir . Bu sınıflandırmaya giren kişilerin diğerlerine karşı gerçekten empati hissetmesi zordur, ancak sosyal olarak kabul edilebilir düzeyde ilişkilerini yürütürler. Fallon kendisiyle ilgili derinlemesine düşündüğünde tüm bu bulgular onu çok şaşırtmaz. Hayatı boyunca iktidar ve güçle motive olan ve başkalarını manipüle etmekten hoşlanan biri olmuştur; torunlarıyla oynarken kaybetmeye tahammül edemez; çevresindekiler için zor bir insan olduğunun farkındadır. Bunlardan çok daha çarpıcı olan nokta ise annesinden ataları ile ilgili öğrendikleri olur. Soyağacı New York'a ilk yerleşenlerden ünlü Cornell ailesine kadar uzanan Dr. Fallon'un ailesinde 1892 yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden'da dahil olmak üzere toplam 7 katil bulunmaktadır. Psikopati, tabii ki birçok semptomu içeren çok genel bir kavramdır ve tüm psikopatlar katil değildir. Fallon'daki serotonin transporter alleli çok karmaşık mekanizmalar sonucunda ventromedial prefrontal korteks'i dış olaylara daha duyarlı hale getiriyor. Bu noktada ise çocukluk çağında karşılaşılan olumlu veya olumsuz koşulların çok büyük önemi var. Sevgisiz ve şiddet dolu bir ortamda büyüyen çocukların ileride şiddete eğilimi artıyor. Fallon bu açıdan şanslı, çünkü çocukluğu oldukça sevgi dolu bir ortamda geçmiş. Kendisi ile ilgili gerçekleri öğrendikten ve tüm bu yaşadıklarından sonra Fallon daha iyi bir insan olmaya özen gösterir ve bazı olumsuz hareketlerini engellemeye çalışır. Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Özgür iradenin rolü tartışılamaz, ancak son yıllarda nörobilim alanında yapılan çok sayıda araştırma ve yeni teknolojilerin sunduğu görüntüleme yöntemleri ile elde edilen veriler, davranışlarımızı yönetme konusunda bilinçli 'biz'in tahmin ettiğimiz ölçüde etkili olmadığını gösteriyor. Birçok farklı hastalığın da davranışlar üzerinde doğrudan etkisi olduğunu biliyoruz. Beyin hasarları, sinir sistemini etkileyen birçok hastalık, kullanılan ilaçlar, çevresel faktörlerin de uygun olduğu durumlarda beyin biyokimyasını değiştirerek bizleri toplum kurallarına uymayan, empati yoksunu, suça eğilimli bireyler yapabilir. Örneğin epilepsi nöbeti, temporal lobun belirli bir bölgesinden kaynaklanıyorsa hastalar motor nöbet geçirmiyor ve daha farklı bir klinik tablo görülüyor. Kognitif nöbet dediğimiz bu durum kişilik değişimleri ile kendini gösteriyor. Hastaların kendine güveni çok yüksek düzeyde oluyor ve özel bir varlık oldukları yanılgısına kapılıyorlar. Tarihte ortaya çıkmış bazı liderlerin, kahramanların epilepsi hastası olduğu düşünülüyor. Örneğin kutsal varlıklar tarafından görevlendirilmiş olduğu konusunda hem kendini hem de Fransız askerlerini ikna ederek Yüzyıl Savaşları'nın gidişatını değiştiren insanları etkileme ve ikna özellikleri yüksek, aynı zamanda hasta olan benzer vakalara çevremizde de rastlamamız mümkün. Üstelik bu insanlar üst düzey kademelerde yer alabiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/beyin-kokulari-bir-ezginin-notalari-gibi-yorumluyor", "text": "NYU Langone Health tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırmada bilim insanları bir kokuyu bir başkasından ayırt etmemize olanak tanıyan karmaşık olaylar zincirini açıklığa kavuşturmak amacıyla laboratuvarda ürettikleri yapay kokulardan yararlandılar. Burun boşluğunun derinliklerinde, gözler ve kulakların yanı sıra, çevremizde olup bitenleri algılamamıza yardımcı olan milyonlarca duyu siniri hücresi vardır. Bu hücreler kokulu bir kimyasal ya da koku maddesi tarafından uyarıldıklarında, beynin koku merkezi olarak bilinen koku soğancığını oluşturan ve glomerül adı verilen yumak biçiminde oluşumlardaki binlerce sinir hücresine sinyaller gönderirler. Bir dizi glomerül devreye girdiğinde ananas kokusuyla ilintili bir algı oluşurken, bir başka dizi turşu kokusunu çağrıştırır. Görme ve işitme duyularından farklı olarak, beynin belli kokuları algılarken onun hangi niteliklerinden yararlandığı henüz bilinmiyor. Bir kişinin yüzünü gördüğünüzde, gözlerini anımsamanız gelecekte o kişiyi tanımanıza yardımcı olabilir. Oysa, beynin o kişiyi tanıması açısından kulaklar ve burunun önemi daha az olabilir. Fareler üzerinde yapılan bu son çalışmada beyinde kokuların temsil edilmesiyle ilgili ayırt edici özellikleri bulmaya çalışan araştırmacılar, glomerülleri etkin kılmak amacıyla optogenetik adı verilen bir yöntemden yararlandılar. Işık aracılığıyla beyindeki sinir hücrelerinin uyarılmasına yarayan bu yöntem aynı zamanda beynin belirli bölgelerinin işlevini belirlemeye de yardımcı olabiliyor. Araştırmacılar glomerüllerdeki belli etkinlik örüntülerini devinime geçirmek suretiyle farelerin gerçek olarak algıladıkları yapay kokular ürettiler. Belirledikleri altı glomerülü etkinleştirip fareleri kendilerinin bilmedikleri bir kokuyu tanımak üzere eğiten araştırmacılar, doğru kokuyu algıladıklarında içebildikleri su ile fareleri ödüllendirdiler. Ardından etkinleştirilen glomerüllerin zamanlama ve karışımında değişiklikler yaparak bunun farelerin davranışları üzerindeki etkilerini gözlemlediler. Araştırmanın bu aşaması her bir glomerülün kokunun doğru bir biçimde tanınmasındaki önemini belirlemeye olanak tanımaktaydı. Gerçekte, koku soğancığı içindeki her bir glomerül minik birer duyu organı işlevini görüyordu. Araştırmacılar glomerüllerin etkinleşme sıralamasının da koku algısı açısından can alıcı bir önem taşıdığına tanık oldular. İlk etkin kılınan glomerülü değiştirdiklerinde, farelerin doğru kokuyu algılama becerilerinde %30'luk bir düşüş olduğunu, son olarak etkinleştirilen glomerülü değiştirdiklerinde de yalnızca %5'lik bir düşüş meydana geldiğini gördüler. Araştırmayı yürüten sinirbilimci Dmitry Ringberg ve arkadaşları, glomerüllerdeki etkinleşme sıralamasının tıpkı bir ezginin notaları gibi birlikte işlev gördüklerine dikkat çekiyorlar. Bu durumda nota işlevi gören glomerüllerin önemli bir yere sahip olduklarını, ezginin, bir başka deyişle algısal deneyimin, doğru zamanlama olmadığında kesintiye uğradığını belirtiyorlar. Bir ezginin yedinci notasını değiştirmek algılanabilir bir fark yaratmazken, ilk iki notanın yerini değiştirmenin tümden farklı bir ezgiyle sonuçlanabileceğini dile getiren araştırmacılar, koku almanın yalnızca hangi glomerülün etkin duruma gelmesiyle ilintili olmayıp, zamanlamasıyla da bağlantılı bir durum olduğuna parmak basıyorlar. Ezgi benzetmesine dönecek olursak, görünüşe bakılırsa ilk birkaç nota parçanın tanınması açısından can alıcı bir önem taşıyor. Beethoven'in 5. Senfonisi'ni düşünün! Bilim insanları araştırmayı daha kapsamlı bir biçimde sürdürüp, koku alma soğancığından gelen bilgileri alır almaz beynin başka bölgelerinin koku ve nesnelerin algılanmasına nasıl katkıda bulunduğunu açıklığa kavuşturmayı umuyorlar. Ringberg Matrix filmine ufacık bir adım daha yaklaştık. Bir bakıma, bu filmi koku bağlamında yeniden oluşturduk diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bilim-ve-teknolojide-sinirlari-asan-6-kadin", "text": "Kozmonot Valentina Tereshkova, 16 Haziran 1963 tarihinde Vostok 6 isimli Sovyet uzay aracını kullanarak uzaya çıkan ilk kadın unvanını almıştır. Görevi üç gün süren Tereshkova, bu esnada kadın vücudunun uzay uçuşuna nasıl tepki verdiğini gözlemlemek üzere kendisi üzerinde bazı testler de yapmıştır. 1983 tarihinde Challenger uzay mekiğini uçuran Sally Ride ise uzaya çıkan ilk Amerikan kadındır. Kimyager ve fizikçi Marie Curie, birçok alanda bir ilke imza atmıştır: 1903 yılında Nobel Ödülü kazanan ilk kadın olan Curie, radyasyon üzerine yaptığı araştırması için verilen bu ödülü kocası Pierre Curie ve Fransız fizikçi Henri Becquerel ile paylaştı. Curie, ardından kimya alanındaki çalışmaları ile radyum ve polonyum elementlerini keşfederek 1911 yılında ikinci Nobel Ödülü'nü kazandı. Curie, iki defa Nobel Ödülü kazanan tek kadın olmakla birlikte iki ödülü de farklı alanlarda kazanmış tek kişidir. Dr. Elizabeth Blackwell, Amerika'daki bir tıp okulundan doktorluk unvanı kazanan ilk kadındır. Blackwell tıp okuluna başvurmadan önce birçok doktor kendisine kadınlara bu eğitimin verilmediğini söylemiştir. Yine de birçok tıp okuluna başvuran Blackwell, fakültenin yaptığı oylama sonrası New York'taki Geneva Medical College'a kabul edilmiştir. 1849 yılında mezun olan Blackwell, doğum ve jinekoloji üzerine çalışmıştır. Blackwell'in küçük kız kardeşi Emily de ablasının izinden gitmiş, 1854 yılında Western Reserve Üniversitesi'nin Ohio'daki tıp okulundan doktorluk unvanıyla mezun olmuştur. Uçak kullanmayı kozmetik satıcısı olarak çalıştığı dönemde öğrenen Jacqueline Cochran, 1953 yılında Mach 1'i (ses hızı 761.2 mph veya 1.225 km/sa) aşan F-86 Sabre jetini kullanarak ses duvarını aşan ilk kadın olmuştur. 11 yıl sonra Cochran hızını iki katına çıkararak 1964 tarihinde Mach 2'yi de aşmıştır. Cochran, ses hızından daha hızlı uçmanın yanı sıra irtifa ve mesafe rekorları da dahil birçok rekor kırmıştır. Ellen Swallow Richards , Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne kabul edilen ilk kadındı. MIT'in kütüphane kayıtlarına göre 1870 yılında Richards'ın okula girmesinin ardından yönetim, Bu kabulün, kadınların genel olarak kabul edileceği anlamına gelmediğini belirtti. Kimya okuyan Richards, 1873 yılında fen fakültesi diploması ile mezun oldu. Richards, mezuniyetinden iki yıl sonra okulda kadınların kimya alanında eğitilmesine adanmış bir laboratuvar kurulmasına yardımcı oldu. Kadın Laboratuvarı 1876 yılında açıldı, Richards da kimya ve madenbilim eğitmenliğini üstlendi. Dana Ulery, 1961 yılında NASA'nın Kaliforniya Pasadena'daki Jet Propulsiyon Laboratuvarı'nda çalışmaya başlayarak NASA'da çalışan ilk kadın mühendis oldu. Ulery, JPL'de çalışırken aynı zamanda bilgisayar bilimi okuyup NASA'nin Derin Uzay İletişim Ağı için algoritmalar üretmeye çalıştı. Derin Uzay İletişim Ağı, uzay araçları ile iletişim kurmak için dünyanın etrafındaki antenleri kullanıyor. Ardından ABD Askeri Araştırma Laboratuvarı'nda çalışan Ulery, burada da ilk kadın yöneticilerden olmuştur. Amelia Earhart, Atlantik Okyanusu'nu tek başına uçan ilk kadın ve ikinci kişidir. 20 Mayıs 1932'de Newfoundland'den kalkan Earhart, 15 saat sonra İrlanda'ya iniş yapmıştır. Kadınlarda hız ve mesafe gibi uçuş rekorları da kıran Earhart, 1937 yılında dünyanın etrafında uçma girişimi esnasında ortadan kaybolmuştur. Çözülemeyen bu esrarengiz olay, bugün bile konuşulmaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bitkilerden-elde-edilen-ipuclariyla-sakli-mezarlara-ulasilabilir", "text": "Bilim insanları, bitkilerin, sorumluların kimliğine ışık tutamasalar bile, en azından saklı mezarların ortaya çıkartılmasında önemli birtakım ipuçlarını sunabileceklerini belirtiyor. ABD'li adli tıp uzmanları, çürüyerek ayrışan insan kalıntılarının çevrelerindeki bitki örtüsü üzerinde, mesela yaprakların rengini etkilemek gibi, herhangi bir iz bırakıp bırakmadığını anlamak amacıyla bir beden çiftliğinde çeşitli deneyler başlattı. Araştırmacılar deneylerin başarılı olması durumunda yitik bedenlerin bulunmasına yönelik girişimlere ciddi bir katkıda bulunabileceklerini düşünüyorlar. Yöntemle ilgili olarak sunulan raporun ortak yazarlarından ve Tennessee Üniversitesi bitki bilimleri profesörlerinden Neal Stewart, İnsan kalıntılarının çürüme ve ayrışma sürecinin bitkilerin yapraklarında gözle görülebilir birtakım değişimlere yol açması gerekir diyor. Trends in Plant Science dergisinde yayımlanan bir yazıda Stewart ve arkadaşları yalnızca ABD'de her yıl 100,000 kişinin kayıplara karıştığına, yitik bedenlerin bulunması amacıyla yürüyerek ormanları taramanın son derece güç olduğuna ve uzaktan algılama yöntemlerinin de çevredeki ağaçlar ve yapraklar nedeniyle işlevsiz kılınabileceklerine dikkat çekiyorlar. Gelgelelim, bizzat bitkilerin birtakım ipuçlarını sunabileceklerini belirten araştırmacılar bunların dronlara yerleştirilen alıcılarla saptanıp incelenebileceklerinin altını çiziyorlar. Bu yaklaşımda temel olarak nekrobiyom adı verilen çürüyen bedenlerle ilintili mikrop ve kimyasalların onları çevreleyen ortamda birtakım farklılıklar yaratmasından yola çıkılıyor. Araştırmacılar ortalama bir insan bedeninin yaklaşık 2,6 kg azot içerdiğini belirtiyorlar. Stewart, Böylesine yüksek miktarda bir azot akışına bitkilerin daha çok klorofil üreterek tepki vermeleri gerekir-en azından beklenen budur. Ancak bu durum kimi ağaç ya da çalı türlerinde bir baskı yaratıp, yaprakların dökülmelerine ya da renk değiştirmelerine neden olabilir, diyor. Stewart, yapraklar tarafından soğurulan ışığın özellikleri incelenerek birkaç günde ortaya çıkabilecek ve öncelikle kuşatmacı bitki ya da otlarda görülen bu tür etkilerin saptanabileceğine dikkat çekiyor. Araştırmacılar bu ay inceleme alanını dron uçuşlarıyla taramayı ve birtakım laboratuvar ölçümleriyle çürüyen bedenlerle karşı karşıya gelen bitkilerin ışınırlığında değişiklikler olup olmadığını saptamayı tasarlıyorlar. Tennessee Üniversitesi insanbilim uzmanlarından ve ekibin üyelerinden Dawnie Steadman, ilk vericileri Ağustos ayında çiftliği çevreleyen ormanlık alana yerleştirdiklerini belirterek, Bugüne dek üç verici yerleştirildi ve bu bedenler yaklaşık bir yıl orada kalacak\" diyor. Toprağın ayrışması, bitki türleri ve yaprakların ışık emilimi ile ilgili temel verilerin önceden toplandığını dile getiren Stewart, Değişimlerin, söz gelimi bir geyiğe ya da yaban domuzuna değil de, insanlara özgü olup olmadığını anlamak için öncelikle bitkilerdeki değişiklikleri saptamak gerekir diyor. Araştırmacılar insanların çok belirgin izler bırakabileceklerine, uzun yaşam süreleri boyunca bedenlerinde çeşitli bileşimleri biriktirebileceklerine parmak basarak, Sigaraya bağlı kadmiyum bu tür izlerden biri olabilir diyorlar. Stewart bu yaklaşımla gelecekte belirli kişilerin kimliklerini saptama olanağının elde edilebileceğini de sözlerine ekleyerek, Bu çok da uzak bir olasılık olmasa gerek, çünkü her birey kendine özgü birtakım göstergelere sahip olabilir. Bu göstergeleri bilseydik her şey çok daha kolay olurdu diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/buz-kovasi-kampanyasinin-basarisi-als-icin-onemli-bir-gen-bulundu", "text": "Massachusetts Üniversitesi ve UMC Ultrecht Üniversitesi'ndeki MinE projesi araştırmacıları ALS için önemli bir gen saptadı. Amyotrofik lateral skleroz hastalığında kasları çalıştıran sinir hücreleri ölüyor. Hastaları felç eden bu hastalık, solunum felcinde hastaları birkaç yıl içinde ölüme götürüyor. ALS vakalarının %90'ı kalıtsal olmasa da %10'unda birçok aile bireyinde görülüyor. Bu da hastalığa neden olan ya da katkısı olan genleri bulmada yardımcı oluyor. NEK 1 geni bunu taşıyan ailelerde bozukluk olarak saptanmıştı zaten. Son araştırmayla göreceli olarak çok sayıda diğer ALS hastalarının da NEK 1 genlerinde mutasyon olduğunu anlaşıldı. Nöroloji bilimi bu yüzden bir anahtar genin söz konusu olduğunun kanıtlandığını kabul ediyor. Bununla birlikte bu genin ALS ile bağlantısı kesin olarak bilinmese de araştırmacılar NEK 1'in herhangi bir şekilde DNA'yı zararlardan koruduğunu biliyorlar. Bundan sonraki adım, gendeki hangi biyolojik işlevlerin ALS'den sorumlu olduğunun araştırılması olacak. Genin hastalık sürecini ne şekilde etkilediği anlaşıldığı taktirde, hastalığın arkasında yatan süreçler de öğrenilebilecek. Hastalık sebebinin NEK 1 geninin olmadığı ortaya çıkması halinde bile çok şey kazanılacağını, NEK 1'in temel araştırmaların bir keşfi olduğu ve ALS'nin daha iyi anlaşılmasında kesinlikle yardımcı olabileceğini söylüyor uzmanlar. Ancak kısa vadede yeni terapi olanağı henüz görünmüyor. Fakat araştırmacılar gerçekten de doğru yoldaysa ve belki de yeni bir mekanizma buldularsa o zaman beş ila on yıl içinde etkili tedaviler geliştirilebilecek. Araştırmanın bir kısmı 2004 yılından bu yana her yıl insanları buz kovası kampanyasına davet eden Amerikan ALS birliği tarafından finanse edildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cevrenizdeki-narsisistleri-ne-kadar-taniyorsunuz", "text": "Son günlerde özellikle de Donald Trump ile ilgili haberlerde narsisist sözcüğüne sıklıkla tanık olduk. İyi de, narsisist tam olarak ne anlama geliyor? Aşağıdaki metin bu tür haberleri yapan kitle iletişim araçlarının ya da uzmanların haklı olup olmadıkları, sizin çevrenizde de salt kendilerini düşünen narsisist kişilerin bulunup bulunmadığı konusunda daha sağlıklı yorumlar yapmanıza yardımcı olabilir. Özseverlik olarak da bilinen narsisizm teriminin kökenleri, Yunan mitolojisinde güzelliği dillere destan Narkissos adlı bir delikanlıya uzanıyor. Mitolojiyegöre Narkissos'u gören herkes gönlünü ona kaptırıyor, ama delikanlı hiç kimseye yüz vermiyor. Günün birinde Narkissos sudaki yansımasını görüyor ve görür görmez de kendisine aşık oluyor ve suyun başından ayrılamıyor. Sonuçta Narkissos kimi kaynaklara göre suyun başında kala kala solup gidiyor, kimilerine göre o güzel görüntüye daha yakın olmak isterken suya düşüp boğuluyor, ya da kendisiyle duygusal bir ilişkiye giremeyeceğini fark edip canına kıyıyor. Nedeni her ne olursa olsun, yaşamı yoğun sıkıntılar içinde geçen Narkissos tek başına ölüyor. Öldüğü yerde de nergis olarak bildiğimiz çiçek bitiyor. 1900'lerin başlarında Sigmund Freud narsisizm kavramını ruhsal çözümleme kuramının bir parçası olarak gündeme getirdi. Daha sonraki yıllarda narsisizm teriminin yerini megalomani ya da aşırı benmerkezcilik gibi daha incelikli terimler aldı. 1968 yılından sonra bu durum tıp dünyasında narsistik kişilik bozukluğu adı verilen tanımlanabilir bir rahatsızlığa dönüştü. Bu tür kişiliğe sahip olanlar kendilerine büyük bir hayranlık duyarken, başkalarına tepeden bakar ve onları küçümserler. Bu dengesiz kişilikler aşırı duygusal ve coşkulu olurlar, ancak sevecenlik ve eşduyum gibi başkalarıyla ilintili duygulardan genelde yoksundurlar. - Kişinin kendisini herkesten üstün görmesi ve başkalarına tepeden bakması. - Güçlü, başarılı ve çekici bir kişi olmayı düşlemesi, kendisini alanındaki en başarılı kişilerden biri olarak görmesi, olağanüstü güçlere sahip bir kahraman olduğunu ve dergi kapaklarını süsleyebilecek çekiciliğe sahip olduğunu düşünmesi ve bunun yalnızca kendi kafasında oluşturduğu bir sanı olduğunun ayırdına varmaması. - Başarı ve yeteneklerini abartması, söz gelimi, tenis turnuvasında dokuzuncu olmasına karşın, orada olmayanlara birinci geldiğini söylemesi. - Sürekli olarak başkalarından övgü ve beğenilerini belirten sözcükler beklemesi, çöpü kapıya koymak gibi, yaptığı en önemsiz işi bile başkalarının övgüyle karşılamasını istemesi. - Özel biri olduğuna inanması ve öyleymiş gibi davranması, kendisinin Tanrı'nın çevresindeki kadınlara, erkeklere, iş arkadaşlarına, yani tüm dünyaya sunduğu bir armağan olduğunu düşünmesi ve bu nedenle de herkesin buna göre davranmasını beklemesi . - Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlamaktan yoksun olması-bir şeylerin öyle olması gerektiğini ya da yanıldıklarını söylediğinde insanların bozuk çalmalarına bir anlam verememesi. - Herkesin kendi görüş ve düşüncelerine uymasını beklemesi, ona göre tek yol söz konusudur ve bu yol kendi yoludur. Bu yüzden başkalarının kendi görüşlerini onunla paylaşmalarından huzursuz olur, çünkü başkalarının düşünce ve tasarıları onunkinin yanında bir hiçtir. - Başkalarından çıkar sağlaması, ana babasının arabasını, kredi kartını, eşyalarını, giysilerini onların onayı olmaksızın alması, sırada bekleyen yaşlı bir kişinin önüne geçmesi, ya da ufacık bir iyilik yaptığında çok daha büyük bir karşılık beklemesi. - Daha değersiz olduğuna inandığı kişileri küçümsemesi, mesela, dondurucu soğukta sokakta kalan evsiz barksız kişinin mantosuz ve ayakkabısız olmasını şaşkınlıkla karşılaması. - Başkalarını kıskanması, ödülü, övgüyü başkalarının değil, bir tek kendisinin hak ettiğine inanması. Kendisinden daha çekici, daha zeki, daha başarılı olduğunu düşündüğü kişileri kara listeye alması, onlardan nefret etmesi ve onlara sayıp sövmesi. - Başkalarının kendisini kıskandığına inanması, bu kişiye göre, herkes onun gibi olmaya öykünür. - Sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanması, ailesi ve arkadaşlarının kendisini anlamadıklarını düşünüp onlarla ilişkiyi kesmesi; gönül ilişkilerinde bir türlü istediğini bulamayıp, sürekli sevgili değiştirmesi. - Gerçekçi olmayan hedefler belirlemesi, günün birinde büyük bir şirketin yönetim kurulu başkanı olacağı, bir sinema yıldızı ile evleneceği, ya da Bill Gates'in milyarlarına konacağı gibi gerçek dışı düşler kurması. - Kolayca incinmesi ve kabuğuna çekilmesi, insanların kendisini sürekli olarak ve bile bile incittiklerini düşünüp buna bir anlam verememesi ve bu duygunun üstesinden kolay kolay gelememesi, ya da hiç gelememesi. - Özsaygı duygusunun kolaylıkla zedelenmesi, onca afra tafranın ardında son derece kırılgan bir kişinin yatması. - Kararlı ve duygusuz biriymiş gibi görünmeye çalışması. Bu özellikler özgüven duygusunun yüksek olmasının basit bir sonucu olarak da karşımıza çıkabilir. Ne var ki, özgüven ve özsaygının sağlıklı dozlarda olduğu kişiler başkalarına da değer verdiklerinden bu kişileri başkalarına tepeden bakan kişilerden ayırmak gerekir. Narsisist kişilikler genelde sohbetlerde herkesi susturup yalnızca kendileri konuşan, burunları havada, kibirli kişiler olurlar. Her şeyin en iyisini kendilerine isterler ve istediklerini elde edemezlerse öfkelenebilirler. İlginç bir biçimde, narsisist davranış biçimlerinin ardında çoğu zaman düşük düzeyde bir özgüven duygusu yatmaktadır. Narsisist kişiler eleştiriyi kaldıramazlar ve eleştiri karşısında küplere binip kendilerini rahatlatmak amacıyla başkalarını küçümseme yoluna giderler. Kendi yaptıklarını görmezden gelmek narsisist kişiler için son derece olağan bir davranıştır, çünkü yapılanlar kendileriyle ilgili o kusursuz ve baskın kişilik algısına ters düşer. Gelgelelim, narsisistler başka narsisistleri kolayca fark edebilir ve onlarla boy ölçüşmekten kaçınırlar. Çünkü bunun bedeli çok ağır olur. Ne yazık ki, narsisist kişiler ilişkilerinin koptuğuna tanık olabilirler. İnsanlar bir süre sonra bu kişilerle birlikte olmak istemezler. Bu tür kişiliklerin, ister kişisel, ister okul ya da işlerindeki tüm ilişkileri sorunludur; kimi zaman parasal sorunlar da yaşarlar, çünkü bu kişiler görüntüye çok önem verdiklerinden kendilerine pahalı eşya ve giysiler almadan edemezler. Siz de bu tür belirtiler taşıdığınızdan kuşkulanıyorsanız ve bir değişiklik yapmaya hazırsanız, kendinize yeni bir yol çizmek, daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve daha sağlıklı bir yaşam için bir uzmana başvurun. Çevrenizde böyle birilerini tanıyor ya da bu türde bir kişilikle birlikte çalışıyorsanız, bu kişilerin kendi davranışlarını gerçekçi bir biçimde değerlendiremediklerini, sizinle aynı duyguları paylaşmaktan ve sevecenlikten yoksun olduklarını unutmayın. Bu kişiler sizin iyi niyetli ilginizi büyük bir olasılıkla işlerine karışmak olarak algılayacaktır. Bu kişilerle aynı iş yerindeyseniz, onlarla ilişkiyi en aza indirin. Veya, yaşamınızı paylaşıyorsanız, ona olabildiğince sevecen ve içtenlikle davranmaya özen gösterin, ama kendinizi de unutmayın. Bu kişi üzerinizde aşırı bir yük oluşturuyorsa, bir uzmana başvurun ve onun bu özellikleriyle başa çıkmanın yollarını öğrenin. Bir de, yaşamınızdaki olumlu şeylere odaklanmaya çalışın ve geçmişte yaşadığınız güzel deneyimleri düşünün. Daha güzel bir gelecek için tasarılar yapmaya başlayın, güzel bir gelecek sizi bekliyor. Bu kişi ile birlikte ya da onsuz, çok daha doyurucu ve anlamlı bir yaşam sürdürmeye çalışın. Görsel: Echo and Narcissus / John William Waterhouse, 1903."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/cocugunuzun-duygusal-sagligi-icin-bir-rehber", "text": "Bizi duygusal olarak derinden sarsan, zaman zaman kaygı bozukluğuna kimi zamansa mutsuzluğa iten, psikolojik açıdan hırpalayıcı süreçler yaşayabiliriz. Yetişkinler olarak bunun üstesinden gelmeyi, sorunlarla başa çıkmayı bir şekilde başarıyor, en azından bunun için bir çaba gösteriyoruz. Ancak çocuklarımız, duygusal açıdan hırpalayıcı olan kriz dönemlerinde bizden daha savunmasız olabilir. Bu sebeple de rehberliğinize ihtiyaç duyabilirler. Tam da bu konuyla ilgili size ve dolayısıyla çocuğunuza faydası dokunacağını düşündüğümüz bir kitap öneriyoruz: Duygusal Olarak Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek. Kitabın yazarı Maureen Healy, çocuklarda duygusal sağlık konusunda yaptığı etkili konuşmalarıyla tanınan bir eğitimci. Belki de en güzel yanı, sizinle sohbet ediyor gibi yazması; doktorasını Kaliforniya'daki Fielding Graduate Üniversitesi'nde çocuk psikolojisi üzerine veren Healy'in kitapta didaktik anlatımdan uzak durarak samimi ve akıcı bir üslup benimsediğini söyleyebiliriz. Bir hayli hareketli geçen çocukluğunu anlatarak oldukça sıcak ve samimi bir giriş yapan Healy, sıkıcı olmaktan uzak ve faydalı bir eserle karşımıza çıkıyor. Kendisi aynı zamanda Psychology Today'in düzenli yazarlarından olup dünya çapında ilgi gören ödüllü Growing Happy Kids kitabının da yazarı. Healy, dünyanın dört bir yanında çocuklarla çalışma fırsatı yakalayan bir psikolog olmanın avantajlarını fazlasıyla kullanıyor. Bu deneyimleri, konuya teorik hakimiyetini, pratiğe dökmesini sağlamış olması açısından epey kıymetli. Bu kitaba da yansıyor. Duygularıyla nasıl baş edebileceğini bilemeyen çocuğunuzun, duygusal kendilik arayışlarına odaklanarak duygularını ifade edebilmeyi ve yönetmeyi öğrenerek birey olması yolunda önemli bir rehber sunuyor. İspanya'dan üç çocuk annesi Carla'nın, oğlu Mateo'nun okulda yaşadığı sorunlar için kendisinden istediği yardımda (s.17) veya anne babası yakın zamanda ayrılmış olan Hannah'nın yaşadığı müzmin mutsuzluk (s.116) karşısında ebeveyninin yaşadığı çaresizlik örneklerinde kendi çekincelerinizi ve yardım çığlıklarınızı bulacak, bu örneklerde kendi çocuğunuzu görecek ve Healy'in önerilerini kendi hayatınızda uygulama fırsatı bulacaksınız. Yazar, kitabını üç bölüme ayırmayı uygun görmüş; Duyguları Öğrenme, Zihniyet ve Alışkanlıklar. İlk bölüm, birey olma yolundaki çocuğunuzun duygularını öğrenme yolculuğuna odaklanıyor. İkinci bölüm, duygu yönetimine yardımcı olarak duygusal sağlık farkındalığı yaratmayı amaçlıyor. Üçüncü bölümde ise çocuklarınızın sakinleşmesini, itidalli olmasını ve akıllıca seçimler yapmasını hedefliyor. Her bölümde danışanlarıyla yaşadığı örneklerden yola çıkarak pratik öneri ve görüşler sunuyor. 1) Kendisinin ve başkalarının duygularını adlandırmayı, 2) Duygularını yapıcı biçimde ifade etmeyi, 4) Tepki göstermek yerine cevap vermeyi, 5) Zorlandığı durumlarda bile akıllıca seçimler yapmayı öğrenen çocuktur. Kitabı ve önerilerini de bu tanım üzerine kurduğunu söyleyebiliriz. Yazar, duygusal sağlığın, öfke ya da başka bir kuvvetli duygu hissederken dahi iyi seçimler yapabilme becerisi üzerine kurulu olduğunu belirtirken çocuklar ve ebeveynler için şu üç basit adımı atmalarını öneriyor: Durmak, sakinleşmek ve akıllıca bir seçim yapmak. Bu noktada, duygusal frenleri kullanmayı ve akıllıca seçimler yapmayı, tıpkı bisiklet sürmeyi öğrenmek gibi bir refleks haline getirmeyi ve kriz anlarında daha iyi kararlar verebilmek için faydalı öneriler veriyor. Yazar önerilerini sunarken duygusal bilgi ile daha akıllıca seçimler yapabileceğimizi keşfetmenin önemine vurgu yapıyor. Şunu da belirtmek gerekiyor ki bu kitap, sadece çocukluğumuza yönelik bir çalışma değil. Önce sizde duygusal bir farkındalık oluşturma ve ardından çocuğunuzun duygusal olarak sağlıklı yetişmesini sağlamayı amaçlıyor. Yani değişim sizden başlıyor. Sizin aracılığınızla çocuğunuz da bu refleksi küçük yaşta kazanarak hayat boyu sağlıklı bir duygusallık geliştireceğini öneriyor. Kısacası yazar, öncelikle ebeveyn olarak sizi eğitiyor, ardından çocuğunuzun duygusal dengesini sağlamayı, hayatında karşılaşacağı engellerle nasıl başa çıkabileceğini öğrenebileceği bir yol göstermeyi hedefliyor. Bunu yaparken de ipuçları ve grafiklerle anlatımını destekliyor. Kitapta önerilen bazı faydalı yöntemler var: Sözgelimi, yaşama sağ beyinlerini, yani beynin duygusal yanını kullanarak başlayan çocuklarınızın sol beynini de kullanmalarını sağlayarak sağlıklı duygusal gelişimlerini sağlayacak dengeleme yöntemleri sunuyor. Sol beyin kullanımının 4 yaşında başlaması sebebiyle de duygusal eğitime bu yaşı almış çocuklarla başladığını belirtiyor. Tabii bu tip tavsiyelerde, çocuğun sürekli ebeveynden destek almasından ziyade duygularıyla kendi kendine başa çıkmayı öğretici bir tavır söz konusu. İhtiyaç duyduğunda sizden yardım istemesini de göz ardı etmeyip bunu bir refleks haline getirmeyi öğreterek çocuğunuzu, zihinsel ve duygusal açıdan hayata hazırlama amacı güdüyor. Bunun için de uygulanması oldukça basit gözüken ve hangi durumda ne yapabileceğinizi gösteren yöntemler sunuyor: Duygu çarkı, öfke butonu, baloncuk nefesi gibi yöntemler bunlardan birkaçı. Bugünün çocukları yarının büyükleri diye bir söz vardır, bugünün duygusal açıdan sağlıklı çocukları da yarının sağlıklı toplumlarını müjdeliyor. Bu sebeple duygusal açıdan sağlıklı çocuklar yetişmesine belki hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Çünkü toplumlar, duygusal dengesi yerinde olmayanlarca yönetiliyor. Daha sağlıklı bir gelecek için çocuklarımızın duygusal sağlığının gelişimine destek olmak, dolayısıyla doğru seçimler yapması yolunda onlara ışık tutmak zorundayız. Nitekim insanlığın geleceği onların kararlarıyla belirlenecek. Timaş Yayınları etiketini taşıyan, çevirisi Neval Akbıyık'a ait olan kitap, kendinize ve çocuğunuzun duygusal gelişimine vakit ayırırken yanınızda bulundurmak isteyeceğiniz türden. Zira size yol gösterecek rehber kitaplar mevcut ve bu kitap onlardan biri."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/depremler-neden-bu-kadar-yikici-oldu", "text": "Türkiye ve Suriye'yi etkileyen Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki iki depremin yüksek can kayıplarına ve büyük maddi hasarlara neden olması uzmanlara göre yalnızca depremlerin büyüklüğü ile açıklanamaz. Yapı stoğunun yapım evresinde bilimsel anlayış ve tarafsız denetimden uzak olması bu yıkıcılığın boyutlarını artıran en önemli faktör olarak öne çıkıyor. Bu felaketten elde edilecek bulgular olası İstanbul depremi için de yol gösterici olacak. Dünyanın saygın bilim dergilerinden Nature'da yer alan bir makaleye göre, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu , Türkiye'deki binaların depremlere karşı savunmasız olduğunu öne sürüyor. Buradaki nüfusun genellikle 2-3 katlı, tuğla duvarlı yığma binalarda oturduğunu belirten USGS, bu malzemelerin esneme kabiliyetinin çok düşük olduğunu, depremin ürettiği sarsıntılara dayanamadıkları için yıkıldığını ileri sürüyor. Ancak yüksek betonarme binaların da aynı akıbete uğraması, inşaat standartlarının sorgulanmasını da gündeme taşıyor. New York Times'a konuşan Köln'de yaşayan inşaat mühendisi Erol Kirtaş, İnsanlar yeni ve modern binalarda oturdukları zaman kendilerini daha güvende hissediyorlar. Ancak Malatya ve diğer kentlerde depreme dayanıklı diye pazarlanan yeni binaların da yıkıldığını gördük. Türkiye'deki inşaat sektörü nitelikten çok niceliğe ve kara öncelik tanıyor. Depremlerde bu kadar çok can kaybının olmasının nedeni bu diyor. Başta Hatay ve Adıyaman olmak üzere 10 kentte bu kadar çok yapının yıkılmasını sadece depremin şiddetine bağlamanın yanıltıcı olacağından hareketle, bir uzman görüşüne başvurduk. İTÜ Mimarlık Fakültesi Yapı Stoğu ve Betonarme Birimi'nden deprem mühendisi Dr. Haluk Sesigür, Türkiye'de geçerli olan bina deprem yönetmeliğine ve denetim mekanizmalarına açıklık getirdi. Dr. Sesigür'e göre depremlere dayanıklı yapılarda sismik yalıtım yöntemleri veya başka bir deyişle taban izolasyonu, binanın sarsıntılardan minimum ölçüde etkilenmesinin en etkili yolu. Bu izolasyonların aslında şehir hastanelerinde kullanılması zorunlu. Üstelik Ülkemizde de üretiliyor. Maliyeti yüksek olacağı için konutlarda pek tercih edilmiyor. Bu donanımın köprülerde de kullanılması da gerekiyor. Deprem bölgesindeki yıkılan hastanelerde bu sismik yalıtım yöntemlerinin kullanılmadığı açık. Japonya'daki yıkıcı depremlerde bu kadar az sayıda yapının hasar görmesinin birinci nedeni bu izolasyonlar. Dr. Sesigür, binlerce binanın yıkıldığı bir felakette delil tespitinin vakit geçirilmeden yapılmasının önemine değiniyor. Avukat ve mühendislerden oluşan uzman heyetler tarafından delil tespitinin enkaz kaldırma çalışmalarından önce, hemen şimdi yapılmasını bir zorunluluk olduğunu söylüyor. Öyle ki bu çalışmalardan elde edilecek bulgular başta İstanbul olmak üzere, büyük bir risk altındaki Anadolu kentlerinin olası depremlere karşı daha hazırlıklı olmalarına zemin hazırlayabilir. -Güçlü yönetmelikler yaşamsal önem taşır: Dayanıklılık için minumum standartlar yönetmeliklerde açıkça belirtilmiştir. Japon müreahhitler bu kurallara harfiyen uyarlar. Ve bu yapılarda yaşayanlar güvende olduklarından emindirler ve geceleri korkmadan uyuyabilirler. -İnovasyon gereklidir: Japon tasarımcılar binalarının depreme daha dayanıklı olmasını sağlamak için sürekli yenilik yapmaya kendilerini mecbur hissederler. -Yatırım kaçınılmazdır: Depreme dayanıklı yapılar, standart yapılara göre %20 daha pahalıya mal olur. Ne var ki uzun vadede bu yaklaşım müteahhitlere para kazandırır, zira deprem vurduğunda binaları hasar görmez. 17 Ağustos depreminde Tavşancıl'da hiçbir bina yıkılmadı ve kimsenin 'burnu bile kanamadı'. BBC'nin haberine göre bu şans veya tesadüf değil, bilim insanlarının önerileri doğrultusunda hareket etmelerinin sonucu. Binlerce insanın yaşamını yitirmesine ve on binlerce binanın yıkılmasına neden olan 17 Ağustos 1999'daki Marmara Depremi'nin üzerinden 24 yıl geçti. Bilim insanları, depremin merkezinde olmasına rağmen bir beldenin nasıl hasar almadığını araştırdı. Herkesin dikkatini çeken bu yer, Kocaeli'nin Dilovası ilçesine bağlı Tavşancıl'dı. Habere göre süreç şöyle gelişti: Tavşancıl 1987'de belde belediyesi oldu. 1989 yerel seçimlerinde belediyenin başkanlığını Salih Gün kazandı. Geçen yıl Covid nedeniyle hayatını kaybeden Gün, başkan seçildikten sonra imar planı için Kocaeli Üniversitesi'nden bilim insanlarına başvurdu. Bilim insanları, hazırladıkları zemin etüt raporunda deprem riskine dikkat çekti. Beldenin Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde yer aldığı belirtilerek, buna uygun bir plan çizildi. Gün, tam da bu rapora uygun adımlar attı. Gün'o zaman tepki görse de en fazla üç katlı binalara izin verdi. Genelde evler iki katlı ve birbirlerine yakın değildi. Mahalle sakinleri, o zaman evine çatı katı atmak istediklerinde bile buna izin alamadıklarını açıklıyorlar. Gün'den sonra imar planının gevşediğine dikkat çekiliyor. Bir mahalle sakini, yeni belediye başkanlarının daha fazla oy için imar planındaki o katı tavırdan vazgeçtiğini ve kaçak yapılaşmanın arttığını söylüyor. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi'nden Doç. Dr. Doğan Kalafat'a göre Gün'ün taviz vermemesi depremin bertaraf edilmesini sağladı. Yeni bir depremin muhakkak olacağını belirten Kalafat, Belediye başkanları hiçbir şekilde taviz vermemeli dedi. Bu yazı 16.02.2023 tarihli HBT Dergi'nin 359. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hava-kirliligi-beyin-kanamasi-riskini-yukseltiyor", "text": "Dünya genelinde yılda yaklaşık 15 milyon insan beyin kanaması geçiriyor. Zamansız ölüm ya da bedensel veya zihinsel bozulma yüzünden kaybolan yaşam yılları araştırıldı. İnsanlar hava kirliliğine maruz kalmasalardı, beyin kanaması vakaları %29,2 oranında önlenebilirdi diyor araştırmacılar. Yalnızca ince toza bağlı hava kirliliği değil yemek pişirmede özellikle de kömür gibi katı yakıtların kullanılması da ele alınmış. Bu yüzden de Sahra'nın güneyinde kalan Afrika ülkelerinde ve Güneydoğu Asya'da veriler çok yüksek. Bölgeler arasında büyük farklılıklar söz konusu: Endüstri ülkelerinde Dalys değeri %10,2 iken bu değer gelişmekte olan ülkelerde %33,7 civarında. (Karşılaştırma için: Sigara için açıklanan Dalys değeri %20,7.) Kirli havanın beyin kanaması riskini nasıl yükselttiğini, Auckland Üniversitesi'nden Valery Feigin şu şekilde açıklıyor: Damarların iç zarları üzerindeki zararlı etkiler tromboz riskini ve kan basıncı yükseltiyor. Yüksek kan basıncı ise beyin kanamasında bir numaralı risk faktörü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/her-13-dakikada-bir-bakiyoruz-akilli-telefon", "text": "Türkiye'deki mobil kullanıcılar günde ortalama 78 kez, yani her 13 dakikada bir cep telefonu ekranına bakmaktan kendini alamıyor. 2015 yılında günde 70 kez olan bu sayının yükselişine ek olarak, akıllı telefon erişimimiz de %92'ye yükselmiş durumda... Türkiye'deki kullanıcıların %66'sı telefonlarını gereğinden daha fazla kullandıklarını kabul ediyor ve bu kesimin %50'si mobil telefon kullanım sürelerini sınırlamaya çalıştığını ifade ediyor. 140 ülkede, muhasebe, denetim, vergi ve yönetim danışmanlığı hizmeti sunan uluslararası firma Deloitte, 2011 yılından bu yana yapılan 'Global Mobil Kullanıcı Araştırması'nı yayınladı. 6 kıtada gerçekleştirilen araştırmaya Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 33 ülkeden 53 bin 150 kişi katılım gösterdi. Tüketicilere ve bu alanda hizmet veren şirketlere mobil cihaz kullanımının geldiği nokta hakkında önemli veriler sunan araştırma; Cihaz Sahipliği, Cihaz Kullanımı, Erişim Tercihleri ve Teknoloji Farkındalığı olarak 4 ana başlığı ele aldı. Araştırma sonuçlarına göre tablet, bilgisayar, akıllı saat gibi diğer cihazlar ile kıyaslandığında, akıllı telefonların artık vazgeçilmez ürün statüsüne erişti. 2015 yılı verileri ile karşılaştırıldığında, penetrasyon artışı en fazla akıllı saatlerde yaşanıyor. Araştırma, tüketicilerin bir cihazı kullanırken elde ettikleri fayda arttıkça, o cihazı kullanma sıklığı artıyor ve cihazın daha kısa bir sürede yenilenme ve o cihaz üzerine daha çok harcama yapılma olasılığı da aynı doğrultuda artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Kullanıcıların gün içerisinde akıllı telefonlarına bakma sayısında Türkiye, ortalama 78 defa ile Avrupa ortalamasının (48) 1.5 katını aşıyor. Akıllı telefon bağımlılığında Avrupa'nın önüne geçen Türkiye'de uyandıktan sonraki ilk 15 dakika içerisinde telefona bakma oranı %79 iken, aynı oran Avrupa için %62 seviyesinde gözlemleniyor. Benzer biçimde yatmadan önceki son 15 dakika içerisinde telefona bakma oranı Avrupa'da %53 iken aynı oran Türkiye için %72 seviyelerine ulaşıyor. Türkiye'deki kullanıcıların %85'i ise uyku için ayrılan zaman içinde bir şekilde telefonlarını kullandıklarını belirtirken, kullanım nedenleri arasında %51 ile saate bakmak, %46' ile sosyal medya bildirimlerini kontrol etmek ve %33 ile anlık mesaj/SMS uygulamalarının kullanılması ilk üçte yer alıyor. Akıllı telefon kullanımını sınırlamaya çalışan kesimin ise ancak yarısı başarılı olduğunu söylüyor. Araştırmada öne çıkan bir diğer dikkat çekici sonuç ise ülke olarak telefon değiştirme oranlarımız... Sahip olduğu telefonu son 18 ay içinde değiştirmiş olduğunu belirtenlerin oranı %64 olmakla birlikte, gelecek 12 ay içinde telefonunu değiştirmeyi düşünenlerin oranı ise %56... Avrupa'da ise bu oranlar sırasıyla %61 ve %36 olarak ortaya çıkıyor ve gelecek yıl içinde telefonunu değiştirmeyi düşünenlerin oranında Türkiye ve Avrupa arasında ciddi fark gözlemleniyor. Ödeme seçeneklerinin yaygınlaşması ile erişilebilirliğin artması, telefonun bazı kullanıcılar tarafından statü sembolü olarak görülmesi gibi sebeplerden ötürü telefonun yaşından bağımsız olarak kullanıcılar telefonlarını değiştirmek istiyor. Böylece, telefonların artık tüketici elektroniği ürünlerinden çok hızlı tüketim ürünleri gibi alışveriş yapıldığı gözlemleniyor. Ankete katılan kullanıcılardan %88'i mevcut telefonlarını yeni/kullanılmamış satın aldıklarını belirtirken satın alma kanalları Türkiye ve Avrupa'da farklılık gösteriyor. Türkiye'de kullanıcıların %58'i mevcut telefonlarını mağazadan alırken, sadece %16'sı online kanalları kullandığını belirtiyor. Avrupa'da ise mağazadan alma oranı %42 iken online satın alma oranı %30 olarak dikkat çekiyor. Bu farkın en büyük nedenlerinden biri mevcut düzenlemeler nedeniyle Türkiye'de kredi kartı ile taksitli cep telefonu satışı yapılamaması ve mobil abonelikler için kimlik doğrulama ve ıslak imza zorunluluğu bulunması. Cep telefonunda bulunan haberleşme uygulamaları kırılımında incelendiğinde Facebook ve sahibi olduğu uygulamaların e-posta ile birlikte en sık kullanılan uygulamalar olduğu ortaya çıkıyor. Bu uygulamaları saatte en az 1 kere kullandığını belirten kullanıcılar incelendiğinde ise WhatsApp %56 ile birincilik koltuğuna otururken, Facebook %37 ile ikinci, Instagram %34 ile üçüncü sırada yer alıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hirosima-atoma-giden-bilimsel-kesiflerin-ilginc-oykusu", "text": "Hiroşima'ya atom bombası atılmasının üzerinden tam 75 yıl geçti. Science News'in yönetici editörü Tom Siegfried, insanlığı atom bombası sürecine götüren bilimsel süreci yazdı. Bir şehri yok eden trajedinin üzerinden tam 75 yıl geçti. 140 bin kişi ölmüş, yüz binlercesinin hayatı sonsuza kadar değişmişti. Nagazaki'de de en az 90 bin insan hayatını kaybetmişti. Dünya da artık eskisi gibi olmayacaktı. Bilim insanlarının keşfi, ama politikacıların oyuncağı haline gelen nükleer fisyon, insanlığın en büyük kabusuydu. Nükleer tehditler, Soğuk Savaş dönemindeki kadar olmasa da günümüzde de etkisini gösteriyor. İran-ABD gerilimi veya Kuzey Kore'nin küçük çaplı denemelerini hepimiz biliyoruz. Peki ama atom bombası niçin kaçınılmaz olmuştu. Science News'in yönetici editörü Tom Siegfried 75. yılında Hiroşima'yı yazdı. Atom bombaları, 2. Dünya Savaşı'nın sonunu hızlandırmıştı. Ancak, tüm gezegeni nükleer imhayla tehdit eden başka bir tür savaş başlattılar; Soğuk Savaş... Dolayısıyla Hiroşima'yı harap eden atom bombası patlamasının 75. yıldönümünde (6 Ağustos 1945), bu bombaların nasıl ortaya çıktığına dair bilimsel hikaye, düşünmeye değer. Aslında bu hikayenin başlangıcını saptamak kolay değil. Ancak belli başlı bazı tarihler verebiliriz: Bombanın enerjisinin kaynağı olan nükleer fisyon , Hiroşima'dan yedi yıldan daha kısa bir süre önce 1938'de keşfedilmişti. Ancak nükleer enerjinin arkasındaki bilim, on yıllar önce ortaya çıkmıştı; biz bu tarihe 1905 diyelim; Einstein'ın dünyaya E = mc2 formülünü açıkladığı yıl. Belki de Henri Becquerel'in 1896'da radyoaktiviteyi keşfiyle başlamak daha doğru olabilir. Çünkü radyoaktivite, maddenin en küçük bileşenlerinin, atomları oluşturan parçaların içinde gizlenmiş, çok büyük miktarda yeni bir tür enerji ortaya çıkarmıştı. Her halükarda bilim, atom altı dünyayı anlamaya başladığında hiçbir kuvvet, atomun gücünün nihai olarak açığa çıkmasını durduramazdı. Ancak temel bilimden bombaya giden yol basit değildi. Askeri veya başka herhangi bir önemli kullanım için atom altı enerjinin nasıl kullanılacağına dair net bir ipucu yoktu. Fizikçi Robert Millikan, o dönemde, yani 1921'de Science News-Letter'a yazdığı bir yazıda, bir gram radyumun parçalanma sürecinde bir gram kömürü yakmaktan 300.000 kat daha fazla enerji yaydığını belirtmişti. Millikan bunun korkutucu olmadığını, çünkü dünyada patlamış mısır yapmaya yetecek kadar bile radyumun olmadığını söylemekle birlikte, benzer atom altı enerji kaynaklarının kullanılabileceği konusunda da uyarmıştı. 1923'te Science News-Letter'ın editörü Edwin Slosson, 'nasıl serbest bırakılacağını bilirsek tüm elementlerin benzer enerji depolarına sahip olabileceğini' belirtti. Ancak o güne kadar 'bilim insanlarının atom enerjisini, başka bir kaynaklardan daha fazla enerji sağlaması dışında çözemediğini' de kabul etmişti. Fizikçiler, o zamana kadar atomun enerji zenginliğinin bir çekirdekte depolandığını fark etmişti. Bu fenomen, 1911'de Ernest Rutherford tarafından keşfedilmişti. Ancak pratik kullanım için nükleer enerjiye erişmek mümkün görünmüyordu. Rutherford, 1933'e gelindiğinde 'nükleer enerjiden yararlanmayı planlayan herkes kaçak içki hakkında konuşuyor gibiydi' diye de belirtecekti. Ancak tam bir yıl önce, James Chadwick tarafından nötron olarak bilinen atom altı parçacık biçiminde nükleer enerjiyi serbest bırakan araç keşfedilmişti. Elektrik yükü olmayan nötron, bir atoma ateş etmek, çekirdeğe nüfuz etmek ve onu istikrarsızlaştırmak için ideal bir mermiydi. İtalya'da Enrico Fermi'nin 1930'larda yaptığı bu tür deneyler, uranyumda fisyona neden olmuştu. Ancak Fermi, yeni ve daha ağır kimyasal elementler yarattığını düşünüyordu. Uranyum çekirdeğinin parçalandığına dair hiçbir fikri yoktu. Uranyumdan daha ağır olan 93 numaralı yeni bir element ürettiği sonucuna vardı (element 92). Bununla birlikte, Hahn ile Avusturyalı bir fizikçi olan Lise Meitner, uranyumu nötronlarla bombardıman etmeye devam ederek onların da yeni elementler olduğuna inandıkları şeyleri üretmişti. Kısa süre sonra Meitner, Naziler'in Yahudi zulmünden kaçmak için Almanya'dan İsveç'e kaçmak zorunda kaldı. Hahn, kimyager Fritz Strassmann'la çalışmaya devam etti; Aralık 1938'de görünüşüne bakarak radyum olduğunu düşündükleri bir elementin, baryumdan kimyasal olarak ayırt edilemediğini keşfettiler; Hahn ve Strassmann bunun nasıl olabileceğini açıklayamadı. Hahn, bu sonucu, Kopenhag'daki Niels Bohr'un enstitüsünde okuyan fizikçi yeğeni Otto Frisch ile tartışan Meitner'a yazdı. Meitner ve Frisch ne olduğunu anlamıştı; nötron, uranyum çekirdeğinin bölünmesine neden olmuştu. Baryum artık parçalardan biriydi. Frisch, ABD'ye giden bir gemiye binmek üzere olan Bohr'a, fisyonun bir atom çekirdeğinin bir damla sıvıya benzer şekilde davrandığına olan inancını anlattı. Bohr, ABD'ye vardığında fisyon sürecini açıklamak için Princeton'da John Archibald Wheeler'la iş birliği yapmaya başladı. Hızlı bir şekilde, nadir bir form olan uranyum-235'te, daha yaygın olan uranyum-238'den çok daha kolay bir şekilde fisyonun gerçekleştiğini keşfettiler. Ve onların analizleri, henüz keşfedilmemiş bir element olan 94 numaranın da fisyonda özellikle verimli olacağını ortaya çıkardı. Bildirileri, Almanya'nın 2. Dünya Savaşı'nı başlatmak için Polonya'yı işgal ettiği 1 Eylül 1939'da yayımlanmıştı. Niels Bohr ve John Archibald Wheeler atom bombasının enerjisinin kaynağı olan fisyonu açıklamak için iş birliği yapmıştı. Bohr'un Ocak 1939'da Amerika'ya gelişi ile Wheeler'la birlikte yazdığı makalenin yayınlanması arasında fisyonun gerçekliğine dair haberler yayıldı ve bu, dünyadaki tüm fizikçi ve kimyacılar için çarpıcı bir gelişmeydi. Örneğin ocak ayının sonunda, 'fisyon' sözcüğü Berkeley'e ulaştı ve burada, en sonunda bombayı inşa etmek için Manhattan Projesi'ne öncülük eden bilim insanı fizikçi J. Robert Oppenheimer oldu. Fisyonu tanıtan Berkeley seminerinin katılımcıları arasında genç bir kimya eğitmeni Glenn Seaborg da vardı (1941'de Bohr ve Wheeler tarafından tahmin edilen ve plütonyum olarak isimlendirilen 94 numaralı bilinmeyen elementi keşfetmişti). Seaborg, ilk başta Oppenheimer'ın fisyonun gerçekleştiğine inanmadığını belirtse de 1997 yılında verdiği bir söyleşide, 'Birkaç dakika sonra bunun mümkün olduğuna karar verdi ve herkesi şaşırttı' diyecekti. Fizikçiler, ilk sürprizden sonra atomun enerji deposunun kilidini açmanın anahtarının fisyon olduğunu çabucak anladı. Fizikçi Hans Bethe, 1997'de verdiği bir demeçte, 'Pek çok insan, uranyumun nötronlar, özellikle de yavaş nötronlar tarafından bombardımana tutulduğunda bunun muazzam miktarda enerji açığa çıkaran bir süreç olduğunu doğruladı,' diyecekti. Bu durum, çok geçmeden savaşla ilgilenen herkesin dikkatini çekmişti. Wheeler 1985'teki bir söyleşisinde, 'Savaş tehdidi gittikçe yaklaşıyordu. Savaş durumunda fisyonun ne anlama gelebileceğini düşünmemek imkansızdı.' diye açıklayacaktı. 1939'un başlarında, fizikçiler fisyonu tartışmak için bir araya geldi. Fisyon bombasının düşünülebilir olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Bethe, 'Herkes nükleer bir patlayıcı yapmanın tamamen mümkün olduğu konusunda hemfikirdi' diye hatırlayacaktı o günleri. Almanya'nın bir nükleer bomba geliştirebileceğine dair endişeler, Albert Einstein'ın Ağustos 1939'da Başkan Franklin Roosevelt'e gönderdiği ve sonunda Manhattan Projesi'ne neden olan ünlü mektubu yazmasına yol açtı. Bu süreçte bir fisyon bombası inşa etmenin, bir 'zincir reaksiyonu' üretmeyi gerektireceği anlaşıldı; fisyon işleminin kendisinin daha fazla fisyona neden olabilecek nötronları serbest bırakması gerekecekti. Aralık 1942'de Fermi, Chicago Üniversitesi'ndeki ekibe liderlik etti ve sürekli bir zincirleme reaksiyon gösterdi, ardından bomba üzerindeki çalışmalar Oppenheimer'in yönlendirmesiyle Los Alamos, New Mexico'da başladı. Bazı fizikçiler, ilk başta bir bombanın savaşla ilgili olacak kadar hızlı geliştirilemeyeceğini düşündü. Sözgelimi Bethe, radar üzerinde çalışmayı tercih ederek, 'Bütün teşebbüsün bir zırvalık olduğunu düşünmüştüm. Bunun savaşla hiçbir ilgisi olmadığını sanıyordum' diyecekti. Ancak Nisan 1943'te Oppenheimer, Bethe'yi Los Alamos'a almayı başardı. O zamana kadar bilim iş başındaydı, bomba tasarlama ve inşa etmenin yolu açıktı. Bethe, 'Tek yapmamız gereken öngörülemeyen zorlukların olmadığını öğrenmekti' diye belirtti. Atom bombası Hiroşima'ya atılmadan kısa bir süre önce Temmuz 1945'te Alamogorgo'daki Trinity test sahasında denendi . Nihayetinde prototip, bombanın Japonya'ya karşı kullanılmasından yaklaşık üç hafta önce Temmuz 1945'te Alamogordo'da patlatıldı. İnsanoğlunun karşılaştığı ya da hayal ettiği her şeyden daha korkunç bir silahtı. Ve bunun sorumlusu bilimdi; bilimin doğayı eskisinden daha derinlemesine anlamayı başarması, bir trajediye neden olacaktı. İlk başta kimse bu anlayışın nereye varacağını bilmiyordu. Radyoaktivitenin, atom çekirdeğinin ve hatta nötronun keşfinin, sonunda bir kitle imha silahının yapımını mümkün kılacağını öngörmenin bir yolu yoktu ve bir bombanın mümkün olduğu öğrenildiğinde bunu patlatmak kaçınılmaz oldu. Almanya'nın 2. Dünya Savaşı'nda teslim olmasının ardından müttefikler, Nazi bomba projesi lideri Werner Heisenberg'in de aralarında bulunduğu birçok üst düzey Alman bilim insanını gözaltına aldı ve konuşmalarını gizlice dinledi. Almanlar'ın, pratikte mümkün olmadığını düşündükleri için bomba yapamadıkları gayet açıktı. Ancak Hiroşima'nın bombalanmasını duyduktan sonra Heisenberg, bombanın nasıl mümkün olduğunu çabucak anladı. Sonuçta, bilim insanları bir şeyin mümkün olduğundan emin olduktan sonra onu yapmak çok daha kolaydır. Atom bombası için konuşacak olursak doğayı anlamaya yönelik temel araştırmalar, kontrol edilmesi imkansız olan yeni bilgilerden oluşan zincirleme bir reaksiyon başlatmıştı. Sonuçta ortaya çıkan mantar bulutu, bilimin en rahatsız edici başarılarından birini simgeliyor. Bu yazı, HBT Dergi 230. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/hitit-imparatorlugunun-cokus-sebebi-iklim-degisimi-miydi", "text": "Şiddetli bir kuraklık Geç Tunç Çağı Anadolu'sunu üç yıl üst üste kasıp, kavurmuştu. Bu kuraklığın tam olarak ne zaman yaşandığı kesin olarak tarihlendirilebildi. Ve bu tarih Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle aynı zamana denk geliyor. Dört yüz yılı aşkın bir süre için Hatti Krallığı Geç Tunç Çağı'nın hakim güçlerinden biriydi. İ.Ö. 17. y.y.'dan itibaren, günümüzde Hitit olarak isimlendirdiğimiz hükümdarlar, anavatanları Orta Anadolu'daki başkent Hattuşa çevresindeki nüfuzlarını artırarak, 13. yüzyıla kadar Asur beyleri ve Mısır'daki firavunlar kadar güçlü hale geldiler. Fakat İ.Ö. 1200 yılından hemen sonra Hatti'nin ihtişamı birdenbire yok oldu. İ.Ö. 1207'de yeni kral olan Suppiluliuma II, Hattuşa'da tahta çıkmış ve kısa bir süre sonra da, özellikle de bakır zengini olan Kıbrıs'a yaptığı başarılı seferlerini yazıtlarla kutlamıştı. Fakat sonra sadece kral Suppiluliuma II değil, tüm devlet yok oldu. Anlaşıldığı üzere Hattuşa sanıldığı gibi fethedilmemiş, bunun yerine planlı bir şekilde boşaltılmıştı. Saray ve yönetim başka bir yere taşınmıştı ama hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Cornell Üniversitesi'nde Sturt Manning yönetiminde çalışan ekibin Nature dergisinde yayımlanan araştırması, eski bir tahminle ilgili yeni kanıtlar sundu. Bir arkeometri bilimcisi olan Manning'in uzmanlığı, ağaç halkalarının değerlendirilmesidir. Araştırmacı ekibiyle birlikte ağaç halkalarının kalınlığı dışında, ağaçtaki iki istikrarlı karbon izotopu olan C13 ve C12 oranını belirliyor. Bunlar ağacın yeni bir büyüme halkası geliştirdiği iklim koşulları için birer göstergedir: Bir yılın ilkbaharında ve yazında daha az yağış düştüğünde halkalar ince kalıyor. Havadaki düşük nem de C13 oranını, (C12'ye kıyasla) göreceli olarak artırıyor. Bunların dışında araştırmacılar C14 oranına göre ve farklı zamanlara ait ağaçların halka motiflerini karşılaştırarak, bir ağacın büyüme halkasını, tam olarak ne zaman geliştirdiğini belirleyebiliyorlar. Bu örneğin Hattuşa kalıntılarının yaklaşık olarak 230 kilometre batısındaki Gordion kentinde, arkeologlar tarafından bulunan ve bir zamanlar yapı malzemesi olarak kullanılan ardıç ağacının gövdeleriyle mümkün olmuş. Bu kütükler üç yıllık hata payıyla, İ.Ö. 1775 ila 748 arasındaki dönem için yıllara dağılmış tam bir ağaç halkası kroniği sunuyor. Buna göre İ.Ö. 1270 ile 1135 arasında, İ.Ö. 1198'den başlayarak üç yıl üst üste, yıllık minimumdan daha az yağış düşmüş. İ.Ö. 1198 ile 1187 arasındaki zaman diliminde ise ağaç halkalarının kalınlığına göre yapılan tahminler ise, bölgede en az altı yıl boyu, Gordion'daki en düşük yağış seviyesi kadar yağmur yağdığını açıklıyor. Ayrıca C 13 ölçümleriyle de İ.Ö. 1232 ile 1192 yılları arası için genel olarak çok kurak koşullar ortaya çıkmış. Kuraklık İ.Ö. 1221-1222 yılları için en yüksek seviyedeydi ki yazılı kaynaklardaki bilgilere göre 1195 yılın tahıl kıtlığı yaşanmıştı. Yani özetle o tarihlerde Gordion kentinin çevresinde, hatta tüm Anadolu'da yıllarca devam eden şiddetli bir kuraklık hüküm sürmüştü. Bununla birlikte Manning ve ekibi Suppiluliuma II ve imparatorluğunun sadece kuraklık yüzünden haritadan silindiğinin söylenemeyeceğinin de altını çiziyor. Anadolu Hatti kralının tahta çıkmasından önce de kurak bir bölgeydi ve Hititler, verimsiz geçen bir veya iki ekin hasadının ardından toplumu doyuracak silolara sahipti. Belki de bu tahıl depoları üç yıl yetecek kadar tahıl bulundurmuyordu. Ayrıca araştırmacılar, Hitit İmparatorluğu'nda ve özellikle de Hattuşa çevresinde ormansızlaşmaya ve mera hayvancılığına dair kanıtlar da bulmuşlar ki bu da toprak erozyonunu tetiklemişti. Hititler bu şekilde yiyecek üretimini artırmışlardı ama aynı zamanda riskleri de. Aslında buraya kadar anlatılanlar hiç yabancı gelmiyor. Nitekim iklim değişimleri, özellikle kuraklıkla ilgili olanlar son yıllarda uygarlıkların çöküşleriyle sık sık ilişkilendirilmeye başlandı. Amerikalı tarihçi Rhys Carpenter, daha 1966'da Hititlerle aşağı yukarı aynı zamanlarda şiddetli bir kuraklık yüzünden, Miken kültürünün de dünya sahnesinden silindiğini açıklamıştı. Bu biraz da alternatif hipotezlerin eksikliğine bağlanıyordu aslında. Gerçekte o tarihlerde sadece Miken ve Hitit kültürleri değil, Ön Asya'daki tüm Geç Tunç Çağı devletleri son bulmuştu. Asur ve Babil'de çöküş yaşanmıştı. Hatta Ramses III zamanında Mısır bile deniz kavimlerinin saldırılarına karşı koymasına rağmen, hiçbir zaman aynı büyüklüğe kavuşamadı. Her ne kadar Doğu Akdeniz bölgesinin kuzeyindeki ve batısındaki karışıklıklar çok şiddetli olmuş olsa da kaybolan sadece imparatorluklar ve ulusal devlet anlayışı değildi, yazının kullanımı bile ortadan kalkmıştı. Dünya düzeni tamamen altüst olmuştu. Manning ve ekibinin kısa bir süre önce kesin olarak belirlemiş olduğu Anadolu kuraklığı, birçok faktörden sadece biriydi. Diğer bir faktör olasılıkla, önceki yüzyıllardaki refahı tetikleyen gelişmeydi: Uzak mesafeli ticaret ve bunun sonucunda çeşitli devlet yapılarının ve kültürel alanların karşılıklı bağımlıkları. O tarihlerde küreselleşmenin eski bir biçimi vardı ve sonunda her şeyden önce kalay ihtiyacının karşılanamaması yüzünden çökmüştü. O zamanlar verimli kalay yatakları sadece İspanya veya Afganistan, yani o zamanki dünyanın dışındaki bölgelerde bulunuyordu. Kalay olmadan tunç üretilemediği için tarihçiler kalayın uluslararası ticaretteki önemini, günümüzde petrolün rolüyle karşılaştırıyorlar. Fakat kalaya dayalı ekonominin çöküşü yeni bir hammaddeyi ön plana çıkardı: Bundan sonra işlenmesi daha zor olan ama buna karşın elde edilmesi daha kolay demirle, nihayetinde tunca göre daha üstün olan bir teknoloji geliştirilecekti. Böylece Tunç Çağı, Anadolu'daki şiddetli kuraklığın da etkisiyle - ancak iklim değişimi olmadan da er ya da geç başlayacak olan olaylarla - son bulmuştu. Tree rings reveal drought that might hava doomed the Hittites, Nature, 10.02.2023. Severe multi-year drought coincident with Hittite collapse around 1198-1196 BC, Nature, 8.02.2023. Zerstörte Hitze das Hethiterreich? FAZ.NET, 8.02.2023."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/insan-bedeninin-sicaklik-siniri", "text": "Bu yılın Kuzey Yarımküre yazı diğerlerinden farklıydı. Temmuz ayında Meksika'nın kuzeyindeki Mexicali'de sıcaklıklar 47 C'ye ulaştı ve insanlar baş dönmesi ve bayılmayı önlemek için içeride kalmaya zorlandı. Meksika genelinde haziran ve temmuz aylarında yaşanan sıcak hava dalgası en az 167 kişiyi öldürdü. Temmuz ayında, Çin'in kuzeybatısındaki Sincan bölgesindeki bir hava durumu istasyonu 52,2 C'yi ölçtü; Kaliforniya'nın Ölüm Vadisi'nde 53,3 C gibi ciddi bir sıcaklık görüldü. Ağustos ayında İran'ın Qeshm Dayrestan havaalanında yüksek sıcak ve nem bir araya gelerek sağlıklı insanları yalnızca birkaç saat içinde öldürebilecek koşullar yarattı. Araştırmacılar bu önemli sorunu anlamak için kolları sıvadı. Sıcaklık hele giderek artıyorsa kalbi ve böbrekleri zorlar, baş ağrısına neden olur, uykuyu bozar ve bilişi yavaşlatır. Sıcak çarpması çoklu organ yetmezliğine yol açabilir. En sağlıklı insanlar bile aşırı sıcaklıklara yaklaşık 6 saat sonra yenik düşer. Vücut sıcaklığını düşürme stratejileri arasında klima veya elektrikli fanlar kullanmak veya ayakları soğuk suya batırmak yer alır. Daha sürdürülebilir stratejiler uzun vadede daha verimli olabilir. Bir sprey şişesi veya sünger kullanarak cildi suyla ıslatmak ve ayakları soğuk suya batırmak, vücut sıcaklığını düşürmenin ucuz ve kolay yoludur. Elektrikli fanlar aynı miktarda soğutma için klimanın elektriğinin ellide biri kadar azını kullanır. Japonya'da bir enerji tasarrufu kampanyası basit bir değişikliği teşvik ediyor: Ağır iş kıyafetlerini daha serin ve daha hafif kıyafetlerle değiştirmek. Çevreye uyum sağlamak da yardımcı olabilir. Freetown'da Kargbo ve diğer bölge sakinleri 750.000 ağaç dikti; ağaçlar gölge sağlayarak ve su buharını serbest bırakarak şehirleri serinletebilir. Kargbo ayrıca meyve ve sebze tüccarlarını gölgelemek için pazar tezgahlarına yansıtıcı örtüler konulmasına da yardımcı oldu. İnsan bedeni yüksek sıcaklığa maruz kaldığında organlar temel görevlerini yerine getirmekte zorlanırlar. Uzun süreli maruz kalma kronik hastalıklara neden olabilir. |Sıcaklık, vücudun susuz kalması durumunda baş dönmesine ve bayılmaya neden olur. Ayrıca uykuyu da bozabilir, bu da kişinin odaklanma ve öğrenme yeteneğini azaltır. |Vücut ısındıkça kan damarları genişler ve kan basıncı düşer. Kalp, bilinci korumak için daha fazla ve daha hızlı pompalanır, bu da kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde kalp krizlerine neden olabilir. |Sıcak hava, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibi solunum rahatsızlıklarını ağırlaştırarak nefes alma zorluklarına neden olur. |Dehidrasyon, böbreklere kan akışını sınırlayabilen kan basıncını düşürür. Bu, oksijen kaynaklarını keserek hasara neden olabilir. Aşırı sıcağa uzun süre maruz kalmak kronik böbrek hastalığına yol açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kimya-nobeli-imkansiz-derecede-kucuk-parcaciklarin-kesfi", "text": "Nobel Kimya Ödülü üç bilim insanına, televizyon ekranları ve LED lambalardaki uygulamaları ve doktorların bir tümörün damar sistemini görmesine olanak tanıyan cihazlarla, bir zamanlar yapılması imkansız derecede küçük olduğu düşünülen parçacıkların nanoteknolojideki temel keşiflerinden dolayı verildi. Ödül, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Moungi Bawendi'ye, Columbia Üniversitesi'nden Louis Brus'a ve New York'taki Nanokristal Teknolojisinden Alexei Ekimov'a verildi. Son derece alışılmadık bir olay yaşandı ve kazananların isimleri kamuya açıklanmadan dört saat önce İsveç medyasına sızdırıldı. Boyut değişikliklerinin aynı zamanda parçacıkların renk, optik, elektriksel ve hatta erime noktası gibi tüm özelliklerinde de değişikliklere yol açtığı yeni bir malzeme sınıfı olan nanopartiküllerin geliştirilmesi ilk olarak 1937'de teorik olarak açıklandı. Bir futbol topunun dünyanın tamamından ne kadar küçük olduğunu düşünün. Kuantum noktaları futbol topundan çok daha küçüktür. Nobel Kimya Komitesi başkanı Johan Aqvist, \"Uzun zamandır kimse bu kadar küçük bir parçacık yapabileceğinizi düşünmemişti\" dedi. Ancak 1980'lerin başında bağımsız olarak çalışan önce Ekimov ve ardından Brus başarılı oldu. Bununla birlikte, bilimsel keşiflerde sıklıkla olduğu gibi, buluşlarda idealden daha düşük sonuçlara ulaşmak için yöntemler kullanıldı .1993 yılında, bir başka bilim insanı Bawendi, daha sonra sıcaklık kullanılarak dikkatlice kontrol edilebilecek tohum veya başlangıç parçacıkları oluşturmanın bir yolunu tasarlayarak süreçte devrim yarattı. Yöntem, tam olarak doğru boyut ve kalitede parçacıklar oluşturma sürecini durdurmasına olanak tanıdı. Parçacıkların boyutu, en küçüğü için kırmızıyla başlayan, büyüdükçe mor, turuncu, sarı ve yeşile doğru ilerleyen bir spektrum izleyen renklerine yansıyor. Nobel ödülü sahipleri, ince altın yaprak tabakalarını mikroskop lamları üzerine yerleştirirken ilk altın nanoparçacıklarını yaratan İngiliz bilim insanı Michael Faraday'ın çalışmalarına 150 yıldan daha uzun bir süre öncesine dayanan nanoteknoloji yürüyüşüne devam ettiler. Bilimin geliştirilmesi onlarca yıl sürse de, ilgili ekipmanın elde edilmesi ne pahalı ne de zordur. Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı ve Tennessee Üniversitesi'nden Prof. Rigoberto Advincula, iyi bir lise laboratuvarında çalışan öğrencilerin nanobilim deneylerini yeniden üretebileceğini söyledi. Advincula, Nobel Komitesi kararını \"gerçekten iyi bir seçim\" ve \"çok gecikmiş\" olarak nitelendirdi. Advincula, geleceğe yönelik olasılığın, nanoteknoloji yöntemlerinin \"yapay zeka ve makine öğrenimi ile birlikte kullanılarak daha da yüksek seviyelere ulaşabilmesi\" olduğunu ekledi. Sonuçlar, tıbbi teşhis koymanın daha hızlı yollarını veya yeni sensörler için prototipler geliştirmeyi içerebilir. Olanaklardan ilham alan nanoteknoloji alanı hızla büyüyor. Nobel Kimya Komitesi üyesi ve Stockholm Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde kimya profesörü olan Olof Ramström, \"Bu alanda uygulamalar geliştirmek için çok yoğun çalışan birçok kişi var\" dedi. Amerikan Kimya Derneği başkanı Judith Giordan \"Kesinlikle çok heyecanlıyım\" dedi. \"Bu, bir fenomeni teorileştirmenin, onu laboratuvarda üretmenin ve ardından onu bir sonraki üretim düzeyine taşımanın harika bir örneği.\" Giordan, en heyecan verici uygulamaların, daha iyi ve enerji açısından daha verimli güneş pilleri yapmak ve doktorların ve bilim insanlarının kanser hücrelerini görüntülemesine olanak sağlayacak sondalar yaratmak için nanoteknolojiyi kullanacağını söyledi. Bawendi, Nobel Kimya Komitesi bu onuru bildirmek için aradığında yatakta uyuduğunu söyledi. Kesinti nedeniyle \"Kusura bakmayın\" dedi. \"Çok teşekkür ederim.\" Bawendi kendisini \"çok şaşırmış, uykulu, şok olmuş\" ve \"çok onur duyduğunu\" ifade etti. Brus, 1943'te Cleveland'da doğdu. Öğrenci olarak elektronik yapı okudu ve 1965'te Rice Üniversitesi'nden lisans, 1969'da Columbia Üniversitesi'nden doktora derecesi aldı. Doktora programının ardından 1973'e kadar ABD Deniz Araştırma Laboratuvarı'nda görev yaptı. Nanoteknolojideki ilk keşiflerine yol açacak çalışmaları yaptığı AT&T Bell Laboratuvarlarına katılmak üzere ayrıldığında. Ekimov, 1945'te eski Sovyetler Birliği'nde doğdu ve 1967'de Leningrad Devlet Üniversitesi Fizik Fakültesi'nden mezun oldu. Önemli keşiflerinden bazılarını, optik konusunda uzmanlaşmış bir araştırma enstitüsü olan St. Petersburg'daki Vavilov Devlet Optik Enstitüsü'ndeyken gerçekleştirdi. 20 yılı aşkın süredir Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşıyor. Normalde sıkı bir şekilde korunan bir sır olan Nobel ödüllü isimlerin sızdırılmasına neyin sebep olduğu belli değil. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi genel sekreteri Hans Ellegren, \"bilinmeyen nedenlerle gönderilen bir basın açıklamasının\" soruşturulduğunu söyledi. \"Yaşananlardan derin üzüntü duyuyoruz\" dedi. Nadir olsalar da Nobel sızıntıları eşi benzeri görülmemiş bir durum değil. 2018'de bir İsveç gazetesi, İsveç Kraliyet Akademisi'nin bir üyesinin kocasının, 2016 edebiyat ödülünü alan Bob Dylan da dahil olmak üzere kazananların isimlerini sızdırarak gizlilik kuralını defalarca ihlal ettiğini bildirdi. Yaklaşık 1 milyon dolarlık bir ödülün yer aldığı Nobel Ödülü, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından veriliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kullanmayi-bilenler-icin-en-etkin-silah-gozyaslari", "text": "Nerede, niçin ve nasıl ağlanacağını bilenler için gözyaşları, oynayan taşları yerine oturtan en etkili yöntemlerden biridir. Andy Murray ünlü bir İngiliz tenis oyuncusu. Profesyonel oyunculuğunun ilk başlarında, kortlarda kimseyi takmayan ve uzak tavırlarıyla izleyici üzerinde pek de olumlu bir izlenim bıraktığı söylenemez. Derken 2012'deki Wimbleton'da, 6 kez şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Roger Federer'e karşı oynadığı zorlu final karşılaşmasında, oyunu kaybetti. Mikrofonu eline alan Murray, hayranlarına teşekkür etmeyi denedi ama sesi titremeye başladı; konuşmasına devam edemedi ve gözyaşlarına boğuldu. İşte, o an Murray hayranlarının kalbini kazandı. Daha sonra bir konuşmasında, Wimbledon'ı raketimle değil, gözyaşlarımla kazandım diyecekti. Ne var ki gözyaşları bazen olumsuz tepkilere de yol açabilir. 1972'deki ABD başkanlığı seçiminde Demokratik Parti adayı Edmund Muskie yarışı hep ilk sıralarda götürüyordu. Ancak bir basın toplantısında karısının adını temize çıkartmaya çalışırken gözyaşlarını tutamadı. Amerikan kamuoyu bunu bir zayıflık olarak algıladı ve Muskie'nin üzerini çizdi. Hiç kuşkusuz gözyaşları insanların kaderini değiştirecek bir güce sahip. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Ancak gözyaşlarının niçin bu kadar etkili olduğu konusu hala belirsizliğini koruyor. Gözyaşlarıyla ağlamayı diğer duygusal ifade şekilleriyle karşılaştırdığınız zaman çok az şey bildiğinizi fark edeceksiniz diye konuşan Rijeka Üniversitesi'nden psikolog Asmir Gracanin, Bildiğimiz tek şey duygusal bir ağlamanın çok tuhaf bir şey olduğu. Pek çok hayvan gözlerini korumak için gözyaşı döker; ancak yalnızca insanlar duygulandıkları için ağlar. Ve insanlar yalnızca üzgün olduklarında değil, mutlu olduklarında, sevinçlerini kontrol edemediklerinde veya acı çektiklerinde de ağlar. Peki, bunu niçin yaparlar? Veya soruyu daha basite indirgersek, insanlar ne zaman kendilerini tutar, ne zaman gözyaşlarını koyuverir? diye soruyor. İnsanlar uzun zamandır ağlamanın ne anlama geldiği konusunda kafa yoruyor. Aristo'nun, gözyaşlarını idrar gibi bir salgı olarak değerlendirdiği söyleniyor. 1940'larda Aristo'nun bu yaklaşımından yola çıkan Amerikalı psikoanalist Phyllis Greenacre, kadınların gözyaşlarını penis kıskançlığına bağlıyor. Başka bir deyişle Greenacre, kadınların erkeğin idrar yapmasını gözyaşı dökerek taklit etmeye çalıştığını iddia ediyor. Darwin ise ortaya biraz daha kabul edilebilir bir sav atarak söyle diyordu: Gözyaşları gözü kaygan hale getirmekten başka çekilen acıları hafifleten bir etkiye sahiptir. Ancak Darwin gözyaşlarının bunu nasıl yapabildiğini açıklamamıştır. Ağlamanın temizleyici, biriken tortuları söküp atıcı bir etkisi olduğu görüşü bugün de geçerlidir. Ancak bu ne anlama geliyor? Freudcu bakış açısına göre baskı altında tutulan duyguların dışavurumudur. Başka bir yoruma göre de ağlamak, vücudu stresle oluşan zararlı kimyasallardan temizler. Bu kuramın ortaya çıkışı 1980'lere dayanır. O yıllarda biyokimyacı William Frey duygusal gözyaşlarının, duygusal olmayan gözyaşlarına göre protein açısından daha zengin olduğunu ileri sürüyordu. Ne var ki Tilburg Üniversitesi'nden Ad Vingerhoets, bu bulguyu defalarca test ettiyse de aynı sonuca ulaşamadı. Diğer vücut salgıları gibi gözyaşları da Vingerhoets'e göre kanın içeriğini yansıtır. Ancak bu, gözyaşlarının kanı bazı maddelerden temizlemek gibi bir işleve sahip olduğu anlamına gelmiyor. O halde niçin bazı insanlar gözyaşı dökmenin kendilerini rahatlattığını söylüyor? Gracanin'e göre nedenlerden biri, insanların kendilerini sürekli olarak mutsuz hissetmemeleri. Büyük bir olasılıkla duygu durumumuz gözyaşlarımız dindiğinde düzelmiş olabilir. Bir başka gözleme göre de ağlamak parasempatik sinir sistemini faal hale getirerek veya oksitosin düzeyini yükselterek vücudu rahatlatabiliyor. Ağlamanın başka yararları da olabilir mi? Son yıllarda bilim insanları ağlamanın işlevinin fizyolojik değil, sosyal olduğunu söylüyor. Gracanin, Ağlıyorsanız, dışarıya yardıma ihtiyaç duyduğunuz sinyali gönderiyor olabilirsiniz diyor. İlk bakışta gözlerden dökülen sıvının çaresizlik sinyali olarak algılanması çok tuhaf görünebilir. Ancak Maryland Üniversitesi'nden sinirbilimci Robert Provine, bunun nasıl evrilmiş olduğunu şöyle açıklıyor: Pek çok hayvan gözyaşı kesesinden salgılanan yaşlarla gözlerini temizler. İnsanlar evrildikçe gözyaşları ikinci bir işlev daha edindi. Eğer bir insan gözünü incittiyse veya herhangi bir hastalığa bağlı olarak acı çekiyorsa diğer insanlar onu rahatlatır veya yardımcı olur. Bundan sonra gözyaşlarının ortaya çıkışı birine yardımcı olmanın işareti haline gelir. Başka bir deyişle yardıma ihtiyacınızın olduğunu belli etmek için gözyaşı döküyorsanız, fiziksel veya zihinsel başka yaralanmalarda da gözyaşı dökmeyi alışkanlık haline getirmiş olabilirsiniz. Peki, rahatsızlık durumunda sinyal vermek için niçin gözleri kullanıyoruz? Örneğin, niçin terli avuç içleri veya solgun dudaklar aynı işi yapamıyor? Gracanin gözlerin en belirgin organ olduğunu ve herkesin avuç içlerine veya dudaklara değil, öncelikle gözlere baktığını söylüyor. Ağlamanın bu kadar etkili olmasının bir nedeni de, pek çok aktörün bildiği gibi, taklit edilmesinin zor olmasıdır. Gözyaşlarını güçlendiren en önemli unsur içten ve dürüst bir davranış olarak kabul edilmesidir diye konuşan Vingerhoets, Empatinin evriminde, gözyaşı dökme ve gözyaşlarından etkilenme becerisi çok önemli bir rol oynar diyor. Ağlayan bir kişiye gösterilen tepki pek çok faktöre bağlı olarak değişir. Örneğin ağlayan kişinin cinsiyeti önemli bir faktördür. Dişilik ve sulu gözlülük arasında var olduğuna inanılan klişeleşmiş ilişkinin aksine bilim insanları çok farklı bir gerçeğin geçerli olduğunu su yüzüne çıkartıyor. Bir erkeğin ağlaması erkeksi imajını zedeleyen bir davranış olarak algılanmıyor. Erkekler ağladığı zaman aynı sinyali göndermezler. Pek çok kültürde erkekler duygularını belli etmemek üzere koşullandırılmışlardır. Ancak bu kurallar sandığımız kadar güçlü ve yaygın değildir. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden psikolog Heather MacArthur ve Stephanie Shields erkeklerin hegemonyasındaki spor karşılaşmalarında, erkeklerin ağlamasının olumsuz bir tepki yaratmadığına dikkat çekiyor; sporun ağlama, kucaklaşma, sevinç çığlıkları atma konusunda erkeklere güvenli bir alan sunduğunu ileri sürüyor. Dahası bir erkeğin ağlaması yalnızca kabul edilebilir değil, aynı zamanda beklenilen bir davranış. Shields'in yürüttüğü bir deneyde, üzücü bir ortamda yoğun ancak kontrollü bir duygusallık sergileyen erkeklerin, en ufak bir duygusallık belirtisi göstermeyen erkeklere göre daha mert bir görüntü verdiğini belirtmişler. Shields'e göre bu tür dışavurumlar erkekleri daha insani ve duygusal varlıklar olarak resmediyor. Bu sonuç Queen Mary Üniversitesi'ndeki Duygusallığın Tarihi Merkezi başkanı Thomas Dixon'ı hiç şaşırtmamış. Dixon, Gözyaşları insana yalnızca güçlü ve mantıklı bir görüntü kazandırmaz; aynı zamanda erkeksiliğin en üst sınırlarında olduğunuz izlenimini yaratır diyor. Ağlama eylemi içinde daha pek çok gizemi barındırmakla birlikte çok sayıda yararı olduğu da yadsınamaz. İncinebilir, duygulanabilir insan görüntüsü bazen çok olumlu bir izlenim yaratır diye konuşan Vingerhoets, Ancak gözyaşlarının büyük bir titizlikle ve akıllıca kullanılması gerekir. Gözyaşlarının nasıl algılandığı, ne için ağladığınıza bağlı olarak değişir. Bunun önemli bir nedene bağlı olması ve olayın sizin bir yanlışınızdan kaynaklanmaması gerekir diyor. Nasıl ağladığınız da kritik bir rol oynuyor. Usul usul ağlamak, açıkça ve bağıra bağıra ağlamaktan daha etkilidir. İronik bir şekilde güçlü insanların ağlaması zayıf insanların ağlamasından daha etkilidir. Statüleri yüksek bazı insanlar ağladıklarında daha sempatik bir izlenim yaratırlar. - http://www.independent.co.uk/life-style/health-and-families/features/why-do-we-cry-the-science-of-tears-9741287.html - http://www.livescience.com/32476-why-do-we-cry.html - http://time.com/4254089/science-crying/ - https://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081217123831.htm - https://www.psychologytoday.com/blog/media-spotlight/201311/crying-shame"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/nazileri-bitiren-bilim-insani-alan-turing-2", "text": "Bilgisayar bilimi ve yapay zekanın yaratıcısı Alan Turing . O, çağının ötesinde bir matematik dehası ve savaşı bitiren kahraman bir bilim insanı olarak anıldı. Yazdığı ve çığır aşan bir tek Saptama problemi hakkında bir uygulama ile birlikte hesaplanabilir sayılar üzerine bilim makalesiyle, modern bilgisayarların neler yapabileceğini gösterdi. Bugün kullandığımız bilgisayarların yolunu açtı. Bu makaleyi yazdığında yalnızca 24 yaşındaydı. Bilgisayarın bugün ne anlama geldiğini ve neler yapabileceğini az çok biliyoruz. Ancak bir zaman makinesine girip bundan seksen yıl öncesine gitsek ve karşımıza çıkan ilk insana bilgisayar desek aklına hesap yapan bir insan gelirdi. Çünkü o dönemin bilgisayarları, bir masanın başında hesap yapan ve yaptıkları bu hesapları tablolar halinde kitaba çeviren insanlardı. Ve bilim insanlarından bankacılara birçok insan, onların hazırladığı bu hesap kitaplarını kullanarak çalışıyordu. Belki de hesap-kitap sözü buradan geliyordu. Ancak Charles Babbage isimli bir polimat , söz konusu tabloların hatalarla dolu olduğunu söyleyerek bu duruma karşı çıkacak ve insanların yaptığı hesapları hata yapmadan gerçekleştirmesi amacıyla bir makine tasarlayacaktı. Bu icadına Fark Makinesi adını koydu. 1837'de bu makinenin prototipini de üreten Babbage için bu yeterli değildi. Çünkü bu makine sadece toplama yapabiliyordu. O, her türlü hesabı yapabilen bir makine geliştirmek istemiş ve aslında teoride başarılı da olmuştu. Analitik Makine adını verdiği bu cihaz, ana işlemci ve bellek de dahil olmak üzere temel bilgisayar özelliklerine sahip olacaktı. 1871'deki ölümüne kadar - lokomotif büyüklüğünde olması beklenen - bu makinenin üretilebilmesi için uğraşsa da başarılı olamayacaktı. Programlanabilir bir bilgisayarın üretilebilmesi için tarih yapraklarının dökülmesi gerekiyordu. Ta ki Alan Turing'e kadar! Turing, 1936 tarihli On computable numbers with an application to the Entscheidungsproblem, Türkçesiyle Saptama problemi hakkında bir uygulama ile birlikte hesaplanabilir sayılar üzerine makalesiyle, modern bilgisayarların neler yapabileceğini gösteren çığır açıcı bir makaleyle bugün kullandığımız bilgisayarların yolunu açacaktı. Bu makaleyi yazdığında yalnızca 24 yaşındaydı. Entscheidungsproblem kavramı, 1928'de Alman matematikçi David Hilbert'in bir matematik önermenin doğruluğu veya yanlışlığına karar verebilecek bir algoritmanın olup olamayacağını irdeliyordu. Karar problemi adı verilen bu problemin çözümü, bilgi işlem teknolojilerinin gerçek olması, bir başka deyişle, tüm hesaplama işlemini bir makinenin yapabileceği anlamına geliyordu. Bunun üzerine Turing, matematiğin tüm problemlerini çözebilecek bir makine düşledi. Eğer matematik, karar verilebilir bir bilim dalıysa, kurallara bağlı matematiksel bir problemi çözmek için sonsuz bir kağıt şeridine basılan sembolleri okuyabilecek bir makineydi bu: Sembolü sil veya yeni bir sembol yaz; şeridi bir boşluk sola veya sağa kaydır veya dur. Şeridin kendi içinde de kurallar belirlenerek fonksiyonları gerçekleştirebilecek şekilde programlanabilen bir aygıttı söz konusu olan: Turing Makinesi! Turing Makinesi'ni başlangıç noktası olarak aldığımızda modern bilgisayar biliminin kurucusu kimdir sorusunun cevabı da Alan Turing olarak karşılık buluyor. Çünkü bugünkü anlamda bir bilgisayar için model oluşturan fonksiyonel makinenin kuramsal altyapısını oluşturan oydu. Ancak Turing, kuramsal çalışmaları kadar pratiğe de önem veriyordu. Turing için modern bilgisayar biliminin kurucusu olduğu kadar 2. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştiren bilim insanı da diyebiliriz. Savaş sırasında neredeyse herkesin çözülemez dediği, Nazilerin şifreli mesajlarını, hummalı bir çalışmanın ardından geliştirdiği bir bilgi işlem teknolojisiyle çözen Turing, savaşın da daha kısa sürede nihayete ermesini sağlayacaktı. Şimdi biraz geriye gidelim ve Alan Turing efsanesinin nasıl başladığına bakalım. Babası Hindistan'da görevli bir devlet görevlisiyken Alan'ın 23 Haziran 1912'deki doğumu için Londra'ya dönmüştü ailesi. 14 yaşında Dorset'teki tutucu bir okul olan Sherborne School'a gönderilen Alan, daha o yaşlarda bilime meraklıydı ve kendine has bir dehaya sahipti. Genç Alan, Calculus öğrenmeden ileri matematik problemleri üzerine kafa yoruyor ve çözme başarısını da gösteriyordu. Daha o yaştayken Albert Einstein'ın çalışmalarını kavrayabiliyordu. Bu deha, öğretmenleri tarafından fark edilse de tutucu bir okuldaydı ve gelişip serpilmesi için bir rampaya ihtiyacı vardı. Tam da bu süreçte, dramatik bir olay yaşadı. Sherborne'daki son döneminde yakın arkadaşını kaybetti. Bunun üzerine tüm dinsel inançlarından sıyrılarak ateist oldu. Eğitimine, İngiltere'deki birçok dehanın buluşma noktası Cambridge'deki King's College'da devam eden Alan, aldığı matematik eğitimini 1934'te onur derecesi ile tamamladı. Tabii bu başarısı, onu akademik üye mertebesine taşıyacaktı. Ardından Alan Turing efsanesini yaratan hesaplanabilir sayılar çalışmaları başlayacaktı. Turing'in o makalesi, ileriki on yıllarda bir devrime ve paradigma değişimine neden olarak Bilgisayar Çağını getirmişti. Çünkü Turing'in çalışmaları, hesaplama işlemini makinelere yaptırarak çığır açıcı bir buluşa imzasını atacaktı. Bugünkü bilgisayarlar ve onları işleten programların özü bu kavram üzerine kuruluydu. Tabii Turing'in çalışmaları başlı başına büyük etki yaratmasının yanı sıra birçok bilim insanının da bir noktada eksik kalan çalışmalarını tamamlaması açısından önemliydi. Sözgelimi, Alman matematikçi Kurt Gödel'in evrensel makine çalışmalarına büyük bir dayanak noktası sağlamış ve Turing Makinesi kavramının ortaya atılmasına neden olmuştu. Bu tip bir makine, algoritmada karşılığını bulan matematik hesaplamaları yapabilirdi. Ancak Turing, bugün durma problemi olarak da bilinen, Turing makinesinin yeterliliğine algoritma ile karar vermenin imkanı olmadığını ve bu sebeple söz konusu problemin çözümsüz olduğunu gösterecekti. Dünya Savaşı sırasında Nazilere büyük bir güç veren üç çarklı Enigma makinesi, ordunun bütün stratejik manevraları için talimatların iletimini içermesi bakımından kritik bir öneme sahipti. Almanlara göre bu makinenin şifreleri çözülemezdi. Ancak unuttukları biri vardı: Alan Turing! Şimdi yukarıda sadece değindiğimiz, Turing'in savaşı erken bitiren icadını daha derinlemesine inceleyelim. 2. Dünya Savaşı, Turing'in isminin sadece bilim değil dünya tarihine de yazılmasına neden olmuştu. Turing, İngiltere istihbaratının uzun süredir yakın markajındaydı. Çünkü Turing, yaptığı çalışmalarla savaşın kilit stratejik alanlarından şifre çözme konusunda ülkesine yardımcı olabilirdi. Bunun üzerine Turing, Nazi şifrelerinin çözülmesi için çalışan Bletchley Park'a davet edilmişti. Burada Government Code and Cypher School'da Alman ordusunun elindeki Enigma makinesinden çıkan şifreli mesajların çözülmesi için sıkı bir çalışma yürütülüyordu. Ancak bu çaba yeterli değildi, böylesi büyük bir savaşta, düşmanınızın manevralarını önceden kestirebilmek ve gerekli önlemleri alabilmek için çok hızlı şifre çözümü yapılması gerekirken kısa şifrelerin çözümleri bile bazen günler alabiliyordu. Zira bu şifrelerin çözümü manuel, yani insan eliyle yapılıyordu. Çözüm, Turing'in dehasında saklıydı. Turing, Kimse bu konuda bir şey yapmıyor, bu tamamen benim işim olabilirdi. diyerek kolları sıvadı ve başına geçtiği Hut 8 ekibiyle birlikte Alman deniz kuvvetlerinin şifreli mesajlarını çözmeye girişti. İsmini, bombe adı verilen eski bir Polonya teknolojisinden alan, ancak Turing'in dokunuşuyla daha etkin bir hal alan devasa Bombe tasarımı, Nazilerin çözülemez dediği Enigma makinesinin şifrelerinin deşifre edilmesini sağlayacaktı. Ancak bu süreç oldukça sancılı geçecekti. Bombe, temel olarak şifreli metinden bir parça alıyor ve Enigma'nın çark ve dağıtım tablosunun kombinasyonlarından geçiriyordu. Makine, ayrıntılı olarak incelemeye değer kombinasyonları çıkarana kadar çeşitli çelişkiler üretiyor ve daha az olası kombinasyonları kendi kendine eliyordu. Bunu bir insanın yapması günler ve haftalar alabilecekken Bombe bu süreyi gün ve günlere indiriyordu. Bununla birlikte Turing, Bletchley Park'ta çalıştığı süre boyunca kriptoloji alanında fayda sağlayacak birçok yöntem geliştirmişti. 1942'de geliştirdiği ve Almanların stratejik emirlerini şifreleyen Lorenz şifre makinesinin çarklarındaki dizgiyi elle çözmeye yarayan Turingismus ve dünyanın ilk programlanabilir dijital elektronik bilgisayarı Colossus bunlardan yalnızca ikisiydi. Alan Turing'in geliştirdiği elektromekanik şifre çözme makinesi Bombe Almanların şifresi çözülemez dediği Enigma makinelerinin işleyişini çözerek İngiltere'nin Nazi Almanyası karşısında zafer kazanmasını sağlamıştı. Bu hatalı uygulamalar onun psikoloji üzerinde olumsuz etkiler yapmaya başlamasına rağmen o, bilim merakından ve çalışkanlığından vazgeçmedi. Matematiksel biyolojide, organizmalara biçim veren morfogenez kavramı üzerine çalışmalar yürüttü. Bu makaleleri 1992'ye kadar yayımlanmadı. Not: Başrollerini Benedict Cumberbatch ve Keira Knightley'in paylaştığı 2014 yapımı The Imitation Game filmi hem Enigma'nın şifre çözüm sürecini hem de Turing'in cinsel tercihleri sebebiyle yalnızlaştırılmasını konu ediniyor. 1936-38 arasında Princeton Üniversitesi'nde Alonzo Church danışmanlığında doktorasını veren Turing, hocasıyla birlikte, fonksiyonların Turing Makinesi kullanılarak hesaplanabileceğini ileri süren bir tezi ortaya attı. Bu tez kanıtlanamasa da bilgisayarcılar tarafından genel olarak kabul gördü. Turing Makinesi, günümüzde kullanılan bilgi işlem süreçlerinin hafıza, girdi-çıktı ve programlama özelliklerini öngörüyordu. Turing, herhangi bir matematiksel ifadenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu belirleyebilecek bir prosedür olmadığını kanıtladı. Sonuç: Matematik kökten çözülemezdi. 1. Dünya Savaşı sırasında şifresiz ya da kırılması kolay şifrelerle Almanları zor durumda bırakan iletişim sisteminin yenilenmeye ihtiyacı vardı. Alman Ordusu, aradığı çözümü 1918'de bulacaktı. Alman mühendis A. Scherbius'un patentini aldığı Enigma, yıllar süren eğitim ve geliştirme çalışmalarının ardından 1928'de faaliyete geçirilerek Nazilere 2. Dünya Savaşı'nın başında büyük bir üstünlük verdi. İşleyişi: Denizaltılardan demiryollarına binlerce noktada kullanılan Enigma, ilkin güvenli olarak gönderilmesi gereken bir iletiyi şifreliyor. Ardından şifrelenmiş mesaj, alıcısına radyo, telgraf veya kurye tarafından ulaştırılıyor. Alıcı da yine Enigma'yı kullanarak mesajı deşifre ederek kodlanmamış düz metin haline getiriyordu. Savaş boyunca yüz binden fazla üretilen Enigma, Hitler'in en büyük gücüydü. İngilizler, Enigma şifresini kırmak için 12.000 personel görevlendirdi. Ancak hiçbiri Alan Turing kadar başarılı olamayacaktı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/prof-dr-nihat-berkere-turk-fizigi-derneginden-onur-odulu", "text": "Türk Fizik Derneği 2017 yılı Onur Ödülü Kadir Has Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nihat Berker'e verildi. Bilimsel araştırmaları ile öne çıkan, gençleri destekleyen, ülkemizde fizik bilimine önemli katkı sağlayan bilim insanlarına 2008'den bu yana her yıl Türk Fizik Derneği tarafından verilen Onur Ödülü, bu yıl Kadir Has Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nihat Berker'e verildi. Ödül töreni 6-9 Eylül tarihlerinde 32'ncisi düzenlenecek Uluslararası Fizik Kongresi'nde gerçekleştirilecek. Prof. Dr. Nihat Berker ayrıca Turkish Time Dergisi'nin gerçekleştirdiği 'Bilime Yön Veren 100 Türk' listesinde de yer alıyor. Turkish Time'ın araştırması, bilim insanlarının araştırmalarının aldığı atıf sayısına göre yapıldı. Prof. Dr. Nihat Berker'in istatistik mekanik ve faz geçişleri alanlarında imza attığı birbirinden değerli çalışmalara, bugüne dek yerli ve yabancı birçok bilim insanının araştırmasında atıf yapıldı. 1979 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başlayan Nihat Berker, 1988 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Profesör ve 2004'de Emeritus Profesör unvanını aldı. 1999'da Türkiye'ye kesin dönüş yapan Prof. Dr. Berker, 2007 yılında Almanya'nın en prestijli ödüllerinden biri olan Humboldt Ödülü'nü de kazandı. Kadir Has Üniversitesi bünyesinde ücretsiz lise öğrencilerine yönelik Arttırılmış Mekanik ve herkese açık Oryantalizmin Uygulaması ve Teorisi: Lawrence Durrell ve Edward Said dersleri de veren Prof. Dr. Berker, her yaştan genç insanların yetişmesine katkıda bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/roma-cumhuriyetinin-sonunu-bir-yanardag-patlamasi-mi-getirdi", "text": "Eski tarihçiler, MÖ 44'te Sezar'ın öldürülmesinden sonra güneşin gizemli bir şekilde ortadan kalktığını ve bunu soğuk ve mahsul kıtlığı yaşanan bir dönemin izlediğini anlatıyordu. Bugün, bilim insanları ve tarihçilerden oluşan bir ekip ise tarihte bilinen en büyük süper volkan patlamalarından birinin MÖ 43'te yaşandığını keşfetti; bu patlama da muhtemelen iki yıllık garip hava ve mahsul kıtlığa katkıda bulunmuştu. Bu dönem aynı zamanda Cumhuriyet'in dağılması ve İmparatorluk'un oluşmasına ister istemez uygun koşulları hazırlamıştı. İlk olarak Sezar'ın Idus Martiae'deki suikastından sonra kararan gökyüzüne büyük olasılıkla Etna Dağı'ndaki küçük bir patlama neden olmuştu. Ancak ertesi yılın başında, ocak veya şubat aylarında daha büyük bir patlama meydana gelmişti; Alaska'daki Okmok Yanardağı patlayarak 10 kilometre genişliğinde bir krater açıklığı oluşturmuştu. Bazı araştırmacılar bu ilişkiye oldukça şüpheci yaklaşıyor. Çünkü Cumhuriyet'in patlamadan çok daha önce çöküş yolunda olduğuna dikkat çekiyorlar. Sözgelimi Sezar, MÖ 49'da Rubicon'u geçmiş ve Roma'daki iç savaşı hızlandırmıştı; bundan beş yıl sonra ise ömür boyu diktatör seçilecekti. Charles Üniversitesi'nden arkeolog Guy Middleton, Cumhuriyet'le ilgili sorun popüler bir devrim ya da geçim krizi değil, politik, derin kökeni olan seçkinler arasındaki savaştı diyor. Grönland'daki derin buz çekirdeklerinden elde edilen ışığı bloke eden sülfat partiküllerindeki ani artışlar, daha önce bu dönemde büyük bir patlama meydana geldiğini göstermişti. Ancak kesin yeri ve zamanlaması bir gizemdi. McConnell'in ekibi, buz çekirdeği araştırması sırasında 35 parça volkanik cam bulmuş, bileşimini o sırada aktif olduğu bilinen volkanların jeokimyasal parmak izleriyle karşılaştırmıştı. Bu tür eşleştirmeler çoğu zaman belirsiz ve sonuçsuzdur. Ancak bu kez, bugün aktif kalan bir kalkan yanardağı olan Okmok bunu açıklayabiliyordu. Bilim insanları, daha sonra bir iklim modeli yoluyla patlamayı simüle etti. Bazıları, patlamanın etkilerinin abartıldığını düşünse de aerosollerin Güney Avrupa ve Kuzey Afrika'yı 7 C'ye kadar soğutabileceğini buldular. Ekip bu modellemenin ardından söz konusu tarihlere kadar geriye uzanan üç ağaç halkası arşivine bakarak iklim ile ilgili destekleyici kanıt arayışına girdi. İskandinavya ve Kuzey Amerika'dan gelenler, MÖ 43 ve 42'de net soğuma gösteriyordu. Ancak Alplerden gelen örnek, patlamadan 10 yıl önce başlayan bir soğuma eğilimine işaret ediyordu. Anchukaitis, Roma Cumhuriyeti'nin tarihini iklime ve volkanlara bağlayacaksak bu kayıtlardan daha fazlasına ihtiyacımız var diyor. Ve ortada birtakım tarihi belgeler de var. Sözgelimi MÖ 42'de öldürülen Romalı devlet adamı ve düşünür Cicero, mektuplarında, patlama zamanındaki soğuk havadan bahsediyordu. Diğer kaynaklar, Nisan ayında Kuzey İtalya'da ve ertesi yıl Kuzey Yunanistan'daki kıtlıkları da belgeliyor. Örneğin ünlü tarihçi-yazar Plutarkhos, Romalı komutan Marcus Antonius'un ordusunun MÖ 43 yılının nisan ayında korkunç bir kıtlıkla karşılaştığını ve yabani meyve, kök ve kabuk yemek zorunda kaldıklarını yazmıştı. Başka bir tarihçi olan Appianus ise Roma'nın MÖ 42'de kıtlıkla harap olduğunu söylüyordu. Yale Üniversitesi'nden tarihçi Joseph Manning, Mısır'da da benzer kıtlıklar görüldüğünü ve bu durumun ülkeyi zayıflattığını ve bu durumun Augustus için fethin yollarını açarak İmparatorluk için uygun koşulları sağladığını belirtiyor. Bununla birlikte olası iklim soğumasında bile Akdeniz toplumunun çökmeyeceğini ifade eden Manning, bunun çökme veya dayanıklılıktan daha karmaşık olduğunu ve buna bazı toplumların iyi bazılarının ise kötü yanıt verdiğini söylüyor. Tarihte yaşanan bu tarz iklim anomalileri, gelecekte yaşayacağımız iklim kaynaklı olaylara nasıl yanıt verebileceğimize ışık tutabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/soyut-yuzeylerin-inatci-kasifi-maryam-mirzakhani", "text": "2008'den bu yana Stanford Üniversitesi'nde matematik profesörü olarak çalışan Maryam Mirzakhani, 2014 yılında Matematiğin Nobeli sayılan Fields madalyasını alarak bu ödülü kazanan ilk kadın olmuştu. İranlı matematikçi geçtiğimiz Cuma günü yaşamını yitirdi. Yalnızca 40 yaşındaydı. Mirzakhani meme kanseriydi. Princeton Üniversitesi'nden matematikçi Peter C. Sarnak, ölümünün dünya çapındaki tüm matematikçiler için büyük bir kayıp olduğunu söyledi. Sarnak, \"Yapacağı harika işlerin tam ortasındaydı\" dedi. \"Sadece birçok sorunu çözmekle kalmadı. Bu alanda çalışan insanlar için çok önemli araçlar geliştirdi\" dedi. Mirzakhani'nin matematiği, dinamik ve geometrinin karşılıklı etkileşimi ile ilgiliydi. Mesela, bir bilardo masanız olsa ve bir noktadan topa vursanız, top kenarlara çarparak sonsuza dek hareket ederken, topun güzergahını görmek istersiniz. Topun güzergahı bilardo masanızdaki her noktayı kapsayacak mı? Bu genel olarak hala cevaplanamamış bir sorudur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/stephen-hawkingin-vizyonu-kararliligi-milyonlarca-insana-ilham-verdi", "text": "ALS hastalığına karşı büyük bir savaş veren, dayanıklılığın simgesi haline gelen ve fizik biliminde çığır açan dahi bilim insanı Stephen Hawking, 76 yaşında Cambridge'deki evinde hayatını kaybetti. Dünyanın en büyük bilim insanlarından biri olarak görülen Hawking, hem uzayın sonsuzluğunda hem de kuantum teorisinin alt-moleküler dünyasında, zamanın başlangıcında ve sonunda ne olacağını tahmin edebileceğini iddia eden insanoğlunun anlama yetisinin sınırlarını araştırmıştı. Çalışmaları, evrenin kökenlerinden kara deliklerin gizemlerine ve hatta zaman yolculuğu ihtimaline kadar uzanıyordu. Ne yazık ki zekasının gücü, vücudunun zayıflığıyla zalimce çelişiyordu. 21 yaşındayken motor nöron hastalığına yakalandı. İlk teşhiste Hawking'e sadece 2 yıl yaşayabileceğini söylediler. Ancak 76 yaşına kadar savaştı. Hawking hayatının büyük kısmını tekerlekli sandalyede geçirdi. Durumu kötüleştikçe, kaşlarını hareket ettirerek iletişim kurmak zorunda kaldı ve ses sentezleyicisiyle konuşmaya başladı. Küresel şöhreti, 1988'de çok satan Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Kara deliklere kitabının beklenmeyen başarısıyla başladı. Çizgi televizyon şovu The Simpsons'a konuk olması ve ardından Pink Floyd'un kendi elektronik sesini içeren albümü ile şöhreti popüler kültüre dönüştü. 1962'de Cambridge'de yüksek lisans eğitimine başlayan Hawking, 1979 yılında, bir zamanlar Sir Isaac Newton'a da verilmiş olan Lucasian Matematik Profesörü unvanını aldı. 2009 yılında kürsüden emekliye ayrıldı ve ölümüne kadar uygulamalı matematik ve teorik fizik bölümünde araştırma direktörlüğü yaptı. Web'in mucidi Sir Tim Berners-Lee de \"Devasa bir aklı ve harika bir ruhu kaybettik. Huzur içinde yat, Stephen Hawking\" dedi. 8 Ocak 1942'de, Galileo'nun 300. ölüm yıl dönümünde doğan Hawking, hem 'Pi Günü' hem de Albert Einstein'ın doğum günü olan 14 Mart tarihinde aramızdan ayrıldı. Ömrü matematik ve fizikle geçen biri için oldukça anlamlı tarihler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi", "text": "Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20'ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20'de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan. Türkiye'nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka'yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65'ten 387'ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka'nın şu anda Ar-Ge'ye harcadığı oran Türkiye'nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor. 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız. 2000'li yıllara girildiğinde Türkiye'nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe gayrı safi milli hasılanın %0.46'sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır . Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır. Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge'ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020'de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH'larının %2.4 'ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye'nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. Yani Türkiye'nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor. Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye'den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye'den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır. Burada kaliteli yayın ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index'e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir . Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science'da çıkan tüm yazıların %5'ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30'unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler. Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD'de Fermi Laboratuvarı'nda bir proton hızlandırıcısı , daha sonra da CERN'de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı inşa edilmiştir. Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970'li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km'lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008'de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. Bu süreç içinde Türkiye CERN'e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi'nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi'nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35'i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır. Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters'da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı. LIGO gözlemevi ABD'de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi ve İtalya'nın Pisa kentine yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50'den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO'ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunmamaktadır. COVID-19'un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020'de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar soğutmalı-elektron-mikroskobu , sinkrotron x-ışınları kırınımı , ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye'den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye'de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye'den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum. Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930'lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli. Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün'de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye'nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür. Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere'nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı. Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index'i kullanmayı tercih ettim. Burada kalite ile kastedilen 'dergi etki faktörünün' yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. 1869'dan beri Ingiltere'de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5). İlk 400'de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye'nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500'e girebilen 5 üniversite varken, 2020'de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5'te görebiliriz. Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye'ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular. Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye'de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent'in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411'den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır. Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır. Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım. 2017 yılında Türkiye'den 5 üniversite ilk 500 listesine girerken, 2020'ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi'nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz. Türkiye'nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent'in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz. Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye'deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor. Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye'deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir. Türkiye'nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye'den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre'nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye'deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index'de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır. Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye'nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge'ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur. Şekil 7. Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar. Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015'te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye'nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı'nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği'nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa'daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/universitelerimizde-ileri-teknoloji-uretimlerinden-bazi-ornekler", "text": "Üç vakıf üniversitesi arasında ortak çalışma örneği. Mikro Ölçekte Kabarcıklı Hidrodinamik Kavitasyon ve Biyomedikal Tedavilerdeki Uygulamaları: Hidrodinamik kavitasyon, bir faz değişimi mekanizmasıdır. Kavitasyonda sıcaklık sabitlenip lokal basınç düşürülerek faz değişimi tetiklenir. Kavitasyon, lokal statik basıncın kritik bir değerin altına düşmesiyle oluşmaya başlar. Hidrodinamik kavitasyon, ısı oluşturmaması, daha az yan etkiye yol açmasının beklenmesi, daha az masraflı ve enerji tasarruflu olması nedeniyle kanser tedavilerinde ve diğer tıbbi uygulamalarda ultrasonik kavitasyona alternatif olarak kullanıma aday bir metottur. Ayrıca, hassas uygulama sistemiyle hidrodinamik metodla kabarcık kavitasyonlu akış sonucu oluşan yüksek enerjili kabarcıklar istenilen noktaya hedeflenebilir ve böylelikle kabarcıkların içe patlamasının yıkıcı etkisi hasta dokuları rahatlıkla tedavi edebilir. Makine mühendisliği, tıp ve moleküler biyoloji bölümlerinin ortaklaşa yürüttüğü multidisipliner bir seri çalışma devam etmektedir. Üroloji doktoru Prof. Dr. Sinan Ekici başkanlığında yürütülen çalışmaların araştırma ekibi başta Doç. Dr. Ali Koşar, Doç. Dr. Devrim Gözüaçık ve Prof. Dr. Işın Doğan Ekici'den oluşmakta, araştırmaların değişik aşamalarında pek çok değerli bilim insanından destek alınmaktadır. Çok merkezli TÜBİTAK destekli projeler sonucu mikro ölçekte kabarcıklı hidrodinamik kavitasyonun böbrek taşı tedavisinde ve tümör dokusunun yok edilmesinde kullanılabileceğini ortaya koydular. Hidrodinamik kavitasyonun tıbbi kullanım patenti Doç. Dr. Ali Koşar tarafından alındı. Halen süren projede biyomedikal klinik uygulamalar için alet geliştirme üzerinde çalışılmakta ve teknolojik üretim için alt yapı hazırlanmaktadır. Hidrodinamik kavitasyon prensibiyle çalışan tıbbi araçlar, ultrason ve diğer yüksek teknoloji temelli araçlara göre çok daha uygun maliyetli bir şekilde üretilebilir ve pazarlanabilir olacaklardır (Bu araştırma 2015 yılı ARTEMA-Erginkan yenilikçi teknoloji ödülünü aldı). a) Elektronik bölümünde çalışan Rektör Abdullah Atalar daha 1976 yılında ilk kez PC'sini yaptığı gibi birçok buluşu yanında akustik mikroskobu da yapmıştır. b) Rektörün kardeşi olan elektronik bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ergin Atalar ise 42 ABD patentine sahiptir ve NM görüntüleme tekniklerinde uluslararası üne sahiptir, sağlık alanında da kısmen ticarileşen birçok cihaz üretmiştir. c) Bilkent Üniversitesi bünyesinde UNAM ve NTAM gibi 2 ayrı araştırma merkezinde özellikle üretim safhasına ulaşan başarılı çalışmalardan biri olan UNTAM müdürü ve TÜBA üyesi Ekmel Özbay'ın ülkemizin ilk chip üretimi projesinden ilk yazımızda vermiştik. UNAM da ise Prof. Mehmet Bayındır yüksek enerjili kırmızı dalga boyunda ışınları kanserli dokuya taşıyarak ameliyatı kolaylaştıran fiber optik malzemeyi üretti. Saim Çıracı hidrojeni bağlayacak ve depolayarak ihtiyaca göre saklayacak nano-polimer başta olmak üzere birçok ileri teknoloji malzemesi geliştirdi. Diğer genç kadro da birçok yeni kullanım alanı malzemenin sentezini yaptılar. Bu üniversiteye bağlı Cyberpark'ta birçok teknoloji firması ihracat yapacak düzeye geldi. Sabancı üniversitesi araştırıcıları ticari değeri yüksek ileri teknoloji c-fiber gibi özel ürettikleri ileri teknolojik malzemelerle Holding fabrikalarını . desteklediler. Teknopark İstanbul'da hayata geçecek olan Kompozit Teknolojileri Mükemmeliyet Merkezi, kompozit malzeme teknolojileri alanında çalışacak merkezi de kurdular. Ayrıca SÜ önümüzdeki 10 yıl boyunca her biri 1 milyar dolarlık bütçe ile desteklenecek olan İnsan Beyni ve Grafen projelerine Türkiye'den katılan tek kurum olarak, projelerin Türkiye yürütücüsü oldu. Analitik kimyada birçok biyo-sensör üretilerek kullanıma sunuldu. Ege ve İzmir'deki diğer Üniversitelerde ileri düzeyde tıbbı alet ve materyal geliştirildi. Dokuz Eylül Tıp Fakültesi'nde hizmete sunulan Biyotıp Merkezi, çok boyutlu ve uluslararası bir araştırma yolu olmada ilerliyor. Koç, Sabancı, Özyeğin, Kültür, Okan gibi holdingler tarafından kurulan vakıf üniversiteleri kendi holdinglerine teknik destek sağlayarak daha çok araştırma kaynağı bulmakta. Bu kaynaklarda ürettikleri teknolojileri doğrudan kendi holdinglerinin üretim alanlarındaki yatırımlarıyla teknolojiye aktarıyorlar. Kimya Bölümünde genç Profesör Rana Sanyal B.Ü. Kimya Araştırma merkezinde polimerik sentez ve ilaç uygulamaları, kanser tedavisine yönelik çalışmalarıyla sağlam dokulara zarar vermeden ilaçların polimer moleküle kuyruk şeklinde bağlanıp kanserli dokulara taşınmasını sağladı, bu teknikle kanserlerin kemoterapik tedavisinde yeni bir çığır açtılar. Proje paralarıyla kurdukları araştırma merkezi daha büyük başarılara imza atacak düzeye ulaştı, ülkemizde çalışmak araştırma yapmak isteyenin kaynak bulabileceğini gösterdi. 19. yüzyıldaki vahşi kapitalist sistemle sanayileşme, kölelik, pazar yaratma ve ucuz ham madde sağlamaya yönelik fakir ülkeleri kolonileştirerek sömürme ve insanları köleleştirme, zengini daha zengin yapma gibi işlevlerine karşın yeni ileri teknoloji verilen örneklerde görüleceği gibi, daha yeni bilgi çağı sanayileşmesi, eski sanayi gibi kas gücü ve sermaye değil, bilim ve bilgiye dayalı olduğundan, çevre dostu ve sosyal adaletli, insancıl olarak ilerleyerek bizim gibi geç sanayileşen ülkeleri de sıçratacak imkanlara sahip gelişmektedir. Ülkemizde plansızlık ve ileriyi görememe sonucu önce her üniversitede fen-edebiyat fakülteleri açma zorunluluğuna 2. eğitim de eklenince, temel bilimlerde mezun sayısı çok arttı. İş alanı yetersizliği nedeniyle bu bölümlerin mezunları işsiz kalınca, ülke geneline yayılan vakıf üniversitelerinin, öğrencilerin kolay mezun olacağı cazip bölümlerin artışına nedeniyle özellikle son 5 yılda fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimler ve hatta matematik bölümleri tercih edilmez oldu. Bunun sonucu öğrenciler bu bölümleri tercih etmeyince, çoğu üniversitemizde iyi yetişmiş, birçoğu yurt dışı doktoralı, başarılı, araştırma potansiyeli yüksek öğretim üyelerine rağmen, ülkemiz Samsun-Adana hattının doğusundaki ve hatta Trakya'da temel bilim bölümleri kapatıldı. Oysa bilime dayalı teknolojiyi destekleyen temel araştırmalar asıl bu bölümlerde yapılmakta, yayın sayısı da bu bölümlerdeki araştırmalarla artmaktadır. Bu kadar uzun sürede oluşan bu alt yapı ve araştırma potansiyeli heba edilmeden, temel bilimlerden kaçışı önlenmelidir. Aksi halde teknoloji de, tıp da diğer uygulamalı bilimler de gelişemez. Kalkınmamız da bilim ve teknoloji toplumu olmamız da bu tercihe bağlıdır. - Bilim ve Teknoloji Tarihi, H.M. Doğan Anı Yayıncılık 2010 Ankara - M. Doğan Ülkemiz İleri Teknoloji üretiminde Sıçrama Yapma eşiğine geliyor CBT - Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1481. sayı, sayfa 18, 7 Ağustos 2015 - M. Doğan Kayserililerin son yeniliği: Temel Araştırmalara Destek CBT - Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1496. sayı, 13 Kasım 2015 - M. Doğan 30 Milyar dolarlık kimyasal madde ithal ediyoruz CBT - Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi 1468. sayı, sayfa 19, 8 Mayıs 2016"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yalnizlik-beyne-zarar", "text": "ABD Nörobilim Cemiyeti'nin yıllık toplantısında çalışmalarının sonuçlarını sunan bilim insanları, bir ay boyunca yalnız bırakılan farelerin beyinlerinin bazı bölümlerinde sinir hücrelerinin küçülme de dahil bir dizi değişim gözlemlendiğini bildirdi. Benzer hasarların yalnız yaşayan insanların da beyninde oluşup oluşmadığı bilinmiyor ancak bu tip bir değişim insan beyninde de gerçekleşiyorsa, söz konusu araştırmanın sonuçları, zamanının çoğunu yalnız geçiren insanların sağlığıyla ilgili çıkarımlar yapmamızı sağlayacak nitelikte. Nörobiyolog Huda Akil , yeni sonuçların yakın tarihli diğer beyin çalışmaları ile birlikte sosyal türler için izolasyonun zarar verici olduğunu açık bir şekilde gösterdiğini söylüyor. Akil, yalnız kalmanın beynin temel yapısını değiştirdiğiyle ilgili hiçbir şüphenin olmadığını belirtiyor. Nörobiyolog Richard Smeyne ve meslektaşları, söz konusu çalışmada içi oyuncaklarla, labirentlerle ve tırmanacak nesnelerle dolu geniş alanlarda fare nesilleri yetiştirdiler. Hayvanların bir kısmı erişkinliğe ulaştığında topluluktan alındı ve bir ayakkabı kutusu boyutundaki kafeslerin içine ayrı ayrı yerleştirildi. Çalışmada, topluluk haline yaşamdan soyutlanmaya ani geçişin beyinde belli değişiklere yol açtığı tespit edildi. Sinir hücrelerinin ortalama boyutu, bir aylık izolasyondan sonra yaklaşık yüzde 20 oranında küçüldü. Fareler izolasyonda kalmaya devam ettikçe bu küçülme oranı üç ay boyunca sabit kaldı. Bir ay süren tecrit sonrasında, farelerin nöronlarında ileti alan dendritler üzerinde nöral bağlantılardan sorumlu yapılar olan dendritik dallarda bir artış olduğu araştırmacılar tarafından şaşkınlıkla gözlemlendi. Dendritik dallarda artış, genellikle olumlu bir gelişmeye işaret eden bir değişikliktir. Smeyne, bu durumu, sanki beyin kendini kurtarmaya çalışıyormuş gibiydi sözleriyle ifade ediyor. Fakat üç ay sonra, dendritik dalların yoğunluğu başlangıç seviyelerine geriledi ve bu, sürekli izolasyonla karşı karşıya kalındığında beynin kendini kurtaramadığının bir işareti olabilir. Smeyne, beyin kendisini kurtarmaya çalıştığı ancak başarılı olamadığını ve sonucunda beyin yapısındaki değişimlerin görüldüğünü belirtiyor. Araştırmacılar, nöronların gelişmesini sağlayan BDNF adı verilen bir proteindeki azalma gibi başka semptomları da ortaya çıkardılar. Stres hormonu kortizol düzeylerinde de değişiklikler gözlemlendi. Gruplar halinde yaşayan farelerle karşılaştırıldığında, izole edilen farelerin nöronlarında daha fazla hasarlı DNA olduğu tespit edildi. Araştırmacılar, beynin bilgi edinmede rol alan bir bölümü olan duyu korteksi ve hareketlerin kontrol edilmesinde yardımcı olan motor korteksi nöronları üzerinde de çalıştılar. Smeyne, benzer etkilerin beynin diğer bölgelerinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, şu an için bilinmediğini ifade ediyor. Ayrıca, sinirsel değişikliklerin farelerin davranışlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğu da bilinmiyor. İnsanlarda uzun süreli izolasyon; depresyon, kaygı, psikoz ve beyin gücünde değişikliğe yol açabilir. İzole edilmiş insanlarda akıl yürütme, hatırlama ve yön bulma konusunda problemler ortaya çıkar. Nöron küçülmesinin düşünme becerileri ve davranışlara olan etkilerini ortaya çıkarmayı amaçlayan daha uzun vadeli araştırmalar üzerinde çalışan Smeyne ve meslektaşları, bu kapsamda, beyin değişikliklerinin tersine dönüp dönmeyeceğini görmek için, izole edilmiş fareleri kendi gruplarına geri döndürmeyi de planlıyorlar. Nörobiyolog Akil, bu tür çalışmaların, geri dönüşü olmayan bir değişimin yaşandığı noktaya ne zaman gelindiğine dair bilgi sağlayarak önemli bir konuyu ele aldığı ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yon-bulma-zayifligi-alzheimer-riskini-aciga-cikartiyor", "text": "Dünya genelinde en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biri olan Alzheimer'in sebebi birçok durumda belirsizdir. Çevresel faktörler, enfeksiyonlar ve genetik yatkınlık gibi nedenler bilinenler arasında Mesela apopilpoprotein E ve APOE-4'e ait belli başlı gen varyantlarını taşıyanlarda Alzheimer riski iki kat fazladır. Bu gen varyantlarını taşıyan insanlar gelecekte gen testi olmadan erken tanıyla teşhis edilebilecek. Çünkü on yıllardan bu yana APOE-4 geni, büyük beyin kabuğunun önemli bir bölümünün işlevini bozuyor. Bu beyin bölgesinde mekansal yön bulma ve mental kartlar için önemli olan ızgara hücreleri yer alır. Örneğin gece karanlığında banyonun yolunu bulabilmek için, evin düzenini bilmek dışında herhangi bir bilgiye ihtiyaç duymadan bir oda içindeki pozisyonumuzu takip eden bir mekanizmaya ihtiyacımız var diyor araştırmacılar. Bu yön bulma entegrasyonu, entorhinal korteksteki ızgara hücreleri tarafından gerçekleştirilir. Fakat araştırmalar entorhinal korteksin, Alzheimer'den zarar gören ilk beyin bölgelerinden biri olduğunu göstermiştir. Bu yüzden Alzheimer'in ilk belirtileri mekansal yön bulma ve yolda kaybolma gibi semptomlardır. Hatta APOE-4 gen varyantını taşıyan kişilerde, bu beyin bölgesindeki ilk hasarlar, genç yetişkinlik döneminden itibaren tespit edilebiliyor. APOE-4 taşıyıcılarında bu erken hasarların, yön bulma yetisinde etkili olup olmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar, bu hasarı kapatan ve engelleyen sanal bir navigasyon testi geliştirmişler. Bu deneyde genetik yatkınlığı bulunmayan ve 65 APOE-4 varyantını taşıyan 65 kişi sanal bir peyzajdaki belli başlı yerleri hatırlamak zorunda bırakılmış. Sonuçta APOE-4 genini taşıyan kişiler yön bulma konusunda çok daha kötüler. Bu özellikle de yol işaretlerinin bulunmadığı ve katılımcıların tamamen zihinsel haritalarına güvenmek zorunda kaldıkları durumda daha belirgindi diyor araştırmacılar. Tüm bunlar bu hasarların entorhinal korteksteki ızgara hücre sistemiyle sıkı sıkıya ilişkili olduğunu gösteriyordu ki bu da katılımcıların beyin etkinliklerinin fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle incelemeleri sonucunda kanıtlanmış. Bilim insanları yeni bilgiler ışığında Alzheimer hastalığının ilk belirtilerin ortaya çıkmasından on yıl kadar önce teşhis edilebilmesini umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat", "text": "Ülkemizde halen sürmekte olan yaz saati-kış saati uygulamasını ve ilgili tartışmaları da göz önüne alarak, zamanın tanımı ve ölçümü ile aydınlık saatlerin yıl içerisinde nasıl değiştiğini gösteren bilimsel temeli tekrarlamanın vakitli olduğu düşüncesindeyim. Böylelikle, gereksiz bir inatlaşmaya dönme eğilimi gösteren sürtüşmelerin de önüne geçmiş olunabilir. Pratikte zaman, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş süresi olan 1 gün = 24 saat olduğu temelinde tanımlanır. Ancak, çoğu kez günün başlangıcı ile ilgili olmak üzere, farklı tanımlar vermek olasıdır. Bulunduğumuz noktada, gökyüzünde güneşin en yüksekte olduğu öğle saatinden ertesi günkü aynı duruma kadar geçen süreyi ölçüyorsak, buna görünür güneş zamanı deriz. Bu anda, saat yerel saatle 12:00'dir ve biz bu anda Güneş tam meridyenden geçiyor deriz. Bu anda, çevredeki cisimlerin gölgeler en kısa olacaktır. GZ ölçümlerini veren güneş saatleri, 1 günün daha küçük bölümlerini tanımlamamak için, uzunca yüzyıllar, dünyanın her tarafında kullanılmıştır. İslam'da ise, GZ daha çok, akşam namazı temel alınarak ve gün batımında saat 12:00 olarak başlatılarak kullanılmıştır. Bu ise, daha sonra ele alacağımız alaturka saat kavramının kökenidir. Aslında gün uzunluğunun yıl boyunca değişim gösterdiği, sadece, yıl boyunca alınacak ortalamasının 24 saat olduğu bilinmektedir. Her günün uzunluğunun aynı olmaması, yıl boyunca tüm günlerin 24 saat sayılacağı ortalama güneş günü tanımının da kaynağıdır(2). OZ ölçümünde yıl boyunca tüm günler 24 saat kabul edilir ve başlangıcı, her gün yeniden belirlenmez. Sürekli kullanım sırasında, yıl içindeki + ve yönlerdeki farklar zaten birbirini telafi etmektedir. Böylece her gün saatleri yeniden ayarlama gereği ortadan kalkmaktadır. Bu ise, güvenilir bir uluslararası saat/zaman ölçümünün önünü açmış, değişmeyen bir akış hızına bağlı bu süreyi duyarlı olarak verebilen mekanik saatler giderek yaygınlaşmıştır. GZ ve OZ süreleri arasındaki farkın yıl içindeki değişimine Zaman Denklemi denir ve bunun en iyi gösterimi, T=GZ-OZ farkını yıl boyunca gösteren grafiktir (Şekil 1). Grafikten, bu farkın, bir yıl süreli bir salınım gösterdiği ve GZ'nin ortalama gün olan 24 saatten olan zaman farkının, 15 Ocak civarında -15 dakika , 10 Nisan civarı +10 dk, 8 Temmuz civarında -6 dk ve 10 Kasım civarında +17 dk olduğu görülecektir. Şekil 1: Zaman Denklemi ile gösterilen farkların 1 yıl içindeki değişim grafiği. 0^m çizgisinin üstü bölge görünür zamanın ortalama güneş zamanından ilerde olduğu, altı bölgeler ise görünür zamanın ortalama güneş zamanından geride olduğu günlerdir. Yatay eksende 1 Ocak'tan 31 Aralık'a yılın günlerini gösterirken, düşey eksende zaman denklemi T=GZ-OZ değerleri verilmektedir. OZ'nın Güneş'in hareketi ile tam bir uyum içinde olmaması bir eksiklik gibi görünse de, zamanın, GZ yerine OZ temelinde ölçümünün daha pratik bir ölçü olduğu kolayca görülecektir. Tek-düze akan mekanik saatlerin yapımı çok daha kolaydır. Bir defa ayarlandıktan donra, OZ saati, bize her zaman ortalama güneş günü zamanını doğru olarak verecektir. GZ amaçlı bir güneş saatinin yapımı oldukça basit olmakla birlikte (Şekil 2) taşınabilirlik açısından pratik sayılmazlar ve bunların bulutlu havalarda veya gece vakitlerinde kullanımları tümüyle olanak dışıdır. Bu nedenle, zaman içinde, Pazar ekonomisinin gelişmesi ve yaygınlaşması nedeniyle, tüm dünyada OZ saati kullanımı yaygınlaşmış, GZ kullanımı yerine, yıl içinde her gün için zaman denklemini veren tablo veya grafik gösterimlerden yararlanma yoluna gidilmiştir. Şekil 2: Görünür Zamanı takipte kullanılabilecek bir Güneş Saati, dik üçgen şeklindeki İşaret Çubuğu ve bulunulan bölge için hesaplanmış Ayar Grafiği birlikteliğinde bu resimde verilmiştir. Çubuk gölgesinin ucu, yerel görünen zamanı gösterir. Buradaki güneş saati, Çanakkale kenti için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi araştırıcılarınca hesaplanarak, seramik bir zemin üzerine işlenmiş ve Truva filminde kullanılan efsanevi Tahta At'ın da bulunduğu İskele Meydanı'na monte edilmiştir. Sanayi Devrimi öncesinde, ortalama güneş saati temelli zaman ölçümleri, ortalama yolculuk sürelerini genellikle uzun olması nedeni ile çoğu gereksinimleri karşılıyordu. Ancak, demiryolu yolculuklarının yaygınlaşması, farklı şehirlerinin her birinin ayrı ayrı OZ saatlerine sahip olması nedeni ile sorunlar (mesela tarife çakışmalarından doğan tren kazaları, Şekil 3) giderek artmaya başladı. Trenler için ilan edilen varış ve kalkış zamanları, her tren şirketinin kendi OZ tarifelerinin ortaya çıkması nedeni ile kullanımda olan zaman ölçümünde yeni bir standardın tanımlanması gereği ortaya çıktı. Şekil 3: ABD'de saatlerin standartlaşmaması nedeni ile 1880'ler öncesinde sık sık olan tren kazalarından biri. İlk kez 1883'te ABD demiryolu şirketleri bu ülkeyi 4 zaman bölgesine ayırarak, her bir bölgedeki tüm yerleşimler için aynı OZ değerlerini kullanacaklarını ilan ettiler. Dünya Standart Zamanı tanımlamasına giden yolda en önemli adım bu girişim olmuştur. Böylece dünya, yaklaşık 15 aralıklı boylam bölgeleri boyunca 24 (360/15=24) saat bölgesine ayrıldı (Şekil 4). İngiltere'de Londra yakınlarındaki Greenwich Gözlemevi'nden geçen boylam 0 derece kabul edildi. Bu boylamın 7,5 doğusu ve 7,5 batısından oluşan 15 lik tüm bölgede Greenwich Ortalama Zamanı bölgesi olarak kabul edildi. Bu başlangıç bölgesinde saat gece yarısı 00:00 olduğunda, doğuya doğru 15 ilerlendiğinde, bunun çevresindeki +/- 7,5 derecelik bölgeye düşen tüm yerleşimlerde aynı ve saatlerin +1 saat ilerde olması, batıya doğru her 15 derecelik bölgede de 1 saat geride olması öngörüldü. Bu saat dilimleri ülke sınırları bakımından ve sosyal, ekonomik nedenlerle, her zaman 15 derecelik boylam bölgeleri adımlarıyla uyuşmadığından, her ülke kendileri için, kendilerine en iyi uyan dilimi tanımlayarak kendi Ülke veya Bölge Standart Zamanı değerlerini kabul ettiler. Böylelikle, ülke sınırları ile ilan edilen 15'er derecelik boylam hatlarının karışımından oluşan bir Dünya Saat Dilimleri haritası doğmuş oldu. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan harita Şekil 4'te verilmektedir. Şekil 4: Tüm dünyayı kapsayan saat dilimleri (2) haritasında, farklı dilimler farklı renklerde boyanarak, ülke sınırları ile ilgili uyum ve farklılıklar vurgulanmaktadır. Bazı ülkelerin tam sat yerine yarım saatlik kaymalar kullandığı görülmektedir. Türkiye'nin 2016-2017 kışına kadar kullandığı UT +2 saat dilimi turuncu ile gösterilmiştir. Bundan sonra ülkemizde tekrar bir yaz saati uygulaması yapılamayacağından , bundan böyle yaz-kış bu yeni saati kullanmak zorunda olacağımızı öngörebiliriz. Bu arada, Osmanlı'da , namaz vakitleri Güneş'in yereldeki durumuna göre hesaplandığından(4), Ortalama Zaman yerine Güneş Zamanı veya yeni tanımlamamızla, Görünür Zaman çok daha yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak, yukarda değinildiği üzere, günün başlangıcı, öğle vakti yerine, akşam namazını temel alan bir şekilde, her gün gün batımında saatler 12:00 olarak ayarlanıyor ve gün süresince zaman bundan sonra ilerletiliyordu. Alaturka saat kavramının kökeni, Osmanlı'da kullanılan GZ temelli ve her gün için, bulunulan koordinatlara göre değişen şekilde, her gün batımında her yerleşimin kendi gün batımına göre, 12.00'da başlatılan zamandır. Bu, aynı zamanda Ezani Saat olarak da bilinir. Ülkemizde, yerel saat yerine, her günün aynı uzunlukta (tam 24 saat) olduğu ortalama güneş günü zamanı kullanımına geçiş, 1926 yılında gerçekleştirilen uluslararası ağırlık, uzunluk ve zaman ölçü ve birimlerinin kullanılacağına dair yasanın TBMM tarafından kabulü ile olmuştur. Türkiye'nin Dünya geometrisi içinde uyduğu saat dilimi (UT+2) bu dönen dünya gösteriminde (Şekil 5) çok güzel temsil edilmektedir. Greenwhich'te saat 12:00 iken İzmit yakınlarından geçen saat diliminde saatler 14:00'ü gösterecektir. Şekil 5: Uzayda, batıdan doğuya doğru dönmekte olan bu temsili dünya gösteriminde saat dilimlerinin yerleştirilmesi. Gün-değişim çizgisi, -180 derece boylamında, karalardan geçmeyecek şekilde tanımlanmaktadır. Avrupalı saat üreticilerinin, Osmanlı pazarı için ürettikleri, çift kadranlı (birisi alafranga -Batı usulü OZ saatlerini- diğeri Alaturka -GZ yerel zamanını- ölçen saatleri hatırlayanlarımız vardır. Şu var ki, alaturka saat kadranının, bulunulan şehirde, her gün, gün batımında saat 12:00'yi gösterecek şekilde tekrar ayarlanması gereği vardı. O tarihe kadar, Osmanlı'da, alaturka saat ve Hicri Takvim(3) temel zaman ölçüsüydü. Osmanlı'nın Avrupa ülkeleri ile gittikçe artan ticari ve siyasi ilişkileri nedeni ile Tanzimat'tan beri gayrı-resmi ve 1916'da resmiyet kazanarak paralel şekilde kullanıma giren 2 farklı Miladi Takvim de yaygın olarak kullanımdaydı(5). Yaz aylarında Güneş'in daha erken doğup geç batmasından, yani Güneşin aydınlığından daha fazla süreyle yararlanabilme ve enerji tüketiminde tasarruf yapabilme amacı ile (özellikle petrol fiyatlarının hızla attığı 1970'li yıllar sonrasında ortaya çıkan enerji kullanımında tasarruf edebilmeyi hedefleyen) kimi ülkeler, kendi bölgesel dünya standart zamanı dilimlerini 1 saat ileri alarak, elektrik ve enerji kullanımında %10'lar mertebesinde tasarruf sağlama yoluna gitmeye başladılar. Böylece, Nisan-Ekim ayları arasında, saatler, kabul edilenden +1 saat ileri alınarak, erken doğan güneşin ışığından yararlanma uygulamalarını başlattılar. Türkiye'de de bu uygulama 1980'ler sonrasında sistematik olarak yaygınlaştı ve her yıl aynı şekilde (yaz aylarında UT+2'den UT+3'e geçilerek) uygulanmaya başladı. Böylece ülkemizde saatler, sadece yaz ayları döneminde, 1 saat ileri alındı (6). Bu anlamda, yaz aylarında, tüm ülkemizde B=45 DD koşulları geçerli sayıldı ve en yakın il merkezlerimiz olarak Iğdır ve Ağrı'nın coğrafi koşullarına uygun saate göre hareket etmeyi ve tan vakti aydınlığından yararlanmayı gerçekleştirmiş oluyorduk. Kış aylarında ise tan aydınlığı, Güneş halen Güney Yarıküre üzerinde olduğundan, yararlanılabilecek derecede ışık ve ısı içermez ve zaten B=45 derecenin de doğusunda olan ülkeler için bir yarar ve anlam ifade edebilir. Dolayısı ile tan aydınlanması veya ısıtmasından yararlanmak olası değildir. Kış aylarının karanlık ve soğuğunun asıl nedeni de zaten Güneş'in Güney Yarıküre üzerinde olmasıdır. Bu nedenle, 2016-17 kış aylarına kadar, Türkiye'nin saat dilimi UT+2 (Londra ve Batı Avrupa saatinden 2 saat ilerde) olarak belirlene gelmiştir. Daha sonra gelen UT+3 saat dilimi ise B=45 D boylamı temelinde düzenlenmiştir. Bu boylama en yakın il merkezimiz B=44 derece olan Iğdır'dır (aslında 45 D boylamı Türkiye sınırları ötesinde, Erivan ve Rezaiye yakınlarından, bir anlamda tümüyle ülkemiz sınırları dışından geçmektedir (Şekil 6). UT+3 saat diliminin seçilmesi ile başlanan zoraki kış saati uygulaması ile aslında kendi ülkemizden geçmeyen, ancak onun batıya olan 7,5 derece uzanımı ile Fatsa-Gaziantep hattının doğusunda kalan illerimizin bir kısmını kapsayan bir saat dilimizi seçmiş olmaktayız. Görünen o ki bu dilim Türkiye'nin sürekli saat dilimi olarak kalacaktır. Şekil 6: Türkiye'nin geleneksel (UT+2) saat dilimi ile yeni saat dilimi olarak dikte edilmeye çalışılan yeni (UT+3) saat dilimlerinin geçtiği ülke ve coğrafyaların yakın plan gösterimi. 2016 Ekim ayına kadar ülkemizin dahil olduğu saat dilimi bölgesi, ortaya yakın açık renkli banttır. Bunun temel boylamı açık renk bölge içinde bir çizgi ile gösterilmektedir. Yeni saat dilimimiz (UT+3) ise, bu dilimin UT+2'nin sağından çizilen boylamdır ve Türkiye yerine, Rusya , Ermenistan, Irak, Suudi Arabistan, Habeşistan ve Madagaskar gibi ülkeler için en uygun saat dilimidir. Özetle, halen, nüfusumuzun %80'i, halen sürmekte olan gece koşulları nedeni ile Iğdır veya Erivan çevresinde imişiz gibi, tan yeri ağarmasına saatler varken, gereksiz aydınlatma ve ısınma masraflarına girmek zorunda bırakılmaktadır. Bunun doğru dürüst ve inandırıcı bir açıklaması ise şimdiye kadar yapılmamıştır. Basında çıkan haberlere göre, sadece İstanbul ilinde, İzmit yerine Iğdır-Erivan yakınlarında geçen saat dilimi kullanarak, gerekmediği halde sarf ettiğimiz elektrik enerjisi artışı, bir önceki yılın aynı ayına göre %16 civarındadır. Bu artışı, bölgesinin gerektirdiği saat diliminde olmayan ~60 milyondan fazla nüfusumuza teşmil edersek çok büyük ve gereksiz bir israf içinde olduğumuz dışında başka bir sonuca ulaşmak ne yazık ki olası değildir. Enerji Bakanlığımız yetkililerinin, yaptıkları açıklamalarda anlaşılmaz nedenler sıralanmakta, ne yazık ki, elektrik dağıtım şirketlerine halkımızca fazladan ödenecek (aylık 100 milyon $, kış ayları içindeki -Kasım-Nisan- toplamında 400-500 milyon $ mertebesindeki fazla ödemeye(7) hiç girmedikleri görülmektedir. Ayrıca, moda deyimle, aynı yetkililerimizin, subliminal şekilde, Suudi Arabistan ile aynı boylamı kullanmanın getireceği sevap ve diğer Arap ve Afrika ülkeleri arasında kazanılacak prestiji düşündükleri ve bu uzaklaşmayı Türkiye'nin Batı'dan uzaklaştırılması projesine kendilerince anlamlı bir yatırım olarak baktıkları hissedilmekte, anlaşılmaktadır. Coğrafyanın kader olduğu ve onlardan, yaşamlarımızı iyileştirmek adına yararlanmamız gerektiği gerçeği bir yana, halkımızın hakkı olan kolaylıkları ve nimetleri kullandırtmamak, onu yıldırarak her şeye razı etmek gibi bambaşka bir sevgisizlik, bilinç lik, duyarsızlık ve hor-görü düzeyi gerektirmektedir. Yaz saati uygulamasının kış aylarında da uygulanarak sürekli duruma getirilmesi ile ülkemiz coğrafyasının büyük bölümünün gerektirdiği doğal koşullar yerine, nüfusumuzun göreli olarak epey küçük bir bölümünün yaşadığı en doğu bölgemize kısmen uygun ancak sınırlarımız dışından geçen, hatta, Ermenistan ve Azerbaycan'ın ortalama koşullarına en uygun bir uygulamaya geçilmiş olmaktadır(8). Böylelikle, Enerji Bakanlığımızca, artık tüm ülkemiz için, B=30 +/- 7,5 (İzmit merkezli 15 derecelik alan) boylam değeri yerine B=45 +/- 7,5 (Erivan-Riyaziye civarı merkezli 15 derecelik alan) boylamı temel alınarak tüm ülkenin saati UT+3 kabul edilmiştir. Artık herkes, Türkiye dışındaki bir boylam temelinde, Ermenistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülke ve bu ülke kentlerinin yerel zamanı koşullarına göre, uyanma, okula ve işe gitme hazırlıkları için gereksiz yere 1 saat veya daha fazla erken kalkmakta, kara kışın karanlık ve soğuğu ile mücadele mesaisine başlamaktadır. Bu ise, sosyal medyada ve halk arasında, ya, \"kimi bölgelerde paralarını yeteri etkinlikte toplayamayan veya istedikleri zamları alamayan elektrik dağıtım şirketlerine bir telafi kıyağı\", ya da \"hali hazır yönetimimize hakim olan Araplar'a karşılıksız hayranlık ve aşırı sempati duyma/gösterme tutkusunun yeni bir tezahürü\" olarak yorumlanmaktadır. Karanlık ve soğukla mücadele için, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük kentlerimizde, genellikle önemli bir yüzde oranı doğal gazdan üretilen, pahalı ve dolar temelinde ithale dayalı elektrik enerjisi dışında fazla seçeneği de yoktur. Böylece, elektrik dağıtım şirketlerine gereksiz yere ek kazançlar (kış ayları toplamında 400-500 milyon dolar eşiti) sağlanmaktadır(7). Pahalı şekilde dövizle satın aldığımız petrol ve doğal gazdan, gerekmediği halde fazladan elektrik tüketimine neden olan bu uygulama ile zor emeklerle kazandığımız dövizlerimizi, bir anlamda bu ürünleri satın aldığımız ülkelere hediye etmekteyiz. Bizler adına buna karar verenlerin gerçek niyetlerini ve çıkarlarını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, Doğaya ters olarak, koşulları ters yönde zorlamanın bir bedeli olduğunu hep birlikte kısa süre içinde göreceğimiz kesindir. (Zaten buna benzer bir uygulama 1983-84 yıllarında yürütülmeye çalışılmış, ancak, yoğun tepkiler üzerine, 15 ay sonra kaldırılmıştır.) Çünkü bazı insanları ve kendinizi kandırsanız bile O'nu kandıramazsınız. (1) Yeryüzünün kendi çevresinde dönüşünün sabit bir değer (mesela tam 24 saat) olmamasının nedeni, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerindeki hareket hızının sabit olmaması ve dönme ekseninin 23,5 derece eğik olmasıdır. Bu etkilerin toplamı her gün +/-25 saniye civarındadır(2). Ancak, bu etkilerin toplamlı olması, T=GZ-OZ farkının, toplamlı olarak, 24 saatten 17 dakikaya kadar artmasına ve 15 dakikaya kadar azalmasına neden olmaktadır (Şekil 1'e bakınız). (2)The Cosmic Perspective, J.Bennet et al., 3. Baskı, s.90-94, 2004. (3)Bilindiği gibi, Hicri Takvim, Miladi 15 Temmuz 622 tarihinde Hz Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç tarihini başlangıç alacak şekilde Hicret'in 17. Yılında Hz Ömer zamanında resmi kullanıma girmiştir (9). (4)Towards a Unified World Islamic Calendar, M.Ilyas ve Z.Ismail , Univ.of Science Malaysia, 1992 (1413H). (5)Bu takvimler, bugünkü uluslararası takvimin de temeli olan Julyen/Gregoryan -Vasati- Takvim ve Julyen/Ortodoks -Rumi- Takvim'dir. Bunlardan ilki, Papa III. Gregory tarafından 1582'de, İlkbahar Ilım Noktasının (21 Mart'taki bahar başlangıcının) Jul Sezar'ın 365 günlük Roma takvimini tanımladığı MÖ 46 yılından beri, 10 gün kadar geride kalışının 1582'de düzeltilmesi ile ortaya çıkmış ve yavaş yavaş tüm dünyada kabul edilmiştir. Rumi Takvim ise, bu ve diğer bazı düzeltmeler yapılmadan sürdürülen takvim olup, yılbaşının 1 Mart olması ile de Gregoryen takvimden farklıdır (9). (6) Ülkemizde saatleri ileri alma uygulamaları sistematik olarak 1973'te başlamıştır Bu tarihte yaz aylarında +1 saat olarak sürdürülen uygulama, 31 Temmuz 1983'de 2 saate çıkarılmış ve ülkemiz yaz aylarında UT+4 dilimine geçmiştir. Bu uygulama, yoğun itirazlar sonrası 1 Kasım 1984'te sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonraki 32 yılda (2016 Ekimine dek), her yıl yaz aylarında UT+3 dilimine geçilmiş ve yaz sonunda , tekrar UT+2 dilimine, yani İzmit'ten geçen 30 derece doğu boylamı saati uygulamasına dönülmüştür. İlk kez 2016 Kasım ayından başlayarak, UT+3 dilimi (45derece doğu boylamı) ülke saat dilimi olarak ilan edilmiş olmaktadır. 2017 yaz aylarında yeni bir ileri saat uygulaması yapılması ve UT+4 saatine geçilmesi durumunda saatlerimiz Iran'ın saatlerinden de ilerde hale gelecektir Çünkü İran UT+3,5 saat dilimini kullanmaktadır. (7) Kaba bir israf hesabını şu şekilde yapabiliriz. Yıllık 10bin $'lık milli gelirimiz temelinde, kişi başı ortalama aylık milli gelirimiz 830 $ alınabilir. Soğuk kış aylarındaki ısınma ve aydınlanma masraflarımızın, ortalamada, bunun %20'sinden daha azı olmayacağını düşünebiliriz. Bu durumda aylık ortalama ısınma ve aydınlanma masrafımız, kişi başı 160$ mertebesinde olacaktır. Bunun %16'sı mertebesinde artış, kişi başı 26$ civarında olacaktır. Daha tutumlu bir hesapla bunu 20$ kabul edelim. Fazladan aydınlanma-ısınma masraflarımız, tüm nüfusumuzu değil onun 50 milyonluk bölümünü etkiliyor varsayalım. O zaman, aylık israf faturamızın 100 milyon $ mertebesinde olacağını, kış ayları boyunca bunun 400 milyon $ mertebesine ulaşacağını tahmin edebiliriz. Yaz Saatinin gerekmediği halde kışın da uygulamanın ülkemize zararı bu mertebededir. (8) UT+3 saat diliminin uygun ve kullanımda olduğu diğer ülkeler arasında, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Ürdün, Irak, Suriye, Rusya'nın Moskova dahil, ilk saat dilimi bölgesi yanında, daha da güneyde, Habeşistan, Somali, Tanzanya ve Madagaskar, Kafkasya ülkeleri bulunmaktadır. Teşekkür: Bu yazımızda Takvimler ve Zamanın Ölçümü alanında, Dr. Yusuf Gürsey'in bu konuda sürdürmekte olduğu blog'dan yararlanılmıştır . Kendisine müteşekkirim."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/100-mililitre-suya-19-gram-tuz-atarsaniz-su-kac-derecede-donar", "text": "Kimyada kolligatif özellikler diye bilinen bir kavram vardır. Bu kavram çözeltilerle ilgilidir ve saf çözücünün belli özelliklerinin içerisinde çözünen madde ile birlikte nasıl değiştiğini belirler. Bunu şöyle açıklamaya çalışayım; su 100 derecede kaynar. Eğer suya bir miktar tuz atarsanız suyun kaynama noktası 100 derecenin üzerine çıkar. Suyun kaynama noktasının ne kadar yükseleceği, içerisine atacağınız tuz miktarına göre değişir. Suyun içindeki tuz oranı arttıkça, kaynama noktası o kadar yükselecektir. Günlük hayattan başka bir alıntı olsun ve yine tuz örneğinden gidelim. Soğuk ve karlı havalarda belediyenin ilk yaptığı şey, yollara tuz dökmektir. Bunu yapmalarının bir nedeni vardır. Nasıl tuzlu suyun kaynama noktası 100 derecenin üzerine çıkıyor ise, donma noktası da sıfır derecenin altına düşer. Aynı prensiple, suyun donma noktası düşüşü, suya atılan tuz miktarına bağlıdır. Tuz örneği hepimize tanıdık olduğu için güzel bir örnektir ama tuz yerine şeker kullansaydık da suyun kaynama noktasını yükseltir, donma noktasını düşürebilirdik. Donma noktası üzerinden gidelim... Kolligatif özellikler maddenin cinsine bağlı değildir. Maddenin miktarı ile ilgilidir. Suyun kaynama noktasının ne kadar yükseldiği veya donma noktasının ne kadar düştüğü, içine atacağınız maddenin miktarına bağlıdır. Bu kavram kimyada molalite miktar birimi ile açıklanır. Burada m; molalite, Kf; molal donma sabiti ve T = 'dır. Molal donma sabiti adı üzerinde sabit bir değerdir ve her çözücünün kendine ait bir Kf değeri vardır (Su için bu değer 1.86 oC /m'dir). O halde artık kantitatif bir örnek verebiliriz. 100 mililitre suya 29 gram tuz atarsam kaç derecede donar? Öncelikle bu çözeltinin molalitesini hesaplamalıyız. Çözünenin molüne ihtiyacımız var. Tuzun molekül ağırlığı 58,5 g/mol'dür. Mol = kütle / molekül ağırlığı formülünden; mol = 29 / 58,5 = yaklaşık 0, 5 mol diyelim. Şimdi molalite formülüne geçiyoruz. Molalite hesabı için tuzun molü / suyun kilogramı = 0,5 / 0,1 = 5 molal olarak hesapladık. T = Kf x m formülünde, Kf yerine suyun molal donma sabiti değeri olan 1.86'yı ve m yerine 5'i yazalım; T = 1,86 x 5 = 9.3; yani donma noktası 9.3 derece düşecek. Suyun donma noktası sıfır derece olduğuna göre, yukarıda belirttiğimiz miktardaki bir tuzlu suyun donma noktası -9.3 derece olacaktır. Kış için üretilen cam suları da aynı bu prensip ile çalışır. Suyun içerisinde etilen glikol, metanol, propil alkol veya benzeri bir madde bulunur ve saf suyun donma noktasını düşürür. Buna ilaveten cam sularına deterjan katkılı madde de eklenir. Böylece çamur, böcek kalıntısı gibi kirlerin kolay temizlenebilmesi sağlanır. Cam sularının fiyat farkı, suyun içerisine katılan maddelerin miktarıyla değişir. Su-madde oranı eğer çok düşük ise donma noktasını çok az düşürecektir, ancak maliyeti ucuz olduğu için satış fiyatı da uygun olacaktır. Daha ılıman iklimlerde yaşayanlar için bu tür ucuz cam suları kullanılabilir, ancak satın alınacağı zaman etiketini okumakta fayda vardır. Çünkü bu tür ürünlerin etiketinde hangi sıcaklığa kadar donmadığı belirtilmektedir. Aslına bakarsanız nanoteknoloji eklenmiş cam suları dahi mevcuttur ki bu tür cam suları kullandığınızda yağmur suyunu veya kirleri camda tutmama özelliği gösterirler. Ayrıca cam sularına parfüm ilavesi de yapılabilmekte ve camınıza püskürttüğünüzde arabanıza hoş bir koku katkısı da sağlayabilmektedir. Böyle bakıldığında kışlık cam suyumuzu kendimiz de kolaylıkla yapabiliriz gibi görünüyor. Ancak bunun için saf su kullanmamız çok önemli. Çünkü musluk suyu püskürtme mekanizmalarını tıkayabiliyor. Saf suyu bulabildiysek, artık içine saf alkol ekleyebiliriz. Ancak saf alkolü eskisi gibi eczanelerden kolaylıkla satın alamıyoruz. Bu sebeple imalatımız bu noktada kısıtlanıyor. Konsantre cam sularını yaz aylarında veya sert soğukların olmadığı mevsimlerde sulandırarak kullanabilirsiniz. Ayrıca hoşunuza giden bir kokuyu da cam suyunuza ilave ederek kendi parfümlü cam suyunuzu yaratabilirsiniz. Normal suyunuza bir miktar deterjan ekleyerek temizleyici özellikte bir cam suyuna sahip olabilirsiniz. Bu camlarınızı yağlı kirlerden kolayca temizlemenizi sağlayacaktır. Sıcaklığın sıfırın altına düştüğü kışları yaşayan Ankara, Sivas, Erzurum gibi bir şehirdeyseniz, fiyatına takılmayın, donma noktası düşürücülüğü bakımından en iyisini alın tavsiyesi yerindedir. İçinde bulunduğumuz aylarda bir sabah kalkıp pencereden baktığınızda buzlu, karlı veya çok soğuk bir havaya uyanmanız sürpriz olmayacak. Atılım Üniversitesi genel kimya laboratuarında konu ile ilgili anlattığım kendi örneklerimden derlenmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/2015-nobel-kimya-onemi-aziz-sancar-aysen-gunel-ozcan-emin-kansu", "text": "2015 yılı Nobel Kimya Ödülü'ne DNA Onarımı alanındaki araştırmaları nedeniyle DNA Francis Crick Enstitüsü ve Clare Hall Laboratuvarı öğretim üyesi Profesör Thomas Lindhal, Duke Üniversitesi Tıp Fakultesi ve Howard Huges Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Profesör Paul Modrich ile North Carolina Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Aziz Sancar layık görülmüştür (Şekil-1a ve 1b). Profesör Aziz Sancar DNA onarımında nukleotid kesip-çıkarma mekanizmasını tanımlayarak bu konuda önemli buluşlara imza atan çok değerli bir Türk bilim insanıdır. DNA onarımı mekanizmaları alanında yapılan bu buluşlar kanserin patolojisinin daha iyi anlaşılması ve yeni tedaviler geliştirilmesi açısından çok önemlidir. Günümüzde kanser, hücrelerimizin görevlerini, büyüme ve bölünmelerini kontrol eden genlerdeki değişiklikler sonucu ortaya çıkan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Kanser hastalığına yol açan genetik değişiklikler aileden, anne ve babadan alınan genlerle bir araya gelerek gelişebileceği gibi yaşam boyunca ortaya çıkan istenmeyen gen değişiklikleri sonucu da olabilmektedir. Kanser gelişiminde normal hücre biyolojisinde yer alan büyüme, bölünme, çoğalma, olgunlaşma ve ölüm süreçlerindeki değişikliklerin çok önemli rolleri bulunmaktadır. Örneğin, tütünün içinde bulunan katrandaki 4500'den fazla kansere yol açan kimyasal madde , radyasyon, ve güneş ışığı gibi çevresel faktörler hücre biyolojisinde istenmeyen etkilere neden olabilmektedirler. Son yıllardaki araştırmalar, bir hastada ortaya çıkan kanserin başka bir bireydeki aynı tür kanser ile genetik değişiklikler yönünden farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Hatta aynı tümör dokusu içinde bile çok farklı hücrelerin farklı genetik kombinasyonları taşımasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular kanser dokusundaki hücrelerin farklılıklarını , tanı ve tedavi zorluklarını gündeme getirmesi yönünden çok önemlidir. Kansere yol açan genler genelde üç temel grupta toplanmaktadır; proto-onkogenler, tümör supresör genler ve DNA tamiri genleri. Bu genlere driver= olayı idare eden genler adı da verilmektedir. Proto-onkogenler normal hücre büyümesi, hücre bölünmesi ve hücre-içi sinyallerden sorumludurlar. Ancak, bu genler değişik etkiler altında olumsuz yönde değişecek olurlarsa onkogen = kanser geni özelliği kazanırlar ve sonuçta hücrelerin büyümeleri ile yaşam süreçleri düzensiz bir sürece geçerler. Kontrolsüz büyüme, çoğalma, farklılaşma ve matürasyon sürecinin bloklanması ile yaşam sürelerinin uzaması ve yayılma sonucu hücrelerinin oluşturduğu doku kanser niteliği kazanmaktadır (Tablo 1). Tümör supresör genler (p53 gibi) de hücrelerin büyüme ve bölünmelerini kontrol eder. Tümör supresör genlerde meydana gelebilecek değişiklikler, bu genlerin onkogenler üzerindeki supresör etkilerinin ortadan kalkmasına yol açar. Ayrıca, zedelenmiş veya zarar görmüş DNA'nın tamirinde rol oynayan DNA onarım genlerindeki mutasyonlar da diğer genlerde yeni mutasyonların ortaya çıkmasına neden olabilirler. Hücre her bölünmesinde genomik bilgiyi taşıyan DNA'yı kopyalayarak iki katına çıkarır. DNA'nın kopyalanmasına 'replikasyon' denir ve bu kopyalama işlemi karmaşık enzimatik reaksiyonları içerir ve hücre yaşamı için genomik DNA'nın doğru bir şekilde kopyalanması çok önemlidir. Çift sarmal yapıda olan DNA sentez esnasında, replikasyon çatalı denilen belli bölgelerden açılır ve atasal ipliğe eşlenik yeni tamamlayıcı yeni iplik sentezlenir. Fosfatlanmış şeker moleküllerinden oluşan dış iskelete bağlı bulunan ve dört farklı deoksirobonukleoik asit bazlarından oluşan her bir DNA ipliği eşlenik ipliği ile bazlar arasındaki hidrojen bağları kurarak çift sarmal yapıyı oluşturmaktadır (Şekil 2). DNA'nın üç boyutlu polimer yapısı 1953 yılında Watson ve Crick tarafından belirlenmiştir. Watson ve Crick'in DNA modelindeki ana nokta çift sarmal yapısındaki baz eşleşmelerinde A'nın T ile ve G 'nin C ile hidrojen bağları kurmasıdır. Yeni sentezlenen DNA ipliğine deoksiribonukleozid trifosfatlar eklenmesi DNA polimeraz enzimi tarafından gerçekleşir. Mutasyon oranı hesapları, DNA polimeraz enziminin hata frekansını 109-1010 baz eklenmesinde bir yanlış baz olarak saptamaktadır. Mutasyon sıklığının bu kadar düşük olmasının sebepleri; 1) yanlış eşleşen bazlar arasında serbest enerji değişikliğinin doğru baz eşleşmesini destekleyecek ölçüde fazla olması, 2) DNA polimerazın doğru baz konformasyonunu ayırt edebilecek yapısı ve 3) DNA polimerazın yanlış eklediği baz'ı düzeltme aktivitesidir. Mutasyonlar, replikasyon nedeniyle eklenmiş yanlış baz'lar yanı sıra hidrolitik reaksiyonlar, metilasyonlar, oksidatif solunumunun ve çevresel toksinleri içeren redoks döngüsel olaylarının ürünü reaktif oksijen bileşikleri ile de DNA hasarı oluşur. Reaktif oksijen bileşikleri enflamasyon alanlarında bağışıklık sistem hücreleri tarafından da üretilir. Endojen nedenler ile oluşan oksidayon ile DNA hasarı oranı hücre başına yaklaşık 10.000 olarak saptanmıştır. Reaktif oksijen türleri DNA'da baz kaybına, yanlış eşleşmeye veya iplik kırıklarına yol açabilir. Bu hasarların içinde en az oluşanı ama en zor onarılanı çift iplik kırıklarıdır. Çevresel DNA hasar ajanlarından en önemlisi ise ultraviyole ışınlarıdır . Ozon tabakası güneş UV spektrumunun en zararlı kısmını absorbe eder ancak kuvvetli güneş ışığına bir saat maruz kalan her hücrede ozon tabakasından geçen UV-A ve UV-B yaklaşık 100.000 lezyon oluşmasına sebep olur. İyonize radyasyon da değişik formlarda DNA hasarı oluşturabilir. Bazı IR doğal bulunan radyoaktif bileşiklerden kaynaklanır. Örneğin uranyum radyoaktif radon gazı oluşturarak akciğer kanseri riskinin artmasına yol açmaktadır. Günümüzde kansere sebep olan en önemli çevresel etkenler birisi de sigaradır. Aflatoksin içeren besinler, özellikle şarkuteri ürünlerinde koruyucu olarak kullanılan nitritler, türevleri ve aşırı pişirilmiş et ile açığa çıkan kimyasallar DNA hasarına yol açan diğer önemli dış etkenler arasında sayılabilir. DNA'da oluşan hasarlar DNA onarım mekanizmaları ile düzeltilir. DNA onarımında görev alan altı farklı temel mekanizma bilinmektedir: DNA hasarı DNA sentezi olmadan veya DNA sentezi sırasında farklı yolaklar ile gerçekleşmektedir. Öncelikle mikroorganizmalarda tanımlanmış olan DNA onarım mekanizmaları tüm canlılarda bulunmakta olup, rol oynayan proteinler çok sayıda olup, tüm canlılarda benzerlik göstermektedir (Şekil 3 ve Tablo 2). Bu yolaklarda kendilerine özel çok sayıda protein veya yolaklar arası karşılıklı konuşmayı sağlayan ortak proteinler içermektedir (Tablo 2). - DNA sentezi olmadan DNA hasarını onaran yolaklar: - Direk onarım yolu - Baz kesip çıkartma yolağı - Nukleotid kesip çıkartma yolağı - Non-homolog rekombinasyon ile onarım. Hata yapmaya eğilimli olan NHEJ onarımı çoğalmayan sessiz durumdaki hücrelerde tek iplik kırıklarını düzeltir. - DNA sentezi sırasında DNA hasarını onaran yolaklar: - Yanlış eşleşme onarımı mekanizması - Homolog rekombinasyonla onarım çoğalan hücrelerde DNA sentezi sırasında eşlenik ipliği kullanarak iplik kırıklarını doğru bir şekilde onarır. DNA'da oluşan çapraz bağların onarılması da HR yolağı ile olmakla birlikte çapraz bağ lezyonlarının tanınıp açılması için FANC proteinlerinin bulunduğu FANC yolağı ile gerçekleşir. Embriyonik kök hücrelerde hata olasılığı diğer hücrelere göre 100 kat daha az gözlenmektedir. Embriyonik kök hücrelerdeki fazla replikasyon stresine rağmen daha az DNA hasarı görülmesinin sebebi bu hücrelerde özelleşmiş DNA onarım mekanizmaları yanısıra, genotoksik ajanları nötralize edebilen antioksidatif, antialkilleyici enzimler ve de genotoksik ajanları hücre dışına atabilen yüksek miktarda hücresel pompa sistemleri bulunmasıdır. 2015 yılı Nobel Kimya ödülü DNA onarım mekanizmalarında yaptıkları buluşlar nedeni ile üç bilim insanı arasında paylaşıldı. Halen İngiltere Francis Crick Enstitüsü'nde araştırmalarını sürdürmekte olan İsveç asıllı Thomas Lindahl baz kesip çıkarma ile onarım mekanizmasındaki enzimleri bulmuştur. BER sistemi oksidasyon, alkillenme, amin, purin veya pirimidin kayıplarına bağlı baz lezyonlarının tamirini yapar. BER onarımı baz lezyonunu tanıyan DNA glikozilaz enzimi ile başlar. Farklı baz hasarlarını tanıyan farklı DNA glikozilaz enzimleri vardır. Uygun DNA glkozilaz enzimi ile tanınan hasarlı baz ortamdan uzaklaştırılarak XRCC1 gibi bir dizi BER proteinleri ile hasar onarılır (bkz. Tablo 2). BER mekanizması DNA'da torsiyona yol açmayan baz lezyonları yanı sıra tek iplik kırıklarının onarımında da rol oynar. BER mekanizması olmadan herhangi bir organizmanın yaşamı mümkün değildir. Amerika Birleşik Devletleri Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden Paul Modrich hücre çoğalırken DNA replikasyonu sırasında nasıl yanlış eşleşmeler olabileceğini ve bu yanlış eşleşmelerin onarılmasında rol oynayan enzimleri bulmuştur. Replikasyondan hemen sonra yeni sentezlenen ipliğin üzerinde prokaryotkarda metil işaretlerinin olmaması, ökaryotlarda ise geçici çentiklerin olması sayesinde yanlış eşleşen ipliği tanıyan enzimlerce DNA hasarı düzeltilir. Yanlış eşleşme onarım sisteminde; hMSH2 ve hMSH6'nın oluşturduğu heterodimer protein hMutS ile yanlış eşleşen bölüm tanınır. Daha sonra hMLH1 ve hPMS2'nin oluşturduğu diğer bir heterodimer protein hMutL ATP'ye bağımlı bir şekilde aktivite göstererek yanlış eşleşen bölgeye bağlanır. Bu bağlanma hMutS'nin yapısal değişimine yol açar ve hMutS DNA üzerine kenetlenerek MutL kompleksini (insanda MLH1 ve hPMS2 proteinlerinden oluşur) DNA üzerine çağırır. MutL kompleksi DNA replikasyon enzimi DNA polimerazın ve ona yardımcı PCNA proteinin DNA üzerinden düşmesine sebep olarak DNA çoğalmasını durdurur. Daha sonra, yeni sentezlenen yanlış DNA ipliği ekzonukleaz (EXO1) enzimi ile yıkılır. Amerika Birleşik Devletleri North Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik anabilim dalı öğretim üyesi Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar ise UV ve diğer mutajenler ile olan DNA hasarları üzerine E. coli bakterisinde yaptığı çalışmalarında nukleotid kesip çıkarma mekanizmasını tanımlamıştır. Daha sonra bu mekanizmada rol oynayan enzimleri kodlayan genlerdeki mutasyonların kansere yatkınlığı artırdığı gösterilmiştir. DNA kopyalanması ve gen ifadesi esnasında oluşan torsiyonel lezyonlarını düzelten global NER ve transkipsiyonel NER yolakları olarak tanımlanmış farklı yolaklar mevcuttur. Global NER sisteminde; E.coli'de UvrA ve B eukaryotlarda XPA, XP-C ve 28B proteinleri DNA'da oluşan hasar sonucu baz eşleşmemesine bağlı balonlaşmayı ve DNA torsiyonunu tanır. XP-C'nin hasarlı bölgeye bağlanması TFIIH bölgeye getirerek 25 nukleotidlik bir çift iplik açılmasını sağlar. Tek iplik bağlayıcı proteinler olan RPA'lar ile açılan ipliğin tekrar kapanmaması sağlanır. XP-F, ERCC1 ile heterodimer yapar ve XP-G endonukleazı ile birlikte hasarlı ipliği keser. Oluşan 24-32 baz uzunluğundaki tek iplik boşluğu DNA polimeraz ile eşlenik ipliğine göre sentezlenir ve ligaz ile uçlar yapıştırılır (Şekil 3). Farelerde in vivo ve laboratuvar ortamında in vitro yapılan çalışmalarda biyolojik ritim ve bazı besinlerin DNA onarım yolaklarındaki bazı proteinler üzerine etkileri gösterilmiştir. Yine Aziz Sancar ve arkadaşları NER yolağınının önemli bileşenlerinden XPA proteininin farelerde saat 16:00-17:00 civarında arttığını, sabahları ise düşük düzeylerde olduğunu saptamışlar ve fareler sabah 5:00-9:00 arası UV maruz bırakıldığında akşam üstüne göre daha fazla invazif karsinom geliştiğini gözlemlemişlerdir. Ahududu XPA dahil bazı NER proteinlerini; enginar, deve dikeni, zerdeçal direk onarımda rol oynayan metil-guanin-DNA metil transferaz enzimini; yaban mersini, kahve, ayçiçeği çekirdeği, enginar tek iplik kırıklarına tanıyan PARP'ı; kahve, kızılcık, havuç yanlış eşleşmeyi düzelten onarım mekanizma proteinlerinden PMS2'yi; zeytin ve metaboliği kafeik asid, çukolatadaki proanthocyanidin'ler PARP ve PMS2'yi artırmaktadır. Yeşil çaydaki epigalocatechin-3-gallate MGMT ve MLH1'yı; Soya'daki Genistein de MGMT'yi artırmaktadır. Lipid peroksidasyon bileşikleri, arsenik, kadmiyum, safra asidi, ve oksidatif strese yol açan gama irradyasyon, benzo pyrene ve nikel gibi diğer bir çok karsinojen ise çeşitli DNA onarım mekanizması proteinlerini baskılamaktadır. DNA onarım mekanizması ile düzeltilemeyen hataların hücrelerde birikimi kanser veya yaşlanma ile sonuçlanır (Şekil 4). DNA yanlış eşleşme onarım mekanizmasında rol oynayan enzimleri kodlayan genlerdeki (MLH1, MSH2, PMS2 ve MSH6) mutasyonlar kalıtsal non-polipozis kolorektal kansere; NER sisteminde rol oynayan enzimleri kodlayan genlerdeki mutasyonlar Kseroderma pigmentozum denilen ultraviyoleye aşırı hassasiyeti olan, deri kanserine ve santral sinir sistemi kanserlerine yatkınlıkla seyreden hastalıklara yol açmaktadır. Çift iplik kırıkları sonucu aktiflenen ve DNA hasar cevabını başlatan ATM proteininde mutasyon sonucu Ataxia Telenjiaktezi hastalığı gelişmektedir. Ataxia Telenjiektazi hastalığında lösemi, lenfoma ve meme kanseri riski yüksektir. DNA'da oluşan çapraz bağları tanıyıp, çift iplik kırığı oluşturarak homolog rekombinasyon ile onarmak için gerekli olan FANC proteinlerinde mutasyonlar sonucu kemik iliği yetmezliği, lösemi ve baş-boyun kanserleri gibi solid tümörlerle sonuçlanan Fanconi anemisi kalıtsal hastalığı oluşur. Homolog rekombinasyonda rol oynayan BRCA1 ve BRCA2 mutasyonları kalıtsal meme ve yumurtalık kanserlerine yol açmaktadır. Mutasyonlara ilaveten, DNA dizisini bozmayan ama gen ifadesini değiştiren epigenetik modifikasyonlar ile de DNA onarım sistemlerinin fonksiyonu bozularak kanser oluşabilmektedir. Özellikle direk onarımda rol oynayan metil-guanin-DNA metil transferaz genindeki epigenetik değişimler ile fonksiyon kaybı akciğer, beyin ve mide gibi çeşitli kanser olgularında saptanmaktadır. Normal hücrenin korunması için çok önemli olan DNA onarım mekanizmaları kanser geliştikten kanser hücrelerine avantaj sağlayabilmekte ve, kemoterapiye veya radyoterapiye direnç gelişmesine sebep olabilmektedir. Örneğin, kemoterapide kullanılan Temozolomid gibi alkilleyici ajanların kanser hücrelerinde oluşturduğu baz hasarlarını MGMT onararak iplik kırılmalarını önler ve dirence yol açar. Melanoma, pankreatik karsinoma ve glioma gibi tedaviye dirençli kanserlerde artmış MGMT düzeyleri saptanmıştır. Prokarbazin gibi bazları metilleyen kemoterapi ajanları ise yanlış eşleşmelere yol açarak DNA hasarına yol açtığı için MMR sistemi ile onarılır. MMR yeni sentezlenen DNA'yı hedeflediğinden ve metilleyici ajan ile oluşan hasar ise eski DNA'da olduğundan MMR aktivasyonu metillenmiş bazı onaramaz ve hücre sürekli MMR aktivasyon kısır döngüsüne girer. Bu kısır döngü ise programlı hücre ölümünün devreye girmesine yol açar. Dolayısıyla metilleyici kemoterapik ajanın etkili olabilmesi için sağlam bir MMR sistemine ihtiyaç vardır. Dolayısı ile, MMR fonksiyon kaybının olduğu kanserler bu tip kemoterapötik ajanlara dirençli olabilmektedir. BER sisteminin major AP endonukleazı APEX1'in artmış ifadesi de yumurtalık , prostat kanserleri, osteosarkom gibi çeşitli kanserlerde kemoterapötik dirence sebep olmaktadır. Cisplatin gibi platinyum tabanlı bileşiklerin oluşturduğu DNA lezyonları ise NER sistemi ile onarılmaktadır. ERCC1 ve XPF artmış gen ifadeleri cisplatine dirençli yumurtalık kanserlerinde saptanmıştır. Bu dirençli hücrelerde ERCC1 ve XPF gen susturma çalışmaları cisplatin duyarlılığın geri kazanıldığını göstermiştir. DNA hasar ve onarımının kanser gelişimi üzerine etkilerini araştıran çalışmalar daha iyi kanser tedavi ilaçları geliştirmek ve kansere karşı önlemler almak için çok önemlidir. Örneğin sadece sigara DNA hasar kaynaklarından uzak durmak kanser insidansını azaltabilmeltedir. DNA onarımını artırmak veya en azından onarımı azaltan dış faktörlerden sakınmak da kanseri önlemek için faydalı olabilir. DNA hasarını yol açan faktörler hakkındaki bilgi birikimi oldukça fazla olmasına rağmen DNA onarımını artıran faktörler hakkındaki bilgiler henüz çok fazla değildir. DNA onarım mekanizmaları ile genom kararlılığı ve hücre döngüsü arasındaki ilişki de henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Ayrıca, kanser hücrelerinin kompanse edici DNA onarım sistemleri ile kemoterapotik ajanlar etkisiz kalabilmektedir. DNA onarımı ve genom kararlılığı arasındaki mekanistik ilişkiler ile ilgili bilgi birikiminin artmasıyla kanserde yeni tedavi hedeflerinin geliştirilmesi mümkün olacaktır. Örneğin, DNA onarım inhibitörlerinin kliniğe girmesi ile kemoterapi ajanlarının etkinliği artabilecektir. Bu ajanların sadece tümor hücrelerini hedeflemesi, DNA onarım inhibisyonundan kaynaklanacak toksik yan etkilerin azaltılması için önemlidir. - Ames, BN., Shigenaga, MK., Hagen, TM. Oxidants, antioxidants, and the degenerative diseases of aging. Proc Natl Acad Sci U S A, 90 (17): 7915-7922, 1993. - Bernstein, H., Crowley-Skillicorn, C., Bernstein, C., Payne, CM., Dvorak, K., Garewal, H. Dietary Compouns That Enhance DNA Repair and their Relevance to Cancer and Aging. In: BR Landseer New Research on DNA Repair. New York: Nova Science Publishers, Inc; 99-113, 2007. - Friedberg, EC. How nucleotide excision repair protects against cancer. Nat Rev. Cancer1: 22-33, 2001 - Helleday, T., Petermann, E., Lundin, C., Hodgson, B., Sharma, RA. DNA repair pathways as targets for cancer therapy. Nat Rev. Cancer, 8: 193-204, 2008. - Lindahl, T. DNA glycosylases, endonucleases for apurinic/apyrimidinic sites, and base excision-repair. Prog Nucleic Acid Res Mol Biol. 22:135-192, 1979. - Su, SS., Modrich, P. \"Escherichia coli mutS-encoded protein binds to mismatched DNA base pairs.\".Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. PNAS. 83 (14): 5057 5061, 1986. - Sancar, A. Mechanisms of DNA excision repair. 23; 266 (5193):1954-1956, 1994. - Sancar, A.,Lindsey-Boltz, LA., Gaddameedhi, S., Selby, CP., Ye, R., Chiou, YY., Kemp, MG., Hu, J., Lee, JH., Ozturk, N. Circadian clock, cancer, and chemotherapy. 54(2):110-123, 2015. - http://dnapittcrew.upmc.com/db/orthologs.php - http://sciencepark.mdanderson.org/labs/wood/fna_repair_genes.html - DeVita, Jr. V, Lawrence, TS., Rosenberg, SA. Primer of the Molecular Biology of Cancer, in Cancer Principles and Practice of Oncology.Wolters Kluwer ed, ŞEKİL - 1. a) Prof.Dr.Aziz Sancar İsveç'in başkenti Stockholm'de düzenlenen törende 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden alırken (10 Aralık 2015). b) PTT tarafından hazırlanan ve satışa sunulan 2015 Nobel Kimya Ödülü Prof.Dr.Aziz Sancar konulu Anma Pulu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/2019un-en-dikkat-cekici-10-arastirmasi", "text": "Nature dergisi, 2019 yılında yayınladığı makaleler arasından en dikkat çekici olanlarını belirledi. İşte mitokondriden Venüs'e uzanan o çalışmalar. Balıkta bulunan mikro besinler, dünya genelinde bebek ölümlerinin başlıca nedenlerinden biri olan besin eksikliğine dayalı hastalıkları önlemeye yardımcı olur. Avustralya ve Malezya'dan araştırmacıların çalışması, aslında balık zengini olan kimi az gelişmiş ülkelerde, balıkların artık ağırlıklı olarak ihraç ediliyor oluşunun bu besleyici gıdayı düşük gelirli halk için ulaşılamaz hale getirdiğini gösteriyor. Huntington hastalığı, Huntington proteinin üretim bozukluğundan dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu mutant proteini iyileştirmenin yollarını arayan araştırmacılar, Huntington hastalığında fonksiyonel iyileştirmeler yaratabileceklerine dair umut verici kanıtlar sunan dört bileşik tespit ettiler. Astronomlar, Neptün'ün yeni bir uydusunu keşfetti. NASA'nın Hubble Uzay Teleskobu ile 2004, 2005, 2009 ve 2016 yıllarında elde edilen görüntülerle tespit edilen iç uydu Hippocamp sadece 34 km çapında ve Neptün'ün uydularından Proteus'un yörüngesinde dönüyor. Süperiletkenler olarak adlandırılan malzemeler elektriği yüzde 100 verimlilikle iletir ve bilgisayarlardan hastanelerdeki MR görüntüleme cihazlarına dek gibi geniş bir kullanım alanına sahiptirler. Süperiletkenliğin sağlanması için ortam ısısının oda sıcaklığının oldukça altında, yaklaşık -70 derecede olması gerekir. Hidrojen bakımından zengin olan lantan bileşiklerinin yoğun basınç altında yaklaşık -20 derecede süperiletken olduğunu keşfeden araştırmacılar, oda sıcaklığında süperiletkenlik elde etme hayaline bir adım daha yaklaşılmasını sağladı. Gen düzenleme araçlarının geliştirilmesinde büyük ilerleme kaydedilmiş olsa da, oldukça karmaşık hücresel süreçlere dayanan bu teknoloji, tam verimlilik ve hassas gen düzenleme açısından bir sınıra ulaşmıştı. Araştırmacılar bu sınırı aşmak için, genomun neredeyse kusursuz olarak değiştirilmesini sağlayan \"bul ve değiştir\" gen düzenlemesi yöntemini geliştirdi. Buzulların altındaki tortular, kuvvetli bir sera gazı olan metana dönüşebilen karbon rezervleri barındırır. Araştırmacılar, yaz döneminde Grönland Buzulu'ndan çözünmüş sularda yüksek miktarda metan bulunduğu tespit ettiler. Çalışma, gezegenimizin buzul alanlarının, bütün bir sistem açısından önemli sonuçlar doğurabilecek muhtemel etkilerine dair bir örnek sunuyor. Mitokondriyal DNA'nın yalnızca anneden geldiği şeklindeki yerleşik görüşe meydan okuyan araştırmacılar, yeni nesildeki mitokondriyal DNA'nın küçük de olsa bir kısmında hem annenin hem babanın kalıtımsal mirası bulunduğu ortaya çıkardı. Yürümek, koşmak ve el becerisi, robotların kötü performans gösterdiği alanlar. Simülasyonlarda iyi performans gösteren robotlar bile küçük bir fiziki engel karşısında çaresiz kalıyorlar. Robotik yazımların geliştirilmesinde veri odaklı bir yaklaşımın ilk uygulamaları yapıldı ve yeni yöntem robotların hareket becerilerini artırmada oldukça umut vadediyor. Operasyonel açıdan basit kimyasal reaksiyonlar \"tıklama reaksiyonları\" olarak adlandırılır ve birçok bilimsel alanda yaygın olarak kullanılmaktadır. Araştırmacılar geliştirdiği azid bileşiklerinden oluşan bir sentezin, 2001'de kurulan tıklama kimyası disiplininin alanını daha da genişleterek yeni ilaç çalışmalarına katkı sağlayacak duruma getirdi. 2019'un en dikkat çekici 10 araştırmasının sonuncusunu Nature okurları seçti. Filipinler'de bulunan ve Homo luzonensis olarak adlandırılan insansı türünün, bilimsel tartışmaları ateşleyeceği muhakkak. Asya'daki hominin evrimi hakkında hızla edinilen yeni bilgiler, insansıların Afrika'dan Avrasya'ya yayılıma sürecine dair yerleşik bilgilerin yeniden incelenmesini gerektiriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/2022-nobel-kimya-odulu-foksiyonel-islevsel-kimya-harikalar-yaratiyor", "text": "On sekizinci yüzyılda modern kimyanın doğuşundan beri, birçok kimyager doğayı rol modeli olarak kullanmıştır. Yaşamın kendisi, doğanın kimyasal karmaşıklık yaratma konusundaki üstün yeteneğinin nihai kanıtıdır. Bitkilerde, mikroorganizmalarda ve hayvanlarda bulunan muhteşem moleküler yapılar, araştırmacıları aynı molekülleri yapay olarak oluşturmaya teşvik etti. Doğal molekülleri taklit etmek çoğu zaman ilaç geliştirmede önemli bir rol oynamıştır, çünkü ilaçların birçoğunda doğal maddelerden esinlenilmiştir. Yüzlerce yılda biriken kimya bilgisi değerini kanıtlamıştır. Kimyagerler, geliştirdikleri karmaşık araçları kullanarak artık laboratuvarlarında en şaşırtıcı molekülleri yaratabiliyorlar. Bununla birlikte, zorlu bir sorun, karmaşık moleküllerin inşasının pek çok adımı gerektirmesidir. Her adım istenmeyen yan ürünler yaratır- bazen biraz daha fazla ve bazen biraz daha az. Sürecin ilerlemesi için bu yan ürünler ortadan kaldırılmalıdır ve bazı zor yapılar için malzeme kaybı o kadar büyük olabilir ki geriye neredeyse hiçbir şey kalmaz. Kimyagerler genellikle zorlu amaçlarına ulaşırlar, ancak oradaki yol hem zaman alıcı hem de pahalı olabilir. Bu yılki Ödül, yeni kimyasal idealler bulmak ve basitlik ve işlevselliğin öncelik kazanmasını sağlamakla ilgilidir. Bu yılkiyle birlikte ikinci kez Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülen Barry Sharpless, giderek büyüyen kartopunu yuvarlanmaya başlayan ilk kişiydi. 21. Yüzyıla girdiğimizde, fonksiyonel kimyada moleküler yapı taşlarının hızlı ve verimli bir şekilde bir araya getirilmesini sağlayacak olan tık kimyası=click chemistry kavramını icat etti. Morten Meldal ve Barry Sharpless - birbirinden bağımsız olarak - tık kimyasının baş tacı haline gelen bakırın katalizlediği azid-alkin sikloadisyonunu bulduklarında kartopu çığa dönüştü. Biyoortogonal tepkime terimi, canlı bir systemin içinde, doğal biyokimyasal süreçlere müdahale etmeden gerçekleşen kimyasal tepkimeler için kullanılır. Carolyn Bertozzi, canlı organizmaların içinde kullanılabilecek tık reaksiyonlarını geliştirdi. Hücrenin normal kimyasını bozmadan gerçekleşen biyoortogonal tepkimeler, hücrelerin nasıl çalıştığını haritalamak için kullanılmaktadır. Bazı araştırmacılar şimdi bu reaksiyonların kanseri teşhis etmek ve tedavi etmek için nasıl kullanılabileceğini araştırıyorlar, buna geri döneceğiz. Şimdi 2022 Nobel Kimya Ödülü'ne götüren iki başlıktan ilkini izleyelim. İlmik, Barry Sharpless'ın ilk Nobel Kimya Ödülü'nü aldığı yıl olan 2001 yılında çözülmeye başlandı. Ancak, bir bilimsel dergide kimyada yeni ve minimalist bir yaklaşımı gündeme getirdiğinde çözüm süreci henüz başlamamıştı. Kimyacıların doğal molekülleri taklit etmeyi bırakma zamanının geldiğine inanıyordu. Ama, bu girişimler genellikle, yeni ve ustalaşılması çok zor olan moleküler yapılarla sonuçlanıyordu. Bu da yeni ilaçların geliştirilmesinin önünde bir engel yaratıyordu. Potansiyel bir ilaç doğada bulunursa, maddeyi in vitro testler ve klinik deneyler için genellikle küçük hacimlerde üretmek mümkün olur. Ancak daha sonraki aşamada sınai boyutta üretime ihtiyaç duyulursa, çok daha verimli üretim yapılması gereklidir. Sharpless, örnek olarak güçlü bir antibiyotik olan meropenemi kullandı. Molekülün büyük ölçekte üretilmesinin bir yolunu bulmak için altı yıl süren kimyasal geliştirme çalışması gerekliydi. Barry Sharpless'a göre kimyacılar için engellerden biri, yaşamın kimyası için hayati önem taşıyan karbon atomları arasındaki bağlardı. Prensip olarak, tüm biyomoleküller bağlı karbon atomlarından oluşan bir iskelete sahiptir. Hayat, bunları yaratmak için yöntemler geliştirdi, ancak bunun, kimyacılar için herkesin bildiği gibi zor olduğu görüldü. Bunun nedeni, farklı moleküllerden gelen karbon atomlarının genellikle birbirleriyle bağ oluşturmak yönünde kimyasal eğilime sahip olmamasıdır, bu nedenle bunların yapay olarak etkinleştirilmeleri gerekir. Bu etkinleştirme ise genellikle çok sayıda istenmeyen yan tepkimeye ve maliyetli malzeme kayıplarına yol açar. Barry Sharpless, tepkime yatkınlığı olmayan karbon atomlarını birbirleriyle tepkimeye sokmaya çalışmak yerine, meslektaşlarını zaten eksiksiz bir karbon iskeletine sahip olan küçük moleküllerle işe başlamaya teşvik etti. Bu basit moleküller daha sonra, kontrol edilmesi daha kolay olan azot veya oksijen atomu köprüleri kullanılarak birbirine bağlanabilirler. Kimyacılar, iştirak eden moleküllerin birbirlerine bağlanmak için güçlü yatkınlık gösterdiği basit tepkimeleri seçerlerse, minimum malzeme kaybıyla birçok yan tepkimeden de kaçınmış olurlar. Barry Sharpless, moleküller oluşturmaya yarayan bu sağlam yöntemi tık kimyası olarak adlandırdı. Tık kimyasıyla, doğal moleküllerin tam kopyaları elde edilemese de aynı işlevlere sahip moleküller bulmanın mümkün olacağını söylüyordu. Basit kimyasal yapı taşlarını birleştirmek, neredeyse sonsuz çeşitlilikte molekül yaratmayı mümkün kılar. Bu yüzden, tık kimyasını kullanarak hem doğada bulunanlar kadar amaca uygun hem de sanayi ölçeğinde üretilmesi mümkün ilaçlar üretilebileceğine inandı. Sharpless, 2001 tarihli yayınında, bir kimyasal tepkimenin tık kimyası olarak adlandırılması için yerine getirilmesi gereken birkaç kriteri sıraladı. Bunlardan biri, tepkimenin oksijen varlığında ve hem ucuz hem de çevre dostu bir çözücü olan su içinde gerçekleşebilmesinin gerektiği idi. Ayrıca ortaya koyduğu yeni idealleri yerine getirdiğine inandığı birkaç mevcut tepkimeden örnekler verdi. Ama, henüz kimse, tık kimyası ile neredeyse eşanlamlı hale gelen parlak reaksiyonu yani bakırın katalizörlüğünde yürüyen azid-alkin sikloadisyonunu bilmiyordu. Bu tepkime, Danimarka'daki bir laboratuvarda keşfedilmek üzereydi. Azidler ve alkinler, bakır iyonu eklendiğinde çok verimli biçimde tepkime verirler. Şimdi bu tepkime, tüm dünyada, molekülleri basit biçimde birbirlerine bağlamakta kullanılıyor. Sonucu belirleyen çoğu bilimsel ilerleme, araştırmacıların hiç beklemediği bir zamanda gerçekleşir ve bu Morten Meldal için geçerliydi. Bu yüzyılın ilk yıllarında, potansiyel ilaç maddeleri bulmak için yöntemler geliştiriyordu. Yüzbinlerce farklı maddeyi içerebilen devasa molekül kütüphaneleri kurdu ve daha sonra herhangi birinin hastalığa yol açan süreçleri engelleyip engelleyemeyeceğini görmek için hepsini taradı. Bu sıralarda bir gün Meldal ve meslektaşları tamamen sıradan bir tepkimeyi gerçekleştiriyorlardı. Bu kısmı hatırlamanıza gerek yok ama, amaçları bir alkini bir açil halojenür ile reaksiyona sokmaktı. Kimyacılar katalizör olarak biraz bakır iyonu ve belki bir tutam paladyum eklendiğinde tepkime genellikle sorunsuz ilerler. Ancak Meldal tepkime kabında olanları analiz ettiğinde beklenmedik bir şey buldu. Alkinin, açil halojenür molekülünün yanlış ucuyla tepkimeye girdiği ortaya çıktı. Karşı uçta azid adı verilen kimyasal bir grup vardı. Alkin ile birlikte azid, halka şeklinde bir yapı, bir triazol oluşturmuştu. Biraz kimyadan anlayan kişiler, triazollerin yararlı kimyasal yapılar olduğunu bilebilir. Kararlıdırlar ve diğer şeylerin yanı sıra bazı ilaçlarda, boyalarda ve tarım kimyasallarında bulunurlar. Triazoller arzu edilen kimyasal yapı taşları olduğundan, araştırmacılar daha önce onları alkinlerden ve azidlerden oluşturmaya çalışmışlardı, ancak bu girişim istenmeyen yan ürünlere yol açıyordu. Morten Meldal, bakır iyonlarının reaksiyonu kontrol ettiğini, böylece prensipte sadece bir maddenin oluştuğunu fark etti. Aslında alkine bağlanması gereken açil halojenür bile kapta hemen hemen dokunulmadan kalmıştı. Bu nedenle Meldal için azid ve alkin arasındaki tepkimenin istisnai bir şey olduğu açıktı. Keşfini ilk olarak Haziran 2001'de San Diego'daki bir sempozyumda sundu. Ertesi yıl, 2002'de, bilimsel bir dergide, tepkimenin çok sayıdaki farklı molekülü birbirine bağlamak için kullanılabileceğini gösteren bir makale yayımladı. Aynı yıl, Morten Meldal'dan bağımsız olarak, Barry Sharpless, azidler ve alkinler arasında, bakırın katalizörlüğündeki tepkime hakkında, tepkimenin su içinde ilerlediğini ve güvenilir biçimde gerçekleştiğini gösteren bir makale yayınladı. Bunu ideal bir tık tepkimesi olarak nitelendirdi. Azid, kuvvetin bakır iyonu tarafından serbest bırakıldığı yüklü bir yay gibi davranıyordu. Proses sağlamdı ve Sharpless, kimyacıların farklı molekülleri de kolayca bağlamak için tepkimeyi kullanabileceğini öne sürdü. Tepkimenin potansiyelini muazzam olarak nitelendirdi. Geriye dönüp baktığımızda, haklı olduğunu görüyoruz. Kimyacılar iki farklı molekülü birbirine bağlamak istiyorlarsa, artık nispeten kolay bir şekilde bir moleküle bir azid ve diğerine bir alkin grubu ekleyebilirler ve sonra da bazı bakır iyonlarının yardımıyla molekülleri birbirlerine tuttururlar. Bu basitlik, tepkimenin hem araştırma laboratuvarlarında hem de sanayi alanında son derece popüler hale gelmesine yol açmıştır. Diğer şeylerin yanı sıra, tık tepkimeleri belli bir amaca yönelik yeni malzemelerin üretimini kolaylaştırmaktadır. Bir üretici bir plastiğe veya elyafa tıklanabilir bir azid eklerse, malzemeyi daha sonraki bir aşamada değiştirmek kolayca yapılabilir; elektriği ileten, güneş ışığını soğuran, antibakteriyel olan, ultraviyole radyasyondan koruyan veya arzu edilen diğer özelliklere sahip olan maddeleri tıklamayla oluşturmak mümkündür. Ayrıca, plastikleri yumuşatmakta kullanılan katkılar da tıklama yoluyla eklenebilir. Böylece, zamanla plastik malzemenin kusması sonucunda yitirilmezler. İlaç araştırmalarında, potansiyel olarak ilaç hammaddesi olabilecek maddeleri üretmek ve optimize etmek için tık kimyası kullanılır. Tık kimyasının neler başarabileceğine dair birçok örnek var. Ancak Barry Sharpless'ın öngörmediği şey bu yöntemin canlılarda kullanılabileceğiydi. Şimdi 2022 Nobel Kimya Ödülü'nün ikinci ipliğini çözeceğiz. İşin bundan sonraki parçası, biyokimya ve moleküler biyolojinin adeta patlayarak ilerleme gösterdiği 1990'larda başlıyor. Dünyanın dört bir yanında, moleküler biyolojideki yeni yöntemleri kullanan araştırmacılar, hücrelerin nasıl çalıştığını anlama girişimlerinde, genlerin ve proteinlerin haritasını çıkarıyorlardı. Öncü bir ruh vardı ve bir zamanlar terra incognita olan alanlar hakkında hergün yeni bilgiler üretiliyordu. Bununla birlikte, bir grup molekül neredeyse hiç dikkat çekmedi: glikanlar. Bu moleküller çeşitli şeker türlerinden yapılan ve genellikle proteinlerin ve hücrelerin yüzeyine tutunan kompleks karbonhidratlardır. Glikanlar, virüslerin hücreleri enfekte etmesi veya bağışıklık sisteminin etkinleştirilmesi gibi birçok biyolojik süreçte önemli bir rol oynarlar. Bu nedenle ilginç moleküllerdir, ancak sorun moleküler biyolojide kullanılan yeni araçların gilkanları incelemekte kullanılamıyordu. Bu yüzden, glikanların nasıl çalıştığını anlamak isteyen herkes çok büyük bir zorlukla karşı karşıya kalıyordu. Bu dağa tırmanmaya hazır durumda olan sadece birkaç araştırmacı vardı ve bunlardan biri Carolyn Bertozzi'ydi. 1990'ların başında Carolyn Bertozzi, bağışıklık hücrelerini lenf düğümlerine çeken bir glikanın haritasını çıkarmaya başladı. Etkili araçların olmaması, glikanın nasıl çalıştığını anlamanın dört yıl sürmesi anlamına geliyordu. Bu zorlu süreç onun daha iyi şeyler hayal etmesini sağladı ve aklına bir fikir geldi. İzlediği bir seminerde, bir Alman bilim adamından, glikanları oluşturan şekerlerden biri olan sialik asidin doğal olmayan bir çeşidini hücrelere ürettirmeyi nasıl başardığını dinlemişti. Bu nedenle Bertozzi, hücrelerin kimyasal yolla sialik asit üretmesini sağlamak için benzer bir yöntem kullanıp kullanamayacağını merak etmeye başladı. Hücreler, modifiye edilmiş sialik asidi farklı glikanlara dahil edebilseydi, bir kimyasal kulp kullanarak onların bulundukları konumların haritalamasını yapabilirdi. Örneğin, kimyasal kulpa bir floresan molekülü bağlayabilirdi ve yayılan ışık daha sonra glikanların hücrede nerede saklandığını ortaya çıkarabilirdi. Bu, uzun sürecek olan odaklanmış geliştirme çalışmalarının başlangıcıydı. Bertozzi, kimyasal kulplar ve kullanabileceği kimyasal tepkime için bilimsel literatürü araştırmaya başladı. Bu kolay bir iş değildi, çünkü kulpun hücredeki başka herhangi bir madde ile tepkimeye girmemesi gerekliydi. Kimyasal kulpun, bağlanacağı moleküller dışında kesinlikle hiçbir şeye ilgisi olmamalıydı. Bunun için bir terim belirledi: kulpla floresan molekül arasındaki tepkime biyoortogonal olmak zorundaydı. Uzun lafın kısası, 1997'de Carolyn Bertozzi, fikrinin gerçekten işe yaradığını kanıtlamayı başardı. Bir sonraki atılım 2000 yılında, en uygun kimyasal kulpu bulduğunda gerçekleşti: bir azid. Bilinen bir tepkime olan Staudinger tepkimesini ustalıklı bir şekilde modifiye etti ve bunu, hücreledeki glikanların arasına soktuğu azide bir floresan molekülünü bağlamak için kullandı. Azid hücreleri etkilemediği için canlılara da verilebiliyordu. Bununla biyokimyaya zaten önemli bir hediye vermiş oldu. Biraz kimyasal yaratıcılıkla, modifiye ettiği Staudinger tepkimesi, hücrelerde neyin nerede olduğunu haritalamak için kullanılabilirdi, ama Bertozzi yine de tatmin olmadı. Kullandığı kimyasal kulptan yani azidden daha da fazla yararlanabileceğini fark etmişti. O sıralarda, Morten Meldal ve Barry Sharpless'ın yeni tık kimyası kimyacılar arasında dilden dile dolaşıyordu. Bu nedenle Carolyn Bertozzi, kimyasal kulpu yani azidi, ortamda bakır iyonları olduğu sürece bir alkinin üzerine hızla tıklayabileceğinin farkındaydı. Sorun, bakırın canlılar için toksik olmasıydı. Böylece bir kez daha literatürün derinliklerine inmeye başladı ve 1961'de, alkinin halka biçimindeki bir kimyasal yapıya bürünmeye zorlanabilmesi halinde, azidlerin ve alkinlerin, bakırın yardımı olmadan, son derece hızlı bir biçimde tepkimeye girebildiğinin gösterildiğini buldu. Bükülmenin oluşturduğu gerinme o kadar büyük bir enerji yaratacaktı ki tepkime hiç sorunsuz ilerleyecekti.. Bu dönüm noktası aynı zamanda çok daha büyük bir şeyin başlangıcıydı. Carolyn Bertozzi, tık tepkimesini iyileştirmeye devam etti, bu nedenle hücre ortamlarında tepkime daha da iyi çalışabilir oldu. Buna paralel olarak, Bertozzi ve diğer birçok araştırmacı, bu tepkimeleri, biyomoleküllerin hücrelerde nasıl etkileşime girdiğini araştırmak ve hastalık süreçlerini incelemek için de kullandılar. Bertozzi'nin odaklandığı bir alan, tümör hücrelerinin yüzeyindeki glikanlar oldu. Yaptığı çalışmalar sayesinde, tümör hücrelerindeki bazı glikanların, bağışıklık hücrelerini çalışmaz hale getirdiği ve tümörleri vücudun bağışıklık sisteminden koruduğu anlaşıldı. Bu koruyucu mekanizmayı engellemek için Bertozzi ve meslektaşları yeni bir biyolojik ilaç türü yarattılar. Tümör hücrelerinin yüzeyindeki glikanları parçalayan enzimlere glikana duyarlı bir antikor eklediler. Bu ilaç şu anda ileri kanserli kişilerdeki klinik deneylerde test ediliyor. Birçok araştırmacı, çeşitli tümörleri hedef alan tıklanabilir antikorlar geliştirmeye de başladı. Bu çalışmalarda, antikorlar tümöre bağlandığında, antikora tıklanma özelliğindeki ikinci bir molekül hastaya enjekte edilir. Örneğin bu, bir PET tarayıcı kullanarak tümörleri izlemek için kullanılabilen veya kanser hücrelerine ölümcül dozda radyasyon vermeyi hedefleyebilen bir radyoizotop olabilir. Bu yeni tedavilerin işe yarayıp yaramayacağını henüz bilmiyoruz, ancak bir şey açık: Bu araştırmalar, tık kimyası ve biyoortogonal kimyanın muazzam potansiyelini ortaya koyuyor. Barry Sharpless 2001 yılında Stockholm'de ilk Nobel Konferansını verdiğinde, Quaker'ların basit değerleriyle renklenen ve ideallerini etkileyen çocukluğundan bahsetti. Dedi ki: Araştırma yapmaya başladığım yıllarda, araştırmalarla ilgili övgü sözleri arasında \"zarif\" ve \"zekice\" sıfatları bulunurdu, şimdi lerde özgün sıfatı da buna eklendi. Benim, en değerli bulduğum sıfat ise faydalı olmuştur. Bunda belki Quaker'ların etkisi vardır. Bu övgü sözlerinin dördü de Barry Sharpless, Carolyn Bertozzi ve Morten Meldal'ın temellerini attıkları kimyanın hakkını vermek için gereklidir. Çalışmaları zarif, zeki, özgün ve yararlı olmalarının yanı sıra insanlığa da en büyük faydayı sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/2022-nobel-tip-veya-fizyoloji-odulunu-isvecli-biyolog-svante-paabo-aldi", "text": "İsveç'in Stockholm kentindeki Karolinska Enstitüsü'nde Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nün kazananları açıklandı. 2022 Nobel Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü, \"soyu tükenmiş homininlerin genomları ve insan evrimine ilişkin keşfi\" ile Svante Paabo'ya verildi. İsveçli biyolog Svante Paabo bu seneki Nobel Tıp veya Fizyoloji ödülüne layık görüldü. Araştırmacının çalışmaları 40 bin yıllık hominin kemik kalıntılarından DNA elde edilerek genetik araştırmaları mümkün hale getirmesi ile paleogenomik adı verilen yeni bir bilim alanının önünü açtı. Geçen yıl da Tıp veya Fizyoloji Ödülü insan vücudunun sıcaklık ve dokunmayı nasıl algıladığına dair yaptıkları keşif ile dikkat çeken David Julius ve Ardem Patapoutian'a verilmişti. Neanderthal genomunun açığa çıkarılmasını ve 2008'de Denisova adı verilen hominin türünün keşfini sağlayan çalışmalar araştırmacıya 10 milyon İsveç kronu (yaklaşık 16.7 milyon lira) ödül verildi. Bu çalışma, ödülü almasıyla bilim dünyasında ileri araştırmaların odak noktasını insan evrimiyle ilgili araştırmalara yönlendirerek evrimsel süreçte henüz bilinmeyen başka basamakların açığa çıkarılmasının önünü açabilir. Tıp ödülü, Nobel Ödülleri'nin açıklanacağı haftanın başlangıcını oluşturuyor. Bütün hafta boyunca sürecek olan Nobel Ödülleri salı günü fizik ödülü, çarşamba günü kimya ve perşembe günü edebiyat ödülü ile devam edecek. 2022 Nobel Barış Ödülü cuma günü verilecekken ekonomi ödülü ise 10 Ekim'de açıklanacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/30-milyon-yasindaki-orman-gulleri-ciceklerimizin-atasi", "text": "Çin'in Hengduan Dağları'ndaki zengin biyoçeşitliliğin kökeni milyonlarca yıl öncesine dayanıyor. Muson yağmurları bu zenginliği sağlarken bir bitki türünün geçmişi 30 milyon yıl öncesine kadar gidiyor. Buradaki orman gülleri balkonumuzdaki çiçeklerin anası olabilir. Gösterişli bir Rhododendron , Asya'nın devasa Tibet Platosu'na bitişik Hengduan Dağları'nda bulunan yaklaşık 3.000 dağ bitkisi türünden biri. Ancak onu diğerlerinden ayıran çok önemli bir özelliği var: O, türünün en eskisi! Bir başka deyişle, balkonumuzdaki çiçeklerden tutun da botanik bahçelerindeki birçok bahçe çiçeğine kadar hepsi buradan yayılmış olabilir. ABD, Şikago'daki Field Museum'dan evrimsel biyolog Richard Ree, Burası, özellikle botanik açısından büyüleyici bir yer diyor. İlk bakışta, Hengduan zirvelerinin yüksek yamaçlarındaki dağ çayırlarının, Kuzey Amerika'nın Rocky Dağları'ndakine benzediğini belirten Ree, Ama sonra 10 kat daha fazla tür olduğunu anlıyorsunuz diye belirtiyor. Burada, orman güllerinin yanı sıra Primulaceae ve Gentianeae de geniş çeşitliliğe sahip. Ree ve meslektaşları, buradaki bitki topluluğunun geçmişine dair bir çalışmayı, geçtiğimiz hafta Science'da yayımladı. Öyle ki bazıları, yaklaşık 30 milyon yıl öncesine gidiyordu. Ree, bu durumunda buranın, dünyanın en eski sürekli dağ ekosistemlerinden biri olduğunu belirtiyor. Çalışmada ayrıca evrimin burada da güçlü bir itici gücü olduğu sonucuna varıldı. Nihayetinde yeni türlerin gelişip serpilmesini sağlayanın da yoğun muson yağmurları. Jeologlar, Hengduan'ın karmaşık coğrafi tarihi hakkında birtakım kafa karışıklıklarına sahip. Bir süredir, 4.500 metreye yükselen zirvelerin yaklaşık 5 milyon yıl önce oluştuğuna inanıyorlardı. Ancak yeni radyometrik tarihleme de dahil olmak üzere son çalışmalar, bu tarihi yaklaşık 30 milyon yıl öncesine kadar götürdü. Araştırmacılar, bölgenin bitki tarihinin de o zamana kadar uzanıp uzanmadığını öğrenmek istediler. Doktorasını, Çin'deki Xishuangbanna Tropik Botanik Bahçesi'nde bu konu üzerine yapan Wen-Na Ding ve evrimsel biyolog Ree, Tibet Platosu, Himalayalar ve Hengduan Dağları'nda bulunan 18 bitki grubunun her biri için evrim ağaçları oluşturmak adına DNA dizilerini kullandı. Ayrıca yeni türlerin ne zaman ortaya çıktığını ve bunu, bölgenin jeolojik tarihindeki önemli olaylara bağlamak için bitki fosilleri kullandılar. Bulgular, çeşitlenme oranlarını ve yeni türlerin bir bölgeden diğerine ne kadar hızlı yayıldığını tahmin etmelerini sağladı. Ree, verilerin şaşırtıcı bir sonuca işaret ettiğini söylüyor: Platodaki bitki gruplarının bazıları, diğer alpin floralara göre bilinenden çok daha eski, yaklaşık 30 milyon yıl önce Hengduan Dağları'nda ortaya çıkmıştı. Yaklaşık 19 ila 17 milyon yıl önce bitki popülasyonlarını izole eden, dağ sıralarının yükselmesi gibi jeolojik olaylar sayesinde daha fazla yeni tür ortaya çıktığını da buldular. Senckenberg Araştırma Enstitüsü ve Doğa Tarihi Müzesi'nden evrimsel biyolog Adrien Favre Kesinlikle musonun oynadığı muazzam bir rol var diyor. Ancak o sırada küresel soğumanın Alp bitkilerinin evrimini teşvik etmiş olabileceğini de belirtiyor. Zaman, topografya ve havayla birlikte Hengduan'ın florasının çeşitliliği, bölgenin talihini de gösteriyor. Biyoçeşitlilik zengini bölge, diğer dağlardaki eski bitki topluluklarını yok eden yoğun buzullardan kurtulmayı başarmıştı. Aynı zamanda sıradağların kuzey-güney yöneliminin, bitkilere daha sıcak iklimlere kaçış yolu vererek tohumları hayvanlar, rüzgar veya su tarafından güneye taşınmasına da yardımcı olduğu düşünülüyor. Şimdi soru, Hengduan'ın eski florasının yeni bir iklim tehdidi de dahil olmak üzere insan faaliyetleriyle nasıl başa çıkacağı yönünde. Kopenhag Üniversitesi'nden makroekolog Carsten Rahbek, bugünkü koşullar yerine uzun zaman önceki büyük ve ani değişiklikler, bölgenin üstün çeşitliliğini açıklıyorsa, bitkilerin ısınmaya nasıl tepki vereceğini tahmin etmek için geleneksel yaklaşımların işe yaramayabileceğini söylüyor. Daha acil bir tehdit de var: Yeni yollar, hidroelektrik barajlar ve büyüyen yerleşim ve çiftlikler biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Hengduan Dağları'nın yamaçlarında her yaz ortaya çıkan kır çiçeklerinin güzelliği, bölgeyi ekoturizm için büyüyen bir çekim merkezi haline getirmiş durumda. Bilim insanları, Çin hükümetini bu eski bitki çeşitliliğini korumaya çağırıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/350-milyon-yillik-fosil-orumcek-olmaya-cok-yaklasmis", "text": "Karada yaşayan en eski hayvanlar olan örümceğimsiler, 410 milyon yıl önce yeryüzünde sekiz bacaklarıyla koşuşturarak avlanmaya başlamışlardı. İlk gerçek örümceklerin ise son Karbon devrinde yaklaşık olarak 315 milyon yıl önce geliştikleri sanılsa da, bu konuda yetersiz fosil nedeniyle de kesin bir bilgi yok. Örümcek evrimi için önemli bir bağlantıyı şimdi Manchester Üniversitesi'nden Russel Garwood ve ekibi Fransa'daki Montceau-les-Mines formasyonunda keşfetti. Araştırmacıların bulduğu 1 cm'lik örümceğimsi eklembacaklı fosili, çağdaş örümcekler gibi kıskaçlı çene yapısına sahip. Ayrıca bacakları ve dokunaçları da örümceğinkine benziyor. Yeni fosilin örümcek evriminde anahtar bir rol oynadığını söyleyen Garwood ve ekibi, Yunan mitolojisindeki Idmon figüründen esinlenerek, bu yeni türü Idmonarchne brasieri olarak isimlendirdiler. Idmon, kıskanç bir tanrıça tarafından örümceğe dönüştürülen ve örümcek türlerine adını veren dokumacı Arachne'nin babasıydı. Fakat Idmonarachne her ne kadar örümceğe çok benzer bir görünüşe sahip olsa da gerçek örümceklerin en önemli özelliğinden yoksundu. Bu da karnın alt kısmındaki ipek bezleridir. Ayrıca karnındaki parçalar da gerçek örümceklerde olduğu birbirine kaynamamış henüz. Idmonachne'nin buna rağmen ipek üretebildiği sanılıyor. Bulgunun, geç Karbon devrinin örümcek evriminde önemli bir tarih olduğu görüşü yaygın. Çünkü Idmonarchne, örümcekle ilişkilendirilen anatominin hangi sırayla geliştiğini göstermiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/400-yil-once-dunyayi-degistirdi-galileo-galilei", "text": "Evet Galileo, Güneş eksenli Dünya görüşüyle, gezegen sisteminin nasıl işlediğini açıkladı ve kilisenin buyurduğu inancı yerle bir, toplumsal düzeni allak bullak etti. Galileo'nın bu sarsıcı keşfinin benzer etkisini, daha sonra Charles Darwin de evrim teorisiyle yapmıştı. Galileo ve Darwin, her ikisinin devrimci keşifleri, toplumsal inanışları değiştirici ve yanlışları çökertici etkileri bakımından birinci derecede önemli ve etkilidir. Ama Galileo dört yüzyıl boyu insanlığın düşünceleri üzerinde, diğer tüm bilginlerden daha etkili oldu. Ve elbette ki haklı olarak modern doğa bilimlerinin de kurucusu sayılır. Galileo, öncelikle Kopernik'in heliosentrik Dünya sisteminin savunucusu idi, bu yüzden de Katolik kilisesinin engizisyon mahkemesince suçlanmış ve cezalandırılmıştı. Düşmanları arasında, üniversitelerdeki doğa filozofları ve Katolik kilisesinin köktendinci çevreleri de vardı; ve bir zamanlar dost olduğu Papa'yla da düşman olmuştu. Galileo yaşadığı dönemde bu güçlerle giriştiği fikir çatışmalarının kaybedeni gibi görünse de, tarihsel açıdan bakıldığında sonunda galip gelen o oldu: Kim ne derse desin, her ne olursa olsun Dünya Güneş'in çevresinde dönüyordu. Pisa'da doğdu ve yine orada matematik ve astronomi eğitimi aldı. 1592 yılında Venedik Cumhuriyeti'ne bağlı Padua Üniversitesi'nde profesörlüğe yükseldi. Galileo'nun yaşadığı dünyada, Nikolaus Kopernik, Isaak Newton, Tycho Brahe, Johannes Kepler, Rene Descartes gibi bilim insanlarının dışında, Shakespeare, Rembrandt, Praetorius ve Monteverdi gibi güzel sanatlar alanında ün kazanmış çağdaşları da vardı. Galileo'nın çalışmaları arasında teleskopla yaptığı gözlemlerle ilgili ilk orijinal yayını da var. Mercekler Avrupa'da aslında 13.yy'dan beri kullanılıyordu. İki mercekle, uzaktaki cisimlerin görülebileceği de keşfedilmişti. Ancak mercekler ancak 17.yy'a doğru geliştirilmeye başlandı ve 1608'de üç kat büyülten teleskoplar satışa çıktı. Teleskop haberleri bir çırpıda tüm Avrupa'ya yayılıverdi. Galileo teleskobu keşfetmemişti, ama gerekli cihazları tasarlayarak teleskobu önemli ölçüde geliştirmişti. İçbükey ve dışbükey merceklerden oluşan mercekleri kendisi kesmiş ve 1609 yılının sonuna gelindiğinde 20 kat büyüten teleskoplara sahip olmuştu. Aslında gökyüzünü teleskopla inceleyen tek bilgin Galileo değildi. İngiliz Thomas Harriot, Galileo'dan bağımsız olarak Jüpiter uydularını keşfeden Alman Simon Mayr ve 1611 yılında güneş lekeleriyle ilgili gözlemlerini yayımlayan Christoph Scheiner ve Johann Fabrizius da bu gruba dahildi. Ancak peş peşe bir sürü önemli gözlemler yaparak, sonuçlarını yayınladığı bir kitapta değerlendiren, evrene ilişkin dünya görüşü açısından olağanüstü etkileyici bulguları ortaya koyan Galileo oldu. Galileo 46 yaşında yayımladığı Siderus Nuncius adlı kitabında teleskopla yaptığı ilk gözlemlerini anlattı. Ay'ın üzerindeki gölgeleri gören bilgin, bu cismin de tıpkı karmaşık arazi yapılarına sahip Dünyamız gibi bir yer olduğu gerçeğini kavramıştı. Jüpiter'in dört uydusunu görmüştü. Bunlar Kilise öğretisinin aksine, başka bir gökcisminin etrafında dönüyorlardı. Jüpiter'in de Ay'ınkine benzer evreleri vardı ve gezegen, rahiplerin anlattıklarından farklı olarak Dünya'nın değil, Güneş'in etrafında dönüyordu. Galileo çok önemli bir şey daha görmüştü: Samanyolu. Gökyüzünde bir ışın bulutu gibi uzanan Samanyolu yıldızlardan oluşuyordu. Bu da, Dünyanın gökyüzündeki cisimlerin merkezi olmadığını açıklayan bir gözlemdi. Ve bu yıldızlar gerçekten de çok fazlaydılar ve inanılmaz bir şekilde insanların o tarihe kadar hayal ettiklerinden daha büyüktüler. Gökbilimciler bugün evrenin 13,7 milyar yıl yaşında olduğunu hesaplıyor. Yani evren Dünya'mızın üç katı yaşındadır. Bununla birlikte evrenin gerçek büyüklüğü hala bilinmiyor. Ölçülebilen ışık yıllarına dayanarak yapılan 13,7 milyarlık yaş hesabı, şimdilik sadece görülebilen evrenin sınırlarına ilişkindir. Zamanımızda başka gelişmeler de oldu ve Kilise dün olsa vay kafirler derdi: Şimdi gözlemlediğimiz evren, sayısı belli olmayan evrene benzer yapılardan sadece bir tanesi de olabilir. Ve her birinde birbirinden biraz farklı kurallar hüküm sürüyor olabilir. Bu çoklu evren önerisidir! Galileo'nun o zamana kadar var olan inanışları yıkan düşüncesi ve arkasından Darwin'in evrimi keşfetmesiyle birlikte, insanoğlunun kendi bilgi alanındaki en büyük devrim gerçekleşmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/428-milyar-yillik-mikrofosiller-yasamin-en-eski-izleri-mi", "text": "Dünyamız üzerinde yaşam ilk kez nerede ve ne zaman oluştu? Bu sorunun kesin yanıtını vermek, konuyla ilgili fosillerin yetersizliği nedeniyle zor. Araştırmacılar bu nedenle dolaylı kanıtlara başvururlar. Mesela canlı hücrelerin etkinliğiyle oluşan kimyasal bileşimleri veya kayaçlardaki dairemsi veya ipliksi yapıları incelerler. Bu tür mikrofosiller ilk önce Avustralya'daki 3,5 milyar yıllık kayalarda ve 3,7 milyar yıllık Grönland Yeşiltaş kemerinde keşfedilmişti. 2017 yılında ise Quebec'te 3,75 4,28 milyar yıllık Nuvvuagittuq kaya formasyonunda daha eski potansiyel yaşam izleri tespit edildi. Kayalar üzerindeki ipliksi, kısmen dallı budaklı hematit filamanlar araştırmacılar tarafından mikrofosil olarak tanımlanmıştı. Fakat abiyotik jeokimyasal süreçler de benzer yapılar üretebildiği için bu potansiyel yaşam izleri tartışmalıydı. Bunlardan kimyasal bahçeler olarak da söz edilir. Quebeq'teki fosillerin tam olarak neleri temsil ettiğini bulmak isteyen College London Üniversitesi'nden Dominic Papineau, Nuvvuagittuq formasyonundaki diğer örnekleri de inceledi. Araştırmacı mikrotomografi ve iyon ışın analizi ile yumruk büyüklüğündeki taş örneklerini ışınlayarak, içlerinden binlerce görüntü aldı. Bu taramalardan ise kayada bulunan mikrofosillerin üçboyutlu, yüksek çözünürlüklü modelini oluşturdular. Ayrıca bu örneklerden alınan 100 mikromertrelik ince kaya kesitlerinin kimyasal ve mineral bileşimini çeşitli mikroskobik ve spektroskopik yöntemlerle analiz ettiler. Sonuçlara göre daha öncesinden bilinen filamanlar gerçekte daha büyük ve karmaşık bir yapının bir parçası. Merkezde yer alan bir santim uzunluğundaki saptan, birbirine paralel daha ince dallar uzanıyor. Ortalama olarak 16 mikrometre kalınlığında olan bu ipliksi uzantılar 100 mikrometre uzunluğa kadar varıyor. Bu filamanlar arasında çok sayıda kısa iplikler ve çapları yaklaşık olarak 120 mikrometre olan yüzlerce oval biçimli yapılar yer alıyor. Bu düzensiz elipsoitler genellikle gruplar halindeler ve filamanlara paralel olarak dağılım gösterirler. Bunların dışında biraz daha büyük, rozet şeklinde hematit yapılar ve filamanlı bir içyapıya sahip küresel biçimler de var. Tüm yapılar günümüzde demir işleyen bakteriler tarafından üretilenlere benzer, demir oksit mineralleri ve grafit biçiminde karbon içeriyorlar. Yeni bulunan yapıların karmaşık biçimi ve bileşimleri en azından bir kısmının doğal olarak oluşmuş olabileceğini gösteriyor. 'Abiyotik deneyler gerçi filaman demetlerinin bazı daha basit özelliklerini açıklayabilir ama bu özelliklerde hiçbiri bizim incelediğimiz örneklerde bulunmuyor' diyor araştırmacılar. Nuvvuagittuq kayacında bulunan hematit filamanların hiçbiri, bilinen kimyasal bahçelerin gözlemleriyle örtüşmemekte. Karşılaştırmalardan anlaşıldığı üzere bu tür abiyotik süreçler bu kadar karmaşık değiller ve birbirine paralel yapılar meydana getirmiyorlar. Oysa bu tür dallı budaklı biçimler dünya tarihimizin ilk dönemlerine ait mikrobiyel fosillerden bilinmektedir. Ve bunlara her şeyden önce denizdeki volkanik bölgelerin hidrotermal bacalarındaki, demir oksit üreten bakterilerin izleri dahildir. Bu yüzden Nuvvuagittuq kayacında bulunan mikro yapıların gerçekten de ilkel organizmalara ait olma olasılığı söz konusu. Araştırma 3,75 ila 4,28 milyar yıl önce dünyamızda çeşitli bakteri türlerinin bulunduğunu açıklıyor. Bu da yaşamın, dünyamızın oluşmasından sadece 300 milyon yıl önce gelişmiş olabileceği anlamına gelir ki bu jeolojik ölçütlere göre çok hızlı bir süreç."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/5-700-yillik-sakizdan-tam-insan-genomu-cikarildi", "text": "Danimarkalı arkeologlar, Syltholm'da yaptıkları kazılar sırasında 5.700 yıllık bir sakız keşfettiler. Bu çiğnenmiş sakız üzerinde araştırma yapan bilim insanları, bu sakızda bir insanın tam genomunun olduğunu keşfettiler. Bilim insanları, insanlığın tarihini aydınlatabilmek için yıllardır çeşitli çalışmalar yapıyorlar. Dünyanın hemen her bölgesine yayılan bu bilimsel çalışmalar, kimi zaman fazlasıyla ilginç ve beklenmedik sonuçları da ortaya koyabiliyor. Danimarka'da yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen 5.700 yıllık sakız ise, bilim insanlarını fazlasıyla şaşırttı. Çünkü bu çiğnenmiş sakız, bir insanın tam genomunu içeriyordu. Webtekno'da yer alan haberde arkeologlar tarafından tespit edilen bu çiğnenmiş sakız, araştırılmak üzere laboratuvara gönderildi. Araştırmacılar, bu sakızın 5.700 yıl önce bir kadın tarafından çiğnendiğini tespit ettiler. Yapılan araştırmalar, 5.700 yıllık sakızı çiğneyen kadının tam genomunu ortaya çıkardı. Bilim insanları, genomunu keşfettikleri kadına Lola ismi verdiler. Bu keşif, Lola'nın diyetini ve ağzındaki bakteriler konusunda da bilgi verdi. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Kopenhag Üniversitesi'nden Theis Jensen, Syltholm'un eşsiz bir yer olduğunu çünkü bu bölgenin tamamıyla çamurla kaplanmış olduğunu, çamurun organik malzemelerin korunmasında büyük bir rol aldığını söylüyor. Aslına bakacak olursak çiğnenmiş bir sakızın üzerinden bir insanın tam genomunun elde edilmesi de çamurun ne denli etkili olduğunu gösteriyor. Danimarka'nın güneyinde, ülkeyi İsveç'ten ayıran boğazda bulunan \"Sylthom\" isimli bir adada araştırma yapan arkeologlar, bu adada 5.700 yıllık bir sakız parçası keşfettiler. Bu sakız parçası, günümüzde hala şifalı olarak görülen huş ağacından elde edilmişti. Aslına bakacak olursak huş ağacı, antik dönemlerde hem yeniyor hem de çeşitli aletlerin yapılmasında kullanılıyordu. Yapılan araştırma, huş ağaçlarının da tarih öncesi devirlerin keşfedilmesi için önemli olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü yapılan bazı araştırmalar, antik huş ağaçlarının kabuklarının kimi zaman insanlar kimi zaman da hayvanlar tarafından kemirildiğini ortaya koyuyor. Yani bu ağaçların incelenmesi, eski insanlarla ilgili çok büyük bir öneme sahip. Bilim insanları, antik bölgelerdeki huş ağaçlarının birer DNA kaynağı olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/5-saniye-once-ne-yaptiginizi-hatirliyor-musunuz", "text": "Az önce evden çıkarken kapıyı kilitlediniz mi? Ütüyü fişten çektiniz mi? Çayın altını kapattınız mı? Beden, alışılagelmiş davranışlar söz konusu olduğunda, bilinçli düşünceye gerek duymaksızın ne yapması gerektiğini bilir. Beyin sürekli olarak yinelenen davranışların ayrıntılarını artık şifrelemediğinden, insanlar kapıyı nasıl kilitleyeceklerini anımsamalarına karşın, bunu en son ne zaman yaptıklarıyla ilgili olarak belli bir anıya sahip olmazlar. Söz konusu otomatik pilota bağlanma yeteneğinin, başta dikkatin daha önemli şeylere verilmesi olmak üzere, çok çeşitli yararları olabilir. Ne var ki, bu alışkanlık anısı öyle yapması gerekmezken yönetimi ele geçirdiğinde tehlikeli olabilir. Bu durum- söz gelimi, arabadaki çocuğunuzu almak yerine onu orada unutmak gibi-birtakım yanlışlar yapmanıza yol açabilir. Bebekler sürekli olarak öğrenirler. Ancak 2 yaşından öncesini anımsayabilenlerin sayısı çok azdır. Bunun nedeni, beynin uzun süreli bellek açısından kritik olan bölümlerinin henüz yeterince gelişmemiş olmasıdır. Bu yüzden bebekler yaşadıklarıyla ilgili anılar oluşturabilirler- örneğin, 6 aylık bir bebek birtakım görevleri nasıl yerine getirebileceğini üç haftaya uzanan bir süre boyunca anımsayabilir-ancak bu anıları uzun süre akılda tutma konusunda başarısızdırlar. Beyin gelişip olgunlaştıkça bu sinirsel düzenek çok daha verimli bir biçimde çalışmaya ve anılar da bellekte kalıcı bir yer edinmeye başlar. Ancak bu gelişme süreci, ansızın bir inişin yaşandığı, 7 yaşına dek sürer. Çocuklar yaşamlarının daha erken evrelerinde olup bitenleri kendilerine 7 yaşından önce sorulduğunda, topu topu bir yıl sonrasına kıyasla, çok daha iyi anımsayabilirler. Çocukluk amnezisi/ bellek yitimi adıyla bilinen bu ani silinme işlemi, beynin geride kalan anıları pekiştirmek amacıyla daha az yararlanılan bağlantıları ayıkladığı budama sürecinden kaynaklanıyor olabilir. Biraz daha büyük yaştaki çocukların anımsadıkları daha az olmakla birlikte, bunlar çok daha ayrıntılı bir biçimde anımsanırlar. Atlanta Emory Üniversitesi'nden Patricia Bauer, Bu sırada kişinin iyi bir öykü anlatma yeteneği de gelişmektedir. Yaşanan olaylar belli bir bağlama oturtulur, yapılanlar dile getirilirken belli olaylar ve etkinlikler öne çıkartılır. Tüm bunlar otobiyografik bellek olarak bilinen bir bütünün bir parçasıdır diyor. Bu durum insanların yaşamlarının erken evreleriyle ilgili anılarına daha sıkı tutunmalarına olanak tanıyacak, ya da en azından kimi anıları daha kalıcı kılmalarını sağlayabilecek olası bir stratejiye işaret ediyor. Aile içinde öykü anlatımının özendirilen bir uğraş sayıldığı kültürlerde, insanlar genelde erken çocukluk dönemlerine ilişkin anılarını çok daha kolaylıkla akılda tutabiliyorlar. Öyle ki, çocuğunuzun deniz kıyısına yaptığınız özel bir geziyi sonradan anımsamasını istiyorsanız, eski güzel günlerden söz etmeye daha uzun bir zaman ayırın ve çocuğunuzdan bu günlerle ilgili öyküleri anlatmasını isteyin."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/50-bin-yil-oncesinin-neandertali-bizde-bu-yuzlerden-cok-sayida-var", "text": "1908'de Fransa'nın güney merkezindeki La Chapelle-aux-Saints'te bir mağaraya gömülmüş bir adamın iskelet kalıntılarının yeniden incelenmesi, iskeletin modern bir insan değil, yaklaşık 40.000 yıl önce nesli tükenmiş bir yakın akraba olan Neandertal olduğunu ortaya çıkardı. İskelet, büyük bir kaş sırtı, düz bir kafatası tabanı ve geniş göz yörüngeleri de dahil olmak üzere bir Neandertal'e özgü pek çok karakteristik özelliğe sahip. Yaklaşık 40 yaşına kadar yaşayan Neandertal'in dijital yüz tahminini oluşturdular ve 47.000 ile 56.000 yıl önce yaşadığı dönemde nasıl göründüğüne dair bir fikir sundular. Şimdi bu görselleri gören çoğu insanın aramızda bu tiplere benzeyecek binlerce kişinin yaşadığını söyleyecektir. Neandertal insanı Homo sapiens arasına karışmış ve kendi neslini aramızda sürdürüyor olabilir mi? Bu aşırı uçta bir spekülasyon şüphesiz. Ama bizlerin DNA'sına yüzde 1-4 arasında dünyanın çeşitli bölgelerine göre Neandertal DNA'sının karıştığı bilimsel olarak gösterilmiştir. Bu da, Neandertaller ile Homo sapiens insanı arasında cinsel birleşeme olduğunun kanıtı sayılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/6500-gen-kadinda-ve-erkekte-farkli-etkinlik-gosteriyor", "text": "Kadınlar ve erkekler sadece dış görünüşleri açısından değil iç görünüşleriyle de farklılar. Kadın beyni veya erkek beyni diye bir şey yok belki, ama yine de psişik ve sağlığa bağlı farklılıklar söz konusu. Örneğin araştırmalar kadın ve erkeğin strese farklı tepki gösterdiğini, erkeklerin daha iyi yön duygusuna sahip olduklarını ama buna karşın daha unutkan olduklarını ve daha ağır enfeksiyonlara yakalandıklarını gösterdi. Weizmann Enstitüsü'nden Moran Gershoni ve Shmuel Pietrokovski şimdi kadın ve erkek arasındaki genetik farklılıkları inceledi. 544 kadın ve erkeğe ait elli üç farklı beden dokusundaki yaklaşık 20.000 protein kotlayan gen incelendi. Ve ilginç sonuca göre tam 6500 gen, kadında ve erkekte farklı etkin, bazıları kadınlarda, diğerleriyse erkeklerde daha güçlü okunuyor. Kalıtım hepimizde hemen hemen aynı, ama farklı beden bölgelerinde ve kişiden kişiye farklı biçimlerde kullanılmakta. Nerede ve nasıl olduğunu şimdi cinsiyetlere göre elde edilen gen haritası gösteriyor diyor Gershoni. Genelde cinsiyete özgü gen ifadesi , özellikle de üreme organlarında yoğunlaşıyor ki bu zaten fizyolojik farklılıklar nedeniyle beklenilen bir sonuçtu, ama doğrudan doğruya üremeyle ilgili olmayan sayısız gende de farklılık söz konusu. Örneğin erkeklerin cildindeki bazı genler çok daha etkin. Bunlar beden tüylerini ve sakalların büyümesini ayarlayan genler. Kasların büyümesinden sorumlu olan genler de erkeklerde daha etkin. Kadınlarda ise buna karşın yağların depolanmasında katkıları olan genler daha güçlü okunuyor. Ve sadece yağdokularında, kaslarda, ciltte ve kalpteki gen ifadeleri en az yüz gende farklılık gösteriyor. Bu da önemli fizyolojik ve dokuların biyolojik sinyal yolları arasındaki farklılıklara işaret etmektedir diyor araştırmacılar. Özellikle de kalbin sol kulakçık dokusundaki etkinlik farklılığı sürpriz olmuş araştırmacılar için. Her şeyden önce kalsiyum alımını çalıştıran bazı genler, genç kadınlarda erkeklere kıyasla çok daha etkinler ki bu da kadınların menopozdan önce kalp hastalıklarına niçin daha az yakalandıklarını açıklayabilir. Fakat ilerleyen yaşla birlikte kadınlarda da bu etkinlik zayıflıyor. Uzmanlar beyinde de bazı farklılıklar saptamışlar. Burada da bazı genler kadınlarda önemli ölçüde daha güçlü okunmuş. Gerçi bu genlerin işlevleri henüz bilinmiyor ama bilim insanları bunların kadınların Parkinson hastalığına daha ender yakalanıyor olmalarından sorumlu olabileceğini tahmin ediyorlar. Kalıtımdaki mutasyon yatkınlığı incelendiğinde ise cinsiyete özgü genlerin değişime daha yaktın oldukları ve erkeklerde mutasyon ayıklanmasının kadınlara kıyasla çok daha kötü işlediği görülmüş. Bunun açıklaması şu olabilir: Kadınlar sınırlı sayıda çocuk dünyaya getirebildikleri için türün hayatta kalması kadınların dayanıklı olmasına bağlı. Bu nedenle de doğal ayıklanma erkeklerde daha kötü çalışıyor olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/7-bin-yil-once-erkek-nufusunda-yasanan-azalmanin-sebebi-neydi", "text": "İnsanlık tarihinde birçok kez insanların azaldığı ve genetik çeşitliliğinin önemli ölçüde fakirleştiği evreler yaşanmıştır. Mesela yaklaşık olarak bir milyon yıl önce Afrika'da nüfusun azaldığı bilinmektedir. 74.000 yıl kadar önce de Sumatra'daki Toba volkanının etkinleşmesiyle çok sayıda insan yok olmuştu. Amerika'yı keşfeden Avrupalılar da yerli halktan o kadar çok insan öldürmüşlerdi ki bu katliamın izleri günümüzde bile kalıtımlarda okunabilmektedir. Fakat önemli bir yok oluş bu tabloya pek uymuyor. Araştırmacılar, birkaç yıl önce günümüzdeki erkeklerin Y-kromozomlarını analiz ederken ilginç bir fenomen keşfettiler. Hemen hemen hepsi, 7000 yıl kadar önce meydana gelen genetik fakirleşmenin izlerini taşıyorlar. Bu da Neolitik devirde erkek nüfusunun önemli ölçüde azaldığı anlamına geliyordu. Bu devirde erkek nüfusunun sadece yüzde yirmisi hayatta kalabilmişti diyor Stanford Üniversitesi araştırmacısı Tian Chen Zeng. İlginç bir şekilde kadın nüfusunda azalma olmamış, hatta mitokondriyal DNA analizlerine göre kadınların sayısı ve genetik çeşitliliklerinde de artış söz konusu. Bunun sonucunda Avrupa'nın birçok bölgesinde, Asya'da ve Afrika'da on yedi kadına sadece bir erkek düşüyordu. Peki ama erkeklerin yok oluş sebebi neydi? Doğal afetler, iklim değişimi ve diğer çevre faktörleri genelde iki cinsiyeti de etkiler. Hatta salgınlar bile erkek ve kadınların genetik çeşitliliklerinde çok küçük farklılıklar yaratır. Diğer bir açıklama göçle gelen yeni popülasyon grupları olabilirdi ama bu tür göçü açıklayacak arkeolojik kanıtlar bulunmamaktadır. Erkek kaybını araştıran Zeng ve ekibi, sosyokültürel bir faktörü ayrıntılı bir şekilde incelerken bir yanıt buldu: Kabile savaşları. Neolitik devirde çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşa toplumlar genelde patrilineal klanlar olarak organize oluyorlardı. Kabile grupları birbirine akraba erkeklerden oluşurken, kadınlar genelde diğer kabilelerden geliyorlardı. Ve sosyopolitik rekabetin temeli patrilineal akrabalık grubu olduğu zaman da savaş ve düşmanlıklara bağlı ölüm vakaları rastlantı olmaz. Bu durumda erkek soyu etkilenir ki bir grubun yok olması, tüm bir soy çizgisinin yok olması demek diyor araştırmacılar. Peki bir kabileler savaşı evresi, gerçekten de bu kadar büyük bir erkek kaybına yol açabilir miydi? Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen araştırmacılar tekrarlanan ve yaygın olan savaşların soy çizgilerinin genetik çeşitlilikleri üzerindeki etkilerini, bilgisayar simülasyonlarıyla kontrol etmişler. Sonuçlara göre Y kromozomunda okunan erkek kaybı için iki şaşırtıcı paralellik söz konusu. Ataerkillikle ilgili simülasyonlar çeşitlilikte büyük azalmaya işaret ediyor, yani Y kromozomunda genetik fakirliliğe yok açtıklarını gösteriyorlar. Ve zamanla daha az soy çizgisine dayanan bir dominantlık gelişmiş ki bu da genetik verilerle örtüşüyor diyor araştırmacılar. Buna göre Neolitik devirde erkek kaybının sorumlusu birbirleriyle akraba olan erkeklerden oluşan kabililer arası savaşlardı. Zamanlı erkekler dünyası o kadar küçülmüştü ki bazı soy çizgileri ve bunlarla birlikte genetik çeşitlilik de yok olmuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/99-milyon-yil-once-bir-karincanin-avini-yakaladigi-an", "text": "Yeni keşfedilen bir fosil, bilinen en eski karıncalardan biri olan \"cehennem karıncası\" ile nesli tükenmiş bir hamamböceğinin 99 milyon yıl önce karşı karşıya gelişlerini gösteriyor: Kehribar içinde korunmuş karınca, kurbanının boynunu iki sivri çenesi ve başındaki boynuz benzeri çıkıntı ile kavrıyor. Bu bulgu, günümüzdeki karıncaların ve tüm yetişkin böceklerin çeneleri yatay hareket ederken cehennem karıncalarının çenesinin dikey olarak açılıp kapandığına işaret ediyor. Bu tarih öncesi karıncaların fosillerindeki farklı ağız ve kafa şekilleri, avlarını farklı şekillerde yakalayıp öldürdüklerini gösteriyor. Bilim insanları bu türün, keskin çenelerini yukarı doğru hareket ettirerek avını antenlerinin arasındaki \"boynuz\"a sabitlediğinden şüpheleniyorlardı. Yeni keşfedilen fosil bu karıncanın avını nasıl yakaladığına dair ilk doğrudan kanıtı sunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/adini-metallicadan-alan-yeni-bir-tur", "text": "Yeni keşfedilen deniz canlısına, ünlü rock grubu Metallica'ya atfen Macrostylis metallicola adı verildi. Almanya ve Belçika'dan araştırmacıların Pasifik Okyanusu'nda yürüttüğü bir çalışmada keşfedilen M. metallicola, derin sularda yaşayan solucan benzeri bir tür. Hawaii ve Meksika arasında bulunan Clarion Clipperton Bölgesi'nde yaşayan M. metallicola, 5.000 metre derinliğe ve atmosfer basıncının 400 kat fazlasına bana mısın demiyor. Ancak 6,5 mm uzunluğa ulaşabilen tür, gözlere ve renge sahip değil. Bu küçük canlının yaşam alanı kobalt, bakır, manganez, nikel gibi nadir toprak elementleri barındıran manganez bezeciklerinden oluşuyor. Araştırmacılar, dünyada artan hammadde talebini karşılamak için okyanus tabanının bu bölümündeki değerli madenlerin yakın zamanda çıkarılabileceğini belirtiyor. Yeni türü Metallica'ya atfen isimlendiren araştırmacılar bir taşla iki kuş vurmak istiyor: Grubu onurlandırmak ve çevre bilincini artırmak. Nüfus artışı, kentleşme ve yenilenebilir enerji teknolojileri nedeniyle metallere yönelik sürekli artmakta olan talebin, okyanus tabanı gibi dünyanın şimdiye kadar bilimsel açıdan bilinmezliğini koruyan ve ulaşılması zor kısımlarını bile kaynak araştırmalarının hedefi haline getirdiğini belirten araştırmacılar, okyanusun derinliklerinde keşfedilmemiş türü barındırdığının altını çiziyor. Bu türlerin, hepimizin yaşamının bağlı olduğu Dünya sisteminin bir parçası olduğunu belirten araştırmacılar, derin sulardaki yaşamın okyanusların besin ağlarının yanı sıra iklimde de rol oynadığını ifade ediyor; okyanuslarda madenciliğin gerçekleşmesi engellenemezse bile, bunun biyoçeşitliliği ve ekosistemin işleyişini korumak için tasarlanmış uygun yöntemlerle ve koruma alanları uygulanarak yürütülmesi gerektiğini vurguluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/afili-murekkep-baligi-gosterisini-kacmak-ve-kur-yapmak-icin-kullaniyor", "text": "Bir mürekkep balığı türü olan Metasepia pfefferi, canlı renkleri nedeniyle afili mürekkep balığı adıyla biliniyor. Yanıp sönen mor ve sarı tonlarıyla görünüşleri dikkat çeken, kamuflaj ustası bu canlılar, aslında zamanlarının çoğunda bir kum birikintisi gibi görünüyorlar. Afili mürekkep balığının canlı renkler ile kamuflajı nasıl dengelediğini öğrenmek isteyen araştırmacıların, 2002 ve 2019'da Endonezya sularındaki gözlemlerine dayanan araştırması Journal of Experimental Marine Biology and Ecology'de yayınlandı. Araştırmaya göre, mercan resifleri arasındaki çamurlu deniz tabanında yiyecek arayarak zamanlarını geçiren bu canlılar, deniz tabanının rengini ve dokusunu kamuflaj olarak alıyor ve genellikler bir kum birikintisi veya kaya parçası gibi görünüyor. Diğer bazı kafadanbacaklılar gibi, bu mürekkep balıkları da zamanlarının çoğunu kamuflajla gizlilik içinde geçiriyor, göz alıcı renklerini bir yırtıcıyı şaşırtmak ve kur yapmak için kullanıyor. Afili mürekkep balığının tüm gün boyunca parlak renklerle gezmesinin yırtıcıların da ilgisini çekebileceğini belirten araştırmacılar, kamuflajın oluşturduğu ilk savunma hattı başarısız olması durumunda ise, yırtıcıyı şaşırtmak ve korkutmak amacıyla hızla yanıp sönen parlak renklerin işe yarabildiğini ifade ediyor. Parlak renkler erkeklerin dişileri cezbetme çabalarında da karşımıza çıkıyor. Uzaktaki dişiyi gören afili mürekkep balığı, parlak renkler sergileyerek ilgisini çekmeye çalışır. Bu renkli kur sırasında iki tür jest gözlemlendi: Kol sallama ve öpme . Araştırmacılar, afili mürekkep balığının kur sürecinin en gelişmiş kuşlarda ve hatta bazı primatlarda görülenlerle kıyaslanabilir seviyede özenli ve dinamik olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/afrikada-para-karsiligi-avlanma-aslan-neslini-tehdit-ediyor", "text": "Zimbabve Hwange Ulusal Park'ında 2015 yılında aslan Cecil'in avcılar tarafından öldürülmesi büyük tepki çekmişti. 2 yıl sonra 7 Temmuz'da 6 yaşındaki oğlu Xanda'nın da aynı şekilde öldürülmesi, para karşılığı avcılığın vahşi yaşam için ne büyük bir tehdit oluşturduğunu gözler önüne serdi. Xanda heybetli vücudu ve yelesi ile muhteşem Kalahari aslanlarından biriydi ve çok güzeldi. Xanda'yı doğumundan beri izlediklerini belirten Oxford Üniversitesi'nden araştırmacı Andrew Loveridge, geçen Ekim ayında uydudan takip edebilmek için GPS taktıklarını söyledi. Konu ile ilgili The Guardian'a konuşan Loveridge, Bir insanın aslan öldürebilmek için üstüne bir de para ödemek istemesi çok üzücü dedi. National Geographic'ten Luke Dollar, Büyük kedilerin kaybı çok üzücü. Eko sistem açısından, aslanlar, doğadaki dengenin uzun vadede korunmasında büyük rol oynuyor. İnsanların bunu unutmaması gerek dedi. Hwange Ulusal Parkı'ndan yapılan açıklamaya göre Xanda, RC Safaris adındaki şirketin kurucularından deneyimli avcı Richard Cooke'un düzenlediği bir safaride kimliği belirsiz bir müşteri tarafından vurulmuş. Humane Society International , 20 Temmuz sayısında bu cinayeti kınayan bir açıklama yayımladı. Açıklamasında, bu tip avcılığın aslanlar için tehdit oluşturduğunu vurgulayan HSI, kaçak avcılığın veya av hayvanlarının spor amaçlı öldürülerek hatıra olarak saklanmasının, aslan neslinin tükenmesine neden olacağını belirtti. Ayrıca, bugün Afrika'da 30 binden az Afrika aslanının kaldığına ve doğal ortamlarının yok edildiğinin altını çizdi. 2015 yazında, aslan Xanda'nın o sırada 13 yaşında olan babası Cecil, Amerikalı diş hekimi Walter Palmer tarafından vurulmuş ve büyük kıyamet kopmuştu. Palmer, profesyonel rehber kiralamış ve avcılık izinleri için 54 bin Amerikan doları ödemişti. Görünen o ki, Palmer ve rehberler, Cecil'i korunaklı parkın dışına çıkması için hayvan leşi ile kandırmış ve böylelikle Palmer aslanı yaylı tüfek ile vurabilmişti. African Wildlife Foundation ise, aslan Cecil'in hemen ölmediğini ve Palmer'ın onu 40 saat izledikten sonra tabanca ile öldürdüğünü açıklamıştı. Palmer daha sonra özür dilese bile, öfkeli insanların taciz ve tehditlerine maruz kalmıştı. African Wildlife Foundation sözcüsü Kathleen Garrigan, Live Science'a, paralı avcılıktan elde edilen gelirin, vahşi yaşamı korumak için kullanılabileceğini söyledi. Bunun için de, avlanılacak hayvanların tehdit altında olmama şartı ile hükümet veya gereken izni düzenleyebilen başka bir organizasyonun, bu gelirin nasıl kullanıldığına dair şeffaf olması gerektiğini belirtti. African Wildlife Foundation, Kenya'da bulunan ve Afrika vahşi yaşamını kar amacı gütmeden korumayı amaçlayan bir kuruluş. Xanda'nın ölmeden önce birçok yavrusu olmuş. Babası Cecil'in ise 13 oğlu ve kızı, bunlardan da 15 torunu varmış. Mayıs ayında ise, iki dişi aslanın, dana etiyle kandırılarak Hwange Ulusal Parkı dışına çekildiği ve vurularak öldürüldüğü belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/afrikalilarin-kalitiminda-da-neandertal-geni-var", "text": "Atalarımız Afrika'yı terk ettikten sonra Avrupa ve Asya'ya gelince burada yaşayan Neandertallerle gen alışverişinde bulunmuş ve çocuklar dünyaya getirmişlerdi. Bu ilişkiler sonucunda kuzenlerimizin genleri günümüze kadar kalıcı oldu. Neandertallerden alınan DNA'nın büyük bir kısmı zaman içinde yok olsa da bazı gen sekansları yüz binlerce yıl kalıcı oldu ve hala aktif durumda. Genetik analizler Avrupalıların kalıtımlarında yüzde 2 Neandertal geni bulunduğunu göstermişti, bu oran Asyalılarda olduğundan daha fazla var. Ancak güncel kanıya göre Afrikalıların kalıtımlarında hemen hemen hiç Neandertal izi bulunmaması gerekiyordu, çünkü Neandertaller ve Afrikalı Homo sapiens toplulukları coğrafi açıdan birbirlerinden izole olarak yaşıyorlardı. Princeton Üniversitesi'nde Lu Chen ile çalışan ekip, şimdi bu kanının doğru olmadığını ortaya çıkardı. Anlaşıldığı üzere modern Afrikalıların kalıtımlarında da belirgin bir Neandertal izi bulunuyor. Bu sürpriz sonuca araştırmacılar, yeni bir yöntemle ulaştılar. Genel olarak bir kalıtımda Neandertal kalıtımı tespit etmek için Neandertal kalıtımının bulunmadığı düşünülen belli başlı bir Afrika halk topluluğu referans olarak alınırdı. Chen ve ekibi ise modern referans kalıtımı yerine sadece belli başlı Neandertal sekanslarını karşılaştırma olarak kullandı. Daha doğrusu Altay dağlarındaki bir Neandertal'in ilkel kalıtımı, farklı soylardan 2.504 modern bireyin kalıtımıyla karşılaştırıldı. Kalıtımda hangi benzerliklerin Neandertal ve Homo sapiens'in ortak geçmişiyle açıklanabildiğini ve hangilerinin yakın geçmişteki gen alışverişine dayandığını hesapladılar. Bu şekilde günümüzde yaşayan Afrikalıların da Neandertal geni taşıdığı ortaya çıktı. Oysa daha önceki araştırmalarda bir milyon baz çiftinden daha azı tahmin edilmişti. Burada ilginç olan nokta şu: Afrikalıların kalıtımlarında bulunan Neandertal genlerinin neredeyse tümü diğer kıtalardaki akrabalarında da kalıcı olmuş. İlk kez Afrikalılarda, Neandertal kalıtımı saptadık ve bu izler sandığımızdan çok daha belirgin diyor araştırmacılar. Analizlerde ayrıca Afrikalı olmayan farklı popülasyonlardaki Neandertal kalıtının birbirine yakın olduğu da ortaya çıktı. Buna göre kişi başına 50 ila 55 milyon baz çifti bulunuyor. Doğu Asyalı insanlarda, Avrupalılara kıyasla yüzde 8 daha fazla Neandertal DNA'sı var. Araştırmacılara göre bu gen alışverişi Neandertaller ve Afrikalı Homo Sapiens arasındaki doğrudan ilişkiyle alakalı değil. Bazı eski göçmenler yeniden Afrika'ya dönerken Neandertal genlerini de beraberinde getirmişlerdi. Özellikle de günümüzdeki Avrupalıların ataları zaman zaman Afrika kıtasına geri dönmüşlerdi. Bu da modern Afrikalıların niçin Avrupalılarla, Doğu Asyalılara kıyasla daha fazla Neandertal sekansı paylaştıklarını açıklıyor. İlginç bir şekilde bu gen transferi tam aksi yönde de gerçekleşmişti. Nitekim Out of Africa göç dalgasından çok önceleri erken Homo sapiensler Afrika dışına ilk göçlerin gerçekleştirmişlerdi. Ve sonuçlar gösteriyor ki bu insanlar bile Neandertaller ile çiftleşmişler. Bu şekilde 100.000 ila 200.000 yıl önce Neandertal kalıtımına Homo sapiens genleri karışmıştı. Bunlar daha sonra varsayılan Neandertal kalıtı olarak aktarılmış ve günümüze kadar modern Afrikalıların kalıtımında izler bırakmışlardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/aglamak-icin-5-neden", "text": "Tahminlere göre duygusal nedenlerle ağlayan tek canlı, insan. Uzmanlar gözyaşlarımızı beş kategoriye göre sınıflandırdılar: Yalnızlık, güçsüzlük, bitkinlik, uyum ve medya kullanımı. Bu sınıflandırma, temel psikolojik ihtiyaçlar karşılanmadığında veya çok yoğun bir şekilde tatmin edildiğinde, duygusal gözyaşlarının her zaman aktığı fikrine dayanıyor. Ulm Üniversitesi'nde Johannes Keller yönetiminde çalışan ekip, yalnızlığın, yakınlaşma arzusunun gerçekleşmemesi halinde ağlama isteğine yol açtığını söylüyor. Bu kategoriye aşk acısı veya vatan hasreti de dahil. Sevinç gözyaşları ise araştırmacılara göre ihtiyaçların uyumlu bir şekilde yoğun olarak yerine gelmesi halinde örneğin evlilik gibi deneyimlerde akıyor. Güçsüzlüğe bağlı ağlama içinse bir ölüm haberine gösterilen tepki örneği veriliyor. Medya kullanımı kategorisindeki ağlamanın birkaç özelliği var. Diğer kategorilerle karşılaştırıldığında, ağlayan kişi yalnızca dolaylı olarak etkileniyor ve gözyaşları temsili olarak ortaya çıkıyor. Tetikleyici, empati kurduğu bir kitabın veya filmin ana karakterinin başına gelen bir deneyimdir. Ayrıca bir dramada gözyaşı dökebiliriz, ancak bir komedide de gözyaşı akıtabiliriz. Yani o kategoride sevinç gözyaşları da hüzün gözyaşları da olabilir. Ya da refleks de olabilir. Duygusal gözyaşları, gözleri nemli tutan ve koruyan bazal gözyaşlarından açıkça ayırt edilebiliyor. Çalışmaya ayrıca soğuğa, rüzgara veya soğan acısına tepki olarak akan gözyaşları dahil edilmedi. Ağlamanın temeline inmek isteyen araştırmacılar, insanlara duygusal gözyaşlarının nedenlerini soran iki çevrimiçi anket yaptılar. Diğer bir deneyde deneklerin günlük tutmaları istendi. Bu şekilde örneğin, gençlerin bunaldıkları için yaşlılara kıyasla daha çok ağladıkları ortaya çıktı. Psikologlar, araştırmayı duygusal gözyaşları fenomeniyle ilgili yeni araştırmaların temeli olarak görüyorlar. Duygusal gözyaşlarının psişik hastalıklardaki rolü üzerine göreceli olarak az şey biliniyor. Ayrıca gözyaşlarının sosyal etkileşimi ne şekilde ayarladığıyla ilgili sistematik bilgiler de eksikti. Bugüne dek gözyaşlarının bir kişinin diğer kişiyi destekleyip, desteklememesi üzerinde ne gibi etkisi olduğu da bilinmiyordu. Ağlamanın en yaygın beş nedenini belirlemenin, gelecekte bu soruların yanıtlanması için yardımcı olabileceği sanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/agzinizdaki-cok-hucrelilerle-tanismak-ister-misiniz", "text": "Dilimizin üzerinde, diş etimizde ve dişlerimizde yedi yüzü aşkın bakteri türü dolaşıyor Tırtıl biçimindeki bakteri oluşumları, ağız boşluğumuzun üst kısmına yerleşerek yedi mikrometreye kadar büyüyebiliyorlar. Araştırmacılar, bu ipliğimsi çok hücrelilerin nasıl ve neden oluştuğunu buldular. Ağız boşluğumuz mikroorganizmalarla dolu: Dilimizin üzerinde, diş etimizde ve dişlerimizde yedi yüzü aşkın bakteri türü dolaşıyor. Bu bakterilerin birçoğu zararsız olsa da bunların arasında karies ve parodontitise yol açanlar da yer alıyor ve bunlar tükürüğümüzde bulunan savunma maddelerine karşı özel biyolojik filmlerle korunuyorlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bazı insanların ağızlarında parazitik amipler de var ve bunlar diş eti iltihabına yol açar. Sayısız tek hücreliler dışında insanların yüzde ellisinin ağız boşluğunda çok hücreli organizmalar da var. Bunlar yedi mikrometreye kadar uzayabilen ve ağzın iç yüzeylerine yapışabilen tırtıl biçiminde yapılar. Bunlar Neisseriaceae ailesi bakterilerinden oluşurlar ve eksik hücre bölünmesiyle git gide daha uzun iplikler olarak büyürler. Bu bakteriler olasılıkla ağız boşluğumuzdaki zorlu koşullara uyum sağlayarak, çok hücreliliğin bir erken biçimini geliştirmişler. Çok hücrelilik diğer hücrelerle işbirliğini mümkün kılarak, bakterilerin beslenme stresini atlatmalarını sağlıyor. Şimdiye kadarki bilgilere göre bu bakteri tırtılları hasta edici değiller sadece zararsız ortaklar diyor araştırmacılar. Bu bakterilerin nasıl bölündüklerini ve ne şekilde tırtıla dönüştüklerini araştırmacılar ayrıntılı bir şekilde incelediler. İplikler uzun kenarları boyunca birbirine bağlanan ve uzunlamasına bölünen uzun hücre yığınlarından oluşur. Bu olağanüstü bir şey, çünkü çubuk şeklindeki bakteriler normalde uzar ve sonra enine bölünerek çoğalır diyor uzmanlar. Bu çok hücreli Neisseriaceae'nin test kültürlerinde, bilim insanları, uzun bakterilerin yeni hücre duvarlarının bir tarafında iplik haline geldiğini gördüler. Her bir iplikte halihazırda bir septum oluşturmuş olan hücreler, yeni bölünmeye başlayan hücrelerle yer değiştiriyor. Buna göre, hücre tırtılının bu büyümesi görünüşte koordine bir şekilde gerçekleşiyor. Çok hücreli türlerin ataları normal, enine bölünen çubuk şeklindeki bakterilerdi. Ancak çubuklar gelişim sürecinde şekil değiştirmiş ve uzunlamasına değil enlemesine büyümüşler. Bu şekilde de alışılmışın dışındaki uzunlamasına duruşu geliştirdiler. Araştırmacılar hücre biçiminin evrim sürecinde uzunlamasına ve bölünme süreçlerinin işlenmesiyle, ağız boşluğunda daha iyi gelişebilmek için değiştiğini tahmin ediyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ahtapot-denizlerin-gizemli-ve-zeki-yaratiklari", "text": "Bir okyanus canlısı olan ahtapot kafadan bacaklıdır. Soğana benzer bir kafası, sekiz kolu ve üç kalbi vardır. Kanı, demir yerine bakır içeren mavi renkli protein nedeniyle, mavidir. Saldırı anında kendini korumak için mürekkep fışkırtır, kemiği olmadığı için daracık yerlere girip çıkabilir. Çok da zekidir, araç gereç kullanabildiği gözlenmiştir. Ahtapot Yunanca'da sekiz kollu anlamına gelir. Bu kollar, ahtapotun aynı anda birbirinden farklı işler yapabilmesini sağlar; sanki her bir kolun kendi aklı vardır. Hatta sinir hücrelerinin üçte ikisi kafasında değil, kollarındadır. Dokunma duyusu mükemmeldir. Kollarında bulunan vantuzlar sayesinde dokunduğu şeyin tadını alabilir. Kaliforniya Üniversitesi biyoloji profesörü Roy Caldwell'e göre kollarında bulunan çok miktarda sinir hücresi ahtapotun hareketlerini ve dış görünüşünü belirliyor. Mesela insan, eklemlerinden dolayı yeterince esnek değildir ve hareketleri kısıtlıdır. Oysa sinir hücreleri sayesinde ahtapotun hiçbir sınırı yoktur ve birkaç saniye içinde derisinin dokusunu ve rengini değiştirebilir. 1980'lerden beri ahtapotları araştıran Lethbrigde Üniversitesi psikoloji profesörü Jennifer Mather ise, ahtapotların sinir hücrelerinin bir kısmının plan yapmaya yaradığını düşünüyor. Bu düşüncesi, sıcak denizlerde yaşayan ve açılmış hindistancevizi kabuklarını zırh gibi kullanmak üzere taşıyan Coconut ahtapot ile ilgili gözlemlere dayanıyor. Burada önemli olan, ahtapotun kabukları bulduğu gibi içine yerleşmesi değil, onları bir yerden başka bir yere taşıması ve ihtiyaç duyduğunda kullanması. Ahtapot ve mürekkep balığı gibi kafadan bacaklıların sinir hücreleri yoğun bir küme gibidir ve merkezi bir beyin işlevi görür. Yumuşakçalar arasında benzersiz olan bir diğer özellik ise bu merkezde bulunan iki bölgenin bellek olarak evrilmiş olmasıdır. Yani, beyinlerinde, öğrenmeye yarayan bölümler vardır. Bu, insanlarda da olan bir özellik, fakat beyin yapımız çok farklı. Tropikal mercan resifleri, dünyadaki en karmaşık canlı ortamıdır; birbirinden tümüyle farklı olaylara sahne olur. Bu ortamlarda barınan çok sayıda yırtıcının değişik avlanma yolları mevcuttur. Böyle bir ortamda yaşıyorsanız ve eğer bir zırhınız da yoksa hayatta kalmak için aklınızı kullanmanız gerekir. İşte aklını kullanacak şekilde evrimleşen ahtapot, yırtıcılara av olmaktan kendini kurtarabilmiş. Mather ve biyolog Roland Anderson, birlikte yürüttükleri bir çalışmada, 8 adet Kuzey Pasifik dev ahtapotunu ayrı haznelere yerleştirdi. Her haznede yüzen bir ilaç şişesi vardı. İlk önce ilaç şişesini ağızlarına götürdüler ama sonra suyu hareket ettirerek şişeyle oynamaya başladılar. Şişe haznenin diğer ucuna gidip geliyordu. Mather'in gözlemine göre, ahtapotlar, canı sıkılan çocuklar gibi top sektiriyordu. Bir anlamda, toptan kurtulmaya değil, onunla ne yapılabileceğini anlamaya çalışıyorlardı. Peki, bu ahtapotun zekasına dair bir işaret mi? Caldwell'e göre, rahatsız oluşunun bir göstergesi. Mather'in ise farklı bir yorumu var. Sinir sistemi ne kadar karmaşıksa, kişilik özellikleri o kadar farklılaşıyor. Bir hayvan ne kadar zekiyse, çevresinde gördüğü çeşitliliği kullanma biçimi farklılaşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ahtapotlar-etik-korumaya-aliniyor", "text": "ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, hayvanların ağrıyı algıladığına ve gelişmiş bilişsel yeteneklere sahip olduğuna dair artan kanıtlar nedeniyle kafadanbacaklılar üzerinde çalışmak için yeni etik kılavuzlar geliştirdi. Sefalopod araştırmacıları bu girişimi memnuniyetle karşıladı. Ahtapot biyologları Hayvan refahı için iyi olan şeyler, araştırmanın kalitesi için de iyidir. Ancak en iyi araştırma uygulamalarını belirlemek çok iddialı, çünkü hayvanları etkili bir şekilde nasıl anestezi altına alacağımız hakkında çok az şey bilinmektedir diyorlar. Böylece kafadanbacaklılar araştırmada kullanıldıklarında fareler ve maymunların sahip olduğu yasal korumanın aynısını yakında alabilirler. Dahası, kafadan bacaklıların gelişmiş öğrenme ve bilişsel yeteneklere sahip olduğu ve anesteziye memelilere benzer şekilde tepki verdikleri belirtildi. Ancak kurum, kafadanbacaklıların beyinlerinin memelilerinkinden çok farklı olması nedeniyle, etik araştırmanın nasıl olması gerektiğini tanımlamanın daha fazla araştırma gerektireceğini belirtti. ABD Halk Sağlığı Servisi , hayvanları herhangi bir omurgalı olarak tanımlayarak hem NIH hem de Ulusal Bilim Vakfı için hayvanların bilimde kullanımına ilişkin yönergeler belirler. Bir araştırma projesi federal fon almadan önce, bilim adamlarının kendi kurumlarının PHS standartlarına uygunluğu sağlamak için protokolleri değerlendiren etik kurullarından onay almaları gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ailenin-buyuklugu-yasliliktaki-bilissel-yeti-uzerinde-etkili", "text": "Son bir araştırmaya göre üç veya daha fazla çocuğa sahip insanların bilişsel yetileri, yaşlılıkta daha zayıf oluyor. Bu negatif etki 6,2 yıllık yaşlanmaya eşit. Analiz için yirmi Avrupa ülkesine ait veriler değerlendirildi. Yaşlılıkta bilgileri işleme hızı veya bellek gibi bilişsel yetilerin zayıfladığı bilinen bir gerçek. Bununla birlikte bu olumsuz gelişme kişiden kişiye ve toplumdaki alt gruplara göre değişiyor. Bunda genetik faktörler kadar, eğitim veya meslek gibi çeşitli deneyimler de etkili. Son bir araştırma bu konuda ailenin büyüklüğünün de rolü olduğunu ortaya koydu. Norveçli araştırmacı Vegard Skirbekk ve Fransız araştırmacı Eric Bonsang, Survey of Health, Ageing and Retirement in Europe veri bankasından yararlandılar. Bu veri bankasında, 20 Avrupa ülkesindeki ve İsrail'deki yaşlıların sağlık durumu, profesyonel kariyer ve sosyo-ekonomik durumları hakkında bilgiler kayıtlı. Araştırmaya en ez iki çocuğu olan 65 yaşında veya daha yaşlılar dahil edildi. Demography dergisinde yayımlanan sonuçlara göre, üç veya daha fazla çocuğu sahip olmak, yaşlılıkta daha kötü bilişsel yetiyle bağlantılı. Araştırmacılar, erkeklerde ve kadınlarda benzer olan ve Kuzey Avrupa'da güçlü olan bir nedensel etkiden söz ediyorlar. Yüksek doğum oranı finansal kaynakları azaltırken, çocuklarla ilişki gibi sosyal kaynakları iyileştirmiyor. Üç veya daha fazla çocuğa sahip olmanın olumsuz etkisi, iki çocuğa kıyasla 6,2 yıllık bir yaşlanmaya denk geliyor. Bu negatif etki, ilkokula kıyasla ortaokulu bitirmenin bilişsel avantajı kadar büyük. Ve bu durumdan birkaç mekanizmanın sorumlu olabileceği düşünülüyor. Mesela fazladan bir çocuk ailenin gelirini düşürüyor. Buna bağlı olarak finansal sorunlar ortaya çıkıyor ve güvensizlikler bilişsel yetinin zayıflamasına yol açabiliyor. Ayrıca her yeni bebeğin doğumu kadının işinden uzaklaşmasına yol açmakta. Oysa çalışma hayatı bilişsel yeti üzerinde olumlu etki yapıyor. Ayrıca her yeni gelen çocuğun yarattığı stres de anne babanın sağlığını ve dolayısıyla da bilişsel gelişimini zorlayabilir. Bilim insanları bundan sonraki çalışmalarında tek çocuğa sahip olmanın ya da çocuksuz olmanın, yaşlılıktaki bilişsel yeti üzerindeki etkisini araştırmak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/akilli-deniz-hayvanlari-zekalarini-buyuk-beyinlerine-mi-borclu", "text": "Bilim insanları balina ve yunusların son derece gelişmiş ve karmaşık sosyal davranışları ile büyük beyinleri arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırıyor. Her balina türünün kendisine özgü bir davranış biçimi vardır. Örneğin katil balinaları gruplarına özgü bir lehçeye sahiptir; ispermeçet balinası bir diğerinin yavrusuna göz kulak olabilir, şişe burunlu yunus olarak bilinen Afalina ise diğer türler ile işbirliği yapabilir. Nature Ecology & Evolution'da yayınlanan araştırmaya göre bu sosyal beceriler deniz memelilerinin beyin büyüklüğü ile ilgili. Büyük gruplar halinde yaşayan büyük beyinli primat türlerini gözlemleyen bilim insanları, sosyal yaşamları ile beyinlerinin boyutları arasında bir ilişki olduğunu, ilk kez 30 yıl önce öne sürdü. Londra Ekonomi Okulu'ndan ekonomi psikoloğu Michael Muthukrishna ve meslektaşları, balina ve yunus gibi deniz memelilerinde büyük beyin ile sosyalleşme arasında benzer bir ilişki olup olmadığını araştırdı. Araştırmanın sonucunda beyin, vücut kütlesi ve sosyal özellikler ile ilgili kapsamlı veriler elde ettiler. 90 türü kapsayan verilere göre beynin büyüklüğünü tahmin etmek için, diğer türler ile işbirliği içinde olmak, grup halinde avlanmak ve karışık sesler çıkararak iletişim kurmak gibi sosyal davranışlara bakmak yeterli olabiliyor. Büyük beyin, ayrıca zengin beslenme ve coğrafi dağılım gibi başka faktörlere de bağlı. Araştırmacılar, bu sonuçların, deniz memelilerinin farklı bilgiler içeren sosyal çevrelerde yaşamanın zorluklarıyla baş edebilmek için beyinlerini geliştirdiği yönündeki teori ile uyumlu olduğunu söylüyor. Durham Üniversitesi'nden evrim biyoloğu Robert Barton bu tür korelasyonlarda neden sonuç ilişkisinin daha titiz bir şekilde incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Barton, ayrıca beynin belirli bölgelerinin de incelenmesi gerektiğini, çünkü bu bölgelerin farklı evrilmiş olabileceğini söylüyor. Mesela, kendi araştırma ekibi, gece primatlarının beyinlerindeki koku alma duyusu ile ilgili bölümün, gündüz yaşayanlara göre daha gelişmiş olduğunu buldu. Muthukrihna'ya göre balinalar ve yunuslar ile ilgili ileri araştırmalar, başka faktörleri de ortaya çıkarabilir. Örneğin yaşam süreleri ve ergenlik dönemlerinin süresi ile beyin büyüklüğü arasında bir bağlantı olup olmadığının da araştırılması gerektiğine dikkat çekiyor. Deniz memelilerinin beyinlerinin nasıl bu kadar büyüdüğünü anlamak, insanoğlunun kendi evrimsel tarihine ışık tutabilir. Bu hayvanların içinde bulunduğu yaşam alanı insanlarınkinden tamamen farklı olduğu için, Muthukrishna'ya göre, insan evrimi ile ilgili hipotezlerin sınanması açısından faydalı bir kontrol grubu olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/alet-kullanmak-yalnizca-insanlara-ozgu-degil", "text": "Bilim insanları, alet kullanımının insanların ayırt edici özelliği olduğunu düşünmüş olsa da yapılan araştırmalar, hayvanlar aleminde de kara, hava ve denizde alet kullanımında usta canlılar bulunduğunu gösteriyor. Birçok farklı türün bulunduğu bu ortamda böylesine bir davranışın nasıl geliştiğinin incelenmesi, insanlarda alet kullanımının kökenine de ışık tutabilir. Şempanzeler, insanların yaşayan en yakın akrabalarıdır. Fildişi Sahilleri'ndeki bir şempanze yerleşkesinde bulunan, 4300 yıl öncesine ait taş çekiçler, şempanzelerin alet yapmayı ve kullanmayı çok uzun zaman önce, insanların yardımı olmadan öğrenmeyi başardığını gösteriyor. Diğer primatları avlayıp yemek için mızrak yapabilen şempanzelerin, yemek arayan karınca ordularına karşı özel aletler geliştirdiği de bilinmektedir. Yukarıda gördüğünüz yetişkin erkek şempanze, elindeki çubuğu karıncalara karşı kullanmaktadır. Bilim insanları, kargaların ve akrabalarının istisnai bir zekası olduğunu, bu sayede ince dalları, yaprakları ve hatta kendi tüylerini bile alet olarak kullanabilme becerisini gösterdiklerini söylüyor. Hatta kargaların, suya uzanamadıkları durumda kapların içine taş atıp su seviyesini yükselttikleri gözlendi. Yukarıda gördüğünüz karga, suda yüzen bir solucanı almak için kabın içine taş atarak su seviyesini yükseltiyor. Vahşi doğadaki orangutanlar, yırtıcı hayvanları uzaklaştırmak üzere yaprak demetlerini ıslığa benzer sesler çıkarmak için kullanmaya başlamış ve bu yöntem orangutanlar arasında yaygınlaşmıştır. İlk defa bir hayvan türünün herhangi bir aleti iletişim aracı olarak kullanmış olmasının yanı sıra, bu durum kültürün, yani bilginin bir nesilden diğerine aktarılmasının yalnızca insanlara özgü olmadığını da kanıtlamaktadır. Yukarıda gördüğünüz Borneo orangutanının fotoğrafı, ince dallardan kopardığı yapraklarla, tehdit altında hissettiği zaman ağzından çıkardığı sesli mesajın frekansını değiştirirken çekildi. Dünyadaki en zeki hayvanlar arasında yer alan fillerin beyni, diğer bütün kara hayvanlarının beyninden büyüktür. Bazı anekdotlara göre filler, elektrikli tellerin üzerine kütük veya taş düşürerek kısa devre yaptırabiliyor veya başka hayvanların içmesini önlemek için su deliklerinin girişini ağaç kabuklarıyla tıkayabiliyorlar. Asya fillerinin sinekleri ve böcekleri öldürmek için ağaç dallarından yararlandıkları biliniyor. Yunusların, denizlerin en zekisi olduğu bilinen bir gerçek. Bilim insanları şimdi de yunusların aynı zamanda alet kullanan canlılar olduğunu ortaya koyuyor. Avustralya Shark Bay'deki bir grup şişe burunlu yunusun, deniz süngerlerini ağızlarının ucuyla taşıyıp okyanusun dibindeki kumları eşelediğini, avlarını böyle ortaya çıkardıkları gözlemlendi. Bu da onları, insanlardan sonra avlanmak için en uzun süre alet kullanan canlı olarak anılmasına yol açıyor. Samur türünün en büyükleri olan susamurları, istiridye kabuklarını kayaların üzerinden sökmek için taşları çekiç gibi kullanıp ardından kabukları kırarak avlarını ortaya çıkarır. Bu da onların yıllarca alet kullanan tek deniz memelisi olarak bilinmesine yol açmış; ta ki yunusların marifeti ortaya çıkana kadar. Yukarıdaki fotoğrafta, kırıp açtığı istiridyeyi afiyetle yiyen bir susamuru görüyorsunuz. Yetişkin bir erkek insandan on kat daha güçlü olan goriller sadece fiziksel kuvvetten ibaret değiller; aynı zamanda oldukça zekiler de. Vahşi gorillerin su derinliğini ölçmek için ağaç dallarını bir baston gibi kullandığı, derin bataklıklardan ağaç gövdelerini köprü olarak kullanarak geçtikleri biliniyor. Diğer maymun türleri aletleri yiyecek bulmak için kullanırken goriller, karşılarına çıkan zorlukları aşmada da kullanıyor. Hayvanlar aleminde alet kullananların listesine son eklenen üye, hindistan cevizi kabuğunu taşınabilir zırh olarak kullanan bir ahtapot türü. Damarlı ahtapot, insanların attığı hindistan cevizi kabuklarını tıpkı üst üste dizilen kaseler gibi toplayıp üzerlerine oturuyor, sekiz dokunacını da sertleştirip denizin dibinde yürüyor ve gerektiği zaman bu kase şeklindeki kabukları zırh olarak kullanıyor. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, hindistan cevizi kabuğuna saklanan bir ahtapot videosundan alınmıştır. Tayland Lopburi'deki bir Budist tapınağının yakınlarında yaşayan makak maymunlarının, ziyaretçilerin saç tellerini kopartıp ağızlarını temizlemek için kullandıkları görülmüştür. Hatta dişi makakların, yavruları kendilerini izlerken ağız temizleme hareketlerini yavaş yavaş ve abartılı olarak yaptıkları gözlemlenmiş. Kaldı ki primat soyunun en önemli özelliği yeni kuşakları eğitmektir. Kemirgenler bile alet kullanmayı öğrenebiliyor. Degu farelerine, yani kobay ve çinçillayla yakından akraba olan küçük kemirgenlere yemeklerine ulaşmaları için tırmık kullanmaları öğretilebiliyor: saydam, plastik bir çitin bir tarafına Degu faresi, öbür tarafına da ay çekirdeği konuyor. Küçük bir tırmık verilen fare, ay çekirdeğini çitin arasından çekmek için bu tırmığı kullanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/alkol-keyfi-cok-eskilere-uzaniyor", "text": "İster Yakındoğu, Çin veya Orta Amerika olsun, alkol içerikli içecek üretimi çok eski bir gelenek. Hemen hemen tüm kültürlerde yer etmiştir. Bu da alkol düşkünlüğünün ve bağımlılığının bizde ve atalarımızda nasıl gelişmiş olabileceği sorusunu doğurmuş. Alkol tüketimi tamamen kültürel bir tercih mi? Yoksa bu tercih, alkolün evrimsel avantajlar sağlamasından dolayı mı biyolojik köklere uzanıyor? Hangi sorunun doğru olduğu bugüne dek hep tartışmalı kalmıştı. Bununla birlikte insan, alkol tüketen tek primat değil. Tropikal fareler özellikle de Bertam palmiyesinin fermente olmuş nektarını ararken, şempanzeler ve Genon maymunları da insanlar tarafından üretilen fermente içecekleri seviyorlar. Maymunların alkol tükettiğini gösteren bir başka kanıtı Kaliforniya Eyalet Enstitüsü'nden Christina Campbell ve ekibi buldu. Araştırma çerçevesinde Panama'da doğal ortamda yaşayan yabani Geoffroy örümcek maymununun beslenme biçimi izlendi. Bu maymun türü bölgede yetişen boz erik ağacının meyvelerini seviyor. Araştırmacılar maymunlar tarafından ısırıldıktan sonra atılan/düşürülen erikleri analiz edince, çoğunun çok fazla olgunlaştığını gördüler. Bu nedenle sadece bol miktarda şeker değil ortalama olarak yüzde bir ila iki oranında da alkol içeriyorlardı. Ayrıca maymunların idrar örneklerinin analizleri de hayvanların alkolü sindirdikleri ve özümlediklerini de gösterdi. Bununla birlikte meyvelerin içindeki alkol miktarı onları sarhoş edecek seviyede değil. Fakat alkol içerikli meyvelerin başka olumlu tarafları olabilir: Örneğin alkol kokusu meyvenin iyice olgunlaşmış ve tatlı olduğuna dair bir işaret. Diğer taraftan alkolün kendisi de yüksek ısıl değere sahip. Bu yüzden maymunlar bu meyveleri kalori almak için tüketiyor olabilirler. Çünkü fermente meyvede daha az olgunlaşmış meyvelere kıyasla daha fazla kalori var. Diğer faydalar ise alkolün antibakteriyel özellikleri veya fermente meyvede aktif olan mayalar olabilir. Biyologlar ayrıca bazen uzaktan algılanabilen fermente meyvenin kokusunun, maymunlara meyveleri bulmalarını kolaylaştırdığını düşünüyorlar. Araştırma, yabani maymunların insanların etkisi olmadan, alkol içerikli meyveler yediklerini ilk kez kanıtlaması açısından önemli. Bu da primat atalarımızın da alkol için bir tat duyusu geliştirmiş olduklarını akla getirmekte. Araştırmacılar atalarımızın alkol içerikli yiyecekleri, sarhoş edici etkisi nedeniyle değil yüksek besin değeri nedeniyle tercih etmiş olabileceklerini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/amerikada-insana-ait-en-eski-ayak-izleri-bulundu", "text": "Amerika kıtasına insanlar ilk olarak ne zaman ayak bastılar? Bu sorunun yanıtı hala arkeolojinin en büyük gizemlerinden biri. Çünkü kemik, alet ve diğer buluntular ve DNA analizleri birbirinden farklı sonuçlar veriyor. Bazı sonuçlara göre insanlar kıtaya ilk kez 13.000 yıl önce Bering boğazı üzerinden geçerek ulaşmışlardı. Diğer buluntular çok daha eski; ilk insanların atalarının, buzulların geri çekilmesinden önce olasılıkla Pasifik kıyısı boyunca devam eden bir rota üzerinden- Kuzey ve hatta Güney Amerika'ya ulaştıklarını düşündürmekte. Bu buluntulara Meksika'da gün ışığına çıkarılan 30.000 yıllık aletlerle, Uruguay ve Alaska'daki kemikler üzerinde görülen 24.000 ve 30.000 yıllık keski izleri de dahil. Ancak bu buluntular arasında insana ait olduğu kuşkulu olanlar da var. Fakat artık kesin kanıtlar var. Bournemouth Üniversitesi'nden Matthew Bennet ve ekibi New Mexico'da son buz devrine ait insan ayak izleri buldular. İzler, alçı kumu tepeleriyle bilinen bir bölge olan White Sands Ulusal Parkı'nın ince taneli tortullarında korunagelmiş. Buz devri sırasında bu bölge, olasılıkla Pasifik kıyısı boyunca uzanan bir rota üzerinde, sığ göllerle kaplı büyük bir çökekti. Alçı tepelerin kenarında paleontologlar daha önceleri de mamutlara, mastodonlara ve kılıç dişli kedilere veya develere ait izler bulmuşlardı. Hatta insana at 12.000 yıllık ayak izleri de bulunmuştu. Fakat daha alt tabakalarda yeni bulunan ayak izleri çok daha eskiler. Ayak izlerinin bulunduğu tabakadaki bitki tohumlarının radyo karbon tarihlendirilmesine göre bu tabaka 21.000-23.000 yıllık. Bilim insanları toplamda 62 ayak izi saptadılar. Birkaç tabakada dağılan izlerden anlaşıldığı üzere insanlar bu bölgede en az ki bin yıl kadar kalmışlar. Diğer ilginç bir nokta da izlerden birçoğunun gençlere ve çocuklara ait oluşu. Yetişkinlere ait olanlar daha ender. Bu durum yetişkinlerin daha çok avlanarak vakit geçirmeleriyle ilgili olabilir. Çocuklar belki sadece yiyecek toplamak için görevlendiriliyordu ya da buralarda oynuyorlardı diyor araştırmacılar. İnsana ait ayak izleri dışında bazı tabakalarda mamut ve buz devrine ait mega faunanın diğer temsilcilerine ait izler de bulundu. Uzmanlar bu hayvanların da insanlar tarafından avlandığını düşünüyorlar. Araştırmacılara göre, New Mexico'daki insanların bu erken tarihteki varlığı bu insanların, son Buz devrinin zirveye ulaşmasından önce bile buraya geldiklerini düşündürebilir. Çünkü buzul maksimumu sırasında Pasifik kıyısı boyunca kapalıydı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/anadolunun-iki-baligindan-biri-tehlikede", "text": "Anadolu'daki sulak alanlarda 316 balık türü yaşıyor. Doğa Derneği'nin son çalışmaları, bu balıkların yüzde 54'ünün yalnız Anadolu'da bulunduğunu ve %49'unun küresel ölçekte tehlike altında olduğunu ortaya koyuyor. Her keşifle bu listeye yeni türler ekleniyor. Rakamlara bakıldığında Anadolu iç su balıkları için tam bir cennet ve bu zenginliği buzul çağları sırasındaki konumuna ve coğrafi yapısına borçlu. 2 Şubat 2017 Dünya Sulak Alanlar Günü, yani 1971 yılında bugün İran'ın Ramsar kentinde imzalanan Ramsar Sözleşmesi'nin yıl dönümü. 46 sene önce bugün dünyanın pek çok ülkesi, sulak alanlarını koruyacaklarına ve geliştireceklerine söz verdi. Geç de olsa Türkiye Cumhuriyeti de bu devletler arasına katıldı. Bu sözün verilmesinin belki en önemli sebebi yaşamın ve insan medeniyetinin başından beri sulak alanlara bağlı olması ve binlerce canlı için sulak alanlar olmadan yaşamın devam edemeyeceği gerçeğiydi. Ancak son 60 yılda Anadolu'da yaklaşık 2 milyon hektar sulak alan, içinde yaşayan canlılarla birlikte yok oldu. Bu alanların toplamı Marmara Denizi'nden daha büyük. Uluslararası Doğa Koruma Birliği tarafından hazırlanan Doğu Akdeniz'de Tatlısu Biyoçeşitliliğinin Durumu ve Dağılımı raporuna göre Türkiye, en fazla tür yok oluşunun yaşandığı ülke. Anadolu'da her biri küresel ölçekte bir panda ya da bir leopar kadar önemli 82 ayrı balık türü fark edilmeden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Pek çok iç su balığı, gölleri veya akarsuları besleyen pınarlarda ve kapalı göl havzalarında yaşıyor. Pınarlara moloz dökülmesi, zehirlenme, hidroelektrik santralleri, su sistemine yapılan diğer müdahaleler ile yaşam alanlarını yitiriyorlar. Dünya ölçeğinde tehlike altındaki bu 82 türe önümüzdeki yıllarda yeni araştırılan 21 türün daha eklenmesi bekleniyor. Aslında bu bilgi onlarca türün henüz keşfedilmeden yok olduğunu da anlatıyor. Balıklarla ilgili Türkiye'de çok az sayıda uzman var ve bu yüzden hiçbir projenin çevre etki değerlendirme çalışması balıklar açısından sağlıklı yapılamıyor. Hatta çoğu küçük proje bu süreçten dahi geçmiyor yani küçük balıkların varlığı göz ardı ediliyor. Örneğin dünyada sadece Salda Gölü'nde yaşayan dişli sazancığın yaşam alanını etkileyecek hatta yok edecek iki baraj projesi var. Türkiye'nin ikinci büyük gölü olan Beyşehir Gölü'nü besleyen akarsularda nesli küresel ölçekte tehlike altında olan 7 balık türü yaşıyor. Üstelik ulusal mevzuata ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelere göre bu türleri korumakla yükümlüyüz. Dünya Sulak Alanlar Günü hakkında açıklama yapan Doğa Derneği Koruma Programı Koordinatörü Itri Levent Erkol Dünyada sadece Anadolu'da yaşayan 54 iç su balığı var ve Anadolu'da yaşayan her iki balıktan birini kaybetmek üzereyiz. Balıklar bize yok olan sulak alanlarımızı, kirlenen su kaynaklarımızı, kurutulan sazlıklarımızı, ölen kuşlarımızı, bitkilerimizi, hayvanlarımızı anlatıyor. Bu yaşanan sadece balıkların değil, hepimizin kıyameti. Betonun kutsandığı ve insanın doğadan koptuğu bir çağ yaşıyoruz. Balıkların yaşayamadığı bir dünyada insan da barınamaz. Yaşam için suyun korunması gerçek önceliğimiz olmalı, bu yüzden küçük balıkların yanındayız dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/anilarimiza-guvenebilir-miyiz", "text": "Irvin'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden psikolog Elizabeth Loftus, kendi anılarımıza temkinli yaklaşmamız gerektiğine dikkat çekiyor. İnsan belleğinin yanılgıya düşebileceğini araştırmalarıyla kanıtlayan Loftus, insanların hiç yaşanmamış olaylarla ilgili sahte anılar oluşturmalarının çok kolay olduğunu, bunun için yapılması gereken tek şeyin insanlardan sürekli olarak o anıları kafalarında canlandırmalarını istemek olduğunu ortaya koydu. Otuz yılı aşkın bir süredir adli davalarda bilirkişi olarak görev yapan Loftus'un görgü tanıklıklarının yanıltıcı olabileceğiyle ilgili çalışmaları, yalan haberlerin ortalıkta dolandığı, MeToo hareketinin patlak verdiği ve fotoğraf gibi görsel kaynaklar üzerinde oynamaların yapıldığı günümüzde yeniden önem kazandı. Loftus, insanların belli bir olayla ilgili anılarında ayrıntıları çarpıtıp çarpıtmayacaklarını anlamak için yıllardır görgü tanıklığının güvenilirliğini sorguluyor. Ancak 1990'larda gerçekten yaşanma olasılığı oldukça düşük çocuk cinsel taciz olaylarında bir patlama olduğunda, Loftus, insanların hiç yaşanmamış olaylardan yepyeni anılar oluşturabileceklerini gözlemledi. Elde edilen kanıtlar insanların birtakım gerçekliklerin yanı sıra, kendi duygularını anımsama konusunda da yanılabileceklerini gösteriyor. Loftus ve arkadaşları tarafından yapılan bir başka çalışmada deneklere zorlu bir görev verilerek bunun kendilerinde uyandırdığı kaygıyı belli bir puanla değerlendirmeleri istendi. Araştırmacılar kaygı düzeyini gerçekte 60 puan olarak değerlendiren deneklere verdikleri puanın 40 olduğunu söylediklerinde kaygı düzeylerinin azalmaya başladığına tanık oldular. Loftus, belleğin böylesine güvenilmez oluşunun evrimsel bir nedeni olduğunu, yanlışlar belleğe sızdığında insanların bunları düzeltip anıları güncelleştirebileceklerini belirtiyor. Ayrıca, kimi zaman yanlışların kişinin kendisini daha iyi hissetmesine olanak tanıdığına ve bunların prestij-artırıcı bellek çarpıtmaları adıyla bilindiğine dikkat çekiyor. Loftus bunun en yaygın örneklerinden birinin de, kendilerinin iyi bir yurttaş olduklarını düşünen kişilerin oy vermemiş olsalar bile oy vermiş gibi davranmaları olduğunu dile getiriyor. Loftus, bu tür prestij-artırıcı bellek çarpıtmalarının başkaları tarafından anlaşılmadıkları sürece, çoğu zaman insanların kendilerini daha iyi hissetmelerine olanak tanıyan zararsız yanılsamalar olduğunu belirtiyor. Depresyon hastalarında bu tür yanılsamalara başkalarına kıyasla çok daha az tanık olunduğuna da parmak basan Loftus, bu kişilerin daha mutsuz, ancak çok daha akıllı olduklarını belirtiyor. Bu yalnızca bir korelasyon olduğu için depresyonun prestij-yükseltici bellek çarpıtmalarının eksikliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor. Ancak tüm bunlar anılarımızın güvenilmezliğinin olumlu bir yönü olabilir. Eğer bir bedel ödeniyorsa karşılığında elde edilen kazançlar da vardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/anne-karnindaki-bebekler-de-lahana-sevmiyor", "text": "Son bir araştırmaya göre anne karnındaki bebekler dahi tat uyaranlarına tepki gösteriyorlar. Fetüsler annelerinin yediklerini amniyotik sıvıdan algılıyorlar. Araştırmacılar farklı yiyeceklere gösterilen tepkileri ilk kez ultrasonla izlediler. Bebekler daha duymaya ve görmeye başlamadan önce tat duyuları gelişiyor. İlk tat reseptörleri sekizinci hamilelik haftasında gelişiyor ve 15. haftadan itibaren, fetüs amniyotik sıvıyı yutunca annesinin ne yediğini algılamaya başlıyor. Yenidoğanlarla gerçekleştirilen çok sayıda araştırma, bu erken tat deneyimlerinin daha sonraki yemek zevki üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Anne karnındaki bir bebeğin amniyotik sıvının aromalarına ne şekilde tepki verdiğini Durham Üniversitesi'nden Beyza Üstün, yüksek çözünürlüklü 4D ultrason görüntüleriyle gösterdi. Görüntülerde doğmamış bebeğin, çeşitli tat uyaranlar karşısında yüz ifadesini nasıl değiştirdiği net bir şekilde görülüyor. Deneyler sırasında 32 ve 36 haftalık hamile 100 kadın aç karnına aromalı kapsül yuttu. Kapsül ya 400 mg tatlımsı havuç tozu ya da aynı oranda buruk karalahana tozu içeriyordu. Kapsül mideye ulaştıktan sonra araştırmacılar bebeklerin reaksiyonları ultrasonla kaydetmeye başladılar. Kapsülün alınmasından sadece yarım saat sonra fetüslerin mimiklerinde farklılıklar görüldü. Bu kısa zaman süresi içinde aroma maddeleri ince bağırsaktan kana, oradan da plasenta ve amniyotik sıvıya ulaşmıştı. Tatlımsı havuç tozlu kapsülü yutan anne adaylarının, bebekleri dudaklarını gülümser gibi yanlara doğru çekti veyahut da sanki emecekmiş gibi büzdüler. Lahana tadı alan fetüsler ise dudaklarını birbirine bastırarak ya da üst dudaklarını kaldırarak tepki verdiler. Bu görüntüler doğmamış bebeğin bile annesinin yediklerini algılayarak bunlara tepki gösterdiğini ortay koyduğunu kanıtlıyor. Bu bilgi, doğum öncesi algı bilgimiz ve annenin yiyeceğinden farklı tat uyaranları arasında ayrım yapma yeteneğimiz için önemli. Araştırmacılar bundan sonraki çalışmalarında, başlangıçtaki olumsuz tepkilerin alıştırmayla zayıflatılıp, zayıflatılamayacağını öğrenmek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/anne-kokusu-bebeklerde-korku-hissini-yok-ediyor", "text": "Beynin kokulara nasıl tepki verdiğini araştıran bilim insanları bebeklerin annelerinin kokusunu aldıklarında kendilerini çok daha güvende ve huzurlu hissettiklerini ortaya çıkarttılar. Tanıdık bir kokunun bebekleri yatıştırabileceği görüşünün hiç de yeni olmadığına dikkat çeken Almanya Lübeck Üniversitesi'nden Sarah Jessen, Doğuma yardımcı olan kimi ebe ya da hekimler yeni doğum yapmış annelere bebeklerinin beşiğine daha önce giymiş oldukları bir tişört ya da eşarp yerleştirmelerini öneriyorlar diyor. Jessen, bu uygulamanın gerçekten de işe yarayıp yaramadığını araştırmak amacıyla, 7 aylık bebeklere yüzlerinde korku ya da mutluluk duygusunu yansıtan fotoğraflar gösterdi. Jessen'e göre, bebeklerde korku tepkisi 7 aylıkken gelişiyor. Araştırmaya katılan 76 bebeğin her birine bu fotoğraflar farklı koşullar altında gösterildi. Koşullardan birinde annelerinin tanıdık kokusu, bir diğerinde bir yabancının kokusu yer alıyordu. Başka birinde ise belirli bir koku yoktu. Jessen araştırma kapsamında EEG başlığından yararlanarak bebeklerin beyinlerindeki elektrik sinyallerini de ölçtü. Deneyden önce araştırmaya katılan tüm bebeklerin annelerine üç gece art arda yatarken giymeleri için pamuklu birer tişört verildi. Bu süreçte annelere her zamanki şampuan, sabun ve deodorantlarını kullanmalarına izin verilirken, yalnızca yeni bir ürün kullanmaktan kaçınmaları söylendi. Korkulu yüz görüntüleri bebeklerde de genelde korku uyandırır ve bu tepki beyinlerinde belli örüntüde bir elektriksel etkinliğe neden olur. Jessen yaptığı deneyin sonucunda annelerinin kokusunu alabilen bebeklerin beyinlerinde bu örüntüye tanık olmadığını, ancak fotoğrafların yabancı birinin kokusu eşliğinde ya da herhangi bir koku eşlik etmeden gösterildiği bebeklerde söz konusu örüntünün ortaya çıktığını belirtiyor. Elde edilen bu bulgular bebeklerin beyinlerinde korku duygusunun oluşmasında, kokunun da aralarında yer aldığı, çok çeşitli deneyimlerin etkili olabileceğine işaret ediyor. Babalarına ya da zamanlarının büyük bir bölümünü birlikte geçirdikleri kişilere ait kokuların da bebeklerde buna benzer bir tepkiye yol açıp açmadığını merak eden Jessen, bir sonraki aşamada bu konuyu daha derinlemesine araştırmayı hedefliyor. Oxford Üniversitesi uzmanlarından Karla Holmboe da, bebeklik döneminde kokularla ilgili çok sayıda araştırma olmadığına, bu tür araştırmaların bebeklerin dünyayı nasıl algıladıklarını ve gelişimlerinde nelerin etkili olduğunu daha iyi anlamamıza olanak tanıdığına parmak basarak, Bebeklik dönemi gerçekte her şeyin, yaşamın daha sonraki evrelerinde edindiğimiz tüm becerilerin temelini oluşturuyor, diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antarktikada-buz-baliginin-gizemi", "text": "Güney Kutup Denizi ve Antarktika kıtasının etrafındaki deniz dipleri, gezenimizin en az araştırılmış olan bölgeleri. Bugüne kadar sadece birkaç araştırma ekibi, buz gibi sulara dalarak incelemelerde bulundu. Alfred-Wegener Enstitüsü'nden Autun Purser ve ekibi, Güney kutup denizinin buz sahanlıklarındaki yaşamda heyecan verici bir keşif yaptı. Araştırmacıların amacı aslında Güney Weddel denizinin dibini ölçmekti. Bunun için de yüksek çözünürlükle kameralar ve sonarla donatılı enstrüman kızakları, deniz dibinin bir buçuk metre üzerinde çekildi. Bu şekilde 535 ve 420 metre derinlikte Jonah'ın buz balığına ait sayısız yuva bulundu. Göreceli olarak büyük olan bu yırtıcı balıklar, Antarktika'nın çevresinde yaşıyorlar. Söz konusu balıklar, donmayı önleyen özel proteinleri ve renksiz, hemoglobinsiz kanlarıyla dondurucu soğuğa karşı dirençliler. Buz balıkları yumurtalarını kendi yaptıkları yuvalara bırakıp, koruyorlar. Bugüne kadar Weddel denizinde tek tük buz balığı olurdu ve küçük yuva toplulukları dahi bulunmamıştı. Fakat kamera görüntüleri bu bölgede binlerce balık yuvasının birbirine neredeyse bitişik bir şekilde yer aldığını gösteriyor. Araştırmacılar 45.600 metre kareyi taradıklarını ve 16.160 balık yuvası saydıklarını söylüyorlar. Yuvalar arasında, yalnızca 25 santimlik bir mesafe bulunuyor ve her biri bir buz balığı tarafından korunuyor. Her yuva 1.700'den fazla yumurta içeriyor. Yuvaların haritasını çıkaran araştırmacılar, tüm üreme alanının 240 kilometrekareden fazla olduğunu ve yaklaşık olarak 60 milyon balık yuvasını içermesi gerektiği sonucuna vardılar. Buz balıklarının tam da Filchner buz sahanlığının kenarına yumurtalarını bırakmış olmaları aslında tesadüf değil. Oşinografik ölçümler, bu bölgede Weddel denizinde yer alan buz sahanlığında sıcak su akıntısının bulunduğu gösteriyor. Derindeki su, çevredeki sudan yaklaşık olarak iki derece daha sıcak ve bu nedenle de balıklar için olduğu kadar, yüzeye daha yakın yaşayan planktonlar ve diğer deniz hayvanları için de iyi koşullar sunuyor. Bu şekilde buz balıkları yeterli miktarda yiyecek buluyorlar. Diğer yandan da balıklar önemli bir besin rezervini oluşturuyor. Özellikle de bu bölgede yaşayan Weddel fokları, balık kolonilerinin olduğu yerde avlanıyorlar. Bu açıdan bakıldığında bu balık kuluçka sistemi, Weddel denizinin eko sistemi için önemli bir kaynak. Araştırmacılar bu yüzden bu alanın koruma altına alınması gerektiğini vurguluyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antik-dogu-asyada-modern-insan-disi-izleri", "text": "200 bin yıl önce yaşamış 6,5 yaşındaki çocuğun dişleri bilim dünyasını şaşırttı. Bulgular, hem evrimsel süreç hem de günümüz tıp bilimi için önemli bulgular taşıyor. Pekin'deki Çin Bilimler Akademisi'nden paleoantropolog Song Xing ve meslektaşları 16 Ocak'ta bir rapor yayınladı. Araştırmacılar, antik döneme ait bir çocuğun fosilinde bazı önemli bulgular elde etti. Gizemli bir evrim geçmişine sahip olduğu söylenen bu çocuğun dişlerinin, aynı modern insan dişi gibi geliştiği ve bu haliyle Doğu Asya'daki bilinen en eski modern diş gelişimini temsil edebileceği ifade ediliyor. 6,5 yaşında olduğu düşünülen çocuğun fosilleşmiş üst çenesinde yedi diş bulunuyor. Fosilleşmiş üst çene, çocuğun en az 104.000 ile 200.000 yıldan daha önce yaşadığını gösteriyor. Dişlerin iç yapısını incelemek için kullanılan X ışınları, bugün çocuklarda tipik olarak yaklaşık 6 yaşlarında diş etlerinde filizlenen ilk azı dişinin, ölümünden birkaç ay önce patlak verdiğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar, Doğu Asya Homo popülasyonuna ait olduğunu söylenen fosildeki diş gelişimi oranının, günümüz insanlarının diş gelişimi dönemleriyle ilişkili olması açısından önem taşıdığına vurgu yapıyor. Zira kalın bir kafatası ve büyük dişler, soyları tükenmiş Homo cinsinin iki üyesi olan Neandertal ve Homo erectus'un özelliklerine çok benziyor. Xing ve meslektaşları, Xujiayao fosillerinin, haklarında tam bir bilgi sahibi olunamayan Doğu Asya nüfusu Denisovans'tan gelmesinin de mümkün olabileceğini söylüyor. Fosil ve antik DNA analizleri, çocuğun fosilinin bulunduğu tarih boyunca bölgede dört Homo türünün hepsinin birden yaşadığını da ortaya koyuyor. Xujiayao çocuğun yaşı ve diş büyüme oranları günlük tabakaları sayılarak hesaplanmış durumda. Verilen bilgiye göre, çocukluk döneminde dişlerde düzenli aralıklarla oluşan çizgiler, günlük ve daha uzun sürelerde biriken tabakaları gösteriyor. Ohio Eyalet Üniversitesi'nden çalışmanın ortak yazarı paleoantropolog Debbie Guatelli-Steinberg, modern insanların (en azından yaşamının ilk 6,5 yılında) yavaş geliştiğini ve Xujiayao bireyinin diş çıkarma sürecinin de yavaş işlediğini söylüyor. Normal bir çocukta yaklaşık her sekiz günde bir büyüme çizgisi oluşması söz konusu. Benzer bir şekilde, Xujiayao çocuğun dişlerinde de yavaş gerçekleşen belirgin bir büyüme çizgisi var. Ancak araştırmacılar, tek bir kanıta dayanarak konuşmanın zor olduğunu da sözlerine ekliyor. Verilen bilgiye göre aynı büyüme çizgisi, diğer fosil hominidlerde her yedi günde bir beliriyor. Ayrıca, antik çocuğun dişlerinin 6 yaşından sonra nispeten yavaş, insani bir oranda gelişmeye devam edip etmediği de bilinmiyor. Ve çocuğun iskeletinin geri kalanının kademeli olarak olgunlaşıp olgunlaşmadığı da belli değil. Eski hominidlerdeki diş gelişimini araştıran ve çalışmaya katılmamış olan Tanya Smith, Eğer Çinli buluntu H. sapiens'e aitse, diş büyüme oranı ve diğer diş özellikleri, İsrail ve Kuzey Afrika'daki fosil H. sapiens'in yaklaşık 300.000 yıl öncesine kadar çıkmış fosillerininkiyle aynıdır. diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/antony-leeuwenhoek-mikrobiyolojinin-dogusu", "text": "Hollandalı anatomist Regnier De Graaf'ın 32 yaşında hayatını kaybetmesinden birkaç ay önce bilime yaptığı önemli katkılardan biri, Londra'daki Kraliyet Akademisi sekreteri Henry Oldenburg'a 28 Nisan 1673'te yazdığı mektuptur. Yazılmamış olsaydı, modern mikrobiyolojinin doğuşunu belki de onlarca yıl geciktirebilecek bu mektupta De Graaf, Leeuwenhoek adlı, Flemenkçe dışında herhangi bir dil bilmeyen, Delft'te hayatını sürdüren bir kumaşçının şimdiye kadar yapılmış tüm mikroskopları gölgede bırakan mikroskoplar yaptığını belirtir. Graaf mektubun ekinde Leeuwenhoek'un Bay Leeuwenhoek tarafından mikroskop ile yapılmış ve sonradan Dr. Regnier De Graaf'la paylaşılmış bazı gözlemlere örnek adlı ilk makalesini de tercüme edip eklemiştir. Leeuwenhoek'un bir arının kanat, göz ve başıyla ilgili ayrıntılı bilgiler içeren makalesi Kraliyet Akademisi'nin de dikkatini çeker ve farklı örnekler üzerine inceleme yapması ikinci bir mektupla kendisinden istenir. Böylece Leeuwenhoek, bilimin evrensel ilerleyişine büyük katkılarda bulunabilmesi için önemli bir koşulu, buluşunu paylaşabileceği etkileşim ortamını edinir. Bu gözlem bilim camiasında büyük bir yankı uyandırır. Leeuwenhoek'un iyi bir eğitim görmemesinin de etkisiyle Akademi, bulguların Delft'in ileri gelenleri tarafından doğrulanmasını ister. Şehrin ileri gelenlerinden kurulan komitenin onayından sonra, akademinin kendi mikroskop uzmanı Robert Hook da 1678 yılında bu çalışmayı doğrular. Leeuwenhoek, atölyesinde kendi imalatı olan mikroskobuyla yaptığı ayrıntılı incelemeler sonuncunda Kraliyet Akademisi'ne davet edilir. Bu üyelik kendisini daha da motive eder ve mikrobiyoloji biliminin doğmasına yol açan araştırmasının ardından, birçok başka örneği inceler: Bakteri, sperm, kan, kas, nöron hücreleri, göz lensi, kemik, diş ve saçın yapısı, bitki kurdu, sinek, örümcek, tuz kristalleri bunlardan bazılarıdır. Leeuwenhoek yaptığı geniş çaplı bu araştırmalarla protistoloji, protozooloji, bakteriyoloji, hematoloji, seroloji, bitki anatomisi ve mikrobiyal ekoloji bilimlerinin kurucusu unvanını hak etmektedir. Mikroskobun 1595 yılından itibaren büyütme aracı olarak biliniyor olmasına rağmen, mikroorganizmaların Leeuwenhoek tarafından seksen yıl sonra keşfedilmesi dikkat çekicidir. O güne kadar yalnızca cansız nesneleri incelemek için kullanılan mikroskobun, sıradan bir su damlası içerisinde neler olduğunu incelemek amacıyla Leeuwenhoek tarafından kullanılışı, kendisinin dikkatli ve tutkulu araştırmacı kişiliğinin bir göstergesidir. Leeuwenhoek'un mikroorganizma hastalık ilişkisini gösterdiği çalışmaları araştırmayı yaşam biçimi haline getirebilmenin tarihteki güzel örneklerinden biridir. Hasta olduğu bir günün ertesinde, dilindeki beyaz lekelerden örnek alıp mikroskop altında inceleyen Leeuwenhoek, onlarca canlı gözlemlemiş ve hastalıkların kökeninin mikroorganizmalar olabileceği fikrini ortaya atmıştır. Bu bulgusu çağının oldukça ilerisindedir. Şöyle ki, ölümünden 39 yıl sonra bulaşıcı hastalıkların mikroorganizma kökenli olduğu Marc von Plenciz tarafından gösterilmiştir. Ölümünden 112 yıl sonra da, Agostino Bassi ipekböceği hastalığının bakteri kökenli olduğunu kanıtlamıştır. Buna ek olarak, çalıştığı dönemde bakteri flagellasını görüntüleyebilmesi, her ne kadar özel olarak belirtmemiş olsa da, deneysel anlamda siyah alan ışıklandırması gibi günümüz yöntemlerini kullanabildiğini göstermektedir. 1981 yılında Kraliyet Akademisi arşivleri incelenirken, Leeuwenhoek'un akademiye gönderdiği mektuplar arasında özel olarak muhafaza edilmiş mikroskobik kesitler bulunmuştur. Yapılan detaylı incelemeler, kesitlerin günümüz laboratuvar standartlarına yakın nitelikte olduğunu göstermiştir. Bu bulgu, Leeuwenhoek'un çalışma yöntemindeki özeni göstermesi açısından önemlidir. Leeuwenhoek'un mikroskopiye olan ilgisinin Robert Hook'un Micrographia adlı kitabını okuduktan sonra mağazasındaki kumaşların kalitesini incelemek amacıyla cam üfleme yöntemiyle elde ettiği lensler ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu çalışmalar bir süre sonra en büyük hobisi haline gelmiş ve yaşamı boyunca 550'den fazla mikroskop yapmasına yol açmıştır. Günümüzde bu mikroskoplardan yalnızca on tane bulunmaktadır. 1723'te 91 yaşında ölen Leeuwenhoek'un araştırma ile dolu hayatını Kraliyet Akademesi'ne gönderdiği 634 mektup ve ölümünden kısa bir süre önce hasta yatağında yatarken doktoru Jan Hoogvliet'e son makalelerini tercüme etmesi için rica etmesi iyi biçimde özetler. Leeuwenhoek, sahip olduğu tutku ve araştırma merakıyla, genç bilim insanı adaylarına örnek teşkil edebilecek en önemli bilimsel simalardan biridir. Bu yazı HBT'nin 98. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ari-kovaninda-sosyal-mesafe", "text": "Virüsler sadece insanlar için değil, balarıları için de sorun olabiliyor. Balarılarına sadece kan emen Varrao akarı bulaşmıyor, bu parazit aynı zamanda birçok arı virüsünün de taşıyıcısı. Bunların arasında deforme olmuş kanat virüsü ve ABD'deki kolonilerin ölmesine yol açan Israeli Acute Paralysis virüsü de yer alıyor. Bu virüslerin bir kovandan diğerine nasıl ulaştığı ve enfeksiyonun, arıların davranışları üzerinde etkili olup olmadığı bugüne dek pek bilinmiyordu. Iowa Eyalet Üniversitesi'nden Amy Geffre ve ekibi şimdi bu konuya açıklık getirmek için, üç arı kovanına ait 900'ü aşkın işaretli arının hareketini ve davranışlarını takip eden otomatikleşmiş bir sistemden yararlandılar. İlk deneyde araştırmacılar, balarılarının kovan içindeki bir virüs enfeksiyonuna ve hasta bir arıya ne şekilde tepki verdiklerini öğrenmek istediler. Bunun için de bazı koloni üyelerine IAVP bulaştırdılar. Kontrol amaçlı olarak da bazı arılara, sadece enfeksiyonda bağışıklık reaksiyonuna benzer bir tepki veren DNA parçası yerleştirildi. Ve bu şekilde balarılarının, kovandaki bir arıya virüs bulaştığını ya da bağışıklık sisteminin mücadele ettiğini algılayabildikleri anlaşıldı. Ve hasta arılarla sıvı besinle karşılıklı beslenme alışkanlığının ortadan kalktığı anlaşıldı. Bu açıdan bakıldığında arılar bir tür sosyal mesafe koymuşlar. Araştırmacılar bu karşılıklı beslenme alışkanlığından vazgeçilmesinin, fiziksel temas ile virüsün bulaşmasını önlemeye yarayan bir sosyal mekanizma olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca bu sosyal mesafenin sadece IAPV enfeksiyonunda değil diğer enfeksiyonlarda da geçerli olduğu anlaşıldı. Her ne kadar balarıları kovan içinde enfeksiyonlara karşı korunuyor gibi görünseler de başka bir deneyle IAPV virüsünün bir taktiğe sahip olduğu da görülmüş. Bu deneyde IAPV bulaşmış işçiler yabancı bir arı kovanının girişine bırakıldı. Karşılaştırma yapabilmek için bu deney sağlıklı işçi arılar ve bağışıklıkları uyarılan arılarla da tekrarlandı. Sonuç sürpriz oldu: s-Sadece sağlıklı ve bağışıklığı uyarılmış arılar, bekçi arı tarafından yabancı olarak algılandı. IAPV bulaşmış arılar çok daha az saldırıya uğradılar. Öyle anlaşılıyor ki bu işçi arılar bekçiler tarafından yabancı olarak algılanmadılar ve kovan üyesi muamelesi gördüler. Peki ama neden? Bulaşık arılar yabancı kovanın bekçilerini atlatmayı nasıl başardılar? Araştırmacılar arıların dış iskeleti üzerinde bulunan hidrokarbonları incelediler. Bu koku maddeleri, arıların hangi kovana ait olduklarını ve hemcinslerinin durumu hakkında bilgi verir. Ve gerçekten de bu bileşimlerden 8'inde dikkat çekici farklılıklar tespit edildi. Virüs arıların kokusunu değiştiriyor. Bu da kovan bekçilerinin niçin bulaşık işçi arılara karşı daha az saldırgan davrandıklarını açıklıyor. Fakat tüm bunlar arı virüsünün konakçılarını, virüsü yayacak şekilde değişimden geçirdiği anlamına da geliyor. Çünkü virüs kovan içinde sosyal mesafe ile durdurulurken, diğer kolonilere bulaşması kolaylaşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/arilar-da-hesap-yapabiliyorlar", "text": "Örneğin 2+1 veya 4-2 gibi problemleri çözebilirler mi? Her ne kadar bu hesaplar basit gibi görünseler de karmaşık zihinsel süreçlere uzanır. Toplama ve çıkarma gibi aritmetik işlemler iki bilgi işlem düzlemi gerektirir. Bu hesaplamaları yapmak için küme kavramını sahip olmak gerekiyor ki bu da arılarda var. Fakat ayrıca matematiğin kurallarını da akılda tutmak gerekir ve kısa vadeli bellek yardımıyla da her matematik işlemindeki sayıları hatırlamak gerek. Bu tür yetenekler bugüne dek şempanze, orangutan, Rhesus maymunu, karga, gri papağan ve güvercinlerde görülmüştü. Arılardaki durumu görmek isteyen araştırmacılar, ilk önce arılara belli renkleri belli işlemlerle eşitlemeyi öğrettiler. Bir odanın girişinde çok sayıda sarı kareler gördüklerinde bu kümeden bir elementi çıkarmak zorundaydılar. Kareler mavi olduklarında ise görevleri bir kare eklemekti. Objelerin sayıları bir ila dört arasında değişiyordu. Balarıları içeri girdikten sonra iki çıkışlı bir odaya ulaşıyorlardı. Bunlardan birinde doğru diğerinde yanlış cevap bulunuyordu. Arı doğru cevaba doğru uçtuğunda ödül olarak şekerli su alıyordu. Yüz uçuştan sonra önemli teste geçildi. Arıların karşısında bu sefer üç çıkış vardı ve arılar alıştırma evresinde bile başarılı olmaya başladılar. Sonuç olarak arıların yüzde 60 ila 70'inin doğru sonuca doğru uçtukları görüldü. Bu sonuçtan yola çıkan araştırmacılar balarılarının hesap yapabildiklerini söylüyorlar. Arılar kurallara göre basit toplama ve çıkarma işlemi yapabildikleri gibi bunları yeni kümelere ve yeni biçimlere de aktarabiliyorlar. Bununla birlikte arıların küçük beyinleriyle bu kadar karmaşık işlemleri ne şekilde yerine getirebildikleri henüz bilinmiyor ama arıların hesaplama yetenekleri, her zaman büyük ve karmaşık bir beyne gerek olmadığını gösteriyor diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/arilar-da-sayilari-soldan-saga-dogru-siraliyorlar", "text": "Arıların da tıpkı insanlar ve kuşlar gibi sayıları küçükten, büyüğe doğru yani mental sayı dizisine göre sıraladıkları görüldü. Arılar küçük sayıları solla, büyükleri sağla ilişkilendiriyorlar. Mental sayı dizisi, küçük sayıları sol tarafa, büyük sayıları sağ tarafla ilişkilendiren mekansal bir sayı gösterme şeklidir. Araştırmacılar uzun bir süre, sayıları bu şekilde sadece insanların gösterebildiğini ve yöntemin kültürel olarak öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat mental sayı dizilerinin yenidoğanlarda ve kuşlarda da tespit edilmesinden sonra bu teori çürümeye yüz tutmuştu. Sayı dizilerinin hayvanlar dünyasında ne kadar yaygın olduğu balarılarıyla gerçekleştirilen testlerle yanıtlanabiliyor. Balarıları daha eski testlerde olağanüstü bir matematik mantığına sahip olduklarını göstermişlerdi. Arılar kümeleri tahmin edebiliyor, sıfır konseptini anlıyor ve basit hesapları çözüyor veya kümeleri soyut sembollere göre sınıflandırabiliyorlar. Balarılarının mental sayı dizilerine de sahip olup olmadıklarını öğrenmek isteyen Martin Giurfa ve ekibi, arılarla yeni bir deney yaptılar. Araştırmacılar ilk olarak, arıları, üç sayısını şekerli meyve suyu ödülüyle ilişkilendirmeleri için eğittiler. Üç sayısını örneğin üç üçgen veya üç daire ile belirttiler. İkinci adımda arılar özel Y biçimli kutularda öğrendiklerini yerine getirmek zorundaydılar. Test kutusunun içine uçtukları zaman önlerinde iki seçenek vardı: üç sembollü bir çıkıştan veya farklı sayıda sembol grubunu gösteren çıkıştan dışarı uçmak. Arıların çoğu üçlü sembolleri tanıyarak şekerli suya doğru uçtular. Bundan sonraki deneyde kutulardaki semboller değişti. İki kez tekli sembol ve iki kez beşli sembol kullanıldı. Arıların yüzde 93'ü tekli sembolü seçti. Beşli sembolden uçanların oranı ise yüzde 79'u geçmedi. Bilim insanları bunun mental sayı dizisiyle alakalı olduğunu düşünüyorlar. Arılar üçlü sembole göre eğitildikleri için üçe daha yakın olan tekli sembolü seçmişlerdi. Araştırmacılar, mental sayı dizisinin, nörönal karmaşıklığa bakmaksızın, sayı duyusuna sahip tüm sinir sistemlerinde geliştiğini tahmin ediyorlar. Bu nedenle de sayı işleme biçiminin sanılandan çok daha yaygın olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/arilar-nasil-vejetaryen-oldu", "text": "Arılar akraba oldukları eşek arılarından sadece görünüşleriyle değil beslenme açısından da ayrılırlar. Yabani arılar ve bal arıları genelde nektar ve polenle beslenirken, etçil olan eşek arıları ava çıkıyor hatta larvalarını bile avladıkları veya ölmüş böceklerle besliyorlar. Ancak beslenme farklılığına rağmen bilim insanları yine de günümüzde yaşayan 20.000 arı türünün ortak atasının eşek arısına uzandığına inanıyorlar. Peki ama etçil bir böcek ne şekilde polen toplayıcı ve nektar emici bir böcek haline gelmişti? Bu sorunun yanıtını, Berlin Doğa Bilimleri Müzesi'nden Manuela Sann ve ekibi bulmaya çalıştı. Araştırmacılar arılar ve eşek arısı akrabalarının evrimsel kökeni hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için, yüz sekseni aşkın eşek arısı ve arı türüne ait yüz doksan beş geni inceleyerek, ayrıntılı bir soyağacı oluşturmuşlar. Buna göre arıların en yakın akrabası, kazıcı eşek arısının bir üst sınıfı olan Apoidea. Yalnızca birkaç milimetre büyüklüğünde olan bu böcekler larvaları için, çiçeklerin üzerinde dolaşan ve polen yiyen tripsleri avlıyorlar. Bu da tripslerle birlikte, böceklere yapışmış polenlerin de eşek arısı yuvasını girmiş ve larvalar tarafından yenmiş olması büyük bir ihtimal. Günümüzdeki Apoidea'nın akrabaları rastlantısal olarak polenin tadını almışlardı. Ve bu şekilde vejetaryen beslenmeye, dolayısıyla da ilk arıların oluşumuna giden yolda ilk adım atılmıştı diyor araştırmacılar. Polen ve nektara dayanan yani tümüyle vejetaryen beslenme biçimi ilk arılara yeni yaşam alanları açmakla kalmayıp, besin aramada da avantajlar sunmuştu. Çünkü polen besleyici olduğu kadar canlı hayvanlara karşın çok daha kolay elde edilebiliyordu. Eski fosil buluntuları da yeni bilgileri destekliyor gibi. Mesela tebeşir devrine ait kehribar içine hapsolmuş en eski arıların beden boyları kazıcı eşek arılarına benzemektedir. Bilim insanları bu yüzden günümüzdeki arıların gerçekten de kazıcı eşek arılarından geliştikleri konusunda hemfi - kirler. Arılar bir kez polenle temas ettikten sonra genelde vejetaryen kalmışlar. Ama istisnalar da var diyor araştırmacılar. Bazı asalak türler örneğin, yuva kurucu arılar polen arayışında oldukları zaman yumurtalarını yabancı yuvalara bırakıyorlar. Bu durumda bu arılar kısmen de olsa yabancı yumurtaları ve larvaları yiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/arilari-genetigi-degistirilmis-bakteriler-mi-kurtaracak", "text": "Balarıları son yıllarda toplu halde ölmeye başladılar. Özellikle de kış aylarında çok sayıda arı ölüyor. Pestisitler ve mono kültür tarım dışında araştırmacılara göre Varroa paraziti de arılara fazlasıyla zarar veriyor. Bu kan emici parazit akarlar arıların bağışıklık sistemlerini zayıflatıyor ve ölümcül deforme olmuş kanat virüsü gibi hastalık etkenlerini bulaştırıyorlar. Ve ne yazık ki bu saldırıya karşı henüz etkili madde çok az. Texas Üniversitesi'nde Sean Leonard ve ekibi, şimdi yeni bir stratejiyi test etti. Çalışmanın temeli, küçük RNA parçalarıyla kalıtımdaki belli başlı genlerin devre dışı bırakılmasına izin veren RNA interferaza dayanıyor. Arılara, parazit akarların veya hasta edici virüslerin kalıtım parçalarına yönelen RNA parçacıkları aşılandığında bunların hayatta kalmaları ve çoğalmaları engelleniyor. Fakat bugüne kadar arılarda RNA interferazı etkin olarak kullanmak mümkün olmamıştı. Leonard ve ekibi bu yüzden farklı bir yol denedi: Gerekli olan RNA parçacıklarını arıların bağırsaklarında üretebilmek için genetik değişimden geçirilen bakterilerden yararlandılar. Mikroplar RNA'nın kalıcı olmasına sağlayarak, RNA interferazı çalıştırıyorlar. Deneyler sırasında araştırmacılar ilk önce Varroa parazitine veya virüslere karşı etkili olan RNA parçacıklarını, Snodgrasella alvi bakterisinin kalıtımına aktardılar. Bu bakteri balarılarının normal bağırsak florasına ait. İkinci adımda ise bir deney kovanının arılarına, genetik bakterileri içeren şeker çözeltisi püskürtüldü. Arılar birbirlerini yalayıp, temizledikleri için de mikrobu aldılar. Ve gerçekten de genetik değişimden geçirilen bakteriler arıların bağırsaklarında çoğalarak, istenilen RNA parçacıklarını ürettiler. Bu yöntemin arıları Varroa paraziti ve deforme olmuş kanat virüsünden koruyup, korumayacağını öğrenmek isteyen araştırmacılar, deney arılarının bazılarına virüsü aşılarken, diğerlerine Varroa paraziti bulaştırdılar. Virüs aşısından sonra kontrol grubundaki arılar çabucak öldüler. Oysa genetik bakteri taşıyan arı grubunda yüzde 36 daha fazla arı hayatta kaldı. Bu da genetik bakterilerle çalıştırılan RNA inteferazın balarılarını deforme olmuş kanat virüsünden koruduğunu gösteriyor diyor araştırmacılar. Varroa parazitleriyle yapılan deneylerde daha da başarılı sonuçlar elde edildi. Genetik bakteriyi taşıyan balarılarının kanını emen akarların en az yüzde sekseni öldü.. Genetik değişimden geçirilen bakteriler arı kovanlarında yayılırsa parazit ve virüs saldırısı önemli ölçüde azalabilecek. Peki bu yöntem pratikte de kullanılabilecek mi? Bilim insanları bu konuda oldukça umutlular ve yöntem, araştırmaya katılmayan diğer bazı araştırmacılar tarafından da destekleniyor. Bununla birlikte yine de bir kusuru var bu yöntemin. Nitekim genetik değişimden geçirilen bu bakteriler çevreye yayılabilir. Snodgrassella bakterileri de sadece balarıları ve diğer bazı arılara özgüdür. Fakat diğer bakteri türleriyle gen alışverişi yaşandığında, manipüle edilmiş gen parçaları, diğer bakterilere de geçebilir. Araştırmacılar bundan sonra deneylerini 50.000 kadar arı içeren büyük kolonilerle sürdürmek ve yöntemin geniş alanda da etkili olup olmadığını öğrenmek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/aristodan-empedokles-ve-lukretiusa-ilk-evrim-fikirleri-ve-darwin", "text": "8.-13. yüzyıllar arası, İslam dünyası bir bilimsel ve entelektüel devrim yaşadı. Bu sürede gerçekleşen ilerlemeler, yapılan buluşlar ve icatlar, sadece o dönemi etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Avrupa'nın Rönesans hareketine de önayak oldu. İslam'ın Altın Çağı olarak anılan bu dönemin, insanlık düşünce tarihini derinden etkilediği, İslam dünyasında olduğu kadar Batı'da da kabul görür. El Cahiz (775 Basra 868 Basra), bu parlak çağın en önemli aktörlerinden birisiydi. Edebiyat, hayvanbilimi, tarih, teoloji ve psikoloji dahil pek çok alanda çalıştı, iki yüzü aşkın kitap bıraktı. Eserleri arasında en tanınmışı şüphesiz Kitab el-Hayavan'dır. Yedi ciltten oluşan ve 847-867 yılları arası yazılmış olduğu düşünülen bu eserde El Cahiz, Aristo'nun çalışmalarına dayanarak, canlı varlıklar hakkında bilinecek ne varsa tüm bilgileri derleyip okurlarına aktarmayı hedefledi. Kitab el-Hayavan, 350'den fazla hayvan türünü betimlemiş, ansiklopedi niteliğinde bir eserdir. HBT'de kısa bir süre önce yayımlanan İslam'ın Altın Çağı ve Evrim Kuramı başlıklı makalede, bu çağa ilişkin kısa bir tarihçe ve El Cahiz'in yaşam öyküsü sunuluyor. El Cahiz'in biyolojik evrim kuramına katkıları ve bu katkılar sayesinde Darwin'in kuramına öncülük edişi, makalede işlenen diğer konular arasında. Bu yazımızda, El Cahiz'in evrim kuramına katkılarını ele alıp, makalede varılan sonuçları değerlendireceğiz. Oldukça farklı sonuçlara varacağız. Peşinen beyan edelim, yazımız, El Cahiz'in katkılarını etraflıca incelemeyi hedeflemiyor. Sadece birkaç konuya vurgu yapmakla yetineceğiz. Bu makaleden yapacağımız birkaç alıntı, aşağıdaki değerlendirmemize zemin sağlayacak. Makalede, El Cahiz'in şu satırları hatırlatılıyor: Hayvanlar, varlıklarını sürdürebilmek için, yiyecek bulmak, başkası tarafından yenmemek, hırpalanmamak ve çoğalmak için sürekli bir savaşım içindedirler. Çevresel etkiler, organizmaları, yaşamını sürdürebilmek için yeni özellikler geliştirmeye zorlar, böylece de yeni türler ortaya çıkar. Çoğalma, yavrulama fırsatı bulanlar bu başarılı özelliklerini daha sonraki nesle aktarırlar. El Cahiz'in katkısı, Darwin'e bugünkü bilim dünyasındaki sarsılmaz yerini sağlamıştır deniliyor. Biraz ileride de, El Cahiz'in evrimsel dönüşüme dair görüşlerinin benzerleri daha sonra başka bilginler tarafından da ortaya atıldığını, Ancak, El Cahiz, bir ilk olarak öncü yerini korumaktadır diye ekleniyor. El Cahiz gerçekten bir ilk midir? Darwin'e bugünkü bilim dünyasındaki sarsılmaz yerini sağlamış bir öncü müdür? Darwin'in yaptığı katkılar, önceleri bilinen bir düşünceyi daha fazla örneklendirmek ve biraz daha geliştirmekten mi ibarettir? Ayrıca, El Cahiz'in evrimsel görüşü doğru mudur? Daha yakından bakalım. Benzer biçimde, 'en uygun olanın sağkalımı' fikri El Cahiz'den öncelere uzanır. Aristo, bu fikri ilk tartışanlardan biri. Aristo'nun bu sözlerine gönderme yaptıktan sonra Darwin, şu notu düşer: Burada doğal seçilim fikrinin aksettiğini görmekteyiz, fakat Aristo'nun bu prensibi ne kadar az anladığını, dişlerin oluşumu hakkında öne sürdüklerinden görebiliyoruz. . Bu noktada kısa bir anekdot için parantez açalım. Üst paragraftaki Aristo alıntısının çevirisi, Darwin'e, evrim kuramının öncülerine dikkat çekmek isteyen Clair James Grece tarafından gönderilmişti. Darwin de gönderilen metni alıp, yukarıda açıkladığımız gibi, Kısa Tarihçe'sine eklemişti. Ancak işin şu yönü pek bilinmez: Aslında bu metinde Aristo (M.Ö. 384-322), Empedokles'in (M.Ö. 495-430) fikirlerini özetler. Lukretius (M.Ö. 99-55), Empedokles'in geleneğini sürdürürken, Nesnelerin Doğası Üzerine isimli ve şiir tarzında yazılmış meşhur eserinde, net bir şekilde, doğanın rasgele, çok sayıda canlı varlık yarattığını, ve bunlar arasında sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen ve üreyebilenlerin başarılı biçimde soylarını sürdürebildiklerini ifade eder . Lukretius, doğanın durmaksızın deneylediğini ve gelişebilen varlıkların, sadece adaptasyon sağlayıp üreyebilen varlıklar olduğunu öne sürer . Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, 'yaşam için savaşım' ve 'en uygun olanın sağkalımı' fikirleri El Cahiz'den asırlar önce ifade edilmiş fikirlerdir. Ve yaptığı her şeyi kendiliğinden yapar, Bilimsel açıdan bakarsak, El Cahiz'in evrimsel görüşü, Darwin'in evrim kuramından çok farklıdır. Yukarıda alıntıladığımız gibi, El Cahiz, Çevresel etkiler, organizmaları, yaşamını sürdürebilmek için yeni özellikler geliştirmeye zorlar, böylece de yeni türler ortaya çıkar der. Bu gözlem, Darwin ya da modern evrim kuramı açısından hatalıdır . Kaldı ki El Cahiz'in düşünce sistemini ve evrime katkılarını doğru anlayabilmek için, onu, kendi gününün sosyo-kültürel ortamında değerlendirmek gerekir . Mesela El Cahiz, çalışmalarının nihai amacının, Tanrı'nın doğaya yerleştirdiği güzellikleri gözler önüne sermek ve bu muhteşem düzenin sırlarını anlamaya çalışmakla Yaradan'a hizmet edip onun varlığını göstermek olduğunu düşünüyordu . Kitab el-Hayavan, günümüz anlamında bilimsel bir kitap değil. Gözlemler ve görüşler içerir ve bunları aynı zamanda felsefi, sosyolojik ya da metafizik düşünceler, İslam öncesi şiirler ve Kuran'dan alınan bazı metinler ile harmanlar. Sanırız evrim kuramı günümüzde El Cahiz'in ifade ettiği şekliyle kalmış olsaydı, o vakit hiçbir eğitim müfredatından kaldırılmaya çalışılmazdı... Darwin, El Cahiz'in ismini duymamıştı , yaşadığı yıllarda Kitap El-Hayavan'ın bir İngilizce çevirisi mevcut değildi, hatta günümüzde bile bu eser henüz tümüyle İngilizceye çevrilmiş değildir . Ayrıca, yukarıda da gösterdiğimiz gibi, El Cahiz'in dile getirdiği evrimsel düşünceler daha önceleri birçok düşünür tarafından zaten ortaya atılmıştı. Dolayısıyla, El Cahiz'in, Darwin'e bugünkü bilim dünyasındaki sarsılmaz yerini sağlamış olması düşüncesini paylaşmak pek mümkün gözükmüyor. Darwin, sadece evrimsel düşüncelerini test etmek için, 7 yıl boyunca, gözlerini kör edercesine, mikroskop altında, milimetrik boyda kabuklu deniz hayvanlarını kesip biçti . Diseksiyon tekniklerini öğrendi, anatomi hakkında sağlam bir bilgiye ulaştı. Bilimsel metodu uygulayarak çok sayıda deneyler yürüttü. Dünyanın her bir köşesinden canlı ve fosil örnekleri topladı. Türlerin coğrafi dağılımını gözler önünde serdi ve bu yolla kuramını destekledi. Listeyi çok uzatabiliriz. Darwin'in zamanına kadar, İslam'ın Altın Çağı öncesi ya da sonrası, evrimsel dönüşüm fikri pek çok düşünür tarafından ortaya atıldı. Doğal seçilim, ifade edilen bu fikirlerin arasıra bir parçası oldu. Darwin, bunun hiçbir zaman aksini iddia etmedi. Darwin'den önce gelenleri incelemeye kalktığımız zaman, Aristo'dan El Cahiz'e, da Vinci'den Diderot ve diğer Aydınlanma filizoflarına hatta Lamarck'a kadar, tüm bu düşünür ve bilim insanlarının doğal dünyanın akıl çelen karmaşıklığına akıl erdiremediklerini, yeryüzündeki yaşam dokusunun nasıl örüldüğüne dair mantıklı bir açıklama getiremediklerini, böylece, bulanık bir zihnin parmaklıkları arkasında nasıl çaresiz kaldıklarını görebiliyoruz. Sanırız Darwin'in en büyük başarısı, bu muammayı çözmüş; canlılardaki akıl almaz karmaşıklığın, son derece basit ve küçük değişimlerin zamanla birikmesiyle ortaya çıktığını ve Darwin'in deyimiyle ilk başta tek ya da birkaç biçim halinde nefes verilmiş olan bir hayat şeklinin Dünya tarihindeki tüm canlılara atalık ettiğini göstermiş olmasıdır. Mehmet Emin Özel, İslam'ın Altın Çağı ve Evrim Kuramı, Herkese Bilim Teknoloji, No. 72, 11 Ağustos 2017. Rebecca Stott, Darwin's Ghosts. In Search of the First Evolutionists, Bloomsbury, 2012. Matt Ridley, The Evolution of Everything, Fourth Estate, London, 2015. Rebecca Stott, Darwin and the Barnacle, Faber and Faber, 2003. Bu yazı HBT'nin 74. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/aslinda-dunyayi-insanlar-degil-minicik-hayvanlar-yonetiyor", "text": "İnsanlar, Dünya'nın hakimi olduğunu düşünür ve öyle de hareket ederler. Fakat bugüne dek Dünya'yı pek de başarılı yönettiğimiz söylenemez. En son 66 milyon yıl önce bir göktaşı kitlesel bir yok oluşa neden olmuştu. Fakat günümüzde başlamış olan bir sonraki kitlesel yok oluşun tek sorumlusu biziz. Jeologlar, Dünya tarihinin bu dönemine rolümüzü çok iyi anlatan bir isim bile verdi: Antroposen, yani İnsan Çağı. Dünya tarihinde ilk kez bir tür, diğer türlere hükmediyor. Diğer türlerin sayısı tahminen 10 milyon civarında. Büyük çoğunluğu da omurgası olmayan hayvanlar. Hepsi de çok ufak değil bazı mürekkepbalıkları ve denizanaları birkaç metre uzunluğunda. Gerçi çoğu ufak ve gösterişsiz, açık alanda görmek olanaksız. Çevremizdeki dünyanın dokusunu muhafaza etmekle meşguller; aslında tüm doğal sistemlerin temelini oluştururlar. Tabiatı el emeği göz nuru dokurlar. Gübre yaparlar, çiçeklerden polen yayarlar, tohum atarlar, değerli besinleri işleyerek yeniden toprağa kazandırırlar. Aynı zamanda kuşların çok sevdiği besin kaynağıdırlar, diğer ufak hayvanları yiyerek veya parazitlere ev sahipliği yaparak onları kontrol alında tutarlar. Yine de, çoğumuz bu ufak, hatta minnacık hayvanların ne denli önemli bir rol oynadığından habersiziz. Yarın işi bıraksalar, bir sürü bitki yok olmaya mahkum olur. Kuşlar yiyecek bulamadıkları için ölür ve gübre oluşumu durur. Besin ağı çöker ve dünya kelimenin tam anlamıyla darmadağın olur. Bizden sonraki nesillerin geleceği bu küçük hayvanlara bağlı olduğu için, gençlerde farkındalığı artırmaya öncelik verilmelidir. Çocuklar doğaları gereği arının, çekirgenin, kelebeğin ya da sümüklü böceğin ne olduğunu merak eder. Küçük dünyaları, böceklerin ve diğer omurgasızların dünyası ile aynı seviyededir. Tuhaf ama çocuklarımızın dünyası ile ilgilendiğimiz kadar, bu küçük yaratıklarla ilgilenmiyoruz, oysa çocuklarımızın geleceği onlara bağlı. Çocuklara, arının çiçekli bitki türlerini hayatta tuttuğunu, çekirgenin bitkiler için nadir besinlerin geri dönüşümünü sağladığını, kırkayağın gübre yaptığını, uğurböceğinin yiyeceğimizi zararlı böceklerden koruduğunu öğretmek gerekiyor. Bu minyatür dünyanın bizim için hayati önem taşıdığını anlatmak, geleceği garanti altına almanın en iyi yolu. Çeşitli türlerin ekosistemi devam ettirmek için neler yaptığının farkında olmak, çevremizdeki dünyanın ne kadar karmaşık bir işleyişi olduğunu kavramak için elzem. Bir arının çiçeklerle yakın ilişkisi tohumların oluşmasını, bir karıncanın diğer ufak hayvanların artıklarını toplayarak orman tabanını temizlemesini, bir tırtılın dışkısı ile toprağı zenginleştirmesini bilmek zorundayız. Bunlara dikkat çektikten sonra büyük resmi görebiliriz: Milyonlarca küçük emekçi biz farkında olmadan doğal düzenin sorunsuz bir şekilde sürdürülmesini sağlıyor. Bu karmaşayı anlamanın bir yolu da 1000 türden oluşan ufak bir topluluğu incelemek. Türlerin arasında neredeyse yarım milyon etkileşim var. Gerçi, çevremizdeki doğal topluluklar bundan daha büyük. Bu da, bu dünyayı algılamanın ne denli zor olduğunu, koruma altına almanın ise neredeyse olanaksız olduğunu gösteriyor. Çevreciler, doğanın işleyişinin zarar görmeden sürmesi için yeni yaklaşımlar ve stratejiler geliştiriyor. Bu şemsiye benzeri yaklaşım, doğal hayatın karmaşıklığının olduğu gibi korunmasında çok etkili olacak. Küçük yaratıkların korunması için çalışan çevreciler, 3 aşamalı bir strateji geliştirdiler. İlki doğanın geniş ölçekli bir yaklaşımla korunmalı. İkincisi, kütükleri, göletleri, kaya çatlaklarını, özel bitkilerin parçalarını inceleyen orta ölçekli. Üçüncü ise en küçük ölçekte; hedef küçük yaratıkları korumak. Üçüncüsü gerçekten kavramsal, çünkü belirli türler hayatta kalmak için geniş alana ihtiyaç duyuyor. Genel yargı, korunması gereken hayvanların sadece kaplanlar, balinalar ve papağanlar olduğu yönünde. Fakat arılar gibi yüzlerce ufak yaratık özellikle korunmak zorunda. Her yıl daha da önem kazanan bu durum, her gün geçiştiriliyor. Dünya'mızın geleceği için bütün bu hayvanları koruma altına almamız gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/astronotlar-icin-yeni-rol-modeli-sincap", "text": "Sincaplar veya ayılar aylar süren kış uykusuna yattıklarında, ilkbaharda bedenlerinde depoladıkları yağ rezervleriyle uyanıyorlar. Bu kadar uzun süren açlık ve hareketsizlik döneminden sonra niçin kas kaybı yaşamadıkları bugüne dek pek açıklanamamıştı. Science dergisinde yayımlanan araştırma için Montreal Üniversitesi biyoloğu Matthew Regan, Kuzey Amerika'da yaygın olan on üç çizgili yer sincabını incelemiş. Araştırmacı bu çalışma sayesinde 1980'li yıllarda ortaya atılan bir teoriyi kanıtlamış: Bu teoriye göre kış uykusuna yatan hayvanlar, idrarda bulunan azotu yeniden kullanarak, bağırsak mikroplarındaki bir metabolizma hilesinden yararlanıyor ve kas dokusunda yeni proteinler oluşturuyorlar. İşte araştırmacılar bu bilgilerin uzayda da işe yarayacağını düşünüyorlar. Çünkü yerçekimsizlik yüzünden kaslar eriyor. Astronotlar bu nedenle yoğun antrenmanlarla kas kaybını önlemeye çalışıyorlar. Oysa insanlar da tıpkı sincap gibi kas kütlesini, idrarda bulunan azotla yenileyebilirlerse, çok uzun uzay uçuşlarındaki kas kaybı önlenebilir diyor biyolog. Diğer bir avantaj da şu: Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki gibi spor aletlerinin, dar uzay gemileriyle taşınmasına gerek kalmayabilir. Uzay gemileri genelde aletleri alacak kadar büyük bile değiller. Peki ama astronotların, sincapların kullandıkları mekanizmalardan yararlanma olasılıkları nedir? Ön veya probiyotik bir ilacın geliştirilmesi, örneğin insanlar tarafından yutulduğunda sincaba benzer bir bağırsak mikrobiyomunu teşvik edebilir diyor araştırmacılar. Ancak bununla birlikte bu tür uygulamalar teorik olarak mümkün olsa da gerçeğe dönüşmesi çok zaman alabilecek. Doğal olarak oluşmuş bu mekanizmanın güvenli ve etkili bir şekilde insanlarda uygulanabilmesi için daha birçok araştırmanın yapılması gerekiyor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/atalarimiz-toplu-yok-olustan-nasil-kurtuldu", "text": "Bundan 34 milyon yıl kadar önce dünyada tropikal-ılıman bir iklim hüküm sürerken, iklim birden bire soğudu, o zamana kadar ormanlık olan Antarktik'te buzullar oluştu ve dünya genelindeki deniz seviyesi düştü. Eosen'den Oligosen'e geçişte yaşanan bu ani iklim değişiminden, Güney Amerika ve Antarktik arasındaki karbondioksiti büyük oranda bağlayan kara köprüsünün yıkılması sorumlu tutuluyor. Bu ani değişimin flora ve fauna üzerinde etkileri oldu: Özellikle Avrupa ve Asya'da bulunan fosillerden anlaşıldığı gibi o dönemde türlerin dağılımında değişiklikler yaşandı. Ancak Eosen'den Oligosen'e geçişin, diğer bölgelerde de etkili olup olmadığı ve ne ölçüde etkili olduğu bilinmiyordu. Son araştırmalar, yaklaşık 30 milyon yıl önce Afrika ve Arap Yarımadası'nda da tür çeşitliliğinde önemli değişimler olduğunu gösteriyor. Salford Üniversitesi'nde Dorien de Vries ve ekibine göre o zamanlar bu bölgedeki memeli türlerinin yüzde 63'ü toplu yok oluştan etkilenmiş. Ekip, Afrika ve Arap Yarımadası'nda bulunan yüzlerce fosili bir araya getirerek, analiz etti. Özellikle 5 memeli grubundaki tür çeşitliliği ve soy çizgilerine odaklanıldı: Hyaenodantidae'nin ilkel yırtıcıları, Hystricomorpha'lar ve sincaplar, ıslak burunlu maymunlar, gerçek maymunlar ve insansı maymunların ataları ve insanlar. Fosil buluntularla, bu grupların Eosen ve Oligosen'deki biyolojik çeşitliliği yeniden yapılandırıldı. Sonuçlara göre büyük bir çeşitlilik gösteren bu beş hayvan grubunda, tür çeşitliliği Oligosen'in başlangıcında önemli ölçüde azalmış. Özellikle de büyük soğumanın başladığı ilk 500.000 yıl içinde. Erken Oligosen dönemindeki yok oluşlar, soy çizgisinde de önemli kayıplara yol açtı. 30,5 milyon yıl kadar önceki değerler, geç Eosen dönemindekinin yalnızca yarısı kadardı. 34 milyon yıl kadar önce, Afrika ve Arap Yarımadası'ndaki kemirgenler ve primatlar 42 soy çizgisine sahipti ve birkaç milyon yıl sonra bu sayı 15'e düşmüş. Bu önemli kayıp, özellikle de farklı memeli gruplarının dişlerinden okunabiliyor. Anlaşıldığı üzere o zamanlar sadece çok sayıda tür değil, aynı zamanda yaşam biçimleri ve ekolojik nişler de kısıtlanmış. Toplu yok oluştan birkaç milyon yıl sonra yeniden yayılmaya başlayan kemirgenler, primatlar ve yırtıcı hayvanlar yeni beslenme biçimleri geliştirmiş ve yeni habitatlara yerleşmişler. Atalarımız ise bu toplu yok oluştan çok özel bir biçimde etkilenmişlerdi: Araştırmacılara göre 30 milyon yıl önce atalarımızdaki çeşitlilikte dikey bir düşüş yaşanmış, geriye sadece tek bir diş biçimi kalmıştı. Ayrıntılı analizler o tarihlerde özellikle de gerçek maymunların küçük temsilcilerinin tükendiklerini gösteriyor. Tıpkı kemirgenlerde olduğu gibi bu primatların da birçok beslenme stratejileri yok olmuştu. İlkel maymunlardaki kayıp o kadar büyüktü ki insan neredeyse hiç gelişemeyecekti. Duke Üniversitesi'nden Matt Borths 'Toplu yok oluşların ilginç bir yanı var. Canlıları yok ediyorlar ama aynı zamanda da hayatta kalan soy çizgileri için yeni ekolojik şanslar sunuyorlar'. Ekip, toplu yok oluşların nedeni hakkında da yeni bilgiler edindi: Örneğin 30 milyon yıl önce Afrika'da ve Arap Yarımadası'nda pek çok memeli soyunun neslinin tükenmesi sadece küresel soğuma ile bağlantılı değil. Bölgede arazi yapısını sonsuza dek değiştiren bir dizi ciddi jeolojik olayla aynı zamana denk geldi. Bunlar, Kızıl Deniz'in ve Aden körfezinin açılması ve özellikle de Afrika-Arap Volkan Bölgesi'ndeki etkinlikler. Bu volkanik püskürmelerle 30,8 31,1 milyon yıl önce, tıpkı Hindistan ve Sibirya Tuzakları'ndaki kadar duman, gaz ve lav savrulmuş. Volkanik etkinlikler bölgesel iklim motifini ve çevre koşullarını değiştirmişler. Hayatta kalabilen türler, kökten değişen bu iklime uyum sağlayabilecek donanımlara sahipti diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/avrupalilar-sutu-nasil-hazmetmeye-basladilar", "text": "Dünya genelindeki insanların sadece üçte biri sütü iyi bir biçimde sindirebiliyor. Oysa Avrupa'da bu oran yüzde 85. Dünyanın diğer yerlerinde insanların çoğu laktozu hazmedemez. Son bir araştırma binlerce yıl içinde buraya nasıl gelindiğini ortaya koydu. Avrupalılar, genetik açıdan sütü sindirme yetisi kazanmadan binlerce yıl önce süt içmeye başlamışlar. Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırmaya göre bu durum Avrupa'da yaygın olan laktoz toleransının gelişmesinde katkısı olmuş. Buna göre süt sindirme yetisinin gelişmesinde, kriz zamanları önemli bir rol oynamış. Nitekim sütü sindirebilenlerin kıtlık ve hastalıktan kurtulma olasılıkları daha yüksekti. İnsan memeden kesildikten sonra süt içmeye devam eden tek memeli. Bu, yetişkinlere de süt içmeye izin veren bir gen mutasyonu sayesinde mümkün oluyor. Bu mutasyona sahip olmayan insanlarda laktaz tümüyle sindirilemiyor ve bunun sonucunda kalın bağırsakta kramplar, ishal ve şişkinlik meydana gelebiliyor. Laktozu sindirebilmek için, bağırsaklarımızda laktaz enziminin üretilmesi gerekiyor diyor Bristol Üniversitesi'nden George Davey. Hemen hemen tüm bebekler laktaz üretiyorlar, ama dünya geneline bakacak olursak bu yeti insanların birçoğunda memeden kesildikten sonra ve gençlik döneminde hızla yok oluyor. Ancak laktaz kalıcılığı adı verilen genetik bir özellik, son 10.000 yılda birçok kez evrildi ve Avrupa, Orta ve Güney Asya, Orta Doğu ve Afrika'daki süt içen halk gruplarında yayıldı. Bu laktaz kalıcılığının nasıl oluştuğunu bulmak isteyen Richard Evershed ve ekibi, eski çanak çömlek parçaları üzerindeki süt kalıntılarıyla ilgili bilgileri için bir veri bankası oluşturdu. Bunun için de 554 buluntu yerinden toplanan 13.000 çanak çömlek parçasındaki 7000 kadar hayvansal yağ kalıntısı analiz edildi. Sonuçlar Avrupa'da süt tüketiminin 9000 yıl kadar önce çok yaygın olduğunu ancak bölge ve zamana göre farklılık gösterdiğini ortaya koydu. Laktaz kalıcılığını sağlayan genetik mutasyon ilk kez 5000 yıl kadar önce ortaya çıkmış ve 3000 yıl öncesine kadar kayda değer sıklıkta bulunuyordu. Bu durum 1700 tarihöncesi Avrupalı ve Asyalının DNA dizilimiyle de doğrulandı. Araştırmacılar son adımda, farklı süt tüketiminin zaman içinde laktoz toleransını açıklamaya yetip, yetmediğini incelediler. Buna göre git gide daha fazla insan sağlığa olumlu etki yaptığı için süt içmeye başlamıştı, yani söz konusu gen mutasyonunun evrimsel açıdan avantajları olmalıydı. Fakat sürpriz bir şekilde ekibin genetik ve arkeolojik verilerle gerçekleştirdiği model bu tezi desteklemiyor. Ayrıca günümüzdeki 300.000 Avrupalının genetik ve tıbbi verilerinin incelenmesi sonucunda da süt tüketen ve tüketmeyen insanlar arasında çok küçük farklılıklar bulundu. Laktozu hazmedemeyenler dahi süt içtiklerinde hastalanmıyorlar. İshal durumunda susuz kalabilirler ancak bu sağlıklı insanlarda ölümcül olmaz diyor araştırmacılar. Araştırmacılara göre ekin hasadı verimsiz olduğunda tarihöncesi insanlar, tam da içmemeleri gerektiği zamanlar, yüksek laktoz içerikli, fermente olmamış süt içiyorlardı. Araştırmacılar bunu kontrol etmek için, eski zamanlardaki açlık ve salgın dönemlerindeki bilgilerini istatistiksel modellerine yüklediler. Laktaz kalıcılık gen varyantı gerçekten de böyle zamanlarda daha büyük doğal seçilime maruz kalmış gibi görünüyor. Çalışma, geç tarihöncesi dönemde, nüfus ve yerleşim alanı büyüdükçe, insan sağlığının kötü hijyen ve özellikle hayvan kaynaklı ishalli hastalıklardan etkilendiğini gösteriyor. Bu koşullar altında süt tüketimi ölüm oranlarını artırmıştı. Hastalıkları ve yetersiz beslenmeyi artıran kıtlıklar bu durumda daha da kötüleşebilirdi. Diğer sözlerle söyleyecek olursak, açlık dönemlerinde ortaya çıkan hastalıklar ve yetersiz beslenme arttığında, laktoz hazmedemeyen insanlar evrimsel bir dezavantaja sahipti. Ve laktaz kalıcılığı gen varyantının kopyasını taşımayan insanlar, büyük bir olasılıkla üretiminden önce veya üretimi sırasında ölmüş olmalılar. 'Ve bu sayede de laktoz kalıcılığına sahip nüfus artmıştı' diye açıklıyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/avrupanin-en-buyuk-keseli-hayvani-antalyada-kesfedildi", "text": "Keseli hayvanlar günümüzde güney yarımkürede yaşarlar. Kanguru, Koala ve Tasmanya canavarı Avustralya ve Tasmanya, keseli sıçangiller ise özellikle de Güney Amerika için tipiktir. Oysa Avrupa, Asya ve Afrika'da günümüzde keseli hayvan yoktur. Ancak fosil buluntulardan Tebeşir devrinde ve bu devirden sonra da Avrupa'da keseli hayvanların yaşadığı bilinmektedir (1). Bilim insanları kuzey yarımküredeki keseli hayvanların fareden büyük olmadığını sanıyorlardı. Güney yarımküredeki üç metreye varan örneklere kıyasla, kuzeydeki kuzenler oldukça narindiler diye biliniyordu. Fakat paleontologların Antalya'nın kuzeybatısında buldukları bir fosil, kedi büyüklüğünde bir keseli hayvana ait. Üç ila dört kiloluk ağırlığıyla Anatoliadelphys, kuzey yarımkürenin bilinen en büyük keseli hayvanı diyor araştırmacılar. Bu ilkel keselinin çenesi ve dişleri çok kuvvetliydi ve çene yapısı etçil olduğunu açıklıyor. Böcek, salyangoz, kurbağa, kertenkele hatta küçük memeli gibi yakaladığı tüm hayvanları yiyordu diyor Salford Üniversitesi'nden Robin Beck. Hatta kuvvetli çenesi sayesinde kemikleri bile sorunsuz olarak parçalayabiliyordu. Anlaşıldığı üzere Anatoliadelphys, erken Paleojen döneminde kuzey yarımküredeki keseli hayvanlara ait en ez bir soy çizgisinin, orta büyüklükteki veya hiper etçillerin nişini doldurduğunu göstermekte. Hayvanın bacaklarından ve ayaklarından, ilkel keselinin çok iyi bir tırmanıcı olduğu da görülüyor. Anatoliadelphys, kuzey yarımkürede yaşayan en büyük keseli hayvan olmanın dışında farklı bir yaşam biçimi sürüyor ve farklı besleniyordu. Fosil özellikle de Avrupa'da o tarihlerde çok sayıda yırtıcı memelinin yaşıyor olması nedeniyle ilginçtir. Fakat paleontologlara göre Türkiye'nin bu bölgesi o zamanlar yani 43 milyon yıl önce henüz bir adaydı. Bu izole yaşam alanı da Anatoliadelphys'e yırtıcı memelilerden uzak ve güvenli bir hayat sunmuştur diyor araştırmacılar. (1) The oldest modern therian mammal from Europe and its bearing on stem marsupial paleobiogeography, PNAS, 17.3.2009. (2) Skeleton of an unusual, cat-sized marsupial relative from the middle Eocene (Lutetion: 44-43 million years ago) of Turkey, PNAS, 16.8.2017. Bu yazı HBT'nin 75. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/avrupanin-son-pandasi-bulgaristanda-yasamis", "text": "Büyük pandalar gezenimizin en bilinen ve aynı zamanda en fazla tehdit altında olan türlerinden biridir. Günümüzde Çin'in bambu ormanlarında hemen hemen 3000 tane panda yaşıyor. Diğer ayılardan farklı olarak pandalar, uzmanlaşmış otçuldur ve sadece bambuyla beslenirler. 2012 yılında günümüz pandaların bilinen en eski atası olan Kretzoiarctos bulunmuştu. O zamandan bu yana pandaların Asya'da mı yoksa Avrupa'da mı geliştikleri tartışılıyordu. Paleontologlar kısa bir süre önce Avrupa'da yeni bir panda daha buldular. Agriarctos nikolovi olarak isimlendirilen dev panda altı milyon yıl kadar önce Bulgaristan'ın nemli bataklık ormanlarında yaşıyordu ve bu ayı Avrupa'nın en gelişmiş ve son ilkel pandası. 'Günümüzdeki dev pandaların doğrudan atası olmasa da yakın bir akrabasıydı' diyen Sofya Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'nden Nikolai Spasso , Agriarctos nikolovi'nin varlığını, kırk yıldır müzede saklanan iki fosil dişi incelerken fark etmiş. Etiketleri eksik yazıldığı için nereye ait olduklarını ve kaç yaşında olduklarını bulmak zor olmuş. Diş analizlerinden anlaşıldığı üzere Avrupalı dev panda, günümüzdeki Ailuropodina cinsi dev pandayla benzer bir yapıya ve boya sahipti. Ancak Agriarctos henüz bambuyla beslenmiyordu. Avrupa'da o zamanlar henüz hemen hemen hiç bambu bulunmuyordu, ayrıca bu pandanın dişleri de bambunun sert saplarını kıracak kadar sağlam değildi. Bu yüzden Avrupalı dev pandanın yumuşak bitkileri yediği tahmin ediliyor. Bu durum buluntu yeriyle de örtüşüyor. Dişler, nemli bir bataklık ormanının kalıntılarıyla oluşan bir linyit tabakasında bulunmuş. Bu yaşam alanında panda olasılıkla burada büyüyen ağaçların yapraklarıyla besleniyordu. Her ne kadar Agriarctos nikolovi beslenme konusunda henüz modern dev pandalar kadar uzmanlaşmış olmasa da, fosil pandaların evrimi, olasılıkla nemli, ormanlık alanlara ilintiliydi. Belki de diğer ayılar ve yırtıcı hayvanlarla rekabet, pandaları bataklık alanlarda beslenmeye itmişti. Tam da bu beslene biçimi pandalar için kötü sonuçlandı. 6 milyon yıl kadar önce Akdeniz bölgesi ve Balkan iklimi, Messiniyen tuzluluk krizi nedeniyle önemli ölçüde değişmişti. Akdeniz, Cebelitarık yakınlarındaki deniz yatağının yükselmesiyle Atlantik Okyanusu'ndan ayrılarak yavaş, yavaş kurumuş. Ve çevre bölgelerdeki iklim kuraklaşmış. Bu da Agriarctos nikolovi'nin yaşadığı bataklık ormanlarını kurutmuştu. Messiniyen tuzluluk krizi bir olasılıkla Avrupalı pandaların sonunu getirmiş olmalı diyor araştırmacılar. Geriye dev pandaların evriminin ne şekilde geliştiği sorusu kalıyor. Agriarctos ve Ailuropodina'nın ortak atası henüz bilinmiyor. Ayrıca pandaların doğduğu bölgede henüz bir bilmece. Bazı kalıntılar pandanın Güneydoğu Asya'da ortaya çıktığını gösterse de fosiller henüz eksik. Öte yandan pandaların en eski temsilcileri Avrupa'da bulunmuştur. Ve Avrupa'da orta Miyosen döneminde bataklık ormanlarının çok yaygın olduğu düşünülürse, Avrupa hipotezi de tamamen yok sayılamaz diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/avustralyada-40-000-yillik-dev-fosiller-bulundu", "text": "45.000 yıl kadar önce Avustralya kıtasında dev canlılar yaşıyordu: Günümüzdeki vombatlara benzeyen tonlarca ağırlığında keseli hayvanlar, küçük bir otomobil büyüklüğünde kaplumbağalar, yedi metre uzunluğunda kertenkele azmanları varanlar ve üç metre büyüklüğünde kuşlardı bunlar. Bu devasa canlıların Pleistosen'in sonlarında niçin kayboldukları tartışmalıydı. Bazı araştırmalara göre bundan insan sorumlu. Bu mega faunanın yok oluşu, zamansal olarak Avustralya'nın Kuzeyden gelen göçmenlerce fethedilmesiyle çakışıyor. Queensland Müzesi ve Griffith Üniversitesi paleontologları şimdi 40.000 yıl önce Kuzey Avustralya'nın tropikal bölgesinde yaşayan yeni fosiller buldular. Bu kalıntıların analizleri, mega faunanın yok oluşundan insandan çok iklim değişiminin sorumlu olduğunu gösterdi. Nature Communications dergisinde yayımlanan sonuçlara göre bölge o tarihlerde iyice kuraklaşmış, bitki örtüsünün değişmesine ve yangınların çoğalmasına neden olmuştu. Bunun sonucunda mega fauna ailesine ait en az 13 hayvan türü yok olmuştu. Bunların arasında devasa sürüngen türleri, keseli aslan, dev vombatlar ve kangurular da vardı. Fosiller Mackay kenti yakınlarındaki South Walker Creek bölgesinde bulundu. Burada bir zamanlar en az 16 megafauna türü yaşıyordu. Kalıntılar optik uyarmalı lüminesans yöntemiyle tarihlendirildi. Bu şekilde kalıntıların 60.000 40.000 yıllık oldukları anlaşıldı. Bu da bu dev hayvanların on binlerce yıl boyu insanlarla birlikte yaşadıkları anlamına geliyor. Fakat insanın varlığını kanıtlayacak herhangi bir kalıntı bulunmadı. Tarihlendirme öte yandan South Walker Creek bölgesinin Kuzey Avustralya'daki türünün en genç örneği olduğunu da gösteriyor. Bölge çok sayıda megafauna türünün ve bilimsel olarak tanımlanması gereken diğer birçok türün buluşma noktasıydı. Dinozorlar devrinden itibaren Avustralya'da böyle büyük canlılar yaşamıyordu. Bunlar jeolojik açıdan bakıldığında göz açıp kapayana dek birden bire yok olmuşlardı diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ay-isigi-hayvan-davranislarini-nasil-etkiliyor", "text": "Birçok insan, Ay'ın yerçekimine bağlı olarak Dünya'da yarattığı gelgitlerin, insanları ve diğer canlılarının yaşam döngülerini etkilediğini biliyor. Oysa Ay, çekim kuvvetinin dışında ışığıyla da canlı yaşamını etkiliyor. Şehirde yapay ışık kaynaklarıyla aydınlanan insanlar, Ay ışığının yaşamı ne kadar dramatik olarak değiştirebileceğini fark etmiyor olabilir. Ancak doğada, herhangi bir yapay ışığın uzağında, dolunay ve yeni ay arasındaki farkı anlamak için el feneri olmadan dışarıda yön bulabilmekle elinizle gözünüzü kapatıp yürümeyi kıyaslayabilirsiniz. Arada büyük bir fark var. Ay ışığının varlığı veya yokluğu, Ay döngüsü boyunca parlaklıktaki öngörülebilir değişikliklerle birlikte üreme, yiyecek toplama, iletişim ve hayvan dünyasının diğer yönlerini şekillendirebiliyor. İskoçya'da Glasgow Üniversitesi'nden ekolog Davide Dominoni'ye göre ışık büyük olasılıkla , gıda kaynakların mevcudiyetinden sonra, davranış ve fizyolojideki en önemli çevresel itici güç. Araştırmacılar, Ay ışığının hayvanlar üzerindeki etkilerini on yıllardır inceliyor. Ve yeni bağlantılar, günbegün ortaya çıkıyor. Son zamanlarda keşfedilen birkaç örnek, Ay ışığının aslanların av sırasındaki davranışlarını, bok böceğinin yön bulmasını, balıkların büyümesini, toplu göçleri ve hatta kuş avını nasıl etkilediğini ortaya koyuyor. Örneklerden biri Tanzanya'daki Serengeti aslanlarının avlanmaları ile ilgili. Princeton Üniversitesi'nden ekolog Meredith Palmer ve meslektaşları, 225 kamera tuzağı ile birkaç yıl boyunca aslanların en sevdikleri av türlerinin dördünü gözetlediler: Afrika antilobu, zebra, ceylan ve bufalo. Gönüllü bir bilim projesi olan Snapshot Serengeti, bu hayvanların binlerce görüntüsünü analiz etti. Palmer ve ekibinin 2017'de Ecology Letters'ta yayımlanan çalışması, bu türlerin Ay döngüsü boyunca değişen risklere farklı şekillerde yanıt verdiğini ortaya koyuyor. Aslan diyetinin üçte birini oluşturan Afrika antilopları , Ay döngüsüne en iyi reaksiyonu gösteren hayvanlar. Zira bu hayvanlar, Ay'ın evresine dayanarak plan yapıyorlar. Aslanların besin ağında önemli bir sahip diğer hayvanlar olan ortalama 900 kiloluk bufalolar ise karanlık evrelerde sürü halinde dolaşarak kendilerini koruyor. Ancak potansiyel avlar, geceler daha aydınlandığında, avlanmak için kendilerini tehlikeye atabiliyorlar. Ova zebraları ve Thomson ceylanları da rutinlerini Ay döngüsüyle birlikte değiştiriyor. Palmer, Ay ışığında ceylanların daha hareketli olduğunu söylüyor. Ay ışığı, bok böcekleri için de adeta bir pusula. Öyle ki böceklerin ne kadar iyi yol aldığı Ay'ın evrelerine bağlı. Kıt besin kaynakları olan Güney Afrika'daki otlaklarda, bir gübre parçası, bok böceği sürüsünü çeken bir mıknatıs gibi. Bu böcekler beslenmek için geceleri dışarı çıkıyor, besin kaynağına giderek kendi boyutlarından daha büyük bir top oluşturuyor ve bu topu diğer aç böceklerden uzağa doğru yuvarlıyorlar. Journal of Experimental Biology'de yayımlanan çalışmaya göre böcekler, Ay ışığının yarattığı ışık saçılımını Ay'ın nerede olduğu sonucuna varmak için kendilerini yönlendirmek için kullanıyorlar. Ay ışığı, açık okyanustaki yaşamı da etkiliyor. Yeni Zelanda'daki Wellington Üniversitesi'nden deniz ekoloğu Jeff Shima'ya göre, Ay ışığı Yeni Zelanda'nın sığ kayalık resiflerinde yaşayan küçük bir balık olan triplefi larvalarının büyümesini hızlandırıyor, Ay'ın karanlık evrelerinde ise büyüme hızı yavaşlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/aycicegi-nasil-hareket-ediyor", "text": "Ayçiçeği veya günebakan çiçeği gün içinde güneşin konumu takip eder. Fakat bu hareketin tam olarak nasıl işlediği bugüne dek bilinmiyordu. Amerikalı bilim insanları şimdi bu bilmeceyi çözdüler. İnsanda uyku-uyanıklık ritmi genelde iç saat ile karşılaştırılır. Kaliforniya Üniversitesi'nden Haggop Atamian, son araştırmasında ayçiçeğinin doğu-batı hareketinin de sirkadiyen ritme dayandığını yazıyor. Güneş ışınlarına ve sıcaklığa reaksiyon gösteren ayçiçeği tahmin edildiği gibi diğer helyotrop bitkilerde bulunan motora sahip değil. Bunun yerine hareket, büyümeyle sağlanıyor. Şöyle, ayçiçeğinin sapı gün içinde doğu tarafında daha fazla büyüyerek, batıya doğru yöneliyor. Gece ise batı tarafındaki sap daha fazla büyüyor ve bitki yine doğuya doğru yöneliyor. Atamian ile çalışan ekip şimdi büyüme hormonunun salgılanmasından sorumlu, ışığa duyarlı iki gen saptadı. Bu hormonlardan biri daha çok gündüz , diğer hormon ise gece diğer tarafta daha fazla salgılanmakta. Bu açıdan bakıldığında hareket bitkinin büyümesi için önem taşımakta. Fakat tipik doğu-batı hareketi sadece genç ayçiçeklerinde görülüyor. Olgunlaşmış bitkiler git gide daha az hareket etmeye başlıyor ve çekirdekler nedeniyle ağırlaşan çiçek doğuya yönelik kalıyor. Ayçiçeğinin tam vaktinde yeniden gün doğumuna göre ayarlanabilmesi için çiçek mümkün olduğu kadar çabuk ısıtılıyor ve bu şekilde batıya yönelmiş olan bitkilere kıyasla daha fazla tozlaştırıcı böcek çekiyor üzerine. Araştırma sırasında arılar ve diğer böcekler için sadece sıcaklığın önemli olduğu anlaşılmış. Bu şekilde ayçiçeği başarılı bir üremeyi de garantiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/aziz-sancar-bilime-ve-ataya-adanmis-bir-yasam", "text": "Yaşadığınız ülkede Atatürk'ü tanımayan bir kişi bile varsa biz görevimizi yapmıyoruz demektir diyen Aziz Sancar'dan bahsediyoruz. DNA'nın kendi kendini onarım mekanizmasını bulması Prof. Dr. Aziz Sancar'a 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandırdı. Sancar tuttu ödülünü Anıtkabir'e bağışladı. Düzenlenen törende Bu madalyayı Atatürk'e, onun silah arkadaşlarına ve Cumhuriyeti kuranlara armağan ediyorum demişti. Orhan Bursalı'nın kaleminden Aziz Sancar ve Nobel'in Öyküsü bu sıra dışı bilim insanımızı tüm yalınlığıyla anlatan önemli bir kitap. Şiddetle öneririm. Kitabın önsözünde Sancar Nobel aldıktan sonra ortaokul öğrencileri ile yapılmış bir röportajı izledim. Öğrencilerin çoğu 'Aziz Sancar deyince aklınıza ne geliyor?' sorusuna 'Nobel ödüllü' ya da 'şan şöhret' gibi yanıtlar vermişler. Bu bir dereceye kadar çocuklar için olağan sayılır, ama bana aynı soru sorulursa yanıtım şu olur: Hayatı boyunca çok ama çok çalışmış ve buluşlarıyla insanlığa katkı yapmış bir vatanseverdir diye yazmış. İnsanlarda ve tüm canlılarda biyolojik saat konusu Sancar'ın yıllarını verdiği bir araştırma alanı. 3 yıl önce Nobel Tıp Ödülü bu konuda çalışan bilim insanlarının buluşlarına verilmişti. Sancar biyolojik saatle ilgili genler bulmuş ve bazı mekanizmalarını çözmüş olmasına rağmen ikinci Nobel'i kıl payıyla kaçırmıştı. Sancar o zaman bize Eğer Nobel 3 değil 5 kişiye veriliyor olsaydı, bu Nobel'e de ortak olurdum demişti. Sancar sözlerini şöyle sürdürdü: Biyolojik saat ile DNA onarımı ilişkisini biz 2009 yılında keşfetmiştik ve o ilişkiyi hedef olarak kullanıp kanser kemoterapisinde özellikle de kalınbağırsak kanseri tedavisinde daha etkili bir yöntem geliştirmeye çalışıyoruz. Tarih 1973 Şubatı. Güvenlik görevlileri bir adamı hastanenin acil servisinde hortumla yıkanırken yakalarlar. Araştırırlar, görürler ki adam laboratuvarda çalışıyor, ama evine gitmiyor. Ortalık karışır.. Başarı öyle kolay gelmez. Hele yabancı bir ülkede yabancı bir kültürün içinde isen.. Sancar da birçok insan gibi büyük bunalımlar yaşamış. Sosyal ve kültürel şoklar, yalnızlık... İddialı bir doktora öğrencisi. Ama hocası ile sorun yaşar. Öyle ki psikiyatra başvurmak zorunda kalır. Sonuç: Kendini toparlayabilmek için Türkiye'ye Savur'a doğduğu topraklara döner ve 6 ay kadar hekim olarak çalışır. Aldığı NATO bursuna aracılık eden TÜBİTAK yetkilileri ABD'de sorunlar yaşadın bu kez İngiltere'ye git derler. Lancester Üniversitesi'nde çok zaman harcamaz, çünkü buradaki araştırmalar ona yetersiz gelecektir. Son parasıyla biletini alır ve ABD'ye döner. Dr. Rupert Tamam der. Evi yoktur, orada bulunan diğer ülkelerden gelmiş bazı Müslüman arkadaşlarının evinde kalır, çoğunlukla da gizlice geceleri laboratuvarda yatıp kalkar. Görevliler kendisini orada yakalayıncaya kadar... Fakat bu olay Dr. Rupert'in kendisine burs bulması gibi mutlu bir olayla sonlanır. Sancar'ın olağanüstü öyküsünü, kitabında okuyun. 8 eylül 1946'da Mardin'in Savur ilçesinde Abdülgani ve Meryem Sancar'ın 8 çocuğunun 7. si olan Sancar'ın babası çiftçiydi. Annesi ise bir köy imamının okuma yazma bilmeyen kızı. Sancar, annesi Meryem Sancar'ı 'hayatta tanıdığım en zeki kadındı. Ayrıca çok ilericiydi. Atatürk'ü taparcasına severdi. Atatürk'ün yaptığı devrimleri kendi hayatına getirdiği değişiklikleri gördü. O bakımdan annem büyük Atatürk hayranıydı. Atatürk'ün en fazla vurguladığı konu eğitim ve bilimdi, onu annem de anladı. O bakımdan bütün çocuklarına 'okuyacaksınız' dedi ve onun sayesinde hepimiz okuduk diye anlatmıştı. Aziz Sancar'ın Nobel madalyası 2016 yılında Anıtkabir'de sergilenmeye başlanmış, Sancar da 2 yıl sonra Ata'yı ziyaret edip madalyanın sergilendiği alanı Orhan Bursalı'yla gezmişti. Bursalı'yla söyleşisinde Türkiye'deki siyasi gelişmelerden rahatsız olduğunu Ben küsüm ülkeye diye ifade etmişti. Ülkenin toplumca bölünmüş yapısı kendisini son derece üzüyor ve ülkeye gelmek istemiyordu. Kendine Bu kırgınlık sürüyor mu? sorusunu yönelttim. Yanıtı: İnsan anne-babasına kısa süre küs olabilir, ama yıllarca olamaz. Vatan da benim için öyle. Türkiye'yi, ailemi ve dostlarımı özlüyorum. Mayıs-Haziran 2020'de Türkiye'ye gelip Kars, Van, Erzurum, Elazığ, Diyarbakır ve Mardin gibi Doğu/Guneydoğu illerindeki üniversiteleri ziyaret etmeyi planlıyordum, ama bildiğin gibi Covid-19 salgını geldi ve burada kaldım oldu. Bu yazı 08.11.2020 tarihli Cumhuriyet Pazar'da yayınlandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bagirsak-bakterileri-insanlarla-birlikte-gelismis", "text": "Bağırsaklardaki bakterilerin bileşimi birçok sağlık faktörüyle ilişkilendirilmektedir. Bu mikroorganizmaları mercek altına alan bilim insanları, soyağaçlarına göre ayırdılar. Karşılaştırma sonucunda da sürpriz bir şekilde, insanın gelişimiyle ilgili paralellikler buldular. Afrika, Asya ve Avrupalı insanların kalıtımını karşılaştıran genetik bir analiz, düzinelerce bağırsak bakterisinin insan evrimine paralele olarak geliştiğini ve önemli oranda ona bağımlı olduğunu gösterdi. İncelenen 59 arkebakterisinden 36'sının evrim tarihi sürpriz bir şekilde insanın evrimiyle örtüştü. Bağırsak bakterilerinin evrim tarihimizi bu kadar yakından izledikleri bilinmiyordu. Tübingen Max Planck Biyoloji Enstitüsü'nden Ruth Ley 'sonuçlar bağırsak bakterilerine olan bakış açımızı değiştirdi' diyor. Gerçi mide bakterisi ve bağırsak kanserini tetikleyen Helicobakter pylori gibi bazı mikropların, Afrika'dan beri insanlarla yaşadıkları biliniyordu. Fakat bu kadar çok bakterinin insan evrim tarihini paylaşmış olması araştırmacılar için sürpriz oldu. Çünkü insanın beslenme biçimi zamanla çok değişti, ayrıca modern yaşam biçimi de bağırsak florasının bileşimini bozmuş olabilirdi. Araştırmacılar ilk önce birçok anneden ve onların küçük çocuklarından dışkı ve tükürük örneği aldılar. Bu verilere Kamerun, Güney Kore ve İngiltere'deki veriler de eklendi. Araştırmacılar Afrika, Asya ve Avrupalı olmak üzere toplamda 1225 kişiyi genetik olarak incelediler. Daha sonra ise 20.000'den fazla varyantı temel alan soyağaçları oluşturdular. Beklenildiği gibi, bir kıtadaki insanlar ortak bir ataya işaret eden benzer kalıtımlara sahip. Uzmanlar aynı zamanda 59 bakteri ve arke türünün soyağaçlarını oluşturduktan sonra bunları insanın soy geçmişiyle karşılaştırdılar. 36 bakteri türü insan evrimine paralel olarak gelişmiş. Evrim tarihimizi sıkı sıkıya takip edenler genelde bağırsağının ortamına bağımlı olanlar. Bu bakterilerin kalıtımı daha küçük, sıcaklık ve oksijen seviyelerindeki değişimlere karşı daha duyarlılar; bu da bakterilerin insan bağırsağının dışında hayatta kalmalarını zorlaştırıyor. Ayrıca diğer bakterilere kıyasla, antibiyotiklere karşı da daha duyarlılar. 'İnsanların bu bakteri türlerine ve köklerine uyum sağlayıp, sağlamadıkları incelenmesi gereken konulardan biri' diyen araştırmacılar, farklı insanların bağırsak florasındaki farklılıkların dışkı örneği alındığından daha fazla dikkate alınması gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bagirsaklar-beyni-etkiliyor-mu", "text": "Çoğu zaman kararlarımızı alırken bağırsak sezgisine kulak verdiğimizi dile getiririz. Bu davranış sandığımızdan çok daha büyük bir gerçeklik payı içerebilir. Örneğin, mide bulantısı duygusunun yaşandığı dönemlerde insanların ahlaka aykırı davranışları çok daha katı bir biçimde yargılamasına neden olur. Bu durum bağırsakların kafamızdan geçenleri etkilediğinin yalnızca bir örneğidir. Bağırsakların bedene giren besinleri, toksin ve patojenleri belirleyip bunlarla ilgili bilgileri beyne aktaran bir duyu organı olduğu gerçeğini kolaylıkla unutabiliriz. Bağırsaklarda sindirim sürecinde eşgüdümü sağlayan yaklaşık 500 milyon sinir hücresi bulunur. Bağırsaklar aynı zamanda yaklaşık 2 kilogram bakteriye de ev sahipliği yaparlar. Bu bakteriler topluca, beynin de aralarında yer aldığı, bedendeki her bir organı etkileyen mikrobiyomu oluştururlar. Mikrobiyom özellikle de beynin henüz gelişmekte olduğu çocukluk döneminde önemli bir rol oynuyor olabilir. Söz gelimi, bebeklik döneminde bağırsakları Bifidobakteri adı verilen bakteri türünden yoksun olan fareler, görünürde yeni bilgileri öğrenme konusunda öteki farelere kıyasla çok daha fazla zorlanıyorlar. Bu konuda insanlarla ilgili kanıtlar da giderek çoğalıyor. Bir görüntüleme çalışmasında farklı türlerde canlı bakteriler içeren mayalanmış bir sütü tüketen insanların, dinlenme sırasındaki beyin etkinliğinin değiştiği ve bu kişilerin farklı duyguları yansıtan yüzler karşısında verdikleri tepkilerin yoğun bir biçimde etkilediğine tanık olundu. Otizm ve Alzheimer gibi birtakım nörolojik hastalıkların bağırsaklardan kaynaklanıyor olabileceğine işaret eden son derece ilginç birtakım bulgular da var. Parkinson hastalığında, hastalığın ayırıcı özelliği olan sinüklein lifleri görünüşe bakılırsa beyne yayılmadan önce ilk olarak bağırsaklarda ortaya çıkıyor. Bunu tetikleyen unsurun ne olduğu henüz bilinmiyor, ama bilinmeyen bir mikrop ya da toksin olabileceği düşünülüyor. Sara hastalığında mikrobiyomdaki değişiklikler, yağ düzeyi yüksek keto beslenme biçiminin kimi insanlarda neden nöbetleri önlediğini açıklıyor olabilir. Bağırsak-beyin bağlantısının irdelendiği araştırmalar insanların ruhsal sağlığını iyileştirmek amacıyla mikrobiyomu hedef alan -psikobiyotik adı verilen- ilaçlarla ilgili görüşün ortaya atılmasında etkili oldu. İrlanda'daki Cork University College uzmanlarından John Cryan böyle bir olasılığın son derece umut verici olduğuna, ancak hangi durumlar için hangi tür bakterilerin yararlı olduğu ve bunların bağırsaklara nasıl aktarılacakları gibi konuların açıklığa kavuşturulması için çok daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyor. Bakterilerin gerçekte beyni nasıl etkiledikleri konusu da henüz gizini korumakla birlikte, olay giderek netlik kazanıyor. İnsanların bağırsaklarındaki onlarca trilyon bakteri, vücut tarafından emilen bir yığın kimyasalın üretildiği, yoğun bir metabolik etkinlik alanı. Bu bakterilerden hangilerinin beyne ulaşıp orada nasıl etkili olduklarının belirlenmesi şimdilerde en popüler konuların başında geliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bagisiklik-hucreleri-doku-duvarlarini-nasil-asiyorlar", "text": "Bağışıklık hücreleri enfeksiyonlarla savaşırken beden içinde dolaşırlar ve bu sırada birbirine bitişik olarak sıralanmış hücrelerden oluşan doku duvarlarını aşmak zorundalar. Science dergisinde yayımlanan araştırma yazısında, bağışıklık hücrelerinin bu bariyeri ne şekilde aştıkları anlatılıyor. Avusturya Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nde Daria Siekhaus ile çalışan ekip, bu yılın başında PLOS Biology dergisinde yayımlanan makalede de bağışıklık hücrelerinin dar alanlarda, dış cidarlarını güçlendirdiklerini bulmuştu. Son çalışmada araştırmacılar, saydam sinek embriyolarındaki makrofojların yolculuğunu takip ettiler. Buna göre, öncü bir hücre yoğun bir şekilde paketlenmiş bir dokuyu geçebilmek için en uygun yeri arıyor. Söz konusu öncü hücre, bir doku hücresinin bölünmeye başlamasını bekliyor ki bölünme sırasında yuvarlaklaşmaya başlıyor. Öncü hücre çekirdeği ile öncü hücre ortaya çıkan boşluğa itildikten sonra, diğer tüm bağışıklık hücreleri bunu takip ediyor. EMBO Journal dergisinde kısa bir süre önce yayımlanan diğer bir çalışmada da öncü hücrenin, yeni keşfedilen Atossa proteini tarafından çalıştırılan ek bir enerji aldığı gösterilmişti. Araştırmacılar hücre bölünmesini, yavaşlayacak veya hızlanacak şekilde ayarlayarak da bağışıklık hücrelerinin, dokuya girebilmelerinde hücrenin biçiminin önemli olmadığını bulmuşlardı. Asıl önemli olan hücre bölünmesi. Nitekim doku hücresi bölündüğünde çevresindeki bağlantı zayıflıyor ve hücreler arasındaki bu zayıf bağlantıdan yararlanan bağışıklık hücreleri duvarı aşabiliyorlar. Makrofajlara dokuya girmelerini sağlayan mekanizma, diğer birçok bağışıklık hücresi türü için önemli olabilir diyor araştırmacılar. Bilim insanları bundan sonra tümörlerdeki bağlantıları ya da doku hücrelerinin bölünmesini manipüle edilip, edilmeyeceğini öğrenmek istiyorlar. Eğer bağışıklık hücreleri tümörün içine girebilirlerse burada daha iyi savaşabilirler diye düşünüyorlar. Hatta otobağışıklık hastalıklarında sağlıklı dokuya saldıran bağışıklık hücrelerinin de aynı şekilde engellenebileceğini düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/baglantisallik-ve-karmasikliga-dair-bilimsel-sosyal-ve-kulturel-cikarimlar", "text": "Prof. Dr. Türker Kılıç'ın Dünya Bilim ve Sanat Akademisi'nde yaptığı Beyin Araştırmaları Penceresinden Yaşam: Bağlantısallık ve Karmaşıklığa Dair Bilimsel, Sosyal ve Kültürel Çıkarımlar başlıklı konuşmanın dördüncü ve son kısmını yayımlıyoruz. Kılıç, bağlantısallıktan sosyal ve kültürel çıkarımlarda bulunuyor. Bugün, yeni bir etik anlayışına ihtiyaç var. Bu anlayış, temelini ortam, ilişkiler, bağımlılık ve bağlantısallık üzerine kurmuş yeni bir sosyal teoriye dayalı olmalı, bilişsel bilişim, yapay zeka gibi alanlarda yapılan çalışmalarda yönlendirici rol oynamalıdır... İklim değişikliği ve eşitsizlik gibi tüm dünyayı etkileyen sorunlar ancak bu bağlamda çözüme kavuşturulabilir. En büyük bilgi işleme sistemi olan yaşamı bağlantısallık prensibi ile doğada, toplumda, evrende var olan karmaşık sistemler ışığında değerlendirdiğimizde, bağlantıların, ilişkilerin ve ortamın bütünü oluşturan parçalardan daha önemli olduğunu görmekteyiz. Bir yanda yukarıda bahsedilen keşifler, bir yanda da bilimsel gelişmelerin er ya da geç toplumu ve kültürü değiştirdiği gerçeği, bilimde meydana gelmekte olan paradigma değişimi açısından bizi bazı önemli çıkarımlara götürmektedir. Kültür ve toplumun temelinde ortak değer, inanç ve bilgi yatar. Bunların değişmesi vakit alsa da tarih bize eninde sonunda bunların da değişebildiğini göstermektedir. Bilim ve teknolojinin sunduğu araçlar kültür ve toplumun düzenini değiştirirken, bu araçları kullananların toplumun faydasını gözetmesi ve dikkati elden bırakmaması gerekir. Bugün insanlık olarak elimizdeki önemli fırsatı görmeliyiz: Gerçekleşmekte olan paradigma değişimi sayesinde kendimizi farklı bir gözle görmeli, birbirinden bağımsız bireyler olmadığımızı, aslında bir bağlantısal bütünlük içerisinde varlığımızı sürdürdüğümüzü anlamalıyız. Bugün karşı karşıya olduğumuz küresel sorunların çoğu kendimizi daha büyük bir bütünün parçaları olarak göremememizden ileri gelmektedir. Capra ve Luisi, küresel toplumun mustarip olduğu olumsuzluklar arasındaki bağlantısallığı bize göstermeye çalışırken şöyle der: Bu sorunları birbirinden ayrı ele alarak anlamak mümkün değildir, zira bu zorluklar birbiri ile bağlantılı ve birbirine bağımlıdır. Yaşamın bir sistemler birliği olarak düşünülmesi gerektiği konusunda Capra ve Luisi'ye katılıyor, hatta bu düşünceyi bir adım daha ileri götürmek istiyorum. Karmaşık sistemleri daha iyi anladıkça, bilginin bunların içinde nasıl şifrelendiğini daha net gördükçe bu sistemlerin katmanlı bir yapı içerisinde, bir arada var olduğunun farkına varıyoruz. Gen konusu buna çok güzel bir örnektir. DNA ilk keşfedildiğinde, henüz DNA-RNA- protein yolağının tersine de çalışabildiği bilinmiyordu. Artık bildiğimiz gibi RNA'dan DNA, proteinden de RNA elde edilebilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, yakın zamanda yapılan bir çalışmada araştırmacılar bakteri adaptasyonu ve bilgi depolama prensiplerini kullanarak bakterinin DNA'sına gerçek veri arşivlemeyi başardılar . Çalışmada koşan bir at oynatan bir GIF animasyonunun piksel değerleri, bir virüs yardımıyla yaşayan bir bakteri popülasyonunun genomuna yüklendi. Daha sonra veri genomdan alınarak tekrar bir GIF'e dönüştürüldü. Baştaki animasyon ile sonra ortaya çıkan animasyon arasındaki benzerlik olağanüstüydü. Öyleyse, ister 22.000 birimden oluşan genom, 29 harften oluşan alfabe, 2 birimden oluşan dijital dil, 4 birimden oluşan DNA veya RNA, 10 birimden oluşan cebir isterse de 86 milyar birimden oluşan konnektom -bunların hepsi birbirlerine dönüşebilen bilgi sistemleri, bilgi kodlama yöntemleridir. Bilgi işleme ağlarındaki parçalar arasındaki etkileşimi daha iyi anladıkça, bunu ifade edecek matematiksel modellerimizi geliştirdikçe bilginin her bir tür kodlamaya nasıl dönüştürülebileceğini keşfedeceğiz. Bu tür dönüşümler kanımca yaşayan her şeyin, insanların ve toplumların birbirleri ile nasıl bağlantısallık içinde olduğunu anlayabilmemiz için büyük önem arz ediyor. Toplumlar, tarihin başından beri birbirleri ile etkileşim içinde olsa da bugünkü bağlantısallık düzeyi daha önce hiç görülmemiş boyutlardadır. Bu bağlantısallık yalnız- Bağlantısallık ve karmaşıklığa dair bilimsel, sosyal ve kültürel çıkarımlar Bilim ve Üniversite HBT Sayı 179 - 30 Ağustos 2019 11 BEYİN ARAŞTIRMALARI PENCERESİNDEN YAŞAM ca yeni kültüre, sosyal ve siyasi uygulamalara yol açmakla kalmayıp bilim insanlarının da benzeri görülmemiş düzeyde işbirliği yapmasını sağlamaktadır. Bahsi geçen İKP ve İBP gibi büyük ölçekli araştırma projeleri bunun yalnızca iki örneğidir. Giderek büyüyen boyuttaki büyük veri setleri giderek karmaşıklaşan algoritmalarla analiz edilmekte, bilişsel bilişim araçlarına daha da fazla iş düşmektedir. Dolayısıyla, bugün, yeni bir etik anlayışına ihtiyaç vardır. Bu anlayış, temelini ortam, ilişkiler, bağımlılık ve bağlantısallık üzerine kurmuş yeni bir sosyal teoriye dayalı olmalı, bilişsel bilişim, yapay zeka gibi alanlarda yapılan çalışmalarda yönlendirici rol oynamalıdır. İklim değişikliği ve eşitsizlik gibi tüm dünyayı etkileyen sorunlar ancak bu bağlamda çözüme kavuşturulabilir. Bilişsel bilişim ve yapay zeka teknolojileri alanında çalışanların toplumlar ve olgular arasındaki bağlantısallığın nedensellik boyutu konusunda farkındalık sahibi olup, farklı alanlardan araştırmacılarla işbirliği içinde çalışmaları sağlanarak emeklerinin sonuçlarını öngörmeye gayret etmeleri sağlanmalıdır. Tabii ki büyük verinin etik kullanımı, sorumluluk ve politikaların bilimsel ilerlemenin hızına yetişmeleri gibi konularda zorluklar çıkacaktır; ama ne de olsa da insanlık yüzyıllardır bu tür sorunların farklı versiyonları ile zaten uğraşmıştır. Son söz olarak; nasıl ki beynin, sığırcık sürülerinin, genlerin ve epigenetik etkilerin, sosyal bulaşmanın vb. olguların karmaşıklığını aydınlatmaya başlıyorsak, bilişsel bilişim ile network ve sistemler bilimlerindeki gelişmeler sayesinde bir gün tüm yaşamın ve canlıların arasındaki bağlantısallığı da matematiksel olarak modellemeyi başaracağız. Evrendeki her şeyi birbiriyle ilişkilendiren bir bağlantısallık olduğu düşüncesi bazılarına başta biraz uçuk gelse de, maddesel düzeyde her şeyin arasında birlik ve bağlantısallık olduğu fikri tarih boyunca pek çok filozof, şair ve din tarafından dile getirilmiştir. Bugün bize düşen; her alandan bilim insanının, ister doğa bilimleri, ister bilişsel bilişim, isterse de sosyal bilimlerden olsun, en büyük küme olan yaşama nasıl etki ettiği konusunda kafa yormasıdır. F. Capra and P.L. Luisi, The Systems View of Life, Cambridge University Press, 2014. S.L. Shipman, J. Nivala, J. D. Macklis, and G. M. Church, CRISPR Cas encoding of a digital movie into the genomes of a population of living bacteria, Nature, vol. 547, pp. 345 349, July, 2017. Bu yazı HBT'nin 179. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/baliklar-yurumeyi-nasil-ogrendiler", "text": "Balıktan, amfibiye geçiş sürecinin herhangi bir yerinde balıklar yürümeyi öğrenmiş olabilirler. Akciğerli balıklar sudan, karaya geçişte iyi bir model olarak bilinirler. Hem akciğere sahip olduklarından, hem de sığ suda yüzgeçleriyle paytak paytak yürüyebildikleri için. Bu açıdan bakıldığında yüzgeçlerinin iki işlevi olduğu söylenebilir. Fakat Amerikalı biyolog Jeremy Dasen'e göre yürüme yetisi, akciğerli balıklardan çok önce gelişmiş. Yürümeyi keşfedenler akciğerli balıkların ataları değil, kıkırdaklı balıklardı ki bunlara köpekbalıkları, vatozlar ve sıçansılar da dahildir. Bu bilgi ilk bakışta tuhaf gelebilir. Mesela bugüne dek hiç yürüyen köpekbalığı görülmemiştir. Elbette köpekbalığı yüzücüdür ve hep öyle kalacaktır da ama yakın akrabaları olan vatozda durum farklı diyor araştırmacılar. Dasen ABD'nin doğu kıyılarında yaşayan Leucoraja erinacea vatozunu yakından incelemiş. Bu vatoz geniş göğüs yüzgeçlerini yüzerken kullanıyor. Ancak vatoz dibe yakın bir seviyede hareket ederken, kalça yüzgeçleri devreye giriyor. Bunların yardımıyla vatoz kendini zeminden ittiriyor ve bunu dönüşümlü olarak sağ ve sol yüzgeciyle yaptığı için de sanki yürüyormuş gibi duruyor. Peki ama bu örneğin farenin yürüyüşüyle karşılaştırılabilir mi? Dasen'in analizine göre evet. Harekette katkısı bulunan genlerin analizine göre bunlar farelerin ve diğer kara omurgalıların yürümeleri sırasında etkin olan genlerle aynı. Aynı şey, kasların ve sinir hücrelerinin temas noktalarında işleyen hareket programları için de geçerli. Bu merkezi örüntü üreteci evrim sürecinde hemen hemen hiç değişmemiş diyor araştırmacı. Ve eğer Dasen haklıysa yürüme yetisi yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce suyun altında, amfibi yaşam biçimiyle ilgilisi olmayan kıkırdaklı balıklar tarafından geliştirilmiş olmalı. Yürümenin daha sonra karada da devam etmesi bir rastlantıydı. Bu evrimdeki diğer gelişmeler için de geçerli aslında. Mesela kanatlar dinozorlara eş bulmada ve ısı yalıtımında yardımcı oluyorlardı. Milyonlarca yıl sonra ise uçma organı olarak evrildiler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/basitlesmis-girtlak-konusmayi-kolaylastirmis", "text": "İnsan diğer primatlara kıyasla oldukça basit yapılı bir gırtlağa sahip. Tam da bu özellik, karmaşık seslerin daha istikrarlı bir şekilde üretilmesini yani konuşmayı kolaylaştırmış. Bu gırtlak yapısı evrim süresince hava keseciklerinin ve ses membranlarının kaybolmasıyla kazanılmış olmalı diyor araştırmacılar. Temelde insandaki ses üretimi diğer birçok hayvandan farklı değildir: Akciğerlerden gelen hava, gırtlaktaki ses tellerinin titreşmesine neden olur, bu da ağızda ve yutakta hafifçe değişebilir. Bazı özel olarak eğitilmiş maymunlarla gerçekleştirilen çalışmalar, hayvanların temel olarak işaret dilini kullanabildiklerini gösterse de, bu tıpkı Maymunlar Gezeni filmindeki maymunların insan dilini benimsemiş olmaları gibi bir ütopyadan başka bir şey değil. Çeşitli seslerdeki özgün insan konuşma tarzının nedenleri üzerine yapılmış çok sayıda araştırma var. Bir yanda dil için gerekli olan sinirsel koşullar analiz edilirken, diğer taraftan da ses yolundaki anatomik farklılıklar incelendi. İnsandaki düşük gırtlağın ve yutağın derinliklerinde yer alan dil tabanının konuşma yetisinde büyük bir rol oynadığı zaten biliniyordu. Ancak son araştırma, çok sayıda primatın da inanılmaz çeşitlikte frekans ve ses aralığı üretebildiğini gösterdi. Kyoto Üniversitesi'nden Takeshi Nishimura ile çalışan ekip, ses yolunun anatomisini ayrıntılı bir şekilde inceledi. Araştırma çerçevesinde 44 primat türünün gırtlağı, manyetik rezonans tomografisi ve bilgisayarlı tomografiyle ile analiz edildi. Böylece insanlardan farklı olarak, diğer büyük maymunların kese benzeri eklentileri olduğu bir kez daha anlaşılmış oldu. Belki de insanın atası Australopithecus'ta da bu tür yapılar vardı, fakat türümüzün birçok öncüsünde büyük bir olasılıkla artık bulunmuyordu. Diğer önemli bir farklılık da vokal kıvrımlar üzerindeki ince eklentiler; bunlar da diğer primatlarda tespit edilirken insanda bulunmuyor. Ekip ilk olarak, ses üretimi sırasında farklı türlerin gırtlaklarında neler olduğunu gözlemledi. Yapılar daha sonra modellerden yararlanılarak yeniden üretildi. Seslendirmelerin hem hava keseciklerinin hem de ses zarlarının varlığında istikrarsız ve kaotik olma eğiliminde olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar için bu, insanların ve olasılıkla atalarının birçoğunun istikrarlı sesler üretme yetisinin anahtarı. İki anatomik yapının eksikliği çeşitli sesler üretmeye yardımcı oluyor. İlginç bir şekilde insanın konuştuğu dilde artan karmaşıklık, gırtlak anatomisinin basitleşmesi sayesinde gerçekleşmiş diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/basparmagimiz-nasil-gelisti", "text": "Bu sorunun yanıtı henüz bilinmiyor, ayak ve ellerin ortak evrimiyle ilgili birçok soru hala cevap arıyor. Bu bilmeceyle Fransız ve Alman bilim insanları yeni bir açıklama getirdiler. Sonuçlar ayak başparmağının, başparmaktan çok daha büyük bir ayıklanma baskısına maruz kaldığını gösteriyor. Münih Devlet Zooloji Koleksiyonu'ndan Anneke van Heteren insandaki farklı parmak ve ayak parmaklarının biçim açısından ne ölçüde değiştiğini araştırdı. Araştırmacı, Homo sapiens'te ayak başparmağının ve başparmağı şeklinin diğer tüm parmaklardan farklı biçimde değiştiğini buldu. Ya da daha basitçe açıklamak gerekirse: Bir kişinin parmakları ve ayak parmakları güçlüyse bu otomatik olarak başparmağının ve ayak başparmağının eşit derecede güçlü olduğu anlamına gelmez. Özellikle ayak başparmağı şekil olarak birçok varyasyon gösterirken, diğer parmaklar eşit derecede güçlü veya narindir. American Journal of Biological Anthropology dergisindeki araştırma için seksen kişinin ayak ve el parmakları karşılaştırılmış. Bunun için yeni bir istatistiksel model geliştirildi. İnsanın ayak parmağı ilginç bir şekilde biçim açısından diğer ayak parmakları ve parmaklara kıyasla daha fazla değişkenlik gösteriyor. Bu da ayak başparmağının diğer ayak parmaklarına göre gelişimde daha özgür olduğu ve evrim sürecinde kendi yolunu takip ettiğini düşündürüyor. Bu da -iki ayak üzerinde durma/yürümenin gelişmesiyle bağlantılı olarak ayak başparmağı üzerinde artan ayıklanma baskısının evrimsel sonucu olabilir diyor uzmanlar. Buna göre ayağın uyum sağlaması, elin uyum sağlamasını hatta bunu imkanlı kılmıştı. Belki de bu başparmağının evrimine ve buna bağlı kavrama yetisine giden önemli bir adımdı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bebek-beyni-gelmis-gecmis-en-kusursuz-ogrenme-makinesi", "text": "Bebekleri iki dille tanıştırmanın yararları yıllardır dile getirilmekte olan bir konu. Araştırmalar iki dilli bir yaşamın, başta sorun çözmek olmak üzere, çeşitli bilişsel becerileri geliştirdiğini ortaya koyuyor. Washington Üniversitesi Öğrenme ve Beyin Bilimleri Enstitüsü araştırma görevlilerinden Naja Ferjan Ramirez, Yaşamın ilk evrelerinde dil gelişimi konusunu araştıran bilim insanları olarak, çocuklarına ikinci bir dil öğretmeye hevesli olan, ancak yabancı bir ülkeden dadı tutabilecek ekonomik güce sahip olmadıklarından yakınan anababalara sıklıkla tanık oluyoruz, diyor. I-LABS araştırmacıları tarafından yapılan ve Mind, Brain and Education dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, bebeklerin evleri dışında ikinci bir dili nasıl öğrenebilecekleri konusunun masaya yatırıldığı ilk bilimsel araştırmalardan biri. Bu sorunun yanıtını araştırırlarken Avrupa'ya dek uzanan bilim insanları, İspanya'nın Madrid kentinde bebeklere yönelik dört eğitim merkezinde uygulamaya geçirilen oyun temelli, yoğunlaştırılmış bir İngilizce dili eğitim programını geliştirdi. Araştırma kapsamında, İspanya'ya gitmeden önce, geliştirilen bu yeni dil öğrenme yöntemini ve öğretim programını öğrenmek üzere I-LABS'de iki haftalık bir eğitimden geçen 16 üniversite öğrencisi ve yeni mezunlardan oluşan bir grup, eğitmen olarak görevlendirildi. İspanya'da kamu eğitim sistemi son derece yaygın. Araştırmacılar da farklı gelir düzeylerindeki ailelerden gelen 280 bebek ve çocuğu uygulama kapsamına aldı. Temelleri I-LABS'in bebek beyni ve dil gelişimi konusundaki yıllar süren araştırmalarına dayanan bu yöntemde, toplumsal etkileşime, oyun ve eğitmenlerden sağlanan gerek nitelik, gerekse nicelik açısından yüksek düzeyde dile ağırlık veriliyor. Bu yaklaşımda, çoğu zaman 'bebek dili' olarak bilinen, anababaların bebekleriyle iletişim kurmaya çalıştıkları türde -çok daha basit dil bilgisi kurallarını, daha yüksek ve abartılı bir ses tonunu gerektiren ve ünlü harflerin uzatılarak seslendirildiği- küçük çocuklara özgü bir konuşma biçiminden yararlanılıyor. Araştırmada yaşları 7 ile 33,5 aylık arasında değişen bebeklere 18 hafta boyunca her gün bir saatlik İngilizce kursları uygulanırken, denetim grubuna da Madrid okullarındaki standart ikinci dil öğrenim programı uygulandı. Her iki grupta yer alan çocuklar bu 18 haftalık sürecin başında ve sonunda İspanyolca ve İngilizce bilgilerinin sınandığı birtakım deneylerden geçirildiler. Araştırma süresince çocuklara, üzerlerine İngilizce bilgilerini kaydeden hafif birer kayıt aygıtının iliştirilmiş olduğu, özel yelekler giydirildi. Araştırmacılar bu ses kayıtlarından yola çıkarak her bir çocuğun öğrenmiş olduğu İngilizce sözcük ve deyimlerin sayısını belirlediler. Yeni yöntemin uygulandığı çocukların İngilizceyi kavrama ve bu dilde üretime geçme konusunda çok daha hızlı bir gelişme kaydettikleri ve İngilizce sınavlarının tümünde denetim grubundaki her yaştan çocuklardan çok daha başarılı oldukları görüldü. 18 haftalık uygulamanın sonunda, araştırmacıların programına katılan çocukların kişi başına saatte ortalama 74 İngilizce sözcük ya da deyim ürettikleri görüldü. Öte yandan, denetim grubundaki çocukların her biri saat başına 13 İngilizce sözcük ya da deyim üretebildiler. Frajan Ramirez, elde edilen bu bulguların tek dilin konuşulduğu ortamlarda yetişen bebeklerin bile erken yaşlarda iki dil öğrenebilecek becerilere sahip olabileceklerini ortaya koyduğunu belirtiyor ve, Çocukların dil öğrenmelerinde etkili olan özelliklerin biraraya getirildiği bilime dayalı doğru bir yaklaşımla, çok küçük çocukların, erken çocukluk eğitiminin verildiği ortamda, günde yalnızca bir saatlik bir oyun süreciyle ikinci bir dili öğrenmelerine olanak tanınabilir, diye ekliyor. 18 haftalık uygulamanın ardından yapılan sınavlar çocukların öğrendiklerini akıllarında tutabildiklerini de ortaya koyuyor. Araştırmacılar, ağırlıklı olarak düşük gelirli kesime eğitim veren iki okuldaki çocuklarla, orta gelir düzeyindekilere eğitim veren iki okuldaki çocukların İngilizce öğrenme konusundaki kazanımlarının hemen hemen aynı olduğuna, bunun da gelir düzeyinin çocukların yabancı dil öğrenme yetenekleri açısından belirgin bir farklılık yaratmadığına işaret ettiğine dikkat çekiyorlar. Çocukların İngilizce öğrendikleri sırada ana dillerinin de gelişme sağladıkları, ikinci bir dille tanışmalarının ana dilin öğrenilmesinde olumsuz herhangi bir etki yaratmadığı da görüldü. Bilimsel araştırmalar bebeklerin beyinlerinin bugüne dek yaratılmış en kusursuz öğrenme düzenekleri olduğunu ve bebeklerde öğrenmenin zamana duyarlı bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmanın yazarlarından, konuşma ve işitme bilimleri uzmanı ve I -LABS eş başkanı Patricia Kuhl, bebek beyinlerinde ikinci bir dil öğrenme konusunda en etkili dönemin 0 ile 3 yaşlar arası olduğuna dikkat çekiyor. Kuhl, araştırmadan elde edilen sonuçların, tüm dünyada erken yaşlarda dil eğitimi konusundaki yaklaşımı değiştireceğini belirtiyor ve, ABD'de yaşayan 6 yaşın altındaki çocukların yüzde 27'si evlerinde İngilizcenin dışında ikinci bir dili öğrenmektedir diyor. Bu çocuklar hem anababalarının dilini hem de İngilizceyi öğrenme konusunda gerekli beceriye sahip olmalarına karşın, çoğu zaman anaokulundan önce İngilizce ile yeterince haşır neşir olamadıklarından, okula başladıklarında genellikle yaşıtlarının gerisinde kalıyorlar, diyor. Kuhl, I-LABS tarafından yürütülen bu son araştırmanın eğitim kurumlarında çift dil öğrenenler için erken yaşlarda iki dilin öğrenilmesine olanak tanıyacak bir ortamın yaratılabileceğini gözler önüne serdiğinin de altını çiziyor. Bu yazı HBT'nin 82. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bebeklerde-bile-gramer-algisi-var", "text": "İlk anlaşılmaz sözcüklerden karmaşık cümlelere kadar uzun bir yol kat edilir. Nitekim bir çocuğun anadilini tamamen öğrenmesi yıllar sürüyor. Fakat ilginç bir şekilde temel dil kuralları çok erken bir tarihte gelişiyor. Mesela birkaç aylık bebekler cümle kurma kurallarını öğrenebiliyor ve işlev kelimesiyle içerik kelimesini birbirinden ayırt edebiliyorlar. İçerik sözcükler olan isimlerin, fiillerin ve sıfatların aksine , işlevsel kelimelerin sözlük değil, sadece gramer anlamı vardır, örneğin tanımlıklar ve bağlaçlar. Anlaşıldığı üzere bebekler bu sözcük kategorilerini tanıyorlar ve bu sözcüklerin cümle içindeki yerlerini de biliyorlar. Almanca, İngilizce veya Fransızcada işlevsel kelimeler, içerik kelimelerinden önce gelir. İşlevsel kelimeleri kavramak, anadilin gramerini anlamaya giden ilk önemli adımdır diyor Paris Descartes Üniversitesi'nden Caterina Marino. Peki bebekler bu kelime kategorilerini hangi özelliklere göre ayırt ediyorlar? Geçerli olan bir hipoteze göre, sözcüklerin uzunluğu kadar göreceli sıklığı da önemli bir rol oynuyor. The veya she gibi işlevsel kelimeler birçok dilde içerik kelimelerinden daha az oldukları için daha sık tekrarlanırlar. İşte bu tahminin doğru olup olmadığını araştırmacılar sekiz aylık 175 Fransız bebekle test yaptılar. Testin ilk aşamasına bebeklere ilk önce uydurma bir dil dinletildi. Burada bazı kelimeler diğerlerinden daha çok tekrarlanıyordu, işlevsel kelimeler gibi. İşlevsel ve içerik kelimelerin sırası da anadillerindeki gramerle örtüşüyordu. Bebeklerin uydurma dilde yeni cümleler duydukları öğrenme evresinden sonra, işlevsel ve içerik kelime sıralamasının Fransızca'da olduğu gibi yeni cümleler dinletildi. Cümlelerin bir kısmı ise hatalı sıralamaya sahipti. Bebeklere sesler dinletilirken, ekrandan da resimler gösterildi. Bebekler gerçekten de gramer yapısı anadilleriyle örtüşen uydurma cümlelerle birlikte gösterilen resimlere daha uzun süre baktılar. Testten çıkan diğer bir sonuca göreyse bebekler yeni eklenen içerik kelimelerine, işlevsel kelimelerden daha fazla ilgi gösterdiler. Bu da, içerik kelimelere zamanla hep yeni kavramların eklenmesiyle açıklanıyor. Oysa işlevsel kelimelerde bu tür eklemeler mümkün değil. Araştırmadan çıkan genel sonuca göre sekiz aylık bebekler temel gramer anlayışına sahip. Bir cümlede farklı işlevli kelimelerin bulunduğunu anlıyorlar. Ayrıca ana dillerinde işlevsel kelimelerin de içerik kelimelerine kıyasla daha fazla olduğunu da biliyorlar. Bebeklerin kelime çokluğuna göre, sözlük kategorileri oluşturduklarını ilk kez kanıtlamış olduk diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beden-boyunun-genetigi-cozuldu", "text": "Çocukların büyüdüklerinde hangi boyda olacakları, artık daha kesin bir şekilde belirlenebilecek. Bu alanda gerçekleştirilen en kapsamlı araştırmayla, uluslararası bir araştırma ekibi, beden boyuyla ilgili olan 12.000'in üzerinde gen varyantı tespit etti. Yeni bilgiler özellikle tıpta yeni kapılar açacak. Bir kişinin beden boyu önemli ölçüde kalıtımı tarafından belirlenebilir. Örneğin hem anne hem de babası uzun boylu olan çocuklar genelde uzun boylu olurlar. Faka beden boyunu sadece anne babanın dış görünüşüne göre tahmin etmek her zaman doğru sonuç vermeyebiliyor. Araştırmacılar uzun bir süredir kalıtımdaki belli başlı gen varyantlarının, aynı kökenden gelen iki kişinin farklı boylarda olmasında yüzde 40-50 oranında sorumlu olduğnu düşünüyorlardı. Bu her şeyden önce kardeşlerin niçin aynı boyda olmadıklarını da açıklıyor. Boy farklılıklarının diğer nedenleri de çevresel özellikle de beslenme gibi faktörler. Boy farklılıklarından sorumlu gen varyantlarını bulmak isteyen 600 bilim insanı, 280 araştırma ve 5,4 milyon kişinin kalıtım verileri incelediler. Araştırmacılar, tekli nükleotid polimorfizmlerini analiz ederek, kalıtımda beden boyunu etkileyen 12.000'i aşkın gen varyantını belirlediler. Bunlar insan kalıtımının yaklaşık yüzde yirmisini kapsayan küçük alanlarda yer alıyor. Avrupa kökenli insanlarda bu gen varyantları beden boyu farklılıklarının yüzde 45'inden sorumlu. Avrupalılar için bu kadar kesin sonucun çıkmış olması, araştırmaya katılanların büyük bir kısmının Avrupa kökenli olmasıyla ilgili. Asya ve Afrika'ya ait erişilebilir, yeterli miktarda veri bulunmuyor, bu da sonuçların Asya ve Afrikalılar için o kadar doğru olmadığı anlamına geliyor. Asya veya Afrika kökenlilerde bu oran yüzde on ila yirmi civarında olabilir diyor araştırmacılar. Araştırmacılara göre kalıtımdaki gen varyantlarının daha iyi anlaşılması, tıpta birçok kapıyı aralayacak. Her şeyden önce bir çocuğun boyunu tahmin etmek için DNA'yla en kesin sonuç elde edilebilecek. Ve çocuğun gelişiminde sorunlar ortaya çıkarsa ve büyüme beklenildiği gibi olmazsa, bunun tetikleyicisi hızlı ve kesin bir şekilde belirlenebilecek diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beden-sicakligimiz-nasil-ayarlaniyor", "text": "Birçok memeli için 37 derecelik beden sıcaklığı yaşamsal önem taşımaktadır. Japon bilim insanları, çok soğuk veya çok sıcak ortamlarda bulunduğumuz zamanlarda bu hassas dengenin ne şekilde ayarlandığını buldular. Memelilerin çoğu 37 derecelik bir beden sıcaklığına sahiptir. Beden sıcaklığı normalden birkaç derece farklılaştığında yaşamsal önem taşıyan fonksiyonlar etkilenir. Hem hipotermi hem de sıcak çarpması, ölüm dahil ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu tür durumlardan etkilenmemiz için bedenimizin bir tür sıcaklık ayarlama sistemine sahiptir. Aşırı sıcakta, sıcaklığını dağıtmak için cilde giden kan akışı artar ve bedenimiz soğur. Ayrıca terleme yoluyla da serinlik sağlanır. Soğukta ise yüzeysel kan damarları daralır ve sıcaklık üretimi için gerekli yağ yakımı artar. Bu reaksiyonlar, hipotalamusun bir parçası olan beynin preoptik alanı tarafından kontrol edilir. Ancak bu ayarlamanın tam olarak ne şekilde işlediği pek bilinmiyordu. Nagoya Üniversitesi'nde Yoshiko Nakamura ile çalışan ekip, beden sıcaklığının ayarlanmasından sorumlu nöronları tespit ederek, bunların hangi ilkelere göre işlediğini buldu. Bunun için de fareleri farklı sıcaklıkta ortamlara bıraktılar. Fareler iki saatliğine dört derecelik bir kafeste tutulurken, ikinci bir deneyde ise 36 derecelik ve son olarak da fareler için uygun olan 24 derecelik bir ortamda tutuldular. Bu deneyler sırasında araştırmacılar, farelerin beynindeki preoptik alandaki nöronların etkinliklerini takip ettiler. Özellikle de EP3 olarak bilinen nöronlara odaklanıldı. Daha önceki araştırmalarda da bu nöronların sıcaklık kontrolünde katkıları olabileceği görülmüştü. Bunlar her şeyden öne enfeksiyonlarda haberci madde prostaglandin E2'ye tepki gösterirler ve bu durumda ateşe neden olurlar. Bununla birlikte normal beden sıcaklığının düzenlenmesinde de katkıları olduğu veya ne şekilde işlediklerine dair kanıt ve bilgiler bulunmuyordu. Son çalışma EP3 nöronlarının beden sıcaklığının ayarlanmasında gerçekten de önemli bir rol oynadığını gösterdi. Fareler aşırı sıcak bir ortamda bulunduklarında EP3 nöronlarının etkinliği artıyor. Diğer incelemeler ise EP3 nöronlarının, haberci madde Gamma-Aminobütrik asit yoluyla, hipotalamusun, sempatik sinir sistemini harekete geçiren bölgeleri dahil olmak üzere diğer sinir hücrelerine sinyaller gönderdiğini ortaya koydu. GABA öte yandan nöronsal uyarımın en önemli engelleyicisidir. EP3 nöronları etkinleştiğinde GABA salgılıyorlar, bu asit ise sempatik sinir sistemini engelliyor. Sempatik sinir sistemi, yüzeysel kan damarlarının kasılmasına neden olurken, engelleme bu kan damarlarının genişlemesine ve daha fazla sıcaklığın açığa çıkmasına neden olur. Bu şekilde bedenimiz, sıcak çarpma riskini azaltır. Araştırmacılar ayrıca EP3 nöronlarının oda sıcaklığında bir miktar temel etkinlik gösterdiğini ve böylece sempatik sinir sistemini sürekli hafif bir şekilde engellediğini de tespit ettiler. Anlaşıldığı üzere EP3 nöronları preoptik alandaki sinyal gücünü çok iyi bir şekilde ayarlayabiliyorlar. Soğuk bir ortamda bu sinyal gücü azalıyor ve bu şekilde sempatik sinir sistemi yeniden etkinleşiyor. Bu şekilde kahverengi yağ dokusundaki ve diğer organlardaki sıcaklık üretimi tetiklenirken, bedenin aşırı derecede soğuması önleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bedenimizde-gunde-bir-litreden-fazla-sumuk-uretiliyor", "text": "Soğuk algınlıklarında ya da alerjileriniz azdığında, bedeninizin bitmek tükenmek bilmeyen bir sümük kaynağına dönüştüğü duygusuna kapılabilirsiniz. Ne denli sık sümkürseniz de, görünürde burnunuz akmayı sürdürür. New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezi kulak, burun ve boğaz uzmanlarından Dr. Richard Lebowitz'e göre, beden gerçekten de durmaksızın sümük üretir. Aksırık yoluyla sümüğün bir bölümü dışarıya atılır atılmaz, beden daha da çok sümük üretmeye koyulur. Sümük, bedendeki burun, boğaz ve akciğerlerden oluşan solunum sistemini kaplayan mukoza bezleri tarafından üretilir. Lebowitz, insanlar aksırdıklarında bedenden dışarıya atılan sümüğün büyük bir bölümünün geniz yolunu örten mukoza bezlerinden kaynaklandığını belirtiyor. İnsanlarda çoğu zaman sümüğün burun boşluğundan geldiği yönünde bir düşüncenin egemen olduğunu da dile getiren Lebowitz, gerçekte burun boşluğunda yalnızca çok küçük miktarda sümük üretildiğine dikkat çekiyor. Lebowitz'e göre, insanlar baharatlı yiyecekler tüketerek, ya da neti çanağından yararlanarak sinüslerini temizlediklerini öne sürseler de, gerçekte bu tür girişimler yalnızca geniz yollarını temizlemeye yarıyor. Lebowitz, solunum sisteminin günde bir litreden çok sümük ürettiğini, işler yolunda gittiğinde bedenin bu miktarın üstesinden kolaylıkla gelebildiğini belirtiyor. Örneğin, burnunuzdaki sümük geniz yolunun arkasına ve daha sonra da burun hücrelerinin üzerinde bulunan siliya adlı minik tüyler aracılığıyla gırtlağa taşınıyor ve ardından da yutuluyor. Evet, yanlış duymadınız-gün boyunca sümüğünüzü yutup duruyorsunuz. Yalnızca, bunun ayırdına varmıyorsunuz. Gelgelelim, hastalandığınızda genizde üretilen bu akıntı daha yoğun olabiliyor, ya da normal koşullarda bunu temizleyen düzenek işlevini gerektiği gibi yerine getiremiyor; ya da, beden her zamankinden biraz daha fazla sümük üretiyor olabilir. Bu gibi durumlarda insanlar ne çok sümük olduğunun ayırdına varmaya başlıyorlar ve gerçekten de bunun bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynak olduğu izlenimine kapılabiliyorlar. İnsanların kimi zaman boş yere burunlarını silip, yine de burunlarının tıkanık olduğu duygusunu da yaşayabileceklerini belirten Lebowitz, bu durumda sorunun sümüğün kendisinden çok, geniz yollarını kaplayan astarın şişmesi ve geniz yollarını tıkamasından kaynaklanabileceğine parmak basıyor. Neti çanağı: Daha çok yoga ile ilgilenenlerin bildiği, çaydanlığı andıran Hint kökenli bir burun temizleme gereci. Geniz yollarındaki tıkanıklığın giderilmesi amacıyla, çanağın içine doldurulan ılık ve tuzlu su bir burun deliğine akıtılıp ötekisinden dışarıya atılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bellegim-normal-mi", "text": "Bazı insanlar yıllar önce neler yaptıklarını anımsayabilirken, bazıları ise eskileri hiç anımsamıyor. Ama sonuncu gruptakiler yüzleri ve gereksiz ayrıntıları hiç unutmuyorlar. İnsanların yaşadıklarının ne kadarını anımsadıkları görünüşe bakılırsa ciddi farklılıklar gösteriyor. Tayfın bir ucunda anı oluşturmaktan yoksun olan kişiler yer alıyor. Toronto Rotman Araştırma Enstitüsü nöropsikoloji uzmanlarından Brian Levine, Şiddetli otobiyografik bellek eksikliği sendromu olanlar, söz gelimi, bir akşam yemeğine katıldıkları gerçeğinin ayırdında olduklarını, ancak o sırada ne gibi duygular yaşadıklarını anımsamadıklarını dile getiriyorlar. Onlarınki daha çok gerçeklere dayalı anılar oluyor diyor. Tayfın öteki ucunda da üstün otobiyografik bellek adıyla bilinen ve çok ender görülen nöropsikolojik bir durumu olanlar yer alıyor. Bu kişiler onlarca yıl öncesine uzanan olayları en ince ayrıntılarıyla anımsayabiliyorlar. Bunun en bilinen örneklerinden birini 11 yaşından beri yaşamının hemen hemen her gününü anımsayabilen Jill Price adında bir kadın oluşturuyor. İnsanların çoğunluğu bu tayfın ortalarında yer alıyorlar. Zihin patlamaları adıyla bilinen istemdışı anımsamalar, kişiden kişiye farklılıklar göstermekle birlikte, hepimizin günde ortalama 20 kez yaşadığı bir durum. Bu durumu araştıran Danimarka Aarhus Üniversitesi'nden Dorthe Berntsen, Bu durum otobiyografik belleğin temel özelliklerinden birini oluşturuyor diyor. Bu türde anıların insanın kafasında ansızın belirip kısa sürede yok olduklarını belirten Berntsen, bunların tıpkı düşler gibi, bir yere not edilmezlerse unutulup gittiklerine dikkat çekiyor. Bu istemdışı anılar çoğu zaman içinde bulunduğumuz çevreyle bağlantılı oluyorlar ve büyük bir olasılıkla halihazırdaki durumla da ilişkili bulunuyor. Berntsen, Bu anılar kişiye en son ne zaman aynı durumla karşı karşıya kaldığını ve o anda neler yaptığını anımsatarak yaşamında bir güncelleme yapmasını sağlıyor diyor. İnsanlarla karşılaştığınızda onları tanıyamadığınızda kaba biri olarak nitelendirilebilirsiniz, ama bu konuda kendinizi suçlayıp paralamanız gerekmiyor, çünkü herkesin belleği farklı. Bu farklılık beynin doğuştan sahip olduğu farklı devrelerden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin, tıpta prosopagnozi ya da yüz körlüğü olarak bilinen durumda insanlar gördükleri yüzün kime ait olduğunu bilemezler ve kimi zaman en yakınlarını bile tanıyamazlar. Tayfın öbür ucunda da yüz tanıma konusunda olağanüstü bir beceriye sahip olan insanlar vardır. İnsanlar doğuşta hemen hemen eşit bir belleksel beceriyle yola çıkıyorlar, ancak ilk baştaki belli belirsiz farklılıklar, deneyimler ve ilgi alanları biriktikçe giderek güçleniyor. İnsanların neleri anımsadıklarında uzmanlık, ön bilgi ve deneyim gibi unsurlar ciddi bir farklılık yaratıyor. Örneğin, satranç ustalarının satranç tahtası üzerindeki mantıklı hamleleri kestirebilme konusunda üstün bir belleğe sahip oldukları görülüyor. Bu kişilerin rastgele konumları anımsama becerileri oyunun acemisi olanlara kıyasla çok daha gelişmiş oluyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-buyuklugu-ve-zeka-seviyesi-arasindaki-baglanti-abartiliyor-mu", "text": "Büyük bir beynin, daha fazla zeka anlamına gelmediğini aslında hayvanlar dünyasına bakınca görürüz. Göreceli olarak çok büyük bir beyne bir sahip olsalar da hayvanlar insanın beyin yetisine asla yaklaşamıyorlar. Gerçi insanda zeka seviyesinin beyin hacmine bağlı olarak yükseldiğine dair kanıtlar var. Ama son bir araştırma bu bağlantının genelde abartıldığını söylüyor. Viyana Üniversitesi'nden Jakob Pietschnig ve ekibi, 26.000 katılımcıyla gerçekleştirilen 86 araştırmanın sonucunu analiz etti. Bilim dünyası bu konu üzerinde 200 yılı aşkın bir süredir çalışıyor. Örneğin bazı araştırmacılar, daha fazla sinir hücresine sahip daha büyük bir beynin, daha karmaşık ve daha hızlı bilgi işlemeyi mümkün kıldığını varsayıyor. Diğer teoriler ise daha büyük bir beyin hacminin, insanların yaşa bağlı eksikliklerini telafi etmesini kolaylaştırdığına dayanıyor. Buna göre büyük bir beynin daha fazla rezervi vardır. Ancak bu teorilerin doğrulanabilmesi için, en azından etkinin gerçekte ne kadar büyük olduğunun kesin olarak bilinmesi gerekiyor. Bu da ancak sağlam temelli zeka testleri ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri kullanılarak, beynin tam olarak ölçülmesiyle mümkün olabilmekte. Bu tür çalışmalarda beyin büyüklüğü ve zeka seviyesi arasındaki bağlantı tekrar tekrar gösterilebildi, ancak sonuçlardaki farklılıklar bazen çok büyüktü. Bu araştırmadan, araştırmaya farklı temel tahminlerden, farklı araştırma yöntemlerinden veya farklı istatistiksel değerlendirilmeden yararlanılmasıyla alakalı olabilir. Birkaç çalışmayı birleştiren önceki inceleme çalışmaları, beyin büyüklüğünün çoğu test sonucunun beklendiği aralıkta gözlemlenen zeka farklılıkların yüzde 6 ila 11'ini açıkladığını göstermişti. Pietschnig ve ekibinin çalışması daha önceki meta araştırmalara kıyasla daha fazla araştırmayı ve daha fazla katılımcıyı kapsıyor. Araştırmacılar daha büyük bir beynin ortalama olarak yüzde altı ila sekiz oranındaki farklılığı açıkladığını söylüyorlar. Genel olarak etki oldukça sağlam ama sonuca göre gücü küçük ila orta düzeydeydi. Ve araştırmacılar sadece bir zeka testinin sözel veya eylem kısmından elde edilen sonuçlara odaklandıklarında daha da küçülüyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur", "text": "Daha ilkokul öğrencisiyken 'beyin nasıl düşünür?' sorusuyla başlayan zihin ve beyin cerrahisi ve beyinbilim serüvenimin bugün geldiği noktada yeni bilimin, yeni yaşam anlayışının, yeni kültürün farketmeye başladığım unsurlarını sizlerle bir yazı serisinde paylaşmak isterim. Bu sorulara yanıt aramak bilimin esas konularındandır. Beynin nasıl çalıştığının anlaşılması yaşam nedir? temel sorusuyla da ilişkili yeni kapılar açar. Beyin-bilim, 'bağlantısallık' ve 'ağ-yapı=network' anlayışı üzerinde ilerleyen 'bilginin işlenmesi ve bağlantılarla bütünleşmesi' matematiği, yaşamın iç içe geçmiş ve aynı anda varolan kodlamalar bütünü olduğu anlayışını ortaya koymakta ve 'yaşamın bağlantısal bütünsellik' anlayışı, beynin enformasyon işleme ve varoluş matematiği ile analojiler oluşturmanın ötesinde benzeşimler hatta 'özde ilkesel aynılık' ortaya koymaktadır. İlk kez Santiago Ramon Cajal beyinde her hücrenin ayrı bir ünite olduğunu ve bu hücrelerin sinapslar aracılığı ile nöronal ağı oluşturduklarını görüntülemiş ve 1906'da Nobel Ödülünü almıştı. Neredeyse yüz yıldır nöron temelli beyinbilim anlayışını takip etmekteyiz. İnsan Nörozihin Projesi 'nin amacı, çıkartılacak bir ağ haritası sayesinde sağlıklı insan beynindeki anatomik ve fonksiyonel bağlantısallığı aydınlatmak ve disleksi, otizm, şizofreni ve Alzheimer gibi hastalıklar konusunda yapılan araştırmalara destek olacak veriler ortaya çıkarmaktır. (Dokuz farklı kurum üzerinden düzinelerce araştırmacı bu projeye katkıda bulunmuştur. Benzer amaçlarla ancak daha matematik temelli bir araştırma da 2013'de Avrupa Birliği içinde İnsan Beyin Projesi başlatılmıştır. Varolan en yetkin bilgisayarlarda yürütülen projenin amacı, Avrupa'nın her yerindeki araştırmacılar tarafından nörobilim, bilgi işleme ve beyin ile ilişkili tıbbi alanlarda bilim yapılmasını sağlayacak ortak çalışmaya elveren bir bilimsel araştırma altyapısı inşa edilmesidir. Proje, 1 Ekim 2013'te başlamış olup bir Avrupa Komisyonu, Gelecek ve Yeni Teknolojiler Ana projesidir. Lozan Federal Politeknik Üniversitesi tarafından koordine edilmekte olan İBP, ağırlıklı olarak da Avrupa Birliği tarafından finanse edilmektedir. Projenin merkezi, İsviçre, Cenevre'dir. 12 alt projeden oluşan projenin üç alt projesi, deneysel nörobilim verileri toplayıp teorik temeller oluştururken (1-4 no'lu alt projeler) ve bir alt proje ise etik ve toplum üzerinde durmaktadır (alt proje 12). İBP, Lozan Federal Politeknik Üniversitesi tarafından koordine edilmekte ve projenin her bir alt projesinden gelen temsilciler projenin yönünü belirlemektedir. Projenin başlatılmasında büyük katkıları olan matematik temelli bir nörobilimci olan Dr. Henry Markram 'esas amacın beynin fonksiyonel bütünlüğünün matematik modelinin ortaya konulması' gibi yüksek hedefli bir amaç belirlemişti. (Bu hedefin gerçekçiliği konusunda başlangıçta fikir birliği aslında hiç olmadı. University College, Londra'nın Bilgisayarlı Nörobilim Birimi direktörlüğünü yapan Dr. Peter Dayan, beynin büyük çaplı bir simülasyonunu oluşturma hedefi için fazlasıyla erken olduğunu düşüncesini ifade ederken, Toronto Üniversitesi'nden Dr. Geoffrey Hinton esas problemin bu kadar büyük bir sistemin nasıl öğrenmesini sağlayacakları konusunda proje çalışanlarının bir fikri olmaması olduğunu belirtiyordu. İBP 2015 yılı Ekim ayında Cell ve Neuron dergilerinde ilk bulgularını yayınladılar. Bu iki önemli çalışma İBP'nin eksiklerini ve yeni bir matematik anlayışına ihtiyacımız olduğunu anlamamıza yol açtı. Bazı İBP üyeleri, projenin başarısız olduğu, amaç ve takvimin yeniden yapılanması gerektiği görüşünü savunsalar da, aslında Kolomb'un Hindistan'a ulaşmaya çalışırken Yeni Dünyayı keşfetmesi ve bunun sonradan anlaşılması gibi yeni bir düşünce ve bilim alanı keşfedilmiş oldu. Bulunan aslında 'beyin nasıl zihin üretiyor?' sorusuna yanıt verebilecek yeni ufuklar açabilme umudu olan yeni bir matematik paradigmasıydı, yani zihin oluşturan, beynin bağlantısallık modeli ilk kez bilimin dili olan matematik ile anlaşılmaya çalışılıyordu. 2015 yılında proje bir değerlendirme sürecinden geçti ve Dr. Henry Markram'in başında olduğu üç üyeli üst komitenin yerine 22 üyeli bir yönetim kurulu göreve geldi. Bu yazı HBT'nin 123. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur-2", "text": "Bu çok büyük bir adım; Avrupa'nın her yerindeki üyelerimiz ve ortaklarımızın ciddi ve olağanüstü çalışmalarının bir sonucu, diyor HBP Bilimsel Direktörü, Katrin Amunts. İnsan Beyni Projesi, 19 üye Avrupa ülkesinden 500'ün üzerinde araştırmacının çalışmasını birbirine bağlayan bir Avrupa Amiral-Gemisi Projesidir. Multidisipliner ekipler halinde yenilikçi bilgi işleme yöntemleri kullanarak beynin karmaşık organizasyonu ve dinamiklerini araştırmaktadır. Bu süreçte proje, sinirbilim için bir Araştırma Altyapısı oluşturmaktadır. Projenin önemli unsurları, büyük ölçekli veri analizine yönelik dijital araçlar içeren bir Nöroinformatik Platformu, Avrupa'nın her yerinde süper bilgisayar merkezleri ağından oluşan bir Simülasyon Platformu ve yeni nöromorfik bilgisayar ile nörorobotik sistemleridir. Bu yıl Mart ayında projenin başarılı bir şekilde tamamlanan ikinci aşamasında toplamda altı platformda önemli derecede gelişme kaydedildi. İBP, 2013 yılında Avrupa Komisyonu'nun Yeni ve Gelişen Teknolojiler programının iki Flagship projesi olarak başlatıldı. Hızlandırma aşaması (Ekim 2013Mart 2016) sonrasında proje yeniden yapılandırıldı ve beyin bilimi için bilgisayarlı altyapı geliştirilmesi yeni hedef olarak belirlendi. Yönetim ve araştırmada yapılan değişiklikler ile bilim insanları ve mühendislerin birlikte yakın ilişki içerisinde çalıştıkları CoDesign prensibi gibi yaklaşımlar başarılı bir şekilde uygulandı. Sistematik uzun vadeli bir şekilde sinirbilimciler ile bilgisayar uzmanlarını bir araya getirmek üretkenliğe son derece olumlu etki yaptı diyen Amunts, beynin çok seviyeli organizasyonunu daha iyi anlamamıza yardımcı olacak fevkalade bilimsel sonuçlar ortaya konurken bir yandan da dünya bilimsel ve tıp çevrelerine kalıcı katkı sağlayacak bir altyapının da geliştirilmesi sağlandı dedi. Böylelikle proje bugün beyin bilimindeki en büyük sorunlardan birine çözüm arıyor: Beynin karmaşıklığı sinirbilim alanında zaman zaman çok dar uzmanlık alanlarına ve parçalanmaya sebep olabilmektedir. Çok büyük miktarlarda veri üretilmekte ancak beynin tutarlı ve entegre bir resmini oluşturma konusunda eksiklikler sürmektedir. İBP altyapısının amacı, bu sorunu aşmaya yönelik bir araç sunmaktır. Proje, devasa ve birbirinden çok farklı verileri bir araya getirip entegre ederek, tutarlı çok katmanlı modeller geliştirip, simülasyonlarla bunları test edip, işbirliğine dayalı bir platformda sonuçları tekrar deneysel araştırmaya geri bildirmektedir. Sinirbilim, tıp ve bilgi işlem arayüzü olan bir proje olarak İBP, beynin karmaşıklığının altından kalkabilecek teknolojik altyapıyı sunarken beyin organizasyonunu farklı ölçeklerinden edinilmiş veriler arasında bağlantılar kurarak hem beyin hastalıkları ile mücadele hem de Yapay Zeka ve Yüksek Performanslı Bilgi İşlem gibi alanlarda teknolojik gelişme kaydedilmesine katkıda bulunmaktadır. 2017 yılında, projenin geleceğini yönlendirmek açısından, uluslararası uzmanlardan oluşan Klinik ve Bilimsel olmak üzere iki Danışma Kurulu oluşturuldu. Bizler İBP ile çalışmaktan ve projenin odağını korumasına ve bilimsel alanlar ve ulusal sınırlar ötesi şekilde entegre olarak sürmesini sağlamaktan heyecan duyuyoruz. diyen Gitte Knudsen, Rigshospitalet Hastanesinde ve Danimarka'daki Kopenhag Üniversitesi'nde nöroloji profesörlüğü yapmanın yanı sıra İBP Bilimsel Danışma Kurulu'nda başkanlık görevini yapıyor. Projenin üçüncü aşamasında amaç, altı platformu bir İBP platformu çatısı altında bir araya getirmek ve kullanıcılar için bir İBP Üst Düzey Destek Ekibi kurmak. Böylelikle proje giderek İBP dışından da katılım alarak mühendislerin geliştireceği teknolojiyi araştırmacıların ihtiyaçlarının belirlemesini sağlayacak. Bu serinin ilk yazısında da belirttiğim gibi bağlantısal bütünsellik içerisinde çalışır. Biz eskiden beyni yüz milyar nörondan oluşan ve vücudun homeostazını sağlayan bir organ olarak, 1400 gramlık biyolojik bir yapı olarak düşünüyorduk. Halbuki şu dönemdeki anlayışımıza göre artık beynin işlevi sadece vücudun fizyolojik dengesini sağlamak değil. Beyin, yeni bilim anlayışımızda artık zihin yaratan bir organ. İnsanın varoluş alanının öncelikle zihin varlığı içinde oluştuğu düşünülürse, bir bakış açısı ile 'beyin yaşam yaratan bilgi işleme sistemi'dir. Bu yeni kuramla beyin, yaşamın dilini anlayıp, ona yaşantılar oluşturarak, seçimler yaparak yanıt veren, bilinci ve zihni oluşturan enformasyon işleme ve üretme organıdır. Bilgi beyinde elektrokimyasal biyolojik 'ırmaklar' şeklinde oluşur ve 'akar'. Bu enformasyon ırmakları, beyinde var olan 2 üzeri 100 milyar alternatif içeren matematiksel bir olasılıklar ağı içinde sürekli bir yeniden varoluş halindedir. Bu bilgi ağları bağlantısal birlik, bütünlük halindedir. Zihin yaratan connectome=- nörozihin bu bağlantısal bütünlüğün adıdır. Beyin-zihin ilişkisinden bahsedince bilinçten de söz etmek gerekiyor. Bilinç, zor bir kavram, bir beyin cerrahı olarak çok hakim değilim. Bilinç esas olarak beyne ait değil yaşama ait bir özellik de olabilir. Bilinç olarak kastettiğimiz esasında bilgiyi işleyebilir olmak. Bilgiyi algılayıp, onu işleyip- anlayıp, olasılıklar arasından bir seçim yapıp, bilgi üretip bir 'yaşantı' oluşturmaya ben bilinçlilik diyorum. Nasıl ki nöronlar bir araya gelerek, bir nörozihin oluşturuyorlarsa, zihinler de bir araya gelerek bir bilinçlilik hali oluşturuyor olabilirler. Yani, bilincin tanımlanabilmesi için iki bilgi işleyen varlığın olması lazım. Aynen bir fotonun dalga ya da parçacık davranışının olabilmesi için, o elektronun bir gözlemcisi olması gerekliliği gibi . Ama zihni anlatmak bilince göre biraz daha kolay bir şey. Çünkü zihin de bu iki üzeri yüz milyarlık seçim yapabilme bütünlüğü içinde seçim yapabildiği sürece bilinçli. Benim için çalışan bilinç tarifi şu: Eğer biz seçim yapabiliyorsak bilinçliyiz. Bağlantısallığın matematik modelini sizlerle serinin bir sonraki yazısında paylaşacağım. Bu yazı HBT'nin 124. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur-4", "text": "Geçen hafta sizlere Plastisite, yani beynin kendi gelişebilme, değişebilme özelliğinden ve eğitimin bir anlamda nörozihin yapısı değişikliğine sebep olmasının da bir nevi beyin ameliyatı olduğundan bahsettim. Bu yazımda ise beyin cerrahisinin ufkunu görülebilen sınırların ötesine taşıyacak bir başka konudan bahsedeceğim: Nörozihin cerrahisi. Sanırım Türkçe'mizde böyle bir yayında ilk kez kullanılan bu terim -nörozihin cerrahisi- bu mesleğin en çok gelişen alanı olacaktır. Önceden dediğimiz gibi: beyin yaşam yaratan organdır. Beyin oluşturduğu nörozihin üzerinden yaşantılar yaratır ve zihin meydana getirir. Yani beyni değiştirmek, zihni değiştirmek, sonuçta o kişinin yaşamını değiştirmek demektir. Eğitimin, zihinsel olarak yaptığını, biyolojik olarak da gerçekleştirebilecektir. Sorun, elbette, beyin anatomisindeki hangi değişikliklerin, nörozihinde hangi sonuçlar doğurabileceğini bilebilmektedir. Bunun ilk örnekleri OCD gibi hastalıkların derin beyin uyarılması ile tedavisinde kısmi başarı elde edilmesi ile sağlanmıştır. Nörozihin değiştirici yöntem uygulamaları, doğru seçilmiş hassas anatomik hedeflerin, hücresel-hatta-gen düzeyinde uyarılması ya da durdurulması esasına dayanır. Bu uyaran-nöron etkileşimi de en fazla yatırım yapılan yeni endüstri alanlarındandır . Bu kapsamlı kitapta bile henüz yer bulmamış iki yöntemin yakın gelecekte nörozihin cerrahisinin temellerini oluşturacağını düşünüyorum. Kendi enstitümüzde de laboratuvarlarını kurmakta olduğumuz bu iki metod optogenetik ve clarity yöntemleridir. a) Optogenetik: Optogenetik, optik ve genetik mühendisliği yöntemlerinin bir araya getirilerek nöronların ışık kullanılarak spesifik olarak kontrolünü içeren yeni bir araştırma alanı ve yöntemidir. İlk olarak 2005 yılında Karl Deisseroth ve ark. tarafından yayınlanan makale (K. Deisseroth ve ark., Nature Neuroscience, 2005) ile milisaniye skalasında nöronal aktivitenin ışık ile kontrol edilebilirliği gösterilmiş ve ardından beynin farkı bölgelerindeki birçok nöronun hastalık ve sağlık durumlarında nasıl çalıştığı ve aktivitesinin değiştirilebilirliği gösterilmiştir. Özellikle 2010 yılında Nature dergisi tarafından tüm mühendislik ve bilimsel yöntemler arasında Yılın Yöntemi olarak seçildikten sonra farklı laboratuvarlarda birçok farklı amaç için kullanılmaya başlanmıştır. Optogenetiğin işleme mekanizmasını basitçe özetlersek: ışığa hassas bir protein olan opsin geninin genetik mühendisliği yöntemleri ile nöronlara aktarılması ile nöronlar ışığa hassas hale gelir ve belirli dalga boylarında opsin proteini üreten nöronlar spesifik olarak aktif hale getirilmiş olur. Işık kaynağının fare beynine yerleştirilmesi ve bu kaynağın beynin belirli bölgesindeki ya da belirli nöron gruplarını aktifleştirmesi ile gerçek zamanlı olarak bir canlının beyin aktiviteleri kontrol edilebilir hale getirilmektedir. Pratikte gerçekleştirilen çalışmalara baktığımızda, bu çalışmalar daha çok beynin karmaşık durum ve şartlardaki çalışma prensiplerini anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Örneğin, hatıraların beynin hipokampsündeki nöronlar tarafından saklandığı ve yeri geldiğinde aktifleştirildiği bilinmektedir. Fakat bunun nasıl düzenlendiği ve kontrolünün mümkün olup olmadığını optogenetik yöntemler kullanılarak ortaya konmuştur. 2012 yılında Nature dergisinde yayınlanan çalışmada optogenetik stimülasyon ile hipokampal engramlar aktive edilerek farelerin korku hafızası kontrol edilebilmiştir. (Xu Liu ve ark., Nature, 2012). Yani korkutucu ortam/ajana bir kez maruz kalan fareler daha sonra o ortama/ajana maruz kalmasalar bile sadece nöronların aktif hale getirilmesi ile korku durumunu yeniden yaşamışlardır. Dahası başka bir çalışmada daha önce korku durumuna maruz kalmayan farelerde korku ile ilişkili nöronlar daha önce hiç uyaran almamalarına rağmen optogenetik ile aktifleştirilmiş ve farelerin yalancı bir hafıza/anı ile korkutulması sağlanmıştır (Ramirez S, Science, 2013). Yine aynı grubun başka bir çalışmasında pozitif hafıza engramlarının stimulasyonu ile depresyona giren fareler iyileştirilmiş ve hafıza üzerinden depresyonun tedavisi başarılmıştır (Ramirez S, Nature, 2015). Bu çalışmalar hafızanın kontrolü açısından optogenetiğin neler yapabileceğinin en temel örnekleridir. Optogenetik çalışmaların bir diğer ilgili alanı ise farklı psikolojik durumların ve bunlara bağlı gelişen davranışsal ya da duygu durumlarının hangi nöronlar tarafından yönetildiği ve bunların kontrolünün gerçekleşmesinin mümkün olup olmadığının incelenmesidir. Hipotalamusun spesifik bir bölgesindeki nöronların optogenetik aktivitesi ile farelerde aşırı saldırganlık (Lin D ve ark., Nature, 2011), amigdalanın uyarılması ile aşırı yemek yeme karakteri ve buna bağlı gelişen obezite (Aponte Y, ve ark., Nature Neuroscience, 2011), ya da orta beyindeki nöronların uyarılması ile depresyonun kontrolü sağlanmıştır (Chaudhury D. ve ark., Nature, 2013). Anlaşılması güç bir diğer karmaşık duygu durumu olan annelik duygusunun da optogenetik ile kontrolü sağlanmış ve annelik duygusunun biyolojik olarak kontrol edilebilir olduğu gösterilmiştir (Yi-Ya Fang ve ark, Neuron, 2018). Özetle, yeni bir araştırma metodu olarak optogenetik, bugün beynin karmaşık yapısını, nöronlar arası etkileşimi hem hücresel düzeyde hem de moleküler düzeyde daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Dahası bu nöronların kontrolünü bilim insanlarının eline vererek beyin cerrahisi ağına, nörozihin cerrahisi ufkunu da eklemektedir. b. Berraklaştırma : Berraklaştırma beyin dokusunun tamamen şeffaflaştırılarak beynin herhangi bir kesit alımına gerek kalmadan 3 boyutlu olarak ve bir bütün olarak görüntülenmesine olanak sağlayan bir yöntemdir. Bu yöntem yine optogenetik çalışmaları ile tanınan Karl Deisseroth ve ark. tarafından 2013 yılında Nature dergisinde yayınlanan makale ile ilk kez bilim dünyasına duyurulmuştur (Chung K. ve ark, Nature 2013). Ultrahassas mikroskopik yöntemlere göre şimdilik çözünürlük açısından daha düşük kapasitede kalsa bile, beynin farklı bölgeleri arasındaki bağlantıları, nöronların uzanımlarını ve birbirleri ile olan bağlantısallıklarının görüntülenmesi açısından hem bütünsel hem de 3 boyutlu görüntü alınabilmesi nedeniyle büyük avantaja sahip bir yöntemdir. Beyindeki nöronların bağlantısal olarak haritalanması bu yöntemin keşfi ile hızlanmıştır. Yöntemin temel prensibi oldukça basit bir biçimde işlemektedir: Normalde beyin dokusunun içini mikroskop altında olduğu gibi görmemize engel olan biyolojik materyal hücre membranın yapısını oluşturan yağ dokusudur. Yağ molekülleri mikroskop altında ışığın hücre içine penetre etmesini zorlaştırmaktadır. Deisseroth ve arkadaşlarının düşüncesi ise 'Yağ dokusunun uzaklaştırılıp yerine ışığı tamamen geçiren bir molekül koyulabilir mi?', 'Bunu yaparken doku bütünlüğünü bozmadan tutabilir miyiz?' olmuştur. Yağ dokusunun yerine hidrojel adını verdikleri şeffaf bir biyomolekül kullandılar ve bu molekül hücre içi ağ yapısının birbiri ile etkileşimini koruyarak sabit bir biçimde kalmasını sağladı ardından, klasik yağ çözücüler kullanılarak yağ molekülleri uzaklaştırıldı ve beynin şeffaf olması sağlandı. Şu anda en çok fare beyin dokusu ve dolayısıyla da sinir sisteminin görüntülenmesi amacı ile kullanılan bu yöntem, vücuttaki tüm doku türlerine uygulanabilir durumdadır. Doku şeffaflaştırılması sadece görsel olarak beynin daha iyi görüntülerini almamıza yaramadı. Aynı zamanda etkileşim halindeki nöronları, onların bağlantılarını ve aktivitelerini gözlemleme olanağı sundu. Özellikle beynin hastalıklı dokularındaki yapısal değişiklikler doku şeffaflaştırması ile daha anlaşılabilir hale gelmiştir. İlk olarak çalışılan ana konuların başında beyindeki nöral ağların haritalanması gelmektedir (Lerner TN ve ark, Cell, 2016). Korku, heyecan, endişe gibi farklı duygu durumlarında hangi nöronların ifadelendiğini göstermek için birçok çalışmada bu görüntüleme teknikleri kullanıldı (Adhikari A ve ark, Nature, 2015). Bu teknikle elde edilen görüntülerde, daha önce kolaylıkla fark edemediğimiz birçok detayı da görebiliyoruz. Bunlardan birisi, otistik beyinlerden alınan örneklerde karşımıza çıkan merdiven biçimli sinaptik bağlantı örnekleri. Otizm benzeri davranış bozuklukları gösteren hayvanlarda da gözlenen bu patolojik yapı, hücrelerin birbirleri ile bağlantı kurmakta kullandıkları uzantıları arasında tekrarlı ve dönüşlü, ip merdivene benzer anormal bir bağlantı örüntüsünün varlığını gösteriyor. Üstelik yukarıda bahsettiğimiz gibi sadece beyin dokusunda da değil, birçok farklı dokuda uygulamalar hücrelerin 3 boyutlu yerleşmesini daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Örneğin, hematopoetik kök hücrelerin tibia ve femur kemiğinin içindeki yerleşimlerinin ve orada bulunan kök hücrelerin büyümesini ve farklılaşmadan kalmasını sağlayan çevrelerindeki diğer hücrelerin neler olduğu şeffaflaştırma yöntemleri ile anlaşılmıştır (Acar M, Nature, 2015). Sonuç olarak sinir sistemi başta olmak üzere kompleks doku oluşumlarının görüntülenmesi ve yapılarının anlaşılmasında CLARITY yöntemi, nörozihin cerrahisinin hücresel hedeflerinin belirlenmesini mümkün kılacaktır. Gelecek hafta hücresel boyuttan çıkıp beyni bir bilgi işleme sistemi olarak ele alacağız. Bu yazı HBT'nin 126. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur-5", "text": "2017 Haziran'da 'Blue Brain Project'ten M. W. Reimann ve arkadaşları Front. Comput. Neurosci. Dergisinde Cliques of neurons bound into cavities provide a missing link between structure and function başlıklı, yeni keşfedilmekte olan beynin ağsal matematiği ile ilgili önemli bir yazı yayınladılar. Bu yazı ile, İnsan Beyni Projesi ve İndan Nörozihin Projesi ile edinmekte olduğumuz bilginin bizi daha önce bilmediğimiz bir 'yaşam' ile karşılaştırmakta olduğunu anlamaya başladık. Artık sahnede matematikçiler ve bilgisayarcılar da vardı ve beynin neden varolan en üst düzey bilgi işleme sistemi olduğunun enformasyon bilimi dilinden cevaplarını vermeye başladılar. Sonuçlar nörozihnin birleşik enformasyon bütünlüğü olduğunun matematiğini ortaya koymakta. Aslında artık farkediyoruz ki, ağsal matematiğin yeni ilkeleri sadece nöronal sistemler için değil, bilgi işleyen tüm sistemler için geçerli, yani beyin nedir, zihin nedir sorularına verilen matematik yanıtlar, yaşam nedir sorusuna da yanıt vermeyi denememizi sağlayabilecek yeni bir paradigma oluşturur. Yaşam zaten iç içe girmiş, aynı anda var olan, farklı kodlara sahip, enformasyon sistemlerinin bütünüdür. Bu katmanların her biri ayrı bir enformasyon sistemidir. Nasıl ki bizim dilimiz 29 harfli bir kod; DNA'mız, RNA'mız 4 harfli bir kod ya da protein dünyası 20 amino asitli bir kod sistemi ve dijital kod 2 seçenekli bir sistemse, yaşam dediğimiz olasılıklar sonsuzluğu da, esasında iç içe geçmiş farklı enformasyon sistemlerinden oluşuyor. Yaşam dediğimiz enformasyon içiçe varolan enformasyon katmanlarının en altında inorganik evren var . Bu inorganik evren biyolojik molekülleri oluşturuyor; moleküller birleşip sözgelimi, DNA'yı oluşturur, DNA ve diğer moleküller bir üst enformasyon katmanı olan hücreleri oluşturur. Hücreler bir araya gelir organları oluşturur. Organ sistemleri, organizmaları oluşturur. Beyin, zihni; zihinlerse, kültürü oluşturur. Yaşamın içerisindeki bir varlık paradigmasından, bir üst katmana geçiş hep yeni 'yaratıcılık' gerektirir. Bu yaratıcılığı Newton- Bacon-Descartes matematiği ve fiziği açıklayamaz. Termodinamiğin ikinci yasası varolanın, nasıl kendinden daha karmaşık bir varolan yaratabildiğini açıklayamaz. Bütün, parçalarının aritmetik toplamından fazladır. Bu 'fazla', yeni enformasyon katmanının oluşmasına yol açan 'yaratıcılıktan' gelir. Sanırım İlya Prigogine'nin sözünü ettiği 'autopoiesis'= kendini yaratma matematiği biyolojik sistemler için yeni bilim adına bu soruna bir yanıt verir. Aslında bir beyin cerrahı-nörobilimci olarak beynin çalışma biliminden öğrendiklerimizden yola çıkarak, Prigogine'nin autopoiesis ilkesinin sadece biyolojik sistemler için değil enformasyon işleyen-bilgi yaratan tüm sistemler için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Canlılık nasıl atan bir kalp değil, bilgi işleyen beyin gerektiriyorsa, autopoeisis de biyolojik sistemlerin ötesinde esas olarak bilgi işleyen sistemler gerektirir. Yani yaratıcılık için 'biyolojik canlılık' değil, bilgi işleyen bir enformasyon sistemi gerekir. Bilgi işleyen enformasyon sistemleri zeka üretirler. Yapay zeka, tanım gereği, enformasyon işleyen ve seçim yapmayı öğrenen bir enformasyon sistemi olduğu için bilinçlilik özellikleri taşır. Bilinci, seçim yapabilme yeteneği olarak tanımlamıştık. Yani bilinçlilik, biyolojik anlamda atan bir kalp gerektirmez. Burada bahsettiğim bağlantısallık bilimi yeni bir bilim alanı. Bir psikiyatrist olan Giulio Tononi bu alanda çalışan ve bilincin birimini matematiksel olarak ortaya koymaya çalışan bir nörobilimci. Phi, bilincin birimi olarak seçtiği isim. Yani artık henüz ilkel düzeyde de olsa, nöronların bağlantısallık matematiği hesaplanarak, örneğin Broca alanındaki korteks yapısı kaç phi bilinç üretebilir? ya da serebellum bu ameliyattan sonra kaç phi bilinç üretebilir?, 383 nöronlu bir toprak solucanı kaç phi bilinç oluşturabilir? ya da Alice isimli yapay zeka algoritması kaç phi bilinç üretebilir? sorularını sormaya başladık. Yeni Bilimde, 'Bağlantısal Bütünsellik' İlkesinin, Nörozihin, Laniakea ve Epigenetikteki Ortak Kavranış Süreci: Bilimsel devrimler doğrusal gelişmezler; tıpkı soğan katmanları gibi küresel katmanlar halinde, sonraki bir öncekini yanlışlayacak şekilde değil, bir öncekini de kuşatacak şekilde gelişirler. Bilimsel devrimler farkedelim ya da etmeyelim yaşam algımızı değiştirir. Önce bilimsel devrimler olur, daha sonra siyasetçiler bu değişime göre toplumu değiştirirler. Bu nedenle bilim siyaseti de belirler. Galilei teleskobu bulur dinler tarihi değişir, James Watt buhar makinesini bulur dünya ekonomi tarihi değişir, Dr. Gregory Pincus doğum kontrol hapını bulur kadın sosyolojisi değişir, Gutenberg matbaayı bulur dünya tarihi değişir. Son beş yılda aynen Galilei'nin teleskobu, Gutenberg'in matbaası kadar önemli olduğuna inandığım, dünyaya bakışımızı yani yaşamımızı değiştirecek nitelikte önemli üç önemli bilimsel devrimin buluşları yapıldı, yayınlandı. Bunlardan ilki Laniakea (2014 Ekim'de Nature'da yayımlandı), bütün evrenin tek bütünlük ve bağlantısallıkta enerji kümesi olduğunu ortaya koydu. Diğeri, Epigenetik, zaten yıllardır literatürde var olan bir kavramdı ancak son beş senede ek bilgi ve sağlam kanıtlar elde edildi. Bir diğeri de olan connectome, beyin ve zihin yapısının ne olduğuna dair bilgilerdir. Bu üç önemli bilimsel devrimi gelecek hafta detaylı olarak ele alacağım. Bu yazı HBT'nin 127. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur-6", "text": "Bağlantısal Bütünsellik İlkesi: Laniakea, Epigenetik ve Nörozihin. Geçen haftaki yazımda, son beş yılda teleskobun ve matbaanın icadı kadar dünyaya bakışımızı önemli şekilde değiştiren üç bilimsel devrimden bahsetmiştim: Laniakea, Epigenetik ve Nörozihin . Bunları daha detaylı olarak şöyle anlatalım.. Galilei'nin teleskobu kadar önemli ilk gelişme: 'Laniakea' Bu 3 sözcükten Laniakea, Haiti dilinde ölçülemeyen cennet demekmiş. Bununla başlayalım: Newton madde fiziğini buldu ve mıknatısın demir olan kısmıyla ilgilendi. Demir nasıl düşer, nasıl çarpar, nasıl uçak olur, nasıl gemi olur yüzer bunun fiziğini keşfetti. Demir olan mıknatısın bir de manyetik çekim alanı vardı ve bu görülmeyen güç, enerji Einstein, Tesla, Heisenberg gibi bilim insanları tarafından anlaşıldı ve elektrik, CD, telefon, MR, hızlı tren olarak yaşama sunuldu. Anlaşıldı ki insan aklının erişme sınırlarının uçlarında sonsuz küçükte ve sonsuz büyükte, madde değil, enerji fiziği kuralları işliyor. Avrupa Rönesansı'nın bilimini yaratan Newton fiziği, maddenin ana unsur, yaratılan enerjinin ise sonuç olduğu ilkesiyle gelişti. Oysa algılamakta güçlük çekiyoruz ama biliyoruz ki artık enerji, maddeyi yaratan ana unsurdur. Enerji maddeyi yaratır. İşte Laniakea, tüm evrenin enerji olduğunu, her noktasının diğeriyle bağlantısallık ve bütünsellik içinde olduğunu ortaya koyan Nature'de yayımlanan yazının kavramıdır. Laniakea şunu anlatır: Bütün evren tüm bilinen enerji biçimlerine göre tek bir yapı olarak ve bilinen tüm fiziksel kuvvetler bir bilgisayar simulasyonunda incelendiğinde, biz bütün yapının birbiriyle entegre ve bütünsel bir sistem içerisinde olduğunu görürüz. Kısacası astrofizik teoremi olan Laniakea bize evrende her şeyin bütünlük içinde ve her şeyin birbiriyle bağlantısallık halinde olduğunu anlatır. Bu bağlantısallık beyindeki bağlantısallık ile aynı matematik ilkelerle anlaşılabilir niteliktedir. 1953'te DNA sarmalını keşfeden Watson ve Crick 1962'de Nobel'i aldılar. DNA'dan RNA; RNA'dan protein zincirinin elde edildiği görüşünü doğrulukla belirttiler. Diğer yandan, bu reaksiyonun tersten olmadığını öne sürdüler. Geni mutlak kılan bu anlayış kemikleşti. Hatta 2001'de insan genomunun nükleotid sırası bulunduğunda insanın genomu yani genlerinin toplamı olduğu düşüncesi iyice yerleşti. Bu anlayışa göre insanın biyolojik kaderi genler tarafından belirlenmekteydi; insanlar genleri kadar yaşayan, genleri kadar hasta, genleri kadar başarılı , hatta genleri kadar mutlu varlıklardı. Epigenetik bize DNA, RNA, protein yolunun tersten de doğru olabileceğini gösterir. Protein yapısını değiştiren herşey, her aksiyon potansiyeli, her çevresel faktör, hatta düşünce DNA'yı değiştirebilir. Bu bilimsel bilgi insanı, gen yapısının tutsağı olmaktan çıkarmakta, düşüncesine ve yaratıcılığına DNA'sını bile etkileyebilecek güç ve özgürlük alanı sağlamaktadır. Yazının esasını gözden geçirirsek: Son 5 yılda beyin - bilinç - zihin anlayışımızda da büyük değişiklikler oldu. Bu yenilik, nöron teorisinden bütüncül enformasyon ağı yani connectome yani nörozihin teorisine geçiştir. Buna göre, bilinci oluşturan şey, ~100 milyar nörondan oluşan, bir organ olan beyin değil; 2 üzeri 100 milyar olasılık içeren bir enformasyon sistemi bütünüdür. Bu anlayışa göre beyin zihin yaratan organdır. Nörozihin ise 'etten' oluşan biyolojik beyin ile bilgi ağı bütünü olan zihin arasındaki arayüzdür. Bilimde her doğru, gelecekte 'daha doğru' tarafından yanlışlanıncaya kadar doğrudur . Bu yanlışlanabilirlik, bilimsel yöntemin naif noktası değil, tersine gücünü aldığı dayanak noktasıdır. Bilimsel devrimler bu nedenle 'daha doğrunun', 'doğruyu' silmesiyle değil yeni bir katman olarak onun üzerine yapılanmasıyla varolurlar. Elbette, bilimsel paradigma, bilimsel düşünceyi, yöntem olarak da, sonuç olarak da belirler. Thomas Kuhn, daha 1960'larda, Bilimsel Devrimlerin Yapısında, 'Teori paradigmanın kölesidir' derken bunu kastetmişti. Büyük gelişmeler sağlayan İbni Sina, Newton, Freud, Marx, Adam Smith, Watson ve Crick gibi önder bilim insanlarının buluşlarının yarattığı devrimler insan anlayışını, yaşam kültürünü değişmiştir. Günümüzde de bilimsel devrimlerin sağladığı değişim, geçmişte olduğu gibi, insan yaşamını ve düşüncesini, yaşam algılayışı ve psikolojisini derinden değiştirmektedir. Bu yeni bilgi katmanları yaşam kültürümüzü de değiştirir. Yaşadığımız yıllardaki, insanlık tarihinde ender rastlanan hızda olduğuna inandığım bu metamorfozun, değişimin Laniakea, Epigenetik ve connectome=nörozihin üzerinden olacağına inanıyorum. Lanieakea, epigenetik ve nörozihin demektedir ki; insanlar tek bir vücudun hücreleri gibi bütünlük ve bağlantısallık içinde varolurlar. Ve bu güçlü olanın genini aktardığı, güçlünün doğal seleksiyonda ona geçtiği gen bencildir kültüründe değil, kooperasyonun ve işbirliğinin önde olduğu anlayışta yaparlar. Bacon-Descartes-Newton sacayaklı bilim paradigmasının, son yıllarda yeni bir bilim kuramıyla yenilendiğini; Connectome-Epigenetik-Laniakea adını verdiğim yeni bilim paradigmasıyla geliştirilip, yer değiştirmekte olduğunu düşünüyorum. Bu bilimin esas dayanağı, varlığın yapıtaşları değil, varlığın bağlantısallıklarıdır. Eğitimimizi içinde aldığımız 'eski bilim'de gerçeklik, birbirinden ayrı, ölçülebilir parçalardan oluşan bir toplam, bir makinadır. 'Yeni bilim'de ise gerçeklik birbirinden ayrılmaz ilişkilerden oluşan bir bütünsel bağlantılar ağıdır . Bu bilimsel paradigma değişikliği ile determinizmin yerini olasılık, diyalektiğin yerini bağlantısal bütünlük, beden-zihin-bilinç ayrılığının yerini bunların bütünlüğü alır. Bu yeni bilimsel paradigma önümüzdeki yıllarda yeni bir kültürün de, -ki, kültür toplumun 'connectome'udur- yaratıcısı olacaktır. Yeni kültürün, halihazırda varolan 'insan için yaşam' ilkesinden, 'yaşam için insan' ilkesine geçişi sağlayabilecektir. Yaşamın bağlantısal bütünlük içeren bir enformasyon ağı olduğundan bahsetmiştik. Yaşam ağı içinde her şey diğeriyle eşdeğerdir. Yaşam açısından bakıldığında 'arı kuşu' ile 'benim' aramda bir kıymet farkı yoktur. Oysa içinde yetiştiğimiz kültürde 'ben' esas önemli olandır. Yeni kültür, esas önemi 'ben'den, yaşamın kendisine çeker. Artık 'ormanı yaprak için' gören yerine, 'yaprağı orman için' gören zihniyetin yerleşmesidir bu. Değişmekte olan bu bilim paradigması yeni kültür ve onun öğesi, yeni hukuk da yaratacaktır. 'Yeni Hukuk' derken neyi kastettiğimi bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Bu yazı HBT'nin 128. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-nasil-dusunce-ve-zihin-olusturur-7", "text": "Yeni hukuk, 'adalet mülkün temelidir' yerine 'adalet bir bağlantısallık ağı olarak yaşamın temelidir' der, vatandaş olarak insanın haklarını değil, yaşam ağının haklarını önceler. Şimdilerde bu yeni hukuğa, ekolojik hukuk diyenler var ve bu değişimin bazı güzel örneklerine de rastlıyoruz. Mesela Almanya'da üç sene önce ev hayvanlarının, pet olarak değil de, ailenin evin bir ferdi olarak görülmesi kabul edildi. Sahiplik kaldırıldı. Yeni Zelanda'da koyunlar insanlarla eşit duygusal varlıklar olarak kabul edildi. Şu anda bu gelişmeler bazılarımızı gülümsetiyor olabilir, ama değişim başlamıştır. Varolan ekonomi sistemlerinde, siz ister Marx'ın ekonomi anlayışını alın, ister Adam Smith'inkini, ikisi de aynı paradigmanın farklı yüzleridir; birinde 'yaşamın' mülkiyeti devlette diğerinde ise şahıslardadır. Buna göre ikisi arasında çok büyük bir fark yoktur. Önemli olan yaşamın paketlenebilirliğinin, sahiplenilebilirliğinin, satılabilirliğinin kabulüdür. Birinde, yaşamı devlet paketliyor, sahipleniyor ve satıyor. Diğerinde yaşamı özel sektör paketliyor, sahipleniyor ve satıyor. İkisinde de yaşam 'paketlenir ve satılır'. Her ikisinde de 'insan için yaşam' paradigması esastır, oysa 'yaşam' dediğimiz bu içiçe geçmiş kodlamalar sistemi, sahiplenilemez ve satılamaz; aynen yaprağın ormana sahiplenemeyeceği gibi. Ekonomi, yaşam ağı içerisinde insanların, birbiriyle 'karşılıklı bağımlılık' sürecinin 'yaşam için'liğini sağlayan ilkeler bütünlüğü olmalıdır. Bağlantısal bütünsellik aslında burada anahtar sözdür; artık herşeyin içinde bulunduğu ağ ile anlamlı olduğunu, hiçbir 'şeyin' tek başına anlam taşımadığını biliyoruz. Günümüz uygarlığını, bilim ve teknolojisini büyük ölçüde borçlu olduğumuz, Bacon-Descartes-Newton'un isimleriyle simgelediğim bilim-kültür paradigması, yerini 'Nörozihin-Epigenetik-Laniakea' bilimsel gelişmeleriyle isimlendirdiğim, önceki yazılarımdan hatırlayacağınız yeni bilim ve kültür kuramına bırakıyor. Yaşamı daha iyi tanımaya ihtiyacımız var; 'doğayı fethetmenin, ona hakim olmanın' daha iyi yaşamak olmadığını artık anlamaktayız. 400 yıl önce Rönesansı, 'aydınlanmayı', yaratan paradigmanın, günümüz için artık yeterli 'aydınlanma' sağlayamadığını, içinde yaşadığımız Post-truth Era-Gerçeklik Sonrası Dönemde görüyoruz. Doğru olarak sunulanın- kabul edilenin aslında gerçek olmadığı bu döneme, 'kanıksanmış çelişkiler çağı' demek de yanlış olmaz sanırım. Yeni bilim paradigmasının yeni bir kültür yaratması on yıllar alabilir ve bu dönüşüm de her metamorfoz gibi sancılı olabilir. Tırtılın kelebek olma değişimini yaşaması için önce kendini sindirmesi gerekir. Evrensel dönüşüm sürecinin öncülüğünü yapmak, bu yeni bilim ve kültürü tanıyıp yaratmakla mümkündür. Ülkemizin, kaçınılmaz dönüşümün sonucu gerçekleşecek, 'gerçeklik-sonrası-dönem' sonrasındaki bilim ve kültürün yaratıcılarından biri olabilmesi için iki önemli özelliği edinmemiz ve öğretmemiz gerekli: İyilik ve yaratıcılık. Bu iki nörozihin özelliğinin, günümüz uygarlığını yaratan iki özelliğin; zeka ve çalışkanlığın üst katmanı olarak yerleşmesini gerekli görüyorum. İnsanın, yaşam dediğimiz bağlantısal enformasyon ve varlık ağının parçası olması, her zaman anlaşılması ve anlatılması kolay olmayan bir yaşantı hali bizler için. Ancak iki yaşam bilgesinden ben çok ciddi yardım aldım, her ne kadar bu öznel bir durum olsa da, bu 'deha'ları paylaşmak istiyorum: Mevlana ve Spinoza. İnsan-zihin- evren ayrımının kaldırılmasında Mevlana'dan; yaşam içerisinde sevinçli bir akışın iyilik yaratabileceğini öğrenmede de Spinoza'dan çok şey edinilecektir. Bu yazı HBT'nin 129. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyin-uyku-sirasinda-tanidik-ve-yabanci-sesleri-birbirinden-ayirt-edebiliyor", "text": "Avusturya'da gerçekleştirilen bir araştırmayla, beynimizin uyku sırasında sesleri birbirinden ayırt edebildiği ortaya çıktı. Yaşları 20 -25 arasında değişen 17 katılımcı bir geceyi uyku laboratuvarında geçirdiler. Katılımcılar uyurken, bazı ses kayıtları dinletildi. Birinde kendi isimleri, diğerinde farklı kişilerin isimleri tanıdık ve yabancı kişiler tarafından seslendirildi. Salzburg Üniversitesi psikoloğu Mohamed S.Ameen ve ekibi, elektroensefalogram ile sekiz saat boyu katılımcıların beynini inceledi. Analizler, beynin yabancı ve tanıdık seslere karşı farklı tepki verdiğini gösteriyor: Beyin yabancı kişinin sesini duyduğunda, EEG'de dalga motifi çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Katılımcıların kendi isimlerini veya yabancıların isimlerini duymaları önemli bir fark yaratmıyor. Sonuçlar insanın derin uyku sırasında bile çevresindeki bilgileri işlediğini kanıtlıyor. Anlaşıldığı üzere yabancı sesler daha önemli bir uyarı olarak algılanıyor. Evrimsel açıdan bakıldığında yabancı ses tehlike potansiyeli demek. Derin uyku için güvenli bir çevre çok önemli, çünkü derin uykuda daha savunmasızız diyor araştırmacılar. İnsanoğlu binlerce yıl önce uykuda pek güvenli hissetmiyordu, çünkü her an bir saldırı olabilirdi. Ama günümüzde bile insanların uyku sırasında dikkatli olması gereken durumlar var. Mesela çalar saati duyabilmek için beynin uyanık kalması gerekiyor. Buna göre beyin her gece, çevresel bir uyarının uykuyu bozacak kadar önemli olup olmadığını tartar. Yabancı sesleri, tanıdık seslerden ayırt etme yeteneği bu dengeleme eyleminin sadece bir örneği. Uyku laboratuvarından çıkan diğer bir sonuç da şu: Gecenin ilerlemesiyle yabancı sesler, tanıdık hale gelmeye başlıyor ve EEG'deki belirgin reaksiyonlar da azalıyor. Bu da beynin uyku sırasında bile öğrendiğinin bir kanıtı. İnsanlar çevrelerine alıştıkça daha iyi uyumaya başlıyorlar. Mesela tren yolunun kenarında yaşayan insanların tren sesine alışmaları gibi. Bazı insanlar ise televizyon sesiyle uyuma alışmışlardır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyincigin-bilinmeyen-bir-islevi-kesfedildi", "text": "Bilim insanları beyinciğin yeni bir işlevini daha keşfetti. Beyincik, duygusal anıların depolanmasında ve hatırlanmasında önemli bir rol oynuyor. Buna göre beyincik bu süreçlerde hipokampüsteki bellek merkezi ve duyguları işleyen amigdala ile birlikte işliyor. Uzun bir süre beyinciğin sadece hareketleri kontrol eden bir merkez olduğu sanılıyordu. Fakat artık biliniyor ki artkafada yer alan yuvarlağımsı ve oluklu bu yapı, konsantrasyondan, karar verme süreçlerine ve iştahımızı kontrol etmeye kadar birçok beyin işlevinde katkısı bulunuyor. Bu süreçlerden bazıları için beyincik bir tür kalite kontrolü görevini görüyor. Ayrıca bilgileri çok etkili bir şekilde depoluyor. Ve iş bu kadarıyla da kalmıyor... Basel Üniversitesi'nden Matthias Fastenrath ve ekibi hangi beyin bölgelerinin duygu yüklü anıların depolanmasından ve hatırlanmasından sorumlu olduğunu inceledi. Daha önceki araştırmalardan duygusal deneyimlerin akılda iyi kaldığı ve bundan en başta hipokampüs ve amigdalanın sorumlu olduğu biliniyordu. Amigdala korku ve diğer duygusal deneyimlerin işlenmesinden sorumlu bir merkez. Deneyler sırasında 1418 katılımcıya, beyinleri taranırken duygusal ve nötr sahneler gösterildi. Beyin etkinleri fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle kaydedilirken, katılımcılardan görüntüleri iyi bir şekilde akılda tutmaları ve yirmi dakika sonra ise hatırladıkları her görüntüyü mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatmaları istendi. Katılımcılar duygusal içerikli görüntüleri en iyi şekilde hatırladılar. Beyin taramaları öte yandan bu anıların depolanması esnasında 29 beyin bölgesinin daha etkin olduğunu gösterdi. Bunların 28 tanesi büyük beyin kabuğunda bir tanesi ise beyincikte yer alıyor. Daha önceki araştırmalar da beyinciğin orta kısmının kişisel, duygusal yaşam deneyimlerinde de etkinleştiğini görülmüştü. Ayrıca bu beyin bölgesi hasarlı olan insanlarda kalp atışı, korku uyarılarına daha az tepki veriyor; normalde korku sırasında daha hızlı atan kalp sakin kalıyor. Değerlendirmeler öte yandan, beyinciğin duygusal anılarda çok sayıda bağlantıyla büyük beyin kabuğuyla ilintili olduğunu gösterdi. Bu bağlantılardan 11 tanesi beyincik ve korteks arasında daha sıkı bir bağlantıya işaret ediyor. Bunların arasında, beyinciği hipokampüse ve amigdalaya bağlayan birkaç etkin devre söz konusu bellek ve duygular için çok önemli iki beyin bölgesi. Anlaşıldığı üzere diğer dört bağlantı aksi yönde sinyal gönderiyor yani korteksten beyinciğe. Bunların bir kısmı duyguların algılanması ve değerlendirilmesi için, önemli bir beyin bölgesi olan singulat girustan çıkıyor. Dolayısıyla da sonuçlar, cerebellumun, duygusal bilginin depolanmasından sorumlu olan gelişkin bir ağın parçası olduğunu gösteriyor. Önceki bulgularla birlikte bu sonuçlar beyinciğimizin, sanılandan çok daha önemli ve çeşitli bir rol oynadığını kanıtlıyor. Yeni bilgiler tıp ve psikoloji için de önemli olabilir. Eğer beyincik aşırı etkinse, bu örneğin travma sonrası stres bozukluklarını artırabilir. Tam tersi olarak da, otistik kişilerde Vermis cerebelli bölgesinde daha az etkinlik görülebileceğini ortaya koymaktadır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyincikte-istah-freni-var", "text": "Açlık ve tokluk arasındaki etkileşim, çeşitli organların, hormonların ve sinirsel devrelerinin karmaşık etkileşimine uzanan bir süreç. Sensorlar kan şekeri seviyesini ve enerji durumunu sorgular ve her şeyden önce hipotalamus ve diğer beyin bölgelerindeki iştah merkezini etkinleştirir. Bunlar açlık hissini çalıştırdıkları gibi bağırsak ve safradan gelen, tokluğu ve kalori alımını da yansıtan sinyallere de reaksiyon gösterirler. Ancak bir sorun var: İştahımızı ayarlayan bu aktörlere karşı uygulanan tedaviler daha çok hayal kırıklığı yaratan sonuçlar verdi. Gerçi belli başlı etki maddeleri iştahı azaltıp, tokluk hissini ortaya çıkarabiliyor. Fakat bunlar çoğu zaman önemli yan etkileri de beraberinde getiriyorlar. Ayrıca beynimiz bu maddelere çabuk uyum sağladığı için etkileri de pek uzun sürmüyor. Hipotalamus veya beynin arka kısmında yoğunlaşan etki maddeleri, şişmanlığa karşı pek yardımcı olmuyorlar. Pennsylvania Üniversitesi'nden Nicholas Betley ve ekibi şimdi iştahı kontrol eden grupta yeni bir aktör keşfetti. Araştırma çerçevesinde Prader-Willi sendromuna sahip hastaların beyinleri fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle incelendi. Söz konusu hastalıkta bir genetik bozukluk bitmeyen açlık hissi yaratıyor. Araştırmacılar bu hastaların beyinlerini, sağlıklı insanların beyinleriyle karşılaştırınca farklılığın beyinlerin iştah merkezinde değil de beyincikte olduğunu farkettiler. Prader-Willi sendromuna sahip hastalarda daha zayıf reaksiyon veren beyincikti. Bunun nedenini öğrenmek isteyen araştırmacılar farelerle deneyler gerçekleştirdiler. Araştırmacılar farelerin beyinciklerindeki çeşitli bölümleri uyararak veya engelleyerek, kemirgenlerin yeme davranışları üzerindeki etkisini kontrol ettiler. Beyincikteki belli başlı bir nöron grubu engellendiğinde farelerin normalden daha çok yemeye başladıkları saptandı. Oysa beyincikteki bu bölgelerin uyarılması halinde fareler yüzde 50-75 daha az yem yediler. Bu etki diğer deneylerle de kanıtlandı. Beyincikteki ön bölgeler etkinleştirildiğinde, fareler daha önce yemeyi bırakıyorlar. Öğün sayısı azalmasa da öğünlerde yedikleri yem miktarı azalıyor. İlginç olan diğer bir nokta da iştahı frenleyen etkinin, farelerin yağlı veya şekerli yüksek kalorili yiyecek ya da düşük kalorileri yem yemelerinden bağımsız olarak ortaya çıkmış olması. Beyincikleri etkinleştirilen kemirgenler, daha sonraları da hep aynı kaloriyi alacak miktarda yem yemişler. Tüm bunlar beyinciğin daha önce bilinmeyen bir iştah frenine sahip olduğu anlamına geliyor. Analizlerden öğrenildiği gibi daha önce bilinmeyen bu iştah ayarlayıcı merkez sindirim sistemindeki sinyallere reaksiyon gösteriyor. Yeterli besleyici madde alındığında, bağırsaktaki sensorlar, vagus siniri ve arka beyin üzerinden beyincik bölgelerini etkinleştiriyorlar. Böylece beyincik tokluk hissini uyandırarak hayvanların daha fazla yemelerini önlüyor. Araştırmacılara göre beyincikteki iştah freni sadece iştahımızın karmaşık kontrol mekanizmalarıyla ilgili yeni bilgiler vermekle kalmayıp yeni tedaviler için de yardımcı olabilecek yenilikleri ortaya koydu. Bilim insanları bundan sonraki çalışmalarında, dışarıdan kafaya iliştirilen manyetik bobinler veya hafif elektriksel alanlarla beyinciğin uyarılmasıyla, aşırı yemek yemeye engel olunup, olunmayacağını öğrenmeye çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beyni-buyuk-olan-daha-iyi-problem-cozuyor-konuda-ayilarin-basarisi-en-yuksek", "text": "Uzun bir süredir tahmin ediliyorduysa da kesin kanıtlar bulunmuyordu. Amerika'da gerçekleştirilen araştırma, daha büyük beyne sahip memelilerin problemleri daha iyi çözebildiklerini kanıtladı. Araştırmacılar Kuzey Amerika'daki çeşitli hayvanat bahçelerinde yaşayan 39 yırtıcı hayvan türünü test etti. Deneyler sırasında hayvanlar kendi boylarındaki bir kutuyu açarak içindeki yiyeceğe ulaşmaya çalıştı. PNAS dergisindeki yazıya göre, başarıda, hayvanların bedenleriyle orantılı olan büyük beyinleri etkili olmuş. Test edilen 140 hayvandan ortalama yüzde 35'i yiyeceğe ulaşabildiyse de, farklı sonuçlar çıkmış ortaya. En büyük başarıyı ayılar elde etmiş. Ayıların yüzde yetmişi yiyeceğe ulaşırken, rakungiller gibi küçük ayıların sadece yüzde elli dördü başarılı olmuş. Mirket ve kuyruksürenin de dahil kuyruksürengiller familyası ise en başarısız olanı. Bu hayvanlardan hiçbiri kutuyu açamamış. Sonuçların beyin büyüklüğü ve sorun çözme yetisi arasındaki ilişkiyi gösterdiğini söyleyen bilim insanları, karmaşık problemler için de aynı şeyin geçerli olduğu konusunda hemfikir değiller. Fakat sonuçlar diğer yandan zekanın gelişimiyle ilgili yaygın bir görüşü çürüttü. Sosyal beyin hipotezine göre büyük gruplar halinde yaşayan hayvanlar deneylerde daha başarılı oluyorlar. Fakat son araştırma çerçevesinde gerçekleştirilen deneyler, sürüler halinde yaşayan hayvanların, yalnız yaşayanlardan daha başarılı olmadıklarını gösterdi. Ayrıca uzuvların becerisi de daha iyi problem çözmeyle alakalı değil, diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beynimiz-kisin-yaza-gore-daha-farkli-calisiyor", "text": "Yeni bir araştırma beynin çalışmasında mevsime göre farklılıklar görülebileceğine işaret ediyor. Araştırma kapsamında deneklerden birtakım bilişsel görevleri yerine getirmelerini isteyen bilim insanları, bu süreçte beynin kaynaklarından yararlanma biçimlerinin mevsimlere göre değiştiğine tanık oldular. Belçika Liege Üniversitesi'nden Gilles Vandewalle önderliğinde yapılan araştırmada, deneklerin bilişsel görevleri yerine getirme konusundaki başarılarında herhangi bir değişikliğe tanık olunmazken, görevi yerine getirme süreci sırasındaki beyin etkinliğinin farklılıklar gösterdiği görüldü. Söz konusu çalışma kapsamında 28 kişinin farklı mevsimlerdeki bilişsel beyin işlevleri incelendi. Her bir inceleme sürecinde denekler 4,5 gün boyunca dış dünyadan ve mevsimsel ipuçlarından soyutlandıkları bir laboratuvar ortamında tutuldular. Bu süreçte deneklere dikkati sürdürme ve bilgiyi bellekte depolama, güncelleme ve karşılaştırma yeteneğini ölçmeye yarayan birtakım görevler verildi. Bu görevler yerine getirildiği sırada araştırmacılar da katılımcıların beyinlerini taramadan geçirdiler. Sonuçta, deneklerin bu görevleri yerine getirme konusundaki başarılarında yılın hangi dönemi olursa olsun herhangi bir değişiklik meydana gelmediği görüldü. Gelgelelim, araştırma sonuçları bu görevleri yerine getirmek için ödenmesi gerekli sinirsel bedelin-bu süreç sırasında harcanan beyin etkinliği miktarının- yılın farklı dönemlerine göre gerçekten de değiştiğine işaret etmekteydi. Örneğin, beyinde dikkati sürdürme yeteneğiyle ilintili etkinlik düzeyleri yaz gündönümüne denk düşen Haziran ayında doruk noktasına çıkarken, kış gündönümünün yaşandığı Aralık ayında en düşük düzeye inmekteydi. Buna karşılık, işleyen bellekle ilintili beyin etkinliği düzeyleri güz mevsiminde doruğuna ulaşırken, gece gündüz eşitliğinin yaşandığı ilkyaz noktasına yakın dönemlerde daha düşük oluyordu. Daha önceki araştırmalar mevsimlerdeki değişimlerin insanların gündelik işlevleriyle ilgili başka süreçlerdeki değişimlerle ilintili olduğunu gösteriyordu. Söz gelimi, araştırmacılar insanların kış mevsiminde yaza kıyasla çok daha fazla kalori tükettiklerine dikkat çekiyorlardı. 2015 yılında Nature Communications dergisinde yayımlanan bir araştırma da insanlarda, bağışıklık sisteminin yanı sıra, gen etkinliğinin de mevsimlere göre farklılıklar gösterdiğini gözler önüne sermekteydi. Dahası, araştırmalar mevsimlerle insanların duygu durumları arasında da bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyordu. Uzmanlar güz ve kış aylarında kimi insanlarda mevsimsel duygu durum bozukluklarına tanık olunduğuna dikkat çekiyorlardı. Son araştırmada uzmanlar beyin etkinliği ile mevsimsel duygu durum değişikleri arasında olası bir bağlantıya tanık olmasalar bile, Vandewalle özellikle mevsimsel duygu durum değişiklikleri yaşayan insanların bilişsel süreçlerle ilgili beyin etkinliğinde mevsime bağlı olarak meydana gelen değişikliklere çok daha duyarlı olabileceklerine dikkat çekiyor. Araştırmacılar beyin etkinliğinde tanık olunan mevsime dayalı farklılıkların ardında yatan düzeneğin henüz tam olarak belirlenemediğini belirtiyorlar. Ancak daha önceki çalışmalar, söz gelimi, serotonin gibi kimi sinir iletenlerinin yanı sıra, öğrenme ile ilintili birtakım beyin proteinlerinin düzeylerinde de mevsime bağlı değişimler yaşandığını ortaya koyuyor. Bu veriler ışığında uzmanlar söz konusu değişimlerin son araştırma kapsamında tanık olunan beyin etkinliğindeki mevsimsel değişikliklere katkıda bulunabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beynimizde-ozel-yiyecek-noronlari-var", "text": "Beyin tarama verilerinden anlaşıldığı üzere, bir yiyecek ya da yemek resmi gördüğümüzde, özel bir nöron popülasyonu etkinleşiyor. Bu beyin hücreleri görsel korteksin yüz tanıma bölgesi gibi aynı bölümde yer alıyorlar. Buna göre beynimiz, yemekler için de yüz tanıma gibi benzer bir detektör geliştirmiş. Uyarıcılarla dolu bir dünyada beynimiz önemlileri, önemsizlerden ayırt edebilmek zorunda. Bu konuda özellikle de görsel kortekste, seçici olarak belli başlı önemli uyarılara tepki gösteren nöronlar yardımcı oluyor. Daha önceleri de özellikle yüz, beden, yer ve sözcükleri tanıyan bölgeler tespit edilmişti. Bunların hepsi objelerin tanınmasından sorumlu beyin bölgesi olan ventral yolağa ait. Bilim insanları bu bölgeleri bulabilmek için, insanlara resimler gösterirken, fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle beyinlerini incelerlerdi. Ancak bu tür yöntemlerin bir dezavantajı var. Bu şekilde sadece arananlar bulunuyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Meenakshi Khosla ve ekibi, farklı bir yöntemden yararlandılar. Araştırmacılar gerçekten de yüzlere, bedenlere, yerlere ve sözcüklere yanıt veren ve önceden tanımlanmış dört kümeyi buldular. Bu da bu yöntemin işe yaradığını ve daha önce bulunanların aslında bu ventral yolağın önemli, baskın özellikleri olduğunu gösterdi. Araştırmacılar bunlara ilave olarak özel nöronlu beşinci bir grup buldular. Anlaşıldığı üzere bunlar özellikle yiyecek resimlerine tepki veriyorlar. Bu bulgu bilim insanları için sürpriz oldu. Çünkü yiyecekler görsel olarak homojen bir kategori oluşturmazlar. Mesela elma, mısır ve makarna hepsi farklı görünüyor ama araştırmacılar yine de bu farklı yiyeceklere benzer tepki gösteren tek bir popülasyon tespit ettiler. Yeni keşfedilen nöron popülasyonunu, ventral yiyecek bileşenleri olarak isimlendirdiler. VFC'nin işleyiş biçimini daha iyi anlamak isteyen araştırmacılar, nöronların tepkilerini tahmin etmelerine izin veren bir bilgisayar modelini eğittiler. Model özellikle de yiyecek ve bunlara çok benzer diğer resimlerle beslendi. Mesela bir muz ve sarı hilal ay gibi. Tahmin modeliyle gönderdikleri milyonlarca bu tür görüntü sayesinde VFC'nin görsel benzerliklere aldanmadığını, sadece yiyeceklere reaksiyon gösterdiğini kanıtlayan araştırmacılar, 'bu sonuç, yemek yemenin insan için ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor' diyorlar. Yani yemek yemek sadece gıda değil; insanın sosyal etkileşimi için önemli bir anlamı var. Araştırmacılar bundan sonraki araştırmalarında maymun beyninde de benzer alanların bulunup, bulunmadığını inceleyecekler. Ayrıca belirli yiyeceklere aşinalığın ve kişisel beğenilerin, hoşlanmamaların, insan beyninde yiyecek tanımada oynadığı rolü de araştırmak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beynimizdeki-sinir-hucreleri-bilgileri-nasil-filtreliyor", "text": "Etrafımıza baktığımız zaman bazı nesneleri daha belirgin olarak görürüz. Örneğin ormanlık bir tepeyi uzaktan gördüğümüz zaman, orman yeşil bir halı gibi görünür gözümüze. Oysa yaklaştığımızda ağaçlar dikkatimizi daha fazla çeker ve orman arka planda kaybolur. On yıllardır görsel sistemi araştıran bilim insanları, nöron olarak isimlendirilen beyin hücrelerinin filtreleme görevini ayrı ayrı yerine getirdiklerini düşünüyorlardı. Yani buna göre her nöron kendi filtrelemesini yapıyordu. Fakat Salk Enstitüsü'nde gerçekleştirilen araştırma bu görüşü değiştirdi. Çünkü çalışma, kaba ayrıntıları tercih eden nöronların, farklı koşullarda daha ince ayrıntıları tercih edecek şekilde değişebileceklerini gösterdi. Neuron dergisinde yayımlanan araştırma, dünyayı algılama şeklimizi biçimlendiren sinir mekanizmasını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilecek. Örtünün altına bakarak bu filtrelerin nasıl çalıştığını öğrenmek istiyorduk diyor Salk Nörobiyoloji Merkezi'nden Thomas Albright. Nöronların değişmez tercihleri olduğu düşünülüyordu, oysa son çalışma nöronların filtreleme özelliklerinin sanılandan çok daha esnek olduğunu göstermiştir diyor araştırmacı Ambarish Pawar. Ekip bir hayvan modelinde, görsel korteksteki nöronlara odaklanmış. Hayvanlar, araştırmacıların karanlık ve aydınlık alanlar arasında değişen motifleri ve ölçülen nöronların kaba ve ince ayrıntılar arasında seçim yaptıklarını ortaya koymuş. Amaç, nöronların bu motifleri, özellikle de beynin görsel korteks içindeki orta şakak bölgesinde ne şekilde işlediğini görmekti. Araştırmacılar nöronların kaba veya ince ayrıntıları algılamak üzere ayarlanmış olduklarını düşünüyorlardı. Oysa bunun yerine her nöronun, modelin kontrastına bağlı olarak hem ince hem de kaba ayrıntıyı filtreleyebildiğini görmüşler. Anlaşıldığı üzere nöronların seçimi, sinir ağında iletişim kurdukları pozitif ve negatif sinyallerin dengesi içinde değişebilmektedir. Araştırmacılar, ekip oluşturmanın kendi tercihlerine göre yüksek oranda esnekliğe sahip olan nöron ağlarının, beyni değişen koşullara kolayca adapte edebileceğini ve ayarlayabildiğini göstermiş oldular. Beyin kabuğundaki ağların uyum yeteneğiyle ilgili yeni bir boyutu ortaya çıkardık. Sonuçlarımız beyindeki uyum yeteneğini anladıktan sonra, beynin işlem birimlerinin ne olduğunu yeniden düşünmemize yol açtı diyor araştırmacılar. Daha iyi uyum sağlayabilen sinir ağı, ayrı ayrı nöronlardan ziyade ekip halinde çalışan nöronlar tarafından sağlanıyor. Pawar, bu beklenmedik bulgunun, beynin sürekli değişen çevreye uyum sağlamasını sağlayan sinirsel mekanizmaların anlaşılmasında yardımcı olacağını söylerken, Albright da benzer esnek sinir ağlarının beynin diğer bölümlerinde de bulunabileceğini düşünüyor. Bilim insanları bundan sonraki çalışmalarla, bu ağlardaki değişikliklerin, hareketleri ne şekilde etkilediğini öğrenmeye çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beynin-gelisimi-ve-isleyisinde-sinekler-ve-insanlar-arasindaki-benzerlik", "text": "Fiziksel olarak çok farklı olsalar da, sinek, fare ve insan beyinlerinin oluşumu ve işleyişinde benzer genetik mekanizmalar bulunuyor. King's College London, Arizona Üniversitesi, Leuven Üniversitesi ve DSMZ Leibniz Enstitüsü'nün ortak yürüttüğü çalışmanın sonuçları, davranışları kontrol etmede önemli rol oynayan beyin bölgelerinin oluşumu için gerekli genetik aktiviteyi düzenleyen mekanizmaların böcekler ve memelilerde aynı olduğuna işaret ediyor. Çalışmaya göre, söz konusu düzenleyici mekanizmaların işleyişi engellendiğinde böceklerde ve memelilerde benzer davranış problemleri ortaya çıkıyor. Araştırmacılar bu durumun, genlerin aktivitesini kontrol eden yapı taşlarının hem beyin devrelerinin oluşumu hem de işleyişinde kilit rol oynadıklarını gösterdiğini ve bir ortak atadan miras kalmış olabileceklerini belirtiyor. Koordineli davranış için gerekli olan beyin devrelerinin insanlarda, sineklerde ve farelerde benzer mekanizmalarla ortaya çıktığı gösteren bu çalışmanın insan ve sinek beyinleri arasındaki benzerliklerin kaynağına dair kanıt sunan ilk araştırma olduğu ifade ediliyor. Araştırmacılar, birbirlerinden çok farklı yollar izlemiş bu beyinlerinin evriminin 500 milyon yıl öncesinden bir ortak ataya kadar izlenebileceğini belirtiyor. Beyinle ilgili temel genetik düzenleyici mekanizmaları tespit etme, nasıl ortaya çıktıklarını ve çalıştıklarını öğrenmenin, anksiyete ve otizm spektrum bozukluğu gibi durumlara yol açabilen küçük değişimlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sunabileceği ifade ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/beynin-yaktigi-kalori-bizi-zayiflatir-mi", "text": "Albany Üniversitesi'nden psikolog ve davranışsal sinirbilim uzmanı Ewan McNay, Bu sorunun basit yanıtı evettir diyor. Beynin çalışırken nasıl enerji harcadığını araştıran McNay, beynin, diğer organların aksine, yalnızca basit bir şeker olan glikozla çalıştığına dikkat çekiyor. Ayrıca zorlayıcı bilişsel etkinlikler, daha basit etkinliklere kıyasla çok daha fazla miktarlarda glikoz gerektirir. Örneğin, ezbere dayalı bir iş yaparken, beynin anı oluşumundan sorumlu bölgeleri daha çok enerji tüketmeye başlar. Oysa, beynin öteki bölgelerinde böyle bir artış söz konusu değildir. McNay, Gerçek şu ki, bilişsel açıdan zorlayıcı bir işlem sırasında harcadığınız enerji, televizyon karşısına geçip, havadan sudan bir şeyler izlerken harcadığınızdan daha fazladır. Ancak ortalama bir insanın toplamda harcadığı enerji bağlamında, zihinsel bir işte yakılan miktar ile diğer bir zihinsel işte yakılan miktar arasındaki fark çok azdır diyor. Beynin yaktığı kalori konusuna daha geniş bir açıdan yaklaştığımızda, bedenin enerjiyi nasıl harcadığını daha iyi anlayabiliriz. Profesyonel bir sporcu değilseniz, harcadığınız enerjinin büyük bir bölümünün egzersizle ve aşırı hareketlilikle pek bir ilgisi yoktur. Harcanan enerjinin kabaca yüzde 8-15 gibi kayda değer bir miktarı yediklerinizin sindirilmesine giderken, daha büyük bir miktar da organların işlevlerini yerine getirmeleri ve sizi canlı tutmaları için harcanır. İnsan beyni kadar enerjiye gereksinim duyan başka bir organ yoktur. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Dr. Marcus Raichle, Enerji tüketimi açısından, beyin insan bedeninin en pahalı organıdır diyor. Raichle'nin araştırmasına göre bir kişinin toplam ağırlığının yalnızca %2'sini oluşturmasına karşın, beyin bedenin harcadığı toplam enerjinin %20'sini harcıyor. Bu da, alışılagelmiş bir gün içinde bir kişinin yalnızca düşünmek için yaklaşık 320 kalori harcadığı anlamına geliyor. Beynin enerji tüketimi farklı zihinsel durumlara ve yapılan işlere göre değişir. Sizi bir tarayıcının içine yerleştirip, TV izlerken ya da bulmaca çözerken beyninizde neler olup bittiğine bakacak olsak, yoğun çaba gerektiren bir görev verildiğinde beynin daha çok enerji harcadığını görürüz diyor Raichle. Ancak zayıflamayı umuyorsanız, Raichle'ye göre bu konuda pek de şanslı sayılmazsınız. Beyin yoğun miktarda enerji harcasa da, çaba isteyen zihinsel bir işlem sırasında beynin enerji tüketiminde meydana gelen değişiklikler son derece önemsizdir; tüm beyin faaliyetlerinin yalnızca % 5'i kadar fark yaratır. Raichle, beynin gün boyunca içinden çıkılması güç zihinsel işlemlerle uğraşması durumunda bile, bu yüzde 5'lik farkın pek bir şey değiştirmeyeceğine dikkat çekerek, Kalori tüketimi açısından çok büyük bir fark olmayacaktır. Oysa ileri geri volta atarak çok daha fazla enerji harcayabilirsiniz diyor. Beynin tükettiği enerjinin büyük bir bölümü kişinin dikkatini sürdürmesine, çevresini gözleyip önemli bilgileri algılamasına ve beynimizdeki diğer faaliyetleri yönetmeye harcanır. Enerji gereksinimi açısından bakıldığında, Raichle, Düşünce ucuzdur, ancak onu ucuz kılan düzenek son derece pahalıdır diyor. Beynin zor işlerde, basit işlere kıyasla çok daha fazla enerji tüketmediği görüşüne McNay de katılıyor. Sekiz saat boyunca bilişsel açıdan zorlu bir işte çalışan bir kişinin harcadığı kalori miktarı, aynı süreyi televizyon izleyerek ya da düş kurarak geçiren bir kişiye kıyasla yaklaşık 100 kalori daha fazladır. McNay, birden çok duyunun kullanılmasını gerektiren, örneğin bir enstrüman çalmasını öğrenmek gibi etkinliklerde yakılan kalori miktarı 200'e ulaşabileceğine, ancak burada sekiz saatlik bir öğrenme sürecinden söz edildiğine dikkat çekiyor. Alınan kalori, yakılanın yanında devede kulak! Bu varsayımsal çalgı çalmayı öğrenme sürecinde bile, beynin görevi sürdürebilme yetisi glikoz stokları azaldıkça düşüşe geçecektir. McNay, Bir noktada bilişsel işlemi aynı düzeyde sürdürmenizi önleyen bu tükenmişlik etkisiyle karşı karşıya kalınır. Enerji içeceği içmek, ya da ağzınıza birkaç şekerleme atmak glikoz deposunun dolmasına ve beynin yeniden tüm gücüyle çalışmasına olanak tanıyabilir. Ne var ki, bunlardan alacağınız kalori miktarı yanında, yakılan kalori miktarı devede kulak kalacaktır diyor. Ancak zihinsel açıdan zorlayıcı görevlerde çalışmak sonuçta yine de kalorilerin yakılmasına neden olabilir. McNay, her gün fazladan yalnızca birkaç kalori yakıyor olsanız bile, kuramsal olarak, bunun 50- 60 yılda kayda değer bir fark yaratabileceğine inanıyor ve Bir şeyleri enine boyuna düşünmek yine de yararlı olabilir diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-insanlari-100-milyon-yillik-mikroplari-canlandirdi", "text": "Bilim insanları 100 milyon yıldan uzun bir süredir uyku halinde olan mikropları başarıyla canlandırdıklarını duyurdu. Mikropların dinozorların yaşadığı dönemden kalma oldukları belirtildi. Küçük organizmalar, Güney Pasifik'de denizin dibinde, besin açısından zayıf ve ama hayatta tutacak kaçar oksijen içeren tortu katmanlarında uyku halindeydi. Araştırmayı Japonya Deniz-Yeryüzü Bilim ve Teknoloji Ajansı öncülüğündeki ekip yürüttü. Araştırma, yeryüzünde az oksijen ve besinle on milyonlarca yıl var olabilen bazı ilkel türlere de ışık tutuyor. Bilim insanları Güney Pasifik deniz yatağındaki 100 milyondan uzun süredir var olan tortu katmanlarını inceledi. Araştırmacılar, neredeyse bütün bir çağ boyunca uyku halinde kalan mikropları uyandırmak için örnekleri kuluçkaya yatırdı ve mikropları canlandırabildi. Japon bilim insanlarının öncülüğünde araştırmaları yürüten ekip, buldukları hemen hemen tüm mikropları canlandırabilmelerinin kendileri için de şaşırtıcı olduğunu söyledi. Mikroplar yer yüzündeki en basit organizmalar arasında yer alıyor ve denizaltında oksijen bulunmayan hava boşlukları gibi olağan dışı çevre koşullarında yaşayabiliyor. Daha gelişmiş mikroplar ise bu ortamlarda da hayatta kalamıyor. Araştırmanın başyazarlarından Yuki Morono, \"Mikropları bulduğumda önce bulgulardan şüphelendim, bir hata ya da deneyin başarısız olması sonucu ortaya çıktıklarını düşündüm\" dedi. AFP haber ajansına konuşan Morono, \"Deniz altındaki biyosferdeki organizmalar için yaş sınırı olmadığını biliyoruz\" diye ekledi. URI Okyanus Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmaya katılan Profesör Steven D'Hondt, mikropların deniz yatağında delinen en eski tortu katmanından çıktıklarını söyledi. D'Hondt, \"Deldiğimiz en eski tortu katmanı aynı zamanda en az besine sahip katman, hala canlı organizmalar var ve uyanıp büyüyüp çoğalabilirler\" dedi. Morono da, tortulardaki oksijenin, mikroplar için hiçbir enerji harcamadan milyonlarca yıl canlı kalabilmelerini sağladığını ifade etti. Morono, araştırmanın yeryüzündeki en basit canlı yapılarının hayatta kalabilme yeteneklerine işaret ettiğini söyledi ve \"Bizim aksimize, mikroplar bölünerek çoğalıyor dolayısıyla belirli bir ömürleri yok\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-insanlari-marstaki-yasam-bicimlerinin-benzerlerini-kesfetti", "text": "Bilim insanları ilk kez Kanada'nın Kuzey Kutup bölgesinde, Mars'taki koşullara benzer bir koşulda hayatta kalabilen mikroplar tespit ettiler. Fakat araştırmacılar bu tür organizmaların, günümüzde hala Mars'ta bulunan metan, sülfür, sülfat, karbon monoksit ve karbon dioksit gibi basit inorganik bileşikleri özümleyerek hayatta kalmış olabileceğini de düşünüyorlar. Söz konusu mikroplar, Kuzey Kutbunun yaklaşık olarak 900 km güneyindeki Lost Hammer Spring yakınlarındaki yüzey tortullarından alınan örneklerde bulundu. Lost Hammer Spring'in altındaki son derece tuzlu, çok soğuk ve neredeyse oksijensiz donmuş toprakların altındaki ortam, Mars'taki belli başlı bölgelere çok benziyor. Bir zamanlar Mars'ta var olmuş olabilecek ya da bugün hala var olan yaşam biçimleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için, burası doğru yer diyor Kanadalı araştırmacılar Elisse Magnuson ve Lyle Whyte. Açıklamalara göre yeni keşfedilen mikroplar daha önce bilinmeyen türden. En gelişmiş genomik tekniklerin yardımıyla uzmanlar, mikropların metabolizması hakkında da bilgi edinebildiler. Keşif Avrupa Uzay Ajansı'nın da ilgisini çekti. ESA bu mikropları, enstrümanların yaşamı tanıma yetisini test etmek için bir sonraki ExoMars misyonunda kullanmayı düşünüyor. Her ne kadar daha önceleri de Mars'taki koşullara benzer ortamlarda mikroplar bulunmuş olsa da son araştırma, canlı ve etkin mikropları tespit edebilen ender çalışmalardan biri oldu. Kanada'nın yüksek arktik bölgesindeki Nunavut'taki Lost Hammer Spring, dünyadaki en soğuk ve en tuzlu kaynaklardan biridir. 600 metrelik donmuş topraktan yüzeye ulaşan su aşırı tuzlu (%24) ve çok soğuktur (-5 derece) ve neredeyse hiç oksijen içermemektedir (< 1ppm çözünmüş oksijen). Aşırı tuz oranı sayesinde Lost-Hammer kaynağı donmuyor ve dolayısıyla da su eksi derecelerde bile sıvı kalıyor. Bu koşullar gerçekten de Mars'ta yoğun tuz birikintilerinin ve olası soğuk tuzlu su kaynaklarının tespit edildiği belli başlı bölgelere benziyor. Bu uç koşullarda hayatta kalabilmek için alışılmışın dışında bir yaşam biçimi gerekliydi. Araştırmacılar incelenen tortullarda etkin mikrop toplulukları bulabilmek için yıllarını verdiler. Çevrenin tuz içeriği mikropların yalıtımını ve dizilimini zorlaştırıyor diyor araştırmacılar. Ekip mikrop topluluğundaki DNA'yı izole ettikten sonra dizilimini de yapmaya başarmış. Mikropların çoğu daha önce hiç görülmemiş olan yaklaşık 110 mikroorganizmanın genomlarını yeniden yapılandırmalarına izin vermiş. Bu kalıtımlar, bu tür yaşam biçimlerinin bu benzersiz uç koşullarda nasıl hayatta kaldıklarını ve ne şekilde geliştiklerinin belirlenmesine izin vermiş. Bunlar aynı zamanda benzer dünya dışı ortamlardaki yaşam biçimleri için bir taslak görevini de görmüş. Araştırmacılar mRNA dizilimi sayesinde kalıtımlardaki etkin genleri belirleyerek, uç çevre koşullarında etkin olarak metabolize olan çok sıra dışı mikropları tanımlayabilmiş. Lost Hammer Spring kaynağında bulunan mikroplar, diğer mikroorganizmalar gibi organik malzeme veya oksijene ihtiyaç duymadıkları için ilginçtir. Bu mikroplar metan, sülfit, sülfat, karbon monoksit ve karbondioksit sindirip, soluyorlar. Bunlar ayrıca atmosferdeki karbondioksit ve nitrojen gazlarını da temizleyebilirler ki bu da onları dünyada ve dünya dışı ortamlardaki çok uç koşullarda hayatta kalıp, çoğalmalarına izin verir. Araştırmacılar bundan sonraki çalışmalarında bu ender görülen bakteriyel ökosisteminin en etkin üyelerini kültüre alarak bunları daha ayrıntılı bir şekilde tanımlamak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-insanlari-olumsuzlugu-bulan-hayvanin-sirrini-arastiriyor", "text": "Tropik sularda yaşayan ve ölümsüz denizanası olarak bilinen bu canlı sonsuz bir yaşam döngüsü için de yaşıyor. Ancak bu, hiçbir zaman ölmeyeceği anlamına gelmiyor. Akdeniz ve Japonya sularında yaşayan ve Turritopsis dohrnii adı ile bilinen bu deniz anası türü, yaşam döngüsünün son evresi olan Medusa evresine ulaşınca, döngünün başına, yani Polip evresine dönerek yaşamına tekrar başlıyor. \"Ölümsüz\" deniz anası, bu yönüyle bilim çevrelerini şaşkına çevirmeye devam ediyor. Her ne kadar yaşlılık yüzünden ölmeseler de ölümsüz denizanaları, denizin zor koşullarında bir hastalığa kapılarak veya başka bir deniz canlısının akşam yemeği olarak ölebiliyor. Bu ilginç deniz canlısı, bilim insanları ve araştırmacılar tarafından yakından inceleniyor. Bilim insanları, kendisine ölümsüzlük veren genetik yapının sır perdesini aralamak umudu ile, T. dornii'nin, yakın akrabası olan T. rubra'yı da mercek altında tutuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-insanlarina-tam-6-kez-nobel-kazandiran-sinek", "text": "Sirke sineği olarak bilinen Drosophila melanogaster DNA'sının % 60'ı insanlarınki ile ortak özellikler taşır. Bu nedenle kanser, diyabet, otizm ve diğer pek çok hastalığın tedavisinin geliştirilmesinde ideal bir laboratuvar hayvanı olarak yüz yıldır bilim insanlarına yardımcı oluyor. Genetik bilimi bugünkü seviyesine gelebilmesini sirke sineğine borçlu. Öyle ki bugüne dek tam 10 bilim insanı bu sinek sayesinde 6 kez Nobel ile ödüllendirildi. 2 Ekim 2017 tarihinde Jeffrey Hall, Michael Rosbash ve Michael Young, Nobel Tıp Ödülü'ne layık görüldüler. Sirkadyen ritimlerini kontrol eden moleküler mekanizmalar üzerindeki çalışmaları büyük ölçüde sirke sinekleri ile yaptıkları deneylere dayanıyordu. Drosophila araştırmaları bundan önce 10 bilim insanına tam 5 kez daha Nobel Tıp Ödülü kazandırdı. 1933: Thomas Hunt Morgan Drosophila'dan yararlanarak kalıtsallıkta kromozomların oynadığı rolü açığa çıkarttı. 1946: HermannJoseph Muller meyve sineklerinde mutasyon hızını artırmak için X-ışını radyasyonundan yararlandı. 1995: Edward B. Lewis, Christiane Nüsslein-Volhard ve Eric F. Wieschaus, Drosophila'dan yararlanarak embriyonik gelişimin genler tarafından nasıl kontrol altında tutulduğunu ortaya koydu. 2004: Richard Axel koku reseptörleri ve koku alma sisteminin çalışma mekanizmasını sinek deneyleri yardımı ile çözdü. 2011: Jules Hoffmann bağışıklığın nasıl aktif hale geldiğini sinekler sayesinde öğrendi. Sirke sineklerinin laboratuvarların gözde deney hayvanı olması Amerikalı biyolog Thomas Hunt Morgan ile 20. yüzyılın başlarında başladı. Morgan, sirke sineklerinden yararlanarak genlerin kromozomların üzerinde nasıl dizildiğini keşfetti. Ve bazı genlerin birbiri ile bağlantılı olduğunu; başka bir deyişle kalıtımla geçtiğini keşfetti. Morgan bu süreç içinde günümüzün en gözde bilim dallarından biri olan genetiğin temellerini oluşturdu. Bu tarihten sonra genetik bilimi büyük ölçüde sirke sineği deneylerine dayanarak gelişti. Bugün bilim insanları insanlarda hastalıklara yol açan genlerin % 75'inin sirke sineklerinde de bulunduğunu keşfetmiş bulunuyor. Bu hastalıkların başında Dawn sendromu, Alzheimer, otizm, diyabet ve kanserin tüm türleri geliyor. Genetikçi Steve Jones, Sirke sinekleri sanki bilim insanlarına yardımcı olmak için tasarlanmış diyor. - Hızlı yaşayıp hızlı ölürler Sirke sineğinin ömrü çok kısadır. Üretken bir çift sinek, sıcaklığın 25 C ve üzerinde olması koşulu ile 10- 12 gün içinde aynı genetiği paylaşan yüzlerce yavru çıkartır. Ve ölür. - Tıbbi ilerlemelerin büyük bir kısmını sirke sineklerine borçluyuz Ömürleri görece olarak çok kısa olduğu için sirke sinekleri laboratuvarlar için ideal deney hayvanlarıdır. Bilim insanları nesiller boyu süren genetik evrimi bunların kısa yaşam süreleri içinde kolayca izleme şansına kavuşmuş oldular. Karşılaştırma yapmak gerekirse bilim insanları sirke sineklerinden 30 yılda öğrendiklerini farelerden ancak 300 yılda öğrenebilirler. Bu yüzden bir yüzyıldır sirke sinekleri genetik araştırmalarının süperstarı konumundadır. - Bilim insanları genetiğin temel mekanizmalarını sirke sineklerinden öğrendiler Thomas Hunt Morgan geçen yüzyılın başında sirke sineklerini sistematik olarak inceleyen ilk bilim insanıdır. Ayrıca kromozomal kalıtsallık kuramını ilk kez Morgan oluşturdu. Genetik biliminin temeli de böylece atılmış oldu. - Küçük olmalarına karşın sirke sineklerinde çok sayıda gen bulunur İnsanlar 24.000 gene sahip; oysa birkaç mm uzunluğundaki bu sinekte 14.000 gen bulunur. - Sineklerden öğreneceğimiz daha çok şey var Bilim insanları sirke sineğinin gen haritasını 2000 yılında çıkarttılar. İnsan Genom Projesi bu temel bilgilere dayanarak oluşturuldu. Son yüzyıl boyunca sirke sinekleri genlerin nasıl çalıştığı ile ilgili çok önemli bilgilere erişimi sağladı. Bu hayvanlar genetik mirasın nesilden nesile nasıl aktarıldığına ışık tuttular. Ayrıca tek bir hücrenin, yani döllenmiş yumurtanın nasıl olup da tam bir canlı organizmaya dönüşebildiğini anlamamızı sağladılar. - İnsanlar ve sirke sinekleri genetik açıdan birbirinin aynısı İnsanlarda hastalığa yol açan genlerin % 75'i aynı zamanda sirke sineklerinde de bulunuyor. İşte bu nedenle sirke sinekleri insan hastalığına model oluşturuyor Sirke sineklerinde insan genlerinin pek çoğu bulunduğu için bilim insanları sirke sineklerini kullanarak insan hastalıklarını simüle edebildi. Örneğin bol miktarda şeker yiyen sinekler insanlarda görülen tip 2 diyabet belirtilerini sergiledi. Bilim insanları ayrıca sirke sineklerinin genetiklerine müdahale ederek başka hastalıkları da simüle edebildiler. - Bunlar laboratuvar ortamında uçmadan nasıl tutuluyor? Araştırmacılar bunları test tüpten çıkartmadan önce karbon dioksit ile sersemletiyor. Aksi takdirde uçup gidebilirler. - Sirke sineği kromozomları barkodlara benziyor Drosophila kromozomları açık-koyu tonlardadır; barkod dizilimine benzer bir şablon çizerler. Bu sayede bilim insanları bir geni silme veya dizilimi değiştirme gibi işlemleri bu genler üzerinde kolaylıkla yapabilir. - Dişilerin zamanlarının çoğu yumurtlamakla geçer Dişiler oda sıcaklığında ömürleri boyunca günde 30-50 kadar yumurta bırakır. Daha soğuk ortamlarda yumurta sayısı azalır. - Küçük böcek, büyük beyin Yetişkin bir sineğin beyninde 100.000'den fazla nöron bulunur. Son yapılan bir çalışmaya göre bu nöronların oluşturduğu devreler sirkadiyen ritim, uyku, öğrenme, anıları kaydetme, flört etme, beslenme, şiddet gösterme, uçuş navigasyonu gibi karmaşık davranışları inanılmaz bir düzen içinde yoluna koyar. - Yalnızca tıp araştırmalarına hizmet etmezler, daha lezzetli biraların üretilmesine yardımcı olurlar Stanford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada sirke sineklerinin meyve bazlı biraları daha cazip bulduğu ortaya çıktı. Bu biraları insanların da tercih ediyor olması, bira üreticilerinin sirke sineklerinden yardım almasına yol açıyor. - Sirke sinekleri de teselliyi alkolde arıyor Science dergisinde yayımlanan bir başka makalede insanlarda olduğu gibi sirke sineklerinin beynindeki ödül devresinin alkol ile faal hale geçtiği belirtiliyor. Dahası, sinekler de insanlarla benzer nedenlerle alkole yönelebiliyor. San Francisco'daki Kaliforniya Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırmada, dişi sinek tarafından reddedilen erkek sineğin, eşi yanında olan sineğe göre tam dört misli daha fazla içtiği gözlenmiş. - İlaç deneylerinde yol gösteriyorlar Yeni ilaçların etkisinin araştırıldığı deneylerde drosophila, biyokimyasal açıdan model oluşturuyor. Sineklerdeki hastalık belirtilerini gideren ilaç prototiplerinin klinik deneylerde kullanılmasının yolu açılmış oluyor. Araştırmacı Vicki Losick son günlerde sirke sineklerini kullanarak yara üzerindeki kaybolan hücrelerin, poliploidizasyon adı verilen bir mekanizma yardımı ile telafi edildiğini buldu. Bu da şu anlama geliyor: Yaralanmalara bağlı olarak ortaya çıkan hücre hasarlarında ya hücre üremesi ya da hücre büyümesi ortaya çıkıyor. Böylece vücudun hasarlara nasıl tepki verdiği konusunda bilinenler köklü bir değişim geçirmiş oluyor. Genomik devrim sayesinde insanlar bugün DNA'larının şifresini bin dolar karşılığında kırdırıyor. Genetik modelin çıkartılması öncelikle o kişide veya aile bireylerinde hastalıklarla ilgili gen varyantlarının tanımlanabilmesinin yolunu açıyor. Bu aşamada en kritik nokta bütün bu genlerin ne işe yaradığının anlaşılması. Bunların pek çoğu bilinmeyen bir işlevi başlatan proteinleri veya işlevleri hakkında az da olsa bir fikir sahibi olduğumuz proteinleri kodluyor olabiliriz. Ancak bunların hücre fizyolojisini düzenleyen moleküler şebekeye nasıl uyum sağladığı konusunda çok fazla bilgi sahibi değiliz. İşte meyve sineği araştırmaları son on yıldır bu bulmacayı çözmeye çalışıyor. Üzerinde mutasyon bulunan belirli bir Drosophila genini alıp, binlerce farklı gendeki mutasyonlarla birleştirebiliriz. Kolay üremeleri ve kısa ömürlü olmaları nedeniyle bu deneyler çok kısa bir sürede tamamlanabilir. Bu şekilde bilim insanları, hücrenin davranışlarını düzenlemek için birlikte çalışan genetik şebekeleri oluşturabilecekler ve bilinmeyen proteinlerin işlevlerini deşifre edebilecekler. Sirke sinekleri üzerinde büyük bir hızla sürdürülen çalışmalar, yeni üretilen ilaçların denenmesinde, iklim değişikliğine bağlı sıcaklık artışı, kuraklık gibi etmenlerin organizmaları nasıl etkileyeceğinin anlaşılmasında yol gösterecek. Daha da önemlisi sirke sinekleri üzerinde araştırma yapmanın ucuz ve kolay olması, uluslararası bilimsel çalışmalarda daha geniş kapsamlı bir işbirliğini mümkün kılıyor. Son 100 yıl boyunca biyoloji bilim dalındaki gelişmeleri aslında Drosophila'ya borçluyuz. Bu yazı HBT'nin 84. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilim-tarihinin-karanlik-yuzu-kole-ticareti", "text": "Bilim, bugün geldiği noktaya çok da temiz bir yolculukla ulaşmadı. Botanik, entomoloji, zooloji, fizik ve jeoloji gibi birçok disiplin, 10 milyonun üzerinde Afrikalı'nın köle olarak kullanıldığı ticaret üçgenine çok şey borçlu. 18. yüzyılın başında, Avrupa bilimi doğayı fethetmeye hazır görünüyordu: Isaac Newton kısa süre önce anıtsal yerçekimi teorisini yayınlamıştı. Hans Lippershey'in icat ettiği teleskopla gökyüzü, yeryüzüne indiriliyordu. Robert Hooke ve Antonie van Leeuwenhoek da benzer bir devrim gerçekleştirerek icat ettikleri mikroskopla mikro kozmosa pencere açıyordu. Bilim tarihine meraklı olanlar bu isimleri bir şekilde duymuştur. Ancak derinlerden gelen ve izini birkaç bilim tarihçisi hariç kimseye belli etmeyen ama bilime karanlık bir yoldan da olsa büyük katkıda bulunan birisi vardı: James Petiver. Kraliyet Cemiyeti üyesi bir Londra eczacı olan Petiver'in botanik ile entomoloji üzerine çalışmasına olanak tanıyan ve binlerce parçadan oluşan bir koleksiyonu vardı. Daha ilginci ise bu disiplinlerin gelişimi için köle ticareti ile bağlantı kurmuştu. Londra'dan dışarı pek de adım atmayan Petiver, sömürge kolonilerinde hayvan ve bitki örnekleri toplayan onlarca gemi cerrahı ve kaptanlarından oluşan küresel bir ağ kurmuştu. Petiver uzak diyarlardan getirilen bu örneklerle bir müze ve araştırma merkezi kurdu. Bu örneklerin toplanması, köle ticaretini araç olarak kullanmaktan başka bir şekilde yapılamazdı. Zira köle ticareti dışındaki çok az sayıda gemi Afrika ve Latin Amerika'daki kilit noktalara gidebiliyordu. Kaldı ki çoğu bilim insanının böyle bir seferi finanse etmesi de güçtü. Petiver, krallıkların finanse ettiği bu kirli araç sayesinde dünyadaki en büyük doğa tarihi koleksiyonunu oluşturdu ve bu koleksiyon, onu ziyaret eden bilim insanlarını derinden etkiledi. Petiver'in evi birçok amaca yönelikti: fizik ve ilaç ticareti yapan bir dükkan, yarı halka açık bir merak müzesi, kendi araştırma ve yayınları için bir mekan, arkadaş ve meslektaşlar için girişken bir tatil yeri ve uluslararası bir yazışma ağının merkezi. Günümüzde bilim tarihçileri, doğa bilimcilerinin arasındaki yazışma ve köle şirketlerinin kayıtlarını inceleyerek, bilim ve kölelik arasındaki bağlantıları ortaya çıkarıyor ve bu bağların ne kadar derin ve iç içe geçtiklerini ortaya koyuyorlar. Tüm bunlar, geçmişte yaşanmış, yok olup gitmiş şeyler de değil. Zira köle ticareti sayesinde toplanan binlerce örnek halen doğa tarihi müzelerinde, üniversitelerde ve enstitülerde varlıklarını sürdürüyor. Bu örnekler bugün genetik ve taksonomi araştırmalarında kullanılıyor. Başka bir deyişle, bilim, köleliğin sırtına basarak basamak atladı ve bu kirli mirası kullanarak ilerlemeye devam ediyor. Kölelik medeniyet kadar eski, ancak 1500 ile 1800'ler arasındaki transatlantik köle ticareti dönemi özellikle acımasızdı. Tahminler değişkenlik göstermekle birlikte o dönemde en az 10 milyon Afrikalı köleleştirildi, kabaca yarısı köle limanlarına giderken ya da okyanus boyunca yolculuk yaparken ölüyordu. Ancak istatistikler, köle gemilerindeki acımasızlığı tam olarak yansıtmıyor. Sözgelimi, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere milyonlarca Afrikalı, hastalıkların yaygınlaştığı ve itaatsizlikten dolayı ağır cezaların verildiği kirli yerlerde haftalarca tutuluyordu. Köpekbalıklarının yolculuğa çıkan gemileri takip ettiği gibi korkunç bir gerçek söz konusu. Zira köpekbalıkları, kölelerin çeşitli sebeplerle denize atılacağını veya bu zor şartlara dayanamayanların kendiliğinden atlayacağını -intihar edeceğini- biliyorlardı. Bu birikimden bilim de nasibini alacaktı tabii ki. Avrupa'da krallıklar, bilimsel keşiflere sponsor oluyordu. Afrika ve Amerika'yı ziyaret eden çoğu gemi ticaret üçgeninin bir parçasıydı. Bu üçgende Latin Amerika'ya getirilen Afrikalıların karşılıksız emeği üzerinden mal üretimi gerçekleştiriyordu; köleler üretiyor ve ürettiklerini Avrupa'ya götürüyordu. Bilim insanları da bu ticareti bir yol olarak kullanıyor ve Afrika ile Amerika'ya ulaşmak için köle gemilerine biniyorlardı. Veyahut Petiver gibi evlerinden çıkmayarak uzaktaki aracıları kullanıyorlardı. Medeniyet adı verilen tek dişi kalmış canavar, köleliğin sırtında yükseliyor; bilim insanları da uzak bölgelere erişim sağlamak için bundan faydalanıyorlardı. İspanya'nın yanı sıra Portekiz, Fransa ve Hollanda köle ele geçirip satıyordu. Ancak, bilim tarihçilerinin çoğu, 1700'lerde dünyanın en büyük ve en güçlü filolarına sahip olan ve maceracı bilim insanlarına kol kanat geren Büyük Britanya'ya odaklanıyor. İngiliz köle gemileri Amerika'ya ulaştığında, mürettebatın limanda kalması ve etrafa dokunmaması emrediliyordu. Çünkü -özellikle- İspanya, bazı kazançlı doğal kaynaklar üzerindeki tekelini korumak istiyordu. Ancak Petiver gibi kıvrak zekalı bilimciler, İspanya'nın bu kuralı uygulamak için tam kontrolü olmadığını biliyordu. Böylece örnekleri toplamak için ekip üyelerini sinsice yetiştirdiler. Tarihçi Murphy'nin araştırması, Petiver'in çoğunlukla okyanus boyunca yolculuk yapan gemi cerrahlarını kullandığını gösteriyor. Petiver, genellikle böcekler için kavanozlar ve bitkileri preslemek için kitler tedarik etti. Dikkat çekici bir şekilde, bazı doğa bilimcileri, köleleri koleksiyoner olarak yetiştirmeleri için yurtdışındaki temaslarına direktif veriyordu. Çünkü köleler, Avrupalıların bilmediği, göremeyeceği alanları biliyordu. Bu köleler neredeyse hiçbir zaman çalışmaları için para alamadılar, ancak Petiver her düzine böcek için onlara eski bir İngiliz parası olan half-a-crown (bugün 18 dolar) ya da her düzine bitki için 12 peni (7 $) ödemeyi teklif etti. Sonuç: İngiltere'ye gelen sayısız doğa tarihi örneği oldu. İngiltere'ye güvenli bir şekilde gelen eşyaların içinden neler çıkmıyordu ki? Devekuşu yumurtaları, Goliath böcekleri, kelebekler, tembel hayvanlar ve armadillolar gibi egzotik buluntular da dahil olmak üzere birçok örnek. Dönemin doğa tarihi koleksiyoncuları çok heyecanlandılar. Ancak gerçek hazineler, Murphy'nin yazdığı gibi, kinin içeren cinchona kabuğu, derin mavi çivit ve parlak kırmızı kokineal gibi boyalardı. Böceklerden elde edilen sonuncusu, ons başına gümüşten daha değerliydi. Botanik ve entomoloji başta olmak üzere birçok bilim alanı köle ticaretinden yararlandı. Sözgelimi Linnaeus'un bir öğrencisi, Sierra Leone'deki ilk gezisinde 15 dakika içinde bilime üç yeni tür kazandırdığını bildirdi. Köleliğe bağlı doktorlar da insan kalıntıları topladı. Yale Üniversitesi'nde köle ticareti ve tıp hakkında bir kitap yazan Afrika'nın çalışmalarından sorumlu bilim insanı ve profesör yardımcısı Carolyn Roberts, vücut parçalarının da ticaret malı olduğunu söylüyor. Tıp biliminin yanı sıra fizikçiler de köle ticaretinden nasibini alıyordu. Edmond Halley gibi gökbilimciler, köle limanlarından ay ve yıldızların gözlemlerini istediler ve jeologlar bu ticaret ağı sayesinde kaya ve mineraller topluyordu. Bilimsel araştırmalar, o yıllarda yalnızca köleliğe dayanmakla kalmadı, onu mümkün kıldı ve erişimini genişletti. Köle ticareti ile bağları olan pek çok doğa tarihi örneği, soluğu müzelerde aldı. Petiver 1718'de öldüğünde, Londra'da Hans Sloane adında bir doğa adamı, onun koleksiyonunu aldı. Sloane 1753'de öldüğünde ise Petiver'in elindeki örnekleri de içeren koleksiyonu İngiliz hükümetinin ilgisini çekti ve koleksiyon Londra'daki British Museum'un ve Doğa Tarihi Müzesi'nin kuruluşunu destekledi. Tarihçi Murphy, köle ticareti yoluyla toplanan örneklerin bugün sadece Doğal Tarih Müzesi'nde değil aynı zamanda Oxford Üniversitesi Herbaria, Royal Society ve Chelsea Physic Garden'da da bulunduğunu ifade ediyor. Bu kurumların temsilcileri, örneklerin kaçının kölelikle bağlantısı bulunduğu konusunda rakamlar ortaya koymanın zor olduğunu söylüyor. Ancak, 18. ve 19. yüzyıllara dayanan belgeler, bu örnekler için köleliği işaret ediyor. Örneğin İngiliz natüralist Henry Smeathman, kölelik ticareti sayesinde tek başına 600 tür bitki ve 710 tür böcek toplayarak İngiltere'ye geri dönüyordu. Ve bugün birçok eski örnek parçalanmış veya kaybolmuş olsa da en azından bazıları Avrupa'daki hemen hemen her enstitünün doğal tarih koleksiyonlarında hayatta kalmaya devam ediyor. Bu koleksiyonlar sadece antika merakından ileri gelmiyor. Bilim insanları bu örnekler üzerinden halen gen ve taksonomi çalışmaları yapıyor: Koleksiyonların çoğu, diğer tüm bireylerle karşılaştırıldığı türün tarif edilen ilk örneklerini içeriyor. Bu koleksiyonlar aynı zamanda bitkilerin evcilleştirilmesi, iklim değişikliğinin tarihi ve türlerin coğrafi dağılımlarındaki değişimlerin incelenmesi için de paha biçilmez. Bilim insanları, bitkilerin ve hayvanların yüzyıllar boyunca nasıl geliştiğini incelemek için örneklerden DNA bile elde etmiş durumdalar. Bu koleksiyonlardan birine sahip olan Oxford Üniversitesi Herbaria'nın küratörü Stephen Harris, Çoğu bilim adamı, koleksiyonların kökenlerinden habersiz. diyor. Şimdi, erken bilim ve kölelik arasındaki bağlantı, bir nebze de olsa gün ışığına çıktığına göre önemli bir soru kalıyor: Bilim insanları bu konuda ne yapmalı? Tarihçiler, kirli geçmişi kabul etmenin bir başlangıç olduğunu söylüyor. İngiltere'deki bazı örgütlerin yanı sıra Yale, Georgetown ve Brown gibi ABD üniversiteleri de kölelikten nasıl faydalandıklarını kabul etmiş durumda. Araştırma raporlarında, bilim insanlarının örnekleri nasıl toplandığının açıkça belirtmesi öneriliyor. Çünkü numunelerin kökenini dikkate almak, özellikle bazı durumlarda kayıt toplama yetersizliği göz önüne alındığında, bugünkü araştırmaları iyileştirebilir. Ne olursa olsun bilim ve köle ticareti arasındaki bağlantıların, tazminatlar ve köleliğin tarihsel mirası hakkındaki tartışmaları büyüteceği de aşikar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilinc-matematiksel-bir-desenin-urunu-mu", "text": "17. yy filozoflarından Gottfried Leibniz'in düşünsel süreçlerinden birini ziyaret ederek başlayalım. Bir makine olduğunu ve bu makinenin yapısının düşünme, hissetme ve algılama ürettiğini varsayalım. Bu makinenin aynı oranları koruyarak genişlediğini ve böylece sizin ona bir atölyeye girer gibi girebileceğinizi düşünelim. Kısacası bu makinenin içine ziyarette bulunabiliyorsunuz. Peki, orada ne gözlemlerdiniz? Leibniz, algıya, bilince dair hiçbir şey göremeyeceğimizi, birbirini itip çeken parçalar bütünü ile karşılaşacağımızı söylemiştir. Gizem kavramını insanların onun üzerine henüz nasıl düşüneceklerini bilmedikleri bir olgu olarak tanımlarsak, insan bilinci ayakta kalmayı başarabilmiş en son gizemlerden biridir. Elbette bilimin birçok dalında kesin cevaplara ulaşabilmiş değilsek de bu konular hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini az çok biliyoruz. Hala bir gizem mevcut; sadece daha az gizemli. Bilinç, günümüzde dahi en sofistike düşünürlerin, bilim insanlarının kafasını karıştıran bir olgu olmaya devam etmekte. Bertrand Russell felsefe ile bilimi karşılaştırdığı bir söyleşisinde felsefenin hayatta kalmasının en önemli dayanaklarından birinin bilincin bilimsel süreçler ile açıklanamamasından kaynaklandığını söylemiştir. Peki, bilinçteki gizem nedir? Fiziksel bir dünyada yaşayan fiziksel bedenler nasıl böyle bir olguyu üretebilirler? İşte gizem budur. Bu gizemi aydınlatmaya çalışan, çağımızın öncü filozoflarından Daniel C. Dennett Bilinç Açıklanıyor adlı kitabında bilimsel metodu, yapay zeka, nörobilim vb. alanlarda yapılan deney sonuçlarını, kısacası çoğu felsefecinin dikkate almaktan çekindiği bilimsel süreçleri de araştırmasının önemli bir parçası yaparak bir bilinç teorisi oluşturmaya çalışmaktadır (ilgilenenler için bkz. ). Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde fizik profesörü olan Max Tegmark'ın matematematiksel evren teorisi bilinç araştırmalarına çok özgün bir bakış açısı getirmekte. Matematiksel evren teorisi matematiği evreni anlamak için kullanılan bir araç olarak değil, evrenin yapısında bulunan temel olgu olarak görür. Kısacası evren matematikseldir. Maddenin en küçük yapı taşları, atom altı parçacıklar belirli içsel matematiksel özelliklere sahiptirler . Bizler bu parçacıkların devinimlerini anlamak, fiziksel olarak açıklamak için belli notasyonlar icat ederiz, fakat gerçekliğin en temelindeki matematiği keşfederiz. Aynı bilinç gibi aşk, sevgi gibi duyguların matematiksel olarak açıklanması bu parçacıkların bir arada oluşturdukları farklı düzenlerle ilgilidir. Yani bir insanın yaşam-ölüm süreçlerini, insanın kendisini oluşturan bu parçacıklar deseninin uzay zamandaki değişimini gösteren diyagramlarla ifade etmek mümkündür (bkz. Şekil 1.). Eğer gerçeklik matematiksel evrenin varsaydığı üzere insan algısından bağımsız olarak var olan matematiksel bir yapı ise bu kendi hayal gücümüzle de sınırlı olmadığımız ve bilimde keşfedilecek şeylerin de sınırlı bir yapısı olmadığının bir göstergesi olabilir. Tegmark bilinci maddenin bir hali olarak açıklamaya çalışıyor . Maddenin en temel katı, sıvı ve gaz hali gibi bilinç de bunlara benzer durumların sınıflandırılması ile açıklanabilmekte. Bilinç bir belirmiş fenomen olarak açıklanabilir. Mesela ıslaklık kavramını ele alalım; su, buz ve su buharı tamamen aynı moleküllerden oluşmaktadır, peki su, buz ve su buharında bu farklı davranışları ortaya çıkaran şey nedir? Moleküllerin kendisini oluşturan parçacıkların farklı dizilimleridir. En önemlisi ise bu davranışlar tek tek suyu, buzu, su buharını oluşturan parçacıkların özelliklerinden de bağımsızdır. Burada önemli olan bu parçacıkların bir araya geliş biçimleri, uzay-zamanda oluşturdukları eşsiz desenlerdir. Bu nedenle bilinç bir nevi yeniden organize edilmiş bir yemek masası gibidir. Bilinçli bir insan da parçacıkları belirli şekilde organize olmuş matematiksel bir deseni ifade eder. Belirmiş fenomen kavramı doğaya çok da yabancı bir kavram değildir. Doğada kendisini oluşturan parçacıklardan bağımsız olarak özelliklerini anlayabildiğimiz ve tanımlayabildiğimiz şeyler mevcuttur. Örnek olarak dalgalar verilebilir. Herhangi bir dalganın dalgaboyu, frekansı, yayılma hızı gibi özellikleri dalgayı oluşturan parçacıkların bireysel devinimlerinden bağımsız olarak hesaplanır. Yani fiziksel hissettirmeyen ama fiziksel olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bilinç de böyle açıklanabilir, sahilde uzanmış, bu yazıyı okurken birden anlamsız bir şekilde okumayı bırakıp uzun uzun denize baktığınızı, dalıp gittiğinizi düşünün, bu bilişsel süreçler başta hiç de fiziksel hissettirmez ancak beynimizde bilginin işlenirken ne hissettiği konusunu gündeme getirir. Belki de Tegmark'ın da belirttiği üzere bu süreçleri matematiksel olarak yorumlamak bilinç hakkındaki amansız tartışmaları aydınlatabilir. Sonuç olarak fizik yasalarına tabi olan, gizemli fakat açıklanabilir bir bilinç kavramı çok heyecan vericidir. Felsefeciler genellikle fizikçileri veya nörobilimcileri oturdukları yerden konuşmak ile suçlarlar. Fakat Dennet'in de söylediği üzere felsefecilerin deneysel keşifle çürütülebilecek ya da onaylanabilecek herhangi bir şey hakkında, kavramsal alanlara dikkatle yaklaşmaları gerektiğidir. Görünen o ki felsefecilerin kutsal kalesi bilinç bilimin ışığı ile aydınlanmaktadır. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bilmekle-bilmemek-arasindaki-sinir", "text": "1347-1351 yılları arasında süren veba salgınından önce 450 milyon olan dünya nüfusunun 350 milyona düştüğü hesaplandı. Avrupa'nın nüfusu 75 milyondan fazla iken Avrupa halkının üçte biri salgında ölünce nüfus yaklaşık 50 milyona düştü. Son derece tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalık olan ve sık sık görülen veba, 14. yüzyıldaki korkunç saldırısında, Avrupa'ya eşi görülmemiş bir felaket getirmişti. Veba, Çin ve Orta Asya'da başlamış buradan tüm dünyaya yayılmıştı. Vebanın Avrupa'ya ulaşması Asyalı tacirlerin Çin'den satın aldıkları vebalı kürkleri Avrupa'ya satması yoluyla bulaşmıştı. Gemide yaşayan pire ve farelerin de bu hastalığın yayılmasında etkili oldukları araştırmacılar tarafından söylenmektedir. Ayrıca, o sıralarda Kırım Tatarlarının reisi Canıbek, Ceneviz limanını kuşatmış ve kendi vebalı adamlarını mancınıkla şehrin içine fırlatıp hastalığı İtalyanlara bulaştırmıştı. İtalyanlara bulaşan vebayla ilk karşılan şehirler Cenova, Messina ve Venedik olmuştu. Sonrasında Veba Salgını, 1348 yılında Paris'e kadar gelmiş 1349'da ise Londra'yı etkisi altına almış İskoçya ve İskandinavya'dan sonra da başlangıcı olan Tatarların yurduna tekrar ulaşmıştı. Floransa'da 90.000'den 45.000'i, Fransa'da 125.000, İngiltere'de 1.000.000 kişi ve Venedik'te ise nüfusun %75 'i veba salgınından ölmüştü. Hristiyanlar çaresiz kaldıkları bu salgını, \"Tanrı'nın bir gazabı\" olarak görmüşse de, buna karşılık çareyi, kutsallık atfettikleri bir takım putlara, azizlere sığınmakta ve azizlerden kalan bir takım cisimlere başvurmakta bulmaktaydılar. Onlardan geriye kalan eşyaları salgına çare olacağını zannıyla şehirlerde dolaştırıyorlardı. Böylelikle hekimlik işini de din adamları üstlenmiş oldu. Onlar da haçlar, mumlar, şeytan çıkarma ayinleriyle, salgını tedavi etmeye çalıştılar. Hatta Tanrı'nın öfkesini yatıştırmak için en çok başvurulan yollardan biri, salgına sebep oldukları düşünülen Yahudileri öldürmekti. Salgının önlenememesi ile toplumlar korkuya kapıldılar. Kurtulmak için ondan kaçarak daha çok yayılmasına neden oldular. Bu anlamda Orta Çağ karanlığındaki Batı toplumlarında vebalıların yakılması, cadı ve Yahudi avı meşhurdur. İsviçre ve Güney Fransa'da halk Musevileri suçlu bularak yüzlercesini yaktı. Bu, aslında veba salgınından daha korkunç bir örnek olarak bütün dünyaya bulaştı. Narbonne ve Carcassone'de bağnaz halk, öfkesini Krallığın düşmanı sayılan İngilizlerden çıkardı. İngilizler bu kentlerin duvarlarında parça parça edilerek ateşe atıldılar. Montpellier Üniversitesi profesörü, 1348 yılındaki korkunç veba salgınında yazdığı bilirkişi raporunda, vebanın yayılmasının sorumluluğunu hastanın bakışlarına yüklüyor ve hekim ya da papaza, muayene etmeden ve dokunmadan önce hastanın gözlerini kapamalarını ya da bir bezle örtmelerini salık veriyordu. Gökyüzündeki pis kokulu havanın, yukarıdan düşen meteorlardan kaynaklandığına ya da Kunrat von Megenberg'in dediği gibi, depremlerle birlikte arzın damarlarından fışkırdığına ve insanların başına veba biçiminde bela olduğuna inanıyorlardı. Belçikalı hekim Simon de Covino, bütün suçun, 20 Mart 1345 günü, öğlen saat 1'de, kova burcunun 14 derece altında Jüpiter, Satürn ve Merih arasındaki büyük kavuşumda olduğunu belirtiyor ve en düşman gök cisimlerinin, özellikle Satürn'ün sınırsız ölçüde olumsuz etkisi vardır ve bu nedenle her şeyden önce ölüm meleğine gün doğmaktadır! diyordu. sebebi de, genel inanca göre, bu hastalık sonucunda deri altı kanamalar yüzünden derinin siyaha dönmesidir. Aslında bu ad mecazi anlamda kullanılmış olup, \"kara\" burada kasvetli, sıkıntılı, kederli anlamına gelir. Kara Ölümün Avrupa'nın nüfusu üzerinde büyük bir etkisi olmuş ve Avrupa'nın sosyal temellerini değiştirmiştir. Roma Katolik Kilisesi için de büyük bir darbe olan Kara Ölüm; Museviler, Müslümanlar, yabancılar, dilenciler başta olmak üzere azınlıklara zulmedilmesine yol açmıştır. Günlük yaşamın belirsizliği insanları o günü yaşamaya itmiş, ve bu da Giovanni Boccaccio'nun 1353'de yazdığı Decameron'una yansımıştır. Ve böylece insanlar tekrar tekrar bir araya toplandığından salgına ek destekler verilmiş oluyordu. Temastan kaynaklanan enfeksiyon tehlikelerini iyi bilen İslam dünyası için vebanın ne metafizik, ne de sihirli bir yanı vardı. Soğukkanlı karar verme yeteneğiyle batıl inançlar arasındaki sınır, -söz konusu zaman diliminde-, aydınlanmış İslam Uygarlığı ile düşünsel olarak \"geri kalmış\" Hristiyanlık arasındaki sınırdı. 1347-1351 yılları arasında süren salgından önce 450 milyon olan dünya nüfusunun 350 milyona düştüğü hesaplandı. Avrupa'nın nüfusu 75 milyondan fazla iken Avrupa halkının üçte biri salgında ölünce nüfus yaklaşık 50 milyona düştü. - Barry S, Gualde N. The Biggest Epidemics of History (La plus grande epidemie de l'histoire, inL'Histoire , June 2006, article from the whole issue is dedicated to the Black Plague, pp. 38-60). - Tuncer A. Toplum Sağlığında İnfeksiyon Hastalıkları ve Korunma, Ankara, 1983, s.3-5."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-degil-dort-zurafa-turu-varmis", "text": "Altı metreye kadar uzayabilen bedenleriyle zürafalar en büyük kara memelisi olarak bilinir. Analizlerden anlaşıldığı üzere, zürafalar uzun beden yapılarını ve bunun için gerekli olan güçlü kardiyovasküler sistemi, evrim sürecinde çok az genetik değişikliğin meydana gelmiş olmasına borçlular. Ancak bu hayvanların akrabalık ilişkileri bugüne dek hep tartışmalıydı. Araştırmacıların çoğu sadece tek bir türün, diğerleri ise üç türün bulunduğunu kabul ediyorlardı. Ancak 2016 yılındaki kalıtım analizleri dört zürafa türünün varlığını gösterdi: Güney zürafası (Giraffa giraffa, Massai Zürafası , Somali zürafası ve Kuzey zürafası . Bu sonuç o zamandan bu yana tartışmalıydı. Bu tartışmalı sonuç şimdi Raphael Colmbra yönetiminde çalışan uluslararası bir araştırma ekibi tarafından kontrol edildi. Daha kapsamlı kalıtım analizleriyle zürafa türlerinin akrabalık ilişkilerini ve alttürlerini incelemek isteyen araştırmacılar, daha önce on iki Afrika ülkesinde ve hayvanat bahçelerinde incelenen elli zürafaya ait, yaklaşık olarak 200.000 DNA parçası analiz edip, karşılaştırdılar. Ekip ayrıca ilk kez Kuzey zürafanın bir alttürü olan ve büyük tehdit altında bulunan Kordofan zürafasının kalıtım dizilimini de gerçekleştirdi. Ve sonuçlar gerçekten de daha önce tahmin edilen dört türlü modeli doğruladı. Kalıtım analizlerimiz daha önceki araştırmalara kıyasla çok daha fazla genetik bilgi içeriyor diyor araştırmacılar. Kapsamlı analizler öte yandan zürafa türlerinin evrimiyle ilgili de yeni bilgiler sunuyor. Araştırmacılara göre dört zürafa soyu 230.000-370.000 yıl önce birbirinden bağımsız olarak gelişmiş. Bu türler arasında ya hiç gen alışverişin yaşanmamış ya da çok küçük bir gen alışverişi yaşanmış. Bu da farklı türlerin vahşi doğada çiftleşmedikleri ama hayvanat bahçelerinde bazı koşullarda bunun mümkün olduğu anlamına geliyor. Akrabalık ilişkileri incelemesine göre tüm zürafaların ataları soyağacında iki dala ayrılmış olabilirler. Bunlardan biri Kuzey ve Somali zürafalarını geliştiği ortak bir atayı oluştururken, buna paralel olarak daha sonra tek bir atadan Güney ve Massai zürafası ve alt türleri gelişmiş. Zürafa araştırmasından, biyolojik çeşitliliğin genetik temelini henüz yeterince kavrayamadığımızı görebiliyoruz diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-grubun-uyesi-olmanin-genetik-avantajlari-bile-var", "text": "Son bir araştırmaya göre kişilerin çocukları olmasa bile, bir grup içinde yaşamaları onların hayatta kalma şansını ve kendi genlerini aktarma şansını artırabiliyor. Başka anne babalarının çocuklarını yetiştirmekte gösterilen özveri, doğal seleksiyonla açıklanabilir, nitekim bunun sonucunda kişinin kendi genetik uygunluğu artabiliyor. Birçok hayvan topluluğunda yavrular sadece anne babaları tarafından değil, grubun diğer üyeleri tarafından da bakılıyor ve korunuyor. Söz konusu kardeşler olduğu sürece, bu tür yabancı bakımın evrimi akraba seçimiyle kolayca açıklanabiliyor. Genetik eğilimlerin aktarımı, öz kardeşler aracılığıyla, kendi yavruları kadar verimli bir şekilde gerçekleşiyor. Bununla birlikte akraba olmayan yavrularla ilgilenmenin biyolojik açıklamasıyla ilgili simülasyon modelleri de var. Termit, karınca ve arı gibi sosyal böceklerden insana kadar birçok toplulukta bunun örnekleri var. Bu durumda grubun genişlemesi kişinin hayatta kalma şansını artırıyor. Dolayısıyla da burada bireysel seçilim etkili. Bir grupta iki seçim mekanizmasından hangisinin geçerli olduğu, çevre tarafından belirlenir. Uygun çevre koşulları altında, özgecil davranışın ortaya çıkmasında akraba seçimi büyük önem taşır. Oysa tehlikeli bir çevrede akrabalık, özverili bakım yardımının evrimi için pek de önemli bir rol oynamaz. Çünkü bu durumda grup ilişkisiyle büyüyen grup, yabancı yavru bakımından çok kişinin kendi güvenliği için daha önemli. Kişilerin daha genç grup üyelerine bakarak, yani özgecil davranarak veya kendi yavrularını doğurarak grubu genişletmeleri konusunda kişilerin yaşları da önemli. İyi yiyecek rezervleri bulunan ve yırtıcı hayvanların az olduğu bir çevrede kişiler genetik uygunluklarını en üst düzeye çıkarabilmek için gruptan erken ayrılmalılar, ancak tehlikeli bir ortamda ise daha uzun yavru bakımı yapabilmek için daha uzun süre kalmalılar diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-hayvan-turunun-soyu-tukendiginde-ne-oluyor", "text": "Ekosistemler son derece karmaşıktır. Tek bir hayvan türünün dahi yok olması çok çeşitli sonuçlar doğurabiliyor. Bu sonuç yapay zeka yardımıyla alındı. Fakat araştırmacılar bu tür gelişmelerin geri döndürülebilir olduğunu da açıklıyorlar. Bir hayvan türünün yok oluşu tüm ekosistem üzerinde zincirleme biri etki yapıyor. Bir bilgisayar modeli yardımıyla araştırmacılar, son 130.000 yılda karada yaşayan memelilerin beslenme ağı bağlantılarının yarısından fazlasının, türlerin tükenişi veya yayılım alanlarının küçülmesi yüzünden yok olduğunu buldular. 'İnsanların ortaya çıkması ve yayılmaları, belli bölgelerdeki beslenme ağlarındaki çeşitliliğin azalmasına yol açmış ' diyor Evan Fricke, Science dergisinde. Memelilerin azalışı her ne kadar çok belgelenmiş olsa da, biyolojik çeşitlilikteki azalmanın dünya genelindeki ağları ne şekilde etkilediği tam olarak bilinmiyordu. Beslenme ağı, bir coğrafi bölgedeki yırtıcı hayvanlar ve onların avları arasındaki bağlantılardır. Örneğin, bir hayvan türünün yalnızca bir veya birkaç düşmanı olduğu ya da bir yırtıcı hayvanın sadece bir av hayvanı üzerinde uzmanlaşmış olduğu basit sistemler vardır. Ancak örneğin bir yırtıcı hayvanın beslenme listesinde çok sayıda tür varsa o ağ karmaşık sayılıyor. Bu tür bir yırtıcı hayvanın soyu tükendiğinde, aynı zamanda çok sayıda bağlantı yok oluyor ve ağ basitleşiyor, dolayısıyla da istikrarsızlaşıyor. Hem geçmişte hem de günümüzde bu tür çok bağlantısı olan türler ölmüş. Bir türün tükenmesi sonucunda zincirleme sonuçların ortaya çıkışı için bilinen bir örnek, deniz samurunun aşırı avlanmasıdır. Bu yırtıcı hayvanlar Alaska'nın sahil kesimine yakın bölgelerde yaşıyorlar ve beslenme zincirinin en üst seviyesinde yer alıyorlar. Neredeyse soyu tükenecek kadar avlandığında, denizkestanesi yiyen deniz samuru hemen hemen hiç kalmamıştı. Böylece denizkestaneleri hızla yayılarak, daha öncesinden çok daha fazla yosun yemeye başlamışlardı. Oysa deniz yosunu bazı türlerin yaşam alanı olduğu gibi birçok balığın da kuluçka alanıdır. Ayrıca deniz yosunu iklime zarar veren büyük miktarda CO2'yi soğurur ve kıyıları fırtınadan korur. Geçmişte yine insan kaynaklı benzer vakalar yaşanmıştı. Afrika'da çok sayıda aslan ve çita öldürüldüğü için Habeş maymunları çoğalıp, yayılmış ve insanlarla daha fazla temas kurmaya başlamışlar. Ve bunun sonucunda da insanlara daha fazla parazit bulaşmış. Kıyıya yakın bir yerde köpekbalıklarının çok fazla avlanması yüzünden vatozlar çoğalmış ve bu durum da midye popülasyonunun azalmasına yol açmıştı. Hindistan'daki akbaba popülasyonları, sığırlarda kullanılan zehirli ağrı kesici diklofenak nedeniyle yüzde 90 veya daha fazla azaldığında, geride bırakılan kadavralar nedeniyle vahşi köpekler çoğalmış ve insanlara daha fazla kuduz bulaşmasına neden olmuştu. Bilim insanlarının sonuçları, sadece tür kaybının ekosistemlerin uzun vadeli hayatta kalması ve işleyişi üzerindeki etkilerinin altını çizmekle kalmayıp, aynı zamanda olumsuz gelişmeleri geri dönüştürme olasılığını da gösteriyor. Besin ağındaki hesaplanan düşüşlerin yaklaşık olarak yarısı türlerin yok olmasından kaynaklansa da, diğerleri mevcut türlerin yaşam alanlarının küçülmesiyle alakalıdır. Bu türlerin özgün habitatları boyunca yeniden tanıtılması, daha karmaşık besin ağlarını onarmak için büyük bir potansiyele sahiptir diyen araştırmacıların bilgileri, genelde uzun yıllar devam eden gözlemlere, mide içeriği analizlerine ve dünya genelindeki beslenme ağlarındaki karmaşık yapıların açıklanmasına dayanıyor. Araştırmacılar bunun için soyu tükenmiş ve var olan memelilerin coğrafi alanlarını ve avcı-av etkileşimlerinin küresel bir veri tabanını oluşturdular. Buna dayanarak da Geç Pleistosen'den bu yana karasal memelilerin küresel besin ağlarındaki değişikliklerini modellemek için bir makine eğitimi yaklaşımı kullandılar. O zamandan beri kara memeli türlerinin sadece yüzde 6'sı yok olmasına rağmen, küresel gıda ağı bağlantılarının yarısından fazlası kaybolmuş. Araştırmacıların çalışması, nelerin kaybolduğu ve nesli tehdit altında olan türlerin soyu tükenirken nelerin kaybedileceğini ölçmek için yeni araçlar sunuyor. Örneğin yerleşim projeleri sonucunda ortaya çıkabilecek ekolojik karmaşıklığı da görmek mümkün."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-insanin-edinebilecegi-bilgilerin-en-ust-siniri", "text": "Birçok konuda bilgi sahibi olmasıyla dünya çapında ün kazanan son kişiyle ilgili bu değişkenlik - bilgi dağarcığımız genişledikçe bu bilgilerin bir noktada insan beyninin alma kapasitesini aştığı görüşüyle birlikte- giderek daha da yaygın bir duruma dönüştü. Londra Doğa Tarihi Müzesi paleoantropoloji uzmanlarından Chris Stringer, Durum öyle ise, bu çok uzun bir süre önce meydana geldi. İnsanların Afrika'dan göç etmelerinden bile önce yaşadıkları çevrenin çeşitliliği düşünülürse, bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli tüm bilgilere sahip olabileceği konusunda oldukça kuşkuluyum, diyor. Benzer deneysel bir sınır günümüzde de geçerli olmakla birlikte, günümüz dünyasında işlemden geçirilecek ham bilgi miktarının herhangi bir kişinin gücünü fazlasıyla aştığı söylenebilir. İnsan beyninde 100 trilyon sinaps aracılığıyla birbirlerine son derece çapraşık biçimlerde bağlanmış yaklaşık 100 milyar sinir hücresi bulunuyor. Salk Enstitüsü'nün 2015 yılında yaptığı bir değerlendirmeye göre, bu miktar petabaytlarla -milyonlarca gigabaytla- ölçülebilecek bir bilgi depolama gücüne eşit. Bunu İsviçre'deki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi tarafından geliştirilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile kıyaslayacak olursak, bugüne dek yapılmış en büyük ve en karmaşık deneysel yapı olarak bilinen bu yapı yalnızca bir yılda yaklaşık 30 petabaytlık veri pompalıyor. Bu tür karşılaştırmalar, doğal olarak, son derece basit ve yüzeysel girişimler. Bilginin yaratılması verilerin özümsenmesinden çok daha kapsamlı bir süreç ve insan beyni petabaytlık boş bir bellek çubuğu değil. Öyle olsaydı, yükleme hızının çok yavaş olmasının yarattığı düşkırıklığıyla, onu aldığınız mağazaya geri verirdiniz. İşte insan beyninin ne denli bilgiye sahip olabileceği konusu gündeme geldiğinde, böyle bir sorunla karşılaşırsınız: bugüne dek hiç bir beyin bilgiyle dolma noktasına gelmedi. İnsanların yaşam süreleri bilgi işlem sınırına ulaşmalarından önce bitiyor. Birden çok dilde yetkin olan Alexander Arguelles'i ele alalım. Şimdiden 50'yi aşkın dilde yetkinlik kazanmış olan Arguelles, Bana zaman konusunda sınırsız bir özgürlük tanıyın... bir olasılıkla 100 dilde uzmanlık kazanabilirim, diyor. Ancak, bu durum yaşamındaki tüm başka şeylerden ödün vermesi anlamına da geliyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Cesar Hidalgo, bir kişinin yaşamı boyunca gerçekçi bir biçimde belleğinde depolayabileceği veri miktarını belirtmek için kişibayt terimini üretti. Buna göre, kilden hoş bir çanak yapmanız için gerekli olan bilgi miktarı 1 kişibaytın altında. Gelgelelim, içinde füze güdüm sistemi olan bir F-22 savaş uçağı yapabilmeniz için binlerce kişibaytlık bir bilgiye sahip olmanız gerekiyor. Aristo bu işe girişecek olsaydı, nereden başlayacağını bilemezdi. Beynimizin düşük bant genişliğinin moralimizi bozmasına ve yelkenleri indirmemize neden olmasına izin vermemeliyiz. İnsanın edinebileceği bilgilerin miktarında ve karmaşıklığında zaman içinde bir artış söz konusu ise, bu bilgileri edinmemize olanak sağlayan konuşma dili, yazı dili, baskı makinesi ve şimdilerde internet gibi araçlarda da hızlı bir gelişme söz konusu. Böyle bir bilgi bolluğu karşısında kişinin gelişimiyle ilgili tek engelin, beynin depolayabildiği bilginin miktarından çok, niteliği olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-mamutun-yasam-yolculugu", "text": "Bir zamanlar dünyamızda en yaygın memeli olan mamutlar, buz devrinin kötü koşullarına da uyum sağlamışlardı. Fakat buz devri sona erdiğinde dev mamutların da sonu gelmişti. Yaklaşık olarak 6000 yıl önce son mamutlar da tükendi. Bu buz devri hayvanlarının niçin yok oldukları hala tartışmalı bir konu. Bazı teorilere göre yok oluştan değişen iklim ve buna bağlı olarak beslenme biçiminde de yaşanan değişim sorumluydu. Fakat hastalık ve avcılık da tartışılan konular arasında. Ayrıca mamutların yaşam biçimleri hakkında da pek bir şey bilinmiyor. Mesela nasıl geliştikleri, ne yedikleri ve yaşam alanlarının büyüklüğü gibi. Şimdi bu sorulardan bazılarına yanıtlar geldi. Alaska Üniversitesi'nden Matthew Wooler ve ekibi ilk kez tüylü mamutun yaşam yolculuğunu canlandırdılar: Sürü içindeki doğumundan erken ölümüne dek. Bu yaklaşık olarak 17.000 yıl ince ölen mamutun perm toprağında korunagelen fildişleriyle mümkün oldu. Günümüzdeki fillerde olduğu gibi mamutun dişi de yavaş yavaş, tabaka tabaka üst üste binerek yeni fildişi olarak büyüyordu. Bu tabakalardaki izotop oranları, mamutun o tarihlerde nerede bulunduğunu ve hangi çevre koşullarında yaşadığını yansıtır. Araştırma çerçevesinde 2,40 metre uzunluğundaki mamut fildişindeki stronsiyum izotopu 87Sr ve 86Sr'nin oranlarının belirlenebilmesi için yüksek çözünürlüklü analiz yöntemlerinden yararlanıldı. Araştırmacılar buldukları 340.000 veri noktası sayesinde tüylü mamutun neredeyse her hafta bulunduğu yeri tespit edebildiler. DNA analizlerinden hayvanın erkek olduğu biliniyordu. Verilere göre mamut, Orta Alaska'daki Yukon nehri havzasında doğmuş. Genç hayvan daha sonra sürüsüyle birlikte Orta Alaska ovalarında dolaşmış. Küçük mamutun sürüsü tıpkı günümüzdeki fillerde olduğu gibi yavrulu küçük bir mamut grubundan oluşuyordu. Sürünün göç alanı, Kuzey Kutup Dairesi'nden Alaska Körfezi kıyısından güneye doğru uzanıyordu. Mamut on altı yaşına geldiğinde bu bölgeyi terk etmiş. Tıpkı fillerde olduğu gibi; filler cinsel olgunluğa ulaştıklarında sürüden ayrılıyor ve genç gruplara katılıyorlar. Yetişkin mamutun yaşam alanı, Alaska'nın ortasından, Brooks sıradağlarının kuzey tarafında kadar uzanıyordu. Bu sıradağ 68.enlemden Alaska'dan geçiyordu; Batıda Bering Denizinden, doğudaki Beaufort Denizine kadar. Buna göre mamut yaşamı boyuncu olağanüstü bir yolculuk yapıyor: Mesafe dünyamızın çevresinin iki katı kadar. 26 yaşına geldiğinde tüylü mamut göç davranışını yeniden değiştiriyor. Ölümünden bir buçuk yıl kadar önce uzun yolculuklarına son vererek Brooks sıradağlarının kuzeyindeki küçük bir bölgede yaşamış. Azot 15'in izotop değerlerine göre yetersiz beslenen mamut, açlık çekiyordu. Araştırmacılar mamutun kışın sonunda büyük bir olasılıkla açlıktan öldüğünü düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bir-zamanlar-25-milyar-tyrannosaurus-rex-yasiyormus", "text": "Tyrannosaurus rex, Tebeşir devrine ait en iyi incelenmiş dinozor Kuzey Amerika'da gün ışığına çıkarılan çok sayıda fosil buluntular sayesinde, T.rex'in çok hareketli ve dayanıklı olduğu biliniyor. Özel çene yapısı ona en kalın kemikleri bile kolayca kırabilecek kadar güçlü bir ısırma yetisi vermişti. Bu dinozorların en büyük örnekleri 13 metre uzunluğunda ve 9 ton ağırlığındaydı. Bu yırtıcı dinozor hakkında çok şey bilinmesine rağmen o devirdeki sayıları hakkında kesin bir yanıt bulunmuyordu. Fosil buluntularla bunu bilmek pek mümkün değil, çünkü bunlar popülasyonun sadece küçük bir kısmını yansıtıyorlar. Kaliforniya Üniversitesi'nde Charles Marshall ile çalışan kaç T.rex bulunduğunu açıklayabilecek yeni bir yöntem arayışına girdi. Bunun için de biyologların günümüzdeki popülasyon yoğunluğunu tahmin ettikleri bir yöntemden Damuth yasasından- yararlandı. Amerikalı çevrebilimci tarafından geliştirilen bu formüle göre bir türün ortalama popülasyon yoğunluğu, beden kütlesi arttıkça tahmin edilebilir bir şekilde azalmasını şart koşar. Mesela belirli bir bölgede farelerden daha az fil vardır. Bir hayvan ne kadar küçükse ve metabolizması ne kadar yavaş işliyorsa, aynı alanda bu hayvan çok sayıda ve uzun süre hayatta kalabilir. Eğer bir hayvan etçilse ve et beslenme zincirinin en üstünde yer alıyorsa, bu hayvan, düşük trofik seviyedeki otçuldan daha fazla alana ihtiyaç duyar. Bu formül ve T.rex hakkında bilinenlerden yola çıkan araştırmacılar, hesaplamalarıyla bu tahminlerde bulundular: Yetişkinliğe yeni ermiş ortalama bir T.rex 5,2 ton ağırlığındaydı ama daha sonra hızla büyüyerek yaşam alanının en irisi haline geliyordu. T.rex'in fizyolojisi henüz tam olarak bilinmiyor ama beden sıcaklığını en azından kısmen ayarlayabildiği tahmin ediliyor. Fizyolojisi açısından, T.rex olasılıkla sıcakkanlı yırtıcı memeliler ve komodo ejderhaları gibi soğukkanlı etobur sürüngenler arasında yer alıyordu. Araştırmacılar Damuth formülüne karşılık gelen değerlerini ele alarak, yaşam alanlarında kaç tane T.rex'in yaşayabileceğini belirlemişler. Sonuca göre kilometre başına sadece 0,0091 hayvan yaşıyordu ki bu 110 kilometrelik bir alanda bir T.rex demek. Günümüzdeki yırtıcılarla karşılaştırıldığında, T.rex'in nüfus yoğunluğu, kaplanlarınkinin yüzde 16'sı ve aslanlarınkinin sadece yüzde 7'si kadardı. 2,3 milyon kilometrelik yaşam alanına göre hesaplandığında, Tebeşir devri Kuzey Amerika'sında yaklaşık olarak 20.000 T.rex'in yaşadığı tahmin ediliyor. Bununla birlikte araştırmacılar T.rex'in sadece kabaca tahmin edilebilen fizyolojisi nedeniyle sonucun kesin olmadığı sonucun 1.300 328.000 arasında değişebileceğine de dikkat çekiyor. T.rex fosillerinin bulunduğu tüm bölgeler ele alındığında ise sayısı çok daha yüksek çıkıyor. Kalıntılara göre bu tür 68 milyon yıl öncesinden yaklaşık olarak 66 milyon yıl öncesine kadar 2,4 milyon yıl yaşamış olmalı. Bu, ortalama 19 yıllık bir jenerasyon süresiyle kombine edildiğinde yaklaşık olarak 127.000 jenerasyon çıkıyor ortaya. Bu da Tebeşir devrinin sonlarında dünya genelinde 2,5 milyar T.rex'in yaşamış olduğu anlamına geliyor. Fakat fizyolojideki belirsizler yüzünden bu sayı 140 milyon ila 42 milyar yıl arasında da değişebilir diyor araştırmacılar. Her ne kadar hesaplamalar henüz kesin bir sonuç vermese de uzmanlar, Damuth yasasının soyları tükenmiş hayvanlarda kullanılabileceğini söylüyorlar. Mesela fosil arşivinde, belli coğrafyalara uyum sağlamış, ne kadar kısa ömürlü türlerin eksik olduğunu hesaplayabiliriz diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bitki-olmadigindan-eminiz-ama-hayvan-da-diyemiyoruz", "text": "Paris'te bir hayvanat bahçesi, mantar gibi görünen fakat bir hayvan gibi davranan tek hücreli, gizemli bir canlıyı sergilemeye başladı. Hayvanat bahçesinin bağlı bulunduğu Paris Doğa Tarihi Müzesi müdürü, bu canlının bitki olmadığından emin olduklarını fakat bir mantar mı yoksa hayvan mı söyleyemediklerini belirtti. 'Blob' adı verilen organizma beyne sahip olmadığı halde sorun çözme becerisine sahip ; gözleri, ağzı ya da bir midesi olmasa da yiyeceklerini tespit edip tüketebiliyor. Yaklaşık 720 farklı cinsiyette olabilen bu canlı, parçalara ayrıldığında kendini hızlıca iyileştirebiliyor. Organizmaya ismi, 1958 yılında yayınlanan korku filmi The Blob'a atfen verildi. Film, önüne çıkan her şeyi yok eden bir yaratığı konu alıyor. Sıra dışı özelliklere sahip olan blob, protistler gubuna dahil olan cıvık mantarların bir türü. Protistler hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen tek hücreli canlılardır. Cıvık mantarlar ise, mantarlara benzer özellikler taşıyan protist türleridir ve 1000'e yakın türü tespit edilmiş durumda. Cıvık mantarlar, bir araya gelmiş tek hücrelilerden oluşan organizmalar topluluğudur. Parçalara ayrılmaları durumunda kısa sürede tekrar bir araya gelirler. Birbiriyle karşılaşan cıvık mantarlar birleşip tek bir organizma topluluğu haline gelebilir. Bilim insanları, 1958 yapımı The Blob filmine cıvık mantarların ilham verdiğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bitkiler-de-gorebilir-duyabilir-koklayabilir-hatta-karsilik-verebilir-1", "text": "Biz bitkileri bir tür ev eşyası gibi görürüz, oysa bitkiler de yaşam alanları için savaşır, yiyecek arar, avlanır ve kendini savunur. En az hayvanlar kadar canlıdırlar ve belli durumlarda belli davranış biçimleri sergilerler. Jack C Schultz'a göre bitkiler, sadece çok yavaş hareket eden hayvanlardır. 40 yılını bitkiler ile böcekler arasındaki ilişkiyi incelemeye adamış olan Schultz, Missouri Üniversitesi'nde botanik profesörü. Schultz, yapraklı kuzenlerimiz hakkındaki algımıza dikkat çekiyor: Biz bitkileri bir tür ev eşyası gibi görürüz, oysa bitkiler de yaşam alanları için savaşır, yiyecek arar, avlanır ve kendini savunur. En az hayvanlar kadar canlıdırlar ve belli durumlarda belli davranış biçimleri sergilerler. Büyümekte olan bir bitkiyi filme almak ve hızlı çekimde izlemek gerekir; o zaman bitkinin de tıpkı bir hayvan gibi davrandığını görürsünüz diyor Lyon Üniversitesi'nden botanikçi Olivier Hamant. Schultz'a göre, bitkiler bir amaç doğrultusunda hareket eder, bu da onların çevrelerinde neler olup bittiğinin farkında olduğu anlamına gelir. Çevreye doğru tepkiyi verebilmek için şartlara göre değişen, gelişmiş duyu organları vardır. Tel Aviv Üniversitesi'nden Daniel Chamovitz ise bitkilerin duyu organlarının bizimkilerden pek de farklı olmadığına dikkat çeker. Chamovitz, 2012'de yazmış olduğu What a Plant Knows kitabında bitkilerin dünyayı nasıl algıladığını son derece ciddi bilimsel araştırmalara dayanarak anlatır. Chamovitz'in, ilk başta kitabının nasıl karşılanacağı konusunda çekinceleri vardır. Zira bitkilerin görme, koku alma, hissetme ve hatta bilme ile ilgili yetileri hakkında anlattıkları, akıllara 1973'te yayınlanmış olan popüler bir kitabı getirebilirdi. The Secret Life of Plants başlıklı bu kitap, flower power kuşağınca çok tutulmuştu ama bilimsel veriler içermekten uzaktı. Nitekim bitkilerin klasik müziğe pozitif tepki verdiği iddiası, tamamen temelsiz çıkmıştır. 1970'lerden bu yana bitkilerde algı araştırmalarında epey yol alındı. Artık bitkilerin de duyguları vardır iddiasını kanıtlamak yerine, bir bitkinin çevresini niçin ve nasıl algıladığı sorusuna cevap aranıyor. Schultz'un meslektaşları Heidi Appel ve Rex Cocroft ise bitkilerin işitme duyusunu araştırıyorlar. Araştırmalarının amacının bitkilerin niçin sesten etkilendiğini bulmak olduğunu belirtiyor, Appel. Bitki için çevredeki sesin bir Beethoven senfonisi olup olmadığı fark etmez, ama karnı aç bir tırtılın yaklaşma sesi bitki için bambaşka bir hikayedir. Appel ve Cocroft'un deneyleri, tırtılların çıkardığı çiğneme sesine karşı bitkilerin de yapraklarını kimyasal koruyucularla kapladığını gösterdi. Bitkilerin ekolojik anlam taşıyan bir sese ekolojik anlam taşıyan bir yanıtla karşılık verdiğini bulduk diyor Cocroft. Ekolojik anlam, buradaki anahtar kelime. Zürih'teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nden De Moraes ve arkadaşlarının gösterdiği gibi, bazı bitkiler yaklaşan böcekleri sadece işitmekle kalmıyor aynı zamanda bu böceklerin kokusunu ya da çevredeki başka bitkilerin bu böceklere karşı salgıladığı uçucu sinyalleri de algılayabiliyor. Nitekim araştırmacılar, 2006'da bağbozan adlı yabani sarmaşığın tırmanabileceği potansiyel bir bitkiyi koklayarak bulduğunu gösterdi. Bağbozan sarmaşığı, havada kıvrılarak ev sahibi bitkinin gövdesine sarılır ve onun besinlerini emerek tüketir. Aslında - kavram olarak - bu bitkileri bizden ayırt eden fazla bir şey yok. Onlar da tıpkı bizim gibi koku alıyor, işitiyor ve uygun bir davranışla yanıt veriyor. Ama elbette arada önemli bir fark da var. Hayvanlarda ve bitkilerde koku algılama mekanizmasının birbirine ne kadar benzediğini bilmiyoruz, çünkü bitkilerdeki mekanizmalar hakkında bilgimiz eksik. Bitkilerde açık seçik duyu organlarının olmaması, bitkinin duyu mekanizmasını anlamayı zorlaştırıyor. Aslında bu alanda nispeten ileri araştırmalar da yok değil. Örneğin bitkilerin görmek için kullandıkları foto- reseptör araştırmaları gibi. Ama, yetersiz. İşte Appel ve Cocroft, bir bitkinin sese tepki veren kısımlarının hangisi olduğunu bulmayı umuyorlar. Bitkinin sese tepki veren kısmı, bütün bitki hücrelerinde bulunan mekano-reseptör proteinleri olabilir. Bunlar, ses dalgalarının oluşturduğuna benzer mikro- deformasyonları elektriksel ya da kimyasal sinyallere dönüştürebilirler. Araştırmacılar, tam teşekkül etmemiş mekano-reseptörlü bitkilerin böceklerin çıkardığı sese yine de tepki verip vermediğini test ediyorlar. Anlaşılan bitkilerin ille de kulak gibi bir fazlalığa ihtiyacı yok. Bitkilerle paylaştığımız diğer bir yetenek ise, iç algıdır; yani altıncı his dediğimiz ve bedenimizin şu ya da bu parçasının nerede olduğunu bilmemizi, bunlar arasında denge kurmamızı sağlayan yetenek. Bu duyu, hayvanlarda öz olarak tek bir organa bağlı değildir; kaslarla beyinde bulunan mekano-reseptörler arasındaki geri-bildirim döngüsüne bağlıdır, dolayısıyla bitkilerle karşılaştırma daha kolay olur. Her ne kadar moleküler detaylar biraz farklı olsa da, bitkilerin de çevredeki değişiklikleri fark eden ve uygun tepkiyi veren mekano-reseptörleri vardır. Gerçekten de 2015'te yayınlanan bir araştırma, daha derin benzerliklere işaret ediyor, kas dokusunda anahtar bir bileşen olan aktin'in bitkilerin iç algısında oynadığı role dikkat çekiyor. Hamant'a göre, bitki dokusundaki aktin elyafının adeta bir kas gibi davrandığına dair bulgular vardır. Bu yazı HBT'nin 63. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bitkiler-de-gorebilir-duyabilir-koklayabilir-hatta-karsilik-verebilir-2", "text": "Bitkilerde duyu organları konusunda yapılan araştırmalar ilerledikçe, araştırmacılar, hayvanlarla derin paralelliklere işaret eden ve tekrarlayan kalıplar bulmaya başlamıştır. Örneğin 2014'te Lozan Üniversitesi'nden bir ekip, Arabidopsis bitkisine saldıran tırtılın, elektriksel aktivite dalgasını tetiklediğini gösterdi. Aslında bitkilerin elektrik sinyalleri vermesi yeni bir fikir değildir, daha 1874'te fizyolog John Burden-Sanderson, sinek yiyen Venüs bitkisinin faaliyetini açıklayan bir mekanizma olarak bundan söz etmişti. Burada asıl şaşırtıcı olan, adına glutamat reseptörleri denen moleküllerin oynadığı roldür. Glutamat, bizim merkezi sinir sistemimizdeki en önemli nöro-transmitter'dir. Ve bitkilerde de aynı rolü oynar - tek bir farkla ki, bitkilerin merkezi sinir sistemleri yoktur. Prag, Karl Üniversitesi'nden Fatima Cvrckova Moleküler biyoloji ve genom bilimi , bitkilerle hayvanların birbirine çok benzeyen ve şaşırtıcı biçimde sınırlı sayıda moleküler yapı taşı içeren bir setten oluştuğunu gösteriyor diyor. Elektriksel iletişim, iki farklı biçimde evrilmiştir, her aşamada da bundan bir buçuk milyar yıl kadar önce hayvanlarla bitkilerin arasındaki ayrılmaya götüren yapı taşları setini kullanmıştır. Evrim, iletişim için belli sayıda potansiyel mekanizmaya yol açtı, farklı yollardan da gidilse, varılan nokta hep aynı diyor Chamovitz. Bu tür benzerliklerin varlığını fark etmek ve görünenin aksine bitkilerin içinde bulundukları dünyayı duyumsadıklarını tespit etmek, bitki zekası konusunda ciddi iddiaların ortaya konmasına yol açmış; hatta başlı başına yeni bir disiplin doğurmuştur. Bitki Nöro-Biyolojisi adı verilen bu yeni disiplinin doğmasındaki anahtar faktörlerden biri, bitkilerin gönderdiği elektrik sinyalleridir. Günümüzün bitki araştırmacıları, geleneksel olarak bitki dışı kabul edilen bellek, öğrenme ve problem çözme gibi alanlarda araştırmalar yapmaktadırlar. Bu düşünce biçimi, İsviçre'de kanun koyucunun bitkilerin onurunu koruma amaçlı ana esaslar geliştirmesine dahi yol açmıştır. Halen pek çok kişi, bitki zekası ve bitki nörobiyolojisi gibi terimleri bir mecaz olarak görüyor olsa bile, bu terimlere yönelik çok sayıda eleştiri de vardır. Chamovitz de, eleştirenler arasında yer alıyor. Bitkilerin akıllı olduğunu mu düşünüyorum? Bitkilerin karmaşık olduğunu düşünüyorum diyor Chamovitz. Ve ilave ediyor: karmaşıklık ile zekayı birbirine karıştırmamak lazım. Dolayısıyla, bitkileri antropomorfik terimlerle tasvir etmek düşüncelerimizi paylaşmak için işe yarasa da, bunun sınırları vardır. Buradaki tehlike, sonunda bitkileri hayvanların altında bir versiyon olarak görmektir ki, bu da gerçeği hiç anlamamak olur. Biz bitki bilimciler, bitki araştırmalarının sonuçlarını kamuoyuna sunarken, bitki ve hayvan yaşam tarzları arasındaki benzerliklerle farklılıklardan söz etmeyi severiz diyor Fatima Cvrckova. Ne ki, hayvan temelli mecazlar kullanmanın, bir takım sorunları da beraberinde getirdiğini düşünüyor. Bitkiler, ne yapmaya ihtiyaçları varsa, tam da onu yapmak için olağanüstü donanımlılardır. Belki bir sinir sistemleri, beyinleri ya da karmaşıklıkla ilişkilendirilen başka özellikleri yoktur, ama başka becerileri vardır. Örneğin Arabidopsis gibi bitkiler, gözleri olmadığı halde, en az 11 tip foto-reseptöre sahiptir. Oysa insanda yalnızca dört foto-reseptör vardır. Bunun anlamı, bu bitkilerin görme becerisinin bizimkinden bir anlamda daha karmaşık olduğudur. Bitkilerin öncelikleri farklıdır ve duyu organı sistemleri de bunu yansıtır. Dolayısıyla bitkiler her ne kadar hayvanlarla aynı zorluklarla karşı karşıya olsalar da, duyu organı ihtiyaçları aradaki farka göre biçimlenmiştir. Bitkilerin kökünün olması - yani hareket edememeleri - çevrelerine bizden daha hakim oldukları anlamına gelmelidir diyor Chamovitz. Bitkilerin dünyayı nasıl algıladığını tam anlamıyla değerlendirebilmek için, bilim insanlarının ve halkın, bitkilerin ne olduğunu kavramaları gerekir. Hamant, bir tehlikeye işaret ediyor: Biz bitki araştırmacıları, bitkileri hayvanlarla mukayeseye devam edecek olursak, bitkilerin değerini gözden kaçıracağız. Bitkilerin sırf insanın besin kaynağı ve biyo-yakıttan ibaret olmadığını, aslında başlı başına hayranlık uyandırıcı, ilginç, egzotik canlılar olduğunu anlamamızı istiyorum diyor Fatima Cvrckova. Böyle bir tutum herkesin yararına olacaktır. Genetik, elektro-fizyoloji ve transpozonların keşfi, bitki araştırmaları ile başlamış olan çalışmalara sadece birkaç örnektir. Ve hepsi de, bütün olarak biyoloji bilimi için devrim niteliğinde olmuştur. Diğer taraftan, bitkilerle ortak özelliklerimizin olduğunun farkına varmak, bizlerin sandığımızdan çok daha bitkimsi olduğumuzu ve aynı şekilde bitkilerin de normal olarak varsaydığımızdan çok daha fazla hayvansı olduğunu kabul etmemiz için bir fırsattır. Belki de sandığımızdan daha mekanik bir yapıya sahibizdir diyor Chamovitz. Bitkilerle aramızdaki benzerliklerin bize bitkilerin şaşırtıcı karmaşıklığını kavratması ve yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerini birbirine bağlayan ortak etkenleri görmemizi sağlaması gerektiğini vurguluyor. Bu yazı HBT'nin 64. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bizi-insan-yapan-genler-hangileri", "text": "Kalıtımımızdaki 3 bin bölge diğer memelilerden farklı. Son araştırmalar, bu bölgelerden yarısının beyin gelişimi üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Bilim insanları bu bölgelerin en azından, dolaylı olarak insanın öğrenme yetisinden sorumlu olabileceğini düşünüyorlar. Kısaca HARs olarak isimlendirilen Human Accelerated Regions bölgeleri, insan genomundaki parçalardır ve tüm omurgalılarda bulunuyor. Fakat insanda farklı biçimlenmiş olması bu kalıtım bölgelerindeki evrimin kısa bir zaman öncesine kadar etkin olduğunun kanıtı. Harvard Üniversitesi'nde Christopher Walsh yönetiminde çalışan ekip, bu bölgeleri ayrıntılı bir şekilde inceleyebilmek için inovatif bir teknoloji geliştirdi. Buna özellikle de insan ve farenin hücrelerinde HARs'ların etkisinin test edilmesi de dahil. Sonuçlara göre sinir hücrelerindeki HARs'ların yarısı etkin ya da sinir sisteminin gelişiminde etkililer. Bilim insanları örneğin, hücre tipine ve organizmaya göre farklı davranan, HARs tarafından ayarlanan PPP1R17 genini tespit ettiler. Söz konusu gen, nörolojik gelişimi yavaşlatıyor ki bu özellik insanı diğer primatlardan farklı kılıyor. Araştırma beyin araştırmalarındaki karmaşık verilerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olması açısından önemli. Bizi insan yapan tek bir gen yok. Veriler beyindeki evrimin düzinelerce kalıtım bölgesinde değişime yol açtığını gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bizi-insan-yapan-mutasyonlar", "text": "İnsanlık tarihinin başlarında çok çeşitli öncü ve ilkel insan türleri vardı, ama sadece Homo sapiens hayatta kalarak, gezegenimizdeki tek insan türü olmaya başardı. Peki ama niçin? Atalarımızı bu kadar başarılı kılan neydi ve öncülerinden, çağdaşlarından farkı neydi? Bu soru şimdiye dek sadece ana başlıklarıyla açıklanabildiği gibi tipik insani özelliklerin genetik temeli de kısmen karanlıkta kalmıştı. Ancak bilindiği kadarıyla evrim düz bir çizgide ilerlemedi. Türümüzü belirleyen anatomik özellikler, tek bir paketle ve tek bir yerde değil, kademeli olarak tüm Afrika'yı içine alan bir mozaik içinde ortaya çıktı. Fosiller örneğin çeşitli ilkel insanların, kısmen de olsa modern insanın anatomisine sahip olduklarını gösteriyor. Hatta Homo sapiens için eşsiz sayılan davranış özellikleri ve zihinsel yetiler bile Neandertal gibi yakın atalarımızda da tespit edildi. Bunlara örneğin kaya sanatı, takı veya ölü gömme ritülelleri de dahil. İlk insan çeşitliliği antropologları şaşırttığı gibi tam tersi olarak bazı Homo sapines fosillerinde de arkaik özellikler görüldü. Barselona Üniversitesi'nden Alejandro Andirko ve ekibi kalıtım karşılaştırmalarıyla Homo sapiens'in genetik evrimini, bizi insan yapan ve bizi diğer hominidlerden ayıran genlerin ne zaman geliştiğini araştırdı. Araştırmacılar bunun için günümüzde dünya genelinde yaşayan insanlarda yer alan, 4,4 milyon nokta mutasyonunu kapsayan gen varyantlarını içeren veri bankalarını incelediler. Bu gen varyantları arasından araştırmacılar High-Frequency gen varyantlarına odaklandılar. Bu gen bölgeleri sadece Homo sapiens'de görülen mutasyonlarla dikkat çeker. Andirko ve ekibi karşılaştırmalı analizler ve özel bir algoritma yardımıyla, bu gen varyantlarının ne zaman ortaya çıktığını ve bunun Homo sapiens evriminin kronolojik temel taşlarıyla ne şekilde ilişkili olduğunu belirledi. Sonuç şöyle: Atalarımız iki kez genetik değişim aşaması geçirmiş. Birincisi 300.000 yıl kadar önce diğeri ise 90.000-40.000 yıl önce. Ekip ayrıntılı analizlerle bu gen varyantlarından bazılarını belirleyerek hangi fonksiyonları ve organları etkilediğini öğrenebildi. Bunların arasında kemik dışında, kaslar ve hormon metabolizması ve beyin gibi diğer anatomik özellikler de yer alıyor. Yeni genleri içeren ilk pik 300.000 yıl kadar önce, yani Homo sapiens'in, Homo'nun diğer temsilcilerinden ayrıldığı bir tarihte yaşanmış. Atalarımız da o tarihlerde, her şeyden önce çıkıntılı bir çene olmaksızın düz bir yüzle birlikte modern insanın diğer anatomik özelliklerini de kazanmışlar. Bu açıdan bakıldığında 2017 yılında Fas'taki Jebel Irhoud buluntu yerinde gün ışığına çıkarılan fosil, en eski Homo sapiens. Aynı tarihte ortaya çıkan gen varyantları, gelişmekte olan Homo sapiens'e yeni yetenekler ve davranış biçimleri kazandırmış olabilir. Bununla ilgili kanıtları araştırmacılar, beyindeki ağları tetikleyen gen varyantlarında buldular. Bu şekilde kazanılan yeni yetenekler sayesinde atalarımız, çevre koşullarına daha iyi uyum sağlamış olabilir diyor araştırmacılar. Çok sayıda yeni gen varyantlarıyla kendini gösteren ikinci evre, 90.000-40.000 yıl önce yaşanmış. Bu evre Homo sapiens'in Afrika'ya terk ederek diğer kıtalarda yerleşmesine denk geliyor. Gen varyantlarının fonksiyonel analizlerinden anlaşıldığı üzere atalarımız özellikle de yeni zihinsel ve eşgüdümsel yetenekler geliştirmişler. Yaklaşık olarak 50.00 yıl önce ortaya çıkan bazı mutasyonlar, beynin iki yarım küresini birbirine bağlayan korpus kallozumun önemli ölçüde büyümesine neden olmuş. Aşağı yukarı aynı tarihte, beyincikteki boz beyin maddesinin hacmini artıran gen varyantları da ortaya çıkmış. Uzun süredir düşünülenin aksine, beyincik sadece hareket kontrolü ve koordinasyonundan sorumlu değil, aynı zamanda dikkatten, karar vermeye kadar birçok üst beyin fonksiyonunda da önemli bir rol oynuyor. Araştırmacılara göre sonuçlar, genetik yenilikler, Homo sapiens'in evriminin nasıl ve ne zaman şekillendiğini gösteriyor. Bununla birlikte modern insanın ortaya çıkışının sadece bir veya birkaç genin sonucu olmadığı da bir gerçek. Bunun yerine birçok küçük değişiklik ve bunların belirli zamanlarda birikmesi bizi günümüzde olduğunuz insan haline getirmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bonobo-maymunlari-evlatlik-ediniyorlar", "text": "Araştırmacılar Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Bonobo maymunlarının diğer gruplardan evlat edindiklerini gözlemlediler. Hiçbir akrabalık bağı bulunmayan iki yavruyu evlatlık edinen iki dişi maymun, yavruların bakımlarını üstlenerek, yemeklerini de onlarla paylaşıyor. Kyoto Üniversitesi ve Durham Üniversitesi bilim insanları bu bakımın, Bonobo maymunlarında yavrularla olan güçlü bağların ve kendi grupları dışındaki bireylere gösterdikleri hoşgörünün bir kanıtı olduğunu söylüyorlar. Yabani hayvanlarda dişiler genelde akraba oldukları yetimleri ya da yavru bakımını geliştirmek için başka yetimleri evlat edinirler. Bu açıdan bakıldığında hayvanlarda evlatlık edinme daha çok dişinin kendi çıkarına olduğu söylenebilir diyor Durham Üniversitesi'nden Marie-Laura Poiret. Fakat Kongo'da izlenen Bonobo maymunları ve evlat edinilen yavrular arasında herhangi bir akrabalık bağı olmadığı gibi iki dişi maymunun da kendi yavruları vardı. Bu yüzden Bonobo maymunlarda görülen bu davranış şaşırtıcı bulundu. 'Bu davranış belki insanın evlat edinme isteğine de açıklık getirebilir' diyor Poiret. İnsanlarda evlatlık edinme başkalarına özverili davranmak olarak anımlanabileceği gibi, hiçbir bağı olmayan bir insana duygulara bağlı olarak ilgilenme isteği olarak açıklanabilir. Bonobo maymunları ve şempanzeler insanın en yakın akrabaları. Bonobolar sadece Kongo nehrinin güneyindeki sık ormanlık bölgede yaşıyorlar ve özellikle de avcılar ve Bonobo eti ticareti nedeniyle büyük bir tehdit altındalar. Dünya Doğayı Koruma Birliğine göre bölgede 15.000 20.000 Bonobo yaşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/boy-ile-ilgili-genin-kesfi-evrimin-bir-gizi-daha-cozuldu", "text": "Afrika'nın yağmur ormanlarında yaşayan avcı- toplayıcı topluluklar, gezegenin en küçük yapılı insanları arasında yer alıyor. Yetişkin bir erkeğin boyu nadiren 1.50 metreyi buluyor. Bu da dünya ortalamasından 25 cm kısa oldukları anlamına geliyor. Bölge dışında yaşayan insanların Pigme adını taktığı Afrikalı avcı-toplayıcı topluluklar, Orta Afrika'nın sık ağaçlıklı ormanlarında yaşıyor. Yaşamlarını yabani meyve ve ot toplayarak, balıkçılık yaparak, maymun ve antilop avlayarak sürdürüyorlar. Bu insanların en belirgin özellikleri görece olarak küçük bir cüsseye sahip olmaları. Pigme adı, eski Yunancada cüce anlamına gelen bir sözcükten türetilmiştir. Bazı antropologlar bu grubun bu kadar kısa boylu ve ufak tefek olmalarının kendilerine büyük bir avantaj kazandırdığını düşünüyor. Özetle, bu sıcak ve nemli ortamda, ter dökerek kendini soğutması gereken cüssenin küçük olması biyolojik avantaj sağlıyor. Fakat diğer bilim insanları aynı fikirde değil. Onlara göre kısa boylu olmaları tamamen bir tesadüf. Afrika yağmur ormanlarında yaşayan insanlar çok uzun süredir, başta hepatit B ve C gibi çeşitli enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bu insanları korumak üzere evrilen genler, düşük düzeyli büyüme hormonları ile ilgiliydi. Bu tartışmaya son noktayı koymak için Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nden bilim insanları 300 Afrikalı avcı toplayıcıdan alınan kan ve tükürük örneklerinden oluşturulan DNA veri tabanından yararlandılar. Bu 300 avcı-toplayıcı Afrikalı, Kamerun, Gabon ve Uganda'da yaşıyordu. Ayrıca yağmur ormanlarının dışında yaşayan ve tarımla uğraşan 300 Afrikalıdan daha örnekler alındı. Bütün bu veriler bir bilgisayar algoritmasından geçirildi. Algoritma DNA'ların şans eseri mi oluştuğunu, yoksa doğal seçilim sonucu mu oluştuğunu kesin olarak anlıyordu. Ortaya çıkan sonuç, beklemedikleri kadar ayrıntılı bilgiler içeriyordu: Avcı-toplayıcı popülasyonların hemen hemen hepsinin DNA'sının 8. kromozomunda doğal seçilim izini taşıyan bir işaret vardı. Oysa tarımla uğraşanlarda böyle bir işaret yoktu. TRPS1 adı verilen geni düzenleyen genetik bölge, iskelet gelişiminde çok önemli bir rol oynuyordu. Araştırmayı yürütenler doğal seçilimin, bu grupta kısa boylu olanları kayırdığı sonucuna vardılar. İleri araştırmalar boy ile ilgili olmayan genlerde de doğal seçilimin izlerine rastladılar. Bu genler çeşitli virüslere karşı koruma sağlayan proteinlerden sorumluydu. Aynı TRPS1'de olduğu gibi bu genler de avcı-toplayıcılarda belirginken, tarımla uğraşanlarda yoktu. Çalışma Current Biology isimli bilim dergisinde yayımlandı. Bu bulgulara göre ufak tefek olmak ve virüslere karşı sağlam bir koruma kalkanına sahip olmak, Afrika'nın yağmur ormanlarında yaşayan avcı-toplayıcıları için çok kritik bir uyumdu. Pasteur Enstitüsü'nden araştırma lideri genetikçi Lluis Quintana-Murci bu çalışmanın ilerde bu spesifik popülasyon için daha etkili ilaçlar geliştirilmesine yardımcı olacağını düşünüyor. Santa Barbara'daki Kalifornia Üniversitesi'nden antropolog Thomas Kraft bu çalışmanın ortaya çıkarttıklarını şöyle yorumluyor: İnsanların boyu ve virüslere dayanıklılık, evrimin birbirinden bağımsız olarak yürüttüğü iki ayrı hedefidir. Kraft ileri çalışmalarla bu evrimsel baskının modern avcı-toplatıcı topluluklarda hala etkili olup olmadığını araştırmayı planlıyor. Londra'daki Francis Crick Enstitüsü'nden popülasyon genetikçisi Pontus Skoglund, bu spesifik uyum yeteneğinin nerede ve ne zaman ortaya çıktığı ile ilgili daha fazla bilgi edinmek istediğini dile getiriyor. Bugün avcı-toplayıcı yaşam tarzını benimseyen çok fazla insan yok diye konuşan Skoglund, Bu araştırmalar geçmişte olan önemli süreçlerle ilgili yararlı bilgiler sunacak diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/bulgaristanda-avrupanin-en-eski-homo-sapiensi-bulundu", "text": "45.000 yıl kadar önce Avrupa'da büyük bir değişim yaşandı: 250.000 yıldır bu coğrafyada hakim olan Neandertal iyice azalmaya başladı ve onun yerini Afrika ve Yakındoğu'dan göçen Homo Sapiens aldı. Fakat türümüzün Avrupa'ya tam olarak ne zaman geldiği ve yayıldığı buluntuların yetersizliği nedeniyle bilinmiyordu. Bugüne kadarki en eski Homo sapiens kalıntısı, Romanya'daki Pestera cu Oase mağarasında bulunan 41.000 yıllık çene kemiğiydi. Erkeğe ait olan kalıntının DNA'sından ise büyük büyük dedesinin bir Neandertal olduğu da anlaşılmıştı. Hublin'in meslektaşı Helen Fewlass, hayvan ve insan kemik kalıntılarının yaşını radyo karbon tarihlendirme sistemiyle belirledi. Kalıntılar 45.820 43.650 yıllık. Hatta bazı aletlerin yaşı 47.000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Böylece araştırmacılar Avrupa'daki en eski Homo sapiens kalıntılarını bulmuş oldular. Atalarımızın 45.000 yıl önce Avrupa'ya geldiği artık kesin. Yani Romanya'daki mağara buluntularının kanıtladığından çok daha önceleri. Homo sapiens'in Avrupa'da sanılandan daha önce var oluşu diğer bir soruya da yanıt getirdi: Bulunan taş aletler hangi insan türüne ait? Kimilerinin Neandertal insanına ait olduğu biliniyordu. Bacho-Kiro Mağarası'ndaki buluntuların özelliği, kemik aletlerin ve kişisel takıların çeşitliliği ve bolluğu Araştırmacılar aşı boyasıyla renklendirilmiş aletler, fildişinden yapılma bir boncuk ve üzeri kazıma bezeklerle süslenmiş mağara ayısı dişleri buldu. Bu aletlerin işleniş biçimi Neandertallerin Üst Paleolitik dönemi ve Homo sapiens'in İlk Neolitik dönemi arasındaki geçiş evresi buluntularına çok benziyordu. Fakat Bacho-Kiro Mağarası'ndaki aletler Neandertaller tarafından değil Homo sapiens'ler tarafından üretilmişti ki bu da atalarımızın bu modern kreasyonlarının büyük bir kısmından sorumlu olduklarını kanıtlıyor. New York Üniversitesi'nden Shara Bailey bu buluntular ve Neandertal buluntu yerindeki kalıntılar arasındaki benzerlikler iki popülasyon arasındaki etkileşimle ortaya çıkmış olmalı. Yani son Neandertaller bu tekniği Homo sapiens'ten çalmışlardı diyor. Bilindiği kadarıyla Doğu Avrupa'da bu iki insan türü binlerce yıl boyu ilişki içinde yaşamışlardı. Bu yüzden birbirlerini kültürel olarak da etkiledikleri düşünülebilir. Bu da Neandertallerin kaybolmalarından kısa bir süre önce niçin yeni teknikler geliştirdiklerini de açıklıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/buyuk-beyinli-canlilar-daha-uzun-esniyor", "text": "Esneme, maymundan kuşlara kadar birçok canlıyla paylaştığımız bir davranış. İnsanların ve birçok diğer canlının bazen derin soluk alabilmek için niçin ister istemez esnemek zorunda kaldığı konusunda biyologlar arasında görüş ayrılığı var. Esneme genelde yorgunluğun veya can sıkıntısının işaretidir. Bir teze göre esneme sayesinde kan dolaşımına daha fazla oksijen pompalanır. Fakat birçok araştırmadan öğrendiğimiz gibi esnemek bulaşıcıdır da ve bu açıdan bir gruba ait olmak anlamında da yorumlanabilir. Yeni bir teze göreyse esnemek beynin kan dolaşımını iyileştirdiği gibi aynı zamanda serinletiyor da. Çünkü düşük sıcaklıklarda beynin daha iyi çalıştığı düşünülüyor. Andrew C. Gallup ile çalışan ekip 2011'de bu tahminle ilgili kanıtlar sunmuştu. Küçük beyinli ve beyin kabuğunda daha az nörona sahip hayvan türleri ortalama olarak daha çok beyin hücresine sahip primat gibi türlere kıyasla daha kısa esniyor. Yine ortalama 6 saniyenin üzerindeki esneme süresiyle insan, en uzun esneyen canlıların başında geliyor. İnsanı 6 saniyeyle fil takip ediyor. Farelerin esneme süresi ise 1,5 saniyeden kısa. Araştırmacılara göre beden boyu ve anatominin, ölçülen farklılıklarla bir ilgisi bulunuyor. Daha büyük bir beynin serinlemek için daha fazla temiz havaya ihtiyacı var diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/buyuk-beynimizi-minik-bir-mutasyona-borcluyuz", "text": "İnsanoğlu en yakın akrabalarına kıyasla niçin çok daha büyük bir beyne sahip? Bu sorunun yanıtını bulmak için karmaşık düşünce organımızın büyümesine yine aynı karmaşıklıkta bir genetiğin neden olduğunu düşünebiliriz. Ama olay gerçekte çok daha basit. Beynimizin büyük olmasından ARHGAP11B isimli tek bir gen sorumlu. Max-Planck Moleküler Hücre Biyolojisi Enstitüsü bilim insanları, heyecan verici bir keşif yaptı: Bu gendeki tek bir baz çiftinin değişmesi daha büyük bir beynin gerekliliği olan daha fazla beyin kök hücresinin oluşmasına yol açmış. Evrim sürecinde belli başlı genler, beynin gelişimi sırasında daha fazla sinir hücresi oluşturacak şekilde değişmiş ve büyük beyin genişlemeye başlamış. Bu durum insanlara konuşma veya düşünce gibi daha yüksek bilişsel yetiler kazandırmış. Wieland Huttner ve ekibi daha önceleri de beynimizin büyümesinden ARHGAP11B geninin sorumlu olduğunu göstermişti. Araştırmacılar, bu genin sadece insanda ve Denisova ve Neandertal gibi soyları tükenmiş olan en yakın akrabalarımızda bulunduğunu kanıtlamışlar. Bu gen beyin kök hücrelerini çoğalmaları için uyararak, daha fazla sinir hücresi oluşturmalarını sağlıyor. İnsana özgü ARHGAP11B geni her yerde bulunan ARHGAP11A geninin beş milyon yıl kadar önce, iki evrim çizgisinin birbirinden ayrılmasından sonra kısmen kopyalanması sonucunda oluşmuş: Bunlardan biri modern insanın, Neandertal ve Denisova insanının, diğeriyse şempanzeninkiydi. Fakat beynin hızla büyümesi daha sonra yaklaşık 1,5 milyon yıl önce başlamış. Peki bu süreçte ARHGAP11B genin nasıl katkısı oldu? Bu gen sadece insana özgü olmakla kalmayıp, ARHGAP11A geninde bulunmayan ve yalnızca insanda bulunan 47 aminoasidin bir sekansını da sahip. Bu özel sekans ARHGAP11B-DNA'sının ARHGAP11B proteinine çevrilmesi sırasında kodonun kayması sonucunda oluşur. Bu, ARHGAP11B'nin mesajcı-RNA'sında, ARHGAP11A'dan 55 daha az nükleotide sahip olmasıyla ilgilidir. Eksik olan 55 nükleotidin beş milyon yıl önceki kısmi gen kopyalanması sırasında kaybolduğuna dayanan eski tahminin aksine, Huttner ve ekibi, bu 55 nükleotidin ARHGAP11B geninde bulunduğunu ve ARHGAP11B'nin mesajcı-RNA'sının oluşumu sırasında ARHGAP11B'den çıkarıldığını tespit etmiş. Bunun nedeni minik bir ayrıntıda gizli: ARHGAP11A'dan farklı olarak ARHGAP11B-DNA'sının belli bir bölgesinde tek bir baz çifti değişmiş. Bu çok küçük bir değişim sayılır, sonuçta insan kalıtımında üç milyarı aşkın baz çifti var. C bir G'ye dönüşmüş ve bu değişim eninde sonunda çok büyük sonuçlar doğurmuş. Bu değişim sayesinde 55 nükleotidin, ARHGAP11B'nin mesajcı RNA'sından çıkaran ve insana özgü sekansının, ARHGAP11B proteinindeki 47 aminoasitle oluşmasını sağlayan bir sinyal oluşmuş. İşte bu değişim çok daha sonra, tahminlere göre insana giden çizgide yaklaşık 1,5 milyon - 500.000 yıl önce meydana gelmiş. Beyin kök hücrelerinin çoğalışını incelemek isteyen araştırmacılar ARHGAP11B'nin beş milyon yıl önceki varyantını geliştirmişler. Bu şekilde bu gen varyantının G yerine C'nin bulunduğu istisnası dışında modern insandaki gen varyantıyla özdeş olduğu görülmüş. Ve sonuç: İlkel ARHGAP11 B proteininde, beyin kök hücrelerinin çoğalmasını sağlayan, insana özgü sekansta bulunan 47 aminoasit eksik. Bununla birlikte tek bir baz çiftindeki değişimin beyin kök hücrelerinin farklı davranışına ve büyük beynin önemli ölçüde büyümesine neden olmuş olması araştırmacılar için bile sürpriz olmuş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/buza-direncli-penguenler", "text": "Penguenler, büyük çoğunlukla Güney Yarımküre'de yaşayan kuşlardır; onları bilmeyen olmasa gerek. Belgesellerde buz üstünde kayarken veya neredeyse donma noktasında olan denizlerde yüzerken görürüz onları. Gene de, dünyanın en soğuk iklimlerinden birinde yaşamalarına rağmen, vücudu buz tutmuş penguenlere pek rastlamayız. Journal of Physical Chemistry C'de yayınlanan bir çalışma, penguenlerin tüylerinin neden buz tutmadığını açıklıyor ve tüylerden ilham alarak nasıl buz tutmayan malzemeler geliştirilebileceğini gösteriyor. Humboldt penguenlerinden alınan tüy örnekleri yüksek çözünürlüklü elektron mikroskopu yardımıyla incelendiği çalışma, gözümüzle gördüğümüz tüyden en küçük parçasına kadar tüylerin hiyerarşik bir yapıda örgütlenerek suyun buz tutmasını engellediğini ortaya koyuyor. Tüylere daha yakından bakıldığı zaman, onların aslında bir sürü daha küçük tüyden oluştuğu ve bu ufak tüylerin hem engebeli yüzeyi nedeniyle suyla iyi temas etmediği hem de hapsettikleri küçük hava kabarcıkları sayesinde suyun donmasını engellediğini belirtiyor araştırmacılar. Elektron mikroskobu ile daha ince detaylara bakıldığında ise, bu ufak tüylerin çok sayıda küçük engebeler içerdiği gözlemleniyor. Bu küçük engebeler, minik hava kabarcıklarını tutup ısı yalıtımı sağlamakla birlikte, su damlacıklarının tüy yüzeyinde tutunamamasına sebep oluyor. Bu sayede su, tutunacak bir yüzey bulamadığı için tüyler üzerinde donmuyor. Tüylerin yapısından ilham alarak, buz tutmayan malzemeler geliştirmek de mümkün. Polyimid adı verilen bir malzemeden geliştirilen nanofiberler, aralarındaki mesafeye bağlı olarak suyun yüzeyde tutunmasına izin vermeyebiliyor. Fiberler arasındaki uzaklığı değiştirerek geliştirilen malzemenin buz tutmama özelliğine sahip olduğu da araştırmada belirtilen sonuçlardan. Çalışma, günlük hayatta buz oluşumunun istenmediği pek çok yerde kullanılabilecek yeni malzemelerin geliştirilmesinde öncü rol oynayabilir. - Wang, S., ve digerleri. J. Phys. Chem. C, DOI: 10.1021/acs.jpcc.5b12298"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cagdas-kimyanin-kurucusu-antoine-lavoisier-biyografisi-idami-ve-anekdotlar", "text": "Çağdaş kimyanın kurucusu Antoine Laurent Lavoisier, Parisli zengin bir ailenin oğluydu. Aile geleneklerini izleyerek hukuk eğitimi gördü; ama kafa sında hukukun üstünlüğünden ziyade matematik, gökbilim ve botanik bilimleri vardı. 1764'te Paris sokaklarının aydınlatılmasına yönelik bir projeyle birinci oldu ve Fransız Bilim Akademisi'nden altın madalya kazandı. İlk araştırmasını 1765'te yayınlayan Lavoisier, 1768'de 25 yaşında kimya alanında yaptığı çalışmalarla Fransız Bilim Akademisinin bir üyesi olmayı başardı. 18. yüzyılda kimya, henüz simyanın etkisi altındaydı. Ne var ki, kimyacıların da belirli bir amaçları yoktu ve bu alanda önemli bir gelişme sağlanamamıştı. Lavoisier, kimyayı yeni baştan düzenlemeye karar verdi. 1773 yıllarında tuttuğu bir defterinde sözünü ettiği gibi, 'fizikte ve kimyada bir devrim getirmesi kaçınılmaz olan, bir dizi deneye' girişti ve sonunda başarıya ulaştı. Lavoisier'nin kimyaya en ünlü katkısı, yanan maddenin oksijenle birleştiği yanma olayının doğasını sergilemesi (1775) oldu. Lavoisier'nin yeni sistemi, yeni kimyasal elementler kavramına dayanıyordu. Bu elementler, daha yalın maddelere ayrıştırılmamış maddeler olarak tanımlandı. Böylece Lavoisier, daha önce kabul edilen dört ya da daha az maddeye karşılık, 55 element bulunduğunu kabul ediyordu. C. L. Berthollet, A. F. De Fourcroy ve L. B. Guyton de Morveau adlı üç arkadaşıyla birlikte, bu elementlerden oluşan birçok bileşik için yeni bir terimleme yaptı . Oksijen ve hidrojeni gerçeğe uygun biçimde tanımlayarak ikisini modern isimleriyle kimyaya kazandıran, element ve bileşik arasında farkı açıklayan, Kimya Bilimine Giriş adlı kitabıyla kimya bilimine sağlamlık, açıklık ve bir yöntem kazandırıp onu modern çağa taşıyan, Avrupa'da kimya biliminin mimarı olan, bugün bilinen 110 elementin 20'sini belirleyen Lavoisier'in önerdiği ve çok geçmeden kabul edilen yeni sistem, kimya alanında çeşitli çalışmaların başlatılmasına yol açtı. Nitelik ve nicelik olarak çözümlenecek binlerce madde vardı ve sonuçlar, Lavoisier'nin terimleriyle yazılacaktı. Bundan yaklaşık yirmi yıl sonra Dalton'un atom kuramının ortaya konuşu, söz konusu sonuçların daha da kesin bir biçimde dile getirilmesine olanak sağladı ve modern kimya sağlam temellere oturtuldu. Lavoisier'in bilim dünyasında tanınması yanma olayına ilişkin yapmış olduğu çalışma ile gerçekleşmiştir. Bugün modern kimyanın sahip olduğu pek çok kural ve düzen Lavoisier tarafından geliştirilmiştir. Filojiston kuramı ilk defa Johann-Joackin Becher (1635-1682) tarafından ortaya atılmış, Georg-Ernst Stahl (1660-1734) tarafından geliştirilmiş ve oksijenin bulunuşuna kadar, yaklaşık çeyrek yüzyıl kimyada etkin olmuştur. Bu kurama göre, yanma olayında nesne filojiston denen fakat ne olduğu bilinmeyen bir madde açığa çıkarmaktaydı. Her ne kadar çoğunluk tarafından kabul edilse de bazı bilim adamları tarafından havanın gerekliliği öne sürülerek bu kurama karşı çıkılmaktaydı. Bu yorulmak bilmez araştırmacı, yalnızca kimya ile de yetinmedi. Bilimsel olarak ilgi duyduğu konular arasında en önde geleni, soluk alıp verme süreciydi. Lavoisier, solunum sırasında oksijen alınıp, karbondioksit verildiğini belirledi. Nefes almanın karbon ve hidrojenin yavaş yanmasıyla meydana geldiği ve bunun mum veya gaz lambasındaki yanmanın benzeri olduğunu ortaya çıkaran Lavoisier, kullandığı kalorimetrelerle kimyevi reaksiyonların ısısını ölçtü. Bunlarla da kalmadı ve calx adlı kızarıklıkların da hava-metal birleşimiyle oluştuğunu keşfetti. Calxların oluşuğu reaksiyonlar sırasında sonradan oksijen ismini verdiği bir gaz çıktığını tespit etti. Daha önce oksijeni keşfederek ona yetkin gaz adını veren ünlü kimyager Priestley'le Paris'te buluştu. Ondan sonra cıva üzerindeki deneyleri sırasında buldu; bu yetkin gazın özelliklerini dinledikten sonra, Priestley'in deneylerini sürdürdü. Ancak Lavoisier, yanmadan sonra oluşan cıva oksidi tarttıktan sonra Priestley'den bir adım daha ileri giderek cıva oksidi daha fazla ısıttı. Kora dönüşen kırmızı oksidin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye cıva taneciğiyle bir miktar elastik akacı kaldığını saptadı. Elde kalan bu madde, Priestley'in yetkin gaz diye isimlendirdiği maddeydi. Kapta kalan bu maddenin ağırlığının, civanın ilk aşamada ısıtılmasından azalan hava ağırlığıyla eşit olduğunu belirledi. Cavendish, deneylerinde asitlerin metal üzerindeki etkisi neticesinde yanıcı bir gaz elde etmiş, bunu philogiston sanmıştı. Bu açıdan oksijeni ilk keşfeden Lavoisier değildi; ama bu gazın gerçek önemini ilk kavrayan kişi oydu. Lavoisier, ulaştığı sonucu Bilim Akademisi'ne bir bildiriyle sunduğunda da Priestley ve Cavendish'in katkılarından tek kelime dahi söz etmedi. Lavoisier, ayrıca bir maddenin mutlaka katı, sıvı ve gaz hallerinden birinde olduğunu ilk ortaya atan kişiydi. Deneylerinde havayı analiz ederek azotla oksijeni ayırdı. Gelişmiş laboratuvarında hidrojeni yakmayı başaran Lavoisier, bunun neticesinde de su elde etti. Kimyasal İsimlendirme Metodu'nu geliştirdi. Aslına bakılırsa, bu konuda Lavoisier, ne yeni kimyasal bir nesne, ne de yeni kimyasal bir olgu keşfetmişti. Yaptığı, başkalarının bulduğu nesne ve olguları açıklamak, kimyasal bileşime açıklık getiren bir kuram oluşturmak, kimyasal nesneleri adlandırmada yeni ve işler bir sistem kurmaktı. Ancak, 1789'da yayımlanan Kimyanın Temelleri adlı yapıtı, kendi alanında, Newton'un Principia'sı oldu. Newton modern fiziğin temelini atarken, o da kimyanın temelini atmış oluyordu. 1) Havanın, suyun ve başka birçok maddenin element değil, farklı elementlerden oluşan bileşikler olduklarını hem analiz hem de sentez yoluyla birçok deneyde gösterdi. Böylece ilkçağlardan beri süregelen, hava, su, toprak ve ateşin elementler olduğunu ileri süren dört element teorisini kesin olarak ortadan kaldırıyordu. Aynı zamanda kalsinasyon olgusunun metalin filojiston çıkarması değil fakat oksijenle birleşmesi olduğunu deneylerle göstererek filojiston teorisinin de sonunu getirdi. 2) Lavoisier eserinde, kimya kavramları ve terimleri sözlüğü oluşturarak modern kimya dilinin temellerini attı. Oksijen, hidrojen, azot gibi isimleri bu eserinde ilk kez önerdi. Kitabında yeni kimyanın temel taşları olarak gördüğü maddelerin listesini verdi. Basit maddelerin tablosu başlığı altında, 33 basit maddenin eski isimlerinin karşısında kendi önerdiği yeni isimlerini de veriyordu. 3) Kütlenin Korunumu Kanunu: Lavoisier deney sonuçlarının titiz gözlemlerine dayanarak kimyasal tepkimelerde kütlenin korunumu yasasını ileri sürdü. Böylece kimyayı hem fiziksel hem de matematiksel bir bilim haline getirmiş oluyordu. Önerdiği bu kanun kimyanın gelişiminin büyük bir ivme kazanmasına yol açtı. Lavoisier ürünlerin ağırlığının, reaksiyona giren maddelerin ağırlığına eşit olması gerektiğini söylüyordu. Yani kimyasal değişim sırasında madde yoktan var edilemeyeceği gibi varken de yok edilemezdi! Lavoisier, bu konudaki çalışmalarıyla Kütlenin Korunumu Yasası'nı deneysel olarak kanıtladı. Hava dolu bir tüpte yakılan fosforun kütlesinden meydana gelen artışın tüketilen hava miktarına eşit olduğunu buldu. Aynı deneyin tersini de gerçekleştirdi ve kapalı bir kap içindeki HgO'nun ısıtılmasıyla kabın içindeki hava kütlesinde meydana gelen artışın, tepkimeye giren maddelerin kütlesindeki azalmaya eşit olduğunu belirledi. Bu yazı HBT'nin 96. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cagdas-kimyanin-kurucusu-antoine-lavoisier-biyografisi-idami-ve-anekdotlar-2", "text": "Lavoisier, toplumsal ve ekonomik koşulların düzeltilmesi konusunda da çalışmalar yaptı, tarımdaki gelişmelere bilimsel yönden katkıları oldu. Yaptığı çalışmalar arasında metrik sistemin oluşturulması, Fransa'nın jeolojik haritasının çıkarılması, tarımda verimlilik gibi pek çok konu yer almaktadır. Lavoisier'nin bilimsel çalışmaları, Fransız Devrimi'yle, daha olgunlaşamadan sona erdi. Fransız Devrimi sırasında aktif şekilde siyasetin içinde yer almıştı. Hükümetin özel bir komisyonunda görev alarak siyasi çalışmalara katılan Lavoisier, seçildiği komitelerde devrin sosyal şartlarını ve tarım sahalarını inceledi. Fransa'nın jeolojik haritasının çıkarılmasına ve tarımda verimin arttırılması için uğraştı. Bu dönemlerde, sonradan çok yaygınlaşacak olan yaşlılık sigortası ve vergi reformu gibi projelere imza attı. Ülkesinin savunmasına yönelik çalışmalarda da yer alarak barutun üretimini üstlendi. Lavoisier'in çalıştığı kurum olan Ferme Generale , 1789 Fransız Devrimi öncesinde hükümet adına vergi toplayan özel bir kuruluştu. Dönemin en geniş laboratuvarlarından birine sahip olan Lavoisier, bu laboratuvarını 1768'de satın aldığı Ferme Generale hisselerini satarak kurmuştu. Ancak Ferme Generale, o dönemde halk tarafından sevilmeyen bir kurumdu. Fakirlerden zorla vergi topluyordu. Fransız Devrimi gerçekleştiğinde Lavoisier, liberal ve reform yanlısı kişilerin arasında yer almıştı. Etats-Generaux toplandığında yedek halk temsilcisi seçilerek Meclis tüzüğünü hazırladı ve Paris Komünü'ne de seçilip, 1789 Derneği'ne katıldı. Lavoisier, sahip olduğu hisselerden dolayı halk arasında sevilmese de, aynı kurumla başka bir işe daha girişti. Lavoisier'in girişimiyle Paris'in etrafındaki surlar yeniden inşa edildi ve duvarın masrafları Ferme Generale'nin aracılığıyla halktan toplanan vergilerle karşılandı. Aslında, tüccarların kent vergilerini ödemeden mallarını kent içine getirip satmalarını önlemek için Paris'i çevreleyen bir duvar örülmesine onay vermiş oluyordu. Bu yüzden halk bu duvarı hiç sevmemiş, devrim başladığı gün ilk yıkılanlardan biri de bu duvar olmuştu. Bütün bunlar, halkın Lavoisier'den nefret etmesine sebep oldu. Lavoisier, ateşli bir devlet savunucusuydu. 1789 devrimi başladığında Barut Komisyonu'nun sorumlu bir yöneticisiydi ve barutun bir kısmı Bastille düşmeden az önce burada depolanmıştı. Bunu, bilerek, yani gelen yurtseverleri havaya uçurmak için yaptığı ileri sürüldü. Memuriyetleri arasında Kral 16. Louis'nin Maliye bakanı Necker'in yardımcılığı da vardı. Lavoisier'in, hayatına mal olacak önemli diğer olay, akademinin açtığı bir yarışmaya katılan genç Jean Paul Marat'nın kitabını geri çevirmesidir. Marat, devrim öncesi yıllarda bilim konusunda ün yapmak istiyordu. 1780 de Ateş Üzerine Fiziksel Araştırmalar başlıklı bir kitap yazdı. Burada, kapalı bir kap içinde mumun alevinin, sıcak hava üzerine baskı yapacağı için söneceğini, ateşin sıcak bir sıvı olduğunu ileri sürüyordu. Ama insanlar bu kitapçığını hiç önemsemedi. Marat, Jurnal de Paris'te Bilimler Akademisi'nin görüşlerine onay verdiği şeklinde bir yalan haber yayınlattı. O dönem akademi başkanı Lavoisier idi. Lavoisier, bunu hemen yalanladı. Marat'nın görüşlerinin eski filojiston kuramının kılık değiştirmiş bir biçimi olduğunu, Akademinin de bunu onaylamadığını; ayrıca, Jurnal de Paris'e kitapçığını benimsetmek için Marat'nın ahlak dışı bir yol izlediğini yazdı. Kitabı geri çevrilen Marat, ihtilal zamanında devrimin en önemli isimlerinden biri oldu ve Lavoisier'den intikamını, onu idama götüren yolu açarak aldı. Bir yandan basın Lavoisier aleyhine yayınlar yaparken, diğer yandan da o sırada Fransa Ulusal Meclisi üyesi olan Jean Paul Marat, Lavoisier'in mahkemeye çıkarılması ve idam edilmesi için çalışmalarda bulundu. Marat, bu sıralarda Halkın Dostu adıyla bir gazete çıkardı. Aristokratlara ve ılımlılara şiddetle saldırıyordu. Tabii ki, Lavoisier de bu saldırıdan payını alıyordu. Lavoisier'nin sonunu getiren, bir ölçüde Jean-Paul Marat'nın kini oldu: En Yakın Lamba Direğinde İpe çekilmesi... Marat'nın Lavoisier için isteği buydu. Devrimin ardından Ferme Generale 1791'de kapatıldı. Barut çalışmalarına son verilen Lavoisier, barut fabrikalarındaki görevinden alındı ve laboratuvarından çıkarıldı. 1793 yılı Kasım ayında Ferme Generale'in yöneticileri, aralarında Lavoisier ve kayınpederinin de bulunduğu 31 kişiyle birlikte tutuklanarak hapse atıldı. 8 Mayıs 1794'te berber, arabacı, kuyumcu, manav ve kasap gibi çeşitli mesleklerden kişilerin oluşturduğu bir jüri karşısında Devrim Mahkemesine çıkarıldı. Mahkeme başkanı, avukat Coffinhal idi. En başından başlayarak sanıkların başkanın sorularına verdiği yanıtlar alaycı gülümsemelerle karşılandı. Mahkemede çok aykırı bir hava esmekteydi. Savcı, davasına tutuklulara bir dizi suçlamada bulunarak başladı. Biraz daha soru sorulduktan sonra savcı, tutukluları devleti düzenli olarak soymakla ve bir süredir Fransa'yı kasıp kavuran bütün kötülüklerin failleri olmakla suçlayan konuşmasını yaptı. Savunmanın eli kolu bağlıydı. Sanıkları güçlü bir biçimde savunma cesareti gösteremediler, bunu yapsalardı büyük bir olasılıkla kendilerini hemen müvekkillerinin yanında sanık sandalyesinde bulurlardı. Ellerinden gelen, ancak Lavoiseier'nin bilime katkıları gibi hafifletici nedenler ortaya atabilmek oldu, ama bunlar da ilgisiz bulundu. Coffinhal utanç verici düşüncesini işte bu noktada söyledi: Cumhuriyet'in bilim adamlarına hiç gereksinimi yok! Ağzı bağlanan beceriksiz savunmanın, yerlerine oturmadan önce kararlarını vermiş yargıç ve jüri üzerinde hiçbir etkisi olmadı. Mahkeme sonunda 8 kişi beraat etti. Seyirciler arasında coşku sahneleri yaşandı. Sevinçli kalabalık, mahkumları, cellat Sanson'a teslim edildikleri Conciergerie hapisanesine kadar izledi. Aynı günün akşamında Paris Devrim Meydanı'na götürülerek tek tek giyotinle idam edildiler. Matematikçi Joseph Langrange'den aktarıldığına göre, Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okumaktaydı. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştu. İdamın yolunu hazırlayan Marat'ın sonunu merak ediyorsanız, kısa bir süre sonra bir suikasta kurban gitti. Lavoisier'yi giyotine gönderen yargıcın sonu ne oldu diye sorarsanız: Robespier'in düşmesinden birkaç gün sonra Coffinhal de idam edildi. 1) Ashall F. Olağanüstü Buluşlar. Ankara, Tübitak Popüler Bilim Kitapları. 1998:129-136. 4) Yıldırım C. Bilim Tarihi. 12.Basım. İstanbul, Remzi Kitabevi, 2009:259-260. Bu yazı HBT'nin 97. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cerrahi-mudahaleler-kopeklerin-kisiligini-de-etkiliyor", "text": "Kuyrukları kesilen süs köpekleri, kulakları kalkık Dobermanlar... Yeni bir araştırma, köpeklere yapılan bu tip cerrahi müdahalelerin köpeklerin algısına ve kişiliğine de etki ettiği yönünde bizi uyarıyor. Aşağıdaki iki fotoğraf, cerrahi müdahale ile kulağı ve kuyruğu kesilmiş bir Doberman ile doğal bırakılmış Doberman arasındaki farkı net bir şekilde gözler önüne seriyor. Eğer Dobermanlar doğdukları gibi bırakılsa ikinci fotoğrafa benzer bir hayvan ortaya çıkar. Bugün Dobermanlar doğum sonrasında iki cerrahi operasyon geçiriyor; kuyrukları kesilip kısaltılıyor, kulaklarının sallanan parçaları alınıyor ve dik durmaları için sert tabakalara bağlanıyor. Bazı ülkelerde kozmetik amaçlı cerrahi operasyonlar kısıtlanıp yasaklansa da diğer ülkelerde bolca örneklerini görmekteyiz. Örneğin kozmetik kuyruk kısaltmak Avustralya'da ve Avrupa'nın çoğu yerinde yasak, ancak Kuzey Amerika'da işler biraz farklı. Amerikan Veteriner Hekimleri Birliği ve Kanada Veteriner Hekimleri Birliği bu uygulamalara karşı olduklarını şöyle gerekçelendiriyorlar: Bu uygulamaların tıbbi gerekçesi yoktur, hayvanın yararına değildir. Bunlar, ağrı ve sıkıntıya neden olur ve ayrıca her cerrahi uygulamada olduğu gibi bunlarda da anestezi, kan kaybı ve enfeksiyon riski mevcuttur. Buna karşın kısıtlamalar yok denecek kadar az. 2014 yılı itibariyle sadece 2 eyalette, Maryland ve Pensilvanya, hayvanın yaşı ve anestezi tipine bağlı olarak kuyruk kısaltmaya karşı kısıtlamaya gidildi. Kulak kesme ve kuyruk kısaltmanın sağlık sorunlarına ek olarak köpeğin sosyal yaşantısını da olumsuz etkilediği biliniyor. Köpek-köpek iletişiminde kuyrukların çok önemli olduğunu bildiren çok sayıda araştırma mevcut. Charles Darwin de yukarı doğru olan bir kuyruğun aşağı doğru olandan başka bir anlam ifade ettiğini dile getirmişti. Köpeğin uzun kuyruklusu da itaat etmeye daha meyilli. Ya da kuyruğunu sağa doğru sallayan bir köpeğin sola doğru sallayan köpekten daha pozitif bir yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Kısa bir kuyruk ise pek fazla bilgi vermiyor. Kuyrukların iletişimdeki rolleriyle ilgili daha çok şey söylenebilir. Ancak bundan daha önemli olan, bu cerrahi uygulamaların köpeğin karakter ve davranışlarından bağımsız olarak onları algılayışımızı da değiştirmesi. Amazon'un yapay zeka uygulaması MTurk - asıl adı mechanical Turk olan robot ismini 18. yy'da yapılan aldatmacalı bir satranç mekanizmasından alıyor - yardımıyla yapılan bir deneyde kullanıcılara köpek fotoğrafları gösterilip sorular soruldu. Fotoğraflarda Doberman, Minyatür Schnauzer, Boxer ve Brüksel Griffonu köpek cinslerinin doğal halleri ve kulakları kesilip kuyrukları kısaltılmış hallerini içeren 2 farklı fotoğrafı gösterildi. Akraba oldukları söylendi ve niçin birbirlerinden farklı göründükleri soruldu. Katılımcıların %58'i Bazı köpeklerin kulaklarına ve kuyruklarına doğduktan sonra cerrahi olarak müdahale edilmiş diyerek doğru cevabı verdiler. Köpek sahipleri tabii ki doğru cevabı verenlerin çoğunu oluşturuyordu. Diğer taraftan %40'ı bu köpeklerin kulakları ve kuyruklarının doğal olduklarını bilmiyordu bile; köpeklerin genetik olarak kulakları kesik ve kuyrukları kısa olarak doğmuş olduklarını sanıyorlardı. Aslında bu uygulamalar sadece köpeğe etki etmekle kalmıyor, bizim köpeğin özelliklerini algılamamızı da değiştiriyor. Örneğin kozmetik operasyon geçirmiş köpekler daha saldırgan görünürken, doğal haline bırakılmış köpekler çok daha dost canlısı görünüyor. Ancak araştırmada kullanılan 4 köpek cinsine bakacak olursak, operasyon geçirip geçirmemeleri çekici olmalarını etkilemiyor. Boxer, Doberman ve Minyatür Schnauzer çekicilik bakımından operasyon geçirseler de geçirmeseler de aynılar. Aynısını Brüksel Griffon'u için söylemek zor çünkü operasyon geçirmiş hali daha çekici geliyor insanlara. Sonuç olarak, eğer insanların çoğu köpeklerin cerrahi operasyon geçirdiğini bilmiyor ve bu köpekleri doğal hallerinden daha çekici bulmuyorsa, neden hala ameliyatlar devam ediyor? 2008 yılında Amerikan Veteriner Hekimler Birliği ırkları tanımlayan standartlardan kozmetik müdahalenin çıkartılmasını önermişti. Ancak bu öneriye çok az sayıda insanın kulak verdiği görülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cigneme-kaslarimizin-bilinmeyen-bir-kismi-kesfedildi", "text": "İnsan anatomisinin tümüyle araştırıldığını sananlar, yanılırlar. Nitekim özellikle son yıllarda, bedenimizde gözden kaçan ya da yeni gelişen yapılar keşfedildi. Bunlar gizli kalmış bağlantı kanallarından, kol atar damara kadar çeşitli yapılar. Basel Üniversitesi'nde Szilvia Mezey ile çalışan araştırmacılar, şimdi çiğneme kaslarımızda yeni bir anatomik yapı keşfettiler. Çenemizi hareket ettiren kas demetleri arasında Musculus masseter en bilinenidir. Elmacık kemiğinden başlayan bu kas, yanaktan altçeneye kadar uzanır. Parmaklarımızı yanağımızın arkasına yerleştirip, dişlerimizi birbirine bastırdığımızda, gerildiğini hissedebiliriz. Anatomi kitaplarında masseter kasının iki tabakadan oluştuğu anlatılır. Aslında 1995 yılında Henry Gray tarafından yayımlanan Gray's Anatomy isimli temel anatomi kitabında çiğneme kasının üç tabakadan oluştuğu belirtiliyordu. Ayrıca 2003 yılında yayımlanan bir araştırmada da üst tabakanın iki bölümden oluştuğundan söz ediliyordu. Bu tartışmalı anlatımlar nedeniyle araştırmacılar masseter kaslarını ayrıntılı bir şekilde yeniden incelediler. Bu amaçta, formaldehit içinde korunan 30 insan çenesi parçalanarak, doku örnekleri analiz edildi ve 16 ölüye ait bilgisayar tomografi görüntüleri incelendi. Araştırmacılar kasları hareket halinde görebilmek için, manyetik rezonans görüntüleme yönteminden yararlanarak da bir katılımcının kas anatomisini kaydettiler. Sürpriz sonucuna göre, masseter kaslarının en alt tabakasının iki bölümden oluştuğu görüldü. Yani bilinen bölüm dışında daha altta bir bölüm daha var. Araştırmacılara göre gözlemlenen yapılar, masseter kasının bağımsız, daha önce gözden kaçan bir parçası. Analizler öte yandan yeni keşfedilen kas kısmının ne gibi işlevleri olduğunu da ortaya koydu: Uzantılarının bulunduğu yer, bu tabakanın altçenenin istikrarını sağladığını açıklıyor. Daha da önemlisi, tüm massater kasları arasında koronoid kısım, altçeneyi geri çekebilen tek kas. 'O olmasaydı altçenemizi öne ve arkaya doğru hareket ettiremezdik 'diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cinin-yeni-minik-pandalari", "text": "Çin'deki Panda Üreme ve Yetiştirme Merkezi sakinlerinden Ya Li isimli panda ikiz yavru dünyaya getirdi. Xinhua ajansının haberine göre, Çin'in güneybatısındaki Sichuan eyaletinin merkezi Chengdu'daki Panda Üreme ve Yetiştirme Merkezi'nde bulunan Ya Li adlı panda, dünya genelinde bu yılın ilk ikizini doğurdu. Dünyaya gelen dişi panda yavruları 144 gram ve 113 gram ağırlığında ve sağlık durumlarının da iyi olduğu yetkililer tarafından verilen bilgiler arasında. Ya Li de 2009 yılında kardeşi Wen Li ile dünyaya dişi olarak gelmişti. Çin, 2006'dan bu yana yetiştirme merkezlerinde suni yollarla büyütülen pandaları vahşi yaşama salıyor. Böylelikle pandaların vahşi doğaya uyum sağlaması hedefleniyor. Tabiata salınan pandalar GPS'li tasmalarıyla takip ediliyor. Doğal ortamlarının bozulması ve doğum oranlarının azalması nedeniyle pandaların nesli tehdit altında. Dünyada sadece bin 600 panda kaldığı sanılıyor. Bu pandaların büyük bir kısmı da Çin'deki yetiştirme çiftliklerinde bulunuyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cocuklugumuzda-yasadigimiz-cevre-yon-duygumuzu-bicimlendiriyor", "text": "İster markete veya işe veyahut da bir yakınımıza giden yol olsun, yön duygumuz sayesinde gitmek istediğimiz yerlere sorunsuzca ulaşabiliyoruz. Bu konuda bize zihinsel haritalar yardımcı olur, yani beyindeki yer hücreleri tarafından oluşturulan tanıdık çevrenin görüntüleri. Yer işaretleriyle birlikte bu haritalar, içgüdüsel olarak belirli rotaları tercih etmemizi sağlarlar. Yön bulma yetisi insandan insana değişir. Bazı insanlar az bildikleri çevrede bile kolayca yol bulurken, diğerleri çabucak kaybolabilir. Gerçi araştırmalar yön bulma yetisinin kalıtsal olduğunu ve cinsiyete göre değiştiğini gösteriyor ama bunlar yine de farklılıkları açıklamak için yetersiz. Lyon Üniversitesi'nden Antoine Coutrot bunun izlerini çocukluk döneminde aradılar. Bunun için de 38 farklı ülkeden Alzheimer'in erken tanısına yönelik bir çevrimiçi oyuna katılan 397.162 kişinin verileri değerlendirildi. Katılımcılar Sea Hero Quest uygulamasında, adalarla ve buzdağlarıyla dolu sanal bir okyanus dünyasındaki labirentte yollarını bulmak zorundaydılar. Oyuncular gidecekleri hedeflerin bulunduğu bir haritayı aldıktan sonra, yön kararları ve yer işaretlerini kullanarak yollarını bulmaya çalıştılar. Sonuçlar ve özgeçmişle ilişkin bilgiler, katılımcıların onayıyla, bilimsel değerlendirme için bir veri bankasına kaydedildi. Bu kayıtlar araştırma ekibine, yüksek performans gösteren katılımcıları daha az başarılı olanlardan ayıran faktörleri aramalarına izin verdi. Sonuçlara göre bir insanın yetişkinlik döneminde ne kadar iyi yön bulacağı, çocukluğunda yaşadığı çevreye bağlı. Çocuklukları köyde geçenler, testlerde şehirde yaşayanlara kıyasla daha başarılı oldular. Bu tüm ülkeler ve tüm kültürler için geçerli. Anlaşıldığı üzere şehir dışında büyümek yön bulma yetisi üzerinde olumlu bir etki yapıyor. Ayrıntılı incelemeler çocuklukta yaşanan çevre yapısının da önemli olduğunu ortaya koydu. İçinde yaşanan çevrenin mekansal motifi ne kadar karmaşık ve çeşitliyse, yön duygusu o kadar iyi gelişiyor. 'Kırsal çevrenin düzensiz yapısı ve şehrin dolambaçlı tarihi sokakları, olumlu etki yapıyor' diyor araştırmacılar. Düzensiz bir çevrede açıların çeşitliliği ve geçitlerin sayısı belirleyici oluyor. Doksan derecelik dönemeçlerden ne kadar çok sapılması gerekiyorsa, öğrenme etkisi o kadar büyük oluyor. Öte yandan bir ABD şehri gibi geniş ve cetvelle çizilmiş gibi düzenli sokakları olan bir yerde büyümek, zihni daha az zorladığı için beyin antremansız kalıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/cop-dna-sanildigi-gibi-onemsiz-degil", "text": "Bilgi içermeyen, protein üretmeyen çöp DNA, bireyler arası farklılık oluşumunda etkili olduğu anlaşıldı. Uzun bir süre kalıtımızdaki sadece 22.000 genin, yani proteinlerin yapı taşlarını içerenlerin işlevsel olduğu sanılıyordu. DNA'nın geriye kalanıysa Çöp DNA olarak kabul ediliyordu. Ancak on yıl önce, insan kalıtımında aslında bilinenden daha fazla genin bulunduğu ortaya çıktı. Ve artık en azından bu DNA parçalarından bazılarının hücrelerdeki süreçleri çalıştırdıkları biliniyor. Protein üretimiyle ilgili bilgiler taşımasalar da bunlar da DNA'nın kimyasal kardeşi olarak bilinen RNA moleküllerini üretiyorlar. Zamanla git gide daha fazla gen bulunmaya başlandı: Protein üretmeyen, bu açıdan bilgi üretmediği için kodlamayan RNA'lar . Günümüzde bu tür 60.000 gen biliniyor ki bunlar protein üretenlerden çok daha fazlalar. Aleksandra E.Kornienko ve ekibi, farklı insan dokularını incelediklerinde her seferinde daha fazla uzun kodlamayan RNA bulduğunu söylüyor Genome Biology dergisinde. Araştırmacılar bu şekilde aynı RNA'nın her insanda temsil edilmediği fikrine ulaştılar. Bu tahmini kontrol etmek için de sağlıklı katılımcıların akyuvarlarını incelediler. Anlaşıldığı üzere kodlamayan parçalarda, bilgi içeren kodlayan- parçalara kıyasla daha fazla bireylerarası farklılıklar söz konusu. Bazı insanlarda RNA'lar tamamen eksikken, bazılarında ise on misli daha az üretiliyor. Kodlamayan RNA bizi protein kodlayan DNA'ya kıyasla daha fazla farklılaştırıyor diyorlar. Peki ama kodlamayan moleküllerin ne gibi işlevleri var? Bu konu tam olarak açıklanamıyorsa da kodlamayan RNA'ların da etkili olduğu bazı örnekler var. Mesela kadınlarda ikinci X kromozomunu devre dışı bırakan var. Ayrıca bazıları farklı hücre tiplerinin gelişiminde gerekliyken, diğerleri de hastalıkların ortaya çıkışında etkililer. Her ne kadar henüz ilk işlevler öğrenilmiş olsa da, büyük bir olasılıkla moleküllerden birçoğunun organizma üzerinde etkili olacağı tahmin edilmekte. Neredeyse her hafta yeni işlevler öğreniyoruz. Ancak 60.000'den hepsinin işlevsel olup olmadığını bilemiyoruz. Çoğu işlevsel olsa da bazıları yine çöp kalacaktır diyor bilim insanları. Ayrıca bireyler arasındaki farklılıkların tam olarak ne anlama geldiği de şimdilik kesin çözülmüş değil. Çok fazla kodlamayan RNA üreten insanlar, bazı hastalıklara karşı daha dirençli veya daha duyarlı olabilir. Bu tür sorulara yanıt bulabilmek için önce hangi kalıtım parçalarının sağlıklı insanlarda çeşitlilik gösterdiğinin ve hangilerinin sabit olduğunun bulunması gerekiyor. Tahminlere göre, sağlıklı insanlarda hangi RNA'ların sabit olduğu saptanabilecek. Ve bu bilgiler bazı hastalıkların tanısında kullanılabilecek. Ancak sabit olmayan parçaları bulmak daha zor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/covid-19-asisini-mumkun-kilan-mrna-teknolojisinin-mucidi-macar-bilimci-katalin-kariko", "text": "Pfizer/BioNtech tarafından geliştirilen koronavirüs aşısının temel aldığı mRNA teknolojisini geliştiren Macar asıllı bilim insanı Katalin Kariko, \"İnsanların keşfimizi keşfetmeleri uzun zaman aldı. Aşıyı bir paket çikolata kaplı fıstıkla kutladım. Ama asıl kutlamayı yazın bu sıkıntılar sona erince; virüsü, aşıyı unuttuğumuz zaman yapacağım\" dedi. Dr. Özlem Türeci ve Prof. Uğur Şahin'in kurucusu olduğu BioNTech'te yedi yıldır kıdemli başkan yardımcısı olan 65 yaşındaki biyokimya uzmanı Kariko, CNN Televizyonu'na konuk oldu. \"Benim için sürpriz olmadı. Zaten yeterince deneme yapmıştık. İnsanlar başta bize inanmadılar. mRNA'nın bir tedavi şekli olabileceğini düşünmediler. Pennsylvania Üniversitesi'ndeki meslektaşım Drew Weissman'la birlikte RNA'nın bir bileşenini değiştirdiğimiz, birçok tedavide kullanılabilecek bu metodu geliştirdik\" dedi. Kariko ve Weissman'la 2005'te mRNA'nın sentetik formüllerini ürettiklerini ve bunların patentini aldıkları belirtiliyor. ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nden onay alma aşamasındaki aşılarında aynı teknoloji kullanan Moderna'nın kurucularından Derek Rossi, \"Bana Nobel Tıp Ödülü'nü kim almalı diye sorsalar bu insanları en başa koyardım. Bu temel keşifleri dünyaya katkıda bulunan tıbbi buluşlar arasına girecek\" dedi. İngiltere'de yayımlanan Guardian gazetesine göre Kariko ve ailesi 1985'te Macaristan'dan ABD'ye göç etti. Kariyerine 1970'li yıllarda başlayan Kariko, Philadelphia'daki Temple Üniversitesi'nden davet aldığını, kocası ve kızıyla birlikte ABD'ye gidebilmek için arabalarını satmak zorunda kaldıklarını söyledi. Kariko bin 200 dolara karşılık gelen bu parayı çalınmaması için kızının oyuncak ayısının içine sakladıklarını anlattı. Katalin Kariko, G7 adlı Macar haber sitesine de \"Yeni dairemize taşınmıştık. O zaman kızın iki yaşındaydı. Her şey iyiydi, mutluyduk. Ama gitmeliydik\" dedi. Kariko, bir süredir yürüttüğü mRNA çalışmalarına Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde devam etti. Ama o dönem mRNA araştırmalarına duyulan ilgi azalmıştı. Kariko'nun bu teknolojinin hastalıklara karşı kullanılabileceği fikri fazla radikal ve finansal açıdan çok riskli bulunmuştu. Kaynak bulabilmek için yaptığı başvurular geri çevrildi. 1995'te \"rütbe tenziline\" uğradı ve üniversitede daha düşük bir seviyedeki göreve atandı. Bu sırada Kariko'ya kanser teşhisi kondu. Katalin Kariko \"Normalde insanlar 'artık yeter' deyip her şeyi bırakır. Başka bir yere gitmeyi, başka bir şey yapmayı düşündüm. Hatta yeterince zeki olmadığımı düşündüm\" diyor. Kariko her şeye rağmen yoluna devam ettiğimi ve Weissman'la birlikte bu yöntemi geliştirdiklerini söylüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/daha-etkili-ve-hizli-ogrenmenizi-saglayacak-yontem-feynman-teknigi", "text": "Her birey hayatının bir döneminde öğrenme konusunda bir noktada güçlük çekmiştir: Sınavlar yüzünden uykusuz geçen geceler, kısa zamanda çok fazla şey öğrenmeye çalışmak... 20. yüzyılın en önemli bilim insanlarından birisi olan Nobel Ödüllü Richard Feynman, büyük bir bilim insanı olmasının yanı sıra öğrenmeye olan merakı ve tutkusu ile tanınan bir deha ve aynı zamanda da bir öğretmendir. Feynman, sık sık röportajlarında dile getirdiği gibi bizim gibi bir insandı ve bazı zamanlarda öğrenmekte güçlük çekiyordu. Fakat Feynman, küçüklüğünden beri her şeye çözüm bulmaya çalışan bir dahi olduğu için etkili ve hızlı öğrenme konusunda da her büyük deha gibi kendine has bir çözüm bulmuştu. Feynman'ın konuları derinlemesine ve içselleştirerek öğrenmek için geliştirdiği bu yöntem, sadece öğrenmeye değil, bilginin kalıcı olmasına da katkıda bulunuyor. Gelin, hep birlikte Feynman Tekniği olarak bilinen ve 4 tekrarlanabilir adımdan oluşan basit süreci inceleyelim. - Adım: Konuyu Belirleyin Boş bir kağıt alın. Öğrenmek istediğiniz konunun başlığını en üste yazın ve o konu hakkında çalışmaya başlayın. Öğrendiklerinizi not edin. - Adım: Konuyu Bilmeyen Birine Anlatır gibi Anlatın. Basit İfadeler Kullanın. - Adım: Zorlandığınız Kısımları Not Alın ve Tekrar Çalışın Düzeltme öğrenme sürecinin en önemli parçalarından biridir. Bir engelle karşılaşırsanız notlarınıza geri dönün. Konu ile ilgili zayıf yönleri ve eksiklikleri belirledikten sonra bunları giderin. Bunu her yaptığınızda 2. adıma tekrar dönerek konuyu basitleştirerek tekrar etmeyi unutmayın! - Adım: Konuyu Basitleştirin ve Analojiler Kullanın Einstein'ın Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir sözünden de anlayabileceğimiz gibi karmaşık bir jargon kullanıp kafa karıştırıcı açıklamalar yapmak yerine, dilimizi basitleştirmek ve benzerlikler kurmak anlamayı kolaylaştıracaktır. Bu adımda benzerlikler kurmanız çok çok önemli; çünkü zihinsel yeteneğimiz, soyut kavramları sembolize edere anlamaya daha yatkındır. Öğrenmek istediğiniz şeyleri okumadan önce bu tekniği uygularsanız hem öğrenme süreciniz daha keyifli hale gelebilir hem de daha etkili öğrenebilirsiniz. Yazımı Feynman'ın şu sözüyle bitirmek istiyorum: Her insana cennetin kapılarını açan anahtar verilir. Aynı anahtar cehennemin kapılarını da açar. Bu, bilimde de böyledir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/daha-mutlu-yasliligin-bir-sirri-da-oksitoksin", "text": "Beynimizdeki kimyasal kokteyl, ruh halimiz ve davranışlarımız üzerinde etkili. Ama tam tersi, belli başlı davranış biçimleri de uyarı maddelerinin salgılanmasına yol açabiliyor. Bunlardan en iyi bilineni oksitoksin. Bu hormon insanda ve hayvanda sosyal etkileşimlerle ilişkilendiriliyor. Amerika'da gerçekleştirilen son bir araştırma birçok yaşlı insanda oksitosin hormonunun daha fazla salgılandığını ve daha yüksek oksitoksin seviyesinin ise yaşlıların hayatlarından daha fazla memnun olmalarını sağladığını gösterdi. Araştırmaya yaşları 18 ila 99 arasında değişen 103 kişi katıldı. Deneyler sırasında katılımcılara bir video ile kanser hastası çocuklar gösterildi ve katılımcılara bu çocuklara bağış yapma imkanı da verildi. Sonuçlara göre en fazla oksitosin salgılayan katılımcılar daha fazla bağış yaptıkları gibi daha birçok yardımsever davranış biçimleri sergilediler. Araştırmacılar ayrıca oksitosin hormonunun ilerleyen yaşla birlikte daha fazla salgılandığını tespit ettiler ve yüksek oksitosin seviyesinin ise yaşamdan memnun olma üzerinde pozitif etki yaptığını gördüler. Sonuçta yaşlı insanlar daha yüksek bir oksitosin seviyesine sahipler ve genelde gençlere kıyasla daha yardımsever oldukları gibi daha mutlular. Araştırmacılar, insanları yardımsever kılan veya bağış yapmalarını sağlayanın sadece oksitosin olmayabileceğini ve bundan sonraki çalışmalarda diğer faktörleri araştıracaklarını söylüyorlar. Oksitosinin kesin etkisi bilimsel olarak tartışmalı. Hormonun anne ve çocuk arasındaki iletişimde önemli bir rol oynadığı biliniyor. Sancıların ortaya çıkmasını sağlayan hormon, süt üretimini uyarıyor ve böylece bebek ve anne arasındaki bağı güçlendiriyor. Ayrıca stres ve kaygıyı azaltabildiği gibi insanların empati kurmasına da yardımcı oluyor. Cinsel uyarım için de önemli olan hormon insanlar arasındaki güveni de artırıyor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/demir-caginda-rokfor-ve-bira-keyfi", "text": "Peynir ve bira, özel mantar kültürlerinin yardımıyla oluşan gıda ürünleri. Bira, Saccharomyces cerevisiae mayasıyla fermente olurken, peynirde türüne göre farkı bakteriler ve küf mantarı birlikte çalışarak ürünün olgunlaşmasını sağlarlar. İki gıda ürünü de bin yıllardan bu yana tüketilmekte. Biraya benzer en eski içecek 13.000 yıl kadar önce Yakın Doğu'da üretilmişti. En eski peynir ise Taklamakan çölünde bulunan 4000 yıllık mumyada tespit edildi. Ancak Avrupa'da bira ve peynirin tam olarak ne zaman üretilip, tüketilmeye başlandığı pek bilinmiyordu. Avusturya'daki Halstatt köyündeki tuz madeninde yeni bulgular ortaya çıktı. Burada insanlar İ.Ö.1500 yılından beri tuz madeninden kaya tuzu çıkarıyorlar. Tuz en hassas malzemeleri bile konserve edebildiği ve bozulmasını önlediği için, tuz kubbesinin prehistorik geçitleri Tunç ve Demir Çağı'na ait buluntuları iyi bir şekilde koruyabilir. Uluslararası bir araştırma ekibi şimdi eski Tuz madeninin geçitlerine, prehistorik işçiler tarafından bırakılan dışkıları inceledi. Araştırmacılar dışkının içinde hangi yiyecek artıklarının bulunduğunu ve bağırsaklarda ve yiyeceklerde hangi mikroorganizmaların bulunduğunu araştırdılar. Örnekler çok iyi korunmuştu; insana ve bağırsak bakterilerine ait DNA'nın dışında yiyeceklere ait proteinleri bile içeriyordu. Analizler sonucunda dışkı örneklerinde yoğun miktarda Penicillium roqueforti ve Saccharomyces cerevisiae mantarlarına ait proteinler tespit edildi. Penicillium roqueforti mantarı rokfor peynirinin üretiminde kullanılıyor ve kültüre alınıyordu. Saccharomyces cerevisiae mantarı ise bira, şarap ve diğer alkollü içeceklerin üretimi için önemliydi. Ayrıntılı analizler sonucunda bu mantarların Demir Çağı'nda da bira ve rokfor peynirin içerikleri olduğu anlaşıldı. Son bulgular ilk kez Avrupa'da insanların Demir Çağı'ndan itibaren rokfor peyniri ve bira tükettiklerinin kanıtı olarak kabul ediliyor. DNA analizleri sonucunda fermantasyonun iki mantar türüyle de tesadüfen değil gerçekleşmediği, mantarların bilinçli olarak üretildiği anlaşıldı. Peynirde özel bir ayıklanma süreci tespit edildi; uzmanlara göre bu da peynir üretimi sürecinde oluşuyordu. Kalıntılar bira ve rokforun doğrudan doğruya tuz madeninde üretildiğini gösteriyor. Sonuçta 8 derecelik sabit sıcaklık, havadaki yüksek tuz oranı ve nem olgunlaşmakta olan peynir ve bira için en iyi koşulları sunuyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/denisova-insanina-ait-en-eski-kalintilar-bulundu", "text": "Denisova insanı, Neandertal ile birlikte, modern insanın soyu tükenmiş en yakın akrabası olarak bilinir. Kalıntılar çok az olduğu için bilgiler de haliyle sınırlı. Ama Denisova ve Neandertal insanının son ortak atasının 440.000 390.000 yıl önce yaşamış olduğuna dair güçlü tezler var. AyrıcaNeandertaller gibi Denisovalıların da genlerinin günümüzdeki Sibirya yerlilerinde, Doğu ve Güneydoğu Asyalılarda, Avustralyalılarda ve Amerikalılarda yaşamaya devam ettiği biliniyor. Bu da modern insan Asya'da ve Okyanusya'da Denisovalılarla melezleştiğini gösteriyor. Avusturyalı ve Alman bilim insanları eksik verileri zenginleştirmek için 2010 yılında Sibirya'da Altay dağlarının kuzeybatısındaki Denisova mağarasında bulunan 3800 hayvan ve insan kemiğini karmaşık bir genetik yöntemle incelediler. Bu analizler sırasında sonradan bulunan 5 yeni kemik kalıntısının da insana ait olduğu anlaşıldı. Bulgular Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar bu kadar eski bir tabakada insan kemiği bulmanın şaşırtıcı olduğunu belirtiyorlar. Şimdiye kadar bu tarihe ait genlerin analiz edilmesi pek mümkün olmamıştı. Üç örneğin mitokondriyal DNA'sı Denisovalıya, bir tanesi ise Neandertal insanına ait. Sonuncu parça 130.000 ila 150.000 yıllık ve bu nedenle de diğer üç Denisova kalıntısından çok daha yeni. Bu iki insan arasında gen alışverişinin olduğu zaten biliniyordu, yeni analizler bu sonucu daha da kuvvetlendirmiş oldu. 200.000 ila 50.000 yıl önce bu bölgede Denisovalılar ve Neandertaller birlikte yaşamış olmalılar diyor araştırmacılar. Üç Denisova insanı mağarada 200.000 yıl önce, iklimin günümüzdeki kadar sıcak olduğu buzullar arası dönemde yaşamış. O zamanlar bölgede ormanlar ve stepler vardı.. Mağarada Sibirya geyiği, kızılgeyik ve soyu tükenmiş dev geyiğe ait kalıntılar da bulundu. Kurtlara ve Asya yaban köpeğine ait çok sayıda kalıntı, mağarada yırtıcı hayvanların da yaşadıklarını hatta insanlarla, barınma için rekabet ettiklerini de gösteriyor. Bu tarihe ait dört taş aletle hayvan postları işleniyordu. Araştırmacılar bu aletlerin Kuzey veya Orta Asya'da bulunanlardan çok Yakındoğu'daki örneklerine benzediğini söylüyorlar. Bugüne kadar bulunan en eski Denisova DNA'sı, daha çok Güneydoğu Asya adalarında ve Yeni Gine'de yaşayan insanlarda bulunuyor. Bu nedenle bu insanların genel olarak oldukça erken bir tarihte Asya'nın büyük bir kısmında ve Tibet platosunun yüksekliklerine kadar bölgede yaşamış oldukları düşünülebilir. Bu da ancak insanların yeni çevreleriyle uyum sağlayabilmesi sayesinde mümkün olmuş. Genetik parmak izlerini okumaya yardım eden yeni ileri teknolojik yöntemler sayesinde, arkeolojik kazılara kıyasla daha fazla insan fosili bulabiliyoruz. Bu gelişmenin paleolitik çağ arkeolojisinde teknolojik bir atılım olduğunu söyleyebiliriz diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/denisova-kizinin-dis-fosili-bir-gercegi-daha-aydinlatti", "text": "Karşılaştırmalı kalıtım analizleri, özellikle Tibetlilerin, Okyanusya yerlilerinin, Avustralyalıların ve bazı Güneydoğu Asyalıların kalıtımlarında Denisova genleri taşıdıklarını gösteriyor olsa da çağdaş Güneydoğu Asyalıların, Denisova insanının genetik izini kanıtlayacak fosiller bulunmamıştı. Kopenhagen Üniversitesi'nden Fabrice Demeter ekibiyle birlikte Denisova insanını Güneydoğu Asya'daki varlığını kanıtlayacak bir buluntuyu ortaya çıkardı. Söz konusu buluntu, 2018 yılında keşfedilen Ngu Hao 2 mağarasındaki kazılarla gün ışığına çıkarılan azı dişi fosili. Aynı tabakada bulunan birçok hayvan dişinden farklı olarak bu dişin biçimi, bir insana ya da ilkel insana ait olduğunu düşündürüyor. Toprak analizleri ve aynı tabakada bulunan hayvan fosillerinin tarihlendirilmesi, fosil dişin 131.000 164.000 yaşında olması gerektiğini gösteriyor. Diş tacının özelliklerine göre diş Homo sapiens'e ait değil. Araştırmacılar bunun yerine Homo erectus, Neandertal ve Asya'daki diğer insan türleriyle benzerlikler tespit ettiler. Mineden dentine geçiş ise bu insan türleriyle örtüşmedi. Demeter ve ekibi, bunun yerine Tibet'te bulunan Denisova çenesiyle benzerlik buldu. Protein analizleri söz konusu dişin Homo soyundan bir kıza ait olduğu gösterse de Neandertal veya Denisova insanına ait sekanslar bulunmadığı için proteinler sınıflandırmaya yardımcı olmadı. Fakat araştırmacılar buna rağmen bu azı dişinin bir Denisova kızına ait olabileceğini düşünüyorlar. Nitekim diş kökünün biçimi ve aşınma izlerinin azlığı, azı dişinin henüz çeneden çıkmadığı ve bu nedenle yaşı 3,5 ila 8 arasında değişen bir kız çocuğuna ait olduğunu gösteriyor. Sonuçların kanıtlanması birçok açıdan önem taşıyor. İlk olarak Denisova insanının Güneydoğu Asya'ya kadar gelmiş olduğunun bir kanıtı olacak. Diğer taraftan Denisovalıların Sibirya, Tibet platosu ve Güneydoğu Asya'nın tropikal ormanları gibi farklı iklimlere uyum sağlayabildiğini gösteriyor. Son olarak buluntu Güneydoğu Asya'nın insan evriminin çok renkli bir bölgesi olduğunu da ortaya koyuyor. Denisova insanıyla birlikte Orta ve Geç Pleistosen'de burada en az beş ilkel insan türü yaşıyordu: Homo erectus, Denisova/Neandertal, Homo floresiensis, Homo luzonensis ve Homo sapiens. Ayrıca bunların dışında henüz sınıflandırılamamış bazı ilkel Homo temsilcileri de var."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/deniz-tabaninda-yasamis-bu-canli-evrimin-eksik-halkasi-mi", "text": "Paleontologlar 2000'li yılların başlarında Newfounland'de ilginç bir görüntü ile karşılaştılar. İki metre uzunluğunda, 571 milyon yaşında olduğu hesaplanan hem yaprak hem de dal görünümünde organizmaların bulunduğu bir fosil yatağı keşfettiler. Bilim insanları rangeomorph adı verilen bu gizemli ve soyu tükenmiş yaratıkları daha önceden de bulmuştu ama ne oldukları konusunda bilgileri yoktu. Newfoundland Memorial Üniversitesi'nde jeoloji dalı öğretim üyesi Jack Matthews, 50 yıldır rangeomorp'lar bilim insanlarını şaşırtmaya devam ediyor. Hiçbirimiz bu organizmaların nasıl yaşadığını 'yaşam ağacı'nın neresinde yer aldıklarını kesin olarak bilmiyor. Bazıları bunların ilkel hayvanlar olduğuna inanıyor, ama bu konuda görüş birliği de yok diyor. İlk kez 1930 yılında bir Alman jeolog tarafından Namibya'da keşfedilen rangeomorph'lar daha sonraki yıllarda Rusya, Avustralya ve İngiltere'de de boy gösterdiler. Bunların 635 milyon ile 541 milyon yıl önce Ediyakaran Dönemi'nde yaşadığı tahmin ediliyor. Bilim insanlarına göre bunlar toplu halde, deniz tabanına demir atmış gibi bulunuyorlardı. Rangeomorph'lar karmaşık bir yapıya sahipti. Sap şeklindeki gövdeden fraktal yapıda dallanma oluşturuyorlardı; denizanası gibi jöle kıvamındaydılar ve akıntıların etkisiyle dalgalanıyorlardı. Bilim insanları bunları nasıl sınıflandıracağını bilemese de, çoğu bunları bitki kategorisine sokmak istemiyor, çünkü güneş ışığının erişemeyeceği derinliklerde, fotosentez yapamayacakları bir ortamda yaşıyorlardı. Bu da yosun veya su bitkisi oldukları olasılığını ortadan kaldırıyordu. Bu fosiller ile ilgili en belirgin özellik Dünya'da daha önce görülmeyen bir boyuta ulaşmış olmalarıydı. Kimilerinin boyu 2 metreye ulaşırken, kimilerinin genişliğinin üç santim ile sınırlı kalıyordu. Rangeomorph'ların yok olmalarından sonra Yeryüzü, Kambriyen döneminde farklı ve iri hayvanlarla tanıştı. Bu dönemde Yeryüzü jeokimyasının köklü bir değişim geçirmesi, denizlerde oksijen düzeyinde de büyük artışlara yol açmış olabilir. Bu koşullar büyük ve farklı hayvanların nasıl ortaya çıktığını açıklayabilir. Hoyal Cuthill ve Cambridge Üniversitesi'nden paleontolog Simon Conway Morris bu olasılıkları daha iyi değerlendirmek için çeşitli randeomorph fosilini incelediler. Nature Ecology ve Evolution dergisinde sonuçları yayımlanan bu incelemede, Newfoundland'de keşfedilen Avalofractus abaculus adı verilen türün fosilinin bilgisayarlı tomografisi çekildi. Yaratığın üç boyutlu yapısı en ince ayrıntılarına kadar incelendi. Ve karşılaştırma yapmak için iki diğer türün de fotografik ölçümleri kullanıldı. Fakat diğer uzmanlar bu yaratıklar için kesin bir hükme varmakta tereddüt ediyorlar. Los Angeles'teki Kaliforniya Üniversitesi'nden evrimsel biyolog David Jacobs, Bu yaratıkları yalnızca beslenme düzenlerine bakıp sınıflandırmak doğru olmaz. Başka modellerin de geliştirilmesi ve incelenmesi gerekir diyor. Eğer Hoyal Cuthill ve Morris'in bulgularının doğru olduğu kanıtlanırsa, gezegenimizdeki canlı evrimindeki kritik bir dönem daha netlik kazanmış olacak. Hoyal Cuthill, Bu sonuçlar daha büyük organizmaların ortaya çıkış sürecindeki eksik halkayı tamamlıyor olabilir diyor. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/denizanasi-da-uyuyormus", "text": "Omurgalıların ve sirkesineklerin uyudukları bilinmektedir. Fakat karmaşık bir beyne salip olmayan daha basit canlılar için bugüne kadar bir açıklama getirilmemişti. Bu sorunun yanıtını bulmak isteyen Kaliforniya Teknik Üniversitesi'nden Ravi Nath, ilk kez çok eski bir hayvan grubu olan Sölenterleri inceledi. Deneylerde Cassiopea altsınıfına dahil denizanası kullanıldı. Bu denizanalarının da diğer tüm sölenterler gibi ne kanları, ne beyinleri ne de kalpleri vardır. Bunlar denizde yüzmek yerine, sırtüstü olarak deniz dibine yatıyor ve gırtlaklarına besleyici madde pompalıyorlar. Denizanaları geceleri, gündüze göre çok daha az pompalıyorlar (dakikada 58 yerine sadece 39 tepi). Anlaşıldığı üzere düşük etkinlikle bir dinlenme evresi yaşıyorlar ki bu da uykunun ilk kriteridir. Cassiopeia'nın diğer tipik uyku özelliğiyse şu: Dinlenme evresindeki bir sölenterin altındaki zemini çekince normalden daha geç tepki veriyor. Denizanası suda uyanıp, yeniden zemine doğru yüzmeden önce birkaç saniye tepkisiz kalıyor diyor bilim insanları. Son deney uykusuzlukla ilgiliydi. Araştırmacılar denizanasını gece boyu bir su şokuyla rahatsız edince, denizanasında, tıpkı bir gece uykusuz kalan insanda görülen davranışları izlemişler. Gündüz normalden daha az etkin olan hayvanlar zaman zaman da dinlenmişler. Uykularını aldıktan sonra her şey normale dönmüş. Araştırmacıların deneylerden çıkardıkları sonuca göre, sölenterler gerçek anlamda uyuyorlar. Ve sonuç beyinsiz bir hayvanın uyuduğunu gösteren ilk kanıt. Bu da uykunun çok eskilere uzandığı ve merkezi sinir sisteminden önce ortaya çıktığı anlamına geliyor. Uyku, çok hücreli hayvanların en ilkel zamanlarından itibaren ortaya çıkmış olabilir diyor bilim insanları. Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/denizde-bulunan-en-eski-dna-ornegi", "text": "Güney Kutbu denizinden alınan tortul karot örneği, bir milyon yıllık kalıtım içeriyor. İster havada, ev tozunda, toprakta ya da derin denizlerdeki tortullarda olsun, kalıtım molekülü DNA sadece canlıların içinde değil, çevrede de bulunur. Nitekim bir organizma kepek döktüğünde, dışkıladığında, idrar veya tükürük salgıladığında veyahut ta bir cesedin bozulması sırasında hücre kalıntıları, dolayısıyla da kalıtımının izleri çevreye yayılıyor. Çevredeki DNA'nın analiziyle bölgede hangi organizmaların yaşadığını veya yaşamış olduğunu öğrenmek mümkün. Özellikle de deniz tortullarının DNA analizi çok değerli bilgiler verebilir. Çünkü ulaşılması zor olan ve henüz araştırılmamış olan ekosistemlere bir bakış açısı sunar. Bununla birlikte tortul DNA'sının analiz edilmesi zordur, çünkü daha çok eser miktarda bulunur ve metaryal zincirleri genelde çevresel etkiler nedeniyle önemli ölçüde bozulmuştur. Tasmanya Üniversitesi'nden Linda Armbrecht ve ekibi Güney Kutup denizinin birkaç noktasından derin deniz tortulu karot örneği alarak, çevresel DNA aradılar. Araştırmacılar bu tür deniz tortullarında kalıtım malzemesinin uzun süre korunabileceğini tahmin ediyorlardı. Sıfır derecelik sıcaklık, düşük oksijen oranı ve UV ışınının hiç bulunmaması DNA'yı indirgeyen reaksiyonları engelliyor. Araştırmacılar gercekten de elleri boş dönmedi. Bakteri, arkea ve ökaryotik hücreler olarak sınıflandırılabilecek neredeyse 300.000 DNA parçası buldular. En büyük grubu yüzde 20'lik oranla sınıflandırılamayan ökaryotlar oluşturuyor, bunları ise diatomalar takip ediyor. Araştırmacıların belirttiği gibi özellikle de son buzul çağında biriken tortullarda, DNA içerikleri yüzde 50 kadar artmış. Bilim insanları tortul DNA'sının yaşını da belirleyebildiler ki bu da sürpriz sonuç oldu. Çünkü Güney Amerika'nın güney ucu ile Batı Antarktika'nın kuzey ucu arasındaki Scotia Denizi'nden alınan örnekte, 750.000 ila bir milyon yıl yaşında olan ökaryotik DNA dizileri bulundu. Bu şimdiye kadarki en eski deniz tortulu DNA'sı diyor araştırmacılar. Daha önceki en eski tortul DNA'sı 400.000 yıllık mağara tortulundan ve 650.000 yıllık perm toprağı birikimlerinden ayrıştırılmıştı. Son olarak DNA sayesinde tespit edilen organizmalar arasında DNA'ları 540.000 yıllık olan diatomalar da yer alıyor. Bunlar deniz tortullarından izole edilmiş dünyanın en eski diatoma kalıtımını temsil ediyorlar. Bazı örneklerde 2,5 milyon yıllık olabilecek ökaryotik DNA da saptandı. Ancak araştırmacılar bu sonuca temkinli yaklaşıyorlar, çünkü DNA'nın bir milyon yıldan daha uzun süre yaşayabileceğine pek ihtimal verilmiyor. Bu yüzden örneğin daha yeni olabileceği tahmin ediliyor. Deniz tortullarında alınan örnekler geçmişteki ekosistemlere ve değişimlerine yeni bakış açıları sunması açısından önemli. Örneğin, araştırma Kutup denizlerindeki birincil üreticilerin buz devrinin sıcak dönemlerinde çoğaldığını gösterdi. Bu tür bir değişim yaklaşık olarak 14.500 yıl önce gerçekleşmiş. Bu ilginç ve önemli bir değişim, çünkü dünya genelinde deniz seviyesi hızlı bir şekilde yükseldiği gibi Güney Kutbu'nda da önemli buz kaybına yol açmış. Bu gelişmeler de doğal ısınmayla bağlantılı. Bu tür bilgiler sayesinde Güney Kutbu çevresindeki deniz canlılarının halihazırdaki ve gelecekteki iklim değişimine ne şekilde reaksiyon gösterecekleri öncelenebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/denizlerde-200-bin-yeni-virus-turu-tespit-edildi", "text": "Her damla deniz suyunda sayısız virüs bulunuyor ve bunlardan birçoğu hiç bilinmiyor bile. Araştırmacılar ilk kez ne kadar virüsün bulunduğunu belirlediler. Cell dergisinde yayımlanan araştırma yazısına göre 200.000 yeni virüs popülasyonu tespit edilmiş durumda, yani bugüne dek bilinenden yüz misli fazla virüs bulunuyor denizlerde. Virüsler ve genleri Tropikal Kuşak'tan Kuzey Kutbuna, derin denizlerden yüzeylere kadar olan seksen örnek bölgesinde bulunmuş. Virüsler insanlar için genelde zararsızlar. Fakat virüsler balina, yengeç ve özellikle de bakterilere bulaşabildiğinden ekolojik rolleri küçümsenecek gibi değil. Aynı şey iklim için de geçerli. Okyanuslar insanlar tarafından salınan karbondioksitin yarısını soğuruyorlar. Daha önceki araştırmalar da virüslerin karbondioksiti derin sulara taşıdıklarını ve uzun vadede atmosferden uzaklaştırdığını göstermişti. Yeni bulgu bu yüzden iklim değişimiyle mücadelede de yardımcı olabilecek. Araştırmacıları özellikle de Kuzey Kutbu sularında çok fazla çeşitli virüsün bulunması şaşırttı. Buna göre mikroskobik tür çeşitliliğinin merkezi özellikle soğuk olan bölgeler. 80 örnek bölge okyanusların sadece bir kısmını temsil ettiği için hem genetik hem de coğrafi açıdan yeni sürprizler beklenebilir. Nitekim Hint Okyanusu'nun batısı ve Pasifik Okyanusu'nun doğusu daha hiç araştırılmadı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dev-kusun-soyunu-da-insanlar-tuketmis", "text": "Kaz ile devekuşu arasındaki Genyornis nevtoni'nin de avlana avlana kökü kurutulmuş.. 50.000 yıl önce Avustralya'ya yerleşen ilk insanlar dev dromornis kuşlarının yok olmasına sebep olmuşlar. Genyornis nevtoni türü dromornis kuşuna ait kavun büyüklüğündeki yumurta kalıntılarını inceleyen Amerikalı bilim insanları, yumurtaların ısıtıldıktan sonra tüketildiklerini söylüyor. Yeni bilgiler, böylece dev kuşların yalnızca iklim değişimi yüzünden tükenmediklerini açıklamış oldu diyor araştırmacılar Nature Communications dergisinde. Kısmen kararmış olan kabuklar, yüksek sıcaklığa maruz kaldıklarını gösteriyor diyor, araştırmayı yöneten Gifford Miller . Genyornis newtoni, iki metre büyüklüğünde bir kaz ve bir devekuşu karışımı gibi görünüyordu. Araştırma çerçevesinde Avustralya'daki 200 buluntu yerinde gün ışığına çıkarılan 54.000-44.000 yıllık kabuklar incelenmiş. Söz konusu kuş türü Avustralya'daki prehistorik mega faunasına dahildi. Çok büyük ve çok ağır hayvanlar arasında örneğin dev kangurular veya küçük bir otomobil büyüklüğündeki kaplumbağalar da bulunuyordu. Bugüne kadar ilk Avustralyalıların mega fauna grubuna giren hayvanları avladıkları veya yumurtalarını yedikleri bilimsel olarak kanıtlanmamıştı. Nitekim Avustralya'daki buluntular, diğer kıtalardakinden daha eskidir ve Avustralya'daki koşullar da bozunma sürecini hızlandırıyor. Bilim insanları daha önceleri de aynı bölgede belli başlı hayvanların avcılık yüzünden tükendiğini gösteren kalıntılar bulmuştu. Mesela Yeni Zelanda'nın ilk sakinleri de Moa olarak bilinen ve üç metreye kadar büyüyen kuşları iki yüz yıl içinde tüketmişlerdi. Mamut soyunun tükenişini de birçok araştırmacı insanlara bağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dev-yengecin-kiskaclari-aslanin-cenesinden-daha-guclu", "text": "Palmiye yengeci , karada yaşayan birçok yırtıcı hayvana kıyasla daha güçlü kıskaçlara sahip. Kıskaçlar hem silah hem de alet görevini görüyor. Kıskaçlarıyla hindistan cevizini bile kırabildiğinden hindistan cevizi hırsızı olarak da bilinen palmiye yengeci, karada yaşayan en büyük yengeç. Ağırlığı 4 kiloya kadar çıkabilen bu yengeç 28 kilo ağırlığı bile taşıyabiliyor. Pasifik ve Hint Okyanusu'nda yaygın olarak görülen bu yengeç Japonya'nın güney bölgelerinde de yaşar. Okinawa adasında farklı yaşlardaki 29 palmiye yengecinin kıskaç gücünün test edildiği bir araştırmada, ağırlıkları 33 ve 2120 gram arasında, göğüs uzunlukları ise 16,2 - 64,5 mm arasında değişen yengeçlerin uyguladıkları kuvvetin 29,4 ila 1765,2 Newton arasında değiştiği görüldü. Bu değerlerin hayvanların beden ağırlıklarıyla ilişkili olduğunu ifade eden araştırmacılar, dört kiloluk bir palmiye yengecinin uygulayabileceği 3300 Newton kuvvetin, bu yengeci en kuvvetli kıskaçlara sahip kabuklularından biri yaptığını ve timsahlar dışında karada yaşayan başka hiçbir yırtıcı hayvanın bundan daha kuvvetli ısıramayacağını belirtiyor. günümüzdeki boyutlarına ulaşabildiği düşünülüyor. Daha büyük ve kuvvetli olan sol kıskaçlar hem kendilerini daha iyi savunmalarına hem de diğer hayvanlardan, hindistan cevizine kadar hemen her şeyi yiyebilmelerine imkan veriyor. Palmiye yengeçlerinin nasıl bu kadar kuvvetli olduğu bir soru işareti. Birçok hayvana kıyasla daha büyük olarak 8 mikrometre uzunluğunda sarkomerlere sahip olsalar da, uyguladıkları kıskaç kuvvetinin açıklanabilmesi için sarkomerlerinin yaklaşık 14 mikrometre olması gerekir. Bu nedenle araştırmacılar, kas liflerinin kalınlığı ve yapısı gibi farklı etkenlerin söz konusu olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dil-ogrenme-yas-araligi-sanilandan-daha-uzun", "text": "MIT'den psikolog Joshua Hartshorne ve meslektaşları, yeni bir dilin kurallarını ve yapısını öğrenebilme sürecinin 17-18 yaşlarına kadar sürdüğünü belirtiyor. Daha önce yapılan araştırmalar, bir dilin gramer kurallarını öğrenme yetisinin çok erken yıllarda geliştiğini, 5 yaşında ise sona erdiğini gösteriyordu. Ancak bu doğru olsaydı, başka bir ülkeye taşınıp o ülkenin dilini öğrenmeye çalışan çocuklar akıcı bir dille konuşmayı başaramazlardı. Ancak Hartshorne ve ekibinin 2 Mayıs'ta Cognition sitesinde yayınladığı araştırma sonuçlarına göre bu doğru değil. Araştırmacılar, 10-12 yaşları arasında İngilizce konuşulan bir ülkeye taşınan ve İngilizce öğrenmeye başlayan çocukların, doğuştan itibaren hem İngilizce hem de başka bir dil konuşan çocuklarla aynı seviyeye gelecek şekilde dillerini geliştirebildiklerini gördü. Ancak iki grupta da yalnızca İngilizce konuşanlarda görülen dilbilgisi akıcılığı bir miktar eksikti. 10-12 yaşlarından sonra İngilizce'ye yeni başlayanların, doğuştan başlayanlara kıyasla dilbilgisi akıcılığında daha geri olduğu, bunun sebebinin ise 17 yaşlarındayken dilbilgisi öğrenme yetilerinin düşüşe geçmesi ve aynı seviyeye erişecek zamanlarının kalmaması olduğu belirtildi. Ayrıca, her ne kadar insanlar hayatlarının ilk 10 ya da 20 yılında daha fazla şey öğreniyor olsa da, İngilizce'yi anadili ya da ikinci dili olarak konuşan insanların 30 yaşına kadar da az da olsa öğrenmeyi sürdürdüğü gözlemlendi. Araştırmanın başlarında, dilbilgisini öğrenmenin zaman çizelgesini ortaya çıkarmak için az sayıda araştırma başına 250 kadar tek dilli ve çift dilli katılımcı bulundu. On binlerce katılımcıya ulaşabilmek için Hartshorne, Facebook üzerinden arkadaşları ile bağlantı kurdu ve internet üzerinden bir İngilizce dilbilgisi testi yapmalarını istedi. Bu test, katılımcının verdiği cevaplara göre anadilini ya da İngilizce lehçesini ölçüyordu. Gönüllüler testi tamamladıktan sonra nerede yaşadıkları, doğuştan itibaren kaç dil konuştukları, İngilizce'yi öğrenmeye kaç yaşında başladıkları ve İngilizce konuşulan bir ülkede kaç yıl geçirdikleri konularında bir anket doldurdular. Hartshorne'un umduğu gibi test Facebook ve diğer sosyal medya siteleri üzerinden yayılarak İngilizce ana dili olan ve olmayan 669.498 kişiye ulaştı. Amaç, İngilizce konuşma tecrübeleri farklı olan kişilerin dilbilgisi öğrenme yetilerinin kaç yaşlarında zirveye ulaştığına odaklanmıştı. Dil öğrenimi üzerine çalışan araştırmacılar bu yeni araştırmayı kafa karıştırıcı buluyor. San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden psikolinguist David Barner, bu verilerin güçlü olmakla birlikte kesinlik içermediğini söylüyor. Örneğin Hartshorne'un ekibi dil yetilerinin tek bir zaman çizelgesinde geliştiğini söyleyemiyor. Doğru kelime sıralaması ya da birbiriyle uyumlu kullanılabilen nesneler ya da fiiller gibi dilbilgisinin farklı unsurları farklı hızlarda öğreniliyor olabilir. Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nden psikolinguist Elissa Newport da araştırmanın 7 yaşından küçük çocukları test etmediğini, bu nedenle İngilizce öğrenmenin gerçekte ne kadar sürdüğünü yeterli derecede ölçemediğini söylüyor. Newport kendi araştırması da dahil birçok araştırmaya göre anadili öğrenmenin 7 yaşına kadar sürdüğünü, ikinci dili öğrenmenin ise 5 yaşlarında başlayanlar için daha uzun sürebildiğini belirtiyor. Austin'deki Teksas Üniversitesi'nden dilbilimci David Birdsong ise aynı anda iki dil konuşarak büyüyen çocukların dilbilgisi algılama yetilerinde henüz çözülememiş bazı sorunlar içerdiğini ileri sürüyor. Yapılan yeni araştırmada doğuştan iki dilli olan kişilerin, yalnızca İngilizce konuşan kişilerde görülen dilbilgisi seviyesine erişemediği gözlendi. Birdsong'a göre bu da iki dilli kişilerin bir dili konuşurken diğeriyle ilgili bilgileri kafalarından tamamen silemedikIerini gösteriyor. Tek bir kişinin iki farklı dili konuşması, dillerin birbiriyle etkileşim içinde olmasına bağlı olarak bu iki dille ilgili öğrenebileceklerine sınır getirebiliyor. Ancak bu, iki dili de akıcı olarak konuşmalarına engel değil."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dinozorlarin-nesli-tukenmeseydi-ne-olurdu", "text": "Bundan 66 milyon yıl önce Dünya'ya bir asteroit çarptı. Çarpma şiddeti, 10 milyar atom bombası gücündeydi. Bu çarpma neticesinde evrimin yönü de değişmişti. Gökyüzü kararmış, bitkiler foto-sentez yapamaz olmuştu. Bitkiler ve bitki ile beslenen hayvanlar da ölmüştü. Besin zinciri çökmüştü. Türlerin %90'dan fazlası yeryüzünden silinmiş oldu. Ortalığı kaplayan toz tabakası dağıldığında ise, görüldü ki, yeryüzündeki bütün dinozorlar yok olmuş, canlı olarak sadece bir avuç kuş kalmıştı. Ama işte bu korkunç felaket sayesinde insanların evrimi mümkün olmuştur. Hayatta kalabilmiş olan memeliler hızla gelişmiştir ki bunların içinde daha sonra insana evrilecek olan ilk primatlar da vardı. Haydi hayal edelim: Asteroit Dünya'ya çarpmadan geçmiş gitmiş olsun ve dinozorlar da hayatta kalmış olsun. Bir hayli evrimleşmiş olan dinozorlar, Ay yüzeyine bayrak dikiyor olsun. Dinozor bilimciler ise, göreliliği keşfediyor ya da memelilerin her ne kadar inanılmaz gibi gözükse de Dünya'yı ele geçirdiği varsayımını tartışıyor olsun. Zeka, alet, dil ve büyük sosyal gruplar içinde yaşama, bizleri gezegenin hakim türü kılmıştır. Bugün yedi kıtaya yayılmış olarak yaşayan 8 milyar Homo sapiens var. Ağırlık olarak ölçecek olursak, bütün yaban hayvanlarından daha fazla insan yaşıyor. Dünya üzerindeki toprakların yarısını kendimizi beslemek için değiştirmiş bulunuyoruz. Evrim sonucunda zaten insan gibi canlılar oluşmak zorundaydı, diyebiliriz. 1980'lerde paleontolog Dale Russell, etobur bir dinozorun alet kullanan akıllı bir dinozora dönüştüğünü hayal etmemizi önermişti. Bu dinozoritin büyük bir beyni vardı, el baş parmakları elindeki diğer parmaklarından ayrı hareket edebiliyordu ve ayakta dik durarak yürüyordu. Bu imkansız değil, ama pek olabilecekmiş gibi de durmuyor. Bir hayvanın biyolojisi, onun hangi yönde evrileceğinin sınırlarını da çizer. Başlangıç noktamız, sonuç noktalarımızı sınırlar. Diyelim ki, öğrenimimizi yarıda bıraktık. Büyük olasılıkla bir beyin cerrahı ya da bir avukat ya da NASA'da bir roket mühendisi olamayız. Ama örneğin bir sanatçı, tiyatro oyuncusu ya da girişimci iş insanı olabiliriz. Hayatımız boyunca seçtiğimiz yollar, bazı kapıları açar bazılarını ise kapatır. Bu, evrim için de geçerlidir! Dinozorların boylarını poslarını düşünelim. Jura döneminden başlamak üzere sauropoda dinozorları örneğin Brontosaurus ve akrabaları evrim sonucu 30-50 ton ağırlığında, 30 metreye yakın uzunlukta dev yaratıklara dönüşmüşlerdi yani bir filin 6 katı daha ağır ve bir mavi balina kadar da uzun. Aynı şey, pek çok grupta görülmüştür: Diplodocidae, Brachiosuridae, Turiasauridae, Mamenchisauridae ve Titanosauria vb. Bu durum, farklı kıtalarda, farklı zamanlarda, çöllerden yağmur ormanlarına kadar farklı iklimlerde oluşmuştur. Ama bu çevrelerde yaşayan başka dinozorlar ise, böyle süper devlere dönüşmemiştir. Bütün bu hayvanları birbirine bağlayan ortak bağ, hepsinin sauropoda dinozoru olması idi. Sauropodaların anatomisinde olan bir şey örneğin akciğerler, yüksek bir direnç-ağırlık oranına sahip içi boş kemikler, metabolizma ya da bütün bunların hepsi bu canlıların evrimsel potansiyelini harekete geçirmiş olabilir. Bunun sonucunda ise bu hayvanlar, daha önce hiçbir kara hayvanının büyümediği ve büyümeyeceği boyutta irileşmiştir. Benzer biçimde etobur dinozorlar da, dev gibi, on metre boyunda, tonlarca ağırlıkta yırtıcı hayvanlara evrilmiştir. Evet, dinozorların vücudu kocaman büyüdü. Ama ya beyinleri? Bir dinozorun pek öyle büyük bir beyni olduğu söylenemez. Zaman içinde dinozorların gelişmesinde beyin büyüklüğü zayıf kalmıştır. Jura dönemi dinozorlarının, örneğin Allosaurus, Stegosaurus ve Brachiosaurus'un beyinleri küçüktür. Kretase döneminin sonlarına doğru, yani Jura döneminden 80 milyon yıl kadar sonra, Tiranozor ve örek gagalı kuş kalçalı olan Hadrozor daha büyücek beyinler geliştirdiler. Ama T-Rex'in koca gövdesine rağmen beyni, sadece 400 gram ağırlığındaydı. Bir Velociraptor'un beyni, 15 gramdı. Ortalama insan beyni ise, 1 kilo 300 gram ağırlığındadır. Diyelim ki o asteroit Dünya'ya çarpmasaydı, dinozorlar farklı bir yönde evrilir miydi? 100 milyon yıllık dinozor tarihine baktığımızda, dinozorların bunlardan daha farklı bir şey yapacağını düşündüren herhangi bir ipucu göremeyiz. Asteroit çarpmasaydı, büyük olasılıkla hala bu devasa boyda, uzun boyunlu otoburlar ve kocaman Tiranozor benzeri yırtıcı hayvanlarla birlikte yaşıyor olacaktık. Belki bu canlılar, birazcık daha büyük beyinler geliştirmiş olacaktı, ama birer dahiye dönüşeceklerine dair bir işaret yok. Aynı şekilde memelilerin dinozorların yerini almış olacağı gibi bir olasılık da görünmüyor. O asteroit Dünya'ya çarptığında, dinozorlar kendi çevrelerinin tek hakimi idiler. Memeliler ise, farklı kısıtlamalar içinde yaşıyordu. Memeliler, hiçbir zaman dev boyutlu otoburlara ya da etoburlara dönüşmedi. Memelilerin beyni ise, hiç durmadan büyümüştür. Evrim sonucu orka ve ispermeçet balinalarında, dişsiz balinalarında, fillerde, fok balıklarında ve insansı maymunlarda beyin epey gelişmiştir. Günümüzde yaşayan ve dinozorlardan türemiş canlılar, örneğin kargalar ve papağanlar gibi kuşlar, karmaşık beyinlere sahiptir. Kargalar ve papağanlar, alet kullanabilir, konuşabilir ve sayı sayabilirler. Ama asıl büyük bir beyin ve son derece karmaşık davranışlar geliştirmiş olanlar, maymun, fil ve yunuslar gibi memelilerdir. Maymunlar bundan 35 milyon yıl önce Güney Amerika'ya geldiğinde, ola ola daha başka maymun türlerine evrildiler. Kuzey Amerika'ya ise primatların en az üç farklı kez gittiği biliniyor: 55 milyon yıl önce, 50 milyon yıl önce ve 20 milyon yıl önce. Ama Kuzey Amerika'daki bu primatlar evrim geçirip nükleer silahlar ya da akıllı telefonlar üreten bir türe dönüşmediler. Bunun yerine, hiç bilemediğimiz nedenlerden ötürü, soyları tükendi. Afrika'da ama sadece Afrika'da primatların evrimi, eşsiz bir yol izlemiştir. Afrika'nın hayvan topluluğunda, bitki örtüsünde ya da coğrafyasında bulunan bir şey, insansı maymunların evrimini mümkün kılmış görünüyor. Demek oluyor ki, dinozorların ortadan kalktığı koşullarda bile, insanın evrimi için fırsatların doğru bileşimine ve elbette şansa ihtiyaç varmış."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dinozorlarin-olumu-ilkbaharda-olmus", "text": "66 milyon yıl önce Yucatan yarımadasına kilometrelerce büyüklüğündeki Chicxulup asteroidi çarptığında küresel bir sonuca yol açmıştı. Daha ilk saatlerde şok dalgaları, sıcaklık ve tsunamiler geniş alandaki tüm yaşamı yok etmişti. Kuzey Dakota'daki Tanisi buluntu yerindeki buluntulardan da anlaşıldığı gibi 3000 kilometrelik bir mesafede bile sel suları ve kayaç yağmurları ani bir şekilde toplu ölümlere yol açmıştı. Bu asteroid çarpması sonucunda dünya üzerindeki hayvan ve bitki türlerinin yüzde 75'i yok olmuştu ve buna dinozorlar da dahildi. Fakat bu büyük çarpışmanın tam olarak hangi mevsimde gerçekleştiği bilinmiyordu. Bu önemsiz bir konu gibi görünse de, çeşitli çarpışmaların etkileri mevsime göre farklı ekolojik etkiler bırakabiliyor. Örneğin tam büyüme ve üreme döneminde olan canlılar sel, yangın ve karanlıktan çok daha fazla etkilenirler. Bu yüzden Chicxulub asteroidinin hangi mevsimde çarptığını belirlemek, biyotik faktörlerle ilgili önemli bir anahtarı ortaya çıkarabileceği gibi küresel etkilerin açıklanmasına da yardımcı olabilir. Fakat kalıntılar ve buluntu yerleri zamansal açıdan kesin bir şekilde aydınlatılmadığı için, bir kronolojik sınıflandırma yapılamamıştı. Sonuçlar da bu yüzden tartışmalı kalmıştı. Kuzey Amerika'daki Tanis buluntu yeri konuya yeni bir açıklama getirdi. getirdi. Tebeşir devrinin ekosistemini yansıtan bu bölge, daha çarpışma gününde neredeyse tümden yok olmuş, kalıntılar çamur ve taşlaşmış lavların altında korunagelmişti. Manchester Üniversitesi'nden Robert De Palma ve ekibi özellikle mevsimsel belirteçler olarak iki hayvan grubunu seçtiler: Mersin balığıgiller grubundaki balıklar ve yaprakla beslenen böcekler. Mersin balığıgiller grubundaki kemikli balıkların kemiklerindeki büyüme halkaları, mevsimsel değişimler hakkında bilgi veriyor. İlkbahar ve yaz mevsiminde alınan daha fazla besin ve daha fazla büyüme sayesinde koyu renkli bir kemik tabakası oluşuyor. Oysa sonbahar ve kış aylarında açık renkli bir tabaka gelişmekte. Asteroid çarpışmasından önce oluşan büyüme halkalarına göre araştırmacılar, Tanis'teki hayvanların ne zaman öldüğünü belirleyebildiler. İncelenen fosillerin birçoğunda son oluşan kemik halkası koyu renkte. Bu da hayvanların ilkbahar veya yaz aylarında öldüğünü gösteriyor. Bu sonuç ayrıca kemiğin içindeki karbonun analizleriyle de destekleniyor. Bu açıdan bakıldığında da balıkların en geç yaz mevsiminde öldüğü anlaşılıyor. Asteroid çarpışmasında ölen balıkların en küçükleri 16 santimden daha küçük olan genç hayvanlardı. Bu, yavru balıkların daha bir yaşına gelmeden önce öldükleri anlamına geliyor. Tebeşir devrindeki mersin balığıgiller ilkbahar ve yaz aylarını tatlı sularda geçirirken, sonbaharda denize göçüyorlardı ki bu da balıkların ilkbahar ve yaz aylarında öldüklerini gösteren diğer bir kanıt. Bununla birlikte çarpışmanın ilkbaharda gerçekleştiğini kanıtlayan tek fosiller de mersin balığıgiller değil. Aynı yerde bulunan böcek fosilleriyle gerçekleştirilen analizlerle de aynı sonuçlar elde edildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dna-analiziyle-fildisi-kacakciliginin-aglari-tespit-edildi", "text": "Afrika fillerinin sayısı hızla azalmaya devam ediyor. Afrika kıtasında günümüzde 400.000 fil yaşıyor, oysa yarım yüz yıl önce bu sayı 1,5 milyonu buluyordu. Afrika filinin daha küçük türü olan orman fili geçen yıl akut olarak tehdit altında bulunan türler listesine girdi. Orman fili son otuz yıl içinde yüzde 86 oranında azaldı. Bu dramatik gelişmenin baş sorumlusu, son yıllarda artış gösteren kaçak avlanma. Fildişi ticareti 1989'dan bu yana yasaklanmış olsa da Asya'da artan talep yüzünden yasadışı avcılık devam ediyor. Uluslararası bir araştırma ekibi, adli genetik yardımıyla kaçak avcılık ve fildişi ticaretine ayrıntılı bir bakış açısı sundu: Fillerden sökülen binlerce fildişinin DNA analizleri, fildişi ticaretinin nerede ve ne şekilde organize olduğunu gösterdi. Bu çalışma özellikle de çok büyük tehdit altında olan fil popülasyonlarının korunmasında yardımcı olabilir. Araştırma, bu büyük kaçakçılığın arkasında bir avuç suç şebekesinin bulunduğu ve bu ağlar arasındaki bağlantıların, sanılandan çok daha geniş kapsamlı olduğunu göstermesi açısından önem taşıyor. Bilim insanları avlanan 4320 havyanın, fildişi analizini yaptılar. Dişler 2002-2019 yılları arasında Afrika'dan gemilerle çıkarılan 11 ton fildişleri arasındaki 49 büyük ele geçirme vakasına aitti. Dişlerin genetik analizleri şaşırtıcı bağlantıları ortaya çıkardı: Ele geçirilen dişlerin büyük bir bölümü az sayıdaki fil popülasyonuna, genellikle birbirleriyle akraba olan fillere ait. Bu da avcılığın yıllardan beri aynı grupta yapıldığını gösteriyor. Hangi popülasyonların daha çok avlandığının öğrenilmesiyle, filler daha iyi korunabilir. İncelemelerden anlaşıldığına göre bir hayvanın iki dişinden biri ya da akraba olan fillerin dişleri genelde farklı nakliyelerle farklı limanlara gönderiliyor. Gemi konteynırları en çok Kenya, Uganda ve Nijerya'dan geliyor. Ancak son yıllarda Angola ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki küçük limanlarda da kaçak fildişleri ele geçirildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dogada-20-dakika-kalmak-bile-stresi-dusuruyor", "text": "Parkta veya bir ormanda vakit geçirmenin insanı rahatlattığı aslında bilinen bir şey ama Michigan Üniversitesi araştırmacıları yeşil alanda bulunmanın üzerimizde ne şekilde etki yaptığını incelediler. Stres seviyesinin düşmesi için ne sıklıkta ve kadar süre doğada kalmak gerekiyor ve ne tür bir doğa deneyiminden yararlanmak lazım gibi sorulara yanıt arayan çevrebilimci MaryCarol Hunter ve ekibinin araştırması, Frontiers in Psychology dergisinde yayımlandı. Stres hormonu kortizol böbreküstü bezi kabuğunda üretilir ve karaciğerde indirgenir. Kortizol değerlerinin örneğin kronik stres yüzünden devamlı yüksek olması şişmanlık, bağışıklık sisteminde zayıflama ve kalp-dolaşım bozukluklarıyla, ayrıca depresyon ve diğer bazı hastalıklarla da ilişkilendirilmektedir. Hunter'in son araştırması doğada yirmi ila otuz dakika vakit geçirmenin bile stres seviyesini düşürdüğünü göstermiş. Araştırma çerçevesinde 36 kişilik bir gruptan haftada üç gün en az on dakikalık doğa yürüyüşü yapmaları istenmiş. Bu yürüyüşlerden önce ve sonra katılımcıların kortizol değerleri tükürük örneğiyle belirlenmiş. Katılımcılara gezecekleri yeri kendilerinin seçmesine izin verildiyse de bazı şartlar öne sürülmüş. Yürüyüş gündüz yapılacaktı, sportif hareketler yapılmayacak, İnternet, sosyal medya ve telefon kullanılmayacak, herhangi bir şey okunmayacaktı. Bu şekilde sadece yirmi dakikalık bir doğa yürüyüşünün bile stres seviyesini önemli ölçüde düşürmek için yeterli olduğu görülmüş. Stres seviyesi en çok da katılımcıların yirmi ila otuz dakika yeşillikler arasında yürüdükleri veya oturdukları zaman düşmüş. Sonuçlar daha önceleri gerçekleştirilen benzer araştırma sonuçlarıyla da örtüşmekte. İsveçli araştırmacı Roger Ulrich 1984 yılında sadece ağaçlara bakmanın bile pozitif etki yaptığını bulmuştu. Ameliyattan sonra hastane odasından ağaçlarla dolu bir bahçeye bakan hastalar daha az ağrı kesici istedikleri gibi daha önce iyileşmişler. Yeşil alanı bol olan semtlerde yaşayanlarda kalp-dolaşım hastalıkları ve diyabet daha ender olarak görülüyordu. Daha önceleri Japon bilim insanlarınca gerçekleştirilen bir araştırma da ormanda düzenli olarak yapılan yürüyüşlerin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ortaya koymuştu. Orman tıbbı Japon Üniversitelerinde başlı başına bir araştırma bölümü. Burada hangi faktörlerin etkili olduğu araştırılıyor. Mesela orman havasının mı yoksa özel bitki örtüsünün mü iyi geldiği henüz kesin olarak bilinmemektedir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dogu-afrikali-homo-sapiens-meger-sanilandan-cok-daha-once-yasamis", "text": "Türümüzün doğum yeri Afrika, bu kesin bilgi. Fakat Homo sapiens'in ilk temsilcisinin nerede ve ne zaman ortaya çıktığı, yetersiz fosiller nedeniyle tartışmalı. Doğu Afrika uzun bir süre insanlığın doğum yeri olarak kabul edildi, çünkü birçok öncü insan kalıntıları dışında burada en eski iki insan fosili de bulunmuştu. Etiyopya'daki 170.000- 197.000 yıllık Herto ve Omo-Kibish kafatasları. Fakat genetik analizler ve Fas'ta bulunan 300.000 yıllık Homo sapiens fosilleri, insanlığın beşiğinin Doğu Afrika olduğunu konusunda şüpheler uyandırdı. Doğu Afrika şimdi yeniden sahnede. Cambridge Üniversitesi'nden Celine Vidal ve ekibi Doğu Afrika'da bulunan en eski ve en ünlü kafatası olan Omo-1'i yeniden tarihlendirdi. Bu fosil 1960'lı yıllarda, Güneybatı Etiyopya'daki Omo Kibish formasyonunda bulunmuştu. Bu bölge volkanizmayla biçimlenmişti ve Omo 1 de çok katmanlı bir volkanik tortuyla kaplıydı. 'Fosiller kalın bir volkanik kül tabakası altında bulundu ama halihazırdaki radyometrik yöntemlerle bunu hiç kimse tespit edemezdi, çünkü kül çok ince taneliydi' diyor araştırmacılar. Ayrıca radyokarbon yöntemiyle tarihlendirilmesi de çok zordu. 197.000 yıl olarak saptanan tarih bu yüzden hiç güvenilir değildi. Vidal ve ekibi bu yüzden buluntu yerine giderek, kafatasının bulunduğu tabakanın üzerindeki külden yeni örnekler aldılar. Ayrıca 250.000 ila 170.000 yıl önce birkaç kez etkinleştikleri bilinen Shala ve Corbetti yanardağlarından da örnekler alındı. Tarihlendirme için de bu örneklerdeki jeokimyasal özellikler karşılaştırıldı. Ekip, bu volkanik malzeme içindeki minerallerin kimyasal bileşimini belirleyip, karşılaştırdıktan sonra, Omo-Kibish'deki kül tabakasını ilk kez daha kesin bir şekilde tarihlendirebildi. Omo-Kibish'den gelen volkanik kül, jeokimyasal olarak 400 kilometre uzaklıktaki Shala volkanından gelen bir patlamayla örtüşüyordu. Görünüşe göre 230.000 yıl kadar önceki patlama o kadar şiddetliydi ki kül Omo- Kibish'e kadar taşınmış ve orada Omo-1'in kemiklerini kaplamış Bunu göre Omo-1 en az 230.000 yıl önce yaşamış olmalı ki bu daha önceden tahmin edilen tarihten 32.000 yıl daha önce. Yeni tarihlendirme böylece Omo-1'i en eski Afrikalı Homo sapiens yapıyor. Bununla birlikte Doğu Afrika'nın Homo sapiens'in beşiği mi olduğu ve köklerinin nereye kadar uzandığı şimdilik yine belirsiz. Ancak bu bölge jeolojisi ve çevre koşulları açısından insanlığın beşiği olmak için çok elverişli. En eski atalarımızın kalıntılarının, Rift vadisi gibi jeolojik olarak etkin bir tektonik yarıkta bulunmuş olmaları tesadüf olamaz. Yağmur suyu buralarda göllerde birikiyor ve hayvanları buraya çeken içme suyu rezervlerini oluşturuyordu. Ayrıca vadi binlerce kilometrelerce uzunlukta bir göç koridorunu da oluşturmakta. Sık sık yaşanan volkanik etkinlikler ise taş aletler için malzeme sunuyordu. Dahası volkanik etkinlikler atalarımızın zihinsel gelişimini de tetiklemiş olabilirdi. Nitekim büyük patlamalar doğal çevreyi değiştirdiğinde insanlar bilişsel yetilerini geliştirmek zorundaydı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/doku-yenilenmesinin-gizi-solucanlarda", "text": "Massachusetts Institute of Technology , Whitehead Enstitüsü, Peter Reddien Laboratuvarı'ndan araştırmacılar, kök hücrelerin hücreleri ve dokuları nasıl yenilediğini, ortaya çıkarttı. Planarya adı verilen solucanlar üzerinde yürütülen bu çalışmayı tasarlayanlardan biri de makalenin başyazarı, MIT'de doktorasını sürdüren Türk bilim insanı Kutay Deniz Atabay. Whiehead Enstitüsü'nden bilim insanları doku ve organ yenilenmesinin temel mekanizmasını kabaca çözdüler. Bu ön bilgiler yardımıyla yetişkin insanlarda kök hücreler tarafından oluşturulan öncül hücrelerin doku yenilenmesini nasıl gerçekleştiği anlaşılmış olacak. Bu ilkeler, öncül hücrelerin izleyecekleri rota ilişkin kararlarında çok önemli bir rol oynar. Bu bulgular, sürecin sistem bazında anlaşılmasının yolunu açar. Daha önceki çalışmalardan elde edilen bilgilere göre kök hücreleri komşu dokulardaki talimatları okuyarak yollarını buluyordu. Ancak yenileme sırasında ortaya aşılması güç zorluklar çıkıyordu. Reddien ve ekibi 10 yıldır yenilenmenin gizini çözmek için planarya adı verilen küçük bir yassı solucan türünden yararlandılar. Planaryanın kafası vücudundan ayrıldığında ve vücutlarından bir parça kesildiğinde her parça tüm organizmayı yeniden oluşturuyor. Öncül hücrelerin nereye gideceğine nasıl karar verdiğini anlamak için araştırmacılar planaryanın gözlerini kullandılar. Bunun için araştırmacılar basit bir deney tasarladılar. Hayvanın kafasını vücudundan ayırdılar; üç gün sonra kesik kafadaki gözlerden birini çıkarttılar. Sonuçta öncül hücreler, doğru pozisyonda değil, geride kalan gözün tam yanında yeni bir göz oluşturdu. Daha sonra aynı deneyi farklı bir şekilde uyguladılar ve gözlerden birini kafayı uçurmadan önce çıkarttılar. Bu sefer sonuç farklıydı: Yeni göz anatomik olarak doğru yerde simetrik bir şekilde yeniden oluştu. Araştırmacılar aynı deneyi üç gözlü bir hayvan üzerinde yaptıkları zaman öncül hücreler geride kalan gözlerin çekim gücünden sıyrılmayı başardı ve beş gözlü bir hayvan ortaya çıktı. Bu deneylerin her birinde gözlerin hepsi işlevsel olarak beyne bağlanıyordu. Atabay, ilginç bir şekilde yeni anatomik yapının kalıcı olduğuna dikkat çekiyor: Bu sonuçlar hayvanlardaki yenilenmenin temel sorunlarına yanıt oluşturuyor. Böylece göç eden öncül hücrelerin yollarını nasıl bulduklarını, organları nasıl yenilediklerini anlamış olduk diyor. Planaryalar yassı solucanlar sınıfı, turbellaria takımına dahildir. Birkaç milimetreden, birkaç cm boya kadar olanlara akvaryumlarda rastlamak mümkündür. Kafa ve vücut yapıları türe göre değişir. Yüzme kabiliyetleri yoktur. Karın altlarında bulunan mikronik kirpikler bir nevi ayak işlevini yerine getirir. Sindirim sistemleri bildik yapıdan oldukça farklıdır. Bu yazı HBT'nin 109. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dollenmis-yumurta-hucresi-olmadan-ureme", "text": "İngiliz bilim insanları, eşeysiz üreme ve yapay döllenmeden oluşan bir kombinasyonla doğal üremeye alternatif geliştirdi. Araştırmanın çıkış noktası partenogenez veya döllenmesiz üremeye uzanıyor. Bazı bitkiler ve dişi hayvanlar, erkek hemcinsleri tarafından döllenmeden, eşeysiz üreyebiliyor. Bunlara yuvarlak solucanlar , yengeçler, salyangozlar hatta bazı balık ve kuş türleri de dahil. Gerçi memelilerde de yapay olarak eşeysiz üreme gerçekleştirilebiliyor yumurta hücreleri bölünmeye başlıyor ama bunlardan oluşan embriyolardan yaşayabilir canlılar üremiyor. Çünkü sperma eksik. Tonny Perry ile çalışan ekip, farelerle gerçekleştirdikleri deneylerle bu sorunu aştılar. Bu amaçta yaşayabilir olmayan partenogenetik embriyoları spermayla döllediler. Gerçi yumurta hücresi ve embriyo durumu arasında sadece 13 saatlik bir gelişme var, ama farklılıklar oldukça heyecan verici. Bu tıpkı bir hamurun fırına verildikten birkaç dakika sonra ekmeğe dönüşerek tamamen farklılaşmasına benziyor. Partenogenetik embriyo da yumurta hücresinden çok farklı. Ama yine bu döllenmeden sonra embriyolar tıpkı doğanın öngördüğü gibi gelişmişler. Farelerin dörtte biri sağlıklı olarak dünyaya gelmiş ve genetik açıdan da aynı ana babadan doğal yolla dünyaya gelen yavrulardan farklı değil. Ama yine de farklı DNA anahtarları var, yani farklı epigenetik özelliklere sahipler. Peki doğal yöntem çok daha iyiyken (yeni yöntemin başarı oranı %24) yenisine ne gerek var? Bunlar temel araştırma sonuçları, geçmişteki birçok başarılı sonuçtan da yararlanılmadı. Perry'e göre yeni sonuçlar pekala yararlı olabilir, mesela kanserin gelişimi daha iyi açıklanabilir. Çünkü tıpkı doğal döllenmede uzmanlaşmış hücrelerden uzmanlaşmamış hücreler oluştuktan sonra organizmaların geliştiği gibi, birçok kanser hücresinde de aynı süreç yaşanıyor. Bu yüzden doğal üreme süreçlerinin daha iyi anlaşılması kanser araştırmalarında yardımcı olabilir. Partenogenetik embriyolar embriyonsal kök hücreler için de bir kaynak oluşturabilir, ki bunlardan bir canlı oluşmadığı için de etik tartışmalara yol açmaz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dolly-25-yil-once-buyuk-heyecan-yaratan-ilk-klon-koyun", "text": "Dünyanın ilk klon koyunu Dolly'nin 1997 yılında doğuşu aslında sadece sansasyonel değildi; aynı zamanda bir şok etkisi de yaratmıştı. Bazı bilim insanları bir sonraki adımda insanın klonlanmasından endişe etmişlerdi. Fakat bu yöntem günümüzde sadece belli alanlarda kabul gördü. Nitekim klonlanmış hayvanlar sorun yaşıyorlar. 1997 yılının Şubat ayında İngiliz araştırmacı Ian Wilmut, Embriyo ve yetişkin memeli hücrelerinden yaşamaya elverişli klonlar müjdesini yaptığında Dolly neredeyse sekiz aylıktı. Araştırmacı bu süre içinde bu gelişmeyi gizli tutmuştu. Dolly 5 Temmuz 1996 tarihinde dünyaya gelmişti. Roslin Enstitüsü'nde Ian Wilmut ile çalışan ekip, yetişkin bir koyunun meme hücresinden alınan çekirdeği, başka bir koyunun çekirdeksiz yumurta hücresine yerleştirmişti. Bu şekilde gelişen embriyo üçüncü bir koyun tarafından taşındı. Dolly'nin doğuşuyla birlikte birçok bilim insanının mümkün olmayacağını düşündüğü şey gerçekti: Yetişkin memelilerin kopyalanması mümkündü. Bilim camiası 25 yıl önce bu gelişme karşısında adeta şoka girmişti. Bundan sonraki adımda insanın klonlanmasından korkuluyordu ve dünya çapında bir moratoryum için çağrılar yapıldı. Diğer bazı bilim insanları ise biyo çeşitliliğin kaybından endişe ederek, yaşamın benzersizliğinin klonlar çağının başlangıcıyla tehlikeye girdiğini ve genetik mühendisliğinin öngörülemeyen sonuçları konusunda uyardılar. Ama korkulan olmadı. Herhangi bir insanın klonlandığı ne görüldü ne de kanıtlandı. Araştırmacılar daha çok sessiz sedasız araştırma amaçlı diğer bazı memelileri klonladılar. Aralarında fare, keçi, sığır, domuz, kedi, köpek, at ve maymunun da bulunduğu bazı hayvanları kopyaladılar. Teknoloji günümüzde sevilen evcil hayvanları veya yüksek kaliteli yarış ve polo atlarını klonlamak için ticari amaçlı kullanılmakta. Klonlama ayrıca tıbbi araştırmalarda, örneğin hayvan donör organlarının üretilmesinde de önemli bir rol oynuyor. Peki gıda sektörü için klon hayvan üretiliyor mu? Avrupa Birliğinde klonlanmış hayvanların gıda endüstrisinde kullanılması yasak. Fakat ABD'de ve Güney Amerika'da çok değerli besi hayvanları yaratmak için örneğin belli hastalıklara karşı dirençli olan boğa klonlanıyor. Brezilya'da ise sığır yetiştiricileri, süper ineklerini klonluyorlar. Buralarda kopyalanmış hayvanların yavruları gıda endüstrisine ulaşabiliyor. Klonlanmış hayvanların etleri sağlıksız kabul edilmişti. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi 2006 yılında klonlanmış inek etinin ve sütünün, domuz ve keçi etinin doğal hayvanlar kadar sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Benzer bir sonuca 2008 yılında Avrupa Gıda Ürünleri Güvenliği Dairesi de ulaşmıştı. Fakat Avrupalı uzmanlar hayvan haklarını göz önünde bulundurarak, klonlama sırasında meydana gelebilecek ölümleri, hastalıkları vb olumsuzluklara dikkat çektiler. Nitekim birçok klon hayvan doğumdan itibaren sağlık sorunları yaşıyor ve yoğun bakım tedavisine ihtiyaç duyuyorlar. Etik kaygıların dışında klonlama teknolojisi o kadar basit değil. Çok zahmetli aşamaları var, ayrıca masraflı da. Bu yüzden de gıda endüstrisinde pek yaygınlaşacağı sanılmıyor. Daha çok değerli hayvanların klonlanmasında yani ticari anlamda daha karlı olan alanlarda kullanılacak gibi görünüyor diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dort-ayaklilarda-5-parmagin-evrimini-gerceklestiren-gen-kesfedildi", "text": "Saygın bilim dergisi Nature'ın 3 Kasım tarihli online sayısı, dört ayaklıların ekstremitelerinde yüzgeçten 5 parmağa geçişte önemli bir rol oynayan Hoxa 11 genindeki mutasyonun keşfini kapağına taşıdı. Derginin kapağında mutasyona uğramış bir farenin stilize edilmiş el iskeletinin görüntüsü yer alıyor. Haberde ise yüzgeci parmağa dönüştüren Hoxa 11 geninin, bugünkü dört ayaklılarda 5 parmağı nasıl oluşturduğu açıklanıyor. Şu anda yaşamakta olan dört ayaklıların -dört ayaklı kara omurgalıları- el ve ayaklarında 5 parmak bulunur. Eğer canlıda bu sayı mutasyon yoluyla değişirse genellikle doğal 5 parmakta azalma görülür. Pentadaktil denilen 5 parmaklı olma durumu her zaman genlerimizde kayıtlı değildi. Erken dört ayaklıların her bir ekstremitesinde 6, 7 ve hatta 8 parmağı olabiliyordu. Bu duruma da polidaktil deniyor. Polidaktilizm günümüzde çok nadir mutasyonlarda ortaya çıkar. Pentadaktizm nasıl ortaya çıkmış olabilir? Marie Kmita ve meslektaşlarına göre beş parmaklı ekstremitelerin ortaya çıkması için birbirlerinden bağımsız olarak faaliyete geçen Hoxa 11 ve Hoxa 13 genlerin ifadelerinin eksiksiz olması gerekir. Bilim insanlarına göre Hoxa 11 geninin evrimi polidaktilizmden pentadaktilizme geçişi gerçekleştiriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunya-genelinde-kac-agac-turu-var", "text": "Bu sorunun yanıtını şimdiye kadarki en kapsamlı çalışma verdi. Buna göre dünyada en az 73.200 farklı ağaç türü var. Bu daha önce tahmin edilenden yüzde on dört daha fazla. En büyük çeşitlilik dünya genelindeki ağaç çeşidinin yüzde 43'ünü barındıran Güney Amerika'daki tropikal ormanlarda bulunuyor. Bu türlerin birçoğu çok ender olduğu için özellikle tehdit altındadır diyor araştırmacılar. İster tropikal bölgelerde, ılıman enlemlerde ya da en Kuzey'deki Tayga'larda olsun dünyanın her yerinde ağaç vardır. Tahminlere göre gezenimiz üzerinde üç trilyondan fazla ağaç var. Dünyamızın akciğerlerini oluşturan ağaçlar aynı zamanda iklimi dengeliyorlar. Tüm bunların dışında ormanlar sayısız hayvan ve bitki türleri için de ev sahipliği yapıyorlar. Dünya genelinde en az 73.274 ağaç türü var, bunlardan yaklaşık olarak 9.200'ü henüz belgelenmemiş veya tanımlanmamış. Mutlak ağaç sayısı buna göre tahmin edilenden çok daha fazla yani en az yüzde 14,3 daha fazla diyor araştırmacılar. Ayrıca elde edilen son sayı dahi düşük olabilir, nitekim bazı bölgelerdeki veri birikimi oldukça yetersiz. En büyük ağaç çeşitliliği, tropikal bölgelerde. Bilinen ağaç türlerinin üçte ikisi yağmur ormanlarında yer alıyor. Yağmur ormanları en bol çeşitliliğin bulunması dışında en fazla keşfedilmemiş türün bulunduğu yerler olmalı diyor araştırmacılar. Diğer kıtalarla karşılaştırıldığında en fazla ağaç türü Güney Amerika'da yetişiyor. Verilere göre tüm ağaç türlerinin yüzde 43'ü Güney Amerika'da büyüyor. Ağaçların birçoğu Amazon havzasında ve And dağlarının eteklerindeki ormanlık alanlarda yer alıyor. Araştırmacılar buralarda çok daha fazla ağaç türünün keşfedilebileceğini düşünüyorlar. Bilim insanları ender görülen ve potansiyel olarak tehdit altında bulunan türlerin keşfedilmesi sayesinde bunların daha iyi korunabileceğini sanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunyada-sadece-konya-havzasinda-yasayan-baliklarin-nesli-tukenmek-uzere", "text": "Dünya üzerinde sadece Konya Havzası'nda yaşayan ve nesli tehlike altında olan balık türleri, Tuz Gölü, Melendiz Çayı, Cihanbeyli İnsuyu, Ereğli Sazlıkları ve Beyşehir Gölü'nde barınıyor. Beyşehir Gölü'nde yaşayan balık türlerini gösteren poster için tıklayın. Anadolu'nun en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü ve gölün su toplama havzası, Dünya Doğayı Koruma Birliği Kırmızı Liste ölçütlerine göre korunma önceliğine sahip 12 türe ev sahipliği yapıyor. Kurumun web sitesine göre bu türler, 7'si tehlikede , 2'si hassas , 2'si tehlike altına girmeye yakın ve 1'i için yeterli veri yok olarak sınıflandırılmış. Özellikle Beyşehir Gölü, doğal yaşam koşullarını kaybetmiş olduğu için, balıklar, gölü besleyen dere yataklarına ve pınarlara sıkışmış durumda. Ayrıca, göle sonradan aşılanan yabancı türler nedeniyle, Konya'ya özgü olan bu balık türlerinin sayısı gitgide azalıyor. Diğer tehditler ise, setler, barajlar, deşarj ve sulama kanalları, elektroşokla avlanma, fabrika ve kanalizasyon atıkları. Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç yaptığı açıklamada: Pek bilinmese de, Konya'nın gölleri ve akarsuları Anadolu'nun ve dünyanın en önemli tatlı su balığı yaşam alanlarından biri. Konya ili balık çeşitliliği bakımından benzersizliği ile dünya çapında çok önemli bir yere sahip. Bu balıkların bazılarının boyları çok küçük olsa da, en az kaplanlar ve pandalar kadar tehlike altındalar. Beyşehir sirazı, kızılkanat, yağ balığı ve kaya balığı bunlardan bazıları. Balık türleri üzerindeki en ciddi tehdidi göle sonradan aşılanan türler oluşturuyor. Örneğin, dünyada sadece Konya Beyşehir'de yaşamış olan göğce balığı bu yüzden yok olmuş durumda. Fakat diğer türler için hala umut var diye konuştu. Gölü besleyen pınarların etkili biçimde korunması için Doğa Derneği, Küresel Çevre Fonu Küçük Destek Programı desteğiyle yaklaşık bir yıldır çalışıyor. Koordinatör Kılıç, Beyşehir'deki en önemli yaşam pınarlarından birinin, yaşı günümüzden yaklaşık 3300 yıl öncesine uzanan Eflatunpınar Hitit Anıtı'nın su kaynağı olduğunu söyledi. Kılıç, pınarların acilen koruma altına alınması ve yöre insanının doğaya dost kadim üretim yöntemlerini devam ettirmesi için çalıştıklarını vurguladı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunyamiz-okyanus-tuzu-sayesinde-yasama-elverisli-hale-gelmis", "text": "Genç, zayıf güneş paradoksu olarak da bilinen bu çelişki bugüne kadar net bir şekilde aydınlatılmamıştı. Bazı hipotezler, ilkel atmosferde metan veya karbondioksit gibi artan sera gazı konsantrasyonunun radyasyon eksikliğini telafi edebileceğini varsaysa da, bu henüz kesin bir şekilde kanıtlanamamıştı. Purdue Üniversitesi'nden Stephanie Olson ve meslektaşları bu paradoks için başka bir açıklama getirdiler. Ekip bunun için okyanuslardaki tuzların, dünyanın iklimini etkileyip, etkilemediğini ve nasıl etkileyebileceğini araştırdı. Bilindiği gibi yüksek oranda çözünmüş tuz, gazların suya girmesini engellemekte. Tuzlu bir okyanus daha az CO2 veya metan soğurarak, bu gazların havadaki oranını artırıyor. Dahası suyun yüksek tuzluluk oranı suyun donma noktasını da düşürerek, deniz buzunun oluşmasını engelliyor. Fakat ilkel denizlerin ne derece tuzlu olduğu şimdiye dek pek bilinmiyordu. Araştırmacılar bu yüzden birleştirilmiş bir okyanus atmosfer modeliyle, büyük ölçüde suyla kaplı olan üç ilkel dünya varyantı hazırladılar. Bunlar sadece deniz suyunun tuzluluğunda farklılık gösteriyordu ve bu tuzluluk oranı günümüzden yüzde 2, 3,5 ve 5 daha düşük, aynı oranda tuzlu ve daha yüksekti. Her üç modelde de günümüzde kıyasla yüzde yirmi daha az güneş ışını ve CO2 ve metan ağırlıklı bir atmosfer yer alıyor. Sonuç şöyle: İlkel denizlerde biraz fazla tuz oranı bile genç dünyanın iklim gelişimi üzerinde olumlu bir etki yapabilir. Artan tuzluluk oranı özellikle yüksek enlemlerde ısınmaya ve deniz buzu örtüsünün azalmasına neden oldu diyor araştırmacılar. En yüksek tuz oranına sahip senaryoda, küresel sıcaklıklar neredeyse bir derece daha yüksekti ve kuzeyde, daha az tuzlu olan ilkel denizden bile neredeyse on iki derece daha sıcak, deniz buzu alanı ise yaklaşık olarak yüzde 71 daha küçük çıkmış. Aynı CO2 içeriği ve aynı güneş ışınıyla, günümüz okyanus tuzluluğu yüzde 3,5 olan genç bir dünya neredeyse tamamen buzullaşmış olurdu ve ekvatorda sadece bir açık su şeridini tutabilirdi. Fakat tuzluluk yüzde beşe çıkarıldığında, model yirmi derecelik iyi bir yüzey sıcaklığı ve kutuplarda sadece mevsimsel buz ile ılıman bir iklimi ortaya çıkarıyor. Araştırmacılar bu yüzden ilkel okyanusların, erken dünya iklimi üzerinde bugüne dek sanılandan daha büyük bir rol oynamış olabilir. Bununla birlikte ilkel okyanusların gerçekten de günümüzdeki denizlerden daha tuzlu olup olmadıkları kesin bir şekilde bilinmiyor. Ancak uzmanlara göre ilkel tuz içerikli tortullara bakılırsa bu mümkün diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunyanin-en-buyuk-hayvanlari", "text": "Kanat boyu 3 buçuk metreye varan gezgin albatros , günümüzde dünyadaki en büyük kuştur. Kanat boyutu 6.1 ile 7.3 metre arasında olan dünyanın en büyük kuş türü Pelagornis sandersi'nin ise nesli tükenmiştir. Connecticut Greenwich'teki Bruce Müzesi'nden paleontolog Daniel Ksepka, Pelagornis sandersi'nin kanat uzunluğunun günümüz gezgin albatroslarının kanatlarından iki kat uzun olduğunu belirtiyor. En ağır kuş türü, ağırlığı 111 kilogram olan devekuşu iken, nesli tükenmiş en ağır kuş ise fil kuşu veya moalardır . Bilim insanlarının bu konudaki tartışması sürmekle beraber Ksepka, birini seçmek gerekirse Aepyornis maximus'un yaklaşık 500 kilogram ile daha ağır geleceğini tahmin ettiğini ve bu kuşların uçamayan bir tür olduğunu da ekliyor. Kraliçe Alexandra kelebeği kanadı sayesinde dünyanın yaşayan en büyük kelebeği ünvanını kazanmış durumda. Kanat boyu yaklaşık 0.3 metre olan olan bu kelebek türüne sık sık rastlanıyor. Papua Yeni Gine'deki yağmur ormanlarında yaşayan bu tür, Dünya Doğa Koruma Birliği tarafından da nesli tehlikede olan hayvanlar listesine alınmıştır. Bu türün dişi kelebekleri kahverengi olmakla beraber kanat boyları 28 ile 31 santimetre arasındadır. Sarı, yeşil, siyah veya mavi renkli olan erkekler ise daha küçük olmakla birlikte kanat boyları 17 ile 19 santimetre arasındadır. Kapibara , kemirgenlerin kralıdır. Ayaklarından omuzlarına kadar yaklaşık 60 santimetre uzunluğuna gelen bu tür, San Diego Hayvanat Bahçesi'ne göre dünyanın yaşayan en büyük kemirgen türüdür. Yaşayan akrabalarından, kısa kuyruklu Güney Amerika kemirgenlerinden ve kobaylardan da büyük olan kapibara, karada yaşayabildiği gibi perdeli ayakları sayesinde suda da yüzebilir. Bu devasa kemirgenlerin kökeni Güney Amerika'ya dayanmaktadır. Boyutları 1.2 metreye, ağırlığı ise 227 kiloya ulaşan dünyanın yaşayan en büyük çift kabuklu yumuşakçası dev istiridyedir . Dev tekne kurdu çok az daha uzun olmasına rağmen ağırlığı daha azdır. Kabukları fildişini andıran bu garip deniz yumuşakçasının ağırlığı ise 1 ile 1 buçuk metre arasındadır. Kabuk içerisindeki hayvan siyah renkli ve sümüksü olmakla birlikte uzunluğu bir beyzbol sopası kadardır. Dünyanın en büyük balığı, boyutları 12 metreye kadar uzanabilen balina köpekbalığıdır . 20.6 ton olan bu devasa balık, iki okul otobüsü ağırlığındadır. Su içindeki besinleri süzerek yiyen bu canlılar, Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusu'nun tropik sularında yaşamaktadır. Balıkçılar tarafından yakalanan, kazara ağa takılan veya deniz araçlarının çarptığı bu narin canlılar, Dünya Doğa Koruma Birliği tarafından nesli tehlike altında olan hayvanlar listesine alınmıştır. Derisi ağ desenine benzeyen piton, kayıtlara geçmiş 41 piton türü arasında en uzun olanıdır. Görülmüş en uzun piton, 8 metre olup, yan yana konmuş beş kuyruklu piyanonun uzunluğunu bile geçmektedir. Nisan 2016'da Malezya'da bir inşaat alanında bulunan bu piton, yakalanmasından kısa süre sonra ölmüştür. Bu Malezya yılanı, Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş 7.7 metre uzunluğundaki Medusa adlı yılandan bile uzundu. Amansız, çatal dilli Komodo ejderi yaşayan en büyük kertenkeledir. Erkek Komodo ejderleri yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 90 kilo ağırlığındayken, 1.8 metre uzunluğuna ancak erişen dişiler daha küçüktür. Bu hızlı yırtıcıların harika bir görüş ve koku alma yeteneği vardır. Bu sayede manda, ceylan, domuz ve hatta insanları bile kolaylıkla avlayabilirler. Aman dikkat! Büyük kızıl kanguru dünyanın yaşayan en büyük keseli hayvanıdır. National Geographic'e göre kafasından kuyruk sokumuna kadar yaklaşık 1.6 metre uzunluğunda olan bu hayvan türünün kuyruğu ise 1.1 metre kadardır ve ağırlığı 90 kiloyu bulmaktadır. Ancak yaşamış en büyük kanguru, 240 kilo ağırlığında olan, Avustralya Müzesi'ne göre nesli yaklaşık 15.000 yıl önce tükenmiş küçük başlı dev kangurudur . En büyük keseli hayvan ise bir ayıyı andıran, dört ayaklı Diprotodon optatum'dur. Ön ayakları üzerindeyken 1.7 metre uzunluğuna gelen bu keselinin boyu, iki ayağının üzerindeyken yaklaşık 4 metreye gelmektedir. Ağırlığı ise 2.800 kiloya yakın olan bu keseli türünün nesli, Avustralya Müzesi'ne göre yaklaşık 25.000 yıl önce tükenmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunyanin-en-buyuk-yillik-yarasa-toplantisi-1-milyon-yarasa", "text": "Zambiya'daki Kasanka Milli Parkı'nı yarasa mevsiminde ziyaret eden herkes, Afrika saman rengi meyve yarasalarının tünek alanlarından akşam ortaya çıkmasının dünyanın yaban hayatı harikalarından biri olduğu konusunda hemfikirdir. Yarasalar her yıl Ekim ayı civarında Kasanka'ya varır. Sayıları, Kasım ayında zirveye ulaşana kadar hızla artar. Ocak ayına gelindiğinde tekrar dönerler. Nefes kesen manzaranın şokunu atlattıktan sonra herkes aynı soru üzerinde birleşiyor: Orada kaç yarasa var? Birçoğu o kadar hızlı uçup gidiyor ki, onları saymak imkansız gibi. Görsel sayımlara dayalı geçmiş tahminler 1 milyon ila 10 milyon arasında değişiyordu, bu da görevin ne kadar zor olduğunun bir işareti. Sorunu çözmek için açıkça yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardı. Hayvan davranışları alanında uzman 3 bilim insanı, Dina Dechmann, Benjamin Koger ve Roland Kays, bir dizi küçük video kamera kullanarak yarasaların tüneklerinden ayrılmasını filme aldı ve ardından onları saymak için yapay zeka geliştirdiler. Bu, çok sayıda hareketli hayvanı saymanın ucuz, hızlı ve tekrarlanabilir bir yolunu sunar. Kasanka kolonisi için Kasım 2019'daki beş günlük ortalama tahmin 857.233 yarasaydı. Bu onu dünyadaki en büyük yarasa kolonilerinden biri ve Afrika'nın en önemli yarasa kolonisi yapıyor. Bu yarasa türü üzerinde, geçmişte yapılan çalışmalar, sağladıkları ekosistem hizmetlerinin benzersiz olduğunu göstermiştir. Tohumları her gece 75 km ve daha fazla mesafeye saçıyorlar. Daha büyük koloniler daha fazla tohum dağıtır ve dolayısıyla ekosistemlerde daha değerlidir. Ne yazık ki yarasa sayılarında yer yer azalmalar gözlemleniyor. Standartlaştırılmış sayımlar, insanlardan kaynaklanan rahatsızlıklardan kaynaklanan koloni değişimleri ile koruma yönetimi gerektiren popülasyon düzeyindeki düşüşler arasında ayrım yapmak için kritik öneme sahip. Kasanka kolonisini saymak şu açından da önemli: Afrika saman rengi meyve yarasası, kıtadaki tek uzun mesafe göçmen meyve yarasası. Bu göç yollarının ayrıntılarını henüz bilmiyoruz, ancak her yıl bunların Kasanka'daki gibi geçici kolonilerde birleşip daha sonra bilinmeyen yerlere doğru ilerlediklerini görüyoruz. Bu konaklama yerlerindeki zamanları, yerel gıda mevcudiyetindeki zirvelerle senkronize görünüyor ve daha büyük koloniler, zamanlarını en iyi gıda mevcudiyetine göre eşleştirmede daha iyi. Bu nedenle büyük koloniler daha sağlıklı, besin açısından daha zengin bir manzaraya işaret ediyor ve aynı zamanda kolektif göç davranışını sürdürmenin anahtarıdır. Yarasaları takip etmek ve göç yollarını anlamak için gereken teknoloji halen geliştirilme aşamasındadır. Sadece birkaç kişi incelenmiştir. Sonuçlar yine de çarpıcıydı. Yarasalar, biri Güney Sudan'a kadar olmak üzere kıtanın birçok yerine uçtu. Görünüşe göre diğer birkaç koloniden gelen yarasalar, muhtemelen bölgedeki bol meyvelerden yararlanmak için yılın kısa bir döneminde Kasanka'da buluşuyor. Ekip, yeni sayma yaklaşımı için, yarasanın ortaya çıkışını standart bir şekilde filme almaya, her videodaki yarasaları saymaya ve ardından toplam sayıyı tahmin etmeye karar verdi. Önemli olan koloninin her tarafından veri toplamaktı. Böylece yarasa ormanını yukarı doğru yönlendirilmiş dokuz GoPro kamerayla çevrelediler. Bu küçük \"kask kameraları\" daha çok ekstrem sporları filme almak için kullanılıyordu ama aynı zamanda soluk akşam gökyüzünün altında uçan karanlık yarasaları kaydetmek için de uygundu. Beş günlük çekim boyunca yaklaşık 45 saatlik bir kayıt ortaya çıktı. Ama yine de yarasaları saymaları gerekiyordu. Ekip, akşam gökyüzünde yarasaları tanıyan, ekran boyunca uçarken onları kareden kareye takip eden ve merkez çizgiyi geçtiklerinde sayan bir yapay zeka programı geliştirdi. Yapay zekanın bir dakikalık videoyu işlemesi 1,25 dakika sürüyor. Bu, 40 saatlik çekimin bilgisayarda çalıştırılmasının 50 saat süreceği anlamına gelir. Eğer bir insan tek bir video karesindeki tüm yarasaları saymak için iki dakika harcasaydı, bu işi tamamlamak 13 yıldan fazla zaman alırdı. Bazı kısa klipleri manuel olarak sayarak AI yönteminin doğruluğunu kontrol ettiler ve yarasaların %95'inin tespit edilebildiğini gördüler. Daha sonra toplam koloninin ne kadarının kameraların önünden geçtiğini anlamak için biraz trigonometri kullandılar ve toplam koloni boyutunu tahmin ettiler. Bir gündeki en yüksek sayı 987.114 yarasaydı. Beş günlük sayım sırasında koloninin sayıca zirvede olduğu anı tam olarak yakalayamamış olsalar bile, Kasım ayında Kasanka'da yaklaşık bir milyon yarasanın bulunduğunu söyleyebilirler. Teksas'ta yarasaların daha fazla olduğu mağaralar var ama bunlar çok daha küçük. Saman renkli meyve yarasalarından oluşan Kasanka kolonisi, en azından büyüklük sırasına göre dünyadaki en büyük kolonidir. Tarımsal gelişmeler Kasanka Milli Parkı'nı etkiliyor ve bölgede bir rüzgar santrali planlanıyor. Bunun burada toplanan yarasa sayısı üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Türün ekosistem hizmetleri sağladığı her yerde bu etkilerin ortaya çıkarılması ve önlenmesi açısından izleme çok önemli olacaktır. Daha uzun yıllar boyunca yarasaların, Afrika'nın gizli bahçıvanları olarak görev başında olmaları ve Kasanka semalarını karartmaya devam etmeleri bekleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dunyanin-en-eski-soyagaci-cikarildi", "text": "İngiltere'nin en iyi korunagelen Neolitik mezarlarından alınan insan DNA'sının incelenmesi sonucunda, o tarihlerdeki toplulukların yaşam biçimleri hakkında heyecan verici bilgiler elde edildi. En dikkat çekici sonuçlardan biri, buraya gömülü insanların beş neslinin soyunun tek bir aileye uzanıyor oluşu. Bu nedenle burada çok eşli bir İngiliz taş devri çiftçisinin, ailesiyle birlikte L biçiminde iki mezar odasına sahip tümülüse gömüldüğü düşünülüyor. Araştırma sonuçları Nature dergisinde yayınlandı. Adam iki eşi ve çocuklarıyla Kuzeydeki odaya, diğer kadınlar ise Güneydeki odaya gömülmüşler. Hazleton North tümülüsü 1979-1982 yılları arasında arkeologlar tarafından tabaka tabaka açılıp, incelenmişti. Bu çalışma sırasında da en az 44 insan kalıntısı bulunmuştu. İngiltere'deki ilk çiftçilere ait bu kalıntılar 5700 yıl öncesine tarihlendirildi. Atalarının birçoğu Avrupa kıtasından olan bu insanlar, tarımı birkaç nesille (100 ila 200 yıl içinde) İngiltere'ye getirmişlerdi. Amerikalı ve Avusturyalı araştırmacılar buradan çıkarılan 35 insan kalıntısının kalıtım dizilimini yaptıktan sonra, akrabalık ilişkilerini ortaya çıkarmaya başardı. Buna göre 27 kişi yakın akraba ve kuzey odasına gömülü adamın dört kadınla oluşturduğu büyük bir ailenin parçasıydı. İki kadın ve çocukları da kuzey odasına gömülürken, diğer iki kadının çocukları güney odaya gömülmüş. Araştırmacılara göre o dönemin toplulukları, anne soyunun farklı mezarlarda gömülmesine değer veriyordu. Babanın soyundan gelenlerse her zaman babaları ve erkek kardeşleriyle birlikte gömülüyordu. Çocukluk çağında ölen kız çocukları da aynı mezara gömülürken, yetişkin kız çocuklarının buraya gömülmedikleri fark edildi. 'O zamanki topluluklar ataerkil olmalı' diyor araştırmacılar. Erkek çocuklar kendi klanlarında kalırken, kadınlar kocalarının klanlarına geçiyorlardı. Üç kadın ve beş erkeğin yakın akraba olmadıkları belirlendi. Bu kadınlar ailede çocukları olmayan veya başka gruplara katılan kızları olan erkeklerin eşleri olabilirler. Bu durumda erkekler evlat edinmiş üvey çocuklardı diyor araştırmacılar. Ayrıca eşleri ölen veya boşanan bazı kadınlar yeniden evlenerek aileye katılmışlar. Hem daha önce doğan hem de klan içinde doğan çocuklar aynı komplekse gömülmüş. Bu da onların adil bir statüyü benimsediklerini gösteriyor. Araştırma bir Neolitik topluluktaki akrabalık ilişkilerine eşsiz bir bakış açısı sunması açısından önem taşıyor. Nature dergisindeki diğer bir makalade araştırmacılar Son Tunç Çağ'ında İngiltere'ye gerçekleşen toplu göçten söz ediyorlar. Şimdiye dek iki eski göç dalgası biliniyordu: İlk önce 5900 yıl kadar önce ilk Neolitik çiftçiler Avrupa kıtasından gelmişlerdi; ve bunlara Hazleton North tümülüsüne gömülenler de dahildi. 4450 yıl kadar önce de Karadeniz ve Hazar denizleri arasındaki bozkırlarda başlayan ve İngiltere ve İskoçya'ya kadar yayılan ikinci bir çiftçi göçü yaşanmıştı. Bunlar o zamanlar yüzde 90 oranında yerli çiftçilerin yerini almıştı. İngiltere'nin en güneyinden en kuzeyde İskoçya'ya kadar olan bölgeye ait 793 kişinin eski kalıtımı ayrıca üçüncü bir göç dalgasının varlığını gösterdi. 3000 yıl kadar önce Fransa'dan gelen bu toplulukların yarısı, İngiliz ve Galler topluluklarıyla kaynaşmışlarsa da İskoçya'ya kadar gitmemişlerdi. Bu yüzden günümüz İskoç toplumlarında bozkır soyu, İngiltere'ye kıyasla daha ağır basmaktadır diyor araştırmacılar. Bunlar Kelt dilini sanıldığı gibi Demir Çağı'nda değil, Genç Tunç Çağı gibi erken bir tarihte adaya getirmişler. Dahası adada yaşayanların ve sonradan gelen yaşam biçimleri de çok farklıydı. Adanın yerlileri, yetişkin insanlara da karın ağrısı çekmeden veya ishal olmadan süt içmelerine izin veren laktoz bağışıklığı kazanmışlardı. Ve laktoz toleransı İngiltere'de Avrupa kıtasından bin yıl kadar önce gelişmişti. Bu da İngiltere'de Geç Tunç devrinde süt ürünlerinin Orta Avrupa'ya kıyasla daha önemli olmasıyla ilgili olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dusler-geceleri-terapi-islevi-goruyor", "text": "Düş görmek gerçekte kişinin anılarını işlemden geçirmesine ve günlük yaşamıyla uyum sağlamasına yardımcı olur. İnsanlar bunun tartışma götürmez bir durum olduğunu düşünseler de, bugüne dek bu konuda somut bir kanıt yoktu. Ancak şimdi yeni bir araştırmadan elde edilen bulgular düşler üzerinde birtakım oynamalar yapılarak kişinin öğrenme ve anıları depolama becerilerinin yanı sıra, duygusal sağlığının da geliştirilebileceği görüşünü gündeme getiriyor. Britanya Swansea Üniversitesi'nden Mark Blagrove ve arkadaşları, bir kişinin uyanık olduğunda yaşadığı deneyimlerin gördüğü düşlerin içeriğiyle ilişkili olduğunu ortaya çıkarttı. Ve düş görme sırasında beyin dalgalarının yoğunluğu bu duyguların şiddetiyle birebir uyumlu. Blagrove ve arkadaşları 20 gönüllü öğrenciden 10 gün boyunca yaşadıklarını ayrıntılı bir biçimde not etmelerini, bu süreçte yaptıkları başlıca işleri ve başlarından geçen kişisel önem taşıyan olayları, yaşadıkları ciddi kaygı ve sıkıntıları kaydetmelerini istediler. Öğrenciler uygun gördüklerinde yaşadıkları deneyimlere eşlik eden duyguları da not edip, bunların yoğunluklarını belli bir puan vererek değerlendirdiler. Onuncu günün akşamında denekler geceyi araştırmacıların laboratuvarında geçirdiler. Gece boyunca deneklerin beyin dalgaları başlarına yerleştirilen EEG başlığı aracılığıyla ölçüldü. Deneklerin her biri REM uykusu sırasında uyandırıldı ve deneklerden düş görmüşlerse, düşlerini aktarmaları istendi. Ardından bu tür düşlerin içeriğiyle kişinin günlük deneyimleriyle ilgili kayıtları karşılaştırılıp aralarında herhangi bir bağlantı olup olmadığına bakıldı. Söz gelimi, gün içinde bisikletten düşmesine ramak kalmış bir kişi gece düşünde bisiklete bindiğini görmüş olabilirdi. REM uykusu sırasında beyindeki elektriksel etkinlik frekansı 4-7 hertz arasında değişen bir dalgalanma göstererek, Teta Dalgaları adı verilen bir tür beyin dalgaları oluşturur. Blagrove ve arkadaşları kişinin ürettiği teta dalgalarının yoğunluğu ile onun gün içinde yaşayıp düşlerine yansıyan unsurlar arasında pozitif bir bağlantı olduğunu gördüler. Araştırmacılar kişinin düşlerinde duygusal etkisi daha yoğun olan olayların, sıkıcı ve duygusal açıdan pek bir iz bırakmayan deneyimlere kıyasla, çok daha ciddi bir yer tuttuğuna da tanık oldular. Tüm bu bulgular düş görme etkinliğinin beynin kişinin en son yaşadığı ve duygusal açıdan güçlü olan deneyimlerini işlemden geçirdiği sırada en yoğun düzeyine ulaştığına işaret ediyordu. Blagrove, Bu bulgular uyumadan önce en son yaşanan olayların düşlerde görülmesinin teta dalgalarıyla ilintili olduğunu ilk kez ortaya koymuş oluyor ve düş görmenin beynin son anıları işlemden geçirmesiyle bağlantılı olduğu yönünde somut bir kanıt niteliğini taşıyor, diyor. Sonucun son derece ilginç olduğuna dikkat çeken Kanada'daki Rüya ve Kabus Laboratuvarı araştırmacılarından Tore Nielsen de, Bu araştırma düş görmenin işlev ve düzeneklerinin açığa kavuşturulmasını sağlayacak etkili ve girişimsel olmayan birtakım yöntemlerin geliştirilmesine olanak tanıyabilir, diyor. Nielsen ve arkadaşları daha önceki çalışmalarında Teta Dalgaları etkinliğinin sıklıkla kabus gören kişilerde çok daha yüksek düzeyde olduğunu ortaya koydular. Bu kişilerin beyinleri, düş gördüklerinde duygu ve deneyimlerinin işlemden geçirilmesine çok daha yoğun bir çaba harcıyor olabilirdi. Düşler gerçekten de insanların gün içinde yaşadıkları deneyimlerin duygusal etkilerini yatıştırıcı bir tür gece terapisi işlevi görüyorlarsa, o zaman bu sürecin daha olumlu kılınması amacıyla uyku sırasında beynin etkinliği üzerinde birtakım oynamalar yapılması da söz konusu olabilirdi. REM uykuları daha sık olan ve REM uykusu sırasında teta etkinlikleri daha yoğun olan kişilerin duygusal anıların pekiştirilmesi konusunda daha becerikli oldukları biliniyor. Bu görüşten yola çıkan Blagrove, teta dalgalarının yapay yollarla arttırılarak düşlere müdahale edilmesi suretiyle uyanıkken yaşanan çok daha fazla sayıda deneyimin düşlere aktarılabileceğine, bunun da kişinin daha iyi öğrenmesine yardımcı olabileceğine inanıyor. Bunu yapmanın bir yolu, beyin dalgalarını yapay yollarla teta frekansına uyumlu kılmak olabilir. Bunun ses aracılığıyla başarılabileceğine inanan ve ekibiyle birlikte bu yöntemi denemeye hazırlanan Blagrove, Teta etkinliğini tetikleyip artıracak olursak, acaba uyanıkken yaşadığımız son olayları düşlerimizde daha sıklıkla görmeye başlayabilir miyiz? diye soruyor. Bu türde bir uygulama düş görmeyi daha verimli kılacağı gibi, kişinin kendi düşlerine yön vermesine de olanak tanıyabilir. Dahası, bunun-kişinin yaşadığı sarsıcı ve yaşamını olumsuz yönde etkileyen deneyimlerle baş edebilmesi türünde- tedavi edici birtakım yararları da olabilir. Ayrıca, uyku sırasında teta dalgalarını arttırıcı yöntemler kişinin anıları depolama becerisini geliştirmesinin de önünü açabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dusler-gercekten-icimizdeki-gizleri-ortaya-cikariyor-mu", "text": "İnsanlar oldum olası gördükleri düşlerden belli anlamlar çıkartmaya çalışırlar. Eski çağlarda Mezopotamya ve Mısır'da, düşler tanrılardan gelen iletiler olarak kabul ediliyordu. Yunanlılar ve Romalılar geleceğe yönelik kestirimlerde bulunmak amacıyla düşlerden yararlanıyorlardı. Düşlerdeki birtakım simgelerin insanların içindeki gizlileri yansıttığı inancı 19. yüzyılda ruhbilimci Sigmund Freud ile birlikte ortaya çıktı. Freud'a göre, düşler insanların yoğun bir biçimde bastırdıkları isteklerini su yüzüne çıkartan, bir tür istek gerçekleştirimi ya da arzu giderme işlevi görüyorlardı. Freud'dan bu yana düşlerle ilgili bilimsel araştırmalarda hayli yol alındı. Araştırmalar düşler konusunda Freud'un öne sürdüğünden biraz daha dünyasal bir gerçekliğe işaret ediyor ve düşlerin sanıldığı gibi gizemli ve olağanüstü özelliğe sahip olmadıklarını ortaya koyuyor. Gerçekte, düşler ile insanların uyanıkken kafalarından geçirdikleri düşünceler sanıldığından çok daha yakın benzerlikler içeriyor. Harvard Üniversitesi'nden Psikolog ve Rüya araştırmacısı Deirdre Barrett Düş gördüğümüzde kafamızdan geçen istekleri kurguluyor, korku ve kaygılarımızı, toplumsal yaşamlarımızı ve sevdiklerimizi düşünüyoruz, diyor. Ancak düşler uyanıkken kafamızdan geçen düşünceleri sandığımızdan çok daha fazla andırsalar da, beyinlerimiz uykudayken çok farklı bir biçimde işlev görüyor. Barrett, Uyku sırasında beyin çok farklı bir biyokimyasal süreçten geçer. Bu süreçte beyindeki çeşitli kimyasalların karışımı değişime uğrar. Beynin kimi bölümlerindeki etkinlik büyük ölçüde azalırken, kimi bölümler çok daha etkin duruma gelir. Örneğin, beynin görüntülerin oluşmasından sorumlu olan ikincil görme korteksi daha etkin duruma gelerek uyku sırasında gördüğümüz canlı görüntülerin oluşturulmasına olanak tanır. Bu arada, genelde düşüncelerimizi fi ltreden geçiren prefrontal korteks bölümündeki etkinlik azalır. Kimi ruhbilimcilere göre bu son derece değerli bir süreç. Cincinnati Xavier Üniversitesi ruhbilim ve ruhsal çözümleme uzmanlarından Karl Stukenberg düşlerin özünde anlamlı simgeler içerdikleri ya da bastırılmış arzuları aktardıkları görüşüne kuşkuyla yaklaşmasına karşın, öğrenci ve hastalarında düş yorumlarından yararlanmaktan da geri kalmıyor. Stukenberg, Düş görme sürecinde beynin bir bakıma daha simgesel anlamdaki işlevleri yerine getiren bölümleriyle mantığa dayalı işlevleri gören bölümleri arasında bir iletişim kuruluyor, diyor. Öte yandan, Barrett de düşlerin yorumlanmasına olanak tanıyan bir formülün olmadığına ve düşlerin gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen gizli kapaklı iletiler olmadıklarına, ancak insanların uykuda geçirdikleri süre boyunca dünyada nasıl bir süreçten geçtikleri konusuna ışık tuttuklarına dikkat çekerek, Öyle ki, en azından bu bağlamda Freud'un haklı olduğu söylenebilir. Düşlerin bir anlam taşıdıkları ve kişiliğimizle ilgili birtakım bilgiler içerdikleri görüşünü ona borçluyuz, diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dusuncelerimiz-daldan-dala-atladiginda", "text": "Araba sürüyorsunuz. Virajlı olan yol düzlüğe çıkınca ve sürüş daha güvenli olunca sizin de düşünceleriniz farklı şeylere doğru kayıyor: Akşamki yemek ya da bir tatil planı belki... Çevresel koşullar, öngörülebilir, güvenli ya da rutin hale geldiği anda zihnimizde de farklı konular farklı düşünceler dolaşmaya başlar. NASA'da görevli Steve Casner Yaklaşık 15 dakika sonra kaçınılmaz olarak insan başka şeyleri düşünmeye başlıyor diyor. Tabii düşüncelerin başka yöne kayması kazalara da kapıyı aralıyor; trenler raydan çıkıyor, uçak kazaları yaşanıyor. Fransız araştırmacıların 2012 yılında 1000 araç sürücüsü ile yaptığı araştırmaya göre sürücülerin neredeyse yarısı ani dalgınlık nedeniyle araçlarında hasarlı kaza yapmışlar. Düşünceler farklı yönlere kaydığında, 'varsayılan mod şebekesi' olarak tanımlanan bir dizi beyin yapısı devreye giriyor. Bunun neden ve nasıl olduğu henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak İngiltere'de York Üniversitesi'nden Jonny Smallwood, düşüncelerimizi organize etmemize ve gelecek planlamalarımızda önemli bir rol oynadığı kesin diyor. Bununla birlikte, araç ya da ağır makine kullanırken bu durum tabii zararlı olabilir. Neyse ki, bir düşünceye tamamen odaklanabilmek için yapılacak şeyler var. Bir iki strateji... Bunlardan biri beden saatinizin farkında olmanız. Araştırmalara göre sabah erken uyananlar günün ilk saatlerinde daha iyi odaklanabiliyorlar, gece baykuşlarının ise en verimli oldukları saatler akşam saatleri. Bir diğeri de, sürücüler alışılmadık bir yol güzergahını kullanmaları. Bu da odaklanmayı geliştirici bir unsur. Yakın tarihli bir araştırmaya göre, insanlar sürekli kullandıkları yolda ilerlerken önlerinde arabalara yakınlaşıyorlar ve yayalara daha az dikkat eder hale geliyorlar. Yine bir diğer unsur, sakız çiğneyen ve kafein tüketen insanların sıkıcı ya da zorlu görevlere daha iyi odaklanabiliyor olmaları. Araştırmacılar, insanların zayıflayan dikkatlerini zayıf uyarmak üzere de çalışmalar yapıyor. Örneğin otomotiv üreticisi Jaguar, sürücülerin beyin dalgalarını izleyerek konsantrasyonlarını kaybettiren işaretler bulabilmek için bir araştırma projesi başlattı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/dusunmeden-dolasmak-yaraticiligi-tetikliyor", "text": "Biz insanlar eşsiz bir biçimde yaratıcıyız. DNA karşılaştırmalarından da anlaşıldığı üzere , yeni fikirlerin gelişimi büyük olasılıkla genlerimizde yazılı. Yaratıcı düşüncemiz; bağlantıların algılanması; bilinen bilgilerin yeni çözümlerle birleştirilmesinin dışında, tamamen yeni fikirlerin geliştirilmesini de sağlıyor. Peki yaratıcılık nasıl tetikleniyor? Rüya ve yarı uyku evresi dışında bedensel hareketin de zihnimizi harekete geçirdiği biliniyor. Hatta antik dönemlerde bile bilginler, yaratıcılıklarını harekete geçirmek için dolaşmaya çıkarlardı. Bununla birlikte bedensel hareketin düşünmemizi niçin ve ne şekilde tetiklediği hala tümüyle açıklanmış değildi. Würzburg Üniversitesi'nden Supriya Murali ve Barbara Handel, bu sorunun yanıtını bulabilmek için bazı deneyler yaptılar. Deneyler sırasında bir grup katılımcı serbestçe ve belli bir hedef olmadan dolaşırken, diğer grup belli bir güzergahı takip ederek dolaştı. İkinci deneyde katılımcılardan ya rahat bir şekilde bir sandalyeye veyahut da masa başına oturarak ekrandaki bir noktaya bakmaları istendi. Her iki deneyde de araştırmacılar standart bir testin uygulanmasından önceki ve sonraki farklı düşünme yetisini test ettiler. Bu sorunun yanıtını araştırmacılar oturma deneyinde buldular. Sandalyede istedikleri gibi oturanlar yaratıcılık testlerinde daha başarılı oldular. Araştırmacıların deneylerden çıkardıkları sonuç şu: Düşüncelerimizi mesela dolaşmaya çıktığımızda olduğu gibi serbest bıraktığımızda, yaratıcı düşünce tetikleniyor. Oysa dikkatimizi vermemiz gereken güzergah ve hedef olduğu zaman hareketin yaratıcılık üzerindeki olumlu etkisi kayboluyor. Gerçekten de yaratıcı insanların daha geniş bir konsantrasyon alanları olduğuna gösteren kanıtlar var. Bunun dışında yaratıcı düşüncede iki süreç etkili: Bilişsel esneklik ve bilişsel azim. Esneklik normalde birbirleriyle ilişkili olmayan farklı fikirler ve kavramlar arasında geçiş yapmayı, azim ise belirli bir çözüm için odaklanmış aramayı kapsıyor. Birbirine rakip olan bu düşünce biçimleri dikkatle yakından bağlantılı olduğundan, odaklanmayı değiştirmek, esneklik ve azim arasındaki dengeyi de değiştiriyor. Ve esnek düşünce ne kadar ağır basarsa, yaratıcılık o denli tetikleniyor. Demek ki yaratıcılığa ihtiyacımız olduğunda yapmamız gereken masa başında oturmak değil, düşüncelerimizi serbest bırakmak ve dolaşmaya çıkmak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/duygularimizi-yuzumuzden-anlamak-sanildigi-kadar-kolay-degil", "text": "Gülümsemek, bir insanın mutlu olduğunun kesin işareti olmayabilir. Aynı şey, belirli duyguları yansıttığını düşündüğümüz diğer yüz ifadeleri için de geçerli. Psikologlar bir süredir, söz konusu ifadelerin, duygularımızı gerçekten açığa vurup vurmadıklarını veya başka bir amaca hizmet edip edemeyeceklerini sorguluyor. Şurası kesin ki gülümsememiz ve diğer yüz ifadelerimiz, önyargılarımızı aşan gizli anlamlarla dolu. Batılı görüşe göre tüm insanlar, aynı duyguları belirli yüz ifadeleriyle sergiliyor. Bu önyargı, diğer insanların duygusal durumumuzu yüzümüzden net bir şekilde okuyabileceği anlamına geliyor. Bu, otizmli çocuklar için eğitim uygulamalarından duygu algılayan yazılım algoritmalarına kadar her şeyi etkileyen çekici bir fikirdir. Ancak son zamanlarda bu görüşe meydan okuyan bir fikir var; karşıt görüşe sahip araştırmacılar, yüzdeki ifadelerin duygularımızın güvenilir bir rehberi olmadığına, başkalarını manipüle etmek için kullandığımız bir araç olabileceğine inanıyor. Eğer bu doğruysa, sosyal etkileşimlerimizdeki etkisi de çok büyük demektir. Yüz kas hareketi kalıplarının, duygularımızı yansıttığı fikri, uzun bir tarihe sahip. Louis XIV'in mahkeme ressamı olan 17. yüzyıl Fransız sanatçısı Charles Le Brun, yüz ifadelerini altı tutku ile açıklayarak bu fikri popüler hale getirmişti. Söz konusu altı tutku; merak, aşk, nefret, arzu, sevinç ve üzüntüydü. Yaklaşık iki yüzyıl sonra Charles Darwin, kısmen kendi deneylerine dayanarak mutluluk, üzüntü, korku, öfke, iğrenme ve sürprizle ilişkili evrensel yüz ifadeleri olduğunu yazmıştı. Sonraki dönemde bu görüşü destekleyecek daha sağlam deneysel veriler elde edildi. ABD'li psikolog Paul Ekman'ın , şu anda Papua Yeni Gine'de olan bir bölgede, 1960'larda yaptığı saha çalışması bunlardan biri. Bu çalışma, söz konusu altı duygusal ifadenin gerçekten de her yerde insanlar tarafından paylaşıldığının kanıtı olarak kabul edilmişti. Çalışmaları son derece etkiliydi ve insan yüzünün duygularımız için evrensel bir pano olduğu fikrini destekleyen diğer çalışmalara da ilham vermişti. Bununla birlikte son on yılda, Batı kültürüne çok az erişimi olan küçük ölçekli toplumlarda yapılan yeni araştırmalar, bu sonuçlara meydan okumaya başladı. Boston'daki Northeastern Üniversitesi'nden Lisa Feldman Barrett ve ekibi, Kuzey Namibya'da yaşayan bir grup olan Himba topluluğuyla bir saha çalışması yaptı. Araştırmacılar, önceki çalışmalarda yapıldığı düşünülen hatalardan kaçınmak için Himba topluluğunun, bir yüz ifadesini kısa bir duygusal hikaye veya duygusal bağlantısı olan bir kelimeyle eşleştirmesini istemedi. Bunun yerine katılımcılardan, birtakım yüz ifadelerinin 36 görüntüsünü öfke, korku, üzüntü, iğrenme, mutluluk ve nötr duygu türlerine göre yığınlara ayırmaları istendi. Himbaların verdiği yanıtlar, evrensel olarak kabul gören 6 temel duygu modelini desteklemiyordu. Ekip, kültürün yüz ifadelerini algılama biçimimizi etkilediği sonucuna vardı. İngiltere, Leicester'daki De Montfort Üniversitesi'nden Carlos Crivelli tarafından yapılan araştırmalar da benzer sonuçlara işaret ediyor. Crivelli, geçimini çiftçilik ve balıkçılıktan sağlayan Papua Yeni Gine'deki Trobriand Adaları halkını 2013 yılındaki bir çalışmasında incelemişti. Yerlilerin, yüz ifadelerini Batı'ya göre farklı açıkladığını buldu. Örneğin, şaşkın yüz ifadesini tehditkar olarak yorumluyorlardı. Crivelli, Barrett ve diğerleri, evrensel duygusal ifade diye bir şeyin olmadığına inanıyor. Crivelli, eğer böyleyse neden küçük çocuklara gülümsemenin veya kaş çatmanın ne anlam ifade ettiğini öğretiyoruz, diye soruyor. Crivelli, duygusal ifadeler dediğimiz şeyin, duyguyla ilgisi olmadığına, bunun yerine başkalarından istediğimizi elde etmek için -genellikle farkında olmadan- kullandığımız araçlar olduklarını düşünüyor. Crivelli ve Kaliforniya Üniversitesi'nden Alan Fridlund, bu doğrultuda genel kabul gören fikrin aleyhine kanıtlar ortaya koydu. Fridlund'un öncülüğündeki bu görüşe göre, sözde duyguları gösteren prototip ifadeler, evrensel olmayan yeni anlamlar alıyor. Yüz ifadeleri hakkındaki fikirlerimizi gözden geçirmek zor olabilir. Ancak tüm kültürler, insanların mutlu olduklarında gülümsedikleri, kızgınken kaşlarını çattıkları gibi evrensel yüz ifadelerine sahip değil. Crivelli, Trobriand Adaları halkına, diğer insanların duygularını yüzlerinden okumanın mümkün olup olmadığını sorduğunda genellikle hayır cevabını aldığını söylüyor. Dahası, son zamanlarda 1000'den fazla yüz hareketi ve duygunun incelenmesine öncülük eden Barrett, duygu-yüz ifadesi etkileşimi üzerine yapılan araştırmalarda ülke ve bireyler arasında bile çok fazla çeşitlilik olduğunu söylüyor. Örneğin, yetişkinler kızdığı zamanların yaklaşık % 30'unda kaşlarını çatıyorlar. Bir başka deyişle, kızdığımızda kaş çatmak yerine yüzümüzde bambaşka bir ifade de belirebilir. Barrett, insanların sadece kızdığında değil, kafaları karıştığında, konsantre olduklarında ve hatta gazları olduğunda da kaş çatabildiğini söylüyor. Gülümsemenin de sadece mutlu olmamızla ilgisi olmadığını ifade eden Barrett, insanların aynı zamanda korktuğu, öfkelendiği, utandığı veya karşısındakini yatıştırmak istediği zaman da gülümseyebileceğini söylüyor. Barrett ayrıca, daha önce üzerinde çalışılmış duygu kategorilerine dair tüm bilimsel yöntem ve kanıtları da göz önünde bulundurduklarında, evrensel veya prototip bir ifadeye sahip olmadığımızın altını çiziyor. Yüz hareketlerinin ne anlama geldiğini yanlış yorumlarsak diğer insanları, özellikle de başka kültürlerden insanları okuma yeteneğimiz de zayıflar ve bunun bazı ciddi sonuçları olabilir. Yüz ifadeleri hakkındaki önyargıya dayanan varsayımlarımız, otizm gibi bazı durumları nasıl teşhis edip yönettiğimizden politik ve yasal kararlar ile ulusal güvenlik protokollerine kadar her şeyi olumsuz etkileyebilir. Örneğin bir jüriyi sadece yüz ifadesiyle kandırmak çok kolay olurdu. Bu noktada da çeşitli şirketler, bir kişinin video görüntülerini analiz ederek ne hissettiğini belirlemeyi vaat ediyor. Barrett ve Crivelli, yazılımın cevap olmadığını düşünüyor, çünkü bu yaklaşımın tamamı kusurlu. Barrett, yüz veya vücuttaki herhangi bir fiziksel hareketin, doğası gereği belirli bir psikolojik anlamı olduğuna dair iyi bir kanıt olmadığının altını çiziyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ekoloji-tarihinde-en-olumcul-mantar", "text": "Dünyada sessiz bir katil dolaşıyor. Sinsice yaklaşıyor ve seri bir şekilde öldürüyor. Adeta suda yürüyor ve izini belli etmiyor. Ölümcül chytrid mantarından bahsediyoruz. Dünya üzerindeki birçok amfibi türünün ölümünden sorumlu ama durumun vahameti yeni yeni anlaşılıyor. Science'da yayımlanan bir çalışma, chytrid mantarlarının, 1965'ten 2015'e kadar dünya çapında en az 501 amfibi türünü ekolojik stres altına soktuğunu ve popülasyonlarının azalmasına neden olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik nesli tükenen türlerin %90'ı da bu katil mantardan etkilenmiş durumda. Canberra'daki Avustralya Ulusal Üniversitesi'nde bir popülasyon ekoloğu olan Benjamin Scheele, sorunun boyutunu değerlendirmek için dünyanın dört bir yanından 41 ekolog ve diğer uzmanlardan oluşan bir ekip oluşturdu. Her araştırmacı, bilimsel literatürü ve yayınlanmamış verileri incelemenin yanı sıra diğer uzmanlarla görüşerek bölgelerinde bu mantardan etkilenen amfibi türlerine yönelik kanıtlar topladı. Ekip, mantarın 1965 ve 2015 yılları arasında muhtemelen en az 501 amfibi türünün düşüşünde etkisi olduğunu tespit etti. Bu rakam, bilimin tespit ettiği amfibi türlerinin 16'da 1'ine karşılık geliyor. Söz konusu etki, türlerin yok olmasından tutun bir popülasyonun %20'sinden daha küçük kısmının azalmasına kadar değişiklik gösteriyor. Örneğin Atelopus kurbağaları, neslinin tükenmiş olduğu tahmin edilen diğer 30 tür ile birlikte bu mantardan kötü etkilenmişti. Çalışmada ayrıca, Avrupa'da da sadece birkaç türün düşüş yaşadığı tespit edildi. Scheel, bu mantarın az etkilenen bölgelere 20.yüzyılın başında geldiğini düşünüyor. 1950'lerde ve 1960'larda amfibilerde yaşanan toplu azalmayı, tarımın yoğunlaştırılmasıyla ilişkilendiriyor, ancak söz konusu mantar da bu etkiye dahil olabilir. Söz konusu araştırmada imzası bulunan bilim insanları, bu mantarın Güney Amerika, Orta Amerika ve Avustralya'daki amfibi popülasyonlardaki gizemli düşüşlerden ve yok oluşlardan sorumlu olduğunu belirtiyor. Bunu da yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşan yabani yaşam ticaretiyle ilişkilendiriyorlar. Chytrid'in gerçekten kötü olduğunu biliyorduk, ancak ne kadar kötü olduğunu bilmiyorduk ve önceki tahminlerden çok daha kötü ifadelerini kullanan Scheele, patojenlerin türlere yönelik tehdidinin -ve onları yayan yabani hayat ticaretinin- göz ardı edildiğini söylüyor: Biyogüvenlik üzerine daha çok düşünmemiz gerekiyor. Scheele, ortaya çıkarılan verilerin buna yardımcı olabileceğini umuyor. Bu arada ekip, ekolojik stresi en ağır derecede yaşayan türlerin ortak özelliklerini de belirledi: Örneğin az çeşitlilik yelpazesine sahip olma ve özellikle ıslak bölgelerde yaşama eğilimi. Ses getiren çalışmada imzası bulunan ekolog, bu risk faktörlerini bilmenin, diğer türleri koruma girişimlerini yönlendirebileceğini söylüyor. Ancak yine de bir umut ışığı var. Araştırmacılar, hayatta kalan türlerin %20'sinin küçük toparlanma belirtileri gösterdiğini buldular. Bu da diğer türlerin de geri dönebileceğini gösteriyor. Bu yazı HBT'nin 164. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-dusuk-kalp-hizi-en-buyuk-memelide", "text": "Araştırmacılar, dünyanın en büyük memelisinin nabzını doğal ortamında ilk kez ölçtü ve mavi balinaların yiyecek için daldıklarında kalp atışlarının dakikada iki atıma kadar düşebildiği görüldü. Mavi balinaların kalp hızının dakika 15 atıma düşebileceği tahmin ediliyordu ancak söz konusu araştırma devasa memelinin çok daha düşük bir kalp hızına sahip olduğu ortaya çıkardı. Araştırma ekibinden Jeremy Goldbogen , balinaların büyük enerji gerektiren bir beslenme yöntemine sahip oldukları göz önüne alındığında bu düşük kalp hızının özellikle dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Mavi balinalar \"lunge feeding\" adı verilen bir yöntemle beslenirler. Su içinde belli bir momentum kazanan balina, ağzını genişçe açarak büyük miktarda su alır ve ardından baleen adı verilen keratin proteinlerde dışa doğru süzülerek, içeride besin partiküllerini bırakır. Goldbogen ve ekibi, vantuzlar yardımıyla balinalara takılan nabız ölçerler yaklaşık 9 saat boyunca kalp atış hızını takip etti. 184 metre derinliğe kadar inebilen ve her bir dalışları yaklaşık 16 dakika süren mavi balinaların 1-4 dakika arasında değişen aralıklarla yüzeyde kaldıkları görüldü. Dalış halindeyken dakikada 2-8 atımla en düşük seviyede olan nabzın, balina yüzeye çıktığından dakikada 37 atım ile zirve yaptığı tespit edildi. Yüzeye çıktıklarında balinaların nabızlarının çarpıcı biçimde yükseldiğine dikkat çeken Goldbogen, dalış halindeyken kalp atış hızındaki düşüşün, oksijenli kanın beslenme sırasında ihtiyaç duyulan kaslara dağıtımını geçici olarak düzenlediğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-avrupalinin-izleri-bize-ne-anlatiyor", "text": "Homo sapiens'in ilk temsilcileri 45.000 yıl kadar önce Avrupa'ya göç etmeye başladılar. Ancak Avrupa kıtasına gelen ilk insanların burada ne derece yayıldıkları ve Avrupa'daki avcı ve toplayıcılarla akraba olup olmadıkları hala tam olarak bilinmiyor. Çünkü bu döneme ait çok az insan fosili bulundu. Romanya'da bulunan 40.000 yıllık Oase 1, Sibirya'nın Ust'-Ishim bölgesindeki 45.000 yıllık kalıntılar ve kısa bir süre önce Bulgaristan'daki Bacho-Kiro mağarasında bulunan aynı yaştaki kalıntılar en somut örnekler. Ancak bu tür kalıntıların DNA analizleri çok zordur hatta bazen imkansızdır. Şimdiye dek Avrupa ve Asya'ya yerleşen ve 40.000 yıl kadar önce yaşamış insanlardan sadece üçünün kalıtımı yapılabilmişti. Bulgaristan'daki Bacho-Kiro mağarasındaki üç insan fosili ve Çekya'nın Zlaty kun buluntu yerindeki kadın kafatasındaki kalıntılar genetik olarak yeniden analiz edildi. Araştırmacılar bu ilk insanları sınıflandırabilmek için kalıtımlarını, modern Avrupalı ve Asyalıların kalıtımları dışında daha önce Avrupa'da bulunan ve dizilimi yapılmış diğer insan fosilleriyle karşılaştırdılar. Özellikle de Neandertal gen sekanslarının uzunluğuna dikkat edildi. Çünkü bunlar Homo sapiens'in atalarının Neandertallerle ne derece melezleştiği hakkında bilgi veriyorlar. Sonuçlara göre Bacho-Kiro mağarasındaki insan fosilleri gerçi Avrupa'nın en eski sakinlerine ait ama günümüz Avrupalıların doğrudan atası değiller. Daha çok, günümüzdeki Güney Asya, Orta Asya ve Amerika'nın ve Batı Avrasya'nın ilk insanlarıyla benzeşiyorlar. Buradan yola çıkan araştırmacılar ilk göçmenlerin hem Avrupa hem de Asya'ya yerleştiklerini düşünüyorlar. Doğu Asya'dan farklı olarak bu popülasyon Avrupa'da kalıcı olmamış. Ardılları daha sonra gelen Homo sapiens temsilcileri tarafından ortadan kaldırılmış. Diğer ilginç bir nokta da şu: Bacho-Kiro mağarasındaki insanların kalıtımında yüzde 3,0 ve 3,8 oranında Neandertal DNA'sı bulunuyor. Bu günümüzdeki birçok Avrupalıdan daha fazla. Bu da Neandertal ve ilk Avrupalılar arasındaki melezleşmenin sanılandan daha sık yaşandığı anlamına geliyor. Neandertal gen parçalarının uzunluğundan anlaşıldığı üzere Neandertal ve bu insanlarının atalarının son melezleşmesi altı ila yedi nesil öncesine uzanıyor. Çekya'daki kafatasının gen analizleri yeni bilgiler de verdi: Zlaty kun'daki Homo sapiens kadını sanılandan daha eski olabilir. Radyo karbon tarihleme yöntemiyle gerçekleştirilen analizler çelişkili sonuçlar vermişti. Sonuçlar 15.000-27.000 yıl arasında değişiyordu. Fakat son çalışmada buluntunun üzerinde sığır DNA'sı bulundu. Bu da kafatası parçalarının geçmişte hayvansal yapıştırıcıyla bir araya getirildiği anlamına geliyor. Son bilgiler ışığında araştırmacılar Zlaty kun kadınının Avrasya'ya yerleşen ilk Homo sapienslerden biri olabileceğini söylüyorlar. Ne var ki kadının topluluğu da Avrupa'da kalıcı olamamış. Çünkü ne modern Avrupalıların ne de modern Asyalıların kalıtımda bu erken Homo sapiens'in izleri bulunmadı. Araştırmacılar bu yüzden ilk Avrupalıların bu kıtada başarılı olmadıklarını söylüyorlar. Bunun olası bir açıklaması İtalya'da 40.000 yıl önce püsküren bir süper volkan olabilir. Araştırmalar kül yağmurunun Rusya'ya kadar ulaştığını ve açığa çıkan aerosollerin Avrupa'nın iklimini uzun bir süre için soğuttuğunu ve volkanik bir kışın yaşandığını gösteriyor. Bu yanardağ patlaması Kuzey yarımküredeki iklimi önemli ölçüde etkileyerek Neandertallerin ve ilk Avrupalı Homo sapienslerin hayatta kalma şansını yok etmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-dna-iki-milyon-yil-onceki-yasam-hakkinda-bilgi-verdi", "text": "Bilim insanları Kuzey Grönland'da ilk kez iki milyon yıllık bir kalıtım buldular. O zamanki yaşam koşulları hakkında bilgi veren rekor DNA'nın, iklim değişimiyle mücadelede de yardımcı olabileceği düşünülüyor. Nature dergisinde yayımlanan son bir araştırma, Kuzey Grönland'ın bir zamanlar çok farklı bir doğal çevreye ve iklime sahip olduğunu ortaya koydu. Kopenhag Üniversitesi evrim biyologlarından Eske Willerslev, o zamanlar ormanlık olan bölgede tavşanların, Ren geyiklerin atalarının dolaştığını hatta mastodonların bile yaşadığını söylüyor. Ve ayrıca günümüzden ortalama olarak on bir ila on yedi derece daha sıcak bir iklim hüküm sürüyordu. Araştırmacılar bu rekor bulguya, Grönland'ın kuzeyindeki Kap Kobenhavn formasyonundan alınan 41 tortul örneğini inceleyerek ulaştılar. Aslında ilk örnekler on sekiz yıl önce toplanmıştı fakat bunlardan bilgi edinebilmek ancak son yıllardaki teknik gelişmeler sayesinde oldu. Araştırmacılar yeni teknolojiler sayesinde mikroskobik boyuttaki DNA parçalarını da bulup inceleme fırsatını buldular. Bunlar daha sonra modern veri bankalarıyla karşılaştırıldı. Bu şekilde Grönland'daki DNA kalıntılarının aşağı yukarı iki milyon yıllık olduğu, dolayısıyla da bugüne tek toplanan tüm DNA örneklerinden daha eski oldukları anlaşıldı. Bundan önceki en eski kalıtım örneği, Sibirya'daki perm toprağında bulunan mamut dişinden ayrıştırılmıştı ve 1,2 ile 1,6 milyon yıllıktı. Grönland'daki DNA diğer yerlerde bulunanlar gibi tek bir hayvana ait değil. Tortul örnekleri tüm bir ekosisteme ait DNA kalıntıları içeriyor. Araştırmacılar Grönland'daki örneklerde gerçi çok sayıda hayvan kalıtımı bulmuşlar ancak bunlardan hiçbirinin doğrudan ardılı bulunmadığı için DNA kalıntıları sınıflandıramadılar. Ama ekip buna rağmen iki milyon yıl önce Kuzey Grönland'da yaşamış olan dokuz hayvan türünü tespit edebildi. Bunların arasında tavşanlar, Ren geyiklerinin ataları, kazlar, kemiriciler ve mastodonlar da yer alıyor. Bunların hepsi otçul, ancak henüz yırtıcı hayvanlara ait DNA bulunabilmiş değil. Araştırmacılar Grönland'da Ren geyiği veya mastodon avlayan yırtıcı hayvanların yaşamış olduğunu tahmin ediyorlar. DNA kalıntıları genel olarak Grönland'daki tür çeşitliliğinin günümüzdekinden çok daha zengin olduğunu gösteriyor. Örneğin nal yengeci gibi deniz canlılarına ait DNA da tespit edildi. Araştırmacılara göre bu da Kuzey bölgede iki milyon yıl önce daha sıcak bir iklimin hüküm sürdüğünün kanıtı. Bitkiler dünyasında daha zengin bir çeşitlilik söz konusu. Araştırmacılar yüz farklı ağaç ve bitki türü saptayıp, analiz ettiler. Bunların arasında kavak ve huş ağacı türleri, mazı ve arktik iklime sınıflandıran çok sayıda çalı ve ot türü yer alıyor. İlginç olan sadece iki milyon yıl önceki yaşam koşulları da değil, çeşitli türlerin aynı zamanda aynı bölgede bulunması. O zamanlar iklim çok yavaş değiştiği için hayvanların ve bitkilerin değişimlere reaksiyon gösterebilecek yeterli zamanları vardı. Oysa insana bağlı küresel ısınmaya bağlı olarak hızla artan sıcaklıklar, canlıları yeterli zaman sunmuyor. Gerçekleştirilecek yeni analizlerle, bulunan hayvan ve bitkilere ait genetiğin daha iyi incelenebileceği düşünülüyor. Böylece o zamanki sıcaklıklara uyum sağlayabilen canlıların özellikleri saptanabilir ve bu özellikler modern türlere aktarılarak, iklim koşullarına karşı dirençli hale getirilebilir. Yeni teknolojinin artık tortullardaki DNA kalıntılarını bulmaya ve incelemeye izin vermesi nedeniyle, dünya topraklarında gizli kalmış daha eski DNA'ların da bulunabileceği düşünülüyor. Araştırmacılar bu yüzden Grönland'daki tortullarda, benzer araştırmaların gerçekleştirilebileceği yeni bölgeler aramaya başladılar. Bunun için donmuş perm toprağı bile gerekli değil, Afrika'daki bölgeler bile evrim araştırmacılarının ilgi alanına girmiş durumda. Ve bilim insanları herhangi bir zaman sonra Grönland'da bulunandan iki misli eski bir DNA bulduklarında şaşırmayacaklarını söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-insan-turu-mu", "text": "ScienceAlert sitesinde yer alan habere göre, araştırmacılar ve arkeologlar, Filipinler'in Luzon Adası'nın kuzeyinde yer alan Callao Mağarası'nda gün ışığına çıkarılan 13 fosil kemik ve dişlerin oldukça kısa boylu, şimdiye kadar bilinmeyen bir insanımsıya ait olduğunu belirtti. Callao Mağarası'nda 2007, 2011 ve 2015'te yapılan kazılar sırasında bulunan kemik ve dişlerin \"Homo luzonensis\" ismi verilen türden en az üç bireye ait olduğu ifade edildi. Araştırmacılar, fosil ve dişlerin ait olduğu düşünülen bireylerden birinin 67 bin, diğerinin 50 bin yıl önce yaşadığının tahmin edildiğini kaydetti. Arkeolog Florent Detroit, fosil ve dişlerin Filipinler'de şimdiye kadar bulunan en eski insan türüne ait olduğunu vurguladı. Araştırmacılar, dişlerin ait olduğu bireylerin insandan daha kısa fakat Hobbit olarak anılan Homo floresiensis'ten daha uzun olduklarının tahmin edildiğini dile getirdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-eski-parazit-fosili-bulundu", "text": "Dinozorlara zarar veren, buz devrindeki yırtıcı hayvanlara bulaşan parazitler günümüzde de çok sayıdaki hayvan türünün bağırsaklarında yaşıyorlar. Parazitler doğada neredeyse her yerde bulunuyor. Parazitlerin tam olarak ne zaman geliştikleri bilinmiyordu. Çin'in Yunnan eyaletindeki bir buluntu bu soruya yanıt getireceğe benziyor. Xi'an Kuzeybatı Üniversitesi'nden Zhifei Zhang 541 milyon yıllık bir kayada bilinen en eski parazitin kalıntılarını buldu. Söz konusu buluntu yerinde ilkel dallı bacaklılara ait binlerce kabuk bulunmuştu. Midye kabuğuna benzer kabuğa sahip bu hayvanlar kabuktan çıkardıkları kolla yiyecekleri kendilerine doğru sürüklerler. Ancak bu dallı bacaklıların kabukları üzerinde grimsi beyaz boru şeklinde yapılar dikkat çekiciydi. Bu yaşam boruları sadece Brachiopoda kabuklarında var ve borularda bir zamanlar kimin yaşadığı bilinmiyor. Ancak burada dikkat çeken nokta şu: Tüm boruların ağzı kabuğun dışına taşıyor. Boru ağızlarının hiçbiri kabuğun diğer ucuna açılmıyor. Zhang ve ekibine göre borular ve içinde yaşayanlar, dallı bacaklıların yiyeceklerine göre yönlenmişler. Zhang ve ekibi, 200 borulu kabuğu, 200 borusuz kabukla karşılaştırdıktan sonra, borulu dallı bacaklıların daha düşük bir biyokütleye sahip oldukları gibi daha küçük olduklarını fark etti.. Araştırma Kambriyum dönemindeki parazit-konakçı sistemini kanıtlaması açısından önem taşıyor. Anlaşıldığı üzere parazitlik çok daha önceleri gelişmişti. Araştırmacılar söz konusu canlıların, konakçısının yiyeceğini çalan kleptoparazit olduğunu düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-kotu-kitlesel-yok-olusu-hizlandiran-ates-firtinasi-olmus", "text": "Perm devrinin sonunda dünyadaki yaşam neredeyse tümden yok olmuştu. Sadece birkaç on bin yıl içinde ölümcül volkanik etkinlikler zinciri, sera gazı emisyonları ve denizlerdeki değişimler tüm organizmaların yüzde doksanını öldüren, kitlesel bir yok oluşu tetiklemişti. Son bir araştırma o tarihlerde iklim ve ekosistemin çökmesinde olağanüstü yangınların da rolü olduğunu gösterdi. College Cork Üniversitesi'nden Chris Mays ve Stockholm Doğa Tarihi Müzesi'nden Stephen McLaughlin, 252 milyon yıl önceki kitlesel yok oluşa ait tabakaları incelediler. Bunun için Doğu Avustralya ve Antarktika'nın kaya formasyonlarında özellikle de ilkel yangınların izlerini aradılar. Yangınların aslında Perm sonundaki kitlesel yok oluşta ve biyoçeşitlilik kaybında etkili olduğu tahmin ediliyordu. Ama o zamanlar gerçekten de çok büyük ve şiddetli yangınların yaşanıp, yaşanmadığı pek anlaşılmamıştı. Araştırmacılar bu nedenle bir zamanlar Doğu Gondwana'da, yüksek enlemdeki sulak bir ovaya ait bir bölgedeki yanmış ve kömürleşmiş fosil bitki kalıntılarının yoğunluğunu ve sıklığını analiz ettiler. Sonuçlara göre Perm sonlarına ait tabakalarda gerçekten de ilkel yangın izleri daha fazla. Perm devrinin sonunda zaten çok fazla yangın yaşanmış ve kitlesel yok oluşta ise daha da artmış. Bitki fosillerinden anlaşıldığı üzere yangın, sulak alanlarda ve bataklıklarda bile ortaya çıkmış. Bazı bitkiler geç Perm devrindeki yangınlara uyum sağlayarak, yangınlardan sonra yeniden büyümeye başlasalar da, bu devrin sonlarına doğru yaşanan olağanüstü yangınları atlatamamışlar. Bunun sonucunda ise CO2'i dengeleyen sulak alanlar ve bataklıklar yok olmuş, bitki örtüsü tamamen değişmiş ve azalmış. Buna bağlı olarak da bu bölgelerde atmosfere daha fazla sera gazı yayılmış. Yani yangınlar o tarihlerde dünya genelindeki iklim sistemini çökerten diğer bir faktördü. Araştırmacıların görüşüne göre bu arada günümüzdeki yangınlar ve Perm sonundaki yangınlar arsında bir paralellik söz konusu. Nitekim bu yangınlar daha sık görülmeye başladığı gibi aslında yangın riski daha düşük olan bölgelerde de görülüyorlar. 'Bununla birlikte geçmişteki canlılardan farklı olarak, küresel CO2 soğuran bölgeleri yakmama ve böylece günümüzün iklim değişikliğinin en kötü etkilerini önleme şansımız hala var' diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/en-sosyal-hayvan-ailesi-kopekgiller", "text": "Köpek, kurt, tilki ve çakal türleri köpekgiller ailesini oluştururlar. Köpekgiller dünyanın her kıtasında görülür ancak genellikle Kuzey Yarıküre'de yaygındırlar. En büyükleri vücut uzunluğu 1.60 metreyi bulan bozkurt, en küçükleri 24 santim boyundaki Sahra tilkisidir. Köpekle insanın dostluğu binlerce yıllık bir geçmişe dayanır. En az 14 bin yıl önce beraber gömülmüş oldukları bilinen bu iki canlı, 10 bin yıllık bir süreçte beraber yaşamayı öğrenmiştir. Hatta daha da uzun bir süre, belki de yüzbinlerce yıl önce insan, bugün soyu tükenmiş olan bir kurt türü ile yoldaş olmuştur. Evcilleştirilmiş köpekler ve kurtlar, köpekgiller denilen çok geniş bir taksonomik ailenin üyesidir. Bu sınıfa kır kurdu, çakal ve tilki de dahildir. Evcil köpekler Canis lupus familiaris denilen bir alt türdür. Köpekgiller 14 cins ve 34 türden oluşur. En küçüğü Fennec tilkisidir; boyu 24 cm, ağırlığı 1 kg'dır; Afrika'da Sahra çöllerinde yaşar. En büyüğü ise bozkurttur; boyu 80 cm'yi, uzunluğu 160 cm'yi bulur. Ağırlığı, dişi veya erkek olmalarına bağlı olarak 45-65 arası değişir. Dünyanın her yerinde. Kır kurdu Kuzey Amerika'nın ormanlarında ve dağlarında dolaşır. Kızıl tilki Kuzey Yarıküre'nin çayırlarında, ormanlarında, dağlarında ve çöllerinde yaşar. Çakala ise savanlarda, çöllerde ve Afrika'nın çorak çayırlarında rastlanır. Kurtlar Kuzey Yarıküre'nin hemen hemen her kıtasında görülür. Oldukça sosyal olan köpekgiller sürüler halinde dolaşır. Buna rağmen bölgelerini aşırı sahiplenir ve işaret olarak koku bırakırlar. Evcilleştirilmiş bir köpek bile bahçesini sahiplendiğini ağaçlara, çalılıklara ve eşyalara işaret bırakarak belli eder. Çakal, diğerleri kadar sosyal değildir, sürü olarak değil, çift olarak gezer. Memelilerde az görülen bir özellik olarak, dişi ve erkeğin ilişkisi uzun ömürlüdür. Ay çıktığında kurt, tilki ve diğer köpekler aya değil, aslında birbirlerine havlıyordur. Bu onların iletişim kurma biçimidir. Ayrıca, evcilleştirilmiş köpeklerin sadece siyah ve beyaz gördüğü de doğru değildir. İtalya'da, 2017'de 16 köpek üzerinde yapılan bir çalışmaya göre köpekler kırmızı/ yeşil renk körü. Bari Üniversitesi'nden profesör Marcello Siniscalchi ise konuyla ilgili olarak şu bilgiyi veriyor: Köpeğinizi topu yakalayıp getirmesi için eğitiyorsanız, yemyeşil çimenlerin üzerine kırmızı bir top fırlatmayın. Mavi top ile çalışın. Bu özellik, büyük ihtimalle alacakaranlıkta ve şafak sökerken avlandığı için renklere ihtiyaç duymamış olan atalarından miras kalmış olabilir. Yine 2017'de, Scientific Reports'da yayınlanan bir çalışmaya göre evcil köpekler, özellikle insanlar ile iletişim kurarken yüz ifadelerini çok kullanıyor. Çalışma, köpeklerin insan ilgisine karşı çok hassas olduğunu göstermiş. İngiltere'de Portsmouth Üniversitesi'nden Juliane Kaminski, evcil köpeklerin benzersiz bir geçmişi olduğunu, insanlar ile on binlerce yıl beraber yaşadığını ve bu sırada iletişim kurma yeteneklerinin geliştiğini söyledi. Köpekler hemen hemen her şeyi yese de, en çok et tüketir ve doğuştan katildir. Güçlü patileri, hızlı koşmak için uzun bacakları, eti parçalayabilmek için de keskin ve sivri dişleri vardır. Kurtlar mesela, geyik, çiftlik hayvanları, ren geyiği, kunduz, yaban tavşanı ile beslenir. Çakallar daha küçük olan kemirgenleri, yavru ceylan ve maymunları yer. Canidae familyasının bireyleri 45-55 günlük hamilelik süresinden sonra doğum yaparlar. Genellikle çok sayıda yavru doğururlar; köpeklerin bir batında 15 yavru doğurdukları görülmüştür. Köpeklerin ömürleri türlerine göre değişir. Kurtlar, kır kurtları, çakallar ve evcil köpekler 10 yıl ve üzerinde yaşar. Tilkilerin ömrü yaklaşık 5 yıldır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ender-bulunan-bir-denizanasi-turu-yetistirildi", "text": "Viyana'daki Schönbrunn hayvanat bahçesinde dünyada ilk kez, ender bulunan deniz canlısı Rhizostoma luteum yetiştirildi. Rhizostoma Octopus sınıfından olan bu denizanasının şemsiyesi 60 cm çapında olabiliyor. Akvaryumda bulunan yavru denizanaları şu sıralar dört santim boyunda. Bu tür hakkında çok fazla bir şey bilinmediği için yetiştirilmesi zor olmuş. Önce İspanya'daki Jellyfish Research South Spain enstitüsünden Karen Kienberger, güney İspanya'da bir denizanası yakaladı. Sonra laboratuvara getirildiğinde hayvanın üreyecek kadar olgun olduğu ve Planula larvaları verdiği fark edildi. Araştırmacılar da böylece tam 30 yavru denizanası yetiştirme şansı buldu. Bu sayede larvadan, polipe ve denizanasına kadar tüm gelişim süreçlerini takip edebilen uzmanlar, böylece önemli verileri toplama şansına kavuştu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/erkek-sivrisinekler-neden-isirmaz", "text": "Sadece dişi sivrisinekler bizi ısırır. Erkek sivrisinekler insanları bulmada pek becerikli olmadıkları gibi cilde nüfuz etmeyi mümkün kılan iğnelerden de yoksundurlar ve hatta laboratuvar çalışmalarında verilen kan besinlerini reddettikleri tespit edilmiştir. ABD'deki Rockefeller Üniversitesi'nden araştırmacıların yeni bir çalışmasına göre tüm sivrisinekler insanları bulmak için gerekli olan sinir ve beyin yapılarına sahip ancak bu donanım erkek sivrisinek beyninde basit bir genetik kilidin arkasında saklı kalıyor. eLife'ta yayınlanan çalışmada, ilgili gen mutasyona uğratıldığında erkek sivrisineklerin de insan kokularına peşine düştükleri görüldü. Araştırmada elde edilen bulguların, erkek sivrisineklerin neden doğal olarak insanları ısırmakla ilgilenmediğini açıklamanın ötesinde, dişi sivrisineklerin milyonlarca cana mal olan hastalıkları nasıl yaydığını anlamamıza da katkı sunabileceği belirtiliyor. Sivrisinek beynindeki hangi devrelerin dişilerin insanları bulması ve ısırmaya karar vermesiyle ilgili olduğuna dair artık bilgi sahibi olunduğunu belirten araştırmacılar, kilit rol oynayan genin tespit edilmesiyle daha ileri çalışmaların önünün açıldığını ifade ediyor. Araştırmada, normal şartlarda insan kokularına karşı tepkisiz olan erkek sivrisineklerin gen mutasyonundan sonra yapılan testlerde insan koluna üşüştükleri görüldü. Ancak beslenme davranışları değişmemişti; mutant sivrisinekler kanla beslenmeyi reddetmeye devam etti. Yapılan testler, mutant erkek sivrisineklerin hala kan içme arzusu ve vücut ısısını algılama yeteneğinden yoksun olduğunu doğrularken, bir genin etkisiz hale getirilmesiyle insan kokusuna karşı duyarlı hale geldiklerine işaret ediyor. Araştırmacılar, ilgili genin devre dışı bırakılmasının erkeklerde bastırılmış olan insan avlama dürtüsünü ortaya çıkardığını belirtiyor. Gelecek çalışmalarında sivrisineklerde cinsiyet farklılıklarının beyinde nasıl kodlandığını ve genler tarafından nasıl belirlendiğini incelemeye devam edeceklerini ifade eden araştırmacılar, cinsiyete özgü davranışların şimdiye dek tamamen o cinsiyete özgü sinir kümelerinden geldiğinin varsayıldığı ancak yeni çalışmaların her iki cinsiyetin de genellikle aynı sinirsel yapılara sahip olduğuna işaret ettiğini belirtiyor. Erkek ve dişi sivrisineklerde aynı olan bu sinirlerin nasıl işleyeceğini ise genetiğin belirlediği görülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/erkekler-agrilari-daha-fazla-hatirliyor", "text": "İster sırtta, ister eklemlerde veyahut da başta olsun insanların çoğu kronik ağrılardan yakınırlar. Doktorlar artık devam eden ağrılarda, ağrı belleğinin de etkili olduğu konusunda hemfikir. Buna göre bedenimiz şiddetli ağrıları düzenli olarak hatırlayarak, hissediyor. Başlayan ağrı uyarımı periferik sinir hücrelerinde olduğu kadar sırt omuriliği ve beyinde izler bırakarak, buraları aşırı duyarlı hale getiriyor. Bunun sonucunda ise ağrının asıl nedeni yok olmasına rağmen yine de ağrı hissedilebiliyor. Ağrıların kayıt edilmesini hangi faktörlerin tetiklediği henüz kısmen açıklanabildi. McGill Üniversitesi'nden Loren Martin son araştırmasında, cinsiyetle özgü bazı bileşenlerin bulunduğunu tespit etti. Araştırma çerçevesinde ilk önce farelerin geçmişteki ağrıları ne kadar hatırladıkları incelendi. Şiddetli ağrı deneyimleri erkek kemirgenleri zararsız uyarıma karşı bile aşırı duyarlı hale getirirken, dişilerde durumun böyle olmadığı ortaya çıktı. Araştırmanın ikinci aşamasında deneyler insanlarla gerçekleştirildi. Araştırmacılar yaşları 18 ila 40 arasında değişen 41 erkek ve 38 kadını bir ağrı testinden geçirdiler. Katılımcılar deneyler sırasında ilk önce kollarına verilen hafif sıcaklık uyarımı ile hissettikleri ağrının derecesini 100 puanlık bir cetvele göre değerlendirdiler. Bu deneyden hemen sonra daha şiddetli bir ağrı uyarımı ile karşı karşıya kaldılar. Şöyle: katılımcılar, kollarında sıkı bir tansiyon aleti manşonu varken, 20 dakika kadar egzersiz yapmışlar ki bu oldukça ağrı verici bir deneyim ve katılımcıların sadece yedisi buna ağrı cetvelinde elliden daha az puan verdi. Araştırmacılar bu konuda özellikle de cinsiyetlere özgü stres reaksiyonların ve testosteron hormonunun etkili olabileceğini düşünüyorlar. Bilim insanları bundan sonra ağrı, hatırlama, stres ve cinsiyetin ne derece birbirleriyle ilintili olduğunu öğrenmek istiyorlar. Sonuçların, kronik ağrıların tedavisinde yardımcı olabileceği sanılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/esneme-durtusu-baskilandikca-kontrolden-cikar", "text": "Esneyen birini gördüğünüzde farkında olmadan sizin de esnemeye başlamanızın nedeni beynin motor fonksiyonlardan sorumlu bölgesinin uyarılmasıdır. Bilim insanları, bu duruma bulaşıcı esneme diyor. Current Biology dergisinin Ağustos sayısında yayımlanan araştırma sonuçlarına göre bu bir ekofenomen; başka bir deyişle bir insanın otomatik olarak başkalarını taklit etmesidir. Ekofenomenlerin başka çeşitleri arasında ekolali ve ekopraksi de yer alıyor. Bulaşıcı esneme yalnızca insanlara özgü bir şey de değil. Bilim insanları, köpekler ve şempanzeler gibi başka hayvanlarda da bu fenomenin görüldüğünü söylüyor. Ancak esnemenin neden insandan insana ya da hayvandan hayvana bulaştığı bilinmiyor. Birisi başkasının esnemesinden dolayı esneyince beyinde neler olduğunu inceleyebilmek için araştırmacılar 36 yetişkin katılımcıdan, esneyen insanların görüntülendiği bir video izlemelerini istedi. Transkraniyal manyetik uyarım kullanılarak katılımcıların deney sırasındaki beyin fonksiyonları incelendi. Başka bir araştırmada katılımcılardan ya esneme dürtülerini engellemeleri ya da serbestçe esnemeleri istendi. Ardından katılımcılara, bir önceki deneyde yaptıklarının aksini yapmaları söylendi. Bir diğer araştırmada ise katılımcılardan yine aynı şeyler istendi fakat bu sefer araştırmacılar katılımcıların kafataslarına elektrik akımı verdi. Bu akımın, esnemeyi kontrol eden motor korteksini uyarması hedefleniyordu. Deneyler sırasında katılımcılardan esneme dürtülerini derecelendirmeleri istendi. Araştırmacılar, katılımcıların esnemelerini engellemede yalnızca kısmen başarılı olduğunu gördü: tam esneme sayıları bu sefer azalmış, bastırılmış esneme sayıları artmıştı. Katılımcılardan esnememeleri istendiğinde esneme güdülerinin daha arttığı da görüldü. İngiltere'deki Nottingham Üniversitesi'nden bilişsel nöropsikoloji profesörü Georgina Jackson, esnememeye çalıştığınızda esneme isteğinizin daha da arttığını söylüyor. Araştırmacılar ayrıca başkasından etkilenerek esneme eğiliminin kişinin motor korteksindeki beyin aktivitesi seviyesine bağlı olduğunu buldu. Yani söz konusu bölge ne kadar aktif ise kişi esnemeye o kadar yatkın oluyor. Bu, elektrik akımı verildiğinde kişilerin esneme dürtülerinin artmasıyla da ortaya çıkmıştı. Ayrıca araştırmacılar elde ettikleri bulguların Tourette sendromu gibi, kişinin kimi eylemlere direnmesini imkansız kılan bazı nörolojik rahatsızlıklara da işaret edebileceğini belirtti. Bu bağlamda esnemenin bulaşıcı olmasının nörolojik nedenleri anlaşıldıkça bazı sinir hastalıklarının da tedavisinin yolu açılabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evcillestirme-kedilerin-beyinlerini-kucultmus", "text": "Evcil kediler bin yıllardır bizimle beraberler ve farelerin yakalanmasında bize yardımcı oldular. Fakat tahmin edildiği gibi soyları Avrupa'daki yabani kedilere değil, Yakındoğu'da yaşayan Afrika yaban kedisine uzanıyor. Bununla birlikte ev kedilerinin davranışları ve kalıtımları, evcil köpekten farklı olarak yabani atalarına göreceli olarak benzerdir. Bu yüzden bazen sadece yarı evcil olarak da kabul edilir. Fakat bunun pek de doğru olmadığı ortaya çıktı. Viyana Üniversitesi'nden Raffaela Lesh ve ekibi, evcil ve yabani kedilerin beyin hacimlerini karşılaştırmış. Evcilleştirme sürecinde kafatası hacminin değiştiği daha önce koyun, tavşan, köpek ve diğer bazı hayvanlarda belgelenmişti diyor araştırmacılar. Hatta elli yıllık kedi araştırmaları da aynı sonucu vermişti. Fakat bu incelemeler daha önce evcil kedinin atası olduğu sanılan Avrupa yabani kedisine aitti. Lesch ve ekibi şimdi eski sonuçları kontrol ederek, 28 evcil kedinin, 20 yabani kedinin, 19 Afrika yabani kedisinin ve 26 melez kedinin kafatasını karşılaştırmış. Bu karşılaştırma sonucunda en küçük beyin hacmine sahip olanın evcil kedi olduğu görülmüş. Evcil kedinin beyni, atası olan Afrika yaban kedisinden çok daha küçük. Afrika yaban kedisinin beyin hacmi ise Avrupa yaban kedisinin beyin hacminden biraz daha küçük. Bu farklılık beden boyunun da dikkate alınması halinde kalıcı olmuş. Evde beslediğimiz kediler de evcil kediler için tipik olan değişimi geçirmişler. Melez kedilerin beyin hacmi ise iki türün arasında yer alıyor. Peki evcilleştirmeyle birlikte beyin hacmi niçin küçülüyor? Bir hipoteze göre beyin hacminin küçülmesi, uysallaştırmanın ve saldırganlığın azalmasıyla ortaya çıkan bir yan etkinin sonucu. Bu durum nöral krest hücrelerinin zamanla daha az bölünmesine ve yayılmasına yol açmış olabilirdi. Kedi embriyosundaki nöral krest hücrelerinden, daha sonra stres reaksiyonundan da sorumlu olan sinir sistemi gelişir. Bununla birlikte bu hipotez tartışmalıdır. Nitekim söz konusu gelişme evcil kedilerin çene uzunluğunu da değiştirmiş olması gerekirdi. Oysa karşılaştırmalar evcil kedinin, yabani kedilerden daha kısa bir çeneye sahip olmadığını göstermiş ki bu da bu hipotezle örtüşmüyor diyor araştırmacılar. Alternatif olarak beyindeki küçülme insanlarla birlikte yaşama da bağlanabilir. Şöyle yabani kedinin büyümesi ve hayatta kalabilmesi için daha işlevsel bir beyne sahip olmaları gerekiyordu. Oysa insanla birlikte yaşayan kediler insanlar tarafından bakıldıkları ve korundukları için o kadar güçlü bir beyne sahip olmaları gerekmiyor. Köpeklerde de benzer bir durum söz konusu. Evcil köpek hem daha küçük bir beyne sahip hem de kendi başına problem çözmekte yabani türlere göre daha başarısız. Problem çözerken hep insanlardan yardım istiyorlar. Buna karşın köpeklere kıyasla daha bağımsız olan evcil kedilerin, zihinsel yetilerinin yabani türlere kıyasla daha zayıf olup olmadıkları henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evlerimizde-bes-yuz-farkli-bocek-turu-yasiyor", "text": "Evlerimizin hijyenik ortamlar olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. North Carolina Eyalet Üniversitesi'nden Matt Bertone ve ekibi, Raleigh kenti ve çevresindeki 50 boş evde saptadıkları eklem bacaklıları incelemiş. Bu büyük omurgasız hayvan şubesine dahil olan böcekler, kırkayaklar, yengeçler ve örümceklerden incelenen evlerde toplamda 304 farklı familyadan 579 farklı tür saptanmış. Bertone, evlerimizin hijyenik ortamlar olduğunu düşündüğümüzü oysa sandığımızdan çok daha fazla böcek biyoçeşitliliğine sahip olduğunu söylüyor. Örneğin Theridiidae örümcek familyası evlerin tümünde ve odaların üçte ikisinde bulunmuş. Deri böcekleri, gal sinekleri ve karıncalar her evde; kitap biti ve mantar sinekleri ise hemen hemen her evde tespit edilmiş. Hatta bitki zararlıları bile görülmüş. Bulunan türlerin hepsi devamlı içeride yaşamıyor. Çoğunun, örneğin Gal sinekleri gibi içeri çiçek demetleri ile taşındığı düşünülüyor. Daha ender olarak görülen zararlılar arasında ise kahverengi karafatma ve Amerikan karafatması gibi çeşitli hamam böcekleri yer almakta. Söz konusu omurgasız canlılar evlerin dörtte üçünde bulunmuş. Termitler (%28), pireler (%10) ve Alman hamamböceği (Blattela germanica, %6) de daha ender olarak görülen türlerden. Her ne kadar toz akarları, gümüşçün veya güve gibi rahatsız edici böcekler de evlerin çoğunda bulunmuş olsa da, eklem bacaklıların çoğu aslında zararlı değildir ve şaşırtıcı olarak araştırmacılar tahtakurusuna bu evlerde rastlamamışlar. Eklem bacaklılar tüm dünyada yaygın ve yüzyıllar boyu insanlarla birlikte yolculuk ediyorlar. Araştırmaya katılan Michelle Trautwein ise çalışmanın devamında mikrobiyal organizmalar için birer konak olan bu canlıların sağlığımız üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini araştıracak. Çalışmada yer alan uzmanlar Orta Avrupa'daki evlerde de durumun benzer olduğunu düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evli-erkekler-bekar-kadinlardan-daha-uzun-yasiyor", "text": "Erkeklerde yaşam beklentisi daha kısa olmasına rağmen, bazı durumlarda kadınlardan daha uzun yaşama şansları var. Son bir araştırmaya göre bu konuda eğitim ve ilişki durumu önemli: Evli ve iyi eğitimli erkekler, bekar ve eğitimsiz kadınlara kıyasla daha uzun yaşıyorlar. Erkeklerin kadınlardan daha az yaşadığı birçok kişi tarafından bilinmektedir. Bu durum geçmişti birçok araştırmayla da kanıtlanmıştı zaten. Bunun birçok nedeni var: Erkekler daha sağlıksız bir yaşam biçimi sürdürdükleri gibi bu konuda erkeklerin kan kök hücrelerindeki Y-kromozomu kaybı da etkili oluyor. Öte yandan finansal güvenlik gibi diğer faktörler de nüfusun ortalama yaşam beklentisi üzerinde etkili; mesela ekonomik durumu iyi olan insanlar, yoksul insanlara göre ortalama olarak daha uzun yaşıyorlar. Bununla birlikte söz konusu yaşam beklentisi olduğu zaman, ortalama değerle farklı fenomenlerle sistematik olarak bozuluyor. Örneğin birçok ülkede kız bebekten çok erkek bebeğin ölmesi gibi... Sadece ortalama yaşam beklentisinin araştırılmasının yeterli olmadığını düşünen Jesus- Adrian Alvarez ekibiyle birlikte 1751 2020 arasındaki ölüm istatistiklerini analiz etti. Burada tüm kıtalardan 200 kadar halk grubuna ait veriler yer alıyordu. Erkeklerin ortalama yaşam beklentisi ortalama olarak kadınlardan daha düşük. Ancak istisnalar da yok değil. Araştırmacıların inceledikleri ülkelerin tümünde erkeklerin 25 ila 50'si daha uzun yaşıyor. Yani buna göre erkekler kadınlardan daha kısa yaşıyor bilgisi, birçok durumda pek doğru sayılmaz. Hatta araştırmacılar, erkeklerin kadınlardan daha uzun yaşama şansının bazen yüzde elli daha yüksek olduğunu saptadılar. Bu durum özellikle de 1891 yılında İzlanda'da, 1950-1964 yılları arasında İran'da ve 1985 yılından önce Hindistan'da böyleymiş. Bilim insanları, ayrıca kadın ve erkeğin yaşam beklentisi arasındaki farkın kapanmaya başladığını da fark ettiler. Erkeklerdeki ortalama yaşam beklentisinin kadınlarınkine yaklaşmış olmasının nedeni, kadınlarda ortaya çıkan sağlık sorunlarının artması ve kadınların git gide daha sağlıksız bir yaşam biçimi sürmeleriyle ilgili. ABD'deki verilerle araştırmacılar ayrıca eğitim ve ilişki durumunun da yaşam beklentisi üzerindeki etkisini incelediler. Üniversitesi mezunu erkekler, lisans eğitimi almayan kadınlara göre daha uzun yaşadıkları gibi evli erkekler de bekar kadınlara kıyasla daha uzun yaşıyorlar. Bu oran yüzde 52 ila yüzde 53 arasında değişiyor. Ama diğer birçok grupta kadın önde gidiyor. Mesela evli kadınların, evli erkeklere göre daha uzun yaşama şansları yüzde 61 civarında. Anlaşıldığı üzere evli erkekler daha az risk alıyorlar ve eşleriyle birlikte daha sağlıklı bir yaşam sürüyorlar diyor araştırmacılar. Aynı şey üniversite mezunu kişiler için de geçerli. Eğitimli insanlar bedenleri ve sağlıklarıyla daha fazla ilgileniyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evrimden-korkmakla-kurtulus-yok", "text": "Tarihler 14 Ocak'ı gösterdiğinde karmaşık ve yoğun gündeme karşın bir gazete haberi olarak Evrim müfredattan kaldırıldı haberini okuduk. Takip eden akşam da televizyon haberlerinde konu kısaca yer buldu kendisine. Akşam saatlerinde çok yetkili kişiler, konunun görüşlere açık olduğunu tebessümlü ve her zamanki sıcak, samimi görünen yumuşak üslupları ile geçiştirdiler. Kalkan koskoca bilimsel bir gerçekliği hala kavram ya da teori mi belli olsun diyerek geçiştirip, görüşlere açık olmakla olayı kapattılar. Sayın dergi okuyucuları, bu sayfalar defalarca bu Ne olacak bu eğitim ve her geçen gün kalitesi düşen temel bilim, fen bilim, lisans ve lisansüstü eğitime çözüm arayan yaklaşımları önümüze koydu. Eğitimli ve aydın bilincini göreve çağırıp rol almaya davet etti ve ettik. Günümüzde ortalama bir lise ya da dengi eğitim alanın bile, eğitim süreçlerinde anlatılmadan ve kendisi kafa yorup anlamaya çalışmadan, öğrenemeyeceği bir konudur EVRİM. Birçok temel bilim disiplininden oldukça fazla konuyu bilip anlamayı gerektiren bir zemini vardır. Buna Coğrafya, Jeoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Temel Kimya, Fizik, Biyoloji, Anatomi, Embriyoloji, Moleküler Genetik gibi pek çok ciddi günümüz bilim dalları girmektedir. Sosyal değişimleri anlamak içinde Sosyoloji, Felsefe ve Psikoloji'nin de katkısı gerekmektedir. İşte bu nedenle de batı toplumlarında da bizde de tek başına bazı özel ilgili bilim insanları dışında saf Evrim bilimcisine zor rastlanır. Bu Evrim bilimcilerinin zorluğu kadar, zenginliğidir de. Tüm bu geniş taban nedeniyle, sorgulanarak ve farklı bilim disiplinlerince zenginleşerek günümüzde hemen her aşaması açıklanmaya başlamıştır. Sanki sonuçta Evrim çalışmaları çok desteklenmese de katkı ve çözümleme son yıllarda teknolojinin de yardımıyla logaritmik olarak artmaktadır. Hatta evrimle ilgili bazı eski yanlış çıktıların düzeltilmesi ve son teknolojilerle değişen sonuçları, karşıt görüşler hayretle izlemektedir. Oysa bilim devingendir yenilenebilir ve yinelenebilir! Evrimsel süreçler aydınlatıldıkça da bir izm olarak dayatılarak ve bir siyasi görüşle eşleştirilerek eğitim içeriğinden ve öğretisinden çıkarılma sonucuna gelinmiştir. İlim sahibi olan, dini inancına saygı duyulan çevreler, Evrime mi yoksa Yaradılışa mı inanıyorsun sorusunu sormaktalar. Yanıtın evrimin bir inanca gereksinim duymadığını anlatmak olsa da, eşit paydaya gelmek oldukça zordur. Bir yanda inancın kolaylığı ile sorgulanma yasakları, diğer yanda merak ve sorgulamayla çözülen evrimsel gelişim süreçleri. Burada en soylu tutumun dinin ve inancın insanın özeli olduğu ve özeline bırakılması gerektiği olmalıdır. İki cephe açmak ayrımı körüklemekten başka bir işe yaramaz. ev faresiyle %70-85 genetik benzerliğe ses çıkarmamaktayız. Bazı bitkilerle %50'ye varan genetik benzerliğimizin açıklamasını kim neyle yapabilecektir. Farklı bir bakışla, bilimsel ortamlarda biz bu benzerlik ya da farkları öğrencilerimize nasıl açıklamalıyız. Şimdi yine kolaya kaçtık. Örgün eğitimle ve eşit şartlarda tüm gençlerin algısına yönelik, denk kitaplarda EVRİM konusu yeterince anlatılsa ve ötekileşip kamplaşmadan nasıl anlatsak derken en kolay yola saptık. Geri döndük ve yok sayıyoruz. Tam burada sayın yetkililerimize niye her yıl grip aşısı olduğumuzu, yine niye bazı organlarımızda kanser olduğunu sormak geliyor içimden. Bir insanın doğumsal anomalileri ya da ileride karşımıza çıkan dejeneratif hastalıkları nasıl anlatmalıyız, genç beyinlere. İnsan birçok yönüyle üstün bir canlı olsa da daha doğumundan başlayarak, anne bağımlı, bakıma muhtaç ama büyüdükçe açığı kapatıp öğrenerek üstün muhakeme ve bilinç yetileriyle şekillenmektedir. Miras gibi ilk deneyimlerini bile, biri birine ve önemlisi sonraki kuşaklara aktaran başka canlı yoktur. Evrimsel süreçlerin sonucu geldiğimiz binlerce yıllık insanlık tarihi araştırıldıkça çözümleme devam etmektedir. Şaka değil ama sokakta gezen, hatta fakültede okuyan, dinozorlarla aynı dönemde insanın yaşadığını düşünen genç eğitimliler var ülkemizde. Dünya tarihindeki önemli değişim süreçleri konusunda yap-bozun eksik yanlarını telefonundan bakan bir gençlikle, her duyduğuna, ayyy inanmıyoruum diyen ama şükür ki inançlı bir nesil yetişiyor. Öğrencilerimize, din bilgisinin bir merkezden, ortak kaynaklarla, yapılandırılmış olarak verilmesindeki hassasiyetin Evrim konularında gösterilmemesi acı verici olmuştur. Temelde bu tavrın, Evrim ve bu konuda çalışanların aşırı din düşmanı olarak gösterilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu dergide yıllardır evrimsel gerçekler yeni açıklanan son gelişmeler diye duyurulan hiçbir haber ya da yorum kimsenin inancına zarar vermemiştir. Yine de bir avuç insan hangi aşamada lisans ve ileri eğitimde ne yapabiliriz sorunsalını yaşarken, biyoloji hocalarımızın bile korkulu rüyası haline gelen EVRİM başlığının eğitim içeriğinden çıkarılmasına karşı ne yapabiliriz sorusu önümüzde durmaktadır. Sayın öğretmelerimiz ve akademisyenlerimiz, artık ilim-bilim çatışması yaşamadan milli eğitimimizde olmayan bu konudan kurtuldular. Olduğu dönemde sempozyumları düzenlenen, bir avuç gencin kulüplerle diri tuttuğu toplantılarla, birkaç dergide yer bulan yazılarla, internet portallarında ilgilisine seslenen Evrimciler daha da ötekileştirildi. Dün CBT, bugün HBT: Ne kadar çok gerekli! Burada birlikte koşan, ama birbirinden habersiz evrim gönüllülerine daha da büyük bir görev düşecek artık. Bunun yöntemi yakın zamanda konuşulmaya başlanmalı. Gerçekten de herkese bilimin bu kadar gerektiği hiç olmamıştı 51 yıllık ömrümde. İlim sahibi, kariyerli ve etkili yerlerdeki insanların bilime böyle sekte vuracağını hiç aklıma getirmemiştim. Sonuçta şöyle bir gelişmeden de korkuyorum; acaba bu konun tekrar müfredata alınması için ne yapmamız gerekecek. Dua etmemiz mi? Bekleniyor. Sonuç olarak, Cumhuriyetin aydınlanmacı bir mirası olan bilim severlik ve çağdaş eğitimden öte bir isteği olmayan insanımız bu süreçten de umarım aklıselimle çıkabilecektir. Gelecek nesillere en iyi, en doğru eğitimi vermek için karşı görüşte olsalar da idari yönetimle bir orta yol arayışına girilmelidir. Yoksa çağdaş eğitimleri olan ülkeler liginden düşüşümüz ivme kazanmaktadır. Dini İslam olan ama laik eğitimi ile dünyada modernlik ve diğer çağdaşlık kavramlarında tek/özel örnek olan ülkemizin daha alt lige düşmesini istemeyiz. Yönetim erkinin, eğitimde ve bilimde bizi bir üst sıraya çıkarmasını isterken, en azından durumumuzu korumayı bekliyoruz. Bu yazı Ocak 2017'de HBT Dergi'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evrimsel-basarimizin-sirri-dostluk-bizi-bilissel-super-guc-yapti", "text": "İşin sırrı diğer insan türlerine kıyasla bizim türümüzün en arkadaş canlısı olması. Bunu bilim insanları evrimsel süreçte 'bilişsel süper güç' olarak da tanımlıyorlar. İşbirliğine dayalı iletişim en büyük gücümüz. Diğer insanlarla, hatta yabancılarla, birlikte çalışma konusunda uzmanız. Hiç tanışmadığımız biriyle ortak bir hedef hakkında iletişim kurabilir ve bunu başarmak için birlikte çalışabiliriz. Diğer insan türlerinden bazıları teknolojik açıdan daha donanımlıydılar. Onlar, biz Homo Sapiensler'den çok daha uzun süredir gezegende bir yaşam kurmuşlardı ve beyinleri de ya bizimkiler kadar hatta daha bile büyüktü. Şöyle bir 100 bin yıl geriye gidin ve hangi insan türünün yaşamını devam ettireceğine dair bir bahis oynandığını varsayın. Belki de büyük oyun Neandertaller üzerine oynanacaktı. Neandertaller ile ortak atayı paylaşıyoruz. Onlar fiziksel olarak bizden daha güçlüydüler, daha kaslıydılar. Çok hünerli silahlara sahiptiler ve Buz devrinde her tür büyük memeliyi ustalıkla avlayabiliyorlardı. Hatta ortak paylaştığımız bir gen bile var: FOXP2. Bu genin özelliği konuşabilmek için gerekli olan hassas kalibreli hareketlerden sorumlu olması. Neandertallerin kültürleri hayli gelişmişti: Ölülerinin gömüyorlar, hastaları iyileştiriyorlar, kendi bedenlerini boyuyor, deniz kabukları ve kemiklerden yapılmış takılar kullanıyorlardı. Halen yaşayan en yakın akrabalarımız olan bonobolar ve şempanzeler ile kıyasladığımızda bizim türümüzün çok az genetik çeşitliliği var; bu da bir zamanlar, belki birkaç kez, şiddetli bir popülasyon darlığı yaşadığımızı gösteriyor, neredeyse nesli tükenmiş bile olabilirmişiz... Duke Universitesi'nden Brian Hare ve Vanessa Woods'un Scientific American dergisinde de yayınlanan çalışmaları evrimsel sürecimize farklı bir gözle bakıp yepyeni dersler çıkarmaması sağlayabilir... İşin sırrı diğer insan türlerine kıyasla bizim türümüzün en arkadaş canlısı olması. Bunu bilim insanları evrimsel süreçte 'bilişsel süper güç' olarak da tanımlıyorlar: İşbirliğine dayalı iletişime yatkınlık da diyebiliriz. Diğer insanlarla, hatta yabancılarla, birlikte çalışma konusunda uzmanız. Hiç tanışmadığımız biriyle ortak bir hedef hakkında iletişim kurabilir ve bunu başarmak için birlikte çalışabiliriz. Üstelik bu süper gücü daha yürüyemeden ya da konuşmadan önce geliştiriyoruz. Son derece kapsamlı bir sosyal ve kültürel dünyaya açılan kapı tam da bu. Bizden önceki nesillerin bilgisini miras almamıza izin verir. Dil dahil tüm kültür ve öğrenim biçimlerinin temelidir. Bizi dostluk kurabilir hale getiren unsurun anahtarı ise insanın kendini evcilleştirmesi ile ortaya çıktı. Aslında kendini evcilleştiren tek tür Homo Sapiens değil. Yakın akrabalarımız bonobolar da kendilerini evcilleştirdiler. Ve hepimizin can dostu köpeklerin kurttan evcilleşerek şimdiki haline gelmesi. Köpek nesli giderek çeşitleyip çoğalırken kurtların nesli giderek azalıyor. Bu evcilleştirme sendromu yüz şekli, dişlerin boyutu ve farklı vücut kısımlarının veya saçların pigmentasyonunda kendini gösterir; hormonlardaki, üreme döngülerindeki ve sinir sistemindeki değişiklikleri içerir. Evcilleştirmeyi hayvanlara yaptığımız bir şey olarak düşünsek de, aslında kendi kendini evcilleştirme olarak bilinen bu süreç doğal seçilim yoluyla gerçekleşiyor. Kendi kendini evcilleştirme hipotezi, Harvard Üniversitesi'nden antropolog Richard Wrangham ve Duke Üniversitesi'nden psikolog Michael Tomasello tarafından ilk ortaya atıldı. Son 20 yılda yapılan araştırmalarda, kendi kendini evcilleştirmenin aynı zamanda Homo Sapienslerin başarısının anahtarı olan 'başkalarıyla işbirliği içinde iletişim kurma becerisini arttırdığı da ileri sürüldü. Bu hipotez eğer doğru ise , yani H. sapiens kendi kendini evcilleşleştirmiş ise , bunun izlerinin Pleistosen çağda yani 2.6 milyon ila 11.700 yıl önceki dönemde de görülmesi gerekiyordu. Tabii ki davranışlar fosilleşemez. Ancak davranışı düzenleyen nörohormonlar iskeletlerimizi şekillendirir ve bu değişiklikleri paleoantropolojik örnekler aracılığıyla izleyebiliriz. Örneğin, ergenlik döneminde ne kadar çok testosteron varsa, kaşınızın çıkıntısı o kadar kalın olur ve yüzünüz uzar. Erkeklerin bu kaşları daha kalın ve yüzleri kadınların yüzlerinden daha uzundur. Testosteron doğrudan insan saldırganlığına neden olmaz, ancak seviyeleri ve diğer hormonlarla etkileşimleri agresif davranışı düzenler. Antropologlar, Paleolitik çağ boyunca Biz Sapiens'lerin kaşlarının daha inceldiğine, kafaların ve yüzlerin küçüldüğüne dikkat çekiyorlar. Ayrıca başka bir nörohormon olan seratonin, beynimizin daha küçülmesine ve daha az saldırganlığa yol açan bir dizi değişikliği teşvik etmiş olabilir. Serotonindeki artışlar evcilleştirme sendromunun erken dönemlerinde ortaya çıkar ve kafatası gelişiminde rol oynayabilir. Günümüzde de sosyal bilimler deneylerinde, beyindeki serotini arttırmak için kullanılan ilaçların o kişiyi işbirliğine kadar yatkın ve başkalarına zarar vermeye daha az eğilimli hale getirdikleri saptanmıştı. Seratonin sadece bireylerin davranışlarını değiştirmekle kalmıyor, kafatasının yapısını da değiştiriyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde gebe farelere seçici seratonin inhibitörleri enjekte edildiğinde yeni doğan farelerin daha kısa ve dar kafatasları olduğu görüldü. oksitosin etkileşimli bir döngü oluşturur ; her iki ebeveyni ve bebeği sevgi dolu ve sevilmiş hissettirir. Yapılan sosyal deneylerde oksitoksin verilen deneklerin daha empati sahibi, işbirliğine daha yatkın finansal ve sosyal konulara daha güvenerek yaklaşma eğiliminde oldukları saptandı. Tüm bu değişikliklerin sosyal ilişkilerimiz üzerinde kalıcı etkileri oldu. Aslında, bu değişiklikler yeni bir sosyal kategori üretti: grup içi yabancı. Evrimsel kuzenlerimiz bonobolar ve şempanzeler yabancıları yalnızca aşinalık temelinde tanır. Kendileri ile birlikte yaşayan biri bir grup üyesidir. Diğer herkes yabancı. Tanım nettir: Birey ya tanıdıktır ya da yabancı. Şempanzeler komşularını duyabilir veya görebilir, ancak etkileşim neredeyse her zaman kısa ve düşmanca olur; aksine bonobolar yabancılar ile daha dost canlısıdır. Diğer hayvanlardan farklı olarak, biz, bir yabancının kendi topluluğumuza ait olup olmadığını anında fark etme yeteneğine de sahibiz. Sadece insanlar, dış görünüm, dil veya bir dizi kanıdan yola çıkarak kendi topluluklarını tanımlayabilirler. Ayrıca sosyal ağımızı da istediğimiz gibi genişletebiliriz. Üzerimize geçirdiğimiz giysi, yaptığımız spor, taktığımız siyasi rozet ya da dini sembollü takılar.. Bunlar üzerinde hiç düşünmeden günlük yaşam içinde sürekli yaptığımız şeyler olabiliyor. Yine üzerinde hiç düşünmeden irili ufaklı iyilikler yapabiliyoruz başkalarına... Hiç tanımadığın birine organ ya da kan bağışından, karşıdan karşıya geçmede birine yardıma kadar... Adına grup içi yabancı denilen bu yeni sosyal kategorinin yaklaşık 80 bin yıl önce oluşmaya başladığı belirtiliyor. Zira fosil kayıtlar daha karmaşık kültürel geleneklerin ve teknolojilerin o dönemlerde uzun mesafelere yayılmaya başladığını gösteriyor. Genişleyen sosyal ağlar aynı zamanda kültürel yeniliklerin buluşların da çok daha hızlı şekilde yayılması anlamına geliyor. Deniz kabuklarından yapılmış takıların kıyılardan yüzlerce mil içeride bulunması pratik bir değeri olmayan bir nesnenin ya belli bir uzaklığa taşınmaya değer görüldüğünü ya da ilk ticari rotalardan birinde seyahat eden birinden alındığını kanıtlıyor. Sonuç olarak Homo Sapiens'i farklı kılan en önemli unsur arkadaşlık yapabilme özelliğini zekası ile birleştirmesi oldu. Bu ikisinin beraberliğinden doğan sosyal hoşgörüdeki artış bilişsel değişikliklere işbirliğine açık iletişime yol açtı. Şimdi de en can alıcı soruya gelelim. Çünkü türümüze ilişkin bu iyimser bakış açısı birbirimize yaşattığımız şiddet ve acılar ile hayli çelişiyor. Bilim dünyasının buna da bir açıklaması var: Dostluğun altında yatan aynı nörohormonal değişikliklerin bazıları aynı zamanda korkunç şiddeti de destekliyor. Oksitosin, ebeveyn davranışı açısından çok önemlidir; hatta sarılma hormonu olarak adlandırılır. Ama belki de anne ayı hormonu çok daha iyi bir isim. Yeni doğmuş bebeğin gelişiyle annenin içinden akan oksitosin, birisi o bebeği tehdit ettiğinde hissettiği öfkeyi de besler. Örneğin, fazladan oksitosin verilen hamster annelerinin tehditkar bir erkeğe saldırması ve ısırması daha olasıdır. Oksitosin aynı zamanda ilgili erkek saldırganlık formlarında da yer alır. Mevcut oksitosin, erkek bir sıçan eşiyle ilişkiye girdiğinde artar. Onu daha çok önemser ama aynı zamanda dişisini tehdit eden bir yabancıya saldırması daha olasıdır. Sosyal bağı, oksitosin ve saldırganlığı birbirine yakınlaştıran bu bağlantı, memeliler arasında yaygın olarak görülmektedir. Türümüz kendi kendine evcilleştirme ile şekillenirken, arkadaşlığın artması beraberinde yeni bir saldırganlık biçimi getirdi. Evcilleşme sürecinde salgıladığımız seratoninin artması, oksitosinin davranışımız üzerindeki etkisini artırdı. Grup üyeleri birbirleriyle bağlantı kurma yeteneğine sahipti ve aralarındaki bağlar o kadar güçlüydü ki, kendilerini aile gibi hissediyorlardı. Başkaları için yeni endişeler beraberinde , grup üyelerini savunma için şiddette başvurma arzusunu getirdi. Sonuçta sevmek için evrimleştikçe insanlar daha şiddet meyilli hale geldi. Tehdit altında olma duygusunu azaltmanın yolu var. İnsan doğasının evrimsel paradokslarına rağmen, grup üyeliğini milyonlarca genişletmeyi başardığını çoktan kanıtladı. Bu çeper daha da genişletilebilir. Çatışmayı yok etmenin en iyi yolu gruplar arasında algılanan tehdit duygusunu sosyal etkileşim yoluyla azaltmaktır. Tehdit altında hissetme duygusu bize grubumuzda diğer üyeleri korumaya yöneltirse gruplar arasında tehditkar olmayan bir temas, bize 'grubumuzun kim olduğu?' tanımını genişletmemize de olanak tanır. Örneğin ABD'de siyahi çocuklarla okula giden beyaz çocuklar birlikte büyüdükçe iki ırk arasındaki evlilikler de karşılıklı dostluklar ve komşuluk ilişkileri de arttı. Bu formül hala eğitimde işe yarıyor. Çoğu politika, tutumdaki bir değişikliğin davranışta bir değişikliğe yol açacağı varsayımıyla yürürlüğe girer. Ancak gruplar arası çatışmalarda davranışların değişmesi zihinlerin de değişmesine yol açar. Kendi kendine evcilleştirme hipotezi, bir tür olarak neden başkalarıyla ilişki kurmak için evrimleştiğimizi açıklıyor. Farklı ideoloji, kültür veya ırktan insanlarla olumlu ilişkiler kurmak hepimizin Homo sapiens adlı tek bir gruba ait olduğumuzun evrensel olarak etkili bir hatırlatıcısı. Bu, bize hominin hattındaki diğer üyelerden daha uzun süre hayatta kalmamız için gereken avantajı sağladı. Evrimsel terimlerle, dostluğu 'başkalarına karşı kasıtlı veya kasıtsız olumlu davranışlar' olarak tanımlarız. Sosyal etkileşimlerin türümüzün başarısı üzerindeki faydaları - sorunları bireylerin kendi başlarına çözebileceklerinden daha iyi çözme yeteneği - o kadar önemli olduğunu kanıtladı ki, seçilimin bedenlerimizi ve zihnimizi şekillendirme biçimini etkiledi. Sonuçta ortaya çıkan bilgiyi nesiller arasında paylaşma yeteneği, gezegenin her köşesini doldurmamızı sağlayan teknoloji ve kültürü üretti. Bu yazı, HBT Degi 233. sayıda yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/evrimsel-biyolojinin-buyuk-devrimcisi-richard-lewontinin-ardindan", "text": "Charles Darwin'in, yaşamın evrimini anlama konusunda yarattığı devrimci dönüşümün devindiricileri ne doğal seçilim fikri ne de ortak bir atadan türemiş olmadır. Ortak bir kökenden türeme ve doğal seçilimle değişim fikirleri, Darwin'den önce şu ya da bu şekilde vardır. Darwin'nin canlı evriminin kavranmasına ilişkin benzersiz vurgusu, kalıtılan bireysel biyolojik farkların her bir organı ve organ parçasını değiştiren doğal seçilimin hammaddesi olduğu yönündedir. Evrimleşmenin temelinde yatan bireysel özellik farkları jeolojik zamanın akışı içinde bir tür içindeki toplulukların farklılaşmasının, yeni türlerin ortaya çıkışının ve kapsamı geniş sınıflandırma birimleri altında toplanan devasa canlı çeşitliliğinin farklı yüzlerinin vazgeçilmez öğeleri haline gelirler. Darwin'in biyolojik evrim kuramı bireysel farklılık-çeşitlilik temelli bir değişme kuramıdır. Dolayısıyla, Türlerin Kökeni'nin yayınlandığı tarihten bu yana evrimsel biyolojinin araştırma programı, kalıtılan biyolojik özellik farklarının molekülden morfolojiye tüm değişimlerin nasıl nesnesi haline geldiğini anlamak üzerine inşa edilmiştir. Yazımızda kendisinden bahsedeceğimiz, kısa süre önce yitirdiğimiz büyük evrimsel biyolog ve genetikçi Richard Charles Lewontin de, genetik çeşitlilik temelli evrimleşmenin Darwin sonrasındaki bir avuç dönüştürücü büyük ismi arasında yer alan, çok yönlü bir entelektüel olarak karşımıza çıkmaktadır. Richard Lewontin 1950 yılında Harvard Üniversitesi'nden biyoloji derecesi aldıktan sonra Kolombiya Üniversitesi'nde dönemin en büyük evrimcisi olarak anılan Theodosius Dobzhansky'nin yanında doktoraya başlar. Biyolojik özellik farklılıklarının evrimsel dinamiğine odaklanan Modern Sentez döneminin yıldızı Dobzhansky'nin en parlak öğrencisi Lewontin, matematiksel istatistik ve evrimsel genetik alanlarında hayli derin bir bilgi sahibi olarak hızla tanınmaya başlar ve çeşitli üniversitelerde önemli pozisyonlar bularak araştırmalarına devam eder. Özellikle, Chicago Üniversitesi'ndeyken, 1966'da biyokimyacı bir meslektaşıyla yayınladığı iki makale, evrimsel biyolojinin araştırma programının gidişatını derinden etkiler ve yönünü değiştirir. Dobzhansky'nin gözde model organizması olan Drosophila pseudobscura ile gerçekleştirilen bu iki evrimsel genetik yayını haklı olarak moleküler evrim çalışmalarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Protein çeşitliliği üzerinden genetik çeşitliliği tahminine odaklanan bu iki makalede Lewontin, herhangi bir türün sahip olduğu genetik çeşitliliğin belirli bir yüzde ile saptanabildiği bir yöntem ile, evrimleşme süreçlerinin dinamiklerinin irdeler. Hızlı sonuç veren ve hemen her türe uygulanabilen moleküler belirteçler ile gerçekleştirilen bu genetik çeşitlilik tarama yöntemi, sonraki yıllardaki revizyonlarıyla birlikte 2000'li yıların başına kadar taksonomiden evrimsel süreçlerin anlaşılmasına dek, hemen her evrimsel biyolojik alanda yaygın kullanımda kalacaktır. Richard Lewontin DNA dizileme teknolojisinin evrimsel genetik açıdan kullanılmaya başlamasından önceki temel metodolojik paradigmayı belirleyen adımı atmakla kalmayıp, seçilimci ve seçilimci- olmayan evrimleşme modellerinin hararetle tartışıldığı bir dönemin fitilini de bu şekilde ateşleyecek ve bu diyalektik ilişki sonraki yıllar itibarıyla, modern evrimsel biyolojinin pek çok probleminin çözümüne odaklanmayı hararetle teşvik edecektir. Lewontin'in kendi kuşağı ve sonrasının evrimsel biyologları için bir nevi aydınlanma yaratan eseri ise Genetic Basis of Evolutionary Change adını taşır. Kolombiya Üniversitesi yayını olarak 1974'te çıkan bu kitap, Lewontin'in kendisinin de dile getirdiği gibi, bütünlüklü ve diyalektik bir argümandır. Evrimsel genetiğin kuramsal bütünün olgularla ilişkisinin sorgulandığı bir bölümle başlayan bu eser, gen ile ürünü arasındaki ilişkiye dair temel yaklaşımları, seçilimci ve seçilimci olmayan argümanlar çerçevesinde kritik ederek, tek genli evrimleşme modellerinin açmazlarını o döneme değin yapılmış tüm kuramsal ve olgusal analizlerin süzgecinden geçirerek ortaya koyar. Türleşmeye ilişkin çarpıcı bir bölümü de doğal olarak içeren kitap, Lewontin'in 1960'ların başından beri geliştirdiği genlerin birlikte kalıtılma ve evrimleşme perspektifini, tek genli, etkileşimsel bağlamdan ari biçimde ele alan anlayışın yerine koyduğu bir bölümle sonlanmaktadır. Pek çok evrimsel biyoloğu derinden etkilemiş olan bu kitaptaki perspektifin yeni araştırma alanlarının yolunu açmış olması da şaşırtıcı olmasa gerek. Örneğin, evrimsel biyologların temel bir gerçeklik olarak kabul ettikleri, bir türün popülasyonlarında genlerinin farklı formlarını bir sonraki kuşağa aktarabilen birey sayısı artıkça, genetik çeşitlilik miktarının da o oranda yüksek olacağı çıkarımı. Genetik çeşitlilik düzeyi ile popülasyon büyüklüğü arasında neredeyse matematiksel bir kesinlikle gösterilen ve yaygın kabul gören bu doğru orantı, Lewontin'in bu kitapta yine harikulade bir matematiksel argümanla net biçimde ortaya koyduğu gibi, aslında çelişik bir duruma işaret eder: Doğada bu tür bir ilişkilenmenin varlığı olgusal olarak çelişiktir hem de ilgili modelin kendisi aşırıya kaçmış bir kabul düzeyine dayanır. Sonraki araştırıcıların Lewontin paradoksu olarak adlandırdıkları bu durum, günümüzde genombilim çalışmalarının da katkısıyla, doğal seçilimin son derece karmaşık ve temel bir biçimini genom düzeyinde irdelemenin yolunu açmıştır. Richard Lewontin, aynı zamanda, biyolojik açıdan insan ırkı gibi tanımın yapılamayacağını genetik açıdan ilk kez gösteren kişi de olmuştur. 1970'lerin başında o zamanki koşullarda az sayıda genle yaptığı analize göre, türümüzün sahip olduğu genetik çeşitliliğin yüzde 85'i dünya üzerinde yaşayan herhangi bir insan toplumunda içerilmektedir. Türümüzün genetik çeşitliliğinin ancak yüzde 8 kadarı iki farklı toplum olarak tasnif edilen gruplar arasındaki fark ile açıklanabiliyor. Dolayısıyla, örneğin bir Almanla bir diğer Alman arasındaki genetik fark bir Almanla bir Arap arasındaki genetik farktan daha yüksek olacağından, Alman, Arap ya da siyahi, Beyaz gibi biyolojik ırk kategorileri oluşturulamaz. Sonraki tek genli ya da düşük kapsamlı DNA belirteçleriyle ve son on beş yıl itibarıyla da sayısız insan genom analiziyle gösterilen bu durum, ırk kavramını- popüler algıya ve kimi tutarsız biyolojik yaklaşımlara belirli oranda hala hakim olsa da- biyolojiden çıkarmıştır. Lewontin'in ırk kavramının tutarsızlığına ilişkin ilgisi, hiç kuşkusuz, bilimin gökten zembille inme, saf bir kuramsal ve pratik uğraş olmadığı, sosyal bir aktivite olduğu yönündeki duyarlılığına dayanmaktadır. Gelişiminin başlarından beri sosyal ve siyasi bir aktivist olarak da faal olan Lewontin, bilimin egemen ideoloji ile olan ilişkisini, bu ideolojinin köşe taşlarını bilim yoluyla tahkim etme uğraşları olarak gördüğü zeka testlerinin nesnelliğini, sosyobiyolojik tezlerin tutarlılığını sınayarak ustalıkla irdelemiştir. Geniş bir entelektüel birikimi yansıtan bu irdelemelerin odağında, biyoloji ve evrimsel genetik bilgilerinin bilimsi bir kisve ile nasıl gizlendiği yatar. Kendini açıkça Marksist olarak nitelemekten çekinmeyen Lewontin, iktisattan felsefeye, tarihten edebiyata uzanan derin okumalarını, döneminin ve günümüzün siyasal ve toplumsal olayları içinde yoğrulan yaşam tecrübesiyle birleştirerek bilime aktaran bir polimat ve cesur bir kişilikti de hiç kuşkusuz. Lewontin'in Türkçeye de çevrilen, Steven Rose ve Leon J. Kamin'le birlikte yazdığı Not In Our Genes: Biology, Ideology, And Human Nature (Pantheon, 1984) (Türkçesi: Genlerimizden İbaret Değiliz: Biyoloji, İdeoloji ve İnsan Doğası, Yordam Kitap, 2018) bu bütünlüklü bilim anlayışını yansıtır. Biyoloji felsefesi son yılların en gözde ve verimli felsefe alanlarındandır ve Richard Lewontin biyoloji felsefesinin bugün uğraştığı temel başlıklardan önemli bir kısmının da düşünsel mecrasını açmıştır. Önemli biyoloji felsefecilerinden olan Eliott Sober ile üretken bir mesaisi de bulunan Lewontin, örneğin, biyoloji felsefesinde önemli bir başlık olan seçilim düzeyleri meselesini gündeme getiren kişidir. Gen, organizmam ve çevre arasındaki ilişkilerin düzeyleri genetik ve evrimsel biyolojinin önde gelen önemli tartışma başlıklarıdır ve bu bağlamda da Richard Lewontin'in aktif bir rolü bulunur. Lewontin, organizmanın, ölümsüz genleri taşıyan basit cihazlar olduğu yönündeki kaba moleküler biyolojik kabule şiddetle karşı çıkmaktaydı. Genlerin, evrimsel tarihlerinin koşullaması sonucu iç ve dış çevresel ortamlarla etkileşen birimler şeklinde görüldüğü, modern evrimsel biyoloji ve genetiğin bulgularıyla örtüşen bir karşı duruştur bu. Organizmaya çözülmesi gereken sorunlar öneren, organizmanın faaliyetinden bağımsız bir yaşama alanı anlayışının, organizmanın faaliyetleri sonucu, onunla karşılıklı bir şekilde değişen çevre kavramına evrilmesinde Lewontin'in payı büyüktür. Richard Levins'le birlikte kaleme aldığı Dialectical Biologist (MIT Press, 1985) gen, organizma ve çevre ilişkisinin karşılıklı diyalog yapısı üzerine çok şey öğrenebileceğimiz başlıkları da içeren bir başyapıttır. Ayrıca, Lewontin'in Türkçeye de çevrilen Triple Helix: Gene, Organism and Environment (Harvard University Press, 2000, Türkçesi: Üçlü sarmal; Gen, Organizma ve Çevre, Say, 2013) adlı yapıtı yine aynı bağlamları şaşırtıcı bir yalınlık ve özetle veren bir klasiktir. Büyük evrimsel biyolog ve genetikçi Richard Lewontin'i oldukça özet bir biçimde konu edindiğimiz bu yazıyı Lewontin'in yaşam düsturu kabul ettiği, bilimin kolektif bir üretim olduğu gerçeğine bir gönderme ile bitirmek istiyorum. Lewontin onuruna geçtiğimiz yirmi yıl içinde üç armağan kitap hazırlanmıştır. Bunlarda birincisi Lewontin'in evrimsel genetiğe katkılarına (Evolutionary Genetics: From Molecules to Morphology, Editörler: R.S.Singh ve C.B.Crimbas, Cambridge University Press, 2000), bir diğeri evrimsel biyoloji çerçevesinden felsefe, tarih ve siyasal konulardaki etkilerine (Thinking About Evolution: Historical, Philosophical, and Political Pesrpectives, Editörler: R.S.Singh, C.B.Krimbas, D.B. Paul ve J. Beatty, Cambridge University Press, 2001) ve sonuncusu da popülasyon biyolojisi üzerine olan kritik etkileri (The Evolution of Population Biology, Editörler: R.S.Singh ve M.K.Uyenoyama, Cambridge University Press, 2004) ayrılmıştır. Bu kitaplarda bölümleri olan onlarca evrimsel biyolog ve filozof dünyaca tanınmış, alanında önde gelen isimlerdir ve hemen hepsi ya Lewontin'in öğrencisi olmuş ya da rahle-i tedrisatından geçmiş bilim insanlarıdır. Yetiştirdiği yüze yakın öğrencisi ve etkilediği yüzlerce bilim insanı ile Richard Lewontin'in mirası, kolektif bir kimlik kazanarak, hiç kuşkusuz, Darwin sonrası en önemli bilimsel gelişmelerin devindiricisi olmaya devam etmektedir. Bu yazı HBT'nin 279. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/fizik-ve-kimya-nobelleri-sahiplerini-buldu", "text": "Bilim dünyasının merakla beklediği Nobel Ödülleri sahiplerini bulmaya devam ediyor. Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nün ardından kimya ve fizik dallarında da ödüle layık görülen bilim insanları belli oldu. 2021 Nobel Fizik Ödülü'nü üç bilim insanı kazandı. Nobel Komitesi, Dünya'nın ikliminin fiziksel modellemesini yapan, küresel ısınmayı öngören ve değişkenliğini ölçen Princeton Üniversitesi'nden Syukuro Manabe ve Max Planck Meteoroloji Enstitüsü'nden Klaus Hasselmann'ın yanı sıra karmaşık sistemler teorisindeki çalışmaları nedeniyle Roma Sapienza Üniversitesi'nden teorik fizikçi Giorgio Parisi'yi ödüle layık gördü. Syukuro Manabe ve Klaus Hasselmann, 10 milyon İsveç kronu (1.15 milyon ABD Doları) değerindeki ödülün yarısını paylaşırken Giorgio Parisi, diğer yarısını aldı. İklim bilimcilere verilen ilk ödül olarak tarihe geçen bu gelişmenin, bu yıl Glasgow'da gerçekleşecek BM İklim Değişikliği Konferansı'ndan hemen önce gelmesi de dikkat çekti. 2021 Nobel Kimya Ödülü'nü ise iki kimyager paylaştı. Max Plack Enstitüsü'nden Benjamin List ve Princeton Universitesi'nden David W.C. MacMillan ödüle layık görüldü. Komite, ödülün verilme sebebi olarak bu iki bilim insanının, asimetrik organokataliz olarak bilinen molekülleri oluşturmak için geliştirdikleri yeni yönteme dair çalışmaları gösterildi. Bunlar ucuz ve çevre dostu organik katalizörler olarak biliniyor. İki kimyagerin geliştirdiği bu aracın, farmasötik araştırmalarında büyük etki yarattığı ve kimyayı daha çevre dostu hale getirdiği ifade edildi. Böylelikle hem kimya hem de fizikte verilen bu ödüllerde çevre temasının ön plana çıktığı söylenebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/fotosentez-yapan-beyinler-2", "text": "Bilindiği üzere hayvanlar ve insanlar, bitkilerden farklı olarak oksijen üretmek için fotosentez yapamazlar. Doku fonksiyonlarının sürdürülebilmesi ve dokunun sağ kalımı için gereken enerji, yeterli miktarda oksijenle sağlanabilir. Oksijen yetersizliğine çözüm olarak son yirmi yıldır üzerinde çalışılan fotosentetik stratejiler, fotosentez yapan organizmaların hayvan ve insanlarda oksijen kaynağı olarak kullanılması prensibine dayanır. Bu stratejiler, fotosentez yapabilen mikroorganizmaların lokal ve kontrol edilebilir bir biçimde oksijen yetersizliğinden muzdarip dokuya ulaştırılması ve dokunun sağ kalımının sağlanmasını amaçlar. İnsan ya da hayvanla fotosentez yapabilen bir mikroorganizmanın bu fotosimbiyotik ilişkisi henüz klinik uygulamaya geçmiş olmasa da üzerinde çalışılmaya devam edilen bir alan. Suzan Özuğur ve arkadaşlarının Ekim 2021'de Science dergisinde yayınlanan makalelerinde tanımlanan bulgular, bir hayvanda fotosentezle beyin aktivitesinin sürdürülebildiğini göstermesi açısından ilk. Araştırmacılar, Afrika pençeli kurbağasına fotosentez yoluyla enerji elde eden siyanobakteri ya da yeşil alg enjekte etmiş, oksijensiz bırakılan kurbağaların beyin aktiviteleri sonlanmış ancak ışığa maruz kalan hayvanlarda damar yoluyla enjekte edilen bakteri ya da alglerin karbondioksiti oksijene çevirmeleri sonucunda sinirsel aktivitenin tekrar ortaya çıktığı kaydedilmiştir. Çalışmanın bulguları çarpıcı olsa ve beyinde oksijen yetersizliğine yol açan inme gibi durumların tedavisini akla getirse de yöntemi insana uygulamak kolay değil. Afrika pençeli kurbağasının transparan olması nedeniyle ışık deriyi geçerek fotosentez yapan algler ve siyanobakterilere ulaşabilir. Öte yandan oksijenin yokluğu kadar aşırılığının da beyin dokusuna zarar vermesi olasılığı da var. Bulgular bilim kurgu filmlerini çağrıştırıyor. Hayvan ya da insanla, fotosentez yapabilen bir mikroorganizmanın simbiyoz benzeri ilişkisi, canlının atmosferik oksijene gereksinimini ortadan kaldırabilir mi? Özuğur ve arkadaşlarının bulguları heyecan verici olsa da daha aşılması gereken çok yol var. Bu yazı HBT'nin 302. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/francis-crick-ve-dnanin-yapisi-buyuk-bir-yasam-ve-dunyaya-degerli-katki", "text": "Francis Harry Compton Crick 8 Haziran 1916 yılında Northampton, İngiltere'de orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, Harry Crick, kurmuş olduğu ayakkabı ve bot fabrikasını yönetiyordu, annesi, Annie Elizabeth Crick, ise öğretmendi. Crick'in büyükbabası, Walter Drawbridge Crick (1857 1903) amatör bir doğa bilimciydi ve tek hücreli kabuklu protistalarla ilgili bir inceleme yazısı yazmıştı ve gözlemlerini Darwin'le mektuplaşarak paylaşıyordu. Hatta yapmış olduğu çalışmalar sayesinde iki gastropod isimlendirilmişti. -Endişelenme geriye senin keşfetmen için yeterli şeyler olacak diyerek Crick'i teselli etmişti. Şimdi, Crick'in annesinin haklı olduğunu biliyoruz. 12 yaşına kadar ailesiyle birlikte kiliseye giden Crick bir gün annesine artık kiliseye gelmek istemediğini, bunun yerine bilimsel araştırmalar yapmak istediğini söyledi. Böylece kendini bekleyen Nobel ödülünden habersiz bilim çalışmalarına planlı olarak başladı. Crick, Northampton ortaokulundayken bir dizi kimya deneyi yapıyordu, bunlardan biri de başarısızlıkla sonuçlanan yapay örümcek ağı oluşturmak üzerineydi. 14 yaşında Kuzey Londra'da özel erkek okulu Mill Hill okulundan burs kazandı. Okulda bilim eğitiminin ileride olmasına rağmen anlatılmayan Mendel genetiğini Crick kendi kendine öğrenmişti. Eğitimine University Collage of London'da devam eden Crick fizik, matematik ve kimya dersleri almaya başlamıştı ve fizik alanında çalışmaya karar vermişti. University Collage of London'dan mezun olduktan sonra yüksek sıcaklıkta suyun vizkozitesini ölçme çalışmalarına başladı. Hiç ilgisini çekmeyen bu konu, II. Dünya Savaşı sırasında laboratuarın çatısına düşen bir bomba ile son buldu. Çalışmalarına Britanya deniz kuvvetleri araştırma laboratuarında deniz savaşları için radar ve manyetik mayın geliştirerek devam etti. 2 yıl boyunca bu laboratuarda çalışan Crick bu sırada fizikçi Erwin Schrödinger'in yazmış olduğu What is Life? The Physical Aspects of the Living Cell adlı kitabını okuyordu. Schrödinger, biyoloji çalışmalarına fiziğin uygulanması fikrinden çok etkilenmişti ve kitabında moleküler seviyede genlerin araştırılmasını öneriyordu. Bu heyecan verici fikir Crick'i etkiledi ve bunun üzerine kariyerine parçacık fiziği yerine biyolojide devam etmeye karar verdi. Savaştan sonra biyokimya ve moleküler biyoloji gelişen alanlardı. Crick Cambridge Üniversitesi laboratuarlarında biyoloji, organik kimya ve X-ışını kırınımı teknolojisini öğrenerek çalışmalarına başlamıştı. 1949'da başladığı doktora araştırması, Max Peruzt danışmanlığında, X-ışını kristalografisi ile protein yapılarının tanımlanmasıydı. Schrödinger'in sormuş olduğu soruyu hiçbir zaman unutamıyordu: Yaşayan bir organizmada meydana gelen uzay-zaman olayları, fizik ve kimya ile nasıl hesaplanabilir?. 1953 yılında DNA'nın ikili sarmal yapısının keşfi, Francis Crick ve çalışma arkadaşı James Watson'ı özellikle moleküler biyoloji olmak üzere, bilim tarihinde bir kilometre taşı haline getirdi. Bu sayede genlerin hücre içerisinde meydana gelen kimyasal olayları nasıl kontrol edebildiği gibi konular hakkında kapsamlı bir anlayış kazanmak mümkün oldu. Yaptıkları keşif, genetik kod ve protein sentezi hakkında oldukça önemli öngörülerde bulunabilmeyi mümkün kılıyordu. Watson ve Crick o dönemde gen ve kalıtım konularının henüz aydınlatılmamış olduğunun farkındaydı ve bu onlar için sorulması gereken büyük bir soruydu. Genlerin nasıl çalıştığını anlamak ve bir sonraki nesle nasıl aktarıldığını çözmek için 18 ay boyunca DNA'nın yapısı ve organizasyonunu anlamak için araştırmalar yürüttüler. Bu sırada kendi DNA deneylerine hiç vakit ayırmadılar. Crick'in X ışını kırınımına yönelik bilgileri, Watson'un viral ve bakteriyel genetik konusundaki deneyimi ve her ikisinin de anlamaya yönelik motivasyonları sayesinde DNA'nın oldukça karmaşık fakat aynı zamanda da zarif yapısını çözmeyi başardılar. Bu süreç boyunca ortaya atılmış birçok farklı DNA modeli önerisini yaptıkları modeller ile elemeye çalıştılar. O sırada onlarla aynı odayı paylaşan Jerry Donohue, inceledikleri üçlü sarmal, tek zincirli model ve birebir baz eşleşmeleri gösteren modellere yönelik önemli tavsiyelerde bulunuyordu. DNA'nın yapısındaki moleküllerin üç boyutlu yapılarının ve aralarındaki kimyasal etkileşimlerin nasıl organize olabileceklerini anlamaya çalışırken Watson, Adenin bazıyla Timin bazının, Guanin bazıyla da Siztozin bazının uyumlu olduğunu fark etti. Bu noktadan sonra oluşturdukları modelin baz eşleşmesi eğer tahmin ettikleri gibi olursa oluşan polimerin bir sarmal yapısı kazanacağını gördüler. Önerdikleri modeli 1953 Şubatında yayınladılar, yayındaki DNA modeli resmini Watson'ın eşi Odie çizdi. Zamanla başka araştırmacıların yaptıkları fonksiyonel deneyler sayesinde modelin doğru olduğu anlaşıldı. Crick en başından beri yaptıkları keşfin oldukça önemli olduğunu hissediyordu. O sıralarda eşine -Oldukça büyük birşeyler keşfetmiş olabiliriz demişti. Bu cümleyi çok sık duyduğunu söyleyen eşi keşiflerinin bu ölçüde büyük yankılar uyandıracağından habersizdi. DNA'nın yapısının keşfi sırasında önerdikleri modeli doğrulayan önemli bir bilgi de Maurice Wilkins'in kendisinden habersizce Crick ve Watson'a gösterdiği Rosalind Franklin'in DNA X ışınımı kırınımı görüntüsüydü. Franklin'in başarıyla yaptığı deneyin sonuçları DNA molekülünün iki antiparalel sarmaldan oluştuğunu gösteriyordu. Franklin, Watson ve Crick'in yayınında sadece referans gösterildi. Sanılanın aksine bu durum Franklin'i kızdırmadı ve hatta Franklin yaptığı bilimsel sunumlara sık sık Crick ve Watson'u da çağırmaya başladı. Daha sonra Franklin DNA çalışmalarını bırakıp tütün mozaik virüsü çalışmaya başladı ve son günlerini Crick'in evinde geçirerek hayata gözlerini yumdu. Crick 1957 yılına kadar DNA'nın nasıl kodlama yaptığını ve protein sentezinin nasıl çalıştığını çözmeye çalıştı. 1957 yılında yayınladığı kitabı Protein Sentezi Üzerine'de DNA'da sekans kavramından bahsediyordu. Santral Dogma Kuramını yani, DNA'daki genetik bilginin önce RNA'ya sonra da protein yapımına aktarıldığını öne sürdü. Bunun yanı sıra Crick bütün karmaşık yaşam formlarının bir genetik kodu olması gerektiğini yaşamın özünün bunun tarafından oluşturulduğunu fark etmeye başlamıştı. 1966 yılında Crick ve çalışma arkadaşları, DNA'daki bilginin taşıyıcı mesajcı RNA'lara aktarıldığını, hücre çekirdeğinden sitoplazmaya çıkarıldığını ve burada proteini oluşturacak diziyi, gerekli hücre organeli olan ribozoma taşıyarak protein sentezini başlattığını öne sürdüler. Proteinleri oluşturan 20 farklı amino asitin her birinin, DNA'daki 4 ayrı bazın üçlü kombinasyonlarından birine karşılık geldiğini bulmaları, buna bağlı yüzlerce soruyu da cevaplamış oldu. Crick bu noktada retrovirüslerin sahip olduğu bir mekanizma olan RNA'dan DNA'ya bilgi akışı modelini ve DNA'daki kodlamayan bölgelerin genomda oldukça büyük bir kısmı oluşturduğuna yönelik öngörülerde bulunamamış olsa da ortaya çıkardığı 3 kodlama sistemi modern genetiğin temelini oluşturdu. 1970'li yıllarda Crick dünya çapında ünlü bilim adamı olmuş ve dünyanın farklı bölgelerinden ders, konferans ödül törenleri gibi nedenlerle çağırılır hale gelmişti. Zamanını alıp düşünmesini engellediği için gelen davetlerin hepsini kabul edemiyordu. Crick, moleküler genetik ve genomik alanında yaptığı katkılara daha sonra genlerin hücre bölünmesini, büyümesini ve embriyo gelişimini nasıl etkilediğine yönelik keşifler eklemek için çalışmalarını bu alana yoğunlaştırdı. Bir dokuyu oluşturan hücrelerin gidecekleri yeri nasıl bulabildikleri ve dokuya özgü temel davranışları nasıl kazandıklarına odaklandı. Bunun yanı sıra moleküler biyoloji alanındaki gen sekanslama, rekombinant DNA teknikleri gibi çalışmaları yakından izledi. İlgisini çeken bir konu da histon proteinleriydi, . 70'li yıllardan 2004 yılındaki ölümüne kadar Crick, Kalifornia'daki Salk Enstitüsü'nde çalışmış ve bu süre boyunca ilgisini nörobiyoloji alanına yöneltmişti. Bu sırada gezegenimizde yaşamın nasıl oluştuğuna dair teorileri inceliyordu. 1981 yılında yazdığı Yaşamın Kendisi kitabında, dünyada yaşamın mikrobiyal organizmalardan kendiliğinden evrilmemiş olduğuna, kasten daha ileri bir uygarlık tarafından başlatıldığına yönelik süpekülatif bir fikir ortaya attı. Bu teoriyi, 1907 yılında Svante Aarhenius tarafından ortaya atılmış ve dünyaya yaşamın meteorlarda bulunan bakteriler tarafından getirildiğini iddia eden Panspermia Kuramı'na atfen, Yönlendirilmiş Panspermia olarak adlandırmıştı. 1980'lerin başlarında artık ilgisini tam olarak insan beyninin nasıl çalıştığını anlamaya ve bilinç kavramına yöneltti. Nörobiyoloji alanında da Crick, deneysel bir araştırmacıdan çok teorisyen olarak çalıştı. Nöroanatomi, nörofizyoloji, psikoloji ve davranış konularına yönelik araştırmalar yaptı. Tam olarak fonksiyonelci bir yaklaşım içinde olan Crick beynin matematiksel ya da hesapsal modelleri üzerine çalışmak yerine, beynin içinde olup bitenleri görmeye çalıştı: nöronlar arası ağlar, aksonal davranışlar, impuls paternlerini inceleyen deneysel verilerin sonuçlarıyla ilgilendi. Bilinci moleküler seviyede oluşturan parçaları aradı. Yeni deneysel modelleri ve algıya yönelik fikirler üretti. Beynin algı sürecindeki davranışlarına yönelik Seçici Sapma fikriyle farklı nöron gruplarının tek bir farklı görüntünün parçalarını algılayıp tek bir görsel gerçeklik ortaya çıkardığını ortaya attı. Bu algı alanı için önemli bir fikirsel katkıydı. REM uykusuyla ilgili çalışmalar yürüttü ve bu fazın gereksiz bilgi ve algısal verileri elemek için işleyen bir sistem olduğunu ortaya attı. 1994 yılında yazdığı Şaşırtan Varsayım adlı kitabında temel olarak görsel algı, beynin moleküler yapısı, davranış ve bilinç konularına odaklandı. Son yıllarında, uzun yıllardır nörobiyoloji alanında çalışıyor olmasına rağmen DNA ve genetik kod durumunda olduğu gibi kapsayıcı ve tam bir teori üretememiş olduğunu söyledi, fakat asla arayışını bırakmadı ve denemekten vazgeçmedi. 2004 yılında Christof Koch ile birlikte yazacağı makale ile uğraştığı sıralarda kolon kanserine yenilerek, bilimsel anlamda olağanüstü katkılar yaptığı dünya gezegenine veda ederek hayata gözleri yumdu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gecmis-ekosistemler-dunyanin-en-buyuk-kitlesel-yok-oluslarini-nasil-atlatabildiler-2", "text": "Science dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre geçmiş bazı türlerin popülasyonlarında kitlesel yok oluşlar sonrasında meydana gelen sıçramalar, ekosistemde bulunan birbirinden farklı türlerin sayısına, yani biyoçeşitliliğe bağlı değil. Araştırmacılar, kitlesel yok oluşu sağ atlatabilen türlerin çevresel koşullarda meydana gelen travmatik ani değişimler sırasında nasıl istikrarlı kalabileceğini en iyi belirleyen canlılardan oluştuğunu fosil kayıtlarının analizi ve çeşitli modellemelerle gösterdi. Kaliforniya Bilimler Akademisi üyesi Peter Roopnarine bir ifadesinde \"Şu anda gezegenimizin içinde olduğu sürecin geçmiş bir örneği yok. Yakın tarihe baktığımızda hızlandırılmış iklim değişikliği, küresel yok oluş ve doğal yaşam alanlarının tahribatından oluşan bu özel kokteyli bir arada bulamayız. Biz ancak fosil kayıtları aracılığıyla tarihteki değişen çevresel şartları kurgulayıp ekosistemin bu değişen çevreye olan tepkisini inceleyerek geçmişte yaşanmış olan biyolojik krizlerin örneklerini keşfedebiliriz. \" sözlerine yer veriyor. Peter Roopnarine ve Field Doğa Tarihi Müzesi'nden Kenneth Angielczyk yaklaşık 250 milyon yıl önce yaşanmış olan Büyük Yok Oluş olarak da bilinen Permian-Triassic yok oluşu sırasında Güney Afrika'da bulunan Karoo Havzasındaki karasal toplulukları yeniden canlandırdılar. Aynı kaynakları kullanan fakat farklı türlerden oluşan grupların, kitlesel yok oluşa neden olan olayın hemen öncesinde, olay süresince ve olaydan hemen sonrasındaki değişimini analiz etmek amacıyla fosil kayıtlarını baz alan matematiksel bir model geliştirdiler. Popülasyondaki her hayvanın oynadığı rolü değiştirerek veya av ve avcı arasındaki ilişkiyi yeniden organize ederek her topluluk için 100 alternatif besin zinciri oluşturdular. Yerel bazlı istikrarın artışında biyoçeşitlilikteki zenginliğin değişimi değil fonksiyonel organizasyon rolünün etkili olduğu görülüyor. Ayrıca yok oluş sırasında hayatta kalan türler, kısmen de olsa hayatlarını balık ve amfibiler dışındaki tüm küçük cüsseli omurgalı amniyotların yok oluşuna borçlu. Yok oluş sürecinin erken evreleri boyunca sürüngenler ve memeli akrabaları en riskli konumdaki canlılardı. Roopnarine, \"Bir fare olmak için kötü zamanlardı. Günümüzde çok zor şartlarda bile hayatta kalabileceklerini biliyor olsak da farelerin Permian ve Triassic dönemlerindeki antik kuzenleri büyük topluluklar içinde şanssız bir role sahiplerdi.\" yorumunu yapıyor. Küçük türler sayıca azken büyük amniyotlar dominant ise besin ağı sabit kalır. Küçük türler bireysel olarak başarılıydılar fakat toplu olarak istikrarlı bir popülasyonu oluşturamadılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/genetik-makas-hayatin-kodlarini-yeniden-yazmak-icin-bir-arac", "text": "Bilimin çekici yanlarından biri de tahmin edilemez oluşudur. Bir düşüncenin veya sorulan bir sorunun hangi yöne ilerleyeceğini öceden bilemezsiniz. Meraklı bir zihnin yolculuğu bazen bir çıkmaz sokakta sonlanır, bazen de içinde gidilmesi yıllar alan dikenli bir labirentte. Ama, her seferinde olduğu gibi şimdi de, o meraklı zihin, hiç dile getirilmemiş olasılığın ufuklarına bakan ilk kişi olduğunun farkındadır. CRISPR-Cas9 adlı gen editörü nefes kesici potansiyele sahip beklenmedik bir buluş. Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna Streptococcus bakterisinin bağışıklık sistemini araştırmaya başladıklarında, fikirlerinden biri yeni bir antibiyotik formu geliştirebilecekleri yönündeydi. Bunun yerine, genetik materyalde hassas kesiler yaparak hayatın kodunu kolayca değiştirmeyi mümkün kılmakta kullanılabilecek bir moleküler araç icad ettiler. Bulunmasından sadece sekiz yıl sonra, bu genetik makas yaşam bilimlerini yeniden şekillendirdi. Şimdi biyokimyacılar ve hücre biyologları artık farklı genlerin işlevlerini ve hastalığın ilerlemesinde oynadıkları olası rolleri kolaylıkla araştırabiliyorlar. Araştırmacılar, bitki ıslahında, bitkilere, daha sıcak bir iklimde kuraklığa dayanma yeteneği gibi özellikler kazandırabiliyorlar, tıpta yeni kanser tedavileri ve kalıtsal hastalıkları iyileştirmeyi hedefleyen öncü çalışmalar yapıyorlarlar. CRISPR-Cas9'un nasıl kullanılabileceğine dair, aralarında etik olmayanların da bulunduğu, neredeyse sonsuz sayıda örnek var. Tüm güçlü teknolojilerde olduğu gibi, bu genetik makas uygulamalarının da yasal düzenlemelerle denetlenmesi gerekir. 2011'de, ne Emmanuelle Charpentier ne de Jennifer Doudna Porto Riko'da bir kafedeki ilk görüşmelerinin, hayat değiştiren bir karşılaşma olduğunun farkında değillerdi. Başlangıçta işbirliği yapmalarını öneren kişi olan Charpentier'i anlatarak başlayacağız. Bazı insanlar onu azimli, özenli ve titiz olarak adlandırmaktaydı. Diğerleri Emmanuelle Charpentier'in her zaman beklenmeyenin arayışında olduğunu söylüyor. Kendisi, Louis Pasteur'den alıntı yapıyor: \"Şans, hazırlıklı olan zihinleri tercih eder. Yeni keşifler yapma dürtüsü ile özgür ve bağımsız olma arzusu onun yolunu belirliyor. Doktora çalışmalarını yaptığı Paris'teki Institut Pasteur de dahil olmak üzere, beş farklı ülkenin yedi farklı şehrindeki on farklı kurumda yaşadı. Emmanuelle Charpentier, 2002 yılında Viyana Üniversitesi'nde kendi araştırma grubunu kurduğunda, insanlığa en büyük zararı veren bakterilerden biri olan Streptococcus pyogenes'e odaklandı. Bu bakteri her yıl milyonlarca insana bulaşır ve genellikle bademcik iltihabı, iltihaplı isilik gibi kolayca tedavi edilebilir enfeksiyonlara neden olur. Bununla birlikte, yaşamı tehdit eden sepsise de neden olabilir ve gövdedeki yumuşak dokuları parçalayabilir. Bu yüzden et yiyici olarak da bilinir. S. pyogenes'i daha iyi anlamak için Charpentier, bu bakterinin genlerinin nasıl düzenlenmiş olduğunu ayrıntılı biçimde araştırarak işe başladı. Bu kararı, genetik makasın keşfine giden yoldaki ilk adım oldu. Ama bu yolda daha fazla ilerlemeden önce, Jennifer Doudna hakkında da daha fazla bilgi sahibi olmalıyız. Çünkü, Charpentier, S. pyogenes üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaparken, Doudna henüz CRISPR olarak anılan kısaltmasıyı yeni duyuyordu. Çocukluğu Hawaii'de geçen Jennifer Doudna, çocukken bile öğrenme yönünde güçlü bir dürtüye sahipti. Bir gün, babası James Watson'ın The Double Helix adlı kitabını yatağına koydu. James Watson ve Francis Crick'in DNA molekülünün yapısını nasıl çözdüğünü anlatan, dedektif hikayesi tarzındaki bu öykü, okul kitaplarında okudularına hiç benzemiyordu. Bilimsel süreç Jennifer'i büyüledi ve bilimin, bulgulardan daha fazla birşey olduğunu fark etti. Ancak, bilimsel gizemleri çözmeye başladığında, dikkati DNA'da değil, moleküler kardeşi RNA üzerindeydi. 2006 yılında - onunla tanıştığımızda California Üniversitesi'nin Berkeley kampüsünde bir araştırma grubuna liderlik ediyordu ve RNA üzerinde yirmi yıllık çalışma deneyimine sahipti. Çığır açıcı projeleri koklayabilen başarılı bir bilim insanı olarak ünlenmişti ve kısa bir süredir RNA müdahalesi olarak bilinen heyecan verici yeni bir alana girmişti. Uzun yıllar boyunca araştırmacılar, RNA'nın temel işlevini anladıklarına inanıyorlardı, ancak aniden hücrelerdeki gen faaliyetini düzenlemeye yardımcı olan çok sayıda küçük RNA molekülü keşfettiler. Jennifer Doudna'nın RNA müdahalesine katılmasına, 2006'da farklı bir bölümdeki bir meslektaşından aldığı telefondan neden oldu. Mikrobiyolog olan meslektaşı, Doudna'ya yeni bir keşiften bahseder: son derece farklı bakterilerin genetik materyali ile archaea adlı bir mikroorganizmayı birlikte incelediklerinde, tekrarlayan DNA dizilerinin şaşırtıcı derecede iyi korunmuş halde bulunduğunu buldular. Aynı kod, kendine özgü dizilime sahip olan farklı sekansların arasında kalan kesimlerde defalarca tekrar tekrar görünür (şekil 2). Yani, bir kitabın birbirine benzemeyen cümlelerinin arasında hep aynı kelimenin tekrarlanması gibi bir durum söz konusudur. Bu tekrarlayan sekans dizilerine düzenli aralıklarla kümelenmiş kısa palindromik tekrarlar denir. CRISPR olarak kısaltılır. İlginç olan, CRISPR'daki benzersiz ve tekrarlanmayan sekansların çeşitli virüslerin genetik kodlarıyla eşleşiyor olmasıdır. Bu nedenle şu anki düşünce, bu tekrarlanmayan sekansların, bakterileri ve arkeayı virüslerden koruyan eski bir bağışıklık sisteminin bir parçası olduğu yönündedir. Hipoteze göre, bakteri, bir virüs enfeksiyonundan kurtulmayı başarırsa, virüsün genetik kodunun bir kısmını, enfeksiyonu hatırlatmak üzere kendi genomuna ekler. Meslektaşı, tüm bunların nasıl çalıştığını henüz kimsenin bilmediğini belirtir, ancak, bakteriler tarafından virüsü nötralize etmek için kullanılanlan mekanizmanın, Doudna'nın çalıştığı RNA interferansına benzediğinden kuşkulanılmaktadır. Bu haber hem dikkat çekici hem de heyecan vericidir. Bakteriler eski bir bağışıklık sistemine sahip iseler, o zaman iş büyümektedir. bu büyük bir anlaşma. Jennifer Doudna'nın moleküler karmaşıklık hakkındaki sezgisin hayat buluyor demektir ve CRISPR sistemi hakkında öğrenebileceği her şeyi öğrenmeye başlar. yeni keşfedilen CRISPR / Cas sistemini incemektedir. Onların ortaya koydyğu ilişki haritaları, bakterilerin bağışıklık sistemleri çok farklı biçimler alabildiğini gösterir. Doudna'nın üzerinde çalıştığı CRISPR / Cas sistemi Sınıf 1e aittir. Virüsü etkisizleştirmek için pekçok farklı Cas proteinine gerek sinimi olan karmaşık bir mekanizmaya sahiptir. Sınıf 2 sistemleri, daha az proteine ihtiyaç duydukları için önemli ölçüde daha basittirler. Dünyanın başka bir yerinde ise, Emmanuelle Charpentier böyle bir sistemle henüz karşılaşmaktadır. Şimdi tekrar Charpentier'ye dönelim. Emmanuelle Charpentier'yi bıraktığımızda Viyana'da yaşıyordu, ancak 2009'da, İsveç'in kuzeyindeki Umea Üniversitesi'nde, iyi araştırma fırsatları olan bir pozisyona geçti. Dünyanın öylesi ücra bir köşesine taşınma konusuna uyarıldı. Ama uzun ve karanlık kış, iş için ona bol bol huzur ve sessizlik sağlıyordu. Buna da ihtiyacı vardı. Aynı zamanda küçük, gen düzenleyici RNA molekülleri ile ilgileniyordu ve Berlin'deki araştırmacılarla birlikte çalışarak, S. pyogenes'te bulunan küçük RNA'ların ilişki haritasını çıkardı. Sonuçlar, düşünmesi gereken çok şey Verdi. Çünkü bu bakteride büyük miktarlarda bulunan küçük RNA moleküllerinden biri, henüz bilinmeyen bir varyanttı ve de bu RNA'nın genetik kodu, bakterinin genomundaki tuhaf CRISPR sekansına çok benziyordu. İkisi arasındaki benzerlikler, Charpentier'in birbirleriyle bağlantılı olduklarından şüphelenmesine neden oldu. Bunların genetic kodlarının dikkatli analizi, küçük ve bilinmeyen RNA molekülünün bir kısmının, CRISPR'ın tekrarlayan kısmıyla uyuştuğunu ortaya çıkardı. Bu, birbirine mükemmel şekilde uyan iki bulmaca parçasını bulmak gibiydi (şekil 2). Charpentier, CRISPR ile hiç çalışmamıştı, ancak araştırma grubu, S. pyogenes'teki CRISPR sistemini haritalamak için kapsamlı mikrobiyolojik dedektiflik çalışmaları başlatmıştı. Bu sisteme ait sınıf 2'nin, virüsün DNA'sını ayırmak için yalnızca Cas9 adlı Cas proteinine ihtiyacının olduğu zaten biliniyordu. Charpentier, bilinmeyen ama trans-aktifleştirici crispr RNAsı olarak adlandırılan RNA molekülünün , uzun RNA'lar için gerekli olan belirleyici bir işleve de sahip olduğunu gösterdi. Yoğun ve hedefe yönelik deneylerin ardından Emmanuelle Charpentier, bir biyokimyacı ile ortak çalışma yapmak istiyordu. Doğal seçim Jennifer Doudna oldu. Ve o bahar, bulguları hakkında bir konuşma yapmak için Porto Riko'daki bir konferansa davet edildi. Amacı, bu yetenekli Berkeley araştırmacısıyla tanışmaktı. tracrRNA'yı testlerine dahil ederler. Daha önce, tracrRNA'nın, yalnızca CRISPR-RNA aktif formuna bölündüğünde gerekli olduğuna inanıyorlardı (şekil 2), ancak Cas9 tracrRNA'ya eriştiğinde herkesin beklediği şey gerçekleşti: DNA molekülü iki parçaya bölündü. Evrimsel çözümler çoğu zaman araştırmacıları şaşırtmıştır, ancak bu olağanüstü bir şeydi. Streptococci'nin virüslerden korunmak için geliştirdiği silah basit ve etkiliydi ama çok parlaktı. Genetik makasın tarihi burada kilitlenmiş olabilirdi. Charpentier ve Doudna, bir bakteride, insanlık için büyük acılara neden olan temel bir mekanizmayı ortaya çıkarmışlardı. Bu keşif son derece şaşırtıcıydı, ancak şans, hazırlıklı zihinleri tercih ediyordu. Araştırmacılar, genetik makası basitleştirmeye karar verirler. TracrRNA ve CRISPR-RNA hakkındaki yeni bilgilerini kullanarak, ikisini, kılavuz RNA adını verdikleri tek bir molekülde nasıl birleştireceklerini buldular. Genetik makasın bu basitleştirilmiş varyantıyla, daha sonra çığır açıcı bir deney yaptılar: bu genetik aracı denetleyerek, DNA'yı, kendi belirledikleri bir noktadan kesmesini inceleme altına aldılar. O ana kadar, araştırmacılar büyük bir ilerlemenin eşiğinde olduklarını biliyorlardı. Doudna'nın laboratuvarındaki dondurucuda bulunan bir geni aldılar ve genin kesilmesini istedikleri beş noktayı belirlediler. Daha sonra makasın CRISPR kısmının kodunu, istedikleri kesimlerin yapılacağı yerlerin koduyla eşleşecek biçimde değiştirdiler (şekil 3). Sonuç müthişti. DNA molekülleri tam olarak doğru yerlerden bölünmüştü. Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna, CRISPR/Cas9 genetik makas buluşlarını 2012'de yayımladıktan kısa bir süre sonra, çeşitli araştırma grupları bu aracın, hem farelerden hem de insanlardan alınan hücrelerde genomu değiştirmekte kullanılabileceğini göstererek müthiş bir gelişmenin önünü açtılar. Önceden, bir hücre, bitki veya organizmadaki genleri değiştirmek ya uzun zaman almaktaydı ya da bazen imkansızdı. Genetik makasın kullanımıyla, araştırmacılar ilkesek olarak- diledikleri genomda kesimler yapabilirler. Bunun ardından, hücrenin DNA onarımı için doğal sistemlerini kullanmak kolaydır. Böylece yaşamın kodu yeniden yazılmış olur (Şekil 3). Bu gen aracının kullanımı çok kolay olduğu için artık temel araştırmalarda yaygınlaşmış durumda. Farklı genlerin nasıl işlediğini ve bir hastalığın seyri sırasında nasıl etkileştiklerini anlamak amacıyla hücrelerin ve laboratuvar hayvanlarının DNA'sını değiştirmek için kullanılıyor. Genetik makas da bitki ıslahında da standart bir araç haline geldi. Araştırmacıların daha önce kullandıkları yöntemlerde, bitki genomlarını değiştirmek için genellikle antibiyotik direnci sağlayacak genlerin eklenmesi gerekiyordu. Mahsuller ekildiğinde ise, bu antibiyotik direncinin çevredeki mikroorganizmalara yayılma riski ortaya çıkıyordu. Genetik makas sayesinde, araştırmacıların, artık genomda çok kesin değişiklikler yapabilmeleri nedeniyle, bu eski yöntemleri kullanmasına gerek kalmadı. Diğer şeylerin yanı sıra, pirincin topraktan ağır metalleri soğurmasını sağlayan genleri düzenleyerek, kadmiyum ve arsenik seviyeleri dshs düşük pirinç türlerin oluşmasını sağladılar. Araştırmacılar, sıcak iklimlerde oluşabilen- kuraklığa daha iyi dayanabilen, böceklere ve diğer zararlılara karşı, böcek öldürücü kullanmadan dayanım sağlayan ürünler de geliştirdiler. Tıpta, genetik makas kanser için yeni immünoterapilere katkıda bulunuyor ve kalıtsal hastalıkları tedavi etme düşünü gerçeğe dönüştürmek için deneyler yapılıyor. Halen araştırmacılar, orak hücre anemisi, beta talasemi gibi kan hastalıklarını ve kalıtsal göz hastalıklarını tedavi etmekte CRISPR / Cas9 kullanıp kullanamayacaklarını araştırmak amacıyla klinik denemeleri sürdürüyorlar. Ayrıca beyin ve kaslar gibi büyük organlardaki genleri onarmak için yöntemler geliştiriyorlar. Hayvan deneyleri, özel olarak tasarlanmış virüslerin, istenen hücreler için genetik makasları verebileceğini gösteriyor. Böylece, kas distrofisi, spinal müsküler atropi ve Huntington hastalığı gibi omurga gibi yıkıcı kalıtsal hastalık tiplerinin tedavisinin mümkün olacağı görülüyor. Ancak, insan testlerine başlamadan önce, teknolojinin daha iyi hale getirilmesi gerekiyor. Genetik makas tüm faydalarının yanı sıra kötüye de kullanılabilir. Örneğin, bu araç genetiği değiştirilmiş embriyolar oluşturmak için. Kullanılabilir. Bununla birlikte, genetik mühendisliğinin uygulanmasını kontrol eden ve değiştirmeye yönelik yasakları içeren yasalar ve düzenlemeler uzun yıllardan beri yürürlüktedir. Bu düzenlemeler, insan genomunda, bir sonraki nesle geçebilecek kalıtsal değişiklikler yapılmasını yasaklamaktalar. Ayrıca, içeren deneyler insanların ve hayvanların dahil edildiği deneylerin yürütülmeye başlanmadan önce etik kurullar tarafından incelenip onaylanması zorunludur. Kesin olan şu ki, bu genetik makaslar hepimizi etkiliyor. Yeni etik sorunlarla da karşılaşacağız, ancak bu yeni araç şu anda insanlığın karşı karşıya olduğu zorlukların çoğunun çözülmesine katkıda bulunabilir. Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna, yaşam bilimlerini yeni bir çağa taşıyan kimyasal bir araç geliştirdiler. Hayal edilemen potansiyele sahip geniş ufuklara bakmamızı sağladılar. Bu yeni alanda ilerledikçe, yeni ve beklenmedik buluşlar yapacağımız da kesin görünüyor. Bilimsel Açıklama metninin İngilizcesi de dahil olmak üzere bu yılki ödüllerle ilgili basın konferanslarının video görüntülerine, Nobel Konferanslarına ve daha fazla ek bilgiye İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin www.kva.se web sitesinden ve www.nobelprize.org adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gocmen-kuslarin-tehlikeli-yolculuklari", "text": "Bu sene 10 Mayıs tarihinde gerçekleşen Dünya Göçmen Kuşlar Günü kapsamında Birleşmiş Milletler Çevre Programı öncülüğünde göçmen kuşların ve yaşam alanlarının korunması, yasadışı avcılığın sonlandırılması için küresel ölçekte bir çağrı yapıldı. Göçmen kuşlar, tüm canlıların ortak yuvası dünyanın sağlıklı olup olmadığının önemli bir göstergesi. Diğer canlılar gibi tüm dünyada doğal alanların yok olması ve bozulması bu canlıları da tehdit etmekte. Özellikle Küçük Orman Kartalı gibi süzülen kuşların küresel göç yolları üzerinde önemli bir geçiş coğrafyası olan Türkiye'de de durum hiç iç açıcı değil. Uzun göçleri sırasında konakladıkları, beslendikleri ekosistemlerin hızlı bir biçimde ve büyük ölçeklerde yok ve tahrip olmasının yanı sıra yasadışı avcılık da bu kuşlara yönelik ciddi bir tehdit ülkemizde. Bu tehdide maruz kalan göçmen kuşlardan bir tanesi de Küçük orman kartalı. Yazları üredikleri Avrupa ülkelerinden kışı geçirmek için göç ettikleri Afrika'ya zorlu yolculukları sırasında Türkiye'de yasa dışı avcılık türün küresel popülasyonunu tehlikeye sokabilecek ölçüde ciddi bir tehdit oluşturuyor. On yıllardır başta ekolojilerini ve karşılaştıkları tehditleri anlamak için Küçük orman kartalı başta olmak üzere birçok göçmen kuşu uydu vericileri ile izleyen Dünya Yırtıcı Kuşlar Çalışma Grubu başkanı Prof. Bernd-U. Prof. Meyburg Bugüne kadar izlediğimiz Küçük orman kartalları arasından dört tanesinin Samandağ bölgesinde, dört tanesinin İç Anadolu bölgesinde, 2 tanesinin ise Trakya bölgesinde büyük ihtimal ile yasa dışı olarak avlandıkları için veri iletimi kesildi ve kuşları kaybettik. 2012 ve 2013 yıllarında uydu vericisi ile izlediğimiz 5 küçük orman kartalından bir tanesi göçü sırasında Samandağ'da avcılar tarafından vuruldu ve Türkiye'deki meslektaşlarımız olay yerine giderek kuşun öldürüldüğünü tespit ettiler. Bir diğer kuş ise İç Anadolu bölgesinde sinyal göndermeyi kesti. Her ne kadar kuşa ve vericiye ulaşamasak da onun da yasa dışı avcılığın kurbanı olduğunu düşünüyoruz. Bu 2 sene içerisinde izlediğimiz kuşların %40'nın Türkiye'de göçü sırasında vurulduğu ve göç eden tüm popülasyon için de yasadışı avlanmaları tehlikesinin oldukça yüksek olduğu anlamına geliyor dedi. Akdeniz ölçeğinde faaliyetler yürüten doğa koruma örgütü Yolda Girişimi'nin Dünya Göçmen Kuşlar Günü nedeniyle yaptığı açıklamada Akdeniz Havzasında her yıl on milyonlarca göçmen kuş göçleri sırasında öldürülmekte. Bu canlara, yaşama değer vermeyen politikalar, insanlar bu mucizevi göçün bir trajediye dönüşmesine neden oluyor. Maalesef Türkiye'de de göçmen kuşlar diğer canlılar gibi avcılık dahil olmak üzere birçok tehdit ile karşı karşıya. Uydu verici gibi izleme teknolojilerindeki gelişmeler bu tehditlerin ölçeğini ve bu yok oluşun durdurulması için radikal değişiklikler gerektiğini ortaya koyuyor denildi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gozleri-kapamak-animsamaya-yardimci-olur-mu", "text": "Evet olur. Görme duyusu insanlarda egemen bir duyudur ve yeni bilgilerin edinilmesinde rol oynayan temel unsurlardan biridir. Bir şeyleri düşünmeye çalıştığınızda önünüzdeki dünyayı görmek dikkatin ciddi biçimde dağılmasına neden olur. Bu yüzden, özellikle de görsel ağırlıklı bir bilgiyi anımsamaya çalıştığınızda, gözleri kapamak dikkatin dağılmasını belli ölçüde azaltabilir. Ancak bu durum kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir. Kimileri gözleri kapatmanın işe yaradığını düşünürlerken, kimileri tam tersini düşünebilir. Beyinde isteyerek anımsayabileceğimizden çok daha fazla bilgi saklıdır. Neleri geri çağıracağımız büyük ölçüde ya başkaları tarafından verilen, ya da çevreden edinilen ipuçlarına bağlıdır. Anıların bir yap-bozun parçaları olduğu düşünülürse, ipuçları da kutunun üzerindeki resimdir- bu resim anı parçalarının ilişik olduğu bağlantıları devinime geçirir. Ancak kimi zaman bir dostunuzun anımsadıkları sizin anılarınıza karışabilir. Bir arkadaşınızla birlikte bir konsere gittiğinizi ve arkadaşınızın sonradan size, O gece filan ezgiyi söylediklerini anımsadın mı? dediğini düşünün. Bir anıyı aklınıza her getirdiğinizde anı giderek daha kırılgan bir yapıya dönüşür ve değişime daha duyarlı duruma gelir. Gerçekte anımsayamasanız da, ezgiyi dinlemişsinizdir ve arkadaşınız bundan öylesine emin görünmektedir ki, sonunda bu deneyimi yaşadığınıza kendinizi inandırabilirsiniz. Bu da yeni bir anıya dönüşür. Görsel bellek, geçmişte yaşanan bir sahneyi en ince ayrıntılarıyla anımsama yeteneğidir. Kimilerinin, özellikle de son derece üstün özyaşamsal belleğe sahip olanların, görsel bellekleri başkalarına kıyasla çok daha güçlüdür. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, bu kişilerde bellek görünürde aynı biçimde çalışır, ancak bir bakıma daha örgütlü olduğundan ayrıntıları daha çok anımsayabilir. Ne var ki, bu özelliğe sahip olanların bellekleri yine de kusursuz değildir. Kısacası, geçmişle ilgili anıların tıpkı bir resim gibi kafada tam tamına canlanması yalnızca bir söylenceden ibarettir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gozumuzdeki-goruntu-sabitleyicisi-nasil-isliyor", "text": "Gözlerimiz hiçbir zaman sabit kalmazlar. Bunun yerine hızlı bir şekilde aşağı yukarı saniyede iki ila üç kez- hareket ederler. Gözlerimizin kısa ve hızlı hareketleri sayesinde, çevremizin net bir görüntüsünü alabiliriz. Çünkü bu istemsiz hareketler sayesinde gözlerimiz çevreyi tıpkı bir tarayıcı gibi tarar. Öyle ki görüş alanımızda görünen her şeyi retinanın ortasındaki yüksek çözünürlüklü alanın üzerinde gezdirirler. Fakat biz bu hareketleri fark etmek yerine sabit bir görüntü görürüz, nitekim görme sistemimiz sayısız net hareketsiz görüntüden görsel izlenim oluştururken, hızlı hareket aşamalarının sinyallerini bastırır. Bu hızlı ve kısa hareketlerin birinde meydana gelen çok kısa görsel uyarıları göz ardı ettiğimiz anlamına da geliyor. Ancak bu kısa ve hızlı hareketlerin ne şekilde baskılandığı, hala tartışmalı bir konu. Bugüne dek iki rakip hipotez üretilmişti. Birincisine göre söz konusu etki göz hareketleriyle sıkı sıkıya ilintili. Bu hipoteze göre göz kaslarını kontrol eden sinir sinyallerin, hareket izlenimlerinin optik baskılanmasını da koordine etmesi gerekiyor. Bu popüler görüşe göre, göz hareketi için motor komutları, kısa ve hızlı hareketleri baskılama için gerekli bir ön koşul bu nedenle her şey harekete bağlı bir sinyal olabilir. Ancak retinanın kendisinin göz hareketlerinden bağımsız olarak bu seçici, uyarıcı baskılamaya neden olduğuna dayanan diğer bir hipotez daha var. Buna göre retina, duyu hücreleriyle kaydedilen görüntü sırasını kendiliğinden tanıyor ve görüntülerin sallandığını fark ederek, dijital kameradaki görüntü sabitleyicisine benzer bir şekilde düzeltiyor. Araştırmacılar hangi hipotezin daha uygun olduğunu bulmak için birkaç deney gerçekleştirdiler. Deneylerden birinde katılımcılardan, kaba veya ince yüzeylere bakarken, hızlı bir şekilde hareket eden bir noktayı takip etmeleri istendi. Bu davranış yönlendirilebilir sakkadik hareketlere neden oldu. Bu sakkadik hareketler sırasında araştırmacılar metnin bir yerine kısa ve parlak ışık yansıttılar ve katılımcılardan bu ışığı ne zaman gördüklerini, göstermelerini istedişler. Katılımcıların noktayı görmedikleri zamanlarda, sakkadik baskılamanın ne zaman devreye girdiği ve ne kadar sürdüğü belirlenebildi. Deneylerden anlaşıldığı üzere sakkadik baskılamayla ortaya çıkan körlük tüm vakalarda belirgin bir şekilde kanıtlanabiliyor. Fakat süresi bakılan dokuya göre değişiyor. Motif ne kadar kabaysa baskılanma o kadar erken devreye giriyor ve o denli de uzun sürüyor. Baskılamanın gücü ve uzunluğunun görüntülenen dokulara bağlı olması, bunu tetikleyenin tamamen görsel bir nitelikte olması anlamına da geliyor. Bunun nasıl gerçekleştiğini bulmak isteyen araştırmacılar, farelere ve domuzlara ait duyu hücreleriyle elektrofizyolojik deneyler yaptılar. Bunun için de elektrotlarla, ağtabakasının önünde yüksek kontrastlı bir doku gezdirirken duyu hücrelerine sinyal gönderdiler. Ölçüm sonuçları retinanın görüntü yalpalanmasını zaten düzelttiğini ve hareket evresindeki uyarıları baskıladığını gösterdi. Buna göre görme sinyali daha gözü terk etmeden baskılanmış oluyor. Yani ağ tabakası doğrudan doğruya sabit görmemizi sağlıyor. Retinamız dünyanın önümüzden geçtiğini fark ederek duyarlılığı kısa bir süre için ayarlıyor. Tüm bu sonuçlar ikinci hipotezin doğru olduğunu söylüyor. Fakat araştırmacılar tam tersi bir deney gerçekleştirdiklerinde, yani gözler değil doku hareket ettiği zaman, bir önceki deneye göre farklılıklar ortaya çıktı. Göz hareketleri olmadığı zaman sakkadik baskılama daha uzun sürüyor. Bilim insanları buradan yola çıkarak seçici sarsıntı düzeltmesinin retinadan kaynaklandığını ve göz kaslarından ve sinyallerinden bağımsız olduğunu sonucuna vardılar. Fakat göz hareketleri, baskılama süresini etkileyerek bir tür ek ince ayar yapılmasına yol açıyor. Araştırmacılar son çalışmayla sakkadik baskılamanın arkasındaki mekanizma hakkındaki tartışmaya bir son vermiş oldular."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gronlandda-mercan-tarlasi-kesfedildi", "text": "Mercanların çoğu güneş alan tropikal sularda yaşar. Fakat suyun soğuk ve ışığın kıt olduğu okyanuslarda hatta derin denizlerde de soğuk su mercanları var. Hatta Moritanya'da bu derin deniz mercanları, dünyanın en büyük soğuk su mercan resifini oluştururlar. Bunun dışında Yucatan, İskandinavya ve Güney Grönland'da araştırmacılar mercanlar bulmuştu. Şimdi bunlara yeni bir mercan topluluğu eklendi- Grönland'ın batı kıyısındaki bir mercan tarlası bu. University College London'dan Stephen Long, deniz dibini bir videoyla tararken sürpriz bir şekilde tür zengini bir organizma topluluğu fark etti. Bu organizma topluluğu kıtasal yamaç boyunca 60 kilometre uzunluğunda bir alanda yayılmış halde. Burada beş yüz metre derinlikte ve neredeyse tamamen karanlıkta farklı mercan türleri yaşıyor. Bunların arasında deniz anemonları, denizyıldızları, süngerler ve diğer deniz canlıları da yer alıyor. Özellikle yumuşak mercanlar çok bol. Bunlardan metrekareye on tane kadar düşüyor. Bu derin deniz yaşam topluluğunun temelini iki deniz akıntısının karışımı oluşturuyor. Bu kıyı bölgesinde sıcak, tuzlu körfez akıntısı, daha az tuzlu Doğu Grönland akıntısıyla buluşuyor. Ayrıca bu bölgede yüzen buzdağları da buzul yüzeyinden besleyici madde ve tortul taşıyorlar. Long ve ekibine göre bu keşif, araştırmacıların derin deniz ve Grönland'daki deniz dibi hakkında ne kadar az şeyin bildiklerini gösterdi. Henüz çok az araştırılmış olan bu yaşam alanı tehdit altında bile olabilir. Çünkü yeni keşfedilen mercan tarlası, trol balıkçılık yüzünden zarar görmüş gibi. Trol teknelerinin avlanmalarına izin verildiği bölgelerde bazı yaşam toplulukları önemli ölçüde azaldığı kimi yumuşak mercan türleri tamamen yok olduğu saptandı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gumus-yaprakli-olmez-agac-zeytin", "text": "Zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz biter. - Georges Duhame Zeytin hasadı mevsimine adım attığımız şu günlerde, ölümsüzlüğü ve binlerce yıldır tarihe ettiği tanıklık ile zeytinden söz edelim. Bilimsel olarak bakıldığında leylak ve yasemin gibi çiçeklerle birlikte oleacea ailesine ait bir bitki olup dünyada otuza yakın türü saptanmıştır. Tarihe tanıklık etmesi ise öyle yüzyıllar değil binlerce yıllık bir tanıklık aslında. Arkeobotanik çalışmalar Akdeniz iklim coğrafyasında zeytinin çok eski olduğunu kanıtlar. Milattan önce onbin yıl öncesinden beri zeytin ağacının doğu Akdeniz havzasının doğal bitki örtüsü olduğu gösterilmekle birlikte, batı Akdeniz'de de kuzey Afrika'da bulunan yaprak fosilleri, milattan önce oniki bin tarihine işaret eder. Dahası da var; Ege'de Santorini adasında bulunan zeytin çekirdek ve yaprak fosillerinin ömrü ise 37 bin yıl olarak hesaplandı. Zeytin, tarihten eski bir ağaç olarak her saygıyı fazlasıyla hak ediyor. Zeytin ağacı her ne kadar tarihe tanıklık ediyor olarak tanımlasak da, zeytinin hem yağ hem de meyvesinin kullanımı uzun yıllar sonra oldu. Konusunda uzmanlığı kabul gören Jose M. Blazquez yazdığı Dünya Zeytin Ansiklopedisi'nde insanlığın zeytininden faydalanmak üzere yetiştiriciliğine başlamasının 6000 yıl önce Anadolu topraklarında olduğunu söylüyor. Delice olarak tanımlanan zeytin ağaçlarından faydalanma ve bu ağaçların sonraları ıslah edilip aşı zeytinliklere dönüştürülmesi de bu yıllardan sonra oldu. Hatta ülkemizde Mersin bölgesinde Torosların eteklerinden batıya doğru uzanan yoğun delice zeytinlerin aslında binlerce yıl önce ıslah edilmiş, ancak uygarlıklar değiştikçe terkedilmiş zeytinlikler olduğu öne sürülür. Anadolu coğrafyasında zeytin ile ilgili arkeolojik çalışmalar -özellikle Ege'de- M.Ö. 6000 yılına kadar ulaşılabilmiştir. Hatta bugünkü Urla, Zeytineli bölgesi bu konuda tam bir cennet olarak kabul edilebilir. Öyle ki çocukluk ve gençlik yıllarımda bu bölgelerde dolaşırken ya bir köy kahvesinin önünde kalakalmış, veya bir tarlanın ortasında kendi başına duran eski taşlara rastlardım. Eminim günümüzde bile kıyıda köşe hala vardır bir yerlerde. Bunların bugün zeytin ezme taşı veya sıkmada kullanılan presleme taşları olduğunu biliyoruz. Bu bölgede yani eski adıyla Klazomenai'de bölgeye özgün anforaların aynılarının deniz aşırı başka coğrafyalarda ki keşiflerde bulunması ve tarihlerinin eşleşmesi, Klazomenai'nin o dönemde önemli bir zeytinyağı ihracat merkezi olduğuna işaret ediyor. Aynı dönemlerde çağının en büyük bilim insanı olan Thales de Miletus şehrinde yaşamakta ve dünyada varolan tüm aklın yarısı Thales'tedir denecek kadar bilgisine saygı duyulmaktadır. Thales tarihte güneş tutulmasını önceden hesaplayabilen ilk kişidir. M.Ö 28 Mayıs 585 gününde gerçekleşen güneş tutulmasını hesaplamıştır. Bu olay insanlık tarihinde insan aklının önceden hesapladığı ilk doğa olayı olarak kayda geçer. Bu bilim ve insanlık için o denli önemli bir olaydır ki ünlü yazar Cevat Şakir o günün, tarihin 0 başlangıcı olması gerekliliğinden bahseder. Thales'in zeytin ile ilgisi ne derseniz? Thales yıllık hava durumu takipleri ile aldığı notları inceleyerek, o yıl mahsül durumu hakkında tutarlı tahminler yapabilmektedir. Hatta bununla da yetinmeyip bol mahsül olacağını hesapladığı yıllarda bölgedeki çok sayıda zeytinyağı işleyen tesisleri önceden kiralar ve oldukça iyi kazanç sağlar. Anadolu'nun bilimin ışığını binlerce yıl önce yaşamını aydınlatmada nasıl kullandığını görünce, aynı topraklara asırlar sonra ayak basanlar olarak biraz utanç ve mahcubiyet içinde gururlanıyor insan. Tarihi biraz bugüne doğru yaklaştırırsak, ülkemiz zeytinciliği açısından cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli çabaların olduğu görülüyor. 1936 yılında zeytincilik uzmanları ile yapılan değerlendirmede zeytinciliğin sadece fidan dikerek geliştirilmesinin çok zor olduğu, onun yerine zaten gelişmiş durumda olan 54 milyon delicenin aşılanması sağlanarak ekonomiye kazandırılmasının çok daha pratik olacağı düşünülür. Buradan hareketle 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun, 1939 yılında yürürlüğe giriyor. Böylece devlet arazilerinde bulunan delice olarak tanımlanan aşısız ağaçların köylüye emanet edilip, aşılanması ve bakımlarının yapılmasının sağlandıktan sonra izleme alınması, ardından da tapularının kendilerine verilmesi ile üretim dışı kalmış milyonlarca delicenin ülke ekonomisine katılması ve çiftçinin güçlenmesi hedefleniyor. Zeytincilik uzmanı Atıf Atilla'nın deyişiyle; dönüm başına 10 delice aşılayan köylüye 200 dönüme kadar arazi tahsisi yapılıp belli bir süre sonra da tapusu veriliyordu. Bu yasadan çok fazla yararlanan olur. Ancak kendini farklı aileden olarak gösterip hakkından daha fazla arazi sahibi olanlar ve tapusunu aldıktan sonra arazide bulunan yüzlerce belki binlerce yıllık ardıç, meşe ve hatta kendi aşıladıkları zeytin ağaçlarını kesip kömür yapanlar, arazide ağaç bittikten sonra araziyi kireç çıkarmak gibi amaca aykırı kullanımlara sunan suistimalciler nedeniyle hedeflenen amaç ne yazık ki ulaşılamaz. Doğanın kucağında tarihle birlikte varolan ve 3 büyük dinin kutsal kitaplarına geçmiş bu ölümsüz ağacın meyvesi ve yağının, milattan önce bilimin ışığında hasadı yapılırken binlerce yıl sonrasında 20. yüzyılda cehalete yenik düşmesi de hepimizin ders almasının zorunlu olduğu bir durumdur. Toplumda -her durumda olduğu gibizeytin bilincinin artması eğitim ve kültür ile olacaktır. Her ne kadar bu bilincin oluşmasının günümüz şartlarında çok kolay olmadığını görmek üzücü olsa da son yıllarda eğitimli yeni kuşak gençlerin tarım işine el atması, bir nebze de olsa tarım ve özellikle de zeytincilik konusunda en azından yüreklere su serpiyor. Son söz olarak zeytin ve zeytincilik ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlerin Artun Ünsal'ın Ölmez Ağacın Peşinde kitabını bir kaynak olarak edinmelerini öneririm. Bu yazıyı yazarken benim de çok başvurduğum bir kaynak oldu bu kitap. Ayrıca zeytin ağacı ile ilgili 2016 yılı yapımı Iciar Bollain'in yönetmenliğini yaptığı El Olivo isimli filmi mutlaka izlemenizi öneririm. Bu yazı HBT'nin 83. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gundelik-yasamdaki-stres-sesimizi-degistiriyor", "text": "Kısıtlı zaman, sorunlar ve anlaşmazlıklar nedeniyle gitgide daha fazla insan iş hayatında ve aile içinde stres yaşıyor. Devam eden stres uyku bozukluğu, depresyon, duygusal tükenmişlik, bağışıklık enfeksiyonları, kalp-dolaşım bozukları ve hatta kansere neden olabiliyor. Bir kişinin stres yükünü objektif olarak belirlemek çok zordur. Bunun için genelde stres hormonu kortizolün seviyesi belirlenir; bunun için de kan veya tükürük örneği analizi gereklidir. Fakat son bir araştırma daha kolay bir yöntemin olduğunu ortaya koydu. Alman bilim insanı Markus Langer, gündelik yaşam stresinin, sesimizi değiştirdiğini buldu. Araştırmacı bunun için uç meslek gruplarındaki stres durumlarında ortaya çıkan ses değişimlerini kanıtlayan araştırmalardan yararlandı. Örneğin uçağın düşmesinden kısa bir süre önce pilotların sesleri değişiyor. Gündelik yaşam stresinin de seste değişimlere yol açtığını öğrenmek isteyen araştırmacı, 11 çalışandan bir hafta boyunca günlük işleri ve olası stres faktörleri hakkında rapor vermelerini istedi. Katılımcılara ayrıca sübjektif stres düzeyleri soruldu. Her katılımcı akşamları, araştırmacıların daha sonra akustik bir analize tabi tuttuğu sesli bir mesaj da gönderdi. Daha sonra ise fiziksel parametrelerin hafta boyunca ortalaması alındı ve ardından günlük değerlerin ne derece ve ne biçimde değiştiği ölçüldü. Katılımcılar randevularla, anlaşmazlıklarla veya zor görevlerle dolu stresli bir gün geçirdiklerinde, sesleri daha az stresli günlerdeki konuşma biçimlerine kıyasla, önemli değişiklikler gösterdi. Katılımcıların sesi biraz kalınlaştığı ve daha yüksek sesle, daha hızlı konuştukları saptandı. Bununla birlikte strese bağlı değişimler insan kulağı için dikkat çekici kadar belirgin değil, ancak bilgisayarda bu değişimler çok iyi ölçülebiliyor. Diğer önemli bir nokta da şu: Kişi stresli olduğunu fark etmese bile sesinde değişiklikler ortaya çıkabiliyor. Araştırmacılara göre ses analizi, bir kişinin objektif stres yükünü göreceli olarak kolay bir şekilde belirlemeye yardımcı olabilir. Mesela cep telefonu veya bilgisayardaki ses kayıtları, stres seviyesini ölçmek için yeterli veri sunabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/guney-afrika-oncu-insanlar-lucy-den-daha-eski", "text": "Güney Afrika'daki Sterkfontein mağarasında, dünyanın diğer yerlerine göre çok daha fazla Australopithecus fosili bulunmuştur. Yüzlerce buluntu arasında Mrs. Ples olarak isimlendirilen kafatası ve tüm bir iskeletten oluşan Little Foot fosili de yer alır. Bu kalıntıların birçoğu Australopithecus africanus'a ait ve hepsi de mağaranın yüzeyinde yer alan Member 4 odasında bulunmuştu. Ancak Member 4 odasının çatısı çöktüğü için buluntu tabakaları karışmıştı ve bu da tarihlendirmeyi zorlaştırdığı için öncü insan fosillerinin hangi tarihe ait olduğu bilinmiyordu. Hayvan kemiklerine göre yapılan tarihlendirmeyle bir milyon yıl ila dört milyon yıl arası bir sonuç elde edilirken, kireç birikimleri ve damlataşlarla gerçekleştirilen uranyum- kurşun dönüşümüne göre 2 ila 2,65 milyon öncesine tarihlendirilmişti. Bu da Sterkfontain'deki Australopithecus'ların Doğu Afrika'daki hemcinslerinden çok daha sonra yaşamış oldukları anlamına geliyordu ve bunlara 3,2 milyon yaşındaki Lucy de dahildi. Eğer tarihler doğruysa, Güney Afrika'da aynı tarihlerde Homo soyundan olan ilk insanlar ve ilkel Australopithecus popülasyonların da bulunması gerekiyordu. Konuya netlik kazandırmak isteyen Purdue Üniversitesi'nden Darrly Granger ve ekibi, mağaradaki buluntuları yeniden tarihlendirdi. Araştırmacılar bunun için de fosillerdeki taşlaşmış eklentilerin izotop oranını analiz ettiler. Sonuçlara göre Member 4 odası ve içindekiler yaklaşık olarak 3,41 milyon yıl yaşında ve buna göre bugüne dek tahmin edilenden bir milyon yıl daha eskiler. Demek ki Sterkfontein mağarasındaki öncü insanlar Australopithecus'ların erken temsilcileriydi. Hatta bunlar Doğu Afrika'daki öncü insan Australopithecus afarensis'e dahil olan ünlü Lucy fosilinden bile daha önce yaşamışlardı. Yeni tarihlendirme Sterkfontein homininlerinin daha erken Australopithecus türlerinin çağdaşı olduklarını gösteriyor ve bunların arasında Doğu Afrika'daki Australopithecus afarensis de bulunuyor. Bu tarihlendirme öte yandan Güney Afrika'nın en tanınmış fosillerinden biri olan Mrs. Ples in yaşını da bir milyon yıl geriye alıyor. Araştırmacılara göre sonuçlar, Güney Afrika'daki insanlık tarihine yeni bir bakış açısı sunuyor. Çünkü şimdiye dek Sterkfontein öncü insanlarının, Paranthropus'un doğrudan ataları ve Homo cinsinin Güney Afrika'daki ilk temsilcileri olamayacak kadar genç oldukları düşünülüyordu. Bu yüzden de Homo ve Paranthropus'un Doğu Afrika'da gelişmiş olması gerektiği ve bunların zaman içinde Güney Afrika'ya geldikleri düşünülüyordu. Ama şimdi bunların Güney Afrika'daki Australopithecus türlerinden gelişmek için bir milyon yıllık bir zamanları olduğu anlaşıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/guney-kutbunda-dunyanin-ikinci-en-buyuk-yumurtasi-bulundu", "text": "Şilili araştırmacılar 2011 yılında bilinmeyen bir yaşam biçimi keşfettiklerinde ona The Thing adını vermişlerdi. John Carpenter'ın aynı isimli korku filminde (1982), 1930'lu yıllarda Antarktika'da bulunan donmuş bir uzaylının hikayesi işleniyor. Uzaylı aslında biçim değiştiren bir katildir ve insanları sırayla öldürür. Fakat araştırmacıların Antarktika yarımadasının önlerindeki Seymour adasında keşfettikleri gerçek buluntu şeklini hiç değiştirmedi. Havası kaçmış bir futbol topunu andıran üzeri kırışıklı obje, 29 x 20 santim büyüklüğünde. Texas Üniversitesi paleontologları Julia Clarke ve Lucas Legendre, bu objenin aslında 66 68 yıllık bir yumurta olduğunu tespit ettiler. Dünyanın ikinci büyük yumurtası olan bu yumurta, Mezozoik zamanın sauropod yumurtalarından bile büyük. Sadece Madagaskar'daki fil kuşunun daha büyük yumurtaları vardı. Diğer kuşların ve diğer dinozor gruplarının yumurtalarının aksine The Thing yumurtasının kabuğu yumuşaktı. Bu nedenle yumurtanın karada yaşayan bir hayvana değil de bir deniz canlısına ait olma olasılığı daha yüksek. Bu hayvan ya uzun boyunlu Plesiosaurus veyahut da günümüzdeki varanlarla akraba olan Mosazor olabilir diyor araştırmacılar. İki grup da 66 milyon yıl öncesine kadar 10 -15 metrelik boylarıyla dikkat çekiyordu. Ayrıca yumurtanın bulunduğu formasyonda söz konusu hayvanlara ait genç ve yetişkin kalıntıları bulunmuş. Fakat Plesiosaurus ve Mosazorlar sudaki yaşama tamamıyla uyum sağlamışlardı ve dev cüsselerine rağmen yumurtlamak için karaya çıkıp çıkmadıklarına araştırmacılar kuşkuyla bakıyorlar. Antarktika'da bulunan ilk fosil yumurta The Thing'den anlaşıldığı üzere bu iki gruptan birinde farklı bir durum olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar yumurtanın bir Ovovivipar'a ait olabileceğini düşünüyorlar. Ovovivipar, yumurtaları beden içerisinde gelişen hayvanlardır. Yumurtalar dişinin ovidukt ya da uterusuna yerleşir. Embriyo gelişimini tamamladıktan sonra açılır, yavrular karın boşluğuna düşer daha sonra da annenin bedenini terk ederler. Yavrular yumurtadan çabuk kurtulabilsinler diye kabuk yumuşak ve inceydi diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gurultu-kuslarin-davranislarini-degistiriyor", "text": "Kuşların sabah şakımasının zamanlaması çok önemli, sadece beş dakikalık bir gecikme dahi eş arayışını başarısız kılar. Almanya'da gerçekleştirilen bir araştırma, Berlin Tegel havalimanındaki gürültünün, bazı türlerin biyolojik saatini büyük ölçüde etkilediğini gösterdi. Hatta havalimanın 2020 yılında kapanması bile bir şey değiştirmemiş. Araştırmacılar Tegel havaalanında on yıllar boyu devam eden gürültünün bazı kuş türlerinde izler bıraktığını söylüyorlar. Hatta havalimanının kapanmasından altı ay sonra bile karatavuk gibi kuşların sabah şakıması, sessiz bölgelerdeki karatavuklara kıyasla daha erken başlamaya devam etmiş. Sonuç, Max-Planck Biyolojik Zeka Araştırmaları Enstitüsü'nde Lena de Framond ve Henrik Brumm ile çalışan ekibe ait. Kuşların erken şakıması 2016'daki bir araştırmayla gösterilmişti. Araştırmacılara göre kuşlar, türbinlerin sesine karşımasın diye sinyallerini daha önce vermeye başlamışlar. Şakımalarda örneğin yaşam alanını koruma veya eş seçme gibi yaşamsal önem taşıyan sinyaller var. Bu erken şakıma alışkanlığı gürültünün kesilmesinden sonra da devam etmiş, yani değişim uzun vadede kalıcı oluyor diyor araştırmacılar, Proceedings of the Royal Society B dergisinde. İncelenen türlerin büyük bir kısmında 2021 ilkbaharında bir normalleşme izlendi. Bu örneğin kızılgerdan kuşu, birçok baştankara türü ve büyük benekli ağaçkakan için geçerli. Fakat sıvacı kuşu, ardıç kuşu, üveyik ve keşiş otu sivrisineği gibi türler 2021'de de erken şakımaya devam etmişler. Aşağı yukarı yirmi dakika daha önce şakımaya başlıyorlar. Uzmanlara göre farklı reaksiyonların arkasında iki mekanizma olabilir. Kızılgerdan kuşu gibi bazı türlerde kuşlar gürültü seviyesine daha kolay uyum sağlayabiliyorlar. Karatavuk gibi gürültü zamanlarda olduğu gibi erken ötmeye devam eden türlerin yıllar içinde popülasyonun değiştiği ve normalleşmenin olasılıkla birkaç nesil sonra gerçekleşebileceği sanılıyor. Araştırmada arka plan gürültüleri de ayrı ayrı ele alınmış ve veriler ilk araştırmanın sonuçlarıyla karşılaştırıldı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/gurultuden-hucreler-bile-etkileniyor", "text": "Işık, sıcaklık ve basınç gibi çevresel uyarıları organizmalar, uzmanlaşmış duyu hücreleriyle kaydederler. Örneğin gözdeki ışığa duyarlı reseptörler veya mekanik uyarıları dönüştüren ve sesleri duyulabilir hale getiren iç kulak kıl hücreleri gibi. Fakat bunların dışında daha az uzmanlaşmış beden hücreleri de bazen kimyasal olarak etkimeyen uyarılara tepki verirler. Hücrelerin örneğin ateşlenme gibi yüksek sıcaklıktan korunmak için 'ısı şok proteinleri' ürettikleri bilinmektedir. Benzer bir reaksiyon soğukta da yaşanır. Fakat diğer mekanik uyarılara hücrelerin ne şekilde tepki verdikleri ve kalıtımlarının ne şekilde etkilendiği bugüne dek çok az araştırılmıştı. Kyoto Üniversitesi'nde Masahiro Kumeta ile çalışan ekip, 'basit hücrelerin' de sese reaksiyon gösterip göstermediğini bilmediği için son çalışmada sese odaklanmış. Deneylerde farelerin bağdokularına, öncü sinir hücrelerine ve iskelet kaslarına ait dört hücre dizisi kullanılmış. Hücre kültürleri bir ısı kabininde birkaç saat boyu farklı frekansta ve yükseklikte seslerin etkisinde bırakıldıktan sonra araştırmacılar mekanik uyarılara tepki gösterdikleri bilinen üç gen üzerinde değişimler aramışlar. Bunlardan birinin kemiklerin büyümesinde, diğerlerininse yaraların iyileşmesinde ve bağdokusunun büyümesinde katkıları vardır. Bu incelemeler sayesinde gerçekten de gen etkinliklerinde ölçülebilir değişimler saptanmış. Genlerin etkinlikleri, bir ila iki saatlik 94 desibel gürültüden sonra yüzde kırk azalmış. Ve bu etki en az dört saat kalıcı olmuş. Sesin yüksekliğine ve dalga biçimine göre de etkinin farklı olduğu tespit edilmiş. Dahası hücre dizileri arasında da farklılıklar söz konusu. Araştırmacılar en çok da kemiklerin ve kasların geliştiği hücrelerin en fazla tepki gösterdiklerini söylüyorlar. Bununla birlikte Kumeta, genetik değişimlerin dokular, dolayısıyla da organizma üzerinde etkili olup olmadığını gösteren sonuçların yeterli olmadığını da belirtiyor. Ve 94 desibel gürültünün de içinde yaşadığımız her çevrede bulunmadığını hatırlatıyor. Fakat çevre gürültüsünün özellikle de trafik gürültüsünün hasta edebileceği eski araştırmalardan bilinmektedir. Hatta Dünya Sağlık Organizasyonu'na göre gürültü sağlığımızı etkileyen ikinci büyük çevre sorunu ve zararlı etkiler olasılıkla hücrelerin kalıtımlarından başlıyor. Kumeta bundan sonraki çalışmalarında daha çok gündelik yaşamda karşılaştığımız gürültü seviyelerini ele alarak organizmalar üzerindeki etkilerini araştırmak istiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/guven-duygusu-maymunlarda-da-var", "text": "Şempanzelerin de arkadaşlarına güven duydukları ortaya çıktı. Böylece, dostluğun insanlara özgü olmadığını öğrendik. Leipzig Max-Planck Enstitüsü bilim insanları, arkadaşlığın, evrim sürecinde sanılandan çok daha erken geliştiğini söylüyor. Dostluğun kökeni çok eski ve uzun bir evrimsel kökene sahip yani. İlginç sonuç öte yandan diğer primatların sosyal ilişkilerinde de izlenebiliyor. Şempanzelerin hemcinslerine, diğerlerine kıyasla daha fazla sempati duydukları aslında eski araştırmalarla da kanıtlanmıştı. Ancak bu dostlukların da insanlarda olduğu gibi güvene dayandığı son araştırmayla açıklığa kavuştu. Jan Engelmann ve Esther Herrmann, Kenya'daki Sweetwaters Chimpanzee Sanctuary barınağında yaşayan on beş şempanzenin, karşılıklı temizlenmeleri veya birlikte beslenmeleri gibi etkileşimlerini inceleyerek, her şempanze için en iyi arkadaş ve arkadaş olmayan birer şempanze belirledi. Daha sonra şempanzeler Human Trust Game olarak bilinen bir güven oyununa katıldı. Tabi bir miktar revize edilerek: Şempanzeler görüşlerini güveniyorum veya güvenmiyorum iplerinden birini çekerek belirttiler. Deney prensibi şöyleydi: Güveniyorum ipinde sevilen bir yiyecek asılıydı. Diğer ipte ise pek sevilmeyen bir yiyecek. Bir şempanze hangi ipi çekerse ucundaki yiyeceği paylaştırma yetkisi diğer şempanzedeydi. Yani sevilen yiyeceği çeken şempanze bu işten hiçbir pay almadan çıkma riskini taşıyordu. Ne var ki şempanzeler güvendikleri deney arkadaşları olduğunda birinci ipi çekmeyi tercih ettiler. Yani çektikleri ipin ucundaki güzel yiyeceği alıp kaçmak yerine kendileriyle paylaşacaklarına güven duydular. Bu araştırmadan elde edilen bulgulara göre şempanzeler seçtikleri hemcinsleriyle yakın ve uzun vadeli ilişkiler kuruyor, ki bu da insanlar arasındaki ilişkilerle paralellik göstermekte. Araştırmacılar, bundan sonra şempanzelerin arkadaşlarına diğerlerine kıyasla daha çok yardım edip etmediklerini öğrenmeye çalışacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/h5n1-kus-gribi-virusunun-evrimi-tanimlandi", "text": "Çinli bir araştırma ekibi, küresel çapta yaşanan kuş gribi salgınlarına neden olan H5N1 virüsünün kaynağı, evrimi ve yayılmasının sistematik olarak tanımını yaptı. Çin Tarım Bilimleri Akademisi'ne bağlı Harbin Veterinerlik Araştırma Enstitüsü tarafından yürütülen araştırma, geçen günlerde Emerging Microbes & Infections isimli dergide yayımlandı. Çalışmada, halen dolaşımda olan H5N1 virüsünün, H5N8 kuş gribi virüsünün H1N1 ve H3N8 gibi alt türlerle bir rekombinasyonu olarak Hollanda'da Ekim 2020'de ortaya çıktığı bulundu. Araştırma ekibine başkanlık eden Harbin Veterinerlik Araştırma Enstitüsü'nden Chen Hualan, H5N1 virüsünün Avrupa, Afrika, Asya ve Kuzey Amerika'da Ekim 2020'den bu yana 70 milyonun üzerinde kümes hayvanının ölümünden sorumlu olduğunu söyledi. Araştırmacılar 28 ülkeden izole edilmiş 233 temsili H5N1 suşunun ayrıntılı bir filogenetik analizini yaptı. Bu analizin sonucunda virüsün yabani kuşlar arasında görülen farklı virüslerle karmaşık gen değişimleri yaşadığını ve ortaya çıktığı tarihten bu yana 16 genotip oluşturduğunu buldular. Araştırmacılar Çin'de Eylül 2021 ile Mart 2022 arasında 26 bin 767 yabani kuş ile kümes hayvanından toplanan numunelerden 13 H5N1 virüsü suşunu izole ettiler. Bir bakteri veya virüsun farklı alt türlerinin, aralarında genetik farklılıklar bulunan gruplarına 'suş' denebilir. Farklı suşlar arasında, ilaçlara, dış etkilere dayanıklılık vs. özellik değişiklikleri olabilir. Belçika'nın başkenti Brüksel'de bir süpermarkette yumurtaların bulunduğu rafa asılı Fransızca ve Hollandaca, \"Kuş gribi nedeniyle serbest gezen tavuk yumurtaları geçici bir süreyle zorunlu olarak kapalı alanda tutulan tavuklardan gelmektedir\" anlamına gelen duyuru görülüyor. Çin'de virüsün G1, G7, G9 ve G10 isimli dört genotipi tespit edildi. Chen, bu virüslerden üçünün daha önce başka ülkelerde de bildirildiğini söyledi. Antijenlik analizleri, Çin'de halen kullanılan H5-Re14 aşı suşunun virüsle uyumlu olduğunu gösterdi. Bu, H5 ve H7 trivalan inaktive kuş gribi aşılarının, bağışıklık kazanmış kümes hayvanlarını virüsten etkin bir şekilde koruyabileceğine işaret ediyor. Çalışma, yüksek riskli ülkeleri, kümes hayvanlarını kuş gribinin H5 alt türüne karşı aşılamaya çağırıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hangi-hayvan-kac-saat-uyur", "text": "Keseli bir hayvan olan koala yalnız yaşayan bir hayvandır ve günlerini ağaçlarda yayılarak geçirir. Günde 18-22 saat uyuyabilen koala, bu sayede lif bakımından zengin olan okaliptüs yapraklarını sindirebilmek için ihtiyacı olan enerjiyi depolar. Deniz filleri / fokları sahilde, güneşin altında ısınmayı ve uyumayı severler. 2009'da Alaska Üniversitesi'nden bilim insanları, 2 ile 8 ayını pek de dinlenmeden denizde geçiren deniz fillerinin, tekrarlayan dalışlar sırasında uyuyor olabileceklerini keşfettiler. Dibe dalarken rahatladıkları ve bu esnada uykularını aldıkları düşünülüyor. Boz ve siyah ayıların aksine, kutup ayıları kış uykusuna yatmazlar. Yıl boyunca bir seferde 7-8 saat uyurlar. Zamanlarını çoğunlukla kuzey Kutup bölgesinde yüzerek geçirdikleri için, onları soğuktan kalın deri altı yağları korur. Yine de, vücut ısılarını ve enerjilerini muhafaza etmek için arada bir kestirmekten hoşlanırlar. Aslanlar günde ortalama 18 ila 20 saat kadar uyurlar; bazen bu süre 24 saati bulur. Kavurucu Afrika sıcağından korunmak için, ağaçların gölgesinde veya yoğun bitki örtüsünün altında serinde uyurlar. Aslanların uykuya çok ihtiyacı vardır, çünkü uyandıklarında avlanmak veya kimin patron olduğunu kanıtlamak gibi güç gerektiren işlerle meşgul olurlar. Çayır köpekleri geceleri aileleriyle birlikte yeraltı çukurlarında uyur. Isınmak için birbirlerine sokulmuş ve karmaşık bir düzen içinde uyurlar. Yer üstündeyken ise güneşe karşı popo üstü oturur ve uyuklar. Zürafalar, memeliler arasında uykusu en kısa süren hayvanlardandır, günde 2 ila 4 saat kadar kestirirler. Uzun boyunları nedeniyle yere uzanmaları ve tekrar kalkmaları çok zor olduğundan, ayakta uyuyakalırlar. Böylece, bir yırtıcı tarafından rahatsız edilirlerse ayağa kalkmakla vakit kaybetmeden hızlıca kaçabilirler. Kendilerini güvende hissettiklerinde, uyuklarken yere oturdukları da görülür. Ev kedileri, aslanlar ve kaplanlar gibi, günde 18 saate yakın uyuyabilirler. Bilim insanlarına göre bu uyku düzeni kedilere, avdan önce enerji toplamak için saatlerce uyuyan vahşi atalarından miras kalmış. Hipopotamlar, 30'lu gruplar halinde günde 16 saat kadar dinlenirler. Kara memelisi olsalar bile, çoğu gece sualtında uyurlar. Yetişkin hipopotamlar suyun altında nefeslerini 5 dakikadan fazla tutabilir. Periyodik olarak yüzeye çıkar ve derin bir nefes alarak kendilerini yeniden suya batırırlar. Asıl şaşırtıcı olan bu işlemi uyurken yapmalarıdır. Bütün gece hiç uyanmadan bu işlemi tekrar ederler. Batarlarken burun delikleri ve kulakları su kaçmasın diye kapanır. Tilkiler günde ortalama 11 saat uyurlar. Bilinenin aksine, inlerinde değil, kuyruklarını sıcak tutması için vücutlarına sarıp yerüstünde uyurlar. Görseldeki tilki Kuzey Afrika'da Sahra Çölü'nde yaşayan gece tilkisidir ve sıcak iklimdeyken ısınmak için kuyruğunu sarmaya ihtiyaç duymaz. Kokarcaların birçok türü gece hayvanıdır; geceleri avlanır ve gündüzleri uyurlar. Soğuk kış aylarında kazdıkları çukurlara saklanır ve depoladıkları yağ ile yaşarlar, dışarı pek çıkmazlar. Kış uykusuna yatmazlar ama enerjilerini korumak için derin bir uykuya dalarlar. Dişi kokarcalar çukurların içinde ısınmak için birbirlerine sokulur, erkekler ise inlerinde tek başlarına uyurlar. Koyun günde ancak 4 saat ve dik durur pozisyonda ve ön ayaklarını altına alarak uyur. Bu da bir yırtıcı saldırırsa hızlıca kaçabilmesini sağlar. Elbette bazen görseldeki kuzu gibi yatabilirler. Avrasya'ya özgü kızıl sincabın karakteristik kızıl kürkü ve kulaklarının ucunda tüyleri vardır. Kış uykusuna yatmaz ama kürkü kalınlaşır ve bir miktar grileşir. Tilkiler gibi sincaplar da gür ve kabarık kuyruklarını uyurken ısınmak için vücutlarına sararlar. Geyikler günde 8 ila 12 saat uyuyabilirler. Gün içinde farklı noktalarda uyumayı tercih ederler. Geceleri ise çam ve köknar ağaçlarının altında uyurlar. Ağaçların alçak dalları onları rüzgar ve kardan koruyarak, vücutlarını sıcak tutmalarına yardımcı olur. Gün içinde geyikler çayırlara, çimenlere ve ormanın açık alanlarına serilerek güneş ışınlarıyla ısınırlar. Dev pandalar günde 10 saat kadar uyurlar. Geriye kalan zamanda ise yiyecek ararlar veya en sevdikleri yiyecek olan bambuyu kemirirler. Dev pandalar mükemmel ağaç tırmanıcılarıdır ve çoğunlukla dalların üzerinde dinlenirler. Eğer genç bir panda yavrusu ağaçta uyuyorsa, annesi de genellikle ağacın dibindeki otların arasında yatar. Böylece yırtıcı hayvanlara karşı yavrusunu koruyabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hapsirikla-ilgili-merak-edilen-7-soru", "text": "Hapşırmak, vücutta bulunan yabancı maddelerin dışarı atılmasını sağlayan doğal bir mekanizmadır; ciğerleri ve diğer organları bulaşıcı maddelerden korur. Hapşırmanın tıptaki adı sternutasyondur. Nezle, alerjenler , fiziksel rahatsızlık veren etkenler , çevresel etkenler , soğuk hava veya parlak gün ışığı gibi birçok etken hapşırmaya sebep olabilir. Hapşırık, burnu kaplayan, hücre tabakası, yani solunum yolu epitelinin rahatsız olarak üçlü kafatası sinirlerinin ucunu tetiklemesi, buradan da beyne hapşırma refleksini başlatması için mesaj vermesiyle olur. Yapılan araştırmalara göre bir hapşırık, vücuttan 150 km/saate kadar hızda hava itebiliyor. Ayrıca hapşırıkların önceden düşünüldüğünden çok daha uzağa ulaşabildiği de kanıtlandı. Bir hapşırığın hızlı çekim videosunda sümüksü püskürtünün, ayrı damlacıklar olarak değil de görünmez bir gaz bulutu içerisindeki damlacıklar halinde hareket ettiği ve bu sebeple tahmin edilenden beş ile iki yüz kat arasında daha uzağa ulaşabildiği görüldü. Hapşırma refleksi, göz kapaklarından vücuttaki tüm delikleri çevreleyen kaslara kadar vücuttaki kasların tümünü tetikler. Ancak gözlerimizi neden kapattığımız henüz açıklanmış değil. Bu durum sinir sistemimizin yapısıyla alakalı olabileceği gibi vücudun, burunsal geçitleri korumakla gözleri korumak arasında kurduğu bir bağ da söz konusu olabilir. Öyle ki her dört kişiden biri parlak gün ışığında hapşırır. Bazı insanlar hapşırmayı orgazma benzetmektedir. Her ne kadar iki fenomen arasında bazı benzerlikler olsa da bu karşılaştırma genellikle kişilere özgü olabilir. Ancak araştırmacılar, cinsel olarak uyarıldıklarında hapşırma vakalarıyla da karşılaşmıştır. Bunun sebebi muhtemelen otonom sinir sistemindeki çapraz bağlantılardır. Burunda da cinsel organlardaki gibi erektil doku bulunduğundan bu bağlantı söz konusudur. Ayrıca bazı insanların seks esnasında burnu tıkanmaktadır, buna da balayı riniti denir. Hapşırıkların sesi kibar bir burun çekme ile korkunç bir kükreme arasında değişebilir. Bu farklılıklar, kişinin anatomisine ve otokontrolüne bağlıdır. Yapılan bir araştırmaya göre insanların % 45'i topluluk içindeyken, tek başlarınayken hapşırdıklarından çok daha gürültülü hapşırmaktadırlar. Bazı insanların hapşırıkları kendiliğinden iki, üç veya daha fazla sayıda gelmektedir. Araştırmacılara göre hapşırıkları nöbet gibi olan kişiler alerjik olabilir. Ayrıca nadir olarak da görülse de epilepsi hastaları hapşırık atağı geçirebilir. Ancak genel olarak birden fazla kere hapşırmanın sebebi kişisel tikler veya vücuttaki toz zerresinin atılmaya çalışılmasıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hapsirma-sirasinda-beyinde-neler-oluyor", "text": "Washington Üniversitesi'nde Fengxian Li ile çalışan ekip, hapşırmayı neyin tetiklediğini ve refleksin ne şekilde önlenebileceğini araştırdı. Nöronların alerjen ve virüslere karşı ne şekilde reaksiyon gösterdiklerini bulursak, hapşırmayla yayılan bulaşıcı solunum yolları hastalıklarını yavaşlatabiliriz diyor Li'nin meslektaşı Qin Liu. Hapşırmanın nöronal temelini inceleyebilmek için, araştırmacılar ilk önce bir fare modeli geliştirdiler. Bunun için de fareleri havada dağılan minik damlacıkların etkisinde bıraktılar. Bu damlacıkların bir kısmı alerjiye neden olan histamin veya kapsaisin içeriyordu ve her ikisi de farelerde hapşırmaya yol açıyordu. Araştırmacılar daha sonra farelerde, sinir hücrelerinin kapsaisin ve histamine ne şekilde reaksiyon gösterdiğini ve sinir hücrelerinin hangi uyarı maddelerini salgıladıklarını incelediler. Bu şekilde tespit edilen moleküllerden hangilerinin hapşırma refleksinden sorumlu olduğunu öğrenmek isteyen araştırmacılar, bu molekülleri peş peşe baskılayarak, farelerin hala hapşırıp, hapşıramadıklarını takip ettiler. İlginç bir şekilde Neuromedin B uyarı maddesi eksikliğinde kapsaisin ve histamin reaksiyonunda daha az hapşırmışlar. Demek ki hapşırma refleksine neden olan bu molekül. Araştırmacılar Neuromedin B reseptörlerini devre dışı bıraktıklarında da hapşırmamış fareler. Tam tersi olarak araştırmacılar beyinlerindeki sinir hücrelerini Neuromedin B'ye maruz bıraktıklarında fareler daha çok hapşırmışlar. Hapşırma refleksini tetikleyen nöronların hiçbiri, beyin sapının solunumla ilişkili bilinen bölgelerin birinde yer almıyordu. Bu da hapşırma nöronlarını nefes almayı etkilemeden hapşırmayı bastırmayı amaçlayan tedaviler için umut verici oldu diyor araştırmacılar. Aslında hapşırmak sağlığımız için çok mantıklı, çünkü solunum yollarımızdaki zararlı çevresel maddeleri ve hastalık etkenlerini temizliyor. Ancak tek bir kişi hapşırmayla 40.000 virüs içerikli damlacık üretip bunu yedi ila sekiz metrelik bir yarıçap içinde yayabilir. Ve bu damlacıklar on dakikaya kadar havada asılı kalabiliyor. Oysa öksürmeyle 3000 damlacık yayılıyor çevreye. Aynı miktarda damlacık beş dakikalık konuşmayla da yayılıyor diyor araştırmacılar. Sonuçta en fazla hastalık etkeni hapşırmayla yayılıyor. Son araştırmayla elde edilen sonuçlar sayesinde gelecekte patolojik hapşırma için yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceği tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hastane-mikrobu-200-yil-once-dogada-olusmus", "text": "Hastanelerde Staphylococcus-aureus bakterilerinin yayılmasından çok korkulur. Çünkü bu bakterinin soyundan gelen ve MRSA kısaltmasına sahip bakteri suşu, super bug olarak kabul edilir, yani antibiyotik tedavisine dirençli bir bakteri suşu. Nature dergisinde yayımlanan bir makalede, MRSA'nın özel bir tipinin bu dirençliliğe 200 yıl kadar önce kirpilerde kavuştuğundan söz ediliyor. Methicillin resistant Staphylococcus aureus birkaç on yıldan bu yana biliniyor. Bakteri, hastalarda ilk olarak 1960 yılında tespit edilmişti. Fakat Kopenhag Staten Institut kurumundan Jesper Larsen yönetiminde gerçekleştirilen araştırmayla, aslında bu antibiyotik dirençliliğinin çok daha önce geliştiği anlaşıldı. Araştırmanın genişletilmesine, Danimarka ve İsveç'te incelenen kirpilerin yüzde 60'ı kadarının mecC-MRSA tipine karşı direnç kazandıklarının öğrenilmesinden sonra karar verilmişti. Yapılan analizler sonucunda, bunun Avrupa'dan Yeni Zelanda'ya kadar uzanan hayvanlar için geçerli olduğu ortaya çıktı. 200 MRSA enfeksiyonundan biri mecC-MRSA'la uzanıyor. Bakteri bu yüzden hem insanlar hem de besi hayvanları için büyük bir sorun yaratıyor. Kirpilerden ve diğer hayvanlardan alınan 1000'in üzerinde S-aureus örneğini inceleyen araştırmacılar, mercC-MRSA'yı bu kadar dirençli haline getiren özel genler olduğunu, bu tipin 200 yıl kadar önce kirpilerde gelişmiş olması gerektiğini ortaya koydular. Kirpilere çoğunlukla Trichophyton erinacei mantar paraziti bulaşmaktadır. Bu parazitler kirpinin cildinde iki doğal antibiyotik üretiyorlar. Kirpi popülasyonunda kalıcı olabilmek için Saureus'un bu maddelerle başa çıkabilmesi gerekiyordu. Araştırmaya göre bu antibiyotik üreticisiyle doğrudan temas, dirençliğin gelişmesine yol açmıştı. Demek ki bu gelişme, antibiyotiklerin tıpta ve hayvancılıkta kontrolsüz olarak kullanılmasından çok önce yaşanmıştı. Yani doğal bir süreçti ve herhangi bir süre sonra insanlara ve besi hayvanlarına bulaşmıştı. Uzmanlar antibiyotiklerin gereksiz yere kullanılmaması konusunda uyarıyorlar. Çünkü tahminlerine göre doğada daha çok sayıda dirençli bakteri olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayatta-kalma-icgudumuz-artik-demode", "text": "Korku, bir hayatta kalma mekanizması olarak gelişir. Bir tehlike ile karşılaştığımızda, kalbimiz hızla çarpar, stres hormonu olan kortizol bedenimize dağılır ve kasların, glikoz şeklindeki ekstra enerjiye erişimlerini sağlar. Sorun şu ki, kortizol bilişsel işlevlere zarar verir. Yani bilgiyi işleyen ve karar vermemizi sağlayan belleği ve geçmişi hatırlamamızı sağlayan hafızayı olumsuz etkiler. Evrimsel açıdan bunun bir anlamı var. İngiltere'de Central Lancashire Üniversitesi'nden sinir-psikoloğu Sarita Robinson, Kaplandan kaçtığınızda bunu nasıl yaptığınızı hatırlamak gerçekten önemli değil. Fakat hayatta kalma konusunda bilişsel becerilerin fiziksel başarılardan daha önemli olduğu karmaşık modern dünyamızda, korku tepkimiz bizi tehlikeye atabilir. Bu, stres altında karmaşık görevleri gerçekleştiremeyeceğimiz anlamına gelmiyor diye bu durumu açıklıyor. Aslında kortisol, bizim yürümek veya bir kapı açmak gibi eylemler yapmamızı sağlayan işlem belleğini devre dışı bırakmaz. Bu yüzden korktuğumuzda emniyet kemerini çözmek gibi otomatik olarak kökleşmiş davranışlar sergileriz. İşlemsel bellek, çok uzun süre eğitim alan pilotların ve itfaiyecilerin zor koşullar altında çalışmalar yapmalarını sağlar. Robinson, Gerçekten yüksek stresli ortamda her şeyi üretmek zorunda değilsiniz diyor. Ancak bu eğitim olmadan, kortizol yüzünden zayıflayan zihin, duruma tamamen uygun olmayan otomatik davranışlar sergilememize ya da donup kalmamıza yol açabilir. Su altı helikopter tahliye deneylerinde sıkışıp kalan yolcuların emniyet kemerlerini alışık oldukları şekilde tıpkı bir otomobilin emniyet kemerini çıkarır gibi kenardan düğmeye basarak çalışmaları gibi. Halbuki helikopterde kemer ortadan açılır. Bu durumda denekler bir emniyet kemerini açmak için yeni bir davranışı zamanında oluşturamıyorlar. 1994 Eylül'ünde bir gece, Baltık Denizi'nde Stockholm'e doğru yol alırken dalgalı sulara batan, dokuz katlı, turist gemisi MS Estonya'de bulunun 989 kişiden 852'sinin ölümü de benzer bir özellik gösterir. Resmi kaza raporuna göre, bazı yolcular gemi yan yattıktan sonra donup kaldılar, diğer yolcular onlara yardımcı olmaya çalıştıklarında yerlerinden bile kıpırdamadılar. Ne bağırmaları ne de güç kullanmaları hiç biri işe yaramadı. 2013'te yapılan bir çalışmada, NASA'dan Steve Casner, Boeing 747 pilotlarının, aldıkları eğitimlerde, karşılaştıkları olaylardan biraz farklı simüle edilen acil senaryolar karşılarına çıktığında kritik hatalar yapabileceklerini keşfettiler. Örneğin, standart simülatör eğitiminde, pilotlar, kalkıştan sonra uçak yüksek hızla yol alırken tek bir motor arızası ile karşılaşınca ne yapacağını bilir. Ancak daha kalkış sırasında tek motor arızası ortaya çıkarsa ne yapacak? Çok nadiren yaşanan bu sorun simüle edildiğinde pilotlar şaşırıp yanlış kararlar verebiliyorlar. Doğru eylem, kalkışa devam etmek. Ancak kalkışın hemen başında bu acil durumla karşı karşıya kalan pilotların yüzde 22'si uçağı durdurmayı denedi. Halbuki gerçek dünya koşullarında, bu karar uçağın uçağın pist dışına çıkmasına yol açabilir. Peki bu ve benzeri beklenmedik durumlar karşısında çözüm ne? Tek çözüm beynimizi beklenmedik durumlarla baş etmeye çalışması için eğitmek... Bu yazı HBT'nin 59. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-aleminde-de-sosyal-mesafe-yaygin", "text": "Sosyal mesafe yılın en çok konuşulan ifadelerinden biri. Ancak, hastalığın bulaşmasını azaltmak için kendileriyle diğerleri arasında biraz boşluk bırakan tek hayvan insanlar değil. Bu hafta Proceedings of the Royal Society B'de yayınlanan bir makaleye göre, ispinozlardan bal arıların kadar yaban hayatı benzer taktikler kullanıyor. Hamilton Koleji'nde davranışsal ekolog Andrea Townsend ve Virginia Politeknik Enstitüsü ve Eyalet Üniversitesi'nde biyolog olan Dana Hawley, hayvan krallığında kendi kendini izole etmenin nasıl çalıştığı konusunda bulgularını paylaştılar. Andrea Townsend: COVID-19'un o kadar çok semptomu var ki, birisi hasta olduğunda, hasta mı bilemiyoruz. Ancak ev ispinozları gibi bazı hayvanlar, potansiyel enfeksiyonları değerlendirmek ve belirli bireylerden kaçınmak için, mesela o bireyin uyuşukluk hali gibi çok genel davranışsal ipuçları kullanır. Dana Hawley: Diğer durumlarda, hayvanlar sosyal mesafeyi tetiklemek için oldukça karmaşık ipuçları geliştirdiler. Karayip dikenli ıstakozu , hasta ıstakozların idrarındaki kimyasal bir ipucunu yakalar, ve bölgesinden uzaklaşır. Diğer bir örnek burnu ve butlarındaki renklerle dikkat çeken, Batı Afrika'da yaşayan maymun türlerinden olan mandriller. Araştırmacılar, paraziti olan ya da olmayan hayvanların dışkısını aldı ve bir ağacın kenarına küçük bir miktar koydu. Parazitli dışkılara yanaşmadılar. DH: Dikenli ıstakozlar sığınaklarda toplanıyor ve bu da onlara çok fazla koruma sağlıyor. Sığınaklarını terk ederlerse, tehlike demek. Diğer durumlarda, bir gruptaki belirli bir bireyle daha az etkileşimde bulunmak gibi çok daha incedir. Soru: Hayvanların kendi kendini karantinaya aldığına dair bazı örnekler de var. DH: \"Karantina\" diyebileceğimiz şeyin en iyi örnekleri, karıncalar ve arılar gibi sosyal böceklerden geliyor. Bazı durumlarda, enfekte olmuş böcekler kasıtlı olarak koloniden ayrılıp ölür. AT: Bu tür böcek kolonilerinde bireyler birbirleriyle yüksek oranda akraba. Dolayısıyla, geniş ailesini korumak için kendini feda ederek topluluğunu koruyor. DH: Bu davranışların nedenini bulmanın birkaç yolu var. Vahşi hayvanlarda izlenecek en doğru yol, bireyleri parazitleri gidermek için ilaçlamak ve ardından kaçınma davranışının değişip değişmediğini görmektir. Daha önce parazitlenmiş bireylerden kaçınılmış olsa da, enfeksiyonları tedavi edildikten onu tekrar içlerine bakıma alıyorlar. Araştırmacılar ayrıca, bir karınca kolonisine bir mantar patojeni soktular ve karıncalarda harika çalışmalar yaptılar ve koloni içinde davranışsal tepkileri gözlemlediler. Patojenden kaçınma için tutarlı davranış değişiklikleri gözlemlendi. Mesela yuvanın dışında daha fazla zaman geçirdikleri görüldü. Hayvanların mantara tepki verdiğine dair oldukça güçlü bir kanıtlar elde edildi. AT: En sevdiğim örneklerden biri Tazmanya canavarı. Onlarda gerçekten kötü bulaşabilen kanseri vardır ve ısırma yoluyla geçer ve yayılır. Birbirlerini ısırmak, çiftleşmeleri için gereklidir, çiftleşirken ısırırlar. Fakat kanser varsa ısırmıyorlar mesela. DH: Benim için büyük bir çıkarım, sosyal mesafenin işe yaramasıdır. İlgisiz hayvan türlerinde tekrar tekrar gelişen bir davranış gördüğümüzde bu, sosyal mesafenin çok maliyetli bir davranış olmasına rağmen, faydaların açıkça maliyetlerden ağır bastığının bir işaretidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-alemindeki-en-hizli-ucucu-yarasa", "text": "Yarasa ve kuşların karşılaştırılmasına dayanan araştırmalar hep kuşların daha iyi uçucu olduğu şeklinde sonuçlanmıştı. Fakat son bir araştırma bazı yarasaların hayvanlar dünyasındaki en hızlı uçucular olduğunu gösterdi. Tennessee Üniversitesi'nden Gary McCracken ve ekibi, saatte 160 km hızla uçan yarasaların en hızlı kuşlardan bile daha hızlı olduğunu söylüyor. Kuşlardaki ve yarasalardaki uçma yetisi birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir. Enerjiyi daha verimli kullandıkları düşüncesi ve daha iyi aerodinamiğe sahip olmaları nedeniyle kuşların daha iyi uçtukları sanılıyordu. Kuşlar arasında hızı saatte 112 kilometreye ulaşan kırlangıç son derece çevik bir kuştur. Gerçi yırtıcı kuşlar pike uçuşunda daha hızlı olabilirler ama burada yerçekimi yardımcı olur. Tıpkı kırlangıçlar gibi kuyruklu yarasalar da açık alanda böcek avlıyorlar. Ve karanlık bastırdığında mağaraları veya diğer barınma alanlarını terk eden Meksika kuyruklu yarasalar genelde 1000 m yüksekliğe kadar çıkıyor. Meksika kuyruklu yarasalar havada kırlangıçlara benzer nişlere sahip olduğu için, yarasaların da çok hızlı uçabileceğini tahmin eden araştırmacılar, verici takılan yedi Meksika kuyruklu yarasasını bir gece uçakla takip etmişler. Bu takip sırasında yarasaların hep çok hızlı kısa uçuşlar yaptıkları görülmüş. En hızlı yarasanın ise saatte 160 km hız yaptığı tespit edilmiş. Bilim insanları yarasaların daha hızlı uçabildiğini bile düşünüyor. Her ne kadar farklı ölçüm teknikleri ve yerel rüzgarların olası etkileri doğrudan karşılaştırmayı zorlaştırıyorsa da, araştırmacılara göre yarasalar en hızlı kuşlardan bile daha hızlı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-birbirlerini-neden-oldurur", "text": "Böcek ve eklembacaklıların birçok türünde cinsel yamyamlık, yani dişinin erkeği çiftleşmeden önce, sonra veya çiftleşme esnasında yemesi durumu görülür. Ayrıca köpek balığı embriyolarının da hala rahimdeyken diğer yavruları yediği biliniyor. Elbette hayvanlar arasındaki öldürme vakalarında yeme eylemi her zaman görülmez. Bunun dışında hayvanlar aleminde eş bulma kavgaları görülüyor, bu kavgalar kimi zaman ölümle sonuçlanır. Örneğin bazı sinekkuşu türleri evrimleşerek, erkeklerin kavga esnasında birbirlerine saplamak için kullandığı hançer kadar sivri uçlu gagalara sahiptir. Ancak bazı durumlar cinayet değil, cinsel rekabetten kaynaklanır. Örneğin bir grup erkek Batı kurbağası, suyun içindeki bir dişinin etrafını sararak dişinin boğulmasına yol açabilirler. Elbette konu cinayet olunca sosyal memelilerden ötesini aramanıza gerek yok. 2016 yılında İspanya'daki araştırmacılar insanların da dahil olduğu 1.024 memeli türünde görülen 4 milyon ölüm ile ilgili verileri inceledi. FBI verilerine göre yalnızca Amerika'da 2015 yılında yaklaşık 16.000 cinayet görüldüğü ve insanların kıskançlık, parayla ilgili anlaşmazlıklar veya kendilerinden farklı olan insanlara karşı nefret gibi birçok gerekçe düşünülürse, homo sapiens sapiens türünün kendinden olanı en çok öldüren tür olduğu söylenebilir. En öldürücü memeli hayvan türü ise firavun fareleri: Firavun farelerinin %20'si kendi türleri tarafından öldürülüyor. Genel olarak bakıldığında incelenen hayvanların neredeyse yarısı kendi türünü öldürüyor. Aralarında en öldürücü olan memeli grubu ise primatlar: Bu memelilerin kendi türlerini öldürme oranı diğer bütün memelilerinkinden çok daha fazla. Elbette araştırma sonucunda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: İnsanlar ile diğer memeli türleri arasındaki cinayetlerde çok büyük farklar var: Memelilerde görülen cinayetlerin çoğunda bebeklerin öldürülmesi söz konusu. Örneğin firavun farelerinde baskın dişiler, düzenli olarak diğer dişilerin yavrularını öldürür. İnsanlar ise kendi türlerinin yetişkinlerini öldüren, içerisine kurtların, aslanların ve benekli sırtlanların da dahil olduğu küçük bir hayvan grubundadır. Bu grupta biz insanlar ön plana çıkıyoruz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-da-sayi-sayabiliyor", "text": "Karmaşık matematik problemlerini çözebilme yeteneği, insanları hayvanlardan ayıran özelliklerden bir tanesi. Fakat bazı hayvanların da temel düzeyde de olsa matematik yapabildiği, bu bağlamda sayı sayabildiği, söylenebilir. 1900'lerin başında, Clever Hans isimli at dünyanın ilgisini çekmeyi başarmıştı. At, doğru sayıyı, toynağını o sayı kadar hafifçe vurarak belirtiyordu. Daha sonra araştırmacılar, Clever Hans'ın aslında herhangi bir matematik becerisi olmadığını, fakat bu atın çok iyi bir gözlemci olduğunu keşfetti. Hans, eğitimcisinin de yanıtını bilmediği sorulara yanıt veremiyordu, çünkü o aslında eğitimcisinin yüz ifadesini ve beden dilini okuyarak seçenekler arasından doğru yanıtı saptayabiliyordu. Clever Hans yüzyıl önce matematikten çakmışsa da, yakın zamanda yapılan çalışmalar, birçok türde sayı duyusu ya da nesneler arasındaki nicelik farkını ayırt edebilme yeteneği olduğunu gösterdi. Şaşırtıcı olmamakla birlikte, insan olmayan primatların da çok gelişmiş sayısal becerilere sahip olduğu düşünülüyor. 1980'nin sonlarında, araştırmacılar şempanzelerin toplama işlemi yapabildiğini ortaya koydu. Şempanzeler, iki yemek kabının içindeki çikolataları toplayabiliyor (kaplara en fazla 5'er adet çikolata konuyor) ve bunu diğer kaplardaki adet ile kıyasladıktan sonra, sayıca en çok olanı %90'u bulan bir olasılıkla seçebiliyordu. 20 yıl sonra araştırmacılar, rhesus maymunlarının ekranda gösterilen nesneleri tıpkı bir üniversite öğrencisi gibi hızla sayabildiğini gösterdi. Sonraki deneylerde, maymunların duyduğu sesleri ekrandaki şekillerle eşleştirebildiği görüldü. Aslanlarda da sesle ilişkili olduğu düşünülen bir sayı duyusu var. Önceki araştırmalar aslan sürülerinin hoparlörden verilen kükreme seslerine yaklaştıklarını veya uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu. Burada belirleyici faktör yaklaşan sürüde kaç aslan olduğu veya kendi sürülerinin kaş aslandan oluştuğu idi. Kurtlar ve ayıların da dahil olduğu bazı memelilerin belirli bir ölçüye kadar sayı sayabildiği gözleniyor. Böceklerin en fazla 4'e kadar sayabildiği uzun zamandır biliniyor. Arıların da, karar verme ve öğrenme kapasitelerinden ötürü, bilişsel yeteneklerinden övgüyle bahsedilir. 1990'larda yapılan bir araştırma, balarılarının, kovandan ne kadar uzağa gittiklerini bildiğini gösterdi. Arılar, uçarken en fazla 4 işaret belirliyor ve kovana dönerken de yolunu bulmak için bu işaretleri sayıyor. Araştırmacılar, bu işaretlerin sayısını değiştirdiğinde ise arıların kafası karışıyor. Daha yakın bir zamanda yapılan bir araştırma ise, bal arılarının yine en fazla 4'e kadar, farklı sayıda noktaları ayırt edebildiğini gösterdi. Balıklar, arılar kadar zeki olmasa da, onların da bir sayı duyusu var. Lepistesler ile yapılan bir çalışma, balıkların - belki de güvenli olduğu için - daha çok balık olan yerlerde olmayı tercih ettiğini gösterdi. Bazı araştırmalar, sayı duyusunun, hayvanlarda doğuştan gelen bir özellik olabileceğini düşündürüyor. 2015'te, en az 3 günlük olan yavru kuşların az ve çok miktar arasındaki farkı anlayabildiğini keşfetti. Sayı duyusu, sadece insanlara ya da hayvanlara özgü bir özellik değil. Sinekkapanı bitkisi bile sayabiliyor! Duke Üniversitesi'nden Elizabeth Brannon hayvanlarda gözlenen sayı duyusunun altında yatan biyolojik temelinden yola çıkarak, çocuklara dört veya beş yaşlarında öğretilmeye başlanan matematiğin daha erken yaşlara çekilebileceğini ileri sürüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-dunyasinda-gercek-tuyler-ne-zaman-gelisti", "text": "Hayvanlar dünyasında gerçek tüyler ne zaman gelişti? Tüylere sahip olan ilk hayvanların kuşlar olmadığı uzun zamandır biliniyor. Dinozorların kendilerini ısıtan yumuşak hatta renkli tüyleri vardı. Hem iki ayak üzerinde yürüyen yırtıcı dinozorlara ve otçul kuş kalçalı dinozorlara ait fosil buluntularından bu anlaşılmıştı. Bununla birlikte tüylerin daha eskiye de uzanabileceği tartışılıyordu. Dinozorların doğrudan bir kardeş grubu olan Pterozorlarda da tüylerin varlığı üzerinde duruluyordu. Ancak bununla ilgili belirgin kalıntılar bulunamamıştı. Belçika Kraliyet Doğa Bilimleri Enstitüsü'nde Aude Cincotta yönetiminde çalışan ekip Brezilya'da ortaya çıkarılan, 113 milyon yıllık Tupandactylus imperator pterozorunda bunun kanıtlarını buldular. Uçan dinozorun kanat açıklığı yaklaşık 5 metreydi ve en çarpıcı özelliği başındaki iki kemik mahmuzdan oluşan üçgen bir çıkıntı olmasıydı.. Bu fosil çıkıntıda paleontologlar çok sayıda tüyümsü, dallanmış yapılar fark ettiler. Ayrıntılı analizler sonucunda bu yapıların, bir tüyün klasik yapısına çok benzediği görüldü. Her yapıda uca doğru sivrilen bir sap var, bu sapın neredeyse baştan ucuna kadar kısa ve düz tüyler uzanıyor. Araştırmacıların açıklamalarına göre bu yapı, modern kuşların III. evre tüy yapısına neredeyse tam olarak benziyor. Tüyler ortadaki saptan düzenli olarak uzanıyor. Bu da fosil yapıların gerçek tüylere ait olduklarını kanıtlıyor. Ayrıca bu en yeni pterozorlardaki potansiyel tüy örnekleriyle de örtüşüyor. Saptan uzanan tüylerin doğası, bu tüylerdeki çok sayıda farklı biçimlerdeki melanozomların varlığıyla destekleniyor. Bunlar, pigment melanini içeren ve şekillerine göre farklı renkler üretebilen granüler pigment hücreleridir. Pterozor'un çarpıcı kafa çıkıntısının aynı zamanda renkli oluşu da dikkat çekerek rakipler için görsel bir sinyal görevini görmüş olabilir. Paleontologlara göre, Tupandactylus imperator fosili, pterozorların da gerçek ve muhtemelen renkli tüylere sahip olduğunu kanıtlıyor. Bununla birlikte pterozorların ve dinozorların tüylerini bağımsız olarak mı evrimleştirdiği yoksa bu yapıların her iki grubun ortak atasından mı türediği sorusunun yanıtı hala açıklanamamıştı. Araştırmacılar bu sorunun yanıtını bulabilmek için ek bir soyağacı analizi gerçekleştirdiler. Bu analiz yüzde 84'lük bir olasılıkla, ipliksi ve püsküllü öncü tüyler gibi en azından basit tüy türlerinin olasılıkla her iki dinozor grubunun ortak atasına uzandığını gösteriyor. Giderek artan karmaşık yapılar, hem pterozorlarda hem de theropod dinozorlarında paralel olarak gelişmiş. Bu sonuçlara göre tüylerin geçmişi çok daha eskileri gidiyor: dinozorların ve pterozorların ataları, ilk tüylere yaklaşık 250 milyon yıl önce Triyas'ın başlarında sahip olmuş olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-dunyasindaki-en-eski-yamyamlik-izleri", "text": "Trilobitler 250 milyon yılı aşkın bir süredir ilkel denizlerdeki yaşam alanlarında hüküm sürdüler. Kambriyenin başlangıcında, yaklaşık olarak 540 milyon yıl önce bu eklembacaklılar deniz diplerinde dolaşıyorlardı. Kambriyen döneminin en büyük temsilcileri ise Redlichia rex idi. Tribolitlerin kralı olarak tabir edilen bu hayvan, 35 santime kadar büyüyor ve dikenli bacaklarıyla avının en sert kabuğunu bile kırabiliyordu. Son araştırma Redlichia rex'in etçil ve avcı olduğunu gösteriyor ama fırsatını bulduğunda hemcinslerini de yiyordu. Bununla ilgili kanıtları New England Üniversitesi'nde Russel Bicknell yönetiminde çalışan bir paleontolog ekibi, Güney Avustralya'daki Kanguru adasında yer alan Emu formasyonunda ortaya çıkardı. Yaklaşık o500 milyon yıllık bu kayaç tabakasında çok sayıda Redlichia rex fosili dışında, detritus ile beslenen daha küçük boydaki trilobit türü olan Redlichia taooensis temsilcileri de korunagelmiştir. Araştırmacılar bu fosilleri daha yakından incelediklerinde, bunların birçoğunda yaralanma izleri olduğunu fark ettiler. 38 örnekte kafa ve göğüste çeşitli yara izleri var. Görünüşe göre bu trilobitler bir avcının saldırısından kıl payı kurtulmuşlardı. Ancak fosilleşmiş dışkı kalıntılarında bulunan kabuk parçalarından anlaşıldığı gibi daha az şanslı olanlar saldırganları tarafından yenilmişti. Peki ama ısırık izine benzeyen bu yara izleri kime aitti? Bu döneme ait tabakalarda bu saldırı için gerekli araçlara sahip olan ve bu kadar kuvvetli ısırabilecek hayvana ait izler bulunamadı. Kaldı ki bu saldırılardan nasibini alan sadece daha küçük olan Redlichia takooensis değildi, Redlichia rex'in temsilcilerinde de aynı yaralanma izleri bulunuyor. Paleontologların görüşüne göre bu saldırıların tek sahibi Redlichia rex olabilir. Gerçi bu eklembacaklıların güçlü çeneleri yoktu ama dikenli bacaklarını kerpeten gibi kullanarak, diğer trilobitlerin sert kabuklarını kırabilirlerdi. Fosilleşmiş dışkı kalıntıları da ona aitti. Bu da şu anlama geliyor: Redlichia rex sadece daha küçük olan Redlichia takoonsis'in temsilcilerini yemekle kalmamışı. Kendi türünün temsilcileri üzerinde görülen yara izleri de ona ait olmalı. Bu açıdan bakıldığında Emu körfezindeki kalıntılar Redlichia rex'in hemcinslerine de saldırarak, yediğini gösteren kanıtlardır. Beş yüz milyon yıllık bu fosiller aynı zamanda hayvanlar dünyasındaki yamyamlığını kanıtlayan en eski buluntulardır diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlar-nasil-biliyor", "text": "Kenya'nın başkenti Nairobi'de bulunan, David Sheldrick Vahşi Yaşam Koruma Vakfı çalışanlarının fillere ilişkin bir iddiaları var. Daha önce bu merkeze hiç gelmemiş olsalar bile, filler burada kendileriyle ilgilenileceğini biliyorlar. Bu fillerin merkezle bir ilgileri yok ancak kimi yaralanmalar yüzünden geçici olarak merkeze alınıp sonradan salınan filleri tanıyorlar. O zaman bu durumu sadece soyut bilgi değil, aynı zamanda bu bilginin oldukça sofistike şekilde iletilmesi olarak nitelendirebiliriz. İnsan dışındaki hayvanların ne kadar bilgi sahibi olduğunu değerlendirmek kolay değil. Zihin Kuramı - diğerlerinin farkında olduğu şeyleri bilme yetisi - olarak bilinen özelliğin, çok kesin olmamakla beraber fillerde, şempanzelerde, papağanlarda, yunuslarda ve kuzgunlarda bulunduğu biliniyor. Yunuslar ise yeterince bilgiye sahip olmadıklarının bile farkındalar. Eğer bir yunusu duyduğun bu sesin frekansı düşük müydü yoksa yüksek miydi? sorusunu cevaplayabilecek şekilde eğitirseniz çok mantıklı cevaplar verir ve hatta cevap net değilse bilmiyorum bile diyebilir. Bazı primatlar ise yanıtlayamadıkları bir soruyla karşılaştıklarında, spontane olarak daha fazla bilgi arayışına giriyorlar. Bu da gösteriyor ki, hem bilmediklerini biliyorlar hem de bunu değiştirebileceklerini biliyorlar. Peki, iş soyut bilgiye gelince? Bu durumda işler biraz daha karmaşık görünüyor: Mesela, ağırlık ve güç gibi soyut özellikleri anlayabilme yeteneği, bir deneyimde elde edilen deneyimi daha sonra farklı bir ortamda kullanmak üzere saklamak. Büyük maymunlar içgüdüsel olarak bilir ki, bir tahterevalli üstünde bulunan tıpatıp aynı iki kaptan, daha aşağıda duran kabın içinde yemek olma olasılığı daha fazladır. Öte yandan Büyük Okyanus'un güneydoğusundaki Yeni Kaledonya adasında bulunan kargalar nasıl yapılır kısmını bilmezler ve yemeği alabilmek için kaldıraç üstündeki en fazla gücü harcayan taşı belirlemede hata yaparlar. Bunun yerine deneme yanılma yöntemini kullanıyor gibi görünüyorlar. Şempanze Santino ise kesinlikle bir planlamacı. İsveç'teki Furukiv Hayvanat Bahçesi'nde kendi kafesinin önüne gelen ziyaretçilere bir şeyler atmak isteyeceğini biliyordu. Bu yüzden kafesin duvarlarını fırlatmak üzere küçük parçalara ayırarak bir yığın elde etti. Vahşi yaşamdaki şempanzelerin kahvaltı hazırlığı yaptığı, ne yiyeceklerine, nerede yiyeceklerine ve ne zaman yiyeceklerine önceden karar verdikleri de bilinen bir gerçek. Ama hala çok önemli eksik parçalar var. Kendisine yeni bir nesne verilen bir insan yavrusu bunu çok detaylı inceleler, tüm özelliklerini gözden geçirir. Voelter: İnsanlar dünyanın nasıl işlediğini anlayabilmek için bu normal ve sistematik deneyleri yapıyorlar, ancak şu ana kadar diğer primatların da aynı biçimde davrandığına dair bir kanıtımız yok diyor. Doğuştan gelen bu merak ve muazzam dil yeteneğimiz sayesinde, etrafımızdaki sistemler ve nesneler hakkında çok büyük ve eşsiz soyut bir bilgi havuzu elde ediyoruz. Ancak bir şempanzeye kuantum fiziğini öğretemezsiniz. Buna karşın hayvanların yeteneklerini küçümsemeyelim."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlarda-mizah-anlayisi-var-mi", "text": "Gülmek için sayısız nedenimiz var: sözlü şakalar, hokkabazlık, gıdıklanmak... Peki, mizah sadece insan türüne mi özgü? Kısaca hayır. Fakat bu biraz da mizahın nasıl tanımlandığına bağlı. Bin yıldır filozoflar ve ruh bilimciler mizah kavramını oluşturan öğelerin kesin tarifini yapmakta zorlanmıştır. Kavramla ilgili ürettikleri sayısız teoriden en bilineni ise uyuşmazlık teorisi, yani kişinin beklenmedik bir durumla karşılaşması neticesinde ortaya çıkan komik durum. Bu bağlamda hayvanların büyük çoğunluğu muhtemelen mizah anlayışından yoksun, çünkü bilişsel düzeyleri beklenmedik durumları ayırt edebilecek kadar gelişmiş değil. Bu çoğunluğun dışında kalan bir örnek ise Koko, 1.000'den fazla Amerikan İşaret Dili ve 2.000 İngilizce kelimeyi anlayabilen ünlü bir goril. Akıllı goril, kelimeleri çift anlamlarıyla kullanabiliyor ve beden dili ile yapılan şakaları anlamlandırabiliyor. Mesela, eğiticisinin ayakkabı bağcıklarını birbirine bağladıktan sonra kovala kelimesini işaret ederek gülme sesleri çıkarmış. Fakat uyuşmazlık teorisi ve diğer benzer teoriler konusunda yanıt bekleyen bazı sorular var. Örneğin tahmin edilebilirlik düzeyi yüksek şakaları komik bulmaya devam ederken, uyuşmazlıkta sınır tanımayan bazı şeylerin hiçbir zaman bize komik gelmemesi gibi. Son yıllarda ruh bilimciler ortaya farklı bir teori attı: Zararsız saldırı teorisi. Buna göre mizah, kişinin refahını, kimliğini ya da inancını hem tehdit ettiği, hem de tehdidin zararsız göründüğü durumlarda ortaya çıkıyor. Zararsız saldırı teorisi, gıdıklanmak dahil, birçok şeyin neden güldürdüğünü açıklıyor: Gıdıklanmak bir kişinin fiziksel alanını ihlal ediyor. Kendi kendinizi gıdıklayamazsınız çünkü bu bir ihlal sayılmıyor ve yabancı kimseler de siz gülene kadar sizi gıdıklayamaz, çünkü bunu iyi niyetli bir hareket olarak algılamazsınız. Bu teori kapsamında, bazı hayvanların mizah anlayışı olduğu söylenebilir, çünkü gıdıklanabilirler. 2009'da yapılan bir araştırmaya göre, şempanze, goril ve orangutan gibi primat akrabalarımız gıdıklandıklarında kahkahaya benzer sesler çıkarabiliyormuş. Bu da, mizah ve gülme yeteneğimizi, büyük ihtimalle insan ve büyük insansı maymundan aldığımızı gösteriyor. 2015 yılında yapılan bir başka araştırma ise, şempanzelerin de insanlar gibi sessizce gülümseyebildiğini ortaya koymuş. Köpeklerin de haydi oyun oynayalım ifadesi takınması mizahı çağrıştırıyor. İlginç bir şekilde en çok araştırma konusu olan hayvan ise fare! Fareler gıdıklanma ve gülme yetenekleri ile epey ilgi çekiyor. Hatta gıdıklanmak o kadar hoşlarına gidiyormuş ki, daha fazlası için araştırmacının parmaklarını izliyorlarmış! Bu yazı HBT'nin 87. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlarin-kokenine-isik-tutan-solucan-fosili", "text": "Yaklaşık yarım milyar yıl önce solucan benzeri bir canlı, çamurlu deniz tabanında sürünürken öldü ve bıraktığı izle birlikte fosilleşti. Sadece birkaç santimetre genişliğinde olan ve yıpranmış bir ip parçası gibi görünen bu canlı şimdi hayvanların evrimine dair bildiklerimizi gözden geçirmeye yardımcı oluyor. Yilingia spiciformis adı verilen canlının 551 milyon ila 539 milyon yıl önceye tarihlenen fosili, evrim sürecinde birlikte ortaya çıkan iki önemli yeniliğin; okyanus tabanında dolaşma yeteneği ve bölümlerden oluşan bir gövdenin en eski kesin kanıtı oldu. Yilingia, günümüzdeki hayvanlar gibi gövdesinin başı ve sonu net olarak belli, sağ ve sol tarafı simetrik olan en eski canlılar arasında yer alıyor. Çin'in Yangtze Gorges bölgesinde bulunan ve şu anda bir Çin araştırma enstitüsünde saklanan Yilingia fosili, hayvanların ne zaman ortaya çıktığına dair yeni bilgiler veriyor. En eski hayvan fosilleri Kambriyen döneme aitken, Yilingia fosili Kambriyen öncesi Edikara dönemine ait. Aynı bölgede keşfedilen ve 550 milyon yıl önce yaşamış, araştırmacıların en az iki çift ayağa sahip bir hayvana ait olduğunu öne sürdüğü fosilleşmiş izler de göz önüne alındığında Edikara döneminin, hayvan evriminde bir dönüm noktası olduğu anlaşılıyor. Yilingia fosili, Kambriyen patlamasının sanıldığı gibi bir evrimsel devrim olmayabileceğine, evrim sürecinin bir aşamasından ibaret olabileceğine işaret ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hayvanlarla-konusmayi-ne-zaman-ogrenecegiz", "text": "İletişimin tek yolunun konuşma olmadığına dikkat çeken bilim insanları, hayvanlar arasındaki iletişimi bir gün çözeceğimizi ve onları daha iyi anlayacağımıza inanıyorlar. Goril Koko 2,000 kelimeyi anlayabiliyor, fakat fizyolojik yapısı uygun olmadığı için kendini sözel olarak ifade edemese de işaret diliyle meramını anlatabiliyor. Yani bu 40 yaşındaki dişi goril kendi goril dili, İngilizce ve işaret diliyle toplam 3 dil biliyor! Ayrıca sadece yemek gibi ihtiyaçları hakkında konuşmakla kalmıyor, insanlarla ilişkilendirdiğimiz sevgi, üzüntü, aşk, yas ve utanma gibi duyguları da anlatabiliyor. Afrika gri papağanı Alex de 2007 yılındaki ölümüne kadar 150 kelimeyi eksiksiz söyleyebiliyor, farklı renk ve şekilleri kullanarak yeni anlamlar üretebiliyordu. Bu noktada bilim insanları yunus, fil, goril, köpek gibi hayvanların dillerini öğrenmeye çabalıyorlar. Hatta araştırmacılardan birisi çayır köpeklerinin dilini çözmeye çok yaklaştı bile. Ancak aşması gereken çok önemli bir engel var: Hayvanların kendilerine ait dilleri olmadığı düşüncesi. Kuzey Arizona Üniversitesi'nden biyolog Constantine Sclobodchikoff, Amerika'nın farklı bölgelerindeki çayır köpeklerini inceleyen bir bilim insanı ve son 30 yılda yaptığı çalışmalar bir kemirgen türü olan çayır köpeklerinin iletişimi hakkında heyecan verici bilgiler içeriyor. Örneğin yırtıcı bir düşman gördüklerinde çayır köpekleri birbirini yüksek şiddetli sesler çıkararak uyarırlar. Eğitimsiz bir kulak için hemen hepsi aynı olan bu sesler gerçekte bambaşka anlamlar yüklüdürler. Araştırmada çayır köpeklerinin yırtıcı yaklaştığında çıkardığı sesler kaydedildi ve yırtıcı olmadığı zamanlarda hoparlörden dinletildi. Çayır köpeklerinin bu sesi duyduklarında kaçıp saklandıkları görüldü. Böylece bu seslerin özel mesajlar içerdiği anlaşıldı. Buraya kadar her şey alışılmış, sıradan uyarılar gibi görünebilir ancak işler bu noktadan sonra başlıyor. Araştırmacılar çayır köpeklerinin farklı yırtıcı türleri için farklı çağrılar ürettiklerini keşfetti. Sözgelimi çakal, insan ve evcil köpekler için uyarılar farklı oluyor. Hatta türlerinin yanında renk, boyut ve şekil bilgisi vermeyi de ihmal etmiyorlar. Yani, kilolu, uzun ve beyaz gömlek giyen bir insanla zayıf, kısa ve yeşil gömlek giyen bir insanı ayırt edebiliyorlar. İşin en ilginç tarafı ise daha önce hiç görmedikleri yepyeni bir nesne için bile, örneğin siyah, oval bir karton için birbirinden habersiz aynı çağrıyı üretebiliyorlar. Böylece kendi aralarında şeklini, rengini ve boyutunu iletebiliyorlar. Ve tıpkı insanlar gibi farklı kabilelerden gelen çayır köpekleri birbirinin dilini anlamıyorlar. Sözgelimi Meksika çayır köpekleri ve Gunnison çayır köpekleri birbirinin ürettiği çağrıları yanıtsız bırakıyorlar. Çayır köpeklerinin iletişimi yırtıcı görmeleri ve birbirini uyarmaları üzerine kurulu gibi görünse de günlük hayatta çok güzel muhabbet de edebiliyorlar. Kendi aralarında farklı sesler çıkarıyorlar ancak bu seslerin sonunda herhangi bir eylem gözlenmiyor. Bazen bütün gün çene çalıyorlar. Maalesef sosyal hayatlarındaki bu tatlı sohbetlerini anlayabilecek mekanizmaları henüz geliştiremedik. Eğer çayır köpekleri gibi kemirgenlerin bile kendilerine özgü bir dili olması size ilginç geliyorsa bir de diğer gelişmiş canlılara göz atın. Aslına bakılırsa araştırmacılar yarım yüzyıldan beri hayvan-insan iletişiminin iki yönlü olması için çok uğraşıyorlar ancak kat edilecek daha çok yol var. Yunuslarla olan serüvenimizde araştırmacılar en büyük engellerden birisinin iletişim birimlerini bilmeyişimiz olduğunu savunuyorlar. İnsanların iletişim birimi olan ses birimleri dilin yapısını oluştururken yunuslarda şakırtıların mı ıslıkların mı iletişimi sağladığı bilinmiyor. Dahası bunların kombinasyonları hakkında öğrenmemiz gereken çok şey var. Yunusların ıslıkları birbirinin adını söylerken kullandığı biliniyor ancak şaklamaları ve vücut dilleri hala çözülememiş bir gizem. Tabii ki yunusların çözüm gerektirecek bir dilleri olmadığını söyleyenlerin sayısı da epey fazla. Araştırmacılar yunusların bizim anladığımız manada kelime, cümle ve gramer yapısına sahip olmadığını, dolayısıyla yunus dilini çözmeyi Mısır hiyeroglifi okumaya veya yeni bir dil öğrenmeye benzetmenin mantıksız olduğunu söylüyorlar. İletişim ve dil arasında bir ayırım olup olmadığını ancak zaman söyleyecek. Sonuç olarak çayır köpekleri de dahil olmak üzere birçok hayvan iletişim sistemlerine sahiptirler ve eğer çayır köpekleri siyah, oval bir nesneyi zihinlerinde canlandırıp anlatabiliyorlarsa, bilim insanlarının diğer sosyal hayvanların da nasıl anlaştığını araştırmasının zamanı gelmiş demektir. Bu yazı HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hiv-antikoru-maymunlari-aylarca-aidsten-koruyor", "text": "Özel antikorlar sayesinde makaklar bir HIV virüsünün varyantından aylarca korunabiliyorlar. Maymunlar belli başlı bir antikor tedavisinden sonra haftalarca bu hastalık etkeniyle temas halinde yaşamışlar. Bethesda Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü'nden Malcolm Martin, tek seferlik bir antikor tedavisiyle maymunların 23 haftaya kadar hastalıktan korunduklarını tespit etmiş. En etkilisi bedendeki kalıcılığı kimyasal bir modifikasyonla uzatılan bir antikor türü olmuş. Bu antikorla bağışıklık kazanan maymunlar ortalama olarak 14,5 hafta korunurken, antikor tedavisi olmayan maymunlara hastalık üç hafta sonra bulaşmış. Amerikalı bu yöntemi pasif bağışıklılaştırma olarak isimlendiriyor. Ancak yöntemde bir sorun var. Antikorlar beden tarafından indirgendikleri için hep yeniden aşılanmaları gerekiyor. Bedende kalıcı olacak bir antikor geliştirildiği taktirde yöntem çok önemli bir adım olacak. Çünkü antikorların pasif aktarımı bugüne kadar test edilen aşı maddelerinden daha etkili gibi. İlk kez antikor aşısının uzun vadede koruyucu olabileceği gösterildi. HIV enfeksiyonuna karşı etkili bir koruma arayışında şu sıralar üç farklı yol deneniyor. Antikorlarla pasif bağışıklılaştırma, bedenin bağışıklık yanıtına etkiyen aktif aşılama ve HIV hastalarında kanıtlanmış önleyici ilaç tedavisi. Son yöntem ABD'de yüksek risk grubunda kullanılmaya başlanmış. Ancak önleyici ilaçların uzun yıllar kullanılmasının ne derece toksik olacağı henüz bilinmiyor. Tayland'da 2009 yılında başlayan ve uzun vadede etkili olacak bir aşı arayışla ilgili araştırma da çok yavaş ilerlemekte. Bu yüzden antikor tedavisi önemli bir gelişme sayılır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hizlandirilmis-evrimin-en-kesin-kaniti-tavuk", "text": "İnsanların kaynak kullanımı ve yiyecek tüketiminde son yıllarda sergiledikleri köklü değişiklikler Dünya'nın biyosferini büyük ölçüde etkiledi. Bu nedenle insan eliyle yaratıldığı ileri sürülen son jeolojik dönemin en belirgin kanıtının tavuk olabileceği belirtiliyor. Çünkü bugüne dek hiçbir tür, tavuk kadar hızlı ve belirgin bir değişim geçirmemişti. Leicester Üniversitesi'nden paleobiyolog Dr. Carys Bennett ve meslektaşlarının gerçekleştirdiği son araştırma, Antroposen çağını gelecek yıllarda tanımlayabilecek en önemli göstergenin modern tavuktan artakalan kemikler olacağını ortaya koyuyor. Araştırma, Royal Society Open Science dergisinde yayımlandı. SOLDA: Eti için yetiştirilen modern broiler tavuğunun bacak kemikleri ile kırmızı orman tavuğunun bacak kemiklerinin karşılaştırılması. Kemik uzunluğu yaklaşık 2 kat, genişliği ise 3 kat farklı. Eti için yetiştirilen modern tavuk değişik biyolojisi ile atalarından belirgin şekilde ayrılıyor. Tavuğun son yıllarda geçirdiği köklü değişim ilerde çevremizdeki biyolojik değişikliklerin kanıtı olarak değerlendirilecek. Araştırmada, eti için yetiştirlen broiler tavuklarının kemikleri, Roma döneminden artakalan tavuk kemikleri ile karşılaştırıldı. Bugün dünyada sayıları 23 milyarı bulan canlı tavuklar, iskeleti, kemik kimyası ve genetiği bakımından atalarından belirgin biçimde farklı. Son 50-70 yıl içinde bir tavuğun biyo-kütlesi tam 5 katına çıktı. Günümüz broiler tavuk cinsinin ömrü, son teknolojilerin ürünü olan entegre tesislerde en fazla 9 hafta kadar sürebiliyor. Normalde 5-7 haftada kesime hazır hale geliyor. Broiler tavuklarının atası ise kesilmedikçe 4-5 yıl yaşayabiliyor. İnsan faaliyetleri denizleri, atmosferi ve karasal yüzeyi değiştirdi diye konuşan Dr. Bennett, Gelecek nesiller günümüzden kalan kayaları incelediğinde tenekeler, cam kavanozlar, plastik atıkların arasında mutlaka tavuk kemikleri bulacak diyor. Karalardaki hayvanların çoğunluğunu evcilleştirilmiş hayvanlar oluşturuyor. Evcilleştirilmiş tavuğun ise anayurdu tropikal Güney Doğu Asya olan kırmızı orman tavuğundan geldiği sanılıyor. Tavuk ilk kez yaklaşık 8.000 yıl önce evcilleştirilmiş ve hızla dünyaya yayılmış. Evcil tavuk eti ve yumurtaları için beslenmiş. Özel günlerde ziyafetlerin ana yemeği olan kızarmış piliç, endüstriyel yetiştirmeye bağlı olarak çoğumuzun ulaşabildiği bir besin maddesi haline geldi. Bugün yılda 65 milyar broiler tavuk tüketiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/hizlandirilmis-evrimin-en-kesin-kaniti-tavuk-2", "text": "İnsanların kaynak kullanımı ve yiyecek tüketiminde son yıllarda sergiledikleri köklü değişiklikler Dünya'nın biyosferini büyük ölçüde etkiledi. Bu nedenle insan eliyle yaratıldığı ileri sürülen son jeolojik dönemin en belirgin kanıtının tavuk olabileceği belirtiliyor. Çünkü bugüne dek hiçbir tür, tavuk kadar hızlı ve belirgin bir değişim geçirmemişti. Leicester Üniversitesi'nden paleobiyolog Dr. Carys Bennett ve meslektaşlarının gerçekleştirdiği son araştırma, antroposen çağını gelecek yıllarda tanımlayabilecek en önemli göstergenin modern tavuktan artakalan kemikler olacağını ortaya koyuyor. Araştırma Royal Society Open Science dergisinde yayımlandı. Eti için yetiştirilen modern tavuk değişik biyolojisi ile atalarından belirgin şekilde ayrılıyor. Tavuğun son yıllarda geçirdiği köklü değişim ilerde çevremizdeki biyolojik değişikliklerin kanıtı olarak değerlendirilecek. Araştırmada, eti için yetiştirlen broiler tavuklarının kemikleri, Roma döneminden artakalan tavuk kemikleri ile karşılaştırıldı. Bugün dünyada sayıları 23 milyarı bulan canlı tavuklar, iskeleti, kemik kimyası ve genetiği bakımından atalarından belirgin biçimde farklı. Son 50-70 yıl içinde bir tavuğun biyo-kütlesi tam 5 katına çıktı. Günümüz broiler tavuk cinsinin ömrü, son teknolojilerin ürünü olan entegre tesislerde en fazla 9 hafta kadar sürebiliyor. Normalde 5-7 haftada kesime hazır hale geliyor. Broiler tavuklarının atası ise kesilmedikçe 4-5 yıl yaşayabiliyor. İnsan faaliyetleri denizleri, atmosferi ve karasal yüzeyi değiştirdi diye konuşan Dr. Bennett, Gelecek nesiller günümüzden kalan kayaları incelediğinde tenekeler, cam kavanozlar, plastik atıkların arasında mutlaka tavuk kemikleri bulacak diyor. Karalardaki hayvanların çoğunluğunu evcilleştirilmiş hayvanlar oluşturuyor. Evcilleştirilmiş tavuğun ise anayurdu tropikal Güney Doğu Asya olan kırmızı orman tavuğundan geldiği sanılıyor. Tavuk ilk kez yaklaşık 8.000 yıl önce evcilleştirilmiş ve hızla dünyaya yayılmış. Evcil tavuk eti ve yumurtaları için beslenmiş. 1950'li yıllarda daha iri tavuklar yetiştirmek için geleceğin-tavuğu-programı adı verilen bir proje başlatıldı. O tarihten sonra eti için baslenen tavuk radikal bir değişim geçirdi ve sonuçta kütlesi atalarına oranla 5 misli arttı. Tavuklar şimdi entegre üretim tesislerinde sıcaklığı, nemi ve ışığı kontrollü ortamlarda üretiliyor, 5-7 haftalık olunca kesimhaneye gönderiliyor. Kaldı ki daha uzun yaşamalarına izin verildiğinde, kısa sürede ölüyorlar, zira bacak ve göğüs kas dokusundaki aşırı büyüme, kalp ve akciğer gibi iç organlarının gelişmesine engel oluyor. Ayrıca bu türün insan müdahalesi olmadan yaşaması imkansız. Özel günlerde ziyafetlerin ana yemeği olan kızarmış piliç, endüstriyel yetiştirmeye bağlı olarak çoğumuzun ulaşabildiği bir besin maddesi haline geldi. Bugün yılda 65 milyar broiler tavuk tüketiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-naledi-en-yakin-atamiz-mi", "text": "Bilim insanlarının 2015 yılında Güney Afrika'daki Johannesburg yakınlarındaki Rising Star mağarasında yaptıkları kazıda bulunan insan fosilleri o dönem büyük bir yankı uyandırmıştı. Kadın-erkek, genç-yaşlı olmak üzere toplamda 15 kişiye ait 1.500 fosil o zamana dek bir arada bulunan en geniş çaplı insan fosili kümesi anlamına geliyordu. Araştırmacılar bulguların yeni bir insan türüne ait olduğunu keşfettiklerinde ona bir isim koymaları gerekiyordu. Bu yeni insan türüne Homo naledi adı verildi. Naledi, yerel dilde yıldız anlamına geliyor ve aynı zamanda keşfedildikleri mağara olan Rising Star'a gönderme yapıyordu. Bu tuhaf kuzenimiz aslına bakarsak önceki akrabalarımızdan biraz farklı görünüyor. Öncelikle yüksek tırmanma kabiliyeti ve yaklaşık portakal büyüklüğündeki beyni ile ilkel bir yapı sergilerken, uzun mesafeleri yürüyerek kat edebilmesi ve alet yapabilmesi ile modern özellikler de taşıyordu. Ayrıca mağarada bulunan kemikler, bu türün ölülerini ortada bırakmayarak, binbir zorluğu yenerek mağaranın derinliklerine gömdüklerini de işaret ediyor. Ancak 2015 yılındaki keşiften sonra bilim insanlarının aklında öncekinden çok daha fazla soru vardı. Evet, bu yeni tür insanın evrimine ilişkin çok önemli ipuçları içermekle birlikte, yanıt bekleyen yeni soruların da ortaya çıkmasına yol açmıştı. Sorulardan biri fosillerin yaşı ile ilgiliydi. Homo cinsinin erken üyelerinden olabileceği ve tarihinin 2 milyon yıl öncesine kadar uzanabileceği gibi, modern insana yakın özellikleri ve fosilleşmiş olmasıyla çok da eski olmadığına inanılıyordu. Birbirinden habersiz, bağımsız laboratuvarlar tarafından yürütülen çalışmalarda Elektron Spin Rezonans ve uranyumun bozunmasından yola çıkarak hareket eden uranyum-toryum serisi kullanılmıştı. Diş minelerindeki maddeler ve kemik yaşları 236,000 yıl ile 335,000 yıl arasını işaret etmektedir. Araştırmacılar daha sonra aynı mağara sistemi içerisinde 100 metre ileride bir başka erkek fosili buldular ve bu yeni dostumuza yerel dilde hediye anlamına gelen Neo İsmini verdiler. Neo bugüne dek keşfedilmiş en eksiksiz erken insan fosillerinden birini temsil etmektedir. Beyni modern bir insanın 1,400 cm 'lük beyniyle karşılaştırıldığında ufak kalıyor: 600 cm , yaklaşık bir portakal boyutunda. Bugüne kadar paleoantropolojik kanıtlara dayanılarak insan evriminin hep Doğu Afrika'da şekillendiği düşünülüyordu. Eğer araştırma ekibinin tahminleri doğruysa bugüne kadar insan evriminin merkezi olarak görülen Doğu Afrika, bu özelliğini Güney Afrika'ya verecek gibi görünüyor. Çünkü H.naledi ilkel özellikler barındırdığı için H.erectus ve H.sapiens ile aynı çağda yaşamış olabilir ancak H.erectus ve H.sapiens'i ortaya çıkarmış da olabilir. Araştırmacılar bu durumda bulguların uzun süren bir H.naledi döneminin son halkasına ait olabileceği üzerinde duruyorlar. Ayrıca araştırmacılar H.naledi'nin fiziksel özelliklerinin yanı sıra H. sapiens'e benzeyen bilişsel özellikleri de olabileceğini söylüyorlar. Örneğin fosillerin bulunduğu mağaralar çok derin ve ulaşılması zor olan mekanlar. Öyle ki araştırma ekibinde görevlendirmek üzere internet üzerinden minyon tipli mağaracı ilanı bile vermişlerdi! H. naledi'nin bu kadar sığ mekanda ölü bedenlerinin bulunması akla ölüm sonrası tören olabileceği ihtimalini getirmektedir. Sadece gelişmiş beyinli canlılara, H.sapiens'e atfedilen bu özelliğin H.naledi'de bulunması onu yakın akrabamız yapabilir. Bir de farklı alanlarda bulunan taştan aletler hemen bilişsel kabiliyete sahip H.sapiens'e atfedilmiştir ancak bu aletlerin yanında hiç insan fosili bulunmamıştır. Her ne kadar H.naledi'nin yakınlarında taştan aletler bulunmasa da aletlerin sahibi o çağda yaşamış olan H.naledi olabilir. Araştırmaya katılmayan uzmanlar ne kadar heyecanlı olsalar da sonuçlara şüpheyle yaklaşıyorlar. Queensland Üniversitesi'nden paleoekoloji uzmanı J.Tyler Faith Doğu Afrika'daki memeli türlerinin çeşitliliği Güney Afrika'dan daha fazladır. Doğu Afrika değişimin beşiği konumundayken Güney Afrika sadece bunları gözlemlediğimiz bir müzedir diyor. Ayrıca H.naledi'nin H.sapiens'in atası olabileceği görüşüne katılmayan Faith, Eğer tarihler doğruysa H.naledi evrimsel olarak çıkmaz sokaklardan sadece bir tanesidir dedi ve Endonezya'da bulunan ve yaklaşık 50,000 yıl önce yaşamış olan Homo floresiensis ile ortak yönlerinin olduğunu vurguladı. Öte yandan mağarada H.naledi'nin bulunmasını, kasıtlı bir ölü gömme töreni olarak değerlendirilemeyeceğini söyleyenler de var. Simon Fraser Üniversitesi'nden paleoantropoloji uzmanı Mark Collard mağarada orta ölçekte birçok hayvanın kemiğinin bulunduğunu ve aslında bunun araştırma ekibinin yorumladığı gibi bir ölü gömme töreni olmadığını, aksine sadece bir kaza olabileceğini savunuyor. Yani H.naledi'nin bilinçli biçimde ölüleri gömmediğini, sadece çukura düştüğünü veya herhangi bir biçimde oraya getirildiğini söylüyor. H.naledi'nin alet yapabildiği iddiasını ise çoğu uzman kuşkuyla karşılıyor. Sonuçta eğer alet yapabiliyorlarsa mağarada mutlaka onlardan birkaç parça bulunmalıydı. Uzmanlar tüm bu şüphelerin sonunda paleoantropoloji biliminin yeni bulguların eski köklü inançları yıktığı, dinamik bir disiplin olduğunu ve aslında çözülmesi gereken çok sayıda bilinmeyenin bulunduğunu söylüyorlar. Sonuç olarak kökenlerimizi araştırdığımız yolculuğumuzda daha yol almamız gerektiği anlaşılıyor. Heyecan verici bu keşfin ardından sorular ardı ardına gelse bile kuzenlerimize söylememiz gereken bir şeyler de var: Hoş geldin H. naledi !"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-soguga-karsi-sanilandan-daha-direncliymis", "text": "Bundan 45.000 yıl kadar önce Homo sapiens'in ilk temsilcileri Avrupa'ya ulaşmışlardı. Şimdiye kadarki tahminlere göre Afrika ve Yakındoğu'dan gelen atalarımızın, Avrupa'ya iklimin yumuşaması sayesinde yerleşebildikleri varsayılıyordu. Homo sapiens'in Avrupa'daki en eski kalıntısı Bulgaristan'daki Bacho-Kiro mağarasında bulunmuştu. Karşılaştırmaları analizler bu ilk göçmenlerin ortama uyum sağlayamadıklarını ve çoğalmadıklarını göstermişti. Bu insanlar günümüz Avrupalıların kalıtımında herhangi bir iz bırakamamışlar. Fakat aynı mağaradaki yeni buluntular sürpriz bir sonuç sundu. Leipzig Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nden Sarah Pederzani ve ekibi, yaptıkları çalışmada, Homo sapiens'in kemikleriyle aynı tabakada bulunan bizon ve yabani atların dişlerini inceledi. Diş minesindeki tabakalarda korunan çeşitli oksijen izotoplarının oranları, bu hayvanların yaşamları boyunca hüküm süren sıcaklıkları ortaya koymakta. İlk defa bu döneme ait iklim verilerinin doğrudan insanların yaşadığı bir yerden toplanması mümkün oldu. Son analizler Balkanlar'daki iklimin 45.000 yıl önce sanılandan çok daha soğuk olduğunu gösterdi. Sıcaklıklar günümüzden ortalama olarak 10 15 derece daha soğukmuş ve kışlar çok sert geçiyormuş. Oksijen izotop değerleri ve yeniden yapılandırılan sıcaklıklar mağarada o tarihlerdeki iklim koşullarının günümüzde Kuzey İskandinavya ve Rusya gibi olduğunu ortaya koyuyor. Yani sanıldığı gibi bu ilk Avrupalılar ılıman iklim koşullarında değil subarktik iklimde yaşıyorlarmış. Bu da Homo sapiens'in Avrupa'da yayılırken sıcak bölgeleri tercih ettiğine dayanan modellerle örtüşmüyor. 'Son bulgu atalarımızın uyum sağlama ve yayılımı hakkında yeni bir bakış açısı sunuyor. Homo sapiens soğuğa sanılandan çok daha dayanıklıymış ve farklı iklim koşullarına kolay uyum sağlayabiliyormuş' diyor araştırmacılar. Dolayısıyla da atalarımız Avrupa'da yayılmak için ılıman iklim koşullarını beklememişlerdi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-yagmur-ormanlarinda-nasil-hayatta-kalabildi", "text": "Modern insan 70.000 yıl önce Güneydoğu Asya'nın yağmur ormanlarında yaşıyordu. Ama neyle beslendiğini ve bu yaşam alanına nasıl uyum sağladığı pek bilinmiyordu. Yağmur ormanları bugüne dek hep Homo sapiens'in yayılımı için bir engel olarak görülmüştü. Fakat son zamanlarda modern insanın Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarına da uyum sağladığını gösteren kanıtlar bulundu. Hatta bazı bilim insanları Homo erectus ve Homo floresiensis gibi insan türlerinin de, Homo sapiens'in yağmur ormanlarına uyum sağlamaları yüzünden yok olduklarını düşünüyorlar. Journal of Human Evolution dergisinde yayımlanan son araştırma çerçevesinde Hua Pan'daki Tam Pa Ling ve yakınındaki Nam Lot buluntu yerlerinden çıkarılan insan ve hayvan dişlerindeki çinko izotop oranları analiz edildi. Bölgede türümüze ait en eski ve kapsamlı fosil buluntularını verdiği için Tam Pa Ling buluntu yeri Güneydoğu Asya paleontolojisi ve arkeolojisi için büyük bir önem taşır. Bununla birlikte Tam Pa Ling'de taş alet, ateş yeri kalıntıları, bitki kalıntıları, kemikte kesik izleri gibi hatta diş ve kemik kalıntıları da çok az. Bu yüzden insanın geçmişteki beslenme alışkanlığı hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu izotop analizi. Özellikle de azot izotop analizleri, insanların hangi bitki veya hangi hayvanlarla beslendikleri hakkında ipuçları veriyor. Araştırma çerçevesinde incelenen fosil 46.000 ila 63.000 yıl önce Geç Pleistosen'de yaşamış olan insana ait. Ayrıca iki buluntu yerinden toplanan çeşitli memelilere ait kalıntılar da incelendi. Bunların arasında gergedan, yaban domuzu, geyik, ayı, orangutan, makak, leopar ve camız da dahildi. Hayvanlarla karşılaştırıldığında, fosil Homo sapiens dişlerindeki çinko izitop değerleri, modern insanın hem bitki hem de hayvanla beslendiğini gösteriyor. Hepçil beslenme biçimiyle bu insanlar, dünyanın diğer bölgelerinde aynı tarihlerde yaşayan ve sadece etle beslenen insanlardan ayrılıyorlar. Araştırmada ikinci bir analiz daha yapıldı. Stabil karbon izotopuyla tüketilen yiyeceğin ormanlık çevreye ait olduğunu gösterdi. Sonuçlar böylece Geç Pleistosen'deki insanın tropikal yağmur ormanlarında hayatta kalabilmek için hangi beslenme stratejisini uyguladıklarını göstermesi açısından önemli. Daha önceleri Homo sapiens'in hep savan veya soğuk steplerde yaşadığı varsayılıyordu. Oysa son araştırma tamamen farklı yaşam alanlarına da uyum sağlayabildiğini gösterdi. Araştırmacılar, aynı yöntemlerle, Homo erectus ve Homo floresiens gibi prehistorik insan türlerinin niçin tükendiklerini öğrenmenin de heyecan verici olacağını düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/homo-sapiens-yani-bizlerin-cagdasi-cikti-homo-naledi", "text": "Daha önceleri da çok sayıda ilkel insan kalıntılarının bulunduğu, Johannesburg yakınlarındaki bir mağara sistemi yeni bir sürpriz verdi. İki yıl önce yeni bir tür olarak sınıflandırılan Homo naledi'ye ait fosillerin tarihlendirilmesi sonucunda bunların tahmin edildiği gibi birkaç milyon değil sadece 230.000 ila 330.000 yıllık olduğu ortaya çıktı. Homo sapiens'in ilk zamanları da aynı tarihe kadar uzanır. Bu yüzden de Güney Afrika'da çeşitli insan türleri bir arada yaşamış olma ihtimali büyük. Tıpkı on binlerce yıl önce Avrupa'da Neandertal ve Homo sapiens gibi. Kazıyı yöneten paleoantropolog Lee Berger bulgunun Arkeoloji için büyük bir mesaj içerdiğini, geçmişi anlatmak için yeni bir başlangıç yapılması gerektiğini söylüyor. Mesela Orta Pleistosen'e ait izler ve aletler hep Homo sapiens'e mal ediliyordu. Arkeologlar bunları artık farklı insan türlerine göre sınıflandırmak zorunda kalacaklar. Kim bilir Güney Afrika'da belki de Homo naledi ve Homo sapiens dışında başka insan türleri de yaşıyordu. Olay git gide daha karmaşık bir hal alıyor diyor Berger. Amerikalı bilim insanları Homo naledi'nin birkaç milyon yıl önce yaşamış bir insan türüne ait olduğu sonucuna ilkel görünüşü nedeniyle varmışlardı. Homo naledi'nin beyni Homo sapiens'ten daha küçüktü ve yüz yapıları da günümüzdeki insansı maymunlara benziyordu. Ancak bununla birlikte Homo naledi iki ayak üzerinde dik yürüyordu ve uzuvların birbirine oranı bizimkilere benziyordu. Mağara sisteminde yeni keşfedilen bir galeride Berger ve ekibi, kafatası bugüne dek bulunan tüm fosillere kıyasla çok daha iyi korunagelmiş bir iskelet bulmuşlar. Mağara sisteminin iki koridorunda da araştırmacılar daha önce Homo naledi'ye ait 1.500'ün üzerinde kemik bulmuşlardı. Yeni fosilin tarihlendirilmesinde Avustralyalı jeolog Paul Dirks yönetimindeki on dokuz kişilik bir ekip, altı farklı yöntem kullanarak ve en doğru sonuca ulaşabilmek için birbirinden bağımsız olarak çalışmış. Kullanılan yöntemler arasında manyetik sıralanma, tortul içindeki uranyum ve toryum içeriğinin belirlenmesi ve dişlerin radyoaktif ışınla incelenmesi gibi tarihlendirme yöntemleri de yer alıyordu. Ekipteki araştırmacıların hepsi fosilin 330.000 yıldan daha eski olamayacağı sonucuna varmışlar. Berger Homo naledi'nin soyunu birkaç milyon yıl sürdürdüğünü tahmin ediyor. Ama özellikle de narin beden yapısını, Australopithecus'a benzer üst gövdesini ve küçük beynin açıklayamıyor. Ayrıca geriye Homo sapiens'in kendilerinden çok yaşlı olan kuzenlerini tanıyıp tanımadıkları ve Homo naledi'nin tarihten niçin silindiği gibi sorular da yanıt bekliyor. Diğer ilginç bir nokta da mağara sisteminde niçin bu kadar çok iyi korunagelmiş Homo naledi iskeletinin bulunduğudur. Mağaralarda en az on beş farklı kişiye ait fosil tespit edilmiş ve Berger'in ekibi iki yıl önce iki galerinin mezarlık olabileceğini söylemişti. Berger öte yandan mağara sisteminin Lesedi ve Dinaledi olarak isimlendirilen iki kanadında ilkel insanlara ait binlerce kalıntının bulunduğunu ve bunların daha iyi teknolojik yöntemlere sahip olacak yeni kuşaklar için yerinde bırakılmasını öneriyor. Sonuçta yeni bulunan kalıntılar nedeniyle bilim insanlarının işleri başlarından aşkın. Modern insanın evrimiyle ilgili bilmece git gide daha karışık bir hal aldı. Haber görseli: Yeni bulunan Homo naledi kafatası, bugüne kadar gün ışığına çıkarılan en iyi korunagelmiş kafatası."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/icimizdeki-biyolojik-saat-nasil-isliyor", "text": "Yeryüzü'nde yaşam, gezegenimizin dönüşüne ayak uydurur. Uzun yıllardır biliyoruz ki aralarında insanların da olduğu canlı organizmaların içinde biyolojik bir saat vardır ve bu saat günün normal ritmini önceden kestirir ve fizyolojimizin buna uyum sağlamasına yardımcı olur. Jeffrey C. Hall, Michael Rosbash ve Michael W. Young biyolojik saatin içinde olup bitenlere göz atarak nasıl çalıştığını tespit edebildi. Bu keşif, bitkilerin, hayvanların ve insanların biyolojik ritme nasıl ayak uydurduğunu ve Dünya'nın dönüşü ile eşgüdümü nasıl sağladığını açıklıyor. Model organizma olarak meyve sineklerini kullanan üçlü, günlük normal biyolojik ritmi kontrol altında tutan geni ayrıştırmayı başardı. Bu genin geceleri hücre içinde biriken bir proteini kodladığını ve gün içinde azaldığını ortaya çıkarttılar. Daha sonra, bu mekanizmanın ilave protein bileşenlerini tespit ederek hücre içinde saat gibi çalışan mekanizmayı neyin yönettiğini buldular. Kusursuz bir hassasiyetle çalışan iç saatimiz, günün farklı saatlerine fizyolojimizin uyum sağlamasına yol açar. Bu saat, davranış, hormon düzeyleri, uyku, vücut sıcaklığı ve metabolizma gibi kritik işlevleri düzenler. Dış çevremiz ile bu iç biyolojik saat arasında geçici bir uyumsuzluk olduğunda sağlığımız bozulur. Örneğin yolculuk sırasında birkaç saat dilimini aştığımız zaman jet lag dediğimiz durum ortaya çıkar. Ayrıca yaşam tarzımız ile iç saatimizin yönetimindeki ritim arasında kronik bir uyumsuzluk baş gösterirse çeşitli hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artar. Canlı organizmaların pek çoğu çevrelerindeki günlük değişikliklere uyum sağlar. 18. yüzyılda astronom Jean Jacques d'Ortous de Mairan mimoza bitkisini inceledi ve yapraklarının gün içinde açık kaldığını ve hava kararmaya başlayınca kapandığını keşfetti. Bitkinin sürekli karanlıkta kalması durumunda ne olacağını merak eden de Mairan gün ışığından bağımsız olarak yaprakların günlük düzenini sürdürdüğünü gördü. Bu da bitkilerin kendi biyolojik saatleri olduğunun bir göstergesiydi. Diğer bilim insanları yalnızca bitkilerin değil, hayvan ve insanların da biyolojik saatlerini olduğunu ve bu saatin gün içindeki dalgalanmalara fizyolojimizi hazırladığını buldu. Bu düzenli uyuma Latince circadianrhythm adı verildi. Latince circa çevre-etraf, dies ise gün anlamına gelir. Ancak bu saatin nasıl çalıştığı bilinmiyordu. 2017'de Nobel'e hak kazanan bilim insanları da meyve sinekleri üzerinde çalışıyorlardı. Hedefleri saatin aslında nasıl çalıştığını bulmaktı. 1984'te Jeffrey Hall ve Michael Rosbash Brandeis Üniversitesi'nde, Michael Young ise Rockefeller Üniversitesi'nde işbirliği içinde çalışarak period genini ayrıştırmayı başardılar. Jeffrey Hall ve Michael Rosbash PER proteinini keşfetti. PER, period geninin kodladığı protein idi. Bu protein geceleri hücre içinde birikim yapıyor, gündüzleri ise miktarında azalma oluyordu. Böylece PER protein düzeyi 24 saatlik bir döngüde, sikadiyen ritmi ile eşgüdüm içinde dalgalanmalar gösteriyordu. Bir sonraki hedefleri sirkadiyen salınımlarının nasıl oluştuğunun ve devamlılık sağladığının ortaya çıkartılması idi. Jeffrey Hall ve Michael Rosbash PER proteininin period geninin faaliyetlerini engellediğini varsayıyordu. PER'in bunu engellemek için genetik malzemenin yer aldığı hücre çekirdeğine ulaşması gerekiyordu. Jeffrey Hall ve Michael Rosbash PER proteininin geceleri çekirdekte biriktiğini keşfetti. Peki ama protein oraya nasıl ulaşıyordu? 1994'te Michael Young ikinci bir saat geni buldu ve adını timeless-zamansız koydu. Bu gen TIM denilen proteini salgılıyordu. TIM proteini normal sirkadiyen ritmi için gerekliydi. Young'a göre TIM, PER'e bağlandığı zaman iki protein hücre çekirdeğine ulaşıyor ve döngüyü kapatmak için period gen aktivitesini bloke ediyordu. Paradigma değiştiren bu keşifler biyolojik saatin çalışma ilkelerini ortaya çıkartıyor. Biyolojik saat karmaşık fizyolojimizin pek çok yönüyle yakından ilgilidir. Çünkü genlerimizin büyük bir kısmı biyolojik saat tarafından düzenleniyor ve sonuç olarak fizyolojimiz günün farklı evrelerine mükemmel uyum sağlıyor. Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/iki-ayak-uzerinde-yurumenin-bedeli-zorlu-dogum", "text": "Bir hipoteze göre geniş leğen kemiği iki ayak üzerinde durmayı/yürümeyi imkansız hale getirebilirdi. Diğer bir hipotez ise pelvik taban kaslarının işlevselliğinin de bir rol oynamış olabileceğini düşündürmekte. Viyana Üniversitesi'nde Ekaterina Stansfield yönetiminde çalışan ekip, şimdi bu pelvik taban hipotezini kontrol ederek, bilgisayar modelleriyle de kanıtladı. İnsanlarda doğum, bebeğin doğum kanalından geçmesi sırasında, kafasının karmaşık dönüş hareketini, omuz ve bedenin geri kalanı takip ederek tamamlanır. Oysa insansı maymunların da dahil olduğu diğer hayvanlarda doğum kanalı düzenli olarak biçimlendiğinden doğum komplikasyonları fazla yaşanmaz. Araştırmacılar doğum için elverişsiz olan bu pelvik şeklin evrimsel avantajını bulabilmek için bilgisayarda pelvik tabanının farklı pelvik şekillerde nasıl gerildiğini modellediler. Pelvik taban kasları kemikleri arasındaki alanı köprüler, idrar ve dışkı tutabilmemizi sağlar ve hamilelik sırasında fetüsü destekler. Dik duruşumuz göz önüne alındığında, organların ve fetüsün sarkmaması için bu önemlidir. Elde edilen sonuçlara göre pelvis ne kadar genişse, özellikle de yuvarlak ve enine oval pelvik şekillerinde, pelvik taban o kadar sarkar. Sonuçlar, boyuna oval alt doğum kanalının stabilite açısından avantajlı olduğunu gösterdi. Bu, alt doğum kanalı daha eğik şekilli olan kadınların inkontinans ve sarkmış organlar gibi pelvik taban işlev bozukluklarından muzdarip olma olasılığının daha yüksek olduğunu gösteren klinik gözlemlerle örtüşüyor. Peki pelvis girişi niçin uzunlamasına oval değil? Bunun nedeni de bu biçimdeki bir pelvis girişinin, dik duruş sırasında bel kemiğine fazlaca baskı yapacak olması. Üst pelvisin çapı daha büyük olsaydı, omurganın daha fazla eğri olması gerekirdi ki bu da sırt problemlerine yol açar ve dik duruşun stabilitesini bozardı. Bununla birlikte bunun iki ayak üzerinde hareketle, daha önce varsayıldığından daha az ilgisi var. Araştırmacılar doğumları kolaylaştırmak için pelvisin niçin genişlemediği üzerinde uzun bir süre kafa yorduktan sonra çok geniş bir pelvisin iki üzerinde yürümeyi verimsiz hale getirebileceği sonucuna vardılar. Ancak belirleyici faktörün leğen kemiğinin genişliği değil derinliği olduğunu düşünüyorlar. Enine oval pelvik girişinin pelvis çapının önden arkaya doğru sınırlandırılmasının bir sonucu olduğu sanılıyor. Bu sınırlandırma ise iki ayak üzerinde yürümekten çok dik duruşumuzla alakalı diyor uzmanlar. Doğum kanalının bükülmüş şekli farklı gereksinimler arasında evrimsel bir uzlaşma olarak yaratılmıştır. Alt doğum kanalının uzunlamasına oval şekli, pelvik taban stabilitesi ve dik duruş doğum için gerçekleşen bir ayıklanmadır diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/iki-sinir-hucresi-bile-birbirine-benzemiyor", "text": "Bilim on yıllardan bu yana şizofrenden, otizme kadar birçok nörolojik bozukluğun genetik köklerine inmeye çalıştıysa da bugüne kadar çok fazla bilgi edinilemedi. Üstelik otizm için saptanan önemli genetik risk faktörleri örneğin tüm vakaların sadece küçük bir kısmını açıklayabiliyor. Sorun, hastalık riskini yükselten anahtar mutasyonların ender olmasından kaynaklanmakta. Geçerli öğretiye göre, bedendeki her hücre kendi DNA'sına sahiptir ve her hücre çekirdeğindeki genetik talimatlar aynıdır. Fakat son araştırmalar bu varsayımın doğru olmadığını gösterdi. Somatik hücrelerde bazı doğal mutasyonlar var, her bireydeki çoklu kalıtım mutasyonları araştırmacılar tarafından somatik mozaik olarak tanımlanmakta. Biz her hücrenin aynı DNA'ya sahip olduğunu düşünüyorduk ama bu doğru değil. The Brain Somatic Mosaicism Network grubu tarafından Science dergisinde yayımlanan araştırma yazısında, her hücrede bulunan genetik çeşitliliğin keşfedilmesi ve mutasyonlar ve nörolojik koşulların çeşitliliği arasındaki bağlantıların belirlenmesi için yeni teknolojilerin kullanıldığı bir rapor sunuluyor. Konsorsiyum, sağlıklı beyin dokusu ve şizofren, otizm, bipolar bozukluk, Tourette sendromu veya epilepsi hastalarının beyin dokularına erişimi olan on beş Amerikan enstitüsünden on sekiz araştırmacıdan oluşuyor. Her ekip farklı örnekleri inceliyor. Bir rapor fare beynindeki her nöronun genetik kodundaki harflerinde yüzlerce değişiklik olabileceğini, diğeri insan sinirlerinde binlercesinin bulunduğunu söylüyor. Bulgulara göre somatik mozaik istisna değil, her nöronun potansiyel olarak farklı bir kalıtımla birbirine bağlı olduğu bir kural söz konusu. Somatik mutasyonun başlıca sebebi DNA'nın kopyalanması sırasındaki hatalarla ilgili, bunlar hücrelerin bölünmesi sırasında meydana gelir. Öncü sinir hücreleri beynin gelişimi sırasında, hızlı bir şeklide yetişkin beynin seksen milyar nöronunu üretebilmek için, on milyarlarca hücre olarak bölünürler. Her hücrenin, diğer tüm hücrelerin genetik malzemesine ait kopyalarını taşıdığı düşüncesi artık böylece zayıflamaya başladı. Yetişkin nöronlar bölünmeyi bırakırlar ve bedende en uzun süre yaşayan hücrelerdir, bu yüzden de mutasyonlar beynin etrafında kalır. Ama ciltte veya bağırsaktaki hücreler bir hafta veya bir ay içinde somatik mutasyon geçirebilirler, mutasyonlarsa sonsuza dek beyne girer. Bu da sinirsel çevrimleri değiştirir ki bu değişim de nöropsikiyatrik hastalıkların riskini yükseltir diyor araştırmacılar. Burada yanıtlanması gereken soru şu: Beyin bozukluğuyla ilişkili genler, somatik mutasyon barındırıyorlar mı? Spesifik genler sadece vakaların çok küçük bir kısmını açıkladığından, araştırmacılar sadece cinsellik hücrelerine bakıyorlar. İnsanların cinsellik hücrelerinde mutasyon olmasa da nöronların bir kısmında olabilir diyor uzmanlar. Somatik mozaiğin aynı zamanda sinirsel çeşitlilikte de katkısı var. Bu da belki herkesteki farklılığın neden çevresel veya kalıtsal olmadığını açıklar. Somatik mozaiği daha iyi anladığımızda, kişiye özgünlük kadar belirtiler dizisini de bulabileceğiz, örneğin otizm daha iyi açıklanabilecek diyor Kaliforniya Üniversitesi sinirbilimcisi Alysson Muotri. Somatik mutasyonlar farklı koşullarda ortaya çıkabilirler. Mesela DNA'nın kopyalanması sırasında veya DNA'nın hasar görmesi durumunda, kusurlu onarım mekanizmasıyla birlikte. SNV'lere ek olarak indel olarak bilinen mutasyonlar, sık sık küçük DNA parçalarında eklemelere ve iptallere yol açarlar. Kalıtımların içinde aynı zamanda mobil genetik elementler var ve bunlar hayatta kalabilmek için tıpkı parazit gibi zıplıyor veya kendi kopyalarını yaparak kendilerini kalıtımın herhangi bir yerine yerleştiriyorlar. Bu mutasyonları araştırmanın birinci yolu beyin dokusunun tüm kalıtımını sekanslayacak teknolojiler kullanmaktır. Bu teknik çok sayıda çeşitliliği algılayabilir ama doku içindeki ender tipler, hücre toplulukları tarafından zayıflatılabilir. Hücrelere tek tek girdiğimizde yandaki hücreyle karşılaştırarak farklı olduğunu görebileceğiz. Bu gelişme biyoloji ve sinirbiliminde yepyeni bir başlangıç olacak diyor araştırmacılar. Bilim insanları çalışmaların beynin mozaik görünümünü vermesini ve ruhsal bozuklukları mozaik yardımıyla anlamayı umuyorlar. Nitekim bu tür bilgiler tedavisi zor olan bir dizi bozukluklar için genetik hedeflerin keşfedilmesini sağlayabilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/iklim-degisikligi-penguen-nufusunu-tehdit-ediyor", "text": "Dünyanın ikinci en büyük imparator penguenleri kolonisi çöküşte! Üç yıl arka arkaya sert geçen kışlar denizlerde şiddetli fırtınalara yol açtı. Devasa dalgalar henüz yüzme becerisi edinememiş yavru penguenleri adeta yuttu. British Antarctic Survey'e göre Halley Körfezi kolonisi bir zamanlar dünyadaki imparator penguenleri nüfusunun %5 ile 9'unu oluşturuyordu. Bu da, 15 bin ila 24 bin üreme yeteneğine sahip çift anlamına geliyordu. Fakat 2016 yılında, kolonideki bebek penguenlerin üzerinde büyüdüğü deniz-buzu platformu sert dalgalarla ters yüz olunca, yüzemeyecek kadar küçük olan yavruların tümü denize döküldü. 2017 ve 2018 yıllarında da kış sert geçti ve facia tekrar etti. BAC verilerine göre son 60 yıldır Halley Körfezi'ndeki deniz buzları koşulları istikrarlı ve güvenilirdi, fakat 2016 kış aylarında yaşanan anormal fırtınalı havalardan sonra Ekim ayında buz kırıldı ve henüz yavru olan penguenler kaçamayarak denize düştüler ve boğuldular. Penguenler, yaz aylarını denizlerde dolaşarak geçirdikten sonra Nisan ayında üremek için bölgeye gelir. Yavruların hayatta kalabilmesi için Aralık ayına kadar süren kış mevsimi boyunca bölgede iklim koşullarının sabit kalması gerekir. Antarctic Science'da yayınlanan bulgular, uydu görüntülerine ve araştırmacıların bölgede yapmış olduğu keşiflere dayanıyor. Araştırmacılar, 2018 itibariyle orijinal nüfusun yalnızca %2'si kadarının hayatta kaldığını ve birkaç yüz yetişkin penguenden oluşan koloninin de Halley Körfezi'ne geldiğini belirtiyor. Koloninin geri kalanın dağıldığı, bazı yetişkinlerin buzun diğer kenarına gittiği saptandı. Doğal olarak bu dağınık düzende sayım yapılamadı. İyi haber ise koloninin en azından bir bölümünün hala hayatta olması. Halley Körfez'inde peş peşe yaşanan felaketlerden sonra, 55 km güneyde bulunan Dawson-Lambton Buzul kolonisinin nüfusunun arttığı görüldü. Kolonide, 2015'te sadece 1.280 çift varken, bu sayı 2016'da 5.315'e, 2017'de 11.117'ye ve 2018'de ise 14.612'ye ulaştı. Bu rakamlar, Halley Körfezi kolonisinin orijinal nüfusunun çok altında olsa da, önemli miktarda penguenin tehlikeden uzaklaşmayı yeğlediğini ve yer değiştirdiğini gösteriyor. Uzun vadede, kış aylarındaki kötü hava şartlarının iklim değişikliği ile ilgisinin olabileceği ve penguen nüfusunun tehlikeli bir şekilde azalmaya başladığı düşünülebilir. Veriler henüz tamamlanmamış olsa bile, Eylül 2016'da, bölgede son 30 yılın en düşük atmosferik basıncının görüldüğü tespit edildi ve büyük ihtimalle fırtınaya yol açan da bu düşük basınçtı. Rüzgarın hızı da bu kış mevsimine göre ortalamanın üzerindeydi. Bu araştırma, penguenlerin dünya ısındıkça değişen iklim şartlarına nasıl tepki vereceğini de gösterecek. Bu yazı HBT'nin 163. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/iklim-degisimi-hayvanlarin-beden-yapisini-mi-degistirdi", "text": "İklim sadece hayvan ve bitki türlerinin dağılımı üzerinde etkili olmakla kalmayıp, etkisi birçok hayvanın beden boyu ve biçimi üzerinde de kendini gösteriyor. Örneğin Bergmann kuralına göre kutup tilkileri, kutup ayıları ve Arktik bölgede yaşayan küçük memeliler, Güney enlemlerinde yaşayanlara kıyasla daha büyükler. Hacme göre daha küçük yüzey alanı, beden sıcaklığı kaybını azaltır. Daha sıcak bölgelerde ise aynı sıcakkanlılıktaki hayvanlar daha küçüktür, fakat uzuvları daha belirgindir. Örneğin kulaklar, kuyruklar, bacaklar ve gagalar gibi uzantıları genelde daha büyük ve daha uzundur. Bu organlar ve uzantılar üzerinden fazla ısıyı dışarı atabiliyorlar. Bu da Allen kuralıyla ilgili. Peki ama eğer bir bölgede zaman içinde iklim değişirse ne olur? Mesela güncel iklim değişiminde. Bergmann kuralına göre uyum sağlama ile ilgili ilk işaretleri bilim insanları on yıl önce gözlemlemeye başladılar bile. Buna göre bazı hayvanlarda beden boyları küçülmeye başlamış bile. Beden biçimlerinde de bir değişikliğin olup olmadığını, Deakin Üniversitesi'nden Sara Ryding ve ekibi araştırdı. Ryding ve ekibi, iklim değişikliğine bağlı sınmaya tepki olarak endotermik hayvanlarda anatomik değişikliğin var olduğunu gösteren kanıtlar var diyor. Mesela Avustralya'daki bazı papağan türlerinin gagaları 1871'den bu yana yüzde 4-10 oranında büyümüş. Bunun en olası nedeni yaz aylarında artan sıcaklık. Benzer durumlar büyük baştankara ve serçelerde de gözlemlenmiş. Fakat kuşlar dışında bazı sivri fareler, yarasalar ve diğer bazı memelilerde de değişim söz konusu. Mesela dağ faresi popülasyonunun kulakları artık eskisinden daha büyük ve Kuzey Amerika'nın kuzeyinde yaşayan Kuzey Amerika sivri faresinin de bacakları ve kuyrukları uzamış. Asya'da görülen yaprak burunlu yarasanın da kanatları uzamış. Araştırmacılar hangi hayvanların iklim değişimine bağlı olarak bedenlerini değiştirecekleri konusunda tahminler yürütebiliyorlar. Allen kuralına uyan hayvanlar örneğin bayağı kurbağa , sığırcık kuşu, ötücü serçe, bir dizi deniz kuşu ve küçük memeliler en olası adaylar diyor araştırmacılar. Bu hayvanların kulaklarının, bacaklarının veya kuyruklarının artan sıcaklıklara bağlı olarak büyümesi beklenir. Bu gelişmeler aslında bir tür uyarı niteliğinde. Nitekim hayvanlar yeni koşullara uyum sağlayarak hayatta kalmayı başarıyorlar. Ama bilim insanları başka hangi ekolojik sonuçların bu değişimleri tetikleyeceğini bilmiyorlar. Ayrıca tüm hayvan türlerinin iklim değişimine uyum sağlayıp, sağlamayacağı da bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-hayvanlar-sanilandan-once-ortaya-cikti", "text": "İlk çok hücreli canlılar, dolayısıyla da günümüzdeki tüm hayvanların ve bitkilerin atalarının ne zaman oluştukları sorusu, fosil kanıtların da eksikliği yüzünden tartışmalıdır. Bununla birlikte çok sayıda buluntu, bundan yaklaşık 540 milyon yıl önce Kambriyum devrinin başından itibaren yengeçten, örümcekgillere ve ikincil ağızlıların ilk atalarına dek neredeyse günümüzdeki tüm hayvan soylarının var olduğunu kanıtlamaktadır. Hatta beyin, kaslar ve kalp gibi organlar da gelişmişti. Fakat Kambriyum'daki organizmaların yapı planları o kadar karmaşık ve çeşitliydi ki bunların ilk çok hücreliler olması imkansızdır. Hayvanların kökleri bu yüzden çok daha derinlerde olmalıydı. Ve araştırmacılar gerçekten de çok daha eski çokhücreli fosilleri buldular. Fakat bunlar tartışmalı oldukları kadar çok enderdir de. Bu yüzden çokhücrelilerin evrimdeki başlangıç noktasının nerede olduğu hala tartışmalı bir konudur. Münih Üniversitesi'nden Martin Dohrmann ve Gert Wörheide en eski hayvan soylarının ne zaman oluştuklarını bulabilmek için moleküler saatten yararlanmışlar. (Dating early animal evolution using phylogenomic data, Scientific Reports 15.6.2017). Araştırma çerçevesinde hayvanlar dünyasında günümüzdeki büyük grupları oluşturan 55 hayvan türünde, protein şifreleyen 128 gen karşılaştırılmış. Moleküler saatin ilkesi, evrim sürecinde kalıtımda genetik değişimlerin birikmesine dayanıyor. İki soy çizgisi ortak bir atadan ayrıldıklarında kalıtımları, ayrılış tarihinden ne kadar uzaklaşırsa o denli farklılaşmakta. Bu şekilde elde edilen sonuca göre hayvan gruplarının büyük bir kısmı tahmin edilenden çok daha önce birbirlerinden ayrılmışlar. Büyük grupların kökleri 700 milyon yıl önceki Neoproterozoik devre kadar uzanıyor. Hatta ilk hayvanlar bir milyar yıl önce gelişmiş olabilir. Demek ki tahminlerimiz paleontolojik ve jeokimyasal sonuçlarla örtüşmekte, diyor Dohrmann ve Wörheide. Sonucun en heyecan verici tarafı: Günümüz hayvan gruplarının öncüleri gezenimizi kartopu dünyaya dönüştüren buzlanma döneminden önce vardı ve bu ilkel hayvanlar şiddetli iklim değişimi ve ilkel denizlerdeki yaşam biçimlerinin tamamen değişmesine rağmen bu soğuk dönemi atlatmış olmalılar. Ve diğer ilginç bir sonuç da genetik tarihlendirmeden çıktı: İlk hayvan soylarının birbirinden ayrılması çok çabuk gerçekleşmiş. Analizler hayvan soylarının uzun bir zaman içinde değil sadece elli milyon yıl gibi kısa bir zaman sürecinde birbirinden ayrılmışlar. Jeolojik ölçeklere göre bu çok kısa bir zaman dilimidir. Sonuçların doğru olduğu kanıtlanması aslında yeni soruları da beraberinde getirecektir. Mesela hayvanların bu kadar erken bir zamanda birbirlerinden ayrılmalarını tetikleyen ne olmuştur? Ve bu hayvanlar kartopu dünyada nasıl hayatta kalabilmişlerdir? Sonuçların kontrol edilebilmesi ve sorunların yanıtlanabilmesi için yeni genetik verileri içeren analizler ve iyileştirilmiş yöntemler gerekli diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-hayvanlarin-evriminden-cok-daha-oncesinde-de-dunyada-yeterli-oksijen-vardi", "text": "Hiç şüphesiz yaşamlarımız tümüyle oksijenin varlığına muhtaç. Her nefes alışımızda bir miktar oksijeni kullanarak besinleri enerjiye dönüştürdüğümüzü ilkokul çağından beri biliyoruz. Hal böyle olunca oksijen solunumuyla yaşamlarını sürdüren tüm canlıların Dünya'nın oksijen seviyesinin artmasıyla evrildiğini düşünmek gayet mantıklı görünüyor. Fakat son araştırmalarda ortaya çıkan bulgular durumun böyle olmadığını, hayvanların oksijen seviyesinin yükselmesinden çok daha sonra ortaya çıktığını ortaya koyuyor. Dünyamız yaklaşık 4,5 milyar yaşında ve günümüz itibariyle sahip olduğu atmosferin yaklaşık %21'i oksijenden oluşuyor. Elbette 4,5 milyar yıl boyunca bu oran sabit değildi. Oksijen miktarı Dünya'nın ilk oluştuğu zamanlarda yok denecek kadar azdı. Atmosferdeki oksijen miktarının artışı 2,5 milyar yıl önce ilk fotosentetik organizmaların evrilmesiyle başladı. Oksijen seviyesinin hayvanların solunumu için yeterli seviyeye ulaşması milyonlarca yıl sürdü. Baskın görüşe göre bu yeterli seviyeye günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl öncesinde ulaşılmıştı. Bilim insanları, 550 milyon yıl önce gerçekleşen ve ilk kompleks canlıların ortaya çıktığı kambriyen patlamasının ana nedenlerinden birinin atmosferdeki oksijen miktarının yeterli seviyeye gelmiş olması olarak görüyordu. Ancak son bulguların ortaya koyduğuna göre ilk hayvanların evriminin oksijen seviyesindeki artışla doğrudan bir ilgisi yokmuş gibi görünüyor. Dünya 4,5 milyar yıl önce oluştuğunda kaynayan bir kazanı andıran yapıdaydı. Yoğun bir göktaşı yağmuru altında çok yüksek bir sıcaklıktaydı. Bu kaosun durulması yaklaşık 1 milyar yıl kadar bir zaman aldı ve günümüzden yaklaşık 3,6 milyar yıl önce ilk canlılar ortaya çıktı. Günümüzden 542 milyon yıl öncesine kadar durağan bir dönem yaşandı. Biyologların 'Kambriyen Patlaması' olarak adlandırdıkları olayla 542 milyon yıl önce ilk bitkiler, hayvanlar ve mantarlar gibi çok hücreli canlılar oluştu. 3,6 milyar yıl öncesinden 542 milyon yıl öncesine kadar geçen yaklaşık 3 milyar yıllık süreçte Dünya üzerindeki canlı çeşitliliği mikroskobik boyuttaki tek hücreli organizmalardan öteye geçemedi. 542 milyon yıl önce gerçekleşen Kambriyen Patlamasıyla çok hücreli canlıların ortaya çıkışının temel nedeninin oksijen seviyesinin yeterli düzeye gelmesi olarak görülüyordu. China National Petroleum Corporation ve Kopenhag Üniversitesi'nden bir ekibin ortak yayınladıkları bir çalışmada oksijen miktarının yeterli düzeye ulaşmasının 542 milyon yıl önce ortaya çıkan ilk hayvanlardan çok daha öncesinde gerçekleşmiş olduğunu ortaya koyuyor. Ekibin Kuzey Çin'de bulunan Xiamaling kayaçlarında yaptıkları çalışmalar, günümüzden 1,4 milyar yıl önce de oksijen seviyesinin ilk hayvanların evrimi için yeterli seviyede olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkardı. Araştırma ekibi, 1,4 milyar yıl önce düşük oksijen dönemlerinde oluşan çökeltilerdeki bazı metallerin jeokimyasal analizleri sonucu atmosferdeki oksijen miktarının günümüzdekinin en az %4'ü kadar olduğu sonucuna ulaştılar. Bu oransa ilk hayvanların evrimi için yeterli bir miktar. Günümüzde süngerler ve solucanlar gibi bazı hayvanların %4'ün altındaki oksijen seviyelerinde bile hayatta kalabildikleri biliniyor. Eğer atmosferdeki oksijen miktarının hayvanların evrimiyle doğrudan ilişkili olduğu fikrinde ısrar edersek 1,4 milyar yıl önce oksijen miktarının yeterli olmasına rağmen ilk hayvanların evriminin neden 800 milyon yıl daha bekleyerek günümüzden 542 milyon yıl önce gerçekleştiği sorusunu cevaplandırmak zorunda kalacağız. Oksijen miktarı artmasaydı günümüz canlılarının evrilmesinin mümkün olamayacağını biliyoruz. Diğer taraftan, ekibin ulaştığı sonuçlar, sanılanın aksine oksijen miktarındaki artışın ilk hayvanların evrimini tetikleyen nedenlerden biri olmadığını söylüyor. Araştırma ekibinden Emma Hammarlund'a göre ilk hayvanların evrimi, oksijen seviyesinin yanı sıra daha pek çok farklı nedenin birden sonucu olabilir. - Science Newsline - Enough Oxygen Long Before Animals Rose - PNAS - Sufficient oxygen for animal respiration 1,400 million years ago - IFLScience - Animals Evolved Long After Earth's Oxygen Levels Were High Enough -"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-kez-bir-kromozomun-tum-genetik-kodu-cozuldu", "text": "Kalıtımımızın DNA sekansı hala tümüyle çözülmüş değil. Gerçi İnsan Genom Projesi araştırmacıları 2001 başında kalıtımımızın ilk versiyonunu çözmüşlerdi. Fakat bu gen kodunda günümüzde bile hala boşluklar bulunuyor. Bu boşluklar yaklaşık olarak 25.000 protein kotlayan genlerde değil, içinde çok sayıda tekrarlanan ve kopyalanan baz dizilerinin bulunduğu DNA parçalarında. Bu Junk-DNA kalıtımda önemli çalıştırma işlevlerini üstleniyor. Ancak halihazırdaki yöntemlerle bu kopya zengini DNA bölümlerinin sırası bugüne kadar deşifre edilemedi. Çünkü sekanslama makineleri DNA'yı okumak için yalnızca yüz baz uzunluğunda birçok parçaya ayırır. Bunlar daha sonra yeniden doğru sırada birleştirilmelidir. Fakat bu parçaların yüzlercesi veya binlercesi hemen hemen aynıysa bu mümkün değildir. Bu tıpkı bir yapboz oyunundaki parçalar gibi. Ulusal İnsan Genoma Araştırmaları Enstitüsü'nden Adam Phillippy bunlar ne kadar küçük olur ve ne kadar az eşsiz özellik taşırlarsa, bunları biraya getirmek o denli zorlaşır diye açıklıyor. Bu boşluklar tüm kromozomların merkezinde önemli. Çünkü bu bölümler ve sentromer çok sayıda tekrarlanan baz dizisi içeriyor. Bu yüzden şimdiye kadar tek bir kromozom dahi baştan sona kadar deşifre edilemedi. Sadece X kromozomunun orta kısmında üç milyon baz çifti uzunluğunda bir boşluk yer alıyor. Ancak yeni bir sekanslama tekniği sayesinde durum değişti. Nanopore sekanslama ile tek seferde yüz binlerce baz çiftine ait çok uzun okuma bölümleri elde edilebiliyor. Bu yeni yöntemle DNA molekülleri tek tek dar bir açıklıktan geçiyor ve bir cihaz, bazlara bağlı olarak meydana gelen küçük voltaj değişikliklerini kaydediyor diyen Kaliforniya Üniversitesi'nden Karen Miga ve ekibi bu yöntemin yardımıyla ilk insan kromozomunu baştan sona kadar tümüyle çözebildi. Birçok hastalık ve cinsiyet farklılığı için taşıdığı önemi nedeniyle de X-kromozomu tercih edildi. Erkekte tek kopya X kromozomu bulunurken kadın iki kopyaya sahiptir. Araştırmacılar rekonstrüksiyon için iki eşit X-kromozomuna sahip bir hücre tipinden yararlanarak, nanopore sekanslamasını uyguladıktan sonra, özel bir bilgisayar programıyla parçaları bir araya getirdiler. Ve bu şekilde insan kromozomunun ilk boşluksuz kalıtımı elde edildi. Araştırmacılar bu başarıyla gen araştırmalarında yepyeni bir dönemin başladığını söylüyorlar. Kromozomlardan ve kalıtımlardan eksiksiz sekanslar elde etmek gerçek bir teknolojik gelişmedir. Bu gelişme sayesinde bilim insanlar kalıtımımızın işlevini çok daha iyi anlayabilecekler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-kez-bir-pompeii-kurbanina-dna-analizi-gerceklestirildi", "text": "Vezüv yanardağının İ.S 79 yılında etkinleşmesi sırasında Roma kenti Pompeii ve Herkulaneum, kül ve lavlarla kaplanırken, bir zaman kapsülü gibi donup kalmıştır. Binalar ve Roma gündelik yaşamını yansıtan kalıntılar dışında burada yaşayan insanların bedeni de küllerin içinde korunagelmiştir. Hatta bazıları o kadar iyi korunagelmiş ki doku kalıntıları ve beyin hücreleri bile tespit edilebilmiştir. Arkeologlar kısa bir süre önce bir yanardağı kurbanının DNA dizilimini gerçekleştirdiler. Araştırma çerçevesinde zanaatkarların evi olan Casa del Fabbro'nun 9. Odasında bulunan iki cesetten kemik örneği alındı. Bu kişiler volkanik etkinlik sırasında yemek odası olduğu düşünülen, odanın köşesindeki alçak bir kanepenin kalıntılarına yaslanıyorlardı. İki cesedin pozisyonu hızlı akan kül bulutunun altında kaldıklarını ve hemen öldüklerini gösteriyor. Kurbanlardan biri erkek ve 1,64 m boyunda olan bu kişinin 35-40 yaşlarında olduğu sanılıyor. İkinci ceset ise 50 yaşın üzerinde, 1,53 m boyunda bir kadına ait. Doku kalıntıların analizleri sonucunda kadına ait olan DNA'nın, dizilimi yapılamayacak kadar bozuk olduğu anlaşıldı. Buna karşın erkeğin mitokondriyal ve nükleer DNA dizilimi başarıyla tamamlanabildi. Karşılaştırmalı verilere göre, anne tarafından miras alınan mitokondriyal kalıtım, Buz Devri'nden sonra Orta Doğu, Güney Avrupa ve Balkanlar'da yaygın olan bir haplogrupla örtüşüyor. Bu grup günümüzde özellikle Sardunya'da yaygın. İncelenen cesedin baba soyunu temsil eden Y kromozomu da Roma İtalya'sında oldukça enderdi. Bu soy çizgisi esas olarak Doğu Afrika'da yüzde 40 oranında bulunduğu gibi daha az olarak Orta Doğu ve Akdeniz'deki Sarduna, Kıbrıs ve Midilli adalarında görülmekte. Bu nedenle de araştırmacılar köklerinin Yakın Doğu'ya uzandığını düşünüyorlar. Söz konusu Pompeiili erkek buna göre Yakın Doğulu veya Sardunyalı atalara sahipti ama göçmen veya köle değildi. Kalıtımının bazı kısımları o zamanki Orta İtalya halkının kalıtım özellikleriyle örtüştüğü için İtalya'da doğmuş olduğu düşünülüyor. Araştırmadan çıkan diğer ilginç bir sonuç da bu erkeğin, o tarihlerde yaygın olan kemik tüberkülozuna yakalanmış olması. Omurgasındaki eğrilik ve kalıtımındaki Mycobakterium tuberculosis bakterisinin DNA izleri de bunun kanıtı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilk-sentetik-bakteri-yasam-icin-473-gen-yeterli", "text": "2000 yılında insan kalıtımının çözülmesinde Craig Venter'in önemli bir katkısı olmuştu. Venter şimdi yeni bir gelişmeye daha imza attı ve şirketinin laboratuvarlarında yalnızca 473 genle yaşayabilen yapay bir bakteri üretildi. Yeni bakteri bu açıdan minimalist yaşam alanında bir dünya rekoru kırmış oldu. Yaşam cetvelinin diğer ucunda ise Paris japonica bitkisi var. Zambak ailesinden olan bitkinin kalıtımı insanınkine kıyasla aşağı yukarı 50 misli büyük. Ve yaklaşık olarak 22.000 genden oluşuyor. Doğal canlılar arasında minimalist yaşam rekoru, 525 gen ile Mycoplasma genitalium bakterisindedir. İşte Venter ile çalışan ekip tarafından üretilen Syn 3.0 şimdi bu bakterinin rekorunu kırdı. Adından da anlaşıldığı gibi Syn 3.0 yapay olarak üretilen ilk canlı değil. Venter ile çalışan araştırmacılar 2010 yılında bir bakterinin tek bir kalıtım parçasını üretmişlerdi. Syn 1.0 olarak isimlendirilen bu hücre sadece üzerinde depolanmış maddeleri üretiyordu. Son araştırmadaki soru ise şuydu: Yapay bir bakterinin yaşayabilmesi ve bölünebilmesi için Syn 1.0'deki kaç gen yeterli olabilir? İlk deneyde araştırmacılar kalıtım hakkındaki tüm bilgilerden yararlanarak, masa başında bu tür bir minimal organizma tasarlamaya çalıştılarsa da başarılı olamamışlar. Halihazırdaki biyoloji bilgimiz yaşayan bir organizmayı tasarlayıp, üretmek için yeterli olmadı. Başarıya giden yol deneme ve hata diyor Venter. Uzmanlar Syn 1.0'ın 901 genden oluşan kalıtımını sekiz parçaya ayırdıktan sonra genleri ayırmış ve sonuçları Mycoplasma capricolum bakterisine aktarmışlar. Neredeyse tüm vakalarda hiçbir sonuca ulaşılmamış. Minimal DNA'lı yapay hücreler hayatta kalamamış. Ancak birkaç denemeden sonra araştırmacılar nihayet Syn 3.0 olarak isimlendirdikleri varyanta ulaşabilmişler. Yapay bakterinin kalıtımı yarı yarıya küçük olmasına rağmen, neredeyse yaşam için gerekli tüm işlevlere sahip. Gerçi bakteride protein maddeleri üreten genlerin hemen hemen hepsi eksik ama bilgi aktarımı ve ekspresyon için gerekli genlerin çoğu var. Bununla birlikte 473 genin tam olarak neleri yerine getirdiklerini Venter'ın ekibi henüz söyleyemiyor. Genlerin üçte birinin işlevi bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilkel-atalarimiz-300-000-yil-once-ayi-postuyla-isinmislar", "text": "Araştırmacılar Almanya'nın Aşağı Saksonya eyaletindeki Schöningen kasabasında bulunan mağara ayılarının ayak kemiklerinde kesik izleri buldular. Postun kemikten sıyrılması sırasında oluşan bu izler, insanların mağara ayılarını avladıklarını, hem etinden hem de postundan yararlandıklarını kanıtlıyor. Schöningen'deki linyit ocağı olağanüstü bir buluntu yeridir: Arkeologlar burada Homo heidelbergensis zamanına ait 300.000 yıllık çok sayıda buluntu gün ışığına çıkardılar. Tahminlere göre bu kalıntılar Homo erectus ve Neandertal insanı arasındaki bağlantıya işaret ediyor. Bunların arasında binlerce hayvan kemiğini, taş aletleri, mızrak ve bumerang türü aletleri barındıran bir avcı kamp yeri de yer alıyor. Son olarak tespit edilen kesik izleri, post sıyırmaya işaret eden ilk kanıtlar. Hayvanlar sadece beslenmek için değil ısınmak için de yaşamsal önem taşıyordu. Ayı postundan yararlanılmış olması, ilk insanların Kuzeydeki iklime uyum sağlamak için gösterdikleri en eski çaba olabilir. Peki bu ilkel insanlar ayı postunu nasıl elde ediyorlardı? Ölmüş hayvanların postlarından mı yararlanıyorlardı yoksa ayıları avlıyorlar mıydı? Schöningen buluntu yeri avcılık tartışmasında önemli bir rol oynuyor. Çünkü burada dünya genelindeki en eski mızraklar bulunmuştu. Dahası Homo heidelbergensis'in kamp yerinde bulunan çok sayıda hayvan kemiği de bu ilkel insanların çok büyük hayvanlar da avladıklarını kanıtlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilkel-dunyadaki-en-tehlikeli-yer-neresiydi", "text": "İster Tyrannosaurus rex, Allosaurus veya Giganotosaurus olsun, iki ayak üzerinde yürüyen bu dev yırtıcı dinozorlar zamanlarının en iyi avcılarıydı. Etçil olan bu hayvanlar en büyük avı bile avlayıp, parçalayacak kadar yetenekliydiler. Günümüzdeki birçok ekosistemde olduğu gibi, o dönemlerde de bu yırtıcıların beslenme listesinde küçük yırtıcıların ve çok sayıda otçulların bulunduğu sanılıyordu. Fas'ın güneydoğusunda bir buluntu yerindeki fosiller farklı bir tabloyu ortaya koydu. Aslında 50 yıl önce paleontologlar 100 milyon yıllık Kem- Kem formasyonunda çok sayıda omurgalı hayvan kalıntısının bulunduğunu, ancak bunların tuhaf bir dağılımı olduğunu fark etmişlerdi. Kemikler ve dişler daha çok etçillere aitti ve bunların çoğu çok büyüktü. Chicago Üniversitesi'nden Nizar İbrahim bu konuya bir açıklık getirebilmek için Kem-Kem formasyonundaki eski ve yeni fosil buluntularını ve formasyonun kendisini de ayrıntılı bir şekilde inceledi. Sonuca göre; büyük Tebeşir devri yırtıcılarının varlığı gerçek. Bu geniş nehir deltasında bir zamanlar dört dev yırtıcı dinozor yaşıyordu. Bunların arasında dünya tarihinin en büyük etoburlarından biri olan kılıç benzeri dişlere sahip, neredeyse 14 metre uzunluğundaki Carcharodontosaurus da yer alıyordu. Ayrıca sekiz metre uzunluğundaki Raptor Deltadromeus ve suda avlanan ve on beş metreye kadar büyüyebilen Spinosaurus da. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi sığ sularda ve nehrin kıyılarında çok sayıda ilkel timsahlar da dolaşıyordu. Bunları böcek yiyen bir metre uzunluğundaki örneklerden on iki metreye kadar büyüyen etçil timsahlara kadar çeşitlilik gösteriyordu. Peki tüm bu yırtıcı hayvanlar neyle besleniyorlardı? Bu bölgede dev balıklar yaşıyordu diyor Portsmouth Üniversitesi'nden David Martil. Ve bunların arasında dört metreyi aşan Coelacanth balığı ve yaklaşık aynı büyüklükteki akciğer balıkları da yer alıyordu. Ayrıca on metre kadar büyüyen kılıç dişli köpekbalığı Onchopristis de yaşıyordu. Paleontologların görüşüne göre tüm bunlar nehir deltasında bulunan alışılmışın dışında çok sayıdaki türlerin varlığı, özellikle de suda yaşayan hayvanları avladıklarını gösteriyor. Kırkı aşkın balık türü ve çok sayıda suda yaşayan omurgalı hayvan da Kem-Kem formasyonunda yaşayan yırtıcıların besin kaynaklarını oluşturuyordu. Bu da bu bölgede niçin çok az sayıda otçul dinozorun yaşadığını açıklıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilkel-genlerin-dis-gorunusumuzdeki-etkisi-devam-ediyor", "text": "Konu Tartu Üniversitesi'nden Davide Marnetto tarafından ilk kez araştırıldı. Açık renkli gözler veya yüksek kan lipid düzeylerine sahip olma eğilimi gibi belirli bir özelliğin, o özellik için, DNA bölgelerindeki belirli bir köken popülasyonundan daha fazla gen varyantına sahip olmakla ilişkili olup olmadığını bilmek istedik diyor araştırmacılar. Bunu bulmak için de DNA dizileri Estonya'daki bir veri bankasında kayıtlı olduğu 50.000 kişinin kalıtımını karşılaştırdılar. Aralarında beden yapısı, saç ve göz rengi, kan değerleri, kalp atışı ve el becerisi gibi özelliklerin de yer aldığı 127 farklı özellikten hangi gen varyantlarının sorumlu olduğu öğrenilmeye çalışıldı. İkinci bir adımda ise bu gen varyantlarının en iyi hangi ilkel popülasyonlarla örtüştüğü belirlendi. 'Avrupalıların uzandığı ilkel popülasyonlar, gerçekten de günümüzdeki insanlarda fizyoloji ve dış görünüşte izler bırakacak kadar çeşitliydi' diyor araştırmacılar. İncelenen 127 özelliğin on biri için araştırmacılar, ilkel popülasyonlardan birinden gelen genlerin varlığıyla önemli bir korelasyon belirleyebildiler. Günümüzde bile belli özelliklere bakarak, bir insanın belli başlı gen bölgelerinde, taş devri avcılarından mı, step göçerlerinden mi yoksa neolitik devrin çiftçilerinden mi daha fazla kalıtım taşıdığı söylenebiliyor. Bununla birlikte bu özellikler, bir kişinin diğerlerinden fazla taş devri veya bozkır göçebe mirası taşıdığını söylemiyor. Bunun yerine bu genlerin kalıtımımızda nerede etkin olduğu hakkında bilgi veriyor. Analiz sonuçlarına göre kahverengi saç, açık renkli gözler, daha fazla beden ağırlığı ve geniş kalça taş devri avcılarının genlerine uzanıyor olabilir. Ekip daha yüksek kalp atışı ve düşük kan yağı değerleriyle ilgili bir bağlantı da var taş devri mirasında. 'Anadolulu Neolitik çiftçilerin genleriyse daha çok minyon bir beden yapısına, açık renkli saçlar/gözler ve daha yavaş bir kalp atışı ile kendini gösteriyor' diyor araştırmacılar. Yamnaya bozkır göçerlerinin genleri ise güçlü bir beden yapısı ve uzun boyla bağlantılı. Tunç devri göçerlerin genleri ayrıca siyah saçlara ve yüksek kan yağı değerlerine eğimli olma ile kendini belli ediyor. Ancak bu sınıflandırma her insanda aynı şekilde işlemiyor. Sonuçlar Avrupalıların ne kadar çeşitli ve karışık bir soya uzandığını gösteriyor. Bu farklı kökenler günümüz Avrupalı topluluklarında genetik ve gözle görülür parmak izleri bırakmıştır. İlk ataların özellikleri daha sonra karışmaya ve göçlere rağmen kalıcı olmuş. Benzer bir durum diğer kıtaların halkları için de geçerli diyen araştırmacılar, Avrupalıların diğer kıtalılardan daha fazla genetik çeşitliliğe veya karmaşık köklere sahip olmadığının da altını çiziyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ilkel-insanlarin-dnasi-kemik-olmadan-da-saptanabilecek", "text": "İnsanlığın tarihöncesi dönemlerini aydınlatmak çok kolay değildir. Sonuçta ilkel insanlara ait fosilleşmiş kemikler kolay bulunmuyor. Max-Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nden Matthias Meyer, yeni bir yöntem denedi. Araştırmacı 14.000 550.00 yıl arasında değişen buluntu yerlerinden alınan toprak örneklerini analiz ederek beş tanesinde ilkel insanlara ait kalıtım buldu. Tortuldaki bazı içeriklerin DNA'yla birleştiğini biliyoruz, kalıtım parçaları fosil izler bırakmayan yumuşak dokulara ait diyor Meyer. Kalıtımların birçoğu hiçbir canlıya sınıflandırılamamış, sınıflandırılanların ise büyük bir kısmı mikroorganizmalara ait. Fakat antropologlar aralarında mamut, tüylü gergedan ve mağara sırtlanının da yer aldığı çeşitli memelilere ait genetik izler saptamışlar. Meyer'in grubu özellikle de hücrelerin enerji ihtiyacından sorumlu olan mitokondriyal DNA üzerinde yoğunlaşmış. Bu DNA çok küçük olmasına rağmen, memelilerdeki yüksek gelişim hızı nedeniyle oldukça bilgilendiricidir. Kazı yerlerindeki toprak örneklerinde araştırmacılar dördü Neandertal'e bir tanesi de Denisova insanına ait beş kalıtım tespit etmişler. Örneğin daha önce sadece hayvan kemiği ve alet bulunan Trou Al'Wesse mağarasındaki tortulda Neandertal genleri bulunmuş. Artık tortuldaki DNA izlerine bakarak buluntu yerlerinde ilkel insanların varlığı hakkında bilgi edinebileceğiz. Bu daha önceki yöntemlerle mümkün değildi diyor Svante Paabo . Yıllardır oda sıcaklığında saklanan tortul örneklerinde dahi DNA bulunmuş. Günümüzde geçerliliğini en fazla koruyan Out-of-Africa teorisine göre Homo soyu Afrika'dan dünyaya yayılmıştır. İlk olarak 1,9 milyon yıl önce Homo erectus Asya ve Avrupa'ya göç etmişti. Tahminlere göre bu insan türünden Avrupa'da Neandertal, Afrika'da Homo sapiens gelişmişti. Bu modern insan 60.000-70.000 yıl önce Afrika kıtasını terk etmişti. Denisova insanı birkaç yıldan bu yana biliniyor. Rus arkeologlar 2008 yılında Güney Sibirya'da bir kemik ve birkaç diş bulmuşlardı. Denisova Neandertal'in uzak bir kardeş grubuydu. Bunlar özellikle de Avrupa ve Batı Asya'da yaşamlarını sürdürürken, Denisova Doğu Asya'da göçmeye devam etmişti. Denisova insanının 40.000 yıl kadar öncesine kadar Orta Asya'daki Altay dağlarında yaşadığı tahmin ediliyor. Bugüne dek elde edilen bilgilere göre Denisova insanının soyu bu tarihten sonra tükenmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/inci-kefalinin-yolculugu-basladi", "text": "Sadece Van Gölü'nün tuzlu ve sodalı suyunda yaşayan inci kefali balığı her yıl üremek için akıntıya karşı göç ediyor. Geleneksel hale gelen Uçan Balık Festivali her yıl Haziran ayının ilk haftasında Erciş ilçesinde bulunan Deliçay'ın gölle birleştiği 'Balık Bendi' bölgesinde yapılıyor. Dünyada nadir görülen üreme göçü hikayesi ile büyük ilgi toplayan inci kefalinin bu yolculuğuna tanık olmak isteyenler bu tarihlerde Van'ı ziyarete geliyor. Van Gölü'nün tuzlu-sodalı suları üremesine izin vermediği için inci kefalleri akarsuların sıcaklıkları 13 dereceyi bulduğu zaman tatlı su kaynaklarına doğru yolculuğa başlıyor. Üremek için akıntının tersine doğru göç eden inci kefali önlerine çıkan engelleri zıplayarak geçmeye çalışıyor. İnci kefallerinin bu göç süreci her yıl Nisan'da başlayıp Temmuz'a kadar devam ediyor. Aynı zamanda İnci kefalinin göç mevsimi bu balıkların avlanma karşısındaki en çaresiz zamanları. Nehirlerin sığ sularına yığılan balık sürüleri kolay avlanabildiği için kaçak avcılara cazip geliyor. İnci kefali üreme döneminde yoğun şekilde avlandığı için yaklaşık 10 yıl öncesine kadar nesli tükenme tehlikesi altında kalmış. Van'ın doğal, kültürel ve ekonomik değerlerinden biri olan inci kefaline bu göç döneminde konulan 75 günlük avlanma yasağı ile kaçak avlanılmasının önüne geçilmesi sağlanıyor. Uçan Balık İnci Kefali, Van Denizi'nin tuzlu-sodalı sularında yaşayabilen tek canlı türüdür. Adında kefal bulunmasına rağmen, sazangillerin bir üyesidir. İnci kefali dünyada sadece bu kapalı havzada bulunmaktadır. 20 cm boya ve 80-90 gram ağırlığa sahiptir. Torpil görünümünde vücudu parlak gümüş renkli pullarla kaplıdır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insan-beyninin-evrimi", "text": "İnsanı diğer hayvanlardan ayıran birincil özellik, daha büyük olacak şekilde evrimleşmiş beyin kapasitesi ya da gelişmiş zeka düzeyidir. Beyin dışındaki hiçbir organ insanoğlunu tek başına diğer hayvan türlerinden ayırmaya yetmez. Beyin fazla enerji gerektiren, ağır, risk yaratan bir organdır ve aslında evrim tarafından kolay desteklenebilecek bir yapı değildir. İnsanlarda beyin, vücud ağırlığının %2 'sini oluştururken vücudun toplam enerjisinin %20'sini (Ağırlığının 10 katı) kullanır. Bu oran primatlarda %10, diğer memelilerde %5'e dek düşebilmektedir. Evrimin Homo sapiens'e doğru yürüyen adımlarında etle beslenme sayesinde daha zengin enerji depolama olanağı ortaya çıkmıştır. Ateşin kullanılması, yiyeceklerin daha kolay sindirilmesini böylece gastro-intestinal sistemin küçülmesine yol açmıştır. Bu fazla enerji beyin tarafından kullanılacak ek kaynağı oluşturmuştur. Evrim Ekonomisi; işlevsiz uzuvların kaybolması ve gelişen organların enerjiyi daha fazla kullanabilme olanağıdır. Memelilerde beyin hacmi vücut hacmi ile belli bir orantıyı takip etme eğilimindedir. Ensefalizasyon katsayısı, beyin ağırlığının vücut ağırlığına oranıdır ve belli bir oranın üzerindeki türler daha zeki, altındakiler ise daha az zeki olarak değerlendirilir. Bu değer köpekte 1, maymunda 4, insanda ise 7.5'dir. Ensefalizasyon katsayısı dışında son zamanlarda hayvanların zekası neokorteksin beyne oranı ile ölçülmeye başlamıştır. Bu açıdan bakıldığında insanların neokorteks oranının ortalamadan 4 kat fazla olduğu görülür. Genel olarak maymunlar ortalamadan 2-2.5 kat daha büyük neokortekse sahiptir. İnsanların beyin gelişimi uzun bir tarihe sahiptir. Kafatası şekli ve boyutlarından elde ettiğimiz verilerle beyin boyutları ve evrimi hakkında fikir sahibi oluyoruz. Günümüzden 6 milyon yıl önce ilk insansıların beyin hacmi 400 cm3' dür. Günümüzden 3.5 milyon yıl önce yaşamış Homo habilis'te 600 cm3'e ulaşan beyin hacmi araç yapıp kullanmakla ilişkilendirilmiştir. Homo erectus'ta (2-2.5 milyon yıl önce) beyin hacmi 900 cm3 'e ulaşmıştır. Üç milyon yılda yüzde ellilik volüm artışının yanı sıra niteliksel olarak kortex, beynin %75 'ini oluşturmuştur. Bu niteliksel değişim öğrenme ve bellek gelişimini ifade etmektedir. Beyin hacmi 1 milyon yıl önce Homo sapiens'te 1400 cm3'e ulaşmıştır. İnsan beyni aynı irilikteki maymun türlerinin 2-3 katı büyüklüğündedir. Hiçbir canlı, sadece rezervde bulunsun diye o anda bulunduğu evrimsel konumun gerekliliğinden daha fazla miktarda beyne sahip olamaz. İnsan bu kadar ileri bir beyne sahip olabildiğine göre, evrimsel geçmişinde buna ihtiyaç duymuş olmalıdır. Hangi özelliğin ortama uyumlu olup, hangisinin olmayacağını belirleyen temel unsur çevresel etmenlerdir. Atalarımızın olasılıkla besin arama amacı ile ormanı terkedip savanaya çıkması en önemli sıçrama tahtasıdır. Savan'da av bulabilmek için alet yapmak gerekmekteydi; bunun içinde öncelikle amaca uygun aleti tasarlamak yani beyninde oluşturmak gerekiyordu. En karmaşık, işlevsel ve güçlü aletleri yapabilenler daha fazla avlandı, daha kolay hayatta kaldı ve daha çok üredi. Böylece beyni daha karmaşık olanlar avantajlı hale gelmeye başladı. El-göz koordinasyonu için de daha büyük bir beyine ihtiyaç vardı. Bu süreçte el kullanabilme becerisi çok önemli hale geldi. Ayrıca vahşi hayvanlardan korunabilmek için en basitinden bir taşı fırlatmak ve onları caydırmak gerekiyordu. Bu noktada el-göz koordinasyonu önem kazandı. Öncelikle düşmanınızı görerek yerini tespit edebilmeli, sonra onu hedefleyerek, elinizdeki cismi uygun açı ve hız ile fırlatmanız gerekmekteydi. Bunu yapabilenlerin yaşama şansı arttı, doğal seçilim ilkesi ile daha çok hayatta kaldılar ve nesillerini sürdürdüler. Beynin evrimindeki diğer aşama, başparmağın evrimleşmesidir. Maymunlarda farklı el yapısı ağaçlara tırmanmayı kolaylaştıracak şekildedir. İnsan evriminde başparmağın diğer 4 parmağın karşısına gelebilecek şekilde özelleşmesi, hiçbir maymun türünün başaramayacağı kadar hassas aletler üretebilmemizi sağlamıştır. Türümüz içindeki rekabet, en karmaşık aletleri üretebilenlerin hayatta kalmasını sağlamıştır. Çünkü bir avın peşine düştüğünüzde, silahınızdaki en ufak farklılıklar, sizin ve ailenizin hayatta kalmasını sağlayacaktır. İnsan beyninin evriminde önem taşıyan diğer unsur bipedalizm dir. İki ayak üzerinde duran bir tür, daha yüksektedir; gözlerinin yüksekte olmasına bağlı olarak, tehditleri ve fırsatları bir dört ayaklıdan dakikalarca önce fark eder ve çok daha uzağı görebilir. İnsan evrimi, bipedalizme hem fizyolojik, hem de zihinsel olarak yanıt vermiştir. Ayak tendonları değişmiş, bacak kasları güçlenmiştir. İç kulak karmaşıklaşmış ve diğer denge mekanizmalarıyla birlikte evrimleşmiştir. Beynimiz ise yine büyüyerek buna yanıt vermiştir. Uzun mesafelerde iki ayak üzerinde yürümek, dört ayak üzerinde yürümekten enerji bakımından çok daha avantajlıdır. İnsanlar, Afrika'da çok uzun mesafelerde hareket etmişlerdir ve sıklıkla göç yapmak durumunda kalmışlardır. Bipedalizm ile birlikte ellerimiz serbest kalmış, daha rahat avlanabilir ve daha ustaca alet yapar hale gelerek, el-göz koordinasyonumuz daha da gelişmiştir. Beynin ellerin daha fazla kullanılmasına bağlı olarak evrimleşmesi sonucu ellerin beyindeki temsil alanı artmış ve bu da diğer gelişmelerle birlikte alet kullanımının gelişmesinin önünü açmıştır. Türümüzün evriminin önemli aşamalarından birisini sosyal yaşam ve tür içi iletişim oluşturmaktadır. İnsanlar da dahil olmak üzere birçok primat, avcısı konumunda olan hayvanlara göre oldukça çelimsiz ve fiziksel olarak savunmasızdır. Buna rağmen büyük beyinlere ve yüksek iletişim becerilerine sahip olan primatlar, avcılarına üstünlük sağlayabilmektedir. Gittikçe daha anlamlı ve etkili sesler çıkaran, bu sesleri algılayan, birbirlerini kolay tanıyan, anlaşabilen bireyler ve toplumlar ortaya çıkmıştır. Günümüzde primatların ve yüksek zekaya sahip kuşlarla deniz memelilerinin de anlamlı sesler çıkardığı, çok güçlü iletişim becerilerine sahip olduğu ve karmaşık sosyal yapıları bulunduğu bilinmektedir. Anlamlı sesler, bir süre sonra sözcüklere ve işaret diline dönüşebilmektedir. Ortalama grup büyüklüğü ile neokorteksin beyne oranı arasında doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Memelilerde grup büyüdükçe neokorteks boyutu da artmaktadır. Yani sosyal yaşantı, beyin evrimini tetiklemekte ve desteklemektedir. Daha çok alet yapıp verimli avlanan, sosyal iletişim becerileri ile önderlik yapan bireylerin hayatta kalma şansı artmakta, ayrıca zeki bireyler üreme açısından avantajlı hale gelmektedirler. İnsan türü içinde zeki olanlar seçilip türlerini devam ettirmektedirler. Evrimin temel kuralları olan var olma, hayatta kalabilme yetisi ve buna paralel olarak genetik aktarma kabiliyeti türümüz için ağırlıklı olarak beynin evrimleşmesi anlamına gelmektedir. Evrimin önemli diğer bir kuralı da kullanılabilen ve uyum sağlayabilen yapıların gelişmeye devam etmesi, kullanılamayanların ise körelmesidir. Bu da beynimizin evriminin devam ettiğini göstermektedir. Bu yazı HBT'nin 95. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insan-ne-kadar-fazla-bilebilir", "text": "Bu ve benzeri kıyaslamalar nispeten kolay. Bilgiyi yaratmak, datayı benimsemekten çok daha önemli. Ve beynimiz de boş bir petabayt hafıza kartı değil. Eğer öyle olmuş olsaydı, veri yükleme hızının yavaşlığından dolayı hayal kırıklığına uğrar ve onu, satın aldığınız mağazaya geri gönderirdiniz. Konu herhangi bir kişinin beyninin ne kadar fazla bilebileceğini anlamaya çalışma noktasına geldiği zaman karşımıza şu gerçek çıkıyor: Şu ana kadar hiç tam kapasiteyi dolduramadık. Çünkü daha bir işlem limitine ulaşamadan, devamlı olarak bir zaman limiti ile karşılaşıyoruz. 50'den fazla dilde yetkin olan hiperpoliglot Alexander Arguelles Bana sınırsız zaman özgürlüğü verin, muhtemelen 100 dil ile başa çıkabilirim diyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Cesar Hidalgo, bir kişinin, gerçekçi bir şekilde tüm hayatı boyunca öğrenebileceği miktarı 'personbayt' olarak adlandırdı. Güzel bir kil çanak yapmak için ihtiyacınız olacak bilgi 1 personbayt'tan daha az. Ama güdümlü füze donanımlı bir F-22 Raptor avcı savaş uçağı üretmek istiyorsanız binlerce fazla personbayta ihtiyacınız olacaktır. Aristo bu durumda nereden başlayacağını bilemezdi. Beynimizin kısıtlı bant genişliğinin moralimizi bozmasına izin vermemeliyiz. Eğer insan bilgisinin miktarı ve karmaşıklığı zaman içerisinde arttıysa, o bilgiye ulaşmanın yolları da konuşma dili, yazı dili, matbaa makinesi ve şimdi de internet ile birlikte gelişti. Bu enformasyon bolluğu içinde, gelişim göstermenin önündeki engel ise beyinlerimize sığdırabileceğimiz bilginin miktarında değil onun kalitesinde... Bu yazı HBT'nin 74. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insan-sevgisi-kopeklerin-genlerinde-var", "text": "İşte bu sorulara yanıt bulmak isteyen Princeton Üniversitesi araştırmacısı Bridgett von Holdt, ilk önce 18 ev köpeği ve insana alıştırılmış 10 kurdun davranışlarını karşılaştırmış (3). Daha önceki araştırmalara benzer şekilde kurtların daha direşken ve daha iyi sorun çözücü oldukları görülürken, köpekler birkaç denemenin ardından yardım arar bir şekilde insana sokulmuşlar. Ayrıca yabancı olsa bile insanların gözlerinin içine bakmışlar. En önemli fark burada diyor Oregon Üniversitesi'nden Monique Udell. Köpekler insanlara bakıyor ve mümkün olduğu kadar onlara yakın olmak istiyorlar ki bu bağlılık, yetişkin bir köpekten beklenenden çok çocukların davranışlarını andırmakta. Bu bilgi, araştırmacıları insanda görülen kalıtsal bir hastalığa götürmüş: Williams-Beuren Sendromu. Aşırı bağlılık, aşırı sosyal davranışlar gibi belirtilerle kendini gösteren bu hastalık yedinci kromozomdaki genetik değişime bağlı olarak ortaya çıkmakta. Aynı mutasyonun köpekte de bulunup bulunmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar köpek ve kurtlarda genetik analizler yaptı. Ve incelemeler, insanda Williams Beuren Sendromuna yol açan kalıtım bölgelerindeki değişimleri ortaya koydu. Oysa bu transopozonlar kurtlar da tespit edilmemiş. Buna göre evcilleştirme sadece davranışlarını değil genlerini de değiştirmiş. Atalarımız özellikle de insana kolay yaklaşan ve uysal olan köpekleri seçtikleri için bu mutasyonlar kalıtımda kalıcı olmuş, hatta çoğalmışlar da. Elbette ki araştırmacılar sosyalleşme geni bulmadılar, ama bu hayvanların kişiliklerini belirleyen ve yabani kurttan evcil köpeğe giden süreci tetikleyen önemli bir genetik bileşen olarak kabul edilmekte. (1) Dogs demonstrate perspective taking based on geometrical gaze following in a Guesser-Knower task, Animal Cognition, Sayı 20 Temmuz 2017). (2) Awake canine fMRI predicts dogs' preference for praise vs food, Social Cognitive and Affective Neuroscience, 12.8.2016)."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insan-ve-yarasa-arasindaki-temasin-onlenebilmesi-icin-bir-model-gelistirildi", "text": "SARS-Cov-2'nin kaynağı olarak bilinen yarasalar aynı zamanda 3000 diğer korona virüsün de rezervini oluşturuyorlar. ABD'li enfeksiyon epidemiyologları, Güneydoğu Asya'daki insanların ne sıklıkta yarasalarla temas ettiğini tahmin etmeye yarayan bir model geliştirdiler. Bu model hem türlerin korunmasına hem de hastalıkların önlenmesin konusunda yardımcı olabilecek. Yarasalar insanlardan uzaklarda büyük gruplarda yaşarlar ve yalnızca geceleri etkindirler. Fakat insanlar yarasaların yaşam alanlarına git gide daha fazla girmeye başladılar. Bu durum sadece tür çeşitliliğini ve ekosistemleri tehdit etmekle kalmayıp, sağlık risklerini de beraberinde getiriyor: Yarasalar korona virüsün kaynağı ve diğer 3000 korona virüsünün de rezervi olarak biliniyorlar. Peter Daszak ile çalışan ekip , şimdi insan ve yarasalar arasındaki teması daha iyi tahmin edebilmek için bir model geliştirdi. Araştırma ekibi, hesaplamalarında Güneydoğu Asya'ya özgü 26 yarasa türü ve 500 milyon insanın yaşadığı Güney Çin'den Hindistan'a kadar uzanan bir alana odaklandı. Bunlara ek olarak yerel halkın kanındaki antikorlar üzerindeki enfeksiyon belirtileri sağlayan test sonuçları da vardı. Bu antikor çalışmaları bize bir kimsenin, son birkaç yıl içinde koronavirüse yakalanıp, yakalanmadığı hakkında bilgi veriyor diyor araştırmacılar. Araştırma ekibinin tahminine göre bu bölgede her yıl yaklaşık olarak 66.000 kişiye, SARS benzeri koronavirüs bulaşıyor. Bu da her gün bilim tarafından bilinmeyen yeni bir koronavirüs enfeksiyonunun meydana geldiği anlamına geliyor. İyi haber şu ki, bu koronavirüslerden çoğunun hücrelerimizde ve bedenlerimizde çoğalacak durumda olmamaları. Ne var ki bu hepsi için geçerli değil. Araştırma, ileride olası bir pandeminin önlenebilmesi için, bu bölgedeki enfeksiyonların daha ayrıntılı bir şekilde takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu model olası enfeksiyon merkezleriyle ilk bilgileri veriyor. Ama insanların korunabilmesi için uzun vadeli veriler ve uzun vadeli araştırma projeleri için yatırımlar gerekli. Bu tür modeller bu bölgelerdeki biyolojik çeşitliliğinin zenginliğini ve insanlarla temasın ne kadar değiştiğini gösteriyorlar. Ve bu veriler korunma programlarını planlamayı sağlayacak temeli oluştururlar. Veriler ne kadar doğruysa, önceleme enstrümanları da o kadar iyi olur. Korunma için aydınlatmanın da önemini vurgulayan araştırmacılar, Güneydoğu Asya'nın birçok yerinde yarasaların avlandığını ve tüketildiğini söylüyorlar. Potansiyel bitki gübresi olan yarası dışkısı ise mağaralardan hiçbir önlem alınmadan toplanıyor. Önleme programlarının sadece SARS'a yakın koronovirüslerin yayılımını önlemenin dışında, ekosistem için önemli bir rol oynayan yarasaların yaşam alanlarını da korumaya yarayacağı söyleniyor. Yarasalar aralarında çok sayıda zararlıların da bulunduğu böcekleri yiyor, bitkileri gübreliyor, tohumları dağıtıyor ve tozlaştırmada da önemli bir rol oynuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insani-primatlardan-ayiran-en-onemli-ozellik-becerikli-eller", "text": "Kendine özgü yapısıyla insan eli, kişiliğimizden sağlığımıza ve evrimsel geçmişimize uzanan, hemen her konuda ipuçları içeriyor. Arizona Eyalet Üniversitesi'nden Mary Marzke, insanı öteki primatlardan ayıran özelliğin güçlü ve hassas kavrama olduğunu, son ortak atamız şempanzelerle yolumuz ayrıldıktan sonra el ayası ve parmaklarda yaşanan değişikliklerle birlikte insanların çok daha güçlü bir kavrama yeteneğine sahip olduklarını belirtiyor. Tüm bu özelliklerin insanların araç gereçlerden yararlanma yeteneğiyle birlikte gelişmiş olabileceğine dikkat çeken Marzke, ilk insansıların kesme, kazıma ve kazma gibi becerileri uzun sürede edindiklerine inanıyor. Ne var ki, insanoğlunun elleri doğuştan bu kadar becerikli değildir. Çocuklar nesneleri kullanmayı zamanla öğrenirler ve ellerinin hassas koordinasyon sağlaması en az 10 yılı bulur. Tek eli kullanma eğilimi genelde genlerden gelir, ama çocuklar gerekirse daha az kullandıkları eli de kullanmayı öğrenebilirler. İnsanlar sürekli öğrenirler. Ancak elimizin yapamayacağı şeyler de var. Örneğin, elinizin yalnızca bir parmağını oynatamazsınız, çünkü parmaklar sinirsel devrelerle birbirlerine bağlıdırlar. Yaklaşık 17.000 reseptörüyle, el de göz gibi güçlü bir duyusal kapasiteye sahiptir. Dokunma duyarlılığı büyük ölçüde kalıtsaldır ve görünürde işitme ile ortak genlere sahiptir. Araştırmalar işitme sorunu olanlarda dokunma duyarlılığının yeterince keskin olmadığını, oysa görme duyusundan yoksun kişilerde olağanüstü bir çeşitliliğe ulaştığını ortaya koyuyor. Ayrıca, kadınlar da parmaklarının daha küçük olmasından ötürü genellikle erkeklerden daha duyarlı oluyorlar. Erkek eliyle kadın eli bir başka açıdan da farklılık gösteriyor. Erkeklerde işaret parmağı genelde yüzük parmağından kısa olurken, kadınlarda bu iki parmak eşit oluyor. Bir araştırma bu iki parmağın uzunlukları arasındaki oranın bebeğin anne karnında maruz kaldığı testosteron düzeyini yansıttığına işaret ediyor. Son bir araştırma bu sonucu sorgulasa da, yüzlerce araştırma bu oranın cinselliği de içeren çok çeşitli özelliklerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Anne karnında belirlenen bir başka özellik de parmak izi. Halka, düğüm ve yaylardan oluşan genel örüntüyü genler belirlese de, ayrıntılar fetüsün ve ellerinin ana rahmindeki konumuna göre değişiyor. Bu yüzden tek yumurta ikizlerinin bile parmak izleri farklı oluyor. Parmak izi yaşam boyu değişmezken, tırnakların görünümü kişinin sağlık ve beslenme durumunu yansıtıyor. Tırnakların rengi, biçimi ve dokusunda oluşan değişiklikler genelde hastalığın ilk belirtisi olmasa bile, vitamin eksikliğinden kalp hastalığı ya da kansere uzanan birtakım sorunların habercisi sayılabiliyor. Söz gelimi, sararmış tırnaklar şeker hastalığına işaret ederken, yarı beyaz-yarı siyah tırnaklar karaciğer ve böbrek sorunlarının göstergesi olabilir. Bu arada tırnaklarınızda derin yatay çizgiler görürseniz sakın kaygılanmayın, çünkü bu yaşlanmaya bağlı doğal bir durumdur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanlar-birbirlerini-nicin-olduruyor-bu-binlerce-yildir-sorulan-bir-soru", "text": "Bir araştırma bu soruyu şöyle yanıtlıyor: İnsanlar, evrimsel soyağacının oldukça vahşi bir dalından geliyor. İspanyol araştırmacıların bulgularına göre sevimli görünümlü lemurlar, kurnaz şempanzeler ve muazzam gorillerin yanı sıra insanların da dahil olduğu memeli primatlar, kendi türlerini ortalama bir memeli türüne göre neredeyse altı misli bir sıklıkla öldürüyor. Balinaların birbirlerini öldürmeleri çok nadir görülüyor; aynı şey yarasalar ve tavşanlar için de geçerli. Bazı kedi veya köpek türleri de bölge veya eş için kavga ederken birbirlerini öldürebiliyor. Ancak primatların çoğu, bu diğer hayvan gruplarına göre daha sıklıkla öldürücü şiddet gösteriyor ve hatta bazen kendi türlerini önceden planlanmış saldırılarla öldürüyor. Nature dergisinde yayımlanan bir makaleye göre insanlarda, primatların davranışlarına benzer seviyede öldürücü saldırganlık gözlemleniyor. Ancak araştırmacılar, bunun kendimizi değiştiremeyeceğimiz anlamına gelmediğini söylüyor. İspanya Bilimsel Araştırmalar Yüksek Konseyi'nden Jose Maria Gomez'in önderliğinde yürütülen geniş kapsamlı araştırmada yaklaşık 50.000 yıl öncesinden günümüze kadar uzanan bir süreçte, 600 insan popülasyonunun da dahil olduğu 137 sınıf aileden 1.024 memeli türü içinde yaşanmış 4 milyondan fazla ölüme ilişkin veriler incelendi. Araştırmacılar, bu türlerin öldürücü şiddet seviyesini ölçtü. Alınan sonuçlara göre toplam insan ölümlerinin yaklaşık %2'sinin nedeni kişilerarası şiddet. Bu oran, Neandertaller gibi tarih öncesi insanlarda ve diğer primatların çoğunda tespit edilen oranla da örtüşüyor. Yine de diğer memelilerin aksine insanlarda görülen kişilerarası şiddet, tarih boyunca dalgalanmalar gösteriyor. Örneğin göçebe çağlarda şiddet seviyesi azken, yağma ve fethin kazançlı görüldüğü dönemlerde bu seviye artış göstermiş, ardından medeni toplumlara geçildiğinde şiddet seviyesi yine düşüşe geçmiş. Bu durum, insan kültürünün, nesilden nesile geçen, evrimsel öldürücü şiddet seviyesini etkilediğini gösteriyor. Dolayısıyla öldürme eğilimimizi diğer primatlara göre daha iyi kontrol edebildiğimiz anlaşılıyor. Birmingham'daki Alabama Üniversitesi'nden antropolog Douglas Fry, bu araştırmanın sonuçları sayesinde artık insanlığa 'katil maymun' gözüyle bakılmayacağını belirtiyor. Fry, Harvard Üniversitesi'nden evrimsel psikolog ve yazar Steven Pinker da dahil olmak üzere birçok araştırmacının ileri sürdüğü tezi abartılmış buluyor. Bu tez, Taş Devri'nde yaşamış atalarımızın yüksek ölçekte şiddete başvurmuş olduğunu savunuyor. Ancak başka uzmanlar, araştırmada kullanılan verilerin yetersizliğine değiniyor. Örneğin Harvard Üniversitesi'nden biyolojik antropoloji profesörü Richard Wrangham'a göre kanıt eksikliği sebebiyle tarih öncesi insanlarda görülen şiddete dayalı ölümlerin tümünün hesaba katılmamış olması da mümkün. Wrangham, insanların birbirlerine karşı, araştırma sonuçlarının iddia ettiğinden daha sert bir şiddet uyguladığını düşünüyor. Toplumlar arasında yetişkinlerin birbirini öldürülmesi konusunda kültürel farklılıkların olmasına rağmen, tür olarak baktığınızda insanların, yüksek oranda öldüren bir gruba dahil olduğunu belirten Wrangham, öldürücü şiddet konusunda insanların 'sıradan' olarak nitelendirilemeyeceğini, çünkü insanların eşine az rastlanır ölçüde şiddet uyguladığını söylüyor. Gomez, gruplar kendilerini koruma veya kaynaklarını sağlama alıp düzenlerini korumayı amaçladıkları için şiddetin ironik olarak sosyalleşmekten de kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürüyor. Belirli bir bölgede yaşayan sosyal türlerin, yalnız yaşayan ve belirli bir bölgesi olmayan memelilere oranla daha yüksek şiddet gösterdiğini belirten Gomez, bu konunun araştırılması gerektiğine dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanlar-neden-boylesine-killi", "text": "Diğer hayvanlarla kıyaslandığımızda, insanoğlunun görünürde kılsız olduğu söylenebilir. Oysa, avuç içleri ve ayak tabanları dışında, insan bedeni tepeden tırnağa kıllarla kaplıdır. İnsanlarda yaklaşık 5 milyon kıl kökü vardır ve bu sayı şempanzelerle öteki primatlardaki kıl kökü sayısına hemen hemen eşittir. Ne var ki, insanlarla şempanzeler arasındaki benzerlikler bu kadarla sınırlı. İnsan kılı kesinlikle garip bir yapıya sahip. Bedenimizdeki tüylerin büyük bir bölümü öylesine ince ve kısadırlar ki, bunların gözle görülmeleri hemen hemen olanaksızdır. Ancak bedenin kimi yerlerindeki kıllar daha kalın ve kıvırcıktır. Başımızdaki saçlar başka canlılara taş çıkartacak denli uzun ve gösterişlidir. Yıllar boyunca sürekli uzayan saçlara sahip olan ve kel kalmanın can sıkıcı sonuçlarına katlanan tek yaratık insanoğlu olsa gerek. İnsanoğlunun kıllarıyla karmaşık bir ilişkisi olduğu da bir gerçek. İnsan kılı temelde iki tipe ayrılır: Kafatasının üzerinde, kaş ve kirpiklerde çıkan terminal kıllar ve bedenin gerisini kaplayan vellüs kılları. Vellus kılları bir ya da iki santimetre uzunluklardaki kısa tüylerdir. Pigment içeriği yani renk maddesi çok az olduğundan renksiz görünürler. Köklerinde bitişik yağ bezleri ve ayrıca gövdelerinde medulla katmanı bulundurmazlar. İnce ve yumuşak yapıda olan bu kıllar, estetik görüntüyü etkilemezler. Normal kıl yapı özellikleri terminal kıl tipinde bulunur. Genellikle saçlarımız ve insan gövdesinde bulunan kalın kıllar, terminal kıllar tipine girerler. Kıl kökleri gelişme ve uyku süreçlerinden oluşan döngülerden geçerler. Gelişme süreci sırasında kıllar günde yaklaşık 0,4 milimetrelik bir hızla büyürler ve bu dönemde sürekli uzayıp kalınlaşırlar. Ancak bir noktada kıl üreten hücreler ölür ve büyüme de durur. Kıl dökülür ve kıl kökü yeni hücrelerin ortaya çıkıp büyüme sürecinin yeniden başladığı ana dek geçen yaklaşık altı ay boyunca bir uyku sürecine girer. Büyüme sürecinin uzunluğu hormonlar tarafından belirlenir. Bacak tüylerinde büyüme yaklaşık iki ay sürer. Bu tüylerin kısa ve ince olmaları da bu yüzdendir. Koltuk altı tüylerinin büyüme süresi altı ayı bulurken, başımızdaki saçlar altı yıl ya da daha uzun bir süre boyunca durmaksızın büyürler. Bu da, saçların kuramsal olarak uzunluğunun neredeyse bir metreye ulaşabileceği anlamına geliyor. İnsanlarda kıl tiplerinin neden böylesine eşsiz bir çeşitlilikte evrilmiş olduğu konusunda çok farklı görüşler var. Bu konuda en yaygın görüş, iki ayaklı atalarımızın ormanlardan savanlara geçtiklerinde bir yandan büyük beyinlerini güneşten korumaya çalışırlarken, bir yandan da bedenlerini serin tutmak gereğini duydukları yönündedir. Bu süreçte bedendeki kıllarla tüyler giderek azalırken, gereksiz yalıtım katmanlarının da yok olduğuna ve derinin terleme yoluyla serin tutulmasına olanak sağlandığına inanılıyor. Bir olasılıkla, tüylerin dökülmesinde geceleri bedeni sıcak tutan tüylerin önemini giderek azaltan giysilerin yaşamımıza girmesi gibi teknolojik gelişmelerin yanı sıra, yangın ve mağara yaşamı gibi unsurların da bir katkısı olmuş olabilir. Bu arada, giderek kalınlaşıp gürleşen saçlar, atalarımızın beyinlerinin gün ortasındaki kızgın güneşten korunmasını ve soğukta da sıcak tutulmasını sağladı. Genetik kanıtlar insanların yaklaşık 1,7 milyon yıl önce giderek tüysüzleştiklerine işaret ediyor. Bu dönemde atamız Homo erectus'un kızgın güneşin egemen olduğu savanlarda yaşıyor olması termoregülasyon savını destekliyor. Ancak tek olasılık bu değil. Bedeni örten kılların asalaklar için son derece elverişli bir yaşam ortamı oluşturduğu düşünüldüğünde, insanoğlu hastalıklara karşı koymak için, ya da başkalarını daha kolay tanıma ve iletişim kurma yeteneğini geliştirmek amacıyla da tüylerinden kurtulmuş olabilir. Bunun bir başka nedeni de, Charles Darwin'in tercih ettiği açıklama olan, cinsel seçilim olabilir. Her nedense, atalarımız eş seçiminde en tüysüz olan bireyleri en çekici buluyorlar ve böylelikle daha çok ürüyorlardı. Tüysüz deri sağlıklı olmanın bir göstergesi olabileceğinden ve bu özelliğe sahip olanlar bir bakıma, Bakın ne denli kusursuz ve asalaklardan uzak biriyim mesajını ilettiklerinden, bir olasılıkla insanlara çok daha çekici geliyorlardı. Cinsel seçilim başımızdaki saçların durumunu da açıklayabilir. İnsanların çoğu gür ve sağlıklı saçlara sahip olanları çekici bulurlar. Nitekim tam da bu yüzden saçların bakımına öylesine önem verilmesi toplumsal ve cinsel konumun dışarıya sunulması açısından kusursuz bir tanıtım aracıdır. Eski çağlardan kalma heykelciklerin bir bölümünde saçlara biçim verilmiş olduğu görülüyor. 25 bin yıllık en eski üç boyutlu insan betimlemelerinden biri olan fildişi Brassempouy Venüsü'nün omuza dek uzanan çok hoş ve bakımlı saçları vardır. İrlanda'nın County Meath bölgesindeki Clonycavan Bataklığı'nda bulunan 2300 yıllık erkek cesedinin saçları da bitki yağları ve çam reçinesinden oluşan bir saç jölesiyle biçimlendirilmiştir. Saç, grup kimliğinin de bir göstergesi olabilir. Çağlar boyunca ve çeşitli uygarlıklarda saç biçimleri kişinin belli bir topluluğun üyesi olduğuna işaret etmiş. Saçlarla ilgili bu kadar bilgi yeterli olsa gerek. Cinsel organların çevresindeki tüylere gelince, bunların bir olasılıkla çok daha sıradışı bir yapı sergiledikleri söylenebilir. Primatların büyük bir bölümünde cinsel organları çevreleyen tüyler bedenin geri kalanını örten tüylere kıyasla çok daha incedir. Ancak erişkin insanlarda bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Bu konuda kabul gören herhangi bir açıklama yok. Bir olasılık, daha kalın ve sık kılların apokrin bezlerinin olduğu yerlere denk gelmeleri ve bu yüzden de cinsel olgunluğa işaret eden kokuların yayılmasına olanak tanımaları olabilir. Cinsel organları çevreleyen tüyler cinsel ilişki sırasında, ya da başka zamanlarda bu organların korunmasına da olanak tanıyor olabilirler. Örneğin, bu tüyler yürürken sürtünmeye bağlı pişiklerin oluşmasını önleyebilecekleri gibi, en duyarlı bölgelerimizin sıcak tutulmasına ve hava almasına da olanak tanıyor olabilirler. Hangi amaçla evrilmiş olursa olsun, günümüzde insanlar cinsel organları çevreleyen tüylerin bakımına en az saçlarına gösterdikleri özeni gösteriyorlar ve bu tüyleri acımasızca bedenlerinden kopartıp alıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanlarin-atasi-bir-cuce-miydi", "text": "İnsansılar günümüzde gibongiller ve insansı maymunları içeren bir üst familyadır ve 25 milyon yıl kadar önce eski dünya maymunlarına giden soy çizgisinden ayrılmışlardır. Aşağı yukarı 17 milyon yıl önce de insansılar grubundan gibongiller ayrıldı, bunları orangutanlar ve daha sonraysa goriller takip etti. Son olarak da 7 milyon yıl kadar önce şempanze ve insanın soy çizgisi ayrıldı. Araştırmacılar kemik kalıntılarından soyları tükenmiş maymun ve insan türleri hakkında çok sayıda bilgiye sahipler ama bunların soyağaçları karmaşık olduğu kadar boşluklarla da doludur. Belli başlı ataların nasıl göründükleri ne şekilde yaşadıklarıyla ilgili bilgiler dolaylı yollardan elde edilir. Özellikle de insansıların son ortak atası gizemlidir. Amerikalı ve Alman araştırmacılar William Jungers ve Mark Grabowski, bilinmeyen bu türün büyüklüğünü, akrabalık ilişkilerini ve yaşam biçimlerini belirleyebilmek için insanın soy çizgisi içindeki ve ondan önceki beden kütlesinin evrimini yeniden tasarladılar. Araştırmanın temeli, hala yaşamakta olan ve soyları tükenmiş insan, insansı maymun ve diğer primat türlerinin ortalama ve tahmini beden kütlelerinin yeni bir karşılaştırmalı yöntemle incelenmesine dayanıyor. Halihazırdaki tahminlere göre insansı maymunların ve insanların son ortak atasının bir şempanze büyüklüğünde olduğu ve bir dizi şempanze büyüklüğündeki atanın en eski insansı maymun atasına kadar uzanmaktadır. Son çalışmalarında beden ağırlığına odaklanan araştırmacılar şu sonuca vardı: İnsansı maymunların son ortak atası daha çok bir gibon büyüklüğünde ve beş kilo ağırlığında olmalıydı. Beden ağırlığı, bedenin görünüşü ve yaşam biçiminden, enerji ihtiyacı, beslenme ve davranışlara kadar önemli bir rol oynuyor. Araştırma çerçevesinde bazı fosiller ve günümüzde Güney Amerika, Afrika, Avrupa ve Asya'da yaşayan maymun türleri ve insanlar karşılaştırıldı. Analiz sonuçlarına göre insansı maymunların ve insanların son ortak atası, en çok da gibongillerin beden büyüklüğüne uyan koşullarda yaşıyordu. Eğer bu doğruysa günümüzde yaşayan gibongiller sıkça tahmin edildiği gibi cüceleşme sonucunda oluşmadı. Ve bu kadar küçük beden boyuyla ortaya çıkış, insansı maymunun bilinen evrim modellerini de kuşkuya düşürebilir diyor araştırmacılar. Mesela ilk insansıların dalların üzerinde yürüyemeyecek kadar ağır olmaları nedeniyle, dallara asılarak hareket etmeyi geliştirdikleri var sayılıyordu. Son araştırmayı gerçekleştirilenler diyor ki, insansılar belki de ilk önce dallara asılarak hareket ediyordu ve beden bundan bağımsız olarak büyüdü. Bir olasılıkla diğer maymun türleriyle meyveler için mücadele ediliyordu ve bu rekabet de beden kütlesinin artmasına yol açmış olabilir. Bu yazı HBT'nin 83. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanlik-tarihinin-en-eski-kanser-vakasi", "text": "İnsanlık tarihinin en eski kanser vakası ve en eski tümörü bulundu. Bir öncü insan türü olan Australopithecus sediba insanına ait bir omurda iyi huylu bir tümörün ve 1,7 milyon yıl önce yaşayan diğer bir öncü insanın da ayağında kemik kanserinin izi tespit edildi. Kanser ve birçok iyi huylu tümör genelde modern yaşamımızın ve uzun ömrümüzün tipik sonuçları olarak kabul edilmekte. Bu yüzden ilkel atalarımızda tümörlerin çok ender olduğu düşünülüyordu. Bunun bir nedeni de insanların kısa ömürlü olmasıydı. Fakat son zamanlarda arkeologlar bu düşünceyi çürütebilecek kalıntılar ortaya çıkardı. Mesela Neolitik döneme ait bir kadın fosilinde lösemi izleri ve bir Neandertal insanında 120.000 yıllık kanserli kaburga kemiği buldular. Şimdi ise Witwatersrand Üniversitesi'nden Patrick Randolph-Quinney tarafından gün ışığına çıkarılan iki fosil, kanserin çok daha eskilere uzandığını gösterdi. İki milyon yıl önce yaşayan öncü insan Australopithecus sediba'da iyi huyla bir kemik tümörü ve 1,7 milyon yıllık diğer bir hominid'de ise kötü huylu bir kemik kanseri saptanmış. Australopithecus sediba'nın kemik tümörü, Johannesburg'un kuzeybatısındaki Malapa mağarasında bulunan on iki yaşındaki bir çocuk fosilinin omurunda fark edilmiş. Araştırmacılar özel bir röntgen mikrotomografisinin yardımıyla, omurun uzantısında dikkat çekici bir kemik değişimi gördükten sonra bu bölgeyi ayrıntılı olarak incelemişler. Bu şekilde iyi huylu ama ağrılı bir kemik tümörü olduğu anlaşılmış. Bu, insanlık tarihinde çocukta görülen ilk tümör, hatta bir hominid'de görülen en eski tümör vakası. Bilim insanlarının 1,7 milyon yıllık bir ayak kemiğinde buldukları kötü huylu kemik kanseri de insanlık tarihinde bir ilk. Swartkrans kazılarında bulunan orta ayak kemiğindeki urlaşma tipik karnabahar görünümünde. Osteosarkom olarak teşhis edilen bu hastalık daha çok genç yetişkinlerde görülen agresif bir kemik kanseri türü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanoglu-dusunulenden-10000-yil-once-kutuplarda-yasamaya-basladi", "text": "Kutup bölgeleri sahip olduğu çetin şartlarla ilk etapta hiç de konuksever görünmez. Fakat esasında dünyanın her bölgesinin kendine has zorlu yaşam koşulları bulunmaktadır. Dolayısıyla ilkel insan için dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun o esnada yaşadığı bölgenin şartlarını bilmek hayatta kalabilmek için olmazsa olmaz bir kuraldı. Günün hangi zamanlarında nerede avlanması gerektiğini, bölgede yaşayan yırtıcı hayvanları tanıması ve onlara karşı nasıl bir savunma yapması gerektiğini, uyku gibi temel bir ihtiyacı en güvenli nerede ve ne şekilde karşılayabileceği gibi temel bilgilere vakıf olması gerekiyordu. İlkel insan, bu temel bilgilere sahip olduktan sonra bize ilk etapta çetin gibi gözüken şartlara sahip olan kutup bölgelerinde de uzun dönemler boyunca yaşadı ve halen yaşamaktadır. Kuzey Kutup Bölgesi'nde insanlığın bilinen en eski yaşam izleri günümüzden 35,000 yıl öncesine kadar uzanıyor ve insanlığın bu tarihten öncesine ait kutuplarda herhangi bir yaşam deneyimine sahip olmadığı düşünülüyordu. Fakat yeni bulgular gösteriyor ki insanoğlu düşünülenden binlerce yıl öncesinde buzla kaplı kutup coğrafyasında yaşamayı göze almış ve görünüşe göre hayatta kalabilmeyi başarmıştı. İnsanlığın kutuplarda yaşama deneyimini sanılandan çok daha eski tarihlere götüren bulgular Kuzey Sibirya'nın donmuş tundra düzlüklerinde ortaya çıkarılan mamut iskeletleri. Bilindiği gibi organik maddenin uzun yıllar bozulmadan kalması için soğuk ve kuru koşullar ideal bir yapı oluşturuyor. Kutup bölgelerinde yaşamak konusunda oldukça deneyimli olan ve M.Ö. 1700 gibi bir tarihte nesli tükenen mamutların donmuş kutup coğrafyasının altında iskelelerine rastlamak esasında sıradan bir keşiften öteye geçmez. Fakat bu seferki keşfi 'sıradan' olmaktan çıkaran önemli bir ayrıntı var. Tarihler göz önüne alındığında mamutlar ve insanların oldukça uzun bir dönem boyunca birlikte aynı coğrafyayı paylaşmış oldukları bilinmektedir. Böyle bir habitat içerisinde türlerin karşılıklı olarak etkileşmemeleri için hiçbir sebep yok. İşte son bulunan keşifler de böyle bir etkileşimi ortaya koyuyor. Mamut iskeletlerini gün yüzüne çıkaran araştırma ekibi, fosillerin üzerinde ilkel insanın avlanırken kullandığı araç ve gereçlerin yara izlerine rastladıklarını belirtiyorlar. Böyle bir bulguyla karşılaşan araştırma ekibi bilimsel şüphecilik gereği yara izlerinin insan kaynaklı olup olmadığını sorgulamaya koyuldular. Karşılaşılan bu yara izlerinin insan kaynaklı olduğunu kanıtlayan doğrudan bir kanıta ulaşılabilmiş değil. Ancak araştırma ekibi, fosillerde karşılaşılan yara izlerinin önceki keşiflerde karşılaşılan ve insan kaynaklı olduğu kesin olarak bilinen yara izleriyle benzerlik taşımasının bu izlerin de insan kaynaklı olduğuna açık bir kanıt olduğu görüşünde. İskeletin iyi derecede korunmuş bazı yumuşak doku kalıntılarını da içeriyor olması sayesinde hayvanın cinsiyetinin kesin olarak belirlenmesinin yanı sıra yaklaşık 15 yaşlarında ve iyi derecede sağlıklı olduğu bulgusu da ortaya çıkarılmış oldu. Araştırmacılar fosillerde karşılaşılan çene ve baş bölgesindeki yaralanmaların atardamarı kesme girişimleri nedeniyle oluşmuş olabileceğini düşünüyorlar. Kaburga ve kürek kemikleri üzerindeki diğer yaralanmalar, avcı atalarımızın iç organları hedeflemiş olabileceğini gösteriyor. Araştırmacılara göre bu bulgular, insanoğlunun Kuzey Kutup Bölgesi'ne göçünün mamut avlama becerilerindeki gelişmenin yardımıyla olabileceğini gösteriyor. Bu durum, buz tabakaları çekildikçe artan mamut nüfusunun insanlar tarafından iyi takip edildiğini ve mamutları temel av hayvanı olarak değerlendiren insan nüfusunun kuzeye doğru genişlediğini gösteriyor olabilir. Sonuç olarak ortaya çıkarılan mamut fosilleriyle birlikte insanoğlunun Kuzey Kutup Dairesi'nde yaşamaya başladığı tarih de 10,000 yıl geriye çekilmiş gibi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanoglu-ne-zaman-uzun-mesafe-yurumeye-basladi", "text": "Tırmanan insandan, yürüyen insana geçiş insanlık için önemli bir gelişmeydi. Son bir araştırmaya göre uzun mesafe yürüyen insan tipi sanılandan çok daha sonra gelişmiş. Kenyalı antropolog Kamoya Kimeu Ağustos 1984'te Turkana gölünün beş kilometre batısında fosiller bulmuş ve kısa bir süre bunların yüzyılın keşfi olduğu ortaya çıkmıştı. Ellerden ayaklara kadar neredeyse tümden korunagelmiş ilkel bir insan iskeletiydi bu. Homo erectus türünü temsil eden bu iskelet günümüzde Turkana Boy olarak bilinir. Diş analizlerine göre öldüğünde sadece dokuz yaşında olan bu çocuk, kol ve bacak kemiklerine göre oldukça gelişmiş bir yapıya sahipti ve boyu 1,69 metreydi. Eğer yetişkinlik dönemine kadar yaşasaydı belki boyu 1,80 m'ye kadar uzayabilirdi diyor araştırmacılar. 1,5 milyon yıl kadar önce Homo rudolfensis veya Australopithecus afarensis gibi diğer insan türleri de vardı ancak bunların boyları en fazla 1,50 metre kadardı. 1990'lı yılların ortalarına kadar uzun boyunlu ilk insan olan Turkana Boy, tipik bir uzun mesafe yürüyüşçüsü olarak kabul ediliyordu diyor Avusturyalı antropolog Markus Bastir. Fakat Madrid Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi'nde görevli araştırmacı artık bu teoriyi çürüttü. Nairobi müzesinde saklanan Turkana Boy'un kemiklerini inceleyen araştırmacı, kol ve bacak kemiklerine bakacak olursak Turkana Boy gerçekten de uzun ve ince yapılıydı. Fakat göğüs kafesi bu yapıya pek uymuyor, çünkü geniş ve ağır. Şimdiye dek uzun mesafeler yürüyebilen uzmanlaşmış bir avcı olarak kabul edilen Homo erectus, artık çok daha kaslı ve ağır bir beden yapısıyla karşımızdaydı diyor araştırmacı. Homo erectus'un beden ağırlığı 80 ila 90 kilo ağırlığındaydı. Yani savanlarda uzun mesafe yürüyebilen ilk insan türü bir milyon yıl sonra Homo sapiens olmuştu. Homo erectus'un yaşadığı tarihlerde başka insan türlerinin bulunması, özellikle de iklimsel nedenlere dayanıyordu. İki milyon yıl kadar önce Doğu Afrika'da değişken sıcaklıklar yaşanıyordu. Sıcak dönemlerde tropikal ormanlar azalıyor ve geniş savanlara yer açıyordu. Bazı gruplar yeni yaşam alanlarına geçerken diğerleri ormanlarda kalmıştı. İklim ve çevre koşullarının değişmesi sonucunda orta mesafe yürüyüşçü olan Homo erectus'un soyu 100.000 yıl kadar önce tükenmiştir. Geriye kalan iki insan türü kültürel açıdan birbirlerine çok benzeseler de anatomik olarak çok farklıydılar. Uzun mesafe yürüyüşleri için gelişmiş bedeniyle yeni yaşam alanları keşfeden Homo sapiens'in aksine Neandertal kaslı ve hantal bedeniyle uzun mesafe yürüyüşçüsünden çok kısa mesafe yürüyüşçüsüydü ve Homo sapines'e karşı pek şansı yoktu diyor araştırmacı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/insanoglunun-dunyaya-yayilisinin-yeni-oykusu", "text": "Atalarımızın Afrika'dan çıkıp dünyaya yayıldıkları konusunda bilim insanları hemfikir gibidir. Bunun yerine Homo sapiens'ın Kara Kıta'yı ne zaman terk ettiği tartışılır daha çok. Klasik modele göre modern insanın Afrika'dan göçü bundan 60.000 yıl önce başlayan tek bir olaydan ibarettir. Ancak birkaç gün önce Science dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, bu teoriden geriye pek bir şey bırakmıyor (1). Daha doğrusu bazı yenilikler ekliyor. Çünkü yeni kıtalara yayılış birkaç dalgada gerçekleşmiş diyor uzmanlar. Ve sürpriz bir ayrıntıya göre de, modern insan Avustralya'ya, Avrupa'dan çok önce ulaşmış. Böylece yeni bilgiler örneğin modern insan kaç yaşında gibi soruları da beraberinde getirdi. Bugüne kadar Etiyopya'daki Omo Kibish ve Herto fosilleri türümüzün en eski kalıntıları olarak biliniyordu. Bunlar 95.000 160.000 yıl yaşındalar. Fakat bilim insanları Haziran ayında Marakeş'teki Jebel Irhoud mağarasında 300.000 yıllık insan çenesi, diş ve kemikler buldular. Bu buluntular coğrafi açıdan da ufku genişletiyor. Daha önce insanlığın Doğu Afrika'da doğduğu düşünülüyordu, ama artık modern insanın Kuzey Afrika bölgesine kadar yayıldığı bir gerçek. Güney Afrika'daki Florisbad fosillerinden de anlaşıldığı üzere Homo sapiens kıtanın güneyinde de yayılmış ki bu da insanlığın beşiği terimini biraz anlamsız kılmakta. Görüldüğü gibi tek bir bölgeyle sınırlı bir beşik yok, eğer vardıysa da bu tüm kıtayı kapsıyordu diyor araştırmacılar. İnsanlığın ilk zamanlarında Kuzeye doğru birden fazla göç dalgası yaşanmış ve en eski göç belki de 120.000 yıldan önce başlamıştı. Yoksa bilim insanları Çin'deki 70.000 120.000 yılık en eski insan fosillerini açıklayamazlar. Fakat bu gruplar öte yandan DNA'mızda çok az iz bırakmışlar diyor Max-Planck İnsanlık Tarihi Enstitü'sünden Michael Petraglia. Genlerimizin çoğu, klasik göçle yani yaklaşık olarak 60.000 yıl önce Afrika'dan göçen insanlara uzanıyor. Anlaşıldığı gibi bu göç hareketi en önemlisi ve en kapsamlısıydı. Peki daha sonra neler oldu? Avrasya kıtasının fethi bir zamanlar tahmin edildiğinden daha yavaş gerçekleşmişti. İnsanoğlu Avustralya'ya yaklaşık olarak 65.000 yıl önce, Avrupa'ya ise 43.000 yıl önce gelmiş. Oysa Yakındoğu'dan bakıldığında Avrupa çok daha yakındaydı. Elbette Homo sapiens Avrupa'ya daha önce yerleşebilirdi. Ama belki de burada Neandertaller yaşadığı için yerleşmemiş olabilir. Öte yandan Avustralya bomboştu. Peki kim Afrika'yı hangi yoldan terk etmişti? Modern insanın Asya'ya doğru ilerlediğini gösteren iki rota var. Birincisi Kuzey Mısır'dan Sina Yarımadası'na, buradan da Levante bölgesine uzanırken, diğeri Afrika Boynuzu'ndan Arap Yarımada'sına doğru devam ediyor. İkincisinde kara bağlantısı bulunmadığı için insanlar boğazı kayıklarla geçmiş olmalılar. Arabistan, günümüzden 70.000 ila 120.000 yıl önce nehirlerle ve göllerle kaplı verimli bir bölgeydi. Bu bölgede su aygırlarına ait kalıntılar bulan araştırmacılar, eğer hipopotamlar bile Arabistan'a kadar gelebildilerse insanoğlu da bunu başarmış olmalı diyorlar. Yeni bulgularla ortaya çıkan diğer bir soru da kimin kiminle ilişkiye girdiğidir. Homo sapiens ve Neandertallerin soylarını birlikte sürdürdükleri uzun bir süredir biliniyordu aslında. Bu ilkel ilişki kalıtımımızda izler bırakmıştır nitekim. Afrikalılar hariç insan DNA'sı yüzde 2,4 4 oranında Neandertaller için tipik olan sekanslar içeriyor. Ve bu iz tek de değil. Mesela Melanezyalılar da yüzde beş oranında Denisova kalıtımı taşırlar. Bu 2008 yılında Sibirya'da keşfedilen yeni bir türdür. Ve Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre de Neandertaller ve Denisovalılar arasında da ilişkiler yaşanmış (2). Durum iyice karmaşık bir hal aldı. Çünkü bilim insanları Homo erectus'un da bu ilişkiler zincirine dahil olabileceği olasılığını yok sayamıyorlar. 60.000 yıl önce dört farklı insan türü yaşamlarını birbirine yakın bölgelerde veyahut da bir arada sürdürüyorlardı. Fakat gerçek şu ki hepsisinin soyu tükendi. Peki dünyada niçin yalnız kaldık? Bu konuda farklı görüşler var. Amerikalı arkeolog Petraglia buna neden olarak Homo sapiens'in üstün uyum yetisini gösteriyor. Ancak bu, birçok hipotezden biri sadece. Homo sapiens rakiplerini aşırı derecede çoğalarak da dünya sahnesinden silmiş olabilir. Ya da Flores insanları örneğinde olduğu gibi av hayvanlarının daha çok Homo sapiensler tarafından avlanması sonucunda diğer türler besin kaynaklarını kaybetmiş olabilirler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/intihar-riski-beyinde-okunabiliyor", "text": "Dünya genelinde her yıl ortalama olarak bir milyon kişi intihar ediyor. Ülkemizde ise son yıllardaki verilere göre yıllık ortalama intihar oranı üç bin kişiyi aşmış durumda. İnsanları intihara götüren genelde depresyon oluyor. Depresyon ve diğer duygu durum bozukluklarında intihar riski genelde yüksektir. Fakat intihar alarmı verecek belirtileri görmek hem kişilerin yakınları hem de doktorlar için zordur. Bilindiği kadarıyla depresyonun çıkıntı ağı ve varsayılan kip ağı ile bağlantılıdır. Langenecker ve Illinois Üniversitesi'nden Jonathan Stange bu yüzden, bu beyin ağlarında intihar riskinin okunup okunmayacağını merak ettiler. Bunu öğrenmek için de fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle ile 212 yetişkinin beynini incelediler. Bu kişilerin arasında en az bir intihar girişiminde bulunan on sekiz duygu durum hastası yer alıyordu. Altmış kişi ise en az bir kez intihar etmeyi düşünmüştü. Elli iki kişi hiçbir zaman böyle bir düşünceye sahip olmayanlardan geriye kalan seksen iki kişi ise tamamen sağlıklı insanlardan oluşuyordu. Tüm hastalar araştırma sırasında remisyon dönemindeydi, yani hepsi nispeten iyi durumdaydı. Araştırmacılar bu sakin evrede hangi beyin bölgelerinin etkin olduğunu kontrol ederken, özellikle de daha önce tespit edilen ağlar arasındaki fonksiyonel bağlantıya odaklandılar. Gerçekten de bu konuda bazı farklılıklar ortaya çıktı. İntihar denemesinde bulunan kişilerde özellikle de problem çözme ve dürtüsellikte katkısı olan bilişsel kontrol ağı içindeki bağlantı zayıf olduğu kadar diğer ağlarla ama özellikle de varsayılan kip ağı arasındaki bağlar da daha az belirgin. Sonuçlar, duygu durum bozukluklarına sahip hastalarda ve intihara meyilli kişilerin ağ bağlantılarında karakteristik motiflerin bulunduğunu gösteriyor. Bu motifler intihar denemesinde bulunmayan, bu konuyu sadece düşünen kişilerde bile belirgin diyor araştırmacılar. Bilim insanları bundan sonra akut intihar evresinde beynin nasıl göründüğünü de öğrenmek istiyorlar. Ve yeni bilgiler ışığında intiharları önleyebilmeyi umuyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/isiklar-icinde-uyu-wilson-meraklilar-seni-cok-ozleyecek", "text": "Wilson her bilim aşığının örnek alması gereken bir biçimde biyolojinin detayları kadar büyük çerçevedeki işleyişini anlamak için çaba sarf eden ve bu konuda biyoloji düşüncesine önemli katkılar sağlayan bir bilim adamıydı. Bütün bunların yanında toplumdan ciddi tepkiler de gördü. Her önemli ve toplumları ileri götüren düşünsel devrimlerde olduğu gibi, Wilson'ın insanların canlılar alemindeki yeri ile ilgili düşünceleri ciddi tepkilerle karşılandı. Wilson, 'Sociobiology: The New Synthesis' adlı şaheser kitabı ile, son derece açık bir biçimde ve zannedilenin aksine, insanın canlıların geri kalanından farklı bir tür olmadığını, insanların da tüm evrimsel kurallara tabi olduğunu ve davranışlarının evrim bakış açısı ile yorumlanıp, nedensellik ilişkilerinin anlaşılabileceğini bizlere anlattı. Kanaatimce bu bakış açısı, özellikle 20 ve 21'inci yüzyıllarda, teknolojinin sunduğu üstünlük hissi ile şımarıp, doğanın efendisi olduğunu zanneden biz insanlara, içinde yaşadığımız bu güzel Dünya'yı tarumar etmeden içinde yaşayabilmemiz için ihtiyacımız olan mütevaziliği öğrenmemize katkıda bulundu. Bu ders kitabı ile aynı zamanda bilimsel kriterlerden uzak kalarak, yanlışlanabilirlik kabiliyetini tam kazanamadan bir sürü yorum ve hipotez üreten sosyoloji dalının, sosyobiyoloji terimiyle, biyoloji ile yapması gereken evliliğin çöpçatanlığını da yapmış oldu. Bu sayede bilim insanları, insan doğasını ve özellikle insan davranışlarını incelerken objektif gözlemler yapıp, insanı özel görmeyen hipotezleri de ciddi bir şekilde sınamaya başladılar. Bugün psikoloji, evrimsel psikoloji, nörobiyoloji ve genetik alanlarında yapılan gelişmelerle bunun önemini daha da iyi anlıyoruz. 20. yüzyıl hakikaten bir biyoloji yüzyılı oldu. 19. yüzyılda Cuvier, Lamarck, Mendel, Darwin, Russel ve Weismann ile bunun ilk emareleri ortaya çıkmıştı. Bunun üstüne 1909'da Hugo de Vries'in 'Die Mutationstheorie' ile türlerin kökenine ilk defa mekanistik bir açıklama getirmesi ve bu fikrin genlerle birleşmesiyle 20. Yüzyıl, canlılığı anlamak konusunda muhteşem, tarihini okumaya doyulamayacak bir yüzyıla dönüştü. Bu dönüşümün, kanaatimce, önemli yapıtaşlarından biri de biyolojinin farklı dallarının yeni sentez adıyla bir çatı, birleştirici tezler altında toplanması oldu. Bunun en meşhur örneği, 1942 basım tarihli 'Evolution: The Modern Synthesis' olmuştur. Wilson'un kitabının başlığından da görebildiğiniz gibi, Sociobiology kitabı bu atılımın bir devamı olmuş ve insanların da tüm biyolojik kanunlara tabi olduğu fikri ile biyolojiye önemli bir psikolojik bariyer atlatmıştır. Wilson bu fikirlerine karıncalar ile yaptığı araştırmalar ile ulaşmaya başlayan, tutku dolu bir biyologmuş. Kendisini maalesef tanıma fırsatına ulaşamadım, ama konuşmaları ve görünüşü ile kaybettiğimiz ve geri gelmeyen bir neslin mensubu olduğu çok açık. Biz de Türkiye olarak maalesef yakın zamanda, yanında büyüdüğüm Doğan Kuban'ı kaybettik. Doğan Kuban da, Wilson gibi, kendi konusuna yoğunlaşmasının yanında, büyük fotoğrafı hiçbir zaman unutmamış ve onunla ilgili kafa yorup bize çok faydalı fikir ve sorular miras bırakmıştır. Bugün E.O. Wilson'un fikirlerini öğrenmek, açtığı sosyobiyoloji yolunda, evrimin davranışları nasıl şekillendirdiğini, doğal seçilimin bireyin kendisini feda edecek mekanizmaları nasıl şekillendirdiğini ve bunun ilk bakışta hayatta kalma prensibi ile nasıl çeliştiğini, bu fi kirlerin 'gen seçilimi' ve 'grup seçilimi' terimleri ışığında nasıl yorumlandıklarını anlamak isteyen tüm meraklılara Wilson'un kitaplarını şiddetle öneririm. Wilson kitapları ile popüler bilime katkı yaparak, 'On Human Nature (1978)' ve Bert Holldobler'la beraber yazdığı 'The Ants (1990)' kitapları ile Pulitzer Ödülü'nü iki defa (1979,1991) kazanmış, toplumla iletişimi ile de ilham olmuş bir bilim adamıdır. Bunlara ek olarak 'The Social Conquest of Earth (2012)' ve bilime meraklı gençler için yazılan 'Letters to a Young Scientist (2014)' ve mutlaka okunması gereken kitapları arasındadır. Sonuç olarak Wilson'un vefatı ile ben sadece önemli bir bilim adamına veda etmenin acısını değil, ama aynı zamanda bir entelektüel tarzının kaybının korkusunu da yaşıyorum. Biyoloji özelinde kalacak olursak, bugünkü inanılmaz teknolojik gelişmeler ile maalesef kendi uzmanlığının derinliğinde daha kolay kaybolan ve doğayı bir bütün olarak görüp, o bütünsel ile ilgili sorular sormayan bir nesil haline geliyoruz. Bu hatta öyle bir seviyede ki, hücre biyolojisinin en önemli teorilerinden birini ortaya atanlardan Paul Nurse, 13 Eylül 2021 tarihli Nature makalesi ile biyolojinin yeni fikirler üretemediğinden yakınıyor. Işıklar içinde uyu Wilson! Meraklılar seni çok özleyecek! Bu yazı HBT'nin 302. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/islamin-altin-cagi-ve-evrim-kurami", "text": "İslam'ın doğuşundan (MS 610) 150 yıl, Hz. Muhammed'in ölümünden (MS 632) 120 yıl kadar sonra, Abbasiler döneminden başlayarak 500 yıl kadar süren dönem (750-1258), İslam'ın Altın Çağı olarak bilinir. Bu dönem, insanlık tarihinin en verimli ve dikkate değer çağlarından biri olarak kabul edilir. Bu dönemde gerçekleştirilen ilerlemeler ve buluşlar, MÖ 6.yy'da Ege Havzası'nda filizlenmeye başlayan antik felsefe, bilim ve edebiyatın paralel şekilde gelişmesine ve daha sonra, 15. yy'dan başlayarak Avrupa'da ortaya çıkan Rönesans'a eşdeğerdir; bir anlamda da, Antikite'yi Rönesans'a bağlar. (1) İslam Aydınlanması, 3 kıtada yer alan çok geniş bir coğrafyaya yayılma olanağı bulmuştur: Avrupa'da İspanya'dan , Afrika'da Mısır'a , Tunus'a ve Mali'ye , Asya'da Yakın Doğu'ya , İran'a ve Orta Asya'ya dağılan ülke ve kentler, İslam'ın Altın Çağı'nı şekillendiren, yeşerten ve taşıyan belli başlı odaklar arasında öne çıkmaktadırlar. (2) İslam'ın Altın Çağı'nı diğer 2 kültürel ve bilimsel aydınlanma döneminden ayıran diğer önemli fark da, bu çağın yaratılmasına fazla sayıda etnik grupların ve farklı dinlerden kişiliklerin, birlikte çalışma ortamı ve olanağı bularak sürece önemli katkılarda bulunmuş olmalarıdır. (3) İslam Aydınlanması'nın diğer önemli yönü, Grek/Roma ve Batı Avrupa dönemlerini birbirlerine bağlaması, bir anlamda, felsefe, bilim, matematik ve diğer alanlardaki birikim ve gelişmelerde süreklilik sağlaması, Antik Dönem birikiminin Rönesans'a ve bu yolla günümüze ulaşmasına olanak vermesidir. Günümüz dünyasını şekillendirmede, bu dönemin çok önemli katkıları olduğu, giderek daha fazla ortaya çıkmaktadır. Matematik, Astronomi, Simya ve Kimya, Mühendislik , Müzik, Edebiyat (şiir, 1001 gece masalları,...), Tıp gibi alanlarda günümüze uzanan yenilik ve gelişmelerin büyük bölümünde, bu dönemin izlerini bulmak mümkündür. El Harezmi'nin algoritma ve cebir'in yaratıcısı olduğu, onun adının bozulmuş şekli olan algoritmanın ve geliştirdiği matematiksel yöntem ve işlem şekline verdiği el-cebr adının, bugünkü cebir'in kökeni olduğu oldukça yaygın olarak bilinirse de, alkolü yasaklamış olmasına karşın, onun elde edilmesi süreci olan damıtılmayı mükemmelleştirenlerin İslam simya/ kimyacıları olduğu pek dile getirilmez.. Darwin'in Evrim Kuramı'na giden yolda da en önemli taşların da İslam Aydınlanması döneminde döşendiği hemen hemen unutulmuş, veya unutturulmuştur. Günlük yaşamda, çatal, kaşık kullanmanın ve günde 3 öğün yemek yeme modasının bile İslami kökenleri olduğu, çoğu kez hiç hatırlanmaz; bu ve benzeri fazla sayıda farkındasızlığın yeniden ele alınıp incelenmesi gerekir. 8.-13. yüzyıllar İslam coğrafyasında ortaya çıkan bu entelektüel, bilimsel ve kültürel gelişme döneminin insanlığa mirasının görünenin çok ötesinde olduğunun anlaşılması belki biraz daha zaman alacaktır. Daha önceki bir yazımızda, Nobel Ödülleri'nin bugünküne benzer koşullarda veriliyor olması varsayımı altında, İslam'ın bu yükseliş dönemindeki çalışmaların bu ödüllerin çoğunu toplayacağı gerçeğini örnekleri ile vermiştik (Özel, 2012). Bu yazımızda ise, Evrim Kuramı'nı ilk düşünenlerden olan El Cahiz 'in (MS 776-868) ve dönemindeki diğer çalışmaların kısa bir özetini sunmayı hedefledik. Cahiz'in tam adı Ebu Osman Amir İbn-i Bahr el-Kenani el-Fukaimi el-Basri olarak verilmektedir. Buradan, kendisinin Basra doğumlu olduğu görülür. Daha sonra kendisine takılan isim olan 'El-Cahiz', 'patlak-gözlü' anlamına gelmektedir ve onun diğer isimlerini unutturan bir unvan durumundadır. Basra, bugün olduğu gibi, onun dönenimde de canlı bir ticaret ve kültür merkeziydi. Ailesi balık satarak geçimini sağlamaktaydı. Büyük babası, daha sonra özgürlüğüne kavuşmuş Afrikalı zenci bir köle olan Cahiz'in babası, o henüz çocuk iken öldü. Ancak, annesi yine de onu yerel okula göndermeyi başardı. Dini konuları ve okuma yazmayı öğrenen Cahiz, Basra'daki diğer alimlerden de dersler aldı. Onu en çok da bugün dilbilim dediğimiz konular ilgilendiriyordu. Arapçanın gelişimi, tarihçesi, sözlük-bilimi, bu alandaki sözlükler ve şiir tartışmaları en sevdiği ilgi alanları olarak ortaya çıktı. Annesi de oğlunun kitaplar yazarak yaşamını kazanması yolunda teşvik etti. Bugün, konunun uzmanı birçok akademisyen tarafından Arapça yazımın gelmiş geçmiş en önemli isimleri arasında sayılan El Cahiz, çoğu hikaye ve derleme türüne sokulabilecek 200'den fazla kitap yazmıştır. Bunların 30 kadarı günümüze ulaşmış olup hala fazla sayıda okuyucu bulmaktadır. Bir kitap, sen sessizlik istediğinde sessiz kalan, konuşmak istediğinde ise kıvrak ve akıcı konuşan bir dosttur. Sen başka bir iş ile meşgul isen, sana hiçbir engel çıkarmaz. Ama yalnız isen, sana iyi bir arkadaş olur; seni hiçbir zaman aldatmaz ve övmez. Ama, senin arkadaşlığından hiçbir zaman yorulmaz. 40 yaşında iken (816 yılında) Bağdat'a giden El Cahiz, kısa sürede genç Halife El Mamun'un dikkatini çekti. O dönemde Mamun, babası Harun-ür Reşid'in kurduğu Beyt-ül Hikme adlı projesini geliştirme peşindeydi. Babası gibi, Yunanca, Farsça, Hintçe ve çeşitli dillerden el yazması kitapların Arapçaya çevrilmesi işine gönül vermişti ve Cahiz'in becerileri bu amacı gerçekleştirmede çok önemli katkılarda bulunacaktı. Mamun, Cahiz'e kendi çocuklarının eğitimine de göz kulak olması görevini vermişti. Bu Cahiz'in ününü artırdığı gibi, mali bakımlardan da durumunu düzeltmesini sağlayacaktı. Ancak, Cahiz'in kocaman gözlerinden korkan çocuklar yüzünden, bu görevi alamadı. El Cahiz takma adı da bu dönemden sonra onun adı olarak yerleşti! Ancak, Cahiz'in ünü bundan sonra da artmaya devam etti. Döneminde eserleri en çok aranan yazarı durumuna yükseldi. Cahiz, zamanının dinsel ve felsefi tartışmalarına da katıldı. Patronu Halife Mamun gibi, İslam Teolojisinin Mu'tezile okulunun savunucularındandı. Bu görüşün sahipleri, dine akılcı bir yaklaşıma sahiptiler. Bu görüştekilerce, Kur'an'ın 'yaratılmış' bir eser olduğu, Tanrı'nın kelamı olması nedeniyle, ezeli olamayacağı görüşü savunuluyordu. Ancak, zamanla, Kuran'ın yaratılmış olamayacağı, Tanrı ile birlikte ezelden beri var olduğu görüşü İslam dünyasına hakim oldu ve Mu'tezile görüşleri unutuldu. El Cahiz, özellikle o dönemde ortaya çıkan ve derlemecilik olarak isimlendirebileceğimiz bir eser yazma türünde çok becerikli idi. Onun ustası olduğu türden bir derleme, tek bir konuya veya düşünceye ait metinlerin bir antolojisi, toplamı olarak görülebilir. Doğaldır ki derlemenin akıcı ve eğlendirici bir yapı ve sunuma sahip olması gerekiyordu. Bazen de patron için öneri ve tavsiyeler de içermeliydi. Eserler, derleyiciye, kendini öne çıkarma ve seçilen konuda ne kadar geniş bir repertuvara sahip olduğunu gösterme fırsatları da yaratıyordu. Derlemelerin konu ve içerik olarak hiçbir sınırı yok gibiydi. El Cahiz'in günümüze ulaşan eserleri arasında Pintilerin Kitabı , Hayvanlar Kitabı özellikle öne çıkmaktadır. Diğer kitapları arasında ise, Ağzını Kapalı Tutma Sanatı, Şaka ve Ciddiyet, Kamusal Hizmete Karşı, Katırlar Kitabı sayılmaktadır. Burada, Cahiz'in üslubu açısından önemli 2 kitabı üzerinde durulacaktır. Pintilerin Kitabı, 350 kadar hikaye ve anekdot içerir. Bu hikayeler, çoğu zaman nükteli, bazen da 'skandal'vari olaylar içerir. Arap toplumunda cömertlik, değer verilen bir hassa olarak kabul edilmekle birlikte, kitapta Cahiz, birbirinin durumundan avantaj yakalama peşindeki insanları ve toplulukları iğnelemekte ve okuyucuya ilginç gerçek-yaşam pratikleri sunmaktadır. Kitabın, günümüzde de yaygın bir okur kitlesine sahip olduğu görülmektedir. Hayvanlar Kitabı Cahiz'in en tanınmış eseridir. Antik dönem Grek yazımlarından etkiler taşıyan bu kitap, aslında yüksek derecede özgün görüş ve açıklamaları ile dikkati çekmektedir. Konu ile ilgili bulabildiği her kaynaktan yararlanan yazarımız, bu kitapta, şakalar, anekdotlar ve hayvanlarla ilgili her konuda açıklamalar ve bilgiler yanında, doğa tarihi, tarih, etimoloji, antropoloji sayabileceğimiz bölümler içermektedir. Kur'an'dan bölümler kadar, İslam-öncesi şiirler, yolculuk hikayeleri, halk hikayeleri ve kişisel gözlemler olarak, Arapça ve diğer kaynakların güzel bir sentezi durumundadır. Cahiz'in evrim ve canlılar üzerindeki çevresel etkiler konusunda bu kitapta yazdıkları, büyük bölümü bugün de geçerli görüşlerdir. Hayvanlar Kitabı açısından asıl önemlisi ise, Cahiz'in, evrimsel gelişim ve doğal seçilim üzerine çok önemli ve temel bazı gözlemlerini dile getirmesidir. Cahiz, ayrıca, çevrenin ve iklimin bitkiler ve hayvanlar üzerine olan etkilerini göz önüne almaktadır. Cahiz'e göre, insanların cilt rengi, tümüyle çevresel koşulların sonucudur. Bir kişinin siyah veya beyaz derili olması onun yaşadığı çevrenin ikliminin eseridir ve hiçbir şekilde Tanrı'nın seçimi olarak görülmemelidir. Bu satırları okuduğumuzda, Darwin'in Türlerin Kökeninden (1859) asırlar önce yazılmışken, ne kadar güncel göründüğünü fark ediyoruz! Adeta, evrimin ve en iyi uyum yapanın yaşama şansı vardır düşüncesinin çok kısa bir özeti olan bu satırlara Darwin'in yaptığı katkı, özetle, bu düşünceyi daha fazla örneklendirmesi ve biraz daha geliştirip içinde insanın da bulunduğu daha geniş bir canlılar topluluğuna uygulama cesareti göstermesidir. Her ne kadar bu adım, insanın, Tanrı'nın ezeli ve ebedi koruma ve kollaması altında olduğu düşüncesini dışladığı için kimi din adamlarının ve geleneksel görüş sahiplerinin şiddetli hücumuna neden olmuşsa da, aynı adım, Darwin'e bugünkü bilim dünyasındaki sarsılmaz yerini sağlamıştır. İslam bilimcileri arasında, El Cahiz sonrasında da, canlıların ortaya çıkışı ve evrimi konularında, Nasreddin Tusi (13. yy, İran) ve İbni Haldun (14.yy, Fas) da benzer veya daha ayrıntılı görüşler ileri sürenler arasındadır. Ancak, El Cahiz, bir ilk olarak öncü yerini korumaktadır. İslam dünyasında ve ülkemizde büyük tartışmalara ve çekişmelere neden olan evrim düşüncesinin, önemli ölçüde İslam kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Görülüyor ki, İslam'ın Altın Çağı, sadece bilimsel, matematiksel ve diğer gelişmelerin değil, özgür düşüncenin de filizlendiği, görüşleri yüzünden kimsenin dili, dini, ırkı, etnik kökeni nedeniyle horlanıp dışlanmadığı bir dönem olarak ta öne çıkmaktadır. Zaten gelişme ve yükselmenin de kaynağı aynı özgür düşünme ve tartışma ortamıdır. Günümüzde hala, din ve inanç adına, düşünceye sınır koymaya, halkların ve toplumun bir bölümünü dışlamaya çalışanlar olduğunu ülkemizde de görüyoruz. Kendi söylemlerine göre, kindar ve dindar nesil yetiştirme ile özetlenen görüşlerle 21. yy'da toplum mühendisliği gerçekleştirme düşünceleri, İslam geleneğinde bile 1000 yıl kadar geride kalmıştır. Bu görüş sahipleri, inandıklarını söyledikleri Tanrı'nın, doğayı işletme mekanizmaları olan doğa yasalarına ve evrime gerçekten doğru yöntemlerle bakabilseler , Cahiz'den ve Darwin'den farklı bir sonuca ulaşmayacaklardır. Bu yüzden boşa harcadığımız enerjimize ne kadar yazık! Özel, M.E. 2012, Doğu-Batı Arasında Değişen Roller, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, s. 10-11, 8 Haziran 2012. Bu yazı HBT'nin 72. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/jura-devrinin-en-buyuk-ucan-dinozoru-bulundu", "text": "Uçan dinozorlar havalanabilen en büyük canlılardı. 150 milyon yıl boyu gezegenimizin gökyüzüne hakim olan bu canlılar bu zaman zarfı içinde olağanüstü çeşitlikte biçimler ve türler geliştirmişlerdi. Dev Quetzalcoatlus'ların kanat açıklıkları 12 metreye kadar ulaşırken, geç Trias dönemindeki ilk teruzorlar hemen hemen kuş büyüklüğündeydiler. İçi boş narin kemiklere sahip oldukları için bu döneme ait hayvanlara ait hemen hemen hiç fosil kalmamıştır. Bu yüzden Edinburgh Üniversitesi'nden Natalia Jagielska ve ekibinin İskoçya'daki Skye adasında buldukları fosil çok heyecan verici. Fosil, adanın doğusundaki Brothers Point'in gelgit bölgesinde bulunan yassı bir kaya oluşumunun kireçtaşına hapsolmuştu. Yerinden çıkarılıp, laboratuvara getirilen fosil burada incelendi. Tarihlendirmeye göre fosil 170 milyon yıl yaşına, yani Orta Jura dönemine ait. Daha ayrıntılı incelemeler sonucunda ise fosilin daha önce bilinmeyen bir teruzor türüne ait olduğu anlaşıldı. Yeni fosile Galcede kanatlı sürüngen anlamına gelen Dearc sgiathanach adı verildi. Fakat burada şaşırtıcı bir durum söz konusu: Dearc sgiathanach daha önce bilinen ilk teruzorlardan farklı olarak çok daha büyük. Genç bir hayvanın kanat açıklığı bile 1,90 3,80 metreyi buluyordu. Aşağı yukarı bir albatros büyüklüğünde olduğu sanılan teruzor, bu açıdan bakıldığında Jura devrinden bilinen en büyük teruzoru olma özelliğini taşıyor. Diğer ilginç bir noktada genç uçan dinozorun Rhamphorhynchidae ailesine dolayısıyla da uzun kuyruklu teruzor grubuna ait olması. Üst Jura döneminde soyları tükenen bu sürüngenlerin biçimi daha sonraları Tebeşir devrinde ortaya çıkan uzun kuyruklu teruzorlaradan daha ilkeldi. Bunların tipik özellikleri büyük gözler, uzun ince kafa ve çene yapısı ve uzun sivri dişlerdi. Araştırmacıların görüşlerine göre kuşların yaygınlaşmasıyla birlikte uçan dinozorlar, geç Jura döneminde ve Tebeşir devrinde daha büyük beden boyutlarına sahip ekolojik nişlere itilmiş olabilirlerdi. Ancak Dearc fosili, teruzorların, kuşların baskın hale gelmelerinden önce bile hatırı sayılır bir boyuta ulaştıklarını göstermiştir. Bunun henüz bilinmeyen bir uçan kuş atasına mu uzandığı veya diğer hayvanlarla rekabetle mi ilgili olduğu henüz biliniyor. Belki de teruzorların büyümesini tetikleyen başka faktörler vardı. Bu soruların yanıtlanabilmesi için de çok iyi korunagelmiş yeni bir fosilin bulunması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kadin-beyni-daha-uzun-sure-genc-kaliyor", "text": "En fazla enerji harcayan organımız olan beyin, günde yaklaşık olarak 140 gram glikoz yakıyor. Bu aşağı yukarı 14 yemek kaşığı şekere eşit. Bu enerjinin ne şekilde işlendiği ilerleyen yaşla birlikte değişiyor. Mesela bebeklerde enerjinin önemli bir kısmı beynin gelişimi için harcanırken geriye kalanlar gündelik hareketler ve düşünme için ayrılıyor. Bu enerji dağılımı yaşla birlikte değişiyor. Gençlerde ve genç yetişkinlerde hala önemli bir kısım olgunlaşma süreçlerinde kullanılırken, altmış yaş ve üzeri kişilerde bu süreçlere enerjinin çok küçük bir kısmı akıyor. Ayrıca beyin metabolizmasının ne kadar hızlı yaşlandığı cinsiyete göre de değişiyor. Washington Üniversitesi, Tıp Okulu'nda Manu S. Goyal tarafından elde edilen sonuçlar için, yaşları 20 ila 82 arasında değişen 205 kadın ve erkeğin tomografisi çekilmiş. PET görüntülerinde özellikle de beynin ne de kadar şeker ve oksijen harcadığı izlenebiliyor ve buradan yola çıkarak ne kadar enerji harcandığı, hangi metabolizma süreçlerin daha etkin oldukları öğrenilebiliyor. Özel öğrenme algoritmasıyla yapılan hesaplara göre kadın beyinleri kendi yaşlarından ortalama olarak 3,8 yıl daha gençken, erkeklerde bu oran sadece 2,4 yıl. Kadınlardaki göreceli olarak genç olan beyin metabolizması her yaş grubu için geçerli ve yirmili yaşlardaki kadınlarda bile görülmekte. Aslında erkek beyni daha çabuk yaşlanmıyor, erkekler yetişkinlik yaşına 3 yıl daha yaşlı bir beyinle başlıyorlar diyor araştırmacılar. Kadınlardaki genç beyin avantajından cinsellik hormonları sorumlu olabilir. Çünkü farelerle gerçekleştirilen deneylerden, östrojenin sinir bağlantılarını tetiklediği bilinmektedir. Kadın ve erkek beyni arasındaki farkın tam olarak ne anlama geldiği kesin olarak değerlendirilemiyorsa da sonuçlar, yaşlı kadınları bellek ve düşünce gerektiren görevleri aynı yaştaki erkeklere kıyasla daha iyi yerine getirdiklerini açıklayabilir diyor uzmanlar. Ve bu konu şu sıralar uzun vadeli bir çalışmayla araştırılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kadin-erkek-beyin-farki-mi", "text": "Cinsiyetler arasında herkesin bildiği gerçek olan farklılıkları tartışmıyoruz. Tamam, ama bir de gerçekte varlığı bilinmeyen ama hayali olarak çevremizde ve aramızda dolaşan pek çok farklılık var.. Temel soru şu : Beynin bir cinsiyeti var mı? Varsa bu nedir? Çünkü, biyolojik cinsiyeti, beynin cinsiyetinin belirlediği ve davranışlarımızın ve kişiliğimizin bu doğrultuda geliştiği doğrusu, bilim dünyasında uzun ve tartışmalı bir konudur. İki cinsiyetin beyin yapılarını ve nasıl işlediğini ölçümlemek için çeşitli nöro bilimsel teknikler vardır. Bu tekniklerle yapılan kadın ve erkek beyinleri arasındaki farklılıklar üzerine araştırmalar, İngilizlerin ünlü Bilimler Akademesi Royal Society'nin dergisinin özel sayısında tartışıldı. Mesela bir sinir hücresinin dalları ve sinir yoğunluğu karakter olarak erkek özelliği gösterirken çeşitli dış etkilerle dişi forma dönüştürülebiliyor. O halde biyolojik olarak cinsiyet tek başına beyin farklılıklarını açıklayamaz, çünkü dış faktörlerin beynin yapısını ne ölçüde ne zaman ve nasıl etkileyebildiği de önemli. Beyinlerimiz istendiğinde biçimlendirilebilir mi , yoksa değişmez bir yapıya mı sahip olduğu , sorusu 40 yıldır tartışılıyor. Çok farklı deneylerle beynin yapısının değiştirilebildiği gözlendi. Ayrıca sosyal davranışların veya kalıpyargıların beynin bilgiyi nasıl işlediğini değiştirebildiği de biliniyor. Beyine dayalı farklılıklar, yani bilişsel beceriler ve davranışsal karakterler, zamana yere ve kültüre bağlı olarak zaman içinde değişebiliyor. Ayrıca yine dış faktörler, eğitim, mali bireyi farklı konumlar içinde bulunması, hatta diyet bile beynin bilgi işleme sürecini etkileyebiliyor. Kadın veya erkek beyni tartışmasında beyinleri kıyaslarken, beyin sahiplerinin cinsiyetinden daha fazlasını bilmek zorunluluğu ve önemi ortaya çıkıyor. Ayrıca, farklılıklardan çok, iki cins arasındaki benzerlikler daha önemli, daha ön plana çıkıyor, çünkü iki cins de yeryüzülü, yani dünyalı! Bu açıdan yaklaştığınızda, iki cins, büyük farklılık yerine, birbirleriyle ortak özellikler gösteriyor, yani erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten gelmiyor, her ikisi de yeryüzünden geliyor. Herhangi bir çevresel alan içinde kadın erkek farklılıklarının ortaya koyduğu sonuçlar, yani normal veya normal olmayan davranışlar, yetenek, başarı gibi, tabii aydınlatılması gereken faktörler olarak araştırıcıların önünde duruyor. Bu arada ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün , kendi fonlayacağı ve mali bakımdan destek vereceği araştırmaların uyması gereken normlar arasında kadınları ve erkekleri ayrı ayrı incelememe şartı olduğunu da yeri gelmişken söyleyelim."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kadin-ve-erkekte-agri-algisi-neden-farkli", "text": "Onlarca yıldır ağrının kadında ve erkekte benzer şekilde işlemden geçtiği düşünülüyordu. Oysa şimdi ağrının cinsiyet farkına bağlı olarak değişik yolaklardan geçtiği anlaşılıyor. Fareler üzerinde yürütülen çalışmalarda ağrı tepkisini en fazla etkileyen faktörün hormonlar ve bağışıklık hücreleri olduğu gözlendi. Montreal'deki McGill Üniversitesi'nde iken Robert Sorge, farelere özgü aşırı dokunma duyarlılığının nasıl gelişmiş olduğu konusunda laboratuvar fareleri üzerinde bir araştırma yürüttü. Tepkilerini ölçmek için farelerin ön ayaklarına ince bir tüy ile dokundu. Erkek fare, bilimsel literatürün öngördüğü şekilde, tepkisel bir davranışla patisini geri çekti. Sorge ve Mogil, eğer pek çok ağrı uzmanının izlediği yoldan gitseydi bu sonuca erişemezdi. Dişi ve erkek fareleri ayırarak geleneksel tutumun dışına çıktılar. O dönemde araştırmacıların pek çoğu dişi farelerden uzak duruyordu, çünkü hormon döngülerinin sonuçları etkilemesinden kaygı duyuyorlar ve bu yüzden erkek farelerle çalışmayı tercih ediyorlardı. Bugün ise ağrı konusunda çalışma yapanlar, Sorge ve Mogil'in çalışmalarından esinlenerek cinsiyet farkını göz önünde bulunduran çalışmalara öncelik tanıyorlar. Elde edilen sonuçlar gösteriyor ki ağrı yolakları çeşitlilik gösteriyor; bu çeşitliliğe de bağışıklık hücreleri ve hormonlar yol açıyor. Bütün bu sonuçlar, aynı zamanda tüm biyomedikal araştırmalarda cinsiyetin ne kadar büyük bir fark yarattığının da kanıtı. Sorge ve Mogil'in ağrı yolakları konusundaki çalışmaları ise, cinsiyet farkının en fazla görüldüğü alan olarak öne çıkıyor. AstraZeneca şirketi sinirbilim bölümü başkanı Iain Chessel, gelecekte ağrı ilaçlarının kişiye özel olarak ısmarlama üretileceğini söylüyor. Ve Chessel'e göre de cinsiyet en belirleyici faktör olacak. Ciltteki, kaslardaki, eklemlerdeki veya organlardaki sensörler, ısı veya doku tahribatı gibi olası bir hasar duyusu kaydettiği zaman ağrı oluşur; çevresel sinirler üzerinden omuriliğe sinyal gönderirler; böylece diğer sinirleri de faal hale getirerek beyin sapına ve daha sonra da serebral kortekse sinyali iletirler. Serebral korteks bu sinyalleri acı olarak yorumlar. Fakat ağrı çeşitli şekillerde ve farklı kimyasal yolaklar üzerinden ortaya çıkar. Bazı ağrı tipleri zamanlama farkına göre isim alır. Akut ağrılar, sivri, sıcak, keskin veya acı veren şeylere gösterilen ani tepkilerdir. Kronik olanlar ise ilk hasar iyileştikten sonra devam eden uzun süreli ağrılardır. Sorge'un çalışmasında farelerin omurlarına bakteriyel bir molekül enjekte edildiğinde, dikkatler mikroglia'lara çevrildi. Fakat mikroglialar yalnızca erkek sıçanlarda dokunmaya karşı aşırı duyarlılık yaratıyordu. Dişilerde mikroglia'larda herhangi bir etkinlik gözlenmedi. Çünkü mikroglialar erkek farelerde ağrı algısında çok önemli bir rol oynarken, dişilerde sakin kalıyordu. Sonuçta migrogli'alar bloke edildiğinde, yalnızca erkek farelerde ağrıya karşı gelişen aşırı duyarlılık ortadan kaldırılabildi. Ağrı yolaklarında hatları değiştiren anahtarları kontrol eden nedir? Bilim insanları, uzun süre cinsiyetler arasındaki ağrı algısındaki farklılıkların östrojenden kaynaklandığını düşünüyor. Östrojen, yoğunluğuna ve lokasyonuna bağlı olarak ağrıyı artırabildiği gibi, azaltabiliyor. Ne var ki testosteron, bugüne dek ağrı konusunda östrojen kadar önemsenmedi. Oysa bazı çalışmalarda kronik ağrıları azalttığı saptanmıştı. Bilim insanları ayrıca bir diyabet ilacı olan metformin'in erkek farelerde ağrıyı azalttığını, dişi fareleri etkilemediğini fark ettiler. Ayrıca eczacılığın en eski ağrı ilaçlarından biri olan morfin'in dişi farelerde ve kadınlarda ancak yüksek dozlarda alındığında etkili olduğu gözlendi. Oysa erkeklerde daha düşük dozlar aynı etkiyi yaratıyordu. Morfin'in bu farklı etkilerinin mikroglia'lardan kaynaklandığı tespit edildi. Araştırmacılar morfinin mikroglia üzerindeki etkisini bloke edince, dişi ve erkek fareler ağrıya benzer tepkiler verdiler. Şu anda piyasalarda kadın ve erkeği farklı etkileyen bir ilaç satılıyor. 2018 yılında FDA tarafından onaylanmış olan bu ilaç migren tedavisinde kullanılıyor. Kadınlarda migrenin görülme sıklığı erkeklerden üç misli fazla. Anti- CGRP ilacı olarak bilinen bu ilaç kadınlarda daha fazla yarar sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kadinlar-nicin-erkeklerden-daha-uzun-yasiyor", "text": "Kadınlar daha yüksek stres, daha fazla kronik hastalık, daha fazla depresyon, daha fazla endişe yaşarlar ve şiddet mağduru olma ihtimalleri daha yüksektir. Kadınlar erkeklerden daha az para kazanıyor ve birçok ülkede erkeklerle aynı insan haklarına sahip değiller. Kadınlar, karşılaştıkları toplumsal eşitsizliklere rağmen, erkeklerden daha uzun yaşarlar. Bütün ülkelerde, istisnasız durum böyle. Örneğin, ABD'de 2015 yılında tam zamanlı kadın işçiler, erkeklerin 1 dolarına karşılık 80 sent kazandı; yani yüzde 20'lik bir ücret farkı var. Bununla birlikte, ABD'de kadınlar için ortalama ömür 81.2 yıl, erkeklerde 76.4'tür. Daha fazla ücret farklılığı olan veya aşırı cinsiyet eşitsizliklerine sahip ülkelerde bile kadınlar erkeklerden daha uzun yaşarlar. Cinsiyet, biyolojik farklılıkları gündeme getirir. Kadınların daha uzun yaşamalarını sağlayan biyolojik avantajları vardır. Örneğin, kadınlık hormonu östrojen hormonu kadınlar için avantajdır. Bu hormon düşük yoğunluklu lipoprotein kolestrolü düşürür. Kardiyovasküler riski azaltan yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterolü, veya \"iyi\" kolestrolü artırır. Öte yandan, erkeklik hormonu testosteron ise, kötü kolestrolün düzeyini kanda arttırır ve iyi kolestrol düzeylerini düşürür. Bu, erkekleri hipertansiyon, kalp hastalığı ve inme konularında daha fazla risk altına sokar. Kronik hastalıklara gelince: Kadınlarda daha fazla görülür. Ancak erkekler ve kadınlar farklı kronik hastalık türlerine sahipler. Kadınlarda kronik hastalıklar daha az ölümcül, erkeklerdeki kronik hastalıklar ise daha fazla ölümcüldür. Örneğin, kadınların daha fazla artriti var, bu kadını engelli yapabilirse bile öldürmüyor. Buna karşılık, erkekler daha çok ölümcül kronik hastalık riski altındadır. Kalp rahatsızlığı erkeklerde kadınlardan 10 yıl daha önce başlar. Dolayısıyla biyolojik farklılıklar, bu yaşam beklentisi farklılığında rol oynamaktadır. Çalışmalar, genel olarak kadınların sağlık konusunda daha bilinçli ve fiziksel ve zihinsel belirtileri konusunda daha fazla farkındalığa sahip olduğunu gösteriyor. Bunlar, kadınların daha sağlıklı yaşamalarını sağlar. Kadınlar ayrıca, hastalık tanı süreçlerinin belirlenmesinde, doktorlarla daha iyi iletişim kurarlar. Bir erkek olmak, her türlü tedavinin ertelenmesi anlamına gelir. Erkekler tedaviye daha az önem verir. Bu konuları topladığınızda şu tablo ortaya çıkar: erkekler için tedavi süreçlerinde daha az başarılıdır. Erkeklik, sosyal olarak öğretilen bir yapıdır ve bu erkeklerde sağlıksız etkilere yol açar. Birçok erkek sağlıksız ve riskli davranışlarda bulunmayı, erkekliğin gereği olarak tanımlar; sağlığı geliştirici davranışları ise dişil-kadınsı olarak görürler. Testosteron, yani erkeklik hormonu insanları biyolojik olarak ama aynı zamanda davranışsal olarak da risk altına sokar. Saldırganlığı, adım adım kazalar ve cinayetlere de varır, ölüm oranlarını artırır. 250'den fazla genç takip edildi ve temel olarak testesteronun gelecekteki şiddet davranışlarını arttırdığı öngörüldü. Kadınlar sistematik olarak her tür riski aşırı ölçüde tahmin eder veya dikkate alırken, erkekler ise riskleri sürekli olarak hafife alır. Bu davranış modeli net olarak gözlemlenmiştir. Bu riski hafife almaya, bir riskli yoldan geçmek, yanardağ riski, sigara içmek veya bir terörist saldırıya uğramak gibi çeşitli örnekler verilebilir. Yayalar arasında, erkekler dişilerden daha fazla kuralları ihlal ediyor. Sürücüler arasında, erkekler kuralları en çok çiğniyor. Motorlu araç kazaları erkekler arasında kadınlardan çok daha yaygındır. Bu, kısmen erkeklerin daha fazla risk alma, riski küçümseme, sansasyon arayışı ve öne atılma eğilimi nedeniyle oluşur. Bu farklıklar, gerçek hayatta neredeyse her görev yaşam alanını kapsar. Madde kullanımı erkekler arasında kadınlardan çok daha yaygındır. 2011 araştırmasına göre, erkeklerde uyuşturucu bağımlılığı kadınlara oranla 2.2 kat daha çok, bağımlı olma olasılığı 1.9 kat daha yüksek. Uyuşturucu kullanımı sorunları olanlarda erkekler, kullanım sıklığına göre, birden fazla madde kullanımı gibi riskli davranışları daha çok girerler. Uyuşturucu kullanım sorunları olan erkekler, kadınlardan daha geç bakım istemektedir. Erkekler ayrıca uyuşturucu ve alkol etkisi altında, kadınlara göre daha sık araç kullanmaktadır. Erkekler, ilaç veya alkol etkisi altında araba kullanımında öndedir: her beş sürüşten dördünden sorumludur. Bu kısmen erkeklerin sansasyon arayışından, çeşitli, yeni, karmaşık ve yoğun deneyimler ve duygular arama isteğinden kaynaklanır. Erkekler için riskli davranışların kaynağında, akran baskısı, toplumsal cinsiyet rolleri ve erkeksi davranarak daha fazla kabul edilme gibi etkenler de vardır. Bunun bir kısmı testosteron seviyelerinden, önemli bir kısmı ise kısmı cinsiyet rollerini öğrenmesinden kaynaklanır. Yüksek sansasyon arayışına ek olarak, erkeklerde daha fazla dürtüsel nitelikler vardır ve cezalar karşısında daha umursamazdır, yani ceza kabul etme eşikleri yüksektir. Önceki araştırmalarımız gösterdi ki, erkeklik, depresyonda ve alkol kullanımında rol oynar. Çoğu ülkede, erkeklerin intihar etmesi daha olasıdır. Örneğin Birleşik Devletler'de, erkekler kadınlardan üç kat daha fazla intihar sonucu ölür. Bunun nedeni, çoğunlukla erkeklerin intihar için ateşli silahlar gibi daha öldürücü yöntemlere başvurmasıdır. ABD'de en intihar edenler beyaz erkeklerdir. Aslında, bu gruptaki intiharlar, orta yaşlı beyaz Amerikalı erkeklerde ölümün artış nedenidir. Erkekler arasında yüksek intihar oranının arkasındaki bir neden, psikiyatrik bozukluklar ve zihinsel sağlık açısından damgalanma endişesidir. Dolayısıyla erkekler stres yaşadıklarında kadınlara göre zihinsel sağlık sorunları daha yüksektir, muhtemelen duygularından bahsetmiyorlar ve tedavi aramıyorlar. Zihinsel sağlık tedavisinden kaçınma eğilimi, erkeklik, cinsiyet normları ve erkekler için toplumsal beklentiler ile doğrudan ilişkilidir. İşsizlik, küresel düzeyde ve ABD'de intiharın ana nedenidir. İşsizlik, erkekler için intihar nedeni olarak daha büyük bir role sahip olabilir. Dolayısıyla insan sermayesi kaybı, erkeklerde çok daha fazladır. Majör depresyon, tüm intiharların yarısından fazlasında ana faktördür. Kadınlar erkeklere kıyasla iki kat daha fazla büyük depresyon yaşarlar, ama intihar etme olasılıkları erkeklere kıyasla dörtte bir daha azdır. Bu çelişkiye getirilen bir açıklama, kadınların intiharda daha yetersiz kaldıklarıdır. Erkek daha bağımsız ve kararlı davranır ve yardım istemez, bunu zayıflık olarak kabul eder. Kadınlar ise karşılıklı bağımlılığı değerlendirebilir, arkadaşlarına danışır ve kolayca yardım ister. Kadınlar kararlarını bir ilişki bağlamında düşünürler, pek çok şeyi dikkate alır ve düşüncelerini değiştirme konusunda kendilerini daha özgür hissederler. Bu, intihar kararlarını etkiler. Kadınları intihar etmekten koruyan faktörler, erkekleri savunmasız bırakan faktörlerin tam tersidir. Ta aile içinde toplumsal cinsiyet rolleri ayrışır. Ailelerin davranışı, kadın ve erkeklerin gelecekleri konusunda epey belirleyici olur. Toplumsal inanç, değer yargıları, belirli bir şekilde davranmamıza neden olur. Erkekler ve kızlar erken yaştan itibaren \"erkeksi\" ve \"kadınsı\" tanımlamalarla, sosyal normlarla karşı karşıya kalır. Ölümlerde cinsiyet farklılıkları, toplum karakterlidir, öğrenilir-öğretilir; çoğunlukla davranışsaldır ve bu nedenle önlenebilir. Beynimizle ilgili olsa da, kalıtsal değildir. Cinsiyet farklılıkları kurallar olaras ortaya çıkar. Birçok konuda kadınlar erkeklerden daha kötü performans gösterirken, yaşam beklentisi söz konusu olduğunda erkekler başarısızdır. Toparlarsak, bu durumun nedenleri arasında, başta sansasyon arayışını, risk alma özelliklerini, damgalanma korkusunu, erkeklik rolünü oynama baskısını, sağlığın kötü kullanımını, dışa dönük davranış eğilimini gösterebiliriz. Bu sosyal, psikolojik ve davranışsal etkenler yüzde olarak önemli bir yer tutar. Erkekleri daha fazla kendine hakim olmaya, damgalanma korkusunu azaltmaya, profesyonel sağlık bakımına önem vermeye teşvik etmek gerekir. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kadinlarin-beyni-ayni-yastaki-erkeklerden-daha-genc", "text": "Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan bir araştırmada 200'den fazla yetişkinin beyin taramaları incelenerek özellikle beyin metabolizmasının yaşla değiştiği bilinen ölçümleri inceledi. Araştırmanın metabolik seviyelere dayalı bulgularında kadınların beyninin, kronolojik yaşları kendileriyle aynı olan erkeklerin beyninden ortalama olarak üç yıl daha genç olduğu görüldü. Her ne kadar bulguların ileri araştırmalarla desteklenmesi gerekse de bu bulguların doğru olması, metabolik olarak daha genç beyinlere sahip kadınların, yaşa bağlı değişimlere karşı daha dayanıklı olması anlamına gelebilir. Araştırmacılara göre bu durum da kadınların yaşlandıkça düşünme yetilerinde daha az kayıp gözlemlenmesinin sebeplerinden olabilir. St. Louis'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden radyolog Dr. Manu Goyal, elde ettikleri bulguların ne anlama geldiğini tam olarak bilmediklerini, ancak kadınların ileri yaşlarda daha az bilişsel kayıp yaşamalarının nedeninin beyinlerinin daha genç olması olabileceğini söylüyor. Beynin ana yakıt kaynağı şeker yahut glikozdur, fakat beynin glikozu kullanış şekli yaşla bilikte değişiklik gösterir. İnsanlar gençken aerobik glikoliz denilen, beyin gelişimine ve olgunlaşmasına yardımcı olduğu düşünülen bir metabolik süreç için daha fazla glikoz harcarlar. Fakat bazı insanlar yaşlandıkça beyinlerinde aerobik glikolizde bazı azalmalar görülür ve kişi 60'lı yaşlarına geldiğinde bu süreç oldukça düşük seviyelerde yürütülür hale gelir. Fakat kadınlarla erkeklerin beyin metabolizmaları arasında ne gibi farklılıklar olduğu bilinmiyordu. Bu nedenle yapılan yeni araştırmada araştırmacılar 20 ila 82 yaş arasında 121 kadın ve 84 erkeğin beyin taramalarını inceledi. Ne tuhaftır ki erkeklerle kadınların beyin yaşları arasındaki fark 20'li yaşlarındaki gençlerde bile görüldü. Goyal'a göre bu erkeklerin beyinlerinin daha hızlı yaşlandığı anlamına gelmiyor. Yalnızca erkeklerin erişkinlik evresine kadınlara göre üç yıl daha geç girmesi, bu farkın yaşam boyu devam etmesine yol açıyor. Araştırmacılar, kadınların beyinlerinin metabolik gençliğinin de kadınların erkeklere göre daha uzun ömürlü olmasıyla paralel olduğunu belirtiyor. Goyal, erkeklerle kadınların beyinleri arasındaki farkın, boy uzunluğu gibi daha sık karşılaşılan cinsiyet farklılıklarına kıyasla çok daha küçük olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kalitimimizda-155-yeni-gen-kesfedildi", "text": "PSRC Fleming araştırma merkezi ve Dublin Trinity College araştırmacıları, en yakın akrabamız olan şempanzelerden evrimsel açıdan farklı olduğumuzu buldular. İnsanoğlu, bundan yaklaşık olarak yedi milyon yıl önce soy ağacındaki yolunu ayırdıktan sonra da gelişmeye devam etmiş. İnsanın soy çizgisindeki 155 gen DNA'mızdaki küçük parçalardan kendiliğinden oluşmuş. Bunlardan birçoğunun biyolojimizde önemle roller oynadığı görülüyor, bu da, yeni genlerin ne kadar hızlı bir şekilde evrimleşebileceğini ve gerekli hale gelebileceğini göstermekte. Bu yeni genlerin bir kısmı memelilere uzanırken, diğer bir kısmı da belirli insan hastalıklarıyla ilgili mikroorganizmalara uzanmakta. Yeni genler normalde, genetik mekanizmamızın yanlışlıkla daha önceden var olan genlerin kopyalarını oluşturduğu, çoğalma olayları gibi bilinen mekanizmalarla oluşur. Fakat son olarak keşfedilen 155 mikrogen, DNA uzadığında sıfırdan ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bundan önce, molekül yapmak için herhangi bir malzemeye sahip değildiler. Yeni genleri kotladıkları sanılan proteinler, inanılmaz derece küçükler. Bu yüzden de bu DNA sekanslarının bulunması ve incelenmesi zordur, araştırmalarda da genelde ihmal edilmektedir. Son proje, araştırmacıların yeni genlerin evrimini merak etmeleri nedeniyle 2017 yılında başlamış olsa da, başka bir araştırma nedeniyle birkaç yıl dondurulmuştu. Kaliforniya Üniversitesi bilim insanlarınca gerçekleştirilen ve 2020 yılında yayımlanan diğer araştırmada, bir zamanlar Junk DNA olarak isimlendirilen ve kodlanmayan bölgelerce üretilen mikroproteinleri sınıflandırmıştı. Fakat son araştırmanın ekibi yeni bir genetik soy ağacı oluşturarak, kalıtımızda bulunan bu küçük sekansları, diğer 99 omurgalı türüyle karşılaştırdılar ve genlerin zaman içindeki gelişimini izlediler. Yeni çalışmada tanımlanan yeni mikro genlerin bazılarının izleri memelilerin ilk günlerine kadar uzanırken, iki genin insanların ve şempanzelerin ayrılmalarıyla ortaya çıktığı tespit edildi. Mikroproteinlerin diğer gen ekpresyonlarının ayarlanmasından daha büyük proteinlerle ve hücre zarımızla bağlanma gibi çok sayıda işlevleri olduğu zaten biliniyor. Bazı mikroproteinler önemli biyolojik işlevleri yerine getirirken, diğerleri faydasızdır. İnsanların bir tür olarak, doğal seçilim yoluyla geçirdiği biyolojik değişimler inanılmaz derecede zorludur. İnsanların ve şempanzelerin ortak atası, goril soyundan ayrıldığında, kalp dokumuzun yapılanmasında rol oynayan bir gen gelişmiş. Eğer bu mikrogen gerçekten de son birkaç milyon yıl içinde ortaya çıktıysa, DNA'mızın bu gelişmiş parçalarının bedenimiz için ne kadar hızlı bir şekilde gerekli hale gelebileceğinin kanıtı olabilir. Araştırmacılar laboratuvarda yetiştirilen hücrelerdeki genleri tek tek etkisiz hale getirerek, dizilerin fonksiyonlarını test edince, 44 hücre kültürünün, şu anda eksik olan DNA bölümlerinin bizi işlevsel hale getirmede önemli bir rol oynadığını doğrulayan gelişimsel kusurlar gösterdiği fark edilmiş. Diğer karşılaştırmalı analizlerde, araştırmacılar ayrıca hastalıkla ilişkili olduğu bilinen varyantları üç yeni gende tanımladılar. DNA'da aynı baz pozisyonunda bu rastgele mutasyonların varlığı, kas distrofisi, retinitis pigmentoza ve Alasami sendromuyla bazı ilişkilere işaret ediyor olabilir, ancak bu bağlantıların aydınlatılabilmesi için daha fazla araştırmanın gerçekleştirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kalkerli-algler-filigran-sanat-eserlerini-nasil-uretiyorlar", "text": "Midyeler, kalkerli algler, deniz kestaneleri ve denizyıldızları doğanın müthiş nano yapı ustaları olarak kabul edilir. Bu canlılar sadece kalker, protein ve şeker ile minik yapılar üretiyor. Alman bilim insanları, kalkerli algın filigran yapıları nasıl ürettiğini açıklayan önemli bir mekanizma keşfetti. Kalkerli alglerin en ağır örnekleri milyarda bir gramdan bile daha hafif olmasına rağmen bu tek hücreliler her yıl dünya genelinde beş yüz milyon ton hacminde kalsiyum karbonat üretirler. Ve birkaç nanometre büyüklüğündeki kalsit kristalleri biçimindeki kalkerle mimari yapılar yaratıyorlar. Araştırmacılar, kristalleri kullanıldıkları yerde oluşmasını sağlayan biyokimyasal bir mekanizma keşfetmişler. Ekip bilimsel adı Pleurochrysis carterae olan kalkerli algı incelemiş. Bu alg adını üzerindeki kalkerli pullardan alan kokolitoforitler grubuna dahildir. Bu minik kalkerli pullar her şeyden önce selüloz liflerinden oluşan bir tabana sahiptir ve bu taban tıpkı bir tart tabanı gibi bir kenarla çevrilidir. Sadece bu kenarda dönüşümlü olarak iki farklı kalsit kristal biçimleri sıralanmış. Kokolitler, hücrenin içinde, zarla kaplanmış bir alan olan özel bir kese içinde oluşuyor. Olgunlaşmış kokolitler hücreden atılıyor ve her alg hücresini çevreleyen kokolit tabakasıyla birleştiriliyor. İşte bu özel zar alanındaki düzenli yapının nasıl oluştuğu şimdiye dek pek bilinmiyordu. Son deneylerden anlaşıldığı üzere kalker kristalleri sadece kokolitlerin kenarlarında oluşabilmesi için devreye negatif yüklü çözünür çoklu şekerler devreye giriyor. Fakat bunlar taban kenarına kalsiyum karbonat değil sadece pozitif yüklü kalsiyumu taşıyor ve kalsiyumla birlikte minik topaklar olarak yerleşiyorlar. Buna göre proteinlerin, konumlanmada katkıları bulunmuyor. Gerçi daha önceki incelemelerden kalsiyum karbonatın kristalleşmesinde, çözünür içeriklerin karıştığı anlaşılmıştı ancak çoklu şekerlerin ve proteinlerin hangi rolleri oynadığı bilinmiyordu. Araştırmacılar ayrıca bu sürecin yalnızca kalsiyumla işlediğini ve magnezyum veya sodyum gibi metal iyonlarının çoklu şekeri gelişigüzel dağıttıklarını ya da taban kenarına aktarmadıklarını da tespit etmişler. Anlaşıldığı üzere bu bilgiler sadece P. carterae için değil kalker işleyen tüm organizmalar için önemli. Ve bu bilgilerin teknik alanda da yararlı olabileceği düşünülüyor. Mesela malzeme bilimcilerine nanoteknoloji için minik yapılar üretmede yardımcı olabilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kanser-dinozorlarda-bile-varmis", "text": "Kanserli tümörler hücrelerin DNA bozuklukları veya mutasyonlar yüzünden türleşerek, kontrolsüz olarak çoğalmalarıyla oluşur. Sonuçta sağlıklı dokuyu zorlayan ve hareketli kardeş hücrelerle diğer organlar ve dokularda metastazlar oluşturan urlar ortaya çıkar. Kanserin, Yeni Çağ'ın bir fenomeni değil, atalarımızın da bu hastalığa yakalandıklarını gösteren öncü insan ve Neandertal kemikleri bulunmuştur. Dinozorların bile kansere yakalandığını ise Kanada'da bulunan bir fosil kanıtlıyor. Paleontologlar 1989 yılında boynuzlu bir dinozor türü olan Centrosaurus apertus'a ait çok sayıda kemik bulmuşlardı. 76-77 milyonluk fosiller, burada bir dinozor sürüsünün bir selde öldüğüne işaret ediyor. Fakat bu dinozorlardan birini diğerlerinden ayıran bir özellik vardı diyor McMaster Üniversitesi'nden Mark Crowther. Araştırma çerçevesinde bu Centrosaurus'un incik kemiği ayrıntılı bir şeklide incelenmiş. Kemikte bulunan bir uru paleontologlar ilk önce iyileşmiş bir yara izi olarak kabul etmişlerdi. Fakat kemik yapısının, ince tabakalara ayrılması ve mikro bilgisayar tomografisine dayanan yeni analizler farklı bir sonuç vermiş. Buna göre Centrosaurus'ta kötü huylu bir kemik kanseri vardı. Karşımızda 76 milyon yıllık dinozor kemiğinde ilerlemiş bir kemik kanserinin izini tespit ettik. Bu da dinozorda görülen kanserin ilk kanıtı diyor araştırmacılar. Kemik kanseri insanda çok çabuk ilerlemekte ve daha sonra genelde akciğer ve diğer organlarda metastazlar oluşturur. Analizler otçul dinozordaki kanserin de ileri seviyede olduğu göstermiş. Tümör hayvanın incik kemiğini önemli ölçüde kemirmişti ve çok fazla ağrı yapmış olmalı. Hatta bir olasılıkla metastaz bile oluşmuş olabilir diyor bilim insanları. Kanser bacak kemiğinde olduğu için de dinozor için yürümek işkence haline gelmiş olmalı. Bu durum onu Tyrannosaurus gibi tebeşir devri yırtıcıları için dikkat çekici hale getirmişti. Fakat Centrosaurus sürü içinde yaşadığı için korunmuştu. Ve sürünün koruması altında bu hastalıkla normalden daha uzun süre yaşayabilmişti. Hasta Centrosaurus kanser yüzünden değil, sürüsüyle birlikte sele kapılarak ölmüştü."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kara-omurgalilarinin-oncusu-bulundu", "text": "Bundan 400 milyon yıl kadar önce ilk omurgalılar karaya çıktılar ve tüm kara omurgalıların atası oldular hatta daha sonra insanın da. Fakat bu önemli gelişmenin hangi canlıyla başladığı tartışmalıydı. Çünkü o zamanlar karaya uyum sağlamış olan et yüzgeçlilerin birden fazla temsilcisi bulunuyordu. Tetrapodomorpha olarak bilinen bu gruba, balığa çok benzeyen Tikttaalik ve kısmen suda ve karada yaşayan, yüzgeç yerine bacakları bulunan Acanthostega ve Ichthyostega da dahil. Antropologlar kısa bir süre önce kara omurgalıların diğer eski bir atasını keşfettiler. Paleospondylus gunni olarak isimlendirilen bu beş santim uzunluğundaki, yılanbalığına benzer ilkel balık, 390 milyon yıl kadar önce tatlı suların diplerinde yaşıyordu. Bu canlıya ait binlerce fosil bulunmuştur, buluntu yerlerinden biri İskoçya'daki bir taşocağıydı. Fakat egzotik özellikleriyle bu canlıyı omurgalı soyağacına yerleştirmek zordu. Palaeospondylus'un gizini çözmek isteyen araştırmacılar, bu balığın bir fosilini, mikro bilgisayar tomografisiyle ayrıntılı bir şekilde incelediler. Bunun için de hala koruyucu taş kılıfı içinde bulunan ve kafası neredeyse hiç bozulmamış bir örneği seçtiler. Ekip, yapıların yüksek çözünürlüklü görüntülerini elde edebilmek için bir X ışını senktrotronunun iyice odaklanmış ve güçlü ışınını kullandı. Bu şekilde araştırmacılar, ilk kez Palaeospondylus'un kafatası bileşenlerinin biçimini ve yapısını görüntüleme ve inceleme şansına kavuştular. Görüntülerden anlaşıldığı üzere ilkel balığın iç kulağında üç yarım daire şeklinde kanal bulunuyor; bu da tüm çeneli balıkların başlıca özelliğidir. Çenesi küçülmesine ve dişleri de yok denecek kadar azalmış olmasına rağmen Palaeospondylus hala gerçek bir balık. Karşılaştırmalı analizlerle ise özelliklerinin birçoğunun, tetropod evrimiyle ilgili önemli bağlar oluşturduğunu gösterdi. Mesela kuyruğu Acanthostega'ya benzerken, kafatası kemikleri Tiktaalik ve Panderichthys ile benzer. Bu bilgilerin yardımıyla Palaeospondylus ilk kez soyağacındaki yerini buldu. Araştırmacılar Palaeospondylus'u, Tiktaaalik, Acathostega ve Ichtyostega'nın soy çizgisine yok yakın bir yere yerleştirdiler. Buna göre bu fosil kısmen ilginç ve egzotik özelliklerine rağmen Tetrapodomorpa'ya, yani omurgalıların sudan karaya geçişlerini hazırlayan gruba dahil. Ancak Palaeospondylus'un niçin dişlerinin ve kafatası çatısına bulunmaması ve çift yüzgeçli olması ilginç. Araştırmacılar bu konuda iki açıklama getirdiler: Bu ilkel balıklar bu özelliklerini özel yaşam biçimlerine uyum sırasında kaybetmiş olabilirler. Tahminlere göre dipte organik madde soğuruyorlardı ve bunun için de dişlere ve güçlü yüzgeçlere gerek duymuyorlardı. İkinci açıklamaya göreyse kalıcı olarak larva evresinde kalarak gelişmemişti. Hangi açıklamanın daha doğru olduğu henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kargalar-dunyaya-nasil-yayildi", "text": "Kargalar ve kuzgunlar Güney Amerika hariç, dünyanın her yerinde yaşıyorlar. Her yerde bulunmaları nedeniyle bu dikkat çekici leş yiyicilere sembolik anlamlar da yükleniyor. Örneğin, İskandinav mitolojisinde bilgelik yüklenen kargalar Hıristiyan düşüncesinde uğursuzluk getiren ve cadıların yoldaşı olarak kabul edilmişlerdi. Masallarda ve filmlerde de önemli roller üstlendiği bilinmekte. Günümüzde ise kargaların ve kuzgunların gerçekten de özel kuşlar olduğu anlaşılmış durumda. Birçok araştırma bu kuşların neredeyse insansı maymunlar kadar zeki olduğunu gösteriyor. Kargalar karmaşık sosyal birlikler içinde yaşıyor, alet kullanıyor, geleceği planlıyor ve aralarında haberleşmeye yarayan çok farklı sesler çıkarabiliyorlar. Washington Üniversitesi'nden Joan Garcia-Porta daha önce pek dikkate alınmayan bir alanı araştırdı. Kuşlar arasındaki çok sayıda farklılık, onlara farklı bölgelerde yaşamalarına izin veriyordu. Başka hiçbir kuş türü bu kadar yaygın değildi. Nature Communication dergisinde yayımlanan araştırma için ekip, dünya genelindeki yayılımını analiz etti. Küresel yayılımda önemli olan sadece yeni bölgelere ulaşmak değil, burada kalıcı olarak yaşayabilmek de önemli. Son araştırma kuzgunların ve kargaların son derece hızlı bir şekilde gelişmeye devam ederek geniş alanlara yayıldığını gösteriyor; bu da onların farklı yaşam alanlarıyla başa çıkma konusunda çok iyi oldukları anlamına gelir. Çalışma çerçevesinde özellikle de Avrupa ve ABD müzelerindeki örnekler incelendi ve hayvanların soyağacı çıkarıldı. Buna göre üç özellik sayesinde kargalar tüm dünyaya yayılabilmişler: Kanat açıklığı, beden boyu ve diğer kargagillere kıyasla göreceli olarak büyük bir beyin. Geniş kanatları sayesinde uzaklara çok iyi uçabiliyor ve yeni bölgelere ulaşabiliyorlar. Bir yere geldiklerinde ise bu zeki hayvanlar davranışlarını buraya göre uydurabiliyorlar. Ve göreceli olarak büyük beyinleri sayesinde de daha küçük türlerle rekabeti kolaylaştırıyor. Dünya üzerinde yayılırken de hızla yeni özelliklere kavuşuyorlar ve bu sayede hayvanlar Kuzey Kutbuna tıpkı tropikal bölgeler kadar rahat uyum sağlayabiliyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/karincalar-insanlardan-daha-duyarli-hastalandiklarinda-yuvadaki-diger-karincalardan-uzak-duruyorlar", "text": "Sürekli öksüren ve hapşıran iş arkadaşlarımız keşke işe gelmeyerek evlerinde dinlenseler, daha iyi olmaz mı? Ne yazık ki bu böyle olmuyor ve hastalıklarını bize de bulaştırıyorlar. Oysa karıncalar bizden duyarlı; hastalandıklarında diğerlerinden uzaklaşarak hastalığın yayılmasını önlemiş oluyor. Yuvanın dışında yiyecek arayan karıncaların, hastalık yapan mantarlara maruz kaldıklarında yuvadaki diğer karıncalarla olan temasını azalttığı anlaşıldı. İsviçre Lozan Üniversitesi'nden Nathalie Stroeymeyt ve ekibi otomatik karınca takip sistemi ile siyah bahçe karıncası kolonisini izlemeye aldı. Bu kolonideki işçi karıncaların yarısı yuvadaki yumurtalara bakıcılık yaparken, diğer yarısı da yuvanın dışında yiyecek aramaya çıkıyor. Ve dışarı çıkan karıncalar hastalık kapmaya en müsait olanlar. Araştırmacılar, yiyecek peşindeki karıncaların birazını mantar sporuna maruz bıraktı. Karıncanın kabuğuna tutunan sporlar bir iki gün içinde hayvana nüfuz ederek ölümüne neden oldu. Yuva dışında çalışan karıncalar, hastalık yapan unsurlara maruz kalır kalmaz, hastalık daha tam baş göstermeden sağlıklı karıncalardan uzak durmaya başladılar; davranışları da değişti, dışarıda daha çok zaman geçirmeye başladılar ve diğerleriyle teması kısıtladılar. Davranış değişikliği hastalanmayan ikinci grupta da görüldü: kendilerini izole ettiler ve hatta yuvada kalan hemşire karıncalar da yumurtaları daha güvenli bir yere taşıdı. Karıncaların hastalığı nasıl tespit ettiği henüz belli değil. Sadece kendi vücutlarındaki değil, diğer karıncaların üzerindeki sporları da algılıyor olabilirler. Bu davranış değişikliği sayesinde hastalık yayılmıyor, sağlıklı karıncalar ve kraliçe karınca da korunmuş oluyor. Bu gibi tepkiler, sadece kraliçenin ürediği koloni halinde yaşayan böceklerde görülebiliyor. Evrim, tüm koloninin yararına olacak şekilde bireyi kayırıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/karnabaharin-anavatani-anadolu", "text": "Karnabaharın anavatanı Anadolu'dur. Yabani lahanadan türemiştir. Binlerce yıl içinde büyük değişiklikler geçirmiş, MÖ 600 yıllarında bugünkü Türkiye ve İtalya'da boy göstermiş. Karnabaharın günümüzde en büyük üreticileri Amerika, Fransa, İtalya, Hindistan ve Çin'dir. Karnabahar gelişimine brokoli gibi başlasa da, brokoli iki yana açılıp küçük çiçekçikler çıkartırken karnabahar, gelişmemiş goncalardan bütün bir yapı oluşturur. Bu goncalar güneş ışığını geçirmeyen ağır, yeşil yapraklar tarafından sarıldığından klorofil gelişimi önlenir ve bu yapı beyaz kalır. Ancak seçici üretim dolayısıyla turuncu, mor ya da yeşil renklerde karnabaharlar bulmak da mümkündür. Bu karnabahar türlerinin ise beyaz karnabahardan daha sağlıklı olup olmadığı bilinmemekte. Brokolinin soluk kuzeni olarak görülen karnabahar, aslında turpgillerin en besin yüklü sebzelerinden. Karnabahar, tadı yavan olarak kötü nam salmış olmasına rağmen aslında doğru hazırlandığında, sağlıklı olduğu kadar lezzetli de olabiliyor. Besin içeriği açısından canlı renkli meyve ve sebzelerin en sağlıklı oldukları konusunda herkes hemfikirdir. Pittsburgh'da Beslenme ve Diyetetik Akademisi sözcüsü Heather Mangieri, karnabaharın bu konuda bir istisna olduğunu vurguluyor. Karnabaharın beyaz rengine rağmen oldukça çok yönlü ve vitamin dolu bir sebze olduğunu belirten Mangieri, karnabaharda bol miktarda C vitamini, folik asit, lif ve K vitamini bulunduğunu söylüyor. Bunun yanı sıra karnabaharda, kronik hastalık önlemede önemli rol oynayan ve kendiliğinden oluşan bitki kimyasalları ve antioksidan bileşenlerinden de bolca bulunuyor. Dünyanın En Sağlıklı Yiyecekleri Endeksi'ne göre karnabahar besin içeriği bakımından tek başına incelenmemiş. Ancak içinde karnabaharın da bulunduğu diyetlerin kanseri önlediği biliniyor. Karnabaharın çiçekçikleri de, yaprakları ve kökleri de yenilebiliyor. Ayrıca karnabahar pişirilerek, çiğ ya da çorba olarak da tüketilebiliyor. Mangieri, diğer turpgiller ailesinden gelen sebzelerde olduğu gibi, karnabaharın da pişirildiği zaman yüksek glikozinolat seviyesinden ötürü farklı bir aroma aldığını belirtiyor. Kısa süreli pişirmelerde de koku azalabiliyor. Antioksidan özelliği: C ve K vitaminleri ile manganez, vücudun sağlıklı kalmasını sağlayan antioksidanlardır. Pharmacognosy Review'daki bir makaleye göre antioksidanlar, serbest radikallerle sorunsuzca birleşerek oksidatif stres durumunu önleyen moleküllerdir. Serbest radikaller, hastalığa yol açabilen hücre hasarlarına ve bozulmalarına sebep olur. K ve C vitaminleri gibi antioksidanlar kanser, kalp hastalıkları ve artrit gibi durumların önlenmesine yardımcı olabilir. Bir kase pişmiş karnabahar günlük C vitamini ihtiyacınızın %73'ünü, K vitamini ihtiyacınızın %19'unu ve manganez ihtiyacınızın ise %8'ini karşılar. Sindirim: Mangieri, karnabaharın yüksek lif kaynağı olduğunu, günlük lif ihtiyacımızın yaklaşık %11'ini karşıladığını belirtiyor. Karnabahar, lif içeriğinden ötürü sindirime yardımcı olur, tuvalete düzenli çıkmanızı ve sağlıklı, hacimli dışkılamanızı sağlar. Hacimli ve yumuşak dışkılar, sert veya sulu dışkılara göre daha kolaylıkla dışarı atıldığı gibi kolorektal sağlığa da faydalıdır. Mayo Clinic'e göre yüksek lif içerikli bir beslenme düzeni hemoroit ve divertikülit riskini azaltır. Ayrıca Johns Hopkins araştırmacılarının 2009 yılında Cancer Prevention Research dergisinde yayınladığı bir araştırmada karnabahardaki glikozinolatlardan ortaya çıkan sülforafanın, Helicobacter pylori adlı mide bakterisinin büyümesini ya da mide duvarına çok güçlü tutunmasını da önlediği belirtiliyor. Bu da mide duvarınızın sağlıklı kalmasını sağlıyor. Hamilelik: Hamilelik esnasında folik asit tüketmek, fetüste ayrık veya açık omurga gibi nöral tüp hasarları oluşmasını engellemede önemli rol oynuyor. Oregon Devlet Üniversitesi Linus Pauling Enstitüsü'ne göre kolinin de aynı alanda fayda sağladığı düşünülse de araştırmalar kesin sonuç vermiş değil. Bir kase pişmiş karnabahar, günlük kolin ihtiyacınızın %11'ini karşılıyor. Kanser: Mangiari, bazı araştırmalar sonucunda glikozinolatın örneğin prostat kanseri gibi bazı kanser türlerine yakalanma riskini azalttığını belirtiyor. Current Drug Metabolism'da yayınlanan bir incelemeye göre glikozinolatlar bölündükleri zaman izotiyosiyanat üretirler. İzotiyosiyanatlar da vücuttaki karsinojenlerin yok olmasına sebep olarak kanser karşıtı etki sağlayabilir. Advances in Experimental Medicine and Biology dergisinde yayınlanan başka bir incelemede ise turpgiller ailesine ait sebzeler ile kanser arasındaki bağlantı araştırılmış, vaka-kontrol araştırmalarının %64'ünde bir ya da daha fazla turpgil sebzesi tüketimi ile kansere yakalanma riski arasında ters orantı olduğu görüşmüştü. Aynı zamanda sülforafan da kanser riskinin azalmasıyla bağlantılı bir bileşen. Clinical Cancer Research and Molecular and Cellular Biochemistry dergisinde yayınlanan araştırmalarda sülforafanın göğüs ve pankreas kanseri kök hücrelerini durdurduğu görüldü. Yaraların iyileşmesi, deri ve saç sağlığı: Mangieri, C vitamininin yaraların iyileşmesinde önemli bir rol oynadığını belirtiyor. British Journal of Community Nursing dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre C vitamininin yaraların iyileşme süreci boyunca oldukça fayda sağlamasının sebebi, kollajen sentezine ve gelişimine katkıda bulunuyor olması. Kollajen de deri ve saç sağlığı için oldukça önemli. İltihap karşıtı: Maryland Üniversitesi Tıp Merkezine göre bir kase pişmiş karnabahar, günlük omega-3 yağlı asit ihtiyacınızın %9'unu karşılıyor. Omega-3 yağ asitlerinin önemli bir iltihap karşıtı bileşen olduğu biliniyor. Kalp sağlığı: Sülforafanın kan damarlarının güçlenmesini ve kardiyovasküler hastalık riskinin azalmasını sağladığı düşünülüyor. Oxidative Medicine and Cellular Longevity dergisinde yayınlanan 2015 tarihli bir araştırmada sülforafanın iltihap karşıtı etkilerinin hipertansiyona, ateroskleroza, beyin kanamasına ve kalp krizine karşı koruma sağladığı görüldü. Güçlü kemikler: Geçtiğimiz 20 yılda bilim insanları K vitamininin kemik sağlığında önemli bir rol oynadığını ortaya çıkardı. Nutrition dergisindeki bir araştırmaya göre K vitamini, kemik mineralizasyonunda etkisi olan ve sağlıklı bir kalsiyum dengesi sağlayan osteokalsin proteininin etkisini arttırıyor. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan bir araştırmada günde en az 110 mikrogram K vitamini tüketen kadınların, daha az miktar tüketen kadınlara göre kalçalarını kırma riskinin %30 daha az olduğu görüldü. Beyin sağlığı: American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan geniş ölçekli bir araştırmada kolin alımının sözel ve görsel hafıza ile bağlantılı olduğu bulundu. Neuroscience Letters dergisinde yayınlanan bir makaleye göre sülforafanın iltihap karşıtı özellikleri de özellikle beyin hasarından sonra bilişsel fonksiyona oldukça katkı sağlamaktadır. Karnabahar tüketiminin belirgin bir riski yoktur. Diğer turpgiller gibi karnabahar da gaz ya da şişkinlik yapabilir. Arizona Üniversitesi'ne göre lahana ve karnabahar vücudun tiroit bezi için gerekli olan iyodin emilimine müdahale eder. Bu nedenle tiroit problemi olan kişilerin bu iki sebzeden fazla tüketmemeye dikkat etmesi gerekir. Karnabaharda doğal yollardan oluşan pürin adlı maddeler bulunur. Pürinler parçalanarak ürik asit oluşturabilir, ürik asidin aşırı birikmesi de gut hastalığına ya da böbrek taşı oluşumuna sebep olabilir. Karnabahar genellikle buharda ya da tavada pişirilerek tüketilse de bu yöntem sebzenin hamur gibi ve yavan olmasına sebep olabilir. Mangieri'ye göre fırınlanan, yağda çevrilen ya da çiğ tüketilen karnabahar daha lezzetli."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kaslarin-bile-bellegi-var", "text": "Geçmişteki deneyimler kasların büyümesini ve güç kazanmasını etkiliyor mu? Bu konuyu araştıran Keele Üniversitesi'nden Robert Seaborne ve ekibi ilk kez 'kas belleğiyle' ilgili kanıtlar buldu. Araştırma çerçevesinde sekiz genç erkek yedi hafta boyunca yoğun olarak antrenman yaptıktan sonra yedi hafta ara vermiş ve daha sonraysa yine yedi hafta spor yapmış. Bu üç evrede katılımcıların kas kütlesi ve kas gücü kontrol edilmiş. Beklenildiği gibi spor alıştırmalarının yararları kendini belli etmiş. Katılımcıların bacak kasları ilk yedi haftada yüzde 6,5 oranında kütle kazanırken, kasların gücü de yüzde 9,3 kadar artmış. Spora ara verildiğinde hem kas kütlesi hem de gücü zayıflıyor. Ama asıl sürpriz yedi haftalık ikinci antrenman evresinde yaşanmış. Bu zaman zarfında katılımcıların kasları iki misli büyümüş. Kasların kütlesi yüzde on iki oranda büyürken, gücü de yüzde on sekiz artmış. DNA'daki 850.000 bağlantı noktasının karşılaştırılması sonucunda araştırmacılar, ilk antrenmanların, kas hücresi DNA'sının büyük bir kısmını epigenetik metilasyondan temizlediğini göstermiş. Bunun sonucunda gen etkinliği de yükseliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-dunyayi-nasil-ele-gecirdi", "text": "Antik dönemlerde yaşamış kedilerin DNA'larının ilk kez geniş çapta araştırılması sonucu kedilerin Yakın Doğu ve Mısır'ın yanı sıra dünyanın birçok yerinde evcilleştirilmiş olduğu ortaya çıktı. Kediler, internet kültürüne egemen olmadan binlerce yıl önce ilk çiftçiler, denizciler ve hatta Vikingler sayesinde antik Avrasya ve Afrika'ya bile yayılmışlardı. Sonuçları 15 Eylül'de yapılan konferansta açıklanan araştırmada, yaklaşık 15.000 yıl öncesi ile milattan sonra 18. yüzyıl arasında yaşamış 200'den fazla kedinin DNA'sı araştırıldı. Kıbrıs'ta bulunan 9.500 yıllık mezarda da insan iskelet kalıntıları yanında kedi iskeleti kalıntılarının da bulunması, insanlar ile kediler arasındaki ilişkinin tarımın başlangıcına kadar dayandığını gösteriyor. Antik Mısırlıların vahşi kedileri yaklaşık 6.000 yıl önce evcilleştirmiş olması mümkün, sonradan gelen Mısır hanedanları tarafından da milyonlarca kedi mumyalanmış. Eski dönemlerde yaşamış kedilerin genetiği üzerine yapılan önceki araştırmalarda yalnızca üç adet mumyalanmış Mısırlı kedide mitokondriyal DNA bulunmuştu. Paris'teki Jacques Monod Enstitüsü'nden evrimsel genetikçi Eva-Maria Geigl ve ekibi bu bilgiler üzerinden hareket ederek araştırmayı daha da genişletmek üzere Avrupa, Orta Doğu ve Afrika'da otuzdan fazla arkeolojik kazı bölgesinden çıkartılan 209 kedi kalıntısının mitokondriyal DNA'sını inceledi. Örnekler, Mezolitik Çağ'dan 18. yüzyıl arasındaki dönemlere aitti. Geigl, çiftçiliğin ilk başladığı dönemlerde tahıl ambarlarının kemirgen hayvanları çektiğini, vahşi kedilerin de bu nedenle bu bölgelere geldiğini ve kedilerden yarar sağlayan insanların onları evcilleştirmeye karar vermiş olduğunu öne sürüyor. Bundan binlerce yıl sonra Mısır'daki kediler hızla Avrasya'ya ve Afrika'ya yayıldı. Milattan Önce 4. yüzyıl ile Milattan Sonra 4. yüzyıl arasındaki dönemde genellikle Mısırlı kedilerde görülen mitokondriyal köken aynı dönemde Bulgaristan, Türkiye ve Safra Altı Afrika'daki kedilerde de mevcuttu. Deniz yolculukları yapan insanların da aynı şekilde kemirgenleri uzaklaştırmak için kedileri yanlarına aldıklarını öne süren Geigl ve ekibi, kuzey Almanya'da milattan sonra 8. ve 11. yüzyıllar arasında Viking'lerden kalma bir bölgede de bu mitokondriyal DNA'lara sahip kedi iskeletleri buldu. Boston Massachusetts'teki Harvard Tıp Okulu'nda nüfus genetikçisi Pontus Skoglund, Vikinglerin kedilerin varlığından daha önceden haberdar bile olmadığını belirtirken, Geigl'ın ekibinin mitokondriyal DNA yardımıyla popülasyon dağılımını takip edebilesinden de oldukça etkilendiğini söyledi. Skoglund yine de bir kişinin ataları hakkında en çok bilgiyi nükleer DNA'nın sunabileceği ve bu DNA'nın incelenmesinin kedilerin evcilleştirilmesi ve yayılması ve aynı zamanda vahşi kedilerle ilişkileri üzerine bütün soruları cevaplayabileceği fikrinde. Geigl'ın ekibi, kedilerin tekir olmasına sebep olan nükleer DNA dizilerini de incelemiş, bu mutasyonun Orta Çağ dönemlerine kadar görülmemiş olduğu tespit etmişti. Kedilerin nükleer DNA'ları üzerine araştırmalarını sürdürmek istediklerini söyleyen Geigl, modern kediler üzerine genom araştırmaları için fon bulmanın zor olduğunu belirtti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-insanlari-gercekten-seviyor-mu", "text": "Köpeklerin insanlarla vakit geçirmeyi çok sevdiği kabul edilmiş bir gerçek olsa da kediler konusunda farklı görüşler var. Gün içerisinde köpeklere göre daha çok uyuyan ve daha az bakıma ihtiyaç duyan kediler, özellikle köpek severler arasında soğuk ve umursamaz hayvanlar olarak ün salmış; hiçbir şey için insanların sevgisine ya da onayına ihtiyaç duymadıkları iddia edilmiştir. Ancak Oregon Devlet Üniversitesi'nin İnsan-Hayvan Etkileşim laboratuvarında gerçekleştirilen araştırmada yemek, oyuncak ve insanlarla etkileşim arasında seçim yapması beklenen kedilerin çoğunun insanları seçtiği görüldü. Yani kediler biz insanları gerçekten seviyor olmalı! Araştırma 1 ile 20 yaş arasında, 19'u barınaktan 19'u ise aile yanında yaşayan kedi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmadan iki buçuk saat önce kediler insanların ve yiyeceğin bulunmadığı bölmelere alındılar. Ardından sırayla, farklı ortamlarda farklı uyarıcılara tabi tutuldular. Örneğin bir oturumda uyarıcı olarak kediye seslenen, onu sevecek ve onunla oyun oynayan biri bulunuyordu. Başka bir oturumda ise kedilerin yiyeceğe, şıkırdayan oyuncak bir fareye, kedi nanesi kokulu giysilere, başka bir kediye ya da fareye erişimi vardı. Oturum esnasında araştırmacılar, kedilerin testlerle ne kadar ilgilendiklerini ve farklı aktivitelerle ne kadar süre oyalandıklarını inceledi. Ancak son testte kedilere bütün bunlar aynı anda sunularak hangisini tercih edecekleri gözlemlendi. Genel olarak bakıldığında barınak kedileriyle ev kedileri arasında önemli bir farklılık gözlenmedi. Kedi nanesi kokulu giysiler yalnızca bir kedinin dikkatini çekerken, 4 kedi ilk olarak oyuncağa, 14 kedi ise yemeğe yöneldi. Ancak 19 kedi, yani kedilerin %50'si insanları seçerek son testin %65'ini onlarla oynayarak geçirdi. Kedilerin insanlarla birlikte vakit geçirmektense yalnızlığı tercih ettikleri düşünülse de araştırma sonuçları bu tezi çürütüyor. Farklı kedilerin insan ilgisi ile ilgili tercihleri benzerlik taşısa da, kişilik yapılarının farklılıklara yol açtığı da gözlendi. Bu da yaşam deneyimlerine ve biyolojik altyapılarına bağlı olarak kedilerin sosyal etkileşim tercihlerinin değişebileceği anlamına geliyor. Yani bazı kediler insanlarla etkileşime girmekten zevk alırken, başka kedilerin insanlardan uzak durmayı tercih etmesi son derece doğal."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-insanlari-nasil-tavladi", "text": "Biz kedileri belki eğitiriz, ama en çok onlar bizi eğitir ve kendilerine tabi kılar... Birkaç yıl önce Güney Afrika'da safari yapma fırsatım oldu. En büyük heyecanlardan biri geceleri dışarı çıkıp sinsice aslanları, leoparları, sırtlanları aramaktı. Yine de karanlığın içinden geçerken, spot ışığımız ara sıra daha küçük bir avcıyı aydınlattı: ince, sarımsı kahverengi, hafifçe benekli veya çizgili bir kedi. Parlak ışıkta, küçük kediyi bir anlığına gördük ve kedi tekrar gölgelerin içinde kayboldu. Bir Afrika yaban kedisi, evcil bir kediden çok da farklı görünmüyor. Aslanlar, kaplanlar ve pumalar gibi büyük kediler, kedi dünyasının dikkat çekici ünlüleridir. Ancak 41 yabani kedigil türünün büyük çoğunluğu ev kedisi büyüklüğündedir, son DNA çalışmaları, günümüzün ev kedilerinin Afrika yaban kedisinden, özellikle de Kuzey Afrika alt türü olan Felis silvestris lybica'dan ortaya türediğini gösteriyor. Peki neden Kuzey Afrika yaban kedisi? Kısacası, doğru zamanda doğru yerde doğru türdü. Bereketli Hilal'de uygarlık yaklaşık 10.000 yıl önce, insanların ilk kez köylere yerleşip yiyecek yetiştirmeye başlamasıyla bu macera başladı. Günümüz Mısır, Türkiye, Suriye, İran ve daha fazlasını kapsayan bu bölge, karakulak, serval, orman kedisi ve kum kedisi de dahil, çok sayıda küçük kediye ev sahipliği yapar. Afrika yaban kedileri, en arkadaş canlısı kedi türleri arasında. Bereketli Hilal'e insanlar yerleşti ve ekin ekmeye başladı, fazla ekini verimsiz zamanlar için depoladılar. Bu tahıl ambarları kemirgen popülasyonunda patlamalara yol açtı. İnsanlardan en az korkan bazı Afrika yaban kedileri bu durumdan yararlandı. İnsanlar onların faydasını gördü, kedilere nazik davrandı, belki onlara barınak ya da yiyecek sağladı. En cesur kediler evlere girdi, sevilmelerine izin verdi ve evcil kedi doğdu. Evcilleştirmenin tam olarak nerede meydana geldiği belirsiz. Ancak mezar resimleri ve heykeller, 3500 yıl önce Mısır'da evcil kedilerin yaşadığını gösteriyor. Mısır kedi mumyalarından alınan DNA kedi diasporasını gösteriyor: Avrupa üzerinden kuzeye , güneye Afrika'nın derinliklerine ve doğuya Asya'ya doğru... Evcil kediler, yaban kedilerinde görülmeyen pek çok renk, desen ve tüy dokusuna sahipler. Kısa bacaklı, Siyamlar uzun yüzlü, ağızıları neredeyse görülmeyen İran kedileri.. Yine de birçok evcil hayvan, temelde yaban kedilerinden ayırt edilemez görünüyor. Aslında, evcilleştirme sürecinde doğal seçilimle değişen gen sayısı sadece 13. Kurtlardan türeyen köpeklerde ise değişim 3 kat fazla. Kedilerin evcilleştirilmesi sırasındaki en önemli evrimsel değişiklikler davranışlarıyla ilgili. İnsanların bol miktarda yiyecek sağladığı yerlerde çok sayıda evcil kedi aslan sürülerine benzer sosyal gruplar oluşturur. Akraba dişilerden oluşan bu kediler çok arkadaş canlısı - birbirleriyle oynar ve üst üste yatar, birbirlerinin yavrularını emzirir, hatta doğum sırasında ebelik yaparlar. Yaklaşan bir kedi, dostane niyetlerini belirtmek için kuyruğunu dik tutar; bu aslanlar ve başka hiçbir kedi türüyle ortak olmayan bir özellik. Kediyle yaşamış herkesin bildiği gibi, bu arkadaş olmak istiyorum mesajını insanlara karşı da kullanır ve bizi de sosyal çevrelerine dahil ettiklerini belirtirler. Kediler, istediklerini teslim etmeniz için pek çok araç ve numara kullanır. Ev kedileri, farklı mesajları iletmek için farklı miyavlar kullanarak insan dostlarından istediklerini koparır; kediler nadiren birbirlerine miyavlar. Bu miyavlama sesleri, bizimle daha etkili iletişim kurmak için evcilleştirme sırasında gelişti. Bilim adamları, bu daha kısa, daha tiz seslerin işitme sistemimiz için daha hoş olduğunu öne sürüyor, genç insanlar tiz seslere sahipler ve evcil kediler insanların beğenisini kazanmak için evrimleşmiş olabilirler. Kediler mırıldanmalarıyla insanları manipüle eder. Bir şey istediklerinde ekstra yüksek sesle mırlarlar. Ve bu mırıltı, halinden memnun bir kedinin nahoş mırıltısı değil, bir motorlu testere br-rr-oom sesine benzer. Bilimciler iki tür mırlamayı dijital olarak karşılaştırdı ve en büyük farkın, ısrarlı mırlamanın bir insan bebeğinin ağlama sesine çok benzer bir bileşen içerdiğini keşfetti; kediler, dikkatimizi çekmek için bu hassasiyetimizden yararlanmak üzere evrimleşmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-isimlerini-ogrenebiliyor", "text": "Konuyu incelemeye alan Tokyo Üniversitesi'nden Atsuko Saito ve ekibi bu soruların yanıtını bulabilmek için bazı testler yaptı. İlk testte araştırmacılar kedi beslenen 11 evi ziyaret ederek sahiplerinden kedilerine beş kelimeyle seslenmelerini istedi. Kelimelerin uzunluğu ve ritmi kedinin ismine benziyordu ve beşinci kelime ise kedinin adıydı. Ve 11 kediden 9'u adını duyduğu zaman kafasını çevirerek kulaklarını dikti. İkinci test 20 ev kedisiyle tekrarlandı ama bu sefer kelimeleri yabancılar telaffuz etti. 20 kediden 11'i sadece kendi ismine tepki verdi. Son deneyde ise en az 5 kedinin bulunduğu evler ziyaret edidi. Bu sefer önce diğer kedilerin isimleri, son olarak da test edilen kedinin ismi söylendi. Sonuç olarak 24 kediden sadece 6 tanesi ismini duyduğunda tepki verdi. Anlaşıldığı üzere kediler isimlerini belli başlı deneyimlerle bağlantı kurarak öğrenebiliyor. Mesela mama ve sevilme gibi pozitif deneyimler veya veteriner ziyareti gibi negatif deneyimler burada etkili olabilir. Bu da birden fazla kedinin bulunduğu evlerde kedilerin kendi ismine neden daha az tepki verdiğini açıklıyor. Çünkü bu evlerde mama verildiğinde tüm kedilere isimleriyle sesleniyorlar, oysa söz konusu veteriner ziyareti olduğunda sadece tek kedinin ismi söyleniyor. Bristol Üniversitesi'nden John Bradshaw da araştırmacıların söylediklerine katılıyor. Kedilerin de en az köpekler kadar iyi öğrendiğini ancak kedilerin bu bilgiyi göstermeye pek de gönüllü olmadığını söylüyor. Yani bizi pekala anlıyor fakat her seslendiğimizde yanıt vermek istemiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-nasil-evcillesti", "text": "Kedilerin evcilleşme süreci bir olasılıkla, bu tüylü yabanıl canlıların Neolitik Çağ döneminde tarlalardaki tohumlarla beslenen kemirgenleri avlamalarıyla başladı. Çiftçiler bu dört ayaklı kurnaz avcılara kucak açtılar ve zamanla tarlalarını zararlı hayvanlardan korumak için onlara bel bağlamaya başladılar. Bu dönüm noktası günümüz Türkiyesi'nde yaşandı ve söz konusu dost canlılar, kedi severlerin İstanbul Boğazı'ndan Avrupa'ya geçmesiyle birlikte hızla Eski Dünya'ya yayıldılar. Ne var ki, araştırmacılar yaban kedilerinin farklı renk ve biçimlerde tüylerinin ancak ortaçağlarda, bu canlıların insanlarla birlikte binlerce yıl yaşamalarının ardından geliştiğine, o göz kamaştırıcı tüylerine de ancak 19.yüzyıldan sonra kavuştuklarına tanık oldular. Fransa'daki Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi uzmanlarından Eva-Maria Geigl, kedilerin uzun bir süre boyunca yetiştirilme yoluyla güçlü bir doğal seçilimden geçmemiş olduklarına, günümüzdeki kedi türlerinin çoğunlukla 19.yüzyıla özgü çağdaş bir buluşun ürünü olduklarına işaret ettiğini belirtiyor. Kazıbilimciler bir zamanlar kedilerin yaklaşık 4000 yıl önce Mısırlılar tarafından evcilleştirildiğine inanıyorlardı, ama 2004 yılında araştırmacıların Kıbrıs'ta bir insan gömütünde bulunan kedinin 9500 yıllık olduğunu belirtmeleri üzerine bu inanç yerle bir oldu. 2013 tarihli bir başka araştırma da, kedileri evcilleştirme sürecinin 5300 yıl önce Çin'de başladığına işaret etmekteydi. Geigl, bu son araştırmada, kökleri günümüzden 100 ile 9000 yıl öncesine uzanan, çok sayıda evcilleştirilmiş kedi kalıntılarından elde edilen DNA örneklerinin ilk kez incelendiğine dikkat çekiyor. Evcil kedilerle yaban kedilerinin bilinen beş alt türü arasındaki farklılıkların yalnızca iskelet kalıntılarına bakılarak ayırt edilmesi neredeyse olanaksızdır. Durum böyle olunca, araştırmacılar Yakın Doğu, Afrika ve Avrupa'da yapılan kazılar sonucunda elde edilen 200'ü aşkın kedinin kemik, diş, deri ve tüylerinden alınan DNA örneklerini inceleme yoluna gittiler. Birçoğu büyük ölçüde bozulmuş olan bu örneklerin çözümlenmesine olanak tanıyan son derece duyarlı ve etkili bir barkodlama yöntemi geliştiren araştırmacılar, çözümleme çalışmaları sonucunda günümüz kedilerine dönüşmüş olabilecek en en az bir ya da iki kedi soyunu ortaya koydular. Bu türlerden biri olan Felis silvestris lybica, Anadolu'nun da aralarında yer aldığı, Yakın Doğu topraklarında bulunan ve sırasıyla İ.Ö 4400 ve 3200 gibi çok eskilere uzanan tarihlerde insanlarla birlikte bugün Bulgaristan ve Romanya olarak bilinen Avrupa ülkelerine yayılan bir yaban kedisi alt türüydü. Yaşadıkları bölgelerine bağlı bir canlı türü olduklarından kedilerin kendi başlarına pek yer değiştirmediklerine, ancak yine de oldukça hızlı bir biçimde yayıldıklarına dikkat çeken Geigl, kazıbilimsel ve tarihsel kayıtların kedilerin çoğunlukla gemilerle başka yerlere taşınmış olabileceklerine işaret ettiğini belirtiyor. Araştırmacılar, tam tersine, Mısırlıların Afrika soyundan gelen kedileri evcilleştirdiklerine ve bunların bir bölümünü de mumyaladıklarına dikkat çekiyorlar. Mısırlı kedilerin İ.Ö birinci binyılda ticaret yollarıyla birlikte Akdeniz'e yayıldıklarını, gemicilerin kedileri gemideki zararlı hayvanları avlamaları amacıyla yanlarına almış olabileceklerini belirtiyorlar. Gemiler bir yere demir atar atmaz, bu kedilerin o bölgedeki evcil ve yabanıl kedilerle çiftleşip melez türlerin gelişmesine ön ayak olduklarına dikkat çekiyorlar. Ancak araştırmacılar Mısırlı evcil kedilerin Yakın Doğu'dan alınan kedilerin soyundan mı geldikleri, yoksa Mısır'da farklı bir başka türün mü evcilleştirildiği konusunun henüz belirlenemediğine, bunun için çok daha kapsamlı çalışmalara gerek olduğuna da dikkat çekiyorlar. Yapılan DNA incelemeleri eski çağlarda kedilerin büyük bir çoğunluğunun, tıpkı yabanıl ataları gibi, çizgili tüyleri olduğunu ortaya koyuyor. Mısır duvar resimleri de, benzer biçimde, tüyleri çizgili kedi betimlemelerini gözler önüne seriyor. Mısır'a özgü dinsel betimlemelerde, ilginç bir biçimde, İ.Ö üçüncü binyıldan ikinci binyılın ikinci yarısına dek uzanan dönemde kedilerle insanlar arasındaki ilişkinin evrimine yer verildiğini belirten Geigl, Bu betimlemelerde önceleri Güneş Tanrısı Ra'yı korkutan yılanı acımasızca öldüren yabanıl kedilere yer verilirken, kedilerin sonradan bataklıklarda kuşları avlayan hayvanlar, daha sonraları da soylu kişilerin ayakları altına tünemiş canlılar olarak betimlendirildikleri görülüyor diyor. Ancak araştırmacılar tüyleri yer yer benekli, ya da lekeli kedilerin ortaçağ döneminde çok daha yaygınlaştığına tanık oldular. Lekeli tüylerin Ortadoğu'da 13.yüzyıldan sonra ortaya çıktığına ve daha sonraki yüzyıllarda giderek yaygınlaştığına dikkat çeken Geigl, Bu durum kedinin çok büyük bir değişime uğramadan insanın dostu olduğu anlamına geliyor. Kedi, uzun bir süre boyunca haşere ve zehirli hayvanları doğal olarak yok eden bir canlı olmayı sürdürdü. İnsanlar bu sonuca ulaşmak için kedileri bu yönde eğitmek, ya da yetiştirmek zorunda değillerdi. Evlerde kedi beslemek ise, bir olasılıkla, çok daha geç bir döneme uzanıyor diye ekliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kediler-sahiplerini-konusmalarindan-taniyorlar", "text": "Kediler hep bencil ve bağımsız olarak tanımlanır. Oysa son bir araştırma gösterdi ki sahipleriyle sanılandan çok daha sıkı bağlar kurabiliyorlar. Kediler sahiplerinin kendileriyle mi yoksa başka insanlarla mı konuştuklarını ayırt edebiliyorlar. Fransız bilim insanlarının Animal Cognition dergisinde yayımlanan araştırmalarına göre, kediler sahipleriyle sıkı ilişkiler kurabiliyorlar. Bir insanın bir yetişkinle, bir bebekle veya ev hayvanıyla farklı ses tonlarıyla konuştuğu biliniyor. Paris Nanterre Üniversitesi'nde Charlotte de Mouzon ile çalışan ekip, 16 kediye sahiplerinin ve yabancıların kedilerle konuştuklarını dinletti. Kediler bu kayıtları dinlerken araştırmacılar da kulak hareketlerini, gözbebeğindeki büyümeyi, kuyruk hareketlerini ve genel heyecanlarını incelediler. Gerçekten de sahibi adıyla seslendiğinde kedi daha fazla tepki gösteriyor. Diğer bir kayıtta ise kedi sahibi başka bir kişiyle konuşurken, kedisiyle konuşmaya başlıyor. Ses tonundaki değişiklik de daha fazla tepki göstermesine yol açmış. Yani kediler kendileriyle konuşulduklarını fark ediyorlar. Ancak yabancıların sesleriyle ilgilenmiyor, kendileriyle bile konuşsalar durum değişmiyor. Kedilerin, sahiplerinden belli bir iletişim biçimini anlama yeteneğine sahip olduğunun farkına varılması, insanların kedileri hassas ve iletişimsel bireyler olarak görmeleri gerektiğinin bir başka kanıtıdır diyor araştırmacılar. Son yıllarda gerçekleştirilen araştırmalarla da aslında kedilerin sahiplerini sadece mama kutusu açan olarak görmediklerini ortaya koymuştu. Mesela 2019 yılında Amerika'da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre kediler sahipleriyle genelde çocuklara ve diğer yetişkinlere benzer duygusal bağlar kurduklarını göstermişti. Dört yıl önce de İtalyan bilim insanları, kedilerin güvende olmadıkları zaman insanlara sokulduklarını açıklamışlardı. Ve 2020 yılında gerçekleştirilen bir araştırma ev hayvanlarının evde yalnız bırakılmaları halinde sahiplerini özlediklerini kanıtlamıştı. Kediler sahipleri için sosyal bir eşlikçi olarak kabul edilebilir diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kedilere-dair-merak-edilen-iki-sey", "text": "Kapalı alanlara saklanmak kedilerde içgüdüsel bir davranıştır. Vahşi doğada bu tip gizli yerler avcılardan saklanmak ve avlarının yanına gizlice sokulmak için ideal alanlardır. Amerikan Hayvanlara İşkenceyi Önleme Derneği bilim danışmanı Stephen Zawistowski'ye göre kediler gizemli hayvanlar ve saklanmayı seviyorlar... kutular da onlara güvenli bir yer sağlıyor. Kutunun içindeyken kedi, arkadan veya yandan gelebilecek tehlikelere karşı kendini güvende hisseder. Ona ulaşmak isteyen bir tehdit mutlaka görüş alanında olmalıdır. Bu tip saklanma yerleri, kediye, kimseye görünmeden dünyayı izleme imkanı tanır. Eğer ilgi çekici bir nesne oyuncak veya av olabilir kedinin önünden geçerse hızlı bir hamleyle saldırabilir ve tekrar güvenli çizgisine geri dönebilir. Ayrıca, günde 20 saat uyuyan bir kedi için kutu en konforlu yerdir. Tüm kedi sahiplerinin alışageldiği bir sahnedir: kediniz sizin için bir hediye getirmiştir, tabii ki ölü bir fare! Kedinizi soğukkanlı bir katil olarak yargılamadan önce onu bu davranışa iten dürtüleri hakkında bilmeniz gereken birkaç nokta var. Kuş ve fare nüfusu üzerinden yapılan yeni araştırmalara göre, kediler doğanın ilk ve en önde gelen vahşi avcılarındandır. İddiaya göre kediler sadece ABD'de bile her yıl milyarlarca küçük hayvanın ölümünden sorumludur. Fakat bu onları kötü yapmaz, sadece etobur yaşam tarzına son derece iyi uyum sağladığını gösterir. Yaklaşık 10.000 yıl önce evcilleştirilmelerine rağmen çiğ eti sindirmelerini sağlayan basit bağırsak sistemleri gibi vahşi atalarından miras kalan avlanma içgüdülerini de korumuşlardır. Ancak çoğu kedi avını yemez, bazen onu öldürmez bile. En çok kısırlaştırılmış dişi kediler bu türden ürkütücü hediyeleri getirmeyi severler. Çünkü, vahşi doğada anne kediler eve yaralı avlarını getirerek yavrularına nasıl yenileceğini öğretirler. Evcil kediler de farklı değiller. Ancak modern çağda kısırlaştırılmış dişi kediler avcılık sırlarını aktaracak yavrulara sahip değiller. Ölü hayvanları bahçenize bırakan kediniz aslında doğal anne ve öğretmen rolünü üstleniyor. Siz, yani onun sevgili sahibi, temsili aile rolünü üstleniyorsunuz. Siz bu fareyi asla kendi başınıza yakalayamazsınız. Kediniz bunu çok iyi bildiği için size fareyi hediye ederek, size iyilik yapıyor. Kedinizi bu alışkanlığı yüzünden azarlamadan önce, davranışının ne anlama geldiğini düşünün. Çünkü, beslenmeden tutun da kedi kumunu kullanmaya kadar tüm davranışları, bir hayli gelişmiş olan hayata tutunma içgüdüsünden ibaret."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kehribar-icinde-en-iyi-korunagelmis-kus-fosili", "text": "Kehribar içinde sadece böcekler korunagelmiyor, daha büyük hayvanların parçaları da günümüzde kadar dayanıyor. Kısa bir süre önce Myanmar'da bulunan bir kehribar içinde tüylü bir dinozor kuyruğunun bir parçası tespit edilmişti. Bu buluntuyu açıklayan uluslararası ekip şimdi çok daha ilginç bir buluntuya rastladı. 99 milyon yıl önce yedi santim büyüklüğündeki bir kehribar içine hapsolmuş ve neredeyse tüm olarak korunagelmiş bir kuş yavrusu bu (Bird caught in amber 100 million years ago is best ever found, New Scientist 7.6.2017). Öldüğü sırada sadece birkaç günlük olan bu kuş, Enantiornithes olarak bilinen kuş grubuna dahil. Bunlar modern kuşların atalarıyla aynı tarihlerde yaşamışlar; kanatlarının üzerlerinde pençeleri ve gaga yerine çene ve dişleri vardı. O zamanlar günümüzdeki kuşların atalarından çok daha çeşitli ve daha başarılı olmalarına rağmen, Enentiornithes'lerin soyları 66 milyon yıl önce dinozorlarla birlikte tükenmiştir. Aynı anda Gondwana Research (A mid-Cretaceous enentiornithine hatchling preserved in Burmese amber with unusual plumage, 6.6.2017) ve National Geographic (Baby Bird from Time of Dinosaurs Found Fossilized in Amber, 7.6.2017) dergilerinde tanıtılan yeni buluntu, Çin Jeoloji Bilimleri Üniversitesi'nden Lida Xing'e göre bu tarihe ait bir kuşun en ayrıntılı görüntüsünü veren ilk örnek. Ancak doku karbonlaştığı için kullanılabilir DNA yok. Araştırmacılar yavru kuşa, kehribar rengindeki tarlakuşunun Birmancadaki adı olan Belone ismini vermişler. Bilindiği kadarıyla Enentiornithes'ler kanat tüyleriyle yumurtadan çıkıyor ve kendi kendilerini bakıyorlardı. Yavru kuşların ağaca tırmandıklarını ve bu tırmanma sırasında kuşlardan birinin reçineye düştüğü tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kis-aylarinda-kostebegin-beyni-kuculuyor", "text": "Avrupa köstebeği soğuk kış aylarında enerjiden tasarruf için, beynini hatta kafatasını bile küçültüyor. Kış aylarında köstebeğin kafası yüzde on bir daha küçük oluyor ve ilkbaharda yeniden büyüyor. Köstebeğin yetişkinlik döneminde bile yenilenmeye müsait bir beyin ve kafatasına sahip olmasının, tıpta yeni çözümlere izin vereceğine inanılıyor. Kirpiler, ayılar veya fındık faresi soğuk kış mevsimini kış uykusunda atlatırken, köstebek kışı uyumadan atlatmak zorundadır. Köstebek metabolizması memeliler arasında en aktif olanıdır ve kışın bile yavaşlamaz. Soğuğa ve yiyecek kıtlığına rağmen köstebek sürekli beslenerek yüksek enerji ihtiyacını karşılamak zorundadır. Köstebeğin bunu nasıl başardığını Max-Planck Davranış Biyolojisi Enstitüsü'nde Lucie Novakova ile çalışan ekip buldu. Araştırma çerçevesinde özellikle İber ve Avrupa köstebeklerinde, daha önceleri sivri fareler, kakım ve gelinciklerden bilinen bir fenomen üzerinde durdular. Köstebek gibi bu küçük memelilerin de yüksek bir metabolizma oranı vardır ve kışın ara vermez. Soğuk kış mevsiminde daha az yiyecekle idare edebilmek için bu küçük memelilerin kışın beyni, kafatası ve diğer bazı organları küçülüyor ve bu şekilde de bedenlerinin enerji ihtiyacı azalıyor. İşte buradan yola çıkan araştırmacılar bu Dehnel fenomeninin köstebeklerde de bulunup bulunmadığını öğrenmek istediler. Bunun içinde müze koleksiyonlarının yardımıyla, Avrupa ve İber köstebeklerinin kafataslarını incelediler. Bu hayvanlar farklı mevsimlerde öldükleri için araştırmacılar göreceli kafatası büyüklüğünü, beden boyu ve mevsime göre belirleyebildiler. Avrupa köstebeğinin kafatası büyüklüğünde gerçekten de önemli oynamalar söz konusu. Kasım ayında kış başlarken, köstebeğin kafatası yaz aylarına kıyasla ortalama olarak yüzde on bir daha küçüktü. İlkbaharda yeniden büyüyorsa da bu ancak yüzde dört oranında bir büyüme oluyor diyor araştırmacılar. Özellikle de bir yaşındaki hayvanlarda yaz kış farkı çok büyük. Sonuçlar kışın hayatta kalabilmek için köstebeğin de Dehnel fenomeninden yararlandığını ortaya koyuyor. Köstebekler soğuk kış mevsiminde enerji ihtiyaçlarını azaltmak için beyinlerini küçültüyorlar ve böylece kışın daha az beslenmek zorunda kalıyorlar. Dehnel fenomeninin tıbbı araştırmalar için de çözümler sunabileceği sanılıyor. Çünkü insanlar da dahil olmak üzere birçok memelide, yetişkinlik döneminde beyin ve kafatası sadece sınırlı bir yenilenme yetisine sahiptir. Sivri fareler, gelincikler ve köstebeklerin kemik ve beyin dokusunu küçültme ve yeniden büyütme yeteneğinin, Alzheimer ve osteoporoz gibi hastalıkları incelemek için muazzam bir potansiyel sunduğunu söylüyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kizil-orman-kusundan-evcil-tavuga-tavuk-nerede-ve-nasil-evcillesti", "text": "Günümüzde dünya üzerinde 20 milyardan fazla tavuk yaşıyor. Bu besi hayvanlarının nerede ve ne zaman evcilleştikleri tartışmalıdır. Son bir analiz tavukların 3000 yıl önce Tayland'a evcilleştirildiğini gösterdi. O tarihlerde pirinç de kültüre alınmıştı. Etinden ve yumurtasından yararlandığımız tavuk, dünyada en fazla bulunan kuş türüdür. Tavuğun yabani atalarının nerede ve hangi koşullarda evcilleştirildikleri bugüne dek pek bilinmiyordu. PNAS dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bunun nedeni arkeolojik kalıntıların yetersizliği. İnce tavuk kemiklerini bulmak zor olduğu kadar, bunları yabani akrabalarından ayırmakta da kolay değildir. Bilindiği kadarıyla evcil tavuğun kökeni yabani olarak yaşayan kızıl orman kuşuna uzanıyor. Bilimsel adı Gallus gallus spadiceus olan bu tavuk günümüzde Myanmar ve Tayland'da yaşıyor. Bu da evcilleştirmenin Güneydoğu Asya veya Güney Hindistan'da başladığını dayanan teorilerden biriyle örtüşüyor. Alternatif bir teze göreyse evcil tavuğun kökeni Kuzey Çin'e uzanmaktadır. Son araştırma çerçevesinde 89 ülkedeki 600'ü aşkın kazı yerindeki buluntular yeniden değerlendirilmiş. Bu çalışmaya doğa bilimsel analizler, tarihi belgeler ve dilbilimsel gelişmeler gibi farklı bilim dallarındaki veriler de eklenmiş. Hatta farklı toplumlardaki ekonomik biçimler bile dahil edilmiş. Sonuçlara göre en eski evcil tavuk kemikleri, Tayland'daki Neolitik Ban Non Wat yerleşmesine uzanıyor. Bu yerleşme günümüzden önce 1650 ila 1250 yıllarına tarihlendirilmiş. Evcil tavuk daha sonra Asya'dan tüm dünyaya yayılmış. Son analizlere göre bu tahmin edilenden çok daha sonra gerçekleşmiş. Mezopotamya'da tavuk İ.Ö.1000 yılında evcilleştirilirken, Levante bölgesinde ve Mısır'da örneğin beş yüz yıl kadar sonra evcilleştirilmeye başlanmış. Avrupa'daki en eski tavuk kalıntıları İtalya'daki bir Yunan kolonisine ait (İ.Ö.776-540). Akdeniz bölgesi ve Keltlerle yapılan ticaretle evcil tavuklar Kuzeye doğru yayılmış. Tuna bölgesinde ve Güneydoğu İngiltere'de günümüzden önce 5.yy'da, İsveç ve Baltık ülkelerinde ise bundan bin yıl sonra görülmeye başlanmış. Tavuğun evcilleştirilmesinde tarımsal gelişmelerin etkili olduğu tahmin ediliyor. Mesela pirinç ve darının ekilmeye başlamasıyla, yabani tavuklar bu bölgelere gelmeye başlamışlar. Tahıllar artıkça tavuklar da çoğalarak köylerde yaşamaya başlamışlar. Yabani tavuk böylece zamanla besi hayvanına dönüşmüş. Evcil tavukların ilk başlarda eti için yetiştirilmedikleri Avrupa tarihinden anlaşılıyor. Kemik analizleri, hayvanların yüzyıllar boyu sadece bakıldıklarını ama yenmediklerini göstermiş. Evcil tavuk kemikleri daha çok soylu ailelerin evlerinde, kutsal alanlarda veya elitlerin cenaze törenlerine ait alanlarda bulunmuştur. Hatta sonraları bile tavuk eti sadece elit tabaka tarafından tüketilebilen lüks bir yiyecek olarak kalmıştır. Tavuk eti ancak büyük çiftliklerin kurulmasından sonra ucuzlayabildi. Fakat günümüzde yediğimiz tavukların, yabani atalarıyla pek benzer bir yanı kalmamıştır diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kizilcamlar-dusunen-agaclar-mi", "text": "Ağaçlar düşünme yeteneğine sahip mi? Bir insan gibi düşündüğü söylenemez. Ancak düşünceyi anımsatan kalıtsal bir bilgi birikimine sahip olduğu bir gerçek. Nitekim ağaçlar gelecek kuşaklarını güvence altına almak için, yaşadığı ekolojik koşullara çok iyi uyum sağlamıştır. Binlerce yıllık seçilim sonucu kazandığı kalıtsal yetenekleri azımsanamaz, hatta insanı hayrete düşürür. Örneğin, kalıtsal bilgilerini, ağaçların ölümüne neden olan afetlerden sonra, yeni nesilleri oluşturmada kullanabilmektedir. Orman ağaçlarının yeni nesillerinin oluşmasında, doğal afetler veya insan kaynaklı afetler etkili olur: Doğal afetler yangınlar, fırtınalar, taşkınlar, erozyon, toprak kaymaları, çığlar, buzullar, volkanik olaylar, memeli hayvan etkileri, böcek ve mantar hastalıkları... Yangınlar, erozyon ve diğer bazı afetler insan kaynaklı da olabilir. Günümüzde orman yangınlarının büyük çoğunluğu insan kaynaklıdır. Aynı ekolojik bölgedeki afetten sonra, bitkilerin yeni nesillerini oluşturmaları tohumla veya sürgünle yahut iki yolla birden olur. Akdeniz iklimi içindeki kızılçam ve makilerin yer aldığı ekosistemlerde, ormanları yok eden ana afet, yangınlardır. Akdeniz Bölgesi'nde, yörelere göre, büyük ve küçük yangınlar belirli periyotlarla oluşmaktadır. Araştırmalara göre; örneğin Antalya- Doyran yöresinde, yaklaşık 25 yılda bir büyük yangınların, 9 yılda bir küçük yangınların oluştuğu saptanmıştır. Geçmişte çoğu yıldırımlarla oluşan orman yangınlarının bir kısmı, nüfusun az oluşu ve yangınlarla mücadelenin olmayışı nedenleriyle günlerce sürmüş ve doğal koşullar içinde kendiliğinden sönmüştür. Yangınlardan sonra da kızılçamlar ve makiler yeni nesillerini ve ormanlarını oluşturarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Akdeniz ekosistemlerindeki makiler içerdiği eterik yağlar ve diğer yanıcı maddeler, kızılçamlar ise iğne yaprakları ve bünyelerinde bulunan reçine v.b maddeler nedeniyle, hem kolay yanan hem de yangından sonra yeni gençliklerini kolayca oluşturabilen türlerdir. Kızılçam ekosistemlerinin kolay ve çabuk yanması, buna karşılık, yangından sonra nesillerini oluşturacak biyolojik uyumlar sağlaması bir çelişki değildir. Çelişki gibi gözüken bu olgu, yangına hassas Akdeniz ekosistemlerinin bir dengesi durumundadır. Ülkemizde asıl Akdeniz ikliminde yer almayan ve daha soğuk iklimlerde yayılış yapan, örneğin; sarıçam ve karaçam türlerinin tohumları genelde kış sonu ve bahar aylarını kapsayan kısa bir periyot içinde dökülmektedir. Akdeniz kuşağında yer alan kızılçamda ise tohum dökümü tüm yıl boyu devam etmektedir. Böylece uygun sıcaklık ve nem koşullarında, toprakta her zaman çimlenmeye hazır tohum bulunmaktadır. Ayrıca, kızılçam tohumlarında bulunan çimlenme engeli nedeniyle, en uygun çimlenme koşullarında dahi, tohumların hepsi birden çimlenmemektedir. Böylece çimlenen tohumlardan oluşan fidanların kuraklık v.b. nedenlerle yok olmaları durumunda, izleyen yağışlı mevsimlerde toprakta çimlenebilecek rezerv tohum bulunmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi; asil Akdeniz ikliminde yer almayan sarıçam ve karaçam türlerinin kozalakları tohumlarının tamamını aynı yıl içinde ve kısa bir periyotta dökmektedir. Buna karşılık kızılçamda döküm tüm yıl devam etmekte, ayrıca ağaçları üzerinde açılmadan ve tohumunu dökmeden 4 - 9 yıl kalan ve çimlenme yeteneği yüksek tohumlar içeren kozalaklar bulunmaktadır . Kızılçamların tepelerinde, içinde canlı tohum bulunabilen, yarı açılmış benzer yaşlarda kozalaklar da vardır. Tepe yangınlarından sonra, oluşan yüksek sıcaklık nedeniyle bu kapalı ve yarı kapalı kozalaklar bünyelerindeki reçinenin de erimesiyle açılmakta ve tohumlar rüzgarla, genelde 1-3 ay içinde saçılarak, homojen bir şekilde toprak yüzeyine dağılmaktadır. Kozalak içindeki tohumların önemli bir bölümü, tepe yangını şiddetine bağlı olarak, kozalak pullarının koruyucu etkisi ve tohum kabuğunun da kalın oluşu nedenleriyle, yangından sonra canlılığını kaybetmiyor. Ayrıca sıcaklık, çimlenme engelini önemli ölçüde giderdiğinden, tohumlar izleyen yağışlı mevsimde, genelde topluca çimleniyor. Yangın geçiren toprakta, fosfor, potasyum, magnezyum v.b. mineraller ile azot ile yaşama yüzdesini artıracak ve güçlü fidan gelişmesini sağlayacak iyi bir çimlenme ve beslenme yatağı da oluşuyor. Kızılçamlar kolay yanmasına karşılık, gövde kabukları, özellikle toprak yüzeyi ile 2 m yukarısındaki bölümde çok kalındır. Kızılçam, örtü yangınlarında, bu kalın kabukları ile gövdesini koruyan ve kabuk altındaki kambiyumun zarar görmesini ve kendisinin ölümünü engelleyen bir biyolojik önlem oluşturmuştur. Kızılçamlarda kalıtsal bilgi birikiminin önemli bir yansıması da; çiçeklenmeye çok erken yaşta geçerek nesillerini güvence altına almasıdır. Kızılçamlarda çiçeklenme, ülkemizdeki diğer çamlardan çok önce; 2 - 3 yaşında başlar, 4 - 7 yaşlarında normal kozalak oluşumu görülür. Ayrıca bu yaşlarda, tohumları çimlenme yeteneğine sahip kapalı kozalaklar da oluşabilir. Bu özellik ne anlama geliyor? Kızılçamın kalıtsal bilgilerinde biriken nedir? Kızılçam ekosistemlerinde küçük yangın periyotlarının, örneğin Antalya-Doyran'da 9 yılda bir görülmesi, buna karşılık kızılçamın 4-7 yaşlarında kozalak ve çimlenme yeteneğinde tohum oluşturabilmesi, yangınlar 9 yıl gibi kısa periyotlarla da olsa, genç ormanların yangınlardan sonra nesillerini oluşturabildiğini gösteriyor. Kızılçam türünün, burada girmeyeceğimiz, başka biyolojik önlemleri daha vardır. Akdeniz ikliminde yaygın olan makilerin yangına uyumu konusunda da şu kısa açıklamayı yapabiliriz. Makiler birkaç metre derine kazık kök yapma yetenekleriyle kuraklığa ve yangına karşı etkin bir önlem almışlardır. Toprak, yangında oluşan sıcaklığın, toprağın alt kısmına geçmesini hızla azaltır. Bu nedenle orman yangınlarından sonra, makilerin kökleri canlılığını korur. Yangından sonra uyuyan gözlerden bir iki ay içerisinde sürgün oluşturarak canlılıklarını sürdürür. Akdeniz iklim bölgesindeki ekosistemlerde yangınlar bu bölgedeki ekosistemlerin bir parçasıdır. Bu iklim bölgesindeki türler de, binlerce yıldan beri doğal seleksiyon sonucu yangına uyum sağladı. Hem kolay yanmaktalar, hem de yangından sonra yeni nesillerini oluşturmak için çeşitli biyolojik önlemlere sahipler. Kızılçam türü de kalıtsal birikimi ile orman yangınlarının davranışına göre şaşırtıcı ve güçlü biyolojik silahlar geliştirmiştir. Yanan alanların korunması halinde doğa kendisini yeniler. Burada orman mühendisinin görevi, yanan alanda iyi bir inceleme yaparak, doğanın kendisini yenileme sürecini hızlandırmaktır. Alanın gençleşme problemi olabilecek yerlerinde, gerekiyorsa ekim veya dikim yoluyla katkı yapılabilir. Ancak yangından sonra gençleşme koşulları mevcutsa, alanın sadece korunması yeterlidir. Yukarıda açıklanan nedenlerle, orman yangınlarından değil, yangından sonra yanan alanların otel, konut yapımı, tarım alanı gibi başka kullanımlara açılmasından korkmalıyız. Ancak, günümüzde turizm, piknik ve benzeri nedenlerle insan kaynaklı yangın sayısının büyük çapta artması da bir olumsuzluktur. Bu nedenle orman yangınlarının oluşmaması için toplumun bilinçlendirilmesi ve yangınla mücadele öne çıkmaktadır. Türkiye orman yangınları ile mücadelede; ormancılık örgütünün bilgi birikimi, örgütlenme, haberleşme ve teknik olanakları ile Akdeniz ve dünya ülkeleri arasında en donanımlı ülkelerden birisidir. Boydak, M. Dirik, H. ve Çalıkoğlu M. 2006 a;b. Kızılçamın biyolojisi ve silvikültürü- Biology and silviculture of Turkish red pine : Türkçe ve İngilizce basılan bu kitaplar ve içlerinde yer alan; Boydak 1993; 2004, Eron ve Sarıgül 1992, Izhaki ve Ne'eman 2000, Mutch 1970, Naveh 1974, Neyisçi 1986;1987; 1993, Neyisçi ve Cengiz 1985, Oliver ve Larson 1996, Özdemir 1977, Selik 1963, Şefik 1964; 1965, Thanos 1999; 2000, Thanos ve Ark. 1989, Thanos ve Daskalakou 2000, Thanos ve Doussi 2000, Thanos ve Marcou 1991, Ürgenç 1977, Ürgenç ve Ark. 1989, Zagas 1994 kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu yazı HBT'nin 94. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/koku-algimiz-gun-icinde-neden-degisiyor", "text": "Sabah uyanıp çalışma odama gittiğimde duyduğum kitap kokusunu, gün içinde sabahki kadar etkili bir şekilde duymamamın nedenini hep merak etmişimdir. Neyse ki bilim var ve kafamızdaki soru işaretlerini ortadan kaldırıyor. Yapılan araştırmaya göre, kokuya karşı duyarlılığımız gün içinde değişkenlik gösteriyor.(1) Nedeni ise biyolojik saatimiz...Bu yeni bulgu koku algısı bilimi açısından çok önemli. Bradley Hastanesi'nin uyku laboratuvarlarında yapılan çalışma, deneklerin dış uyaranlardan izole edilmesini sağlarken deneye katılanların sirkadiyen ritimlerini kayıt altına alan ekip, Sniffin' Sticks yöntemini kullanarak deneklerin koku algılarını değerlendirdi. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün desteklediği çalışmaya göre, koku algısı sabahın erken saatlerine kıyasla öğle saatlerinde -tabiatı gereği- daha keskin olabilir. Çalışmanın sonuçlarına bakılacak olursa bu durumun bireyden bireye değişkenlik göstermediği de söylenemez. Bazı bireylerin diğerlerine göre daha keskin bir koku algısına sahip olduğu, bu araştırmadan bağımsız olarak zaten biliniyordu. Ancak bireyin koku algısının gün içinde değiştiği bulgusu, yapılan bu araştırmayı özel kılıyor. Brown Üniversitesi'nin Psikiyatri ve İnsan Davranışları Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Rachel Herz, bu fenomenin daha önce bilinmediğini vurgulayarak bulgunun koku algısı çalışmaları için oldukça önemli olduğunu söylüyor. Herz ayrıca, koku duyumuzun sadece dünyanın güzelliklerini algılamamızı değil, aynı zamanda çevremizdeki olası tehlikelere karşı tetikte olmamızı sağladığını da ifade ediyor. Gün içindeki algı değişikliklerinin bu tehlikelere karşı önem arz ettiğinin altını çiziyor. Herz bu bulguları elde ederken bir uyku uzmanıyla beraber çalıştı. Çalışmaya uyku alışkanlıkları üzerinden yaklaşan Psikiyatri ve İnsan Davranışları Profesörü Mary Carskadon, biyolojik saat ve uyku alışkanlıklarının, gençlerin yemek davranışlarını da etkileyebileceğini ve obeziteye neden olabileceğini ifade ediyor. Carskadon, her denek için tam olarak 84 test uyguladıklarını ve koku algısının herkeste farklılık gösterdiğini belirtiyor. Ayrıca her birey için duyusal deneyimlerden daha fazla keyif alabilecekleri periyotların belirlenebileceğini ve yemek tercihlerinin buna göre belirlenebileceğini de sözlerine ekliyor. Brown Üniversitesi'ndeki araştırmaya önayak olan bilimsel çalışma 1990'lı yıllarda yapılmıştı. Biyolog Linda B. Buck ve Nörobilimci Richard Axel, 1991 yılında yayımladıkları çalışmayla koku reseptörleriyle ilişkili bin kadar gen ailesinin var olduğunu tespit etmişti.(3) Bu çalışma onlara koku reseptörleri ve koklama sisteminin organizasyonuna yönelik yeni keşifleri sebebiyle 2004 yılında Nobel Fizyoloji/Tıp Ödülü'nü kazandırmıştı.(4) Söz konusu çalışma, koku duyumuzla ilgili yeni çalışmaların da önünü açmış oldu. Boston Üniversitesi'nde koku belleği üzerine uzmanlaşan ve koku sisteminin beynin temporal lobundaki hipokampus ve amigdala bölgeleriyle ilişkisi bulunduğunu ifade eden Nörobilimci Howard Eichenbaum, bir gün asansöre bindiğini ve duyduğu parfüm kokusunun onu lise yıllarına götürdüğünü ifade etmişti.(5) Brown Üniversitesi'ndeki ekibin yaptığı çalışmanın sağladığı bilgiler gibi, tat ve kokuların hatıralarımızdaki derin his ve duyguların tetikleyebildiği bilgisini bugün Buck ve Axel'in çalışmalarına borçluyuz. Koku algımızla ilgili nörobilim literatürüne geçen çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Yeni çalışmalar, koku algımızla ilgili daha bilmediğimiz çok şey olduğunu gösteriyor. Kokuların dünyasına dair yeni keşifler meraklılarını heyecanlandırmaya fazlasıyla yetiyor. Bu yazı HBT'nin 121. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kopek-sahibi-olanlar-daha-saglikli", "text": "Bilimsel araştırmalar köpek sahibi olanların ortalama insandan daha sağlıklı olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin köpekler kanser gibi bazı hastalıkları erken evrede algılayabiliyor. Veteriner ücretleri bütçenizi zorladığında veya köpeğiniz tembel tembel kanepede oturup sizinle TV izlediğinde, bunların insan sağlığı ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. Oysa bilimsel araştırmalar köpek sahibi olanların ortalama insandan daha sağlıklı olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin köpekler kanser gibi bazı hastalıkları erken evrede algılayabiliyor. Köpeklerin koku alma duyuları çok gelişmiştir ve bu sayede kanserli bölgeyi fark edebilir. 1989'da yapılan bir vaka çalışmasında, hasta, köpeğinin sürekli olarak bacağındaki beni kokladığını ve hatta bir keresinde benli bölgeyi ısırmaya çalıştığı söylemiş. Sonrasında yapılan cilt muayenesinde, bacağında tehlikeli bir kanser türü olan malin melanom geliştiğini öğrenmiş. Bazı köpekler, sadece cilt kanserini değil, mesane, akciğer, göğüs, yumurtalık ve kolon kanserini de fark edebilir. Özel olarak eğitilmiş olan 8 yaşındaki Panda isimli Labrador cinsi köpek, nefes ve dışkı örneklerini koklayarak, 37 kişiden 33'ünde kalın bağırsak kanseri olduğunu bilmiş ve hatta erken dönemi bile fark edebilmiş. Köpeklerin neye dikkat kesildiği tam olarak anlaşılamamış olsa da, tümörle ilişkili uçucu bileşikleri veya beden sıvılarımızdaki bazı maddelerin uğradığı değişimi algılayabildiği düşünülüyor. 2010'da yayınlanan bir araştırmaya göre, köpeği olan çocuklar, olmayanlara göre daha enerjik ve fiziksel aktiviteye daha sıcak bakıyor. Yetişkin köpek sahipleri için de aynı durum geçerli. Kanadalı araştırmacılar, köpeği olan insanların haftada ortalama 300 dakika yürüyüş yaptığını ve köpeği olmayanların ise haftada ortalama 168 dakika yürüdüğünü kaydetmiş. Bazı eğitimli köpekler düşük kan şekerini fark edebilir. British Medical Journal'de yayımlanan araştırmalara göre, diyabetli hastalarla yaşayan köpeklerin üçte birinden fazlası, hastanın kan şekeri düştüğünde, hatta bazen düşmeden biraz öncesinde bunu fark edip, değişik davranışlar sergilemiş. Makalede yer alan farklı vaka çalışmasında, köpekler sadece düşük kan şekerini fark etmekle kalmamış, aynı zamanda hastaları bir şeyler yemeleri için uyarmışlar. Bunu nasıl yaptıkları tam olarak belli değil, fakat kaslardaki titreşimi veya hastanın kokusundaki değişimi algılıyor olabilirler. Birçok ebeveyn küçük çocuklarının köpeklerle haşır neşir olmasını istemez. Çünkü köpeğin alerjiye veya egzamaya neden olacağını varsayar. Oysa araştırmalara göre, bebeklikten itibaren köpeklerle iç içe olan çocuklarda egzama oluşma riski çok daha az. 636 çocuğun katıldığı bir çalışmada, köpekli ailelerin çocuklarında egzamanın görülme oranının diğerlerine göre çok daha az olduğu ortaya çıkmış. Köpek alerjisine hassasiyeti olan çocukların köpekle vakit geçirmesi egzama riskini artırmamış. Yine de uzmanlar, hemen bir köpek almamanız konusunda uyarıyor, çünkü bu konunun daha fazla araştırılması gerekiyor. Bazı köpekler, sahiplerine günlük hayatta rehberlik ederek, onları kendilerine zarar verecek durumlardan uzak tutması için özel olarak eğitiliyor. Köpeklerin algıları, epilepsi hastalığı olan kimselerde yaklaşan atakları hissedebilecek ve sahiplerini uyarabilecek, nöbet sırasında onları güvende tutabilecek kadar açık. İnsanların kendilerinde fark edemediği kimyasal değişimleri ve nöbet öncesi davranış değişikliklerini algılayabilirler. Eğitimsiz köpekler ise bu değişimi hissettiklerinde sadece panikliyor. Dolayısıyla, içgüdüsel sezgilerinin olumlu yönde kullanılabilmesi için eğitilmeleri gerekiyor. Bazı köpekler uyuşturucu maddeleri ve bombaları hissedebilir. Bazıları ise yiyeceklerdeki alerjenleri algılayabilir. Kimi insanda yer fıstığı alerjisi o kadar şiddetlidir ki, havadaki minik partiküller bile reaksiyon göstermeleri için yeterlidir. Florida'daki köpek eğitim merkezine göre, ölümcül olabilen bu duruma karşı köpekten yararlanmak kurtarıcı olabilir. Doktorlara göre, yer fıstığı alerjisi olan kişilerin yiyecek tüketirken içeriğine karşı çok dikkatli olmaları, yanlarında epinefrin taşımaları ve acil durumlarda kullanabilmeleri gerekiyor. Bazı hastanelerde ve tedavi merkezlerinde uygulanan hayvan ziyaret programının ana fikri, tedavi gören hastaların, hayvanların ilgisi ve enerjisi ile iyileşmelerine katkıda bulunmak. Bunun için eğitilen terapi köpeklerinin görevleri, hastayı hareket etmesi için cesaretlendirmek, diğer hastalar ile sosyalleşmesine vesile olmak ve varlıklarıyla kendilerini iyi hissetmelerine destek olmak. Özellikle de fiziksel engelleri olan yalnız ve yaşlı hastalara arkadaşlık etmek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kopek-ve-kurt-arasinda-sanilandan-cok-daha-fazla-benzerlik-var", "text": "Köpek ve köpeğin insana karşı davranışı üzerine gerçekleştirilen araştırmaların sayısı bile tek başına, insan ve köpeğin ne kadar iç içe yaşadığının bir kanıtı aslında. Son araştırma evcil köpek ve kurdun bir alttürü olan Canis lupus familiaris üzerine. Her ne kadar binlerce yıl devam eden yetiştirme nedeniyle, onları yırtıcı miraslarının çoğundan arındırmış olsak da kurda en az benzeyen köpek ırkları bile kurtlarla önemli davranışları paylaşıyorlar. Avusturyalı araştırmacıların son çalışması ise özellikle sosyal öğrenmede köpek ve kurt arasında hemen hemen hiçbir farkın bulunmadığını gösteriyor. Araştırma öte yandan köpeklerin, kurtlardan daha az agresif olmadığını da ortaya koyuyor. Ama yine de önemli bir fark söz konusu: Köpekler her şeyden önce çatışmaların çıkmasına izin vermemeyi öğrenmişler. Araştırmacılar Friedericke Range ve Sarah Marshall-Pescini, şimdiye kadarki kurt ve köpek davranışlarını inceleyen çalışmaları değerlendirerek, ilginç sonuçlara ulaştılar. Bir araya getirilen sonuçlar, köpeklerin sosyobilişsel yeteneklerinin daha üstün olmadığını, ayrıca kurtlardan daha az saldırgan olmadıklarını gösteriyor. Köpekler kurtlarla karşılaştırıldıklarında, kendilerinden üstün olan türdeşleri ve insanlarla çatışmalardan kaçınıyor ve kurallara uymaya daha yatkınlar; bu da onları uysal sosyal partner haline getiriyor. Anlaşıldığı üzere evcilleştirme, köpeklerin insanların hakim olduğu bir çevreye uyum sağlamasına yol açmış. Bunula birlikte sonuçlar insanın oluşumuyla ilgili sorulara pek tatmin edici yanıtlar vermiyor. Araştırmaya katılan Marshall-Pescini, köpeğin evcilleştirilmesinin, insanın sosyal evrimine bir model olarak görülmesinin tartışılabilir olduğunu söylüyor. İnsanın kendi kendini evcilleştirme hipotezi, insanların yaklaşık olarak 300.000 yıl önce başlayan, kendi kendini evcilleştirme sürecine dayanır. Bu insanın kendini evcilleştirme hipotezine göre modern insanı biçimlendirilen en önemli seçici baskı, saldırganlığın azalmasıydı. Saldırganlığın azalması, daha iyi bilişsel yetilerin ve daha iyi işbirliğinin gelişmesi için bir ön koşuldu. HSD hipotezi ayrıca insan evrimi sırasındaki seçilim baskılarının, diğer evcilleştirilmiş türlerin özelliklerini biçimlendirenlere benzediğini de söyler. Köpeğin evcilleştirilmesi daha az saldırganlık, daha yüksek sosyallik ve gelişmiş bilişsel yetenekler için seçim arasındaki ilişki için bir kavram kanıtı/ilke kanıtı olarak kullanılmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kopekbaliklari-bircok-resif-bolgesinde-neredeyse-yok-oldu", "text": "58 ülkeden 371 resifin incelendiği kapsamlı bir küresel araştırma, köpekbalıklarının, ankete katılan resiflerin yaklaşık beşinde artık nadiren görüldüğüne, bu bölgelerde 'işlevsel olarak yok olduklarına' işaret ediyor. Nature'da yayınlanan çalışmada araştırmacılar, köpekbalıklarının bu resiflerdeki varlığı tamamen sona ermiş olmasa da, ekosistemdeki olağan rollerini oynamadıklarını ifade ediyor. 6 ülkenin 69 resifinde neredeyse hiç köpekbalığı tespit edilmedi. Araştırmacılar, bu ülkelerdeki 800 saati aşan gözlemlerde sadece 3 köpekbalığıyla karşılaşıldığını belirtiliyor ve bu durumun nedeninin bölgelerde artan insan nüfusu, tahrip edici balıkçılık ve yetkililerce gerekli tedbirler alınmaması olduğunu ifade ediyor. Doğal ortamlarında yaşayan yunuslarla yapılan yeni bir çalışma, genç yunusların daha sonra onlara avantaj sağlayacak sosyal bağlantılar kurmaya önemli zaman ayırdığını ortaya koyuyor. Behavioral Ecology'de yayınlanan çalışmalarında araştırmacılar, 10 yaşın altındaki yunusların ileride ihtiyaç duyacakları becerileri geliştirmelerine yardımcı olabilecek akranları ve aktivitelerle zaman geçirmeyi tercih ettiklerini belirtiyor. Batı Avustralya'daki Köpekbalığı Koyu'nda 1700'den fazla yunusun 1980'lerden beri elde edilmiş kayıtlarının analiz edildiği çalışmada, sütten kesilme döneminden 10 yaşına kadar yunusların verilerine odaklanılarak, kimlerle zaman geçirdikleri ve etraflarında bir yetişkin olmadığında neler yaptıkları incelendi. Yunuslar 3-4 yaşına geldiklerinde annelerinden ayrılır ve sürekli değişen yunus gruplarıyla birlikte yaşarlar. Söz konusu çalışma, her on dakikada bir gruptan başkasına geçmelerine rağmen genç yunusların yakın arkadaşlarıyla daha fazla zaman geçirme eğiliminde olduklarına işaret ediyor. Araştırmacılar, bu arkadaşlıkların sadece aynı alanı paylaşma ve birbirleriyle daha sık karşılaşmadan kaynaklanmadığını, belli tercihleri yansıttığı belirtiyor. Erkekler diğer erkeklerle, dişiler diğer dişilerle zaman geçirmeyi tercih ediyor. Ancak araştırmacılar, erkeklerin ve kadınların farklı şekillerde etkileşim kurma eğiliminde olduklarını gözlemlediler. Erkekler, birlikte dinlenmek ya da yüzgeçleri ovmak, birbirine yakın yüzmek ve birbirlerinin hareketlerini yansıtmak gibi arkadaşlık belirtisi fiziksel aktivitelerde daha fazla zaman harcarken, dişiler daha az sosyalleşiyor ve avlanmada erkeklere oranla iki katı zaman harcıyor. Bu farklılıklar genç yunusların sosyal yaşamlarının, önlerindeki yetişkinlik döneminin talepleriyle şekilleniyor olabileceğini gösteriyor. Erkek yunuslar grup halinde hareket ederek dişileri çiftleşmeye zorladıklarından, yanlarında başka erkeklerin bulunması üreme şanslarını artırır. Yetişkin olduklarında güçlü ittifaklar kurmalarını sağlayacak sosyal ilişkileri gençken geliştirmemiş erkek yunusların eş bulma şansı da azalıyor. Öte yandan, yetişkin bir dişi yunusun en az üç yaşına kadar sütten kesilmeyen yavrularına bakması için daha fazla kaloriye ihtiyacı vardır ve bu nedenle genç dişiler, annelikte ihtiyaç duyacakları becerileri geliştirmek için daha fazla zaman harcıyor olabilirler. Köpekler koku alma beceriyle ünlüdür ancak yeni bir çalışma, başka bir duyusal yeteneğe; manyetik bir pusulaya sahip olabileceklerini düşündürüyor. Araştırmacılar köpeklerin bu becerisinin, Dünya'nın manyetik alanını kullanarak bilmedikleri bir arazide kestirme rotaları bulmaya imkan veriyor olabileceğini belirtiyor. Çalışmada kamera ve GPS cihazlarıyla izlenen köpekler daha önce hiç bulunmadıkları ormanlık alanlarda gezilerine götürüldü. Ortalama 400 metre mesafeden bir hayvanın kokusunu alarak kovalamaya başlayan köpekler, sahiplerine geri dönüşleri sırasında iki tür davranış gösterdi. Birinde, köpekler muhtemelen aynı kokuyu takip ederek aynı rotasını geri döndü. Diğerinde ise, köpekler tamamen yeni bir rota izleyerek geri döndü. Köpekleri geri dönerken sahiplerini göremeyecek konumda olmaları ve rüzgarın yönü nedeniyle sahiplerinin kokusunu almalarının mümkün olmamasından hareketle araştırmacılar, köpeklerin kuzey-güney ekseni boyunca koşarak önceki konumlarını hatırlayabileceğini ve varış noktasına giden en kısa yolu bulmak Dünya'nın manyetik alanını kullanıyor olabileceğini ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kopekler-bize-gercekten-gulumsuyor-mu", "text": "Köpekleri evcil hayvan olarak beslemeye 30 bin yıl önce başladığımız için onlarla aramızda kurulan eşsiz bağ, türler arasındaki iletişimi inceleyebilmemize olanak sağladı. İngiltere York Üniversitesi'nden Alex Benjamin'in köpeklerin bilişsel gelişimini inceleyen çalışmalarının çoğu, onlarla aramızdaki iletişimin eşsiz olduğunu destekler yönde. Araştırmalar göstermiştir ki, köpekler insan bakışlarını / kucaklar ve az sayıda hayvanın yaptığı gibi göz teması kurar. Current Biology'de yayımlanan bir çalışmada, kurtların ve köpeklerin, içinde yiyecek olduğunu bildikleri fakat açmaları imkansız olan bir kutuya olan tepkileri test edilmiş. Kurtlar, açamayacaklarını anladıkları noktada arkalarını dönüp giderken; köpekler kutunun etrafında dönüp dolaştıktan sonra orada bulunan insana uzun uzun bakarak kutuyu açabilmesi için yardım beklemiş. Bu da köpeklerin, insandan yardım isteyebileceklerini bildiklerini düşündürüyor. Science'da yayımlanan bir başka çalışma ise, hem köpeklerin hem de insanların, göz teması içeren sosyal etkileşim sırasında oksitosin denen ortak bir hormon salgıladıklarını gösteriyor. Daha ilginci, oksitosin hormonunun kokusunu alan köpekler, insanlarla daha uzun süreli göz teması kuruyor. Benjamin, köpeklerle olan iletişimde paylaşılan bakışların işbirliği için önemli olduğunu söylüyor. Ona göre insanlar, evcilleştirme sürecinde bu özelliği köpeklere işlemiş olabilir, çünkü bakışlarını kaçırmayan köpeklerle anlaşmak daha kolay. İngiltere Portsmouth Üniversitesi'nden köpeklerin bilişsel gelişimini inceleyen Juliane Kaminski, bu sorunun biraz daha araştırılması gerektiğini belirtiyor. Kaminski, özellikle kaşlarını kaldırarak yaptıkları yavru köpek bakışı ile ilgileniyor. Bu ifadeyi araştırmak için bir köpek barınağını ziyaret eden Kaminski ve arkadaşları, köpeklerin insanlarla olan etkileşimlerinde takındıkları yüz ifadelerini ölçmek için yüz ifadesi kodlama sistemi- kullandı. Bu bağlamda, köpeklerin sahiplenilme sürelerini de kaydeden ekip, yavru köpek bakışı ifadesi takınanların daha hızlı sahiplenildiğini keşfetti. Diğer ifadeler, bu kadar etkili olmamıştı. Bu davranışın kasıtlı olup olmadığını merak eden Kaminski, bir deney daha yaptı. Bu deneyde köpekler onlara yiyecek ikram eden ve etmeyen bir grup insanla baş başa bırakıldı. Buna göre, eğer köpekler gözleri dolu dolu bakmanın ne denli güçlü bir etki yarattığını biliyor idiyseler, canları yiyecek istediğinde bu ifadeyi takınabilirlerdi. Fakat öyle olmadı... Köpekler, bu ifadeyle bakmaya her fırsatta devam etti, yiyecek verilsin ya da verilmesin. Kaminski, insanların da üzgün olduğunda böyle baktığına dikkat çekerek, belki de köpek sahiplenirken farkında olmadan anaçlaşıyoruz diyor. Yani bu, köpeklerin illa bu davranışı öğrenmiş oldukları anlamını taşımıyor. Hayatı boyunca köpek bakmış olduğunu söyleyen Kaminski, eğer köpeğinizi iyi tanıyorsanız, davranışlarını okuyabilirsiniz diyor. Fakat, bu ifadeleri incelemek için kullandığımız gereçlerin öznel olduğunu ve köpekleri kendimize benzeterek algılamaya meyilli olduğumuzu da ekliyor, yani onların yüz ifadelerini yanlış yorumlama ihtimalimiz var. İşin aslı, köpeklerin gülümsediği düşüncesini destekleyen nesnel araştırma sayısı çok az. Scientific Reports'ta yayımlanan bazı bulgular, ağzını kocaman açmış ve dili dışarda bir köpeğin, oyuna davet etmek için böyle yaptığını gösteriyor. Gerçekten gülümsüyorlar mı, yoksa bizimle iletişim kurarken farkında olmadan mı böyle yapıyorlar, henüz bilinmiyor. Yüz ifadelerini belirli bazı durumlarla ilişkilendirmek ve bu ifadelerin motivasyonunu anlamak için Kaminski'nin de kullanmış olduğu FACS yöntemini içeren daha çok nesnel araştırma yapılması gerekiyor. Köpeklerin insan mimiklerini dikkatlice izleyebildiğini ve anladığını biliyoruz. Hatta yakın akrabamız olan şempanzeler bile iletişimsel ipuçlarını köpekler kadar iyi takip edemiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kopekler-insani-duygulari-taniyor", "text": "Bugüne dek köpek sahiplerinin tahmin ettiği gerçek araştırmayla da kanıtlanmış oldu. Biology Letters dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre köpekler yüz ifadeleri ve seslerinden insani duyguları anlayabiliyor. Araştırmada 17 köpeğe farklı yüz ifadeleri izletilirken, sevinçli, kızgın veya sinirli sesler dinletilmiş. Duyguların tahmin edilmesi, sadece insanda ve aynı hayvan ırkları arasında biliniyordu. Farklı türlerin duygularını anlamak için beynin, görüntüleri ve sesleri duygulara çevirerek bunları karşılaştırıp, değerlendirmesi gerekiyor. Son araştırma köpeklerin, iki farklı duyusal bilgiyi birleştirerek bundan insani duyguyu çıkarsama yetisine sahip olduklarını gösterdi diyor Lincoln Üniversitesi'nden Kun Guo. Deneyler sırasında köpeklere tamamen farklı yüzler ve sesler gösterilmesine rağmen, köpekler sevinçli veya kızgın yüzleri bunlara uygun seslere göre sınıflandırmayı başarmışlar. Bilim insanları insan ve köpek arasındaki uzun ilişki sayesinde bu yetinin gelişmiş olabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kor-fareler-hucre-naklinden-sonra-yeniden-gormeye-basladilar", "text": "Ağ tabakadaki duyu hücreleri bir kez bozulduktan sonra yeniden büyümüyorlar. Bu yüzden de yaşlılığa bağlı makula dejenerasyonu veya Retinitis pigmentosa gibi göz hastalıklarını tedavi etmek mümkün değil. Yine de elektronik retina implantları ve kök hücreyle elde edilen ağtabakası nakilleriyle en azından hayvan deneylerinde başarılı sonuçlar elde edilmişti. Ancak bunlar çok zahmetli yöntemler. North Texas Üniversitesi'nde Biraj Mahato ile çalışan ekip, şimdi daha basit bir çözüm buldu. Araştırmacılar cilt bağdokusu hücrelerini doğrudan doğruya çubuk hücrelerine dönüştürdüler. Çubuk hücreler karanlık-aydınlık algısı için en önemli duyu hücreleri. Bu yeniden programlama için araştırmacılar insandan veya fareden alınan fibroblastları 5 kimyasal bileşimden oluşan bir kokteyle işlemden geçirdiler. Bu yöntemle bağdokusu hücrelerindeki genetik ve hücresel süreçler, görünüş ve fizyolojik olarak duyu hücreleri haline gelecek şekilde değiştirildi. Yeniden programlanan hücrelerde çubuk tipindeki genler okunurken, fibroblast tipindeki genler aşağı doğru düzenlendi. 'Bu çalışma fotoreseptör benzeri hücrelerin doğrudan doğruya kimyasal olarak yeniden programlanabildiğini gösteren ilk araştırma' diyor Bethesda Ulusal Göz Enstitüsü'nden Anand Swaroop. Retina hücreleri kök hücrelerle yeniden programlanarak üretildiğinde bu süreç 6 ay kadar sürerken, yeni kimyasal yöntemle sadece 10 gün içinde üretilebiliyor. Laboratuvarda üretilen ağtabaka hücrelerinin ne kadar iyi işlediği ve nakil için ne kadar uygun olduğunu öğrenmek isteyen araştırmacılar, yeni ürettikleri çubuk hücrelerini 14 farenin ağtabakasına aktardılar. Genetik bozukluk yüzünden işlevsel duyu hücrelerine sahip olmayan farelerin gözleri görmüyordu. Nakilden üç ila dört hafta sonra 14 fareden 6'sında zayıf ışıkta bile gözbebeği refleksi görüldü. Gözbebeğinin bu istemsiz kasılması sadece beynin, gelen ışık için bir sinyal alması sonucunda gerçekleşir. İkinci bir teste farelerin parlak ışınlı sütunlardan kaçarak, karanlık alanları aradıkları görüldü. Tüm bunlar kimyasal olarak indüklenmiş fotoreseptör hücrelerinin kör farelerde görme yetisini geri kazandırabileceğini göstermekte diyor bilim insanları. Bu durum ayrıca hayvanların ağtabakası incelemeleriyle de kanıtlandı. Başarıyla tedavi edilmiş farelerde yeni hücreler büyüdü ve sinapslar sinirlerle bağlandı. Ve bunlar 3 ay sonra bile izlenebildi. Tedavi sadece 8 farede etkisiz oldu. Yöntemin insanda da uygulanabilmesi için henüz zaman var; ama bilim insanları yeni bilgiler sayesinde sadece ağtabaka için yeni hücreler değil diğer hücre tiplerinin de üretilebileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/koyun-dollyde-kullanilan-teknik-ile-iki-maymun-klonlandi", "text": "Bu birbirinin aynısı iki maymun Zhong Zhong ve Hua Hua, birkaç hafta önce Çin'deki bir laboratuvarda doğdu. Bilim insanları, bu maymunların insan hastalıklarına yönelik araştırmalar için faydalı olacağını söylüyor. Ancak bu çalışma dünyada insan klonlaması ile etik kaygılar da yaratıyor. Çin Bilimler Akademisi Sinirbilimi Enstitüsünden Qiang Sun, klonlanmış Makak maymunlarının, bazı kanserler, metabolizma ve bağışıklık bozuklukları da dahil olmak üzere genetik temelli hastalıkların incelenmesi için bir model olacağını söyledi. Zhong Zhong sekiz hafta, Hua Hua ise altı hafta önce dünyaya geldi. Araştırmacılar maymunların biberonla beslendiğini ve şu an normal bir gelişim sürecinde olduklarını söylüyor. Önümüzdeki aylarda daha fazla makak maymun klonunun doğması bekleniyor. Kent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Darren Griffin, yaklaşımın insan hastalıklarını anlamada faydalı olabileceğini, ancak etik kaygıları arttırdığını belirtiyor. Griffin \"Deneylerin uygulanma alanının dikkatli bir şekilde düşünülmesi gerekiyor\" diyor. Dolly, Edinburgh Roslin Enstitüsünde klonlanarak 20 yıl önce tarihe geçti. Bilim insanları o zaman, yetişkin bir hücreden ilk defa bir memeli klonlamışlardı. O günden bu yana, sığır, domuz, köpek, kedi ve fareler de dahil olmak üzere aynı somatik hücre nükleer aktarım tekniği kullanılarak birçok memelinin klonlanması sağlandı. Bu yöntemde, yetişkin bir canlıdan alınan hücre çekirdeği, hücre çekirdeği çıkarılmış bir embriyo hücresine aktarılır. Zhong Zhong ve Hua Hua, bu teknikle klonlanan ve insan olmayan ilk primatlar, yani iri beyinli yüksek memeliler. Primat grubuna dahil olan türler arasında goril, orangutan, şempanze, gibon ve insanlar memeliler yer alıyor. 1999'da, iki benzer klon oluşturmak için bir Hint şebeğinin embriyosu ikiye bölünmüştü. Bu teknikle doğan bebek maymunlarından biri olan Tetra, dünyanın ilk klonlanmış maymunun unvanını taşıyor, ancak bu teknik karmaşık bir DNA transferi sürecini içermiyor. Bilim insanları klonlama için gerekli olan DNA'yı fetal hücrelerden sağladı. DNA yumurtalara aktarıldıktan sonra, embriyo gelişmesini durdurabilecek olan genleri değiştirmek için de genetik programlama kullanıldı. 79 girişimin sonucunda Zhong Zhong ve Hua Hua hayatta kalmayı başardı. Dr. Sun, \"Birkaç farklı yöntem denedik, ancak sadece birisi çalıştı. Bir maymunu başarılı bir şekilde klonlamanın bir yolunu bulmak için önce çok kez başarısız olduk.\" dedi. Bilim insanları, ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından belirlenen hayvansal araştırmalar için katı uluslararası yönergeleri izlediklerini söylüyor. Aynı zamanda Şanghay'daki Çin Bilimler Akademisinin ortak araştırmacısı Dr. Muming Poo, \"Dünyadaki insan olmayan primatları kullanarak yapılacak araştırmaların, çok sıkı etik standartlara bağlı olması gerektiğinin bilincindeyiz\" diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kume-zekasi", "text": "Hayvanlarda açıkça gözlediğimiz bu zeka türü insanlar tarafından da kullanılıyor. Bir basketbol oyununda toplu hücum eden takımın oyuncuları bir kümedir ve hızlı hücum sırasında rakibin pozisyonuna göre ani kararlarla top kullanımının şeklini değiştirir. Bu esnada oyuncular uzun süre birlikte oynamanın yarattığı bir kolektif zeka ile olabilecekleri tahmin edip küme içinde uygun yerlere doğru ani hareketler yapıyor. Bir canlı hayvan kümesinin, belirli bir iç veya dış liderden komut almaksızın, ama yine de bir uyum içinde hareket edebilmesine genelde bu isim veriliyor. Aslında robot biliminde kullanım için geliştirilen bu kavramın en iyi örnekleri hayvanlar aleminde görüldüğü için de, açıklaması hep hayvan toplulukları yoluyla yapılıyor . Kuşlar, balıklar ve karıncalar bu örnekler içinde en iyileri. Diğer yandan, bu zeka toplumsal yaşam alanlarında da kullanılmaktadır. Örneğin bir spor klübüne, bir siyasi partiye ya da bir ideolojiye sempati duyan gruplar herhangi bir liderden talimat almadan belirli bir eylemin içinde yer almakta, o eylemi destekleyecek yolda bireysel kararlar alabilmektedir. Bunun aksi de olabiliyor. Aynı toplumsal yaşam alanlarında, bu defa o alanların liderlerinden talimat alan kitleler birbirleriyle uyumlu hatta diğerinden çok daha uyumlu- eylemler üretebilmektedir. Birinci tür kolektif eylemde lider, kitledeki bireylerdir. Her birey kendi özgür alanına müdahale ettirmeden kümenin ana amacı doğrultusunda gereken hareketlere karar verip uygulamaktadır. İkinci tür kolektif eylemde ise kişiler özgürlüklerinden vazgeçmekte, sadece talimatları uygulamaktadırlar. Hayvan kümelerinde her iki tip kolektif eyleme de rastlanmaktadır. Kırlangıçlar, yaban kazları, leylekler, balık sürüleri birinci türe örnektirler. Küme zekası tam olarak bunlar için kullanılabilir. Hayvanları dürten etki, ya genetik kodlarındaki talimatlar ya da sürünün diğer bireyleriyle uyum içinde olma konusundaki sezgileridir. Milyonlarca hayvandan oluşabilen kümenin her bir üyesi yakın çevresiyle uyum içinde olmaya ve içinde bulunduğu ortamın sürükleyiciliğine kendini bırakmış, kümenin yanlış bir iş yapmayacağına güvenmektedir. Bununla beraber bazı uçucu hayvanların biyolojik saatlerindeki bir genetik hata nedeniyle henüz uçamayacak durumda oldukları bir dönemde toplu olarak göç hareketine başladıkları ve yürümek zorunda kaldıkları hata periyodu boyunca vahşi hayvanlara hedef oldukları da biliniyor. Yani kümenin asla yanlış karar vermeyeceği garanti edilebilir bir olgu da değildir. Görüldüğü gibi iki tür eylem arasında dış görünüş benzerlikleri varsa da temel dürtüler tamamen farklıdır. Birinci türdekiler bireysel özgürlüklerinden vazgeçmeden bir uyum sergilemekte, ikinciler ise bunu korku ya da rüşvet karşılığında yapmaktadırlar ve bireysel özgürlük söz konusu değildir. Burada ne yapılacağı ile kastedilen vizyondur. Özgürlüğüne ve zihinsel bekaretine düşkün insanlar mutlaka birer vizyoner olmak zorunda değillerdir. Vizyoner nitelikli liderlerin ortaya koyacağı düşünceler bu insanların akıllarına yattığı takdirde o yönde hareket ederler; ama her biri kendi özgür iradesine göre seçtiği yoldan yürümek kaydıyla. Bu durumda bir dış göz tek tek bireylere bakarsa -asker deyimiyle- başıbozuk gibi görünebilirler. Ama tümüne bakıldığı zaman bir Brownian motion içinde bir vizyon doğrultusunda hareket ettikleri anlaşılır. Hatta bu türlü bir Gevşek Bağlantılı Birliktelik, talimat ile idare edilene nazaran daha da etkilidir. Çünkü gevşek bağlantılı birlikteliğin dış etkilerle bozulması çok güç iken, diğeri yine talimat yoluyla işlevsiz kılınabilir. - Ne yapılacağını ortaya koyabilecek lider , - Ne yapılacağını, bireysel nasıl yapılabileceklere çevirebilmek için gereken her tür çabayı harcamaya istekli özgürlükçü insanların varlığı, - Bu insanların, kendini lider olarak lanse eden kişilerce ortaya atılabilecek vizyonlar içinde en işe yarayanları, en parlak olanlar içinden ayırabilecek sezgilere sahip olmaları. Rastlantılar -eğer şanslı iseniz- bu tür kişileri karşınıza çıkarabilir. Tek yapmanız gereken, karşınıza çıkabilecek o kişilerin, sürekli şikayet eden, eleştiren, ne olup bittiğini anlamaya çalışmadan boyuna ezberlerini benimsetmeye çalışan ama bir şey yapmaya, vermeye niyeti olmayan, böylece kurnazlık ederek hem gizlenen hem de kendini tatmin eden kalabalıklar arasında gözden kaçmamasına dikkat etmektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kumrulara-yuva-yapacak-agac-birakmadik", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yeğenimin 6. kattaki dairesinin salondaki açık penceresinden içeri bir kumru giriyor ve kütüphanenin üzerindeki saksıyı yuva yapmaya uygun bulup, oturuyor ve yumurtluyor. Malum kumrular tek eşli. Gün boyu 6'şar saat arayla anne baba yer değiştiriyorlar. Yeğenim, kuşların rahatça girip çıkmaları için yuvalarına en yakın pencereyi 24 saat açık bırakıyor. Diğer pencereleri de perdeyle kapatıyor ki yanlışlıkla cama çarpmasınlar. Bu arada salonda her türlü aktivite normal olarak sürdürülüyor. Sohbet, muhabbet, çay, kahve, TV... Hiçbir şey anne baba kuşu etkilemiyor. Hiç kıpırdamadan, gözlerini kırpmadan büyük bir sabırla yumurtaların üzerinde oturuyorlar. Eve gelen misafirler kuşun canlı olduğuna inanmakta zorlanıyor. O denli hareketsizler. Doğa, bize derdini anlatmaya devam ediyor... Kuşlara yuva yapacak ağaç, kedilere dışkılayacak toprak, martılara denizde balık bırakmazsak; türlerini devam ettirebilmeleri için hayvanları evimizde misafir edeceğe benziyoruz.."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kurbagalar-tukenince-sitma-salgini-yayilmis", "text": "Araştırmacılar, kurbağa ve diğer amfibi soylarının tükenişi ve Orta Amerika'daki sıtma vakalarındaki önemli artış arasında bir bağlantı buldular. 1980'li yılların başından 1990'lı yıllara dek Costa Rica'da kurbağa ve semender gibi amfibilerde kitridiyomikoz hastalığına yol açan kitrid mantarı yayılmıştı. Bu mantar enfeksiyonu bazı türlerde ölümle sonuçlanmaktadır. Mesela paradoksal kurbağa ve küçülen kurbağa olarak bilinen kurbağa türü son on yıllarda Costa Rica ve Panama'da tükenmiştir. Mantar 2000'li yıllarda Panama'ya kadar yayıldı. Söz konusu hastalık etkeni dünya genelinde en az 90 amfibi türünün tükenmesine ve en az 500 diğer türlerin de azalmasına yol açtı. Costa Rica ve Panama'daki toplu yok oluşların ardından iki ülkede de sıtma vakalarında önemli bir artış yaşandı. Bazı kurbağalar, semenderler ve diğer amfibiler sivrisinek yumurtalarıyla beslendikleri için, Kaliforniya Üniversitesi bilim insanları, amfibilerin yok oluşunun, sıtma vakalarındaki artış üzerinde etkili olup, olmadığını inceledi. Environmental Research Letters dergisinde yayımlanan araştırma veri analizleriyle, mantar patojeninin yayılma zamanı ve yeri ile sıtma vakalarının artış zamanı ve yeri ile net bir bağlantıyı ortaya koyuyor. Bölgedeki ağaçların taç kısımlarının kaybı da sıtma vakalarındaki artışla bağlantılı olsa da kurbağaların tükenişi kadar etkili değil. Mesela ağaçlardaki kayıp, yıllık sıtma vakalarında, 1000 kişide 0,12 vakalık bir artışa yol açmış. Sıtma vakalarının zirve yaptığı dönemde ise yılda bir ila 1000 kişi sıtmaya yakalanmış ki araştırmaya göre eğer amfibi ölümleri olmasaydı ve vakalar da yaşanmayacaktı. Sonuçta amfibilerin azalışı, insanların sağlığı üzerinde doğrudan etkili. Ekosistemin önemli ölçüde bozulmasına izin verirsek, insan sağlığı üzerinde tahmin edilmesi ve meydana geldiklerinde kontrol edilmesi çok zor olan gelişmeler yaşanabilir diyor araştırmacılar. Ekibe göre araştırmayı tetikleyen faktör, uluslararası yabani hayvan ticaretiyle gelecekte hastalıkların yayılma riskiydi. Mesela Batrachochytrieum salamandrivorans küresel ticaretle ekosistemi tehdit ediyor. Bu hastalık etkeni kitrid mantarlarının en yakın akrabasıdır. Araştırmacılar bu yüzden patojenlerin yayılmasını önlemeye yardımcı olabilecek ticari düzenlemelerin güncellenmesi gerektiğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kus-olmayan-bu-dinozor-ucabiliyor-muydu", "text": "Mikroraptor olarak adlandırılan dinozor türüne ait fosilden elde edilen bulgular, kuş olmayan dinozorların da kademeli tüy döktüğünün ilk kanıtı olarak değerlendiriliyor. Current Biology'de yayınlanan çalışmaya göre, 120 milyon yıl önce yaşamış olan bu dinozorun günümüz ötücü kuşları gibi tüyleri kademeli olarak döktüğünü gösteren belirtiler, mikroraptorun becerikli bir uçan tür olduğuna da işaret ediyor. Ötücü kuşlar tüy dökerken, birçok deniz kuşu türünün aksine aynı anda tüylerinin sadece birkaçını kaybeder böylece yıl boyunca yiyecek bulmak ve yırtıcılardan kaçmak için uçabilir halde kalırlar. Mikroraptor fosilinde sıra dışı şekilde kısa olan üç tüyün görülmesiyle araştırmacılar bu dinozorun da kademeli olarak tüy döktüğü sonucuna vardı. Tüm yetişkin kuşlar yılda en az bir kez yaşlanmış, hasar görmüş tüylerini yenilemek veya parlak yaz -mat kış kamuflajı değişimi için tüy döker. Kuş türlerinin genetik rekonstrüksiyonları, kuşlarda en az 70 milyon yıl süredir kademeli tüy dökmenin var olduğunu ve günümüzdeki tüm kuşların ortak atasının bir özelliği olduğu sonucuna varıyordu. Şimdi ise, kuş olmayan bir dinozorun kademeli tüy döktüğüne dair ilk fosil kanıt elde edilmiş oldu. Araştırmacılar, söz konusu bulgunun kademeli tüy dökmenin kökenlerini 50 milyon yıl kadar geri iteceğini ifade ediyor. Önceki çalışmalar, ilk uçabilen türler arasında olması muhtemel bu dinozorun sadece ağaçtan ağaca süzülmekle kalmadığı, aynı zamanda kanatlarını ve arka bacaklarını kullanarak yerden havalanabildiğine işaret ediyordu. Yeni bulgu da bu çıkarımı destekliyor. Araştırmacılar, microraptorun kuş olmayan bir dinozorun da uçabileceğine yönelik en ikna edici vakalardan biri olduğunu belirtiyor. Ekolokasyon yarasa, yunus ve balina gibi bazı memelilerin sahip olduğu biyolojik sonardır. (Bkz. Ekolokasyon kullanan canlılar, Erdal Musoğlu, Sayı 219, s.19) Ekolokasyonun rakipsiz şampiyonları yarasalar açık alanlarda avlanırken çevreyi tarama ve avı algılama aşamalarında birbirinden farklı iki tip ses üretiyorlar. Behavioral Ecology'de yayınlanan bir çalışma, bizim duyamayacağımız kadar yüksek perdeli olan bu seslerin avlanma dışında da işlevi olabileceğine, yarasaların birbirlerini tanımasını sağladığına işaret ediyor. Doğada yakaladıkları yarasaları tepki vermeyi bırakana kadar tekrar tekrar başka bir yarasının çıkardı sese maruz bırakan araştırmacılar, daha sonra aynı tipte ama farklı bir yarasadan kaydedilen sesi yarasalara dinletti. Bu aşamada yarasaların tekrar tepki vermeye başlaması, bu seslerin bir tür bireysel bilgi de taşıdığı, sesi farklı bir yarasa ürettiğinde diğer yarasaların değişimi fark ettikleri anlamına geliyor. Grup halinde avlanan diğer birçok hayvan, doğrudan avlanma için kullanmasalar da, çıkardıkları seslerle iletişim halinde kalır, birbirlerinin yerinden haberdar olur. Yarasalar, hem avlanma ve koordinasyonu tek bir sesle gerçekleştirebiliyor gibi görünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kus-tuyu-pullar-ve-killar-hepsi-ayni-atadan", "text": "Kuşların, sürüngenlerin ve memelilerin dış görünüş özellikleri birbirine pek benzemez. Kuşların tüyleri, sürüngenlerin pulları ve memelilerin ise kılları vardır. Ama bu üç cilt örtüsü arasında bir bağlantı var, çünkü bunların hepsi ortak bir sürüngen ataya uzanıyor. İsviçreli evrim biyologlarının Science Advances dergisindeki yazılarına göre, tüyler, pullar ve kıllar erken gelişim evrelerinde özdeş moleküller ve mikro anatomik özellikler yansıtıyor. Memeli kılları ve kuş tüyü, embriyo gelişimi sırasında benzer yapıdan türüyor. Plakod olarak bilinen bu yapı glandüler hücrelerdeki epidermisin bölgesel kalınlaşmasıdır. Ancak bugüne kadar sürüngenlerde plakodun varlığı bilinmiyordu. Kuşlar ve memeliler evrim sürecinde çeşitli sürüngen soylarından geliştikleri için birçok evrim biyoloğu, bu iki hayvan grubunun birbirinden bağımsız olarak plakod geliştirdiğini düşünüyordu diyor Cenevre Üniversitesi bilim insanları. Fakat Yale Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi 2015 yılında, sürüngen pullarının, kılların ve tüylerin gelişimleri sırasında ortak moleküler özelliklere sahip olduklarını saptamışlardı. Michel Milinkovitch ile çalışan araştırmacılar ise şimdi bu üç farklı cilt örtüsünün ortak bir ata sürüngene uzandığını gösterdiler. Yeni araştırma, Amerikalı ekibin çalışmasını tamamlayan yeni veriler sunmakla kalmayıp, mikro anatomik koşulları da ortaya koyuyor. Araştırmacılar özellikle de timsah ve yılan embriyolarına odaklanmışlar. Ayrıca bir kertenkele türü olan sakallı ejderin çeşitli varyantlarını da ayrıntılı bir şekilde incelemişler. Çalışma sırasında, kılların ve tüylerin gelişiminde saptananlarla özdeş olan yeni moleküler özellikler tespit edilmiş. Sürüngenler de memelilerdeki ve kuşlardaki plakodlara sahip diyor Milinkovitc. Bu da bu üç cilt örtüsünün homolog olduğu anlamına geliyor: sürüngen pulları, tüyler ve kıllar görünüş olarak bu kadar farklı olmalarına rağmen ortak sürüngen atanın pullarından gelişmiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kuslar-yabanci-yumurtalari-nasil-ayirt-ediyor", "text": "Elbette akla ilk gelen bir kuş türünün kendi yumurtalarını tanıyabilmesi geliyor. Hiçbir kuş, başka bir kuşun yumurtası üzerinde kuluçkaya yatmak istemez değil mi? Üstelik kuşlar yumurtadan çıkan yavruların kendi yavrusu olup olmadığını da ayırt etmekte zorlanabiliyorlar. Yani bir başka türün yavrularına bakmak ve yetiştirmek gibi ciddi bir risk de söz konusu. Bu mekanizmanın nasıl çalıştığını ortaya koymak isteyen araştırmacılar, kuş yumurtalarından sadece birini, birden fazlasını ya da tamamını boyamak suretiyle manipüle ettikleri çeşitli deneyler gerçekleştirdiler. Bu deneyler, sözgelimi büyük kamışçın kuşunun guguk kuşu yumurtalarını ayırt etmek için yumurtalardaki renk farklılıklarını ve kendi yumurtalarının nasıl olduğuyla ilgili anılarını esas aldıklarını ortaya koydu. İşin sırrı, kuş retinalarının memeli retinalarına göre farklılık göstermelerinde yer alıyor gibi görünüyor. İki ya da üç koni tipine sahip olan memelilerden farklı olarak, kuşlar dört farklı koni tipine sahipler ve bu da kuşları tetrakromatik bir görüşe sahip kılar. Başka bir deyişle kuşlar memelilerin iki katı kadar renk görme kabiliyetine sahiptirler. Yani bizler için iki yumurta birbirine tıpatıp benziyorken, bir kuş için ikisi bariz bir biçimde farklı renge sahip olabilir. Pek çok ötücü kuşu da içeren bazı kuş takımları, bizlerin göremediği UV bandındaki ışığı da görme kabiliyetine sahip. Hakim olan kurama göre, aslında ilk omurgalı ataları da UV bandındaki ışığı algılayabiliyordu, ancak primatlarda ve kuşlarda bu yetenek zamanla kayboldu. Ancak bu morötesi görüş kabiliyeti kuşlarda birbirinden bağımsız olarak en az dört kez yeniden evrildi. Lakin bu işlev bilinse de, UV duyarlılığının kuluçka asalaklığına bir yanıt olarak mı evrildiği yoksa evrimsel tarihlerinde bir şekilde zaten kavuştukları bu yeteneklerin kuluçka asalaklığına karşı da işe mi yaradığı sorusu hala tam olarak yanıtlanmış değil. Kuşlardaki renk algılama mekanizmasına yönelik tüm kuramlar günümüz teknolojik imkanları sayesinde daha net olarak sınanabilecek. Eskiden mikro spektrofotometri adlı bir yöntem kullanılıyordu: Bir kuş gözündeki fotoreseptörden ışık geçiriliyor ve hangi dalga boyunu emdiği ölçülüyordu. Maalesef bu yöntem için deneğin ölmesi gerekiyordu. Lakin bugünlerde kullanılan yöntem, UV bandına duyarlı olan proteinin DNA sekanslamasına bakılabiliyor ve müdahale edilebiliyor. Yani bir kuş türünü mora duyarlı halden ultraviyoleye duyarlı hale getirme işi tek bir amino asit değişimiyle gerçekleştirilebiliyor. Böylece bir kuş türünün yumurtaları ayırt etmede UV görüşünün katkısı olup olmadığı rahatlıkla sınanabiliyor. Hem de kuşlara hiçbir zarar vermeden -ki bu da soyu tükenmekte olan kuşlarla bile çalışma imkanı sağlıyor-. Bu çalışmalardan elde edilen veriler, güçlü bilgisayarlar sayesinde dünyanın kuşların gözlerinden nasıl göründüğüne yönelik modeller oluşturabilme imkanı da sağlıyor. Pek yakında kuşların görsel dünyasına yönelik tüm sırların çözüleceğini ümit edebiliriz. Kaynak: Bu yazı Evrim Ağacı'nda yer alan orijinalinden özetlenmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/kuzgunlar-gelecek-icin-plan-yapabiliyor", "text": "Bir zamanlar sadece insana özgü olduğu düşünülen plan yapma eyleminin, kuşlarda da olduğu görüldü. Bu özellik, hayvanlar aleminde yalnızca maymun türünde izlenmişti. Kuzgun, kargagiller familyasından Corvus cinsi, zekası, büyüklüğü ve simsiyah tüyleri ile tanınan bir kuş. Oldukça sosyal olmaları, insan yüzünü uzun süre hatırlayabilmeleri ve neden-sonuç ilişkisi kurabilmelerinin yanı sıra son yıllarda gelecek için plan yapabildikleri de ortaya çıktı. Plan yapmak uzun süreli belleğin kullanılmasını gerektiriyor. Bu, ekolojik koşullara uyum sağlamaktan ziyade, kuşlar ve insansılarda kendiliğinden evrimleşmiş bilişsel bir yetenek. 2007 yılında, Cambridge Üniversitesi'nden araştırmacılar, alakarganın, ertesi sabah aç olacaklarını hesap ederek, bazı yerlere yemek sakladığını tespit etmişti. Bu, esnek ve planlama gerektiren bir davranış. İsveç Lund Üniversitesi'nden Mathias Osvath ise bunun sadece yemek saklamayla sınırlı bir davranış olabileceğini çünkü karga familyasında bu alışkanlığının süregeldiğini belirtti. İlk deneyde, kuzgunlar taş kullanarak bir kutunun içindeki köpek mamasının bir kısmına erişim sağlamak üzere eğitildiler. Sonra onlara, aralarında bir taşın da olduğu bir takım cisimler gösterildi. Kutu ise görüş alanlarında değildi. Bir cismi seçmeleri için yalnız bırakılan kuzgunlara, 15 dakika sonra içinde ödül olan kutu gösterildi. Kuzgunların yiyeceği alabilmek için taşı kutuya bırakmaları gerekiyordu ve 14 denemenin 11'inde başarılı oldular. İkinci deney ise takas yapmaktı. Bozuk para gibi parlak bir cismi, ödülle değiş tokuş yapmaları için eğitildiler. Sonra, bir yığın cisim içinden doğru cismi seçerek 15 dakika boyunca tutmaları ve ardından ödülü almak için araştırmacıyla bunu takas etmeleri gerekiyordu. Kuşlar, 144 denemeden 143'ünde doğru cismi seçtiler ve doğru cismi deneyin %77'sinde takas ettiler. Alet veya jeton seçimi arasındaki 15 dakikalık bekleme süresi 17 saate çıkartılmış olsa bile, kuşlar işlemleri % 90 oranında tamamladılar. Osvath, kuzgunların daha ilk denemeden itibaren plan yapmaya başladıklarını ve başarılarının herhangi bir alışkanlıkla bağlantılı olmadığını ve O an karar verip bir sonraki adım için hazırlık yapıyorlar diye konuşuyor. Ayrıca, bir sonraki ödülün daha iyi olabileceği ihtimaline karşılık o anki ödülü es geçebildikleri de ortaya çıktı. Karga familyası evrimleşme yolunda primatlardan 320 milyon yıl kadar önce ayrıldılar. Bu da, araştırmacılara, karga familyasının bilişsel yeteneğinin kendiliğinden geliştiğini düşündürüyor. Osvath'a göre kuzgun ve kargaların incelenmesi, kavrama, planlama ve hatta bilincin doğası ve evrimini anlayabilmemiz için harika bir fırsat. Cambridge Üniversitesi'nden Marcus Boeckle'a göre bu deneyler kuşlarda genel bir zekanın gelişmiş olduğunu gösteriyor. Boeckle, Bu çalışmalar zekanın nasıl evrildiği konusunda bizlere çok önemli ipuçları sunuyor diyor. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/leylekler-kisi-copluklerde-geciriyor", "text": "Bazı leylekler artık eskisi gibi uzaktaki sıcak ülkelere göçmek yerine, yolları üzerindeki ülkelerin çöplüklerinden besleniyor. \"Çöplüklerdeki bu duraklamalarla hayvanlar çok fazla enerji tasarrufu ediyor\" diyor Science Advances dergisinde yayınlanan bir çalışmada Max-Planck Ornitoloji Enstitüsü bilim insanları. Andrea Flack ve ekibi leyleklerin ne kadar enerjiye ihtiyaçları olduğunu öğrenmek için farklı ülkelerden yetmiş beyaz leyleğin göç davranışını incelemiş. Çöplüklerden beslenen kuşlar uzağa göç edenlere kıyasla daha az enerji harcasalar da yaşam sürelerinde bir artış görünmüyor diyor araştırmacılar. Araştırma çerçevesinde sekiz beyaz leylek popülasyonuna ivmeölçer özellikli GPS vericileri takıldıktan sonra beş aylık yolculukları takip edilmiş. Örneğin Rusya veya Polonya'dan yola çıkan leylekler Güney Afrika'ya giden binlerce kilometrelik doğu rotasında çok fazla enerji harcıyorlar. Oysa Güney Almanya'dan yola çıkan ve aslında sonbaharda batı rotasından uçanlar daha az enerji harcıyor ve yolları üzerindeki çöplüklerde vakit geçiriyorlar. Leylekler buralarda et ve balık artığı gibi bol miktarda organik yiyecek buluyor. Afrika'daki doğal yaşam alanlarında yiyecek bulmak daha zahmetli olmasına karşın çöplüklerde çok fazla aramak zorunda kalmıyorlar. Bilim insanları göçer kuşların bu davranışının ekolojik sistemler üzerinde olumsuz etki yapacağından endişeli. Çöplükte beslenen leylekler eskisi gibi çekirgelerin peşine düşmedikleri için çekirgeler çoğalıyor. Ayrıca çöplüklerde yaralanma ve hastalık kapma riski de daha yüksek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mamut-fosillerinin-nicin-cogu-erkek", "text": "İsveçli bilim insanları Sibirya'da niçin daha çok erkek mamut fosili bulunduğu konusunda bir açıklama getirdiler. Buna göre dişi mamutlar deneyimli bir dişinin liderlik ettiği gruplarla dolaşıyorlardı. Oysa tek başlarına yaşayan erkek mamutların doğal tuzaklarda ölme riskleri daha yüksekti diyor araştırmacılar. Erkek mamutlar bataklıklarda boğuluyor ya da kayalıkların aralarına düşüyordu. Bu tür ortamlar ayrıca cesedin fosilleşmesi için gerekli koşulları da sunuyorlar. Sibirya'da bulunan mamut fosillerinin yaklaşık olarak yüzde yetmişi, erkek mamutlara ait. Bu durum sadece hormonlarla veya riske girme isteğiyle değil, daha çok tüylü mamutların sosyal yapılarıyla ilgili. Mammuthus primigenis türü mamut büyük bir olasılıkla günümüzdeki filler gibi yaşıyordu. Deneyimli dişiler yavrularla büyük sürüler oluştururken, erkekler bekarlar gruplarıyla daha geniş alanlarda hareket ediyorlardı. Ancak yaşlı erkek mamutlar Sibirya'nın buzlu doğasında tek başlarına hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Sürünün desteği veya deneyimli dişilerin yardımı olmadan erkek mamutlar böylece bataklık veya kaya yarıkları gibi doğal tuzaklara daha çok düşüyorlardı diye anlatıyor Love Dalen. Diğer Buz Devri buluntu yerlerindeki fosiller de bu tezi doğruluyor. Güney Dakota'daki kızgın kaynaklardan, İngiltere'de Condover'deki buzul gölüne kadar birçok yerde hayvanlar kaza sonucu ölerek, fosilleşmişler. Daha önceki incelemelerde benzer durumlar saptanmıştı. Mesela Los Angeles katran ocaklarında bulunan yabani at kalıntıları ve Teleoceras gergedanın fosilleri de genelde erkek hayvanlara ait. Araştırmacılar buradaki durumdan da sosyal yapının sorumlu olduğunu düşünüyorlar. Fakat her zaman erkek hayvanların riskli yaşadığı da doğru değil. Los Angeles'teki katran ocaklarında çok sayıda bizon kemiği de bulunmuş ve bunların çoğu dişilere ait. Dişi bizonlar özellikle de ilkbaharda bu bölgeden göç ediyorlardı. Oysa tam da bu mevsimde katran çok yapışkan oluyordu diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mangan-yiyen-bakteriler-kesfedildi", "text": "Kimi bakterilerin, enerjilerini, metallerin kimyasal dönüşümünden kazandıkları uzun süredir bilinmekte. Örneğin Geobacter sulfurreducens minerallerin içindeki üç değerli demiri azaltır. Cupriavidus mettallidurans çözünmüş altını çözünmemiş katı biçimine dönüştürerek, minik altın nuggetsler üretir. Hatta bazı yataklardaki organik uranyum bileşimlerinin bile bir zaman bu tür kemolitotropik mikroplarca oluşturulmuş olduğu düşünülebilir. Kaliforniya Üniversitesi'nden Hang Yu ve Jared Leadbetter tamamen rastlantısal olarak bu metal oburu mikropların diğer bir temsilcisini keşfetti. Leadbetter bir deneyin ardından mangan karbonat içeren bir kabı musluk suyuyla ıslatmış sonra da unutmuştu. Birkaç ay sonra geri döndüğünde kabın içinin koyu renkli bir kabuk bağladığını farketti. Mangan, demir ve titandan sonra yerkabuğunda üçüncü en yaygın geçiş metali olduğu için araştırmacılar, uzun bir zamandır bu elementi kullanan mikropların varlığını tahmin ediyorlardı. Ve bu yüzden de sistematik olarak testler yapıyorlardı. Ancak mikrobu keşfeden Leadbetter oldu. Bu mangan oburları, mangan dioksit, manganit veya mangan oksit minerallerinin oluşturulmasında rol oynayabilirler. Hatta bazı su tesisatlarındaki ve yeraltı kuyularındaki koyu renkli kabuklardan da bu mangan oburları sorumlu olabilir. Araştırmacılar bu koyu kabukları çeşitli besleyici maddelere koyduklarında gerçekten de mikrop ürediğini tespit ettiler. Bu mikrop örnekleri daha sonra iki değerli manganlı steril ortama bırakıldı. Ve sadece dört hafta içinde ilk koyu renkli mangan oksitleri görüldü. Bilim insanları bu oksidasyonun en iyi 34-40 derece sıcaklıklarda gerçekleştiğini söylüyorlar. Sonuç olarak mangan oksitten, 20 500 mikrometre küçüklüğünde yumruların cama veya besleyici maddeye yapışıp kaldığı görüldü. Koyu kahverengindeki bu küreciklerin üzerindeki çentikler ve delikler üzerinde çok sayıda bakteri birikebilir. Mangan içerikli besleyici maddeye öldürülmüş kültür örnekleri aşılandığında ise yumru oluşumunun durduğu saptandı. Bu nedenle yumruların bakteriler tarafından oluşturulduğu sonucuna varıldı. Peki bu bakteriler hangileriydi? Bilim insanları ilk bakteri kültüründe 70 farklı bakteri türü buldular. Bunları uzun bir süre mangan içerikli besleyici madde üzerinde yetiştirdikten sonra geriye iki bakteri türü kaldı. Anlaşıldığı üzere bunlar mangan üzerinde hayatta kalabiliyorlardı. A türü, B'ye kıyasla yedi misli fazlaydı. Deneyler ayrıca Nitrospirae grubuna ait A bakteri türünün kendi başına manganı okside edebildiğini, fakat beta proteobakterilere dahil olan B türünün bunu yapamadığını gösterdi. Buna göre ya A bakterisi tek başına mangan oksidasyonundan sorumlu ya da bu etkinlik birlikte yürüyor. A bakterisi geçici olarak Candidatus Manganitrophus noduliformanns olarak isimlendirildi. Bilim insanları bu veya yakın akraba diğer bakterilerin, deniz diplerinde bulunan ve koyu renkli mangan oksitten oluşan yuvarlak mangan yumruların da ilk üreticileri olduklarını düşünüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-en-fazla-tur-cesitliligine-sahip-ikinci-grup", "text": "Mantarlar her yerde yetişebiliyor. İster ipliksi küf, minik sporlar ya ta şapkalı mantar olsun onların bulunmadığı bir çevre neredeyse yok gibi. Hatta bazı mantarlar ölümcül ışın miktarını bile kaldırabiliyor ve bundan yararlanabiliyor da. Bazılarıysa özellikle çalı yangınlarından sonra çok iyi büyüyorlar. Diğer ilginç bir tür de 1500 yıl kadar yaşayabiliyor. Fakat dünyada ne kadar mantar türünün bulunduğu konusunda biyologlar şimdiye dek sadece tahmin yürütüyorlardı. Tahminler dünya genelinde bir milyondan beş milyon türe kadar uzanıyor. Burada sorun şu: Bugüne kadar sadece 120.000 mantar türü bilimsel olarak tanımlanmıştır. Bu yüzden bilinmeyenler sayısı oldukça kabarık. Üç büyük organizma dünyasından en az araştırılmış olanı mantarlardır. Londra Doğa Tarihi Müzesi'nden David Hawksworth şimdi yeni bir sayım yaptı. Bu amaçta DNA barkodlama verilerini değerlendirdikten sonra, çevre örneklerini analiz edip belli başlı yaşam alanları ve biyotoplardaki mantar sayısın bulmuş. Sonuçlara göre dünyamızda en az 2,2 ila 3,8 milyon mantar türü bulunmakta. Bu sayı birçok biyologun tahmin ettiğinden on sekiz kat fazla. Buna göre de mantarlar hayvanlardan sonra gezegenimizde en fazla tür çeşitliliğine sahip organizma grubu. Çeşitlilik açısından bitkilerin çok üzerindeler. Her bitkiye neredeyse on mantar türü düşüyor. Aslında bu pek de şaşırtıcı değildir. Sonuçta mantarlar deniz dahil tüm ekosistemlerde yaşıyorlar. Bu dünyaya, maya gibi tekhücreliler ve büyük sinek mantarları veya liken mantarları da dahildir. Parazit mantarları bitkiler, hayvanlar ve insanlar için önemli hastalık etkenleri olsa da birçok diğer mantar türü ekmek, peynir, alkollü içecekler ve ilaçlar için önemli bir rol oynamaktadır. Bugüne kadar sadece 120.000 mantar türünün tanımlanmış olduğunu düşünürsek, dünyadaki mantar türlerinin sadece yüzde sekizinin hatta en kötü durumdaysa yüzde üçünün bilindiğini söyleyebiliriz. Bilim insanları özellikle de tropikal bölgeler gibi olağanüstü çevrelerde çok sayıda bilinmeyen mantar türünün bulunduğunu tahmin ediyorlar. Ve yaşam alanlarının zarar görmesi yüzünden birçok tür henüz keşfedilmeden yok oluyor. Bu yazı HBT'nin 79. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-olmazsa-yasam-da-mumkun-degil-ama-yalnizca-8i-biliniyor", "text": "Muhteşem bir şey: Bitkilerle simbiyoz halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik adı verilen uzuvlarıyla hücresel düzeyde dokunuyor. Bu şekilde, tek tek bitkiler ağaçlar bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor. Mantarlar üzerine yapılan araştırmalar, genelde arka planda kaldı. Ancak mikolog Merlin Sheldrake bunu değiştirmeye çalışıyor: Mantarlar her yerde ve gelecek mantarlarda diyor ve mikolojinin neden yükselişte olduğunu ve niçin önemli olduğunu anlatıyor. Merlin Sheldrake çocukken sonbaharı çok seviyordu. Ailesinin evinin bahçesindeki yapraklar büyük bir kestane ağacından düşerek yerde hoş bir örtü oluşturuyordu. Merlin kendini yere bırakıp o yumuşak örtünün üstünde yüzmeyi çok seviyor, hışırtıya gömülmüş, tuhaf kokularda kaybolmuş bir halde mutluluk içinde yerde yatıyordu. Yeni kitabı Entangled Life'da da yazdığı gibi, bu sonbahar yığınları hem saklanacak yerler hem de keşfedilecek dünyalardı. Ancak üstünde uzandığı yapraklar ve bazı kütükler, aylar geçtikçe küçülüyor, büzüşüyor ve yok oluyordu. Peki ama bu neden oluyordu? Bir cevap bulmak için bilim yazarı babası Rupert Sheldrake'e dönüyordu. İşte Merlin orada, yaşam döngüsünün bir parçası olan çürümenin nasıl olduğunu öğrenmişti. Merlin bu ihmalin iki nedeni olduğunu düşünüyor. Birincisi basit: Bilim insanlarının mantar dünyasını tam olarak araştırmasına olanak tanıyan teknolojiler ancak son zamanlarda mevcut olmaya başladı. Sonuçta bugünkü teknolojiler sayesinde altımızda uzanan, gözle görülemeyen o devasa ve muhteşem gizli alemlere kapı açan teknolojiler mevcut. İkinci neden ise tarihsel. Yerleşik bir disiplin önyargısı var diyor Merlin. Mantarlar 1960'lara kadar kendi halinde bir yaşam döngüsüne sahip olarak görülmüyordu. Bu sebeple de mikologlar, başlı başına mantar bilimi bölümü yerine bitki bilimi bölümünün bir köşesine yerleştirildi. Bunun da büyük bir etkisi oldu diyor ve Eğer bir alanda araştırmacı yetiştirmezseniz o bölüm ihmal edilecektir diye sözlerini tamamlıyor. Merlin burada mantarların kendi iç yaşamları ve doğal etkileşim dünyasının çok önemli bir parçası olduklarına dikkat çekiyor. Yani mantar biliminin başlı başına araştırmaya değer bir alan olduğuna vurgu yapıyor. Gerçekten de şimdi bile özellikle mikolog olmayanlar, mantarlar konusunda garip hisler yaşıyor; mantarlar söz konusu olduğunda hem tiksinti hem de korkuyu ve aynı zamanda güçlü bir çekiciliği kapsayabilen tuhaf bir kararsızlık içine giriyorlar. Ancak Merlin, mikoloji alanının ne denli önemli olduğunu anlattığı yeni kitabı Entangled Life'la bu ön kabulleri yıkmaya, mantarlara yönelik tiksintileri gidermeye ve mantarların büyülü dünyasını anlaşılır bir dille anlatmaya çalışıyor. Doğa yazarları Robert Macfarlane ve Helen Macdonald'ın övgüyle karşıladığı kitap, mantar algımızı sonsuza dek değiştirebilecek şaşırtıcı bir kitap; doğal dünyaya dair klişe fikirleri bir şekilde alt üst ediyor gibi görünüyor. Merlin, Panama'nın Barro Colorado Adası'ndaki ormanlarda yeraltı mantar ağları ile ağaçlar arasındaki ilişkiyi incelediği çalışmalarıyla Cambridge Üniversitesi'nden tropikal ekoloji alanında doktora derecesi aldı. Başlıca ilgi alanı, bitkilerle simbiyoz halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar. Bu tür mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik adı verilen uzuvlarıyla hücresel düzeyde dokunuyor; bu şekilde, tek tek bitkiler bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor. Bu muhteşem bir şey! Geniş, oldukça karmaşık, iş birliğine dayalı ve Wood Wide Web olarak adlandırılan bir yapıdan bahsediyoruz. Merlin aynı zamanda zor fikirleri kolay anlaşılır hale getirme yeteneğine de sahip. Aynı zamanda gelecekte, mantarların ekoloji anlayışımızda önemli bir rolü olduğuna değiniyor. Çünkü yapı malzemelerinden sürdürülebilir gıdalara, ambalaj ürünlerinden alternatif deriye kadar bir dizi yeni teknoloji ve atıklarımızla da ilişki bir fenomen bu. Peki ama mikorizal ilişkiler niçin önemli? Çünkü bizi ayakta tutan her şeyin temeli olan bitkilerin %90'ı onlara bağlı. Merlin, Mekanize endüstriyel tarım, bitkilerin mikrobiyal ortak yaşamına büyük zarar verdi diyor. Bu mantarlar, sadece bitkileri beslemekle kalmıyor, onları hastalıklardan koruyor, toprağı bir arada tutuyor ve içine karbon kanalları oluşturuyorlar. Karbonlar, toprağın ana bileşeni, suyu tutmasına yardımcı oluyor ve onu verimli kılıyor. Bilim insanları, bu tür ağların gücünden yararlanıyor. Sözgelimi Japonya'da, cıvık mantarlar , ulaşım ağlarını tasarlamak için kullanılıyor. Merlin, Bilgisayarların tüm olanaklar arasında dolaşması uzun zaman alıyor, ancak bir organizma oldukça hızlı bir şekilde en uygun yolu bulabiliyor ve 'algoritmalar' geliştirilebiliyor diyor. Ve bu sadece başlangıç! Kullanılmayan çok fazla potansiyel var. Çünkü şimdiye kadar dünyadaki mantarların yalnızca % 6-8'i tespit edildi. Merlin Sheldrake, kitabında zihinsel değişikliklere neden olan mantarlardan da bahsediyor: Bazılarının neden psilosibin içerdiğini halen bilmiyoruz. Onları yemek için yaklaşan haşereleri şaşırtarak uzaklaştırmak için olduğu bile öne sürüldü, ancak bu teorideki sorun, bunun çok etkili görünmemesidir diyor. Ama onda asıl bir merak uyandıran şey, mantarlarla ilgili daha acayip gerçekler: Bir çocukken, yerin altındaki dünyanın da yukarıdakiler kadar çeşitli, ustalıklı ve sonsuz derecede geniş olduğunu ilk kez kavradığında yaşadığı baş dönmesi hissi. İşte mantarların bu acayip dünyası, Merlin'de çocuksu bir merakla birlikte bir baş dönmesi yaratıyor. Birkaç örnek vermek için önce mantarların iplikçiklerini açıklayalım: İplikçikler, mantarın istem dışı kısmını oluşturan dallanma kütlesi miselyumu oluşturuyor. Aynı zamanda daha özel ve şaşırtıcı özellikler gösterebilen yapılar da inşa ediyorlar. Bazıları sporlarını patlama etkisi gibi boşalttıklarında, bir uzay mekiğinden 10.000 kat daha hızlı davranabiliyor. Dahası, o kadar güçlüler ki asfaltlardan bile geçebiliyor ve kaldırım taşlarını kaldırabiliyorlar. Bir çalışmaya göre, bir insan eli kadar geniş olması durumunda tek bir iplikçiğin bile 8 tonluk bir otobüsü kaldırabileceğini tahmin ediyor. Büyüklükleri de bir orman kadar devasa; bir gram toprakta bulunan miselyumu ayırıp uçtan uca sererseniz, 100 metreden 10 kilometreye kadar uzayabiliyor. Mantarlarla bağlantı kurmanın pek çok yolu var. Merlin Sheldrake, Entangled Life üzerinde çalışırken her gün mantar yedi: Bu, kendime canlılardan bahsettiğimi hatırlatmanın bir yoluydu; yazdığım metabolik döngülerin bir parçasıyım diyor. Kitabın fiziksel bir kopyasına sahip olduğunda üzerinde biraz mantar yetiştirdi. Ardından kitabının üstünde yetişen mantarları pişirip yediği bir video yayınladı. Yayınlayacak çok bilimsel makalem var. Yapılacak çok fazla deney var. Ancak biraz paraya ihtiyacım var diyor Merlin ve bunun zor olduğunu söylüyor: Özellikle de meslekten olmayan kişilere mikolojiyi açıklamak kolay değil. Herkes bir kuşun veya ağacın ne olduğunu bilirken, mikrobiyal alemin dili yabancı geliyor ve onu oluşturan unsurlar çıplak gözle görülmüyor. Merlin işte tam buralarda, biyolojinin bu uzak kıyılarında dolaşıyor. Merlin Sheldrake'in Entangled Life kitabı, bitkilerin karaya çıkmasını sağlayan mantarlara bir övgü niteliğinde. Bir ağ düşünün ki bu ağ, bize yaşam veren ağaçları birbirine bağlıyor. Öyle bir ağ ki canlı yaşamının zihin kontrolünü ele geçiren devasa bir ağ. Ve tarımın başlangıcından beri insanlıkla ilişki içinde olan ve alkol ile ekmek yapımını sağlayan da işte bu mantarlar. Domingo Yayınevi, kitabı Saklı Dünya: Mantarlar yaşamı, zihnimizi ve geleceğimizi nasıl değiştirir? adıyla Ağustos 2022'de yayınladı. Anlaşılır dili ve mantarların büyülü ama bilimsel dünyasına ışık tutan içeriğiyle okunmaya hazır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-resim-yapiyor", "text": "Fotoğrafta görülen gün batımı resmi bir mantarın eseri. Ahşaptaki ince koyu çizgiler bu damarlı odundaki çeşitli mantar kültürlerinin sınırlarını işaretliyor. Bu tür motifler normalde tamamen rastlantısal olarak oluşsa da bu gün batımı bir manipülasyonun sonucu. Nitekim bilim insanları ağaç mantarlarını, motif, resim hatta kelime ortaya çıkaracak şekilde büyümelerini sağladılar. Doğada mantarlar ölmüş bir ağacın çürümesine neden oluyorlar. Ağaçtaki mantar kolonileri ağacın içinde yayılarak, diğer mantarlara, bakterilere hatta böceklere karşı direnç kazanıyorlar. Ağaç mantarları bölgelerini, kimyasal ve mekanik olarak girilmez kılmak için liflerinden yararlanıyorlar. Bu tür ağaç mantarı kolonilerinin sınırlarında bu şekilde ince ve melanin pigmentiyle koyu renge bürünen çizgiler oluşur. Bunlar kayın, dişbudak ve akçaağaç gibi sert odunlara büyüleyici motifler kazandırarak adeta mermer gibi görünmesini sağlıyorlar. Bu özellikler çürümekte olan ağacı özellikle de mobilyalar için önemli bir hammadde kaynağı haline getiriyor. Fakat doğal olarak mantarlarla motiflerin oluşması yıllar sürebiliyor. İsviçre Federal Malzeme Bilimi ve Teknolojisi Laboratuvarları bilim insanları bu süreci hızlandırıp, kontrol altına almaya başardılar. Bu amaçta sert odunlara, kolonileri odunların belli başlı yerlerinde büyümesini sağlayan belli başlı mantar kültürleri aşılıyorlar. Bu şekilde koyu çizgilerin nerelerde oluşacağını da belirleyebiliyorlar. Bir ağacın kesiti olan bu resimde bu tür manipülasyonun bir sonucu görülüyor. Bu odun parçasındaki mantar kolonileri, batmakta olan bir güneşin ve ışınlarını oluşturacak motifler üretecek şekilde değişimden geçirilmiş. Mantar türüne göre çizgiler daha ince veya daha belirgin oluyor. Mantar kültürleriyle araştırmacılar neredeyse her istedikleri motifi hatta kelimeleri bile yazdırabilmişler mantarlara."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/maymunlarda-siddet-sempanzeler-gorilleri-olduruyorlar", "text": "En yakın akrabamız olarak kabul edilen şempanzelerin barışçıl oldukları sanılıyordu. Ancak şempanze araştırmacısı Jane Goodall'ın çalışmalarından sonra insansı maymunlar arasında da ölümcül çatışmaların yaşandığı saptandı. Şempanze ve gorillerde kavgalar genelde yaşam alanları için rakip gruplar arasında gerçekleşiyor. Şempanzeler ayrıca bazı hayvanları avlıyorlar ve bunların arasında maymunlar da var. Fakat insansı maymunlara saldırdıkları bilinmiyordu. 7Şempanze ve goriller arasındaki etkileşimin sakin geçtiği kabul ediliyordu' diyor Osnabrück Üniversitesi'nden Simone Pika. Bu iki tür, ağaçlar üzerinde yiyecek ararken hep barışçıl bir şekilde gözlemlenmişti. Hatta Kongo'daki araştırmacılar şempanzelerin ve gorillerin aralarında oyun oynadıklarına bile şahit olmuşlardı. Aynı şey Gabon'daki Loango Ulusal Parkı'nda incelenen insansı maymunlar için de geçerli. Fakat ne var ki 2019 yılında şempanzeler gorillere iki kez ölümcül saldırılar düzenlediler. Şempanzelerin bağırışlarını duyan araştırmacılar, ilk başta bu seslerin komşu şempanze topluluğuyla karşılaştıkları için çıkardıklarını düşündüler. Fakat daha sonra gorillerin karakteristik özelliği olan, göğüslerine yumrukla vurma sesini duydular. Araştırmacılar şempanzelerin beş gorilli bir gruba rastladıklarını gördüler. Bu iki insansı maymun grubunun karşılaşmasının barışçıl olmaktan çok uzaktaydı. 27 şempanzeli grup gorillere şiddetli bir şekilde saldırıyordu. Her ne kadar goriller kendilerini savunduysalar da şempanzelerin üstünlüğüne karşı çok fazla bir şey yapamadılar. Gümüş sırtlı goriller ve yetişkin dişiler kaçabildiyseler de iki goril yavrusu annelerinden koparılarak öldürüldü. Bu araştırmacıların gözlemledikleri ilk ölümcül saldırı oldu. Bununla birlikte şempanzelerin niçin saldırdıkları kesin olarak bilinmiyor. Geçerli teoriye göre iki saldırı türü var: Birincisi av diğeri yiyecek için rekabet. Şempanzelerin bazen küçük maymunları eti için avladıkları biliniyor. Ama Loango Ulusal Parkı'ndaki saldırı tipik av davranışıyla örtüşmüyordu. Nitekim şempanzeler yüksek ses çıkardılar, goril yavrularını öldürmeden çok önce de alarm çağrıları ve çığlıklar attılar. Oysa av sırasında maymunlar bu davranışı daha sonra sergiliyorlar. Saldırının diğer bir açıklaması da yiyecek için rekabet olabilir. Çünkü ölümcül saldırılar tam da yiyeceğin kıt olduğu bir zamanda gerçekleştirildi. Şempanzeler, gorilleri yiyecekleri ve yaşam alanları için bir rakip olarak görmüş olabilirlerdi. Çalışma, en yakın akrabalarımızın davranışları hakkında öğrenmemiz gereken daha birçok şeyin olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/meger-zebranin-cizgilerinin-gorevi-sinekleri-uzak-tutmakmis", "text": "Zebraların neden çizgileri var? Yüzyıldan uzun bir süredir araştırmacıların merak ettiği ancak tam yanıtını bulamadıkları bir soru bu. Buna karşın ortada dolaşan birçok teori var: Bu çizgilerin yırtıcılara karşı kamuflaj işlevi gördüğü, oluşan konveksiyon akımlar yoluyla bir soğutma mekanizması görevi üstlendiği veya sosyal etkileşimlerinde rol oynaması gibi... Ancak son araştırmalar çok farklı bir noktayı ortaya koyuyor: Yaklaşan sinekler hızlarını düşüremiyor ve bu nedenle zebraların üzerine konmakta zorlanıyorlar. Çalışmalara göre, zebra çizgileri sineklerin görme yetisini olumsuz etkileyerek deriye çarpmalarına veya uzaklaşmalarına yol açıyor. Bristol Üniversitesi'nden araştırmacıların, Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayımlanan bu yeni çalışması zebralara özgü desenlerin sinekleri uzak tutmada nasıl bir rol oynadığına dair yeni bilgiler sunuyor. Araştırmacılar, sineklerin bir yüzeye iniş için yaklaşırken görüş alanında yüzeyin genişleme hızına göre kendi hızlarını ayarlayarak yavaş ve kontrollü bir iniş yapabildiklerini belirtiyor. Geçmişteki çalışmalarda, zebra çizgilerinin optik bir illüzyon yaratarak iniş yüzeyinin gerçekte olduğundan daha uzakta görünmesine neden olabileceği ve muhtemelen bu nedenle sineklerin başarılı bir şekilde iniş yapamadıkları görüşü ortaya atılmıştı. Sineklerin çizgili veya kare desenli yüzeylere inişlerinin kıyaslandığı yeni çalışma, sinekleri zebralardan uzak tutan mekanizmanın çizgilerden kaynaklanan bir optik illüzyon olmadığına işaret ediyor. Çalışmada sineklerin hem çizgili hem de kare desenli yüzeylere neredeyse hiç inmedikleri görüldü. Araştırmacılar, zebraları daha iyi tanımamızı sağlayan söz konusu çalışmanın, hayvan yetiştiriciliğinde sineklerin neden olduğu zararları azaltmaya da katkı sunabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mercan-olumleri-artiyor", "text": "Pasifik Okyanusu'ndaki küçük ada devletleri Palau, Fiji, Saipan, Mikronezya gibi ülkeler iklim değişikliği sonucu oluşan mercan ölümlerinin etkisini azaltmak için tedbirler almaya çalışıyorlar. Bilindiği gibi mercan ekosistemleri dünya okyanuslarının %25'ini oluştururken tür çeşitliliği açısından da zengin yaşam alanlarıdır. Örneğin sadece Palau Cumhuriyeti ve Mikronezya adalarında 400 kadar resif oluşturan sert, 150 kadar yumuşak mercan türleri ile en az 1.500 kadar da mercan ekosistemlerinde yaşayan balık türü bulunuyor. Bununla birlikte, son zamanlarda başta iklim değişikliği sonucu mercanlarda beyazlaşma görülüyor ve bu bölge mercanlarının %15'inin ölüm sınırında olduğu biliniyor. Mercan ekosistemleri sadece biyolojik çeşitlilik açsından değil aynı zamanda denize bağımlı olan yerel halk için de önemli çünkü küçük ölçekli balıkçılık yapılarak halkın besin talebi karşılanmış oluyor. Bu ülkelerin denize bağımlılığı yaşamsal çünkü balıkçılık dışında tek geçim kaynağı turizm. Turizmin sürdürülebilir ve doğaya saygılı biçimde yapılması için de önemli kararlar alınmış. Bunlardan biri Pasifik Okyanusu'ndaki başta Palau Cumhuriyeti olmak üzere ada ülkelerinde deniz ortamına ve canlılarına zarar veren güneş kremlerinin kullanımını, bulundurulması ve satışının yasaklanması. Sadece yerel bitki özütlerinden yapılmış kremlerin satışı serbest. Diğer bir uygulamaysa, beyazlaşan ve ölen mercan kolonilerinin yerine yapılan mercan ekimi ve restorasyon çalışmaları. Ağırlıkla Japonya destekli olan ve deniz biyologları tarafından yürütülen çalışmalar sonucu belli mercan türlerin yeniden büyütülmesi başarılmış durumda. Restorasyon çalışmaları ise devam ediyor. Gelecek yıllarda dünya okyanuslarında mercan ekimini bir meslek olarak görürsek şaşırmamız lazım. Bu arada, mercan ölümleri sadece iklim değişikliğine bağlı değil. Aşırı yağmur ve seller ile yoğun dalış turizmi baskısı da etkenler arasında. Pasifik'te bulunan küçük ada ülkeleri iklim değişikliği sonucu deniz suyu seviyesindeki yükselmelerden olumsuz etkileneceği için iklim değişikliğinin azaltılması için ortak çaba gösteriyorlar. Bu çabanın başında ise uzun süreli izleme programları geliyor. Son olarak, Palau Cumhuriyeti 500.000 km bir alanı deniz koruma bölgesi ilan ederek denizlerin sürdürülebilir kullanımı ve korunması için ciddi bir adım attı. Hiç deniz koruma alanı bulunmayan Marmara ve Karadeniz aklıma geldi burada çalışırken. Daha kadar bekleyeceğiz bilmiyorum veya kimin ne kadar umurunda... Prof. Bayram Öztürk, Tokyo Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Üniversitesi konuk öğretim üyesi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mikroskopik-yaramazlar-2-yeni-kusak-virusler", "text": "Televizyon izleyenlerin çoğu, Muerto Kanyonu virüsünün, çok büyük ekolojik sahadaki oyunculardan yalnızca biri olduğunu artık biliyor. Her türlü ölüm çığırtkanı bu sahada tuhaf ortaçağ habercileri gibi beliriyor. Son zamanlarda kışkırtılan bu virüsler isimlerini, bilimsel geleneğin ısrarıyla, ilk kez ortaya çıktıkları şehirlerden alıyorlar: Junin, Machupo, Sabya, Guranito, Hanann, Ebola, Marburg, Lassa, Rift Vadisi, SARS ve en son Coronavirüs. Yeni kuşak virüsler ifadesini ilk kez 1989'da Rockefeller Üniversitesinden virüs bilimci Stephen Morse kullandı. Morse bu ifadeyi seçmekle, korku duyulan Andromeda türü gibi, genetik değişikliğe uğramış yeni türleri değil, bir toplumda birdenbire ve hızla ortaya çıkan mevcut, hatta çok eski virüsleri kastediyordu. Gerçekten de şimdilerde manşetleri dolduran virüslerin çoğu eski kabusların kahramanlarıdır: Grip, kuduz, Hepatit A, B, C, D, Dang Humması ve yedi üyeli Herpes ailesi. Kanlı Ateş ya da Ebola ve Marburg gibi diğer virüsler, egzotik ve yabancı görünür. Ancak Morse'un uykularını kaçıran virüsler, henüz teşhis edilmemiş olanlardır (Bu arada, virüslerin sayısının yıldızlar kadar çok olduğunu ve bilim adamlarının şimdiye kadar yalnızca 5.000'ini tanımladıklarını belirtelim). Virüslerin, kendi yaşam ortamlarından çıkıp insanları öldürme yönündeki giderek artan arzuları, Morse'un virüs trafiği olarak adlandırdığı, hayvan topluluklarında doğal olarak var olan hastalıkların insana transferinin bir sonucudur. Ortaya çıkan başka bir virüs de, Afrika'nın Rift Vadisi'nin adıyla anılır. Virüs, 1970'lere dek, Avrupa'dan getirilen hayvanlarda görülen, koyun, keçi ve sığırlarda düşüklere ve ölü doğumlara neden olan basit bir enfeksiyondu. Aedes pseudoscutellaris sivrisineğinin taşıdığı hastalık, büyük yağmurlardan sonra Afrika'nın otlaklarına yayılır. Hayvan sürülerine bir kez yerleştikten sonra başka sivrisinekler virüsü diğer dört ayaklı kurbanlara taşır. Avrupa'dan getirilen hayvanlar Afrika'nın uygun yerlerini işgal edene ve Mısır'da Assuan Barajı inşa edilene dek, bu eski virüs Afrika'nın insan ve hayvan topluluklarıyla fazla bir soruna yol açmadan uyum içinde yaşamış gibidir. 1977'de, teknolojik bir abide olan barajın inşasından altı yıl sonra, Nil Vadisi'ni kasıp kavuran salgın, 800 bin hektar genişliğinde bir bölgede insanları ve hayvanları yere serdi. Suyun cezbettiği çobanlar ve sürüleri, virüs için bereketli topraklardı. Ayrıca barajın durgun ve sığ suları, Aedes için ideal bir üreme yeriydi. Virüs, çobanların ve rüzgarın yardımıyla Mısır'a ulaştığında, ekolojik bir katliam meydana geldi. 200 bin kişi ciddi şekilde hastalandı, 600 kişi ateş ve karaciğer iflası nedeniyle öldü. Birçok insan gözlerini ve aklını yitirdi. Hayvan sürülerinin yok oluşu kutsal kitaplardaki boyutlardaydı ve Mısırlılar o yıl et yiyemedi. ABD'de virüsü taşımaya çok uygun otuz kadar yerli sivrisinek türü vardır. Virüsü ABD'ye taşımak için bütün gereken, hasta hayvanların ithali ve uyuklayan bir gümrükçüdür. Böylece, Rift Vadisi bir gün Ebola kadar ünlü olabilir. Salgın başladığı gibi ansızın sona erdi. Bilim adamları Ebola'nın yağmur ormanlarında nerede saklandığını ya da neden istediği zaman ortaya çıktığını hala bilmiyorlar. Son on dokuz yılda Ebola, Zaire ile Sudan'da iki kez daha göründü ve bir kez de Washington DC dışındaki bir maymun evinde ortaya çıktı. Ebola Reston adı verilen tür, yalnızca maymunlar için tehlikeliydi ve kökeni Filipinler'di. Bununla birlikte Reston virüsü özel bir genetik değişikliğe uğramıştı: Havayla bulaşabiliyordu. Ebola, kanın dışında daha etkili ulaşım araçları bulmaya kararlı bir mikroba benziyor. Ölü yunuslarla fokların da denizlerdeki virüs değiş tokuşu hakkında anlatacakları vardır. 1987 ile 1991 yıllan arasında Avrupa denizlerinde bu memelilerin binlercesi öldü. Sibirya'daki kitlesel fok ölümünü Kuzey Denizi'ndeki ve Akdeniz'deki yeni ölümler izledi. Bilim adamları sonunda insan kızamığına ve köpek virüsüne çok benzeyen dört yeni virüs teşhis ettiler. Gerçekten de Sibirya salgını, hastalıktan ölen köpeklerin Baykal Gölü'ne atılmasından kaynaklanmış olabilir. Ama virüslerin hepsi bir şekilde yardım görmüş gibidir. Ölü hayvanların çoğunun karaciğerlerinde aşırı miktarda PCB gibi kirleticiler vardı ve bu da onların bağışıklık sistemlerinin çökmesine neden olmuştu. Birçok virüse yardımcı olan sıcak hava da denizlerin çoğunu ısıttı. Virüsleri ve bakterileri besleyen dev yosun oluşumları memelilerin ölümünde bir rol oynamış olabilir. Sonuçta, denizlerdeki virüs trafiğinin de karadaki kadar yoğun hale geldiği kesin. İlk olarak Çin'in Hubey eyaletine bağlı Wuhan kentinde 12 Aralık 2019'da tespit edilen corona virüsünde ölü sayısı yükselmeye devam ediyor. Pangolin isimli hayvanın virüsü yaydığı iddia edildi. Aşı tedavisi için çalışmalar devam ederken ise Tayland'ta yeni tip corona virüs (2019-nCoV) gelişen hastalara, gripte ve HIV'de uygulanan ilaçların karışımıyla tedavi verilmesi sonunda bu hastalar iyileştiler. Son dakika bilgilere göre ise, İran merkezli Mehr Haber Ajansı'na göre ülkede yeni tip corona virüs saptanan iki kişi, hastanede hayatını kaybetti. İşte, corona virüsünde yaşanan son gelişmeler... Çin'in başlıca idari birimlerinin yanı sıra 24 ülkeye yayılan virüs karşısında yerel düzeylerdeki tedbirler de sıkılaştırıldı. Başkent Pekin ile ülkenin sanayi ve finans merkezi Şanghay'da insan ve araç hareketliliği sıkı kontrollere tabi tutulurken, maske takma zorunluluğu getirilmesi gibi önlemlere başvuruluyor. Corona virüsü hayvanlar arasında yaygın olarak bulunan kalabalık bir virüs ailesidir. Ender hallerde, bilim insanları tarafından zoonoz olarak adlandırılan durum ile, yani hayvandan insana bulaşma şeklinde geçebilir. Gelecek Hafta Corona / Covid-19 Virüs Belirtileri ve Çeşitleri ile devam edeceğiz. Bu yazı HBT'nin 212. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/misir-kralligi-volkanik-etkinlikler-yuzunden-mi-coktu", "text": "Mısır Krallığı özellikle de İ.Ö. 30 yılında Romalılar tarafından fethedilmeden önce, krallığın son kraliçesi Kleopatra ile ünlenmişti. Fakat Yunan-Makedon kökenli Ptolemerlerin Nil kıyısındaki bu ülke üzerindeki hakimiyetleri 300 yıl öncesine uzanır. Büyük İskender'in ölümünden sonra hükümdarlığı sahiplenen Ptolemerler, İskenderiye'yi de başkent yaptı. Akdeniz bölgesinin en büyük kenti olan İskenderiye, kütüphanesi ve feneriyle meşhurdu. Ayrıca o dönemde yaratıcılığın ve icatların merkezi olan kent, Öklid ve Arşimet gibi dahileri de barındırıyordu. Ama uygarlık ne kadar gelişmiş olsa da zayıf bir tarafı vardı yine de. Nitekim ülkenin tüm tarım ve yiyecek ihtiyacı Nil nehrine ve taşkınlarına bağlıydı. Taşkınlar tarlalara verimli çamuru taşıyor ve bitki ekimi için yeterli su sunuyorlardı. Dolayısıyla da eski Mısırlılar yaşamlarını Doğu Afrika musonlarıyla tetiklenen Nil taşkınlarına bağlı olarak sürdürüyorlardı. Yale Üniversitesi'nden Joseph Manning'e göre Ptolemaios Krallığının Nil taşkınlarına bağlı olması yazgısını da belirledi. Araştırmacılar o tarihlerde yaşanan volkanik etkinliklerinin iklimi birkaç kez değiştirdiğini ve Afrika musonunu da etkilediğini saptamışlar. Volkanik püskürmelerden sonra iki yıl ülke için büyük önem taşıyan Nil taşkınları yaşanmamış. Yanardağ püskürmeleri ve Nil taşkınları arasındaki bağlantıyı araştırmacılar farklı kaynaklarla canlandırmışlar. Nil taşkınlarının kroniği için tarihi kayıtlar değerlendirilmiş. Son 2500 yılda yaşanan büyük yanardağ püskürmelerinin rekonstrüksiyonu, buz karot örnekleriyle yapılmış. İklim modelleri böylece volkanik kükürt gazlarının Afrika musonunu ne şekilde zayıflattığını ve Nil taşkınlarını nasıl engellediğini göstermiş. Nil taşkınlarının azaldığı dönemlerin, tarihsel olaylarla karşılaştırılmasıyla da iklim değişiminin Ptolemaios Krallığı üzerindeki etkisi ortaya çıkmış. İ.Ö. 46 ve 44 yıllarındaki kuvvetli püskürmelerden sonra hiç taşkın yaşanmamış. Gerçi Kleopatra, kraliyet depolarındaki tahılı dağıtarak halkın yoksunluğunu geçici olarak gidermişti ama yine de kısa bir süre sonra bir isyan başlamıştı. Hatta Teb'de İ.Ö.207 yılından itibaren yirmi yıl devam eden ayaklanmalar da bir dizi volkanik etkinlik ve bunlara bağlı taşkın kaybıyla ilgili olabilir diyor araştırmacılar. Püskürmelerin yaşandığı yıllarda isyanlar da artmış çünkü. İ.Ö. 238 yılındaki bir rahip bildirisinde taşkınların yaşanmadığından söz edilirken, diğer bir papirüste de bir Mısır ayaklanması geçiyor. Hatta Ptolemerlarin savaşlarda başarılı olmalarında da volkanik püskürmeler etkili olmuş olabilir. Nitekim tarihi veriler, ara verilen savaşlar ve volkanik etkinlik yılları arasında bir örtüşmeye işaret ediyor denmekte. Mısırlı hükümdarlar, ülkelerinde yaşanan ayaklanmalar yüzünden sık sık savaşlara ara vermek zorunda kalmışlar. Mesela III. Ptolemaios İ.Ö. 245 yılındaki üçüncü Suriye savaşında gerçi Babil'e kadar ilerlemişti ama sonra ülkesindeki huzursuzluklar yüzünden Mısır'a geri dönmek zorunda kalmıştır. Eğer Mısır'a geri dönmek zorunda kalmasaydı Selevkosların bütün bölgelerine hakim olabilirdi diye yazmış Romalı bir tarihçi. Hatta Antonius ve Kleopatra'nın Oktavius'a karşı yaptıkları savaşa da İskenderiye'deki ayaklanmalar engel olmuştu. Son araştırma Ptolemaoios devletinin ve halkının, kaybolan taşkınlara ne tür reaksiyonlar gösterdiğini ortaya koyması açısından önem taşıyor. Bu yazı HBT'nin 84. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mitokondrilerde-genetik-onarim-nasil-yapiliyor", "text": "Hücrelerimizin santralleri ve enerji depoları olan mitokondriler yaşamsal önem taşıyor. Mitokondriyal DNA'daki hasarlar yüzünden işlevi bozulduğunda, sağırlık, körlük, kalp yetersizliği ve nörolojik bozukluk gibi ağır hastalıklar gelişebiliyor. Hatta bazı mitokondriyal hastalıklar ölümle bile sonuçlanabiliyor. Dünya genelinde 5000 kişiden birinin mitokondri kalıtımında hastalık yapıcı mutasyon bulunuyor. Ve bu bozukluğun tedavisi bulunmuyor. Hücre çekirdeğindeki genetik bozukluklar için CRISPR/Cas9 gen makası sayesinde ilk genetik tedaviler geliştirilmişse de, mitokondriyal gen bozuklukları için durum farklı. Bunun nedeni, en yaygın gen araçlarının mitokondriye nüfuz edememesi ve dolayısıyla da bu hücre organellerinin DNA'sına ulaşamaması. Gerçi insan yumurta hücrelerindeki kusurlu mitokondrinin tamamen değiştirilmesi denenmişti, ancak bu prosedür oldukça tartışmalı. ABD'li araştırmacılar, mitokondriyal DNA'daki sitozini, timine dönüştürebilen bir aracı ancak 2020 yılında geliştirebildiler. Bununla birlikte bu teknik yalnızca hatalı yerleştirilmiş sitozin bazlarının bazıları için etkili olduğundan, tıbbi tesiri sınırlı: Hastalığa neden olan yaklaşık 90 mitokondriyal mutasyondan sadece dokuzunu onarabilmekte. Bilim insanlarının açıklamalarına göre bu gen düzenlemelerinde 49 hatalı adenin bazı, hatasız guanin bazıyla değiştirilmiş. Daha sonra gerçekleştirilen testlerle, söz konusu aracın hücrelere zarar vermediği görülmüş ve mitokondriyal DNA'da de istikrarsızlaşma yaşanmamış. Araştırmacılara göre yeni gen aracı mitokondriyal gen terapisinde yeni bir çağın habercisi olabilir. Bununla birlikte yeni gen aracının hayvanlarda ve insanlarda kullanılmadan önce çok sayıda araştırmanın ve iyileştirilmelerin yapılması gerektiği gibi, etkinliğinin ve baz değiş tokuşunun özgüllüğünün de artırılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mozart-etkisi-beynin-uyarici-ilaci", "text": "- Albert Schweitzer Klasik müziğin yapısı gereği kullanılan enstrümanların çeşitliliği, sunulan eserlerin kendine özgü yapıları ve isimlendirilmeleri gibi faktörler göz önüne alındığında, bir müzik türü zeka ve beyinle ilişkilendirilecek olsa bu da klasik müziktir sanırım. Aslında bu etkiyi iki açıdan ele almak doğru olur. İlki müzisyenlerin yaşamı üzerinde olan etkisi, diğeri de burada konumuz olan dinleyici üzerindeki etkisidir. Ortalama dinleyici kulağının alışmasının kolay olmadığı bilinen bu müziğe, bir de günümüzün her otuz saniyede kendini tekrar eden birkaç dakikalık popüler şarkılar arasından sıyrılıp toplumsal bir beğeni odağı olmasını beklemek, teknik olarak kolay değil. Hele bizim toplumumuz gibi klasik, çoksesli müzik yapısına aşina olmayan coğrafyalarda bu daha da zor. Çocukluğumu geçirdiğim İzmir'de ortaokul yıllarımda zeybek oynardım, bağlama çalardım ve halk müziğine adeta aşıktım. Bir taraftan İç Anadolu, diğer taraftan ise Balkan göçmeni olan iki ailenin İzmir'de buluşmasının bir ürünü olarak güzel bir kültür mozaiği içinde büyüdüm. Ne var ki bu mozaik içinde ortaokula kadar klasik müzik pek yoktu. Ortaokulda müzik öğretmenimizin bir klasik müzik sevdalısı olması ile çok şey değişti. Tüm müzik derslerimiz klasik müzik plakları dinleyerek geçer oldu. Sınavda da çaldığı plağın ne olduğunu bilmemizi isterdi. Bize her dinleyişte biraz daha fazla seveceğimizi söylemekle kalmadı, ayrıca klasik müziğin zekayı açıcı etkisini de özellikle vurguladı. O andan itibaren bulduğum kaynaktan klasik müzik dinlemeye gayret eder olmuştum. Evimizde pikap ya da o zamanlar yeni olan kaset-çalar yoktu. Dedemlerin evinde eski bir pikap ve nereden nasıl geldiğini bilmediğim yüzlerce plak vardı ki bunların büyük bir kısmı klasik müzik plaklarıydı. Oysaki ne dedem, ne de anneannem dinlemezlerdi bu tür müziği. Okuldaki bu klasik müzik motivasyonunu takiben ilk dedemin evine gittiğimde tüm plakları çıkardım. Klasikleri ayırdım ve sırayla dinlemeye başladım. Öğretmenimiz birkaç dinlemeden sonra seversiniz dediği için her parçayı birkaç kez dinleyip sevme derecemin artıp artmadığını test ediyordum. Bu sırada deniz kenarında kendi halinde sessiz sakin ev, senfonik melodilerle yıkılıyordu. Bu sırada anneannem hışımla odaya girdi ve tam bir Ege şivesiyle çocum ne dinleyipdurun gıygıy dedi. Anneanneme döndüm ve ergen bilmişliği ile Schubert, Bitmemiş Senfoni dedim. Cevap anında geldi. Hadi gari aklın gaba yalım acık , iyi ki bitmemiş biteymiş nolcemiş gari bu. Hadi çocum bırak bu gıygıyı da al sazını eline bana bi ördek suya dal da geli çalıver, hadi aslan oğlum.Görüleceği üzere bizim gibi çoksesli müzik yapısına aşina olmayan toplumlarda klasik müziğin beğeni odağı olmasını beklemek zor. Mozart dinlemenin düşünme yetisini artırdığı ve zekayı kullanma becerisini yükselttiği pek çok bilimsel çalışmada gösteriliyor. 60 yaş üzeri bireyleri içine alan çok yönlü bir çalışmada bireylerin bir süreci tamamlama hızlarının, dinledikleri müzik ile ilişkisine bakıldığında, Mozart dinlemenin işin tamamlanma süresine anlamlı bir katkı sağladığı görülüyor. Bu çalışmada arka plan sesi olarak Mahler gibi başka bestecilerin yanında, ölçülebilir bir sokak gürültüsü ve white noise olarak tanımlanan diğer minör gürültüler de kullanılmış. 1- The cognitive eff ects of listening to background music on older adults: processing speed improves with upbeat music, while memory seems to benefi t from both upbeat and downbeat music. Sara Bottiroli, Alessia Rosi, Riccardo Russo, Tomaso Vecchi, and Elena Cavallini. Front Aging Neurosci. 2014; 6: 284. Bu yazı HBT'nin 98. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/muzik-beyni-seks-ve-uyusturucu-gibi-etkiliyor", "text": "Kanada'da yürütülen küçük çaplı bir araştırmaya göre insanların seks ve uyuşturucudan aldığı zevkle bağlantılı olan beyin kimyasalları, aynı zamanda müzik dinlerken alınan zevkle de ilişkili. Scientific Reports dergisinde yayınlanan araştırma bulgularına göre, beynin zevk merkezi olarak adlandırılan bölgesini etkinleştiren kimyasal bileşenleri engelleyen ilaçları kullanan katılımcıların müzikten etkilenmedikleri görüldü. Araştırmaya göre zevk veya ödül hissi, beyinde iki evrede gerçekleşiyor. Birinci evre ileriye yönelik evre yani isteme evresidir ve dopamin adı verilen nörotransmiter tarafından yönlendirilmektedir. İkinci evre ise tamamlayıcı evre, yani beğenme evresidir ve beyindeki opioidler tarafından yönlendirilmektedir. Kanada'daki McGill Üniversitesi'nden psikolog Daniel Levitin, beynin kendi opioidlerinin müzikten alınan zevkle doğrudan bağlantılı olduğunun ilk defa bu araştırmayla gözlemlendiğini belirtiyor. Daha önce yapılan araştırmalarda opioidlerin yalnızca seks, yemek ve uyuşturucu deneyimlerinden alınan zevkle bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştı. Yürütülen araştırmada, opioidlerin müzikten alınan zevkle ne gibi bir bağlantısı olduğunu bulmak için katılımcılara naltrekson adında bir ilaç verilerek opioidlerin beyindeki etkilerinin engellenmesi sağlandı. Araştırma sonucunda, naltrekson alan katılımcıların müzik dinlerken yüz hareketlerinin oldukça azaldığı görüldü. Dinleyenlerin kişisel tepkileri ise nötr şarkıları değil yalnızca daha önceden beğendiklerini söyledikleri şarkıları dinlerken değişti. Araştırmacılar, nötr şarkıların zevk vermesi zaten planlanmadığından bu bulgunun şaşırtıcı olmadığını belirtti. Bulguların tam da tahmin ettikleri şekilde olduğunu belirten Levitin, katılımcıların deney sonrası paylaştıkları fikirlerin ise oldukça ilginç olduğunu söyledi. Örneğin naltrekson alan bir katılımcı, normalde en sevdiği şarkıyı dinlerken önceden hissettiği gibi hissetmediğini belirtirken bir başka katılımcı ise bir şarkının kulağa hoş geldiğini ama duygusal olarak bir şey hissetmediğini söyledi. Araştırmacılar, elde edilen bulguların geniş bir popülasyon için geçerli sayılabilmesi için daha geniş çaplı bir araştırma yürütülmesi gerektiğini de ekledi. Buna ek olarak araştırmacılar, beyindeki ödül sisteminin yalnızca bir bölümünün engellendiğini, gelecek araştırmalarda katılımcılar müzik dinlerken opioid sisteminin beyindeki dopamin ile nasıl etkileşime girdiğinin de incelenmesi gerektiğini ekledi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/narvallar-denizin-tekboynuzlari", "text": "Deniz gergedanı olarak da bilinen Narvallar, boynuzu andıran karakteristik tek dişleri ile meşhur deniz memelileridir. Görünüşleriyle mitolojik Tekboynuzu akıllara getirmelerine ek olarak, Arktik bölgesinde gözlerden uzak yaşamları da bu canlıların gizemini artırıyor. \"Narval\" adı, Norveççe \"nar\" ve \"hval\" sözcüklerinden geliyor. Narvalların alacalı gri rengi, boğulmuş denizcilerin bedenlerinin aldığı renge benzetilmiş. Narvalların bilimsel adı ise Latince'de \"tek diş, tek boynuz\" anlamına gelen monodon monoceros'tur. Narvalların yaşayan en yakın akrabaları beyaz balinalardır. Narvallar ve beyaz balinalar dişli balinalar ailesine dahildir, her iki tür de tüm yaşamlarını Arktik Okyanusu'nda geçirir, büyüklük ve davranış bakımından benzerlik gösterir ve oldukça nadir olarak ortaya çıkarlar. Dişli balinalar grubuna dahil olsalar da narvalların ağızlarında fonksiyonel dişleri yoktur. Erkeklerde sağ köpek dişi kafatasının içinde kalır ve hiçbir zaman dışarı çıkmaz, sol köpek dişi ise nadiren, ağzında dışına kadar çıkarak bu canlıyı iki boynuzlu hale getirir. Narvalların alametifarikası olan tek boynuz, genellikle erkeklerde bulunur, dişilerin yaklaşık yüzde 15'inde görülür. Bu sıra dışı uzun dişin neden ortaya çıktığı konusunda çeşitli teoriler var. Bunlardan bazıları bu dişin hayatta kalmaya yardımcı olduğunu; yüzeydeki buzu kırmak, balık avlamak veya yiyecek bulma amacıyla deniz tabanını kazmak için kullanılabileceği öne sürüyor. Ancak çoğunluğu bu dişe sahip olmayan dişi narvallar erkeklerden daha uzun yaşıyor. Bu nedenle kimi uzmanlar, dişin hayatta kalmak için bir avantaj sağlamadığını ancak çiftleşme için erkekler arası rekabette etkili bir silah olabileceğini düşünüyor. Ancak bu uzun dişin başka bir amacı da olabilir. 2014 tarihli bir araştırmada, dişin sıcaklık ve tuzluluktaki dalgalanmalar gibi ortamdaki değişiklikleri algılayabilen hassas sinir uçları ile dolu olduğu bulundu. Bu bulgular Narvalların uzun dişinin bir duyu organı olabileceğini düşündürüyor. Narvallar Kuzey Buz Denizi'nde , Kanada, Grönland, Norveç ve Rusya kıyılarında yaşarlar; kışları kıyıdan uzakta geçirir, yaz aylarında kıyı bölgelerinde görülürler. Narvallar, oldukça derinlere dalabilirler, familyalarının en mahir dalgıçlarıdırlar. Hiç ışığın olmadığı ve su basıncının 150 atmosferi aştığı 1.500 m derinlikte yüzebilirler. Bu yetenekli dalgıçlar, her dalışta ortalama olarak 25 dakika su altında kalırlar. Büyük akciğerleri, esnek göğüs kafesleri ve kanlarındaki yüksek konsantrasyonlarda miyoglobin bu zorlu koşullarda hayatta kalmalarını sağlar. Narvallar genellikle üç ila sekiz üyeden oluşan, bazen de 20 üyeye kadar olan gruplar halinde yaşar. Daha küçük olan gruplar göç mevsiminde bir araya gelerek büyük gruplar oluşturur. Narvalların yaşam süresinin 30 ila 40 yıl arasında olduğu tahmin ediliyor. Erkekler 8-9, dişiler ise 4-7 yaşında cinsel olgunluğa ulaşıyor. Genellikle nisan ayına denk gelen çiftleşme mevsiminde erkekler dişiler için mücadeleye girer. Gözlem yapmayı epey zorlaştıran şekilde yaşamlarının çoğunu kıyıdan yüzlerce kilometre açıkta ve devasa buzulların altında geçiren bu Tekboynuzların davranışları ile bilgilerimiz oldukça sınırlı. Hamile narvallar, doğum için derin koylara çekilir. 15 aylık hamilelik döneminden sonra yaklaşık 1,5 m uzunluğunda ve 80 kg ağırlığında tek bir yavru doğar. Narvallar genellikler her üç yılda bir doğum yapar ve yavrular 20 ay kadar annelerinin yanında kalır. Bizden uzakta yaşadıklarından olsa gerek, narvalların koruma tedbirlerine pek de ihtiyacı yok gibi görünüyor. Uluslararası Doğa Koruma Birliği , narvalları en az seviyede tehdit altında olan türler arasında değerlendiriyor. Kuzey Kutbu bölgesinde 12 alt gruba bölünmüş yaklaşık 123.000 yetişkin narval olduğu tahmin ediliyor. Ancak tüm doğal yaşamın olduğu gibi, narvalların da iklim değişikliğinden etkilenmeleri muhtemel. Kuzey Kutbu'ndaki sıcaklık rekorları buzulların erimesine neden olarak gemiler için daha çok alan açarken, doğal yaşam için alanları kısıtlıyor. Geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırma, narvalların Kuzey Kutbu'ndaki artan insan aktivitesinden en çok etkilenen canlılar olduğunu gösteriyor. 2017'de Science dergisinde yayınlanan bir araştırma da, narvalların stres karşında gösterdiği tepkinin şimdiye dek kaydedilmiş en şiddetli fizyolojik tepkiler olduğuna işaret ediyor. Şartlardaki olumsuz değişimlere oldukça duyarlı olan narvallar için gelecek kolay olmayabilir. Diğer deniz memelileri gibi narvallar için de çevrelerini algılamada işitme önemli rol oynar. İnsan ürünü gürültüler, onların duyma ve iletişim kurma becerilerini olumsuz etkileyebilir; diğer grup üyelerinin yerlerini tespit etme, avlanma, eş bulma ve yırtıcılardan kaçınmalarını zorlaştırabilir. Kuzey Kutbu doğal yaşamının önemli üyeleri olan Narvallar, iklim değişikliğinden etkilenebilecek türler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Narvallar, aynı zamanda, bölgede yaşayan Eskimolar için önemli bir kültürel öğe ve besin kaynağı. Yüzyıllardır narval avcılığı yapan Eskimolar, son dönemde, denizin gizemli Tekboynuzlarını izleme ve incelemede bilim insanlarıyla iş birliği yapıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neandertal-insan-tukendi-homo-sapiens-ayakta-kaldi", "text": "Neandertal soyu yüz binlerce yıl içinde Avrasya'nın batısında başarılı bir şekilde gelişmiş ve buz devrinin değişken döngülerini atlatmaya başarmıştı. Fakat günümüzden yaklaşık olarak 40.000 yıl önce dondurucu iklim en uç noktasına ulaştı. Değişen yalnızca iklim de değildi, bölgeye yeni bir insan türü geldi: Homo sapiens. Ve modern insanın Avrupa'ya göçmesinden sonra Neandertal insanının soyu da tükendi. Araştırmacılar Neandertal ve üst Paleolitik insanların azı dişlerindeki mikro aşınma izlerini inceleyerek insanların beslenme biçimleri hakkında bilgi edindi ve iklim koşullarıyla zamansal bağlantılar kurdu. Bu şekilde iki insan türü arasında belirgin davranış biçimleri ortaya çıkmış: Neandertaller kolay ulaşılabilir besi kaynaklarına bağlı kalırken, modern insanlar zor ulaşılabilir besinlerden yararlanabilmek için çaba harcamışlar. Bu farklılık yeni teknolojilerin kullanımıyla ilgili. Bilim insanları modern insanın farklı beslenme stratejileri sayesinde Neandertal insanından daha üstün duruma geldiğini düşünüyorlar. Araştırma çerçevesinde günümüzden 500.000 ila 12.000 yıl önce Avrupa ve Akdeniz ülkelerindeki 37 buluntu yerinden çıkarılan, Neandertal ve Homo sapiens'e ait 52 azı dişi incelenmiş. Dönüşümlü olarak yaşanan soğuk ve sıcak dönemler doğal çevreyi hep yeniden biçimlendiriyordu, bazen bozkırlar bazense ormanlık alanlar vardı diyor uzmanlar. Analizler Neandertal insanın önemli ölçüde doğal çevreye bağımlı kaldıklarını göstermekte. Bozkırlarda daha çok etle beslenen Neandertal, ormanlarda etin yanında örneğin sert tohumlar veya fındık gibi bitkiler de tüketmişti ki bu yiyecekler dişlerde daha karmaşık motifler bırakmış. Bu verilerden anlaşıldığı üzere Neandertal insanı değişen çevre koşullarının sunduğu besinlerle yetinmişti. Oysa modern insanın beslenme biçimindeki değişim daha çok kültürel gelişimle ilgiliydi. Farklı çevre koşullarında beslenme biçimini değiştirmeyen Homo sapiens, bozkırlarda da göreceli olarak bol miktarda bitki tüketmeye devam etmişti. Bunun için de örneğin toprağın içindeki bitki kökleri çıkarabilmek için aletler geliştirmişti. Bilim insanları sonuçların Neandertal insanının esnek olmadığının veya değişimlere uyum sağlayamadığının bir kanıtı olmadığını söylüyorlar. Fakat Buz devrinde iklimin çok fazla soğuması ve besinlerin kıtlaşmasından sonra Neandertal insanının oportünist beslenme biçimi hayatta kalabilmek için yeterli olmamıştı. Modern insan ise kötü iklim koşullarında bile yeni teknolojileri sayesinde çevresindeki besin kaynaklarında daha verimli bir şekilde yararlanarak üstün konuma gelmiş ve yaşamını sürdürmeye başarmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-ali-alpar-aklin-reddine-karsi-akli-sagduyuyu-savunmak", "text": "HBT'nin 5.yılında aslında onun öncesindeki Cumhuriyet Bilim-Teknik ekiyle birlikte neredeyse 34 yıllık bir yayını kutluyoruz. Cumhuriyet gazetesinin bir dönemki yöneticilerinin Bilim-Teknik ekini kaldırmaları bence yanlıştı ama bu derginin bağımsız olarak yaşamasına yol açtı. İyi oldu. Türkiye'de her zaman halkın popüler bilim yayınlarına ilgisi olmuştur. Osmanlı'nın son döneminden itibaren popüler bilim kitapları çevrilmiş, zaman zaman süreli yayınlar olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Hasan Ali Yücel dönemindeki klasik kitap yayınlarında o dönemin halk için yazılmış önemli bilim kitapları da yer almıştı. O dönemlerde en etkili yayınevi olan Varlık Yayınları, çocuklar için Doğan Kardeş kitapları da popüler bilim çevirilerine yer vermişti. Aylık süreli yayın olarak yıllardır TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisi var. Darwin tartışması ve TÜBİTAK Popüler Bilim Kitaplarının sayısını azaltan, alanları daraltan değişikliklerden beri bu mecranın yayın politikasının bağımsız ve bilime göre olmasına gölge düştü. Ayrıca aylık değil haftalık bir bilim yayınının işlevi farklı, her zaman ilgi göreceğini umarım. Popüler bilim yayıncılığı ince bir iştir, okurlar kadar yazarları, editörleri ve yayıncıları da zaman içinde eğitir ve geliştirir. Bilimin ve matematiğin zor, anlaşılmaz, sıkıcı ve ürkütücü olduğu yanlış temsilini yerleştiren şekilci eğitim sistemleri bilimi hem merak edip hem de anlayamayacağını sanan insanlar yetiştiriyor. Bilimin ne olduğunu nasıl yapıldığını ve tarihi ya da güncel bilimsel araştırma sonuçlarının pekala kolay anlatılıp keyifle okunmasının mümkün olduğunu göstererek bilim haberlerini aktarmak popüler bilim yayıncılığının birinci ve geleneksel işlevi. Popüler bilim yayıncılığının çoğu zaman çaktırmadan bazen da çaktırarak yaptığı bir diğer işlevi daha var. Bu da günümüzde ve tarih boyu, zaman zaman, ülkemizde ve dünyanın başka yerlerinde öne çıkan aklın reddine karşı aklı, sağduyuyu savunmak. Bilimdeki tartışmalar birçok siyasi tartışmalar gibi, içeriğinden farklı siyasi ve ekonomik çıkarlara dönük yüzeysel polemik ve münazaralar değil, bir içerikle ilgili, kanıtlara ve gözlemlere dayanarak sonuca varılan, üzerinde anlaşılabilen konular. Bu niteliği, yani akılcı düşünce tarzını örneklediği için bilimi izlemek ve herkes için bilimi anlatmak aslında dolaylı olarak da önemli bir hizmet veriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-canan-dagdeviren-cunku-bilim-adildir", "text": "Sevgileri yarınlara bırakmayan bir ailede büyüdüm. Küçük yaşta bilime olan merakım, dedemin vefatını öğrenmem ile ivmelendi diyebilirim. Mesela, küçükken bir çakıl taşını parçalayarak içerisindeki atomları bulmaya çalışıyordum-üstelik herkesin bunun imkansız olduğunu söylemesine rağmen-Atom mikroskopuyla tanışınca yaptığım şeyin imkansız olduğunu anlamıştım ama bir şekilde ailemin ilgi alanımı anlamasını sağlamış oldum. Küçükken, babam bana Madam Curie'nin hayatını anlatan bir kitap hediye etmişti, sanırım O'ndan etkileneceğimi düşünmüş olmalı. Kitabı okuyunca, piezoelektrik olgusunu keşfeden Madam Curie'nin kocası Pierre Curie'ye aşık oldum. Fiziğe ilgim böyle başladı. Memleketimizdeki her genç gibi ben de üniversite sınavına girdim. Fizik, kimya gibi temel bilimlerden bir dal okumak istiyordum fakat karar veremiyordum. İşte tam bu dönemde, Erdal İnönü ile Kocaeli kitap fuarında tanıştık. Çocuklarla sohbet etmeyi seven biriydi sanıyorum, çünkü anne ve babamdan çok ben ve kardeşim Caner ile sohbet etmeyi tercih etmişti. Nerede okuduğumuzu ve ne olmak istediğimizi sormuştu. Tabii, ben de bu imkanı kaçırmayıp Türkiye'nin önemli teorik fizikçilerinden Prof. İnönü'ye kafamdaki soruları sormuştum. Bana, Anılar ve Düşünceler (1.cilt) isimli kitabini imzalayıp vermişti ve 'Kitabı okuyunca, ne üzerine eğitim alacağına karar vereceğine inanıyorum' demişti. Caner'e 2. Cildi, henüz bebek olan diğer kardeşim Emre'nin adına da 3.cildini imzalamıştı. Belki o sırada olayı tam kavrayamamıştım ama kitabı okumamla birlikte, hayatım derin bir şekilde değişti. Fizik eğitimi almaya karar verdim. Fizik okumamı ilk ve koşulsuzca destekleyen annem oldu. Neden Bilim? En başta bilim, hayattaki en hakiki mürşittir. Doğrudur, sebeplere dayanır. Objektiftir, kişilere, mevkilere göre saf değiştirmez. Adildir, herkes için aynı sonucu verir. Saftır. Nankörlük nedir bilmez, çalıştıkça daha da çok verir, daha çok öğretir. Özgürdür. Dengelidir, her olgusunun bir sebebi vardır. Ve tabii ki sonsuzdur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-celal-sengor-merak-beni-bilime-yonlendirdi", "text": "İçinden geçmekte olduğumuz sıkıntılı pandeminin belki bir faydası topluma bilimin önemini hatırlatması olmuştur. Kilise ve camileri yıldırımın gazabından korumak, Benjamin Franklin paratoneri icat edene kadar mümkün değildi. Paratoner icat edildikten sonra, yıllarca kiliseler bu icattan yararlanmayı reddetmiş, var saydıkları tanrının kiliseleri koruyacağını sanmışlardı. Sonunda o kadar çok kilise çan kulelerine yıldırım düşmesi yüzünden tahrip olmuştu ki, Venedik'teki St. Mark bazilikasını, tepesindeki Cebrail heykeli değil de, 1766'da oraya yerleştirilen bir paratonerin koruduğu görülünce, tüm kiliseler çan kulelerine paratoner takılmasını kabul etmişlerdi. Binaları yıldırıma karşı Benjamin Franklin'in icadının dualardan çok daha fazla koruduğu nihayet anlaşılabilmişti. Bugün insanlığın büyük ölçüde refah ve emniyet içine yaşamasını bilime borçluyuz. Refah ve emniyetin olmadığı yerlerde toplumu bilim dışı inanç ve adetlerin yönlendirdiğini görüyoruz. Ancak bilimin 'amacı' toplumu memnun etmek veya korumak değildir. Bilim doğayı ve onun bir parçası olan insan toplumunu ve insan bireyini anlamaya çalışır. Bunun da tek dürtüsü meraktır. Merakın sağladığı bilgi ve anlayış, kaçınılmaz olarak toplumu da refah ve emniyete götürür yeter ki toplum bilimi aptalca inançlar, gelenekler, töreler vs. adına reddetmesin. Bir toplumun her üyesi bilim insanı olamaz. Ancak toplumlar her üyesi bilimi anlamadıkça refah ve emniyete kavuşamazlar. Dolayısıyla, bilimi bir şekilde toplumun her üyesine anlatacak vasıtalara gerek vardır. Bu vasıtaların en önemlisi popüler bilim yayıncılığıdır: Hem basılı, hem de sözlü/görüntülü olarak. Ülkemizde bu görevi üstlenmiş en önemli yayın kuruluşu olan Herkese Bilim Teknoloji, bundan 35 yıl önce Cumhuriyet gazetesinin bir eki olarak Orhan Bursalı ve Reşit Canbeyli tarafından Bilim Teknik adı altında yayın hayatına başlamıştı. Türkiye'de bilimin yayılmasına ve anlaşılmasına çok büyük bir katkı yapan bu eki Cumhuriyet gazetesi uzun zaman çıkardıktan sonra nedense terketti. Ancak Orhan Bursalı ve arkadaşlarının gerçekten insanüstü gayretleri sonucunda, dergi, Herkese Bilim Teknoloji adı altında bağımsız bir yayın olarak yaşamına , ülkemizdeki son 20 yılda devlet desteği ile gelişen bilim karşıtı atmosfere rağmen, devam etti. Orhan Bursalı beni 1997 sonunda o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde bir köşe açmaya davet etti. Zümrütten Akisler başlıklı köşemde 15 yıl kadar muhtelif konularda yazılar yazdım ve bunların hepsi sonra kitaplaştırıldı. Beni Türk kamuoyuna Orhan Bursalı, jeoloji dışındaki Türk bilim dünyasına da Kemal Gürüz tanıtmıştır. Beni bilime sevkeden şey de tamamen merakım olmuştur. Okula başlamadan annemin aldığı bir dinozor kitabı ve ilkokulda okuduğum, Jules Verne'nin Arzın Merkezine Seyahat adlı romanı benim jeolojik konulara merak sarmama neden oldu. Evimize sık sık gelen, dedemin yakın arkadaşı tarihçi Bahaeddin Gürfırat da bana çok büyük bir kitap ve okuma sevgisi vermişti. Bunlar bilhassa hem Işık Lisesi ortaokulunda hem de Robert Kolej'de son derece kaliteli beş öğretmenden ( aldığım destekle birleşince benim yaşamımı bilime adamam çok doğal bir sonuç olmuştur. Bilimi Türkiye'de yapmakta karar kılmamın en önemli iki amili ise ülkemizin iki büyük bilim insanı olan İhsan Ketin ve Sırrı Erinç'tir . Herkese Bilim Teknoloji'yi kutlamak ve ona uzun ömürler dilemek için kaleme aldığım bu kısa yazımı okuyucularımıza şunu söyleyerek bitirmek istiyorum: 66 yıllık yaşamımı çok mutlu geçirmemin en önemli nedeni çok küçük yaşta bilime sarılıp, bilimsel düşünmeyi öğrenmem olmuştur. Mutluluğumu üç şeye blorçluyum: Bilim, klasik müzik ve aklı başında insanlardan oluşan ailem. Artık hiçbiri hayatta olmayan, ancak benim için anıları kutsal olan bu öğretmenlerim şunlardır: Işık Ortaokulunda Nuriye Güneyi , Yusuf Ziya Efe ; Robert Kolej'de Tarık İnözü , Münir Aysu , James Lovett , Joseph Biersteker ."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-mehmet-ozdogan-bilimi-bilim-dunyasi-ve-toplumla-paylasmak", "text": "Arkeolog olmaya karar verdiğimde öngörüm bilimsel çalışma yapmak değil bir şeyler bulup ortaya çıkartmaktı; bu bağlamda şansım ya da şanssızlığım Halet Çambel'in öğrencisi olmakla başladı. Ondan duyduğum ilk söz arkeolojinin toprağı kazıp bir şeyler bulmak olmadığı, uygarlık tarihine yönelik sorulara somut verileri inceleyerek yanıt aramak olduğu ve ortaya çıkan bulguları veri, verileri de sistematik olarak ele alarak bilgiye dönüştürmemiz gerektiği olmuştu. Benim için önceleri soyut olan bu kavram Halet Hoca'nın Çayönü kazısına gittiğimde, kazıyı yöneten bilim heyetinde arkeologların azınlıkta, doğa bilimcilerin çoğunlukta olduğunu görünce, önce şaşırtsa da bir süre sonra somut bir biçim aldı ve iş yapmak ile bilimsel çalışma yapmak arasındaki ayırdı daha açık olarak görmemi sağladı. Halet Çambel Hoca'dan aldığım bir diğer ders, bilimin sürekli değiştiği, bu nedenle bilginin bellenmemesi, özümsenerek yeniliklere her zaman açık kapı bırakılarak anlamlandırılması olmuştu. Bunların yanı sıra bilim yapmanın iş değil görev olduğu, uzun erimli somut projelerle topluma yansıması gerektiği olmuştu. Yaptığınız bilimsel çalışma, kapsamı ve içeriği ne olursa olsun, bilim dünyası ile paylaşılır, çalışmanın belirli bir bilim bilimsel düzeyi varsa, bilim dünyasında yankı bulur. Bilimsel toplantıların dışında paylaşımı kalıcı yapan da yayınlardır; ancak zaman içinde bilimsel yayının anlamı da tanımı da değişmiş ve halen de değişmektedir. Benim kuşağım için önemli olan, bir bilim insanının yazısının bilimsel düzeyinin titizlikle hazırlanmış olması ve özellikle ele alınan konuyla ilgili atıf yapılmamış eksik bir yazının kalmamış olmasıydı; atıf yapılırken atlanmış bir çalışma, yazarın bilim dünyasını gereğince izlemediği anlamını taşırdı. Bu nedenle de çok yazı değil, nitelikli yazı yazması beklenirdi akademisyenlerden. Zaman değişti, akademik kadrolarda yükselme, yazınızın yayınladığı derginin atıf indeksindeki yerine ve ayrıca da sizin kaç atıf aldığınıza bağlanınca, günümüzün gerçeği olarak üç şey değişti. Bunların ilki, yazınızın çok atıf alması için çok sayıda araştırmacının çalıştığı popüler bir konuda çalışmanız gereği, başka bir deyiş ile özgün yeni bir konu üzerinde çalışan bilim insanları kaybeden oldu. İkincisi, atıf indeksi yüksek bazı dergiler yazınızı basmak için para ister oldu, bir pazar açıldı. Daha da vahimi, sistemin çok sayıda yayın talebiyle getirdiği zorlama, genç akademisyenlerin akademik puan gereksinimini karşılamak için her üniversite birdenbire dergi çıkartır oldu, kimsenin görme olasılığı olmayan bir dergi enflasyonu oluştu. Gerçekten nitelikli olan, tutumunu bozmamakta direnen saygın dergilerin üzerinde de şunun yazısını basın, iyi bir arkadaştır baskısı şantaj düzeyinde gelişti. Bu nedenle saygın bazı Alman Dergileri atıf indeksine girmeye reddeder oldu. Yukarda özetlediğimiz, bilim dünyası içindeki yayın politikalarının günümüzdeki durumudur. Topluma yönelik bilim yayıncılığını ise bundan tümüyle farklı düşünmek gerekir. Bu bağlamda temel sorun, bilim insanının ürettiği bilginin toplumun her kesiminin zorlanmadan okuyacağı ve anlayacağı çizgiye aktarımı, daha doğrusu kültürel çevirmen olarak adlandırılan, bilgiyi deforme etmeden çevirebilen ara kesimin eksikliğidir. Biz bilim insanları, ne kadar çabalarsak çabalayalım dilimizi de, önceliklerimizi de bilgiyi toplum ile paylaşmaya uygun duruma getiremeyiz. Kültürel çevirmenin de bizim alanımızın temel çizgi ve terimlerini bilmesi ve topluma aktarabilecek kadar da toplumu anlaması gerekir. Her ne kadar Herkese Bilim ve Teknoloji, Sarkaç, Meraklısına Bilim, Bilim ve Teknik gibi dergiler bu açığın kapanması için yadsınmaz katkı sağlıyorsa da, ülkemizin bilim alanındaki canlılığı ve dünyada her alanda hızlı gelişen yenilikler göz önüne alındığında bu yayınların sayısının yeterli olduğunu söylemek güçtür."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-mehmet-vural-adi-gibi-bilimi-seven-herkese-hitap-ediyor", "text": "Ayvalık'taki evimize, her gün düzenli olarak Cumhuriyet girmiş olsa da, gazete bayiinden kendim için Cumhuriyet aldığım ilk sene, İstanbul Tıp Fakültesine başladığım 1982 yılıdır. Orhan Bursalı'nın yayın yönetmenliğinde, önce Cumhuriyet Bilim ve Teknik, sonrasında da Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji olarak yayınlanan ve her hafta sabırsızlıkla beklediğimiz bu güzel derginin, gazete tarafından dağıtımı, 1501. sayısında durdurulunca, tam bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Oysa daha bir hafta önce 1500. sayısında Prof. Aziz Sancar'ın Nobel töreninin detaylarını okumuştuk CBT'de. Neyse ki, hasret uzun sürmedi. Bundan tam 5 sene önce, Orhan Bursalı ve Özlem Yüzak, CBT'deki birikimlerini, Herkese Bilim Teknoloji'ye yönlendirerek, her elimize alışta bize heyecan yaratan bir dergi çıkardılar ortaya. HBT hem popüler bilimden haberler veriyor, hem de bazen bilimin çok az bilinen alanlarına doğru çekiyor bizi. Covid'in hayatımıza girmesi ile genel popülasyonun bilime olan ilgisi daha da arttı ve HBT bu dönemde tam zamanında bu boşluğu doldurdu. Dergideki denge o kadar güzel tutturuldu ki, hem bilim insanlarının hem de bilim ve tıp dışı konularda çalışanların ilgileneceği ve anlayacağı düzeyde yazılar geldi karşımıza. Bu dengeyi tutturmak her zaman kolay olmayabilirdi. Ancak Bursalı ve Yüzak, ekipleri ile beraber, hem gazetecilik hünerlerini hem de bilimselliklerini kattılar bu dergiye. Ve böylece herkese hitap edebilen, ülkemizin en önemli popüler bilim dergisi çıktı karşımıza. Tıp dünyasının içinden ve literatürü takip eden bir öğretim üyesi olarak bile, HBT sayesinde her hafta çok şeyler öğreniyorum. CRSIPR'ın ne olduğunu ilk CBT'de okumuştum. Bugünlerde ise HBT'de CRISPR Cas9'un nasıl çalıştığını daha iyi anladım, hayvanların gizemli dünyasından ilginç noktaları öğrendim, birçok hocanın yorumunu okuyarak hem bilimsel ve bilişimsel, hem de felsefi konularda düşüncelere daldım. HBT'in bence en büyük başarısı çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaşabilmiş olmasıdır. Meslek gereği bilimin içinde olan bizlere, ama aynı zamanda bilimle ilgilenen çok büyük bir kesime ve özellikle de gençlere hitap edebilmeyi becerebilmesidir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-mihri-ozkan-bilim-ve-teknoloji-hepimizin-gelecegidir", "text": "Küçüklüğümden beri inovasyon benim hayat tarzım olmuştur. Oyuncaklarımla yeni düzenekler kurmak, onların mekanik ve yapısal değişikliklerini incelemek, oyuncakların hangi parçalardan nasıl bir araya getirildiğini inceleyip anlamak benim hep ilgimi çekmiştir. Ancak bilim ve araştırma alanındaki ilgim, babamın kalbi için takılan kalp piliyle daha da arttı. Bu bir nevi benim Li-ion batarya alanında çalışmam için büyük bir motivasyona dönüştü. İklim değişikliği üzerindeki aktif çabalarımda, sıfır emisyonlu arabaların bataryalarını geliştirmek için güzel bir birleşim noktası oldu. Elektrikli araçların çalışmalarında en önemli teknolojik parçalardan birisi olan batarya, aynen vücuttaki kalp gibi görev görmektedir. Louis Pasteur'ün güzel bir sözü var: Bilimin ülkesi yoktur. Çünkü bilim insanlığa aittir ve ışığı bütün dünyayı aydınlatır. Bu güzel sözden de anlaşıldığı gibi herhangi bir ülkede geliştirilen teknolojiyi bütün insanlık kullanıyor dünyada. COVID-19 aşısı Almanya'da, Çin'de, İngiltere'de ve ABD'de geliştirildi, ama bütün dünya vatandaşları bunu kullanıyor ve hayatlarını korumaya alıyor. Bunun gibi günlük hayatımızın olmazsa olmazları, cep telefonu, laptop, araba gibi teknolojiler de dünyanın farklı yerlerinde geliştirilip bütün insanlığın hizmetine sunulmuştur. Görüldüğü üzere hayat şartlarımızın kolaylaştırılması, yaşam ve sağlık kalitemizin iyileştirilmesi için bilimsel gelişmeler şart. Bilimsel çalışmalar sonucunda geliştirilen teknolojiler hem insanlığa hizmet veriyor hem de geliştiren ülkenin ekonomisine çok büyük ölçüde katkıda bulunuyor. Bu da o ülkede yaşayanların yaşam düzeylerinin iyileştirilmesine vesile oluyor. Bilim ve teknoloji hepimizin geleceğidir. Bu nedenle yeni nesillerimizin bilimsel eğitimi büyük önem taşıyor. İnsan nüfusunun yıldan yıla arttığı bir dünyada enerji, yiyecek, içecek, sağlık ve yaşam ihtiyaçlarının da paralel olarak artması, daha gelişmiş temiz enerji kaynaklarının geliştirilmesi, verimli ve akıllı tarım teknolojileri, ucuz arıtılmış su kaynakları, başarılı aşı teknolojileri ve yaşamı kolaylaştıracak diğer teknolojilerin geliştirilmesini büyük bir ihtiyaç haline getiriyor. Çoğunlukla toplumsal ihtiyaçlardan doğan yeni teknolojilerin geliştirilmesine vesile oluyor. Bilim bence WIN-WINdir. Bilimi geliştiren kişi, ülke ve bütün insanlık, bilimden ve sonucunda geliştirilen teknolojilerden fayda görür."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-onder-ergonul-bu-andan-itibaren-bilim-insani-olmak-yolunda-en-onemli-adimi-attiniz", "text": "Gaziantep'te, Gazi Orta Okulu'nda öğrenciyken matematik, fen ve İngilizce en çok ilgi duyduğum derslerdi. Roman ve öykü gibi kitaplar okumaya merakım olsa da sosyal bilimlerin orta öğrenimde verilmiş biçimi beni uzaklaştırmıştı. Oysa 12 Eylül 1980 sonrasında Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal okurduk, ama onlar gizli saklıydı, Türkçe ve edebiyatı dışarıdan bitirdik. Resmi okulumuzda Matematik ve fen derslerinin evrensel dili daha çekici gelmişti. Matematik, fen dersleri ve İngilizce öğrenimi evrensel olmak, başka ülkeleri ve kültürleri merak etmekle ilgiliydi. Tarih dersleriyse bazı olayların ezberlenmesine dayanan şekilsel bir dersti, düşündürmüyordu, sıkıcıydı ve yaşamda karşılık bulamıyordu. Oysa matematik ve fen derslerin günlük sorunların çözümüne yardımcı olabilen derslerdi. Soru çözmek ve dolayısıyla analiz yapmak vardı. Özenerek TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisindeki yazıları anlamaya çalışırdım. Ortaokul son sınıfta TÜBİTAK matematik yarışmasında Güneydoğu Anadolu bölge birincisi olup da lise bursu kazanmam beni etkiledi, daha da yoğun olarak matematik ve fen derslerine yöneldim. TÜBİTAK başkanı imzalı mektupta, bu andan itibaren bilim insanı olmak yolunda en önemli adımı atmış bulunuyorsunuz yazıyordu. Bu cümle beni çok heyecanlandırdı ve hayatım üzerinde önemli bir etki yaptı. Kimlik arayışında bir genç için çok önemli bir yönlendirme. Lise boyunca burs aldım, temel fen bilimlere yönlendirildim ve bir de her ay Bilim ve Teknik dergisi gönderildi. Bilim ve teknik dergisi o kadar önemliydi ki benim için. O sayede, farklı bilim alanlarını, bilimsel gelişmeleri takip edebiliyordum, Gaziantep Lisesi öğrencisi olarak. Dergideki tüm yazıları okumam ve öğrenmem gerektiğini sanıyor, benim sorumluluğumda olduğunu hissediyor, o nedenle anlamaya çalışıyordum. Pek çok yazıyı da anlamıyordum tabii ki. O zamanın Bilim ve Teknik dergisi soğuk bir teknik dille bilimin başarılarını anlatmanın ötesinde bir dergiydi. Bilim insanlarının öykülerini ve eğitimin sorunlarını da ele alıyordu. Bu yazıları okumak yakın hissettiriyordu. Bilim insanlarını yaşamı macera doluydu sanki. Daha sonra benzer şekilde yakın bulduğum dergi Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji oldu, daha sonra da Herkese Bilim ve Teknoloji. COVID-19 pandemisi Türkiye'de ve dünyada bilimin önemini hatırlattı. Ama bununla kalmayıp, bilimin günlük hayatın parçası haline getirmek zorundayız. Güzel ülkemiz ve insanlarımız bilimsel üretimle gelişecek ve kalkınacak. Bizler bu idealle büyüdük, hayatta en değerli rehberin bilim olduğunu duyarak ama en önemlisi yaşayarak öğrendik. İlkokul ve ortaokuldan başlayarak herkesin bilimsel üretimi ve ürünlerini severek öğreneceği, yakın hissedeceği kaynaklara, araçlara ihtiyacımız var. Herkese Bilim ve Teknoloji dergisi bu çabamızın en önemli araçlarından biridir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-ozlem-kurt-azap-populer-bilim-dergileri-bilimsel-bilgi-ve-toplum-arasindaki-kopru", "text": "COVID-19 pandemisinin başlangıcında ortaya çıkan aşırı ve yanlış bilgi salgını infodemi olarak adlandırıldı. İnfodemi, doğru, güvenilir ve bilimsel bilgiye ulaşmayı güçleştirdiği için salgın yönetimi sırasında birçok sıkıntıya yol açtı. COVID- 19 hastalığına ilişkin olarak bilgi sahibi olmaya çalışan bireyler başta sosyal medya olmak üzere diğer kaynaklardan bulaşma, korunma, tedavi gibi konulardaki gelişmeleri izlemeye çalıştılar. Hatta tıp alanındaki bilimsel dergilerde çıkan makaleler televizyon programlarına konu oldu. Aslında geçtiğimiz yıllarda giderek artan bilim-dışı programların yerini bilimsel olma amacı taşıyan programların alması çok olumlu bir gelişme idi, ancak bu sefer de bilimsel bir ortamda konuşulması gereken konuların fazlaca güncelleştirilmeye çalışılması yanlış anlamalara ve farklı sıkıntılara yol açtı, açmaya devam ediyor. Toplumun bilimsel gelişmeleri izleyebilmesi gerçekten çok önemli; bu konuda bilim ve toplumun arasında köprü oluşturabilecek güvenilir kaynaklara gereksinim var. Popüler ya da güncel bilim yayıncılığı, bilimsel kaynaklardaki bilgilerin toplumun anlayabileceği şekilde sunulmasını, konunun ayrıntılarına ulaşmak isteyenlere kaynaklar konusunda rehberlik yapılmasını sağlamaktadır. Dünyada örnekleri giderek artan popüler bilim dergileri, web sayfaları ile de güncel bilgileri toplumla hızla paylaşmaktadır. Popüler bilim yayıncılığı, güncel bilimsel bilgileri toplumla buluşturmanın yanı sıra öğrenciler, gençler için bilimsel yöntemler, araştırmalar konusunda ufuk açıcı olmaktadır. Popüler bilim dergileri, örneğin yapay zeka gibi yepyeni konulardaki gelişmeleri okurları ile buluşturarak meraklarını cezbetmekte ve onların zihinlerinde yeni araştırma konuları oluşturabilmektedir. Ayrıca bir konuda araştırma yapmak söz konusu olduğunda da süreli yayınların önemli bir özelliği olan arşivler, bilgiye ulaşmaya çalışanlara kaynaklık etmektedir. Günümüzde çok hızlı akan haberler, bir konuda derinlemesine bir araştırma planlandığında elbette yeterli olamamaktadır; bu nedenle son yıllarda elektronik ortamda da kolaylıkla ulaşılabilen arşivler çok değerlidir. Popüler bilim yayıncılığı, yoğun emek ve büyük özen isteyen bir alan olduğundan ülkemizde yürütülmesi zor bir iştir. Ne güzel ki bu işe gönül vermiş kişiler sayesinde sayıları az da olsa nitelikli popüler bilim dergilerimiz var. Öğrencilik yıllarımda TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik dergisini, Cumhuriyet Gazetesi'nin Bilim ve Teknik ekini, sonraki yıllarda Cumhuriyet Bilim ve Teknolojiyi izlemiştim. Beş yıldır da Herkese Bilim Teknoloji'yi izliyorum. Bilimin ışığına her geçen gün daha çok gereksinim duyduğumuz ülkemizde HBT'ye duyulan gereksinim de giderek artıyor. Nice yıllara!"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-serap-simsek-yavuz-mikroorganizmalarin-pesinde-kosma-tutkum-suruyor", "text": "Bilim nedir? Bilim gerçeğin peşinde koşmaktır, insanı, tüm canlıları, doğayı, dünyayı, evreni anlama çabasıdır. Bana göre hayatta sıkılmadan yapılabilecek nadir uğraşlardan biridir. Bilime dünya ve Türkiye neden gereksinimi vardır? COVID-19 pandemisi insanlık için çok katastrofik sonuçlara yol açsa da bilimin toplum, tüm dünya ve ülkemiz için hayati önemini, neden hepimizin bilime gereksinimimiz olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde, açıkça göstermiş oldu. Salgını sadece, bilimsel önerilere, gerekliliklere uygun şekilde yöneten ülkeler kontrol edebildi. Hastalığın tanımlanmasının üzerinden 1 yıl geçmeden, önceden var olan birikimin de yardımıyla etkili aşıların bulunmuş olması bilimin ve tıbbi araştırmaların tarihteki en büyük başarılarından biridir. Bu aşılarla şu anda milyonlarca insanın hayatı kurtarılıyor. Ülkemizde bu süreçte ne yazık ki esas ve tek yönlendirici olarak bilimsel öneriler tercih edilmedi, bunun çok büyük zararını gördük, görüyoruz. Geçmişte aşı çalışmalarına destek vermemenin bedelini, yeterli aşıyı bulamayarak ödüyoruz. Bundan sonra yapılması gereken de hiç vakit kaybetmeden, koşulsuz olarak ve sadece bilimsel önerilerle süreci yönetmektir. Ülkemizde şu anda çok sayıda aşı çalışmasının yürütülüyor olması, bu çalışmaların desteklenmesi de salgından en büyük kazanımımız diye düşünüyorum. Sizi bilime götüren temel saik neydi? Beni bilime yönlendiren en önemli iki şey merak ve bir şeyleri arayıp bulmaktan aldığım keyif diyebilirim. Mikroskop başında veya hastanın klinik özelliklerini değerlendirerek mikroorganizmaların peşinde koşmak, hele de bulabildiysem beni en çok heyecanlandıran, mutlu eden işlerden biridir. Özellikle enfeksiyon hastalıkları ve mikroplarla ilgili her türlü bilgiyi öğrenmek için halen çok çok büyük bir istek duyuyorum, öğrenme isteğimi hiç kaybetmemiş olmam en büyük avantajım diye düşünüyorum. Popüler bilim yayıncılığının önemi? Toplumun bilim okur yazarlık seviyesinin yükselmesi, günlük hayatta karşılaşılan sorunların daha kolay algılanmasında, bunlara karşı doğru tavır geliştirilmesinde çok önemli. HBT gibi popüler bilim yayıncılığının artırılmasını bu bağlamda çok önemli buluyorum. Ek olarak özellikle çocuk ve gençlerin bilime olan merakını uyandırmada, onları bilim insanı olmak için motive etmede de bu tür yayınların oldukça etkili olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-bilim-turker-kilic-dergimiz-ile-yol-arkadasi-degil-kader-ortagiyiz", "text": "Meraklı zihin, cevap veren değil, soru soran zihindir. Cevaplar, bilgi işleyen o zihin ağında hep yeni ağ yapılarına, yeni bağlantı çatallanmaları ile zenginleşmeye neden olur. Bu nedenle aslında merak, zihnin yaşam ağı içinde özgürleşme çabasının başlangıcıdır. Beyin zihni oluşturur ama zihin beyinle sınırlanmaz. Zihni sınırlayan, içinde var olduğu yaşam ağıdır. İnsan, içinde var olduğu yaşamın yaşantılarla örülü seçim ağı içinde zihnini oluşturur. Bilim insanı zihnini bu yaşantı seçimleri ile merak ettiği, takık olduğu yaşam örüntüsü içinde gerçekleştirir. İşte bu yaşam örüntüsünün ilk zihin rehberleri öğretmenlerdir. Bu nedenle iyi öğretmen, herkes için en büyük hayat piyangosudur. Daha sonra merak güdüsü, 'çalışkanlık' denen oyun rolüyle kitaplarla, dergilerle arkadaşlık yapmaya başlar. Benim, dergimiz HBT ile yolculuğum, onun henüz adı Cumhuriyet Bilim Teknik iken 1987 yılında tıp öğrencisiyken başladı. Aslında buna birlikte yolculuk değil, kader ortaklığı da denilebilir. Öğrenciliğimde başlayan bu candaş arkadaşlık yıllar içerisinde benim Avrupa Bilim Sanat Akademisi'ne seçildiğim dönemde, CBT'nin 1.501. Aziz Hoca'nın Nobelli kapağı ile yayın yaşantısına zorunlu ara verdi. Ama formlar değişir ve yaşam devam eder: Herkese Bilim Teknoloji Dergimiz, beş yıl önce çok sevgili Özlem Yüzak ve kıymetli Orhan Bursalı'nın önderliğinde yeniden ve daha özgür yeni ömrüne başladı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/neden-saglak-ya-da-solagiz", "text": "Bilim insanları, sağ eli kullanmaya yönelik aşırı önyargımızın gelişmesine ve devam etmesine neden olan unsurları araştırdı. Genlerden, evrime hatta savaş hipotezine kadar ilginç bulgular... Çocuğunuza bir boya kalemi aldığınızda sağ ve sol el kullanımı arasındaki geçişi, bir yetişkine göre çok daha rahat yaptığını görürsünüz. Ancak büyüdükçe işler değişiyor. İki elini de kullanabilen az sayıdaki insanın haricindeki bütün insanlar, günlük işlerinde tek ellerini baskın bir şekilde kullanarak yapıyor. Bakıldığında insanların çoğu (yaklaşık yüzde 85 - 90'ı) sağ elini kullanıyor ve dünyanın hiçbir ülkesinde solaklar çoğunlukta değil. Bu düzensiz bölünme, solaklar için bazı tarihi olumsuzluklar yaratıyor. Mesela dünyadaki bütün insanlar sağlakmış gibi düşünülerek tasarlanmış makas, masa, bıçak ve defter kullanmak zorunda kalıyorlar. İngiltere Kralı George VI gibi bazı ünlü isimler de dahil olmak üzere birçok solak, doğal eğilimlerine karşı, sağ elleriyle yazmaya zorlandı, zorlanmaya devam ediyor. Solakları tanımlamak için kullanılan dilde de ayrımcılık ve şüpheyle karşılanma söz konusu; İngilizcede doğru anlamına gelen right açıkça doğru anlamına geliyor. Uğursuz anlamına gelen sinister kelimesinin etimolojisi ise sol kelimesinin Latince karşılığına kadar uzanıyor. Türkiye'de de sol el kullanımı, kötüye işaret olarak nitelendirilerek çocukluktan itibaren çeşitli şekillerde engelleniyor. Solaklara karşı bu damgalama çoğu yerde kaybolurken bilim insanları halen sağ - sol ayrımı karşısında şaşkın. Bilim insanları, 2005'te Neuropsychologia dergisinde yayımlanan bir çalışmada, fetusların, ana rahminde belirli bir elin baş parmağını emerek bir el tercihi göstermesinin, doğduktan sonra da süren bir eğilim olduğunu belirtiyor. Max Planck Bilim Enstitüsü'nden Natalie Uomini, aletin nasıl tutulduğunu ve nasıl kullanıldığını bilerek ve aşınma izlerine bakarak o aletin sağlak veya solaklara göre yapıldığını anlayabileceklerini ifade ediyor. Uomini, sağ el hakimiyetinin, yaklaşık 500 bin yıla dayanan geçmişi olduğunu söylüyor. Nesli artık tükenmiş insan kuzenlerimiz Neandertaller de kesinlikle sağ ellerini baskın kullanıyordu. Bu durum, insanları hayvanlar arasında oldukça garip kılıyor. Çünkü diğer büyük maymunlar da dahil olmak üzere farklı türlerde sağlaklık ve solaklık arasındaki bölünme dağılımı tipik olarak 50 - 50'ye yakın. Bilim insanları burada şunu sorguluyor: Sağ eli kullanmaya yönelik aşırı önyargımızın gelişmesine ve devam etmesine neden olan nedir? Uomini, Live Science'a verdiği demeçte, evrimsel bir bakış açısına göre, sağ elini kullanan kişilerin bir avantajı olduğu için evrimleşmişse, solakların tamamen ortadan kalkmasını bekleyebileceğimizi söylüyor. Burada solakların, iş kazalarını daha sık deneyimlemesi gibi bazı dezavantajlar yaşadığını da sözlerine ekliyor. Araştırmacılar ayrıca, Beyin: Bir Nöroloji Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmada sol el becerisini öğrenme engelleriyle ilişkilendiriyordu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/nesli-tukenmekte-olan-gelinciklere-covid-19-asisi-yapildi", "text": "ABD'de nesli tükenmekte olan siyah ayaklı gelincikler hayvanlara özgü deneysel bir COVID-19 aşısıyla aşılarını aldı. Bir zamanlar tamamen neslinin tükendiği düşünülen bu gelincik türünün Kolarado'daki yüz yirmi üyesinin aşılandığı açıklandı. Gelinciklerin COVID-19'a neden olan SARS-CoV-2 virüsüne karşı oldukça hassas olduğu belirtiliyor. Gelinciklerle yakın akraba olan bir tür olan vizonların yetiştirildiği çiftliklerde COVID vakalarının tespit edilmesinin ardından doğadaki vizonlar arasında da vakaların olduğu görülmüştü. Virüslerin farklı türler arasında yayılması mutasyonların ortaya çıkma ihtimalini artırdığından hayvanlar dünyasındaki vakalar dikkatle takip ediliyor. Koronavirüsün hayvanlarda takibinin önemli olduğunu belirten aşı uzmanları, virüsün bir hayvan konakçıya geri dönüp mutasyona uğraması durumunda insanlarda oluşan bağışıklığı ortadan kaldırabileceğini belirtiyor. Kuzey Amerika'ya özgü olan siyah ayaklı gelincik türü, soyu tükenmiş olarak kabul edilirken 1981 yılında birkaç üyesi keşfedildi. Doğal yaşamlarına kontrol altında devam eden bu gelinciklerin şuanki sayısının 370 olduğu tahmin ediliyor. SARS-CoV-2 salgınının bu gelincikleri de tehdit edeceğinden endişelenen uzmanlar yaz sonunda deneysel bir COVID-19 aşısını uygulamaya başladı. İnsanlar için geliştiren COVID aşılarından farklı olan bu aşıda mRNA teknolojisi yerine virüsün başak proteinini ve bağışıklık tepkisini tetikleyen bir kimyasal madde kullanıldı. Çalışma kapsamında aşılama uygulamasının tamamlandığı ve aşıda bir sorun çıkması ihtimaline karşı 60 gelinciğin aşılanmadığı belirtiliyor. Aşılanmış siyah ayaklı gelinciklerde şimdiye dek bir sağlık sorunu ortaya çıkmadı ve yapılan testlerde kanlarında SARS-CoV-2 antikorlarının tespit edildi. Aşının gerçekten hastalığa karşı koruyucu olup olmadığının ise, insanlara yönelik denemelerin Faz III aşamasına eşdeğer olan etkinlik denemelerinin tamamlanmasından sonra belli olacağı ifade ediliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/nicin-unuturuz-hafizaya-dair-5-gercek", "text": "En derin çocukluk hatıralarımızı anımsatan ama bazen de anahtarlarımızın yerini bizden saklayan belleğimizle ilgili ikili ilişkilerden oluşan deneylerden tutun da hücresel düzeydeki incelemelere kadar çok fazla araştırma yapıldı bugüne dek. Araştırmacılar kapıların hafıza üzerinde bağlayıcı etkisi olduğunu söylüyorlar. Söz gelimi bir odada öğrendiğiniz bilgi kapıdan çıktığınız anca sizden bir adım uzaklaşıyor. Çünkü beyin kapıdan geçtiğiniz anda yeni bir sayfa açıyor ve eski sayfada kalan bilgiyi, yani odada öğrenmiş olduğunuz bilgiyi unutmaya başlıyorsunuz. Kısacası kapılar sadece bedeninizi yeni bir ortama taşımıyor aynı zamanda beyninizdeki bilgileri de farklı odacıklara ayırıyor. Bu da kapıları kısa süreli hafızanın düşmanlarından biri yapıyor. Nadir de olsa bazı aktivitelerin geçici hafıza kaybına ve zihin karmaşasına yol açtığı bildirilmiştir. Sıklıkla ileri yaşlarda ortaya çıkan bu durumun altında hipertansiyon, diyabet gibi nedenler de yatabilmektedir. Örneğin seks sonrasında yaşanan geçici global amnezide kişi birkaç gün öncesini hatırlamaz ve yeni anılar oluşturamaz. Beyin görüntülemelerinde beyin hasarı, inme gibi herhangi bir bozukluk saptanmayan bu kişiler birkaç saate kendiliğinden düzelse de özelikle yanındaki kişiler için korkutucu bir deneyim olduğu da inkar edilemez. 2013 yılında bir kadın anlam veremediği müzikler duyuyordu. Bir psikiyatrist için alışılmış bir vaka gibi durabilir ama buradaki terslik, kadının çevresindeki insanların bu seslerin ne olduğunu bilmesiydi. Araştırmacılar bunun bir ilk olduğunu söylüyorlar. Bilim insanları bu durumun beynimizdeki bilgilerin ulaşılabilir ancak tanınamaz bir halde depolanabilmesi sonucunda oluşabileceğini söylüyorlar. Yani kadın şarkıların bir noktasını hatırlıyor ancak ne olduğunu unutmuş ama yakınındakiler bu şarkıları ayırt edebiliyor. Beynimizin içinde bizlere oyun oynayan noktaların olması yeterince heyecan verici ancak kontrol edemediğimiz bilgilerin de depolandığını bilmek biraz korkutucu. Hepimizin çocukluk anıları gölgelidir, bir kısmını hatırlasak bile çoğunu anımsamayız. Ancak 3-4 yaş öncesini ise beynimizde bulmak mümkün değildir. Bebeklik Amnezisi olarak adlandırılan bu durum beynimizin anıları bilinçli biçimde budamasıdır aslında. Eskiden bilim insanları bebekliğe dair anıların beyinde bir yerlerde olduğunu ancak onları ifade edecek sözel yeteneğe sahip olamadığımız için orada kaldıklarını düşünürdü. Ancak yeni araştırmalar beynin gelişirken o anıları sildiğini, diğer bir deyişle budama yaptığını ve ağaçların serpilip büyümesine imkan verir gibi beynin gelişmesine fayda sağladığı yönünde. İşin güzel tarafı sanırım hiç kimse altının değişmesi için annesini beklediği, mamasını önüne kustuğu eziyet yıllarını hatırlamak istemez. Belirli beyin bölgeleri hasara uğradığı zaman bilgileri depolamak ve olan bilgileri hatırlamak imkansız hale gelebilir. Örneğin çok bilindik bir hasta olan H.M.'nin epilepsi hastalığını tedavi etmek için girdiği ameliyatta hippokampus isimli beyin bölgesi hasar görmüş ve yeni anılar oluşturması imkansız hale gelmiştir. Sözgelimi her gün yeni bir hayata başladığınızı ve tanıştığınız her insanla tekrar tanışmak zorunda olduğunuzu ve ölene kadar bunun süreceğini düşünün. Bir başka hasta olan E.P. de geçirdiği viral beyin iltihabı sonrasında aynı kaderi paylaşmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/nobel-tip-odulu-2022-soyu-tukenmis-insansilarin-genomlari-ve-insanin-evrimiyle-ilgili-buluslar", "text": "Öncü araştırması sayesinde Svante Paabo, imkansız gibi görünen bir şeyi başardı: günümüz insanının soyu tükenmiş bir akrabası olan Neandertal'in genomunun dizilimini gerçekleştirdi. Ayrıca daha önce bilinmeyen bir insansı olan Denisova'nın sansasyonel keşfini de yaptı. Daha da önemlisi, Paabo, yaklaşık 70.000 yıl önce Afrika'dan göçün ardından, şimdi soyu tükenmiş bu insansılardan Homo sapiens'e gen aktarımının gerçekleştiğini de keşfetti. Günümüz insanlarına uzanan geçmişteki bu gen akışı, günümüzde fizyolojik bir öneme de sahiptir. Örneğin, bağışıklık sistemimizin enfeksiyonlara verdiği tepkinin biçimlenmesini nasıl etkilediği gibi. Paabo'nun ufuk açıcı araştırması, tamamen yeni bir bilimsel disiplinin doğmasına yol açtı; paleogenomik. Paabo'nun buluşları, tüm yaşayan insanları soyu tükenmiş insansılardan ayıran genetik farklılıkları ortaya çıkararak, bizi benzersiz bir şekilde insan yapan şeyin araştırılması için temelleri oluşturdu. Kökenimiz ve bizi benzersiz kılan şey, insanlığı eski zamanlardan beri meşgul ediyor. Paleontoloji ve arkeoloji, insan evrimi çalışmaları açısından önemlidir. Araştırmalar, anatomik olarak modern insan olan Homo sapiens'in ilk olarak yaklaşık 300.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığını, en yakın akrabalarımız olan Neandertallerin ise Afrika dışında geliştiğini ve günümüzden yaklaşık 400.000 yıl öncesinden başlayıp 30.000 yıl öncesine kadar Avrupa ve Batı Asya'ya yerleştiğine ve bu tarihlerde neslinin tükendiğine ilişkin kanıtları ortaya çıkardı. Yaklaşık 70.000 yıl önce, Homo sapiens grupları Afrika'dan Orta Doğu'ya göç etti ve oradan dünyanın geri kalanına yayıldı. Homo sapiens ve Neandertaller böylece birkaç on bin yıl boyunca Avrasya'nın büyük bir bölümünde bir arada yaşadılar. Ama soyu tükenmiş Neandertallerle olan ilişkimiz hakkında ne biliyoruz? İpuçlarını genomik bilgilerden elde etmek mümkündür. 1990'ların sonunda, neredeyse tüm insan genomu dizilendi. Bu, farklı insan popülasyonları arasındaki genetik ilişki hakkındaki gelecek çalışmalara izin veren önemli bir başarıydı. Bununla birlikte, günümüz insanlarıyla soyu tükenmiş Neandertaller arasındaki ilişkinin araştırılması, arkaik yani çok eski dönemlerdeki örneklerden elde edilen genomik DNA'nın diziliminin yapılmasını gerektirmekteydi. Svante Paabo, kariyerinin başlarında, Neandertallerin DNA'sını incelenmesinde modern genetik yöntemleri kullanma olasılığı karşısında büyülenmişti. Bununla birlikte, çok geçmeden çok ciddi teknik zorlukların olduğunu fark etti, çünkü zamanla DNA kimyasal olarak değişikliğe uğramakta ve kısa parçalara ayrışmaktaydı. Binlerce yıl sonra geriye sadece eser miktarda DNA kalır ve geriye kalanlar, bakterilerden ve çağdaş insanlardan gelen DNA'larla önemli ölçüde kirlenir (Şekil 1). Paabo, evrimsel biyoloji alanında öncü olan Allan Wilson'un doktora sonrası öğrencisi olarak, birkaç on yıl süren bir çabayla Neandertal DNA'larını incelemek için yöntemler geliştirmeye başladı. 1990'da Paabo, yeni atanan bir Profesör olarak arkaik DNA üzerindeki çalışmalarına devam ettiği Münih Üniversitesi'ne girdi. Hücrelerde bulunan ve kendi DNA'larına sahip organeller olan Neandertal mitokondrilerinden DNA analizi yapmaya karar verdi. Mitokondriyal genom küçüktür ve hücredeki genetik bilginin yalnızca bir kısmını içerir, ancak binlerce kopya halinde bulunur ve bu başarı şansını artırır. Paabo, rafine yöntemleriyle 40.000 yıllık bir kemik parçasından mitokondriyal DNA'nın bir bölümünün dizilimini bulmayı başardı. Böylece ilk kez soyu tükenmiş bir akrabadan bir dizilime erişebilmiş olduk. Çağdaş insanlarla ve şempanzelerle yapılan karşılaştırmalar, Neandertallerin genetik olarak farklı olduğunu gösterdi. Küçük mitokondriyal genomun analizleri yalnızca sınırlı bilgi verdiğinden, Paabo daha sonra, Neandertal nükleer genomunu dizileme gibi çok büyük bir zorluğu üstlendi. Bu sırada kendisine Almanya'nın Leipzig kentinde bir Max Planck Enstitüsü kurması teklif edildi. Kurulan bu yeni Enstitüde, Paabo ve ekibi, arkaik kemik kalıntılarından DNA'yı izole etme ve analiz etme yöntemlerini sürekli olarak geliştirdi. Araştırma ekibi, DNA dizilişini oldukça verimli hale getiren yeni teknik gelişmelerden yararlandı. Paabo ayrıca popülasyon genetiği ve gelişmiş dizi analizleri konusunda uzmanlığa sahip birkaç kritik araştırmacıyla işbirliği içinde çalıştı. Sonunda çabaları başarılı oldu. Paabo, imkansız gibi görüneni başardı ve 2010 yılında ilk Neandertal genom dizisini yayımladı. Karşılaştırmalı analizler, Neandertallerin ve Homo sapiens'in en son ortak atasının yaklaşık 800.000 yıl önce yaşadığını gösterdi. Paabo ve çalışma arkadaşları, Neandertaller ile dünyanın farklı bölgelerindeki günümüz insanları arasındaki ilişkiyi araştırma olanağını da buldular. Karşılaştırmalı analizler, Neandertallerden elde edilen DNA dizilerinin, Afrika kökenli çağdaş insanlardan ziyade Avrupa veya Asya kökenli çağdaş insanlardan alınan dizilere daha fazla benzediğini gösterdi. Bu, Neandertallerin ve Homo sapiens'in binlerce yıllık bir arada yaşama dönemi sırasında iç içe geçtikleri anlamına gelir. Avrupa veya Asya kökenli modern insanlarda, genomun yaklaşık %1-4'ü Neandertallerden kaynaklanmaktadır (Şekil 2). 2008 yılında Sibirya'nın güneyindeki Denisova mağarasında 40.000 yıllık bir parmak kemiği parçası keşfedildi. Kemik, Paabo'nun ekibinin sıraladığı, son derece iyi korunmuş DNA içeriyordu. Sonuçlar sansasyon yarattı: DNA dizisi, Neandertallerden ve günümüz insanından gelen bilinen tüm dizilerle karşılaştırıldığında benzersizdi. Paabo, Denisova adı verilen daha önce bilinmeyen bir insansı keşfetmişti. Dünyanın farklı bölgelerindeki çağdaş insanlardan alınan dizilerle yapılan karşılaştırmalar, Denisova ve Homo sapiens arasında da gen akışının meydana geldiğini gösterdi. Bu ilişki ilk olarak, bireylerin %6'ya kadar Denisova DNA'sı taşıdığı Melanezya ve Güney Doğu Asya'nın diğer bölgelerindeki popülasyonlarda görüldü. Paabo'nun keşifleri, evrimsel tarihimize dair yeni bir anlayış yarattı. Homo sapiens'in Afrika'dan göç ettiği sırada, en az iki soyu tükenmiş insansı popülasyonu Avrasya'da yaşıyordu. Neandertaller batı Avrasya'da yaşarken, Denisovalılar kıtanın doğu kısımlarını doldurdu. Homo sapiens'in Afrika dışına yayılması ve doğuya göçü sırasında, sadece Neandertallerle değil, Denisovalılarla da karşılaşıp iç içe geçtiler (Şekil 3). Svante Paabo, çığır açan araştırmalarıyla tamamen yeni bir bilimsel disiplin olan paleogenomik adlı bilim dalını kurdu. Paleogenomik nesli tükenmiş genomik bilginin yeniden inşasına ve analizine dayanan bir bilim alanıdır. İlk buluşlarının ardından, Paabo'nun çalışma ekibi soyu tükenmiş insansılardan birkaç ek genom dizisinin analizini daha tamamladı. Paabo'nun keşifleri, insan evrimini ve göçü daha iyi anlamak için bilim topluluğu tarafından yaygın olarak kullanılan benzersiz bir kaynak oluşturmuştur. Dizilim analizinde kullanılan yeni ve güçlü yöntemler, arkaik insansıların Homo sapiens ile Afrika'da da karışmış olabileceğini gösteriyor. Bununla birlikte, arkaik DNA'nın tropikal iklimlerde daha hızlı bozunması nedeniyle Afrika'daki soyu tükenmiş insansılardan henüz hiçbir genom dizilimini çözmek başarılamadı. Svante Paabo'nun keşifleri sayesinde artık soyu tükenmiş akrabalarımızdan gelen arkaik gen dizilerinin günümüz insanının fizyolojisini etkilediğini anlıyoruz. Örneğin, yüksek irtifada hayatta kalma avantajı sağlayan ve günümüzdeki Tibetliler arasında yaygın olan EPAS1 geninin Denisova insansısında da bulunduğunu biliyoruz. Diğer örnekler, farklı enfeksiyon türlerine karşı bağışıklık tepkimizi etkileyen Neandertal genleridir. Homo sapiens, karmaşık kültürler, gelişmiş yenilikler ve figüratif sanat yaratma konusundaki benzersiz kapasitesinin yanı sıra açık suları geçme ve gezegenimizin her yerine yayılma yeteneği ile karakterize edilir (Şekil 4). Neandertaller de gruplar halinde yaşadılar ve büyük beyinleri vardı (Şekil 4). Aletleri de kullandılar, ancak bunlar yüz binlerce yıl boyunca çok az gelişti. Homo sapiens ile soyu tükenmiş en yakın akrabalarımız arasındaki genetik farklılıklar, Paabo'nun ufuk açıcı çalışmasıyla tanımlanıncaya kadar bilinmiyordu. Süren yoğun araştırmalar, biz insanları benzersiz kılan şeyin ne olduğunu açıklamaya yönelik nihai hedefle bu farklılıkların işlevsel çıkarımlarını analiz etmeye odaklanmakta."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/noronlar-isikla-uyarildi-fareler-saldirganlasti", "text": "Fareler tek bir tuşla ölüm makinelerine dönüştürüldüler. Brezilyalı ve Amerikalı bilim insanlarının Cell dergisindeki araştırma yazısına göre, bunun için beyindeki amigdala bölgesindeki nöronların ışık sinyalleriyle etkinleştirilmesi yeterli. Hayvanların avlanma davranışlarıyla ilgili köklerin bulunduğu bu bölgede, av hayvanlarının takibi ve öldürme güdüsü başlatılır. Lazeri çalıştırdığımızda fareler bir objenin üzerine atlayarak, sanki bir avmış gibi patileriyle tutup ısırmaya başladılar diye anlatıyor araştırmayı yöneten Ivan de Araujo . Fareler ışık sinyalinden sonra sadece canlı böceklerin değil tahta sopaların veya şişe kapaklarının üzerine de atlamışlar. Araştırmanın çıkış noktası, omurgalı hayvanlarda avlanmaya hangi mekanizmaların ve sinir bağlantılarının izin verdiği sorusuydu. Yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce gelişen hareketli çene, omurgalı hayvanlara yiyeceklerini çevrelerinden seçme dışında avlanmaya, avlarını yakalamaya ve ısırmaya da izin vermiştir diyor araştırmacılar. Bu da omurgalı hayvanların evriminde önemli bir adımdı. Günümüzdeki omurgalı hayvanların neredeyse tümü gerçekçenelilere dahildir. Ancak beynin avlanmayı nasıl çalıştırdığı ve bunun için hangi sinirsel bağlantıların birleştirilmesi gerektiği pek bilinmiyordu. Araujo ve ekibi bu çalışmada, avlanma sırasında daha etkin olan amigdala üzerinde yoğunlaşmışlar. Bölgedeki sinir hücrelerini ışık sinyalinden sonra saldıracak şekilde manipüle eden araştırmacılar iki nöron grubu tespit etmişler. Biri avlanma dürtüsü diğeriyse çenenin ve ensenin kaslarını çalıştırıyor. İkinci bir deneyde söz konusu sinir hücrelerine hasar verilmiş. Bu durumda da nöronlar ateşlenmiş ancak kemirgenler avlarını öldürecek kadar kuvvetli ısıramamışlar. Araştırmacılar bundan sonraki çalışmalarında, amigdalanın merkezi çekirdeğinin hangi sensorik sinyallerle doğal olarak etkinleştirildiğini, takip ve öldürme gibi avlanma davranışlarının ne şekilde koordine edildiğini bulmak istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/olmekte-olan-beyinden-anilar-gercekten-geciyor-mu", "text": "Parlak bir ışık gördüm, Sanki havada uçuyordum ve tüm hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti...Kalbi duran insanlar yeniden yaşama döndürüldüklerinde genelde bu tür 'yakın ölüm deneyimlerinden' söz ederler. Ölüme yakın bu deneyimlerin nörofizyolojik olarak nasıl meydana geldiği ise bilinmiyor. Geçerli olan teoriye göre ölümden sonra beyin etkinliği de duruyor. Ancak bazı yeni bulgular bu tabloya kuşku düşürdü. Araştırmacılar örneğin farelerde ölümden hemen sonra kısa bir süre için beyin etkinliğinin arttığını saptadılar. Hatta insanda da beyindeki son heyecan dalgasıyla ilgili ilk kanıtlar da ortaya çıkmıştı. Fakat bu kısa zaman zarfı içinde tam olarak nelerin yaşandığı belirsizdi. Hanan Üniversitesi'nde Raul Vicente yönetiminde çalışan ekip, ölüm sırasında beyin etkinliğini ayrıntılı bir şekilde kaydetmeye başardı. Bu, 87 yaşındaki bir epilepsi hastasının, hastaneye getirilerek tedavi edilmesi sayesinde mümkün oldu. Beynin durumu yüksek çözünürlüklü elektro ensefalogram ile takip edildi. Birkaç gün sonra ölümcül bir kalp krizi geçiren hasta, vasiyeti nedeniyle yapay olarak hayatta tutulamadı. Bu da araştırma ekibine EEG ile yaşamdan ölüme geçişte beyinde nelerin yaşandığını takip etme şansını sundu. Ölüm anındaki 900 saniyelik bir zaman dilimi içindeki beyin etkinliğini kaydeden araştırmacılar , kalbin durmasından 30 saniye sonra nelerin yaşandığını incelediler. Beyin akım verilerine göre, kalbin durmasından hemen öncesinde ve sonrasında nöronal salınımlardaki spesifik frekans alanında yani gamma dalgalarında değişimler söz konusu. Beyindeki etkinliğin azaldığı evrede, hızlı hareket eden gamma dalgalarının göreli ve mutlak enerjisi artmış. Her ne kadar mutlak enerji kalbin durmasından yarım dakika sonra yavaş yavaş azalmasına rağmen, gamma dalgalarının mutlak enerjisi ölümden hemen sonra kalıcı olmuş. Beyin dalgalarının önemli senkronizasyonuyla ilgili beyin süreçleri de karakteristik bir değişim yaşamış. Yavaş hareket eden dalgalar bağlantılarını önemli ölçüde kaybederken, tipik olarak 30 hertz hızında salınan gamma dalgaları, yarı yarıya hızlı olan alfa dalgalarıyla bağlanmışlar. Böylece veriler, ölmekte olan insan beyninin, ölme evresindeyken bile hala koordineli etkinlik üretme yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış oldu. Burada ilginç olan şu: Gamma dalgaları sağlıklı beyinde her şeyden önce bilgilerin işlenmesi, bellek içeriklerinin çağırılması gibi diğer beyin görevleriyle bağlantılı. Bunlar ayrıca rüya görürken ve derin meditasyon sırasında da ölçülebiliyor. Araştırmacılara göre bu, beynin ölüm anında ve ölümden hemen sonra hala benzer etkinlikleri yerine getirebilecek durumda olduğu anlamına gelebilir. Beyin bu dalgaları oluşturarak gerçekten de yakın ölüm deneyiminde olduğu gibi anıların son kez görülmesine yol açabilir diyor araştırmacılar. Belki de hastanın kaydedilen beyin etkinlikleri tipik yakın ölüm deneyimlerini açıklayabilir. Son veriler her şeyden önce ölmekte olan beyindeki etkinliklerin şimdiye kadar tahmin edilenden daha az dağınık ve rastlantısal olduğunu gösteriyor. Beynimiz ölüm sonrasında belli başlı etkinlik motiflerine göre işliyor. Bu motif diğer türler için de geçerli olabilir, çünkü benzer beyin dalga motiflerini araştırmacılar ölmekte olan farelerde de kaydetmişlerdi. Fakat veriler sadece dek bir hastanın sonuçlarına dayanıyor. Üstelik de bu kişi sağlıklı bile değildi. Araştırmacılar yine de bulguların, beynin yaşamdan ölüme geçişte neler yaşadığını gösteren ilk değerli bilgiler olduğunu söylüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/olum-aninda-beyinde-karanlik-depresyon-dalgasi", "text": "Yayılan depresyon adı verilen bu süreç, 5 dakika içinde beynin zarar gören noktasında başlayıp giderek daha uzak noktalarına yayılıyor ve beyni tümden karanlığa gömüyor.. Bilim insanları bunu ilk kez tavşanlarda saptadılar. 1940'larda yayımlanan bir dizi araştırmada, Harvard Üniversitesi dirimbilim uzmanlarından Aristides Le o kendilerine elektrik şoku uygulanarak ya da atardamarlarındaki kan akışı kesilerek zarar verilen tavşanların bilinçlerini yitiren beyinleri incelendiğinde, elektriksel etkinliğin ansızın sustuğuna tanık olunduğunu dile getiriyordu. Le o, yayılan depresyon adını verdiği bu sürecin 5 dakika içinde beynin zarar gören noktasında başlayıp giderek daha uzak noktalarına yayıldığını ve beyni tümden karanlığa gömdüğünü belirtiyordu. Bu araştırmadan yaklaşık 70 yıl sonra, Annals of Neurology dergisinde yayımlanan bir araştırma bu sürecin beyin hücreleri ölmekte olan insanlarda nasıl gerçekleştiğini açıklığa kavuşturuyor. Araştırmacılar bu konuyla ilgili verileri toplamak amacıyla, Berlin ve Cincinnati'deki hastanelerde yatmakta olan ölüm döşeğindeki dokuz hastanın yakınlarından onay alarak beyinlerine elektrotlar yerleştirdiler. Ardından bu hastaların son dakikalarında beyin hücrelerinde meydana gelen etkinliği kaydettiler. Hastalarda beyin hücrelerinin izlenmesini gerektiren durumlar söz konusu olduğundan, yaşam destek ünitesinin fişi çekilmeden önce de elektrotlar zaten hastalara bağlıydı. Araştırma kapsamındaki hastaların beyinleri ciddi biçimlerde zarar görmüştü. 47 yaşındaki erkek hastanın arabasına tren çarpmış, 57 yaşındaki bir başka erkek hasta merdiven boşluğunda bulunmuş, öteki hastalar kalp krizi ve felç geçirmişlerdi. Öyle ki, bu kişiler elektrotlar yerleştirilmeden önce bir olasılıkla yayılan depresyon sürecinden geçmiş olmalıydılar. Bu araştırmada, beyin ölümünden önce yaşanan son depresyonlarla ilgili ayrıntılara yer veriliyor. Bedenin öteki organları gibi, beyin de etten oluşur ki, bu da onun hücrelerden ve çoğunlukla beyin hücrelerinden oluştuğu anlamına gelir. Beyin hücreleri işlevlerini yerine getirmek için incelikli kimyasal dengelere bel bağlarlar. Le o'nun tavşanlarda tanık olduğu kimyasal süreçlerin ilk kez insanlar üzerinde araştırıldığı bu yeni çalışma, ölümün kaçınılmaz olduğu o son anlarda insanlarda da çok benzer bir sürecin yaşandığına işaret ediyor. Beyin hücreleri elektrik yüklü iyonlarla dolduklarında, kendi aralarında ve sinyallerini oluşturan küçük şokların üretilmesine olanak tanıyan çevrelerinde elektriksel dengesizliklere neden olurlar. Araştırmacılara göre, bu dengesizliğin korunması aralıksız sürdürülen bir çabadır-beyin hücreleri dengesizliği korumaya çalışırlarken bile, elektromanyetik güçler iyonlara asılarak onu yok etmeye çalışırlar. Bu çabayı körüklemek için, o çok çalışan hücreler kandaki oksijeni ve kimyasal enerjiyi büyük bir hırsla tüketirler. Beden öldüğünde ve beyne kan akışı durduğunda, oksijenden yoksun kalan beyin hücreleri ellerindeki kalan kaynakları stoklamaya çabalarlar. Yaşamın bu son değerli anlarında sinir hücreleri ileri geri sinyaller göndermenin boşuna olacağı düşüncesiyle giderek sessizliğe gömülürler ve son enerji stoklarını kendi içlerindeki elektrik yüklerinin korunmasına yönelterek asla gelmeyecek kan akışının geri dönüşünü beklemeye koyulurlar. Elektrotları inceleyen araştırmacılara göre, bu ilk karanlık dalgası görünürde yayılmacı bir seyir izlemiyor. Bunun yerine, beynin tüm hücreleri ansızın gelen bu kıtlığa tepki verdiklerinden, bu dalga aynı anda her yerde oluşuyor. Yayılan o son dalga dakikalar sonra, hücrelerdeki kısıtlı kimyasal stoklarının sıfırı tükettiği ve depolanan iyonların çevredeki dokulara sızdığı anda geliyor. O anda milyonlarca pilin yaşam süreleri ansızın bitiveriyor. Araştırmacılar bu sürecin, ölmekte olan hastalar için beyin işlevinin son anlarına işaret ettiğini belirtiyorlar. Ancak bunun ölümün kesin bir göstergesi olmadığının altını da önemle çiziyorlar. Hayvanlar üzerinde yapılan daha önceki araştırmalar, yayılan dalganın ardından kan ve oksijen akışının yeterince hızlı bir biçimde yeniden sağlanması durumunda, sinir hücrelerinin de yeniden canlanıp kimyasal işlemleri başlatabileceklerini ortaya koyuyor. Görünüşe bakılırsa, beyin hücreleri ancak yayılan dalganın ardından kutuplaşmanın yok olduğu kimyasal karışımın içinde birkaç dakika daha kaldıktan sonra asla dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/oooo-sen-buradaymissin-meger", "text": "Uzun bir süredir soyu tükenmiş olduğu sanılan ağaç kurbağası son bilimsel gözlemden 137 yıl sonra yeniden keşfedildi. Hintli biyolog Sathyabhama Das Biju'ya göre bu hayvan başlı başına bir tür oluşturmakla kalmayıp, ayrı bir cinse de işaret ediyor. Biju, rastlantısal olarak Kuzeydoğu Hindistan'da buldukları kurbağayı yeniden isimlendirmiş . Kurbağanın yeni adı Frankixalus jerdonii. Büyüklüğü 37-47 mm arasında, şişkin gözleri ve küt bir çenesi var. Yaşam alanı ise, yüksek ağaç kovuklarına kadar uzanıyor. Diğer olağanüstü bir durum da anne kurbağanın yavrusunu besleme biçimi. Ağaç kovuklarında yeterli besin bulunmadığı için anne kurbağa iribaşlarını döllenmemiş yumurtalarla besliyor. Dişsiz olan iribaşlar, yumurtayı emdikten sonra sindiriyorlar. Ağaç kurbağası ilk olarak 1870 yılında İngiliz doğa bilimcisi Thomas C. Jerdon tarafından keşfedilmişti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/orangutanlarin-soyu-tukenmek-uzere", "text": "Orangutanlar ağaçta yaşayan en büyük memelilerdir ve Asya'da geriye kalan son büyük insansı maymunlardır. Kızıl kahverengi tüylere sahip bu primatlar Sumatra ve Borneo odalarında yaygındır. Fakat yağmur ormanlarının azalması ve insanların diğer etkinlikleri yüzünden gitgide daha fazla tehdit altına giriyorlar. Ayrıca kaçak avcılık da büyük bir tehlike oluşturuyor. Ve ne yazık ki yoğun önlemler de işe yaramıyor. Çünkü tüm çabalara rağmen Borneo'daki orangutan sayısı son on altı yılda önemli ölçüde azaldı diyor Leipzig Max-Planck Antropoloji Enstitüsü'nden Maria Voigt. 1999 ve 2015 arasındaki araştırmaları değerlendiren araştırmacı, Borneo'da eskiden tahmin edilenden çok daha fazla orangutanın bulunduğunu hem de sanılandan çok daha hızlı tükendiklerini tespit etmiş. Ve işte endişe verici sonuç: Son on altı yılda insansı maymunların yarısından fazlası zor duruma düşmüş ve orangutan sayısı 100.000'den fazla azalmış. Adalara dağılmış olarak yaşayan altmış dört gruptan geriye sadece otuz sekizi yüz hayvandan fazlasını barındırıyor. Bu topluluğun uzun süre hayatta kalabilmesi için en az bu büyüklükte olması gerekiyor. Orangutanlar daha çok ağaçların yok edilerek tarım alanlarına dönüştürüldüğü yerlerde tükenseler de sadece ormanların seyreldiği bölgelerde de orangutanlar yok olmaya devam ediyor. Buralardaki en büyük tehdit ise kaçak avlanma. Orangutanlarda doğum oranı çok düşüktür. Daha önceleri gerçekleştirilen bir araştırma yüz yetişkinin yaşadığı gruptan her yıl bir maymunun yok olması halinde topluluğun büyük bir olasılıkla yok olacağı şeklinde sonuçlanmıştı diyor araştırmaya katılan Serge Wich . Tüm bunların dışında olumlu bir durum da var. Şöyle, orangutanlar yeni yiyeceklere kolay alışıyorlar ve sadece ağaçtan ağaca değil yerde de hareket edebiliyorlar. Bu esneklik de Borneo'da niçin hala yarı istikrarlı toplulukların bulunduğu açıklıyor aslında. Bu nedenle orangutanların yakın bir zamanda yok olacaklarını söylemek doğru değil ama tehdit altında oldukları da bir gerçek. Nitekim bilim insanlarının tahminlerine göre önümüzdeki otuz beş yıl içinde 45.000 orangutan daha yaşam alanlarının yok edilmesi yüzünden tükenebilir. Ve buna kaçak avcılık da eklenirse sayı daha da büyür diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/otcullar-etcillerden-daha-sisman", "text": "İsviçre'de gerçekleştirilen bir araştırma, otçul memeli hayvanların, etçil hemcinslerine kıyasla daha büyük karınlara sahip olduğunu ortaya oydu. Hayvan iskeletlerinin 3D rekonstrüksiyonuna dayanan araştırmada dinozorlarda bu farklılığın olmadığı görülüyor. Tahminlere göre bitkiler ete kıyasla daha zor sindirildiğinden otçulların daha büyük bağırsaklara ihtiyaçları var, dolayısıyla göbekleri de daha hacimli. Ancak bu tez ayrıntılı bir şekilde incelenmemişti. Zürich Üniversitesi'nden Marcus Clauss şimdi ilkel zamanlara ait 120 dört ayaklı hayvanın göğüs ve karın biçimini inceledi. Bu amaçta dinozorlar, sürüngenler, kuşlar ve memelilere benzer sürüngenler olan sinapsit fosilleri için bir 3D iskelet veri bankası oluşturuldu. Verilerin bilgisayar destekli görsel değerlendirilmesiyle de omurga, göğüs kafesi ve leğen kemiğiyle sınırlanan göğüs-karın bölgesinin rekonstrüksiyonu yapıldı. Bu şekilde elde edilen sonuçlara göre otçul memelilerin göğüs-karın bölgesi etçillere kıyasla iki misli büyük. Bu da otçul memelilerin gerçekten de daha büyük bağırsaklara sahip olduklarının bir kanıtı diyor Clauss. Fakat ilginç olarak etçil ve otçul dinozorlarda böyle bir farklılık ortaya çıkmamış. Bu da belki dinozor iskeletleri için güvenirli bir rekonstrüksiyonun yapılamadığı anlamına gelebilir. Bulgu öte yandan memeliler ve diğer tetrapodların temelde farklı morfolojik ilkelere sahip olduğunu da açıklıyor olabilir. Mesela farklı bir solunum organının, beslenme biçiminin memeliler ve dinozorların beden yapıları üzerinde farklı etkimesine neden olabileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/panik-durumlarda-beyin-bloke-oluyor", "text": "İnsanların pek çoğu bir yangının ya da feribot faciasının ortasında kaldıklarında canlarını kurtarmak için neden hiçbir şey yapmıyorlar? Aşırı stres ve tehlike anında, yeni bilgileri işlemden geçiren beyin bölgelerinin işlevi kesintiye uğruyor ve insanları eyleme geçirirken düşünme süreci durduruluyor. Kişi daha önce hiç karşılaşmadığı korku - kaygı durumla karşılaştığında, çözüm bulma olasılığı çok daha düşük oluyor. Birçok bilimsel araştırma, kişinin ölüm çekincesiyle yüz yüze geldiği ya da korkunç bir felakete tanık olduğu gerginlik ve baskıya yol açan durumlarda, insanların yapılması gerekeni anımsamalarının -ya da, anımsanacak olsa bile, bunu eyleme geçirmelerinin bir hayli güç olabileceğini ortaya koyuyor. Bu da, kendilerini bir yangının ya da feribot faciasının ortasında bulan insanların çoğunun canlarını kurtarmak için neden hiç bir şey yapmadıklarını anlaşılır kılıyor. New Haven Üniversitesi adli psikiyatri uzmanlarından Charles Morgan, Aşırı gergin bir ortamda kimsenin kafası iyi çalışmaz, burada asıl sorun kimlerin daha önce şaşkına döndüğüdür, diyor. Peki, beklenmedik bir olay karşısında beyni serseme çeviren nedir ve bunun önüne geçmek için bir şey yapılabilir mi? Acil hizmet görevlileri, ordu ve yaşamlarını sürekli tehlikeye atmak zorunda kalan başka insanlar uzun süredir bu soruya bir yanıt getirmeye çalışıyorlar. Ne var ki, bir yangın, soygun, ya da terör saldırısı sırasında kafamızda neler olup bittiğini bilmek hepimiz için yararlı olabilir ve bu bilgiler sayesinde canımızı kurtarabiliriz. Şirket ve resmi yönetimlerin çalışanlarını çekinceli bölgelere göndermeden önce bir düşman ortam farkındalık eğitiminden geçirmeleri artık alışılagelmiş bir uygulamaya dönüştü. Gelgelelim, önceden kestirilmesi olanaksız bir duruma hazırlanmak ne denli olasıdır? Yaşamda kalabilmenin yollarını araştıran ve bu konuda eğitim veren Portsmouth Üniversitesi ruhbilim uzmanlarından John Leach, acil durumlara hazırlıklı olma yönünde verilen eğitimin kesinlikle işe yaradığına, bu gibi durumlarda kişinin vereceği tepkinin büyük ölçüde sahip olduğu bilgiye dayandığını belirtiyor. Önceden edinilen bilgi can alıcı bir önem taşıyor, çünkü felaket gelip çattığında beyin mantıklı düşünebilecek durumda olmuyor. Adrenalin yalnızca birkaç saniye içinde kana karışarak kalp atış hızının dakikada 70 atımdan 200 atımın üzerine çıkmasına yol açıyor. Ardından bedenin stres merkezi tarafından salgılanan kortizol hormonuyla birlikte kan şekeri düzeyleri de yükseliyor ve bedenin sindirim gibi ikinci derecede önemli işlevleri bastırılıyor. İnsanlarda zaman içinde evrilen bu savaş ya da sıvış düzeneği kişiyi fiziksel eyleme hazırlarken, beynin çalışan belleği yöneten ve yeni bilgileri işlemden geçiren bölgelerinin de işlevini kesintiye uğratıyor. Bir başka deyişle, insanları eyleme geçirirken düşünme sürecini durduruyor. Bilişsel yetiler kösteklendiğinde, kişi daha önce hiç karşılaşmadığı bir korku ya da kaygı uyandırıcı durumla karşılaştığında, çözüm bulma olasılığı çok daha düşük oluyor. Bu gibi durumlarda insanların büyük bir çoğunluğu ne savaşıyor, ne de sıvışıyor: yalnızca donup kalıyor. Leach, geminin batması, uçağın alev alması gibi topluca yaşanan felaket anlarında insanların yaklaşık yüzde 75'inin bilişsel bir felç yaşayıp donduklarını belirtiyor. Katılımcılar üzerinde derin etkiler yaratabilecek deneyler yapmak törel açıdan uygun olmadığından, aşırı uçlarda senaryolara, gönüllü seçilmiş askerler katılıyor. BU denek topluluklarında bile, aşırı düzeyde gerginlik yaratan durumların kişinin sergilediği davranış biçimlerini ciddi biçimde etkileyebileceği görülüyor. 2006 yılında, Morgan, yoğun bir yalandan tutsak alma ve sorgulama sürecinin ABD askeri okulu pilot ve uçuş ekibi üyelerinin bilişsel becerilerini nasıl etkilediğini araştırdı. Çizgilerden oluşan karmaşık bir şeklin kopyasını çıkarıp ardından onun ezberden çizilmesini içeren bellek deneyini, tutsaklık durumunda gerçekleştirmeye çalışan denekler, denetim grubuna kıyasla daha çok zorlandılar. Ancak 10 yaşın altındaki çocukların genelde uyguladıkları bölük pörçük bir çizim yöntemine başvurdular. Gerginliğin yoğun olduğu durumlarda çoğumuzun böyle bir tavır sergileyeceğini dilegetiren Morgan, Karar verme sürecinde bu tür yanlışlıklara karşı kendimizi koruyabilmenin tek yolu, daha önce denemiş olduğunuz ve düzgün düşünemediğinizde uygulayabileceğiniz eylemlerin bir listesini yapmaktır, diyor. Beklenmedik tehlike ve felaketlere hazırlıklı olmak, kişinin yaşamda kalma olasılığını arttırıyor. HEAT ve benzeri eğitim programlarında uçakta en güvenli oturma yeri, yangın merdiveninden nasıl kaçılabileceği gibi temel birtakım bilgiler öğretiliyor. Bu bilgiler belleğe kazındığında, insanların acil durumlarda buna kafa yormaları gerekmiyor. Uzmanlara göre, bu son derece önemli, çünkü genelde insanları ölüme sürükleyen, beyinlerinin bilinçli düşünme bölümü oluyor. Bu tür eğitimlerin özünde, güven duygusunu arttırmanın yanı sıra, kişinin düşünme gücü sekteye uğradığında davranışlarına yön verebilecek bir yöntemsel bellek oluşturulması da amaçlanıyor. Bir süredir petrol kulelerinde çalışanlar ve arama kurtarma ekipleri için zorunlu olan helikopter sualtı tahliye eğitiminden geçmiş kişileri araştırmakta olan Central Lancashire Üniversitesi uzmanlarından Sarita Robinson'a göre böyle bir yöntemsel bellek oluşturmak biraz zaman alıyor. Robinson, insanların, hızla suya daldırılan yapay bir helikoptere kemerle bağlandıkları bu eğitimin ilk denemesinde, kişilerin ya donup kaldıkları ve kaçmak için hiç bir şey yapmadıklarına, ya kemerin bağını çözmeden pencereden kaçmaya çalışmak gibi dizisel bir yanlış yaptıklarına, ya da çok yaygın olarak kemerlerini araba kemeriymiş gibi açmak türünde bildik ama yersiz bir davranışta bulunduklarına tanık oldu. Robinson, Leach ve kimi başka araştırmacılar eğitimin acil durumlarda yaşamda kalma olasılığını arttırabileceği ve bir kez böyle bir durumun üstesinden gelebilen bireylerin daha sonraki benzer durumları da daha kolay atlatabilecekleri görüşünde birleşiyorlar. Bu yazı HBT'nin 76. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/parmak-izimizdeki-motiflerin-genetigi-cozuldu", "text": "Parmak izinin kişiye özgü biçimlerinin henüz anne karnındayken oluştuğu bilinmekte. Aşağı yukarı hamileliğin üçüncü ayından itibaren, ceninin parmaklarındaki girintilerin ve çıkıntıların kemer mi, döngü mü yoksa girdap olarak mı biçimleneceği belirleniyor. Ancak bu oluşum ve varyasyonların çeşidinde temelde hangi mekanizmaların gizli olduğu pek bilinmiyordu. Fudan Üniversitesi'nden Jinxi Li, ekibiyle birlikte, parmak izlerimizi belirleyen genleri bulmak için dünya genelinde farklı nüfus gruplarından toplam 23.000 kişinin kalıtımı karşılaştırılarak, inceledi. Bu çalışma sırasında parmak yapılarının üç ana modelinden biriyle bağlantılı olabilecek gen bölgeleri arandı. Bu şekilde araştırmacılar Han Çinlilerinin kalıtımında, insanların parmak izi motifleriyle bağlantılı olan 43 gen bölgesi tespit ettiler. Bu gen varyantlarından 12'si, ortadaki üç parmaktaki çok benzer izlerden oluşan motif grubuyla bağlantılı. 'Bu sonuç, uzun zamandır bilinen bu korelasyonlar için genetik bir temel sundu' diyor araştırmacılar. Çok sayıda genin bağlantılı olması ayrıca insanın parmak izinde, çok sayıdaki genetik faktörün karmaşık etkileşimini de kanıtlıyor. Genler tek başına pek etkili değil, bireysel motif, ancak kombinasyon sonucunda oluşuyor. Bu nedenle de sadece bir insanın genotipine bakarak, kişisel parmak izi motifini öncelemek mümkün değil. Ancak girdap, kemer ve döngü gibi üç ana motif belli başlı gen varyantlarına göre sınıflandırılabiliyor. Araştırmacılar bu genlerden biri olan EVI1'i farelerle yapılan deneylerle kanıtladılar . Farelerde bu gen değişimden geçirildiğinde, girintilerin biçimi de değişti. EVI1 geni insanda embriyo evresinin en başlarından itibaren parmak ve ayak parmaklarında etkindir ve daha sonra ciltteki çıkıntıları biçimlendiren, bağdokusu yastığını etkiler. Bugüne dek parmak izinden sorumlu olan genlerin, özellikle de cilt yapısının oluşumuyla ilgili olanlar olduğu sanılıyordu. Oysa EVI1 ve son olarak saptanan genlerin çoğu, çok daha temel bir süreçte yer alıyor: Uzuvların gelişmesinde. Buna göre cildin oluşumundan çok önce izler, büyümekte olan parmak ve ayak parmaklarına işleniyor. Bununla birlikte parmak izleri ve büyüme sadece genetik olarak yakından bağlantı değil, parmak oranlarıyla da ölçülebilir korelasyonlar var. Mesela parmak uçlarında girdap motifi olan kişilerin yüzük ve orta parmaklarındaki uç eklem kemikleri daha uzun. Hatta bu bağlantı küçük parmakta daha da belirgin. Sonuç olarak ellerin ve parmakların büyümesinden ve parmak oranlarından sorumlu olan genler parmak izlerinin temel motiflerini de biçimlendiriyorlar. Fakat genlerin nasıl çalıştığı ve parmak uçlarında niçin bazen girdap, bazen kemer bazen de kıvrımların oluştuğu bilinmiyor henüz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/penisilin-alerjisi-super-bakterilere-davetiye-cikariyor", "text": "En eski antibiyotik olan penisilin, bulunuşundan bu yana hastanelerin vazgeçilmezidir. Doksan yılı aşkın bir süredir hastalar penisilinle bakterilerden korunuyor. Fakat bu antibiyotik, penisilin alerjisine sahip kişiler için zararlı olabiliyor. Ayakta veya yatılı olarak tedavi görenlerin yaklaşık olarak yüzde onu penisilin alerjisine sahip olduklarını söyleseler de bu sayının gerçekte ne kadar olduğu tartışmalı. Çünkü araştırmalar, alerjik olduğunu söyleyen hastaların %75-90'ının gerçek alerjiye sahip olmadıklarını ve sorunsuz olarak penisilinle tedavi edilebileceklerini gösterdi. Massachusetts Genel Hastanesi'nden Kimberly Blumenthal penisilin alerjisi ve dirençli süper mikrop arasında bir bağlantı olabilir mi diye sordu. Alerjik olan 64.141 kişinin ve penisilin alerjisine sahip olmayan 237.258 kişinin verileri incelendi. Araştırmanın başında hiç kimse ne metisilin dirençli hastane mikrobu Staphylococcus aureus veya Chlostridium difficile bakterisine bağlı enfeksiyon geçirmemişti. Altı yıllık araştırma süresince araştırmaya katılanlara kaç kez antibiyotik yazıldığı, hangi ilaçları aldıkları veya MRSA veya C.difficile enfeksiyonuna yakalanıp, yakalanmadıkları takip edildi. Değerlendirmeye göre katılımcılardan 1345'ine MRSA bulaşmış ve 1688 kişide C.difficile enfeksiyonu gelişmişti. Ama penisiline karşı alerjisi olanların daha fazla hastalandıkları ortaya çıkmış. Buna göre bu kişilerde C.diificile enfeksiyon riski %26, MRSA riski ise kontrol grubuna kıyasla yüzde 69 daha yüksek çıkmış. Araştırmacılar enfeksiyon duyarlılığından, alternatif olarak alınan geniş spektrumlu antibiyotiğin sorumlu olabileceğini düşünüyor. Nitekim birçok bakteri ailesine karşı etkili olan bu ilaçların antibiyotik dirençliğini artırdığı bilinmekte. Ayrıca mide bağırsak sistemindeki yararlı mikropları öldürdükleri için de hastalar agresif enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale geliyor. Ne kadar çok çeşitli maddeler kullanılır ve ne kadar sık alınırsa etkiler de o denli şiddetleniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/plasebo-etkisi-beyin-alistirmalarinda-da-ise-yariyor", "text": "Plasebo ve Nosebo etkileri ilaçlardan bilinmektedir. Örneğin ağrı kesicilerdeki etkinin üçte biri kadarı, bilinçsiz beklentilere uzanabilir. Ancak ilginç bir şekilde plasebo etkisi tamamen psikolojik bir fenomen değildir, biyokimyasal olarak da saptanabilir, beyin stimülasyonundan etkilenebilir ve katılımcıların etkisiz ilaç aldıklarını bilmeleri halinde bile işlemekte diyor araştırmacılar. Peki ya bilişsel eğitimdeki plasebo etkisi nasıl işliyor? Örneğin çalışma belleğini geliştirmek için kelime öğrenme ve beyin jimnastiği sırasındaki etkisi nedir? Bu konuyu Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde Jocelyn Parong ile çalışan ekip araştırdı. Araştırma çerçevesinde ilk önce, iki yüz kadar katılımcının tümüne, durumlarını belirlemek için çeşitli bilişsel parametreler üzerinde kapsamlı testler yaptırıldı. Bunu 10 oturumluk bir eğitim aşaması takip etti. Katılımcıların yarısı, önceden eğitimden olumlu beklentilerin özellikle yükseltildiği bir tanıtım aldı onlara neredeyse tüm alanlarda zihinsel performanslarında bir gelişme olasılığı verildi. Diğer yarısına alıştırmaların, antrenman yapılan belirli bir alanda performansı iyileştirirken diğer alanlarda bilişsel performansı azalttığı söylendi. Bu plasebo ve nosebo telkinleri, grupların eğitim aşamasında farklı zorluk derecelerinde, ara testler almasıyla desteklendi. Eğitim aşamasında her iki gruptaki katılımcılar ya çalışma belleğini güçlendirmek için özel egzersizleri ya da genel bilgi üzerine çoktan seçmeli sınavları tamamladılar. Araştırmalara göre bu bilgiyi güçlendiren ancak çalışma belleğini güçlendirmeyen bir kontrol görevi. Araştırmacılar alıştırma evresinin sonunda katılımcıların bilişsel yetilerini kontrol ettiklerine önemli farklılıklar ortaya çıktı. Son testte plasebo grubundakiler, nosebo manipülasyonuna maruz kalanlardan çık daha iyi performans gösterdiler. Her iki alıştırma türüyle de plasebo grubundaki katılımcılar, sınav kontrol grubunda hafıza eğitimi alanlara göre daha az olsa bile genel zihinsel performanslarını geliştirdiler. Bununla birlikte plasebo etkisi bilişsel yetilerin her alanına aynı etkiyi yapmıyor. Sonuçlar akışkan zekanın, bilişsel esnekliğin ve işleyen belleğin pozitif beklentinin etkisinden uzamsal biliş ve seçici görsel dikkatten daha fazla yarar sağladığını gösteriyor. Plasebo grubundaki katılımcılar, ilk alanlarda, nosebo grubuna göre çok daha fazla gelişme göstermiş olmasına karşın son ikisinde durum böyle değildi diyor araştırmacılar. Plasebo etkisinin kontrol edildiği tıbbi araştırmalarda da olduğu gibi katılımcılar arasında önemli bireysel farklılıklar söz konusu. Zihinsel eğitim ve zekaya yönelik temel tutum da bu konuda önemli bir rol oynuyor: Araştırmacılara göre başından beri zekanın değişebilir ve geliştirilebilir olduğuna inanan insanlar, zekanın sabit olduğunu düşünenlere göre daha büyük büyük bir plasebo etkisi gösterdiler. Sonuçlar genel olarak plasebo etkisinin ve onunla bağlantılı pozitif beklentilerin öğrenme ve beyin jimnastiğinde de etkili olduğunu gösteriyor. Tam tersi olarak da araştırma aynı zamanda, örneğin okul çağındaki çocukları veya bunama başlangıcında olan kişileri önceden demotive edildiği taktirde, yani onlara öğrenmenin veya beyin jimnastiğinin olasılıkla yardımcı olmayacağını açıklayarak, ters tepme olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir. 'Nitekim o zaman nosema etkisi bu olumsuz beklentinin de gerçekleşmesini sağlayabilir' diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/primatlar-da-dogustan-ritim-yetenegine-sahip", "text": "Madagaskar'daki İndri lemurları yağmur ormanlarının şarkıcıları olarak bilinirler. Hemcinsleriyle konuştuklarında örneğin, az da olsa insan tarafından üretilen bir melodiyi andırabiliyor. Turin Üniversitesi ve Max-Planck Psikolingüistik Enstitüsü araştırmacıları insana ait müzik ve primat şarkıları arasında gerçekten bir benzerliğin bulunup, bulunmadığını araştırdılar. Yıllar süren araştırma çerçevesinde uzmanlar soyları tehdit altında olan İndri lemurlarını incelendi. Current Biology dergisinde yayımlanan sonuçlara göre Indri lemurları şarkılarını insanlara benzer bir şekilde üretirken, belli bir ritim türünden yararlanıyorlar. Hayvanların da ritim yetisine dolayısıyla da doğuştan müzik yapma kabiliyetine sahip oldukları zaten biliniyordu. Mesela ötücü kuşlar, şarkılarında insanınkine benzer ritmin bulunduğu temsilcilerden bazıları. Araştırmacılar insan dışındaki primatların da şarkılarına kategorik ritimleri yerleştirip, yerleştiremediklerini öğrenmek istediler. Tonlar arasındaki zaman aralıkları tam olarak aynı süreye (1:1 ritim) veya sürenin iki katına (1:2 ritim) sahipse bir ritim kategoriktir. Bu tür ritim, insanlığın tüm müzik kültürlerinde evrensel olarak bulunabilir ve müziğin tanınmasını kolaylaştırır. Araştırmacılar on iki yılı aşkın bir süre için Indri lemurlarının Madagaskar'daki doğal habitatlarını ziyaret ederek, 39 hayvanın şarkısını kaydettiler. Indri lemurları gruplara ayrılmıştır ve düet yaparak veya koro halinde şarkı söylerler. 350 kaydın analizine dayanan sonuçlar, Indri şarkılarının hem 1:1 hem de 1:2 ritmine sahip olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar ayrıca insanlara özgü bir anlatım modeli olan ritardandoyu yani melodinin yavaşlayan temposunu da buldular. Uzmanlara göre bu insan dışındaki primatlarda görülen ilk evrensel ritim duyusu. Fakat primatların niçin müzik benzeri ritimler ürettikleri bilinmiyor. Tahminlere göre Indri lemurlarındaki bu yetenek insandan bağımsız olarak gelişmiş olmalı. Nitekim insan ve Indri lemurunun son ortak atası 77 milyon yıl önce yaşamıştı. Erkek ve dişi lemurların şarkılarındaki aralıkların farklı olması da cinsel eş seçiminde ritmin olası bir rolü olduğunu düşündürmekte. Kategorik ritim insana ait müzikte yer alan birçok evrensel motiften sadece biri. Bilim insanları bundan sonraki çalışmalarında diğer motifleri bulmaya çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sac-dokulmesinin-sorumlusu-bulundu", "text": "Dünya genelinde milyonlarca insan saç dökülmesinden şikayetçi. Bilim insanları saç dökülmesinden belli başlı bir proteinin sorumlu olduğunu buldular. Amerikalı araştırmacılar saç dökülmesine karşı bir madde bulduklarını açıkladılar. Yeni bilgiler sayesinde saç dökülmesi önlenebileceği gibi saçların yeniden çıkması da sağlanabilecek. Kaliforniya Üniversitesi bilim insanları bir modelleme sayesinde belli başlı bir maddenin, yoğun oranda bulunmasının saç foliküllerini öldürdüğünü tespit ettiler. Söz konusu madde TGF-beta olarak isimlendirilen bir protein. Biophysical Journal dergisindeki makaleyi göre saç folikülünün büyümesini sağlıyor. Ancak aynı protein saç foliküllerinin ölmesinden de sorumlu. Birçok kimyasal da olduğu gibi bu proteinde de miktar fark yaratıyor. Miktar doğru ise yeni saçlar büyüyor. Ancak fazla miktarda olduğu zaman saçlar dökülüyor. Saç dökülmesinden şikayetçi olanlar için bu araştırma umut verici. Çünkü kıl kesecikleri, her türlü hücreye dönüşebilen kök hücreleri içerir ve kıl kesecikleri ölse bile kök hücre rezervi ölmüyor. Hayatta kalan kök hücreleri yenilenme sinyali aldıklarında etkinleşir ve yeni kıl kesecikleri üretebilirler. Bilim insanları TGF-beta seviyesini kesin bir şekilde ayarlayabildikleri zaman, ölmüş kıl keseciklerini hayata döndürebilecek anahtarı elde edebilecekler. Bu yöntem gelecekte kelliğe bile çare olabilecek. 'Hatta aynı yöntemle yaraların daha çabuk iyileşmesini de sağlayabiliriz' diyor araştırmacılar. Bununla birlikte kıl keseciklerinin kendi kendilerini niçin öldürdükleri henüz tam olarak açıklık kazanmış değil. Bir hipoteze göre bu hayvanlardan miras aldığımız bir özellik olabilir. Hayvanlar sıcak yaz aylarında serinlemek için tüylerini dökerler. 'Hatta bu şekilde kamufle olmaya çalışıyor da olabilirler' diyor uzmanlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sadece-1-mutasyon-modern-insan-beynine-yol-acmis-olabilir", "text": "Laboratuvarda yetiştirilen mini beyinler üzerinde yapılan çalışmalar, atalarımızın beynindeki bir mutasyonun, modern insan zihnini oluşturmuş olabileceğini öne sürüyor. Karmaşık dil, edebiyat ve mühendisliğe yol açan bu kadar gelişmiş bilişsel yetenekleri nasıl geliştirdik? Modern insan beyni, Neandertaller ve Denisovalılar gibi en yakın evrimsel akrabalarımızın beyninden ne yönden farklı? Bu ve bunun gibi sorularla birlikte bugünkü insanlara nasıl dönüştüğümüz, bilim insanlarının uzun zamandır cevaplamaya çalıştıkları bir soru. İnsan evrimi hakkında bildiklerimizin çoğu, eski fosiller ve kemikler üzerinde yapılan çalışmalardan geliyor. Fosilleşmiş kafataslarının boyutunu ve şeklini inceleyerek, arkaik insanların beyinlerinin, daha büyük olmasa da modern insan kafatasları ile kabaca aynı büyüklükte olduğunu ve farklı şekiller gibi göründüğünü de biliyoruz. Bununla birlikte, bu tür varyasyonlar farklı bilişsel yetenek ve işlevlerle ilişkilendirilebilse de fosiller, şekillerin işlevi nasıl etkilediğini tek başlarına açıklayamıyor. Neyse ki, son teknolojik gelişmeler, nesli tükenmiş akrabalarımızdan ne kadar farklı olduğumuzu anlamanın yolunu gösteriyor. DNA dizilimi, bilim insanlarının Neandertallerin ve Denisovanların genlerini modern insanlarınkilerle karşılaştırmalarına olanak sağlıyor. Bu, DNA'mızın çoğunu Neandertaller ve Denisovalılarla paylaştığımızı ortaya çıkararak farklılıkları ve benzerlikleri belirlemeye yardımcı oluyor. Yine de bazı bölgelerde, yalnızca modern insanlar tarafından taşınan gen varyantları var. Bu insana özgü DNA bölgeleri, türümüzü soyu tükenmiş akrabalarımızdan ayıran özelliklerden işaret ediyor olabilir. Bu genlerin nasıl çalıştığını anlayarak modern insanlara özgü özellikleri öğrenebiliriz. Arkaik ve modern DNA dizilerini karşılaştıran çalışmalar, beynin işlevi, davranışı ve gelişimi için önemli olan genlerdeki farklılıkları, özellikle de hücre bölünmesinde ve hücreler arasında elektriksel sinir uyarılarını ileten sinapslarda yer alan genleri saptıyor. Bunlar, modern insan beyninin Neandertal beyninden daha yavaş olgunlaştığını gösteriyor. Spesifik olarak, bebeklerde orbitofrontal korteksin gelişimi, Neandertallerden ayrılmasından bu yana önemli ölçüde ancak ince bir nüansla değişmiş olabilir. Hangi evrimsel değişikliklerin kritik önemde olduğu uzun zamandır belirsizdi. Kaliforniya Üniversitesi'nden Alysson Muotri liderliğindeki bir ekip, geçtiğimiz günlerde Science Mag'de bu soruya cevap arayan bir çalışma yayınladı. Bunu da deriden türetilen kök hücrelerden mini beyinler yetiştirerek yaptılar. Beyin organoidleri bizimki gibi bilinçli değildir; çok basit işler ve kan kaynağının olmaması nedeniyle yaklaşık beş veya altı milimetreden daha büyük boyutlara ulaşamaz. Ancak beyin dalgaları yayabilir ve ışığa tepki veren nispeten karmaşık sinir ağları oluşturabilir. Ekip, genlerin hassas bir şekilde düzenlenmesine ve manipülasyonuna izin veren genetik makas olarak bilinen Nobel ödüllü CRISPR-Cas9 teknolojisini kullanarak organoidlere, beyin gelişimiyle ilgili bir genin nesli tükenmiş bir versiyonunu ekledi. Bu eski versiyonun Neandertallerde ve Denisovanlarda mevcut olduğunu biliyorduk. Bir mutasyon, daha sonra geni modern insanların taşıdığı güncel versiyona dönüştürmüştü. Tasarlanmış organoidler birkaç farklılık gösterdi. İnsan organoidlerinden daha yavaş genişlediler ve nöronlar arasında bağlantı oluşumunu değiştirdiler. Ayrıca, pürüzsüz ve küresel modern insan organoidlerine kıyasla daha küçüktüler ve pürüzlü, karmaşık yüzeylere sahiptiler. Çalışma, modern ve arkaik insanlar arasında farklı olan 61 gen belirlemişti. Bu genlerden biri, erken beyin gelişimi sırasında diğer genlerin aktivitesini düzenlemede önemli bir role sahip olan NOVA1'dir; sinaps oluşumunda da rol oynar. NOVA1'in değişen aktivitesinin, küçük bir kafaya sebep olan mikrosefali hastalığı, nöbetler, ciddi gelişimsel gecikme ve ailesel disautonomi adı verilen genetik bir bozukluk gibi nörolojik bozukluklara neden olduğu bulunmuş ve bunun normal insan beyni işlevi için önemli olduğunu düşündürmüştü. Modern insanların taşıdığı versiyon, kodun tek bir harfinde değişiklik gösteriyor. Bu değişiklik, NOVA1 proteininin farklı bir bileşime ve muhtemelen farklı bir aktiviteye sahip olmasına neden oluyor. İlginç bir şekilde bilim insanları, organoidleri analiz ederken arkaik NOVA1 geninin diğer 277 genin aktivitesini değiştirdiğini keşfetti; çoğu beyin hücreleri arasında sinapslar ve bağlantılar oluşturmada rol oynuyorlar. Sonuç olarak, mini beyinler modern insandan farklı bir hücre ağına sahipti. Bu, NOVA1'deki mutasyonun beynimizde önemli değişikliklere neden olduğu anlamına gelir. DNA kodunun tek bir harfindeki değişiklik, muhtemelen modern insanlarda yeni bir beyin işlevinin tetikleyicisi oluyordu. Bilmediğimiz şey de bunun tam olarak nasıl olduğu. Ekip, her birini veya birkaçının kombinasyonunu değiştirdiğinizde ne olacağını görmek için diğer 60 geni daha ayrıntılı olarak araştırarak büyüleyici bulguları takip edeceklerini söylüyor. Organoidlerin bu antik türlerin beyinleri hakkında önemli bilgiler verdiği şüphesiz ilgi çekici bir araştırma alanı olsa da daha yolun başındayız. Tek bir genin manipülasyonu, gerçek Neandertal ve Denisovan genetiğini yakalayamaz. Ancak yine de bilim insanlarının insana özgü bazı genlerin nasıl çalıştığını anlamalarına yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sag-beyinli-mi-yoksa-sol-beyinli-misiniz", "text": "Bu popüler sorunun yanıtını sinirbilimde arayanlar büyük bir olasılıkla düş kırıklığı yaşayacaklar. Son araştırmalar, insanların beyinlerinin iki yarısını da benzer yoğunlukta kullandığını gösteriyor. Genel kanıya göre sol beyin daha yaratıcı ve sanatkar, sağ beyin ise daha düzenli ve mantıksaldır. Google'da sağ beyin mi baskın, yoksa sol beyin mi sorusunu arattığınızda konuyla ilgili sonsuz blog yazısı, hangi beyninizin hangi yarıküresinin daha baskın olduğunu ve dolayısıyla nasıl bir insan olduğunuzu söyleyen testler bulabilirsiniz. Ancak gerçek bilim, sağ beynin ya da sol beynin baskın çalışması gibi bir durumun söz konusu olmadığını söylüyor. PLOS One dergisinde 2013 yılında yayınlanan iki yıl süren bir araştırmada 1000'den fazla insanın beynini inceleyen araştırmacılar, bireyler arasında beynin herhangi bir yarıküresinin daha baskın olduğuna dair herhangi bir farklılık gözlemlemedi. Ancak beynin iki yarıküresi arasında bir fark olduğu doğru. Beyninizin bir yarısı diğerine göre baskın olmayabilir ancak beynin sol ve sağ olmak üzere iki bölüme ayrıldığı bir gerçek. Bu iki yarıküre de birbiri ile aynı olmamasına rağmen oldukça benzer; yani bir yarıda gerçekleşen işlemler diğer yarıda da gerçekleşir. 20. yüzyılın en tanınmış beyin uzmanlarından Dr. Harold Wolff, beynin iki tarafının da duyguları, istekleri ve güdüleri ifade etme, öğrenme, bellek, mantık, hayal kırıklığı ve başarısızlığa karşı sabrını koruma ve etkilerinden derhal kurtulma; etkili ve nitelikli savunma reaksiyonlarını devam ettirme kapasitelerine sahip olduğunu söylüyor. Bu karmaşık tanımla vermek istediği mesaj son derece basit: Beyninizin, sizi insan yapan her özelliği beynin iki tarafında da bulunuyor. Bunun kanıtını 3 aylık bir bebeğin beyninin bir yarısının çıkartılması sonucu gelişen olaylarda görmek mümkün. Çocuk normal hafıza ve karakter gelişimini sürdürebilmiş. Cleveland Clinic'e göre bu işlem ağır epilepsi ve diğer hastalıkların görülmesi durumunda uygulanıyor ve içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzlerce kez uygulanmış. Beynin iki yarısı arasındaki fark ne? Montreal'deki McGill Üniversitesi'nden sinirbilimci Bruno Dubuc'un geliştirdiği The Brain from Top to Bottom isimli internet sitesine göre genel olarak açıklamak gerekirse beyninizin sol tarafı vücudunuzun sağ tarafını, beyninizin sağ tarafı ise vücudunuzun sol tarafını kontrol ediyor. Görme konusunda ise işler daha da karışıyor: İki gözün de sol taraflarındaki sinirler beynin sol tarafına bağlanırken, gözlerin sağ taraflarındaki sinirler ise beynin sağ tarafına bağlanıyor. 19. yüzyılda Dr. Pierre Broca ve Dr. Karl Wernicke adlı iki sinibilimci, konuşma konusunda sorun yaşayan kişilerin genellikle beyinlerinin sol tarafındaki bazı belirli bölgelerin hasarlı olduğunu gördü. Araştırmacılar bu iki bölgenin dilin işlenmesinde çok önemli bir rol üstlendikleri sonucuna vararak dil yetisinin beynin sol tarafına bağlı olduğunu dünyaya duyurdular. Beynin sol tarafının daha yaratıcı, sağ tarafının ise daha analitik olduğu düşüncesinin kökeninde muhtemelen bu araştırma yatıyor. Ne var ki Broca ve Wernicke'nin oluşturduğu bu asimetrk düzen her beyinde aynı değil. Sağ elini kullanan kişilerin %5'inde ana dil işleme merkezi beynin sağ tarafındayken, sol elini kullanan kişilerin %30'unda da bu merkezler beynin sağ tarafında bulunuyor. Ayrıca çoğu insanda konuşma konusunda beynin iki kısmı da devreye giriyor. Ayrıca beyninin sol tarafı hasarlı kişiler sağ yarıyı kullanarak da konuşmayı yeniden öğrenebilirler. Araştırmacılar beynin iki yarısı arasındaki ve beyinlerinde farklı türden asimetriler bulunan kişiler arasındaki farklılıkları incelemeyi sürdürüyor. İnsanların sağ beyinli ya da sol beyinli olarak ayırmak da efsaneden başka bir şey değil. Bu yazı HBT'nin 104. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sehirde-yasamini-surduren-kuslar-daha-zeki", "text": "Kanada'daki McGill Üniversitesi'nin yaptığı çalışmalara göre şehirde yaşayan kuşlar kırsal bölgelerde yaşayanlara göre daha zeki. Nedeni ise kent hayatına uyum sağlayabilmek için hayli çaba sarf ediyor olmaları. Araştırmacıların bulgularına göre şehirde kırsala göre yiyecek bulmak zor olduğu için kuşlar en ufak yerlere dahi dikkat ediyorlar. Bu da kuşların içgüdülerini daha iyi kullanmalarını sağlıyor. Behavioral Ecology dergisinde yayınlanan araştırma, Karayip Adaları'nda insan yerleşiminin daha sık görüldüğü Barbados'ta yaşayan Şakrak kuşları üzerinde yapıldı... Doktora öğrencisi Jean-Nicolas Audet, insan yerleşiminin daha çok olduğu bölgede yaşayan şakrak kuşlarının bağışıklık sisteminin, kırsal kesimdekilere göre daha zayıf olmasını beklediklerini söylüyor. Çünkü şehir yaşamındaki zorluklara karşı problem çözme gibi zihinsel davranışlara enerjilerini ayıran kuşların, aynı enerjiyi bağışıklık sistemine ayıramayacaklarını düşünüyorlardı. Fakat araştırmalar kuşların hem problem çözmek hem de bağışıklıklarının güçlendirmek için kullandıkları enerjinin eşit olduğunu gösteriyor. Bu durum da, kent kuşlarının, kırsaldaki kuşlardan - daha az yaşam savaşı verenlerden - daha zeki olduğunu kanıtlıyor. Zihinsel ve fizyolojik anlamda yaşam savaşının fazla olması kentli kuşlara kırsaldakilere kıyasla önemli bir avantaj sağlıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sempanzeler-alet-kullanmayi-sadece-bakarak-ogreniyorlar", "text": "İnsanlar durmadan gelişen, daha verimli ve karmaşık hale gelen bir kültüre sahip. Başarıların çoğu kümülatif kültürel süreç adı verilen, yani bilgiyi bir nesilden diğerine aktarma, genişletme ve benimsetme yeteneğine dayanıyor. Ancak bu birikimli kültürel sürecin sadece insanlara mı özgü olup, olmadığı tartışmalı. Zürich Üniversitesi primat araştırmacısı ve antropolog Kathelijne Koops'un son araştırması şempanzelerin de kültürel başarılar biriktirebildiklerini gösteriyor. Araştırmacı bu sonuca Güneydoğu Gine'de, Nimba dağlarındaki ormanlarda yaşayan şempanzeleri gözlemleyerek vardı. Arazi deneylerinde araştırmacılar, şempanzelere kırılmış ve kırılmamış cevizler bırakmışlar. Ayrıca yakındaki şempanze topluluklarında ceviz kırmak için kullanılan taşlardan da. Gizli kameralarla da bir yıldan fazla bir süre boyunca, şempanzelerin ceviz kırma tekniğini öğrenip, öğrenmediklerini, yani cevizlerle birlikte bırakılan taşın şempanzelere yaratıcılık kazandırmak için yeterli olup, olmadığını izlemişler. Şempanzeler ilk başlarda ceviz ve taşlara ilgi göstermelerine rağmen, kısa bir süre sonra ilgilerini kaybederek, tüy temizliğine yönelmişler. Hayvanlardan hiçbiri taşla ceviz kırmaya denememiş bile. Oysa sadece altı kilometre ileride sürekli ceviz kıran Bossou topluluğu var. Çok yakın zamana kadar Nimba ve Bossou şempanzeleri arasında gen akışı olduğu için, araştırmacılar ceviz kırmaya yönelik genetik yatkınlığın eksikliğine pek ihtimal vermemişler. 'En olası senaryo, Nimba ormanlarında ceviz kırma yetisinin yok olması bölgede kırılacak çok fazla ceviz olmaması' diyor araştırmacılar. Şempanze ve diğer insansı maymunlarda alet kullanımı her ne kadar heyecan verici olsa da en basit tekniklerden öte gidemiyorlar. Araştırmacılar, sadece hemcinslerine bakarak, giderek daha karmaşık bir hal alan tekniklerin öğrenilmesinin mümkün olmadığı kanısındalar. Mesela dil insanların, bilgilerini başkalarına aktarmalarına yardımcı olmuştur. Bununla birlikte çalışma sonuçları yine de şempanzelerin en azından birikimli kültürel süreçler için temel bileşenlere sahip olduklarını ve bunların sadece insanlara özgü olmadığını gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sempanzeler-hemcinslerinin-kafataslarini-taniyorlar", "text": "En yakın akrabamız olan şempanzelerle birçok davranışımız benzer. Onlar da tıpkı insanlar gibi savaşıyor, avlanıyor ve yaralı grup üyelerini tedavi ettikleri gibi ölen hemcinsleri için de yas tutuyorlar. Tıpkı fillerin zaman zaman fil iskeletlerinin bulunduğu yerlere döndükleri gibi şempanzelerin de hemcinslerinin cesetlerini yakından inceledikleri gözlemlendi. Japonya'daki Kyoto Üniversitesi'nde Andre Gonçalves ve ekibi, en yakın akrabalarımızın sadece kafatasından o iskeletin, kendi grup üyesine ait olup olmadığını ne ölçüde anlayabildiklerini araştırdı. Bunun için de yüzlere ait görüntüler, kafatasları ve şempanze, fare, kedi ve köpek gibi dört farklı hayvanı temsil eden, kafatası biçiminde taşlar kullanıldı. Uzmanlar bu görüntüleri Kyoto Üniversitesi Primat Araştırma Merkezi'nde yaşayan 7 şempanzeye art arda üç deneyde gösterdiler. Bu esnada göz takibi cihazıyla, deney hayvanlarının nerelere baktıklarını ve ne kadar süreyle inceledikleri takip edildi. Araştırmanın ilk bölümünde uzmanlar, şempanzelere aynı anda bir şempanze, bir fare, bir kedi ve bir köpeğin görüntüsünü gösterdiler. Bunlar yaşayan hayvanların portreleri, kafatası veya taş biçiminde bir kafatası idi. Beklenildiği gibi şempanzeler en çok hemcinslerinin yüzlerine baktılar ve diğer hayvan türlerinin yüzlerine pek ilgi göstermemişler. İlginç bir şekilde sadece kafatasları gösterildiğinde de aynı reaksiyon görüldü. Yani şempanzeler hemcinslerine ait kafataslarına diğer hayvanların kafataslarına göre daha uzun baktılar. Bu da şempanzelerin hemcinslerini kafataslarından da tanıdıkları anlamına geliyor. Kafatasları önden gösterildiğinde şempanzeler hemcinslerini daha kolay tanıdılar. Araştırmacılara göre bu şempanzelerin yüzleri tanıma yetisiyle alakalı. Çünkü yüzün tamamını gördükleri zaman tanımaları kolay oluyor. Kafatası her ne kadar eksik de olsa yüz benzeri özellikler taşıyor. İnsansı maymunlarla gerçekleştirilen ikinci bir deneyde kafatasları, canlı şempanzenin portresine göre daha az ilgi çekti. Ancak şempanzeler kafataslarına, yüz biçimindeki taşlardan çok daha uzun baktılar. Şempanzelerin kafatasındaki hangi özelliklere odaklandıklarını öğrenmek isteyen araştırmacılar, üçüncü bir deneyde kafataslarının büyük görüntüsünü kullandılar. Böylece şempanzelerin dişleri, göz ve burun kısımlarından çok daha uzun inceledikleri görüldü. Sonuçta canlı bir hayvanın yüzü, onun ruh haliyle ilgili bilgiler yansıtır. Örneğin güldüğü zaman veya dişlerini gösterdiğinde. Araştırmacılar, tutsak denek hayvanlarının yabani maymunların aksine hiçbir zaman gerçek bir maymun iskeleti görmediklerini ve bu nedenle önceki deneyimlerine dayanarak kafataslarını tanımadıklarını, sadece canlı şempanzelerin yüzlerine benzerlikleriyle tanıdıklarını söylüyorlar. Bununla birlikte şempanzelerin, hemcinslerinin kafataslarına baktıklarında neler düşündükleri bilinmiyor henüz. Gonçalves ve ekibi bundan sonraki çalışmalarda, beyin taramalarıyla bu sorunun yanıtını bulmaya çalışacaklar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sempanzeler-yaralarini-bocekle-tedavi-ediyorlar", "text": "Aslında uzun bir süredir hayvanların da kendilerini hastalıklardan korumaya ya da iyileştirmeye çalıştırdıkları bilinmektedir. Bazı maymun türleri örneğin hastalandıkları zaman, bilinçli olarak antibakteriyel etkisi olan acımsı şifalı bitkilerin yapraklarını çiğniyorlar. Bazı kemirgenler ise yuvalarını bu tür bitkilerle kaplayarak, yavrularını parazitlerden korumaya çalışırlar. Hatta kırmızı önlü kahverengi lemurların , kırkayak sıvılarıyla bedenlerini ovdukları görülmüş. Araştırmacılar hayvanların bu şekilde cilt parazitlerinden korunmak istediklerini sanıyorlar. Hayvanların kendilerini tedavi ettikleriyle ilgili yeni bir örneğini Max Planck Enstitüsü'nden Alessandra Mascaro ve ekibi Gabun'daki Loango Ulusal Parkı'nda keşfetti. Burada yaşayan 45 şempanzeyi on beş ay kadar izleyen araştırmacılar, maymunların on iki kez açık yaralarını uçan böceklerle tedavi ettiklerini görmüşler. İnsansı maymunlarda daha önce böyle bir şey görülmemişti. Şempanzeler havada uçan böceği yakaladıktan sonra dudaklarının arasında eziyor ve ezilmiş böceği parmaklarıyla yaraya bastırarak sürüyorlardı. Daha sonra ezilmiş böceği tekrar dudaklarının arasına alıyor ve yeniden yaranın üzerinde gezdiriyorlar. Burada ilginç olan nokta şu: Şempanzeler bu şekilde sadece kendi yaralarını değil hemcinslerinin yaralarını da tedavi ediyorlar. Bazen tek bazense iki şempanzenin yaralı bir şempanzeyle ilgilendikleri oluyor diyor araştırmacılar. Akraba olmayan maymunların bile birbirlerine yardımcı olmaları, hayvanlar dünyasında pek görülen bir şey değil. İlk defa insanlar dışındaki canlıların da bu tür sosyal davranışları olduğu öğrenilmiş oldu. Ayrıca hayvanlarda ilaç kullanımını göstermesi açısından da ilginç bir araştırma. Bununla birlikte araştırmacılar maymunların hangi böceklerden yararlandıklarını bilemiyorlar henüz. Tahminlere göre bu böcekler iltihap önleyici veya antiseptik madde içeren uçan böcekler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sempanzelerin-de-kendi-sosyal-medyasi-var", "text": "Şempanzeler uzun mesafelerle iletişim kurmak için ağaç köklerine vururlar. Son bir araştırmaya göre her maymunun kendi ritmi var, böylece hangi şempanzenin köklere vurduğu anlaşılıyor. Doğal ortamlarında yaşayan şempanzeler çevredeki diğer türlere üstünlüklerini ve güçlerini göstermek için yağmur ormanlarındaki ağaçların büyük köklerini vururlar. Aynı zamanda dalları sallar ve bir şeyler fırlatarak çığlık atarlar. Tek başlarına yolculuk ederken de elleri ve ayaklarıyla iri ağaç köklerine vururlar. Bu şekilde bir kilometre öteden duyulabilen düşük frekanslı sesler üretirler. Viyana Üniversitesi'nde Vesta Eleuteri ile çalışan ekip, Batı Uganda'daki Budongo ormanında yaşayan 120 üyelik Waibira şempanze grubunu inceledi. Araştırmacılar 22 erkek şempanzenin bulunduğu gruptaki farklı yaşlarda olan ve farklı statülere sahip sekiz hayvanı daha yakından incelediler. Özellikle de vuruşların akustik yapısı, yani vuruş süresi, sayısı ve vuruşlar arasındaki süreyi ve vuruşlara eşlik eden çığlıklar üzerinde duruldu Ve maymunların farklı stillere sahip olduğu tespit edildi. Tristan olarak isimlendirilen bir şempanze örneğin o kadar hızlı vuruyordu ki ellerini görmek neredeyse imkansızdı. Ayrıca, grubun alfa erkeği olan Ben'in de kendine özgü bir ritmi vardı. İki aralıksız vuruşu bir aralıktan sonra bir veya iki vuruş takip ediyordu. Araştırmacılara göre bu vuruşlar bir tür Şempanze sosyal medyası. Maymunlar gerçekten de yalnız veya daha küçük gruplar halinde yol alırken daha fazla iletişim kuruyor vuruşlarıyla. Anlaşıldığı üzere bu şekilde diğerlerinin nerede olduğunu ve onları izleyip izlemeyeceğini öğreniyorlar. Araştırma ekibi de bu vuruşlar sayesinde tropikal ormanda aradıkları şempanzeleri buldular. Biz bulabiliyorsak, şempanzelerin de kendi aralarında bunu yapabildikleri kesin diyor Catherine Hobaiter . Bununla birlikte kendilerine özgü ritimle vurmadıkları zamanlar da oluyor. Mesela diğer gruplardaki üyelere üstünlüklerini göstermek istediklerinde. Bu şekilde daha uzaktaki diğer maymunların, vuruşların kime ait olduğunu anlamalarını önlüyorlar. Sonuçta bu daha baskın olan ve onlara meydan okuyabilen biri olabilir diye açıklıyor araştırmacılar. Bundan sonraki çalışmalarında uzmanlar, komşu veya daha uzak şempanze topluluklarında da üyelerin kendilerine özgü stilleri ve kültürel farklılıkların bulunup, bulunmadığını öğrenmek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/senin-dislerin-daha-buyuk", "text": "Biz insanlar neden daha küçük dişlere sahibiz? Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma, biz insanların neden şempanzelerden daha küçük dişlere sahip olduğu sorusuna bir yanıt öneriyor: Etin dilimlenmesi. Bir şempanze, günün ortalama altı saatini bir şeyler çiğneyerek geçirir. Şempanzeler, büyük ölçüde meyve ve sebzeye dayanan beslenme alışkanlıkları nedeniyle, insanlardan daha büyük dişlere sahiptirler ve günün büyük kısmında sürekli yediklerini çiğnemek zorundadırlar. Peki biz insanlar neden daha küçük dişlere sahibiz? Nature (1) dergisinde yayınlanan bir çalışma, biz insanların neden şempanzelerden daha küçük dişlere sahip olduğu sorusuna bir yanıt öneriyor: Etin dilimlenmesi. İnsanların yaklaşık iki buçuk milyon yıldır et yedikleri biliniyor. Şu anda mevcut olan hipotezlere göre, insanlar 500.000 yıl kadar önce yemeği ateşte pişirmeyi akıl ettiler ve pişmiş et/sebze ham hallerine göre daha kolay çiğnenebildiği için zaman içerisinde büyük dişlerimizin yerini şimdiki görece küçük dişler aldı. Arada kalan iki milyon yıl süresince insanların eti nasıl yedikleri ise şu ana kadar çözülebilmiş değil. Harvard Üniversitesi'nde çalışan evrimsel antropologların yeni çalışmasına göre, atalarımız alet kullanmayı öğrendikten sonra bu aletleri eti kesip dilimlemek, sebzeleri ise ezip püre haline getirmek için kullandılar. Bu sayede çok daha az sayıda çiğneme ile yediklerimizi yutabilir ve sindirebilir hale gelmiş olduk. Önerdikleri hipotezi test etmek için araştırmacılar gönüllüler üzerinde bir seri deney yaptılar. Ham inek ve keçi eti verilen deneklerden bunları yutabilecekleri hale getirene kadar çiğnemeleri istendi. Bu süreçte de kaç kere çiğnedikleri ve ortalama çiğneme süresi ölçüldü. Araştırmacılardan Daniel Lieberman'a göre ham keçi eti pek öyle çiğnenecek gibi değil; dakikalar süren çiğneme sonucunda dahi ette herhangi bir değişiklik olmuyor ve neredeyse sakız gibi sürekli çiğneyebiliyorsunuz . Deneyin ikinci kısmında ise, aynı etler bu sefer dilimlenip daha küçük parçalara ayrılmış halde gönüllülere sunuldu. Sonuçlar, araştırmanın önerisini destekler nitelikte çıktı ve deneklerin ortalama %17 gibi daha az sayıda çiğneme hareketi ile besinleri yutulabilir hale getirdiği gözlemlendi. Bu, yılda yaklaşık iki buçuk milyon daha az çiğnemeye karşılık geliyor. Fiziksel olarak işlenmiş yiyecekler, daha az çiğneme sayesinde yutulabilir ve sindirilebilir hale geliyor. Bu durum, atalarımızın zaman içerisinde daha küçük dişler geliştirmesini açıklayabilir. Çalışma, daha küçük dişlere sahip olmamızı açıklayabiliyor, ancak neden daha küçük mideye sahip olduğumuz konusunda tek başına bir açıklama getiremiyor. Modern insanlar olarak atalarımızdan ve diğer primatlardan daha küçük midelere sahibiz. Daha küçük mide demek, genel olarak daha rahat sindirim demek. Ham sebze ve et ile geçen yemekler, şu an sahip olduğumuzdan daha büyük mideye ihtiyaç duymamızı gerektiriyor. Araştırmacılar, küçük midenin sebebinin pürelenmiş sebze veya dilimlenmiş et değil, yemeğin pişirilmesi olduğunu söylüyor ve ekliyor; kesilmiş et önerisi tam olarak aradığımız cevap değil, ancak yemekleri pişirmeye başlamadan önce dilimlemeyi öğrenmemiz, daha küçük dişlere sahip olmamıza yol açan evrimsel süreci başlatmış olabilir. - Zink, K.D., Lieberman, E.D. Nature 531, 500 503 (2016) - http://www.sciencemag.org/news/2016/03/how-sliced-meat-drove-human-evolution - Kapak görseli: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e0/Le_Moustier.jpg"} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sesli-iletisime-imkan-veren-girtlak-yapisi-primatlarda-daha-hizli-evrimlesiyor", "text": "Diğer memelilere kıyasla primatların gırtlağı vücut boyutuna oranla daha büyük, daha fazla çeşitliliğe sahip ve daha hızlı evrimleşiyor. Ses kutusu olarak da adlandırılan gırtlağın üç ana işlevi bulunuyor: Beslenme sırasında hava yolunu korumak, akciğerlere hava girişini düzenlemek ve sesli iletişim. Gelişmiş sesli iletişim sistemlerine sahip türlerde gırtlak önemli bir evrim alanı olarak kabul ediliyor. PLOS Biology'de yayınlanan ve gırtlak evrimine ilişkin ilk büyük ölçekli çalışma olduğu belirtilen araştırmada tomografiyle 55 farklı türün gırtlaklarının 3 boyutlu bilgisayar modellerini oluşturuldu. Çalışmada, 110 gram ağırlığındaki cüce marmosetten yaklaşık 120 kg ağırlığındaki gorile uzanan primatların ve 280 gramlık bir firavun faresinden 180 kiloluk bir kaplana değin diğer bazı memelilerin gırtlak modelleri elde edilerek vucüt boyutu ve kütlesi gibi verilerle birlikte incelendi. Vücut uzunluğu aynı iken primat gırtlaklarının diğer memelilere kıyasla ortalama %38 daha büyük olduğunu gösteren çalışma, primatlarda gırtlak evriminin daha hızlı olduğuna da işaret ediyor. Ek olarak, diğer memeliler neredeyse sabit bir gırtlak boyutu/vücut boyutu oranına sahipken primatlar arasında bu oranın daha fazla çeşitlilik gösterdiği ortaya çıktı. Araştırmacılar, primatlardaki bu durumun evrimsel süreçte farklı yollar izlemelerine imkan veren bir esneklik sağlamış olabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sinir-hucreleri-bilgisayar-oyunu-oynayabiliyorlar", "text": "Beden dışındaki sinir hücreleri bir bilgisayara bağlandıklarında bilgileri işleyip, öğrenebiliyorlar. Avustralyalı bir araştırma ekibi beyin hücrelerinin, örneğin Pong bilgisayar oyununu oynayabildiklerini söylüyorlar. Zorlu matematik problemlerini çözen insanlar, vidalı kapakları açan ahtapot ve sanal tenis oynayan sinir hücreleri: Tüm bunlar zeka göstergesi olarak kabul edilebilir mi? Bunun yanıtı pek tatmin edici değildir. Yoruma göre değişir. Zekanın varlığı ve yokluğu kesin bir şekilde tanımlanmış değildir çünkü. Zeka sadece kendimize mal ettiğimiz bir özelliktir. Sinek de çok zeki şeyler yapabilir ama yine de onu zeki olarak tanımlamayız diyor araştırmacılar. Zeka, bilgileri işlemek ve belli bir hedefe göre kullanabilme yetisidir. Bu açıklamaya göre Pong oynayabilen sinir hücrelerini de çok ilkel bir zeka türüne sınıflandırılabilirdi. Ama olay bu kadar basit değil. Neuron dergisinde yayımlanan bir araştırmayla, sinir hücrelerinin beden dışında, bilgileri ne derece iyi işleyip, öğrenebildikleri incelendi. Melbourne'daki Cortical Labs girişimci firmasının araştırma ekibi, biyolojik bilgisayar çipi geliştirmek istiyor. Bunlar problemleri çözebilmek için kendi kendine organize olacaklar. Bu, yapay zekanın arkasındaki fikri andırıyor: Yapay zeka ile insanların karar verme yapılarını taklit ederek, bilgisayarları, problemleri mümkün olduğunca kendi başlarına çözecek şekilde programlamaya çalışılır. Araştırma çerçevesinde insanlardan ve farelerden alınan sinir hücreleri özel bir plakaya yerleştirildi. Sinirsel sinyaller plaka üzerinden alınıp, verilebiliyor. Bu açıdan bakıldığında sinir hücreleri ve elektronik devreler arasında bir arayüz görevini görüyor. Araştırmacılar bu şekilde sinir hücrelerini, deney için uyumlu hale getirilen Pong versiyonuyla bağlayabildiler. Pong, 1970'li yıllardan kalma bir video oyunudur. Tenis oyununa benzer bu oyunda beyaz nokta biçimindeki bir top, eğik bir çizgiyle yakalanılmaya çalışılıyor. Bu çizgi topa değdiğinde top sekiyor ve oyun karşı tarafta devam ediyor. Ancak topa vurulamadığında rakip oyuncu bir puan alıyor. Plaka deney için iki kısma ayrıldı: Bir bölümden sinyaller gönderilirken , diğer kısımdan algılanıyordu . Araştırmacılar, topun oyun alanında olduğu sinir hücrelerine sinyal verebilmek için input bölümünü kullandılar. Bunun için de plaka üzerinde uygun noktalara elektrik sinyalleri gönderdiler. Sinyallerin frekansı, topun vurucunun sinir hücrelerine ne kadar mesafede bulunduğunu gösteriyor. Output bölümünde hücrelerin etkinliği ölçüldü. Ve bu bölge de ikiye ayrıldı: Birinci bölüm vurucuyu aşağı doğru hareket ettir diğeri ise vurucuyu yukarı doğru hareket ettir olarak. Sinir hücrelerinin hangi bölgede daha etkin olmalarına göre vurucu aşağı veya yukarı doğru hareket etti. Araştırmacılar ayrıca hücrelere, topa vurup vurmadıklarını bildiren bir geri bildirim döngüsü de eklemişler. Top başarılı bir şekilde geri döndüğünde nöronlar öngörülebilir bir uyarıyla uyarıldı. Vurucu topu kaçırdığında ise hücreler öngörülemeyen bir uyarı ile uyarıldı. Bir süre sonra sinir hücreleri kendilerini organize edebilir ve sopayla topu savurabilir hale geldiler. Değişen çevrelerine etkinliklerini amaca uygun bir şekilde ayarlayabilmişlerdi. Bu açıdan bakıldığında sinir hücrelerinin ilkel bir türde öğrenebilir durumda oldukları söylenebilir. Her ne kadar bunu bir bilgisayar ağı da yapabiliyorsa da hiç kimse bilgisayarın bu davranışını zeka ile bağdaştırmaz diyen araştırmacılar, sonuçların bilişsel bozukluklar için geliştirilebilecek teknolojiler için bir potansiyel olarak görüyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sitma-sinekleri-kurakliktan-sonra-nasil-birden-bire-ortaya-cikabiliyor", "text": "Yağmursuz geçen yedi ayın sonunda, sıtma sineklerinin aslında hayatta kalmamaları gerekir. Ama yinede kuraklık döneminin sonunda birden bire ortaya çıkıyorlar. Araştırmacılar şimdi bu duruma bir açıklık getirdiler. Bilim insanları Mali'deki iki köyde sivrisinek larvalarını işaretleyerek, Afrika'nın Sahel bölgesinde sıtma sineklerinin yedi ay süren kuraklığı atlatabildiklerini gördüler. Anlaşıldığı üzere Anopheles-coluzzii sivrisineklerinin yüzde 18'i kuraklık dönemini, kuraklık uykusuna yatarak geçiriyorlar diyor Roy Faiman . Anophel sivrisinekleri normalde sadece birkaç hafta yaşarlar. Sahel bölgesinde aylarca devam eden kuraklık döneminde bu yüzden hayatta kalmamaları gerekiyordu. Oysa Haziranda yağmurlar başladığında sivrisinekler birkaç gün içinde yine ortaya çıkıveriyorlar. Bu süre yumurtadan çıkmak ve larva evresini geride bırakmak için kısadır. İşte bu kuraklık dönemi paradoksu, yıllardır uzmanların kafalarını yoruyordu. Bu konuya bir açıklık getirmek isteyen araştırmacılar, Mali'deki Thierola ve M'Piabougou köylerinde geniş kapsamlı bir deney gerçekleştirdiler. Bunun için de açıktaki su birikintilerine döteryumlu su eklediler. Böylece daha sonraki laboratuvar incelemelerinde, yakalanmış olan Anophel- coluzzii sivrisineklerin larva evrelerini kuruyan su birikintilerinde geçirip geçirmediklerini tespit edebildiler. Ölçümler kuraklığın başlamasından kısa bir süre önce sivrisineklerin yüzde 33'ünde yüksek döteryum değerleri gösterdi. Mart sonunda veya Nisan başında kuraklığın devam ettiği dönemde kısa bir süre çok çok sayıda sıtma sineği ortaya çıktı. Araştırmacılar bu süre içinde ve yağmur mevisinde sivrisinek toplayarak, döteryum değerlerini kontrol ettiler. Hesaplamalara göre iki köydeki sivrisineklerin yüzde 18'inin kuraklık döneminde köyleri terk etmedikleri anlaşıldı. Geriye kalan sivrisinekler 140 kilometre ilerdeki çeltik tarlalarının bulunduğu Niono'dan gelmişlerdi. Bu hayatta kalma stratejisi sıtma sineğiyle mücadelede etkili olabilir. Mesela kuraklık döneminde de ilaçlama yapılarak etkin olmayan ve ortada görülmeyen sivrisinekler etkisiz hale getirilebilir. Ayrıca popülasyonun küçülmesini sağlayacak şekilde genetik değişimden geçirilen sivrisinekler de düşünülebilir diyor araştırmacılar. Bununla birlikte sineklerin kuraklık uykusuna yattıkları yerleri bulmak kolay olmayacak."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sosyallesme-cocukluk-travmasinin-izlerini-silmiyor", "text": "Çocukluk travmalarının yetişkin sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin sosyalleşme ile ortadan kalkabileceği görüşü yaygın olsa da, babunlar üzerinden yapılan yeni bir çalışma aksini işaret ediyor. Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, yaşamların ilk döneminde travma yaşayan babunlar, yetişkinlikte güçlü sosyal ilişkilere sahip olsalar bile travma yaşamamış akranlarına kıyasla daha yüksek seviyede stres hormonuna sahipler. Bir çocukluk travması yaşamış babunların stres hormonu seviyelerinin travma geçirmeyen bir babundan yaklaşık %9 daha yüksek olduğunu görüldü. İki veya daha fazla travma yaşamış olanlarda ise stres hormonu seviyeleri %14 daha yüksekti. Çocukluk travmaları, yetişkin sosyal ilişkileri ve glukokortikoid hormonu yoğunluğu arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmada Notre Dame Üniversitesi, Duke Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi'nin ortaklaşa yürüttüğü, Kenya'da 1971 yılından itibaren babunların gözlemlendiği başka bir çalışmanın verilerinden faydalanıldı. Çalışmada babunlara yönelik altı çocukluk travması belirlendi: Kuraklık sırasında doğmak, yüksek nüfus yoğunluğuna sahip bir grupta yaşamak, annelerini erken yaşta kaybetmek, sosyal hiyerarşide düşük seviyedeki bir annede doğmak, kaynaklar ve anne ilgisi için rekabet edilen yakın yaşta bir kardeşe sahip olmak ve gruptan dışlanmış bir anneden doğmak. Genel sağlık durumuna işaret eden glukokortikoid konsantrasyonu verileri babunların dışkılarından elde eden araştırmacılar, babunların arkadaşlarına ve birlikte ne kadar zaman geçirdiklerine dair verileri topladı. Çalışmada elde edilen bulgular, babunlarda çocukluk travmasının sosyal bağlar kurma becerisine önemli bir etkisinin olmadığını ancak yetişkinlik döneminde sosyalleşmenin olumlu etkilerinin çocukluk travmasının olumsuz etkilerinden çok daha küçük olduğunu ortaya koydu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/sperma-ve-yumurta-hucresi-kullanmadan-yapay-embriyo-uretildi", "text": "İsrailli araştırmacılar kök hücrelerden oluşan organlı fare embriyolarını, bir biyolojik reaktörde üretmeye başardılar. Planda benzer bir uygulama insan embriyoları için de var. İsrailli kök hücre biyoloğu Jacop Hanna, sperma ve yumurta hücresi olmadan sadece kök hücrelerden yapay fare embriyoları üretti. Ayrıca embriyolar dişi farede değil yeni tür bir biyolojik reaktörde olgunlaştırıldı. Yapay embriyoların anatomileri doğal embriyolarla aynı ve çok sayıda organa sahip: Bağırsakları, beynin en erken evresi hatta atan bir kalbi bile var. Bununla birlikte yapay embriyo, gerçek embriyonun tüm özelliklerine sahip değil ve canlı hayvana gelişecek potansiyeli de yok. Yapay embriyo dişi farenin rahmine aktarıldıktan sonra da herhangi bir gelişme olmadı. Hanna, Cell dergisinde yayımlanan bu çığır açan çalışmanın, erken embriyo gelişiminin ve doğal embriyolardaki organ ve dokuların oluşmasının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söylüyor. Bu şekilde erken embriyo evresindeki gelişim bozukluklarının önlenebileceği de düşünülüyor. Araştırmacılar öte yandan gelişmenin hayvan deneylerinin sayısını azaltabileceğini ve sonuçta insanlarda transplantasyon için yeni hücre ve doku kaynaklarının önünü açabileceğini umuyorlar. Hanna'nın ekibi geçen yıl, doğal fare embriyolarının 11 gün boyunca rahim dışında büyüyebileceği yapay bir mekanik rahmi tanıtmıştı. Bu 20 günlük doğal taşıma süresine denk geliyor. Son araştırmada da fare kök hücrelerini bir hafta büyütmek için aynı mekanizma kullanıldı. Hanna ve ekibi tarafından geliştirilen yeni yöntemin en dikkat çekici tarafı, embriyoyu çevreleyen plasenta ve yolk kesesi de dahil olmak üzere, yalnızca embriyonik kök hücrelerden tamamen yapay embriyoların üretilebilmesi. Diğer hücreler ise herhangi bir müdahale olmaksızın organ ve dokulara dönüştü. Başarı oranı göreceli olarak düşük: Embriyonik kök hücrelerinin sadece yüzde 0,5'i, küçük kürecikler olarak bir araya geldikten sonra bunlardan doku ve organlar büyüdü. 'Doğal embriyolarla karşılaştırıldığında bu yapay embriyolar yapı ve genetik hücre profili açısından yüzde 95 oranında özdeşti' diyor araştırmacılar. Sonuç olarak embriyoidler, sekizinci günde, atmakta olan bir kalp, belirgin bir baş ve kuyruk uçları, iskelet kası haline gelen segmentler, gelişen bir beyin, omurilik ve diğer organlarla, 8,5 günlük doğal embriyolara gelişim açısından benziyor. Araştırmacılar 40.000 embriyonik hücredeki genetik etkinliği ölçerek, bekledikleri hücre tiplerini doğru yerlerde buldular. Fakat bilinmeyen nedenlerden ötürü yapay embriyoların gelişimi 8. günde durdu. Hanna ve ekibi bu engeli de aşabilmeyi umuyorlar. Hanna çalışmasını yapay fare embriyolarıyla bitirmek istemiyor, amacı yapay insan embriyosu üreterek tıbbi çalışmalar için doku ve hücreler kazandırmak. Bunun için de Renewal Bio isimli bir şirket kurdu. Bu çalışma İsrail ve daha birçok ülkede yasal."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/spermin-acma-kapama-dugmesi-bulundu", "text": "Günümüzde üretilen prezervatifler, Antik Yunan, Roma ve Mısır halkının kullandığı, keten liflerinden ya da hayvanların idrar torbasından yapılan prezervatiflerden bu yana uzun yol kat etti. Fakat erkeklerin doğum kontrolündeki payı, tıpkı eski çağlarda olduğu gibi günümüzde de yalnızca spermi yumurtalardan uzak tutma anlayışına dayanıyor. Yalnızca Amerika'da 5.7 milyon kadın doğum kontrolü olarak erkeklerin kullandığı prezervatiflere güveniyor. Fakat araya bir engel yerleştirmek, spermlerin yumurtaları döllemesini engellemenin tek yolu değil. Bir spermin görevini başarıyla yerine getirmesi için iki konuda iyi olması gerekiyor: Yüzmek ve delmek. Prezervatifler de dahil doğum kontrolü yöntemlerinin çoğu, spermlerin yüzme yetisi üzerine odaklanır, zira bilim insanları spermlerin delme yetisini engellemeyi bugüne dek başaramadı. Fakat yapılan son araştırmalar sayesinde spermlerin güç açma-kapatma düğmesi bulundu ve bu düğmenin nasıl kapatılacağına ilişkin yeni yöntemler geliştirildi. Bir sperm hücresi, rahim ağzından girip rahim boyunca ilerlemek ve yumurta kanalına girebilmek için kuyruğunu tıpkı bir yılanın toprakta sürünmesi gibi iki yana sallayarak ilerlemek zorundadır. Bir insan spermi, yumurtaya ulaşabilmek için 10-12 santim uzunluğunda, yani kendi uzunluğunun 24.000 katı bir mesafe yüzer. Fakat spermin yüzmek için kullandığı hareket, yumurtanın koruyucu katmanını delmek konusunda hiçbir işe yaramaz. Zona pellusida da denilen bu katman, bir spermin dölleme başarısı önündeki tek engeldir. İnsan sperminin kafası yalnızca 5 mikron uzunluğundadır. 30 mikron kalınlığındaki zona pellusida'yı aşabilmek için spermin kuyruğunu hızla hareket ettirmesi gerekir. Fakat yüzerken yaptığı sağa sola döndürme hareketinin aksine, bu sefer kuyruğunu tek bir yöne doğru hızla döndürerek, kafasını yumurtaların içine sokmak zorundadır. Yumurtanın yoğun dış katmanlarını delmek için tirbuşona benzer şekilde hareket etmesi gerekir. Bilim insanları bu hareketi güç tepmesi diye adlandırıyor. Peki güç tepmesi gücünü nereden alıyor? Spermin kuyruğuna boşaltılmış olan yoğun kalsiyum iyonlarından . İnsan vücudundaki her hücrede binlerce farklı iyon kanalı bulunsa da güç tepmesi, yalnızca spermde bulunan bir kanala bağlıdır. Catsper olarak bilinen bu kanal, yalnızca bir yumurtaya yaklaştığı ve progesteronla karşılaştığı zaman kalsiyumun içeri girmesini sağlamak için etkin hale gelir. Bilim insanlarının Catsper ile tanışması 2001 yılında, erkeklerde kısırlığın incelendiği döneme denk gelir. Yapılan incelemede hastalarda, Catsper'ı kodlayan dokuz genin en az birinde mutasyon gerçekleştiği gözlemlenmişti. PNAS'ta yayınlanan makaleye göre Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar, 50'den fazla kimyasal bileşeni inceleyerek, güç tepmesi için gereken kalsiyum aktarımını önleyecek birkaç bileşeni ortaya çıkartmaya çalıştı. Umut verici sonuçlar veren iki bileşen saptandı. Bunlar insanların binlerce yıldır tükettiği bitkilerden geliyor: Bunlardan biri mangoda, üzümde ve zeytinde bulunan lupeol, diğeri ise eski çağlarda tıbbi ot olarak kullanılan Thunder God Vine bitkisinden gelen pristimerin. Araştırmayı yürüten biyofizikçi Polina Lishko, bu yöntemin acil doğum kontrolü durumunda da etkili olarak kullanılabileceğini belirtiyor. Yeni bulunan yöntem piyasadaki bütün çözümlerden daha etkili olmasının yanı sıra döllenmeyi de kesinlikle önlüyor. Yani bu sürecin hiçbir aşamasında embriyo oluşmuyor. Northwestern Üniversitesi'nden moleküler biyolog Erwin Goldberg, prezervatiflerin üretilmesinden sonra erkeklerin doğum kontrolündeki rolüne odaklı hiçbir gelişmenin yaşanmadığını söylüyor. Enjeksiyon yoluyla kullanılan bazı hormonal engelleyiciler geliştirilmişse de yan etkileri sebebiyle birkaç yıl içinde başarısız olmuş ve üretimleri durdurulmuştu. Bu alandaki önemli bir istisna, sperm kanalına enjekte edilerek spermlerin yolunu kesen jelimsi bir bariyer olan Vasalgel. Bu yılın şubat ayında primatlar üzerindeki denemeden başarıyla geçen bu ürün şimdi insanlarda denenecek. Lishko ve takımının yayınladığı sonuçlar, laboratuvarda insan spermi üzerinde yaptıkları deneylerden elde edilmişti. Ancak spermin delme yetisini engelleme etkisinin vücutta ne kadar sürdüğünü görmek ve doğru dozu bulabilmek adına primatlar üzerinde deneylere başlanacak. Bu deneylerin sonuçlarının yıl sonuna doğru elde edilmesi bekleniyor. Bu yazı HBT'nin 74. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/strafor-yiyen-solucan-kesfedildi", "text": "Plastiklerin birçoğu çok zor çözünüyor ve geri dönüştürmeleri de çok zahmetli. Plastik atıkların çözünmesinde bakteriler ve enzimler yardımcı olabiliyor. Avustralyalı bir araştırma ekibi şimdi olası bir yardımcı keşfetti: Strafor yiyen solucan. Her yıl yüzlerce milyon ton plastik üretiliyor. Ancak bunların sadece onda biri geri dönüştürülebiliyor. Mekanik ve kimyasal yöntemler çok zahmetli olduğu kadar, çok fazla enerji gerektiriyor. Ayrıca çevreye de zarar verdikleri bir gerçek. Bu yüzden uzun yıllardan bu yana dev çöp dağlarını yok edecek hatta yeniden değerlendirilmesine izin verece alternatif biyolojik yöntemler araştırılıyor. Bir Japon ekip 2016 yılında, iki enzimin yardımıyla polietilen terefitalat indirgeyebilen bir bakteriden söz etmişti. O zamandan bu yana çeşitli plastikleri indirgeyebilen enzimler saptandı. Mesela bir tırtılın bedenindeki veya inek midesindeki plastikleri indirgeyen enzimler gibi. Bu aralar doğal olarak bulunan enzimleri daha etkili hale getirmek için çalışmalar yapılıyor, nitekim indirgeme süreci henüz oldukça yavaş işliyor. Avustralyalı bilim insanları şimdi bu tür bir biyolojik indirgeme süreci için yeni bir aday keşfettiler: Strafor markasıyla tanınan, polistreni yiyen bir solucan. Süper solucan olarak isimlendirilen Zophobas morio aslında larva evresinde bulunan, kın kanatlılar sınıfından büyük bir böcek . Queensland Üniversitesi'nden Chris Rinke ve ekibi bu hayvanları üç hafta boyu strafor ile besledi. Kontrol grubundaki hayvanlar ise kepekle beslendiler. Deney sonucunda straforla beslenen solucanlar hem hayatta kaldılar hem de biraz kilo aldılar. Bu da solucanların polistrenden enerji elde edebildiklerini gösteriyor. Ekip metagenomik yöntemlerle, solucanlara plastiği değerlendirmelerine izin veren bağırsak bakterilerindeki enzimleri saptadı. Bu indirgeme sürecinin daha büyük alanlarda kullanılabilmesi için laboratuvar çalışmaları başladı bile. Süper solucanlar minik geri dönüşüm tesisi gibi. Strafor ağızda parçalandıktan sonra bunlarla bağırsak bakterileri besleniyor. Geri dönüşüm tesisinde de benzer bir süreç işleyecektir. İlk önce mekanik parçalama, daha sonra ise enzimler yardımıyla çözünme. Bozunma ürünlerinden ise daha sonra yenide biyolojik plastik üretilebilecek."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/su-samuru-en-sevimli-su-hayvani", "text": "Kaygan tüyleri, uzun, aerodinamik yapısı ve perdeli ayakları ile su samuru doğuştan yüzücüdür. Avustralya ve Antarktika hariç, denizlerde ve akarsuların bulunduğu her yerde yaşar. Sevimlilikte sınır tanımazlar. Genelde su üzerinde sırt üstü yatar vaziyette yüzer. Kalın kürkü havayı hapsederek batmasını önler. Kürkü çok kalındır, tüy yoğunluğu çok fazladır ve bu nedenle avcıların hedefindedir. Birçok yerde nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Sansargiller familyasından olan su samurunun 13 türü vardır ve hepsinin boyutu farklıdır. En büyüğü dev su samurudur; 1.5 m ile 1.8 m uzunluğundadır. Buna rağmen ağırlık açısından deniz samuru ile yarışamaz. Erkek deniz samurunun ağırlığı 41 kg'a kadar çıkabilir. En küçük su samuru küçük pençeli Asya samurudur. En fazla 90 cm uzunluğunda ve 5 kg ağırlığındadır. Akarsular, göller, okyanuslar, sahiller ve bataklıklar dahil sulak alanlarda yaşayabilen su samuruna dünyanın hemen her yerinde rastlanır. Birçoğu, başka hayvanların yapmış olduğu yuvarlarda barınır. Yuvasını kuru yaprak ile döşer. Deniz samuru iki bölgede bulunur: Rusya ve Alaska'nın Pasifik kıyısında ve Kaliforniya sahillerinde. Oldukça sosyal bir memeli olan su samuru gececidir ve gece avlanır. Oyun oynamaktan çok hoşlanır. Güreş tutmayı, kuyruklarını kovalamayı, toprak setten suya kaymayı ve diğer eğlenceli oyunları sever. Ayrıca çok meraklıdır ve yeni gördüğü her şeyi inceler. Günün büyük bir bölümünü kendine bakmakla geçirir. Kürkünü kayalara, kütük veya çimlere sürterek temizler. Kürkü iki katmanlıdır: su geçirmeyen tüylerden oluşan üst katman ve havayı hapseden alt katman. Böylece hem suda batmaz hem de soğuğa karşı korunur. Etçil olan su samurunun, deniz hayvanlarından oluşan geniş bir menüsü vardır. Midye, istiridye, denizkestanesi, pina, yengeç, salyangoz ve 40 kadar daha deniz canlısı ile beslenir. Akarsu samurunun yiyecekleri ise genellikle kurbağa, yengeç, ıstakoz, balık ve yumuşakçalardır. 30 metreye kadar rahatlıkla dalabilir. Dalarken kulak ve burun deliklerini kapatır. Araç gereç kullanabildiği gözlemlenmiş olan su samuru, göbeğine yerleştirdiği kalın kabuklu bir yiyeceği taş yardımıyla kırabilir. Su samurunun gebelik süresi 2 aydır ve 1 ila 5 yavrusu olabilir. Yeni doğmuş su samuru 128 gr'dır. Deniz samuru ise bu süreci 5 ay yaşar ve diğer türlerden farklı olarak suda doğum yapar. Diğerleri yuvalarında doğum yapar. Yine bebek deniz samuru ise 2,3 kg ağırlığında olabilir. İki aylıkken yüzmeye başlarlar. 1 yaşında geldiğinde bebek su samuru annesinden ayrılır. 2 ile 5 yaş aralığında kendi yavruları olabilir. Vahşi doğada 12 yıla kadar hayatta kalabilen su samuru, bakıma alındığında daha uzun yaşar. Birçok su samuru türü tehlike altındadır. Kuzey Amerika samuru hariç, bütün samurların nüfusu giderek azalmaktadır. En çok korunması gereken türler arasında dev su samuru, Güney Amerika samuru, deniz samuru vardır. Son 45 yıldır nesilleri %50 oranında azalmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/super-taniyicilar-yuzleri-nasil-hatirliyor", "text": "Dünya nüfusunun sadece yüzde 1-2'si Süper tanıyıcı. Bu kişiler, yüzleri diğer insanlardan çok daha iyi akılda tutabiliyorlar. Deneyler Süper tanıyıcıların, karşılarındaki kişileri özel bir şekilde incelediklerini gösteriyor. Önce tüm yüzü tarıyor ve her ayrıntıyı inceliyorlar, özellikle de ilk karşılaşmada. Süper tanıyıcılar, aradan geçen süre içinde değişseler bile veya o zamandan bu yana yıllar geçmiş olsa da sadece bir kez gördükleri yüzleri bile hatırlıyorlar. Bu özel yetiye araştırmacılar, on yıl kadar önce yüz körlüğü üzerine çalışırken rastlantısal bir şekilde ulaştılar. Ve bu yetiyi göreceli olarak iyi bir şekilde tespit edebilmek için psikologlar bazı testler geliştirdiler. Örneğin Glasgow Face Matching veya Avustralya'nın UNSW testi gibi. Değerlendirmelere göre nüfusun en fazla yüzde bir ila ikisi süper anımsayıcı. Ender görülen bu yetiye sahip insanların yüzleri nasıl bu kadar iyi akılda tutabildikleri, çok sayıda araştırmaya rağmen bugüne dek pek açıklanamamıştı. Ancak kesin olan bir şey var ki zeka veya bellek konusunda ortalamanın üzerinde yer alıyorlar. Bu yüzden hatırlama türlerinin de değiştiği sanılıyor. Süper tanıyıcıların yüzleri bir veya iki bakışta hafızalarına yerleştirdikleri düşünülüyordu. Oysa James Dunn, New South Wales Üniversitesi ve Wollongong Üniversitesi araştırmacılarıyla birlikte gerçekleştirdiği bir çalışmayla bu tezi çürüttü. İlk deneye 37 süper anımsayışı ve 68 ortalama hatırlayıcı katıldı. Katılımcılar her yüzü belleğe yerleştirmek için beş saniyelik bir zamanları vardı. Hatırlamak zorunda oldukları toplam on iki yüz vardı. Yüzlerin sadece belli bir kısmını net olarak görebiliyorlardı gerisi flu idi. Net görülen kısım yüzün yüzde altmış ila yüzde on ikisi kadardı. Katılımcılar daha sonra akıllarında tuttukları on iki yüzü, 24 yüz arasından seçmek zorunda bırakıldı. Süper tanıyıcılar, yüzün çok küçük bir kısmı dahi görünse, diğerlerine göre yüzleri daha iyi hatırladılar. Süper tanıyıcılar gözlere odaklanmak yerine yüzün diğer kısımlarını da ayrıntılı bir şekilde inceliyorlar. Yani toplamda diğer katılımcılara göre çok daha fazla ayrıntıya dikkat ediyorlar. Araştırmacılara göre süper tanıyıcılar, bir yüzde, daha sonra hatırlatamaya en fazla yarayan kısmı arıyorlar. Süper tanıyıcılar aynı zamanda süper öğreniciler. Tabii gerçek yaşamda yüzdeki ayrıntıları incelemek için beş saniyeden fazla zamanları oluyor. Araştırmacılar, bu özel tanıma ve akılda tutma yetisinin diğer alanlarda da işe yarayabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/surpriz-bulgu-insan-dahil-tum-canlilar-metan-uretiyor", "text": "Metan, yüzde 40 oranında doğal kaynaklardan yayılan potansiyel bir sera gazıdır ve özellikle de bataklık alanlarda, göllerde, eriyen perm toprağında ve tarımda açığa çıkar. Söz konusu gazın havanın yokluğunda, organik malzemeyi ayrıştıran mikroorganizmalar tarafından oluşturduğu biliniyordu. Araştırmacılar bir süre önce mikroplar olmadan da bazı siyanobakterilerin, bitkilerin ve mantarların metan üretebileceğini bulmuşlardı hem de oksijenin varlığında bile. Bununla birlikte biyojenik metan sentezinin mekanizması çözülememişti. Her ne kadar bu organizmaların, bunun için özel enzimlere sahip olabilecekleri düşünülmüşse de bu hiçbir zaman kanıtlanmamıştı. Son olarak gerçekleştirilen analizler tamamen farklı bir tablo sundu. Heidelberg Üniversitesi'nde Leonard Ernst yönetiminde çalışan ekip, metanın bu organizmaların hücrelerinde oluştuğunu ve bu yetinin gerçekte ne kadar yaygın olduğunu buldu. Araştırmacıların bu keşfi, enzimsiz, biyokimyasal metan oluşumu hipotezini araştırmak için kullandıkları Bacillus subtilis bakterisiyle gerçekleştirilen deneylerle başladı. Buna göre çoğu organizmanın hücrelerinde, indirgenmiş demirin hidrojen peroksit reaksiyonuyla, hidroksil radikalleri şeklinde oldukça reaktif oksijen bileşikleri ürettiği bir fenton reaksiyonu meydana gelir. Tahminlere göre bu şekilde oluşan radikaller, metil gruplarını, kükürt içerikli bileşimlerden ayrıştırabiliyorlar ve bunlardan ikinci bir adımda metan oluşmakta. Bu tahmin Bacillus subtilis bakterisinin incelenmesiyle kanıtlandı: Demir ve dimetil sülfoksitle bu bakteriler oksijen olsa dahi metan üretebiliyorlar. Daha önce tahmin edildiği gibi bu metan oluşumu için ne özel enzimler ne de başka katalizörler gerekmiyor. Ekip, yaşamın soyağacının her alanından toplamış olduğu otuz farklı model organizmada kontrol etti. Ve araştırmacılar gerçekten de bağırsak bakterisi Eschericha coli'den, küf mantarları, maya ve bitki hücrelerine ve insan ve hayvan hücre kültürlerine kadar her yerde metan üretiminin varlığını tespit ettiler. Anlaşıldığı üzere metan üretimi, hücrelerde yeterli miktarda demir, metillenen kükürt, aminoastiler ve oksitleşen moleküller gibi azot bileşimleri bulunduğunda gerçekleşiyor. Bu da bu tür metan oluşumunun hemen hemen tüm organizmalarda gerçekleştiğinin bir kanıtı.. Sonuçlar hem hücre metabolizmasına bakış açımız hem de biyojen metan emisyonu için çok önemli. Bu, her türden canlıdan metan salınımının, iklim değişikliğiyle bağlantılı ısınma gibi potansiyel olarak stresli koşullar altında artmaya devam edebileceği anlamına gelebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tarih-oncesi-devasa-kopekbaliginin-gercek-boyutu-neydi", "text": "Dev bir köpek balığı türü olan Megalodon'un boyutu şimdiye dek tahmini olarak öne sürülürken Bristol Üniversitesi ve Swansea Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir çalışma, yetişkin bir insan boyundaki yüzgeçler de dahil olmak üzere bu köpekbalığının gerçek boyutlarını ortaya çıkardı. Günümüzde en korkutucu köpekbalığı türü, altı metreyi aşabilen boyları ve iki tonluk çene kuvvetliyle Büyük Beyaz köpekbalığıdır. Eski çağlarda yaşamış köpekbalıklarının boyutlarını belirlemek ise, bulunan fosiller genellikle dişlerden ibaret olduğundan zordur. 23 ila 3 milyon yıl önce yaşamış olan bu dev köpekbalığının boyu, araştırmaya göre, Büyük Beyaz'ın boyunun iki katından fazlaydı ve 10 tondan fazla çene gücüne sahipti. Araştırmada incelenen Megalodon fosilleri çoğunlukla bir insan elinden daha büyük olan dişlerdi. Önceki araştırmalarda Megalodon fosilleri sadece Büyük Beyaz ile karşılaştırılmıştı. Yeni çalışmada ise araştırmacılar fosil analizlerini günümüzde yaşayan 5 köpekbalığı türünü içerecek şekilde genişletti. Megalodon'un Büyük Beyaz'ın doğrudan atası olmadığı belirten araştırmacılar, karşılaştırma yapılan diğer türlerin de Megalodon'la aynı derecede akraba olduğu ifade ediyor. Scientific Reports'ta yayınlanan çalışma sonuçları, Megalodon köpekbalıklarının 16 metreyi bulabilen boylarıyla yaklaşık 1,6 metrelik bir sırt yüzgecine ve 3,85 metre yüksekliğinde bir kuyruğa sahip olduğuna işaret ediyor. Megalodon'un vücut boyutunun ortaya çıkarılmasının, bu devin fizyolojisinin ve yok oluşunda etkili olmaları muhtemel iç faktörlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tek-horguclu-deve-3000-4000-yil-once-evcillestirilmis", "text": "Develer memeli cinsleri içinde üç türe ayrılır: Çift hörgüçlü hecin devesi, çift hörgüçlü yabani deve ve tek hörgüçlü deve. Arap devesi olarak da bilinen sonuncu tür, ne zaman evcilleştirildiği bilinmeyen evcil hayvanlardan biriydi. Viyana Veteriner Tıbbı Üniversitesi'nden Pamela Burger ile çalışan uluslararası ekip hem 1.100 tek hörgüçlü devenin kalıtımını hem de arkeolojik kemik buluntularındaki mitokondriyal DNA'yı incelemiş. Bunlardan en eskisi 7000 yıllık, en yenisi ise 17.yy'a aitti. Ve bunların arasında Avusturya'nın Tulln kentindeki kazılar sırasında (2006) bulunan ve Osmanlı ordusuna ait olduğu anlaşılan tüm bir deve iskeleti de dahildi. Analizler tek hörgüçlü develerin yabani atalarının İ.Ö. 2000-1000 yılları arasında evcilleştirilmeye başlandığını gösteriyor. Daha sonraki yıllarda ise tek hörgüçlü yabani develer ve evcil develer melezleştirilmeye devam edilmiş ve yabani develer tamamen tükenmiş. Araştırmacılar evcilleştirilmenin Arap Yarımadası'nın güneydoğu sahilinde başladığını düşünüyorlar. Arap Emirlikleri'nde gün ışığına çıkarılan 7000 yıllık tek hörgüçlü deve kemiklerinin mitokondriyal DNA'larında da günümüzdeki tek hörgüçlü develerle aynı genetik kombinasyonlar saptanmış. Yetiştirme nedeniyle kalıtımlarındaki genetik çeşitlilik azalan diğer evcil hayvanların aksine tek hörgüçlü devede zengin bir genetik çeşitlilik söz konusu. Deve Kuzey Afrika ve Ön Asya'daki ticari ilişkilerde yük hayvanı olarak kullanıldığı için hep farklı popülasyonlar bir araya gelmiş ve bu şekilde zengin bir genetik çeşitlilik kazanmış. Tek hörgüçlü devede ise özel bir ayıklanma yaşanmamış. Nitekim develerde diğer evcil hayvanlarda olduğu gibi sütü veya eti için yetiştirilen ırklar bulunmuyor. Araştırmacılar bunu deve yetiştiricilerin develeri özel amaçlara göre ayıklamak yerine, değişen iklim koşullarına uyum sağlayabilmeleri için sürülerdeki çeşitliliğe dikkat etmiş olmalarına bağlıyor. Sadece, coğrafi ve kültürel farklılıklar nedeniyle uzun bir süredir diğer tek hörgüçlü develerden izole bir şekilde Afrika'daki Ümit burnunda yaşayan tek bir grupta bu kadar zengin bir genetik çeşitlilik tespit edilmemiş."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/teknoloji-bellegi-zayiflatiyor-mu", "text": "Siz en son ne zaman bir sorunun yanıtını bulmak için hemen internete koşmak yerine, düşünüp kafa yordunuz? Bir zamanlar belleğinizde tutmaya çalıştığınız telefon numaraları, dost ve yakınlarınızın yaş günleri gibi bilgiler, şimdilerde elinizden eksik etmediğiniz akıllı telefonlarınızın belleğine kaydedilmiş durumda. Artık bilim insanları belleğimizin bu durumdan ötürü zarar görüp görmediğini merak etmeye başladı. Princeton Üniversitesi'nden Diana Tamir ve arkadaşları insanları gezilere gönderdiklerinde, kendilerinden resim çekmeleri istenen kişilerin sonradan geziyle ilgili birtakım ayrıntıları anımsama konusunda gerçekte daha başarısız olduklarını gördüler. Tamir'e göre, iletişim araçları yoluyla bir deneyimin basılı kopyasını oluşturmak, kafamızdaki kopyanın netliğini azaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Yol bulmak için uydu seyir sistemlerine bel bağlayanların da bulundukları yeri kestirebilme konusunda, haritalardan yararlananlara kıyasla, çok daha başarısız oldukları görülüyor. Londra University College uzmanlarından Sam Gilbert, Araştırmalar teknolojinin belleğimizi değiştirmekte olduğuna işaret ediyor. Giderek içeriğin kendisinden çok, o içeriğe nasıl ulaşacağımızı anımsama gereğini duyuyoruz diyor. Görünüşe bakılırsa, bilişsel yükün boşaltılması beynin insanların yeni bilgileri daha kolay ezberlemelerine olanak tanıyan önemli kaynaklarına yer açıyordu. Gelgelelim, aygıtlara fazlasıyla bel bağlamak insan belleğinin gerçekte ne denli güçlü olduğunun değerini yeterince kavramamızı önleyebilir. İnsanlar sürekli olarak neyin bellekte saklanmaya değer olduğu konusunda düşünüp karar veriyorlar. Ertesi gün neleri anımsamaları ve neleri not etmeleri gerektiğine karar veriyorlar. Bireyin kendi belleğinin kapsamı, süreçleri ve doğası konusunda sahip olduğu bilgiye meta-bellek adı veriliyor ve teknoloji görünürde meta-belleğe zarar veriyor. Gilbert, Dış kaynaklara erişebildiğiniz sürece ilk bakışta göze çarpmayan bu tür yanılmalar insana pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bu kaynaklardan yoksun kaldığınızda-örneğin, bir sınavda, acil bir durumda, ya da teknolojik bir felaket durumunda- onlarsız ne denli yoğun bir çaba harcamanız gerektiğinin ayırdına varabilirsiniz. Belleğinizin gerçekte ne denli güçlü olduğu konusunda kesin bir görüşe sahip olmak, en az güçlü bir belleğe sahip olmak denli önemlidir diyor. Görünüşe bakılırsa, teknoloji şimdilik kişinin bellek gücünü olumsuz yönde etkilemekten çok, düzenleyici ve iyileştirici bir etki yaratıyor. Ancak Londra Üniversitesi Bellek ve Hukuk Merkezi'nin Başkanı Martin Conway, kişiyle araçlar arasındaki arayüzün gelecekte daha da iç içe geçmesi durumunda beynin şimdiden öngörülmesi olanaksız biçimlerde uyum sağlamaya başlayacağına inanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tembel-hayvanlarin-en-tembeli-uc-parmakli", "text": "Yaşamlarının büyük bir bölümünü ağaçlara asılı olarak geçiren tembel hayvanlar genelde çok yavaş hareket eder. Yani yaşamlarını düşük enerjili yiyecek ve az hareketli yaşam biçimiyle birleştirerek enerji tasarruf modunda geçirirler. Şimdi Wisconsin-Madison Üniversitesi bilimcileri tüm tembel hayvanların aynı tembellikte olmadıklarını keşfetti. Kahverengi boyunlu tembel hayvan tembellik konusunda başı çekiyor ve anlaşıldığı üzere tüm memeliler arasındaki en düşük metabolizma hızına sahip. Günümüzde iki cinse ayrılan altı tembel hayvan türü var: iki ve üç parmaklılar. Kahverengi boyunlu tembel hayvan ikinci gruba dahil. Tembel hayvanlar daha çok Orta ve Güney Amerika'da ağaçlar üzerinde yaşıyor. Daha küçük alanlarda hareket edebilen üç parmaklı tembel hayvanlar beslenme konusunda daha seçici. Jonathan Pauli ve ekibi Costa Rica'nın kuzeydoğusunda on kahverengi boyunlu tembel hayvan ve on iki Hoffmann tembel hayvanı yakalayarak metabolizmalarını incelemiş. Analizlere göre üç parmaklı tembel hayvanların metabolizma hızları %31 daha düşük. Hayvanlara enerji tasarruflu bir yaşam imkanı veren, fizyolojik özellikler ve davranışın bir kombinasyonu diyor Pauli."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ten-renginin-evriminde-folik-asit-ve-d-vitaminin-rolu", "text": "İnsanlarda ten renginin neden farklılıklar gösterdiği konusunda yaygın olan açıklamaya göre koyu tenliler ekvator çevresinde, en açık tenliler de kutupların yakınlarında yaşıyor. Başka bir deyişle koyu ten rengi daha güneşli bölgelerde insanlar için daha yararlı olurken, açık ten güneşi daha az gören bölgeler için çok daha elverişli. Açık tenlilerin güneşe çıktıklarında ciddi sıkıntılar yaşadıkları düşünüldüğünde, bu açıklama insanlara ilk bakışta gayet anlaşılır gelebilir. Oysa gerçekte insanlarda ten renginin farklılıklar göstermesinin güneş yanığıyla, ya da deri kanseriyle bile pek bir bağlantısı olmayabilir. Tam tersine, ten rengi iki temel vitaminin birbirleriyle çelişen talepleri sonucunda oluşmuştur: folik asit ve D vitamini. Güneşin morötesi radyasyonu folik asidi yok eder.. Oysa derinin D vitamini üretmeye başlaması için aynı radyasyona ihtiyacı vardır. Bu nedenle dengeleyici bir eyleme gerek duyulur. İnsanlar folik asitlerini korumak ve D vitamini üretmek zorundalar. Öyle ki, her iki duruma da uygun düşecek miktarda güneş ışığına gereksinim duyarlar. UV ışınlarının yoğunluğu coğrafi koşullarla belirlenirken, gerçekte derinin içine işleyen miktarı pigmentlere, ya da derinin rengine göre değişir. Bu basit açıklama 2000 yılında antropolog Nina Jablonski ve coğrafya uzmanı George Chaplin tarafından öne sürültü ve o günden bu yana daha da geliştirildi. Ne var ki, ten rengiyle ilgili öykünün tümü için daha saçlı ve kıllı olduğumuz günlere dönüp bakmak gerekir. Milyonlarca yıl önce atalarımızın ten rengi belki de gözle görülebilir bir özellik değildi, çünkü ilk insanlar neredeyse tepeden tırnağa koyu renk bir kürkle kaplıydılar. Ancak, evrimsel akrabalarımız şempanze ve gorillerin koyu renk kürklerinin altındaki derinin açık renk olduğuna bakılırsa, bu kürkün altında da büyük bir olasılıkla açık bir ten olduğu söylenebilir. Atalarımız zamanla bu tüylerini yitirince derileri de renklenmeye başladı. Bunun kesin zamanı ve nedeni henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, araştırmacıların birçoğu tüylerin yok olmasının insanların iki ayak üzerinde durmalarına ve ekvator Afrika'sının bol güneşli açık alanlarında avcılık ve toplayıcılıkla uğraşırken serin kalmalarına yardımcı olduğu görüşünde birleşiyorlar. Ancak bunun karşılığında ödenen bedel de, çıplak tenin yıl boyunca yoğun UV ışınlarıyla karşı karşıya kalmasıydı. Bu bağlamda- kabaca 1-2 milyon yıl önce-koyu ten, folik asit depolarının korunmasında büyük yarar sağlıyordu. Peki, folik asit neden önemli? Bu besleyici madde DNA etkinliklerinde rol oynamakla birlikte, asıl evrimsel yararı, bireyin ceninden başlayarak yaşamda kalma ve üreme yeteneği üzerinde görülüyor. Gebelik döneminde annenin folik asit düzeyleri yeterli olmadığında, bebekte ayrık omurga olarak bilinen kimi zaman ölümcül olabilen nöral tüp defektlerine tanık olunabiliyor. Bilimsel araştırmalar güneş ışığının folik asidi molekül olarak parçaladığını ortaya koyuyor. Koyu tenin daha yüksek miktarlarda melanin içermesinden ötürü bunu önlediği düşünülüyor. Ancak insan soyu, yaşamını yalnızca ekvator Afrika'sında geçirmedi. Farklı dönemlerde insanlar kuzeye ve güneye yönelerek güneş ışığını daha az alan daha yüksek enlemlere gitmeyi göze aldılar. D vitamini tam da bu aşamada bir soruna dönüştü. Folik asit gibi, D vitamini de evrim açısından önemli. D vitamini bağışıklık sistemi ve kemik sağlığı açısından gerekli olan kalsiyumun emilimini kolaylaştırır. Deri, bu vitamini belli dalga uzunluklarındaki UV ışınlarının bulunduğu koşullarda üretebilir. Tropikal bölgelerin uzağında yılın büyük bir bölümünde UV ışınları deri hücrelerinin D vitamini üretmelerine yetecek dalga uzunluğuna sahip olmazlar. 1980'lerde bu durum Boston'da sünnet edilen beyaz tenli bebeklerden toplanan taze sünnet derilerinden yararlanılan bir araştırmayla ortaya kondu. Araştırmacılar topladıkları her bir örneği ikiye bölerek, bir yarısını üç saat boyunca öğle güneşinde ve öteki yarısını da karanlıkta tuttular. İlkyazdan güz aylarına dek güneş gören derinin, tıpkı canlı bir insanda olması gerektiği gibi, D vitamininin öncü maddesini üretmeyi sürdürdüğü görüldü. Oysa 17 Mart'a dek uzanan kış ayları süresince böyle bir üretime tanık olunmadı. Bu durumda, yüksek enlemli bölgelerde yeterince D vitamini almak için insanlar yaz aylarında depoladıkları D vitaminine bel bağlamak zorunda kalırlar, ya da bu gereksinimlerini yağlı balık türü besinlerle karşılamaya çalışırlar. Gelgelelim, ten rengi koyulaştıkça yeterli miktarda D vitamini alımı da giderek güçleşir. Kuzey bölgelerde yaşayan açık ve koyu tenlilerin karşılaştırıldığı araştırmalarda, açık tenlilerde yıl boyunca D vitamini düzeylerinin daha yüksek olduğu ve güneş ışınlarının bu kişilerin daha az pigmentli derilerine daha çok işlediği görüldü. İnsanlar dünyanın farklı yerlerine dağıldıkça, farklı dönemlerde, farklı insan topluluklarında çok çeşitli deri renkleri ortaya çıktı. Bu genetik biyolojik değişimlerin yanı sıra, insan topluluklarında farklı güneş ışığına bağlı olarak birtakım kültürel uyum becerileri geliştirdiler. Örneğin, insanlar folik asit ve D vitamini açısından zengin besinleri de tüketebilir duruma geldiler. UV ışınlarını önlemek amacıyla korunaklar, özel giysiler ve güneş kremleri kullanmaya başladılar. Ten rengi, insanların farklılıklar gösterdiği en belirgin ve en yüzeysel özelliklerinden biridir. Ancak bu farklılığın ardındaki evrimsel süreç ortaklaşa paylaşılan bir durumdur. İnsanın evrim sürecinde coğrafya, genler ve kültürel uygulamalar gibi etmenlere bağlı olarak ten rengi açıktan koyuya kesintisiz bir evrime tabi olmuştur."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tilkilerin-kisa-ama-renkli-hayati", "text": "Tilkiler, hem et hem oy yiyen memelilerdir. Çeviktirler. Çoğunlukla çakal, kurt ve köpeğin dahil olduğu köpekgiller ailesinin diğer üyeleriyle karıştırılırlar. Oysa diğerlerinden farklı olarak uzun ve ince bacakları, sivri burnu ve kabarık kuyruğu göze çarpar. Tilkiler çok sosyaldir. Dünyanın her yerinde, Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da tilkiye rastlanır ve geniş arazileri bölgesi olarak kabul eder. Ayrıca, çok çeşitli yiyecekler tüketir. Birçok tilki orta boy köpek boyundadır. 23 cm boyundaki çöl tilkisi, bir kediyi aşmayan ebadıyla yaşayan en küçük tilkidir. Diğer türler 86 cm'e kadar büyür, kuyrukla beraber uzunlukları 30 ila 56 cm'i bulabilir. Birçok memeliye göre tilkiler daha ufaktır ve oldukça da hafiftir. Kiloları 680 gr ila 11 kg arasında değişir. Sürüler halinde yaşayan tilkiler çok sosyal hayvanlardır. Aile bireyleri ile bir arada olmaktan hoşlanırlar. Aynı sürüde büyük kardeşler, yavrular, damızlıklar ve anneler olabilir. Bu memeliler gececidir ve gece avlanmayı sever. Bu da bütün gün uyudukları anlamına gelir. Gerçi bu durum, sürünün nerede yaşadığına göre değişkenlik gösterebilir. Eğer sürü güvende hissettiği bir yerde yaşıyorsa, tilkiler gündüz avına çıkabilir. Tilkilerin görme yeteneği harikadır. Gözbebekleri, aynen kedilerde olduğu gibi dikey yarık biçimindedir ve bu sayede en az kediler kadar iyi görürler. Kulakları da iyi duyar, alçak frekansları ve toprağın altındaki kemirgenleri işitebilirler. İnsanlarda olduğu gibi sesleri ayırt edebilirler. Mesela kızıl tilki, iletişim kurarken 28 farklı ses çıkarır: havlamak, hırlamak ve ulumak gibi. Aynı zamanda çok hızlıdırlar, koşarken saatte 70 km hıza ulaşabilirler. Dünyanın en hızlı hayvanlarından olan kara antilop kadar hızlı oldukları söylenebilir. Genellikle ormanlık alanlarda yaşayan tilkilere, aynı zamanda dağlar, çayırlar ve çöllerde de rastlanır. Yuva yapmak için toprağa çukur kazar ve içine girerler. İn olarak bildiğimiz bu çukurlar, uyumaları için serin, yiyecek saklamak ve yavrulamak içinse güvenli bir ortam sağlar. İnlerin odaları ve birçok çıkışı vardır, bu da tilki ailesinin, yuvaya dalan bir yırtıcıdan kaçabilmesini sağlar. Çiftleşme mevsiminde hamile kalan dişi tilki, yuvasına yaprak taşır ve yavruları için hazırlık yapar. Bu özel odaya yuvalanma odası denir. Hamileliği 53 gün kadar sürer ve genelde iki ila yedi kadar yavrusu olur. Yavruların bakımı tam bir aile işidir. Öyle ki, büyük kardeşler bile yavrularla ilgilenir, onlara yemek getirir. Tek eşli olan bu hayvanlar, yavrularına bakması için damızlık olmayan dişi tilkilerden yardım bile alırlar. Bazen, bazı erkek tilkilerin birden fazla eşi olur, böyle olduğunda bu dişilerin aynı inde beraber yaşadığı görülmüştür. Vahşi doğada tilki yavruları kartallara yem olabilir. Tilkiler her besini yer. Hem etçil hem de otçuldur. Kertenkele, fare, tavşan ve kuş kadar meyve ve böcek ile de beslenir. Okyanusa yakın bölgelerde yaşayanları balık ve yengeç de tüketir. Günde birkaç kilo yiyebilir ve yemediklerini ya yaprakların ya da karın altına gömerek, sonraya saklar. Yiyecek bulamadığında ise çöp kutularını karıştırıp atıklarla idare edebilir. Vahşi doğada tilkiler 3 yıl kadar yaşar, ömürleri çok kısadır. Eğer bakıma alınırlarsa daha uzun yaşarlar, mesela hayvanat bahçesi tilkileri 10-12 yıl kadar hayatta kalabilir. Kutup ve çöl tilkileri, kürkleri için avlandıkları ve nesilleri tehlike altında olduğu için, Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından koruma altına alınmıştır. Tilki avı, 1500'lerden beri İngiltere'de popüler bir spordur. Bugün hala İngiltere, ABD ve birkaç ülkede daha, köpeklerin yardımı olmadan tilki avına çıkılıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/transgenik-hayvanlar-ve-deneysel-tiptaki-onemleri", "text": "Günümüzde gen aktarımı yöntemleri sayesinde, genomlarında yabancı bir türün genlerini taşıyan ve bu özellikleri fenotipinde sergileyen hayvanlar; transgenik canlılar olarak isimlendirilir. Genetiği değiştirilmiş bu hayvanları, biyofabrikalar olarak da görebiliriz. Transgenik hayvanların başlıca üretim nedenleri arasında, rekombinant protein üretimi, hastalık modellerinin oluşturulması, yüksek verimli ırkların geliştirilmesi ve ksenotransplantasyon çalışmaları sıralanmaktadır. 1980'li yıllarda günümüze başta genetiği uzun yıllardır bilinen fare olmak üzere keçilerden domuzlara hatta balıklara varan bir yelpazedeki türlerde gen aktarım çalışmaları yapıldı. Gen aktarımı çeşitli yöntemlerle, mesela DNA mikroenjeksiyonu, elektroporasyon, gamet hücreleri aracılığı ile transfer ve embriyonik kök hücre enjeksiyonu olarak yapılabiliyor. Bu uygulamalar yüksek maliyetlidir, oldukça zordur ve büyük emek gerektirir. Biyoteknoloji alanında gelişmiş ülkeleri yakalamak ve bilimsel rekabeti sürdürebilmek için başka da çare yoktur. Transgenik hayvanlarla ilgili bir diğer kritik aşama da biyoetiktir. Hayvan Deneyleri ve uygulamaları için gereken etik izinler ve mevzuatların dışında transgenik hayvanların bakım ve yetiştirilmesinden tıbbi atıklarının imhasına kadar uyulması kurallar ve yönetmelikler bulunmaktadır. Doğada var olmayan bu türlerin herhangi bir kontaminasyona yol açmadan barındırılmaları, üretimleri ve bakımları için bariyerli sistemler ve özel korumalı alanlar gerekir. Avrupa ülkelerinde çeşitli çalışma grupları, aynı transgenik hayvanların üretilmemesi ve farklı ülkelerde gen transferi üzerine çalışan ekiplerin birbirleri ile iletişime geçmeleri adına, çeşitli topluluklar oluşturmuşlardır . Yine çeşitli kuruluşların internet üzerinden doğru hastalık modeli hayvanları bulmaya yarayan web siteleri vardır . Bu hayvanlara GA pasaport denilen ve hayvanın tüm yaşamsal, üretim ve modelleri ile ilgili bilgilerinin verilmesinin zorunlu olduğu evraklar hazırlanır. Birçok uluslararası bilimsel toplantıda bu konuların etiği ve güncel problemleri tartışılmaktadır . Hayvansal üretimin arttırılmasından türler arası organ transferine, rekombinant protein üretiminden pet hayvanı balıklara kadar birçok alandaki transgenik hayvan kullanımının yanı sıra insan hastalık modellerinin hayvanlarda oluşturulabilmesiyle birlikte tıbbi araştırma amaçlı hastalıklarının moleküler mekanizmalarının ve genlerin işlevlerinin anlaşılmasına olanak sağlamaları nedeniyle bilimsel önemleri giderek artmaktadır. Transgenik hayvanlar arasında fareler, genomlarının % 90'ı bilinmesi nedeniyle en sık kullanılan tür durumundadır. İnsan hastalık modellerine örnek olarak; Otoimmün bir hastalık olan Ankilozan spondilit ve artrit modeli HLA-B27 transgenik fare, Gen hedefleme teknolojisiyle 17.kromozomundaki P53 geni susturulmuş, Li-Fraumeni sendromu modeli P53 knockout fare verilebilir. Günümüzde fare genomundaki 20.000 genden 10.000 kadarının susturulması ve 500 farklı knockout fare modeli geliştirmek mümkün olabilmiştir. Son yıllarda klasik gen hedefleme yöntemlerini iyileştirmek amacıyla geliştirilen gen düzenleme teknolojileri arasında CRISPR-Cas9 sistemi en hızlı, ucuz ve güvenilir sistem olarak öne çıkmaktadır. Transgenik ve knockout fareler; Alzheimer, kanser, obezite, hipertansiyon, kardiyovasküler ve nörodejeneratif hastalıklar, kistik fibroz, huntington hastalığı ve Parkinson vb. hastalıkların karmaşık moleküler mekanizmalarının aydınlatılması ve modellenmesinde, gen tedavisi araştırmalarında kullanılmaktadır. Tıptaki bir diğer transgenik hayvan kullanım nedeni; bu hayvanlardan, istenilen proteinleri, başta sütlerden olmak üzere üretilmesidir. Başta pıhtılaşma faktörleri olmak üzere fibrinojen, antitrombin 3, hemoglobin, serum albumini, laktoferrin, lizozim gibi birçok molekül üretimi ve ticari olarak satışı gerçekleşmiştir. Son yıllarda biyoteknoloji alanındaki bu gelişmelerin; transgenik uygulamalar ve bunlardan elde edilen ürünlerinin kullanımında olduğu kadar, gerekli biyogüvenlik önlemlerinin alınması bakımından da insanlara, etik ilke ve değerler çerçevesinde önemli sorumluluklar yüklediği de açıktır. Türkiye'nin ilk klon canlıları olan Oyalı ve Zarife'yi 2007 yılında üreten İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sema Birler başkanlığındaki ekip, 2013 yılında Hawaii Üniversitesi araştırıcılarıyla ortaklaşa bir çalışma gerçekleştirerek yine ülkemizin ilk transgenik tavşanlarını ve kuzusunu üretmeyi başarmıştır. TÜBİTAK destekli bir COST projesi aracılığı 2013 yılında üretilen transgenik tavşanlar için hem intrasitoplazmik hem de pronükleer enjeksiyon yöntemleri kullanılarak gen transferi sağlanmış, doğan yavrularda yeşil floresan ışıma görüntüleri elde edilmiştir. Çimen adı verilen ilk transgenik koyun çalışmasında ise Prof. Dr. Stefan Moisyadi tarafından geliştirilmiş hiperaktif plazmid (piggyBac transposaz bazlı, kendini inaktive edebilen, hem transposaz hem transpozon içeren tekli konstraktlı plazmidler, pmGENIE-3) kullanılarak intrasitoplazmik gen enjeksiyonu yöntemiyle in vitro ortamda koyun embriyolarına transfer edilmiştir. İlk transgenik tavşanlarını ve kuzusunun üretilmesi transgenik hayvan sütünden değerli ilaçların üretimi için yapılan bilimsel çalışmalarda önemli bir basamağın atlanmasını sağlamıştır. Ülkemizin 2007-2013 hedefler arasında belirlenmiş olan ve TÜBİTAK tarafından hazırlanan Vizyon 2023 Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikaları 2003-2023 Strateji Belgesi ve TC Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Dokuzuncu Kalkınma Planı İlaç Sanayii Özel İhtisas Komisyonu Raporu'nda Transgenik Teknoloji ile İlaç Üretilmesi stratejik amaç olarak belirtilmiştir. Son yıllarda ülkemizde transgenik hayvanlar ile çalışma yapan birçok merkez ve araştırma kuruluşu açılmış ve faaliyete geçmiştir. Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü bünyesinde, 1994 yılında kurulan Laboratuvar Hayvanları Bilimi Anabilim Dalı; ülkemizde kendi alanının öncü anabilim dallarından biri olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerini başarıyla yürütmektedir. Anabilim Dalı, araştırma projelerine sunduğu hizmetleri daha da geliştirebilmek amacıyla ulusal ve uluslararası bilimsel kuruluşlarla işbirliklerini de sürdürmektedir. Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'ne bağlı olarak faaliyet gösteren Laboratuvar Hayvanları Bilimi Anabilim Dalı; yakın zamanda Transgenik Hayvan Araştırma Ruhsatı alınması ve kullanım laboratuvarının açılması ile birlikte araştırmacılara uluslararası kabul edilirliği yüksek projeler üretme olanağı sağlanmayı ve bu canlıların doku ve embriyolarının saklanmasıyla iyi bir çalışma arşivi oluşturmayı hedeflemektedir. Birler S., Pabuccuoğlu S., Demir K., Cirit Ü., Karaman E. , Bacinoğlu S., Özdaş Ö.B., Evecen M., Alkan S., Baran A., Bakırer G., Özcan C., Koçak Ö., Kiliçarslan M.R., Kaşikçi G., Toydemir T.F., Dinç H., Koban E., Togan İ., İeri İ.K., Ak K., Production Of Cloned Lambs: Transfer Of Early Cleavage Stage Embryos To Final Recipients, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi (2010) cilt.36, ss.1-8. Can A., Yağcıoğlu S., Coşkun N., Arici R., Bakirer Öztürk G., Yilmaz Ö., et al.,Compairing Efficiency of Microinjection Methods on Transgenic Rabbit Embryo Production, WG/MC/Scientific Meeting of COST Action BM1308 Sharing Advances on Large Animal Models SALAAM, Poznan, Polonya, 13-16 Aralık 2015, pp.13-13. Cooper C.A., Maga E.A., Murray J.D., Production of human lactoferrin and lysozyme in the milk of transgenic dairy animals: past, present, and future, Transgenic Res (2015) 24:605-614. Küçük M., Çevik A., İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Tarihçesi. DETAE Deneysel Tıp Dergisi (2011) 1; 2-6. Üstün Ç., Demirci N., Biyoteknoloji, Tıp ve Etik Ege Tıp Dergisi / Ege Journal of Medicine 2016;55(3):158-162. Bu yazı HBT'nin 90. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tunc-devrinde-de-paket-servisi-varmis", "text": "Elbette motosiklet ve kare biçimindeki termos çantalarıyla değil ama Tunç devrindeki bir paket servisi madende çalışanlara, örneğin temizlenmiş tahıl gibi yiyecekler getiriyordu. Sonuç, Aşağı Avusturya'daki bir bakır ocağında bulunan kömürleşmiş yiyeceklerle elde edildi. Tunç devrindeki madenlerde uzmanlaşmış zanaatçılar ve maden işçileri vardı ve bunlar yiyeceklerini kendileri üretmek yerine bir tür paket servisiyle bulundukları yere getirtiyorlardı. Mesela Halstatt sadece tuzun çıkarıldığı büyük bir tuz işleme merkezi olmak dışında, tuzun domuz etinin tuzlanmasında da kullanıldığı bir merkezdi. Bu et endüstrisi için gerekli olan hayvanla, yetiştiriciler tarafından Tuna boyu Alplere doğru ya da Judenburg veya Klagenfurt havzalarından Halstatt'a doğru sürülüyordu. Araştırmacılar bu sonuca DNA analizleriyle ulaştılar. Gloggnitz'de Tunç Çağı'nda bakır madenlerinde çalışan işçilerin yaşam koşullarını inceleyen bir araştırma projesi çerçevesinde, uzmanlar orada bulunan bitki ve yiyecek kalıntılarını analiz ettiler. 'Maden günümüzden 11 ila 9 yüz yıl önce son derece etkindi' diyor araştırmacılar. Bitkisel yiyecek kalıntıların analizleri hayvansal gıdaların analizlerine kıyasla çok daha zordur. Hayvansal yiyecekler kemik kalıntıları sayesinde iyi incelenebilirken, bitkisel yiyecekler sadece özel koşullarda korunageliyorlar, örneğin yiyeceklerin kömürleşmiş kabuklarında. Karbonlaşmış tohum, meyve veya yaprak kalıntıları uzun süredir birçok kazıda değerlendirilmekteydi ancak işleniş sonuçları uzun süre dikkate alınmamıştı. Sebebi analiz için gerekli yöntemlerin hayli zahmetli olması. Mesela öğütülmeden, ezilmeden veya pişirmeden sonra kalan tohum veya meyvelere ait mikroskobik boyuttaki bitkisel doku kalıntıları , sadece taramalı elektron mikroskobu ile tespit edilebiliyor. İncelenen madende bulunan kalıntılar arasında bilim insanları daha çok pişirmeye hazır tahıl buldular. Özellikle de darı, cin darısı, arpa ve Emmer buğdayı gibi. Fakat tahıl taneleri dışında kabuk ve kabuk kalıntılarından bunlarla hazırlanan yemeklerin neler olduğu da tespit edildi. Örneğin ince ince doğranmış darı kavuzu ve arpa kepeği gibi ki bunlar darı ve arpa ile bulamaç pişirildiğine işaret ediyor. Arkeologlar kazılarda pişirme kapları bulmalarına rağmen tahılları işlemek için gerekli aletlere rastlamadıkları için tahılların buraya işlendikten sonra getirildiğini hatta ön pişirmeden geçirilerek madencilere getirildiğini düşünüyorlar. Bilim insanları bundan sonraki çalışmalarında Tunç Çağı'ndaki madencilerin beslenme alışkanlıklarını daha ayrıntılı bir şekilde incelemek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turlerin-yok-olusunda-baslica-sorumlu-insan-mi", "text": "Afrika ve Asya'nın bir kısmı hariç dünyanın genelinde olduğu gibi Avustralya'da da ilkel megafaunaya ait çok az örnek kalmıştır. Soyu tükenenler arasında yedi metre uzunluğundaki kertenkeleler ve bir otomobil büyüklüğündeki vombatlar da yer alıyor. Bu dev hayvanların yok oluşunda insanların mı yoksa iklim değişiminin mi esas sorumlu olduğu konusunda uzmanlar hemfikir değildi. Avrupa ve Kuzey Amerika'daki megafaunanın yok oluşu, insanların bu kıtalarda yayılmalarına izin veren aynı iklim değişimine denk geldiğinden bu etkenleri birbirinden ayırmak zor. Ancak Avustralya'nın dev hayvanları Kuzey yarımküredekilere kıyasla çok daha önce, yaklaşık olarak 45.000 yıl önce yok olmuşlar. Bu da tam olarak Homo sapiens'in Avustralya'ya geldiği tarihle örtüşmekte. Ama aşırı avlanma hipotezi buna rağmen genel olarak kabul görmüyor ve yok oluşun ana sorumlusu olarak hep iklim değişimi gösteriliyordu. Nature Communications dergisinde yayınlanan bir araştırma ise aksini söylüyor. Avustralya'daki büyük memelilerin, kuşların ve sürüngenlerin yüzde 85'inden fazlası, insan türünün kıtaya ayak basmasından kısa bir süre sonra tükenmiş. Her şeyden önce kolay yakalanabilir genç hayvanların aşırı avlanmaları sonucunda tükenme süreci 4000 yıl içinde tamamlanmış diyor Colorado Üniversitesi'nden Gifford Miller. Araştırmacının sonucu, Avustralya'nın güneybatısındaki Hint Okyanusu'ndan alınan karot örneklerine dayanıyor. Örneklerdeki tabakalar karadan denize yayılan toz, kül ve otçul hayvanların gübresinde bulunan bir mantarın sporlarından oluşan malzemelerden ibaret. Araştırmacılar, bu bulgularla 150.000 yıl öncesine kadar inen iklimi ve ekosistemi canlandırınca şu sonucu elde etmişler: Söz konusu mantar, Güneybatı Avustralya'da yaklaşık olarak 45.000 yıl öncesine kadar, dev otçul memelilerin yaşadığını gösteriyor ki bu da Avustralya'daki dev hayvanların, insanların kıtaya gelmelerinden önce iklim değişimi gibi doğal nedenlerden dolayı tükenmiş olduğuna dayanan hipotezle çelişiyor. Önemli bir iklim değişimine işaret eden izlere rastlamadıklarını belirten araştırmacılar, bu nedenle de yok oluşun baş sorumlusunun insan olduğunu ifade ediyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/turumuz-essiz-bir-yaraticiliga-sahip", "text": "Granada Üniversitesi'nden Igor Zwir, atalarımızın özellikle de yaratıcılık konusunda, Neandertallerden çok daha üstün olduklarını gösteren kanıtlar buldu. Diğer hominidlerle karşılaştırıldığında Homo sapiens dikkate değer bir yaratıcılık sergiliyor. 'İnovasyon, esneklik, önceden planlama, sembolizmi, özgüveni ve bilişsel koşulları da yansıtıyor' diyor araştırmacılar. Zwir ve ekibi, bu yaratıcılık üstünlüğünün, beynin işlevine ve genlere yansıyıp, yansımadığını bulmak için, ilk önce modern insanın beynindeki hangi bölümlerin, çeşitli kişilik özellikleri ve yaratıcılıktan sorumlu olduğunu ve bunların hangi genler tarafından kontrol edildiğini belirledi. Bunun için de farklı kültürlerden gelen katılımcılarla, beyin taramaları ve genetik etkinlik analizlerine bağlı standart kişilik testleri gerçekleştirdiler. Sonuçlara göre; insanlar üç nöronsal ağa sahip. Bu 3 ağ, yaratıcılığımız ve inovasyon yetimiz üzerinde önemli ölçüde etkililer. Birinci ağ duygusal ağ ve özellikle de öğrenmeyi ve sosyal alandaki zorlukların aşılmasında etkili. İkinci ağ özdenetim için kullanılıyor ve her şeyden önce bilinci ve kararlı planlama ve problem çözmeyi kontrol ediyor. Üçüncü ağ, öz farkındalık ve öz denetim yönlerini kapsıyor. Beyindeki bu işlevsel bölgelerin her biri birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmış genler tarafından kontrol ediliyor ve etkileniyorlar. Araştırmacılar bu ağları çalıştıran toplamda 972 gen tespit ettikten sonra bu genlerin Neandertal ve en yakın akrabamız olan şempanzede de bulunup, bulunmadığını kontrol ettiler. Bunun için de halihazırdaki DNA sekanslarından yararlanıldı. Sonuca göre üç tür bu gen ağları açısından birbirinden çok farklılar. Gerçi 972 genden, 509'u üç hominid türünde de bulunuyor ve diğer 148 tanesi de Neandertallerde de var. Ama geriye kalan 262 gen sadece Homo sapiens'te yani bizim türümüzde bulunuyor ve bunlar yaratıcılık ve problem çözücü düşünceyle sıkı sıkıyla ilişkililer. Bu tipik insansı DNA sekansları klasik protein kotlayan genler değil. Çünkü bunlar Neandertal, şempanze ve insanda birbirleriyle örtüşüyor. Bunlar daha çok Junk-DNA olarak bilinen ve protein kotlayan genlerin etkinliğini ayarlayan DNA parçası. Tahminlere göre bunlar adaptasyon, esneklik ve sağlıkla ilgili karmaşık süreçleri çalıştırıyorlar. Daha ayrıntılı analizler sonucunda şempanze, Neandertal ve Homo sapiens arasındaki genetik farklılıkların üç yaratıcılık ağı üzerinde farklı ölçülerde dağıldığı anlaşıldı. Buna göre duygusal yaratıcılık üç türde hemen hemen hiç farklılık göstermiyor. Araştırmacılar bunu, bu beyin bölgesinin üç türün ortak atasında gelişmiş olmasına bağlıyorlar. Bilim insanlarına göre bu primitif ağ 40 milyon yıl kadar önce insansı maymun ve maymunlarda gelişmiş. Oysa diğer ağlarda durum farklı: Özdenetim ve özgüven. Bunların genetik temeli şempanzelerde hemen hemen yok gibi, Neandertallerde ise sadece kısmen mevcut. Araştırma, şempanze, Neandertal ve modern insan arasındaki, insan yaratıcılığının ve modern davranışın diğer yönlerinin ortaya çıkışını teşvik edebilecek, genotipik farklılıkları ilk kez ortaya koyması nedeniyle önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/tutun-kullanimi-sanilandan-daha-eskilere-uzaniyor", "text": "ABD/Utah'daki Büyük Tuz Gölü kentinde gerçekleştirilen kazılar sonucunda, insanların en az 12.000 yıldan bu yana tütünden faydalandıkları ortaya çıktı. Burada 12.300 yıllık bir ateş yerinde aletler ve hayvan kemikleriyle birlikte kömürleşmiş tütün tohumları da bulundu. Oysa şimdiye dek Kuzey Amerika'da en eski tütün kullanımını kanıtlayan buluntu 3000 yıllıktı. Far Western Anthropological Research Group kurumundan Daron Duke. 'Son buluntular kıtada yaşayan ilk insanların dahi tütün bitkisinin özelliklerini bildiklerini ve bunlardan yararlandıklarını gösteriyor' diyor. Özellikle de psikoaktif maddeleri nedeniyle tütünün sosyal ve ekonomik önemi büyüktü. Kuzey Amerikan Yerlilerinde ise ritüel, tıbbi ve toplumsal kullanımı çok yaygındı. Büyük Havza toplumlarında tütün sık sıkıya Şaman gelenekleriyle ilgiliydi. Bu geleneğin ne kadar eskiye uzandığı bilinmiyordu. Şimdiye kadarki doğrudan ve dolaylı kanıtlar 3000-5000 yıllıktı. Oysa son buluntu Kıta'nın yeni yerleşilmeye başladığı zamanlara ait. Bilimsel verilere göre insanlar Amerika'ya ilk olarak 16.000 yıl önce Bering kara köprüsünü geçerek ayak basmışlardı. Son bulunan tütün tohumları, 12.300 yıl önce bir grup avcı ve toplayıcının kamp kurduğu yerde bulundu. O zamanlar o bölge çöl değil büyük bir bataklı bölgesiydi. Tütün tohumları büyük bir olasılıkla soğuğa ve kuraklığa dirençli olan Nicotiana attenuata türüne ait. Bu tür bataklık bölgelerde yetişmediği için insanlar başka yerden getirmiş olmalı. Son veriler yabanı tütünün Pleistosen'de Kıta'nın içlerinde yetiştiğini ve insanların faydalandıklarını gösteriyor. Anlaşıldığı üzere Kuzey Amerikan Yerlileri 8000 ila 10.000 yıl kadar yabani tütün kullandıktan sonra bazı gruplar tütünü yetiştirmeye başlamışlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ucuk-virusu-insanoglunun-opusmeyi-ogrenmesinden-sonra-yayilmis", "text": "İnsanların üçte ikisinde uçuk enfeksiyonu nedeniyle uçuk yarası oluşuyor. İngiliz araştırmacılar virüsün, insanoğlunun 5000 yıl kadar önce öpüşmeye başlamasından sonra yayıldığını buldular. Dudakta veya dudak kenarındaki uçuk yaraları en çok acı verendir ve en yaygın olan herpes simpleks virüsüne bağlı olarak gelişir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre insanların üçte ikisi bu virüsü taşıyor. Bilim insanları şimdiye kadar uçuk virüsünün insanların dünyanın çeşitli yerlerine dağılmalarıyla birlikte yayıldığını tahmin ediyorlardı. Ancak Cambridge Üniversitesi'nce gerçekleştirilen son bir araştırma, virüsün Tunç devrinin başlangıcında dünyaya yayıldığını gösterdi. Bu tarihlerde birçok insan Avrasya steplerinden Avrupa'ya göçmüştü. Bu insanlar bazı kültürel davranışlarını da birlikte getirdiler ve bunlara romantik öpüşme de dahildi. Bu şekilde virüsün bulaşması için yeni bir kapı açılmıştı. Uçuk daha önceleri daha çok anneden bebeğe geçiyordu. Cambridge Üniversitesi'nde Charlotte Houldcroft ile çalışan ekip, 3000 kadar arkeolojik buluntunun DNA'sını analiz etmiş. Diş köklerindeki dört kalıtımda araştırmacılar uçuk virüsüne bağlı bir enfeksiyonun izlerini tespit ettiler. En eski kanıt, 1500 yıl kadar önce Ural bölgesinde yaşayan bir erkeğe ait. Kalıtım dizilimleri ve onların 20.yy'daki örneklerle karşılaştırılması sonucunda bir mutasyon oranı ve virüsün evrimi tahmin edilebildi. Yüzde çıkan uçuklar konakçısında ömür boyu kalıcı oluyor ve yalnızca oral temasla bulaşıyor, bu nedenle mutasyonlar yüzyıllar ve bin yıllar boyunca yavaş yavaş gelişiyor. Her primat türünde herhangi bir uçuk bulunuyor. Bu yüzden da Afrika'yı terk eden insanın da virüsü taşıdığı varsayılıyor. Ancak oral uçuğun daha sonraları öpüşmeyle yayıldığı düşünülüyor. Araştırma ekibine göre öpüşmenin bilinen en eski kaydı, Güney Asya'daki bir Tunç Çağı el yazması. Aslında öpüşme geleneği evrensel değil. Hatta günümüzde bile romantik öpücük dünyanın her yerinde yaygın değil. Indiana Üniversitesi'ne bağlı Kinsey Enstitüsü'nde 2015 yılında gerçekleştirilen bir araştırma, incelenen 168 kültürden sadece yüzde 46'sında öpüşme geleneğinin bulunduğunu ortaya koymuştu. Özellikle Ortadoğu, Kuzey Amerika ve Avrupa'da öpüşme oldukça yaygın ancak Afrika'da Sahra'nın güneyinde, Yeni Gine'de ve Orta Amerika'da aşkta ve cinsellikle öpücük pek rol oynamıyor. Araştırmacılara göre bu tür bulgular, virüslerin nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği hakkında önemli bilgiler sağlayabilir. Hatta bu bulgular halihazırdaki pandemiyi anlamak için de önemli. 'Dünya korona virüsünün haftalar ve aylar boyunca ne kadar hızlı bir şekilde mutasyona uğradığını gördü. Ancak uçuk virüsü gibi bir virüs çok daha uzun bir zaman diliminde evrilir' diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/unutma-ve-animsama-birbirini-tamamliyor", "text": "Bizleri biz yapan unsurlar söz konusu olduğunda, genellikle ilk akla gelen anılar olur. Geçip giden zamanın bedende yarattığı fiziksel etkilerin yanı sıra, kişinin şimdiki benliği ile gelmiş geçmiş tüm benlikleri arasında bir bağlantı kurmasını sağlayan tek unsur belki de anılardır. Anılar olmaksızın, kişinin bildikleri, beğenileri ve başından geçen onca serüvenin bir anlamı olmayacağı gibi, ilişkilerinin de bir anlam taşıması olanaksız olurdu. Kısacası, kişinin özünü anıların oluşturduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz. Bu gerçeklik doğrultusunda, giderek gelişen sinirbilim alanındaki çalışmaların büyük bir bölümünün anıyı oluşturan unsurlara ve anıların bellekte nasıl tutulduklarına yöneltilmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Elde edilen yeni bulgular ışığında ortaya atılan en ilginç görüşlerden biri belki de belleğin karanlık yüzünün-unutmanın- yeniden gözden geçirilmesi gerektiğiydi. Sevgiyle bağlı olduğumuz anılar kafamızdan uçup gittiğinde, ya da yapmamız gereken önemli bir işi unuttuğumuzda öncelikle belleğimizin güçten düştüğü kaygısına kapılırız. Gelgelelim, elde edilen son bulgular belleği kusursuz ya da kusurlu olarak değerlendirmenin yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Tam tersine, bulgular anıların işlenip şekillenebileceğine ve bunun da çok haklı bir nedene dayandığına işaret ediyor. Anılar beynin bir köşesinde var olmak yerine, kişiler tarafından kendilerine özgü biçimlerde sıfırdan var edilirler. Uyku sırasında beyin anıları özenle elden geçirip onları en yararlı biçimlerine dönüştürür. İnsanların neleri nasıl anımsadıklarında ve dahası tümden yeni anılar yaratabilmelerinde teknoloji de etkili olur. Unutma konusuna gelince, son derece sinir bozucu bir durum olabileceği gibi, onsuz bir yaşamın çekilmez olacağı da bir gerçek. Çünkü anı-görüldüğü kadarıyla-kişinin geçmişi her anımsadığında yarattığı ve yaşamını sürdürmesine yardımcı olmak üzere incelikle tasarlanmış olan bir yanılsamadan ibaret."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/uyku-sirasinda-zayiflamak-mumkun", "text": "Düzenli olarak7 saatten az uyumanın sağlık üzerinde olumsuz etki yaptığını gösteren çok sayıda araştırma var. Yetersiz uyku özellikle de şişmanlıkla ilişkilendirilmekte. Peki fazla uyku sayesinde şişmanlıktan korunmak ya da zayıflamak mümkün mü? Bu sorunun yanıtını arayan Chicago Üniversitesi araştırmacısı Esra Tasali'nin JAMA International Medicine dergisinde yayımlanan sonuçları, şu sıralar ABD'deki doktorlar tarafından en fazla okunan makalelerin başında geliyor. Tasali ve ekibi Kasım 2014 ve Ekim 2020 arasında 80 kişiyle bir araştırma gerçekleştirmişti. Bunlardan 41 tanesi erkekti. Tüm katılımcıların fazla kilosu vardı ve beden kitle endeksleri 25 ve 29,9 arasında değişiyordu. 30'u geçen beden kitle endeksi obez olarak kabul ediliyor. Yaşları 29,8 ortalamasında olan katılımcılar gecede 6,5 saatten az uyuyorlardı. Klinik deneylerde katılımcılar iki gruba ayrıldı. Bir grup öneri ve önlemlerle gecede 8,5 saat kadar uyurken, kiloları, enerji alımları, enerji sarfiyatı vb. teknik araçlarla takip edildi. Diğer grup ise normal uyku alışkanlığını devam ettirdi. Müdahalesiz iki haftalık bir başlangıç aşamasından sonra, asıl çalışma iki hafta daha sürdü. Denekler evde kalarak, her zamanki normal yaşamlarını sürdürdüler. Değerlendirmede obeziteden kaçınmak ve kilo vermek için daha fazla uykunun önemli bir etki yaptığı görüldü. Normalden daha fazla uyuyan katılımcılar bir günde 270 kalori daha az aldılar. Anlaşıldığı üzere uyku iştahı kesiyor. Deneyler sırasında hiçbir diyet uygulanmadı. Kalori alımındaki küçük düzenli değişikliklerin bile beden ağırlığının üzerinde önemli bir etkisi oluyor. Araştırmacılar, günde yüz kilokalori daha fazla enerji alımının üç yıl içinde fazladan 4,5 kiloya neden olduğuna dikkat çekiyorlar. Çalışma, katılımcıların normal yaşam ortamlarında nesnel olarak ölçülen enerji alımı ve beden ağırlığı üzerinde, uyku süresini sağlıklı bir ölçüde arttırmanın olumlu bir etkisini kanıtlayan ilk çalışma. Daha fazla uyuyarak, günde 270 kilokalori daha az enerji alımı, herhangi bir diyet olmaksızın başlı başına önemli bir etki ve belki de gelecekte diyet olmadan da zayıflama mümkün olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/uykunun-belirli-bir-evresi-sahte-ani-uretiyor", "text": "Sahte anılara neyin yol açtığını araştıran bilim insanları, uyku iğciklerinin yoğunlaştığı uyku evresinde insanların gerçekleşmemiş anılar ürettiğini keşfetti. Hafıza mükemmel değildir. Bazen bazı şeyleri hatırlarken bazı şeyleri bozuk bir kayıt cihazı gibi atlayabiliriz. Bazense hiç yaşanmamış şeyleri bile hatırlayabiliriz. Araştırmacılar bu gibi anılara sahte anı diyor. Peki, bu sahte anılar nereden geliyor? Daha önce yapılan araştırmalarda sahte anı oluşumunda uykunun önemli bir rolü olduğu iddia edilmişti. Yakın zamanda yapılan küçük çaplı bir araştırmada araştırmacılar uykunun tek bir açısına odaklandı ve potansiyel suçlunun uyku iğcikleri olabileceğini söyledi. Neuropsychologia dergisinde yayınlanan araştırmaya göre uyku iğcikleri, uyku sırasında beyin aktivitesinde meydana gelen ani sıçramalara deniyor. Daha hafif bir uyku evresi olan 2. evrede görülen bu iğcikler kalp atışlarının yavaşlaması ve gözlerde hiçbir hareket olmamasıyla tanımlanıyor. Uyku iğciklerinin sahte anı oluşumunda ne gibi bir rolü olduğunu anlamak üzere araştırmacılar iyi dinlenmiş, kafein almamış 32 üniversite öğrencisine aynı konuyla ilgili birkaç kelime gösterdiler. Ardından katılımcılar uyuyan ya da uyanık olmak üzere iki gruba ayrıldı. Uyuyan grup yataklı, karartma perdeli bir odaya gönderilirken, uyanık gruba doğa belgeseli ya da Mr. Bean çizgi filmi izlemeleri söylendi. Uyuyan gruba uyku sırasında beyin akitivitesini gözlemleyen polisomnografi cihazları bağlandı. Bunun sebebi, uyuyan grubun gerçekten uyuduğundan, yalnızca yatakta uzanmadığından emin olmaktı. Aktiviteleri bittikten sonra bütün katılımcılara yeniden birkaç kelime gösterildi ve bu kelimeleri daha önce görüp görmedikleri soruldu. Kelimelerden bazıları ilk oturumda kullanılanlar kelimelerken, bazılarıysa yeniydi. Araştırmacılar, konuyla ilgili ancak katılımcılara daha önce gösterilmemiş bazı yem kelimeler de ilave etmişti. Sonuçta araştırmacılar, uyuyan katılımcıların bu yem kelimeleri gördüklerini sanma olasılığının daha yüksek olduğunu gözlemledi. Araştırmacılar, beynin bir yarımküresinin diğerine göre daha kolayca aldatılabilir olup olmadığını da görmek istiyordu. Bunun için araştırmacılar gösterdikleri kelimeleri ya sağ uca ya da sol uca denk gelecek ve böylece bir kerede beynin yalnızca bir yarımküresinin erişebileceği bir görüş alanında gösterdi. Araştırmada uyuyan katılımcıların beyinlerinin sağ yarımküresinin ki polisomnografi cihazında uyku sırasında bu bölgede daha fazla uyku iğciği gözlemlenmişti sola göre yem kelimelere ya da sahte anılara daha çok maruz kaldığı gözlemlendi. Uyku iğcikleri daha önce de hafıza oluşumuyla bağlantılandırılmışsa da araştırmalar sahte anıları değil, gerçek anıları incelemişti. Gerçekten de uyku iğciklerinin kısa süreli hafızayı beyindeki uzun süreli hafızaya toplamada ve kortikal gelişimde önemli bir rolü olduğu düşünülüyor. Ancak bu araştırma, uyku iğciklerinin sahte anı oluşturması üzerine yapılan ilk araştırma. Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi'nin Uyku ve Bilişsellik Merkezi başkanı Robert Stickgold, uyur durumdaki beynin gün içerisinde öğrenilenleri tanımlayabilmek için çok fazla zaman ve çaba harcadığını belirtiyor. Stickgold bu yeni araştırmanın, beynin sağ tarafının sahte anı oluşturmada dominant olduğunu kesin olarak kanıtlayamadığını da belirtirken söz konusu durumun uyku iğcikleriyle bağlantılı olmasının ise kuvvetle muhtemel olduğunu ekliyor. Shaw, bu araştırma küçük çaplı bir araştırma olduğundan gelecekte katılımcı sayısının arttırılabileceğini ve gün içerisindeki kısa uykuların değil gece uykusunun incelenebileceğini umduğunu da belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/uykusuzluk-bencilligi-doguruyor", "text": "Yeterli uykunun sağlık için önemli olduğu zaten biliniyordu, ama uykusuzluğun diğer insanlara da zarar verdiği yeni bir araştırmayla ortaya çıktı. Bu araştırmaya göre uykusuz kalan insanlar daha egoist oluyor ve yardımseverlikten uzaklaşıyorlar. Berkeley Üniversitesi'nde Eti Ben Simon ve Matthew Walker ile çalışan ekip, uykusuzluğun sosyal bilinç ve yardımseverlik üzerindeki etkisini araştırdı. İlk deneyde bir gece uykularını alan, diğer geceyse uykusuz kalan 24 katılımcıya anket formları doldurtuldu. Katılımcıların beyinleri geceleri fonksiyonel manyetik rezonans tomografisiyle ile takip edildi. Bu yöntemle etkin beyin bölgeleri yüksek mekansal çözünürlükle izlenebiliyor. Böylece uykusuz gecenin ardından empati için önemli olan belli başlı beyin bölgelerinin daha az etkinleştiğini fark edildi. Ayrıca anket formlarının değerlendirilmesiyle de uykusuz kalan katılımcıların ertesi gün daha az yardımsever oldukları ortaya çıktı. İkinci bir deneyde araştırmacılar 100 katılımcının uyku kalitesini ve süresini üç ila dört gece takip ettiler. Sonuçlar uykusuz kalan katılımcılarda, diğerlerine yardım etme isteğinin azaldığını gösterdi. Mesela bir asansör kapısını açık tutmak veya sokakta yaralanan birisine yardım etme isteği gibi davranışlar azalmış. Buna göre uykusuz geçen gecenin ardından yardım etme isteği azalıyor. Araştırmada ayrıca yaz saati nedeniyle uykusuz kalan insanların bağış yapma isteği de test edildi. ABD eyaletlerine saatlerin değişmesinden sonra bir saat daha az uyuyan insanların bağışı yüzde on azalmış. Yaz saati uygulamasına geçilmeyen eyaletlerde böyle bir gelişme yaşanmamış. Araştırma, bir saatlik çok küçük bir uyku yoksunluğu bile insanların cömertliği, dolayısıyla da insanların toplum içindeki davranışlarını ne kadar etkilediğini göstermesi açısından önem taşıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/uyusturucu-bagimliligi-babadan-mi-geciyor", "text": "Bazı insanlar bağımlı olmaya niçin daha yatkın? Bilim insanları uzun bir süre için bağımlılıktan her şeyden önce sosyal ve psişik faktörleri sorumlu tuttular. Mesela zor geçen çocukluk dönemi, zayıf aile bağları veya kötü çevre.. Araştırmacılar bağımlılık yatkınlığının yüzde 50-60'ını kalıtıma bağlıyor. Gerçekten de bazı insanları alkolikliğe ve diğer bağımlılıklara daha yatkın hale getiren bazı gen varyantları bulundu. Fakat bununla birlikte göreceli güçlü kalıtsallığın sadece bir kısmı kalıtımdaki varyasyonlarla açıklanabiliyor diyor Fudan Üniversitesi'nden Qiumin Le. (Drug-seeking motivation level in male rats determines offspring susceptibilitiy or resistance to cocaine-seeking behaviour, Nature Comminications 30.5.2017). Araştırmacılar bu yüzden DNA'daki risk faktörlerine ilave olarak, başka kalıtsal bileşenlerin olabileceğini düşünüyor: Epigenetik değişimler. Genlerin okunmasında etkili olan epigenetik değişiklikler, tıpkı genler gibi gelecek nesillere geçmekte. Bağımlılık yatkınlıyla ilgili bu tür epigenetik aktarımın olup olmadığı fare deneyleriyle incelendi. Erkek farelere ilk başta günde dört saat bir kaldıraçla kokain içme imkanı sunuldu. Birkaç gün sonra fareler arasında belirgin farklılıklar gözlemlendi. Bazıları kokain pompasını çok az kullandığı ve kokain tüketimlerinin de artmadığı gözlemlenmiş.. Bu da, farelerde bağımlılığın gelişmediğini açıklıyor. Oysa diğer farelerde klasik bağımlılık davranışları ortaya çıkmış. Bu davranışların yavrularda görülüp görülmeyeceğini görmek için, erkek fareler çiftleştirildi. Yavrular doğduktan sonra yapılan deneylerde bağımlı olan erkek farelerin hem yavrularının hem de torunlarının uyuşturucu bağımlısı olduğu görüldü. Ama bu sonuç farelerin bağımlılık yatkınlığını ne şekilde aktardıkları yani genetik mi yoksa epigenetik olarak mı aktardıklarını açıklamıyordu. Bu yüzden erkek farelere kokain verilmeden önce çiftleşmelerine izin verildi. Kokain deneyi ise daha sonra yapılmış. İşte bu şekilde daha sonra bağımlı olan erkek farelerin yavruları, bağımlı olmayan erkek farelerin yavruları kadar kullanmışlar kokaini ve bağımlılık kazanmamışlar. Bu da kokain bağımlılığının kazanılmış bir özellik olmasına rağmen kuşaklara aktarılabildiğini kanıtlamakta. Peki ama bağımlılık nasıl geçiyor? DNA analizleri sonucunda bağımlı ve bağımlı olmayan farelerin ve yavrularının spermalarında ve beyin hücrelerinde önemli epigenetik değişiklikler saptanmış. Bağımlı baba farelerin DNA'larında en az 1000 metil grubu değişmişken, yavrularında 500 kadarı değişmiş. Kalıtımdaki bu kısımlar özellikle de hayvanların ödüllendirme sistemindeki beyin metabolizmasını ayarlayan genler üzerinden etkilendiği gösterilmiş. Bilim insanları bu tür kalıtsal olmayan bağımlılık aktarımının insanda da mümkün olabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/varolus-tarihimiz-100-bin-yil-daha-geriye-cekildi", "text": "Fas'ta bulunan kalıntılar Homo sapiens'in varoluş tarihini 100 bin yıl geriye çekti. Yaklaşık 315 bin yıl öncesine uzanan kafatası ve çene kemiklerinin, türümüzün ilk üyelerine ait olduğu fikri tartışılıyor. Bilim insanları, Homo sapiens'in Doğu Afrika'da 200 bin yıl önce ortaya çıktığına inanıyordu. Yeni bulunan kalıntılar ise atalarımızın tüm Afrika'ya yayılmış olduğunu gösteriyor. Çok merkezli bir evrim gündemde. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Fas'ın Jebel Irhoud bölgesinde 10 yıldır süregelen araştırmalarda ortaya çıkan fosillerin bugünkü insan kafatasına benzerliği, Homo sapiens'in bu bölgede yaşamış olduğunu düşündürüyor. Max Plack Evrimsel Antropoloji Enstitüsü yöneticilerinden Jean-Jack Hublin, \"Karşımızdaki yüz, sokakta karşılaşabileceğimiz bir yüzdü. Dişleri daha büyük olmakla beraber eski insan türünden çok Homo sapiens'lere denk düşebilecek nitelikteydi\" diye konuştu. İsveç Uppsala Üniversitesi uzmanlarından Mattias Jakobsson'ın araştırmaları da, türümüzün daha önce evrimleşmiş olabileceği görüşünü destekliyor. Yaklaşık 2 bin yıl önce Güney Afrika'da yaşamış genç bir erkeğin genom dizilemesinin araştırılması üzerine, bu kişinin H. sapiens soyundan atalarının, 260 bin yılı aşkın bir önce o dönemde var olan başka Afrika topluluklarından ayrılmış olduğu sonucuna varıldı. Hublin, \"Bugüne dek türümüzün Sahra-altı Afrika'da yer alan Cennet Bahçesi'nde oldukça hızlı bir evrim sürecinden geçtiği kanısı yayındı. Şimdi ise, bu Cennet Bahçesi'nin tüm Afrika olduğu ve geniş bir alanı kapsadığı söylenebilir\" dedi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu", "text": "İlk yaşam formunun besin kaynağının ne olduğu konusunda yeni gelişmeler var. Kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı yiyen ilkel bir mikrobun hidrotermal menfezlerlerde yaşayarak çoğaldığı anlaşıldı. Yeni sonuçlar, ilk metabolizma hipotezi olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Yaşamın kökeniyle ilgili çalışmalar paradokslarla doludur. Bir örnek verelim: Bilinen her organizma, hücrelerimizin yapı taşlarını inşa etmek için bir dizi protein ve onu inşa etmeye yardımcı olan DNA'yı kullanır. Ancak DNA ve proteinleri oluşturmak için de bu yapı taşlarına ihtiyaç vardır. Yani ortada bir yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar? paradoksu var. Araştırmacılara göre, bu tavuk-yumurta paradoksunun çözümü, hidrotermal menfezler, yani deniz tabanındaki sıcak suyu yayan ve diğer birçok kimyasal maddeyi parçalayan çatlaklarda yatıyor. Bilim insanları, menfezlerdeki deliklerin etrafında bol miktarda bulunan üç metal bileşiğinin, hücre büyümesi için kritik enerji açısından zengin organik bileşikleri bir araya getirmek üzere hidrojen gazı ve karbondioksitle (CO2) reaksiyona girmesine neden olabileceğini bulduklarını söylüyor. Ekip, hava deliklerinin etrafındaki yüksek sıcaklık ve basınçların, gezegenimizdeki yaşamı başlatmış olabileceğini savunuyor. Çalışmaya dahil olmayan Münih'teki Ludwig Maximilian Üniversitesi'nden yaşam bilimci kimyager Thomas Carell, yeni çalışmayı heyecan verici bulduğunu söylüyor. Zira çalışmanın ortaya çıkardığı organik moleküller arasında Carell'ın enerji metabolizmasının en temel molekülleri olarak adlandırdığı asetat ve piruvat da bulunuyor; bunlar besin maddelerini hücre büyümesine dönüştürme sürecini oluşturan etkenler olarak biliniyor. Yeni sonuçlar, ilk metabolizma hipotezi olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Bu görüş, Erken Dünya'daki jeokimyasal süreçlerin, karmaşık moleküllerin sentezini sağlayan, basit enerji açısından zengin bileşikleri yarattığını öne sürüyor ki bu sürecin sonunda Darwinci evrim ve yaşam için gerekli materyaller sağlanmış oluyor. Bu ilkel metabolizmaya dair başka bir ipucu da 2016 yılında gelmişti. Düsseldorf'daki Heinrich Heine Üniversitesi'nden evrimsel biyolog William Martin liderliğindeki araştırmacılar, binlerce bakteri ve arkanın genomlarını taramış ve muhtemelen bir mikrobik ataya ait paylaşılan genlerin kodlandığı 355 proteini tespit etmişti. Bu proteinler de kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı yiyen bu ilkel mikrobun, okyanusta çözünen inorganik karbondioksiti, enerji açısından zengin organik bileşiklere dönüştürmek için elektronlarını kullanarak çoğaldığını gösteriyor. Bu da mikropların, bu koşulların mevcut olduğu hidrotermal menfezlerin yakınında yaşamış olabileceği fikrini destekliyor. Bu fikir, modern organizmaların hidrojen ve karbondioksiti, asetil-koenzim A yolu olarak bilinen bir işlem sayesinde organik moleküller oluşturmak için birleştirmesi gerçeğiyle destekleniyor. Bu işlem, temel organik molekülleri, hücrelerdeki enerji metabolizmasının merkezinde yer alan protein, karbonhidrat ve lipitlerin üretimini sağlayan biyokimyasal süreçlerle besliyor. Ancak ortada bir sorun var; modern organizmalar, asetil-CoA yolunu, çok iyi bir biçimde konumlandırılmış 15.000 amino asitten oluşan 11 enzim kullanarak çalıştırıyor. Duruma açıklık getiren Martin, doğru protein mekanizmaları veya katalizör olmadan hidrojen ve karbondioksiti bir araya getirirseniz hiçbir şey olmaz diyor. Peki organizmalar, asetil-CoA yolunu sürdürme konusundaki yeteneklerini kendiliğinden nasıl geliştirebildi? İki yıl önce, Strazburg Üniversitesi'nden kimyager Joseph Moran liderliğindeki araştırmacılar, en azından kısmi bir cevap önerdi: Demir, nikel ve kobalt dahil saf metallerin, asetil-CoA yolunun kilit üyeleri olan asetat ve piruvat oluşturmak için su ve karbondioksit reaksiyonunu katalize edebileceğini bildirmişti. Bu bulgu, en erken yaşamın, bir organik madde elde etmek için organik bileşiklerden beslenebileceğini ve zamanla reaksiyonları daha da verimli hale getirmek için bir dizi protein geliştirdiğini gösteriyor. O ve meslektaşları, su ve Dünya'nın kabuğunun derinliklerindeki metaller arasındaki reaksiyonların sonucu olarak hidrotermal menfezlerin sürekli hidrojen gazı yaydığını biliyorlardı. Araştırmacılar daha önce, erken Dünya okyanuslarında bulunan karbondioksitin bugünkünden yaklaşık 1000 kat daha fazla olduğunu da belirlediler. Ardından Martin ve ekibi, hidrotermal menfezlerin çevresinde yaygın olan metal açısından zengin minerallerin hidrojenin karbondioksit ile reaksiyona girmesine neden olup olamayacağını merak etti. Öğrenmek için Martin'in ve Moran'ın ekipleri menfezlerdeki deliklerin yakınında bulunan demir açısından zengin üç minerali araştırmak için güçlerini birleştirdi. Bunları bir su çözeltisine eklediler, ardından 100 C ve 25 bar basınçta hidrojen ve karbondioksit içinde kaynattılar ki bu, derin deniz menfezleri çevresinde yaygın koşullar anlamına geliyor. Her üç mineral de hidrojen ve karbondioksit reaksiyonunu katalize ederek format, asetat ve piruvat gibi organik maddelerin bir karışımını oluşturuyordu. Grup, bu bulguyu Nature Ecology & Evolution'da yayımladı. Martin, bu çalışmada sahip oldukları şeyin, sürekli bir kimyasal enerji kaynağı olduğunu ve bunun, metabolizmada kullanılan enerji açısından zengin molekülleri ürettiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/veba-mikrobu-nasil-evrim-gecirdi", "text": "Ortaçağ'da milyonlarca insanın yaşamına mal olan veba mikrobunun geçmişi çok daha eskilere dayanır. 5000 yıl öncesinde veba mikrobu göreceli olarak zararsızdı. Son araştırmayla Prehistorik dönemlerde veba mikrobunun farklı grupları olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar 5000 ila 2000 yıl önce Orta Asya'dan Batı Avrupa'ya kadar uzanan bölgedeki 15 arkeolojik buluntu yerinden çıkarılan 252 insan kalıntısını incelediler. Bu zaman dilimi Neolitik'ten Tunç Çağı'na geçişi ve Demir Çağ'ına kadar olan süreyi kapsar. Analizler sırasında veba mikrobuna ait 17 kalıtım örneği bulundu. Daha önceki araştırmalarda elde edilenlerden daha fazla olan bu kalıtım örnekleri sayesinde, veba mikrobunun gelişimi ve yayılımı hakkında daha fazla bilginin edinilebileceği sanılıyor. Veba mikrobunun insanlara çok eski tarihlerden beri bulaştığı, Letonya'da gün ışığına çıkarılan 5000 yıllık bir mezarda bulunan veba mikrobunun kalıtımıyla öğrenilmişti. Görünüşe göre bu kişi aceleyle gömülmemiş ve oraya gömülen diğer insanlarda da patojenin izine rastlanmamış. Bu durum hastalığın örneğin Ortaçağ'daki salgından farklı bir şekilde seyrettiğini gösteriyor. Son araştırmanın uzmanları da bu sonuca katılıyorlar. Yeni gen verilerinin ışığında Yersina pestis'in 6200 yıllık bir geçmişi olabileceği tahmin edilmekte. Çekya, Ukrayna, Doğu Kazakistan ve Moğolistan'da bulunan veba mikrobu örnekleri, bakterinin tarihteki büyük salgından çok önce büyük mesafeler kat ettiği ve daha önceleri tahmin edilenden çok daha yaygın olduğunu gösterdi. Araştırmacılar ayrıca tarihöncesi dönemdeki ilk veba hastalığıyla ilgili kanıtı da İber Yarımadası'nda buldular. Bu hastalık günümüzden 3400-3200 yıl önce yaşanmış. Son çalışmayla bulunan diğer 16 Yersina pestis kalıtımının aksine bu tip, pirelerle bulaştırılabilecek her türlü genetik koşula sahipti. Bu tip bir patojen tarih öncesinde sadece Samara civarındaki bölgeden yaklaşık olarak 5000 kilometre uzaklıkta yer alan, 500 yıl daha eski olan bir örnekte tespit edilmişti. Anlaşıldığı üzere o tarihlerde çeşitli mikrop soyları birbirinden bağımsız olarak Avrasya'nın büyür kısmında dolaşıyordu ve bunlar bulaşma türü ve tehlike seviyesi açısından farklılık gösteriyordu. Modern varyantların, pireden, kemirgenlere ve insanlara bulaşması olasıydı ancak diğer varyantların bulaşma yolları hakkında sadece tahmin yürütülebilmekte. Nitekim karşılaştırma için akrabaları bulunmuyor artık. Mikrobun çeşitli varyantlarının o tarihlerde bile bu kadar yaygın olması, insanların 5000 yıl önce çok geniş alanlarda hareket halinde olmalarıyla ilgili olabilir. Büyükbaş hayvan yetiştiricileri o zamanlar Orta Asya steplerinden Batıya doğru göç ediyordu, öküzle çekilen kağnılar vardı ve at da evcilleştirilmişti. İnsanların hayvanlarla temasları hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırmış olmalı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/vebanin-cikis-noktasi-belli-oldu", "text": "14.yy'da büyük bir hızla Avrupa, Yakındoğu ve Afrika'ya yayılan veba, Kara ölüm olarak anılan tek bir salgınla nüfusun yüzde altmışını yok etmişti. Bir araştırma ekibi şimdi bu enfeksiyon hastalığının ilk bakteri kökünü ve ilk olarak hangi tarihte ortaya çıktığını tespit etti. Veba 1347 yılında, Moğol imparatorluğunun bir parçası olan Altın Orda nın yerleşim bölgelerinden, Akdeniz bölgesine ulaşmıştı. Bu ilk enfeksiyon dalgası, 500 yıl kadar devam edecek olan bir pandemiye dönüştü. İkinci veba pandemisi ise 19. yy'ın başlarına kadar devam etmiştir. İkinci veba pandemisinin kökeni uzmanlar arasında uzun bir süredir tartışılıyordu. En bilinen teorilerden birine göre bu salgının kökeni olasılıkla Doğu Asya'ya özellikle Çin'e uzanıyor. Ne var ki bu teori Orta Asya'daki arkeolojik buluntularla örtüşmemekte. Söz konusu buluntular, Kırgızistan'daki Yssykköl gölünün yakınındaki bir bölgeye ait. Buluntulara göre veba salgını 1338 ve 1339 yıllarındaki yerel ticaret birliğinde ortaya çıkmış. 140 yıl önce gerçekleştirilen kazılarda, üzerindeki yazılarda insanların bilinmeyen bir salgına kurban gittiklerinden söz edilen mezar taşları bulunmuş. Süryanice ve Aramice yazılmış bu mezar taşları keşfedilmelerinden bu yana, Avrupa'daki Kara Ölüm için tartışılır hale gelmişti. Nature dergisinde yayımlanan araştırma yazısı için uluslararası bir araştırma ekibi, veba ile ilgili yazıların bulunduğu yerlerdeki insan kalıntılarına ait eski DNA'ları, buluntu yerlerine ait tarihi ve arkeolojik verileri inceledi. Daha ilk veriler bile umut verici: Araştırmacılar mezar taşına göre 1338 yılanda ölen kişilerin DNA'sında veba bakterisi Yersinia pestis'i saptamışlar.. Şimdiye kadar, Kara Ölüm salgını, Büyük Veba Çeşitliliği Patlaması olarak isimlendirilen veba suşlarının büyük bir çeşitlenmesiyle ilişkilendirilmişti. Ne var ki bu olayın tarihi kesin olarak belirlenememişti ve şimdiye dek 10. ila 14.yy arasına tarihlendiriliyordu. Araştırmacılar şimdi Kırgızistan'daki buluntu yerlerindeki eski veba kalıtımlarını bir araya getirerek, ilk orta çıkışıyla ne şekilde bağlantılı olabileceğini incelediler. Bu şekilde Kırgızistan'daki eski köklerin tam da bu çeşitlenme olayının merkezinde yer aldığı ortaya çıkmış. Yani bu şekilde Kara Ölüm'ün ilk kökünün nerede ve tam olarak hangi tarihte ortaya çıktığı belirlenebilmiş. Peki ama bu bakteri kökü nereden gelmiş olabilirdi? Veba insandan yayılan bir hastalıktır. Yersina pestis bakterisi dünyanın her yerindeki yabani kemirgen popülasyonunda yaşıyor. 1338 ve 1339 yılları arasında Yssykköl gölünün yakınındaki bölgede salgına neden olan Orta Asya kökü böyle bir kaynaktan gelmiş olmalı. Eski bakteri köküyle en yakın akraba olan modern kökler günümüzde Tian-Shan dağlarının etrafındaki veba rezervlerinde görülüyor. Buna göre Kara Ölüm'ün atası Orta Asya'da ortaya çıkmış olmalı diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/viruslerin-cogalabilmeleri-icin-gelistirdikleri-ilginc-strateji", "text": "Virüsler çoğalabilmeleri için hücre mekanizmalarımızı ihtiyaçları vardır. Viral proteinlerini üretebilmek için ribozomlardan yararlandıkları gibi kalıtımlarını çoğaltmak için de kısmen kendi hücrelerine ait enzimlerden yararlanırlar. İnflüenza, kızamık veya yeni koronavirüs gibi virüslerin, kendi kalıtımlarının bir kısmının, doğrudan doğruya hücresel protein fabrikaları tarafından okunabilmeleri gibi bir avantajları vardır. Fakat yine de bir kusur söz konusu. Ribozomun bir RNA biçiminde kodlanan proteinin yapı talimatlarının, tanınabilmesi ve okunabilmesi için özel bir başlangıç sinyaline ihtiyacı var. Bu RNA bazlarından oluşan kısa bir dizilim. 5'UTRs olarak isimlendirilen bu sinyal, insanın hücre mekanizması tarafından her mesajcı RNA sarmalının başına eklenir ve hücre çekirdeğinden ribozomlara gönderilir. Fakat viral RNA bu başlangıç sinyalinden yoksundur. Birçok virüs bu yüzden ilginç bir karşı strateji geliştirmiştir. İnsana ait bazı mesajcı RNA'yı yakalar, başlangıç sinyalini çalar ve kendi RNA sarmallarına asar. Cap-Snatching olarak isimlendirilen bu süreç, bazı tek sarmallı negatif RNA virüslerinden bilinmektedir. Bunların arasına inflüenza, kızamık, ebola, kabakulak ve Lassa virüsü de dahildir. Bugüne dek çalınan RNA parçalarının sadece başlangıç sinyali görevini gördüğü ve ortaya çıkan proteinlerin tamamen viral oldukları sanılıyordu. New York Mount Sinai Tıp Okulu'ndan Jessico Ho ve ekibi bunun doğru olmadığını buldu. RNA başlangıç sinyaliyle birlikte insanın protein parçalarının yapı talimatları da çalınıyor ve ribozomlarda okunuyor. Bu şekilde bulaşık hücrelerde kısmen viral kökenli kısmen de konakçıya ait olan proteinler oluşuyor. İnflüenza A virüsü bulaşmış hücre kültürlerinde araştırmacılar bu hibrit proteinlerinin üç türünü takip ettiler. Upstream Frankenstein Open Reading Framers veya kısaca UFO olarak isimlendirilen bu proteinler, asıl virüs proteinlerinden daha az olmalarına rağmen, bulaşık hücreler tarafından tespit edilebilir miktarda üretilmekte. Bunun nedenini öğrenmek isteyen araştırmacılar, önce Frankenstein proteinlerini üretemeyen inflüenza virüs kökü tasarladılar; daha sonra ise ne kadar iyi çoğalabilip, çoğalmadıklarını fare deneyleri ile kontrol ettiler. Ho ve ekibi hücre kültürlerinde önemli farklılıklar görmezken, farelerde değişimden geçirilen virüs köklerinin daha az bulaşıcı oldukları fark edildi. Bu da söz konusu hibrit proteinlerinin virüslerin virülansına katkıda bulundukları anlamına geliyor. Aslında insana ait viral hibrit proteinlerinin virüsler için avantajları olduğu gibi dezavantajları var. Bu proteinleri üreten hemen hemen tüm inflüenza A virüs kökleri, bu Frankenstein proteinlerinin genel olarak yararlı olduğu anlamına geliyor. Ancak bunların ne gibi avantajlar olduğu henüz bilinmemekte. Ancak kesin olan bir şey var ki o da RNA virüsleri, hücrelerimizden sanılandan çok daha kapsamlı bir şekilde yararlanıyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla çok sayıda virüs türü daha önce tanınmayan proteinleri üretebiliyorlar. İlk testler diğer tek sarmallı negatif RNA virüslerinin de bu yetiye sahip olduklarını göstermiş. Son araştırmayla elde edilen yeni bilgilerin birçok viral hastalığın tedavisinde işe yarayabileceği sanılıyor. Araştırmacılar bundan sonra hibrit virüslerini daha ayrıntılı bir şekilde incelemek istiyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/vucut-dinlenir-beyin-dinlenmez", "text": "Dünyanın farklı bölgelerinde birçok katılımcıda yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, bireyler tek başlarına, uyanık ve istirahat halinde bırakıldıklarında, bazı beyin bölgelerini aktif olarak kullandıkları saptandı (1,2). O sırada birey ister çocuğunun gelecek planlarını yapıyor olsun, ister bir önceki akşam arkadaşlarıyla geçirdiği eğlenceli akşam yemeğini düşünüyor olsun, ister başkalarının kendiyle ilgili neler düşündüğünü hayal ediyor olsun, düşünce içeriğinden bağımsız olarak o sırada aktive olan beyin bölgelerinin birçok kişide aynı olduğu gözlendi. Bu istirahat halinde aktive olan özel beyin ağına dinlenim durumu ağı denir. DDA, başka araştırma konuları için beyni görüntülenen insanlarda, gözler kapalı ve istirahat halindeyken, hiçbir zihinsel görev verilmemişken, tamamen rastlantısal olarak keşfedildi. Bu özel beyin ağı içerisinde olduğu düşünülen beyin bölgelerinin nöroanatomik olarak isimlendirilmesi; mediyal prefrontal korteks, posterior singulat korteks, inferior pariyetal lobül, lateral temporal korteks, hipokampüs ve preküneus olarak geçmektedir. Beynin özel bir zihinsel aktivite ile meşgul olmadığı zamanlarda da aktif olduğu düşüncesi, 1930'larda araştırmacı Hans Berger (3) tarafından ilk kez vurgulandı. Konunun bilimsel camiada gündeme gelmesinde etkin olan bir başka araştırmacı 1970'lerde beyin görüntüleme çalışmalarına hız kazandıran David Ingvar'dır (4). Ingvar yaptığı çalışmalarda beyin aktivitesinin bir dışavurumu olan serebral kan akımı artışının istirahat sırasında insanların beyinlerinde özel bir şablon izlediğini ve özellikle de beynin ön bölgesi olan frontal loblarda beyin kan akımının arttığını göstermişti. İki binli yılların başlarında da Raichle (5), Gusnard (6) ve arkadaşları gelişen beyin görüntüleme yöntemleri sayesinde bireylerin istirahat halinde oldukları sırada aktive olan beyin bölgelerini daha spesifik olarak saptadılar ve default mode tabirini ilk kez kullandılar. DDA, kitap okuyup not almak, haberleri seyretmek, bilgisayarda sunum hazırlamak gibi dikkat gerektiren özel görevlerde daha az aktivite gösteren fakat bir görev üstlenmediğimiz ve düşüncelere daldığımız bir dinlenme durumunda ise tam tersi olarak aktive olan beyin bölgelerini içerir. Son dönemde, DDA'da bozulan aktivite ile depresyon, anksiyete ve şizofreni gibi bazı mental hastalıkları ilişkilendirildi (7). Hatta yeni olarak meditasyon gibi zihinsel bazı terapilerin DDA'nın şablonunu ve aktivitesini olumlu yönde etkileyerek iyi hissetmeyi sağlıyor olabileceğini gösteren çalışmalar da var. Bu geniş ve farklı çerçevede istirahat halinde aktif olan ve o sırada gerçekten ne ile meşgul olduğunu bilmediğimiz bir beyin görüntülemesi üzerinde çalışmak ve buna dayalı bazı varsayımlar üretmek, bazı bilim insanlarının itirazı ile karşılaştı. Fakat bütün bu çeşitliliğe rağmen bu fonksiyonel konnektivite ağlarının son derece tutarlı olarak farklı bireylerde beynin aynı bölgelerinde ortak olarak aktivasyon gösterdiği kanıtlandı . DDA'nın özellikle otobiyografik hafıza işlenmesinde yakından ilişkili bir beyin ağı olduğunu düşündüren çalışmalar var. Otobiyografik hafıza kişinin bilinçli olarak sahip olduğu ve tamamen kendi katılımıyla deneyimleyerek bildiği tüm anıları içerir. Örnek olarak bir arkadaşınız size geçen hafta neden işe geç kaldığınızı sorduğunda anlattığınız ufak araba kazasına dair bütün ayrıntılar, otobiyografik hafızanızdan geri çağırdığınız anı parçacıklarıdır. Bu hafıza türü Portekiz'in başkenti neresidir? sorusuna Lizbon cevabını verirken kullandığınız semantik hafızanızdan başka bir hafıza türüdür. İnsanın bilinçli olarak hatırlayabildiği bu iki hafıza türünün ikisine birden açık hafıza denir ve her iki kulak arkasında yerleşmiş beynin mediyal temporal lobları içinde gömülü olan hipokampüs isimli özel bir bölgede depolanır. Zaten çalışmalarda DDA'nın bağlı olduğu nöroanatomik yapılardan birinin hipokampüs olduğunu daha önce vurgulamıştık. Alzheimer Hastalığı en sık görülen demans yani unutkanlık hastalıklarındandır. Esasen unutkanlık semptomlarının başlamasında yıllar önce beynin çeşitli bölgelerinde özellikle de biraz önce bahsettiğimiz açık hafıza nın depolandığı hipokampüs bölgesinde beta amiloid isimli bozuk bir proteinin depolanması ile ortaya çıkan nörodejeneratif yani geri dönüşümsüz beyin hasarıyla giden bir hastalıktır. Alzheimer hastalığında da DDA bölgelerinde glukoz kullanımında yani enerji metabolizmasında azalma olduğu gözlenmiştir. Bu gözlemin hastalık semptomları başlamadan ortaya çıkabildiği de kanıtlanmıştır. Günümüzde DDA, insan davranışıyla olan ilişkisi tam olarak karakterize edilmemiş olsa da, bazı araştırmacılar bu beyin ağının hem bireyin vücut içi değişikliklerine hem de dış dünyadan gelen yeni uyarılara kişiyi hazırladığını düşünmektedir (5). Bir başka grup bilim insanı ise bireyin geçmişle ilgili tüm bilgi ve birikimini analiz edip kişiyi gelecekteki eylem ve davranış biçimlerine hazırlanması için gereken sürece aracılık ettiğini düşünmektedir (8). Sonuç olarak sinirbilimsel anlamda DDA araştırmalarının beynin çetrefilli yapısının daha ayrıntılı anlaşılmasını, beynin karmaşık bilgi ve deneyimleri nasıl işlediğinin ve çapraşık düşünce, davranış ve motivasyonların nasıl oluştuğunun bilim insanları tarafından daha iyi anlaşılmasına ışık tutma ihtimali vardır. Bir adım daha ileri giderek, DDA araştırmalarının; depresyon, anksiyete, şizofreni, dikkat eksikliği gibi mental hastalıkların ortaya çıkış mekanizmalarının daha net belirlenmesi ve var olandan daha kalıcı çareler bulunması konusunda bir ümit olduğu da aşikardır. 1- Shulman GL, Fiez JA, Corbetta M, Buckner RL, Miezin FM, et al. Common blood flow changes across visual tasks: II.: decreases in cerebral cortex. J. Cogn. Neurosci., 1997;9, 648 663. 2- Mazoyer B, Zago L, Mellet E, Bricogne S, Etard O, et al. Cortical networks for working memory and executive functions sustain the conscious resting state in man. Brain Res. Bull, 2001;54, 287 298. 3- Berger H. On the electroencephalogram of man: third report. Electroenceph. Clin. Neurophysiol. 1931;28, 95 132. 4- Ingvar DH. Hyperfrontal distribution of the cerebral grey matter flow in resting wakefulness: on the functional anatomy of the conscious state. Acta Neurol. Scand, 1979; 60, 12 25. 5- Raichle ME, MacLeod AM, Snyder AZ, Powers WJ, Gusnard DA, Shulman GL. A default mode of brain function. Proc Natl Acad Sci U S A. 2001; 16; 98(2):676-682. 6- Gusnard DA, Akbudak E, Shulman GL, Raichle ME. Medial prefrontal cortex and self-referential mental activity: relation to a default mode of brain function. Proc Natl Acad Sci U.S.A , 2001; 98, 4259 4264. 7- Buckner RL, Andrews-Hanna, JR, Schacter DL. The Brain's Default Network: Anatomy, Function, and Relevance to Disease. Annals of the New York Academy of Sciences. 2008; 1124 (1): 1 38. 8- Binder JR, Frost JA, Hammeke TA, Bellgowan PS, Rao SM, Cox RW. Conceptual processing during the conscious resting state. A functional MRI study. J Cogn Neurosci. 1999;11(1):80-95. İmajlar Wikimedia Commons'dan alınmıştır. Bu yazı HBT'nin 103. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/y-kromozomu-kaybi-erkeklerin-yasamini-kisaltiyor", "text": "Kadınlar erkeklere kıyasla daha uzun yaşıyorlar. Bu durum yaşlanan erkeklerdeki hücre mutasyonuyla ilgili olabilir. Farelerle gerçekleştirilen bir araştırma, kan kök hücrelerindeki Y kromozomu kaybının kalp sorunları riskini arttırdığını gösterdi. Erkeklerin ileriki yaşlarda hücrelerindeki Y kromozomlarını kaybettikleri, tıp araştırmacısı Kenneth Walsh'a göre uzun bir süredir zaten biliniyordu. Yetmiş yaşındaki erkeklerin yüzde 40 ila 50'sinde bir tür mutasyon görülüyor. Araştırmacıya göre bunlar erkeklerde en sık görülen hücre mutasyonları. Yaş ilerledikçe Y kromozomlarını kaybeden erkek sayısı da artıyor. Fakat yaş dışında sigara içimi gibi sağlığa zararlı davranışlar da etkili oluyor. Erkeklerin mozaik gibi bir kan hücresi karışımı var, bazıları Y kromozomuna sahipken, diğerlerinde yok. Kimi erkeklerde sadece birkaç hücrede Y kromozomu bulunmazken, diğerlerinde ise Y kromozomu bulunan hemen hemen hiçbir hücreye sahip değiller. Daha önceki araştırmalarla Y kromozomlarındaki mozaik biçimli kaybın hastalıklarla bağlantılı olabileceği tahmin ediliyordu. Bilinenler arasında örneğin lösemi, kanser, Alzheimer ve kalp sorunları yer alıyor. Ancak bugüne dek mLOY'un sağlık üzerindeki etkisi tam olarak bilinmiyordu. Mesela eksik olan Y kromozomlarının saç kırlaşması gibi yaşlanma belirtileri mi yoksa hastalıkla mı ilgili olduğu anlaşılmamıştı. Bunu öğrenmek isteyen araştırmacılar farelerle deneyler gerçekleştirdiler. Bunun için farelerin kan kök hücrelerindeki Y kromozomlarının yüzde 65'i alındı. Science dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre mLOY'a sahip farelerin, kardiyak fibrozise yani kalp dokusunun skarlaşmasına önemli ölçüde daha duyarlı. Buna göre bu hayvanlarda kalp yetmezliği riski de daha yüksek. Bu bilgilerin insanlar için de geçerli olup olmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar, İngiliz Biyolojik veri bankasını incelediler. Sonuçlar ileriki yaşlarda daha az Y kromozomuna sahip erkeklerin ortalama olarak daha önce öldüklerini ve kalp hastası olma riskinin de daha büyük olduğunu gösteriyor. Bu da Y kromozomu kaybının, erkeklerin kadınlara kıyasla niçin daha önce öldüklerini açıklayan bir ölçüt. Bu nedenle erkeklerin kardiyovasküler hastalıktan ölmesi için bir risk faktörü olarak Y kromozomunun kaybı, tamamen farklı bir mekanizma yoluyla da olsa diyabet veya yüksek kan lipidi seviyesi gibi klasik risk faktörleriyle karşılaştırılabilir. Hayvan deneylerinden elde edilen sonuçlarla, yeni ilaçların geliştirilmesinde de katkısı olabilecek. Ekibe göre kan kök hücrelerinden oluşan ve Y kromozomu olmayan kandaki bazı bağışıklık hücreleri , kalp dokusundaki bir büyüme faktörünü etkinleştirerek yara oluşumunu tetikliyor. Araştırmacılar büyüme faktörünü bir antikorla nötrleştirerek, yara oluşum sürecini kısmen de olsa engellediler. Bu nedenle antikorun erkeklerdeki kalp fibrozunu da engelleyebileceği sanılıyor. Ama bu yöntemin insanlarda uygulanabilmesi için daha birçok araştırmanın gerçekleştirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ya-hayvanlarla-konusabilseydik", "text": "Diyelim ki hayvanlar modern teknolojilerin yardımıyla bizimle konuşmaya başladılar, hayvanlara karşı davranışlarımız değişir miydi? Mesela gelecek araştırmacısı Dr.Ian Person'a göre 2050 yılına dek hayvanlarla konuşabileceğiz. O zamana dek teknolojimiz hayvanlara, nakillerle kendi dilimizden bazı telaffuz yetisi kazandıracak kadar gelişecek. Elbette hayvanların bizimle sular seller gibi konuşarak, tartışacağı veya kavga edeceği abartılıdır. Hayvanlar hiçbir zaman gerçek bir dil anlayışına sahip olamayacak ve gramerle başa çıkamayacaklardır. Sonuçta hiçbir çip birkaç evrim basamağını atlatarak hayvanlara bu yetiyi kazandıramaz. Fakat hayvanların çıkardıkları belli başlı sesleri, dilimize çevirebiliriz. Peki bu durumda hala et yiyebilir miydik? İneklerle konuşabilseydik örneğin, onların kesilmesini hala haklı bulur muyduk? Bu sınırın nerede çizilmesi gerekirdi? Kim bilir belki de birçoğumuz et ve et ürünleri yemekten vazgeçerdik. Ve hayvanların duyarlı olduğunu kabul eder ve bireysel yaşamlarına daha fazla değer verdiğimiz takdirde alternatif stratejilerin bulunması gerekir diyor Colorado Üniversitesi biyologu Marc Bekoff. Araştırmacı zarar vermeme yaklaşımının, bizi iyi şeyler yapabilmek için fazlasıyla duygulaştıracağını iddia ediyor. Peki hayvanın yaşamını, insanınkiyle nasıl karşılaştırabiliriz? İnsan yaşamını kurtaran tedavilerin hayvanlar üzerinde test edilmesi genel olarak mümkün olmayacaktır mesela. Ama böyle de olmayabilir belki de. İngiliz araştırmacılar Steve Loughnan ve Jared Piazza, insanların zeki hayvanlar üzerindeki düşünceleriyle ilgili bir test yapmışlar. Sonuçlara göre kendi kültürümüzde uzun bir süredir yemek listesinde olan hayvanların zeki olup olmaması bizim için pek sorun yaratmamakta. Ama bizim için potansiyel yiyecek olmayan hayvanların öldürülmesi bizi üzüyor. Ve aynı şey bizim yemediğimiz ama yabancı kültürlerin yemek listelerinde bulunan hayvanlar için de geçerli. İşte bu açıdan bakacak olursak, belki de konuşan inek hakkındaki ahlaki anlayışımız değişmeyebilir de, sonuçta inek çok uzun zamandır bizim yemek listemizde. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ya-uzaydan-geldiysek", "text": "İnsanlık, yaşamın dünyada başladığı düşüncesine sıkı sıkıya bağlıdır, dünya dışı bir yaşam başlangıcına inanması zordur. Sonuçta somut bir kanıt bulunamadı. Darwin'in, yaşamın bazı küçük gölcüklerde başladığını öne sürmesinden sonra, yer altının derinliklerinden, kil topağına kadar birçok hipotez atıldı ortaya ve bunların ortak noktası yaşamın dünyada başladığıdır. Bu konuyu Panspermia teorisiyle birlikte ele alan Graham Lawton soruyor: Ya öyle değilse? (We came from space?, New Scientist, Cilt 227). 1970'li yıllarda uzayın karmaşık organik moleküllerle dolu olduğu ve bunlardan bazılarının kuyrukluyıldızları ve dünyaya düşen meteoritleri oluşturdukları keşfedilmişti. Peki ama prebiyotikten, biyotik kimyaya geçiş bu kadar hızlı gerçekleşmiş olabilir mi? diyor Lawton. Günümüzdekinden farklı fikirlere dayanıyor olsalar da yaşamın başlangıcıyla ilgili alternatif görüşlerin kökeni çok eskilere uzanır. Fransız doğa tarihçisi Benoit de Maillet'nin 1743'te yaşamın uzaydan gelen tohumlarla okyanuslarda filizlenmesini söylemesinden sonra çok sayıda bilim insanı farklı Panspermia teorileriyle tartışmayı sürdürdü . Elbette ki bunların hiçbiri kanıtlanmamıştı ta ki 1970'li yıllarda Chandra Wickramashinghe'nin artık kanıtımız var demesine dek. Araştırmacı 1974'te astronom Fred Hoyle ile birlikte meteorit içindeki bakterileri incelemiş ve canlı diatomların dünya atmosferine nasıl düştüğüyle ilgili bir makale yayımladıktan sonra şu açıklamaya yapmıştı: Galaksi yaşamla dolu ve bizim biyosferimiz uçsuz bucaksız, birbirine bağlı bir kozmik ekosistemin bir parçası. Genetik malzemeler, hatta canlı organizmalar dünya ve komşu yıldız sistemleri arasında sürekli değiş tokuş halindeler. Evrimsel değişim önemli ölçüde uzaydan gelen genetik malzemeyle biçimlenmiştir. Wickramashinghe'e göre uzak atalarımızın yeröteli olduğunu kabul etmek çok büyük bir etki yapabilirdi. Bu yazı HBT Dergi'nin 51. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yalniz-kalan-sinekler-daha-cok-yiyip-daha-az-uyuyorlar", "text": "Covid-19 pandemisi sırasında yaşanan kapanmalar yüzünden yalnız kalan birçok insanın uyku alışkanlığı değiştiği gibi kilo sorunuyla da karşı karşıya kaldı. Araştırmacılar bu etkinin arkasında sirkesineğinde de bulunan bir mekanizmanın gizli olabileceğini düşünüyorlar. Nitekim normalde gruplar içinde yaşayan sinekler, sosyal izolasyon sırasında daha az uyurken, daha fazla besleniyorlar. Bilim insanları bu etkinin altında yatan genetik ve nöronsal mekanizmaları sirkesinekleri inceleyerek anlamaya çalıştılar. Yalnızlık, insanlar ve sürü halinde yaşayan birçok hayvan için iyi değil. Sosyal izolasyonla tetiklenen stres, hem zihinsel hem de bedensel zararlar veriyor. Covid-19 krizi bunu daha da gözler önüne serdi: Yalnızlık beslenme alışkanlığını ve uyku düzenini bozuyor. İncelemeler son yılda yaşanan izolasyon yüzünden birçok insanın kilo aldığını ve uykusuzluktan şikayet ettiğini gösteriyor. Bununla birlikte yalnızlık etkisinin altında yatan mekanizmaların hangileri olduğu kesin olarak bilinmiyor. New York'taki Rockefeller Üniversitesi'nden Michael Young ve ekibi sosyal izolasyonun sonuçlarını görebilmek için Drosophila melanogaster sirkesineğinden yararlandı. Bu küçük böcekler öyle sanıldığı kadar basit değiller. Onlar da karmaşık bir sosyal davranış sergiliyorlar. Sirkesinekleri yiyecek arayışına gruplar halinde çıkıyor, çiftleşme ritüelleri yapıyor ve minyatür boks karşılaşmaları gerçekleştiriyorlar. Günde toplamda 16 saat uyuyan sinekler bunun bir kısmını öğle uykusu geriye kalanı ise gece uykusu olarak tamamlıyorlar. Ayrıca Drosophila yoğun olarak araştırılmış bir model hayvan. Bu sinek çok kolay yetiştirilebildiği gibi birçok modern inceleme yöntemlerinde de kullanılabiliyor. Araştırma çerçevesinde ilk olarak sineklerin farklı koşullarda nasıl davrandıkları incelendi. Farklı büyüklükteki gruplarda ve iki kişilik gruplarda yaşayan sineklerde dikkat çekici davranışların arttığı görülmedi. Fakat sinekler tek başlarına bırakıldıklarında git gide daha fazla yemeye ve daha az uyumaya başladılar. Kontrol deneylerinden de anlaşıldığı gibi yeme alışkanlığındaki değişiklik sadece uykusuzlukla alakalı değil. Yalnızlık ve aşırı yeme arasında da bağlantı söz konusu. Araştırmacılar bu davranışların altında yatan mekanizmayı bulmaya çalıştılar. Genetik incelemeler sonucunda açlıkla alakalı olan bir gen grubunun, yalnız bırakılan sineklerde farklı etkinleştiği görüldü. Araştırmacılar bu davranış değişikliklerin sinirsel arka planını da incelediler. Buna göre P2 nöronları olarak bilinen bir grup beyin hücresinin, uyku düzeni ve beslenme alışkanlığında meydana gelen değişimlerden sorumlu olduğu anlaşıldı. Bu gen grubunun devre dışı bırakılması halinde, aşırı yeme frenlendiği gibi doğal uyku düzeni de geri geldi. Sadece bir gün yalnız kalan sinekler ise sanki bir hafta yalnız kalmış gibi çok yiyor ve çok az uyuyorlar. Bununla birlikte izolasyonun aşırı yeme ve uyku bozukluğu üzerindeki etkisinin anlamı üzerinde sadece tahminler yürütülebiliyor. Bir olasılık yalnızlığın gelecek için bir güvensizlik sinyali vermesi olabilir. Kötü zamanlar için daha fazla beslenmek ve daha uzun süre uyanık kalmak daha avantajlı. Bununla birlikte, insanda benzer mekanizmaların ne derece işlediği henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasam-bicimi-bebegin-bagirsak-florasini-degistiriyor", "text": "Bebeğin bağırsak florası altıncı aydan itibaren yaşam biçimine uyum sağlıyor. Endüstri ülkelerinde, bağırsak bakterileri pek çeşitli değil. Uzmanlara göre bu durum çocukları, alerjiye ve diğer bağışıklık hastalıklarına karşı duyarlı hale getirebilir. Dengeli bir bağırsak florasının sağlıklı bir yaşam için ne kadar önemli olduğu uzun bir süredir biliniyor. Sağlıklı bağırsaklarda bakteri çeşitliliğini ne kadar çoksa o kadar iyi. Fakat özellikle de endüstri ülkelerinde, bağırsaklardaki bakteri çeşitliliği genelde az. Amerikalı mikrobiyolog Matthew Olam yönetiminde çalışan ekip, endüstri ülkelerinde, bağırsak bakteri çeşitliliğinin niçin fakir olduğunu araştırdı. Endüstri ülkelerinde yaşayan insanlarla karşılaştırıldıklarında örneğin Tanzanya'da yaşayan Hadza halk gruplarında çok daha çeşitli bağırsak bakterilerinin bulunduğu görülüyor. Hadza yetişkinleri bir insanın sahip olabileceğini en zengin bağırsak bakterisi çeşitliliğine sahip. Bu topluluk yaşamlarını avcı ve toplayıcı olarak sürdürdüğü için her zaman doğayla iç içe. Araştırmacılar bir insanın bağırsak florasının hangi noktadan sonra diğerlerinden farklılaşmaya başladığını öğrenmek için Hadza topluluğundaki 60 yenidoğanın dışkı örneğini inceledikten sonra, 18 endüstri ülkesine ait veri bankalarıyla karşılaştırdı. Ekip ayrıca Hadza örneklerinin yaklaşık yarısını, ayrıntılı metagenomik incelemeden de geçirdi. Buna göre, hangi ülkeye ait olursa olsunlar, doğumdan sonraki ilk aylarda bebeklerin bağırsak florasında herhangi bir değişiklik görülmüyor. Farklılıklar altıncı aydan itibaren ortaya çıkıyor. Hadza bebeklerinin bağırsaklarında bulunan bazı mikroplar, endüstri ülkelerindeki bebeklerde tespit edilmedi. Bakteri türlerinin yaklaşık olarak yüzde 20'si yeni olarak sınıflandırıldı ve bunlardan çoğu endüstri ülkelerine ait örneklerde bulunmadı. Bundan sonraki incelemelerle tespit edilen bakterilerden, hangisinin nelerden sorumlu olduğu öğrenilmeye çalışılacak. Son araştırma endüstri ülkelerindeki bebeklerde bazı önemli bakterilerin bulunmadığını göstermesi açısından önemli. Bu bakterilerden bazıları özellikle de gelişme evresinde anne sütünün değerlendirilmesi için önemli. Söz konusu bakterilerin eksikliği öte yandan çocukları alerji gibi hastalıklara daha duyarlı hale getirebilir. Ancak bu konunun da ayrıntılı bir şekilde araştırılması gerekiyor diyor uzmanlar. Sonuçlar bakteri çeşitliliğinde annenin kalıtımı dışında, genel yaşam biçiminin de etkili olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasam-mikroorganizmalar-sayesinde-suruyor", "text": "Yeryüzünde bitki, hayvan ve insanın yaşamasının mümkün olmadığı bölgeler de dahil olmak üzere her türlü koşulda mikroorganizmalara rastlanır. Toprakta, havada, okyanuslarda ve diğer su kaynaklarında bol miktarda mikroorganizma vardır. Bu mikroorganizmalar aynı yaşam bölgesini diğer canlılarla paylaşmaktadır. Canlı ve cansız koşullar bir ekosistem oluştururlar. Bugünkü bilgilerimiz ışığında bu soruya verilecek cevap her ikisinin de doğru olduğudur. Mikroorganizmaların faydalı mı zararlı mı olacakları onları kontrol etmedeki başarımıza bağlıdır. 20. yüzyılın başında ölümlerin ilk nedeni enfeksiyon hastalıkları idi. Birey ve toplum yaşamını tehdit eden önemli hastalıklara neden olan mikroorganizmalardır. Ancak şu bir gerçek ki yeryüzündeki yaşamın devam etmesinde önemli rolü olan biyokimyasal döngüleri gerçekleştiren, birçok gıdanın oluşmasında görev yapan yine mikroorganizmalardır. Çevremizde sessiz pek çok mikroorganizmal faaliyet oluşmaktadır. Örneğin yaşamımızın devam etmesi için elzem olan oksijen bir döngü halinde değişime uğrayıp tekrar yenilenirken bu olayda sadece yeşil bitkiler değil fotosentetik bakteriler de görev almaktadır. Havada bol bulunan ancak bizim kullanacağımız kimyasal yapıdan uzak azot mikroorganizmalar sayesinde yapımıza alınabilir bir özellik kazanmaktadır. Organik maddelerin parçalanmaları yine mikroorganizmalarca sağlanır. Her çevrede canlılarla fiziksel çevre arasındaki biojeokimyasal çevrimi gerçekleştirmek için mikroorganizmalara gereksinim vardır. Tüketiciler ölünce karbon, azot ve diğer elementler vücutlarına bağlı olarak kalır. Mikrobiyal ayrıştırıcılar kompleks organik molekülleri daha basit bileşiklere yıkarlar. Son ürün inorganik madde olduğunda bu yıkım işlemi mineralizasyon adını alır. Mikroorganizmaların bu aktivitesi olmasaydı karbon, azot, kükürt ve azot gibi tüm organizmalar için temel olan bu maddeler hemen tükenirdi. Bu maddelerin çevrimi toprak, su ve atmosferi yakından etkiler. Örneğin karbon çevriminde yılda 80 milyon ton inorganik organik hale çevrilir. Bu aktivitenin yarısını okyanuslardaki fotosentetik mikroorganizmalar gerçekleştirir. Organik karbonun büyük bir kısmı ayrıştırıcılar veya tüketicinin solunumu ile oksitlenir ve CO2 oluşumu gerçekleşir. Mikroorganizmalar bir miktar karbona ise ulaşamıyor. Bunlar yeryüzü katmanının altında ve oksijen bulunmayan bölgelerde toplanmıştır. Örneğin kömür ve petrol gibi fosil yakıtlar yeryüzüne insan çabası ile ulaşmakta, bu kez de yakıt olarak kullanılmaktadır. Yanma sonucunda oluşan ürün yine CO2 dir. Ancak bu karbon şekli atmosfere geçerek hava kirliliğine neden olur. Mikroorganizmalar tarafından çevrimi sağlanan bir diğer element azottur. Moleküler azot tüm canlılar için gerekliyse de çok azı havadaki bu azottan yararlanabilir. Moleküler azot biyolojik kullanıma uygun bir yapıya çevrilmelidir. Bu olay azot fiksasyonu olarak bilinir ve sucul ortamlardaki bakteriler ile Siyanobakteriler tarafından gerçekleştirilir. Serbest yaşayan bakteriler ile bitki köklerindeki nodüllerde bulunan simbiyotik bakteriler ise topraktaki azot fiksatörleridir. Azot bağlayıcı bakterilerin aksine denitrifiye edici bakteriler azotu atmosfere geri yollarlar. Kükürt ve fosfor da mikroorganizmaların yardımı ile çevrime uğrayan diğer iki elementtir. Tüm bu olaylar normal florası bozulmamış bir ekosistemde doğal olarak devam eder. Ancak kimi durumda bu denge kirleticilerin etkisi ile bozulur. Bu durumda yine mikroorganizmaların gerçekleştireceği yıkım olayları dengenin devamını sağlamaya çalışır. Biyodegradasyon, yani karbonlu bileşiklerin biyolojik yollarla yıkılarak daha basit yapıya dönüşmeleri gerçekleşmeseydi dünyamız bir ceset tarlası halini alırdı. Kirlilik yaratan kaynaklar; ölü organizmalar, çeşitli atıklar, yapay oluşturulmuş endüstriyel atıklar, doğal kompleks organik atıklar olabilir. Bunlar kimyasal ve biyolojik olarak yıkıma o denli dayanıklı bir yapı gösteririler ki tek bir grup bakterinin onları parçalaması olanaksızdır. Biyolojik yıkımı zor hatta olanaksız olan maddelere rekalsitrant maddeler denir. Rekalsitrant maddelerin birikimi, yeryüzünde yaşamı tehdit edecek boyutlardadır. Bunların bilinenleri petrol atıkları, pestisitler ve petrol türevi endüstriyel atıklardır. Bunların doğada yıkımı çok zordur. Yıkılmadan yıllarca aynı yapıda kalır. Bir su kaynağında kirlilik yükü arttıkça oksijen kullanım da buna bağlı olarak artış gösterir. Bunun doğal sonucu olarak oksijen azalması olur ve ortam yaşamı tehdit edici bir özellik kazanır. Son yıllarda mikroorganizmaların yıkım özelliklerini kullanarak atık maddelerin parçalanması ve yeni ürünlerin elde edilmesi esasına dayanan Çevre Mikrobiyolojisi bilim dalı önem kazanmıştır. Biyoloji bilimi çağın sorunlarına çözüm bulabilmek için çok dallara ayrılmış bir bilim dalıdır. Çevre Mikrobiyolojisi çalışanlarının da çevre kirliliği ile ilgilendikleri gerçeği açıktır. Yazının başında da belirtildiği gibi mikroorganizmalara atmosferin en üst tabakalarından denizlerin derin noktalarına, sıcak su kaynaklarından kutupların buzullarına kadar her yerde rastlanmaktadır. Böylesine iç içe yaşadığımız bu varlıklarla ilişkilerimizi iyi sürdürmemiz, onları daha iyi anlamamız, onlardan daha iyi yararlanmamız ve zararlarını en aza indirmemiz diğer bilim dallarıyla birlikte özellikle mikrobiyal ekolojiyi, çevre mikrobiyolojisini ve çevre biyoteknolojisini iyi bilmemize bağlıdır. Giderek kirlenen dünyamızda ve ülkemizde çevre kirliliğinin önlenmesi bu alandaki çalışmaların ve bilgilerimizin artması ile gerçekleşecektir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasam-sureleri-genlerde-kayitli", "text": "Araştırmacılar bir hayvan organizmasının biyolojik saatinin ne hızda ve ne kadar uzun çalışacağının genlere bağlı olduğundan eminler, fakat bugüne dek farklı uzunluktaki yaşam sürelerinden sorumlu olan gen varyantları bulunamamıştı. Araştırmalar, yaşlanmanın, DNA metilasyonu gibi epigenetik değişimlerle ilintili olduğunu ve en azından memelilerde yaşam süresi ve CpG bölgelerinin yoğunluğu arasında bir bağlantının bulunduğunu göstermiştir. Bu bilgiden yola çıkan CSIRO kurumundan Benjamin Mayne ve ekibi, CpG bölgeleri yardımıyla bir hayvan türüne ait yaşam süresinin tahmin edilip, edilmeyeceğini inceledi. Yaşam süreleri bilenen 252 omurgalı türünün kalıtımı ve promotör sekansları analiz edildi. Değerlendirmeler gerçekten de 42 genin promotörlerindeki CpG bölgelerinin, türlerin maksimum yaşam süreleriyle bağlantılı olduğunu gösterdi. Modelin ne kadar iyi işlediği, Pinda dev kaplumbağası ve Grönland balinası gibi çok uzun yaşan hayvanlarla da test edildi. Sonuçlar, modelin bu hayvanlarda da işlediğini gösteriyor. Örneğin Afrika filinin kalıtımını referans olarak kullanarak tüylü mamutun yaşını 60 yıl olarak hesapladılar. Modern insanın, ilkel insanların ve şempanzelerin genetik verileriyle de Taş Devri'nde yaşayan Homo sapiens, Denisova insanı ve Neandertal insanının ömürleri de hesaplanmış. Sonuçlara göre atalarımız sadece 38 yıl yaşıyordu ki bu arkeolojik buluntularla elde edilen sonuçlarla örtüşmekte. Denisova ve Neandertal insanın ömrü 37,8 yıl olarak hesaplandı ki bu da soyları tükenmiş bu iki insan türünün erken Homo sapiens insanları kadar uzun yaşadığı anlamına geliyor. Yeni yöntem çok başarılı olsa da sadece omurgalı hayvanların yaşam sürelerini verebiliyor. Çünkü Mayne ve ekibi omurgasız hayvanların ömürlerini henüz tahmin edemediler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasami-daha-anlamli-kilmanin-4-yolu", "text": "Araştırmalar anlam ile mutluluğun birbirlerine ters düşebileceklerini de ortaya koyuyor. Yaşamları en anlamlı olan kişilerin vericiler oldukları, ancak en mutlu kişilerin alıcılar oldukları görülüyor. Yaşamın anlamı can alıcı bir önem taşıdığı herkes tarafından kabul edilen, ancak kimsenin gerçekte tam olarak tanımlayamadığı bir kavram. Dahası, kimse anlamlı bir yaşama nasıl erişilebileceği konusunda da kesin bir bilgiye sahip değil. Yazar ve ruhbilimci Emily Esfahani Smith'in The Power of Meaning: Crafting a Life That Matters başlıklı kitabı bu konuyla ilgili bilimsel araştırmalardan yola çıkarak kafamıza takılan birçok soruya açıklık getiriyor. Araştırmalar insanların mutsuz olduklarından değil, yaşamlarında bir anlamdan yoksun oldukları için intihar ettiklerini ortaya koyuyor. Öyle ki, yaşamın hazzın iyi, acının kötü olduğunu savunan Epikürcü düşüncenin çok ötesinde bir kavram olduğu söylenebilir. Araştırmalar anlam ile mutluluğun birbirlerine ters düşebileceklerini de ortaya koyuyor. Yaşamları en anlamlı olan kişilerin vericiler oldukları, ancak en mutlu kişilerin alıcılar oldukları görülüyor. Bunun en çarpıcı örneğini anababalık oluşturuyor. Bebeğin kirli bezlerini değiştirmek kimseyi mutlu etmiyor. Çocuk yetiştirmek çuvalla para döktürmeyi gerektiriyor ve çocuklara yapılan yatırımın hiç bir getirisi olmuyor. Çocukların anababaları daha mutlu kılmadıkları araştırmalarla da gözler önüne seriliyor. Avrupa ve Amerika'dan elde edilen istatistiksel veriler anababaların genelde çocuksuz bireylerden çok daha mutsuz olduklarına, yaşamları, evlilikleri ve ruhsal sağlıkları bağlamında doyum düzeylerinin çok daha düşük olduğuna işaret ediyor. Kuşkusuz, bu durum insanların bir koşu gidip kendilerini kısırlaştırmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Emily'nin de kitabında belirttiği gibi, araştırmalar çocukların insanların yaşamlarına inanılmaz bir anlam kattığını da ortaya koyuyor. Çocuğun dünyaya gelmesini izleyen yaklaşık bir yıl boyunca geceleri uykusuz kalmak insanı mutlu etmiyor. Ancak görüldüğü kadarıyla, yaşam yalnızca mutluluktan ibaret değil. Anababalık, vermenin en uç biçimini oluşturuyor ve vericiler de anlamlı bir yaşam sürdürüyorlar. Öyleyse, yaşamı daha anlamlı kılmak için mutsuz olmak mı gerekiyor? Neyse ki, hayır. Salt mutluluğa odaklı bir yaşam anlık müthiş bir haz duygusu uyandıran-ardından mide ağrısı, pişmanlık ve diş çürükleri gibi sorunların yaşandığı- koskoca bir dondurma külahını andırır. Anlamlı bir yaşam da insanlarda güzel duygular uyandırır, ancak bu biraz daha zaman alır. Araştırmanın sonunda, tam da beklenildiği gibi, ilkin mutlu olmaları istenen grubun daha mutlu, yaşamlarını anlamlı kılmaları istenen grubun da yaşamlarını daha anlamlı kıldıkları görüldü. Ne var ki, üç ay sonra işler değişti. İkinci grubun mutluluk duyguları hızla yok olurken, anlam peşinde koşan grubun üyeleri kendilerini çok daha değerli ve yaratıcı bulduklarını ve benliklerini aşan bir şeyin parçası oldukları duygusuna kapıldıklarını belirttiler. Dahası, bu kişilerin olumsuz duygularında da bir azalmaya tanık olundu. Görünüşe bakılırsa, anlam peşinde koşmak gerçekte ruhsal sağlığı körükleyici bir etki yaratmaktaydı. Anababalık son derece zorlu bir iş olabilir. Ancak çocuk sahibi olmak yaşama ciddi bir anlam da katıyor. Tavşan ile kaplumbağa masalından yola çıkacak olursak, bu bağlamda anlam kaplumbağayı, mutluluk da tavşanı simgeliyor. Yarışı kimin kazandığını bir anımsayın. İşte, burada da aynı durum söz konusu. Öyle ki, uzun erimde anlam mutluluktan daha ağır basıyor. Olay ait olma ile ilintiliydi. Savaş korkunç bir şeydir, ama insanların düşmana karşı birlik olmalarını sağlar. Eğitim genelde okula gitmek uğruna aileden ve dostlardan ayrı kalmak, ya da güzel bir işi kaçırmak anlamına gelir. Yahudiler daha eğitimliydiler, ama genellikle bireyler arasındaki bağların güçlü olduğu topluluklarda yaşıyorlardı. İnsanların yaşamlarına anlam katmalarının en hızlı yolu bağlı oldukları topluluklardaki bireyleri çok daha sıklıkla görmeleridir. Bir topluluğa bağlı değilseniz, katılmayı deneyin, ya da yeni bir topluluk oluşturun. Ortak bir çıkarda birleşen insanları düzenli olarak biraraya getirmek, cep telefonunda mesajlaşmak denli kolay bir iş. Amaç sözcüğü kesinlikle göz korkutucu bir sözcük. Sakin olun-kansere çözüm bulmak için çabalamak zorunda değilsiniz. Amaç, ne yaptığınızdan çok, yaptıklarınızı nasıl gördüğünüzle ilgili bir kavram. Emily kitabında hoş bir öyküye yer veriyor. 1962 yılında Başkan Kennedy NASA'yı ziyareti sırasında temizlik görevlilerinden biriyle karşılaşır ve ona ne iş yaptığını sorar. Temizlik görevlisi, Aya insan gönderilmesine yardımcı oluyorum, diye yanıtlar. Ona çöpleri boşaltıyorum demez. İşte amaç budur. Gelişimsel ruhbilim uzmanı William Dawson amaç için iki unsura gerek olduğunu söylüyor. Öncelikle, amaç kararlı ve uzun erimde ulaşılan bir hedeftir. İnsanların onları devinime geçirecek ve edimlerini onun çevresinde düzenleyebilecekleri bir şeye gereksinimleri vardır. İkincisi, amaç dünyaya bir katkıda bulunmakla ilgilidir. Sizin dışınızda birilerinin yaşamlarında bir farklılık yaratır. Artık bir yerlere ait olduğunuz duygusuna sahipsiniz ve yaptıklarınızın bir amacı var. Gelgelelim, bu ikisi yine de yaşamınızın derin bir anlamı olduğunu söylemeye yeterli değil. Beyninizin öykülere bağlı olarak işlediğini unutmayın. Öyküler dünyayı anlamlandırmamıza olanak tanırlar. Ayırdında olsun ya da olmasın, her insanın yaşamla ilgili olarak kendisine anlattığı bir öyküsü vardır. Bu öykülerde anlatıcılar sıkıntılardan kurtuluşa doğru yol alırlar- olumsuz bir deneyimin ardından bunun doğurduğu olumlu bir olguyu yaşarlar ve bu yüzden de çektikleri acılar yaşamlarına bir anlam kazandırır. Eğer öyle ise, kişinin içsel öyküsünü değiştirebileceğini bilmek sizi rahatlatabilir. Kişi öyküsünün hangi sahneleri içereceğine ve sonunun ne olacağına karar verebilir. Teksas Üniversitesi toplumsal ruhbilim uzmanlarından Prof. James Pennebaker'in araştırması 4 gün boyunca yalnızca 20 dakikayı öykünüzü yazmaya ayırmanın yaşamınızda çarpıcı bir gelişme sağlayabileceğini ortaya koyuyor. Bu süreç kişinin kaygılarının, üzüntülerinin ve yürek sızılarının üstesinden gelmesine yardımcı oluyor. Sorunlarını yazıya döken kişilerin kendilerini çok daha mutlu hissettikleri, daha rahat uyudukları ve akademik yaşamlarında daha başarılı oldukları görülüyor. Kısacası, dünyayı değiştiremeseniz bile, öykünüzü değiştirmek elinizde. İşte size insanın gözünü korkutan bir başka sözcük daha. Ama kaygı duymanıza gerek yok. Çünkü aşkınlık kaldıramayacağınız yükte bir ağırlığı kaldırmanızı, ya da içinden çıkılması güç bir matematik işlemini çözmenizi gerektirmiyor. Yaşam insana kimi zaman son derece sıradan ve önemsiz gelebilir. Düşüncelerinizi- işiniz ya da gönül ilişkiniz gibi- birkaç konuya, ya da tek bir konuya odaklamış olabilirsiniz. Derken gözünüzde büyüttüğünüz bu balon patlar. İşinizden atılırsınız, ya da sevgiliniz sizi terk eder. Yaşamla tek bağınız artık yok olup gitmiştir. Bu kesinlikle yıkıcı bir durumdur. Orada bir yığın olanaklar ve olasılıklarla dolu koskoca bir dünya vardır, ama kişi o anda bunlarla ilgilenecek durumda değildir. Her şey ona anlamsız gelir. Gelgelelim, kişide yaşamın ne denli büyük ve büyüleyici olduğu duygusunu yaratabilecek deneyimler vardır. Bunun gizi, etkisi son derece büyük olan minicik bir sözcükte saklı: dehşet. Uzay adamları dünyaya uzaktan bakmanın bu tür yaşamı değiştirici aşkın duygular yarattığını söyleseler de, biraz daha yaşama geçirilebilir bir seçeneğe odaklanmak çok daha yerinde olur. Doğaya çıkın. Araştırmacılar bir grup denekten 60 metre yüksekliğindeki ağaçlara uzun uzun bakmalarını, bir başka gruptan da yüksek yapılara bakmalarını istediler. Ardından yapılan deneylerde ağaçlara bakanların yapılara bakanlardan çok daha yardımsever davrandıklarına, korkuyla karışık bir şaşkınlığa kapılan kişilerin kendilerini daha az önemsediklerine ve bu duygunun da bir olasılıkla onları daha cömert kıldığına tanık olundu. Daha önceleri, birçoğumuz gibi, kendilerini dünyanın merkezi sanan kişilerin bu kibirli tavırlarından vazgeçtikleri ve kendi dünyalarının dışına çıkarak başkalarıyla bağlantı kurdukları ve düşüncelerini onlara odakladıkları da görüldü. Öyle ki, yaşamınızı anlamlı kılmak için uzay aracına gerek yok. Büyük Kanyon'a, ya da Peri Bacalarına bir yolculuk da işe yarayabilir. -Bir topluluğa ait olun: Öğle yemeğini dostlarınızla birlikte yiyin -İşinize bir amaç katın: Çöpleri boşaltmayın, Ay'a ayak basacak birine yardımcı olun -Öykünüzü ustalıkla işleyin: Sonunu kurtuluşla getirin ve yaşamınızın kahramanı olun -Kendinizi aşın: Doğa alabildiğine büyük, oysa sorunlarınız ufacıktır. Yaşam güç olabilir, ama güçlüklerin- mutluluğunuza gölge düşürse bile- yaşamı anlamlı kılmada temel bir rol oynadığını ve uzun erimde de asıl bunun önemli olduğunu asla unutmayın. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasamin-anlami-nedir-bu-soru-sizce-felsefi-mi-yoksa-biyolojik-mi", "text": "İnsanlar olarak varlığımızın nefes almanın ötesinde önemi olması gerektiği fikrini sarsmamız zor. Hayat başlar, biter, evet, ama kesinlikle daha büyük bir anlam vardır. Sorun şu ki, kendimize anlattığımız bu hikayeler sert gerçekliği yumuşatmak için yetersiz kalmaktadır: Evren söz konusu olduğunda, belki de kısa ve rastgele toplanan enerji ve maddenin koleksiyonlarından başka bir şey değiliz. Ve bir gün, hepimiz yok olup gideceğiz. Tabi bir gün, ama henüz değil diye de düşünebiliriz. Hayatta iken sürekli anlam arar dururuz. Bazıları bunu dinde arar, bazıları ise kariyer, para, aile veya hayal aleminde. Aradığımız ise, psikologların \"amaç\" dediği şeydir. Hayat amacı kavramı, yanlış tanımlanmış ve hatta bilime aykırı görünebilir. Ancak giderek artan bir araştırma yığını, amacın ne olduğunu ve hayatlarımızı nasıl etkilediğini tespit etmeye çalışıyor. Amacı olan insanlar daha uzun yaşıyor, daha iyi uyuyor ve daha iyi seks yapıyorlar. Amaç inme ve depresyon riskini azaltıyor. Diyabetik kişilerin glikoz düzeylerini yönetmelerine yardımcı oluyor. Bir ilaç şirketi bunu şişeleyebilse milyarlarca dolar kazanırdı. Ancak sizde kendi amacınızı bulabilirsiniz üstelik tamamen ücretsiz. Amacın sağlığımızı nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışma Nazi toplama kamplarından kurtulan Avusturyalı bir psikiyatr Viktor Frankl ile başladı. Tutsaklardan bazılarının hayatta kalma ihtimalinin diğerlerine oranla çok daha fazla olduğunu fark etti. \"Yaşamım hiçbir amaç taşımıyor ve bu nedenle devam etmenin bir anlamı yok diye düşünenler zaman içerisinde kayboldu, \"diye yazdı daha sonra. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Frankl, çalışmalarını amaç rolünü anlamaya adadı ve bulgularına dayanan bir terapi geliştirdi. Günümüzde araştırmacılar, amacı, yaşamdaki bir yön duygusu olarak tanımlamaktadır bir kimsenin temel değerlerini içeren uzun vadeli bir hedef, bu hedef ise yaşamı, kişi için değerli kılar ve günlük davranışlarını şekillendirir. Amaç kavramı son yirmi yılda büyük bir ilgi uyandıran, öznel mutluluk tanımının da bir bileşenidir esasında . Bu nedenle, 2012'de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, her yıl güncellenen Dünya Mutluluk Raporu'nu oluşturmuştur. Mutluluk ölçütleri eşitsizlik gibi daha geniş toplumsal konuları yansıtabilir, ancak araştırmacılar mutluluğu oluşturan bireysel unsurlara baktıklarında sadece Amaç'ın dahi sağlık üzerinde benzersiz bir etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır. Özelikle son 10 yılda amacın sağlığa yararları ile ilgili bulgular ciddi biçimde öne çıkmaya başlamıştır. Tedavi sırasında amaç belirleyen alkoliklerin, altı ay sonra yoğun şekilde içmeye devam etme olasılığının daha düşük olduğu ortaya çıkmış; bir amacı olan kişilerde yaşla birlikte uyku bozukluklarının daha az yaşandığı ve amacı olan kadınların cinsel yaşamlarında daha mutlu oldukları tespit edilmiştir. Michigan Üniversitesi'nden bir halk sağlığı araştırmacısı ve Life on Purpose adlı kitabın yazarı Victor Strecher, bu bulgular \"istatistiksel olarak yaş, ırk, cinsiyet, eğitim, gelir, sağlık durumu ve sağlık davranışları arındırıldıktan sonra bile\" devam ediyor demektedir.ABD'deki 7000 orta yaşlı insanla yapılan araştırmada, amaç anlamında küçük artışların bile sonraki 14 yıl boyunca ölüm oranlarında ciddi düşüşlerle ilişkili olduğu belirlendi. 50 yaş üzeri 9000'den fazla İngiliz üzerinde yapılan bir diğer araştırma ise, eğitim, depresyon, sigara içme ve egzersiz gibi unsurlar arındırıldıktan sonra bile bir amaç benimseyenlerin ölüm riskinin % 30, kalp rahatsızlığı riskinin % 27, felç riskinin % 22 ve Alzheimer hastalığı riskinin % 50 kadar azalttığını gösteriyor. Strecher, amaç konusunun halk sağlığı araştırmalarında öncelikli olarak yer almamasının sebebini biraz anlaşılamaz olmasına bağlıyor. \"Yeterince bilimsel hissedilen bir yapı değil. Bu fiziksel bir sorun ya da yeni bir ilaç ya da bir gen olsaydı, emin olun ciddi fonlar konuyla ilgilenecekti\" diyor. 2007 yılında 132 farklı ülkedeki 141.000 kişi ile gerçekleştirilen bir ankette, zengin ülkelerden ankete katılan insanlar kendilerini mutluluk ölçütlerine göre daha yüksek bir seviyede değerlendirirken, yoksul ülkelerden ankete katılanların kendilerini daha kanaatkar ve tatminkar olarak gördükleri ortaya çıktı. Anket sonuçlarını analiz eden Charlottesville'deki Virginia Üniversitesi'nden Shigehiro Oishi, bunun kısmen doğru olduğunu belirtiyor; çünkü gelişmekte olan ülkelerdeki insanların üzerinde odaklanacak daha somut şeyler var. \"Hedefleri belki de daha nettir: hayatta kalmak ve inanmak gibi. Zengin ülkelerde ise, çok sayıda potansiyel seçim var bu da net bir görüş elde etmeyi zorlaştırıyor diye belirtiyor. Aranılan amaç başka bir ifade ile belirtirsek dini inanç olabilir mi? Oishi'nin araştırması, hayatlarını anlamlandırma konusunda en yüksek derecelendirmeye sahip ulusların da en dindar uluslar olduğunu bulmuştu. Ve dindar insanlar daha fazla amaca sahip olduklarını bildirirler. Fakat dindarlığı ve amacı sağlık açısından birleştirme çabaları bazı farklılıkları ortaya çıkardı. Dindarlık, örneğin, kalp krizi veya inme riskini azaltmadığı gibi dindar olmayan insanlar da, kendilerini anlamlı hissettikleri farklı bir amaca sahip olabiliyor. Virginia Üniversitesi'nden Samantha Heintzelman Aslında, çok azımız ölçeğin en alçak tarafında yer alan dünyadaki anlamsızlığa odaklanmaya eğilimliyiz. Çoğu insan hayatlarının oldukça anlamlı olduğu görüşünde diyor. Peki, bu anlam, bu amaç duygusu aslında sağlığınızı iyileştirir mi? Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Steven Cole, \"İnsanlar daha uzun yaşıyorsa, bunu destekleyen bazı biyolojik bulgular olması gerekir\" diyor. Cole yıllarca yalnızlık ve stres gibi olumsuz deneyimlerin, kardiyovasküler hastalık, Alzheimer veya kansere neden olabilen iltihaplanmayı teşvik eden gen ifadesini nasıl artırabileceğini araştırdı. 2013'te Cole, mutluluğun gen ifadesi üzerine etkisini incelemeye koyuldu. İki tip üzerinde yoğunlaştı: hedonik ve evdemonik . Katılımcılardan bu iki yönü, bir önceki haftaya kıyasla mutluluk seviyelerini göz önüne alarak değerlendirmelerini istedi. Örneğin, ne sıklıkta mutlu olduklarını veya yaşamlarını ne ölçüde anlamlı hissettiklerini değerlendirmelerini istedi. Sonuçta yüksek skordakiler her iki tipte de düşük depresyon seviyeleri ile korelasyona girmiş olsa da, gen ifadesi üzerinde ters etkilere sahipti. Hedonik tarafta skorları yüksek olanlarda, iltihaplı genlerin daha fazla ifadesine ve hastalıkla mücadele eden antikorlarla ilgili genlerin daha düşük ifadesi sahip olduğu gözlendi; bu da yalnızlık ve stres anında ortaya çıkan bir yapıydı. Evdemonik tarafta yüksek skora sahip insanlar için ise tam tersi oldu. \"Her yerde sürprizler vardı diye konuşan Cole, \"En büyük sürpriz, benzer şekilde aynı mutluluk hissine sahip olmamız, ancak biyolojinin çok farklı görünmesi\" diyor Cole, amaç/anlam odaklı evdemonya'nın, kalp hızını, adrenalini ve solunumunu artıran ani tehlikelere karşı sinir sisteminin tepkisini azaltmasından şüphelendi. Bu stres- tepki sisteminin aşırı aktivasyonu, kronik streste gözlemlendiği gibi, gen ifadesi olarak zararlı iltihaplanmaya neden olmaktaydı. Buradan yola çıkarak Cole, \"'Sanki vücudumuzda bize daha az kork, daha az endişeli ol diyen bir şey olabilir\" diyor. Eğer amaçları olan insanlar daha uzun yaşıyorsa, bunu destekleyen bazı biyolojik bulgular olmalı\" Bu bir şey beyin bölgesindeki ventral striatum adı verilen yer olabilir mi? Ventral striatum insanların değer konusuna odaklanmaları istendiğinde beyinde aktive olan bölgenin adıdır.Cole, henüz yayınlanmamış bir araştırmada, bu bölgesi daha aktif olan kişilerin, Evdemonik tarafta olan kişilerle benzer şekilde gen ifadesi sergilediğini bulmuştu. Pozitif ve kendinizden daha büyük bir şeye/amaca odaklanmak ventral striatum'u harekete geçirebilir bu da amigdala gibi stres tepkisini genellikle teşvik eden alanları baskılayabilir. Bunun bir başka göstergesi, amaç odaklı insanlarda daha düşük amigdala aktivasyonu gözlemlenmiş olmasıdır. Bir diğer çalışma, evdemonik tarafta olan kişilerin hem faal bir ventral striatuma hem de daha düşük seviyelerde stres hormonu kortizole sahip olduğunu gösteriyor. \"Değer verdiğiniz şeyleri korktuğunuz şeylerin üzerine yazabiliriz,\" diyor Cole. Amacın biyolojiyi nasıl etkileyebileceğine dair alternatif bir teori, telomerlerin korunmasıdır. Stres azaltma üzerine yapılan bir araştırma, telomerlerin meditasyon ile korunabileceğini bulmuştur. Ancak detaylı incelemede, faydanın doğrudan doğruya meditasyon değil, amaç/niyet ile de bağlantılı olduğu gözlemlenmiştir: Amaç sahibi kişilerin telomerleri daha iyi korunmaktadır. Buna benzer bulgular nedeniyle, bazı araştırmacılar, amaç konusunun kamu politikalarının da içerisinde daha fazla yer alması gerektiğini düşünüyor. Fort Collins'deki Colorado Eyalet Üniversitesi'nden Michael Steger, bunun yapılması, erken ölüm oranını düşürebilir, toplum sağlığını arttırır ve tıbbi yardıma ihtiyacı azaltır diyor. Peki, ama amacımızı nasıl tespit edeceğiz. Bunun için birkaç farklı strateji mevcut. Telomer üzerine yapılan çalışmada da belirtildiği gibi, meditasyon etkili olabilir. Ve diğer araştırmalar rastgele iyilik eylemleri gerçekleştirerek eudaemonik tarafın güçlendirilebileceğini göstermiştir. Cole, diğer insanlara fayda sağlamayı amaç olarak edinmenin çok yardımcı olduğunu söylemektedir.Ancak şart değil diye ilave ediyor, bir dağa tırmanmak gibi başkaları için anlam ifade etmeyen bir hedef için çabalamak da sağlığı güçlendirici biyolojiyi yaratmak için yeterli olabilir. Steger, amacınızı belirlemek veya güçlendirmek için, önce yaptığınız işi daha anlamlı hale getirmeye veya ilişkilere daha fazla yatırım yapmaya odaklanarak küçük hedeflerle başlamayı öneriyor. Strecher, hayatta - aile, iş, toplum ve kişisel - dört alanın her biri için farklı bir amaç belirlemeyi ve odaklandıklarınızın hedeflediklerinizin zaman içinde değişebileceğini kabul etmenizi öneriyor. Öldüğünde mezar taşına ne yazılsın istiyorsun? ya da hayatta iken örnek almak istediğin kişileri belirlemeye çalış! diyor. Strecher. Ayrıca bir çeşit \"amaç hapı\" olarak hizmet edebileceğini umduğu Jool adlı bir uygulama geliştiriyor. Bu uygulamada kullanıcılar kendileri için bir değerlendirme ile başlıyor ve devam ettikçe teşvik ve rehberlik alıyorlar. Halihazırda bu uygulama bazı şirketler tarafından çalışanların amaçları konusunda bilgi sahibi olmalarına yardımcı olmak ve verimliliği artırmak için test ediliyor. Ekibi, bir yıldan fazla bir süredir kullanıcıların ilk gruplarını takip ediyor ve önümüzdeki aylarda çalışmaları genişletmeyi planlıyor. Depresyonda olan insanlar için hayatta amaç ve anlamı arttıran daha başka terapiler de mevcut. Örneğin, California'daki Stanford Üniversitesi'ndeki Dolores Gallagher-Thompson, bilişsel davranış terapisinin anlam farkındalığını geliştirebileceğini bulmuştur. Terapide hastalarını, çocuklarına ve torunlarına nasıl iyi bir örnek teşkil edebileceklerini düşünmeye teşvik ediyor. Amaç sabit bir varlık değildir - hayatta değişikliklerle paralel olarak sabitleşir ya da anlamını yitirir. Örneğin, emeklilikten sonra birçok kişi için iş amaç olmaktan çıkar ve anlam kaybolabilir, ancak topluluğa girerek, başkalarına yardım ederek ve sosyalleşerek tekrar geri kazanılabilir. Hill'in belirttiği gibi amaç yaş ile oldukça alakalıdır. Amacın sağlığa olan etkisi kişinin 20 yaşında mı yoksa 70 yaşında mı olduğunla da çok belirgindir. Amaç farklı da olsa amacın kendisi oldukça faydalıdır. Bir başka deyişle, yaşamın anlamını aramaya başlamak için asla geç değildir. Amacın sağlık ve ömrün uzunluğunu etkileyip etkilemediğini belirlemek için öncelikle onu ölçmek zorundasınız. Bunu yapmak için, birçok araştırmacı Madison'daki Wisconsin Üniversitesi'nden psikolog Carol Ryff tarafından 1980'lerde geliştirilen bir metodu kullanır. Ryff öznel mutluluğu altı farklı bileşen üzerinden ölçer: Özerklik; Çevresel hakimiyet ; Kişisel gelişim; Başkaları ile olumlu ilişkiler; Hayat amacı ve Kişisel memnuniyet. Her bir bileşen için katılımcılar bir dizi ifade okur ve \"kesinlikle katılmıyorum\" dan \"kesinlikle katılıyorum\" ya kadar değişen altı değerlendirmeden birini seçmesini ister. Bu metot sıklıkla ulusal refah düzeylerini değerlendirmek için de kullanılır. Amaçlar açısından bakıldığında \"Hayatımdaki amaçlarım bana hayal kırıklığından daha çok bir tatmin kaynağıdır\" veya \"Son tahlilde hayatımın çok fazla değerli bulunduğu konusunda emin değilim\" gibi ifadeler sorgulanır. Yüksek puanlar şu tip ifadelere katılanlara, \"Bazı insanlar amaçsızca hayat boyunca dolaşıyor, ancak ben onlardan değilim\" ve şu ifadelere katılmayanlara veriliyor: \"Günlük yaşarım ve geleceği düşünmem \". Skorlamaya göre en düşük yüzde 25 puanı alanların amaçları olmadığı ya da düşük seviyede amaçları olduğu kabul edilir. En üst dilimdeki yüzde 25 içerisindeki birinin ise hayatına yön veren kuvvetli amaçları olduğu, hayatını kendine göre anlamlı geçirdiği ve kişiye yön veren kuvvetli inançlara sahip olduğu kabul edilir. Öznel Mutluluk İngilizce \"mutluluk\" sözcüğü birkaç farklı anlam ifade eder Bu nedenle birçok bilim insanı \"öznel mutluluk\" terimini tercih eder. Bununla birlikte, öznel mutluluk kişinin hayatının bir değerlendirmesini içeren bir şemsiye terimdir - Anahtar, kişinin kendisinin hayatın değerlendirmesini yapmasıdır - Böylece, kişi kendisi yine kendi seçtiği standartlara göre hayatını değerlendirir. Gen ifadesi DNA'da depolanan bilgi, proteinlerin veya başka moleküllerin yapılması için yönergelere dönüştürüldüğünde, bu olaya genin ifade edilmesi ya da kısaca gen ifadesi denir. Gen ifadesi, bir hücrenin değişen çevresine yanıt vermesine olanak tanıyan sıkı düzenlenmiş bir süreçtir. Telomer Her bir DNA sarmalının ucunda bulunan ve kromozomları koruyan parçalardır. Tıpkı ayakkabı bağcıklarının ucundaki plastik parçalara benzerler. DNA'yı hasardan ve parçalanmaktan korurlar ancak yaş ve stresle kısalırlar. Bu yazı HBT'nin 54. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yasamlarinin-ilk-evresini-anne-sirtinda-geciren-hayvanlar", "text": "Hamile kadınlar, gelişmekte olan fetüsü ortalama 9 ay karınlarında taşıdıktan sonra doğumu izleyen dönemde de bu yükten kurtulamazlar; bebeklerini ya kucaklarında ya da sırtlarında taşırlar. Hayvanlar aleminde ise bazı türlerde yavrulayan dişi, yavrusunu uzun bir süre sırtında taşır. Üstelik bazı türlerde yavrular bir tane değil, onlarcadır. En yakın primat akrabamız olan goril, şempanze, cüce şempanze ve orangutan gibi büyük maymunlar yavrularını sırtlarında taşır. Birçok primat türünde yeni doğanlar yürüyemez ya da kendi başlarının çaresine bakamaz; ayrıca yuvaları da korunaklı değildir. Bu nedenle büyüme süreçlerinde sürekli beslenme, ulaşım ve güvenli bir barınak için annelerine ihtiyaçları vardır. Yavruların annenin kucağından sırtına geçmesi, birkaç aylık olup annelerine sıkıca tutunabildiklerinde zaman gerçekleşiyor. Büyük maymunların en sosyali olan şempanzeler aynı zamanda anne ile yavrunun birbirine bağlılığının en uzun sürdüğü tür; yavruların büyümesi beş yıl kadar alırken, sütten kesilseler dahi annelerinin yakınından ayrılmazlar. Keseli denince akla kanguru veya benzeri memeli hayvanlar gelir. Ancak Panama, Kolombiya ve Ekvador ormanlarında yaşayan, nadir görülen ve nesli tehlike altında olan boynuzlu keseli kurbağa türünün de keseleri var, ama sırtında. San Diego Devlet Üniversitesi'nde herpetolog Jay M. Savage, anne kurbağanın kesesinde bilinen en büyük amfibi yumurtasını oluşturduğunu söylüyor. Annenin vücut boyu 77 mm iken yumurta 10 mm'lik bir yer kaplıyor. Erkek, dişinin yumurtalarını dölledikten sonra yumurtaları dişinin kesesine götürüyor ve embriyolar burada yavru kurbağalara dönüşüyor. Annenin kesesi sabit bir yapı olsa da üreme sırasında oldukça değişerek her embriyo için ayrı bölmeler oluşuyor. Büyümekte olan kurbağaların solungaçlarına hava ulaşımını ise kesedeki damar ağlarının sağladığı düşünülüyor. Dünyanın en büyük su kuşları olan kuğular, eşlerine sadık oluşları ve ölene kadar tek eşli kalmalarıyla tanınırlar. Anne kuğuların aynı şekilde yavrularına bağlıdır ve özen gösterirler. . Öyle ki anne kuğular yavruları yüzmeyi öğrenene kadar onlar için adeta can yeleği görevini üstlenir. Dişi kuğular genellikle 5 ile 7 arası yumurta üretiyor ve bu yumurtalar 36 ile 38 gün arasında kuluçkada kalıyor. Beyazlı grili ince tüylerle kaplı yavru kuğular, yumurtadan çıkmalarından 24 saat sonra yüzmeye ve dalmaya başlayabiliyor. Yavrularını koruma görevini paylaşan anne ve baba kuğular, onları sırtlarında taşırken bir yandan da kanatlarıyla üzerlerini kapatıp koruma sağlıyor. Kurt örümcekleri yavrularına, diğer örümceklerde eşi görülmeyen bir şekilde bakarlar. Yavru örümcekler yumurtadan çıkar çıkmaz annelerinin sırtına tırmanır ve iki hafta kadar orada kalır. Bilim insanları, ilk yavru örümceğin yumurtayı delip kafasını çıkarttığında bir şaşkınlık geçirdiğini, fakat ardından annesinin sırtına tırmanıp oraya yerleştiğini, diğer kardeşlerinin de kısa süre içinde onu takip ettiğini belirtiyor. Kurt örümceğinin üzerine 1035 kadar yavrunun sığdığı görüldü. Gri, dilsiz, üçgen kafalı ve garip bir şekilde yassı olan Surinam karakurbağası neredeyse tamamen su hayvanıdır; Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Ekvador, Guyana, Peru ve Trinidad'daki alçak yağmur ormanlarında yaşar. Çiftleşme mevsiminde erkek, yaklaşık 100 döllenmiş yumurtayı dişinin sırtına çıkarmaya yardım eder ve yumurtaların üzeri deri ile kaplanır. Yumurtalardaki embriyolar 3 veya 4 ay içerisinde iribaşlara dönüşür ve nihayet annenin sırtından yaklaşık 2 santimetrelik kurbağalar olarak çıkarlar. Yavrular dışarı çıktıktan sonra annenin sırtındaki deri dökülerek bir sonraki çiftleşme mevsimine hazır hale gelir. Opossumlar Kuzey Amerika'ya özgü, Avustralya dışında yaşayan tek keseli hayvandır. Opossumların dişileri 12 ila 13 gün gibi kısa bir gebelik döneminden sonra 4 ila 25 arası bal arısı büyüklüğünde yavrular doğurur. Yavrular, güçlü ön ayaklarıyla kendilerini annelerinin kesesine sürükler; bu yolculuğu yalnızca yaklaşık sekiz yavru sağ olarak tamamlayabiliyor. Sağ çıkanlar da iki ila üç aylık bir süre geliştikten sonra annenin sırtına çıkıp burada da bir iki ay geçiriyor ve ardından yavaş yavaş daha bağımsız hale geliyor. 100'den fazla bebekle uğraşmak hiçbir annenin harcı değildir. Ancak dişi akrepler yavrularını ilk derilerini dökene kadar sırtlarında taşır. Doğan yavruların vücudu tıpkı yetişkin bir akrebin minyatür haline benzer; yumuşak, soluk renklidir. Yavrular, 10 ila 20 gün kadar bir süre sonunda dış iskeletleri sertleşip koyulaşınca annelerinin sırtından iner. Anne akrepler için çocuk büyütmenin bir güzel yanı varsa o da bazen atıştırmalık olarak yavrularını yemesi. Ancak bu tarz bir yamyamlık yalnızca annenin hiç av bulamadığı durumlarda yaşanır. n çıktıktan sonra da geride kalan oyukları annenin sırtında görülebilir. Bu yazı HBT'nin 84. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yaslanmaktan-kurtulmak-imkansiz", "text": "Bilimsel gelişmelerle sonsuz gençlik için umutlananlara kötü haber! İki araştırmacı yaşlanmanın kaçınılmaz olduğunu buldu. Yaşlanmak matematiksel olarak kaçınılmazmış. Büyüteçle bakıldığında yaşlanma biyokimyasal dengenin kaybından başka bir şey değil. Bu süreçte birbirinden tamamen farklı iki şey yaşanıyor diyor Joanna Masel ve Paul Nelson, PNAS dergisinde. Bir yanda daha yavaş bölünen, görevini yetersiz yapan hatta tamamen devre dışı kalan hücreler var. Örneğin saç hücreleri ilerleyen yaşla birlikte artık pigment üretemiyorlar. Diğer yanda ise bazı açılardan tam tersini yapan, hep daha hızlı bölünmeye devam eden ve en kötü durumda kötü huylu tümöre dönüşen hücreler var. Biyologlar ve tıp uzmanları şimdiye dek bedenin iki sorunu da çözmesi gerektiğini düşünüyorlardı: Hücreler rekabet içine girdiklerinde, bedenin iç sistemindeki ayıklanmayla iyi çalışan hücrelerin normalde üstün konuma gelmeleri gerekirdi. Fakat bu mekanizma mükemmel işlemediği için yaşlanıyoruz. Peki bu mekanizmaya müdahale edildiğinde mükemmelleşir mi? Hayır diyor Masel ve Nelson çünkü bedenimiz mantıksal bir ikilem içindedir. Şöyle, tembel hücreler ayıklanmayla tamamen geri itildiklerinde, kanser hücrelerine daha fazla hareket alanı kalır. Ya da tam tersi olarak tamamen kansersiz bir bedende de hücreler arasında bir karmaşa yaşanırdı. Ne yapılırsa yapılsın iki problem aynı anda tamamen ortadan kaldırılamıyor. Araştırmacılar Double-Blind olarak isimlendirdikleri bu durumu, matematiksel olarak da formüle etmişler ve diyorlar ki yaşlanma kaçınılmaz, bedenimizin çok hücreli olmasının bedelini ödüyoruz. Her ne kadar yaşlanma durdurulamıyorsa da bu süreci yavaşlatmak mümkün, yani sağlıklı bir yaşam biçimi sürmeye değer diyor araştırmacılar. Bu yazı HBT'nin 85. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yaslanmayi-yavaslatmanin-sirri-yunuslarda-mi", "text": "ABD Deniz Kuvvetleri Deniz Memelileri Programı'ndan araştırmacıların Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayınlanan çalışmasına göre tüm yunusların aynı hızda yaşlanmıyor. ABD ordusu, deniz mayınlarını tespit etmede, ekipman konuşlandırıp geri almada kullanılabilecekleri ve casus olarak hizmet verebilecekleri keşfedilen yunuslar üzerinde on yıllardır çalışıyor. ABD Deniz Kuvvetleri Deniz Memelileri Programı kapsamında yunuslar evcilleştiriliyor ve bu yunuslar hayatlarının çoğunu koruma altındaki alanlarda geçiriyor. Beslenme ve sağlık durumlarına dikkat edilen bu yunusların ömrünün doğal yaşamdaki yunuslara kıyasla iki kat uzun olabildiği belirtiliyor. Yunusları iki buçuk yıldan fazla bir süre inceleyen araştırmacılar, yaşlanmayla birlikte yunuslarda, insanlarda olduğu gibi çeşitli değişimler gerçekleştiğini tespit etti ve insanlarda yaşlanma hakkında daha fazla bilgi edinmek için yunuslarda yaşlanmayı incelemeye başladı. Tüm yunusların aynı yerde yaşıyor, aynı besinleri tüketiyor ve aynı faaliyetlerde bulunuyor olmasının uzun vadeli yaşlanma etkilerini gözlemlemede araştırmacılara önemli bir avantaj sağladığı ifade ediliyor. Yunuslardan alınan kan örneklerinde yaşla ilgili dört biyobelirteç bulundu ve yapılan analizler bu biyobelirteçlerin yıldan yıla değişim oranının yunuslar arasında farklılık gösterdiğini ve dolaysıyla yaşlanma hızının tüm yunuslar için aynı olmadığını ortaya koydu. Araştırmacılar, yunusların insanlara oldukça benzemesi nedeniyle, yunuslarla yapılacak çalışmalar ile yaşlanma sürecini yavaşlatacak uygulamalar geliştirmenin mümkün olabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yeni-bir-bilim-dali-optogenetik", "text": "Neural Dust alanında bir grup araştırmacı, insan performansı üzerinde çalışmakta. Beyin sinyalleriyle çalışma ortamının ısısının değişmesinin, insanın performansında yaptığı değişiklikleri belirlediler. Çalışmada, denekler farklı zorluk seviyesindeki ofis görevlerini yaparken, EEG, deri ısısı, kalp ritmi monitorizasyonu yapıldı. İnsan ve diğer memelilerde beyin, farklı özelliklere sahip milyarlarca nöronun birbirine dolaşık biçimde bulunduğu karmaşık bir sistemdir. Bu komplike düzen nedeniyle, sinirbilimle ilgilenenler beynin işlevlerini, beyinde mevcut özel hücre kümelerinin fikir, duygu ve hatıralarla nasıl bir iletişim içinde olduğunu tam olarak kavrayamadılar. Beynin fiziksel hasarlarının, şizofreni, depresyon vb ruhsal bozukluklara ne şekilde sebep olduğu da bilinmemekteydi. Psikiyatrik tedaviler, tarihin seyrinde tesadüfen bulunmuş, fakat hastalıkların mekanizmaları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Farmakolojik ve genetik manipülasyonlar hücreye özgü olabilse de, nöronlar arası uyarı alışverişi esnasında duyarlılık oluşmamaktadır. Sinirsel dokularda, hem bölgesel hem hücresel hassasiyeti sağlayan bir teknik yoktu. Bu nedenle, yeni bir tür teknolojinin geliştirilmesi gerekiyordu. Nöronları daha hızlı bir şekilde kontrol edebilmek için optogenetik geliştirildi. Optogenetik, belirli biyolojik süreçleri yönlendirmek ve izlemek için genetik ve optik teknolojileri bir araya getiren disiplinlerarası bir araştırma alanı olarak ışık ve genetik yöntemlerle, beyin hücrelerini araştıran yeni bilim dallarından biridir. Nobel ödüllü Francis Crick, sinirbilimdeki en önemli zorluğun, beyindeki bir tür hücreyi kontrol etmenin, diğerlerini değiştirilmeden değiştirmenin gereği olduğunu ileri sürmüştür. Crick'in ortaya attığı bu sorunu çözebilmek için, mikrobiyal opsin genlerine dayalı olarak optogenetik yöntemler geliştirilmiştir. Optogenetik sayesinde, hücreye gen aktarılıp, ışığa duyarlı hale getirilmiş hücreler, ışık ile kontrol edilebilir hale getirilmesi amaçlanmıştır. Opsin genlerinden üretilen ışığa duyarlı proteinlerin kullanılmasıyla hedeflenen canlı hücrelerin davranışları ışık kullanılarak kontrol edilir. Farenin amigdala merkezinin optogenetik ve kemogenetik yöntemlerle uyarımı, haşerelere ve yapay avlara karşı saldırgan ataklar yapmasıyla sonuçlandı. Farelerin avlarına gereği gibi öldürücü ısırıklar pozisyonuna girmeleri için boyun ve çene kasları üzerinde planlı bir kontrol gerçekleştirmeleri gerekir. Bu da, farenin amigdala merkezinden beyin sapındaki retiküler formasyon bölgesine yapılan projeksiyonla gerçekleştirildi. Genetik mühendislik ve doku mühendisliği alanındaki gelişmeler de, bilişsel bozuklukların düzeltilmesinde oldukça ümit vericidir. Nano-nöronal beyin arayüzü aygıtları, nanoteknolojik ve nanomateryal tekniklerle bir arada, gittikçe küçülen aygıtların üretimini müjdeliyor. Optogenetik araçlar, heterojen bir dokudaki tek bir hücre tipini hedefleyebilir. Böylece, herhangi bir nöron grubu, özgün bir genetik kod ve buna paralel olmayan duyarlılıkta, farklı renkteki ışıkların kısa atımlarıyla uyarılabilir veya sönümlenebilir. Moleküler biyolojinin optik ve elektronik ile bu şekildeki kombinasyonuyla, erişkinlerde oluşan körlükler için üst düzey protez göz öncülleri oluşturulması hedeflenmektedir. Kısa bir geçmişi olan bir protez çeşidi görsel protez veya retina implantıdır. Biyonik göz adıyla da anılan bu implant, fotoreseptör hücreleri zarar görmüş hastalar için geliştirilmeye çalışılmaktadır. Bir grup bilim adamı, farenin hipokampus bölgesinde dentat girus içindeki bir grup hücrenin özel bir fonksiyonu kodladığını keşfetti, bunu da bir adım öteye taşıyıp farede hafıza yanlışları oluşturabilmeyi başardılar. Çalışmalarını genişletip, hafızada sinirsel ve davranışsal etkileşimler üzerine çalıştılar. Bellek izlenimleri taşıyan hücrelerin optogenetik yöntemle reaktivasyonu, hem davranışsal hafızayı geri getirdi hem de çağrışımsal bellek oluşturmak için şartlı uyarıcı katkısı yaptı. Bu tür müdahalelerin bilişsel işlevlerde birtakım avantajlar sağlayabileceği öngörülüyor; örneğin, daha iyi sürücülük yapabilme, bir cerrahın hüner kapasitesini arttırma gibi. Bu tür güçlendirici müdahalelerin hepsinin kabul edilebilir olduğunu söylemek mümkün değildir. Hastalık ile normal arasındaki farklılık üzerine dayanan bu güçlendirme girişimlerini reddetmek için, en başta ciddi yan etkiler olmak üzere çeşitli sebeplerimiz var. Hafıza güçlendirici yöntemler, daha iyi hatırlamak yerine, kişilerin unutmalarına neden olabilecektir. Bir transplantın normal fonksiyona geri döndürmesi beklenirken, teknolojik aygıtlar üzerine kurulu bir implant normal düzeylerin üzerinde daha güçlü işlevler gerçekleştirmek üzere düzenlenebilir. İmplant Etiği normal, hastalıklı durumlar ve kabul edilebilir güçlendirmeler üzerine odaklanmalıdır. Sinirbilimde beyin implantları gibi ileri yeniliklerin, çare üretebileceği gibi toplumsal eşitsizlikler yaratabileceği de böylece anlaşıldı. Bir taraftan tedavi edici katkılarıyla toplumsal eşitsizliği azaltırken , diğer taraftan bu çok pahalı aygıtları ödeyebilenlere güçlendirici implantlar uygulanması yolunu açarak eşitsizlik yaratabilir . Böyle olgularda, örneğin, hafıza güçlendirici implantların bir takım psikolojik yan etkilere yol açabilmesi de olasılık içindedir. Kişiyi normalin üzerine çıkarma çabaları, kişinin hesapta olmayan hastalıklara maruz kalmasıyla da sonuçlanabilir . Bütün beyin implantları, beyni uyararak işlem yapmazlar. Bazıları beyin sinyallerini alarak berraklaştırır; örneğin, felçli bir kimsenin hareket isteğini gerçekleştirmek gibi. Eninde sonunda nöroprotez sistemi, hem kullanıcının arzularını okuyarak hem de web tarayıcı gibi hareket ederek elde edilen sonuçları beyne doğrudan iletecek. Bir varsayıma göre, beyin-bilgisayar bağlantısı kullanan bir şahıs, benzer bağlantıları bulunan diğer insanlarla bağlantı kurabilecek. Böyle bir durumda, olgunun diğer insanlar ve toplumla ilişkisinin ayrıntılı olarak belirlenmesi gerekir. Böyle bir olayda, toplumun da büyük sonuçlara maruz kalması söz konusu olur. Şu anda, böyle bir durumun ne ölçüde gerçekleşebileceğine veya söz konusu olmayacağına dair hiçbir fikrimiz yok. Etik bilimciler ve etik kaygı taşıyan hekimler, yeni bir girişimi yeterince çoklukta denemeden, sonuçlarını yeterince uzun süre izlemeden gelişebilecek zarar ile ilgili endişeyi göz önünde bulundurmalıdırlar. Yeniliklerin bilinen, bilinmeyen, bilinemeyen, belirsiz sınırlarında riskli durumlar bulunur. Tıptaki avantajlarına karşın yeniliklerde, hata, başarısızlık ve hatta ölüm karşılaşılabilen hallerdir. Yeni müdahalelerin sınırlarını tahmin edemeyiz. Gün geçtikçe, beyin yapısında ve fonksiyonlarında daha derine giriş; değerlendirme ve operasyonlarda, sinirbilimin karmaşıklığı gittikçe artan aygıtları kullanılmaktadır. Bu büyük veri ve kapasite; tıbbi, etik, yasal, kültürel, varoluşsal durum ve toplumsal hareketin yanı sıra, halk sağlığı riskleri ve kişisel mahremiyeti de etkilemektedir. Bütün bu hususların her biri, hem etiğin hem de tıp etiğinin çokça tartışılan büyük konularını oluşturmaktadır. Nayak, T.; Zhang, T.; Mao, Z.; Xu, X.; Zhang, L.; Pack, D.J. et.al. Prediction of Human Performance Using Electroencephalography under Diff erent Indoor Room Temperatures. Brain Sci 2018, 8, 74. Han W, Tellez LA, Rangel MJ Jr, Motta SC, Zhang X, Perez IO, et.al. (2017) Integrated control of predatory hunting by the central nucleus of the amygdala. Cell 168(1 2):311 324. Gerlai R (2003) Memory enhancement: the progress and our fears. Genes Brain Behav 2(2):187 190. Maguire GQ, McGee EM (1999) Implantable brain chips? Time for debate. Hast Cent Rep 29(1):7 13. Roskies A (2002) Neuroethics for the new millennium. Neuron 35(1):21 23. Wolpe PR (2000) Treatment, enhancement, and the ethics of neurotherapeutics. Brain Cogn 50(4):387 395. Bu yazı HBT'nin 185. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yeni-bir-insan-turu-mu-kesfedildi", "text": "Çin'in doğusundaki bir mağarada keşfedilen 300.000 yıllık bir çene kemiği, insan soy ağacının yeni bir dalını temsil edebilir. Kemik, modern ve arkaik özelliklerin ilginç bir karışımını taşıyor. Yani, çene çizgisi boyunca kalın, bu da erken insan türleriyle paylaşılan bir özellik, ve bir yandan Homo sapiens'in gerçek çenesinden yoksun. Ancak alt çenenin kenarı, modern insanınkini daha çok andırıyor. Bulgu, 12.000 yıl önce, son Buzul Çağı'nın sona ermesinden önce yaklaşık 800.000 yıl süren Orta ve Geç Pleistosen döneminde bölgede hangi eski insan türlerinin yaşadığı konusunun gizemini derinleştiriyor. Bilinmeyen bir insan türü keşfedilmiş olabilir. Analiz, yeni ortaya çıkarılan alt çenenin diğer 83 çene kemiğiyle dijital olarak karşılaştırılması, eski ve modern anatomik özelliklerin tuhaf bir karışımını doğruladı. Wu ve meslektaşları, 40.000 yıl öncesine kadar Avrasya'da yaşayan Neandertallerin , dünyanın dört bir yanından H. sapiens'in ve yayılış alanı Doğu Afrika'dan Güneydoğu Asya'ya kadar uzanan bir tür olan 1,9 milyon ila 250.000 yıl önce Endonezya adalarında yaşayan H. erectus'un genç ve yetişkin kemiklerini karşılaştırmak için kullandılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yeni-bir-sinaps-turu-kesfedildi", "text": "Bilim insanları sinir hücrelerimizde daha önce bilinmeyen sinaps türü buldular. Bu nöronsal devreler iyi bilinen sinir uçlarında değil, hücre yüzeyindeki küçük kıl benzeri kirpiklerde yer alıyor. Bu sinapslar serotonin gibi nörotransmitterler tarafından etkinleştirildiklerinde, doğrudan doğruya hücre çekirdeğindeki değişiklikleri tetikliyor ve DNA'nın okunmasını da etkileyebiliyorlar. Halihazırdaki bilimsel verilere göre sinapslar, sinir hücrelerinin akson olarak bilinen uzantılarında yer alıyorlar. Bunlar nörokimyasal sinyalleri, biraz daha kısa ve kök gibi dallanıp, budaklanmış hücre çıkıntıları olan dendritlere iletirler. Bu akso-dendrit devrelerde nöronların elektriksel sinyalleri, oradaki baloncuklardaki uyarı maddelerin açığa çıkmasını sağlıyorlar. Bu nörotransmitterler ise sinapsın dendrit tarafındaki reseptörlere kenetlenir ve daha sonra da alıcı hücrede yeniden elektrik sinyallerini tetikler. Fakat artık anlaşıldı ki bu tabloda bir eksiklik söz konusu. Boston Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden Shu-Hsien Sheu ve ekibinin açıklamasına göre sinir hücrelerimizde gözden kaçan bir sinaps türü daha var. Araştırmacıların hedefi aslında hücrelerimizdeki birincil kirpiklerin yapısını ve işlevini aydınlatmaktı. Bu minik kıl benzeri tüpler, hücreden sadece birkaç mikrometrelik bir çıkıntı yapıyorlar ve tek hücreli ilkel atalarımızın kamçılarının yerini almışlardır. Örneğin solunum yolları veya spermadaki hücrelerde bu kirpiklerin hareket ve nakilde önemli roller oynuyor. Hücre bölünmesinde de önümle bir rol oynadıkları gerçek, ancak birçok hücrede bunlar daha sonra indirgeniyor. Beyindeki birincil kirpiklerin ne işe yaradığı bilinmiyor. Sonuçta beyindeki nöronların çoğu ne bölünüyor ne de farklılaşıyorlar. Buna rağmen beyindeki nöronların çoğunda ve glia hücrelerinde hala varlıklarını koruyorlar. Bu konuya bir açıklık getirmek isteyen araştırmacılar, özel bir ince iyon ışını taramalı elektron mikroskobundan yararlandılar. Bu mikroskopta örnek elektron yerine iyonla taranır. Sheu ve ekibi, özellikle kirpiklere kenetlenen antikorlarla birlikte, insan ve farelerin hipokampüsünden alınan sinir hücresi kültürlerinde, bu hücre uzantılarını ve bunların temas noktalarını analiz edebildi. Sürpriz bir biçimde kirpiklerin yüzde sekseninin sadece beyin hücrelerinden dışarı çıkmakla kalmayıp, komşu hücrelerin aksonlarına da dokundukları görüldü. İkinci bir analizle, kirpikler ve aksonlar arasındaki temas noktalarının, sinapsların tüm özelliklerini taşıdıkları saptandı. Floresan mikroskobuyla gerçekleştirilen incelemelerde, nörotransmiter serotoninin, gözlemlenen temas noktalarının yaklaşık yüzde 36'sında aksondan kirpiklere aktarıldığı ortaya çıktı. Daha önceleri sanılanın aksine, nöronlarımız yalnızca dendritler ve aksonlar arasındaki devreler aracılığıyla değil, aynı zamanda aksondan kirpikler yoluyla doğrudan sinir hücresinin iç kısmına giden bağlantılar aracılığıyla da iletişim kuruyor. Fakat yeni keşfedilen sinapsların işlevsel bir özelliği de var: Ayrıntılı analizlerle, bu temas noktalarının, alıcı hücrelere sadece elektriksel sinyal aktarmadıkları, bunun yerine hücre çekirdeğine kadar işleyen biyokimyasal bir akımı tetikledikleri anlaşıldı. Bu biyokimyasal akım ise DNA'nın okunuşunu önemli ölçüde etkileyen kromatin ve histonlarda değişimlere yol açıyor. Araştırmacıların görüşüne göre buluş, sinir hücrelerinin çevrelerine ve uyarılara farklı bir şekilde reaksiyon gösterdiklerini ortaya koyuyor. Kirpik sinapslar hücre çekirdeğinin bir tür anteni görevini görüyorlar, uyarılar doğrudan doğruya hücrenin genetik etkinliği üzerinde etki yapıyor. Bu da birincil kirpiklerin, transkripsiyon programını çevresel uyaranlara karşı uyum sağlayan, bir epigenetik düzenleyici olarak hareket ettiği olasılığını artırıyor diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yeni-bulgu-iklim-degisiminden-etkilenmeyen-kutup-ayilari-da-var", "text": "Kutup ayılara karadaki en yırtıcı hayvanlardır ve buzlu yaşam alanlarını uyum sağlama konusunda da uzmanlaşmışlardır. Koruyucu postları altındaki kalın bir yağa tabakasıyla birlikte eksi 50 derecelik soğuklukta bile üşümezler. Hayvanların saydam tüyleri ayrıca koyu renkli ciltlerine yansıyan güneş ışınını, sıcaklık enerjisine çevirmeye de izin verir. Kutup ayılarının, güçleri ve iri beden yapıları nedeniyle doğal düşmanları yoktur. Ancak özellikle artan sıcaklıklar yüzünden uzmanlar, kutup ayılarının 2100 yılına dek doğal ortamdan kaybolacaklarını tahmin etmişlerdi. Normal koşullarda kutup ayılarının kalın bir buz tabakasına ihtiyaçları vardır. Çünkü ancak bu şekilde başlıca besin kaynağı olan fokları avlıyorlar. Ne var ki yaşam alanlarındaki buz, artan sıcaklıklar yüzünden durmadan eriyor. Bu yüzden ayılar yeterli miktarda buzun bulunduğu bölgelere gidiyorlar. Ama oralarda da yeterli besin bulamıyorlar. Bu yüzden bazı ayılar aylarca, fok avlayamadıkları bölgede kalıyorlar. Fakat uluslararası bir araştırma ekibi şimdi tüm kutup ayılarının avlanmak için buza ihtiyaç duymadıklarını buldu. Washington Üniversitesi'nden Kristin Laidre kısa bir süre önce Güneydoğu Grönland'da yeni bir alt grubu inceledi. Buradaki ayılar sadece avcılar tarafından biliniyordu ama bugüne dek ayrıntılı bir şekilde incelenmemişti. İlk bakışta bu ayıların diğer kutup ayılarından pek farkı yok. Ancak hayvanların ayrıntılı bir şekilde incelenmesi ve 36 yıllık araştırma verilerinin değerlendirilmesi sonucunda, uzmanlar genetik özellik fark ettiler. Uzmanların tahminlerine göre bu ayılar birkaç yüz yıl önce hemcinslerinden ayrılmışlar ve o zamandan bu yana izole bir grup olarak yaşıyorlar. Bu ayılardan geriye sadece birkaç yüz tane hayvanın kaldığı tahmin ediliyor. Science dergisinde yayımlanan araştırma yazısına göre Güneydoğu Grönland'daki popülasyon, şimdiye dek keşfedilen yirminci alt grup. Söz konusu ayılar diğerlerinden farklı bir yaşam alanında yaşıyorlar ve daha önce kutup ayılarında hiç görülmeyen bir avlanma davranışı sergiliyorlar. Güneydoğu Grönland göreceli olarak ılıman bir iklim, kısa süre için buzlanma var ve dolayısıyla da kapalı buzlu alanlarda fok avına çıkacak çok kısıtlı bir zaman kalıyor. Ancak Grönland'daki kutup ayıları için bu pek sorun teşkil etmiyor. Bu ayılar kalın buz tabakaları yerine denize akan buzulların buzundan yararlanıyorlar. Sürekli yenilenen buz ve orada yaşayan foklar, ayıların tüm bir yıl boyunca yiyecek bulmalarını sağlıyor. Kuzey kutbunda bu tür habitatlar yetersizdir. Bununla birlikte, Grönland'ın güneydoğusunda birkaç hayvanın hayatta kalabilmesi tüm kutup ayıları için olumlu bir işaret diyor araştırmacılar. Onların varlığı ayıların nispeten hızlı uyum sağlayabileceği alanlar olduğunu açıklıyor. Burada en azından diğer birçok kutup ayısı için kötü sonuçlar verecek olan iklim değişiminden kaçabilecekler. Güneydoğu Grönland'daki yaşam alanlarının kutup ayılarının hayatta kalabilmeleri için ne kadar etkili olacağını zaman gösterecek. Araştırmacılar kutup ayılarının Grönland'daki çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını ve avlanma yollarının ne kadar etkili olduğunun daha iyi anlaşılmasıyla, gelecekte kutup ayılarının daha iyi korunabileceğini tahmin ediyorlar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yeni-genetik-analizlere-gore-neandertaller-yasli-anne-ve-genc-babadan-dunyaya-gelmisler", "text": "Afrika dışında modern insana ait en eski fosiller, İsrail'deki Kermil dağındaki bir mağarada bulunmuş ve 110.000 yıl öncesine tarihlendirilmişti. Bugün artık bunun Afrika'dan gerçekleşen başarısız bir göç girişimi olduğu bilinmektedir. Modern insanın dünyaya yayılışı tahminlere göre 60.000 yıl sonra gerçekleşmiştir. 40.000 yıl kadar önce Doğu'ya ve Avrupa'ya göçen Homo sapiens, bir müddet sonra Neandertal ile karşılaşmış olmalı. On yıldan bu yana bilindiği gibi Homo sapiens ve Homo neanderthalenisis'in karşılaşması çatışmalara neden olmamıştır. Bunun yerine iki insan türü kaynaşarak, çiftleşmiş ve yeni nesiller dünyaya getirmiştir. Bu melezleşmenin sonucu günümüzde kalıtımızda hala okunabiliyor ve üzerimizde etkileri vardır. Mesela kısa bir süre önce yayımlanan bir araştırma, belli başlı bir Neandertal gen varyantına sahip kadınların daha doğurgan olduklarını ortaya koymuştu. Şimdi ise geniş kapsamlı bir çalışmayla 27.566 İzlandalı kadın ve erkeğin kalıtımı incelenerek, kalıtımlarındaki hangi kısımların Neandertal insanına ait olduğunu ve ne gibi etkileri olabileceği araştırıldı. Günümüzde Afrika dışında yaşayan insanların yüzde ikisi DNA'sını Neandertal ile paylaşıyor. Ancak her insan Neandertal insanından aynı kalıtım sekanslarını almamış. Bu farklı sekansları bir araya toplamaya başaran uluslararası bir araştırma ekibi, şimdi 14 milyon bölüm üzerine dağılmış olan Neandertal kalıtımının yüzde 38'ini çözmeye başarmış. Günümüz İzlandalıların kalıtımında yer alan bu Neandertal gen sekanslarını, araştırma ekibi daha önce Max-Planck Evrim Antropolojisi Enstitüsü bilim insanları tarafından dizilimi yapılan Neandertal ve Denisova kalıtımlarıyla karşılaştırmış. Bu şekilde araştırmacılar, Hırvatistan'da bulunan bir Neandertal kalıtımının, Rusya'da bulunan Neandertal'den daha çok benzediğini fark etmişler. Sürpriz bir şekilde Denisovalılarınkine benzeyen gen sekansları da tespit edilmiş. Bunlar daha önce sadece Doğu Asya ve Papua Yeni Gine'de yaşayan insanların kalıtımlarında bulunmuştu. Araştırmacılara göre bunun nedeni, Neandertal grubunun karşılaştığı insanların daha önce Denisovalılarla melezleşmiş olması. Bilim insanları daha sonra Neandertal insanına ait kalıtım bölümlerindeki mutasyon motifinin kökenini araştırmışlar. Bir çocuktaki dokuz mutasyonun anne babanın yaşına bağlı olarak meydana geldiği bilindiğinden, araştırmacılar Neandertal annelerinin ortalamanın üzerinde bir yaşa sahip olduklarını, babaların ise daha genç olduklarını bulabilmişler. Ve araştırmacılar en sonunda, Neandertal'e ait olan gen sekanslarının günümüzde yaşayan insanların görünüşleri ve sağlıkları üzerinde göreceli olarak az bir etkileri olduğunu öğrenmişler. Günümüzde yaşayan İzlandalıların kalıtımındaki Neandertal genlerinin etkileri, düşük prostat kanseri riski, hafif kısalmış beden boyu ve kanda pıhtılaşma riskinden ibaret."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yesil-buzullar-planktonlara-yiyecek-tasiyor", "text": "Bilim insanları, Antarktika'daki bazı buzdağlarının neden yeşil renkte olduğunun altında yatan sırrı çözdüğünü düşünüyor. Yeşil rengin nedeni buzulların, altlarında yatan kayalardaki demir oksidi aşındırarak toz haline getirmesi ve bu tozları kendi içinde hapsetmesi olabilir. Bu doğruysa, yeşil buzdağları Güney Okyanusu'nda açıklanamayan bir doğa olayı değil, tam tersi Washington Üniversitesi'nden buzulbilimci Stephen Warren'e göre, demiri okyanusun uzak noktalarına taşıyarak, fitoplanktonların beslenmesine yol açan bir fenomen olabilir. Birçok buzdağındaki buz, beyaz ve parlak mavi tonlarındadır. Buz ne kadar maviyse, o kadar yaşlıdır. Üst üste yağan kar, altta kalan tabakaların sıkışmasına ve bu sıkışma da hava kabarcıklarının dışarı itilmesine neden olur. Böylece beyaz ışık daha az yayılır. Sıkıştırılmış buz, mavi hariç ışık spektrumunun çoğunu emer ve buzdağlarının ve buzulların kalbinde görünen turkuaz rengini alır. Yeşil buz da, buna benzer biçimde hava kabarcıksız olmasına rağmen, maviden çok yeşil rengindedir. Çok geçmeden Warren ve ekibi, yeşil buzun buzullardan değil, denizden, yüzen buz sahanlıklarının alt kısımlarından koparak geldiğini fark etti. Ekip önce, deniz buzuna hapsolmuş organik madde nedeniyle buzun yeşile çaldığı sonucuna vardı. Çünkü çözünmüş karbonun sarı renkli olduğunu ve organik madde eklendiğinde buzun normal mavisiyle karışarak yeşil renge dönüştüğünü düşündü. Fakat daha sonra yapılan araştırmalar, yeşil deniz buzulunun içerdiği organik kirlilik miktarının normalden daha fazla miktarda olmadığını ortaya koydu. Şimdiyse, yeni bir çalışma, buzun yeşil olmasının ardındaki nedenin farklı türde bir kirlilik olabileceğini gösteriyor. 10 Ocak tarihinde Journal of Geophysical Research: Ocean'da yayımlandıkları bir raporda, Warren ve ekibi, Amery Buz Sahanlığı'nın alt kısımlarındaki deniz buzullarının, yüzeydeki buzdağlarından 500 kat daha fazla demir içerdiğini belirtti. Bu demir, Antarktika buz tabakasının altındaki kayalardan geliyor. Kayaların üzerindeki tabaka hareket ettikçe, demir incecik bir toza dönüşüyor. Buza bağlanan demir, deniz suyuyla temas ettiğinde oksitleniyor. Demir oksit partikülleri, ışıkla buluştuğunda yeşil renge bürünüyor. Buz sahanlığından kopan buzdağları da, demir açısından zengin ve parlak olan bu yeşil rengi beraberinde götürüyor. Araştırmacıların, bu teorinin doğruluğundan emin olmaları için daha fazla buzdağından örnek alması ve kimyasal analiz yapması gerek. Eğer haklılarsa, yeşil buz dağları demiri Güney Okyanusu'nun uzak bölgelerine taşıyabilecek önemli bir nakil yöntemi olabilir. Demir, fitoplanktonun büyümesi için en önemli besin kaynağı ve güney denizlerinde az miktarda var. Buzdağları, bu besin kaynağını karadan uzak noktalara taşıyarak, başka yerlerde yaşamı canlandırabilir. Warren, bugüne dek yeşil buzdağlarını ilginç bir oluşum olarak gördüklerini, fakat şimdi ne denli önemli olduklarını fark ettiklerini belirtti."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yilanlar-zehirli-dislerine-nasil-kavustular", "text": "Zehirli yılanların ölüm ısırığı doğanın mükemmel bir sistemidir: Yılan, başını çok hızlı bir şekilde hareket ederek ısırır. Bu hareket omurgalı hayvanlar arasında en hızlı olanıdır. Türüne göre yılan daha sonra çentikli bir oluk veya dişteki içi boş bir kanal yoluyla zehrini avına enjekte eder. Bazı yılan türlerinde bu diş sabit değildir, geriye doğru katlanabilir. Yılanların zehirli aparatları, özellikle de dişleri bu kadar karmaşık bir sistem olmasına rağmen, engerekler, zehirli yılanlar ve zehirli su yılanı Fordonia gibi farklı yılan grupları bu özelliği birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir. Gerçi yılan embriyolarında zehirli dişlerin çukur veya oyuk kanallarının iç dış epitelinin derin kıvrımlarından oluştuğu biliniyordu. Fakat bunun niçin yalnızca zehirli yılanlarda olduğu ve diğer yılanların da bu tür kıvrımların ön aşamalarına sahip olmadığı hala bilinmiyor. Araştırmacılar bu nedenle 26 yılan türünde zehirli dişlerin morfolojisini ve gelişimini ilk kez mikroskop altında ayrıntılı bir şekilde incelediler. Tahmin edilenin aksine, tüm yılanların dişlerinin içinde bir çeşit mikro kıvrım bulunuyor. Araştırmacılar bu özelliğin, yılanlara özgü olduğunu söylüyorlar. Zehirli dişleri olmayan yılanlarda, Plicidentin olarak isimlendirilen bu diş yapısının tabanı çevredeki dokuyla bağlı. Araştırmacılar bu yüzden kıvrımların dokuyu sabitlemeye yardımcı olduğunu düşünüyorlar. Zehirli dişin nasıl oluştuğunu araştırmacılar şu şekilde açıklıyorlar: Zehirli yılanlarda dişteki kıvrımlar daha belirgin olarak gelişiyorlar ve dişin tabanından ucuna kadar devam eder. Bu oluk, embriyo gelişimi sırasında dişin dışında dar bir çentik olarak da seçilebilir. Bu kıvrım gelişimini tamamladıktan sonra dişin üzerindeki sert dentin oluşur. Bazı karşılaştırmalar sonucunda, Kuzey ve Orta Amerika çöllerinde yaşayan Heloderma kertenkelelerin de dişlerin çok benzer bir şekilde geliştiği anlaşıldı. Bu sürüngenlerde de plicindentine kıvrımları var bunları zehirli oyukların oluşumu için bir başlangıç noktası olarak kullanıyorlar. Bu da plicidentinin yılanın atalarında zaten var olan ve daha sonra bağımsız olarak tekrar tekrar zehir aparatı için yok edildiğini kanıtlıyor. Bu da yılan dişlerindeki şaşırtıcı morfolojik ve gelişimsel benzerliklerine ve birçok yılan grubunun bu dişleri birbirinden bağımsız olarak geliştirebilmiş olasına yeni ve basit bir açıklama getirmiş oldu."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yok-olmus-atalarimiza-mi-ait", "text": "Çin'de ortaya çıkarılan bir çene kemiğinin parçaları, hem modern hem de arkaik insanlarda bulunan özelliklerin bir mozaiğine sahip. Bu da, insanın, evrim ağacına yerleştirilmesini zorlaştırıyor. Çin'de ortaya çıkarılan kafatası ve çene parçalarının bilgisayar rekonstrüksiyonu. Yeni fosil parçaları, kafatasının bilinmeyen bir insan soyundan gelmiş olabileceğini gösteriyor. Çin'deki antropologlar, bilinmeyen bir insan soyuna ait olabilecek bir alt çene parçası buldu. Yaklaşık 300.000 yıllık olan kemik, genç bir gence ait ve antik ve modern özelliklerin eşsiz bir mozaiğini içeriyor. Ancak uzmanlara göre, fosil özellikleri yoruma açık olduğu için Homo sapiens veya yakın insan akrabalarımızla da ilgili olabilir. Son 10 yılda araştırmacılar, Pekin'in yaklaşık 1.200 kilometre güneyinde, doğu-orta Çin'deki Hualongdong bölgesinde en az 16 kişinin kalıntılarını buldular. Kalıntıların önceki bir analizi, bunların 275.000 ila 331.000 yıl öncesine veya geç Orta Pleistosen dönemine (2.6 milyon ila 11.700 yıl önce) ait olduğunu gösterdi. Neandertaller ve Denisovalılar gibi insan ağacının artık soyu tükenmiş diğer dallarına ait olabilir. Araştırmacılar, bulguları Journal of Human Evolution'da 31 Temmuz sayısında yayınladılar. İnsan türümüzün nasıl evrimleştiğini, diğerleriyle nasıl karıştığını ve dünyayı dolaştığını tam olarak anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yoksa-bizi-insan-yapan-et-tuketimi-degil-ates-miydi", "text": "Atalarımız iki milyon yıl kadar önce büyük bir gelişme yaşayarak, göreceli olarak maymuna benzeyen öncü insan Astrolopithecus'dan ilk insana yani Homo soyuna evrildiler. Daha büyük bir beyne ve daha zihinsel ve teknik becerilere sahip bu insan, Homo erectus'la birlikte Afrika'ya terk eden ilk insan türüydü. Peki bu ilk insanlar bu büyük gelişmeyi neye borçluydular? Antropologlar uzun bir süredir bu değişimde beslenmenin önemli bir rol oynamış olabileceğini düşünüyorlardı. Çünkü beslenme biçimi, beyin için ne kadar enerjinin mevcut olduğu ve besinlerin sindirim sırasında ne kadar verimli kullanılabileceği konusunda belirleyicidir. Bir hipoteze göre gerekli enerji takviyesi ateşin bulunuşu ve yiyeceklerin pişirilmesiyle ortaya çıkmıştı. Sonuçta pişirilmiş yiyecekler daha iyi sindirildiği için çiğ yiyeceğe kıyasla daha fazla enerji verir ki bu da Homo erectus'un beyin gelişimini etkilemiş olabilirdi. Bazı araştırmacılar ise bu önemli gelişiminin et ağırlıklı beslenmeyle meydana geldiğini düşünüyorlar. Gerçekten da bazı arkeolojik buluntular bizi insan yapan et tüketimi hipotezini doğrulamakta. Homo erectus ile birlikte bulunan hayvan kemiklerinin üzerinde kesikler var ve diğer ilkel kesim kalıntıları da tespit edilmiş. Farklı kuşaklardan paleontologlar, paleolitik yerleşim yerlerini barındıran Olduvai vadisini ziyaret ederek, ilk insana ait et tüketimiyle ilgili kanıtlar buldular diyor George Washington Üniversitesi'nden Andrew Barr. Ancak burada şöyle bir sorun var: Atalarımızın fosil kalıntıları çok fazla değil, ayrıca mekan ve zaman açısından da eşit dağılım göstermiyorlar. Araştırmacılar bu yüzden bugüne kadar bulunan kalıntıların, bu kadar önemli bir değişikliği belgelemek için yeterli olup olmadığı sorusuna ortaya attılar. Ve bu konuyu kontrol etmek için de Doğu Afrika'daki dokuz buluntu yerinden ve 2,6 ve 1,2 milyon yıllık diğer 59 buluntu yerindeki kalıntıları yeniden incelediler. Elde edilen sonuçlara göre, 2 milyon yıl önceki hayvan kemikleri ve et tüketimini kanıtlayan diğer kalıntılar atalarımızın beslenme biçiminden çok buluntuların eşit olarak dağılım göstermemesiyle ilgili. Örneğin 2,6 -1,9 milyon yıl önceki zamanlara ait hemen hemen hiç hominid fosili bulunmuyor. Oysa bu tarihten sonra daha fazla buluntu var. Bilim insanları bu yüzden et tüketimi hipotezinin en azından şimdiye kadarki buluntularla henüz zayıf olduğunu düşünüyorlar. Ve Homo erectus ile birlikte et tüketiminde eşit bir dağılım olmadığı için söz konusu gelişme için alternatif açıklamaların gerekli olduğunu söylüyorlar. Belki de daha çok ateşin kullanımı ve yiyeceklerin pişirilmesi atalarımıza daha fazla enerji vermişti. Ayrıca sosyal yapının değişmesi de etkili olmuş olabilir. Mesela büyükanne ve büyükbabaların artan rolü avantaj sağlamış olabilirdi. Ne var ki tüm bu hipotezleri kanıtlayacak buluntular da yok henüz."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yoksa-dinozorlar-dondurucu-soguklar-yuzunden-mi-yok-oldu", "text": "Dinozorların yaklaşık olarak 66 milyon yıl önce yok oldukları biliniyor ama tam olarak niçin tükendikleri ve bu yok oluşun ne hızda gerçekleştiği yıllardan beri tartışılıyor. Bazıları dünyaya çarpan Chicxulub asteroitini, diğerleri Dekkan Trapp volkanın püskürmesini sorumlu tutuyorlar. Diğer bir grupsa ikisi birlikte etkili olmuştur diyor. Dinozorların bu olaylardan önce tükenmeye başlamış olabilecekleri veya aniden yok oldukları da tartışılanlar arasında. Potsdam İklim Sonuçları Araştırmaları Enstitüsü'nden ve ekibi, Tebeşir devrinin sonundaki asteroit çarpmasının iklim ve dolayısıyla da yaşam dünyası üzerinde ne gibi etkiler yaptığını ayrıntılı bir şekilde incelediler. Bu çalışmada ilk kez atmosfer, okyanus ve buz için güncel iklim tahminlerinde de kullanılan birleştirilmiş bir iklim modelinden yararlanılmış. Sonuca göre toz, yangın veya tsunami gibi kısa vadeli etkilerden çok çarpışmanın uzun vadeli iklim sonuçları etkili olmuş. Çünkü çarpışma sırasında çok büyük miktarlarda kayaç buharlaşmış ve bu süreçte çok sayıda kükürt içerikli partikül açığa çıkmış. Ve bu sülfat aerosolleri iklimi bugüne dek tahmin edilenden çok daha fazla soğutan bir sis perdesi oluşturmuşlar atmosferde. Böylece yıllık ortalama sıcaklık en az 26 derece birden düşmüş ve üç ila on altı yıl boyu donma derecesinin altında kalmış. Karşılaştırma için: Buz devirleri sırasında bile küresel ortalama sıcaklık sadece beş ila altı derece düşmüştür. Oysa simülasyonlardan anlaşıldığı üzere, Tebeşir devrinin sonlarında tropikal bölgelerdeki ortalama sıcaklık bile 27 dereceden beş dereceye düşmüş. Sülfat aerosollerine bağlı uzun vadeli soğuma toplu tükeniş için atmosferde göreceli olarak daha kısa kalan tozdan çok daha önemliydi. Hatta çarpışma bölgesinin yakınlarındaki aşırı sıcak, orman yangını ve tsunamiden de. Çünkü diyor araştırmacılar iklim olasılıkla otuz yıl kadar sonra normale dönmüş ve meteorit kışı nihayet sona ermişti. İklim değişimi yüzünden ayrıca okyanuslardaki sirkülasyon da değişmişti. Yüzey suyu soğuyunca, yoğunlaşmış ve ağırlaşmıştı. Bu soğuk su kütleleri çökerken, daha sıcak olan su yukarı çıkmış ve besleyici maddeleri yüzeye taşımıştı. Bu bir olasılıkla yoğun miktarda zehirli alglerin çoğalmasına neden olmuştu ki denizlerin olduğu kadar kıyıların da ekosistemine zarar vermişti diye açıklıyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yoksa-insanligin-besigi-avrupa-miydi", "text": "Bugüne kadar insanlığın Doğu Afrika'da doğduğu bilgisi kesin gibiydi. Geçerli teoriye göre şempanze ve insanın soy çizgisi burada ayrıldıktan sonra öncü insan gelişmiştir. Genetik araştırmalar bu ayrılışın yaklaşık olarak beş ila yedi milyon yıl önce meydana geldiğini söylüyor. Bununla birlikte ilk öncü insanın kim olduğu tartışmalıydı. Bazı adaylar yok değil, mesela beş milyon yıl yaşındaki Ardipithecus bunlardan biri, ama kesin sınıflandırılması henüz yapılamamıştır. Tübingen Üniversitesi'nden Jochen Fuss şimdi çok farklı bir tez attı ortaya. (Potential hominin affinities of Graecopithecus from the late Miocene of Europe, PLoS ONE 22.5.2017). Bu teoriye göre ilk öncü insan Afrika'da değil Doğu Akdeniz bölgesinde gelişmiş. Sonuç Yunanistan'da bulunan bir Graecopithecus freybergi altçenesine ve Bulgaristan'da bulunan bir dişe uzanıyor. Daha önceleri bu hominidin hala maymun mu yoksa erken öncü insan mı olduğu bilinmiyordu. Bu sorunu açıklığa kavuşturmak isteyen araştırmacılar fosilin diş köklerini bilgisayar tomografisiyle incelemişler. İnsansı maymunların premolar dişlerinde iki veya üç ayrı diş kökü bulunurken, öncü insanda ve insanda bunlar birleşmiştir ve bu özellik Graecopithecus frebergi'de de saptanmış. Ayrıca altçenenin diş kökleri, Graecopithecus'un öncü insanın bir temsilcisi olduğunu gösteren başka özellikler de taşıyor. Fosilin yeni tarihlendirme sonuçlarına göre Graecopithecus Afrika'nın en eski potansiyel öncü insanı olan Sahelanthropus'tan birkaç yüz bin yıl daha eski olabilir. Araştırma ekibi Yunanistan ve Bulgaristan'daki buluntu yerlerinin tabakalarına göre kalıntıları 7,24 ve 7,175 milyon yıllık olarak tarihlendirmiş. Graecopithecus'un hominin statüsü diğer fosil buluntularla da kanıtlanacak olursa, Graecopithecus bilinen en eski öncü insan olacak diyor araştırmacılar ki bu da insanın sadece Afrika'da değil Avrupa'da da geliştiği anlamına gelir. O tarihlerde hem Akdeniz bölgesinde hem de Kuzey Afrika'da önemli iklim değişimlerinin yaşanmış olması da bu senaryoyla örtüşüyor aslında. Messiniyen döneminin sonunda Akdeniz kurumuştu. Tortul analizleri de Kuzey Afrika'daki kurak iklimin bu tarihlerde Sahrayı oluşturduğunu kanıtlamakta. Dahası Graepithecus buluntu yerlerindeki tortullarda bulunan minik bitki kalıntıları da o zamanlarda Avrupa'da da savanların geliştiğini gösteriyor. Fitolitler aşırı kuraklığa işaret ederken, karbon analizleri de tekrarlanan yangınları açığa çıkardı diyor Bulgaristan Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi'nden Nikolai Spassov. Birlikte ele alındığında bir savan tablosu ortaya çıkıyor ve Graepithecus fosilleriyle birlikte bulunan zürafaların, ceylanların, antilopların ve gergedanların atalarına ait kemikler de bu tabloyla çok uyumlu. Anlaşıldığı üzere Graepithecus tıpkı Doğu Afrika'daki çağdaşları gibi savan benzeri bir doğal çevrede yaşıyordu. Her ne kadar Tübingenli araştırmacılar Graepithecus'un gerçek bir öncü insan olma olasılığının yüksek olduğunu söyleseler de söz konusu iki kalıntı kesin bir sonuç için yeterli değil. Araştırmacılar Graepithecus'un sınıflandırmasını doğrulayacak yeni fosillerin bulunmasını umuyorlar. Ve bu teori kanıtlandığı taktirde, insanlığın beşiğinin en azından kısmen Avrupa'da gelişmiş olduğu söylenebilecek. Graepithecus ayrıca insanlık tarihinin bilinenden çok daha karmaşık olduğunu da gösterebilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yoksa-sempanzelerin-de-kendilerine-ait-bir-dilleri-mi-var", "text": "Bizim dilimiz eşsiz olarak kabul edilir. Ancak başka bir primatın sesli iletişiminin hafife alındığı anlaşıldı. Şempanzeler onlarca farklı çağrıyı yüzlerce ses dizisiyle birleştiriyorlar. Ve bunların hiçbiri rastgele yapılmıyor. Son bir araştırmaya göre şempanzelerin sesli iletişimi sanılandan daha karmaşık. Araştırmacılar Fildişi sahilinde doğal ortamda yaşayan şempanzelerin seslerini kaydettiler. Analizlere göre insansı maymunlar on iki farklı çağrı sesini, yüzlerce farklı ses dizisiyle kombine edebiliyorlar. Max-Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü araştırmacıları Communications Biology dergisinde yayınladıkları makalelerinde bu çağrı seslerinin kombinasyonunun belli başlı kurallara dayandığını belirtiyorlar. Buna göre şempanzelerin sesli iletişimi, insan diline sanılandan daha çok benziyor. İnsan da sesleri belli başlı kurallara göre kelimelerle kombine ediyor ve bunlardan yine belli kurallara göre cümleler kuruyor. İnsanların kullandıkları dillerin birçoğunda 50'den az ses vardır. Bazı primatların kullandıkları sesler ise 38'e kadar çıkabiliyor. Araştırmacılar, Fildişi sahilindeki Tai Ulusal Parkı'nda yaşayan üç şempanze grubunda yaşayan, 46 maymunun binlerce çağrı sesini kaydettiler. Bu çağrı sesleri içinde on iki tanesinin 390 çeşitli ses dizisiyle kombine edildiği fark edildi. Ses dizileri genelde iki ila üç çağrı sesinden oluşuyordu ama bu sayı ona kadar da çıkabiliyor. Kombinasyonlar kesinlikle rastlantısal olarak oluşturulmuyor. Bazı sesler kombinasyonlarda belli başlı seslerle bir araya getiriliyor. Bu da dizilerin oluşturulduğu belli başlı kurallara işaret ediyor. Ancak ekip, veri tabanının, ses dizilerinin anlamını belirlemek için yeterli olmadığını da söylüyor. Son araştırma böylece primatlara ait çağrı seslerinin ne kadar çeşitli olduğunu göstermiş oldu. Sonuçlar şempanzelerin sesli iletişiminin sanılandan çok daha karmaşık ve yapılandırılmış olduğunu ortaya koysa da yine de insansı maymunların sesli iletişimi, insan dilinin karmaşıklığına yaklaşamıyor. İnsanın sosyal yaşamına benzer bir yapı içinde doğal ortamda yaşayan şempanzelerin ses dizilerindeki karmaşıklığı araştırarak, nereden geldiğimizi ve eşsiz dilimizin ne şekilde geliştiğini öğrenmeye çalışacağız diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yoksa-yasam-kizgin-kayaclardaki-gozeneklerde-mi-dogdu", "text": "Bilim insanları bu konuyu aydınlatabilmek için, bu tür probiyotik yaşam öncülerini deneyler için canlandırdılar. Bunun için de bir polimer matriksi içinde kayaç gözeneklerini taklit eden bir mikro sıvı odacığından yararlandılar. Deneyler sırasında sıvı odacığı, aminoasitler, RNA ve damlacık oluşturan yağlarlarla dolduruldu, ayrıca gözenek yapısına çok sayıda hava kabarcığı da yerleştirildi. Araştırmacılar gaz ve su arasındaki sınır alanının molekülleri çektiğini biliyorlardı. Öncü hücreler buralarda birikerek daha büyük hücreler olarak birleşmişlerdi. Bu yüzden de bu spesifik çevre tercih edildi. Gaz ve sıvının sınır alanında, gerçekten de hızla 300 mikrometreyi bulan damlacıklar meydana geldi. Ve çözeltiden, şekerlerin, aminoasitlerin ve RNA'nın biriktiği bir tür öncü hücre oluşturdular. Araştırmacılar bir dengesizlik hali yaratmak için de odacığın bir kenarını ısıtırken, diğer kenarını soğuk bıraktılar. Bu sıcaklık gradyanının sonucu olarak mikro damlacıklarda hareketlenme oldu. Gradyan, gaz ve su sınır alanında, öncü hücrelerin kaynaşmasına ve bölünmesine yol açan pertürbatif akımlar oluşturduğu gibi, ayrıca zamanla bir farklılaşma meydana geldi: farklı kimyasal bileşimlere, farklı boyutlara ve çeşitli özelliklere sahip öncü hücreler gelişti. Araştırmacıların görüşüne göre ilkel dünyadaki ilk öncü hücreler de benzer bir şekilde gelişmiş olabilirler. Deneylerdeki fiziksel ve kimyasal koşulların benzerleri o zamanlar örneğin yanardağların gözenekli kayaçlarında veya deniz diplerindeki hidrotermal kaynaklarda da hakimdi. Sonuçlarımız, sıcak kayaçların gözeneklerindeki gaz kabarcıklarının, ilkel dünyada zarsız mikro damlacıkların gelişimini destekleyebileceğine dair ikna edici bir senaryo sunuyor diyor araştırmacılar. Ancak bu kaya gözeneklerinin denizde mi, gayzerlerin mineral havuzlarında mı yoksa diğer sulu alanlarda mı olduğu henüz bilinmiyor. Ayrıca hangi kayanın doğru gözenekleri ve eğimleri sağladığı da araştırılması gereken konular arasında."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yurumeye-ovgu-hareketsizlik-canliliga-ve-dogaya-aykiri", "text": "Yürümek insan evriminin dönüm noktalarından biri. Afrika'dan yürüyerek çıkan insanlar Avustralya'dan Alaska'ya kadar hemen hemen her kıtada yerleştiler. Yürüme insanların fiziksel evrimlerini şekillendirdiği gibi bilişsel kapasitelerini büyük ölçüde geliştirdi. Deniz üzümü denilen ilkel bir deniz hayvanı yaşamını sürdürecek uygun bir köşe bulduğu zaman katiyen yapıştığı yerden ayrılmaz, biraz da çevreyi dolaşayım diye bir kaygısı yoktur. Yavruyken kayaların arasında oluşan küçük havuzlarda yaşar ve pusuya yatıp avını bekler. Yetişkin evrede ise kendisine uygun bir yuva bulduğunda kayaya iyice yapışır; ölünceye kadar yapıştığı yerden ayrılmaz; beynini ve omuriliğini tüketerek yaşar. Bu sırada oradan geçmekte olan dişine uygun bir yiyeceği de kaçırmaz. O'Mara deniz üzümü ve benzer ilkel deniz hayvanlarından yararlanarak insanlarda yürüme ve bilişsel faaliyetleri arasındaki bağlantıyı ortaya çıkartmaya çalışıyor. Bu görüşe göre aralarında Homo sapiens'in de bulunduğu hayvanları tanımlayan en önemli özelliklerden biri hareketlilik. Dolayısıyla günümüzün TV önündeki kanepe ile bütünleşmiş, tembel insan türünün hareketsiz yaşamı, doğaya tümüyle aykırı. Ayaklarımızın üzerinde dikilmek ve yürümenin fiziksel yararları saymakla bitmez: Kalp sağlığı, kas gelişimi ve sindirim kolaylığı bunların başında gelir. Ancak yürümenin bilişsel yararları tam olarak bilinmese de çok önemli olduğu kesin. O'Mara yürümenin yararlarını açıklarken yürüme mekanizmasının nasıl çalıştığını da irdeliyor. Yürüme, hareketi ve dengeyi sağlayan ritmik bir eylemdir. Geçmişi en az 420 milyon yıla dayanan yürüme eyleminin bugün de sürdürülebilmesi için kentlerin yürümeye uygun hale getirilmesi gerekiyor. O'Mara yürüme sayesinde bugünlere gelebildiğimize inanıyor. Dik durmamızı sağlayan morfolojik değişiklikler kafatasında, kalça kemiklerinde ve ayaklardaki değişiklikler- ellerimizin serbest kalmasına yol açtığı için yiyecek toplama, bebekleri taşıma gibi avantajlar sağladı. Fakat yürümenin en büyük etkisi göçlerle ortaya çıktı. Yürüme becerimize bağlı olarak en zorlu koşullara bile dayanma gücümüz arttı; her kıtada ve her coğrafi yapıda hayatta kalmayı başardık. Yürüme modern toplumlarda toplu yürüme alışkanlıklarına da zemin hazırladı. Askeri alanda piyadelerin toplu yürüyüşlerinden protesto yürüyüşlerine dek kalabalık yürüyüşler siyasi alanda çok büyük değişikliklere yol açtı. Ayrıca diğer türlerin içinde en dayanıklı ve dengeli yürüyen hayvan olarak insan, bilimden yararlanarak yürüme becerisini geliştirmek için her türlü teknolojik gelişmelerden yararlanmaya bakıyor. Örneğin iskelet ve kas hastalıklarına bağlı olarak yürüme zorluğu çekenler için geliştirilen eksoskeleton , şimdi minimum enerji sarf ederek yürüyüş performansını artırmak isteyenler için de geliştiriliyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler ne yazık ki insanları yürümekten uzaklaştırarak tembelliğe alıştırdı. Egzersiz yapmanın dışında yürüme ihtiyacı duymayan günümüz insanı giderek bacaklarını kullanamaz hale gelebilir. Deniz üzümü örneğinde olduğu gibi yuvasından dışarı çıkmayan insanoğlu, belki kullanmadığı beynini ve omuriliğini yiyerek yaşamını sürdürmek zorunda kalabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yuvada-uzun-sure-kalan-kuslar-daha-akilli", "text": "İster karga, ister Kakadu papağanı ya da kuzgun olsun, bazı kuşlar zeka açısından primatlardan geri kalmıyorlar. Daha zeki olan kuşların daha büyük bir beyni ve belli başlı beyin bölgelerinde daha fazla nöron bulunuyor. Bu da bu kuşların yuvada daha uzun kalmaları ve burada gelişmeye devam etmeleriyle ilgili. Kuşların memelilerden farklı olarak büyük beyin kabuğuna sahip olmadıkları, dolayısıyla da yüksek zeka için gerekli olan anatomik koşullara sahip olmadıkları sanılıyordu. Fakat artık, aralarında kargaların ve papağanların da yer aldığı bazı kuş gruplarının, primatlardan daha az zeki veya daha az yenilikçi olmadıkları biliniyor. Bu kuşlar sayabiliyor, alet üretebiliyor hatta kilit bile açabiliyorlar. Kuş beyni, bu karmaşık zihinsel görevleri her şeyden önce başın ön kısmında, beyin korteksimizin karşılığı sayılan, palyum bölgesinde yerine getiriyor. Peki ama bazı kuş grupları çok iyi bilişsel yetilere sahipken, diğerlerinde bu yeti niçin bulunmuyor? Mesela ördek, tavuk, devekuşu veya bazı yırtıcı kuşların beyinleri, karga veya papağandan daha küçük olmamasına rağmen, pek akıllı sayılmazlar. Hangi beyin özelliklerinin bir kuşu akıllı kıldığını öğrenmek isteyen Katalan Ekoloji Araştırmaları Merkezi'nden Daniel Sol, uluslararası ekibiyle, 24 aileye ait 111 kuş turunun beynini ayrıntılı bir şekilde inceledi. Buna göre zeki ve inovatif olan kuşlar daha fazla beyin hücresine sahip. Bu bağlantı, beden boyu ve beden kütlesinin de dahil edilmesi halinde geçerliliğini koruyor. Bedenlerine oranla çok sayıda nörona sahip kuşlar daha inovatifler. Ördekler veya baykuşlar da gerçi göreceli olarak büyük hacimli beyne sahipler, ama buna karşın aynı büyüklükteki papağan veya kargaya kıyasla çok daha az beyin hücresine sahipler. Daha ayrıntılı incelemeler sonucunda fazladan bulunan nöronların beyinde eşit olarak dağılmadığı anlaşıldı. Bir kuş türünün zekası için her şeyden önce kuşun evrimsel açıdan, en yeni ve en gelişkin beyin bölgesi olan palyumdaki hücre sayısı belirleyici oluyor. Araştırmanın ikinci aşamasında bilim insanları zeka konusunda, embriyo gelişiminin ve bebeklik dönemi süresinin önemli olup olmadığını incelediler. Buna göre daha az nörona sahip kuşların kuluçka süresi çok kısa. Mesela tavuk, ördek veya kaz gibi. Bu kuşların beyni ve özellikle de palyum bölgesi daha yumurtadayken gelişiyor, ancak yumurtadan çıktıktan sonra gelişim neredeyse duruyor. Oysa zeki olarak kabul edilen karga ve papağanların civcivleri, yumurtadan çıplak ve gözleri kapalı olarak çıkıyor, yavaş yavaş olgunlaşıyorlar. Analizler bu civcivlerin yuvada kalmaya devam ettikleri sürece beyinlerinin olağanüstü miktarda nöron ürettiklerini ortaya koyuyor. 'Civcivlerin yuvada büyümelerinin, zekanın gelişimi için önemli bir rol oynadığı söylenebilir' diyor araştırmacılar. Sonuçlar öte yandan kuşlarda, beyin hacminin bilişsel yeti hakkında çok fazla bir şey ifade etmediğini gösteriyor. Bunun yerine palyumun büyüklüğü ve hücre fazlalığı önemli. Ve tıpkı primatlarda olduğu gibi göreceli olarak uzun bir bebeklik/ çocukluk dönemi, kuşlarda da beynin gelişimi ve zeka için gerekli gibi görünüyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yuz-yillik-botanik-bilmecesi-cozuldu", "text": "Bitkiler, basit yosunlardan ve yere yakın büyüyen sarmaşıklardan daha uzun otlara, çalılara ve hatta ağaçlara dönüşmeyi nasıl başardılar? İşin sırrı karmaşık damar sisteminde... Bitkiler, basit yosunlardan ve yere yakın büyüyen sarmaşıklardan daha uzun otlara, çalılara ve hatta ağaçlara dönüşmeyi nasıl başardılar? Ve su dolaşım sistemleri bu konuda nasıl bir rol oynadı? Bilindiği gibi ksilem veya odunsu doku olarak isimlendirilen dağıtım demeti sayesinde bitkiler suyu köklerinden yapraklarına ve çiçeklerine taşıyabiliyorlar. Bilim insanları yüz yıl öncesinden bu ksilemin evrim sürecinde niçin hep daha karmaşık hale geldiğini araştırıyorlar. İlk vasküler bitkiler genelde gövdelerinde bu kanalların sadece kompakt bir demetine sahipti. Ancak birçok modern bitki türünde ksilem, genelde birkaç parçaya bölünmüş karmaşık bir model oluşturmaktadır. İlk bakışta bu daha karmaşık düzenlemenin bitkilere ne gibi avantajlar sağladığı pek anlaşılmamıştı. Bu nedenle gereksiz yere karmaşık ksilem modeli, daha iyi bir açıklama bulunamadığı için, sadece erken dallanma ve artık görünür olmayan diğer büyüme biçimlerinin bir kalıntısı olarak kabul edilmişti. Çek Cumhuriyeti Bilimler Akademisi'nden Martin Bouda ve ekibi, çağdaş vasküler bitkilerin ksilemi arkasında başka neler olabileceğini araştırdı. Bunun için de farklı vasküler bitkisinin fosiline ait ksilemleri dört yüz milyon evrim sürecinde geçirdiği değişimleri inceledi. Ve özellikle de ksilemin yapısı ve bu bitkilerin yetiştiği iklim arasında olası bir bağlantı arandı. Araştırmacılar ksilemin karmaşık biçiminin, vasküler bitkilere kurak koşullarda da en üstteki bitki kısımlarına bile su taşımaya yardımcı olduğunu düşünüyorlardı. Çünkü kuraklıkta, borulardaki su molekülü zincirinin kırılma ve bloke edici gaz baloncuklarının oluşma riski vardır. Ve analizler gerçekten de, bitkilerin karaya yayıldığında ksilemlerinin biçiminin de o kadar farklılaştığını gösterdi. Ksilemlerin biçimleri farklı olsa da görevleri aynı: Gaz baloncuklarının yayılmasını önlemek. Araştırmacılar bu çalışmalarıyla çağdaş vasküler bitkilerin ilk bakışta gereksiz gibi görünen dolaşım sistemine sahip olduklarını açıklarken, yüz yıllık bilmeceyi de çözmüş oldular."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/yuzen-yapay-yaprak-biyolojik-yakit-uretiyor", "text": "Cambridge Üniversitesi bilim insanları, üç yıl önce fotosentezdekine benzer enerji üreten yapay bir yaprak geliştirmişti. Şimdi ise denizde temiz yakıt üretebilen geliştirilmiş bir versiyonu tanıtıldı. Aslında doğa bize birçok yol gösteriyor: Bitkiler fotosentezde enerjili maddeler üretebilmek için sadece karbondioksit, su ve ışığa gerek duyarlar. Bu da güneş enerjisinin yardımıyla elektrokimyasal reaksiyona giren ve fotokatalizör görevini gören özel enzimler sayesinde gerçekleşir. Bu ilkeyi taklit eden ve fotokalitik su ayırma yardımıyla hidrojen, sentez gazı ve diğer fosil olmayan yakıtları üretebilen ilk yapay yapraklar zaten var. Cambridge Üniversitesi'nden Virgil Andrei ve meslektaşları tarafından geliştirilen yapay yaprak bir adım daha ileri gidiyor. Araştırmacılar, daha önceki bir versiyonu temel alarak, fotoelektrokimyasal dokuyu, çok hafif, ince bir filmin üzerine sığacak şekilde uyarladılar. Bu şekilde modüllerin ağırlıkları, santimetre kare başına 30 100 mg kadar geliyor. Esnek bir taşıyıcı malzeme ve özel bir kaplama sayesinde Solar-to-Fuel reaktörleri yüzebilir hale getirildi. Bu ince ve esnek minyatür reaktörler daha sonra göllerde, limanlarda ve hatta denizde bile yüzen hidrojen veya sentez gazı fabrikaları olarak kullanılabilir. Yüzen yakıt üreticisinin ilk prototipini araştırmacılar tasarlayıp, test ettiler. Modüller perovskit ve bizmut vanadyum oksitten (BiVO4) yapılmış, iki ışık soğurucu fotoelektrodun organik yarı iletkenlerle birleştirildiği bir polimer bazından oluşuyor. Bu yapı, katalizörler ve bir karbon nanotüp tabakası ile tamamlanıyor. Bu bir elektrokimyasal reaksiyon için bir enerji kaynağı olarak güneş ışığını kullanan düz, esnek bir modül oluşturur ve suyu ve CO2'yi ayırır ve katalizöre bağlı olarak, esas olarak hidrojen veya bir karbon monoksit ve hidrojen sentez gazı karışımı üretir. Cambridge'deki küçük bir nehirde test edilen ilk modüller, saatte gram başına yaklaşık 70,2 mikromol hidrojen veya sentez gazı varyantı için 4.88 mikromol karbon monoksit ve 2.11 mikromol hidrojen üretti. Bu değerler, hidrojen için yüzde 0,58 ve sentez gazı için yüzde 0,053'lük bir güneş-yakıt verimliliğine denk geliyor. Kendi kendine yeten bu modüller bu nedenle gerçek bir bitki yaprağı kadar verimli. Araştırmacılara göre bu tür ultra hafif, yüzer Solar-to-Fuel modüller temiz hidrojen ve diğer temiz yakıtlar üretmek için güneş ışığını kullanmak için yeni olanaklar sunuyor. Ne var bu yeni modüllerin biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Fakat ekip, bu tür yapay yaprakların çok daha büyük boyut boylarda üretilebileceğine inanıyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zaman-icinde-anilara-ne-olur", "text": "Hepimizin çok iyi bildiği gibi, anılar hızla unutulup giderler. Boston Üniversitesi sinirbilimcilerinden Marc Howard, Bir terslik olmadığı sürece, insanların daha eskilere uzanan anılarını anımsamaları yakın bir geçmişte yaşadıklarını anımsamalarından çok daha güçtür diyor. Unutmak rastgele bir olgu değil, beynin aktif süreçlerinden biridir. Örneğin, beynin anımsamada önemli bir payı olan hipokampus bölgesinde yaşam boyunca yeni hücreler oluşur. Ancak bu hücreler görünürde zaten var olan anıların üzerine yenilerini kaydeder ve böylece eskilerin unutulmasına yol açar. Toronto Üniversitesi'nden Blake Richards'a göre, belleğin amacı sürekli olarak bilgiyi depolamak değil, gelecekte karar-verme sürecini optimum duruma getirmektir. Her bir anının birbirlerine bağlı bir beyin hücreleri ağında saklandığı düşünülür. Kişinin bir anıyı kafasında yeniden canlandırabilmesi için içeriğinin bir bölümüne ulaşması gerekir. Söz gelimi, son yaş günü kutlamanıza kimlerin katıldığını anımsamak istediğiniz zaman, öncelikle kutlamayı nerede yaptığınızı kafanızda canlandırmaya çalışırsınız. Yapay zeka araştırmacıları, sinir ağları ilkelerine dayanan bilgisayar programları geliştirdiler. Bu çalışmaları yürütenler, bir anının başka bir anının anımsanmasında engel oluşturduğunu ve karışıklık yarattığına tanık oldular. Bu, özellikle de aynı içeriğin paylaşılması durumunda geçerli oluyordu. Sonuçta, kişi aynı yerde kutladığı iki yaş günüyle ilgili anılarını birbirine karıştırabilir. Ayrıca, artık işe yaramayan anılar saklandığında, bunların yeni anıların depolanmasını engelleme olasılığı da artar. Bellekte saklı anıların daha az olması, gelecekle ilgili planlar yapmamıza yardımcı olan önemli örüntüleri fark etmemizi de kolaylaştırabilir. Söz gelimi, yaşadığınız çevrede trafiğin sıkışık olduğu durumları anımsayarak, hangi saatlerde trafiğe çıkmaktan kaçınmanız gerektiğini öğrenebilirsiniz. Ancak tek tek her yolculuğu anımsamak bunların arasında bir örüntü olduğunu görmemizi engelleyebilir. Tüm bunlara karşın unutmanın, özellikle de yaşlandıkça, o denli işlevsel olmayan nedenleri de var. Britanya Alzheimer Derneği'nden Aoife Kiely, insan vücudunun bugünkü kadar uzun yaşamak için evrilmediğine dikkat çekiyor. Kiely, hipokampus bölgesindeki bir miktar yeni hücrenin dışında, kişinin sahip olduğu nöronların hemen hemen tümü yaşamı boyunca yerinde sayar. Burada kesinlikle bir zamanla yıpranma durumu söz konusudur. Yaşlandıkça bu sinir hücreleri arasındaki bağlantıların birçoğu yitirilir ve beyindeki bağışıklık hücreleri de yoldan çıkıp sağa sola saldırmaya başlayabilir diyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zebra-cizgileri-ve-sinekleri-uzak-tutmadaki-rolu", "text": "Zebraların neden çizgileri var? Yüzyıldan uzun bir süredir araştırmacıların merak ettiği bu soruya yanıt olarak birçok teori ortaya atıldı. Son on yıl içindeki araştırmalar, bu çizgilerin yırtıcılara karşı kamuflaj işlevi gördüğü, oluşan konveksiyon akımlar yoluyla bir soğutma mekanizması görevi üstlendiği ve sosyal etkileşimlerde rol oynadığı gibi birçok teoriyi çürüttü. Zebralara yaklaşan sinekler hızlarını düşüremiyor ve bu nedenle zebraların üzerine konmakta zorlanıyorlar. Çünkü çizgiler, sineklerin görme yetisini olumsuz etkileyerek deriye çarpmalarına veya uzaklaşmalarına yol açıyor. Bristol Üniversitesi'nden araştırmacıların, Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayınlanan yeni bir çalışması zebralara özgü desenlerin sinekleri uzak tutmada nasıl bir rol oynadığına dair yeni bilgiler sunuyor. Araştırmacılar, sineklerin, iniş yaparken yüzeyin genişleme hızına göre kendi hızlarını ayarlayarak yavaş ve kontrollü bir iniş yapabildiklerini belirtiyor. Geçmişteki çalışmalarda, zebra çizgilerinin optik bir illüzyon yaratarak iniş yüzeyinin gerçekte olduğundan daha uzakta görünmesine neden olabileceği ve muhtemelen bu nedenle sineklerin başarılı bir şekilde iniş yapamadıkları görüşü ortaya atılmıştı. Sineklerin çizgili veya kare desenli yüzeylere inişlerinin kıyaslandığı yeni çalışma, sinekleri zebralardan uzak tutan mekanizmanın çizgilerden kaynaklanan bir optik illüzyon olmadığına işaret ediyor. Çalışmada sineklerin hem çizgili hem de kare desenli yüzeylere neredeyse hiç inmedikleri görüldü. Araştırmacılar, zebraları daha iyi tanımamızı sağlayan söz konusu çalışmanın, hayvan yetiştiriciliğinde sineklerin neden olduğu zararları azaltmaya da katkı sunabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zeka-gercekten-olculebilir-mi", "text": "Russell Warne saatler boyunca üniversitelerde okutulan psikoloji kitaplarını en ince ayrıntılarına varıncaya dek inceledi. Utah Valley Üniversitesi'nde görevli bir psikoloji profesörü olarak, yapmaya çalıştığı, kitaptakileri kavramak değil, yanlışlıkların izini sürmekti. Gerçekten de, bu inceleme sürecinde bir yığın yanlışlığa tanık oldu. En ciddi boyutlardaki kimi yanlışlıklar da IQ testleriyle ilgili olanlardı. Warne, Gördüğüm kadarıyla en yaygın yanlışlık, zeka testlerinin kimi topluluklara karşı önyargılı oldukları görüşüydü, diyor. Ne var ki, zekaa konusunu araştıran bilim insanları IQ testlerinin adil ve kültürel önyargılardan arınması için ciddi bir çaba harcıyorlar. Warne'a göre, yaygın bir başka yanlışlık da zekayı ölçmenin güç olduğu görüşüydü. IQ testlerinin sıklıkla tartışmalı ve güvenilmez olarak değerlendirilmeleri boşuna değil. Ancak gerçekte çok daha farklı bir durum söz konusu. New Mexico Üniversitesi'nden Rex Jung, Eleştirilere karşın, zeka testi bugüne dek bulunmuş en güvenilir ve en sağlam davranış testlerinden biridir diyor. Bununla birlikte, Facebook sayfasında ansızın beliren 10 dakikalık testlere güvenmemekte yarar var. Kapsamlı bir IQ testinin tamamlanması bir saati aşkın bir süreyi gerektirir ve en sağlıklı sonuçlara ulaşmak için testin konusunda uzman olan bir kişinin gözetiminde uygulanması gerekir. Zeka testi, zekanın temelini oluşturan bilişsel becerilerin tam olarak değerlendirilmesi amacıyla tasarlanmış olduğundan, akıl yürütme, sözcük dağarcığı, zihinsel işlem hızı, uzamsal beceri ve daha başka becerilerin değerlendirildiği alt sınav dizilerinden oluşur. Yine de, bu becerilerin bir bölümünün değerlendirildiği daha kısa IQ testleri kişinin zihinsel becerileriyle ilgili genel bir fikir edinmemize olanak tanıyabilirler, çünkü zeka doğası gereği, belli türde bir bilişsel sınavda başarılı olan bir kişinin başka sınavlarda da aynı oranda başarılı olacağı anlamına gelir. Ancak kişinin bir IQ testinde gösterdiği başarı, motivasyon ve benzeri birtakım dış etmenlerden de etkilenebilir. Dahası, örnek soruları önceden çalışarak da sınavı oyuna getirebilirsiniz-ancak böylesi bir özel eğitim size olsa olsa ortalama dört beş puan sağlayabilir. Araştırmada IQ testlerinin ne denli sağlıklı oldukları dışında, bu testlerin belli uygulamaları da incelemeden geçirildi. İş başvurusunda bulunan kişilerin taramadan geçirilmesinde bu tür testlerden yararlanılması konusuna yönelik en yaygın eleştirilerden biri de, bunların yalnızca bilişsel becerilerin tek bir alt kümesini değerlendiriyor olmalarıdır. Örneğin, bu testler yaratıcılığı kesin bir biçimde ölçmedikleri gibi, genelde güvenilir ve çok çalışkan olan elemanların özünü oluşturan sorumluluk duygusuyla davranmak, ya da başkalarıyla iyi geçinmek gibi kişilik özelliklerini de ölçmezler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zihinsel-odaklanma-ve-netlesme-ile-sorunlari-cozun-iste-7-yol", "text": "Pek çok insan üzerinde çalıştığı konularla boğuşur, neresinden tutacağını bilemeyebilir, veya konunun ana mesajını netleştiremez.. Burada zihinsel odaklanma ve konu üzerinde netlik kazanma sorunları yaşanıyordur. Ancak uzmanlara göre bunu çaresi var. 'Zihninizi odaklayabilir ve bulanıklığı netleştirebilirsiniz' diyor ve bunun 7 yolunu gösteriyorlar. Böylece kararlarınızı hızla alabilir ve işleri daha hızlı yoluna koyabilirsiniz. Zihinsel netlik, net bir şekilde düşünme ve bilgiyi hızlı bir şekilde işleme yeteneğidir. Mükemmel bir zihinsel berraklığa sahip olduğunuzda, elinizdeki göreve daha iyi odaklanabilir ve işleri halledebilirsiniz. Zihinsel netlik ve güç, hedeflere ulaşmak, sorunları çözmek ve karar vermek için çok önemlidir. İşte ve evde daha üretken olmanıza; daha iyi kararlar vermenize; olumlu alışkanlıklar geliştirmenize ve olumsuz alışkanlıklarınızı azaltmanıza; ilişkilerinizi geliştirmenize; stresi ve kaygıyı azaltmanıza yardımcı olur. Şimdi, kendi zihinsel netliğinizi geliştirmenin bazı yollarına bakalım. - Çoklu Görevi Durdurun: Enerjinizi her seferinde bir göreve ayırın Çoklu görev, yani pek çok işi birden yapmaya kalkışmak işleri halletmek için etkili bir yol gibi görünse de, araştırmalar bunun tam tersinin doğru olduğunu gösteriyor. Araştırmalar, insanların iki şeyi aynı anda yapmaya çalıştıklarında, tek konuya odaklandıklarından daha fazla hata yaptığını ortaya koyuyor. Bir çalışma, çoklu görevlerin görevleri tamamlamak için gereken süreyi artırdığını ve yaratıcılığı azalttığını buldu. Enerjinizi her seferinde bir göreve ayırın. - Dikkatinizi neler dağıtıyor, belirleyin! Dış dikkat dağıtıcılar: Dış dikkat dağıtıcılar, bildirimler, e-postalar ve sizi rahatsız eden diğer insanlar gibi dikkatinizi dışarıdan çeken şeylerdir. Dahili dikkat dağıtıcılar: Bu tür bir dikkat dağıtma daha karmaşıktır çünkü kaynakları belirlemek genellikle zordur. Erteleme, endişe, odaklanma eksikliği ve hatta rahatsızlık dahil olmak üzere içsel dikkat dağıtıcı şeyler içinizden gelir. Şimdi, listelediğiniz dikkat dağıtıcı şeylere bakın ve gün boyunca üretkenliğiniz üzerinde en büyük etkiye sahip olanları işaretleyin. Bu dikkat dağıtıcı şeyleri azaltmanın veya ortadan kaldırmanın yollarını düşünün. - Gün Boyunca Daha Fazla Doğal Işık Alın Doğal ışık, içinizdeki biyolojik saatinizi doğru şekilde ayarlamanıza yardımcı olur. Beyin işlevinizi ve zihinsel netliğinizi geliştirmeye yardımcı olur. Daha fazla doğal ışık almanın bir yolu, günün erken saatlerinde açık havada yürüyüş yapmaktır. Düzenli egzersiz, hafıza, konsantrasyon ve yaratıcı düşünme yetenekleri dahil olmak üzere zihinsel performansı artırır. Aynı zamanda, beynimizdeki daha mutlu ve rahat hissetmemize yardımcı olan kimyasallar olan endorfinleri serbest bırakır ve böylece zihinsel performansı bozabilecek stres seviyeleriyle mücadele eder. Eviniz ve ofisiniz için de doğal aydınlatmayı düşünün. Bir çalışma, doğal ışık altında çalışan işçilerin yapay ışık altında çalışanlara göre daha üretken ve daha fazla enerjiye sahip olduğunu buldu. Ampullerinizi tam spektrumlu, doğal ampullerle değiştirin. Diğer bir seçenek ise, çalışırken perdeleri veya panjurları açmaktır. - Ruh Sağlığına Daha Fazla Odaklanın Zihinsel netlik için zihinsel olarak iyi bir yerde olmanız ve stresi yönetmenin etkili yollarına sahip olmanız gerekir. Stresi yönetmenin çeşitli yolları vardır, ancak meditasyon zihinsel netliği artırmak için başka bir güçlü araç olabilir. Bir meditasyon seansı, her seferinde sadece beş dakika olsa bile, odaklanmayı engelleyen dikkat dağıtıcı şeylerden uzaklaşma şansı verir. Meditasyona başlamak da kolaydır. Sayısız ücretsiz kaynak çevrimiçi olarak var, veya size süreç boyunca adım adım yol gösteren bir uygulama indirebilirsiniz. - Gün Boyunca Su İçin Beyninizin yaklaşık %75'i sudur. Hidrasyon seviyelerindeki herhangi bir düşüşün ruh hali, enerji seviyeleri ve zihinsel berraklık üzerinde etkisi olabilir. Yeterince su içtiğinizde, kan akışı için bol miktarda sıvı olur ve beyniniz daha iyi çalışır. Dehidrasyonun -susuz kalma- etkilerini önlemenin en iyi yolu su içmektir! Her gün ne kadar su içmelisiniz? Çoğu uzman, yaklaşık 2 litre önerir. Buna 10 bardak kuralı denir ve hatırlaması kolaydır. Sağlık durumunuza, diyetinize, egzersiz rutininize ve ikliminize bağlı olarak bu genel kılavuzu değiştirmeniz gerekebilir. Örneğin, sıcak iklimlerde yaşayan veya şiddetli egzersiz yapan kişilerin 10 bardaktan fazlasına ihtiyacı olabilir. Öte yandan, salatalık ve karpuz gibi nemlendirici yiyecekleri çok yerseniz, daha azıyla idare edebilirsiniz. İdrarınızın rengini not edin. Açık sarıdan daha koyuysa, yeterince nemlendirici değilsiniz. - Beyin Sağlığını Destekleyen Bir Diyet Yapın Yaban mersini - Bu meyveler, hafızanın korunmasını teşvik edebilen ve bilişsel gerileme ve Alzheimer gibi hastalıklarla bağlantılı beyindeki iltihabı azaltabilen antioksidanlarla doludur . Yağlı balıklar - Somon, uskumru ve alabalık gibi balıkların tümü, beynin düşünme becerilerinin yaşa bağlı olarak bozulmasına karşı koruma sağlayan Omega-3 yağ asitlerinde yüksektir. Ayrıca bu yağlar anti-inflamatuar özelliklere de sahiptir, bu da depresyon geliştirme riskinizi düşürmenize yardımcı olabilir. Omega-3'ler hakkında özel bir not: Araştırmalar, hafıza ve düşünme becerilerini geliştirmeye yardımcı olabileceğini gösteriyor. Omega-3 yağ asitleri beyin sağlığı için çok önemlidir, ancak vücut onları doğal olarak üretmez. Bunları yiyeceklerden almalısınız. Yağlı balıklar, kabuklu yemişler ve tohumlar gibi omega-3 bakımından zengindir. Yemeklerden yeterince omega-3 alamıyorsanız, bilişsel işlevinizi desteklemek için günlük bir omega-3 takviyesi almayı düşünün. Kuruyemişler Cevizlerin, her ikisi de bilişsel gerilemeyi yavaşlatarak beyin gücünü artıran omega-3 yağ asitleri ve E vitamini açısından zengin oldukları için bilişsel işlevi iyileştirdiği gösterilmiştir. Ayrıca ultra işlenmiş gıdaları, şekeri ve rafine karbonhidratları da ortadan kaldırın. Beyin sisine, yorgunluğa ve zihinsel berraklığın erozyonuna neden olan kan şekeri dalgalanmalarına neden olurlar. - Uykuya Öncelik Verin Uyku, fiziksel sağlık için gereklidir, ancak zihinsel iyi performans göstermek için de gereklidir. Uyku sırasında beyniniz gün içindeki bilgileri işler ve anıları birleştirir. Uyku eksikliği üretkenliğiniz, yaratıcılığınız ve problem çözme becerileriniz üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Uykuyu bir öncelik haline getirin ve her gece en az yedi saat hedefleyin. Daha üretken olmak için geç saatlere kadar kalmak, ertesi gün zihinsel netliğinizi azaltacaktır. Zihinsel olarak keskin olmak ve netliğe sahip olmak, yalnızca karmaşık, yaratıcı görevleri gerçekleştirme yeteneğinizi geliştirmez. Ayrıca, önemli tarihleri ve randevuları hatırlamaktan ev işlerini tamamlamaya kadar günlük işlerin zirvesinde kalmanıza yardımcı olur. Yukarıdaki önerilerden de görebileceğiniz gibi, zihinsel netliğinizi doğal olarak artırmanın birçok yolu vardır. - Malgorzata Marchewka, Janusz Nesterak, Mariusz So tysik, Wojciech Szymla ve Magdalena Wojnarowska, 2020, European Research Studies Journal. - Doğal Işık ve Ruh Sağlığı İyileştirilecek Kaynaklar. 26 Temmuz 2018, rtor.org/2018/07/26/how-light-improves-mental-health/. - Doğal Işığın Vücudunuz İçin Yaptıklarına Parıldayan Işık... 24 Mart 2014, sürdürülebilirlik.ncsu.edu/blog/changeyourstate/benefits-of-natural-light/. - Cevizlerin Biliş ve Beyin Sağlığı Üzerine Faydalı Etkileri, Abha Chauhan ve Ved Chauhan, 20 Şubat 2020, Besinler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zihnin-derinliklerinden-oyunlara", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Göçmenliğin zor zanaat, içimizdeki üretme ve yaratma gücünün en güzele ve en iyiye varmasının da yine de mümkün olduğu bir vakitte, iki göçmen ailenin oğulları varmış; arkadaşmışlar; zekiymişler ve çalışkanmışlar. Aileleri tahminen daha iyi imkanlar için İngiltere'ye göçmüş. Biri uluslararası düzeyde satranç şampiyonu olmuş; sonra satrancı bırakmış; başarılı bilgisayar oyunları yazmış; üniversitede bilgisayar bilimleri okumuş. Diğeri, Mustafa Süleyman, üniversiteyi de bırakmış; dini temel alan ayrımcılığa karşı aktivist olarak kendini geliştirmiş . Satranç şampiyonu olan, Demis Hassabis, oyun şirketleri kurarak geliştirdiği başarılı iş yaşamını bir noktada bırakmış, zihnin işleyişini anlamak için bilişsel sinirbilim doktorası yapmış. Demans hastalarının yeni anılar biriktirememe sorununun, aslında hayali deneyimleri de imgeleyememelerini içerdiğini bulmuş takım arkadaşlarıyla. Belleğin anıları biriktirme gücüyle imgeleme gücünün beyinde ortak sinirsel ağları kullandıklarını göstermişler . İnsan zihnini yok saymadan yapay zekaya dönmüş Demis Hassabis. Mustafa Süleyman'la beraber yapay zeka tekniklerini ve bilgisayarların beyin gibi bilgiyi depolayabilme ve kullanabilme gücünü, insanlık ve bilim için önemli problemleri çözmek için kullanabilir miyiz sorusuyla başlamışlar. 2010 yılında DeepMind adını verdikleri bir şirket kurmuşlar. Yapay zekanın başarısı açısından satrancın gerisinden gelen Çin kökenli Go oyununa konsantre olmuşlar. Hassabis ve Süleyman, DeepMind'ı Google'a 2014 yılında 400 milyon dolara satmışlar; ancak DeepMind için çalışmaya devam etmişler; küçük takımları 700 kişilik bir ekibe dönüşmüş . İlk göz ağrıları Go oyununa dönersek, Go niye yapay zeka programları için satrançdan daha zor? Go standart olarak 19 yatay, 19 dikey çizgiden oluşan 19x19'luk başlangıçta boş bir oyun tahtasında oynanır. Oyuncular sırayla kesişim noktalarına birer taş koyarlar; kısaca oyuncunun amacı, rakip oyuncunun taşlarını ve tahtadaki oyun alanlarını çepeçevre kendi taşlarıyla sarmalamak ve rakipten daha çok alan alabilmektir. Go daha kolay kuralları olmasına rağmen en gelişmiş donanımların bile üstesinden gelemediği bir dallanma kapasitesine sahip. Yani oyunun belli bir noktasında satrançta ortalama 35 hamle yapılabiliyorsa Go'da bu sayı 250. Satrançta ortalama 80 hamleyle bir oyun bitebiliyorsa, Go'da bu sayı, yani oyun hamlelerini yansıtan ağacın derinliği ortalama 150 hamle. Ayrıca oyun tahtasındaki bir hamlenin ve ardından gelebilecek pozisyonların iyi mi kötü mü sonuç getireceğinin değerlendirmesini yapmak da Go'da satranca göre daha zor. Dolayısıyla Go oyununu üst düzey ustalar düzeyinde oynayabilen bir program, uzun yıllardır bilgisayar oyunları alanında yapay zeka uygulamalarının gelişimi için bir kilometre taşı olarak bekleniyordu . IBM'in Deep Blue'sunun satranç ustası Kasparov'u 1997'de yenmesinden yaklaşık 20 yıl sonra, Deep Mind bu kilometre taşına erişilmesini sağladı. Geliştirdikleri yazılım AlphaGo, Ekim 2015'de Avrupa Go şampiyonu Fan Hui'yi resmi bir 5 serilik maçta 5-0 yenerek ilk büyük başarımını elde etmiş. Daha büyük bir başarımı ise yaşayan en üst düzey Go ustalarından sayılan Koreli Lee Sedol'u Mart 2016 yılında 4-1 yenerek kazanmış. DeepMind'ın AlphaGo'sunu başarılı kılan yapay zeka etmenleri nelerdir? Aslında hiç biri yapay zeka dünyasında tamamen yeni değil. Bir kısmı başka Go programlarında da kısmen denenmiş teknikler; ancak işinin ustası bir takımın uyumlu çalışmasıyla biraraya getirilişleri birden fazla yenilik içeriyor : Teknik olarak üç ayaklı bir yapı var. Birincisi, istenirse dağıtık işlemci ve grafik işleme ünitelerini de eş zamanlı kullanarak verimini maksimize eden Go tahtası pozisyonlarının kodlanmasını ve değerlendirmesini sağlayan derin sinir ağları . İkincisi hem Go ustalarının oyunlarının, hem kendi oyunlarının versiyonlarıyla defalarca karşılaşarak oyun ustalığını geliştiren pekiştirmeli öğrenme ve oyun hamleleri ağacı üzerinde istatistiki olarak arama yapan Monte Carlo Ağaç Arama algoritmaları; sonuncusu ise diğer Go oyunlarında kullanılan ipuçları veya oyuna özel bilgiler yerine Genel Yapay Zeka prensiplerinin kullanılması. Alpha Go'nun yaratıcıları bu üçlü yapıyı da kendi içinde geliştirerek Alpha Go'nun Lee Sedol'u yendikten sonra bile gelişmesini sağlıyorlar . Bir diğer soru ise ters köşeden: AlphaGo'nun başarısı gerçekten yapay zekanın insan zekasına denkliği için bir kilometre taşı mıdır? Daha bugünkü anlamda bilgisayarlar yokken, İngiliz matematikçi ve bilgisayar bilimlerinin kurucularından Alan Turing yapay zekanın başarısı için taklit temelli bir test öngörür: Turing Testi olarak anılan taklit oyunu. Karşısındakini insan olduğuna inandırmaya çalışan bir bilgisayar programı ve bir insanın, kontrollü şartlarda bir hakem tarafından yeterince sık karıştırılmasına dayanan Turing Test ve çeşitlemelerini geçmek için AlphaGo'nun başarısı yeterli mi ? Yoksa, oyun alanında bir Turing Test kazananı istiyorsak, Go veya satranç yerine Zindanlar ve Ejderhalar gibi bir fantastik rol yapma oyununu oynabilen bir yapay zeka programı daha mı anlamlı ? Sosyal rollere bürünme, o rolleri değiştirme, bedenimizle zekamızı birleştirme gibi insan zekasını bilişsel olarak farklılaştıran bazı özellikler AlphaGo düzeyinde de olsa yapay zeka tekniklerini daha sınırlı kullanan programlarda yok maalesef. Gerçi, Deep Mind'ın başarısı en iyi Go oynayan programı yazmakla sınırlı kalmamış. Aynı ekip, sağlık gibi dünyada eşitliğin dengesiz olduğu konularda Alpha- Go'yu başarılı kılan algoritmaları kullanarak projeler yürütüyorlar. Yapay zeka etmenleri içeren programların hukuki ve etik boyutunun daha doğru değerlendirilmesi için Google'ın yapay zeka için bir etik kurul kurmasında da aktif rol oynamışlar. Zorunlu Göçmenlik tüm ağırlığıyla insanlığı sınamaya devam ediyor. Deep Mind'ın ve kurucularının yolculuğu, niye bir Suriyeli mülteci çocuk ve bir Türkiyeli arkadaşının da öyküsü olmasın? Teknolojinin evrilme kapasitesi yüksek; nitelikli bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Özellikle çocukların olabilecekleri güzelliklere ulaşmaları için doğru aile, eğitim ve insanlık ortamı sürdürülebilir olursa, niye olmasın? Bir tohumu olduğuyla değil, olabileceğiyle ölçersin. Dileğim devlet, üniversite ve STKlar, bilim insanları ve eğitimcilerin projelendirmeleriyle benzer öykülere Türkiye'den genç fidanların eklenmesi.. D. Hassabis ve E. A. Maguire, Deconstructing episodic memory with construction, Trends in Cognitive Sciences, vol. 11, no. 7, s. 299 306, Temmuz 2007. D. Hassabis, D. Kumaran, S. D. Vann, ve E. A. Maguire, Patients with hippocampal amnesia cannot imagine new experiences, Proceedings of the National Academy of Sciences, vol. 104, no. 5, s. 1726 1731, Ocak 2007. D. Silver, A. Huang, C. J. Maddison, A. Guez, L. Sifre, G. van den Driessche, J. Schrittwieser, I. Antonoglou, V. Panneershelvam, M. Lanctot, S. Dieleman, D. Grewe, J. Nham, N. Kalchbrenner, I. Sutskever, T. Lillicrap, M. Leach, K. Kavukcuoglu, T. Graepel, ve D. Hassabis, Mastering the game of Go with deep neural networks and tree search, Nature, vol. 529, no. 7587, s. 484 489, Ocak 2016. D. Silver, J. Schrittwieser, K. Simonyan, I. Antonoglou, A. Huang, A. Guez, T. Hubert, L. Baker, M. Lai, A. Bolton, Y. Chen, T. Lillicrap, F. Hui, L. Sifre, G. van den Driessche, T. Graepel, and D. Hassabis, Mastering the game of Go without human knowledge, Nature, vol. 550, no. 7676, pp. 354 359, Ekim 2017. B. Dingler. Dungeons and Dragons, not chess and Go: why AI needs roleplay. Internet: https://aeon.co/ideas/dungeons-and-dragons- not-chess-and-go-why-ai-needs-roleplay. Nisan, 2018. Bu yazı HBT'nin 109. sayısında yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zurafa-boyunlu-surungen-suda-yasiyormus", "text": "Zürafa boynuna benzer uzun bir boynu ve timsah gibi büyük burun delikleri olan tuhaf bir sürüngen, bilim insanlarını on yıllardan bu yana meşgul ediyordu. Tanystropheus olarak isimlendirilen hayvan, görünüşü nedeniyle Loch Ness canavarını da andırıyor, hatta yaşam alanı da benziyor diyor Zürih Üniversitesi araştırmacıları. Paleontologlar en gelişmiş bilgisayar tomografisiyle Tanystropheus'un yaklaşık olarak 242 milyon yıl önce gerçekten suda yaşadığını buldular. Bir Tanystropheus'un çok fazla zarar görmüş kafatasını üç boyutlu olarak yeniden canlandıran araştırmacılar bu şekilde suda yaşam için uyum gösteren çok sayıda özellik fark etmişler. Mesela burun delikleri tıpkı günümüzdeki timsahlarda olduğu gibi çenenin üst kısmında yer alıyordu. Uzun ve kıvrımlı dişleri balık veya mürekkepbalığı gibi kaygan canlıları yakalamak için uygundu. Ancak uzuvlardan ve kuyruğundan anlaşıldığı üzere Tanystropheus hiç de iyi bir yüzücü değildi. Belki de bulanık sularda yavaş yavaş hareket ederek gizlice avına yaklaşıyordu diyor Stephen Spiekman. Küçük kafası ve uzun boynu kendini uzun süre saklamaya yardımcı oluyordu. Hayvanın boynu bedeninin üç misli uzunluğundaydı. İsviçre ve İtalya sınırındaki 1000 metre yüksekliğindeki Monte San Giorgia dağında bulunan fosilin nerede yaşadığı daha önce bilinmiyordu. Bilim insanları öte yandan burada bulunan fosillerin aynı türe ait genç ve yetişkin hayvanlara ait olmadığını öğrenmiş bulunuyor. Çünkü çeneleri farklı olduğu gibi kemiklerdeki büyüme halkaları da hayvanların genç değil yetişkin hayvan olduğunu gösteriyor. Yani burada farklı bir tür söz konusu. Küçük hayvanlar bir olasılıkla yengeç gibi kabuklularla beslenirken, büyükleri ise balık ve mürekkepbalığı avlıyorlardı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zurafa-uzun-boynuna-nasil-kavustu", "text": "Bu sorunun yanıtını arayan Tanzanyalı, Kenyalı, İngiliz ve ABD'li araştırmacılar, zürafanın kalıtımındaki değişimleri inceledi. Ve bu amaçta ilk kez zürafanın en yakın akrabası olan okapisin kalıtımı çözüldü. Analizlerden anlaşıldığı üzere zürafanın iskeleti ve kalp-dolaşım sistemindeki değişimler evrim sürecinde aynı zamanda meydana gelmiş. Zürafanın uzun bacakları, özellikle de uzun boynu onu altı metre kadar yükseğe erişmesini sağlar. Fakat bu eşsiz yapıları iskeleti kadar sinir ve kalp/dolaşım sistemi için de zorluklar yaratır. Örneğin iki metre yüksekteki beyne kan pompalayabilmek için son derece güçlü bir kalbe sahiptir. Damarları da mesela hayvanın su içmek için kafasını aniden aşağı doğru eğdiği zaman, basınç farklılıklarını önleyecek şekilde yapılanmıştır. Bu ve diğer davranışlara uyum sağlamaya izin veren genetik değişimlerin hangileri olduğunu Afrika Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nden Morris Agaba, zürafa ve okapi kalıtımını karşılaştırarak inceledi. Okapi ve zürafalar, zürafagiller familyasındaki iki cinsi oluştururlar. Ancak okapinin boynu o kadar uzun değildir. Bilim insanları anavatanı Güney Kenya ve Tanzanya olan iki Maasai zürafasının kalıtımını incelemişler. Kalıtım analizleri zürafa ve okapisin evrimdeki yollarını sanıldığı gibi 16 milyon yıl önce değil 11,5 yıl önce ayırdıklarını gösteriyor. Zürafaya özel beden yapısını kazandıracak şekilde değişimden geçen toplam yetmiş gen tespit edilmiş. Örneğin boyun omurlarının gelişimini çalıştıran genlerin yapıtaşları değişmiş. Zürafa uzun boynuna rağmen diğer memelilerden daha fazla omura sahip değildir, buna karşın omurlar daha uzundur. İskeleti değiştiren bu tür genetik değişimler, kalp/dolaşım sistemini de etkileyen değişimlerle aynı zamanda gelişmiş. Uzun boyun yapısı nedeniyle zürafaların normalde fizyolojik ve yapısal sorunlar yaşamaları gerekirdi. Bu sorunların çözümü özellikle de güçlü kalp/dolaşım sisteminin, kalp/dolaşım hastalıkları ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların tedavilerinde yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/zurafalarin-hayatta-kalma-sansini-benekleri-belirliyor", "text": "Anne zürafanın derisindeki desenler ile yavrusundakiler arasında büyük bir benzerlik olduğunu fark ettiniz mi? Bu benzerlik oldukça ilginç. Çünkü yavrular, beneklerindeki ayrıntıları çoğunlukla annelerinden miras alır. Bu beneklerin şekli ve dağılımı ise yavru zürafanın, aç yırtıcılardan gizlenme becerisini belirler. Özellikle genç zürafalar için bu benekler, bir çeşit kamuflaj görevi görüyor. Bitki örtüsünün arasından yansıyan ışık oyunları sayesinde zürafalar bir nevi görünmezlik zırhına bürünüyor ve yırtıcılardan saklanabiliyorlar. Bugüne dek, genel olarak hayvanların benekleri onları tanımlayan herhangi bir özellik olarak görülüyordu. Bu değerlendirmeye göre zürafa, yalnızca benekli bir hayvandı. Fakat bilim insanları şimdi bu beneklerin ne işe yaradığını anlamaya çalışıyor. Araştırma kapsamında bilim insanları, Tanzanya'nın kuzeyinde bulunan Tarangire Ulusal Park'ındaki vahşi Masai zürafalarını inceledi. Masai zürafaları beneklerinin karmaşıklığı ve özgünlüğü ile bilinir. Çalışmayı yürüten Pennsylvania Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nden Derek Lee, vahşi zürafaların beneklerini inceleme ve belgeleme sürecinin zaman ve sabır istediğine dikkat çekiyor. Bu süreçte, hayvanların izini sürmek için oldukça bozuk patikalarda yol alan araştırmacılar, bir zürafa sürüsü ile karşılaştıkları zaman, hayvanların kendilerini göremeyeceği bir kuytuya saklanıp, fotoğraflarını çekti. Ekip, sürüye olan uzaklıklarına, sürünün büyüklüğüne ve bitki örtüsünün yoğunluğuna bağlı olarak ya birkaç dakika ya da bir saatlik çekimler yaptı. Ekip, zürafalardaki beneklerin özelliklerini birbirleriyle karşılaştırmak için görüntüleri analiz eden bir yazılımdan yararlandı. Beneklerin sayısı, konumu ve açısı, kenarlarının düzgünlüğü ve boyutları ile ilgili ilginç sonuçlar elde eden araştırmacılar, anne zürafalar ile yavrularının benzer karakteristik beneklere sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bu da, anne zürafanın beneklerinin yavruya geçtiğini düşündürüyor. Sürü içinde hayatta kalmayı başarmış olan her zürafayı tek tek kayıt altına alan bilim insanları, bazı benek desenlerinin özellikle bebek zürafaların kendilerini gizleyebilmesinde çok daha etkili olduğunu keşfetti. Nispeten büyük ve düzensiz beneklere sahip olan yeni doğanların hayatta kalma şansları daha yüksek oluyor, zira yırtıcıların bunları fark etmeleri, zorlaşıyor. Vahşi doğadaki hayvanları inceleyen biyologlar, hayvanları birbirinden ayırt edebilmek için derilerindeki desenlerden faydalanıyor. Bu araştırma ise, karmaşık desenlerin, hayvanın hayatta kalma şansını artıran bir özellik olduğunu ortaya koyan ilk inceleme. Anne zürafalar sadece kendi yavrularını emzirdiği için, araştırmacıların anne-yavru ilişkisini ortaya çıkartması çok da zor değil. Ancak, babayı bulmak için DNA testi şart ve bu açıdan bakıldığında, babanın beneklerin şekil ve dağılımındaki genetik katkısı henüz bilinmiyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/en-eski-okyanusal-kabuk-akdenizde-bulundu", "text": "Yerkabuğunun en eskileri kıtaların içlerindedir. Granit kayalardan oluşan kalın anakara tabanları dört milyar yıllık olabiliyor. Fakat okyanusal kabukta durum farklıdır. Bu kabuk sürekli bir yenilenme süreci yaşar. Kabuk, okyanus ortası sırtında yeniden oluşurken, dalma-batma zonlarında derine bastırılarak, eritilir. Okyanus kabuğu bu nedenle nispeten gençtir. 200 milyon yıllık okyanusların kalıntıları sadece parçalar halinde karada bulunmaktadır. Eski okyanusal kabuğa ait kalıntılar hiçbir zaman ilk konumlarında bulunmamıştır. Fakat İsrail'deki Ben-Gurion Üniversitesi'nden Roi Granot şimdi Akdeniz'de ilkel okyanusal kabuğa ait bir kalıntı tespit etti. Jeolog ekibiyle birlikte Doğu Akdeniz'de 2012-2014 yılları arasında bir keşif gemisiyle kaydedilen, manyetik kabuk profillerini değerlendirmiş. Burada diğer kabuk bölgelerinden daha eski olduğu tahmin edilen Herodot havzası yer alır. Araştırmacılar ayrıca bölgenin yerçekimi anormallikleriyle ilgili uydu verilerini de incelemişler. 250 kilometre uzunluğunda çizgi biçiminde manyetik anormalliklerden oluşan bir parça saptayan Granot, bu Herodot havzasındaki kabuğun okyanusal olduğunun kanıtı diyor. Çünkü yeni kabuk oluşurken, katılaşan kayaç eriyiği, dünyanın manyetik alanının o an ki kutuplaşmasını korur. Dünyanın manyetik alanındaki değişimin ne zaman ve hangi aralıklarla gerçekleştiği, yerkabuğunun oluştuğu zamanda meydana gelen manyetik çizgilerin sırasına göre hesaplanabilmekte. Herodot havzasının altındaki okyanusal kabuk için Granot 340 milyon yıllık bir değer bulmuş. Buna göre bu kayaç, bugüne dek bilinen en eski okyanus kabuğu. Akdeniz'in dibindeki bu alan, Atlantik ve Hint Okyanuslarından çok önce oluşmuş ki bunun Karbonifer dönemindeki levha tektoniğiyle ilgili anlayışımız üzerinde önemli etkileri olacaktır diyor Granot. Bulgu öte yandan sadece yaşı nedeniyle değil ilkel kalıntının bulunduğu yer nedeniyle de şaşırtıcı. Özellikle de Akdeniz bölgesi dünyamızın geçmişinde, yeraltını çeşitli kabuk parçaları ve levha parçalarından oluşan bir mozaiğe dönüştüren tektonik hareketler yaşamıştır. Çünkü burada önce süper kıta Pangea kırılarak ayrılmış, daha sonraysa Afrika ve Avrasya levhası çarpışmıştı. Tahminlere göre Herodot havzasındaki kabuk, Tetis denizinin bir parçası. Bu Akdeniz öncüleri Pangea'nın parçalanması sırasında oluşmuş. Eğer Granot'un tarihlendirmesi doğruysa, o zaman Tetis denizinin de sanılandan 50 milyon yıl önce açılmış olması gerekiyor. Bu da süper kıta Pangea'nın, 320 milyon yıl önce birleşmeyi tamamlamadan önce yeniden parçalanmaya başlamış olduğu anlamına gelir diyen Granot, Herodot havzasındaki eksi okyanus kabuğunun günümüzdeki tektonik süreçleri de etkilediği kanısında. Çünkü Levante sahasındaki ince ve gergin okyanus kabuğundan, Herodot havzasındaki göreceli olarak kalın kabuğa geçiş bu bölgede niçin daha fazla depremin meydana geldiğini açıklayabilir diye düşünüyor araştırmacı."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/erken-uyari-sistemi-meksika-ve-abdden-ornekler", "text": "Meksika'nın sismoloji otoritesi Centro de Instrumentacion y Registro Sismico , etkili bir deprem erken uyarı sistemi geliştirdi. 5.0'ın üzerindeki büyüklükleri bildiren sistem, okullardaki, devlet dairelerindeki ve TV ile radyo istasyonlarındaki özel alıcıların, yaklaşan sarsıntı uyarısını alması ve yayması yoluyla işliyor. Bu uyarı sistemi, deprem bölgesindeki insanlara, önce 10 saniyelik bir zaman tanırken bugün geldiği noktada 60 saniye önceden haber verebiliyor. Bu da depremin yıkıcı etkilerinden kurtulabilmek için kritik önemde bir süre. Tabii Meksika'da en fazla 5 katlı binalara inşaat izni verildiğini de ekleyelim. 1 dakikada insanların binalarını tahliye edebilecek zamanları olabiliyor. Buna benzer sistem ABD'de de var. MyShake ve ShakeAlert gibi telefon aplikasyonları, 5.0 büyüklüğünün üzerinde bir deprem gerçekleşmeden 20 saniye kadar önceden uyarı gönderebiliyor. Veriler, West Coast'un yukarısında ve aşağısında yer sensörleri bulunan ABD Jeolojik Etütleri ağından alınıyor. Tabi bu önceden bildirme süresi, deprem odağının yakınlığı ve uzaklığı vb ile ilişkili olarak artıp eksiliyor. Güçlü yönetmelikler yaşamsal önem taşır: Dayanıklılık için minimum standartlar yönetmeliklerde açıkça belirtilmiştir. Japon müteahhitler bu kurallara harfiyen uyarlar. Ve bu yapılarda yaşayanlar güvende olduklarından emindirler ve geceleri korkmadan uyuyabilirler. İnovasyon gereklidir: Japon tasarımcılar binalarının depreme daha dayanıklı olmasını sağlamak için sürekli yenilik yapmaya kendilerini mecbur hissederler. Yatırım kaçınılmazdır: Depreme dayanıklı yapılar, standart yapılara göre %20 daha pahalıya mal olur. Ne var ki uzun vadede bu yaklaşım müteahhitlere para kazandırır, zira deprem vurduğunda binaları hasar görmez."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/son-66-yilin-en-buyuk-depremleri", "text": "Yer altındaki tektonik plakaların kenarları çarpıştıkça, birbirine doğru kaydıkça ve birbirinden uzaklaştıkça kabuk çatlıyor, kıvrılıyor ve depremlere neden oluyor. Dolayısıyla levhalar arasındaki fay hatları üzerinde bulunan alanlarda, depreme hazırlıklı olmak, yıkım riskini azaltmada büyük rol oynuyor. Türkiye de bunlara dahil. Visual Capitalist, PythonMaps ve ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'ndan aldığı verileri kullanarak, 1956 ile 2022 yılları arasında Richter ölçeğine göre 4.5 veya daha büyük depremlerin merkez üslerini haritalandırdı. Maviden kırmızıya doğru deprem büyüklüklerinin arttığı haritada da görüleceği üzere büyük depremler, dünyanın belli noktalarında yoğunlaşıyor. Bu yoğunluğun nedeni de dünyadaki tektonik plaka sınırlarının bu bölgelerde bulunuyor olması. Haritaya bakıldığında Richter skalasına göre büyük depremlerin, Pasifik Okyanusu'nun her iki yakasında yoğun bir şekilde toplandığı görülüyor. Bu sınır aynı zamanda, tektonik levha hareketinin neden olduğu kalıcı volkanik faaliyet nedeniyle halk arasında Ateş Çemberi olarak da biliniyor."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/hbtozel/ozel/bir-intihar-bombacisi-nasil-olunuyor", "text": "Bir insanı, hem kendisini hem de diğerlerini öldürmeye iten nedir? İntihar saldırılarını inceleyen psikologlar ve antropologlar, dehşet verici sonuçlara vardılar: hepimiz birer intihar komandosu olabiliriz. Psikologlar, antropologlar ve diğer uzmanlara göre, intihar komandolarının tek ortak yanı, hepsinin acı çeken toplumlardan çıkmaları. Hiçbirisi bizden daha mantıksız, daha deli, daha kötü eğitimli, daha yoksul veya daha fazla dindar değil. İntihar komandoları olayı, veya güncel tanımlamayla canlı bombalar yaygın olarak Filistin'de ortaya çıktı. El Kaide militanları ve teröristlerin kullandıkları yöntem olarak da yaygınlaştı. Türkiye'de solcusundan, kürt militanına ve şeriatçısına kadar da son yıllarda intihar komandoları çok sayıda öldürme ve intihar olayında büyük rol oynadı. Onlar hakkında pek çok düşünce var: cinayete veya intihara meyilli manyaklar; yoksul ve daha iyi bir gelecek hayalleri kuramayacak kadar bilgisizler; karşı koyamayacakları siyasi baskılarla hareket ederler ve köktendincilerdir. Analizciler ve politikacılar tarafından dile getirilen tüm bu görüşler, aslında her durumda yanlış. Psikologlar, antropologların açıkladıkları raporlara göre, intihar komandolarının tek ortak yanı, hepsinin acı çeken toplumlardan çıkmaları.. Diğer nitelemelere göre ise hiçbir saldırgan uymuyor. Hiçbirisi bizden daha mantıksız, daha deli, daha kötü eğitimli, daha yoksul veya daha fazla dindar değil. Singapur'daki Nanyang Teknik Üniversitesi'ndeki terorizm araştırmaları enstitüsünün başındaki Rohan Gunaratna, Onlar senin ve benim gibiler diyor. Düşmanını öldürürken kendini de öldürmek yeni bir olay değil. - yüzyılda Musevi isyancılar Romalılara karşı, 11 ve 14. yüzyıllarda da Haşhaşinler bu yola başvurmuşlardı. Düşman gemilerine uçaklarıyla dalan Japon kamikaze pilotları da 2. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirmişlerdi. İntihar terorizminin başladığı tarih ise, Hizbullah'ın cihad adı altında bomba yüklü bir kamyonla Beyrut'taki ABD Büyükelçiliği'ne saldırdığı ve 63 kişinin ölümüne neden olduğu 1983 Nisan'ıdır. İntihar saldırıları, o günden sonra başta Hamas ve Tamil Kaplanları olmak üzere dünyanın dört tarafındaki örgütlerce düzenlendi. 1980- 2004 arası dünyanın her tarafından yaklaşık 500 intihar saldırısı gerçekleştirildi. İntihar komandolarının doğrudan yoksullukla ilgsi yok. Princeton Üniversitesi'nde ekonomist olan Claude Berrebi'nin, 1980'lerin sonundan 2003'e kadar geçen bir dönem içinde yaşayan Hamas ve İslami Cihad eylemcileriyle ilgili yürüttüğü araştırmada, nüfusunun yüzde 32'si yoksul olan Filistin'deki intihar komandolarının yalnızca yüzde 13'ünün yoksul bir aileden geldiğini saptadı.. Ayrıca, eylemcilerin yarısından fazlası, yüksek eğitimlerini tamamlamıştı. Bu oran tüm Filistin nüfusu için yüzde 15'te kalıyordu. Geçen yıl Journal of Economic Perspectives dergisinde yayımlanan bir başka incelemeye göreyse, 1980'ler ile 1990'ların başında ölen Hizbullah militanları, yaşıtlarından daha varlıklıydılar ve ortaokulu bitirme oranları da daha yüksekti. İsrail'deki Tel Aviv Üniversitesi'nde psikolog olan ve Ortadoğu terorizmi üzerine en bilgili uzmanlardan olan Ariel Merari, 1983'ten beri Ortadoğu'daki tüm intihar komandolarının geçmişlerini ve çevrelerini araştırdığında hiç beklemediği bir sonuca varmış. Olayın dini boyutları, yani İslami örgütlerin, gönüllülerini intihara hazırlamak için cennet vaatleri gibi dini propagandaları kullanmalarıysa çok daha karmaşık bir durum. Aslında intihar terorizmi ne dini örgütlere ne de Müslüman kültürüne has bir olay. Chicago Üniversitesi'nden siyasi uzman Robert Pape, 1980'den 1991'e kadarki toplam 188 intihar saldırısıyla ilgili bir veri tabanı hazırladı. Bu tür saldırılarla dini köktendincilik arasında hiçbir doğrudan bağ saptayamayan Pape, intihar eylemlerine en fazla başvuran Marksist-Leninist bir örgüt olan ve üyelerini dine düşman Hindu ailelerin oluşturduğu Tamil Kaplanlarına dikkat çekiyor. İsrail'deki Merari de, Lübnan'da 1983-1986 yılları arasında gerçekleştirilen 31 intihar eyleminden 22'sinin laik örgütlerce düzenlendiğini ortaya koydu. Bu durumda, mantıklı, akıllı, iyi eğitimli ve refah içindeki bir insanı böylesi akıldışı ve aşırı uçlarda bir eylemi gerçekleştirmeye iten ne? Birçok araştırmacıya göre işin derininde bu kişileri bünyesine alan örgütler yatıyor. İntihar terorizminin yakın tarihinde, her bir görevin bir direnişçi örgüt tarafından planlandığı ve onaylandığı görülüyor. Merari, intihar eylemlerinin, örgütsel bir olay olduğunu ve örgütün buna girişip girişmeyeceğine karar verdiğini söylüyor. Pape ise, bu saldırıların siyasi ve stratejik olduğu görüşünde. Dahası amaç hep aynı: güç kullanarak hükümeti devirmek veya örgütün kendisinin olduğunu iddia ettiği topraklardan çekilmesini sağlamak. Bu 11 Eylül teröristleri için de geçerli, çünkü onlar üsleri ve İsrail'i desteklemesi nedeniyle ABD'yi, Ortadoğu'da işgalci bir varlık olarak kabul ediyordu. Washington'daki RAND Cooperation adlı araştırma şirketinden Bruce Hoffman, kültürün, bir örgütün stratejisini belirlemede rol oynadığını düşünüyor. Siyasi şiddeti inceleyen Hoffman, intihar saldırılarının, Batı'ya yabancı bir fenomenmiş gibi görünmesine de kesinlikle karşı çıkıyor. Batılıların, kendilerini havaya uçurmaya diğerlerinden daha zor karar vereceklerine ilişkin hiçbir kanıt olmadığını belirtiyor. Diğer araştırmacılarsa, kültürden çok stratejilerin söz konusu olduğunu düşünüyor. İntihar terorizmine başvuran örgütler, ya varolan yöntemlerin artık işlerine yaramadığına karar vermiş ya da düşman ordusunun gücüne artık karşı koyamayacak hale gelmişlerdir. Atran, Hamas ve İslami Cihad örgütlerinin bu kadar sık bu yöntemi seçmelerinin, İsrail ordusunun güç kullanımının giderek artmasına bağlı olduğunu belirtiyor. Hoffman'ın ise farklı bir görüşü var. İntihar saldırılarının ortaya çıkmasının nedeni, terörist örgütler arasındaki rekabet diyor. İntihar saldırılarına karar veren örgütler, eylemcileri de ikna etmek zorundalar. Peki bir örgüt bunu nasıl beceriyor? İlk olarak, yöntemin halk arasında desteğini sağlamak zorunda. Örgüt, intiharın halkı için yapacağı en büyük fedakarlık olduğunu öne sürerek bunu başarıyor. Bir halk, işgalci bir güç tarafından baskı görüyor veya sosyal bir çöküntü içindeyse örgütlerin mesajı çok kolay alınır. Örgütler, militanlarının vazgeçmesini önlemek için onları küçük gruplar halinde örgütlüyor ve amaçları uğruna şehit olacakları fikrini güçlendirmek için haftalar, aylar veya yıllar süren yoğun bir psikolojik eğitime tabi tutuyor. Tüm bu sürecin en kararlı noktasıysa, intihar komandosunun ölmeden önce videoya çekilmesi ve ölmeye olan bağlılığını dile getirmesi. Merari'ye göre bu noktadan geriye dönmek neredeyse imkansız, çünkü toplumun ve çevresinin saygısını kaybeder. Birçok psikologa göre, mantıklı kişilerin intihar komandosu olarak seçilmesinin başlıca nedeni, bu kişilerin topluma karşı, ama özellikle de örgütündeki kardeşlerine karşı bir görevini yerine getirme duygusu taşımalarıdır. İntihar komandolarının içinde yer aldığı küçük bir hücreye bağlıysanız ve hepsi birer birer ölüyorsa; ailenize ve herkese elveda dediğiniz böyle bir kasetiniz bulunuyorsa, ortaya öyle bir psikoloji vardır ki geri çekilirseniz aşağılatıcı bir durum ortaya çıkacaktır diyor Atran. Görünüşe göre, bir intihar saldırısının gerçekleşmesi için gerekenler, bir örgütün böyle bir saldırıya karar vermesini sağlayacak sosyal, kültürel ve siyasi koşullardan oluşan tuhaf bir karışım. Sonrasındaysa herkes seçilebilir: öğrenciler veya anneler."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/hbtozel/ozel/merhaba-biz-yine-geldik-nerede-kalmistik", "text": "İngiltere'de haftalık bilim dergisi New Scientist, okurlarına başvurdu ve gerek bilim, gerekse toplum açısından en büyük etkiyi yarattıklarına inandıkları popüler bilim kitaplarından bir seçki oluşturmalarını istedi. Seçmeye, yazar ve bilim insanları da katıldı ve sonuçta 25 kitaplık bir liste çıktı ortaya \"Bilimin, dünyaya bir anlam vermemize ve hayatı ve evreni çözümlememize olanak tanıyan en güçlü araç\" olduğu kabul ediliyorsa, popüler bilim kitapları da buna büyük katkıda bulunuyor. Bu kitaplar, on yıllardır \"dünyayı çok daha kapsamlı bir biçimde kavramamızı\" sağlıyor. Sadece kitaplar mı? Popüler bilim dergileri, yayınları, televizyon dizileri, daha neler. Bütün bu araçlar, toplumla, halkla bilimin engin dünyası arasında kurulmuş çeşitli büyüklüklerde birer köprüdür. Popüler bilim yayıncılığı, bilgiyi halka, geniş tabana yaygınlaştırdı. Bu, demokratik bir toplum yaratılmasına, halkın bilimin anlaşılması zor alanına girmesine yardımcı oldu. Bilim böylece hem destek kazandı hem de bazı konularda muhalefetle karşılaştı. Tabii ayrıca, geniş bir meraklı kitlenin bilim ve araştırma ordusuna katılımına, dünyayı ve insanoğlunu anlama çabasına katkıda bulunmasına da hizmet etti. Nice genç, popüler bilim yayınlarından beslenerek bilim dünyasına girdi. Mesela Einstein, ilk gençlik yıllarında bu kitapları okuyarak fizik ile ilk bağını kurmuştu. Herkese Bilim Teknoloji de bu yolda atılmış güçlü bir adım ve bir evrensel geleneğin sürdürücüsü olarak karşınızda. Özel olarak bir gelenekten bahsedeceksek, öncümüz Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji'dir. Bu dergi 30 yaşına basmaya az kala, yerini Herkese Bilim Teknoloji'ye devretti. Koca adam olmuştu, artık kendi ayakları üzerinde durabilirdi. Şimdi CBT'nin izleyicisi olan HBT, 30 yıldır kendisine gönül verenlerle bütünleşiyor. Tabii daha büyük bir kitleyle bütünleşmek gibi bir iddiayla ve CBT'ye teşekkür ederek. Geniş ve büyük öyküsü ise şunlarla ilgili: Tarihsel anlamda akıl ve bilim. Eleştirel düşünme. Araştırma ve merak. Nasıl çalışıyor ve neden böyle, diye düşünmek. Araştırma ve üretmenin ülkemizde yaygınlaşmasına katkıda bulunmak. Daha iyi bilim, daha iyi araştırma... Daha iyi bir yaşam ve ülke... Bilim ve teknoloji olmadan, bunları üretmeden hiçbir ülke ayağa kalkamaz. Bunun için Herkese Bilim Teknoloji sizlere koştu. El ele tutuşup birlikte yürüyeceğiz. Önce portalda sizlere sesleniyoruz. Hemen arkasından yine aynı ad ile haftalık dergisi gelecek. Unutmayın bilim bir gelecek inşasıdır. 30 yılın ötesine, 100 yıla, 200 yıla ve da ötesine doğru. Bu yazı herkese \"merhaba\" olsun. Biz buradayız, hiçbir yere gitmedik, dahası büyüdük, gençleştik ve yenilendik. Gün ışısın, beyinler ışısın, hep ama."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/hbtozel/tartisma/bitki-kok-bolgesi-kongresi-turkiyenin-bilimsel-arastirmalardaki-yeri", "text": "Rizosfer , Yunanca da kök bölgesi anlamına gelen bitki kökleri ile onun çevreleyen birkaç cm'lik alan ile ilgilidir. Rizosfer bölgesi toprak altı bitki kök bölgesi tarım biliminin an az bilinen ancak en önemli konusunu oluşturuyor. Tarım biliminin temelini oluşturan bitki yetiştiriciliğinde toprak bitki kök yüzey alanı ve oradaki yaşamın bilinmesi ve yönetilmesi sağlıklı bitki yetiştiriciliği ve kaliteli gıda güvenliği için son derece önemlidir. Rizosfer bölgesi çalışmaları özellikle, bitki besleme, hastalık ve zararlılar, toprak-bitki yönetimi ve iklim değişimi konuları tarım bilimindeki birçok mekanizmanın ve çalışmanın konularını oluşturmaktadır. Gözden uzak olan gönülden de uzak olur öz-deyişine uygun olarak bitkilerin toprak altı kısmı gözden uzak olduğu için yakın geçmişe kadar çok ilgi oluşturmadı. İnsanlık yumrulu bitkiler dışında genelde bitkilerin toprak üstündeki meyve ve yapraklarını yedikleri için kökler konusuna çok yönelinmedi. Ancak dünya nüfusundaki artışın yarattığı gıda talebi beraberinde yoğun bitkisel üretimi ve toprak kullanımı üzerinde de ciddi bir baskı yaratmaya başladı. Artan bitkisel üretim talebi yanında tarım topraklarının artırılamaması hatta toprakların amaç dışı kullanımından dolayı toprak varlığındaki azalma nedeniyle bitki köklerinin etki ettiği toprak katmanından etkin yararlanılmasını zorunlu kıldı. Toprak yer yüzeyinde dışarıdan içeriye derinliğine doğru geliştiği için bilim insanları toprakları derinlemesine dikey yönden verimliliğini ve kalitesini araştırıyorlar. Bu bağlamda dünyayı bir elma gibi düşünürsek ve elmanın kabuğu toprak katmanı olarak tanımlayabiliriz. Bu bağlamda milyonlarca yılda oluşan bir metreyi bulan toprak derinliği bitki köklerinin gelişimi ve gıda sağlaması bakımından çok önemli bir varlıktır. Son yıllarda bitkilerin besin elementi alımı ve bitki sağlığının kök ve kök çevresindeki biyolojik, kimyasal ve fiziksel etkilerin öneminin anlaşılması ile bitki besleme uzmanları ekoloji bilimcileri bitki kök bölgesini incelemeye aldılar. Bu bakımdan rizosfer konusu tarım biliminin en yeni konularından biridir. Konu tarımsal Biyoteknoloji ve ekolojik tarımı da doğrudan ilgilendirdiği için geniş bir araştırıcı kesimine hitap etmesi bakımından ayrıca özel öneme sahiptir. Toprak altındaki bitki köklerinin izlenmesi ve örnek alınması son derece zor olması nedeniyle kökün etki ettiği alan halen tam olarak tanımlanamamakta ve örneklenememektedir Bu nedenlerden dolayı sınırlı sayıda araştırmacı konuya ilgi duymaktadır. Ülkemizde de toprak ve bitki besleme bilimi bölümlerinde belirli sayıda araştırmacı çalışmaktadır. Rizosfer yöntemlerinin zorluğu nedeniyle konuyu çalışan bilim insanlarının örgütlenmesi ve ortak araştırma alanlarının oluşturulması ile başlayan çalışmalar son yıllarda artmaya başladı. Ben de 1990'lı yıllardan beri kök bölgesi mekanizmaları ve bunların bitkilerin besin elementleri alımı konularında çalışmaktayım. İlki 2004 yılında Almanya'nın Münih kentinde başlayan kongreden bu yana bütün toplantılara çalışma konum gereği olanaklar ölçüsünde katılmaya çalışıyorum. Kongrelerin 4. Rhizospher 4 kongresi geçen yıl Hollanda'nın Maastricht kentinde yapıldı. 600'ün üzerinden araştırıcının katıldığı kongrenin bu yılkı teması toprak ile bitki kökleri arasındaki yaşam alanı üzerine odaklanmıştır. Rizosfer konusu gelişmekte olan ülkeler için halen lüks olarak anlaşılıyor olmalı ki katılımcıların çoğunluğu gelişmiş ülkelerdendi. Kongreye katılan değişik bilim disiplinlerinden bilim insanları tarım, orman ekosistemi, toprak altı karbon kök ekosistemi yanında yararlı ve toprak kökenli zararlıların tanımlanması ve yönetimi konularını işlemişlerdir. Seçilen konular toprak altı kök bölgesinde meydana gelen fizikokimyasal ve biyokimyasal değişimler ve bunun bitki ve toprak sağlığından insan sağlığına kadar ki aşamaları konuşulmuş. Kongrede sunulan bildirilerin ana başlıkları: kök bölgesi mikroorganizmalarının moleküler biyoloji ve genetik yöntemler ile tanımlanması, genlerinin izolasyonu, kök bölgesi biyokimyası, kök büyümesi dinamikleri ve kök salgıları, kök içi mikroorganizma varlığı ve etkileri, besin elementi alımı ve dinamikleri, kök-toprak ekosisteminde karbon ve azot bütçesi ve bunun iklim değişimleri ile olan ilişkileri işlenmiştir. Toplantıda uzun yılar organik ve inorganik gübrelerin kök bölgesi dışındaki toprakların karbon ve azot dinamiği üzerine olan etkileri konusunda kısa bir sunumu gerçekleştirdim. Toprak altı karbon dinamiği ve iklim değişimleri Rizosfer 4 kongresinin önemli konularından biridir. Kök bölgesindeki flora ve faunanın toprak yapısı bitki besin elementi alımı üzerine olan etkileri, C ve N döngüsü, kök gelişimi ve kök bozunumu ve ayrışmasının iklim değişimleri ile olan ilişkileri işlendi. Kök ve diğer organizmalar arasındaki sinyal alış verişi ve organizmalar ile bitki kök arasındaki simbiyosis ilişkilerin pratik uygulamaları işlendi. Ağırlıklı olarak bitki kök içi ve dışındaki yararlı organizmaların bitki sağlığı üzerindeki etkileri ve enzim mekanizmaları ile olan ilişkileri ele alınmıştır. Kongrede sunulan konuların önemli bir kısmı teknoloji geliştiren ilaç ve gübre şirketlerinin ilgi alanında bulunuyor. Stantlarda sergilenen enzim, antibiyotik ve genetik alanlarında teknolojik bazı ürünlerin rizosfer bilgisi kullanılarak üretildiği anlaşılıyor. Gübreleme konusunda yeniden ekolojik gübre kullanımına yöneliş olduğu görülüyor. Avrupa Birliği ülkelerinin araştırıcılarının başlattıkları ortak projelerde toprak teknolojisi bilgisi kullanılarak üretilen kompost ve bunun için seçilmiş mantar ve/ya bakteri türlerini izole etmeyi ve bu organizmaların genetik yapılarını belirleyerek endüstriyel olarak çoğaltmayı ve yeniden tarımda kullanmayı planlıyorlar. Ekolojik bitki yetiştiriciliğinde bitki beseleme ve hastalıklara karşın, etkin bakteri ve mantar aşılaması ve bunlarda rizosfer bölgesi yönetimi ile sağlamaya çalışmaktadırlar. Özellikle bitki korumaya yönelik kök bölgesi uygulamalarına yönelik ekolojik çalışmalar geniş yer tutmaktadır. Çevre kirliliği özellikle de inorganik ve organik gübre kullanımından kaynaklanan taban suyu ve içme suyu kalitesinin artırılması için bitki kökleri ve mantarların birlikte yapacağı sinerjik etki konuları rizosfer teknolojileri başlığı altında işlenmiştir."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/hbtozel/tartisma/finlandiyanin-kooperatif-mucizesi", "text": "Bu yalnızca bir alışveriş kartı değil, aynı zamanda bir hisse senedi. Ülkenin en büyük kooperatif birliği olan S-Grubu'na üyeliğimi gösteriyor. Bedava değil, 70 verip aldım. Zeki eşim, bize verilen iki karttan çiplisini kendine saklamış, bana çipsizini vermiş; ben kullandıkça o bedava alışveriş hakkı kazanıyor. Kooperatif deyip geçmeyin, S-Grubu ülkenin büyük hipermarket, süpermarket, mağaza, benzin istasyonu, otel zincirlerine, en az 3 ayrı lokanta zincirine sahip, ülkedeki perakende pazarının %45'ini elinde tutan dev bir kurum. Tarihi, yirminci asrın başına uzanıyor. O zamanlar Finlandiya bağımsız bir ülke değil, Çarlık Rusyası'nın özerk bir büyük dükalığı. Şimdiki Helsinki Üniversitesi'nin de o zamanki adı Emperyal Aleksandr Üniversitesi. İşte bu kurumun hocalarından Prof. Dr. Hannes Gebhard 1899'da kooperatifçilik konulu bir kitap yayınlıyor, sonra 150 öğrencisini ülkenin dört bir yanına göndererek kooperatifçiliği yaygınlaştırıyor. Kurulan kooperatiflere yardım etmek için bugün de etkin olan Pellervo cemiyetini kuruyor. Fin üreticileri, rekabeti giderek artan piyasada tutunabilmek için kooperatifler halinde örgütlenmeye başlıyor. Özerk Fin parlamentosu Eduskunta'nın 1901'de kooperatifler kanununu çıkarmasından sonra kooperatif sayısı fırlıyor. Bu yerel kooperatiflerin 1903'te ulusal düzeyde işbirliği kararı almasıyla S-Grubu doğuyor. Grubun bugün küçük bir bankası bile var. Ülkenin büyük bankalarından Osuuspankki de kooperatifçilik ürünü. Fin çiftçilerinin kredi ihtiyacı karşısında buna da Gebhard öncülük ediyor, hükümetten aldıkları borçla kurulan bir banka etrafında kooperatif kredi hareketi doğuyor. İşte o banka şimdiki Osuuspankki. Bu kooperatifler devletle işbirliği içinde tarımı geliştirmekle kalmıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan kalan yıkımın onarılmasının ve 1944'te Sovyetler'e kaybedilen topraklardan gelen Finlerin ülkeye yerleştirilmesinin finansmanını da sağlıyor. Ülkede 2014 itibarıyla 161 kooperatif bankası, 20 de kooperatif sigorta şirketi var. Ve nihayet Valio. Bugünün büyük süt ürünleri şirketi, bir zamanlar süt üreticilerinin işbirliği ve eğitimi için kooperatif olarak kuruluyor. Ama Valio'yu diğer kooperatiflerden ayıran, araştırmaya verdiği önem. Mesela ele aldığı ilk sorunlardan biri şu: Finlandiya'nın kışında hayvanları otlatmak pek mümkün değil. Yazın toplanan yemler ise kışa kadar dayanmıyor, zira bitki hücrelerinin solunum tepkimeleri, depolanmış karbonhidratları tüketiyor, yemlerin üzerindeki mikropların fermentasyonu ise zararlı maddeler üretiyor. Proteinlerin zamanla yıkılması da yemin, dolayısıyla inekten gelecek sütün protein içeriğinin düşmesine sebep oluyor. Benim cahil gibi yemin çürümesi deyip geçeceğim süreçleri böyle analiz eden kişi, Valio laboratuarının başındaki Prof. Dr. Artturi Virtanen. Virtanen çözüme kendi biyokimya araştırmalarının ışığında yaklaşıyor. Deneylerle buluyor ki taze yemi topladıktan hemen sonra asit çözeltisine batırıp pH'sini hızla 3-4 arasına çabucak düşürebilirseniz, biraz önce saydığım kimyasal süreçleri durdurabilir, yemi uzun süre, besleyiciliğini kaybetmeden saklayabilirsiniz. Üstelik pH'si 3'ün altına düşmedikçe inekler bu yemi mırın kırın etmeden yiyor. Sonuç: Yüksek kalitede, yüksek verimli süt üretimi, kooperatif için patentler üzerinden gelir, üstüne bir de Virtanen'e 1945 yılının Nobel Kimya Ödülü! Rockefellerlarımız, Carnegielerimiz yok, ama kooperatiflerimiz var sözü Virtanen'in, Finlandiya'da 2014 itibariyle mevcut 4616 kooperatif de Fin halkının bu kooperatiflere verdiği önemin bir göstergesi."} {"url": "https://www.herkesebilimteknoloji.com/hbtozel/tartisma/obamanin-3-boyutlu-yazicilar-uzerine-ulusal-cagrisi-dusundurdukleri", "text": "ABD Başkanı Barack Obama ve başkan yardımcısı Joe Biden, geçtiğimiz günlerde Tenesse Üniversitesi 'den Alex Roschli ve Andrew Messing adlı mühendislerin 3 Boyutlu Yazıcılar ile basmış olduğu Shelby Cobra Model spor arabanın tanıtım toplantısına katıldı. Keyifli bir ortamda gerçekleştirdikleri toplantıda 3-Boyutlu Yazıcıların geleceğin teknolojisi olacağı en yüksek kademeden yöneticilerce bir defa daha vurgulanmış oldu. Obama 2013 yılında yaptığı ulusa sesleniş konuşmasının ana temasını da bu teknolojik konuya ayırmış ve ülkenin geleceğini 3-Boyutlu yazıcıların belirleyeceğini belirtmişti. Bunun dışında Caterpiller, Ford gibi dünya devi haline gelen uluslararsı Amerikan firmalarının ülkeye geri döneceğinin müjdesini vermiş, yıllar sonra Macbook'ların tekrar Apple tarafından ülke sınırları içerisinde üretileceğini açıkmalıştı. Bunun yanı sıra tüm bu gelişmelerin ülke ekonomisinde 500.000 nitelikli iş gücü açığı oluşturacağını da belirtmişti. Bu açıklamaların sadece ABD değil tüm dünyada bütün kesimlerce şaşkınlıkla ve hayretle karşılandığını tahmin etmek güç olmasa gerek. İlginçtir ki ABD başkanı konuşmasının en önemli bölümünü, 3-Boyutlu yazıcıların geleceğine ayırmış, yakın geleceği şekillendirecek en önemli aygılar olacağını ve ve ABD'nin bu konuda öncü konumda yer alması gerektiğini aktarmıştı. Peki bu 3 boyutlu yazıcıları bu kadar önemli kılan nedir? Bu sorunun cevabı, günümüz şartlarında üretim aşamalarını ve maliyetlerini en aza indirmesinde yatmaktadır. Klasik yöntemlerle inanılmaz derece uzun bir prosese ve yatırıma gerek duyan herhangi bir ürün için fişe takılmış olan bir üç boyutlu yazıcı ve daha önceden hazırlanmış olan bir tasarım yeterli. Amerikan kongresini heyecanladıran ve Obama'yı ayakta alkışlamalarına neden olan şey işte bu kadar basit, özetle daha az girdi ile aynı anda binlerce yazıcıyla meydana gelecek olan sınırsız bir üretim patlaması. Üstelik bu patlamanın, ekonomistlerin çok sevdiği bir deyim ile kesinlikle \"sürdürülebilir bir üretim\" modeli olduğu da çok açık. Krizlerden fırsatlar yaratmayı ustalıkla becerebilen Amerikalılar, 2. Dünya savaşı sonrasında meydana gelen \"baby-boomer\" bebek patlamasını ekonomik kazanca ve büyüme ivmesine dönüştürebilmişlerdi. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz, aşırı liberal- kapitalist ekonomik yaklaşımların sorgulanmasına neden olan, büyük ekonomik krizinin ardından, Asya merkezli ekonomik devlere karşı böyle bir patlamayı kullanmak isteyeceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek. ABD Başkanı tarafından, bu gelişmeleri en üst düzeyde, devlet planı olarak açıklanması niyetlerinin belirtisi sayılmalıdır. Ülkemize gelecek olursak durum malesef henüz yeteri kadar parlak görünmüyor. Yer yer kullanıma girmiş olan yazıcılar ile teknolojide öncü devletler ile aynı ivmeyi yakalamak neredeyse imkansız. Bu aşamada bizlere düşen, çılgın projeler konusunda bir hayli istekli ve yaratıcı olan idarecilerimizin, 20 Milyon nüfus eşiğinde olan İstanbul'u ortadan ikiye bölmek yerine, bütün okulları ve üniversiteleri 3-Boyutlu Yazıcılar ile donatma çılgınlığına girişmelerini görmeyi umut etmek olacaktır. Ancak belki o zaman bizlerinde muasır medeniyetler seviyesine erişme hayalinin gerçeğe dönüşmesi mümkün olabilir."}