{"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/2016da-neler-oldu-neler/", "text": "Astronomi araştırmaları, insanlık tarihinin var olan ve sırrı çözülemeyen önemli sorularına cevap aramaktadır. Gün geçtikçe artan astronomi araştırmaları birçok yeni bulguyu beraberinde getirirken uzay turizmi için de çalışmalara başlandı. Artan teknolojik gelişmeler insanların bir adım ötesini araştırma, keşfetme isteğini arttırmıştır. Bunun sonucunda, her güne yeni bir keşif veya proje haberi ile başlar olduk. 2016'da ise bunlara birçoğu eklendi. Kötü bir haber ile başlar gibi olacak ama gerçekleri göz önünde de bulundurmak gerekiyor. 1850 2016 yılları arasında, Dünya'nın ortalama sıcaklığında yaklaşık 1,5 derecelik artış göze çarpıyor. NASA'nın verilerine göre Eylül 2016, son 136 yıl (1880'den beri) içerisindeki en sıcak Eylül ayı idi. Albert Einstein'ın Görelilik Teorisi'nde öngördüğü uzay-zaman bükülmeleri doğrulandı. 24 Ağustos, Plüton'un tenzil-i rütbe ile gezegenlikten cüce gezegenlik rütbesine düşüşünün 10. yıl dönümü... :(( Güneş Sistemi'ni ekseninden çıkardığı öne sürülen, Dünya'nın 10 katı büyüklüğünde olduğu ve Güneş'e olan uzaklığının, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının 200-1200 katı fazla olduğu tahmin edilen Güneş Sistemi'nin 10. gezegeninin varlığına dair bulgular keşfedildi. 8 Nisan, amatör bir astronom tarafından Jüpiter gezegenine çarpan bir asteroid kaydedildi. Amazon kurucusu Jeff Bezos'un şirketi Blue Origin tekrar kullanılabilir roket denemelerinde bulundu. Uzay seyahatini gerçeğe dönüştürmek isteyen şirketin denemeleri 3 te 3 başarıyla sonuçlandı. SpaceX firmasının roketi Falcon 9, 2015'teki başarısız iniş denemelerinden sonra, 8 Nisan'da okyanusa ilk başarılı inişini yaptı. Falcon 9 görevini tamamladıktan sonra Dünya'ya dönerek iniş denemelerinde bulunmaktaydı. Bu görevler arasında ISS'e taşıdığı BEAM de bulunmaktaydı. Amaç ise ISS'te yaşam alanını büyütmek ve ilerde uzay otelciliğini başlatmaktır. Falcon 9, 1 Eylül tarihinde yakıt yükleme sırasında havaya uçtu. Bu durum diğer uçuşların iptal edilmesine neden olurken, SpaceX'in gelecekteki insanlı uçuşları için tedirginlik yarattı. SpaceX projesi olan ISS'e astronot ile kargo taşınmasını kolaylaştıracak 'uzay taksiciliği'nin güvenlik lisansını almasını da zorlaştırdı. Hindistan insansız tekrar kullanılabilir uzay mekiği fırlatarak, tekrar kullanılabilir uzay aracı geliştirme yarışına katılmış oldu. Virgin Galactic firması, Stephan Hawking'in VSS Unity adını verdiği SpaceShipTwo uzay gemisini tanıttı. Uzay gemisi yolcularını 100 km yüksekliğe çıkarmakta, dönüşteyse sıradan bir uçak gibi piste indirmekte. Uzayda en uzun süreyi geçiren Amerikalı ünvanına sahip Scott Kelly mart ayının başlarında, ISS'te 340 gün kaldıktan sonra Dünya'ya döndü. Kendisi uzayda iken yeryüzünde onu bekleyen ikiz kardeşi Mark Kelly ile vücutları arasındaki farklılıklar karşılaştırılıp, uzayda uzun süre geçirmenin insan vücudu üzerindeki etkileri incelendi. Selam Uzaylı, biz dostuz! Stephan Hawking'in ulaşmaya çalıştığı uzaylılar için Rus milyarder Yuri Milner ile projeleri duyuruldu. Alpha Centauri yıldız sistemine yolculuğa çıkacak mikro-uydu, ışık hızının 1/5'i hız ile hareket edecek. 29 Eylül, SpaceX CEO'su Elon Musk, 67. Uluslararası Uzay Yolculuğu Konferansı'nda Mars'taki kolonileşme planını açıkladı. Musk, 80 günde 100 kişiyi Mars'a gönderebileceklerini ve bunun için uygun olan altyapı çalışmalarını neredeyse tamamladıklarını belirtti. Elon Musk'ın Mars projesi olan Red Dragon'lar ise 2018'den itibaren 2 yılda bir Mars'a kargo taşıyacak. Hedef ise insanlı uçuşlardan önce yeterli kargoyu taşımak. Kendi uzay araştırma üssünü inşa etmeye ve Ay'a uzay aracı göndermeye hazırlanan Çin, Dünya'nın en büyük radyo teleskobunu tamamladı. 4 Temmuz'da Juno, 5 yıllık yolculuğunun ardından Jüpiter'in yörüngesine girerek 53,5 günlük turuna başladı. 27 Ağustos'ta Juno Uzay Aracı, Jüpiter'e gerçekleştirdiği yakın uçuşu başarıyla tamamladı. Juno Uzay Aracı, Jüpiter'in kuzey ve güney kutbunun daha önce görülmeyen görüntülerini çekti. Tarihin en iyi Uzay Teleskobu olan James Webb Uzay Teleskobu tamamlandı. 2018'de fırlatılacak olan teleskop, evrenin ilk zamanlarını gözlemleyecek. JAXA'nın önemli çalışmalarından olan Hitomi, insan kaynaklı yazılım hatası nedeniyle kayboldu. Hitomi uydusu ortadan kaybolmadan hemen önce, 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksi kümesini görüntülemişti. Evrenin uç noktalarını kara deliklerden büyük gökada kümelerine kadar keşfetmek için tasarlanmıştı. Komşumuz olan Proxima Centauri'de bulunan ve gezegenimiz gibi kayalık ve okyanuslara sahip Proxima Centauri B gezegeni keşfedildi. Gezegen, yıldızı etrafında bir turunu 11 Dünya gününde tamamlıyor. OSIRIS-REx Uzay Aracı yola koyuldu. Hedefi ise Dünya'ya yakın bir yörüngede dolanan gök taşı olan 101955 Bennu'ya ulaşmak ve birkaç parça alıp Dünya'ya geri dönmek. 2023'te Dünya'ya ulaşması bekleniyor. ESA, kuyruklu yıldızları incelemek için gönderdiği Rosetta Uzay Aracı'nın görevine, onu 30 Eylül'de 67P kuyruklu yıldızına çarptırarak son verdi. 19 Ekim'de Avrupa Uzay Ajansı ve Rusya Uzay Ajansı tarafından yürütülen ExoMars projesinde Mars'a iniş yapacaktı. İniş sırasında yaşanan bir sorun nedeniyle uzay aracı ile bağlantı kopmuştur. Schiaparelli Uzay Aracı ise NASA tarafından bulundu. ExoMars'tan ilk Mars fotoğrafı 16 Haziran'da alınmıştı. 9 Mayıs'ta Merkür'ün Güneş önünden geçişi gözlemlendi. Gerçekten çok güzeldi. Bir sonrakini kaçırmayın! 😀 20 Haziran'da 67 yılda bir gerçekleşen nadir bir gök olayı vardı. Yaz gündönümü ve dolunay aynı güne denk geldi. Mars'ta, bulunması hiç umulmayan Tridimit isimli mineral bulundu. Sadece çok yüksek sıcaklıklarda bulunan bu mineral, bir zamanlar Mars'ta volkanik yapıların olduğuna işaret ettiği belirtildi. 28 Temmuz, Jüpiter'in Büyük Kırmızı Noktası'nın, büyük bir ısı kaynağı gibi gezegenin atmosferini ısıttığı tespit edildi. İki gezegenin kavuşması gökyüzünde muhteşem bir görüntüye sebebiyet veriyor. 27 Ağustos'ta bunlardan biri gerçekleşti. Venüs ve Jüpiter'in bir araya gelişi muhteşemdi... Montreal Üniversitesi tarafından 6 Eylül'de açıklanan bir çalışmaya göre; 165 yeni kahverengi cüce keşfedildi. 16 Eylül 2016 Parçalı Ay Tutulması, 2016'da ülkemizden gözlemlenebilen tek tutulma idi. 17 Eylül, Şili'deki radyo teleskoplarını kullanan astronomlar, Dünya'dan 176 milyon IY uzakta oluşan yeni bir gezegen sistemini gözlemeyi başardı. 25 Eylül, Türkiye'nin uzaya açılacak en büyük gözü DAG Teleskobu'nun inşaatı, Erzurum Karakaya Tepeleri'nde başladı. 28-29 Eylül, NASA Güneş'in yüzeyindeki aktif bir bölgede oluşan devasa bir manyetik kemeri görüntüledi. Hubble Uzay Teleskobu, Jüpiter'in uydusu Europa'nın yüzeyindeki yarıklardan su buharı olduğu düşünülen fışkırmaları görüntüledi. 2 Kasım, ISS'te kesintisiz insan varlığının 16.yılı idi. 2 Kasım, Curiosity, Mars'ta demir bir meteorit tespit etti ve onu ayrıntılı inceleme için görüntüledi. -14 Kasım'da Süper Ay gözlemi vardı. 23 Kasım, Margaret Hamilton'a Özgürlük Heykeli ödülü verildi. 5 Aralık'ta Göktürk-1 uydusu fırlatıldı. 28 Aralık, Karanlık maddenin kaşifi astronom Vera Rubin, 88 yaşında hayatını kaybetti. Ve yazımızı 13 Ekim günü ODTÜ AAT yeni üyelerine kavuştu diyerek bitirelim... 2017'de de astronomiyle kalın..."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/2018-yilinda-bizi-bekleyen-en-etkileyici-7-astronomik-gelisme/", "text": "2017 yılında astronomi ve astrofizik alanında birbirinden etkileyici birçok gelişme meydana geldi. Tam Güneş tutulması, iki nötron yıldızının çarpışmasından kaynaklı kütleçekim dalgalarının gözlemlenmesi gibi olayların yanında, ülkemiz bilim insanlarının gerçekleştirdiği iki büyük keşif de yer almaktadır; SXP 1062 isimli çift yıldız sistemindeki nöron yıldızının 18 dakikalık periyodundaki kaymanın varlığını keşfedilmesi ve Türk bilim insanlarının ilk kez bir ötegezegen keşfetmesi. Astronomi alanı için oldukça verimli geçmiş olan bu güzel seneyi geride bırakırken, yeniden gökyüzü ile dolu bir yıla girmenin heyecanıyla size bu sene astronomi, astrofizik ve kozmoloji alanında gerçekleşecek olan bazı olaylardan bahsedeceğiz. 1) Tutulmalar: Bu sene tam bir Güneş tutulması olmayacak; ancak 3 tane parçalı Güneş tutulması ve 2 tam Ay tutulmasını gözleme şansımız olacak. - 31 Ocak- Avustralya, Kuzey Amerika, Doğu Asya ve Pasifik Okyanusu'ndan izlenebilecek tam Ay tutulması. - 15 Şubat- Antarktika, Şili ve Arjantin'den izlenebilecek parçalı Güneş tutulması. - 13 Temmuz- Antarktika ve Avustralya'nın güney uç kısmından izlenebilecek parçalı Güneş tutulması. - 27 Temmuz- Avrupa'nın, Afrika'nın, batı ve orta Asya'nın çoğundan ve Batı Avustralya'dan izlenebilecek tam Ay tutulması. - 11 Ağustos Kuzeydoğu Kanada, Grönland, Kuzey Avrupa ve Kuzeydoğu Asya'dan izlenebilecek olan parçalı Güneş tutulması. 2) Meteor Yağmurları: Her sene insanları büyüleyen meteor yağmurları bu sene de aynı şekilde kendilerini göstermeye devam edecekler bize. Meteor yağmurları bu sene topluluğumuz için çok daha fazla anlam ifade etmektedir, ancak şimdilik sürpriz olsun diyelim ve yazımıza devam edelim 🙂 12-13 Ağustos tarihinde pik yapacak olan Perseid meteor yağmurunda saatte yaklaşık 60 meteorun atmosfere girmesi beklenirken; 13-14 Aralık tarihinde pik yapması beklenen Geminid meteor yağmurunda bu sayının saatte 120 meteora ulaşacağı tahmin ediliyor. 3) Bir Karadeliğin Olay Ufkunu Gözlemleyebileceğiz : Bu yılın Nisan ayında, Olay Ufku Teleskobu adı verilen çok teleskoplu bir proje ile, karadeliğin olay ufkunun -ışık dahil hiçbir şeyin kaçamayacağı kadar çok güçlü çekiminin olduğu bölgeye verilen isim- gözlemlenmesi planlanmaktadır. Galaksimizin merkezinde yer alan Sagitarrius A isimli karadeliğin gözlemlendiği ve fotoğaflarının çekildiği 5 gecelik sürenin sonunda neler çıktığı 2018'in erken zamanlarında belli olacak ve bizler gerçekten de bu gelişmeyi büyük bir heyecanla beklemekteyiz. 4) Ay Keşfi Girişimleri: Yıldız çocukları, artık resmileşti ki insanlık Ay'a yeniden gidiyor! Ay'a son adım atan kişi 1972'de NASA astronotu Eugene Cernan'dı; ancak gelecek sene direkt Ay'a adım atılamayabilir. Başlangıç için, Hindistan ülke tarihinde ilk defa Ay'ın yüzeyine bir rover yani gezgin-gezegenlerin yüzeyine inerek orada araştırma yapan robotlar- göndermeyi planlamakta. Uzun süredir bu konuda sessizliğini korusa da SpaceX, Ay'ın yörüngesine iki insan ile birlikte bir gezi planlıyor. Ayrıca Çin, Chang'e 4 ve Chang'e 5 isimli iki araç ile Ay'ın karanlık- Dünya'dan görünmeyen yüzü- yüzüne bir keşif gezisi yapacak. Bunların yanı sıra, Amerika da Ay yüzüne insan göndermeyi planlıyor, ve unutmamalıyız ki Google bu konuyu destekleyen Lunar XPrize isimli bir yarışma da düzenlemektedir. 5) Asteroidler: Rosetta ve Philae uzay araçlarının 67P / Churyumov-Gerasimenko'yla randevuları ve daha sonraki araştırmaları hakkında heyecanlıysanız 2018 yılını çok seveceksiniz! Bu yıl bir değil, iki ayrı hedef ile buluşacak olan asteroid avcılarımız var! Haziran ayında, JAXA'nın 2014 yılında fırlatılan Hayabusa uzay aracı, Dünya'ya yakın bir yörüngede olan C ve G tipi Ryugu asteroidi ile buluşacak. Aynı zamanda NASA'nın OSIRIS-REx isimli uzay aracı da Bennu isimli bir asteroid ile randevusuna yaklaşmakta. 6) Pulsar Havai fişeği: Galaksimizde bulunan en parlak yıldızlardan birinin yakınında bir pulsar gerçek anlamda patlayacak! Bu pulsar patladığında bir kozmik havai fişek gösterisi açığa çıkacak. Ancak bu olayın ne zaman olacağını tam olarak söylemek çok zor. 7) Merkür' e Sonda Gönderiyoruz: Bu sene Cassini'ni aramızdan ayrılışını gördük, Juno hala daha Jüpiter'de çalışmalarını sürdürmekte ancak daha fazla gezegen avcılarına ihtiyacımız var ve şanslıyız ki BepiColombo burada! ESA ve JAXA, bu sene Merkür'e yola çıkmak üzere bir uzay aracı fırlatacak. Evet, belki BepiColombo 2025 yılına kadar Merkür'e ulaşamayacak; ama bize getireceği bilgiler bunu beklediğimize değecek."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/23-05-2019-gunun-gokbilim-goruntusu-ayin-yanindaki-jupiter/", "text": "Günlük APOD paylaşımlarına ara verdiğimiz için uzun zamandır çeviri paylaşmıyorduk. 23 Mayıs tarihinde paylaşılan Betül Türksoy tarafından çekilen fotoğrafla bir nabız yoklayalım dedik. Ayrıca günlük olarak APOD paylaşımlarına buradan İngilizce olarak ulaşabilirsiniz. Açıklama: Neredeyse Dolunay evresine gelen Ay ile Jüpiter'in yakınlaşmasını konu edinen bu fotoğraf 20 Mayıs tarihine ait olup telefon ile çekilmiş. Siyah bulutlar güzeller güzeli ve de tek kocaman uydumuz Ay'ın önünden geçerken görüntüyü bulanıklaştırsa da o tanıdık yüz kendini belli ediyor. Sağ altta ise Jüpiter, bazı Galileo uyduları ile fotoğrafta yerini almış durumda. Soldan sağa yoklama alacak olursak şöyle sayabiliriz: Ganymede, Europa, Jüpiter ve Callisto . Her ne kadar bizim biricik doğal uydumuz Ay daha büyük, yakın ve parlak gözükse de Ganymede ve Callisto fiziksel olarak daha büyük. Su dünyası olan Europa ise azıcık daha küçük. Her ne kadar 6 büyükten sadece dördünü burada görüyor olsak da diğer iki büyük ismi anmadan bitirmeyelim yazımızı. Bir tarafta Satürn'ün koca uydusu Titan, diğer tarafta gaz devinin arkasına saklanmış Io da var. Fotoğrafı tam boyutlu görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Telif Hakkı: Betul Turksoy"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/25-10-2017-gunun-gokbilim-goruntusu-marius-tepeleri-ve-aydaki-delik/", "text": "İnsanlar Ay'ın altındaki bir yüzeyde yaşayabilirler mi? Japonya'nın ayın yörüngesindeki SELENE uzay aracı Ay'daki Marius tepeleri bölgesinin altındaki tuhaf deliği fotoğraflayınca bu ilgi çekici olasılık 2009'da desteklendi. NASA'nın Ay Keşif Aracı tarafından devam eden gözlemler gösterdi ki, Marius Tepeleri Deliği neredeyse 100 metre derinliğinde ve birkaç yüz metre genişliğindedir. Geçtiğimiz zamanlarda, SELENE'den gelen yer delici radar verileri, merak uyandırıcı ikinci yankı serisini ortaya çıkarmak için yeniden analiz edildi. Veriler Marius Tepelerinin altında geniş lava tüpleri olduğunu gösteriyor belki de bu tüpler kilometrelerce uzunluğundadır ve belki de Ay'da bir koloni için yeterince büyüktür. Bu kanallar büyük sıcaklık değişimi, mikro meteor çarpması ve zararlı Güneş radyasyonundan korunmak için geleceğin Ay kolosi için barınak olabilir. Belki de yeraltı lava tüpleri nefes alınabilecek havayı içeride tutabilecek şekilde mühürlenebilir. Lava tüpleri şekilleri milyonlarca yıl önce aktif olan Ay volkanlarına benzer. Marius tepeleri deliğini gösteren küçük resim NASA'nın devam programı olan Ay Keşif Aracı tarafından çekilirken, Marius tepeleri yüzey bölgesi 1960'da NASA'nın Ay Keşif Aracı 2 tarafından çekildi. Fotoğrafta, sağ üstte Marius kraterinin yanı sıra, volkanik kubbeler de görünüyor. Telif Hakkı: NASA, Lunar Orbiter 2;"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/31-01-2018-gunun-gokbilim-goruntusu-explorer-1/", "text": "60 yıl önce, 31 Ocak 1958'de, Ordu Balistik Füze Birliği tarafından, Amerika'nın başarıyla uzaya fırlatılan ilk uydusu olacak olan Explorer 1 Jüpiter-C roketine fırlatıldı. Birleşik Devletler için uzay araştırması dönemini başlatan Explorer 1, sadece 30 pound(1 pound=453.6 gram) ağırlığa sahip bir uyduydu. Uzayda elektronların ve iyonların yoğunluğunu ölçmek için James A. Van Allen tarafından tasarlanan bir deneyin yanı sıra sıcaklıkları ve mikrometeorit darbelerini ölçmek için araçlar taşıdı. Van Allen'in yaptığı deneyle yapılan ölçümler, yüksek enerjili elektronların ve iyonların manyetosferde sıkışıp kalmış iki toprak sarmal kayışının beklenmedik ve şaşırtıcı bir şekilde keşfedilmesine yol açtı. Şimdi Van Allen Kuşağı olarak bilinen ve iç manyetosferde yeri saptanan bölgeler, düşük Dünya yörüngesinin ötesinde bulunmaktadır. Explorer 1, 28 Şubat 1958'de veri gönderimini durdurdu, ancak 1970 Martına kadar yörüngede kaldı. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/5-odtu-bilim-gunleri/", "text": "2014'ten beri ODTÜ'de her yıl düzenlenen ODTÜ Bilim Günleri'nin 5.si bu yıl gerçekleşecek. Fen ve Edebiyat Fakültesi'ne bağlı birçok topluluğun bir araya gelerek düzenlediği ODTÜ Bilim Günleri etkinliğinde, dört yıldır olduğu gibi bu yıl da yer alacağız. 13-14 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan etkinliğimizi gururla duyururuz! ODTÜ Bilim Toplulukları adı altında, bilime ve birbirlerine destek olmak amacıyla birleşen birçok topluluk tarafından düzenlenen bu etkinlikte amaç bilimin farklı alanlarıyla ilgilenen her kesimden insanı bir araya getirmektir. Başlarda birkaç kişinin ortaya atmış olduğu bu fikir, dönemin Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ersan Akyıldız'ın destekleri, kıvılcım olarak başlayan fikrin körüklenmesi, sahiplenilerek büyütülmesi sayesinde her yıl bünyesine yeni fikirler katarak gelişmektedir. 13 Nisan günü saat 11.30'da stand kurulumları ile başlayacak olan etkinlik 12.30'daki açılış konuşmasının ardından Astrokimya Paneli ve sunumlarla B-14 amfisinde devam edecektir. 14 Nisan Pazar ise 11.00'de yine standlarla başlayacak olan etkinliğimiz gün boyu B-14 amfisinde gerçekleşecek ve etkinlik süresince de stand çalışmalarımız sürecektir; tabii ki de biz de güneş teleskobumuzla sizleri bekliyor olacağız! Bizim topluluğumuz, konuşmacı olarak Tübitak Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü'nden Tülün ERGİN'i Yüksek Enerji Astrofiziğinin Geleceği ve ODTÜ fizik bölümünden Özgür Can ÖZÜDOĞRU'yu Evrenin Kısa Tarihi sunumlarıyla sizlerle buluşturacaktır. Hepinizi orada görmekten mutluluk duyarız. Kayıt olmak için başvuru formu 5.ODTÜ Bilim Günleri'nde yer alacak topluluklar: - Amatör Astronomi Topluluğu - Biyoloji ve Genetik Topluluğu - Felsefe Topluluğu - Fizik Topluluğu - İstatistik Topluluğu - Kimya Topluluğu - Matematik Topluluğu - Psikoloji Topluluğu Etkinlik programı belli olmamakla beraber sosyal medya hesaplarımızdan gelişmeleri takip edebilirsiniz. Sosyal medya hesapları: Bilimle kalın!"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/acilin-marsa-gidiyoruz-national-geographicsin-yeni-yapimi/", "text": "National Geographic oldukça iddialı bir çalışmaya daha imza atıyor! Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden Mae Jemison, Cosmos'un sunucusu Neil deGrasse Tyson ve tabii ki Space X'in kurucusu, paşaların paşası; Elon Musk'ın da yer aldığı bu çalışma National Geographic'in yaptığı açıklamaya göre 14 Kasım Pazartesi günü saat 20:00'da National Geographic Channel'da izleyicileri ile buluşacak! Bu ay içerisinde, 171 ülkede tam 45 ayrı dilde yayınlanacak olan bu program, 6 bölümden oluşacak. Hem uzun metrajlı film hem de bir belgesel niteliği taşıyan bu televizyon serisi, türünün ilk örneği niteliğini de taşıyor. Son yılların en çok konuşulan gezegenlerinden biri Mars. Bunun en büyük sebebi ise, Mars'ın Dünya ile olan benzerliği ve uzun zamandır sorulan Mars'ı kolonileştirebilir miyiz? sorusu. İşte, National Geographic'in hazırladığı bu programda, gerçek bilgilerin verilmesinin yanı sıra, 2033 yılında Daedelus isimli uzay aracıyla gerçekleşecek kurgusal bir insanlı Mars kolonileştirme projesi hakkında sorular yanıtlanacak. Yapımcıları arasında, 1995 yılında yayınlanan belgesel-film Apollo 13 filminin yönetmeni olan Ron Howard'ın da bulunduğu televizyon programının her bir ayrıntısı adeta ilmek ilmek dokunarak hazırlandı. Kostümler, ekipmanlar ve senaryo tamamen gerçekte olduğu gibi tasarlandı. Bilimsel açıdan Mars'ın kolonileştirilmesi ile ilgili kafalarda soru işareti bırakmayacak bu program, 14 Kasım pazartesi akşamı izleyicileri ile buluşacak! Heyecanla bekliyoruz! Bu televizyon serisinde röportaj yapılacakların listesi ise aşağıdaki gibi: - Charles Bolden, NASA başkanı; eski NASA astronotu - Peter Diamandis, X Prize'ın kurucu ve genel müdürü; Planetary Resources'ın eş kurucusu ve başkanı - Neil deGrasse Tyson, Hayden Planetarium müdürü - David Dinges, Pennsylvania Üniversitesi'nde psikiyatri profesörü - Casey Dreier, The Planetary Society'de uzay politikaları yöneticisi - Ann Druyan, COSMOSun baş yönetmeni ve yazarı - Charles Elachi, NASA'nın Jet itiş Laboratuvarının emekli yöneticisi ; Caltech'ten emekli profesör - Jim Green, NASA - John Grunsfeld, NASA ortak yöneticisi, eski NASA astronotu - Jennifer Heldmann - Jedidah Isler, ödüllü astrofizikçi - Thomas Kalil - Roger Launius - John Logsdon, - James Lovell, emekli NASA astronotu; Apollo 13 komutanı - Elon Musk, SpaceX'in CEO'su; Tesla Motors'un CEO'su ; SolarCity müdürü - Stephen Petranek, How we'll live in Marsın yazarı (Simon & Schuster, 2015) - Mary Roach, Packing for Marsın yazarı (W. W. Norton & Co., 2010) - Jennifer Trosper, Mars 2020 görev kordinatör, JPL - Andy Weir, The Martianyazarı (Crown, 2014) - Robert Zubrin, Mars Topluluğu başkanı; Pioneer Astronautics'ın başkanı Detaylı bilgi ve bölüm bilgileri için : http://channel.nationalgeographic.com/mars/"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/aldebaranin-pesinde/", "text": "Katkı sağlayanlar: Tuğba Uçar, Çağıl Benibol, Seda Baştürk"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/alginizi-degistirecek-bir-film-arrival/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda sinema dünyasına bilim kurgu dalında oldukça başarılı olan ve genelde büyük bir heyecanla takip edilen yapımlar eklendi. Yakın tarihte vizyona giren ve beklediğimden çok daha başarılı bir yapım olan Arrival, gözlemleyebildiğim kadarıyla insanların pek de ilgisini çekmeyen bir yapım oldu. Burada yanılma payım elbet var çünkü sadece şahsımın gözlemleyebildiği çevreden bahsediyorum. Kıyaslama yaptığım nokta ise bahsettiğim çevrenin Gravity, Interstellar ve Marslı gibi yapımları Arrival'a kıyasla daha büyük bir ilgiyle takip etmesiydi. Parmak basmak istediğim nokta Arrival'ın kesinlikle hak ettiği ilgiyi görmeyen bir film olması. Bütün bunları bir kenara bırakıp filmden bahsedecek olursak; Arrival bilim kurgu alanında yakın zamanda çıkan filmlere kıyasla çok sık izleyemediğimiz bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Evet bilim kurgu var fakat bilim kurgudan ziyade filmin felsefi, dram ve gizem yönü çok daha güçlü ve böyle olması Arrival'ı daha da ilgi çekici kılan niteliklerden zira film beni fazlasıyla etkileyebildi. Üzülerek belirtmeliyim ki bu durum salonumda bulunan izleyiciler ile genel izleyici kitlesi için geçerli değil, bu zamanlarda artık bilim kurgu dendiğinde insanların aklına Arrival'da olanlardan çok daha değişik olaylar geliyor. Çoğu insan bu filmden etkilenmedi çünkü filmde muazzam derecede yıkıcı silahlara sahip olan, gezegenimize ani giriş yapıp saldıran uzaylılar ve her nasılsa böylesine üstün bir teknolojiye karşı elimizde olan basit bir güç ile gezegenimizi kurtaran kahramanlarımız yer almıyor. Bu açıdan önceden uyaralım bu film bilim kurgu evet ama enteresan silahlar, fedakarlıklar ve yersiz aksiyonlar barındırmıyor. Bunların yanında bilim kurgu dendiğinde insanların aklına yukarıda bahsettiğim örneklerin gelmesi başka üzücü bir durum fakat bunu tartışacağımız konu burası değil. Adı Ted Chiang olan Çinli bir insanın Story of Your Life ismindeki hikayesinden uyarlama olan filmimiz henüz başında Max Richter ağabeyimizin muazzam bir parçasını çalarak izleyicilerine filmin devamının nasıl işleyeceğine dair ipucu veriyor. Max Richter eserleri gibi; ağır ve derin. Denis Villeneuve , bizlere bir bilim kurgu filminin dram ve felsefi yönden nasıl zenginleştirilebileceğini ve bunların nasıl kusursuz bir biçimde birleştirilebileceğini kanıtlıyor. Şimdi dilerseniz filmin benim üzerimde bıraktığı etkiyi yansıttığım kısma giriş yapalım. Film aşağıda yazdıklarımdan daha fazla mesaj içeriyor fakat beni en çok etkileyen kısmı aktarıyorum. Filmi izlemediyseniz aşağıda bulunan kalın harflerle yazılmış kısmı atlamanız sizin için fazlasıyla sağlıklı olur. Sıradan bir günde gezegenimizin 12 farklı bölgesine uzay araçları iniyor . Dünya dışından olan canlıların oldukça büyük ve minimal tasarıma sahip uzay araçlarıyla gezegenimizi ziyaret etmeleri üzerine o bölgeyi karantina altına alan ordu iletişime geçmeye çalışıyor. Uzay araçlarının kapısı her 18 saatte bir açılıyor . İlk temas sonucunda sadece anlaşılmayan sesler elde ediliyor ve bu kayıt ediliyor. Bu olaylar arka planda gerçekleşirken dil bilimci ve aynı zamanda üniversite hocası olan Lousie Banks'in hayatından çeşitli sahneler gösteriliyor. Günümüze döndüğümüzde Banks, artık pek de sıradan olmayan bir günde gelişmeleri takip ederken Albay Weber tarafından elde edilen seslerin çevrilmesi amacıyla ziyaret ediliyor. Banks, bu şekilde yardımcı olamayacağını ve onlarla iletişime bizzat geçmesi gerektiğini belirtiyor ve Montana bölgesine doğru yolculuğumuz başlıyor. Dr. Banks, uzaylılar ile olan iletişim süresince teorik fizikçi Ian Donnelly ile birlikte çalışıyor olacak. Alana varmalarının ardından ilk temasları fazlasıyla kısa sürüyor ve kayda değer bir şey elde edilemiyor. Dr. Donnelly çalışmalar sırasında uzaylılara isim veriyor. Heptapod. Yunan dilinde hepta 7, pod ise ayak, yani gayet sade bir biçimde yedi ayak. Sonrasında yapılan denemelerde Dr. Banks yazı yoluyla iletişim kurmayı deniyor ve başarılı oluyor. Uzaylılar ile ilk kayda değer iletişim sağlanıyor ve aldıkları karşılık daha önce rastlanılmayan döngüsel bir dil, bu nedenle -haliyle- herhangi bir şey anlaşılmıyor. Filmde uzaylıların kullandığı dilin çözülme aşaması biraz hızlı işleniyor çünkü Villeneuve için önemli olan kısım burası değil, kendisi farklı bir noktaya parmak basacak. Filmde Sapir-Whorf hipotezinden bahsediliyor, bu hipoteze göre sözcükler dünyayı nasıl algıladığımızı belirler. Her dilin kendi içinde farklı bir mantığı ve algılama biçimi vardır . Dr. Banks, Heptapod dilini çözdükçe var olan algısı tamamen değişime uğruyor, kendisini tanımadığı küçük bir kızın hayalinde görüyor fakat bunları rüya olarak yorumladığı için pek önemsemiyor. Dr. Banks, yedi ayaklıların dilini çözmeye çalışırken diğer ülkeler ile olan bilgi alış verişleri kesintiye uğruyor ve en son edindikleri bilgiye göre Çinli dil bilimciler yedi ayaklıların gezegeni ziyaret etme amaçlarını çözmüş durumdalar. Silah teklifi. Bunun üzerine Çin, yedi ayaklılara karşı savaş ilan ediyor ve var olan ordusunu orada bulunan uzay aracına zarar verme amacıyla o bölgeye yönlendiriyor. Bu sırada Dr. Banks; ordunun, diğer ülkelerin tutumuna karşı Montana bölgesinde bulunan uzay aracının misilleme yapması durumunda hazırlıksız yakalanmamak için görevi iptal edip ayrılmaları gerektiği kararına uymayıp yedi ayaklılar ile son kez iletişime geçmeye çalışıyor ve başarıyor. Yedi ayaklıların diline hakim olan Dr. Banks uzay aracına gidip yaptığı görüşme sonucunda; silah teklifinin aslında yedi ayaklıların dillerinin olduğunun ve yedi ayaklıların üç bin yıl sonra insanlığın yardımına ihtiyacı olacağından onlara bu dili öğretme amacıyla geldikleri bilgisini elde ediyor. Dr. Banks, yedi ayaklıların döngüsel dillerinin zaman algısını değiştirdiği fark ediyor. Bizim kullandığımız dilde zaman; doğrusal, başı ve sonu var fakat yedi ayaklıların dillerinde zaman olduğu gibi işleniyor. Zaman, başı veya sonu olmayan, kendi içinde bükülebilen, uzayıp kısayabilen bir yapıdadır. Dr. Banks, yedi ayaklıların dillerini çözmeye çalışırken rüya olarak yorumladığı her şeyin aslında doğrusal düşünceden çıktığı için kendi hayatının gelecekten birer kesitleri olduğunu anlıyoruz. Bu noktada filmin bizlere vermek istediği mesaj olan, dilin en güçlü silah olduğunu anlıyoruz. Filmin sonunda Dr. Banks'in yedi ayaklıların dillerini insanlara öğreten çalışmalarda yer aldığını görüyoruz. Ve olaylar açıklığa kavuştuğunda Dr. Banks herkesi fazlasıyla düşündüren bir soru soruyor, Eğer hayatınızı baştan sona her şeyi ile biliyor olsaydınız, bazı şeyleri değiştirir miydiniz? Filmin müzikleri Johann Johannsson tarafından yapılmış. Film müzikleri o kadar yerinde ve etkileyici ki o atmosfere girmekte kesinlikle bir zorluk yaşamadım. Bunun dışında ayrıca belirtmek istiyorum, filmin başında benim fazlasıyla sevdiğim Max Richter'ın bir eserinin çalınması daha en başından filme karşı olan yaklaşımımı değiştirdi. O an çok etkileyici bir film olacağını sezdim. Arrival, izlediğim her saniyesinden haz aldığım nadir filmlerden biri olmayı başardı. İnsanları düşündürmenin, yorumlamaya zorlamanın, sorgulatmanın pek zor olduğu bu dönemde bunu başarabiliyor olmasıyla kesinlikle adından söz edilenden de çok söz edilmesi gereken bir film. Dünya dışından olanlar ile ilk temasımızı böylesine gerçekçi bir biçimde işliyor olması bazı insanları bunaltsa da benim beğenimi fazlasıyla kazandı. Bu filmi kesinlikle herkese öneriyorum ve tekrar uyarıyorum garip silahlar ve işgal altındaki bir gezegen yok, bambaşka bir bilim kurgu var. Sizlere Max Richter'ın film başında kullanılan eseri ile veda ediyorum."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ali-bin-ridvan-insanlik-tarihinin-en-parlak-supernovasinin-gozlemcisi/", "text": "Ali bin Rıdvan 11. yüzyılda Mısır'da yaşamış olan, döneminin en ünlü astronomlarından biridir. Fizik, astronomi, astroloji ve tıp alanında çalışmış olan biliminsanı, SN 1006'ya dair tuttuğu kayıtlarla ünlüdür. 1006 yılında patladığında, Mısır ve Çin başta olmak üzere Dünya'nın bir çok bölgesinde kayıt edilmiş olan süpernova 7.200 ışık yılı uzaklıkta bulunmasına rağmen o kadar çok parlamıştır ki, 30 Nisan ve 1 Mayıs 1006 tarihlerinde gece ve gündüz gökyüzünde oldukça parlak bir gök cismi olarak gözlemlenmiştir. Kurt takımyıldızı doğrultusunda gözlemlenmiş olan süpernova yaklaşık -7.5 kadir görünür parlaklığa sahip olmuştur, yani insanlık tarihinde kaydedilmiş olan en parlak gök olayıdır. Bu noktada, astronomide parlaklığın birimi olarak kullanılan kadirin negatif değerlere gittikçe parlaklığın artmasıyla değiştiğini bilmemiz gerekiyor. Dünya'dan Ay'ın ortalama -13 kadir ve Güneş'in -27 kadir olarak göründüğünü düşünecek olursak; o ana kadar oldukça sönük ve sıradan olan bir yıldızın, ani bir patlamayla böyle bir parlaklığa erişmesi oldukça alışılmadık bir durum. Ali bin Rıdvan Batlamyus'un Tetrabiblos adlı eserine yaptığı tefsirde güney tarafında olduğunu not ettiği bu patlamanın, boyutu Venüs'ünkinin 2.5-3 katı kadar olan dairesel bir cisim olduğunu ve parlaklığının Ay'ın çeyreği kadar olduğunu ve bu yüzden gündüz bile oldukça net bir şekilde görülebildiğini belirtiyor. SN 1006'ya dair yaptığı gözlemlerin haricinde, zodyak kuşağındaki 12 burçtan geçen kuyruklu yıldızların astrolojik yorumlarıyla ilgili bir çalışması da bulunmaktadır. Yurt dışında Haly Abedrudian olarak da tanınan biliminsanının, tümevarım alanında yaptığı çalışmalarla bu konuya katkı sağladığı düşünülmektedir. Amerikalı ünlü bilim tarihçisi Alistair Cameron Crombie'ye göre, indüksiyon fikrinin geliştirilmesinde de payı vardır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/annie-jump-cannon-gokyuzunun-sayim-memuru/", "text": "Hesaplama işlemleri için bilgisayarlar hayatımıza girmeden önce bütün verileri analiz edip gerekli işlemleri yapmak insan bilgisayarların göreviydi. Belirli alanlarda yetenekli insanlar bir araya gelerek kendilerine verilen görevleri yerine getiriyorlardı. Bu insan bilgisayarların bulunduğu bir yer de Harvard Üniversitesi Gözlemevi'ydi. Harvard Üniversitesi Gözlemevi bünyesinde kadın asistan çalıştırmaya 1875'te başladı. Daha sonra 1881 yılına geldiğimizde 4. Harvard Gözlemevi Müdürü Edward Charles Pickering kadın bilgisayarları işe almaya başlamıştı. Pickering, kadınların daha sabırlı, detaycı olduklarını ve gerekli ekipmanları kullanmak için erkeklerden daha küçük ellere sahip olduklarını düşünüyordu; bu yüzden onları işe alıyordu. Ne yazık ki, aynı iş için kadınları çalıştırmanın erkekleri çalıştırmaktan daha ucuz olduğunu da itiraf ediyordu. Fotoğraf levhalarını incelemeyle işe başlayan kadınlar daha sonra yıldızları sınıflandırdı, değişen yıldızları keşfetti, yıldız spektrumlarını çalıştı, galaksileri saydı ve daha nicesi... Bu yazıyı yazma amacım da sizlere kariyerine Harvard insan bilgisayarı olarak başlayan Annie Jump Cannon'dan bahsetmek. Annie Jump Cannon, öncelikle günümüzde kullandığımız yıldız sınıflandırma metodunun öncüsü olarak tanınır. Bu metod, yıldızları sıcaklığına göre sırasıyla O, B, A, F, G, K ve M harfleri altında sınıflandırır. En sıcak yıldız O harfi ile sınıflandırılırken, en soğuk yıldız M harfi olarak sınıflandırılır. Bizim yıldızımız Güneş ise G sınıfından bir yıldızdır. Bu sıralamayı kolayca akılda tutabilmek için ise şöyle bir kod yaratmıştır Cannon: Oh! Be A Fine Girl- Kiss Me! Cannon, 11 Aralık 1863 tarihinde Dover, Delaware'de doğdu. Ona astronomi alanındaki merakını aşılayan kişi annesiydi. Beraber çatı katında küçük bir gözlemevi oluşturdukları da bilinir. Cannon, Wellesley Üniversitesi'nde fizik ve astronomi eğitimi aldı. 1884 yılında mezun olduktan sonra ailesinin yanına geri döndü. Orada kızıl hastalığına yakalandı ve bu hastalık kalıcı olarak duyma yetisine zarar verdi. 1893 yılında annesinin ölümünden sonra evden tekrar ayrıldı ve Wellesley'e dönerek lisansüstü dersler almaya, Profesör Whitening'e fizik kurslarında yardım etmeye başladı. 1895 yılında Radcliffe İleri Araştırma Enstitüsünde, Harvard Üniversitesine bağlı ve kadınların da eğitim alabildiği bir kurum, astronomi kursuna kayıt oldu. 1896 yılında Radcliff'deki kursu bitince Wellesley'deki pozisyonundan ayrılarak Harvard Gözlemevi'nde çalışmaya başladı. Fotoğraf levhalarındaki spektrumlar yardımıyla yıldızları daha iyi sınıflandırmak için çalışıyorlardı. O sıralar Williamina Fleming bir sınıflandırma sistemi geliştirmişti. Bu sistem yıldızları A harfinden Q harfine kadar spektrumlarında görülen hidrojen çizgilerine göre sınıflandırıyordu. Fleming'in çalışması daha sonra başka bir Harvard bilgisayarı olan Antonia Maury tarafından geliştirildi. Cannon, bu iki çalışmayı daha basit bir hale dönüştürdü. Cannon'ın sistemi bazı değişikliklerle de olsa bugün hala geçerliliğini koruyor. Günümüzde kullandığımız Morgan-Keenan sınıflandırma sistemi OBAFGKM sırasını hala kullanıyor; fakat yıldızların türünü daha iyi tanımlamak için onları parlaklık sınıfı altında da bölüyor. 1918 ve 1924 yılları arasında Cannon ve bazı iş arkadaşları dokuz ciltlik Henry Draper Kataloğunu yayınlamak için çalıştılar. Henry Draper Kataloğu içinde birçok yıldızı sınıflandırılmış halde bulunduran bir katalogdur. Cannon'ın sınıflandırma yöntemi bu kataloğu oluştururken büyük önem taşımıştır. Cannon, gözlemevinde çalışırken Pickering tarafından astronomi fotoğrafları koleksiyon yöneticisi olarak terfi ettirildi. Fakat bunu zamanın Harvard rektörü Lowell kabul etmedi ve ayrıca Cannon'ın isminin üniversitenin kataloğunda, diğer atanmış isimlerin yanında, olmasına karşı çıktı. Cannon bu görevine 1911 yılında başlamış olsa da, resmi olarak atanması 1938 yılında gerçekleşti. Sorumlulukları arasında koleksiyonla ilgilenmek ve Pickering'in tahsis ettiği astronomi incelemelerini denetlemek vardı. Cannon, hayatı boyunca birçok ödül kazandı ve çoğunda ilk oldu. Bunlardan bazıları: Amerikan Astronomi Topluluğunda seçilen ilk kadın yetkili, Oxford Üniversitesinden fahri doktora alan ilk kadın (1925), Ulusal Bilimler Akademisi tarafından verilen Henry Draper Madalyasını alan ilk kadın (1931). 1932 yılında Association to Aid Scientific Research by Women tarafından verilen Ellen Richard ödülünü kazandı. Bu ödülden kazandığı parayı Astronomide Annie Jump Cannon Ödülünü fonlamak için kullandı. Günümüzde bu ödül, Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından her sene astronomi ya da ona benzer alanlarda doktora eğitimini beş sene içinde tamamlayan kadınlara veriliyor. 13 Nisan 1941 yılında hayatını kaybeden Cannon, yaşamı boyunca 350.000'den fazla yıldızı sınıflandırdı. Söylentilere göre bir yıldızın spektrumuna bakarak onu üç saniye içinde sınıflandırabiliyordu. Cannon'a göre yıldız spektrumlarını çalışmak sadece bir görev değildi, o daha çok her spektrumun harika bir dünyaya açılan kapı olduğuna inanıyordu Bütün zamanların ileri gelen kadın astronomlarından biri. diyor Harlow Sharpley, Cannon'ın hayatını kaybettiği sıralardaki Harvard Gözlemevi Müdürü. Cannon, sadece yıldızları sınıflandırmakla kalmadı; bunun yanı sıra 300 değişen yıldız, 5 nova ve bir çift yıldız keşfetti."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/apollo-17-ay-yorungesinden-uc-boyutlu-gorunum/", "text": "Haydi üç boyutlu gözlüğünü kap ve başka diyarlardan olan bu muazzam fotoğrafı seyre dal... Ay'a inmeden önce çekilmiş olan bu fotoğraf, Eugene Cernan'ın komutasında ilerlemiş olan Apollo 17 tarafından 11 Aralık 1972'de kaydedilmiştir. Üç boyutlu kabartma bu tek fotoğraf, iki fotoğrafın bir araya getirilmesi ile oluşturulmutur. Bunlar: AS17-147-22465 ve AS17-147-22466. Buradaki avantajlı nokta ise Eugene Cernan ve Dr. Harrison Schmitt'in, Ay modülünün iniş noktası olan Taurus-Littrow Vadisi'nin üzerinden uçuyor olmaları. Toros-Littrow'un solunda, karanlık zemin üzerinde, South Massif adlı dağın yanında, yükselen güneş ışınları göze çarpmaktadır. Dağın ötesinde Ay'ın görünen kısmının kenarına doğru, Mare Serenitatis adındaki Ay'ın karanlık düzlüğü uzanmaktadır. Pilotluğunu Ron Evans'ın yaptığı Amerikan uzay aracı, South Masifi'nin tepesine karşı, ön plandaki yörüngede görülebilir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Gene Cernan, Apollo 17, NASA;"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/asterizm/", "text": "Takımyıldızlar ile sıklıkla karıştırılan asterizm, aynı takımyıldızlar gibi çıplak gözle görülebilen yıldız şekilleridir. Genellikle asterizmi oluşturan yıldızlar arasında herhangi bir fiziksel bağlılık yok iken; aralarında oldukça uzak mesafeler vardır. Büyük Kepçenin, Büyük Ayı takımyıldızının bir parçası olması gibi bir takımyıldızının içinde bulunabilirken; Yaz Üçgeni gibi farklı takımyıldızlarının parçası olan yıldızlar tarafından oluşturulabilir. Asterizm görsellerine başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz. Kuzey göksel yarımkürede bulunan bir asterizmdir. Kuzey yarımküreden yaz aylarında görünebilir durumdayken, güney yarımkürede kış aylarında ters bir biçimde görülebilir. Yaz Üçgeni Vega, Deneb ve Altair yıldızlarından oluşur ve bu yıldızlar sırası ile Çalgı, Kuğu ve Kartal takımyıldızlarında bulunur. Her biri bulunduğu takımyıldızındaki en parlak yıldızdır. En parlakları olan Vega Yaz Üçgeni'nin tepesinde bulunur. Güneş'ten yaklaşık 50 kat daha parlak ve Güneş'e 25.3 ışık yılı uzaklıktadır. Aynı zamanda gökyüzündeki en parlak 5. yıldızdır. Yaz Üçgeni'nin 2. parlak yıldızı olan Altair ise gökyüzündeki en parlak 12. yıldız olup Güneş'ten 16.7 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Vega'nın sağ alt tarafında görülebilmektedir. Parlaklık sıralamasında son sırada olan Deneb ise gökyüzünde en parlak 19. yıldızdır. Güneş'ten uzaklığı hakkında hala kesin bir kabul olmamakla birlikte en çok kabul gören görüş yaklaşık 1500 ışık yılı uzaklıkta bulunduğu görüşüdür. Vega'nın hemen sol altında bulunmaktadır. Hayali bir eşkenar üçgen şeklinde olan bu asterizm, kış aylarında kuzey yarımküreden, yaz aylarında ise güney yarımküreden görülebilir durumdadır. Kış Üçgeni Betelgeuse, Sirius ve Procyon yıldızlarından oluşur ve bu yıldızlar sırası ile Avcı, Büyük Köpek ve Küçük Köpek takımyıldızlarında bulunur. Avcı takımyıldızının sağ omzunda bulunan Betelgeuse, Güneş'ten 650 ışık yılı uzaklıkta olup gökyüzünün en parlak 9. yıldızıdır. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius ise Kış Üçgeninin güney ucunda bulunmaktadır. Beyaz renkli bu yıldız Güneş'in 2 katı kütleye sahip olup 8.6 ışık yılı uzaklıktadır. Son olarak ise Procyon gökyüzündeki en parlak 8. Yıldız olarak bilinmektedir. 1.5 Güneş kütlesinde olan Procyon 11.4 ışık yılı uzaktadır. Kış Üçgeni'nin iki üyesi Sirius ve Procyon'unda içinde bulunduğu Kış Altıgeni adından da anlaşılabileceği üzerine Rigel, Aldebaran, Capella ve Pollux yıldızlarının da bir parçası olduğu altıgen bir şekildir. Bu yıldızlar sırası ile Avcı, Boğa, Arabacı ve ikizler takımyıldızlarında bulunur. Aralık ve mart aylarında Kuzey yarımküreden görülebilmekte iken şubat ve mart ayları arasında güney yarımküreden de görülebilir olmaktadır. Çoban, Başak ve Aslan takımyıldızlarını birbirine bağlayan Bahar Üçgeni her biri bulundukları takımyıldızınız en parlak yıldızı olan Arcturus, Spica ve Regulus'tan oluşur. Mart ve mayıs ayları arasında kuzey yarımkürede görünür durumdadır. Virgo'nun Elması olarak da bilinen bu asterizm Canes Venatici takımyıldızında bulunan Cor Caroli ikili yıldız sisteminin Bahar Üçgeni ile birleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Gökyüzünde oldukça büyük bir alan kaplayan Büyük Elmas, Büyük Kepçe'den bile daha büyük olması ile dikkat çekmektedir. Bahar aylarında Kuzey yarımküreden görülebilmektedir. Gökyüzünde en kolay tanınabilen şekillerden biri olan Büyük Kepçe, Büyük Ayı takımyıldızının 7 parlak yıldızı Alkaid, Mizar, Alioth, Megrez, Phecda, Dubhe ve Merak tarafından oluşmaktadır. 7 yıldızın 4'ü gövdeyi oluştururken 3'ü tutacağı oluşturmaktadır. Asterizmin en parlak yıldızı olan Alioth aynı zamanda gökyüzündeki en parlak 31. Yıldızdır. Bir çok kültür tarafından tanınmakta olan bu asterizm pulluk ve büyük vagon gibi adlarla da anılabilmektedir. Ayrıca farklı kültürlerde bir çok farklı hikayeye konu olmuştur. Örneğin, bir Arap hikayesinde 4 yıldızın oluşturduğu gövde bir tabutu temsil ederken, tutacak ise yas tutan insanları temsil etmektedir. Bazı Amerikan yerlileri ise gövdeyi bir ayı olarak ve tutacaktaki 3 yıldızı bu ayıyı takip eden yavrular veya avcılar olarak düşünmektedir. Altinak, Almila ve Mintaka yıldızlarından oluşan bu sistem aynı zamanda 3 Krallar ve 3 Kız Kardeşler olarak da bilinmektedir. Avcının Kemeri ismini ise üç yıldızın Avcının kıyafetinde duran bir kemeri oluşturuyormuş gibi durmasından almıştır. Avcı takımyıldızını bulmada çok büyük kolaylık sağlayan bu asterism, Kuzey yarımkürede kış aylarında gözlemlenebilir iken güney yarımkürede yaz aylarında görülebilir duruma gelmektedir. Özellikle Ocak ayında 21.00 saatlerinde görünürlüğü en yüksek seviyeye gelmektedir. Kemerin sağ tarafında bir üçlü yıldız sistemi olan Altinak bulunmaktadır. Sistemin ana yıldızı olan Altinak çap olarak Güneş'ten 20 kat daha büyük olup 1260 ışık yılı uzaklıktadır. Bir üstdev olan Alnilam gökyüzündeki en parlak 29. Yıldızdır ve Avcının Kemerinin ortasında görülebilmektedir. Güneş'ten yaklaşık 2000 ışık yılı uzaklıktadır. Son olarak kemerin sol tarafında ise Mintaka çoklu yıldız sistemi vardır. Bu sistemi oluşturan yıldızların yaşları hala belirsizliğini korumaktadır. Yaz aylarında kuzey yarımküreden görülebilir durumda olan bu asterizm Pegasus takımyıldızından Markab, Scheat, Algenib ve Andromeda takımyıldızından Alpheratz yıldızının birleşimiyle oluşmuştur. Hepsi 2. Dereceden olan bu yıldızlar benzer parlaklıklara sahiptir. En parlakları ise 97 ışık yılı uzaklıkta bulunan Alpheratz yıldızıdır. Büyük Kare Pegasus'un gövdesini temsil etmektedir. Elbise Askısı ya da Brocchi'nin Kümesi olarak anılan bu küçük asterism Tilki Takımyıldızında bulunmaktadır. 5 ile 7 Derece arası 10 tane yıldızdan oluşturmaktadır. Düz bir çizgi üzerinde gibi görünen 6 yıldız ve kancayı oluşturan 4 yıldız elbise askısı görüntüsünü oluşturur. Zürafa takımyıldızında bulunan bu şekil birbiri ile bağlantısı bulunmayan bir çok yıldız tarafından oluşmuştur. 5 ile 10 derece arası 20 tane yıldızın olduğu şeklin sonunda ise NGC 1502 açık kümesi görülebilmektedir. Bu asterizm, 7x35'lik dürbünü ile gökyüzünü tararken farkeden keşiş ve amatör astronom Lucian Kemble'nin ardından isimlendirilmiştir. Kemble bu şekli Kuzeybatıdan NGC 1502 açık kümesine yuvarlanan bir soluk yıldız çağlayanı olarak bahsetmiştir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astroapps/", "text": "| Akıllı telefonlarımız aslında birer astronomi bilgini. Gökyüzünde ne olduğunu merak ettiğiniz gök cisimlerini bilmesinden tutun uydu geçişlerini, göktaşı yağmurlarını haber vermesine kadar her alanda amatör astronomların en yakın dostu. Bir kısmını burada sıralayacağız ancak çok sayıda uygulama olduğu için geri kalanları siz keşfedebilirsiniz. | Messier Catalog: Messier Kataloğu, 1774 ile 1781 yılları arasında Fransız gökbilimci Charles Messier tarafından derlenen 110 derin uzay cismini içerir. Bu uygulama ile Messier cisimlerinin özelliklerine, gökyüzündeki konumlarına ve nasıl gözlenebileceğine dair bilgilere ulaşabilirsiniz. Night Sky Tools: Bu uygulama aslında astronomi ile ilgili yapılabilecek tüm uygulamaların toplamıdır. Astronomi ile ilgili aradığınız çoğu bilgiye bu uygulama sayesinde ulaşabilirsiniz. Google Sky Map, Star Chart, SkEye, SkyPortal: Bu dört uygulama aralarında farklar olsa da aynı amaç için yapılmıştır. Bu uygulamalar sayesinde gökyüzünde ne olduğunu merak ettiğiniz cisimleri öğrenebilir, yıldızları, gezegenleri, takımyıldızları tespit edebilirsiniz. Phases of the Moon: Çok parlak olduğu için Ay ışık kirliliği kadar etki yaratabilir bu yüzden gözlem günü seçilirken Ay'ın olmamasına dikkat edilir. Bu uygulama sayesinde Ay'ın evrelerinin değişimini takip edebilirsiniz bu sayede en iyi gözlem gününe karar verebilirsiniz. 2050 yılının herhangi bir günündeki Ay'ın evresine bile bakabilirsiniz. Kraterlerin, denizlerin isimlerini öğrenebilirsiniz. NASA: Bu uygulamayı indirdiğinizde NASA ile keşfe çıkıp uzayla ilgili görevler hakkında bilgilenebilirsiniz. En son çıkan haberlere, videolara, resimlere ulaşabilirsiniz. APOD: Her gün NASA tarafından yayınlanan Günün Gökbilim Görüntüsü'e ve açıklamasına ulaşabileceğiniz güzel bir uygulama. ISS Detector: Bu uygulama İridyum uydusu parlamalarını ve Uluslararası Uzay İstasyonu geçişlerini haber verir ve gökyüzünde hangi yöne, ne zaman bakacağınızı söyler. Heavens-Above, SatTrack: Bu iki uygulama da ISS Detector uygulamasına benzer. ISS geçişlerine ve İridyum parlamalarına ek olarak radyo uydularını da ne zaman görebileceğinizi söyler. CMO: Chile Mobile Observatory, Dünya'nın en verimli yer merkezli gözlemevi ESO'dan çekilen çok sayıda fotoğraf içerir ve her fotoğraf için kısa bir bilgilendirme metni de vardır. Rocket Science 101: RS101 ile roket bilimcisi olmaya gerek kalmadan NASA'nın uzay aracını inşa edip yörüngeye yerleştirebilirsiniz. Meteor Shower Calendar: Yaklaşan göktaşı yağmurlarını ve hangi günlerde en fazla sayıda gözlenebileceğini haber verir. Astronomy Learning: Başlangıç seviyesinde astronomi derslerini takip edip ilginç keşifleri öğrenebilirsiniz. Udemy daha fazla sayıda astronomi içerikli dersler hazırladıkça bu uygulama da gelişecektir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astrofizik-nedir/", "text": "Astrofizik nedir? Astrofizik; fizik ve kimya kanunlarının yardımıyla yıldızlar, gezegenler, galaksiler, bulutsular ve evrendeki diğer nesnelerin doğumu, yaşamı ve ölümünü açıklayan uzay bilimi dalıdır. Astrofizik; astronomi ve kozmolojiyle sürekli bir etkileşim içindedir. En kalıplaşmış şekilde: - Astronomi; pozisyonları, aydınlatma güçlerini, hareketleri ve diğer karakteristik özellikleri ölçer. - Astrofizik evrendeki küçük ila orta büyüklükteki yapılar hakkında fiziksel teoriler oluşturur. - Kozmoloji ise bunu evrendeki en büyük yapılar ve tüm evren için yapar. Uygulamada bu alanlar birbirlerine sıkıca kenetlenmiştir. Bir bulutsunun pozisyonunu ya da hangi tür ışık yaydığını sorun, astronom daha önce cevap verebilir. Bulutsunun hangi maddeden ve nasıl oluştuğunu sorun, astrofizikçi konuşmaya başlayacaktır. Verilerin evrenin oluşumuyla nasıl uyduğunu sorun, kozmolog soruya önce atlayacaktır. Fakat dikkat edin, bu sorulardan herhangi biri için ikisi ya da üçü hemencecik konuşmaya başlayacaktır. Astrofiziğin hedefleri Astrofizikçiler evreni ve evrendeki yerimizi anlamaya çalışır. NASA'nın internet sitesine göre NASA'daki astrofizikçilerin hedefleri evrenin nasıl işlediğini keşfetmek, nasıl başladığı ve geliştiğini araştırmak, diğer yıldızların etrafındaki gezegenlerde yaşam aramaktır. NASA bu hedeflerin 3 geniş soru ürettiğini belirtiyor: - Evren nasıl işliyor? - Biz buraya nasıl geldik? - Yalnız mıyız? Newton'la başladı Astronomi en eski bilimlerden biri iken teorik astrofizik Isaac Newton'la başladı. Newton'dan önce astronomlar gök cisimlerinin hareketlerini fiziksel bir temel olmadan kompleks matematik modeller kullanarak açıklıyorlardı. Newton uydu ve gezegenlerin yörüngelerini ve Dünya'da atılan bir güllenin izlediği yolu aynı anda açıklayan tek bir teori olduğunu gösterdi. Bunun sonucunda Dünya ve gökyüzü için aynı fiziksel kanunların geçerli olduğunu şaşırtıcı bir şekilde kanıtladı. Muhtemelen Newton'un modelini diğer önceki modellerden ayıran özellik öngörücü olmakla beraber betimleyici olmasıdır. Uranüs'ün yörüngesindeki sapmalara dayanarak astronomlar yeni bir gezegenin pozisyonunu öngördü, yapılan gözlemlerden sonra bu gezene Neptün adı verildi. Öngörücü olmakla beraber betimleyici olmak bir modern bilim işareti ve astrofizik de bu kategoride. Astrofizikteki dönüm noktaları Uzaktaki cisimlerle etkileşime geçmenin tek yolu yaydıkları radyasyonu gözlemlemektir. Çoğu astrofizikçi bunu radyasyon üreten mekanizmaları açıklayan teoriler ortaya çıkararak ve bundan en fazla bilgiyi nasıl çıkaracağımızla ilgili fikirler sağlayarak yapmak zorunda. Yıldızların doğasıyla ilgili ilk fikirler, 19. yüzyılın ortalarında, çiçeği burnunda bir bilim olan spektral analizden elde edilmiştir. Spektral analiz, belirli maddelerin ısıtıldıklarında absorbe ettikleri ve yaydıkları belirli ışık frekanslarını gözlemlemedir. Spektral analiz, hem yeni teorileri yönlendiren hem de test eden uzay bilimleri üçlüsü için önemlidir. İlkel spektroskopi, yıldızlarda da Dünya'da bulunan maddeler olduğunu ilk kanıtlayan çalışmaydı. Spektroskopi, bazı bulutsuların tamamen gaz halindeyken bazılarının ise yıldız içerdiğini gösterdi. Bu daha sonra, bazı bulutsuların aslında bulutsu olmadığı fikrini pekiştirdi. Peki onlar neydi? Onlar başka galaksilerdi! 1920'lerin başlarında, Cecilia Payne, spektroskopi kullanarak yıldızların ağırlıklı olarak hidrojenden oluştuğunu keşfetti. Ayrıca yıldızların spektrumları astrofizikçilere yıldızların Dünya'ya doğru ya da Dünya'dan uzağa ne kadar hızla hareket ettiklerini belirlemelerine yardımcı oldu. Doppler kayması nedeniyle, bir aracın yaydığı sesin bize doğru gelirken ya da bizden uzaklaşırken değişmesi gibi yıldızların spektrumları da aynı şekilde değişecektir. 1930'larda Edwin Hubble, Doppler kayması ve Einstein'ın genel görelilik teorisini birleştirerek evrenin genişlediğine dair sağlam kanıtlar bulmuştur. Bu Einstein'ın teorisi tarafından da öngörülüyordu ve birlikte Big Bang Teorisinin temelini oluşturuyorlar. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında, fizikçiler Lord Kelvin ve Gustav Von Helmholtz, kütleçekimsel çökmenin Güneş'e güç sağlayabileceği tahmininde bulundular, fakat eninde sonunda bu şekilde üretilen enerjinin sadece 100.000 yıl yeteceğini fark ettiler. Elli yıl sonra, Einstein'ın ünlü E = mc2 denklemi, astrofizikçilere, gerçek enerji kaynağının ne olabileceğine dair ilk kanıtı sundu . Nükleer fizik, kuantum mekaniği ve parçacık fiziği, 20. yüzyılın ilk yarısında gelişmesinden dolayı nükleer füzyonun yıldızlara nasıl güç sağlayabileceğine dair teorileri formüle etmek mümkün hale geldi. Bu teoriler, yıldızların nasıl oluştuğunu, yaşadığını ve öldüğünü tanımlıyor ve aynı zamanda yıldız türlerinin spektrumları, aydınlatma güçleri, yaşları ve diğer özelliklerinde gözlenen dağılımı başarılı bir şekilde açıklar. Astrofizik, yıldızların ve evrendeki diğer uzaktaki cisimlerin fiziğidir, fakat aynı zamanda Dünya'ya da yakındır. Big Bang Teorisine göre, ilk yıldızlar neredeyse tamamen hidrojenden oluşuyordu. Onlara enerji sağlayan nükleer füzyon süreci, daha ağır bir element olan helyumu oluşturmak için hidrojen atomlarını çarpıştırır. 1957 yılında, ikisi de astronom olan karı koca Geoffrey ve Margaret Burbidge, fizikçi William Alfred Fowler ve Fred Hoyle ile birlikte yıldızların yaşlandıkça nasıl daha da ağır olan elementleri oluşturduğunu gösterdiler. Sadece daha yakın tarihli yıldızların yaşamlarının son aşamalarında, Dünya'yı oluşturan elementlerin(örnek olarak demir (%32,1), oksijen (%30,1), silisyum (%15,1)) üretildiği görülmektedir. Bu elementlerden biri olan karbon, oksijen ile birlikte, biz de dahil olmak üzere tüm canlıların en önemli kısmını oluşturuyor. Böylelikle, astrofizik tamamen yıldız olmasak da tamamen yıldız tozundan olduğumuzu bize söylüyor. Kariyer olarak astrofizik Astrofizikçi olmak için yıllarca gözlem yapmak, çalışmak ve deneyim kazanmak gerekiyor. Fakat ortaokul ve lisede bile astronomi kulüplerine katılarak, yerel astronomi etkinliklerine giderek, astronomi ve astrofizik alanında ücretsiz çevrimiçi dersler alarak ve Space.com gibi web sitelerindek ilgili haberleri takip ederek az da olsa işin içine girebilirsiniz. Üniversitede öğrenciler astrofizikte doktora yapmayı ve daha sonra astrofizikte doktora sonrası bir pozisyonda görev almayı hedeflemelidir. Astrofizikçiler devlette, üniversite laboratuvarlarında ve bazen de özel organizasyonlarda çalışabilirler. Study.com, astrofizikçi olma yolunda ilerlemeniz için aşağıdaki adımları önermektedir: Lise boyunca matematik ve fen dersleri alın. Çok çeşitli fen dersleri aldığınızdan emin olun. Astronomi ve astrofizik, evrendeki fenomenleri daha iyi anlamak için sık sık biyoloji, kimya ve diğer bilimlerin öğelerini birleştirir. Ayrıca matematik ve fen alanında herhangi bir yaz işini veya stajı göz önünde bulundurun. Gönüllü çalışma öz geçmişinizi desteklemede yardımcı olabilir. Matematik ya da fenle ilgili bir lisans derecesine devam edin. Astrofizikte lisans ideal olmasına karşın o alana başka birçok yol var. Bilgisayar bilimlerinde ön lisans ve lisans eğitimi alabilirsiniz. Örneğin bu, verileri analiz etmenize yardımcı olmanız önemlidir. Hangi programların size yardımcı olabileceğini öğrenmek için lise rehberlik danışmanı veya yerel üniversitenizle konuşmak en iyi yoldur. Araştırma fırsatlarından yararlanın. Pek çok üniversitede öğrencilerin keşiflere katılabildiği ve hatta bazen bu çalışmaların yayınlandığı laboratuvarlar vardır. NASA gibi ajanslar da zaman zaman staj imkanı sunuyor. Astrofizikte doktora yapın. Doktora meşakatli bir yol fakat ABD İşçi İstatistikleri Bürosu, astrofizikçilerin büyük çoğunluğunun doktora yaptığını belirtiyor. Geniş bir bilgi tabanına sahip olmak için astronomi, bilgisayar bilimi, matematik, fizik ve istatistik dersleri aldığınızdan emin olun. 2015 yılında, o zamanlar Arizona Eyalet Üniversitesinde olan gezegensel astrofizikçi Natalie Hinkel Lifehacker'a ayrıntılı bir röportaj verdi. Bu röportaj, genç bir astrofizik araştırmacı olmanın müfakatları ve zorlukları hakkında insanlara fikir sağladı. Araştırmasını yaptığı uzun yılları, sık sık iş değiştirmesini, çalışma saatlerini ve rekabetçi bir alanda kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı. Ayrıca, günlük yaptığı şeylere dair ilginç bir bakış açısı vardı. Zamanının çok az bir kısmını teleskop kullanarak harcıyor. Hinkel, Lifehacker'a verdiği röportajda Zamanımın çok büyük bir kısmını programlamayla uğraşarak geçiriyorum. Pek çok insan astronomların bütün zamanını teleskop kullanarak geçirdiği sanıyor fakat o, işin hiç değilse küçük bir kısmı. Bazı gözlemler yapıyorum fakat son birkaç yılda toplam yaklaşık iki hafta için iki kez gözlem yaptım. diyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astroloji-neden-bilim-degildir/", "text": "Astroloji Neden Bilim Değildir? Mağara çağlarından bu yana, insanların ilgisini çeken bir yer olmuştur gökyüzü. Gökyüzünü aydınlatan o hayat kaynağı sarı ışık huzmesi ve bu büyük ışık huzmesinin yokluğunda ortaya çıkan ufak ateş parçaları... İnsanların bu cisimlerin belirli bir kurallar dizisi dahilinde hareket ettiğini fark etmeleri uzun sürmedi. Bundan dolayı da eski zamanlarda insanlar için gökyüzünü okumak, hayatta kalabilmeleri için oldukça gerekli bir hale geldi çünkü gökyüzündeki hareketlilik, atalarımız için bir nevi takvim niteliğindeydi. Tarımın icat edilmesinden sonra ekimin ve hasatın ne zaman yapılması gerektiğini bu gökyüzü haritası söylüyordu. Güneş ve yıldızlar mevsimleri belirliyor, Ay ise gel-gitleri, birçok hayvanın yaşam evrelerini belirliyordu. Güneş, yıldızlar ve Ay 'ın insan yaşamı üzeri etkisi olduğuna göre atalarımızın aklına şu soru gelmiş olmalı: Gökteki öteki cisimler insan yaşamını etkiliyorsa, gezegenlerin etkisi ne olabilir ? Astrolojiye girmeden önce takımyıldız kavramını anlatmamız gerekir. Takımyıldızlar, antik çağlarda tanrılar, savaşçılar gibi karakterlerin sahip olduğu mitolojik hikayelerin adeta tuvalleri idi. İnanılmaz bir hayal günüce sahip bu insanlar, yarattıkları eşsiz mitolojik kültürlerini ve destanlarını gökyüzüne dökmüşlerdi. Öyle ki, bu hikayelere göre avcı avını hedef alıyor, Pegasus, kanatlanıp gökyüzüne uçuyor ve prenses Andromeda ise hapis düştüğü zindandan kaçıyordu. O zamanlardaki insanlar için gökyüzündeki yıldızlar adeta noktaları birleştir oyunu gibiydi. Bu birleştirilmiş noktalar arasında önemli olan birkaç takımyıldız vardır. Bu takımyıldızların özelliği Güneş'in bulunduğu yörünge içinde olmuş olmalarıdır ve bu özellik, Güneş'in hangi mevsimde hangi takımyıldız üzerinde olduğunu belirtmeye olanak sağlar. Antik çağlarda bu yapının yardımı ile Zodyak Çemberi adı verilen takvim benzeri bir cetvel yapılmıştı. Bu cetvel, tutulmaları ve gündönümlerini tahmin etmeye olanak vermekteydi. Astrolojinin ortaya çıkışı, bu takımyıldızların insan hayatını etkileyip etkilemediğini sorgulanması ile ortaya çıkmaya başladı. Astrolojinin kökenleri Batlamyus adıyla bilinen Claudius Ptolemaus'a kadar iner. Babilliler gökyüzünü 12'ye ayırmış ve bugün aşina olduğumuz burçları ortaya çıkarmışlardır. Carl Sagan Cosmos adlı kitabında Batlamyus'un Tetrabiblos adlı astoloji kitabından bir kaydı aktarmış. Kitapta yazanlara göre Batlamyus gezegenlerin sadece insanların huylarını etkilediğine inanmakla kalmıyor aynı zamanda bedensel özelliklerini de etkilediğinden bahsediyor. Bir teoriye bilimsel diyebilmemiz için deneysel verilerle desteklenebilmesi gerekir. Ancak Astrolojinin ve yıldız fallarının birçok mantıksal soruya cevap veremediği ortada. Mesela, - İkizlerin yaşamı... İkizlerin doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. Fakat yaşadıkları hayatlar birbirinden farklıdır. - Burçların belirlenmesinde ana rahmine düşme zamanı değil de doğum saati ve günü göz önüne alınır. - Çoğu Astrolojik terim, Dünyanın merkezde olduğuna inanıldığı zamandan kalmadır. Güneş Merkezli modellerde anlamlarını yitirirler. - Peki ya, Uranüs, Neptün ve Plüton... Antik çağda bu gezegenler gözlemlenemiyordu. Gezegenlerin konumunun, insan davranışı ve olaylar üzerine bir etkisi varsa, o zaman bu gök cisimleri olmadan kurulmuş olan astrolojik denklemler nasıl olur da doğru olabilir? - Bahsedilen Güneş yörüngesine Aralık-Ocak ayları içerisinde Yılancı adı verilen bir takımyıldız bulunmakta, bu takımyıldız astrologlar tarafından yok sayılmıştır. - Astrologlar tarafından bir burcun etki süresi, Güneş'in arkasında kaldığı süreye göre belirlenmekte, ancak tüm burç takımyıldızları aynı büyüklükte değil. Mesela Akrep Burcunun Güneş arkasında kalma süresi iki ay iken Terazinin yarım aydır. Dolayısıyla her burcun etki süresinin bir ay olması anlamsızdır. Astrolojiye ve yıldız fallarına olan inancı tersine çevirmek için girişimde bulunan Bart Bok, Lawrence Jerome ve Paul Kurtz 1975 yılında 19'u Nobel ödüllü alan 192 bilim insanı tarafından imzalanan bir bildiri yayınladılar. Bildiride verilen tepki, biraz da günümüz basın kuruşlarınadır zira günlük gazetelerde hep fallar ve burç yorumları görebilirken nadiren bilim haberleri görebilirsiniz. Tamamen antik çağlara ait uydurma fikirler üzerinden insanlar günümüzde para kazanmaktadır. Astrolojiye olan inanışta Forer Etkisi de oldukça etkilidir, çünkü genel topluma hitap eden şeyler kişisel de algılanabilmektedir. Aslında bu söylenenler tahmin değil öneri niteliğindedir. Dünyada terazi burcuna sahip milyonlarca insan var. Astrologlar genel yorumlar yapıyorlar ki birçok insana uysun. Bu belirsizlik bilimin çürütülebilirlik özelliğine de ortadan kaldırıp, sözde bilim olduğuna işaret eden bir diğer neden olarak gösterilebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astronomi-nedir/", "text": "İnsanlar uzun zaman boyunca göklere baktı, etraflarındaki evrene bir anlam ve düzen katmak için araştırma yaptılar. Takımyıldızların -gökyüzü üzerine rastgele serpilmiş yıldızların kolayca ayırt edilebilmesi için düşünülen kümeler- hareketi izlenmesi en kolay olanı olsa da tutulmalar ve gezegenlerin hareketi gibi diğer göksel olaylar da tahmin edildi ve belirlendi. Astronominin Tanımı Astronomi güneş, ay, yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, gazlar, galaksiler, tozlar ve diğer Dünya dışı cisim ve olgular üzerinde çalışan bilim dalıdır. K-4 öğrencileri için müfredatta NASA astronomiyi basit olarak yıldız, gezegen ve uzay incelemesi olarak tanımlar. Astronomi ve astroloji tarihsel olarak ilişkilendirilmiştir, ancak astroloji bir bilim değildir ve artık astronomi ile ilgisi olmadığı kabul edilmektedir. Aşağıda, astronomi tarihi ve kozmoloji de dahil olmak üzere ilgili çalışma alanlarını tartışacağız. Tarihsel olarak astronomi, göksel cisimlerin gözlemine yoğunlaşmıştır. Astrofizik de buna yakın bir işle uğraşır. Özetle astrofizik, astronomi fiziğinin çalışmalarını içerir ve uzaydaki nesnelerin hareketi, davranışı ve özelliklerine odaklanır. Bununla birlikte modern astronomi, bu nesnelerin hareketlerinin ve özelliklerinin birçok unsurunu içerir ve bu iki terim günümüzde genellikle birbirleri yerine kullanılır. Modern astronomlar iki farklı alana eğilim göstermişlerdir: Teorik ve Gözlemsel. - Gözlemsel Astronomlar direkt olarak yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin vb. üzerinde çalışırlar. - Teorik Astronomlar sistemlerin nasıl evrimleşmiş olabileceğini analiz eder ve modellerler. Diğer bilim alanlarının aksine, astronomlar bir sistemi tamamen doğumundan ölümüne kadar gözlemleyemezler; yıldızların, Dünya'nın ve galaksilerin ömrü milyarlarca yıl sürüyor. Bunun yerine astronomlar, cisimlerin nasıl oluştuklarını, geliştiklerini ve öldüklerini belirlemek için evrimlerinin çeşitli evrelerindeki anlık görüntülere güvenmek zorundalar. Bu nedenle, teorik ve gözlemsel astronomi bir araya gelme eğilimindedir, çünkü teorik bilim insanları simülasyon oluşturmak için, toplanan bilgileri kullanırken; gözlemler, modellerin onaylanmasının ya da düzeltilmesinin belirlenmesinde görev alır. Astronomi, bilim insanlarının belirli nesnelerde uzmanlaşmasına izin veren bir dizi alt alanlara ayrılmıştır. Gezegensel astronomlar gezegenlerin büyümesi, evrimi ve ölümüne odaklanırlar. Birçoğu güneş sistemi içindeki dünyaları incelerken, bazıları da diğer yıldızların etrafındaki gezegenlerin neye benzediğini tahmin etmek için giderek büyüyen kanıtları kullanırlar. University College London'a göre, gezegen bilimi astronomi, atmosfer bilimi, jeoloji, uzay fiziği, biyoloji ve kimya gibi konuları içeren disiplinler arası bir alandır. Yıldız astronomları gözlerini yıldızlara, karadeliklere, bulutsulara, beyaz cücelere ve yıldız ölümlerinden geriye kalan süpernovalara çevirirler. Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles, Yıldız astronomisinin odak noktası evrende meydana gelen fiziksel ve kimyasal süreçler üzerinedir diyor. Güneş astronomları zamanlarını tek bir yıldızın analizini yaparak geçirirler. NASA'ya göre Güneşten gelen ışığın miktarı ve kalitesi, zaman ölçeklerinde milisaniyeden milyarlarca yıla kadar değişiyor. Bu değişiklikleri anlamak, bilim insanlarının Dünya'nın nasıl etkilendiğini fark etmesine yardımcı olabilir. Güneş ayrıca diğer yıldızların nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olur çünkü güneş, yüzeyiyle ilgili detayları ortaya çıkarabilecek kadar bize yakın olan tek yıldız. Galaktik astronomlar galaksimiz Samanyolu üzerinde çalışırken, ekstragalaktik astronomlar Samanyolu'nun dışında kalan yıldızların nasıl oluştuğunu, değiştiğini ve öldüğünü saptarlar. Wisconsin-Madison Üniversitesi Dağılımları, yapısal içerikleri ve içindeki yıldızlarla gaz bulutlarının fiziksel yapıları, sürekli evrilen Gökadamızın tarihi hakkında iz sürmemizi sağlıyor diyor. Kozmologlar evreni bütün olarak ele alırlar. Büyük patlamadaki doğumundan evrimine ve nihai olarak ölümüne kadar... Astronomi, her zaman olmasa da sıklıkla somut, gözlemlenebilir şeyler hakkındayken; kozmoloji ise genellikle evrenin geniş çaplı özelliklerini, sicim teorisi gibi ezoterik, görünmez ve bazen teorik şeyleri, karanlık madde, karanlık enerji ve çoklu evrenler kuramını içerir. Astronomik gözlemciler, evrendeki nesneleri geniş mesafede incelemek için, elektromanyetik spektrumda farklı dalga boylarına güvenirler. İlk teleskoplar, çıplak gözle ne görülebilecekse, bunun üzerine basit optik çalışmalara odaklandı ve hala birçok teleskop buna devam ediyor. Ancak ışık dalgaları çok ya da az enerjik hale geldikçe, daha hızlı veya daha yavaş hareket ederler. Farklı dalga boylarını incelemek için farklı teleskoplar gereklidir. Kısa dalga boyuna sahip yüksek enerjili ışınımlar, ultraviyole, X ışını ve gama ışını şeklinde görünürken; daha enerjili olanlar daha uzun dalga boylu kızılötesi ve radyo dalgaları yayar. Astrometri Güneş, Ay ve gezegenlerin ölçüsü olan, astronominin en eski koludur. Gök cisimlerinin hareketlerinin kesin olarak hesaplanması, diğer alanlardaki astronomların, gezegenlerin ve yıldızların doğuşunu ve evrimini modellemesine ve meteor yağmurları ile kuyruklu yıldızların görüneceği zamanın tahmin edilmesine olanak sağlar. Planetary Society'ye göre, Astrometri güneşdışı gezegenleri tespit etmek için kullanılan eski bir yöntemdir, buna rağmen işlemesi zor bir süreçtir. İlk astronomlar gökyüzündeki desenleri fark ettiler, hareketlerini izlemek ve tahmin etmek için bunları bir düzene koymaya çalıştılar. Takımyıldızları olarak bilinen bu desenler, geçmişte yaşayan insanların mevsimleri öğrenmelerine yardımcı oldu. Yıldızların ve diğer göksel cisimlerin hareketi, Çin, Mısır, Yunanistan, Mezopotamya ve Hindistan başta olmak üzere dünya çapında takip edildi. Astronomun tasviri, gece teleskop başında yalnız bir ruh gibi düşünülmüştür. Ancak günümüzdeki en zorlu astronomi, bilgisayarlar ve bilgisayarlardan gelen veri ve görüntüler üzerinde çalışan astronomlar tarafından kontrol edilen uzaktaki teleskoplarla -yeryüzündeki veya gökyüzündeki- yapılır. Fotoğrafçılığın ve özellikle dijital fotoğrafçılığın gelişinden bu yana astronomlar, sadece bilimsel olarak bilgi veren değil insanları büyüleyen inanılmaz fotoğraflar ortaya çıkardılar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astronomi-ve-fizik-alaninda-yapilmis-en-yaratici-5-deney/", "text": "Modern evren anlayışımız, yüzyıllar boyunca binlerce yaratıcı ve çalışkan bilim insanı tarafından tasarlanmış ve uygulanmış yüzlerce deney üzerine inşa edilmiştir. Bu deneylerden birkaçının çığır açıcı olmaları ve olayların işleyiş şekilleri hakkındaki görüşümüzü değiştirmeleri nedeniyle ön plana çıkması normal. Fakat hangilerinin evrenin bazı basit gerçeklerini zorla değil de ustalıkla ortaya çıkmasını sağladığını bulmak zor iş. Ben de bu yazımda sizlere Space.com'un astronomi ve fizik alanında seçtiği en yaratıcı 5 deneyden bahsedeceğim. İlk ötegezegen 1992 yılında Plüton'un keşfinden 60 yıldan fazla zaman geçmişken astronomlar bizim Güneş sistemimizde olmayan ve başka bir yıldız etrafında dolanan yeni bir gezegen bulmak için can atıyorlardı. Astronomlar, uzak bir yıldızdan gelen ışığı dikkatli bir şekilde inceleyerek herhangi bir gezegenin yörüngesi boyunca ileri ve geri yalpalamasından kaynaklanan, kırmızıya kayma ve maviye kayma adı verilen ışığın dalga boyundaki bariz değişimleri görebileceklerini biliyorlardı. Ne yazık ki o zamanlar yıldız ışığı hakkında yeterince hassas gözlemlerimiz yoktu. Tek istisna süpernovalardan sonra bazı yıldızlardan arta kalan pulsarlardı. Bu cisimlerin hızla dönen bir nötron yıldızından çıkan radyasyon ışınlarından kaynaklanan ve neredeyse doğal olmayan bir biçimde ortaya çıkan hassas sinyalleri yörüngede dolaşan gezegenlerin kütleçekimsel etkisini tespit etmek için kullanılabilir. Kütle çekim kuvveti pulsar patlamalarının zamanlamasını bilim insanlarının ölçebileceği şekilde değiştirir. Fakat bir pulsar bir gezegen sistemine nasıl ev sahipliği yapabilirdi? Şüphesiz ki bir yıldızın son günlerindeki şiddeti, çevresinde bulunan herhangi bir yörüngeyi kararsız hale getirecektir. Fakat görünen o ki doğa mantıksal konulara pek önem vermiyor. Örneğin tanımlanan ilk ötegezegen, bir pulsarın (PSR B1257+12) yörüngesi etrafında dönüyordu. İşte buradaki zekice şey: saptaması zor olan bir şeyi ortaya çıkarmak için doğanın kendisi tarafından üretilen ve garip bir biçimde kesin olan yöntemi kullanmak. Dünya'nın boyutu Düşündüğünüzde Dünya'nın yuvarlak olduğunu fark etmek çok fazla zamanınızı almaz. Ayrıca buna kanıt olarak birçok örnek gösterebilirsiniz: denizde gemilerin önce alt taraflarından kaybolmaları, Ay tutulması sırasında Dünya'nın gölgesinin yuvarlak olması, Güney yarım küreden görülen yıldızların Kuzey yarım küreden görülememesi... Eski çağlardaki birçok insan bu gerçeği kabul etmiş görünüyorlardı. Fakat bu dev küre ne kadar büyüktü? Bakalım bu konuda Eratosthenes ne diyor? Eratosthenes, MÖ 250 civarında İskenderiye'de yaşayan Yunan bir bilgin. Dünya'nın çevresini şehirden ayrılmasına gerek bile kalmadan çok zekice bir yöntemle hesapladı. Yaz gün dönümü boyunca İskenderiye'de gölge oluştuğunu fakat Mısır'ın güney kısmında yer alan Syene şehrinde gölge oluşmadığını biliyordu. Eğer Eratosthenes Syene'a olan mesafeyi bilseydi, Dünya tamamen küresel olsaydı, Güneş gerçekten gün dönümü sırasında direk olarak Syene üzerinde olsaydı ve İskenderiye ve Syene kuzey-güney hattı boyunca mükemmel bir şekilde uzansaydı, o zaman İskenderiye'deki gölgelerin uzunluğunu, gün dönümü sırasında iki şehir arasındaki açıyı ve geometri denen bu yeni tekniği kullanarak gezegenin çevresini ölçmek için kullanabilirdi. Tüm bu koşullar Eratosthenes'in Dünya'nın çevresini yaklaşık 45.000 kilometre (28.000 mil) ölçmesini sağlamış olmalı ki bu değer gerçek değerinden sadece %10 farklı. Einstein'ın düşünce deneyleri Bütün deneyler laboratuvarda gerçekleşmez. Bazen de sadece kafanızda hayali bir senaryo kurarsınız, matematiğin sizi sonuca götürmesine izin verirsiniz ve evren hakkında bilgi edinirsiniz. Einstein da bu konuda doğuştan uzmandı. Einstein'ın deyimiyle onun ilk gedankenexperiment çok genç yaşlarda aklına geldi. Bir ışık demetiyle ışık hızında giden bir bisiklet kullanarak yarışsaydı ne görecekti? Işık elektromanyetik dalgalardan oluştuğu için, çok hızlı pedal çevirdiğinde bu dalgaları yanında duruyormuş gibi göreceğini düşündü. Fakat elektromanyetik dalgaları hiçbir zaman duruyor olarak göremeyiz. O zaman bunun yerine ışık hızında gitmek imkansızdı. Bu düşünceyi kullanarak ve bir takım matematiksel işlemlerden sonra daha önceden de bildiğiniz gibi özel görelilik kuramını geliştirdi. Einstein sonraki hayatında da buna benzer bir numara kullandı. Penceresiz bir asansördeyseniz ve biri kabloyu kesip serbest düşüşe geçirdiğinde ne olur? Ölümüne mi düşersiniz yoksa basitçe yer çekimsiz ortamda etrafa tekme mi savurursunuz? Einstein'ın cevabı şuydu: Aralarındaki farkı söylemek imkansız. Eylemsiz kütle , yer çekimi kütlesiyle aynıdır . Bu basit kavramı ve önemli bir miktarda kütleyi alırsanız ortaya genel görelilik kuramı çıkar. Millikan'ın yağ damlası deneyi 1909 yılında fizikçiler Robert Millikan ve Harvey Fletcher tarafından gerçekleştirilen bu deney, yaratıcı tasarımı ya da doğayı kendi oyununda alt etme çabaları nedeniyle değil de bunların yerine inşaatının basitliği ve ölçümde yapılan aşırı titizlik nedeniyle o kadar da akıllıca olmadı. Hakkında pek yazı yazılmadığı için de o da bu listede yer alıyor. O zamanlarda bilim insanları elektrik yükünün var olduğunu biliyorlardı ama hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Temel yük miktarları var mıydı? Ya da yük miktarı, kütle gibi bir şey miydi? Elektronun yükü neydi? Millikan ve ortağı, bir haznenin içine elektrikle yüklenmiş yağ damlaları damlatan bir cihaz geliştirdi. Düşen damlalar çok çabucak terminal hızlarına ulaşırlar. Eğer havanın yoğunluğunu, yağın yoğunluğunu ve yer çekimi ivmesini bilirseniz terminal hızlarını ölçerek yağ damlalarının kütlesini bulabilirsiniz. Millikan, elektrik alan uygulayarak elektriksel kuvvetle yer çekimi kuvvetinin dengelenmesiyle yağ damlalarını yavaşlatıp havada durdurabilirdi. Böylelikle de her bir damlanın yükünü ölçebilirdi. Bu ölçümleri birkaç kez tekrarladıktan sonra şu iki sonuca vardı: Tek bir elektronun yükü -1.6x10-19 ve tüm yükler bu yük temel alınarak oluşturulmalı . Bu da demek oluyor ki -1.9x10-19 ve -8.7x10-19 gibi yük değerleri bulamazsınız. Foucault sarkacı Nasıl eski çağlarda insanlar daha çok Dünya'nın küreselliği üzerine fikir yürüttüyse 1800'lerin ortalarında da bir şeyler düşünme lüksüne sahip olan insanlar Dünya'nın dönüşü üzerine fikir yürütmüştür. Ama ya bu konu hakkında gerçekten konuşulmamış ya da ne yaptığını bilmeyen insanlar bu konuyla ilgilenmiş. Fizikçi Leon Foucault bunu değiştirmek istedi ve bunu da başarılı bir şekilde yaptı. Bir sarkaç sallanırken Dünya'nın dönmesine rağmen kendi düzlemini korur. Dünya'nın dönmesine bağlı olarak bizim perspektifimizden yer sabit kalır ve sarkaç gün boyunca yönelimini korur. 1851'de Foucault, Paris'teki Pantheon'da böyle bir sarkaç kurdu. Böylelikle sarkacın yönelimindeki saat yönüne yavaşça olan değişimi (saatte yaklaşık 11,3 ) göstererek Dünya'nın döndüğünü ispatladı. Bu medyada büyük olay oldu. Sarkacın tanıtımı bir virüs gibi yayıldı (1800'lerde ne kadar yayılabildiyse o kadar). Çok geçmeden Foucault sarkacı dünya çapındaki bilim sergilerinin temeli oldu."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/astronomlar-bilinen-en-kucuk-yildizi-kesfetti/", "text": "Cambridge Üniversitesi'nde görevli astronomlar tarafından ölçülen en küçük yıldız keşfedildi. Boyut olarak Satürn'den çok az bir farkı bulunsa da, kütleçekimsel kuvveti Dünya'daki bir insanın hissetiği kuvvetten 300 kat daha güçlüdür. Bu yıldız muhtemelen yıldızların oluşabileceği bir büyüklükte çünkü Hidrojen'i Helyum'a dönüştürecek nükleer füzyon için yeterli kütleye sahip. Eğer birazcık daha küçük olsaydı yıldızın merkezindeki basınç bu süreci devam ettirmeye yeterli olmayacaktı. Hidrojen füzyonu aynı zamanda Güneş'in ışıma gücünü sağlayan bir olaydır ve biz bu mekanizmayı Dünya'da bir enerji kaynağı olarak da kullanmaktayız. Bu küçük yıldızlar Trappist-1 gibi Dünya benzeri gezegenlerin olduğu yıldız sistemlerinin tespiti için de en iyi adaylardan biri. EBLM J0555-57Ab olarak adlandırılan bu yıldızın Dünya'dan 600 ışık yılı uzaklıkta yer aldığı tespit edildi. Çift yıldız sisteminin bir parçası olan yıldız kendisinden daha büyük olan arkadaşının önünden geçerken tespit edildi, ki bu method normalde yıldızların değil gezegenlerin tespitinde kullanılmaktadır. Bu konunun detayları Astronomy&Astrophysics isimli dergide yayınlanacak. Cambridge Cavendish Laboratuvarı ve Astronomi Enstitüsü'nde yüksek lisans yapan ve çalışmanın baş yazarı olan Alexander Boetticher Bu çalışma bize yıldızların ne kadar küçük olabileceğini gösterdi dedi ve ekledi: Bu yıldızın kütlesi biraz daha düşük olsaydı, çekirdeğindeki hidrojen füzyon reaksiyonu gerçekleşemezdi ve yıldız bunun yerine kahverengi bir cüce haline dönüşürdü. EBLM J0555-57Ab, gezegen bulma projesi olan ve Keele, Warwick, Leicester and St Andrews Üniversiteleri'nce yürütülen WASP isimli çalışma ile keşfedildi. EBLM J0555-57Ab, arkadaşı olan yıldızın önünden geçerken tespit edildi. Ana yıldız bu geçişte periyodik olarak karardı, ki bu onun yörüngesinde olan bir yıldızın imzasıydı. Bu olay sayesinde astronomlar cisimlerin kütleleri ve boyutlarını ölçebilmektedir, bu olayda ölçtükleri cisim küçük bir yıldızdı. EBLM J0555-57Ab'in kütlesi , CORALIE spektrografisinin verilerini kullanarak, Doppler, wobble yöntemi ile ölçüldü. Von Boetticher: Bu yıldız, bilinen diğer birçok gaz devi olan ötegezegenden daha ufak ve daha soğuk. Yıldızlararası fiziğin en etkileyici yanlarından biri, bu tür küçük yıldızların kütlesini ölçmek diğer büyük gezegenlere göre daha zordur. Neyse ki ötegezegen araştırmalarımızda bu tars çift yıldız sitemlerinde böyle küçük yıldızları keşfedebiliyoruz. Şaşırtıcı gelebilir ama yıldız bulmak bizi gezegen bulmaktan daha çok zorluyor dedi. Bu yeni ölçülen yıldız, TRAPPIST-1 için mevcut tahminle karşılaştırılabilir bir kütleye sahiptir; ancak, yarıçapı yaklaşık% 30 daha küçüktür. Cambridge Astronomi Enstitüsü^nün kıdemli araştırmacısı olan yazar Amaury Triaud, En küçük yıldızlar, Dünya benzeri gezegenlerin keşfi için en uygun koşulları sağlıyor. Bir ötegezegeni anlamak için önce yıldızını anlamak gerek, bu en temel şeylerden biri diyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ay-nasil-olustu-yeni-arastirma-gecmise-isik-tutuyor/", "text": "Dünya'nın uydusu Ay'ı nasıl elde ettiği uzun zamandır tartışılan bir soru. Ay'ın vaktiyle Dünya ile Theia adı verilen kayalık bir cismin çarpışmalarından ortaya çıktığını savunan dev çarpışma teorisi ise olası açıklamalar arasında en öne çıkan aday. Ancak bunun nasıl gerçekleştiğine dair ayrıntılar belirsiz ve bilim insanlarının hala açıklayamadıkları birçok gözlem var. Çarpışmaya dair en büyük gizemlerden birisi Ay'ın neden Theia'dan ziyade Dünya'nın neredeyse tıpatıp aynısı olduğuydu. Şimdi ise Nature Geoscience'da yayınlanan yeni bir çalışma geçmişe ışık tutuyor. Dev çarpışma teorisine göre, Theia kabaca Mars büyüklüğünde veya biraz daha ufak, Dünya'nın çapının yarısı kadar bir cisimdi ve 4,5 milyar yıl önce henüz gelişmekte olan Dünya'ya çarptı. Bu çarpışma sonucunda magma okyanuslarını oluşturmak için yeterli miktarda ısı ortaya çıktı ve Dünya'nın yörüngesine ileride Ay'a dönüşecek olan çok fazla toz ve döküntü püskürdü. Teori, Dünya ve Ay'ın birbirleri etrafında dönme şeklini ve hızını açıklıyor. Dünya ve Ay gelgitsel şekilde birbirlerine kilitliler, yani Dünya'nın etrafında dönerken Ay'ın hep aynı yüzü ona dönük oluyor. Zaten bu nedenle Çinlilerin Chang'e 4 adlı uzay araçlarını 2019'da Ay'ın karanlık yüzüne indirmeleri çok büyük bir başarıydı. Ay'ın bu yüzüyle Dünya'dan direkt iletişim kurmak asla mümkün değildir. Ay ve Dünya'nın kompozisyonları neredeyse aynıdır. En önemli farklılıklar Ay'da demirin ve su üretmek için gerekli olan hidrojen gibi daha hafif elementlerin daha az miktarda var olması. Dev çarpışma teorisi bunun nedenini açıklıyor. Ağır demir elementi Dünya üzerinde kalırdı, çarpışma ve uzaya fırlatma sırasında üretilen ısı ise hafif elementleri kaynatırken, Dünya ve Theia'nın geri kalanı birbirine karışırdı. Ay'ın oluşumuna yol açan olaylar, bilgisayar modelleriyle yeniden canlandırıldı. Tüm gözlemlere en iyi şekilde uyan modeller, Ay'ın yaklaşık %80 oranında Theia kökenli malzemeden oluşması gerektiğini gösteriyor. Öyleyse Ay neden bu kadar çok Dünya'ya benziyor? Bu durum Theia ve Dünya'nın başlangıçta aynı bileşime sahip olmasıyla açıklanabilir. Fakat bu çok olası görünmüyor, çünkü Güneş sistemimizdeki bildiğimiz bütün gezegenlerin kendilerine has bileşimleri var ve cismin Güneş'ten ne kadar uzakta oluştuğuna bağlı olarak küçük farklılıklar gösteriyorlar. Başka bir açıklama, iki cismin birbirine karışmasının beklenenden çok daha yoğun olması ve böylece Ay'da Theia'nın imzasının daha silik olarak kalması. Ancak bu durum da gerçekte olandan çok daha şiddetli bir çarpışma gerektireceği için olası değil. Yeni çalışma, bu ikilemi Dünya'nın ve Ay'ın daha önce düşünüldüğü kadar birbirine benzemediğini göstererek çözüyor. Araştırmacılar, Apollo astronotlarının Ay'dan getirdikleri taşlardaki oksijen elementinin izotoplarının dağılımını çok yüksek bir hassasiyetle incelediler. Kimyada, herhangi bir elementin atom çekirdeği, protonlar ve nötronlar olarak bilinen parçacıklardan oluşur. Bir elementin izotoplarının çekirdeğinde aynı sayıda proton vardır, ancak nötron sayısı farklıdır. Bu durumda, sekiz protonu ve on nötronu olan oksijen izotopu O-18, sekiz protonu ve sekiz nötronu ile çok daha yaygın O-16'dan biraz daha ağırdır. Çalışma, Dünya ve Ay'ın oksijen izotop bileşimlerinin aslında hiç de aynı olmadığını, yani arada küçük bir fark olduğunu gösteriyor. Dahası, Ay yüzeyinden veya kabuğun altındaki bir katman olan mantodan alınan kaya örneklerine baktığımızda fark iyice artıyor. Buradaki oksijen izotopları Dünya'dakilerden daha hafif. Bu çok önemli, çünkü karışık döküntüler nihayetinde kabuğa çökmüş olmalı, derin iç kısımlarda ise daha fazla Theia parçası yer almalı. Yani Theia ve Dünya aynı değildi, Ay ve Dünya da aynı değil. Ancak bu sonuçlar bize Theia'nın kendisi hakkında da biraz bilgi veriyor. Yer çekimi nedeniyle, Güneş'e daha yakın olan ağır izotoplardan biraz daha fazla olması beklenebilir. Dünya ile karşılaştırıldığında, Theia'nın hafif oksijen izotoplarına sahip olmasını bekliyoruz. Bu da Dünya'ya nazaran Güneş'ten daha uzak bir noktada oluştuğu anlamına geliyor. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlarla dev çarpışma teorisi, Ay'ımızın oluşumunu açıklamada başka bir engeli daha aştı, üstelik Theia'nın kendisi hakkında bir şeyler daha öğrenmiş olduk."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ay-neden-kirmizi-gorunur/", "text": "Dünyamız'ın uydusu Ay, 29 günlük period dahilinde çeşitli evrelerinde gözlemlenir. Bu evrelerde Ay diskinin aydınlanan bölümleri Dünya yüzeyinden görünür hale gelir. Ancak bazı durumlarda Ay Dünya'dan kızıl-kırmızı renkte görünür. Bunun nedenini hiç düşündünüz mü? Ay, tam Ay tutulması süresince kırmızı renkte gürnür. Bunun nedenini, basit bir şekilde açıklayabiliriz. Ay normalde üzerine düşen Güneş ışınlarını bize yansıtmaktadır ancak tam tutulma sırasında, Dünya, Ay'ın Güneş'ten gelen ışınları direkt olarak almasını engeller. Bir başka deyişle, Ay, Dünya'nın gölgesine girer. Bu durumda, Ay, direkt olarak Güneş ışınlarını alamaz ancak az da olsa Dünya atmosferinden saçılan ışınları alabilir. İşte bu ışınlar, genelde spektrumun kırmızı tarafında daha yoğundur. Tıpkı Güneş batarken daha kırmızı görünmesinde olduğu gibi, Rayleigh saçılımı adını verdiğimiz bu saçılımın nedeni, Güneş'ten gelen beyaz ışığın, mavi bölgesinin, kırmızı bölgesine oranla daha fazla saçılıma uğramasıdır. Ay, tam tutulma sırasında sadece Dünya atmosferinden gelen kırmızı yoğunluktaki bu ışık ile aydınlandığından, Dünya yüzeyinden kırmızı görünür."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ayi-yeniden-gezegen-ilan-edilmesini-oneren-calisma-yuzyillardir-acilmamis-bir-tartismayi-yeniden-alevlendirdi/", "text": "Stephen Pumfrey tarafından kaleme alınan bu yazının İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz. Arada bir bilimsel makaleler sansasyon yaratabiliyor, ki yakın zamandaki manşetlere bakılırsa gene öyle olmuş gibi görünüyor. The Sunday Times Ay gezegen olduğu iddiasıyla yükseliyor derken Mail Online ise Bu k-A -çıklık mı? diye sordu. Bu haber yazıları, mütevazı bir makaleye karşılık veren nicesinin sadece birkaçı. Jeofiziksel Bir Gezegen Tanımı makalesi, bir nesneyi gezegen yapan kriterlerin elden geçirilmesini öneriyor. Öyle ki, makale Ay'ın, Plüton'un ve Güneş Sistemi'ndeki başka birkaç nesnenin gezegenlik statüsüne yükseltilmesi gerektiğini savunuyor. Planetary and Lunar Science akademik dergisinde yayınlanan makale, Alan Stern'i de içeren bir ekip tarafından yazıldı. Stern, Temmuz 2015'te Plüton'a ses getiren bir yakın geçiş yapan NASA'nın Yeni Ufuklar görevi ile meşhur. Makale birazcık teknik detay içeriyor; fakat esasen, bir nesneyi gezegen yapan kıstasın sadece Güneş'in etrafında dolanıp dolanmaması değil, o nesnenin jeofiziksel özelliklerinin olması gerektiğini savunuyor. Elbette, Stern'in bu konuda söyleyecek çok sözü var. Mesela, Uluslararası Astronomi Birliği'nin 2006'da Yeni Ufuklar'ın Plüton'a doğru fırlatılmasının üzerinden henüz yedi ay geçmişken Plüton'u gezegenlikten çıkarmasına hala hiddetli. Gönderdiği uzay aracı hedefine ulaşana kadar Plüton zavallı bir plütoide, bir Neptün ötesi cüce gezegene dönmüş durumdaydı. İşte Stern bu makalesinde misilleme yapıyor. Kendisi, Madem Plüton artık bir gezegen değil, Yeni Ufuklar'ı oraya niye gönderdiniz ki? diye soran insanlardan çoktan bıkmış durumda. Geçmişten alınan dersler Ay'ın Dünya'nın uydusu olduğu fikrini o kadar kanıksamışız ki, onun aslında bir gezegen olabileceği fikri hakikaten sarsıcı. Fakat Eski Yunanlar da, Orta Çağ astronomları da Ay'ı gayet bir gezegen olarak sınıflandırıyordu. Antik çağ gözlemcileri geceler geçse de yıldızların göreli konumlarını değiştirmediklerinin farkındaydı: Aslan veya İkizler takımyıldızlarını onlar da tıpkı bizim gördüğümüz şekilde görüyorlardı. Bu gözlemciler, yedi göksel nesnenin konumlarını yavaşça değiştirdiklerini, gökte doğudan batıya doğru gezindiklerini de fark ettiler. Bunların en önemlisi kuşkusuz Güneş'ti. Güneş'in yıl boyunca burçlar kuşağının 12 burcundan geçerek çizdiği çembere astronomlar tutulum çemberi/düzlemi adını veriyorlar . Güneş yılda bir tur atarken Satürn bu düzlemde 30 yılda bir tur atıyordu, Jüpiter 12 yılda, Mars ise iki yılda bir. Ay gezegeni ise bir turunu 1/12 yılda, yani bir ayda tamamlıyordu. Aslında gezegen kelimesi rahatça görülebileceği gibi gezmek fiilinden türetilmiş; aynı şekilde İngilizce'deki planet kelimesi de gezgin anlamına gelen Yunanca ten türetilmiş. Ay'a ise özel bir ilgi gösteriliyordu. Ay'ın yakınlığı, onu çıplak gözle görünür yapıları olan tek gezegen yapıyordu. Aristo'nun (MÖ 384-322) Ay'ın fiziği hakkında soruları vardı: Mesela neden Ay'ın hep aynı yüzü görünüyordu da arka tarafını hiç göremiyorduk? Aslında bu gayet güzel bir soru; astronomlar bunu artık gezegenler ve büyük uydular arasındaki kütleçekimsel kuvvetlerin bir sonucu olarak açıklıyor, ve buna kütleçekim kilidi adını veriyorlar. Aristo ise bambaşka bir sonuca varmıştı. O, Ay'ın özünde dönme veya hareket etme yetisi olmadığını düşünüyordu. Hatta Aristo bunun bütün gezegenler için geçerli olduğunu düşünüyordu. Gezegenler, diyordu, sırf bir çemberin üzerinde taşındığı için hareket eder. İşte bu fikir, gezegenler ve yıldızların iç içe geçmiş semavi küreler tarafından döndürüldüğünü varsayan ayrıntılı Orta Çağ evrenbiliminin temelini oluşturdu. Eğer Ay'ımız kütleçekimsel olarak kilitlenmiş olmasaydı, astronominin gelişimi çok farklı bir yol izlemiş olabilirdi. Peki atalarımızın Ay'ı da diğer gezegenler arasına eklemesinin münasip bir sebebi var mıydı? Bence vardı, fakat bu biraz da tuhaf bir gökbilimsel rastlantının sonucunda oldu. Hemen hemen tüm büyük uydular, gezegeninin ekvator düzleminin üzerinde veya ona çok yakın bir şekilde dolanır, bizim Ay'ımız hariç: Ay'ın yörüngesinin ekvator düzlemimize olan eğikliği 28 dereceye kadar çıkıyor. Gelgelelim Dünya'nın ekvator düzlemi de tutulum düzlemine göre 23,5 derece eğik. Bu iki durumun alışılmadık birleşiminin sonucunda da Ay tutulum düzleminin üzerinde, ondan en fazla 5 derece uzaklaşacak şekilde hareket ediyormuş gibi görünüyor. Ay da diğer gezegenler gibi tutulum düzleminin/çemberinin üzerinde dolanmasa, antik çağ astronomları Ay'a tipik bir gezegenmiş gibi davranmayabilirdi. Geçmek bilmeyen ikirciklilik? 1543'te yayımlanan Kopernik'in Güneş merkezli astronomisi ile Ay, tipik bir gezegen olma ünvanını kaptırdı. Kopernik'e gelen eleştirilerin dikkat çektiği üzere, Ay'ın şahsına münhasır bir biçimde yörüngesinin ortasında Güneş değil Dünya vardı. Şimdiyse Ay'a Dünya'nın uydusu diyoruz, tabi olma, ardından gitme, takip etme, tapma anlamına da gelen uymak fiilinden türeterek. İngilizcede ise satellite sözcüğü hizmetçi, kul anlamına gelen satellesten türemiş. Ay'ın itibar kaybetmesinin dahası da var. Galileo 1610'da teleskobunu Jüpiter'e doğrulttuğunda dört tane ay keşfetti. Kopernik destekçileri için iyi haber, ama Ay için değil... Ay artık AY değil, bilinen beş aydan biriydi, kaldı ki bu sayı günümüze kadar hızla artıp tam 182'ye ulaştı. Görünüşe göre dünyada pek de yeni bir şey yok. Galileo'nun zamanında da Ay, Ay'ı Dünya'daki gibi kara ve denizleri olan bir gökcismi olarak gören yeni evrenbilimciler ile, Ay'ın düpdüzgün, mükemmel bir semavi nesne olduğuna ısrar eden eski astronomların kapışma konusuydu. Yeni gezegen tanımı ile Alan Stern bu kavgayı yeniden alevlendirdi. Makalesine göre, astronomlar Uluslararası Astronomi Birliği'nin tanımını tamamen faydalı bulabilir fakat kendisinin jeofiziksel tanımları gezegen jeolojisi bilimcileri, eğitmenleri ve öğrencileri için daha kullanışlı. Veya, Stern'in 2015'te dobra dobra söylediği gibi: Bir gezegen söz konusu olduğunda, konu hakkında bilgi sahibi olan gezegen bilimciler varken astronomları niye dinleyesiniz ki? Sonuç olarak Stern'in ekibi biliyor ki yani en azından öyle olacağını düşünüyorlar Ay yeniden bir gezegen olarak kabul edilmek zorunda. Tabii ki en sonunda ne olacağı, bu tür konularda karar verme yetkisine sahip olan Uluslararası Astronomi Birliği'ne kalmış durumda. Uydu sözcüğünün kökeni Nişanyan Sözlük'ten alınmıştır. Not: Yazıdaki italik kısımlar ve kelimelerin Türkçe kökenleri yazının aslında olmayıp çevirmen tarafından bilgi amaçlı eklenmiştir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ayin-bir-zamanlar-atmosferi-vardi/", "text": "Elde edilen yeni bilgiler, 3 veya 4 milyar yıl önce büyük yanardağ patlamalarından çıkan gazlarla; ve bu gazların Ay'ın yüzeyine çıkışı, uzaya sızmasından çok daha hızlı olmasıyla; Ay'ın atmosferinin oluştuğunu ortaya koydu. Bu çalışma Dünya ve Gezegen Bilim Dergisi'nde yayımlandı. Ay'a baktığımızda onun yüzeyinde; yüzeyini karartan volkanik karataşların göktaşlarının çarpmasıyla oluşan yüzeyindeki büyük havzaları kapladığını görürüz. Bu engin volkanik karataş denizi , Ay'ın hala sıcak olduğu zamanlarda yüzlerce kilometreyi bulan magma patlamalarıyla oluştu. Apollo'dan gelen örneklerin incelenmesiyle Ay'dan çıkan magmaların içinde karbon monoksit, su bileşenler, kükürt ve başka uçucu maddeler gibi pek çok gaz halinde bileşenler olduğu keşfedildi. Bu yeni araştırmada, NASA'nın Marshall Uzay ve Havacılık Merkezi'nin Araştırma Görevlisi Dr. Debra H. Needham ve Ay ve Gezegenler Enstitüsü'nde Üst Düzey Personel Dr. David A. Kring, yanardağlardan çıkan gazların miktarını ölçtü ve bu gazların Ay'ın etrafında birikerek geçici bir atmosfer oluşturduğunu ortaya koydu. 3.5 milyar yıl önce, yanardağların en aktif olduğu zamanda, atmosferin en kalın halinde olduğu tahmin ediliyor, bununla birlikte uzaya saçılmadan önce atmosferin neredeyse 70 milyon yıl boyunca durduğu sanılıyor. 3.5 ve 3.8 milyar yıl önce; en büyük iki gaz atımı, lav denizinin Serenitatis ve Ibrium havzalarını doldurdu. Bu lav kıyılarını keşfedenler de Apollo 15 ve 17 görevlerinin astronotları oldu. Astronotların kıyılardan topladığı örnekler patlamaların olduğu zamanı belirlemede yardımcı olmakta kalmadı, yaşanan patlamalardan dolayı gaz çıkışlarının olduğunu da kanıtladı. Ay hakkında edindiğimiz bu yeni bilgiler gelecekte yapılacak keşifler için aynı zamanda bir anahtar. Needham ve Kring'in araştırması, uçucu maddelerin Ay'ın kutuplarına yakın soğuk ve kalıcı karanlık bölgelerinde bulunan buz kaynaklarının içinde olduğuna işaret ediyor, bu da uzun süreli bir keşif için olan ihtiyaçları karşılayabilir. Buzlu kaynaklarda saklanan uçucular Ay'da görev alacak astronotlar için yakıt ve hava kaynağı olabilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/bedri-suer/", "text": "Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, Türkiye'de sayılı üniversitede bulunan öğrencilerin gelecek ve iş kaygısından dolayı çekinerek tercih ettikleri ya da okumaktan vazgeçtikleri bir bölüm. Buna rağmen astronomi ve uzay bilimleri alanıyla ilgilenenler için diğer üniversitelerin fizik bölümü alt dallarından astrofizik alanında çalışmalar yapmak veya astronomi dersleri almak mümkün. ODTÜ'de ise astronomiye ilginin Fizik Bölümü'nün kurulmasından (1960) çok kısa bir süre sonra başladığını söyleyebiliriz. 1962 yılında ODTÜ'deki ilk astronomi dersleri Matematik Bölümü'nde Bedri Süer tarafından verilmiştir. O zamanlarda astronomi dersinin ne için veya kimin isteği üzerine açıldığı bilinmemekle beraber bu olay ODTÜ Fizik Bölümü için önemli bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Bedri Süer, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunuydu. Eşi Yüksel Süer'le de öğrencilik yıllarında tanışmış. Ne yazık ki Bedri Süer'in öğrenim hayatı veya sosyal yaşantısı hakkında fazla bilgiye ulaşamıyoruz. Öğreniminden sonrasına baktığımızda ODTÜ'nün ilk öğretim görevlilerinden biri sayıldığını öğreniyoruz. 1960lı yıllarda Fen ve Edebiyat Fakültesi dekanlığını Prof. Dr. Cengiz Uluçay'ın, Matematik Bölümü başkanlığını da Dr. Yaşar Gönenç'in yaptığı sırada ODTÜ Matematik Bölümü öğretim üyelerinden biriymiş Bedri Süer. 1972-1973 yıllarında Bedri Süer'in öğrencisi olan şimdiki ODTÜ Fizik Bölümü profesörlerinden Selçuk Bayın bize o dönemlerde Bedri Süer'den aldığı astronomi derslerinden bahsediyor. Bedri Süer ismini ilk olarak birinci sınıfta mühendis arkadaşlarından duymuş. O zamanlar mühendisler matematik derslerini Bedri Hoca'dan alırken, Fizik Bölümü öğrencileri matematik bölümünden gelen başka bir hocadan ders alıyorlarmış. 'Hepimiz arkadaş olduğumuz için mühendislerin dersi bittikten sonra birlikte sohbet ederken Bedri Hoca'nın yine harikalar yarattığını söylüyorlardı.' diyerek Süer'in çok sevilen ve sayılan biri olduğunu belirtiyor. İkinci sınıfa geldiğinde ise astronomiyle ilgilenmeye başlamış Selçuk Bayın. Bölümden bir arkadaşı ile astronomi alanında kütüphanedeki birçok kitabı okuyup bu konuda sürekli derin sohbetler yapıyorlarmış. Fakat belli bir noktadan sonra öğrendiklerinin yetersiz olduğuna kanaat getiren ikili birkaç öğrenci daha toplayıp Bedri Hoca'dan astronomi dersi talebinde bulunmuşlar. Böylece bir grup astronomiye ilgili öğrenci ile ODTÜ Fizik Bölümü'nde astronomi dersleri tekrardan başlamış. İlk yarıyıl Süer'in anlattığı temel astronomi bilgileriyle geçerken, ikinci yarıyılı öğrencilerin hazırladığı sunumların katkısıyla tamamlanmış. Bedri Süer ile ilgili anlatabileceklerinin sınırlı olduğunu söyleyen Bayın: 'Bedri Hoca bize sadece astronomi değil, ODTÜlülüğü öğreten ODTÜ kültürünü aşılayan hocalarımızdan biriydi.' diyerek sözlerini sonlandırıyor. Bedri Süer yalnızca astronomi ve matematik dersleri vermemiş; 1967de 'Genel Matematik', 1973'te 'Astronomi: Çekim', 1980'de Hüseyin Demir ile beraber 'Calculus I' ve 'Calculus II', 1993'te ise 'Küresel Geometri' kitaplarını yazmıştır. 26 Temmuz 2000 tarihinde Ankara Güven Hastanesi'nde yapılan Abdominal Aort Anevrizması ameliyatını takip eden saatlerde yoğun bakımdayken vefat etmiştir. Ne yazık eşi de hayatta değildir. Fakat kızları Buket Süer'in hala yaşadığını ve babasının izinden giden başarılı biri olduğunu belirtebiliriz. Bu yazıyı yazmamıza anlattıkları ve verdiği belgelerle katkı sağlayan Selçuk Bayın'a teşekkürler."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/behram-kursunoglu/", "text": "Albert Einstein'ın genel görelilik kuramı'nın elektromanyetizma ile birleştirilmesi üzerine çalışmalar yapan, Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi ismiyle yeni bir teori ortaya çıkaran, fiziğin 20.yüzyılda yaşamış en önemli bilim insanlarından biri olan Behram Kurşunoğlu'nun bilim dolu hayatını sizlerle paylaşmak istedik. 14 Mart 1922'de Çaykara, Trabzon'da doğan Behram Kurşunoğlu aslen Bayburt'un Merkez ilçesine bağlı Aydıncık köyündendir. Liseyi Trabon'da okuduktan sonra Ankara Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi'nde fizik öğrenimini tamamladı. Cambridge Üniversitesi'nden ünlü fizikçi Paul Dirac'ın danışmanlığında fizik doktorasını aldıktan sonra 1958 yılında Amerika Birleşik Devletleri 'nde Florida'ya taşındı ve çalışmalarının büyük bir kısmını burada sürdürdü. 1940'ların sonuna doğru Cambirdge'deki doktora çalışmaları sırasında Albert Einstein ile mektuplaşmaya başladı ve 1953 yılında Einstein, Cornell Üniversitesi'ne araştırmalar yapmak üzere gelince bir davet aldı ve orada Einstein ile 4 saat süren bir görüşme gerçekleştirdi. Bu sırada Kurşunoğlu 31, Einstein ise 74 yaşındaydı. Bu görüşme sonrasında Kurşunoğlu, Albert Einstein ve Erwin Schrödinger ile birlikte simetrik olmayan yerçekimi kuramları üzerinde önemli çalışmalarda bulundu. Behram Kurşunoğlu, askerlik görevini yapmak üzere 1955'te Türkiye'ye döndü. Görevini tamamladıktan sonra Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun kuruculuğunda bulundu ve Genelkurmay Başkanlığı'na danışmanlık yaptı. Bir dönem Birleşmiş Milletler Bilim Komisyonu'nda çalışan Kurşunoğlu, 1958 yılında Amerika'ya geri döndü ve Miami Üniversitesi'ne profesör oldu. Behram Kurşunoğlu, genç yaşında dünya fizikçileri arasında saygın bir konuma erişmişti. Berham Kurşunoğlu, Miami Üniversitesi'nde Ders Anlatırken Amerika'da yaptığı çalışmaların yanı sıra Global Foundations adlı, Amerika'nın önemli araştırma merkezlerinden birine de başkanlık yaptı. 1965'te Miami Üniversitesi'nde Teorik Fizik Çalışmaları Merkezi ni kurdu ve başkanı seçildi. Merkezde düzenlenen bir başarı ödül töreninde, Nobel kazanmış 22 bilim insanıyla birlikte yeryüzünün en tanınımış fizikçilerinden biri olarak takdim edildi. Yine 1965 yılında, Carl Gables' deki merkezde 1992 yılında emekli olana kadar doktora sonrası çalışmalar düzenleyerek bilim insanları eğitmiş ve zaman zaman buraya gelen bilim insanları ile bir forum oluşturdu. Bu merkeze gelen kişilerin 35'i Nobel ödüllü bilim insanlarıydı. 1992 yılında merkez kapatıldı. Behram Kurşunoğlu, çalışmalarının büyük kısmı Birleşik Alan Kuramı üzerinedir. İleriki yıllarda çekirdek enerjisi ile ilgilendi. Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisini ortaya attıktan sonra dünyada bir üne kavuştu. Konu, Einstein ve Schrödinger tarafından da yıllarca incelenmiştir. Kurşunoğlu, çalışmasını şu sözlerle açıklar: Evrende temel ve manyetik yükler bulunmaktadır. Orbitron teorisi adını taşıyan bu teori evrendeki kurumsal çalışmalarımı içine almaktadır. Kainatın meydana gelişini izah eden 'Big Bang' isimli popüler teori yerine bilim ve deneylerle ortaya çıkardığım teorim her şeyin başı olan bu konuyu bilmeyi izah etmektedir. Evrenin yaratılması ilk 2-3 saniye içinde, evrenin büyük kısmını teşkil eden 10 üssü 80 parçacık meydana geldi. Zamanın başlangıcından önce evreni kaplayan zaman öncesi güçlerin alanı vardı. Milyarlarca sene sonra bu alan çok yüksek yer çekimi sebebiyle çöktü ve bir atomdan trilyonlarca kere küçük mikrokaradelikler denilen siyah mikro delikler ortaya çıktı. Bu deliklerin yarısı maddeden zaman öncesinde başlayan büyük bir yangınla evrene dağıldı. Madde ile karşı maddenin birbirinden parçalanma neticesinde ayrılınca yeni parçacıklar, zamanla yıldızlar, gezegenler, karşı gezegenler ve insanlar, çok muhtemelen de karşı insanlar yaratıldı. Prof. Kurşunoğlu kara mikro delikleri de şöyle açıklıyor: Aklın alamayacağı kadar büyük yer çekiminde meydana gelen mikro siyah delikler hemen hemen 0 boyuta yakın ve protonun 1 milyon misli ağırlıkta yeni parçacıklar. Bu ağırlık ise 1'in 10 milyonda biri ağırlıkta. Yani tespiti mümkün olamayacak ölçüde az ağırlıkta 1972 yılında Cumhurbaşkanlığı Bilim Ödülü, 2001 yılında bilime katkılarından dolayı Atatürk Özel Ödülü verildi. Ölmeden önce dünyaya ve tüm insanlığa kalıcı bir eser bırakmak amacıyla bir kitap yazmış ancak ölümünden dolayı kitabı yayınlanamamıştır. Türkiye ve tüm dünya için çok önemli bir bilim insanı olan Behram Kurşunoğlu, 25 Ekim Günü, 82 yaşında iken ABD'nin Miami şehrinde vefat etti. Hayatını bilime adamış bu büyük bilim insanımızı saygıyla anıyoruz. Eninde sonunda akıl ve bilim galip gelecektir! Behram Kurşunoğlu"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/big-bangden-sonraki-en-buyuk-patlama-kesfedildi/", "text": "Big Bang'dan sonra yaşanan en büyük patlama bilim insanları tarafından keşfedildi. Bu eşi olmayan patlama, 390 milyon ışık yılı uzaklıktaki Ophiuchus galaksi kümesinin merkezindeki süper kütleli kara delikte meydana geldi ve kendisinden önceki rekor patlamadan 5 kat daha fazla enerji saldı. Bu patlama o kadar güçlüydü ki kara deliğin etrafını saran sıcak plazmada bir oyuk açmayı başardı. Washington DC'de Birleşik Devletler Deniz Araştırma Laboratuvarı'nda çalışan ve bu konuda başyazar olan Simona Giacintucci Bu patlama bir bakımdan 1980'de St. Helens Dağı'nda meydana gelen yanardağ patlamasının dağın tepesini parçalamasına benziyor. Buradaki temel fark patlamanın 'kraterine' on beş tane Samanyolu Gökadası'nı sığdırabiliriz'' dedi. Astronomlar bu keşfi NASA'nın Candra X-ışını Gözlemevi, ESA'nın XMM-Newton X-ışını Teleskobu, Avustralya'daki Murchison Widefield Array ve Hindistan'daki Giant Metrewave Radyo Teleskobu aracılığıyla elde edilen X-ışını ve Radyo dalgaboyu verilerini kullanarak yaptılar. 2016'da Chandra'da yapılan gözlemler sonucu elde edilen veriler bu devasa patlamanın ipuçlarını ortaya çıkarmıştı. Norber Werner ve ekibi Chandra'nın çektiği fotoğraflardaki yıldız kümesinde alışılmadık bir kavisli kenarın bulunduğunu keşfettiler ve bu kısmın süper kütleli kara delikteki jet patlamaları sonucu oluşup oluşmadığını araştırmaya başladılar. Fakat bu olasılığı yok saydılar çünkü kara deliğin böyle bir oyuğu oluşturması için çok büyük miktarda enerji gerekirdi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/bilimkurgu-oyku-denemesi-integral/", "text": "Nihayet akşam olmuştu ve Güneş, pas rengine bulamıştı Orta Mahalle'deki gökdelenleri. Birliğin bana ayırdığı kubik bölgede ortalama 90 yıllık yaşantımın bir gününü daha harcamıştım. İş arkadaşımın geçen haftaki Hong Kong Suzuki Anonim Şirketi'ne yaptığı seyahatten bana hediye olarak getirdiği yeşil çayı yudumladıktan sonra, bilgisayarıma kapat komutunu verip 128. kattaki ofisimden gün batışını seyre daldım. Şehir büyümüştü, artık 200 milyon insana yetecek bir şehir değildi İstanbul. Daha yüksek gökdelenlere ihtiyaç vardı. Artık hava trafiğine kalmadan yola çıkmalıydım, Arabama hareket konumu gönderip 150. Kattaki oto-tüpün kaldırımlarına gitmek üzere asansöre yöneldim. Benim gibi yola çıkmış iş arkadaşlarımla ve emin adımlarımızla imparator penguenlere benziyorduk. Ancak bu komik bir durum değildi elbette. Ekonominin güçlü olması için satışlarımız artmalıydı. Bu sayede birliğimizin konumunu yükseltip düşmanlarımızı iflasa sürükleyebilirdik. Her birlik ekonomisi kadar güçlüdür derler hep. Bizler de birliğimizi güçlü tutmak için satışları arttırıp bize karşı birliklere korku salmalıydık. Cebimden kulaklıklarımı çıkarıp yol asistanını çalıştırdım. -Merhaba Demir, eve gidiyoruz değil mi? -Evet -Her zamanki gibi sessiz bir gün olsa gerek, bu haftanın yeni çıkan hit'I Shake your boobs bitchI dinlemek ister misin? Yoksa geçen haftanın hit'i olan About fucking youya ne dersin? Bu parçanın çok duygusal olduğu söylenmiş Youtube'da. Bu arada Google'ın yeni çıkardığı -Bana klasik müzik aç, Pink Floyd istiyorum. -Ah, o aptal şarkıları neden hala dinliyorsunuz ki, şarkıın amacı size mutlu etmesidir. Kendinizi hitlere bırakın ve kafanızı boşaltın. Üstelik bu tür şarkılar için vergi de fazla -Dediğimi yap. Bunu da seçim geçmişimden sil. -Size daha iyi hizmet verebilemk için tüm seçimleriniz tamamen rapor edilmelidir efendim, bunu kabul etmiştiniz. -Çünkü kabul etmeden almama izin vermediniz ki. Hyperloop, bir bir mahalleleri geçerken ön koltuğumdaki camda alt sanayi mahallelerini görebiliyordum. İnsanların hala asphalt kullandığı rezil yerlerdi buralar. Yeryüzünde, toprakla ve gökdelenden atılan sanayi atıklarıyla dolu bu yerler hakkında pek konuşulmaz, Bizler gibi birlik için çalışan asil iş insanlarının tepelerindeki kara bulutlardan dolayı orada bulunan kara insanları görmek bile mümkün değildir. Arabanın ön camındaki reklamların arasından Platin'in bana attığı mesajı gördüm. İnternetsizlik cezası verilmemiş miydi Platin'e, nasıl bu mesajı atabiliyordu? Bir dakikalık reklamın ardından gözlerimi kullanarak mesajı açtım. Güneş'in battığı yere. Acil."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/bilinen-en-buyuk-kahverengi-cuce-kesfedildi/", "text": "Uluslararası bir astronomi ekibi, bilinen en yüksek kütleli ve en saf bileşimli kahverengi cüceyi keşfettiklerini açıkladı. SDSS J0104+1535 adıyla bilinen bu gök cismi, galaksimizin en dış bölgesine uzanan halelerden birinin içinde yer almaktadır. Bilim insanları bu keşfi Monthly Notices of the Royal Astronomical Society isimli dergide yayımladı. Kahverengi cüceler, yakıtını kullanan yıldızlar ile onların etrafında dönen gezegenlerin ortasında bir boyuttadır. Hidrojeni helyuma dönüştüren nükleer füzyon için çok küçük boyuttadırlar ancak gezegenlerin bir çoğundan da yüksek bir kütleye sahiptirler. Dünya gezegeninden 750 ışık yılı uzaklıkta, Balık Takımyıldızı'nda bulunan SDSS J0104+1535, Güneş'ten 250 kat daha saf bir gaz yapısına sahiptir ve bünyesinde 99.99% hidrojen ve helyum gazı barındırır. Tahmini olarak 10 milyar yıl önce oluştuğu düşünülmektedir. Ayrıca ölçümler göstermektedir ki bu kahverengi cüce yaklaşık olarak Jüpiter'in 90 katı bir kütleye sahiptir. Bu da SDSS J0104+1535'i bilinen en yüksek kütleli kahverengi cüce yapar. Daha önceden kahverengi cücelerin ilkel gazlardan oluştuğu bilinmiyordu ve bu keşif bize galaksimizin antik geçmişinden gelen bir sürü saf kahverengi cüce olabileceğini gösterdi. Bu ekibin başında olan, Kanarya Adaları'ndaki Institute of Astrophysics'den Dr.ZengHua Zhang: Bu kadar saf içeriğe sahip bir kahverengi cüce görmeyi beklemiyorduk. Bu keşif bizlere daha keşfedilmemiş bir çok şeyin olabileceğini gösteriyor. Dışarıda buna benzer keşfedilmeyi bekleyen gök cisimleri yoksa, bu beni çok şaşırtacaktır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/bir-oyku-denemesi-kizil-diyarin-sarkilari/", "text": "Gördüklerim bir hayal miydi yoksa gerçekliğin ufak tanecikleri mi? Gördüklerim melankoli denizinde süzüldüğüm zamanlardan kalma kötü hataların bana çektirdiği ızdırapların kalıntıları mıydı yoksa? Mutfağımda, bir elim tavada tutarken pencereden uçarak bana bakan eski sevgilimin beni öldürmek ister gibi attığı bakışı başka ne açıklayabilir. Yemek yanmak üzereydi ve sentetik ete elimi uzattım. Elim yanmaya, canım acımaya başladı. Gözlerimi açtım. Gözlerim, ürperen tüylerimin ahengiyle açıldı. Oturduğum koltuğun penceresinden Kızıl Gezegen, tüm detaylarıyla gözüküyordu. Hani o tam gün batımı başlarken oluşan var olan güzel renkten bir elbise ile süslemişti kendini Mars. Gece bölgesindeki koloni ışıkları ve bağlantı yollarının parıltıları, Giovanni Schiaparelli'nin söylediklerini bir kehanet haline getirmişti. Yüzlerce yıllık bilimsel ilerlemenin yarattığı bu kocaman yapının her tuğlasını monte eden bilim insanlarının, fedakar mühendislerin ve cesur öncülerin yaptıkları olmasaydı bugün Mars Serbest Ticaret Bölgesi'nden bahsediyor olabilir miydik? Mars hala bakir, sade, bir anlamı olmayan bir yer olacaktı. Bir duyurunun geleceğini bildiren ses, mekiği inletti. Nergal Kentine inişimiz birazdan başlayacaktır, lütfen koltuklarınızı dik konuma getirip kemerlerinizi bağlayınız. Oksijen maskelerinizi takınız. ANT Hava Yolları İyi Uçuşlar diler. Bizleri tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. Teraform istasyonlarıyla kaplı gökyüzünün arasında, havalimanın olduğu bölgeye özel bir boşluk açmaya başlamışlardı. ANT Şirketinin logolarını atmosfer sabitleyicilerinin üstünde okuyabiliyordum. Uçağın televizyonunda, CEO Başkan Cheng Namaskare'nin harika hayatı ve Yeni Orta Doğu'ya yaptığı hayır işleri gösterilmekteydi. O sinir bozucu siyah güneş gözlüğü ve parlak Toryum saati ile olabildiğince itici gözüküyordu. Gemimiz titreşerek ve kırmızı alevlere bürünerek Nergal'in banliyolerini, tarım kooperatiflerini, ticaret merkezlerini görünür kılmaya başladı. Tarlalar, kırmızı üstüne kurulmuş yeşiller ile kübik zamanlardan kalma sanat eserlerini andırıyorlardı ve her tarım blokunun etrafından geçen su kanal ağları, sanat eserimizin çerçeveleri gibilerdi adeta. Dergimi ve tabletimi çantama koyup yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Gemimiz büyük bir gümbürtüyle platforma iniş yaptı ve roket motorları yavaşça sessizleşti. Dengenin tam anlamıyla ayarlandığının anlaşılmasıyla yolc körüğü, geminin kapısına yanaştı. Basınç ve Oksijen değerlerinin yavaşça dengelenmesinin ardından kapılar açıldı ve güleryüzlü görevlilerin yol göstermesiyle kendimi gemiden dışarı attım. Yerçekimi azlığı içimi tuhaf ediyordu, ama 2 haftadır yerçekimsiz kalan bedenime, bir gezegen üstünde olmak iyi gelmişti. Çelimsiz, uzun insanlar her yerdeydi. Solmuş ten renkleriyle bu soğuk dünyanın iklimine ayak uydurmuş yeni nesil, adeta başka bir insan türü gibi görünüyorlardı. Daha önce videolardan görmüştüm Marslıları elbette, fakat kendi gözlerimle görmek insanı oldukça tuhaf hissettiriyor doğrusu. Valilik temsilcileri beni almak için girişte bekliyor olmalıydı. Lenslerime kişilik tanıma komutu verip etrafa bakınmaya başlarken arkamdan gelen bir sesle irkildim: -Demir bey merhabalar, ben Mars Ticaret Şirketi Dış İşleri Müdürü Dante Leschinky. Şirketimizin özgürlük dolu topraklarına hoşgeldiniz. Denetlemelerinizi yapmadan önce size hotelinize kadar eşlik edeyim. Belki sonrasında çeşitli kentlerimizi görmek istersiniz. -Teşekkür ederim. Fakat önce Birleşmiş Milletler Temsilciliği ile görüşüp sayın temsilciyle çeşitli istişareler yapmalıyız. Ayrıca Valilik ile randevularım olacak. -Hay hay, fırsat bulursanız şirketimiz size ihtiyacınız olan her desteği vermeye hazır. Kravatımı gevşetip ana salona doğru ilerledim. Valilik görevlileri beni bekliyorlardı -Sayın müfettiş hoşgeldiniz. Sayın temsilci sizleri bekliyor, bir saat sonra vali bey ile Marstaki tekelleşme üzerine bir toplantı alacaksınız. Sizin için uygun mudur? Başımı salladım ve arabaya bindik. En az 20 metre yüksekliğindeki büyük ve görkemli havalimanı salonu, bembeyaz demir sütunları ve bütünüyle iyon-geçirmez camlarla kaplı, endamıyla insanı etkiliyordu. Farklı bir yere gelindiğinde ilk izlenimi güzel vermek ne kadar da önemli. diye düşünürken en az bir insan boyu kadar büyük olan dev tekerlekli sarı arabamız elektrikli motorlara özgü, sinek vızıltısına benzeyen seslerle yola koyuldu. Sokaklardaki yoksul insanlar ve etrafta yükselmiş büyük binaları gördükçe ne umutlarla yeni dünyaya gelmiş insanların düştüğü durumu gördüm. Bizler yalnızca umut taşımamıştık Mars'a, hatalarımızı da taşımıştık..."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/broadway-abi/", "text": "Renault R9 1.4 Spring... Her ne kadar kelimelere dökülemeyecek kadar derin bir anlamı olsa da, Amatör Astronomi Topluluğu'nun gayriresmi arazi aracı. Topluluğun yeni kanlarından biri olan ben, yaratıcılık ve üreticiliğin beden bulmuş hali ve insanlık tarihine en aydınlık günlerini yaşatacak insanlardan, sayısız anılara ev sahipliği yapmış Springin sahibi Alpcan ile dün tanışma şansı yakaladım. 10.12.2016 tarihinde, topluluk hakkında hayati manevraların tartışıldığı aristokrat bir toplantı yapıldı. Bu toplantı sırasında, önce derinlerden gelen bir Spring sesi, ardından da onu gördüm. Karanlıklar içinden çıkıp gelmişti. Çağrı Erciyes'in, gelecek vadeden iki üyenin tanışması adındaki küçük bir etkinlikle, beni o kahraman ile tanıştırması aslında sadece bir başlangıçtı. Ondan ilk ricam oldukça büyüktü. Efsanevi aracın direksiyon koltuğuna oturmak, o an aklıma gelen en uçuk istekti ama söylemiştim bir kere. Hiç beklemediğim şekilde yanıtlandı bu arzum. Heyecanlı bir freshman görmüş, idealist bir bireydi o. Kabul etmişti isteğimi. Ardından, dakikalar içerisinde koltuğundaydım. Evet! Spring'in koltuğundaydım. Marşa basma teklifi vermiştim adeta hadsiz bir şekilde. O da kabul edildi ve elim anahtara gitti. Hiç teklemeden çalışmıştı Spring. Adeta, daha çok nesil bununla TUG'a gidecek diyordu. Çok etkilenmiştim. Hatta, büyülenmiştim. Gecenin geri kalanında yaşayacaklarım anlamını yitirmişti. Hatta hayatımda yaşamak istediğim mutlulukların hepsini orada tek celsede yaşamıştım. Geri döndüğümüzde, toplantıya bir şenlik havası hakimdi. Benim de onların unutulmaz anılarının bir parçası olmam topluluktaki her bireyi etkilemişti. Artık yeni nesillere de bu hikayeleri aktaracak biri vardı. Kısacası, o an topluluktaki tek mutlu kişi ben değildim. Topluluğun Millennium Falconu hakkındaki hikayelerin geri kalanını, topluluğun farklı farklı bireylerinden dinledim toplantının devamında. Millennium Falcon hakkındaki hikayelere ilişik olarak ise, toplantının ortalarında tanıştığım Han Solo hakkındaki hikayeler de benimle paylaşıldı. Hikayelerin ardından, Çağrı Erciyes tarafından benim hakkımda kısa bir özet Han Solo'ya verilmiş olacak ki, Han Solo bana asla reddedemeyeceğim son derece idealist ve profesyonel bir teklif ile geldi. Gözlerinde senin teknik bilgin ve benim teknik bilgim birleştiğinde, bir süpernova yaratacağız yazıyordu adeta. Çok etkilendim teklifinden ve bir gün sonrası için daha profesyonel bir toplantı planladık. Gecenin son demlerine geldiğimizde, azmin ve tatlı bir rekabetin söz konusu olduğu, en hızlı içecek tüketme yarışması, öncelikle topluluk başkanı ve yönetim kurulu üyeleri tarafından yeni kanlara gösterildi. Ardından ise biz yeni kanlar bu eğitim doğrultusunda benzer bir yarışmayı aramızda yaptık. Gece bitip ardıma baktığımda; mutluluk, gelecek nesillere ilk günkü heyecanımı koruyarak anlatacağım anılar ve Han Solo'ile aramızdaki unutulmaz benzerliğin bana yaşattığı şaşkınlığı görüyordum."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/bu-gece-telefonunuzu-kapatmayin/", "text": "Bu gece kozmik ışınlar Dünya'ya yaklaşacaktır, 00.30 3.30 saatleri arasında telefon hücresel cihaz,tablet vb. Cihazları kapattığınızdan emin olun.... Son zamanlarda oldukça sık bir şekilde karşımıza çıkmaya başlayan ve bilimsel bir dayanağı olmayan bu tür hurafeler birçok insanı oldukça tedirgin ediyor. Genelde bir gök olayının yaklaştığı tarihlerde, şaka olarak ortaya atılan ve yakınlarını uyarmak isteyen iyi niyetli insanlar tarafından viral bir şekilde yayılan bu mesajlar her ne kadar içeriğinde aksini belirtse de hiçbir resmi kurum tarafından onaylanmaz. Bu yazıda, uzaydan gelen radyasyonun bizi gerçekten iddia edilen şekilde niye etkilemediğinin cevabını bulacaksınız. Işınım anlamına gelen radyasyon terimini iki başlık altında inceleyebiliriz. Bunlar iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyondur. İyonlaştırıcı olmayan radyasyon, elektromanyetik kuvvetin taşıyıcı parçacıkları olan fotonlardan oluşur ve elektromanyetik spektrumda, radyo dalgalarından ultraviyole dalgaların başlangıç kısmına kadar olan dalgaboylarını içerir. İyonlaştırıcı radyasyon ise alfa, beta gibi yüklü parçacıklardan, ultraviyole ve daha kısa dalgaboylarina sahip fotonlardan ve de nötronlar gibi yüksüz parçacıklardan oluşur. Uzaydan Dünya'ya iki tip radyasyon da gelmektedir ancak bunların büyük bir kısmı yeryüzüne ulaşamaz. İyonlaştırıcı olmayan ve yüksüz iyonlaştırıcı radyasyon, belirli dalga boyları dışında Dünya'nın atmosferi tarafından soğurulduğu için yeryüzüne ulaşamadan soğurulmuş olurlar. Yeryüzüne ulaşabilen ışınlar kısa radyo dalgaları ve görülebilir ışıktır geriye kalan gama, x-ray gibi yüksek enerjili ışınımlar atmosfer tarafından engellenirler. Özellikle Güneş rüzgarları ile gelen, yüksek enerjili yüklü parçacıklar ise atmosfere ulaşamadan manyetosfer tarafından engellenmiş olur. Bunun sebebi yüklü parçacıkların manyetik alanda sapmasıdır . Bu olay sonucunda enerji kaybeden yüklü parçacıklar, atmosferin en üst tabakasıyla etkileşime girip kutup noktalarına yakın enlemlerde (yaygın olarak 60 ve 72 derece kuzey-güney enlemleri arasında) görülen kutup ışıklarına sebep verebilir. Her ne kadar Dünya'nın koruması sayesinde radyasyon seviyesi insanlara risk oluşturmayacak düzeyde düşük kalsa da, tamamen engellenmeleri mümkün olmadığı çin küçük bir miktar radyasyon Dünya'ya ulaşır ve bundan özellikle uçak pilotları gibi atmosferin üst tabakalarında olan insanlar etkilenir. Ayrıca çok güçlü Güneş patlamaları gibi olaylar sonucu, elektrik şebekesinde arızalar meydana gelebilir ancak bu radyasyonun telefon gibi cihazlar üzerinden insan sağlığını tehdit edecek etkileri yoktur. Görseller : https://commons.wikimedia.org , https://antarcticarctic.wordpress.com"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/buyuleyici-yalnizlik-kuyruklu-yildiz/", "text": "Ön Sözler: Bu yazıyı okumadan evvel bazı terimlere aşina olmanız adına daha önce yazmış olduğum Güneş Sistemi Rehberi ismindeki yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Zihninizde oluşabilecek soruları cevaplamak adına, bahsettiğim yazıyı bu yazının sonrasında da okuyabilirsiniz . Bir bütünün parçası olmak. Bu cümle size ne ifade ediyor? Sizce insanlar bir bütünün parçası olmak zorunda mı yoksa herhangi bir bütüne ait olmama şansımız var mı? Bulunduğunuz noktada çevrenize bir bakının veya yaşadıklarınızı düşünün; size göre bir bütün olmak ne demek? Aileleri, akrabaları, arkadaş gruplarını, pek mutlu bir çifti, bir okuldaki sınıfı ve benzeri örnekleri; bunların her birini kendi alanlarında bir bütün olarak kabul edebilir miyiz? Sayılanların her biri soyut da olsa bir bütün olarak tanımlanabilirler ve fark edebileceğiniz üzere çevremizde yer alan bütünler listesini arzuladığımız kadar uzatabiliriz. Çünkü hayatımızın her alanında yine bizlerin oluşturduğu istisnasız bir bütünlük topluluğu var, bir bütün oluşturan küçük parçalar var. Şu anda parçası olduğunuz ya da olmadığınız her bir bütünün kökeni, geçmişteki uzantılarımızın, sosyal olmanın gücünü keşfetmesine dayanıyor. Bizler, sosyal olabildiğimiz için şu anda bu denli kibirli, zeki ve karmaşık varlıklarız. Böylece biz insanlar, geliştik ve hayatımızın her alanındaki küçük parçalara birer soyut anlam yükleyerek birleştirdik ve gerek kavramsal gerekse gerçek manada bir bütün oluşturduk. Peki, sizce bir bütünün parçası olabilmek mi daha büyüleyicidir yoksa herhangi bir bütünün parçası olamamak mı? Böylesi bir soruya gezegenimizdeki kendi kurguladığımız gerçeklik ile değil de daha da somut bir açıdan cevap arayalım. Tam olarak bu noktada kozmos bizlere bir yardım eli uzatıyor. Geceleri temiz bir gökyüzü aracılığıyla gözlemlediğimiz o evren, bizlere gayet etkileyici bir cevap veriyor; her iki durum da büyüleyici olabilir. Hayatımda yaptığım ilk gözlem sonucunda ilk görüşte aşık olduğum Satürn de büyüleyici, Güneş Sistemi henüz bebeklik evresindeyken herhangi bir gezegen oluşumuna katılamadığından sistemin uzaklarına sürgün edilmiş, yıllar boyu hatırlanmayan, sadece dev gezegenlerin ve yıldızların rutin geçişi esnasında onların kütle çekim oyunlarına kanıp yıldızımıza doğru yönelen, Güneş'e yaklaştıkça eriyen ve kendisi eksilirken ardında oluşan o uzun uzadıya kuyrukları ile hatırladığımız kuyruklu yıldızlar da. Giriş: Günümüzden yaklaşık olarak 4,6 milyar yıl kadar önce, Güneş Sistemi henüz yeni yeni oluşur iken herhangi bir yapıya katılamayan bu artıklar bizlere periyodik olarak görsel şölen hazırlamak üzere kenara çekildiler. Astronomlar onları, içerdikleri toz, buz, karbon dioksit, amonyak, metan ve bazı değişik bileşiklerinden ötürü kirli kar topları ya da karlı kirli toplar olarak çağırıyorlar. Kuyruklu yıldızların bazıları Güneş'in etrafında turlar iken çoğunluğu ise Plüton'un ötesinde bulunan Oort Bulutu ismindeki bölgede yer alıyor. Ara sıra bir bütünün parçası olamayan bu artıklar kütle çekim oyunları sonucunda İç Güneş Sistemi'ne doğru yaklaşıyorlar; bazıları bunu düzenli olarak bazıları ise birkaç yüzyılda bir yapıyor. Günümüzde yaşayan insanların çoğu, geçmişin artıklarının bizlere sunduğu görsel şölene tanıklık etmemiş olabilirler fakat yalnızlığın ve eksilmenin büyüleyici güzelliğine tanık edenler gördükleri manzarayı hayatları boyu unutamazlar. Fiziksel Özellikleri: Bir kuyruklu yıldızın çekirdeği çoğunlukla organik madde ile kaplı buz ve tozdan oluşur. NASA'ya göre kuyruklu yıldızın içerisinde yer alan buz, çoğunlukla donmuş su halindedir. Bunun yanı sıra buzun içeriğinde; donmuş amonyak, donmuş karbon dioksit, donmuş karbon monoksit ve donmuş haldeki metan da bulunabilir. Kuyruklu yıldız, gerek doğal bir şekilde gerekse dev bir cismin kütle çekimi nedeniyle, Güneş'e doğru yaklaştıkça yüzeyinde bulunan buz yavaşça ısınıp gaz haline geçer ve kuyruklu yıldızın başında yoğun bir bulut oluşturur. Biz o bulut görünümlü şeye kuyruklu yıldız saçı diyoruz. Güneş ışığı ve rüzgarları aracılığıyla kuyruklu yıldıza ulaşan radyasyon, kuyruklu yıldız saçındaki toz partiküllerini dışarıya doğru sürükleyerek bir tür toz kuyruğu oluşturur. Bu olay esnasında, kuyruklu yıldız yüzeyindeki bazı gazlar ise yine radyasyon ve sıcaklık etkisiyle iyon haline geçip, iyon kuyruğu oluşturur. Kuyruklu yıldızların kuyrukları güneş ışığı ve güneş rüzgarı ile şekillendiğinden, bu kuyruklar her zaman Güneş'in karşı tarafına doğru bizleri büyülüyor olurlar. Asteroidler ve kuyruklu yıldızlar ilk bakışta karıştırılabilirler, zira onları birbirinden ayırt eden yegane özellikleri içerikleridir. Asteroidler, metal ve kaya içerikli iken; kuyruklu yıldızların içeriğinde Güneş'e yaklaştığında bizleri etkileyecek hale bürünen buz, toz ve organik bileşikler bulunur. Bazı kuyruklu yıldızların saçı 1.6 milyon kilometreye, kuyrukları ise 160 milyon kilometreye kadar uzanabilir. Kuyruklu yıldızların saçları ve kuyrukları Güneş ışığını yansıttığından kendileri Güneş'e doğru yaklaştığı vakit yeterince büyük iseler temiz bir gökyüzünde onları çıplak gözle rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Ne yazık ki çoğu kuyruklu yıldız, çıplak gözle gözlemlenemeyecek kadar küçük olduğundan kendilerini yalnızca teleskop aracılığıyla gözlemleyebiliyoruz. Yörüngesel Özellikleri: Astronomlar kuyruklu yıldızları Güneş etrafındaki yörüngelerini tamamlama sürelerine göre sınıflara ayırıyorlar. Bu ayrıma göre üç farklı kuyruklu yıldız sınıfı var; kısa periyotlu kuyruklu yıldızlar, uzun periyotlu kuyruklu yıldızlar ve Güneş ile bağlantısı olmayan tek geçişlik kuyruklu yıldızlar. Kısa periyotlu kuyruklu yıldızların Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü tamamlaması yaklaşık olarak 200 yıla kadar sürebiliyor iken, uzun periyotlu kuyruklu yıldızların bir tam turu tamamlaması için 200 yıldan fazlası gerekebiliyor. Çok uzak olmayan bir geçmişte araştırmacılar Asteroid Kuşağı'nda da bazı kuyruklu yıldızların var olduğunu kanıtladılar. Ve onlara göre, İç Güneş Sistemi içerisindeki gezegenlerin su kaynakları da buradaki kuyruklu yıldızlar olabilir. Bilim insanları kısa periyotlu kuyruklu yıldızları, periyodik kuyruklu yıldızlar olarak da adlandırabiliyorlar. Periyodik kuyruklu yıldızların Neptün ötesinde yer alan Kuiper Kuşağı'nda yer aldığını ve bu kuyruklu yıldızları aktif hale getiren şeylerin ise dev gezegenlerin kütle çekim gücü olduğunu söylüyorlar. Kuiper Kuşağı'nda bulunan kirli kar topları yalnızlıktan bıkmış olacaklar ki, dev gezegenlerin biraz zorlayıcı olan davetlerini geri çevirmeyerek İç Güneş Sistemi'ne doğru yol alıyorlar. Buna karşın, uzun periyotlu kuyruklu yıldızların, Oort Bulutu ve daha ötesinde ikamet ettikleri düşünülüyor. Bu kuyruklu yıldızların Güneş'e doğru gelmelerinin sebebi ise dev gezegenlerden de daha güçlü kütle çekimine sahip olan galaksimizin yıldızları. Herhangi bir sınıfa girmeyen, diğer kuyruklu yıldızlardan bağımsız olanlar ise Güneş'in çok yakınından geçtikleri için hemen parçalanıp buharlaşan kuyruklu yıldızlardır. İsimlendirilişleri: Kuyruklu yıldızlar genelde onları keşfeden insanların ismini alıyorlar. Misal, Shoemaker-Levy 9 kuyruklu yıldızı Eugene, Carolyn Shoemaker ve David Levy tarafından keşfedilen dokuzuncu kısa periyotlu kuyruklu yıldız. Ayrıca kuyruklu yıldızlar, kendilerini keşfeden uzay araçlarının isimleri ile de çağrılabiliyorlar . Tarihi: Eski çağlarda gökyüzünde aniden beliren ateşten kılıçlar, insanları korkutup telaşa düşürürdü. Kuyruklu yıldızlar o zamanlarda genelde kıyamet alameti olarak algılanırdı. Hatta yakın bir geçmişte bile (1910 yılı California bölgesinde) insanlar kuyruklu yıldız geçişi esnasında, kuyruklu yıldızın zehirli kuyruğundan etkilenmemek için evlerinin camlarını kapattılar. Yüzyıllar boyunca bilim insanları kuyruklu yıldızların gezegenimizin atmosferinde dolaştığını düşündü fakat 1577 yılında Danimarkalı astronom Tycho Brahe kuyruklu yıldızların aslında uydumuzdan da ötesinden geçtiklerini kanıtladı. Ve yıllar sonra Isaac Newton kuyruklu yıldızların da eliptik bir yörüngeye sahip olduğunu, onların Güneş'in çevresinde dolaştığını, tekrar ve tekrar insanları telaşa düşüreceklerini ya da büyüleyeceklerini keşfetti. Çinli astronomlar ise yüzyıllar boyunca kuyruklu yıldızların çok geniş çaplı kayıtlarını tuttular. Halley kuyruklu yıldızı da dahil olmak üzere birçok kuyruklu yıldızın kayıtları Çinli astronomların ellerinde M.Ö 240 yıllarına dek uzanıyor. Ünlü Kuyruklu Yıldızlar: Kuşkusuz ki Halley kuyruklu yıldızı gezegenimiz sakinleri tarafından en çok bilinen kuyruklu yıldızdır. Halley kuyruklu yıldızı, her 76 yılda bir Güneş'e yaklaştığında çıplak gözle görülebilir oluyor. Bundan bir önceki yaklaşımı 1986 yılında gerçekleştiğinde gezegenimizden beş adet uzay aracıyla Halley kuyruklu yıldızının çok yakınından geçip, normalde kuyruklu yıldızın saçı tarafından gizlenen kuyruklu yıldızın başına ait eşi benzeri görülmemiş veriler elde ettik. Kabaca patates şeklinde olan 15 kilometre uzunluğundaki Halley kuyruklu yıldızının yüzeyinde eşit miktarda toz ve buz içerdiğini ve içeriğindeki buzun yaklaşık olarak %80 kadarı donmuş haldeki su ve %15 kadarı ise donmuş haldeki karbon monoksit bileşiğinden oluştuğunu öğrendik. Araştırmacılara göre diğer kuyruklu yıldızların da kimyasal yapısının Halley kuyruklu yıldızı ile aynı olduğunu düşünüyor. 1994 yılında Jüpiter ile çarpışıp 21 parçaya ayrılan Shoemaker-Levy 9 kuyruklu yıldızı. 1997 yılında bizlerden 197 milyon kilometre uzaktan geçen Hale-Bopp kuyruklu yıldızı. 2013 yılında yalnızlığını Güneş'e doğru giderek sonlandıran ISON kuyruklu yıldızı. Son Sözler: Evren ve onun yansıması olan hayat sürprizler ile doludur. Bu sürprizlerden belki de en şaşırtıcı olanını geçmişin artıklarından biri yaptı. Günümüzden 4,6 milyar yıl kadar önce herhangi bir bütüne katılamamış olan kuyruklu yıldız, milyonlarca yıl sonra katılamadığı bir bütüne uğradı ve küçük küçük parçaların kendi aralarında bir bütün oluşturmasına ön ayak oldu. Sistemimizdeki bir kuyruklu yıldızın dolaylı yoldan sebep olduğu bütünlükte bizler duygularımız ve sosyal ağımız sayesinde çok özel birer parça haline geldik. Birden fazla bütüne ve birden fazla parçaya direkt olarak etki edebilen; kendi içlerinde coşkulu hayatlar yaşayan, nadir ve kırılgan parçalar. Her ne kadar kuyruklu yıldızlar kadar yalnız ve büyüleyici olamasak da, o nadir ve kırılgan parçalar olarak bizler de sonradan başka parçaların oluşturduğu bütüne etki edebiliyoruz. Kuyruklu yıldızların başka bir bütüne etki etmesindeki faktör ne yazık ki bizler için geçerli değil. Duygusal varlıklar olan bizler daha soyut kavramlar ile etki etmeyi tetikliyoruz; aile bağı, aşk, dostluk, gelecek kaygısı, para ve daha niceleri. Hayatınız boyunca etki edeceğiniz ve etkileneceğiz parçayı ve faktörü büyük bir titizlikle seçin ki sonraki bütünlüğünüz çok büyük zararlar görmesin, hayallerinize devam edebilin. Bu yazıyı yazmamda yardımcı olan şarkıları alta iliştirdim. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Umuyorum ki beğendiğiniz bir yazı olmuştur. Keyifli dinlemeler."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/carl-saganin-cilgin-fikri-kuyruklu-yildizlarda-yasam/", "text": "Şartlar ne olursa olsun, insanlığın geleceği için Dünya harici bir yerlerde sürdürülebilir insan yaşamı oluşturmak hayati bir önem arz etmektedir çünkü hepimiz Dünya'nın sonsuza kadar dayanamayacağını biliyoruz. Dünya'daki yaşamı onlarca tehdit içinden hangisinin sona erdireceğini tam olarak bilemiyoruz ancak gelecekte hayatın tamamen yok olacağını kesin olarak biliyoruz. Aylarda ya da gezegenlerde koloniler kurmak insan yaşamını sürdürmenin bir yolu olabilir ancak bunu başarabilmek oldukça zor. Yakında Mars'a ayak basacağız ancak oradaki insan yaşamı fikrinin ne kadar başarılı olacağını bilemiyoruz. Mars'tan bahsettiğimizde birçok Eğer diye başlayan korkutucu cümleler önümüze seriliveriyor. Elimizde kalan tek seçenek ise uzay yerleşimleri. Uzayda gezegenlerde ve aylarda olduğundan daha fazla alan olduğunu düşünürsek bu seçenek kulağa mantıklı gelebilir. Ayrıca uzay yerleşimleri uzun zamandır düşünürlerin, yazarların ve bilim adamlarının kafa yorduğu bir şey. Gerar K. O'Neil, muhtemelen uzay yerleşimleri denilince akla gelen en ünlü düşünürdür. Kendisi 1977 yılında The High: Frontier: Human Colonies in Space adında ufuk açıcı bir kitap yayımladı. Şu anda O'Neill Silindiri olarak isimlendirilen şey bizzat O'Neill sayesinde ilgi odağı oldu. O'Neill Silindiri O'Neill Silindiri uzay yerleşiminin temellerini atmış durumda. Bu silindir zıt yönde hareket eden iki silindirden oluşmakta ve bu silindirlerden biri diğerinin içinde bulunmakta. Zıt yöndeki hareketler kararlılık ve yer çekimi sağlamakta. Böyle bir durumda atmosfer kontrol edilebilir olmakta ve yaşam için gerekli olan enerji, Güneş'ten ya da füzyon metodundan sağlanabilmektedir. McKendree Silindiri O'Neiil'in ortaya atmış olduğu fikrin ardından başka insanlar tarafından da farklı fikirler ortaya atıldı. Bu fikirler arasından dikkat çeken bir tanesi Mckendree Silindiri'dir. Bu silindir, O'Neill Silindiri'ne göre çok daha büyüktür. Karbon fulleren borucukları sayesinde Amerika Birleşik Devletleri'nin yüzey alanından daha fazla bir alana sahiptir. Silindir, NASA mühendislerinden Tom McKendree tarafından tasarlanmış olup 2000 yılında NASA'da yapılan Turning Goals into Reality Conference tanıtılmıştır. Bernal Küresi ve Stanford Tor'u gibi projelerin de içinde bulunduğu birçok devasa ve yüksek teknoloji içeren uzay yerleşimi fikirleri de ortaya atılmıştır. Tüm bu tasarımlar mühendislerin ve teknoloji uzmanlarının klasik tasarımlarıdır. Yüksek teknoloji, birçok demir ve makine içeren tasarımlar gibi. Bu tasarımları yapan bilim adamları ve mühendisler haricinde uzayda insan yaşamının olabileceğini düşünen başka kişiler de vardı. Bunlardan biri de Carl Sagan'dı ve Carl'ın uzaydaki insan yaşamı fikri oldukça farklıydı. Çok Çılgınca Ancak Gerçekten İşe Yarayabilir Uzay yerleşimi ile ilgili en çılgınca fikir Carl Sagan'ın 1985'te yazmış olduğu Comet kitabı olmalı. Sagan, insanların Güneş Sistemi etrafında yol alan kuyruklu yıldızlara gidebileceğini ve hatta oralarda koloniler kurabileceği fikrini ortaya atmıştır. Sagan'ın hayalindeki zaman dilimindeki tüm gelişmiş teknolojiler kullanılarak ki şu anda bu teknolojik gelişmelerin hiçbiri gerçekleşmedi. kuyruklu yıldızlar insanlığın kurtuluşu haline getirilebilir. Carl'ın hayalindeki dünya, yüksek mühendislik ile donatılmış teknolojiye sahip ışıl ışıl yerleşim yerlerinden, yani insanların uzay yerleşimi denilince aklına gelen yerlerden, tamamen farklı. Sagan'ın uzay yerleşimi hakkındaki düşüncesi en şaşırtıcı ve belki de en kasvetli fikir durumunda. Kuyruklu yıldızlarda yaşamak şok edici ve hatta belki de mantıksız gelebilir ancak Sagan bu fikrinin ardında mantıklı bir düşünce olduğunu söylüyor. Unutmayın ki Sagan bunu yazdığında süper güçler arasındaki termonükleer savaş hala olası idi ve Carl Sagan gibi düşünürler olası bir tehlikenin kokusunu almışlardı. Bir felaketin yakında gerçekleşeceği hissi kuyruklu yıldız uzay yerleşim yerleri fikrinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuş olabilir. Bu his olmasa bile zaten Carl yenilikçi bir düşünürdü. Sagan'ın kuyruklu yıldızları uzay yerleşimi olarak kullanma fikrinin arkasında şu düşünce var: Eğer Dünya'nın yörüngesinden geçen yaklaşık yüz bin kuyruklu yıldız ve Oort Bulutsusu'nda da yaklaşık yüz trilyon kuyruklu yıldız varsa, tüm bu yıldızların yüzey alanlarını birleştirdiğimizde ortalama yüz milyon Dünya boyutunda bir yer ortaya çıkar. Gelişmiş teknoloji sayesinde, Sagan bu kuyruklu yıldızların kontrol alına alınıp üzerlerine koloniler kurulduktan sonra insanların isteğine göre yörüngelere yollanabileceği fikrini ortaya atıyor. Kuyruklu yıldızlar mineraller, su buzu ve biyolojik bileşimler bakımından zengindir, ya da en azından geçmişte öyle olduğu düşünülüyordu. Bu da demek oluyor ki üretim için ham madde, su içmek ve oksijen üretmek için su, biyomühendislik için biyolojik bileşenler ve hatta uzay araçları benzini için ham madde bile bu yıldızlarda bulunmakta. Kuyruklu yıldızlara güç üretebilecek füzyon reaktörü kurulursa, kuyruklu yıldızların her biri Güneş Sistemi içinde elverişli depo durumuna gelir. Yenilikçi bir düşünür olan fizikçi Freeman Dyson, Sagan'ın kuyruklu yıldız fikrine katkıda bulundu. Comet kitabında Sagan, Dyson'ın genetik mühendisliği hakkında ortaya atmış olduğu fikri de anlatmakta. Bu fikre göre, bir gün, kuyruklu yıldızlarda büyüyebilen ve bazı ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek yaşam formları geliştirme imkanına sahip olmalıyız. Dyson, kuyruklu bir yıldızda büyüyebilen ve organik kimyasallar bakımından zengin olan bir kar kütlesinin içine yerleştirilen ve genetiğiyle oynanan devasa bir ağaçtan bahsetmekte. Böylece ağaç bize taze oksijen üretebilecek. İnsanların uzayda seyahat etmesi, kuyruklu yıldızlarda yaşaması, genetiğiyle oynanmış devasa ağaçlar ve füzyon güç santralleri şu an için inanılması oldukça zor şeyler ancak şunu unutmamalıyız ki şu anda değerini bilmediğimiz bazı şeylerin geçmişte, düşüncesi bile komikti. Bu fikrin altında yatan bazı düşünceler oldukça hayal mahsülü olsa da -tıpkı devasa ağaç gibi- gerçekten uygulanabilir bir fikrin tohumlarının atıldığını da söylemeliyiz. İnsanların kuyruklu yıldızlar arasında gidip gelmesi, onları kendi amacımıza hizmet etmeleri için yeniden düzenlememiz ve onlardan mineral ve yakıt gibi ham maddeler çıkarmamız gibi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/cuce-gezegen-cereste-yasam-olabilir-mi/", "text": "Uzaylılar sandığımızdan daha da yakında olabilir. Astronomlar geçtiğimiz günlerde, Ceres cüce gezegeninde Dünya dışı yaşam olma ihtimalini destekleyecek organik moleküller keşfetti. Maria Cristina de Sanctis tarafından yürütülen bir araştırma ekibi NASA'nın Dawn uzay aracından elde edilen verileri incelerken, Ceres'de bulunan Ernutet kraterinden gelen parlak ışıkları fark etti. Dawn, yayılan ışınları kaydederek hangi dalga boyundan ne kadar ışık yayıldığını ölçtü. Farklı türdeki atomlar arasında oluşan bağlar farklı dalga boylarındaki ışıkları emdiklerinden, gözlenen molekülün içeriğini dalga boyundan anlamak mümkün. Bu veriler De Sanctis ve ekibine Ceres'te karbon temelli, metil ve metilen grupları içeren moleküller bulunduğunu gösterdi. Molekülün ne olduğu tam olarak bilinmese de Dünya'da katran benzeri minerallere yakın bir dizilime sahip olduğu biliniyor. Araştırma ekibi üyelerinin açıklamasına göre bu moleküller tamamen cüce gezegene özgü, yani asteroid ya da kuyrukluyıldız çarpışmaları sonucu gezegene ulaşmamış; çünkü böyle bir çarpışma sonrasında oluşan yüksek sıcaklıklarda organik moleküller parçalanırdı. Ceres, çok ince bir atmosfere sahip. Yüzeyindeki sıcaklık -27 ile -107 C arasında değişiyor. Fakat yüzeyinin altında yüksek miktarlarda buz bulunduruyor hatta okyanus bulunduruyor bile olabilir ve hala oluşum günlerinden kalma, gezegenin alt tabakalarında yüksek miktarda ısı barındırıyor olma ihtimali de var. Amonyak içeren mineraller, tuzlar ve yeni bulunan organik molekülleri de eklersek Ceres, bir yaşamın oluşması ve gelişmesi için teoride birçok kriteri sağlıyor. Ceres'in oluşum günlerinden kalma iç sıcaklığını koruması ve yer altı okyanusları barındırması ihtimaline karşın, ilkel yaşam formları Ceres'de oluşmuş olabilir. açıklamasında bulunuyor Avrupa Uzay Ajansı'nda bilim insanı ve aynı zamanda makalenin yayınlandığı Science dergisinde yazar olan Michael Küppers. Küppers, araştırmaya dahil olmadı, bunu da belirtelim... Dawn uzay aracının görünür ve kızılötesi dalga boylarında ışınlar kullanarak keşfettiği organik moleküller cüce gezegenin kuzey yarımküresinde bulunan 53 kilometre genişliğindeki Ernetut kraterinde ve bu kratere 400 kilometre uzaklıkta bulunan Inamahari krateri çevresinde yoğunlaşmış; yaklaşık olarak 1000 kilometrekarelik bir alana yayılmış durumda. Organik moleküller daha fazla alana da yayılmış olabilir. Dawn uzay aracı 2015 yılından bu yana cüce gezegenin sadece 60 güney ve 60 kuzey enlemleri arasında bulunan orta bölümünü taradı. Ernetut kraterinin jeolojik ve morfolojik özellikleri geçtiğimiz aylarda elde edilen verilerle dikkatli bir şekilde inceleniyor; ama neyin onu bu kadar özel yaptığı konusunda emin değiliz, diye açıklamada bulunuyor De Sanctis. Ceres'in karmaşık yapısının astrobiyologlara ilgi çekici geldiği aşikar. De Sanctis, Jüpiter ve Satürn'ün okyanus barındıran uydularına gönderme yaparak, Bazı yönlerden Europa ve Encladus'a oldukça benziyor, diye de belirtiyor. Ceres'in yüzeyinde, Enceladus'taki gaz bulutlarında rastladığımız bileşiklere benzer bileşikler görüyoruz. Ceres'in yüzeyi Jüpiter ve Satürn'ün uydularında daha sıcak sayılabilir Güneş'e olan uzaklıkları göz önünde bulundurulursa... Ceres'in yer altı okyanuslarına sahip olduğuna dair şimdilik bir kanıtımız olmasa da, yakın zamanda yeraltında sıvı barındırdığına dair ipuçlarımız var, diye ekliyor De Sanctis son olarak. Ceres'in 4,5 milyar yıl önce oluştuğuna inanılıyor ve gezegenin mineral yapısını anlamak; yaşama elverişli olup olmadığına, hatta bizim Dünya'mızda da yaşamın oluşumuna dair ipuçları verebilir. Bu son çalışma gösteriyor ki Güneş Sistemi'mizde Ceres; Mars'tan sonra, uzaylı yaşam formu bulmak için en uygun seçenek. Ceres Güneş'e Dünya'dan daha uzak, bu yüzden Güneş'in yıkıcı radyasyonundan daha az etkileniyor. Tüm bunlara rağmen Ceres'de yaşam bulunsa bile yer seviyesinin kilometrelerce altında bulunması bekleniyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/cumhuriyetin-bilim-insani-cavid-erginsoy/", "text": "Amatör Astronomi Topluluğu olarak yaptığımız bir çok etkinliği, çok erken yaşta hayata gözlerini yuman ışık dolu bilim insanı Cavid Erginsoy'un adıyla anılan seminer salonunda yapıyoruz. Bu yazımızda da, Modern Türkiye'nin yetiştirdiği aydınlardan biri olan değerli bilim insanı Cavid Erginsoy'un hayatından bahsedeceğiz. 20 Mayıs 1924'te Ankara'da doğuyor Erginsoy. Babası, ailenin geri kalanıyla beraber, İtalya'nın jandarma sistemini öğrenmesi için İtalya'ya gönderiliyor. Henüz 5 yaşındayken İtalyanca ve Türkçe okuyup yazabiliyor Erginsoy. Ortaöğretim ve lise hayatını ise, kütüphanesinin içinde saatler geçirdiği Galatasaray Lisesi'nde tamamlıyor. Aynı kütüphanede, yıllarca sürecek bir arkadaşlığın temelleri de atılıyor. İleride meslektaşı olacak Feza Gürsey ile o kütüphanenin duvarları arasında tanışıyor. Lise eğitiminin ardından, pek de uzun süre kalmayacağı İstanbul Üniversitesi Elektrik Bölümü'ne giriyor. 1.5 dönem sonra, devletin karşıladığı yurtdışı eğitim burslarının sınavlarına giriyor. Başvurduğu hemen her üniversiteden kabul edilse de, o İngiltere'yi tercih ediyor. Savaş dönemi İngilteresi'nde, başarılarla dolu bir akademik hayata da ilk adımlarını atmış oluyor. 1944 yılında başlayıp, 1946 yılında bitiriyor İngiltere'deki eğitimini. Dönemin en popüler çalışma alanlarından biri olan yarı iletkenler, Erginsoy'u da etkilemiş olacak ki, doktorasını fizik üzerine yapıyor. Savaş döneminde, yeterli hocanın ve uygun programın olmadığı koşullarda, kuantum mekaniği öğrenmeye çalışıyor. Kitaplardan öğrenmeye çalışıyor. Arkadaşı Feza Gürsey'in endişelerine rağmen çalışma odasına kapanıyor ve aylarca çalışıyor. Aylarca yoğun çalışmanın ardından, adını katı hal fiziği kitaplarına yazdıracak bir çalışmaya imza atıyor. Savaş dönemi ve savaş sonrasının zorluklarına rağmen, bilimsel ve kültürel olanaklarından fazlasıyla yararlanıyor Erginsoy. Bir çok bilim insanı gibi o da sanata düşkündür.Klasik müzik çalmayı seven Erginsoy, edebiyata da düşkünlüğü ile biliniyor. Bir çok yabancı eserin Türkçe'ye çevrilmesini, bir çok Türkçe eserin de farklı dillere çevrilmesini sağlıyor. Türkiye'ye döndüğünde bilimsel çalışmalarına biraz ara verip ülkesinin eksikliklerine kafa yoran Erginsoy, ülkenin enerji problemleri ile ilgilenmeye başlıyor. Ülkesinde de duyarlı bir sanat meraklısı olarak günlerini geçiren Erginsoy, sanat dernekleri kuruyor ve birçok etkinliğe katılıyor, etkinlik düzenliyor . Bülent Ecevit'in de aralarında bulunduğu Helikon isimli dernekte sanatsal aktiviteler düzenliyor ve bu dernek çok uzun süreler başarıyla etkinlikler düzenliyor. Nükleer enerjinin evrensel yükselişi, Erginsoy'un da ilgisini çekmişti. Atom enerjisini ülkeye getirmek için pratik çalışmalar yapılmalıydı. Ülkenin bu alandaki eksikliklerini gidermek adına, Erginsoy öncülüğünde Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi kuruluyor. 1957-1958 yıllarında Ülkemizi, Nato Bilim Komisyonu'nda temsil ediyor. Akılcı bilim politikaları üretmek üzere çalışmalar yapan Erginsoy, gelişmekte olan ülkelere bilim politikası danışmanlığı yapıyor ve sadece ülkemize değil, bir çok ülkeye bu konuda katkılar sağlıyor. Saf bilimden uzaklaşmanın üzüntüsünü içinde yaşayan Erginsoy, New York'a taşınıyor ve çalışmalarına biraz da burada devam ediyor. New York'ta çalıştığı araştırma merkezinde, daha önce hiç bir yabancı araştırmacıya verilmeyen ömür boyu üyelik, Erginsoy'a veriliyor. Yurtdışında geçirdiği günlerde, yurt özlemiyle Anadolu'da bir bilim rönesansını hayal ediyor Erginsoy... Ülke özlemi ve ülkesini ileriye taşıma isteği, artık onu yurt dışında tutamamaya başlıyor ve ülkesine dönüş yapıyor. Bilim geliştikçe deney imkanları arttı. Artık bilmek eskisi gibi inanmak, öyle farz etmek, tartışmalarla yıkılmayacak bir düşünce yapısı kurmak değil! Doğrudan doğruya, deneylerle fiziksel olayları ayırmak ve sonuçları; rakamlara, matematiğe ve diğer deney sonuçlarına uygun olarak anlamak demek. Cavid Erginsoy Ülkeye döndüğünde önce Tübitak Bilim Kurulu üyeliğine seçiliyor. Ardından da yalnızca birkaç aylık çalışma yapabileceği ODTÜ'de öğretim görevlisi oluyor. ODTÜ'de geçirdiği bu kısa sürede bile, bir çok değerli bilim insanının idolü olarak onların akademik hayatına ışık oluyor. Aydınlattığı yarınlar, modern Türk Cumhuriyeti'nin en önemli temel dayanağını, 'Bilimsel Düşünce'yi temel alıyor. 1967 yılında, Cahit Arf'ın ve Erdal İnönü'nün bulunduğu bir yemekte, kalp krizi sonucu hayata veda eden Erginsoy'un mirası, biz yıldız çocukları oldukça, sonsuza dek onurla ve gururla yaşatılacak."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/curiosty-marsta-iki-gunes-tutulmasini-gozlemledi/", "text": "2012 yılında Mars'a inişini gerçekleştiren Curiosity keşif aracı geçtiğimiz birkaç haftadır Mast kamerasında bulunan ve direkt olarak Güneş'i gözlemlemesine izin veren güneş filtreleri sayesinde Mars'a ait uydular olan Phobos ve Deimos'un sebep olduğu Güneş tutulmalarını kaydederek Dünya'ya bu tutulmaların müthiş fotoğraflarını göndermeyi başardı. Yaklaşık 23.5 kilometre genişlikteki Phobos, 26 Mart 2019'da (Curiosity'nin Mars görevinin 2359. Mars günü) fotoğraflanırken; yaklaşık 12.5 kilometre genişlikteki Deimos ise 17 Mart 2019'da (Mars görevinin 2350. Mars günü) fotoğraflandı. Phobos geçişi sırasında Güneş'i tam olarak kaplayamadığı için bu geçiş halkalı tutulma olarak adlandırılabilir. Deimos ise Güneş'in disk büyüklüğüne oranla çok küçük olduğu için bilim adamları Deimos'un yaptığının bir geçiş olduğunu söylüyor. İki uydunun Güneş'in önünde geçişinin görüntülenmesine ek olarak ise, Curiosity'nin navigasyon kameralarından birisi 25 Mart 2019 tarihinde Phobos'un gölgesini gözlemlemeyi başardı. Gün batımı sırasında Curiosity'nin üzerine düşen uydunun gölgesi ışığın anlık olarak kararmasına sebep oldu. Güneş tutulmaları Curiosity ve diğer keşif araçları tarafından daha önceki zamanlarda da görüntülenmiştir. Bu tarz olaylar çok etkileyici olmalarının yanında çok önemli bilimsel amaçlara da hizmet etmektedir. Bu olaylar uyduların Mars etrafındaki yörüngelerinin daha iyi anlaşılması konusunda araştırmacılara yardımcı olmaktadır. Curiosity keşif aracınının Mast kamerasının eş araştırmacılarından Mark Lemmon 2004 yılından önce Spirit ve Curiosity keşif araçlarının olmadığı zamanlarda Mars'ın uydularının yörüngelerinde daha fazla belirsizlik olduğunu söylemiştir. Bir keşif aracı ilk defa Deimos'un geçişini yakalamaya çalıştığında, uydunun beklenen yerden 40 kilometre uzakta olduğu ortaya çıkmıştır. Lemmon gözlemler hakkında: '' Yapılan gözlemler zamanla her bir yörüngenin daha ayrıntılı bir şekilde tespit edilmesine yardımcı olur'' demiştir. Ayrıca uyduların yörüngelerinin Mars, Jüpiter ve hatta Mars'ın uydularının yerçekimsel kuvvetine cevap olarak sürekli değiştiğini belirtmiştir. Ayrıca bu olaylar Mars'ın anlaşılabilir olmasına yardımcı olmaktadır, Lemmon şunları söylemiştir : '' Tutulmalar, gün batımı, hava olgusu gibi kavramlar Mars'ı sadece kitaplarda ki bir konu olmaktan çıkarıp insanlara daha gerçek kılıyor, hem dışarıda gördükleri dünya gibi hem de farklı bir dünya olarak.'' Bugüne kadar Spirit, Opportunity veya Curiosity keşif araçlarının herhangi biri tarafından 8 Deimos geçişi ve 40 Phobos geçişi gözlemlenmiştir. İki uydununda yörüngesinde hala belirsizlikler olmasına rağmen bu belirsizlikler Kırmızı Gezegen'in yüzeyinden görüntülenen her tutulma ile daha da azalmaktadır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/dilhan-eryurtun-izinden-i/", "text": "Bu yazıya başlamadan önce, Dilhan Eryurt hakkında dergilerde, internette birçok yazı okudum; bazı öğrencilerinin hakkında yazdıkları yazılara baktım, videolar izledim. Karşımda başarılarla dolu bir hayat hikayesi vardı. Zorluklara rağmen yılmayan, ilklere imza atan, kendi için çalışan, maddi geliri ve statüyü öncelik olarak görmeyen, kendisinden sonra da kendi gibi öğrenciler yetiştiren bir Türk bilim insanının hikayesi idi bu. Dilhan Eryurt, 19 Kasım 1926'da İzmir'de dünyaya gelir. Cumhuriyet yeni kurulmuştur. Okula gitmek, eğitim görmek şimdiki kadar kolay değildir, hele ki bir kız çocuğu için. Alfabeyi kısa sürede öğrenen, kitapları ezberleyen, matematiğe özel ilgisi olan ve başarısı ile övünmeyip kendi için çalışan öğrenci Dilhan, liseyi takdirname alarak bitirir. Ayrıca lisede üst üste üç yıl iftihar listesine de girmeyi başaran bir öğrenci olan Dilhan'a, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Nutuk kitabını hediye eder. İçinde şöyle bir not vardır: Gönlümün bütün dileği, sizin de gireceğiniz meslekte ve ileriki hayatınızda Atatürk gibi Türk milletine büyük hizmetler etmeniz ve insanlığa milletiniz yolundan büyük faydalar ve bahtiyarlıklar getirmenizdir. İlginçtir ki yaşamı boyunca önemli ödüllere layık görülmesine rağmen, aldığı en önemli ödül olarak bu Nutuk kitabını görür. Dilhan Eryurt der ki: Bu sözler benim yaşamımdaki başarılı hizmetlerin dayanağını teşkil eder. İşte o dönemlerde yetişen bir kız çocuğu, bilim adına hem ülkesinde hem de dünyada birçok başarıya imza attı. Tıpkı babasının ona öğütlediği gibi yaptı: Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap. Matematiğe olan ilgisi ona 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü'nü seçtirir. Bu dönemde, astronomi derslerine ülkemizde yeni yeni yer verilmeye başlanmıştır. Yardımcı ders olarak okutulan astronomi dersleri ile birlikte Dilhan Eryurt'ta astronomi ilgisi de oluşmaya başlar. Matematiği de kullanabileceği için astrofizik alanına yönelen Dilhan Eryurt, çevresindekilere, Günün birinde size Ay'dan el sallayacağım, der. Dilhan Eryurt'un İstanbul Üniversitesi'nde okuduğu dönemde, Nazi zulmünden kaçıp gelen profesörler İstanbul Üniversitesi'nde ders vermektedir. Çok güçlü temelleri olan bu profesörler, çok güçlü temeller vermiştir. Daha sonrasında, Ankara Üniversite'sinde Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü açılması için görevlendirilen Tevfik Okyay Kabakçıoğlu'nun yanında Dilhan Eryurt fahri asistanlık yapar. Bu nedenle birkaç yıl ücret almadan çalışan Dilhan Eryurt'a Tevfik Okyay, Bir şey söyleyeceğim ama utanıyorum. Seni hiç olmazsa laborant konumuna sokalım da, bari yol paran çıksın, demiştir. Kendisine kadro çıkmıştır çıkmasına ama buna artık gerek yoktur çünkü babası onu büyük dayısının yanına, Michigan'a gönderir. Eryurt, Michigan Üniversitesi'nde astronomi bölümüne kabul edilir, burada astrofizik üzerine yüksek lisansını tamamlar. Başarısı ile dikkat çekmesi üzerine hocaları orada kalmasını ister ama o memleketine geri dönmeyi tercih eder. Türkiye'ye döndüğünde Ankara Üniversitesi Astrofizik Anabilim Dalı'nda asistan olur. Prof. Dr. Egbert Adriaan Kreiken'in yanında doktora, daha sonra da doçentlik çalışmalarına başlar. Bu dönem 1950'li yıllara denk gelmektedir. Üniversitede yabancı dili olan asistan bulunmaması nedeniyle Hollandalı profesör Kreiken'in tercümanlığını da kendisi üstlenmiştir. Kreiken'in enstitünün kütüphanesini geliştirmek için getirdiği kitaplar sayesinde Dilhan Eryurt, Michigan'dan dönerken yanında getirdiği araştırmalar ve verilerle birlikte çalışmalarına devam etmiştir. Kreiken, eşi ve Eryurt haftasonları Ankara'da gezintiye de çıkardı. Halkla sohbet eder ve bir rasathanenin kurulması için uygun bir yer ararlardı. İşte Ankara Üniversitesi'nin Ahlatlıbel'deki Kreiken Rasathanesi'nin yerinin seçilmesi de işte o zamanlara denk gelir. Dilhan Eryurt doçentliğini tamamladığında, Kreiken 30 yaşında doçentliğini tamamlayan bu genç ve başarılı öğrencisine profesörlük teklif eder. Ancak Eryurt kendisini daha fazla geliştirmek istediğinden bu teklifi reddeder. Sıradaki yolculuğu ise Kanada'yadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın bursu ile bu kuruma bağlı olan laboratuvarda çalışmaya Kanada'ya gider. Burada Deep River Atom Enerji Laboratuvarı'nda Dr. Cameron'un yanında çalışmaya başlar. Dilhan Eryurt bu zamanları şöyle anlatıyor: Gerçek astrofizikle burada karşılaştım. Türkiye'de biz bilgisayar bile görmemiştik, hesaplamaları hesap makinesiyle yapıyorduk. Kanada'da Prof. Cameron'un yanına gittim ve o bana çalışmam için üç konu teklif etti. Ben hidrojen yıldızlarını seçtim. Dr. Cameron bana dönüp, 'En zorunu seçtin,' dedi. Ardından da, önce hidrojenden oluşan bir gazın opozitesini hesaplamak gerektiğini söyledi. Bir bilgisayar programı yapmam gerekiyormuş. Programa belli sıcaklık ve yoğunluk değerleri girilince, program o gazda opozitenin ne olması gerektiğini bulmalıymış. Yani programın bunu yapması için, benim de programı yapmam gerekiyordu. Ama ben değil bilgisayar programını; bilgisayarı ve programlamayı bile bilmiyordum. Hemen kütüphanelere gittim, kitaplar aldım ve programlamayı öğrendim ve programı başardım. Dr. Cameron, 'Şimdi bunu bilgisayara koy,' dedi, ama ben daha önce bilgisayarı görmemişim. Gittik kartları yerleştirdik ve Dr. Cameron 'Git sonucu al,' dedi. Sonucu birkaç saniye içinde elimde görünce doğrusu çok şaşırdım. Eryurt, daha sonra ise ABD'ye giderek önce Amerikan Soroptimist Federasyonu bursuyla ABD'de Indiana Üniversitesi'nde görev alır. sonra da üniversiteye bağlı Goethe Link Gözlemevi'nde yıldız modelleri yapmakla tanınmış Prof. Dr. Marshall Wrubel ile çalışmaya başlar. Bu gözlemevinde Dilhan Eryurt, emrindeki büyük bir bilgisayarın başında gecesini gündüzüne katarak çalışır ve bu çalışmalar meyvesini verip, yıldız modellerini oluşturmada kullanılan yeni bir yöntem ortaya koyar. Dilhan Eryurt'un sözleriyle: O zamana kadar yıldız modellerinin çözümü için kullanılan yöntem 'fitting' yöntemiydi ve hep onu kullanırlardı. Ne olduğunu kısaca söylemek gerekirse; yıldızın merkezinden başlayarak 4 diferansiyel denklem bir orta noktaya gelir. İkinci bir başlangıç da, yüzey şartlarından başlayarak içeri doğru çözümlenir ve belirli bir kesişme noktasında 2 çözümün birbirine uyması istenir. Uymuyorsa, çakışana kadar değişimler yapılır. Biz o günlerde yıldızın yüzeyinden içine kadar çözümü otomatik şekilde tek bir yoldan giderek yaptık. İki ayrı yoldan değil. Bulup geliştirdiğimiz yöntem buydu. Bu yöntem sonraları ABD Atomik Enerji Komisyonu, Los Alamus Ulusal Laboratuvarında kullanılmaya başlandı. Yazının devamı için: Dilhan Eryurt'un İzinden"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/dilhan-eryurtun-izinden-ii/", "text": "Yazının ilk kısmı için: Dilhan Eryurt'un İzinden Dilhan Eryurt, sonrasında ABD Bilimler Akademisi bursu ile NASA'nın New York'taki Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü'nde görev alır. Uzay ve yer bilimleri üzerine çalışmalar yapan enstitüde bu konuda çalışan tek kadındır. Burada astrofizik ve yıldız yapıları üzerine ders almaya ve çalışmaya başlar. Burada Kanada'da çalışma fırsatı bulduğu Dr. Cameron da vardır. Çalışır, çalışır, çok çalışır... Bursunu üç kez üst üste uzatır. Artık esas kadroya alınmıştır. Maaşı hakkında da şunları söyler: İlk yıl belli bir burs ücreti alıyordum. İkinci yıl kurallara göre 500 dolar kadar bir artış yapıyorlardı. Ben ertesi yıl da 3. kez bursu alınca, esas kadroya alındım. Birlikte çalıştığımız Prof. Cameron bana dönüp ne kadar para alacağımı sordu, bilmediğimi söyleyince yanıtını de yine kendisi verdi. Öyle bir ücret veriyorlardı ki, hayal etmeme bile olanak yoktu. Hemen, 'Ama bu çok büyük para, her halde çok sıkı çalışmam gerekecek,' deyiverdim. Profesör de 'Aptal olma, sen bunu hak ediyorsun,' diye çıkıştı. Eryurt, devamında Cameron ile Güneş evrimi üzerine çalışmalar yapar. Güneş hakkında bilinen çok önemli bir yanılgı gün yüzüne çıkmıştır: Aslında Güneş başlangıçta soğuk değil daha da sıcaktır ve gitgide soğumaktadır. Bu konuda Prof. Cameron ile çalışarak modeli tekrar oluşturur, 1963 senesinde hocası ile beraber bir makale hazırlar ve The Early Evolution of the Sun adı ile yayınlar. Dilhan Eryurt bir TRT belgeselinde bu konuyu şöyle açıklar: Gayet mükemmel bilgisayar sistemleri mevcuttu, ve biz Güneş'in oluşumundan bugünkü durumuna kadar durumuna kadar teorik model hesapladık. ... Güneş bizim için en yakın yıldızdır. Güneş'in kütlesi, yüzey sıcaklığı, parlaklığı ve bir de yaşı oldukça kati olarak bilinmektedir. Teorik Güneş'in oluşumundan başlayıp modeller kurarsak ve bunları muhtelif zaman aralıklarındaki durumunu inceleyip de nihayet 4,5 milyar yıl sonraki bir model elde edersek ve bu teorik model bugün Güneş'in bize gönderdiği ışınımı veriyorsa, yüzey sıcaklığı bugünkü değerine eşitse o teorik model Güneş'i temsil eder. Ve biz bu çalışmamızda o zamana kadar bilinenden daha değişik bir sonuca vardık, ve Güneş'in ilk devirlerindeki parlaklığının şimdikinden çok daha fazla olduğunu, yavaş yavaş azaldığını, içinde termonükleer reaksiyonlar başladıktan sonra bugünkü durumuna eriştiğini bulduk. Eğer Dünya'mız Güneş'in ilk devirlerindeki çok sıcak etkide kalmışsa, o zaman Güneş'i oluşturan maddelerin kimyasal fiziksel yapılarında bazı değişimler olmuştur. Tabii bu söz aynı zamanda Dünya'nın uydusu olan Ay için de doğrudur. O sıralarda Ay'a gidecek astronotlar hazırlıklar yapıyorlardı. Tabii bunların bilinmesi Ay'a gidecek astronotların karşılaşacakları ortamlar açısından da önem taşıyordu. Dilhan Eryurt, 1969 yılında NASA tarafından çok az bilim insanına nasip olan Apollo Başarı Ödülü'ne layık görülür. Ayrıca bu çalışmaları sebebiyle yabancı uyruklulara o dönem verilmeyen kıdemli araştırma ünvanını da almıştır. Dilhan Eryurt, üzerinde çalışmış olduğu yıldız modelleri oluşturma ve yıldızlardaki termonükleer ilişkileri inceleme konularını, dünya çapında çalışmalara açan birkaç kişiden biri olmuştur. İşte bir bilim insanının, bilim dünyasına kattıkları... Artık sıra memleketine dönerek, bu ilmi kendisinden sonra devam ettirecek gençler yetiştirme zamanıdır. Eryurt, 1 yıl boyunca Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde misafir hocalık yapar, bölümde astrofizik derslerini başlatır. Ülkemizde bilimin gelişmesi adına Amerika'da bilimsel toplantılara katılır. Astronomların bir araya geldiği ve fikir alışverişi yaptığı bu toplantılarının bir benzerini de ülkemizde yapmak ister. TÜBİTAK'ın da desteğini alarak 1. Ulusal Astronomi Kongresi'ni ODTÜ'de gerçekleştirir. Tabii o zamanlar koca ülkede sadece 25 astronom vardır ve hepsi de bu kongreye katılmıştır. Sonrasında bir gelenek haline gelen bu kongre, iki yılda bir belirlenen bir üniversitede yapılmaya devam etmektedir. Dilhan Eryurt 1969 yılında NASA'ya döner ve Dr. Cameron ile bilimsel çalışmalarına devam ederek yeni çalışmalara ve makalelere imza atarlar. 1973 yılında ODTÜ'ye geri dönerek burada Astrofizik Anabilim Dalı'nı kurar. Böylece birçok öğrenci bu alana yönelecek ve önemli çalışmalara imza atacaktır. Bu çalışmaların karşılığında 1977'de TÜBİTAK tarafından Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülü ile ödüllendirilir. Eryurt, ODTÜ'de 6 ay Fizik bölüm başkanlığı, sonrasında 5 yıl boyunca da Fen Edebiyat Fakültesi'nde dekanlık yapar. 1991 yılında ODTÜ kampüsünde bir gözlemevi kurulmasını sağlar, fakat ne yazık ki bu gözlemevi artık kullanılmamaktadır. Halen Saklıkent, Antalya'da faaliyet gösteren TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin yapılmasına da katkı sağlar. Eryurt, 1993'te ise emekliliğine ayrılır. Gazete sayfalarında küçük bir yer alarak basına yansımış bir vefa borcundan da bahsetmek istiyorum. Bir internet haberinde bahsedildiği üzere; Dilhan Eryurt'un eşi, eski Erzurum milletvekili Sebahattin Eryurt dönemin Erzurum Milli Eğitim Bakanı Fevzi Budak'ı arayarak, Evladım hayatımın son dönemlerini yaşıyorum. Ne kadar daha yaşayacağımı bilmiyorum. Eşimle birlikte devletin çeşitli kademelerinde görev yaparken biriktirdiğimiz bir miktar paramız mevcut. Bu birikimlerimizi, her şeyimle bağlı olduğum Erzurum eğitimine bağışlamak istiyorum. Bana bu birikimlerimizi Ankara için harcamam teklif edildi. Ama ben kabul etmedim, der. Yıllarca devlete çeşitli kademelerde hizmet etmiş karı-koca, biriktirmiş oldukları tüm servetlerini Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağışlamışlardır. 800.000 TL'lik bağış şartlıdır: Bir kısmı ile Erzurum merkezine anaokulu, kalan kısmı ile Pasinler ilçesine 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdu yaptırılacaktır. Çocukları olduğu halde neden tüm servetlerini bağışladıkları sorusuna ise kısa ama anlamlı bir cevap verirler: Ömrümüzün sonuna geldik, memlekete vefa borcumuzu ödemek istedik. Ve Dilhan hocamız, 2012 yılında hayata gözlerini yumar... Dilhan Eryurt'a bilim dünyasına kattığı, ülkemizde bilimin ve eğitimin gelişmesi için yaptığı her şey için teşekkür ederiz. Kendisi bizlere yol gösterici ve büyük bir örnek teşkil etmektedir. Dilhan Eryurt arkasında sadece büyük başarılar bırakmaz. Kendisi gibi birçok öğrenci yetiştirir ve onlar da başka öğrenciler... Mesela Halil Kırbıyık. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin müdürü olan hocamızdan bir yazı istedim ve sağ olsun kırmadı. Söze ise Şüphesiz daha söylenecek pek çok şey var... ile başladı: Prof. Dr. Dilhan Ezer Eryurt ile 1968 yılından itibaren, emekliliğine kadar öğrenci-öğretmen-idareci, meslektaş ve arkadaş olarak yaklaşık 25 yıl beraber çalıştık. Bunun son 5 yılı ortak idareciliktir. Tasarrufta aşırı titizlik gösterdiğini hatırlıyorum. Bir gün Dekanlık'ta otururken, Bir şeyler yazmak için kağıt gerekiyor, dedi. Ben hemen dosya kağıdı almak için ayağa kalktım ve getirmek için hamle yaptım. Bana Dur, burada var, dedi. Masasının sağ alt kısmından bir tomar eski samanlı kağıtlardan çıkardı. Ben Hocam, ben temiz kağıt getireyim, dedim tekrar. Ancak Gerek yok, bunlar idare eder, dedi. Sonra ben ona, Bu kağıtları nereden buldunuz? dedim. Çünkü o kağıtlar artık kullanılmıyordu. Dilhan Hanım da Öyleyse hikayesini anlatayım, dedi. Bu kağıtlar babamın 1940'lı yıllarda bürokratlık yaptığı dönemlerden kaldı, evde duruyorlardı. Bunları şimdi müsvedde kağıdı olarak kullanıyorum; beyaz temiz kağıtları başka, daha önemli işlere kullanırız, diyerek sözü bağladı. Devlette israfı önlemek için babasından 45-50 yıl önceden kalan kağıtları kullanarak devlet bütçesine katkıda bulunmayı yeğliyordu. Bu anı benim belleğimde hep yer etmiştir. Zira pek çok bürokratın veya devlet görevlisinin bir makama getirildiğinde ilk işinin odasını tefriş etmek, pahalı şeylerle dekore etmek veya donatmak olduğuna şahit oldum. Prof. Eryurt çalışmalarında ulusal ve uluslararası iş birliğine çok önem verirdi. Ancak merkez üssün ülkemizde, ODTÜ'de olması için çok çaba sarf etmiştir. Bunun için öğrenci yetiştirmenin önemine her zaman vurgu yapmış ve yüksek lisans ile doktora öğrencileri yetiştirmiştir. Bu çabası sonunda meyve vermiş, ODTÜ merkezli uluslararası projeler yapılmaya başlanmıştır. Araştırmalarında kaliteye her zaman önem vermiş ve bu yönde bizleri hep teşvik etmiştir. Çalışmaları, daha çok yıldız yapısı ve evrimleri, ve özellikle Güneş üzerine olmuştur. Bu alanlarda evrensel ölçütlerde 50 civarında yayın yapmış, bu çalışmalarına yabancı müelliflerden verilen pek çok atıf almıştır. Güneş ile ilgili hala çözülememiş olan nötrino problemi üzerinde araştırmalarını geliştirmiş ve problemi çözme yönünde önemli katkılar sağlamıştır. Katıldığım uluslararası toplantılarda alanının tanınmış bilim adamlarının, Eryurt'u bilime katkı yapan üst düzey bilimcilerin arasına koymaları beni her zaman duygulandırmıştır. TÜBA ve ulusal-uluslararası mesleki derneklerin de üyesi olan sayın Prof. Dr. Dilhan Eryurt gibi bir bilim kadının ülkemizde yetişmiş olmasından ne kadar gurur duysak azdır. Biz de ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu olarak, hocamız Dilhan Eryurt'un adını verdiğimiz bir gelenek başlatmak istiyoruz. Lisans, lisansüstü, doktora öğrencilerinin katılıp araştırmalarını, çalışmalarını, elde ettiği verileri sunabileceği, böylece özgüven kazanıp eksiklerini görecekleri, aynı alanda çalışmalar yapan başka üniversitelerden öğrenciler ile tanışıp bilgi alışverişi yapacakları bir etkinliği, 1. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü'nü düzenlemeye hazırlanıyoruz. 22 Nisan 2017 Cumartesi günü gerçekleşecek bu etkinliğimize sizleri de bekleriz. Astronomiyle kalın..."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/dunya-ve-kopup-giden-sevgilisi-ay/", "text": "Dünya, Güneş Sistemi içinde yer alan, şimdilik içinde yaşamın olduğunu bildiğimiz tek sıcacık gezegenimiz, Evren'deki evimizdir. Dünya, günümüzde yaklaşık 8,7 milyon farklı canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Dünya nasıl oluştu? Dünya 4,6 milyar yıl önce Güneş Sistemi'nin oluşumuna sebep olan protosolar nebulanın merkezinde katı bir halde yaşamına başladı. Kendinden daha küçük cisimlerle kaynaşarak neredeyse şu anki hacmini aldı. Başta eriyik haldeydi ancak soğudukça sürekli olarak patlamalara maruz kaldı. Volkanlardan çıkan zehirli gazlardan oluşan bir atmosferi vardı. Dünya soğuyunca kıtasal levhalar halinde katı bir yer kabuğu oluştu. Manto üzerinde bu kıtasal levhalar varken altında ise iki kısımlı iç ve dış çekirdek vardır. Yer kabuğu soğumaya başlayınca okyanuslar oluşmaya başladı ve kısa süre sonra ilk yaşam formları ortaya çıktı. Dünya'daki biyolojinin en önemli yapısal elementleri karbon, hidrojen ve azottur ve kimyasal etkileşimler de sıvı su içerisinde gerçekleşir. Bu yüzden Dünya dışı bir yerde yaşam bulmak istiyorsak, bu yaşam karbon temelli ve sıvı suyun olduğu yerlerde olacağı için önce bu iki parametreyi göz önüne alırız. Okyanusun hemen ardından yaşam formlarının gözükmesinin sebebi de bu sıvı sudur. İlk yaşam formları oksijen üretiyordu, bu oksijen atmosferimizi doldurdu ve zamanla Dünya, insan da dahil olmak üzere daha kompleks yaşam formları için olumlu hale geldi. Dünya'nın Atmosferi Atmosfer Dünya'nın üzerinde Güneş'ten gelen zararlı ışınları emen koruyucu bir örtüdür. Ayrıca, sera etkisi ile dünyanın sıcaklığının normal düzeyde kalmasını sağlar. Güneş'ten gelen ısı, karbondioksit gibi gazlar tarafından emilir ve Dünya'nın yüzeyine yayılır. Fakat sera gazı salınımı normalin üstüne çıkarsa atmosfer bu durumdan etkilenir. Bu da küresel sıcaklıkları etkiler ve Kuzey Kutbu'nda dev buzların erimesi gibi sonuçlara sebep olabilir. Dünya Hakkında Genel Bilgiler - Güneşe en yakın 3. gezegen - Güneşe en yakın nokta: 147 milyon kilometre - Yıl uzunluğu: 365,25 gün - Eksen eğikliği: 23,5 derece - Uydusu: Ay - Yaşı: 4,5 milyar Ay Mars ile hemen hemen aynı büyüklüğe sahip Theia adında bir gök cismi genç Dünya'ya eğik bir açıyla çarptığında hem Dünya'dan hem de Theia'dan kopan parçalar uzay saçıldı. İşte bu kopan sevgili meselesi Dünya'dan kopan parçaların Ay'ı oluşturmasından kaynaklanır. Dünya'dan kopan parçalar koptuktan sonra kütle çekiminin etkisiyle dünya etrafında bir asteroid kuşağı oluşturdu. Daha sonra bu asteroid kuşağı da yine kütle çekiminin etkisiyle birleşerek Ay'ı oluşturdu. Dünya'nın uydusu Ay, insanoğlunun Dünya dışında ayak bastığı tek gök cismidir. Dünya etrafında 27 günlük bir sürede tam tur atar. Bu dönüş sırasında Dünya'daki bizler Ay'ın hep aynı yüzünü görürüz. Bunun sebebi ise Ay'ın kendi etrafındaki dönüşü ile Dünya'nın çevresindeki dönüşünün eşit zamanlı olmasıdır. Ay'ın Yüzeyi Dünya'dan Ay'a baktığımızda karanlık ve aydınlık kısımlar görürüz. Bu karanlık kısımlar Ay denizleri olarak adlandırılır. İlk gözlemciler buraları okyanus sandılar ancak teleskopla bakıldıktan sonra burada su bulunmadığı anlaşıldı. Günümüzde ise hala buralara alışkanlık sebebiyle Ay denizleri denir. Bu denizleri, lav püskürmesinden sonra soğuyan erimiş bazalt oluşturdu. Ay yüzeyindeki parlak alanlara Ay dağları denir. Bu dağlar bazalttan daha yavaş soğuyan lavların ürünü anortozitten oluşur. Dağların ve Denizlerin farklı olmasının sebebi onları oluşturan maddelerin farklı oranda soğumalarından kaynaklanır. Ay fotoğraflarını gördüğümüzde ilgimizi çeken ilk şey kraterlerdir. Ay'ın kalın bir atmosferi olmadığı için çok sayıda meteor yağmuruna maruz kalmış ve çarpan meteorlar Ay'ın yüzeyinde bu krater şekillerini oluşturmuştur. Her ne kadar Ay denizlerinde su bulunmadığını söylesek de Ay görevlerinde suyun kimyasal parmak izine rastlandı. Bu, su ya minerallere bağlı halde kayalarda ya da kutup bölgesinde buz yatağı olarak bulunması anlamına gelir. Suyun keşfedilmesi yaşamın Ay'da da sürebilme ihtimali için önem taşır. Ay Hakkında Genel Bilgiler - Dünya'nın tek doğal uydusu - Dünya'dan 384.400 kilometre uzaklıkta - Yarıçapı 3500 km - Dünya eksenindeki turunu 27 günde tamamlar"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/dunyanin-antik-kayasi-ayda-bulundu/", "text": "İsveç Doğa Tarihi Müzesi'nden Jeremy Bellucci ve meslektaşları, neredeyse yarım asır önce Apollo astronotları tarafından Ay'ın yüzeyinden toplanan kaya örneklerinde sıra dışı bir bulguya rastladılar. Bilim insanları, 1971 yılındaki Apollo 14 görevinde toplanan örnek 14321'in bir parçası üzerinde yaptıkları araştırma sonrası buna ulaştılar. Kapsamlı jeokimyasal analizlerinden sonra bu kaya parçasının yüksek ihtimalle Dünya menşeili olduğu sonucuna vardılar. Bu kaya parçasının 4 milyar yıl önceki göktaşı çarpması sırasında Dünya'dan ayrılıp uzaya fırladığı ve ardından da Ay'ın yüzeyine indiği düşünülüyor. Eğer bu çıkarımlar doğruysa, bu kaya parçası Dünya'da oluşup başka gezegensel cisimde bulunan ilk göktaşı olmakla kalmayıp Dünya'ya ait en eski kaya parçalarından biri olmuş olacak. Bilim insanları bu olayın, Dünya'da olağanüstü asteroit çarpışmalarının olduğu, Geç Dönem Ağır Bombardıman zamanında gerçekleştiğini söylüyorlar. Bu kaya parçasının aynı zamanda Ay menşeili olabileceğini de göz önünde bulunduran bilim insanları, daha önce hiç bu kadar düşük sıcaklıklarda ve bu kadar yüksek oksijen içerikli bir Ay kayasının bulunmadığını belirtiyorlar. Eğer ki bu kaya parçası Ay'da oluştu ise Ay'ın veya en azından Ay'ın bir bölümünün, geçmişte düşünülenden daha Dünya benzeri ve su açısından zengin olduğu ortaya çıkıyor. Bu olasılıkların her ikisi de Ian Crawford ve Dirk Schulze-Makuch tarafından ortaya atılan önceden Ay'ın yaşanabilir olduğu ve hatta bir süreliğine mikrop düzeyinde yaşam olduğu hipotezini destekliyor. Eğer 14321 numaralı örnek gerçekten Dünya'dan ise, bu olayın Ay'ın Dünya'ya 3 kat daha yakın olduğu zamanda gerçekleştiğini de gösterir. Kaya parçasının yolculuğu Dünya'da yaşam başladıktan sonra da gerçekleşmiş olabilir ki bu bize astrobiyolojinin en büyük gizemini çözmede yardımcı olabilir: Dünya'da hayat nerede ve ne zaman başladı? Eğer ki bu parça Ay'da oluştuysa bu durum, Ay'da bir zamanlar yaşanılabilir bir bölge olduğu ihtimalini arttırır. Ay'da suyla dolu göletler ve onun içinde yaşayan, üreyen mikroplar gerçek olabilir o zaman. Her iki olasılıktan çıkarabileceğimiz kesin bir şey varsa o da: Ay'ı sandığımız kadar iyi tanımadığımız gerçeğidir. Hala çözülmeyi bekleyen birçok soru var ki bazı cevaplar evrendeki yaşam anlayışımızı derinden etkileyebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/dunyanin-ziyaretci-minik-uydusu/", "text": "15 Şubat tarihinde Catalina Sky Survey astronomları Kacper Wierzchos ve Teddy Pruyne Dünya'ya ait yeni bir uydu keşfettiler. 2020 CD3 olarak bilinen ve Dünya'dan 300,000 kilometre uzakta olan bu yeni uydunun parlaklığı ise 20. kadirden bir yıldız kadar. Elde edilen parlaklık ve uzaklık bilgilerinden yararlanan astronomlar uydunun çapını 2-3.5 metre olarak hesapladılar, yani tıpkı bir fil kadar! Lemmon Dağı'nın zirvesinde bulunan Catalina Survey Teleskobu'yla yapılan gözlemler ve Amerika ile Avrupa'da bulunan gözlem evlerinde yapılan ölçümlerden sonra asteroitin Güneş'in etrafında dönmediği anlaşıldı. Aksine, asteroit Dünya'nın etrafında dönüyor, fakat bu sadece geçici bir süreliğine. Asteroitin yörüngesi üzerindeki geriye dönük çalışmalar sonucunda astronomlar, 2016 veya 2017'de Dünya'nın kütle çekiminin uyduyu etkisi altına aldığı sonucuna ulaştılar. Bu etki sonrası artık geçici bir minik uydumuz olmuştu. Bu uzay taşının, gezegenimizin kütle çekimine yakalanışında önemli olan iki faktör: Dünya'dan görece yavaş hareket etmesi ve Güneş'ten sadece biraz uzak bir yörüngede dolanması. Uzun bir süre boyunca tespit edilememesinin sebebi ise çok küçük ve sönük oluşuna ek olarak Dünya etrafında değişen eksantriklikte ve değişen eğimlerde dönmesiydi. Görünen o ki, bir süreliğine Dünya da Mars gibi iki uyduya sahip olacak; fakat yeni uydumuza yaptığımız ev sahipliği kısa sürecek. Gezegenimiz bu ziyaretçi uyduyu Nisan civarlarında serbest bırakacak. Uydumuz normal yörüngesine dönerken Dünya da eski tek uydulu hayatına dönecek. Keşfin ilk zamanlarında asteroitin bir roket ek motoru olduğuna dair şüpheler yörünge bilgisinin ve spektrumunun ayrıntılı analizi sonucunda açıklığa kavuştu. Bu analizler sonucunda minik uydumuzun Güneş radyasyonu kaynaklı basınçtan az miktarda etkilendiği bulunmuştur. Böyle bir sonuca ulaşabilmemiz için incelediğimiz objenin büyük bir uzay çöpü değil de yoğun ve kayaç bir parça olması gerekiyordu. Dünya'ya yaklaşan her asteroit için küçük de olsa bir çarpışma ihtimali vardır. Neyse ki şu sıralar böyle bir şeyin yaşanmayacağını söyleyebiliriz. Minik uydumuzun önümüzdeki iki ay içinde Güneş-Ay ikili sisteminden çıkarak tekrar Güneş etrafında bir yörüngeye girmesi sürecinde böyle bir çarpışma tehlikesi bulunmuyor. Jet Propulsion Laboratuvarının Sentry projesindeki bir analiz, önümüzdeki yüzyıl için çarpışma olasılığını %3 olarak açıklamıştır. Muhtemelen, tıpkı Dünya'ya yaklaşan diğer asteroitlerde olduğu gibi, asteroitin yörüngesi üzerinde yapılacak olan yeni gözlemler çarpışma tehditinin daha az olduğunu gösterecektir. Gelecekte 2020 CD3 ile gezegenimiz arasında ne olacağı sadece tahminlerden ibaret. İhtimaller arasında asteroitin Dünya'nın kütle çekimine yeniden yakalanması ve serbest kalması var. Ya da belki de bir çarpışma! Merak etmeyin, eğer Dünya'ya çarparsa bundan zarar görmeyeceğiz. Ziyaretçi uydumuz boyutundaki asteroitler genellikle atmosfere giriş yaptıkları zaman küçük parçalara ayrılırlar. Elimizdeki en kötü senaryo, asteroitin küçük bir meteorit olarak yeryüzüne inmesi. Aslına bakılırsa, 2020 CD3 Dünya'nın ilk minik uydusu değil. 2006 yılında Catalina Sky Survey astronomu Eric Christensen 2006 RH120 uydusunu keşfetmişti. O da tıpkı 2020 CD3 gibi gezegenimizin kütle çekimine yakalanmıştı. Neredeyse bir yıllık bu yakalanıştan sonra yollarımız ayrıldı. 2006 RH120 ve 2020 CD3 gezegenimizin ilk yıllarından itibaren kütle çekimi tarafından yakalanan ve bırakılan minik uyduların sadece küçük bir kısmını temsil ediyor. Bazı astronomlar 9 Şubat 1913 yılında gerçekleşen büyük göktaşı yağmurunun, Saskatchewan'dan Bermuda'ya kadar görülebilen bir göktaşı geçişi, eski bir minik uydunun parçalanışı sonucu gerçekleştiğinden şüpheleniyor. Umuyoruz ki bu iki minik uydu hakkında gelecekte yapılacak olan çalışmalar bizlere daha çok şey gösterecek. Belki de bir sonraki uydu ile yolumuz kesiştiği zaman sadece bu uyduya adanmış bir uzay göreviyle onu tespit edebilecek ve üzerinde ölçümler yapıp örnekler toplayabileceğiz. Sonuçta ona ulaşmak için fazla yol gitmemize gerek olmayacak. Eğlenceli bir kısım olarak amatör astronom David Branchflower insanların uydumuz için en sevdikleri ismi oylamaları amacıyla bir anket düzenledi. 464 kişinin katıldığı bu ankette en çok sevilen isim ''Mini-Moo'' olurken onu ikinci sırada Moon 2 takip etti."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/engin-arik-bir-bilim-kadininin-hayati/", "text": "Ülkemizi CERN ile tanıştıran, Türkiye'nin CERN'e üye olması için büyük mücadeleler veren, hayatını bilime adamış büyük bir bilim insanıydı Engin Arık. Biz de bu yazımızda size, Engin Arık ve onun bilim dolu hayatından bahsedeceğiz. 14 Ekim 1948'de İstanbul'da doğan Arık, 1965 yılında Atatürk Kız Lisesi'ni bitirdi. 1969 yılında İstanbul Üniversitesi'nden matematik ve fizik diplomasını aldı ve 2 yıl boyunca aynı okulun Kuramsal Fizik Kürsüsü'nde öğrenci asistanı olarak çalıştı. Pittsburgh Üniviersitesi'nden 1971 yılında master , 1976 yılında ise doktorasını aldı. Doktora çalışmasının ana temasını değişik elementler üzerinde hyperon demeti yollanarak gözlenen rezonanslar oluşturuyordu. 1976-1979 yılları arasında doktora sonrası araştırmacı olarak Londra Üniversitesi ve Rutherford Laboratuvarları'nda hidrojen hedef üzerine yollanan pion demeti ile exotic delta oluşumlarını inceleyen deneylerde yer aldı. 1979'da Türkiye'ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi'nde Fizik Bölümü'ne girdi. Deneysel yüksek enerji fiziği alanında yaptığı çalışmalarla 1981 yılında doçent ünvanını aldı. 1983 yılında Control Data Corporation'da iki yıl çalışmak üzere üniversiteyi terk etti. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi'ne döndü ve 3 yıl sonra 1988'de profesör oldu. 1990'dan sonra CERN'deki ATLAS ve CAST deneylerine katılan Arık, Türkiye'nin CERN'e gözlemci üye olmasını sağladı ve burada çalışan Türk bilim insanlarına liderlik yaptı. 1997'den 2000 yılına kadar Viyana'da Birleşmiş Milletler'in bir kuruluşu olan Comprehensive Test Ban Treaty Organization'da radionuclide görevlisi olarak çalıştı. Aynı zamanda Türk Ulusal Hızlandırıcı Projesi'nin yürütücülüğünü de yapmıştır. Sadece yüksek enerji fiziği alanında ki çalışmalarıyla kalmayan Arık, Türkiye'de önemli rezervleri bulunan Toryum maddesinin, enerji sorununa temiz ve ekonomik bir çözüm olabileceği ve olması gerektiği yönünde ki görüşleriyle ve çalışmalarıyla tanındı. Bu doğrultuda Türkiye'nin Toryum ile elektrik enerjisi üretebilme olanağına kavuştuğunda trilyonlarca varil petrole eş değerde bir enerji kaynağının sahibi olacağını öne sürdü. Boğaziçi Üniversitesi'nde kendisiyle aynı bölümde çalışan Metin Arık ile evli ve iki çocuk sahibi olan Arık, 30 Kasım 2007 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi'ndeki bir fizik konferansına katılmak üzere ekibiyle birlikte bindiği uçağın düşmesi nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bilim uğruna yaptığı çalışmalarının peşindeyken talihsiz bir şekilde hayata veda eden Engin Arık, bir nevi Türkiye'nin Marie Curie'si olmuştur. Çalışmalarıyla ve hayatıyla bizlere ilham veren bu büyük bilim insanını ve onunla birlikte kazada hayata veda eden herkesi saygıyla anıyoruz. Isparta uçak kazasında hayatını kaybedenler için yapılmış bir mini belgesel:"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/eski-yildizlar-karanlik-maddenin-surati-hakkinda-bize-bilgi-verebilir/", "text": "Karanlık madde ile gökadanın en eski yıldızları arasındaki benzerlikler zannettiğimizden de fazla olabilir. Amber Jorgenson tarafından 2 Şubat 2018 Cuma günü yayımlandı. Evrenimizde dolaşan, karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların hızları, gökbilim insanlarının bu gizemli maddeyi daha iyi anlamaları için çok önemli bir bilgi. Her ne kadar araştırmacılar senelerdir karanlık maddenin hızını ölçmeye çalıştılarsa da, şu ana kadar hiçbir girişim başarılı olmadı. Cevabı bulabilmek için bir araya gelen bir grup araştırmacı ise ortaya farklı bir bakış açısı koydu: karanlık maddenin hızını gözlem yöntemiyle bulmak yerine, bir bilgisayar simülasyonuyla bulmak. 24 Ocak'ta Physical Review Letters adlı dergide yayımlanan makalelerinde, uluslarası astrofizikçilerden oluşan bu grup, onların ürettiği bilgisayar simülasyonunun yanında, gökadanın en eski yıldızlarının ölçümü, karanlık maddenin hızıyla ilgili bilgilere ışık tutabilir. Bir basın açıklamasında, Princeton Üniversitesi'nde fizik alanında asistan profesör olan Mariangela Lisanti bu araştırma için şunları söyledi: ''Bu eski yıldızlar, bizim göremediğimiz karanlık madde için bir nevi hız ölçeri, onların sayesinde Dünya yakınlarındaki hız dağılımını ölçebiliriz. Eski yıldızlar için karanlık maddenin ışıklı izleyicisi tabirini kulanmak yanlış olmaz. Karanlık maddeyi asla göremeyiz, çünkü gözlemlenebilecek ölçüde ışık yaymıyor. O bizim için görünmez, işte bu sebeple şu ana kadar onunla ilgili somut bir açıklama yapamadık.'' Neden eski yıldızlar? Her şey, gökadadaki birtakım yıldızların gökbilimcilere görünmez karanlık maddenin hareketlerini gözlemleyebilmesinde yardımcı olabileceği fikriyle başladı. Günümüzde geçerli olan kurama göre, Samanyolu'nun her tarafa yayılan karanlık madde halesi, aslında 'althale' adında, içinde hem karanlık madde hem de yıldızları kapsayan, küçük bileşenlerden oluşmuştur. Makalenin yazarlarından biri olan Jonah Herzog-Arbeitman ise şunu söylüyor: ''Varsayımımıza göre bazı altküme yıldızlar, bir nedenden ötürü karanlık maddenin hızıyla eşit hızda olmalıydı.'' Yıldızları alternatif bir gözlem aracı olarak kullanmak için, öncelikle hangi yıldızların karanlık madde gibi davrandığını bulmaları gerekiyordu. Bunu yapmak için Eris adında, Samanyolu'nda yıldız ve karanlık madde gibi nesnelerin hareketlerini taklit eden bir bilgisayar simülasyonunu kullandılar. Eris'ten gelen bilgileri inceleyen ekip, karanlık maddeyle pek çok çeşitte ve metalisitede yıldızın özelliklerini karşılaştırdılar. Metalisite, bir yıldızın içindeki ağır, demir gibi, ve hafif metallerin oranıdır. Metallerin süpernova patlamaları ya da nötron yıldızlarının çarpışması sonucu oluşmasından dolayı araştırmacılar, yıldızın oluşumu sırasında bulunan ağır elementlere dayanarak bir yıldızın yaşını onun metalisitesi ile bulabilir. Samanyolu'nun zamanında birleştiği, içlerinde pek çok yıldız ve karanlık madde bulunduran küçük gökadaların içinde de az miktarda ağır metal olduğu biliniyor. Simülasyonun çıktısında karanlık maddenin hızını gösteren kıvrımlar, az sayıda ağır metali içinde barındıran eski yıldızların hızını gösterenlerle neredeyse birebir aynıydı. Aslında geriye baktığımızda araştırmacıların eski yıldızlarla karanlık madde arasında kurduğu bu bağ çok da şaşırtıcı değil. Bay Necib ise bu konuda şunları söyledi: ''Karanlık madde ve bu eski yıldızlar aynı yerden ortaya çıktılar, aynı özelliklere sahipler.'' Karanlık maddeyi algılamak için değişik bir yöntem Yapılan eski yöntemlere nazaran, karanlık maddenin hızını simülasyon yardımıyla hesaplamak çok değişik bir yöntem. Geçtiğimiz on yıl içinde araştırmacılar, karanlık maddenin hızını ölçmek için Dünya'nın altında derinlere yerleştirilen xenon gibi yoğun maddelerden üretilen algılayıcıları kullandı. Bu sayede karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların sıkışmış halde olan atomlara çarptırarak görülebilir bir titreşim yakalamayı umuyorlardı. Ancak, karanlık maddenin hızıyla birlikte kütlesi de deneyin başarılı olma şansını etkiliyordu. İşte bu yüzden gökbilimciler, karanlık maddenin hızını bulmak için büyük bir istekle uğraştı. Eğer karanlık madde yavaş ve hafif ise, yoğun bir maddeyle görülebilir bir etkileşime girmesi için gereken miktarda kinetik enerjiye sahip olamayacaktı, bu sebeple de herhangi bir çarpışma algılanamayacaktı. Şimdilik bu düşünce doğruymuş gibi duruyor, zira henüz araştırmacılar karanlık maddenin bu algılayıcılarla etkileşimde bulunduğunu gözlemleyemediler. Bayan Lisanti'nin de söylediği gibi, ''Şu ana kadar hiçbir şey gözlemleyemememizin sebebi, karanlık maddenin hız dağılımının tahminlerimizden farklı olması olabilir mi?'' Konumunun çok zor bulunduğu ve görülmesinin imkansız olduğu göz önüne alındığında, bilgisayar simülasyonu kullanarak karanlık maddenin hızını ölçmek bize süratini ve başka niteliklerini keşfedebilmemiz için yeni kapılar açabilir. Fakat şimdilik, simülasyon sonuçları sadece kuramsal ve herhangi bir bilimsel kanıt teşkil etmiyor. Gökadamızın karanlık maddesinin hızıyla olan bağlantısı kurulmadan önce, daha fazla çalışma ile eski yıldızların hızlarının kesin bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bu bilgilerin kanıtlarla desteklenmesi ise beklediğimizden daha kısa sürede bile gerçekleşebilir. Avrupa Uzay Ajansı'nın Gaia uydusu milyarlarca yıldızdan bilgi toplamaya devam ediyor. Bulgularını paylaştığında ise bu kuramsal keşifler somut birer bilimsel kanıtlara dönüşebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/galaksiler/", "text": "Gökada veya Galaksi; yıldızlar, yıldızlararası gaz ve toz, plazma ve görülmeyen karanlık maddeden oluşan dev sistemlere verilen isimdir. Tipik bir gökada 10 milyondan bir trilyona kadar yıldız barındırır. Bu yıldızların hepsi aynı çekim merkezini çevreleyen yörüngelerde dönerler. Gökadalar şekillerine göre dört ana grupta toplanırlar: - Elips / Disk Biçimli Gökadalar: Genellikle rastgele hareketler yapan yaşlı yıldızlardan oluşan bu tür gökadalar, sarı-kırmızı bir renkte gözükürler. Yeni yıldız oluşturabilecek gaz ve tozunu yitirmiş olan bu gökadaların evrendeki gökadaların çoğunluğunu oluşturduğu düşünülüyor. Merkezinden dışına doğru gidildikçe parlaklığı sarmal gökadalara oranla çok daha fazla azalır. - Sarmal Gökadalar: Samanyolu Galaksisi'nin de üyesi olduğu bu tür; düz bir disk, yıldızlar ve tozlardan oluşan spiral kollar, ve merkezinde şişkinlik bulundurur. Bu yapı nispeten daha genç yıldızlardan oluşur . Bazı sarmal gökadaların merkezinde dev karadeliklerin etkisi gözlemlenebilirken, bazılarının merkezi bölgesi de bar şeklindedir. - Merceksi Gökadalar: Şekil bakımından sarmal ve eliptik gökadalar arasında kalan bu gökada türü sahip olduğu maddenin büyük bir kısmını kaybetmiş; genelde yaşlı yıldızlardan ve bir miktar toz bulutundan oluşmaktadır. - Düzensiz Gökadalar: İsminden de anlaşılacağı üzere belirli bir şekle sahip olmayan bu gökadalara bakıldığında genelde bir kaos durumu görülür. Gökyüzüne baktığınızda diğer kısımlarına nazaran çok daha fazla yıldız içeren şeritsel bölge, bizim gökadamız Samanyolu'ndan başka bir şey değildir. Ancak görülebilen, Samanyolu'nu meydana getiren kollarından sadece birisidir. Gökadalar genellikle, gökada kümeleri olarak gruplanmışlardır. Bu kümeler içinde en çok bilineni Başak Takım Yıldızı içindeki Virgo kümesidir. Galaksimizin komşusu olan Andromeda, bize en yakın gökada olmakla birlikte, gökyüzünde çıplak gözle görülebilen en uzak gök cismidir (2,2milyon ışık yılı). Biçim bakımından bizim gökadamıza çok benzeyen Andromeda'nın boyutları Samanyolu'nun 1,5 katı kadardır. Yaklaşık olarak 300 milyar yıldız içerir. Gökadaların uzayda rastgele dağıldıklarını ileri süren teoriler, modern araçlarla yapılan gözlemler neticesinde önemini kaybetmiş, hepsinin belli bir düzen içinde yer aldıkları, ayrıca gökadaları teşkil eden yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin de hepsinin belli bir kanun içinde hareket ettikleri, içinde bulunduğumuz Samanyolu gökadası gibi milyonlarca gökadanın var olduğu, bütün bunların saniyede binlerce kilometre hızla hareket ettikleri anlaşılmıştır. Gelişmiş uzay araçlarıyla yapılan gözlemlerde, gökadaların spektrumunda görülen kırmızıya kayma, bu kaçışın devam ettiğini göstermektedir. Astrofizikçilerin yapmış olduğu araştırmalarda gökadaların milyarlarca yıllarla ölçülen ömürleri içinde birbirleriyle çarpışabildikleri belirtilmiştir. Çekim güçlerinin gökadaları birbirine yaklaştırması neticesinde meydana gelen bu dev kozmik olay sonucunda spiral gökadaların eliptik gökadalara dönüştüğü ileri sürülmektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/galaksimizin-merkezindeki-kara-deligin-yakinindan-gecmek-uzere-olan-yildiz-einsteinin-teorisini-test-edecek/", "text": "Birkaç ay içinde astronomlar yakın yörüngesindeki bir yıldızdan sinyal almak için teleskoplarını galaksimizin merkezindeki süper kütleli kara deliğe doğrultacaklar ve bu onlara Einstein'ın genel görelilik kuramını test etmek için başka bir içerik daha sağlayacak. S0-2 adı verilen bu yıldız, S yıldızları olarak bilinen yıldız sınıfındaki yıldızlardan bir tanesi ve yaklaşık 4.3 milyon Güneş kütlesinde olan Sgr A'nın yakın yörüngesinde bulunuyor. S0-2'yi özel yapan şey ,eliptik yörüngesindeki kara deliğe en çok yaklaşan iki yıldızdan biri olmasıdır. Ve bu da yıldızın kara deliğin devasa çekim kuvvetinin etkilerini her 16 yılda bir göstermesi anlamına geliyor. Genel göreliliğe göre ışık, güçlü bir yer çekimi alanı etkisinde ya gerilecek ya da kızıla kayacaktır. Küçük de olsa yıldızın yörüngesi de bundan etkilenecektir. S0-2, galaksinin merkezine olan en yakın uzaklığı 17 ışık saatine ulaştığında ve ışık hızının yüzde 3'ü hızında giderken UCLA Galactic Center Group ile araştırmacılar bu değişikliklerin gerçekleşip gerçekleşmediğini dikkatli bir şekilde gözlemleyecek. Eğer bunu yaparlarsa genel göreliliği bir kez daha desteklemiş olacaklar. Şimdi ise yeni bir çalışma sayesinde kırmızıya kayma ölçümünün yapılabileceğini biliyoruz. Fakat olası bir sorun vardı. Ya S0-2 bir ikili yıldızsa, tek bir yıldız değil de iki yıldızsa? Bu durum yapılacak ölçümleri zorlaştırır. Araştırmaya göre, araştırmacılar olası bir ikili yıldız olarak görülen S0-2'ye yapılan ilk spektroskopik analiz sonucunda çıkarılan sonuca göre büyük ihtimalle S0-2 Güneş kütlesinin yaklaşık 15 katı olan tek bir yıldızdır. Eğer ona eşlik eden başka bir yıldız varsa, çok küçük olmalı ki planlanan bu gözlem üzerinde bir etkisi olmasın. Galactic Center Group'un müdür yardımcısı Tuan Do, bu ölçümün o türde yapılacak ilk ölçüm olacağını söyledi. Yer çekimi, doğanın kuvvetlerinden detaylı bir şekilde en az ölçüm yapılmış olandır. Einstein'ın teorisi bugüne kadar bütün diğer ölçümlerden başarıyla çıktı. Bu yüzden eğer ölçülen sapmalar varsa bu kesinlikle yer çekiminin doğası hakkında birçok soruyu gündeme getirecektir! Göreliliğin bir uygulaması olması nedeniyle S0-2 sadece büyüleyici değildir. Aynı zamanda o da diğer tüm S yıldızları kümesindeki yıldızlar gibi kendine özgüdür. Yıldız süreçleri bakımından oldukça gençler ve bu da demek oluyor ki Sgr A'ya yakın oldukları için kara deliğin gelgit kuvvetlerinin yıldız oluşum bölgelerini parçalayabileceği zorlu bir ortamda oluşmaları gerekiyor. O yüzden de tam olarak formlarını nasıl koruyabildikleri bir gizem olarak karşımıza çıkıyor ve bu, bizim bilmediğimiz başka bir yıldız oluşum mekanizması olabileceği anlamına geliyor. Araştırmacılar S0-2'yi 1992 yılından beri gözlemliyorlar. Yani en yakın yörüngesini daha önce gözlemiş olmalılar. Aslında bunu Sgr A'nın varlığını ispatlamak için kullandılar fakat aygıtlar yer çekiminden kaynaklanan yıldızın ışığındaki kızıla kaymayı gözlemlemek için yeterince hassas değildi. Ancak uzayı araştırmak için kullandığımız teknoloji 16 yıl boyunca bayağı gelişti. 16 yıldır bunun için bekliyoruz. Kara deliğin şiddetli çekim etkisinde yıldızın nasıl davranacağını merak ediyoruz. S0-2 Einstein'ın teorisini mi takip edecek yoksa yıldız mevcut fizik yasalarına karşı mı gelecek? Yakında öğreneceğiz! diyor başyazar Devin Chu. S0-2'nin Sgr A'nın yakınından 2018 ortalarında geçmesi bekleniyordu."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gokadalarin-morfolojisi/", "text": "Genel olarak bir objenin dış görünüşü şeklinde tanımlanan morfoloji terimi, gökadaların şekillerine göre sınıflandırılmasında da kullanılmaktadır. Baktıkça içimizi bir hoş eden birbirinden renkli ve çeşitli gökada şekilleri aslında bizlere görsel şölenden çok daha fazlasını sunuyor. Zira bir gökadanın kendine has morfolojisi zaman içinde kendine has yaşam hikayesi sonucu oluşuyor. Örneğin bir gökadanın ilkin nasıl doğduğu, komşularıyla ve çevresiyle nasıl etkileşime girdiği, karanlık madde içeriği, aktif galaktik çekirdek yapısı ve barındırdığı türlü yıldız oluşumları morfolojisini yapılandıran en belirgin özellikleri oluyor. Astronomlar inceledikleri gökadanın morfolojik sınıflandırılmasını aşağıda verilen kurallar dahilinde yapıyor: 1- Homojen veri kullanılması; örneğe ait tüm resimlerin aynı dalga boyunda ve derinlikte olması, 2- Sınıflandırma için incelenecek kriterin belirlenmesi; örneğe göre sarmallık miktarı, gökada merkezindeki yoğunluk vb., 3- Kriterin fiziksel olarak önemli özellikleri temsil edebilmesi 4- Kriterin sınıflandırma sonucunun özgün ve belirsizlikten uzak olması amacına hizmet etmesi. Hubble Düzeni Çeşitli morfolojik sınıflandırma ekolleri olmakla birlikte en çok kullanılan ve en meşhur olanı Edwin Hubble'ın 1926'da ortaya attığı Hubble Düzeni olarak bilinmektedir. Biçimi dolayısyla çatal olarak da anılır. Bu sınıflandırmada gökadalar dış görünüşlerine göre Eliptik, Sarmal, Merceksi ve Düzensiz olmak üzere 4 ana gruba ayrılır. Eliptik Gökadalar genellikle yaşlı yıldızlardan oluşan, düzenli bir ışık dağılımı gösteren ve farklı dalga boylarında bile hemen hemen aynı görüntüyü veren oval biçimli gökadalardır. Bu sınıflandırma düzeninde en solda E0-E7 arası değerlerle gösterilirler. E harfi şekli, yanına ekli sayı ise eliptiklik derecesini belirtir. 0 dairesel iken 7 oldukça basıktır. Sarmal Gökadalar düz bir diskle birlikte bolca yıldız oluşumunun gözlendiği sarmal kollara ve galaktik şişkinliğe sahip olmalarıyla bilinirler. Sınıflandırmada alt ve üst takıma ayrılırlar. Üst takım sarmal gökadaları gösterir. Çubuklu sarmal gökadalar ise alt takımda yer almaktadır. Sarmal gökadaların neredeyse yarısı galaktik şişkinliği kesen çubuksu yapılara sahiptir. S harfi sarmal anlamına gelir, sonraki harf ise sarmalların dağılımlarındaki değişimi simgeler. B harfi ise merkezden çubuk geçtiğini gösterir. Samanyolu Gökadası'nın SABbc türünde olduğu düşünülmektedir. Merceksi Gökadalar Hubble çatalının tam ortasında, eliptik gökadaların bitip, sarmal gökadaların 2 dala ayrıldığı geçiş noktasında bulunmaktadır. Sınıflandırmada S0 ile gösterilirler. 0 sarmal kolların yer almadığını belirtmektedir. Merceksi gökada merkezinde galaktik şişkinliğe ve boydan boya disk benzeri bir yapıya sahiptir. Barındırdıkları disksi yapı sarmal şeklinde değildir ve çoğunlukla yeni yıldız oluşumu gözlenmemektedir. Şekil olarak eliptik biçimli gökadaları andırmaktadırlar. Düzensiz Gökadalar belirli bir şekle sahip olmayan ve yukarıda verilen 3 sınıflandırmaya da uymayan gökadalardır. Gökadaların birleşme gibi etkileşimlere girerek bu tip şekiller aldıkları düşünülmektedir. Irr ile gösterilirler. Hubble sınıflandırmasına yapılan en önemli eleştirilerden biri: sınıflandırmanın sübjektif kabul edilmesi ve her gözlemcinin değerlendirmesine göre sonucun değişebilmesidir. Bir diğer eleştiri ise sınıflandırmanın 2 boyutlu görüntülemeler üzerinden yapılması ve görüntünün alındığı açının sonuçlarda değişiklik oluşturabilmesi olmuştur. Ayrıca görsel sınıflandırmalar parlaklığı az ya da uzak gökadalar için güvenirliği azaltmakta ve farklı dalga boylarında farklı sonuçlar vermektedir. Tüm bu eleştirilere rağmen Hubble Düzeni gökadaların morfolojisinde hala en çok kullanılan ekol olma özelliğini korumakta, sınıflandırma sonuçları çoğunlukla gökadaların diğer fiziksel özellikleri ile tutarlılık göstermektedir. De Vaucouleurs Sistemi Kısaca Hubble Düzeni'nin 3 boyutlu versiyonu olarak tanımlanabilmektedir. Hubble Düzeni'ni geliştirerek sarmal gökadalar için yeni morfolojik karakterler tanımlamıştır. Bunlar: Çubuk; SA , SB , SAB Halkalar; r ve s Lensler; l ve L lensler Spiral Kollar; Hubble Düzeni'ndeki sarmal kolların sıkılığı ölçütü yanında kollardaki yıldız ve nebula yoğunluğu ile galaktik şişkinliği de göz önünde bulundurur. Bunların dışında tarih boyu bir çok yeni morfolojik karakter tanımlanmıştır. Örneğin 1998'de van Den Bergh yıldız parlaklığına benzer bir sistem olan gökada parlaklığını morfolojik bir karakter olarak sunmuştur. Yıldızlar arası toz bulutu kümeleri, galaktik şişkinlik yapısı, yıldız oluşum tipleri ve gökada yıldız tayfları gökada morfolojisinde kabul edilen diğer karakterler olmuştur."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gormek-inanmaktir/", "text": "Bundan 13 yıl önce, 2004'te Erboğa Takımyıldızı'nda 2M1207 yıldızının yörüngesinde bulunan 2M1207b Ötegezegeni'nin keşfiyle Güneş Sistemi'nin dışındaki gezegenlerin yıldızlarına olan küçük etkileri gözlemlenerek dolaylı yöntemler ile değil; direkt olarak da gözlemlenebildiği bir çağa girmiş bulunuyoruz. Resim-1: 2M1207b gezegeninin 2M1207 yıldızı ile birlikte kızılötesi fotoğrafı. Gezegenler yıldızlar gibi birer ışık kaynağı değildirler ve ancak kendi üstlerine gelen ışığı yansıtabilirler bu sebeple ve yıldızlara göre çok daha küçük cisimler olmalarından dolayı onlardan gelen ışık yıldızın parıltısı içinde kaybolup gider ve ayırt edilemez hale gelir. Dolayısıyla genel olarak gezegenleri ayırt edebilmek oldukça zordur. Ancak yıldız sistemi bize yaklaştıkça ve söz konusu gezegenin boyutu ile kendi yıldızıyla olan mesafesi arttıkça gözlem yapmak nispeten daha kolay olmaktadır. Bir cismi direkt olarak görebilmek dolaylı olarak görmekten çok daha tatmin edici olduğu için gözlem açısından apayrı bakış açıları kazandırmasının yanı sıra bu teknik bilim insanlarına gözlenen gezegen hakkında oldukça değerli bilgiler elde edebilme imkanı sunuyor. Ancak bu avantajların yanı sıra bu tekniğin dezavantajı sadece belli koşullar altında işleyebiliyor olmasıdır ve bu da haliyle büyük ölçekli çalışmalarda sınırlayıcı bir faktör haline geliyor. 2004 yılından bugüne kadar direkt gözlem tekniğiyle 20'den fazla ötegezegen keşfedilmiştir. Bunlar arasında en çok dikkat çekenler, keşfedilen ilk 10 gezegenin içerisinde olmalarıyla beraber aynı yıldız sisteminde bulunan tek ötegezegenler olma niteliği taşıyan HR 8799 b, c, d, e gezegenleridir. İlk üç gezegen 2008 yılında Herzberg Astrofizik Enstitüsü'nden Christian Marois ve ekibi tarafından (Bu üç gezegen 1998 yılında Hubble Uzay Teleskobu'nun NICMOS cihazı tarafından fotoğraflanmıştı ancak sadece daha sonra keşfedilen bir ek işlem sayesinde görülebilir oldukları için o tarihte açıklanmamıştı); dördüncü gezegen ise (yıldıza en yakın konumda, yaklaşık 15 Astronomik Birim uzaklıkta) aynı ekip tarafından 2010 yılında Hawaii'deki Keck ve Gemini teleskopları yardımı ile keşfedildi. Resim-2: Hubble tarafından çekilen fotoğrafta HR8799 yıldızı ve işlem gördükten sonra görünen gezegenleri. Bu dört gezegenin hepsi gaz devi olmakla beraber kütleleri 7 ile 10 Jüpiter Kütlesi arasında, boyutları ise Jüpiter'in 1.2 ile 1.3 katı arasında değişmektedir yani birbirlerine oldukça benzemektedirler. Kütlelerinin oldukça büyük olmasından ötürü bu gezegenlerin birbirlerine olan mesafeleri de oldukça büyük, ayrıca sistemin stabil olup olmadığı da bilinmiyor yani yıllar sonra bu gezegenlerden biri diğerinin yanından ayrılıp bir kaçak gezegen olabilir. Resim-3: Yetişkin bir insandan daha küçük boyutlu bir teleskobun, bir ötegezegenin direkt olarak fotoğraflanmasında ilk kez kullanılması özelliğini taşıyan ve HR8799 yıldızı ile beraber 3 gezegenini gösteren bir fotoğraf. Bu gaz devlerinin yörüngesinde bulunduğu yıldız Pegasus Takımyıldızı'nda, bize 129 ışık yılı mesafede bulunan ve ~30 milyon yaşındaki yani nispeten genç bir yıldız olan HR 8799 yıldızıdır. Bu yıldız 1.5 Güneş Kütlesi'ne sahiptir ve parlaklığı Güneş'in 4.9 katıdır. Ayrıca bu yıldız tesadüfi olarak 1995 yılında ilk ötegezegenin keşfedildiği 51 Pegasi yıldızına oldukça yakındır. Berkeley NExSS grubunun lideri James Graham'a göre bu sistemin oldukça ilginç ve kimisi bizim Güneş Sistemi'mize benzer bazı özellikleri var. Bunlardan bir tanesi gezegenlerin yörünge periyotlarının birbirlerine 1:2:4:8 sayıları ile orantılı olmasıdır, tıpkı Jüpiter'in Galilei uydularında olduğu gibi. (1:2:4 sırası ile Io, Europa ve Ganymede için geçerlidir ancak Callisto için böyle bir durum yoktur.) Yine aynı gruptan bir yüksek lisans öğrencisi olan Jason Wang yörünge rezonansı adı verilen bu olaydan ilham alarak 7 yıllık bir süre boyunca gezegenlerin dansını gösteren bir video hazırlama çalışması yürütmüş. Böyle bir video hazırlayabilmek için bu gezegenleri keşfeden isim olan Christian Marois Hawaii'deki 10 metrelik Keck teleskobundan alınan 7 yıllık veriyi 7 film karesi haline getirdi. Daha sonra Jason Wang'ın Beta Pictoris b gezegeni için yaptığı benzer bir projede kullanılan algoritma ile bu 7 kare 100 kareden oluşan akıcı bir video haline getirildi. Motion Interpolation adı verilen bu yöntemle gözlemler arasındaki zaman farkından dolayı görünen boşluklar gezegenin katettiği yol tahmin edilerek kapatılıyor böylece gezegenin 1 ay boyunca katettiği yolun bir yerden bir yere atlıyormuş gibi görünmesini engelliyor. 7 yıl gibi bir süre boyunca gözlem yapılmasına rağmen gezegenlerin yıldıza yakından uzağa doğru sırayla 49 yıl, 112 yıl, 225 yıl ve 450 yıl gibi oldukça uzun yörüngesel periyotları olduğu için videoda yörüngelerin ancak küçük bir kısmı görülebiliyor. Resim-4: HR 8779 yıldızı ve dört gezegeni. Resmin ortasındaki siyah kısım gözlem esnasında yıldızın kendi ışığını kapatarak gezegenlerin görülebilmesini sağlıyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunes-sistemi-rehberi/", "text": "Kozmos. Kelimelerin ne denli güçlü olabileceğini bizlere fazlasıyla çarpıcı bir biçimde anlatabilen yegane kelimelerden biri. Bir kelime; karanlığı, aydınlığı, milyarlarca yılı, sessizliği, düzeni ve düzensizliği, doğumu ve ölümü, ölümün ardında bıraktığı güzellikleri, geride kalan güzellikler ile doğan yıldızları ve galaksileri, galaksilerden birinin bir köşesinde ölen yıldızın kalıntılarından doğan başka bir yıldızın sıcaklığı ve enerjisi ile hayat bulanları yani bizleri anlatabiliyor. İnsanlığın mütevazı hayatı, evrende bulunan milyarlarca galaksi arasından Samanyolu Galaksisi'nin bir kolunda başladı. Samanyolu'nun Avcı Kolu içerisinde bulunan; değil galaksi ile, Avcı Kolu ile kıyaslandığında dahi esamesi okunmayacak olan Güneş Sistemi içerisinde sürdürüyoruz yaşamlarımızı. Bu perspektiften baktığımızda içerisinde oldukça coşkulu hayat sürdürdüğümüz gezegenimizin, başka bir deyişle soluk mavi noktanın, bu destansı büyüklükteki kozmik okyanusta küçücük bir damla su olduğunun farkına varabiliyoruz. Bizler, içerisinde yaşadığımız o gizemli sistemin varlığını henüz fazla uzak olmayan bir geçmişte farkına vardık. Onu anlamaya yönelik adımlarımızı ise daha yeni yeni atmaya başladık. İnsanlık, şu an için yürümeyi öğrenmeye çalışan bir bebek gibi; kimi zaman cesurca, kimi zaman ise korkuyla daha fazla adım atmaya çalışıyor. Şu ana kadar derin bir arzu ve merak ile attığımız adımlar ise bizlere sistemimiz ve kendimiz hakkında oldukça etkileyici bilgiler edindirdi. İnsanın ömrü boyunca keşfedebileceğinden ve öğrenebileceğinden çok daha fazla gizem barındıran sistemimiz hakkında şu ana dek elde edilen bilgileri detaylar ile boğulmamış, okurlarını ileri okuma yapmaya teşvik edeceğini umduğum yazıya başlayalım. Alt başlıklar halinde sistemi anlatmaya çalışacağım. Umarım beğenirsiniz. Keşfedilişi: Henüz modern astronomi dönemine geçilmemişken sadece birkaç insan ve medeniyet Güneş Sistemi'nin işleyişini anlamaya yönelik adımlar attı. Sistem, sorgulanması ve araştırılması yasaklanmış bir alan gibiydi. Bu durum öylesine kötü bir hale bürünmüştü ki, çok da uzak olmayan bir geçmişte gökbilimsel sistemlerin büyük çoğunluğu, Dünya'nın sabit olduğu ve uzayda bilinen bütün gezegenlerin, yıldızların ve diğer gök cisimlerinin Dünya etrafında döndüğü düşüncesi kabul edilerek geliştirilmişti. Buna ek olarak insanlar, kendilerini çok mühim ve benzersiz kabul ettikleri dönemlerde; yaşadıkları gezegenin diğer gezegenlerden, yıldızlardan ve diğer oluşumlardan farklı ve kutsal olduğu görüşünü benimsediler. Tahmin edebileceğiniz üzere bu ve benzeri görüşler astronomi biliminin gelişmesine engel oldu. Fakat bilime inanan, otoriteye ve yaygın görüşün ne kadar güçlü olduğuna aldırış etmeyen cesur insanlar sayesinde, insanlık her gece büyülenerek izlediği gökyüzünün gizemlerinin kapısını geç de olsa aralayabildi. İlk ve Orta çağ dönemlerinde bazı Yunan, Arap ve Asyalı astronomlar evrenin Güneş merkezli bir sistem olduğunu belirttiler. Bu görüş kısaca, Dünya ve benzeri gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü kabul ediyordu. Yani gezegenimizin kutsal olmadığını, evrendeki her şeyin bizim etrafımızda dönmediğini ve özel olmadığımızı; aksine Dünya'nın diğer gezegenler gibi Güneş'in etrafında döndüğünü belirttiler. İleri sürülen bu fikirler, otoriteleri sarsacak gelişmelere yol açabileceğinden geniş çapta yankılanması biraz zaman aldı. Tam olarak yayılması ve kabul görmesi için Copernicus'un matematiksel bir ön görüş modeli geliştirmesi gerekiyordu. On altıncı yüzyıla gelindiğinde Copernicus tarafından geliştirilen model sayesinde Güneş merkezli sistem görüşü geniş kitlelere yayıldı. On yedinci yüzyıla gelindiğinde Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim insanlarının geliştirdikleri fiziksel kuramlar Güneş merkezli sistem görüşünün yavaş yavaş kabul görmesine hatırı sayılır derecede katkı sağladı. Bu gelişmelere ek olarak kütle çekim kuvveti gibi teorilerin geliştirilmesi ise sistemin birer üyesi olan diğer gezegenlerin de Dünya ile aynı fiziksel yasalara sahip olduğunun fark edilmesini sağladı. Teleskobun icadı ve geniş çapta kullanılması astronomi biliminin gelişmesinde tek başına çok büyük bir rol oynadı. Bu konuya verilebilecek en iyi örnek sanıyorum ki Galileo olacaktır. 1610 yılında Galileo kendi teleskobuyla dikkatini çeken 3 küçük yıldızı gözlemlediğinde onlarda bir anormallik fark etti. Yıldızlar olması gerekenden daha garip biçimde hareket ediyorlardı. Gözlemlerine devam eden Galileo sonraları bu üç yıldızın Jüpiter'in yörüngesi etrafında döndüklerini fark etti. Böylece Galileo, Jüpiter'in en büyük üç uydusunu keşfetmiş oldu. Dördüncü büyük uyduyu keşfetmesi ise çok uzak olmayan bir tarihte gerçekleşti. Galileo, keşfettiği bu dört uyduya hocası Cosimo II De'Medici'nin şerefine Medici yıldızları denmesini istedi fakat kendinden sonra gelen astronomlar bu uyduları onları keşfedenin şerefine Galileo uyduları olarak adlandırılmasının en uygunu olacağını düşündüler. Bahsedilen bu uyduların isimleri; Io, Europa, Ganymede ve Callisto'dur. Bir başka örnek olan Christiaan Huygens ise 1645 yılında Satürn'ün çevresinde ince, düz ve ekliptik eğimli katı bir halka gözlemlediğini öne sürdü . Sonraları Huygens, kendisi tarafından tasarlanan elli kat mercek ile güçlendirilmiş teleskop kullanarak Satürn'ün uydusu olan Titan'ı keşfetti. Zamanla teleskop kullanımının giderek yayılması sonucu sistemin diğer üyeleri olan Uranüs ve Neptün gezegenleri ki bulunmalarında matematik biliminin de büyük katkısı vardır, ile birlikte Halley gibi kuyruklu yıldızlar ve asteroid kuşakları keşfedildi. On dokuzuncu yüzyılda üç farklı astronomun birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleştirdiği üç farklı gözlem, sistemin doğasını ve onun evrendeki yerini belirlemede fazlasıyla yardımcı oldu. Bu gözlemlerden ilki 1839 yılında Alman astronom Friedrich Bessel tarafından yapıldı. Bessel, Dünya'nın Güneş etrafındaki devinimi sırasında yıldızların pozisyonlarındaki gözlemlenebilen değişimi başarılı bir şekilde ölçebildi. Bu başarı Güneş sistemli merkez modelini kanıtlamakla kalmayıp Güneş ile diğer yıldızlar arasındaki mesafeyi de ölçebilmemizi sağladı. 1859 yılında Robert Bunsen ve Gustav Kirchhoff henüz icat edilmiş olan tayfölçeri kullanarak Güneş'in tayfsal imzasını incelediler . Bu iki bilim insanının yaptıkları çalışmanın sonucuda, Güneş'in yapısını oluşturan elementlerin gezegenimizde bulunan elementlerle aynı olduğunu; yani uzay ile Dünya'nın aynı elementlerden oluştuğunu kanıtladılar. Sonraları, İtalyan astronom olan Peder Angelo Secchi, Güneş'in tayfsal imzası ile gözlemlenebilen diğer yıldızların tayfsal imzalarını karşılaştırdı ve elde ettiği verilerin hemen hemen aynı olduklarını gördü. Secchi'nin yaptığı bu keşif Güneş'in ve evrende bulunan bütün yıldızların aynı materyallerden meydana geldiğini ispat etmiş oldu. Bu gelişmelerin dışında, yaptığı gözlemler sonucunda dış gezegenlerin yörüngelerinde bir uyuşmazlık olduğunu fark eden Amerikalı astronom Percival Lowell, Neptün'ün ötesinde henüz bilinmeyen başka bir gezegenin var olabileceğini düşündü. Lowell'in ölümünün ardından ona ithafen kurulan Lowell Rasathanesi'nde sürdürülen bir çalışma sonucunda, Clyde Tombaugh 1930 yılında şimdilerde cüce gezegen dediğimiz Plüton'u keşfetti. 1992 yılında Hawai Üniversitesi'nden astronom David C. Jewitt ve MIT'den astronom Jane Luu birlikte yürüttükleri çalışma neticesinde Neptün Ötesi Cisimlerini keşfettiler. Neptün Ötesi Cisim , Güneş Sistemi'nde bulunup ortalama yörüngesi Neptün gezegeninin ortalama yörüngesinden daha büyük olan gök cisimlerine verilen isimdir. Bu keşif, astronomlar tarafından Güneş Sistemi'nin sınırında olduğu tahmin edilen Kuiper Kuşağı'nın varlığını kanıtlamış oldu. Kuiper Kuşağı bölgesinde yapılan detaylı çalışmalar sonucunda yeni yüzyılın başlangıcında birçok keşif gerçekleştirildi. Mike Brown, Chad Trujillo, David Rabinowitz ve diğer astronomlarca sürdürülen çalışmalar sonucunda; Eris ve diğer Plütonumsu gezegenlerin keşfedilmesi bilim insanlarına Gezegenleri gezegen yapan koşul nedir? sorusunu sordurttu. Bu sorunun ana tema olarak alındığı Great Planet Debate adı verilen bir konferans sonucunda Uluslararası Gökbilim Federasyonu ilkeleri ve gezegenlerin belirlenmesi hakkında halihazırda var olan sözleşme değiştirildi. Evet, Plüton bu konferans sonrasında cüce gezegen kategorisine girdi. Yapısı ve Bileşimi: Otorite sahibi insanların inançlarını sorgulamanın, kendi düşüncelerinizi paylaşmanın şahsınız için çok tehlikeli olduğu dönemlerde inanılanın aksine Güneş, insanların onu fark etmesinin çok öncesinden beridir hep sistemin merkezindeydi. 4,5 milyar yıl kadar geçmişe gidersek eğer Güneş'in evrene gözünü açtığı anı yakalayabiliriz, bizler için her şeyin başladığı zamana. Bulunduğu bölgede kendinden daha büyük bir yıldızın ölmesi sonucu geride kalanlardan oluşan Güneş, yalnızlığı pek sevmemiş olsa gerek ki kendine milyarlarca yıl sürecek olan dostluklar edinmiş. Güneş, zaman içinde dostlarını zayıf noktalarından vurup zarar verse de dostları; milyonlarca yıldır yaptıkları şeye yani Güneş'in etrafında dönmeye devam etmişler. Güneş; dört kayasal gezegen , Mars ile Jüpiter arasında bulunan asteroid kuşağı, dört gaz devi ve kendisinden 30 ila 50 astronomik birim uzaklıkta geniş bir alana yayılmış küçük yığınlar tarafından çevrelenmektedir. Dış gezegenlerinde ötesinde ise yıldızımızdan 100.000 AU uzaklıkta olan, sistemimizin yıldızlararası maddeye sınırı olan Oort Bulutu bulunmaktadır. (1 AU = 149.597.871 km). Güneş, sistemin bilinen tüm ağırlığının %99,86 kadarını tek başına kaplıyor ve kütle çekim gücü; iç gezegenlerin, asteroid kuşaklarının, dış gezegenlerin ve daha da dışta bulunan yığınların tamamının uzaya savrulmasına engel oluyor. Sistemin kalan %0,14 ağırlığının %99 kadarı dört büyük gaz devi (Jüpiter ve Satürn ise o %99'luk kısmın %90'ını karşılıyor) tarafından doldurulurken, geride kalan %1 kadarlık ağırlık; dört kayasal gezegen, cüce gezegenler, uydular, asteroidler ve kuyruklu yıldızlar tarafından dolduruluyor. Sistemde bulunan çoğu gezegenin kendine ait ikincil bir sistemi var. Uydular. Bunlardan bize en yakın olanı; fazlaca kabul gören bir görüşe göre Mars boyutundaki bir cismin Dünya ile çarpışması sonucu oluşmuş olan, bizleri meteorlardan koruyan, geceleri yıldızımızın yokluğunda bizlere ışık ve estetik bir görüntü sağlayan, bazı canlılara yön bulma konusunda yardımcı olan ve insanlık olarak en samimi olduğumuz uydumuz, Ay. İç Güneş Sistemi bölgesinde bulunan gezegenlerin sahip olduğu uydu sayısı Dış Güneş Sistemi bölgesinde bulunan gezegenlere göre oldukça azdır. Dış sistemde bulunan gaz devlerinin çok sayıda uydularının bulunmasının yanı sıra onlara ayrı bir güzellik katan halkaları da vardır. Bu halkalar, sayıları gerçekten çok fazla olan ve genişlikleri en fazla bir kilometre kadar olan küçük parçacıkların bir araya gelerek adeta bir bütün gibi davranmaları sonucu oluşmaktadır. Sistemde bulunan neredeyse tüm maddelerin oluşmasında bir kaynak olarak rol almış Güneş'in %98 kadarı hidrojen ve helyum elementlerinden oluşmuştur. İç Güneş Sistemi içerisinde bulunan, kayasal gezegenler olarak da adlandırılan, gezegenler ise ağırlıklı olarak silikat, demir ve nikelden oluşmuştur. Mars ile Jüpiter arasında bulunan kuşaktan sonra gelen gaz devleri ise hidrojen, helyum, çeşitli gazlar, su, metan, amonyak, hidrojen sülfat ve buz halde bulunan karbondioksitten oluşmuştur. Güneş ile arasındaki mesafe oldukça fazla olan cisimler ise erime noktası çok düşük olan maddelerden oluşmuştur. Dev gezegenlerin uyduları ve daha önce de bahsettiğimiz Neptün ötesinde bulunan devasa çokluktaki cisimler ise gezegen oluşumu sırasında Güneş'in yakınlarında barınamayacak olan buzlu cisimlerin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Oluşumu ve Evrimi: Güneş'in oluşumu; evren için sıradan ve basit, milyarlarca yıl sonra yine evrenin yardımıyla gözlerini açacak olan meraklı canlılar için mucizevi bir olay. Evrende ölümün kesinlikle bir son olmadığının, yıldızların ihtişamlı hayatlarının sona ermesinin sadece bir başlangıç olduğunun kanıtıdır Güneş'in oluşum süreci. Uzayda bulunduğumuz bölgede , henüz Güneş oluşmamış iken hacim olarak yıldızımızdan daha büyük başka bir yıldız yer alıyordu. O yıldız hayatının sonuna geldiğinde bir süpernova gerçekleştirerek ardında kendinden kalan hidrojen, helyum ve o iki elemente oranla daha ağır yapıda olan diğer elementlerden oluşan büyükçe bir moleküler bulut bıraktı. Oluşan moleküler bulut, geniş bir merkezi çıkıntıya sahip olan dönen bir disk oluşturana kadar milyonlarca yıl süren bir çöküş yaşadı. Diskin dışında kalan kısım gezegenleri, merkez çıkıntı ise şimdilerde Güneş dediğimiz yıldızı oluşturacaktı. Merkez çıkıntı, sıcaklığı yükselene kadar kendi ağırlığı altında çökmeye devam etti ve böylece döteryum atomları kaynaşmaya başladı ve sonucunda termonükleer enerji kütle çekimine karşı gelmeye başladı. Bu yaşananlar çöküş hızını biraz yavaşlattı fakat sonucunda hidrojen elementinin helyuma dönüştüğü füzyonu gerçekleştiren ikinci aşamaya geçilmesini sağladı ve böylece Güneş'in mevcut evriminin ilk safhası başlamış oldu. Güneş'in çekirdeğinde bu olaylar gerçekleşirken yüzeyi de öylece oturup olanları izlemedi, olaylar gerçekleşirken yüzey oldukça aktif bir haldeydi ve bu aktiflik sonucunda oluşan çok güçlü bir rüzgar gezegenlerin oluşumuna katılmayan tozları ve gazları dışarıya doğru süpürdü. Oluşan bu T-Tauri rüzgarı aynı zamanda iç gezegenlerin atmosferlerini de temizleyerek onları çıplak kaya haline getirdi. İç gezegenlerde volkanik olarak aktif olanlar atmosferlerini volkanik aktivite sonucu açığa çıkan gazlar ile yeniden tamamlayabildiler. Başından sonuna kadar, süpernova sonrası oluşan moleküler buluttan Güneş ve gezegenlerin oluşması yüz milyon yıl kadar sürdü ve emin olun kozmik zaman için bu süre hiç de uzun değil. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ın oluşum sürecinde kaynama noktaları çok yüksek olan metaller ve silikatlardan oluştukları için Güneş'in yakınında kalabildiler. Ve Güneş oluşmadan önce moleküler bulut oluşturarak ölen yıldızın içeriğinde az sayıda metalik elementler olduğundan iç gezegenler oldukları hacimlerinden daha fazla büyüyemediler. Buna karşın dev gezegenler olarak adlandırdığımız Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün buzlu bileşiklerin katı kalabilmesi için yeterince soğuk olan noktalarda oluştular. Onları oluşturan buzlu bileşikler ve gazlar, kayasal gezegenleri oluşturan metalik elementlerden daha çeşitli olduğu için dev olarak adlandırılmayı hak ediyorlar. Gezegen olmayı başaramayan çeşitli artıklar ise Asteroid Kuşağı, Kuiper Kuşağı ve Oort Bulutu çevresinde toplanmış durumdalar. O artıklar zaman zaman dev gezegenlerin kütle çekim oyunlarına kanıp Güneş'e doğru yöneliyorlar. Ve tam olarak o anlarda tarih boyunca insanları ürkütmeyi, sevindirmeyi ve düşündürmeyi başaran gök taşları; dev gezegenlerin onları yanıltmasıyla Güneş'in o devasa kütle çekimine boyun eğip, ona yaklaştıkları her an buz hallerinin giderek erimesi sonucu ardında bir kuyruk bırakarak bizlere görsel şölen hazırlıyorlar. Kuyruklu yıldızlar bizlere dev gezegenlerin, Güneş'in destansı kütle çekim gücünün, gök taşlarının ve büyüleyici evrenin küçük bir armağanı, oldukça nadir görülmeleri de onlara başka bir güzellik katıyor. Güneş, var olan ihtişamını çekirdeğinde bulunan hidrojenin tamamını helyuma dönüştürene dek sürdürecektir. Bu demek oluyor ki, insanlık şu andan itibaren gezegenimize zarar vermeyi bırakırsa, onun yararına olan teknolojileri kullanırsa ve gezegenimizde önümüzde bulunan beş milyar yıl boyunca herhangi bir uzaysal ya da karasal tehdit yaşanmazsa bizler burada yaşamlarımızı beş milyar yıl kadar sürdürebileceğiz. Ütopyalar tam olarak bu yüzden asla ulaşılamayacak olan, en iyisi olarak tanımlanıyorlar. İnsanlık olarak bizler yüz binlerce yıl önce hayatta kalma güdüsüyle başladığımız serüvenimize; meraklı oluşumuzu, cesaretimizi, hatalarımızı, öğrenme yeteneğimizi ve zekamızı ekleyerek şu ana gelebildik. Bu açıdan bakıldığında gezegende yaşayan diğer canlılara göre oldukça başarılıyız ve bu yüzden onlar yerine insanlar gezegene hakim durumda. Fakat insanların bunca başarılı yanlarının dışında oldukça zayıf yönleri de var, kendi türlerinin sonunu getirmelerine neden olabilecek yönleri. İnsanlığın yarattığı ve ona zarar vermeye başlayan inanışlar, kurduğu başarısız ve onu yok eden düzen ve sistemler, insanlığın tarihindeki başarılı yönlerini artık tamamen gölgede bırakıyor. İnsanlık, içinde bulunduğu zaman diliminde o kadar çaresiz durumda ki şu anda yaşayabileceği tek gezegenin şu an için burası olduğunu umursamazca ona zarar vermeye devam ediyor. Tek düşündüğü şey daha fazla para kazanmak, siyasi yönden daha güçlü olmak ya da kendi çizdiği ülke sınırları içerisinde bulunan kara parçasını daha ileriye taşımak. Bunları yaparken insanlığın unuttuğu önemli bir nokta var; bu gezegen bir zamanlar fazlasıyla büyük tek bir kıta halinde idi. İnsanlığın geleceği; herhangi bir ülkenin kendi çatısı altındaki başarıları değildir, herhangi bir ideoloji ya da bilinmezlere karşı korku içinde sığındığı herhangi bir varlık da değildir. İnsanlığın geleceği, evrimin kendisine en büyük armağanı olan zekasını kullanmaktadır. Bizler günlük sorunlarımızla, gereksiz ideolojiler ile boğuşurken önemli gerçekleri unuttuk. Milyarlarca yıldır var olan bu gezegenin yine milyarlarca yıldır yaptığı gibi Güneş etrafında dönmesi için içerisinde sadece birkaç yüz bin yıldır var olan misafirlere ihtiyacı yok, tam aksine o misafirlerin hayatta kalma eylemlerine devam edebilmeleri için o gezegene ihtiyacı var. Bizler şu anda var olan hızda zarar vermeye devam edersek bu kırılgan gezegene, sonumuzun gelmesi için beş milyar yıl kadar beklememiz gerekmeyecek. Güneş, çekirdeğinde bulunan hidrojenin tamamını helyuma dönüştürdüğünde Dünya ve diğer gezegenler milyarlarca yıldır yaptığı şeye; Güneş'in etrafında dönme eylemlerine devam edecekler fakat küçük farklılıklar olacak. Dünya biraz daha Venüs gezegenine benzeyecek, içerisinde canlılığa dair pek bir şey kalmayacak. Burada başlayan burada bitecek. Güneş, çekirdeğinde bulunan hidrojenini tamamen helyuma dönüştürdüğünde mevcut çapının yaklaşık olarak 260 katına kadar genişlemiş olacak. Bunun ardından artık yıldızımız kırmızı bir dev olacak, mevcut olan enerjisinden çok daha güçlü bir enerjiye sahip olan devimiz; Merkür ile Venüs gezegenlerini buharlaştıracak, yaşanabilir bölgeyi Mars yörüngesinin dışına kadar çekecek ve gezegenimizi kesin olarak yaşanılmaz hale sokacak. Sonrasında Güneş, çekirdeğinde bulunan helyumun füzyonu için yeterli sıcaklığa ulaştığında bir süreliğine helyum yakacak ve sonrasında nükleer reaksiyonları yavaş yavaş azalacak. Ömrünün sonlarına geldiğinde, dış katmanlarının tamamı uzaya karışacak ve geriye eski Güneş'in ağırlığının yarısına sahip olan ve boyut olarak ise Dünya kadar olan beyaz bir cüce yıldız bırakacak. Uzaya karışan dış katmanlar ise adeta bir tohum gibi; milyarlarca yıl önce kendi doğumunda kullanılan maddeler ve yenileri ile birlikte yıldızlararası ortama dönerek, başka bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak. İç Güneş Sistemi: İç gezegenler; koca bir sistemin en mütevazı, kendilerine ve bizlere hayat veren yıldızımızın en yakın konukları. Atmosferden yoksun, gece ve gündüz döngüsü arasındaki sıcaklık farkı çok aşırı noktalarda olan Merkür, içerisinde adeta cehennemi yaşatan Venüs, barındırdığı hayat ile sistemin en kırılgan gezegenlerinden olan soluk mavi nokta ve yakın geçmişte kendisini oluşturduğumuz uzay araçları ile çokça rahatsız ettiğimiz Mars. Bu dört gezegen Güneş'in yakınlarında milyonlarca yıllık süreçte, kaynama noktası çok yüksek olan metalik elementler ve silikatların bir araya gelmesiyle oluştu. Gaz devlerinin aksine bu dört minik gezegen birbirlerine o kadar yakınlar ki, dördünün yörüngesinin tümünün yarıçapı Jüpiter ve Satürn'ün yörüngeleri arasındaki mesafeden daha düşük kalıyor. Bunun yanı sıra gaz devlerine göre daha yoğun bir halde olan iç gezegenlerden sadece Dünya ve Mars gezegenleri uyduya sahiptir ve ne yazık ki hiçbiri onlara estetiklik katacak olan halkalara sahip değildir. Kayasal gezegenler olarak da adlandırılabilen bu gezegenlerin kabuk ve manto kısımlarını silikatlar, çekirdek kısımlarını ise demir ve nikel oluşturmuştur. Merkür, manyetik alanı gezegenimizinkinin %1'i kadarı olan ve gün içinde yıldızımızın tüm ihtişamıyla bütün bir sisteme yaydığı ışınlarından gelen ısıyı yansıtmasına, ya da gece vaktinde gündüz aldığı ısıyı içerisinde tutmasına yarayan atmosfere sahip olmadığından; gece gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok yüksek olan bir gezegendir. Bütün bir sistemin neredeyse en yoğun gezegeni olan Merkür'ün hiç uydusu yoktur, Güneş ile olan ve bolca değişkenlik gösteren ilişkisine tek başına devam etmektedir. Venüs; aşk ve güzellik tanrıçası. Dışarıdan bakıldığında kendi de ismi gibi fazlasıyla alımlı olmasına rağmen gezegene biraz yaklaşıldığında Venüs'ün dışarıdakilere gösterdiğinin aksine oldukça tehlikeli bir yapıya sahip olduğu gerçeğini öğreniyoruz. Venüs, yıldızımıza olan uzaklık açısından ikinci sırada olmasına rağmen -Merkür gezegeninin bir atmosfere sahip olmayışının da etkisi var elbette- bütün sistemin en sıcak gezegenidir. Gezegenin bütün o ihtişamlı görüntüsünün altında adeta bir cehennem yatıyor. Dünya ile neredeyse aynı boyutlarda olan Venüs gezegeni kalın ve çok zehirli bir atmosfere sahip. Buna ek olarak gezegenin yüzeyinde sürekli olarak devam eden volkanik olaylar atmosferdeki karbondioksit seviyesini sürekli olarak arttırıyor. İçeriye giren ısı, atmosferdeki yoğun gazlar sebebiyle dışarıya çıkamadan soğuruluyor ve gezegende sera etkisi yaratıyor. Atmosferinin %96 kadarının karbondioksit, kalan kısmının ise azot ve diğer gazlardan oluşması ve atmosferde bulunan yoğun bulutların içeriğinde sülfürik asit, aşındırıcı bileşikler ve az miktarda su bulunması; o ortamda -bizim aşina olduğumuz türde- canlıların yaşamasına izin vermiyor. Basınç miktarı da oldukça fazla olduğundan buraya indirmeyi başardığımız uzay araçları belirli bir süre sonra büzülüp, sıcaklığın etkisiyle de erimektedir. Venüs, şu an için kendi gezegenimizin uzak geleceğinin bir hali olarak örnek gösterilebilir. Eğer ki bizler hali hazırda yapıldığı gibi büyük bir hızla devam eden karbon salınımını durdurmaz isek atmosferdeki zararlı gazların çoğalması durumu kaçınılmaz olacaktır. Gazların çoğalması durumunda gelen ısının o gazlar tarafından tutulması ise kırılgan gezegenimizde de bir sera etkisi yaratacak ve gezegende oksijene ihtiyaç duyan bütün canlılar için acı bir son yaşanacak. Soluk mavi nokta, dört kayasal gezegenden yaşam için gerekli olan sıvı suyu barındıran tek gezegen. Bizleri uzayın zararlı radyasyonundan ve Güneş'in zararlı ışınlarından koruyan atmosfere sahip. Diğer kayasal gezegenler gibi gezegenimiz de kayalık bir yüzeye, dağlara, kanyonlara ve metal bir çekirdeğe sahiptir. Carl Sagan bu gezegen için yaptığı bir konuşmada, Sevdiğimiz, tanıdığımız, adını duyduğumuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes o nokta üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kaderimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çitçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kaşif, ahlak hocası, yobaz siyasetçi, her süperstar, her yüce önder, her aziz ve günahkar onun üzerinde bir gün ışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde. Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu düşüncemiz; bütün bunların hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok. diyor. Carl Sagan'ın isteği üzerine 1999 yılında Voyager 1 isimli uzay aracının Güneş Sistemi'nden çıkmadan önce kameralarının son kez gezegenimize çevrilmesi üzerine çekilen fotoğrafın yine kendisi tarafından yorumlaması idi okuduğunuz o metin. Benim ve çok fazla insanın uzaya ve bilime merak salmasını sağlayan bir konuşma idi o. Gezegenimiz, ona ve gelecek nesillere katkı sağlayan, son derece kritik fikirler aşılayan birçok önemli insana ev sahipliği yaptı. Carl Sagan ise onlardan biri. Düşünceleri, arzuları, bilim ve onu yayma konusunda gösterdiği çaba ve isteği bizlere çok iyi bir örnek. Bizler o ve onun gibi insanların ardında bıraktığı mirası alıp geleceğe taşımalıyız, taşımalıyız ki insanlığın sahip ve muhtaç olduğu tek şey olan kırılgan gezegenimizin değeri daha çok anlaşılsın. O miras nesilden nesle aktarılmalı ki; var olan ideolojilerin, savaşların, inanışların her birinin işe yaradığı tek şeyin sadece kendi kendimizi yok etmek olduğu akıllara kazınsın. Dünya, üzerinde bulunan misafirlerinin tek yuvası; kirli zihinlerin oyunlarıyla onu kaybetmek demek bir ideolojinin çökmesi, bir savaşın kaybedilmesi, bir ülkenin diğerlerine göre daha geride kalması ya da birkaç insanın daha az para kazanması demek değil; bilinen tüm hayatın sonlanması demek. Daha önce de söylediğim gibi, gezegenimizin milyarlarca yıldır yaptığı şeye devam edebilmesi için içinde yüz binlerce yıldır yaşayan canlılara ihtiyacı yok. O canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için gezegenimize ihtiyacı var. Mars, kızıl gezegen. Şimdilerde insanlığın koloni kurmayı düşündüğü, gizemli bir geçmişe sahip gezegen. Kırmızı rengini yüzeyini oluşturan, demir bakımından oldukça zengin olan materyallerin oksitlenmesi sonucu alır. Fazla ışık kirliliği olmayan açık bir gecede eğer ki pozisyonu uygunsa onu kırmızı renkte görebilirsiniz, oldukça estetik bir görüntüsü vardır. Dünya ile kıyaslandığında biraz fazla küçük kalan Mars; dört bin kilometre uzunluğunda ve yedi kilometre derinliğinde dev bir kanyona ve 21 bin 229 metreye kadar yükselen bütün sistemin en büyük dağına sahiptir. Yüzeyinin çoğu kısmı eski ve kraterle ile doludur, bunların yanında henüz yeni oluşmuş bölgeleri de bünyesinde barındırır. Kutuplarında bulunan buzullar bahar ve yaz mevsimlerinde küçülür. Mars, gezegenimize göre daha az yoğundur ve daha küçük manyetik alan sahiptir. Daha küçük manyetik alana sahip olması da Mars'ın sıvı bir çekirdekten ziyade katı bir çekirdeğe sahip olduğunun göstergesidir. Zayıf olan manyetik alanı şu anda olduğu halin bir sebebi olarak görülebiliyor, Güneş tarafından yollanan zararlı ışınları yeteri kadar dışarı doğru savuramıyor. Gök bilimciler Mars'ın ince atmosfere sahip olmasından yola çıkarak orada bulunabilecek olan suyun sıvı formda olabileceğine, ancak bu zamana dek yavaşça uzaya buharlaştığına inanıyorlar. Mars, iç gezegenler arasından uyduya sahip olan ikinci gezegendir , uydularının adı; Phobos ve Deimos. Dış Güneş Sistemi: Ölen bir yıldızın ardında bıraktığı buzlu bileşiklerden ve gazlardan olabildiğine faydalanıp gittikçe devleşen dış gezegenler. İçerisine birkaç Dünya'yı sığdırabilecek boyutta olan ve yüzyıllardır devam eden bir fırtınaya ev sahipliği yapan en büyük gezegenimiz; Jüpiter, görenleri kendisine aşık ettirici güzelliğe sahip Satürn, sistemin aykırı üyesi Uranüs ve sistemin en son gezegeni olan Neptün. Dört gaz devi. Dış gezegenler, isimlerinin haklarını verir derecede büyükler . Gazlar ile sarmalanmış dış gezegenlerininin her bir üyesinin -her ne kadar sadece Satürn'ü bilsek de- halkaları ve iç gezegenlere kıyasla çok fazla sayıda uydusu vardır. Oldukça büyük olmalarına rağmen yalnızca iki tanesi ışık kirliliğinin pek güçlü olmadığı bölgelerde gözle görülür seviyededir: Jüpiter ve Satürn. Keşfedilmek için biraz bekleyen Uranüs ve Neptün ise fark edildikten sonra astronomlara sistemin aslında düşünülenden çok daha büyük olabileceğini kanıtladı ve sonraları daha dışa dönük araştırmalar yapıldı. Sistemin en büyüğü, Jüpiter. Kendi etrafındaki dönüşünü on saatte, Güneş çevresindeki dönüşünü ise on yıl içerisinde tamamlayan Jüpiter; hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Tahminlere göre Dünya boyutunda bir çekirdeğe sahiptir. Bu dev gezegen; onlarca uyduya, solgun halkalara ve dört yüz yıldan beridir devam eden bir fırtınanın sebep olduğu kırmızı bir lekeye sahiptir. Sistemin en güzeli, Satürn. Tahmin edebileceğiniz üzere, onu fazlasıyla güzelleştiren halka sistemiyle tanınmaktadır. Milyonlarca küçük parçanın muazzam bir birliktelik göstererek oluşturduğu, gezegeni çevreleyen halkanın yedi farklı ayrımı ve boşluğu vardır. Bu halkanın nasıl oluştuğu hala bir araştırma konusudur. Satürn gezegeninin de Jüpiter gibi çok sayıda uydusu vardır. Atmosferi çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuştur. Satürn, kendi etrafındaki dönüşünü 10,7 saatte, Güneş etrafındaki dönüşünü ise 29 yıl içerisinde tamamlar. Aykırı üye, Uranüs. Uranüs'ün kendisini diğer gezegenlerden ayıran eşsiz bir özelliği vardır; eksen eğikliğinin yaklaşık olarak 98 olması . Bu durum onun neredeyse yana yatık bir biçimde kendi etrafında dönmesini sağlamaktadır. Yazıda da bahsedildiği gibi bu durumu açıklamak için ortaya atılan teoriler mevcut fakat hala ikna edici değiller. Tek bildiğimiz şey; 1781 yılında William Herschel tarafından keşfedilen Uranüs diğerleri gibi değil. Gezegenin kendi etrafındaki dönüşü 17 saatte, Güneş etrafındaki dönüşü ise 84 yılda gerçekleşiyor. İçerisinde bulunan kayaç çekirdeği; helyum, metan, amonyak, hidrojen ve su kaplamaktadır. Uranüs de diğer gaz devleri gibi birden fazla uyduya ve bir halka sistemine sahiptir. En uzak ve son gezegen, Neptün. Göz ile görülmeyişi onun keşfinin biraz gecikmesine neden olmuştur. İçeriğinde; su, amonyak, metan, hidrojen ve helyum vardır ve Dünya ile aynı boyutta olan bir çekirdeğe sahiptir. Diğer gaz devleri gibi Neptün gezegeninin de birden fazla uydusu ve halkalı sistemi vardır. Voyager 2 isimli uzay aracı, Güneş Sistemi'nden çıkmadan önce 1989 yılında Uranüs ve Neptün gezegenlerini gözlemleyebilen ilk uzay aracı olmuştur. Neptün Ötesi Bölgesi: Sistemin son gezegeni olan Neptün'ün ötesine hakim olan, ağırlığını koyabilen bir gezegen yoktur. Neptün geçildiğinde artık gezegenlerin değil de, Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunan; çapı yüz kilometre kadar olan binlerce cismin hüküm sürdüğü bölgeye erişirsiniz. Cüce gezegenler, gezegen oluşumu sürecine katılamayanlar, artıklar. O cisimlerin boyutlarının küçük olması ve gezegenimize oldukça uzak olmaları kimyasal içeriklerinin belirlenmesini oldukça güçlendirmesine rağmen bölgenin keşfinden beridir sürdürülen spektrografik çalışmaları neticesinde bazı bilgiler edinebildik. Elde edilen bilgiler doğrultusunda, o bölgedeki cisimlerin genelinin metan gibi hafif hidrokarbonlardan, amonyak ve buz halindeki suyun bir arada olduğu halden oluştuğunu biliyoruz. Cüce gezegen Plüton dışında bu bölgenin adının anılmasını sağlayan birkaç cisim daha var. Bunlar; Quaoar, Makemake, Haumea, Orcus ve Eris. Bahsedilen cüce gezegenlerin her biri buzlu içerikler ile kaplı ve bazılarının uydusu bile var. Kuiper Kuşağı içerisinde bulunan cisimlerin uzaklığı gerçekten korkutucu boyutta fakat yeteri kadar sabırlı olursak o bölgeyi daha yakından tanımamıza engel olabilecek pek bir şey yok. Oort Bulutu ve Uzak Bölgeler: Oort Bulutu, yıldızımızdan 2.000 ila 5.000 AU (0,03 ışık yılı ila 0,08 ışık yılı) uzaklıkta başlayıp 50.000 AU boyunca uzanır. Bazı tahminler bu bölgenin en dış sınırlarının 100 bin ila 200 bin AU (1,58 ila 3,16 ışık yılı) uzaklığa kadar gittiğini söyler. Bulutun dış kısmı küresel, iç kısmı ise disk şeklindedir. Dış Oort Bulutu bölgesi, çapı bir kilometreyi geçen trilyonlarca nesneye ve aynı zamanda çapı 20 kilometreye kadar ulaşan milyarlarca nesneye ev sahipliği yapar. Şu an için bu bölgenin ağırlığını net olarak hesaplayamasak da, Halley kuyruklu yıldızının Oort Bulutu bölgesinde bulunan cisimleri temsil edecek nitelikte bir cisim olduğunu var sayarak ortaya bir şeyler çıkarabiliyoruz. Geçmiş kuyruklu yıldızlardan yapılan analizlere göre su, metan, etan, karbon monoksit, hidrojen siyanür ve amonyak gibi buzsu uçuculardan oluşan Oort Bulutu cisimleri; dışarıdan sistemimizi ziyaret edecek olanların ilk durağı, yalnızlığımızı paylaşma arzusuyla evrene gönderdiğimiz uzay araçlarının sistemimizden çıkmadan önceki son durağıdır. Son Sözler: Sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz, benliğimiz, hislerimiz, duygularımız, hayallerimiz, rüyalarımız, unutamadıklarımız, sahip olduklarımız ve olamadıklarımız, dileklerimiz, arzularımız ve umutlarımız; kısaca var oluşumuz, epey uzak bir geçmişte yaşam döngüsünün son anlarına gelen bir yıldızın ölmesi ve başka bir yıldızın yeni bir döngüye başlayabilmesi için ardında bıraktıklarıyla meydana geldi. Evrenin bize armağanı olan benliğimizle bizler kozmosu izledik ve hakkında çeşitli efsaneler oluşturduk. Henüz ona dair bir şeyleri öğrenmeye çok uzak olduğumuz zamanlarda kozmos ve onun parçası olan büyüleyici cisimler bizler için kimi zaman bolluk kimi zaman ise felaket habercisi oldu. Merakımızın korkumuzu yendiği zaman geldiğinde ise bizler evrene karşı duyduğumuz o şiddetli merakı giderecek gelişmeler sonucunda onu keşfetmeye koyulduk. Evrende bulabildiklerimiz ve bulmayı umduklarımız bizleri şaşırttı ve her daim bir adım daha ileriye gitmemiz için bizleri adeta büyüledi. Bugün bizler, geliştirdiğimiz yüksek teknoloji sayesinde ürettiğimiz daha kapsamlı uzay araçlarıyla evreni daha iyi anlayabiliyoruz. İnsan olmanın bize vadettiği en önemli güdü olan merak ve keşfetme güdüsü bizlerin içinde yaşadıkça ve yıldızımız yaşam döngüsünü tamamlayıncaya dek -hatta belki tamamladıktan sonra bile- , evrene olan merakımız ve onu araştırmaya yönelik şiddetli arzumuz devam edecek. Ve inanıyorum ki, bir gün insanlık kendi türüne son verecek olan kötü fikirlerinden arındığında, kozmosu anlaması için önünde herhangi bir engel kalmayacak. Yaşadığımız gezegen, yaşadığımız hayatlar ve insan olabilmek fazlasıyla güzel. Bizler, küçük gezegenimizde kendi küçük yaşam döngümüzü kozmos için pek de uzun olmayan bir zaman diliminde tamamlayan canlılarız. O uzun olmayan zaman dilimine sığdırdıklarımız yaşam döngümüzün ne denli etkili olduğunu belirliyor. Kararlarımızın ve eylemlerimizin sonuçları bir şekilde başka birilerinin hayatını etkileyebiliyor. Ben ise bu yazıyı yazarak başka insanların da kendi geleceğine ilgi duymasını sağlayabilmeyi umdum. Bu nedenle yazıyı buraya kadar okuyanlara tüm kalbimle teşekkürlerimi iletiyorum. Umuyorum ki bu yazıyı okumak için ayırdığınız vakte değmiştir. Son olarak sizlere bu yazının hazırlanma aşamasında bana yardımcı olan bir şarkıyı iletmek istiyorum. Kendi yaşam döngünüzü gurur duyacağınız, mantıklı kararlar ile doldurmanız umuduyla, iyi dinlemeler. Galileo örneği için kaynak: Vikipedi Güneş oluşum evresi için kaynak: NASA Yazı içinde kullanılan detaylı bilgiler ve ileri okuma için kaynak: Universe Today"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunes-sisteminin-son-duragi-neptun/", "text": "Hep birlikte Güneş Sistemi'nin en sonundaki mavi gaz devine doğru bir yolculuğa çıkalım! Plüton, 2006 senesinde Uluslararası Astronomi Birliği'nin aldığı kararla cüce gezegen olarak tanımlanmaya başlandı ve böylece Neptün, Güneş Sistemi'nin 8. ve son gezegeni haline geldi. Mavi rengini kırmızı ışığı absorbe eden metan gazından alan gezegenimiz, ismini de Roma deniz tanrısı olan Poseidon'dan alıyor. Güneş Sistemi'nde Dünya dışındaki tek mavi gezegen olmasıyla Dünya'ya görünüş olarak benziyor ancak -200 dereceleri bulan sıcaklığı ve gazdan oluşması nedeniyle yaşama elverişli bir gezegen değil. Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 18 saat gibi kısa bir sürede tamamlamasının sebebi ise az yoğunluklu hidrojen, helyum ve metan gazlarından oluşuyor olması. Neptün, Güneş Sistemi'nin 4.en büyük ama 3.en ağır gezegeni olarak biliniyor. Komşusu Uranüs'ten daha küçük ama daha ağır oluşunun sebebi ise çekirdeğinin ağır kayalardan ve metallerden oluşuyor olması. Neptün'ü Dünya'mızla karşılaştırarak büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz: Neptün'ün genişliği Dünya'nın 4 katıyken ağırlığı Dünya'nınkinin 17 katı, Güneş'e uzaklığı Dünya'nınkinin 30 katı (30 Astronomik Birim). Plüton'un eliptik yörüngesi yüzünden, Neptün'ün Güneş etrafındaki yörüngesi bazen Plüton'dan bile daha geniş olabiliyor! Neptün, Güneş etrafındaki bir turunu 165 senede tamamlıyor, kendi etrafında bir turunu ise sadece 18 saatte tamamlamasının sebebi katı bir kütleden oluşmuyor olması. Neptün'e şu ana kadar sadece 1 uzay aracı gönderildi, hem de gözlemlenmesinden 143 sene sonra! Nasıl Keşfedildi? Soldan sağa: Le Verrier, Adams, Galle. 1612 senesinde Galileo, Neptün'ü gözlemlemeyi başardı ancak uzaklığı ve Güneş çevresindeki dönüşünün çok uzun sürmesinden dolayı, gökyüzünde sabit bir nokta olduğunu düşünerek Neptün'ü yıldız sandı! Eğer gözlemlerine devam etseydi, Güneş etrafında hareket ettiğini fark edebilirdi, ancak Neptün'ü uzak, sönük bir yıldız olarak tanımladı ve üzerine fazla uğraşmadı. 1781 yılında Uranüs'ün keşfinden sonra birçok astronom, bulunması gereken teorik konumu hesapladı. 20'den fazla hesaplama, Uranüs'ün hareketinin Newton'ın hareket yasalarına uygun olmadığını gösterdi. Bazı bilim insanları, Uranüs'ün arkasında bir gezegenin daha olduğu ve Uranüs'ün hareketini etkilediği fikrini ortaya attılar. 1843 yılında İngiliz matematikçi John Couch Adams, Uranüs'ün ötesindeki bu gizemli gezegenin hareketini hesaplamak için kolları sıvadı. 1845 yılında ise Fransız astronom Urbain-Jean-Joseph Le Verrier, Adams'tan habersiz olarak aynı çalışmayı yapmaya başladı. 1846 yılının ortalarına doğru ise ünlü astronom William Herschel'in oğlu John Herschel, bu hesaplamalardan yola çıkarak gözlemler yapma isteğini James Challis isimli astronoma söyledi. Cambridge Gözlemevi'nde çalışan James Challis, gökyüzünü detaylıca tarayarak gizemli gezegeni gözlemleme çalışmasına başladı. Bu çalışma çok uzun ve zahmetliydi, çünkü elinde taradığı bölgedeki yıldızların haritası yoktu. Yani gökyüzündeki hareketi çok yavaş olan Neptün, rahatlıkla yıldızlarla karıştırılabilirdi. Bu yüzden Challis, taradığı bölgedeki tüm yıldızların haritasını çıkardı ve geceler boyunca gözlemleyerek hareket edip etmediklerini gözlemledi. Bu sırada Fransız hükumeti, Le Verrier'in çalışmalarının zaman kaybı olduğunu iddia ederek ona kaynak yardımında bulunmadığından Le Verrier, Alman astronom Johann Gottfried Galle'ye çalışmalarından bahsetti. Yine 1846 yılında Galle ve asistanı d'Arrest, geceleri o bölgeyi izleyerek sonunda Neptün'ü gözlemlediler! Güneş Sistemi'nde yeni bir gezegen bulunması dünyada şok etkisi yarattı. Neptün'ü Fransız vatandaşı Le Verrier ve İngiliz vatandaşı Adams'tan hangisinin bulduğu uzun süre tartışıldı, hatta o dönemde zaten gergin olan Fransız-İngiliz ilişkilerinde de sorunlar yarattı. Günümüzde ise iki bilim insanı da, gözlemi yapan Galle de keşiflerinden ötürü hak ettikleri taktiri kazandılar. Sonra anlaşıldı ki Le Verrier ve Adams çok şanslıydılar, çünkü Neptün'ün bu konumu bir daha ancak 165 sene sonra gözlemlenebilecek bir olaydı! Yani Neptün eğer 1846'da gözlemlenememiş olsaydı, Güneş Sistemi'mizdeki son gezegenin varlığını belki de ancak 2011'de öğrenebilecektik. Neptün İsmi Nereden Çıktı? Keşfedilmesinden sonra Neptün'e ilk önce Uranüs'ün ötesindeki gezegen ya da Le Verrier'in Gezegeni dendi. Fransa hükumeti, her ne kadar önce Le Verrier'in çalışmalarını desteklememiş olsa da, Neptün keşfedildikten sonra bu başarının Fransa'ya ait olduğu ve gezegenin isminin Le Verrier konması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Güneş Sistemi'ndeki Dünya hariç tüm gezegenlerin ismi Yunan ve Roma mitolojisinden geldiği için, yeni gezegenin de isminin bu geleneğe uygun olarak isimlendirilmesi gerektiği düşünüldü. Neptün'ü ilk gözlemleyen bilim insanı olan Galle, Roma mitolojisinde savaş ve barışı başlatma tanrısı olan Janus ismini önerdi. Neptün'ün mavi rengini de göz önünde bulundurarak Yunan mitolojisinde nehirlerin, ırmakların, denizlerin tanrısı olan Oceanus ismini öneren başka bilim insanları da oldu, ancak bu öneriler kabul edilmedi ve son söz hakkı Le Verrier'e verildi. Le Verrier ise Roma mitolojisinde denizlerin tanrısı olan Neptün ismini önerdi ve Neptün ismi kabul edildi. Uluslararası Astronomi Birliği'nin kurallarına göre, Neptün'ün yeni bulunan uydularına da Yunan ve Roma mitolojisinden isimler verilecekti. Neptün'ün Yüzeyi ve İç Yapısı Neptün'ün buz, metal ve kayalardan oluşan Dünya boyutlarındaki çekirdeğinin üzerindeki buz katmanı ise su, amonyak ve metandan oluşuyor. Buz katmanının kütlesi ise Dünya'nın 15 katı civarında ve bazı astronomlar tarafından su-amonyak okyanusu olarak da adlandırılıyor. Neptün'ün merkezindeki basıncın Dünya'dakinin 2 katı olduğu biliniyor. Neptün'ün yüzeyinden 7,000 kilometre derinlikte ise yüksek basıncın etkisiyle metanın elmasa dönüşüp dolu taneleri gibi Neptün'ün çekirdeğine doğru yağdığı tahmin ediliyor. Buz katmanının üzerinde ise atmosfer ve bulut tabakası bulunuyor. Neptün'ün yüzeyi katı olmadığı için, kendi etrafındaki dönüşü de birbiriyle senkronize olmuş halde değil. Kutuplara yakın bölgeleri kendi çevresindeki bir turunu 12 saatte atarken, ekvator bölgesi kendi çevresindeki bir turunu 18 saatte tamamlıyor. Neptün'ün Atmosferi Neptün'ün atmosferi, toplam ağırlığının sadece %5 kadarını oluşturuyor ve buna rağmen basıncı, Dünya'nın atmosfer basıncının 100,000 katı! Atmosfer çoğunlukla hidrojen, helyum ve çok az da metan gazından oluşuyor. Metan gazı atmosferin sadece %2'sini oluşturmasına rağmen, Neptün'e parlak mavi rengini veriyor. 1989 yılında Neptün'de oluşan Büyük Kara Leke, Voyager 2 uzay sondası tarafından keşfedildi. Üst atmosferinde saatte 2,000 kilometre hızlara ulaşan rüzgarların oluşturduğu leke, Ay'ın sığabileceği büyüklükteydi. Büyük Kara Leke, 1989'da Voyager 2 tarafından gözlemlendikten 5 sene sonra Hubble Uzay Teleskobu Neptün'e çevrildiğinde ise ortada yoktu! Bu da bize Neptün'deki fırtınaların kısa ömürlü olduğunu gösterdi. Neptün'deki fırtınalar, Güneş Sistemi'ndeki en hızlı fırtınalar olarak biliniyor. Karşılaştırma yapacak olursak, Dünya'daki en hızlı fırtınaların hızı saatte 400 kilometreye ulaşabiliyor. Peki neden en hızlı fırtınalar Neptün'ün yüzeyinde oluşuyor? Gaz devlerinin devasa kütleye sahip çekirdekleri oldukça sıcak, ve gaz yapılarından dolayı bu sıcaklık yüzeye doğru yayılıyor. Neptün'ün iç sıcaklığı atmosferine yayılıp bu hava olaylarını tetikliyor. Böylece Neptün, Güneş'ten Dünya'nın aldığının 900 katı daha az enerji almasına rağmen yüzeyinde aktif hava olayları gerçekleştirebiliyor. Neptün'ün stratosferinde karbon monoksit ve hidrojen siyanür bulunması ve sıcak çekirdeği nedeniyle Neptün'ün atmosferi, Uranüs'ten daha sıcak olarak ölçülüyor, hem de Neptün, Güneş'ten Uranüs'ün aldığının %40'ı kadar enerji almasına rağmen! Neptün'de Sıcaklık Neptün'ün eksen eğikliği, 28 derece ile Dünya'ya benzerlik gösteriyor (23 derece), bu da demek oluyor ki Neptün'de de mevsim geçişleri yaşanıyor! Ancak Güneş'ten uzaklığı sebebiyle bu mevsim geçişleri yaklaşık 40 sene içinde değişiyor. Eksen eğikliği, Neptün'ün güney kutbunun biraz daha sıcak olmasına yol açıyor (kuzey kutbu -214 dereceyken güney kutbu -212 derece). Çünkü güney kutup bölgesi şu sıralar Güneş'e doğru çevrilmiş durumda. Kuzey kutup bölgesi Güneş'e doğru döndüğünde ise kuzey kutbunda yaz yaşanacak. Tüm gaz devlerinde olduğu gibi, Neptün'ün de çekirdeğine doğru sıcaklığı artıyor. Hatta çekirdeğinde sıcaklık 7,000 dereceye ulaşabiliyor (Dünya'nın çekirdeğinin sıcaklığının 6,000 derece, Güneş'in yüzey sıcaklığının ise 5,500 derece olduğunu düşünerek karşılaştırma yapabiliriz). Neptün, Güneş'ten Uranüs'ün aldığı enerjinin %40 kadarını almasına ragmen, yüzeyleri hemen hemen aynı sıcaklıkta. Bunun nedeninin Neptün'ün sıcak çekirdeği ve stratosferindeki karbon monoksit ve hidrojen siyanür bulunması olduğu biliniyor. Çünkü Neptün, Güneş'ten aldığı enerjinin 2.6 katını çevresine yayıyor! Triton ve Diğer Küçük Uydular Neptün'ün 14 uydusunun olduğu biliniyor. Uydularının hepsi, isimlerini Yunan mitolojisinde Poseidon veya su ile ilgili tanrılardan alıyorlar. En büyükleri olan Triton'un, Güneş Sistemi'nin en soğuk yeri olduğu tahmin ediliyor. Kuiper Kuşağı'nda dolanan bir gezegenken Neptün'ün çekimine kapılarak yörüngesine girdiği düşünülen bu uydu, Güneş Sistemi'ndeki kendi gezegeninin yörüngesinin tersine doğru dönen tek büyük uydu. Bu, Triton'un uzaklardan gelerek Neptün'ün yörüngesine girmiş bir cüce gezegen olduğu iddiasını güçlendiriyor. Çünkü ters yörüngesi olan uyduların, başka bir yerlerden gezegenlerin çekim gücüne kapılmış ya da bir çarpışma yoluyla ters yöne dönmeye başlamış oldukları düşünülüyor. Triton, Güneş Sistemi'nde atmosferi olan 4 uydudan biri, ancak Güneş'ten çok uzak olması nedeniyle sıcaklığı -230 derece civarı; yani yaşama elverişli bir uydu değil. Triton, Neptün'ün uydularının toplam kütlesinin %99.5'ini oluşturuyor. Triton öyle kolay gözlemlenmişti ki, Neptün'ün keşfinden sadece 17 gün sonra bulundu! Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasında da Triton'un payı var. Triton ve Plüton'un neredeyse aynı boyutta olmaları bunda rol oynamış bir keşif olarak biliniyor. Neptün'ün ikinci en büyük uydusu ise Voyager 2 uzay aracı tarafından keşfedilen Nereid. Nereid, Güneş Sistemi'ndeki en eliptik yörüngeye sahip uydu olarak tanınıyor. Örnek vermek gerekirse, eccentricity oranı Triton'da 0.0003 iken Nereid'te 0.7507 olarak hesaplanıyor. Nereid'in yörüngesi öyle eliptik ki, Neptün'e en uzak konumundayken Neptün'e uzaklığı, en yakın konumundan 7 kat daha fazla oluyor. Neptün'ün Triton dışındaki uyduları çok küçük, hatta küresel bir şekle sahip olacak kadar bile büyük olmayan, yani eğri büğrü şekillerde uyduları mevcut. Bazı uyduları ise, hem boyutları hem de Dünya'dan uzaklıkları sebebiyle uzun süre gözlemlenemedi. Mesela sadece 17 kilometre çapındaki Hippocamp uydusu ancak 2013 yılında keşfedilebildi! Hippocamp'ın ilginç bir özelliği var. İlk keşfedildiğinde NASA tarafından orada olmaması gereken uydu olarak tanımlandı! Çünkü yörüngesi, kendisinden kat kat büyük olan Proteus uydusuna çok yakındı, yani Hippocamp'ın Proteus'un yörüngesine kapılması gerekirdi. Bu yüzden Kuiper Kuşağı'ndan gelen asteroid yağmurlarıyla birlikte, Proteus'un parçalanıp Hippocamp'ı oluşturduğu tahmin ediliyor. Aslında Neptün'ün uydularının kaderini değiştiren şey, Triton uydusunun Kuiper Kuşağı'nda dolanırken Neptün'ün yörüngesine girmesi olarak biliniyor, çünkü diğer küçük uyduların Neptün yörüngesine girmesini sağlayan büyük bir etkenin de Triton'un varlığı olduğu düşünülüyor. Neptün'ün de Halkaları Var! Neptün hakkında fazla bilinmeyenlerden biri de Neptün'ün buzlardan oluşan halkaları! Halkaların varlığı ancak 1989 yılında Neptün'ü ziyarete giden Voyager 2 uzay aracı sayesinde keşfedildi. Halkalarının isimleri Neptün gezegeni üzerinde çalışmış bilim insanlarının anısına Galle, Le Verrier, Lassell, Arago ve Adams halkaları olarak adlandırılıyor. Yani sonunda Neptün üzerine çalışma yapan tüm bilim insanları hak ettikleri taktiri elde ettiler diyebiliriz! Halkaların en az %20'si tozdan oluşuyor. Geri kalanı ise küçük kaya parçacıklarından oluşan bu halkaları ayırt etmek çok zor; çünkü hem yoğunlukları az, hem de çok karanlıklar. Bazı astronomlar, halkaların Neptün'e göre çok genç olduğunu ve bir uydusunun parçalanmasıyla oluştuğunu düşünüyor. En dışarıdaki halka olan Adams halkası, en az genişliğe sahip (35 kilometre) olmasına rağmen en dikkat çekici halka olarak biliniyor. Nedeni ise halkanın normal kısımlarından daha parlak görünen yaylar! Bu yayların, Neptün'ün Galatea uydusunun çekimiyle oluşan toz yığınları olduğu biliniyor. Adams halkasının beş tane yayı var ve bu yayların üç tanesi Liberty, Equality, Fraternity olarak isimlendiriliyor. Voyager 2'nin Ziyareti Dünya'dan yapılan gözlemler, en iyi koşullarda bile hem Neptün'ün Dünya'dan ve Güneş'en uzaklığı nedeniyle, hem de Dünya'nın atmosferi nedeniyle çok zor oldu. Neptün'ün Güneş'e uzaklığı Dünya'nınkinin 30 katı olduğundan, yüzeyindeki aydınlanma Dünya'dakinden 1,000 kat daha azdı ve gezegen çok soluk görünüyordu. 1977 yılında aslında Satürn ve Jüpiter'i gözlemleme göreviyle fırlatılan Voyager 2 uzay aracı, Uranüs ve Neptün'e doğru da yol aldı ve Neptün'le etkileşime geçen ilk ve tek uzay aracı oldu. Voyager 2, 1989 yılında Neptün'ün yarıçapını, manyetik alanını hesaplamakla kalmayıp aynı zamanda Neptün'ün halkaları olduğunu doğruladı, Güneş Sistemi'ndeki en hızlı rüzgarları saptadı ve 6 tane yeni uydusunu keşfetti. Neptün, Voyager 2 uzay aracının son durağı olduğundan, bilim insanları risk almaktan çekinmediler ve Voyager 2'yi Neptün'e hiçbir gezegenin yüzeyine yaklaştırmadıkları kadar yaklaştırdılar. Voyager 2, Neptün'ün kuzey kutbuna 5,000 kilometre kadar yaklaştı, birkaç saat sonra ise en büyük uydusu Triton'un 40,000 kilometre yakınından geçerek bize Triton'un ilk fotoğraflarını getirdi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-astronomi-goruntusu-14-12-2017-jupitere-dalis/", "text": "Buradaki canlandırılmış dalış simülasyonuna bakın ve Güneş Sistemi'nin gaz devi Jüpiter'in üst atmosferine dalın! Bu muhteşem animasyon, Jüpiter yörüngesinde dönen Juno uzay aracında bulunan JunoCam'dan alınmış fotoğraf datalarına ve mikrodalga radyometresine bakılarak yapıldı. Manzaranız güneydeki Jovian bulut tepelerinin yaklaşık 3,000 kilometre yukarısından başlayacak. İlerleyişinizi ise soldaki görüntüden takip edebilirsiniz. Jüpiterin meşhur Kızıl Leke'sine dalarken, yükseklik azaldıkça sıcaklığın azaldığını gözlemleyebilirsiniz. Aslında Juno uzay aracı, Güneş Sistemi'nin en büyük kasırgası olan Kızıl Leke'nin, Jüpiter'in atmosferinin 300 kilometre kadar içine girdiğini doğruluyor. Kıyaslama yapmanız için, Dünya'daki okyanusların en derin noktasının sadece 11 kilometre olduğunu belirtebiliriz. Ama korkmayın, içine düşerseniz kasırga sizi geri fırlatacaktır zaten! Telif Hakkı: NASA, JPL-Caltech, SwRI, MSSS, Gerald Eichstadt, Justin Cowart"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gobilim-goruntusu-06-10-2017-marsta-kuresel-capta-aurora/", "text": "Geçen ay yaşanan şiddetli Güneş olayı Mars'ta küresel çapta ve yoğun bir aurorayı tetikledi. Güneş fırtınasından öncesi ve sonrası gösterilen bu gösterimler Mars'ta morötesi yayılımında ani bir artış gösteriyor, bu olay yaşanmadan önce MAVEN uzay aracı tarafından ölçülen değerin 25 katı. Sağda Güneş ışığının oluşturduğu hilal ile birlikte, MAVEN'in morötesi görüntüleme izgeçizeri, Mars'ın ışık almayan taraflarında mor tonlarla gösterilmiş. Mars'ta oluşan auroranın bu kadar geniş olmasının ise, Dünya'nın aksine, Mars'a gelen enerjik ve yüklü parçacıları sürükleyen güçlü bir manyetik alanın olmaması. Bu Güneş fırtınası sırasında gezegenin yüzeyindeki ışıma seviyesi, Curiosity'nin yüzeyde ölçtüğü tehlikeli seviyenin iki katıydı. MAVEN Mars'ın manyetik alanı olmamasından dolayı havayuvarının yok olup yok olmadığını araştırıyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: MAVEN, LASP, University of Colorado, NASA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-01-01-2018-isvecte-gunes-agili/", "text": "''Bu resimde Güneş'e ne olmuş böyle?'' Bazen Güneş'e baktığımızda sanki onu büyük bir mercekten gözlemlemişiz gibi gelir. Fakat aslında olan şey, bir milyona yakın sayıda küçük buz kristallerinin mercek gibi gün ışığını kırmasıdır. Havada dolanan su tanecikleri soğuk hava koşullarında donarak; küçük, yassı, altıgen buz kristallerine dönüşebilirler. Bu kristaller yere çarparken, çoğu zaman düz yüzleri yere paraleldir. Bir gözlemci, gündoğumu ve gün batımı fark etmeksizin, bir anda kendisini düşen buz kristalleriyle aynı düzlemde bulabilir. Bu dizilim sırasında her bir buz kristali küçük birer mercek gibi davranıp Güneş ışığını bizim görüş alanımıza doğru kırabilir. Bu ''parhelya'' olarak adlandırdığımız olay, halk diline ''yalancı güneş'' diye geçmiştir. Aşağıdaki video, bir ay önce İsveç'in başkenti Stockholm'de bulunan Vemdalen Kayak Merkezi'nde çekilmiştir. Videoda ortada bulunan Güneş'in sağ ve sol taraflarında ise iki parlak yalancı güneş durmaktadır. Bununla beraber, videoda, havada bulunan buz kristallerinin gün ışığını kırmasıyla biri 22, bir diğeri de çok ender rastlanan ve sönük gözüken 46 derecelik açıyla kırılmış toplamda iki tane hale bulunmaktadır. Telif Hakkı: Hakan Hammar"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-01-08-2017-turkiye-uzerinde-perseid-meteorlari/", "text": "Çoğu zaman yılın en iyi meteor yağmuru olan Perseid Meteor Yağmuru, gelecek haftanın sonlarına doğru doruğuna ulaşacak. Karanlık bir yerden açık gökyüzünü izleyen birisi, dakikada bir parlak bir meteor görebilecek. Aslında bu meteorlar, Swift-Tuttle Kuyruklu Yıldızı'ndan kopup Dünya'nın atmosferinde buharlaşana dek Güneş etrafında yörüngede dönen kaya parçalarıydı. Bu bileşik fotoğraf, geçen seneki meteor yağmuru sırasında Türkiye üzerinde görülen Perseidleri sergiliyor. En solda, yağmurun saçılma noktasının Kahraman takımyıldızına dek takip edilebileceği kadar meteor yakalanmış. Perseidler, 21 Ağustos'taki tam Güneş tutulması sırasında devam ediyor olacak. Bu da bazı şanslı astrofotoğrafçılara bir Perseid meteorunu gündüz fotoğraflamak için nadir bulunan bir fırsat sunacak."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-01-10-2017/", "text": "Gelecekte yolcu uçakları neye benzeyecekler? İstenen ve çalışabilir özellikler üzerine beyin fırtınası yapmak için NASA tasarım yarışmalarına sponsor oluyor. Burada görülen bir sanatçının betimlediği, 2010'da önerilmiş bir konsept uçak. Bu geleceğe ait uçağın sesüstü hızlara ulaşması hatta büyük ihtimalle 20. yüzyılın sonlarında ticari olarak uçmuş sesüstü taşımacılık uçaklarının hızlarını bile aşması beklenebilir. Gürültünün azaltılması için ise geleceğin uçağı, motorların üzerine gerilmiş ve ters çevrilmiş bir V kanat ile çizilmiş. Bu yapı sinir bozan ses patlamasından çıkan sesi azaltmayı amaçlamış. Ek olarak, geleceğin uçaklarının çevremize olan etkilerinin nispeten az olması hedefleniyor. Benzer tasarım konseptlerini kullanan hava araçları 2030'a kadar işlevsel hale gelebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-01-11-2017/", "text": "Kanat şeklindeki uzantılarıyla birlikte kask şeklindeki kozmik bulut popüler olarak Thor'un kaskı olarak bilinir. Norveç tanrıları kadar görkemli; Thor'un kaskı yaklaşık 30 ışık yılı boyunca uzanmaktadır. Aslında kask, kabarcığın merkezinin yakınındaki mavi tonlu bölgedeki parlak yıldız molekül bulutunun hızlı bir rüzgarı ile şişirilmiş ve süpürülmüş yıldızlar arası bir kabarcık gibidir. Bu yıldız, Wolf-Rayet yıldızı, oldukça kütleli ve oldukça sıcak dev yıldızdır, kısaca erken süpernova evrim aşamasındadır.NGC 2359 olarak kataloglanan bu emisyon bulutsusu yaklaşık 12.000 ışık yılı uzaklıktaki Büyük Köpek takım yıldızı yönünde. Geniş bandlı ve dar bandlı filtre kullanılarak, bulutsunun filamentli gaz ve toz yapılarının çarpıcı detaylarını net görüntü şeklinde elde edildi. Mavi renk, bulutsunun oksijen atomlarından gelen güçlü emisyona dayanıyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-01-12-2017-kuzey-amerika-ve-pelikan/", "text": "Sevimli gezegenimizin hayranları bu kozmik bulutların sınırlarını tanımlayabilirler. Sol tarafta, karanlık tarafından sınırlandırılmış olan parlak emisyon, belirsizleştirilmiş toz şeritlerinin kıtasal bir şekle bürünmesiyle Kuzey Amerika Bulutsusu adına hakkını veren, NGC 7000 olarak kataloglandırılmış emisyon bölgesi bulunmakta. Sağa doğru bakıldığında, Kuzey Amerika'nın doğu kıyısının hemen ucunda, profilinin ima ettiği üzere Pelikan Bulutsusu IC 5070 bulunuyor. Bu iki parlak bulutsu birbirlerinden yaklaşık 1.500 ışık yılı uzaklıktalar, aynı büyük ve karmaşık yıldız oluşum bölgesine aitler ve daha popüler olan Avcı Bulutsusu'nun neredeyse yakınındalar. Bu uzaklıkta, 6 derecelik bir görüş alanı 150 ışık yılınını kapsardı. Bu ölçülü kozmik portre, parlak iyonizasyon ön cephesini ve atomik hidrojen gazından kaynaklı karakteristik kırmızı ışıldamayı vurgulamak için dar bantlı görüntüler kullanmıştır. Bu bulutsular dürbün kullanamadan karanlık bir noktadan görülebilirler. Kuğu takımyıldızından parlak Deneb'in kuzeydoğusuna bakmanız yeterli."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-02-01-2018-perseus-galaksi-kumesinden-umulmadik-x-isini-goruntuleri/", "text": "Perseus galaksi kümesi niçin belirli bir X-ışını renginde tuhaf bir şekilde parlıyor? Kimse emin değil, fakat tartışmalı bir hipotez bu X-ışınlarının karanlık maddenin uzun süredir aranan kimliğine dair bir ipucu olduğunu söylüyor. Bu gizemin merkezinde, yalnızca kümenin merkezinin epey dışında kalan alanlar gözlendiğinde aşırı düzeyde parlayan 3.5 Kilo-elektronvoltluk bir X-ışını rengi bulunuyor. Muhtemelen bir süper kütleli kara delikten oluşan merkezi doğrudan çevreleyen alanda ise 3.5 KeV'luk X-ışınları bulunmuyor. Epey tartışmalı bir çözüm önerisi olarak eşi benzeri görülmemiş bir şeyin varlığı öne sürülüyor; floresan karanlık madde . Bu parçacık karanlık madde formunun 3.5 KeV'luk X-ışınımını soğurması mümkün olabilir. FDM, eğer var ise, soğurduğu bu X-ışınlarını daha sonra kümenin her yanından yayarak bir yayılma çizgisi oluşturabilir. Fakat FDM kara deliği çevreleyen merkez bölge ile çakışır halde görüldüğünde daha fazla soğurma yapar ve bir soğurma çizgisi oluşturur. Perseus galaksi kümesinin fotoğraflarından oluşturulan görüntüde görünür ışık ve radyo dalgaları kırmızı, Dünya'nın etrafında dönen Chandra Gözlemevi'nden gönderilen X-ışınları mavi renk ile gösterilmiş. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı & Görsel: X-ray: NASA/CXO/Oxford University/J. Conlon et al.; Radio: NRAO/AUI/NSF/Univ. of Montreal/Gendron-Marsolais et al.; Optical: NASA/ESA/IoA/A. Fabian et al.; DSS"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-02-03-2018-alborz-daglarindan-yildiz-izi/", "text": "Rengarenk yıldızlar dağın üzerinde, gökyüzünde, geniş açıda yaptıkları kavisli ilerleyişlerinden yıldız izi oluşturuyorlar... İran'ın kuzey dolaylarında yer alan Alborz Dağı'nda güney yönüne doğrultulan tripoda sabitlenen dijital kamera, gezegenimizin rotası boyunca birbirini izleyen pozlar çekti. Engebeli ufkun manzarasının altında, gezegenin güney kutbunda, yıldız izleri ortak merkez etrafında kavis oluşturur. Birçok kısa süreli pozlamanın birleştirilmesiyle oluşturulan bu fotoğrafta ayrıca şirin mi şirin renkli kareler ön plana çıkıyor. Mavimsi izler Güneş'imizden daha sıcak yıldızlardan, yeşilimsi sarımsı izler ise daha soğuk yıldızlardan kaynaklanmaktadır. Merkezin yakınlarında, oldukça pembemsi izler ise yıldız oluşum merkezi olan Avcı Bulutsusu tarafından izlenmektedir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-02-10-2017-iki-kuyruklu-yildiz-ve-bir-yildiz-kumesi/", "text": "İki olağandışı nokta Ülker yıldız kümesi yakınlarında hareket halindeler. Bir gecede sadece az bir miktar yer değiştiren bu noktalar şans eseri Güneş Sistemimizin birkaç ışık yılı mesafesindeki yıldız bölgesinde dolanan kuyruklu yıldızlardır. Sol arkadaki, buz buharlaştıran kilometrelerce uzunluktaki blokun gösterdiği ve yeşil ışıldayan karbonun baskın olduğu gaz tarafından sarılmış parlak püskül, kuyruklu yıldız C/2017 O1 ASAS-SN'dir. Bu ASAS-SN1 kuyruklu yıldızımız sağ aşağısına kuyruğuyla hafif bir gösteriş yapıyor. Fotoğrafın ortalarında bulunan C/2015 ER61 PanSTARRS adlı kuyruklu yıldız da buz buharlaştıran dev bir blok fakat bu blok diğer kuyruklu yıldızın aksine sağına doğru uzunca bir kuyruk gösteriyor. Sağ üstte ise parlak mavi yıldızlarının etraftaki yansıtıcı tozları aydınlatmasının da sayesinde göze batan açık yıldız kümesi Ülker bulunmaktadır. Yaklaşık iki hafta önce çekilen bu poz öylesine derin ki yıldızlararası tozların ipliksi dokusu bütün alan boyunca izlenebilir. Ülker yıldız kümesi çıplak gözle görülebilir fakat kuyruklu yıldızları görmek için dürbün gerekmektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-02-11-2017/", "text": "Bu fotoğrafta uzak gökadalar, Samanyolu'nun dikenli gibi gözüken yıldızlarının ötesinde uzanaduruyorlar. HD 14771'in merkezde olduğu bu görüntü, gökyüzünde Andromeda Takımyıldızı'nın kuzeyinde 1 derecelik alan kapsamaktadır. Sağda üstte görünen NGC 891 isimli sarmal gökadanın bir uçtan bir uca uzaklığı 100.000 ışık yılıdır ve neredeyse tamamen yandan görünmektedir. Yaklaşık 30 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 891, basık ve ince gökada diski ile gökadamız Samanyolu'na oldukça benzer. Gökadanın diski ve şişkin bölgesi koyu ve karanlık toz bulutları tarafından tam ortadan kesilir. Sol alt tarafta dağılmış olan gökadalar ise gökada kümesi Abell 347'nin üyeleridir. Bizden yaklaşık 240 milyon ışık yılı uzaklıkta olan Abell 347, bu görüntüde içerdiği büyük gökadalarını göstermektedir. NGC 891 ile fiziksel olarak neredeyse aynı büyüklüğe sahip olmalarına rağmen neredeyse 8 kat daha uzakta oldukları için Abell 347 gökadalarının görünen büyüklükleri NGC 891'in yaklaşık sekizde biri kadardır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-02-12-17-uc-boyutlu-messier-kraterleri/", "text": "Gökyüzünde parıl parıl parıldayan birçok bulutsu ve yıldız kümesi astronom Charles Messier'in 18. yüzyılda hazırladığı Messier kataloğunun birer parçasıdır. Ayrıca Messier'in adı Ay'ın yüzeyinde bulunan olağanüstü iki kocaman kratere de verilmiştir. Fotoğrafta, Sea of Fertility veya Mare Fecunditatis olarak da bilinen bu fevkalade karanlığı görebilirsiniz. Sol tarafta 15x8 kilometre yer kaplayan Messier, sağ tarafta da 16x11 kilometre yer kaplayan Messier A bulunmaktadır. Kraterlerin uzun ince şekli, krater oluşumuna sebep olan çarpanın, soldan sağa doğru son derece sığ açılı bir yörüngede ilerlerken çarpması ile açıklayabiliriz. Fotoğrafın sağ tarafına bakarsanız, ayrıca sığ darbenin sebep olduğu ve krater boyunca uzanan parlak iki ışık demetini de görebilirsiniz. Bu fotoğraf kırmızı-mavi gözlüklerle incelemek için tasarlanmıştır. Krater çiftinin göze çarpan bu üç boyutlu resmi, Apollo 11'in görevi boyunca çektiği iki fotoğrafın (AS11-42-6304, AS11-42-6305) bilgisayar taraması ile bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-03-02-2018/", "text": "Dünya'nın karanlık gölgesi, uzaya doğru uzanan bir koniye benziyor. Elbette Ay'ın bulunduğu mesafede, bu gölgenin dairesel kesit alanını görmek Ay tutulması zamanında çok daha kolay oluyor. Aslında birkaç fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturulmuş, Dünya'nın gölgesinin kırmızımsı bir renk aldığı bu telefotografik görsel, Dünya'nın karanlık tarafından 31 Ocak'ta çekilmiş. Gölgenin Ay'ın yörüngesi boyunca olan uzantısı yaklaşık 76 dakika süren tam tutulma aşamasının başlangıcının hemen öncesinde, tam ortasında ve bitişinden sonra çekilmiş üç karenin hizalanmasıyla gözler önüne serilmiş. Sağ üst köşede bulunan ve bize en yakın mesafedeki büyük yıldız kümelerinden olan M44, tutulmanın karanlık tam halinde daha rahat görülüyor. Praesepe veya Arı Kovanı Kümesi olarak da bilinen M44, yalnızca 600 ışık yılı ötede. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-03-03-2018-mare-fecunditatisin-guneybatisi/", "text": "1968'in Aralık ayında, Frank Borman, James Lovell ve William Anders, Dünya'dan Ay'a gitti ve geri döndü. Ay yörüngesindeyken gördükleri Mare Fecunditatis manzarasını Dünya'daki koltuğunuzun rahatlığında, üç boyutlu gözlüklerle kopyalamanız bu görsel sayesinde mümkün. Ön planda kalan büyük krater, Goclenius, yaklaşık 70 kilometre çapındaki lav kaplı yüzeyi uzun, dar oluklarla yarılmış. Kraterin duvarlarından ve merkezdeki tepeciklerinden geçen bu oluklar, muhtemelen kraterin kendisinden sonra oluşmuş. Arka plandaki düz yüzeyli iki büyük krater ise Colombo A ve Magelhaens. Magelhaens A, arka plandaki bozuk yüzeyli krater, yaklaşık 35 kilometrelik bir çapa sahip. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-03-10-2017-yakinimizdaki-yildiz-fomalhautun-etrafindaki-buzdan-halka/", "text": "Fomalhaut'un çevresinde neden kocaman buzdan bir halka var? Geceleri kolaylıkla görülen bu ilginç yıldız bizden sadece 25 ışık yılı uzaklıkta olmasıyla beraber; Fomalhat'ın etrafında en az bir gezegen, Dagon, ve pek çok toz halkası dönmektedir. Fakat bunlardan en ilginci, 20 yıl önce keşfedilen, tüm bunların dışında kalan, içi keskin kenarlı olan bir halka. Atacama Büyük Milimetre-altı Dizisi tarafından yakın zamanda çekilen bir resim, Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen, Fomalhaut Sistemi'nin mavi renkte gösterildiği, bir resmin üstüne konulmuş; bu sayede pembe renkte gösterilen o dış halka tüm ayrıntıları ile birlikte ortaya bu resimde konmuş. Yaygın bir teoriye göre, bu halka buzlu kuyrukluyıldızların ve gezegenleri oluşturan nesneler olan gezegenimsilerin çarpışmasıyla oluşurken henüz keşfedilememiş gezegenlerin kütle çekim etkileriyle halkanın sınırları çizilmiş. Eğer bu doğruysa, Fomalhaut Sistemi'ndeki herhangi bir iç gezegen pek çok göktaşı ve kuyrukluyıldız tarafından taşlanıyor; bu derecede bir saldırı en son kendi Güneş Sistemi'mizde 4 milyar yıl önce yaşanan Geç Dönem Ağır Bombardımanı adlı bir dönemde oldu. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: ALMA , M. MacGregor; NASA/ESA Hubble, P. Kalas; B. Saxton"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-03-11-2017/", "text": "Yüksek hızla oldukça hiperbolik bir yörüngeyi takip eden ve keskin bir virajla Güneş'in yanından geçen bu cisim A/2017 U1, yıldızlararası uzaydan geldiği bilinen ilk küçük kütle. Kuyruklu yıldızlara ait hiçbir aktivite göstermeyen bu asteroit benzeri yıldızlararası ziyaretçimiz, 28 Ekim'de Kanarya Adaları'ndaki William Herchel Teleskobu ile yakalandı. Bu 5 dakikalık pozlama ile çekilmiş görüdüğünüz fotoğrafın ortasındaki ışıklı nokta işte o. 4.2 metre çaplı devasa teleskobun hızla hareket eden A/2017 U1'i takip etmesinden dolayı soluk arka plan yıldızları çizgi çizgi görünüyor. Hareketli cismi ilk defa ,19 Ekim'de Pan-STARRS'ın gece gökyüzü araştırma verilerinde, astronom Rob Weryk fark etti. A/2017 şu anda bir daha geri gelmemek üzere Güneş Sistemi'nin dışına doğru geri dönüyor ve daha şimdiden Dünya'dan sadece büyük optik teleskoplar yardımı ile görülebilecek vaziyette. Her ne kadar yörüngesinden yola çıkılarak yıldızlararası bir kökeni olduğu düşünülmüş olsa da, cismin Samanyolu'nun yıldızları arasında ne kadar süre sürüklendiği hala bilinmiyor. Ancak yıldızlararası yolculuk hızının yaklaşık 26 km/s olduğunu biliyoruz. Kıyaslayacak olursak Voyager 1 uzay aracı yıldızlararası uzayda yaklaşık 17 km/s hız ile ilerliyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-03-12-2017-dolunay-siluetleri/", "text": "Hiç ayın doğuşunu izlediniz mi? Neredeyse Dolunay'ın net, açık bir ufuk üzerine yavaşça doğuşu çarpıcı bir görünüm olabilir. Etkileyici bir ay doğuşu 2013'ün başlarında Wellington, Yeni Zelanda'daki Victoria Dağı gözlem tepesinde görüntülendi. Detaylı bir planlamayla çalışkan bir astrofotoğrafçı, kamerasını yaklaşık 2 kilometre uzağa yerleştirdi ve gözlem tepesi üzerinden Ay'ın gece doğacağı yere doğrulttu. Bu tek çekim dizisi düzenlenmedi ve gerçek zamanlı gösteriliyor, yani bir time-lapse değil. Victoria Dağı gözlem tepesindeki insanlar da Dünya'nın en büyük uydusunun şafağına hayran hayran bakarken görülüyor. Sizin de bir ay doğuşunu görmeniz hiç zor değil: sadece yarısı gece olsa da bu her gün gerçekleşiyor. Her gün, bir önceki güne göre yaklaşık 50 dakika sonra Ay doğuyor, bir dolunay daima günbatımında yükseliyor. Bu gece günbatımında Ay tam evresindeyken, Dünya'ya çok yakın, alışılmıştan daha parlak ve büyük olacak; yani ay doğuşunu izlemek için iyi bir zaman. Video ve Telif Hakkı: Mark Gee; Müzik: Tenderness"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-04-01-2018-m1-inanilmaz-hizla-genisleyen-yengec/", "text": "Charles Messier'in kuyruklu yıldız olmayan ünlü şeyleri listesindeki ilk nebula olan Yengeç Nebulası, M1 olarak sınıflandırılmıştır. Yengeç Nebulası bir süpernova kalıntısıdır, yani kocaman bir yıldız patlamasının kalıntılarının genişleyerek oluşturduğu bir bulutsu. Yengeç'in bu şiddetli doğuşuna gökbilimciler 1054'te tanık oldu. Yaklaşık 10 ışıkyılı uzaklıkta olan bu bulutsu, günümüzde saniyede 1.000 kilometreyi bulan bir hızla genişlemeye devam etmektedir. Son on yıldaki genişlemesi, bu çarpıcı time lapse'te gösterilmektedir. 2008'den 2017'ye kadar her yıl, bir görüntü, Avusturya'daki uzaktan kontrol edilen bir gözlemevinden aynı teleskop ve kamera ile elde edildi. Time lapse'te birleştirilen 10 resim, toplam 32 saatte entegre edilen fotoğrafları içeriyor. Bu keskin, işlenmiş çerçeveler, inanılmaz bir hızla genişleyen Yengeç'in dinamik enerjik emisyonunu bile ortaya çıkarmaktadır. Yengeç Bulutsusu, Boğa Takımyıldızı'nın yaklaşık 6.500 ışıkyılı uzağında yer almaktadır. Tam boyutta izlemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Detlef Hartmann"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-04-02-2018-venus-ve-uc-kat-daha-fazla-ultraviyole-olan-gunes/", "text": "2012'de alışılmışın dışında bir güneş tutulması meydana geldi. Tutulma olaylarında Güneş'i gölgeleyen genelde Ay'dır. O yıl, son derece ilginç bir şekilde bunu Venüs gerçekleştirdi. Tıpkı Ay ile gerçekleşen Güneş tutulmasında olduğu gibi, Venüs Güneş ile daha uyumlu hale geldikçe, Venüs'ün şekli git gide daha ince bir hilal haline geldi. Sonunda uyum mükemmel hale geldi ve Venüs'ün şekli görünmez oldu. Venüs'ün kara noktası ana yıldızımızı geçti. Bu durum teknik olarak, olağandışı bir büyüklükteki ateş çemberli Venüs halkalı güneş tutulması olarak sınıflandırılabilir. Tutulma esnasında Güneş, Güneş dinamikleri gözlem aracı tarafından ultraviyole ışınlarla üç farklı renkte çekilmiş, sağ tarafata bulunan karanlık bölge ise Güneş'in koronal deliğini gösteriyor. Saatler sonra, Venüs yörüngesinde ilerlemeye devam ettikçe ince bir hilal şekli yeniden belirdi. Venüs geçişi tekrar 2117'de gerçekleşecek. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: NASA/SDO & AIA, EVE, ve HMI takımları; Dijital Kompozisyon: Peter L. Dove"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-04-03-2018-bulutlar-kuslar-ay-venus/", "text": "Bazen gökyüzü tam bir gösteriye dönüşebilir. Örneğin, 2010 yılının Eylül ayının başlarında, Ay ve Venüs Dünya çapındaki gökyüzü meraklılarına muhteşem bir manzara sağlayacak şekilde birbirine yaklaştı. Hatta bazı bölgelerde gökyüzü çok daha güzel görünüyordu. İspanya'da çekilmiş olan bu görselde, hilal şeklindeki Ay ve en sağdaki Venüs gezegeni, masmavi gökyüzü ve günbatımının birleşimi esnasında fotoğraflandı. Ön plandaki kara fırtına bulutları fotoğrafın alt tarafında görünürken, örs şeklindeki beyaz bulut yukarıda görünmektedir. Uçmakta olan bir kuş sürüsünden kaynaklanan siyah noktacıklar görüntüyü süslemektedir. Fakat bu fotoğraf çekildikten çok kısa süre sonra kuşlar geçip gitti, fırtına dindi ve Ay ile Venüs battı. Parlak Venüs bu ay (Mart 2018) tekrar gün batımından sonra görünür halde ve bugünden itibaren haftanın geri kalanında Merkür'e oldukça yakın görünecek. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Isaac Gutierrez Pascual"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-04-10-2017-herschelden-kizilotesi-tayfta-ruh-bulutsusu/", "text": "Etiyopya Kraliçesi'nin 'Ruh'unda yıldızlar oluşuyor. Daha ayrıntılı konuşmak gerekirse, Yunan mitolojisinde eskiden Nil Deltası'ndaki topraklarda bir zamanlar hüküm sürmüş bir kralın eşi olan Cassiopeia'dan ismini alan Kraliçe Takımyıldızı'nın içinde, Ruh Bulutsusu adında bir yıldız oluşum bölgesi barınıyor. Büyük bir radyo kaynağı olan W5 gibi içinde birçok açık yıldız kümesi bulunduran Ruh Bulutsusu'nun içindeki genç devasa yıldızlardan çıkan Güneş rüzgarları nedeniyle büyük boşaltılmış kabarcıklar oluşur. Bizden 6,500 ışık yılı uzaklıkta olan Ruh Bulutsusu 100 ışık yılı genişliğindedir ve çekilmiş fotoğraflarında çoğunlukla göksel komşusu Kalp Bulutsusu (IC 1805) onun yanında durur. Etkileyici ayrıntılarıyla öne çıkan bu görsel, gezegenimiz etrafında tur atan Herschel Uzay Gözlemevi tarafından birçok kızılötesi ışık bandında çekildi. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: ESA, Herschel Space Obs., NASA, JPL-Caltech"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-04-12-2017-dunya-ve-ay/", "text": "Arada sırada Dünya'nın ve Ay'ın aynı karede çıktığını görürüz. Çekilen fotoğraflardan sıradışılığı ile öne çıkan bir fotoğraf ise bundan tam 25 sene önce çekilmişti. Jüpiter'in çevresinde dönen Galileo uzay uydusu, evimiz ve Ay'ı merceğini yakınlaştırarak videoya çekti. Ardından, Galileo Dünya'nın Ay'a olan uzaklığının 15 katı kadar uzaklıktan, tek doğal uydumuzun evimizin önünden geçişini izledi. Bu video tarihi önemi olan renklendirilmiş 52 fotoğrafın birleşimiyle oluşmuştur. Her ne kadar Ay gezegenimize göre küçük kalsa da, Dünya ve Ay'ın büyüklük oranı, Güneş Sistemi'nde başka herhangi bir gezegenle uydusu arasında büyüklük oranından daha fazladır. Videoda sağda kalan Güneş ise her iki kürenin yarısına yakınını aydınlatıyor. Ayrıca videoda dönmekte olan Dünya'nın beyaz bulutlarını, masmavi okyanuslarını ve ten rengi kıtaları gözükmekte. Bu gece, Süper Dolunay gündoğumundan gün batımına kadar Dünya'nın her yerinden izlenebilecek. Telif Hakkı: NASA, JPL, Galileo Projesi, Gordan Ugarkovic"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-01-2018-ballard-golunun-uzerinde-karina/", "text": "Güneydeki gökyüzünün cevheri olan Büyük Karina Bulutsusu, resmi ismiyle NGC 3372, gökadamızın en büyük yıldız oluşum bölgelerinden biri. Çıplak gözle gözlemlenebilen bulutsunun, Batı Avustralya'da bulunan Ballard Gölü'nün üzerinde durduğu bu fotoğraf 25 Aralık 2017'de çekilmiş. Görselde Samanyolu güney tarafındaki ufka doğru uzanıyor. Samanyolu'yla beraber ilerleyen Alpha ve Beta Centauri yıldızları ise tepenin hemen sağ yanındayken, güney haçı ve Kömür Çuvalı Bulutsusu da tepenin üstünde duruyor. 22 panelli bu kare, güney Samanyolu'nun bu bölgesinin güzelliğini daha yakından ortaya çıkarmak için kırpıldı. O kısa yaz gecesinde, bu karelerin çekilmesi için yıldız takip cihazlı kamera kullanıldı, fakat takip özelliği önplandaki ayışığını kaydedebilmek için kapatıldı. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı: William Vrbasso"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-02-2018-ngc-7635-kabarcik-bulutsusu-genisliyor/", "text": "Kabarcık balona karşı! Kabarcık Bulutsusu NGC 7635, bulutsunun içinde sağda bulunan BD+602522 adlı mavi devasa yıldızdan çıkan Güneş rüzgarları tarafından itiliyor. Bulutsunun sağında ise dev ve kırmızı renkte bir moleküler bulut bulunuyor. Uzayın bu kısmında, durdurulamayan bir kuvvet yerinden oynamaz bir cisim ile ilginç bir şekilde karşılaşıyor. Bu bulut, kabarcığın patlamasını zaptediyor; kabarcığın merkezindeki yıldız tarafından sıcak ışınıma mağruz kalıyor. Bu ışınım moleküler bulutun yoğun bölgeleri ısıtarak parlamalarına sebep oluyor. Görseldeki 10 ışık yılı genişliğinde olan Kabarcık Bulutsusu, yıldızlar ve katmanlardan oluşan çok daha büyük ve karmaşık bir sistemin parçası. Kabarcık Bulutsusu, Kraliçe Takımyıldızı'na küçük bir teleskopla bakılarak gözlemlenebilir. Not: Cassiopeia, tarihi Yunan kaynaklarında Etiyopya olarak adlandırılmış bir bölgenin, günümüzdeki Etiyopya ülkesi de bu bölgenin içindedir, mitolojide kraliçesidir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Göran Nilsson & The Liverpool Telescope"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-03-2018-isikli-ve-sesli-hubble-ultra-derin-alan/", "text": "Daha önce hiç 'Hubble Ultra Derin Alan'ı duydunuz mu? Her neyse, yine de daha önce hiç bu şekilde duymamışsınızdır zaten; lütfen ibrenizi linkteki karede dolaştırın ve dinleyin! 2003-2004 yılında, çok uzağımızda bulunan soluk ışıklı gökadaların görülmesi için Hubble Uzay Teleskobu'nun, uzayın neredeyse bomboş bir kısmını uzun bir süre boyunca gözlemlemesiyle Hubble Ultra Derin Alan oluştu. Gökbilimin en bilinen görsellerinden olan HUDF burada çok canlı bir biçimde gösterilmiş. Ayrıca her bir gökcisminin bize olan uzaklıkları bilgisi de verilmiş. İbrenizi herhangi bir gökadaya götürdüğünüzde, onun yaklaşık kırmızıya kayma derecesini belirten bir nota çalıyor. Kırmızıya kaymanın, ışığın görünebilir ışık tayfında kırmızıya doğru kayması anlamına gelir. Bu doğa olayı, ses tayfındaki değişikliklere uygulandığında; daha uzakta olan mavi görünse bile kırmızıya doğru kayan gökadalara ibremizi doğrulttuğumuzda daha kalın bir ses/nota duyarız. Hubble Ultra Derin Alan'daki ortalama bir gökada bizden 10.6 milyar ışık yılı uzaklıktadır ve F notasına karşılık gelir. Sizin şu ana kadar bulabildiğiniz en uzak gökada hangisi? Bu Günün Gökbilim Görüntüsü , Ayın Gökbilim Sesi adlı bir sitenin yazısından esinlenerek oluşturulmuştur. Not: Sesler sadece bazı tarayıcılarda çalabilir. Çevirmenin Notu: Günün Gökbilim Görüntüsü'nü okuduktan sonra buraya tıklayarak yazıda geçen görsele ulaşabilir ve sonrasında uçsuz bucaksız evrenin bu küçük karesinde gezinebilirsiniz! Telif Hakkı: NASA, ESA, Hubble; Sonifikasyon: G. Salvesen ; Veri: M. Rafelski et al."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-07-2017-gunote-gundogumu/", "text": "3 Temmuz'da Dünya'mız günöteye, yani Güneş etrafındaki eliptik yörüngesindeki en uzak noktaya vardı. Güneş'e en uzak bu gün, güney yarım kürede her yıl kış mevsimine denk gelir. İşte 2015'e ait bu birleştirilmiş günöte gündoğumu fotoğrafı Brisbane, Avustralya'nın silüetine karşı yakalanmış. Elbette, gezegenimizdeki mevsimleri Güneş'e olan uzaklık değil, Dünya'nın dönme ekseninin tutulumla, yani yörünge düzlemiyle yaptığı açı belirliyor. Tutulumun eğimi diye bilinen bu eğimin, dik yörünge düzlemiyle yaptığı açı yaklaşık olarak 23.4 derecedir. Dolayısıyla en uzak gündoğumu, Kuzey yarım kürede yaz hüküm sürerken, gezegenimizin Kuzey Kutbu'nun Güneş'e doğru eğilmesiyle kuzeydekiler daha uzun ve sıcak günlerin tadını çıkarırken gerçekleşiyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-11-2017/", "text": "Bütün dolunaylar aynı mıdır sizce? Tahmin edeceğiniz gibi cevap evet değil. Ufak farkları görmek için 12 dolunayın olduğu bu ardışık Ay resimlerini inceleyebilirsiniz. Sol üstten sağ alta, görüntüler Kasım 2016'dan Ekim 2017'ye kadar olan her kavuşum ayını Pakistan'dan göstermiş. Peş peşe gelen dolunaylar hep aynı ölçekte gösterilmiş; ünlü Ay yanılsamasının aksine boyutlarda algılanan farklılıklar burada gerçek olarak görülüyor. Boyutlardaki bu değişimin sebebi Ay'ın önemli ölçüdeki dairesel olmayan yörüngesinden kaynaklı. Çünkü, Ay'ın Dünya'ya olan uzaklığı değişiklikler göstermekte. Acaba Ağustos 2017'nin görüntüsünde bir sorun mu olmuş? Dünya'nın gölgesi Ağustos 2017'nin dolunayının altına çentik atmış, kısmi bir Ay tutulması olmuş. Yani görüntü sağlam. Bazı abartılmış renklendirmeler dışında, yakından incelendiğinde Ay bir dolunaydan diğerine geçerken hafiften yalpaladığı için görünümde çok ince değişiklikler göze çarpabilir. Bu etki Ay sallantısı olarak bilinir. Bir ay boyunca Ay'ın görünen bütün hallerindeki farklılıkları öne çıkaran bu videoda Ay sallantısını görmek daha kolay ve dramatik olmuş."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-05-12-2017-kirmizi-ve-mavi-ile-ufuk/", "text": "Ufukta neler oluyor? Guatemala'da bir ıspanak tarlasının ötesinde, ufukta, yalnızca ağaçlar değil, Volcan de Fuego adı verilen büyük bir yanardağ da görülüyor. Volkanın üzerindeki kırmızı parıltı da sıcacık lav. Ama muhtemelen gözleriniz ufkun sol üstünde yer alan ve mavi yuvarlak ışıltı oluşturan yere gidecektir. Görmüş olduğunuz yuvarlak, diğer renklerin Ay'ın çevresinde bir araya gelerek oluşturduğu Corona'dır. Corona'nın oluşumuna hem ışık kaynağındaki kırınım hem de Dünya atmosferindeki su damlacıkları sebep olmaktadır. Sağ üstte, bulutların aralık bırakıp gökyüzünü görebildiğimiz yerde, yıldızların yanı sıra volkan tepesinin çok yukarısında Satürn'ü de görebilirsiniz. Volcan de Fuego sık sık düşük seviyeli volkan aktivitelerine maruz kalsa da, astrofotoğrafçımız Eylül ayının sonlarına doğru yakaladığı bu fotoğrafta etkileyici bir lav püskürmesini de kaydedebildiği için kendini şanslı sayıyor. Resmi tam boyutta görmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-06-01-2018-gezegenler-kanadin-uzerinde/", "text": "Son zamanlarda, parlak Jüpiter ve daha soluk Mars, sabah kuşu gök gözlemcileri için bulması epey kolay gök cisimleri. 7 Ocak gün doğumunun hemen öncesinde bu iki gezegen, doğu semalarında, ufkun yakınlarında, yalnızca ¼ derecelik bir mesafeyle, kavuşma konumuna gelmiş olacaklar. Bu görünür mesafe, yaklaşık olarak bir Dolunay'ın açısal çapının yarısına denk gelecek kadar büyük. Yükseklerde uçan bir uçağın kanadının üzerinden, 5 Ocak sabahı erkenden çekilmiş olan fotoğrafta, Jüpiter , Mars ve onlarla hizalı duran, Terazi takımyıldızının baş yıldızı Zubenelgenubi görünüyor. Aşağıdaki ışıklar ise, Orta Avrupa'da, Çek Cumhuriyeti'ndeki Prag civarından geliyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-06-11-2017/", "text": "Kuyrukluyıldızların kuyrukları nereden gelir? Bir kuyrukluyıldızın kuyruğunu oluşturan püskürtünün kuyrukluyıldızın çekirdeğinde belirli bir kaynağı yoktur. Fakat geçen sene Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay aracı, 67P/Churyumov-Gerasimenko Kuyrukluyıldızı'nından çıkan püskürtüyü gözlemlemekle kalmayıp, aynı zamanda tam içinden geçti. Fotoğrafta görüldüğü üzere parlak bir gaz bulutu, bir ucu 10 metre yüksekliğindeki bir yamaçla çevrili küçük bir dairesel çukurdan çıkıyor. Rosetta'nın elde ettiği bilgilerin incelenmesi sonucu bu püskürtülerin tozdan ve su buzundan oluştuğu ortaya çıktı. Kuyrukluyıldızın sıradan zemini, gaz bulutunun gözenekli yüzeyin ta derinliklerindeki bir olaydan kaynaklandığına işaret ediyor. Bu fotoğraf geçen temmuzda, Rosetta'nın 67P Kuyrukluyıldızı'nın yüzeyine çarptırılarak görevine son verilmesinden iki ay önce çekildi. Telif Hakkı: ESA, Rosetta, MPS, OSIRIS; UPD/LAM/IAA/SSO/INTA/UPM/DASP/IDA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-06-12-2017-hh666-jetli-karina-toz-sutunu/", "text": "Bu bazılarına, kötü bir arıyı barındıran bir arı kovanı gibi görünebilir. Gerçekte bu Hubble görüntüsü, Herbig-Haro 666 'nın içindeki, iki ışık yılı uzunluktaki bir kozmik toz sütununu yakalıyor. Bu yapı, galaksimizin en büyük yıldız oluşum bölgelerinin biri olan gökyüzünün güneylerinde, yaklaşık 7500 ışık yılı uzaklıkta parlayan Carina Nebulası'nın içinde yatıyor. Sütunun katmanlı ana hattı; rüzgarlarla ve Carina'nın genç, sıcak, büyük ve hatta bazıları hala nebulanın içinde oluşmakta olan yıldızların ışımaları tarafından şekillendiriliyor. Kızıl ötesi ışığın içindeki tozdan görüntü, hala gizli bir bebek yıldızdan dışarı doğru patlayan iki dar, enerjik jeti daha iyi belli ediyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Domingo Pestana"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-07-01-2018-uzaydaki-ip/", "text": "Uzay boşluğunda hak ettiğini bulamayan muhteşem efsanelerden biri de iptir. İpler -uzun halatlar- uyduları sabitlemeyi, elektrik üretmeyi ve kolay ulaşıma imkan sağlamayı vadederler. Muhtemelen uzay iplerinden en iddialı görünüşe sahip olanı; zemini, yere eş zamanlı yörüngeye bağlayacak şekilde oluşturulan ipin bulunduğu ve Arthur C. Clarke tarafından popüler hale getirilen uzay asansörüdür. Tek sorun dayanıklılıktır kopmayacak uzun ve kullanışlı bir ip oluşturmak zordur. Ekteki fotoğraf, İple Bağlı Uydu Sistemi 1'in (İBUS-1) uzay aracı Atlantis tarafından 1992 yılında uzayda konumlandırılması sırasında çekilmiştir. Test edilen diğer ipler gibi, İBUS-1 de çıkarılan birçok değerli derse rağmen vaadini yerine getirmekte başarısız olmuştur. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: TSS-1, STS-46 Mürettebatı, NASA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-07-02-2018/", "text": "NGC 474 Galaksi'sinde neler oluyor? Daha az derin olan resimlerdeki gibi eliptik bir galaksinin özelliksiz görünüşü göz önünde bulundurulunca çoklu emisyon tabakaları ilginç bir şekilde karmaşık ve beklenmedik görünüyor. Bu kabukların sebebi bilinmiyor, ancak galaktik gelgitlerin geçen milyar yılda birkaç tane küçük galaksinin emilmesi sonucu oluşan enkazla ilişkilenmiş olması mümkün. Alternatif olarak, NGC 474'ün hemen üstündeki spiral galaksi ile olan çarpışmalar galaktik dev içinden dalgalanan yoğunluk dalgaları oluşturduğu için kabuklar bir göletteki dalgalanmalara benzetilebilir. Gerçek sebebe bakmaksızın, buradaki görsel en azından birkaç tane eliptik galaksinin yakın geçmişte oluştuğunu ve çoğu büyük galaksinin dışındaki halelerin gerçekten pürüzsüz olmadığını ve yakındaki daha küçük olan galaksiler ile sık etkileşimleri sonucu oluşan karışıklıkları olduğu hakkındaki ortak görüşü destekliyor. Samanyolu'nun halesi bu beklenmedik karışıklığa örnek olarak gösterilebilir. NGC 474, 250,000 ışık yılı genişliği kapsar ve Balık Takımyıldızı'ndan 100 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: CFHT, Coelum, MegaCam, J.-C. Cuillandre & G. A. Anselmi"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-07-10-2017-tutulmasaurus-rex/", "text": "Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, Ay'ın görünür boyutu, Güneş diskini ucu ucuna kapatmaya yetiyor ve bu sayede tam Güneş tutulması olayını gözlemleyebiliyoruz. Ancak Ay, yavaş yavaş Dünya'dan uzaklaşmakta. Ölçümlere göre, gelgit sürtünmesi yüzünden bize olan uzaklığı yılda yaklaşık 3.8 santimetre artıyor. Bu da demek oluyor ki bir gün, 600 milyon yıl sonra, Ay o kadar uzakta olacak ki, diskinin küçüklüğü yüzünden bir daha asla Güneş'i tam olarak kapatamayacak. İşte o zaman, tutulma namına gezegenimizden görülebilecek en iyi şey olsa olsa ufak Ay'ın silüetini çevreleyen bir alev diski olacak. Elbette 100 milyon yıl önce, Ay daha yakındı ve dolayısıyla daha büyük görünüyordu. Yani, dinozorlar çağında tam Güneş tutulmaları daha sık yaşanıyordu. Ancak Wyoming'deki Casper Üniversitesi'nde bulunan Tate Jeolojik Müzesi'nin önünde çekilmiş bu fotoğraftaki dinozor bir günümüz tam tutulmasıyla poz veriyor. Bu fotoğraf, görkemli 21 Ağustos Birleşik Devletler tutulması sırasında otomatik ayara alınmış bir kameranın altına yerleştirilmesiyle çekilmiş."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-07-11-2017/", "text": "Prag'ın merkezinde bina büyüklüğünde bir saat bulunmaktadır. Burda gün boyunca, her saat başı çalan çanın ortaya çıkardığı gösteriyi izlemek için bir kalabalık toplanır. Prag Astronomik Saati'nin dışı etkileyici bir şekilde karışıktır çünkü sadece Güneş'e bağlı zamanı değil, aynı zamanda yıldızlara bağlı zamanı , ekvator da dahil olmak üzere farklı enlemlerde Güneş'in doğuş ve batış zamanlarını, Ay'ın evresini ve çok daha fazlasını göstermektedir. Saat, 1410 yılında çalışmaya başladı ve içindeki parçaları birçok kez modernleştirilmesine rağmen orijinal parçaları değiştirilmedi. Saatin altında neredeyse saatle aynı boyutta fakat yılda yalnızca bir kez dönen bir güneş takvimi bulunmaktadır. Prag Astronomik Saati'nin resimdeki hali 2009 Mart'ında bir sabahın erken saatlerinde, etrafında kimse yokken fotoğraflandı. Prag Astronomik Saati ve arkasındaki Eski Şehir Kulesi bugünlerde tekrardan yenilenmekte ve saatin Haziran 2018'de tekrardan çalıştırılması beklenmekte."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-08-01-2018-andromedanin-bulutlari/", "text": "Andromeda Gökadası'nı saran o kırmızı bulutlar da ne? M31 adı verilen bu gökada, gökbilimcilerce pek çok kez Dünya'dan resmi çekilmiştir. Bizim gökadamıza en yakın olan bu büyük sarmal gökada; karanlık toz şeritleri, sarımtırak merkezi ve sarmal kollarında yer edinmiş parlak mavi yıldızları ile bize tanıdık bir manzara sunar. İyi ışıklandırılmış , geniş ve dar bantlı, komşu gökadamızı gözler önüne sunan bu görüntü, bizlere iyonlaşmış hidrojen gazlarının oluşturduğu sönük kırmızımsı bulutlar ile alışılmadık görüntüler de sunuyor. Bu iyonlaşmış hidrojen gaz bulutları, aslında manzaranın önünde kalmaktadır; yani kendi gökadamız olan Samanyolu'nun içinde. Bu gaz bulutlarının, gökadamızın düzleminin yüzlerce ışık yılı uzağına yayılan yıldızlararası saçak bulutları ile bir ilişkisi olduğu tahmin ediliyor. Resmi tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı: Daniel Lopez / IAC"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-08-02-2018-papyon-seklinde-ay-ve-yildiz-izleri/", "text": "31 Ocak'ta, art arda gerçekleşecek üç Ay tutulmasının ilk örneği olan tutulma, gece yavaşça gerçekleşerek Dünya'dan keyifle izlendi. Bu heyecan verici time-lapse görüntü, Kuzey Çin'deki Hebei Eyaletinde üç saatten uzun süren pozlamayla çekildi. Fotoğraf, tripoda sabitlenmiş bir kamerayla Dolunay gece gökyüzünde kayarken çekildi. Tutulmanın hemen öncesinde ve sonrasında çok parlak olan Ay'ın papyon şeklindeki izi, 1 saat 16 dakika süren tutulmanın koyu renkli evresinde daralıp kırmızı bir renk aldı. Uzakta arka planda, gök ekvatorunun yukarısındaki ve altındaki iç içe geçmiş kavisli yıldızların renkli izlerini görebiliyoruz. Fotoğrafı tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı ve Fotoğraf: Haitong Yu"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-08-10-2017-barnard-68/", "text": "Bütün yıldızlar nereye kayboldu? Astronomlarca gökyüzünde bir delik olarak düşünülen bu koyu bölge şimdilerde bir karanlık molekül bulutu olarak biliniyor. Burada, toz ve moleküler gazın yüksek yoğunluğu ile arka plandaki yıldızlardan yayılan görülebilir tüm ışığı pratikte bloke etmiş. Esrarengiz koyu çevre de molekül bulutunun iç bölgelerinin evrenin en soğuk ve izole yerlerinden bazıları olmasına yardım etmiş. Bu koyu soğurma bulutsularından en kayda değer olanlarından birisi ise burada resmedilen, Yılancı takımyıldızı tarafında olan bir bulut, Barnard 68. Merkezinde hiçbir yıldızın görülebilir olmaması Barnard 68'in nispeten yakın olduğuna işaret ediyor; ölçümler Barnard 68'i 500 ışık yılı uzağa koyarken uzunluğunun yarım ışık yılı olduğunu gösteriyor. Barnard 68 gibi molekül bulutlarının nasıl oluştukları hala tam olarak bilinmiyor, fakat söz konusu bulutların kendileri yeni yıldızların oluştuğu muhtemel yerler olabilir. Öyle ki, Barnard 68'in kendisi muhtemelen içe çökebileceği ve yeni bir yıldız sistemi oluşturabileceği bulundu. Kızıl ötesi ışıkta bulutun içinden doğruca bakabilmek mümkün."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-08-11-2017/", "text": "Hubble'ın Değişken Bulutsusu'na ne sebep oluyor ? Bu alışılmadık bulutsu görüntüsü, birkaç haftada belirgin ölçüde değişebiliyor. 200 yıl kadar önce keşfedilen ve sonradan NGC 2661 olarak kataloglanan bu olağan dışı bulutsu, onu geçen yüzyılın başında inceleyen Edwin Hubble'ın adını taşıyor. Buna uygun olarak bu görüntü, başka bir Hubble ile gerçekleştirildi: Uzay Teleskobu. Hubble'ın Değişken Bulutsusu gazdan ve R Monocerotis yıldızından yayılan ince tozdan oluşan yansıtıcı bulutsudur. Sönük bulutsu yaklaşık 1 ışık yılı boyunca uzanmaktadır ve Unicorn takımyıldızı yönünde yaklaşık 2500 ışık yılı uzaklıktadır. Hubble'ın Değişken Bulutsusu için önde gelen değişkenlik açıklaması, opak tozun yoğun düğümlerinin R Mon'e yakın olmasını ve hareketli gölgeleri bulutsunun geri kalanında görülen yansıtıcı toz üzerine döktüğünü ileri sürer."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-09-01-2018-parlak-gezegenimsi-bulutsu-ngc-7027nin-hubbledan-gorunumu/", "text": "Göklerdeki en parlak bulutsulardan birinin ismi ne olmalı? 1878'de keşfedilen NGC 7027 bulutsusu, arka bahçenizdeki teleskop ile Kuğu takımyıldızının yakınlarında görülebilir. Orada yalnızca hayal meyal görülen bir leke olduğundan, nadiren bir isimle anılır. Ancak Dünya'nın etrafında dönen Hubble Uzay Teleskobu'ndan gelen görüntülerinde bulutsunun harika ayrıntıları ortaya çıkıyor. NGC 7027'nin Hubble görüntüleri incelendiğinde bulutsunun bir gezegenimsi bulutsu olduğu anlaşıldı. 600 yıl önce genişlemeye başlamış, Güneş'in üç katı gibi alışılmadık ölçüde büyük kütleye sahip bir gaz ve toz bulutundan oluşuyor. NGC 7027'nin renklendirilmiş, detaylı, katmanlı ve tozlu görüntüsü, gök meraklılarına gayri resmi bir isim için fikirler verebilir. Yastık Bulutsusu başlıca önerilerden biri, ancak örneğin bir APOD tartışma forumunda yeni önerilerde bulunmaktan çekinmeyin. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Hubble, NASA, ESA; İşleme & Lisans: Judy Schmidt"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-09-10-2017-asteroit-ceresteki-siradisi-ahuna-mons-dagi/", "text": "Bu sıradışı dağ nereden geldi? Ahuna Mons Mars'la Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağında dolanan ve Güneş Sistemimizdeki bilinen, en büyük asteroit olan Ceres'teki en büyük dağ. Ahuna Mons insanlığın daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyor. Birincisi, dağın yamaçları eski kraterlerle değil, genç dikey şeritlerle süslenmiş durumda. Bir hipoteze göre Ahuna Mons, cüce gezegenin diğer tarafındaki büyük bir çarpışmanın, sismik dalgalarının o bölgeye odaklanmasıyla genleşmesi sonucu oluşmuş bir buz yanardağıdır. Parlak şeritler yansıtıcı tuz bakımından zengin olabilir ve bu nedenle de Ceres'in ünlü parlak noktalarında da görülebilen, yakın zamanda meydana çıkan diğer materyallere benzemektedir. Belirtilen çift katlı dijital fotoğraf geçen yıl robotik Dawn görevi tarafından çekilen, Ceres'in yüzey haritalarından düzenlenmiştir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-09-11-2017/", "text": "Büyük ve güzel spiral galaksi NGC 1055, Yunan mitolojisinde deniz canavarı şeklinde tasvir edilen Cetus takımyıldızı yönünde sadece 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki küçük bir galaksi grubunun önemli bir üyesidir. Galaksinin açıklığı hemen hemen 100.000 ışık yılıdır ve bu da onu, Samanyolu Galaksisi'nden biraz daha büyük yapmaktadır. NGC 1055'in kozmik yakın çekim fotoğrafının ön planındaki rengarenk yıldızlar, aslında bizim galaksimizde bulunuyor. Fakat pembemsi yıldız oluşum bölgeleri, toz bulutu şeritleri boyunca uzak galaksinin ince diskine dağılmış durumdadır. Arka plandaki daha da küçük uzak galaksilerinin üzerinde, NGC 1055'in diskinin ve merkezi topağının etrafını kaplayan kutuyu andıran halesini görebilirsiniz. Hale, dar ve soluk yapılarla kaplıdır. Bu yapılar, iri NGC 1055'in yaklaşık 10 milyar yıl önce parçaladığı bir uydu galaksinin dağılmış enkazı olabilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-09-12-2017-kocta-yildiz-tozu/", "text": "Bu yıldız tozu kompozisyonu, kuzey semalarında 8 derece kadar bir alanı kaplıyor. Mozaikli görüş alanı; Koç Takımyıldızı'na ve gökadamız Samanyolu'nun düzlemine doğru kalırken, tanıdık Pleiades yıldız kümesinin de batısında kalıyor. Uzak göğün hemen sağ tarafında kalan mavimsi Epsilon Arietis, yaklaşık 330 ışık yılı ötede, çıplak gözle de görülebilen bir yıldız. Tahminen yaklaşık olarak 1000 ışık yılı uzaktaki tozlu bulutsular LBN762, LBN753 ve LBN743, soldan sağa alabildiğine uzanırken yıldız ışığını yansıtıyorlar. Bulundukları uzaklıkta, bu kozmik resim aşağı yukarı 140 ışık yılı genişliğe sahip. Büyük bir molekül bulutunun kenarında, bulutsuların karanlık iç kısımları; daha yeni oluşmuş yıldızlar, genç yıldız cisimleri veya ön yıldızları, meraklı optik teleskoplardan gizleyebilir. Özkütleçekiminden ötürü çöküş halinde olan bu ön yıldızlar, molekül bulutunun içine gömülü haldeki yoğun çekirdeklerin etrafında oluşur."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-10-02-2017-ngc-1316-gokadalarin-carpismasinin-ardindan/", "text": "Kozmik boyuttaki şiddetin bir örneği olarak, inanılmaz bir eliptik gökada olan NGC 1316 yaklaşık 75 milyon ışık yılı uzaklıkta, güney arımküredeki takımyıldızlardan biri olan Fornax takımyıldızı doğrultusunda bulunuyor. Yıldızdan gelen ışığı inceleyen astronomlar devasa bir gökadanın, hemen yukarıda görünen küçük bir komşusu olan NGC 1317 ile çarpışması sonucu etrafa dağılan yıldız iplikleri ve çekirdekleri oluştuğunu tahmin ettiler. Bu çarpışma sırasında oluşan ışığın Dünya'ya ulaşması 1000 milyon yıl alırdı. Görüntünün merkezine doğru görünen NGC 1316 ve NGC 1317 100.000 ışık yılının ardından ayrılmış gibi görünüyor. Ayrıca karmaşık toz iplikleri de, NGC1316'nın uzak geçmişteki gökadaların birleşmesinin sonucunda oluştuğunu gösteriyor. Fornax gökada kümesinin kenarında bulunmuş olan NGC1316 Fornax A olarak da bilinir. Görsel olarak da en parlaklardan biri olan Fornax, gökada kümeleri arasında en en güçlü ve büyük radyo dalga kaynaklarındandır. Yaydığı radyo emisyonu o kadar büyüktür ki teleskopların ölçüm alanında çok daha büyüktür, gökyüzünde bir kaç derecelik bir alan kaplar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-10-02-2018-roadster-starman-ve-dunya/", "text": "Panik yapmayın! Bu yalnızca Starman , uzay giysisi giymiş bir manken. 6 Şubat'ta Falcon Heavy roketi tarafından fırlatılmış yükün çekilen son fotoğrafında, Güneş'in aydınlattığı Dünya kesidi arka planda küçülürken Starman, bir Tesla Roadster'ın direksiyonunda rahatça oturuyor. Uluslararası olarak 2018-017A olarak bilinen Roadster ve Starman, uzayda Mars'ın yörüngesinin de ötesine doğru hareket etmekte. Başarılı Falcon Heavy roketi çalışan en güçlü roket olmayı başarırken, Roadster Dünya'dan ayrılan dört arabadan biri. Diğer üçü, tarihsel olarak daha güçlü olsa da, tekrar kullanılamayan Saturn 5 roketleriyle Ay'a yollanmıştı. Yine de Starman'in Roadster'ı muhtemelen bu dördünün içinde sokakta kullanılabilecek olan tek araç. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-10-08-2017-perseidlerin-gecesi/", "text": "Bu haftasonu, yıllık Perseid Meteor Yağmuru'nun doruğuna yaklaşırken, göktaşları yağacak. Parlak ve renkli Perseid Yağmuru göktaşları, Dünya'nın Swift-Tuttle Kuyrukluyıldızı'nın yörüngesinden süpürdüğü tozdan oluşuyorlar. Şafak öncesi açık gökyüzünde ufuğun üstünden, Perseus'taki bir saçılma noktasından kendilerine yol çiziyorlar. Ağustos'un küçülen şişkin Ay'ından yayılan ışığa rağmen, bu yılki Perseidler zevkli geçecek, özellikle de şehir ışıklarından uzakta açık bir alan ve bu anı paylaşacak iyi arkadaşlar bulabilirseniz. Bu bileşik görüntüde kullanılan kareler, 2016 meteor yağmurundaki parlak Perseid göktaşlarını, Samanyolu boyunca yıldızlı bir arkaplanda, merkezin hemen üstündeki soluk Andromeda Gökadası eşliğinde sergileniyor. Önplanda, bir Slovakya köyü olan Vrchtepla'nın yukarısındaki bir tepede, her yaştan astronom toplanmış."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-10-11-2017-williamina-flemingin-ucgen-iplikcigi/", "text": "Peçe Bulutsusu'nun bir parçası olan, şoka uğramış, parlak gazın karman çorman görünen filamanları, Kuğu takımyıldızı yönünde Dünya'nın gökyüzüne yayılmış durumdadır. Peçe Bulutsusu büyük bir süpernova kalıntısıdır, yani büyük bir yıldızın ölüm patlamasından doğan genişleyen bir bulutsu. Süpernova patlamasından gelen ışık, yaklaşık 5000 yıl önce Dünya'ya ulaştı. Bu felakette ortaya çıkan yıldızlararası şok dalgaları uzayda gezinerek yıldızlararası maddeyi harekete geçiriyor. Parlayan filamentler, daha çok bir çarşaftaki hareketli uzun dalgalanmalara benziyor; iyonize olmuş parlak hidrojen atomlarının kırmızılığı ve mavinin tonlarında oksijeni rahatlıkla seçebiliyoruz. Cadı Süpürgesi Bulutsusu veya Kuğu İlmiği olarak da bilinen Peçe Bulutsusu gökyüzünde 3 derece, yani dolunayın yaklaşık 6 katı kadar yer kaplıyor. Bu, bulutsunun 1500 ışıkyılı uzaklıkta olduğu göz önünde bulundurulursa 70 ışıkyılı genişliğinde olduğu anlamına geliyor. Bu fotoğrafta ise, gerçek büyüklüğünün üçte birinden azını görebiliyoruz. Harvard Üniversitesi Gözlemevi yöneticisinin Pickering'in Üçgeni olarak da tanımladığı bu filament kompleksi, NGC 6979 ismiyle kataloglanmıştır. Ayrıca bulutsuyu keşfeden astronom Williamina Fleming tarafından Fleming Üçgen İplikçiği olarak adlandırılmıştır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Fotoğraf ve Telif Hakkı: Sara Wager"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-10-12-2017-norvecin-ustundeki-aurora/", "text": "Eğer bir aurora görürseniz kollarınızı kaldırın! Bu talimatlara göre iki gece çoğunlukla bulutlarla geçti çoğunlukla. Ama üçüncü gece tekrar aynı zirvelere dönüldüğünde, gökyüzü yalnızca açılmamıştı aynı zamanda muhteşem bir aurora şöleniyle aydınlanmıştı. Kollar havada yükseldi, sabır ve tecrübe işe yaradı ve bu yaratıcı görüntü üç ayrı pozun birleşimi olarak yakalandı. Fotoğraftaki ortam Norveç'in kuzeyindeki Lofoten adalarında bulunan Svolvear kasabasına yakın olan Austnesfjorden fjord'un zirvesidir ve fotoğraf 2014'ün başlarında çekilmiştir. Güneş'imiz Solar Minimum periyoduna yaklaşmasına ve artık önceye nazaran daha az yüzey aktifliği göstermesine rağmen yukarı koronadaki delikler son birkaç ayda bize güzel aurora şölenleri sağlamıştır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Max Rive"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-11-01-2018-rcw-114-arada-bir-ejderha-kalbi/", "text": "Büyük ve çarpıcı biçimli bu kozmik bulut, gökyüzünde yaklaşık 7 derece -veya 14 dolunay- kadar yer kaplar ve güneydeki Ara takımyıldızına doğru uzanmaktadır. Görüntülemesi zor olan bu filamanlı hayaletimsi şekil, RCW 114 ismiyle sınflandırılmış ve bu teleskopik mozaikte, iyonize olmuş hidrojen atomlarının belirgin kırmızımsı emisyonu sayesinde görüntülenmiştir. Aslında, RCW 114 bir süpernova kalıntısı olarak kabul edilmiştir. Muazzam büyüklükte bir yıldızın ölüm patlamasından ortaya çıkan ve hala genişleyen şok dalgalarından üretilen geniş emisyon filamentleri, çevresindeki gök cisimlerini süpürmekte. Tutarlı tahminler, uzaklığının 600 ışıkyılını aştığını ve yaklaşık 100 ışıkyılı kadar bir çapa sahip olduğunu gösteriyor. RCW 114'ü yaratan süpernova patlamasından gelen ışık, yaklaşık 20.000 yıl önce Dünya'ya ulaşmıştı. Kısa süre önce, yıldız çekirdeğinin çökmüş kalıntıları olarak bir nötron yıldızı veya pulsar tespit edilmiştir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-11-02-2018-manila-korfezi-uzerindeki-kismi-tutulma/", "text": "Batan güneşe ne oldu? Bir tutulma! 2009'un başlarında Ay, Güneş'i kısmi olarak gölgeledi ve bu durum Afrika, Avustralya ve Asya'nın bazı kesimlerinden görülebildi. Mall of Asia'nın dalgakıranından çekilen fotoğraf, Filipinler'deki Manila Körfezi'nin üzerinde kısmen tutulmuş batan Güneş'i kapsamaktadır. Ön planda silüet halinde rıhtımlar görülmektedir. Tutulma avcıları ve iyi konumlanmış gökyüzü meraklıları ateşten halkalar, videolar ve tutulma gölge dizilimi de dahil yılın tek halkalı güneş tutulmasının daha birçok ilginç ve artistik görüntüsünü yakaladılar. Perşembe günü, Güneş'in parçaları tekrar kısmen Ay tarafından gölgelencek ve bazıları Güneş'in kısmi bir tutulması olarak görülebilecek. Ama perşembe günkü tutulma sadece Güney Amerika ve Antartika bölgelerinden görülebilecek. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-11-10-2017/", "text": "Eğer güneşimiz NGC 362 Galaksisi'nin merkezinde olsaydı, gece gökyüzü parlak yıldızların bulunduğu bir mücehver kutusu gibi ışıldardı. Yüzlerce yıldız bir çok renkte, Sirius'tan daha parlak parlardı. Bu yıldızlar nefes kesen takımyıldız ve karmaşık folklorun bir parçası haline gelebilecek olmasına rağmen, gezegenlerin yerlilerinin büyük evrenin ötesini görmeleri ve anlamaları zor olurdu. NGC 362, Saman Yolu Galaksisi'ndeki sayısı sadece 170 olan küresel yıldız kümelerinden bir tanesi. Bu yıldız kümesi daha genç olan küresellerden bir tanesi, Galaksimiz'den bir süre sonra oluşmuş olması mümkün. NGC 362 Küçük Macellan Bulutu'nun hemen önünde ve bilinen en parlak ikinci küresel kümenin (47 Tucanae) açısal olarak yakınında çıplak gözle görülebilir. Buradaki fotoğraf Hubble Uzay Teleskopu tarafından bazı küresel kümelerin merkezinin yakınındaki iri yıldızların nasıl bir durumda olacağını daha iyi anlamak için çekilmiştir. Telif hakkı: Hubble WFC3, NASA, ESA, J. Heyl, I. Caiazzo, & Javiera Parada"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-11-11-2017-renkli-bir-ay/", "text": "Ay genellikle hafif gri tonlarında görülür. Ancak Ay'ın dolunaya yakın haldeyken çekilmiş yüksek çözünürlüklü bu fotoğrafında; ufak, ölçülebilir renk değişiklikleri, çok renkli bir manzara yaratmış. Renklerdeki farklılıklar, Ay yüzeyinin mineral yapısındaki gerçek değişikliklerden kaynaklanıyor. Titanyumun bol bulunduğu yerlerde mavi bir yansıma varken, daha turuncumsu veya mor renkler, titanyum ve demirden nispeten yoksun bölgelere işaret ediyor. Karenin merkezinin hemen altındaysa, Mare Vaporum olarak da bilinen Buhar Denizi, tam üzerindeki Montes Apenninus kavisiyle bulunuyor. Sol üst tarafta görülebilen 83 km çaplı karanlık zemin ise, Yağmurlar Denizi'nin içinde yatan Arşimet krateri. Apennine yayının üstündeki boşluğun yakınlarında ise, Apollo 15'in iniş yaptığı alan var. Uzay araçlarından çekilmiş renkli benzer görsellerin, Apollo görevlerinden getirilmiş Ay taşı örnekleriyle de karşılaştırılmasıyla, Ay'ın yüzeysel yapısını keşfetmek için çalışmalar yapılıyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-11-12-2017-messengerin-merkur-simulasyonu/", "text": "Merkür'ün üzerinden uçmak nasıl bir şey olurdu? NASA'nın 2011'den 2015'e kadar Merkür'ün etrafında dönen MESSENGER uzay aracının çektiği resimler ve aldığı bilgiler dijital ortamda birleştirilerek aşırı sıcak gezegein yüzeyinin çoğunu gösteren sanal bir uçuş görüntüsü oluştu. Güneş'e en yakın olan gezegen Merkür, çukurlu gri yüzeyiyle gezegenimizin uydusu Ay'a benziyor. MESSENGER Merkür'le ilgili keşfettiği pek çok bilginin içinde kutuplarına yakın olan gölgeli alanlarda buz olması ihtimali de bulunuyor. Videoda uzay aracının gözünden bakıyoruz; önce Merkür'ün Güneş'i gören yüzeyini izleyen uzay aracı, daha sonra ise yavaşça Merkür'ün gecesine doğru hareket ediyor. Aslında Merkür o kadar yavaş dönüyor ki Güneş'in etrafında iki defa dönüşü kendi etrafında üç defa dönüşüne denk geliyor. Avrupa ve Japonya BepiColombo adlı uzay aracını 2018'de fırlatarak Merkür'ün yüzeyini daha iyi haritalandırmayı ve manyetik alanını daha iyi incelemeyi amaçlıyorlar. Telif Hakkı: NASA, JHUAPL, CIW; İşleyen: Roman Tkachenko"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-12-02-2018-mavi-kuyruklu-yildiz-mavi-yildizlarla-tanisiyor/", "text": "Ülker yıldız kümesine doğru ilerleyen o şey de ne öyle? O 'şey' her ne kadar Comet C/2016 R2 PanSTARRS adlı kuyruklu yıldız gibi görünse de, görüntü yanıltıcı olabilir. Resmin sağ tarafında ve uzakta bulunan ünlü Ülker yıldız kümesi, içindeki devasa genç yıldızlar nedeniyle mavi renge bürünmüş. Solda bulunan ve iç Güneş Sistemi'ni ziyaret eden PanSTARRS Kuyrulu yıldızı ise dış Güneş Sistemi'nden gelen, uzun, içinde bol bulunan iyonlaşmış karbon monoksitten dolayı mavi kuyruğu olan bir buz küresi. PanSTARRS kuyruklu yıldızı aslında görselin yukarı kısmına doğru hareket ediyor ve iyondan oluşan kuyruğu Güneş'ten uzaklaşıyor, fakat Güneş'ten gelen rüzgarlar dolayısıyla gelen taneciklerden de etkileniyor. Küçük bir teleskopla bile gözlemlenebilen bu kuyrukluyıldız, Mayıs ayında Güneş'e en yakın konuma gelmesine rağmen Dünya'dan uzaklaştıkça yavaş yavaş gözden kayboluyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Tom Masterson"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-12-11-2017/", "text": "Bazen gökyüzü Dünya üzerine gülümseyebilir. 2008'de bugün, her yerde görülebilen Ay'ın ve gezegen Venüs ve Jüpiter'in pozisyonları çakışmıştı. Doğru anda çekilen resimler, hilalin görünürde birbirine yakın duran Venüs ve Jüpiter'in gezegen kavuşma konumu ile eşleşerek oluşturduğu gökyüzündeki gülümsemeyi göstermiş. 30 Kasım'da gün batımı sonrası çekilen bu görüntü ABD, Kaliforniya, Los Angeles üzerine bakan Mt. Wilson Gözlemevi'nden göründüğü gibi çekilmiş. Jüpiter gökyüzünde en yüksekte ve uzakta duruyor. Önemli ölçüde yakın ve daha parlak olan Venüs, Jüpiter'in sol altında kalmış ve Dünya'nın atmosferik bulutları ile şaşırtıcı derecede mavi gözükmüş. Sağ tarafta, uzakta ise Ay ilk hilal evresinde objektife yakalanmış. Ay ile aydınlanan bulutlar alışılmışın dışında turuncu durmuş. Los Angeles tepeleri resimde aşağıda boydan boya yayılmış, çoğu ince bir pusun altında kalmış ve LA gökdelenleri uzakta sol tarafta görüntüye dahil olmuş. Resmin çekilmesinden saatler sonra Ay uzaktaki çifte yaklaşmış, kısa bir süreliğine Venüs'ün tutulmasına sebep olduktan sonra hareketine devam etmiş. Bu hafta Venüs ve Jüpiter'in tekrar yakınlaşmasına şahit olabileceğiz. Dünya'nın çoğu yerinden görülebilir olan yakınlaşma gün doğumundan biraz önce doğuya bakıldığında görülebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-12-12-2017-kis-gogunun-parlak-noktalari/", "text": "Bu kış gökte neler oluyor? Bugünün görüntüsü, bu kış Dünya'nın kuzey yarımküresinden gözlemlenebilecek bazı parlak noktaları resmediyor. Resimde bir saat kadranının yarısına bu kış gerçekleşecek gök olayları yerleştirilmiş. Mevsim başında gerçekleşecek gök olayları sol tarafta, mevsim sonunda gerçekleşecekler sağ tarafta yer alıyor. Kadranın resmin en altında görülebilen merkezi ise, gözlemci olan bizleri temsil ediyor. Dünya'ya daha yakın gök cisimleri, merkezde teleskop ile gözlem yapan çöp adama daha yakın resmedilmiş. Resimdeki olayların çoğunun teleskopsuz görülebileceğini belirtelim. Bu kış gözlenebilecek gök olaylarının en önemlileri arasında bu hafta doruğa ulaşacak Geminid meteor yağmuru, akşam göğünde belirginleşecek Avcı takımyıldızı ve Şubat ayında gündoğumundan önce gözlenebilecek çok sayıda gezegen sayılabilir. Yine her mevsimde olduğu gibi, ne zaman ve nereye bakacağınızı biliyorsanız bazen Uluslararası Uzay İstasyonu'nu göklerde süzülürken bulabilirsiniz. Görsel & Telif Hakkı: Universe2go.com"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-13-01-2018-kalkis-ve-inis/", "text": "Ardışık üç pozlamanın kompozisyonu olan bu gece manzarasında, Falcon 9 roketinin 7 ocakta Dünya gezegenin uzay sahil kıyısındaki bir kumsaldan kalkışını ve ilk iniş evresini görüyoruz. Cape Canaveral Hava Kuvvetleri İstasyonundan kalkışıyla birlikte, roketin uçuşunun ilk evresine ait olan parlak izler de gitgide uzuyor. İkinci evre ayrılıp yörüngede devam ederken yukarıda görünen çengel ise ilk evrenin kavisin yakınlarında geriye-itki ateşlenmesiyle yörüngesinde geri dönmeye başladığına işaret ediyor. Perspektiften dolayı kalkış kavisinin tepesinde gördüğümüz parlak iz, ilk evrenin yavaşlayarak döndüğünü ve Cape'e doğru alçaldığını gösteriyor. İniş Bölgesi 1'deki kalkıştan 8 dakika sonra, fotoğrafın alt ortasında gördüğümüz ufuktaki iz bize başarılı bir dikey iniş yapan ilk evreyi sonunda yavaşlatan 17 saniyelik bir ateşlenmeye ait. Bütün bu sahnenin etkileyici uzun pozlanması sırasıda arka plandaki yıldızlarda dönmekte olan gezegenimizin karanlık gökyüzünde kısa izler bırakıyorlar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-13-02-2018/", "text": "Geçen hafta, bir araba Dünya'nın yörüngesine girdi. İnsanlar ve robotlar tarafından yapılan bu araba, Falcon ağır füzesi'nin güneş sistemine bir uzay aracı yerleştirme gücünü ortaya koymak amacıyla SpaceX firması tarafından uzaya fırlatıldı. Özellikle tuhaf görünen bu ikonik arabanın, beton bloklardan daha iyi bir gösteri sergileyeceği düşünüldü. Starman denilen, uzay kıyafeti giyen bir cansız manken ise, sürücü koltuğunda oturuyor. Buradaki fotoğraf, arabanın üzerine oturtulmuş üç kameradan bir tanesinin çektiği videodan bir kare. Arabanın aküsüne bağlanmış bu kameraların gücü şuan bitmiş durumda. İkinci aşama bir iticiye bağlanmış bu araba, yakın zamanda Dünya'nın yörüngesini terk etti ve Dünya asteroid kuşağı arasında Güneş'in yörüngesinde sürekli olarak dönmeye devam edecek. Belki de milyarlarca yıl sonra Güneş bir kızıl deve dönüşene kadar. Eğer arabadan geriye kalanlar ileride tekrar bulunursa, 20 ve 21. yüzyılda Dünya üzerinde geliştirilen teknolojilere farklı bir pencere görevi görebilir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif hakkı: SpaceX"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-13-10-2017-gokadanin-altinda/", "text": "Samanyolu'nun uydu gökadası olan Büyük Macellan Bulutu, Dünya gezegeninde bulunan Las Campanas Gözemevi'nden güney ufkuna doğru bakılırken bir telefonla çekilmiş. Şili'nin Atakama Çölü'nün yakınlarında, karanlık bir Eylül gecesinde bu küçük gökada 20 derecelik bir bölge kaplıyor, ve bu, 20 Ay büyüklüğüne denktir. Bu hassas dijital kameradan çıkan engin görünüş aynı zamanda solgun, yayılmış bir parlaklığı yakalamış. Önplandaki bu parlaklık her ne kadar uzaydan kaynaklanıyormuş gibi görünse de, aslında gökbilimcilerin ve mühendislerin kaldığı bir yerleşim bölgesinden gelen aydınlatma buna neden oluyor. Gökadanın hemen aşağısında, ufuk boyunca ilerleyen dağın düz tepesinin ismi ise Las Campanas Tepesi; bu tepe ileride Büyük Macellan Teleskobu'na ev sahipliği yapacak. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Yuri Beletsky"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-13-11-2017-machholz-kuyrukluyildizi-gunese-yaklasiyor/", "text": "Machholz Kuyrukluyıldızı karbon içeren kimyasallardan neden yoksun kaldı? Machholz (96P) Kuyrukluyıldızı ününü Güneş'e her beş senede bir kısa zamanlı herhangi bir kuyrukluyıldızdan daha çok yaklaşmasına Merkür'ün Güneş'e uzaklığının yarısı kadar- borçludur. Bu sıra dışı kuyrukluyıldızı daha iyi anlamak için NASA'nın Güneş'i gözlemleyen SOHO uzay aracı, ekimde tekrar Güneş'in yakınından geçen Machholz'u takip etti. Görülen resimde kuyruğu uzayan kuyrukluyıldız, Güneş'in hemen yanından geçiyor. Güneş'in parlak yüzeyi kara bir disk tarafından gizlenmesine rağmen, bazı uzamış ışık taçları resimde açıkça seçiliyor. Komşu yıldızlar da arka planda parıldıyor. Bir teze göre bu Güneş yakınlaşmaları Machholz Kuyrukluyıldızı'nın karbon atomlarını sızdırmasına neden oluyorken bir diğer teze göre ise Machholz çok uzaklarda, hatta belki başka bir yıldız sisteminde, bu bileşim ile oluştu. Bu arada; bedava APOD dersleri Ocak'ın 5'inde New York, 9'unda Washington DC'de."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-13-12-2017/", "text": "Daha önce hiç meteor yağmuruna denk geldiniz mi? Cevabınız evet ise, gökyüzünde sık sık başlayıp; sonra da hemencecik biten ışık izleri görmüşsünüzdür. Bu resim de bir astrofotoğrafçının geçen yıl gerçekleşen Perseid Meteor Yağmuru boyunca çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Astrofotoğrafçımız bu resmi Çin'in özerk bölgesi olan Inner Mongolia'da bulunan Duolun Gölü'nde çekmiştir. 3 saatlik pozlama sonucu 90 tane meteor yakalamıştır. Meteor çizgilerini izlersen, bir takım yıldızından başlayarak yayıldığını görebilirsin!- Bu fotoğraf için bu takım yıldızı Perseus takım yıldızı oluyor.- Aslında Perseid'den gelmeyen meteorları bile ayırt edebilirsin; çünkü onlar farklı bir yol izliyorlar. Bu gece (13 Aralık gecesi) bize başka bir meteor şovu için vaatte bulunuyor. Çünkü Geminid meteor yağmurunun en yüksek seviyede olduğu gece. İkizler Meteor Yağmuru'nu akşam güneş battıktan sonra da gözlemleyebilirsiniz. Ama en iyi gözlem saatleri gecenin ilerleyen saatleri olacaktır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-14-02-2018-kalp-bulutsusunun-kalbi/", "text": "Kalp Bulutsusu'nun içerisinde neler var? İlk olarak bir insan kalbine benzeyen koca IC 1805 salma bulutsusunu görebilirsiniz. Bu görsel büyük ihtimalle Sevgililer Günü'ne ithafen paylaşılmış olmalı. Bu kalbin ışıl ışıl parıldayan kırımızı renk yaymasının nedeni ise sahip olduğu en belirgin element olan hidrojen. Kırmızı parıltı ve bu büyükçe şeklin tamamı, bulutsunun merkezinin yakınında bulunan küçük yıldız kümeleri tarafından oluşturulmuştur. Kalp Bulutsusu'nun kalbinde, enerjik ışığı ve rüzgarları ile birkaç resmedilmeye değer toz sütununu yok eden açık yıldız kümesi Melotte 15'ten genç yıldızlar var. Açık yıldız kümemiz neredeyse Güneşimizden 50 kat daha yaşlı birkaç parlak yıldız, Güneşimizin kütlesinin sadece bir kısmı kadar olabilen çokça sönük yıldız ve milyonlarca yıl önce kovulan bir mikrokuvazarı içermektedir. Kalp Bulutsusu, Kraliçe takımyıldızından, mitolojide Aethiopia'nın kraliçesi olarak bilinir, 7,500 ışık yılı uzaklıktadır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-14-11-2017-derin-ve-tozlu-ulker-yildiz-kumesi/", "text": "Ünlü Ülker yıldız kümesi geçmekte olan toz ve gaz bulutunun bir kısmını yavaşça yok ediyor. Ülker, Dünya'nın gökyüzündeki en parlak açık yıldız kümesidir ve kuzeydeki neredeyse her yerden çıplak gözle görülebilmektedir. Geçmekte olan toz bulutunun, Samanyolu Galaksisi'ndeki Güneş'i çevreleyen genç yıldız oluşumunun sıra dışı halkası olan Gould Kuşağı'nın bir parçası olduğu düşünülmektedir. Son 100.000 yıldır, Gould Kuşağı'nın parçası şans eseri sağa, büyük Ülker'e doğru hareket etmektedir ve yıldızlar ile toz arasında güçlü bir tepkimeye sebep olmaktadır. Yıldızların ışığından gelen baskı, çevredeki yansı bulutsusunda bulunan tozu önemli derecede püskürtür, daha küçük toz parçacıkları daha kuvvetle itilir. Kısa vadedeki sonuç gösteriyor ki, toz bulutunun parçaları ipliksi ve katmanlı hale gelebilirlerdi. Gösterilen fotoğraf aynı zamanda aşağı solda bulunan Comet C/2015 ER61 'i de içermektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-14-11-2017-gokyuzu-boyu-bir-steve/", "text": "Tanıdık bir yeşil ve kırmızımsı kutup ışığı salınımı, 27 Eylül'de çekilmiş bu balık gözü panorama projeksiyonunda, gökyüzüne tepede kalan kuzey ufku boyunca yayılmış. Bu sakin ve açık akşam gökyüzünde, Samanyolu, Güney Alberta gökyüzünün başucundan, henüz altı günlük olan Ay'ın güneybatıda battığı yere kadar uzanıyor. Güney'de garip ve tek başına duran pembe ve beyazımsı kemerler, son zamanlarda Steve olarak anılır oldu. Bu isim, Alberta Kutup Işığı Avcıları Facebook grubu tarafından, kutup ışığı gibi görünen bu olaya verilmiş. Bazen proton kutup ışığı veya proton kemeri olarak yanlış tanımlanan gizemli Steve kemerleri, kutup ışıklarıyla ilintili gibi dursa da, sıradan kutup ışığı perdelerine göre ekvatora daha yakınmış gibi görünüyor. Sivil bilim insanları tarafından sıkça gözlemlenen Steve kemerleri, Swarm görev uydusu tarafından da doğrudan keşfedildi. Bu kemerlerin, yüksek enerjili elektronların sebep olduğu bir salınım değil de, akan gazdan gelen termal bir salınım olduğu tespit edildi. Bir tersine mühendislik eseri olarak, Hız Artışından Kaynaklanan Ani Termal Salınımın İngilizcesi'nin baş harfleri bir kısaltma haline getirildiğinde ortaya Steve çıkartılabiliyor olsa da, olaya bir ad konulurken nereden esinlenildiği halen bir gizem konusu."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-15-01-2018-rigel-ve-cadi-basi-bulutsusu/", "text": "İşte karşınızda, adını, yıldız ışığıyla parıldayan bu ürkütücü, eğri büğrü biçiminden alan Cadı Başı Bulutsusu. Bu büyüleyici teleskopik resimde bulutsu, Orion takımyıldızında bulunan en parlak üstdev yıldız Rigel'a bakış atıyormuş gibi duruyor. Resmi olarak IC 2118 olarak bilinen Cadı Başı Bulutsusus 50 ışık yılı uzunluğunda bir genişliğe sahip olmasıyla beraber, Rigel'den gelen ışığı yansıtan yıldızlararası toz tanelerini içinde barındırıyor. Rigel'i kaplayan toz tabakasının ve Cadı Başı Bulutsusu'nun mavi renkte olmasının sebebi sadece Rigel'in masmavi yıldız ışığı değil, aynı zamanda toz tanelerinin mavi ışığı kırmızı ışıktan daha iyi yaymasıdır. Dünya'da gündüzleri gökyüzünün mavi olması da bu fiziksel olaydan dolayıdır; ancak bu durumda Dünya'nın hava yuvarındaki ışığı yayanlar oksijen ve azot molekülleridir. Rigel, Cadı Başı Bulutsusu ve onları saran gaz ve toz bulutları birbirlerinden yaklaşık 800 ışık yılı uzaktadırlar. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Mario Cogo"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-15-02-2018-enceladusun-silueti/", "text": "Güneş Sistemimizin en çekici uydularından biri olan Enceladus, 1 Kasım 2009'da Cassini uzay aracı ile çekilen bu fotoğrafta Güneş tarafından arkadan aydınlatılmış olarak görünüyor. Aydınlatma, Satürn'ün 500 kilometre çapındaki uydusunun güney kutbundan uzaya saçılan küçük tüyleri açığa çıkarıyor. 2005 yılında Cassini tarafından keşfedilen buzlu tüylerin, Enceladus'un buz kabuğunun altında bir okyanusa bağlandığı düşünülüyor. Tüyler, içindeki maddeleri doğrudan Satürn'ün dışına, ince E halkasına aktarıyor ve Enceladus'un yüzeyini kar kadar yansıtıcı yapıyor. Fotoğrafta Satürn'ün buzdan halkaları Güneş ışığını Cassini'nin kameralarına doğru saçıyor. Halkaların arkasında, 80 kilometre çapındaki uydu Pandora'nın karanlık tarafı, Satürn'ün ışığıyla hafifçe aydınlatılıyor. Fotoğrafı tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Cassini Imaging Team, SSI, JPL, ESA, NASA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-15-10-2017-altinin-olusumu-hakkinda/", "text": "Müchevherlerinizdeki altınlar nereden geldi? Kimse tam olarak bilmiyor. Güneş Sistemi'ndeki görece ortalama bolluğun, evrenin ilk zamanlarındaki tipik yıldızlardan veya süpernova patlamalarından çıkan malzemelerden bile daha fazla olduğu görülüyor. Bazı gökbilimcilerin ortaya attığı, ve çoğunun desteklediği bir fikre göre, nötron bakımından zengin olan altın gibi elementler, en kolay şekilde, nadir görülen nötron yıldızlarının çarpışması gibi nötron zengini patlamalarda oluşur. Yukarıdaki resim, birbirlerine döne döne yaklaşann iki nötron yıldızının birbirlerine çarpmadan hemen önceki anını resmeden bir sanatçı tarafından yapıldı. Nötron yıldızı çarpışmalarının evrendeki kısa süreli gamma ışını püskürtülerinin kaynağı olduğu da göz önüne alındığında, muhtemelen evrenin en güçlü patlamalarından birinin kalıntısına sahipsiniz. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Dana Berry, NASA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-15-11-2017/", "text": "Samanyolu'nun zengin yıldız bölgesinde bulunan yıldız kümesi NGC 7789 , Kraliçe takım yıldızı doğrultusunda yaklaşık 8000 ışık yılı uzaklıktadır. Caroline Lucretia Herschel tarafından 18 yüzyıl sonlarında keşfedilmiş olan derin uzay cismi, aynı zamanda Caroline'nin Gülü olarak da bilinir. Küçük teleskoplardaki çiçeksi görünüm, kümedeki karmaşık yıldızlar ve boşluklar nedeniyle oluşmaktadır. Tahminen 1.6 milyar yaşında olan, açık ya da galaktik kümenin üyesi olan yıldızlar, kümenin yaşını da gösteriyor. Kümenin tüm yıldızları aynı anda doğmuştur ancak daha parlak ve daha büyük olanlar, çekirdekteki hidrojen yakıtını daha çabuk tüketmiştir. Bunlar Güneş gibi ana kol yıldızlardan, bu güzel renk kompozisyonundaki sarımtırak renk ile gösterilen çok sayıdaki kırmızı dev yıldız haline geldilmişlerdir. Ölçülen rengi ve parlaklığı kullanarak gökbilimciler kütleyi modelleyebilir ve küme yıldızlarının yaşını sadece ana koldan ayrılmaya başlayıp kırmızı devler haline gelen yıldızlarda ölçebilirler. Geniş alan teleskopik görüntüsünün merkezindeki Caroline'nin Gülü, 50 ışık yılı boyunca uzanmaktadır ve gökyüzünde yaklaşık yarım derece alan kaplar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-15-12-2017-kuzeyde-geminid/", "text": "Dünya'nın yıllık Geminid meteor yağmuru, sevimli gezegenimiz, aktif asteroid 3200 Phaethon'un kalıntılarında süzülürken bizleri hayal kırıklığına uğratmadı. Kuzey yarımkürede çekilmiş olan bu gece manzarasında, meteor çizgileri İkizlerdeki radyanttan saçılıyor. Bu görüntüyü elde etmek için, 12-13 Aralık gecesi 8.5 saat boyunca 37 farklı kare çekilerek meteor izleri kaydedildi. Son birleşimde ise bu görüntüler ayıklandı ve bir radyo teleskop harikası olan MUSER'ın hemen üstündeki yıldızlı geceye doğru kaydedildi. MUSER, Pekin'e 400 km yakınlıktaki Çin'in İç Moğolistan bölgesinde bulunan, astronomik olarak Mingantu İstasyonu olarak adlandırılan ve güneş enerjisi ile çalışan bir radyoteleskop dizisidir. Radyo çanağının hemen üstünde parlamakta olan köpek takım yıldızının en parlak yıldızı Sirius ile birlikte Samanyolu, zenit boyunca uzanıyor. Kuzeyde, Samanyolu'nun sağında bulunan Orion'da, sarımtırak Betelgeuse göze çarpıyor. Meteor yağmurunun saçılım noktası, ufkun çok yukarılarında, Geminid'in Castor ve Pollux adlı ikizlerinin yakınında yer alıyor. Mesafe yakınlaştıkça parlaklaşan meteor izlerinin ışıltılı etkisi ise perspektiften kaynaklanmaktadır. Bu meteorlar Dünya'nın atmosferine saniyede 22 kilometre yol kat ederek giriyorlar. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-16-01-2018-cepheusta-bir-fil-hortumu/", "text": "Çeşitli boyutlardaki teleskoplardan gelen verilerden oluşturulmuş bu yakından görüntü, tozlu Fil Hortumu bulutsusunu gösteriyor. Uzun ışık yılları ötede bulunan Cepheus takımyıldızındaki bir salma bulutsusu ve bir genç yıldız kümesi olan IC 1396'nın içinden geçiyor. vdB 142 olarak da bilinen kozmik fil hortumu 20 ışık yılı uzunluğunda. Rengarenk manzarada soğuk yıldızlararası toz ve gaz alanlarını sınırlayan parlak, geriye uzanan hatlar öne çıkıyor. Bu karanlık, kıvrık bulutlar yıldız oluşumu için gerekli hammaddeyi içeriyor ve içinde önyıldızlar saklıyor. Neredeyse 3,000 ışık yılı uzaklıkta, görece soluk IC 1396, 5 derecelik alana yayılarak gökyüzünde geniş yer kaplıyor. Bu dramatik manzara yaklaşık iki dolunay büyüklüğünde 1 derecelik bir alanı gösteriyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Görsel & Telif Hakkı: İşleme Robert Gendler, Roberto Colombari Veri Subaru Telescope , Robert Gendler, Adam Block"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-16-02-2018-kenardaki-panstarrs-kuyruklu-yildizi/", "text": "Mavi kuyruklu yıldız(C/2016 R2) olarak da bilinen PanSTARRS kuyruklu yıldızı, 13 Ocak'ta kaydedilen bu geniş açılı büyüleyici görüntünün gerçekte sol alt köşesinde. Hassas bir dijital kamera tarafından çekilen ve işlenen bu kozmik manzara, gökyüzünü yaklaşık 20 derece boyunca tam olarak keşfetmemizi sağlıyor. Bu görüntüde renkli bulutların yanında bazılarının görülebilmek için çok soluk olduğu karanlık bulutsular da var. Sağ üstte 1500 ışık yılı uzaklıktaki ve 60 ışık yılını aşan aşina olduğumuz California Nebulası duruyor. Nebulanın göze çarpan kırmızımsı ışıltısı, hemen altındaki parlak mavi yıldız Xi Persei tarafından iyonize edilmiş hidrojen atomlarından kaynaklanıyor. Görselin alt kenarının merkezine yakın, yaklaşık 15 ışıkyılı genişlikte ve 400 ışıkyılı uzaklıkta ünlü Pleiades yıldız kümesi duruyor. Gösterişli mavi ışık ise bu göz alıcılığını kozmik toz tarafından yansıtılan yıldız ışığına borçlu. Arasında, Perseus OB2 birlikteliğinin sıcak yıldızları, iri Taurus ve Perseus moleküler bulutlarının kenarındaki karanlık toz bulutsularını görebiliriz. Alışılmadık, bol miktarda iyonize karbon monoksit moleküllerindeki emisyon kuyrukluyıldızın kuyruğundaki mavi renkten sorumlu. Kuyrukluyıldız şu an Dünya'dan 17 ışık saniyesi uzaklıkta. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: JoAnn McDonald"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-16-10-2017-altinin-kokeni-uzerine/", "text": "Takılarımızdaki altın nereden geldi sizce? Kimse tam olarak bilmiyor. Güneş Sistemimizdeki ortalama altın bolluğu, göreceli olarak erken evrendeki yıldızlarda ya da tipik bir süpernova patlamasında üretilebilecek miktardan fazla görünüyor. Bazı astronomların önerisine göre -ki birçoğu buna inanır- altın gibi nötron bakımından zengin ağır elementler, çoğunlukla nötron yıldızı çarpışmaları gibi nadir görülen, nötronca zengin patlamalarda kolayca meydana gelebilirler. Bir sanatçının illustrasyonu olan bu fotoğrafta, çarpışmadan önce birbirlerine doğru dönerek ilerleyen iki nötron yıldızı tasvir edilmiştir. Nötron yıldızı çarpışmaları, aynı zamanda kısa süreli gama ışını patlamalarının kökeni olarakta kabul edildiğinden, evrenin en güçlü patlamalarından bir hatıra satın almış olabilirsiniz."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-16-10-2017-gw170817-muhtesem-bir-coklu-radyasyon-birlesme-olayi-tespit-edildi/", "text": "Art arda patlayıcı bir birleşme olayında ilk kez hem yerçekimsel hem de elektromanyetik radyasyonlar tespit edildi. Patlamanın verileri, ikili nötron- yıldız ölümü spirali ile inanılmaz bir biçimde uyuşuyor. Patlayıcı bölüm 17 ağustosta 130 milyon ışık yılı uzaktaki elliptik bir galaksi olan NGC 4993'ün yakınında görüldü. Yerçekimi dalgaları önce yerde konuşlanmış LIGO ve Virgo rasathanelerinde görüldü. Saniyeler sonra Dünya'nın yörüngesindeki Fermi ve INTEGRAL rasathanelerinde gamma ışınları tespit edilmişken, saatler sonra Hubble ve diğer rasathaneler elektromanyetik spektrum boyunca ışık tespit etti. Resimde ise olayın büyük ihtimalle atası olan canlandırılmış açıklayıcı bir film var. Video ise birbirine üzerine sarmallaşan sıcak nötron yıldızlarının yerçekimsel radyasyon yaymasını tasvir ediyor. Bunlar birleşirken, kısa süreli gamma ışını patlamasını sağlayan güçlü bir jet uzuyor. Ardından ise ejecta bulutları ve, zamanla, kilonova denilen optik supernova-tipi bir bölüm görülür. İlk tesadüfi tespit LIGO olaylarının kısa süreli gama ışını patlamalarıyla ilişkilendirilebileceğini doğruluyor. Bunun gibi güçlü nötron yıldızı birleştiricilerinin evreni yaşam için gerekli olan iyot ve nükleer bölünme için gerekli olan uranyum ve plütonyum ile tohumladığı düşünülüyor. Hatta bu patlamalardan bir hediyelik eşyaya sahip bile olabilirsiniz. Çünkü bu patlamaların aynı zamanda altının yaratıcısı olduğu düşünülüyor. Telif hakkı: NASA'nın Conceptual Imaging Lab"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-16-11-2017-tarantula-bulutsusu/", "text": "Büyük Macellan Bulutu'nun yakınlarındaki (yaklaşık 180 bin ışık yılı uzaklıkta) devasa bir yıldız oluşum bölgesi olan Tarantula Bulutsusu'nun çapı bin ışık yılından fazladır. Tüm Yerel Galaksi Grubu'nda bilinen en şiddetli ve en büyük yıldız oluşum bölgesi olan bu kozmik eklembacaklı, iyonize haldeki hidrojen ve oksijen atomlarının emisyonuyla yoğunlaşan dar bant verileriyle bu muhteşem manzarayı oluşturuyor. Tarantula'da (NGC 2070) devasa büyüklükteki genç yıldızlardan oluşan ve R136 olarak kategorize edilmiş olan bir yıldız kümesinin merkezinden gelen yoğun radyasyon, yıldız rüzgarları ve süpernova şokları, aynı zamanda bulutsunun ışıma enerjisini arttırdı ve örümcek benzeri filamentlerini şekillendirdi. Tarantula'nın çevresindeki diğer yıldız oluşum bölgelerinde genç yıldız kümeleri, filamentler ve baloncuk şeklindeki kabarık bulutlar vardır. Aslında bu fotoğraf, modern zamanların bilinen en yakın süpernovasının yerini, SN 1987A'yı gösteriyor . Bu oldukça zengin görüş alanı, gökyüzünde güneydeki Kılıçbalığı Takımyıldızı'nda yaklaşık 1 derece veya 2 Dolunay kadar yeri kaplıyor. Eğer Tarantula Bulutsusu bize daha yakın olsaydı, mesela Orion Bulutsusu'nun yerel yıldız oluşum bölgesi gibi 1,500 ışıkyılı uzakta olsaydı, gökyüzünün yarısını kaplayacaktı! Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Fotoğraf ve Telif Hakkı: Ignacio Diaz Bobillo"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-17-02-2018-manhattanin-silueti/", "text": "Şehrin ışıkları, 13 Şubat'ta çekilmiş etkileyici kentsel manzarada, Manhattan'ın Yukarı Doğu Yakası boyunca parıldıyor. Bir dizi dijital pozdan oluşturulmuş olan tek renkli fotoğraf, astrofotoğrafçılıkta hafifçe aydınlanmış geceler için siyah-beyaz filmin popüler olduğu bir zamanın anısı gibi. 2 dakika 40 saniyelik bir zaman diliminde, New York'taki Central Park'ta yapay gölün üzerinden çekilmiş olan 22 kare kullanılmış. Yıldızlar hızlandırılmış bu görüntüde izler bırakırken, sürüklenmekte olan bulutlar gökyüzünde desenler oluşturuyor. Yukarıdan aşağı doğru inen kesikli çizgi halen günışığında parıldayarak güney ufkuna doğru inen Uluslararası Uzay İstasyonu'nun ta kendisi. Pozlamalar arasındaki kısa zaman aralıkları istasyonun parlak izinde minik boşluklar bırakmış. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-17-10-2017-gunes-sisteminin-disindaki-haumea/", "text": "Güneş Sistemi'nin dış kısımlarındaki en garip nesnelerden birinin halkası olduğu keşfedildi. Haumea isimli nesne, Plüton, Ceres, Eris ve Makemake'den sonra belirlenen beşinci cüce gezegen. Haumea'nın elipsoid benzeri şekli onu oldukça sıradışı yapıyor. Haumea Plüton'dan bir eksende göze çarpar derecede uzunken, başka bir eksende Haumea Plüton'la benzer boyuta sahip, üçüncü eksende ise Haumea Plüton'dan çok daha küçük. Haumea'nın yörüngesi, onu Güneş'e bazen Plüton'dan bile yakına getirebiliyor ama Haumea genellikle daha uzaktadır. Yukarıdaki canlandırmada Haumea'nın şekli, etrafı düzgün bir halka ile çevrili bir elipsoid olarak gösteriliyor. Aslında Haumea 2003'te keşfedildi ve geçici ismi 2003 EL61 olarak belirlendi. 2008 yılında ise Haumea, bir Hawaii tanrıçasından gelen adıyla IAU tarafından yeniden adlandırıldı. Ayrıca bu yıl Haumea'nın halkası keşfedildi. Haumea'nın 2005'te keşfedilmiş küçük uydularının adları Hawaii tanrıçasının kızları olan Hi'iaka ve Namaka'dır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-17-12-2017-einstein-haci-kutlecekimsel-merceklemesi/", "text": "Çoğu galaksi tek çekirdeğe sahiptir peki bu galaksinin dört çekirdeği mi var? İlginç cevap, astronomların bu fotoğrafta galaksinin çekirdeğinin gözle görülebilir bir halde bile olmadığı sonucunu çıkarmalarına yol açtı. Merkezdeki yonca yaprağı, galaksi dışındaki yıldızsı gökcisminden yayılmıştır. Görülebilir ön plan galaksisinin yerçekimsel alanı uzak mesafedeki yıldızsı gökcisminin ışıklarını dört farklı görüntü olacak şekilde kırıyor. Yıldızsı gökcismi, bunun gibi aşikar bir göz yanılması için devasa galaksi merkezinin arkasında düzgünce hizalanmalıdır. Genel etki, kütleçekimsel mercekleme olarak bilinir ve bu özel durum da Einstein Haçı olarak bilinir. Yine de ilginç olarak, Einstein Haçı'nın görüntüleri, ön plan galaksideki belirli yıldızların ilave kütleçekimsel mercekleme etkisi ile nispeten parlaklık da değişir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: J. Rhoads , WIYN, AURA, NOAO, NSF"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-18-09-2017-paskalya-adasi-uzerindeki-orion/", "text": "Paskalya Adası'ndaki heykeller niçin inşa edildi acaba? Kimse kesin bilmiyor. Kesin olarak bildikleri şey ise orada 800'ü aşkın büyük taş heykellerin olduğu. Paskalya Adası heykelleri ortalama bir insanın iki katı uzunlukta ve 200 katı ağırlığında olarak ayakta dikiliyorlar. Bu olağandışı taş heykellerin anlamları ve geçmişi hakkında birkaç özellik biliniyor fakat birçoğu onların kayıp bir medeniyetin liderlerinin sureti olarak 700 yıl önce yaratıldığına inanıyor. Fotoğrafta belirtilen, üç kemer yıldızlarından oluşan ünlü hattı ve parlak yıldızları Betelgeuse ve Rigel ile Avcı takımyıldızı huzurundaki antik Moai heykellerinin bir üyesidir. Halbuki dev taş sanki gökyüzünün en parlak yıldızı Sirius'u denetliyormuş gibi görünüyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-18-10-2017-guneytacinda-yildizlar-ve-tozlar/", "text": "Yukarıdaki görselin içinde olan mavi toz bulutları ve genç, enerjik yıldızlar, bizden 500 ışık yılı uzakta, Güneytacı'nın kuzey sınırlarına yakın bir bölgede bulunur. Bu toz bulutları, Samanyolu'nun daha uzakta kalan arkaplanındaki yıldızları görmemize engel olur. Fakat NGC 6726, NGC 6727 ve IC 4812 olarak adlandırılan bu yansıma bulutsularının karmaşık yapıları, bölgede bulunan parlak mavi yıldızlardan gelen mavi ışığın kozmik tozlar tarafından yansıltılmasını sağlayarak, bulutsuların mavi renkli olmasına sebep olur. Bu tozlar yeni oluşmakta olan yıldızları görmemizi engeller. Solda, sarımsı olan küçük NGC 6729 Bulutsusu Kırmızı Güneştacı Yıldızı adlı bir değişen yıldızın etrafında bükülmüştür. Onun hemen altında ise, yeni doğmuş saklı yıldızlardan çıkan sızıntıyla harekete geçerek parlayan düğümlerin ve arkların Herbig-Haro cisimleri oluğu tespi edilmiş. Gökyüzünde 1 derecelik genişlikte olan bu bölge, yakınındaki yıldız oluşum bölgesinden tahmini olarak 9 ışık yılı uzaklıktadır. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı: Eric Coles & Martin Pugh"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-18-12-2017-kepler-90-yildiz-sistemi/", "text": "Sizce başka yıldızların etrafında dönen gezegenleri var mıdır ? Elbette var ! Buna bir örnek de Kepler-90 yıldızıdır. Kepler-90'ın sekizinci gezegeninin Kepler uzay teleskobu tarafından keşfedilmesiyle, bulunan gezegen sayısı bakımından Güneş Sistemi ile eşit bir yıldız sistemi literatüre geçti. Dünya'ya benzeyen kayalı gezegenleri, Jüpiter ve Satürn ile aynı boyutta olan gaz devlerinin bulunması; ve her iki sistemin yıldızının G tipi veya sarı cüce olması bu iki sistemin benzerliklerinden bazıları. Fakat iki yıldız sistemi arasında bazı farklılıklar da var. Bunlardan bazıları, Kepler-90'ın gezegenlerinin Güneş'inkilere kıyasla kendisine yakın olması. Bu sebeple içlerinde yaşam barınma olasılığı çok düşük. Fakat daha uzun süreli gözlemler, yıldız sisteminin dış tarafında daha soğuk gezegenlerin keşfinin önünü açabilir. Kepler-90 bizden 2,500 ışık yılı uzaktadır ve palaklığı yaklaşık 14 kadirdir. Orta boyutta bir teleskopla Ejder Takımyıldızı'na doğru bakarak gözlemlenebilir. Gelecek on yılda ötegezegen keşfi için yürütülen projeler arasında TESS, JWST, WFIRST ve PLATO da var. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı: NASA Ames, Wendy Stenzel"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-19-01-2018-bmbdeki-bulutlar/", "text": "Güney semalarında albenili bir manzara, bu derin ve detaylı teleskop mozağinde Büyük Macellan Bulutu'nu görmektesiniz. Geniş ve dar bantlı filtrelerle kaydedilmiş bu görüntü 5 derecelik bir açı veya 10 dolunay genişliğindedir. Dar bantlı filtreler sadece hidrojen veya oksijen atomları tarafından salınan ışığı iletmek üzere tasarlanmıştır. Enerjik yıldız ışıkları tarafından iyonize olmuş atomlar yeniden yakaladıkları elektron olarak kendi karakteristik ışımalarını yaparlar ve bir düşük enerji seviyesine geçerler. Bunun bir sonucu olarak da bu görselde BMB, genç ve devasa yıldızlarını sarmalayan iyonize olmuş gaz bulutlarıyla dolu gibi görünmektedir. Kuvvetli yıldız rüzgarlarıyla ve ultraviole radyasyonuyla yontulmuş bu parlayan bulutlar, H II bölgeleri olarak da bilinen hidrojenden gelen emisyon tarafından domine edilmiştir. Bir sürü örtüşen H II bölgelerinden oluşmuş olan Tarantula Bulutsusu büyük yıldız oluşum bölgesi sol taraftadır. Samanyolu galaksimizin en büyük bulutu olan BMB yaklaşık 15,000 ışık yılı genişliğinde ve Dorado takımyıldızına doğru neredeyse 160,000 ışık yılı boyunca uzanmaktadır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-19-02-2018-manyetik-evrende-gokada-olusumu/", "text": "Biz nasıl meydana geldik? Bir gökadanın etrafında dönen bir yıldızın etrafında dönen bir gezegenin içinde yaşadığımızı biliyoruz, ama bütün bunlar nasıl oluştu? Gökadaların evrende nasıl evrimleştiği ile ilgili ayrıntıları bulabilmek için, astrofizikçiler ünlü Illustris Simülasyonu'nu IllustrisTNG adında daha karmaşık bir bilgisayar modeline yükselttiler. Yukarıdaki videoda, manyetik alanın evrenin başlangıcından ( kırmızıya kayma-5) günümüze kadar ( kırmızıya kayma-0) olan değişimi gösteriliyor. Mavi renktekiler zayıf manyetik alanları gösterirken, beyaz da güçlü olanları temsil ediyor. Bu manyetik alanlar, gökadalarla ve gökada kümeleriyle neredeyse uyuşuyor. Videonun başlangıcında, IllustrisTNG bilgisayar moleninin yaratmış olduğu evrende dönüp dolaşıyor, 30 milyon ışık yılı genişliğinde genç bir alan görüyorsunuz. Evren genişlerken ve evrimleşirken, kütle çekim kuvveti ise gökadaların oluşmasını ve birleşmesini sağlıyor. Son olarak, IllustrisTNG bilgisayar modeli günümüzde gözlemlediğimiz gerçek evrenle istatiksel anlamda uymasına rağmen, hızlı hareket eden yüklü parçacıkların yaydığı radyo dalgalarındaki güç konusunda model ile gerçek arasında bir uyuşmazlık var. Telif Hakkı: Video: IllustrisTNG Project; Görselleme: Mark Vogelsberger et al. Müzik: Gymnopedie 3"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-19-11-2017/", "text": "Genç yıldızların kendileri NGC 7822 içindeki yuvalarını terk ederlerken bulutsu içinde NASA'nın Wide Field Survey Explorer uydusu ile kızıl ötesinde çekilen bu detaylı gökyüzü resmine parlak kenarlar ve karmaşık yontular hakim olmuş. NGC 7822 dev bir molekül bulutunun kenarında, parlak bir yıldız oluşumu bölgesi olan kuzey Kral takımyıldızına doğru ve 3000 ışık yılı uzakta bulunuyor. Sıcak yıldızlardan yayılan enerjik radyasyon bulutsu gazının yaydığı atomik ışığa güç vermiş, bulutsunun güçlü rüzgarları ve ışığı ayrıca daha yoğun sütun şekillerini yontmuş ve aşındırmış. Sütunların içinde yıldızlar kütleçekimsel çöküntülerle hala oluşuyor olabilir. Fakat, sütunlar aşındıkça oluşmakta olan yıldızlar ihtiyaçları olan yıldız tozu rezervlerine ulaşamayabilirler. Bu alan uçtan uca 40 ışık yılı kadar uzunlukta ve NGC 7822'nin tahmini uzaklığında bulunuyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-19-12-2017-marsin-sarmal-kuzey-kutbu/", "text": "Niçin Mars'ın Kuzey Kutbu'nu çevreleyen bir sarmal var ? Her kış, Mars'ın ince atmosferindeki karbondioksitin bir kısmının donmasıyla kutupta yaklaşık bir metre kalınlığında yeni bir dış katman oluşur. Bu yeni katman, yıl boyu kalıcı bir su ve buz katmanının üzerinde yer alır. Güçlü rüzgarlar, bu katmanın merkezinin üzerinden eser ve kızıl gezegen döndükçe girdap şeklini alır Planum Boreum'un sarmal yapıda olmasının nedenlerinden biri de budur aslında. Görselde, Avrupa Uzay Ajansı'na ait Mars Ekspresi'nin çektiği fotoğraflar ve NASA'nın Mars Küresel Gözlemcisi'nde bulunan lazer altimetrenin yaptığı yükseklik ölçümleri ile oluşturulmuş bir mozaik yer alıyor. Önümüzdeki birkaç yıl için planlanan Mars görevleri arasında Insight ile Mars'ta kazı çalışmaları, ExoMars ve Mars 2020 Rover ile geçmişte ve günümüzde Mars'ta mikroskobik yaşama dair izler arama planları bulunuyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Görsel & Telif Hakkı: ESA/DLR/FU Berlin; NASA MGS MOLA Science Team"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-20-01-2018-eski-ay-yeni-ayin-kollarinda/", "text": "Ay'ın küllü parıltısı veya Yeni Ay'ın kollarındaki Eski Ay olarak da bilinen bu olayda, Dünya'nın ışığı Ay'ın karanlıkta kalan tarafından yansıyor. İlk hilalin yarattığı Dünya parlamasının bu nefes kesici fotoğrafı, 18 Ocak'ta Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan Las Campanas Gözlemevi'nde çekilmiş. Atmosferin çarpıcı, iç içe geçmiş tabakaları, batı ufkundaki gün batımının renklerine boyanmış Pasifik Okyanusu'nun üzerinde asılı duruyor. Aslında bu manzaranın Ay'dan bakıldığında görülen hali de epey etkileyici. Ay, Dünya semalarında zarif bir hilal şeklinde süzülürken Ay yüzeyinden görülen ise, alabildiğine parlak, neredeyse dolunay halindeki Dünya. Leonardo da Vinci 500 yıl önce Dünya parlamasını, Güneş ışığının okyanuslardan yansıyarak Ay'ın karanlık yüzeyini aydınlatması olarak tanımlamıştı. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-20-02-2018-buenos-aires-uzerinde-kismi-gunes-tutulmasi/", "text": "Güneş'in tepesine ne oldu? Geçen hafta Dünya'nın güney yarımküresi Ay'ın, Güneş'in sadece bir parçasını kapattığı bir kısmi güneş tutulmasına maruz kaldı. Buradaki fotoğraf, tutulmanın sonlarına doğru Arjantin'in Buenos Aires'ine bakan Uruguay sahilinde çekildi. Fenerle süslenmiş Farallon Adası ön taraflarda görülüyor. Ve Güneş'in hemen solunda bir uçak görülüyor. Bu fotoğraf aslında art arda aynı kamera ayarları ve aynı kamera ile çekilen iki pozun dijital bir kombinasyonudur. Biri manzara, diğeri ise arka plandaki güneş. Dünya'da gözlemlenebilecek bir sonraki güneş tutulması haziranın ortalarına doğru olacak ve yine bir kısmi güneş tutulması olacak. Bu tutulma güney Avustralya ve Tazmanya'da gözlemlenebilecek. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif hakkı: Fefo Bouvier"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-20-09-2017-buyuk-gunes-taci/", "text": "Çoğu fotoğraf Güneş tacının büyülü güzelliğini tam olarak gösteremiyor. Güneş tutulması sırasında Güneş tacını doğrudan gözlemleyebilmek ise eşi benzeri olmayan bir deneyimdir. İnsan gözü, ortalama kameraların göremediği Güneş tacının özelliklerini görecek şekilde uyum sağlayabilir. Fakat artık işler değişti, dijital çağa hoşgeldiniz! Gösterilen fotoğraf, saniyenin binde birinde bir çekilen iki saniyelik kırk pozdan oluşmuş olup, bu pozlar dijital ortamda birleştirilerek ve işlemden geçirilerek, 2017'nin Ağustos ayında gerçekleşen tam Güneş tutulmasında ortaya çıkan Güneş tacının zayıf özelliklerini belirginleştirdi. Güneş'in tacı içinde çarpışık tabakaları olan ve değişim halinde olan parlayan sıcak gaz karışımı, ve manyetik alanı kolaylıkla görülebiliyor. Güneş'in dış çevresinde ise, açık pembe renkte olan ve tekrar eden çıkıntılar bulunuyor. Yeniay'ın gece tarafında bulunan, Dünya'nın gündüz olan tarafından yansıyan Güneş ışığının aydınlatmasıyla, solgun ayrıntılar bile gözle seçilebiliyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Alson Wong"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-20-10-2017-tum-guzelligiyle-uc-bogum/", "text": "Güzeller güzeli Üç Boğum Bulutsusu, zıtlık kavramıyla ilgili kozmik bir çalışma. M20 olarak da bilinen bu bulutsu, içinde pek çok bulutsu barındıran Yay Takımyıldızı'nda, bizden 5 bin ışık yılı uzaklıktadır. Gökadamızın düzlemindeki bir yıldız oluşum bölgesi olan Üç Boğum üç çeşit göksel bulutsuyu bünyesinde barındırır; hidrojen atomlarıyla oluşan kırmızı rengin hakim olduğu yayılım bulutsusu, mavi yıldız ışıklarını yansıtan yansıma bulutsusu, ve yoğun toz bulutlarının olduğu karanlık bulutsusu. Fakat Üç Boğum'un ismini almasını sağlayan asıl neden, kırmızı yayılım bölgesinde bulunan toz şeritlerinin bölgeyi neredeyse üçe ayırıyormuş görüntüsü vermesi. Yayılım bulutsusunun altında ve solunda olan, yeni doğan yıldızların oluşturduğu kolonlar ve püskürtüler, ünlü Hubble Uzay Teleskobu'nun bölgeye ait yakın çekim fotoğraflarında görünüyor. Üç Boğum Bulutsusu yaklaşık 40 ışık yılı genişliğindedir. Çıplak gözle görülemeyecek kadar soluk olan bu bölge, aslında Ay'ın gökyüzünde kapladığı alan kadar büyük. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Chamaeleon Team Franz Hofmann, Wolfgang Paech"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-20-11-2017-curiosity-aracinin-marsta-ozcekimi/", "text": "Peki, daha önce hiç Mars'ta özçekim yaptınız mı? Curiosity yaptı! Bu özçekim aslında pek çok küçük resmin toplanıp düzenlenmesiyle oluşturuldu, bu sebeple de kamerayı tutan mekanik kol resimde gözükmüyor. 2015 yılının ortalarında çekilen bu resim sadece maceraperest aracı değil; aynı zamanda gezegenin koyu katmanlı kayalarını, Sharp Dağı'nın açık renkteki zirvesini ve Mars'ı çevreleyen pas kırmızısı kumu gösteriyor. Hatta, eğer biraz dikkatli bakarsanız, Curiosity'nin eskimiş tekerleklerine sıkışmış küçük kayalar da görebilirsiniz. 2017 yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerde, Curiosity Vera Rubin Sırtı'nda tortul kayaçların katmanlarını keşfetmekle meşgul. Bu sayede antik Mars'ın jeolojik tarihini daha iyi anlayabilir ve bu kayaların tam olarak neden orada bulunduklarını anlayabiliriz. 2018 APOD Takvimi bayiilerde"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-01-2018-1938deki-yukari-michigan-kar-firtinasi/", "text": "Sizin kar fırtınanız bunu yapabilir mi? Neredeyse bir metreyi bulan yeni ve beklenmeyen kar, 80 yıl önce bu hafta başlamış olan fırtınada iki günde yağdı. 1938 yılında meydana gelen Yukarı Michigan'daki yüzyılın fırtınasında, bazı yerlerde kar kalınlığı elektrik direklerine kadar ulaşmıştı. Kar yağdıkça ve çok şiddetli rüzgarlar karları gerçeküstü boyutlara taşıdıkça, birçok yol yalnızca geçilemez hale gelmekle kalmadı aynı zamanda açılamaz duruma geldi; insanlar çıkmaza düştü; arabalar, okul servisleri ve trenler karla kaplandı; hatta tehlikeli bir yangın bile çıktı. Bazı öğrenciler art arda birkaç gününlerini okulda harcamaları için zorlanmalarına rağmen, neyse ki sadece iki kişi hayatını kaybetti. Görseldeki fotoğraf, fırtınadan kısa süre sonra yerel halktan biri tarafından çekildi. Sonunda tüm karlar eridi fakat buna benzer tekrarlayan kar fırtınaları, gezegenimizin karlı bölgelerinde kalıcı buzulların oluşmasına yardımcı oldu. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-02-2018-hubbledan-jupiterin-kizilotesi-goruntusu/", "text": "Jüpiter kızılötesi ışıkta biraz farklı görünüyor. Jüpiter'in bulutlarının hareketlerini daha iyi gözlemlemek ve NASA'nın robot Juno uzay aracının bu hareketleri anlamasına yardımcı olmak için Hubble Uzay Teleskobu, Jüpiter'e doğrultulmuş durumda. Mor ötesi ve kızılötesi ışığı içeren Jüpiter'in gözlemlenebilen renkleri, insanların görme aralığının da ötesinde. 2016'da burada görülen üç yakın kızılötesi ışık bandı, dijital olarak yeniden haritalandırılıp renkli bir görüntü elde edildi. Yansıyan güneş ışığı miktarından, farklı bulut yükseklikleri ve enlemlerinin parlaklıktan farklı olduğu için Jüpiter kızılötesi ışıkta farklı görünüyor. Yine de, gezegenin ekvatorunu çevreleyen açık renkteki alanlar ve koyu kemerler, altta solda Büyük Kırmızı Nokta ve Büyük Kırmızı Nokta'nın güneyindeki inci ipleri fırtınası sistemleri de dahil olmak üzere alışkın olduğumuz pek çok şekli Jüpiter üzerinde görebiliyoruz. Jüpiter'in manyetosferindeki yüklü parçacıklar tarafından enerji kazanan pus sayesinde kutuplar parlıyor. Juno, şimdi Jüpiter çevresinde planlanan 12 yörüngesinden 10'unu tamamladı ve bize sadece Jüpiter'in hava durumuyla ilgili değil, ayrıca Jüpiter'in kalın bulutlarının altında yatan şeyleri anlamamıza yardımcı olacak verileri kaydetmeye devam ediyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Fotoğraf: NASA, ESA, Hubble; Veriler: Michael Wong ve diğerleri; İşleme & Telif Hakkı: Judy Schmidt"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-09-2017-bir-eylul-sabahi-manzarasi/", "text": "18 Eylül sabahı Ay, üç gezegen ve parlak bir yıldız, tutulum düzleminde toplanarak, Macaristan'da bulunan Veszprem Kalesi'nde bu manzarayı oluşturdu. Bu alacakaranlık gökyüzünde, Merkür ve Mars doğu ufkuna yakın parıldarlarken, Güneş'in doğuşuyla kayboldular. Aslan takımyıldızının alfa yıldızı olan Regulus, gittikçe zayıflayan Ay'ın hemen yanında dururken, Venüs de resmin üst kısmında ışıl ışıl duruyor. Ay'ın, gezegenlerin ve parlak yıldızın oluşturduğu bu güzel rastlantı, Dünya çapında erken kalkan gözlemciler tarafından keyifle izlenebilir. Bununla beraber, 18 Eylül'de, 24 saat içerisinde Ay, Regulus ve diğer üç gezegenin önünden geçti veya onları gizledi. Başka bölgelerde de gözlemlenebilen bu olay, zamanlayabilme açısından ise oldukça zor olmasıyla beraber, neredeyse yalnızca gündüz gözüyle izlenebilen bir manzaraydı. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Tamas Ladanyi"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-10-2017-lynds-karanlik-bulutsusu-183/", "text": "Beverly Lynds Karanlık Bulutsusu 183, bizlerden yalnızca 325 ışık yılı uzaklıkta, Samanyolu düzlemimizin hemen üzerinde asılı duruyor. Optik dalga boylarında görüntülendiğinde, arkasındaki yıldız ışığını engelleyen koyu ve tozlu moleküler bulutun kendisinde de yıldız yokmuş gibi duruyor. Ancak uzak kızılötesi dalgaboylarındaki incelemeler, moleküler bulutun bazı geniş bölgelerinde gerçekleşen kütleçekimsel çöküşlerinden kaynaklı, oluşumlarının erken dönemlerindeki yıldızların varlığına işaret eden yoğun kümeler olduğunu gösteriyor. En yakınımızdaki moleküler bulutlardan biri olan bulutsu, Yılanın Başı takımyıldızı civarında bulunuyor. Bu keskin kozmik bulut portresi, gökyüzünde yaklaşık yarım derece genişliğinde yer kaplıyor. Bu da, Lynds Koyu Bulutsusu 183'ün bulunduğu uzaklıkta 3 ışık yılına denk gelen bir genişlik demek oluyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-11-2017-piramit-daginin-uzerindeki-buyuk-ayi/", "text": "Bu yıldız grubunu tespit etmeyi ilk kez ne zaman öğrendiniz? Dünya genelindeki çoğu insana aşina olmalarına rağmen, farklı kültürler bu yıldız desenini farklı folklor ve simgelerle ilişkilendirmektedirler. ABD'de Büyük Kepçe olarak bilinen yıldızlar, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 1922'de Büyük Ayı olarak isimlendirilen takımyıldızının parçasıdırlar. Bu yıldızların bilinen isimleri soldan sağa doğru şöyledir: Alkaid, Mizar/Alcor, Alioth, Megrez, Phecda, Merak, ve Dubhe. Tabii ki herhangi bir takımyıldızındaki yıldızların birbiriyle fiziksel olarak ilişkili olması pek olası değildir. Fakat şaşırtıcı olarak, Büyük Ayı'yı oluşturan yıldızlar, Büyük Kepçe'nin yıldızlarıyla aynı doğrultuda bulunmaktadır, fakat bu yıldızlar gökyüzünde daha büyük bir alan kaplamaktadır. Yıldızların ölçülmüş ortak hareketi, bütün yıldızların ortalama 75 ışık yılı uzaklıkta ve 30 ışık yılı boyunca uzandığı düşünülen yakındaki bir yıldız kümesine ait olduklarını öne sürmektedir. Daha doğru ifade etmek gerekirse bu yıldız kümesi, Büyük Ayı Hareketli Grubu olarak bilinmektedir. Gösterilen resim, son zamanlarda Kanada, Alberta'daki Piramit Dağı'nın üzerinde bulunan ikonik yıldızları içermektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-21-12-2017-gundonumu-gunesi-ve-samanyolu/", "text": "Kuzey Yarımküre için kışın, Güney Yarımküre için yazın ilk günü olan Aralık gündönümüne hoşgeldiniz! Mevsimlerin astronomik işaretçileri olan gündönümü ve ekinoks tarihleri, Dünya eliptik yörüngesinde yıllık hareketini yaparken, Güneş'in yerine dayanır. Bu gündönümünde Güneş bugün 16.28 'de -23.5 ile maksimum güney eğimine ulaşırken gök küresindeki yükselimi 18 saat oluyor. Bu, Güneş'i galaksimiz Samanyolu'nun merkezine yakın bir yönde olan Yay Takımyıldızı'na koyuyor. Eğer bugünün gündönümü Güneş'ini arka plandaki soluk yıldızlar ve nebulalara karşı görebilseydiniz -ki bunu yapmak özellikle gündüz vakti çok zor- gördüğünüz şey bu kompozit panorama gibi olurdu. Bunu yapmak için, karanlık Namibya gecelerinde alınan güzel galaksimizin fotoğrafları, panaromik görünümde birleştirildi. 21 Aralık 2015'te alınan Güneş'in anlık görüntüsü de Samanyolu'nun merkezine yakın, bugünün kış gün dönümü pozisyonuna parlak bir yıldız şeklinde dijital olarak eklendi. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı:Stefan Seip"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-22-01-2018-gokadamizin-merkezini-cevreleyen-bir-benzestirim/", "text": "Gökadamızın merkezinde olmak nasıl olurdu, neler görürdünüz? 360 derecelik görüş alanı sunan ve her yeri görmenizi sağlayan bu videoda, bilimsel olarak belirlenmiş iki olasılık gösteriliyor. Bu benzeştirim, Avrupa Güney Gözlemevi'nin Şili'de bulunan 'Çok Büyük Teleskopu'ndan gelen kızılötesi ve NASA'nın Dünya'nın etrafında dönen Chandra X-ışınları Gözlemevi'nden gelen X-ışını bilgilerinin ışığında oluşturuldu. Videonun başında hızlıca gökadamızın merkezinde bulunan dev kara delik Sagittarius A-Yıldız'a doğru ilerliyorsunuz. Ardından, 500 senede geçen süreyi hızlandırılmış şekilde gösteren bu videoda, parlayan gaz tabakaları ve etrafınızda dönen pek çok ışık noktası görüyorsunuz. Bu ışık noktalarından pek çoğu Wolf-Rayet yıldızıdır ve görünebilen sıcak rüzgarları etraflarındaki bulutsulara doğru ilerler. Yaklaşan bulutlar gittikçe uzarken, yaklaşan nesneler de düşmeye başlıyor. Videonun sonlarına doğru benzeştirim tekrar ederken, Saggitarius A-Yıldız'ı saran bu canlı bölgeden çıkan sıcak gazın, yaklaşan nesneleri geri itiyor. Telif Hakkı: NASA, CXC, Pontifical Catholic Univ. of Chile, C. Russell et al"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-22-09-2017-gunes-tutulmasinin-gunes-cizelgesi/", "text": "Bugün Eylül gündönümü. Güneye doğru ilerleyen Güneş, gök eşleğini evrensel zamanda saat 20.02'de geçecek. Elbette ki Dünya'nın dört bir tarafında gündönümünde gece ve gündüz eşit zaman aralıklarında olur. Fakat 21 Ağustos'ta Güneş'in aldığı yol sebebiyle gökyüzü fazladan gece vaktine kavuştu. Delikli bir teneke kutuya bağlanmış kamera ve ışığa duyarlı kağıtla yapılmış bu yaratıcı Güneş çizelgesi, o gün Güneş'in aldığı yolu takip ediyor. Bütün gün poz alınarak çekilmiş bu fotoğrafta, Güneş'in takip ettiği yol kuzeye doğru yükselirken, altında da yerel bir manzaranın engin görüntüsü dizilmiş. ABD'nin Idaho eyaletindeki Lowman bölgesindeki gökyüzünde bulunan yoldaki açıklık, kısmi ve tam Güneş tutulmasının sürelerini temsil ediyor. Burada, tam tutulma 2 dakika kadar sürdü. Güneş'in yolundaki bu geniş açıklığın bir diğer sebebi de daha uzun süresi olan kısmi tutulma sırasındaki günışığının azalmasıdır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Chuck Bueter"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-22-10-2017/", "text": "3C 75 aktif galaksisinin merkezindeki bu şamata da neyin nesi? Bu kompozit x-ışını / radyo görüntünün merkezinde iki parlak kaynak, ortak yörüngedeki süper kütleli iki kara delikten oluşuyor ve dev radyo kaynağı 3C 75'e güç veriyor. Multimilyon derecelik x-ışını salınımı yapan gaz ve göreli parçacıklar saçan fıskiyeler ile çevrelenmiş iki süper kütleli kara delik birbirlerinden 25000 ışık yılı kadar uzaktalar. Bu iki karadelik Abell 400 galaksi kataloğundaki iki birleşen galaksinin merkezinde ve 300 milyon ışık yılı kadar uzaktalar. Astronomlar bu süper kütleli kara deliklerin ikili bir sistemde kütleçekim ile birbirlerine bağlandıklarının sonucuna varmışlar. Çünkü bu iki kara deliğin saniyede 1200 kilometre hızla sıcak küme içinden ilerlerken fıskiyelerin ortak hareketi ile düzenli olarak geriye doğru süpürülmüşçesine görünmeleri bu sonucu kısmen de olsa destekliyor. Uzak evrende bu gibi muhteşem kozmik birleşmelerin kalabalık galaksi kümelerinde sıradan bir olay olduğu düşünülüyor. Son aşamalarında, birleşmelerin yoğun kütleçekimsel dalgaların kaynakları olması bekleniyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-22-11-2017-yildizlararasi-asteroit-oumuamua/", "text": "Daha önce hiç böyle bir şey görülmedi! Eşi benzeri görülmemiş uzay taşı 'Oumuamua, Güneş Sistemimizin dışından tespit edilen ilk asteroit olduğu için fazlasıyla ilgi çekici bununla birlikte, modern bilgisayardan gökyüzü izleme özelliği ile, daha çok asteroitin onu takip etmesinin olası olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla insanlık, bu olağandışı yıldızlararası ziyaretçimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olması için sahip olduğu neredeyse her çeşitteki teleskopu 'Oumuamua'ya doğrultmuştur. Gördüğümüz resim, bir sanatçının Oumuamua'nın nasıl görüneceğine dair canlandırmasıdır. Bununla birlikte, Oumuamua, bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke tarafından yaratılmış ünlü bir kurgusal yıldızlararası uzay gemisi olan Rama ile beklenmedik benzerliklere sahip olduğu için de ilginçtir. Rama gibi, 'Oumuamua da alışılagelmemiş bir şekilde uzun ve parçalanmaması adına güçlü malzemelerden meydana gelmişti. Ayrıca Güneş Sistemimizi sadece ziyarete gelmişti, giderken de hiçbir nesnenin yerçekimi etkisi altına girmemiş bir objeye göre, Güneş'e olağandışı yakın bir şekilde geçti. Ziyarete gelen bir uzay gemisinden farklı olarak, 'Oumuamua'nın yörüngesi, hızı, rengi ve hatta tespit edilme olasılığı bile, milyonlarca yıl önce sıradan bir yıldızın çevresinde doğal olarak oluşan ve sıradan bir gezegenin yerçekimine maruz kalarak oradan uzaklaştıktan sonra galaksimizi yalnız başına gezmeye başlayan bir nesne olduğunu ele veriyor. 'Oumuamua'nın nereden geldiği bilgisiyle bile, bir gün Oumuamua'yı ya da Güneş Sistemi'mize izinsiz giriş yapan başka bir nesneyi kendi yıldızlararası Rama'mıza çevirmek için bir teknolojiye sahip olacağımız umuduyla yaşamamız muhtemel. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: European Southern Observatory, M. Kornmesser"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-22-12-2017-ikizlerin-meteorlari/", "text": "Meteorlar, Çin'in kuzeyindeki Heilongjiang Bölgesi'nin üstündeki karanlık göklerden, harika bir kış manzarasının üzerine yağmur gibi yağıyorlar bu karede. Buradaki 48 meteor, geçtiğimiz haftanın yıllık Geminid meteor yağmurlarının ufak bir parçası. Bütün görüntüler -28 derecelik havaya rağmen bu gökyüzü harikasının zirve yaptığı saatlerde kamera pozlamalarıyla kaydedilmiştir. İkizler zodyak takımyıldızının en parlak iki yıldızının yakınlarında, ufkun yukarılarında bulunan yağmurunun saçılma noktasından dağılmaktadırlar. Çok aktif olan yağmur, bu yıl Geminidlerin zirvesi Aralık 16'dan yani asteroid 3200 Phaethon'un Dünyaya en yakın noktasında ulaşmasından hemen önce Aralık 13-14 gecesi geldi. 3200 Phaethon, bu Geminid meteor yağmurunun olası ana bedenidir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-23-01-2018-sarmal-gokada-ngc-1398in-kurdeleleri-ve-incileri/", "text": "Neden bazı sarmal gökadaların merkezlerinin etrafında halka olur? Sarmal gökada NGC 1398 merkezinin etrafında yalnızca inci gibi yıldızlar, gaz ve toz halkası yoktur. Merkezi boydan boya saran yıldızlardan ve gazlardan oluşan çizgilere ve daha uzağında kurdele gibi görünen sarmal kollara sahiptir. Yukarıdaki kare, Şili'de bulunan Paranal Gözlemevi'ndeki ESO'nun Çok Büyük Teleskobu ile çekilmiş ve bu büyük sarmalı etkileyici ayrıntılarla gösteriyor. NGC 1398, yaklaşık 65 milyon ışık yılı uzaklıktadır; yani, bugün gördüğümüz ışık, dinazorlar yeryüzünden silindiğinde bu gökadayı terk etmiştir. Bu güzel görselin merkezindeki gökada, Ocak takımyıldızına küçük bir teleskopla bakıldığında görülebilir. Merkezin yakınındaki halka muhtemelen başka bir gökadayla kütle çekimsel bir karşılaşma, ya da gökadanın kütle çekimsel asimetrisinin neden olduğu yıldız oluşumunun genişleyen bir yoğunluk dalgasıdır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: European Southern Observatory"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-23-09-2017-bir-kuyruklu-yildiz-rastlantisali/", "text": "Gökyüzündeki güzel bir yıldız alanının içinde bulunan birkaç kuyruklu yıldızı gösteren bu fotoğraf, 13 Eylül sabahında çekilmiş. Süpernova aramak için görevlendirilmiş bir robot tarafından Temmuz ayında bulunan C/2017 O1 ASASSN kuyruklu yıldızı görselin sol alt köşesinde görülebilir. Püskülüne yeşil rengi veren şey ise günışığından gelen iki atomlu karbon molekülü içinde bulunan floresandandır. Güneş'e en yakın konuma gelen bu kuyruklu yıldız, bu konumdayken Dünya'ya 7.2 ışık dakikası uzaklıktaydı. Çerçevenin sağ üst köşesinde ise Dünya'ya 14 ışık dakikası uzaklıkta olan, uzun kuyruklu C/2015 ER61 PanSTARRS kuyruklu yıldızı bulunuyor. Çok ışık yılı uzakta bulunan yıldızlı arkaplan, Samanyolu'nun soluk gözüken tozlu bulutsusunu da kapsıyor. Pek çok kişi tarafından bilinen Ülker yıldız kümesi ise çerçevenin sağ üstünde görülebiliyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Jose J. Chambo"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-23-11-2017-alnitak-alnilam-mintaka/", "text": "Alnitak, Alnilam ve Mintaka bu kozmik manzaranın köşegeni boyunca, doğudan batıya doğru sıralanmış mavimsi parlak yıldızlardır. Aynı zamanda Avcı'nın Kemeri olarak da bilinen bu üç mavi dev yıldız Güneş'ten daha sıcaktır ve çok daha büyüktür. Avcı'nın iyice araştırılmış yıldızlararası bulutlarından doğup 800 ila 1500 ışık yılı uzaklığında bir alana yayılmışlardır. Aslında, bu bölgedeki sürüklenen gaz ve toz bulutları, sağ altta bulunan Alnitak'ın yakınındaki Alev Bulutsusu ve Atbaşı Bulutsusu da dahil olmak üzere ilginç bir şekilde tanıdık biçimlerden oluşuyor. Ünlü Avcı Bulutsusu'nun kendisi de bu renkli yıldız manzarasının sağ kenarında. İki panelden oluşan bu teleskopik mozaik fotoğraf karesi, gökyüzünde 4 derecelik bir alan kaplıyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-23-12-2017-phaetonun-kuluckasi/", "text": "Yörüngesinin ölçümlerine bakıldığında, 3200 Phaeton, yıllık Geminid meteor yağmurunun ana göktaşı kaynağı olarak görünüyor. Çoğu meteor yağmurunun kaynağı kuyruklu yıldızlar olsa da, 1.4 yıllık bir yörüngeye sahip olan 3200 Phaeton, Dünya yakınlarındaki bilindik ve yakından takip edilen küçük gezegenlerden. Güneş'ten kavrulmuş bu kayalık gök cisminin Güneş'e en yakın olduğu nokta, Güneş Sistemi'nin en iç gezegeni Merkür'ün yörüngesinin içinde kalıyor. Bu teleskopik görüntüde, küçük gezegenin hızlı hareketinin, Perseus takımyıldızının soluk yıldızlarından oluşan arkaplanda, iki dakikalık pozlama sırasında oluşturduğu iz görülmekte. Meteor çocuklarının paralel izleri, manzara boyunca çok daha hızlı bir biçimde geçip gitmiş. Bu aile portresi, Geminid meteor yağmurunun en aktif olduğu 13 Aralık'ta çekilmiş. Bu, 3200 Phaeton'un 16 Aralık'ta, Dünya'ya en yakın geçişinden hemen önceydi. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-24-02-2018/", "text": "Bizim Samanyolu Gökadası'ndaki bakış açımızdan, NGC 6946 tam karşımızda kalıyor. Bu büyük ve güzel spiral gökada, uzaklardaki Kral Takımyıldızı'nın yıldızlar ve tozdan oluşma perdesinin arkasında. Merkezinden dışarıya doğru gidildiğinde, gökadanın renkleri; yaşlı yıldızların sarısından, yıldız kümelerindeki genç yıldızların mavisine, gevşekçe uzanan parça parça spiralli kollardaki yıldız oluşum bölgelerinin kırmızısına doğru değişiyor. NGC 6946, hem bol miktarda kızılötesi ışık saçıyor, hem de gaz ve toz içeriği olarak oldukça zengin bu da sıkı bir yıldız doğumu ve ölümü oranına işaret ediyor. Aslında, 20. Yüzyılın başlarından beri, NGC 6946'da en azından dokuz üstnova keşfedilmiş, ki bunlar büyük kütleli yıldızların ölümleri olan patlamalar. 40000 ışık yılı ötedeki NGC 6946, Havai Fişek Gökadası olarak da biliniyor. Gökadanın bu nefes kesen portresi, Mauna Kea'daki 8.2 metrelik Subaru Teleskopu'ndan gelen görsel verileri de içeren, karma verilerden oluşturulmuş bir görüntü. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-24-09-2017-gokyuzundeki-isigi-tanimlama-rehberi/", "text": "Gökyüzündeki o ışık ne olabilir? Belki de insanlığın alışılmış sorularından birisi ve cevap birkaç kısa gözlem ile verilebilir. Örneğin, ışık hareket ediyor mu ya da yanıp sönüyor mu? Eğer evetse ve şehirlere yakın bir yerde yaşıyorsanız, cevap sıklıkla bir uçak olacaktır; çünkü uçakların sayısı çok fazladır ve çok az uydunun ve yıldızın ışığı, yapay şehir ışıklarının parlaklığını bastırarak gökte görülebilir durumdadır. Eğer aynı soruya verilen cevap hayır ise ve şehirden uzakta yaşıyorsanız, yukarıdaki o ışık Venüs ya da Mars olabilir. Venüs genelde hemen şafak sökmeden önce ya da akşam karanlığı çöktükten hemen sonra ufukta ortaya çıkar. Bazen ufuk kenarında alçak görünen uzaktaki bir uçağın hareketini bile parlak bir gezegenin ışığından ayırt etmek zor olabilir, fakat bu durum bile uçağın birkaç dakika boyunca yapacağı hareketlerle çözülebilir. Tüm bu gözlemlerden sonra hala emin değil misiniz? Öne çıkan bu çizelge, bazen mizahi ama çoğu zaman doğru bir değerlendirme veriyor. Kendilerini gökyüzünü gözlemeye adamış gökyüzü hayranları, büyük ihtimalle kibar düzeltmeler not edeceklerdir ki bu düzeltmeleri sağlamak için de teşvik edilmektedirler."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-24-11-2017-bodur-kraterdeki-apollo-17/", "text": "Aralık 1972 de Apollo 17 astronotu Ronald Evans, Ay'ın yörüngesinde dolanırken takım arkadaşları Eugene Cernan ve Harrison Schmitt, bu sırada, Ay'daki Taurus-Littrow vadisinde 72 saat geçirdiler. Bu keskin görüntü vadi zemininde dolaşırlarken Cernan tarafından çekildi. Görselin sol tarafında uydu arazi aracının yanındaki Schmitt'i görebilirsiniz, Bodur Krater'in hemen kenarında, jeolog Schmitt'in turuncu ay toprağını keşfettiğini noktanın yanındalar. Apollo 17 ekibi, toplamda 110 kg kaya ve toprak örneğiyle bu noktayı, Ay'da inilen noktalar içinde, en çok örnek toplanmış yer yaptı. Kırk beş yıl sonra, bugün bile, Cernan ve Shmitt Ay'da yürüyen son iki insan olma sıfatını taşıyorlar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-24-12-2017-kaliforniyanin-ustundeki-spacex-roket-firlatimi-dumani/", "text": "Gökyüzünde neler oldu ? Cuma günü, SpaceX roket kalkışından gelen fotojenik fırlatma dumanı, Güney Kaliforniya ve Arizona'nın üstünde oldukça muhteşem bir görüntü oluşturdu. Gökyüzündeki dev uzay balığı görüntüsü gibi zamanlara bakıldığında, Lompoc, Kaliforniya'nın yakınındaki Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü'nde gerçekleşen etkileyici roket fırlatımı çok parlaktı; çünkü Güneş'in batışı ile arkadan aydınlatılmıştı. Sadece bir saniye süren başlatma penceresinde kaldırılan Falcon 9 roketi, gelişmekte olan bir küresel iletişim ağının bir parçası olan ve düşük Dünya yörüngesinde bulunan on İridium İLERİ uydusuna başarılı bir şekilde ulaştı. İlk etaptaki duman sağda görünürken, roketin süzüldüğü sonraki aşama sola doğru dumanın en üst noktasında görünmektedir. Fırlatışın birkaç iyi videosu çekildi. Görseldeki fotoğraf, Kaliforniya'nın Orange County ilçesinden 2.5 saniye süren pozlama ile yakalandı. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Craig Bobchin"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-25-01-2018-araba-tekerinin-talihine-bakin/", "text": "İki galaksinin çarpışması evrende şans eseri, şaşırtıcı bir biçimde bilindik bir şekil oluşturdu: Araba Tekeri Galaksisi! Araba Tekeri Galaksisi, Heykeltıraş Takımyıldızı'nın içinde, yaklaşık 500 milyon ışık yılı uzaklıkta bir grup galaksinin bir parçasıdır. Fotoğrafta sağ tarafta, grupta bulunan daha küçük iki gökada görülüyor. Araba Tekeri Galaksisi yeni oluşan, son derece parlak ve devasa büyüklükte yıldızlardan oluşan bir yapıdır ve çapı 150,000 ışık yılı olan bir halkaya benzer. Galaksiler çarpıştıklarında birbirlerinin içinden geçerler, yıldızları nadiren temas eder. Yine de, galaksilerin çekim alanları çarpışma sayesinde ciddi biçimde deformasyona uğradı. Aslında, bu halka benzeri şekil, büyük bir galaksinin içinden geçen daha küçük bir galaksinin neden olduğu yerçekimi bozulmasının sonucudur, yıldızlar arasındaki gaz ve tozu sıkıştırıp bir yıldız oluşumu dalgası yaratarak, aynı bir havuzun yüzeyindeki dalgalanmalar gibi, dalganın çarpma noktasından dışarıya çıkmasıyla oluşmuştur. Bu durumda, Samanyolu'nun aksine, büyük galaksinin orjinal şekli bir sarmal gibi olabilir, ve bu çarpışma ile tekerlek biçimine dönüşmüştür. Peki ama... Küçük davetsiz misafir galaksiye ne oldu? Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-25-02-2018-ae-aurigae-ve-alevli-yildiz-nebulasi/", "text": "AE Aurigae neden yanan yıldız olarak adlandırılıyor? Bunun bir sebebi, onu çevreleyen nebula IC 405'in, içteki yıldız AE Aurigae de dahil hiçbir şeyin yanmamasına rağmen bölgenin duman barındırıyor gibi görünmesinden dolayı Alevli Yıldız Nebulası olarak adlandırılmasıdır. Genellikle oksijenin hızlı moleküler kazanımı olarak tanımlanan ateş, yalnızca yeterli miktarda oksijen olduğunda gerçekleşir ve böyle yüksek enerjili, düşük oksijenli ortamlarda hiçbir önemi yoktur. Duman gibi görünen malzeme çoğunlukla yıldızlar arası hidrojendir, ancak karbon açısından zengin toz zerreciklerinin duman gibi koyu ipliklerini içerir. Parlak yıldız AE Aurigae, bulutsuların merkezine yakın görünür ve çok sıcaktır, mavidir, yaydığı ışık o kadar enerjiktir ki elektronları, çevreleyen gazdaki atomlardan uzak tutmaktadır.Bir atom bir elektronu yeniden ele geçirdiğinde, ışık çevredeki salınım bulutsusunu oluşturarak yayılır. Alevli Yıldız Nebulası 1,500 ışık yılı uzaklığındadır, 5 ışık yılı genişliğindedir ve Arabacı takımyıldızına doğru doğrultulan küçük bir teleskopla görülebilir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Martin Pugh"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-25-09-2017-kutle-atimi-yapan-devasa-yildiz-g79-290-46/", "text": "Bu kadar dengesiz bir yıldıza çok ender rastlanır. Toz bulutlarının arasında çekilen ve resmin sağı ve yukarı merkezinde bulunan devasa G79.29+0.46, şu ana kadar gökadamızda yüzden az sayıda keşfedilen mavi ışık değişeni yıldızlardan bir tanesi. Mavi ışık değişenleri, kütle atımı yaparak yüz yıl içerisinde Jüpiter kadar bir kütle kaybı yaşayabilirler. Parlak ve mavi olan bu yıldız, tozlarla kaplı olması sebebiyle görünebilir ışığını fazla uzklara yayamaz. Ölmekte olan ve yeşil renkte görünen bu yıldız kırmızı bir katmanla kaplıdır. Yıldızın renk haritası olan bu kızılötesi resim, NASA'nın Wide-Field Infrared Survey Explorer ve Spitzer bir diğer adıyla Kızılötesi Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş resimlerin bleşimiyle elde edilmiş. G79.29+0.46, gökadamızda bulunan Cygnus X adlı yıldız oluşum bölgesinde bulunmaktadır. Bu yıldızın neden bu kadar dengesiz olduğu, ne kadar bir süre mavi ışık değişeni evresinde kalacağı ve ne zaman patlayıp süpernovaya dönüşeceği henüz bilinmiyor. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: NASA, Spitzer Space Telescope, WISE; İşleme & Lisans : Judy Schmidt"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-25-11-2017-kesisen-ufuklar/", "text": "Ufkun bir tarafından ötekine uzanan bu uzunlamasına çekilmiş panoramik görüntüye bir baktığınızda, gözleriniz Pic du Midi Gözlemevi'nin üzerindeki akşam semalarının başucu noktasını da tarayıp geçecektir. Bulutların üzerine bir yolculuk yapabilmek için, 31 Ekim gecesinin sonlarına doğru çekilen 19 tekli poz; iki ufuk düz olacak şekilde merkatör projeksiyonu yöntemiyle birleştirilmiş. Fotoğrafın tepesi, ters duran 1 metrelik teleskobun kubbesine doğru, doğuya bakıyor. Samanyolu düzlemini takip etmek oldukça kolay-kubbeden çıkarak, öteki uçtaki ufka uzanıyor gibi duruyor. Hemen sağında ise, Güneş Sistemi'nin tutulma düzlemi boyunca, burçlar ışığının dağınık parıltısı gökyüzü boyunca görünüyor. Burçlar ışığı ve yıldız kümeleri, kozmik toz bulutları ve soluk bulutsularıyla Samanyolu, başucu noktası yakınlarında birbirini keserek, batıdaki bir ışıltıya doğru ilerliyorlar. En sonunda, alt tarafta, batı ufku yakınlarında, Pic du Midi'nin kubbeleri ve uzun irtibat anteninin ötesinde gözden kayboluyorlar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-25-12-2017-kuzey-kutbunda-ates-topu-goruldu/", "text": "Çok parlak bir şey kuzey buzullarını aydınlattı, peki neydi bu 'şey'? Fotoğrafın sahibinin ilk akla gelen fikri Kuzey Kutbu'nda oluşan auroranın bir dizi fotoğrafını çekip bunlardan hızlandırılmış bir video hazırlamaktı. Fakat gece bir anda aydınlığa boğulduğunda, astrofotoğrafçı Yang Sutie çok daha ihtişamlı bir şeyle karşı karşıya kaldığını anladı. Gökyüzünde Büyükayı'nın önünden ilerleyen şey bir İkizler göktaşıydı, ve parlaklığı ona bir ateş topu görünümü veriyordu. Göktaşı ilerlerken parlaklığı da arttı. Şans astrofotoğafçının yüzüne gülmüştü, kamerası tüm olan biteni kaydetmişti. Fotoğraf Geminid Göktaşı Yağmuru'nun en yoğun olduğu geceden bir gün sonra, Kuzey Kutup Dairesi'nin hemen kuzeyindeki, Rusya'nın Murmansk şehrinde olan Lovozero Gölü'nde çekildi. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı: Yang Sutie"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-26-02-2018-jupiter-geciyor/", "text": "Bakın, Jüpiter geliyor! NASA'nın uzay aracı Juno, elli üçüncü gününde hala daha uzatılmış yörüngesinde, Güneş Sistemi'mizin en büyük gezegeninin etrafında dönüyor. Bu video, 2016 yılında görevine başlamasından itibaren Juno'nun yörüngesi içinde on birinci defa Jüpiter'in en yakın konumda olduğu zamana ait. Bu hızlandırılmış, renklendirilmiş video, geçen dört saati ve çekilmiş 36 JunoCam görüntüsü arasındaki değişiklikleri kapsıyor. Video, Juno kuzeyden yaklaşırken Jüpiter'in doğuşuyla başlıyor. Juno, Jüpiter'in bulutlarına 3,500 kilometreye kadar yaklaştığında, büyük gezegenin büyülü detaylarını yakalayabildi. Juno, gezegenin etrafında dönen aydınlık bölgelerden ve karanlık bölgelerden ve Dünya'dakilerden çok daha büyük olan, kendi etraflarında dönen pek çok fırtınanın üstünden geçiyor. Perijovdan sonra, Jüpiter uzaklara doğru geri çekilmeye başlıyor; bu sırada gezegenin güneyinde bulunan sıradışı bulutları görebiliyorsunuz. İstenilen bilimsel verilerin alınması için, Juno'nun Jüpiter'in çok yakınından geçmesi gerekiyor; bu da onun aşırı ışımaya mağruz kalmasıyla aletlerinin ileride bozulmasına neden olabilir. Kısmen bu sebeple, şimdilik Juno'nun görevinin 2018 yılının ortalarında, perijovdan on dördüncü geçişinde, uzay aracının Jüpiter'in hava yuvarına dalıp erimesiyle bitmesi planlandı. Telif Hakkı: NASA, Juno, SwRI, MSSS, Gerald Eichstadt; Müzik: Moonlight Sonata"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-26-09-2017-cassininin-saturndeki-halkali-son-portresi/", "text": "Cassini Satürn'e nasıl veda etmeli? Cassini uzay aracı, Satürn'ün güneş alan tarafına dalmadan üç gün önce, karanlık tarafına doğru yönelip gezegenin pek çok fotoğrafını çekti. Çektiği resimlerden 36 tanesi, alanında uzman ve zeyrek, bağımsız bir bilim insanı tarafından birleştirilerek, Cassini'nin son 13 yıldır etrafında dolaştığı gezegenin halkalarının tamamı tek bir çerçevede toplandı. Çerçevenin hemen üzerinde duran Güneş, Satürn'ün devasa halkalarına gölge düşürmesine sebep olmuş. Gölgesinin Güneş'e bakan tarafta olmaması sebebiyle Dünya'dan gözlemlenemeyen bu manzara, Dünya'dan gönderilecek bir uzay aracı halkalı deve ulaşıncaya kadar bir daha gözlemlenemeyecek. 15 Eylül'de gerçekleşen ve Cassini'nin görevini bitiren dalıştan elde edilen görüntüler ve bilgiler incelenmeye devam ediyor. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: NASA, JPL-Caltech, Space Science Institute, Mindaugas Macijauskas"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-26-10-2017/", "text": "Yıldızlar ve parlayan naif gazların kozmik denizinde ve bu geniş alanın merkezinin solunda yer alan, başıboş şekilde yüzmekte olan görüntü NGC 7635 yani Kabarcık Bulutsusu olarak kataloglandı. Sadece 10 ışık yılı genişliğindeki minik Kabarcık Bulutsusu devasa bir yıldızın rüzgarları ile ortaya çıktı. Bu bulutsu yaklaşık 11 ışık yılı uzaklıkta bulunan, Şefe ve Kraliçe takımyıldızlarının arasındaki sınırı aşan yıldızlar arası gaz ve toz bulutlarının geniş karmaşası içinde bulunmaktadır. M52 , bu nefes kesici manzarada bulunan ve 5 bin ışık yılı uzaklıkta olan açık bir yıldız kümesidir. Kabarcık Bulutsusu'nun üst ve sağ tarafı, Sh2-157 olarak tanımlanan, aynı zamanda Pençe Bulutsusu olarak da bilinen salınım bölgesidir. 47 saat kadar dar ve geniş bantlara maruz kalarak oluşan bu görüntü yaklaşık 3 derece kadar yayılır. Bu da Kabarcık Bulutsusu'nun tahmin edilen mesafesine yani 500 ışık yılı genişliğine tekabül etmektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-26-12-2017-buyuk-sarmal-galaksi-ngc-1232/", "text": "Galaksiler yalnızca görünen yönleriyle değil, görünmeyen yönleriyle de bizi büyülüyor. Very Large Telescope tarafından detaylı görüntüsü yakalanan büyük sarmal galaksi NGC 1232 buna güzel bir örnek. Görüntüye merkezin etrafında dönen sarmal kolların kütleçekimsel girdabına kapılan milyonlarca parlak yıldız ve kozmik toz hakim. Parlak mavi yıldızlar barındıran açık yıldız kümeleri, yoğun yıldızlararası tozdan oluşan karanlık yollar ile birbirinden ayrılan bu sarmal kollara serpiştirilmiş. Çok büyük miktardaki toplam kütleleriyle galaksinin iç kısımlarındaki devinimleri yöneten milyarlarca sönük normal yıldız ve büyük yıldızlararası gaz kütleleri ise daha zor görülmelerine rağmen saptanabiliyor. Önde gelen kuramlar, bilmediğimiz biçimlerde bulunan çok daha fazla miktarda görünmez maddenin varlığına işaret ediyor. Her yere yayılmış bu karanlık maddenin kabulü, galaksilerin dış kısımlarındaki görünür maddelerin hareketlerini açıklamak için de kullanılıyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Görsel & Telif Hakkı: FORS, 8.2-meter VLT Antu, ESO"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-27-02-2018-geceleyin-duello-yapan-seritler/", "text": "Gökyüzündeki bu iki şerit de ne? Sağdaki daha sık görülen şerit, galaksimiz olan Samanyolu'nun merkezi şeridi. Güneşimiz bu spiral galaksinin diskinin yörüngesinde dönüyor. Böylece, bu disk içeriden gökyüzü ile kıyaslanabilir bir parlaklık şeridi olarak görünüyor. Ayrıca, eğer şehir ışıklarının dışında ise, Samanyolu Şeridi yılın her zamanı görülebiliyor. Daha seyrek görülen şerit ise zodyaksal ışık; güneş sistemimizdeki tozlardan yansıyan güneş ışığı. Zodyaksal ışığın en parlak hali güneşin yakınında olduğu zaman görülür. Bu sebepten dolayı görülmesi için en iyi zaman güneşin doğmasından önce veya güneşin batmasından sonradır. Bazen kuzeyde öğlen vakitlerinde, özellikle mart nisan sırasında da, bu zodyaksal ışık kurdelesi, güneşin batmasından sonra gayet belirgin görülebiliyor. Son zamanlarda belirlenene göre, bu zodyaksal tozların çoğunun oluşum sebebi Jüpiter'in yanından geçen kuyruklu yıldızlar. Yılın sadece belirli zamanlarında buradaki gibi iki şerit yan yana görülebiliyor. Burada iki şerit adeta Liver nehri'nin kıyısının gökyüzüne devamı gibi görünüyor. Buradaki üst üste olan pozların panoraması, üç hafta önce Kuzey Jutland, Danimarka'da kaydedildi. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Ruslan Merzlyakov"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-27-09-2017-tam-gunes-tutulmasinin-katmanlari/", "text": "Ne yağmur ne kar ne de gecenin karanlığı uzay bazlı bir uzay aracının Güneş'i gözlemlemesini engelleyebilir. Hatta, güneşe doğru olmak üzere Dünya'dan 1.5 kilometre uzaklığında olan NASA'nın Güneş ve Heliosferik Gözlemevi uzay aracı, her zaman Güneş'in dış katmanlarını, bir diğer ismiyle tacını, gözlemleyebilmektedir. Fakat, Dünya'da duran gözlemcilerin Güneş'in tacının zarif ışık hüzmelerini ve yapısını görebilmesi için, tam Güneş tutulması olması gerekir. Ay'ın Güneş'in yüzeyinin aşırı parlak kısmını örtmesi sayesinde, gözlemciler Güneş tacının faaliyetlerini ayrıntılı bir biçimde gözlemleyebilirler. Değişik fotoğrafların bileşimi olan bu resmin dış katmanında, SOHO'nun geçen ay yaşanan Güneş tutulması sırasında kesintisiz bir biçimde Güneş tacını izlemesiyle oluşan, turuncu tonlar bulunuyor. Orta katmandaki Güneş tacı ise Oregon eyaletinin başkenti Salem'de bulunan Williams Üniversitesi Tutulma Keşif Heyeti tarafından kaydedildi. Aynı anda, resmin iç katmanı NASA'nın Güneş Dinamikleri Rasathanesi tarafından çekildi; tutulmadan etkilenmeden Güneş'in aşırı parlak morötesi ışığını gözlemleyen uzay aracının elde ettiği resimler, resimde altın renginde gösterilmiştir. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: İç Katman: Solar Dynamics Observatory, LMSAL and NASA's GSFC; Orta Katman: Jay Pasachoff, Ron Dantowitz, and the Williams College Solar Eclipse Expedition/NSF/National Geographic; Dış Katman: LASCO from NRL on SOHO from ESA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-27-10-2017-mirachin-hayaleti/", "text": "Ne kadar bir hayalet olursa olsun, Mirach'ın Hayaleti o kadar da korkutucu değil. Astronomlar tarafından iyi bilinen Mirach'ın Hayaleti, aslında parlak yıldız Mirach'ın görüş mesafesi yakınlarında görülebilen kendi halinde soluk bir galaksi. Bu yıldız alanının merkezindeki Mirach, Beta Andromeda olarak da adlandırılmaktadır. 200 ışık yılı uzaklıktaki Mirach, bizim ebeveyn yıldızımız Güneş'ten çok daha büyük, daha soğuk ve doğal olarak da daha parlak olan bir kırmızı devdir. Çoğu teleskopik görsellerde parlaklığı ve kırınım uçları Mirach'ın yakınında yatan şeyleri saklama ve solgun galaksiyi zaten çok yoğun olan yıldız ışığında hayaletimsi bir iç yansıma olarak gösterme eğilimindedir. Yine de, yukarıdaki keskin fotoğrafta Mirach'ın solunda görülen Mirach'ın Hayaleti, galaksi NGC 404 olarak kataloglanmıştır ve 10 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğu tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-27-11-2017-kasirga-mevsiminin-gosterimi/", "text": "Kasırgalar daha sonra nereye kaybolur, hiç düşündünüz mü? Tehlikeli kasırgaları daha iyi anlamak için, NASA birkaç uydudan aldığı bilgileri bir süper bilgisayar simülasyonuna aktardı. Videoda, 2017 Ağustos'tan Ekim'e kadar, duman , tuzlu su ve toz bulutlarının Dünya'nın kuzeyinin batı yarımküresinden takip ettiği gösterilmiş. Bu aerosoller gözle görünemeyen rüzgarları takip etmemizi sağlar. Bu büyüleyici akışların ortasında, videoda sağda, kasırgaların Atlantik Okyanusu'nun etrafında döndüğü görülebilmektedir. Bu kasırgalardan bazıları Atlantik'in kuzeyinde dağılmadan önce, Kuzey Amerika'daki adalarda ve kıyı bölgelerinde büyük yıkımlara sebep olmaktadır. Bu senenin genel hava durumunu incelemek, önümüzdeki seneye kadar yakın bir süre içinde kasırgaların gelişini öngörme ihtimalimizi güçlendirebilir. Telif Hakkı: M. R. Radcliff et al., NASA GSFC , SVS; Müzik: C. Telford & R. A. Ravarro Elapsing Time"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-27-12-2017-atbasi-nebulasi/", "text": "Gökyüzündeki en tanınabilir nebulalardan biri olan Orion içindeki Atbaşı Nebulası; büyük, karanlık bir moleküler bulutun parçasıdır. Barnard 33 olarak da bilinen bu alışılmadık şekil, ilk defa 1800'lerin sonunda bir fotoğrafik plaka üzerinde keşfedildi. Kırmızı parıltı çoğunlukla nebulanın arkasında, yakınındaki parlak yıldız Sigma Orionis tarafından iyonize edilmiş hidrojen gazından kaynaklanıyor. Atbaşı Nebulası boynunun alt parçası sol tarafa doğru bir gölge yapsa da, nebuladaki bu karanlığın sebebi çoğunlukla kalın tozlar. Nebuladan ayrılan gazlar, güçlü bir manyetik alanla huni şeklinde akıyor. Atbaşı Nebulası'nın tabanındaki parlak noktalar ise yalnızca oluşma sürecinde olan genç yıldızlar. Atbaşı Nebulası'ndan ışığın bize ulaşması yaklaşık 1500 yıl alıyor. Bu görüntü de Hawaii'de, 3.6 metre genişliğindeki Kanada-Fransa-Hawaii teleskobuyla çekildi. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: CFHT, Coelum, MegaCam, J.-C. Cuillandre & G. A. Anselmi"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-28-01-2018-tacikistan-uzerindeki-tam-ay-tutulmasi/", "text": "Eğer dolunay birden kararsaydı ne görürdünüz? 2011'deki tam ay tutulması sırasında verilen cevap, Tacikistan'dan dramatik bir zaman geçişi videosunda kaydedildi. Tam bir ay tutulması esnasında Dünya, Ay ve Güneş'in arasında hareket ederek Ay'ın önemli biçimde kararmasına neden olur. Ama Ay hiçbir zaman tamamen kararmaz çünkü Dünya'nın atmosferi ışığın bir kısmını kırar. Video başladığında manzara gündüz ve güneşli gibi görünebilir ama aslında gecedir ve etraf dolunayın parlaklığı ile aydınlanmıştır. Ay tutulup gölgelenirken rüzgar diner ve arkaplandaki yıldızlar göle yansımış şekilde görülebilir. En muhteşemi de, gölgeli ayı çevreleyen gökyüzü birdenbire yıldızlarla dolu ve Samanyolu Galaksisi'nin meşgul düzlemi ile vurgulanmış şekilde görünür. Sekans, daha yakın bir görüşle tekrar edecek ve son resim Kartal, Omega, Deniz Kulağı ve Üç Boğumlu bulutsularının etrafındaki gölgeli Ay'ın yerleşimini gösterecektir. Tutulma başladıktan yaklaşık iki saat sonra, Ay Dünya'nın gölgesinden çıkar ve göz kamaştırıcı ışığı yine göklere hakim olur. Bu çarşamba başka bir tam ay tutulması gözlenecek ama bu seferki nadir görülen Süper Mavi Kanlı Ay esnasında görülecek."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-28-02-2018-toz-yildizlar-ve-supernova-icinde-ngc-613/", "text": "O küçük nokta nereden geldi? Amatör gökbilimci Victor Buso, 2016'da teleskobunda yeni bir kamerayı test ederken küçük bir ışığın oluştuğunu fark etti. Bu alışılmadık gözlemi rapor ettikten sonra, daha önce hiç fotoğraflanmamış olan bu noktanın, yakın zamanda görünür hale gelmiş bir süpernovadan geldiği belirlendi. Fotoğrafta Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen sarmal gökadanın (NGC 613) daha detaylı görüntüsünün altında, yaklaşık bir saat arayla fotoğraflanan keşif gösterilmektedir. Sonraki gözlemler, SN 2016gkg'nin muhtemelen süper dev bir yıldızın patlaması olduğunu, ve Buso'nun devam etmekte olan patlama dalgasının yıldız çekirdeğinden yıldız yüzeyine çıktığı aşamayı fotoğrafladığını gösteriyor. Gökbilimciler, böyle çarpıcı bir olayı gözlemleme şansına ulaşamadan galaksileri gözlemleyerek yıllarını harcadıklarından, Buso'nun bu fotoğrafı yakalama olasılığının piyangoyu kazanmakla eşdeğer olduğunu söylediler. Fotoğrafı tam boyutta görmek için tıklayınız. Telif Hakkı ve Fotoğraf: NASA, ESA, Hubble, S. Smartt Teşekkür: Robert Gendler; Ekleme: Victor Buso"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-28-09-2017-ligo-basak-gw170814-gokyuzu-haritasi/", "text": "Dünya'nın dört bir tarafında bulunan üç kütleçekimsel dalga algılayıcı aynı anda uzay zamanda bir dalgalanma kaydederken, dördüncü algılayıcı ise uzak evrenlerde iki karadeliğin birleştiğini duyurdu. GW170814 adı verilen bu olay, 14 Ağustos 2017'de, Washington'daki Hanford yerleşim yeri ve Lousiana eyaletindeki Livington kasabasında bulunan LIGO gözlem alanlarında ve İtalya'nın Pisa şehrine yakın daha yeni göreve başlayan Başak Rasathenesi tarafından kaydedildi. Sinyal, 18 ışık yılı uzaklıkta bulunan, biri Güneş'in kütlesinin 31 diğeri de 25 katı kadar kütleye sahip olmak üzere, iki karadeliğin birleşmesinin son anlarında yayılmış. Fakat bilim insanlarının üç alanda bulunan dalga algılayıcılarının zamanlamalarını kıyaslamasıyla, sinyalin kaynağının gökyüzündeki konumunu daha rahat belirleyebildiler. Her üç algılayıcının da verdiği bilgiler ışığında, gökyüzündeki tek tutarlı bölge, Macellan bulutlarının hemen yukarısında ve genel olarak Irmak takımyıldızına doğru olmak üzere, gökyüzü haritasında da gösterildiği gibi sarı çizginin içinde. Gökyüzü haritası Samanyolu Gökadası'nın kavisini de içeriyor. Kütleçekimsel dalganın kaynağının tahmini konumunun dar bir alana indirgenmesi sonrası, daha alışılmış olan elektromanyetik dalga gözlemevleri de buna ilişkin olabilecek sinyaller için bu gözleme katıldı. Başak algılayıcısının aldığı bilgilerle de kütle çekimsel dalga kutuplaşması ölçüldü. Kütleçekimsel dalga kutuplaşması, Einstein'ın genel görelilik kuramını kanıtlayan birkaç özellikten biridir. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Çizim/Gösterim: LIGO Virgo Collaboration -Işıksal Gökyüzü Bilgileri: A. Mellinger"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-28-10-2017-ngc-6369-kucuk-hayalet-bulutsusu/", "text": "Hayaletsi NGC 6369, gece semalarındaki sönük görüntüsüyle, Küçük Hayalet Bulutsusu olarak da biliniyor. Bulutsu, 18. Yüzyıl'da Sör William Herschel tarafından, Yılancı takımyıldızını incelerken keşfedilmiş. Herschel bu yuvarlak, gezegen şeklindeki bulutsuyu aslında bir gezegenimsi bulutsu olarak sınıflandırmıştı. Gezegenimsi bulutsuların genellikle gezegenlerle ilgisi yoktur: Güneşimsi bir yıldız, ömrünün sonuna geldiğinde merkezinin küçülerek bir beyaz cüceye dönüşürken, üst katmanlarının dışarıya saçılmaya başlamasından kaynaklanan gaz bulutları bu bulutsuları oluşturur. Dönüşüm geçiren beyaz cüce yıldızı, merkezinden güçlü bir biçimde morötesi ışınlar saçarak, bulutsunun ışıltısını besler. NGC 6369'un beklenmedik bir biçimde karmaşık ayrıntıları ve yapıları, Hubble Uzay Teleskobu'ndan gelen verilerle oluşturulmuş bu büyüleyici görselde görünür halde. Bulutsunun yuvarlak ana yapısı, yaklaşık bir ışık yılı genişliğinde ve iyonize oksijen, hidrojen ve nitrojen atomlarının parıltıları, sırasıyla mavi, yeşil ve kırmızı. 2000 ışık yılından da ötedeki Küçük Hayalet Bulutsusu, bundan 5 milyar yıl sonrasında kendi gezegenimsi bulutsusunu oluşturacak olan Güneş'in kaçınılmaz kaderine dair bir fikir veriyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-28-11-2017-juno-jupiterde-karmasik-bir-firtina-saptadi/", "text": "Jüpiter'deki bazı fırtınalar oldukça karmaşıktır. Girdap oluşturarak dönen fırtına, bu sıralar Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeninin yörüngesinde dönmekte olan, NASA'nın robotik Juno uzay aracı tarafından geçen ay fotoğraflandı. Fotoğraftaki fırtına yaklaşık 30.000 kilometre genişliğindedir ki bu da fırtına sistemini Dünya kadar geniş yapıyor. Karışıklık saatin tersi yönünde döner ve ağırlıklı olarak amonyak buzundan oluştuğu düşünülen açık renkli yukarı yönlü hava akımları içeren bir bulut deseni gösterir. Bu hafif bulutlar en üsttedirler ve hatta sağa doğru görülebilir gölgeler yöneltmektedirler. Juno önümüzdeki birkaç yıl Jüpiter'i sondalamaya ve Jüpiter'in yörüngesinde dönmeye devam edecek çünkü Jüpiter'in atmosferik su bolluğunu ve gezegenin bu muhteşem bulutlarının altında katı bir yüzey olup olmadığını daha iyi anlamamıza yardım edecek veriyi bize geri göndermeye çalışıyor. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız Telif Hakkı: NASA, JPL-Caltech, SwRI, MSSS; Processing: Gerald Eichstadt & Sean Doran"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-29-09-2017-bir-supernova-kalintisi-puppis-a/", "text": "Büyük bir yıldızın patlaması sonucunda ortaya çıkmış süpernova kalıntısı Puppis A, çevresindeki yıldızlar arası ortama doğru 7000 ışık yılı uzaklıkta patlıyor. Bu mesafede, geniş bantlı ve dar bantlı optik görüntü verilerine dayanan bu renkli teleskopik alan yaklaşık 60 ışık yılı genişliğindedir. Süpernova kalıntısı kıvrımlı, homojen olmayan çevresi içindeki, şoklu oksijen atom iplikleri yeşil-mavi renkte parlıyor. Bunun yanında, kırmızı renkte olanlar ise Hidrojen ve Azot atomları. Büyük yıldızın çekirdeğinin çökmesiyle tetiklenen ilk süpernovanın ışığı yaklaşık 3700 yıl önce dünyaya ulaşmış olmalı. Puppis A'nın kalıntıları aslında, Samanyolu gökadamızın kalabalık düzleminin civarında, daha yakın ama bir o kadar da daha eski olan Vela süpernovasının kalıntılarının dışında emisyon olarak görülür. Elektromanyetik spektrumda hala parlayan Puppis A, X-ray gökyüzündeki en parlak ışık şeylerden biri olmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-29-11-2017-m42-buyuk-avci-bulutsusu/", "text": "Avcı Bulutsusu olarak bilinen bu yakınımızdaki yıldız yuvasında olduğu gibi hayal gücümüzü harekete geçiren çok az sayıda astronomik manzara var. Bulutsunun parlayan gazı, yıldızlararası moleküler bulutun kenarındaki uçsuz bucaksız, sıcak, genç yıldızları çevreliyor. Bu fotoğrafta görülen filament yapıların çoğu aslında şok dalgalarıdır. Şok dalgaları, hızlı hareket eden maddelerin yavaş hareket eden gazla karşılaştığı yerlerde oluşur. Avcı Bulutsusu, yaklaşık 40 ışık yılı genişliğindedir ve galaksimizde Güneş'le aynı sarmal kolda, 1500 ışıkyılı uzaklıkta bulunur. Büyük Avcı Bulutsusu, popüler takımyıldız Avcı'nın kolayca tespit edilebilen üç yıldızlı kemerinin sol altında, çıplak gözle bile bulunabilir. Geçen ay çekilen bu fotoğraf, bulutsunun iki saat boyunca, üç farklı renkte pozlanarak çekilmiş. Atbaşı Bulutsusu'nu da içinde bulunduran tüm Avcı Bulutsusu kompleksi, önümüzdeki 100.000 yıl içinde yavaş yavaş ayrılarak dağılacak. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Fotoğraf ve Telif Hakkı: Francesco Battistella"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-29-12-2017-m78in-kapsamli-bilgi-alani/", "text": "Yıldızlararası toz bulutları ve parlayan bulutsular, Orion'un doğurgan mı doğurgan takımyıldızı içinde bol miktarda bulunur. En parlak ve rengarenk bir bulutsu olan M78, Orion'un kemerinin kuzeyinde genişçe bir alanda yer kaplamaktadır. Bize yaklaşık 1.500 ışık yılı uzaklıkta olan bu mavimsi bulutsumuz bir uçtan öbür uca yaklaşık 5 ışık yılı civarındadır. M78'in rengi, sıcak ve genç yıldızları temsilen yansıtacak tozdan kaynaklanmaktadır. Yansıma bulutsusu NGC 2071, M78'in hemen solundadır. Sağda da çok daha yoğun görünen merak uyandırıcı McNeil Bulutsusu yer almaktadır. Genç güneş benzeri bir yıldızla birleşmiş olan McNeil, yakın zamanda tanınmış bir değişken bulutsudur. Herbig-Haro objelerinden daha derine inen kırmızı emisyon bölgeleri, oluşum sürecindeki yıldızlardan gelen enerjik jetler karanlık toz şeritlerinin karşısında göze çarpıyor. Ayrıca pozlamada, bölgenin atom hidrojen gazının soluk parlaklığını da ortaya çıkarıyor. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-30-01-2018-akatsukiden-geceleyin-kizilotesi-venus/", "text": "Venüs Dünya'dan neden bu kadar farklı? Bunu bulmak için Japonya, iç güneş sisteminde 5 yıllık plansız bir maceranın ardından 2015'in sonlarına doğru Venüs'ün yörüngesine giren robotik Akatsuki uzay aracını fırlatmıştı. Akatsuki'nin normal ömrü bitmesine rağmen, uzay aracı ve araç gereçleri o kadar iyi durumdaydı ki orijinal görev yeniden kuruldu. Venüs iklim mekiği olarak da bilinen Akatsuki'nin araç gereçleri Dünya'nın kardeş gezegeni hakkında bilinmeyenleri araştırdı; yanardağların hala aktif olup olmadığı, şimşeğin yoğun atmosferde çakıp çakmadığı, ve rüzgar hızının, gezegenin dönüş hızından çok daha yüksek olmasının sebepleri bu bilinmeyenlere dahil olmak üzere. Akatsuki'nin IR2 kamerasından çekilen bu fotoğrafta, Venüs'ün gece tarafı, Venüs'ün atmosferinin sıcak tabakalarından kızılötesi ışık emen pürüzlü kenarlı ekvatorsal bir yüksek karanlık bulut bandı gösterir. Sağ üstteki parlak turuncu ve siyah şerit, Venüs'ün çok daha parlak olan gündüz tarafını kaplayan yapay ve dijital bir görüntüdür. Akatsuki'nin fotoğraflarının analizlerinin ve verilerinin gösterdiği üzere Venüs'ün de Dünya'nın jet akımına benzer bir şekilde ekvatorsal jet'i vardır. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif hakkı: JAXA, ISAS, DARTS;Görüntü işleme: Damia Bouic"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-30-09-2017-ngc-281in-portresi/", "text": "NGC 281 olarak kataloğa işlenmiş kozmik bulutun arasından bakacak olursanız, açık küme IC 1590'ın yıldızlarını gözden kaçırabilirsiniz. Yine de, her yere yayılmış haldeki bulutsu parıltısının güç kaynağı, bulutsunun içinde oluşan, kümenin genç ve kütleli yıldızları. NGC 281'in bu portresinde silüetler halinde görünen göz alıcı şekiller; sıcak küme yıldızlarından gelen yoğun, enerji dolu rüzgarlar ve radyasyonun kemirdiği şekilli sütunlar ve yoğun toz kürecikleri. Eğer yeterince uzun süre yaşayabilirlerse, bu tozlu yapılar da gelecekte yıldız oluşum bölgeleri haline gelebilirler. Şeklinden ötürü Pacman Bulutsusu olarak da anılan NGC 281, yaklaşık 10,000 ışık yılı uzakta, Kraliçe takımyıldızında bulunuyor. Bu keskin bileşik görsel, dar bantlı filtreler aracılığıyla, bulutsunun yeşil, kırmızı ve mavi renklerde oluşan hidrojen, sülfür ve oksijen atomlarının yayımlarının birleştirilmesiyle oluşturulmuş. NGC 281'in tahmini uzaklığında, yaklaşık 80 ışık yılı genişliğinde olmalı."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-30-10-2017-oriondan-gelen-orionoid-goktasi-yagmuru/", "text": "Göktaşları Orion takımyıldızından saçılıyor. Aslında bu beklenilen bir şeydi, zira her yılın Ekim ayında Orionid Gök taşı Yağmuru gözleniyor. Yukarıdaki, Çin'in Orta Moğolistan bölgesindeki Wulan Hada Yanardağı'nda kaydedilen bir düzineden fazla gök taşının pozlamaları, geçen hafta sonu başarıyla birleştirildi. Yukarıdaki fotoğraf, birçok gök taşının gökyüzünde radyan noktası denilen küçük bir bölgeden çıkıyor olabileceğini gösteriyor . Orionid gök taşları, ilk olarak Halley Kuyrukluyıldızı'nın Güneş Sistemi'nin içine doğru yolculuğu sırasında Halley'den kopan kum tanesi boyutunda, minik parçacıklardan oluştu. Aslında, Halley Kuyrukluyıldızı bilinen iki gök taşı yağmurundan sorumludur, bir diğerinin ismi ise Aquarius gök taşı yağmurudur ve her yıl Mayıs ayında gözlemlenebilir. Gelecek ay da, Tempel-Tuttle Kuyrukluyıldızı'ndan gelen Leonid Gök taşı Yağmuru gökyüzünde parlak gök taşı izleri oluşturacak. Telif Hakkı: Lu Shupei"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-30-11-2017-ucgen-galaksi/", "text": "Küçük bir Kuzey Yarımküre takımyıldızı olan Triangulum , M33 adındaki spiral galaksiye ev sahipliği yapıyor. En bilinen isimleri Üçgen Galaksi ya da Rüzgargülü Galaksisi. M33'ün yarıçapı 50,000 ışık yılından fazla, bu da onu yerel kümesi içindeki en büyük 3. galaksi yapıyor . Samanyolu'ndan yaklaşık 3 milyon ışık yılı uzaklıktaki M33'ün, Andromeda Galaksisi'nin bir uydusu olduğu düşünülüyordu. O galaksilerdeki astronomlar, birbirlerinin galaksilerindeki yıldızları izlerken muhteşem bir manzarayla karşı karşıyalardır muhtemelen! Dünya'dan görülen bu fotoğrafta, M33'ün spiral kollarındaki mavi yıldız kümelerini ve pembemsi yıldız oluşum bölgelerini görebiliyoruz. Galaksinin merkezine göre saat 7 yönünde kalan NGC 604, en parlak yıldız oluşum bölgesi. Aynı M31'de olduğu gibi, M33'teki yıldızların büyüklüğünün ölçümü, Evren'in büyüklüğünü anlamamızda yardımcı olacak bir kozmik cetvel görevi gördü. Telif Hakkı: Peter Nagy"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-30-12-2017-apollo-17-vip-bolgenin-uc-boyutlu-gorseli/", "text": "Kırmızı/mavi gözlüklerinizi derhal çıkarıp Ay'da bulunan Taurus-Littrow vadisinin üç boyutlu görseline bakın! Renkli görselde Apollo 17 Ay Taşıtı'nı 3 boyutlu halde görebilirken, arkasında bulunan Apollo 17 Ay Modülü ve boylu boyunca uzanan Ay tepelerinin keyfini çıkarabilirsiniz. Tüm Dünya Ay Modülü'nün kalkış rampasından yükselişini, Ay Taşıtı'nın kamerasından izleyebileceği için; Ay Taşıtı'nın görselde bulunduğu yer VIP bölge olarak da biliniyor. Aralık 1972'de Apollo 17 astronotları Eugene Cernan ve Harrison Schmitt Ay üzerinde, arkadaşları Ronald Evans ise yörüngede eş zamanlı olarak tamı tamına 75 saat geçirdiler! Ekip, Ay'daki görevlerinden 110 kg taş ve toprak örneği ile geri döndüler- ki bu miktar önceki görevlere kıyasla çok daha fazla. Bu zamana kadar, Cernan ve Schmitt Ay yüzeyinde yürüyen son kişiler. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Gene Cernan, Apollo 17, NASA"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-31-10-2017-evren-simulasyonundaki-karanlik-madde/", "text": "Evrenimiz hayaletli mi? Bu karanlık madde haritasına bakacak olursak öyle olduğu söylenebilir. Bu görünmeyen karanlık maddenin yerçekimi; galaksilerin neden bu kadar hızlı döndüğünü, galaksilerin neden kümelerinde bu kadar hızlı döndüğü, neden yerçekimsel merceklerin ışığı bu kadar güçlü saptırdığını ve neden görünür maddenin hem yerel evrende hem de kozmik mikrodalga ışımasında dağıtıldığını açıklayan başlıca faktördür. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nin Hayden Planeteryum Karanlık Evren Uzay Gösterisi'nden öne çıkan görüntü, istilacı karanlık maddenin evrenimize nasıl dadanabileceğinin bir örneğini vurguluyor. Bu çerçevede detaylı bir bilgisayar simülasyonunda, karanlık maddeye benzer baryonik maddenin kısmen nadir olan yığınları turuncu renkteyken, karanlık maddenin siyahlar içindeki karışık iplikleri evrende tıpkı örümcek ağları gibi yayılmış haldedirler. Bu simülasyonlar astronomik gözlemlere iyi birer istatiksel eştirler. Belki de olayların korkutucu tarafı, karanlık maddenin, oldukça ilginç ve bilinmeyen bir şekilde olmasına rağmen, artık evrendeki en ilginç yerçekimi kaynağı olduğunun düşünülmemesidir. Bu onur artık yerini, bütün evrenin genişlemesine daha çok katkıda bulunan itme yerçekiminin daha eş dağılımlı bir kaynağı olan karanlık enerjiye bırakıyor. Resmi tam boyutta görüntülemek için tıklayınız. Telif Hakkı: Tom Abel & Ralf Kaehler , AMNH"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokbilim-goruntusu-31-12-2017-uzayda-ozgurce-ucmak/", "text": "Uzayda özgürce uçmak nasıl bir şey olurdu? Uzay aracı Challenger'ın kargo alanından yaklaşık 100 metre uzaklıkta, daha önce kimsenin ulaşamadığı mesafede süzülen Bruce McCandless II, bu hayali gerçekleştiriyordu. İnsanlı Manevra Ünitesi tarafından yönlendirilen, fotoğraftaki astronot McCandless uzayda özgürce süzülüyordu. McCandless ve takım arkadaşı olan NASA astronotu Robert Stewart, 1984'teki 41-B Uzay Mekiği görevinde, 'ipe bağlı olmadan uzayda yürüyüş' gibi bir tecrübeyi yaşayan ilk insanlar oldurlar. İMÜ nitrojen atış jetleri tarafından çalıştırılıyordu ve uyduları yerleştirmek ve düzeltmek için kullanılıyordu. İMÜ, 140 kilogramın üzerindeki bir kütleyle Dünya'da ağırdır fakat, diğer her şey gibi, yörüngede gezinirken ağırlıksızdır. İMÜ, SAFER sırt çantası itki ünitesi ile değiştirildi. Görseli tam boyutta görüntülemek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/gunun-gokyuzu-goruntusu-28-12-2017-cassiopeia-a-geridonusumde/", "text": "Samanyolu Gökadası'ndaki devasa yıldızların muhteşem yaşantıları olduğunu söyleyebiliriz. Uçsuz bucaksız kozmik bulutların çökmesiyle oluşmuş bu yapı, çekirdeğinin patlaması sonucu merkezinde ağır elementler yaratır. Birkaç milyon yıl sonra, zenginleşmiş kaynaklar yıldızlararası uzaya saçılır. Bu olay, yeni yıldız oluşumları için zemin oluşturur. Cassiopeia A olarak bilinen bu genişleyen moloz bulutu, yıldızların hayatlarının son evresine bir örnektir. Bu patlamanın oluşturduğu üstnovanın kalıntısının ışığı, Dünya'da ilk kez 350 yıl önce gözlemlenebildi. Bununla birlikte, bu ışığın Dünya'ya ulaşması 11,000 ışık sürdü. Chandra X-ışını Uzay Teleskobu'nun elde ettiği, yanlış renklendirilmiş bu resim, bize Cassiopeia A'nın kalıntılarında durağan sıcak iplikleri ve yumruları gösteriyor. Elementleri belirginleştiren yüksek enerjili ışınımların renklerinin sınıflandırılmasıyla silikon kırmızı, kükürt sarı, kalsiyum yeşil ve demir mor gökbilimciler gökadamızın yıldızlarının nasıl geridönüşümlü olduğunu keşfetti. Hala genişleyen bu patlama dalgası dışarıda kalan mavi halka olarak göze çarpıyor. Bu ayrıntılı X-ışını görüntüsünün 30 ışık yılı genişlikte olduğu tahmin ediliyor. Merkezde bulunan parlak benek ise devasa yıldızın çekirdeğinin kalıntılarının çökmesiyle oluşan, aşırı yoğun bir nötron yıldızı. Görseli tam boyutta görmek için tıklayınız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/hakki-boran-ogelman/", "text": "ODTÜ AAT olarak 16-17 Temmuz'da düzenleyeceğimiz Hakkı Ögelman Gözlem Geceleri'nden önce size Türkiye'nin önemli deneysel gök bilimcilerinden biri olan Hakkı B. Ögelman'dan bahsetmek istedik. 8 Temmuz 1940 tarihinde İstanbul'da doğan Hakkı B. Ögelman, lise eğitimini Robert Kolej'de tamamladıktan sonra üniversiteyi okumak üzere ABD'ye gitmiş ve Indiana'daki DePauw Üniversitesinde Fizik eğitimini 3 yılda bitirip mezun olmuştur. Daha sonra yüksek lisans ve doktorasına Cornell Üniversitesinde devam etmiştir. Doktora çalışması için uzaydaki temel parçacıkların radyoaktif bozunumundan kaynaklanan en yüksek enerji düzeyindeki gama ışınlarını ölçmek için bir balon deneyinde uçmuş ve sonrasında Search for Discrete Sources of High Energy Cosmic Gamma Rays başlıklı teziyle 1966 yılında Cornell Üniversitesi'nden mezun olmuştur. Doktora sonrası çalışmasını Avustralya'da Sydney Üniversitesinde yaptıktan sonra NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezine dönmüş ve burada astronomik gama ışın kaynakları üzerine bir dizi makale yazmıştır. 1969 yılında Türkiye'ye gelerek ODTÜ'de göreve başlamış ve 1970'de Fizik Bölümü Başkanı olmuştur. ODTÜ'de Yüksek Enerji Astrofiziği Grubunu kurmuş; öğrencileriyle birlikte bölüm çatısına, Ege Üniversitesi Gözlemevi'ne ve Gaziantep ODTÜ yerleşkesine kurduğu deney ekipmanlarıyla süpernovalardan gelen yüksek enerjili ışınımın atmosferde oluşturduğu ışığı izleyip süpernova yakalamıştır. 1974-1975 yılları arasını tekrar NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezinde geçirdikten sonra ODTÜ'ye geri dönen Ögelman, aynı sene içinde TÜBİTAK Bilim Kurulu'na alındı. Ardından 1977 yılında Çukurova Üniversitesine geçti ve burada Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak çalıştı. Üniversitede bir Güneş Evi ve Güneş Havuzu kurarak yerel tarım ve ekonomiyi destekleyecek çalışmalar yaptı. 1985 yılında Münih'e taşınıp Garching'deki Max-Planck Enstitüsünde göreve alınmış ve ROSAT X-ışınları gözlem uydusuyla çalışmıştır. Burada kaldığı 6 yıl boyunca Türkiye'den öğrenci ve meslektaşlarını da bu çalışmalara katmıştır. Bu çabası dünyaca tanınan bir yüksek enerji astrofizik grubunun kurulmasına önayak oldu. 1991 yılının başında Madison, ABD'ye taşınmış ve Wisconsin Üniversitesinde yeni bir çalışma grubu kurarak hayatının en verimli çağını yaşamaya başlamıştır. Burada ROSAT ile birlikte çalışarak nötron yıldızları ve novaları ile ilgili yeni keşifler yaptı ve Wisconsin Üniversitesinde 2011 yılının Mart ayına kadar ders verdi. Fakat yemek borusu kanseriyle birkaç ay mücadele etmesinin ardından 4 Eylül 2011 tarihinde Austin, Teksas'ta hayata gözlerini yumdu. Hakkı Ögelman, Türk astronomi camiasına çok önemli katkılar yaptı. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevinin kuruluşuna giden yolda bütün astronomi ailesinin katıldığı yer seçimi çalışmalarından, TÜBİTAK desteğinin sağlanmasına; 150 cm'lik Rus-Türk teleskopunun temininden, gözlemevinin açılmasına kadar öncü rol oynadı. ABD, Namibya ve Avustralya'da kurulu ROTSE robotik teleskopunun dördüncüsü onun sayesinde TÜBİTAK Ulusal Gözlemevine getirildi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/hayal/", "text": "| Hepimiz çocukken hayal kurmuşuzdur.Peki,'astronot olmak' bu hayallerin içinde miydi?Sanırım,çoğumuz için 'Evet'.Bu hayali gerçekleştirebilecek miyiz sizce?Her ne olursa olsun,şuan tıpkı bizler gibi bu hayali kuran miniklere hayallerinin gerçekleşmesi için yardım eli uzatabilir,destekçi olabiliriz onlara,tıpkı Nurcan ablamızın yaptığı gibi...Aşağıda onun hazırladığı 'yapılabilecekler listesi' var.Daha ayrıntılı bilgiye web adresinden ulaşabilirsiniz. Öğrencilerin yazdığı mektuplardan biri | -Bir yerde mi çalışıyorsun? Patronundan benim için randevu al, belki beraber 1 sponsor bulabiliriz. Korkma, en fazla Uzaylı Zeki/ye muamelesi görürsün dert değil. Çantamda bu çocukların mektupları gelir görüşürüm. -2.500 liran var mı? Sponsor olabilirsin. İletişim formundan ulaşabilirsin istersen. Biz eşim ve 7 yaşındaki oğlumla o teleskobu üretmek için emeğimizi koymaya hazırız. -Paran yok pulun yok değil mi? Ama bir zamanlar çocukluk hayalin vardı, eminim. Bu yazıyı facebook / Twitter gibi sosyal ağlarda önüne gelen yerde paylaş. Birileri görsün. Ne bileyim istersen Seda Sayan'ı falan ara. -Bu yazıyı okuyup 100-150 liralık teleskoplardan alıp yollayayım madem diye mi düşündün? Sakın yapma. Bu çocukları ilimden bilimden soğutacak bir şey yapmaya bizi alet etme. İlgili Bağlantılar: http://www.ilkteleskobum.org/2013/01/bu-cocuklarin-hayallerini-gerceklestirmek-icin-lutfen-bana-yardim-edin/"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/hayat-kaynagimiz-gunes/", "text": "Güneş nedir? Bize en yakın yıldız olan Güneş, 4.65 milyar yıl önce oluşmuş orta büyüklükte bir sarı cücedir ve 1 AB (astronomik birim=149.597.871 km, Dünya ve Güneş arası mesafenin baz alındığı uzunluk birimi) uzağımızdadır. Güneş ile Güneş'e 10 AB uzaklığında bulunan ve yıldızlararası maddeye sınırı olan Oort Bulutu arasında bulunan gezegen, uydu, asteroit ve kuyruklu yıldız gibi çeşitli gök cisimleri için enerji kaynağı ve çekim merkezidir. Tüm bu gök cisimleri Güneş Sistemimizin toplam kütlesinin %0.02'sini oluştururken %99,8'ini Güneş'in kütlesi oluşturmaktadır. Güneş, kendi ekseni etrafında 70.000 km/s hızla döner. Ekliptik düzlem normaliyle 7 15' açı yapan ekseni etrafındaki dönüşünü ekvatorda 25.6, kutuplarda 33.5 günde tamamlar. Kademeli olarak dönmesinin sebebi, Güneş'in katı değil plazma halinde olmasıdır. Yüzeyinde çekim ivmesi 274 m/s , ortalama sıcaklık 5780 K 'dir. Güneş'in kütlesi 2x10 kilogramdır ve bu da Dünya'nın kütlesinin 3.3x10 katına tekabül eder. Aynı zamanda Güneş'in çapı Dünya'nınkinin 109, hacmi ise 1.3 milyon katına eşittir. Nerede bu Güneş? Günümüzde Kahraman kolu ve Yay kolu arasındaki Orion kolunun iç kısmında bulunan Güneş, Samanyolu galaksisinin merkezinin çevresinde yaklaşık 26.000 ışık yılı uzaklıkta döner. Galaktik merkez çevresinde bir dönüşünü yaklaşık 235 milyon yılda tamamlar. Yaklaşık yörünge hızı saniyede 220 kilometredir. Nasıl ısınıyor, nasıl ısıtıyor? Güneş, %75 Hidrojen, %24 Helyum ve %1 ağır elementlerden oluşur.Güneş'in çekirdeğinde gerçekleşen nükleer füzyon reaksiyonlarında hidrojen, helyuma dönüşür ve her saniye 4 milyon ton madde enerjiye dönüşür. Kütlesini hızla kaybeden Güneş'in yakıtı tükendikçe dış katmanlarının genişlemesi ve gezegenleri yutması beklenebilirdi fakat kırmızı dev aşamasındayken kaybettiği kütleyle orantılı olarak Dünya'nın yörüngesinin de genişleyeceğini ve Güneş tarafından yutulmayacağımızı biliyoruz. Ancak 900 milyon yıl sonra yeryüzünün yaşamı destekleyemeyecek kadar ısınacağını da söylemekte fayda var. 🙂 İçinde ne var hocam? Çekirdek Güneş yarıçapının en iç %20 25'i, nükleer füzyonun gerçekleşmesi için sıcaklık ve basıncın yeterli olduğu yerdir. Hidrojen helyumla birleşir, füzyon işlemi enerji açığa çıkarır ve helyum yavaş yavaş çekirdeğin içinde bir helyum iç çekirdeği oluşturmak için birikir. Radyasyon bölgesi Konveksiyon, Güneş'in yüzeyine çok yakın olana kadar gerçekleşemez. Bu nedenle, yarıçapın yaklaşık% 20-25'i ve yarıçapın% 70'i arasında, enerji aktarımının konveksiyon yerine radyasyon yoluyla gerçekleştiği bir radyasyon bölgesi vardır. Konvektif bölge Güneş yarıçapının yaklaşık% 70'i ve görünür yüzeye yakın bir nokta arasında dışa doğru ısı transferi konveksiyon yoluyla olur. Fotosfer Güneş gaz halindeki bir nesne olduğu için açıkça tanımlanmış bir yüzeye sahip değil ve burası güneşin doğrudan görülebilir ışıkla gözlemleyebildiğimiz en derin bölümü. Atmosfer Güneşi çevreleyen, kromosfer, güneş geçiş bölgesi, korona ve heliosferden oluşuyor. Bunlar, örneğin güneş tutulması sırasında, Güneş'in ana kısmı gizlendiğinde gözlemlenebilir. Güneş patlıyor diyorlar, doğru mudur? Güneş lekeleri , yüzeydeki koyu renkli yapılanmalardır ve siyah görünmelerinin sebebi, çevrelerine göre daha soğuk (3000-4000 santigrat derece) olmalarıdır. Bu noktaların ısınamamalarının sebebi ise, güçlü manyetik alanın, içeriden gelen ısının yüzeye ulaşmasına izin vermemesidir. Güneş patlamaları, Güneş lekelerinin çevrelerinde, lekeyi oluşturan manyetik alan çizgilerini takip edecek şekilde yayılan sıcak plazmanın uzaya yayılması ile oluşur. Güneş'in manyetik alanındaki bu değişiklikler 11 senelik döngüler halindedir. 11 yıllık bu döngünün ortasında Güneş, maksimum aktifliğe ulaşır ve dev patlamalar meydana gelir. Güneş patlamaları, kutuplarda auroralar ile bize görsel şölen sunduğu gibi iletişimimizi engelleme gibi olumsuz etkileri de olabilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/hayvanlaricinastronomi/", "text": "| Dünya üzerindeki yaşam için fotosentetik canlıların var olması ve bu tür bitkilerin var olması için de Güneş'in var olması gerekliliği tartışılmaz bir gerçek. Eğer Güneş yoksa bitkiler yok, ondan beslenen otobur da canlılar yok, otobur canlılar yoksa etobur canlılar da yok. Dünya'nın belli bir sıcaklıkta kalması ve Dünya üzerindeki yaşam için en gerekli döngülerden biri olan su döngüsü için Güneş çok önemli bir aktör. Ama bu yazıda bu çok bilinen durumlardan bahsetmeyeceğiz. Biraz daha gözardı edilen durumlardan bahsedeceğiz. Ayrıca unutulmamalıdır ki; tüm bilimler içiçe geçmiş durumdadır. Dünya da astronomik bir cisim olduğuna göre Dünya'da üzerinde yaşanan birçok durumu da astronomik olay olarak kategorilendirmek mümkündür, bu yazıda da aslında jeofiziğin konusu olarak kabul edilen jeomanyetik alan astronomik bir olay olarak gösterilmiştir. Dünya'nın Hareketleri Dünya'nın kendi çevresindeki dönüşünden gece ve gündüz, Güneş çevresindeki dönüşünden ise mevsimler oluşur. Hayvanlar da aktivitelerini bu hareketlere göre ayarlar. Kışın, sürüngenler, yarasalar, köpekbalıkları, kemirgenler gibi hayvanlar kış uykusuna yatarken göçmen kuşlar gibi hayvanlar da daha sıcak olan ülkelere göç eder. Bunun muhtemel nedenleri, besin bulamama, hava sıcaklığındaki düşüş olarak belirtiliyor. Tam tersi bir durum da söz konusu olabilir: Böcek ve salyangozun bazı türleri de kurak geçen yaz aylarının etkilerinden korunmak için yazın aktivitelerini yavaşlatır. Jeomanyetik Alan Dünya çekirdeğinde bulunan sıvı demir kütlesininin dönüşü sayesinde Dünya'nın manyetizması oluşur. Dünya'nın manyetizması, bir mıknatıs etkisi ile Dünya'yı ve dolayısıyla üzerindeki yaşamı Güneş'in zararlı ışınlarından koruduğu gibi aynı zamanda canlılar için de bir pusula işlevi görür. Bazı kuş türleri ile herhangi bir astronomik cismi görüp ona göre yolunu saptayamayacak kadar derine dalabilen balıklar, yunuslar, kaplumbağalar ve balinalar, beyinlerindeki manyetik özellikli magnetit minerali sayesinde, Dünya'nın manyetizmasını hisseder ve bunun yardımıyla yollarını bulur. Bu durumdan yararlanan başka hayvanları örnek vermek istersek, arıları, termitleri, ıstakozları, semenderleri, fareleri ve yarasaları sayabiliriz. Ancak Dünya manyetizması Güneş fırtınaları nedeniyle bozulduğunda göç eden kuşların ve diğer canlıların yönlerini bulması zorlaşır, kafaları karışır. Gelgitler Dünya'nın kütle çekim merkezinin, çevresinde dolandığı Güneş ve çevresinde dolanan Ay tarafından bozulmasından dolayı denizlerde ve okyanuslarda yaşanan su seviyesindeki yükselme ve alçalmalara gelgit adı verilir. Hayvanlar bu su seviyesindeki değişimlerden yararlanmayı bilmişlerdir. Besin ve oksijen anlamında zengin olan gelgit alanında hem kara hem de su yaşamına uyum sağlamış canlılar bulunmaktadır. Örnek olarak da denizkestaneleri, yengeçler, denizyıldızlarını göstermek mümkündür. Su seviyesindeki değişimi meydana getiren okyanus akıntıları ise balık sürülerini belli bir yere toplar ve avcılar için mükemmel bir avlanma bölgesi oluşturur. Değişik türden balinalar, yunuslar, köpekbalıkları ve kuşlar bu zengin balık sürülerini avlamak için hazır bekler. Aynı zamanda su seviyesinin düşmesinden dolayı ortaya çıkan geniş kumsallarda saklanan mikroskobik hayvanlar, omurgasızlar, solucanlar ve bazı deniztarakları, ayılar, kuşlar ve yengeçler tarafından su seviyesi tekrar yükselmeden avlanır. Deniz yaşamına alışkın ama açıkta kalıp Güneş'e maruz kalan bazı kabuklu canlılar ise Güneş'in sıcağı altında 'pişerler'. Gelgit hareketlerinden, salyangozlar gibi bazı canlılar ise yer değiştirmek için yararlanır. Vücutlarının belli organlarını bir çeşit yelken gibi kullanıp suyun hareketi ile daha sığ ya da daha derin sulara gidebilirler. Köpekbalıkları ve vatozlar gibi büyük balıkların sığ sularda bulunan ufak balıkları avlayabilmesi için suların kabarması gerekir. Bunu bilen büyük balıklar da sabırla suların kabarmasını bekler. Ülkemizde gelgitin etkisini çok görmememize rağmen Dünya'nın bazı yerleri, gelgitten çok etkilenebiliyor. Bu resimde görülen liman, Kanada ile ABD arasında yer alan Fundy Körfezi'nde yer alıyor. Telif Hakkı: Samuel Wantman Astronomik Cisimler ve Konumları Çoğu hayvanın, Güneş'in parlaklığının sağladığı yüksek görüş sebebiyle gündüz aktif olduğu biliniyor. Gündüz vakti hayvanların Güneş'i izledikleri ve biyolojik saatlerini ayarladıkları da bilinen bir gerçek. İddialara göre, bazı kuşlar gökyüzünde görünen en parlak gök cismi olan Güneş'i bir pusula gibi kullanmaktadır. Bu durumdaki kuşlar gün doğumları ve gün batımlarında Güneş'i izleyerek kendilerinin 'iç pusula'larını kalibre edip bulundukları enlemleri tahmin edebildikleri düşünülüyor. Gece durumunda ise aydınlatma işlevini Ay ve yıldızlar görür. Güneş batıp da gece olduğunda gökyüzünde bulunan yıldızlar, yerin tam olarak kararmasını engeller. Eğer siz de herhangi bir ışık kaynağı olmayan bir yerde dışarı çıkarsanız gözleriniz karanlığa alıştıktan sonra etrafın zifiri karanlık olmadığını, hatta belli bir görüş mesafenizin olacağını göreceksiniz. Gözlerindeki özel bir doku sayesinde insandan daha iyi görme yetisine sahip olan ve gece de aktif olabilen aslan gibi hayvanlar için bu büyük bir avantajdır ve özellikle dolunay sırasında çevre daha fazla aydınlanacağından bu hayvanlar daha rahat hareket ederler. Hayvanların yıldız konumlarını bir pusula gibi kullanabildikleri de yapılan deneylerde ispatlanmıştır. Bilimadamları bir gezegenevi kullanarak yaptıkları deneylerde kuşların gezegenevindeki parlak yıldızları kullanarak yönlerini bulmaya çalıştıkları gördü. Özellikle parlak ve farkedilmesi kolay olan Avcı Takımyıldızı'nın Betelgeuse yıldızı kuşlar için oldukça önemli görünüyordu. Gündüz Güneş'i kullanan bazı böcek türlerinin de geceleyin kendilerini, gökyüzünde düz bir çizgi olarak görünen Samanyolu'na göre yönlendirdikleri ve buna göre düz bir çizgide hareket ettikleri yapılan deneylerle ortaya konmuştur. Ayrıca, Ay ve Güneş'in konumlarının keseli fareler üzerindeki etkisi üzerine yapılan araştırmalar da, farelerin Güneş battıktan 20 dakika sonra aktivitelerinin maksimum noktaya ulaştığını, Ay gökyüzünde değilken ise aktivitelerinin 3 kat daha yüksek olduğunu gösteriyor. 1936 yılında John Alden Knight'ın öne sürdüğü Solunar Teorisi'ne göre hayvanların davranışları 33 ayrı faktöre dayanıyordu. Ancak yıllar geçtikçe bunların sadece 3 tanesinin önemli olduğu ortaya çıktı: gelgitler, Ay ve Güneş. Gelgitin de Ay ve Güneş'e bağlı olduğunu düşünecek olursak Ay ve Güneş'in konumunun ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmış olur. Güneş Tutulması Güneş tutulması sırasında, Dünya ile Güneş'in arasına Ay girer ve aradaki uzaklıklara göre kısmi , halkalı ya da tam güneş tutulması oluşur. Bu durumda da Güneş'in bir kısmı ya da tamamı Ay tarafından kapatılır. Dünyaca birçok kişi tarafından heyecanla izlenen Güneş tutulmasından sadece insanlar etkilenmiyor. Araştırmacılara göre, gündüz vakti etraf birdenbire kararınca kafaları karışan kuşlar yuvalarına dönüp uyumaya hazırlanıyor, ve gece aktif olması gereken baykuşlar, cırcır böcekleri ve kurbağalar da ötmeye başlıyor. Böcekler, kertenkeleler de gece olmuş gibi davranıyor. Balıkların davranışları da çok farklı olmuyor. Araştırmalara göre, bazı türler tutulma esnasında hareketlerini yavaşlatıyor. Memeli hayvanların ise bu durumdan çok etkilenmediği, en fazla biraz gergin oldukları saptanmış. Bilimadamlarına göre bu durumun nedeni ise biyolojik saat. Biyolojik saate göre gündüz olması gerektiğini bilen bazı memeliler hayatlarında hiçbir değişiklik yokmuş gibi yaşamaya devam ederken bazıları da ışık azalması ile biyolojik saatleri arasında bir çelişki olduğundan biraz gergin davranıyor. Diğer canlılar ise biyolojik saatlerinden daha çok Güneş ışığının parlaklığına göre hayatlarını ayarlamayı tercih ediyor. Ay ve Evreleri Bilim adamlarının araştırmaları gösteriyor ki, Ay'ın oluşumu Dünya'daki yaşam için gerçekten de bir şans. Çeşitli açılardan bu durum Dünya üzerindeki yaşamı olumlu yönden etkilemiş olabilir. 'Geçmişte Dünya'nın yörüngesindeki düzensizliklerin Ay tarafından giderilmesi', 'Ay'ı oluşturan çarpışma sonucu Dünya'nın manyetik alanını oluşması' gibi Ay'ı var olmasının sonuçları hakkında araştırmalar yapılıyor. Bunlara ek olarak, Ay'ın gökyüzünde küçük bir yer kaplamasına rağmen, o bölgeden Dünya'ya gelen meteorlar için bir kalkan görevi görüyor olması da kabul edilmesi gereken bir gerçek. Telif Hakkı: Mrs Kathryn Smith Eski çağlardan beri Ay'ın evrelerinin insanların yaşamını etkilediği yönünde efsaneler dolaşmaktadır. Bunlardan en ünlüsü de tabii ki kurtadam hikayeleri. Dolunay, hayvanları, insanları etkilediği kadar etkilemese de onlar üzerinde de bir takım etkilerinin olduğu düşünülüyor. Araştırmalar, dolunay sırasında bazı hayvanların aktivitelerinin arttığını gösteriyor. Semender, kurbağa gibi hayvanların dolunay sırasında çiftleşmeye hazır oldukları görülmüş. Dolunayda, aslan gibi büyük kedilerin insanlara karşı daha saldırgan olduğu da ispatlanmış durumda. Dolunayda, aslan karıncası adı verilen bir çeşit böceğin toprakta açtığı deliklerin, her zamankilere göre daha büyük olduğu saptanmış. Aynı zamanda, araştırmalar, gene dolunayda, evde beslenen kedi ve köpek yaralanmalarının da daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu durumun nedeni olarak önerilen teorilerden birisi, o gece dışarısı daha aydınlık olduğu için hayvanların dışarıda daha çok zaman geçirmesi olarak gösteriliyor. Bazı araştırmalar ise bu aktivite değişikliğinin nedeni olarak dolunay sırasında Dünya'nin manyetik alanının az da olsa değişmesi olduğunu söylüyor. Ama tam olarak neden bulunabilmiş değil. Çoğu avcı da, Ay'ın evrelerine göre hayvan davranışlarının değiştiğini gözlemiş durumda. Avcılar, bazı evrelerde özellikle dolunay ve yeni ay evresinde, Ay doğarken ve batarken yapılan avın çok daha başarılı geçeceğine yani hayvan aktivitesinin daha fazla olacağına inanıyor. Diğer Etkiler Gama Işını Patlamaları: Yüksek enerji yüklü parçacıkların uzaya savruldukları patlamalardır. Bilimadamları, geçmişte meydana gelen 5 büyük yokolma durumunun bir kaç tanesinin nedeni olarak gama ışını patlamasını gösteriyor. Meteorlar: Yokolma durumlarını yaratan bir başka astronomik olayın da Dünya'ya bir meteorun ya da kuyrukluyıldızın çarpması olduğu düşünülüyor. Bilimadamlarına göre, 65 milyon yıl önce meteor çarpmasıyla meydana gelen Kretase-Tersiyer yokolma durumunda dinozorlarının nesli tükendi. Ayrıca bazı kaynaklara göre, meteor yağmurları sırasında köpeklerin meteorların atmosferde yanarken çıkardığı sesleri duyabildikleri de söylenmektedir. Ay Tutulmaları: Ay tutulması sırasında Dünya, Ay ile Güneş'in arasına girer ve Dünya'nın gölgesi Ay'ın üzerine düşer. Böylece, Ay'dan yansıyan Güneş ışığı miktarında azalma olur. Bu durum, ancak Ay, dolunay evresindeyse olur. Araştırmalara göre, yarasalar, Ay tutulması sırasında ortaya çıkan karanlıkta daha yüksek bir avlanma oranına sahip oluyor. Aynı zamanda, gece aktif olan bir maymun türünün de ay tutulmaları sırasında daha farklı davrandığı Pennsylvania Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada fark edilmiş. Her iki olayın nedeni olarak da Ay ışığındaki azalma olduğu düşünülüyor. Kısmi ay tutulması NASA Auroralar: Auroralar, Dünya'nın manyetizmasını oluşturan manyetik alan ile Güneş patlamaları sırasında Dünya'ya gelen yüksek enerjili parçacıklar arasındaki etkileşim sonucunda kuzey ve güney kutup daireleri civarında görülebilen, atmosferin iyonosfer tabakasında meydana gelen çeşitli renklerdeki ışıklardır. Şimdilerde oluşan auroraların hayvanlar üzerinde herhangi bir etkisi olduğu ispatlanabilmiş değil, ancak günümüzden 4 milyar yıl önce oluşan auroralar için aynı şeyi söylemek daha zor olabilir. O zamanlarda atmosferin daha çok karbondioksite sahip olduğu ve auroların daha yükseklerde ve daha etkili olduğu düşünülüyor. Bu auroraların da yaşam için gerekli bileşimleri de oluşturmuş olması da ihtimaller dahilinde. Görüldüğü üzere astronomi ile hayvanlar tahmin edileceğinden aslında çok daha içiçe. Muhtemelen insanoğlu varolmadan önce hayvanların başını çektiği diğer canlılar astronomiyi zaten bir şekilde kullanıyorlardı. Ya yön bulmak için, ya yemek için, ya da çiftleşmek için. Ve gelecekte de, belki az belki fazla, illa ki astronomiden yararlanmaya devam edeceklerdir. İnsan, belki gökcisimlerini sistematik bir şekilde izlemiş ve ondan faydalanmış olabilir ancak gene de astronomiyi sadece insanlara atfetmek biraz bencillik değil mi?"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/hubble-orta-kutleli-kara-delikler-hakkinda-en-guclu-delili-buldu/", "text": "Keşfedilecek gizemlerle dolu olan evrende, kara delikleri hepimizi heyecanlandıran oluşumlar arasında saymamız mümkündür. Bilim insanları tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda kara delikler hakkında birçok yeni bilgiler ortaya çıkartılıyor. Orta kütleli kara delikler, kara delik evriminin uzun zamandır aranan kayıp parçalarıdır. Öncesinde bu sınıfa aday kara delikler olsa da, araştırmacılar yeni gözlemlerin bu zamana kadarki en büyük delil olduğunu düşünüyorlar. Güneşimizin 50.000 katı olan bu yeni kara delik, büyük galaksilerin merkezlerinde gördüğümüz süper kütleli kara deliklerden küçük ; büyük kütleli yıldızların patlaması sonucu oluşan kara deliklerden ise büyüktür. Orta kütleli kara delikler bulunması zor cisimlerdir ve bu yüzden her aday için alternatif açıklamaları dikkatli bir şekilde değerlendirip elemek büyük önem taşır. Hubble'ın adayımıza yapmamızı sağladığı şey tam da budur. diyor New Hampshire Üniversitesinden Danheng Lin, kendisi aynı zamanda çalışmanın başlıca araştırmacılarındandır. Lin ve takımı, NASA'nın Chandra X-ışını Gözlemevinden ve Avrupa Uzay Ajansı'nın X-ışını Çoklu Ayna Misyonundan gelen bilgileri takip etmek için Hubble'ı kullandı. 2006 yılında, bu yüksek enerji uyduları güçlü bir X-ışını ışıması tespit ettiler; fakat bu ışımanın kaynağının galaksimizin içinde mi yoksa dışında mı bulunduğu belli değildi. Araştırmacılar, ışımanın sebebini tıpkı kara delik gibi güçlü kütle çekimine sahip bir cismin çok yakınına gelen bir yıldızın parçalanmasına dayandırdılar. Detaylı X-ışını gözlemlerini eklemek toplam enerji çıktısını anlamamızı sağladı. diyor takım üyesi Natalie Webb, Fransa Toulouse Üniversitesinden. Bu sayede kara delik tarafından parçalanan yıldızın türünü anlayabiliyoruz. Şaşırtıcı şekilde, 3XMM J215022.4-055108 isimli X-ışını kaynağı herhangi bir galaksinin merkezinde değildi. Bu durum, süper kütleli bir kara delik bulma ihtimalini elerken, orta kütleli bir kara delik keşfedilmesi yönündeki umutları artırıyordu. Yine de bir sonuca ulaşmak için erkendi çünkü elenmesi gereken başka bir ihtimal vardı: galaksimizde bulunan ve soğumaya başlayan bir nötron yıldızı. Hubble, kaynağın yerini net bir şekilde belirleyebilmek için ona doğru çevrildi. Derin ve yüksek çözünürlüklü görüntüleme, X-ışınlarının galaksimizde bulunan izole bir kaynaktan değil de başka bir galaksinin kenarlarında bulunan uzak, yoğun bir yıldız kümesinden geldiğini saptadı; tıpkı astronomların orta kütleli kara delik bulmayı bekledikleri türden bir yerde. Geçmişteki Hubble araştırmaları bir galaksi ne kadar büyükse merkezindeki kara deliğin de o kadar büyük olacağını ortaya koymuştu. Bu sebeple, X-ışını kaynağının bulunduğu yıldız kümesi, şu an ona ev sahipliği yapan büyük galaksinin kütle çekimi sonucu dağılan cüce bir galaksinin merkezinden geriye kalan bir parça olabilir. Orta kütleli kara delikler, süper kütleli kara deliklerden daha küçük ve daha az aktif oldukları için bulması zor kara deliklerdir. Ne çabucak erişebilecekleri yakıtları vardır ne de, X-ışını yaymaları ile sonuçlanacak olan, sürekli olarak yıldızları ya da diğer kozmik nesneleri çekmeye yetecek kadar güçlü kütle çekimleri. Dolayısıyla, astronomlar orta kütleli bir kara deliği saptayabilmek için onu, bu nadir de olsa, bir yıldızı yerken yakalamalılar. Lin ve takım arkadaşları, yüz binlerce kaynak arasından bu orta kütleli kara delik adayı ile ilgili bir kanıt bulabilmek için XMM-Newton arşivlerini araştırdılar. Parçalanan yıldızdan yayılan X-ışınları astronomların kara deliğin kütlesini hesaplamalarını sağladı. Bu hesap, X-ışınının parlaklığına ve spektrum şekline bakılarak yapıldı. Bahsettiğimiz orta kütleli kara delik adayı, bu zamana kadar düşünülen muhtemel adaylardan ilki değil. 2009 yılında Hubble, NASA'nın Swift Gözlemevi ve ESA'nın XMM-Newton gözlemevi ile beraber, başka bir orta kütleli kara delik adayını saptamak için çalıştı. HLX-1 olarak adlandırılan bu aday, ESO 243-49 adlı bir galaksinin kenarlarında; yine cüce bir galaksinin merkezinden geriye kalmış olabilecek mavi yıldızlardan oluşan genç ve büyük bir yıldız kümesinde bulunuyordu. X-ışınları, bir kara delik etrafındaki toplanma diskinden gelirler. Buradaki büyük fark cismimizin bir yıldızı parçalamasıdır. Bu durum onun HLX-1 gibi önceki adaylarda şüphelendiğimiz şekilde yıldız kaynaklı bir kara delik olması yerine orta kütleli bir kara delik olabileceği yönünde güçlü bir kanıt sunuyor. diyor Lin. Bu orta kütleli kara deliği bulmak, karanlık içinde henüz tespit edilememiş bir şekilde gizlenen ve açığa çıkmak için çok yakınından geçecek olan bir yıldızı bekleyen nicelerinin bulunma ihtimaline kapıyı aralıyor. Orta kütleli kara deliklerinin kökenini ve gelişimini araştırmak sonunda bize çok büyük galaksilerin merkezlerinde gördüğümüz süper kütleli kara deliklerin nasıl oluştuğu konusunda cevap verecektir. diye ekliyor Webb."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/ilk-yildizlararasi-ziyaretci-oumuamua/", "text": "Oumuamua, 19 Ekim 2017'de Hawaii Üniversitesi'nin Pan-STARRS1 teleskobu ile keşfedildi. Keşfini takip eden haftalarda Oumuamua'yı gözlemleyen teleskoplardan biri de NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu'ydu. Eylül'ün başlarında Oumuamua Dünya'ya en yakın konumdayken Spitzer'in onu algılayamaması, nesnenin büyüklüğüyle alakalı yeni bir üst sınır koyuyor. Oumuamua'da geçen yıl meydana gelen hafif hız ve yön değişikliklerinden gaz çıkışının sorumlu olduğunu öne süren araştırma raporu ile yeni boyut sınırı tutarlıdır. Çıkan gazın, nesneyi hareket ettiren küçük bir itici gibi davranması, bunun kuyruklu yıldıza benzer bir şekilde donmuş gazlardan oluştuğunu gösterdi. Oumuamua, Güneş sistemindeki olağan kuyruklu yıldızlardan küçüktür. Birden fazla yeryüzü teleskobu ve NASA'nın Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan detaylı gözlemler, Oumuamua'nın yüzeyinden yansıyan Güneş ışınlarından hareketle, nesnenin maksimum uzunluğunun 2,600 feet (800 metre) olduğunu gösteriyor. Oumuamua' nın Spitzer'in tespit etmesi için çok ufak olduğu gerçeği, nesnenin toplam yüzey alanı üzerinde bir sınır oluşturur. Bununla birlikte, daha kolay algılayabilmek için boyut sınırları, küresel olsaydı Oumuamua'nın çapı ne olurdu diye sunulur. Boyutları algılamak için kızılötesi ve sıcaklık verilerini kullanan Spitzer'in ölçümlerine göre Oumuamua'nın küresel çapı '1,440 feet (440 metre), 460 feet (140 metre) veya belki de 320 feet (100 metre) kadar küçük olabilir. Yeni çalışma, Oumuamua'nın güneş sistemimizde yer alan kuyruklu yıldızlardan 10 kat daha fazla yansıtıcı olabileceğini öne sürüyor. Kızılötesi ışık büyük ölçüde sıcak nesneler tarafından üretilen ısı radyasyonu olduğu için, bir kuyruklu yıldız veya asteroidin sıcaklığını belirlemek için hatta nesnenin yüzeyinin yansıtıcılığını belirlemek için kullanılabilir. Güneş ışığındaki koyu bir tişört, hafif bir ışığa göre daha hızlı ısınırken, düşük yansıtıcılığa sahip bir nesne, yüksek yansıtıcılığa sahip bir nesneden daha fazla ısıyı korur. Yani daha düşük bir sıcaklık daha yüksek albedo anlamına gelir. Bir kuyrukluyıldızın albedosu ömrü boyunca değişebilir. Güneş'e yaklaştığında, bir kuyruklu yıldızın buzu ısınır ve doğrudan gaza dönüşür, kuyrukluyıldızın yüzeyinin tozu gider ve daha yansıtıcı buz açığa çıkar. Oumuamua, yüzeyini yenileyebilecek herhangi bir yıldızdan uzak, milyonlarca yıl boyunca yıldızlararası uzayda seyahat ediyordu. Ancak, keşfinden beş hafta önce, Güneş'e son derece yakın bir konuma geldiğinde, yüzeyi bu tür bir gazdan arındırma ile yenilenmiş olabilir. Toz ve kiri temizlemenin yanı sıra, açığa çıkan gazın bir kısmı, Oumuamua' nın yüzeyini yansıtıcı bir buz ve kar tabakası ile kaplanmış olabilir. Oumuamua güneş sistemimizden çıkış yolunda ve mevcut herhangi bir teleskobun ulaşabileceğinin çok ötesinde. Genellikle, bir kuyruklu yıldızdan bir ölçüm elde edersek geri dönüp ne gördüğümüzü anlayana kadar tekrar ölçeriz diyor JPL'deki Yakın Dünya Nesneleri Araştırma Merkezi'nden Davide Farnocchia ve şunu ekliyor: Ama bu sonsuza dek yok oldu, biz muhtemelen öğrenebileceğimiz kadarın tamamını biliyoruz."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/insan-meraki-ve-ufolar/", "text": "Meraklı İnsanlar ve Uzaylılar Balıkesir ilinin Ayvalık ilçesi, yazları sessizlik ve huzur içinde geçirmek isteyen pekçok insan için önemli bir yerdir. Güneydeki hareketli sahil kasabalarıdnan ziyade burası, balıkçısıyıla gemisiyle ve kumsallarıyla insanın beynini boşaltmasını sağlar. Akşamları ise, ışık kirliliğinin az olmasından ötürü Samanyolu Gök adasını görmek mümkündür kasaba merkezinin dış noktalarında. Bir gece kumsalda keyif yaparak gökyüzünü izlerken yanımdaki düzlükte insanların toplandığını ve oldukça endişeli görüldüğünü fark ettim. Yanlarına doğru yaklaştıkça konuşmaları duymaya başladım: Aa! Bakın işte uzaylılar bu şekilde geliyorlar bizi gözetliyorlar., UFO dedikleri şey bu işte bak, bunlar insan kaçırıyorlarmış hamile bırakıyorlarmış.. Gerçekten de gökyüzünde, normalde orada olmaması gereken, düz ve sabit bir hızda hareket eden bir cisim vardı. Cisim önce sönükken bir anda çok yüksek bir parlaklığa ulaşıp ardından yine sönümlenmişti. Yaptığı bu hareket ise etraftaki kitleyi çok heyecanlandırmış, cep telefonları ortaya çıkmış ve görüntüyü kaydetmeye başlamışlardı. Ben ise Ankara Üniversitesi Gözlemevi'nden arkadaşıma telefon ettim. Tam da tahmin ettiğim gibi bu saatlerde gökyüzünden Iridium Uydusu adı verilen yapay bir uydunun geçişine tanıklık etmekteydik. Şimdi bu öyküden benim yaptığım müdahaleyi çıkaralım. O gün insanlar evlerine gidecekler, eşlerine dostlarına bu gördükleri sıradışı nesneden bahsedecekler ve beki de olay basına kadar taşınıp Ayvalık'ta Şok UFO Paniği gibi haberler yapılacak. Bu olaylar birkaç defa daha tekrarlandığında televizyonlara şarlatanlar çıkartılacak ve ettikleri boş, göz boyayan laflar ile insanları yanıltacaklardı. UFO Nedir Unidentified Flying Object, yani Tanımlanamayan Uçan Nesne olarak tanımlanan UFO, insanların gökyüzünde görüp ne olduğunu tanımlayamadığı nesnelere verilen genel bir isimdir. Bilim dünyasında ne olduğu o an anlaşılamayan, ne olduğunun farkına varıldığı ana kadar geçici olarak UFO ismiyle tanımlanır. Teknik jargondaki kullanım alanı bu biçimde farklı olsa da halk arasında UFO, uzaylılar ve onların kullandıkları uzay araçları ile özleştirilmiştir. Ne yazık ki bu mantıksal yürütümün sonucu olarak da insanlar günümüzde gökyüzünde ne olduğunu anlayamadığı hemen hemen her cisme dünya dışı yaşam olduğunu ima ederek UFO demektedir. Fakat bilim, UFO olduğu iddia eden sayısız iddiayı, mantıksal yürütüm ve bilimsel gözlem ile tarih boyunca çürütmüş, çürütmeye de devam etmektedir. Şimdi, tarihten bugüne UFO olaylarının ünlü birkaç örnek ile devam edelim ve nasıl kolay çürütüldüklerine bir bakalım: 1 ) Antik Uzaylılar UFO kültürü yalnızca gökyüzünde görülen cisimleri kapsamıyor. Bu fenomen ortaya çıkıp ünlü oldukça komplo teorisyenleri, tarihi eserlere ve eski tablolara bakarak bu resinlerde de UFO kanıtları olduğunu iddia etmeye başladılar. 1971 yılında bulunan ve 79'da UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giren İtalya Valcamonica mağara çizimleri buna örnek gösterilebilir. İlk bakışta ufocuların servis ettiği fotoğrafa bakınca, onların da iddia ettiği gibi çizimlerin astronotmuş gibi olduğu düşünülmekte. Fakat civarda bulunan ve Tunç Çağı'na ait bu çizimdeki tasvirlere çok benzeyen savaş başlıklarının varlığı, aynı zamanda o bölgedeki bütün çizimlerde bunların bulunması, çizimdekilerin astronot değil, savaşçı olduğunu kanıtlıyor. Aksi taktirde bütük İtalya'da o dönemde astronotlar dolaşıyor olurdu. 2) Antik Mısır'daki Helikopterler Bir başka ünlü komplo, Kadeş Kenti'nden Libya'ya kadar uzanan büyük fetihler yapmış Mısır Firavunu Birinci Seti'nin Anıt Mezarında bulunan bu hiyeroglifin bu satırı. Görüntü, defalarca kullanılmaktan deforme olmuş taşın üzerinde iki harfin birbirine karışmasından kaynaklanıyor. Tablette ise iki şey birden yazmakta ve üst üste geçmişler: biri Mısır'ın 9 Düşmanını Kovuşturan Kahraman Kral/Tanrı, Seti, diğeri ise Yüce Mısır'ın Koruyucusu, Düşmanları Zapt Eden Kral/Tanrı Ramesess. Eğer gerçekten Antik Mısırlılar bir Helikopter uzay aracı görseydi neden bunu alelade eski bir taşın rastgele bir satırına çizmişler de gerçekten bu konu hakkında bir destan yazmamışlar diye de insan sormadan edemiyor bu konuyu çürütürken. 3) Rönesans Tablolarındaki UFOlar Kara Veba salgını ve ardından gelen Kilise'nin sanat açılımı ile İtalya'da sanatçılar büyük destek görmeye başladı. Rönesans'ın ilk dönemlerinde 1486 yılında Meryem'in İsa'ya hamile kaldığı anı tasvir eden bu tabloda, Tanrı'nın ilahi eli, bir güvercin formunda göklerden inip Meryem'in vücuduna girmekte. Komplo teorisyenleri, ışığın kaynağının bir UFO olduğunu ve sanatçının bu mesajı vermek istediğini iddia etmektedirler. Fakat Londra'da Ulusal Galeri'de sergilenen bu esere yakından baktığınızda görüntünün ufo değil, yalnızca ışık hüzmesi ve bulut olduğunu görüyorsunuz. 4) Roswell Hava Üssü ile 51. Bölge: Uçan Daireler ve Siyah Üçgenler 1941 yılında ABD hükümeti, İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Meksika'nın Roswell kentinde Walker adında bir hava üssü açar ve gerek okyanus ötesi, gerek ise Güney Amerika'ya yapacağı uçuşları bu üs üzerinden yapmaya başlar. Savaşın bitmesinin ardından ise bu amacını yitiren üs, sessizliğe bürünür. Ancak 1947 yılından itibaren 1950lerin sonuna kadar yöre halkı sürekli olarak, üsten Uçan Daire ismini verdikleri isimlerin çıkış yaptığını iddia ederek polise başvururlar. O kadar fazla şikayet gelir ki Meksika hükümeti, bilirkişilerden oluşan bir UFO komisyonu oluşturarak olayı araştırır. ABD Hava Kuvvetleri'nden bir açıklama isteyen komisyon'a cevap olarak Hava Kuvvetleri, görülen cisimlerin Hava Tahmin Balonları olduğunu belirten bir basın açıklaması yayımlar. Fakat bu yerel halkı tatmin etmez. Çekilen fotoğraflar ise hiç hava tahmin balonlarına benzememektedir. UFO, yani Tanımlanamayan Uçan Cisimler tabiri de ilk defa bu raporları haberleştiren Donald Keyhoe tarafından 1950lerde kullanılmıştır. 1955 yılından sonra Roswell çevresinde rapor edilen UFO miktarı azalmış, halk arasındaki popülerliğini yitirmiştir. 1997 yılında ise, Amerikan Gizli Servisi CIA bir açıklama yaparak, görülen cisimlerin 1947-55 yılları arasında Roswell hava üssünde geliştirilen ve o dönem bir gizli proje olan Lochead U-2 casus uçaklarının prototipleri olduğunu açıklar. O dönemin radarlarına yakalanmayan bu uçaklar, başta Küba olmak üzere, diğer Doğu Bloğu ülkelerine casusluk yapmak için kullanılmıştı ve tasvir edilen şekillere uymaktaydı. Benzer biçimde ABD'nin Nevada Eyaleti'nde bulunan ve 51. Bölge olarak bilinen üs civarında hala bu tür UFO ihbarlarının gelmektedir. Fakat işin ilginç yanı Dünya'nın pekçok bölgesinde, burada rapor edilen cisimlere benzer şekilli cisimlerin rapor ediliyor olmasıdır . Tasvir edilen cisim siyah renk ve üçgen şeklinde, çoğunlukla havada sabit olarak duran araçlar olduğu yönünde. İşin ilginç yanı özellikle Körfez Savaşı ve Sovyetler Birliği'nin Afganistan işgali gibi olaylar sırasında da bu üçgen siyah cisimlerin rapor ediliyor oluşu. Amerikan Hava Kuvvetlerleri 'ın, ABD'de düzenlenen bir Savaş Sanayisi kongresinde bir yetkilinin U-2 Uçaklarının yerini alacak ve TR-3B ismini verdikleri casus uçakları üzerinde çalıştıklarını açıklaması üzerine, bu siyah üçgen UFO raporlarının da TR-3B araçlarına ait olabileceği speküle edilmekte. Fakat, özellikle günümüzde internete sürülen siyah üçgen UFO fotoğraflarının büyük kısmının Photoshop gibi yazılımlar ile oynanmış görüntüler olduğu teker teker ortaya çıkarken, bir tanesi de NASA tarafından yalanlandı. NASA'nın yaptığı Uluslararası Uzay İstasyonu canlı yayınında kadraja giren bir nesne tartışma yaratmıştı. Nesne siyah renk, üçgen şeklinde ve tıpkı bir hava aracı gibi düşük yörüngede yolculuk etmekteydi. Fakat daha sonra farklı açılardan cismin fotoğraflarını çeken Astronotlar, bunun zamanında kalkan bir uzay mekiğinin altından çıkan siyah bir ısı yalıtım malzemesi parçası olduğunu kanıtladılar. Cismin 12 Ocak 1986 tarihli Columbia Uzay Mekiği uçuşundan sonra oraya geldiği düşünülüyor, çünkü daha sonra bu tür kopmalar yaşandığı için uzay araçlarında ısı yalıtımı için seramik kullanmaya başlandı. 5) Youtube'daki UFO in Haiti Videosu İlk olarak sahte bir youtube hesabından yayımlanan videoda, büyük ve ses çıkaran uzay araçlarının Haiti sahilinde dolaşıp, ardından da göğe doğru yükselerek ufukta kaybolduklarını gösteren bu video, ortaya çıktığı 2007 yılında oldukça büyük tartışmalara sebep olmuş, Haiti'deki üniversitelerden çeşitli görgü tanıklarının da olayı doğrulaması basının ilgisini çekerek CNN'in olay hakkında özel bir haber yapmasına sebep olmuştu. Olayın üzerinden geçen birkaç aydan sonra videoyu Sam Barzolff adında bir animatörün sosyal deney yapmak amacıyla hazırlayıp servis ettiği ortaya çıktı. Los Angeles Times gazetesine konuşan Barzolff, üniversiteden arkadaşlarını da sahte tanıklık yapması yönünde ikna ettiğini, videoyu 17 saatte bilgisayarda After Effects programı yaparak hazırladığını ve herkesin bu kadar çabuk bu numaraya kanmasına çok şaşırdığını söyledi. 6) UFO Gören İlkokullular Ali Çağlar isimli fen bilgisi öğretmeni ilköğretim öğrencilerine, plastik tabaktan bir uçan daire yaptırıp 100'e yakın fotoğraf çekmiştir. Öğrencilerle birlikte en iyi 5 tanesini ünlü UFO sitelerine yollamış ve ne olduğu ile ilgili soru sormuşlardır. Türkiye'nin en meşhur UFO dolandırıcılık sitesi siriusufo.org sitesi ise bu oltaya elbette kanmış ve tüm dünyaya aşağıdaki fotoğrafı servis etmiştir. Şu anda kaldırdığı sözde raporda, uzay aracının detayları, hangi yıldızdan geldiği ve aracı kullanan uzaylının tasvirlerine kadar birçok ilginç detay bulunmaktaydı. Sirus UFO'nun peşinden dünyaca ünlü pek çok ufocu da aynı fotoğrafı alıp servis etmiş, Ali öğretmen durumu açıkladığında ise hiçbir şey olmamış gibi fotoğrafları sitelerinden kaldırmışlardır. Konu buraya gelmişken Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi hakkında da birkaç söz söylemek gerek. Türkiye'den ve Dünya'dan gelen sözde UFO ihbarlarını alıp yayımlayan, bunlar üzerinden adeta usta bir bilim kurgu yazarı edasıyla uzaylı ırkları, gezegenler, medeniyetler uyduran bu sözde araştırma merkezi, yazdığı bu gibi yazılara uzaylılar tarafından kaçırılan insanlar gibi komik ve kabul edilemez kaynaklar vermekte. Dolayısıyla hiçbir bilimselliği olmayan bu kurum, Türkiye'deki havuz medyası tarafından çok sevilmekte ve kendilerinden UFOlar, uzaylılar hakkında yazılar ya da konuşmalar istenmekte. Bu yolla para kazanan oluşum, çeşitli sponsorlar ile birlikte bir Gezici UFO Müzesi kurdu ve zaman zaman bu araç ile Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde para karşılığı bu şarlatanlığı sürdürmekteler. Türk basını ise başta oluşumun kurucusu Hakan Akdoğan olmak üzere bu tür dolandırıcılara gazete köşelerinde ya da telezin programlarında yer vererek bu insanları meşrulaştırmaktalar. Halbuki yukarıdaki örnek ve buna benzer sayısız diğer yaşanmışlıklarda olduğu gibi, bu insanlar oynanmış fotoğraflar ve videolar ile insanları kandırmaktalar, bu kandırmaca oyununa katılan basın ile de bir meşruluk sağlamaktalar. Yazıyı bitirirken şunu sorabilirsiniz: Madem bunların hiç doğruluk yanı yok, o halde neden bu kadar fazla insan UFO gördüğünü iddia ediyor?, bunun temel sebebi aslında insanlık olarak gizemli ve açıklanamayan olaylara olan merakımız. Gökyüzünden bir yıldırım düştüğünde mağaradan çıkıp çıkan yangını seyreden insanlara bunu yaptıran temel etken merak duygusudur. Sahip olduğumuz bu keşif ve merak hevesi aslında halk arasında sürekli açıklanamayan bir şeyler olduğuna, ya da bizden saklanan gerçekler olduğuna dair düşünmemize sebep oluyor. Otoriteyi, sistemi, hakim görüşü hatta hakim bilimsel otoriteyi sorgulamak elbette faydalı ve insanlığı ileri taşıyacak şeylerdir. Mühim olan elimizdeki kanıtlar ile konuşmak, bilimsel gözlemler yapmak ve sahip olduğumuz görüşü kanıtlayan bulgular edinmek aslında. Eğer kanıtları, gerçekleri araştırmayıp mantığımızı devre dışı bırakırsak uzaylı da, Van Gölü Canavarı da, kellesi elinde koşan asker de görürüz. Burada Eleştirel Düşünme kabiliyetine sahip olan bizler ise, insanların bu zaafını istismar ederek para kazanan şarlatanlara karşı durmak, onların aksine; bilimi savunmaktır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/jacoleyn-bell-burnell-ile-roportaj/", "text": "Okuyacağınız yazı, ilk olarak Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır. Jacoleyn Bell Burnell ile Röportaj Boğaziçi Üniversitesinde verdiği muhteşem konferansın arından Prof Dr Burnell, dergimizden Özgür Can Özüdoğru'nun da içinde bulunduğu bir basın ekibinin sorularını cevaplamayı kabul etti. Kendisine kişisel hayatından kadın haklarına, günümüz bilimsel gündeminden sosyal konulara kadar pek çok alanda sorular sorduk. Kendisi hiçbirini atlamadan ve bizleri kırmadan tüm sorularımıza tatmin edici cevaplar verdi. Basın Grubu : Öncelikle hoş geldiniz, söyleşi isteğimizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. İlk önce kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? Şu anda hangi üniversitede çalışmaktasınız ve neler yapıyorsunuz? Jacoleyn Bell Burnell : Ben Birleşik Krallık vatandaşı bir astrofizikçiyim, şu anda Oxford Üniversitesi'nde bulunmaktayım. Gravitational Radiation adlı yüksek lisans dersini vermekteyim. Ayrıca uzunca süre Kraliyet Astronomlar Topluluğu'nun da başkanlığını yaptım. BG: Sunumuz sırasında günlük hayatta erkeklerin kadınlar üzerinde farkında olmadan yaptığı bilinçsiz önyargıdan bahsettiniz. Sunumunuzda akademik bir durum için bu örneği vermiştiniz ancak günümüz toplumunda bu çok büyük bir sorun. Türkiye gibi ülkelerde bu sorunla başa çıkmak için ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz? JBB: Toplum içindeki kadın profilini güçlendirmek çok önemli. Bunun için ise hevesli ve yetenekli kadınlar desteklenmeli. Böylece toplum içinde başarılı kadınlar gören ebeveynler, kızlarını teşvik edebilirler çünkü önlerinde emsal olabilecek örnekler bulunur. Bu şekilde entelektüel kadınların miktarı artarsa kadınların profili artabilir. Günümüzde bilim ile ilgilenen kadınların pek çoğunun sorunu önlerinde örnek alabileceği insan miktarının az olmasıdır. BG: Haklısınız, bu oldukça önemli bir mesele. Ayrıca hayatınız boyunca hep kadın hakları organizasyonlarında da yer aldınız değil mi? JBB: Kadının bilimdeki yerini sağlamlaştırmayı amaçlayan dayanışma kurumlarında bulundum evet. Kadın bilim insanı adaylarına maddi manevi destekler sunduk, aynı zamanda ne için kadınların da bilim ve mühendislik gerektiğini anlatan bildiriler yayımladık. Ayrıca bu tutumumuzun dönem ile ekonomik bir gerekçesi de vardı. Savaştan yeni çıkan toplumda mühendis olarak yetiştirilebilecek kadar erkek yoktu. Dolayısıyla ülkemizin de buna ihtiyacı vardı. Biz de bu fikirler çerçevesinde kadınlara destek olacak bir kurum kurduk. BG: Başka bir soruya geçelim. Sizce iyi bir bilim insanı aynı zamanda dindar olabilir mi? JBB: Elbette, cevap vermeden önce belirtmeliyim ki ben kendim dindar bir bireyim ancak her zaman dini görüşlerimin yaptığım bilimsel yargılara karışmamasını sağlamaya çalıştım. BG: Peki bunu nasıl sağladınız? JBB: İçinde bulunduğum Protestan Mezhebin sorgulamaya ve bilime açık olduğunu düşünüyorum. Ancak bu her din için mümkün değil. Hatta dinler gelecekte var olmak istiyorlar ise bilim ile tutarlı olacak şekilde kendilerini güncellemek, modifiye etmek zorundalar. Ben de kendi dinimin bu tür bir reform sürecinden geçtiğini düşündüğüm için bilimsel bakış açıma bir sorun yarattığını sanmıyorum. BG: Bu Türkiye'ye ilk gelişiniz mi? JBB: Hayır daha önce bir iki defa daha gelmiştim. BG: Peki Türkiye toplumu, yaşantısı, bilimsel duruşu hakkında ne düşünüyorsunuz? JBB: Türkiye'nin genellikle Akdeniz Bölgesine tatile geldim. Ölüdenizin doğasını ve manzarasını çok sevmiştim. Ayrıca yöresel mutfağı harikaydı ve yöre halkı çok yardımseverdi. Türkler genel olarak çok arkadaş canlısı. En azından benim memleketime kıyasla. Türkiye'nin bilimsel açıdan avantajı olduğunu düşünüyorum. Hem Asyalı hem de Avrupalı insanları içinde bulundurması, farklı kültürler ve farklı görüşler ile en doğru yargıya daha kolay ulaşabilmesini kolayştırıyor olmalı, ancak affınıza sığınıyorum, Türk akademisi hakkında bilgilerim oldukça kısıtlı. Buraya da Ali'nin daveti üzerine severek geldim. BG: Bir Pulsarı, hiçbir bilimsel arka planı olmayan sıradan bir insana nasıl tarif edersiniz? JBB: Bunlar evrendeki en tuhaf cisimler... Karadeliklerden bile tuhaflar çünkü teorize edemiyoruz , diğer yıldızlardan da daha tuhaflar çünkü sahip olduğu ortamı, tepkimelerini Dünya yüzeyinde bir laboratuarda yaratmak mümkün değil. Bu yüzden, bu enerji fışkırtan cisimler, evreni algılayışımızın sınırlarını zorladı. Bizleri hayal gücümüzde yaratmamızın bile güç olduğu dünyalara sürükledi. BG: Uzun süren bir eğitmenlik tecrübeniz oldu akademide, pek çok ders verdiniz. Bu tecrübelerinizden yola çıkarak günümüz gençliğine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? JBB: Her şeyden önce bilimin ulaşılmaz bir şey olmadığının fark edilmesi gerek. Toplumumuz her geçen gün daha da akıllılaşıyor. Mesela ben evimdeki buz dolabının sıcaklığını cep telefonumdaki uygulamadan şu anda ayarlayabiliyorum, evimin bahçesindeki güvenlik kamerasını izleyebiliyorum. Para yavaş yavaş sanal bir şey haline gelmeye başladı, bankacılık sanal alem üzerinden yapılmaya başlandı. Bu inanılmaz bilgi birikimini dönüştürebilecek ve algılayabilecek bilgi birikimine erişmemiz gerekiyor. Ayrıca bu teknolojik imkanların daha da geniş kesimlere yayılabilmesi için daha fazla mühendislere ihtiyacımız var. Tavsiye kısmına gelirsem, kendimden bir örnek verebilirim. Ben oldukça genç yaşta astronomi ile ilgileneceğimi biliyordum, tam kalbimden hem de. Gençlere tavsiyem, yapmayı sevdiğiniz şeyleri ve ilgi alanlarınızı erken keşfedin, bu gelecek hayatınızda çok daha sağlıklı ve emin kararlar vermenizi sağlıyor. Ben, iyi bir astronom olmak istediğimin bilincine ulaştığım zaman, herhangi bir engelle karşılaştığımda hep kendime şunu söyledim. Eğer şimdi pes edersem iyi bir astronom olamayacağım. Bu cümleyi defalarca tekrarladım. Ya da şunu söylerdim: Gerçekten bu engelle yüzleşecek kadar çok mu seviyorum astronomiyi? sonra kendi kendime bağırırdım EVET! diye. BG: Bunlar çok güzel tavsiyeler. Bir kişinin neyde iyi olduğunun erken farkına varması onun için büyük bir avantaj olacaktır. Peki, ailelere ne tavsiye edersiniz? Çünkü özellikle Türkiye'de aileler çocuklarının bilimle ilgilenmesini çoğunlukla parasal kaygılardan ötürü istemiyorlar. JBB: Eğer bir konuyu seviyorsanız, sevdiğiniz konu hakkında yeteneğiniz de varsa o alanda daha çabuk yükselirsiniz ve her alanın başarılı insanları iyi paralar kazanır. Aileler bu açıdan doğru düşünmüyorlar. BG: Konuyu biraz daha alanınıza çekersek, Pulsarlar konusunda şu anda bir uzmansınız... JBB: Hahaha, şu anda değilim, ben keşfettim yalnızca, Pulsar Astronomisi alanını kurduğum zaman belki bir uzman diyebilirdim kendime ancak bu yaşta bir uzman değilim. BG: Peki o halde. Sunumunuzda Şu anda daha yolun başındayız demiştiniz. Yolun devamında ne göreceğiz. Kaba olacak biraz ancak günlük yaşantımıza, topluma ne gibi bir etkisi olacak Pulsarların. JBB: Hiçbir etkisi olmayacak. En azından yakın gelecekte. Ne zaman ki dünya dışı bir varlık ile iletişim kurarız yahut yıldızlar arası yolculukların yöntemini buluruz, o zaman Pulsarları saat olarak kullanabiliriz. Dönüş periyotları bu tür amaçlar için kullanılmaya oldukça müsait. Gelecekte puslar satleri, ışık hızı gibi bakış açısına göre değişmeyen yapılar olarak gelecek insanının günlük hayatında yer alabilir. BG: Peki bu Pulsarlar insanlar için herhangi bir tehdit oluşturuyor mu? JBB: Bizler böyle bir tehlike yaratacak en yakın Pulsardan çok uzaktayız, üzerimize bu cisimlerdne gelen ışık bile çok az. BG: Pulsarları barındıran en ilginç ve sınırları zorlayıcı cisim ne olabilir sizce peki? JBB: Bir Pulsar ile bir karadeliğin birbiri etrafında döndüğünü görebilseydik bu gerçekten devrimsel olurdu, muazzam miktarda bir yerçekimsel dalga yayardı. Ancak ne yazık ki şu ana kadar hiç böyle bir sistem gözleyemedik. BG: Bir puslar nasıl keşfedilir? JBB: Bir kere pulsarın bize doğru bakıyor olması gerek ki etrafa saçtığı ve sıçrattığı jetleri görebilelim. Ardından farklı dalga boylarından gelen verileri kıyaslayıp periyot benzeri bir yapı görmeniz gerekiyor. Bunları karşılayan bir cisim yakalayabilirseniz bir Pulsar keşfetmiş olabilirsiniz. BG: Pulsarların keşfini ilk açıkladığınızda bilimsel camiadan nasıl bir tepki aldınız? JBB: Bilimsel camia inanılmaz derecede heyecanlandı. Cambridge Üniversitesi'nde, makaleyi basmadan birkaç gün önce bir konferans düzenledik ve İngiltere'deki tüm astronomlar oradaydı. Fred Hoyle bile oradaydı.(Fred Hoyle, Yıldızlarda ağır kimyasalların üretildiğini kanıtlayan, Dünya'ya yaşamın bir asteroid ile gelmiş olabileceği argümanı olan Panspermia Hipotezini ortaya atan İngiliz fizikçidir. 1950lerde yazdığı popüler bilim kitapları ile Jacoleyn olmak üzere pek çok insanı etkilemiştir.) O dönemde bulduğumuz şeyin bir nötron yıldızı olup olmadığından emin olamıyorduk. Fred Hoyle, konuşma bittiğinde yanımıza gelip şöyle demişti. Böyle bir şeyi ilk defa sizden duyuyorum. Bence bunlar Nötron Yıldızı değil, bu bir süpernova kalıntısından çıkan yeni bir cisim. İnanamamıştım. 40 dklık sunumdan önce olay hakkında en ufak bir fikri yoktu. 45 dk içinde beyni fizik yaptı, hesapladı ve doğru cevabı verdi. BG: Peki bir Nötron Yıldızı neden Pulsar olamaz? JBB: Çoğunlukla gerekli kütleye sahip değiller, bundan dolayı da yüklü parçacıkları çok fazla titreşim hareketi yapmıyor ve bu da manyetik alanın gerekli güce ulaşmasını engelliyor. Ne kütleleri, ne dönmeleri ne de manyetik alanları bu miktarda hızlı dönmeye ve enerji sıçratmalarına olanak tanıyor. BG: Peki Magnetarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Pulsarlar ile farkları neler? Yazarın notu: Magnetarlar Magnetarlar, aslında bir çeşit Nötron Yıldızıdır ancak çok daha yüksek bir manyetik alana sahiptirler, içlerinde bulunan enerji de bu manyetik alandan üretilir. Bu tip gökcisimleri çok yüksek enerjili X-Işınları ve Gama Işınları yayarlar. Bu açıdan günümüzde magnetarların kütleçekimsel dalgalar yaratabildiği düşünülmektedir ve LİGO açıklamalarının ardından bu alanda da daha çok insanın çalışmalar yapması beklenmektedir. JBB: Pulsarlara çok benziyor bu cisimler, ancak o kadar çok enerji üretiyorlar ki, bu enerjinin dönme eyleminden yahut kütlesinden ötürü değil, manyetik alanından dolayı oluşuyor. Eğer kütleçekimsel dalgalar keşfedilirse bu cisimler hakkında daha fazla bilgi alabiliriz ve fizik yeni bu alan daha çok çalışılan bir konu haline gelebilir. BGG: Karanlık Madde, Karanlık Enerji ve Yerçekimi ile Zamanın yeniden tanımlanması gibi Yeni Fizik denilen, gizemini hala koruyan alanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? JBB: Bu söylediklerin arasından en çabuk Karanlık Madde'nin sırrını çözeceğiz, çünkü diğerlerinden daha kolay. Yerçekimi kavramı hakkında yapılan en önemli testler Pulsarlar ile yapılmakta. Keşfedildiği düşünülen yerçekimsel dalgalar ile yerçekimi tanımlarını da yeniden güncelleyebileceğiz, böylece Kuantum Mekaniği ile Genel Göreliliği bağlayan Einstein Alan Kuramları tasarlanabilecek. BG: Dünya'nın gelecek 100 yılı hakkında nasıl bir tahminde bulunabilirsiniz? Bilimsel olarak, Teknolojik olarak? Sosyolojik olarak? JBB: Bence az önce konuştuğumuz tüm kavramlar bu yüzyıl içinde bir çözüme kavuşacak. Ayrıca 30 ve 50 metrelik iki büyük teleskop bu yüzyılın ortalarına doğru Şili ve Havaii'ye inşa edilecek, James Webb inşa edilmiş olacak. Athena X-Işını teleskobu inşa edilmiş olacak. Dolayısıyla bu yüzyıl astrofizik açısından deney ile gözlemin bol olacağı oldukça ilginç bir yüzyıl olacak. Teknolojik olarak, insanlığın uzay programlarına çok daha ağırlık vereceğine inanmaktayım. Hem Dünya Yörüngesinde hem de Mars'ta yeni yapılar kuracağız. Sosyolojik olarak ise pek emin değilim. Toplumun şu anki en büyük sorunu bana sorarsanız artan sera etkisi ve küresel ısınmadır. Kurulu sistemimizi petrol üzerine kurduğumuz için, petrole geçmiş nesillerin altın ile kurmuş olduğu gibi bağlandığımız için oldukça büyük sorunlar yaşayacağa benziyoruz. Petrol miktarı oldukça azalıyor ancak petrol yerine geçecek yeni materyaller geliştirmek üzerine yeterince kafa yormuyoruz. Çok çok daha dikkatli olmalıyız. Ben şu anki devlet yapısının, küresel ısınma sorununu bütünüyle çözebileceğine inanmıyorum ve bu yüzden gelecek politikalarımızda, yükselen sulardan ötürü yaşanacak kitlesel göçleri göz önünde bulundurarak kurmamız gerektiğine inanmaktayım. İnsanlar bir arada yaşamayı başaramıyor. Bugün Suriye gibi devletlerde de bunu görüyoruz. Mülteci sorunu Avrupa için ilginç bir tecrübe oldu, ancak bu ne yazık ki son tecrübeleri olmayacak. Süregelen politikalar devam ettikçe Avrupa çok daha fazla mülteci kabul etmek durumunda kalacak. Toplumun buna alışması gerek. Politikacıların ve Birleşmiş Milletler'in ise şimdiden şu sorunları gündeme alması gerek: Nasıl kitlesel göçler ile başa çıkacağız? Kaliteli içme suyu nasıl sağlarız? Besin kaynaklarını etkili dağıtabiliyor muyuz? Toplumu mültecilere nasıl entegre edebiliriz? BG: Çok teşekkür ederiz, oldukça öğretici cevaplar verdiniz. Başka bir konuya geçmek gerekirse; bu soru size sunumunuzun ardından da soruldu ancak ben bir kere daha sormak istiyorum: Kadın olduğunuz için zorluklarla karşılaşan biri olarak, özellikle kadın bilim insanı adaylarına ne tavsiye edersiniz? JBB: İlk olarak şunu söylemeliyim: insanların ne dediğine aldırmayın, kadınlar çok başarılı bilim insanları olabilirler. Bu tür konular açıldığında her zaman şu örneği veririm, Malezya'da bir üniversitede konuşma yapmaya gitmiştim ve orada genç bir kadın fizikçiyle tanışmıştım. Ona Kadınlar fizikte daha fazla yer almalı dediğimde bana Neden? demişti. Malezya'da Fen Fakültesinde okuyan ve akademide çalışan insanların %60ı kadın, %40ı erkek. Bu bir Dünya rekoru... Belki de bizim medeni dediğimiz toplumlarda bir sorun var. Bu tür örnekler şunu gösteriyor, biz kadınları belirli bir takım mesleklere iten güç içgüdülerimiz değil kültürümüzün kendisidir. Bu yüzden bu erkek egemen kültürel yapının dönüştürülmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak kültürel değişimler her zaman çok yavaş ve acı verici oluyor. Çünkü toplumu değiştiremezsiniz, toplum evrim geçirir yavaş yavaş. Hızlı ve şiddet ile gelecek tüm değişimler işin sonunda muhafazakarları yaratır. Burada günümüz kadınlarının yapması gereken topluma kadınların da erkeklerin yaptığı meslekleri yapabileceğini göstermek. BG: Bir kadın olarak ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldınız? JBB: Yaşadığım sorunlardan birini örnek vereyim. Pulsarların keşfini tüm dünyaya açıklayacağım bir konuşma hazırlıyordum ve yeni evlenmiştim. Evlilik yüzüğümle ise gurur duyuyordum. İşte yüzüğümü hiç çıkarmazdım ve 1960lar Birleşik Krallığı'nda evli kadınların çalışmaması gerektiği düşünülüyordu. Bir evli kadının çalışması ailesi için bir utançtı. Bu demekti ki kocası, evi geçindirecek kadar para kazanamıyordu. Ben ise evli olmakla gurur duyuyordum ve yüzüğümü hiç çıkarmadım. İnsanlar ise bana acıyarak bakıyorlardı. Hatta ve hatta, eğer evli bir anne çalışıyorsa, çocukların serseri olacağına inanılıyordu. Ben ise çocuklarım olduğunda da çalıştım. Çocuklarım çok başarılı insanlar oldu. BG: Halka bilim anlatmak bir bilim insanının sorumluluğu mudur? Halk ile hiçbir alakası olmayan ancak oldukça önemli bilimsel çalışmalar yapan bir bilim insanı eksik bilim insanı mıdır? JBB: Sana televizyon önüne sık sık çıkan ve halka yanlış bilgiler veren, kesinlikle halktan uzak tutulması gerektiğini düşündüğüm birçok isim söyleyebilirim. Bu açıdan bilim popülerleştiricisi olmak kolay bir iş değil, bu işi yapmayan ya da yapamayan bilim insanlarını suçlayamayız. Halkın anlayabileceği dile inen bilim insanları, eğer bu işte iyi olduklarını düşünüyorlar ve halk da bu insanları seviyorsa, bu insanlar popüler bilim yapmalı. Halkın gözünde bilim insanları asla Hristiyan ulema sınıfı gibi bir yere gelmemeli. Sonuçta maaşlarımızı ve yaptığımız araştırmalarımızın, kullandığımız aletlerin parasını vergileri ile ödeyen halka bir bilim insanlarının borcudur bilim anlatmak. Ancak popüler bilimi herkesin yapmasına müsaade etmeyin yoksa halk nezdinde bu tam bir felaket olur. BG: Fakat günümüz bilim camiasında bir takım bilim insanları var. Bu kişiler kendilerini Bilim Konuşmacıları olarak nitelendiriyorlar. Bu insanlar, halk ile çok içli dışlı olmayan pek çok fizikçi tarafından sertçe eleştirilir çoğu zaman. Eleştiren insanlar arasında bazen Nobel ödüllü fizikçiler bile olabiliyor. Eleştirilerin temel sebebi de bu insanların bilimsel olarak çok az çalışma yaptıkları için bilim insanı olarak görülmemeleri. Peki, bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? JBB: Popüler Bilim yapan bilim insanlarının bilim gündemini takip etmeleri çok önemli. Popüler bilim gündemini kast etmiyorum, güncel akademik makaleleri kast ediyorum. Ancak ben günümüz bilim kitaplarına baktığımda, bilim showlarına baktığımda bu insanların çoğu zaman geri kaldıklarını görüyorum ve üzülüyorum. Bana sorarsanız bilim konuşmacısı 15 yıldır bir makale bile yazmayan, üniversitedeki ofisine bile uğramayan ama o radyo programından bu televizyon şovuna giden insanlara denmemeli. Bu insanlardan belki de daha az ünlü, ancak akademik çalışmalarını yürüten, bunu yaparken de popüler bilime katkı sağlayan insanlara denmeli. Çünkü %100 popüler bilim, %0 gerçek bilim yapan bir kişinin bilimsel güncelliği zaman içinde kaybolur ve akademideki yeri silinir. Halkın güvendiği insanlar olarak bilim konuşmacıları bu yüzden akademiden ayaklarını hiç kesmemeliler. BG: Kişisel bir soru soralım, Ben Astronomi ile ilgilenmeliyim. Dediğiniz ilk an ne zamandı? JBB: 14-15 yaşlarında bir genç kızdım ve babam o zamanlar çıkan güncel kitapları evine alan bir insandı. O dönemde yeni çıkan bir kitabı eve getirmişti bir gün. Bu kitap Fred Hoyle'un Frontiers of Astronomy isimli kitabıydı. Aslında bakarsanız ortaokul seviyesinde bir çocuk için oldukça zorlayıcı bir kitaptı ama tek solukta okumuştum ve Bu harika bir şey! diye bağırdığımı hatırlıyorum evde. Fizik ve Matematik zaten çok ilgimi çekiyordu ama fiziğin hangi alanında olmam gerektiğini anlamıştım. Bu benim için hep bir avantaj oldu çünkü daha çocuk yaşta master tezimi neyin üzerine yapmam gerektiğini hedeflemiştim. Sınıfımdaki hiç kimse bu kadar ileriyi göremiyordu. Erkekler arasında Elektrik ve Makine mühendisi olmak isteyip bunu hedefleyen insanlar vardı ancak kızlar arasında tek hedefi olan bendim. Bunun her zaman en büyük avantajım olduğunu düşünüyorum. BG: Sizi etkileyen bilim insanları, bilim kurgu karakterleri kimlerdi? JBB: Bana en çok yol gösteren kişi hep Fred Hoyle olmuştur. Ancak kitabımı okumamın ardından fırlatılan Sputnik Uydusu beni bütünüyle benden almıştır. İki açıdan etkilemiştir beni, birincisi elbette bilimsel olarak böyle bir şeyi başarabildiğimiz için insanlıkla gurur duymuştum. İkincisi ise Ruslar bilimde çok ileri, bizleri tepemizden dinliyorlar, radyomda onların uydusunun sesini duyuyorum. Biz İngilizler de bunu yapmalıyız. Gibi bir bakış açısına bürünmem oldu. Bugün elbette bunun saçma olduğunu biliyordum ancak o dönemde hem Birleşik Krallık hem de ABD aynı paniği yaşadı. O dönemde ABD'nin uzay programı başlatmasının temel motivasyonu Sovyetlerden daha üstün teknolojik ve bilimsel altyapıya sahip olmak olmuştur. Çünkü biliyorduk ki 1957 yılında bizler uzaya bir uydu gönderemiyorduk. Bu yüzden bir anda bütün devlet politikaları ile bütçeleri ardına kadar açıldı uzay mühendisleri ve astrofizikçiler için. Ben bu etkilerin başlamasından çok daha önce kararımı vermiştim ancak bu yaşanan siyasi gerilimler sayesinde ailemden de destek aldım. BG: Sovyet Döneminde pek çok fizikçi, sizin keşfettiğiniz Pulsarlar üzerine çalıştı. Bu insanlarla hiç iletişime geçtiniz mi ya da birlikte iş yaptınız mı? JBB: Sanmıyorum. Orada olan bilimsel gelişmeleri takip etmek bile oldukça güçtü. Böyle bir dönemde de ortak iş yapmak neredeyse imkansızdı. Pulsar Çalışan Sovyet astrofizikçiler ile ancak uluslararası büyük kongrelerde buluşabiliyorduk. O tür bir toplantıda Zeldovich gibi büyük bir isim ile tanışma onuruna erişmiştim. BG: Son bir soru soralım sizi daha fazla yormadan. Soğuk Savaş bitti. Artık devletler birbirine teknolojik üstünlük kurmak amacıyla bilime bütçe ayırmıyorlar. Bilime olan ilgi yeniden nasıl arttırılabilir. JBB: Günümüzde sanayiye direk olarak ürün verebilen bilim dalları çok daha fazla destekleniyor. Daha hızlı akıllı telefon yapacak bir sistem üretiyorsanız, daha etkili Güneş panelleri üretiyorsanız para kazanıyorsunuz. Para sahibi insanlara ve hükümetlere bu çalışmaların teorik fiziğin ürünleri olduğunu öğretmek gerek. Fiziğin yapacağı yeni atılımın nereden geleceğini bilemiyoruz ve bilime bütçe ayırırken sanayiye vereceği ürün bakımından kıyaslama yapmamalıyız. Ne yazık politikacılar her şeyin 4 yıl içinde bitmesini istedikleri için böyle şeylere zamanları yok. Bilim için harcanan kaynak insan zihnini geliştirmeye yapılan bir yatırımdır. BG: Oldukça verimli ve öğretici bir röportaj oldu, ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bizleri çok mutlu ettiniz. JBB: Ben teşekkür ederim. Hazırlayan: Özgür Can Özüdoğru ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/jupiter/", "text": "Genel Özellikler Bir gaz devi olan Jüpiter ismini Tanrıların Kralı Jupiter'den alır. Güneş , Ay ve Venüs'ten sonra gökyüzündeki en parlak cisim olan Jüpiter aynı zamanda Dünya'dan çıplak gözle görülebilen 5 gezegenden biridir. Güneş'ten yaklaşık 778.330.000 km (5.2 AB) uzaklıkta bulunmaktadır ve bu uzaklıkla Güneş'ten uzaklığa göre gezegen sıralamasında 5. sırada yer almaktadır. Ayrıca Jüpiter Güneş sistemindeki en büyük gezegendir. Kendi çevresinde 1 tur dönüşünü 9.9 saatte tamamlamasından dolayı Güneş Sistemi'ndeki en kısa gün süresine sahiptir. Güneş çevresinde 1 tur atması ise 11.9 yılını alır. Sanılanın aksine halka sistemine sahip olan tek gezegen Satürn değildir ve Jüpiter de Satürn halka sistemine benzeyen ama daha soluk olan bir halka sistemine sahiptir. Fiziksel Özellikler ve Yapı Bir gaz devi olduğu için katı bir yüzeye sahip olmayan Jüpiter Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen olup Güneş Sistemi'ndeki gezegensel kütlenin %70'ini tek başına oluşturmaktadır. Buda Jüpiter'in tek başına Güneş Sistemi'nde bulunan diğer 7 gezegenin toplam kütlesinden yaklaşık 2.5 kat daha ağır olduğu anlamına gelmektedir. Kütle olarak Dünya'nın 318 katı kütleye sahip olan Jüpiter hacim olarak ise içine yaklaşık 1300 tane Dünya sığdırabilir. 71.492 kilometre uzunluğundaki yarıçapı Dünya'nın yarıçapından 11.2 kat daha büyük iken Güneş'in yarıçapından ise sadece 10 kat küçüktür. Devasa büyüklüğüne ve muazzam iç basıncına rağmen yoğunluğu sadece 1330 kg/m^3 olan Jüpiter dev gezegenler arasında en yoğun 2. gezegen olsa da diğer 4 karasal gezegenden daha az yoğundur. Yüzey kütle çekimi ise Dünya'dan 2.54 kat büyük olup bu çekimden kaçarak gezegenden çıkmak için ise 60km/s hıza çıkılması gerekmektedir. Dış Görünüş Jüpiter'in dış katmanlarının neredeyse tamamen şeffaf gaz ve katı damlacıklardan oluşması görsel açıdan renk zenginliği sağlamasına rağmen gezegen üzerinde ekvatora paralel olarak uzanan daha koyu kuşaklar ve aydınlık bölgeler görülebilmektedir. Bu bölgelerin en büyük ve ünlüsü ise en az 350 yıldır gezegende dönen bir bulut deseni olan Büyük Kırmızı Lekedir. Jüpiter'in renkleri kızıl pembeden mavimsi griye kadar değişiklik gösterebilir ama bu renkler Dünyadaki kadar canlı renkler değildir. Gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği nedeniyle, Satürn kadar olmasa da ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görünüme sahiptir. Kutup çapı ekvatoral çapına göre %6 daha kısadır. Atmosfer Jüpiter güneş sistemindeki en büyük gezegensel atmosfere sahip gezegendir. Gezegenin katı bir yüzeyi olmadığı için atmosferin tabanı genellikle atmosfer basıncının 1 bara eşit olduğu nokta olarak kabul edilir. Kimyasal Yapı Atmosferinin %99.9 unu hidrojen molekülleri ve helyum atomları oluşturur. Güneş ve diğer yıldızların oranlarına benzer şekilde her 4 kg hidrojene 1 kg helyum bulunmaktadır. Hidrojen çokluğu diğer hidrojen bileşiklerinin eser miktarlarda bulunmasına sebep olmaktadır. Metan (CH4) ve amonyak (NH3) Jüpiter'in atmosferinin yaklaşık %0.1 lik kısmını oluştururken diğer hidrojen bileşikleri olani su buharı (H2O) , asetilen (C2H2) , etan (C2H6) ve propan (C2H8) çok daha küçük bir dilimi oluşturmaktadır. Bulut Yapıları Jüpiter, amonyak kristalleri ve amonyum hidrosülfitten oluşan bulutlarla çevrilidir. Bulut tabakası sadece 50 km derinliğindedir ve en az 2 katmandan oluştuğu düşünülmektedir. Amonyak katmanının altında ince bir su bulutu tabakası olabileceği düşünülmektedir. Bu su bulutu katmanı fikrini destekleyen olay ise Jüpiter'in atmosferinde tespit edilen şimşek çakmalarıdır. Bu elektriksel boşalmalar Dünya'dakilerden 1000 kat daha güçlü olabilir. Büyük Kırmızı Nokta ve Diğer Fırtınalar Jüpiterin en çok tanınan özelliklerinden biri 1665 yılından beri varlığı bilinen bir fırtına olan Büyük Kırmızı Nokta'dır. 16.350 kilometre genişliği ile Dünya'nın çapından 1.3 kat daha büyük olan bu nokta gezegenin ekvatorunun 22 derece güneyinde yer almakta olup büyüklüğü sayesinde teleskoplar yardımı ile Dünya'dan gözlemlenebilmektedir. Ayrıca Hubble Uzay teleskobu sayesinde bu noktaya bitişik 2 küçük kırmızı nokta daha gözlemlenebilmiştir. Büyük Kırmızı Nokta bazı matematiksel modeller tarafından gezegenin kalıcı bir özelliği olarak gösterilsede , gözlemler bu noktanın her geçen yıl daha da küçüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tarz fırtınaların görülmesi Jüpiter gibi gaz devlerinde nadir bir özellik olmamakla birlikte , Jüpiter kahverengi ovaller ve beyaz ovaller olarak farklı fırtınalara sahiptir. Beyaz ovaller üst atmosferde bulunan daha soğuk bulutlardan oluşurken , kahverengi ovaller daha sıcaktır. Fırtınalar saatler kadar kısa sürebilirken , yüzyıllar boyunca da devam edebilir. Sıcaklık Jüpiter'de sıcaklık farklılıkları gözlenebilmektedir. Gezegenin sıcaklığındaki bu farklılıklar bulutlarının derinlik farklılığından kaynaklanmakta olup bulutların çoğunluğunun bulunduğu troposfer tabakasında yükseklere çıkıldıkça sıcaklık düşmektedir. Bu da göstermektedir ki soğuk bulutlar troposferin üstünde bulunurken daha sıcak bulutlar atmosferin aşağılarında bulunmaktadır. Büyük kırmızı noktanın ve beyaz ovallerin soğuk olmalarına ise bulutlarının yükselen gaz sütunlarının üstünde bulunması sebep gösterilmektedir. Atmosferdeki Renkler Sülfür, sodyum , fosfor bileşikleri ve kompleks organik moleküller gibi bir çok materyal Jüpiter'in bulutlarının renklerinin oluşumları için düşünülmesine rağmen farklı bileşiklerinin aynı rengi üretebilmesinden dolayı renklerden hangi moleküllerin sorumlu olduğu hakkında kesin bir bilgi elde etmek oldukça zordur. Gezegenin bulutlarında kesin olarak bulunduğu bilinen tek renkli molekül ise Galileo sondası tarafından keşfedilen Fosfin'dir (PH3). Diğer renkli bileşiklerin oluşumunda Güneş kaynaklı ultraviyole radyasyonun emilimi sonucunda oluşan kimyasal tepkimelerin bir önemi olabileceği düşünülse de , bu renkli bileşiklerin nasıl oluştuğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu renkli moleküllerin Jüpiter'in bulutlarında gözlemlenen kahverengi , mavi, kırmızı ve turuncu renklerini oluşturabilmesi çok küçük miktarlarda bulunması yeterlidir. Bu yüzden bulutların büyük oranda renksiz damlacıklar ve kristaller olan amonyak , amonyum hidrosülfit ve sudan oluştuğu düşünülmektedir. İç Yapı Düşük yoğunluğu sebebiyle Jüpiterin iç yapısı çoğunlukla en hafif elementler olan hidrojen ve helyum oluşur. İç sıcaklığının çok yüksek olduğu ve yaklaşık 20.000 kelvin olduğu düşünülmektedir. Merkezindeki basınç ise yaklaşık dünyanın 14 katı olup 50 Mb'dir. Ortalama yoğunluğu düşük olsa bile bu yoğunluk gezegenin tamamen hidrojen ve helyumdan oluşması için çok fazladır. Bu yüzden Jüpiter'in kaya , metal ve buz gibi ağır materyaller içermesi gerekmektedir. Bu ağır materyallerin nasıl dağıldığı hakkında kesin bir bilgi olmasa da kayasal malzeme ve metalin merkez çekirdekte toplandığı düşünülmektedir. Bu çekirdek Dünya kadar büyük olup , Dünya'nın çekirdeğinin yaklaşık 15 katı büyüklüktedir. Jüpiter bir gaz devi olmasına rağmen tüm karasal gezegenlerin toplamından 5 kat fazla karasal maddeye sahiptir. İç Enerji Jüpiter'in kızılötesi ışıkta beklenmedik derecede parlak görünmesi sonucu yapılan ölçümlerde Güneş'ten aldığı enerjiden %60 daha fazla enerji yaydığı ortaya çıkmıştır. Bu da Jüpiter'in kendinden aydınlık olması anlamına gelmektedir. Eğer aniden Güneş ortadan kaldırılacak olursa Jüpiter'in görünür parlaklığı tamamen sönecekken , kızılötesinde ise sadece %60'lık bir kayıp olur. Tipik atmosferik sıcaklığı ise 125 Kelvinden 100 Kelvine düşer ve bulut katmanları biraz daha alçağa yerleşir. Bunların dışında Jüpiter'de çok fazla şey değişmez. Kütle Çekimsel Kasılmadan Dolayı Oluşan Enerji Jüpiter de diğer büyük kütleler gibi kendi kütlesi altında çökmekte ve küçüldükçe enerji yaymaktadır. Daha güçlü kütle çekimi daha hızlı çöküş ve daha fazla ısı üretimi demek olduğu için Jüpiter çöküşünün ilk 1 milyon yılında 10 kat küçülmüştür. O zamandan bu yana ise sadece % 40 oranında küçülmüştür. Bugün ise ölçebileceğimizden çok daha yavaş hızda küçülmektedir. İlk başlarda çöküş o kadar hızlı yaşanmıştır ki salınan enerji Jüpiter'in yüzeyine taşınamamış ve yayılamamıştır. Bu yüzden merkez sıcaklığı 50.000 Kelvine kadar yükselmiş ama çöküş yavaşladıkça salınan enerjinin daha hızlı bir şekilde yüzeye akması sayesinde merkez soğumaya başlamıştır. Bugün ise bu durum hala geçerlidir. Çekimsel enerjinin dönüşümü artık Jüpiter'in yaydığı enerjiyi karşılayacak kadar hızlı değildir. Artık Jüpiter tarafından yayılan enerjinin çoğu hızla çöküyorken oluşan iç ısıdır. Manyetosfer Jüpiter oldukça güçlü bir manyetik alana sahiptir. Jüpiter'in bulutlarının üst kısımlarındaki manyetik alan Dünya'nın yüzeyindeki manyetik alandan 14 kat daha güçlüdür. Jüpiter'in manyetosferi Dünya'nın manyetosferine benzerlik göstermektedir ve bu manyetosfer Dünya'nın yaptığına benzer şekilde güneş rüzgarının akışını engelleyerek etrafından akmasına sebep olmaktadır. Ayrıca Jüpiter'in manyetosferi Güneş'in çapından 10 kat daha büyüktür. Bu öylesine büyük bir alandır ki eğer bu alan görünür ışık yayabilseydi gökyüzünde Ay'ın 4 katı büyüklüğünde parlayan bir alan olacaktı. Halkalar Jüpiter halkaları ilk defa 1979 yılında Voyager 1 yakın uçuşu sırasında gözlemlendi. Bu gözlemden sonra ise Hubble Uzay Teleskobu sayesinde gözlemlenmeye devam edildi. En iç tarafta torus şeklinde kalın 'Halo Halkası' , göreceli olarak parlak ve çok ince 'Ana Halka' , en dışta ise kalın ve sönük 2 halka olan 'Gossamer Halkaları' olarak 4 parçadan oluşur. Ana Halka ve Halo Halkası Jüpiter'in uydularından olan Metis ve Adrestea'nın bıraktığı tozlardan oluşmaktadır. Aynı şekilde Gossamer Halkaları ise Amalthea ve Thebe'nin tozlarından oluşmaktadır. Halo Halkasının mavi rengi dışında diğer halkalar kızılımsı renge sahiptirler. Tozların büyüklüğü değişiklik gösterse de , Halo Halkası haricindeki halkalarda parçacıkların çapı yaklaşık 15 mikrometredir. Halo Halkası ise mikrometre altı parçacıklardan oluşmaktadır. Halka sisteminin tam olarak yaşı bilinmemekle beraber Jüpiter'in oluşumundan beri var olabileceği düşünülmektedir. Ana Halka Dar ve ince olan Ana Halka Jüpiter halka sisteminin en parlak parçasıdır. Dış sınırının uzaklığı yaklaşık 129.000 kilometredir ve Jüpiter'in en küçük iç uydusu Adrastea'nın yörüngesi ile çakışmaktadır. İç sınırı ise 122.500 kilometre uzaklıktadır. Ana Halka yaklaşık 6500 kilometre genişliktedir. Bu halkanın görünmesi görüş geometrisi ile alakalıdır. İleri dağınık ışıkta halkanın parlaklığı 128.600 kilometrede hızlı bir şekilde düşmeye başlamakta ve en düşük seviyeye 129.300 kilometrede ulaşmaktadır. Jüpiter'e yaklaştıkça parlaklığı artmaya başlayan halka en yüksek seviyesine ise merkezinin yakınlarında 126.000 kilometrede ulaşır. Geri dağınık ışıkta ise durum biraz daha farklıdır. Ana Halkada 3 farklı ufak halka vardır ve bu yüzden geri dağınık ışıkta Ana Halka 2 farklı parça olarak gözükür. 128.000 kilometre ile 129.000 kilometre aralığında 3 dar halkayı da barındıran bir dar dış kısım ve 122.500 kilometre ile 128.000 kilometre aralığında yer alan daha solgun bir parça olarak 2'ye ayrılır. Halo Halkası En iç ve dikey olarak en uzun halkadır. Dış sınırı Ana Halka'nın iç sınırı olan 122.500 kilometrede çakışmaktadır. Halka Jüpiter'e doğru yaklaştıkça daha da kalınlaşmaktadır. Gerçek dikey uzunluğu tam olarak bilinmese de halka yüzeyinin 10.000 kilometre yukarısında bazı malzemelere rastlanmıştır. Halkanın iç sınırı ise 100.000 kilometre uzaklıktadır ama bazı malzemeler 92.000 kilometreye kadar bulunabilir. Ana Halka'nın tersine görülmesi görüş geometrisine çok bağlı değildir. En parlak şekilde ileri dağınık ışıkta görünür. Diğer halkaların aksine kırmızı renkte değil mavi renktedir. Amalthea Gossamer Halkası Bu solgun halka 129.000 kilometreden 182.000 kilometreye kadar uzanmaktadır. İç sınırı parlak Ana Halka ve Halo Halkası yüzünden tam kesin değildir. Amalthea'nın yörüngesinin civarlarında kalınlığı yaklaşık 2300 kilometreyken bu kalınlık Jüpiter'e yaklaştıkça küçülmektedir. Amalthea Gossamer Halkası en parlak üst ve alt kenarlarında görünürken , parlaklığı Jüpiter'e yaklaştıkça artar. İleri dağınık ışıkta Amalthea Gossamer Halkası Ana Halka'dan yaklaşık 30 kat daha sönük görünür. Thebe Gossamer Halkası Thebe Gossamer Halkası Jüpiter halka sistemindeki en sönük halkadır. 226.000 kilometren 129.000 kilometreye kadar yayılmaktadır. İç sınırı parlak iç halkalar yüzünden tam olarak belirlenememiştir. Kalınlığı Thebe'nin yörüngesinin sınırlarında 8400 kilometredir ve gezegene yaklaştıkça azalmaktadır. Parlaklık konusunda Amalthea Gossamer Halkası'na çok benzemektedir. Thebe'nin yörüngesinin ilerisinde 280.000 kilometreye kadar Thebe Gossamer Halkası'nın çok zor görülen bir devamı vardır. Buna Thebe Uzantısı adı verilmiştir. İleri dağınık ışıkta Amalthea Gossamer Halkası'ndan 3 kata daha sönük görünmektedir. Uyduları Jüpiter 53 isimlendirilmiş uydusunun yanı sıra 26 tane isimlendirilmeyi bekleyen toplam 79 adet uydusuyla Güneş Sistemi'nde bilinen en çok uyduya sahip gezegendir. Bu uyduların en büyükleri 1610 yılında Simon Marius ve Galileo Galilei tarafından bağımsız olarak keşfedilen ve Galileo Uyduları olarak anılan 4 uydudur. Bu cisimler aynı zamanda Dünya veya Güneş etrafında dönmediği keşfedilen ilk cisimlerdir. 19. Yüzyılın sonlarından itibaren ise bir çok küçük yeni uydu keşfedilmiştir. Galileo Uyduları dışındaki 75 uydu Jüpiter'in uydu kütlesinin yalnızca %0,003'ünü oluşturmaktadır. Jüpiter'in uyduları düzenli ve düzensiz uydular olmak üzere 2 ana gruba ayrılmaktadır. Uyduların Keşfi Bazı çalışmalar Jüpiter'e ait bir uydunun ilk gözleminin M.Ö 364 yılı civarlarında Çinli astronom Gan De tarafından yapıldığını söylesede ilk kesin gözlemin 1609 yılında Galileo Galilei tarafından yapıldığı bilinmektedir. Simon Marius ise 1610 yılının Ocak ayında 4 büyük Galileo Uyduları'nı gözlemlemeyi başarmıştır. Simon Marius Galileo'dan çok kısa bir süre sonra bu uyduları gözlemlemesine rağmen çalışmalarını 1614 yılına kadar yayınlamamıştır. Buna rağmen hala bu uydular için Simon Marius'un belirlediği isimler olan Ganymede , Callisto , İo ve Europa kullanılmaktadır. E.E Barnard tarafından 1892 yılında keşfedilen Amalthea'nın keşfine kadar geçen yaklaşık 300 yıllık sürede başka uydular bulunamamıştır. Bu zamanda sonra gelişen teleskop yardımıyla 20. Yüzyıldan itibaren keşifler hızlanmış olup 1904 yılında Himalia'nın keşfinden sonra 1974 yılında Leda'nın keşfine kadar geçen sürede 6 farklı uydu daha keşfedilmiştir. 1979 yılı civarlarında Voyager uzay sondalarının Jüpiter'e ulaşmasından sonra 16 yeni uydu daha keşfedilmiştir. Bu keşiften sonraki 20 yıllık süreç sessiz geçse de araştırmacılar zemin-bazlı dedektörler kullanarak Ekim 1999 ile Şubat 2003 arasında 34 adet Jüpiter'e ait yeni uydu keşfetmiştir. 2015 yılına kadar 15 yeni uydu daha gözlemlenmiştir. 2016 yılında ise Carnegie Bilim Enstitüsü araştırmacıları tarafından 2 yeni uydu daha keşfedilerek toplam uydu sayısı 69'a ulaşmıştır. 2018 yılı Temmuz ayında Uluslarası Astronomi Birliği'nin açıklamasıyla araştırmacıların Jüpiter'e ait 10 uydu daha tespit ettiği açıklanarak toplam uydu sayısı 79'a çıkmıştır. Düzenli Uydular Düşük eğimli neredeyse dairesel yörüngelere sahip bu uydular Amalthea Grubu ve Galileo Uyduları olmak üzere 2 gruba ayrılır. - Amalthea Grubu Yörüngeleri Jüpiter'e çok yakın olan Metis, Adrastea, Amalthea ve Thebe'den oluşmaktadır. Amalthea ve Thebe Jüpiter Uydu Sistemi'ndeki en büyük 5. Ve 7. uydu olma özelliğini taşımaktadırlar. Amalthea : Jüpiter'e uzaklık bakımından 3. sırada olan uydu 1892 yılında E.E Barnard tarafından keşfedilmiştir. Amalthea yüzeyinden atılan tozdan oluşmuş Amalthea Gossamer Halkası'nın dış sınırının içinde ve Jüpiter'e yakın bir yörüngede dolanmaktadır. Kızıl renkte ve düzensiz bir şekilde olan Amalthea Jüpiter'in iç uydularının en büyüğüdür. Thebe : Jüpiter'e uzaklık bakımından 4. sırada yer alan Thebe 1979 yılında Voyager 1 Uzay Sondası tarafından çekilen fotoğrafların incelenmesi sonucu Stephen P. Synnott tarafından keşfedilmiştir. Thebe Gossamer Halkası'nın dış sınırının içinde dolaşan uydu Amalthea'ya benzer şekilde düzensiz bir şekle sahip olup kızıl renktedir. - Galileo Uyduları Ganymede, Callisto, İo ve Europa'dan oluşan grup Jüpiter'in toplam uydu kütlesinin %99.7'sini oluşturmaktadır. Güneş Sistemi içinde Güneş ve diğer gezegenlerden sonra en büyük cisimlerdir. Hatta Ganymede çap olarak bir gezegen olan Merkür'den bile daha büyüktür. Ganymede : Güneş Sistemi'ndeki uydular arasında en büyük uydu olan Ganymede aynı zamanda Güneş Sistemi'ndeki en büyük 9. cisimdir. Jüpiter'e uzaklık bakımından 7. Sırada olan uydu , manyetik alana sahip olduğu bilinen tek uydudur. Yaklaşık eşit miktarlarda silikatlı kaya ve su buzundan oluşmaktadır. Ayrıca Ganymede'nin su içeren iç okyanuslara sahip olabileceği de düşünülmektedir. Callisto : Güneş Sistemi'ndeki en büyük 3. uydu olan Callisto Merkür'ün çap uzunluğunun %99'una sahip olmasına rağmen kütle olarak sadece 1/3 büyüklüktedir. Jüpiter'e uzaklık bakımından en uzak Galileo Uydusu'dur. 1.83 g/cm^3 yoğunlukta olan Callisto'nun neredeyse eşit miktarlarda kayasal malzeme ve su buzundan oluşması gerektiği düşünülmektedir. İo : Dünya'nın çap uzunluğunun 4'te biri uzunluğa sahip olan ve Ay'dan biraz daha büyük bir uydu olan Güneş Sistemi içindeki en aktif volkanik aktiviteye sahip cisimdir. Hatta yüzeyinde lav nehirleri bulunmaktadır. Aynı zamanda çoğunlukla sülfürdioksitten oluşan ince bir atmosfere sahiptir. Yaşamı destekleyemeyeceği ise neredeyse kesin olarak bilinmektedir. Europa : Ay'ın yaklaşık 4'te biri büyüklüğünde olan Europa , bilim adamları tarafınca Güneş Sistemi'nde yaşamı destekleme olasılığı en yüksek cisimlerden biri olarak bakılmaktadır. Yüzeyi çoğunlukla su buzundan oluşan Europa'nın yüzeyinin altında Dünya'da ki tüm okyanuslarda bulunan suyun 2 katı suyu barındıran okyanusların olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca çok ince bir oksijen atmosferine sahiptir. Düzensiz Uydular Daha uzak yörüngelere sahip küçük cisimler olan düzensiz uydular prograde ve retrograde olmak üzere 2 ana gruba ayrılır. - Prograde Uydular Prograde uydular gezegen etrafında dolanma yönü ile dönme yönü aynı olan uydular olup Himalia Grubu, Themisto , Carpo ve Valetudo' dan oluşmaktadır. 8 kilometre çapa sahip Themisto en içteki düzensiz uydu olup 1975'te keşfedilmiştir. Himalia Grubu içlerinde gruba adını veren Himalia uydusunun da bulunduğu 7 uydudan oluşmaktadır. 2003 yılında keşfedilen ve Jupiter XLVI olarak da bilinen Carpo ise yaklaşık 3 kilometre çapa sahiptir. 2016 yılında keşfedilip 2018 yılında duyurulan Valetudo en dıştaki prograde uydu olup herhangi bilinen bir aileye üye değildir. - Retrograde Uydular Retrograde uydular dolanma yönü ile dönme yönü ters olan uydular olup Carme Grubu, Anankhe Grubu ve Pasiphae Grubu'ndan oluşmaktadır. Carme Grubu toplam 12 uyduya ev sahipliği yapmakta olup en büyük uydusu gruba ismini veren Carme Uydusu'dur. Jüpiter tarafından yakalanan bir astroidin parçalanması sonucu oluştuğu düşünülen Anankhe Grubu 6 uydudan oluşmaktadır. Jüpiter tarafından yakalanan 60 kilometre çaplı bir astroidin yakalanıp parçalanmasından oluştuğu düşünülen Pasiphae Grubu ise 7 uydudan oluşmaktadır. Tarihi Jüpiter'in teleskop öncesi ilk gözlemleri M.Ö 7. Veya 8. yüzyıl Babil Astronomlarına kadar uzanmaktadır. Daha sonra ise Çinli tarihçi Xe Zezong araştırmaları sonucunda Çinli bir astronom olan Gan De'nin M.Ö 362 yılında yardımsız göz ile Jüpiter'e ait bir uyduyu görebildiğini söylemektedir. 1610 yılında ise Galileo Galilei Jüpiter'in 4 uydusunu bir teleskop yardımıyla gözlemleyerek ilk defa Dünya dışı bir gezegenin uydularını görüntülemeyi başarmıştır. Bu başarı daha sonra Kopernik'in Güneş Merkezli Sistem teorisini desteklemek için kullanılmıştır. 1660'larda Giovanni Cassini yeni bir teleskop kullanarak Jüpiter'in noktalarını ve çizgilerini görmeyi başarabilmiştir. Ayrıca gezegenin kutuplarında daha yassı olduğunu fark etmiştir. Büyük Kırmızı Nokta ise ilk defa 1664 yılında Robert Hooke tarafından gözlemlenmiştir. 1676 yılında Astronom Ole Romer Jüpiter'in uydularının tutulma zamanlarını kullanarak ışık hızını %25 hata payı ile hesaplamayı başarmıştır. E.E Barnard 1892 yılında görsel gözlemle keşfedilen son gezegensel uydu olan Amaltha'yı gözlemlemiştir. 1955 yılında ise Bernard Burke ve Kenneth Franklin tarafından Jüpiter'den gelen 22.2 MHz'de yüksek miktarda radyo sinyalleri tespit edilmiştir. 1973 yılında Pioneer-10 ve 1974 yılında Pioneer-11 sondaları Jüpiter'in ilk yakından gözlemini gerçekleştirmiştir. Bu iki araç Jüpiter ve uyduları hakkında veriler toplayarak daha sonraki uçuşlarda kullanılacak bir çok kritik bilgiyi Dünya'ya ulaştırmıştır. 1979 yılının farklı zamanlarında Jüpiter'in yakınlarından geçen Voyager-1 ve Voyager-2 gezegenin bir halka yapısına sahip olduğu gibi bir çok önemli bilgiyi toplamayı başarmıştır. 1992 yılında Ulysses uzay aracı Jüpiter'in yakınından ivme kazanmak için geçecekken bu fırsatı değerlendirerek gezegenin manyetosferi hakkında gözlemler yapmıştır. 1989 yılında fırlatılan Galileo uzay aracı yörünge aracı ve atmosferik sonda olarak 2 parçadan oluşmaktaydı. 1995 yılında ise atmosferik sonda uzay aracından ayrılarak Jüpiter'in atmosferine dalış yapıp Dünya'ya çok önemli veriler göndermeyi başarabilmiştir. Yörünge aracı ise 1995 yılında Jüpiter'in yörüngesine girerek özellikle gezegenin uyduları hakkında önemli bilgiler toplamayı başarmıştır. Asıl amacı Satürn ve sistemini araştırmak olan Cassini-Huygens uzay aracı 2000 yılında hızlanabilmek için Jüpiter'e yakın geçiş yapması sonucu bilimsel cihazlarını kullanarak Jüpiter hakkında veri toplamıştır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/jupitergozlemi/", "text": "Bir dış gezegen olan Jüpiter, Güneş ve Ay'dan sonra en detaylı gözlenebilen gök cismidir. Güneş çevresinde 11.86 yıllık dolanma süresi ile 13 ay süren kavuşum devrine sahiptir ve her yıl bir takım yıldızından diğerine geçer. Venüs'ten sonra gökyüzünde izlenebilen en parlak gezegendir. Kavuşum dönemini kapsayan 1-2 aylık dönem dışında yıl boyunca rahatlıkla çıplak gözle izlenebilir. Yılın büyük bir bölümünde, en parlak yıldız olan Sirius'un -1,5 Kadir düzeyindeki parlaklığını aşar ve en uygun karşı konum koşullarında -2,7 Kadir gibi bir parlaklığa ulaşır. Bu yönleriyle amatör gözlem için Venüs ve Mars'tan daha elverişlidir. Karşı konumda 50 saniyeye yaklaşan görünür çapı ile insan gözünün ayırma sınırı olan 1 dakika sınırına çok yaklaşır ve küçük büyütmeli bir dürbünle gezegenin diski seçilebilir. Amatör bir teleskopla Jüpiter'in kuşakları, Büyük Kırmızı Leke ve gezegenin kendi etrafında dönüşü, Galileo uyduları ve gezegen etrafındaki hareketleri izlenebilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kara-deligin-etrafinda-isik-hizinin-1i-hizda-donen-bir-yildiz-kesfedildi/", "text": "Bu yıldız şu ana kadar gördüğümüz yıldızlardan kara deliğe en yakın olanı. Astronomların keşfettiği bu yeni yıldız devasa bir kara deliğin etrafında, Dünya'nın Ay'a olan uzaklığının 2.5 katı uzaklıkta dönüyor. Kara deliğin etrafında bir turunu tamamlaması sadece yarım saat sürüyor. Ay'ın görece küçük Dünya'mız etrafındaki bir turunu 3,683 km/saat hızda 28 günde tamamladığını göz önüne aldığımız zaman yıldızın akıl almaz bir hızda hareket ettiği ortaya çıkıyor. Bir astronom takımı, teleskoplarla yapılan derin uzay gözlemlerinden elde edilen verileri kullanarak 47 Tuc X9 adı verilen ve bizden 14,800 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldız kümesinin içinde olan ikili yıldız sisteminden yayılan X ışınlarını ölçtüler. Yıldız çifti astronomlar için yeni değildi; bu yıldız çifti 1989 yılından beri biliniyordu fakat orada tam olarak neler olduğu daha yeni açıklık kazanmak üzereydi. Araştırmacı Arash Bahramian bu konu hakkında şunu belirtiyor: Çok uzun bir süredir X9'un düşük kütleli, Güneş'e benzeyen bir yıldızdan madde çeken bir beyaz cüce olduğu düşünülmüştü. Bir beyaz cüce başka bir yıldızdan madde çektiği zaman bu sistem kataklizmik değişen yıldızlar olarak adlandırılır ama 2015 yılında bunlardan birinin kara delik olduğunun bulunması bu sistemin kataklizmik değişen yıldızlar sistemi olma hipotezine ciddi bir kuşku düşürdü. NASA'nın Chandra Teleskobu'ndan gelen veriler ikili sistemin arasında büyük miktarda oksijenin bulunduğunu açıkça gösterdi ve bu durum genellikle beyaz cücelerle ilişkilendiriliyordu ama beyaz cücenin başka bir yıldızdan madde çekmesi yerine, görülen o ki kara delik bir beyaz cüceden madde çekiyordu. Beyaz cüceler genellikle bir yıldızın kalıntısı olan, yoğunluğu çok yüksek -Güneş'in kütlesinde ve sadece Dünya'mızın boyutunda olan bir cisim gibi- gök cisimleridir, yani beyaz cücelerin yüzeyinden madde çekmek güçlü bir kütle çekim kuvveti gerektirir. Curtin Üniversitesi'nde ve Uluslararası Radyo Astronomi Araştırma Merkezi'nde çalışan araştırmacı James Miller-Jones, yıldızın on milyonlarca yıldır kütlesinin büyük bir kısmını kara deliğe kaptırdığını ve şimdi geriye kütlesinden çok bir şey kalmadığını düşündüklerini belirtti. Gerçekten heyecan verici olan bu haberin, X ışını yoğunluğundaki değişimlerin beyaz cücenin yörüngesini 28 dakikada tamamlaması gerektiğini göstermesiyle bu beyaz cüceyi şimdiye kadar bilinen en hızlı kataklizmik yıldız yaptı. Miller-Jones aynı zamanda bu keşiften önce buna benzer herhangi bir kara deliğin ve bu kara deliğe en yakın yıldızın MAXI J1659-152 olarak bilinen bir sistem olduğunu ve yıldızın yörüngesini 2-4 saatte tamamladığını bildiklerini belirtti. Eğer benzer kara deliklerin her iki sistemde de benzer kütleleri varsa bu X9'da bulunandan fiziksel olarak 3 kat büyük bir yörüngeyi gösterir. Sonuç olarak X9'daki iki cisim arasındaki uzaklık yaklaşık 1 milyon kilometre ve Dünya'yla Ay arasındaki uzaklığın yaklaşık 2.5 katı. Sayıları kullanırsak yıldızın bu 6.3 milyon kilometrelik yörüngeyi yarım saatte dolaşması bize 12,600,000 km/saat'lik bir hız veriyor ki bu da ışık hızının yüzde biri kadar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kara-delikler-evrenimizi-nasil-sekillendirir/", "text": "Astrofizikçiler, gök adaların oluşumları ve evrimleri hakkında yeni bilgilere ulaştı. Astrofizikçiler; kara deliklerin, karanlık maddenin dağılımını nasıl etkilediğini, ağır metallerin nasıl oluştuğunu ve evrende dağıldığını, ve manyetik alanların nerede başladığını hesapladılar. Bunu mümkün kılmak için geliştirilen yeni evren simülasyonu, şu ana kadar yapılmış en geniş kapsamlı simülasyon olma özelliğini taşıyor. Ses patlamasına benzer bir şekilde, şok dalgalarının içindeki gazlar, kozmik ipliklere ve gök adalara çarparken, oluşan sarsıntıyla ivmelenirler. Her gök adanın merkezinde bir süper kütleli kara delik bulunur. Yeni bir bilgisayar modeli ise, bu kütleçekim canavarlarının, evrenimizi ne denli büyük bir ölçüde etkilediğini gösteriyor. Araştırma ekibinde ise, Heidelberg Enstitüsü , Max-Planck Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü , Birleşik Devletler'in Massachusetts Teknoloji Enstitüsü , Harvard Üniversitesi ve New York'taki Bilgisayımsal Astrofizik Merkezi'nden gelen bilim insanlarından oluşuyor. Yürüttükleri simülasyon Illustris The Next Generation , şu ana kadar yapılmış en geniş kapsamlı simülasyon olma özelliğini taşıyor. Basit fizik yasalarına dayanan bu simülasyoni evrenimizin Büyük Patlama'dan beri nasıl evrimleştiğini gösteriyor. Ondan önceki Illustris projesine ek olarak IllustrisTNG, bu evrimleşmede önemli rol oynayan fiziksel süreçleri içinde barındırıyor. IllustrisTNG'nin ilk bulguları Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde 3 makale olarak paylaşıldı. Bu bulgular, kozmolojinin temel sorularını cevaplanmasında yardımcı olabilir. Bilgisayardan Gerçekçi Bir Evren IllustrisTNG'nin tahminince, kozmik gaz ağlarının ve karanlık maddenin birleşme noktalarındaki gök adaların boyutu ve şekli, gerçek gök adalarınkiyle benzer. Tarihte ilk defa, hidrodinamiksel simülasyonlar uzaydaki gök adaların ayrıntılı kümelenme modellerini hesaplayabilir. En yeni araştırmalarla birlikte, gözlemsel verilerin karşılaştırılmasıyla, IllustrisTNG'nin yüksek derecedeki gerçekçiliği ortaya çıkıyor. Bununla beraber, simülasyonlar, özellikle karanlık madde kozmosunun 'omurgası' konusunda, kozmik ağların zamanla nasıl değiştiğini de tahmin ediyor. Heidelberg Üniversitesi'nden Prof. Volker Springel şöyle diyor: Büyük ölçekte süper kütleli kara deliklerin maddenin dağılımındaki etkisinin bu denli kesinlikle tahmin edilmesi çok heyecan verici. Bu, ileride kozmolojik hesaplamaların doğruluğu için çok önemli. Gök adaların yaşamları boyunca yaşanan en önemli değişim Bir başka araştırmada Dr. Dylan Nelson , kara deliklerin gök adalara olan önemli etkileri ortaya koydu. İçinde bulunan genç yıldızların yaydığı ışıkla mavi renkte parıldayan gök adalarda meydana gelen ani bir değişim yıldız oluşumunu sonlandırır, bundan dolayı da gök adanın içi yaşlı, kırmızı yıldızlarla kaplanır, ve kırmızı ve ölü gök adalarla dolu bir mezarlığa katılır. Dr. Nelson, bu olayı şöyle açıklıyor: Geniş eliptik gök adalardaki yıldız oluşumlarını durdurabilecek tek fiziksel varlık, merkezlerindeki süperkütleli kara deliklerdir. Bu kütleçekim tuzaklarının yarattığı boşalmaların hızı, ışık hızının yüzde onuna ulaşır; görece küçük kara delikten milyarlarca kat büyük yıldız sistemlerini etkileyebilir. Yıldızların parladığı yer: Gök adaların yapıları hakkında yeni bulgular IllustrisTNG, araştırmacıların gök adaların oluşumundaki düzeni daha iyi anlamasını sağlıyor. Kuramcılara göre, ilk önce oluşan küçük gök adalar, kütleçekim etkisiyle birleşerek daha büyük nesnelere dönüşüyor. Gök adaların çarpışması, bazı gök adaları parçalıyor ve içindeki yıldızları, merkezi yeni oluşmuş büyük gök adalar olmak üzere, geniş yörüngelere oturtuyor. Tahmin edilen bu solgun yıldız çemberleri düşük yüzey parlaklığından dolayı gözlemlenmeleri çok güç, fakat IllustrisTNG astronomların hangi verilere bakmaları gerektiğini tamamen gösterdi. IllustrisTNG hakkındaki çalışmaları yürüten Dr. Annalisa Pillepich bunu şu şekilde açıklıyor: Artık tahminlerimiz düzenli bir biçimde gözlemciler tarafından denetleniyor. Bu da onu gök adalarınn oluşma düzeni hakkındaki kuramsal modelin önemli bir denetleyci haline getiriyor. Özel kodlu astrofizik ve süper bilgisayar Araştırmacılar proje için AREPO adlı yüksek ölçüde paralel hareketli ağ kodunun daha güçlü bir versiyonunu geliştirdi ve bunu Almanya'nın Stuttgart şehrindeki Yüksek Performansla Hesaplama Merkezi'nde bulunan en hızlı 19. anaçatı bilgisayarlar olan Hanzel Hen makinesinde kullandılar. IllustrisTNG, kozmik yapıların oluşumunu incelemek için oluşturulan şu ana kadarki en büyük hidrodinamik simülasyon. İki ana simülasyonlardan birini başlatmak için, 2 ay içerisinde 24 binden fazla işlemci kuruldu; bu sayede evreni temsil eden, bir milyar ışık yılı genişliğinde bir bölgede milyonlarca gökada oluştu. Volker Springel bu durum hakkında şunu söylüyor: German Gauss Centre for Supercomputing'den elde ettiğimiz fazladan hesaplama zamanı sayesinde bu alandaki teknoloji harikası ürün artık bizim eliimizde. Yaptığımız bu simülasyon sayesinde elimizde 500 terabitten fazla yeni veri var. Bu kadar fazla verinin hepsini incelememiz bizi uzun süre meşgul etmesiyle beraber, farklı astrofiziksel olaylara değişik bakış açılarıyla bakmamıza vesile olacak."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/karanlik-enerji-gariplesiyor-gizemli-kuvvet-zamanla-degisebilir/", "text": "Karanlık enerji, astronomların düşündüğünden de gizemli olabilir. Bilim adamları ilk olarak, evrenin genişlemesinin hızlandığına dair şaşırtıcı keşfi açıklamak için bu görünmez gücün, yani karanlık enerjinin, varlığını öne sürdüler (Bu bulgu 2011'de üç araştırmacıya Nobel Fizik Ödülü kazandırdı). Evrimin ve evrenin yapısını açıklamada en çok kullanılan astrofiziksel model karanlık enerjiyi sabit olarak kabul eder. Doğrusu birçok astronom karanlık enerjinin, Einstein'ın 1917'de genel görelilik teorisinin bir parçası olarak gösterdiği kozmolojik bir sabit olduğuna inanmaktadır. Ancak kuasar olarak bilinen büyük ve parlak kara delikler üzerinde yapılan yeni bir araştırma, karanlık enerjinin kozmolojik sabit ya da herhangi bir sabit olduğu konusunda bir yanlış anlaşılma olabileceğini gösteriyor. Araştırma ekibi üyelerini söylediğine göre, bu güç 13,8 milyar yıl önce evrenin doğumundan bu yana değişmiş olabilir. Floransa Üniversitesi'nden yazar Guido Risaliti, bir demecinde: Büyük Patlama'dan sadece bir milyar yıl sonraki kuasarları gözlemledik ve evrenin genişleme hızının o zamandan bu zamana kadar sandığımızdan çok daha hızlı olduğunu tespit ettik. Bu, kozmos büyüdükçe karanlık enerjinin daha da güçleneceği anlamına gelebilir. dedi. Kuasarlar, galaksilerin kalbinde hızla büyüyen süper kütleli karadeliklerdir. Kuasarların inanılmaz parlaklığı -kuasarlar evrendeki en parlak nesnelerdir- karadeliklerin etrafında dönen malzeme disklerinden kaynaklanır. Bu hızla dönen diskler, yakındaki sıcak gaz bulutlarında elektronlara çarpan yüksek miktarda ultraviyole ışığı üretir. Bu tür etkileşimler, UV ışınımını X ışını seviyesine yükselterek yüksek enerjili ışığın birden fazla dalga boyunda güçlü bir parlama oluşturur. Risaliti ve Durham Üniversitesi'nden Elisabetta Lusso'nun belirlediğine göre, bu iki ışık türü arasındaki ilişki bir kuasara olan mesafeyi ortaya çıkarabilir. Yeni çalışmada ikili, bu ilişkiyi yaklaşık 1600 kuasarda incelemiştir. Bunu yaparlarken kuasarların X ışını ışığını gözlemlemek için NASA'nın Chandra X-Işını Gözlemevi'ni ve Avrupa Uzay Ajansı'nın XMM-Newton Uzay Aracı'nı kullandılar; ayrıca nesnelerin UV ışığı çıkışını analiz etmek için yer tabanlı Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması'nı da çalışmalarına dahil ettiler. Risaliti ve Lusso, birçok kuasarın inanılmaz derecede uzak olduğunu tespit etti. Örneğin bize en uzakta bulunan kuasar, Büyük Patlama'dan yalnızca 1,1 milyar yıl sonra kozmosa büyük miktarda ışık yaymaktaydı. Evren'in genişleme oranı üzerine önceki çalışma -1990'ların sonunda karanlık enerji kavramını tanıtan çalışmalar da dahil olmak üzere- genellikle süpernova patlamalarının standart mumlar olarak gözlemlenmesine dayanıyordu. Araştırmacılar, gerçek parlaklığı bilinen bu nesnelere olan uzaklığı belirlediler ve ışıklarının ne kadar kırmızıya kaydığını analiz ederek Dünya'ya göre ne kadar hızlı hareket ettiğini belirlediler. Süpernovalar, daha güçlü ve etkileyici olsalar da kuasarlardan çok daha az parlaklığa sahiptirler ve bu sebeple çok uzaktan gözlemlenemezler. Bu nedenle bu yeni çalışma araştırmacılara daha geniş bir zaman diliminde evrenin genişlemesini belirlemek için kullanılabilecek başka bir standart mum veriyor. Ancak yine de Risaliti ve Lusso bazı süpernova ölçümlerine de baktı. Lusso, Bu yeni bir teknik olduğundan, bu yöntemin bize güvenilir sonuçlar verdiğini göstermek için fazladan adımlar attık. Dedi. Tekniğimizden elde ettiğimiz sonuçlarla 9 milyar yıl önceki süpernovaların ölçümlerinden elde ettiğimiz sonuçların eşleştiğini gösterdik, bu da sonuçlarımızın önceki sonuçlarda bile inanılır olduğuna dair bize güven verdi. Yeni sonuçlar, nispeten yakınlardaki süpernovaların daha önceki gözlemleriyle tutarlı. Önceki çalışma, görünüşe göre erken evreninkine kıyasla açıkça hızlandırılmış bir genişleme oranı buldu. Risaliti, Bazı bilim insanları, karanlık enerjini gücünün artması olasılığını da içeren bu tutarsızlığı açıklamak için yeni bir fizik gerekebileceğini öne sürdüler. Yeni sonuçlarımız bu öneriyle aynı fikirde. dedi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/karanlik-madde-dagiliminin-en-detayli-haritasi-olusturuldu/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yale Üniversitesi'nden bir grup astrofizikçi Hubble Uzay Teleskobu'ndan gelen verileri kullanarak karanlık maddenin 3 galaksi kümesindeki dağılımını daha önce benzeri görülmemiş düzeyde bir detay ile haritalandırmayı başardı. Bu çalışma için bilim insanları kütleçekimsel merceklenme adı verilen bir yöntemden faydalandılar. Kütleçekimsel mercek etkisi bir kütlenin gelen ışığı bükerek sanki bir mercekten geçiyormuş gibi görünmesine sebep olan bir etkidir. Karanlık madde ise görünmez, ışığı yansıtmayan ve absorbe etmeyen ancak kütleçekim kuvveti uygulayan ve evrenin yaklaşık yüzde 27'sini oluşturan bir tür maddedir. Karanlık maddenin bu özelliğinden faydalanarak 3 galaksi kümesini ışığın içinden geçerken büküldüğü bir kütle olarak alan ve arkadan gelen ışığın sapma miktarına göre bu 3 kümedeki karanlık madde miktarını ve dağılımını oldukça hassas bir şekilde hesaplayan bilim insanları oldukça detaylı bir harita çıkarmayı başardılar. Bu haritadan edinilen bilgi karanlık maddenin soğuk karanlık madde modeli lehine olduğu yönünde. Bu modele göre karanlık madde ışık hızına göre oldukça yavaş hareket eden ve birbiriyle etkileşmeyen parçacıklardan oluşuyor. Araştırmacılara göre bu haritanın standart model ile olan uyumu da karanlık maddenin keşfi için önemli bir adım niteliğinde, fakat bu başarıya rağmen karanlık madde parçacığı henüz tam olarak keşfedilebilmiş değil."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/karanlik-madde-gizemine-yeni-bir-yaklasim-daha-ilkel-karadelikler-karanlik-maddeyi-olusturuyor-olabilirler-mi/", "text": "Sağda, NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu tarafından alınmış ham bir veri görüyorsunuz. Solda ise, tüm bilinen gök cisimleri haritadan çıkarıldıktan sonra bilinmeyen kaynaklardan gelen ışımaları görüyorsunuz. Bu ışımaların çoğunun Kozmik Arkaplan Işıması olduğu düşünülse de, eğer Kashinsky'nin hipotezi doğru ise, bu ışımalar karanlık maddeyi var eden kara deliklerden geliyor olabilir. Karanlık Madde, günümüz astrofiziğindeki en büyük sırlardan bir tanesidir. Gök adaların dönüş hızlarının yavaşlamasına engel olmasının yanı sıra, galaksiler arası büyük boşluklarda da bulunduğu düşünülen bu yapının tam olarak ne olduğu hala gizemini koruyan sorulardan bir tanesidir. Genellikle biz insanlar, bilmediğimiz ve bize bilinmez gelen kavramlara karanlık sıfatını vermeyi çok severiz. Fakat Karanlık Madde tam anlamıyla karanlık da değildir. Etrafta ışık da dahil olmak üzere hiçbir şey ile etkileşmez, yalnızca bölgede bir miktar kütle yoğunluğu olduğunu görürüz. Yani bir tahterevallidesiniz; elinizdeki fener yardımıyla karşınızda kimsenin oturmadığından eminsiniz ancak yine de tahterevalli sizi yukarı doğru kaldırıyor. Karanlık Madde üzerine ortaya atılmış pek çok görüş bulunmaktadır. Takdir edersiniz ki farklı konularda uzman olan fizikçiler, bu fenomeni incelerken, kendi alanları doğrultusunda olaylara bakıyorlar. Gezegen bilimciler, Karanlık Madde'nin, ışık gelmediği için aydınlanamamış sönük yıldızlar yahut dev gezegenler olduklarını iddia ettiler. Kozmologlar, Yüksek Enerji Teleskoplarından gelen verileri analiz etmek ile meşguller. Parçacık fizikçiler ise, bu kütle yoğunluğuna sebep olacak Steril Nötrino adı verilen yapıların bulunduğunu düşünmekteler. Steril Nötrino arayışlarında bulunan gök fizikçileri arasında Esra Bülbül adında bir bilim insanı da bulunmakta. Bülbül, Harvard Üniversitesi bünyesinde, Chandra X-Işını teleskopundan gelen veriler üzerinden Steril Nötrino'larınkine benzer yapılar bulmaya çalışmaktadır. Ayrıca, bütün bunların dışında Karanlık madde diye bir şey yok, kütleyi ve matematiği algılayış biçimimiz doğru değil, kütle denklemlerini yeniden yazmalıyız. Diyen ve alternatif eşitlikler üretmeye çalışan kuramsal fizikçiler bile var. Yakın zamanlarda NASA'nın Goddard Uzay Merkezi'nde çalışan astrofizikçi Alexander Kashinsky tarafından yayımlanan bir makale, yukarıda bahedilen hipotezlerin hepsine ek olarak, yeni bir öneri daha sunmaktadır. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu'ndan alınan kızılötesi veriler üzerinden hesaplamalar yapan bilim insanları, karanlık olarak görülen kısımlarda parlak yapılar keşfettiler. Kozmik Arka Plan Işımasına ait olduğu düşünülen bu dağılıma daha sonrasında, aynı bölgeye farklı dalga boylarında yapılan gözlemler eklendiğinde, bu parlak yapıların; Kozmik Arka Plan Işıması'nda olduğu gibi düzenli dağılmadığı, belirli bölgelerin çok çok daha yoğun olduğu fark edildi. LIGO Araştırmacıları, birbiri etrafında dönen iki kara delikten oluşan kütle çekimsel dalgaları ilk defa 14 Eylülde ölçmeyi başardılar. Alexander Kashinsky de, elde edilen verilerin o bahsedilen kara deliklerden değil de, karanlık maddenin yoğun olarak bulunduğu bir bölgeden gelmesi durumunda neler olacağını incelemeye ve hesaplamaya koyuldu. Hesaplamalara göre karanlık maddenin bulunduğu bölgelerde eğer kara delikler var ise, karanlık madde temelli sorunların hemen hemen tamamı çözülmüş olacak. Eğer ortaya koyduklarım doğrulanır ise, gök adamızın etrafını ilkel kara delikler sarmış durumda ve etrafında dönüyorlar. Diye açıklıyor Kashinsky. Kara delikler içlerine madde çektiklerinde, bu maddeler o kadar hızlanır ki etrafa X-Işıması yaparlar. Bu ışımalara Kızılötesi dalga boylarında ışıma yapan kara delikler de eklendiğinde dolaylı yoldan kara delik gözlemiş oluruz. İşte bu bahsedilen iki tür ışımaya da karanlık maddenin yoğun olduğu iddia edilen yerlerde rastlanmakta. Teoride mantıklı gözükse de, henüz elimizde herhangi bir delil bulunmamakta. Fakat LIGO'ya ait Mişelson İnterferometrelerinde gözlenecek yeni Kütle Çekimsel Dalga tespitleri, bizlere evrenin farklı yerlerinde henüz keşfetmediğimiz kara delikleri gösterebilir. Kara delik hipotezini, bu deneyler ve gözlemler doğrulayacak. Ünlü fizikçi Richard Feynman'ın da dediği gibi: Bilgiyi sınamanın tek yolu deneydir, deney; bilimsel gerçeğin tek hakimidir. : Kozmik Mikrodalga ışıması, evrenin her bir yanını doldurmuş olan bir tür ışımadır ve Mikrodalga dalga boyunda görülür. Her yerden aynı anda geldiği için Büyük Patlama'nın en büyük kanıtı olarak görülen bu ışımayı kendi evinizde uydu bağlantısı olmayan bir televizyonu açıp gri renk karıncalanmalara bakarak da gözlemleyebilirsiniz. KAYNAKLAR: İlgili Makaleler: http://iopscience.iop.org/article/10.3847/2041-8205/823/2/L25 http://arxiv.org/abs/1402.2301 İlgili NASA Açıklamaları: http://www.nasa.gov/feature/goddard/2016/nasa-scientist-suggests-possible-link-between-primordial-black-holes-and-dark-matter http://www.nasa.gov/topics/universe/features/abundant-black-holes.html İlgili Space.org Haberi: http://www.space.com/33122-dark-matter-black-hole-connection.html Bu yazı Bilim ve Teknik Dergisi Kasım 2016 sayısında yayımlanmıştır"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/karanlik-maddenin-ilk-kesifcilerinden-vera-rubin-1928-2016/", "text": "Karanlık madde, bugün fizik dünyasında neredeyse herkes için kabul gören bir kuramdır. İlk olarak 1930'lu yılların başında birkaç astrofizikçi tarafından öne sürülmüş olsa da o yıllarda pek ciddiye alınmamıştır. Seneler sonra, 1970'te ABD'li bir astronom olan Vera Rubin karanlık maddeye dair en güçlü gözlemsel kanıta ulaşmıştır ve karanlık maddenin ilk kaşiflerinden biri olmuştur. Bu yazımızda, geçtiğimiz ay 25 Aralık'ta kaybettiğimiz değerli ve saygıdeğer bilim insanı Vera Rubin'den bahsetme gereği hissettik. Vera Rubin 23 Temmuz 1928'de Philadelphia, Pennsylvania'da dünyaya geldi. 10 yaşından beri yıldızlara, gökyüzüne ve astronomiye olan ilgisi ve hayranlığı, onu ilerde lisansını Vassar Üniversitesi'nde astronomi dalında tamamladığı günlere götürecekti. 1948'de astronomi lisansını bitirdikten sonra kocasıyla tanışacağı yer olan Cornell Üniversitesi'nin Fizik Bölümü'ne, yüksek lisansa kabul edilen Rubin, orada Philip Morrison, Richard Feynman ve Hans Bethe gibi önemli fizikçilerle tanışma fırsatı yakaladı. 1954'te galaksilerin gruplar halinde olduğunu öne süren doktora tezini tamamlamadan önce, Rubin 1951'de yüksek lisansını bitirdi ve master tezinde Hubble Teleskobu gözlemlerini kullanarak galaksilerin hareketlerindeki sapmaları araştırdı. Mezun olduktan sonra Junior College'da ders vermeye ve doktorasını yaptığı Georgetown Üniversitesi'nde araştırma asistanı olarak çalışmaya başladı. 1962'de aynı üniversitede doçent oldu ve 1965'te Palomar Gözlemevi'ni ve araçlarını kullanan ilk kadın oldu. 1970'lerde meslektaşı Kent Ford ile birlikte galaksi hareketlerini araştırdı. Beraber yakın galaksilerin hareketlerini, eğrilerini ve rotasyonlarını gözlemlediler ve kabul görmeyen galaksi kümeleri üzerinde çalışmaya başladılar. İlerleyen zamanlarda bu çalışmalar Rubin-Ford etkisi olarak anılmaya başlandı ve yoğun tartışmalara konu oldu. Bu tartışmalardan uzaklaşmak isteyen Rubin dikkatini sarmal galaksilerin dönüşüne çevirdi. Andromeda Galaksisi'ni inceledi ve diğer galaksilerin de Andromeda gibi hızlı bir şekilde, dağılmadan hareket ettiğini keşfetti. Rubin bunun, galaksileri bir arada tutan kuvvetin göremediğimiz ve yıldızlardan daha kuvvetli bir kütle çekimine sahip olan bir madde olduğuna işaret ettiğini gösterdi. Kent Ford ile yaptıkları incelemeler, araştırmalar ve gözlemler doğrultusunda, galaksi dönüş probleminin ve gerçek açısal momentum ile gözlemsel açısal momentum tahminleri arasındaki tutarsızlığın karanlık maddenin varlığını teyit ettiği sonucuna vardılar. Karanlık madde evrenin nasıl genişlediğinin açıklanması için gerekli olan evrenin kayıp kütlesiydi. Karanlık madde kavram olarak ilk 1930'larda Jan Hendrik Oort ve Fritz Zwicky gibi fizikçiler tarafından ortaya atılmış ve 1970'lerde Vera Rubin ve arkadaşlarının çalışmalarıyla, varlığına dair o zamanki en güçlü kanıta ulaşılmıştı; ne var ki bilim dünyasında uzun yıllar boyunca ne Oort ve Zwicky'nin ne de Rubin'nin karanlık maddenin varlığına ilişkin teorileri kabul görmedi, ta ki 2006'da 150 milyon yıl önce iki gökada kümesinin çarpışmasını içeren ve daha somut kanıtlar barındıran bir gözleme kadar. Rubin'in çalışmaları yalnızca astronomi ve diğer bilim dallarıyla sınırlı değildi, aynı zamanda diğer kadınların da bu alanlarda çalışması için çabaladı ve yorulmaz bir savunucu oldu. Kadınların erkekler kadar sık bilim yapamamasına verdiği tepkiyi şu sözleriyle dile getiriyor:Hepimizin bilim yapmak için izne ihtiyacı var, ancak tarihte kök salmış nedenlerden dolayı bu izin kadınlara değil erkeklere daha sık veriliyor. Vera Rubin, yaşadığı süre boyunca araştırmaları ve çalışmalarıyla bilime ışık tutmuş değerli bir bilim insanıydı. O zamanlar kadınların bilim gibi birçok alanda çalışması neredeyse imkansızken Rubin, kararlılıkla okumayı ve çalışmayı sürdürmeyi başarmış ve o dönemde kadınların çalışma hakları için yoğun çaba harcamıştı. 88 yaşında hayata veda eden değerli bilim kadını Vera Rubin, kayda değer çalışmaları, insanlığı ve vaziyet niteliğindeki şu sözüyle daima aklımızda yer edinecektir:"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kizil-gezegene-merak-curiosity/", "text": "KIZIL GEZEGENE MERAK: CURIOSITY 26 Kasım 2011 yılında başlıyor hikayemiz. NASA üssündeki görevliler son kontrolleri yapmaktalar. İnsanın her zaman daha öteye gitme merakının yarattığı itici güç, bu cesur insanları heveslendirmekteydi. Başarılı bir kalkış! Her şey kusursuz bir şekilde ilerlemekteydi. 352 milyon millik yolculuğunun ardından Curiosity, 6 Ağustos 2012'de Mars'a, Gale Krateri'ne iniş yaptı. Ardından aynı krater içinde bulunan yaklaşık 5500 km yüksekliğindeki Sharp Dağı'na doğru yola çıktı. Sharp Dağı'nın sahip olduğu çok katmanlı yüzey sebebiyle Mars'ın geçmişine ve olası mikrobiyolojik yaşam izlerine dair en fazla bilgiyi saklayan yerlerden biri olduğu düşünülüyor. Curiosity, 9 kilometrelik yolculuğunu 12 Eylül 2014 tarihinde tamamladı. Bu yolculuk sırasında binlerce fotoğraf çeken, birçok yerde sondaj yapan, çeşitli kum ve taş örnekleri toplayan robot, Dünya'ya Mars hakkında bir sürü bilgi gönderdi. İ NASA'nın Jet İtki Laboratuvarında Curiosity'nin test edilişi lk sondajını 9 şubat 2013 te yapan Curiosity daha sonrasında da bir çok sondaj gerçekleştirdi. Bu sondajlar sonucunda Mars toprağında Uranyum, Toryum, Potasyum gibi çok sayıda radyoaktif elementin yanı sıra Silikon, Oksijen, Demir, Magnezyum, Alüminyum, Kalsiyum gibi elementler de olduğunu saptadı. Curiosity'nin bulduğu Sülfür, Nitrojen, Oksijen ve Karbon mineralleri ise geçmişte veya günümüzde olası organik yaşam ihtimallerini arttırıyor. Curiosity'nin yaptığı sondajlarda gördüğümüz en ilginç bulgulardan biri, Mars'ın yüzeyindeki toprak kırmızı olmasına rağmen, birkaç santimetre altındaki toprağın beyaz olması. Bunun sebebi ise, Mars toprağında bulunan Demir elementinin yüzeyde demir oksit oluşturması yani pas tutması. Bu durumun, Mars'ta çok eskiden oksijen yoğunluğunun daha fazla olduğunu ve bu yoğunluğa izin verecek bir atmosferin varlığını işaret ettiği bir takım bilim insanları tarafından düşünülüyor. Yüzeyden itibaren bulunan pas yoğunluğu üzerinden bölgede serbest dolaşabilecek oksijen miktarı inceleniyor. Mars'ta suyun hikayesi Curiosity'nin gönderdiği fotoğraflara baktığımızda, indiği bölgenin yakınlarında, toprakta çizgiler oluştuğunu görüyoruz. Çizgiler, yıllar önce burada akan su olduğunun bir göstergesi. Curiosity'nin bu bölgeden topladığı çakıl taşlarının şekil ve büyüklüklerini inceleyen bilim insanları, eskiden burada hızlı akan ve derin bir nehir olduğu sonucuna ulaştı. Ayrıca 160 km genişliğindeki Gale kraterinde, kumtaşı ve çakıl taşından oluşan çok sayıda yatak olduğu belirlendi. Buradan, kraterin yıllar önce sığ bir göl olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Kraterde tespit edilen eğimli yataklar, dünyadaki göllere dökülen nehir yataklarını andırıyor. B Curiosity uzay aracının çektiği bir Selfie ize bunca bilgiyi gönderen bu güzel aracın yolladığı fotoğrafların bir diğerinde de, 1 cm çapında kusursuz küre şeklinde bir kaya parçası göze çarpıyor. Bilim insanlarına göre bu taş antik göl kraterinde milyonlarca yıl önce su varken oluşan tortul kayaçlardan biri. Konkreasyon yoluyla oluştuğu ve suyun hareketiyle aşınarak bu şekle geldiği tahmin ediliyor. 2004'te de benzer kayalar bulunmuş ve bunlara ''Yaban Mersini Kayası'' adı verilmişti. Fakat bugüne kadar görüntülenen kayaların hiç birinin şekli bu kadar kusursuz değildi. Sharp Dağı'nın ise bu gölde milyonlarca yılda biriken çökeltiler etkisiyle oluştuğu düşünülüyor. Yüksek bölgelerden suyla kratere akan tortu biriktiği esnada güçlü rüzgarların etkisiyle dağı ortaya çıkarmış olabilir. Kraterde tortu birikimi ve rüzgar erozyonunun on milyonlarca yıl sürdüğü tahmin ediliyor. Gölün büyüklüğü ve yaşanan jeolojik faaliyetler göz önüne alındığında mikrobiyolojik yaşam için yeterli şartların oluştuğu görülüyor. Bir takım astrofizikçiye göre 3 milyar yıl önce Mars'ta çok büyük bir okyanus ve nehirler vardı. Bir zamanlar gezegenin yüzeyini kaplayan bu su, şu anda bir yeraltı okyanusunu oluşturmuş olabilir. Bunu yanı sıra atmosferde buhar ve kutuplarda buz şeklinde bulunduğu biliniyor. Ayrıca yüzeyde akışkan halde bulunduğu da gözlendi. Bilim insanları, sıvı halde bulunan suyun canlı mikroorganizmalar için son derece uygun bir ortam olduğunu belirtiyor. Mars kraterlerinde bulunan, çok yoğun bir tuz çözeltisi şeklinde olan su, yoğun bal kıvamındadır. Suyun içerdiği tuzların magnezyum perklorat, magnezyum klorat ve sodyum perklorat olduğu tahmin ediliyor. Marsta yaygın bulunan ve klor içeren perkloratların suyun donma noktasını 0 santigrat dereceden -32 santigrat dereceye düşürerek, sıvı halde kalmasını sağladığı düşünülüyor. Eğer su perklorat içermeseydi, Mars'ın düşük atmosfer basıncı ve düşük ısısı altında sıvı kalamazdı. Mars'ta bulunan bu su zehirlidir. Fakat önümüzdeki yıllarda Mars'a gitmesi planlanan astronotlar için umut vaat ediyor. Astronotlar bu suyu işleyip içebilir, oksijen kaynağı ve roket yakıtı olarak kullanabilir. İnsanlığın sahip olduğu merak var olmaya devam ettikçe, Mars'ı keşfetme konusundaki tutkumuz da sürmeye devam edecek. Attığımız her adımda bir gizemi daha çözüyoruz. Şimdilik pek çok konuda elimizde olanlar kısıtlı, ancak Curiousity ve ondan sonra gelecek araçlar yardımıyla Mars'ın gizemlerini çözmeye devam edeceğiz. Gökyüzü Bülteni Dergisi, Türk Astronomi Derneği, Ocak 2016"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kucuk-bir-hilal-masali/", "text": "Yağmurlu bir günün sabahında harıl harıl sınavına çalışıyordu Seda. Önceki gece spontane şekilde gökyüzü gözlemine çıkmıştı genç yıldız çocukları. Seda gelememişti, çünkü o anda da ders çalışıyordu. Yağmurlu günde ders çalışırken, üzüntüsünü hala hissediyordu önceki akşam gelememenin. O sırada Deniz çıkageldi. İkisi beraber, akşam gökyüzü gözlemi yapma ve hilal olan ayın fotoğrafını çekme hayali kurdular. Seda bunun heyecanıyla ders çalışmayı bıraktı tabii. Hazin sonuçlar doğuracak olan sınavına doğru bir yolculuğa başladı o sırada. Sınavı saat 17.00'da başlamıştı. Seda ise saat 17.15'te odaya geri dönmüştü; sınav zordu anlaşılan...Sınav sonrasında yine Deniz'in de içinde bulunduğu bir grupla yemek yemeye gitti. O sırada yağmur başladı. Seda üzgündü, çünkü gözlem işi yatmıştı. Yemekten sonra üzgün bir şekilde Dizi'sini alarak çardağa hüzünlü melodiler çalmaya giden Seda, hala dağılmamış olan bulutların üzüntüsüyle odaya geri dönmüştü. Ancak gökyüzündeki yıldızlar Seda'nın üzüntüsüne dayanamamıştı. Rüzgar da yıldızların üzüntüsüne ortak olarak hiddetli bir şekilde esti; bulutlar az da olsa dağılmıştı. O sırada her yer sessizliğe büründü ve karanlıkların ardından Deniz çıkageldi; ağzından şu kelimeler döküldü: Hava açtı.... Seda o anda kalktı, kalkmasıyla beraber kundak dile geldi ve Beni kurun! dedi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede teleskop,kundak ve fotoğraf makinesi odadan alınmış, dışarıya kurulmuştu. Tüm benlikleriyle bu uğurda mücadele veriyordu yıldız çocukları. Kurulan teleskop saniyeler içerisinde Ay'a hizalanmıştı. Herkes nefeslerini tutmuş, Seda'nın deklanşöre basmasını bekliyordu. Fotoğraflar çekilirken, rüzgar ve yıldızlara başkaldıran öfkeli bulutlar yeniden gökyüzünü kapatmaya başlamıştı. Cesur Seda, Ay bulutlara teslim olana kadar fotoğraf çekmeye devam etti. O sırada bulutlar iyice öfkelenmişti ve adeta yaklaşan şiddetli fırtınanın habercisi olur gibi şimşekler çakmaya başlamıştı. Hafif hafif yağan yağmurla birlikte teleskobu toplamaya girişti yıldız çocukları. Odaya girdiklerinde heyecanla atan kalpleri ve güzel bir hilal fotoğrafı kalmıştı ellerinde. Tüm bu hikayenin sonunda yıldız çocukları, ellerindeki fotoğrafa bakıp parçası oldukları evreni selamladılar. Hikayede yer alan yıldız çocukları; Seda Baştürk, Ege Can Karanfil, İlkcan Erdem, Alper Karasuer, Deniz Gamze Sanal Bambudan yapılan çin flüdü."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kutlecekimsel-dalgalarin-bize-armagani-carpisan-notron-yildizlari/", "text": "Dünya genelindeki bilim insanları ilk kez 130 milyon ışık yılı uzaklığındaki iki nötron yıldızının çarpışmasını fotoğraflamayı başardı. Bu olay GW170817 olarak adlandırıldı. Ve bunun tamamı, olayı saptayan ve gözlemevlerini nereyi incelemeleri gerektiği ile ilgili uyaran kütle çekimsel dalga astronomisi sayesinde oldu. Böylelikle bunu, ilk eş zamanlı optiksel ve kütleçekimsel dalga gözlemi olarak ilkler listesine ekleyebiliriz. Parti verebilir miyiz? Hadi verelim! Şakayı bir yana bırakırsak, bu gerçekten muhteşem bir şey. Daha önce hiçbir zaman kütleçekimsel dalgaların nereden geldiğini ya da bu dalgaların sebep olduğu olayları saptayamamıştık. Ve bu, tüm zamanların yalnızca beşinci kütleçekimsel buluşu. Önceki dört buluş, bir büyük kara delik oluşturmak için bir araya gelen ikili kara delik sistemlerindeki çarpışmadan elde edilmişti. Onları göremememizin iki ana sebebi vardı. Bunlardan ilki, bu yılın başlarına kadar sadece iki saptayıcımızın olmasıydı LIGO'nun Louisiana, Livingston'daki ve Washington, Hanford'daki interferometreleri . Bu da ilk üç olayın gökyüzünün sadece çok geniş bir kısmında saptanabileceği anlamına geliyordu. Üçüncü bir saptayıcının eklenmesi, ki bu da İtalya'daki Virgo'nun interferometresi, daha birkaç hafta önceki dördüncü kütleçekimsel dalga olayında lokasyon kesinliğini 10 civarında bir faktör olarak geliştirdi. Diğer sebep ise kara deliklerin doğaları gereği görünmez olmalarıydı. Kara delikler bütün ışığı emdiklerinden onların varlığını yalnızca etraflarındaki uzaydaki değişimlere bakarak anlayabiliriz. Öte yandan, nötron yıldızları oldukça görülebilirdir haliyle aralarındaki çarpışma heyecanla beklenen bir şeydi. Bu bir dizi yeni gözlemi yapmak için 70 civarında yeryüzü ve uzaya bağlı gözlemevi, merceksel galaksi NGC 4993'ün hemen bitişiğindeki Su yılanı takımyıldızını araştıran Virgo ve LIGO'ya katıldı. İlk saptayıcı 17 Ağustos'ta EDT saat dilimine göre 08.41'de ötmeye başladı. Sonrasında, yaklaşık 1.7 saniye sonra iki uzaya dayalı gözlemevi, NASA'nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu ve ESA'nın Uluslararası Gama Işını Astrofizik Laboratuvarı, gökyüzünün aynı alanından yoğun bir gama ışını patlaması evrendeki en parlak ve en enerjik olayları- algıladı. Cırıltı da farklıydı tabi. Bunlar ses verisine dönüştürülen şeylerdir ve kara delik çarpışmaları için sadece saniyenin kesirleri kadar sürerler. GW170817'de cırıltı 100 saniye civarında sürdü. Bu bir tesadüf değildi ve dünya genelindeki astronomlar teleskoplarını Suyılanı'ya yöneltmek için çılgınca atıldılar. LIGO'nun sözcüsü David Shoemaker ,Bize hemen öyle göründü ki, kaynağın görmeyi umduğumuz bir diğer kaynak olan nötron yıldızları olması olasıydı ve Dünya'ya göreceğimizin sinyallerini veriyordu. dedi. Nötron yıldızları, bir süper kütleli yıldızın yaşam döngüsünün sonunda meydana gelebilecek şeylerden biridir. Çekirdek, protonları ve elektronları nötron ve nötrinolara sıkıştırarak çöker. Nötrinolar kaçar fakat nötronlar sadece 10-20 kilometre arasında (6-12 mil) bir çapta çekirdeğin içine inanılmaz derecede yoğun olarak doluşurlar. Eğer çekirdeğin ağırlığı üç yıldız kütlesinden daha azsa, bu yoğunluğun baskısı nötron yıldızını destekler. Eğer çekirdek daha büyükse, çekirdek bir karadeliğin içine çöker. GW170817'deki iki nötron yıldızı yaklaşık 1.1 ve 1.6 yıldız kütlesi arasındaydı ve hızlandıkça etraflarındaki uzay zamanını çarpıtarak ve evrene dalgacıklar göndererek yaklaşık 300 kilometrelik mesafeden daralan sarmal bir şekilde birbirlerini yörüngelerine alıyorlardı. Onları gözlemlediğimiz uzaklıktan bakıldığında son çarpışma aşırı derecede parlaktı, gama ışınlarından yoğun bir ateş topu yayıyordu. Bunu aşağıdaki videoda görebilirsiniz. Büyük parlak nokta, NGC 4993 galaksisinin merkezinde. Hemen yukarısına ve soluna bakın, GW170817'yi görebilirsiniz. Kesinlikle inanılmaz değil mi? Bu iki nötron yıldızının arasındaki çarpışma Güneş'ten çok da büyük değil ve 130 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu olayı bizzat kendi gözlerinizle görüyorsunuz. Fakat durum gittikçe iyi bir hal alıyor. Gama ışını patlamasından bahsettiğimizi hatırlıyor musunuz? NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nin Fermi Projesi'nin bilim kadını Julie McEnery, On yıllardır kısa gama ışını patlamalarının gücünü nötron yıldızı birleşmelerinden aldığından şüpheleniyorduk. dedi. Şimdi bu olay için LIGO ve Virgo'dan gelen inanılmaz veri ile cevaba sahibiz. Kütleçekimsel dalgalar bize birleşen objelerin nötron yıldızlarıyla tutarlı kütleleri olduğunu ve gama ışınlarının ışıltısı da bize objelerin büyük olasılıkla karadelikler olmadığını çünkü bir karadelik çarpışmasının ışık yaymasının beklenmediğini söylüyor. Ve bütün bunlar bir kez daha Einstein'ın haklı olduğunu kanıtlıyor. Bu... kütleçekimsel dalgaların ışık hızıyla neredeyse aynı hızda -10.000 trilyonda birlik bir farklılıkta- olduğunu gösterip, Einstein'ın 1915'teki öngörüsünü destekliyor. diyor Melbourne Üniversitesi'nden Andrew Melatos. Önümüzdeki haftalar ve aylarda da gözlemevleri kilonova hakkında daha fazla şey keşfetmek için çarpışmanın gözlemlerini yapmaya devam edecek. Ki bu da çarpışmadan geriye kalan maddeler hala parlıyorken ve uzaya püskürmeye devam ediyorken gerçekleşecek. Dünya genelindeki gözlemevleri ve enstitüler aynı zamanda bu olay hakkında raporlar yayınlıyor olacaklar. Bu olayın daha keşfedilmeyi bekleyen birçok yönü var. Shoemaker, Nötron yıldızları ve ürettikleri salınımlar hakkındaki derin çalışmaların detaylandırılmış modellerinden alınan bilgiye göre, genel izafiyet gibi daha temel fizik konuları için bu olay son derece zengin bir kaynak. dedi. Bu bizlere bir şeyler bahşetmeye devam edecek olan bir hediye. Daha fazlasını aşağıdaki Veritasium videosunda bulabilirsiniz:"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kutlecekimsel-merceklenme-etkisi-evrenin-ivmelenen-genislemesini-destekliyor/", "text": "Evrenin genişleme hızı olan Hubble sabiti, evreni tanımlamakta kullandığımız en temel kavramlardan birisidir. Münih Teknik Üniversitesi'nde Max Planck profesörü olan Sherry Suyu tarafından yönetilen, HOLiCOW birliğinden bir grup astronom, ve Almanya, Garching'deki Max Planck Astronomi Enstitüsü, NASA/ ESA Hubble Uzay Teleskobu'nu , uzaydaki ve Dünya'daki bir kaç başka teleskobu kullanarak, Hubble sabitinin bağımsız bir hesaplamasını yapmak üzere beş gökadayı gözlemlediler. Telif Hakkı: NASA, ESA, Suyu , Auger Bu araştırma, Kraliyet Astronomi Topluluğu Aylık Bildirimlerinde yer almak üzere bir dizi bildiriyle sunulmuştu. Bu yeni ölçüm, referans olarak Cepheid değişken yıldızlarını ve süpernovaları kullanan diğer Hubble sabiti ölçümlerinden tamamen bağımsız olarak hesaplandı fakat mükemmel bir uyum içindeler. . Fakat, Cepheid yıldızlarını ve süpernovaları kullanarak hesaplanan ve Suyu ve takımının hesapladığı sabit, ESA'nın Planck uydusunun hesapladığı sabitten farklıdır. Burada önemli bir ayırım yapmak gerekiyor çünkü Planck'ın hesapladığı Hubble sabiti, kozmik mikrodalga arka plan ışıması kullanılarak yapılan erken evren gözlemlerine dayalıdır. Planck'tan elde edilen verilerle hesaplanan Hubble sabiti evreni şu anki anlayışımıza uysa da, yerel evrenin gözlemlerine dayanılarak farklı astronom gruplarınca elde edilen değerlerin gösterdiği Hubble sabiti şu an kabul ettiğimiz kuramsal evren modeline uymuyor. Evrenin genişleme hızı farklı yöntemlerle öyle bir kesinlikle hesaplanıyor ki, gerçek tutarsızlıklar evrendeki mevcut bilgimizin ötesinde yeni bir fiziği işaret ediyor olabilir. diyor Suyu. Bu çalışmadaki hedefler Dünya ve inanılmaz parlak gökada çekirdekleri olan uzak kuasarlar doğrultusunda ve bunların arasında bulunan büyük kütleli gökadalardı. Uzaktaki kuasarlardan gelen ışıklar güçlü kütleçekimsel merceklenme etkisiyle uzay-zamanda gökadaların etrafında bükülüyor. Bu olay gökadanın etrafında arkadaki kuasarın -bazıları uzamış ve bulanık yaylara benzeyen- bir çok görüntüsünün oluşmasına neden oluyor. Gökadaların uzay-zamanda oluşturduğu bükülme kusursuz dairesel bir şekilde olmadığı ve kuasarla gökada mükemmel bir hizada olmadığı için mükemmel bir kütleçekimsel merceklenme oluşamıyor ve, arkadaki kuasarın farklı görüntülerinden gelen ışık -çok az bir fark olsa da- farklı uzunluklarda yollar izleyerek bize farklı zamanlarda ulaşıyor. Kuasarların parlaklıkları zamanla değiştiğinden dolayı astronomlar, ışığın izlediği yolun uzunluğuna bağlı olarak, oluşan görüntülerin aralarındaki gecikmeler görmekteler. Bu gecikmeler Hubble sabitinin değeriyle doğrudan bağlantılıdır. Bizim kullandığımız metot Hubble sabitini ölçmek için kullanılan en doğrudan yol, çünkü yalnızca geometriyi ve genel göreliliği kullanmamız gerekiyor, başka bir varsayımı kabul etmemiz gerekmiyor. diyor İsviçre'deki Lastro Astrofizik Laboratuvarı'nın eş başkanı Frederic Courbin. Bilgisayar modellerinin yanı sıra, çoklu görüntülerin aralarındaki zaman gecikmelerinin doğru ölçümlerini kullanarak, takım Hubble sabitini yüzde 3.8 gibi yüksek bir hassasiyetle hesaplayabildi. Şuan araştırmalarda en çok aranan çalışmalardan biri Hubble sabitinin doğru bir ölçümüdür. diyerek Hubble sabitinin önemini vurguluyor, İsviçre'deki EPFL'den Vivien Bonvin. Suyu ise şunları ekliyor, Hubble sabiti, modern astronomi için çok önemlidir, çünkü evrenin -karanlık enerji, karanlık madde ve normal maddenin birleşiminden oluşan- maddelerden oluşan resminin gerçekten doğru olup olmadığının veya temel bir şeyin eksik olup olmadığının teyit edilmesine ya da çürütülmesine yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/kutuphane-ve-ay/", "text": "AAT'nin etkinliği bittikten sonra dışarı çıkıp hava almıştım. Tam müzik dinleyerek sıkıcı yurt odasına gitmeye koyulmuştum ki, biraz daha zaman kazanmak için, önce kütüphaneye doğru bir tur atmaya karar verdim. Baktım ki Ay, okulun en sevdiğim yerlerinden biri olan kütüphanenin üstünde, bulutların arasından bir ışıldıyor bir yok oluyor. Belki güzel bir fotoğraf çekebilirim umuduyla topluluk odasına gidip makineyi ve tripodu kaptım. İyi olduğunu düşündüğüm bir açı yakalayıp iki üç poz çekmiştim ki uzaktan Çağrı ile Cansu'yu gördüm. Koşup önlerini kestim. 😀Fotoğraf detayı: Canon EOS 500D, Manuel, ISO: 100, f: 3.5, Pozlama Süresi: 2.5 saniye, Odak Uzaklığı: 18 mm Fotoğraf işleme: Adobe PhotoShop CS6 Cansu ile Çağrı 😀"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/margaret-hamilton-nasanin-yazilim-muhendisi/", "text": "Artık önümüze bir bilgisayar aldığımız zaman oturduğumuz yerden, yazılım sayesinde elektronik aygıtları kontrol edebiliyoruz. Elektronik aygıtların birbirleriyle haberleşebilmesini ve uyumunu sağlayarak görevlerini ya da kullanılabilirliklerini geliştirmeye yarayan makine komutları olan yazılım bankalardaki müşterilerin para hesaplarını tutan programlardan, robotlara, hatta ve hatta uzay mekiklerinde dahi kullanılmaktadır. Bugünün teknolojisine bakıldığında kulağa çok da ütopik gelmeyen ve günümüzde birçok insanın herhangi bir yazılım dili bildiği 2016 yılından 1969 yılına Apollo projesine gidelim. Bu yazımızda tarihin en önemli yazılım başarılarından birine ve bu başarının sahibine değinelim. Yazımızın başkahramanı olan Margaret Heafield Hamilton yazılım mühendisi, bilgisayar bilimci ve sistem mühendisidir. Daha yazılımdan doğru düzgün söz edilmeyen 1960lı yılların sonunda Hamilton, henüz 31 yaşında iken NASA'da Apollo 11 Ay görevi için 145,000 satır assembly kodunu hem tasarlamış, hem yazmış, hem de yazan ekibi yönetmiş. Bu muazzam başarı ile yetinmemiş; asenkron işletim, hata toleranslı sistemler, yazılım test otomasyonu ve öncelikli işlem kuyrukları konularında tarihin ilk modellerini geliştirmiştir. Apollo projesinin en büyük başarısı olan Apollo 11'in yazılımını ise yukarıdaki fotoğrafta görebilirsiniz. Evet o gördüğünüz kağıt dizisi Hamilton'ın Apollo 11 için eliyle yazmış olduğu bilgisayar ve hata kodları. Apollo 11 aracının Ay yüzeyine inmesine dakikalar kalmıştı ve iniş sırasında radar sisteminin gönderdiği veriler bilgisayar işlemcilerinin aşırı yüklenmesinden kaynaklı sistem alarmı vermiştir -iniş sırasında çalışmasına gerek olmayan bu sistemi daha sonradan anlaşıldığı üzere çalışanlar hatayla devreye sokmuşlardır-. Böyle bir sorun karşısında Apollo 11 Ay yüzeyine iniş yapamayacaktı ve mürettabatımız Ay'da yürüyemeyecek böylece Ay'a ilk ayak basan insanlar başkaları olacaktı. Hamilton'ın uçuş aracındaki yazılıma eklediği bir hata ayıklama programı sayesinde, bu hatayı kısa sürede fark ederek birincil öneme sahip görevlere öncelik verip, diğerlerini göz ardı etmeyi başarmıştır . Hamilton'ın ödülleri arasında; Augusta Ada Lovelace Ödülü, NASA tarihinin bir bireye verilen en büyük miktar olan (37.200$) NASA Sıradışı Uzay Çalışması Ödülü, Earlham Koleji Sıradışı Mezun Ödüller'i bulunmaktadır. 2016 yılında en ünlü, kadın NASA çalışanlarının legolarının sergilendiği LEGO Ideas'da adına özel lego sergilendi. Nihayetinde bugün ABD başkanı Barack Obama tarafından sanat, televizyon, spor ve bilim dünyasından 21 kişiye Özgürlük Madalyası verildi. Bu 21 kişi arasında'da yazılım dünyasının efsane kadını Margaret Hamilton'da bulunmaktadır. Margaret Hamilton'a bilim ve yazılım dünyasına kattığı her şey için teşekkür ederiz... Astronomiyle kalın... KAYNAKÇA: Erdağ, H. (2016, June 20). Yazılım Mühendisliğini Bulan Kadın Margaret Hamilton. Retrieved November 23, 2016, from http://www.handanerdag.com/yazilim-muhendisligini-bulan-kadin-margaret-hamilton/ AA (2016, November 18). Obama'dan ünlülere Özgürlük Madalyası. Retrieved November 23, 2016, from http://www.ntv.com.tr/galeri/yasam/obamadan-unlulere-ozgurluk-madalyasi,y0B3h80LEk28911_YtX2QQ/iIjkg4yM20-GOQHPqMuh_w"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/mars-gezgini-curiosity/", "text": "Mars Bilim Laboratuvarı ve rover merkezi, Curiosity, NASA tarafından yürütülen en hırslı Mars misyonu. Rover, 2012 yılında Mars'ın yaşam için uygun olup olmadığını öğrenmeye yönelik birincil bir görevine başladı. Bir başka amaç da Kızıl Gezegenin çevresi hakkında daha fazla bilgi edinmektir. Mart 2018'de, Gale Krateri'nden Aeolis Mons'a ulaşarak dağın katmanlarına gömülmüş jeolojik bilgileri inceleyerek gezegende 2.000 solu kutladı. Yol boyunca, geçmiş su ve jeolojik değişimin kapsamlı kanıtlarını da bulmuştur. SUV kadar büyük Curousity'yi ön plana çıkaran özelliklerinden biri de onun büyüklüğüdür: Curiosity hemen hemen küçük bir SUV boyutundadır. 9 feet 10 inç (3 m) uzunluğunda 9 feet 1 inç (2.8 m) genişliğinde ve yaklaşık 7 feet (2,1 m) yüksekliğindedir. Ağırlığı 900 kilogramdır. Curiosity'nin tekerlekleri 20 inç (50,8 cm) çapındadır. NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarı'ndaki mühendisler, roverı 25 inç (65 cm) yüksekliğe kadar olan engelleri yuvarlamak ve günde yaklaşık 660 feet (200 m) yol kat etmek üzere tasarladı. Rover'ın gücü, plutonyum-238'in radyoaktif bozunumunun ısısından elektrik üreten bir radyoizotop termoelektrik jeneratöründen geliyor. Araştırma hedefleri Curiosity'nin NASA'nın Mars araştırma programını desteklemede dört ana hedefi var: - Mars'ta hayat olup olmadığını belirlemek. - Mars'ın iklimini tanımlamak. - Mars'ın jeolojisini tanımlamak. - İnsanlı keşif için hazırlamak. Hedefler birbiriyle yakından bağlantılıdır. Örneğin, Mars'ın mevcut ikliminin anlaşılması, insanların yüzeyini güvenli bir şekilde keşfedip keşfedemeyeceğinin belirlenmesine de yardımcı olacaktır. Mars'ın jeolojisini incelemek, bilim insanlarının Curiousitiy'nin iniş bölgesi yakınlarındaki bölgenin yaşanabilir olup olmadığını daha iyi anlamasına yardımcı olacaktır. NASA bu büyük hedefleri daha iyi bir şekilde algılamak için, bilim hedeflerini biyolojiden jeolojiye ve gezegensel süreçlere uzanan sekiz küçük hedefe ayırdı. Bilimin de desteğiyle, Curiousitiy, çevreyi daha iyi incelemek için gemide şunları da içeren bir araç setine sahiptir: - Peyzajın veya minerallerin yakın planlarının fotoğraflarını çekebilen kameralar: Direkt Kamera , Mars El Objektifi Görüntüleyici ve Mars İniş Görüntüleyici . - Mars yüzeyindeki minerallerin bileşimini daha iyi karakterize etmek için spektrometreler: Alfa Parçacık X-Işını Spektrometresi , Kimya ve Kamera , Kimya ve Mineraloji X-Işını Kırınımı / X-Işını Floresans Cihazı ve Örnek Analizi Mars . - Radyasyon detektörleri, yüzeydeki radyasyonun ne kadar olduğuna dair bir bilgi edinir ve bu da, orada insanlı keşif yapılıp yapılamayacağını ve mikropların yaşayıp yaşayamayacağını anlamamıza yardımcı olur. Bunlar : Radyasyon Değerlendirme Dedektörü ve Nötron Dinamik Albedosu . - Mevcut hava koşullarına bakmak için çevre sensörleri: Rover Çevre İzleme İstasyonu . - Temel olarak iniş sırasında kullanılan atmosferik bir sensör: Mars Bilim Laboratuvarı Giriş ve İniş Cihazı . Karmaşık bir iniş Uzay aracı, 26 Kasım 2011'de Florida'daki Cape Canaveral'dan fırlatıldı ve NASA'nın Yedi Dakika Terörü olarak adlandırdığı tehlikeli bir inişten sonra 6 Ağustos 2012'de Mars'a ulaştı. Curiosity'nin ağırlığı nedeniyle NASA, geçmişte kullanılan arazi torbalarıyla yuvarlanma yönteminin işe yaramayacağını belirledi. Bunun yerine rover, karaya inmek için son derece karmaşık manevralar dizisinden geçti. Atmosfere ateşli bir girişten sonra, uzay aracını yavaşlatmak için süpersonik paraşütün devreye girmesi gerekiyordu. NASA yetkilileri, uzay aracının yüzeye çakılmasını engellemek için paraşütün 65.000 libre (29.480 kg) dayanması gerektiğini söyledi. Paraşüt altında, MSL , yüzeyde bir radar sabitlemesi yapmak ve yüksekliğini saptamak üzere altındaki ısı kalkanını çıkarır. Paraşüt, MSL'yi iniş için çok fazla olan 200 mil/saat (322 km/s) hıza kadar yavaşlatabilirdi. Mühendisler, paraşütten kurtulmak için bir yöntem tasarladı ve iniş sürecinin son kısmı için roketleri kullandı. Yüzeyin yaklaşık 60 feet (18 m) üstünde, MSL'nin skycrane konuşlandırıldı. İniş takımı roketin altında 20 ft (6 m) bir urgan kullanarak sallandı. MSL, 2.4 km/s hızda düşüp Gale Kraterindeki yere hafifçe indikten sonra, skycrane bağlantıyı kopardı ve uçtu, yüzeye çarptı. NASA personeli, roverın inişini canlı izledi. Curiosity'nin güvende olduğuna dair bir onay aldıklarında, mühendisler yumruklarını kaldırım zafer edasıyla zıpladılar. İniş haberleri, gazete ve televizyon gibi geleneksel yayınlar ayrıca Twitter ve Facebook gibi sosyal medya aracılığıyla yayıldı. Yaşam belirtisi aramak için araçlar Roverın, yaşanabilirliği aramak için birkaç aracı vardır. Bunlar arasında, su elementlerinden biri olan hidrojen atomlarıyla karşılaştığında yavaşlayacak olan nötronlar ile yüzeyi bombardıman eden bir deney vardır Curiosity'nin 2 metrelik kolları yüzeyden numuneler alabilir ve onları içeride pişirebilir,çıkan gazları koklayıp kayaların ve toprakların nasıl oluştuğuna dair ipuçları bulmak için onları analiz eder. Curiosity'nin Örnek Analiz aracı, eğer organik materyal kanıtı toplarsa, bunu iki kez kontrol edebilir. Curiosity'nin önünde, folyo kaplamasının altında, yapay organik bileşiklerle dolu bir çok seramik bloklar bulunmaktadır. Curiosity, bu blokların her birine delebilir ve bileşimini ölçmek için numuneyi fırına koyabilir. Geziciyi çevreleyen yüksek çözünürlüklü kameralar, hareket ettikçe resimler çekerek dünyadaki yerlerle karşılaştırılabilecek görseller sağlar. Bu, Curiosity bir dere yatağının kanıtını bulduğunda kullanıldı. 2014 Eylül ayında Curiosity onun bilim hedefine ulaştı, NASA gidişatı gözden geçirdikten kısa bir süre sonra roverın daha az sürüş yapması ve yaşanabilir yerler için daha çok arama yapası gerektiğini söyledi. Artık yokuşta ilerlerken yokuştaki katmanları dikkatle değerlendiriyor. Amaç, Mars ikliminin ıslak bir geçmişten günümüzün kuru ve asidik koşullarına nasıl dönüştüğünü görmektir. Yaşam için kanıt: Organik moleküller ve metan Curiosity'nin baş görevi, Mars'ın yaşam için uygun olup olmadığını tespit etmektir. Canlı formu kendisi bulmak için tasarlanmamış olsa da, rover, çevreye ilişkin bilgileri geri getirebilecek bir dizi araç taşır. Curiosity, 2013'ün başında Mars'ın geçmişte yaşanabilir koşullara sahip olduğunu gösteren bilgileri gönderdiğinde turnayı gözünden vurdu. Curiosity'nin Mars'ta bulduğu yapı taşları olarak kabul edilen kükürt, azot, hidrojen, oksijen, fosfor ve karbon elementlerini veya yaşamı destekleyebilecek temel unsurları içeren numunelerden alınan toz, yaşamın kendisinin kanıtı olmasa da, buluntu görevinde yer alan bilim adamlarına hala heyecan veriyordu. NASA'nın Mars Keşif Programı bilim insanı olan Michael Meyer, Bu görev için temel bir soru, Mars'ın yaşanabilir bir ortamı destekleyip desteklemeyeceğidir. Dedi. Elde ettiğimiz bilgilere göre, cevap evet. Bilim adamları ayrıca, 2013 sonlarında ve 2014 başlarında Mars'ta metan düzeylerinde, milyarda 7 parça (her zamanki 0,3 ppb'den 0,8 ppb'ye kadar) büyük bir artış saptadılar. Bu kayda değer bir bulguydu, çünkü bazı durumlarda, metan mikrobiyal yaşamın bir göstergesidir. Ancak jeolojik süreçlere de işaret edebilir. 2016 yılında, ekip metan artışının mevsimsel bir olay olmadığını belirledi. Lakin metandaki daha küçük arka plan değişiklikleri mevsimlere bağlı olabilir. Curiosity, aynı zamanda, Aralık 2014'te açıklandığı gibi, Mars'ta organiklerin ilk kesin tanımlamasını yaptı. Organikler, yaşamın yapı taşları olarak kabul edilir, ancak kimyasal tepkimelerle de yaratılabildikleri için yaşamın varlığına işaret etmezler. O sıralarda NASA şöyle bir açıklama yaptı:Ekip, Gale Krateri'nde yaşam olduğunu söyleyemese de, keşif, eski çevrenin, yaşam için bir yapı taşı ve yaşam için bir enerji kaynağı olarak kullanılmak üzere azaltılmış organik moleküller sunduğunu gösteriyor. 2015 yılında Lunar ve Gezegen Bilim konferansında yayınlanan ilk sonuçlar, bilim adamlarının Curiosity roverın içinde saklanan Marslı örneklerde karmaşık organik moleküller bulunduğunu, ancak beklenmedik bir yöntem kullanıldığını gösterdi. 2018'de, Curiosity'nin çalışmasına dayanan sonuçlar, Mars'ta yaşamın mümkün olduğuna dair daha fazla kanıt ekledi. Bir çalışma, 3,5 milyar yıllık kayalarda daha fazla organik molekülün keşfini tarif ederken, diğeri atmosferdeki metan konsantrasyonlarının mevsimsel olarak değiştiğini gösterdi. Çevreyi kontrol etmek Yaşanabilirlik için araştırmanın yanı sıra, Curiosity, çevre hakkında daha fazla bilgi edinmek için tasarlanan diğer araçlara sahiptir. Bu hedefler arasında, mekanın nihai bir insanlı görevler için ne kadar uygun olacağını belirlemek için sürekli bir hava durumu ve radyasyon gözlem kaydı olması gerekmektedir. Curiosity Radyasyon Değerlendirme Dedektörü, yerdeki ve atmosferdeki radyasyonu ölçmek için saatte 15 dakika çalışır. Bazı bilim adamları, ikincil ışınları ölçmekle ilgilenirler. Bu işlem tarafından üretilen gama ışınları veya nötronlar, insanlar için risk oluşturabilir. Ek olarak, Curiosity'nin güvertesine sıkıştırılmış bir ultraviyole sensörü sürekli olarak radyasyonu kaydeder. Aralık 2013'te, NASA, Curiosity tarafından ölçülen radyasyon seviyelerini, gelecekte mürettebatlı bir Mars misyonu için yönetilebilir hale getirdi. Curiosity'nin Radyasyon Değerlendirme Dedektörü'nün belirlediğine göre Mars'a giderken 180 gün, yüzeyde 500 gün ve geri dönerken 180 gün süren bir görev, 1.01 sievert dozunu yaratacak. Avrupa Uzay Ajansı astronotlarının toplam yaşam süresi limiti, kişinin yaşamı boyunca ölümcül kanser riskinde yüzde 5'lik bir artışa sebep olan 1 sieverttir. Rover Çevre İzleme İstasyonu rüzgarın hızını ölçer ve yönünü çizer, aynı zamanda çevredeki havadaki sıcaklığı ve nemi belirler. 2016 yılına gelindiğinde, bilim adamları atmosferdeki basınç ve hava nemindeki uzun vadeli eğilimleri görebildiler. Bu değişikliklerin bir kısmı, kışın kutuplarda oluşan karbon dioksit buzulların ilkbaharda erimesiyle ve çok miktarda nemi havaya boşaltmasıyla meydana gelir. Haziran 2017'de NASA, Curiosity'nin hedefleri kendisinin seçmesine izin verecek yeni bir yazılım güncellemesi olduğunu duyurdu. Autonomous Exploration for Gathering Increased Science olarak adlandırılan bu güncelleme, yapay zekanın uzak bir uzay aracında ilk kez konuşlandırılmasını temsil etti. 2018'in başlarında, Curiosity, Mars'taki eski göllerden oluşturulmuş kristallerin resimlerini gönderdi. Bu kristaller için birden fazla hipotez vardır, ancak bir olasılık, kristallerin buharlaşan bir su gölünden konsantre edilmiş tuzlardan oluşmuş olmasıdır. Rover ile ilgili sorunlar Curiosity'nin yüzeye inmesinden kısa bir süre sonra, MTBSTFA sıvısı ile çalışılan bir ıslak kimya deneyinden gelen buharlar, bir gaz kokusu analiz cihazını kirletmiştir. Bilim adamları, toplanan örneklerin buharla reaksiyona girdiğinin farkında olduklarından, buharı analiz ettikten sonra organik maddeleri ayrıştırmak ve korumak için bir yol bulmak zorunda kaldılar.. Curiosity, iniş yaptıktan sadece 6 ay sonra roverı Dünya'yla ile iletişimini sonsuza kadar yitirmesine sebebiyet verebilecek tehlikeli bir bilgisayar aksaklığı yaşadı. 2016'da gerçekleşen bir başka aksaklıkta rover bilim çalışmasını durdurdu, kısa süre sonra görevine kaldığı yerden devam etti. İnişten sonraki aylarda, rover tekerleklerinin beklenenden çok daha hızlı aşındığı açıklandı. 2014 yılına gelindiğinde, deliklerin oluşmasını yavaşlatmak üzere denetleyiciler roverı yönlendirdi. Temmuz 2014 tarihli bir röportajda, NASA'nın Pasadena'daki Jet Propulsion Laboratory'deki Curiosity proje müdürü Jim Erickson, Curiosity hasar görüyor. Bu, geçen yılın sonunda aldığımın sürprizdi. dedi. Biz hep olduğu gibi tekerleklerde yeni delikler oluşmasını bekliyorduk. Deliklerin bizim gördüğümüz büyüklükte kalması büyük sürpriz oldu. NASA, 2015 yılının Şubat ayında Mount Sharp'ta yeni bir sondaj tekniğine öncülük etti ve bazı bölgelerdeki yumuşak kayalarla çalışma gereksinimini daha düşük bir ayarda gerçekleştirmeye başladı. Cruiosity'nin matkap ucundaki iki sabitleme direği ile bağlantılı bir motorun çalışmasını engelleyen mekanik bir sorun vardı. NASA birkaç alternatif sondaj tekniğini denedi ve 20 Mayıs 2018'de matkap, ilk örneklerini 18 aydan daha uzun bir sürede elde etti. İlgili görevler ve gelecekteki görevler Kızıl Gezegen'de Curiosity'nin tek başına çalışmadığı unutulmamalıdır. Birçok ülkenin uzay araçları ona eşlik eder, çoğu zaman bilim hedeflerine ulaşmak için işbirliği içinde çalışırlar. NASA'nın Mars Reconnaissance Orbiter , yüzeyin yüksek çözünürlüklü görüntülerini sağlar. MAVEN adlı başka bir orbiter Mars atmosferini atmosferik kayıplar ve diğer ilginç olaylar açısından inceliyor. Diğer yörüngedeki görevler arasında Avrupa'nın Mars Express'i, Avrupa ExoMars Trace Gas Orbiter'i ve Hindistan'ın Mars Orbiting Mission'ı yer alıyor. 2018'in ortalarından itibaren, Curiosity, 2004'ten bu yana yüzeye dolanan Opportunity adlı başka bir NASA roverı ile birlikte yüzey üzerinde çalışıyor. Opportunity başlangıçta 90 günlük bir görev için tasarlandı, ancak Mars'ta 14 yıldan uzun bir süredir aktif olmaya devam ediyor. Ovaları ve iki büyük kraterleri keşfederken geçmiş su kanıtlarını da buldu. Odyssey isimli NASA roverı, Curiosity ve Opportunity için bir iletişim rölesi görevi görürken, aynı zamanda su buzu aramak gibi kendi bilimin görevini de gerçekleştirir. NASA'nın InSight misyonu Mars'ın iç kısmını araştırmak için tasarlanmış bir probe- 5 Mayıs 2018'de Kızıl Gezegen için fırlatıldı ve 26 Kasım 2018'de karaya iniş yaptı. Avrupa Uzay Ajansı'nın ExoMars gezgini 2020'de Mars'ta eski yaşamın kanıtlarını aramak için başlatılacak. Ve NASA, aynı zamanda, Curiosity'nin tasarımına dayanan Mars 2020 adında bir varis rover görevini de planlıyor. Ancak Mars 2020, eski yaşamı daha iyi anlamak için farklı aletler taşıyacak. Ayrıca önümüzdeki yıllarda olası bir dönüş görevi için umut verici örnekleri saklayacak. NASA daha uzak bir gelecekte, Mars'ta insanlı bir misyondan söz etti belki de 2030'larda. Ancak 2017'nin sonlarında Trump yönetimi, ajansı öncelikle insanları Ay'a geri göndermekle görevlendirdi. Onun yönetimi ayrıca Uluslararası Uzay İstasyonuna yönelik fonların, Deep Space Gateway olarak adlandırılan bir ay uzay istasyonu girişimi için bütçe odası yapmak üzere, 2025'te sona ermesini istedi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/mars-pas-tutmus-bir-savas-tanrisi/", "text": "Mars, Güneş'e yakınlık sıralamasında Dünya'dan hemen sonra gelir. Kızıl renginden dolayı çoğu uygarlığın dikkatini çekmiş ve çoğu uygarlık da ona kendi savaş tanrılarının ismini vermiştir. Mars ismini ise Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars'tan almıştır. Günümüzdeyse daha çok Kızıl Gezegen adıyla bilinir. Aynı zamanda ziyaret etme olasılığımızın en fazla olduğu gezegen gibi görünüyor. Yörüngesi ve Hareketleri Mars, kendi etrafındaki dönüşünü yaklaşık olarak 24 saat 37.5 dakikada tamamlar. Ancak bu sırada gezegenin ekseni şiddetli salınımlar yapar çünkü Dünya'nın olduğu gibi büyük bir uydu tarafından dengelenmez. Mars'ın ekvatoru ile ekliptik düzlemi arasında yaklaşık 25.19 derecelik bir açı vardır. Bu da demek oluyor ki Mars da Dünya'daki gibi mevsimlere sahiptir. Mars Güneş etrafındaki yörüngesini 1.88 yılda tamamladığı için mevsimleri Dünya'nın mevsimlerinden yaklaşık olarak iki kat daha uzun sürmektedir. Bununla birlikte bu mevsimler Dünya'nınkinden daha ekstrem koşullarda geçer çünkü Kızıl Gezegen'in Güneş etrafındaki eliptik yörüngesi diğer büyük gezegenlerinkinden daha uzundur. Bu yüzden Mars, Güneş'e en yakın olduğu zamanda güney yarım küresi Güneş'e doğru eğilir ve burada kısa, çok sıcak bir yaz yaşanırken; kuzey yarım kürede kısa, soğuk bir kış yaşanır. Mars, Güneş'ten en uzak olduğu zaman da kuzey yarım küre güneşe doğru eğilir ve burada uzun, ılık bir yaz yaşanırken; güney yarım küre uzun, soğuk bir kış yaşar. Yapısı ve Yüzey Şekilleri Yüzeyindeki paslı, kızıl, demir zengini tozlarla lekeli bir görüntüye sahip olan Mars aslında devasa bir çöldür. Aynı zamanda Mars'ın yüzeyi çok sayıda çarpmadan kaynaklı kraterlerle kaplıdır. Ve bu kraterlerin günümüze kadar şekillerini korumuş olması, yüzeyinin en azından bir bölümünün son derece yaşlı olduğunu gösteriyor. Mars, birbirinden farklı çok sayıda jeolojik yüzey şekline sahiptir. Fakat en dikkat çekici özelliği ise kuzey ve güney yarım küreler arasındaki yükseklik farkıdır. Kuzey yarım küreye ait ortalama yükseklik, güney yarım küredekinden yaklaşık 5 km daha alçaktır. Üstelik kuzey yarımküredeki bu sığ alanlar üzerindeki çarpma krateri sayısı son derece düşüktür. Bu durum, kuzey yarımküre alanlarının daha yakın zamanda şekillendiğine ve dolayısıyla yüzey yaşının güney yarım küreye oranla daha genç olduğunu düşündürmüştür. Kuzey ve güney yarım kürelerde izlenen bu belirgin yükseklik farkını oluşturan nedenler için bazı teoriler öne sürülmüştür. Mars'ın volkanik bir geçmişi vardır. Bu sahip olduğu devasa boyutlu sönmüş volkanlardan anlaşılabilir. Fakat Mars volkanlarının hiçbiri bugün etkin değildir. Bunlardan en büyüğü Olimpos Dağı'dır. Taban çapı 600 km, eteklerindeki uçurum yüksekliği 6 km, zirvesindeki volkanik krater çapı 70 km ve yüksekliği 24 km olmakla birlikte Olimpos Dağı aynı zamanda Güneş sistemindeki en büyük volkandır. Mars'ta ekvatora paralel uzanan derin bir çatlağın varlığı görüntülenmiştir. Görüntülenen bu yapı Marineris Vadileri olarak adlandırılmıştır. Bu geniş çatlak, magma yükselmesinin kabuk üzerinde oluşturduğu şiddetli gerilme ile meydana gelmiştir. Vadi uzunluğu 4,000 km olup en derin yeri 8 km civarındadır. Bazı yerlerinde genişliği 600 km'yi bulabilmektedir. Mars'ta izlenen bu yüzey şekilleri, mantodaki konveksiyon hareketlerinin kabuğa doğrudan etki etmesiyle oluşmuştur. Mars'ta levha tektoniği hareketleri izlenmemektedir. Bu durum Mars'ın Dünya'ya oranla daha erken soğuyup katılaşmasından kaynaklanır. Dolayısıyla Mars'ın kabuk katmanı, yer kabuğundan daha kalındır ve tek levha gibi davranmaktadır. Mars'ın çekirdeğininse, Dünya'nın çekirdeğinin yarısı boyutlarında ve kükürt bileşikleriyle zenginleşmiş demirden oluştuğu düşünülmektedir. Fakat çekirdekteki sıcaklığın kükürt bileşiklerini eritebilecek düzeyde olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden akışkan hale gelmiş kükürtlü bileşiklerin elektriksel özellikleri, demirinkinden çok farklıdır ve içinde ivmeli hareketler oluşsa bile, manyetik alanlar doğuracak elektrik akımları üretemez. Dolayısıyla günümüzde Mars'ta genel bir manyetik alan izlenememiştir. Atmosferi Mars, çoğunlukla karbondioksit, azot ve argon gazlarından oluşan ince bir atmosfere sahiptir. Mavi ve beyaz arası renklerde görülen az sayıdaki bulutlar ise ufak su ve karbondioksit buz kristallerinden oluşmaktadır. Mars'ın atmosferi de Dünya'nın atmosferinden yaklaşık 100 kat daha yoğundur, ancak yine de hava durumu, bulutlar ve rüzgarları destekleyecek kadar kalındır. Atmosferin yoğunluğu mevsime göre değişir ve kışın hava karbondioksiti donduracak kadar soğuktur. Mars'taki toz fırtınaları, tüm Kızıl Gezegeni örten ve aylarca süren Güneş sistemindeki en büyük fırtınalardır. Bir teoriye göre toz fırtınalarının Mars'ta bu kadar büyüyebilmesinin sebebi havadaki toz parçacıklarının Güneş ışığını emmesi ve Mars atmosferini ısıtmasıdır. Sıcak hava daha sonra soğuk bölgelere doğru akar ve oluşan rüzgarlar yerden daha fazla toz kaldırdıkça atmosfer daha çok ısınır. Bu da daha fazla rüzgarların daha fazla toz toplamasına yol açar. Uyduları Mars'ın, kendisine çok yakın yörüngelerde etrafında dolanan ve belirli bir şekle sahip olmayan iki uydusu bulunmaktadır. Her iki uydunun da yörüngesi, Mars'ın ekvator düzlemine çok yakındır. Her iki uydu da Amerikalı astronom Hall tarafından görülebilmiştir. Hall, uydular mitolojideki savaş tanrısı Mars'ın oğullarının ismini vermiştir. Küçük olanına Deimos , büyük olanına ise Phobos demiştir. Yörüngesi daha küçük ve Mars'a daha yakın olan Phobos, gezegen etrafındaki yörüngesini 7 saat 39 dakikada tamamlamaktadır ve Mars'ın merkezine olan ortalama uzaklığı 9,378 km'dir. Deimos ise, gezegen etrafındaki yörüngesini 30.3 saatte tamamlar ve gezegene ortalama uzaklığı ise 23,460 km'dir. Bu uyduların en dikkat çekici özellikleri, küresel şekilden sapmış ve yüzeylerinin ileri düzeyde çarpma kraterleri ile kaplı olmasıdır. Aynı zamanda her iki uydunun da gezegen ile eş dönmeye sahip oldukları, yani hep aynı yüzlerini Mars'a gösterdikleri anlaşılmıştır. Gözlenmesi ve araştırılması Mars her zaman bilinen bir gezegen olmasına rağmen, gezegeni teleskopla izleyen ilk kişi Galileo Galilei oldu. Mars yüzeyinin ilk detaylı gözlemleriyse 1659 yılında Danimarkalı bilim adamı Huygens tarafından yapılmıştır. 1666 da İtalyan astronom Cassini, Huygens'in gözlemlerini daha detaylı bir şekilde gerçekleştirmiş ve Mars'taki buzul kutup başlıklarını ilk kez gözlemleyen kişi olmuştur. Huygens ve Cassini'den yaklaşık 100 yıl sonra, Alman kökenli İngiliz astronom Herschel, Mars'ın dönme ekseninin yörüngesine dik olmadığını fark etmiştir. 1877 yılında ise İtalyan astronom Schiaparelli, Mars yüzeyinde birbirini kesen kırka yakın kanal benzeri düz hatlar gözlediğini söylemiştir. Bu gözlem, bilim insanlarına Mars'ta zeki canlıların bulunduğunu ve yüzeyde ileri düzeyde mühendislik yapıları inşa ettiklerini düşündürmüştür. Ancak 20. yüzyıl başlarında gelişen teknolojiyle beraber Mars yüzeyinde izlenen kanal benzeri yapıların, aslında birbiri ile bağlantısı bulunmayan karanlık lekeler olduğu ve bir göz yanılgısı sonucu kanala benzer hatlar şeklinde görüldüğü anlaşılmıştır. Bitki örtüsü gibi görülen alanların ise sadece daha koyu renkteki yüzey şekilleri olduğu tespit edilmiştir. Mars'ın yüzeyinin yakın plan görüntüleri, ilk kez 1964 ve 1969 yılları arasında Mars'a yakın geçiş yapan Mariner 4, 6 ve 7 uzay araçları tarafından çekilmiştir. Daha sonraki yıllarda yörüngeye oturtulan Mariner 9, gezegenin yaklaşık yüzde 80'ini haritalamış ve yüzeyde görüntülediği devasa boyutlu sönmüş volkanlardan Mars'ın volkanik bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmıştır. NASA'nın 1975 yılında gönderdiği ikiz Viking uzay araçları, Kızıl Gezegen'e başarılı bir şekilde iniş yaparak 1976'da gezegenin yüzeyine dokundular. Viking 1, Mars yüzeyinin ilk yakın çekim fotoğraflarını çekti ancak yaşam için güçlü bir kanıt bulamadı. Mars yüzeyine üçüncü başarılı iniş, 1997'de yüzeye ulaşan Mars Pathfinder aracı ile yapılmıştır. Bu aracın Viking araçlarından en önemli farkı, Sojourner adı verilen gezici bir araca sahip olmasıydı. Dünya'dan gelen komutlarla yönlendirilebilen bu araç, Mars Pathfinder'ın 3 ay boyunca iniş bölgesine yakın değişik alanlarda çeşitli oluşumların analizlerini yapmıştır. 2001 yılında gönderilen Mars Odyssey, Mars yüzeyinin altında büyük miktarda buz halinde bulunan su keşfetti, fakat araç daha derini göremediği için yüzeyin altında daha fazla su olup olmadığı belirsizliğini koruyor. 2003 yılındaysa Mars yüzeyinin farklı bölgelerini araştırmak gönderilen Spirit ve Opportunity, suyun bir zamanlar gezegenin yüzeyinde aktığını gösterdi. Daha sonra 2008'de NASA, Mars'ın kuzey ovalarına inip su aramak için başka bir proje olarak Phoenix'i gönderdi. 2011 yılında NASA'nın Mars Bilimi Laboratuvarı görevi kapsamında gönderilen Curiosity, Mars kayalarını inceleyip onları oluşturan jeolojik süreçleri araştırdı. Yapılan bu incelemelerin sonunda Curiosity, yüzeyde karmaşık organik moleküller keşfetti ve atmosferdeki metan konsantrasyonlarındaki mevsimsel dalgalanmaları ortaya çıkardı. Yaşanan bu gelişmelerin üzerine NASA, gezegen etrafına iki yörünge aracı daha gönderdi. Bu arada Eylül 2014'te Hindistan'ın Mars Yörünge Aracı Mars'ın yörüngesine başarıyla girdi ve Hindistan bunu sağlayan dördüncü ülke oldu. Kasım 2018'deyse NASA, yüzeye InSight adlı bir iniş aracı gönderdi. InSight, bir sonda yardımıyla gezegenin jeolojik aktivitesini gözlemleyecek."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/martian/", "text": "Yazı, filmin olay örgüsünden bahsetmekten kaçınsa da bahsi geçen detaylar spoiler olarak değerlendirilebileceği için yazıyı okurken dikkatli olmanızı öneririz... Şanslı bir dönemdeyiz ki yılda bir de olsa kaliteli uzay bilim kurgu filmi dünya çapında ses getiriyor. 2013'te Gravity, 2014'te Interstellar derken 2 Ekim'de The Martian filmi vizyona girdi. Biz de ODTÜ AAT olarak bu fırsatı kaçırmadık, filmi topluca izledik. The Martian, Andy Weir'in 2011'de çıkan bilimsel bilim kurgu romanının film adaptasyonu. Yönetmen Ridley Scott, Alien ve Blade Runner gibi kült bilim kurgu filmleriyle biliniyor. Er Ryan'ı Kurtarmak filminde kurtarılmaya çalışılan Matt Damon ise bu sefer Mars'ta kurtarılmayı bekleyen astronot Mark Watney'i canlandırıyor. Şimdi eşim dostum beni Mars'tayım sanıyor... İnsanlı Ares III görevi başarıyla Mars'a ulaşmış, altı kişilik ekip 30 Mars günü olarak planlanan görevlerine son hızla devam etmektedirler, ta ki şiddetli bir fırtına görevlerini yarıda kesene kadar. Dünya'ya acil geri dönüş işlemleri sırasında Mark Watney bir kaza geçirir ve öldü zannedildiği için dönüş yolculuğu onsuz başlar. Fakat Watney yaşıyordur... Watney ayıldığında kendini yabancı bir gezegende tek başına bulur. Geride bırakılan laboratuvarda yaşamını devam ettirmeli ve iletişiminin sıfır olduğu Dünya'ya kendini fark ettirip bir sonraki Mars görevine kadar hayatta kalmalıdır... Merakla beklenen soru: İp var mı ip? The Martian kitabını -ne yazık ki- daha okuyamadığım için film-kitap karşılaştırması yapamıyorum, yine de filmin kitaptan bağımsız olarak izlemeye değer bir uzay filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmde mermilerin havada uçuştuğu, adrenalinin tepe yaptığı tipik bir Hollywood filmi kadar aksiyon olmasa da dozunda heyecan ve nefes kesen Mars görüntüleri var, yetmez mi? Filmi izlerken dikkatimi en çok verdiğim konu, filmin bilimsel gerçekçiliğinin ne düzeyde olduğuydu. Geçen yılki Interstellar filminin bu yönünün çok tartışıldığını eminim hatırlarsınız. The Martian'ın kitabı da bilimsel olarak olabildiğince gerçekçi olmasıyla biliniyor. Film ise NASA'nın bilimsel desteğiyle çekilmiş ve tek tük sapmalar dışında bilimsel anlamda oldukça gerçekçi olmuş. İlk merak ettiğim şey, filmin tam olarak hangi zamanda geçtiğiydi. Son 60 yıldır insanlı Mars görevleri hep 15-20 yıl sonrasına tarihlendirilse de kızıl gezegene insanlık henüz ayak basmadı. Tam da bu yüzden olacak ki filmin hiçbir yerinde zaman referansı yok. Öyle ki her türlü telemetri verisinin olduğu kamera kayıtlarında bile tarih geçmiyor . Filmdeki mekanlar, günlük teknolojiler günümüzden çok da farklı görünmediğinden yakın bir gelecek zaman hissi mevcut, film çekilirken gelecek tahmininden özellikle kaçınılmış sanki. Watney'in dinlediği müzik bile geleceğin müziği değil, laboratuvarda bulabildiği tek müzik olan görev kumandanının 70-80'lerden kalma popüler disko müzikleri. Gerçekçilik konusundaki en büyük hayal kırıklığım filmin en başında oldu: Birden ortaya çıkıp görevi iptal ettirecek kadar şiddetli bir Mars fırtınası aslında mümkün değil! Mars'ta fırtınaların hızı saatte 100 kilometreyi aşmıyor, kaldı ki Mars'ın atmosfer yoğunluğu Dünya'nınkinin sadece %1'i olduğu için hava akımında savrulmak bir yana, rüzgarın hızından pek etkilenmiyorsunuz bile. Toz fırtınaları yüzünden Güneş panellerinizin ürettiği enerji çok azalabilir, tamam, ama filmde ekip resmen dönüş araçları devrilecek diye kaçtı, o biraz üzdü. Senaryo yazarı da rüzgarı bilerek abarttıklarını zaten söylemiş. Uzay görevinin detayları ise heyecan verici. Mars'a gidiş gelişin aylar sürdüğünün vurgusu, yörüngeler hakkındaki tartışmalar, roket teknolojisi, Mars'taki yaşam alanı-laboratuvar, kullanılan aletler... İnsanlı bir Mars görevini ve görevin getirdiği zorlukları filmi izleyen biri adeta yaşıyor. Watney'in laboratuvarda patates yetiştirmeye çalışmasının aynısını Mars'a sağ salim gidersek denemeye kalkacağımız kesin, kalıcı bir Mars üssü kurulduğu takdirde seralarda kendi bitkilerimizi yetiştirmek gerekecek çünkü. Watney'in 1990'lardan kalan Pathfinder uzay aracını bulup Dünya'yla haberleşmek için kullanmaya çalışması da oldukça teknik bir konu. Bunun dışında insanlı görevlerden önce malzemelerin gönderilmesi fikri ile çeşitli uzay araçlarında kullanılan nükleer enerji kaynağı da filmde bahsi geçen teknik detaylardan diğerleri. Dünya-Mars yolculuğunun yapıldığı uzay aracı ise yerçekimi benzeri bir etki sağlamak için dönen teker şeklindeki bölmesi ile konsept olarak gerçekçi olsa da, boyutları sorunlu gibiydi... O etkiyi sağlamak için o tekerin ya çok daha büyük olması, ya da merkezcil etkisini artıracak şekilde daha hızlı dönmesi gerekli çünkü. Bir de Mars rover'ını ısıtıcısız çalıştırma fikri olmadı be Watney! Aracın içindeki sıcaklığın -15 dereceden aşağı inmekte olduğu gözükse de -80 derecenin tipik olduğu bir gezegende o kadar da şansın olmazdı... Ah o günbatımını görmek var... Filmin en başarılı yanlardan biri de Mars'ın beyaz perdeye yansıtılması olmuş. İlk bakışta tortullu tepeler ve kumullar Dünya'da gördüklerimizin rengi oynanmış versiyonları gibi gözükse de Mars sahiden öyle bir yer. Hele o yüzeydeki küçük hortumların yüzeyde oynaşması, hele o turuncu gökyüzü, hele o büyüleyici mavi günbatımı... İnsanın sırf o günbatımını izleyebilmek için Mars'a bir şezlongla gidesi geliyor! Düşük yerçekimi (Dünya'dakinin %38'i) ise filmde pek yansıtılmamış. Yönetmen düşük yerçekiminin üzerinde uğraşmaya değmeyecek bir konu olduğunu düşünmüş, ağır uzay kıyafetlerinin düşük yerçekimi etkisini bir miktar bastıracağını da eklemiş. Bunun dışında uzun uzay görevlerinin psikolojik etkilerini de filmde daha fazla görmeyi beklerdim. Küçük, kapalı ve izole bir ortama birkaç kişiyi tıkıp Dünya'da evrimleştiğimiz ortamdan tamamen farklı bir ortamda aylarca bırakmak zihinsel olarak çok ağır bir yük. Koca bir gezegende tek başına, en yakın yardımdan milyonlarca kilometre uzakta olmak da öyle. Nitekim Mars görevlerinin psikolojik etkileri ciddi ciddi araştırılıyor. Öyle olunca filmde daha çok tartışma, didişme, bunalım bekledim ama karakterlerin iç meseleleri hakkıyla yansıtılmadı bence. İnternet gazeteciliğinin memnuniyetle foto galeri yapabileceği türden bir detay da başrol oyuncumuzdan gelsin: Filmin en başlarında kaslarıyla boy gösteren Matt Damon abimiz, filmin sonlarına doğru bir yerde bayağı sıskalaşmış bir şekilde görünüyor. Çoğunlukla sınırlı yiyeceğin getirdiği zayıflık, biraz da zayıf yer çekiminin azalttığı kas kütlesi yüzünden. Fakat o kilolar sahiden verilmemiş, bilgisayarda cımbızlanmış, Matt Damon hayranları rahat bir nefes alabilir 🙂 Filmin bilimselliği hakkında daha fazla konuşmak mümkün, ama burada bırakmak yeterli sanırım. Herhangi bir uzay merakı olmayan birinin bile heyecanla izleyebileceği bir film olan The Martian, gökbilimle haşır neşir olanları da detaylarıyla mutlu ediyor. Mars yörüngesinde dolanıp bilgi toplayan uydularımız, son 20 yıldır Mars yüzeyinde gezinip bize fotoğraf gönderen robotlarımız olmasaydı, böyle bir filmi izlememiz mümkün olmazdı desek abartı olmaz. Yakın gelecekte olmasını beklediğimiz insanlı Mars görevlerinin nasıl olacağını merak ediyorsanız, bu filmi izlemelisiniz."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/merkuerde-bir-guen/", "text": "| MESSENGER Uzay Aracı'ndan elde edilen Merkür görüntüsü NASA Dünya'nın yörüngesine nerdeyse çembersel diyebiliriz. Yıl içerisinde Güneş'e uzaklığı 5 milyon km oynar ki bu Dünya-Güneş uzaklığınına bakarsak küçük bir miktardır. Merkür ise dışmerkezliği en yüksek gezegen olarak Güneş'in çevresinde 46-70 milyon km arasında bir uzaklıkta dolanır. Bir gezegen Güneş'e yaklaştıkça daha hızlı hareket etmeye başlar. Merkür'ün günberideki hızı 56,6 km/sn iken günötedeki hızı 38,7 km/sn'dir. Merkür'de bir yıl 88 Dünya günüdür, ancak bir Güneş günü 176 Dünya günü sürer. Gezegendeki bir gözlemci açısından bakarsak, gezegenin çevresindeki dönüşü Güneş'i batıya doğru hareket ettirmeye çalışırken Güneş etrafındaki dönüşüyse Güneş'i gökyüzünde doğuya doğru hareket ettirmeye çalışır. Genelde Merkür'ün kendi çevresindeki dönüşü galip gelir ancak gezegen günberiye geldiğinde hızlanır ve bunun sonucunda Güneş bir süre dururmuş gibi görünür. Bu hareketi şu animasyon üzerinden izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/merkur-gunes-sistemimizin-kanatli-habercisi/", "text": "Merkür, Güneş'e en yakın gezegendir ve Güneş etrafında diğer gezegenlerden daha hızlı dönmesi sebebiyle adını Romalıların haberci tanrısı Merkür'den almıştır. Merkür'ün fiziksel özellikleri ve yapısı Merkür, Güneş'e o kadar yakındır ki uzun gündüzlerde sıcaklık kurşunu eritecek kadar yükselip 430 C'yi bulabilir. Ancak atmosfer tabakası ince olduğundan ısıyı hapsedemez ve geceleri sıcaklık -180 C'ye düşer. Güneş sistemindeki başka hiçbir gezegende bu kadar sıcaklık farkı görülmez. Ayrıca çarpmaları durduracak bir atmosfer tabakasına sahip olmadığı için gezegenin yüzeyi çukurlarla kaplıdır. Merkür'ün, Dünya'dakine benzer (ancak %1'i şiddetinde) bir manyetik alana sahip olduğunu belirlenmiştir. Bu bilgiden de çekirdeğinin genel yapısının Dünya'nınkine çok benzer olması gerektiği söylenebilir. Merkür'ün manyetik alanı, aynen Dünya'nın manyetik alanında olduğu gibi gezegeni saran bir yapıya sahiptir ve Güneş rüzgarı ile etkileşir. Bu etkileşme sonucu gezegenin çevresinde manyetosfer tabakası oluşur ve bu tabaka Güneş rüzgarı parçacıklarının gezegene yaklaşmasını önler. Bu nedenle Dünya'nın çevresinde görülen Van Allen ışınım kuşaklarına benzer yapılar Merkür çevresinde görülmez. Merkür bazı uydulardan küçük olmakla birlikte, Dünya hariç tüm gezegenlerden daha yoğundur. Merkür gibi küçük bir gezegenin bu kadar yoğun olmasının sebebi gerçekten büyük bir demir çekirdeğe sahip olmasıdır. Ayrıca bu küçük gezegen, soğuyan bir demir çekirdeği üzerinde bulunan tek bir kıtasal plakadan oluşur ve çekirdek soğudukça katılaşır. Bu da gezegenin hacmini azaltır ve küçülmesine neden olur. Merkür yeterince küçük değilmiş gibi bugün de küçülmeye devam ediyor. Bu yüzden de yüzeyi buruştu, bazıları yüzlerce mil uzunluğunda ve bir mile varan derinlikte yarık ve uçurumlar meydana geldi. Örnek olarak Merkür'ün Great Valleysi Büyük Kanyon'dan daha büyük ve Afrika'nın doğusundaki Büyük Rift Vadisi'nden daha derindir. Merkür; kendi çevresindeki bir turu yaklaşık 59 Dünya gününde, Güneş etrafındaki yörüngesini ise 88 günde tamamlar. Fakat Merkür'de gün doğumu ile gün batımı arasındaki süre olması gerekenden farklıdır. Çünkü Merkür, oluşumundan bu yana Güneş'in etkisi altında küresel yapıdan sapmış ve bir dönel elipsoid şeklini almıştır. Bu yüzden de Güneş kendine yakın olan kenarı daha büyük bir kuvvet ile çeker. Ancak yörüngesinin elips olması nedeniyle Merkür'ün uzun ekseni sadece enberi noktası civarında tam olarak Güneş'e dönüktür. Güneş'in kendine yakın olan kenara uyguladığı çekim kuvveti artan uzaklıkla hızla zayıflar. Dolayısıyla enöte noktasına yaklaştıkça gezegenin ekseni etrafında dönmesi daha baskın çıkar ve uzun eksen Güneş'ten sapar. Daha sonra uzun eksenin Güneş'e bakan noktasının ters tarafındaki nokta Güneş'e yaklaşmaya başlar. Azalan uzaklıkla Güneş'in bu nokta üzerindeki çekim etkisi artacağından uzun eksen tekrar Güneş'e doğru yönlenmeye zorlanır ve sonuçta enberi noktasına ulaştığında uzun eksen yine tam olarak Güneş'i göstermektedir. Ancak bir önceki enberi konumunda Güneş'e bakan yüzün tam tersi bu sefer Güneş'e bakmaktadır. Bu yüzden Merkür'de gün doğumu ile gün batımı arasındaki süre yaklaşık 88 Dünya günü ve iki gün doğumu arasındaki süre ise yaklaşık 176 Dünya günüdür. Güneş sisteminde yer alan diğer gezegenlerin çekim etkisi sonucunda Merkür yörüngesinin yarı büyük ekseni, Güneş etrafında çok yavaş bir şekilde dönmektedir. Güneş merkezinden bakıldığında enberi noktasının yüzyılda 574 doğuya doğru hareketi olarak kendini gösteren bu olaya Merkür'ün enberi noktasının presesyonu denir. Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin yörüngelerinde bu etki daha küçük ölçekte gözlenmektedir. Bu etkinin varlığı uzun zamandan beri biliniyordu ve Newton çekim yasaları ile kolayca modellenebiliyordu. Ancak Merkür'de izlenen 574 lik enberi presesyonunun tamamı başlangıçta Newton çekim yasaları ile açıklanamamıştır. Çünkü 43 lik bir artma söz konusuydu. 19. yüzyılın ortalarında Le Verrier bu artık presesyonu açıklamak için Güneş'e Merkür'den daha yakın bir gezegenin var olabileceğini söylemiştir. Daha gözlenmeden Vulkan adı verilen bu gezegenin Güneş önünden geçişlerinin görülmesi gerekiyordu. Ancak bu geçiş hiçbir zaman gözlenemediği için böyle bir gezegenin olmadığı kesin olarak anlaşılmıştır. Daha sonraları Albert Einstein'ın ortaya attığı genel görelilik kuramı 43 lik bu artık presesyonu başarıyla açıklamış ve de bu olayla birlikte kendini deneysel olarak test etme olanağı bulmuştur. Bu olayın sebebi, Merkür'ün Güneş'e çok yakın ve yörünge dış merkezliğinin göreli olarak büyük olmasıdır. Diğer gezegenler ve uydularda bu koşullar gerçekleşmediği için de artık presesyon olayı görülmemektedir. Merkür'ün gözlenmesi ve araştırılması Merkür gözlemlerine dair bilinen ilk kayıtlar eski Babil gök cismi kataloglarına dayanır. Merkür çıplak gözle görülebilmesine rağmen bu o kadar da kolay görülmez. Çünkü Merkür Güneş'e çok yakın ve küçük olduğundan şafak ve alacakaranlık dışında doğrudan gözlemlemek zordur. Ancak gözlemciler her yüzyılda 13 kez olan Merkür'ün Güneş'in önünden geçişini izleyebilirler. Bu nadir geçişler 8 Mayıs ve 10 Kasım arasında birkaç gün içinde gerçekleşir. 21. yüzyılda Merkür'ün ilk geçişleri 7 Mayıs 2003, 8 Kasım 2006 ve 9 Mayıs 2016'da gerçekleşti. Bir sonraki ise 11 Kasım 2019'da gerçekleşecek. Galileo Galilei, Merkür'ü teleskopla gözlemleyen ilk bilim insanıdır. 1631 yılında Pierre Gassendi, Merkür'ün Güneş'in önünden geçişini izlemek için teleskop kullandı. 1639 yılında ise Giovanni Zupi, gezegenin Ay'ınkilere benzeyen evreleri olduğunu keşfetti. Araştırmacılar Merkür'e bir uzay aracı göndermek istiyordu ama bu kolay bir iş değildi . Çünkü bir uzay aracının Merkür'e ulaşmak için hızlı gitmesi ancak gezegene vardığında ise yörüngeye oturmak için Güneş'in aracı daha da hızlandırmaya çalışan kütle çekiminin etkisine girmeden yavaşlaması gereklidir. Üstelik Güneş'in çekimi Merkür yakınlarında o kadar kuvvetlidir ki gezegenin etrafındaki yörüngeler kararsızken Güneş'e bu denli yakın olmak uzay aracının sabit sıcaklıkta kalmasını zorlaştırır. Yine de bu zorlu işi başardılar. 1974 yılında Merkür'ün araştırılması için ilk uzay aracı gönderildi. Bu aracın ismi Mariner 10'du ve bu araç gezegenin yüzeyinin yaklaşık yüzde 45'ini görüntülemiştir. Ayrıca Merkür'ün manyetik alanı oluğunu göstermiştir. Merkür'ü ziyaret eden ikinci uzay aracı MESSENGER'dı . MESSENGER, 2004 yılında fırlatıldı ama Merkür'ün yörüngesine varması 6 yıldan fazla sürdü ve 2011 yılında Merkür'ün yörüngesine oturan ilk uzay aracı oldu. Gezegenin büyük kısmının renkli haritasını çıkardı ve atmosferle manyetosfer tabakalarını inceledi. 2015'te MESSENGER'ın yakıtı bittikten sonra görevi sonlandırıldı. Daha sonra kasıtlı olarak gezegenin yüzeyine düşmesi sağlandı."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/merkur_gecisi/", "text": "11 Kasım tarihinde transit adını verdiğimiz Merkür Geçişi gerçekleşti. Gözleme fırsatı buldu iseniz Güneş'in yüzeyinde sanki küçük bir noktanın ilerleyişi karşısında sizler de hayran olmuşsunuzdur. En azından öyle tahmin ediyorum. 🙂 Aslında kısa süre önce, 2016 yılında da gerçekleşen bu olaya bir daha 2032 yılında denk geleceğiz. E tabi ki Merkür ve Dünya'nın yörüngeleri örtüşmediği ve Merkür'ün iç gezegen olmasından kaynaklı Güneş'in önünden tın tın tın ilerleyişini görebilirsiniz. NASA'nın Günün Gökbilim Görüntüsü sitesinden aldığım aşağıdaki fotoğraf, 10 Kasım 2019 tarihinde paylaşılmış ve Belçika'da çekilmiş. 7 Mayıs 2003 tarihindeki Merkür geçişine ait olan fotoğraf, 15 dakika arayla 23 pozlamadan oluşmaktadır. Zaten bu geçiş 5 saat sürmüştü. Fotoğrafta sağ tarafta görünen siyahlıklar ise Güneş lekeleri. Gelelim 11 Kasım'da gerçekleşen geçişe. NASA'nın APOD sitesinde 13 Kasım tarihinde yayınlanan aşağıdaki büyüleyici görseli inceleyelim. Ortasında gördüğünüz küçük, siyah noktamız aslında Merkür. Yüksek çözünürlüklü teleskopik fotoğraf, 61 renklendirilmiş net video karesinden oluşmuştur. Üzerinde düzensiz bir şekilde bulunan, fotosferik konveksiyon ile enerji ileten hücremsi yapıları görebilirsiniz. E tabi bu karmaşada Merkür'ün silüeti göz önüne çıkıyor. Bu manzarayı sadece Merkür ile değil diğer bir iç gezegen olan Venüs ile de gözleyebiliriz. Güneş'in 200 kat küçük yarıçapına sahip bu silüeti ise 21.yüzyılda 14 kez gözlemleme fırsatı bulurken, bunlardan dördüncüsünü Pazartesi günü gözledik. Bir sonraki için 13 Kasım 2032'de görüşmek dileğiyle. Gökyüzünüz açık olsun ! Fotosferik Konveksiyon: Fotosfer, yıldızların ışık saçan tabakalarına verilen isimdir. Konveksiyon ise bir ısı iletim yoludur. Yıldızlarda konveksiyon ve radyasyon bölgesi gibi enerji iletim bölgeleri bulunur, fotosferik konveksiyon denilen olayda ise enerji konveksiyonel olarak aktarılır ve yıldızların ışık saçmasına sebep olan fotonlar üretilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/merkurgozlemi/", "text": "Merkür, Güneş çevresinde yaklaşık 88 gün süren dolanma süresi ve 116 günlük kavuşum dönemi ile gökyüzündeki görünür hareketini yılda üç kez yineler. Bir alt gezegen olması nedeniyle ile her zaman Güneş'e yakın konumdadır ve gözlenmesi Güneş'in parlak ışığı nedeniyle oldukça güçtür. -1,9 Kadir derecesine varabilen parlaklığı ile en parlak yıldızlardan ve bazen Satürn, Mars hatta Jüpiter'den daha ışıklı olabilmesine karşın hiç bir zaman karanlık bir zemin üzerinde izlenemediği için, her kavuşum döneminin en fazla birkaç gün süren bir kısmında, en yüksek batı ya da doğu uzanımı esnasında çıplak gözle görülebilir. Bu gözlem koşulları, doğu uzanımı için Güneş'in batışını izleyen, batı uzanımı için ise Güneş'in doğuşundan az önceki kısa bir süre için gerçekleşir. Bu nedenle her 116 günlük dönemde Merkür bir kez 'akşam yıldızı', bir kez de 'sabah yıldızı' olarak izlenir. En yüksek uzanım, yörünge dışmerkezliğinin yüksek olması nedeniyle 18o ile 28o arasında değişir, ancak 28o bile rahat bir gözlem için yeterli değildir. Özellikle tutulum düzleminin ufka daha yakın olduğu yüksek enlemlerden gezegenin görülmesi çok zordur. Gözlem noktası Yer ekvatoruna yaklaştıkça, Merkür'ün sabah ya da akşam alacakaranlığında ufuktan yüksekliği artacağı için, çıplak gözle görülebilmesi daha kolay olur. Merkür'ün oldukça eliptik yörüngesinin uzun ekseninin Yer yörüngesine göre konumuna bağlı olarak, Dünya'nın Güney Yarıküre'sinin sonbahar başlangıcına denk gelen döneminde, gezegenin olası en yüksek batı uzanımı ile 7olik yörünge eğikliğinin üst üste gelmesi sayesinde Merkür için en uygun gözlem koşulları oluşur. Aynı şekilde olası en yüksek doğu uzanımı ile yörünge eğikliği açısının birbiri üzerine eklenmesi, yine Güney Yarıküre'den bu kez kış aylarında gezegenin rahat gözlenmesine olanak sağlar. Yüksek dışmerkezlik nedeniyle yörünge hızı dolanma sırasında çok değişir ve kavuşum süresi Yer'in Merkür yörüngesine oranla konumuna göre birkaç gün kayabilir. Yer atmosferinin olumsuz etkilerini en aza indirebilmek amacıyla, teleskop kullanılarak yapılan profesyonel gözlemler Merkür'ün ufuktan iyice yüksekte bulunduğu gün ortası saatlerinde gerçekleştirilir. Tam Güneş tutulmaları çok kısa süre için de olsa Güneş'e çok yakın konumdaki gezegenin gün ortasında çıplak gözle izlenebilmesine olanak sağlar. Kısıtlayıcı etmenler nedeniyle, yeryüzünden yapılan gözlemler en güçlü teleskoplar kullanıldığında dahi Merkür'ün yüzey şekilleri hakkında yeterli bilgi sağlayamamıştır ve elimizdeki bilgilerin büyük kısmı Mariner 10 Uzay Sondası tarafından sağlananlarla sınırlı kalmıştır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/meteor-yagmuru-pesinde-beypazari-gozlem-etkinligi/", "text": "Gözlem yapmak için en uygun yer; ışık kirliliğinden uzak olan her yerdir! Günümüzde şehir ışıklarından kaçmak ne yazık ki çok zor. Buna rağmen Ankara'da bile ışık kirliliğinden uzak yerler bulabilirsiniz: Beypazarı. Tarihi yapısı ile dikkat çeken Beypazarı merkezinde bile gökyüzü görülmeye değer. Akşam üzeri merkezde biraz gezip tarihi dokuyu hayranlıkla inceledikten sonra merkezden uzaklaştık. Her adımda gökyüzü biraz daha güzelleşiyordu. Gözlem yapacağımız vadiye geldiğimiz zamansa zifiri karanlıkta birbirimizi görmek çok zor olmuştu. Ama Ankara'da gökyüzünü bu kadar güzel göreceğim aklımın ucundan geçmezdi. Gözlerim kamaşmıştı. Bölümümüzün değerli hocalarından Vedat Tanrıverdi de bize eşlik etmişti. Kendi teleskobunu da getirmişti elbette. - Bir yandan teleskoplar kuruluyor, bir yandan gündüz hep beraber topladığımız odunlar arabadan indiriliyordu. Hava çok soğuktu. Bu nedenle kontrollü şekilde küçük bir ateş yakarak arada ısınabilirdik. Matlar serildiğine göre artık her şey hazırdı. Ama gökyüzü bize birazcık ihanet etti. Bütün sitelerde bulunduğumuz konumda hava açık gözükse de, nemden kaynaklı bir bulut tabakası oluşmuştu. Gökyüzünün güzelliği bulutların arkasına saklanmıştı. Biz de hava açana kadar sohbet etmeye karar verdik. Bu sırada bir yandan Özgür yeni üyelere teleskop kurma ve astrofotoğrafçılık konularında bilgi veriyor, bir yandan Vedat hocamız bilim felsefesi hakkında bilgilerini bizimle paylaşıyordu. -İbni Heysem hakkında öğrenecekleriniz sizi çok şaşırtabilir.- Bu süreç içerisinde bulutlar inatla gökyüzünü terk etmiyordu. Biz de kaderimize küsüp ateşte pişen Marshmallow, kestane ve patatesle karnımızı doyurmaya başladık . Gece yarısına yaklaşmıştı saat. Bulutlar bir anda azalmıştı. Bu sırada teleskoplar Orion Bulutsusu'nu aramaya başladı. Hepimiz yere uzanıp meteor görmek için gözümüzü dört açmıştık. Kimisi daha hiç meteor göremeden kimisi de 3 meteor görmüşken bulutlar yeniden gökyüzünü kaplamıştı. Artık hava iyice soğumuş, uzaktan orman sakinleri de varlıklarını belli etmeye başlamıştı. Çöplerimizi toplayıp, ateşi söndürüp yola çıktık. Benzin almak için durduğumuz yerde kafamızı bir kaldırdık ki ne görelim, gökyüzü alabildiğine tertemiz. Şansımıza üzülürken neden teleskobu burada kurmayalım dedik. Evet, benzin istasyonunda neden kurmayalım? Bir yandan Vedat hoca ve birkaç arkadaşımız teleskopları kurarken diğer yandan ben de içeride uyuyanları uyandırıyordum. Uyandırmam sadece 2 dakikamı aldı. Ama ben arabaya binip geri inene kadar gökyüzü tekrardan bulutlarla dolmuştu. Teleskop da kurulmuştu oysa. Gökyüzü resmen bize fake atmıştı. Böylece bir gözlem etkinliği daha sona ermişti. Biz ışık kirliliğinden kaçarken bulutlara yakalanmış olduk..."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/nasa-ilk-gercek-kayan-yildizi-kesfetti/", "text": "Güzel bir şansa ihtiyacınız olduğu zaman baktığınız kayan yıldızlar aslında sadece meteor, ama ilk defa NASA'daki uzmanlar gerçekten yıldız olan bir kayan yıldızı belirlediler. Bu yıldızın ismi Mira ve aynı bizim kayan yıldız diye adlandırdığımız meteorlar gibi uzun, parlayan bir kuyruğa sahip. NASA'ya göre bu yıldız arkasına daha sonradan yeni yıldızların ve gezegenlerin oluşmasını sağlayacak materyaller dökerek ilerliyor. NASA'nın teleskopları mor ötesi ışık kullanarak ilk kez Mira'nın kendine has kuyruğunu yakaladılar. Bu kuyruk bizim kayan yıldız diye adlandırdığımız gök cisimlerinin kuyruklarının aksine sadece anlık bir parlama yapıp sönmüyor. 13 ışık yılı uzunluğundaki kuyruk, Mira saate 468,000 kilometre hızla Samanyolu'nda giderken arkasında bıraktığı hidrojen gazı bulutları ve tozdan oluşuyor. NASA'nın söylediğine göre astronomlar bu fotoğrafı ilk gördüklerinde adeta şok oldular çünkü Mira üzerinde 400 yıldan uzun bir süredir çalışılmasına rağmen böyle bir şey daha önce hiç belgelenmemişti. NASA, bu yıldızın aslında son 30,000 yıldır 3,000 Dünya ya da 6 Jüpiter büyüklüğünde gezegenin içini doldurabilecek kadar materyal saçtığını belirtti ama Mira'dan artakalanlarla ilgili bir endişe duymamıza gerek yok çünkü Mira Dünya'mıza 350 ışık yılı uzaklıkta ve Balina Takımyıldızı'nın bir parçası. Yani eğer Mira bizim bildiğimiz kayan yıldızlardan değilse, diğerleri ne oluyor? Onlar meteor yani, yeterince şanssızsak atmosferimize çarpacak uzaydaki kaya yığınları; bu bir kere oldu mu yeryüzüne doğru inanılmaz bir hızla gelmeye başlarlar ve yüzlerce kilometre öteden bile görülebilecek şekilde etraflarındaki havanın parlamasını sağlarlar. Yani gerçek kayan yıldızlar bize yüzlerce ışık yılı uzaklıktayken bizim yıldız kayması diye isimlendirdiğimiz olaylar atmosferimizin içinde oluyor. Mira öyle sıradan bir yıldız değil; o bir kırmızı dev. Bir yıldızın kırmızı deve dönüşmesi onun ömrünün sonlarına yaklaştığının bir işaretidir. Bizim Güneşimiz de 5 milyar yıl sonra bir kırmızı deve dönüşecek ama bir yıldızın yaşam süresini ele aldığımız zaman ömrünün son günleri demek, diyelim ki 11 milyar yıllık ömrünün sonları demektir yani yaşamak için gayet uzun bir süre. NASA Mira'dan çok da uzak olmayan başka bir gök cismi daha belirledi. Bu gök cisminin ismi Mira B ve bunun bir beyaz cüce olduğu düşünülüyor. Bir kırmızı dev, çekirdeğine kadar bütün yakıtını bitirdiğinde beyaz cüceye dönüşür ve beyaz cüceler oldukça yoğundurlar. National Geographic bir çay kaşığı kadar beyaz cücenin maddesinin dünya üzerinde bir fil kadar yani 5.5 ton ağırlığında olacağını belirtti. NASA ise Mira ve Mira B'nin birbirlerinin etrafında döndüklerini ve bir turlarını 500 yılda tamamladıklarını belirtti."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/nasa-sizi-gezegen-kesfine-cagiriyor/", "text": "NASA sizleri Güneş Sistemi'mizde ve yıldızlararası uzayda keşfedilmemiş dünyaları bulmaya davet ediyor! Backyard Worlds: Planet 9 (Arka Bahçedeki Dünyalar: Gezegen 9) adındaki internet sitesi sizlere NASA'nın Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Kaşifi uydusu tarafından çekilmiş görsellerle oluşturulan kısa filmleri incelemenize olanak sağlıyor. Bu kısa filmler, dereceli olarak hareket eden cisimleri ön plana çıkarıyor. Backyard Worlds: Planet 9 sitesi NASA, Berkeley Üniversitesi, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi, Arizona Eyalet Üniversitesi, Baltimore Uzay Teleskobu Enstitüsü ve Zooniverse bilim insanları, yazılım geliştiricileri, online eğitimcileri ile proje geliştiricileri tarafından yürütülen ortak bir çalışma. WISE verileri Neptün'ün yörüngesi dışında kalan, ta yıldızlararası uzayda bulunan kahverengi cüce gezegenler gibi daha uzak objeleri bile gösterebilir. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde çalışan astrofizikçi Marc Kuchner, Neptün ile en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin arasında yaklaşık 4 ışık yılı mesafe var ve bu aradaki geniş alanın çoğu keşfedilmemiş bir şekilde duruyor, çünkü bu bölgelere çok az ışık geliyor. Büyük cisimleri bile zar zor bulabiliyorken diğer küçük cisimleri bulmak neredeyse imkansız hale geliyor. WISE görselleri sayesinde gözden kaçırdığımız objeleri görme şansımız olabilir, açıklamasında bulunuyor. Bu internet sitesi sayesinde Dünya'nın dört bir yanındaki insanlar milyonlarca kısa film arasında cisimlerin yıllar içinde nasıl hareket ettiğini gözlemleyebilecekler. Katılımcılar tarafından işaretlenen noktalar profesyonel astronomlardan oluşan bir bilim ekibi tarafından incelenecek ve herhangi bir keşif durumunda katılımcıların da adları bu keşifte yer alabilecek. California Berkeley Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacısı, aynı zamanda takım üyesi ve WISE görsellerinde uzmanlaşmış olan bilim insanı olan Aaron Meisner site hakkında, Backyard Worlds: Planet 9 sitesinde yüzyılda bir gerçekleşebilecek bir olayın potansiyeli var. Bu site sayesinde herhangi bir vatandaş bilimsel bir keşif yapabilecek, diyor. Astronomiyle amatör olarak ilgilenen insanların da keşifler yapmasına o kadar da yabancı değiliz aslında. Mesela amatör olarak astronomiyle ilgilenen, günlük hayatta bir öğretmen olan Hollandalı Hanny van Arkel 2007 yılında, internette herkese açık olarak yayınlanan bir araştırma projesinin verilerini incelerken tuhaf, yeşil bir obje keşfetti. IC 2497 gökadasının hemen önünde, Dünya'ya yaklaşık 650 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bu yeşil nesnenin büyük ihtimalle bir cüce galaksi olduğu ve bu galakside yer alan toz bulutlarının, arka plandaki IC 2497 gökadasının merkezinde 100.000 yıl önce oluşmuş bir kuasarın ışığını yansıtıyor olabileceği düşünülüyor. 17 Haziran 2010 tarihinde bir grup araştırmacı bu cismin oluşumu hakkında bir hipotez daha öne sürdü. Bu hipoteze göre yansıyan yeşil ışığın muhtemel iki kaynağı var: IC 2497 merkezindeki bir süper kütleli karadelik ve IC 2497 çevresindeki gaz bulutları ile karadelikten yayılan enerjinin etkileşimi sonucu oluşan ışık. Bu yeşil bulutun ne olduğu tam olarak açığa kavuşturulamasa da kendi adını bu cisme vermeyi başardı: Hanny's Voorwerp . Hanny von Arkel ve daha nice amatör astronom önemli keşiflerde bulundu; hem de büyük imkanlara, kocaman teleskoplara sahip olmadan. Bu site sayesinde işimiz bir adım daha kolaylaştı, evde bilgisayar başında bile keşif yapmak mümkün hale geldi. Hanny von Arkel'in ve bu yeni sitenin sizi umutlandırdığını umuyorum yıldız çocukları; bir sonraki keşfi yapan amatör astronom neden siz olmayasınız?"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/nasanin-james-webb-uzay-teleskobu-kizil-gezegenin-sirlarini-ortaya-koyuyor/", "text": "Mars gezegeni bir asırdan fazla bir süredir bilim insanlarını büyüledi. Bugün, Dünya'dan 100 kat daha ince bir karbondioksit atmosferine sahip soğuk bir çöl dünyası. Ancak kanıtlar, güneş sistemimizin ilk tarihlerinde Mars'ın bir okyanusun suyuna sahip olduğunu gösteriyor. NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu gezegenin ıslaktan kuru hale geçişini ve bunun geçmiş ve şimdiki yaşanılabilirliği hakkında ne anlama geldiğini öğrenmek için çalışacaktır. Mars, Washington, DC'deki Astronomi Araştırmaları Üniversiteler Birliği'nin gezegen astronomu ve genel başkan yardımcısı Heidi Hammel tarafından yönetilen Garantili Zaman Gözlem projesinin bir parçası olarak hedeflenecek. GTO programı, Webb'in bilim yeteneklerini geliştirmek için NASA ile birlikte çalışan bilim adamlarına geliştirme aşaması boyunca zaman sağlayacak. Hammel, 2003 yılında NASA tarafından JWST Disiplinlerarası Bilim İnsanı olarak seçildi. Mars, Döngü 1 olarak bilinen ilk işletme yılı boyunca Mayıs-Eylül 2020 arasında Webb'e görünecek. Hammel, Webb, Mars atmosferindeki son derece ilginç kimya ölçümlerini geri getirecek dedi. Ve en önemlisi, bu Mars verileri, gelecek dönemlerde Webb ile daha detaylı Mars gözlemleri planlamalarını sağlamak için gezegensel topluluğa hemen sunulacak. NASA'nın Washington'daki DCA Genel Merkezi Planet Bilimleri Bölümü direktörü Jim Green, Hepimiz Webb'in Mars gözlemlerini dört gözle bekliyoruz. Sadece bu gözlemlerin olağanüstü bilimsel keşif potansiyeli ile fantastik olacağını biliyorum. dedi. Webb'in avantajları ve zorlukları Mars, güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerden daha fazla misyon tarafından ziyaret edildi. Şu anda altı aktif uzay aracı tarafından yörüngede iken, iki gezici yüzeyinde gezer. Webb bu yakın misyonları tamamlayan çeşitli yetenekler sunuyor. Bir anahtar özellik, Webb'in Mars'ın tüm diskini tek seferde ve anlık olarak çekebilmesidir. Buna karşın, yörünge uyduları tam bir harita oluşturmak için zaman ayırırlar ve bu nedenle günlük değişkenlikten etkilenebilirler, geziciler ise yalnızca bir yeri ölçebilir. Webb ayrıca mükemmel spektral çözünürlükten ve Dünya'dan ölçümler yapılmasına engel olacak rahatsız edici bir atmosferi olmamasından faydalanır. Bununla birlikte, Mars'ı Webb ile gözlemlemek kolay olmayacak. NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Geronimo Villanueva, Webb, son derece soluk ve uzak hedefleri saptayabilecek şekilde tasarlandı, ancak Mars parlak ve yakın. Sonuç olarak, gözlemler, Webb'in hassas enstrümanlarını ışıkla mahvetmemek için özenle tasarlanacaktır. Webb ile güneş sistemi programını koordine eden Stefanie Milam, Çok önemli bir şekilde, Mars'ın gözlemleri, güneş sistemimizi araştırırken kilit öneme sahip olan, gökyüzünde hareket eden nesneleri izleme konusundaki Webb'in yeteneklerini de test edecek dedi. Su ve metan Bir zamanlar Mars yüzeyinde bulunan suyun çoğu, güneşten gelen su moleküllerini ayıran ultraviyole ışığından dolayı zamanla kaybedildi. Araştırmacılar, Mars atmosferindeki iki hafif su türünün bolluğunu ölçerek ne kadar suyun kaybolduğunu tahmin edebilirler normal su (H2O) ve ağır su . Zaman içinde daha hafif olan hidrojen kaçışının H2O'nun HDO'ya oranında yol açtığı çarpıklık uzaya ne kadar su kaçtığını gösterir. Webb bu oranı farklı zamanlarda, mevsimlerde ve yerlerde ölçebilecek. Webb sayesinde H2O'nun HDO'ya oranının Mars'ta gerçek anlamda ne kadar kaybedildiğini belirleyip doğru bir ölçüm elde edebiliyoruz. Suyun nasıl polar buz, atmosfer ve toprak ile yer değiştirdiğini de tespit edebiliyoruz. dedi Villanueva. Mars'taki suyun çoğu buzla sınırlı kalsa da, yeraltı akiferlerinde bir miktar sıvı su bulunma olasılığı devam etmektedir. Bu potansiyel rezervuarlar bile hayata ev sahipliği yapabilir. Bu ilginç fikir 2003'te, gökbilimciler Mars atmosferinde metan tespit ettiğinde bir destek aldı. Jeolojik işlemlerden de gelmesine rağmen metan, bakteri tarafından üretilebilir. Webb'in verileri bu metan eriklerinin kökeni için yeni ipuçları sağlayabilir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/nn-yzlar-pulsarlar/", "text": "Gelin sizinle bu yazımızda yıldız evriminin son halkası olan nötron yıldızları ve onların dönen ikizleri olan atarcalara göz atalım. Nötron Yıldızlarının Oluşumu: Nötron yıldızları, Tip-II süpernovaların patlaması sonucu oluşur. Tip-II süpernova patlamaları ana yıldızı yok etse bile merkezinde küçük fakat aşırı yoğun bir kalıntı bırakır. Tip-II süpernova patlamaları esnasında merkezde elektron ve protonlar yüksek bir hızda çarpışarak nötron ve nötrinoları oluşturur. Nötrinolar merkezi neredeyse ışık hızında terk ederek nötronlardan oluşan merkezi ivmelendirir ve merkezdeki parçacıklar etkileşim haline geçene kadar çarpışmayı devam ettirir. Bu noktadan sonra çekirdek büyük bir güçte patlayarak güçlü bir şok dalgası yayar uzaya. Bu şok dalgası tam olarak merkezde olmaz ve bundan dolayı merkezde yoğun bir çekirdek bırakarak yıldızın geri kalanını yok eder. Araştırmacılar merkezde kalan yoğun nötron çekirdeğe nötron yıldızı deseler dahi nükleer reaksiyonları durduğu için teknik olarak yıldız sayılmazlar. Nötron Yıldızlarının Özellikleri: Nötron yıldızları çok küçük fakat çok yoğunlardır. Ortalama 20 kilometrelik çaplarıyla küçük bir asteroid ya da bir şehir boyutunda olmalarına rağmen 1017-1018 kg/m3'e ulaşabilen yoğunluklarıyla evrendeki en yoğun maddeler olarak da adlandırılabilirler. Nötron yıldızları soğuk denebilecek katı bir merkeze sahiptir. Hatta üzerinde durmayı bile hayal edebilirsiniz, tabi aşırı güçlü yerçekimini saymazsak. Çekim etkileri o kadar güçlüdür ki Dünya'da 70 kg gelen bir insan nötron yıldızında 10 trilyon kg gelir. Böyle bir yerçekimi sizi kağıttan bile ince bir hale getirir! Yukarıdaki özelliklerin yanı sıra yeni oluşan nötron yıldızlarının eşsiz iki özelliği daha vardır. Bunlardan bir tanesi saniyelik periyodlarla çok hızlı bir şekilde dönmeleridir. Bu dönmeye sebep olan şey açısal momentumun korunumu yasasıdır- dönen cisimlerin yarıçapı küçüldükçe daha hızlı dönerler. İkinci özellikleri ise yeni oluşmuş nötron yıldızlarının çok güçlü manyetik alana sahip olmalarıdır. Öncü yıldızın çökmesiyle çekirdekte sıkışan maddeler aynı zamanda manyetik alan çizgilerini birbirine yaklaştırarak yeni doğan nötron yıldızının Dünya'dan trilyon kat daha fazla manyetik alana sahip olmasına yol açar. Zaman içinde nötron yıldızının uzaya enerji yaydıkça yavaşlaması ve manyetik alanının azalması beklenirken doğumundan milyonlarca yıl sonra, evrendeki en garip objeyi oluşturur; pulsarları yani atarcaları. Atarcalar : Samanyolu Galaksisi'nde bilinen 1500 atarca vardır. Her atarca kendine özgü periyotta ve uzunlukta ışıma yapar. Bazı durumlarda bu periyodlar milyon yıl içinde bir-iki saniye değişebilir. Şu an yapılabilecek en basit ve en doğru atarca tanımı; Dünya'ya belirli periyodlarda ışıma yapan, dönen nötron yıldızlarıdır. Hatta o kadar hızlı dönerler ki bilinen en hızlı atarca saniyede tamı tamına 716 tur atar! Belirli yönlere anlık radyo dalgası ve X-ışını yayarlar. Bu nedenle gözlemlendikleri zaman tıpkı bir deniz feneri gibi görünürler. Deniz fenerinin ışığı ile yerini belli etmesi gibi bu cisimler de yaydıkları ışınlarla uzayda yerlerini belli ederler. Yani evrenden yayılan radyo dalgalarını dinleyerek bu cisimlerin yerlerini tespit etmek mümkündür. Atarcalar dönerken merkezdeki parçacıklar ışık hızına yakın bir hızda manyetik kutuplar arasında geçiş yaparlar. Bu parçacıklar aynı zamanda çok güçlü ve parlak bir ışıma gerçekleştirirler. Tıpkı Dünya'da olduğu gibi atarcalarda da manyetik eksen ile dönüş ekseni aynı hizada değildir. Bundan dolayı atarcalar dönerken bu güçlü ışık ışınları, deniz feneri ışığının yaptığı gibi etrafa ışık yayar. Bazı atarcalar X-ışını yayar. Aslında bu ışık sürekli olarak yayılsa da manyetik kutuplardan çıkan ışınım bizim görüş açımıza girdiği sürece biz atarcaları gözlemleyebiliriz. Yani ışınımın sürekli olmasına rağmen Dünya'dan belirli sürelerde gözlenebildiği için bize periyodik ışınım yapan bir kaynak olarak görünür. Bu da atarcaların deniz feneri gibi ışınım yaptığını düşünmemize yol açar. Atarcaların Keşfi: İlk atarca keşfi 1967 yılında Cambridge Üniversitesi öğrencisi Jocelyn Bell tarafından gerçekleştirilmiştir. Bell, hızlı ve belirli zaman aralıklarında tekrarlanan ve astrofizikçilere bir o kadar da garip gelen radyo sinyalleri almıştı. Bu düzenli sinyaller o kadar alışılmamıştı ki bir uygarlığa ait olabileceği düşünülmüştü. Bu aralıklar o kadar kesindi ki Dünya'daki tüm atom saatlerinden daha doğru, doğal bir saat gibiydi adeta. Daha sonra yapılan incelemeler sonucunda bu sinyallerin kaynağının nötron yıldızları olduğu ortaya çıktı. Tüm atarcalar birer nötron yıldızıdır fakat tersini söylemek bir nedenden ötürü mümkün değildir; atarcanın iki önemli özelliği-hızlı dönüşü ve güçlü manyetik alanı- nötron yıldızlarında zamanla azalır. Yani dönüş hızı azalırken manyetik alanı da zayıflar. Atarcalar birkaç yolla ışıma yapabilir. Bunlar; 1-X-ışını atarcaları bir nötron yıldızının başka bir gök cismiyle ikili sistem oluşturmasıyla ortaya çıkar. Bu atarcanın çifti, başka bir yıldız, bir gezegen, beyaz cüce hatta başka bir atarca olabilir. Çiftlerden birisi ömrünün sonuna yaklaştığında dış kabuk şişmeye ve bu eşten nötron yıldızına madde akmaya başlar. Madde akışıyla beraber nötron yıldızı kendi etrafında çok hızlı dönmeye başlayarak X-ışını atarcasını oluşturur. Bütün madde atarcaya geçip bittiği zaman atarcanın dönme periyodu artmaya başlar. Enerjisini tüketen atarcanın tamamen durması yani ölmesi milyarlarca yıl sürebilir. 2-Yörüngesel atarcaların ışıma kaynağı ise adından anlaşılacağı üzere kendi etrafında dönerken sağladığı enerjidir. Bu tür atarcalar dönme enerjileri bittiğinde ölürler. 3-Magnetar olarak da adlandırılan diğer bir atarca ise ışınım kaynağı çok güçlü olan atarcalardır. Bir magnetar normal bir nötron yıldızından bin kat güçlü manyetik alana sahiptir. Bu güçlü manyetik alan atarcaya bir direnç oluşturur ve zamanla yavaşlamasına sebep olur. Hızındaki azalmayla beraber manyetik alanı da zayıflar. Manyetik alanın belirli bir seviye altına düşmesiyle ölürler. Sonuç olarak büyük kütleli yıldızların süpernova patlamaları sonucunda nötron yıldızları oluşur. Nötron yıldızlarının manyetik alan kuvveti ve dönüş hızlarını korumasıyla atarcalar ortaya çıkar. Her atarcanın kendine özgü periyodu bulunur. Işınım kaynakları farklı olsa da genelde x-ışını ve radyo dalgaları yayarlar. Çok hızlı döndükleri için yaydıkları ışın bize periyodik olarak yansır, bu da atarcaların ışınlarını deniz feneri ışığı gibi görmemize yol açar."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/nobel-odullu-fizikciye-gore-insanlar-asla-bir-otegezegende-yasayamayacak/", "text": "Gerçek şu ki: Dünya'da işleri berbat ediyoruz ve burada işimiz bittiğinde başka bir gök cisminde yaşayabileceğimiz fikrini hevesle sahipleniyoruz. Bu ifade, bu seneki Nobel fizik ödülünün sahiplerinden biri olan ve Güneş türünde bir yıldızın yörüngesinde dönen ötegezegen keşifleri nedeniyle bu ödüle layık görülen astrofizikçi Michel Mayor'un fikri. Ötegezegenlerden bahsediyorsak daha net konuşmalıyız: Oralara göç etmeyeceğiz. diyor Mayor, Agence France-Presse'ye verdiği röportajda. Eğer bir gün Dünya'da yaşam mümkün olmazsa başka gezegenlere gideriz. argümanlarını bitirmesi gerektiğini düşündüğünü söylüyor. Bilinen bütün ötegezegenlere ulaşmanın çok zor olduğunu belirtiyor. En iyimser bakış açısıyla bakarsak yaşamaya elverişli gezegenler o kadar da uzakta değil. Mesela birkaç ışık yılı uzak diyelim, ki bu çok da uzak sayılmaz; hala mahallemizde sayılır, ama oraya gitmek için gereken zaman kayda değer derecede fazla. diye devam ediyor Mayor. 1995 Ekiminde Didier Queloz ile beraber yaptıkları ilk ötegezegen keşfi nedeniyle bu sene Nobel ödülünün yarısını paylaştılar. Güney Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevinde o dönem yeni geliştirilmiş olan cihazları kullanarak Jüpiter'e benzer bir gaz devi gezegen keşfettiler ve ismini de 51 Pegasi b. koydular. O zamandan beri Samanyolu Gökadası'nda 4 binden fazla ötegezegen keşfedildi, ama görünen o ki hiçbiri ulaşılabilecek mesafede değil. Kaliforniya Üniversitesi'nden Gezegen Astrofiziği profesörü Stephen Kane de Mayor ile aynı fikirde. Üzücü gerçek şu ki, insanlık tarihinin bu safhasında bütün yıldızlar bize sonsuz uzaklıkta. Dünya'nın uydusuna ulaşmakta bile, insanlar olarak zorlanıyoruz. diyor Kane. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde Mars'a insan gönderebiliriz belki, ama insanlık gelecek birkaç yüzyıl içerisinde Jüpiter'in yörüngesine gidebilse gerçekten çok şaşırırdım. diyor Kane. Güneş Sistemi dışındaki en yakın yıldızın uzaklığı, Jüpiter'e olan uzaklığımızın 70 bin katı olduğu için şu anda bütün yıldızlar bize ulaşılamaz uzaklıkta. Tabii, insanlar diyebilir ki: Ulaşana kadar her şey ulaşılmaz geliyordu, kıtalar arası uçuşlar gibi. Fakat Bu durumda yıldızlara ulaşmak için gerekli olan fiziğe hakim değiliz, ki eğer varsa: Kütle, ivme ve enerji arasındaki ilişkide kökten bir değişime ihtiyacımız olacak. diye ekledi Kane. Sonuç olarak işte burada Dünya'dayız, ve çok uzun bir zaman bunun değişmesi olası değil. Gezegenimize iyi bakmalıyız, o çok güzel ve kesinlikle hala yaşanılabilir. diyor Mayor, AFP'ye."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/odtu-agac-dikme-senligine-cagiriyoruz/", "text": "ODTÜ Ormanı, okuduğumuz okulun öncü öğrencileri tarafından binbir türlü emekle yoktan var edilmiş ve bozkırın ortasındaki Ankara kentini güzelleştirmiş, şehre akciğer armağan etmiş bir ormandır. Tarihte benzerine az rastlanır. ODTÜ'lü yıldız çocukları olarak bizler, ormanımız henüz insan ışıklarıyla kirlenmediği için gidip oralarda gökyüzü gözlemleri yaparız, canlılıkla ve yaşayan doğayla bir oluruz. Biliriz ki ODTÜ Ormanı'nın olmadığı bir Ankara, bir ODTÜ hayal bile etmek mümkün değildir. Dolayısıyla ODTÜ Ormanı, öğrencisinden akademisyenine, tüm okul mensuplarının sorumluluğu altında olan, betonlaşan dünyadan korunması gereken bir yerdir. Bu doğrultuda, tüm gökyüzüseverleri ve yeşil bir dünya isteyenleri 5 Kasım Pazar saat 14:00'da Yalıncak'ta olacak olan ağaç dikme şenliğimize çağırıyoruz."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/odtu-goletine-gozlem-baskini/", "text": "ODTÜ kampüsünü bilen bilir. Demiray yurtları kampüsün bir ucunda bulunmaktadır. 2 Haziran akşamı, dönem sonu buluşmasından ayrılıp kampüsün öbür ucundaki yurduna giden Aylin'e bu güzel havada yürüyüş yapmak isteyen Pamir ve Çağatay eşlik etmekteydi. Yurdun, kampüsün merkezinden uzakta ve ormana yakın olmasının güzel yanı, ışık kirliliğinden daha az etkilenmesiydi. Yurdun iki bloğunun hemen üzerinde Ay, Jüpiter ile birlikte, gelen geçene göz kırpmaktaydı. Gökyüzünde birçok yıldız daha parlak görünüyordu. Yurdun önünde laflarken takımyıldızlara bakmaya koyulan bu yıldız çocuklarına tanıdık bir silüet yaklaşmaktaydı. Kaşif Seda değil mi o? Kaşif Seda yurda yaklaştığında, uzaktaki üç arkadaşın yıldızları birbirlerine gösterdiklerini gördü. Karanlıkta kim oldukları seçilmediği için topluluktaki yıldız çocuklarından farklı ve gökbilimi seven insanlar olduğunu düşünüp mutlu oldu. Seda onlara biraz daha yaklaştığındaysa Çağatay Seda'yı fark edip ona selam verdi; büyük maceranın ilk fikri filizlenmek üzereydi. Bütün yıldız çocukları havanın çok güzel ve açık, yıldızların parlak olduğunu düşünüyordu ki Kaşif Seda bütün içtenliğiyle Ormana mı gitsek? deyiverdi. Gerçek birer amatör astronom olan ve yorulmak nedir bilmeyen Aylin, Pamir ve Çağatay hiç durur mu? Hepsi de Valla ben gelirim, dediler ve hızlı hızlı yola koyuldular. Arazinin girişinde başka bir arkadaş grubuyla karşılaştılar. Gölet yolunda yürüyüş yapmaya yeltenip geri dönmekte olan bu arkadaş grubuna, gözlemimize eşlik etmelerini teklif ettik. Birkaçı teklifimizi kabul ederek bizimle arazinin derinliklerine doğru yürümeye başladı. Bir yandan yürüyor, gökyüzüyle ilgili bir sürü sorular soruyorlardı, aldıkları yanıtlarsa zincirleme yeni soruları doğuruyordu. Arazide ilerledikçe ışık kirliliği bir nebze olsa da azalıyordu, gölete de yetişmek üzerelerdi. Ufak bir tepenin üzerine yetiştiklerinde geriye dönüp baktılar: Ufukta bu sefer şehrin ışığı vardı. Her ne kadar uzaktan ayrı bir güzelliği olsa da, gökyüzünün ihtişamlı yıldızlarını alt eden, işte bu kırpışan binlerce parlak noktaydı. Gölete vardıklarında dağın tepesinde Ay son ışıklarını göstermekteydi. Güvenliğin olduğu kulübeden süzülen küçük bir ışık dışında gökyüzü fazlasıyla yıldız doluydu; gökte ne büyük bir bulut, ne de ciddi bir pus vardı. Uzun zamandır gözleme çıkmayan yıldız çocukları, takımyıldızlarını zar zor tanıdıklarından şikayetçiydiler ve ara sıra pratik yapmaları gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Öyle olunca, yıldız çocukları bir soluklanıp gözleri karanlığa tamamen alıştıktan sonra parlak yıldızlardan başlayıp takımyıldızlarını bir bir görmeye başladılar. Şurada Çoban, hemen yanında Kuzeytacı, yukarıda Yaz Üçgeni, Kuğu, Çalgı ve Kartal, tam tepemizde Herkül, alt tarafta Akrep, Yay ve Satürn, göletin yukarısında kocaman bir alanı dolduran Yılan ve Yılancısı... Çağatay grubun kalanına bilmedikleri takımyıldızlarını gösterirken, Seda da Yaz Üçgeni'ne yakın bir yerlerde olduğunu hatırladığı ve uçurtmaya benzettiği Yunus takımyıldızını arıyordu. Bu küçük ve sönük takımyıldızını gerçekten de yaz üçgeninin yıldızlarından biri olan Albireo'ya yakın bir bölgede buldular yıldız çocukları. Haziran gelmiş olmasına rağmen hava artık iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Eh, Ankara'nın havası yazın kapıda olmasına aldırmaz, Gece 2.00'de dışarıda ne işiniz var? diye mızıldanıp buz keser, akşamlık hırkalarıyla araziye çıkan meraklıları da üşütür. Aniden gelişen bu gözlemde de her amatör astronomun korkulu rüyası soğuk, bu genç kaşiflere karşı savaş vermekteydi. Gölete daha yeni vardıklarında bile onlara eşlik eden, o bölgede yaşayan kurbağaların sesleri ve soğuğun karanlık yüzüydü. Yıldızlarda ve onların birbirleri ile kıyaslanamayacak kadar destansı hikayeleri arasında gezinip kaybolurken, soğuğun ve akıp giden zamanın farkına kimse varmamıştı. Bu genç amatör astronomlar, bu uçsuz bucaksız gökyüzünde sadece parıldayan yıldızlar, bulutsular ve ötegezegenlerin var olmadığını, gökyüzünün aynı zamanda onlar için stresli hayatlarından, derslerinden ve şehrin o kaotik yapısından kaçmalarını sağlayan, tamamıyla onlara ait yeni dünyalar olduğunun tekrardan bilincine varmışlardı. Hikayede yer alan yıldız çocukları: Aylin Açıkgöz, Çağatay Kerem Dönmez, Ozan Pamir Akkoca, Seda Baştürk"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/otegezegenler-nasil-gozlemlenir/", "text": "Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenler Nasıl Gözlemleniyor? Bundan 30 yıl öncesine kadar, keşfettiğimiz gezegenlerin hepsi yalnızca kendi güneşimiz çevresinde dolanıyorlardı. Ancak gezegen yalnızca Güneş'e ait bir cisim olamazdı. Samanyolu Gök adasında mutlaka bir yerlerde başka gezegenler, hatta o gezegenlerin bazılarında yaşam bile olmalıydı diye düşünmüştü bilim insanları. Henüz Dünya dışı bir yaşam bulamasak da evrenin başka gezegenler ile dolu olduğunu keşfettik yıllar içerisinde. Peki bunu nasıl başardık? Güneş Sistemi Dışı Yıldız Avcılığı Uzay teleskopları... Bu devrim yaratan cihazlar Dünya'nın atmosferinden kaynaklanan kirlilikten uzak olduğu için olağanüstü tutarlılıkta gözlemler yapabilmektedir. Bizlerin Güneş Sistemi'nin dışındaki diğer yıldızları tam tutarlılıkla içlerindeki materyale kadar görebilmemizi sağlayan yine bu robot dostlarımızdır. Yıldızın yansıttığı ışık tayfı sahip olduğu materyaller hakkında bizlere bilgi verir. Spektrometre adı verilen cihaz yardımıyla yıldızın gönderdiği ışığın renk oranınına bakılır ve buradan yola çıkarak yıldızın barındırdığı elementler ölçülür. Bu işlem Dünya'daki cisimlere Isaac Newton tarafından ilk defa ışığın bir prizma içinden geçirerek uygulanıyor. Ancak profesyonel anlamda spektroskopiyi astrofiziğe kazandıran kişi Dünya'daki ilk kadın astrofizikçilerden biri olan Cecilia Payne-Gaposckin'dir. Gaposckin, bu yöntem sayesinde yıldızların tamamının Helyum ve Hidrojen atomlarından oluştuğunu kanıtlamıştır. Artık 21. Yüzyılda gökbilimcilerin kendi imkanlarıyla teleskop oluşturup kullandığı devirler sona erdi. Şu anda Dünya yüzeyinde de Dünya dışında devasa insansız teleskoplar var. Bu teleskoplar bir bakıma günümüzün kaşifleri ve bilim insanları bu kaşiflerin bizlere sunduğu verileri değerlendiren bir role büründüler. Bilim ve teknolojinin bu güzel ilişkisi de bizlere müthiş bir çocuk armağan etti: Güneş Sistemi dışındaki gezegenler, yani exoplanets.... Özellikle Kepler Uzay Gözlemevi'nin bizlere sunduğu gözlemler bizleri şok etti. Diğer yıldızların gezegenlerini görebiliyorduk ve onlardan gelen ışınları spektroskop ile ayırdığımızda içindeki elementleri de görebilmiştik. Birçoğundan mavi ve sarı ışınlar gelmişti. Sıvı halde su bulunduruyorlardı! Bu devrimin hemen ardından astrofizikçiler bu gezegenlerin boyutlarını ölçmeye koyuldular. Bunu yapmak için gezegenin, kendi Güneş'inin etrafında dolanmasını beklediler. NASA'nın Carl Sagan Dünya Dışı Gezegen Araştırma Enstitüsü üyesi ve Washington Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sarah Ballard yönetimindeki araştırma ekibi, tüm bu yöntemleri kullanarak Güneş Dışındaki gezegenlerin barındırdıkları elementleri ve boyutlarını araştırıp katalogluyor. İnsanlık içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtuluyor, yalnızca kendi galaksimizin kolundaki yıldızları bile araştırdığımızda yüzden fazla Dünya benzeri gezegenler buluyoruz. Bu araştırmalarımız, o gezegenlere ulaşacak bir teknoloji keşfettiğimiz zaman tam anlamıyla sonuçlanacak. Şimdi yalnızca kozmik okyanusta ayaklarımızı gezdiriyoruz. demişti Carl Sagan. Yaşam, yaşamı aramaya devam edecek. kaynak: http://science.nasa.gov/science-news/science-at-nasa/2014/18aug_sizeup/ Bu yazı, Uzay Çobanları Dergisi'nde Haziran-Temmuz-Ağustos 2014 sayısında yayımlanmıştır"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/paul-dirac-ve-antimaddenin-kesfi/", "text": "Paul Adrien Maurice Dirac geçmiş yüzyılın en göze çarpan fizikçi ve matematikçilerinden biridir. Paul Dirac antimaddenin varlığını öngören meşhur Dirac denklemi sayesinde 1933 yılında Nobel Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır. Paul Dirac, Bristol Üniversitesi'nde elektrik mühendisliğinden 1921 yılında mezun olduktan sonra, yine Bristol Üniversitesi'nde 2 sene matematik alanında çalıştı. Matematik çalışmasının ardından Cambridge'te St. John's Koleji'nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı ve 1926 yılında doktorasını tamamladı. Ertesi sene orada akademik üye olarak çalışmaya başladı ve 1932'de Cambridge'te matematik profesörü ünvanını aldı. Paul Dirac'ı Nobel Ödülü'ne götüren asıl çalışması Albert Einstein'ın 1915'te yayımladığı genel görelilik teorisiyle, elektronların enerji seviyelerini açıklayan kuantum teorilerini 1928'de birleştirerek rölativistik bir hızda hareket eden elektronların davranışını açıklaması olmuştur. Denklem ne kadar güzel olsa da, sanki denklemin bir sorunu varmış gibi görünüyordu, çünkü denklemin iki sonucu vardı. Bir sonuç negatif yüklü bir elektron içindi, diğer sonuçsa çok ilginç bir şekilde pozitif yüklü bir elektron içindi. Denklem negatif enerjili elektronların da olabileceğini gösterse de, klasik fizik bir parçacığın enerjisinin pozitif olmasını zorunlu kılıyordu. Dirac denklemi, var olan her parçacığa karşılık gelen ve her özelliğinin aynı, fakat sadece zıt yükünde bir parçacık daha olması gerektiğini gösteriyordu. Bu maddeler antimadde olarak tanımlandı. Yani her bir elektron için, her yönüyle aynı ama pozitif yüklü bir antielektron olmalıydı. 1932 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde genç bir profesör olan Carl Anderson, bir bulut odasında kozmik parçacık yağmurlarını çalışırken pozitif yüklü ve bir elektronla aynı kütleye sahip bir şey tarafından bırakılmış bazı izler gördü. Neredeyse bir yıllık gözlemlerden sonra bu izlerin antielektronlara ait olduğuna karar verdi. Her biri bir elektronla beraber, bulut odasındaki kozmik ışınların çarpışmalarından oluşmuştu. Carl Anderson antielektrona pozitron adını verdi. Bu keşif kısa bir süre sonra, 1934 yılında Guiseppe Occhialini ve Patrick Blockett tarafından da onaylandı. Anderson, pozitronun keşfi sayesinde 1936 yılında Victor Hass ile Nobel Ödülü'nü paylaştı. Fizikçilerin aradığı bir sonraki parçacık daha ağır bir parçacık olan antiprotondu ve bir 22 yıl boyunca daha keşfedilemeyecekti. 1954 yılında Ernest Lawrence, Bevatron adında bir proton hızlandırıcısının inşasını idare etti. Cihazın adı o zamanlar kullanılan milyar elektronvoltun simgesi BeVden geliyordu. Bevatron, protonları 6,2 BeV'de , yani antiproton üretmek için öngörülen enerjide çarpıştırmak için tasarlanmıştı. 1 Nisan 1954'te manyetik alanda 6 BeV'e denk gelen zayıf bir atım elde edildi. Şiddeti, içerideki nükleer emisyonda oluşan izlerin sayılmasıyla ölçülebildi. Şiddet, akım başına 104 ile 106 protondu, diyor Edward Lofgren. Bevatron artık çalışıyordu! 1955 yılında Bevatron'daki bir grup tarafından yazılan Antiprotonların Gözlemi isimli bir yazıda yeni bir parçacığın keşfinden bahsediliyordu: Her yönüyle protonla birebir aynı, fakat yükü negatifti. Hemen bir sene sonra, 1956'da Bevatron'da çalışan ikinci bir takım da antinötronun keşfini açıklayan bir makale yayınladı. 1995 yılında, Walter Oelert tarafından yönetilen bir takim CERN'de antihidrojen atomlarını yaratmayı başardı. Antiprotonlar ve ksenon atomlarının çarpıştırılmasıyla 3 haftalık bir süre içerinde 9 tane antihidrojen atomu üretildi. Her biri yaklaşık saniyenin kırk milyarda biri kadar varlığını sürdürdü. Neredeyse ışık hızında hareket eden bu atomlar 10 metrelik bir yol katettikten sonra normal madde ile çarpışarak yok oldu. Bu yok olma iyi bir şeydi çünkü antiatomların oluştuğunu gösteriyordu. Antimadde ile ilgili en kafa karıştırıcı sorulardan biri ise evrende neden maddenin antimaddeden daha fazla olduğu. CERN'de yapılan deneylerde, bir tılsımlı kuark ve bir yukarı veya aşağı antikuarktan oluşan D-mezonların, normal bir parçacık ile bir antiparçacık arasında sürekli salınım yaptığı gözlemlendi. Bu olay daha önce K-mezonlarda ve B-mezonlarda da gözlenmişti. Ancak bazı durumlarda bu salınım olayı, mezonun antimezona dönüşmesi ve bunun tersi farklı oranlarda oluyordu. 1960'larda yapılan deneyler K-mezonun antiparçacıktan normal parçacığa geçmesinin daha olası olduğunu ve 2010 yılında Fermilab'de yapılan bazı gözlemler ise bunun B-mezonlar için de doğru olabileceğini gösterdi. Bunlar yük-parite ihlali olarak bilinen bir olayın örnekleri. Bu ihlal evrenimizin neden maddeden oluştuğunu açıklamakta belki bize birazcık yardımcı olabilir. Fizik son yüzyılda ne kadar hızlı bir gelişim göstermiş olsa da hala bilmediğimiz birçok şey ve antimadde konusunda aydınlatılmayı bekleyen sorularımız var. Bunların en azından bir kısmını açıklayabilmek ise geleceğin fizikçilerine düşüyor."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/rogue-one-dumani-ustunde-bir-yazi/", "text": "Öncelikle şunu söylemek istiyorum; bilgisayara oturmadan önce Yazım kesinlikle spoiler'sız olacak! demiştim. Yanılmışım. Onun yerine şu cümlelerle açıyorum yazımı; Rogue One'a gidin, izleyin, izlettirin. O kadar heyecanla yazıyorum ki tüm yazıyı, spoiler başlığı altına alınıp alınmadığını anlayamadığım için, sadece ciddi spoiler'ları bold ile yazacağım aklınızda bulunsun efendim. Filme girip de açılış sahnesini izlediğinizde yüzünüze çarpan bir nostalji rüzgarı olacak, onu sıkı kucaklayın; zira film boyunca yanınızda olacak bir dostunuz o. Filmin çekimleri, uzay araçları -özellikle uzay araçları- orijinal filmlere çok sadık kalınarak yapılmış. Bir an, Acaba 77-88 filmlerinden flashback mi var ? diye bir hisse kapıldım. Bu hareketleri benim çok hoşuma gitti çünkü açıkçası Episode VII'de bunu çok görememiştim. Yok demiyorum elbette ama, sadece biraz daha fazla modernleşmeye gitmişler The Force Awakens'ta kanımca. Bu filmde de çoğu efektte -buna olumsuz eleştiri getirecek olan olduğunu düşünmüyorum- modernleşmenin ötesinde nostaljiyle harmanlanmış bir güzellik vardı. Rogue One adeta ödevini çok iyi yapıp da, daha fazlasını göstermek isteyen küçük bir çocuk gibi; Ehe bir de böyle güzel yeni görsel efektlerimiz var. demekten de çekinmiyor arada, ki bu da dediğim gibi benim hoşuma giden bir yöndü. Sadece uzayda geçen savaşlarda değil -fragmanlarda da gördüğümüz- gezegen üzerinde geçen savaşlarda da bahsettiğim havayı yakalamak gayet mümkün. Yine fragmanlardan da görebileceğimiz üzere, bu filmdeki savaş sahneleri biraz daha gerçek hissettiriyor. Demek istediğim şeyi yanlış anlamayın, efektlerden bahsetmiyorum. Gerçek olan savaşın ruhu bu filmde. Ana seriyi izlerken çoğu yerde siz de benim gibi Bu ne biçim savaş, kimse burada vurulmaz ki ? demişsinizdir. Fakat bu film, bir ara film olarak o duyguyu kaldırıyor. Herkesin hayatı ince bir ipliğe bağlı, herkes bunun farkında ve siz o duyguyu filmin ilk sahnesinden -fragmanlarda hissetmediyseniz bile- çok başarılı bir şekilde hissettiriyor. Filmde yaşadığım diğer bir büyük his de korkuydu. Fragmanlarda kendinizi bir Asi olarak düşündüğünüzde yaşadığınız o korku filmde de kendine yer ediniyor elbette. İmparatorluk'a hep büyük bir sevgi beslemişimdir ancak filmde kendimi bir Asi olarak düşündüğümde hiçbir Star Wars filminde yaşamadığım korkuyu yaşadım. Biliyorsunuz ki Rogue One: A Star Wars Story, Revenge of the Sith ve A New Hope'un arasını anlatan bir film. Bu yüzden de yer yer ana seriye atıfta bulunmaktan da çekinmiyor, yerini belli edercesine. Filmden görsel açıda bahsettik, konuyu da zaten biliyor olduğunuzu varsayarak bazı karakter analizlerine geçmek istiyorum. Dikkat buradan sonrası spoiler içerir! Ana karakterimiz Jyn Erso. Kendisi bir İmparatorluk bilimadamının kızı. Bahsettiğimiz bilimadamı da Galen Erso, kendisi özellikle silahlar üzerinde çalışan birisi. Hangi filmlerini bağladığına bakarak, veya sadece konusunu okuyarak, hangi silahtan bahsettiğimi anlayabilirsiniz ama yine de ufak bir ipucu; bahsettiğim şey bir uydu değil. Bir olaylar dizisi sonrasında -filmi kitap gibi yazmak istemedim- Jyn tutuklanıyor. Şimdiki konu da onu kurtarmaya gelenler; Asiler. Özellikle Asilerin arasındaki özel birinden bahsetmek istiyorum; K-2SO. Kendisi yeni droidimiz. Ben K2'yu çok sevdim. Ana filmlerdeki droidlerimiz C-3PO ve R2-D2'nun ufak bir yenilikle harmanlanmış hali gibi geldi bana. Konuşma şekli ve yaptığı diyaloglar bizim protokol droidimize benzerken, iğneleme açısından ufak mavi tenekemizden aşağı kalır bir yanı yok. K-2SO'ya biraz özel ilgi gösterdim çünkü kendisi benim çok ilgimi çeken bir karakter. Yeniden programlanmış bir İmparatorluk droidi olduğunun bilincinde ama, tam olarak da bir Asi. Başka bir karakter de Cassian Andro. Cassian film boyunca etik açısından tam olarak bir gri bölgede. Böyle bir durumu diğer filmlerin ana karakterlerinde yaşadığımızı çok söyleyemeyeceğim Han shot first. Filmin genel gidişatı da gri bölgelerden oluşma ki bence bu çok hoş bir şey çünkü karakterler fazlasıyla gerçek ve gerçek hayatta da yaşadığımız şeyler çoğunlukla gri bölgelerden oluşma. Diğer Asilerden çok bahsetmeyeceğim, zira filmde hepsinin rolü kendini belli ediyor izleyip o zevki ve merak giderilişini yaşayın istiyorum. Şu anda yazının en ağır spoiler içeren kısmına gelmiş bulunmaktayız; uyarmadı demeyin. Buradaki konumuz ise üstte bahsettiğim ana filmlere atıf konusu. Filmde üç adet bulunmakta. İlki Darth Vader, ki bunu zaten fragmanlardan da biliyorduk, o yüzden kendisine sonra geleceğim. Bir diğeri ise Asi üssünde bulunan C-3PO ve R2-D2. Evet, sadık droidlerimiz -efendisi gidince kendini düşük moda alacak kadar büyük bir sadakat- bizi yalnız bırakmadılar, zaten ara film olması ve filmleri bağlaması sebebiyle filmin bunu yapışı hem hoş hem de kaçınılmaz olmuş. Şimdi gelelim Darth Vader'a. Yalan söylemeyeceğim kendisinin filmde ufak bir rol oynamasını bekliyordum. Fragmanlarda gözüken ve bize yavaşça sırtı dönen Vader'ın elinin duruşunu çoğu kişi force choke yapıyor oluşuna vermişti. Siz de onlardan biriyseniz, tebrikler! O sahneyi izleyen salonda çıkan tek ses sanırım gözyaşlarının yere düşüşüydü. Dedim ya nostalji. Vader'ın sonraki büyük sahnesi ise bana bu sene yaşatılan en büyük zevklerden. Bunu sizin için mahvetmeyeceğim ve sadece şunu söyleyeceğim; kan aktı. Ayrıca Vader'ın sesini tekrardan James Earl Jones'tan duyacağımızı belirtmekte de fayda var. Üçüncü ve aynı zamanda hem olması en muhtemel hem de en beklenmedik -en azından benim açımdan- atıf; Prenses Leia ve ünlü sözü Hope.. Yazımı burada sonlandırmak istiyorum zira etkisini hala üzerimden atabilmiş değilim. Umarım sizlere faydalı bir yazı olmuştur. Umarım merakınızı biraz olsun körükleyebilmiş; en yakın zamanda en yakın sinemaya koşma isteği uyandırabilmişimdir. Bob Iger'in belirttiği üzere bu film bir deney konumunda; Acaba insanların evrenin genişlemesine ilgisi olacak mı?. Bana sorarsanız, cevabı büyük bir EVET. Filmi izledikten sonra bu konu hakkında yorumlarınızı bekliyorum. Bir dahaki yazılarda görüşmek üzere, MAY THE FORCE BE WITH YOU!"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/sarmal-gok-ada-nedir/", "text": "Sarmal gök adalar, yıldızlar ve çoğunlukla güzel şekillere sahip gazlar ile bu gazların meydana getirdiği sıcak genç yıldızlardan oluşan bükümlü şekle sahip yığınlardır. Şimdiye kadar keşfedilmiş olan gök adaların çoğu sarmaldır, diğer gök adalar ise çoğunluk olarak eliptik ve düzensiz şekilli olarak ikiye ayrılırlar. Samanyolu'na yakın olan gök adaların neredeyse %70'i sarmal. Yeni araştırmalar gösteriyor ki sarmal kollar kendi kendine yaşayabilen, ısrarcı ve gerçekten de şaşırtıcı bir biçimde uzun yaşayabiliyorlar. Dünya'mızı ve Güneş'imizi de içine alan Samanyolu Gök Adası da sarmal gök ada örneğidir. 2010'da Hubble Uzay Teleskobu'nun yaptığı bir araştırmaya göre, bütün gök adaların neredeyse %72'sini sarmal gök adalar oluşturuyor. Çoğu sarmal gök ada, merkezindeki şişkinlik etrafında disk şeklinde dönen yıldızlar bulundurur. Merkezindeki şişkinliği ise çok yaşlı, az ışık yayan yıldızlar oluşturuyor ve bir adet süper büyük kara deliğin de bulunduğu düşünülüyor. Sarmal gök adaların yaklaşık olarak üçte ikisi çubuklu, yani merkezinde çubuk biçiminde bir yıldız topluluğuna sahip olan ve sarmal kolları bu çubuğun uçlarından uzanan, gök adalardan oluşur; bizim Samanyolu Gök Adası da çubuklu sarmal gök adalara örnektir. Gök adaların sarmal kollarında çeşitli gazlar, tozlar ve parlayıp sönen genç yıldızlar bulunur. Sarmal kolların nasıl şekillendiği hala bilim insanları arasında tartışma konusudur. Bir teoriye göre gök adanın kolları, diskin dış tarafında yol alan yoğunluk dalgalarından kaynaklanıyor. Gök adalar arasındaki karşılaşmaların o kadar yoğun dalgalara sebep olabileceğini ki daha küçük gök adaların daha büyük kütlelileri etkileyebileceğini söylüyor bu teori. Sarmal gök adaların yaşlandıkça eliptik gök adalara dönüşeceği düşünülüyor ama eliptik gök adaların ne kadar sıklıkta bulunduğu bilinemeyen bir konu çünkü daha yaşlı, ışığı az yıldızlardan oluşan eliptik gök adaları saptaması çok daha zor. Bilinen en geniş sarmal gök ada olan NGC 6872'nin kollarının en uzak noktaları arasında 522 bin ışık yılı uzaklık var ve bu Samanyolu Gök Adası'nın 5 katı büyüklükte olduğunu gösterir."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/saturn-gozlemi/", "text": "Bir dış gezegen olan Satürn, Güneş çevresinde yaklaşık 30 yıllık dolanma süresi ve yaklaşık 12.5 ay olan kavuşum dönemi nedeniyle, sabit yıldızlar arasında çok yavaş ilerlediği için aynı takım yıldız içinde 2 yıldan daha uzun süre kalır. Muhtemelen ilk gözleyeceğiniz gezegendir Satürn, çünkü yılın büyük bölümü gökyüzündedir. Güneşe Jüpiter'den daha uzak ve biraz daha küçük olduğu için Satürn, daha sönük görülür. Sarımsı rengi ve 1 Kadir parlaklığı ile yılın büyük bir bölümünde kolaylıkla gözlenebilir. Kuşakları yuvarlak hatlıdır; ekvator bölgesi genellikle parlak krem renklidir. Kutuplar genellikle loştur ve hiçbir yerinde canlı renklere rastlanmaz. Halkaların konumuna bağlı olarak parlaklığı 30 yıllık dönemlerle -0,3 Kadire ulaşabilir. Satürn'ün halkaları orta boy teleskoplar ile ayırt edilebilir. Gezegenin 29,4 yıllık yörünge çevrimi içinde, Dünya iki kez Satürn'ün halkalarının düzleminden geçer, bu durumda halkalar görülemez. Kendi etrafındaki dönme hızının büyüklüğü nedeniyle basık bir görünüme sahiptir. Satürn'ün uydularından sadece Titan küçük teleskoplarla gözlenebilir. Rhea ve Lapetus uyduları 7.5 cm'lik teleskoplar ile gözlenebilirken, daha büyük teleskoplar ile Enceladus, Tethys ve Dione uyduları görülebilir. Son olarak ise Hyperion ve Phoebe uyduları için 20 cm'lik teleskopla gözlem yapılmalıdır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/saturn-halkali-dev/", "text": "Genel Özellikler İsmini Romalıların Tarım Tanrısı Saturnus'tan alan Satürn, Güneş'e en yakın 6. gezegendir. Güneş ile arasındaki uzaklık 1.427 milyar kilometredir. Bu öyle bir uzaklıktır ki aradaki mesafenin 1.4 milyar kilometrelik bir yol olduğunu düşünürsek saatte 100 km hızla giden bir araba ile bu yolu geçmemiz 1500 yıldan fazla zaman alırdı! Bu uzaklık Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin 10 katıdır. Satürn çıplak gözle görebileceğimiz en son gezegendir. Kendi çevresinde dönmesi 10.7 saat sürer ve bu hızlı dönüş Satürn'ün ortasından çıkıntı yapmasına yol açar. Güneş'in çevresinde dönmesi ise 29 yıl sürer. Ortalama sıcaklığının -178 C olması sebebiyle Satürn yaşama elverişli bir gezegen değildir ama uydularının yaşamı destekleme ihtimali olduğu düşünülmektedir. Fiziksel Özellikler ve Yapı Satürn, Jüpiter'den sonra Güneş Sistemi içerisindeki en büyük gezegen olup içine 764 Dünya sığabilecek büyüklüktedir. Bir gaz devi olduğu için katı bir yüzeyi yoktur. Güneş Sistemimizin oluştuğu Solar Nebula'nın ilkel haline benzer bir şekilde %75 hidrojen, %25 helyumdan ayrıca iz miktarlarda su, metan ve amonyaktan oluşur. Basıklık değeri en yüksek gezegen olup ekvator yarıçapı kutup yarıçapından %9.8 daha büyüktür. Satürn'ün ekvator çapı yaklaşık 120 bin kilometre genişliğe uzanır ve bu genişlik 9 tane Dünya'nın yan yana konulması kadar büyük bir genişlik demektir. Kütle olarak ise Dünya'nın 95 katıdır ve detaylı hesaplamalar sonucunda bu kütlenin %10'unun çekirdekte toplandığı düşünülmektedir. Satürn yoğun bir gezegen değildir.Çekirdek yoğunluğu daha fazla olsada ortalama yoğunluğu ele alındığında bu yoğunluk su yoğunluğundan %30 daha azdır yani Satürn'ü bir havuza yerleştirmeyi başarabilirsek Satürn o havuzda yüzebilir. Ayrıca Jüpiter ile birlikte Güneş Sistemi içindeki gezegensel kütlenin %92sini oluştururlar. Manyetik alanı ise dünyanın manyetik alanına göre 592 kat daha güçlüdür. Atmosfer Satürn atmosferi çok kalın bir gezegen olup atmosferinin %96.3'ü hidrojen, %3.25'i helyumdan ve küçük miktarlarda metan, amonyak ,hidrojen deuteride ve etandan oluşmaktadır.Atmosferinde 3 farklı katmanın var olduğu düşünülmektedir. En üstte donuk amonyak kristalleri içeren üst bulut katmanı, ortada amonyum-hidrosülfit içeren orta bulut katmanı, en altta ise su buzul kristalleri tarafından oluşturulan bir bulut katmanı yer alır. Satürn Güneş Sistemindeki en rüzgarlı yerlerden birisidir. Burada rüzgarlar saatte 1770 kilometre hıza ulaşabilir. Bu rüzgarlar Satürn'ün bulutlarını atmosfer etrafında iterler. Bu itmenin sonucunda ise bulutlar gezegeni sarmalayan kalın çizgiler olarak görünürler. Bazı fırtınalar kilometrelerce genişlikte olabilir. Süreleri ise günleri, ayları hatta yılları bulabilir. İç Yapı Yoğunluğun 0.01 g/m3'ün üzerinde olduğu durumlarda, hidrojen ideal olmayan sıvıya dönüşmeye başladığı için Satürn çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmasına rağmen kütlesinin çoğunluğu gaz halde değildir. Satürn'ün Jüpiter'in yapısına benzer bir şekilde taşsal bir çekirdek, sıvı metalik hidrojen tabakası ve moleküler hidrojen tabakasından oluştuğu düşünülüyor. 2004 yılında bilim adamları Satürn'ün çekirdek kütlesinin Dünya'nın çekirdeğinden 9 ile 22 kat arasında daha büyük olması gerektiğini söylemiştir. Satürn'ün Güneş'e olan uzaklığı gezegenin ortalama sıcaklığının düşük olmasına yol açsada çekirdek çok yüksek sıcaklıklara ulaşabilir hatta bu iç sıcaklık 11,700 C' i bulabilir. Halkalar Satürn'ün bir çok kişi tarafından bilinme nedeni gezegenin sahip olduğu halkalardır. Ancak Satürn halkalara sahip tek gezegen değildir. Jüpiter, Uranüs ve Neptün de halkalara sahiptir ama bu halkalar Satürn'ün halkaları kadar parlak ve büyük değildir. Şu ana kadar Satürn'e ait 8 adet halka keşfedilmiştir. Bu halkalar katı çemberler değildir. Her biri buz ve kaya parçalarından oluşmuştur. En büyük parçalar bir ev büyüklüğünde olabilirken en küçük parçalar ise bir kum tanesi kadar olabilir. Belirgin olan A ve B halkaları ile birlikte solgun olan C halkası dünyadan görülebilir. A ile B halkası arasındaki 4.700 kilometrelik boşluk Cassini Division olarak da bilinir. Satürn'ün sahip olduğu bu halkalar çok incedir. 250.000 kilometreden daha geniş olmalarına rağmen kalınlıkları 1 kilometrenin altındadır. Bu halkaların nasıl oluştuğuna dair ise 2 hipotez vardır. İlk hipotez halkaların Satürn'ün yok olan bir uydusunun kalıntıları olduğunu söylemektedir. İkinci hipotez ise halkaların Satürn'ün oluştuğu orijinal bulutsu materyalinin kalıntıları olduğunu söylemektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda ise Satürn'ün halkalarını çok hızlı bir şekilde kaybettiği ortaya çıkarıldı. Hawaii'de ki 10 metre çaplı Keck teleskobu ile yapılan kızılötesi gözlemler sonucu halkalarda bulunan buz haldeki suyun gezegene yağdığı ortaya çıktı. Su akış hızının 1.5 saatte bir olimpik havuz boyutunda olduğu tahmin ediliyor. Bu sonuçlar Satürn'ün halkalarını 300 milyon yıl içinde kaybedebileceğini gösteriyor. Uydular Satürn , 53 tanesi resmi ada sahip olan toplam 62 adet uyduya sahiptir. Satürn'ün büyük uyduları Ay gibi daha yuvarlak şekillerde iken daha küçük uyduları büyük kayalar şeklindedir. Bu uydular soğuk ve buzlu yerlerdir. Uyduların Satürn etrafında dönüş süresi yarım yıldan 4 yıla kadar değişiklik göstermektedir. Satürn'ün en büyük uydusu Titan'dır. Diğer bir çok uydu ise çok küçük boyutludur. Bu uyduların 34 tanesinin çapı 10 kilometreden küçük ve 14 tanesinin çapı ise 10 ile 50 kilometre arasında değişmektedir. Satürn'ün en büyük 3 uydusu sırasıyla Titan, Rhea, Iapetus'tur. Titan: Satürn'ün en çok bilinen uydusu Titan , Güneş Sistemindeki en büyük 2. doğal uydu olup Merkür'den bile büyüktür. Ay ile kıyaslandığında ise çap olarak yaklaşık %50 daha uzundur. Titan yoğun bir atmosfere sahip bilinen tek uydudur ve atmosferi Dünyanın atmosferinden 10 kat kalındır. Rhea: Satürn'ün 2. en büyük uydusu ve Güneş Sistemindeki en büyük 9. uydudur. Çapı Ay'a oranla %55 daha kısadır. Hassas ölçümlerle onaylanmış hidrostatik denge ile tutarlı şekle sahip , Güneş Sistemindeki en küçük 2. gövdedir. 1672 yılında Giovanni Domenico Cassini tarafından keşfedilmiştir. Iapetus: Satürn'ün bilinen en büyük 3. uydusu ve Güneş Sisteminin en büyük 11. uydusudur. Çap uzunluğu ayın %42'si kadardır. Aynı zamanda Güneş Sistemi içinde hidrostatik dengede olmadığı bilinen en büyük gövdedir. Kasım 1671'de Giovanni Domenico Cassini tarafından keşfedilmiştir. Tarihi Satürn ilk çağlardan itibaren bilinen bir gezegendir. Babilli astronomlar Satürn'ün hareketlerini sistematik bir şekilde gözlemlemeyi ve kaydetmeyi başarmışlardır. Satürn'ü ilk defa 1610 yılında Galileo Galilei bir teleskop yardımı ile gözlemlemiştir. Satürn'ün garip görünüşünü not almış ve bu görünüş karşısında kafası karışmıştır. 1655 yılında ise Christiaan Huygens Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'ı keşfetmiştir. Daha sonra 1659'da ise Satürn'ün halkalarını doğru bir şekilde çıkarılmıştır. 1670 ve 80'lerde Giovanni Domenico Cassini , kendi adıyla anılan A ve B halkaları arasındaki Cassini Bölümü ile birlikte 4 tane yeni uydu keşfetti. 1789'da Sir William Herschel gezegenin basıklık derecesi hesapladı ve 2 adet yeni uydu keşfetti. 19.cu yüzyılın sonlarına doğru Edouard Roche, James Maxwell, Daniel Kirkwood halkaların yapısı üzerine olan görüşleri geliştirdiler. Satürn bir uzay aracı tarafından ise 1979 yılında ziyaret edilmiştir.Pioneer-11 uzay aracı Satürn'ün yakınından geçerek gezegenin ve uyduların fotoğraflarının çekilmesinin yanı sıra yoğunluk ve kütle hesaplamalarının daha doğru ölçümüne olanak sağlamıştır. Ayrıca F halkası bu ziyaret sonucu keşfedilmiştir. 1980 ve 1981 yıllarında sırasıyla Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçlarının geçişi sayesinde ise gezegenin ve uyduların yeni görüntüleri elde edildi. Bu geçişler 4 yeni uydunun keşfine olanak sağladı.Halkaların yapısı ayrıntılı bir şekilde gözlenip D ve E halkalarının varlığı kanıtlandı ayrıca G halkası keşfedildi."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/sputnik-60-yasinda/", "text": "Bundan tam 60 yıl önce, 4 Ekim 1957'yi 5 Ekim'e bağlayan gece, ıssız Kazak steplerinin ortasından yukarıya, göklere doğru yükselen bir roket, Uzay Çağı'nı başlattı... Bu gece, uzaya başarıyla gönderilen ilk yapay uydu olan Sputnik 1'in 60. yıldönümü! 1957'nin son ayları, insanlık için oldukça hareketli bir yıl oldu. 1955'te ABD, 1957'deki Uluslararası Jeofizik Yılı kapsamında uzaya bir uydu fırlatacaklarını ilan etmişti. Sovyetler Birliği ise bu ilandan geri kalmadı, aynı yıl fırlatılmak üzere 200-300 kilogramlık bilimsel aygıt taşıyabilecek kapasitede bir uydunun fırlatılması için hazırlıklara girişti. Ta 1951'de bile Sovyetler'in içinde köpek bulunan roketleri uzayın başladığı kabul edilen 100 kilometre yüksekliğe ulaşmıştı, fakat uzaya çıkıp Dünya'nın etrafında turlayan bir yapay uyduyu başarıyla göndermek bambaşka bir görevdi. Önce uzayda çalışabilecek bir uydu tasarlamak, sonra onu uzaya, Dünya'nın kütleçekim çukurundan yukarılara ulaştırabilecek güçte, çok kademeli bir roket inşa etmek gerekiyordu. Dahası, bilgisayar denen aletin daha yeni yeni ortaya çıktığı bir zamanda ince hesaplar yapıp uydu için uygun bir yörünge çıkarmak ve uydunun yörüngeye erişebilmesi için roket kademelerinin tam zamanında, istenilen süre boyunca çalışması gerekiyordu. Fakat tüm bu zorluklara değerdi, çünkü Soğuk Savaş'ın hızla tırmandığı ve şehirleri ortadan kaldırabilecek hidrojen bombası denemelerinin ardı ardına yapılmaya başlandığı 1950'li yıllarda Dünya'nın yörüngesine yapay uydu gönderebilmek, uzaya hakim olmak ve bu sayede gerekirse düşmanın kafasına uzaydan atom bombası yağdırabilmek anlamına geliyordu. Dünya'nın manyetik alanını incelemek hevesi, bunun için bir anlamda bir kılıftı. 1956'nın sonlarında, Sovyet bilim adamları projelerinin kısıtlı zamanda tamamlanamayacağını fark edince daha basit bir uydu planına yöneldiler: 80 küsur kiloya düşürülen, görevi sadece uzayda biplemek olan bu uydu, Sputnik 1'in ta kendisiydi. Ertelenen o büyük uydu ise 7 ay sonra, Sputnik 3 adıyla başarıyla fırlatıldı. Amerikalılar, uzay ve teknoloji konusunda Sovyetler'den çok daha önde olduklarını düşünüyorlardı fakat yanıldıklarını Sputnik 1 ile anladılar. Sovyetler ilk yapay uydu olan Sputnik 1'in başarıyla fırlatıldığını duyurduğunda halk başta kuşkuyla yaklaştı, fakat radyosunu kabaca 20 Megahertz'e ayarlayabilen herkes bir buçuk saatte bir Sputnik'in biplemeleriyle karşılaşınca Uzay Çağı'nın ayaklarına geldiğini anladı. Dahası, gün doğumları ve batımlarında uydu zor da olsa gökte seçilebiliyordu. İnsanlar heyecanlıydı, gazeteler insanlığın yeni bir çığır açtığını yazıyordu: Uzayı fethetme zamanı gelmişti. Sputnik 1, pili bitene dek 3 hafta kadar biplemeye devam etti. Fırlatılışından 3 ay sonra, 4 Ocak 1958'de ise atmosfere girerek parçalandı. Uzay Çağı'yla birlikte ABD ile Sovyetler Birliği arasında, sonu Ay'a insan göndermeye varacak Uzay Yarışı da başlamıştı... 60 yıl sonra, uzaya uydu göndermek bir nevi çocuk oyuncağı oldu. Dünya'nın etrafında dolanan binlerce uydu televizyon yayınlarına erişmemizi, telefonlarımızdan konumumuzu öğrenmemizi, hava tahmini yapmamızı ve daha nicesini sağlıyor. Ay'a, gezegenlere, hatta kuyrukluyıldızlara gönderilen uydular ise evren hakkında daha fazla bilgiye erişmemizi sağlıyor. İşte bu yüzden, tüm bunların kapısını açan Sputnik 1'e iyi ki doğdun diyoruz! Sputnik 1'le gelen heyecan, bir ay sonra Sputnik 2 ile Laika adlı köpeğin uzaya başarıyla fırlatılmasıyla yerini endişeye bıraktı. Sovyetler biri köpekli iki uyduyu fırlatmışken ABD'de tık olmayınca Amerikalılar kafalarına nükleer füzeler düşmesinin an meselesi olduğu endişesine kapılmaya başladılar. Aralık 1957'de ABD'nin televizyondan da yayımlanan ilk uydu fırlatma denemesinin roketin 1 metre yükselip infilak etmesiyle hüsrana uğraması da üzerine tüy dikti. Başarıyla yörüngeye oturan ilk ABD uydusu Sputnik 1'den üç ay sonra, 1 Şubat 1958'de fırlatılan (yani ABD 1957 planlarını tutturamadı) Explorer 1 oldu ki bu uydu Dünya'nın etrafındaki Van Allen kuşaklarının tespitini sağladı."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/takimyildizlar/", "text": "Takımyıldız, gökyüzünün bölündüğü 44 güney yarımkürede 44 kuzey yarımkürede olmak üzere toplam 88 alandan her birine verilen isimdir. Bir takımyıldızdaki her yıldız Dünya'dan farklı uzaklıklara sahiptir, hepsinin tek bir düzlemdeymiş gibi görünmesinin sebebi onlara çok çok uzaktan bakmamızdır. Takımyıldızlardan bazıları yıl boyunca görünse de birçoğu sezonluktur ve sadece yılın belli dönemleri gözlemlenebilir. Birçok takımyıldızının adı antik Yunan'a, Orta Doğu'ya ve Roma'ya dayanır. Takımyıldızlar, o dönemlerin Tanrıları, Tanrıçaları, hayvanları ve mitolojik objeleri olmuşlardır. Çağrıştırdıkları şekiller isimlendirilmelerindeki en büyük role sahiptir. Bir avcıyı andıran Avcı Takımyıldızı veya bir aslanı çağrıştıran Aslan Takımyıldızı buna örnektir. Gökyüzünde açık gözle gözlemlenebilir 48 antik takımyıldız vardır. Günümüzde Uluslararası Astronomi Birliğince geçerli 88 takımyıldızı vardır. Bunlar: Andromeda | Pompa | Cennetkuşu | Kova | Kartal | Sunak | Koç | Arabacı | Çoban | Çelikkalem | Zürafa | Yengeç | Av Köpekleri | Büyük Köpek | Küçük Köpek | Oğlak | Karina | Koltuk | Erboğa | Kral | Balina | Bukalemun | Pergel | Güvercin | Berenis'in Saçı | Güneytacı | Kuzeytacı | Karga | Kupa | Güneyhaçı | Kuğu | Yunus | Kılıçbalığı | Ejderha | Tay | Irmak | Ocak | İkizler | Turna | Herkül | Saat | Suyılanı | Küçüksuyılanı | Hintli | Kertenkele | Aslan | Küçük Aslan | Tavşan | Terazi | Kurt | Vaşak | Çalgı | Masa | Mikroskop | Tekboynuz | Sinek | Cetvel | Sekizlik | Yılancı | Avcı | Tavus | Kanatlıat | Kahraman | Anka | Ressam | Balık | Güneybalığı | Pupa | Kumpas | Ağcık | Okçuk | Yay | Akrep | Heykeltraş | Kalkan | Yılan | Altılık | Boğa | Dürbün | Üçgen | Güney Üçgeni | Tukan | Büyük Ayı | Küçük Ayı | Yelken | Başak | Uçanbalık | Tilkicik Andromeda Andromeda, modern 88 takımyıldızdan biridir. Ayrıca, Batlamyus'un 48 takımyıldızdan oluşan listesinde de geçer. Adını yunan mitolojisindeki bir karakter olan prenses Andromeda'dan alır. Kanatlı At takımyıldızının yanında bir kuzey yarımküre takımyıldızıdır. Kimi zaman Zincirli Prenses olarak da anılır. Merkezinde bulunan Adromeda Gökadası (M31) çıplak bir gözün görebileceği en uzak objedir, Dünya'dan 2.5 miyar yıl uzaklıktadır. Orion Gökyüzünde hem güney hem de kuzey yarıküresinde bulunan ve bu sayede tüm dünyadan görülebilinen, oldukça parlak yıldızlardan oluşan dolayısıyla da kolay bulunabilinen takım yıldız. Avcının belirgin şekli dört belirgin yıldızdan oluşan boyu eninin iki katı kadar olan bir dörtgen ve bu dörtgenin merkezinde çapraz durmakta olan üç ayrı yıldızdır. Betelgeuse avcının sağ omzuna, Bellatrix sol omzuna, Rigel sol ayağına ve Saif de sağ ayağına denk gelir. Ortadaki üç çapraz yıldız avcının kemerini oluşturur. Kuşağın altında bulunan M42 bulutsusu avcının kılıcıdır. Heka adındaki avcının başını simgeleyen kısım aslında daha sönük üç yıldızdan meydana gelir. Betelgeuse'un üstündeki yıldızlar avcının sağ kolunu, Bellattrix'den ötede olan yıldızlar da avcının kalkanını oluşturur. Avcı kış ayları boyunca Türkiye'den rahatlıkla gözlemlenebilir. Avcıyı gözlemlemek isteyenler güney ufkuna bakmalıdır. Avcının yeri bulunulan aya göre güneybatı ile güneydoğu arasında değişir. Bünyesinde gökyüzünün en parlak yıldızlarından Rigel (7. en parlak yıldız) ve Betelgeuse (10. en parlak yıldız)' ün bulunması ve etrafındaki takımyıldızların solukluğu Avcının kolaylıkla gözlemlenebilmesini sağlar. Avcının komşuları Boğa, İkizler, Eranus nehri, Tavşan takımyıldızlarıdır. Aquila Takımyıldızı Aquila, modern 88 takım yıldızdan biridir. Görünüm olarak Samanyolu üzerinde yer alır. İlk kez Yunan astronom Ptolemy tarafından 2.yüzyılda kataloglanmıştır. En parlak yıldızı Altair'dir ve bu yıldız yaz üçgeni oluşturan üç yıldızdan birdir. Yaz üçgeninin diğer yıldızları Vega Lir Takımyıldızında, Deneb ise Cygnus Takımyıldızında bulunur. Lyra Takımyıldızı Lir Takımyıldızı bir çok takımyıldıza nazaran gökyüzünde oldukça küçük bir alan kaplar. Lir Takımyıldızının en parlak yıldızı ve gökyüzündeki en parlak 5.yıldız olan Vega'dır. Bu yıldızın kadir değeri + 0,03 dür ve diğer yıldızların parlaklıklarını karşılaştırmada referans olarak alınabilir. Vega yaz üçgeninin üç yıldızından biridir. Cygnus Takımyıldızı Cygnus modern 88 takımyıldızdan biridir. Bir çok parlak yıldız içerir. Bu yıldızlardan en önemlisi ve en parlak olanı Deneb 'dir ve yaz üçgeninin üç yıldızından biridir. Kuğu takımyıldızı görünüm bakımından Samanyolu üzerinde güneye doğru uçan bir kuşu andırır. Ursa Major Takımyıldızı Ursa Major özellikle kuzey yarım kürenin büyük bir bölümünde yıl boyunca görülebilir. Oldukça parlak yıldızlardan oluşmuştur. Belirgin kepçe biçimi sayesinde diğer takımyıldızlardan ayırması oldukça kolaydır. Kepçenin sapındaki üç parlak yıldızdan ortadaki; ünlü bir çift yıldız olan Mizar'dır ve ona yakın görünümde daha sönük olan başka bir çift yıldız; Alcor yer alır. Ursa Major 'ün en parlak yıldızdarı Dubhe ve Merak'tır. Bu iki yıldız cezvenin ucunda, sap kısmına en uzak görünümde bulunurlar. Bu yıldızların aralarındaki mesafeyi referans alarak Merak-Dubhe yönünde 5 birim gittiğimizde Kutup Yıldızı'na ulaşırız. Kutup Yıldızı ise Ursa Minor Takımyıldızında yer alır. Ayrıca kepçenin sap kısmını oluşturan üç yıldızın çizdiği kavisi takip ederek Bootes takımyıldızının en parlak yıldızı olan Arcturus'a ulaşabiliriz. Bu özellikleri ile Ursa Major, gökyüzünde diğer takımyıldızları bulurken oldukça kolaylık sağlar. Ursa Minor Takımyıldızı Küçük Ayı Takımyıldızı da büyük kardeşi gibi kuzey yarım kürenin çok büyük bir kısmında, yıl boyunca görülebilir. Şekli Büyük Ayı gibi kepçeyi andırır. Sap kısmının en son yıldızı Kuzey Yıldızı olarak bilinen Polaris'tir. Bu yıldız sayesinde açık bir havada, yönümüzü kolayca belirleyebiliriz. Scorpius Takımyıldızı Bu takımyıldız Scorpio olarak da bilinir. Batıda Libra , doğuda ise Sagittairus takımyıldızları arasında yer alır. Birçok parlak yıldız barındırır. Bunların en önemlisi ve en parlağı Antares, akrebin kalbi olarak bilinir. Antares ömrünün sonlarına gelmiş bir kızıl devdir. Astronomik olarak yakın bir gelecekte bir süper novayla yaşamını noktalayacaktır. Sagittarius Takımyıldızı Sagittarius Takımyıldızı: Sembol olarak okunu Scorpius Takımyıldızına doğrultmuş bir yay olarak tasvir edilmiştir. Ophiuchus ve Capricornus Takımyıldızları arasında yer alır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/turk-bilim-insanlari-ilk-kez-bir-otegezegen-kesfetti/", "text": "Ankara ve Ege Üniversitesi'nden dört bilim insanı Rus ve Japon bilim insanlarıyla ortak yürüttükleri 10 yıllık bir çalışmanın sonunda, 212 ışık yılı uzaklıkta Jüpiter'in 1.5 katı çapa sahip olan bir ötegezegen keşfettiklerini duyurdular. Bu keşif, Türk bilim tarihinde keşfedilen ilk ötegezegen oldu. Ankara Üniversitesi'nden Mesut Yılmaz'ın baş yazar olduğu makalede, Ege Üniversitesi Uzay Bilimleri Bölümünden Varol Keskin, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünden Selim Osman Selam ve doktora öğrencisi İbrahim Özavcı da bulunuyor. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nde yer alan 1.5 metre çaplı Rus-Türk teleskobu ile Japonya Okayama Gözlemevi'nde bulunan bir teleskop kullanıldı.TÜBİTAK tarafından desteklenen bu çalışmada yapılan analizlerin sonucunda gözlenen bu yıldızın hareketindeki değişimi incelediklerinde, kaynağın Jüpiter'e çok benzeyen bir gezegen olduğu ortaya çıktı. Jüpiter'den 1.5 kat daha büyük boyutlara sahip olan bu gezegen, yıldızı etrafındaki turunu neredeyse 365 günlük bir sürede tamamlıyor. Yıldızına olan uzaklığı ise 1 astronomik birim( Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığa verilen isim, 149,5 milyon km)."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/uran/", "text": "Güneş sistemimizin yedinci gezgeni olan Uranüs, çok rüzgarlı ve soğuk bir gezegendir. Çevresinde 13 halka ve 27 uydu bulunur.Adını Yunan Mitolojisi'nde Gökyüzü Tanrısı olan Uranos'tan alır. Uranüs diğer gezegenler gibi 4.5 milyar yıl önce kütleçekim etkisiyle gaz ve tozlardan buz devine dönüştüğü ve 4 milyar yıl kadar önce de komşusu olan Neptün gibi güneşten uzaklaşarak 7.gezegen olduğu düşünülüyor. Uranüs, 25,362 kilometrelik çapıyla Dünya'dan 4 kat daha geniştir. Ortalama 2,9 milyar kilometrelik bir uzaklığıyla Uranüs, Güneş'ten yaklaşık 19.8 astronomik birim uzaklıktadır. Bu mesafeden ışığın Uranüs'e ulaşması 2 saat 40 dakika sürer! Uranüs, tarihte teleskopla keşfedilen ilk gezegendir. William Herschel 1781 yılında rastgele gökyüzü gözlemi yaparken Uranüs'ü keşfetmiş fakat bir kuyrukluyıldız ya da yıldız olduğunu düşünmüştür en başta. Uranüs'ün bir gezegen olduğu iki yıl sonra, Johann Elert Bode'nin gözlemleri sonucunda kanıtlanmıştır. William Herschel ilk olarak gezegene ülkenin kralı Üçüncü George'a ithafen Georgium Sidus denmesini istemiş fakat Bode'nin de önerisiyle Satürn'ün babası, Yunan Mitolojisi'ndeki Gökyüzü Tanrısı anlamına gelen Uranüs adı verilmiştir. Yörünge ve Dönüş: Uranüs'ün kendi çevresinde bir tur atması, bir Uranüs günü, 17 saat 4 dakika sürer. Güneş çevresindeki yörüngesini tamamlaması ise 30,687 Dünya günü yani 84 Dünya yılı süre alır. Uranüs,ekseni yörüngesine neredeyse dik hizada olan tek gezegendir. Kendi eksenindeki 97,77 derece eğiklikten dolayı güneş çevresinde adeta bir top gibi yuvarlanarak ilerler.Bu eğikliğin sebebinin uzun zaman önce Dünya büyüklüğünde bir gök cismi ile çarpışması sonucu olabileceği düşünülüyor. Eksenindeki eğiklik ayrıca bir kutbun 21 yıl boyunca ışık almasını sağlarken diğer kutbu 21 yıl boyunca karanlığa mahkum eder. Uranüs aynı zamanda Venüs ile benzer olarak, diğer gezegenlerin aksi yönüne, yani doğudan batıya döner. Daha ayrıntılı bilgi için sitemizdeki diğer yazıya göz atabilirisiniz; Venüs ve Uranüs: Güneş Sistemi'nin Aykırı Çocukları Gezegen Yapısı: Uranüs güneş sisteminde bulunan iki buz devinden biridir . Gezegenin %80'i sıcak yoğun ve buzlu maddelerden oluşur-su,metan ve amonyak-.Bu maddeler eriyik halde bulunan ağır bir çekirdeğin üzerinde bulunur. Çekirdek çevresinde sıcaklık 4,982 dereceye kadar çıkabilir. Bu aşırı sıcak mantonun, üzerindeki atmosferin ağırlığından kaynaklanan devasa basıncın etkisiyle kaynayamadığı ve buranın elektriksel olarak iletken olduğu, gezegenin manyetik alanını ürettiği sanılmaktadır. Uranüs komşusu Neptün'den daha büyük olmasına rağmen yoğunluk olarak Neptün'den daha az yoğundur. Hatta güneş sisteminde Satürn'den sonra ikinci en az yoğun gezegendir. Uranüs mavi-yeşil rengini atmosferindeki metandan alır. Güneş ışığı atmosferden geçerek yüzeye çarpar ve oradan da metan bulutlarına yansır. Metan güneş ışığının kırmızı ve turuncu renklerini soğurduğu için atmosfer mavi-yeşil olarak görünür. Yüzey: Bir buz devi olan Uranüs tam anlamıyla bir yüzeye sahip değildir. Gezegen daha çok yüzen sıvılardan oluşur. Bir uzay aracı Uranüs'e gitse inebileceği bir yüzey bulamaz, hatta yüksek basınç ve sıcaklıktan dolayı paramparça olur. Atmosfer: Uranüs'ün atmosferi çoğunlukla hidrojen ve helyum, biraz da su ve amonyaktan oluşur. Atmosferindeki metan ise kendine özgü mavi rengi verir. Voyager 2 uzay aracı 1986 yılındaki gözlemleri sonucunda ayrık bulutlar, Büyük Karanlık Nokta ve küçük Karanlık Nokta'yı gözlemlerken, son yıllarda yapılan gözlemler sonucunda Uranüs'ün ekinoks zamanlarında değişen bulutlarıyla dinamik bir yapısı olduğu keşfedildi. Uranüs'ün yüzeyinde sıcaklık -224,2 dereceye kadar düşebilir, bu da Uranüsün bazı bölgelerini Güneş'e en uzak gezegen olan Neptün'den bile soğuk yapar. Uranüs'te rüzgarlar saatte 900 km hıza kadar ulaşabilir. Rüzgarlar ekvatorda dönüş yönünün tersine doğru eserken, kutuplara yaklaştıkça dönüş yönünde esmeye başlar. Ek olarak Uranüs'ün atmosferi organizmalara pek elverişli yaşam koşulları sağlamaz. Soğuk iklimi, şiddetli rüzgarları, atmosferindeki gaz bileşenleri ve yüksek basınçtan dolayı organizmaların adapte olması çok zordur. Uydular: Uranüs'ün bilinen 27 uydusu vardır. Uranüs'ün uyduları diğer gezegenler aksine adlarını mitolojiden değil William Shakespeare ve Alexander Pope karakterlerinden alır. Uranüs'ün uydularının tamamının su ve kayadan oluştuğu sanılmaktadır. Tam olarak nasıl oluştukları ve bileşenleri bilinmese de, Uranüs'ün çekim etkisine yakalanmış asteroidler oldukları düşünülmektedir. Uyduların çoğunluğu Voyager 2 uzay aracının gözlemleri ve fotoğrafları sonucu keşfedilmiştir. Daha detaylı bilgi için: http://solarsystem.nasa.gov/planets/uranus/moons Uranüs'ün Halkaları: Uranüs iki ayrı sıra halka bulundurur. İç kısımda bulunan dokuz halka çoğunlukla sık, sönük ve gri halkalardan oluşur. İki tane dış halka bulunur. Bunlardan içte bulunan halka kızıl, dıştaki halka ise daha mavimsidir. Halkaların adı içten dışa doğru; Zeta,6,5,4,Alpha, Beta, Eta, Gamma, Delta, Lambda, Epsilon, Nu ve Mu'dur. Bazı büyük halkaların çevresinde toz bulutları bulunur. Magnetosfer:"} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/uzayda-ates-nasil-yanar/", "text": "Uzayda Ateş Nasıl Yanar? Ateş insanlık tarihindeki ilk ve en önemli bilimsel buluşlardan biridir. Binlerce yıl boyunca insanlık tarihinde belirli bir çağı kapatıp diğerini açmıştır. Kimi insanlar onu tanrı ilan etmiş, kimisi de karşı aşiretin yemeklerini çalmak için kullanmıştır. Bu gizemli tepkimenin tam anlamıyla ne olduğunu anlamamız ise, onu kullanmaya başlamamızdan binlerce yıl sonrasına dayanır. Ateş, anlaşılması kolay bir şey değildir, çünkü içindeki tepkimeler oldukça karmaşıktır. Ateşin gizemini anlayabilmek için ise maddenin gizemli bir hali olan plazmayı anlamak gerekir. Ancak bu konuda pek şanslı değiliz çünkü bu hala Dünya'da çoğunlukla ateşte rastlamaktayız.. Ayrıca yalnızca sıradan bir mum alevinde bile binlerce farklı kimyasal tepkime meydana gelmekte. Durumu biraz basitleştirirsek aslında gördüğümüz ve bize ısı ile ışık veren tepkime havadaki Hidrokarbonların, belirli bir sürtünme ya da kıvılcım yardımıyla Oksijen ile tepkimeye girerek 'i ve suyu açığa çıkartmasıdır. Buna yanma denir. Kozmosun tamamında yanma eyleminin temel gereksinimi Oksijen molekülleridir. Peki, oksijenin etrafta bulunmadığı ama bizim laboratuarımızda ekleyebileceğimiz suni bir ortamda ateş nasıl olur? Bunun yanıtını Uzay kimyacıları Uluslararası Uzay İstasyonu ISS'de arıyorlar. Yakın zamanda da elde ettikleri sonuçları gösteren bir açıklamada bulundular. ISS gibi düşük yerçekimli ortamlarda ateşin hareketini araştırmak üzerine FLEX adında bir proje oluşturuldu. Projede yer alan Dr. Forman A. Williams Elementler alev almadan yanıyorlar, bu cümleyi ilk kurduğumda ben de dediğime inanmamıştım. diye araştırma sonucunu açıkladı. Normal koşullarda yanan bir alev belirli bir miktar ve Su oluşturur, bununla birlikte ortaya 1500 ile 2000 K ( yaklaşık 1227 ve 1727 C ) arasında sıcaklık açığa çıkar. Dolayısıyla bu yanma tepkimesi; birçoğu gibi dışarıya ısıveren, yani ekzotermik, bir tepkimedir. Uzayda oluşturduğumuz ateşlerde ise kimyasal açıdan Dünya'dakinden bambaşka bir durum gözlemlendi. Uzayda yanan bir ateşte ve Su açığa çıkmıyor. Yerine CO ve Formaldehit adında zehirli bir gaz açığa çıkarıyor. Dünya'da da uzay ortamı gibi izole ortamlarda bu tip alevler üretilmiş, ancak hemen yok olmuşlardı. Henüz böyle bir sonuçla karşılaşmamızın tam sebebi araştırılırken farkına varıldı ki bu yanma eylemi 500 K (yaklaşık 227 C ) kadar bir sıcaklık açığa çıkmakta. Elbette bizim günlük hayatımız için bu bile yüksek bir miktar, fakat tepkimenin gerçekleşmsi için gereken ısının yarısı bile değil. Enerjinin ısı yoluyla değil de başka bir yolla dönüştürülüyor olması şu an ISS'deki kimyacıların araştırma konusu. Araştırma görevlilerinden Dr. Williams ekliyor Uzaydaki yanma tepkimeleri hakkında daha fazla fikir sahibi olmamız, uzayda yanma tepkimeleri ile oluşturulacak farklı motorlar için bize daha fazla bilgi sağlayacak. Bundan dolayı bu deneylerin ve pratikteki tüm sonuçların yeni bir teoriye filiz vermesi beklenmekte. Bu tür bir deneyi yapmak için ise Uzaydaki en büyük tesis olan ISS mükemmel bir yer. Yaşam hakkında elde ettiğimiz bilgiler arttıkça cevaplamak istediğimiz sorular da aynı oranda artıyor. Ancak Richard Feynman'ın dediği gibi Bilimde henüz açıklayamadığımız soruların olması beni korkuya sürüklemiyor, aksine çocuksu merakımı yeniden tetikleyip daha büyük bir zevk ile araştırmalarıma devam etmemi sağlıyor. Şubat 2013, Bilim ve Gelecek Dergisi Dr. Tony Philips'in Strange Flames On The ISS Makalesinden yararlanılmıştır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/uzayda-hasta-olmak-astronotlar-arasinda-bir-salgin-olsa-nasa-ne-yapardi/", "text": "Koronavirüs, COVID-19, tüm dünyaya yayılırken böyle bir virüsün uzayda yayılması durumunda neler olabileceğini düşünmek ilginç olabilir. Tarih boyunca uzayda hasta olan astronot sayısı oldukça azdır. NASA'nın Uzay Mekiği programında altı kez cerrah olarak görev yapmış, günümüzde ise Baylor Tıp Fakültesi Uzay Tıp Merkezi'nde nöroloji ve uzay tıbbı alanında doçent olan Jonathan Clark, Space.com'a verdiği demeçte Dünya'dan çok uzaklarda süzülüren astronotların üst solunum yolu enfeksiyonlarına veya soğuk algınlığına, idrar yolu enfeksiyonlarına ve cilt enfeksiyonlarına katlandıklarını belirtti. 1968'deki Apollo 7 görevi sırasında mürettebat uzayda soğuk algınlığına yakalanmış ve Clark'a göre bunun önemli bir etkisi olmuş. Büyük ihtimalle Komutan Wally Schirra, mekiğe hafif bir soğuk algınlığı varken gelmiş ve hastalığı mürettebatın geri kalanına bulaştırmış. Clark, astronotların ellerindeki bütün ilaç ve peçeteleri bitirdiklerini ve atmosfere geri giriş yaparken kasklarını giymeyi reddettiklerini söylüyor. Hep birlikte soğuk algınlığı geçiren Apollo 8 ve Apollo 9'daki astronotlar da benzer zorluklar yaşamış. NASA, bu görevlerin ardından mürettebatın sağlığını ve güvenliğini sağlamak için diğer insanlarla sınırlı ve kontrollü temas gerektiren bir uçuş öncesi karantina uygulamasına geçmiş. Peki uzay uçuşunun ilk günlerinden ve bu uzay hastalıkları vakalarının ilk günlerinden beri işler nasıl değişti? Astronotların bir gün potansiyel olarak daha zorlu dünya dışı ortamlarda daha ciddi hastalıklarla mücadele etmesi gerekebilir mi? Hastalıkların uzaydaki farkı Tıbbi acil durumlar söz konusu olduğunda, astronotlar şimdiye kadar Dünya-uzay iletişiminde artan imkanlar sayesinde tıbbi yardıma uzaktan erişebildiler. Hatta dünyadaki tıp uzmanları bir keresinde uzay istasyonunda kan pıhtısı sorunu yaşayan bir astronota bile yardım etmeyi başardılar. Bununla birlikte, insanlar uzaya gittiğinde enfeksiyonların yayılma yollarıyla virüslerin ve hastalıkların vücutta davranış şekilleri değişime uğrar. Fırlatmanın fiziksel etkilerinden Dünya'nın yer çekiminin olmadığı kapalı bir ortamda yaşamaya kadar pek çok etkenden dolayı soğuk algınlığı gibi sıradan hastalıklar bile astronotlar için oldukça farklı görünebilir. Uzay uçuşu, insan vücudunda bilim insanlarının hala tam olarak anlamaya çalıştığı bazı garip değişimlere sebep olur. Akla ilk gelen örneklerden birisi olarak fiziksel açıdan çok zorlayıcı bir eylem olan Dünya'dan roketle fırlatılmayı verebiliriz. Fırlatma, hareket hastalığına neden olabilir, uzamsal yönelim ve koordinasyonu etkileyebilir. Uzaya çıktıktan sonra stres hormonu seviyelerindeki değişiklikler ve uzay uçuşunun diğer fiziksel yansımaları bağışıklık sistemimizde değişikliklere neden olur. Dünya'da iyi bir bağışıklık sistemine sahip olmaya alışık bir astronot, uzaydayken hastalıklara ve hatta alerjik reaksiyonlara daha duyarlı olabilir. Clark'ın açıkladığı gibi, grip ve hatta koronavirüs gibi virüsler de Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki gibi bir mikro yer çekimi ortamında daha kolay bulaşabilir. Yer çekiminin olmaması parçacıkların çökmesini engeller, böylece parçacıklar havada asılı kalırlar ve daha kolay bulaşabilirler. Bunu önlemek için bölmeler havalandırılır ve HEPA filtreleri parçacıkları ortamdan uzaklaştırır. Ek olarak, bilim insanları uyuyan virüslerin uzay uçuşunun oluşturduğu koşullara tepki verdiğini ve herpes simpleks gibi virüslerin uzay uçuşu sırasında yeniden aktifleştiğini veya uyandığını buldular. Ayrıca Clark'ın dediği gibi, devam eden çalışmalar uzayda artan bakteriyel virülansın antibiyotik tedavilerinin etkisini azaltabileceğini gösteriyor. Clark, sözlerine Aynı Dünya'daki viral salgınlarda olduğu gibi, bu durumda da viral yayılmayı önlemek için kullanılabilecek antiviral ilaçlar var. Ayrıca, gezegensel görevler söz konusu olduğunda mürettebat, tıpkı Ay'dan dönen ilk görevlerdeki mürettebata yapıldığı gibi, Dünya'ya döndükten sonra izole edilirdi, şeklinde devam etti. Peki astronotlar ne yapardı? İster uzay istasyonundaki kapalı alanda ya da gelecekteki Ay veya Mars habitatlarında olsun, salgın hastalıklar önceki nesillerin astronotlarında olduğu gibi gelecekteki astronotlar için de çok gerçek tehditler oluşturacaktır. Peki, bizler COVID-19 olarak bilinen koronavirüs hastalığının dünyaya yayılmasını en iyi nasıl durduracağımızı bulmak için debelenirken astronotlar uzayda ne yapardı? Belirttiğimiz gibi, bu tür virüslerin uzayda daha kolay yayılabileceğini ve tedavilerin daha farklı şekillerde işleyebileceğini biliyoruz. Uzayda hasta bir astronotu karantinaya almanın ek zorlukları olsa da, Clark bunun muhtemelen uygulanacak prosedürlerden biri olacağını öne sürüyor. Clark, Dar alanlarda karantina uygulamak zordur, fakat ÜSYE hastası bir astronot, hastalık belirtisi gösterdiği sürece uyuduğu yerde izole edilirdi. Hastalığın yayılmaması için maske takardı ve uygun tedaviye karar verebilmek için gerekli tahliller yapılırdı, diye belirtti. Astronotların uzay istasyonunda karantinaya alınması gerekmesi durumunda, ISS'in ABD bölümünde HEPA filtrelerinin olduğunu, ayrıca bütün yüzeylerin düzenli olarak temizlendiğinin yanı sıra mikrobiyal izleme yapıldığını da sözlerine ekledi. Bununla birlikte, gelecekteki Ay veya Mars habitatlarında bir salgın söz konusu olması halinde tam olarak ne olabileceğini söylemek şu an için imkansız, çünkü henüz Ay'a geri dönmüş veya Mars'a insanlı bir görev göndermiş değiliz. Ancak, Clark'ın önerilerini ve Apollo döneminin tarihsel örneklerini göz önünde bulunduracak olursak, astronotlar da büyük olasılıkla karantina gibi Dünya'da aldıklarımıza benzer önlemler alırlardı demek mümkün."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/van-edremit-etkinligi/", "text": "ODTÜ AAT ekibi olarak Van'ın Edremit ilçesindeki ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine eğitim vermek üzere, 1 Ekim 2017'de sabah saatlerinde yola çıktık. İki adet teleskobumuzla, çocuklara dağıtmak üzere taşıdığımız kalem ve defterlerle Ankara Garı'na varmamızın ardından Tatvan'a gitmekte olan trenimizde bol bol sohbet edip, go oynayıp, kitap okuyarak zevkli bir yolculuk geçirdik. Kayseri'de hava yavaş yavaş kararırken, ekim ayında olmamıza rağmen karlı olan Erciyes dağını izledik, tarihi tren garında inip hızlıca garda gezindik. Sivas'a geldiğimizde ise hava tamamen kararmıştı; uyandığımızda kendimizi Muş'ta, Mezopotamya'nın uçsuz bucaksız ovalarında bulduk. Sonunda Tatvan'a ulaştığımızda, neredeyse 26 saattir yoldaydık. Van'a giden ilk minibüse bindik ve yolda gerçekten de gölden çok denizi andıran Van Gölü'nü seyrettik. Sabahın erken saatlerinde uyanıp Edremit'teki Van Kültür Koleji'ne doğru yola çıktık, yolda Batman'dan gelen Mezopotamya Astronomi Derneği üyesi Hasan Çetres arkadaşımız da bize katıldı. İlkokul ve ortaokullulara öncelik verdiğimiz öğrencilerin bir kısmına sunumlarımızı yaptık. ''Denizyıldızları gökten mi düşer?'' gibi tatlı soruları yanıtlamaya çalışırken zaman bizim için de eğlenceli geçti. Özellikle küçük yaştaki çocukların ilgilerini görmek bizi çok mutlu etti. Öğlen saatlerinde Güneş teleskobuyla birçok öğrenciye ve öğretmene Güneş gözlemi yaptırdık. Ertesi sabah Van kahvaltımızı yaptıktan ve bir Van kedisiyle karşılaştıktan sonra okula vardığımızda, bu kez ortaokul öğrencilerinin yanında lise öğrencilerine de sunumlarımızı yaptık. Çocuklara getirdiğimiz kalem, defter ve çıkartmaları dağıtarak astronomiye ve bilime ilgilerinin artmasını sağlamaya çalıştık. Gün boyu havanın açtığı bir anı yakalamak için fırsat kolladık ve Güneş'in bulutlardan çıktığı her an gözlem yaptık. Dersler bittikten sonra, gece gözlemine kadar bazı çocuklarla okulda kaldık ve onlarla daha uzun sohbet etme imkanı bulduk. Gecenin sonunda birçok öğrenci bize astronot, astronom ya da astrofizikçi olmak istediklerini söylediler ve bizim astronom/astrofizikçi olma eğitimimizin nasıl başladığını anlatıp onlara yol göstermemizi istediler. Gece gözlemi sırasında tüm öğrencilere, öğretmenlere ve velilere Ay gözlemi yaptırdık. Şansımıza Ay dolunay evresindeydi ve tertemiz bir hava vardı. Açık olmasının yanında hava o kadar soğuktu ki, gözlem sırasında ısınmak için halay çeken bir grup bile oldu! Zaman zaman bulutlar gelmesine rağmen lazerle kuzeyi ve takımyıldızları bulmayı öğrettik. Gözlem biter bitmez yola koyulduk ve sabah Tatvan'dan kalkacak olan trenimize gitmek için Tatvan'a gidip, geceyi bu aşırı soğuk ilçede geçirdik. Sabah 7'de bindiğimiz tren Malatya'ya vardığında, trenin jeneratörü bozulduğundan yaklaşık bir buçuk saat tren garında mahsur kaldık. Yolculuğun kalanı ise sorunsuz geçti ve sonraki gün biraz rötarlı da olsa Ankara'ya vardık."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/var-olmamasi-gereken-dev-gezegen/", "text": "'Canavar' Gezegenin Keşfi Oluşum Teorisini Zora Soktu Uzak bir yıldızın etrafında, Gezegen Oluşum Teorisine göre var olması muhtemel olmayan dev bir gezegen keşfedildi. Sunulan yeni araştırma Kraliyet Astronomi Cemiyeti Dergisi'nde yayımlanmak için onay aldı. 'Canavar' gezegenin (NGTS-1b) varlığı, gezegen oluşum teorisine, bu boyuttaki bir gezegenin böylesine küçük bir yıldız etrafında dolanmasının mümkün olmadığını söyleyen teoriye, kafa tutuyor. Bu teoriye göre; bu denli küçük yıldızlar kolaylıkla taştan gezegenler şekillendirebilir ama Jüpiter boyutlarında bir tanesini asla. NGTS-1b her halükarda bir gaz devi. Boyu ve sıcaklığından dolayı 'sıcak Jupiter' olarak da bilinir. Bu tip gezegenler -bizim Güneş Sistemi'mizin Jüpiter'ine, %20 daha az kütleye sahip olması dışında- çok benzer. Yine de Jüpiter'den farklı olarak NGTS-1b yıldızına çok yakın. Sadece Dünya ve Güneş arasındaki mesafenin %3'ü kadar ve yörüngesini 2.6 günde tamamlıyor. Yani NGTS-1b için bir yıl yaklaşık iki buçuk Dünya günü. Buna karşın, ev sahibi yıldızı çap ve kütle olarak Güneş'imizin yarısı kadar küçük. Warwick Üniversitesi'nden Profesör Peter Wheatley, lanse edilen karışıklığı şöyle yorumladı: Canavar bir gezegen olmasına rağmen NGTS-1b, bulmak için çok zordu. Çünkü yıldızı çok küçük ve sönük. Zor şartlar dikkate alındığında, bu keşfin ne denli önemli olduğuyla devam etti. Bu kırmızı cüce gibi küçük yıldızlar evrende en sık rastlananlardan, yani çok daha fazla dev gezegen bulunmayı bekliyor olabilir. NGTS-1b, 12 sıra teleskopuyla göğü didik didik arayan Yeni Nesil Transit Gözlem tarafından belirlenen ilk gezegen oldu. Araştırmacılar keşiflerini; karanlık göğün bölümlerini aylarca devamlı olarak görüntüleyerek ve yıldızdan gelen kırmızı ışığı yenilikçi kırmızıya karşı hassas kameralar ile tespit ederek gerçekleştirdi. Yıldızın ışığının, 2.6 günde bir periyodik olarak malum dev gezegenimiz tarafından bloke edilmesini dikkate aldılar. Bu bilgileri kullanarak, gezegenin yörüngesini belirlediler ve dairesel hızını ölçerek boyutunu, kütlesini ve konumunu hesapladılar. Aslında bu yöntem; yıldızın, gezegenin kütle çekimselliğinden kaynaklanan yalpalanmasının ölçümüydü. Bu da NGTS-1b'nin boyutunu ölçmenin en iyi yoluydu. Yine Warwick Üniversitesi'nden çalışmanın başyazarı Dr. Daniel Bayliss: NGTS-1b'nin keşfi bize tam bir sürpriz oldu. Böylesine büyük gezegenlerin bu kadar küçük yıldızların etrafında var olmasını hiç beklememiştik. Sıradaki hedefimiz bu tip gezegenlerin galakside ne sıklıkla bulunduğunu, sadece bu iş için özenle yerleştirdiğimiz yeni Yeni Nesil Transit Gözlem'in yardımıyla bulmak. diye açıklamada bulundu. Yeni Nesil Transit Gözlem, Şile'deki Atacama Çölü'nün tam kalbinde Avrupa Güney Gözlemevi'nin Paranal Gözlemevi'nde bulunuyor ve bu yer Birleşik Krallık Üniversiteleri, Warwick, Leicester, Cambridge ve Queen Belfast Üniversitesi de dahil olmak üzere Cenevre Gözlemevi ve Almanya Gökyüzü Merkezi ve Şile Üniversitesi ile birlikte dışarıdan kişiler tarafından yürütülen ender yerlerden biri."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/vega-gecmisin-ve-gelecegin-kutup-yildizi/", "text": "Vega, Dünya'dan sadece 25 ışık yılı uzaklıkta bulunan parlak bir yıldızdır. Yazları kuzey yarım kürenin göğünde görülür ve ayrıca Lir Takımyıldızı'nda yer alan Vega, Kartal Takımyıldızı'ndaki Altair ve Kuğu Takımyıldızı'ndaki Deneb ile birlikte yaz üçgeninin köşelerini oluşturan yıldızlardan biridir. Vega sadece 450 milyon yaşındadır ve bu da onu, 4.6 milyar yaşındaki kendi yıldızımıza göre, genç bir yıldız yapar. Vega hakkında yapılan çalışmalar astronomlara, oluşumlarının erken evrelerinde olan yıldız sistemleri hakkında daha çok bilgi sağlıyor. Dünya'nın 26.000 yılda bir yaşadığı yörüngesel salınım yüzünden kuzey anlayışımız değişiyor. Bu sebeple, Vega birkaç bin yıl önce bizim kutup yıldızımızdı ve yaklaşık 12.000 yıl sonra tekrardan kutup yıldızımız olacak. Vega'nın Yeri Vega yaz ortalarında kuzey kutup bölgesinde, neredeyse tam tepede yer alır. Gün içinde sadece 7 saat ufkun altında kalan Vega ayrıca yılın her gecesi görülebilir. Daha güneyde ise Vega ufkun altında daha fazla zaman geçirir; ama Alaska'da, Kuzey Kanada'da ve Avrupa'nın çoğunda hiç batmaz. Vega'nın tam yeri ise şöyledir: - Bahar Açısı: 18d 36s 56.3sn. - Yükselim: 38 derece 47 dakika 1 saniye. İlk Gözlemler Vega'nın mavi-beyaz ışığı çok parlak olduğu için izini antik zamanlara kadar sürmek mümkün; Çinlilerden Polinezyalılara ve Hintlilere kadar. Vega'nın adı ise Arapçadaki waqi kelimesinden gelmekte ve alçalan ya da pike yapan anlamını taşımaktadır. Bu isim, o zamanlardaki insanların Lir Takımyıldızı'nı lir kuşu olarak görmektense pike yapan bir akbaba olarak tasvir etmesinden kaynaklanıyor. diyor Wisegeek sitesinden Michael Anissimov. Gerek Vega'nın ismi gerekse diğer astronomik katkıları İslam'daki astronominin geleneksel önemini onurlandırıyor, demiş bir araştırmacı. Yıldızları gözlemek, onları takip etmek inananlara namaz vakitlerini ve festival zamanlarını belirlemelerine yardımcı olmalarının yanı sıra kutsal şehir Mekke'yi bulmalarını da sağlıyordu. Bu yüzden yüzlerce yıldızın ve takımyıldızının isimleri Arapçadan gelmekte: Altair, Deneb, Vega ve Rigel bunlara örnek olarak verilebilir. diye yazmış 2013'te Natural dergisinde yayımladığı makalesinde, Şarika Amerikan Üniversitesinde astrofizikçi olan Nidhal Guessoum. Modern zamanlarda Vega, Güneş haricinde fotoğraflanan ilk yıldızdır. Astronomlar dagerreyotipi tekniğiyle 38 santimetre refraktör kullanarak, 16-17 Temmuz 1850 yılında Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde Vega'nın fotoğrafını çekmişlerdir. Yıldız ayrıca 1872'de spektrografik analizi yapılacak ilk yıldız olarak seçilmiştir. Amatör astronom Henry Draper, Vega'nın ışığını kırarak yıldızı oluşturan elementleri ortaya çıkaran ilk kişi olmuştur. Son Yıllarda Vega Vega, Carl Sagan'ın 1985'te yayımladığı Mesaj isimli kitabının 1997'de bir Hollywood filmine uyarlanması sonucu popüler kültürde yer edindi. Jodie Foster'ın baş rolü olduğu film, Dünya dışı akıllı yaşamı araştıran bir astronomun Vega'dan yayılan bir sinyali keşfetmesini anlatıyor. 2006 yılında yapılan teleskobik gözlemler ise şunu ortaya çıkardı: Vega o kadar hızlı dönüyor ki kutupları ekvatorundan birkaç bin derece daha sıcak. Kendi etrafındaki bir tam turu 12.5 saatte tamamlayan yıldız, kendi kritik dönme hızının %90'ı ile dönmekte. 2013'ün başlarında astronomlar Vega'yı saran bir asteroit kuşağı keşfettiklerini duyurdular, kuşağın içinde kayalık gezegenler olabileceğini de belirterek. Formalhaut'un etrafındakine benzer şekilde iki bölge olduğu düşünülüyor: Buzlu asteroitlerin bulunduğu dış bölge ve daha sıcak uzay taşlarının bulunduğu yıldıza yakın bölge. Bilim insanları Vega gibi parlak yıldızları, NASA'nın 2018'de başlayan TESS görevi ile birlikte incelemekteler. TESS'in ana görevi Güneş sistemi dışındaki gezegenleri aramak olsa da TESS, yıldız çeşitliliğini arttıracak izler için de uğraşacak. TESS'in Vega ve benzeri yıldızları incelemesi bilim insanlarının, yıldız gelişiminin erken evreleri hakkında daha çok bilgi sahibi olmalarını sağlayacak."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/venus-tacini-kimselere-kaptirmayan-guzel/", "text": "Venüs, Güneş'e en yakın ikinci gezegendir. Aynı zamanda Güneş ve Ay'dan sonra en parlak gök cismidir. İnsanlar bu parlaklığından etkilenmiş ve Romalılar bu gezegeni Venüs olarak isimlendirmiştir. Adını bir tanrıçadan alan tek gezegendir. Yörüngesi ve Dönüşü Venüs'ün Güneş etrafında izlediği yörünge ve kendi etrafındaki dönüşü birçok bakımdan olağandışıdır. Venüs, Güneş'in etrafındaki bir yörüngesini 225 Dünya gününde tamamlar. Ve bu yörünge, herhangi bir gezegenin sahip olabileceği en dairesel yörüngedir -tam bir daireye yakın. Diğer gezegenlerin yörüngeleri ise daha eliptik veya oval biçimlidir. Sadece 3 derecelik olan eksen eğikliğiyle Venüs, neredeyse dik döner bu nedenle de mevsimler fark edilebilir şekilde yaşanmaz. Venüs, ekseni etrafında son derece yavaş döndüğü için kendi etrafındaki bir dönüşünü 243 Dünya günü içinde tamamlar. Buradan da anlayabileceğimiz üzere Venüs'ün bir günü bir yılından daha uzun sürer. Venüs, doğudan batıya dönen iki gezegenden biri . Venüs'ün ekseni etrafında ters yönde dönmesini açıklamak üzere geliştirilen teorilerin en çok kabul görenlerinden biri şunu söylüyor: Venüs başlangıçta diğer birçok gezegenle aynı yönde dönüyordu ama daha sonra büyük boyutlu bir gezegenimsi Venüs'e çarparak eksenini yaklaşık 180 tersine çevirdi. Ve gezegen her zamanki gibi aynı yöne dönüyor ama baş aşağı olduğu için diğer gezegenlerden ona bakmak geriye dönüyormuş gibi görünmesini sağlıyor. Başka bir teoriyse Güneş'in çekim kuvveti etkisiyle Venüs'ün zamanla yavaşlayıp durduğunu ve daha sonra ters yöne dönmeye başladığını söylüyor. Venüs'ün bu yörüngesel özelliklerinden dolayı Güneş önünden geçişleri her iç kavuşumda gözlenmez. Venüs geçişleri, aralarında 8 yıl olan çiftler halinde gözlenir ve bu ardışık çiftler arasındaki zaman farkı da fazladır (yaklaşık 100 yıl). En son çift, 8 Haziran 2004 ve 6 Haziran 2012 tarihlerinde gözlenmiştir. Ondan önceki çift de 1874 ve 1882 yıllarında gözlenmiştir. Atmosferi Venüs, kalın bir atmosfer tabakasına sahiptir ve Venüs'ün yüzeyine yakın olan kısımlarda atmosfer oldukça yoğundur (Dünya'dakinin 50 katı). Gezegenin yüzeyindeki atmosfer basıncının da 90 atm (Dünya'da okyanusların yaklaşık 1 km derinliklerinde ölçülen değer) gibi oldukça yüksek bir değere sahip olduğu gözlenmiştir. Ayrıca Venüs'ün atmosferi oransal olarak %96 CO2, %3.5 N2 ve %0.5 diğer gaz atomları ve moleküllerinden oluşmaktadır. CO2 ile diğer gazlar Dünya'dakine benzer bir sera etkisi yaratır. Fakat CO2'nin atmosferde bolca bulunması ve yoğun bir atmosfere sahip olması nedeniyle Venüs'te bu fazlasıyla belirgindir. Bu durumu gezegenin yüzeyindeki 470 C'yi aşan sıcaklıklardan anlayabilirsiniz. Dünya'dakinden farklı olarak Venüs'teki bulutlar yoğunlaşmış sülfürik asit damlacıklarından oluşur ve yüksek yüzey sıcaklığı nedeniyle bu damlacıklar gezegen yüzeyine yağamadan belirli bir yükseklikte buharlaşır. Aynı zamanda Venüs'te şimşek oluştuğu gözlenmiştir. Fakat oluşan bu şimşekler, Güneş sistemindeki diğer gezegenlerde oluşanlardan farklıdır çünkü su buharı bulutlarıyla değil de sülfürik asit bulutlarıyla bağlantılılardır. Venüs atmosferi, Dünya atmosferine göre genel hava hareketleri açısından da belirgin farklılıklar göstermektedir. Üst atmosfer katmanlarının gezegenin etrafını 4 günde döndüğü saptanmıştır. Gezegenin yavaş dönmesine rağmen oldukça hızlı olan bu hareketin yönü de gezegenin dönüş yönüyle aynıdır. Gezegenin yüzeyindeki rüzgarlar ise çok daha yavaştır. Yapısı Venüs ve Dünya yapıları bakımından birbirlerine birçok yönden benziyorlar. Venüs bir demir çekirdeğe sahiptir. Bunun üzerinde gezegenin iç ısısı nedeniyle yavaş yavaş çalkalanan sıvı veya akışkan bir katman olan manto vardır. Bir de mantoyu da dıştan saran ince, kırılgan ve bol miktarda volkanik etkinlik gösteren bir kabuk bulunuyor. Dünya'ya yapısal olarak benzemesine rağmen Venüs'ün kayda değer bir manyetik alanı yoktur (Dünya'daki manyetik alanın 1,5x10-5 katı). Çünkü gezegen ekseni etrafında çok yavaş döndüğü için akışkan iç katmanlardaki parçacıklar elektrik alanlar oluşturacak kadar hızlı hareket edemiyor. Dolayısıyla Venüs, bir manyetosfere sahip olmadığı için Güneş rüzgarı ile gelen yüklü parçacık akısına daima açıktır. Venüs'ün atmosferinde bulunan ve bulutların bileşiminde yoğun olarak yer alan kükürtlü gazlar volkanik süreçlerle atmosfere püskürtülmüştür ve Venüs'teki yanardağların büyük bir çoğunluğu günümüzde etkin olmamasına rağmen halen volkanik gaz çıkışları devam etmektedir. Gezegenin yüzeyinde aynı zamanda taç adı verilen çember biçimli dev çöküntüler vardır. Bunların mantodaki sıcak magmanın yükselmesiyle meydana geldiği düşünülüyor. Gözlenmesi ve araştırılması Venüs, tarih öncesi zamanlardan bu yana bilinen bir gezegendir. Babiller Venüs'ü gözlemiş ve ona kendi aşk tanrıçaları olan İştar adını vermişlerdir. Eski Yunanlar, Venüs'ün sabah ve akşam yıldızı olarak iki ayrı yıldız olduğuna inanıyorlardı ama daha sonra onun tek bir gezegen olduğunu anladılar. Mayalarsa özellikle Venüs'ü gözlemek için tasarlanan El Caracol gözlemevini kullanıyorlardı. 1610 yılında Galileo Galilei Venüs'ün de Ay'ın evreleri gibi evreleri olduğunu keşfetti ve aynı zamanda Venüs teleskopla gözlemlenen ilk gezegen oldu. İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli 1877 yılında Venüs'ün Güneş etrafında 225 Dünya gününde döndüğünü hesapladı. 1920'li yıllarda ise spektroskopi yardımıyla Venüs'ün atmosferinin CO2'den oluştuğu keşfedildi. Venüs'ün etrafını saran bulutlar geleneksel teleskoplarla yüzeyin gözlemlenmesini zorlaştırıyor ama yine de Venüs 1962 yılında uzay aracıyla (NASA'nın gönderdiği Mariner 2) ziyaret edilen ilk gezegen oldu. 1 Mart 1966 tarihinde Sovyet yapımı Venera 3 Venüs'ün yüzeyine çakılarak başka bir gezegene ulaşan ilk uzay aracı oldu. Gezegenin yüzeyine başarılı iniş yapan ilk uzay aracıysa Venera 7'dir. 1990 yılında NASA'nın Venüs yörüngesine oturan Macellan uzay aracı, radar kullanarak gezegenin yüzeyinin %98'ini haritalandırdı ve görevini tamamladıktan sonra araç 1994 yılında Venüs'ün atmosferine düşürüldü. Daha sonraları Avrupa Uzay Ajansı'nın 2005 yılında gönderdiği Venüs Ekspres uzay aracı, 8 yıl boyunca Venüs'ün yörüngesinde kaldı ve gezegende şimşek çaktığını doğruladı. Japon Uzay Ajansı'nın yolladığı Akatsuki uzay aracı 2010 yılında Venüs'e girdi ancak yörüngeye yerleşeceği sırada ana motoru yandı. Bunun üzerine JAXA, uzay aracının rotasını düzeltmek için küçük olan iticileri kullandı ve Akatsuki'yi yörüngeye başarıyla soktu."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/venusgozlemi/", "text": "Venüs, Güneş çevresinde yaklaşık 224 gün süren dolanma süresine karşın yörüngesinin yer yörüngesine yakınlığı nedeniyle 584 gün gibi uzun bir kavuşum dönemine sahiptir, gezegenin gökyüzündeki görünür hareketini tamamlaması bir buçuk yılı geçer. Bir alt gezegen olması nedeni ile her zaman Güneş'e yakın konumdadır ve gözlenmesi için en uygun saatler sabah gün doğumundan önce ya da akşam gün batımından sonradır. Ona, 'sabah yıldızı' ve 'akşam yıldızı' adları bu nedenle verilmiştir. -4,4 Kadir derecesine varabilen parlaklığı ile en parlak yıldızlardan ve diğer tüm gezegenlerden çok daha ışıklıdır. Güneş ve Ay'dan sonra gökyüzünün en parlak cismidir. Bu nedenle Güneş ışınlarının Venüs'ün görülmesine izin vermediği alt ve üst kavuşum dönemleri dışında yılın büyük bir kısmında rahatlıkla izlenir. Merkür'e oranla çok daha yüksek uzanımlara (en uygun koşullarda 48o) çıkabildiği için gün içinde izlenebildiği süre de daha uzundur ve uygun dönemlerde akşam gün battıktan sonra veya sabah gün doğmadan önce 4 saat kadar ufkun üzerinde kalabilir. En parlak dönemlerinde Güneş ufkun üzerinde iken bile görülmesi mümkündür, hatta alışkın gözler gün ortası saatlerinde dahi Venüs'ü görebilirler. Aysız gecelerde, kent ışıklarından yeterince uzaklaşılabilirse, insan gözünün Venüs ışığının çevreye verdiği aydınlığı hissedebildiği ve yarattığı gölgeleri fark edilebildiği de söylenir. Venüs'ün Dünya'ya en yakın olduğu dönemlerde duyarlı gözlerin gezegenin hilal evresini ayırt edebilmesi olasıdır. Tam Güneş tutulmaları çok kısa süre için de olsa, Venüs'ün Güneş'e çok yakın konumda olduğu kavuşum dönemleri civarında bile gezegenin gün ortasında çıplak gözle izlenebilmesine olanak sağlar. Evreler: Bir dürbün ile izlendiğinde Venüs'ün Ay gibi evreleri olduğu görülür. Gezegenin Güneş'in arkasında ve yeryüzüne en uzak durumda olduğu üst kavuşum anında, görünen yüzeyinin tümü aydınlandığından ışıklı bir daire şeklinde 'dolun' evresi söz konusudur. Bu aynı zamanda uzaklık nedeniyle Venüs'ün görünür çapının en az olduğu dönemdir. En yüksek uzanım anında gezegen bir yarım daire şeklinde görülür. Güneş ile Dünya arasında kaldığı dönemlerde ise karanlık yüzünü göstererek bir 'hilal' şekli alır. Hilalin en ince olduğu dönemler gezegenin Dünya'ya en yakın olduğu ve görünür çapının en büyük olduğu dönemlerdir, ancak bu esnada güneş ışınları gezegenin görülmesini engeller. Gezegenin gözlemciye en fazla ışık gönderebildiği konumu, görünür aydınlık yüzeyin en fazla olduğu % 30 aydınlık evresidir. Venüs Atmosferinin Neden Olduğu Gözlem Özellikleri: Gündüz gece çizgisi üzerinde kalan Venüs atmosferinin güneş ışınları ile aydınlanması, gezegenin evresinin beklenenden daha büyük olarak algılanmasına neden olur. Venüs'ün herhangi bir dönemde Güneş'le yaptığı açıya dayanarak hesaplanan evre ile gözlenen evresi arasındaki bu 'faz kayması' bazen 3 günü bulur ve Schröter etkisi olarak adlandırılır. Venüs'ün karanlık yüzünün yeryüzüne dönük olduğu alt kavuşum anında, arkadan aydınlanan atmosferin, ortası karanlık bir halka şeklinde görülebildiği saptanmıştır. Yine alt kavuşum anına yakın günlerde gezegenin karanlık yüzünde çok hafif bir aydınlanma hissedilebilir. 'Küllenmiş ışık' adı verilen bu olay, 1640'lardan bu yana bilinmektedir. Bugüne dek çok değişik açıklamalar getirilmiş olmasına rağmen nedeni bilinmeyen bu atmosfer aydınlanmasının, elektriksel etkinliklerle veya kutup ışıklarına benzer bir mekanizma ile ortaya çıkabileceği öne sürülmüştür. Venüs'ün Güneş Geçişleri: Venüs yaklaşık 20 ayda bir alt kavuşum konumundan geçtiği halde, yörüngesinin tutulum düzlemine 3,39 derecelik bir açı yapması nedeniyle Güneş diskinin önünden geçişi nadiren gerçekleşir. Venüs yörüngesinin tutulum düzlemini kestiği noktalar, yani yörüngenin çıkış ve iniş düğümleri ile Güneş ve Yer'in düz bir çizgi üzerinde yer almasını gerektiren bu durum yaklaşık her yüzyılda 2 kez, 8 yıl aralıklı çiftler şeklinde gözlenir. Tüm geçişler, düğümlerin Yer yörüngesindeki izdüşümlerine denk gelen Haziran ve Aralık ayları içinde olur. Daha yakından incelendiğinde geçişlerin düzenlerinin 243 yıllık bir döngü içerisinde yinelendiği dikkati çeker. Venüs'ün geçişi, Güneş diski üzerinde küçük bir siyah beneğin ilerlemesi şeklinde izlenir ve en fazla 7 saat kadar sürer."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/yildizlarin-yasami-dogmak-buyumek-ve-olmek/", "text": "Gökyüzüne baktığımız zaman birçok gökcismi görürüz. Bu gökcisimlerinden ilk akla gelen yıldızlardır. Yıldızlar, en temel tanımıyla kendi kütleçekim kuvvetleriyle bir arada duran parlak plazma küreleridir ve karbon, azot, oksijen gibi görece ağır elementlerin üretiminden ve dağıtımından sorumludurlar. Yıldızlar tarih boyunca uygarlıklar için önem taşımışlardır; uygarlıklar gerek dinlerinin bir parçası, gerek bilimsel nedenlerle, gerek yönlerini bulmak için yıldızları incelemişlerdir. Eskiden yıldızların gökyüzüne asılmış ışık noktaları oldukları düşünülürdü ve bu yüzden insanlar bu noktaları birleştirerek takımyıldızları hayal etmişlerdir, ancak gerçekte uzay 3 boyutlu olduğundan yakın olduğu düşünülen yıldızlar arasında binlerce ışık yılı olabilmektedir. Ayrıca insanlar uzun yıllardan beri bu yıldızları kataloglamaktadırlar. Bilinen en eski yıldız haritası MÖ 1534 yılında Antik Mısır'da görülmüştür. Figür 1: Aslan Takımyıldızı (Johannes Hevelius-1690) Yıldızlarda enerji üretimi: Gelişen teknoloji ve bilim sayesinde artık yıldızlar hakkında çok daha fazla bilgi sahibiyiz. Eskiden yıldızlar, sadece gökyüzüne asılı noktalar olarak düşünülürken artık yapılarını oluşturan elementlerden yaşlarına kadar birçok bilgiye ulaşabiliyoruz. Bu gelişmeler, yıldızların evrendeki yaşamın yapıtaşlarını oluşturduğunu öğrenmemizi sağlamıştır; çünkü gelişmiş yaşam için vazgeçilmez olan karbon ve oksijen dahil birçok ağır element yıldızların çekirdeğindeki nükleer füzyon reaksiyonları sayesinde oluşur. Bu işlemin adı nükleosentezdir. Büyük Patlama nükleosentezi, yıldız nükleosentezi, süpernova nükleosentezi gibi farklı türleri vardır. Temel olarak önceden var olan nükleonlardan yeni atom çekirdeği yaratma işlemine verilen isimdir. Yıldızlarda gerçekleşen yıldız nükleosentezinin birçok türü vardır. Bunların en temel olan ikisi hidrojenin yanmasıyla gerçekleşen proton-proton zincirleme reaksiyonu ve CNO döngüsüdür. Çekirdek sıcaklığı 15 milyon kelvin civarında olan yıldızlarda gerçekleşen reaksiyon türü proton-proton zincirleme reaksiyonudur. Bu reaksiyonun gerçekleşmesi için protonların kinetik enerjilerinin elektrostatik itki kuvvetini yenmesi gerekir . Bu reaksiyonun ilk aşaması, yeterli enerjisi olan iki protonun çarpışmasıyla başlar. Bu aşamadan sonra iki protondan biri nötrona dönüşür. Bu işlem zayıf etkileşimle açıklanır ve işleme Beta bozunumu adı verilir. Bu değişim sırasında alttaki Feynman diyagramında da görülebildiği gibi, proton oluşturan iki yukarı kuarktan biri aşağı kuarka dönüşür ve böylece proton nötrona dönüşmüş olur. Figür 2: Beta bozunumunun Feynman diyagramı Zayıf etkileşim ise bu değişim sırasında yukarı kuark aşağı kuarka dönüşürken devreye girer. Bu dönüşüm sonucunda bir W+ bozonu açığa çıkar, bu bozon ise daha sonra bozunarak bir pozitron ve bir elektron nötrinosu açığa çıkarır. Bu aşamanın sonunda bir adet döteryum atomu oluşmuş olur ve bu atom daha sonra bir protonla birleşerek bir helyum-3 atomu oluşturur. Bu oluşan helyum-3 atomu, ortamdaki başka bir helyum-3 atomu ile birleşerek bir tane helyum-4 atomu oluşturur ve ortama 2 tane proton bırakılır. Proton-proton reaksiyonu Güneş gibi fazla büyük olmayan yıldızlarda gerçekleşir. Yıldız boyutu büyüdükçe üçlü alfa süreci gibi farklı tür reaksiyonlar gerçekleşir. Bu reaksiyonlara giren ve çıkan elementler hidrojen ile helyumdan daha ağır elementlerdir, fakat sonuçta yine hidrojen helyuma dönüştürülür. Figür 3: Güneş'teki nükleosentez reaksiyonu Yıldız evrimi: Tıpkı doğadaki her şey gibi yıldızlar da doğar, büyür ve ölürler. Yıldızların yaşamı yıldızlararası uzaydaki gaz ve toz bulutlarında başlar. Bu bulutlarda gaz basıncından kaynaklanan kinetik enerji, gazların kütleçekim kuvvetinden kaynaklanan potansiyel enerjiyle dengede olduğu sürece bulut hidrostatik dengededir. Virial teoremine göre dengenin korunabilmesi için kütleçekim potansiyel enerjisi, termal kinetik enerjinin iki katı olmalıdır. Bu denge, bulutun kütlesinin Jeans kütlesi adı verilen sınırı geçmesi veya bulutların çarpışması ve süpernova gibi olayların tetiklemesi sonucunda bozulabilir. Denge bozulduğu zaman bulut kendi içine doğru çökmeye, bu durumdan dolayı da gittikçe ısınmaya başlar. Bu gittikçe küçük bir hacme sıkışan gaz kütlesi ilkyıldızları oluşturur. Bu, yıldız oluşumunun erken evresidir ve kütlesi Güneş'in kütlesine yakın olan bir yıldız için bu evre yaklaşık 10 milyon yıl sürer. İlkyıldız evresinden sonra bir yıldızın yetişkinlik evresi yani ömrünün çoğunu geçirdiği evre olan ana kol evresi gelir. Kütlesi Güneş'in kütlesine yakın olan bir yıldızın ana kol evresinde geçirdiği süre yaklaşık 10 milyar yılken kütlesi Güneş'in kütlesinden çok daha büyük olan yıldızlar bu evrede sadece 10 milyon yıl kadar geçirir: Bu farkın sebebi büyük yıldızların yakıtlarını çok daha hızlı tüketmesidir. Bu evreye ana kol ismi verilmesinin sebebi ise yıldızların ömürlerinin en büyük kısmını burada geçirmesi, ve bu dönemdeki yıldızların Hertzsprung-Russell adlı bir diyagramın ana kolunu oluşturmasıdır. Bu diyagram Ejnar Hertzsprung ve Henry Norris Russell tarafından geliştirilmiştir ve yıldızların renk-parlaklık grafiğidir. Yıldızların bu grafik üzerindeki yerleri parlaklık ve sıcaklıkları tarafından belirlenir. Yıldızların yaş, kütle, sıcaklık ve parlaklıkları birbirleriyle çok bağlantılı olduğu için sadece H-R diyagramındaki yerine bakarak bile bir yıldız hakkında birçok çıkarımda bulunmak mümkündür. Figür 4: Hertzsprung-Russell diyagramı Ana kol evresindeki tüm yıldızlar hidrostatik dengededir, yani yıldızdaki kütleçekim kuvveti çekirdekteki yüksek sıcaklık ve ışımadan kaynaklanan dış yönlü basınç ile dengededir. Çekirdekte üretilen enerji, ışıma ve/veya konveksiyon yolu ile yıldızın dış katmanlarından olan fotosfere kadar çıkar ve ışıma yoluyla yıldızdan atılır. Ana kol yıldızları üst ve alt olarak ikiye ayrılabilir, bu ayrım enerji üretmekte kullanılan döngüye göre belirlenir. Güneş kütlesinin 1,5 katının altında olan yıldızlar genellikle proton-proton zincirleme reaksiyonu ile enerji üretir: Bu yıldızlar alt ana kol yıldızlarıdır. Üst ana kol yıldızları ise Güneş'in kütlesinin 1,5 katından daha büyük kütleye sahip olan yıldızlardır: Bu yıldızlar ise genellikle CNO döngüsü ile enerji üretir. Bir yıldızın çekirdeğindeki hidrojen yakıtı tükendiğinde nükleer reaksiyonlar aynı şekilde devam edemeyeceği için yıldız H-R diyagramındaki ana koldan uzaklaşmaya başlar. Bunun sebebi yıldızın ışıma basıncının kütleçekimini dengeleyememesi ve çekirdekteki sıcaklığın zamanla artıp farklı reaksiyonları tetiklemesindendir. Bu durumdan sonra yıldızın yine kütlesine bağlı olarak geçirebileceği birden fazla evre vardır. Bu evreleri Güneş'in kütlesine yakın ve Güneş'in kütlesinden 10 kat daha fazla kütleye sahip olan yıldızlar olarak ikiye ayırabiliriz. Figür 5: Kütlelerine göre yıldızların yaşam süreleri 1)Kütlesi Güneş'in kütlesine yakın olan yıldızlar: a) Yaklaşık 0.3 Güneş Kütlesi ile 8 Güneş Kütlesi arasında bulunan yıldızlar: Hidrostatik dengesini koruyamayan yıldızlar kendi içine çökmeye başlar ve çekirdekteki madde sıkıştıkça tekrar ısınmaya başlar. Bu sıcaklık öyle bir noktaya gelir ki yıldız çekirdeğindeki füzyon tekrar başlar ve yıldız genişlemeye başlar. Yıldızın bu seferki boyutu ana kol evresindeki boyutundan çok daha büyük olur ve parlaklığı 1000 ile 10000 kat arasında artar ancak yıldızın yüzey alanı çok büyüdüğü için çekirdekte üretilen enerji daha fazla alana yayılır ve bu durumdan dolayı yüzey sıcaklığı daha düşük olur. Yüzey sıcaklığı düşük olan yıldızlar kırmızı görünürler; bu yüzden de bu evreye kırmızı dev ismi verilir. Bu evrenin sonunda da yakıtı tükenen yıldız tekrar içine çöker ancak bu sefer dış katmanlarını uzaya püskürterek gezegenimsi bulutsuları oluştururlar. Çekirdeği açıkta kalan yıldız beyaz cüceye dönüşür. Beyaz cüceler elektron-dejenere maddeden oluşan sıkışık yıldızlardır . Yoğunlukları çok yüksektir, hacmi Dünya kadar olan bir beyaz cücenin kütlesi Güneş'in kütlesine yakındır. Güneş, bir ana kol yıldızı b) Kütlesi 0.3 Güneş Kütlesi'nden küçük olan yıldızlar: Bu yıldızlar yakıtları tükenince kendi içlerine çökmeye başlarlar ancak kendi içine çöken gazın oluşturduğu basınç yeniden bir füzyon reaksiyonu başlatmaya yetmez bu yüzden direkt olarak beyaz cüceye dönüşürler. Beyaz cüceler sürekli soğumaya devam eder. Soğumuş, daha fazla ısı ve ışık yaymayan beyaz cücelere siyah cüce denir. Ancak beyaz cücelerin soğuması için gereken süre evrenin şu an bilinen yaşından daha uzun olduğu için evrende bulunmaları beklenmemektedir. Bulunsalardı bile gözlemleri, yaydıkları ışık miktarının azlığından dolayı aşırı derecede zor olurdu ve kütleçekimsel etkileşimleri aracılığıyla bulunmayı beklemek zorunda kalacaklardı. 2) Güneş'in kütlesinden 10 kat ve daha fazla kütleye sahip olan yıldızlar: Bu yıldızların ana kol evresinden sonraki evreleri kırmızı süperdevdir. Kırmızı süperdevler yapı olarak kırmızı devler ile benzerdir ancak çok daha büyüklerdir. Ancak böyle bir kütleye sahip olan yıldız kırmızı süperdev evresini geçtikten sonra daha az kütleli yıldızlar gibi beyaz cüceye dönüşmez; bu noktadan sonra bu dev yıldızlar için çok daha etkileyici bir dizi olay başlar. Tıpkı bir ana kol yıldızı gibi ölüm evresi başlayan kırmızı süperdev içine çökerek gittikçe sıkışır ve ısınır. İçine çöken kırmızı süperdev, Güneş gibi bir yıldızın hayatı boyunca ürettiği enerji kadar bir enerjiyi yayacak patlamaya sebep olur; bu patlamalara süpernova ismi verilir. Süpernovalar en fazla bir kaç ay kadar neredeyse bir gökadayı sönük gösterecek şekilde parlar, daha sonra ise sönerler. Bu esnada yıldızdan kalan materyalleri saniyede 30.000 kilometre (ışık hızının %10'u) hızla uzaya püskürtürler. Süpernovalar yeni yıldızların oluşumunda, demirden ağır elementlerin sentezinde rol oynarlar. NGC 4526 Gökadası'nda SN 1994D süpernovası Süpernova patlamalarından geriye büzülen bir çekirdek kalır. Geriye kalan bu çekirdek sıkışık yıldızları oluşturur ancak böyle bir durumda geriye kalan çekirdeğin kütlesi küçük bir yıldızın geriye bıraktığı çekirdeğin kütlesinden fazla olacağı için beyaz cüce olmaz. Ancak kütlesi Chandrasekhar limitinden az olan sıkışık yıldızlar (1.44 Güneş kütlesi) beyaz cüce olabilir. Eğer sıkışık yıldızın kütlesi Chandrasekhar limitiyle Tolman-Oppenheimer-Volkoff limitinin (3 güneş kütlesi) arasında ise bu sıkışık yıldız bir nötron yıldızıdır. Nötron yıldızları aşırı yoğun ve sıcaktırlar, yüzey sıcaklıkları yaklaşık 6x105 Kelvin'dir ve yoğunlukları ise 3.7x1017 ile 5.9x1017 arasındadır (Güneş'in yoğunluğunun yaklaşık 3x1014 katı). Bu demek oluyor ki bir kibrit kutusu kadar nötron yıldızı materyali yaklaşık 5 milyar ton ağırlığındadır. Figür 6: Bir nötron yıldızının Vancouver şehrine oranla boyutu Eğer sıkışık yıldızın kütlesi Tolman-Oppenheimer-Volkoff limitinden fazlaysa kendi içine çökmeye devam eder. Kendi içine çöken kütle Schwarzschild yarıçapı ismi verilen sınırı geçerse uzay-zamanı deforme ederek bir kara deliğe dönüşür. Figür 7: Yoğunluk-kütle grafiği Schwarschild yarıçapı bir kütlenin kaçış hızının ışık hızına eşit olduğu yarıçapa verilen isimdir, kaçış hızının ışık hızına eşit olması ışığın dahi bu cismin kütleçekiminden kurtulamayacağı anlamına gelir. Ancak sanıldığı gibi kara delikler evrendeki her şeyi içine çeken cisimler değildir yani kara deliğin çevresinde bir yörüngede bulunabiliriz ancak olay ufku ismi verilen sınır geçildiğinde kaçış hızı ışık hızından büyük olacağı için ve özel görelilik teorisine göre hiç bir kütle ışık hızından yüksek bir hızla hareket edemeyeceği için olay ufkunu geçen bir şeyin geri dönmesi imkansızdır."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/yuris-night-2019/", "text": "Yıl 1961... Bir cisim yaklaşıyor. Ve bu cisim Vostok 1 uzay aracından başkası değil. Yuri Gagarin'ın 12 Nisan tarihinde uzaya çıkmasıyla ile bizim için uzay çağı başladı. O yüzden de her yıl bu gün 'Yuri's Night' adıyla kutlanmaya başlar. Biz de ODTÜ AAT olarak bundan geri kalmayıp geceyi 13 Nisan'da kutladık. Geceye Yuri Gagarin ve Uzay Yarışı sunumuyla başladık. Sunumda Doctor Who bizimle uzay yarışı anılarını paylaştı. Sonrasında kalplerimize taht kuran October Sky filmini izledik ve filmin etkisiyle farklı evrenlere gitmeye karar verdik. TARDIS'in yardımıyla tabi ki... Daha sonrasında gece kostümlü partiyle devam etti. Farklı karakterlerin bir araya geldiği partide ilginç olaylara tanık olduk. Uzay aracının gelmemesine sinirlenen astronot bisiklete atlayıp uzaya çıkmaya karar verdi. Bunun üzerine Dr. Emmett Brown bisiklete gerekli ayarlamaları yaptı ama kontrolden çıkan bisiklete Quicksilver anca engel olabildi. Partide Kraliçe Padme, Arif ve Ceku'yu geride bırakarak kostüm yarışmamızın galibi oldu. Aramızda kılık değiştirmiş uzaylı olduğunu iddia eden bir arkadaşımıza da buradan acil şifalar diliyorum. Gece boyunca fizik bölümünü bayağı bir şenlendirmiş olmalıyız ki aramıza yeni misafirler de katıldı...Biz gelecek sene de yine fizik bölümünde eğleniyor olacağız, siz yıldız çocuklarını da aramızdan görmekten mutluluk duyarız."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/yz-keri/", "text": "Aynı gaz bulutunda oluşmuş olan ve kütle çekim etkisiyle bir arada bulunan yıldız topluluklarına yıldız kümesi denir. Yıldız kümeleri iki grupta incelenirler. Genel olarak daha az sayıda, düşük kütle çekimiyle bağlı olan ve çoğunlukla genç yıldızlardan oluşanlara açık yıldız kümeleri; çok sayıda, büyük bir kütle çekimiyle bir arada bulunan ve çoğunlukla yaşlı yıldızlardan oluşanlara ise küresel yıldız kümeleri denir. Açık Yıldız Kümeleri Açık yıldız kümeleri yalnızca yıldız oluşumunun aktif bir şekilde gerçekleştiği, sarmal ve düzensiz gökadalarda bulunurlar. Samanyolu Gökadası'nda binden fazla açık yıldız kümesi keşfedilmiştir ve henüz keşfedilmemiş bir çok küme olduğu düşünülmektedir. Açık yıldız kümeleri gökadanın disk bölgesinde bulunurlar. Bize en yakın açık yıldız kümesi yaklaşık 151 ışık yılı uzaklıkta bulunan Boğa açık yıldız kümesidir. Açık yıldız kümelerinin içerdikleri yıldızların sayısı bir kaç bini bulabilir ve aynı gaz bulutundan oluşmuş olan yıldızlar, küresel yıldız kümelerindeki yıldızların aksine belli bir merkezde yoğunlaşmamış, geniş bir alana dağılmışlardır fakat yine de aralarında zayıf bir kütle çekimsel bağ vardır. Bu kümelerin yıldızları, yaklaşık bir kaç milyon yılın sonunda dağılırlar ve böylece küme ömrünün sonuna gelir. En tanınmış açık yıldız kümelerinden bir kaçı Boğa Takımyıldızı'ndaki Ülker(Pleiades, M45) ve Boğa takımyıldızındaki Boğa kümesidir. Küresel Yıldız Kümeleri Küresel yıldız kümelerinin içerdiği yıldızlar yoğun bir kütle çekimsel kuvvetle bir arada bulunurlar ve bundan dolayı yıldızları, kümenin merkezine doğru yoğunlaşırlar ve kümeye hemen hemen küresel bir biçim kazandırırlar. Samanyolu'nda yüz-iki yüz kadar küresel yıldız kümesi bulunmaktadır. Bunların büyük bölümü, gökadanın diskinde bulunan açık yıldız kümelerinin aksine, gökada diskinin altında ve üstünde, ayla denen bölgede yer alırlar. Küresel kümelerdeki yıldız sayısı milyonları bulabilir. Açık kümelerin tersine, küresel kümelerdeki yıldızlar yaşlı yıldızlardır, hatta gökadamızdaki bilinen en yaşlı yıldızların bazıları kapalı yıldız kümelerinin elemanlarıdır. Küresel kümeler, Güneş Sistemi'nden çok uzakta olduğundan, çoğunlukla çıplak gözle görülemezler. Örneğin, Güneş Sistemi'ne en yakın iki küresel yıldız kümesinden biri olan, 12.2 milyar yaşındaki M4, bizden yaklaşık olarak 7.200 ışık yılı uzaklıktadır. Fakat, Herkül Takımyıldızı'ndaki M13 ve birkaç başka küme, yeterince karanlık ortamlardan teleskopsuz olarak ışık benekleri halinde görülebilirler."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/zamani-durdurursak-ne-olur/", "text": "Fizik, zamanın hareket etmediği bir dünya yaratmamızı engellese de, böyle bir dünyanın nasıl olacağını hayal etmek için fiziği kullanabiliriz. Bir dakikalığına imkansızı başardığınızı ve zamanınızı durduğunuzu varsayalım. Bu senaryonun tamamen varsayımsal olduğunu unutmayın. Peki, nasıl bir şey? Etrafınızdaki tüm insanlar donmuş halde. Rüzgar esmiyor, su akmıyor ve Dünya dönmeyi durduruyor. Bir bankayı soymadan ya da parmağınızı bir arkadaşınızın burnuna sokmadan önce, bilmeniz gereken bazı şeyler var. Tüm bunlar, sizi oluşturan her şeyin, tüm hücrelerin, mikropların ve atomların, zamandan etkilendiği varsayımı altındadır. Bu düşünce deneyini nispeten kolay tutmak için, doğa yasalarının hala yürürlükte olduğunu varsayalım. Yani, yasaların donmuş bir dünyada nasıl davranacağını, yasaların tamamen ortadan kalkmadığını düşüneceğiz. Bu hafif bir çelişki çünkü zaman durdurarak birkaç fiziksel yasayı çiğniyoruz. İlk örnekleri okuduğunda, taşlar yerine oturacaktır. Atmosfer donmuş durumdadır, böylece havada bulunan moleküllerin etrafında manevra yapamayacak şekilde pozisyonda sıkışırsınız. Nefes alamazsınız, çünkü ciğerlerinize hareketsiz havanın girmesinin bir yolu yoktur. Belki de yardım çağırmaya çalışırsınız ve atmosferi ses dalgalarının bir vericisi olarak kullanamayan bir ortamın içinde rezonans edemezsiniz. Sonra donarak ölürsünüz, çünkü dünya herhangi bir ısı yaymayı bıraktı. Öyleyse, siz ve atmosferin hala hareket ettiğini veya belki de zaman / hareketi etkileşime girdiğiniz şeylere yeniden yerleştirme yeteneğine sahip olduğunuzu varsayalım. Böylece atmosferi yoldan çıkarabilir, normal günlük yaşamda yürürken veya oksijen için kullanabilirsiniz. Ayrıca size ısı veririz, böylece birkaç dakikadan daha uzun süre hayatta kalabilirsiniz. Bir düşününce, elektromanyetik spektrumun tamamını tekrar harekete geçirmeliyiz ısı radyasyonu, görünür ışığımızın da uzandığı elektromanyetik spektrumun bir parçasıdır aksi takdirde fotonların hareket etmeyeceği gibi gözleriniz de göremez. Hareket etme yeteneğiniz varsa, ışığa doğru hareket edebilir ve ilerledikçe yakalayabilirsiniz, ancak ışık sürekli olarak her yöne doğru hareket eder, böylece etrafınızdaki her yönden ışığı yakalarsınız. Beyninizin bu bilgiyi deşifre etmesi muhtemel değildir. Böylece sıcağı, ışığı, sesi, nefesi ve hareket etme rahatlığını elde edersiniz. Başa çıkmamız gereken bir engel daha var, ancak bu ölümcül dondurma kadar kötü değil. İmkansızlık Şu ana kadar bahsettiğimiz şey, çoğunlukla, zamanın olmadığı bir dünyada iş yapma yeteneğinizi engelliyor, zamanınızdaki varlıklar. Ancak bu kavramın neden mümkün olmadığına dair mutlaka bir açıklama yapmıyorlar. Işık hızının matematiksel olarak c olarak tanımlandığı saniyede yaklaşık 300,000,000 metre olduğunu hatırlayın. İki saniye içinde ışık 600.000.000 metreye ulaşıyor. Sıfır saniyede, ışık sıfır metreyi geçer. Eğer zaman durursa, sıfır saniye geçiyordu ve böylece ışık hızı sıfır olacaktı. Zamanı durdurmak için sonsuz hızlı yolculuk yapıyor olman gerekirdi. Einstein'ın görelilik teorisine göre hiçbir şey, sonsuz kütle ve enerji almadan ışıktan daha hızlı gidemez. Olasılık Gerçekten zamanı tamamen durdurmamız gerekmiyor, ama belki de dünyanın çok yavaş bir hızla hareket ettiğini gözlemleyebilmeniz için yeterli. İşte nasıl yapılacağı. Bir yol, fizik yasalarının buna izin verdiği bir evrene gitmektir. Akla gelebilecek diğer bir yol, evreni dondurmak, böylece moleküler hareketi yavaşlatmaktır. Evreni bu şekilde tamamen durduramazsınız, çünkü şu an itibariyle, sıfır derece Kelvine ulaşılmadı ve bu mümkün olmayabilir. Bir diğer konu ise, ısının bir enerji olduğu ve enerjinin ancak hiç aktarılmadığı. Bu nedenle, ısıyı başka bir yere aktarmanız gerekir, fakat bunun evrenden başka bir yeri olabilirdi ve bunu nasıl yapabilirdiniz? Bu, ısının çoğunu nesnelerden uzaklaştırmak için de geçerlidir, hepsinden değil, bu nedenle moleküler hareketin daha yavaş olması için bir gezegeni veya yerel bir alanı teknolojik olarak dondurmanın bir yolunu bulabiliriz. Sorun şu ki, muhtemelen herkesi öldüreceksin; ve neredeyse tamamen donmuş bir arazinin ne kadar eğlenceli olacağını hayal edin. Clockstoppers filminde yapılan bir şeyi yapalım. Bu filmde, bir insanın atomlarını hızlandırılır, böylece zaman çok yavaş hareket eder, ancak donmaz. Bununla ilgili sorun moleküler hareket ve ısının birbirine bağlı olmasıdır. Molekülleriniz hızla titriyorsa, siz de çok sıcak olacaksınız... Zamanın nasıl çalıştığı ve gerçekte ne olduğu hakkında anlaşılması gereken çok şey var, ancak yolculuk yapmak, algılamak ve durmak gibi şeyler hakkında düşünmek harika bir akıl egzersizi. Evrendeki en temel güç olduğu için, düşünülmeyi hak ediyor. Her şeyin var olmasına ve değişmesine izin veriyor ve onun dışında bir şeyi hayal etmenin bizim gibi zamana bağlı varlıklar için kolay olduğundan şüpheliyim."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/zeyrek-bir-gokbilimci-janet-akyuz-mattei/", "text": "Janet Akyüz Mattei (1943 2004) Dünyanın dört bir yanında yer alan amatör ve profesyonel gökbilimcilerin anılarında yer edinmiş gökbilimci, yönetici, lider ve eğitmen olan Janet Akyüz Mattei 2 Ocak 1943 tarihinde Bodrum'da dünyaya geldi. NASA'nın Hubble Uzay Teleskobu'ndan amatör gökbilimcilere gözlem zamanı verilmesi konusunda anahtar rolü oynayan Dr. Akyüz Mattei; 1911 yılında Harvard gözlemevinde kurulmuş, 1954 yılında bağımsız bir özel araştırma kuruluşu statüsü kazanan AAVSO 'ne 30 yılı aşkın başkanlığını yaptığı süre boyunca önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda birçok NASA üst düzey kurulunda yönetici ve üye olarak görev yapmıştır. Çocukken Bodrum'daki yıldızlı gecelerin kendisine gökbilim sevdası aşıladığını belirterek, yaşamı boyunca birçok genci astronomi ve bilimsel araştırmanın heyecanını keşfetmeleri konusunda desteklemiş olup ortaöğretim düzeyindeki öğrenciler tarafından yapılan 150'den fazla projeye rehberlik etmiştir. Kısa ömrüne 500'den fazla makale ve 180 kadar bilimsel yayını sığdırmış ve pek çok ödüle layık görülmüştür. 22 Mart 2004'te Boston'da lösemiden vefat etmiştir. Eğitim ve Kariyer Ortaöğrenimini Özel İzmir Amerikan Lisesi'nde yaptıktan sonra Dr. Akyüz Mattei, Wien Uluslararası Burs Programı çerçevesinde gittiği Brandeis Üniversitesi'nden General Science dalında BA derecesi ile 1965 yılında mezun oldu. 1 buçuk yıl boyunca bir kardiyopulmoner laboratuvarını denetledikten sonra lisede matematik ve fizik eğitimi vermek üzere Türkiye'ye döndü. Çok geçmeden Ege Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimine başladı. Nantucket'teki Maria Mitchell Gözlemevi'ndeki yaz burslarını öğrenen Janet, gözlemevinin yöneticisi Dorrit Hoffleit'e ABD'ye geri dönme ve değişken yıldızları öğrenme fırsatı için başvurdu. 1969'un yazında değişken yıldızları öğrendi. AAVSO ve gelecekteki eşi Michael Mattei ile burada tanıştı. 1970 yılında Ege Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamlamasının ardından, 1972'de, T-Tauri yıldızlarıyla ilgili bir tezi ile Virginia Üniversitesi'nden ikinci yüksek lisans derecesini aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra Michael Mattei ile evlendi ve AAVSO genel merkezinde Margaret Mayall'ın yanında asistanlığa başladı. Mayall 1973'de emekli olmaya karar verdiğinde AAVSO konseyi Janet'dan dernek başkanı olmasını istedi. Bir anda büyük sorumluluklar üstlenmiş olan Janet, organizasyonun yönetiminin yanı sıra günlük bilimsel aktiviteleri de sürdürmeye çalışıyordu. Bir süre sonra, maliyetleri artan AAVSO'yu daha iyi yönetebilmek için geceleri ekonomi ve yönetim ile ilgili dersler almaya başladı. Ancak astronomi eğitiminin eksik kaldığı düşüncesiyle, bu zor dönemlerde, tezini yazmayı tamamladı ve 1982'de Ege Üniversitesi'nden doktora derecesiyle mezun oldu. Yer Aldığı Komiteler - Uluslararası Gökbilim Birliği'nin Değişen Yıldızlar Komisyonu - NASA Astrofizik İnceleme Paneli - NASA Astrofizik Bölümü Bilimsel ve Yürütme İşlemi Çalışma Grubu - Astronomi Pasifik Topluluğu Yönetmeliği Ödüller - Fransız Astronomi Cemiyeti Yüzyıl Madalyası, 1987 - Amerikan Astronomi Cemiyeti George Van Biesbrock Ödülü, 1993 - Astronomi Derneği Leslie Peltier Ödülü, 1993 - İtalyan Astronomi Severler Derneği Giovanni Battista Lacchini Ödülü, 1995 - Kraliyet Astronomi Cemiyeti Jackson-Gwilt Madalyası, 1995 AAVSO Türkiye'nin de bulunduğu 40 ülkedeki üyeleriyle birlikte AAVSO Uluslararası Veritabanı, 20 milyondan fazla değişken yıldız tahminine sahiptir. Kar amacı gütmeyen AAVSO'ya, maddi manevi katkıda bulunmak isteyen tüm astronomi severler üye olabiliyor. Şu anda AAVSO üyeleri tarafından yılda 300 binden fazla gözlem yapılıyor. HEAO-1 adlı X-ışını teleskobu'ndan alınan verilere göre SS Cyg'nin en parlak olduğu hali; tahminler doğrultusunda gözlemlenmiş olup, bu başarı gökbilim camiasında AAVSO'ya saygınlık getirdi. Daha sonra yaklaşık 600 yıldızın da farklı uydularla gözlemlenmesi sonucu benzer başarılar elde edilmiştir. Anısına; AAVSO konseyi, 93. toplantılarında Janet Akyüz Mattei adına araştıma bursu verileceğini kararlaştırdı. Tedavi gördüğü zamanlarda dahi özel günlerde arkadaşlarına kart göndermeyi ihmal etmeyen Janet'in ölümünden sonra AAVSO'nun internet sitesinde yayınlanan 200'den fazla anma notu; onu tanıyan herkesin kısa bir süre tanımış olsalar bile onu bir arkadaş, akıl hocası, bilim insanı ve liderin güzel bir örneği olarak gördüğünü göstermektedir. AAVSO'nun düzenlemiş olduğu bazı görsellere buradan ulaşabilirsiniz. Stars are the flowers of the Universe Flowers are the stars of the Earth."} {"url": "https://www.gokyuzu.org/yazi/zombi-yildiz-patladi-yilmadi-bir-daha-patladi/", "text": "Carnegie Mellon Üniversite'sinden Nick Konidaris ve Benjamin Shappee'nin de dahil olduğu uluslararası bir astronomi ekibi, 50 yıl içerisinde birden fazla patlama yaşanan bir yıldız keşfetti. Nature dergisinde yayımlanan bu keşif, yıldızların ölümü hakkındaki mevcut bilgilerimizle tamamen çelişmekte. Konidaris'in yaptığı cihaz da, bu olgunun incelenmesiyle ilgili tam burada hayati bir rol oynamıştır. 2014 Eylül'ünde Caltech ''Palomar Transient Factory'' den bir grup astronom, gökyüzünde yeni bir patlama tespit etti: iPTF14hls. Patlama sonucu ortaya çıkan ışık, patlamada saçılan maddelerin bileşimini ve hızını anlamak maksadıyla incelendi. İnceleme sonucunda, bunun bir Tip IIp süpernova patlaması olduğu belirlendi. Keşifle ilgili her şey sıradan görünüyordu. Ta ki, birkaç ay sonra süpernova tekrar parıldamaya başlayana kadar. 2-P tipi süpernovalar genellikle 100 gün kadar ışıldar. Ancak iPTF14hls 600 günden fazla ışık saçmaya devam etti. Dahası, arşiv verileri, 1954'de tam da aynı noktada bir patlamanın daha olduğunu ortaya koydu. Yarım asırdan daha uzun bir süre önce patlamış olan bu yıldızın, her nasılsa varlığını sürdürdüğü ve 2014'te tekrar patladığı anlaşıldı. Kaliforniya Üniversitesi ve Las Cumbres Rasathanesi başyazarı Iair Arcavi: Bu patlama, süpernovaların nasıl gerçekleştiğine ilişkin bildiğimizi sandığımız her şeyi alt üst etmektedir. Konidaris tarafından yapılan bir cihaz, üç yılda beş kere sönüp-parlayan iPTF14hls'in yaydığı ışığı analiz etmede kilit noktasıydı. SED Makinesi olarak isimlendirilen Konidaris'in cihazı, süpernovaları ve kısa ömürlü astronomik olayları hızlı bir şekilde sınıflandırma kapasitesine sahip. Konidaris ve Caltech'deki meslektaşlarının cihazı ilk yaptıkları dönemde, uzaydaki bu türden sözde geçici nesneleri sınıflandırmada yeni bir bakış açısı büyük bir ihtiyaçtı. Yıldız patlamaları, astronomlara evrenimizi oluşturan maddelerin kökenini anlamaları için çok büyük bir imkan sunuyor. Kim bilir, belki de Güneş Sistemi'mizin oluşmasını da bir süpernova patlaması tetiklemiştir. Konidaris'e göre: Ancak, çok da uzun olmayan bir süre evvel, kısa ömürlü göksel olguları tanımlamak; sınıflandırmak ve bize öğretebileceklerini belirlemekten daha kısa sürerdi. İşte tam da bu yüzden SED'i yaptık ancak bu tuhaf 'zombi yıldız'ı incelememize olanak sağlayacağını hiç beklemedim."}