{"url": "https://www.gercekbilim.com/1-kilogramin-resmi-tanimi-bu-hafta-degisiyor/", "text": "1 kilogramın nasıl belirlendiğini biliyor musunuz? Kilogramın resmi tanımlaması ilk olarak , 140 yıl öncesinde belirlendi. Fakat yıllar süren tartışmalar ve görüşmeler sonucunda , önümüzdeki Cuma günü Paris'te yapılacak bir toplantıyla Kilogram, Mol, Amper ve Kelvin daha stabil ve güvenilir tanımlara yerini bırakabilir. Aslında bütünüyle fiziksel bir objeye dayana son standarttı. İlk uluslararası kg prototipi 1879'da yaratılmıştı, bugüne kadar da değişmediği düşünülüyordu. IPK olarak bilinen bu prototip, 140 yıldan bu yana mikroskopik ölçekte kirlendi, yani kilogramın modeli düzenli temizlik gerektiriyordu. Hatta bu prototipin kopyası dünyada 40'dan fazla enstitüye yollandı. İşte bu prototiplerin kütleleri zaman için farklı oranlarda değiştiğinden , kg tanımından bazı farklılıklar yaşanmaya başladı. Bu hafta yapılacak Ağırlık ve Ölçüm Konferansı'nda bugüne kadar değişmeyen bazı ölçülerin değişmesi bekleniyor. Sadece kg değil SI biriminde 7 ölçüden 4'üne yeni bir ayar yapılması bekleniyor. SI'daki bu yeni tanımlamanın bilimsel açıdan bir dönüm noktası olduğu belirtiliyor. Eğer oylama başarılı olursa kilogram Planck sabitine göre yeniden tanımlanacak. Bu da Kibble terazisiyle ölçülecek ki, bu da 1 kilogramı tartmak için elektromanyetik kuvvetleri kullanmayı düşünüyor. Bu sabit enerji miktarıyla ağırlık arasında denklik kuruyor. Yıllar süren deneyler ve ölçümler sonucu bu değer kesin olarak belirlendi. Diğer birimler ise benzer stabil yeni tanımlara sahip olacaklar. Amper elektriksel başlangıcı-tek bir protonla taşınan yük olacak. Kelvin termodinamik sıcaklığı ölçüyor, Boltzman sabitiyle tanımlanıyor. Mol madde miktarıyla ölçülüyor ve Avogadro tanımlanacak ile tanımlanacak. 1 kg , yarın 2 kg olmayacak ama çok ufak değişiklikler olabilir ancak bu gerçekten büyük bir fark yaratmayacak. Fakat bilimsel, endüstriyel ve teknolojik sektörlerde çok daha iyi hesaplamalar imkan verebilir. Oylama devam ederse, yeniden tanımlamalar resmi olarak Dünya Metroloji Günü olan 20 Mayıs 2019'da yürürlüğe girecek şekilde ayarlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/1024-robottan-olusan-suru-birlikte-calisarak-deniz-yildizi-olusturuyor/", "text": "Robotlardan bir ordu düşünün sanki tek bir vücut gibi ya da organizma gibi düşünerek çalışıyor. Harvard Üniversitesi'nden bilim insanları kilobot adını verdikleri sürü gibi davranarak karmaşık görevleri işleyebilen robotlar ürettiler. 1024 robottan oluşan ekip sanki belli bir amaç için bir araya gelmiş eylemciler gibi işliyor. Bilgisayar uzmanlarına göre, bunlar ayrıca kollektif yapay zekanın geliştirilmesinde önemli bir gelişim olarak tanımlanıyor. Kilobotlar normalde oldukça basit gözüken kitleler halinde yapıldığında kompleks bir yapıya bürünebileceğini gösteriyor. Aynı karıncalar gibi birlikte çalışarak, kompleks görevleri bir arada gerçekleştirebilecekler. Robotlar kızılötesi ile anlaşarak plana sadık kalıyorlar. Robotların altına monte edilmiş geniş açılı alıcılar yakınlardaki kilobotlardan yansıyan ışınlar sayesinde birbirleriyle anlaşıyorlar. Onboard mikro kontrol ünitesi sayesinde robotlar kafalarının üstünden gelen kızılötesi ışınlara göre hareket ediyorlar. Daha öncesinde Harvard'dan araştırmacılar 100 kadar robotun aynı hedefle çalışabildiğini gösterebilmişti. Bu deneyde robotlar objeleri taşımak dahil belli bir ışık kaynağına doğru toplanabiliyordu. İşte yeni yapılan bu deneyde ise 1024 robottan oluşan büyük bir ordu deniz yıldız, K harfi gibi şekilleri oluşturuyorlar. Her şeklin başlangıcında 4 robotla başlanıyor. Sonra verilen komutlara göre robotlar başlangıç konumuna göre konumlarını hesaplayarak birbirleriyle bağlantı kuruyorlar. Herşeye rağmen aynı trafikte akan arabaların yaşadığı trafik sorunu gibi bir sorun olduğunda, komşu robotlar problemi tespit ederek birlikte çalışarak problemi çözüyor. Doğadan ilham alan bu robotlar artan robot sayısıya beraber doğacak organizmanın kompleksliğine vurgu yapıyor. Kilobotlar şimdilik bir laboratuvar aleti gibi gözükse de , bu gibi büyük grupların davranışlarından gerçek dünyadaki robot davranışlarının nasıl olacağına ilişkin veriler elde edilebilir. Gün geçtikçe daha fazla robotun bir arada çalışacağı bir gelecekte milyonlarca robot araba ve çevre temizleme robotları gibi robotların davranışı anlamak için bu gibi tasarımlar kritik önem taşıyor, diyor Prof. Radhika Nagpal. Araştırma Science dergisinde yayınlandı. Bu robotların 10 tanesi yurtdışında 1200 dolar civarında bir fiyata satılıyor. - M. Rubenstein, A. Cornejo, R. Nagpal. Programmable self-assembly in a thousand-robot swarm. Science, 2014; 345 (6198): 795 DOI:10.1126/science.1254295"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/11-000-metre-derinlikte-mariana-cukuru-nda-mikrobiyal-yasam-bulundu/", "text": "Mariana Çukuru okyanusun en derin yeri olarak biliniyor. 11,000 metre derinlikteki okyanusun kalbinde olağanüstü basınca rağmen, gerçekten mikrobiyal bir hayat olduğu keşfedildi. Araştırma makalesinin yazarlarından Dr. Robert Turnewitsch, Derin denizlerin en derin noktaları, kesinlikle ölü bölgeler değil dedi. Bilim insanları üç yıl önce denizin 11,000 metre derinliğine robot oksijen ölçüm cihazı yolladı ve araç çeşitli numuneler topladı. Bilim adamları denizin derinliklerinde çok yüksek seviyede oksijen tüketimi keşfettiler. Bunun anlamı oksijen tüketen mikroorganizmalar . Bu bulgular oldukça şaşırtıcı çünkü bu kadar derinde besin bulmak çok zor. Denizin bu kadar dibinde besin olmasının çok düşük bir olasılık olduğu, çünkü 3700 metre derinlikte bile sadece %1 -2 civarında organik besin bulunduğu tahmin ediliyor. Ayrıca 6000 metre derinlikte bile normalden iki kat fazla oksijen tüketimi olduğu keşfedildi. Hatta Mariana Çukuru' ndaki bazı çökeltilerde 6000 metrede olduğundan daha fazla bakteri olduğu tahmin ediliyor. Mariana Çukuru' nda sanıldığında çok daha fazla miktarda besin bulunduğu, bu nedenle çukurda mikrobiyal yaşamın oldukça fazla olduğu belirtiliyor. Çukurda aktivitenin oldukça çok olduğu bu nedenle gezegenimizin karbon dönüşümü ve ikliminde önemli bir paya sahip olabileceği belirtiliyor. Diğer taraftan, geçen sene film yapımcısı James Cameron da çukura inmişti. Cameron' ın geçen seneki sözü bilim çevrelerinde şimdiden alay konusu olmaya başladı . Cameron geçen sene Mariana Çukuru için şöyle demişti; Steril, neredeyse çöl gibi bir yer. demişti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/13-nisan-2029-da-apophis-goktasi-dunya-yi-es-gececek/", "text": "2004' de Aphosis asteroiti keşfedildiğinde astronomlar 13 Nisan 2029' da asteroitin Dünya' ya çarpma olasılığını % 2,4 olarak hesaplamışlardı. Asteroitin büyüklüğünün 325 metre olduğu ve çarpması halinde yüzlerce megatonluk bir bombanın patlamasına eşdeğer bir patlama yaratacağı öngörülüyordu. Fakat , yeni yapılan bir analiz ise Apophis asteroitinin Dünya' nın 31,300 km uzağından geçerek, 2029' da Dünya' yı es geçeceğini gösterdi. Hatta 2036' da tekrar es geçeceği de belirtiliyor. Apophis asterotinin Dünya' ya çarpma olasılığının bir milyonda bir olduğu belirtiliyor. Asteroitler Dünya' ya yaklaştığında Yakın Dünya Objesi olarak adlandırılıyor. Astronomlar bu objeleri çok dikkatli takip ederek, Dünya' ya çarpma olasılıklarını hesaplıyorlar. Eğer tehlike arz edecek bir durum olursa, Dünya' yı önceden uyarmak en büyük görevleri. Ayrıca kuyruklu yıldızlarda Dünya' ya çarpma olasılığına sahipler, fakat güneş sisteminde kuyruklu yıldızların asteroitlere oranı sadece 100' de 1 . Yeni keşfedilen asteroitlerden 2012 DA 14 ise 15 Şubat 2013' de Dünya' nın ekvatorundan 35,786 km yüksekten geçecek. Bu asteroit iletişim uydularının hemen aşağısından geçecek. Asteroit Avrupa,Asya,Avustralya ve Afrika' dan gözlenebilecek . Asteroid akşam gözlenebilmesi bekleniyor. Asteroit parallaks etkisi yaratacak. NASA' dan bilim adamları 2012 DA14 asteroitinin çarpma olasılığının olmadığını belirtiyor. Bu asteroitin 45 metre çapında olduğu belirtiliyor. Asteroitin ağırlığının 120000 ton olduğu belirtiliyor. En son geçen sene bir minibüs büyüklüğündeki göktaşı, dünya atmosferine 103,000 km/ saat gibi yüksek bir hızda girerek Kuzey Kaliforniya' ya düşmüştü. Bu meteorun atmosfere girmeden önceki kütlesinin 45,000 kg civarında olduğu fakat atmosfere girerken bunun büyük kısmının yandığı belirtiliyor. Göktaşı atmosferde yandıktan sonra sadece 900 g civarında kaldı. Eldorado batısında kalan Coloma ve Lotus kasabalarına düşen parçacıklar bölge sakinleri tarafından toplandılar. Bu göktaşının oldukça değerli olduğu biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/143-km-ile-kuantum-isinlanma-rekoru-kirildi/", "text": "Waterloo Üniversitesi ve çeşitli ülkelerden bilimadamlarından oluşan ekip, hava boşluğunda 143 km uzağa kuantum ışınlamayı başararak bir rekora imza etti. Bu yeni kuantum ışınlama rekoruyla eski rekor olan 97 km olana rekoru geliştirmiş oldu. Deney sonucu kuantum bilgi La Palma Kanarya Adaları ve Tenerife arasında başarıyla ışınlandı . Işınlamada ışığın tanecik formu olan fotonlar ışınlandı. Teknolojide büyük atılım yapacak bu yeni teknolojiyle uzaydaki uydularla haberleşmede kuantum iletişim teknolojisi kullanılabilecek. Bilimkurgu filmlerindeki katı cisimlerin ışınlanmasına benzemeyen bu ışınlanmada, ışınlanma kuantum seviyesinde deneysel olarak gerçekleşiyor ve böylece kuantum bilgi işleme ve iletişim sağlanıyor. Kuantum Bilgi İşleme Enstitüsü' nde oldukça yeni olan ileri teknoloji ürünler geliştiriliyor. Viyana Kuantum Optik ve Kuantum Bilgi Enstitüsü' nün başkanlık ettiği projede , algoritmalar ve ekipmanlar Waterloo tarafından geliştiriliyor. Sonuçlar bu hafta Nature jurnalinde yayınlandı. 143 km uzağa kuantum ışınlama yapmak gerçekten önemli bir mihenk taşı, çünkü yerle yörüngedeki uydular arasındaki en kısa mesafe 143 km. Kaydedilen aşamayla yer istasyonları ve uydular arasında ışınlanma olasılığı doğdu. Anahtar hedefin bu iletişimi kurmak olduğunu belirten Prof. Thomas Jennewein projeyle işbirliği yapıyor. Bu deney için Prof. Jennewein, Kanarya Adaları arasında foton alışverişi sağlayacak algoritmayı yaparak, senkronize etti. Fotonların ışınlanma durumlarını ölçmek için ultra hassas saatler gerekiyor. İki foton seviyesi arasındaki süre ise nanosaniye boyutunda. Bu nedenle hassasiyet çok önemli. Bu teknolojiyle özellikle güvenli iletişim ve kuantum bilgisayar ağlarının iletişim ağı kurulabilecek. Daha önce 2011 de Sahra Çölü' nde yapılan deneme kum fırtınaları nedeniyle gerçekleştirilememişti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/19-elementin-atomik-kutle-birimi-akb-degistirildi/", "text": "Kimyagerlerin ve bilimle uğraşan pek insanın belki de her gün kullandığı periyodik cetvelde bu kez düzeltme yapıldı. Uluslararası Saf ve Uygulamalı Kimya Birliği , yeni yapılan ölçümler sonucunda aralarında altın, kadmiyum, arsenik ve alüminyum bulunan 19 elementin Periyodik Cetvel'deki atomik kütle birimlerinin değiştiğini açıkladı. IUPAC, elementlerdeki farklı nötron sayısına sahip atomları temsil eden izotopların çok daha net ölçülmesi sağlayan yeni cihazlar sayesinde Periyodik Cetvel'deki bazı elementlerin yeni ağırlıklara kavuştuğunu açıkladı. Standart atomik kütle, bir elementin atomik kütle birimlerinde ortalama kütlesini temsil ediyor. Bir atomik kütle birimi , tek bir karbon-12 (C12) atomunun tam olarak 12'de 1'ine eşit. Bir elementin standart atomik kütlesini hesaplamak için, bilim insanları elementin tüm kararlı izotoplarının atomik kütlelerinin ortalamasını alıyor. Tek bir elementin tüm atomları çekirdeklerinde aynı sayıda protona sahip olsa da, çekirdeklerindeki nötronlar farklı izotoplar nedeniyle farklılaşıyor. IUPAC tarafından yapılan yeni hesaplamalar, aralarında altın, kadmiyum, arsenik, alüminyum, molibdenum, selenyum ve toryum gibi elementlerin akb bilgilerini güncelledi. IUPAC yetkilisi Juris Meija, selenyum elementinin akb'sinin 1934'ten bu yana ilk kez değiştiğine dikkat çekti. LiveScience'a açıklama yapan Meija, Fizik kanunlarını anlamak için atomik kütleleri bilmek çok önemli... Bunun iyi bir örneği, 2005 yılında fizikçilerin E=mc^2 denkleminin doğruluğunu test etmek için yaptıkları deneylerde atomik kütlelerin kesin değerlerinden faydalanırken anlaşıldı dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/1970lerden-beri-iq-skorlarinda-dusus-belirlendi/", "text": "Norveç'te bilim insanları tarafından yapılan bir araştırmada geçtiğimiz 30-40 yıl içinde nesilden nesile IQ'nün düştüğünü gösterdi. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırmada, Bernt Bratsberg ve Ole Rogeberg bulguları yayınladılar. Ayrıca çalışmada bulgulara etken muhtemel açıklamalar da yapılmaya başladılar. Yapılan önceki araştırmalarda geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında yaşayan insanların, zeka seviyelerinin yani IQ seviyelerinin giderek arttığı belirtilmişti. Bu etkiye Flynn etkisi deniyordu. İnsan zekasında görülen bu parlamanın nedeni araştırıldığında, daha iyi beslenme,sağlık, eğitim vb. faktörlerin daha zeki olmasına neden olduğu düşünülmekteydi. Fakat yeni yapılan Norveç araştırmasına göre bu trend bitti.Yeni araştırmaya göre insanlar gittikçe daha zeki olmak yerine, artık daha zeki olmak yerine daha aptal olmaya başladılar. Norveç askeri servisinde genç erkekler arasında 1970 -2009 arasında yapılan IQ testleri göz önünde bulundurdu. 730,000 test sonucu değerlendirildiğinde , araştırmacılar her yeni nesil 7 puana kadar düşüş görüldü, bu test sonuçları yaklaşık 70 yıla kadar geri gidiyor. Yine de haberler o kadar da kötü değil, araştırmacılar bazı aile gruplarındaki düşüşlerin çevresel faktörlere bağlı olabileceğini gösterdi.Ayrıca hayat tarzındaki bazı değişimlerin bu düşüşe neden olabileceğini gösterildi. Eğitim sistemi, daha az kitap okuma, giderek daha fazla bilgisayar oyunu oynama gibi faktörleri IQ'nün nesilden nesile düşmesine neden olabileceği düşünülüyor. Üzülerek söylüyoruz ki, diğer araştırmacılar da benzer sonuçlar elde etti. İngiliz ekibi ikinci dünya savaşından sonra, her on yılda bir IQ skorlarında 2,5 ila 4.3 puan düşüş tespit etmişti. Geçtiğimiz aralık ayında diğer bir ABD araştırma grubu, daha çok balık yiyen çocukların daha yüksek IQ'ye sahip olma eğiliminde olduğu, daha iyi uyudukları ve bunun yetişkin IQ seviyelerinde önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymuştu. Fakat günümüzde çoğu ülkede çocuklar daha az balık tüketiyor. Population intelligence quotients increased throughout the 20th century a phenomenon known as the Flynn effect although recent years have seen a slowdown or reversal of this trend in several countries. To distinguish between the large set of proposed explanations, we categorize hypothesized causal factors by whether they accommodate the existence of within-family Flynn effects. Using administrative register data and cognitive ability scores from military conscription data covering three decades of Norwegian birth cohorts (1962 1991), we show that the observed Flynn effect, its turning point, and subsequent decline can all be fully recovered from within-family variation. The analysis controls for all factors shared by siblings and finds no evidence for prominent causal hypotheses of the decline implicating genes and environmental factors that vary between, but not within, families."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/1986-cernobil-nukleer-faciasindan-yillar-sonra-vahsi-yasam-geri-dondu/", "text": "1986'da yaşanan Çernobil Nükleer Faciası'ndan sonra binlerce insan, nükleer serpinti nedeniyle bir daha dönmemek üzere evlerini terk etti. Bölgede yeni yapılan bir araştırmaya göre Çernobil'de kanada geyiği, kızıl geyik, karaca, yaban domuzları ve kurtların sayısında artış var. Elde edilen bulgular vahşi yaşamın kendi haline bırakıldığında eski haline döndüğünü gösteriyor. Ayrıca elde edilen bulgular, Fukushima faciasının etkilerin uzun süreli etkilerinin anlaşılmasını sağlayabilir. Öyle görünüyor ki, Çernobil'de kaza öncesinden daha fazla bir vahşi yaşam gözlendi. Yine bu radyasyonun vahşi yaşam için iyi olduğunu göstermiyor, sadece insan yaşamının, avcılık, çiftçilik ormancılık veya daha kötüsünün etkilerinin ortaya koyuyor. , diyor Portsmouth Üniversitesi'nden Jim Smith. Daha önce 4200 km2'lik Çernobil Yasak Bölgesi'nde görülen majör radyasyon etkisinin vahşi yaşam popülasyonunda azalmaya neden olduğu gösterilmiş. Fakat yeni kanıtlar ışığında uzun dönemli nüfus sayımlarında memeli popülasyonunun durumunun düzeldiği söylenebilir. Yasak bölgedeki kanada geyiği, kızıl geyik, karaca, yaban domuzları bağıl bolluğu, kirlenmemiş dört doğal rezervlerdekine yakın denilebilir. Ayrıca Çernobil bölgesinde yaşayan kurtların doğal rezervlerdekinden 7 kat fazla olduğu bulundur. Çernobil bölgesinde 20 yılı aşkındır vahşi yaşam üzerinde çalışıyor, araştırıyor ve fotoğraf çekiyorum ve bu çalışmamızı uluslar arası bilimsel kesime iletmekten çok memnunum,diyor Tatiana Deryabina. Araştırma insan faktörünün ortadan kalkmasıyla, vahşi yaşamdaki gelişmeyi ortaya koyuyor. - G. Deryabina, S.V. Kuchmel, L.L. Nagorskaya, T.G. Hinton, J.C. Beasley, A. Lerebours, J.T. Smith. Long-term census data reveal abundant wildlife populations at Chernobyl. Current Biology, 2015; 25 (19): R824 DOI: 10.1016/j.cub.2015.08.017"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2-asteroit-madenciligi-meteor-bilimi-calistayi-15-16-subatta-izmirde/", "text": "Uzay madenciliği ve meteor bilimi üzerine Türkiye'de ikincisi yapılacak bu ilginç ve uzay çalışmalarına yönelik çalıştay madenciliğin gelecekteki değişimini sergiliyor. Gerçekten uzay madenciliği, meteorlarda bulunan değerli metallerin bolluğu nedeniyle büyük şirketleri de cezbetmeyi başarıyor. Daha önce ilk çalıştay, Türkiye Uzay Madenciliği Çalışma Grubu tarafından 1. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı başlığı ile 15 Aralık 2016 tarihinde İ.T.Ü. TAV Konferans salonunda gerçekleştirilmiş ve 100 civarı katılımcı sağlanmıştı. Bu katılım sayısı, bu konuya ilginin ne düzeyde olduğunun görülmesi adına önemli bir gösterge olup bizleri bu yıl 2. çalıştayımızı düzenlemeye yöneltmiştir. 2. Çalıştay İzmir'de, Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi, Konferans Salonu'nda, 15-16 Şubat 2018 tarihleri arasında yapılacaktır. NASA-JSC dan Dr. Michael E. ZOLENSKY'nin davetli konuşmacı olarak ve yine NASA-JPL'den Dr. Umut YILDIZ'ın da birer konuşma yapacağı çalıştayda başka ünlü isimler de var. HABERTÜRK'ten Sn. Fatih ALTAYLI ve Ege Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Necdet BUDAK'ın açılış konuşmasını yapacağı kurultay gerçekten ülkemiz açısından gurur verici bir etkinlik."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2-boyutlu-kutle-spektroskopisi-devrimi-sayesinde-tibbi-devrim-yasanacak/", "text": "Warwick Üniversitesi Kimya Bölümü'nden Prof. Peter O'Connor ve Dr Maria van Agthoven dünyanın ilk 2D kütle spektroskopisi cihazını keşfetti. Bu buluş sayesinde farmasötik çalışmalar daha hızlı ve kesin gerçekleştirilebilecek. Farmasötik ve biyomedikal sektörü için devrim niteliğinde olan bu buluş sayesinde protein fonksiyon oluşturduğu , daha kolay ve ucuz analiz edilebilecek. 2D kütle spektroskopisi (Two-dimensional Fourier transform ion cyclotron resonance mass spectrometry -2D FT-ICR MS) sayesinde kimyagerler molekülü fragmanlarına bölerek , yapısını ve elementel bileşimini araştırabilecek. Molekülü kesitlerine bölerek, kütle ölçümü ve molekülün fonksiyonu ve çevreyle etkileşimine dair veriler toplanabilecek. Bu sayede aynı anda yüksek sayıda molekül incelenebilir, bu bölünen moleküllerin farklı fragmanları aynı geldiklerin molekülün frekanslarına ayarlanabilir. Prof. Peter O'Connor ve Dr Maria van Agthoven liner iyon tuzağında çalıştırılabilecek bir enstrümanın patentini aldılar. Böylece daha öncesine göre daha ucuz, küçük ve daha ulaşılabilir bir seçenek sunulacak. Ayrıca bu yeni, cihazın mevcut MS enstrümanlarına eklenebileceği ve de yeni cihazlarla alınabileceği belirtiliyor. Normalde MS cihazları büyük, pahalı enstrümanlar olduğundan kullanımı çok yaygın değil. Fakat bu yeni buluş daha geniş bir pazara ulaşacak. Kütle spektroskopisi protein diziliminde kesin cevaplar veriyor . Bu yeni nesil verilerle işlenen biyolojik faaliyetler çok daha hızlı , iyi sonuçlar sağlayacağından farmasötik ve biyomedikal araştırmalara ışık tutacak. 2 Boyutlu kütle spektroskopisi basit ve ucuz liner iyon tuzağıyla proteomikleri ve kompleks numunelerin detaylı karakterizasyonu kökten değiştirecek, diyor. Böyle bir cihazın kimyasal analiz konusunda devrimsel gelişmelere imza atacağını düşünmek zor değil."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2010-bp-deep-horizon-petrol-faciasi-son-5-yil-yunus-olum-sorumlu/", "text": "BP'nin offshore petrol platformunun 2010'da Meksika Körfezi'nde yarattığı facianın etkileri halen devam ediyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nde tarafından yapılan araştırmada son 5 yıldaki yunus ölümlerinin petrol maruziyetinden kaynaklandığını gösteriyor. Ayrıca denizdeki 1100'dan fazla deniz memelisinin ölümünden %95 BP petrolün sorumlu olduğunu gösteriyor. Araştırmada şişe burunlu yunusların akciğerlerinde ve böbreküstü bezlerinde lezyonlar görüldüğü belirtiliyor. Normalde oldukça nadir olan bu lezyonların 2010'daki petrol sızıntısından sonra hızla arttığı körfezdeki yunus cesetlerinden anlaşıldı. Bu gelişme bilim insanlarını şoke etti. 20 Nisan 2010'da BP'nin Deepwater Horizon isimli açık deniz petrol platformu , bir kaynağı delerken, patlama yaşandı ve devamında yangın çıktı. 11 işçinin öldüğü ve körfeze üç ay boyunca 200 milyon galon petrolün körfeze yayıldığı olaydan dolayı bölgedeki vahşi yaşam ve balıkçılık endüstrisi büyük bir darbe yedi. Onarım ekipleri 2010 Temmuzda kuyuyu ancak tıkayabildi. BP milyarlarca dolarlık sivil davası ve cezasına çarptırıldı. NOAA tarafından yapılan araştırma PLOS One akademik dergisinde yayınlandı. Lezyonlar nedeniyle ölen yunusların yarısında farklı bir ölüm nedeni bulunamadı. 13 yıldır yaptığım araştırmalarda , yunusların çoğunda ciddi akciğer lezyonlarına rastladım, diyor veteriner Kathleen Colegrove. 2010 ila 2015 arasında 1000 hasta yunus öldü ve bunun en büyük nedeni BP'nin petrol sızıntısı. Zamanlama, konum ve doğası gereği tespit edilen lezyonlar, BP'nin Deepwater Horizon petrol kuyusundan kaynaklandığı ve yunus ölümlerinin büyük kısmında bu kuyunun ayak izleri olduğunu gösteriyor, olarak belirtiyor NOAA. NOAA bu raporun yazılmasında BP'ye de yardım etti. Ayrıca bilim insanları ölen yunusların üçte birine yakınının, akciğer hastalığına yakalnadıklarını gösterdi. Bunun başlıca nedeniyle bağışıklık sistemlerindeki değişmeden dolayı pnömaniye yakalanma olasılıklarının artması denilebilir. Suyun petrolle kirlenmesi hayvanların sağlığını etkilerken, yunusların akciğerleri daha büyük olduğundan ve nefeslerini uzun süre tuttuklarından zehirlenmeye daha elverişliler. 1990'lardaki faciada ise 344 yunus daha az ölmüştü. BP ise NOAA'nın verilerinin tümüyle gerçeği yansıtmadığını, ölümlerin Deep Horizon kuyusundan kaynaklanmadığını iddia ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2012-de-kesfedilen-en-yeni-turler/", "text": "2012 ' de inanılmaz hayvan türleri keşfedildiğini biliyor muydunuz ? Aksıran maymun , mavi tarantula ya da geceleri açan orkide gibi ilginç türler keşfedildi. Arizona Eyalet Üniversitesi' ndeki Uluslarası Yeni Türler Keşfetme Enstitüsü' nden tür sınıflandırma ve keşfetmeden sorumlu bilim adamları 2012' de keşfedilen en yeni türleri 23 Mayıs' ta duyurdu. İşte bu türlerden yayınlanan en yeni 10 tür . Bu türler geçen sene sınıflandırılan yeni keşfedilen yaklaşık 200 tür arasından seçildi. Aksıran maymun ya da bilimsel adıyla Aksıran maymun ya da bilimsel adıyla Rhinopithecus strykeri, jibon araştırması yapan bilim adamları tarafından Burma' nın yüksek dağlarında bulundu. Nesli tehlikede olan bu maymun beyaz sakalı ve yağmur yağdığında hapşırmasıyla ayırt ediliyor. Sazima tarantulası ise yanar döner mavi tüyleri ile Güney Amerika' da yaşıyor. Bilimsel adı Pterinopeima sazimai olan örümcek Doğu Brezilya' nın dağlarında yaşıyor. Şeytan kurdu ise en garip hayvanlardan biri. Sadece yarım mm boyunda olan ve 1,3 km derinde yaşayan bu ufak hayvan Güney Afrika' daki altın madenlerinde keşfedildi. 37 derecede yaşayan hayvan dünya' da en derin yerde yaşayan çok hücreli hayvan oluyor. Halicephalobus mephisto olarak isimlendirilen hayvan Göethe ' nin Faust adlı eserinden esinlenerek bu ismi aldı. Yeni keşfedilen bu orkide türü Bulbophyllum nocturnum olarak adlandırıldı. Royal Botanik Bahçeleri' nde çalışan bilim adamları tarafından keşfedilen bu orkide türü Papua Yeni Gine' ye özgü. Bu ilginç orkide akşam 10' da açmaya başlıyor ve sabahın erken saatlerinde tekrar kapanıyor. Bonaire çizgili deniz anası ise Hollanda Karayip adası Bonaire ' in yakınlarında bulundu. Muhteşem rengine rağmen oldukça zehirli olan bu deniz anası tarafından sokulmak ölümcül olabilir. Bilimsel adı Tamoya ohboya olan bu deniz anası muhteşem gözüküyor. Bu küçük eşekarısı türü , yumurtalarını karıncalara enjekte ederek karıncanın vücudunda larvalarının gelişmesini sağlıyor. Sünger bob' dan ismini alan bu mantar Kuzey Borneo Ulusal Parkı' ndan keşfedildi. Yürüyen Kaktüs fosili, eklemli ayaklara sahip, nesli tükenmiş bir hayvan."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2012-deki-super-gunes-firtinasi-dunyayi-kil-payi-siyirdi/", "text": "2012'de Dünya'nın çok büyük bir güneş patlamasından kıl payı kurtulduğunu biliyor muydunuz ? NASA'nın deyimiyle, uygarlık neredeyse 18. yüzyıla geri dönüyordu,. 23 Temmuz 2012'de son 150 yılın en olağan dışı uzay havası Dünya'nın yörüngesine doğru ilerledi. Tabi ki çoğu dünyalının hiçbir şeyden haberi yoktu. Eğer bu patlama bir hafta öncesinde gerçekleşseydi , Dünya ateş hattında kalabilirdi, diyor Kolorado Üniversitesi Uzay Fiziği ve Atmosferi'nden Prof. Daniel Baker. STEREO-A uzay aracına gelen fırtına verileri toplanarak birleştirildi. 1859'larda Carrington durumu olarak en büyük uzay fırtınasıyla kıyaslanabilir boyutta olduğu tespit edildi. 1989'da Quebec boyunca elektriğin kesilmesine neden olan güneş fırtınasından 2 kat daha kötü olduğu belirtiliyor. Yapılan araştırmalar 2012'deki patlamadan kıl payı kurtulduğumuzu gösteriyor. Ulusal Bilimler Akademisi , 1859'dakine benzer bir güneş fırtınasının modern ekonomiye 2 trilyon dolardan daha fazla zarar verebileceğini ve ardından düzelmenin yıllar alacağını gösteriyor. Uzmanlar güneş fırtınalarının büyük güç kesintilerine, radyodan GPS'e kadar , hatta su kaynaklarına kadar pek çok alanda kesintilere neden olabileceğini söylüyorlar. Her şey güneş patlamalarıyla oluşan alevlerin Dünya'ya ışık hızında X ışınları ve aşırı UV radyasyon yollamasıyla başlıyor. Saatler sonra enerji parçacıkları ve elektron-protonlar uyduları ve elektronik cihazlar elektriğe maruz kalarak hasar görüyor. Sonra da taçküre kütle atımlarından oluşan milyarlarca tonluk manyetize plazma bulutları bir gün sonra Güneş-Dünya arası sınırı geçerler. Genelde bu gibi atımlar Dünya'nın manyetik alanı tarafından saptırılır ama doğrudan gelirse yıkım olur. Fizikçi Pete Riley'in Space Weather dergisinde yayınlandığı makaleye göre böyle bir süper güneş fırtınasının önümüzdeki on yıl içinde olma olasılığı % 12 civarında. Riley'in araştırması son 50 yılda gerçekleşen güneş fırtınası kayıtlarına dayanıyor. Başlangıçta bu kadar yüksek bir olasılığın çıkması beni şaşırtsa da,istatistikler doğru gözüküyor. Bu aklımızı başımıza getiren bir örnek, diyor Riley."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2012-en-iyi-bilim-fotograflari/", "text": "Kuantum bilgisayarlarından, ilginç böceklere ve böceklerden robotlara kadar çok geniş bir yelpazede değerlendirilen 23 üncü yıllık Avustralya Müzesi Eureka Ödülleri bu yılda en iyi Avustralya bilim fotoğraflarına verildi. Resimler bilimin ilerlenmesiyle doğanın her gün hayret verici bir şekilde keşfedilmesine neden oluyor. İşte bu yılda sahiplerini bulan Avustralya Müzesi Eureka Ödüllerinde o kadar enteresan ve çarpıcı fotoğraflar sergilendi ki, doğanın mükemmel dengesi gözleri kamaştırıyor. İlk kez kambur balinaların çiftleşmesinin belgeleyen fotpğrafçı büyük ödülü aldı. Saatler süren erkek kambur balinaların dişi için verdikleri dayanıklık ve cesaret turu sonucunda, galip gelen erkek dişiyle çiftleşiyor. Fotoğraf Red-throat Emperor balığının ameliyat sonrasında çekilen fotoğrafı da oldukça ilgi çekici. Balığa akustik bir etiket yerleştirildi. Heron Adası Great Barrier Resifi ' ne bırakıldı. Araştırma projesi koruma alanlarındaki hareket şablonların çıkaramayı hedefliyor. Güneşimiz her 11 yılda bir maksimum aktiviteye ulaşıyor. İşte bu zamanda kromosferde ; alevler, güneş lekeleri ve gaz izleri gözleniyor. Bu yüksek çözünürlüklü fotoğraf Peter Ward tarafından çekildi. Böylece güneşin atmosferindeki tüm dinamikler görülebiliyor. Bu dünyanın en bilinen amber yataklarına sahip Baltik amberinde, yaklaşık 40 milyon yıldır muhafaza edilmiş bir sinek. Ağaç reçineleri fosilize olduğunda amberi oluşturuyor ve amberin içinde kalan örnekler mükemmel şekilde korunuyor. Lord Howe Adası Cadı Çekirgesi endemik türlerden biri olduğundan fotoğrafı oldukça nadir. Dryococelus australis 6 aylık inkübasyondan sonra, yumurtadan çıkıyor. Bu fotoğraf daha önce hiç görüntülenmedi ve fotoğrafçı bu fotoğrafı çekmek için haftalarca sabırla bekledi. Züppe Mantis Karidesi, Odontodactylus scyllarus , sualtı dünyasının en gelişmiş vizyonlarından birine sahip. Aynen göründüğü gibi. Doğanın hassaslığını gösteren bu fotoğraf Yeşil Zarkanatlı' nın karakterini yansıtıyor. Işığın zarif bir şekilde ayarlanması basitlik ve zarifliği beraberinde getirmiş. Bu fotoğrafın çekilmesinden hemen sonra bu narin zarkanatlı uçup gitmiş. Nöronlara işleyen beta-amyloyd peptitin, beta-amyloyd plağı oluşturarak, Alzheimer hastalığının başlıca nedenini oluşturduğu düşünülüyor. Cyana meyricki tırtılları koruyucu dikenden tüylerle kaplı. Pupa evresine geçeceği zaman, tırtıl bu tüyleri bir araya getirerek, ipekten bir dolaşık koruyucu kafes oluşturuyor. Fakat koruyucu kafesin içindeki pupa tırtıla ait değil aksine , bu bir parazit sinek ve tırtılı içeriden yiyerek bitirecek.Aynı zamanda da potansiyel yırtıcılardan korunacak. Bu resimde, küçük 6 günlük Arabidopsis thaliana fidesinin elektron mikroskopu altında tohumunun çimlenmesini ve bir bitkinin hayatına başlamasını görüyorsunuz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2012-nobel-fizik-odulu-kuantum-dunyasinda-parcacik-kontrolu/", "text": "İsveç Kraliyet Bilim Akademisi 2012 yılı için Nobel Fizik Ödülü' nü ayrık kuantum sistemlerinin ölçümleri ve manipülasyonları için çığır açan deneysel metotlar geliştirdikleri için Serge Haroche ve David J. Wineland'a verdi. Serge Haroche ve David J. Wineland tekil parçacıkların kuantum mekaniksel doğasını koruyan ölçüm metotlarını birbirinden bağımsız olarak geliştirerek, şimdiye kadar yapılamaz denen ölçümleri kaydettiler. Nobel ödülünü kazananların listesinin açıklanmasıyla beraber, kuantum parçacıklarını yok etmeden doğrudan gözlem yapılabilmesiyle, deneylemede yeni bir devir açıldı.Tek bir ışık veya madde parçacığı incelenmesinde yetersiz olan klasik fizik kanunlarının geçersiz olduğu yerlerde kuantum fiziği yasaları geçerli oluyor. Fakat enteresan bir şekilde tek bir parçacık kolayca kendini saran çevreden soyutlanamadığında , dış dünyayla etkileşime geçen parçacığın bütün gizemli kuantum özellikleri kaybolmaktaydı. Bu nedenle , kuantum fiziğinde bu tuhaf fenomen doğrudan gözlenemiyordu ve araştırmacılar bu nedenle deneylerin bu tuhaf fenomenden dolayı uygulanamayacağını düşünüyordu. Haroche ve Wineland birlikte çalışarak oldukça pratik ve dahice laboratuar metotları geliştirerek, çok hassas olan bu kuantum seviyelerini önceleri doğrudan gözlenemez denildiği halde, ölçerek kontrol etmeyi başardı. Yeni metotlar sayesinde parçacıklar kontrol edilip, incelenecek ve sayılabilecek. Aslında pek çok metotları kuantum fiziği açısından genel-geçer metotlar. David Wineland, elektrik yüklenmiş atomları veya iyonları tuzağa onları ışıkla veya fotonla kontrol etmeyi ve ölçmeyi başardı. Serge Haroche ise tam tersi bir yaklaşımla , tuzağa düşen fotonları veya ışık parçacıklarını tuzağa atom göndererek ölçmeyi ve kontrol etmeyi başardı. 1980' lerin ortalarından beri yapılan bu araştırmalar sayesinde ışık ve madde arasındaki etkileşimler açıklanabilecek. Çığır açan bu metotlar sayesinde kuantum bilgisayarların yapımında ilerleme kaydedilecek. Ayrıca bu gelişmeyle sezyum atom saatleri yüzlerce kat daha hassas yapılabilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2013-nobel-fizik-odulu-higgs-ve-englerte-verildi/", "text": "İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi 2013 Nobel Fizik ödülünü François Englert ve Peter W. Higgs'e vermeye karar verdi. CERN' de LHC ' da yapılan deneyler sonucunda maddenin nasıl kütle kazandığına dair teorik keşiflerinden dolayı bu iki bilim adamı Nobel Fizik ödülüne layık görüldü. LHC' deki Atlas ve CMS dedektörlerinden atom altı parçacıklara ilişkin yapılan ölçümler ışığında teorilerin doğruluğu araştırıldı. François Englert ve Peter W. Higgs'e ortaklaşa verilen Nobel Fizik Ödülü parçacıkların nasıl kütle kazandığını gösteren teoriye verildi. 1964' de yayınlanan teori Englert ve rahmetli meslektaşı Robert Brout tarafından bağımsız olarak yayınlanmıştı. 2012' de CERN laboratuvarlarında Higgs parçacığının keşfinin onaylanmasıyla teori sağlamlaştırılmış oldu. Ödüle layık görülen teori parçacık fiziğindeki Standart Model 'in en can alıcı kısmını oluşturuyor. Standart modele göre, en ufak canlıdan yıldızlara, yıldızlardan galaksilere kadar her şey sadece parçacıklarından oluşuyor. Bu parçacıklar ise kuvvet taşıyıcıları tarafından yönlendirilerek, her şeyin olduğu gibi işlemesini sağlıyor. Standart Model aslında tümüyle özel bir tür parçacığın olması esasına dayanıyor. İşte bu parçacık Higgs Parçacığı. Parçacık görünmez bir alandan türeyerek uzayı dolduruyor. Evren her ne kadar boş gibi gözükse de bu alan uzayda mevcut. Bu alan olmadan parçacıklar alanla etkileşime giremeyeceğinden kütle kazanamaz. Yani biz olmayız. İşte bu teori Englert ve Higgs' in proseslerinde tanımlanıyor. 4 Temmuz 2012' de CERN parçacık fiziği laboratuvarlarında Higgs parçacığının keşfiyle teori doğrulanmış oldu. CERN' de bulunan Büyük Hadron Çarpıştırıcı dünyanın en büyük ve en kompleks makinası. Her iki araştırma grubunda 3000 civarı bilim adamından oluşan araştırma grupları ATLAS ve CMS milyarlarca parçacık çarpışmasından Higgs parçacığını ayıklamayı başardı. Higgs parçacığının keşfedilmesi gerçekten büyük bir aşama olsa da Standart Model bulmacasında son parça değil. Bunun nedenlerinden biri, Standart Model' in belirli parçacıkları ve nötrinoları esasen kütlesiz davranması. Fakat son araştırmalar bu parçacıkların gerçekten kütlesi olduğunu gösterdi. Diğer açıdan model sadece görünebilir maddeyi tanımladığından sadece evrenin beşte birine denk geliyor. CERN' de bilim adamlarının en büyük hedeflerinden biri gizemli karanlık madde gibi bilinmeyen parçacıkların tespiti. François Englert, Belçika vatandaşı,1932 Etterbeek doğumlu. Libre de Bruxelles Üniversitesi' nden Profesör. Ödül: 8 milyon İsveç Frangı iki aday arasında bölüştürüldü. Yaklaşık 2,4 milyon TL."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2013-un-en-buyuk-gunes-patlamasi-gerceklesti/", "text": "NASA 2013' ün şimdiye kadar gerçekleşen en büyük patlamasının dün (11.04.2013) gerçekleştiğini belirtti. Güneş patlamalarını yüksek miktarda zararlı radyasyon yaydığı, fakat bu radyasyonun atmosferden geçemediği belirtildi. Bununla beraber, güneş patlamalarından yayılan radyasyonlarının GPS ve iletişim uydularının sinyallerini etkilediği belirtiliyor. Güneş patlamaları nedeniyle mevcut radyo sinyallerinde birkaç dakikadan saatlere varan bozulma gerçekleşebiliyor. Patlamanın orta seviyeli olduğu ve şiddetinin M6.5 seviyesinde olduğu, en güçlü patlamalardan 10 kat daha az şiddetli olduğu belirtiliyor. En güneş patlamaları X sınıfı olarak adlandırılıyor. M sınıfı patlamalar en zayıf patlamalardan gösterilse de Uzay kaynaklı hava durumuna bazı etkileri oluyor. Bu patlama radyo sinyallerinde karartmaya neden olabiliyor. Bu patlamanın karartma seviyesinin R2 olduğu belirtiliyor. Uzay durumu ölçeğine göre R1 ile R5 arasında değişen bir ölçeğe sahiptir. Bu güneş patlaması 2013' ün başlangıcından beri görülen en büyük patlama. Güneş patlamalarındaki bu artışın güneşin 11 yıllık artış dönüşümüne göre normal olduğu 2013' ün sonuna kadar patlamaların artacağı belirtiliyor. Güneş patlamaları keşfedildiğinden beri takip ediliyor. Gerçekleşen patlamalarının, güneş pik aktivitesine göre normal olduğu belirtiliyor. Güncellemelerin güneş patlamaları ve ilişkili taçküre kütle atımına bağlı olduğu belirtiliyor. Taçküre kütle atımı diğer bir güneş fenomeni ve uzaya güneş parçacıkları yollanması ve dünyadaki uydu sistemlerinin elektronik donanımını etkilemesiyle biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-ay-isiginda-perseid-yagmurunu-izleyebilirsiniz/", "text": "11 Ağustos'ta Google'ın Doodle yaptığı perseid yağmurları aslında her yıl olan bir gök olayı. Yılın en iyi göktaşı yağmuru olan Perseid göktaşı yağmuru asıl 12 Ağustos'u 13 Ağustos'a bağlayan gece görmelisiniz. Ancak Ay'ın dolunaya yakın hali ve gece boyunca gökyüzünde olması bu şölenin üzerine gölge gibi düşecek. Ay'ın olmadığı bir gece de saatte 50-60 akan yıldız (tübitak 90 olarak belirtiyor) görebileceğiniz Perseid'leri bu sene bu nedenle çok daha az sayacağız. Halk arasında yıldız kayması, akan yıldız gibi terimlerle bilinen göktaşı yağmurları, aslında kuyrukluyıldızların uzaya bıraktığı kalıntılardır. Dünya zaman zaman bu kalıntıların üzerinden geçer. Böylece bu kalıntılar büyük bir hızla dünyaya düşüp atmosferde uğradıkları sürtünmenin etkisiyle alev alırlar. Biz de bu alevi parçaların hareketlerinden dolayı gökyüzünde bir ışık izi şeklinde görürüz. Yıl içerisinde dünya zaman zaman böylesi kalabalık grupların arasından geçmektedir ki bunlar arasında en ünlüsü ve görsel zevki en yüksek olanı 12-13 Ağustos geceleri izlenen Perseid'lerdir. Yukarıdaki fotoğraf, amatör gökbilimci Uğur İkizler'in 2010 yılında gözlemlediği Perseid Göktaşı yağmuruna ait. Perseidlerin nedeni olan kuyrukluyıldız ise 109P/Swift-Tuttle'dır. Bu kuyrukluyıldızın yörünge dönemi 133 yıl olarak hesaplanmıştır. Kuyrukluyıldızın kalıntıları Dünya'ya saniyede 60 km gibi bir hızla ulaşıyor. Gözlem Perseid'lerin adını aldığı Perseus Takımyıldızı'nın doğmasıyla başlayacak. Bu da saat 22:00 dolayları demek oluyor. Gözlem en iyi bu takımyıldızın biraz yükselmesiyle gece yarısı zirve yapacak. Gece yarısı çok daha fazla göktaşı yağmuru izleyebileceksiniz. Tabi göktaşı yağmurunu izlemek için Kahraman Takımyıldızı yönüne bakmanıza gerek yok. Yere uzanıp gözünüzü gökyüzüne dikmeniz yeterli olacak. Böylece bir yandan da gökyüzünün büyülü güzelliğine tanık olacaksınız. Bakalım Ay'ın varlığına karşın kaç tane görebileceksiniz. Diğer gök olaylarını incelemek için Tübitak 2014 yıllığına göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-ebola-virusu-salgini/", "text": "2014 yılının başlarında Batı Afrika'da başlayan Ebola salgını tarihte bu virüsün gerçekleştirdiği en kötü salgın. Ebola virüsünü bu kadar korkutucu yapan ise yüksek ölüm oranıdır. Eboladan etkilenen özellikle 3 ülkede, Gine, Sierra Leone ve Liberya'da virüsten enfekte olanların %70'i hayatını kaybetti. Ebola'nın tam olarak nereden insanlara bulaştığı bilinmese de uzmanlara göre bu virüsün kaynağı yarasalar olabilir. Ebola salgınında ilk vakalar 1976 yılında Sudan'da ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde eş zamanlı olarak meydana geldi ve 600'den fazla kişi hastalandı. Yaklaşık 30 yıl sonra 2005'te araştırmacılar Gabon ve Orta Afrika'da ebola virüsünü taşıyan hayvanlar tespit ettiler. 1000'den fazla küçük hayvanda, 679 yarasada, 222 kuşta ve 129 küçük karasal omurgalıda ebola tespit ettiler. Ebola virüsü yarasalar tarafından da taşınır. Özellikle meyve yarasalarının bazı türleri bu taşımayı itinayla yapar. Özellikle son 2 yılda Gine'de sayısı artan meyve yarasaları Batı Afrika'da oluşan Ebola salgınının kaynağının bu olduğunu bize gösteriyor. Afrika'da özellikle yarasalarla yapılan yemekler bu virüsün insanlara geçmiş olabileceğini gösterdi. Özellikle yarasa çorbası buna örnek verilebilir. Gine'deki yetkililer salgın başladıktan sonra Mart ayında yarasaların tüketimini ve satışını yasaklama yönünde adımlar attı. Fakat yapılan çalışmalar Ebola virüsünün yemeklerden değil de, yarasa kesim yerlerinden ve bu yarasa etlerini işleyen yerlerden insana geçtiğini gösterdi. Bu da Ebola'nın ilk olarak kesim yerlerinde çalışanlara bulaşmış olmasıyla perçinlenmiş oldu. Tabi ki Ebola virüsünün yarasalardan geçmiş olduğunun kanıtlanması için insanlardaki genetik sekansla yarasalardaki Ebola virüsünün genetik sekansının birbirini tuttuğunu göstermek gerekiyor. Ayrıca Ebola, hep yarasalardan insanlara bulaşan bir virüs olmaktan çok, Ebola aslında yarasa toplulukları arasında yayılan bir virüstür. Araştırmacılar, Muhtemelen bu virüs yarasalardan insanlara geçti fakat bundan şu anda emin olamayız. Çünkü emin olabilmemiz için yarasalardaki Ebola ile insanlardaki Ebola'nın genomlarını dizilemek ve bunları karşılaştırmalı genomik kullanarak birbirini tutup tutmadığını görmek gerekiyor. Bunun içinde yüksek biyogüvenlikli laboratuvarlar ve burada hayatını riske edip çalışacak bilim insanlarına ihtiyaç vardır. diyorlar. Şu sıralar Batı Afrika'yı kasıp kavuran Ebola virüsünün 38 yıl önce ismi bile yoktu. Bu virüs 38 yıl önce Zaire'de ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde köylüler arasında gizemli bir hastalık olarak anılıyordu. 1976 yılında, Ebola salgınını araştırmak üzere uluslararası bir ekip Zaire'ye gitti. Burada hastalığı keşfeden Dr. Peter Piot'tur. Belçikalı bilim insanları Afrika'dan gönderilen kan örneklerini incelemişler ve bu virüsün tüm virüslerin aksine solucan ya da uzun bir kolye gibi göründüğünü açıklamışlardır. Afrika'daki araştırmacılar ise bu virüsün nasıl yayıldığını veya hastaları nasıl hızla öldürdüğünü incelemişlerdir. Araştırmacıların kafalarında birçok soru işareti vardır. Bu virüsler vücudun içinde ne yapıyor, nasıl bulaşıyor, neyden bulaşıyor ve bu virüs nasıl durdurulabilir? gibi sorulardı. Ama bu virüse yani bir ad koymak zorundaydılar. Bu virüsü keşfeden Piot'un anılarını anlattığı kitaba göre Ebola adının konulması biraz hızlı ve rastgele oldu. Gecenin geç saatlerinde bir grup bilim insanı tartışıyorlardı. Virüs Yambuku köyünde ortaya çıkmıştı ve Dr. DierreSureau bu virüsün adının Yambuku olmasını savundu. Fakat bu köyün adını kötü bir şekilde damgalayacağı için kabul edilmedi. Dr. JoelBreman 1969 yılında Nijerya'da Lassa kasabasında ortaya çıkan Lassa virüsünün bu şekilde adlandırıldığı söyledi. Ve oradan kalan kötü bir deneyimin tekrar yaşanmamasını istedi. Karl Johnson, bu virüsün adının Kongo nehrinin adını taşıyan Kongo olmasını istedi ama Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ile karıştırılabileceğinden dolayı bu öneri kabul edilmedi. Daha sonra bilim insanları duvara tutturulmuş haritadan Yambuku yakınlarındaki nehirlere bakarken Lingalaea'da Ebola diye tabir edilen İngilizcesi Black River anlamına gelen ismi koydular. Fakat bu isim çok uğursuz gözüktü ayrıca Ebola nehri haritada Yambuku yakınlarında değildi. Bunun üzerine bilim insanları kendilerinin çok yorgun olduklarını ve bu işin üzerinde fazla durmak istemediklerini bu yüzden aceleyle bu ismi verdiklerini söylediler. Böylece Ebola ismi bir virüse verilen nehir isimleri listesine katılmış oldu. Diğerleri Bolivya Hemorojik Ateşi ya da Siyah Tifus, Avustralya'da Queensland'da sinek yoluyla bulaşan Ross virüsü. Bolivya'daki Machupo virüsü, 1937 yılında keşfedilen Batı Nil Virüsü, 1948 yılında keşfedilen Koksaki virüsü . 1967 yılında keşfedilen Marburg virüsü ve Hendra Virüsü 1994 yılında bu isimler konulmuştur. Ebola son derece ölümcül bir virüstür. Halen Batı Afrika'da olan salgın, hastalığa sahip insanların %60'ını öldürdü, çok az da olsa bazı insanlar bu enfeksiyondan kurtulmayı başardılar. Doktorlar, ebola için belli bir tedavisinin olmadığını söylüyorlar. Ancak, yapılan bazı biyolojik araştırmalar devam etmektedir. Ebola virüsü özellikle bağışıklık sisteminin çalışması için çok önemli olan CD4 ve CD8 T lenfositlerini tüketir. Vücut bu saldırıyı savuşturamazsa, o zaman bağışıklık sistemi çöker. Bu da şu anlama gelir; inflamatuar moleküller kontrol edilemezse serbest kalırlar bunlarda küçük kan damarlarını tıkar ve patlatır. Bu da çoklu organ yetmezliğine sebep olur ve sonucunda ölüm gelir. WHO'ya göre Ebola virüsü kendi tarihinde en kötü salgın şu sıralar gerçekleştiriyor. Ebola'da hayatta kalmak için insanların bağışıklık sisteminde lökosit antijen B adı verilen proteini salgılayan bir gen bulunur. 2007 yılında yapılan çalışmalar B67 ve D15 olarak adlandırılan bu gen sürümlerinde insanlar ölmeye daha yatkındır. B07 ve B14 olarak adlandırılan bu gen sürümlerinde Ebola'dan hayatta kalmak daha mümkündür. Son olarak yapılan araştırmalarda NPC1 adındaki gende oluşan bir mutasyonun Ebola'ya dirençliliği artırdığını gösterdi. Laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda NPC1 geninde oluşturulan mutasyon virüslere karşı bu hücreleri daha dayanıklı yaptı. Yapılan araştırmalar Ebola virüsüne rağmen hayatta kalmak için her geçen gün daha da yol katediyor. New York'ta Gine'deki Ebola araştırmalarından yeni dönen bir doktor metroda seyahat ederken hastalık belirtileri gösterdi ve bu da insanlarda büyük bir endişe yarattı. Gine'den dönen Dr. CraigSpencer'ın ateşi vardı ve Ebola testi pozitif çıktı. Şimdi New York Bellevue Hastanesi'nde karantina ünitesinde tedavi gördü ve hastalığı atlatmayı başardı. Dr. AmeshAdolja, Spencer ile aynı metroya binmiş kişilerin endişelenmemesi gerektiğini söylüyor çünkü ebola virüsü hastanın kan ve vücut sıvılarıyla doğrudan temas yoluyla bulaşır ki Dr. Spencer'da kusma ve kanama olmamıştı. Virüs ilk önce vücutta dalak gibi iç organlara konsantre olur. Yani vücudun genelinde yaygın değildir. Yaygın olmaya başladığı zaman hastalık belirtilerini gösterir. Evet. Çünkü bu virüs çok dayanıklı değil ve sıradan temizleyiciler onu öldürebilir. Ebola virüsü bulaşmış bir kişinin kan, dışkı ve kusmuk ile temas yoluyla aktarılabilir. Ama hapşırma ile de ebola alınabilir. Fakat Ebola solunum hastalığı değildir ve insanlarda hapşırmaya neden olmaz. Virüs ile enfekte kişilerle yapılan çalışmalar da en yaygın belirti ateş ve baş ağrısıdır belirtiler arasında hapşırık yoktur. Ebola virüsü insanları hemen hasta yapmaz. Virüs vücuda girdiği anda 2 ile 21 gün arasında bir kuluçka dönemine girer. Bu dönemde bu virüs kanda ölçülebilir oranda bulunamadı. Bunun yerine virüs vücutta derinlerde kalır. Bu insanlar kuluçka döneminde herhangi bir semptom göstermez ve bu insanlar bulaşıcı değildir. Virüs; dalaktan yavaş yavaş kan dolaşımına çıkar ve belirtiler hızla görülmeye başladı. Virüs; karaciğer ve bağırsak gibi iç organları işgal ederek insanları hasta yapar. Özellikle hastanın vücut sıvıları, kan, kusmuk, ishal ve ter ile temas ederken dikkatli olunmalı. Ebola vakalarında hapşırma ile iletim görülmemiştir. Verem ya da çiçek hastalığına neden olan virüs aksine Ebola havada duramaz. Ebola içeren sıvı damlacıklar yer çekimi nedeniyle hızla yere düşerler. Fakat diğer virüsler havada asılı kalabilirler. Özellikle Birleşik Devletler ve Avrupa bu konudan dolayı bir hayli sıkıntıda. Fakat hükümetler seyahatlerin tamamen yasaklanmasını değil de zorunlu olarak yapılmayan seyahatlerin durdurulması konusunda fikir belirtirler. Yani Batı Afrika'ya zorunlu olmadıkça seyahat yapmayın. Ebola virüsü şu anda Batı Afrika'da yıkıcı ve benzeri görülmemiş bir salgına neden oluyor. Ama herkesin kafasında neredeyse en önemli soru şu Ebola havadan yayılabilir mi? . Uzmanlar Ebola virüsünün havadan yayılabileceği yönünde yetenek kazanmasından korkuyor. Fakat bu ihtimalin çok çok zayıf olduğunu da söylüyorlar. Bildiğimiz gibi Ebola sadece vücut sıvılarıyla temasla bulaşabilir. Fakat Ebola'nın bulaştığı her yeni insan ona mutasyon şansı verir. Eğer bu şekilde Ebola havadan yayılma özelliği kazanırsa dünyanın her tarafına hızla yayılır. Fakat mutasyonlar rastgele oluşur ve bunların birçoğu virüsün alehine mutasyonlardır. Yani mutasyonlar virüsü daha zararlı hale değil daha az zararlı hale getirir. Ebolayla aynı aileden olan virüslerde de yapılan incelemelerde de havada yayılma gibi bir özellik tespit edilmedi. Uzmanlar Ebola'nın Afrika'daki kadar etkili olamayacağını söylüyorlar. Bunun sebebini ise şu şekilde açıklayabiliriz. Ebola'nın yayılmasına ve gelişmesine neden olacak bütün faktörler Afrika'da mevcut. Özellikle gelişmiş ekonomilerde sağlık hizmetlerinin kalitesi çok daha fazladır. Uzmanlar eğer Birleşik Devletler de böyle bir salgın olsaydı ölüm oranının % 30 ile% 50 daha az olacağını söylüyorlar. Gelişmiş ekonomiler Ebola salgını ile başa çıkmak için yeterli kaynaklara sahiptirler. Yani Ebola Afrika'daki kadar gelişmiş ekonomilerde etkili olamaz. Ebola virüsünün en kötü belirtisi kanamalı ateştir. Viralhemorajik ateş olarak bilinen hastalıkta genellikle aşırı kanamaya neden olur. Ebola hemorajik ateşe neden olan Filavoviridaeailesinin birkaç üyesinden birisidir. Ve hemorajik ateşe neden olan en az 3 tane daha virüs ailesi vardır. Bunlar; Bunyavirüsler, Flavivirüsler, Arenavirüslerdir. BDBV, EBOV ve SDUV Afrika'daki salgınlara sebep olan türlerdir. RESTV'nin ise Filipinler'de ve Çin'de hastalık ve ölüme sebep olmadan insanlar enfekte ettiği gösterilmiştir. Bir viral hastalık olan sarı humma aşı ile önlenebilir olsa da viralhemorajik ateş hastalıkların büyük bir kısmı için hiçbir tedavi yoktur. Bu virüslerin ortak noktası genetik materyal olarak ribonükleik asit dediğimiz RNA'ları kullanırlar ve lipitten oluşan bir zar yapısına sahiptirler. Bunlar bir hayvanı ya da böceği konak olarak kullanmalıdırlar yoksa yaşayamazlar. Fakat dünyanın farklı bölgelerinde hemorajik ateşe neden olan virüs; genetik, ekoloji, fiziki yapı ve etkileri nedeniyle oldukça farklıdır. Virüsler arasındaki farklılıklara rağmen, VHF sık sık birlikte gruplandırılır. Ebolayı ilk enfekte olduğu zaman teşhis etmek zordur. Ebola'nın birçok erken belirtisi, sıtma, tifo gibi hastalıklarda da vardır. Yani belirtiler başta nonspesifiktir, yani Ebola hemen hemen her şey gibidir. Eğer bir kişi 38,6 santigrat derece vücut ısısı, şiddetli baş ağrısı, kas ağrısı, ishal, kusma, karın ağrısı ve nedeni açıklanamayan kanamalar gibi belirtiler gösteriyor ve son 21 günde Ebola olan bir bölgede bulunmuşsa derhal teste tabi tutulmalıdır. Bir takım testler virüsün genetik materyalini saptamak ya da virüse karşı antikor varlığı olan semptomların başlamasından birkaç gün içinde Ebola'yı teşhis etmek için kullanılabilir. En doğru ve bize en net sonuçları gösteren test polimeraz zincir reaksiyonu testidir. Ancak bu test semptomların görüldüğü ilk 3 gün negatif çıkabilir. Bu yüzden bir tanı onaylanmadan önce 3-5 gün hastanede kalınabilir. Bir şekilde hasta hem izole tutulur hem de sıtma gibi yanlış tesisleri ekarte etmek için zaman kazanılır. Ebola için başka bir test ise vücudun bağışıklık sistemi tarafından üretilen antikorları arar. Antijen yakalama enzimine bağlı immünosorbent deneyi olarak bilinen bu test virüslü bir kişi için olumlu bir sonuç vermekle birlikte üç günden daha uzun sürebilir. Bir hastanın Ebola tanısı sonrası, bilim insanları virüsü izole edip elektron mikroskobu kullanarak incelemeyi deneyebilirler. Fakat bu çok risklidir ve yüksek biyogüvenlil laboratuvarlarında yapılmalıdır. Bu şekilde araştırmacılar virüsün yapısını çözebilirler. Tabi ki Afrika'dan gelen bütün insanlara bu testi uygulamak çok pahalı ve toplumda da paniğe neden olabilir. Dolayısıyla da sadece belirtileri olan ve hastalığın sıfır noktasından gelmiş kişilere bu test yapılır. Kanamalar hastalığın geç dönemlerinde olur. Genellikle, Ebola virüsü %30 ile %50 arasında hemorajiksendroma neden olur. Bu kanamalar oldukça şiddetli ve dramatiktir. Ama bir çok Ebola vakasında bu özellik yoktur ve bu kanamalar hastalığın çok geç dönemlerinde ortaya çıkar. Ebola virüsü pıhtılaşma proteinlerini hızla biriktirir ve damar tıkanıklıklarına sebep olur. Ve karaciğer, kalp, böbrek gibi hayati organlara kan akışını engeller ve organ hasarına yol açar. Genellikle hemorajiksendromun Ebola virüsü olan hastalarda gelişmesi 5 ile 8 gün sürer. Unutulmamalı ki Ebola hemorajiksendroma neden olan tek virüs değildir. Lassa ateşi, Marburg virüsü de bu şekilde etkili olabilir. Teorik olarak seks Ebola'nın bulaşması için bir yol fakat muhtemelen ortak iletişim bulaşıcı bir yol değildir. Grip ve HIV'in aksine Ebola ile enfekte olanlar belirtileri göstermeye başlayana kadar bulaşıcı değildir. Bu noktada seks bir hastanın zihnindeki en son şey olur. Virüs ölümden sonrada bulaşmaya devam eder. Ebola olan bir maymunda 2004 yılında yapılan araştırmaya göre öldükten sonra 3-4 gün sonrasına kadar bulaşıcı kaldığı görüldü. Bir insanın hastayken seks düşünmesi tabi ki de biraz garipsenir. Dolayısıyla şu ana kadar böyle bir vaka olmadı fakat vücut sıvılarıyla temas ile ebola geçebileceği için erkek menisinden de Ebola geçer. Özellikle bazı dinlerde ve geleneklerde olan ölüyü yıkama ve ölünün vücut deliklerini temizleme geleneği bir ölüye saygı göstergesidir. Fakat bu hastalığın yayılmasını teşvik eder. Dolayısıyla da cesetleri yıkamak yerine cesetleri yakmayı tercih etmeliyiz. Bu virüs 30 yıldır var ve hala bir tedavisi yok. Ebola tedavisi ile insanlar sadece genel olarak tedavi edilirler ve hastaya destek amaçlı tedavilerdir bunlar. Bunlardan biride hastaya sık sık su vermektir. Hastalar ile 1 metreden daha yakın temaslarda yüzü koruyucu maske, uzun kollu önlük ve eldiven giyilmelidir. Bu hastalıktan iyileşen erkeklerin 7 haftaya kadar semende virüsü taşıdıkları gösterilmiştir. Ebola için spesifik bir tedavi olmamasının en büyük sebebi yapılan çalışmaların yüksek biyogüvenlikli koşullarda yapılması ve Ebola virüsünün çok tehlikeli ve öldürücü olmasından dolayı çok az miktarda hastadan izole edilmesi. Şu anda dünyada Ebola virüsünü araştırmak için yeterli biyogüvenlikli sadece 4 laboratuvar vardır. Bazı hayvan modellerinde deneysel olarak çalışmalar yapılsa da bunlar daha hızlı yapılmalı. Örneğin; bir tedavi yöntemine göre virüsün hücre zarındaki bağlandığı proteinleri tespit ederek bu proteinleri bloke ederek bu virüsün hücre içine girmesi engellenebilir. - Liberya Cumhuriyeti - Gine Cumhuriyeti - Sierra Leone Cumhuriyeti - Demokratik Kongo Cumhuriyeti - Gabon - Güney Sudan - Fildişi Sahilleri - Uganda - Kongo Cumhuriyeti"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-haziranda-global-isinma-rekoru-kirildi/", "text": "NOAA 'dan bilim insanları global olarak karalar ve denizlerdeki sıcaklığın Haziran 2014'te, 1880'den beri en yüksek sıcaklık değerine ulaştığını tespit etti.Birbirini izleyen 38. Haziran ve 352. ayda tespit edilen sıcaklık 20 yy. ortalamasının üzerinde tespit edildi. En son 1976 Haziran'ında hava sıcaklığı ortalaması düşük ve en son 1985 Şubat'ında global sıcaklık her hangi bir aydan daha düşük ortalama sıcaklığa sahipti. Dünya'nın büyük bölümünde; güneydoğu Grönland, ve Güney Amerika'nın kuzey kısımları, doğu ve merkez Afrika ve Asya'nın güney ve güneydoğusundaki bölgelerde en çok ısınma kaydedildi. Mayıs ayına benzer şekilde okyanus tabanında rekor ısınmalar kaydedildi. Pasifik ve Hint okyanusunun büyük kısmında rekor sıcaklıklar kaydedildi. Antartika hariç 31 ülkede en azından bir istasyonda yüksek sıcaklık gözlendi. Fransa' da 115 yıllık ülke tarihindeki en yüksek ortalama yakalandı. 1981-2010 arası sıcaklığın ortalamasından 1.3 C olarak gerçekleşti. Okyanuslarda ise global deniz yüzey sıcaklığı 20yy.'ın 0,64 C derece üstünde gerçekleşti. Yine de Pasifik Okyanusu'nda yapılan 2014 Haziran ölçümlerinde El Nino ya da La Nina fırtınası gibi durumlar oluşmasa da yetkililer bu yaz bu gibi fırtınaların oluşma olasılığını % 70, kışın ise % 80 olarak gösterdi. Haziran'da Kuzey Amerika ve Avrupa'nın kuzey ve güney bölgelerinde aşırı yağışlar görülürken , Güney Asya ve Avustralya'da aşırı kuraklık görüldü. Ülkemizde de bu yıl aşırı yağışlar yurt genelinde iklim değişimine işaret ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-nobel-fizik-ve-tip-odulleri-sahiplerini-buldu/", "text": "İki Japon ile bir Japonya doğumlu Amerika'lı bilim adamı 2014 Nobel Fizik ödülüne verimli mavi LED keşifleriyle layık görüldü.Japon bilim adamlarının keşfettiği yüksek parlaklığa ulaşabilen ışığın ayrıca çevre dostu olduğu da açıklandı. Nobel Kurulu Isamu Akasaki, Hiroshi Amano ve Shuji Nakamura'yı, 1990'lı yıllarda diğer bilimadamlarının başaramadığı, yarı-iletken'den ürettikleri parlak ve enerji tasarruflu ışık nedeniyle övdü. İsveç Kraliyet Bilim Akademisi'nin Salı günü Stokholm'dan yaptığı açıklamada 20inci yüzyılı yüksek ısı ampülleri aydınlatıyordu, 21inci yüzyılı ise LED ampülleri aydınlatacak.dendi. Nobel Kurulu'na göre, yeni keşif, dünya doğal kaynaklarının korunmasına yardımcı olacak. İsveç'li Fizikçi Bjorn Jonson, dünya'nın ulaşılması zor bölgelerinde yaşayan büyük bir nüfusun da LED'den yararlanabileceği kanısında. Jonson Dünya'da bir buçuk milyar insan elektrik kullanamıyor. Bu da bu kadar insanın akşamları karanlıkta kaldığını gösteriyor. Ancak şimdi LED teknolojisi sayesinde güneş enerjisiyle dolabilecek bir bateriyle birçok insan karanlıktan kurtulabilir.şeklinde konuştu. Akasaki ve Amano Japonya'nın Nagoya Üniversitesi'nden iş arkadaşıyken, Nakamura'da şu an Santa Barbara'da California Üniversite'sinde çalışmakta. Bu üç bilimadamı Nobel Ödülü olan 1.1 milyon Amerikan dolarını aralarında paylaşacaklar. Nobel Tıp Ödülü beyinde konumlama sistemini oluşturan hücreleri keşfetmeleri nedeniyle Amerikan-İngiliz Bilimadamı John O'Keefe, Norveç'li May-Britt Moser ve Edvard Moser'e verildi. İsveç'in Karolinska Enstititü'sündeki Nobel Kurulu Pazartesi günü yaptığı açıklamada, bilimadamlarının beynimizin bizi çevreleyen alanın haritasını nasıl çizdiğini ve karmaşık bir ortamda nasıl yol alabildiğimizi başarıyla açıkladıklarını belirtti. O'Keefe bu konumlandırma sisteminin ilk bileşeni olan sinir hücresini 1971 yılında bir fare beynini inceleyerek keşfetmişti. O'Keefe araştırmasında fare beyninin odadaki konumununa göre değişik bölümlerinin çalıştığını belirlemişti. 2005 yılında da Moser çifti , beyinde yön bulmak için koordinat sistemini meydana getiren başka bir tür sinir hücresini keşfetmişlerdi. Daha sonra yapılan araştırmalarda ise aynı türdeki hücrelerin insan beyninde de varolduğu kanıtlanmıştı. Nobel kurulu, bu buluşların insan beyninin hafıza, düşünme, ve planlama gibi diğer zihinsel faaliyetlerinin anlaşılmasına da yardımcı olacağını açıkladı. Nobel'i kazanan bilimadamları'na 1,1 milyon dolar para ödülü verilecek. Nobel Kimya Ödülü Çarşamba, Edebiyat Ödülü Perşembe ve Barış Ödülü ise Cuma günü sahiplerini bulacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-nobel-kimya-odulu-nano-yapilari-gosteren-super-mikroskopun-mucitlerine/", "text": "Bilim dünyasının en prestijli ödülü , 2014 Nobel kimya ödülü iki Amerikalı ve bir Alman bilim adamına süper resolve floresans mikroskop geliştirdikleri için verildi. Dokuların moleküler yapısına kadar inebilen süper güçlü floresans mikroskop geliştiren araştırmacılar bilim dünyasında önemli bir buluşa imza attılar. Bilimadamları, dokuların moleküler yapısına inen süper güçlü bir mikroskop geliştirdikleri için ödüle layık görüldü. Ödülü paylaşacak olan 54 yaşındaki Eric Betzig ABD'nin Virginia eyaletinde Howard Huges Tıp Enstitüsü'nde, 61 yaşındaki William E. Moerner Kaliforniya'da Stanford Üniversitesi'nde ve 51 yaşındaki Stefan Hell ise Almanya'nın Göttingen kentinde yer alan Max Planck Biyofizik Kimya Enstitüsü'de ve Heidelberg'deki Alman Kanser Araştırmaları Merkezi'nde görevli. Nobel jürisi, üç bilimadamının geliştirdiği mikroskop sayesinde hastalıkların araştırılması ve ilaç tasarımında devrim niteliğinde bir ilerleme sağlandığını açıkladı. Bu sayede beyindeki sinir hücreleri arasındaki sinapslarda moleküllerin nasıl oluştuğu anlaşılarak Parkinson, Alzheimer ve Huntington hastalıklarına ilişkin proteinler incelenebilecek. Jüri, çığır açan çalışmanın mikroskop teknolojisini ''nano-boyuta taşıdığını söylüyor. Nanoskopinin günümüzde dünya çapında kullanılır hale geldiğini söyleyen Nobel jürisi üç araştırmacının çalışmasından bütün insanlığın her gün faydalandığını belirtiyor. Ayrı ayrı çalışan üç bilimadamı optik mikroskoplardaki teorik limiti aşmayı başardı. Geliştirdikleri cihazdan önce bilim dünyası bir görüntünün çözünürlüğünün 200 nanometreyi (bir metrenin 200 milyarda birini) geçemeyeceğine inanıyordu. Üçlünün geliştirmeyi başardığı nanoskopik görüntüler ise bundan daha derinlemesine inen bir çözünürlük sunuyor. Nanoskopi sayesinde bilimadamları yaşayan hücrelerin içinde tek bir protein molekülünü gözlemleyebiliyor. Sekiz milyon İsveç kronou (1,1 milyon Amerikan doları) tutarındaki ödül üçlü arasında paylaşılacak. Nobel geleneği uyarınca sahipleri şimdi açıklanan ödül, Alfred Nobel'in ölüm yıldönümü olan 10 Aralık'ta resmen takdim edilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-welcome-image-odulleri-en-iyi-bilim-fotograflarina-verildi/", "text": "Her yıl düzenlenen ve bu yıl 13. yapılan Wellcome Image Awards bilimsel fotoğraf yarışması ödülleri sahiplerini buldu. Bilim dünyasın inanılmaz çarpıcı ve mükemmel fotoğraflar son teknoloji aletler sayesinde kaydedilebiliyor. Renkli elektron mikroskopları sayesinde bu enteresan mikro dünya görenleri şaşırtıyor. Bir insanı ızdıraptan öldüren böbrek taşının bile ne kadar sıra dışı gözükebileceğini ya da bir balığın embriyosunun uzaylı gibi görünebilmesi oldukça şaşırtıcı. Bu haberimizde ödül alan ya da derece yapan ödüllü fotoğrafları görebileceksiniz. Kernahan ve Canas CIGS güneş pillerinde kullanılan yarı iletken ince tabaka görüntüsüyle de finale kaldı. MIT McGovern Enstitüsü'nden Zeynep M Saygın, sağlıklı bir yetişkin insan beynindeki sinirlerin MRI görüntüsünü içeren bu fotoğrafla ödül aldı. Mackenzie ayrıca Ortaçağ'dan kalma bir alt çene kemiği ile yarışmaya katıldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014-yili-1880den-beri-en-sicak-yil-oldu/", "text": "NASA ve NOAA , kayıtların resmi olarak tutulmaya başlandığı 1880 yılından itibaren 2014 yılının en sıcak yıl olduğunu açıkladılar. NASA ve NOAA bilim adamlarının ortak araştırma sonuçlarına göre, 2014 yılında sıcaklık, 2005 ve 2010 yılındaki önceki rekorlardan ve son 38 yılın ortalamasından 0,04 C derece daha fazla oldu. 16 Ocak 2015 tarihinde yayınlanan bağımsız bir analizde 2014 yılının en sıcak yıl olduğu belirtildi. Bu araştırmada NASA dünyanın iklim dinamiklerini, gözlenen ısınma eğilimlerini ve global skalayı ön planda tutmuştur, diyor Washington NASA Merkezinde Bilim Misyonu yöneticisi John Grunsfeld. 1880 yılından bu yana, Dünya'nın ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 1.4 derece Fahrenheit (0.8 santigrat derece), büyük ölçüde gezegenin atmosferine karbondioksit ve diğer insan emisyonların artış ile tetiklenen bir eğilim arttı. Bu ısınmanın çoğunluğu son üç yılda meydana gelmiştir. Sera gazlarının emisyonları şu anda öyle gözüküyor ki iklim değişimleri üzerine hakim olmaya devam edecek, diyor GISS direktörü Gavin Schmidt. 2014'teki sıcaklıklar gezegenin uzun vadeli ısınma eğilimi devam ettirirken, bilim adamları hala El Nino ya da La Nina gibi bu tür olayların neden olduğu ortalama küresel sıcaklık yıl için yıllık dalgalanmalar bekliyorlar. Bu olaylar veya tropikal Pasifik soğuma ve son 15 yılda uzun vadeli ısınma eğiliminin düzleşmesinde bir rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak, 2014'teki rekor sıcaklık El Nino'yu yıl boyunca nötrolarak etkiledi. NOAA değişen dünya hakkında zamanında ve güvenilir ve bilime dayalı bilgiler sağlar. Biz iklim değişiklikleri izlemek gibi bir çevre istihbaratı, NOAA tarafından sağlanır. Bu değişiklikleri gözlemlemek ve bunlara müdahale etmek için NASA ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam ediyoruz ve gereken bilgileri temin ediyoruz, dedi NOAA baş bilim adamı Richard Spinrad. GISS analizinde Antarktika araştırma istasyonları tarafından elde edilen veriler kullanılmıştır. 6.300 hava istasyonu, deniz yüzeyi sıcaklıklarının gemi ve şamandıra tabanlı gözlemler ve sıcaklık ölçümleri yüzey sıcaklık ölçümleri içermektedir. Bu ham veri dikkate hesaplama çarpık olabilir dünya çapında sıcaklık istasyonları ve kentsel ısıtma etkileri çeşitli boşluk alan bir algoritma kullanılarak analiz edilmiştir. NOAA bilim adamları, küresel sıcaklıkları tahmin etmek kendi yöntemlerini kullanırlar. NASA uyduları filosu yanı sıra havadan ve yer tabanlı gözlemleri ile kara, hava ve uzaydan Dünya'nın gidişatını izler. NASA gözlemlemek ve daha iyi gezegenimiz nasıl değiştiğini görmek için uzun vadeli veri kayıtları ve bilgisayar analiz araçları ile Dünya'nın doğal sistemlerinin birbiriyle uyumluçalışmaları için yeni yollar geliştirir. NASA Yer Bilimi Bölümü Direktörü Michael Freilich, tüm dünyadan elde edilen sıcaklık ortalamalarını değerlendirerek bu sonuca vardıklarını söyledi. Freilich, İklim değişikliği, bizim çağımızın en büyük tehlikesi dedi. Güney Amerika, Çin, Rusya ve Avrupa'daki sıcaklık 20'nci yüzyıl ortalamasının 0,69 derece üzerinde gerçekleşti. NASA'ya bağlı Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü Direktörü GavinSchmidt, araştırmayla ilgili yaptığı açıklamasında, okyanuslarda büyük bir ısınma olduğunu bildirdi. NOAA'nın Ulusal İklim Veri Merkezi Direktörü Thomas Karl ise Avrupa'nın ve okyanusların büyük bir bölümünde rekor sıcaklık artışları görüldüğünü ifade etti. Ayrıca Dünya Meteoroloji Örgütü'nün verilerine göre, Japonya'nın doğusunda ağustos ayında kayıtların tutulduğu tarihten bu yana en yüksek yağış oranı görülürken, ABD'nin batısı, Çin, Orta ve Güney Amerika'nın bir bölümünde kuraklık meydana geldi. Hatta Kaliforniya'da yaşanan kuraklığın sona ermesi için çok fazla yağmur yağması gerekiyor. WMO'nun raporunda Eylül ayında Balkanlar'ın bir kısmında ortalamanın üzerinde yağış görüldüğü, Türkiye'nin bir kısmındaki yağış oranının ortalamanın 4 kat üzerinde kaydedildiği bildirildi. Japonya Meteoroloji Ajansı da geçen hafta yayımladığı bir raporda 2014'ün son 120 yılın en sıcak yılı olduğunu açıklamıştı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2014te-bilim-alaninda-gerceklesen-en-buyuk-5-atilim/", "text": "Bilim dünyasında 2014 yılında muhteşem gelişmeler yaşandı. Science dergisi tarafından oylamaya sunularak, seçilen en iyi 5 gelişme bu haberimizde yer alıyor. - DNA Zincirini Genişleterek Yeni Amino Asitler Sentezletmek :Normalde DNA zincirinde 4 farklı nükleotit bulunur. Guanin-Sitozin ve Adenin-Timin çiftleri doğada bulunsa da, bilim insanları X ve Y adı verilen 2 yeni baz daha ekledi. Genetik olarak modifiye edilen E.koli bakterisinden ekstra bir DNA alfabesi alınarak genişletilen yarı sentetik mikropta 6 farklı baz kullanıldı. Normal DNA zincirlerinde sadece G,C,T,A bulunurken yeni DNA zincirinde ilk kez X ve Y adı verilen iki farklı baz zinciri daha kullanıldı. Diğer bazlarla bağlanarak DNA zincirine tümüyle entegre olan bazlar sayesinde bu yarı-sentetik mikrop tümüyle eşsiz oldu.Sonraki adım ise bu ekstra DNA bazlarını kullanarak normalde organizmalarda olmayan proteinleri sentezlemek . - Hepatit C için Kolay Tedavi Yöntemi : 2011 Mayıs'ına kadar Hepatit C virüsüne karşı tek tedavi 48 haftalık ribavirin hapları ve haftalık interferon e njeksiyonları yapılmalıdır. Bu tedavinin ciddi yan etkileri vardır ve genelde işe yaramaz. Bu ay piyasaya yeni sürülen iki ilaç doğrudan HCV'ye karşı savaşıyor ve yan etkileri daha az. 8 haftada tedavi imkanı veren ilaç en büyük dezavantajı ise fiyatı, tek bir hap 1000 dolara geliyor. - Diabeti Tedavi Edecek Kök Hücreler : 10 yıldan uzun süredir yapılan denemelerden sonra insan kök hücrelerini, insülin hormonu salgılayan pankreatik hücrelerine dönüştürüyor. Reçete ise çok kompleks; hücreler embriyonik kök hücrelerden ya da yeniden programlanmış yetişkin hücrelerinden üretiliyor. Bu nedenle ekildiğinde , diabetiklerin bağışıklık sistemi tarafından reddedilebiliyor . Fakat bu ilerleme sayesinde şeker hastalığının tedavisine bir adım daha yaklaşıldı. - Genç Kanla Yaşlıyı Gençleştirmek : Genç ve yaşlı farelerin dolaşım sistemleri incelenerek, yaşlanan farelere genç fare kanı verildiğinde beyin kas hücrelerinin gençleştiği görüldü. Doktorlar artık genç donörlerden alınan kan plazmalarını Alzheimer hastalarında test etmeye başladı. - Kuyruklu Yıldıza İnmek : Evet 2014 yılında bir kuyruklu yıldızı incelemeyi başardık. Avrupa'nın en hırslı görevi 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına Rosetta uzay aracının çamaşır makinesi büyüklüğünde Philea uzay aracını indirmesiyle başarıya ulaştı. Normalde 100 kg civarında olan sonda kuyruklu yıldızın düşük çekimi nedeniyle 1 grama düştü. Üç kez yerinden oynayan sondanın bulduğu sonuçların şaşırtıcı olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2015-nobel-fizik-odulu-notrinolarin-kutlelerinin-kesfedilisine-verildi/", "text": "İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilen 2015 Nobel Fizik Ödülü, Japonya'dan Takaaki Kajita ve Kanada'dan Arthur B. McDonald 'a verildi. Super-Kamiokande Üniversitesi ve Queen's Üniversitesi Sudbury Nötrino Gözlemevi'nin işbirliği ile nötrino salınımlarından , nötrinolarının kütlelerinin keşfedilişine verildi. 2015 Nobel Fizik Ödülü Takaaki Kajita ve Arthur B.'nin anahtar katılımlarıyla yaptıkları deneylerde nötrinonun kimliksel değişimini gösterdiler. Bu metamorfoz nötrinoların kütleleri olmasını gerektiriyordu. Bu keşifle maddenin ve evrenin görünümüne dair en derin çalışmaları anlayabilmemizi sağladı. Milenyuma doğru Takaaki Kajita Super-Kamiokande dedektöründe atmosferdeki nötrinolarını iki kimliği arasında gidip geldiğini gösterdi. Aynı zamanlarda Kanada'da Arthur B. McDonald liderliğinde bir araştırma grubu Sudbury Nötrino Gözlemevi'nde, Güneş'ten gelen nötrinoların Dünya'da gelirken yok olmadıklarını , sadece farklı bir kimlikle yakalandıklarını gösterdi. Nötrino bulmacası onlarca yıldır fizikçilerin kafasını kurcalıyordu.Yapılan teorik hesaplamalar Dünya'ya gelen nötrinoların üçte ikisinin kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat bu iki deney sayesinde nötrinoların kimliklerini değiştirdikleri keşfedildi. Üç nötrino çeşiti var ; elektron nötrino, müon nötrino, tao nötrino . Bu keşif sayesinde uzun süredir kütlesiz olduğu düşünülen nötrinoların, çok küçük de olsa kütleye sahip olduğu anlaşıldı. Yapılan bu tarihi buluş sayesinde Standart Model'in evrenin oluşumunu ifade eden tüm temel bileşenleri tarif etmediği anlaşıldı. Hiç bir şekilde durdurulamayan nötrinolar, doğadaki en anlaşılmaz parçacıklardan biri. Her saniye milyarlarca nötrino parçacığı vücutlarımızdan geçiyor. Takaaki Kajita 1959'da Higashimatsuyama, Japonya'da doğdu. Prof. Takaaki Kajita Tokyo Üniversitesi'nde Kozmik Işın Araştırmaları Enstitüsü'nün Direktörlüğü'nü yapıyor. Arthur B. McDonald 1943 Sydney Kanada doğumlu, 1969'da Caltech'de doktorasını aldı. Queen's Üniversitesi'nde fahri profesörlük yapıyor. Ödül iki bilim adamı arasında eşit paylaştırıldı. Yaklaşık 960 bin ABD doları ödül verildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2016nin-en-muhtesem-bilimsel-kesifleri/", "text": "Bu yıl her ne kadar ülkemiz açısından acı tecrübelerle dolu olsa da ; dünya durmuyor, bilim durmuyor ve her geçen gün gerçeğe bir adım daha yaklaşıyoruz. Bu yıl sadece 4 ışık yılı uzakta yaşanabilir bir gezegen, kütleçekim dalgalarının ispatı ve bir dinozorun tüylerini barındıran bir kehribar gibi muhteşem keşiflere imza atılmadı belki de ... Kütle dalgalarının keşfi özellikle astronomide yeni bir dönem açabilir. Bundan 100 yıl önce 1916'da Einstein'ın genel görelelik teoreminden yola çıkarak tahmin ettiği kütleçekim dalgaları, yani uzay zaman boyunca yer alan sönük dalgacıklar sonunda bulundu. LIGO tarafından ilk kez doğrudan ölçümle tespit edilebildi. Biz zaten Hulse-Taylor sistemi gibi sistemlerde, ikili pulsarlar tarafından kütleçekim dalga emisyonuna doğrudan olmayan kanıtlar elde ediyorduk. Fakat LIGO ölçümleri ile ilk kez doğrudan kanıt elde edilerek, modellememiz ve simülasyon sonuçlarımızın önerdiği cevaplar doğrulandı ve Einstein haklıydı, diyor bu alanda uzun süredir çalışan Los Alamos Ulusal Laboratuvarı Üyesi Christopher Fryer. Kütleçekim dalgalarının birincil kaynağı nötron yıldızları ve veya kara delikler gibi kompakt nesne birleşmesinden oluşan ikili sistemlerdir. Asıl gözlem kara delik/ kara delik birleşmesiydi. LIGO bu kompakt birleşmeyi tespit edebiliyor. Nötron /nötron yıldızı birleşmeleri de fizik ve astronomi ve kütleçekimsel dalga bilimi esaslarını anlamak açısından büyük bir meseledir, diyor Fryer. Paleontologlar, kehribar içinde kemik, yumuşak doku ve tüyleri korunmuş halde 99 milyon yıllık bir dinozor kuyruğu parçası buldu. Bilim adamları kehribarda ayrıca demir izleri ve tortulara da rastladı. Kanada'daki Kraliyet Saskatchewan Müzesi'nden Ryan McKellar, kuyruk parçasının iyi korunmuş tüylerle çevrili sekiz omura sahip genç bir dinozora ait olduğunu açıkladı. Araştırma ekibindeki McKellar, günümüzdeki kuşlar ve onların atalarından farklı olarak kemiklerin kuyruksokumu üzerinde birleşmediğini, uzun ve yumuşak tüylerin her yana dağıldığını, bu durumun da kuyruğun tarih öncesi bir kuşa değil dinozora ait olduğunu gösterdiğini vurguladı. Ancak McKellar, bu özelliklere rağmen söz konusu dinozorun muhtemelen uçamadığını, kuyruğun karşı cinsi etkileme ya da vücut ısısını düzenleme işlevi görmüş olabileceğini belirtti. Buluşa imza atan ekibin lideri Lida Xing ise, daha önce de kehribar içinde dinozorlar dönemine ait bazı tüyler keşfedildiğini; ancak bulunan tüyün çok iyi korunmuş olması nedeniyle ilk kez tüy ve dinozor arasında net bir bağlantının kurulabildiğine dikkati çekti. Dünyadan sadece 4 ışık yılı uzakta bulunan en yakın yıldızın etrafında yaşanabilir bölgede bir gezegen keşfettiler. ESO teleskopları ve diğer teleskopları kullanan araştırmacılar, Güneş'ten sonra Dünya'ya en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin yörüngesinde dolanan bir gezegene dair oldukça güçlü kanıtlar elde ettiler. Uzun süredir aranan Proxima b adlı dünya, soğuk kırmızı konak yıldızının etrafındaki bir turunu 11 günde tamamlıyor, gezegenin yüzey sıcaklığı ise suyun sıvı halde kalabilmesini sağlıyor. Bu kayalık dünya Yeryüzü'nden biraz daha büyük ve bize en yakın ötegezegen bu sayede burası Güneş Sistemi dışında yaşam barındırabilecek en yakın yer olabilir. Güneş Sistemi'ne dört ışık-yılından biraz daha uzakta bulunan Proxima Centauri adlı kırmızı-cüce yıldız Güneş'ten sonra Yeryüzü'ne en yakın yıldız konumundadır. Erboğa takımyıldızında yer alan bu soğuk yıldız çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olup, Alpha Centauri AB olarak bilinen ve çok daha parlak olan yıldız çiftine oldukça yakındır. Tanzanya gerçekten varoluşun en eski tarihlerine dair kemikler, aletler ve diğer insansılar için muhteşem bir kaynak. Ekim 2016'da bilim insanları Engare Sero bölgesinde yüzlerce eski insan ayak izi keşfetti. Bu ayak izleri 5000 ile 19,000 yıl arasında tarihleniyor ki, bu farklı grupların volkanın etrafında dolaştığını gösteriyor. 1970'lerde Laetoli adı verilen diğer bir bölgede paleantropologlar Australopithecus afarensis ailesine ait en eski ayak izlerini keşfetmişti ki bunlar 3,6 milyon yıllıktı. Bu da insan akrabalarımızın ayakları üzerinde yürüdüğünü gösterir en eski kanıttır. Aralıkta Laetoli bölgesinde başka izler de buldu ki bunlar Australopithecus'un yanı erken dönem homininin çiftleşme alışkanlıklarında izler taşıyor olabilir. Ocak 2016'da bilim isnanları Afrika Çölü'nde bugüne kadar bulunan en büyük timsahı buldu. Fosil kafatası ve keşifler Tunus'ta keşfedildi. Timsah 9 metreden daha uzun ve 3 ton civarı bir ağırlığa sahip. Machimosaurus rex adı verilen timsah 120 milyon yıl yaşında ve Jura döneminin sonunda yaklaşık 145 milyon önce nesli tükenmiş olmalıydı.Bugüne kadar paleontologlar Machimosaurusların da dahil olduğu teleosauridlerin dünyadan silindiğini düşünüyorlar. Fakat bulunan bu timsah kemikleri, bazı sürüngelerin herşeye rağmen hayatta kalabildiğini ve neslin tükenmesinin daha önce düşünüldüğünden daha uzun sürebildiğini gösteriyor. 2,7 milyar km'lik yolculuğu 5 yılda alan Juno inanılmaz gözüpek bir manevrayla güneş sistemindeki en büyük gezegen Jüpiter'in yörüngesine oturtuldu. Juno Galileo görevinden beri (2003) Jüpiter'in yörüngesine giren ilk insan yapımı nesne. Güneş enerjisiyle çalışan uzay aracı, gezegenin yapısını ve yoğun manyetik alanını çalışmak için tasarlandı. Muhtemelen Jüpiter'in buzlu ayı Europa'ya doğru bir görevin önünü açabilir. Uzay aracı bir kaç içinde gezegene dair muhteşem fotoğraflar yollamaya başladı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2019-nobel-kimya-odulu-lityum-iyon-pili-gelistirenlere-verildi/", "text": "2019 Nobel Kimya ödülü lityum iyon pillerin geliştirilmesine katkılarından dolayı John B. Goodenough, M. Stanley Whittingham ve Akira Yoshino adlı bilim insanlarına verildi. Bu sayede teknik açıdan devrim yapıldı, diyor Nobel komitesinden kimya Prof. Sara Snogerup. Günümüzdeki şarj edilebilir lityum iyon piller; cep telefonlarından, elektrikli arabalara kadar bir çok alanda başarıyla kullanılıyor. Yüksek şarj kapasitesine sahip lityum iyon piller sayesinde güneş ve rüzgar enerjisinden daha fazla güç depolanmaya başladı. Lityum, aynı sodyum gibi yumuşak ve reaktif 1A grubu toprak alkali metalidir. Bilim insanlarına göre ilk olarak Büyük Patlama'dan dakikalar sonra oluştu. Ayrıca kozmik ışınlar, yıldızlararası gazlara çarptığında da oluşabiliyor. Saf lityum çok reaktif olduğundan, yağ içinde saklanması gerekiyor. Bu element suya temas ettiğinde, köpürerek duman çıkarıyor. Bu reaktiflik küçük bir hacimde toplandığında, lityum çok çekici bir element haline geliyor. M. Stanley Whittingham, Birleşik Krallık doğumlu ve Newyork'ta Binghamton Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapıyor. 1970lerde Exxon'da çalışıyordu. Atomik büyüklükte boşluklarda partikülleri tutabilecek elementleri araştırırken, titanyum disülfitin, lityum iyonlarını barındırdığını gösterdi. Exxon yönetimi bu yeni enerji zengini materyalle heyecanlansa da,ilk lityum piller kısa devre yapıp, yanınca ; alternatif enerji işinden çekilmeye karar verdiler. Sonra bugün 97 yaşında olan John B. Goodenough, 1980lerde bataryalardaki titanyum disülfürü, kobalt oksitle değiştirdi. Kobalt oksit sayesinde pillerin enerji potansiyeli 2 katına çıktı. 5 yıl sonra Japonya'dan Akira Yoshino ilk ticari lityum iyon bataryayı geliştirerek ilk ticari pili üretti. Anottaki reaktif saf lityum, petrol koku ile değiştirdi. Böylece saf lityum miktarı azaltılarak patlama riski azaltıldı. Hatta ekibi demir gülleler atarak pilin patlamadığını gösterdiler. Petrol kokunu elektronlarla kapladığında negatif yükler, kobalt katottaki pozitif lityum iyonları için çekici hale geldi. Pil çalıştırıldığında iyonlar ve elektronlar tekrar katota hücum ediyor. Sonra bu parçacıklar aynı geleneksel pillerdeki gibi bir uçtan bir uca gidip geliyor. Geleneksel bataryaların aksine kimyasal olarak reaksiyona girmiyor. İşte bu keşifler sayesinde hafif ve yüzlerce kez şarj edilebilen bir pil keşfedilmiş oldu. Günümüzde lityum iyon piller mobil cihazlardan, kalp pillerine kadar bir çok alanda insanların hayatını değiştirdi. Araştırmacılar halen yeni materyallerle , pillerin kapasitesini ve verimini arttırmaya çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2019da-ilk-kez-goruntulenen-karadeligin-yeni-manyetik-goruntusu-ortaya-cikti/", "text": "İlk kez bir kara deliğin görüntüsünü oluşturan Olay Ufku Teleskobu iş birliği, Messier 87 (M87) gökadasının merkezindeki büyük kütleli nesnenin kutuplanmış ışıktaki yeni bir görüntüsünü ortaya çıkardı. Gökbilimciler ilk kez bir kara deliğin sınırlarına bu kadar yakın bir bölgedeki manyetik alanların özelliklerini ışık polarizasyonuyla ölçebilmeyi başardı. Gözlemler 55 milyon ışık-yılı uzaklıktaki M87 gökadasının merkezinden çıkan yüksek enerjili jetlerin açıklanması için anahtar olacak. Kara deliklerin etrafındaki manyetik alanların nasıl davrandıklarını ve uzayın bu çok sıkışık bölgesindeki aktivitenin gökadanın çok ötesine kadar uzanan jetleri nasıl ortaya çıkardığını anlamak için gerekli olan önemli bir diğer kanıtı görüyoruz şu anda, diyor EHT Kutuplanma Çalışma Grubu Koordinatörü, Hollanda'daki Radboud Üniversitesi öğretim üyesi Monika Moscibrodzka. 10 Nisan 2019'da bilim insanları, karanlık bir merkezi bölge ile, parlak halka-benzeri bir yapının yer aldığı bir kara deliğin ya da kara deliğin gölgesinin ilk görüntüsünü yayınlamıştı. O tarihten itibaren, EHT iş birliği M87 gökadasının merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğin 2017 yılında alınmış olan verilerini ayrıntılı olarak inceledi. M87 kara deliğinin etrafındaki ışığın önemli bir kısmının polarize olduğu keşfedildi. Işık belirli filtrelerden geçerken polarize olabiliyor, örneğin polarize güneş gözlüğü camları gibi ya da manyetik alanların olduğu uzayın sıcak bir bölgesinden yayıldıklarında. Polarize güneş gözlüklerinin parlak yüzeylerdeki yansıma ve parıldamaları azaltarak görüşümüzü iyileştirmesi gibi, gökbilimciler de kara deliğin etrafındaki bölgenin daha net görüntülerini elde etmek için, kutuplanmış ışığın kaynağına bakıyor. Özellikle kutuplanma sayesinde gökbilimciler kara deliğin iç sınırlarında oluşan manyetik alan çizgilerini görüntüleyebiliyor. Yeni yayınlanan kutuplanmış ışık görüntüleri kara deliğin manyetik alan sayesinde maddeleri nasıl 'yediğini' ve güçlü jetler ortaya çıkardığını anlamak için anahtar konumunda, diyor EHT iş birliği üyesi, ABD Princeton Kütle Çekimi Girişimi ve Princeton Teorik Bilimler Merkezi'nde NASA Hubble Çalışanı Andrew Chael. M87'nin merkezinden çıkarak en az 5000 ışık-yılı mesafeye kadar uzanan parlak enerji ve madde jetleri gökadanın en gizemli ve güçlü özelliklerinden biridir. Bir kara deliğin sınırına yakın konumda bulunan çoğu madde içeriye düşmektedir. Ancak, civarda bulunan parçacıkların bir kısmı yakalanmadan önce momentum kaybederek jet biçiminde uzaya doğru atılır. Gökbilimciler kara delik yakınlarındaki maddenin nasıl davrandığına dair süreci daha iyi anlamak için farklı modeller üzerinde çalışıyor. Ancak ne kendisinden daha büyük jetlerin gökadanın Güneş Sistemi ile karşılaştırılabilecek boyutlardaki merkezinden nasıl fırlatıldığını ne de maddenin kara deliğe tam olarak nasıl düştüğünü halen bilmiyorlar. Kara deliğin ve gölgesinin polarize ışıktaki yeni EHT görüntüsü ile gökbilimciler ilk kez kara deliğin hemen dışında bulunan, maddenin içeriye düşmesi ve dışarıya atılması olaylarının gerçekleştiği bölgeye bakmayı başardı. Gözlemler kara deliğin hemen dışındaki manyetik alanların yapısı hakkında yeni bilgiler sağladı. Ekibe göre olay ufkunda görülenleri sadece güçlü bir şekilde manyetik özellik kazanmış gazları destekleyen teorik modeller açıklayabilir. Gözlemlere göre kara deliğin sınırındaki manyetik alanlar, sıcak gazın kütle çekimine karşı koyarak geri itilmesine yetecek kadar güçlü. Sadece alan boyunca kaçmayı başaran gaz sarmal çizerek olay ufkuna ulaşıyor, diye açıklıyor EHT Teorik Çalışma Grubu Koordinatörü, ABD Colorado Boulder Üniversitesi'nden Jason Dexter. M87 gökadasının merkezini gözlemek için dünya genelindeki sekiz teleskop bunlar arasında Avrupa Güney Gözlemevi 'nun ortağı olduğu, Şili'nin kuzeyindeki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ve Atacama Öncül Deneyi de yer alıyor EHT denilen Dünya boyutlarında sanal bir teleskop oluşturmak üzere birbirlerine bağlanarak iş birliği içinde çalıştı. EHT ile ulaşılan etkileyici çözünürlük gücü ile Ay'ın yüzeyinde bulunan bir kredi kartının uzunluğu ölçülebilir. Kara deliğin olay ufku yakınlarındaki maddenin nasıl davrandığını açıklayan teorik modellere önemli kısıtlar getirmeyi sağlayan ALMA verileri, aynı zamanda EHT gözlemlerinin kalibrasonu, görüntülenmesi ve yorumlanması için de çok önemliydi, diye ekliyor ALMA gözlemlerine bağlı olarak başka bir çalışmayı yürüten, Hollanda Leiden Gözlemevi ve Radboud Üniversitesi'nden Ciriaco Goddi. EHT kurulumu ekibin kara deliğin gölgesini ve etrafındaki ışıktan halkayı doğrudan gözlemesini sağladı. Yeni kutuplanmış ışık görüntüsü halkanın manyetik özellik kazandığını açık bir şekilde gösteriyor. Sonuçlar EHT iş birliğinin hazırladığı iki ayrı makale olarak The Astrophysical Journal Letters adlı dergide bugün yayımlandı. Araştırma ekibinde dünya genelindeki birçok kurumdan 300'ün üzerinde bilim insanı yer alıyor. EHT ile hızlı geliştirmeler sağlandı, ağ içindeki bileşenlerin teknolojik güncelleştirmeleri sağlandı ve yeni gözlemler eklendi. Gelecekteki EHT gözlemlerinin kara deliğin etrafındaki manyetik alanı daha hassas bir şekilde belirleyerek bu bölgedeki sıcak gazın fiziği hakkında daha fazla şey anlatacağını tahmin ediyoruz, diyor son olarak EHT iş birliği ve Taipei Sinica Akademisi Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü, Doğu Asya Merkez Gözlemevleri Birliği Üyesi Jongho Park. Bu araştırma EHT iş birliği tarafından First M87 Event Horizon Telescope Results VII: Polarization of the Ring ve First M87 Event Horizon Telescope Results VIII: Magnetic Field Structure Near The Event Horizon başlıklı iki ayrı makale olarak The Astrophysical Journal Letters adlı dergide yayımlanmak üzere sunulmuştur. Araştırmaya eşlik eden bir diğer çalışma ise Goddi, Marti-Vidal, Messias ve EHT iş birliği tarafından kaleme alınan Polarimetric properties of Event Horizon Telescope targets from ALMA başlıklı bir makale olarak The Astrophysical Journal Letters adlı dergide yayımlanmak üzere sunulmuştur. EHT iş birliğinde Afrika, Asya, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika'dan 300'den fazla araştırmacı yer almaktadır. Uluslararası iş birliği Dünya-boyutlarında yapay bir teleskop meydana getirerek şimdiye kadarki en ayrıntılı kara delik görüntülerini elde etmek üzerine çalışıyor. Hatırı sayılır uluslararası yatırımla desteklenen EHT var olan teleskopları yeni sistemler kullanarak birbirine bağlamakta ve temelde yeni bir aygıt oluşturmaktadır, bu sayede şimdiye kadar ulaşılabilen en yüksek açısal çözünürlüğü sağlamaktadır. Gözlem programına katılan tekil teleskoplar ve gözlemevleri şunlardır; ALMA, APEX, IRAM 30-metrelik teleskop, IRAM NOEMA Gözlemevi, James Clerk Maxwell Teleskopu , Büyük Milimetre Teleskopu , Milimetre-altı Dizgesi , Milimetre-altı Teleskopu , Güney Kutbu Teleskopu , Kitt Peak Teleskopu ve Greenland Teleskopu ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2020de-yayinlanan-noroloji-ve-tip-makalelerinin-30u-sahte-cikti/", "text": "Yapay zeka programı tarafından bir araç, nörobilim ve tıp makaleleri üzerinde denendi. Sonuç ise içler acısı, % 30'u intihal veya uydurma çıktı. Chat GPT'den önce 2020'de yayınlanan 5000'e yakın makaleyi analiz eden yapay zeka programı % 90 doğrulukla sahte makaleleri tespit etti. Ayrıca yayınlanan bu sahte makalelerin bir kısmı ciddi bilimsel dergilerde yayınlandı. Yapay zeka aracı, yüzde 28'ini muhtemelen uydurma veya intihal olarak işaretledi. Eğer 2020'de yayınlanan 1,3 milyon biyomedikal makalenin tümü için oranlarsak, 300.000'den fazlası işaretlenmiş olacaktı. İşaretlenen bu makalelerden tümü sahte olmasa da şüpheli duruma düşen bu makalelerin ekstra incelenmesi sahte makalelerin bulunmasını kolaylaştırabilir. Kırmızı bayrakla işaretlenen her 100 bayraktan, 63'ü gerçekten sahteyken 37'si orijinal çıktı. Almanya'daki Magdeburg Otto-von-Guericke Üniversitesi'nden nöropsikolog Bernhard Sabel, çalışmanın arkasındaki yazarlardan biri ve de bir nöroloji dergisinin editörüdür. O, diğerleri gibi, son zamanlarda sahte makalelerdeki artışla uğraşıyor. Ancak, Sabel bile programın ilk rakamları karşısında şok oldu. Science dergisine İnanması çok zor dedi . Sabel ve meslektaşları dolandırıcılık faaliyetlerinden makale fabrikalarını sorumlu tutuyor. Makale fabrikaları kendilerini 'akademik destek' hizmetleri olarak faturalandırıyor, ancak gerçekte yapay zekayı seri üretim ve araştırmacılara sahte yayınlar satmak için kullanıyorlar. Sahte makalelerin fiyatları 1.000 ABD Doları ile 25.000 ABD Doları arasında değişebilir. Bu çalışmaların kalitesi genellikle zayıftır, ancak köklü dergilerde bile hakem değerlendirmesinden geçecek kadar iyidir. Yayıncılar, bunun itibarlarını zedeleyen ciddi bir sorun olduğunun farkındalar. Bilim adamları , soruna dikkat çekmek için yayınları kandırarak gülünç derecede sahte makaleleri bile kabul ettiler . Bazen makale fabrikaları, yayıncılara sahte çalışmalarını kabul etmeleri için ödeme yapacak kadar ileri gider. Aslında, bir derginin editörüne bu türden istenmeyen bir e-posta, yeni çalışmayı harekete geçirdi. Araştırmacılar, Sorun hala küçük olarak algılandığından (tahmini 10.000 yayından 1'i), yayıncılar ve eğitimli topluluklar redaksiyon, akran değerlendirmesi ve yayınlama prosedürlerini ayarlamaya yeni başlıyor diye yazıyor araştırmacılar . 2010 ile 2020 arasında yeni araç, bazı dergiler tarafından yayınlanan olası sahte makalelerin oranında yüzde 12'lik bir artış ortaya koydu. En fazla sahte potansiyele sahip ülke, kırmızı bayrakların yarısından biraz fazlasına katkıda bulunan Çin'dir. Fakat Rusya, Türkiye, Mısır ve Hindistan da önemli katkılarda bulunuyor. ChatGPT gibi üretici yapay zekanın yükselişi, dolandırıcılığı daha büyük bir tehdit haline getiriyor. Araştırmacılar, ortaya çıkan bu teknolojiye karşı koymak ve bilimin itibarını korumak için acilen daha titiz bir inceleme sistemine ihtiyaç olduğunu söylüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/2020nin-en-ilginc-tuhaf-bilim-haberleri/", "text": "Her ne kadar 2020 çok moral bozucu olsa da, bu yıl yapılan bazı bilim haberleri gerçekten şaşırttı. İşte size 2020'den derlediğimiz en tuhaf bilim haberleri. İnsan beyni çok karmaşık bir yapıya sahiptir, bu nedenle özellikle beyin yaralanmalarında şaşırtıcı olaylar yaşanabiliyor. İşte örnek olarak beyin hastalığı bulunan RFS kod isimli hasta ilginç bir şekilde rakamları göremiyor. Hastadan gördüğü rakamı çizmesi istendiğinde; çizgiler, noktalar ve renklerden oluşan soyut bir şeyler çiziyor. Asıl ilginci ise hasta rakamları gayet iyi okuyor ve 0 ile 1'i görmede problemi yok sadece 2'den 9'a kadar problem yaratıyor. Eğer rakamlar bir rakamlar bir resmin ya da keman gibi bir cismin üstüne yazılırsa, RFS her şeyi karıştırabiliyor. Eğer resim sayıdan belli bir miktar uzaklaştırılırsa, her şeyi tekrardan net görmeye başlıyor. EEG okumalarına gelince her şey daha da tuhaflaşıyor. Çünkü adamın beyni yüzler veya resimlerin yanına rakamlar koyarak doğruluyor. Öyle görünüyor ki, algı ve bilinç arasındaki bağlantılarda bir beyin hasarı var. Bilim insanları yılın başında 3000 yıllık bir mumyanın sesini yeniden oluşturdu. Araştırma ekibi mumyanın ses yolunu tarayarak, 3 boyutlu bir taklitini üretti. Sonra bunu elektronik larinkse bağlayarak mumyaya yeniden ses verdi. Mumyanın oldukça garip bir sesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir kadın idrar kesesindeki bir maya türü nedeniyle, idrarı alkole dönüşüyor. Yani kadının idrar kesesinde alkol oluştuğundan, işediğinde alkol çıkıyor. Pittsburgh Tıp Merkezi Presbiteryen Hastanesi'ne başvuran 61 yaşındaki bir kadın karaciğerinde siroz ve kontrolden çıkan diyabet problemiyle başvurdu. Kadını karaciğer nakli için bekleme listesine aldılar fakat idrar testinde alkol pozitif çıkmaya devam edince işler değişti. Hasta ısrarla alkol almadığını belirtse de,doktorlar gizlice alkol aldığını düşündüler. Kadını bekleme listesine girmeden önce, alkol bağımlılığı tedavisine yönlendirdiler. Fakat daha detaylı inceleme yapıldığında kadının doğru söylediği ve alkol içmediği anlaşıldı. Kadının idrar testinde alkol pozitif çıksa da, alkol tüketimine bağlı metabolitlerden iz yoktu. Doktorlar kadının idrarında büyük miktarda maya bulduklarında önemli bir ipucu elde etmiş oldular. Sonra doktorlar, idrar kesesindeki bu maya kolonisinin şekerleri fermente ederek etanol üretebileceğini fark etti. Laboratuvarda yapılan deneyler ise bunun mümkün olduğunu gösterdi. Ekip daha önce bilinmeyen bu sendromun, hastanın tüm semptomlarını açıklayabileceğini buldular. Hatta araştırmacılar, buna neden olan maya türlerini de tespit etti. Kadının vücudunda en çok bulunan Candida glabrata adı verilen maya, geleneksel bira mayası olarak da biliniyor. Queensland Üniversitesi Gelişmiş Bilimler Bölümü'nden dahi öğrenci Germain Tobar'ın yaptığı matematik modellemesine göre paradokssuz bir zaman yolculuğu teorik olarak mümkün. Queensland Üniversitesi'nden fizikçi Dr. Fabio Costa'nın rehberliğinde zaman yolculuğunun olabilirliğini araştıran öğrenci, klasik fizikle Einstein'ın genel rölativite teorisini birleştiriyor. Buna rağmen Einstein'ın genel rölativite teorisi zaman döngüleri veya zaman yolculuğunu tahmin eder, yani cismin hem geçmiş hem de gelecekte aynı anda olabileceğini gösterir. Teorik açıdan dinamik kurallarını tersine çevirir. İşte Tobar klasik fizikle ve Einstein genel rölativitesini birleştiren bir teori öne sürüyor. Fakat günümüzde bilim, bu iki teorinin aynı anda doğru olamayacağını belirtir. Fizikçiler olarak biz yıllardır evrenin en temel kanunlarını anlamaya çalışıyoruz ve ben dinamik biliminin Einstein'ın tahminlerini nasıl düzeltebileceğini çözdüm. Şöyle hayal ettim; zaman yolculuğu matematiksel olarak mümkün olabilir mi? diyor Tobar. Buna rağmen araştırmada, bu koşulların hiçbirinin oluşmak zorunda olmadığını ve zaman yolcusunun yaptığı tutarlı hareketlerle olayların kendi kendine ayarlanmasının mümkün olduğunu söylüyor. Koronavirüs sıfırıncı hastası örneğinde olduğu gibi, sıfırıncı hastanın enfekte olmasını engellemeye çalışabilirsiniz fakat bunu yaparken bu sefer siz enfekte olarak sıfırıncı hastaya dönüşür ya da başka biri enfekte olabilir, diyor Tobar. Balık kokusunun herkese kötü geldiğini düşünebilirsiniz ama yeni yapılan araştırmada koku algısını, genetik bir varyant nedeniyle daha farklı ve hatta güzel algılanabileceği düşünülüyor. Hatta bazı kişiler balık kokusunu karamel ya da gül gibi algılayabiliyor. En çarpıcı ve eşsiz genetik varyantlardan biri, trimetilamin kokusunu farklı algılamaya neden oluyor. Özellikle bu bileşik, çürümüş balık kokusuyla ilişkilendiriliyor. TAAR5(trace amine-associated receptor 5 ) adı verilen koku reseptörü geni trimetilamin kokusuna dair negatif algıyı önemli derecede azaltıyor. İşte bu nedenle bu geni taşıyanlar çürümüş balık kokusunu karamel veya gül gibi algılayabiliyor. İnsanlar binlerce yıldır diğer hayvanları evcilleştirseler de, hayvanların da diğer hayvanları evcilleştirebileceğine dair ilk örnek bulundu. Uzun yüzgeçli Damsel balıklarının alg tarlaları yetiştirerek onlardan beslendiği biliniyordu. Avustralyalı araştırmacılar ise balıkları mysid karideslerini evcilleştirerek, algleri gübrelemeye yardım etmek için eğittiğini buldu. Balıklar bunun karşılığında karidesleri doğal yırtıcılara karşı koruyor. Bu bilim haberi size uçuk kaçık bir bilim-kurgu filmi gelebilir ama süper gelişmiş bir uzaylı uygarlığının kara deliklerden büyük miktarda enerji elde edebilir. Orijinal fikre göre, eğer bir nesneyi kara deliğe doğru yaklaştırırsanız, belli noktada ışık hızında hareket ederek kalır. Bu durumda negatif enerjiye ihtiyaç duyar yani boş uzaydan ödünç enerji alır. Sonra nesnenin yarısını kara deliğe sokarsanız, diğer yarısı gerçekten enerji kazanabilir. 50 yıldır bu tuhaf fikir test edilemeden dursa da, temel konsept onaylandı. İskoçya'dan bilim insanları ses dalgalarını ters çevirerek, onları dönen ve ses emen bir diske yolladı. Sonra anlaşıldı ki, bu dalgalar pozitif frekanslardan negatife dönerek, etkili bir şekilde disk dönüşünden enerji çalabiliyor. Bir kara delikten enerji elde etmek halen insanlık için ütopya olsa da, belki uzayda kara deliklerden enerji elde eden medeniyetler olabilir. 1993'da öldürülen uyuşturucu kralı Pablo Escobar'ın ölümünden sonra, özel hayvanat bahçesindeki 4 hipopotam kaçtı. 27 yıl sonra bu hayvanların Kolombiya'da sulak arazilere giderek, sayıların 80-100 civarına çıktığı görüldü. Yeni araştırmada ise hippotamların nesli tükenen dev lamalarla, benzer beslenme alışkanlığına ve boyutlara sahip olduğu görüldü. Bu da lamalardan kalan ekolojik boşluğu doldurabileceklerini gösteriyor. Bilim insanları, deniz tabanından 100 m aşağıya sondaj yaparak, zamanında dinozorların yaşadığı çağdan kalma topraktaki mikropları yeniden hayata döndürdü. Deniz tabanından alınan sedimentler 100 milyon yıllık mikropları barındırıyor. Mikropların olduğu ortama yeniden besin verildiğinde, mikroplar yeniden hareket etmeye, yemeye ve çoğalmaya başladı. İşte bu bilim insanlarını gerçekten şaşırttı. Öyle görünüyor ki, bu antik çağlardan kalan yaratıklar için hayat yavaş çekime alınmış ve çok küçük bir enerjiyle kendilerini uzun süre yaşatmayı başarmış. Bilim insanlarından oluşan uluslar arası bir ekip , ilk kez bir öte gezegenden gelen bir radyo sinyali tespit etti. Boötes takım yıldızından gelen sinyal bir ikili yıldız ve bir dış gezegen barındırıyor. Cornell Üniversitesi'nden doktora sonrası araştırmacı Jake D. Turner, Observatoire de Paris Paris Sciences et Lettres Üniversitesi'nden Philippe Zarka ve Universite d'Orleans'tan Jean-Mathias Griessmeier liderliğindeki ekip, bulgularını Astronomy & Astrophysics dergisinin araştırma bölümünde 16 Aralık'ta yayınladı. Radyo frekans aleminde bir dış gezegenin tespitine dair ilk ipuçlarından birini sunuyoruz. Bu sinyal Tau Boötes sisteminden yani bir ikili yıldız ve bir dış gezegen içeriyor. Bu durumda gezegenin kendisinden geliyor. Radyo sinyalinin gücü ve polarizasyonu ve gezegenin manyetik alanı teorik tahminlerle uyumludur, diyor Turner. Eğer bu keşif devam eden gözlemlerle onaylanırsa, bu radyo sinyali dış gezegenlerin tespitinde yeni bir kapıyı aralayabilir ve bize onlarca ışık yılı uzaktaki yabancı dünyaları araştırmak için eşsiz bir yöntem sunabilir, diyor ortak yazarlar arasında Turner'ın doktora sonrası danışmanı Ray Jayawardhana."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/20412-2/", "text": "Bilim adamları ilk kez laboratuar ortamında ses teli üretmeyi başardı. Yapılan testler sonucunda; üretilen dokunun sesi iletebildiği ve fonksiyonel olduğu bulundu. Bu başarı klinik denemelere kadar uzun bir yoldan geçecek olsa da, sonuçlar oldukça umut vadedici ve gelecek çalışmalar için temel teşkil ediyor. Ses teli problemleri sadece ABD'de 20 milyon kişinin muzdarip olduğu bir problem olsa da, çalışmalar oldukça kısıtlı . Ses teli dokusu çok spesifik bir konu, çünkü titreşecek kadar esnek ve binlerce saat kullanılacak kadar dayanıklı olmak zorunda. Tasarlanan değişim dokusu aynı özellikleri sergilemek zorunda olduğundan, laboratuarda bu dokuyu üretmek oldukça zor. Wisconsin Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bu araştırmada , alınan ses dokusu daha önce larinksleri alınan dört kadavradan sağlandı. Bu doku hücreleri kolajen iskelete taşınmadan önce mukozada büyütüldü. İskelette iki hafta boyunca büyütülen hücreleri test eden araştırmacılar, epitelyum hücrelerin üst tabakasının hemen altında yumuşak bir membran buldular. Yapılan ilave testler doğal ses tellerinde de aynı proteinlerin var olduğunu ve keşfedilen membranın, hava yolundaki tahriş ediciler ve patojenler arasında doğal bir bariyer oluşturduğunu belirlediler. Elde edilen sonuçlar doğal büyütülen bir dokuyla benzer özellikler sergiliyordu. Bir sonraki adımda ise biyomühendislik eseri dokunun gerçekten sesi iletip iletmeyeceğine ilişkindi. Ekip bu nedenle köpek kadavralarının larinkslerini açarak, yapay rüzgar borularını hava geçecek şekilde tutturdular. Elde edilen sonuçlar sesin üretildiğini ve yüksek hızlı görüntüleme yapay dokunun, doğal ses teli gibi titreştiğini gösterdi. Teste devam eden araştırmacılar, ürettikleri dokuyu laboratuardaki farelere ekerek, insan bağışıklık sisteminin bir kopyasını ürettiler. Sonuçlar yine pozitif çıktı ve doku vücuttan reddedilmeden normal olarak büyüme gösterdi. Araştırmanın başarısına rağmen, yapılan ses teli tabi ki gerçeğinin yerini tutmuyor. Çünkü gerçeği kadar kompleks değil ve çok daha uzun sürede gelişiyor. Araştırmacılara göre klinik uygulamalardan önce, başka çalışmalarda yapılmalı ve dokunun güvenliği değerlendirilmelidir. Sonuçlar Science Translational Medicine dergisinde yayınlandı. - C. Ling, Q. Li, M. E. Brown, Y. Kishimoto, Y. Toya, E. E. Devine, K.-O. Choi, K. Nishimoto, I. G. Norman, T. Tsegyal, J. J. Jiang, W. J. Burlingham, S. Gunasekaran, L. M. Smith, B. L. Frey, N. V. Welham. Bioengineered vocal fold mucosa for voice restoration. Science Translational Medicine, 2015; 7 (314): 314ra187 DOI: 10.1126/scitranslmed.aab4014"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/21-ocak-ta-jupiter-ve-ay-yakin-konuma-gelecekler/", "text": "Teleskopu olanlar gerçekten yaşadı ! 21 Ocak' ta Jüpiter ve Ay gök kubbede nerdeyse aynı hizaya gelecek. Teleskopu olanlar bunu kaçırmasın çünkü tekrar bunu gözlemlemeniz için 2026' ya kadar beklemeniz gerekecek. 21 Ocak 2013 Saat 11:02' de Ay ve Jüpiter Boğa takımyıldızıyla yakın etkileşim içinde olacak. Aralarında sadece ayın büyüklüğü kadar uzaklık kalacak. Dünyada pek çok yerden izlenecek olay, Güney Amerika ve Güney Pasifik ' te okültasyonu görecek. Yani Jüpiter' in Ay' ın arkasından kayıp geçtiğini görebilecekler. Jüpiter ve Ay çiftini yakınlaşması belki dürbünle bile görülebilecek. Böylece Jüpiter ve dört Galileo uydusunu görebilirsiniz. Küçük bir teleskopla Jüpiter' in halkaları ve aynı zamanda Ay' ın kraterlerini görebileceksiniz. Önerilen büyütme oranı 30-40 X . Normalde Jüpiter' i gündüz görmek oldukça zor, fakat bu yakınlaşma sayesinde teleskopla görebileceksiniz. Gelecek sefer en iyi gözlemin 2026 yılında olacağını düşünürseniz, bu kaçırılmayacak bir fırsat. Umarım bu astronomik olayı kaçırmazsınız !"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/27-inanilmaz-elektron-mikroskopu-fotografi/", "text": "Genelde pek çok nesne dışarıdan bakıldığında oldukça sıkıcı gözükür fakat Elektron Mikroskopu' yla bu sıradan nesnelere bakıldığında ise her şey inanılmaz gözüküyor. Tuza ve bibere bir bakın mesela. Oldukça güzel değil mi? Ya da 50X büyütmede kirpiğe bakın. Kedideki pirede korku filmi gibi gelebilir. İşte renkli veya siyah beyaz alınan bu fotoğraflar oldukça sıradışı olabiliyor. Elektron mikroskopları ile artık oldukça sıradışı ve değişik fotoğraflar çekilebiliyor. Aşağıda elektron mikroskopuyla çekilmiş 27 sıradışı fotoğrafı bulabilirsiniz. Kılcal damardan kan hücresi yavaş yavaş sızıyor. Albümin kristalleşir ve pıhtılaşarak kanı durdurur. Fotoğraf: Power And Syred/Science Photo Library. 15 X büyütme . Fotoğraf: Power And Syred/Science Photo Library. 60 X büyütme. Fotoğraf : Power And Syred/Science Photo Library. Ali Bey, bu elektron mikroskopu görüntülerinin çoğunda özel renklendirmeler yapılmıştır.Bunun nedeni ise ayrım ve teşhis kaynaklı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/3-ay-omur-bicilen-kanser-hastasi-yeni-tedavi-ile-kurtuldu/", "text": "49 yaşındaki terminal meme kanseri hastası kadına üç ay ömür biçilmişti. Fakat yeni denenen bir tedavi sayesinde ,birkaç hafta içinde tümörler yok oldu ve kadın 22 ay sonunda tümüyle sağlıklı hale geldi. Adoptif immünoterapide kendi immün hücreleri kullanılıyor. Hücreler toplanarak kanser algılayan moleküllerle silahlandırılıyor sonrasında tekrar hastanın vücuduna veriliyor ve tümörlere saldırarak öldürmeleri sağlanıyor. Başlangıç klinik denemeler açısından oldukça istikrarsız gözükmesine rağmen bazı hastalarda gerçekten işe yararken, bazı hastalarda çok az etki gösterdi. Özellikle bu tedavi epitelyum kanser tipleri üzerinde çok etkili. Bu kanser türlerinde immün hücrelerinde esas olan bazı düşük seviyede mutasyonlara programlamayla vurmaya daha müsait gözüküyor. Adoptif immünoterapide tümör-infiltre edici lenfositleri yeniden görevlendiriyor. Bu tedavide hastanın tümöründen alınan DNA ve RNA'sına göre tekrar programlanıyor. Hastadan alınan bu lenfositler bazı özel mutasyonlara göre test ediliyor ve özellikle bu mutasyonları algılayacak şekle ayarlanıyor. En etkili tümör-infiltre edici lenfositler bulunduğu anda kopyalanarak, tekrardan hastaya veriliyor. Çalışmada, araştırmacılar, tümörlerin kayda değer bir oranda yok olduğunu gözlemlemişlerdir. Vakada adı geçen hasta Judy Perkins, kısa bir süre önce BBC'ye şöyle demişti: Tedaviden bir hafta sonra göğsümde bir şeyler hissetmeye başladım.Göğsümdeki tümörün küçülmeye başladığını hissedebiliyordum. 1-2 hafta içinde tümüyle gitti, diyor. Devam eden klinik çalışmaya liderlik Steven Rosenberg,heyecan verici bu erken sonuç için, bu tip tedavinin sadece bir kanser türü için spesifik olmadığını ve farklı kanser türlerine uygulayabileceğini belirtiyor. CAR-T tedavisi adı verilen adoptif immünoterapi şekli , bazı klinik denemelerde ölümle sonuçlanan yan etkilere de neden olduğu da oldu. Tabi bununla beraber etkileyici pozitif tepki oranlarına da sahip. En azından bu tedavi daha önceden tedavi görüp de iyileşmeyen hastalarda yeni bir umut vaat ediyor. Novartis'in ilacının tek bir tedavisinin üretilmesi 22 gün sürüyordu. Geleceğin bu kişiselleştirilmiş ilaçları çok özel üretim yolları gerektirdiğinden, kabarık faturalara sahip olabiliyor. Gerçekten etkileyici olan bu vaka çalışması, gerçekten heyecan verici bir sonuca sahip. Bilim insanları kanserle savaşmada gerçekten etkili yola girdiklerinden emin olsalar da , bu gibi tedavilerin güvenirliğinin onaylaması için halen çok insanda deneme yapılması gerekiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/3-boyutlu-rontgen-filmi-cekildi/", "text": "Sizce ekin kurdunun eklemlerinin hareket halinde filmi çekilebilir mi ? Yeni geliştirilen 3D Röntgen filmi kayıt tekniği sayesinde herhangi bir şeyin iç hareket dinamiklerini görüntülemek mümkün. Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları yaşayan bir ekin kurduna bu tekniği uygulayarak saniyede 100,000 iki boyutlu radyograf çekerek gerçek zamanlı veya slow motion şeklinde bir 3D film oluşturabiliyorlar. Enstitü'nün Senkrotron Radyasyon Kaynağı sayesinde bu ekin zararlısının filmi çekilebildi. 3 boyutlu radyograflar iç yapıları gösterse de hareket geçişleri arasında her hangi bir bilgi vermiyor. Normal bilgisayarlı tomografi hem zamansal hem de uzaysal olarak hareket üretmek için yeterli değil. Çekilen her tek üç boyutlu görüntüye tomogram adı veriliyor ve yüzlerce iki boyutlu radyografın birleştirilmesiyle oluşuyor. Yüksek çözünürlükte tomogram elde etmek için kayıt hızından her türlü ince ayarın yapılması ve x ışını kaynağının değiştirilmesine her prosesi yeniden ayarlamak zorunda kaldık, diyor doktora öğrencisi Tomy dos Santos Rolo.3D sinema filmlerin kare frekanslarına ulaşmak için 2D filmleri işleyen Tomy, sonunda dünya tomografi hız rekorunu kırdı ve gerçek bir mikroskopik 3D film yaptı. Bilimsel değerlendirme açısından anatomik yapıların üç boyutlu kıvrımları açıkça görülebilir hale geldi. Bu sonuca ise faz kontrastı deniyor. Eğer güçlü paralel X-ışınları incelenen biyolojik nesneden geçerse dalga fenomeni oluşuyor. Bu da iç dış kıvrımların gözükmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle oldukça keskin renkler oluşuyor ve ayrım kolaylaşıyor. Bilgisayarda ise uygulanan algoritmalar sayesinde radyograflar optimize ediliyor. Bu sayede 3 uzaysal ve bir zamansal boyut yeniden oluşturularak, gerçek hareket şablonları veri tabanından çekiliyor. 19. yy sonlarında geliştirilen sinematografi metodunu, bilim insanları sinetomografi olarak adlandırıyor. Günümüzde bu metotlar sadece canlılar değil, endüstriyel parçalar da inceleniyor. - T. dos Santos Rolo, A. Ershov, T. van de Kamp, T. Baumbach. In vivo X-ray cine-tomography for tracking morphological dynamics. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2014; DOI: 10.1073/pnas.1308650111"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/300-000-yil-ocakta-yemek-pisiriliyordu/", "text": "İnsanoğlunun ilk ateşi keşfettiği 1 milyon yıldan fazla olduğu tahmin edilse de, insanın ateşi ne zaman kontrol ettiği ve nasıl kullandığı bilinmiyordu. Bu bilimsel soru bilim çevreleri tarafından yıllardır hararetle tartışılmaktaydı. Qesem Mağarası'nda çalışan İsrailli bilim insanları bugünkü adıyla Rosh Ha'ayin adı verilen bölgenin yakınlarında 300.000 yıl öncesinde defalarca ateşin yakıldığını açık şekilde gösterdi. Bu bulgular yıllardır cevap bekleyen tarih öncesi insanların gelişmiş bir sosyal yaşama ve entelektüel kapasiteye sahip olduğunu gösterebilir. Qesem Mağarası'nda kazılar 2000 yılından beri devam ediyor. Tel Aviv Üniversitesi'nden Prof. Avi Gopher ve Ran Barkai, Weizmann Enstitüsü'nden Arkeolojik Bilim Kimmel Merkezi'nden Dr. Ruth Shahack-Gross kazı başladığında beri alanda bulunuyor. Bilim adamlarının yaptığı incelemeler sonucunda mağaranın merkezinde kalın bir odun külü tanımlaması yapıldı. Kızılötesi spektroskopi kullanarak Shahack-Gross ve meslektaşları bu kül karışımında yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmış kemik ve toprak numunelerine rastladı. Bu sonuçlandırıcı kanıt sayesinde bölgenin büyük bir ocağa işaret ettiği anlaşılıyor. Sonrasında, Shahack-Gross külün mikro-morfolojisini test etti. Bunu yapmak içinse külden kübik bir yığın alınarak laboratuvarda sertleştirildi. Sonrasında ise bu kül incecik dilimlere ayrılarak, mikroskop altında inceledi. Bu yöntemle külde pek çok mikro-strata ayrıştırması sağlanarak bu devasa ocağın kullanımı sağlandı. Araştırma Archaeological Science dergisinde yayınlandı. Ayrıca bu ocağın etrafında kemiklerin bulunması etin pişirildiğini gösterdi. Ayrıca mağaranın farklı bölgelerinde farklı aletlerin bulunması mağarada sosyal bir iş paylaşımının olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu kampa tarih öncesi insanların mağaralara dönmesini gösterdi. Bu bulgular insan kültürü gelişiminde önemli dönüş noktalarını anlamayı sağlayabilir. İnsanlar bu zamanlarda düzenli olarak ateş yakmayı ve et pişirmeye başladılar. Böylece kamp ateşi benzeri bir ateş etrafında toplanıp, sosyalleşiyorlardı. Ayrıca böylece 300.000 yıl öncesinde sosyal ve bilişsel gelişiminde etkileyici bir ilerleme kaydettiklerini gösteriyor, diyor Shahack-Gross. Araştırmacılar diğerleri arasında bu bulguların, yeni kültür ve insan türleri arasında 400.000 yıl önce insan davranışı ve biyolojisinin başlatıldığını gösteriyor. - R. Shahack-Gross, F. Berna, P. Karkanas, C. Lemorini, A. Gopher, R. Barkai.Evidence for the repeated use of a central hearth at Middle Pleistocene (300 ky ago) Qesem Cave, Israel. Journal of Archaeological Science, 2014; DOI:10.1016/j.jas.2013.11.015"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/300-milyar-rpm-dunyanin-en-hizli-donen-nano-parcacik/", "text": "Purdue Üniversitesi'nden bilim insanları 2018'de, Dünya'nın 60 milyar rpm ile en hızlı dönen nesnesini üretmişti. İşte yine aynı bilim insanları, yeni bir nano rotor yaratarak hızı 300 milyar rpm'e çıkararak, yeni bir Dünya Rekoru kırdılar. Eski versiyonun benzeri, dambıl şeklinde bir silika nanoparçacık vakumda hava asılı duruyor. Fakat dönmeye başladığında 300 milyar rpm hıza ulaşıyor ki, bu gerçekten astronomik denecek bir hız. Düşünün ki, arabaların motorları genelde 6-10 bin rpm arası dönüyor. Dişçilerin matkapları 500 bin rpm ile dönerken, dönen en hızlı doğal nesne 43 bin rpm ile uzayda dönen bir pulsar. Araştırmacılar kendi rekorlarını kırmak için, nano parçacığa iki lazer ışını yönlendirdiler. Lazerin biri nanoparçacığı havada tutarken, diğeri de onu döndürüyor. Fotonlar nesneye ışık olarak çarpıyor. Radyasyon basıncı olarak bilinen bu kuvvet, normalde çok zayıf ama vakum altında çok düşük sürtünme olduğundan nanoparçacığı rekor hıza çıkarıyor. Ayrıca aynı konseptle uzayda yüksek hızla giden ışık yelkenlileri yapılıyor. Japon uzay ajansının, gücünü radyasyon basıncından alan böyle bir uzay aracı bile var. 1600'lerde Johannes Kepler kuyruklu yıldızların kuyruğunun, her zaman güneşe doğru olduğunu belirtmişti. İşte bunun nedeni radyasyon basıncıdır. Aynı prensibi kullanarak, yoğun lazerlerle nanoparçacığı kaldırdık ve döndürdük, diyor araştırmanın yazarı Tongcang Li. Dünya rekoru kırmanın yanı sıra , araştırmacılar bu şekilde bir cihaz yapılarak vakum sürtünmesi ve nano manyetizma gibi kuantum etkileri ölçülebileceğini söylüyor. Torque sensors such as the torsion balance enabled the first determination of the gravitational constant by Henri Cavendish1 and the discovery of Coulomb's law. Torque sensors are also widely used in studying small-scale magnetism2,3, the Casimir effect4 and other applications5. Great effort has been made to improve the torque detection sensitivity by nanofabrication and cryogenic cooling. Until now, the most sensitive torque sensor has achieved a remarkable sensitivity of 2.9 x 10 24 N m Hz 1/2 at millikelvin temperatures in a dilution refrigerator6. Here, we show a torque sensor reaching sensitivity of (4.2 1.2) x 10 27 N m Hz 1/2 at room temperature. It is created by an optically levitated nanoparticle in vacuum. Our system does not require complex nanofabrication. Moreover, we drive a nanoparticle to rotate at a record high speed beyond 5 GHz (300 billion rpm.). Our calculations show that this system will be able to detect the long sought after vacuum friction7,8,9,10 near a surface under realistic conditions. The optically levitated nanorotor will also have applications in studying nanoscale magnetism2,3 and the quantum geometric phase11."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/3d-biyoyaziciyla-fonksiyonel-kalp-kapakcigi-basildi/", "text": "Her ne kadar 3D biyoyazıcılarla organ basmak için henüz çok erken olsa da, bir gün 3D insan organlarını basmak mümkün olacaktır. Carnegie Mellon Üniversitesi'nden bilim insanlarının geliştirdiği devrimsel yeni teknoloji sayesinde, gerçek bir kalp için ihtiyaç duyulan bazı önemli parçalar üretilebiliyor. Ekstraselülre matriks olarak bilinen bazı hücreler insan vücudunda birbirine yapışarak çeşitli organları oluşturuyor. Bununlar beraber bu protein ağları sadece her şeyi bir arada tutmamakla beraber, aynı zamanda organların düzgün çalışması için gerekli biyokimyasal sinyali de sağlıyor. İşte yapısal entegrasyonda kolajen, anahtar rol oynayan bir proteindir. Fakat iş doku yazmaya gelince bazı kendine özgü ve önemli zorlukları da beraberinde getiriyor. Kolajen 3D yazmada çok talep edilen bir biyo malzemedir ve vücutta her bir dokunun yapımında rol oynar. Fakat 3D baskıda kullanılması çok zordur. Çünkü,sıvı olarak başlar ve bunu basmaya kalkarsanız ancak bir çamur birikintisi elde edersiniz. İşte bu nedenle bu deformasyonu engelleyecek bir teknik geliştirdik, diyor araştırmanın yardımcı yazarlarından Andrew Hudson. Hudson'ın tekniği özel olarak geliştirilen bir hidrojel teknolojisine dayanıyor, böylece geçici olarak bir destek oluşturularak kolajenin çökmesi engelleniyor. Bu jel banyo görevi görererek kolajenin tabaka tabaka birikerek, katı bir yapı oluşturmasına imkan veriyor. Bu destek jeli ise basitçe oda sıcaklığına ısıtılarak ortadan kaldırılıyor. Geriye sadece 3D basılı kolajen yapısı kalıyor. Araştırma ekibi bu tekniğin işe yaradığını göstermek için bazı insan kalbi parçalarını bastı. Fakat bunları üretirken sadece kolajen değil, kardiyomiyositler ve de kalp emarlarını kullanarak açılıp kapanabilen kalp kapakçıkları ,ventriküller ve kan damarları ürettiler. Araştırmacılar hastanın emarını kullanarak hastaya özgü anatomik yapıda kalp parçaları üretebiliyor. Böylece tüm dünyada milyonlarca insan tarafından aranılan organ sıkıntısı 3D baskı kalp parçaları veya tüm kalple çözülebilir. Bilim insanları yine de bu konuda yıllarca araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. Buna rağmen bu gelişme gerçekten insan doku ve organlarını basmada çok önemli bir adımı temsil ediyor. - A. Lee, A. R. Hudson, D. J. Shiwarski, J. W. Tashman, T. J. Hinton, S. Yerneni, J. M. Bliley, P. G. Campbell, A. W. Feinberg. 3D bioprinting of collagen to rebuild components of the human heart. Science, 2019; 365 (6452): 482 DOI: 10.1126/science.aav9051"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/3d-organ-biyo-yazicilardaki-en-buyuk-zorluk-asildi/", "text": "Biyomühendisler 3D yazıcıyla organ yazmada büyük zorluklardan birini aşarak, biyoyazıcıyla doku yazma tekniğinde çığır açıcı bir gelişmeye imza attı. Science dergisinde yayınlanan bu inovasyon sayesinde, bilim insanları vücuttaki kan, hava, akkan ve diğer hayati sıvıları aktaran ve tüm vücudumuzu saran bu muhteşem vasküler ağları üretebilecekler. Araştırma Science dergisinin bu haftaki kapağında yer aldı. Çalışmada kanıt niteliğinde etrafını saran kan damarlarına oksijen taşıyan akciğeri taklit eden hava kesesi hidrojen modeli oluşturuldu. Ayrıca yapılan deneylerde farelerde biyoyazılmış karaciğer hücreleri içeren yapılar nakledildi. Araştırma , biyomühendisler Rice Üniversitesi'nden Jordan Miller ve Washington Üniversitesi'nden Kelly Stevens liderliğinde ,Duke Üniversitesi, Rowan Üniversitesi ve Nervous System adlı özel firmanın da dahil olduğu 15 işbirlikçi yer alıyor. Fonksiyonel doku transplantları üretmek için en büyük engellerden biri yoğun bir şekilde yer alan dokulara besin taşımak için kompleks vasküler yapıyı basmaktı. Ayrıca organlarımız birbirinden bağımsız vasküler ağlar içeriyor; aynı akciğerdeki kan ve hava yolları ya da karaciğerdeki safra yolları ve kan damarları gibi. Birbirini engellenmeyen bu yollar fiziksel ve biyokimyasal olarak birbirine dolaşık dururken, sadece bu mimari bile doku fonksiyonuyla derinlemesine ilişkilidir. Bu ilk biyobaskı tekniğimiz, multivaskülarizasyon doğrudan ve kapsamlı bir şekilde mücadele etmeyi hedeflemektedir, diyor Rice Brown Mühendislik Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Miller. Araştırmacılar multivaskülarizasyonun oluşum ve fonksiyon ilişkisi açısından önemli olduğunu söylüyorlar. Doku mühendisliği bir nesildir bu problem mücadele ediyor. Bu çalışmada kendimize şunu sormamız daha iyi olur, Eğer sağlıklı dokulara gibi görünen ve hatta nefes alan dokular basabilirsek, bunlar gerçek dokular gibi fonksiyon görebilir mi? Bu gerçekten önemli bir soru, çünkü basılan doku fonksiyonların ne kadar iyi olduğu, tedavinin ne kadar iyi olacağını etkileyecektir, diyor Stevens. Amaç sağlıklı, fonksiyonel organlar basarak organ nakilleri için gereken açığı kapatmak. Sadece ABD'de bile 100,000 kişi nakil listesinde yer almaktadır. Organ nakli olan insanlar bile halen organ reddini engellemek için ömür boyuy immün supresif ilaçlar almak zorundadır. Biyoyazılmış organların gelecek 20 yıl içinde tıbbin ana içeriğini oluşturacağını düşünüyoruz, diyor Miller. Asıl ilginç olan karaciğer , çünkü akıllara zarar 500 fonksiyon üsleniyor, sanki beyin gibi. Karaciğerin kompleksliği şu anlama da geliyor, karaciğer çöktüğünde onun fonksiyonlarını üstlenecek bir tedavi veya makine yok. Biyobasılmış organlar belki bir gün tedavi umudu olur, diyor Stevens. Araştırmacılar doku mühendisliğindeki bu sorunu aşmak için yeni bir biyobaskı teknolojisi olan doku mühendisliği için stereolitografi aparatı teknolojisini kullandı. Bu sistem bir seferde yumuşak hidrojen tabakası yapmak için katkı üretimi kullanıyor. Sıvı başlangıç hidrojen çözeltisinden basılan tabakalar mavi ışık maruziyetinde sertleşiyor. Dijital ışık işleyen projektör alttan aydınlatarak, ardışık 2D dilimler halindeki yapıyı yüksek çözünürlükte aydınlatıyor. Piksel boyutları ise 10-50 mikron arasında değişiyor. Her tabaka katılaştıkça, 3D jeli büyüterek projektörü bir sonraki seviyeye taşıyor. Miller ve Bagrat Grigoryan mavi ışığın absorbsiyonu için gıda boyası eklemesiyle anahtar bileşen tamamlandı. Bu ışık emiciler sayesinde çok ince tabakalar halinde katılaşma sağlanabiliyor. Bu sistem sayesinde yumuşak, su bazlı, dakikalar içinde iç yapıyı oluşturabilecek biyo uyumlu jeller yapılabilir. Akciğer taklit eden yapılardaki testlerde dokuların kan basıncına dayandığı ve ritmik bir şekilde nefes alabildiği simüle edildi. Testlerde kırmızı kan hücrelerinin oksijen alıp verirken keseden aktığı da gösterildi. Oksijenin bu hareketi akciğerlerdeki alveollerdeki gaz değişimine benzerdir. Dokular, kan damarları ve karaciğer hücreleri için ayrı bölümlere sahipti ve kronik karaciğer hasarı olan farelere nakledildi. Testlerde karaciğer hücrelerinin nakil sonrası hayatta kaldığı gösterildi. Miller yeni biyobaskı sistemini intravasküler özelliklerde üretebileceği , örneğin bir yönde akışa izin veren ikili kapakçıklar gibi olabileceğini gösterdi. Bu intravasküler kapakçıklar akış pompalamayan kalp, ayak damarları ve lenf sistemi gibi kapsamlı ağlarda bulunabiliyor. Araştırmacılar böylece doku mühendisliğinde, multivasküler ve intravasküler yapılar sayesinde vücuttaki pek iç yapıyı inşa etme özgürlüğüne sahip olacak. Uzun zamandır açık kaynak 3D baskı şampiyonu olan Miller, yayınlanan Science dergisindeki çalışmasıdaki deneylerden elde edilen tüm kaynak verilerinin serbestçe kullanılabildiğini belirtiyor. Ek olarak, stereolitografi baskı aparatını oluşturmak için gereken tüm 3B yazdırılabilir dosyalar da, çalışmada kullanılan hidrojellerin her birini basmak için tasarım dosyaları mevcut olduğunu belirtiyor. Miller, insan vücudunu oluşturan mimarileri keşfetmede henüz başlangıç aşamasında olduğumuzu ve halen öğrenmemiz gerek çok şey olduğunu belirtiyor. The work was supported by the Robert J. Kleberg, Jr. and Helen C. Kleberg Foundation, the John H. Tietze Foundation, the National Science Foundation (1728239, 1450681 and 1250104), the National Institutes of Health (F31HL134295, DP2HL137188, T32EB001650, T32GM095421 and DP5OD019876) and the Gulf Coast Consortia. - Bagrat Grigoryan, Samantha J. Paulsen, Daniel C. Corbett, Daniel W. Sazer, Chelsea L. Fortin, Alexander J. Zaita, Paul T. Greenfield, Nicholas J. Calafat, John P. Gounley, Anderson H. Ta, Fredrik Johansson, Amanda Randles, Jessica E. Rosenkrantz, Jesse D. Louis-Rosenberg, Peter A. Galie, Kelly R. Stevens, Jordan S. Miller. Multivascular networks and functional intravascular topologies within biocompatible hydrogels. Science, 2019 DOI: 10.1126/science.aav9750"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/40000-yillik-mamutun-kani-sayesinde-mamut-klonlanacak/", "text": "2013'de Sibirya'da bulunan 40,000 yıllık kanlı mamut bilim dünyasını heyecanlandırmıştı. Çok iyi korunmuş bu mamutun kanı sayesinde mamut klonlamaya bir adım daha yaklaşıldı. Mamutun kanından yeterli DNA elde edilebileceği ve soyu tükenmiş bu hayvanın akrabası olan filde yeniden dünyaya getirilebileceği düşünülüyor. Bilim insanları kandaki tüm genomu oluşturmak için organizmadaki genetik kodu oluşturmaya çalışıyorlar. Buttercup adı verilen ve Sibirya'da Maly Lyakhovsky Adası'nda keşfedilen mamut, permafrosttan çıkartılmıştı. Çok iyi korunan bu ceset kesildiğinde içinden kan akmıştı. Bilim insanlarını şaşırtan bu keşif, akan sıvının kan olduğunun doğrulanması ile inanılmaz bir önem kazandı. Otopsi sonrasında kandan başka yeni bulgular elde edildi. Mamutun dişlerinin analiziyle mamutun dişi olduğu ve daha öncesinde en azında 8 kez başarılı doğum yaptığı anlaşıldı. Dişin analiziyle mamutun 50 yaşlarında öldüğü gösterildi. Ayrıca mamutlar ve fillerin azı dişlerinden yakın akraba olduğu ve ömürleri boyunca 6 kez değiştiği belirtiliyor. Hayvanın son dişleri de aşındıktan sonra hayvan genellikle açlıktan ölüyor. Ayrıca mamutun iç organlarının ve kaslarının analizinden başka keşiflerde yapılabilir. Elde edilen veriler sayesinde mamutların yaşamına dair pek çok bilgi edinilecek olsa da, klonlama olasılığının olması en çok merak edilen gelişme. Dr. Herridge mamut klonmaya ilk kez bu kadar yaklaşılsa da belki de bu fikrin iyi bir fikir olmadığını düşünüyor. ' Gerçekten tüylü ve canlı bir mamutu, diğer insanların da bizim kadar görmek isteyip istemediğinde şüpheliyim. Ayrıca bir mamut klonlamanın etik açıdan uygun olup olmadığını da düşünmeliyiz, diyor Dr. Herridge. Mamut klonlamada esas odaklanma şu an nesli tehlikede olan Asya fillerinin suretleriyle mümkün olduğundan , ancak bu sayede bir bebek mamut doğurulabilecek. Bu nedenle ilk başarılı doğum için pek çok suret gerekebilir. Peki bir mamut klonmalıyız sırf canlı bir tane görmek için ? Sanırız bu heves asla bitmeyecek diyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/41-yeni-dis-gezegen-kesfedildi/", "text": "İki yeni çalışmayla 41 yeni geçiş gezegeni 20 yıldızlık sistemde keşfedildi. Bu sonucun Kepler teleskopunun onayıyla artabileceği belirtiliyor. Gezegenlerin dünyanın büyüklüğü ile çapının yedi katına kadar değiştiği ve bir sisteminde 3 gezegeni olduğu belirtildi. 5 gezegen ise birbirinden bağımsız olan bu iki çalışmada da geçiyor. Bu gezegenler Geçiş Zamanlama Varyasyonları'yla doğrulandı. Kapalı bir sistemde gezegenleri çekim kuvvetleri, yörünge boyunca onların hızlanmasını veya yavaşlamasını sağlıyor. TTV iseaynı sistem içindeki ikili geçiş gezegen adaylarının, onların kütlelerini göstererek, sonuca ulaşılmasını sağlıyor. TTV yöntemiyle pek çok yeni gezegenin onaylanabileceği belirtildi. Kepler uzay teleskopuyla daha pek çok gezegenin keşfedileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/50-yil-once-kesfedilen-bir-oksuruk-surubu-parkinsonun-ilerlemesini-yavaslatiyor/", "text": "1970'lerde keşfedilen bir öksürük şurubunun, Parkinson hastalığı için faydalı olabileceği gösterildi. Ambroksol hücrelerdeki zararlı atıkların atılmasına yardımcı olarak, hastalıktan kaynaklanan bu fonksiyon eksikliğinin düzeltilmesine faydalı olabilir. Parkinson hastalığı denince aklınıza efsane boksör Muhammet Ali Clay, Geleceğe Dönüş'ten bildiğimiz Michael J. Fox gelebilir. Parkinson hastalığında beyinde hareketi kontrol eden hücreler, progresif bir şekilde hasar görüyor. Genelde Parkinson hastaları dengede durmada ve yürüme problem yaşıyorlar. Vücutlarında istemsiz titremeler ve hareketlerinde yavaşlama görülüyor. Türkiye'de yaklaşık 110 bin Parkinson hastası olduğu tahmin ediliyor, bu sayı İngiltere'de 145 bin civarındadır. UCL Queen Square Nöroloji Enstitüsü'nden Prof. Anthony Schapira ve UCL araştırma ekibi tarafından yapılan çalışmalarda ambroksolün hücrelerdeki glukoserebrozidaz protein seviyelerini arttırdığını buldu. Glukoserebrozidaz diğer adıyla GCase, hücrelerdeki lizozom adı verilen küçük keseciklerin içinde bulunan yıkıcı enzimleridir. Lizozomlar ise hücrelerin içindeki, çöp ve atıkları yıkan sindirim enzimi kesecikleridir. GCase genini düzenleyen kod hatalarındaki mutasyonlar, Parkinson'a yol açabilir ve ayrıca bu enzimin aktivitesi de Parkinson hastalarının beyinlerinden hatalara neden olabilir. Prof. Schapira'nın araştırmasında ise GCase miktarlarının artmasıyla, yani ambroksolün hücrelerdeki atıkların daha etkili bertaraf edilmesine yardımcı olduğu belirtiliyor. Cure Parkinson's Trust vakfının finansal olarak desteklediği bu çalışmanın erken kanıtsal çalışmasında 17 Parkinson hastası altı ay boyunca, her gün güvenli dozajda ambroksolla tedavi edildi. Elde edilen sonuçlar ambroksolün oldukça iyi tolere edildiğini ve ilacın beyin kan bariyerini aşarak GCase seviyelerini arttırdığını gösterdi. Araştırmada ilacın beyin-kan bariyerine başarıyla girerek, hastaların serebrospinal sıvısındaki GCase protein seviyesini yaklaşık % 35 arttırdığı gözlendi. Ambroksol sayesinde GCase seviyeleri yükselerek hücrelerdeki atığı atmasına imkan tanıyor, böylece hücreleri daha uzun süre sağlıklı tutarak Parkinson hastalığının ilerleyişini yavaşlatılabilir, diyor Prof. Schapira. Sonraki aşamada ambroksolün kullanımı için en optimal doz belirlenerek, büyük bir klinik denemede Parkinson hastalığını yavaşlatıp, yavaşlatmadığına bakılacak. Cure Parkinson's Trust ve Van Andel Enstitüsü artık aktif olarak ambroksol ile Parkinson'un tedavisi için klinik testleri araştırıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/50-yillik-antibiyotik-alzheimer-hastaligini-tedavi-edebilir/", "text": "Yale Üniversitesi'nden bilim insanları Alzheimer hastalığının tedavisi için 50 yıldır kullanılan bir antibiyotiği geliştirerek, umut vadeden bir tedavi geliştirdiler. Araştırmada yeni keşfedilen içilebilir bir polimer kokteyli sayesinde Alzheimer'ın başlangıç aşamalarında hastalığı engellenebileceği öne sürülüyor. Bilimsel olarak Alzheimer hastalığının nedeni olarak, beyinde amiloid beta ve tau proteinlerin birikmesi nedeniyle oluştuğu düşünülüyor. Buna rağmen bu toksik plaka birikimini hedefleyen ilaçlar başarısız oldu. Bu nedenle bazı bilim insanları bu yaklaşıma başka açılardan yaklaşmayı deniyor. Yale'den araştırmacılar Alzheimer beyin patolojisine odaklanarak, hastalığın başlangıç evrelerini inceledi. Hücresel prion protein, amiloid beta plakaların toksik sinyalleme prosesiyle ilişkili olduğundan, bu iki bileşik arasındaki ilişki kesilirse, Alzheimer başlangıç aşamalarında durdurulabileceği düşünüldü. Bu ağda iyileştirici etkisi olan moleküller bulmak istedik, diyor kıdemli araştırmacı Stephen Strittmatter. 10,000 üzerinde potansiyel molekül tarayarak inhibitör aradılar. Sefalosforin grubu antibiyotiği sefiksimin yüksek miktarda inhibe etme özelliği olsa da, ilk denemelerde aktivite durdurmada valide olamadı. Bu nedenle araştırmacılar moleküler yıkılma ürünlerinin bu duruma yol açabileceğini düşündü. İlerleyen deneylerde antibiyotiğin yıkımıyla oluşan spesifik bir polimerin beyin-kan bariyerini geçerek, amiloid beta ve hücresel prion proteini arasında etkileşimi bozduğu anlaşıldı. Asıl ilginç olan ise bu molekül sadece sefiksim ve seftezidimde bulunuyor. Diğer sefalosforin grubu antibiyotiklerde bulunmuyor. Sonrasında bu polimer molekülü, bir çözelti haline getirildi ve Alzheimer fare modellerinde test edildi. Sonuçlar gerçekten umut vaat ediyor, hayvanlar gözle görülür sinaps onarımı ve hafıza iyileşmesi gözlendi.Ayrıca deneysel polimer kokteyli de Creutzfeldt-Jakob Hastalığı modelinde test edildi ve benzeri başarı yakalandı. Araştırmacılar henüz işin başında olsalar da, sonuçların gerçekten umut vaat edici olduğunu belirtiyorlar. Daha fazla çalışma yapılarak,ilacın güvenlik profili oluşturulacak ve insan klinik denemelerine geçilecek. Araştırma Cell Reports dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/50-yillik-bilimsel-arastirmaya-gore-kisa-erkekler-daha-uzun-yasiyor/", "text": "Kuakini Honolulu Kalp Programı ve Kuakini Honolulu Asya Yaşlanma Araştırması'ndan gelen sonuçlara göre Japon erkeklerinde kısa boy ve uzun ömür arasında doğrudan bağlantı bulundu. 1,57'den kısa ve uzun erkekleri iki gruba ayıran bilim insanları 1,57 m ve daha kısa olan erkeklerin daha uzun yaşadığını keşfetti. 152 ile 1,82 arası bölgeyi inceleyen bilim insanları boy uzunluğu arttıkça ömrün kısaldığını keşfetti. Havai Üniversitesi'nden Dr. Bradley Willcox ve Geriatri Bölümü'nden Prof. John A. Burns'ün yürüttüğü araştırmada FOXO3 adı verilen uzun ömür geninin daha küçük bir bedene ve uzun yaşama neden olduğunu tespit etti. Ayrıca kısalarda daha düşük kan basıncı ve daha az kanser riski görüldü. Bu çalışma sayesinde bu genin ilk kez vücut büyüklüğüyle ilişkisi ortaya kondu. Hayvanlarda yaşlanmaya dair modelleri bilsek de,insanlarda bu konuya ilişkin pek fazla bilgimiz yoktu. Farelerde,solucanlarda,sineklerde ve hatta bira mayasında bu uzun ömür geninin biraz farklı versiyonları var. Dr.Willcox , araştırmada herhangi bir spesifik boyun veya yaş aralığının olmadığını belirtiyor, Ne kadar boyunuz olduğu önemli değil, halen sağlıklı bir şekilde yaşayabilirsiniz, diyor. Kuakini Honolulu Kalp Programı 1965'lerde başladı ve Japon kökenli 8006 Amerikan'ı kapsayarak , 1900 ila 1919 arasında doğanları ele aldı. Bu program bünyesinde bu erkeklerin yaşam biçimleri yakından izlenerek, yıllar boyunca sağlık durumları kontrol edildi. Kuakini Honolulu Kalp Programı yaklaşık 50 yıl boyunca boyu takip eden tek Amerikan-Japon araştırması aslında. Tüm Dünya çapında ise boya ilişkin demografik, yaşam biçimi ve tıbbi bilgi taşıyan ve biyolojik örneğin toplandığı yegane araştırma programı. Araştırmadaki 1200 erkek 90 ila 100 yaş yaşadı ve bu erkeklerin halen 250'si yaşıyor. - Qimei He, Brian J. Morris, John S. Grove, Helen Petrovitch, Webster Ross, Kamal H. Masaki, Beatriz Rodriguez, Randi Chen, Timothy A. Donlon, D. Craig Willcox, Bradley J. Willcox. Shorter Men Live Longer: Association of Height with Longevity and FOXO3 Genotype in American Men of Japanese Ancestry.PLoS ONE, 2014; 9 (5): e94385 DOI: 10.1371/journal.pone.0094385"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/500-milyon-yillik-nadir-gorulen-evrimsel-embriyolar-bulundu/", "text": "Kambriya dönemi adı verilen tarih öncesi dönem deniz omurgalıların fosillerine rastlanan bir dönemdir. Ayrıca Kambriya patlaması adı verilen bu dönem evrimsel biyolojiye bakış açıları sağlayan ve dünyadaki çeşitliliğin hızla değiştiği bir dönem. Çoğu fosilde görülen iskeletsel yapılar ise bilim insanlarına prehistorik organizmalar hakkında doğru resimler aktaramayabiliyor. İşte Missouri Üniversitesi'nden bilim insanları oldukça nadir bugüne keşfedilmediğine inanılan fosilize embriyolar buldu. Bu çalışma evrimsel tarihine gelecekteki yorumuna ışık tutabilir. Ediacaran ve Kambriyan Dönemleri'nden önce organizmalar tek hücreli ve basitti. Kambriyan Dönemi'nde 540 milyon ila 485 milyon yıl öncesinde kabuklular gelişmeye başlıyor. Zaman geçtikçe kabuklar ve ekzoiskeletler fosilleşebilir, bu sayede bilim insanları milyonlarca bu organizmaların nasıl oluştuğunu anlayabilir. Bu adaptasyon organizmaların yapısal ve koruma entegrasyonunu sağlıyor. Benim çalışmam, korunması oldukça zor ve yumuşak organizmaları yeterince iyi korunamayan ve bu nedenle az olan yumuşak doku organizmalarına odaklanıyor, olarak belirtiyor Yrd. Doç. Dr.James Schiffbauer ve Jesse Broce ve diğer ekip elemanları . Broce Çin' deki Kambriyan Shuijingtuo Formasyonu'ndan fosilleri toplayarak analiz ederek kayaların kimyasal yapısını açıkladı. Yumuşak doku fosillerinde iskelet kalıntılarında daha farklı kimyasal dokular gözleniyor. Bu nedenle fosillerin iyi korunması sayesinde canlıların gerçek dokularına ilişkin kimyasal kanıtlar elde edilebilir. Açıkcası bu fosillerde bazı şeyler yolunda gitmemiş. Dünyamız ölen canlıları temizlemede gayet başarılıdır. Fakat bu hücrelerdeki kendi kendini yok etme mekanizması çalışmamış. 140'dan fazla küresel fosilin bazılarında hücrelerin embriyo bölünmesi fazın hatırlatması zamanın bu fosiller için donduğunu gösteriyor, diyor Doç. Dr.James Schiffbauer. Bulunan bu fosil embriyolarının diğer fosil embriyolarından daha küçük olması burda henüz tanımlanmamış bir canlının oluşumunu temsil ediyor. Diğer bir araştırma ise embriyoların evrimsel aşamada ebeveynlerini tanımlamaya odaklandı. - Jesse Broce, James D. Schiffbauer, Kriti Sen Sharma, Ge Wang, and Shuhai Xiao.Possible Animal Embryos from the Lower Cambrian (Stage 3) Shuijingtuo Formation, Hubei Province, South China. Journal of Paleontology, April 2014"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/55-yillik-ayin-karanlik-yuzu-gizemi-cozuldu/", "text": "Astronomlar ayın karanlık tarafına ilişkin sırrı çözdü. Normalde aya baktığınızda meteor çarpışmalarından dolayı bazalt taşlarından oluşan düz yüzeyler ve maria adı verilen karanlık bölgeler görünüyor. İşte bu nedenle ayda sanki bir yüz varmış gibi görünüyor. Fakat ayın uzak tarafında böyle bir yüz yok. Pensilvanya Eyalet Üniversitesi'nden astrofizikçiler ise bunun nedenini bulduklarını düşünüyorlar. Bu gizem 1959' da Sovyet uzay mekiği Luna 3 tarafından, Ay'ın karanlık tarafına ilişkin ilk fotoğraflar çekildi. Ay Uzak Bölgesi Yüksek Yerler Problemi olarak bilinen bu problem, güneş ışığının ulaşamadığı bölgelerden kaynaklanıyor. Karanlık bölgede daha az maria gözleniyor . Astrofizik bölümünden profesör Wright, Steinn Sigurdsson ve yüksek lisans öğrencisi Arpita Roy bu yüzde neden az maria olduğunu şöyle açıklıyor; karanlık yüzde manto kalınlığı fazla olduğundan , ayın başlangıçta oluşumuna ilişkin bir farklılık var. Ay'ın Dünya'nın oluşumu esnasında Mars büyüklüğünde bir nesnenin çarpmasıyla Dünya'dan koptuğu düşünülüyor.Bu hipotezden dolayı Dünya'nın dış tabakalarını ve uzaya giden nesnelerin ayı şekillendirdiği düşünülüyor. Gerçekleşen bu çarpışmadan sonra Dünya ve Ay çok sıcaktı. Dünya ve çarpan nesne hemen erimedi ve bazı kısımları buharlaşarak, taş, magma ve buhar oluşturdular. Normalde ay ilk oluştuğunda Dünya' ya 10-20 kat daha fazla yakındı. Fakat ayın dönüşü nedeniyle bir süre sonra ay bugünkü konumuna kilitlendi ve orbital periyodu dünyanınkine eşitlendi. İşte bundan dolayı ayın hep aynı yüzü Dünya' ya dönük. Zamanla gerçekleşen gelgit kilitlenmesi bu iki uzay nesnesinin birbirine uyguladığı yerçekiminden kaynaklanıyor. Ay Dünya'ya göre çok daha küçük olduğundan daha çabuk soğudu. Dünya ise uzun süre sıcak kaldı. İşte Dünya'dan uzakta olan ayın karanlık tarafı kaynayan yüzden uzakta kaldığından yavaşça soğuyarak eriyiği koruyarak iki yarı arasında bir sıcaklık aşamalı değişimi yarattı. Gerçekleşen bu sıcaklık değişimi manto oluşumu için çok önemli. Fakat bu mantoda bulunan yüksek konsantrasyondaki alüminyum ve kalsiyum elementleri nedeniyle buharlaşma oldukça zor . Atmosferde yoğunlaşan alüminyum ve kalsiyum nedeniyle, ayın dünyaya yakın tarafı halen çok sıcaktı. Fakat milyonlarca yıl sonra bu elementler ayın mantosunda silika ile birleşerek ayın yüzeyinde plagioclase feldspatı oluşturdu. Bu nedenle ayın karanlık yüzünde daha fazla mineral var ve oldukça kalın. Ay bugün tümüyle soğudu ve yüzeyinin altında magma yok. Tarih öncesi devirlerde büyük meteorlar ayın bize bakan yüzüne çarptığından bu mantoyu ezdi marianın yakından büyük bazaltik göller oluşturarak aydaki adamı yarattı. Fakat ayın karanlık yüzüne düşen meteorlar mantonun kalınlığından iyi erimedi ve bu şekilde göller oluşturmadı. Bu nedenle karanlık yüzde vadiler, kraterler tepeler ve göller gibi yapılar fazla görülmüyor. Bu da karanlık yüze değişik bir gizem katıyor. - Arpita Roy et al. Earthshine on a Young Moon: Explaining the Lunar Farside Highlands. Astrophysical Journal Letters., June 2014 DOI: 10.1088/2041-8205/788/2/L42 Ayın oluşum teorisi için burayı tıklayın."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/6-temel-nukleotitli-dnaya-sahip-bakteri-uretilerek-essiz-proteinler-yaratildi/", "text": "DNA zinciri A,C,G ve T nükleotitlerinden oluşur. Aslında bu vücudun parmak izi gibidir ve 20 farklı aminoasit üreterek, vücuttaki gerekli proteinleri oluşturur. Bu sayede hücreleriniz onarılması, besinlerin yıkımı gibi hayati fonksiyonlar bu sayede sağlanır. Geçtiğimiz sene girişim şirketi Synthorx biyoteknoloji , bu dört nükleotite 2 nükleotit daha eklemişti. Şirket daha da ileriye giderek, iyi çalışılmış bir proteinden bir bakteri tasarlamayı başardı. Bu sayede daha etkili ilaç ve aşıların üretilebileceği düşünülüyor. Synthorx'un eklediği bu 2 yeni nükleotit sayesinde 172 farklı amino asit oluşturulabiliyor. Normalde 20 amino asit olduğunu düşünürseniz, doğada şimdiye kadar görülmeyen çok sayıda yeni protein oluşturulabileceğini görüyorsunuz. Bugüne kadar bilim insanları binlerce amino asit keşfetti. Bu sayede gıda katkıları veya sentetik ilaçlar yapıldı. Fakat bu keşfedilen amino asitlerin proteinlere bağlanması oldukça zor. Bu nedenle ekstra aminoasitlere sahip bir bakteri üretmek sentetik ilaç endüstrisinde oyun değiştiren olabilir. MIT Tech Review'e göre yeni ilaçlar üretilerek, hastaların bağışıklık sistemlerini etkilemeden, yani hasta etmeden yeni aşılar yapılabilir. Synthorx E.coli bakterisinin DNA'nın spesifik bölümlerine X ve Y nükleotitleri ekleyerek, bakteriye iyi çalışılmış bir protein üreterek yeni amino asit ürettirdiler. Elde edilen proteini kütle spektrometresinde kontrol eden bilim insanları , istenilen yeni amino asitin keşfedildiğini belirledi. Bu sayede bugüne kadar görülmemiş amino asitler üretilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/85-yil-sonra-kutlesiz-weyl-parcacigi-kesfedildi/", "text": "Bilimsel olarak 85 yıl önce ortaya atılan egzotik parçacık Weyl fermiyonu sonunda Princeton Üniversitesi'nden bir ekip tarafından tespit edildi. Kütlesiz fakat stabil bir parçacık olan Weyl fermiyonu kristal içinde hem madde, hem de antimadde olarak davranıyor. Hatta bir iddiaya göre bu sayede tümüyle kütlesiz elektronlar üretilebilir. Bilim insanları bu yeni parçacık sayesinde süper hızlı elektronikler ve kuantum bilgi işlemede eşsiz gelişmeler yaşanabilecek. Evrenimizi ve de her şeyi fermiyon ve bozonlar olarak adlandırılan iki farklı parçacık oluşturuyor. Fermiyonlar maddeyi oluşturan parçacıklar , bozonlar ise bu parçacıkların taşıdığı kuvvetlerdir . Elektronlar gibi fermiyonlar birbirine çarparak enerji kaybederler, iki fermiyon aynı anda aynı halde bulunamazlar. Fakat Weyl fermiyonları kütlesiz olduğundan, bu gibi sınırlamalara sahip değiller. İlk 1929'da fizikçi ve matematikçi Hermann Weyl tarafından ortaya atılan teoride , elektrik yükü taşıyan kütlesiz fermiyonların var olabileceği öne sürüldü. Weyl fermiyonlarından yaratılan elektronların, elektronik devrelerde mevcut elektronlardan çok daha hızlı çalışabileceği öngörülüyordu. Son yapılan araştırmada , test örneğinde grafende elektronların iki kat daha hızlı taşındığı, normal yarı iletkenlerde ise 1000 kez daha hızlı olacağı öngörülüyor. Princeton Ünviersitesi'den bilim insanlarının liderliğinde uluslararası bir ekip, Princeton Bilim ve Teknoloji Materyalleri Enstitüsü ve Topolojik Kuantum Madde ve Spektroskopi Laboratuvarı'nı kullanarak düzinelerce tantalum arsenit kristalindeki düzinelerce asimetrik dizilimi inceleyerek teorik parçacık avına girişti. Tantalum arsenikteki büyük boydaki kristalleri taramalı tünel spektromikroskopuna yerleştirerek mutlak sıfıra yakın bir sıcaklıkta Weyl fermiyonu hipotetik spesifikasyonlarını inceledi. Kristaller testi geçer geçmez ekip, Kaliforniya'daki Berkeley Ulusal Laboratuvarı'na götürerek, parçacık hızlandırıcıda yüksek enerjili foton ışınımına maruz bırakarak, parçacığı aydınlattı. İşte bu son testle Weyl fermiyonunun varlığı onaylanmış oldu. Aynı kuasi parçacık gibi bu parçacık da katılar içinde var olsa da boşlukta zayıf etkileşime sahip. Çünkü parçacığın spini hem sağ el,hem de sol el alanında oluyor. Princeton Üniversitesi'nden fizikçi Zahid Hasan,Bu aynı parçacığın kendi GPS'i olmasına benziyor, saçılım yapmadan kendi kendine yönleniyor. Parçacık hem sağ hem sol el kuralına uyduğundan dümdüz ilerleyerek tünelleme yapacak asla sona gelmeyecektir. Bu elektronlar birleştirilmiş yönlü ışık ışınları gibi davrandığından, yeni nesil kuantum işlemcilerde kullanılabilir, diyor. Weyl orjinalde Albert Einstein'ın genel görelelik teorisinin, alternatif modelinin bir parçacığı olarak fermiyonunu yerleştirdi. İşte bu nedenle yıllardır bu Weyl'in hipotezi Einstein 'ın teorisinin gölgesinde kaldı. 1998'de nötrinoların keşfedilmesiyle Weyl fermiyonlarının varlığına dair ilk ipucu elde edildi. 80 yıldır keşfedilmesi beklenen parçacık aslında tüm elektronların en temel parçacıklarından biriydi. Bu yeni gelişme gerçekten oldukça büyük önem teşkil ediyor. Abstrakt: A Weyl semimetal is a crystal which hosts Weyl fermions as emergent quasiparticles and admits a topological classification that protects Fermi arc surface states on the boundary of a bulk sample. This unusual electronic structure has deep analogies with particle physics and leads to unique topological properties. We report the experimental discovery of a Weyl semimetal, TaAs. Using photoemission spectroscopy, we directly observe Fermi arcs on the surface, as well as the Weyl fermion cones and Weyl nodes in the bulk of TaAs single crystals. We find that Fermi arcs terminate on the Weyl nodes, consistent with their topological character. Our work opens the field for the experimental study of Weyl fermions in physics and materials science. - Su-Yang Xu1,2,, - Ilya Belopolski1,, - Nasser Alidoust1,2,, - Madhab Neupane1,3,, - Guang Bian1, - Chenglong Zhang4, - Raman Sankar5, - Guoqing Chang6,7, - Zhujun Yuan4, - Chi-Cheng Lee6,7, - Shin-Ming Huang6,7, - Hao Zheng1, - Jie Ma8, - Daniel S. Sanchez1, - BaoKai Wang6,7,9, - Arun Bansil9, - Fangcheng Chou5, - Pavel P. Shibayev1,10, - Hsin Lin6,7, - Shuang Jia4,11, - M. Zahid Hasan1,2, "} {"url": "https://www.gercekbilim.com/90-ton-platin-tasiyan-asteroit-bu-gece-geciyor/", "text": "Goldstone Radar Gözlemevi, platin ve diğer değerli minerallerle dolu olan bir asteroidin Dünya'nın yanından geçeceğini duyurdu. 2011 UW158 adı verilen ve 452 metre uzunluğa, 1,011 metre genişliğe sahip olan asteroidin Dünya'ya Pazar gecesi 5,4 milyon kilometre yaklaşması bekleniyor. Platin asteroidin mesafesi nedeniyle Dünya'dan çıplak gözle görünemeyeceği belirtildi. Pazar'ı Pazartesiye bağlayan gece TSİ 01.30'da geçmesi beklenen asteroidi izlemek internet üzerinden mümkün olacak. Asteroit madenciliği firmalarının yakın takibinde olan 2011 UW158, gelecekte insanlar tarafından erişilebilir bir hedef olabilir. Taşıdığı minerallerin değeri 300 milyar dolar ile 5,4 trilyon dolar arasında gösterilen 2011 UW158, Google'ın kurucularından Larry Page ve İngiliz milyarder Richard Branson'ın yönetim kurulunda yer aldığı Planetary Resources firmasının ulaşmak istediği asteroitlerden biri. Hedefi platin olmak üzere asteroidlerden değerleri madenleri çıkarmak olan Planetary Resources, bu hafta içinde Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan , Arkyd 3 Reflight (A3R) adı verilen cihazı ateşledi. SpaceX'in Dragon kapsülüyle UUİ'ye götürülen A3R, 90 günlük yörünge görevi boyunca yere asteroidler hakkında veri gönderecek. Daha önce göktaşı madenciliği malzeme taşıyan Cygnus kalkışta patlamıştı. Ayrıca patlamada Planetary Resources'un asteroit madenciliğine başlaması için gereken sırt kargosu da yok oldu. Bu gibi aksaklıklar olsa da dünya devleri asteroit madenciliğine bel bağlamış durumda."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/92-dogrulukla-intihar-olasiligini-tespit-eden-kan-testi-bulundu/", "text": "Bilim insanları insan davranışını anlamak için yıllardır bir çok araştırma yapıyor. Özellikle intihar psikolojisindeki mental durumun anlaşılması, bir çok intihar vakasının engellenmesini sağlayabilir. İşte Indiana Üniversitesi'nden araştırmacılar, hastanın sadece kanından, intihar eğilimi gösteren spesifik biyo işaretleri tespit edebilecek bir test geliştirdiler. Molecular Psychiatry dergisinde yayımlanan araştırma intihar olaylarının engellenmesini sağlayabilir. Sadece ABD'de her yıl 40,000 kişi intihar nedeniyle hayatını kaybediyor ve araştırmanın yazarlarına göre bu engellenebilir. Hatta mental durumu intihar eğilimi gösteren kişilerin ne zaman intihar teşebbüsünde bulunacağını bilmek pek mümkün değil. Bu nedenle araştırmacılar intihar olasılığı yüksek hastalardaki hem biyolojik hem de kendi kendini raporlayan indikatörleri araştırdı. Araştırmacılar zihinsel bozukluklara sahip 217 erkek katılımcıyı analiz ederek, 37 'sinde giderek artan intihar olasılığı olduğunu gözlemledi. 26 erkeğin kanında bulunan biyo işaretlerin intihara en müsait olduğu gözlendi.Araştırmacılar kan testinin % 92 doğru olduğunu buldu. Ayrıca bir anket uygulaması geliştirerek, biyo işaretlerin daha doğru sonuçlar vermesi sağlandı. Erkekler üzerinde yapılan bu çalışma, kadınlar üzerinde de yapılmaya başlandı. Başlangıç sonuçlarının umut verici olduğu belirtildi. Eğer testler başarılı olursa birkaç yıla ,onay alabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/abd-bomba-ahmet-dijital-saat/", "text": "Herhalde içimizden biri 14 yaşındayken, elektronik bir cihaz yapsak kendimizle gurur duyarız. Fakat ABD'de yaşayan Müslüman genç Ahmet Muhammet mühendislik öğretmenine göstermek için okula götürdüğü elektronik saat, diğer bir öğretmen tarafından bomba olarak algılandığından, polis çağrılarak kelepçelenerek götürüldü. ABD'de 11 Eylül sonrası artan bu saçma ırkçı olayları duydukça, insan gerçekten bu ülkeye olan inancını yitiriyor. Fakat işte cahil ABD polisi de dahil olmak üzere, Ahmet'in yaptığı bu giriş aşaması elektronik devreyi bomba sandı. Bir kere bomba olabilmesi için bu saatli düzeneğe bağlı kimyasal bir düzeneğin olması gerek. Ahmet'in tutuklandığı anda yüzündeki hayal kırıklığı bence telafi edilemez bir şey. Ahmet'e bakınca kendi çocukluğumda aklıma geldi. Ben de aynı Ahmet gibi çocukluğumda evde benzeri düzeneklerle uğraşırdım, tabi onun elindeki imkanlar bizim elimizde yoktu. Fakat ne zaman yeni bir şey keşfetsem ne kadar mutlu olduğumu, okulda da takdir edildiğimi hatırlıyorum. Fakat Ahmet gibi hevesle okula götürdüğüm icat, başıma böyle işler açsa çok farklı olurdu. Bu noktada bakış açısı çok önemli , kendini gelişmiş ülke statüsünde değerlendiren ABD'nin ne kadar ırkçı ne kadar aptal bir ülke olduğunu tekrar görüyorum. Yıllarca siyahilere ve Kızılderililere işkence eden ABD'nin, aynı şekilde bu sefer Müslümanlara işkence etmesi oldukça ironik olsa gerek. Ahmet'i desteklemek için #IStandWithAhmed twitter hesabına twit atabilirsiniz. Sonrasında Barrack OBAMA ve Mark Zuckerberg Ahmet'i destekleyen twitler attı. Siz de elektronik düzeneklerle kendinize enteresan icatlar yapabilirsiniz. Ülkemizin Face'de bir şeyler beğenip duran değil, deney yapan, beynini kullanan, düşünen gençlere ihtiyacı vardır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/abd-ilk-silahla-yaralama-dondur-tekrar-canlandirildi/", "text": "ABD'de ilk kez doktorlar ilk kez insanları geçici canlandırmaya sokarak, saniyelerin bile hayati önem taşıdığı travmatik yaralanmaları ameliyat etmeye başladı. Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Samuel Tisherman'ın New Scientist'e verdiği demeçte tıp ekibinin en azından bir kişiyi bekletilmiş canlandırmaya soktular. İlk kez yapılan bu uygulama gerçekten inanılmaz ve araştırmacıların tabiriyle biraz gerçek üstü görünüyor. Henüz kaç insanın bu şekilde kurtulduğu açıklanmasa da teknik gerçekten ilginç. Bu tekniğe tıbben acil koruma ve resüsitasyon deniyor. Baltimore Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'nde silahla yaralanma gibi akut travmalar geçiren ve kardiyak arest olan kişilere uygulanıyor. Bu kişilerin kalbi duruyor ve kanlarının yarısını kaybediyorlar. İşte bu durumda doktorların ameliyat etmek için sadece birkaç dakikası oluyor ve bu hastaların normalde hayatta kalma olasılığı % 5'den daha azdır. EPR tekniğinde şahıs 10 ila 15 C dereceye kadar soğutularak kanların buz gibi soğuk serum fizyolojikle ile değiştiriliyor. Hastanın beyin aktivitesi nerdeyse tümüyle duruyor. Sonra vücudun soğutma sistemiyle bağlantısı kesiliyor ki yoksa kişi ölü olarak tanımlanır. Hasta sonrasında ameliyathaneye alınıyor. Ameliyat ekibinin hastanın yaralarını dikmesi için sadece 2 saati var. Sonra hasta ısıtılıyor ve kalp yeniden başlatılıyor. Tisherman denemeye dair tüm sonuçların 2020 sonunda duyurulacağını bildirdi. Normalde insan vücut sıcaklığı 37 C civarındadır. Bu sıcaklıkta hücreler enerji üretmek için sürekli oksijen desteğine ihtiyaç duyar. Kalp durduğunda ise kan dolaşımı durduğundan hücrelere oksijen taşınamaz. İşte oksijen eksikliğinde beyin ancak 5 dakika yaşayabilir. Sonrasında geri dönülmez beyin hasarı oluşur. Tüm bunlara rağmen düşük sıcaklıkta beyin yavaşlar, durma noktasına gelir. Sonrasında hücrelerimizdeki kimyasal reaksiyonlar neredeyse durur. Bundan dolayı oksijen ihtiyacı çok az olur. Tisherman bu denemede 10 kişiye geçici canlandırma vererek tedavinin geçerli olduğunu göstermek istiyor. Diğer taraftan o anda hastanede doğru ameliyat ekibinin olmaması durumu da mümkün. Bu denemeye FDA tarafından izin çıktı. FDA ölümcül veya alternatif tedavi imkanı olmayan yaralanmalar için istisna gösteriyor. Ekip yerel topluluklara ve gazetelere denemeyi tarif eden reklamlar veriyor ve insanlara websitesinde tartışmaya imkan veriyor. Tisherman kariyerinde, kalbinde bıçaklanan genç bir adamı birkaç dakika içinde kaybetmesiyle travma araştırmalarına yönelmiş.Normalde eğer yeterli zamanı olsa, hastayı kurtarabileceğini düşünüyor. Bu olay sayesinde insanların soğutarak , cerrahlara nasıl daha fazla zaman kazandırabileceğine dair yollar aramaya başlamış. Hayvan çalışmalarında akut travma geçiren domuzlar 3 saate kadar soğutularak, dikildi ve yeniden resüsitasyon yapılabildi. Bu zamanı hastalara kazandırabileceğimizi düşünüyoruz. Bu denemeler sayesinde halen bir çok şeyi öğreniyoruz ve her deneme bizi ileri taşıyor. Burada işe yaradığını bir kez kanıtladık mı; tekniği genişleterek hastaların hayatta kalmasını sağlayabiliriz. Aksi takdirde yapacağımız bir şey yok, diyor Tisherman. Araştırmacılar burada insanları öldürüp diriltmeye çalışmadıklarını sadece onları tedavi etmek için biraz zaman kazanmaya çalıştıklarını anlatıyorlar. Aslında insanları halen ne kadar canlandırmada bekletebilecekleri belli değil. İnsanın hücreleri tekrar ısınırken reperfüzyon yaralanmaları olabilir. Bu durumda hücrede bir takım kimyasal reaksiyonlar gerçekleşiyor. Hücreler ne kadar uzun süre oksijensiz kalırsa, o kadar hasar gerçekleşebilir. Tisherman ekibinin ilerlemesini bu pazartesi New York Bilimler Akademisi Sempozyumu'nda açıklayacak. Eğer bu çalışma başarıyla sonuçlanırsa, ağır yaralı insanları ameliyat etmek için zaman kazanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/abdde-ilk-kez-bir-fuzyon-reaksiyonunda-verilenden-fazla-enerji-uretildi/", "text": "13 Aralık 2022 günü, ABD Enerji Bakanlığı ve Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, ilk kez başarılı bir füzyon ateşlemesini yaptığını duyurdu. Devrim niteliğinde gelişme sayesinde ilk kez verilen enerjiden daha fazla enerji üreten füzyon reaksiyonu yaratıldı. Bu sayede gelecekte fosil yakıtlara olan bağımlılık sıfıra indirilebilir. Füzyon prosesinde iki hafif atom çekirdeği birleşerek, daha ağır tek bir çekirdek oluşturmak suretiyle büyük miktarda enerji salıyor. Reaksiyon 5 Aralık'ta, ABD Enerji Bakanlığı'nın Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'nda bir laboratuvar ortamında ilk kez başarıldı. Laboratuvarda 192 lazer ışını kullanılarak, 2,05 megajul UV enerjisi kriojenik yakıt peletine aktarılması neticesinde 3,15 MJ füzyon enerjisi üretildi. Yani tetiklemek için gereken lazer enerjisinden daha fazla miktarda enerji üretildi. 1960'larda, LLNL'den bilim adamları, laboratuvar ortamında füzyonu tetiklemek için lazerlerin kullanılabileceği savını ortaya attı. İşte bu füzyon deneyi için kullanılan Ulusal Ateşleme Tesisi olarak bilinen tesiste, giderek daha güçlü hale gelen bir dizi lazer sistemi oluşturularak son teknoloji deneyler yapılmaktaydı. Ulusal Ateşleme Tesisi Kaliforniya Livermore'da yer alıyor ve dünyanın en büyük lazer enerji sistemini barındırıyor. Güçlü lazerlerle donatılan tesiste yıldızların çekirdeklerinde,dev gezegenlerin ve nükleer silahların içinde yer alan sıcaklık ve basınçlar taklit edilebiliyor. ABD Enerji Bakanı Jennifer M. Granholm, Bu, kariyerlerini füzyon ateşlemesinin gerçeğe dönüştüğünü görmeye adamış Ulusal Ateşleme Tesisi araştırmacıları ve çalışanları için dönüm noktası niteliğinde bir başarıdır ve bu dönüm noktası şüphesiz daha da fazla keşfi ateşleyecektir. Biden-Harris Yönetimi, iklim değişikliğiyle mücadele için temiz enerji sağlamak ve nükleer olmadan nükleer caydırıcılık sağlamak gibi, çalışmaları insanlığın en karmaşık ve acil sorunlarını çözmemize yardımcı olacacak, diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/adli-vakalar-icin-hizli-ve-guvenli-bir-dna-sac-analizi-yaratildi/", "text": "CSI polisiye dizilerinden sıkça gördüğümüz bir sahnedir aslında zanlının suç mahalinde bulunan saçından ırkını ve cinsiyetini tespit etmek. Artık Kanadalı bilim insanlarının geliştirdiği yeni teknik sayesinde , bir saç numunesinden 100 doğrulukla DNA saç analizi yapmak mümkün. Queen's Üniversitesi'nden kimyager Prof. Diane Beauchemin ve öğrencisi Lily Huang tarafından geliştirilen sistem sayesinde saç numuneleri su ve hekzanla yıkanıyor ve öğütülerek toz haline getiriliyor. Sonrasında ise solid sampling electrothermal vaporisation inductively coupled plasma optical emission spectrometry with multivariate analysis-çok değişkenlin plazma optik emisyon spektrometresi çifti ile indüklenmiş katı numuneli elektrotermal buharlaştırma adı verilen teknikle buhar analiz ediliyor. Bu teknik sayesinde beslenme,etniklik, cinsiyet,çevre ve çalışma ortamına bağlı olarak saçta ter salgısından kaynaklı elementlerin analizini sağlıyor. Ayrıca magnezyum,sülfür,stronsiyum,kalay,lityum,molibden,kükürt,stronsiyum,potasyum,nikel ve kurşun miktarları sayesinde cinsiyet ve etnik kökenler ayırt edilebiliyor. Tüm işler sadece 85 saniye alıyor. Bu sayede normalde pek çok çözelti ve reaktantın kullanıldığı DNA analizine ilişkin olarak daha kısa sürede analiz gerçekleşiyor. Laboratuvarda yapılan testlerde Doğu Asya,Beyaz Irk veya Güney Asya Tabanlı ve farklı cinsiyetten 13 saç örneği doğrulukla tanımlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aducanumab-alzheimer-ilaci-tedavi-beta-amiloid/", "text": "Zürih Üniversitesi tarafından Aducanumab adlı antibadinin, erken dönem Alzheimer hastalarında zararlı amiloid plaklarının azalmasını anlamlı bir şekilde tetiklediğini gösterdiler. Beyindeki bu protein birikimleri Alzheimer hastalığının klasik bir işareti olarak gösteriliyor ve beyin hücrelerinin progresif bir şekilde dejenerasyonuna neden oluyor. Ayrıca araştırmacılar erken dönem klinik çalışmada, Aducanumab tedavisinden bir yıl sonra, plasebo gruba göre bilişsel gerilemede önemli miktarda yavaşlama olabileceğini gösterdiler. Alzheimer hastalığının sebepleri halen bilinmese de , hastalığa yakalanan kişilerde amiloid beta birikiminin etkilenmesiyle 10 il 15 yıl içinde hastalık ortaya çıkıyor ve başlangıçta hafıza kaybıyla ortaya çıkıyor. Araştırmacılar 1b fazının bir parçası olarak bu antibaidyle bir yıllı tedavi sonucunda, araştırma grubu hastalarının beyninde neredeyse tümüyle amiloid plakalardan temizlediler. Sonuçlar Zürih Üniversitesi şirketi Neurimmune ve Biogen bioteknoloji firması ile birlikte Nature dergisinde yayınlandı. Klinik çalışmanın sonuçları bizi Alzheimer hastalığının tedavisinde , büyük bir ilerleme kaydedebileceğimize dair iyimser kılıyor. Bu antibadi çok etkileyici. Getiri ise dozaj ve tedavi uzunluğuna bağlıdır, diyor Zürih Üniversitesi Rejeneratif Tıp Enstitüsü'nden Prof. Roger M. Nitsch. Tedaviden bir yıl sonra , en yüksek doz alan hastalarda pratikte hiç beta amiloid plak tespit edilmedi. Bu antibadi Neurimmune'nde bulunan teknolojinin yardımıyla geliştirildi. 100 yaşına kadar kişilerden toplanan kan numunelerinde hiçbir bilişsel bozukluk yoktu, araştırmacılar bu bağışıklık hücrelerini hassas bir şekilde izole etti. Böylece sacede amiloid öncülü proteini değil, hem de sinir hücrelerinin büyümesinde önemli bir rol oynadığı varsayılan toksik beta amiloid plağı tanımlandı. Aducanumab 'ın hastalarda iyi bir güvenlik profiline sahip olduğu belki de antibadinin, olağandışı katlanan beta amiloid protein fragmanına spesifik bağlanma kapasitesiyle ilişkilendirilebilir ki, zaten antibadi insan kökenli. Alzheimer'ın erken döneminde bulunan 165 kişi 1b fazında tedavi edildi. Araştırmanın başlarında birincil hedefi olarak planlanmasa da, alınan iyi sonuçlar araştırmacıları cesaretlendirdi ve hastalıktan etkilenen semptomları nasıl tedavi edeceklerini araştırmaya sevk etti. Plasebo grubunda önemli ölçüde kognitif bozunma görüldü. Katılımcıların küçük bir kısmında amiloid ilişkili görüntüleme abnormalliğği nedeniyle hafif ve orta seviyeli baş ağrıları görüldü. Araştırmacılar bu görüntülemeler sayesinde amiloid temizlenemesine ilişkin biyolojik etkinin ölçüldüğünü düşünüyorlar. Aducanumab şimdi iki büyük 3. Faz klinik çalışmayla güven ve verim açısından araştırılıyor. Kuzey Amerika, Avrupa, Asya 'dan 20 ülkeden 300 merkezde ve 2700 erken dönem Alzhemier hastasında etkisi deneniyor. Her 68 saniyede bir insan Alzheimer'a yakalanıyor. Tüm dünyada 30 milyondan fazla Alzheimer hastası var. 2030'a kadar bu sayının 60 milyona çıkacağı düşünülüyor. - Jeff Sevigny, Ping Chiao, Thierry Bussiere, Paul H. Weinreb, Leslie Williams, Marcel Maier, Robert Dunstan, Stephen Salloway, Tianle Chen, Yan Ling, John O'Gorman, Fang Qian, Mahin Arastu, Mingwei Li, Sowmya Chollate, Melanie S. Brennan, Omar Quintero-Monzon, Robert H. Scannevin, H. Moore Arnold, Thomas Engber, Kenneth Rhodes, James Ferrero, Yaming Hang, Alvydas Mikulskis, Jan Grimm, Christoph Hock, Roger M. Nitsch, Alfred Sandrock. The antibody aducanumab reduces A plaques in Alzheimer's disease. Nature, 2016; 537 (7618): 50 DOI:10.1038/nature19323"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aerojellerden-10000-kat-daha-guclu-super-hafif-metamateryal-gelistirildi/", "text": "Bir gün uçakların ve arabaların havadan daha hafif bir malzemeden üretildiğini düşünebiliyor musunuz? İşte Massachussets Teknoloji Enstitüsü ve Livermore Ulusal Laboratuvarı'ndan bilim adamları sonunda aerojel kadar hafif fakat ondan 10,000 kat daha sağlam bir materyal geliştirdiler. Bu sayede gelecekte uçak ve otomotiv sayesinde devrim yaşanabilir. Aerojeller Dünya'nın en hafif maddesi ve son geliştirilen aerografenin yoğunluğu sadece 0,16 mg/cm3 . Yani 1 litre su 1000 gram gelirken, bu maddenin 1 litresi sadece 0,16 gram geliyor. Genelde uzay teknolojisi olan aerojeller ısı yalıtımı için kullanılıyor. En son NASA Stardust görevinde kuyruklu yıldızların kuyruklarından numune toplamak için bu maddeyi kullanmayı düşünüyor. Her şeye rağmen aerojeller sert bir bastırmayla kırılabiliyorlar. Fakat bilim insanlarının yeni geliştirdiği madde aerojel değil fakat metamateryal sınıfında yer alıyor. Bu özelliklere sahip bir madde doğada bulunmuyor. Aerojel kadar hafif olan bu madde, aerojellerden çok daha dayanıklı. Aslında bu geliştirilen maddenin dayanıklığı kimyasal birleşiminden değil geometrik yapısından kaynaklanıyor. Mikrosterolitografi projeksiyon yöntemi kullanılarak, mikroskopik seviyede çalışan bir 3D yazıcıyla üretilen bu yeni maddeler tabaka tabaka kolayca prototip olarak üretilebiliyor. Bu projeksiyon yöntemiyle uv ışık tutularak polimer tankları, hidrojeller, şekil hafızalı polimerler üretilebiliyor. Mikro stereolitografi yönteminde çok küçük boyutta mikro kafesler oluşturuluyor. Araştırmacılar bu tekniğin polimerler,metaller ve seramikler gibi farklı maddelere uygulanabileceğini belirtiyorlar. Öncelikle LLNL/MIT ekibi 200 ila 500 nm kalınlığında bir metal filmi polimerle kapladı. Polimer eridikten sonra geride ince metal film tüpleri bırakıyor. Sonrasında ekip, metal ve seramik malzemesini kullanarak 50 nm genişliğinde seramik tüpler üretti. Bu sayede çok aerojellerden çok dayanıklı bir malzeme geliştirdiler. Geliştirilen madde, aerojelle aynı yoğunlukta olmasına rağmen, 4 kat daha dayanıklı oldu. Sonraki adımda ise seramik-polimer hibriti yaratılarak polimere seramik nano parçacıklar tutturuldu. Sonra biraz farklı bir proses izlenerek polimer ısıyla kaldırılarak seramik parçacıkların katıya dönüşümü sağlandı. Polimer ayrılınca geriye ultra hafif ve dayanıklı seramik bir malzeme kaldı. Bugün deneysel olarak üretilen maddeler 100 kata dayanım gösterebiliyor. Gelecekte bu sayede hafif uçaklar, arabalar ve uzay gemileri yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/agri-siddetini-olcmek-icin-devrimsel-kan-testi/", "text": "Indiana Üniversitesi Tıp Okulu'ndan araştırmacılar hastaların hissettiği ağrının şiddetini objektif olarak belirlemek için bir kan testi geliştirdi. Bu sayede ağrıyı dindirmek için gereken opioid miktarı büyük doğrulukla belirlenebilecek. Tıp Doktoru Psikiyatri Prof. Dr.Alexander Niculescu tarafından Nature Molecular Psychiatry dergisinde yayınlanan araştırmada, hastanın çektiği ağrının şiddetini objektif olarak ölçmek için kandaki biyo işaretleri tanımladı. Devrim niteliğindeki kan testi sayesinde ağrıyı iyileştirme aşamasında yüksek doğrulukla teşhis konulabilecek. Tabi hastanın tıbbi geçmişine de daha uzun dönemde bakılabilir. Doktorlar için, hastaların ağrı şiddetini belirleyebilecek objektif bir kan testi prototipi geliştirdik. Ağrı kişiden kişiye değiştiğinden, ağrının şiddetini objektif bir şekilde ölçmek çok önemlidir. Bugüne kadar ağrı şiddeti açısından hastanın sözüne ve klinik ifadeye bakılıyordu. Bu işe başladığımızda çok zor ihtimaldi. Fakat burada asıl fikir ağrı hisseden insanları daha doğru tedavi etmek ve ilaç yazmanın bir yolunu bulmaktı, diyor Psikiyatri bölümünden Niculescu. Bu araştırma esnasında araştırmacılar kandaki biyo işaretlere baktı. Aynı diyabet hastaları için glukozun biyo işaretlerine bakar gibi, bu yeni biyo işaretlerde hastanın tecrübe ettiği ağrıya göre ağrı şiddeti tespit edilerek,hastaya objektif tedavi uygulanabilecek. Böylece opioidlerin miktarları kesin bir doğrulukla ayarlanabilecek. Araştırmacılar bu biyo işaretlerin aynı parmak izi gibi kesin olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aids-proteinin-zarf-yapisi-molekulu-hiv/", "text": "The Scripps Araştırma Enstitüsü ve Weill Cornell Tıp Koleji'nden bilim insanları işbirliği yaparak üçlü HIV zarf proteininin yapısını ilk kez atomik seviyede belirleyerek uzun süredir tıp ve biyoloji bilimlerinde önem taşıyan en zor hedeflerden birini gerçekleştirdi.Yeni bulgular AIDS' e neden olan virüsün kompleks zarfın şimdiye kadar görüntülenen en detaylı resmini çekti. Bu sayede gelecekte virüsün nasıl bağışıklık sistemini taklit ettiği belirlenerek aşılar üretilebilir. WHO' ya göre HIV tüm dünyada 34 milyon insanı enfekte ediyor ve bunların % 10 u çocuk. Günümüzde gelişmiş ülkelerde HIV enfeksiyonunu kontrol etmek için antiviral ilaçlar kullanılsa da, bilim adamları uzun süredir virüsü kökünden kazıyacak bir aşı arıyorlar. Buna rağmen HIV için aşılar sürekli test edilse de HIV' in zarf proteini tespit edilemediğinden aşılar işe yaramıyordu. İşte virolog Env' in keşfettiği yapısı çok kompleks olduğundan bilim adamları atomik boyutta protein gözlemlemekte büyük zorluklar yaşıyordu. Araştırmada Cornell/Scripps ekibi Env trimerinin yeterli stabiliteye ve diğer özelliklere sahip olduğundan atomik resolüsyon görüntüleme ile görüntüledi. Elektron mikroskopu teknolojisindeki en son görüntüleme metotları kullanılarak ve X-Ray kristalografi kullanılarak, Env trimerinin içine bakmak mümkün oldu. Şimdiye kadar ilk kez kullanılan X-Ray kristallografisi ve diğer metotlar trimer yapının en ince detayına kadar çözülmesine yaradı. Env trimerinin nasıl birleşerek, radikal değişimler yaşayarak Ebola grip gibi virüslere dönüşmesi aydınlatıldı. Araştırmanın diğer destekçileri HIV-1 zarf trimeri tümüyle çözülebilir glikosilatlı Cryo-EM yapısı ayrılıyor ve bu çözücünün kristal yapısı HIV-1 zarf trimeriyle ayrılabiliyor, deniyor. HIV virüsünün aydınlatılması ile AIDS hastalığı için aşı geliştirilebilir ve bu aşı sayesinde çağın vebası yenilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aids-virusu-ile-kansere-savas-acildi/", "text": "HIV virüsü insan sağlığını iyileştirmek için bir biyo-teknolojik araç olarak kullanılabilir mi? RNA Yapısı ve Reaktivitesi Laboratuvarı' na göre cevap evet. Araştırmacılar HIV' in replikasyon mekanizmasını kullanarak özel mutant bir protein seçmeyi başardı. Tümörlü hücre kültürüne kanser ilacı eklendikten sonra bu protein tedavinin etkisini normal dozaja göre 1/300 arttırdı. 23 Ağustos 2012 ta PLoS Genetics' te yayınlanan makaleye göre, kaydedilen veriler uzun dönemde kanser tedavi yöntemlerinin gelişmesini sağlayacak. HIV virüsü sürekli kendini mutasyona uğrattığından, mutant proteinlerden pek çok başarılı çoğaltma yapılabiliyor. Bu nedenle virüs sürekli etrafa uyum sağladından, HIV' in antiviral tedavisi mümkün değil. IBMC 'de bulunan araştırmacılar, virüsün etkisini ayarlayarak, multiplikasyon yeteneğini kullanarak, kanser tedavisinde özelleştirmeyi düşündüler. İlk olarak HIV genomu değişime uğratılarak insan genine tanımlanıyor ve bütün hücrelerde bulunan, deoksisitidin kinaz , protein antikanser ilaçlarını etkinleştiriyor. HIV multiplikasyonu yardımıyla yaratılan 80 mutant protein içinden test edilip seçildi. Test sonucunda dCK değişkeninin mutasyona uğramamış doğal versiyonundan daha etkili olduğu görüldü. Antikanser ilaçlarının etkinliğini arttırdığından daha az ilaç kullanarak ilaçların yan etkileri azaltılmış olacak. Tekniğin diğer bir avantajının da hücre kültürlerinde mutant proteinlerin doğrudan test edilebilmesi. Bir sonraki aşamanın klinik öncesi izole edilmiş mutant protein çalışmaları olduğu ve önümüzdeki yıllarda yapılacağı belirtiliyor. Ayrıca, normalde ölümcül olan bu virüsün kullandığı deneysel sistem ilerde pek çok tedavi yönteminde kullanılacağa benziyor. - Paola Rossolillo, Flore Winter, Etienne Simon-Loriere, Sarah Gallois-Montbrun, Matteo Negroni. Retrovolution: HIV Driven Evolution of Cellular Genes and Improvement of Anticancer Drug Activation. PLoS Genetics, 2012; 8 (8): e1002904 DOI:10.1371/journal.pgen.1002904"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/akan-sudaki-bakterileri-es-zamanli-tespit-edebilecek-sensor-gelistirildi/", "text": "İçtiğimiz suyun temiz olup olmadığını anlamak için bir takım biyolojik testler yapılır. Sonuçları alana kadar, su kaynağının temiz olup olmadığını bilemezsiniz. Danimarka Teknik Üniversitesi'nden bir grup öğrenci tarafından son geliştirilen bir sensör eş zamanlı olarak sudaki zararlı bakterileri belirleyebiliyor. SBT Aqua adlı teknokent şirketi tarafından geliştirilen teknik, akış sitometrisinin empedansını ölçüyor. Bu sayede mikro akışkan kanaldan devamlı olarak sıvı geçiriliyor. Kanallarda multi voltaj elektrik sinyalinin uygulandığı, elektrotlar var. Bakteri ve diğer parçacıkların elektrotlardan geçmesiyle, empedansta oluşan değişim sensör tarafından tespit ediliyor. Çünkü bakterilerin empedansı diğer su kaynaklı parçacıklardan farklı olduğundan, numuneye bağlı olarak gerçek zamanlı okumalar yapmak mümkün. Aslında empedanstaki bu farklılık bakteriden bakteriye bile değişiyor. SBT bu teknolojinin, sudaki bakterileri eşzamanlı olarak tespit edebileceğini iddia ediyor. Bu amaçla farklı konumlarda, el tipi cihazlar kullanılarak, insan analizine gerek duymayan birbirine bağlı su test istasyonları kurulabilir. Eğer ağdaki kontaminasyon akışı izlenirse, zararlı bakteriler tespit edilebilir, alarm durumuna geçilebilir. Bizim ürünümüzün , mikrobiyolojik su kalitesi analizlerini kökünden değiştireceğine inanıyorum, diyor SBT-Aqua girişiminin CEO'su Erik Gustav Skands,. Sensör önümüzdeki sene piyasaya sunulması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/akciger-kanseri-nefes-yoluyla-nano-parcaciklarla-tedavi-edilebilecek/", "text": "Amerikan Kanser Topluluğu' nun tahminlerine göre, Amerika' daki erkek ve kadın ölümlerinin % 27' ye yakını akciğer kanserinden kaynaklanıyor. Normalde, akciğer kanseri tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçlarının en büyük problemi toksik olmalarıdır. Fakat bilim adamlarının geliştirdiği yeni ilaç taşıma sistemi sayesinde ilaç inhalasyonla alınarak, ilaç taşıma yönteminden kaynaklanan zararlar azaltılacak ve diğer organlara verdiği zarar engellenebilecek. Yeni akciğer kanseri tedavisi, Oregon Eyalet Üniversitesi, Rutgers Üniversitesi ve New Jersey Kanser Enstitüsü' nden bilim adamları tarafından geliştirildi. Bilim adamları nano parçacıklar kullanarak, antikanser ilaçlarını doğrudan akciğerlere iletmeyi başardı.Toz tanesinden bile küçük olan bu nano boyutta lipid nano taşıyıcılar kolaylıkla teneffüs edilebiliyor . Bu şekilde kemoterapik ilaçlar taşınabildiği gibi siRNA' larda taşınabiliyor. Bu molekül sayesinde kanser hücrelerinin üremesine neden olan genler kontrol altına alınarak baskılanıyor kanser hücrelerinin pompa resiztansı elimine olarak, ölmeleri sağlanabiliyor. Ayrıca kemoterapik ajanların inhalasyon yoluyla alınması, normal intravenöz tedavilere göre daha etkili bir taşınım sağlıyor. Araştırmaya göre , normal enjeksiyonla iletime göre, inhalasyonla aktarımın akciğerleri etkisi % 23 ile % 83 daha fazla oluyor. İnhalasyonla taşınan ilacın kanser hücrelerini tedavide daha etkili olacağı düşünülüyor. Çünkü bu yöntem tümörleri baskılamayı değil , gidermeye yarayacak gibi gözüküyor. İnhalasyon teknolojisi üzerine patent alınsa da halen daha yapılması gereken insan klinik çalışmaları var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aktif-insanlar-daha-cok-yasiyor/", "text": "Aktif kişiliğe sahip insanların daha uzun ömürlü olmalarının, genetik açıdan ilişkili olduğu belirlendi. Bu insanlarda aktif bir kişiliğe neden olan bir genin aynı zamanda uzun yaşam süresine de neden olduğu anlaşıldı. Bu gen aslında bir dopamin reseptör geni ve DRD4 7R gen çifti olarak adlandırılıyor. Bu gene sahip insanların 90 yıldan fazla yaşadığı fareler üzerinde yapılan testlerle doğrulandı. Kaliforniya Üniversitesi Irvine' den biyoloji profesörü Robert Moyzis, ve Psikiyatrist Dr. Nora Wolkow' un başkanlığında yapılan 90+ adı verilen araştırmada Neuroscience dergisinde yayınlandı. Tespit edilen değişken gen, dopamin sisteminin bir parçası olarak işlev görüyor. İşlevi ise; beyindeki sinir ağının ödülle öğrenme ve dikkat bölümlerinin yönetimi. DRD4 7R gen çifti ise dopamin sinyallerini körelterek , kişinin çevreye karşı reaksiyonunu arttırıyor. Bu gen aynı zamanda insanın daha sosyal, entelektüel ve sportif olmasını sağlayabiliyor. Ayrıca bu gen hiperaktivite, dikkat bozukluğu , bağımlılık ve riskli davranışlar gibi bozukluklarla ilişkilendiriliyor. Bu genin doğrudan uzun yaşam sağlamadığını fakat etkilerinin uzun bir yaşama neden olabileceği belirtiliyor. Yani daha sosyal ve aktif olursanız daha uzun yaşayabiliyorsunuz. 90+ araştırmasına katılan 310 katılımcı da yüksek fiziksel aktivite gözlendi. Fareler üzerinde yapılan testlerde bu geni taşımayan farelerin yaşam sürelerinin % 7 ila 9.7 azaldığı tespit edildi. Ayrıca bu geni taşıyanların Alzheimer gibi nörodejeneretif hastalıklara yakalanma riskinin daha az olacağı tahmin ediliyor. Belki yaşlı ama hareketli olan insanların neden halen dipdiri ve ayakta olduğu da böylece açıklanmış oluyor. - D. L. Grady, P. K. Thanos, M. M. Corrada, J. C. Barnett, V. Ciobanu, D. Shustarovich, A. Napoli, A. G. Moyzis, D. Grandy, M. Rubinstein, G.-J. Wang, C. H. Kawas, C. Chen, Q. Dong, E. Wang, N. D. Volkow, R. K. Moyzis. DRD4 Genotype Predicts Longevity in Mouse and Human.Journal of Neuroscience, 2013; 33 (1): 286 DOI:10.1523/JNEUROSCI.3515-12.2013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/albert-einstein-in-beyninin-fotograflari-ve-arastirmasi-yayinlandi/", "text": "Albert Einstein dahiydi, bunu hepimiz biliyoruz. Fakat acaba Einstein beyni gerçekten nasıldı? Öldüğünden beri bir sır gibi saklanan Einstein' ın beyninin gizemin sonunda Brain araştırma dergisinde yayınlandı. Fotoğraflar ve araştırmalar sayesinde Einstein' ın beyninin detaylı yapısı incelendi. Böylece Einstein' ın nasıl bir dahi olduğu anatomik açıdan açığa çıkacak. Einstein' ın beyni dilimlere ayrılarak, laboratuvar teknisyeni Marthe Keller tarafından 1955' de ayrıntılı olarak incelendi. Her beyinin eşsiz özellikleri ve detayları var. Beyinin anatomik yapısı ve varyasyonlarının entelektüel kabiliyet arasında güçlü bağlantılar olduğu düşünülüyor, diyor McMaster Üniversitesi Michael G. DeGroote Tıp Okulu'ndan nörolog Sandra Witelson. Fotoğraflar sayesinde Einstein' ın beyninin ilginçliği açığa çıktı. Einstein' ın ölümünden saatler sonrasında otopsi patoloğu Thomas Harvey fizikçinin beynini 240 parçaya bölerek korunma için sakladı. Bu arada düzinelerce fotoğraf çekti. Resimde Einstein' ın Belgenland' deki müzik odasında keman çaldığını görüyorsunuz. İşte beynindeki sahip olduğu yumru tarzı yapıların, sağ kolun hareketini yönettiği biliniyor. Bugünkü, beyin taramaları müzisyenlerde de benzer beyin yapıları olduğu biliniyor. Harvey 2007' de öldü. Mirası olan bu özel resim ve numune koleksiyonu Sağlık ve Tıp Müzesi' ne 2010' da bağışlandı. Bağıştan sonra beyni bilim adamları tarafından daha detaylı incelenebildi. Sonuçta ne mi buldular, Einstein' ın beyninin 14 fotoğrafı incelendi 85 farklı insan beyniyle karşılaştırıldı. Sonuçta, Einstein' ın beyninin ortalama bir insan beyninden farklılıklar gösterdiği anlaşıldı. Einstein ın beyni normal insan beyninden daha kıvrımlı ve daha pütürlü. Bu da, Einstein'ın beyninde daha fazla nöron olmasıyla ilişkilendiriliyor. Ayrıca Einstein Beyni' yle ilgili bir de iPad uygulaması yapıldı. Böylece Einstein' ın beyninin kesitlerini inceleyebiliyorsunuz. Uygulamanın 9,99 dolar olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alerjiler-sentetik-bir-molekulle-durdurulacak/", "text": "Araştırmacılar alerjik reaksiyonlara neden olan kompleksleri nasıl bir sentetik molekülle yok edebileceklerini keşfettiler. Bu keşifle akut alerjik reaksiyonlara oldukça çabuk müdahale etme imkanı doğdu. Araştırma 28 Ekim' de Nature Jurnal' inde yayınlandı. Çalışma Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bem Üniversitesi bilim adamları başkanlığında yapıldı. Yeni inhibitör sayesinde, akut alerjilerde önemli rol oynayan IgE antibadileri partner molekülü FcR' dan ayrılarak, etkisiz hale getirildi. Böylece akut alerjik tepkiye tam orta yerinde müdahale edilerek, IgE antibadiler çabuk bir şekilde ayrılmış oldu. diyor yapısal biyoloji ve üst düzey araştırmacı Doç. Dr. Ted Jardetzky. Sadece ekibin kullandığı inhibitör bunu başarmaya yetti. Yakup otu poleninden arı zehirine, binlerce alerjen madde IgE antibadilerini tetikleyerek, saniyeler içinde alerjik reaksiyona neden olabiliyor. Fakat yeni inhibitör IgE kompleksinin reaksiyondan sorumlu mast adı verilen hücrelere bağlanmasını engelliyor. Bu bulgu ise, IgE ' ye bağlı alerjik sendromların tedavisi açısından umut ışığı olabilir. Bir insanın vücuduna bir alerjen girdiğinde, bazı insanlar alerjenler özel IgE antibadiler üreterek bunları vücutlarından atarlar. Bu antibadiler, alerjen vücuttan atılana kadar alerjenlere tutunurlar ve vücuttan temizlenirler. Çoğu antibadide mast hücrelerinin üzerinde açıkta duran FcRs adı verilen, IgE-spesifik reseptörleri tarafından engellenir. Böylece mast hücreleri alerjen tekrar karşılaştığında reaksiyon verir. İşte, IgE-FcR etkileşimi uzun süredir aranılan alerji tedavisinin çözümüydü. Çünkü, Ig-E kaplı mast hücreleri histaminin el bombaları gibiydi, alerjenlerle karşılaştığında pimi çekilmiş gibi oluyordu. Alerjen vücuda tekrar girdiğinde daha önceden yüklenen IgE, inflamatör mediatörlerin salınımı tetikleyerek alerjik reaksiyona dönüyordu. Ayrıca bazı alerjik reaksiyonlar çok şiddetli oluyor ve anaflaktik şoka neden olarak, ölüme kadar gidebiliyor. Böylece mast hücrelerinin üzerindeki IgE ve FcRs' in ayrımıyla, alerjik tepkinin etkisiz hale getirilmesi anahtar çözümü oluşturdu. Bu tehlikeli etkileşim içindeki grupların ayrılmasıyla aradaki etkileşim oldukça stabil bir hale geldi. Normalde tedavide kullanılan omalizumab IgE ve FcR arasındaki etkileşimleri bloke etse de , bunların öncede mast hücresi yüzeyinde oluşması gerekiyordu. Bu nedenle Xolair alerjik reaksiyonu anında kesmiyor ve astım krizlerinde kullanılamıyordu. Fakat yeni bulunan inhibitör IgE bağlanmasını bloke ederek , anında akut alerjik reaksiyon kesiliyor. Bu protein inhibitörüne DARPin E2-79 adı verildi. Bu inhibitör sayesinde, ıstırabınız birkaç saniyede bitiyor. DARPin E2-79 özel tasarlanmış moleküller familyasından geliyor ve bir protein bağlanma bölgeleri içeriyor. Bu bölgeler ankirin tekrarlayıcıları adı veriliyor. Bu inhibitör sadece IgE-FcR grubuna giderek bunları birbirinden ayırıyor. Bilim adamları IgE FcR etkileşimini dikkatle inceleyerek, IgE ise FcR ile iki bağlantı noktası kurduğunu ve bir bağlantı noktasının çifti bir arada tutmak için salındığını gördü. Bu gevşeklik bu çifti ayırmak için yeterli değil fakat, DARPin E2-79 aradaki küçük boşluğa dayanarak çifti etkili bir şekilde uzaklaştırdı. Ayrıca bu molekülün büyük bir molekül olmasından dolayı, bu tarzda bir etkisi olacağı düşünülmediği ve bu molekülün IgE ve FcR ' yi ayırmasının sürpriz olduğu belirtildi. Şimdi bilim adamları daha küçük moleküllerle aynı ayrımı yapmayı hedefliyor. - Beomkyu Kim, Alexander Eggel, Svetlana S. Tarchevskaya, Monique Vogel, Heino Prinz, Theodore S. Jardetzky.Accelerated disassembly of IgE receptor complexes by a disruptive macromolecular inhibitor. Nature, 2012; DOI: 10.1038/nature11546"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alkol-nasil-sarhos-eder/", "text": "Alkol sarhoş eder ama nasıl? Kimi insan sevdiğinden, kimi insan kutlamak için, kimi insan da efkardan içmekte. Peki alkol alınca vücudumuzda neler oluyor? Bu haberde size alkolün vücudunuza yaptıklarını anlatacağız. Pek çok alkol molekülü çeşiti vardır. İnsanlar ise etanol yani etil alkolü seviyor. Molekül teknik açıdan bir köpekçiğe benziyor. Karbon atomları birbirine bağlanarak oksijenden oluşan kafayı sabit tutar. 6 hidrojen atomu dağılır , ayakları ve köpeğin burnunu oluşturur. En son karbon atomu da kuyruğu oluşturur. Etanol suda çözünür ve aynı köpekçik gibi umulmadık pek çok pek yere gider. Alkol suda çözündüğünden sindirim sisteminin başında yer alır ve suyla beraber kana karışır. Çünkü etanol önemli bir bileşendir, lipitleri geçebilir, böylece hücre zarından geçebilir. Böylece kaslara yayılır, metabolize olmadan derinin dışına çıkar. Kalbe gider ve beyinde dolaşır. Beyine ulaşması bütün gücünün sırrıdır. Beyine ulaştığında beyinin önemli bir kısmı olan nucleus accumbensi etkiler. Bu nokta beyin ödül merkeziyle, hafıza merkezinin birleştiği yerdedir. Alkol nukleus accumbensi kısa devre yaptırarak, oldukça çok dopamin salgılamasına neden olur. Bu da insanların iyi hissetmesine neden olur. Alkol insanların kendin güvenli ve konuşkan hissetmesine neden olur, bu nedenle yatıştırıcı gibidir. Beynin fonksiyonlarını baskılar. Alkol beynin ödül merkezini kapamaz. Aksine beyinde dolanıp durur. Sinirler birbiriyle iletişim kurarken, önemli bir kimyasal çıkarır. Diğer sinir bu kimyasalı reseptörleriyle yeterince kapınca, aktif hale gelir. Alkol pek çok çeşit reseptöre bağlanır. Alkol glutamat reseptörlerin çoğuna bağlanır ama onları aktive etmez. Glutamat nöronları uyarmaya çalışır ama çoğu reseptör bloke olduğundan, beyin giderek yavaşlar veya yatışarak cevap verir. Alkol ayrıca GABA reseptörlerine bağlanır. GABA reseptörleri aktif olunca beyni yavaşlatır. Eğer sarhoş olan kişi uykulu ve sakin hissediyorsa beyin aktivitesi baskılanmıştır. Ayrıca bu kafeinin insanları ayık tutma nedenine benzer ama değildir. Kafein insanların uykusuz hissetmesine neden olabilir ama bu reseptörlerdeki blokajı kaldıramaz. Aşırı alkol alımının ölüme neden olabileceğini herkes bilir. Fakat alkol alınca ölüm nasıl gerçekleşir? Alkol sinirleri baskıladığından ve bu sinirler vücudun her yerini etkilediğinden insanlar aşırı alkol aldığında ölebilir. Eğer yeterince alkol alınırsa kusma refleksi baskılanabilir ve bu nedenle kusmuğunuzda boğulabilirsiniz. Alkol beyni baskıladığından, beyinde nefes almayı ve kalp atışını kontrol ettiğinden dolayı nefes almayı kesince ölürsünüz. Alkol vücutta karaciğerde parçalanır ve karaciğere bazı etkileri olur. Alkol aslında karaciğere doğrudan zarar vermez, fakat alkol yıkılırken oluşan yan ürünler zarar verir. Aynı zamanda metabolize olamayan alkol, böbreklerden idrar yoluyla, deriden sızarak veya ciğerlerden nefes yoluyla atılmaya çalışılır. Ayrıca alkolün iyi yanları da yok değil. Bazı makalelere göre, günde bir kadeh şarabın kalbe iyi geldiğini, vücudun fonksiyonlarını düzenlediğini belirtiyor. Aslında tek ihtiyacınız olan ne kadar içtiğinizi bilmek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alltech-genc-bilimadami-yarismasi-ogrenciler-icin-firsat/", "text": "Alltech Genç Bilimadamı Yarışması, dünya üzerindeki üniversite ve kolejlerin en parlak bilim zekalarını bir araya getirmektedir. Lisansüstü ve lisans öğrencilerinin, kayıt yaptırarak hayvan yemi teknolojileri, tarımsal gelişmeler veya tarımsal manejmanı ilgilendiren bir konu hakkında, bilimsel bir yazı sunmaları istenmektedir. 2012 yılında yarışma 10 bölgeyi kapsayacaktır. Bölge galipleri daha sonra, Mayıs 2013 de Lexington, Kentucky, ABD'de düzenlenecek olan Alltech Uluslar arası Hayvan Sağlığı ve Beslenmesi Sempozyumu sırasında yapılacak olan Global Aşamada yarışacaktır. Lisans ve lisans üstü öğrenciler her aşamada ayrı yarışacaklardır. Hayvan yemi teknolojileri, tarımsal gelişmeler veya tarımsal manejman ile ilgili bir başlıkta bilimsel bir yazı sunulmalıdır. Lisans öğrencilerinin çalışmaları 3500 kelimeyi, lisans üstü öğrencilerinin çalışmaları 5000 kelimeyi aşmamalıdır. Programın 2 aşaması vardır: Bölgesel ve Global. Bölgesel aşamada İngilizce dışında bir dilde yazılmış çalışmalar kabul edilecektir. Global Aşamada gerektiğinde çalışmaların İngilizceye çevrilmesi için tarafımızdan öğrencilere yardım edilecektir. İki (2) farklı katılım düzeyi mevcuttur: Lisansüstü ve Lisans. Lisans öğrencileri kategorisine mezuniyete yakın veya eşdeğer öğrenciler girmektedir. Lisansüstü kategorisindekiler Yüksek Lisans ve Doktora öğrencileridir. Konu ile ilgili sormak istediğiniz sorularınızı: youngscientist@alltech.com adresine gönderebilirsiniz. Soru dilinin İngilizce olması gerekmektedir. Katılımcıların çalışmalarını sektörden ve Alltech'ten gelen jüri üyeleri değerlendirecektir. Her bölgede Alltech nakit para ödülleri verecektir. Katılımcıların çalışmalarını sektörden ve Alltech'ten gelen jüri üyeleri değerlendirecektir. Her bölgede Alltech nakit para ödülleri verecektir. Her bölge galibi ABD'deki Alltech Global Merkezi'nde yapılacak yarışmaya katılmaya hak kazanmak için kendi kıtasında yarışacaktır. Her 10 bölge galibinden 3 tanesi bir sonraki aşama için seçilecektir. Bu 3 kişiye, Mayıs 2013'de Lexington, Kentucky'deki Alltech Uluslar arası Hayvan Sağlığı ve Beslenmesi Sempozyumu sırasındaki yarışmaya kayıt ücreti, otel ve gidiş-dönüş uçak biletleri Alltech tarafından sağlanacaktır. Alltech yarışmalarıyla belki sizde yeteneğinizi gösterebileceksiniz. Öğrenciler için güzel bir yarışma bence.Detaylı bilgi aşağıdaki linkte."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alman-muhendisler-isitme-cihazlarini-iyilestirmek-icin-yapay-koklea-gelistirdi/", "text": "Almanya'dan mühendisler insan kulağındaki salyangozdan ilham alarak gürültülü ortamlarda sesleri ve sinyalleri ayırt edebilecek mikro elektromekanik sensör geliştirdi. Nature Electronics dergisinde yayınlanan makalede, yapay kokleanın basit mikrofonlara göre çok daha verimli bir şekilde ses ayıkladığı anlatılıyor. Technische Universitat Ilmenau, Kiel Üniversitesi, University College Cork, Karlsruher Teknoloji Enstitüsü ve Fraunhofer Enstitüsü Dijital Medya Teknolojileri'nden araştırmacılar, insan iç kulağında titreşimleri sinir uyarılarına çevirerek duymayı sağlayan insan kokleasından ilham alan yeni bir mikroelektromekanik sensör yarattı. Makalenin baş yazarı Claudia Lenk, Tech Xplore'a Araştırma fikri, insan kulağındaki ses algılamasından sorumlu olan, iç kulaktaki tüylü hücrelere benzer yapay tüylü hücreler oluşturmaktı. Kulak kıl hücrelerinin belirli özelliklerini elde etmek için karmaşık geri beslemeye sahip manivelalar kullanan Bryan Joyce ve diğerlerinin önceki çalışmasından ilham aldık . Belirli bir türe sahip olduğumuz için yapay tüy hücrelerini oldukça kolay ve verimli bir şekilde oluşturabileceğimizi düşündük. Çünkü bu kirişler tamamen elektronik olarak aktive edilerek, çalıştırılabilir, diyor. İnsan kulağı ve diğer memelilerin kulakları, normal mikrofonlardan oldukça farklı çalışıyor. Mikrofonlar her frekanstaki sesi eşzamanlı olarak algılayarak, aralarından yüksek tonları seçer ve bazen sessiz tonları maskeler. Diğer tarafta kulakta farklı türdeki kulak tüy hücreleri farklı frekanstaki sesleri tespit etmekten sorumludur. Lenk, Kulaklardaki kıl hücreleri, özellikle algılama için kazanç sağlamak üzere ayrı ayrı ayarlanabiliyor ve böylece her bir tonun algılanma şekli ayarlanabiliyor. Örneğin, konuşmayı arka plan sinyalinden ayırmak istediğimizde bu önemlidir. Bu durumda kazanç konuşma sinyaline ait tonlar için yüksek, arka plan sinyalleri için düşük olacağından hepsini birbirinden ayırmak kolaylaşacaktır,diyor. Lenk ve arkadaşları tarafından üretilen yapay kokleanın iki anahtar bileşeni var. İlki yapay kulak kıl hücreleri gibi çalışan bir dizi küçük silikon kiriştir. Bunlar çevreden gelen ses sinyallerini tespit edebilir. İkincisi geribesleme çevrimi her kirişin dedeksiyon özelliği ayarlanabilir. Yapay kokleanın geri bildirim döngüsü tarafından üretilen geri bildirim sinyali, örneğin kazancını, hassasiyetini ve bant genişliğini modüle ederek sesin bireysel kiriş tarafından algılanma şeklini nihai olarak değiştirir. Kirişin kazancı doğrusal olmayacak şekilde de ayarlanabilir, bu da aldığı seslerin genliğine göre değişeceği anlamına gelir. Böylece, kaydedilen tüm seslerin bir insan dinleyici tarafından algılanabilmesi sağlanarak, daha sessiz seslerin yükseltilebileceği ve daha yüksek seslerin azaltılabileceği anlamına gelir. Lenk ve meslektaşları tarafından tanıtılan mikroelektromekanik kokleanın yüksek uyarlanabilirliği, farklı ortamlarda değişen miktarlarda arka plan gürültüsüne sahip olabileceğinden, gerçek dünya uygulamaları için son derece avantajlı olabilir. Kirişlerin ses algılama özelliklerini modüle ederek, sistemleri, sabit özelliklere sahip mevcut mikrofonlardan çok daha fazla ses alabilir. Mikrofonlar çevrelerindeki sesleri kaydettiğinde, özellikle sesler kalabalık ve gürültülü ortamlarda kaydedilmişse, daha sessiz sinyallerin bazılarını tespit etmek için özel yazılımlar kullanılarak kayıtlarının derinlemesine analiz edilmesi gerekir. Araştırmacılar tarafından oluşturulan uyarlanabilir koklea ise değişiklikleri uygulayabilir ve sesleri daha erken bir aşamada filtreleyebilir. Bu, konuşma tanıma da dahil olmak üzere birçok gerçek dünya uygulamasını basitleştirebilir. Bu sistemlerin gürültülü ortamlarda toplanan sesleri sınıflandırma yeteneğini geliştirebilir. İşitme kaybına tipik olarak iç kulaktaki tüylü hücrelerin kaybı neden olur ve bu da belirli sesleri duyma yeteneğini sınırlar. Lenk ve meslektaşları tarafından tanıtılan yeni yapay koklea, saç hücrelerinin işlevini kopyaladığından, ekip şu anda daha iyi performans gösteren işitme cihazları yaratma potansiyelini değerlendiriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/almanlar-tuz-tanesi-buyukluk-kamera/", "text": "Alman mühendisler şırıngayla verilebilecek kadar küçük ,bir tuz tanesi kadar bir kamera geliştirdiler. Teknolojinin özellikle, tıbbi görüntüleme ve gizli görüntülemede kullanılabileceği düşünülüyor. Stuttgart Üniversitesi'nden araştırmacılar 3 boyutlu yazıcı kullanarak, sadece iki saç teli kalınlığında optik fibere bağlanacak, üç lensli bir kamera geliştirdiler. Bu tarzda bir teknoloji sayesinde insan vücuduna en az zarar verecek endoskoplar geliştirilerek, görüntülemede yeni bir aşamaya geçilebilir. Araştırma Nature Photonics dergisinde yayınlandı. Ayrıca bu teknolojinin görünmez güvenlik sistemlerinde veya mini robotlarda otomatik görüntüleme için kullanılabileceği belirtiliyor. 3 boyutlu yazıcılar günümüzde plastik,metal veya seramik parçaların üretilmesinde kullanılıyor. Genel olarak tabakalar halinde hammadde lazerle işleniyor. Normal medikal üretimde karşılaşılan sınırlamaların , 3-D yazıcı metodu sayesinde değişeceğine inanılıyor. Tasarlaması sadece birkaç saat alan bu ufak gözün , yüksek optik performans ve inanılmaz kompaktlık sağladığı rapor edildi. Lens sadece 100 mikron yani bir milimetrenin 10'da 1'i büyüklükte ve kılıfıyla 120 mikrona erişiyor. 3.0 mm uzaklıktan odaklanabiliyor ve 1,7 metrelik optik fiberle aktarım yapıyor. Bu görüntüleme sistemi kolaylıkla bir şırınga iğnesine verilebiliyor. Bu sayede bir organa ve hatta beyine yollanabiliyor. Endoskopik uygulamalara noninvazif ve hasarsız inceleme imkanı veriyor. Hem tıbbi, hem de endüstriyel sektörde kullanım alanı var. Bileşen lensi bir görüntüleme sensörüne basılarak, dijital kameralarda kullanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/almanyada-elektronun-kutlesi-en-kesin-sekilde-olculdu/", "text": "Alman bilim insanları geçtiğimiz hafta maddenin yapı taşlarından biri olan elektronun kütlesinin bugüne kadar yapılmış en hassas ölçümünü yaptılar. Yapılan bu ölçüm sayesinde bilim insanları,Standart Model adlı evreni oluşturan parçacık ve kuvvetleri tarif eden teori üzerinde çalışmak ve test etmek için yararlı bir anahtara sahip oldular. Elektronlar atom çekirdeğinde bulunan negatif yüklü parçacıklar. Elektronlar 1897'de İngiliz Joseph John Thomson tarafından keşfedildi. Thomson elektronlara başta zerrecikler dese de, sonradan elektrik yüküyle alakasından dolayı elektron olarak isimlendirdi. Max Planck Nükleer Fizik Enstitüsü'nden Sven Sturm'ün liderliğindeki ekip, Penning tuzağı adı verilen bir düzenek kullanarak, parçacıkları manyetik ve elektrik alanlar yardımıyla depolayarak elektronların kütlelerini ölçtü. Daha önceden kütlesi bilinen karbon çekirdeğindenin etrafındaki tek bir elektronun kütlesi ölçüldü. Penning tuzakları homojen bir statik manyetik alan ve mekansal olarak homojen olmayan statik elektrik alanını kullanarak yüklü parçacıkları depolayan cihazlardır. Özellikle atomaltı parçacıkların özelliklerinin hassas ölçümleri için uygundurlar. Son zamanlarda Penning tuzağı kuantum hesaplama ve kuantum bilgi işleme fiziki gerçekleştirmede kullanılmıştır. Penning tuzakları bir geonium atom olarak da bilinen ölçümlerin gerçekleştirilmesinde de kullanılır. Penning tuzakları dünya çapında birçok laboratuarda kullanılmaktadır. Örneğin, proton depolamak için CERN'de kullanılırlar. Yapılan ölçümlere göre bir elektron 0.000548579909067 atomik kütle birimi geliyor. Daha önceki ölçümlerde 0,0005489 akb olarak hesaplama yapılmıştı. Tabi istatistik ve deneysel belirsizliklerdeki değişkenlerle alakalı olarak hesaplandı. Elektronun kütlesini belirlemek için yapılan bu hesaplamanın önceki ölçümlere göre 13 kat daha doğru olduğu tahmin ediliyor. Bu sonuç gelecekteki temel Standart Model deneylerinde ve kesinlik testlerinde önemli bir rol oynayacağı,, Nature dergisinde yayınlanan araştırmada belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/altin-nano-motorlar-150000-rpm-ile-hiz-rekoru-kirdi/", "text": "NIST (Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nden bilim adamları, suya daldıran altın nano çubukları yüksek frekanslı ultrason dalgalar sayesinde 150,000 RPM yani dakikada 150,000 dönüşe çıkarmayı başardı. Bu daha önceki rekordan nerdeyse 10 kat daha hızlı. Bu teknoloji sayesinde tıp, yüksek hızlı makinelerde ve karıştırma teknolojilerinde gelişme yaşanabilecek. Sadece birkaç nanometre boyundaki çubuk hem hızlı dönüyor hem de hassas bir şekilde kontrol edilebiliyor. Bu sayede günün birinde vücuda verilen nano robotlar canlı hücrelere doğrudan ilaç takviyesi yapabilir. Son yıllarda nano motorlar oldukça küçüldü ve güvenli bir hale geldi. Artık nano motorlar pek çok alanda kullanılabiliyor. Nanomotorlar son yıllarda büyük gelişme gösterdi. Artık hem daha küçükler hem de daha stabil yapıya sahiplar. Artık farklı yollarda bu nano robotlara güç verilebiliyor. Örneğin, elektrikle, manyetik alanla, fotonlarla patlatılarak ve en son ultrasonla sudaki çubukların çevrilmesi için kullanılabiliyor. Bu da onları biyolojik çevre için oldukça kullanışlı kılıyor. Önceki çalışmalarda ultrason ve manyetik alanların birlikte kullanılmasıyla nanorodların dönmesi ve ilerlemesi kontrol edilebiliyordu. Yeni çalışmada NIST' ten bilim insanları nano rodları suyun içinde olmalarına rağmen 150,000 rpm ile çevirmeyi başardı. Motorun hızını ölçmek için araştırmacılar 2 mikrometreye, 300 nanometre büyüklüğünde çubuklar kullandı. Çubuklar suya batırılarak polistiren nano parçacıklarla karıştırıldı ve speaker tipi karıştırıcıya yerleştirildi. Karıştırıcı 3 MHz frekansta titreştirilince polistirenle dolu suda , nano parçacıklar ufak vorteksler yaratarak vorteksler oluşturmaya başladı. Bilim insanları çubukların ne kadar hızlı döndüğünü ölçmek için polistiren parçacıkların nanorodlara olan uzaklığını ölçtü. Nano motor sheer hızını kontrol ederek medikal uygulamalarda ya da maddeleri yüksek hızda karıştırabilecekler. Araştırmacılar çubukların kontrolünün mükemmel olması gerektiğini belirtiyorlar. Her şeye rağmen araştırmacılar motorların neden döndüğünü tam olarak çözemedi. Ayrıca NIST vortekslerin etrafındaki çubukların etkileşimlerini anlamaya çalışıyor. A.L. Balk, L.O. Mair, P.P. Mathai, P.N. Patrone, W.Wang, S. Ahmed, T.E. Mallouk, J.A. Liddle and S.M. Stavis. Kilohertz rotation of nanorods propelled by ultrasound, traced by microvortex advection of nanoparticles. ACS Nano, Articles ASAP Publication Date : July 14, 2014. DOI: 10.1021/nn502753x."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aluminyum-hava-pilli-araba-1600-km-menzile-sahip-olacak/", "text": "Son yıllarda batarya teknolojisinde önemli adımlar atılmaya başlandı. Özellikle metal-hava pillerinde yaşanan gelişmeler elektrikli arabaların şarj problemini ortadan kaldırmak üzere. Phinergy ve Alcoa'nın geliştirdiği alüminyum-hava pilleri sayesinde elektrikli arabaların 1609 km menzile sahip olacağı belirtiliyor. Araba ilk kez Montreal Gilles-Villeneuve pistinde denendi. Tesla Model dışında (500 km menzil) çoğu lityum-iyon pilli elektrik araba ancak 100-150 km menzile sahip. Ayrıca pek çok firma lityum-hava pili çözümlerine odaklanmış durumda. Pek çok geliştirmeye karşın metal-hava pillerinde CO2'den kaynaklı bir başlangıç problemi var. Phinergy ve Alcoa'nın kullandığı alüminyum-hava pili ise alüminyum ve suyun oksijenle reaksiyonundan ortaya çıkan enerji gümüş-bazlı katalizör ve özel enerji hücresi sayesinde CO2 molekülü problemini ortadan kaldırıyor. Üreticilerin iddiasına göre yeni bataryalar uzun menzilleri ve uygun fiyatları sayesinde yakıtlı araçlarla kıyaslanabilecek. Fakat batarya plakaları tekrardan şarj edilemiyor ve değiştirilmesi gerekebiliyor bu destekleyici bir teknoloji kullanıldı. Normal şehir içi sürüşte lityum-iyon piller güç ihtiyaçlarını karşılayabilse de uzun yolculuklarda alüminyum-hava pilleri inanılmaz bir menzil yaratarak eski pillere fark atıyor. Ayrıca piller bitince alüminyum geri dönüştürülebiliyor. Phinergy 'ye göre sadece 50 alüminyum plakalık bir alüminyum-hava pili aracı 32 km götürebiliyor. Bu bataryaya lityum hava konfigürasyonu da eklenince, elektrik arabaların menzili 1600 km'ye kadar çıkabiliyor. Ayrıca bu geliştirme sayesinde geleceğin hibrit araçlarının da menzili arttırılabilir. Her şeye rağmen, alüminyum plaka anotlarında enerji yoğunluğu 8 kWh/kg, olduğundan çok da yüksek performans alınamayabilir. Videoda ilk prototip arabalardan birini görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alzheimer-geni-tasisaniz-da-alzheimer-riskini-dusurebilirsiniz/", "text": "Marvel Sinematik Evreni'ndeki Thor karakteriyle ünlenen Chris Hemsworth, Alzheimer riskini arttıran, APOE4 geninden iki kopyasını barındırdığını söyledikten sonra , oyunculuğa ara vereceğini duyurdu. Alzheimer geniAPOE3 geninin bir kopyasına sahip olmak, Alzheimer riskini 2-3 kat arttırırken iki kopyasına sahip olmak 10-15 kat artırıyor. Fakat bu riskin anahtarı işte burada. Kopyalardan bir ya da daha fazlasına sahip olmak Chris'te ya da başka birisinde bunamanın en yaygın şekli olan Alzheimer'ın aynı şekilde gelişeceğini garantilemiyor. Hemsworth'un gelişen Alzheimer hakkında endişelerini milyonlarla paylaşma konusunda istekliliği alkışlanmalıdır. Bu da, hepimize sağlığımızı ve gelecekte hastalanma riskimizi azaltmamız için göz açmamızı hatırlatıyor. Alzheimer ve bunama genel olarak, dünya çapında sağlık sistemlerine meydan okuyacak şekilde ayarlanmıştır. Sadece Avustralya'da 500,000 bin bunama hastası olan insanlar yaklaşık 1.6 milyon bakıcı tarafından ilgileniyor. 2036 yılına kadar günlük 450 kişiye teşhis konulacağı tahmin ediliyor. Böylece APOE4'ün bunama hastalığına sebep olan uyarıcı risk, vakaların önlenmesinde önemli olabilir. Fakat her APOE4 genine sahip olan herkeste Alzheimer gelişmez. Bu, bazı insanlarda Alzheimer hastalığına neden olan, bazılarında ise olmayan genle etkileşime giren çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olabileceği anlamına gelir. Çoğu Avustralyalı APOE3 ya da APOE2 genlerine sahiptir. Hemsworth gibi genetikten sahip olan APOE4 genin, Beyazlardaki oranı yalnızca %15 civarındandır. APOE gen tipi kolesterol ve trigliseritler gibi lipitlerin metabolizmayı modüle etmedeki rolleriyle bilinir. APOE proteinin farklı versiyonlarının sentezini yapıdaki ince farklılıklar ile kodlar. APOE proteinleri kandaki lipoproteinlerin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bunlar, doktorunuzun kalp hastalığı riskinizi değerlendirmek için ölçtüğü yağ taşıyan parçacıklardır. APOE proteinleri beyinde lipit seviyesini ayarlamak için benzer bir fonksiyona sahiptir. Fakat Alzheimer bağlamında, araştırmalar beyin hücresindeki bütünlüğün etkileri üzerinde çalışıyorlar. Toplanan kanıtlar, APOE4 'ün beyin iltihabı ve hücresel hasar ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Beyinde hasarlı ve kan sızdıran damarlar iltihap oluşumuna, beyin hücrelerinin ölümüne ve bilişsel bozukluk oluşturma eğilimindedir. Aslında beyin hasarına sebep olan Alzheimer hastalığın en erken sinyali,hasarlı kılcal damarlardır. APOE4 gen tarafından dizginlenmiş protein, beyindeki kılcal damarları daha az destekleyebilir. APOE4'ün kandaki spesifik lipoprotein ve protein komplekslerinin miktarını artırır ve beyin kılcal damarlarına sessizce zarar vererek bunların sızmasına neden olduğunu öne sürdük. Ayrıca doymuş yağlar açısından zengin olan Doğu tarzı yiyeceklerle beslenen farelerde daha fazla kılcal damar sızıntısı görüyoruz. APOE proteinlerinin lipid metabolizmasına nasıl aracılık ettiği ve insanlarda kılcal damar sağlığı arasındaki ilişki ne yazık ki tam olarak anlaşılamamıştır. Fakat biz, kalbe iyi gelen yiyecekleri tüketmenin beyne de iyi gelmesi gerektiğini güvenle söylemek için altmış yıllık araştırma bilgisine sahibiz. Özellikle de APOE4 genine sahip insanlar için geçerlidir. Eğer APOE4 genine sahipseniz ve Alzheimer riskini azaltmak istiyorsanız sağlıklı bir diyet yapmanız iyi bir başlangıçtır olacaktır. Beyninize müsaade etmek için gereksiz uyarıları azaltmak, hayatınızın onlarca yılı boyunca büyük bir etkiye sahip olabilir. Eğer APOE4 gene sahipseniz önemli bir husus olabilir. Bunun nedeni, APOE geninin beynin enerjiyi nasıl kullandığıyla da bağlantılı olması ve bunun da daha fazla oksidatif strese ve hasara yol açabilmesidir. Henüz insanlarda sağlam veriler toplamamış olsak da, ara sıra dijital detoks yapın, biraz dinlenme süresi planlayın ve yapabiliyorsanız gereksiz stresten kaçının. Bazı insanlar, özellikle ailesinde Alzheimer geçmişi olan kişiler varsa APOE4 geni için test yaptırmalıdır. Ancak genetik testler tedavinizi değiştirmeyecekse ya da Alzheimer riskinizi en aza indirmeyecekse test yaptırmak gereksiz olacaktır. Ailemizin bize hediye ettiği genleri değiştiremeyiz, ama çevremizi değiştirebiliriz. Yanlış diyetler, içtiğiniz her damla alkol, obezite ve diyabet, yüksek kan basıncı ve hareketsizlik zamanla damar sağlığına daha kötü katkıda bulunur ve bunama riskinizi arttırır. Hala Alzheimer için bu risk faktörlerinin APOE4 geni ile nasıl etkileşime girdiğini öğreniyoruz. Ancak APOE4 gene sahip olsak da olmasak da bunama riskimizi en aza indirmek için hepimiz daha fazla sorumluluk almaması için hiçbir neden yok. Bu konuya Disney+'ta yayınlanan Limetless belgeselinde de değinmişlerdi. Oradan edindiğim en ilginç bilgilerden bir tanesi de aç kalmanın demans ve benzeri bir çok hastalığı önleyebildiği oldu. Aç kaldığınızda vücudunuzdaki yaşlı ve ağır aksak çalışan hücreler ölüyorlarmış. Ardından tekrar tokluğa geçtiğinizde bu hücreler yenileniyor ve böylelikle yaşlanmanın bir nebze önüne geçiliyor. Yaşlanmanın önüne geçilmesiyle beraberde yaşlılık ile beraber gelen hastalıkların önüne geçiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alzheimer-ilaci-dis-curuklerini-tedavi-edebiliyor/", "text": "Çürük dişlerin kendini yenilemesini sağlayan bir yöntem keşfedildi. Sonuçları ''Scientific Reports'' dergisinde yayımlanan araştırmada bilim adamları, Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilacın, diş özünde bulunan yenileyici kök hücreleri harekete geçirdiğini buldular. Londra'daki King's College'den bilim adamları, ''trideglusib'' adlı ilacı, dişlerinde küçük çukurlar açtıkları farelere verdiler. Daha sonra biyolojik olarak çözünebilen bir süngeri ilaca batırıp diş çukuruna yerleştiren bilim adamları zamanla ufalanan süngerin yerini, dişlerin temel tabakası olan dentinin yeni bir katmanına bıraktığını yani çukurun minerallerle dolduğunu ve dentinin kendini yenilediğini vurguladılar. Dentinin orijinal yapısının yenilenmesinin dişi tamamen koruması bakımından büyük bir avantaj olduğuna dikkati çeken bilim adamları bu durumun çürük tedavisinde kullanılan dolgu ya seramikte mümkün olmadığını, aksine klasik yöntemlerde dişin hassaslaşabildiğini açıkladılar. Araştırmanın başındaki Profesör Paul Sharpe, dünya üzerinde her kişinin bir dönem çürük sorunuyla karşı karşıya kaldığını, tedavi görenlerin sayısının da çok yüksek olduğunu belirtti. Bu nedenle basit, hızlı ve ucuz bir yöntem bulmanın yolunu araştırdıklarını açıklayan Sharpe, söz konusu ilacın daha önce Alzheimer hastalığı için klinik olarak test edildiğini, bu durumun da diş çürüklerinde kullanımını hızlandıracağını ifade etti. Bilim adamları, yöntemin genellikle ciddi çürük durumunda uygulanan diş çekiminin de önüne geçilmesini sağlayacağını belirttiler. Ancak diş hekimi fobisi olanlara müjde veremeyeceklerini ifade eden bilim adamları, yöntemin şimdilik küçük çukurların tedavisinde kullanılabildiğini açıkladılar. Sharpe ve ekibi, ilacın farelerden daha büyük olan sıçanlarda denenmeye başladığını, sonuçların tatmin edici olması halinde insanların katılacağı klinik deneylere yakında geçilebileceğine dikkati çektiler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/alzheimera-bagli-hafiza-kaybi-ilk-kez-geri-donduruldu/", "text": "1 nolu bayan hastada 2 yıldır progresif hafıza kaybı vardı. Rapor yazma ve veri analizine dayalı işini bırakmayı düşünüyordu. Aklı karışmışcasına araba kullanıyordu ve evcil hayvanlarının isimlerini birbirine karıştırıyordu.2 no'lu hasta ise iş yerinde daha önce aşina olduğu yüzleri unutmaya devam ediyor ,spor salonundaki dolabının şifresini unutuyordu.Bu nedenle yardımcılarının hastaya günlük iş takvimini sürekli hatırlatması gerekiyordu. 3 no'lu hastanın hafızası o kadar kötüydü ki her şeyi kaydetmek için iPad kullanmak zorundaydı ve sonra onun da şifresini unuttu.Hastanın cümlelerinin ortasında düşüncelerinin devamını getirememeye başladığının çocukları farkındaydı. İşte bu gibi Alzheimer hastaları için artık belki de bir tedavi var. İlk tanımlandığından beri 100 yılı aşkın süredir Alzheimer hastalığının etkili bir tedavisi bulunmamaktadır.Bu durum sonunda değişmek üzere olabilir; ilk kez hafıza kaybını tersine çevirmek amacıyla yapılan geniş kapsamlı ve kişiselleştirilmiş yeni bir programa ait küçük bir çalışma.10 katılımcının 9'unda programın başlangıcından sonra 3-6 ay içinde hafızaları objektif ve sübjektif gelişmeleri gösterdi.Katılımcıların içinde çalışmaya katıldıkları zaman işlerinde çalışmakta güçlük çeken veya çalışmaya devam edemeyen 6 hastanın tümü gelişmiş performanslarıyla çalışmaya devam etti veya işlerine geri dönebildiler.Gelişmeler devam ettirilmelidir ve bu yazıdan itibaren en uzun hasta izlemi tedavinin başlangıcından sonraki bir buçuk-iki yıl olmuştur.Bu ilk on AH ile ilişkli hafıza kaybı olan ,amnestik hafif kognitif bozukluk veya sübjektif kognitif bozukluk hastaları kapsamaktaydı.Geç evre Alzheimer tanısı konan bir hastada herhangi bir gelişme kaydedilemedi. Alzheimer Hastalığı Araştırmaları için kurulan UCLA Mary S. Easton Merkezi ile Yaşlanma Üzerine Araştırmalar yapan Buck Enstitüsü'nün birlikte yürüttüğü çalışma hastalardaki hafıza kaybı geri dönebilir ve diyetteki geniş kapsamlı değişiklikleri,beyin uyarımını,egzersizi,uykunun en uygun hale getirilmesini,spesifik tıbbi ürünleri ve vitaminleri kapsayan 36 puanlık,karmaşık terapötik bir programı kullanarak ve beynin kimyasal yapısını etkileyen birkaç ek adım ile gelişmeler devam ettirilebilir. Aging adlı online dergide çok cesaretlendirici bulguları yayımlandı.Bunun yanında,son zamanlarda sonuçlar kişisel anlatılanlara dayalıdır.Bu nedenle daha geniş çaplı bir kontrollü klinik çalışma gerekmektedir.dedi Dale Bredesen,The Buck Enstitüsü'nde Prof.,UCLA'daki Easton Merkezi'nde Yönetici,The August Rose'da Nöroloji Prof. ve çalışmanın yazarı. AH olgusunda,hastalığın gelişmesine engel olan veya hastalığın ilerleyişini yavaşlatan bir ilaç yoktur,ilaçların sadece semptomlar üzerine ılımlı bir etkisi vardırdiye ekledi Dale Bredesen.Geçtiğimiz on yılda Alzheimer ile bağlantılı 1 milyar doların üzerinde başarılı olmayan yüzlerce klinik deneme yapılmıştır.dedi Dale Bredesen. Kardiyovasküler hastalıklar,kanser ve HIV gibi diğer kronik hastalıklar kombine tedavilerin kullanımı sonucu geliştirildi.Alzheimer ve diğer bellek bozuklukları için geniş kapsamlı kombine tedaviler henüz bulunamamıştır.Geçtiğimizbir kaç on yıl önce,genetik ve biyokimyasal araştırmalar AH patogenezinde moleküler etkileşimlerin yoğun bağlantısını ortaya çıkardı.Tüm bu bulgular tek bir hedefi amaçlayan tek bir ilaç yerinde daha geniş temelli bir terapötik yaklaşımın daha uygulanabilir ve Alzheimer'a bağlı kognitif gerileme tedavisi için potansiyel olarak daha verimli olabileceğini akla getirmektedir.dedi Bredesen. Çeşitli laboratuarlardan yapılan genişletilmiş preklinik çalışmalar insan çalışmalarında potansiyel müdahale için tek patogenetik hedefler belirledi .AH altında yatan ağın içinde çoklu hedefleri tespit etmek mümkündür ve her hedef göreceli olarak ılımlı bir şekilde etkilendiğinde bile başarılı olabilir.Başka bir deyişle çeşitli hedeflerin etkileri aditif veya sinerjistik bile olabilir. Alzheimer hakkındaki ilaç denemelerindeki tekdüze başarısızlık hastalığın esas doğasını anlamamızı sağlayabilecek olan Bredesen araştırmasını etkiledi. Bredesen'in laboratuarı Alzheimer hastalığının sinir hücre sinyallerindeki bir dengesizlikten kaynaklandığı hakkında kanıtlar tespit etmiştir;normal bir beyinde spesifik sinyaller sinir bağlantılarını ve bellek onarımını teşvik etmektedir,dengeleyici sinyaller bellek kaybını desteklerken ilişkisiz bilgileri de unutulmasına izin verir.Ama AH'da bu karşıt sinyallerin arasındaki denge zarar görmüştür,sinir bağlantıları baskılanmıştır ve hatıralar kaybolmaktadır. Çoklu hedefler modeli ve sinyal iletişimindeki bir dengesizlik,popüler inanışın aksine Alzheimer beyindeki yapışkan plakların birikiminin neden olduğu toksik bir hastalık olduğunu göstermektedir. Bredesen plakların kaynağı olan amiloid beta peptidlerin beyinde sinir iletiminde sapmalara neden olan sinyalleri yükseltmek gibi normal bir fonksiyonu olduğuna inanmaktadır.Böylece Alzheimer hastalığında meydana gelen peptidlerdeki artış,bellek yapım ile bellek yıkımı arasındaki dengeyi hafıza kaybı yönüne kaydırmaktadır. Tüm bu bilgiler ışında,Bredesen tek hedefli bir ajandan ziyade sistematik yaklaşımın daha iyi bir çözüm olduğunu düşünüyor. (1)9 kg'luk bir kilo kaybına yol açan tüm basit karbonhidratları hayatından çıkardı;(2)gluteni ve işlenmiş gıdaları diyetinden çıkardı,bolca sebze,meyve ve çiftlik üretimi dışında balık tüketti;(3)stresi azaltmak,yogaya başladı:(4)iş yerindeki stresi azaltmak için ikinci bir tedbir,günde iki kez 20 dk'lıkmeditasyona başladık;(5)her gece melatonin aldı;(6)her gece uykusunu 4-5 saatten 7-8 saate çıkarmak;(7)her gün metilkobalamin aldı;(8)her gün D3 vitamini aldı;(9)her gün balık yağı;(10)her gün KoenzimQ10 ;(11)elektrikli diş fırçası kullanarak ağız hijyenini en uygun hale getirdi;(12)hormon replasman terapisini yeniden kullanmaya başladı;(13)kahvaltı ile akşam yemeği arasında en az 12 saat aç kaldı,akşam yemeği ile uyku vakti arasında en az 3 saat vardı;(14)her hafta 4-6 gün günde en az 30 dk egzersiz yaptı. Bu programın dezavantajı programın karmaşıklığıdır.Hastalar ve bakım verenlerin üzerine binen sorumluluğu takip etmek kolay değildir ve hastaların hiçbiri tüm protokole harfi harfine bağlı kalmamıştır.Kaydadeğer diyet,yaşam tarzı değişiklikleri ve her gün gereken çoklu haplar en çok şikayet edilen iki şeydi.İyi haber ise yan etkiler dedi Bredesen.Bu terapötik sistem pek çok ilacın yan etkilerinin tam aksine major yan etki olarak sağlığı geliştiriyor ve optimal bir vücut kitle indeksi oluşmasına yardım ediyor. Araştırmadaki 10 hastanın 9'u için elde edilen sonuçlar ışığında,hafıza kaybı geri dönüşlü olabilir ve terapötik programla gelişme devam ettirilebilir.dedi Bredesen.Bu ilk başarılı gösteri.diye ekledi.Aynı zamanda uyardı,sonuçlar tekrarlanmalıdır.Son kişisel anlatılanlara dayalı sonuçlar daha geniş bir deneme gerektirmektedir,burada sadece sonuçları onaylamak veya sonuçları çürütmek belirtilmektedir,ama rutin olarak başarılabilen gelişmelerin derecesi,ailesel Alzheimer hastalarında nasıl bir yaklaşım etkili olabilir,gelişmeler ne kadar devam ettirilebilir gibi önemli soruları belirlemek gerekmetedir. Kognitif çöküş yaşlanan popülasyonun en önemli endişesidir.Günümüzde Alzheimer hastalığı Amerika'da yaklaşık 5.4 milyon kişiyi,dünya çapında da yaklaşık 30 milyon kişiyi etkilemektedir.Etkili önlemler ve tedaviler olmadan gelecekten beklentimiz çok da iç açıcı değil.2050'lerde muhtemelen sağlık sigortası sisteminin iflasına neden olacak 13 milyon Amerikalı'nın dahil olduğu dünya çapında 160 milyon insanın Alzheimer'a yakalanacağı öngörülmektedir.Birkaç kronik hastalığın aksine Alzheimer artmaktadır,son değerlendirmelere göre AH ABD'de kardiyovasküler hastalıklar ve kanserden sonra, önde gelen üçüncü ölüm sebebi haline gelmiştir. Alzheimer 'ın hem genetik hem de sağlıklı beslenmeyle bağlantılı olduğu düşünülüyor. Ayrıca ülkemizde geliştirilen bir tedavi olduğunu duysak da, henüz bu araştırma hakkında detaylı bilgimiz yok. Haberimizde geçen araştırma Alzheimer'ı geri döndürebilmesi açısından eşsizdir. Bu konuda pek çok araştırma ve tedavi halen geliştirilmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/anilarin-beynin-hangi-noktasinda-olustugu-belirlendi/", "text": "İnsan beyni sürekli bilgi toplar. Ancak kalıcı olanlar temel bilgilere dönüştürülebilir. Magdeburg Üniversitesi ve Alman Nörodejeneratif Hastalıkları Merkezi liderliğinde uluslararası araştırmacılar anıların beynin hangi bölgesinde oluştuğunu hassas bir şekilde tespit etti. Ekip insan beyninin altındaki spesifik devreleri kesin olarak belirledi. Bunun için bilim insanları manyetik resonans görüntüleme teknolojisini kullandılar. Araştırmacılar elde edilen verilerin Alzheimer hastalığında önemli yol katedilmesini sağlayacağını düşünüyor. Elde edilen bulgular Nature dergisinde yayınlandı. Yaşanılan deneyimlerin hafızaya geri getirilmesinde bir kaç beyin bölgesi birlikte çalışır. Bu beyin bölgelerinin birbirlerine karşı bağımlılığı henüz belirsizdir, fakat anılar öncelikle serebral korteks ve bellek için içerik üreten merkezde yer alır. Bunlar hipokampüste ve bitişiğindeki entorinal kortekste olur. Bu alanlar net bilinmemelidir. Bu alanlarda bilgi toplanır ve hafızaya işlenir,diyor Profesör Dr. Emrah Düzel. Bu çalışma da insanların anıları için hipomampüs ve entorinal kortekste nöronal katmanlar bulunmuştur. Biz mümkün olduğunca bu aktif nöral tabakayı belirlemeye çalışıyoruz. Daha önce kullanılan MRI teknolojileri bu bilgiyi yakalamak için yeterli değildi. Bu nedenle bu çalışma bize ilk kez bunları göstermede mümkün kılmıştır. Bu çalışmada bilim adamları gönüllü katılan kişilerin belleklerini inceledi. Araştırmacılar kullanılan özel bir manyetik rezonans görüntüleme teknolojisi kullandı. 7 Tesla Ultra Yüksek Alanlı MRI adı verilen bu sistemde etkin beyin bölgeleri faaliyeti doğrulukla görüntülenmiştir. Araştırmada büyük rol oynayan Türk Profesör Emrah Düzel'i tebrik ederiz. - Anne Maass, Hartmut Schütze, Oliver Speck, Andrew Yonelinas, Claus Tempelmann, Hans-Jochen Heinze, David Berron, Arturo Cardenas-Blanco, Kay H. Brodersen, Klaas Enno Stephan, Emrah Düzel. Laminar activity in the hippocampus and entorhinal cortex related to novelty and episodic encoding.Nature Communications, 2014; 5: 5547 DOI: 10.1038/ncomms6547"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/anne-rahmi-bebek-retina-daha-iyi-goruyor/", "text": "İnsan doğmadan önce ilk kez anne karnında gözlerini açıyor. Annenin ikinci trimesterindeyken, yani ana rahmindeyken ilk ışığı görürüz. İşte yeni yapılan araştırmaya göre, retinaların henüz gelişmeden önce bazı bağlantılar kurduğu ve insan beyninin gelişiminde büyük rol oynadığı öne sürülüyor. Anne karnında beyin çok hızlı gelişim gösterirken, akciğerler tümüyle oluşur , retinalarınız ise ilk kez ışığı algılamaya başlar. Bütün memeliler gibi insanda doğduğunda fonksiyonel olarak kördür ama bundan çok öncesinde dünyanın ışığını ayırt etmeye başlamıştır. İşte fareler üzerinde yapılan yeni araştırmaya göre, ana rahmindeyken bile memeliler düşünüldüğünden fazlasını görebiliyor. Retinada ilk olarak ipRGC adı verilen, ışığa duyarlı retinal ganglion hücrelerinin geliştiği 10 yıl öncesinde bulunmuştu. Memeliler ilk doğduğunda, retinadaki koni ve çubuk hücreleri renkleri ve görüntüleri ayırt etmeye yarasa da, beyinle bağlantısı henüz kurulmamıştır. Önceki araştırmada bu bağlantıların kurulması ve tecrübe edilmesinin zaman aldığı gösterilse de, temelde fareler ve maymunlarda ışık duyarlılığının çok daha erken geliştiği ortaya çıkarıldı. Hatta fetüs halindeyken, ipRGC hücrelerinin ortam ışığından kaynaklanan bilgiyi memeli beyninin farklı bölümlerine aktardığı gösterildi. Hatta bu bölümler göz bebeğinin büyümesini ve sirkadiyen saati içeriyor. Bugüne kadar, ipRGC hücrelerinin 6 alt türü tanımlandı ve retinal gelişimdeki etkilerine dair pek bir şey bilinmiyordu. California Berkeley Üniversitesi'nden bilim insanları artık bu foto-sensitif hücrelerin tam olarak neler yapabildiğini tahmin edebiliyor, en azından farelerde. Eskiden bu ışığa duyarlı hücrelerin retinada kan damarlarının gelişimi ve sirkadiyen saatteki ışık girişimini etkilendiği düşünülüyordu. Bu türden girişimler ancak ışığın olup olmadığını gösteren açık kapalı tepkileriydi, olarak açıklıyor hücre biyoloğu Marla Feller. Farelerin retinaları çıkarılarak farklı analizler ve farmakolojik çalışmalar yapan araştırmacılar; yeni doğan farelerde bu 6 ipRGC hücre tipinin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve aralık bağlantılarıyla elektriksel olarak birbiriyle konuştuğunu gösterdi. Bu ağ sadece ışığı tespit etme bilgisini işlemekle kalmıyor, ayrıca nerdeyse 1 milyara yakın bir kartelada değişim gösteren ışık yoğunluğunu işliyor. Bu da memeli retinalarının ana rahminde bile çok ince parlaklık ayarı yaptığını gösteriyor. Ganglion hücrelerinin retinaya çok bağlı olmadığını ve kendi aralarında iletişim kurması oldukça sürpriz verici bir bulgu. Bazı ipRGC hücre alt türlerinin boşluk bağlantılarıyla konuşurken, diğerlerinin konuşmaması her hücre tipinin farklı bir görevi olduğunu düşündürüyor. Sonuç olarak, ipRGC Tip 2 ve Tip 5 yoğun bir şekilde nöral ağ ile bağlı ve ışığı tespit edebilirken, ipRGC tip 1 izole ve doğuştan ışık tepkisi üretiyor. Araştırmacılar bu boşluk bağlantıları sayesinde memelilerin bazı görsel olmayan davranışlar geliştirebileceğini düşünüyor. Örneğin, memeli yavrularının ilk doğduğunda, ışıktan kaçması gibi. Tabi insanlar üzerinde bu çeşit araştırmalar yapmak beraberinde etik tartışmaları da getirecektir. Yine farelerin gözlerimiz hakkında daha fazla öğrenmek için en iyi modeller olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/anne-sutunde-bebekleri-koruyan-seker-sentezlendi/", "text": "İlinois Üniversitesi Mikrobiyal Mühendisleri, anne sütünde bebekleri patojenlere karşı koruduğu düşünülen şekeri sentezledi. Bu oldukça önemli çünkü, 2FL yada insan sütü oligosakkariti çok pahalı olduğundan çocuk ilaçlarına konulamıyordu. Normalde 1 mg HMO 100 dolara mal olduğundan araştırmada bile kullanılamıyordu. Bebek gelişiminde anne sütünün oldukça önemli bir rol oynadığını ve bebeğin gut mikrobiotasını besleyerek bağışıklık sistemini güçlendirdiğini biliyoruz. 2FL(2-fukosillaktoz) en çok anne sütünde bulunuyor. diyor, besin mikrobiyolojisi profesörü Michael Miller. Metabolizma mühendisi Yong-Su Jin ve Michael Miller ortaklaşa çalışarak 2FL' yi E.Coli suşu içinde üretmeyi başardı. Mühendis daha önceki tecrübelerine dayanarak, 1 gram(1000 mg) 2FL' yi 1 litre E.coli suşunun içinde üretti. E.coli 'nin başlangıçta 2FL ürettiği için bu onun metabolizması için oldukça normal, bu nedenle 2FL' yi E.coli ' den üretebileceğimizi düşündük. Ayrıca , E. coli hücreleri üretime başlama materyali idi, bu nedenle biz mevcut biyosentetik yolunda oynama yaptık. E.coli' ye GDP fukoz'u laktoza transfer etme kabiliyeti yükledik. Bunu da başka bir organizmadan gen transferiyle başardık diyor Jin. Bir sonraki adımsa laktozu sindirmesi için E.coli mutantını geliştirmek oldu. Çünkü, mutant laktozu büyümek için kullanacağına , 2FL' i büyük miktarlarda kullanıyordu. Bu problemde çözüldükten sonra, artık 2FL elde edebiliyorlardı. Miller yakında 2FL ' nin bebek gelişiminde rolünü inceleyerek, bebeklerde ne kadar kullanılması gerektiğini inceleyecek. Bu tekniğin insan sütünde de 2FL' yi arttırmak için kullanılabileceği belirtiliyor. Ayrıca diğer taraftan askerlerin yemeğine konulacak 2FL şekeriyle askerler diyareye neden olan Campylobacter jejuni bakterisine karşı korunabilir. Askerlerin yarısında diyare nedeniyle, performanslarında düşüşe neden oluyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/antibiyotige-direncli-bakterilere-karsi-antibiyotikleri-guclendirecek-bir-peptit-bulundu/", "text": "Artık virüs haberleri günlük yaşamımızın bir parçası haline gelse de, antibiyotiklere dirençli bakterilerin de, giderek kamu sağlığını tehdit eden bir problem olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yeni yayınlanan bir araştırmada, mevcut antibiyotikleri düşük dozlarda bile çok daha etkili hale getirebilecek bir peptit tanımlandı. Antibiyotikler 20.yy'ın en önemli tıbbi gelişmelerinden biridir, bizim bakterilerle savaşımızda en önemli silahımız olsa da, bakteriler bu savaşta gün geçtikçe daha da güçleniyor. Bakteriler uzun süredir bu oyunu oynadığından, yavaş ama istikrarlı bir şekilde ilaçlara karşı direnç geliştirmeye devam ediyor. Eğer böyle giderse, 20-30 seneye kadar bakterilere karşı elimizde etkili bir silah kalmayabilir. Tabi yeni antibiyotikler geliştirilmeye çalışılsa da, bu süreç hem uzun hem de çok maliyetli olabilir. Ayrıca yıllar geçtikçe, bakteri nihai ürünü çözeceğinden yıllar içinde etkisini yitirecektir. İşte mevcut antibiyotikleri yeniden etkli hale getirmek ise çok daha iyi bir plan olabilir. Daha önce yapılan çalışmalarda eski ilaçları birlikte kullanmak ya da bakterileri önce mavi ışıkla zayıflatıp, sonra zarlarını delmek işe yaramıştı. Örebro ve Linköping Üniversiteleri'nden yapılan yeni bir araştırmada ise antibakteriyel bir peptit tanımlanarak, nasıl uygulanabileceği belirlendi. Plantarisin adı verilen peptit, probiyotik bir bakteriden elde ediliyor. Genelde bu bakteri salatalık ve lahana turşuları gibi yiyeceklerde koruyucu olarak kullanılıyor. Sonra ekip plantarisini en bilinen süper mikroplardan biri olan ve hastane mikrobu da denilen, metisilin dirençli Staphylococcus aureus 'a koydu. Bu süper mikrop altın Staph olarak da biliniyor ve özellikle hastanelerde iyileşmeyen yaralara ve hastalıklara neden olan tehlikeli bir tür haline geldi. Yapılan denemelerde plantarisinin bakterinin hücre zarını erittiği ve süper mikropların daha kolay öldürülmesini sağladığı bulundu. Yani bu sayede etkisi azalan antibiyotikleri süper mikroplara karşı yeniden kullanarak onlardan kurtulabileceğiz. Ayrıca bu yeni peptit sayesinde kullanılan antibiyotik dozu da büyük ölçüde düşüyor. Plantarisin sayesinde antibakteriyel etki sağlamak için normal dozdan 100 kat daha az kullanmanız yeterli olacaktır. Antibiyotiklerin toksik yan etkileri olduğundan ve iç organlara zarar verebildiğinden düşük dozlarda kullanmak çok daha iyi olacaktır, diyor araştırmanın yan yazarı Hazem Khalaf, Ekip plantarisinin farklı antibiyotikler karşısında iyi sonuçlar verdiğini belirtiyor. Bunlara ek olarak, bakterilerin bu peptite karşı direnç de göstermediğini söyleniyor. Hücre membranı bakteriler için temel bir yapıdır ve evrim sürecinde büyük değişikliklere uğramamıştır. Büyük ihtimalle bu yüzden bakteriler peptitlere karşı direnç geliştirme kabiliyetine sahip değiller, diyor araştırmanın yardımcı yazarı Torbjörn Bengtsson, Araştırma Nature Scientific Reports dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/antibiyotik-direncli-bakterilerle-savasta-ornitorenk-sutu-etkili/", "text": "Avustralyalı bilim insanları antibiyotik direnciyle savaşta ornitorenk sütünü kullanarak çığır açıcı bir gelişmeye imza attılar. Bu ördek ağızlı, yumurtalayan, kunduz kuyruklu ve zehirli hayvan uzun süredir evrimsel biyologların çalışma alanına giriyordu. 2010 yılında, bilim insanları ornitorenk sütünün süper mikroplarla savaşta eşsiz antibakteriyel özellikler saptadığını keşfetti. Avustralya ulusal araştırma ajansı , CSIRO ve Deakin üniversitesi birlikte çalışarak ornitorenk sütünün neden bu güçlü olduğunu çözerek, hayat kurtarmaya bir adım daha yaklaştılar. Bu keşfi ornitorenk sütünde yer alan özel bir proteini kopyalayarak gerçekleştirdiler. İlginç yanlarından biri de memeleri olmadığından , sütü göbeklerinden veriyorlar. Bu süt çok besleyici ve bu sütten mahrum kalan yavrular bakterilere karşı savunmasız kalıyor. İşte Deakin Üniversitesi'nden Dr Julie Sharp ve diğer araştırmacılar ornitorenk sütünün bu nedenle sıra dışı antibakteriyel özelliklere sahip olduğunu düşünüyor. Sütteki proteinin işlevini aydınlatmak için yapılan araştırma sonucu, proteinin bugüne kadar görülmemiş sıra dışı bir 3 boyutlu katlanmaya sahip olduğunu gösterdi. Yapı aynı kıvırcık saçlar gibi halkalı bir yapı oluşturuyor. Keşfedilen bu protein sadece monotremlerde var olsa da , bu keşif sayesinde protein bilgisi arttı ve yakında merkezde yeni bir ilaç keşfi duyurulacak, diyor Dr.Newman. 2014'de Dünya Sağlık Örgütü antibiyotik dirence dikkat çekmek için bir rapor yayınladı. Antibiyotik direnci gerçekten çok önemli, çünkü antibiyotik direnci arttıkça, süper bakterilere karşı etkili hiçbir antibiyotik kalmamaktadır. En güçlü antibiyotik Collisin'e bile etkili bakteri gelişmiştir. - Janet Newman, Julie A. Sharp, Ashwantha Kumar Enjapoori, John Bentley, Kevin R. Nicholas, Timothy E. Adams, Thomas S. Peat. Structural characterization of a novel monotreme-specific protein with antimicrobial activity from the milk of the platypus. Acta Crystallographica Section F Structural Biology Communications, 2018; 74 (1): 39 DOI: 10.1107/S2053230X17017708"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/antibiyotik-tedavisine-alternatif-nano-parcacik-tedavisi/", "text": "Bern Üniversitesi'nden bilim insanları antibiyotikler olmadan önemli bakteriyel enfeksiyonları tedavi edebilecek ve antibiyotik direnci gelişimini durdurabilecek eşsiz bir madde geliştirdiler. Penisilinin geliştirilmesinden neredeyse 90 yıl geçmesine rağmen, antibiyotikler halen bakteriyel enfeksiyonlar için biçilmiş kaftan. Buna rağmen Dünya Sağlık Örgütü her yıl bakterilerin antibiyotik direncinin arttığı uyarısında bulunuyor. Antibiyotik uzun süre bakteriyel enfeksiyona karşı koruyamayacağından , zatüre bile ölüme yol açabiliyor. Alternatif terapi konseptlerinden bakterinin eliminasyonuna neden olsa da, bu halen direnç kaybının engellemiyor. Bern Üniversitesi'nden Eduard Babiychuk ve Annette Draeger, uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekip, eşsiz bir maddeyi test ederek geliştirdi. Bu bileşik bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde eşsiz bir yaklaşım teşkil ediyor. Nanoteknolojiyle geliştirilen lipitlerden yapılan nano parçacıklar sayesinde konak hücrelerinin membranına benzer bir yapı oluşturuluyor. İşte bu lipozomlar bakteriyel toksinleri tuzağa düşürerek ayırıyor ve etkisiz hale getiriyor. Toksinler olmadan bakteriler savunmasız kalıyor ve bu sayede kişisinin bağışıklık sistemi tarafından kolayca elimine edilebiliyor. Lipozomlar klinik tıpta hastalara spesifik tedaviler taşımak için kullanılabiliyor. Bernese 'den bilim insanları bakteriyel toksinlere saldırabilecek ve konak hücreleri tehlikeli toksin saldırılarından koruyabilecek lipozomlar yarattılar. Bakteriyel toksinler için karşı konulamaz bir yem oluşturduk. Bu toksinler lipozomlara bir kez tutundu mu ölüyorlar ve konak hücrelere zarar vermeden kolayca bertaraf edilebiliyorlar, diyor araştırmayı yöneten Eduard Babiychuk. Bakteri doğrudan hedeflenmediği için lipozomlar, bakteriyel direncin gelişmesini tetiklemiyorlar, diyor Annette Draeger. Lipozom terapisi verilen fareler, septisemiadan antibiyotik desteği olmadan kurtuldular."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/antik-misirda-suyun-nasil-aritildigi-kesfedildi/", "text": "Bilim insanları Antik Mısır'da su temizlemek için kullanılan moringa ağacı tohumlarının nasıl suyu temizlediğini keşfetti. Her geçen kirlenen su kaynakları, insanların su arıtma sistemlerine yönelmelerine neden oluyor. Bilim insanları Moringa oleifera ağacının tohumlarının çamurlu suyu temizlemekle kalmayıp, aynı zamanda bakterileri toplayarak kabın dibine çöktürdüğünü gösterdi. Pennsylvania State Üniversitesi'nden araştırmacılar Langmuir'de yayınladıkları araştırmada bu tohumlardaki proteinlerin bakterileri nasıl öldürdüğüne dair mekanizmanın nasıl işlediğini gösterdi. Öyle görünüyor ki, bu protein bakterilerin membranlarını eritiyor. Membranlar yani hücre zarları hücreyi korumak için gereklidir ve zarlar geçilirse bakteriler için hazin son gelir. Ayrıca araştırmacılar bu tohumları hasat etmek için en uygun zamanı aradılar. Bugüne kadar bu tohumları toplamak için en iyi zaman bilinmiyordu. İnsanların tohumların farklı zamanlarda farklı temizleme özelliklerine sahip olduğunu düşünse de bu konu halen açıklığa kavuşturulmamıştı. İşte yeni yapılan araştırma proteinlerin tohumların olgunluğa ulaştığı yağmur sezonu olduğunu buldu. Bilim insanları bu doğal yöntem sayesinde temiz su kaynağı bulmakta zorlanan ırak topraklarda su arıtmanın sağlanabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/antioksidanlar-kansere-karsi-korumak-yerine-kanseri-ilerletebiliyor/", "text": "Normalde sağlık bilincine sahip insanlar yiyeceklerdeki ve ilave besin hapları ile antioksidan almaya özen gösteriyor. İnsanlar antioksidanlar sayesinde kanser olasılıklarını düşürdüklerini düşünüyorlar. Aslında antioksidanların kanserden koruduğuna dair çoğu deneme başarısız kaldı. Hatta bazı testlerde antioksidan desteğinin önemli kanser türlerini geliştirdiği gözlendi. Deneylerin birinde ekstra beta karoten alan sigara tiryakilerinde akciğer kanseri riskinin azalmak yerine arttığı gözlendi. New England Tıp Dergisi'nde yayınlanan araştırma, Cold Spring Harbor Laboratuvarı'ndan Doç. Dr. David Tuveson, Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Navdeep S. Chandel tarafından antioksidan beslenme desteklerinin kanseri nasıl etkilediğini üzerine yapıldı. Fakat antioksidanların kanserin etkilerini azaltmak yerine kanserin arttırdığını gösterildi. Normalde hücrelerimizde redoks tepkimeleri denilen indirgenme ve yükseltgenme tepkimeleri gerçekleşiyor. Hidrojen peroksit gibi oksidantlar küçük miktarlarda özel olarak hücreler içinde üretilmektedir. Tabi şüphesiz oksidantlar yüksek miktarlarda üretildiğinde hücreler için zehirlidir. Bunları ise antioksidantlar nötralize eder. İşte normalde reaktif oksijen türleri adı verilen bu toksik gruplar özellikle kanser hücrelerinde yüksek miktarda üretilerek anormal çoğalmayı tetikliyor. Doç. Dr. David Tuveson ve Prof. Dr. Navdeep S. Chandel antioksidan hapların alımında veya antioksidan açısından zengin besinlerin alımıyla belki de kansere karşı bir etki göstermediğini özellikle mitokondriler gibi enerji üretim merkezlerinde ROS üretimini tetiklediğini göstermeyi amaçladılar. Fakat antioksidanlar ve antioksidan besin destekleri hücrelerin uzak yerlerine saçılarak ROS'ları etkilemiyor. Yani antioksidanlar oksidanların engellemede faydasız kalıyor. İşte hücrelerden hem ROS ve hem de antioksidanlar yüksek miktarda olunca, hücreler antioksidanların paradoksal olarak yüksek seviyelerini fark ederek , doğal savunma mekanizması olarak ROS'ları da yüksek tutuyorlar. Bu nedenle kanser hücreleri üremeye devam ediyor. Aslında hücrelerde oksidasyon seviyelerini yüksek tutmak kanser hücrelerine yararlı olabiliyor ama antioksidanlar tam tersine kanser hücrelerini uyarabiliyor. Fakat enteresan bir şekilde radyasyon terapisinde kanser hücreleri oksidant seviyesi aşırı yükselmesi sayesinde öldürülüyor. Ayrıca kemoterapik ilaçlar kanser hücrelerini oksidasyon sayesinde öldürüyor. Hatta araştırmanın yazarları antioksidan proteinlerin genetik veya farmakolojik inhibisyonu konseptini kemirgen akciğeri ve pankreyatik kanserlerde denedi ve başarılı oldu . İşte sadece sağlıklı hücrelerin değil, kanser hücreleri tarafından kullanılan antioksidan proteinler tespit edilebilirse yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilir. Fakat sağlıklı hücrelerde antioksidanlar inhibe edilirse, normal hücre redoks dengesi bozulabilir. Araştırmacılar sağlıklı hücreleri etkilemeden, kanser hücrelerine yöneltilebilecek tedavi yöntemleri üzerinde çalışıyorlar. - Elizabeth G. Phimister, Navdeep S. Chandel, David A. Tuveson. The Promise and Perils of Antioxidants for Cancer Patients. New England Journal of Medicine, 2014; 371 (2): 177 DOI: 10.1056/NEJMcibr1405701"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/araba-buyuklugundeki-mars-gezgini-curiosity-merak-marsa-indi/", "text": "NASA' nın şu ana kadar en gelişmiş gezgini Curiosity Kırmızı Gezegen'e indi. 6Ağustos 2012 8: 31 de Mars' a inerek 2 yıllık keşif görevine başladı. Bununla beraber Curiosity, NASA' nın en çok korktuğu atmosferden geçen aracın 7 dakikalık maruz kaldığı tehlikeyi atlatmış oldu. İnişde bütün aşamaları başarıyla geçen Curiosity başarıyla Mars' a indi. En seçkin mühendisler ve bilimadamlarından oluşan ekip, bu kadar büyük bir aracı Mars'a indirmeye başardı. Başkan Obama' nın desteklediği projeyle 2030 un ortalarına doğru Mars' a insanları taşıyan bir uzay aracının gideceği belirtiliyor. Curiosity'nin indikten sonra Mars yüzeyinden görüntüler yollamaya başladı.Fotograflardan Mars' ın kayalık yüzeyi görülebiliyor. Curiosity Mars' ta son derece gelişmiş cihazlarıyla kimyasal ve fiziksel analizler yapacak.Böylece Mars' ta daha önce hayat olup olmadığı araştırılacak. Ayrıca Mars' taki koşulların yaşamaya ne kadar elverişli olduğunu da araştıracak. NASA Mars programı sitesi : http://www.nasa.gov/mars and http://marsprogram.jpl.nasa.gov/msl ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirma-obezite-yaslanma-kilo-vermeye-engel-degil/", "text": "Warwick Üniversitesi ve Coventry Üniversite Hastaneleri ve Warwickshire NHS'den tarafından yapılan yeni araştırmada, 60 yaş üstü obezite hastalarının yalnızca yaşam stillerini değiştirerek, daha genç insanlarla aynı şekilde kilo verebileceğini gösterdi. Bu araştırmayla yaşın kilo vermeye bir engel teşkil etmediği ortaya kondu. Araştırmacılar bu sayede yaşlı insanların kilo verme programlarındaki verimlerine dair toplumsal yanlış anlamaların ve mitlerin düzeleceğini umuyor. Clinical Endocrinology dergisinde yayınlanan raporda hastane tabanlı obezite servislerinden alınan kayıtlar kullanıldı. UHCW Warwickshire Diyabet, Endokronoloji ve Metabolizma Çalışmaları Enstitüsü'nün yürüttüğü araştırmada 2005 ila 2016 yılları arasında obezite servisine başvuranlardan rastgele 242 hasta seçildi. Bu hastalar 60 yaş altı ve 60 ila 78 yaş arasını içeren iki gruba ayrıldı. Tüm hastaların obezite servisinde tedavi olduğu süre öncesinde ve sonrasında kiloları ölçülerek hesaplandı. Sonrasında iki grup arasında kıyaslama yapıldığında, bu gruplar arasında istatistiksel olarak pek bir fark görülmedi. 60 yaş ve üstü kişilerde vücut ağırlığına oranlar ortalama % 7.3 kilo kaybı gözlenirken, 60 yaş altı kişilerde % 6.9 kilo kaybı gözlendi. İki grupta obezite servisinde birbirine yakın vakit geçirdi, 60 yaş üstü kişilerde ortalama 33.6 ay geçirirken, 60 yaştan genç kişiler ortalama 41.5 ay geçirdi. Hastane tabanlı programda her hastanın beslenme değişimlerine odaklanarak hayat tarzında değişiklikler uygulandı. Ayrıca psikolojik destek ve fiziksel aktivite teşvik edildi. Obezite servisine başvuran hastaların büyük kısmının vücut kitle indeksi, BMI 40Kgm-2'den fazlaydı, yani hastalık derecesinde obez idi. Kilo vermeyle birlikte, diyabet, psikiyatrik durumlar, depresyon ve anksiyete, osteoartrit ve diğer mekanik problemler dahil olmak üzere, obeziteye bağlı 50'den fazla ek hastalığın azaldığı biliniyor. Ayrıca obezite artan ölüm ve zayıf sağlık belirtileriyle ilişkilendiriliyor. Warwick Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden baş yazar Dr Thomas Barber araştırma hakkında: Kilo vermek her yaş için önemlidir fakat yaşlandıkça kiloya bağlı hastalıkların gelişmesi daha olasıdır. Yaşlanmanın etkilerinden biri olarak, belki yaşlandıkça kilo vermek kucaklamamız gereken bir şeye dönüşebilir, diyor. Araştırmacılar obezite problemi yaşayan yaşlı insanların da kilo verme programlarına yönlendirmesini ve yaşa ilişkin ön yargıların yıkılması gerektiğini savunuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmacilar-dilbilgisi-ve-ritim-arasindaki-bagi-aciga-cikardi/", "text": "Özet: Son yapılan bir çalışmaya göre, bir çocuğun müzikal ritmi ayırt etme becerisi, dilbilgisini anlama kapasitesiyle ilgilidir. Müzikal ritim ve dilbilgisi arasındaki bağları gösterme açısından bu çalışma, türünün ilk örneğidir. Vanderbilt Kennedy Merkezi'ndeki bir araştırmacının son araştırmasına göre, bir çocuğun müzikal ritmi ayırt etme becerisi onun, dilbilgisini anlama kapasitesiyle alakalıdır. Otolarengoloji Anabilim Dalı ve Vanderbilt Kennedy Merkezi'nde araştırmacı olan Dr. Reyna Gordon, Developmental Science dergisinde online olarak yayınlanmış çalışmanın baş yazarıdır. Gordon, bu çalışmanın, müzikal ritim ve dilbilgisi arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından türünün ilk örneği olduğunu belirtiyor. Gordon, bilginin nasıl uygulanacağını belirlemek için daha fazla çalışmanın gerekli olacağını vurgulasa da dilbilgisi becerilerini geliştirmek için müzik eğitimini kullanma olanaklarını dört gözle bekliyor. Örneğin, dil bozuklukları olan çocuklarda dilbilgisini ölçerken ritmin kullanılması düşünülebilir. Gordon, ilk önce müzik yeteneğini ölçen standart bir testle sınama yoluyla, sıradan 25 gelişmekte olan 6 yaş çocuklarını araştırdı. Bir bilgisayar programı, iki melodinin tamamen aynı veya nispeten farklı olup olmadıkları kararını vermeleri için çocukları yönlendirdi. Sonraki adımda, çocuklar araştırma takımının geliştirdiği ritim temelli değerlendirme isimli bir bilgisayar oyunu oynadı. Çocuklar, iki ritim çalan bir çizgi film karakteri izlediler, sonra da çocukların üçüncü ritmin Sammy Same tarafından mı Doggy Different tarafından mı çalındığını belirlemeleri gerekti. Çocukların dilbilgisi becerilerini ölçmek için onlara çeşitli fotoğraflar gösterildi ve bunlarla ilgili sorular soruldu. Mesela çocukların geçmiş zaman kipini kullanma becerilerinde olduğu gibi, çocuklar cevaplarında dilbilgisindeki doğru kullanımları açısından karşılaştırıldılar. Dilbilgisi ve müzik testleri tamamen farklı olmasına rağmen, Gordon, IQ seviyeleri, müzik deneyimleri, sosyokültürel durumları ne derecede olursa olsun bir testte başarılı olan çocukların diğer testte de başarılı olma eğiliminde olduklarını buldu. Bu bulguları açıklamak için, Gordon ilk olarak konuşma ve müzik arasındaki benzerlikleri gözönüne almayı önerdi örneğin ikisinde de ritim vardır. Dilbilgisinde, çocukların zihinleri duydukları sesleri; sözcükler, sözcük öbekleri ve cümleler halinde sınıflandırmak durumundadır ve konuşma ritmi bu yapmalarında onlara yardımcı olur. Müzikte, ritmik şekilde yinelenen melodiler müzikal cümlelerin yapılarını oluşturur ve dinleyenlerin ritmin daha sonra nasıl devam edeceğini anlamalarına yardım eder. Belki de müzikte zamanlama varyasyonlarını algılamada daha iyi olan çocuklar konuşmadaki varyasyonları algılamada da daha iyidirler. Böylece dil öğrenmede bu çocukların bir avantajları olduğunu ileri sürüyor, Gordon. Gordon, son yirmi otuz yılda ulusal çapta düşüşe geçen müzik eğitiminin önemi konusunda çok kararlı. Çalışmasının, bu gidişi tersine çevirmekte yardımcı olabileceğini umuyor. Tıp doktoru Ron Eavey, Otolarengoloji Anabilim Dalı Başkanı, müzik araştırmalarının önemi hakkında yorumda bulunuyor bilhassa Nashville'de."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmacilar-e-coli-bakteri-genlerini-sentez-genomla-degis/", "text": "Cambridge Üniversitesi'nden bilim insanları E. Coli bakterisinin genleri laboratuarlarda sentezledikleri genomlarla değiştirmeyi başardı. Nature dergisinde yayınlanan araştırmada ekip genom değişimini ve ardında kalan genetik yedek kodları nasıl kaldırdıklarını tanımladılar. Genetik kodlar yaşam veren programlardır. Genetik kod sıralamasıyla proteinler üretimine yol açarak hücre içindeki fonksiyonları kontrol etmesine yardımcı olur. Herhangi organizmanın genomu oldukça karmaşık olsa da, aslen 3 set DNA bazından oluşur. Her üçlü set sadece 4 bazdan birini taşıyabilir yani sadece 64 muhtemel kombinasyon mümkündür. Buna rağmen sadece 20 aminoasit vardır, yani genomda verilen bazı kodlara gerek yoktur. Önceki araştırmada bu kodlardan bazılarının yedek kodlar olarak kullanıldığı, bazılarının ise farklı amaçlarla kullanıldığı ve pek çoğunun anlaşılmadığını gösterildi. Bu yeni çalışmada araştırmacıların iki hedefi vardı: 1) İlk kez laboratuarda 4 milyon harfi tümü olmak üzere E.coli bakterisinin genomunu sentezlemek.2) DNA fazlalıkları kaldırıldığında böyle bir örnekte neler olacağını araştırmak. Araştırmacılar hem E.Coli DNA'sını bilgisayarda yeniden kodlayarak hem çoklu fazlalıkları kaldırarak iki hedefe de ulaştılar. Bir kez genom yeniden tasarlanınca, bu ayrıldı ve DNA sentezleyicisine gönderildi. DNA'dan gelen çıktının yeniden ayarlanması gerekti, buna rağmen küçük parçacıklardan uzun parçacıklara kadar bütün parçalar birbirine tutundu ve yaşayan E.coli bakterisine koymak mümkün oldu. Araştırmacılar bu bakteriyi Syn61 olarak adlandırdı, çünkü 64 koddan sadece 61 kod kullanıldı. Bilim insanları özel bir bakterinin büyümesinin zaman aldığını fakat bakterinin düzenleme örnekler gibi davrandığını belirtiyorlar. Gelecekte yapılacak yeni çalışmalarla diğer fazlalıkları da değiştirerek özel yeteneklere sahip bakteriler üreterek, doğada bulunmayan yeni nesil biyopolimerler gibi bileşenleri üretmenin mümkün olabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmada-100-yasini-gecenlerin-kan-degerlerinin-farklilik-gosterdigi-bulundu/", "text": "1970lerden beri her on senede bir , 100 yaşını geçen insanların sayısı 2 kat artıyor. Bu nedenle, dünya popülasyonunda en hızlı büyüyen demografik grup olma özelliğini gösteriyor. Genelde uzun yaşayan insanlar üzerine yapılan araştırmalar belli gruplara odaklanıldığından, küçük çaplı oluyor. Çok uzun hayat süren insanlar üzerinde yapılan yeni araştırma, şimdiye kadar yapılmış en büyük araştırma özelliğini taşıyor. Araştırmada 100 yaşını geçen kişiler ile daha kısa ömürlü akranlarının biyobelirteç profillerini karşılaştırdık ve profiller ile asırlık olma şansı arasındaki bağlantıyı araştırdık. Araştırmada 44,000 İsveçlinin 64-99 yaşları arasındaki sağlık değerlendirmeleri yapıldı. Numuneleme Amoris Cohort üzerinden yapıldı. Katılımcılar İsveç'te 35 yıla boyunca izlendi. İzlenen kişilerin % 2,7'si yani 1,224'ü 100 yaşını gördü. Asırlıklar yani 100 yıl yaşayanların % 85'i kadındı. İzlenen 12 kan biyo-işaretçisi enflamasyon,metabolizma,karaciğer ve böbrek fonksiyonu olduğu kadar beslenme ve anemi ile ilişkiliydi. Bütün bu işaretler daha önceki araştırmalarda yaşlanma ve mortaliteyle ilişkilendirilmişti. Enflamasyonla ilişkili biyo işaretçi ürik asitle ilişkiliydi. Ürik asit vücutta bazı besinlerin sindirimiyle ortaya çıkan atık bir üründür. Metabolizma ve fonksiyon açısından kolesterol ve glukoz parametrelerin Ayrıca toplam kolesterol ve glukoz dahil olmak üzere metabolik durum ve fonksiyonla bağlantılı belirteçlere ve alanin aminotransferaz , aspartat aminotransferaz , albümin, gama-glutamil transferaz , alkalin fosfataz ve laktat dehidrojenaz gibi karaciğerle ilişkin belirteçlere de baktık. Ayrıca kreatinin gibi karaciğer fonksiyonuyla ilgili değerlere bakarken, TIBC bakarak anemiyle ilişkisi, incelendi. Son olarak, beslenmeyle ilgili albümine bakıldı. Sonuç olarak 100. Yaşını kutlayanların düşük glukoz,kreatinin ve ürik asit seviyelerine sahip olduğu görüldü. Çoğu biyobelirteç için medyan değerleri asırlık kişiler ile asırlık olmayanlar arasında önemli ölçüde farklılık göstermese de, asırlık kişiler nadiren aşırı yüksek veya düşük değerler sergiledi. Örneğin, asırlık insanların çok azının yaşamlarının erken dönemlerinde glikoz düzeyi 6,5'un üzerinde ya da kreatinin düzeyi 125'in üzerindeydi. Biyobelirteçlerin çoğu için hem asırlık hem de asırlık olmayan kişilerde klinik kılavuzlarda normal kabul edilen aralığın dışında değerler vardı. Bunun nedeni muhtemelen bu kuralların daha genç ve sağlıklı bir nüfusa göre belirlenmiş olmasıdır. Hangi biyobelirteçlerin 100'e ulaşma olasılığıyla bağlantılı olduğunu araştırırken, 12 biyobelirteçin ikisi dışında hepsinin 100'e ulaşma olasılığıyla bağlantı gösterdiğini bulduk. Bu, yaş, cinsiyet ve hastalık yükünün hesaba katılmasından sonra bile geçerliydi. . Toplam kolesterol ve demir düzeyleri açısından beş grup arasında en düşük seviyede yer alan kişilerin, daha yüksek düzeylere sahip olanlarla karşılaştırıldığında 100 yıla ulaşma şansı daha düşüktü. Bu arada, daha yüksek düzeyde glikoz, kreatinin, ürik asit ve karaciğer fonksiyonu belirteçleri olan kişilerin de asırlık olma şansı azalıyor. Mutlak anlamda, bazı biyobelirteçler için farklılıklar oldukça küçüktü, diğerleri için ise farklılıklar biraz daha ön plana çıktı. Örneğin; ürik asit için mutlak fark yüzde 2,5 idi. Bu, en düşük ürik asit seviyesine sahip gruptaki kişilerin 100 yaşına gelme şansının %4 olduğu, en yüksek ürik asit seviyesine sahip grupta ise yalnızca %1,5'in 100 yaşına ulaştığı anlamına geliyor. Keşfettiğimiz farklılıklar genel olarak oldukça küçük olsa da, bunlar metabolik açıdan sağlık, beslenme ve olağanüstü uzun ömür arasında potansiyel bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Ancak çalışma, biyobelirteç değerlerinden hangi yaşam tarzı faktörlerinin veya genlerin sorumlu olduğu konusunda herhangi bir sonuca varılmasına izin vermiyor. Ancak beslenme ve alkol alımı gibi faktörlerin rol oynadığını düşünmek mantıklıdır. Yaşlandıkça böbrek ve karaciğer değerlerinizin yanı sıra glikoz ve ürik asit değerlerinizi takip etmek pek de kötü bir fikir değil."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmaya-gore-asiriekstrem-yaz-sicaklari-kuresel-isinmayla-baglantili/", "text": "NASA'lı bilimadamları tarafından yeni yapılan istatiksel analizler sonucunda karasal bölgelerde oluşan aşırı ısınma dalgalarının 1950'lerdeki aşırı sıcaklara benzediği açıklandı. James Hansen NASA Goddard Enstitüsü Uzay Çalışmaları Newyork' ta baş araştırmacı istatistiklere göre oluşan aşırı ısınmanın sebebi küresel ısınma olabileceğini belirtiyor. Bu yaz aşırı sıcakların insanlar ve tarımsal alanlar üzerindeki etkilerini görüyoruz. ve Biz araştırmamızda bu ısınmayı küresel ısınmayla ilişkilendirdik, bilimsel kanıtlarla sunduk.diyor Hansen. Aşırı sıcak yazlar artık rutin hale gelmeye başladı. Daha önce dünyanın sadece % 1'lik karasal alanında 1951 ve 1980 de bu tarzdan aşırı sıcaklar kaydedilmiş. Fakat, 2006 dan beri dünyanın %10'u kadar karasal bölgelerinde aşırı sıcaklar tespit ediliyor. Bu derecede büyük bir sıcaklık değişimi doğal olamayacağından artık bu eğilimin doğal olmadığını gizlemek çok zor.Aşırı sıcakların küresel ısınmayla bağlantılı olarak daha sonraki yıllarda da devam edeceği tahmin ediliyor. Bu yazın oluşan sıcakların sonbahara doğru şekilleneceği ve yeni bir aşırı sıcaklık kategorisi ekleneceği belirtiliyor. Bu tarzdan anormallikler son 30 yıl için oldukça sıradışıdır, istatiksel verilerin yüksek güvenirliğine dayanarak, küresel ısınma olmadan bu kadar sıcak bir yaz olamaz diyor Hansen. Dünya sıcaklık haritalarına bakıldığında Teksas, Oklahoma,Meksika 2011 de, Ortadoğu, Batı Asya ve Doğu Avrupa 2010 sonbaharına doğru yeni aşırı sıcaklık kategorisine girmiştir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmaya-gore-korku-beyinden-silinebilir/", "text": "Yeni oluşan duygusal hafızalar insan beyninden silinebilir. Uppsala Üniversitesi tarafından yapılan yen araştırmaya göre bu mümkün. Araştırma akademik Science jurnalinde yayınlandı. Bulgular, hafıza ve korku üzerine yapılan araştırmalarda bir dönüm noktası teşkil ediyor. Thomas Agren Psikoloji Bölümü' nde doktora öğrencisi ve Profesör Mats Fredikson ve Tomas Furmak' ın gözetiminde çalışıyor. Thomas Agren beyinden yeni oluşmuş duygusal hafızaların silebilmenin mümkün olduğunu gösterdi. İnsan bir şeyler öğrendiğinde, uzun süreli hafıza kuvvetlendirme prosesi yardımıyla yaratılarak, proteinlerin oluşumundan temel alınır. Bir şey hatırladığımızda hafıza bir anlığına stabilitesini kaybeder, sonra tekrar stabil olarak diğer bir kuvvetlendirme prosesini etkinleştirir. Diğer bir deyişle, temelde ne olduğunu hatırlamayız, fakat en son sefer ne olduğunu düşündüğümüzü hatırlarız. Yeniden kuvvetlendirme prosesini engelleyerek hatırlamayı ve bununla beraber hafızanın içeriğini etkileyebiliriz. İşte bu araştırmada araştırmacılar sübjelere nötr bir resim göstererek anlık elektrik şoku verdiler. Böylece resimle beraber sübjelerde korku hafızası şekillenerek korkuları açığa çıktı. Korku hafızasını aktive etmek için şok verilmeden sadece resim gösterildi. Diğer bir deney gurubunda ise, resmin tekrarlanan gösterimlerinin yardımlarıyla korku anılarının kuvvetlendirme prosesi engellendi, çünkü korku önceden dağıtılan resimlerle ilişkilendirilmişti. Yani yeniden güçlendirme prosesi olmaksızın, hafıza normalleşip korkudan etkilenmiyordu. Aynı zamanda MR taramayla araştırmacılar, temporal lobta amigdaladaki nükleer grubun, hafızada normalde depolanan korku dolu anıların yok olduğunu tespit etti. Araştırmadaki bulgular hafıza ve korku üzerinde çığır açabilir. Yeni bulgularla dünyada milyonlarca insanın korkuları, post travmatik stres ve panik ataklar iyileştirecek tedavi metotları geliştirilebilir, diyor Thomas Agren. - T. Agren, J. Engman, A. Frick, J. Bjorkstrand, E.-M. Larsson, T. Furmark, M. Fredrikson. Disruption of Reconsolidation Erases a Fear Memory Trace in the Human Amygdala. Science, 2012; 337 (6101): 1550 DOI:10.1126/science.1223006"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmaya-gore-perovskit-gunes-pilleri-enerji-maliyetlerini-3-ayda-telafi-edecek/", "text": "Northwestern Üniversitesi ve ABD Enerji Bakanlığı'ndan bilim insanları perovskit güneş hücrelerinin geleneksel silikon tabanlı güneş pillerine oranla enerji maliyetlerini 10 kat daha hızlı amorti edeceklerini buldu. Eğer bulgu doğrulanırsa güneş pillerinden demir çıkarılarak ömür boyunca çevreye olan etkileri de azaltılabilecek. Solar panel kurulumları çevreye her ne kadar büyük katkısı olan teknolojiler barındırsa da, panellerin üretimi sırasında ve bakımında kullanılan enerji karbon izi olarak ortaya çıkıyor. İşte bu şekilde değerlendirildiğinde üretilmesinden son kullanma tarihine kadar tipik solar paneller değerlendirildiğinde enerji maliyetleri ancak 2 ila 3 yıl içinde amorti ediliyor. Çünkü silikon panellerde yüksek saflıkta kristal plakalar kullanılıyor. Üretim için özel temiz odalar ve yüksek sıcaklık fırınları gerekiyor. Northwestern Üniversitesi'nden bilim insanları yeni nesil perovskit bazlı güneş pillerinden yol çıkarak enerji amortisman tarihini 2 ila 3 ay olarak hesapladılar. Araştırmacılara göre silikon tabanlı pillerden hem daha iyi bir performans sergiliyorlar, Geleneksel silikon tabanlı güneş pillerine , kıyasla perovskit güneş pilleri hem daha az enerji maliyetine sahip , hem de daha basit şekilde üretilebilecek. Elektrot materyalleri içeren solüsyonla substratla kaplanıyor ve buharlaşmaya bir kez başladığında yüksek yoğunlukta kristalleşmiş perovskit tabakalarını mevcut panellere göre enerji ve maliyet kesrinde azaltıyor. Araştırmada iki farklı perovskit hücresi için yapılan detaylı maliyet hesabında, panellerin maliyetinin % 80'ini ham madde giderleri oluşturuyor. Enerji maliyetlerini en aza indirecek materyaller seçildi. Daha öncesinde perovkit pillerin üretilmesi için kullanılan altın gibi değerli madenler çevre açısından problem teşkil ediyor. Fakat perovskit pillerin belki çevreye en büyük zararı, kolayca bozunabilen kısmen organik moleküllerden üretilmesi nedeniyle çevreye verilecek zarar. Ayrıca çoğu perovskit pilde koruyucu tabaka olmaması dönüşüm verimini düşürebilir. İşte bu nedenle perovskit pillerde halen CO2 etkisi, geleneksel silikon tabanlı pillerden(20 yıl ömür) oldukça yüksek. Yine de araştırmacılar bu problemlerin 2 yıl gibi kısa bir sürede çözülebileceğini belirtiyorlar. Böylece geleneksel güneş pilleri yerini gelecekte perovkit pillerle değiştirecek. Araştırma Energy & Environmental Science dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/arastirmaya-gore-yellowstone-megavolkani-isaret-vermeksizin-patlayabilir/", "text": "Yellowstone Ulusal Parkı bir megavolkan kalderasının tam üstünde oturuyor. Toprak örtü çok büyük bir süper sıcak sıvı kaya ve zehirli gaz rezervinin üstünde yer alıyor. Parkın büyük kısmı önceki püskürmelerde oluşurken, en sonuncusu 70.000 yıl öncesinde oldu. Bugün ise zemindeki kalderanın yükselmesi ve bölgedeki depremlerin parkın altındaki magma hareketine işaret ediyor. Ars Technica' dan John Timmers , geçenlerde Amerika Coğrafik Topluluğu'nda yayınlanan bir diğer süper volkan riskleri hakkındaki araştırmayı değerlendiriyor. Araştırmacılar herhangi bir püskürmeyi gerektirecek işaretin olmadığını bu nedenle paniğe gerek olmadığını belirtiyorlar. Aynı zamanda da, önceki püskürmenin hızlı gerçekleştiğinin altını çiziyorlar. Daha önceki püsküren lavlar incelendiğinden, kristlallerin şekil ve karışımının yüzeye oldukça hızlı çıkıtğı gözleniyor. Bununla beraber bir püskürmeye başlarsa , zemin havuzlarındaki lav bitene kadar püskürebileceği gözleniyor. Böylece magam rezervi dolana kadar hiçbir işaret vermeden bekleyebileceği ve ani bir psükürme yapabileceğini gösteriyor. Ayrıca derin magma rezervinin izlemenin Yellowstone' u anlamanın en iyi yolu olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/artik-elektrikli-otomobiller-ve-cihazlar-daha-cabuk-sarj-edilebilecek/", "text": "Şarj edilebilen li-iyon cep telefonlarında,elektrikli arabalara bir endüstriyel standart oldu. Bu piller oldukça çok enerji depolayabiliyor ve yüksek enerjiye yoğunluğuna sahip. Cep telefonları veya laptop pilleri bir kaç saat içinde şarj olabiliyor, ama neden elektrikli araba motorları bu pilleri tek başına kullanamıyor ve hızlanma veya yavaşlama gibi yüksek güç gerektiren durumlarda süper kondansatörlere ihtiyaç duyuyorlar. İşte bu problemi çözmek için Renssealear Politeknik Enstitüsü'ndeki araştırmacı mühendisler, Nanomateryal uzmanı Nikhil Koratkar başkanlığında, bugünün li-iyon pillerinde kullanılmak üzere normal grafit anotlara göre şarj veya deşarj hızını on kat arttıran bir anot yaptılar. Aslında grafen bir kağıt inceliğinde olduğundan dünyanın en ince maddesi. Bu tarzda piller sayesinde cep telefonlarından ilk yardım cihazlarına kadar bütün elektronik cihazların şarj süresi oldukça düşürülebilir. Bu innovasyon yardımıyla daha basit, daha performanslı ve yüksek güçlü Li-iyon piller yapılarak elektrikli arabaların performansı ciddi şekilde arttırılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/artik-gunes-enerjili-pencereler-gunesi-engellemeyecek/", "text": "Michigan Eyalet Üniversitesi'nden bilim adamları yeni nesil güneş yoğunlaştırıcı bir cam üretti. Bu camın pencerelerde kullanılması ile camlardan güneş enerjisi elde edilebilecek. Şeffaf ışık veren güneş ışını toplayıcı adı verilen buluş binaların dışında, cep telefonlarında ya da şeffaf yüzey içeren cihazlarda kullanılabilecek. Tabiki ürünün en büyük özelliği şeffaf olması. Plastik benzeri şeffaf güneş pilleri yeni değil aslında . Fakat öncesinde yapılan denemelerde materyallerin ışık geçirgenliği düşüktü ve verimsizdi. Ayrıca bu materyaller oldukça renkli olduğundan camın şeffaflığını ve berraklığnı sağlamıyordu. Kimse renkli bir camın arkasından dışarıya bakmak istemez. Ancak disko gibi renkli yerlerde işe yarar. Bizim izlediğimiz yaklaşımla şeffaf ve aktif bir tabaka yapılabilir, diyor Kimya Mühendisliği'nden Yrd.Doç. Dr. Lunt . Lunt ve ekibi tarafından geliştirilen solar kazanım sistemleri küçük organik molekülleri kullanıyor. Bu moleküller güneşten gelen görünmez dalga boylarını algılayabiliyorsunuz. Bu materyalleri ultraviyole ve yakın kızılötesi dalga boyunda ayarlayarak ya da sonrasında kızılötesinde bir dalga boyuna ayarlanabilir, diyor Lunt. Parlayan kızıl ötesi ışık plastiğin kenarlarına yönlendirilerek, fotovoltaik güneş hücrelerinde elektriğe dönüştürülebilir. Çünkü bu materyaller görünür spektrumda bir ışık emmez ya da yaymaz, insan gözü için görünmezlerdir, diyor Lunt. Yapılan geliştirmelerden biri de esnekliktir. Bu teknoloji henüz başlangıç aşamasında olsa da ticari ve endüstriyel açıdan uygun bir maliyete düşürülebilir. Bu sayede güneş enerjisini kesintisiz kullanabiliriz. Bu sayede binaların pencereleri her türden elektronik cihazın ekranı estetik olarak kaplanabilir. Bu sayede her yüzey güneş enerjisinden elektrik elde edecek şekilde kaplanabilir. diyor Lunt. Bununla beraber Yrd.Doç. Dr. Lunt halen enerji veriminin arttırılması için çalışılması gerektiğini söylüyor. Başlarda % 1 verim elde edilse de bunun optimizasyonla % 5'e çıkabileceği belirtiliyor. Daha önce renkli LSC ekranlarda % 7' e kadar verim elde edilmişti. - Yimu Zhao, Garrett A. Meek, Benjamin G. Levine, Richard R. Lunt. Light Harvesting: Near-Infrared Harvesting Transparent Luminescent Solar Concentrators (Advanced Optical Materials 7/2014). Advanced Optical Materials, 2014; 2 (7): 599 DOI: 10.1002/adom.201470040"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/asiri-alkol-tuketiminden-dogan-beyin-hasari-7-ayda-ancak-onariliyor/", "text": "Yeni yapılan bir bilimsel araştırmaya göre aşırı alkol kullanımından doğan beyin hasarı , alkolü bıraktıktan 7,3 ay sonra düzeliyor. Alkol kullanım bozukluğuna sahip insanlarda beyin korteksinde incelme görülüyor. ABD'de yapılan araştırmada kortikal kalınlaşarak , alkol kullanmayan insanlarla aynı hale gelmesi için 7,3 ay geçmesi gerektiği bulundu. Önceki araştırmada , alkolü bıraktıktan bir süre sonra beyindeki bazı bölgelerin iyileştiği belirlense de bu kısımların hangi hızla iyileştiği bulunmamıştı. ABD'De 16 milyon kişinin alkol kullanım bozukluğundan muzdarip olduğu biliniyor. Aslen bir kamu sağlığı problemi olan alkol bağımlığının kompleks yapısının çözümü ve tedavisi için bu gibi araştırmalar büyük önem taşıyor. Stanford Üniversitesi'nden psikiyatrist ve davranış bilimcisi Timothy Durazzo liderliğindeki ekip, Perhiz sırasında kortikal kalınlık değişikliklerini araştıran az sayıdaki boylamsal çalışma, ayıklığın ilk ayıyla sınırlıdır diye yazıyor . Kronik alkol kullanımı sırasında beyin yapısı ve işlevinde meydana gelen değişiklikler, insanların en iyi niyetlerine rağmen içkiyi bırakmasını zorlaştırabilir. Örneğin, planlama ve karar vermeyle ilgili bir alan olan prefrontal korteks daha az aktif hale gelebilir, bu da AKB'li kişilerin sağlıklı kararlar vermesini zorlaştırabilir . Durazzo ve meslektaşları ayrıca bazı sağlık koşullarının, sigara içme öyküsünün, psikiyatrik durumların ve madde kullanım bozukluklarının AKB'den iyileşen kişilerde uzun vadeli kortikal kalınlık değişikliklerini nasıl etkilediğini de inceledi. Toplamda, AKB'li 88 kişi çalışmaya katıldı ve yaklaşık 1 hafta, 1 ay ve 7,3 aylık cinsel perhiz sırasında beyin taramaları yapıldı. Bazı katılımcılar 1. ayda katıldı; bu, 23 kişinin 1. haftada tarama yaptırmadığı ve toplam 88 kişiden yalnızca 40'ının tüm dönem boyunca alkolden uzak durmaya devam ettiği anlamına geliyor. Ayrıca, hiç AUD'si olmayan 45 kişiye baktılar, başlangıçta kortikal kalınlıklarını ölçtüler ve ölçülen alanların aynı kaldığını doğrulamak için yaklaşık 9 ay sonra tekrar ölçtüler. Katılımcıların beyinlerini gözlemlemek için vücudun iç yapısının net resimlerini elde etmek için özellikle yararlı olan bir çeşit manyetik rezonans görüntüleme kullanıldı. Araştırmacılar 34 bölge için kortikal kalınlığı kaydettiler ve beynin sol ve sağ yarıkürelerindeki ölçümün ortalamasını aldılar. AUD'si olanlarda alkolsüz 7,3 ay sonrasında kalınlıkta iyileşme oldukça yaygındı. 34 bölgenin 25'inde istatistiksel olarak anlamlı olması yeterliydi ve bunlardan 24'ünün kalınlığı istatistiksel olarak kontrollerle eşdeğer kabul edildi. Durazzo ve ekibinin incelediği 34 kortikal bölgenin tamamında, AUD katılımcılarında, sigarayı bıraktıktan sonraki 1 haftadan 1 aya kadar, 1 aydan 7,3 aya kadar olan süreye kıyasla daha hızlı bir kalınlık değişimi görüldü. Yüksek tansiyonu veya yüksek kolesterolü olan AKB'li kişilerin beyinlerinin bazı kısımlarında kortikal kalınlaşma daha yavaş gerçekleşti. Aynı durum halihazırda sigara içen AUD'li kişiler için de geçerliydi. Kortikal kalınlık değişiklikleri ile mevcut madde kullanımı , psikiyatrik bozukluklar veya geçmiş sigara kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Yani sigarayı bırakmak aynı zamanda kortikal kalınlığın iyileşmesine de katkıda bulunabilir. Bu sonuçlar, alkolü bıraktıktan sonra beynin onarılmasına dair bir umut ışığı yakıyor. Fakat yine de örneklem büyüklüğü ve çeşitlilik eksikliği nedeniyle genelleştirilemeyebilir. Ayrıca bu bulguların, değişikliklerin beyin fonksiyonu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığını göstermediğine dikkat etmek önemlidir. Ekip, AUD'de sürekli yoksunluk sırasında kortikal kalınlık iyileşmesinin nörobilişsel ve psikososyal bağıntılarını incelemek için daha büyük boylamsal çalışmalara ihtiyaç vardır diye yazıyor . Yazarlar ayrıca genetik, fiziksel aktivite ve insanların karaciğer ve akciğer sağlığı gibi hesaba katmadıkları değişkenlerin de bulgularını etkilemiş olabileceğine dikkat çekiyor. Alkolle ilgili son zamanlarda yapılan araştırmalar, daha önceki sözde araştırmalara göre alkolün faydasından ziyade yıkıcı zararları olduğunu ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomide-gravitional-notron-yildizlarinin-carpismasi-kutlecekim-dalga/", "text": "Daha önce yapılan 4 gözlemde LIGO kara delik çarpışmalarından kaynaklanan kütleçekimsel dalgaları tespit etmişti. Fakat bu sefer ilk kez nötron yıldızlarının çarpışmasından doğan görüntüler elde edildi, hem de kütleçekimsel dalga kaynakları tespit edildi. Şili'deki Swope Teleskopu'nun elde ettiği görüntüler astronomide büyük bir gelişmeye imza attı. İki ay öncesinde LIGO'ndan astronomlar iki nötron yıldızının muhtemel birleşiminin tespit edilebileceğinin farkına vardılar. 17 Ağustos'tan beri süregelen bu yarışta görülebilir ışıkta bir patlama diğer tipte radyasyonlar gözlemlendi. UC Santa Cruz Astronomi ve Astrofizik Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Ryan Foley liderliğinde ekip, 130 milyon ışık uzaklıktaki NGC 4993 galaksisinde kütleçekimsel dalga kaynağı tespit etti. Foley'in ekibi 1 metrelik Swope Teleskopu ile ilk görüntüleri yakaladı. 11 milyar yıldır birbiri etrafından dolanan bu nötron yıldızları, diğer kara delik gözlemlerine göre, dünyamıza 10 kat daha yakında gerçekleşti. Bu gerçekten büyük bir keşif. Sonunda hem ışık hem kütleçekim dalgaları olarak iki farklı açıdan gözlemleri birleştirebildik ki; bu bile bir dönüm noktası. Bu aslında bir şeyi hem görüp, hem duymaya benziyor, diyor Foley. Uzun zamandır tartışılan nötron yıldızlarına ilişkin önemli bulgular ortaya koyan araştırmada, evrendeki altın ve diğer ağır metallerin kökenine ait önemli bilgiler ortaya konabilir. Bilim insanları nötron yıldızı birleşmelerinde altın,platin gibi ağır metallerin gerçek zamanlı olarak yapıldığına kanıt niteliğinde bulgular elde edildiğini söylüyor. Araştırma Science, Astrophysical Journal Letters ve Nature gibi önemli dergilerde yayınlanıyor. Science dergisinde kütleçekimsel dalga kaynağına ilişkin ilk optik gözlem keşfi olmak üzere 4 ayrı makale olarak yayınlandı. - M. R. Drout, A. L. Piro, B. J. Shappee, C. D. Kilpatrick, J. D. Simon, C. Contreras, D. A. Coulter, R. J. Foley, M. R. Siebert, N. Morrell, K. Boutsia, F. Di Mille, T. W.-S. Holoien, D. Kasen, J. A. Kollmeier, B. F. Madore, A. J. Monson, A. Murguia-Berthier, Y.-C. Pan, J. X. Prochaska, E. Ramirez-Ruiz, A. Rest, C. Adams, K. Alatalo, E. Banados, J. Baughman, T. C. Beers, R. A. Bernstein, T. Bitsakis, A. Campillay, T. T. Hansen, C. R. Higgs, A. P. Ji, G. Maravelias, J. L. Marshall, C. Moni Bidin, J. L. Prieto, K. C. Rasmussen, C. Rojas-Bravo, A. L. Strom, N. Ulloa, J. Vargas-Gonzalez, Z. Wan, D. D. Whitten. Light curves of the neutron star merger GW170817/SSS17a: Implications for r-process nucleosynthesis. Science, 2017; eaaq0049 DOI: 10.1126/science.aaq0049 - B. J. Shappee, J. D. Simon, M. R. Drout, A. L. Piro, N. Morrell, J. L. Prieto, D. Kasen, T. W.-S. Holoien, J. A. Kollmeier, D. D. Kelson, D. A. Coulter, R. J. Foley, C. D. Kilpatrick, M. R. Siebert, B. F. Madore, A. Murguia-Berthier, Y.-C. Pan, J. X. Prochaska, E. Ramirez-Ruiz, A. Rest, C. Adams, K. Alatalo, E. Banados, J. Baughman, R. A. Bernstein, T. Bitsakis, K. Boutsia, J. R. Bravo, F. Di Mille, C. R. Higgs, A. P. Ji, G. Maravelias, J. L. Marshall, V. M. Placco, G. Prieto, Z. Wan. Early spectra of the gravitational wave source GW170817: Evolution of a neutron star merger. Science, 2017; eaaq0186 DOI: 10.1126/science.aaq0186 - C. D. Kilpatrick, R. J. Foley, D. Kasen, A. Murguia-Berthier, E. Ramirez-Ruiz, D. A. Coulter, M. R. Drout, A. L. Piro, B. J. Shappee, K. Boutsia, C. Contreras, F. Di Mille, B. F. Madore, N. Morrell, Y.-C. Pan, J. X. Prochaska, A. Rest, C. Rojas-Bravo, M. R. Siebert, J. D. Simon, N. Ulloa. Electromagnetic evidence that SSS17a is the result of a binary neutron star merger. Science, 2017; eaaq0073 DOI: 10.1126/science.aaq0073 - D. A. Coulter, R. J. Foley, C. D. Kilpatrick, M. R. Drout, A. L. Piro, B. J. Shappee, M. R. Siebert, J. D. Simon, N. Ulloa, D. Kasen, B. F. Madore, A. Murguia-Berthier, Y.-C. Pan, J. X. Prochaska, E. Ramirez-Ruiz, A. Rest, C. Rojas-Bravo. Swope Supernova Survey 2017a (SSS17a), the optical counterpart to a gravitational wave source. Science, 2017; eaap9811 DOI: 10.1126/science.aap9811"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomlar-evrendeki-en-buyuk-olusumu-kesfettiler/", "text": "Macar-Amerikan bilim insanlarından oluşan bir ekip evrendeki en büyük düzenli oluşumun 7 milyar ışık yılı uzaktaki 5 milyar ışık yılı genişliğindeki 9 galaksiden oluşan halka olduğunu belirtiyor. Dünyadan doğrudan görünmeyen bu oluşum o kadar büyük ki, gökyüzünün üçte birini kaplıyor. Halkanın 9 galaksiden gelen 9 Gama Işını Patlamasından geldiği açığa çıkarıldı. Gama Işık Patlamaları evrendeki en parlak ve en enerjik olaylardır. Saniyeler için Güneşimizin yaydığı ömrü boyunca yaydığı enerjiyi ortaya çıkarır. Süpernovalar ya da hipernovaların nötron yıldızlarını içine ya da kara deliklerin içine birkaç milisaniye ile saatler içinde düşmesiyle oluşur. Bu inanılmaz ölümlerinin astronomlara bir yararı olur, galaksilerin uzunluğu ölçmek. Bu araştırmada gama ışın patlamalarından yapılan gözlemler , 9 galaksinin sanki bir kabuk benzeri bir halkada dizildiğini gösterdi. Ayrıca galaksilerin dünyaya benzer uzaklıkta sıralandığı da gösterildi. Prof. Balazs, halka şeklindeki bu kazayla hizalanma olasılığının 20,000'de 1 olduğunu belirtiyor. Eğer bu oluşum dünyadan gözlenebilseydi gökyüzünün % 36'sını kaplardı yani dolunaydan % 70 daha büyük gözükürdü. İlk olarak Newton'ın öne sürdüğü ve sonrasında kozmik mikrodalga radyasyonunda yapılan gözlemlerden geliştirilen Kozmolojik Prensip, evrende oluşabilecek en büyük boyuta işaret etmektedir. Daha önce yapılan çalışmada oluşabilecek en büyük yapının 1,2 milyar ışık yılından daha büyük olamayacağı gösterilmiş. Fakat bu yeni keşif bunun yaklaşık 5 katı daha büyük oluşumların oluşabileceğini, daha düzensiz olabileceğini gösterdi. Sonraki adımda Kozmolojik Prensibi ihlal etmeden galaksi oluşumunun proseslerinin bu şekilde bir halka oluşturup oluşturamayacağını göstermek olacak. Eğer evrenin mevcut modelleriyle çelişmeler ortaya çıkarda Evrenin nasıl oluştuduğuna dair yeni fikirlere ihtiyaç olabilir. Araştırma sonuçları Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomlar-galaksilerin-kutlelerini-ve-evrenin-genislemesini-olctu/", "text": "British Columbia Üniversitesi ve uluslararası astronomlardan oluşan bir ekip, Samanyolu ve Andromeda Galaksilerinin kütlelerinin hesaplayarak öncekinin aksine kütlelerinin aynı olmadığı gösterdi. Önceki hesaplamaların aksine Andromeda Galaksisi Samanyolu'ndan iki kat daha ağır. ' Galaksilerin kütlelerinin büyük kısmını görünmez karanlık madde oluşturuyor. Karanlık madde hakkında çok az şey biliyoruz, bu keşif sayesinde galaksimiz hakkında çalışma şansımız olacak, ' diyor Fizik ve Astronomi Bölümü'nden Yin-Zhe Ma ve Andromeda'da Samanyolu'na oranla iki kat daha fazla karanlık madde olduğunu da ekliyor. Ayrıca Ma ve meslektaşları Samanyolu ve Andromeda'nın yörüngelerindeki küçük uydu galaksilerin hareketlerini gözleyerek evrenin genişlemesini ölçebildiler. Hesaplamalar Samanyolu ve Andromeda'da %90 civarında karanlık madde olduğunu gösteriyor. Lokal galaksi gruplarından yola çıkarak evrensel boyutta genişlemeyi ölçebildiğimizi görmek oldukça şaşırtıcı.Kozmik genişlemeye ilişkin yakınımızda gerçekleşen ilk kanıt, diyor Ma. Araştırmacılar sanki bir dambıl misali iki galaksi için bilgisayar modelleri simüle ettiler. Bu sayede büyük galaksilerin etrafındaki küçük galaksilerin hızları, pozisyonları ve hareketleri modellenerek, Samanyolu ve Andromeda'nın yapısı ve kütlesi hesaplanabiliyor. Bilim adamları bu sayede karanlık madde ve çekim arasındaki etkileşimi anlamayı umuyorlar. University of British Columbia, the University of Edinburgh, Carnegie Mellon University ve NRC Herzberg Institute of Astrophysics'in işbirliği ile yapıldı. - Jorge Penarrubia, Yin-Zhe Ma, Matthew G. Walker, and Alan McConnachie. A dynamical model of the local cosmic expansion. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 2014; 443: 2204-2222 DOI: 10.1093/mnras/stu879"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomlar-gunes-patlamalarinin-supernova-gibi-davrandigini-kesfetti/", "text": "Londra Koleji Üniversitesi'nden bilim insanları Güneş'in taçküre kütle atımı davranışının detaylarını ilk kez açıklayarak, güneşteki devasa patlamaların nasıl Güneş'in yüzeyine geri döndüğünü gözlemledi. Bilim adamları taçküre kütle atımının 6500 ışık yılı uzaktaki Yengeç Nebulası'ndaki gaz filizlenmeleriyle benzerlikler gösterdiğini keşfetti. 7 Haziran 2011' de Güneş'in yüzeyinde şimdiye kadar gözlenen en büyük kütle atımı gerçekleşti. İzleyen günlerde Güneş'ten uzaya bir plazma püskürmesi yaşandı. Fakat yüzeyden kalkan bu maddenin büyük kısmı yıldızın yüzeyine geri döndü. İşte Mullard Uzay Bilim Laboratuvarı'ndan solar fizikçiler bu güneş alevlerini izleyerek plazmaların nasıl davrandığını gözlemlediler. Güneş'in Dünya'nınkine benzer bir manyetik alanı olduğu uzun süredir biliniyor. Fakat bu alanlar ölçmek için oldukça uzak olsa da yüzeye düşen bir şey olursa ancak ölçülebiliyor. İşte bu plazma yağmuru bize bahşedilen güzel bir hediye oldu, diyor araştırmanın yazarlarından NASA SDO'dan David Williams .Normalde gözle bakıldığında güneş stabil gibi gözükür fakat, SDO cihazları detaylı gözlem yapabiliyor. Bu sayede Güneş'in dinamikleri sürekli gözlemlenebiliyor. İşte 7 Haziran 2011'daki devasa patlama , bu fenomenin akışkanlar dinamiği üzerinde çalışma imkanı verdi. Bu plazma sütununun şeklinin yeterince özel olduğunu anladık. Güneşe geri dönen plazmanın suya düşen mürekkep damlaları gibi Güneş yağdığını ve birbirine yapıştığını gözlemledi. Aslında bu ışık ve ağır akışkan karışımına mükemmel bir örnek teşkil ediyor, diyor araştırmanın baş yazarı Jack Carlyle. Aynı daha düşük yoğunluktaki yağın suda yüzmesi gibi davranan bu karışımlar da yoğunluğu yüksek olan düşüğün hemen altına süzülüyor. İşte bu kompleks dokuda mevcut yoğun sıvının ayrılarak parmak benzeri yapılara bölünmesiyle gözleniyordur, bu fenomene Rayleigh-Taylor instabilitesi de deniyor. İşte bu plazmanın Güneş'e Rayleigh-Taylor instabilitesi ile döndüğü gözlendi. Bunun benzeri davranış ise daha önce Yengeç Nebulası'ndan gözlenmişti. Aslında Yengeç Nebulası 10.yy'da patlayan bir süpernovanın kalıntılarından oluşuyor. Bu patlamada yoğun olan madde nebulanın merkezine yağmaya başlayarak parmak benzeri yapılar göstermişti. 1996 yapılan bir diğer çalışmada ise Yengeç Nebulası'nda Rayleigh-Taylor instabilitesini gerçekten kısmen modifiye olduğunu göstermişti. İşte manyetize ortam bu parmak yapılarının daha büyük olmasına neden oluyordu. Yani Güneş'teki zayıf manyetik alanda bile Rayleigh-Taylor etkisinden dolayı plazma şeklini değiştirerek Güneş'e geri dönüyor. - Jack Carlyle, David R. Williams, Lidia van Driel-Gesztelyi, Davina Innes, Andrew Hillier, Sarah Matthews. INVESTIGATING THE DYNAMICS AND DENSITY EVOLUTION OF RETURNING PLASMA BLOBS FROM THE 2011 JUNE 7 ERUPTION. The Astrophysical Journal, 2014; 782 (2): 87 DOI: 10.1088/0004-637X/782/2/87"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomlara-gore-karanlik-enerji-gercek/", "text": "Portsmouth Üniversitesi ve Münih Üniversitesi astronomlarından oluşan ekibe göre, karanlık enerji, yani evrenin genişlemesini hızlandırdığı düşünülen mistik madde gerçekten var. Tommaso Giannantonio ve Robert Crittenden tarafından 2 yıldır sürdürülen araştırma sonucunda karanlık enerjinin varlığı % 99.996 oranında doğrulandı. Bulgular Monthly Notices of the Royal Astronomical Society jurnalinde yayınlandı. On yıldan fazladır, astronomlar uzaktaki süpernovaları parlaklıklarını gözlediğinden, evrenin giderek hızlanarak genişlediğini fark ettiler. Bugün hızlanmanın itici bir güç olan karanlık enerjiyle ilişkilendirildiği ve evrenin % 73 ' ünün karanlık enerjiden oluştuğu düşünülüyor. Bu keşifi yapan araştırmacılar 2011' de Nobel Fizik Ödülü' nü aldığından, karanlık enerjinin varlığı gerçekten büyük bir argüman. Karanlık enerjinin varlığını kanıtlamak için pek çok teknik kullanıldı. Daha kesin bir kanıt ise ,karanlık enerjiye entegre edilen Sach Wolfe etkisi yani Rainer Sachs ve Arthur Wolfe etkisiyle sağlanıyor. Kozmik Mikrodalga Arkaplanı , Büyük Patlama' dan geriye kalan radyasyon ve ısı kalıntısının gökyüzünden izlenebilmesidir. 1967' de Sachs ve Wolfe bu radyasyondan gelen ışığın biraz mavileşerek madde öbeklerinin çekim alanlarından geçerek , bugün yerçekiminden dolayı kırmızıya kayma etkisi olarak bilinen efekti yarattığını öngördüler. 1996' da ise Robert Crittenden ve Neil Turok, Perimeter Enstitüsü Kanada' da, bu fikri bir ileri adıma taşıyarak, astronomlara ışık enerjisindeki ufak değişimlere bakarak veya fotonlara bakarak, yerel evrendeki galaksi haritalarının radyasyon sıcaklıklarını kıyaslayabileceğini gösterdi. Karanlık enerji olmazsa , evrenin devasa eğimi ve iki harita arasındaki uyum olamaz. Fakat karanlık enerjinin varlığıyla, tuhaf ve mantıksız olan kozmik mikrodalga fotonlarının nasıl enerji kazanıp dev kütle öbeklerinden geçişi açıklanabilir. Entegre Sach-Wolfe etkisi ilk 2003' de tespit edildi ve hemen karanlık enerjinin varlığını doğruladığı belirtildi. Science dergisi' nde yılın buluşu seçilmişti. Fakat o zaman sinyal çok zayıftı bu nedenle haritalar arasında umulan korelasyon çok küçüktü. Bu nedenle bazı bilim adamları bunun galaksideki başka kaynaklardan olabileceğini mesela, galaktik tozdan olabileceğini öngördüler. Bu nedenle karanlık enerjinin varlığı hep bir soru işareti olarak kalmıştı. Ayrıca bu araştırma, Einstein' ın Genel Görelilik teorisindeki muhtemel modifikasyonlar hakkında pek çok şey anlatıyor. diyor araştırmanın baş yazarı Tommaso Giannantonio."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/astronomlardan-yeni-nesil-gezegen-mega-dunya/", "text": "Mega Dünya ile tanışın, tümüyle katı ve teoriye göre var olmamalı. NASA Kepler uzay teleskopu tarafından ilk keşfedildiğinde bu gezegenin Dünya'dan 2.3 kez daha büyük olduğu anlaşılmıştı. Bilgisayar modelleri gösterdi ki, bu gezegen Neptün kadar veya diğer gaz gezegenleri gibi büyük miktarda hidrojen ve helyum taşıyabileceğini gösteriyordu. Fakat daha sonra yapılan gözlemler, Kepler 10-c adı verilen bu gezegenin dünyadan 17 kat daha ağır olduğu yani hidrojen ve helyumdan değil kaya ve ağır elementlerden oluştuğunu gösterdi. Kepler-10c teori açısından büyük bir problem. Fakat elle tutulur kanıtlar ve ölçümler sayesinde teorisyenleri teorilerini geliştirmek için yeni imkanlar doğdu, diyor Harvard Yaşamın Kökenleri İnsiyatifi'nden Direktör ve Astronom Dimitar Sasselov. Bilim insanları halen süper dünyalardan daha büyük bu sıra dışı mega dünyaların nasıl oluştuğunun ya da güneş sistemimizde neden dünya ve Neptün gibi küçük gaz gezegenleri olduğunu açıklayamıyor. Dimitar Sasselov bu gezegene gezegenlerin godzillası diyor. Fakat Kepler-10c'nin halen yaşam için olumlu koşullar olabileceğinin de altını çiziyor. Ekibin bulguları Amerikan Astronomik Topluluğu'nda yayınlandı. Yeni bulunan mega dünya Kepler 10-c güneşinin etrafını 45 günde dönüyor. Dünyadan 560 ışık yılı uzakta Ejderha Takım Yıldızı'nda bulunuyor. Gezegenin çapı 28968 km uzunluğunda. Ayrıca bu sistemde dünyanın 3 katı kütleye sahip bir lav akıntısı var. Yörüngeyi gezegen tam 20 saatte alıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atik-lastiklerden-elde-edilen-karbon-lityum-iyon-pillerinde-anotunda/", "text": "ABD Enerji Bakanlığı Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'ndan bilim adamlarının yaptığı bir araştırmaya göre atık araba lastikleri lityum-iyon pillerde kullanılarak elektrikli arabalar ve alternatif enerji kaynaklarında enerji depolama aracı olarak kullanılabilir. Atık lastiklerden elde siyah karbon maddesinin mikroyapısal karakteristiklerini modifiye ederek, lityum iyon piller için daha iyi bir anot yapılabilir. Parans Paranthaman ve Amit Naskar 'ın başını çektiği ekip, daha iyi lityum iyon piller geliştirmek için eskimiş lastikleri kullanmayı amaçlıyor. RSC Advances, dergisinde yayınlanan araştırma lityum iyon pillere ilişkin pek çok bilindik uygulamaları akla getiriyor. Organik maddelerin oksijensiz ortamda ısıtılmasıyla ortaya çıkan termal parçalanma sürecine piroliz deniyor. Kullanılmış atık lastikleri enerji kaynağı olarak kullanmak hem karbon materyallerin geri kazanımını hem de atık lastik yığınlarının doğada yaptığı zararlı etkiyi kontrol etmek açısında oldukça önemli, diyor Paranthaman. ORNL'nin kullandığı teknik ön işleme kullanarak pirolitik siyah karbon materyalini geri kazanarak girafit benzeri bir materyal yapmaya yarıyor. Lityum-iyon pillerin anotunda kullanılan bu madde ile araştırmacılar küçük laboratuvar ölçeğinde ve bugünkü ticari grafit materyallerinde doldururabilirliği daha yüksek bir batarya ürettiler. Pil 100 şarjdan sonra halen sülfonatlı karbon anotunda 390 milliamper saat/gram yük depolayabiliyor. Ayrıca 100 döngüden sonra bile halen % 100 coulomb verimine sahip. Araştırmacılar bu lastik türevli karbonun eşsiz bir mikro yapıya sahip olduğunu belirtiyorlar. Bu gibi bir performans özellikle global pil pazarında umut vaat ediyor. Özellikle araç ve askeri uygulamaların 78 milyon dolarlık bir pazar oluşturduğu ve 2018'e kadar 11 milyar hacme ulaşacak Pazar için oldukça önemli olabilir, diyor Paranthaman. Bu teknoloji geliştirildiği taktirde; ucuz ve çevresel açıdan bol bulunan, büyük yüzey alanlı stabşl bir anot kompoziti hedef alıyor, diyor Naskar. Anotlar en önemli pil bileşenlerinden biri ve bu pazarın % 11 ila % 15'ini oluşturuyor. - Amit K. Naskar, Zhonghe Bi, Yunchao Li, Sam K. Akato, Dipendu Saha, Miaofang Chi, Craig A. Bridges, M. Parans Paranthaman. Tailored recovery of carbons from waste tires for enhanced performance as anodes in lithium-ion batteries. RSC Advances, 2014; 4 (72): 38213 DOI: 10.1039/C4RA03888F"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atik-plastikleri-gunes-isigiyla-yakit-hucresi-formik-vanadyum/", "text": "Dünyada plastik atık problemi gün geçtikçe büyüyor. Her şeye rağmen, bilim insanları da plastik atıkları daha yararlı ürünlere çevirmek için yeni çözümler geliştiriyor. Singapore Nantang Teknoloji Üniversitesi'nde yeni yapılan bir araştırma çok daha farklı bir olasılığa yelken açıyor. Bilim insanları, plastikleri hidrojen yakıt hücrelerinde elektrik üretmek için kullanılan formik asite dönüştürmek için, güneş ışığı kullandı. Yeni geliştirilen bu teknolojinin temelinde ise yeni bir tür fotokatalizör var. Bu sayede kimyasal reaksiyonlara güç vermek için ışık enerjisi kullanılabiliyor. Plastik atıkları, yararlı kimyasallara dönüştürmek için makul ve biyouyumlu vanadyum metali kullanılıyor. Bu metal genelde ,uçaklarda ve arabalarda kullanılan çelik ve alüminyum alaşımlarda kısmen bulunuyor. İşte bilim insanları bu metalin plastik geri-dönüşümünde kullanılabileceğini buldular. Vanadyum tabanlı katalizörü tüketici plastikleri içeren bir çözeltiye koyarak, 85 C'ye kadar ısıttı ve sonra yapay gün ışığına maruz bıraktı. 6 gün açıkta bekleyen çözeltinin karbon-karbon bağları yıkıldı. Normalde bu bağları yıkmak için,çok yüksek sıcaklıklara çıkmak gerekiyor. Bu yüzden geliştirilen bu tekniğin daha çevreci bir yöntem olduğu belirtiliyor. Ayrıca,bu çevreci teknolojinin faydaları burada bitmiyor. Bu reaksiyonun bir sonucu olarak, plastik formik asite dönüştüğünden yakıt hücrelerinde kullanılabilecek. Geçtiğimiz yıl İsviçre'den bilim insanları formik asit tabanlı bir yakıt hücresi geliştirdiler. Prototip cihaz yılda 7,000 kW/s sıfır emisyonla üretiyor. Plastik atıklar formik asite dönüştürülerek çok çevreci bir teknolojiye hizmet edebilir. Araştırmacılar bu yeni kimyasal işlem sayesinde polietilen gibi biyo-bozunmaz plastikleri güneş ışığı ve katalizör kullanarak tümüyle yıkabiliyor. Ekip plastikten hidrojen gibi ürünler,çıkarabilecekyeni metotlar üzerinde çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atik-plastikten-ucak-yakiti-yapildi/", "text": "İrlandalı Şirket Cynar Plc atık plastikleri uçak yakıtına dönüştürmeyi başardı. Şirket Londra' dan Sydney' e yeni uçuş için yakıt sponsoru oldu. Cynar yakıtı piroliz methoduyla yapıyor. Isıl degraditasyonla uzun polimer zincirleri oksijen yoksunluğunda indirgeniyor. Plastik 370-420 derece arasında ısıtılıp, piroliz gazları çıkması sağlanıyor sonra bu gazlar yoğunlaştırılarak, ayrımsal distilasyonla sıvı olarak ayırılıyor. Bu eşssiz Cynar teknolojisi sayesinde geri dönüşümsüz plastik atıkları dizel yakıta göre daha az kükürt içeren ve yüksek setanlı yakıtlara dönüşüyor. Teknolojinin anahtarı ise piroliz ve damıtmada. Tek motorlu uçakta denecek yakıt özel bir benzin olacak ve hiçbir yakıt türüyle harmanlanmayacak. Oldukça çevreci olan yaklaşım sayesinde her yeri işgal eden plastik atıklar değerlendirilebilecek. Ayrıca üretim methodu da çevreye zarar vermiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atmosferin-disinda-katil-elektron-gorunmez-kalkan-kesfedildi/", "text": "Kolorado Boulder Üniversitesi'nden bir bilim ekibi dünyanın 11500 km üstünde ve ışık hızına yakın hızda dönerek uyduları kızartan, sistemleri bozarak astronotları tehlikeye düşüren durduran katil elektronları bloke eden bir kalkan bulundu. Van Allen radyasyon kuşağında bulunan bu kalkan bugüne kadar bilinmiyordu. İki simit şeklinde halkadan oluşan Van Allen radyasyon kuşakları , Dünya'yı sararak yüksek enerjili elektron ve protonlarla kuşatıyor, diyor Kolorado Boulder Üniversitesi'nden Prof. Daniel Baker . Dünya'nın manyetik alanı tarafından tutulan Van Allen radyasyon kuşakları güneşten gelen enerji periyodik olarak büyüyor ve küçülüyor. Allen radyasyon kuşakları Iowa Üniversitesi'nden Prof. James Van Allen ve ekibi tarafından 1958'de keşfedilen Van Allen Radyasyon kuşakları Dünya'nın 40000 km üstüne kadar uzanan iç ve dış kuşaktan oluşan görünmez bir yapı. 2012'de ise NASA ikiz Van Allen uzay aracını yollayarak üçüncü bir depolama kuşağını aramaya başladı. En son gizem ise kuşağın iç kenarında 11500 km civarında bulunan süper keskin kuşak. Bu kuşak kalkandan gelen süper hızlı elektronları bloke ederek Dünya'nın atmosferinin derinliklerine yolluyor. Bu elektronların uzayda camdan bir duvara gitmesine benziyor. Hatta Star Trek'i uzaylı silahlarından koruyan güç kalkanlarına benziyor. İşte bu elektronları bloke eden görünmez bir kalkan gibi. Bu gerçekten çok zor bir bulmaca, diyor Prof. Baker. Araştırma ekibi başlangıçta, Dünya'nın çevresinde saniyede 160900 km'den hızlı dönen aşırı yüklü elektronlar üst atmosfere doğru yavaşladığını ve hava molekülleriyle etkileşime girerek temizlendiğini düşünüyordu. Ekip sonrasında bu gibi bir bariyerin olabileceğine dair senaryolar üretti. Ekip bu gibi manyetik alan çizgileri varsa Dünya'nın kutupları arasında aynı ipteki boncuklar gibi gidip geleceğini düşündüler. Ayrıca Dünya'dan gelen radyo sinyallerinin bariyerdeki yüklü elektronlara saçılarak aşağı hareketi önleyeceğini düşündüler. Genelde doğa keskin hatları sevmez, bu nedenle onları yumuşatır, bu nedenle biz içe ve dışa doğru rölativistik elektronlar umabiliriz. Ne kadar yavaş olacağı belli değil ama, bu parçacıklar arasında kademeli bir hareketin olması gerekiyor , bu da uzayın bu bölümünde keskin, sürekli bir kuşak olduğu anlamına gelebilir, diyor Prof. Baker. Diğer bir senaryo ise büyük soğuk bir bulutun, elektriksel yüklenmiş gaz olarak, plazmafer adı verilen ve Dünya'nın 1000 km yukarısında başlayarak Van Allen Kuşağı'nın dışlarına doğru giderek düşük frekansta elektronlar yayarak ,elektromanyetik dalgalarla plazmaferik bir ıslık yaratabileceğini söylüyor Baker. Bu ses hoparlörden gelen beyaz gürültüye benziyor. Prof. Baker bu plazmaferik ıslığın uzay bariyeri bulmacasını çözmede rol oynayabileceğini belirtiyor. Güneş'in taç küre atımında, Dünya'nın manyetosferinde belli sürelerde gedikler açılabileceğini düşünüyor. - D. N. Baker, A. N. Jaynes, V. C. Hoxie, R. M. Thorne, J. C. Foster, X. Li, J. F. Fennell, J. R. Wygant, S. G. Kanekal, P. J. Erickson, W. Kurth, W. Li, Q. Ma, Q. Schiller, L. Blum, D. M. Malaspina, A. Gerrard, L. J. Lanzerotti. An impenetrable barrier to ultrarelativistic electrons in the Van Allen radiation belts. Nature, 2014; 515 (7528): 531 DOI: 10.1038/nature13956"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atoma-veri-depolama-klor/", "text": "Delft Üniversitesi Kavli Nanobilim Enstitüsü'nden bilim insanları , 8000 bitlik veriyi(1kb), tek tek klor atomlarına kodlayarak veri depolamayı başardı. Teorik olarak bu derece depolama yoğunluğuyla dünyada yazılmış bütün kitaplar posta pulu kadar alana depolanabilir, diyor baş bilim adamı Sander Otte. Bu sayede bir inç kareye ( 6,4 cm2) 500 terabit depolanabilir. Yani piyasada mevcut harddisklerden 500 kat daha fazla depolama mümkün. Araştırma 18 Temmuz Nature Nanotechnology 'de yayınlandı . 1959 yılında fizikçi Richard Feynman olabilecek en küçük ölçekteki dünyayı tasarlamak için uğraştı. Feynman'ın ünlü Plenty of Room at the Bottom adlı dersinde eğer her bir atomu düzgün bir şekilde hizalayabilecek bir düzleme sahip olursak, her bir atoma bilgi depolamanın mümkün olabileceğini anlatmıştı. İşte Feynman, Otte ve ekibinin bu vizyonunu onurlandırmak için, Feynman'ın bu ünlü dersi 100 nm'lik alana kodlandı. Ekip taramalı tünelleme mikroskopunun keskin iğnesi her bir atomun yüzeyinde gezdirebiliyor. Bilim insanları bu proplarla sadece atomları görüntülemekle kalmayıp, aynı zamanda onları itebiliyor. Bunu kaydırmalı yapboza benzetebilirsiniz. Her bit bakır atomlarının yüzeyinde ve klor atomunda iki pozisyon yaratarak, bu iki pozisyon arasında kaydırma imkanı sağlıyor. Eğer klor atomu yukarı pozisyondaysa deliğin altındadır ve 1 konumundadır. Eğer delik yukarı pozisyondaysa klor atomu aşağıdadır ve bu bit 0 olarak okunur, Otte. Çünkü klor atomları diğer klor atomları tarafından sarılır ve deliklerin yakını ihmal edilir ve her biri diğerinin konumunu korur. İşte bu nedenle delikli methot diğer veri depolama metotlarına göre çok daha stabil ve uygundur. Delft'ten araştırmacılar belleği 8 baytlık bloklar halinde (64bit) organize ettiler. Her blok bir işaretçiye sahip ve klor atomlarından oluşan delikli bir örüntü oluşturuyor. QR kodlardan ilham alan araştırmacılar bakır tabakaya hassas bir konumlama yaptılar. Ayrıca bu kod , blok hasara uğradığında bunu gösterecek. Bu sayede bellek bakır yüzeyi mükemmel olmasa da , daha büyük boyutlarda üretilebiliyor . - F. E. Kalff, M. P. Rebergen, E. Fahrenfort, J. Girovsky, R. Toskovic, J. L. Lado, J. Fernandez-Rossier, A. F. Otte. A kilobyte rewritable atomic memory. Nature Nanotechnology, 2016; DOI: 10.1038/nnano.2016.131"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/atomlarin-en-yuksek-cozunurluklu-fotografi-cekildi/", "text": "Cornell Üniversitesi'nden bilim insanları, atomların bugüne kadar çekilmiş en net fotoğrafını yakalamayı başardı. Gürültü azaltma algoritmaları yardımıyla, kaydedilebilen bu en yüksek çözünürlüğün son sınıra olabildiğince yakın olduğu söyleniyor. Praseodim orto-skandat (PrScO3) kristalinin atomlarına 100 milyon kat zum yapılarak fotoğrafı çekildi. Atomlar parlak noktaların etrafının saran kırmızı bulutların içinde oldukça parlak bir şekilde görülebiliyor. Araştırmacılara göre bu bulanıklık, atomların salınımından kaynaklanıyor. Bu inanılmaz netlik için birkaç farklı teknolojinin birleştirilmesi gerekti. İlk olarak elektron fitografi tekniği kullanarak hedef materyalden saçılan elektron desenleri taranıyor. Enstrüman birkaç tarama yapılarak, her taramada taramalar arasındaki değişimlere odaklanıyor. İşte bu sayede desen tarafından yaratılan objenin şekli daha iyi kavranabiliyor. Bu yeni algoritmalar sayesinde artık mikroskobumuzun bulanıklığını düzeltebiliyoruz fakat atomlardan gelen bulanıklık faktörü geri kalıyor. Çünkü atomlar en son sıcaklıkta salınım yapıyor. Sıcaklık hakkında konuştuğumuzda, aslında ölçtüğümüz şey, atomların ne kadar sallandığını veren ortalama hızdır. diyor baş yazar David Muller. Ekip alınan bu görüntülerin çözünürlüğünün, bu ölçekte alınabilecek fiziksel limite yaklaştığını ifade ediyor. Salınımdan kaynaklanan bu bulanıklığı azaltabilecek birkaç şey var, daha az salınacak ağır atomlar bulmak ya da numuneleri mutlak sıfıra soğutarak hareketi durdurmak. Her şeye rağmen kuantum dalgalanmaları da bir miktar bulanıklık yapabilir. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin kuantum bilgisayar üretiminde ya da biyo görüntüleme işe yarayabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/avrupa-birligititanyum-dioksitin-gida-amacli-kullanimini-resmen-yasakladi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde yapılan bilimsel bir uzman panelinden sonra, Avrupa Birliği üye devletlerinde renklendirme için kullanılan E171 kimyasalının gıdada kullanımı 2022 itibariyle yasaklanacak. Özellikle işlenmiş gıdalarda beyaz renk verme amacıyla kullanılan titanyum dioksitin genotoksik olduğuna karar verildi. 2021 Mayıs'ta Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu gıda katkısı olarak kullanılan titanyum dioksit parçacıklarının genotoksisitelerinden kaynaklı artık güvenli olmadığı ilan edilmişti. İşte bu karardan sonra, firmalara 6 aylık bir geçiş periyodu verilerek tüm gıda ürünlerinden titanyum dioksitin kaldırılması istendi. Son yıllarda nanoparçacıkların sağlık üzerindeki potansiyel oluşturabileceği etkiler bilim insanları tarafından yeniden değerlendiriliyor. Titanyum dioksit nano parçacıkların (100 nm çapından küçük) sağlık üzerindeki tehlikelerinden bir süredir şüpheleniyordu. 2016 EFSA görüşünde, bu katkı maddesinin kanserojen veya genotoksik olduğuna dair kanıtlardaki yetersizliklerden dolayı, titanyum dioksit kullanılmaya devam ediliyordu. Fakat yeni EFSA görüşü ve araştırmasında titanyum dioksit nanoparçacıkların güvenli olmadığına karar verildi. Çünkü, günlük alımda ne kadarın güvenli olduğuna dair kanıt yetersizliği mevcut. Genotoksisite bir maddenin veya toksik bir ajanın DNA hasarı yapabilme kabiliyetidir. Hücrelerin genetik materyallerinde oluşacak hatalar, kansere yol açabilir. Yeni EFSA değerlendirmesi 2018 EFSA nanoteknoloji rehberine dayanarak, 2016'daki E171 değerlendirmesinde olmayan bu yeni bilgiyi hesaba katıyor, diyor Avrupa Komisyonu Gıda Güvenliği bildirisinde. Titanyum dioksit ilk olarak yüzyıl önce seri üretime geçen beyaz bir boya pigmentidir. Ucuz ve etkili olması nedeniyle gıda renklendirmede kullanılıyor. Sadece ABD'de 11,000'den fazla içecek ve yiyecekte kullanıldığı tahmin ediliyor. İşlenmiş yiyecekler, şeker,dondurma, kurabiye, sakız ve pasta süslemelerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Gıda katkı maddesi, son birkaç yılda Avrupa Birliği'ndeki birçok gıda ürününden yavaş yavaş kaldırıldı. 2019'da Fransa E171 kimyasalını tamamen yasakladı. Fakat bu yeni geniş AB düzenlemesi, E171'in tüm gıda ürünlerinden kaldırılmasını daha da hızlandıracak. Avrupa Sağlık ve Gıda Güvenliği Komiseri Stella Kyriakides , Gıdalarımızın güvenliği ve tüketicilerimizin sağlığı tartışılamaz. Bugün, gıdada kullanılan bir kimyasaldan kaynaklanan bir riski ortadan kaldırmak için geçerli bilime dayalı olarak AB üyeleriyle kararlı bir şekilde hareket ediyoruz, diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/avrupa-global-isinmadan-dolayi-tum-komur-madenlerini-kapatiyor/", "text": "Avrupa Birliği'nde kar etmeyen her kömür madenin 2019'un ilk günü itibariyle durduruluyor. İspanya'da 26 kömür madeninin artık kapanmak üzere olduğu bildiriliyor. Her ne kadar Avrupa'da kömür madenleri kapatılmaya çalışılsa da, ABD kömür madenlerini yaşatmaya çalışıyor. Kömür madenlerinin kapatılmasının global ısınmayı kontrol etmede ne kadar faydalı olacağını zaman gösterecek. AB 2010 fosil yakıt bağımlılığını sonlandırmak için arayışa başladı. AB kömür madenlerine kamu desteğini sonlandırmak istese de, İspanya nedeniyle işin bitiş tarihi 2018 sonuna kadar uzadı. Halbuki Almanya'da son kömür madenini bu geçtiğimiz ayın başlarında kapatmıştı. İspanya kömürden elde ettiği elektriği % 14 düşürdü. İspanya'nın yaktığı kömürün % 90'ı Rusya ve Kolombiya'dan ithal ediliyor. Bununla beraber AB İspanya'daki 15 termik santralin 2020'ye kadar kapatılmasını dikte ediyor. İşte bu AB'nin iklim değişimi felaketini engellemek için ne kadar ciddi önlemler aldığını gösteriyor. Her ne kadar AB kömür gibi çok kirli bir yakıtı kullanmaktan vazgeçmeye çalışsa da , ABD bunun aksi bir strateji izliyor. AB, kömür madenleri kapanınca işsiz kalacak işçileri de düşünüyor. İşçilerin % 60'sı erken emeklilik avantajından yararlanacak ve hükümetler 250 milyon avro sağlayarak yeni iş imkanları yaratılacak. Ayrıca kömür madenlerinin olduğu yerler yeniden değerlendirilecek şekilde düzenlenecek. Türkiye'de kömür ve linyit yakıtlı 40 santral faal durumda. Dokuz termik santral ise inşa halinde ve 20 adet proje ise lisans ve planlama sürecinde. 70'ten fazla santral Çanakkale (8), Maraş (5), Adana (6), Kütahya (4) gibi illerde yoğunlaşmış durumda. Türkiye'de hava kirliliği her geçen gün artarken, iklim değişimine dikkat edilmediği oldukça açık."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/avrupa-guney-gozlemevi-dev-yildizin-hayaletini-goruntuledi/", "text": "Pembe ve turuncu bulutlardan oluşan ipliksi yapıların tümü büyük kütleli yıldızın yaklaşık 11 000 yıl önce güçlü bir patlama ile yaşamının sona ermesiyle geride kalmıştır. En büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının sonuna ulaştıklarında süpernova denilen bir patlama evresinden geçerler. Bu patlamalar çevredeki gaz boyunca ilerleyerek onları sıkıştıran şok dalgalarına ve sonrasında karmaşık ipliksi-benzeri yapıların oluşmasına neden olur. Yayılan enerji gazdan filizleri ısıtarak bu görüntüde olduğu gibi parlamalarını sağlar. Bu 554-milyon piksellik görüntüde güney yarımküre takım yıldızlarından Yelken'in adını alan Vela süpernova kalıntısının oldukça ayrıntılı bir hali yer almaktadır. Buradaki tüm alana dokuz tane tam Ay'ı yerleştirebilirsiniz, bulutun tamamı ise daha büyüktür. Dünya'dan sadece 800 ışık-yılı uzaklığı ile bu heyecan verici süpernova kalıntısı bize bilinen en yakın olanlardan biridir. Patlama sırasında yıldızın en dış katmanları çevredeki gaza doğru atılarak burada gördüğümüz olağanüstü ipliksi yapıları oluşturur. Yıldızdan geriye kalansa birleşerek nötronları oluşturmaya zorlanan proton ve elektronlardan oluşan aşırı yoğun bir küredir bir nötron yıldızı. Bu görüntünün sol üstünde ve hafif dışarıda kalan Vela kalıntısındaki nötron yıldızı kendi ekseni etrafında saniyede 10 kezden fazla olan dönme hızıyla bir atarca haline gelmiştir. Bu görüntü ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VLT Tarama Teleskobu üzerindeki geniş alan kamerası OmegaCAM ile alınmış olan gözlemlerden oluşan bir mozaiktir. 268-milyon piksellik kamera farklı renklerdeki ışığın geçişine izin veren birçok filtre ile görüntü alabilmektedir. Vela kalıntısının bu özel görüntüsünde mor, mavi, yeşil ve kırmızı tonları temsil edilen dört farklı filtre kullanılmıştır. VST'yi İtalya Ulusal Astrofizik Enstitüsü sahiplenmiş olup, 2,6-metrelik aynasıyla geceleyin gökyüzünü görünür ışıkta taramaya adanmış en büyük teleskoplardan biridir. Bu görüntü böyle bir taramaya örnektir: VST Güney Gökküresi Gökada Düzlemi ve Merkezi Fotometrik H Taraması . Yedi yıldan uzun bir süredir devam eden bu tarama ile ev sahibi gökadamızın hatırı sayılır bir kısmı görüntülenmiş olup, gökbilimcilerin yıldızların oluşumu, evrimleri ve sonunda ölümlerini daha iyi anlamaları sağlanmaktadır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/avusturya-da-bilim-adamlari-3-d-hucre-kulturu-icinde-minik-beyinler-uretmeyi-basardi/", "text": "Avusturya Laboratuvarı'nda bilim adamları üç boyutlu kültür sistemi kullanarak minik insan beyinleri geliştirmeyi başardı. Nature dergisinde yayınlanan metotta pluripotent kök hücrelerden serebral organoitler yani minik beyinler geliştirildi. Bu beyinler farklı beyinsel bölgelere bile sahipler. Avusturya Bilimler Akademsi Moleküler Biyoteknoloji Enstitüsü' nde özel ayarlanmış yardımcı bir ortam sayesinde, geliştirilen beyin dokuları kök hücreler nedeniyle birbirinden bağımsız olarak oluştu. Yapılan bu mini beyinler sayesinde sinir hastalıkları ve benzer hastalıkların incelenmesi için gerçek beyin modelleri yaratılabilecek. Araştırmada yer alan Viyana'da bulunan Avusturya Moleküler Biyoteknoloji Bilimleri Enstitüsü'nden Jüergen Knoblich, mini beyinleri hayvanlar üzerinde denemenin mümkün olmadığına değinerek, Fare beyni, insan beyni için iyi bir model sistemi sunmuyor... Geliştirdiğimiz sistem, insan beyninin gelişim sürecindeki spesifik özellikleri incelememizi sağlayacak dedi. 15-20 gün sonra devamlı dokular içeren serebral organoidler oluşturuldu. 20-30 gün sonra ise serebral korteks, retina, beyin zarları, koroid pleksus gelişti. 2 ay sonrasında ise beyin hücreleri maksimum büyüklüklerine ulaştı. Bu mini beyinler 10 aya kadar yaşayabiliyor. Bununla beraber dolaşım sistem olmadığından, oksijen ve besin yetersizliğinden büyüme durdu. Yeni metot özellikle beyin fonksiyonu bozukluklarının incelenmesi için gerçekten büyük potansiyele sahip. Hayvan modellerinin yeterince kompleks olmaması nedeniyle genelde hayvanlar beyin hastalıklarında yeterince uygun değil. Knoblich' in grubu özellikle mikrosefali adı verilen beyin küçülmesiyle alakalı beyin hastalığında minik beyin modellerinin önemli olduğunu gösterdi. Mikrosefali hastalarının cilt dokularından alına IPS hücrelerinden minik beyinler yaratılarak, hastalık daha iyi bir şekilde incelenip tedavi edilebilir. Minik beyinlerin farmasötik ve kimya endüstrisi içinde büyük potansiyel teşkil ettiğini belirtmekte fayda var. - Madeline A. Lancaster, Magdalena Renner, Carol-Anne Martin, Daniel Wenzel, Louise S. Bicknell, Matthew E. Hurles, Tessa Homfray, Josef M. Penninger, Andrew P. Jackson, Juergen A. Knoblich. Cerebral organoids model human brain development and microcephaly. Nature, 2013; DOI: 10.1038/nature12517"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ay-gunes-aktivitesi/", "text": "Ay çevresindeki uzayın düşünüldüğünden daha aktif olduğu düşünülüyor. Yüzey ve ayın manto manyetik alanlarından yansıyan güneş rüzgarlarının, ay su seviyeleri gibi olaylar üzerinde etkisi olduğu düşünülüyor. Bu çıkarım İsveç Uzay Fiziği Enstitüsü ve Umea Üniversitesi'nden Charles Lue 'nun doktora tezinden yola çıkarak hesaplandı. İsveç uzay enstrümanı SARA tarafından Ay ve güneş rüzgarları arasında güçlü ve değişken etkileşim ölçüldü. Güneş rüzgarı , güneşten devamlı akana plazma tarafından üretiliyor ve Güneş Sistemi'nden gezegenleri etkileyerek, Dünya'da bir arora oluşumuna neden olur. Diğer taraftan ay atmosferi çok incedir ve güneş rüzgarını regüle edecek küresel manyetik alandan yoksundur. Bu nedenle uzun süredir ayın pasif şekilde güneş rüzgarlarını absorblayarak, etrafını belirgin şekilde etkilemediğini belirtiyor. Her şeye rağmen, elde edilen bu yeni kanıtlar sayesinde , ayın yüzeyinde ve mantodaki yerel manyetik alanların güneş rüzgarının bir kısmını yansıttığını gösteriyor. Ay uzay atmosferine dair elde edilen bu bilgi ayda gece ve gündüz yüzeylerini etkilediğinden çok önemlidir, diyor Charles Lue. Yansıtılan güneş rüzgarı iyonlarının hareketi ay gün doğumundan alınarak spiralli yollar izleyerek, ayın gece yüzüne kadar devam ettiriliyor. Yerel bölgelerdeki bu güçlü manyetizma, aynı anda akışın arttığı bitişik alanlarda artan bir akış sergiliyor. Uzun dönemde, Ay ve taşındaki bu etkiler manto suyu seviyelerine etkiyebiliyor. Bu etkiler görünür ışıkta bile ay yüzeyinde parlak girdaplar olarak görülebiliyor, diyor Charles Lue. İsveç Uzay Fiziği Enstitüsü'nde geliştirilen SARA cihazı , Hint Uydusu Chandrayaan-1 'de yer alıyor. 2009'dan beri incelenen Ay'daki güneş rüzgarı etkileşimi Charles Lue'nun yer aldığı ekip tarafın analiz edildi. Bu gözlemler sayesinde ay uzay çevresindeki varyasyonların haritası çıkarılarak ay yüzeyi hakkında daha fazla bilgi edinilebilir ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ayin-yuzeyindeki-suyun-dunyanin-manyetosferinden-gelmis-olabilecegine-dair-ilk-kanit-bulundu/", "text": "Apollo yolculuklarından önce Ay'ın yüksek sıcaklıklar ve uzayın ölümcül şartlarından dolayı, çöl gibi kuru olduğu düşünülürdü. Fakat sonrasında yapılan çalışmalarda, kutup kraterlerinde buz, volkanik kayalarda su ve ay toprağında paslı demir kalıntıları olduğu keşfedildi. Tüm bu bulgulara karşın, halen aydaki suyun kaynağına dair tam bir kanıt yoktu. Yaygın teoriye göre, güneş rüzgarıyla taşınan pozitif yüklü hidrojen iyonları ay yüzeyini bombardımana tutarak eş zamanlı olarak reaksiyona girer ve (H2O)). Fakat yeni yapılan çok uluslu bir araştırmada, güneş rüzgarlarının ayda su oluşumu için tek kaynak olmadığı öne sürüldü. Astrophysical Journal Letters dergisinde yayınlanan makalede, Dünya'dan gelen parçacıkların Ay'ı besleyebileceği ortaya kondu. Yani diğer gezegenler de, benzer şekilde atmosferlerinden uydularına su aktarıyor olabilir. Aslında su uzayda, gökbilimcilerin ilk düşündüğünden çok daha yaygındı. Mars'ın yüzeyinden, Jüpiter'in aylarına; Satürn'ün halkalarından, asteroitlere ve Plüton'a kadar pek çok yerde su tespit edildi. Hatta Güneş Sistemi'nin ötesinde bir gezegenin bulutlarında bile su tespit edildi. Önceleri suyun güneş sisteminin oluşumuyla oluştuğu varsayılsa da,uzaydaki suyun çok daha dinamik olduğunu gösteren kanıtlar giderek artıyor. Güneş rüzgarlarının, ay yüzeyindeki suyun kaynağı olduğu düşünülse de, bilgisayar modelleri ayın yüzeyindeki suyun yarısının buharlaştığını ve yaklaşık üç günlük dolunay boyunca Dünya'nın manyetosferinden geçerken yok olduğunu tahmin etmişti. Sürpriz bir şekilde Chandrayaan-1 uydusu tarafından yapılan yüzey hidroksil/suyu analizinde, ay yüzeyindeki suyun bu manyetik perdeleme esnasında kaybolmadığı görüldü. Dünya'nın manyetik alanının güneş rüzgarlarından gelen suyun hızlı bir rejenere olmasını engellediği düşünülüyordu ama araştırmacılar durumun böyle olmadığını keşfetti. Manyetosfer geçişi öncesi, esnası ve sonrasındaki yüzey suyu haritaları kıyaslandığında, ay suyunun manyetosferik akış yani Dünya rüzgarıyla yenilenebileceği anlaşıldı. Dünya'dan gelen iyonların varlığı, THEMIS-ARTEMIS uydusunun gözlemleri kullanılarak güneş rüzgarlarından farkı ortaya konarak, Kaguya uydusuyla da onaylandı. Daha öncesinde yapılan Kaguya uydusunun dolunay süresince yaptığı gözlemler, Dünya'nın ozon tabakasından sızan yüksek miktarda oksijen konsantrasyonu ve gezegenimizin ekzosferinden sızan yoğun hidrojen tespit etti. Manyetosfer parçacıklarının toplam akışı, temelde güneş rüzgarlarından farklı. Bundan ötürü, bu araştırmadaki yüzey suyunun kaynağı manyetosfer olduğundan, bilindik kalkan teorisini çürütüyor. Çünkü dünyanın manyetosferi kendi su köprüsünü yaparak, ayın suyunu tazeliyor. Bu araştırma gelecekteki su aramalarını değiştireceğinden, uzay araştırmalarını ve teknolojilerini güncellememize neden olabilir. Tabi yine de bu araştırmayı genişletmek için yeni hidroksil/su spektrometreleri ve parçacık sensörlerine sahip, yeni uydular fırlatmak gerekecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ayni-anda-hem-iletken-hem-de-yalitkan/", "text": "Bilim insanları aynı anda hem iletken, hem de yalıtkan maddeler gibi davranabilen bir bileşik buldular. Bu sayede materyallerin nasıl davrandığını anlamaya ilişkin seviyemizi yeniden sorgulayarak, yeni nesil bir yalıtkanlık haline işaret ediliyor. Yeni araştırmada materyalin özel durumlarda yalıtkan gibi davranırken, diğer ortamlarda eş zamanlı olarak iletken olarak davranıyor. Yalıtkanlarda elektronlar bir kenarda sıkışır kalır, iletken halinde ise elektronlar serbestçe akar. Metaller gibi maddeler elektriği iletirken, lastik, cam gibi maddeler elektrik akışını bloke eder. Cambridge Üniversitesi'nden araştırmacılar materyalde elektronların izlediği yolun izini sürerek, aynı anda ikili metal-yalıtkan özellikleri gösterecek bir materyal olmasının muhtemel olduğunu keşfettiler. Mutlak sıfıra (-273,15C) yakın sıcaklıklarda metallerin tüm özelliklerine aykırı davranış sergileniyor. Bu gizemli davranışa esasen neyin neden olduğu bilinmese de, yalıtkanlık ile iletkenlik arasında üçüncü bir faz olması olasılığını akla getiriyor. Metal-yalıtkan özellikler Samaryum Heksaborid (SmB6) maddesinin içyapısında gözlendi. Geçenlerde keşfedilen bu materyaller hem iletken hem de yalıtkan gibi davranabiliyor. Sandviç benzeri yapısı nedeniyle yüzeyin kütleden farklı davranış sergileyebildiği gözlenmişti. Fakat yeni araştırmada SmB6'nın kütlece hem iletken hem de yalıtkan davranış sergilediğini gösterdi. SmB6 ve faklı materyaller hakıkında bilgi edinmek için Dr. Dr Suchitra Sebastian ve ekibi materyallerde elektronların gittiği yolu izledi. Geometrik yüzeyde elektronların orbitallerinin neden olduğu Fermi yüzeyi bulunmaya çalışıldı. Kuantum salınım ölçümlerinden temel alan teknik kullanılarak güçlü manyetik alan içinde , materyalin parmak izi niteliğindeki izi arandı. Bu sayede en saf şekilde ölçülerek elektronlardan doğan minimal kusurlar ayıklandı. Araştırma National High Magnetic Field Laboratuvarı'nda tesisinde yapıldı. SmB6 Kondo yalıtkanları sınıfına ait , yani iletken ve yalıtkan davranış sınırındalar. Bu materyaller ağır fermiyon materyalleri adı verilen büyük bir gruba ait. Bunlarda f ve elektronları yüksekte konumlanıyor. İşe bu iki elektron tipi arasındaki korelasyonlar nedeniyle SmB6 yalıtkan davranış sergiliyor. Buna ikilik denir. Yüksek elektrik direnci açığa çıktığından yalıtkandır, fakat Fermi yüzeyi bize maddenin iyi bir iletken olduğunu gösteriyor, diyor Sebastian . Fakat buradaki gizem yine bitmiyor. Mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda (-273 Celsius) SmB6'nın kuantum salınımları mevcut metallerin karakteristiklerine uymuyor. Metallerde kuantum salınımlarının büyüklüğü artar ve sıcaklık düşünce bir seviyede durur. Fakat SmB6'da tuhaf bir şekilde kuantum salınımlarının büyüklüğü sıcaklık düşse de artmaya devam ederek, metallere ilişkin bilinen prensipler ihlal ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aziz-sancar-canli-yayinda-nobel-kimya-odulunu-aliyor/", "text": "2015 Nobel Kimya Ödülü İsveç'te canlı yayında Nobel Kimya Ödülü'nü Tomas Lindahl ve Paul Modrich ile alıyor. 10 Aralık 2015 saat 17:30'da başlayacak töreni gercekbilim.com'dan izleyebilirsiniz. Hücrelerin DNA hasarını nasıl onardığını ve genetik bilgiyi nasıl koruduğunu açıklayan bilim insanlarına verildi. Bu çalışma sayesinde yaşayan hücre fonksiyonlarını nasıl gerçekleştiğine ilişkin temel bilgi sağlanarak, yeni kanser tedavilerinin geliştirilmesine imkan tanındı. Aziz Sancar ise UV hasarı nedeniyle hasar gören DNA'nın nükleotit-kesim onarım mekanizmasını haritalandırdı. İşte bu onarım mekanizmasında hatalar olan kişiler güneşe maruz kalınca cilt kanseri oluyor. Hücreleri nükleotit kesim-onarımı yaparak , mutajenik maddelerden kaynaklanan bozuklukları onarırlar. Paul Modrich ise hücre bölünmesinde DNA replikasyonu esnasında bu hataların nasıl düzeltildiğini gösterdi. Uygunsuzluk onarım mekanizması binlerce kez gerçekleşen DNA replikasyonunda hata frekansını azaltıyor. İşte bu mekanizmada bir hata olduğunda ise ırsi bir değişken olan kolon kanserine dönüşüyor. DNA' mız her gün güneş ışığından gelen radyasyon,serbest radikaller ve diğer kanserojen maddeler nedeniyle hasara uğrar. İşin ilginç tarafı DNA molekülü kendi doğası gereği stabil değildir. Her gün hücre genomunda binlerce değişim olur. Ayrıca hücre bölünmesi esnasında DNA hasarları artabilir. Her şeye rağmen genetik materyalimiz kimyasal bir kaosa sürüklenmek yerine , devamlı kendini onarır. İşte bu yılki Nobel Kimya Ödülü bu sistemlerin moleküler seviyede nasıl onarım yaptığını göstererek detaylı haritalandırmaları yapan öncü bilim insanlarına verildi. 1970'lerin başında bilim insanları DNA'nın süper stabil bir molekül olduğuna inanıyorlardı. Fakat Tomas Lindahl DNA 'nın belli bir hızda yarılanması gerektiğini, aksi takdirde Dünya üzerinde hayatın gelişme imkanı olmadığını gösterdi. İşte bu ona DNA'nın bozunmasında kesilerek onarılmasını sağlayan moleküler makinenin keşfine neden oldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/aziz-sancar-turk-bilim-insani-nobel-kimya/", "text": "2015 Nobel Kimya Ödülü ilk kez bir türk bilim adamına verildi. Aziz Sancar, Tomas Lindahl ve Paul Modrich 'in paylaştığı Nobel Kimya Ödülü , hücrelerin DNA hasarını nasıl onardığını ve genetik bilgiyi nasıl koruduğunu açıklayan bilim insanlarına verildi. Bu çalışma sayesinde yaşayan hücre fonksiyonlarınını nasıl gerçekleştiğine ilişkin temel bilgi sağlanarak, yeni kanser tedavilerinin geliştirilmesine imkan tanındı. DNA' mız her gün güneş ışığından gelen radyasyon,serbest radikaller ve diğer kanserojen maddeler nedeniyle hasara uğrar. İşin ilginç tarafı DNA molekülü kendi doğası gereği stabil değildir. Her gün hücre genomunda binlerce değişim olur. Ayrıca hücre bölünmesi esnasında DNA hasarları artabilir. Her şeye rağmen genetik materyalimiz kimyasal bir kaosa sürüklenmek yerine , devamlı kendini onarır. İşte bu yılki Nobel Kimya Ödülü bu sistemlerin moleküler seviyede nasıl onarım yaptığını göstererek detaylı haritalandırmaları yapan öncü bilim insanlarına verildi. 1970'lerin başında bilim insanları DNA'nın süper stabil bir molekül olduğuna inanıyorlardı. Fakat Tomas Lindahl DNA 'nın belli bir hızda yarılanması gerektiğini, aksi takdirde Dünya üzerinde hayatın gelişme imkanı olmadığını gösterdi. İşte bu ona DNA'nın bozunmasında kesilerek onarılmasını sağlayan moleküler makinenin keşfine neden oldu. Aziz Sancar ise UV hasarı nedeniyle hasar gören DNA'nın nükleotit-kesim onarım mekanizmasını haritalandırdı. İşte bu onarım mekanizmasında hatalar olan kişiler güneşe maruz kalınca cilt kanseri oluyor. Hücreleri nükleotit kesim-onarımı yaparak , mutajenik maddelerden kaynaklanan bozuklukları onarırlar. Paul Modrich ise hücre bölünmesinde DNA replikasyonu esnasında bu hataların nasıl düzeltildiğini gösterdi. Uygunsuzluk onarım mekanizması binlerce kez gerçekleşen DNA replikasyonunda hata frekansını azaltıyor. İşte bu mekanizmada bir hata olduğunda ise ırsi bir değişken olan kolon kanserine dönüşüyor. ABD'deki Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Sancar, kanser tedavisinde 'ritmik saat' buluşuna imza atarak dünyaca çapında üne kavuşmuştu. 1946 yılında Mardin'de dünyaya gelen, Sancar, 'DNA tamiri' ve 'hücre döngüsü kontrol noktası' gibi konularda yaptığı çalışmalarla da adını duyurmuştu. Prof. Dr. Aziz Sancar 1946'da Mardin Savur'da 8 kardeşin 7'ncisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin okuma yazma bilmediği ancak çocuklarının eğitimine çok önem verdiği belirtiliyor. Sancar, 1963 yılında girdiği İstanbul Tıp Fakültesini 1971 yılında bitirdi ve eğitim için ABD'ye gitti. 1997 yılından bugüne Amerika Birleşik Devletleri North Carolina-Chapel Hill'de North Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü'nde görev yapan Prof. Sancar, gerçekleştirmiş olduğu 300'e yakın bilimsel makale ve bu makalelere yapılan 12 binden fazla atıfla, bilimsel araştırmada eşine az rastlanır bir başarıya imza attı. İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdikten sonra yurtdışında yaptığı çalışmalarla Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'ne kabul edilen Sancar, buraya kabul edilen üç Türk'ten biri olmuştu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bagirsak-gut-bakterilerinin-10-milyon-geni-kataloglandi/", "text": "Son birkaç yılda yapılan bilimsel çalışmalar, sindirim sistemimizdeki bakterilerin vücudumuz için önemli rol oynadıklarını gösterdi. Uluslararası bir konsorsiyum- INRA, mikrobiyal genlerin eksiksiz veri tabanını oluşturdu. Gut bakterileriyle yapılacak tüm araştırmalarda referans oluşturacak bir gelişme , çünkü bu sayede 10 milyon gen kataloglandı. Son birkaç yılda, yeni sıralama teknolojileri sayesinde, sindirim sistemindeki tüm bakterilerin üzerinde çalışılabilir hale geldi. Gut bakterisini bilim insanları yeni bir organ gibi lanse ediyorlar. Çünkü vücudumuzda bu bakteriden trilyonlarca var. Gut bakterileri insan vücudundaki bağışıklık sistemini ve beyni etkileyebiliyor. Bu bakteriler obezite ve tip 2 diyabet gibi kronik hastalarda başrol oyuncusudur. Bu çalışma araştırmalarda kullanılacak mikrobiyal genler için bir referans oluşturur. INRA araştırmacıları MetaHIT adı verilen uluslararası bir konsorsiyumun parçasıdır. Araştırmalar yeni gelişen sıralama teknolojisiyle birlikte yeni diziler buldular ve önceki mikrobiyal genlerin kataloglarına eklediler. Araştırmalar için eşsiz bir kaynak olarak sunuluyor bu çalışma. Bu kataloğu kullanarak bir çok analiz yapılabilir. Ayrıca bu katalogda mikrobiyal genlerin uzantısı, işlevleri gibi bir çok özellik yer almaktadır. Bu yeni katalog dünyadaki en etkileyici gen kataloğu. 10 Milyon gen içeren bu katalogtaki bunların hepsi bağırsaklarımızda bakterilerin genleridir. Çoğu gen (yaklaşık 6 milyon) dünya nüfusunun sadece %1'inde bulunur ki bu genler oldukça nadirdir. Bu nadir bulunan genler bir çok araştırmanın başrol oyuncusu olabilir. Bu katalog sayesinde klinik olarak en önemli genler tanımlanabilir. Özellikle tip 2 diyabet, karaciğer sirozu, kardiyovasküler hastalıklar ve bazı kanser türleri. Ayrıca bağırsak bakterilerinde ilaçların neden olduğu dengesizlikleri daha kapsamlı olarak bize gösterir. - Junhua Li, Huijue Jia, Xianghang Cai, Huanzi Zhong, Qiang Feng, Shinichi Sunagawa, Manimozhiyan Arumugam, Jens Roat Kultima, Edi Prifti, Trine Nielsen, Agnieszka Sierakowska Juncker, Chaysavanh Manichanh, Bing Chen, Wenwei Zhang, Florence Levenez, Juan Wang, Xun Xu, Liang Xiao, Suisha Liang, Dongya Zhang, Zhaoxi Zhang, Weineng Chen, Hailong Zhao, Jumana Yousuf Al-Aama, Sherif Edris, Huanming Yang, Jian Wang, Torben Hansen, Henrik Bjorn Nielsen, Soren Brunak, Karsten Kristiansen, Francisco Guarner, Oluf Pedersen, Joel Dore, S Dusko Ehrlich, Nicolas Pons, Emmanuelle Le Chatelier, Jean-Michel Batto, Sean Kennedy, Florence Haimet, Yohanan Winogradski, Eric Pelletier, Denis LePaslier, François Artiguenave, Thomas Bruls, Jean Weissenbach, Keith Turner, Julian Parkhill, Maria Antolin, Francesc Casellas, Natalia Borruel, Encarna Varela, Antonio Torrejon, Gerard Denariaz, Muriel Derrien, Johan E T van Hylckama Vlieg, Patrick Viega, Raish Oozeer, Jan Knoll, Maria Rescigno, Christian Brechot, Christine M'Rini, Alexandre Merieux, Takuji Yamada, Sebastian Tims, Erwin G Zoetendal, Michiel Kleerebezem, Willem M de Vos, Antonella Cultrone, Marion Leclerc, Catherine Juste, Eric Guedon, Christine Delorme, Severine Layec, Ghalia Khaci, Maarten van de Guchte, Gaetana Vandemeulebrouck, Alexandre Jamet, Rozenn Dervyn, Nicolas Sanchez, Herve Blottiere, Emmanuelle Maguin, Pierre Renault, Julien Tap, Daniel R Mende, Peer Bork, Jun Wang. An integrated catalog of reference genes in the human gut microbiome. Nature Biotechnology, 2014; 32 (8): 834 DOI: 10.1038/nbt.2942"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bagisiklik-sistemindeki-hucreler-noronlari-koruyucu-etkiler-gosterebiliyor/", "text": "Online Dergi Nature Communications'nda yayımlanan Cleveland Klinik'in yaptığı araştırmalar sonucu Alzheimer,Multipl Sklerozis gibi kronik erişkin beyin hastalıklarının daha da kötüleşmesine neden olduğuna inanılan bağışıklık sistemimize ait bazı hücrelerin aslında beyni travmatik beyin hasarından beyni koruduğu ve nörodejeneratif hastalıkların ilerleyişini de yavaşlattığı da keşfedildi. MS hastalığı son günlerde Serdar Ortaç'ın daha yakalanmasıyla adını duyuran bir sinir sistemi hastalığı. Cleveland Klinik Lerner Araştırma Enstitüsü Nörobilim Departmanı'ndaki başında Doç.Dr .Bruce Trapp olan araştırma takımı,mikrogliaların beyni TBH'dan koruyan beyin ateşlenmesinin senkronize edilmesine ve kronik nörolojik hastalıkların hafifletilmesine yardımcı olabileceğini tespit etti.Bu araştırma bu konu hakkında yapılmış olan en detaylı çalışmaydı ve nöronları koruyucu etkisinin gerçekleşme mekanizmasıyla ilgili görsel kanıtlar sağladı. Mikroglialar,bir hastalık sırasında veya travma sonrasında beyinde ilk olarak cevap veren onarıcı hücrelerdir.Uzun yıllardır araştırmacılar mikrogliaların sağlıklı beyin hücrelerini tahrip eden zararlı bir inflamasyona neden olduğuna inanıyorlardı,bazı spekülasyonlarda ise koruyucu bir rolleri olduğu düşünülüyordu.Dr.Trap'ın ekibi hayvan modellerindeki mikrogliaların aktivasyonunu ve daha sonraki adımları göstermek için 3D elektron mikroskobu deninlen gelişmiş bir teknik kullandılar. Araştırma ekibi,kimyasal olarak aktive edildiklerinde mikrogliaların sinirsel iletilerin ateşlenmesini yavaşlatan beyin hücreleri arasındaki bağlantılar olan engelleyici sinapslara göç ettiklerini tespit etti.Mikroglialar sinapsların yerini değiştirirler ve dolayısıyla nöronal ateşlenme artışına ve beyin hücrelerinin hayatta kalma ihtimalini arttıran olaylar kaskadına yol açmaktadır. Trapp Multipl Sklerozis'te nörodejenerasyon ve onarım mekanizmaları konusundaki çalışmaları ile dünya çapında üne sahiptir.Bir önceki araştırması ise şu konuları içermektedir:MS'li hastalarda nörolojik güçsüzlüğün nedenlerinin araştırılması,nörodejeneratif hastalıklarda beyin onarımının hücresel mekanizmaları,merkezi ve periferik sinir sistemlerinde myelinizasyonun moleküler biyolojisi. - Zhihong Chen, Walid Jalabi, Weiwei Hu, Hyun-Joo Park, John T. Gale, Grahame J. Kidd, Rodica Bernatowicz, Zachary C. Gossman, Jacqueline T. Chen, Ranjan Dutta, Bruce D. Trapp. Microglial displacement of inhibitory synapses provides neuroprotection in the adult brain. Nature Communications, 2014; 5 DOI: 10.1038/ncomms5486"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bakteri-genomlari-dnadaki-kimyasal-maruziyeti-kaydedebiliyor/", "text": "MIT mühendisleri E.Coli bakterisindeki genomu uzun vadeli depolama aygıtına çevirdi. Mühendisler bu depolama işleminin silinebilir ve kolay işlenebilir olmasını umut ediyor. Bununla birlikte çevre ve tıbbi izleme sensörleri gibi uygulamalar içinde bir umut var. Elektrik mühendisliği profesörü, bilgisayar uzmanı ve biyoloji mühendisi Timothy Lu, dışarıya koyup sonra geri getirip nicel olarak ne olduğunu görebilirsiniz. Araştırmanın sahibi Lu, Science dergisinde 13 Kasım'da açıklanan yeni stratejiye göre, yeni yöntemle çok sayıda genomik düzenleyici elemanları sınırsız miktarda bilgi saklayabilir. herhangi bir bakteriyel DNA dizisine yeni bilgiler yazıyorlar. da ışık başka bir tür etken girişiyle üretilebilir. ve nesilden nesile aktarılır. Bu saklanan bilgiyi almanın ve silmenin bir kaç farklı yolu vardır. işlemlerin ve çok zor hesaplamaların yapılacağı bir aygıta dönüşebilir. diyor. başlayabiliriz. Bu bize büyük bir enerji tasarrufu getirecektir diyor Lu. olmadığını tespit etmek için kullanılabilir. Bu DNA' da sakladığınız bilgilerin dönüşü olabilir. Yani bir şey hakkında yazıp sonrada bunları ayıklayabilirsiniz. diyor Lu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bakteriler-sayesinde-super-akiskan-uretildi/", "text": "Fransa Universite Paris-Sud ve Universite P.M. Curie/Universite Paris-Diderot üniversitelerinden bilim insanları normal sıvılara eklenebilecek belli başlı bakteri türleri sayesinde viskoziteyi düşürerek süper akışkan oluşturduğunu kanıtladı. Physical Review Letters dergisinde yayınlanan araştırmada, ekip eski bir rheometreyi modifiye ederek, bakterilerin viskoziteyi nasıl değiştirdiğine ilişkin verileri ortaya koyuyorlar. Viskozite deyince sıvıların akışkanlığa karşı koyduğu direnç anlamına geliyor. Balla suyun akışkanlık farkı buna örnek verilebilir. Viskozite sıvı oluşturan bileşenlerin sürtünme etkilerinden kaynaklanıyor. Bilim insanları yıllardır sıvılardaki bir bakteri türünün viskoziteyi değiştirdiğinden şüpheleniyordu, fakat bunu kanıtlayamamıştı. İşte bunu kanıtlamak için araştırmacılar rheometreyi alarak , bilgisayara bağlanacak şekilde modifiye ettiler. Sonrasında su/besin karışımına E.Coli ekleyerek farklı dönüş hızlarında viskoziteyi takip ettiler. Cihaz bakterinin viskoziteyi giderek düşürdüğünü gösterdi. Daha fazla bakteri eklendiğinde, viskozite sıfır değer gösterirken, sonrasında eksiye geçti. Viskoziteye sahip olmayan akışkanlara, süper akışkanlar deniyor. E.Coli bakterisi ölünce viskozite aşağı yöndeki eğilimini durdurdu. Normalde modern cihazlar yüksek viskoziteyi ölçtüğünden, düşük viskoziteyi ölçen cihazlar eksi model oluyor. İşte araştırmacılar bu nedenle viskozimetreyi bilgisayara bağlayacak hale getirdi. Araştırmacılar bu sayede küçük rotorlara konulacak bakterilerin viskoziteyi düşürerek belki de ufak cihazlara güç verebilecek sistemler kurulabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bakterilerden-elektrik-uretmede-bir-devrim-gerceklestirildi/", "text": "Doğu Anglia Üniversitesi' nden bilim adamları bakterilerden elektrik üretmede devrim yaratacak önemli bir gelişme kaydetti. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, bakterilerin yüzeyindeki proteinler minerallerle temas ettiğinde kolaylıkla elektrik üretebiliyor. Ekip,, Pasifik Kuzey Batı Ulusal Laboratuvarıyla ortak olarak çalışıyor. Shewanella oneidensis deniz bakterileri familyasından geliyor. Araştırma ekibi bu bakteriyi genetik olarak modifiye ederek, sadece proteinleri kullanarak kayaların içindeki mikroplarla elektron alışverişi yapabileceğini düşündüler. Bu nedenle bu proteinler keselerdeki lipid tabakalarına yerleştirildi. Lipid tabakalarındaki bu küçük kapsüller bakterinin membranını oluşturuyor. Sonrasında ise demirli mineralin dışıyla , elektron donörünün içindeki elektronların nasıl etkileşime girdiği incelendi. Bütün bulgular karada ve okyanuslarda mevcut karbon dönüşümünün nasıl olduğunu açıklamamıza yardımcı olabilir. Organik materal demiri azalttığında, karbon dioksit ve su çıkarıyor. Demir enerji kaynağı olarak kullanılırken, karbon dioksitte bakteride besinle birleştiriliyor. Eğer elektron dönüşümünün nasıl olduğunu kontrol edebilirsek, bakterilerin karbon döngüsünü de kontrol edebiliriz, diyor Shi. Araştırma Biyoteknoloji ve Biyolojik Bilimler Araştırma Birliği ve Amerikan Enerji Bakanlığı fonları tarafından destekleniyor. - Thomas A Clarke, Gaye White, Julea N Butt, David J Richardson, Zhri Shi, Liang Shi, Zheming Wang, Alice C Dohnalkova, Matthew J Marshall, James K Fredrickson and John M Zachara. Rapid electron exchange between surface-exposed bacterial cytochromes and Fe minerals. Proceedings of the National Academy of Sciences, March 25, 2013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bakterilerin-antibiyotik-direncini-engellemede-morbistat/", "text": "Antibiyotiklerin keşfedilmesiyle tıp dünyası güç kazandı. Daha önce tedavisi mümkün olmayan hastalıklar bu sayede tedavi edildi ve çok miktarda insanın hayatı kurtuldu. Ama günümüzde antibiyotiklerin gücü direnç nedeniyle risk altında. Antibiyotik direnci aslında acilen çözüm bulunması gereken bir toplumsal sağlık problemi. Bu konuyla ilgili Sabancı Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Erdal Toprak ve Harvard Tıp Fakültesi'nden Prof. Roy Kishony direnci durdurmak için bir çalışma yürütüyorlar. Bu amaçla 'morbidostat' dedikleri kendi icat ettikleri cihazla bakterilerin direnç kazanma süreçlerini ve mekanizmalarını ortaya koyabilecekler. 'Morbidostat' denen cihaz sayesinde antibiyotiklerin hangi konsantrasyondan sonra işe yaramadığı ve bakterilerin direnç kazandığı ve ilaç direncini meydana getiren genin saptanması mümkün oldu. Çalışmaları sayesinde bakterinin genetiğindeki gerçek zamanlı değişimlerin belirlenmesi, gelecekte bakteri genetiğindeki değişimlere yönelik bakteri öldürücü antibiyotiklerin yapılmasına olanak sağlıyor. Bilim adamları çalışmalarını 2-6. Şubat.2013'te Filedelfiya 57.Yıllık Biyofizik Buluşması'nda sunacaklar. Bu ekibin morbidostat kullanarak yaptıkları deneylerde ilaç direnci olmayan Escherichia coli bakterilerinin yalnızca üç haftalık bir zaman sonunda yüzlerce kat daha dirençli hale geldikleri gözlemlenmiş. Ayrıca, tüm genom sekanslamasıyla direnç kazanan bakterilerin geçirdikleri mutasyonlar ve bu mutasyonların ortaya çıkış sıraları tespit edilmiş. Bu çalışmalarda bakterilerin sadece 3-4 nükleotid değişimiyle çok dirençli hale gelebildiklerinin yanında bu mutasyonları ancak belli bir sıra ile edinmelerinin mümkün olduğu anlaşılmıştır. Dirençli hale gelebilmek için bakterilerin belli bir mutasyon sırasını takip etmeleri gerektiğinin bulunması antibiyotik direnciyle toplumsal mücadelede izlenmesi gereken stratejiler hakkında ipuçları sunmuş."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/baliklarla-uyumak-water-discus-hotel/", "text": "İş sıradışı tasarımlara gelince sanırım Dubai başı çekiyor. Dünyanın en yüksek binası Burj Kalifa' dan, denizde yer alan süper lüks adalara, Burj Dubai adı verilen 7 yıldızlı otele kadar pek çok lüks ve sıradışı mimari projeye ev sahipliği ediyor. Bu nedenle mimarları yapımı yine oldukça zor olan, yarısı suyun altında olan deniz tabanı manzaralı olan bu oteli yapması kaçınılmaz oldu. 'Water Discus Hotel' uzay gemisi şeklinde suya oturtulmuş şekilde duruyor.Tasarımcılar, Derin Okyanus Teknolojisi kullanarak yaptıkları otelin okyanusun derinliklerini keşfetmek isteyen tatilciler için iyi bir alternatif olmasını umuyorlar. Otel iki diskin birleştirilmesiyle oluşuyor, diskin biri suyun üstünde, diğeri suyun altında olmak üzere, asansörleri taşıyan üç ayak üzerinde duruyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/basin-medya/", "text": "2014 Aralık ayında düzenlenen Türkiye'nin Blog Oscarları gösterilen 4.Bumerang Ödülleri'nde Gerçek Bilim En Çalışkan Site kategorisinde finalist olarak ilk üç site arasında gösterildi. sitesi olarak üst sıralarda yer almak gerçekten büyük başarıydı. Gerçek Bilim'e bu ödülü layık gören takipçilerimiz ve final jürisiydi. Gerçek Bilim, Digital Age dergisi 2014 Mart sayısında yayınlanan Blogger Guide ekinde bumerang yazarları arasında yapılan değerlendirmeye göre en iyi 5 bilim blogu arasında ilk sırada gösterildi. Gerçek Bilim gün geçtikçe artan kaliteli okuyucu kitlesi ve içeriği sayesinde artık Türkiye' de en verimli bilim sitelerinden biri olmaya devam ediyor. Ünlü bilgisayar dergisi CHIP'in 2014 Şubat sayısında ayın siteleri arasında gösterildi. Ayrıca Gerçek Bilim'in pek çok internet sitesinde haberleri yayınlanmıştır. Hürriyet ,Cumhuriyet, Medikal Akademi, Fizikist vb."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyin-aglarinda-11-boyutlu-yapilar-kesfedildi/", "text": "Çoğu insan için dördüncü boyutu anlamak bile, hayal gücünü zorlasa da yeni yapılan bilimsel bir araştırma beyindeki ağ yapılarının 11 boyuta kadar çıkabileceğini gösteriyor. Yeni yapılan bu devrimsel çalışma sayesinde beynin en derin yapısal gizemleri aydınlatılabilecek. Cebirsel topoloji bugüne kadar nöro bilimde hiç kullanılmamıştı. İşte Blue Brain Projesi ekibi beyi ağlarının çok boyutlu evrensel geometrik yapılarını ve boşluklarını açığa çıkardı. Frontiers in Computational Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırma, her nöronun nasıl bir diğer nörona bağlanarak, çok spesifik bir yolla kesin bir geometrik cismi nasıl ürettiğini ortaya koyuyor. Gruptaki nöron sayısı arttıkça, geometrik cismin boyutu da yükseliyor. 4 boyut bile hayal gücümüzü zorlarken, 5,6 ve hatta daha fazla boyut çoğumuz için oldukça kompleks. İşte bu aşamada cebirsel topoloji devriye girerek, herhangi bir boyutu tanımlayabiliyor. Bu çalışmanın cebirsel topolojisi ise EPFL'den Kathryn Hess ve Aberdeen Üniversitesi'nden Ran Levi tarafından yapıldı. Cebirsel topoloji aynı anda hem teleskop hem de mikroskop kullanmaya benziyor. Aynı anda ağlardaki gizli yapılara da bakabilirsiniz ormandaki ağaçlar gibi ya da boşlukları ağaçsız alanları aynı anda görebilirsiniz, diyor Hess. 2015 yılında, Blue Beyin neokorteksin ilk dijital kopyasını yayınladı ki, bu beyni duyular, hareketler ve bilinçle en çok evrilen kısmı. Son araştırmada, cebirsel topoloji kullanarak, sanal beyin dokusu üzerinde çoklu testler yapılarak bugüne kadar şans eseri bile tespit edilemeyecek çok boyutlu beyin yapıları keşfedildi. Sonrasında deneyler Blue Brain'in ıslak laboratuarında gerçek beyin dokusu üzerinde gerçekleştirildi. Sanal doku ile gerçek doku arasında biyolojik olarak ilişki olduğu ve ayrıca beynin sürekli bu gelişim aşamasında yeniden bağlanarak mümkün olduğunda çok yüksek boyutlu yapılar ortaya çıkardığını gösterdi. Araştırmacılar sanal beyin dokusuna uyaran verdiğinde, gruplar progresif bir şekilde birleşerek anlık olarak en yüksek boyut deliklerine yaklaştılar yani araştırmacıların bahsettiği boşluklara. Yüksek boyutlu boşlukların görünmesi , beynin nöron ağlarının uyarımı ile bilgiyi işlemesiyle en üst organize olma durumudur.Beyin uyaranla reaksiyona girdiğinde; çubuklardan(1D),desteklere(2d),küplere ve sonra da çok daha kompleks 4D, 5D gibi cisimlere dönüşüyor. Bu aktivite prosesi çok boyutlu kumdan kalelere benziyor, sonrasında kumun ayrışması gibi yeniden çözünüyor,diyor Levi. Araştırmacıları asıl büyük soru ise, görevlerin karmaşıklığının, bu çok boyutlu kum kalelerinin karmaşıklığına bağlı olup olmadığıdır. Bugün nörobilimin anlamakta zorlandığı konulardan biri olan beynin nereden anıları depoladığındaki gizem, belki de bu gizlenen çok boyutlu boşluklardan geçmektedir. - Michael W. Reimann, Max Nolte, Martina Scolamiero, Katharine Turner, Rodrigo Perin, Giuseppe Chindemi, Pawe D otko, Ran Levi, Kathryn Hess, Henry Markram. Cliques of Neurons Bound into Cavities Provide a Missing Link between Structure and Function. Frontiers in Computational Neuroscience, 2017; 11 DOI: 10.3389/fncom.2017.00048 İnsan beyni yaşadığımız yüzyılda ancak 1/10 unu kullanmaktadır. Unutmayalım ki kullanım potansiyelimiz yüzde yüz oranındadır. Biz 110 000 kelimelik türkçe potansiyeline rağmen günlük 400 kelimeyle günü kurtarıyoruz. 30 000 kelimeyle konuşmayı başarırsak bilim dili seviyesine ulaşacak ve kendi bilimsel literatürümüzü oluşturacağız. Sicim Kuramı doğru veya yanlış fakat 10 mekan+1 zaman boyutundan bahsedilir iken biz Türk insanı bu gerçekleri de düşünmeliyiz. Bu gerçekler dünya bilim çevrelerinde keşfedilirken biz kulağımızın üzerinde yatmaktayız. Bazı yetkili merciler diyorlar ki onlar icat eder bizler de onlardan paramızı verir satın alırız. Selam ve saygılarımla. CERN Nükleer Bilim Akademisi Larg Hadron Collider deneyiyle Süpersimetriyi bulabileceğini umuyordu. Ancak Deney hüsranla sonuçlandı. Süpersimetri yoksa Sicim Kuramıda yok. Bu kuram 11 boyutlu evreni tanımlıyordu. Dolayısıyla Kuantum Kütleçekimde aynı zamanda bir hayal oldu. Ancak CERN bu deneyi yalanlarsa birşeyler olabilir. Şu durumda umut Halka Kütleçekim kuramı diyorum. Ancak burda beyin denilen mucize organımızın 11 boyutlu olması beni düşündürdü. Yine dört boyutlu evren kuramı geçerli. Çünkü Halka Kütleçekim Teorisi 5 boyutlu uzayda geçerlidir. Yani Anti-de sitter uzayı. Beyin ve evren de aynı şey mi bilemiyorum. Saygı ve sevgilerimle. Beyin araştırmacılarının Matematikçilerden destek almalarını öneririm."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyin-genclestiren-genetik-anahtar-nogo-reseptor/", "text": "Genç beyinlerin yaşlı beyinlere göre , yeni şeyleri öğrenmede daha iyi olduğu sır değil. Yaşlı birine dil öğretmek genç birine dil öğretmekten daha zor mesela. Çünkü genç beyinlerin işlenebilirliği oldukça fazla ve bu sayede travmalardan çabucak iyileşerek çıkabiliyorlar. Yale Üniversitesi' nden araştırmacılar, beyin saatini geriye alarak yaşlı beyinleri etkili bir şekilde gençleştirmenin yolunu buldular. Yetişkin olduğumuzda beynin gelişimi yavaşlayarak daha stabil ve katı bir hal alıyor. Beyin gençleştiren genetik anahtar sayesinde beynin plastikleşmesi engellenebilir. Bu gen sayesinde nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılar hızlı bir değişim yaşanarak yetişkin beyindeki plastiklik seviyesi artıyor. Farelerde bir aylık süreçte beyin fonksiyonları incelenerek, Nogo Reseptör 1 adı verilen, beynin olgunlaşmasından sorumlu genetik anahtar bulundu. Bu gen olmadan farelerde beyin genç kalarak , beynin yaşlanma fonksiyonu durduruldu. Böylece beyin gençlikteki plastikliğini korudu. Nogo Reseptör yokluğunda yaşlı farelerin beyin hasarı hızla iyileşti. Ayrıca yetişkin farelerde daha kompleks motor görevlerinin geliştiği ve yeni master fonksiyonlarının oluştuğu görüldü. Araştırmada ayrıca Nogo Reseptör yokluğunda hafıza kaybının azaldığı, hafızanın daha iyi çalıştığı görüldü. Araştırmacılar nogo reseptörün manipülasyonu ile post travmatik stres bozukluğunun da tedavi edilebileceğini belirtiyor. Beyinde oluşan hasar nedeniyle hastalar, rehabilitasyon devresinde ellerini hareket ettirebilmek gibi görevleri yeniden öğrenmek zorunda kalıyor. Rehabilitasyonda genç hastaların erişkinlere göre daha hızlı gelişme kaydettiği biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyin-taramalari-sayesinde-kisinin-gelecekteki-davranislari-tahmin-edilebilir/", "text": "Yeni yayınlanan bilimsel bir araştırmaya göre beyin taramaları sayesinde bireyin gelecekte gerçekleştireceği davranışlar tahmin edilebilir. Normalde manyetik rezonans görüntüleme, insan beyni hakkında bir takım buluşların yapılmasına imkan verse de bunların etkisi sınırlı olmuştur. 7 Ocak 2015'te Cell yayınlarının jurnali Neuron'da beyin taramlarının bireyin gelecekte suç işleme olasılığından ,öğrenme kabiliyetini, sağlık durumunu veya ilaçlara tepkisini tahmin edebilir. Bu teknoloji sayesinde eğitimsel ve kliniksel pratikleri kişiselleştirme fırsatları öngörülebilir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Dr. John Gabrieli ve meslektaşları; bireylerin gelecekteki farklı davranışlarından, çocukların öğrenme , okuma ve matematiksel faaliyetlerine, suçluların suçu tekrarlama yatkınlıklarını ve gençlerin gelecekte uyuşturucu ve alkol kullanımı ve bağımlılıklarının tekrarına ilişkin hareketleri tahmin etmede beyin taramalarının gücünü ortaya koydu. Günümüzde okul hayatında ve akıl sağlığındaki problemlerin ortaya çıkması için bekleriz, fakat sonrasında çok fazla hasar oluşabilir. Eğer bireylerin gelecekteki hatalarını belirlemede nöro görüntüleme kullanırsak bireylere daha erken yardımcı olabiliriz, diyor Dr. Gabrieli. Daha öncesinde New Mexico'da yapılan bir araştırmada, suçluların tekrar suç işleyip işlememelerinin beyin taramalarından bulunabileceği haberini yapmıştık."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyin/", "text": "Beynimiz ve bedenimiz bize bahşedilen en büyük hediye . Bugün size güzel bir illüstrasyonun çevirisini yaptık. Beynimiz oldukça gizemli bir yer, halen pek çok bölgenin değişik görevleri ortaya çıkıyor. Beynimizin solu sanki bir hesap makinesi gibi kesin ve gerçekçi. Sağ tarafı inanılmaz derecede değişik ve yaratıcı. İşte ikisi bir araya gelince mucize gerçekleşiyor. Çevremizdeki sıra dışı dünya beynimizin eseri. Bu makine inanılmaz bir uyuma sahip ve kişiden kişiye değişiyor. Sırf bu yüzden kimimiz şair, ressam, yazar olurken; kimimiz bilim adamı, mühendis, mimar oluyor. İşte beynin inanılmaz gizeminde, bu illüstrasyon beynin nasıl çalıştığını gösteriyor. Beynimizde halen pek çok şey gizemini koruyor ve her gün yeni bir işlevi açığa çıkıyor. Beynin bilinen özelliklerini bu illüstrasyonda göreceksiniz. Ben yaratıcıyım. Özgür ruhum. Ben tutkuyum. Ben tadım.Ben çıplak ayakla toprağı hissetmenizim. Ben sınırsız hayal gücüyüm.Sanat.Şiir.Ben sezinlerim.Ben hissederim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyinde-unutulan-diller-yeniden-bulunabilir-mi/", "text": "Montreal Noröloji Enstitüsü ve Hastanesi:The Neuro ve McGill Üniversitesi'nin Psikoloji Bölümü'ndeki bilimadamları tarafından yürütülen yeni bir ortak çalışmaya göre, bir bebeğin anadili beyninde, sinir sistemine ait desenler oluşturuyor. Böylece çocuk anadilini kullanmayı bıraksa da, bilinçdışı beyin yıllar sonra dahi bu yapıyı korumaya devam ediyor . Yapılan çalışma, kayıp dilin beyinde muhafaza edildiğini ortaya çıkaran, ilk sinir sistemine dair kanıtı sunuyor. Bebeğin beyni dilin seslerine dair semboller oluşturuyor, ancak; kişi artık, o dilin kullanılmadığı bir yerde olsa bile; beynin bu sembolleri hayatın daha ileriki evrelerinde muhafaza edip etmediğini görmek istedik, diyor McGill Üniversitesi'nde bir doktor adayı ve makalenin baş yazarı olan Lara Pierce. Çalışmasının danışmanlığını ortaklaşa olarak Nöroloji Bölümü'nden Dr. Denise Klein ve Psikoloji Bölümü'nden Dr. Fred Genesee yapıyor. Söz konusu makale, Mapping the unconscious maintenance of a lost first language bilimsel bir dergi olan Proceedings of the National Academy of Sciences 'ın Kasım 17 baskısındadır. The Neuro, Psikoloji Bölümü aracılığıyla Montreal bölgesinden getirilen yaşları 9 17 arasındaki 48 kız çocuğunun MRI taramalarını yaptı ve analiz etti. Bir grup, Fransızca konuşulan ailelerde tek dilli olarak doğdu ve büyüdü. İkinci grup, daha sonraları Çinceye ait bilinçli bir hatırlama olmaksızın, tek dilli, Fransızca konuşan çocuklar haline gelen, bebekken evlatlık verilmiş anadili Çince olan çocukları içeriyordu. Üçüncü grup akıcı olarak iki dilde; Çince ve Fransızca konuşuyordu. Taramalar, üç grup da aynı şekilde Çinceye ait sesleri dinlerken alındı. Araştırma, ilk kazanılan bilginin, yalnızca beyinde muhafaza edilmekle kalmadığını, aynı zamanda yıllar boyu, belki de hayat boyu bilinçdışı bir şekilde beynin işleyişini etkilediğini gösteriyor muhtemelen gelişimin en verimli dönemlerinde edinilen bilginin özel bir konumda tutulduğunu gösteriyor. Bu çalışma, yalnız dil kazanımıyla ilgili alan içindeki tartışmalara değil, genel olarak bilim alanlarının kapsamında, sinir sistemine ait sembollerin zamanla beyindeki etkilerini kaybettiği veya kaybolduğu tartışmalarına da karşı çıkıyor. Bu bulgunun etkileri; kapsamlıdır ve hem erken kazanılmış, fakat unutulmuş dil veya becerinin tekrar öğrenilmesiyle ilgili hem de daha geç evrelerdeki gelişimsel bulgular üzerine erken deneyimlerin bilinçdışı etkisiyle ilgili soruların kapısını açar. Bu çalışma Kanada Doğal Bilimler ve Mühendislik Araştırma Kurulu, Kanada Sosyal ve İnsani Bilimler Araştırma Kurulu, Toplum ve Kültür Üzerine Araştırma Fonu, The G.W. Stairs Kuruluşu ve Beyin Dil ve Zihin Araştırma Merkezi tarafından finanse edilmiştir. - Lara J. Pierce, Denise Klein, Jen-Kai Chen, Audrey Delcenserie, and Fred Genesee. Mapping the unconscious maintenance of a lost first language. PNAS, November 17, 2014 DOI: 1073/pnas.1409411111"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyinden-beyine-8000-km-uzaga-iletisim-kuruldu/", "text": "Uluslararası bir araştırmada bilim insanları iki insan arasında binlerce kilometre uzaktan beyinden beyine internetle bağlantı kurmaya başardı. Hindistan'dan bir araştırmacının beynine yerleştirilen bilgisayar ara yüzü ile Fransa'daki aynı sistemi kullanan diğer bir araştırmacıya sadece düşünce gücüyle kelimeler yollandı. Diğer bir deyimle telepati kurmayı başardılar. Böylece yaklaşık 8046 km(5000 mil) uzaklığa beyinden beyine transfer sağlanmış oldu. Gelecekte bu sayede sadece konuşmalar değil duygular aktarılabilecek. Bu sayede sevgilinize,arkadaşınıza veya ailenizden birine uzakta bile olsanız o anda beyninizde oluşan düşünceleri aktarabileceksiniz. Tabi bu aklımıza X-Men'deki Profesör X'i getiriyor. Son birkaç yıldır bilim insanları beyindeki düşünceleri okumakta gerçekten büyük aşama kaydettiler. Artık piyasada mevcut olan beyin-bilgisayar ara yüzleri sayesinde bilgisayarın USB portunuza bağladığınız bu cihazlarla yeni şeyler yapabiliyorsunuz. Daha gelişmiş sistemler ise beyne implant olarak yerleştirilerek daha fazla hakimiyet sağlıyor. Fakat bir yerden bir yere düşünce gücünüzü aktarmak yani telepati kurmanız için diğer tarafta da aynı sistemin olması gerekiyor. Bununla beraber, bir insandan diğer insanın beynine veri aktarımı oldukça zor bir konu. Artık bilim adamları bu kodu kırmış bulunuyor. Neuroelectrics'den bilim insanları elektroensephalogram adı verilen bir teknikle beyinden bilgisayara aktarımı başardı. Diğer tarafta ise bilgisayardan beyne aktarım için TMS kullanıldu. TMS sayesinde beyindeki bölgeler elektrik akımı yerine manyetik akımla uyarılıyor. TMS 'nin en büyük özelliği ise kafanızda bir delik açmak zorunda kalmadan kafanıza bağlanabilmesi. Beyinden bilgisayara düşünceler yollanıyor. Bunlar 1,0 dijital kodlara dönüştürülüyor. Biraz zamanla bütün kelimeler 10101010010 gibi kodlanıyor. Sonrasında bu kodlar internet veya başka bir sistemler alıcıya ulaştırılıyor. TMS giyen kişi kafasında 1 geldiğinde görsel korteksi uyarılarak fosfen üretiyor. Bu aslında retinaya ışık düştüğünde görülen flaşları gösteren fenomen. Eğer 0 gelirse fosfen sıfır olarak kodlanıyor. Şimdilik oldukça büyük cihazlarla yapılan deney ilerde taşınabilir EEG'ler ile yapılabilir. Gelecekte telepati yoluyla sevdiklerimize seni seviyorum diyebileceğiz ya da duygularımızı söze dökerek yollayabileceğiz. Bu gelişme şu an bilim dünyasına bomba gibi düştü. - Carles Grau, Romuald Ginhoux, Alejandro Riera, Thanh Lam Nguyen, Hubert Chauvat, Michel Berg, Julia L. Amengual, Alvaro Pascual-Leone, Giulio Ruffini.Conscious Brain-to-Brain Communication in Humans Using Non-Invasive Technologies. PLoS ONE, 2014; 9 (8): e105225 DOI:10.1371/journal.pone.0105225"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beyne-baglanan-noro-tanecik-sensorler-sayesinde-engelli-insanlar-bir-gun-yuruyebilecek/", "text": "Sadece bir tuz taneciği boyutunda nöro-tanecik sensör teknolojisi sayesinde, engelli insanların hareket kabiliyetini geri kazanması sağlanabilir. Rhode Island Brown Üniversitesi'nden bilim insanlarının 4 yıl önce geliştirmeye başladığı yeni sensör teknolojisi sayesinde, beyindeki nöronlar daha iyi kapsanarak, normal elektrotlara kıyasla daha yüksek çözünürlük sağlanacak. Kaybedilen yeteneklerin geri kazanılmasında beyin-bilgisayar arayüzleri büyük umut vadediyor. İşte yeni geliştirilen bu minik sensörler sayesinde, beyin implantlarından daha fazla verim alınabilir. Normalde eski tip beyin-bilgisayar arayüzü elektrotları çok büyük olduğundan ancak birkaç yüz nöronu simüle edebiliyor. İnsan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron bulunduğu düşünülürse, sensör sayısının ne kadar az olduğunu görüyorsunuz. Yeni geliştirilen tuz taneciği büyüklüğündeki sensörler, hastanın kafatasına tutturulan kablosuz bir elektronik yamayla elektrik veriliyor. Bu yama sayesinde sensörlerden gelen elektrik sinyalleri iletiliyor. Ayrıca bu yamanın onlara sinyal gönderme kabiliyeti de olduğundan en uçtaki nöronlar bile uyarılabiliyor. Yapılan son denemelerde sıçanların serebral korteksine 48 nöro-tanecik bağlandı. Sensörler çalıştığında hem beynin anlık beyin aktivitesi kaydediliyor hem de özel bölgelerdeki korteks uyarılıyor. Mevcut beyin-bilgisayar arayüzü için 770 nöro-tanecikten oluşan bir ağ kullanılması gerektiği söyleniyor. Araştırmacılar bir gün binlerce sensörden oluşacak bir ağ ile nöral görüntüleme ve nöro-stimülasyonun mümkün olabileceğini vurguluyor. Makale Nature Electronics dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/beynimiz-yaptigimiz-seylerin-zamanini-nasil-hatirliyor/", "text": "İnsan çoğu zaman bir önceki gün ne yaptığını, hangi sırayla yaptığını karıştırabilir hatta günlerin sırasını bile karıştırabilirsiniz. Peki beynimiz bir şeyin önce veya sonra olduğuna nasıl karar veriyor ve bir sıralama yapıyor. Kaliforniya Üniversitesi'nden yapılan yeni bir araştırmaya göre beynin hipokampüs bölgesi anılarımızı depolayarak bir olayın önce veya sonra geldiğini oluşturan zamansal bağlantıyı kuruyor. Biz sadece bir şeyi değil ne zaman olduğunu da hatırlamalıyız, diyor araştırmanın birinci yazarı yüksek lisans öğrencisi Liang-Tien Hsieh . Araştırma Neuron dergisinde 5 Mart' ta basıldı. Hipokampüsün anıların oluşmasında rol aldığı uzun süredir düşünülüyor. Fakat hipokampüsün özel nesnelerin tanımlarını mı yoksa onların temsil ettiği bağlamı mı depoladığı belli değildi. Psikoloji Bölümü'nden Prof. Hsieh ve Charan Ranganath hipokampüs aktivitesini belli hafızalarla ilişkisine baktılar. Gönüllülere gösterilen bir takım hayvan ve eşya resimlerinden sonra, aynı sırayla tekrar resimleri göstererek; bu yaşar mı? bu ısı üretir mi ? gibisinden sorularla test edildi. Bu sorular sayesinde gönüllülerin hafızalarında bilgiyi aramaları tetiklendi. Bu resimler tekrar gösterilirken gönüllüler resimlerin sırasını hatırladığında daha hızlı tepki verdi. Sorulara cevap verirken yapılan beyin taramalarından her resmin spesifik aktivite şablonunu tanımlayabildi. Fakat aynı resimler farklı sırayla gösterildiğinde farklı aktivite şablonları ortaya çıktı. Yani hipokampüs hafızaları kodlarken sadece içeriğe değil bağlama da bağlı. Eğer resmi sıralamadan kaldırırsanız, hafızadan gidiyor ve şablonu yok oluyor. Hipokampüs için bağlam içerikten çok daha önemli ve açıkça her şeyi bir araya getirmede eşsiz, diyor Ranganath. Beynin diğer kısımları ise nesnelerin bağlamlarını beyne depolamakta bağımsız çalışıyor. Bu çalışma hafıza problemi olan hastalar için oldukça önemli bir çalışma. Böylece beyin daha iyi anlaşılarak hafıza problemleri çözülebilir. - Liang-Tien Hsieh, Matthias J. Gruber, Lucas J. Jenkins, Charan Ranganath.Hippocampal Activity Patterns Carry Information about Objects in Temporal Context. Neuron, 2014; 81 (5): 1165 DOI: 10.1016/j.neuron.2014.01.015"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-3-metre-uzaga-yuksek-dogrulukta-isinlamayi-basardilar/", "text": "Delft Üniversitesi'nden bilim insanları 3 metre öteye bilgiyi ışınladıklarını iddia ediyorlar. Science araştırma dergisinde yayınlanan araştırmaya göre kuantum dolanıklık kullanılarak 100' de yüz doğrulukla kuantum bitlerin spinleri değiştirilmeden yaptıklarını belirtiliyor. Teleportasyon veya Işınlanma, kişinin bedenini veya bir eşyayı bulunduğu mekanda yok edip, bir anda başka bir mekanda ortaya çıkarması fenomenine verilen addır. Terim eski Yunanca'da uzak anlamına gelen tele sözcüğü ile Latince'de taşımak anlamına gelen portare sözcüğünden türetilmiştir. Fenomenin kimi mistiklerdeve sufilerde gözlemlendiği ileri sürülür. Terim eski Türkçe'de tayy-ı mekan olarak bilinir. Fakat halen bu ışınlanma bilim kurgu filmlerindeki gibi Mr Spock'ı bir yere ışınlamaya tam olarak benzemiyor. Fakat bilgiyi de bir yere ışınlamak yine de benzer bir mantıkla gerçekleşiyor. Parçacıkların dolanıklığı aynı bir taşıma aracı gibi kullanan teknolojide iki parçacık arasında tuhaf birbirine bağlanma aralarında her şekilde gerçekleşiyor. Bu özellik sayesinde bilgi aktarımına olanak sağlanıyor. Eğer kübitlerin birinin spininde değişim olursa, diğer kübittede otomatik olarak değişim oluyor ve bu bilgi değişimi nedeniyle mesaj gibi aktarımı iplikleri taşınabiliyor. Bugüne kadar bilim insanları bu gibi bir dolanıklık yani iletişim kullanmada zorlanıyorlardı. Çünkü bu gibi bir iletişim yönteminde hata oranı çok yüksek olduğundan gerçek dünyada olanıksız olarak görülüyordu. Araştırmacılar ise bu hatayı sıfıra indirdiklerini iddia ediyorlar. Araştırma raporuna göre elektronları elmasların içinde hapsederek, çok düşük sıcaklıklarda lazerler ateşleyerek kübit yaratıyorlar. Bu elmaslar gerçekten küçük kafesler gibi davranarak elektronları tek bir yerde tutabiliyorlar. Bu sayede araştırmacılar spinlerin oluşmasına imkan sağlayarak her iki yerde de kübitleri okuyabiliyorlar. Yani bilgi böylece ışınlanarak taşınıyor. Araştırma ekibinin bir sonraki hedefi ise kübitlerin arasındaki mesafeyi 1300 metreye çıkarmak. Eğer araştırmacıların iddiaları gerçekleşirse kuantum bilgisayarlar ve internetin gelişiminde çığır açılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-beynin-karar-verme-mekanizmasinin-oldugu-bolgeyi-kesfettiler/", "text": "Bilim adamları beynin en küçük parçalarından biri olarak bilinen bir bölümünü tekrar gözden geçirerek, karar vermede önemli bir rol oynadığını tespit ettiler.British Columbia Üniversitesi'nden yayınlanan ve Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırma, depresyon ve davranışları sınırlamayla ilişkili olduğu düşünülen lateral habenula bölgesinin görevinin bugüne büyük çapta yanlış anlaşılmış olduğunu ve bu bölümün maliyet-kazanç gerektiren kararların verilmesinde büyük fayda sağladığı belirtildi. Elde edilen bulgular ev almak ya da iş tekliflerini değerlendirmek gibi önemli kararları verirken, beyinde ne gibi değişimler olduğuna açıklık getiriyor. Ayrıca bilimsel çevrelerde yanlış bilinen beynin bölgesinin ne kadar önemli bir görevi olduğunu hatırlatıyor, diyor UBC Psikoloji ve Beyin Araştırmaları Merkezi'nden Prof. Stan Floresco. Bu araştırmada bilim adamları laboratuvar farelerini, gelişigüzel yerleştirilmiş 4 farklı büyüklükteki ödül mamaları arasında seçim yapması için eğitti. Aynı insanlarda fareler gibi seçmeye değeceği zaman büyük peletleri seçti. Fakat risk artınca daha küçük peletleri tercih etti. Önceki araştırmalarda ise farelerin lateral habenula bölgeleri kapatıldığında farelerin risk yüksek olsa da çoğunlukla büyük ödülleri seçtiği görüldü. Bu nedenle fareler çoğu zaman kendileri için en iyi opsiyonu seçmek yerine rastgele seçimlerde bulundu. Ayrıca elde edilen bulgular depresyon tedavisine dair önemli sonuçlar doğurdu. Derin beyin stimülasyonu ile lateral habenula deaktive edilerek depresyonun tedavi edilebileceği düşünülüyordu. Fakat elde edilen bulgular tedavinin hastaları mutlu hissettirmeyebileceğini gösterdi. Hastalar basitçe kendilerini depresyona sokan şeyleri düşünmüyor olabilirler, diyor Prof. Floresco. Doktora adayı Colin Stopper beynin tüm fonksiyonunu ve karar verme mekanizmasını anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyor. Bununla birlikte karar-verme mekanizmasının anlamanın oldukça önemli olduğunu, çünkü şizofreni ve depresyon gibi benzeri bozukların bu gibi aşamalarla ilgili olduğunu belirtiyor. - Colin M Stopper, Stan B Floresco. What's better for me? Fundamental role for lateral habenula in promoting subjective decision biases. Nature Neuroscience, 2013; DOI: 10.1038/nn.3587"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-emar-sayesinde-dusunulen-harfleri-gormeyi-basardi/", "text": "Radboud Üniversitesi' nden bilim adamları EMAR görüntülerini özel bir matematiksel modelleme yardımıyla okuyarak beyindeki düşünceleri daha iyi görüntülemenin bir yolunu buldular. Yeni matematiksel modelleme sayesinde araştırmacılar sübjenin hangi harfe baktığını belirlemeyi başardılar. Neuroimage araştırma dergisi tarafından kabul gören araştırma yakında yayınlanacak. Daha önce pek çok araştırmada özel görevler verilen deneklerden EMAR görüntüleri alınarak beyin spesifik bölgeleri saptanmaya çalışılmıştı. İşte Radboud Üniversitesi Donders Enstitüsü Beyin, Bilişsel ve Davranışsal Bölümü' nde bu test bir adım ileriye götürülerek, sübjelerin neye baktığını belirlemeye çalıştı. Araştırmacılar beynin voxel olarak bilinen 2x2x2 mm' lik bir hacmini aynı piksel piksel tarar gibi , taradı. İşte voxeller aynı pikseller gibi taranarak, kişilerin gördüğü resimler birleştirilerek oluşturulmaya çalışıldı. Elde edilen resim çok net olmasa da biraz hafif bulanık olarak tespit edildi. Araştırmacıların el yazısı harfler elde edilen resimde böylece gözlendi. Daha önce denenen model sayesinde bu seviyeye ulaşılmış oldu. İşte bundan sonra gerçekten yeni bir şeyler yapmış olduk. Biz matematiksel modele önceki bilgiyi vererek, harflerin nasıl göründüğünü öğrettik. Böylece harflerin algılanması geliştirildi. Model resimdekine en benzer harfi ortaya atarak, harfin resmini gösteriyor. Sonuç gerçekten aynı harfti, yani doğru birleştirmeyle diyor Marcel van Gerven. Bu sayede bilim adamları beynin önce öğrendiğini nasıl birleştirdiğini görmeyi amaçlıyor. Yani okumayı öğrenirken algıladığımız çizgiler ve eğimleri algıladıktan sonra harfleri algılamamıza benziyor. Araştırmacılar daha güçlü emar kullanarak 1200 voxeli birleştirerek, yüzleri de oluşturabileceklerini düşünüyorlar. - Sanne Schoenmakers, Markus Barth, Tom Heskes, Marcel van Gerven. Linear reconstruction of perceived images from human brain activity. NeuroImage, 2013; DOI:10.1016/j.neuroimage.2013.07.043 Gelecekte belki de bu sayede düşünceler doğrudan okunabilir ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-gunes-yanigi-neden-aci-verir/", "text": "Bilim insanları güneş altında uzun süre kalındığında oluşan acı verici güneş yanıklarının epidermiste bulunan bir molekülün yoğunluğundan kaynaklandığını keşfettiler. TRPV4 adı verilen molekül bloke edildiğinde güneş yanığından dolayı oluşan ağrılara karşı büyük ölçüde korunma sağlanıyor. 5 Ağustos' ta online yayınlanan araştırma dergisi Proceedings of the National Academy of Sciences ' da yayınlanan araştırmada fare ve insan derisi örneklerinde yapılan testler sonucunda güneş yanıklarından kaynaklanan ağrının muhtemel nedenleri ele alındı. Güneş yanıklarının neden acıttığına eşsiz bir açıklama getirdik, diyor Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi' nden Yrd. Doç. Dr. Wolfgang Liedtke. Güneş yanıklarının büyük kısmı UVB radyasyonu nedeniyle oluyor. Normalde UVB ışığını yeteri miktarda alındığında günlük D vitamini ihtiyacınızı karşılar, ruh halinizi iyileştirir. Fakat eğer güneşin altında çok kalırsanız cilt hücrelerinizdeki DNA kırılabilir ve kanser riskini arttırır. İşte bu nedenle doğal olarak vücudunuz aşırı yandığınızda sizi ağrılarla uyarır ve daha fazla zarar görmemeniz için eve gitmenizi sağlar. Doktor Liedtke, Cilt Biyoloğu Prof. Elaine Fuchs ve Dermatoloji ve Cerrahi Prof. Martin Steinhoff ile birlikte çalışarak, TRPV4 molekülünün cilt üzerindeki duyu fonksiyonunu araştırdı.Çalışmalar sırasında hepsi, TRPV4 bolluğunun aşırı UVB ' nin neden olduğu doku hasarı ve acıda oynabileceğini gösterdi. TRPV4 bir iyon kanalı olduğundan hücre zarına hızlı bir şekilde pozitif yüklü kalsiyum ve sodyum iyonlarını aktarabiliyor. Araştırmacılar başta epidermis dokusunda TRPV4 olmayan mutant fareler kullanarak UVB ışınlarına maruz bıraktı. Normal farelere de UVB ışın verdikten sonra gözlemler yapan bilim adamları normal farelerin ciltlerinin aşırı duyarlı olduğunu fakat mutant farelerin acıya karşı çok az uyarıldığını gözlemledi. Sonrasında ise Prof . Nan Marie Jokerst tarafından yapılan bir cihaz kullanılarak, fare hücresi kültürleri üzerinde çalışıldığında, sadece TRPV4 iyon kanalı varlığında UVB ışını nedeniyle kalsiyum akışı olduğu gözlendi. Ayrıca yapılan bir diğer analiz UVB maruziyetinde aktive olan TRPV4'ün kalsiyum akışına neden olarak,endotelin adı verilen molekülü getirdiği gösterdi. Endotelin geldiğinde TRPV4' ü tetikleyerek daha fazla kalsiyum akışı sağlamasını gösteriyor. Endotelin ağrı ve kaşıntı yapmasıyla biliniyor. Yani güneş yandıktan sonra kaşınmamıza endotelin neden oluyor. İnsan ve fare denemelerinde UVB ışınının endotelin ve TRPV4 seviyelerinde artışa neden olduğu görüldü. İşte bilim adamları böylece TRPV4' ü inhibe edebilirlerse ağrıyı azaltabileceklerini düşündüler. Bu nedenle GSK205 bileşiğini sentezlediler. Sonrasında normal fareye alkol ve gliserolde çözülmüş GSK 205 maddesi sürüldüğünde farenin cildinin güneşin yakıcı etkisinden çok az etkilendiği gözlendi. Yani bu bileşik UV ile tetiklenmiş kalsiyum iyonların hücrelere hareketini durdurdu. TRPV 4 hakkında daha fazla çalışma yapılarak alternatif tedaviler, önleyici ve güneş kremlerine katılarak daha az acı veren kremler geliştirebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-idrarla-calisan-yapay-kalbe-sahip-robotlar/", "text": "Gerçekten insan idrarıyla çalışan robotlar, oldukça tuhaf bir fikir. Fakat İngiliz bilim insanlarından oluşan bir grup bunu gerçekten yapmaya kararlı. İşte bu bilim adamlarının son buluşu insan kalbini taklit eden yapay kaslara sahip bir kalp pompası. İşte bu son nesil Ecobot atık maddelerden enerji üreterek kendi kendine yetecek enerjiyi sağlıyor. Ecobotlar yaklaşık 12 yıldır denemeleri yapılan, ölü sineklerden deniz kabuklarına, kanalizasyon suyundan çürük meyvelere uzanan geniş bir yelpazede atık maddelerden enerji üretebiliyorlar. İşte Bristol Robotik Laboratuvarı' nda geliştirilen Ecobot 4, Bristol ve West of England Üniversiteleri işbirliği ile geliştirildi. Normal motorlar kullanarak sıvı beslemeyi pompalayarak yakıt hücrelerine destek sağlıyor. Buna rağmen, mekanik problemler ve diğer sınırlamalar nedeniyle ekip farklı türlerini denemeye başladı. İdrarın en büyük avantajı kanalizasyon suyu gibi viskoz sıvılardan daha kolay pompalanması. Ayrıca idrar normalde hiç yararlanılmayan sifonu çektiğimizde giden fakat bol enerji sağlayabilecek bir kaynak, diyor West of England Üniversite' sinde konuk araştırmacı Dr. Peter Walters . Yakıt kaynağını geliştirmek oldukça önemli bir konu. Ayrıca araştırmacılar daha etkili bir pompa ve enerji yönetim sistemi bularak bir robotu çalıştırabilecek bir sistem aradılar. İşte elektrik motoruyla çalışan bir pompa yerine, bir kalbin pompalama hareketinin kopyalayan yapay kas fiberleri yaratmanın daha iyi buldular. Yani yapay bir kalp pompası ürettiler. Şekil hafızalı alaşımlar kullanarak aynı bir insan kalbi gibi çalışan 24,5 ml' lik bir kalp pompası ürettiler. Bu pompa 24 mikrobiyal yakıt hücresine atık maddeleri taşıyor. MFC' ler ise enerji dönüştürücü gibi çalışarak, yaşayan mikropların içerde yaşamasına ve organik maddeleri yıkmasına imkan tanıyor. Böylece idrardan elektrik üretebiliyorsunuz. Araştırmacılar MFC lerin pH' ı dengeleyip, iletkenliği arttırdığını ve mikroplardan karbon enerjisi dönüşümüne imkan verdiğini belirtiyorlar. Diğer atık türlerine göre idrar 3 kat daha kullanışlı. İdrarla beslenen yakıt hücresi kapasitörü şarj ederek, yapay atmasına yardımcı olacak enerjiyi depoluyor. Kalp pompasını şarj etmek 2-3 saat sürüyor. Yakıt hücreleri 3 V' ta 2-3 mw güç üretebiliyor. Bilim adamları bu sayede 24 saatte cep telefonunun şarj edilebileceğini ya da 20 dakikalık konuşma süresi verebileceğini belirtiyor. Bu süre çok az gibi görünse de acil bir durumda çok kullanışlı olabilir. Ekibin hedefi kamu tuvaletlerinden idrar toplayarak kendi kendini şarj edebilecek Ecobotlar yaratmak aslında. Ekip, Ecobot 4' de bu yeni pompayı kullanarak, idrardan gücünü alarak ilk yapay kas gücüyle çalışan robotu yaratmaya çalışıyor. Videoda idrarla cep telefonunu şarj edebilen MFC yakıt hücresini görüyorsunuz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-ilk-kez-tumuyle-karbondan-gunes-pilini-uretti/", "text": "Standford Üniversitesi bilim adamları tamamı karbondan oluşan ilk güneş pilini yapmayı başardı. Tamamı karbon güneş pili üretilmesi, gelecekte azalan eser metallerin kullanıldığı güneş pillerinin geleceğini aydınlatacak. Böylece, pahalı malzemeler kullanarak üretilen fotovoltaik pillerin üretimi için yeni bir yol açıldı. Sonuçlar ACS Nano jurnalinde yayınlandı. Stanford Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü' nden Prof. Zhenan Bao , Karbon yüksek performansla iletim performansına düşük maliyetle ulaşıyor. Bu bilgiyi kullanarak bütün parçaları tümüyle karbondan oluşan, ilk çalışan güneş pilimizi yaptık. Bu çalışma önceden laboratuvarda yaptığımız çalışmalara dayanıyor, diyor. Çatılarda döşenen rigid solar panellerin aksine, Stanford' un karbondan yapılan ince film prototipi, çözeltiyle kaplanabiliyor. Böylece belkide esnek karbon güneş pilleri yapılarak; binalar, arabalar ve camlar elektrik üretebilecek. Profesör Bao, bu pillerin geleceğinin parlak olduğu belirtiyor. Bu kaplama tekniği üretim maliyetlerini düşürecek, diyor Standford' da yüksek lisans öğrencisi Michael Vosgueritchian. Araştırmayı doktora öncesi araştırmacı Marc Ramuz ile birlikte yürütüyor. Silikon temelli güneş hücresi üretme oldukça çok aşama gerektiren karışık bir proses , olarak açıklıyor Vosgueritchian. Bununla beraber, kendi üretim tekniklerinin oldukça basit olduğunu ve pahalı makineler ve cihazlar gerektirmediğini belirtiyor. Bao' nun ekibinin deneysel güneş pili fotoaktif tabaka içeriyor, bu tabaka iki elektrot arasında yer alarak güneş ışığını absorbluyor. Normalde, bu ince film güneş pilinde elektrotlar, iletken metaller ve indiyum kalay oksitten yapılıyordu. Güneş pillerine ve diğer elektronik cihazlara olan talep arttıkça , indiyum gittikçe azalıyor ve pahalılaşıyor, diyor Bao. Bununla beraber karbonun maliyeti düşük ve dünyada bolca bulunuyor. Bao ve meslektaşları normalde gümüş ve indiyum kalay oksit kullanılan elektrotları grafenle değiştirdi. Bu karbon yaprakları bir atom kalınlığında ve tek duvarlı karbon nanotüpler insan saçından 10,000 kat daha ince. Karbon nanotüpler çok iyi bir elektrik iletiyor ve ışığı mükemmel absorbluyor . Aktif tabaka için bilim adamları karbon nanotüpler ve buckyballs kullandı. Ayrıca, araştırma ekibi geçenlerde patenti de aldı. Şu an ilk üretilen pillerin piyasadaki güneş pillerine göre % 1 daha az verim verdiği fakat, bunun geliştirilecek tekniklerle çarpıcı bir biçimde arttırılabileceği belirtiliyor. Standford ekibi verimi arttırmak için pek çok yol arıyor. Pürüzlülük devrede kısa devreye neden olabilir bu da akımı toplarken güçlük yaratabilir. Her tabakadaki nano malzemeleri düzgün bir şekilde istiflemenin yolunu bulmalıyız, diyor Bao. Ayrıca, araştırmacılar karbon nano materyallerin daha geniş bir dalga boyunda ve görünebilir spektrumda daha fazla ışık toplayabileceğini keşfettiler. Karbondan yapılan malzemeler oldukça stabil, 590 derecelere kadar dayanabiliyor ve açık havda bozulmuyor, diyor prof. Bao. Karbon güneş pillerinin ekstrem koşullarda bile yüksek verim sağlayacağı ve artan enerji gereksinimin bu pillerden elde edilebileceği belirtiliyor. - Marc P. Ramuz, Michael Vosgueritchian, Peng Wei, Chenggong Wang, Yongli Gao, Yingpeng Wu, Yongsheng Chen, Zhenan Bao. Evaluation of Solution-Processable Carbon-Based Electrodes for All-Carbon Solar Cells.ACS Nano, 2012; 121031083325001 DOI:10.1021/nn304410w"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-ilk-yari-sentetik-organizmayi-uretti/", "text": "Bilim insanları dünyanın ilk tümüyle farklı DNA koduna sahip yarı sentetik mikro organizmasını yarattılar. Bilim dünyasında dönüm noktası olarak adlandırılan gelişme genetik bilgi aktarımı konusunda büyük bir atlama yapabilir. Genetik olarak modifiye edilen E.koli bakterisinden ekstra bir DNA alfabesi alınarak genişletilen yarı sentetik mikropta 6 farklı baz kullanıldı. Normal DNA zincirlerinde sadece G,C,T,A bulunurken yeni DNA zincirinde ilk kez X ve Y adı verilen iki farklı baz zinciri daha kullanıldı. Diğer bazlarla bağlanarak DNA zincirine tümüyle entegre olan bazlar sayesinde bu yarı-sentetik mikrop tümüyle sıra dışı oldu. Bilim insanlarının verdiği bilgiye göre yarı-sentetik E.coli bakterileri kendilerini normal bir şekilde replike ederek, yeni genetik bilgiyi sonraki nesillere aktarabiliyor. Buna rağmen, yeni genetik kodu kullanarak eşsiz proteinler üretmek mümkün değil. Zaten ekstra sirküler suşa eklenen eklenen sentetik DNA bakterinin normal metabolik işlevlerini üstlenmiyor. Ekstra baz eklenerek genetik kod uzatılabilir, böylece 200' den fazla (normalde 20) amino asit sentezlenebilir. Prof. Romesberg, prensipte yeni proteinlerin sentezlenerek doğal olmayan amino asitlerin sentezlenebileceğini belirtiyor. Bu sayede farklı nanomalzemelerin de sentezlenebileceğini belirtiyor. Araştırmacılar bu nedenle laboratuvar ortamının dışına farklı canlı formlarının geçme olasılığının mevcut olduğunu belirtseler de, bu canlıların X(d5SICS) ve Y bazlarıyla beslenmedikçe doğada var olamayacağını belirtiyor. Bu nedenle bu bakteri X ve Y bazlarının eksiğinde eski haline geri dönüyor. - Denis A. Malyshev, Kirandeep Dhami, Thomas Lavergne, Tingjian Chen, Nan Dai, Jeremy M. Foster, Ivan R. Correa, Floyd E. Romesberg. A semi-synthetic organism with an expanded genetic alphabet. Nature, 2014; DOI:10.1038/nature13314"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-kafeninin-hafizayi-arttirici-etkisi-oldugunu-gosterdiler/", "text": "Bazılarımız sabah şöyle güzel bir bardak çayı, bazılarımız da sıcak bir kahveyi tercih edebilir. Sabahları alınan kahve kafein sayesinde enerjimizi arttırır bizi kendimize getirir ve uyandırır. İşte Johns Hopkins Üniversitesi'nden bilim adamları kafeinin yeni işlevini buldular, hafıza güçlendirici. Yrd. Doç. Dr. Michael Yassa ve ekipteki diğer bilim adamları, kafeinin uzun süreli hafıza üzerinde pozitif etkileri olduğunu keşfetti. Nature Neuroscience'da yayınlanan bilimsel araştırmaya göre, kafein tükettikten en azından 24 saat sonrasında bile, hafızayı önemli miktarda geliştirdiğini gösterdi. Kafeinin bilişsel açıdan geliştirici etkileri biliniyordu, fakat bu araştırmada hafızayı nasıl geliştirdiği ve unutmaya karşı nasıl direnç gösterdiğini daha önce hiç açıklanamamıştı. Biz kafeinin unutmaya karşı etkisinin 24 saat sonra düştüğünü gördük, diyor Yassa. Johns Hopkins'den araştırmacılar duble kör deneme yaptılar. Katılımcılara plasebo ve 200 mg'lık kafein tabletleri içirildi. 5 dakika sonrasında ise bir takım resimler gösterildi. Katılımcıların kanındaki kafein seviyeleri ilk alımda ve 24 saat sonra tekrar ölçüldü. Numunler 1 saat,3 saat ve 24 saat arayla alındı. Ertesi gün aynı ve benzer resimler tekrar gösterildiğinde kafein alanların küçük farklarla diğerlerinden ayrılan resimleri daha doğru şekilde tayin ettiği görüldü. Beynin birbirine benzer fakat aynı olmayan resimleri tayin etme özelliğine desen ayrımı deniyor. Bu özellik hafızanın derinlerinde kalan bilgiye işaret ediyor. Desen ayrımı gerçekten daha zor bir bilişsel görevdir. İnsan beynindeki deniz atı şeklinde medial temporal lopta bulunan hipokampüs hafıza merkezidir. Burası uzun ve kısa süreli hafızanın şalter kutusudur. Yani bu bölüm kısa ve uzun süreli hafıza arasında geçişten sorumlu. Bunamaya ilişkin beyin hasarlarının bu bölgeden kaynaklandığı düşünülmektedir. FDA'nın yaptığı araştırmaya göre dünya çapında kafein tüketiminin farklım şekillerde % 90'a eriştiğini gösterdi. Aynı zamanda Amerika' da yetişkinlerin % 80'inin kafein tükettiği belirlendi. Günlük ortalama alım miktarı ise 200 mg. Bu da bir kupa koyu kahve ya da iki adet küçük bardağa denk geliyor. Bilim adamları kafeinin Alzheimer'da etkili olduğunu da belirtiyorlar. Bir sonraki adım ise kafeinin beyindeki işleyiş mekanizmasını tespit etmek. - Daniel Borota, Elizabeth Murray, Gizem Keceli, Allen Chang, Joseph M Watabe, Maria Ly, John P Toscano, Michael A Yassa. Post-study caffeine administration enhances memory consolidation in humans. Nature Neuroscience, 2014; DOI: 10.1038/nn.3623"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-kalp-deliklerini-kapatacak-super-yapistirici-buldular/", "text": "Kalbinizde delik olması hiç iyi bir şey değildir, özellikle bebekler için kalp delikleri hemen onarılmalıdır. Maalesef neşter ve sütür kullanımı kalp dokusuna zarar verebileceğinden oldukça tehlikelidir. Bugün cerrahide kullanılan bazı yapıştırıcılar ise kalbe zarar verebilecek kadar zehirli olabilir. İşte özellikle bebeklerde çok önemli olan bu kalp delikleri bilim adamları tarafından geliştirilen süper yapıştırıcı sayesinde çabuk ve güvenli bir şekilde yamanabiliyor. Boston Çocuk Hastanesi, MIT ve Harvard Brigham ve Kadın Hastanesi tarafından geliştirilen ışık aktivasyonlu hidrofobik yapıştırıcı kalpteki deliği kapatabiliyor. Kabuksuz salyangozların viskoz ve su itici sıvılarından ilham alınarak geliştirilen yapıştırıcı, aynı zamanda biyobozunur .Böylece kalp tarafından reddedilmeyen yapıştırıcı yavaşcana bozularak vücuttan zamanla atılıyor. Sonunda yara iyileşiyor ve yapıştırıcı vücuttan atılıyor. UV ışık kaynağı tarafından uyarılınca 5 saniyede yüzeye tutunan yapıştırıcı sayesinde dikiş ve zımbaya gerek kalmadan kalp kolayca iyileşiyor. Domuzlar üzerinde test edilen yapıştırıcı yüksek kan basıncına rağmen 24 saatlik testi başarıya geçti. Harvard Brigham ve Kadın Hastanesi'nden Jeffrey Karp süper yapıştırıcının geliştirilmesinde oklu kirpinin oklarından ilham aldıklarını da belirtiyor. Bu teknolojinin sadece kongenital kalp problemlerinde değil, diğer organ yırtılmalarında da kullanılabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-korneada-dua-tabakasi-adi-verilen-yeni-bir-tabaka-buldular/", "text": "Nothingham Üniversitesi' nden bilim adamları insan korneasında daha önce tespit edilmemiş altıncı bir tabaka keşfetti. Kornea insan gözünün berrak bir penceresi gibi sayılabilecek en özel kısımlarından biri. Tıpta büyük ilerleme olarak görülen bu keşif, Ophthalmology dergisinde basıldı. Bu sayede kornea grefti ve transplantlarında oldukça büyük gelişme yaşanacağı belirtiliyor. Yeni bulunan tabaka Prof. Harminder Dua tarafından bulunduğundan , Dua tabakası olarak adlandırıldı. İnsan korneası göze gelen ışığın süzüldüğü şeffaf koruyucu bir lenstir. Önceden bilim adamları korneanın önden arkaya doğru beş tabakadan oluştuğunu düşünüyordu. Bunlar ; Kornea epitelyumu, Bowman's tabakası, Kornea stroması, Descemet membranı ve kornea endotelyumu idi. Fakat yeni bulunan tabaka ile bu sayı altıya çıktı. Yeni bulunan tabaka korneanın arkasında Kornea stroması ve Descemet membranı arasında bulunuyor. Bu tabaka 550 mikron kalınlığındaki korneanın sadece 15 mikronluk kısmını kaplıyor. Buna rağmen bu tabaka inanılmaz dayanıklı ve 0,5-2 bar arası basınca dayanabiliyor. Bilim adamları bu tabakanın varlığını Bristol ve Manchester' daki göz bankalarından alınan gözlerin kornealarında kanıtladı. Deneyde korneaya hafifçe hava kabarcıkları enjekte edilerek kolayca farklı tabakalara ayrıldı. Sonrasında bilim adamları bu tabakaları elektron mikroskopunda çalışarak, boyutlarını binlerce kez ölçtü.Dua, korneanın üzerinde sıvı birikmesiyle tümsek oluşturan ve görüş bozukluğuna neden olan 'keratoconus' gibi rahatsızlıkların altıncı tabakadan kaynaklanıyor olabileceğini öne sürdü. Yeni bulunan Dua tabakasının özelliklerini ve yerini öğrenmek cerrahlara korneayı daha iyi tanımak için bir fırsat verecek. Ayrıca, cerrahların Dua Tabakası'nın yanına bir hava keseceği enjekte edilerek ne kadar dayanıklı olduğunu test edebileceği, bu şekilde yeni cerrahi yöntemler geliştirebileceği ifade edildi. Bu keşif sayesinde kornea hastalıklarının nedenleri daha iyi anlaşılarak; akut hidrops , desemetosel ve desemet öncülü distrofi için tedaviler geliştirilebilir. - Harminder S. Dua, Lana A. Faraj, Dalia G. Said, Trevor Gray, James Lowe. Human Corneal Anatomy Redefined. Ophthalmology, 2013; DOI:10.1016/j.ophtha.2013.01.018"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-laboratuvarda-fareler-uzerinde-timus-organi-gelistirmeyi-basardi/", "text": "Yeni bir bilimsel araştırmayla laboratuvar yapımı organlara bir adım daha yaklaşıldı. Bilim insanları ilk kez laboratuvarda üretilmiş hücreleri yaşayan bir hayvana ekleyerek organ üretmeyi başardı. Laboratuvarda üretilen timus organı T hücreleri adı verilen bağışıklık sistemi hücrelerini üretiyor ve kalbin yanında bulunuyor. Bu keşif sayesinde bağışıklık sistemi zayıflayan insanlar için yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilir. Edinburgh Üniversitesi Rejeneratif Tıp Merkezi'nden bir ekip fare embriyosundan fibroblastları çıkarttı. Sonra fibroblastları yeniden programlama yöntemiyle farklı bir hücre tipi olan timus hücrelerine çevirdi. Yeniden programlanan hücreler timus hücrelerinin şeklini alarak, onlar gibi gözükmeye başladı. Ayrıca bu hücreler laboratuvardaki T hücrelerinin gelişimini destekleyerek timus hücrelerine spesifik fonksiyonları sergileyebiliyor. Araştırmacılar yeniden programlanan hücreleri diğer timus hücre tipleriyle karıştırarak, farelere ekti. Hücrelerden yeni bir organ oluştu. Yeni oluşan organ aynı yetişkin timusuyla aynı kompleksliğe,yapıya ve fonksiyona sahip. Bu organ bilim adamları tarafından vücudun dışından, tümüyle yeniden programlamayla oluşturulan ilk organ. Doktorlar timus bozukluklarının sonradan eklenen bağışıklık hücreleriyle ya da doğumdan sonra timus organı eklenmesiyle tedavi edilebileceğini daha öncesinde göstermişti. Bu işlem bağışçıların yetersizliği ve doku uyumu problemleri nedeniyle oldukça kısıtlı. Fakat laboratuarda üretilen timus transplant tedavisi zayıf bağışıklık sistemine sahip insanlar için bir umut doğuyor. Bu teknikle hastayla eşleşen T hücreleri oluşturularak hücre terapilerinde kullanılabilir. Ayrıca bu sayede kemik iliği hastalarında tranplantasyon sonrası bağışıklık sistemi iyileşme hızı da arttırılabilir. Bu sayede doğuştan timusu gelişmeyen bebekler ya da yaşla timusu zayıflayan insanlar tedavi edilebilir. Araştırma yapay timus üretimine ışık tutacak gibi gözükse de üzerinde daha çok çalışılması gerekiyor. - Nicholas Bredenkamp, Svetlana Ulyanchenko, Kathy Emma O'Neill, Nancy Ruth Manley, Harsh Jayesh Vaidya, Catherine Clare Blackburn. An organized and functional thymus generated from FOXN1-reprogrammed fibroblasts. Nature Cell Biology, 2014; DOI: 10.1038/ncb3023"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-nesli-tukenen-kurbaganin-embriyolarini-klonlamayi-basardi/", "text": "Bilim adamları 1983' te nesli tükenmiş bir Avustralyalı kurbağa türünün ölü hücre çekirdeğini diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına ekme yöntemiyle yeniden klonlamayı başardı. Oldukça sofistike olan bu klonlama yöntemiyle 1970' lerde doku hücrelerinden alınan çekirdekler , derin dondurucuda saklandı. İşte bu hücre çekirdekleri Lazarus projesinde kullanılarak, nesli tükenen kurbağa türünü yeniden hayata geçirdi. Rheobatrachus silus adı verilen kurbağa yumurtaları midesinde koruyarak, sonrasında ağzından doğuran oldukça ilginç bir kurbağa türü. Kurbağanın 1983' te yani, bundan tam 30 yıl önce nesli tükenmişti. Fakat bugün nesli tükenen türleri yeniden hayata geçirme kapsamında, kurbağa klonlanarak yeniden hayata döndürüldü. 5 yıldır tekrarlanan deneylerde, araştırmacılar somatik hücre çekirdeği transferi yöntemini kullandılar. Taze Mixophyes fasciolatus kurbağasının donör yumurtalarının çekirdeğini, nesli tükenen ölü kurbağa hücre çekirdeğiyle değiştirdi. Sonrasında ise bazı yumurtalar eş zamanlı olarak bölünmeye başlayarak, küçük bir grup halinde yaşayan hücrelere dönüştü. Birkaç gün içinde bölünen hücreler ölse de , bu bölünen hücrelere yapılan testler nesli tükenen kurbağa türüne ait olduğunu gösterdi. Sonuçlar ise henüz yayınlanmadı. Profesör Mike Archer, daha önce ölmüş olan kurbağa hücrelerinin kademe kademe çoğalmasını heyecanla izlediklerini belirtiyorlar. Ölü hücrelerden kurbağanın genomunun tekrar yaşamaya başladığını, artık taze kriyo-korunmuş hücrelere sahip olunduğu belirtiliyor. Yüzlerce hücrenin ürediğini gören bilim adamları yöntemden oldukça umutlu. Ayrıca gelecekte klonlama deneyleri için daha iyi korunmuş taze hücrelere sahipler. Böylece özellikle amfibi türlerinin popülasyonlarındaki katastrofik düşüşün, belki de yeni teknolojiyle düzeltebileceği düşünülüyor. Dünya'nın dört bir yanından gelen araştırmacılar TEDx' te yaptıkları konuşmada daha önceden nesli tükenen Avustralya tazmanya kurdu, tazmanya kaplanı, mamutlar, dodo kuşları, Küba Kırmızı Papağanı gibi hayvanları yeniden hayata döndürmek istediklerini belirttiler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-sonunda-isigi-maddeye-donusturmenin-yolunu-buldular/", "text": "Londra Imperial Üniversitesi'nden fizikçiler ışığı nasıl maddeye dönüştüreceklerini buldular. 80 yıl öncesinde imkansız olduğu düşünülerek ortaya atılan teori sonunda gerçekleşecek. Breit ve Wheeler adlı bilim adamları tarafından 1934' te ortaya sürülen teori, ışığı oluşturan iki foton parçacığını çarpıştırarak, elektron ve pozitron parçacıklarının yaratılabileceğini öngörüyordu. Bu şimdiye kadar ortaya atılan en basit teori olsa da , bugüne kadar hiçbir zaman laboratuarlarda büyük enerjili parçacık oluşumu gözlenmedi. Fakat Nature Photonics' te yeni yayınlanan bir araştırma Breit ve Wheeler teorisinin ilk kez pratikte kanıtlanabileceğini belirtiyor. Bu foton-foton çarpıştırıcısı ışığı doğrudan maddeye dönüştürebilme yetisine sahip yeni tip bir yüksek-enerji fiziği deneyi aslında. Bu deney evrenin oluştuğu ilk 100 saniye için oldukça önemli ve bu sayede gama ışını patlamaları görülebilecek. Bu patlamalar evrendeki en büyük patlamalar ve fiziğin bugüne kadar çözülememiş en büyük gizemlerini barındırıyor. Bilim adamları füzyon enerjisiyle ilişkisiz araştırmalar yaparken, teorinin Breit-Wheeler teorisine uygulanabilirliğini gördüler. Max Planck Enstitüsü'nden teorik fizikçiler Imperial Üniversitesi'yle işbirliği yaparak fizikte bir dönüm noktasına geldiler. Breit-Wheeler teorisi sayesinde ışık maddenin etkileşimine dair bulmacanın son parçası da yerine oturdu. Bulmacanın diğer parçaları üstteki resimde de görebileceğiniz gibi Dirac'ın 1930 teorisi , Einstein'ın 1905'teki foto elektrik etkisi dahil teoriler birleştirilerek bugün laboratuarda ışıktan madde yaratmanın son aşamasına gelindi. Breit Wheeler teoriyi ortaya attığında bunun laboratuar ortamında gerçekleşemeyeceğini öngörse de 80 yıl sonra bugünkü teknolojiyle İngiliz laboratuvarlarında bunun mümkün olduğu belirtiliyor. Çarpıştırıcı deneyine göre iki adım öne sürülüyor. İlkinde bilim insanların son derece güçlü bir yüksek-yoğunluklu lazer yardımıyla elektronları ışık hızına yakın bir hıza çıkaracaklar. Sonrasında bu elektronları altın bir levhaya ateşleyerek görünen ışıktan milyarlarca kat daha yüksek enerjili foton ışını yaratacaklar. Sonraki aşamada hohlraum adı verilen ufak altın bir kutu var. Bilim insanları bu kutunun yüzeyine yüksek enerjili lazer ateşleyerek, termal radyasyon alanı yaratacaklar, yıldızlardan yayılan ışığa benzer şekilde. Sonrasında ise birinci aşamada yaratılan foton ışınını kutunun ortasına ışınlayarak, iki farklı kaynaktan gelen fotonların çarpışarak pozitron ve elektronları oluşturacak. Kutuya ateş edildiğinde elektronların ve pozitronların oluşumu tespit edilebilecek. Baş araştırmacı plazma fiziğinden doktoralı Oliver Pike , Konsept olarak oldukça basit görünmesine rağmen bunu deneysel olarak gerçekleştirmek oldukça zor. Bu nedenle çarpıştırıcıyı yapabilmek için çok hızlı davranarak bugünkü teknolojiye bağlı olarak oldukça kolay bir şekilde deneyi yapabileceğimizi düşünüyoruz. Hohlraum uygulamalarının füzyon araştırmalarındaki geleneksel rolünü bir kenara bıraktığımızda foton çarpıştırıcı yaratmak için en mükemmel kondisyonları yaratabiliyoruz. Deneyi tamamlamak ve uygulamak için bir yarış var, diyor. YORUM olmamasi ne yazik ki ULKENIN gercegi! Yine de bu önemli habere ilgi gösteren herkese teşekkür ederim. Bu kadarını beklemiyordum. Bu gercekten buyuk bir bulus kaldi ki 1934 den beri sure gelen arastirmalar daha yeni meyvalarini vermesi de bizlerin bu nesilde buna taniklik etmemiz gercekten buyuk bir sans dilerim yeni nesil daha bilincli ve bilime asik bir nesil olarak yetisir. Ülkemizde bilime olan önemin artması amacıyla sürekli literatürü takip etmemiz, tümüyle ülkemizde bilim ve teknolojiye olan sevgiye olan inancımızı yitirmediğimiz içindir. Övgü dolu yorumlarınızdan dolayı teşekkür ederiz. Gençliğimizin bilime ilgi duyması ve takip etmesi en büyük kazancımız olacaktır. Bizi takip etmeye devam edin. tuğu, varolduğu gibi kelimeler daha gerçekçi ve bilime uygun olacaktır lütfen bu dayanağı olmayan kanıtsız hatanızı düzeltiniz. yaratılış bir mit konusudur ve imamların, hahamların, pederlerin işidir. evreni anlamaksa bilimin işidir ve birbirine zıt şeylerdir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-adamlari-star-trek-teki-fuzyon-motorlarini-yapmaya-calisiyor/", "text": "Tabi Star Trek' te gerçekte şu an olmayan, dilityum sayesinde Warp motorlarında madde-antimadde reaksiyonu düzenleniyordu. Ama gerçekte bu özel motor Zeta-pinch füzyonu temelli olarak çalışacak. Z-pinch füzyonu teknolojisinde, incecik tellere yüksek voltaj yüklendiğinde, akım plazma oluşturarak dev bir manyetik alan yaratıyor. Plazmanın içindeki yüklenmiş parçacıklar , döteryum ve lityum çekirdeklerine çarparak, bu atomları birleştirerek çok büyük bir füzyon enerjisi patlaması yapıyor ve sonrasında aldığından fazlasını Z-pinch' in ilk konumuna yerleştiriyor. Resimde Sandia Ulusal Laboratuvarları' ndaki Z-Makinesi Z-pinch üretirken görüyorsunuz. Son sürata geçildiğinde itki motorları nerdeyse kesintisiz Z-pinch üreterek, astronotlara nerdeyse duraksama olmaksızın, süper bir ivme sağlayacak. Ayrıca bu motorlar sıradan roket motorlarından çok daha verimli olup, roketi daha fazla, daha hızlı, daha az yakıtla gitmeyi sağlayacak. Bunun anlamı ise, 6 aydan fazla süren Dünya' dan Mars' a (yaklaşık 580 milyon km) olan yolculuğun 6 hafta gibi kısa bir sürede bitmesi demek. İşte bu inanılmaz motorlarla uzay mekiği 100,745 km hıza çıkabilecek. Tabi bu Star Trek uzay gemisinin hızı olan 26-27 milyon km hıza göre oldukça yavaş J Bilim adamlarının bu motorları geliştirmeleri için oldukça çok şey yapmaları gerekiyor halen. Halen füzyonun kendi kendini beslemesi, doğru yünde patlama sağlaması ve bir çeşit magnetik başlık tasarlanması gerekiyor. Şu an gerçekten bilim insanların füzyon motorları gibi çok yüksek bir teknoloji üzerinde çalıştığını bilmek heyecan verici."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-atomik-boyutta-baglarin-olusumu-ve-kopusu-video/", "text": "Atomların bağ yapması ve bağ koparması evrenin işleyişi için çok önemli bir prosestir. Atom bağları çok küçük ölçekte gerçekleştiğinden, onları çalışmak ve kaydetmek çok zordur. İşte Nottingham ve Ulm Üniversitesi'nden araştırmacılar, atomik bağ oluşumu ve yıkımını ilk kez videoya aldı. Ekip TEM kullanarak, bir çift renyum atomunun karbon nanotüp boyunca yan yana ilerleyişini kaydetti. Renyum atomları kendi içinde dörtlü bağ kurarak, Re2 molekülünü oluştururlar. Gerçekten iki atomunu nasıl bir çift halinde hareket ettiğini görmek , aralarındaki bağa işaret ediyor. En önemlisi de, Re2 nanotüp boyunca aşağıya ilerlediğinde, bağ uzunluğunun değişmesi bağın ortamdaki atomlara bağlı olarak güçlenip, zayıfladığını gösteriyor, diyor araştırmanın yazarı Kecheng Cao. Araştırmacılar sonra atomları eliptik bir şekilde uzayarak sonunda bağlarının koptuğunu gözlemlediler. Sonra ise birleşip Re2 molekülünü oluşturdular. Bildiğimiz kadarıyla , bu bağ evrimi,kopması ve oluşumunun atomik boyuttaki ilk kaydıdır. Artık basit yapısal analizin ötesinde moleküler görüntülemeyle ,her bir molekülün dinamiklerini anlamada sınırları zorlamaya başladık, diyor araştırmanın yazarı Andrei Khlobystov. İki atoma arasında gerçekleşen bir kimyasal bağın, 0,1 ila 0,3 nanometre uzunluğunda olduğunu düşünürseniz, bağları görüntülemenin ne kadar uğraştırıcı bir şey olduğunun anlarsınız. Tabi halen atomik boyutta çözülmeyen binlerce gizem var ve belki de bu teknikle bağlanmaya ilişkin birkaç çözüm üretebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-atomik-kuvvet-mikroskopu-ilk-molekuler-reaksiyon-fotografi/", "text": "Herhalde her kimyagerin rüyasıdır bir reaksiyonun fotoğrafını çekmek. İşte Berkeley' den bilim adamları bu hayali gerçeğe dönüştürdü. Kaliforniya Üniversitesi' nin geliştirdiği teknik bilim dünyasını değiştirecek. İşte teknoloji harikası atomik kuvvet mikroskopu sayesinde bilim adamları atomların fotoğraflarını ve aralarındaki bağları gözleyebiliyorlar. Bugüne kadar bilim adamları, sadece spektroskopik yöntemlerle reaksiyonları takip edebilirken, Berkeley ' den bilim adamları reaksiyon sırasında moleküldeki değişimi gözleyebildiler. Bir reaksiyonun fotoğrafını çektiler. Nerdeyse her gün bu molekülleri kullanmama rağmen, gerçekten fotoğraflarını görünce oldukça şaşırdım. Vay canına ! Bu moleküller öğretmenlerin asla göremeyeceğimizi söylediği moleküllerdi, fakat artık biz onları görebiliyoruz, dedi Berkeley Kimya Bölümü' den baş araştırmacı Doç. Dr. Felix Fischer . Bu yolla moleküler reaksiyonları görüntüleme sadece kimya öğrencilerine değil , aynı zamanda kimyagerlere reaksiyonlar sonucu ürettikleri molekülleri gözlemeyi ve ince hesaplamalar yapmalarını mümkün kılacak. Fischer ile birlikte çalışan Berkeley' den fizikçi Michael Crommie, kaydedilen bu fotoğraflar sayesinde , yeni grafen nano molekül yapıları yaparak yeni nesil bilgisayarlar için potansiyel uygulamalar yaratmak istiyorlar. Ayrıca bu teknoloji sayesinde katalitik yüzeylerde gerçekten ne gibi değişimler gerçekleştiği belirlenerek, seçicilik arttırılabilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-iletisimi-aktorler-mecralar-ve-sorunlar-kitabi-satista/", "text": "Türkiye'de bilim haberciliği özellikle son 10 yılda büyük önem kazandı. Gerçekbilim'den ben Oğuz Sezgin ve Türkiye'deki önde gelen bilim sitelerinin kurucularının röportajlarının yer aldığı Bilim İletişimi: Aktörler, Mecralar ve Sorunlar kitabı çıktı. İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölüm Başkan Yardımcı Dr. Umur Bedir'in editörlüğünü yaptığı kitap, akademik disiplin çerçevesinde Türkiye'de bilim iletişimi olgusunu masaya yatırıyor. Bilim insanları ve bilim/teknoloji/yenilik üreten kuruluşlar ile toplumun farklı kesimlerini buluşturan ve etkileşime sokan her türlü süreç bilim iletişimi kapsamında değerlendirilebilir. Bilim ve teknolojinin siyasi ve ekonomik iktidar yapılarıyla ilişkileri yoğunlaşırken, bu alanlarda yaşanan gelişmelerin dünyamızı baş döndürücü bir hızla etkilediği, COVID-19 salgını, iklim krizi, nükleer enerji, deprem riski, ekolojik sorunlar gibi küresel ve yerel ölçekteki bilimsel temelli kamusal meselelerin yoğun olarak tartışıldığı ve bilim karşıtı eğilimlerin yükselişe geçtiği günümüzde, toplum ile bilim dünyası arasında sağlıklı bir bilgi akışı ve etkileşim de giderek daha önemli hale gelmektedir. Söz konusu gelişmeler toplumun bilimsel bilgi ışığında tek yönlü olarak 'aydınlatılmasının' ötesine geçen ve halkın bilimsel/teknolojik süreçlere ve bilim politikalarının geliştirilmesine kendi çıkarları, kaygıları ve beklentileri çerçevesinde aktif bir şekilde katılımını öngören yeni bir bilim iletişimi paradigmasını da zorunlu kılmaktadır. Bu derleme kitap söz konusu paradigma çerçevesinde, bilim ve sağlık gazetecileri, bilim kuruluşları, bilim halkla ilişkileri uygulayıcıları, çevrimiçi bilim anlatıcıları gibi bilim iletişiminin eski ve yeni aktörlerine odaklanan, Türkiye ve dünyadaki uygulamaları üzerinden bilim iletişiminin mevcut sorunlarını ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerini ele alan yazılardan oluşmaktadır. Kitabın bilim iletişimine dair gerçekleştirilecek yeni araştırmalar için yol gösterici olması, başta bilim gazetecileri olmak üzere alanda çalışan meslek profesyonelleri, iletişim öğrencileri ve konuya ilgisi olan kişiler açısından faydalı olması hedefleniyor. Kitabı satın almak isterseniz, aşağıdaki linkten faydalanabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insani-programcilik-anasi-ada-lovelace/", "text": "Ada Lovelace (1815-1852) Augusta Ada Byron olarak doğdu. Annabella Milbanke ve Lord Byron'ın meşru çocuğu olan Ada'nın annesi Ada'yı matematik alanında çalışması için yönlendirmiştir. Tarihteki ilk bilgisayar programcısı olarak da bilinmektedir. Annesi daha 4 yaşındayken ona matematik ve bilim alanında özel dersler vermeye başlamıştır. Bu gerçekten zamanının İngiltere'si için çok sıra dışı bir eğitimdir. Kuşların anatomisinin ve malzeme çalışarak daha 12 yaşındayken, motorlu uçak tasarlanmasından çok öncesinde bir kanatlı uçan makine tasarlamıştır. Annesine at formunda buharlı bir motora sahip kanatlı bir makine tasarladığını belirtmiştir. Böylece üzerine binen kişiyi uçurabilecek bir makine olduğunu tasvir etmiştir. Bunun için gerekli planı ve hesaplamaları bile yapmıştır. Daha 17 yaşındayken, Lovelace mucit ve matematikçi Charles Babbage ile bir baloda tanışmıştır. Charles Babbage'ın geliştirdiği devasa fark makinesinin bir kısmının modelini tanıtırken onu izlemiştir. Sonrasında bilgisayarın babası olarak tanınacak olan Babbage onun akıl hocası olmuştur. Babbage'ın yardımıyla o zamanlar askeri mühendis olan, gelecekte İtalya başbakanı olacak Luigi Menabrea'nın tasarladığı teorik analitik makine hakkındaki makaleyi İngilizce'ye çevirmiştir. Babbage'ın tavsiyesiyle çeviriye kendi eklediği matematiksel notlar araştırmadan 3 kat daha uzundur. 1843'de yayınlanan makalede adının baş harfleri geçmektedir. O zamanlar bir kadının adının makalede geçmesi mümkün olmadığından, adının ancak baş harfleriyle kendini işaretlemiştir. Makinenin nasıl programlandığını anlattığı G notunda ; makinenin Bernoulli rakamlarıyla hesaplanabilecek bir kodla programlanabileceğini anlatmıştır. Bazı çevreler bunun bir makine için yazılmış ilk algoritma olduğunu düşünmektedir. Yani bu notta ilk bilgisayar programını yazmıştı. 1835'te William King ile evlendi, iki oğlu ve bir kızları oldu. 1838'de Lovelace Kontesi unvanını aldı. Fakat çocukları ve sosyal hayatı Lovelace'ın çalışmalarına engel değildi. Hiçbir zaman sıradan, evinin kadını olmadı, matematiğe ve müziğe hayattan kaçış noktaları olarak sığındı. Leydi Lovelace, 150 yıl öncesinden bilgisayarların olduğu bir geleceği öngören ileri görüşlü bir kadındır. Lovelace gelecekte bu makinelerle karmaşık müzik eserlerini bestelemenin, grafikler yapmanın ve karmaşık matematiksel problemleri çözmenin mümkün olacağını düşünmüştür. İşte bu inanılmaz öngörüsünden dolayı Ada Lovelace için bilgisayarların kahini denebilir. At yarışlarına düşkünlüğünden dolayı, At yarışlarının tahmini için bir algoritma bile geliştirdiği söyleniyor. Ölümünden 100 yıl sonrasına kadar Lovelace'ın bilgisayar bilimine olan katkıları anlaşılamamıştır. 1979'da ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen bilgisayar programına Lovelace'ın onuruna Ada ismi verilmiştir. Sonradan Ada'nın yüzlerce farklı versiyonu tasarlanmıştır. Halen Ada havacılık, sağlık,ulaşım, finans,altyapı ve uzay endüstrileri gibi bir çok gerçek zamanlı operasyonel sistemlerde kullanılmaktadır. 27 Kasım 1852'de Ada Lovelace daha 37 yaşındayken, Marylebone'de kanserden dolayı ölmüştür. 1998 den beri, İngiliz Bilgisayar Topluluğu tarafından adına bir madalya verilmektedir. 2008'de ise bilgisayar bilimindeki kadın öğrenciler için onun adına her yıl yapılan bir yarışma mevcut. İngiltere'de kadın üniversite öğrencileri için verilen yıllık konferans Women Lovelace Colloquium ise, yine BCS adını da Ada Lovelace'dan alıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-3-kat-daha-uzun-omurlu-lityum-iyon-pil-uretti/", "text": "Silly Putty adı verilen sıra dışı silikon polimer özellikleri gösteren malzemeden yapılan oyuncaktan ilham alan bilim insanları, lityum-iyon pillerin şarj süresinin üç kat arttıracak bir teknik geliştirdiler. Kaliforniya Üniversitesi Riverside Bourns Mühendislik Fakültesi'nden Prof. Cengiz S. Özkan ve Prof. Mihrimah Özkan'ın katkılarıyla geliştirilen teknoloji sayesinde lityum-iyon pillerin kapasitesi arttırılabiliyor. Araştırma ekibi lityum iyon piller için silikon dioksit (SiO2) nanotüp anotlar üreterek, bugün kullanılan karbon tabanlı anotlara göre üç kat daha fazla enerji depolama kapasitesi elde ettiler. Elektronikler ve elektrik araba endüstrisine önemli etkileri olacağı belirtilen teknoloji sayesinde pil ömrü oldukça artacak. Çocukların oynadığı oyuncaklar ya da bazı medikal aletler ve hatta fast foodlarda kullanılan malzemenin aynısını kullanarak yeni nesil pil malzemesini yarattık, diyor araştırmanın baş yazarı Zachary Favors. Makine mühendisliğinden Prof. Cengiz S. Özkan, elektrik mühendisliğinden Prof. Mihrimah Özkan ve eski yüksek lisans öğrencileri Wei Wang, Hamed Hosseinni Bay, Aaron George ve Favors'ın tarafından yazılan makale Nature Scientific Reports dergisinde yayınlandı. Ekip silikon dioksit adı verilen (SiO2) doğada bolca bulunan ve doğayla dost non-toksik materyale odaklandı. Silikon dioksit önceleri lityum iyon bataryalarda kullanılsa da , materyalden yüksek enerjili oldukça düzenli nano yapılar sentezlenebiliyor ve uzun periyodik işletim sürecine sahip. Elde edilen temel bulgu ise silikon dioksit nanotüplerin pillerde inanılmaz stabil olması nedeniyle , daha uzun ömürlü olması. SiO2 nanotüp anotlar herhangi bir enerji depolama kabiliyetini kaybetmeden 100 kez dönüştürülebiliyor. Araştırmacılar bu nedenle pillerin birkaç yüz kez daha dönüştürebileceğinden emin. Araştırmacılar şimdi SiO2 nanotüpleri daha büyük çapta üreterek ticari açıdan üretilebilir hale getirmek için çaba sarf ediyor. Araştırma Temiz Enerji Teknolojileri tarafından destekleniyor. - Zachary Favors, Wei Wang, Hamed Hosseini Bay, Aaron George, Mihrimah Ozkan, Cengiz S. Ozkan. Stable Cycling of SiO2 Nanotubes as High-Performance Anodes for Lithium-Ion Batteries. Scientific Reports, 2014; 4 DOI:10.1038/srep04605"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-3d-biyo-yazici-kullanarak-goz-dokusu-uretildi/", "text": "Ulusal Göz Enstitüsü'nden bilim insanları hastanın kök hücrelerini ve 3D biyoyazıcı kullanarak, göz dokusu üretti. Üretilen canlı göz dokusu sayesinde körleşmeye neden olan hastalıklar üzerinde çalışmalar yapılması amaçlanıyor. Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin bir parçası olan Ulusal Göz Enstitüsü'nden araştırma ekibi, dış kan-retina bariyerini oluşturan hücrelerin bir kombinasyonunu yani retinanın ışığa duyarlı fotoreseptörlerini destekleyen göz dokusunu yazdırdı. Bu teknik sayesinde hastadan alınan dokularla yaşa bağlı maküler dejenerasyon gibi retina hastalıklarını çalışılabildi. Bilim insanları kök hücreleri ve 3D biyobaskı tekniklerini kullanarak, körleştiren hastalıkların mekanizmalarını gözlemleyebilecek. Yaşa bağlı maküler dejenerasyonun retinanın dışında başladığını biliyoruz. Buna rağmen, AMD'nin nasıl başladığına ve ilerlediğine dair mekanizmalar insan modelleri üzerinde çalışma yetersizliğinden pek anlaşılamamıştır, diyor NEI Bölümü'nün Oküler ve Kök Hücre Translasyonel Araştırmalarına başkanlık eden Dr. Kapil Bharti. Dış kan-retina bariyeri, Bruch zarı ile kan damarı bakımından zengin koryokapillaristen ayrılan retinal pigment epitelinden oluşur. Bruch zarı, koryokapillaris ve RPE arasındaki besin ve atık alışverişini düzenler. AMD'de, drusen adı verilen lipoprotein birikintileri Bruch zarının dışında oluşur ve işlevini engeller. Yaşlanmayla beraber, RPE bozularak fotoreseptör dejenerasyonuna ve görme kaybına neden olur. Bharti ve arkadaşları kılcal damarların ana bileşenleri perisitler, endotelyal hücreleri ve hücreye yapısını veren fibroblastlar bu üç immatür koroidal hücreyi hidrojelin içine yerleştirdi. Sonrasında bilim insanları jeli biyobozunur iskelete enjekte etti. 9. Günde retinal epitelyal hücreler iskeletin arka tarafında ekildi. Basılan doku 42. Günde tamamıyla olgunlaştı. Doku analizleri, genetik ve fonksiyonel testler sonucunda basılan dokunun normal kan-retina bariyeri gibi göründüğü ve davrandığı anlaşıldı. Doku baskı altında tutulduğunda aynı yaşa bağlı maküler dejenerasyonun erken dönem belirtilerine benzer reaksiyonlar gösterdiği anlaşıldı. Retinal pigment epitelinden altında drusen birikintileri oluşurken geç kuru evre AMD'ye ilerleme benzeri erken AMD modelleri sergiledi. Alt RPE bölgesine göç eden koroidal damarların hiperproliferasyonu ile düşük oksijen kaynaklı ıslak AMD benzeri görünüm gözlendi. AMD'yi tedavi etmek için kullanılan anti-VEGF ilaçları, bu damarın aşırı büyümesini ve göçünü bastırdı ve doku morfolojisini düzeltti. Hücrelerin basımıyla, normal dış kan retina bariyer anatomisi için gerekli olan hücresel değişimlerin ipuçlarını daha kolay gözlemliyoruz. Örneğin, RPE hücrelerinin varlığı gen ekspresyonunu tetikleyerek fibroblastlardaki değişimleri tetikleyerek, Bruch membranının oluşumuna katkıda bulunuyor. Bu yıllar öncesinde tahmin edilen fakat bizim modelimize kadar kanıtlanmamış bir şeydir, diyor Bharti. Ortak yazar Marc Ferrer, Ph.D., NIH'nin Ulusal Çeviri Bilimlerini Geliştirme Merkezi'ndeki 3D Doku Biyobaskı Laboratuvarı direktörü ve ekibi, dış kan-retina bariyeri dokularının in-well-yuvada biyofabrikasyonu için uzmanlık sağladı. Ferrer, Ortak çabalarımız, dejeneratif göz hastalıklarının retina dokusuyla ilişkili modelleriyle sonuçlandı Bu tür doku modelleri, tedavi geliştirme dahil olmak üzere dönüştürülen uygulamalarında birçok potansiyel kullanıma sahiptir,diyor. Araştırmacılar sonraki çalışmalarda immün hücreleri gibi hücreleri yani baskı prosesiyle yeni hücre tiplerine dair gerçekçi dokular üretmek istiyor. Özellikle günümüzde 3D yazılımlardan fazlasıyla faydalanmaktayız. Bu makalede gerçekten bu anlamda büyük bir başarı öyküsü olmuş. Paylaştığınız için teşekkürler!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-3d-biyoyaziciyla-deri-uzerinde-sac-folikulu-basmayi-basardi/", "text": "Rensselaer Politeknik Enstitüsü'nden bilim insanları 3D biyoyazıcıyla insan cildi dokusunda saç folikülleri basmayı başardı. Saç folikülü üretmek için ilk kez kullanılan teknoloji , derinin iyileştirilmesi ve fonksiyon kazanmasında önemli bir rol oynayabilir. Çalışmamız sayesinde saç folikülü yapıları 3-D biyo yapıları yüksek hassasiyetle tekrarlanabilir şekilde basılabiliyor. Bu otomatik proses, cilt biyo-üretiminin geleceği olacak,diyor araştımanın başkanı kimya ve biyolojik mühendislik alanında yrdç doçent ve Rensselaer'in Shirley Ann Jackson üyesi, Pankaj Karande, İnsan hücrelerinde saç foliküllerinin yeniden oluşturmak tarih boyunca zorlu bir süreç olmuştur. Bazı araştırmalarda bu hücrelerin üç boyutlu ortam üretilebileceği ve bu sayede yeni saç folikülleri veya saç kökleri üretilebileceği gösterilmişti. İşte bizim araştırmamız bu çalışmaları temel aldı, diyor Karande. Başta deri üretiminde kıl kökleri çok gerekli gibi durmasa da tüyler veya kıllar önemlidir. Kıl kökleri ter üreterek, vücut sıcaklığını düzenler ve de içerdikleri kök hücrelerle cilt sağlığını korumaya yardımcı olur. Saç kökleri aynı zamanda topikal kremler ve kozmetikler için de bir giriş noktasıdır, bu nedenle dermatolojik testlerin önemli bir parçasıdır. Ancak bugün, ilk güvenlik testleri saç foliküllerinin bulunmadığı özel olarak tasarlanmış cilt dokuları üzerinde yapılıyor. Araştırmanın ilk yazarı, Carolina Catarino, Şu anda, insan derisini taklit eden tasarlanmış yapılar olan çağdaş cilt modelleri oldukça basit. Saç foliküllerini ekleyerek karmaşıklıklarını artırmak, cildin topikal ürünlerle nasıl etkileşime girdiği hakkında bize daha fazla bilgi verecektir diyor. Dr. Karande'nin laboratuvarı cilt dokusu mühendisliğinde ön saflarda yer alıyor. Bu ekip halihazırda çalışan kan damarlarına sahip cilt basmayı başardı. Bu son araştırma, yanıklar ve diğer cilt rahatsızlıkları için daha iyi tedavilerin geliştirilmesi ve test edilmesinde heyecan verici bir sonraki adımdır, diyor doktora öğrencisi ve yönetici Deepak Vashishth. Rensselaer Mühendislik Fakültesi Dekanı Ph.D. Shekhar Garde, Dr. Karande'nin çalışması, RPI araştırmacıları tarafından mühendislik ve yaşam bilimleri arayüzünde insan sağlığı üzerinde etkili olan ilerlemelerin harika bir örneğidir. Çok kanallı 3 boyutlu baskıyı biyolojik dünyaya getirmek, geçmişte hayal edilmesi zor olan heyecan verici fırsatların kapısını aralıyor, diyor. Araştırmacılar, folikül taşıyan derilerini, hücresel düzeyde baskıya uyarlanmış 3 boyutlu baskı teknikleriyle oluşturdular.Bilim insanları, cilt ve folikül hücre örneklerinin laboratuvarda yeterli sayıda basılabilir hücre bulunana kadar bölünmesine ve çoğalmasına izin vererek başlıyor. Daha sonra araştırmacılar, yazıcının kullandığı biyo-mürekkebi oluşturmak için her hücre tipini proteinler ve diğer malzemelerle karıştırıyor. Biyo mürekkebi yerleştirmek için son derece ince bir iğne kullanan yazıcı, cilt katmanını katman katman oluştururken aynı zamanda saç hücrelerini biriktirmek için kanallar da oluşturuyor. Zamanla cilt hücreleri, gerçek ciltte bulunan folikül yapılarını taklit ederek saç hücrelerini çevreleyen bu kanallara göç eder. Şu anda bu dokuların 2-3 haftalık bir ömrü var ve bu da saç tellerinin gelişmesi için yeterli bir süre değil. Araştırma ekibinin sonraki çalışması, bu süreyi uzatmayı, saç folikülünün daha da olgunlaşmasını sağlamayı ve de bu folikülleri ilaç testi ve deri greftlerinde kullanımının önünü açmayı amaçlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-5-yeni-izotop-buldu/", "text": "Lawrence Livermore laboratuvarından bilim insanları, uluslararası araştırmacılarla birlikte çalışarak 5 yeni atom çekirdeği keşfettiler. Böylece nüklitler tablosuna yeni bileşenler eklenmiş oldu. Süper ağır elementlerin sentezinde yeni metotlar geliştirmeye odaklanan araştırmacılar berkelyum, neptünyum, uranyum ve amerikyum iki izotopunu keşfettiler. Hindistan Manipal Üniversitesi, Almanya GSI- Giessen , Justus Liebig Üniversitesi Giessen , Japon Atom Enerjisi Ajansı ve Rusya Nükleer Araştırma Enstitüsü'nün katılımıyla gerçekleştirilen çok uluslu çalışma, Physics Letters B dergisinde Dawn Shaughnessy, Ken Moody, Roger Henderson ve Mark Stoyer deneyleri olarak yayınlandı. Her kimyasal element farklı izotoplar şeklinde bulunuyor. İzotoplarda sadece çekirdeklerde nötron sayısı farklı bu nedenle sadece kütle farkı oluşuyor. Yeni keşfedilen izotoplarda ise, daha az nötron olduğundan dolayı bilinen izotoplardan daha hafif. Bugüne kadar, Periyodik Tablo'daki 114 elementin 3000'den fazla izotopu olduğu biliniyor. Bilimsel açıdan bunlara ilave olarak 4000'den fazla izotop olduğu , henüz keşfedilmediği ama olması gerektiği belirtiliyor. Nötronların sayısı her ne kadar az olsa da , yapıları çok egzotik olduğundan atomik çekirdeklerinin tarif edilmesi için teorik modellerin geliştirilmesi ilginç. Eğer örnek verecek olursak , normalde uranyum 146 nötrona sahip olsa da yeni bulunan izotopta sadece 124 nötron var. Bu da halen araştırılması gereken pek çok izotopun olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar bu deney için, 300 nm kalınlığında küryum folyoyu hızlandırılmış kalsiyum çekirdeği ile vurdu. Gerçekleşen bu çarpışmalarda iki elementin birbirine dokunmasıyla oluşan çok kısa süreli bileşik sistemi oluştu. Bileşik sistemi bozulmadan önce iki çekirdek yapıtaşları proton ve nötronlarını değiştirir. İşte bu esnada çok kısa süreliğine farklı izotoplar oluşuyor. Berkelyum, neptünyum,uranyum ve amerikyum bu çarpışmaların sonunda oluştu. Elektrik ve manyetik alanlarda bu yarılanma ürünleri ayrıldı ve analiz edildi. Böylece yarılanma ürünlerinden yeni izotoplar tanımlandı . GSI'da 107 ila 112 arası elementler keşfedildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-67p-kuyruklu-yildizindan-uzayli-mikroplar-oldugunu-belirtiyor/", "text": "Geçen sene Rosetta uzay aracından indirilen Philea sondasıyla incelemeye başlanan bilim insanları 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının yüzeyinin altında mikroorganizmalar olabileceği öngörülüyor. Önde gelen iki astronom , 67 P'nin mikroorganizmalara ev sahipliği yaptığını düşünüyor. Cardiff Üniversitesi'nden Astronom ve astrobiyolog Chandra Wickramasinghe ve meslektaşı Max Willis 67P kuyruklu yıldızının buzlu yüzeyinin altında yaşayan organizmalar olmasının muhtemel olduğunu belirtiyor. Kuyruklu yıldızın kara organik açıdan zengin kabuğunun en iyi açıklamasının yaşayan organizmalar olduğu düşünülüyor. 67P 'nin extremophile adı verilen ve elverişsiz koşullarda yaşabilen mikroplara ev sahipliği yapabileceği belirtiliyor. 67P'deki oluşumların buz ve organik materyal karışımına işaret ettiğini savunan ikili, Güneş'e yaklaştıkça ortaya çıkan sıvı suyun da mikroorganizmaların çoğalmasına yardım edebileceğini ifade etti. Açıklama, antifriz görevi gören tuzlara sahip organizmaların kuyrukluyıldız henüz Güneş'ten çok uzakken bile hayatta kalabileceği ve gaz üretebileceği belirtildi. 67P Güneş'ten 500 milyon kilometre uzakta olduğu Eylül 2014'te -40 derece sıcaklığa sahipti ve buna rağmen kuyruğunu oluşturan gaz oluşumu yaşanıyordu. Wallis ve Wickramasinghe, 67P'nin kuyrukluyıldıza 186 milyon km ile en yakın olacağı Ağustos ayında mikroorganizmaların en aktif hale geleceğini savundu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-antimikrobiyal-3d-plastik-dis-uretti/", "text": "Dişinizi mi çektirdiniz ? Üzülmeyin yakında dişçiniz size yeni bir diş basabilir ve ağzınızı temiz de tutabilir. Oturmayan dişler, yanlış tedaviler ağız dolusu çalkalamalar sizi bıktırabilir. Fakat şimdi dişçiler ileri teknoloji dijital tarama ve 3D yazıcılar sayesinde yeni bir alana geçiyorlar. Bu sayede daha gelişmiş materyaller üretilerek, oral hijyen sağlanabilecek. Groningen Üniversitesi'nden Andreas Herrmann ve meslektaşları özel bir antimikrobiyal plastik geliştirerek, bakterileri öldüren özel bir 3D basım diş ürettiler. Araştırmacılar bakteriyel hasarın her yıl milyonlarca dolar zarara yol açtığını belirtiyorlar. Araştırmacılar dental reçine polimerlerine kuatarner antimikrobiyal amonyum tuzları ilave etti. Tuzlar pozitif yüklü olduğundan negatif yüklü bakteri zarlarını bozuyor ve onların patlayarak ölmelerini sağlıyor. Bu materyal etkileşim halinde bakteriyi öldürebiliyor, diğer açıdan insan hücrelerine zarar vermiyor, diyor Hermann. Bu özel karışım 3D yazıcıya ilave eden araştırmacılar, uv ışıkla maddeyi sertleştirdi Bu sayede yeni bir diş veya diş teli basılabiliyor. Antimikrobiyal özellikleri test etmek için kaplı malzemeler, Streptococcus mutans içeren salyayla karıştırıldı. Normalde bu bakteri dişlerin aşınmasından sorumlu. Araştırmacılar bu maddenin , kontrol numunesine göre bakterileri % 99'dan fazla öldürdüğünü buldu. İnsanlara uygulanmadan önce bazı testler yapılacak. Ekip tükürük ve bakteri numunesini sadece 6 gün boyunca bekletti. Klinik denemeler için bu genişletilebilir, diş macunuyla uyumunu araştırabiliriz, diyor Herrmann. Ayrıca bu plastiğin diş olarak kullanılacak kadar güçlü olup olmadığı onaylanmadı, ama bu çok yakın bir zamanda olabilir. Bu medikal bir ürün, ilaçlar uzun bir geliştirme süresine sahip değil, diyor Hermann."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-bakteriden-elektrik-devrim/", "text": "Madenlerin derinliklerinde,göllerin diplerinde ve hatta bağırsaklarınızda oksijenin az olduğu ortamlarda bakteriler hayatta kalmak için elektrik üretmek zorunda kalıyorlar. Bu küçük ama güçlü elektrik üreticileri spekülatif deneylerde kullanılıyor ve bir gün bataryalarda ve biyo-evlerde kullanılabilir. Elektrik üreten pek çok bakteri türü olsa da, bunların bazıları daha iyi. Bu bakterilerle ilgili en büyük problem laboratuarda yetiştirmenin zorluğu ve laboratuar düzeneklerinin pahalı olması ve onlarla beraber yeni teknolojilerin geliştirilmesinin oldukça zor olması sayılabilir. MIT mühendisleri tarafından geliştirilen yeni teknikte elektrik üreten bakterileri ayırmak ve tanımlamak daha basit olduğundan , teknolojik uygulamalar için daha uygun hale geliyor. Elektrik üreten bakteriler,hücrelerinde elektron üreterek sonra bunu hücre membranlarındaki küçük kanallara salma özelliği var, bu prosese hücre dışı elektron transferi prosesi adı veriliyor. Bir bakterinin elektrik üretme kabiliyetini tanımlamak için bakterinin de yeraldığı EET proteini aktivitesini tanımlamak gerekiyor fakat bu proses oldukça zorlu ve zaman gerektiren bir işlem. İşte araştırmacılar bu nedenle dielektrofez adı verdikleri bir prosesle iki farklı tür bakterinin elektriksel özelliklerini ayırıyorlar. Bu sayede iki tür bakteriyi sanki kurbağa ve kuş hücresi ayırır gibi ayırabilecekler. Fakat MIT ekibinin çalışması sadece elektrik üretme kabiliyetindeki ufak bir farka dayanıyor. Saat camı şeklindeki mikroakışkan kanala uygulanacak küçük voltajlarla birbirine yakın voltajdaki hücreler ayrılabilir. Bakterileri manipule etmek için gereken voltajı bularak vehücre boyutunu kaydederek,her bakterinin polarizitesi hesaplanarak , hücrenin nasıl elektrik alanda daha kolay elektrik ürettiği bulunabiliyor. Araştırmada daha yüksek polarizitenin , daha aktif elektrik üreticisi olduğu sonucuna ulaşıldı. Ekibin bir sonraki hedefi geleceğin elektrik üretim tesislerinde kullanılmak üzere en iyi adayları tespit etmek. Eğer polarizite üzerine yapılan gözlemler doğru ise bu yeni teknik sayesinde elektrik üreten bakterilere ulaşım hiç olmadığı kadar kolay olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-beynin-anilari-hatirlarken-ayni-noronlari-kullandigini-kesfetti/", "text": "National Institutes of Health araştırmacıları tarafından yapılan epilepsi hastaları üzerinde yapılan bir araştırmada , hafıza testleri esnasında binlerce her bir nörona ait elektriksel aktivite ölçüldü. Bilim insanları, hastaların bir kelime çiftini öğrendiklerinde nöronlarında oluşan ateşlemenin, tekrar çağrıldığında saniyenin çok küçük bir kesrinde tekrardan benzer şekilde ateşlendiğini keşfettiler. Aynı zamanda bu çalışma ; NIH Klinik Merkezi 'nin ilaca dirençli epilepsi hastaları üzerinde yaptıkları denemenin bir parçasını oluşturuyor. Belleğimiz hayatımızda önemli bir rol oynar. Sanki müzik notalarının plağa işlenmiş yivleri gibi, beyinde nöral ateşleme desenleri oluşturarak beynimize kaydederek ve tekrar yeniden oynatabilir, diyor NIH Nörolojik Hastalıklarla ve İnme Enstitüsü'nden Tıp Doktoru ve Doç. Kareem Zaghloul, Dr. Zaghloul'un ekibi ilaca dirençli epilepsi hastalarının beynine cerrahi olarak yerleştirilen elektrotlardan gelen elektrik akımlarını kaydederek hastaların epilepsi nöbetlerinin kaynağını belirlemeye çalışıyor. Ayrıca bu süreçte hafızaya alma esnasında gerçekleşen sinirsel aktiviteyi de kaydetmek mümkün oldu. Bu araştırmayla ,geçmiş tecrübelere dayanan epizodik anıları kaydederken gerçekleşen aktivite ölçüldü. İlk kez 1957'de kaydedilen bir epilepsi vakasında, hafızaya dair ilginç bir gelişme kaydedildi. H.M. adlı hastanın epilepsi nöbetleri durdurmak için beyninden bir kısım çıkarıldı. Fakat hasta sonrasında yeni tecrübe ettiği şeyleri hatırlamamaya başladı. O zamandan beri, bazı tanıdık kokular ya da müzik eşliğinde beyindeki nöral aktivite desenlerinin nasıl değiştiği bugüne kadar bilinmiyor. 20 yıldan uzun süren kemirgen çalışmalarından yola çıkarak, beynin anıları depolarken birbirinden eşsiz nöronal ateşleme sekansları gerçekleştirebileceği varsayılıyordu. İşte Dr.Zaghloul'un Laboratuvarı'na katılan doktora sonrası araştırmacı Duke Üniversitesi, Alex P. Vaz bu araştırmanın lideri olarak bu savı insanlarda test etmeye karar verdi. Eğer insanlardan aldığımız verilere dikkatli bakarsak hafızaları ve nöronal ateşleme desenleri arasında bağlantı bularak, kemirgenlerde olana benzer bir bağlantı tespit edebileceğimizi düşündük, diyor biyomühendis Alex P. Vaz. İşte bu bağlantıyı bulmak için, insan beynindeki dil merkezi olarak sayılan ön temporal lopta ateşlenen nöronal desenleri analiz edildi. Ekran karşısındaki hastalara kek ve tilkigibi kelime çiftlerini öğrenmeleri rica edildi. Araştırmacılar her yeni kelime öğrenildiğinde, eşsiz nöronlara özgü nöronal desenler oluşturulduğunu keşfedildi. Mesela hastaya kek kelimesi gösterildiğinde, sadece milisaniyeler içinde çok benzeri bir nöral desen ateşlenerek, hasta tilki sözcüğünü doğru bir şekilde geri çağırabildi. İşte bu sonuçlar şunu gösteriyo ki, beyin anıları depolarken farklı nöral pik aktivitesi sekansları kullanıyor ve sonra onları yeniden oynattığında geçmiş tecrübelerini hızlı bir şekilde hatırlıyor, Dr. Zaghloul. Elde ettiğimiz sonuçlar, anıların beyin boyunca sinirsel ateşleme modellerinin koordineli bir şekilde tekrarlanmasını içerdiği fikrini destekliyor. Anıların nasıl oluştuğu ve geri çağrıldığını çalışmak sadece kendimizi anlamamıza yardımcı olmamakla beraber, aynı zamanda hafıza bozukluklarında sinirsel devrelerinin nasıl bozulduğunu anlamamızı da sağlayabilir. Bu çalışma, NINDS Intramural Araştırma Programı ve NIH eğitim hibeleri (NS113400, GM007171) tarafından desteklenmiştir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-borofeni-stabillestirerek-devrimsel-malzeme-borofani-uretti/", "text": "Bilim insanları, bor ve hidrojen atomlarını birleştirerek, nanoelektronik ve kuantum bilgi teknolojilerinde çığır açacak, stabil borofan nanoyapraklar üretmeyi başardı. Nanoteknolojideki bu gelişme sayesinde güneş pilleri, bataryalar ve tıbbi elektronik cihazlarda inanılmaz performans artışı vadediyor. Northwestern Üniversitesi ve Florida Üniversitesi ile işbirliği ve ABD Enerji Bakanlığı'nın Argonne Ulusal Laboratuvarı'ndan bilim insanlarının Science dergisinde yayınlandığı 2 boyutlu malzemeye borofan adı verildi. Bor ve hidrojenden oluşan bu nano yapraklar, sadece 2 atom kalınlığında ve bu gerçekten yeni nesil bir nano-malzeme. Bilim dünyasında son yıllarda heyecan verici birçok gelişme yaşandı. Bu gelişmelerden biri kuşkusuz grafen adı verilen ve sadece bir atom kalınlığındaki malzemedir. Grafen çelikten 200 kat daha güçlüdür. Yeni geliştirilen borofen malzemesi de grafen gibi geleceğin malzemesi olabilir. Borofen ilk olarak Argonne Nano Malzemeler Merkezindeki çok uluslu bir araştırma ekibi tarafından 2015'de sentezlendi. Normalde grafen, grafitin atomik tabakalarından birinin ayrılmasıyla oluşur. Fakat borofen, grafen gibi ana yapıdan ayrılan bir parça değildir ve hazırlanması oldukça zordur. Dahası borofen, havayla çabuk reaksiyona girdiğinden çok dengesiz ve form değiştirmeye hazırdır. Borofenin başta her türden problemli bir malzemeydi. Fakat biz borofenle, hidrojeni birleştirdiğimizde ürün aniden daha stabilleşerek, nanoelektronik ve kuantum bilgi teknolojilerinde kullanıma hazır hale geldi, diyor Northwestern Üniversitesi'nden Malzeme Bilimleri ve Mühendisliği'nden Prof. Mark Hersam. Araştırma ekibi borofenin önce gümüş substratta büyüttü ve sonra hidrojene maruz bırakarak borofan oluşturdu. Sonra bilgisayar görselli algoritma ve taramalı tünelleme mikroskopu kullanarak kompleks bir yapı açığa çıkardı. Bu algoritma, yapay zeka kullanarak teorik simülasyonlar ve deneysel ölçümleri kıyaslıyor ve yapının aydınlatılmasına yardımcı oluyor. Borofan malzemesi sadece iki atom kalınlığında olmasına rağmen, bor ve hidrojen arasındaki dizilim kombinasyonlarının sıklığı nedeniyle oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bilgisayar modellemesi ve taramalı tünellemeli mikroskop kullanarak, atomik yapıları belirlemede büyük bir zorluğu aştık, diyor Argonne'dan Nano bilimci Maria Chan. Kompleks bir yapıyı aydınlatmaya yarayan bu otomatik analitik teknik, gelecekte diğer nano yapıları aydınlatmada kullanılabilir. Borofenin hidrojenle stabil hale getirilmesi sayesinde, optoelektronik yani ışıkla çalışan cihazların yapımında kullanılma alanı doğacaktır. Telekomünikasyon, tıbbi ekipmanlar ve birçok alanda ışık kontrolü sağlanabilir. Işık yayan cihazlarda kullanılarak görüntüleme teknolojilerinde yer alabilir. Elde edilen bu bulgular, borofanın nanoelektroniklerde iki boyutlu malzeme olarak inanılmaz bir potansiyeli olduğunu-kavramada çok önemli bir adımdır, diyor Chan. Araştırma Referansı: Synthesis of borophane polymorphs through hydrogenation of borophene, appeared in Science. Authors are Q. Li, V.S.C. Kolluru, M.S. Rahn, E. Schwenker, S. Li, R.G. Hennig, P. Darancet, M.K.Y. Chan and M.C. Hersam. Bu çalışma, Deniz Araştırmaları Ofisi, Ulusal Bilim Vakfı, DOE Temel Enerji Bilimleri Ofisi ve Argonne'den Laboratuar Yönetimli Araştırma ve Geliştirme fonu tarafından desteklenmiştir. Malzeme bilimi oldukça iyi bir tempo yakalamış, harika işler çıkarıyor, 2025'den sonra hayatımız da gözle görülür değişikler olacak!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-dnaya-resim-video-depolama-breakthrough/", "text": "Washington Üniversitesi ve Microsoft'tan araştırmacılar, DNA molekülleri içine kedi fotoğrafı , bir kaç fotoğraf ve video kaydetmeyi başardı. Bu gelişme sayesinde normalde bugünün dünyasında devasa bir alışveriş merkezi dolduracak kadar yer kaplayan dijital bilgi, küp şeker boyutunda depolanabilecek. Bu sistem sayesinde rastgele erişim okunabilirliği ve hata düzeltme protokolleri ile DNA molekülleri içine veri arşivlenebiliyor. Mevcut silikon depolama tekniklerine göre , bu yeni metot milyonlarca kez veriyi sıkıştırarak DNA gibi küçük bir boyuta depolayabiliyor. Hayatımızın temel yapıtaşı olan bu akılcı molekül DNA, genlerimize verimli bir şekilde bilgi depoluyor ve canlı sistem bu şekilde çalışıyor. Bu gerçekten küçük ve dayanıklı bir sistemdir. Biz bu sistemi resimler, videolar,dökümanlar için yeniden düzenleyerek yüzlerce binlerce yıl yönetebilecek bir yol geliştirdik, diyor Washington Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Luis Ceze, Ceze ve arkadaşları çalışmalarını, bu hafta Atlanta'da açıklayacak. Araştırmacılar yapılan bir dizi deneyde, resim dosyalarındaki dijital veriyi DNA kodları, adenin,timin,sitozin ve guanine kodladı. Yani dijital verideki ikili kodları 1 ve 0'ları, ATCG dizileri halinde dönüştürmeyi başardı. Resimler ise enteresan, 5 kb'lık bir gülen maymun, 12 kb 'lık kedi resmi ve 24 kb'lık Avustralya Sidney Limanı resminden oluşuyor. Dijital veri parçalara bölünerek inanılmaz çok sayıdaki ufak DNA moleküllerine sentezlenerek depolandı. DNA dehidre edilerek uzun süreli saklama sağlanabiliyor. Ekip dosya marka parçalarını DNA'ya yerleştirerek, geniş çaplı kullanılan polimeraz zincir reaksiyonu teknolojisiyle veriyi geri alabildi. Bu yöntem sayesinde araştırmacılar tüm DNA kodunu okumak yerine aynı bilgisayardaki rastgele erişim belleği gibi , baktıkları yerde veriyi sıfırlayabilir. Ayrıca araştırmacılar hata düzeltme metodu kullanarak XOR avantajını kullandı. Sonuç olarak resimler, bir bayt bile kayıp yaşanmadan yeniden oluşturulabildi. Bir diğer deneyde ise yine Washington Üniversitesi 'nden bir video Voices From the Rwanda Tribunal kodlanarak , yeniden alınabildi. Yani bir video kaydedilebildi. 10 yıldan fazladır dünya çapında araştırmacılar DNA'ya veri yüklemenin yolunu arıyorlar. Daha öncesinde başka bir ekip DNA'ya 53,000 kelimelik bir kitap ve resimlerini kodlamıştı. Diğer ekipse 2013'de William Shakespeare''in sonelerini kodladı. Fakat bu son gelişmede son teknoloji kullanılarak rastgele erişim metodu ve sondan-sona sistem tarif edildi. Ayrıca DNA okuma-yazma hata kaynakların detaylıca kaydedildi. Şimdilik bir DNA sentezleme onbinlerce dolara mal olduğundan, henüz böyle bir teknolojinin yayılması mümkün değil. Fakat DNA bazlı depolama sistemleri çok az yer kapladığı ve DNA moleküllerinin binlerce yıl saklanabildiği düşünülürse , buna değer. 2020'ye kadar tüm dünyadaki dijital bilginin 44 trilyon gigabayta ulaşması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-dunyadaki-en-kucuk-kuvveti-olctu/", "text": "Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı ve Berkeley Üniversitesi'nden bilim insanları şimdiye kadar ölçülebilecek en küçük kuvveti ölçmeyi başardı. Lazer ve optik tuzak kombinasyonu kullanılarak ultra soğuk atom bulutlarında 42 yoktonnewton kuvvet ölçüldü. Normalde 1 yokto Newton bir Newton kuvvetin 1 septimilyonda biri yani yaklaşık 42x10-23 Newton kuvvet ölçüldü. Biz hassas bir optik boşlukta bulunan ultra soğuk atom bulutu kütle hareket merkezine dışardan kuvvet uygulayarak optik hareketi ölçtük. Bulutun oskilasyon frekansı sürücü kuvvetle rezonans olunca Standart Kuantum Yapılan ölçümün kuvvetinin 4 . faktöründe duyarlılığa ulaştık. Bu şimdiye kadar yapılabilecek en hassas ölçüm , diyor Berkeley Fizik Bölümü'nden Dan Stamper-Kurn. Stamper-Kurn Science dergisinde yayınlanan araştırmada standart kuantum limitine yakın bir kuvvet ölçtüğünü belirtiyor. Genel görelelik teoreminde ifade edilen uzay zaman dalgalanmaları ve yerçekimsel dalgalanmaları varlığını onaylamak için Isaac Newton 'ın makroskopik kuvvetlerini mikroskopik açıdan değerlendirmeniz gerekiyor. Bu nedenle nerdeyse çok ihmal edilebilir kuvvetleri tayin etmeniz gerekiyor. Kuantum seviyesinde kuvvet ve hareketlerin hassasiyetini ölçmek istense de , Heisenberg belirsizlik ilkesi nedeniyle oskilatörün ölçümünü bozan yani kuantum geri hareketi fenomeni engeli var. Öncesinde standart kuantum limitine yakın yapılan ölçümler olsa da bunların en yakını kuvvetin 8.derecesine kadar inebilmişti. Yapılan yeni ölçüm standart kuantum limitine en yakın ölçüm olarak gerçekleşti. Ekip sadece 1200 atomdan oluşan ölüm sayesinde bu kadar hassas ölçüm yaptıklarını ifade ediyor. Araştırmanın baş yazarı Sydney Schreppler'ın kurulumuyla yapılan deneyde rubidyum atomlarının optik tuzağa alınması sayesinde mekanik oskilatör mutlak sıfıra yakın bir sıcaklıkta soğutuldu. Optik tuzak 860 ve 840 nm dalga boyunda birbirine eşit ve atomların eksenel kuvvetlerine zıt iki kuvvet tarafından sarıldı. Kütle merkezinin hareketi 840 nm büyüklüğündeki gaz ile modüle edildi. Propta 780 nm 'lik tepki ışını ölçüldü. Ölçümün bu kadar duyarlı olmasını rubityum atomların mutlak sıfıra yakın bir sıcaklığa indirilmesiyle mümkün oldu. Böylece rubityum atomları ayrıştırılarak, çevresel gürültüden izole edilen atomlar lazer ışınıyla tuzakta tutulan atomlar ısınmadığından çok duyarlı bir ölçüm yapılabildi. 1980'lerde yapılan bir araştırmada bu kadar hassas bir ölçümün yapılmasının 5 yıl alacağı öngörülürken, bu ölçümün yapılması 30 yılı aldı. - S. Schreppler, N. Spethmann, N. Brahms, T. Botter, M. Barrios, D. M. Stamper-Kurn. Optically measuring force near the standard quantum limit. Science, 2014; 344 (6191): 1486 DOI: 10.1126/science.1249850"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-dusuk-gucle-hidrojen-uretebilecek-ucuz-katalizoru-buldu/", "text": "2015 yılında Amerikalı tüketiciler için sonunda hidrojen yakıt hücreli arabalar almak mantıklı hale gelmeye başladı. Hidrojen temiz enerji olarak adlandırılsa da hidrojen genelde doğal gazdan üretildiği için halen sera gazı kaynağı olmaya devam ediyor. İşte bu nedenle hidrojeni global ısınma yapmayacak şekilde üretmek için yeni yollar araştırılıyor. Stanford Üniversitesi'nden bilim insanları düşük maliyetli emisyon yaratmayan sadece ince pillerle çalışarak suyun hidrolizinden hidrojen üretecek bir yol buldular. Piller elektrotlara akım yollayarak suyu hidrojen ve oksijen gazına ayrıştırıyor. Fakat diğer pahalı elektrotlara nazaran yeni teknikte oldukça ucuz nikel ve demir kullanılıyor. Nikel ve demir oldukça ucuz maddelerve bu sayede elektrokatalizler aktif hale gelerek, oda sıcaklığında suyu sadece 1,5 voltla ayrıştırabiliyor, diyor Stanford' dan Kimya Profesörü Hongjie Dai. Normalde platin ve iridyum adlı pahalı maddeler kullanarak hidroliz yapılırken, bugün ucuz maddelerle aynı gerilimi elde etmek için hidroliz yapılabiliyor. Ayrıca geliştirilen bu eşsiz elektrot sayesinde klorür ve sodyum hidroksit gibi önemli kimyasallar üretilebilecek. Otomobili üreticileri uzun süredir hidrojen yakıt hücrelerinin, benzinli motorlara göre umut vadettiğini düşünüyorlar. Yakıt hücresi teknolojisinde hidrojen gazı, havadaki oksijenle yakılarak, elektrik üretilerek araca güç sağlıyor. Yani hidrojen yakıt hücreleri aracın bataryalarını şarj ederek oldukça sessiz ve temiz bir sürüş sağlıyor. Normalde benzinli,dizel veya gazlı araçlarda ortaya karbondioksit çıkarken, yakıt hücreli arabalarda egzostan su damlacıkları çıkıyor. Bu yılın başında Hyundai'de Güney Kaliforniya'da yakıt hücreli arabaları piyasaya sürmeye başladı. Ayrıca Honda ve Toyota'da 2015'de araçlarını satmaya başlayacak. Fakat hidrojen eldesi için doğalgaz kullanılması halen emisyon yarattığından yeşil bir çözüm değil. Fakat endüstriyel boyutta üretebilecek bu yeni çözüm belki de tümüyle yeşil bir çözüm yaratılmasını sağlayacak. Yeni çözümde geliştirilen nikel bazlı katalizörün platin kadar etkili olduğu belirtiliyor. Keşif Stanford yüksek lisans öğrencisi Ming Gong tarafından yapıldı. Ming nikel-metal/nikel-oksit yapısı sayesinde saf nikel veya nikel oksitin kendi başına kullanılmasından daha aktif bir yapı keşfetti. Bu eşsiz buluş hidrojen elektrokatalizinde başı çekse de , halen bilimsel olarak nasıl gerçekleştiğini anlayamadık, diyor Prof. Hongjie Dai. Nikel/nikel-oksit katalizörü sayesinde suyu ayrıştırmak için gereken enerji oldukça düşüyor. Bu sayede hidrojen üreticileri milyarlarca dolar tasarruf edecek. Elektrotların stabilitesi düşük ama yarılanma ömrü uzun. Şu an ürettiğimiz cihaz birkaç gün çalışırken, üretilecek cihazın aylarca çalışması tercih edilir, diyor Ming Gong. Araştırmacılar bu düzeneği güneş enerjisiyle çalıştırmayı düşünüyor. Yeni geliştirilen bu ucuz katalizör pahalı teknolojileri ucuzlatarak,hidrojenin yaygınlaştırabilir. Umarız bu sayede global ısınma yavaşlar . - Ming Gong, Wu Zhou, Mon-Che Tsai, Jigang Zhou, Mingyun Guan, Meng-Chang Lin, Bo Zhang, Yongfeng Hu, Di-Yan Wang, Jiang Yang, Stephen J. Pennycook, Bing-Joe Hwang, Hongjie Dai. Nanoscale nickel oxide/nickel heterostructures for active hydrogen evolution electrocatalysis. Nature Communications, 2014; 5: 4695 DOI: 10.1038/ncomms5695"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-elmasi-bile-cizen-sertlik-cam-uretti/", "text": "Atomik boyutlara inildiğinde, cam malzemeler karışık atom kümelerinden oluşur ve bu nedenle kolay kırılan bir yapıya sahiptirler. Çin Yanshan Üniversitesi'nden malzeme bilimciler, camdaki atomların nasıl düzenlenerek, elmasın sertliğiyle yarışacak ve hatta geçecek hale getirmenin bir yolunu buldu. Malzemenin mekanik özellikleri akla geldiğinde, genelde maddenin atomlarının nasıl bağlandığı önem kazanır. İşte elmasın ünlü sertliği karbon atomunun dörtlü bağ yapısından (sp3 hibritleşmesi) kaynaklanır. Her atom bir yanındaki karbon atomuyla bağ yapar ve katı bir köprü oluşturur. İşte bu nedenle elektronların akım taşıyacak bir boşluğu kalmadığından, elmas iyi bir yalıtkan haline gelir. Fakat camsı katılar genel olarak birbirini tekrarlayan yapılardan oluşmazlar. Sıvı parçacıkların sıcaklığı yeterince düştüğünde, tüm yapı aşağı-yukarı aynı olur. Buna rağmen içeriklere bağlı olarak camsı malzemelerin şaşırtıcı derecede benzer olabilir. Ayrıca düzensiz hizalanmaları nedeniyle belli teknolojiler için optik ve mekanik özellikleri çok uygundur. Metal tabanlı camlar ise metallerin sahip olmadığı kristal yapısına sahip olmakla beraber, halen iletken olabilirler. Karbonun camsı halinin nasıl olacağını belirlemek ise ancak teorik bir tahminden ibaretti. İşte Yanshan Üniversitesi'nden araştırmacılar karbon atomlarından bucky küreleri adı verilen molekülleri 25 gigapaskal(250,000 atm) basınç altında sıkıştırdı ve sonra onları 1,000 0C ila 1,200 0C arasında pişirdi. Sonra AM-I, AM-II ve AM-II adını verdiği üç ürün üretti. Araştırmacılar bu malzemeleri test ederek, atomların bağlanma haritasını çıkardığında, bütün malzemelerin şekilsiz silikonla kıyaslanabilecek kadar iyi yarıiletken olduğunu gösterdi. Mekanik özelliklere gelince, gerçekten inanılmaz bir özellik keşfettiler. Elmas karakteristik açıdan bilinen en sert nesnedir. Sert malzemelerin sertliği Vickers sertlik testiyle ölçülür ve malzemeye basmak içinse elmas uç kullanır. Daha sert malzeme, daha yüksek basınç uygular mantığından yola çıkılır. Doğal veya yapay bir elması çizmek için 60 ila 100 gigapaskal güç gerekir. İşte camsı AM-III malzemesi ölçüldüğünde, 110 ila 116 gigapaskal arasında Vickers sertlik testine dayandığı gözlendi. Bu şimdiye kadar gözlenen en sert, şekilsiz katı oluyor. Doğal bir pırlanta üzerinde bir çizgi bırakabiliyor. Şimdilik ticari açıdan kullanmak için çok pahalı olsa da zamanla yüksek basınçta kullanılan silisyum transistörlerin yerini alabilir. Bu deneysel cam teknolojisi, belki grafen gibi karbon allotroplarında kullanılabilir. Şimdilik AM-III'ün ne amaçla kullanılabileceğini düşünmek zor olsa da belki de gelecekte elektrik ve elektronik mühendislerinin en iyi arkadaşı olabilir. Araştırma National Science Review dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-emar-ve-yapay-zekayla-dusunce-okumayi-basardi/", "text": "Bilim insanları , insan beyin taramaları ve yapay zeka modelleme kullanarak insanların düşüncelerini okumaya bir adım daha yaklaştı. Normalde bir dil dekoderi kullanmaktaki ana fikir , iletişim yeteneğini kaybeden insanlara yardım etmek. Fakat bu teknoloji, ABDli bilim insanları arasında mental gizliliğe ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirdi. Bu korkuları gidermek içinse, bu teknolojinin mümkün kılınması için kişinin saatlerce fonksiyonel manyetik rezonans taraması yapılması gerektiğinin altı çiziliyor. Yani kişinin rızası olmadan dekoderin kullanılması mümkün değil. Daha önceki araştırmada beyin implantı sayesinde, uzun süredir konuşamayan ya da bir şeyler yazamayan kişilerin kelimeler ve hatta cümleler kurmasına yardımcı olduğu gösterilmişti. Bu beyin-bilgisayar arayüzleri beynin kelime oluştururken, ağzı kontrol eden bölgesine odaklanıyor. ABD Teksas Üniversitesi'nden nöro-bilimci ve araştırmanın yardımcı yazarı ekibin dil dekoderi için tümüyle farklı bir seviyede çalıştığını ifade ediyor. Bizim sistemimiz fikirler, semantikler ve anlam açısından gerçekten farklı bir seviyede çalışıyor, diyor Huth. Nature Neuroscience dergisindeki araştırmaya göre, invazif olmayan beyin implantları açısından sürekli dili yeniden oluşturabilen ilk sistemdir. Araştırmada üç kişi toplamda 16 saat boyunca, fMRI makinesinin içinde New York Times'ın Modern Love gibi podcastlerini dinledi. Araştırmacılar bu sayede; kelimelerin, ifadelerin ve anlamların, beynin dili işlediği bilinen bölgelerinde nasıl tepkilere yol açtığını haritaları gözlemledi. Araştırmacılar bu veriyi kullanarak, GPT-1 nöral dil ağı modelini besledi. Bu ağ Chat GPT'nin atasıdır. Bu model kişinin beyninin algılanan konuşmaya nasıl cevap verdiğini tahmin ederek, en yakın cevabı bulana kadar seçenekleri daraltıyor. Modelin doğruluğunu test etmek için her katılımcı fMRI makinesinde yeni bir hikaye dinledi. Çalışmanın ilk yazarı Jerry Tang, kod çözücünün kullanıcının duyduğu şeyin ana fikrini kurtarabileceğini söyledi. Örneğin, katılımcı Daha ehliyetim yok ifadesini duyduğunda, model daha araba sürmeyi öğrenmeye bile başlamadı şeklinde geri dönmüştür. Araştırmacılar, kod çözücünün ben veya o gibi şahıs zamirleriyle mücadele ettiğini de kabul ediyor. Fakat katılımcılar kendi hikayelerini düşündüklerinde veya sessiz filmleri izlediklerinde bile, kod çözücünün özü kavrayabildiğini ifade ediyor. Huth, Bu, dilden daha derin bir şeyi çözdüğümüzü, sonra onu dile dönüştürdüğümüzü gösterdi. Huth, fMRI taramasının tek tek sözcükleri yakalamak için çok yavaş olması nedeniyle, birkaç saniye içinde bir bilgi yığını, bir karmaşa topladığını söyledi. Böylece, kesin kelimeler kaybolsa bile fikrin nasıl geliştiğini görebiliriz,diyor. Araştırmada yer almayan İspanya'nın Granada Üniversitesi'nde biyoetik profesörü olan David Rodriguez-Arias Vailhen, bunun daha önceki beyin-bilgisayar arayüzleriyle elde edilenin ötesine geçtiğini söyledi. Bu bizi, makinelerin zihin okuyabildiği ve düşünceyi yazıya dökebildiği bir geleceğe yaklaştırıyor. Araştırmacılar bu tür endişeleri tahmin ediyorlardı. İşte bu nedenle testler yaptılar. Kod çözücünün, kişinin kendi özel beyin aktivitesine göre eğitilmemişse üzerinde çalışmadığını gösterdiler. Ayrıca üç katılımcı dekoderi kolayca engelleyebildi. Kullanıcılar podcasti dinlerken yedili saymaları, hayvanları adlandırmaları, hayal etmeleri ya da zihinlerinde farklı bir hikaye anlatmaları söylendi. Araştırmacılar, tüm bu taktiklerin kod çözücüyü sabote ettiğini ifade ediyor. Daha sonra ekip, beyin taramalarının şifresini gerçek zamanlı olarak çözebilmek için süreci hızlandırmayı umuyor . Ayrıca zihinsel mahremiyeti korumak için düzenlemeler yapılması çağrısında bulunuyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-en-siyah-maddeyi-yaratmayi-basardi/", "text": "Suudi Arabistan Kral Abdullah Üniversitesi'nden bilim insanlarından oluşan bir ekip, nano teknolojiyle bugüne kadar yapılmış insan yapımı en siyah maddeyi yarattı. Nature Nanotechnology dergisinde yayınlanan araştırmada, maddenin nasıl üretildiği, kullanılan kaynaklara ve tümüyle beyaz cyphochilus böceği hakkında bilgiler yer alıyor. Araştırmacılar, mükemmel derecede siyah bir materyali yaratmanın imkansız gibi olduğunu ,çünkü kendine çarpan bütün enerjiyi absorblayarak, enerji kaybı olmadan yayması gerektiğini not düşüyor. Bilim insanları bu gibi materyallerin üretilmesi sayesinde, güneş kollektörleri gibi daha verimli ve iyi cihazlar yapılabileceğine inanıyor. Yeni yapılan çalışmada ekip en siyah materyali yaratmak için tümüyle beyaz cyphochilus böceği üzerinde çalışırken, nano parçacıkları emüle etmeyi keşfetti. Sonuçta geliştirilen birbirine eşit çok küçük nano çubuklar (30 nm çapında) geliştirilerek 400 ila 1400nm spektrumda % 98 ila % 99 civarında ışığı absorblayan bir malzeme geliştirildi. Geliştirilen malzeme bugüne kadar geliştirilmiş herhangi bir malzemeye göre her açıdan ve polarizasyondan % 26 daha fazla ışık absorbluyor. Araştırmacılar cyphochilus böceğinin fotonik kristal yapısına bakarak, ışığı çok verimli bir şekilde yansıttığını gözlemlediler. İşte burada bu yapıyı tersine çevirerek, yüzeyde kaotik bir enerji harmanlayıcısı yarattılar. Bu sayede sonsuz uzunlukta metalik dalga kılavuzları oluşturuldu. Ayrıca materyal çok kolay üretilerek, sıvılarında dışında veya içinde üretilebiliyor. Lazeri ateşlemesiyle, rezonans gereksinimi olmaksızın, monokromatik emisyonlar üreten yeni nesil bir ışık kaynağı ürettiler. Bu sayede üretilecek cihazlar sayesinde güneş enerjisi kollektörleri ve belki de optik bağlantılar kurulabilir. Bu materyal sayesinde belki de tümüyle farklı yeni materyaller geliştirilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-enceladusta-dunyadakine-benzer-okyanus-akintilari-olabilecegini-buldu/", "text": "Satürn'ün Enceladus uydusundaki buz altı okyanusun aynı dünyadaki okyanuslar gibi aktığı keşfedildi. Yani Enceladus'un okyanusları düşünüldüğü gibi homojen olmayabilir. Enceladus'un gizemleri öyle düşünüldüğü gibi kolay keşfedilmedi. İlk olarak 1981'de Enceladus'un yakınlarından geçen Voyager 2, yüzeyden 500 km üzerinden çok parlak bir buz topunun fotoğrafı çekti. Bu fotoğrafta kabarık kraterler, uzun çatlaklar ve dağlık alanlar gözüküyordu. Jeolojik aktivite olabileceğine dair bir kanıt olabilirdi. 2010'a gelindiğinde ise Cassini sondası sayesinde Enceladus'un buzul çatlaklarında gayzerler püskürttüğü keşfedildi. Yani bu ay tümüyle buz değil ve bir tuzlu su okyanusuna sahip. Buzdaki sıvı haldeki su ve çatlaklar, bilim insanlarına Enceladus'un nasıl işlediğini anlamada yardımcı olacak. Enceladus, Satürn etrafında elliptik bir yörüngede 1.37 günlük bir yörüngeye sahip olduğundan, değişen kütleçekim kuvvetleri nedeniyle çekme ve uzamaya maruz kalıyor. İşte bu stres içsel ısınma ve jeotermal aktivite üreterek buzun yüzeyinde çatlaklar yaratıyor. İçsel ısınma, iç okyanusu sıvı halde tutuyor ve çatlaklardan gayzer şeklinde püskürmesine neden oluyor. Bu su yüzeye düşerek tekrar donuyor. Ayrıca bu iç ısı dikey konveksiyon akıntıları yaratabilir yani Dünya'da görülene benzer şekilde ısınan su yukarı hareket ediyor, yani soğumadan sirkülasyona girebileceğini bir bölgeye. Enceladus Dünya'dan çok daha farklı olacağından, okyanusların ne kadar benzer olacağı pek belli değil. Dünya'nın okyanuslar ortalama olarak 3700 metre(3,7km) derinliktedir. Enceladus'un ise en azından 30 km derinliğinde olduğu ve bunun 20 km'sinin buzla kaplı olduğu düşünülüyor. Bu ayın okyanusunun derinliklerinde gerçekten neler olduğunu bilemiyoruz fakat buz mantoda bazı ipuçları var. Buzul kutuplarda ekvatordan çok daha ince ve güney kutbundan ince olduğundan ayın gayzerleri püskürüyor. Araştırma ekibine liderlik eden, Caltech'den jeofizikçi Ana Lobo'ya göre okyanusun altındaki bu dikey konveksiyon düşünüldüğünden çok daha kompleks olabilir. Buzun incelmesi muhtemelen daha fazla erimeyle, buzun kalın olması ise daha fazla donmayla alakalı olacaktır. Yani buz kalınlaştıkça okyanus daha da tuzlu olacaktır, çünkü su dondukça suya daha fazla tuz geri salmaktadır. Bu nedenle buzun altındaki su daha yoğun olacak ve daha da dibe batacaktır. Fakat Eriyen bölgelerde ise tam tersi söz konusudur. Su çok daha saf ve daha az yoğun olacağından yüzeyde kalacaktır. Dünyamızda bu olay bu konveyör halatı gibi olan bir akıntıya neden oluyor. Su kutuplarda dondukça daha da yoğunlaşıyor ve tuzlu su aşağıya batarak, akıntı ekvatora doğru giderken, ılık sular ekvatordan kutuplara doğru akarak donacak ve daha yoğun soğuk tuzlu suyun batmasına neden olacaktır. Bu böyle devam edip gidiyor. Bilim insanlarının geliştirdiği Enceladus bilgisayar modeli sayesinde taşıma kayışı akıntıları kısmen anlaşıldığında, ekip dünyadakinin benzeri bir akıntının buz kalınlığıyla üretilebileceğini buldu. Bugün, Enceladus'ta yaşam olup, olmadığı halen belli değil. Güneş çok uzakta fakat iç jeotermal ısınma sayesinde, Dünya'daki hidrotermal yarıklarda olana benzer bir yaşam oluşması için gerekli kemosentetik besin ağları oluşabilir. Eğer okyanus diplerinde gizlenen bir yaşam varsa, ekibin bulguları bunu nerde arayacağımızı açıklamamıza yardımcı olabilir. Cassini'nin incelediği su numunelerinde tuz olduğu biliniyor. Eğer ekibin hesaplamaları doğruysa, gayzerlerdeki tuz seviyeleri gerçekten az olabilir çünkü, erime bölgesinden püskürtülüyor. Ayrıca ekvator bölgesindeki sular da daha tuzlu olabilir. Okyanus akıntılarının Dünya'daki besin dağılımındaki önemini biliyoruz. Tuzluluk ve besin dağılımına dair bilgimiz derinleştikçe, Enceladus'un ne kadar yaşanabilir olduğuna dair bilgimiz de artacaktır. Henüz,Enceladus için planlanan bir görev olmasa da, Satürn'ün ayı Titan için Dragonfly görevi var. Ayrıca, Jüpiter'in buzlu ayı Europa için de Europa Clipper görevi var. - Lobo, A.H., Thompson, A.F., Vance, S.D. et al. A pole-to-equator ocean overturning circulation on Enceladus. Nat. Geosci., 2021 DOI: 10.1038/s41561-021-00706-3"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-farelerde-bobrek-hasarini-geriye-dondurdu/", "text": "Bilim insanlarından oluşan uluslararası ekip, hastalıktan dolayı hasar görmüş böbrekleri rejenere ederek, böbrek yetmezliğini engellemenin bir yolunu buldu. Bu keşif sayesinde diyabet ve diğer hastalıklardan kaynaklanan komplikasyonlar tedavi edilebilecek. Diyabet yani şeker hastalığı vücutta birçok hasara neden olur. En önemli hastalıklardan biri de böbrek yetmezliğidir. Kan şekerinin giderek yükselmesi nefronlara hasar verir. Nefronlar, böbreklerdeki küçük filitre üniteleridir ve bozulduklarında yetmezliğe neden olurlar. Singapur ve Almanya'dan araştırmacıların yer aldığı araştırmada interlökin-11(IL-11) adı verilen potansiyel bir protein incelendi. Bu proteinin tepki olarak diğer organlara hasar verdiği düşünülüyor. Fareler yapılan detaylı incelemelerde böbrekler hasar gördükçe, böbreklerin içini saran iç tüplerin IL-11'i salarak hücre büyümesini engellediği ve moleküler düzeyde bir iltihap ve yaralanmaya neden olduğu bulundu. Ancak IL-11 bloke edilip, genetik olarak modifiye fareler kullanıldığında veya farelere IL-11'i bloke eden bir antikor verildiğinde, bu proses engellenerek, sağlıklı hücrelerin yeniden rejenere olarak mevcut hasarı geriye çeviriyor. Bilim insanları insan böbrek hücreleri üzerinde yapılan deneylerde de benzer sonuçlar elde etti. Araştırmacılar diyabetik böbrek hasarı hücrelerini IL-11 antibadisi verdiklerinde böbrek tübüllerinin yeniden çoğalarak, yaralanmayı ve enflamasyonu geri çevirdiğini buldu. Böylece organ fonksiyonları yeniden oluşarak, böbrek fonksiyonunu yeniden onardığını gösterdi. Sonuçlar ne kadar umut verici görünse de bu araştırmanın hala çok başlarda olduğunu ve sonuçların insan testlerine nasıl yansıyacağının bilinmediğini hatırlatmakta fayda var. Umarız bu yöntem böbrek yetmezliğini tedavisinde yeni ve etkili tedavilerin oluşturulmasında bir sıçrama tahtası olur. Araştırma Nature Communications dergisinde yayınlandı . Ekip, aşağıdaki videoda çalışmayı anlatıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-farelerde-yaslanmayi-geri-ceviren/", "text": "Bilim insanları memelilerde yaşlanmanın geri döndürülebilir olduğunu keşfetti. Yapılan deneyler sonucunda hücrede gerçekleşen moleküler olaylar nedeniyle, yaşlandıkça hücre çekirdeği ile mitokondri arasındaki bağlantının koptuğunu gözlemlediler. Doğal olarak insan vücudunda üretilen bir molekül sayesinde, yaşlanan farelerde bu hücre içi bağlantı yeniden kurulabildi. Bu farelerden alınan doku örnekleri, daha genç farelerdeki dokulara benzer biyolojik işaretler gördü. Harvard Tıp Okulu tarafından yapılan bilimsel araştırma Genetik Profesörü David Sinclair tarafından yürütülüyor. Yaşlanma işlemi bir çift insanı evlendirmeye benzer. Gençken daha iyi iletişim kurarken, yıllar geçtikçe aralarındaki iletişim kopar. İşte yaptığımız iş aynı iletişimi kopan bir çifti birleştirmeye benziyor, diyor Prof. David Sinclair. Araştırma Harvard Tıp Okulu, Ulusal Yaşlanma Enstitüsü, New South Wales Üniversitesi tarafından ortak olarak yürütülüyor. Mitokondri hücrenin enerji santrali olarak bilinir. İşte mitokondrinin de kendi genomu bulunur. Mitokondrinin zamanla fonksiyonunu yitirmesi nedeniyle Alzheimer ve diabet gibi hastalıklar oluşmakta. Araştırmacılar mitokondri DNA' sının yaşlanmayla beraber, mutasyona uğraması nedeniyle yaşlanmanın geriye döndürülebilmesine şüpheci yaklaşıyorlar. Çünkü mutasyonlar geri çevrilemiyor. Sinclair ve grubu yaşlanmaya ilişkin bilimsel temeli çalışarak sirtüin adı verilen geni inceledi. Daha önceki çalışmalarda SIRT 1 adı verilen genin üzüm, kırmızı şarap ve fındıkta bulunan resveratrol adı verilen bileşikle aktive olduğu gösterilmişti. Prof. Sinclair'in laboratuvarından, doktora sonrası bilim insanı Ana Gomes farelerde SIRT 1 genini kaldıramayı denedi. SIRT 1 geni kaldırılan fareler yaşlanma belirtileri göstermeye başladı. Mitokondrilerin işlevlerinde bozulma görülse de çoğu mitokondri proteininin normal seviyelerde kaldığını görünce şaşırdı. Sadece mitokondri genomu tarafından kodlananlarda düşme görüldü. Bu literatürün önerdiğine aykırıydı, diyor Ana Gomes. İşte bu durumu inceleyen Gomes ve meslektaşları NAD adı verilen molekülün anahtar molekül olduğunu ve hücre çekirdeği ile mitokondri genomu arasında gidip gelerek bilgi aktardığı ve koordinasyon sağladığını keşfettiler. Hücreler mitokondri ile genom arasındaki akış oldukça sağlıklı kalıyor. Burada SIRT 1'in rolü sadece aracılık yapmak, aslında güvenlik görevlisine benziyor; her işe karışan HIF-1 molekülünün iletişime karışmasını engelliyor. NAD 'ın seviyesinin yaşla beraber düşmesinin sebebi halen kesin olarak bilinmiyor. Yeterli NAD olmadan,SIRT 1 proteini HIF-1 ' i uzak tutamıyor. Sonrasunda ise HIF-1 artıyor ve çapraz gen iletişiminde kaosa neden oluyor. İşte bu iletişim bozukluğu ise, hücrenin enerji yapma kabiliyetini yitirmesine neden olarak yaşlanma ve hastalanmaya neden oluyor. Bu proseste yaşanan bozulma mitonkondrinin hızla fonksiyonunu yitirmesine yaşlanma belirtilerinin görülmesine neden oluyor. İşte Gomes, hücrelerde üretilen NAD miktarını arttırarak iletişim ve mitokondri fonksiyonunu hızla arttırabileceğini keşfetti. Eğer bu maddeden günlük olarak yeterince alınırsa , yaşlanmayla gelen bazı sorunlar engellenebilir. Tabi ki, aşırı miktarda mutasyon olmadan. Ayrıca HIF-1 proteininin kanserle de önemli bir ilişkisi olduğu görüldü. HIF-1 normalde vücut oksijensiz kaldığında harekete geçiyor. Normalde yaşlanana kadar sessiz kalıyor. Bu nedenle yaşlandıkça kanser riskinin artışının da HIF-1 proteinine bağlı olduğu da söyleniyor. Ama bu ilaç kendi başına bir 'yaşlanma tedavisi' değil. DNA'nın zaman içinde zarar görmesi veya telomerlerin kısalması hiçbir zaman tersine çevrilemeyecek. BBC'ye konuşan Dr. Gomes Yaşlanmanın birçok etkeni olduğundan ortada tedavi edilecek tek bir unsur yok. Tüm yaşlanma etkenlerini tedavi etmek de bu yüzden oldukça zor. dedi. Araştırma ekibi 2015 yılında klinik deneylere başlamak istiyor. Ama Dr. Gomes bu tedavinin insanlarda uygulanması için daha çok zaman olduğuna dikkat çekiyor. Londra'da bulunan Kings College'den Prof. Tim Spector Yaşlanma sürecinin bazı kısımlarının tersine çevrilebilir olduğu bulgusu oldukça heyecan verici. Ama fareler üzerinde yapılan deneylerle insanlarda yan etki bırakmayacak şekilde yaşlanmanın gerçekten de geri alınabileceğini kanıtlamak arasında büyük fark var. dedi. Fakat yine de mitokondriyal hastalıklardan Tip 1 ve Tip 2 diabet bu şekilde güvenle tedavi edilebilir. - Ana P. Gomes, Nathan L. Price, Alvin J.Y. Ling, Javid J. Moslehi, Magdalene K. Montgomery, Luis Rajman, James P. White, Joao S. Teodoro, Christiane D. Wrann, Basil P. Hubbard, Evi M. Mercken, Carlos M. Palmeira, Rafael de Cabo, Anabela P. Rolo, Nigel Turner, Eric L. Bell, David A. Sinclair. Declining NAD Induces a Pseudohypoxic State Disrupting Nuclear-Mitochondrial Communication during Aging. Cell, 2013; 155 (7): 1624 DOI:10.1016/j.cell.2013.11.037"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-fotonlari-birlikte-harekete-ettiren-kuantum-flut-kesfetti/", "text": "Chicago Üniversitesi'nden bilim insanları, fotonları daha hiç görülmemiş şekilde etkileşime sokan bir kuantum flütü icat etti. Physical Review Letters ve Nature Physics dergilerinde yayınlanan bu çığır açıcı çalışma sayesinde kuantum hafızaya kaydetme ya da kuantum bilgisayarlarda hata düzeltmede yeni formlar üretilebileceği ve doğada daha önce görülmemiş kuantum fenomenlerin gözlenebileceği vurgulanıyor. Yrd.Doç. Dr. David Schuster laboratuvarı kuantum bitler üzerinde çalışıyor. Atomik ve atom altı ölçekte, normal dijital bitlere oranla tuhaf özellikler görülebiliyor. Bu deneyde mikrodalga spektrumda foton adı verilen ışık parçacıklarıyla çalışılıyor. Sistem mikrodalga frekansta fotonları hapsedebilmek için tek blok metal üzerinde uzun bir boşluk içeriyor. Metal bloğun üzerinde bir flütün üzerindeki benzeyen delikler var. Aynı bir müzik enstrümanına benziyor. Metal blok boyunca bir ya da birkaç dalga boyunda fotonlar gönderiliyor ve her dalga boyu bir nota yaratarak kuantum bilgi olarak kodlanabiliyor, diyor Schuster. Araştırmacılar süperiletken elektrik devresiyle ana kuantum bitini kullanarak notalar arasındaki etkileşimi kontrol edebiliyor. Fakat en garip keşif, fotonların kendi aralarındaki davranışlarında gözlendi. Doğada fotonlar oldukça zor etkileşime giriyor, genelde birbirinin içinden geçip gidiyorlar. Fakat bu yeni düzenekte iki fotonun birbirinin varlığına reaksiyon gösterdiği görüldü. İşte burada işler daha da tuhaflaşmaya başladı. Başta fotonlar birbiriyle etkileşmiyordu ama sistemin toplam enerjisi kritik eşiğe ulaştığında aniden hepsi birbiriyle iletişime geçmeye başladı, diyor Schuster. Fotonların birbiriyle konuşmaya başlaması, arka ayakları üzerinde yürüyen bir kedi görmeye benziyor. Ayrıca araştırmacılar fotonların bu davranışından da etkilendi. Doğada bugüne kadar buna benzer hiçbir etkileşim gözlenmediğinden, araştırmacılar bu keşfin Dünya'da bile görülmeyen bir fiziksel fenomeni simüle etmede yararlı olabileceğini düşünüyor. Kara delikler gibi fenomenler belki bu şekilde açıklanabilir. Normalde kuantum etkileşimler görülemeyecek kadar gözlenemeyecek küçük ölçeklerde ya da hızda gerçekleşiyor. Bizim sistemimizde herhangi bir notadaki her bir fotonu ölçebilir ve etkileşim etkisini izleyebiliriz. Gerçekten kuantum etkileşimi görmek oldukça basit, diyor UChicago doktora sonrası araştırmacısı Srivatsan Chakram, makalenin ilk yazarı ve şimdi Rutgers Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan Srivatsan Chakram."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-guclu-radyo-jetlere-sahip-en-uzak-kuasari-kesfetti/", "text": "Gökbilimciler Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu yardımıyla şimdiye kadar bilinen en uzak radyo ışınımı kaynağını keşfederek ayrıntılı bir şekilde incelediler. Kaynak oldukça uzak radyo-parlak bir kuasar olup radyo dalga boylarında güçlü jet salınımları yapan parlak bir nesne ışığının bize ulaşması 13 milyar yıl almaktadır. Gökbilimciler bu keşifle erken Evren hakkında önemli ipuçlarına ulaşabilir. Bazı gökadaların merkezinde bulunan kuasarlar çok parlak nesneler olup süper kütleli kara delikler tarafından beslenmektedirler. Çevresindeki gazı tüketen kara delikler enerji yaymakta ve bu sayede gökbilimciler oldukça uzakta gerçekleşen bu olayları tespit edebilmektedir. P172+18 takma adını alan yeni keşfedilen kuasar o kadar uzakta ki, ışığının bize ulaşması 13 milyar yıl sürüyor: onu gördüğümüzde Evren sadece 780 milyon yıl yaşındaydı. Daha uzaktaki kuasarlar keşfedilmiş olsa da gökbilimciler ilk kez Evren'in bu kadar erken bir dönemindeki kuasarda radyo jetleri tespit etti. Gökbilimcilerin radyo parlak olarak sınıflandırdıkları, kuasarların sadece %10'u jetlere sahip olup, radyo frekanslarında oldukça parlak görünmektedirler . P172+18 inanılmaz oranda gaz tüketen, Güneş'imizden 300 milyon kez daha büyük kütleli bir kara delik tarafından beslenmektedir. Kara delik etrafındaki maddeyi hızla tüketiyor ve kütlesi şimdiye kadar gözlenen en yüksek oranda artıyor, diye açıklıyor keşfe yol açan araştırmayı Max Planck Gökbilim Enstitüsü'nden Eduardo Banados ile yürüten ESO çalışanı gökbilimci Chiara Mazzucchelli. Gökbilimciler süper kütleli kara deliklerin hızlı büyümeleri ile P172+18 gibi kuasarlarda görülen güçlü radyo jetleri arasında bir bağlantı olduğunu tahmin ediyor. Jetlerin kara delik civarındaki gazı bozarak, gaz akışını hızlandırdığı düşünülüyor. Bu nedenle, radyo-parlak kuasarlar erken Evren'de bulunan kara deliklerin Büyük Patlama'dan kısa bir süre sonra süper kütlelere nasıl ulaştıkları hakkında önemli bilgiler sağlıyor. İlk kez 'yeni' kara delikler keşfetmiş olmayı ve ilkel Evren'i anlamak üzere başka bir yapı taşını ortaya çıkarmayı, dolayısıyla kendimizin kökenlerini daha iyi anlamayı oldukça heyecan verici buluyorum, diyor Mazzucchelli. P172+18 Banados ve Mazzucchelli tarafından Şili'deki Las Campanas Gözlemevi'nde Magellan Teleskobu ile daha önce bir radyo kaynağı olarak tespit edildikten sonra, uzak bir kuasar olarak tanımlanmıştı. Veriyi elde ettikten sonra, gözle inceledik ve hemen şimdiye kadar bilinen en uzak radyo-parlak kuasarı keşfettiğimizi anladık, diyor Banados. Bununla birlikte, kısa gözlem zamanı nedeniyle, ekip bu nesneyi ayrıntılı olarak inceleyecek kadar veri toplayamamıştı. Sonrasında ESO'nun VLT'si üzerindeki X-shooter aygıtının da bulunduğu diğer gözlemlerle bu kuasarın özelliklerini daha derinlemesine izleme fırsatı bulan ekip; kara deliğin kütlesi ve çevresindeki maddeyi ne kadar hızlı tükettiği gibi önemli bilgilere ulaşabildi. Çalışmaya destek veren diğer teleskoplar arasında Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi'nin Çok Büyük Dizgesi ve ABD'deki Keck Teleskopları yer alıyor. Ekip The Astrophysical Journal adlı dergide yayımlanan keşifleri hakkında heyecanlı olsa da bu radyo-parlak kuasarın belki daha da uzakta bulunabilecek çoğundan biri olduğunu düşünüyor. Bu keşif beni iyimser yapıyor ve inanıyorum ve ümit ediyorum ki uzaklık rekoru yakında kırılacak, diyor Banados. ESO'nun ortağı olduğu ALMA ve ESO'nun gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu gibi tesislerle yapılacak gözlemler bu tür erken Evren nesnelerini ortaya çıkarmaya ve daha ayrıntılı olarak araştırmaya yardımcı olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-hissedebilen-sibernetik-el-yapmayi-basardi/", "text": "Yeni icat edilen LifeHand2 adı verilen prostetik kol sayesinde dünyada ilk kez ampüte insanlar gerçek zamanlı olarak uzuvlarını hissedebiliyor. İşte bu inanılmaz alet kolun üst bölgesindeki sinirlere sinyal ileterek dokunma hissini simüle edebiliyor. Şimdilik deneme aşamasındaki bu alet henüz portatif değil ama gerçekten hayret verici bir gelişme. Bugüne kadar, Chicago Üniversitesi'nden bilim adamlarının intrakortikal mikrostimülasyon tekniği kullanarak ürettiği protezler daha önce rhesus makaklarında başarıyla kullanılmıştı. Bu aygıt duyguları vücudun belli başlı bölgelerine yönlendiriyordu. İsviçre'den EPFL ve İtalya'dan SSSA'dan Silvestro Micera ve ekibi farklı bir metot kullanarak hissedebilen bir yapay kol yaptılar. Bu kol sayesinde 36 yaşındaki Dane gözleri kapalı olduğu halde farklı cisimleri kavrayarak şekillerini ve sertliklerini algılayabiliyor. Yuvarlak, sert ya da yumuşak cisimleri hissedebiliyorum bu gerçekten benim çok yeni bir his. Bu hareketleri yaptığım on an ne yaptığıma bakmak yerine o şeyi gerçekten hissettim, diyor Dane Sorensen . Elin işleyişini sağlamak için yapay el dokunmayla gelen bilgileri algılayabilecek sensörlerle donatıldı. Sensörler parmak hareketlerindeki yapay tendonlardaki gerilimi ölçerek bunu elektrik akımına çeviriyor. Bu kuvvetin değeri el nesneyi yakaladığında ölçülebiliyor. Fakat merkezi sinir sistemi için bu sinyaller fazlasıyla yüzeysel kalıyordu. İşte bu bilgiyi anlamlı kılabilmek için Micera ve ekibi bu elektrik sinyallerini, duyusal sinirlerinin algılayabileceği şekilde yorumlayan algoritma skriptlerine dönüştürdü. Sorensen'in kolunun üstündeki sinirlere dijital olarak geliştirilmiş sinyali ameliyatla yerleştirilen dört elektrot aktararak dokunma hissini yaratıyor. Sorensen elini 9 yıl önce havafişek kazasında kaybetti. Hasta kolunu 9 yıl önce kaybettiğinden duyarlılığının düşeceğinden endişe edilse de, dokunma hissinin yeniden gelmesiyle bütün endişeler son buldu. Araştırmacılar bu kolun ilerde portatif hale getirilebileceğini ve klinik çalışmaların sürdüğünü belirtiyorlar. Gelecekte umarız tüm engelliler için bilim bir çare bulacağa benziyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-hiv-virusunu-ilk-kez-insan-hucrelerinden-silmeyi-basardilar/", "text": "İnsan HIV virüsü insan vücuduna bir kez girdi mi orada sonsuza kadar kalır. Ölümcü genetik dizinini kurbanların vücuduna kalıcı olarak enjekte ederek, ömür boyu tıbbi tedavi almayı gerektirir.Philadelphia'dan araştırmacılar Dünya'da ilk kez HIV virüsünün insan vücudundan tümüyle kesip atacak bir yöntem geliştirdiler. Temple Üniversitesi Tıp Okulu'ndan bir ekip gizlenen HIV-1 virüsünü insan hücrelerinden çıkarmak için ilk başarılı denemeyi yaparak inanılmaz bir gelişme kaydettiler. Bu tedavinin diğer gizli enfeksiyonlar için de kullanılabileceği belirtiliyor. Nöroloji Bölümü'ndan Prof. Dr. Kamel Khalili, Bu AIDS hastalığının kalıcı tedavi için atılmış önemli bir adımdır. Ne kadar heyecan verici olsa da tedavi henüz klinik faza geçmedi. Yeni kaydedilen gelişmeler doğru yolda olduğumuzu gösteriyor, diyor. Nükleaz adı verilen DNA-kesici enzim ve rehber RNA kombinasyonuyla viral genom HIV-1 DNA'sında ele geçiriliyor. Dr Khalili'nin laboratuarında 20 nükleotit uzunluğunda bir gRNA dizini tasarlanarak Cas 9 adı verilen enzimle birleştirilerek HIV-1 DNA'sı hedeflendi. Buradan da hücrenin gen onarım makinesi devreye girerek genomun kayıp kısmını tamamlayarak hücrelerdeki virüsü elimine ediyor. Normalde HIV-1 virüsü bağışıklık sisteminden tümüyle temizlenemediğinden , hastalığın tedavisi için virüsü çıkarılması gerekiyor. Bu sayede virüs tedavi edildikten sonrasında da bir koruma sağlanıyor. Tüm dünyada 33 milyon kişi HIV virüsü taşıyor ve bunların 1 milyondan fazlası ABD' de yaşıyor. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri'nin verdiği bilgiye göre her yıl 50,000 Amerikalı virüsü kapıyor. İngiltere' de ise 2013'de 100,000 HIV'li saptandı. Yani 665'de 1. Antiretroviral terapi sayesinde enfekte insanlar 15 yıla kadar yaşayabilse de virüs her tedaviyi etkisiz hale getirebiliyor. 'Normalde düşük HIV-1 replikasyonu hastaları genelde yaşlanmayla birlikte acı çekmeye başlıyor. Buna kardiomiyopati, zayıf kalp kasları, kemik hastalığı, böbrek hastalığı ve nörobilişsel bozukluklar dahil. Bu problemleri çözmek içinse toksik ilaçlar kullanılarak virüs kontrol altında tutulmaya çalışılıyor,diyor Dr. Khaili. Araştırmacılar HIV-1 editörünün iki kısmından yararlanarak, sistemde bakteriyel savunma mekanizmasından evrilen bir enfeksiyon koruma mekanizmasından yol çıkıyorlar. Araştırmacılar ön klinik çalışmalara başlamak için yeni stratejiler üzerinde çalışıyorlar. Daha öncesinde sadece bir kişi şans eseri AIDS'i yendi. Timothy Ray Brown 45 yaşında ve Berlin' de yaşıyor. Normalde HIV enfeksiyonu nedeniyle normal HIV tedavisi görürken, lösemiye yakalandı. Lösemi nedeniyle kemik iliği transferi yapılan Timothy'de nadir görülen bir genetik mutasyon gelişti. Böylece HIV enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanan Timothy'nin vakası tıp literatürüne geçmiştir. Timothy'de kemoterapi ve radyoterapi nedeniyle mutasyon olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-ilk-1-milimetre-olcekte-zaman-genislemesi-tespit-etti/", "text": "Zaman hepimizin düşündüğü gibi stabil değildir, aslen yerçekimiyle zaman yavaşlar. İşte bu nedenle zaman, Dünya'nın yüzeyinde, uzaydakinden daha yavaştır. JILA'dan bilim insanları, zaman genişlemesini milimetre boyutunda ölçerek bir rekora imza attı. Zamanın kütleçekimden etkilendiği fikri, ilk kez 1915'de Einstein'ın ortaya attığı genel rölativite kuramının bir parçasıydı. Uzay ve zaman birbiriyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır ve büyük kütlelerin ürettiği yoğun kütle çekim etkisi uzay-zaman dokusunu büker. Bundan dolayı, büyük gezegenler, yıldızlar ya da kara delikler uzay zamanı bükerek zamanın yavaş akmasına neden olur. Bu fenomene zaman genişlemesi denir. Dünyada daha yükseklere çıkıldığında, yerçekimi azaldığında, zaman daha hızlı akmaya başlıyor. Örneğin, Everest'in zirvesinde zaman, deniz seviyesinden daha hızlı akıyor, ya da 10 katlı bir apartmanın en üst katında daha hızlı veyahut kafamız ayaklarımızdan daha hızlı yaşlanır. Fakat bu yavaşlama zamanın çok küçük bir kesrinde gerçekleştiğinden farkına varamayız. Bunu ancak atom saatiyle gözlemleyebiliriz. Uydulardaki atom saatleriyle, dünyadaki atom saatleri arasında binlerce km olduğundan bu sapma kolayca gözlemlenebilir. Colorado Boulder Üniversitesi, NIST ve JILA işbirliğiyle yapılan yeni deneyde ilk kez 1 mm uzaklıktaki zaman genişlemesi ölçüldü. Bu ölçüm değerlerine ulaşmak için 100,000 stronsiyum atomu sonuna kadar soğutuldu. Saatin her bir tıklaması atomların iki enerji seviyesi arasındaki hareketinden ölçüldüğünden, çok güvenilir bir frekans aralığı yakalanıyor. Bu enerji seviyelerinin hassas kontrolüyle 37 saniyelik bir tıklama mükemmelliğine ulaşıldı ki bu süre gerçekten rekor. Özellikle atom saatlerinde, atomlar optik bir kafese yüklenerek, aynı bir su böreğinin ince katmanları gibi hizalanır. Atomlar bir kez ahenkle hizalandığında, bilim insanları görüntüleme tekniklerini kullanarak en üstteki katmanla ve en alttaki katman arasındaki tıklamayı ölçtü. İşte yapılan ölçümle iki bölge arasındaki zaman genişlemesinden doğan fark ölçüldü. Aslen frekanslar arasındaki kayma çok küçüktü, yine de ölçülebildi; sadece 0.0000000000000000001. Araştırma ekibi bu çalışmanın sadece 50 kat daha hassas atom saatleri üretmekle kalmayıp, fiziğin gizemlerine ışık tutan yeni araçlar yapmaya da yardımcı olacağını belirtiyor. Günümüzde kütleçekim kuvveti kuantum fizik yasalarıyla açıklanama da, çok küçük ölçekteki etkiler ölçülürse, gizemleri aydınlatılabilir ve kuantum fiziğiyle, klasik fizik arasındaki kayıp halka tamamlanabilir. Elde ettiğimiz en önemli ve heyecan verici sonuç, kuantum fiziği ve kütleçekimini bağlayabilme potansiyelidir. Örneğin; bu sayede bükülen uzay farklı konumlarda yer alan parçacıkların kompleks fiziği incelenebilir, diyor araştırmanın başyazarı Jun Ye. Araştırma Nature dergisinde yayınlandı. Videoda araştırmaya dair açıklamaları görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-ilk-kez-insan-x-kromozomunun-tumunu-dizinlemeyi-basardi/", "text": "Her ne kadar insan genomunun büyük kısmını aydınlatılsa da, halen insan genomunun tümü çözülmüş değildi. Fakat genetikçiler tarafından yapılan dönüm noktası niteliğinde yeni bir çalışmayla,dünyada ilk kez insan X kromozomu uçtan,uca tümüyle dizinlendi. Böylece daha haritalanmamış 3 milyondan fazla baz çifti aydınlatılmış oldu. İnsan Genom Projesi, 1990 ila 2003 yılları arasında uluslar arası bilim insanlarından oluşan bir ekibin insan genomunu çözmek için yürüttüğü iddialı bir projedir. Bu projenin sonucu olarak, insan gen diziliminin neredeyse tümü aydınlatılmıştır. Burada neredeyse kelimesinin altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu ilk versiyonda insan genomunun yaklaşık % 92'si, %99,99 yüksek doğrulukla dizinlenmiştir. Sonraki revizyonlarda, boşluklar biraz daha kapansa da, geri kalan nükleik bazlar aydınlatılmamıştı. İşte genomdaki bu büyük boşluklar, kromozomların ortası ve uçlarında yer alıyor. Yani sentromer ve telomerlerde halen aydınlatılmamış bölgeler vardı. Bu bölgeler, büyük tekrarlayan kısımlara sahip olduğundan dizinlenmeleri oldukça zor oluyor. Fakat genetikçilerden oluşan uluslar arası bir ekip, ilk kez X kromozomunun tümünü, telomerden, telomere dizinlemeyi başardı. X kromozomu cinsiyeti belirlemede etkili bir kromozomdur. XX kadın olurken, XY erkek olur. Analizin zorluğundan ötürü araştırmacılar X kromozomunu normal insan hücresi yerine, iki özdeş kromozom içeren CHM13 adlı genom modeli üzerinden dizinledi. Geleneksel teknoloji kullanıldığında, ancak DNA'nın küçük segmentleri dizinlenebiliyor. Bilim insanları bu dizinleri aynı yapboz gibi birleştirmek zorunda kalıyordu. Fakat sürekli tekrarlayan bu segmentleri dizinlemek oldukça zor. Bu sanki aynı renkte parçalardan oluşan, bir yapbozu birleştirmeye benziyor. Araştırmacılar daha uzun dizinleri tek seferde okumak için yeni teknikler kullandı. Bu tekniklerden biri nanopore teknolojisidir. Bu teknoloji DNA'nın tekli molekülleri küçücük bir delikten süzerek, mevcut akıştaki dizin değişimlerini tespit edebiliyor. Önceleri bu bol tekrarlayan dizinleri tespit etmek oldukça zordu ama bir dizinleme teknolojisinde yüksek hıza ulaşmayı başardık. Nano-gözenek dizinleme sayesinde, yüz binlerce baz çiftinden oluşan ve tekrarlayan çok uzun dizinleri çözebiliyoruz, diyor UC Santa Cruz Genomik Enstitüsü'nden baş araştırmacı Karen Miga, Ekip bu tekniği kullanarak 3,1 milyon civarında tekrarlayan DNA dizisi baz çiftini içeren genom boşlukları aydınlatıldı. Böylece bilim açısından çok önemli olan ve daha önce dizinlenmeyen bölgeler bilime kazandırılmış oldu. Araştırmacılar yeni aydınlatılan bu bölgeler sayesinde, insan popülasyonları arasında en zengin varyasyonu yaratan referans kısımların tamamlandığını belirtiyor. X kromozomu ise sadece başlangıç, geriye 23 kromozom daha kaldı. Araştırmacılar geri kalan kısmı 2020'nin sonuna kadar haritalandırmayı planlıyor. Böylece yakında tüm genom dizinine erişmiş olacağız. Araştırma en prestijli dergilerden biri olan Nature'da yayınlandı. Uzun sürdü ama büyük başarı. Uzun sürmesinin sebebi, sanırım yatırımın çoğunun bilim ve teknolojiye değilde başka alanlara gitmesi oldu, 1950'li yıllarda tanımlandığına göre bu proje 20 yıl önce tamamlanmış olmalıydı! Bilim ve teknoloji dünyada ki tüm sektörleri sürüklemesine rağmen, niye bu alanlara yatırım çok az mümkün, oysa hayatın ta kendisi!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-isigi-boslukta-yavaslatmayi-basardilar/", "text": "Bilim adamları tarafından uzun süredir ışık hızının su, cam gibi maddelerde yavaşladığı biliniyor. Buna rağmen bugüne kadar foton olarak bilinen ışık parçacıklarını; boşlukta hiçbir etkileşime girmeden yavaşlatmanın imkansız olduğu düşünülüyordu. Yeni yayınlanan bir araştırmada, Glasgow Üniversitesi ve Heriot-Watt Üniversitesi'nden araştırmacılar boşlukta fotonları nasıl yavaşlatabileceklerini gösterdiler. Optik ışına maske uygulayarak konumsal yapıyı ışığı yavaşlatılabildiğini gösterdiler. Ekip pek çok fotondan oluşan ışık ışınını, birlikte çalışan bisikletçilere benzetiyor.Bisiklet yarışlarında olduğu gibi ekip çalışması yaparak sırayla birbirinin öne geçiyor. Aynı yolda yolculuk etmelerine rağmen, yarışçıların bireysel hızları birbirlerinin değişen pozisyonlarına göre değişebiliyor. Grup oluşumu her bisikletçilerin tekli hızını tarif etmede zor olsa da aynı ışığa uygulanıyor. Tek bir ışık atımı bile pek çok foton oluşuyor ve bilim insanları bu ışık atımlarının farklı hızlarda karakterize edilebileceğini biliyorlar. Ekibin deneyi saki zamana karşı yarış gibi konfigüre edilerek, aynı anda salımlanan iki fotonun bitiş çizgisine doğru aynı yolları almasına dayanıyor. Araştırmacılar birinci fotonun bitiş çizgisine tahmin edildiği gibi ulaştığını, maskeden sonra yeniden şekillenen yapılı fotonun daha sonra geldiği yani boşlukta yavaşladığı görüldü. 1 metreden daha fazla mesafede, ekip 20 dalga boyundan daha kısa, yani çok hassas bir ölçümden çok daha büyük bir ölçüm kesinliğine ulaşıldı. Bu da maskeye doğru ilerleyen ışık ışınlarının boşlukta daha yavaş ilerlediğini gösteriyor. Asıl önemli olan ise; bu yavaşlatma etkisinin ışığın cama veya suya girerken yavaşlama etkisine göre, çok farklı olması. Işığın maskeden geçerken, fotonlar seyahat ettiği maksimum hız sınırlanıyor. Çalışma Glasgow Üniversitesi Optik Grubu'ndan Prof. Miles Padgett, ve Stephen Barnett liderliğindeve teorik fizikçiler Heriot-Watt Üniversitesi'nden Daniele Faccio ortaklığıyla yapıldı. Araştırmanın baş yazarlarından Daniel Giovannini; Yapılandırılan ışındaki gecikme küçüktü, bir metre yayınım da sadece birkaç mikrometre, fakat bu miktar çok önemli. Benzeri etkiler Bessel ışınları ve Gaussian ışınlarında da gördük, dedi. Elde edilen veriler ışığın havadaki veya boşluktaki yayınım hızının 299,792,458 m/s yavaşlatılabileceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-isigin-yeni-bir-formunu-kesfettiler/", "text": "Yeni yapılan bir araştırma, ışığa bir elektron bağlayarak, yeni bir ışık formu oluşturarak her ikisinin özelliğini birleştirmenin mümkün olduğunu öneriyor. Imperial College London'ndan bilim insanları ışık ve elektron çiftinin sağladığı özellikler sayesinde, elektronik devrelerde elektron yerine fotonlar kullanılabileceğini belirtiyorlar. Ayrıca araştırmacılar bu sayede , atomlardan daha küçük parçacıklara hükmeden kuantum fiziksel fenomeni inceleyebilecekler. Normal materyallerde, ışık yüzeyde mevcut olan elektronların hepsiyle ve materyalle etkileşime girer. Fakat teorik fizikçiler ışık modelini kullandılar ve son yıllarda keşfedilmiş bir malzeme sınıfı olan topolojik yalıtkanları kullanarak yüzeyde etkileşime giren tek bir elektron buldular. Bu ışık ve elektronun özelliklerini birleştirerek bir bağlanma yaratabilir. Normalde ışık bir doğru boyunca ilerliyor, fakat elektronla birleşince kendi yolunu izlemek yerine , materyal boyunca yüzeyi izliyor. Çalışma Nature Communications'nda yayınlandı, Dr Vincenzo Giannini ve meslektaşları nano parçacık etrafında bu etkileşimi modelledi. Bu parçacık metrenin milyonda birinden bile daha küçük bir küre, yani topolojik yalıtkandı. Yaptıkları modelde ışık elektronun özelliklerini alabilir ve parçacık etrafında dönebilir aynı zamanda elektron da ışığın bazı özelliklerini alabilir. Normalde elektrik devreleri gibi materyaller boyunca ilerleyen elektronlar, bir kusurla karşılaştıklarında dururlar. Buna rağmen , Dr. Giannini'nin ekibi nano parçacık yüzeyi boyunca kusurlar bulunsa bile , elektron halen ışığın yardımıyla ileri doğru hareket edebiliyor. Eğer bu fotonik devrelere adapte edilebilirse, devreler daha tutarlı ve bozukluklara karşı daha az hassas olabilir. Ayrıca Dr Giannini, bu fenomenin mevcut teknolojiyle modellenerek gözlenmesinin mümkün olduğunu ve ekibin bunu gerçekleştirmek için deneysel fizikçilerle birlikte çalıştığını ekliyor. Bu sayede süper soğutulmuş ortamlarda kuantum fenomenini çalışmak yerine, oda sıcaklığında kuantum davranışı çalışılabileceği düşünülüyor. Oğuz bey emeğinize sağlık. Gerçekten ülkemizde bilimsel haber konusunda ciddi eksiklikler var. Tv leri saçma sapan diziler kuşattı, Tübitak 'ın başına imamlar geçirildi. Ülkede ciddi bir bilim ve mantık eksikliği yaşanıyor ve malesef bilime ülkemizde sahip çıkacak kurumsal bir yapı olmadığı gibi elit bir yapı da yok, elini taşın altına koyan örgütlenmiş bilim adamları da yok Yönetenler ne yapsa herkes susuyor. Böyle bir ortamda çeviri çok önemli. Gelişmelerin paylaşılması çok önemli. Fen bilimleri öğretmenlerinden çok imamların atandığı gereksiz yere sürekli cami yapılan bir ülkedeyiz artık. Aklı başında olan eğitimli kitlenin atağa kalkması kendi çapında birşeyler yapması şart. Kolay gelsin.Sizin yaptıklarınızı görenler var elbet. Yorum olmayabilir.Ama okuyanlar çok. Pek fazla elle tutulur bilim sitesi olmasa da Gerçekbilim gibi düzenli haber giren, gelişmelerden haber veren bir kaç siteyiz. Hiç bir yerden destek almadan ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz. Siz ve sizin gibi değerli takipçiler sayesinde biraz da bilinç kazandırabildiysek ne mutlu bize."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-kalp-rejenerasyonu-sirri-cozdu/", "text": "Texas Southwestern Üniversitesi'nden bilim insanları, kalp krizi sonrası kalp hücrelerinin yeniden onarılamamasının ardındaki gizemi çözdü. Sadece yenidoğan farelerde kalp hasarından sonra önemli bir miktarda rejenerasyon gerçekleşse de, bu moleküler mekanizma bugüne kadar aydınlatılamamıştı. Yenidoğan fareler % 15'e kadar ventriküler dokularını onarabiliyor fakat rejenerasyon doğduktan itibaren 7 gün sonra bitiyor. Bir kere bu olgunlaşma evresi bitti mi, kardiyak hücreler olgunlaşıyor ve farelerin kalp onarma özelliğini kaybediyor. Üniversitenin Hamon Rejeneratif Bilim ve Tıp Merkezi bilim insanları tarafından kardiyak rejenerasyona dair bir dizi önemli gelişme kaydedildi. İlk olarak diğer bir Amerikalı ekiple çalışan bilim insanları 2011 yılında bazı hayvanların kalp dokularını önemli miktarda onarabildiğini duyurdu. Bu minik fareler yeni kardiyomiyosit hücreleri üreterek kalplerini rejenere ediyor yani onarıyor. Kardiyomiyosit hücreleri kalbin sağlıklı olarak kasılmasından sorumlu hücrelerdir. Yeni araştırmada ise araştırmacılar bu hücreleri oluşturan genleri , protein ürünlerini,hücre basamakları ve immün sistemindeki makrofajları ele aldı. Bu gelişme sayesinde belki bir gün insan kalbi de onarılabilir. Kalp hastalıkları dünyada bir numaralı ölüm nedenidir, kontraktil kas hücreleri bir kere zarar gördü mü, hücreler tekrar onarılamaz. Yetişkin bir insan kalp krizi geçirdiğinde 1 milyara kadar kardiyomiyosit kaybeder çünkü bunlar kendilerini yenileyemez. İşte kardiyomiyosit kaybı kalbin kasılma özelliğini azaltır, yara oluşumuna ve kalp ölümüne neden olur. Buna karşın yeni doğan fareler verimli bir şekilde kalp dokusunu rejenere eder ve organın tekrar verimle çalışmasına imkan verir. Bu hayvanlar ilk haftada bu rejenerasyon yeteneğini kaybeder, çünkü bileşenler yapısal ve fonksiyonel olgunluğa ulaşır, diyor Zhaoning Wang. Bu süreç boyunca kalp gelişiminde etkin olan genlerin aktif olduğunu fakat kalp olgunlaşırken hızla azaldıklarını gösterdik. Bu da yenidoğan kalbinin bu gelişimsel gen programının kalp rejenerasyonu boyunca, sonuna kadar kullandığını gösteriyor, diyor. Yani yaralı fare kalbi birkaç günlük bir altın zaman dilimi kullanarak kalp dokusunu onarabiliyor. Yani bu hayvanlarda halen embriyonik gen programı 7 gün boyunca işleyebiliyor. Wang ve arkadaşları bugüne kadar yapılmış en geniş memeli kalbi rejenerasyon kataloğunu oluşturdu ve tabi ki yenidoğan fareyi ekledi. Araştırmada hayvanın transkriptomunu yani fare genomundaki tüm mesajcı RNA'ları da araştırdı. Ayrıca ökaryotik hücre çekirdeği proteini histonları da de analize etti. Bunlar DNA'dan kromatin oluşturmayla ilişkilendiriliyor. Transkriptomu çalışarak doğrudan kalp rejenerasyonunu ifade eden genleri tespit edebildiler. Wang ve ekibi 7 günlük periyotta rejeneratif ve non-rejeneratif fare kalplerini kıyasladı. Rejeneratif kalpler eşsiz bir immün tepkisiyle destekleniyor. Burada en öne çıkan faktör markofajlar tarafından salınan CcL24 faktörüydü. Bu rejenerasyonu organize ediyor Ayrıca rejenerasyon boyunca RNA bağlama proteini, Igf2bp3 devreye giriyor. CcL24 and Igfbp3'ün daha önce karakterize olmamış kardiyomiyosit regülatörleri olduğunu belirledik, burada tedavi edici etkiler olabilir, diyor Wang. Araştırmacılar bu bulguları tıp alanında kullanarak, kalp hastalıkları için tedaviler geliştirmek istiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-laboratuvar-ortaminda-kulak-ve-burun-gibi-organlari-uretmeyi-basardi/", "text": "Londra' da Royal Free Hastanesi'nde bilim insanları kök hücreleri kullanarak laboratuvar ortamında, burun, kulak ve kan damarlarını yapmayı başardı. Dünya' da Amerika dahil pek çok laboratuvarda kök hücreden laboratuvar ortamında organ üretmek için çalışıyor. Artık İngiltere' den şanslı birkaç hastaya laboratuvar ortamında yapılmış kan damarları, göz yaşı kanalları, soluk borusu nakledilmiş bulunuyor. Araştırmacılar yakında vücudun diğer parçalarını da insan vücuduna nakletmeyi planlıyorlar. Dünya'nın ilk laboratuvar ortamında kök hücrelerden yapılmış burnunu nakletmeye hazırlanıyorlar. En son geçen sene İngiliz ekip, kanserden burnunu kaybeden bir İngiliz vatandaşına laboratuvar ortamında yapılmış bir burun yaptılar. Burnun süngerimsi yapısını taklit etmek için yapı önce tuzlu ve şekerli bir kalıpta bekletildi. Sonrasın burun hastanın koluna nakledilerek cildin burnu sarması ve onarması beklendi. Prof. Seifalian ve ekibi burnu hastanın yüzüne nakletmeden önce resmi kurumlardan onay için bekliyor. Prof. Seifalian hastanın yüzüne nakil yapmadan herhangi bir şey belirtilemeyeceğini söylüyor. Prof. Seifalian daha önce kan damarları,gözyaşı kanalları ve soluk borusu yapılarında kullanılan polimer için patent aldı. Geçen yılın sonlarında Hindistan ve Londra'da test laboratuvarlarında yapılan kulaklar için testler başladı. Bu sayede kulakları olmadan doğan insanlar için bir fırsat doğacak. ' Kulakları yapmak burunları yapmaktan çok daha zor çünkü bütün dış şeklin ve cildin sıkıca oturması gerekiyor. Özellikle yeni kulağa ihtiyaç duyan çocuklar için kaburgadan kıkırdak almak oldukça invasif bir uygulama,' diyor Prof. Seifalian'ın laboratuvarında bugüne kadar düzinelerce kulak ve burun yapmış olan plastik cerrahı Dr. Dr Michelle Griffin. Ayrıca, karın altı bölgeden alınacak yağ hücreleri sayesinde labortuvardaki kulakların daha hızlı büyüyebileceğini belirtiyor. Dr Griffin ilerde tümüyle sentetik bir yüz yaratabilmeyi plandıklarını fakat polimer iskeletlerin vücuttan atılmayacağını öncelikle kanıtlamaları gerektiğini belirtiyor.Bilim insanları burun ve kulaktan sonra daha kompleks akciğer, böbrek, karaciğer gibi organları üretmeye çalışacaklarını belirtiyorlar. Başlangıç aşamasında bir organı birebir üretmenin gerekmediğini ve şimdiden üretilen soluk borusu, gözyaşı kanalı gibi yapıların yeterince işe yaradığı belirtiliyor. 16 milyon dolar harcanan araştırma 2016'ya kadar yaygınlaşacak. Eklenen organların kanser gibi yan etkileri de uzun süreli olarak incelenek. Böylece ilerde mükemmel organlar yapılabilecek. Gelecekte organları üreten fabrikaların açılabileceği belirtiliyor. Bu konuyla ilgili bir bilgimiz yok biz sadece haberleri aktarıyoruz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-manyetik-solucan-deligi-yaratmayi-basardi/", "text": "Barselona Autonomous Üniversitesi'nden bilim insanları uzay-zamanın bükülmesine imkan veren solucan deliklerinin davranışını taklit edebilen bir manyetik sistem geliştirdiler. Yine de çok heyecanlanmayın, çünkü bu uzay-zaman yolculuğu yapmanıza yarayacak gerçek bir solucan deliği değil. Aynı bir noktadan diğer noktaya tünel açan solucan delikleri gibi fakat, bu tünelde manyetik alan bir noktadan diğer noktaya aktarılıyor. Scientific Reports araştırma dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, 45 mm'lik küresel bir ferromanyetik küre yaratan araştırmacılar, bir spiralin içinde ferromanyetik bir tabakanın içinde, küresel bir süper iletken tabaka yerleştirdiler. Süper iletken tabakayı yapmak için, süper iletken şeritler küreye yapıştırılarak , tüm cihaz sıvı azota daldırıldı. Manyetik alan ise bir uçta bulunan bobinden geçen akımla sağlandı. Manyetik alan kürenin bir ucundan girdiğinde, araştırmacılar bir uçtan giren alanını sanki izole monopolar alan gibi nasıl olduğunu göstermek istediler, fakat diğer uçta manyetik alandan hiçbir iz kalmamıştı. Çift tabakalı tasarım sayesinde, manyetik alan görünmez hale getirilerek, manyetik alan etkileşimi ve itimi iptal ediliyor bu sayede tespit edilemez oluyor. Bizim solucan deliğimizde manyetik alan, uzayda bir noktadan diğer noktaya manyetik açıdan izlenemez bir yol izleyerek aktarılıyor, olarak açıklıyor araştırmacılar. Bir noktada kayboluyor ve farklı bir noktada yeniden beliriyor, sanki farklı bir boyutta hareket ediyormuş gibi, diyor baş araştırmacı Alvaro Sanchez. Solucan deliği fikri Albert Einstein'ın teorilerinden tüketilen bir fikir aslında. 1935'de Einstein ve meslektaşı Nathan Rosen genel rölativite teorisinin uzay-zamanda iki nokta arasında oluşabilecek bir köprüye imkan verebileceğini gördüler. Teorik olarak Einstein-Rosen köprüleri ya da solucan delikleri adı verilen bu bağlantılar devasa uzaklıklar arasında geçiş imkanı tanıyor. Bugüne kadar solucan deliklerinin varlığına hiç bir tespit yapılamamıştır. Manyetik alanın bir noktadan diğer bir noktaya hiçbir etki olmadan taşınabilmesi oldukça önemli bir gelişme. Eğer bir mıknatısı kürenin içine yerleştirirseniz, artık bir alandan etkilenmez ama tabii ki de kürenin içindeki manyetik alan gerçekten çok fazladır sadece dışarıdan tespit edilemez . Gerçekten solucan deliklerine giren cisimler, uzay-zamanın bir noktasında belirerek diğerinde yeniden gözüküyor. İşte bu nedenle bu gerçek bir solucan deliği değil. Solucan deliklerinin zaman yolculuğu için gerekli olan kestirme noktalar olduğu düşünülse de, bugüne kadar hiçbir solucan deliği tespit edilemedi. Ayrıca evrende olabilecek solucan deliklerinin çok küçük olduğu düşünülüyor. Aslında bu duruma bir illüzyon denilebilir, gerçek bir solucan deliği değil bu. Gerçekten uzay-zamanı birbirine bağlayan yeni bir yol açmıyor. Yine bu sayede emar cihazlarında manyetik solucan delikleri oluşturularak, aynı anda diz,karaciğer, kafa emarları alınabilir. Çünkü manyetik alana birbirine karışmayacak şekilde oluşturulur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-mars-goktaslarinda-yasam-belirtisi-metana-rastladi/", "text": "Bilim insanları Mars kökenli 6 volkanik taşı inceleyerek hepsinde aynı miktarda izotopik birleşime rastladı. Ayrıca her numunede metan olduğu kütle spektrometresinde görüldü. Ayrıca ekip Mars'dan olmayan iki göktaşında daha az metan olduğunu gözlemledi. Bu keşif Mars yüzeyinde olgunlaşmamış yaşam formları olabileceği ihtimalini doğuruyor. Gezegenimizde mikroplar bunu bolca yapıyor. Renk ve kokuya sahip olmayan metan, en basit organik molekül olarak biliniyor. Yanıcı olan gaz Mars atmosferinde ilk kez 2003 yılında Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars Express uydusu tarafından tespit edilmişti. NASA'nın keşif robotu Curiosity, geçtiğimiz yıl Gale kraterinde metan izlerine rastlamıştı. Dünya'da metan, büyükbaş hayvanların yemek sindirimi gibi canlılara ait faaliyetlerin yanı sıra, yanardağ patlamaları gibi doğaya özgü olaylarda ortaya çıkıyor. Space.com'a açıklama yapan araştırma ekibinden Nigel Blamey, Dünya'ya düşen altı Mars meteoritinden numune alarak incelediklerini belirtti. Her bir meteoritten, bir gramın çeyreği kadar parça alındı. Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırma sonucunda, meteroitlerin Dünya'ya çarptıkları zaman metan ve diper gazlar saçtıklarını gösterdi. Blamey, Dünya atmosferinin neredeyse yüzde 1'i kalınlığındaki Mars atmosferi yaşama olanak vermek konusunda çok yetersiz kalsa da, metanın yeraltında bulunuyor olabileceğini belirtti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-metabolizmasi-degistirilmis-e-koli-benzin-uretmeyi-basardi/", "text": "Bilim insanları 1 litre mikroorganizma besi yerinde metabolizması değiştirilmiş E.coli ile yağ asitlerinde 580 mg benzin üretmeyi başardı. Onlarca yıldır tükettiğimiz fosil yakıtları gün geçtikçe azalıyor. Fakat petrol türevi yakıtları tüketimiz gün geçtikçe artıyor. Sadece benzin ,mazot değil, plastik veya kozmetik gibi pek çok petrol türevi ürün petrole ihtiyaç duyuyor. Bunun yanında global ısınma ve çevre kirliliği de artık önlemez biçimde artış gösterdi. Petrolden üretilen benzin aslında hidrokarbon, katkı malzemeleri ve bazı harmanlama ajanlarının birleşiminden oluşan bir yakıt. Bu hidrokarbonlar ise alkanlar adı karbon ve hidrojen atomlarından oluşan moleküller. Benzinde bulunan düz zincirli alkanlar ise, genelde 4 ile 12 karbon atomundan oluşuyor. Daha öncesinde E.coli bakterisinden 13-17 karbonlu uzun zincirli alkanlar üretilerek dizel yakıt üretilse de, şimdiye kadar kısa zincirli alkanlardan benzin üretilmemişti. 29 Eylül' de Kimya ve Biyomoleküler Mühendislik Bölümü'nden Prof. Sang Yup Lee tarafından Nature dergisinde yayınlanan Kısa Zincirli Alkanların Mikrobiyal Üretimi- Microbial Production of Short-chain Alkanes adlı araştırmada kısa zincirlerin üretimi açıklandı. Araştırma ekibi, yağ asitlerinin metabolizmasını değiştirerek, normal intracellular yağ asitlerinden daha kısa hale getirerek, kısa zincir alkanların yaratılması için eşsiz sentetik bir yol tasarladı. Bu sayede E.coli suşlarının benzin üretmesi için uygun bir platform sağlandı. Ayrıca bu platform suşları istenirse, modifiye edilerek diğer kısa zincir yağ esterlerini ve kısa zincir yağ alkollerini üretebiliyor. Araştırmada Koreli araştırmacılar uyguladıkları stratejileri açıkladılar. 1)Yağ asitleriyle ilişkili enzimleri perdeleyerek 2) Enzimleri işleyerek ve biyosentetik yollarla karbon akışını konsantre ederek kısa zincirli karbonlar oluşturmak 3) Kısa zincirli yağ asitlerini alkanlara çevirerek eşsiz bir sentetik yol ve kültür kondisyonlarını optimize etmek. Ayrıca araştırma ekibi, yağ esterleri ve alkollerin sentezlemek için alakalı enzimlerin aynı platforma üretilebileceğini de gösterdi. Profesör Sang Yup Lee, Bu çalışma sürdürebilir benzin üretimi için sadece bir başlangıç niteliğinde. Kısa zincir yağ asitleri ve türevlerini üretmek için düşük metabolik akıştan dolayı üretilen miktar halen çok düşük. Bu nedenle biyo-benzin verimini ve üretkenliğini artırmak için halen çalışıyoruz. Buna karşın ilk kez E.coli' den biyo-benzin ürettiğimiz için rapordan memnunuz. Umuyoruz ki, gelecekte mikroorganizmaların metabolik mühendisliği sayesinde yakıt ve kimyasal üretmek için yenilenebilir kaynaklar yaratacağız dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-nano-ingiliz-anahtari-uretmeyi-basardi/", "text": "Vermont Üniversitesi'nden kimyager Severin Schneebeli molekülleri nano boyutta kontrol ederek sadece 1,7 nm boyunda nano İngiliz anahtarı geliştirmeyi başardı. Eğer nano bu nano İngiliz anahtarının boyunun ne kadar küçük olduğunu algılamak isterseniz, kabaca bir saç telinin kalınlığından yüzbinlerce kez daha küçük denilebilir. Bilim insanları bu İngiliz anahtarını yaratmak için, kiral yardımlı sentez ismi veriliyor. Bu sayede büyük moleküllerin şekillerinde özelleşmeye imkan tanınıyor. Bir molekülün kiral yapısı aslında onun ayna görüntüsü demek. Bu sayede büyük moleküllerin şekilleri hassas olarak kontrol ederek, daha kompleks ilaçlar,polimerler ve sentetik malzemeler yapmak mümkün oluyor. Schneebeli ve ekibi antrasen maddesinden C şeklinde moleküler şeritler oluşturdu. İşte bu şeritsel yapılar önemli geometrik bir oryantasyonla her biri bir diğerinin içine oturtularak, spesifik bir özellik kazandı. Yani aynı İngiliz anahtarı- somun ikilisi gibi bir alet çözümüne dönüştü. Oluşturulan bu alet, o kadar stabil ki, farklı sıcaklıklar ve çözeltilerde bile halen şeklini koruyor. Bu sayede pillarene makrohalkalı moleküller sıkıca bağlanarak, diğer kimyasallarla modifikasyon ve ışık yayan maddelerle kontrollü ilaç taşınımı imkanı tanıyor. Bu nano anahtar sayesinde pillarene halkalarında bağlanma yüz kata kadar arttırılabilir. Ekip bu nano anahtarı denemeden önce , nasıl çalışacağına ilişkin detaylı simülasyonlar yaptı. Böylece sentez öncesinde İngiliz anahtarının şeklinin nasıl kontrol edileceğine ilişkin testler yapıldı. Ekip daha da ileri giderek bu C şeklindeki parçalardan farklı şekiller yaratmaya çalışıyor. Ekip gerçek bir yay kadar esnek , bir yay üzerinde çalışıyor. Bu sayede yüksek basınç altında şeklini koruyacak gerçek bir yay üretmek istiyor. Bu sarmal şekil çok güçlü ve esnek olabilir. Bu sayede dayanıklı kasklar ya da uzay malzemeleri üretilebilir. Geniş açıdan bakarsak, bu materyal bize bugüne kadar ulaşılmamış bir malzeme üretmemizi sağlayabilir, diyor Schneebeli. - Xiaoxi Liu, Zackariah J. Weinert, Mona Sharafi, Chenyi Liao, Jianing Li, Severin T. Schneebeli. Regulating Molecular Recognition with C-Shaped Strips Attained by Chirality-Assisted Synthesis. Angewandte Chemie International Edition, 2015; DOI: 10.1002/anie.201506793"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-organlarin-icini-gosterebilen-giyilebilir-ultrason-bantlari-gelistirdi/", "text": "Ultrason görüntüleme güvenli ve kansız bir yöntem olması nedeniyle gün geçtikçe önem kazanan hızlı bir medikal yöntemdir. Fakat ultrason cihazları birçok prob ve ekipman içeren genelde hantal ve karmaşık cihazlardır. İşte Massachussets Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları, aynı yara bandı gibi yapışabilen ultrason bantları icat etti. Science dergisinde yeni yayınlanan makalede mühendisler pul büyüklüğünde ve 48 saat boyunca sürekli organların görüntülemesini verebilecek ultrason bandı tanımlanıyor. Normalde ultrason teknolojisi, problar yardımıyla vücuda yollanılan ses dalgaları kalp,akciğer gibi organlardan yansıyarak yüksek çözünürlüklü ultrason görüntüleri oluşturur. Araştırmacılar ultrason bantlarını gönüllülere uyguladıklarında, kan damarlarından iç organlara kadar vücudun birçok kısmının yüksek çözünürlüklü görüntüsünü elde ettiler. Yapıştırmalar güçlü bir yapıştırıcı içeriyor ve gönüllüler oturduklarında, koştuklarında ya da hareket ettiklerinde organlarında gerçekleşen değişimleri kaydediyor. Mevcut tasarımda yapıştırmalardan gelen sinyalleri çözmek için cihazlara bağlamak gerekiyor. Fakat bu tasarımda bile aynı EKG probları gibi vücuda bağlanarak sürekli monitörleme yapılabilir. Araştırma ekibinin nihai hedefi, cihazı kablosuz hale getirerek, giyilebilir görüntüleme ürünleri üretmek. Bu bantların kolaylıkla eczaneden veya doktordan reçete edilebilmeleri amaçlanıyor. Biz vücudun farklı yerlerine bantları yapıştırmak ve YZ algoritmalarıyla isteğe uygun analiz etmek için cep telefonuna bağlamayı amaçlıyoruz. Giyilebilir görüntülemede yeni bir çağ başlatabileceğimize inanıyoruz. Sadece birkaç bantla iç organları görüntüleyebiliriz, diyor MIT makine mühendisliği bölümünden Prof. Xuanhe Zhao. MIT'nin geliştirdiği yeni ultrason bandı genişleyen bir yapışkan tabakası ve katı transdüser dizisi içeriyor. Bu kombinasyon sayesinde cihaz daha temiz ve net görüntüler üretiyor. Yapışkan tabakada iki ince elastomer tabakası arasında katı bir hidrojel tabakası yerleştirilmiştir. Hidrojel tabakası sayesinde ses dalgaları kolayca iletiliyor ve elastik özelliğe sahip. Hidrojel akustik dalgaları engelleyerek, iç organların yüksek çözünürlüklü görüntüsünü verebiliyor. Tüm bant 2 cm2 civarında ve 3 mm kalınlığında bir pula benziyor. Gönüllüler üzerinde 48 saat boyunca çeşitli aktiviteler esnasında bantlar denendi. Ağırlık kaldırmadan, jogginge kadar bir çok aktivitede bant kullanılarak görüntüler alındı. Örneğin otururken ve ayağa kalkınca ana kan damarlarının değişen çapı incelendi. Ayrıca egzersiz sırasında kalbin şeklindeki değişim incelendi. Ya da meyve suyu içerken midenin genişlemesi de incelendi. Hatta ağırlık kaldırırken kaslarda oluşan mikrohasarlara dair parlak desenler tespit edildi. Ekip, çıkartmaların kablosuz olarak çalışmasını sağlamak için çalışıyor. Ayrıca bantların görüntülerini daha iyi yorumlayıp teşhis edebilen yapay zekaya dayalı yazılım algoritmaları geliştiriyorlar. Ardından Zhao, ultrason bantlarının hastalar ve tüketiciler tarafından paketlenip satın alınabileceğini ve yalnızca çeşitli iç organları izlemek için değil, aynı zamanda tümörlerin ilerlemesinin yanı sıra rahimdeki fetüslerin gelişimini izlemek için de kullanılabileceğini öngörüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-sineklerin-beynini-hackleyerek-uzaktan-kumanda-etmeyi-basardi/", "text": "Rice Üniversitesi'nden bilim insanları, meyve sineklerinin beyninin hacklenerek uzaktan kontrol edilebileceğini gösterdi. Sineklerin beyinlerindeki nöronlara sinyal yollanarak, kontrolleri sağlanıyor. Araştırma ekibi önce, ısıya duyarlı iyon kanalında nöronlara sahip genetiği değiştirilmiş meyve sineklerini aldı. Bu kanal ısıtıldığında, nöronlar aktive olarak sineği kanatlar açık pozisyona getiriyor. Isı tetikleyicisi olarak demir oksit nanoparçacıklar böceklerin beynine enjekte edildi. Manyetik alan uygulandığında, parçacıklar ısınarak nöronları ateşliyor ve sinek kanatları açarak uçma pozisyonuna getiriyor. Sistemi test etmek için küçük bir manyetik alan uygulandı. Manyetik alan uygulandığında, sinek kanatlarını yaklaşık yarım saniyede açıyor. Beyin üzerinde çalışmak ya da nörolojik hastalıkları tedavi etme açısında bilim insanları için her iki açıdan da inanılmaz derecede hassas ve minimal derecede invazif. Seçilen nöral ağların manyetik alanla uzaktan kontrolü nöro teknolojilerin kutsal kasesine benzetilebilir. Bizim çalışmamız ise bu yolda önemli bir adım çünkü, uzaktan manyetik kumandanın hızını arttırıyor ve insan beyninin doğal hızına yaklaştırıyor, diyor araştırmanın yazarı Jacob Robinson. Araştırmacılar bu teknoloji sayesinde bazı göz hasarlarının tedavi edilebileceğini düşünüyor. Görsel korteks stimülasyonuyla gözlere yeni bir yol açılabilir. Böylece görüş yeniden sağlanabilir. Projenin destekçisi DARPA'nın ise başka planları var. Darpa giyenin nöral aktivitesini ölçerek düşünceleri yazıya dökecek bir başlık geliştirmek istiyor. Böylece insanlar arasında bu düşünceler veya sezgileri aktarılabilir. Bu konsept gerçekten çok tuhaf gözüküyor. Araştırma Nature Materials dergisinde yayınlandı. Sineklerin manyetik alandaki kontrollerini videoda görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-sudaki-bakterileri-bile-koklayabilen-biyoelektronik-burun-gelistirdiler/", "text": "Seoul Ulusal Üniversitesi'nden bilim insanları geniş bir alanda kullanılabilecek çok hassas bir biyolelektronik burun geliştirdiler. Biyolelektronik burun aynı insan burnu gibi çalışarak, eşzamanlı olarak çalışarak küçük molekülleri kokluyor ve varlığını tespit edebiliyor. Normalde bir suda bakteri olup olmadığını bulmak için araştırmacıların iki seçeneği olur. Ya sudan numune alıp, suda şüphelendikleri bakterileri büyüterek, koloni konsantrasyonunu incelerler ya da GC, GC-MS analizi yaparlar. Seoul Ulusal Üniversitesi'nden araştırmacılar istenilen yere kullanılabilecek çok hassas bir biyolelektronik burun geliştirdiler. Suda çok yüksek miktarda bakteri bulunursa zaten koklayarak bunu anlayabiliriz. Fakat yeterli miktarda ama anlaşılamayacak bakteri miktarı sağlık riski teşkil edebilir. Biyolelektronik burun aynı insan burnu gibi çalışıyor, eşzamanlı olarak çalışarak küçük molekülleri kokluyor ve varlığını tespit edebiliyor. Aslında bunu karbon nanotüp alan etkili transistör kullanan laboratuvarda üretilen insan burun reseptörleriyle sağlıyor. Bakteri tabanlı küf gibi yapıları koklamakta özelleşmiş iki reseptör geosmin ve 2-metil-izo-borneol seçildi. Burnumuzdan farklı olarak cihaz farklı kokular karışsa bile, litrede 10 ng konsantrasyona kadar inebiliyor. Her şeye rağmen insan burnu bu iki türden daha fazla koku molekülünü tespit edebilir. İşte bu nedenle baş bilim insanı Prof. Tai Hyun Park cihazın taradığı alanı genişletmeyi umuyor. İnsan burnunda 400 civarında farklı koku reseptörü bulunur. Eğer bu teknolojiyi geliştirebilirsek, düşük konsantrasyonda bile olsa bu cihaz kokladığı her şeyi tayin edebilir, diyor. Prof. Tai Hyun Park. Bu teknoloji küçültülüp, mükemmel hale getirilince sadece bakterileri değil, hastalık biyo işaretleri veya uyuşturucular tespit edilebilir. Hatta bu sayede koku kodlarından oluşan evrensel bir veri bankası hazırlanabilir. Biosensors and Bioelectronics dergisinde araştırmanın detayları verildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-tekli-atoma-veri-depolama-yeni/", "text": "İnsanlık her geçen gün tonlarca veri ürettiğinden, veri depolama için acilen yeni bir yöntem bulmak gerekiyor. Yeni yapılan bilimsel araştırmada, tek bir atom veri kaydetmede önemli bir adım atıldı. Bir bitin(1 ve 0) depolanması için atomlar olabilecek en küçük yapı parçası olabilir. Eğer atomlara veri kaydeden hardiskler yapabilirsek, boyutlar binlerce kat daha küçülebilir. Bilim insanları daha öncesinde atomlara bitleri depolamada şimdiden aşama kaydetse de, fakat bunun için ektrem soğuk koşullarda kontrol edilen laboratuvar ortamı gerekiyordu. Radboud Üniversitesi'nde yapılan bu son araştırmada oda sıcaklığında çalışan bir mekanizma tarif edildi. Önemli bir faktör malzeme seçimiydi: yarı iletken siyah fosfor tabakasında tekli kobalt atomları . Diğeri ise atomları, bitlerin depolanması için kullanılan yöntemdi; spin açısal momentumun aksine farklı bir şekilde, elektronların çekirdeğin orbitalinde dönme yöntemi seçildi. Önceki araştırmacıların kullandığı bu eğri açısal momentum yerine, kobalt atomunun orbitalleri arasında bir enerji farkı yaratmanın bir yolunu bulduk ve şimdi atomik depolama için orbital açısal momentumu kullanıyoruz diyor. Takım , Brian Kiraly. Tabi yine de bu gerçekten büyük bir belki olabilir ama yine bu kanıt niteliğindeki veri ilk geri alımlar oldukça umut verici. Özellikle yeni materyaller ve metot sayesinde atomları manyetize ve stabil tutma problemi belki de aşılabilir. Normalde bir mıknatıs kuzey ve güney kutupları olabilir ama tek atoma inildiğinde , atom dönmeye başladığında, hangi yönün hangisi olduğu bilinemez, bu da çevre koşullarına çok duyarlıdır.diyor Alexander Khajetoorians. Önceki araştırmada tek atoma veri depolamak için -233 C (40 K) inilmek gerekmişti. Yeni deneyde ise ekstrem soğukta çalışmak gerekse de, diğer metotlara kıyasla bu yöntemin sıcaklık değişimlerine daha az duyarlı olduğu düşünülüyor. Diğer araştırmalarda taramalı tünelleme mikroskobu ile elektronlar spesifik bir bariyere yönlendiriliyordu. Kuantum tünelleme ile çalışılması gerekiyordu. Benzeri bir kurulum laptop veya akıllı telefonlara yapılabilirse, bu araştırma hedefine yaklaşacaktır. Hedefe ulaşıldığında ise pek çok fotoğraf ve videoyu belki de kaydetmek mümkün olacaktı. Bu sayede atomlardan oluşan hardisklerin yapılabilir, böylece onbinlerce kat daha fazla veri depolanabilir. Yine de tabi gidilmesi gereken çok yol var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-tumorleri-eriten-ikinci-proteini-buldu/", "text": "Vanderbilt Üniversitesi'nden bilim insanları, kanserli tümör oluşumundan sorumlu geni engelleyen bir protein keşfetti. Bu sayede tümörler günler içinde eriyerek, hızla büyümeleri engelleniyor. Hücre ve gelişimsel biyoloji ve Biyokimya Profesörü William Tansey, kendini MYC onkojeninin nasıl çalıştığını keşfetmeye adadı. Bununla beraber, çok iyi korunmuş ve makarna gibi dolambaçlı olan bu protein; normal insan gelişimi ve sıklıkla ölümcül ve tedavisi zor kanser türleriyle ilişkili olduğu düşünülüyordu. MYC sanki nitrolu bir araba gibi, devamlı hücre çoğalmasına ve bölünmesine neden oluyor. Hücre ne kadar hızlı büyür ve bölünürse, o kadar mutasyon biriktiriyor bu da kanserlerin artmasına neden oluyor, diyor Tansey. MYC, 30 yıla yakındır ulaşılamayan bir ilaç hedefiydi diyor, Tansey. Çünkü, MYC'nin yapısı pek bilinmediğinden dolayı, MYC'ye karşı ilaç geliştirilemez denildi. İşte,Tansey bu bariyerin etrafından dolaşmak için, MYC ile partner olan daha bilindik proteinleri tanımlayarak, kanser oluşumuna neden olan mutasyonları hedefledi. Eğer MYC ve protein arasındaki fiziksel kontağı doğrulayabilirsek, tedavi amaçlı takip edebiliriz, diyor Tansey. Tansey ve arkadaşları Konuk Hücre Faktörü-1 (Host Cell Factor-1 ) proteinini tedavi geliştirici bir aday olarak tanımladı. HCF1, MYC ile etkileşime girdiğinden protein sentezi stimülasyonu için çok önemlidir. Genetik olarak tasarlanmış MYC'li kanser hücresi HCF1 ile uzun süre etkileşime girmediğinde kendi kendini yok ediyor. İşte geliştirilen tedavi bu etkileşimi kısıtladığından, kanser tedavisi için büyük bir umut vadediyor. Asıl enteresan olan MYC'nin tüm fonksiyonunu kesmeye ihtiyacı olmaması. Aynı Aşil'in topuğu gibi, sadece çok spesifik bir etkileşimi takip etmek gerekiyor, diyor Tansey. Bu Tansey'in MYC ile ilişkili olarak keşfettiği ikinci proteindir. Daha önce Prof. Stephen Fesik, Orrin H. Ingram II ile keşfedilen protein WDR5'de de benzeri bir davranış gösteriyordu. İki proteinde gözümüzün önünde saklanıyordu. MYC'de fiziksel olarak DNA'ya bağlanarak genleri aktive ediyor. Protein transkripsiyon faktörleri sadece iki nüfuz etki alanına ihtiyaç duyuyor. DNA bağlanma alanı ve aktivasyon bölgesi, DNA'yı RNA ve protein yapmak için teşvik eder. İşte biz biraz bu araları kurcaladık, bu yetim proteine bugüne kadar kimse ciddi bir şekilde bakmamıştı, diyor Tansey. 4 yıllık hummalı bir çalışmanın meyvesini alan Tansey laboratuvarı, HCF1'in MYC ile nasıl çalıştığını ve diğer protein işlevlerini nasıl etkilediğini daha iyi anlamayı amaçlamaktadır ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-tuylu-mamut-dnasini-fil-hucrelerine-aktarmayi-basardi/", "text": "Nesli tükenmiş hayvanların hayata döndürülmesi fikri hala bilim kurgu gibi görünüyor olabilir. Ancak bilim adamları tüylü mamutun DNA'sını laboratuvarda üretilen fil hücrelerine naklederek bu amaca küçük bir adım daha yaklaştılar. Harvard genetikçisi George Church ve meslektaşları CRISPR denilen gen düzenleme tekniğini kullanarak küçük kulaklar, deri altı yağı, kıl uzunluğu ve rengi genlerini fil deri hücrelerine naklettiler. Bu çalışma henüz bilimsel bir dergide yayımlanmadı ve diğer araştırmacılar tarafından doğrulaması yapılmadı. Tüylü mamutun binlerce yıl önce nesli tükendi, türün son örneği 3600 yıl önce ortadan kalktı. Fakat bilim adamları bu ve diğer türlerin 'de-extinction' denilen işlemle hayata geri döndürülebileceğini söylüyorlar. Ancak tüylü mamutları yakın bir zamanda etrafta göremeyeceğiz, çünkü daha yapılacak çok iş var. diyor Church. Ama yapmayı planladığımız şey de bu. Mamut DNA'sını fil hücrelerine ekleme uzun bir sürecin ilk adımı. diyor Church. Sonrasında doğru özellikle üretip üretemediklerini görmek için hibrit hücreleri özelleşmiş dokular haline getirmek için bir yol bulmaları gerekiyor. Örneğin, araştırmacıların mamut genlerinin doğru renk kıl ve doku üreteceğinden emin olmaları gerekiyor. Ondan sonra takım, hibrit hücreleri yapay bir rahimde büyütmeyi planlıyor, çünkü bilim adamları ve hayvan hakları savunucuları hibrit hücreleri canlı bir filin rahminde büyütmeyi etik bulmuyor. Araştırmacılar eğer bu hibrit mamut-filleri hayatta tutabilirlerse, insan tehditiyle daha az karşılaşacağı soğuk iklimlerde yaşayabilen bir fil yapmayı umuyorlar. Bu hibrit yaratıkları hayatta tutabilirlerse daha çok mamut DNA'sını fil genomuna nakledip eski canavarları yeniden hayata döndürmeye çalışacaklar. Tüylü mamutlar yeniden hayata döndürülecek hayvanların tek adayı değil. 2003'te bilim adamları 2000 yılında nesli tükenen Pyrenean ibex'i, keçinin donmuş doku örneğinden klonlayarak canlandırdı. Klon doğduktan sonra sadece 7 dakika hayatta kalabildi. Birkaç yıl önce bir grup araştırmacı Melbourne'da bir müzedeki 100 yıllık Tazmanya kaplanı örneğinden DNA alarak fare embriyosuna aktardı ve genlerin işlevsel olduğu görüldü. Church de, sürüleri Kuzey Amerika göklerini dolduran ama 20. yüzyılın başlarında nesli tükenmiş olan göçmen güvercini geri getirmek için çalışıyordu. Araştırmacılar 100 yıllık müze numunesinden 1 milyar DNA 'harfi' aldılar ve kaya güvercini DNA'sına eklediler. Bu çabalar başarılı olsa bile bazı etik zorluklar ortaya çıkarıyorlar. Örneğin, laboratuvarda nesli tükenmiş hayvanların yaşama döndürülmesi, doğal habitatların mahvedilmesini teşvik edebilir. diyor Duke Üniversitesi'nden doğa koruma ekoloğu Stuart Pimm. Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden ekolog Stanley Temple ise Bu tekniklerin bir kısmını nesli tehlike altındaki türlerin yaşama yeteneğini geliştirmek için kullanabiliriz. diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-uyariyor-super-zeki-makineleri-kontrol-edemeyebiliriz/", "text": "Bilim kurgu filmlerinde, bir gün yapay zekanın kontrolden çıkarak, insanlığı yok etmeye çalışacağı sıklıkla işleniyor. Bilim insanları çok güçlü bilgisayar süper zekasının kontrol edilip, edilemeyeceğini araştırdı. Cevap, nerdeyse kontrol edilemeyeceği yönünde. İşin en kafa karıştırıcı yanıysa, insan aklının ötesinde bir süper zekanın, bu süper zekayı analiz edebilecek bir simülasyona sahip olması gerektiğidir. Eğer biz bunu idrak edecek güce sahip değilsek, bu tarzda bir simülasyonu yaratmak imkansız olacaktır. Yeni araştırmada yazarlar, yapay zekaya dair bu tarz senaryoları anlayamazsak, insana zarar verme gibi kuralların oluşturulamayacağını öneriyor. Eğer, bir bilgisayar sistemi programcıların kapsamının üstünde çalışırsa, bu sistem için hiçbir limit koyamayız. Süper-zeka temel olarak, tipik olarak robot etiği kapsamındaki çalışmalardan farklı bir problem ortaya koyuyor, diyor araştırmacılar. Ekibin bir kısmı bunu, Alan Turing'in 1936'da ortaya attığı sonlanma problemine bağlıyor. Bu problem bir bilgisayar programının bir sonuca ya da bir cevaba ulaşıp, ulaşamayacağını bilmesini temel alıyor veya basitçe sonsuza kadar yeni bir problem bulmaya çalışarak döngüye giriyor. Turing bunu akıllıca bir matematikle kanıtlıyor. Biz bazı spesifik programları bilsek de, mantıksal olarak yazılmış olan her potansiyel programı bilmemizin bir yolu yoktur. İşte bu bizi tekrar YZ'ye geri götürüyor, yani süper zeki bir programın tüm muhtemel bilgisayar programlarını hafızasında tutma olasılığı oldukça muhtemeldir. Yapay zekanın insanlara zarar vermesini ve dünyayı yok etmesini durduracak hangi program yazılırsa yazılsın, bir sonuca ulaşabilir ya da ulaşamaz- matematiksel açıdan herhangi bir açıdan kesin olamayacağımızdan, bu da şu anlama gelir; YZ kontrol edilebilir değildir. Doğrusu bu önleme algoritmasını kullanışsız kılıyor, diyor Max-Planck Enstitüsü İnsan Gelişimi Bölümü'nden bilgisayar bilimci Iyad Rahwan. Alternatif olarak YZ'ye bazı etikler öğretmek ve dünyayı yok etmemesini söylemek- hiçbir bir algoritmanın kesinlikle yaptığından emin olmamakla beraber- süper zekanın yeteneklerini sınırlamak olur. Mesela, sistemin bazı kısımları internetten veya önemli ağlardan koparılabilir. Yeni araştırma bu fikri de reddediyor- yani yapay zekayı sınırlandırma fikrini- tartışma ise insanların kavrayışının ötesindeki problemleri çözmek için kullanamayacaksak, niye baştan onu yarattığımıza kadar gidiyor. Eğer yapay zekayı daha da geliştireceksek, kontrolümüzün ötesindeki bir süper zekanın ne zaman oluştuğunu bile bilemeyebiliriz, işte bu kavram karmaşası gibi oluyor. İşte bu nedenle hangi yönde gittiğimize dair ciddi sorular sormalıyız. Süper zeki bir makinenin dünyanın kontrolünü ele alması bilim-kurgu gibi geliyor. Buna rağmen, programcılardan nasıl olduğunu tümüyle anlayamasa da, şimdiden bazı makineler bazı önemli görevlerin üstesinden geliyor, diyor Max-Planck Enstitüsü İnsan Gelişimi Bölümü'nden bilgisayar bilimci Manuel Cebrian. Araştırma Journal of Artificial Intelligence Research dergisinde yayınlandı. - Manuel Alfonseca, Manuel Cebrian, Antonio Fernandez Anta, Lorenzo Coviello, Andres Abeliuk, Iyad Rahwan. Superintelligence Cannot be Contained: Lessons from Computability Theory. Journal of Artificial Intelligence Research, 2021; 70: 65 DOI: 10.1613/jair.1.12202"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-yanlislikla-plutonyumun-yeni-stabil-formu/", "text": "Helmholtz Zentrum Dresden-Rossendorf'dan bilim insanları şans eseri plütonyumun yeni ve stabil bir halini keşfetti. Plütonyum; taşıması, depolaması ve bertaraf etmesi oldukça zor olan radyoaktif bir elementtir. Fakat bu yeni keşif sayesinde , plütonyuma dair bu problemler belki de çözülebilir. Plütonyumun en güvenli formlarından biri plütonyum dioksittir. Seramik materyal gibi stabil olan bu form suda çözülmez ve yüksek erime noktasına sahiptir. Plütonyum nanoparçacıklar, farklı plütonyum izotoplarından oluşan farklı öncüller kullanılarak yapılabilir. İşte bilim insanları Plütonyum (veya Pu öncülü suda çözmeye çalışırken tuhaf bir reaksiyon gördüler. Plütonyum dioksite geçtiği anda, Pu katı ve stabil bir geçiş faza geçti. Pentavalent plütonyum (Pu fazında göründü . Normalde bu fazın ne katı, ne de stabil olması beklenmiyor. Aslında bu sonuç o kadar şaşırtıcı ki, ekip başta reaksiyonun yanlış gittiğini düşündü. Pu , veya 'den her nanoparçacık üretiminde reaksiyon çok hızlı gerçekleşiyor. Fakat burada gözlenen fenomen oldukça garip. Kimyagerler bunun gerçekleşeceğine pek inanmasa da, sonuçlar gayet açık, diyor baş araştırmacı Kristina Kvashnina. Araştırmacılar elde ettikleri bulguları test etmek için ROBL X-ışını absorbsiyon spektrometresinde test ettiler. Bu tesiste röntgen ışını verilen, radyoaktif materyallerin enerjileri floresans ışımaları yardımıyla ölçülebiliyor. Gerçekten de, deneyler yeni Pu fazını onayladı. Hatta araştırmacılar 3 ay sonrasında maddeye tekrar bakınca uzun süre boyunca stabil kalacağını onayladılar. Bu yeni keşfin doğuracağı sonuçlar bilinmese de, belki de nükleer atıkları uzun yıllar boyunca korumak için kullanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-yaralari-elektrikle-3-kat-daha-hizli-iyilestirmeyi-basardi/", "text": "Freiburg Üniversitesi'nden bilim insanları,elektrik akımı yardımıyla yaraların iyileşmesini 3 kata kadar arttıran bir biyo-çip geliştirdi. Normalde elektrik akımıyla cilt hücrelerinin hareketlerinin yönlendirilebileceği biliniyor. Hatta insan vücudu kendi başına bir elektrik alan üretiyor. İşte bilim insanları bu etkiyi arttırmak için yeni bir çalışma gerçekleştirdi. Özellikle diyabet hastaları gibi hastalarda zayıf kan dolaşımı nedeniyle yaraların veya ülserlerin iyileşmesi zaman alabilir. Bu yaralar ve kesikler iyileşmediğinde giderek büyüyerek enfekte olabilir. Elektriğin yaralarda iyileşmeye yardımcı olduğu bilinse de, elektrik alanının şiddeti ve yönü bugüne kadar pek araştırılmamıştır. Bundan dolayı araştırmacılar keratinosit adı verilen hücreleri kullanarak , iyileşme prosesini inceleyen bir biyoelektronik platform geliştirdiler. Ayrıca yaranın bir tarafındaki elektrik alanlarının uygulanmasını, yaranın her iki tarafındaki değişken alanlarla karşılaştırdılar. Hem sağlıklı keratinositler, hem de diyabetli kişilerinkine benzeyecek şekilde tasarlanmış keratinositler, herhangi bir elektriksel müdahale olmayan deri hücrelerine göre üç kata kadar daha hızlı göç etti . Elektriksel itiş kullanılan hücrelerin en verimli şekilde ve zarar görmeden bölgeye göç ettiği keşfedildi. Yaralar yavaş iyileştiğinden, enfeksiyon riski artıyor ve iyileşme sürecini geciktirebiliyor. Ciddi vakalarda ampütasyona bile yol açtığından, hastaların yaralarının hızla iyileşmesi büyük önem taşıyor. Araştırmacılar sonraki adımda, insanlar üzerinde denemeler yapmak istiyor. Gerçek dünya koşullarında ucuz ve piyasada mevcut materyallerle pratik uygulamalar geliştirilebilir. Araştırma Lab on a Chip'te yayınlandı . Gelecekte bilim kurgu filmlerindeki gibi insanların yaralarını birkaç dakika içinde iyileştiren kabinler gerçek olacak gibi görünüyor. Bio-yazıcıların bir 10 yıl içinde dokuları ve organları daha iyi yazabileceği düşünülürse, gelecekte ölüm hariç her şeyin çözümü bulunabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-yasayan-hucrelerde-nanomotorlari-kontrol-etmeyi-basardi/", "text": "Bir gün canlı hücrelere nano makineler yollanarak, ilaçların taşınımının, ultramikro cerrahi müdahalerle zararlı hücrelerin yok edilebileceğini hayal edin. İşte Pennsylvania State Üniversitesi'nden bilim insanları insan hücrelerine nanomotorlar yerleştirerek, bu motorların hücreler tarafından uzaktan kontrolünü sağladı. Roket şeklindeki metal parçacıklar olarak tarif edilen nanomotorlar dışardan gönderilen ultrasonik dalgalar yardımıyla kontrol ediliyor. Ayrıca seçici manyetik alanlar uygulanarak da nanomotorlar yönlendirilebiliyor. Deneylerde kullanılan HeLa hücreleri, aslında insan rahim kanseri hücreleri. Bu hücreler nanomotorları tanıyarak sindiriyor. Ultrason atım yapıldığında motorların hücreleri hareket ettirebileceği belirtiliyor. Bugüne kadar nanomotorlar sadece in vitro olarak yani canlı insan hücrelerinde çalışılmamıştı. 10 yıl öncesinde yine aynı üniversiteden kimyager Ayusman Sen ve fizikçi Vincent Crespi 'nin olduğu ekipte geliştirilen nanomotorlar, toksik yakıtlarla çalışıyordu. Fakat yeni nanomotorlar ultrasonik dalgalar yardımıyla çalışıyor. Gereksinime bağlı olarak nanomotorların basitçe hücrelere çarparak, etrafta sanki bir yumurta çırpıcı gibi işleyerek hücre zarını delerek, hücreyi yok edebileceğini düşünüyor. Bu sayede kanser tedavisi için kullanılabileceği ve kanser hücrelerini yok edebileceği düşünülüyor. Böylece doğrudan kanser hücreleri de hedef alınabilir. Bununla beraber nanomotorların birbirinden bağımsız , otomatik olarak çalıştığını belirtiyor. Bununla beraber istenirse nanomotorlar işbirliği yaparak birlikte kanser hücrelerini yok etmek için kullanılabilir. Araştırmacıların bulguları Angewandte Chemie International Edition' da 10 Şubat 2014'te yayınlandı. Fantastik bir dünyaya ait bir uygulama gibi gözüken buluşumuz, nanomotorlar sayesinde vücutta hareket eden ve birbiriyle anlaşan yeni bir tedavi ve teşhis yöntemi olacak. Bu parçacıkların kontrolü ile küçük boyutta her şeyin nasıl işlediğini görebileceğiz, diyor araştırmanın lideri Prof. Tom Mallouk. Videoda nanomotorların hücrelerin çevresinde hareketini görebilirsiniz. - Wei Wang, Sixing Li, Lamar Mair, Suzanne Ahmed, Tony Jun Huang, Thomas E. Mallouk. Acoustic Propulsion of Nanorod Motors Inside Living Cells.Angewandte Chemie International Edition, 2014 Sitenizi takip ediyorum. Güncelliği ve haber aktarımınız oldukça başarılı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlari-yeni-nesil-bir-gorunmezlik-cihazi-gelistirdi/", "text": "Harry Potter'ın görünmezlik pelerini ile görünmezlik hayalinin yeniden ateşlenmesiyle bilim insanları görünmezlik için pek çok teknoloji geliştirmeye başladı. Bu sayede nesneleri sesten veya doğrudan gizlemeyi amaçlayan farklı görünmezlik teknolojileri geliştirildi. İşte Rochester Üniversitesi'nden bilim insanları pahalı ve özel teknolojiler kullanmadan eşsiz bir konfigürasyonla yeni bir görünmezlik teknolojisi üretti. Fizik Prof. John Howell ve doktora öğrencisi Joseph Choi dört standart lens kullanarak, optimal görüş alanından farklı açılardan bakılsa da, arkasındaki şeyi görünmez kılan bir teknoloji geliştirdiler. Görünebilir spektrumda çok yönlü perdeleme sağlayan bilinen ilk cihaz böylece tarafımızdan üretildi, diyor Rochester Optik Enstitüsü'nden doktora öğrencisi Choi. Çoğu görünmezlik cihazı sadece önden bakınca görünmezlik sağlasa da farklı açılardan etkili değil. Ayrıca arka planını oldukça belli ettiğinden anlaşılıyor. Araştırmacılar arkadaki nesneyi görünmez kılmak lenslerin gücünü ve tipini belirleyerek dört lens arasındaki mesafeyi hesapladılar. Cihazı test etmek için nesneyi kareli zemine yerleştirdiler. Sonrasında değişen açılara göre bakılarak görünmezlik sağlandı. Kareli yüzeyde kesiksiz görüntü alındığı ve problem olmadığı ve nesnenin iyi şekilde gizlendiği tespit edildi. Rochester Pelerini daha büyük lenslerle yapılarak daha büyük nesnelerin görünmezliği sağlanabilir. Diğer cihazları aksine ışığın tüm görünür dalga boylarında çalışan alet, sayesinde sadece spesifik frekanslar değil diğer frekanslarda da görünmezlik sağlamak mümkün. Cihaz ışığı bükerek merkeze yolladığından cihazın ortasındaki bölge perdelenemiyor. Bu nedenle perdelenen bölge simit şeklinde olmalı. Bu nedenle problemi çözmek için biraz daha kompleks tasarımlar geliştirilebilir. Ayrıca cihazdan kaynaklanan kenar etkileri daha büyük lensle aşılabilir. Bununla beraber pelerin , Harry Potter'ın görünmezlik pelerini gibi olmasa da cerrahi uygulamalarda ameliyat bölgesini görmek için kullanılabilir. Optics Express'da yayınlanan makalede görünmezliğin matematik formülü de verildi. Bu sayede 15 dereceye kadar görünmezlik sağlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlaridogal-bakteriler-gibi-bolunup-ureyebilen-yapay-yasam-formu-uretti/", "text": "Bilim insanları, Mycoplasma bakterisinin parçaları ile kimyasal olarak sentezlenmiş genomu birleştirilerek doğal bakteri hücreleri gibi büyüyüp, bölünebilen yapay hücreler üretildi. 2016'da J. Craig Venter Enstitüsü'nden Craig Venter liderliğinda araştırmacılar sentetik minimal hücreler yarattıklarını duyurmuştu. Her hücre yaşamın özü için gerekli 473 anahtar gen içermekteydi. Sonradan bu hücreler JCVI-syn3.0 olarak isimlendirildi ve hücre kolonileri oluşturabilecek kadar üreyip, büyüyebiliyordu. Fakat bölünen hücreleri yakında inceleyen araştırmacılar, hücrelerin özdeş bir şekilde bölünmediğini ve hatta doğal bakterilere eş yavrular üretmediğini fark etti. İlk yapay hücreler, tuhaf şekillerde ve büyüklüklerde yavru hücreler üretmekteydi. genomda üreme için esas olmayan parçaları atmıştı. Fakat üreme için gerekli olan bu tanımı, agar plaka üzerinde güzel koloniler üretmeye yarayacak parçalara çevirdik, diyor ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nden Elizabeth Strychalski. Bu sentetik bakteri hücrelerine farklı genler yeniden tanımlandı ve yapılan ilaveler sonrası mikroskop altında tekrar bakıldı. Strychalski ve ekibi 7 ilave gen ekleyerek, hücrelerin özdeş bir şekilde bölünmesini sağladı. Araştırmacılar bu 7 geni ekledikten sonra yeni sentetik hücre, normal ve özdeş hücre bölünmesi ve üremesi yapacak hale geldi. Strychalski ve arkadaşları bu 7 genden 2'sinin hücre bölünmesinde yer aldığını bilse de diğer 5 genin önceleri fonksiyonu bilinmiyordu. Bu şaşırtıcı oldu, diyor Strychalski. Bu 5 gen tümüyle bilgimizin dışındaydı, diyor araştırmanın yan yazarı MIT'den James Pelletier. Bu araştırma hayatın nasıl işlediğini anlamada ve hücreleri güvenli bir şekilde çalıştırmak açısından inanılmaz derecede önemlidir, diyor Stanford Üniversitesi'nden Drew Endy. Araştırmacılar bu araştırmanın tarım,beslenme, biyotıp ve çevre ıslahı açısında geniş çaplı potansiyel uygulamaları olabileceğini düşünüyor. Biyolojik kodumuzu bu şekilde düzeltmek ve rafine etmek oldukça önemli bir yetenek olacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlarinin-yeni-gelistirdikleri-dna-gps-aleti-sayesinde-cografik-atalariniz-1000-yil/", "text": "Uluslar arası bilim insanlarından oluşan bir ekip bireyin coğrafik kökenini 1000 yıl öncesine kadar tespit etmeye yarayan bir proses geliştirdiler. Coğrafik Popülasyon Yapısı olarak bilinen yöntem sayesinde sübjenin hangi atalardan hatta hangi köyden geldiği tespit edilerek kişiye özel tıbbi tedavi uygulanabilecek. Devrim olarak nitelendirilen yeni metot Sheffield Üniversitesi'nden Dr. Eran Elhaik ve Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden Dr. Tatiana Tararinova tarafından geliştirilen metot sayesinde dünya çapında popülasyonlar adalar veya köylere kadar araştırılarak % 98 başarıyla izlenebiliyor. Daha önceki metotlar ancak 700 km menzilde kişinin soyunu araştırabiliyordu. Kısaca GPS adı verilen sistem genetik karışımlara odaklanarak tarihsel olarak popülasyonların melezlenmeye başlangıcından genel geçer yeni gen havuzları oluşturuyor. Bu yeni alet 100.000' den fazla DNA işaretine bakarak modelliyor. Soy-bilgilendirme işaretçileri olarak bilinen bu işaretler özel coğrafik bölgelere göre spesifikleşiyor. GPS aleti mitokondriyal veya Y kromozomal DNA'lar yerine otozomal kromozomları kullanarak kişinin genetik olarak daha dengeli bir resmi çekerek düzenliyor. Bu yöntemin basitliği ve kesinliği karşısında gerçekten şaşırdık. Verilen coğrafik bölgede yaşayan insanlar daha benzer genetikler gösterirler. Aynı zamanda bu genetik izler daha uzak bölgelerde de bulunabilir fakat genelde birbirine yakın bölgelerde bulunur, diyor Dr. Elhaik. Nature Communications dergisinden yayınlanan araştırmada Sandinya Adası'ndan 10 köyden bölge sakinlerinin % 25'ini ve bu bölgeye spesifik 50 km uzaklıktaki köyleri araştırdılar. Ayrıca Okyanusya' daki 20 ada da test edildi ve % 90'ını esas adalarına kadar izlenebildi. Çığır açan bu gelişme sayısız alana etki edecek. Bu sayede doktorlar hastanın geçmişini ve atalarını yüksek doğrulukla belirleyerek, genetik hastalıkları belirleyebilecek. Böylece doğru teşhis ve tedavi belirlenebilecek. Günümüzde güncel tedavilere farklı genotiplerin farklı tepkiler verdiği bilinebiliyor. Amerika' da ağzınızdan swab alarak 23andme ve ancestry.com gibi sitelere numunenizi yolladığınızda DNA genotipinizi öğrenebiliyorsunuz ($99-$200) Sadece Amerika' da bir milyon insanın bu testi yaptırdığı tahmin ediliyor. Yazarın Notu : Son yıllarda insanların farklı genetik yapılarına uygun farklı ilaçlar üretilmeye çalışıyor, çünkü herkesin genomuı her ilaca aynı tepkiyi vermiyor. - Eran Elhaik, Tatiana Tatarinova, Dmitri Chebotarev, Ignazio S. Piras, Carla Maria Calo, Antonella De Montis, Manuela Atzori, Monica Marini, Sergio Tofanelli, Paolo Francalacci, Luca Pagani, Chris Tyler-Smith, Yali Xue, Francesco Cucca, Theodore G. Schurr, Jill B. Gaieski, Carlalynne Melendez, Miguel G. Vilar, Amanda C. Owings, Rocio Gomez, Ricardo Fujita, Fabricio R. Santos, David Comas, Oleg Balanovsky, Elena Balanovska, Pierre Zalloua, Himla Soodyall, Ramasamy Pitchappan, ArunKumar GaneshPrasad, Michael Hammer, Lisa Matisoo-Smith, R. Spencer Wells, Oscar Acosta, Syama Adhikarla, Christina J. Adler, Jaume Bertranpetit, Andrew C. Clarke, Alan Cooper, Clio S. I. Der Sarkissian, Wolfgang Haak, Marc Haber, Li Jin, Matthew E. Kaplan, Hui Li, Shilin Li, Begona Martinez-Cruz, Nirav C. Merchant, John R. Mitchell, Laxmi Parida, Daniel E. Platt, Lluis Quintana-Murci, Colin Renfrew, Daniela R. Lacerda, Ajay K. Royyuru, Jose Raul Sandoval, Arun Varatharajan Santhakumari, David F. Soria Hernanz, Pandikumar Swamikrishnan, Janet S. Ziegle. Geographic population structure analysis of worldwide human populations infers their biogeographical origins. Nature Communications, 2014; 5 DOI: 10.1038/ncomms451"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-insanlariyapay-rahimde-fare-embriyosu-buyutmeyi-basardi-sira-insanlarda/", "text": "Sadece bu fotoğraflar bile fantastik bir hikayenin parçası, plasentanın dışında bir cam kavanozda büyütülmüş atan kalp hücreleri, kafası ve uzuvları oluşmaya başlamış bir fare embriyosu. İsrail'den bilimsel bir araştırma ekibi, bir fareyi yapay rahimde 11 ila 12 güne kadar büyütmeyi başardı. Bu bir farenin gebelik süresinin nerdeyse yarısına denk geliyor. İnsanlarda aşağı yukarı trimester başlangıcına denk. Aslında bu araştırma bilim kurgu filmi Ada'yı andırıyor. Araştırma ekibine göre, rahim dışında büyüyen bir memeli için bu rekor bir süre. Araştırmacılar sonraki adımın insan embriyoları olacağını söylüyor ki, bu da yeni etik tartışmalar doğurabilir. Bu diğer türler için yeni bir adım. Bu gelişme sayesinde, bilim insanlarının 5 haftaya kadar, insan embriyosunu büyütebileceğini umuyoruz, diyor Weizmann Bilim Enstitüsü'ndeki araştırma ekibini yöneten gelişim biyoloğu Jacob Hanna. Tabi insan embriyolarını laboratuvarda bu kadar uzun süre büyütmek, yani ilk trimestere kadar gitmek bilim dünyasını kürtaj tartışmasına geri döndürebilir. Hanna laboratuvarda büyütülecek bu embriyoların kürtajlardan alınabileceğini ya da tıbbi tedaviler için muhtemel bir doku kaynağı olabileceğini düşünüyor. Hanna'nın ekibi fare embriyolarını bu kadar uzun süre yaşatmak için, insan göbek bağından alınan kan serumlarıyla besledi, cam kavanozlarda döndürdü ve içeriye basınçlı oksijen pompaladı. Hanna bu prosesi, ventilasyona bağlı Covid-19 hastasına benzetiyor. Fare embriyoları, artık oksijenin difüzyon edemeyecek kadar büyüyünce öldü. Çünkü plasentanın sağladığı doğal kan akışından yoksundu. Bu çalışmayla normalde rahimde gizli kalan erken embriyo gelişimine bilimsel pencere açılıyor. Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu fare embriyolarını toksinler, boyalar, virüsler ve insan hücreleri eklenen bir dizi deneyden bahsediliyor. Bu bir güç gösterisi, gerçekten ama gerçekten çok etkileyici, diyor araştırmada yer almayan İspanya Pompeu Fabra Üniversitesi'nde bir gelişimsel biyolog ve kök hücre araştırmacısı Alfonso Martinez Arias. Hanna bilim insanlarının bu yöntemle insan embriyosu üretmek isteyeceğini düşünüyor. Bir cam kavanoz içinde üretilen bu embriyoların kafası, kuyruğu ve uzuv çıkıntıları oluşmaya başlamış olması gerçekten inanılmaz. 12 günlük fare embriyosu, insanlarda ilk trimester embriyosuna denk geliyor. Bu aşamadaki zorlukları anlayabilirim. Çünkü artık kürtajların olduğu bölgeye giriyorsunuz, diyor Hanna. Buna rağmen, tüp bebek kliniklerinde buna benzer insan embriyosu deneyleri 5 güne kadar çalışılıyor ve sonra yok ediliyor. Araştırmada erken gelişim çalışmalarında kullanılan teknik ve fikirlerde patlama yaşandığı belirtiliyor. Nature yapay insan embriyoları üzerinde çığır açıcı gelişmeler yaratan iki araştırma daha yer aldı. Bu ekipler normal cilt hücreleri ve kök hücreleri kendi kendine birleştirerek erken insan embriyoları benzeri embriyolar oluşturdu. Bunlara blastoid diyorlar ve 10 güne kadar laboratuvarda büyüttüler. Daha öncesinde bunlara benzer yapay embriyo modelleri tanımlansa da, yeni araştırma bugüne kadar yapılmış en bütün çalışmadır. Çünkü, plasenta oluşturmak için gereken hücrelere hükmedebiliyorlar. Yani insan embriyolarını doğuma kadar büyütmeye bir adım daha yaklaştılar. Bilim insanları yapay embriyolarla hamileliğin belki de hiç denenmeyeceğini düşünüyor çünkü, birçok ülkede yasak olduğunun altını çiziyor. Teknolojinin henüz başlangıçta olduğu ve çoğu laboratuvar için kompleks ve pahalı olduğu belirtiliyor. Kavanozda fare büyütmenin halen birçok geliştirmeye ihtiyacı var. Çünkü henüz ilk döllenen yumurtadan alınarak 12 güne kadar geliştirilemiyor. Bunun yerine hamile farelerden 5 günlük embriyolar alınıyor ve inkübatöre alınarak 1 hafta büyütülebiliyor. Şimdilik fare embriyoları ancak fare rahminde bir süre tutunarak doğru bir şekilde büyütülebiliyor. Hanna'nın ekibi fareyi tümüyle in vitro yani laboratuvarda geliştirmek için metodu adapte etmeye çalışıyor. 14 gün kuralı nedeniyle insan embriyolarını 14 günden fazla geliştiremiyorsunuz. Buna rağmen ISSCR insan embriyolarını daha uzun süreli büyütmeye imkan vermek istiyor. Yönergeler bir kez güncellenirse başvururuz ve onay da alırız. Bu çok önemli bir deney olur,diyor Hanna. İnsan embriyolarının gastrulasyonunu ve organları oluşturduğunu görmemiz ve onu sonra durdurmamız gerekiyor. İnsan embriyolarını üçüncü, dördüncü, beşinci haftaya kadar büyütmenin faydası gerçekten paha biçilemez. Bence bu deneyler en azından bir kez daha düşünülmeli. Eğer, gelişmiş bir insan embriyosu elde edebilirsek, onun hakkında çok şey öğrenebiliriz. Hanna, bu tür deneyleri daha kabul edilebilir hale getirmek için insan embriyolarının tam gelişme potansiyellerini sınırlandırmak için değiştirilebileceğini ifade ediyor. Bir olasılık, kalbin atmasını önlemek için bir kalsiyum kanalına genetik mutasyonlar yerleştirmek olabilir. İnsan embriyoları üretmenin birçok pratik uygulaması olabilir. İlk trimesterde oluşan karaciğer,pankreas gibi ilkel organlar alınarak, büyütülerek nakillerde kullanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-kahramanlari-fll-lego-turnuvalari-15-subatta-basliyor/", "text": "Bilim Kahramanları Derneği tarafından bu yıl 11.'si düzenlenen FIRST LEGO League 'de 9-16 yaş arası gençler yarışmada takım halinde çalışarak , problemleri çözen robotlar yapıyor. Bu yılın teması ise; Senin Dünyan Senin Sınıfın . 15 Şubat 2015'de İstanbul maratonuyla başlayacak turnuvalar, Bursa ,Ankara ve İzmir illerinde sırasıyla yapılacak. En son olarak Ulusal Final Turnuvası'nda yarışılacak. FLL aslında muhteşem bir şey 60 ülkede 170 bin çocuğa şimdiden ulaşmak ve gençleri bilim ve teknoloji konularında kazanımlar sağlıyor. Çocuklar Lego'nun ürettiği robot seti , robot programlama yazılımını kullanarak verilen görevi yerine getiriyorlar. Her yıl temaya uygun olarak verilen görevleri başarıyla gerçekleştiren gençler projeleri sergiliyor. Katılanlar için muhteşem bir deneyim olacağını düşündüğüm turnuvalar gerçekten ilgi çekici. Aslında her şey ABD'nin başarılı mühendis, mucit, girişimci Dean Kamen'in bir cümlesiyle başlıyor: Toplumlar zihinsel olarak kucakladıkları kişilere benziyor. Dean Kamen, bu cümleden yola çıkarak, toplumun, sanatçı ve profesyonel sporcuları kucakladıkları gibi en az onlar kadar değerli ve topluma katkı oranı çok yüksek olan mühendis ve bilim insanlarını kucaklamaları gerektiğini düşünen FIRST Vakfı'nı kuruyor. Vakıf 1989'dan itibaren düzenlediği liselerarası turnuva dizisinde başarılı olunca, 1998'de ilk ve orta öğretim (9-16 yaş arası) için yeni bir turnuva başlatıyor. Yurt dışında FIRST LEGO League ismiyle bilinen ve küresel, birleştirici, eşitleyici, her senesi muhteşem maceralara gebe, özgüven sahibi, sorgulayan, takım halinde, toplumsal anlamı olan çözümler üreten bir gençlik yetişmesi için vitamin görevi gören bu turnuvayı; ülkemizde Bilim Kahramanları Buluşuyor adı altında gönüllüler ve destekçilerin katkısıyla 2005 sezonundan beri düzenliyoruz. FIRST Vakfı gençlerin bilim ve teknolojiye ilgi ve katılımlarını sağlayacak vizyon ve misyonu sağlar. Bu vizyon FIRST'ün kararlarını yönlendirip, FLL'nin doğuşuna sebep olmuştur. FIRST Vakfı her sezon temanın oluşumunu, FLL programı standartlarının oluşmasını, şampiyonluk turnuvalarını ve destek dokümanlarını geliştirir. 8 sezonda kadar 22 ilden 5.200 gence ulaştık. Takımlarımız uluslararası turnuvalarda, biri Avrupa Şampiyonluğu olmak üzere, 13 ödül aldılar. Destekçilerin katkılarıyla bu yolda yürümeye devam ediyorlar. Destekler sayesinde 2 katılımcı ABD üniversitelerinden burs kazandı. 9 ncu sezon erişim hedefi ise 25 ilden 2.000 genç. Türkiye'de bu gibi faaliyetlerin yapılması gerçekten umut verici . Lego' nun üçüncü nesil programlanabilir robotu LEGO Mindstorm EV3 ü Las Vegas Elektronik Tüketicileri Şovu' nda (CES 2013) tanıttı. Önceki NXT jenerasyonuna göre daha da geliştirilen Lego Mindstorms EV3 oldukça zekice özelliklerle beraber geliyor. Yeni ayrıca Android ve iPhone cihazlarıyla doğrudan uyumlu. Gerçi önceki sette Bluetooth desteğiyle kolaylıkla cep telefonu veya tabletlerden kolaylıkla yönetilebiliyordu. Fakat yeni model de SD kart ile hafıza da genişletilebiliyor. Ayrıca 4 servoya imkan sağlayan yeni bir beyine sahip. Lego Mindstorms setlerini ilk olarak 1998' de üretti ve 2006' da NXT serisiyle ikinci nesli üretti. 2013 sonbaharında ise yeni Mindstorms seti EV3' ü piyasaya sürdü. Lego Mindstorms setleri Lego tarihinde en çok satan ürün olarak ön plana çıkıyor. Lego Mindstorms robotları o kadar eğitici oyuncaklar ki, yurtdışında pek çok okulda yıllardır çocukların eğitimi için kullanılıyor. Ülkemizde son birkaç bu setler bazı okullar tarafından eğitim amacıyla kullanılıyor. Ayrıca bazı yarışmalar da düzenleniyor. Amerika da ise NASA ve devlet kurumları gençler ve çocuklar için pek çok yarışmalar düzenleniyor. Lego setleri tasarlamaya ve buluş yapmaya oldukça uygun. Hatta Lego Mindstorms için yazılmış pek çok kitap mevcut.Bu kitaplarda pek çok yeni modelin yapımı hatta LEGO brick inin nasıl hackleneceği bile anlatılıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-kanserin-kendi-kendini-yok-etme-mekanizmasi/", "text": "Kanser hastaları özellikle kemoterapinin yan etkilerinden dolayı sorunlar yaşasa da, halen kemoterapi en çok uygulanan tedavidir. Fakat pankreas kanseri gibi agresif kanserler zalimdir halen bilinen etkili bir tedavisi yoktur. İsrail Tel Aviv Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırmada, hızlı duplike olan kanser hücreleri bölünürken, onları öldüren üç proteine odaklanıldı. Araştırma, Prof. Malka Cohen-Armon liderliğinde Sackler Tıp Okulu'nda yapıldı. Araştırmacılar, mitoz bölünme esnasında bu proteinlerin kanser hücrelerinin kendi doğasında bulunan , kendi kendini yok etme mekanizmasını aktive ettiğini keşfetti. Araştırma Oncotarget dergisinde yayınlandı . Bu özel mekanizmanın keşfiyle, sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreler öldürülebilir ve mekanizmanın hızla üreyen çeşitli insan kanser hücrelerinde işe yaraması gerçekten heyecan verici,diyor Prof. Cohen-Armon. Bu sayede kanser hücrelerinin mitoz esnasında hızla üremesi engellenerek, yok edilebilir. Özellikle tedavi edilemeyen meme, akciğer, yumurtalık, kolon, pankreas, kan ve beyin kanser hücresi kültürlerini test ettik, diyor Prof. Cohen-Armon. Yeni yapılan bu keşifte spesifik proteinlerin modifikasyonuyla iğ yapıların stabilitesi etkileniyor. Bu mikrotübüler yapılar duplike kromozomları dişi hücre bölünmesine ayrılması için hazırlanıyor. Araştırmacılar Phenanthridine türevlerinin bu proteinlerin aktivitesini bozabildiğini ve böylece iğsi yapının bozularak kromozom ayrılmasını engellediğini keşfetti. Proteinler bir kez modifiye edildiğinde, hücrenin ayrılması engellenerek, hücrenin kendi kendini yok etme mekanizması tetikleniyor. Kanser hücrelerinin mitoz bölünmesinde esnasında spesifik olarak Phenanthridine türevlerini hedeflediğini tanımladık. Buna rağmen, eklenen ilaçların çeşitliliği, bu spesifik proteinleri modifiye ederek, belki de kanser hücrelerinin kendi kendini öldürmesine neden olabilir. Kanser hücreleri daha hızlı üredikçe, daha hızlı ölmeleri bekleniyor, diyor Prof. Cohen-Armon. Araştırma hem kanser hücre kültürleriyle, hem de farelere ekilen insan kanser hücreleriyle denendi. Bilim insanları biyokimya, moleküler biyoloji ve görüntüleme teknolojilerini kullanarak bu mekanizmayı gerçek zamanlı izlediler. Ayrıca , üçlü negatif meme kanseri hücresi eklenen fareler başta mevcut terapilere karşı dayandılar ve tümör büyümesi ortaya çıktı. Mekanizmayı tanımlayarak , büyüyen tümörleri tedavideki ilişkinin gösterilmesi , gelişen agresif kanserlerin sağlıklı hücrelere zarar vermeden yok edilmesinde yeni ufuklar açacak, diyor Prof. Cohen-Armon. Araştırmacılar şimdi Phenanthridine türevlerinin pankreas ve üçlü negatif meme kanseri türevinde potansiyeli olup olmadığını araştırıyor. Her şey ne kadar hızlı gelişiyor, 1000 yılda yapılan bilimsel çalışmalarla 1 hafta da yapılan bilimsel çalışmaları kıyaslarsak, belki abartılı gelecek ama arada ki oransal fark çok azdır. En fazla 50 yıl içinde %100 kanser tedavisinin bulunacağını öngörüyorum. Bu tür gelişmeler gelecek için büyük bir umut ışığı, bir zamanlar dünyaya veba salgını aşılamayacak ölümcül ve tedavisi olmayan bir hastalıkken, çağımızında benzer hastalığı kanserdir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-korluk-ilk-kez-goz-hucrelerini-inkjet-yaziciyla-basmayi-basardi/", "text": "Bilim insanları dünyada ilk kez inkjet yazıcı kullanarak yetişkin göz hücrelerini basmayı başardı. Bu sayede doku implantları üretilerek bazı körlük türleri tedavi edilebilecek. Bilim insanları daha öncesinde embriyonik kök hücreler ve bazı olgunlaşmamış hücreleri basmıştı. Bununla beraber, bilim insanları yetişkin hücrelerin basılmak için çok kırılgan olduğunu düşünmekteydi. Bugün bilim insanları sıçanların optik sinir hücrelerini basmayı başardı. Bu hücreler hayatta kalmayı başarmaktan öte; büyüme ve gelişme kabiliyeti de gösterdiler. Cambridge Üniversitesi'nden Oftalmoloji Bölümü' nden Prof. Dr. Keith Martin retinadaki sinir hücreleri kaybının pek çok göz hastalığına ve dolayısıyla körlüğe neden olabileceğini belirtiyor. Araştırma 17 Aralık'ta online dergi Biofabrication' ta yayınlandı. Prof. Dr. Keith Martin bu çalışmanın şimdilik başlangıç olduğunu, fakat sonunda yedek retina basımının bu sayede mümkün kılınabileceğini belirtiyor. Martin ve meslektaşları farelerin retina dokusundaki, retinal gangliyon ve gliyal hücreleri ayırdı. Sonrasında ise piezoelektrik inkjet yazıcı kullanarak her iki tipte hücreyi viale saniyede 100 hücre (48km) hızla bastı. Basım sırasında yüksek hızlı kamera kullandı ve sonrasında hücrelerin nasıl büyüdüğüne ilişkin testler yaptı. Basım sırasında oluşan kopma kuvvetine karşın retinal gangliyon hücreleri ve gliyal hücrelerin basılmamış hücreler gibi hayatta kaldığı gözlendi. Ayrıca optik sinir hücreleri akson yapma kabiliyetlerini kaybetmeden diğer sinir hücreleriyle filamentler oluşturdu. Basılmış hücrelerle basılmamış hücreler arasında bir fark yoktu, diyor Martin. Ayrıca araştırmacılar gliyal hücrelerin olduğu tabakaya optik sinir hücrelerini bastıklarında aksonların büyüme kabiliyetinin arttığını gözlemledi. Buna rağmen basılmış numunede, basılmamış numuneye göre daha az iki türden hücrenin olduğunu anladılar. Araştırmacılar bunun yazıcının ucunda bazı hücrelerin sıkışması nedeniyle yaşanabileceğini düşünüyorlar. Prof. Dr. Martin basılan hücrelerin sağlıklı optik sinir hücreleri gibi fonksiyon göstermelerinin kritik önemi olduğunu ve çalışmalarını bu yönde olduğunu belirtiyor. Uzmanlar 3D yazıcı kullanarak istenilen biçimde tasarlanan modeller çıkarabiliyor. Bilim adamları retinal gangliyon hücrelerinin basmalarının ardından, ışığa duyarlı foto reseptörler gibi diğer retina hücrelerini basmayı planlıyor. Ayrıca bu teknolojiyi multinozzle yazıcılara adapte etmeyi de düşünüyor. - Barbara Lorber, Wen-Kai Hsiao, Ian M Hutchings, Keith R Martin. Adult rat retinal ganglion cells and glia can be printed by piezoelectric inkjet printing. Biofabrication, 2014; 6 (1): 015001 DOI: 10.1088/1758-5082/6/1/015001"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-kurgu-degil-insansi-bir-robot-walk-man__trashed/", "text": "Ekim 2013 yılında projesi başlattılan, Genova'da bulunan İtalyan Enstitüsü'nün geliştirmekte olduğu ve Avrupa ülkeleri tarafından finanse edilen bu insansı robot projesi WALK-MAN adlı bu robot bir gün sizin de hayatınızı kurtarabilir ve hata ülke kahramanı bile ilan edebilirsiniz. Gelecekte afet müdahale operasyonları için kullanılması öngörülen bu insansı robot WALK-MAN dört yıllık bir araştırma programı ile geliştirildi. Robotun insansı hareket ve denge manipülasyon yeteneklerindeki hedeflere ulaşması için bazı tasarımsal ilkeleri içinde onay aldı. Bunlardan bazıları; mekanik tasarımı ile öne çıkan bu robot, bir insan biçiminde olması açıdan belli eklemlere ve hareket kapasitesine sahip. Bu durum da robotu insan bedenine benzer özelliğine yakınlaştırmasının nedeni ellerindeki beş parmak ile avuç içine sahip olmasıdır. Buradaki amaç güçlü hareketlerin gerçekleştirilmesine imkan tanımaktır. Avrupa Birliği araştırma projesi tarafından geliştirilen Walk-Man, 3 boyutlu lazer yazıcıyla kontrol edilen bir stereo görüntüleme sisteminede sahip. Mühendisler şimdi insan tarafından kontrol edilecek bir uzaktan kumanda üzerine çalışıyorlar. Böylece zorlu problemlerin üstesinden daha rahat gelinebilecek ve çözüm üretilecek. Robot'un gücü ise tıpkı bir otomobil gibi çalışıyor. Robotun her bir eklemi yani dizden kalçaya kadar olan mesela 50 cc'lik bir scooter motoruna eş değer. WALK-MAN 2017 yılının sonunda final testlerinden geçene kadar İtalyan Sivil Koruma yetkililerinin gözetimi altında tutulacak. WALK-MAN'in ilk kullanım alanı yangınlar olacak. Sadece Dünya 'daki görevlerde yer almayacak ve ayrıca 2025 yılında Mars'a yerleşecek insanlar kolonilerine de yardım etmek üzere tasarlanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-kurgu-gercek-oluyor-ilk-kez-kuyruklu-yildiza-sonda-indiriliyor/", "text": "Yapılan hesaplamalara göre Rosetta'dan bırakılan sonda 7 saat sonra kuyruklu yıldıza inecek. 6,4 milyar km'lik yolculuğundan sonra Rosetta'nın kuyruklu yıldıza 22 km'si kaldı. İlk Görev Başarıyla tamamlandı. Philea'nın inişinin 5 -5:30 p:m olabileceği düşünülüyor. İticiler ve yörünge yeniden ayarlandı. Kuyruklu yıldızın yerçekimi bilinmediğinden manevralar oldukça zor , bu nedenle inişin geciktiği belirtiliyor. Rosetta'nın 2 bataryasının manevra için yeterli gücü sağlayamadığı bu nedenle tekrar güneş panelleriyle şarj edilmesi gerektiği belirtiliyor. Kuyruklu yıldız hakkında halen bilgi verilmeye devam ediliyor. Görevin ne kadar zor olduğu hakkında bilim insanlarının görüşleri alındı. Türkiye saatiyle 11:00'de Philae sondası Rosetta'dan ayrılacağı ve yolculuğuna başlayacağı belirtildi. ESA operasyondan Rosetta Philae Sonda ayrılma onayı verildi. Onay sonrasında her şeyin yolunda olduğuna dair sinyal ESA'ya ulaştı. Her şey yolunda . 511 milyon km uzaktan verilen otomatik inişi onayı sonrasında sonda ayrıldı ve iniş takımlarını açtı. 12.11.2014 13: 30 Ayrılmadan sonraki ilk sinyal dünyaya ulaştı. 12.11.2014 18.20 Philae Kuyruklu Yıldıza indi. Kuyruklu yıldız şarkısını söylemeye başladı bile. 40-50 millihertz 'lik ses normalde insan kulağının duyamayacağı frekansta. Bilim dünyası en sıra dışı görevlerden birine tanıklık ediyor. Avrupa Uzay Ajansının Rosetta uzay mekiğinin Philae sondası 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına 12 Kasım 2014'de J bölgesine yani yeni adlandırılan Agilkia bölgesine inmeye hazırlanıyor. Agilkia Nil Nehri'ndeki bir adadan ismini alıyor. Adını Mısır'da bulunan Rosetta Taşı'ndan alan Rosetta , Mısır diline dair izler taşıyor. Ayrıca bu isim 16 ile 19 Ekim arasında 135 ülkeden 8000 kişiden oluşan bir jüriden seçildi. Rosetta uzay mekiği dairesel manevralar çizerek kuyruklu yıldıza yaklaşıyor ve 12 Kasım 2014'de kuyruklu yıldıza sonda indiren ilk uzay aracı olacak. Philae sonda aracının kuyruklu yıldızda yapacağı incelemeler, evrenin oluşumu ve hayatın başlangıcına dair bazı sırların aydınlatılmasını sağlayabilir. Çuryumov-Gerasimenko/67P kuyrukluyıldızı, Kuiper kuşağına ait bir gök cismi olarak anılıyor. Kuiper kuşağı, Neptün gezegeninin yörüngesi ile Plüton gezegeninden daha uzakta kalan gezegenimsilerin var olduğu bir alan. Sonda aracı yapacağı incelemelerle kuyruklu yıldızların oluşumlarına da açıklık getirecek. Kimi uzmanlar kuyruklu yıldızları evrenin derin dondurucuları olarak niteliyor. Araştırmalar Güneş Sistemi'nin 4,6 milyar yıl önce nasıl meydana geldiğine dair ipuçları da sağlayabilir. Philae modülü bunun için 10 tahlil aracıyla donatılmış durumda. Bunlar arasında röntgen spektrometresi, ışık, elektromanyetik dalga ve ses ölçüm araçları da bulunuyor. Bu araçlar, kuyruklu yıldızın çekirdeğine kadar inceleme imkanı verecek. Rosetta şimdiye kadar Dünya'ya çok sayıda önemli veri yolladı. 2007 Şubat'ında Mars yakınlarından geçen araç, Stejns asteroidinin 800 kilometre kadar yakınından geçti. Rosetta, 2010 Temmuz ayında ise Lutetia asteroidinin 3 bin kilometre kadar yaklaştı. Dünyaya bu gökcisimlerinden görüntüler ve izledikleri yörüngelere dair önemli veriler yolladı. Rosetta göreviyle ilgili kısa bir film çekildi. Ambition 'Hırs' adlı kısa filmde insanoğlunun azmiyle her şeyi başarabileceği anlatılıyor. Rosetta 2004'den berin 10 senedir kuyruklu yıldızı yakalamaya çalışıyordu. Görev gerçekten insanlık için büyük önem taşıyor. Bilimsel açıdan oldukça önemli bir zamandayız. Video Yayını 11 Kasım 2014 saat 11:00 P.M civarında başlayacak. Rosetta ile ilgili diğer haberlerimiz için burayı tıklayın ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilim-veri-sahteciligi-kacak/", "text": "Bilimsel yayınlara ne kadar güvenebiliriz? Bilim sahteciliği nasıl saptanabilir ? Kötü bir elle blöf yaparken, en iyi poker oyuncularının bile onları ele veren bir açığı vardır. Hileye başvuran bilim insanlarının da benzer, ancak çok daha zor ayırt edilen açıkları vardır. Stanford'dan iki araştırmacı, tahrif edilmiş verileri aktarmaya çalışan bilim insanlarının yazı şablonlarını çözdü. Journal of Language and Social Psychology'de yayınlanan çalışma, en sonunda bilim insanlarının yayınlanmalarından önce tahrif edilmiş araştırmaları saptamalarına yardımcı olacak. Sahtecilik yapanların bunu yapma yollarını anlamaya dair makul sayıda araştırma bulunmaktadır. Araştırmalar, sahtecilik yapanların genellikle olumsuz duygu ifadeleriyle görüş bildirmeye ve daha az birinci tekil kişi zamiri kullanmaya eğilimli olduklarını gösterdi. Sahte mali raporlar tipik olarak daha üst düzeyde dilsel bir kapalılık gösterir. Daha net açıklamak gerekirse dikkati doğru verilerden başka yere çekmek ve yanlış verileri gizlemek amaçlanmıştır. Akademik çevrelerde de benzer bir paternin olup olmadığını görmek için, Stanford'da iletişim bölümü öğretim üyesi Jeff Hancock ve yüksek lisans öğrencisi David Markowitz, yaşam bilimleri dergileri alanındaki bir veri tabanı olan PubMed arşivlerinde 1973 ve 2013 yılları arasında geri çekilen makaleleri incelediler. Öncelikli olarak biyomedikal alanındaki dergilerden, belgelenmiş sahtecilik yüzünden geri çekilmiş 253 adet makale saptadılar ve bu makalelerdeki yazıları aynı yayım tarihli, aynı dergilerdeki aynı konuları kapsayan geri çekilmemiş makalelerdeki yazılarla karşılaştırdılar. Daha sonra uydurma sonuçlarını gizlemeye çalışan yazarların sahtecilik düzeylerini derecelendiren özelleştirilmiş bir kapalılık indeksi kullanarak her makalenin sahte veri düzeyini derecelendirdiler. Bu derecelendirmelere sıradan ifadelerin, soyut dil kullanımının, mesleki terimlerin, olumlu duygu ifadelerinin ve ölçümlendirilmiş okuma kolaylığının değerlendirme sonuçlarıyla varıldı. Sonuçlar, sahtecilik yüzünden geri çekilmiş makalelerin kapalılık indeksinde başka sebeplerle geri çekilmiş makalelere göre belirgin şekilde daha yüksek bir değer kaydettiğini gösteriyor. Örneğin sahtecilik yapılmış makaleler geri çekilmemiş makalelere göre yüzde bir buçuk daha fazla mesleki terim içeriyor. Araştırmacılar, bilim insanlarının veri sahteciliğini çeşitli sebeplerle yapabileceklerini söylüyorlar. Önceki bir araştırma araştırmacıların bulgularını manipüle etmesine ya da tümüyle düzmece çalışmalarını kullanmalarına sebep olan yayınla ya da yok ol anlayışına dikkat çekiyor. Ancak, araştırmacıların yazıda bulduğu farklılaşma, ne var ki yazarın, dilin manipülasyonu yoluyla sahteciliğini gizleme amaçlarıyla doğrudan ilintilidir. Örneğin, akademik sahtekarlık yapan bir yazar makalenin sorgulanmasına sebep olacağı korkusuyla, araştırma sonuçları için gelebilecek övgülere engel olmak için daha az olumlu duygu ifadeleri kullanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilimin-gelecegine-dair-muhtesem-sergi-bilim-tuneli/", "text": "Merkezi Almanya'da bulunan ve bilimsel araştırmalara sağladığı büyük katkılarla tanınan ve ismini ünlü bilim adamı Max Planck'ten alan Max Planck Topluluğu'nun dünyaca ünlü Bilim Tüneli Sergisi, Türk Alman Araştırma, Eğitim ve İnovasyon Yılı kapsamında İstanbul'da açıldı. Bahçeşehir Üniversitesi'nin Türkiye'ye kazandırdığı ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Davut Kavranoğlu'nun katılımıyla açılan sergi güneş sisteminin en küçük detaylarından nano teknolojilere, beynin sırlarla dolu dünyasından geleceğin ilaç tasarımlarına, insanın yaşama, öğrenme ve sosyal sistemlerinden füzyon teknolojisine kadar pek çok alanda geleceğin dünyası hakkında ipuçları veriyor. Türkiye'nin ilk kez Almanya'ya bilim ataşesi atayacağını söyleyen Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Davut Kavranoğlu, Bilimsel bilgiyi ve bu alandaki deneyimlerimizi paylaşmak ve bunu sanayinin hizmetine sunmak amacıyla başlattığımız Türk-Alman Bilim Yılı etkinlikleri Türkiye ve Almanya ilişkilerine yeni bir zenginlik kattı. Bu işbirliği, Avrupa Birliği ile olan ilişkimize de geliştirecek. Yakın zamanda Almanya'ya atayacağımız bilim ataşesi, bilim ve teknoloji alanındaki ilişkilerimizin gelişmesine katkı sağlayacak. Bilim Tüneli de bilimin güzelliklerini ve ihtişamını laboratuvarların dışına çıkarıp toplumda yaygın olarak gençlere ve bilim insanlarına göstermeyi amaçlıyor ifadelerini kullandı. - - - - - - - - Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel sergi açılışında yaptığı konuşmada Dünyanın en önemli bilim sergilerinden birini Türkiye'ye getirmiş olmaktan mutluluk duyuyoruz. Türk Alman Araştırma, Eğitim ve İnovasyon Yılı'nda hem İstanbul'daki Bahçeşehir Üniversitesi'nde hem de Berlin'de açtığımız BAU- Uluslararası Berlin Üniversitesi'nde benzer etkinliklerimizi ve bilime desteğimizi sürdüreceğiz dedi. Sergiye ev sahipliği yapan Torunlar GYO Genel Müdür Yardımcısı İlham Dündar Türkiye'nin en büyük alışveriş, eğlence ve yaşam merkezi Mall of İstanbul olarak bugüne kadar hep yeniliklere ve ilklere ev sahipliği yaptık. Bugün de 18 ülkede, 30 şehirde, 10 milyon ziyaretçinin gezdiği 'Bilim Tüneli' sergisine ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyuyoruz. 'Bilim Tüneli' gibi gençlerimizin yeni bilgiler öğrenmelerini sağlayacak sergilere ev sahipliği yapmaya devam edeceğiz dedi. Serginin Türkiye'ye kazandırılmasına destek veren Siemens Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Hüseyin Gelis ise Başta gençlerimiz olmak üzere tüm toplumumuza bilimi sevdirmeli, bilimin faydalarını göstermeli ve daha fazla merak etmeye teşvik etmeliyiz. Türkiye'nin genç nüfusu bu potansiyele sahiptir dedi. Gelis, Bilim Tüneli Sergisi'nin de bu amaca önemli katkılar sağlayacağına, gençlerimizin bilim algısının geliştirilmesine destek olacağına inandığını ifade ederken Bilimi ve teknolojiyi esas alan, dünyanın en inovatif şirketleri arasında yer alan Siemens olarak, Bilim Tüneli Projesi'ne destek vermekten büyük mutluluk duyuyoruz diye konuştu. Bahçeşehir Üniversitesi'nin Max Planck Institute işbirliğiyle İstanbul'a getirdiği sergi 18 Ekim 2014 12 Şubat 2015 tarihleri arasında Mall Of İstanbul alışveriş merkezinde ziyaret edilebilir. İndirimli 10TL, grup indirimi (15 kişilik) 10TL ve tam fiyat 20TL ücret olarak belirlenmiş. Grup halinde gidenler için rehberde gruba eşlik edebileceğinin bilgisini aldım. Tekil ziyaretçiler içinde A Human Adventure Uzay Sergisi'nde olduğu gibi iPod ile elekronik rehber olacak (elektronik rehber A human Adventure sergisinde ücreti 5TL'di). Max Karl Ernst Ludwig Planck (23 Nisan 1858, Kiel 4 Ekim 1947, Göttingen), Alman fizikçi. 1918 Nobel Fizik Ödülü sahibi . Almanya'nın Kiel şehrinde entelektüel bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Kiel Üniversitesi'nde hukukprofesörüydü. Max'ın gerçek adı Alman kökenli bir isim olan Maximilian'dı. Ama, on yaşından itibaren adını Max olarak kullandı . Orta öğrenimini Münih'te tamamlayan Planck, bilime gönül vermiş bir öğretmenin etkisinde fiziğe özel bir ilgiyle bağlandı; bir yandan da ailesinin sağladığı olanakla piyano dersleri aldı. Fizik öğrenimi için üniversiteye başvurduğunda, dönemin büyük fizikçisi, Bu alanda , neredeyse her şey zaten keşfedildi, ve geriye kalanlar sadece doldurulması gereken birkaç delik. demişti. Ama Max, çocukluk hayalinden kopmamaya kararlıydı. Üstelik, üniversite öğreniminde, Helmholtz ve Kirchhof gibi gerçekten seçkin profesörlerin öğrencisi olmanın kendisi için kaçırılmaz bir fırsat olduğunu biliyordu. Münih ve Berlin üniversitelerinde öğrenimini sürdüren genç fizikçinin hidrojen çözülümüne ilişkin doktora tezi, tüm meslek yaşamındaki tek deneysel çalışması olarak kalacaktı. Asıl ilgi alanı matematiksel fizik olan Planck, olağanüstü yeteneğiyle kısa sürede meslek çevresinin dikkatini çeker; daha otuz yaşında iken Berlin Üniversitesi fizik kürsüsüne atanır. Planck'ın uzmanlık alanı, termodinamik teori diye bilinen ısı bilimiydi. Işık radyasyonu üzerinde çalışırken Planck bir sorunla karşılaşır. Klasik fiziğin, Enerjinin Eşit-bölünme Teoremine göre kor halindeki bir cisimden salınan radyasyonun, hemen tümüyle, dalga uzunluğu olası en kısa dalgalardan ibaret olması gerekiyordu. Bu, küçük bir ısının bile son derece parlak bir ışık vermesi demekti. Öyle ki, vücut ısımızın bizi bir ampul gibi aydınlatması beklenirdi. Radyasyon enerjisi sürekli bir akış olarak varsayıldığından, spektrumun kısa dalga kesiminin alabildiğine geniş olması, hatta sınırsız uzaması gerekirdi. Başka bir deyişle dalga uzunluğunun giderek kısalmasıyla enerjinin sonsuza doğru artması söz konusuydu. Fizikçiler bu beklentiyi mor ötesi facia diye niteliyorlardı . Oysa, deney sonuçları spektrumda çok değişik bir enerji dağılımı ortaya koymaktaydı. Bir kez deney, hiçbir maddenin, ne denli akkor haline getirilirse getirilsin, sonsuz enerji salacağını kanıtlamıyordu. Sonra çıkan enerjinin büyük bir bölümünün orta dalga uzunluktaki kesimde olduğu görülüyordu. Yerleşik kuram ile deney sonuçları arasındaki tutarsızlık gözden kaçmayacak kadar açıktı. Sorun deneysel verilere dayalı hesaplamalarda bir hatadan kaynaklanmıyor idiyse, yerleşik kuramın yetersizliği söz konusu olmalıydı. Planck'ın yetkin örnek olarak aldığı kara-cisim üzerinde yürüttüğü kuramsal çalışması 1900'de yayımlanır. Çalışmanın dayandığı temel düşünce şuydu: Madde her biri kendine özgü titreşim frekansına sahip ve bu frekansla radyasyon salan vibratörlerden ibarettir. Gerçi bu düşüncenin yürürlükteki kurama ters düşen yanı yoktu: Ne var ki, Planck aynı zamanda vibratörlerin enerjiyi sürekli bir akıntı olarak değil, bir dizi kesik fışkırmalarla saldığı görüşünü de ileri sürmekteydi. Bu demekti ki, belli bir frekanstaki bir osilatörün saldığı veya aldığı enerji ancak tam birimler biçimde olabilir; birim kesirleriyle olamazdı. 1900 yılında Kuantum Mekaniginikeşfetmiştir. Planck'ın çözüm arayışında başvurduğu istatistiksel yöntemin de, inceleme konusu ilişkilerin sayılabilir olmasını gerektirmesi, radyasyon enerjisinin bireysel bölümlerden oluştuğu varsayımını kaçınılmaz kılıyordu. Önerilen çözüm basitti: Gözlem sonuçlarıyla bağdaşmayan sürekli akış varsayımından vazgeçmek! Ne var ki, şimdi oldukça açık ve mantıksal görünen bu çözümün o dönemde hemen benimsenmesi bir yana, akla yakınlığı bile kolayca düşünülemezdi. Doğanın sürekliliği bir hipotez ya da sıradan bir varsayım olmanın ötesinde doğruluğu sorgulanmaz bir inançtı adeta! Newton mekaniği gibi Maxwell'in elektromanyetik teorisi de doğanın sürekliliğini içeriyordu. Nitekim elektromanyetik teoriyi deneysel olarak doğrulayan Hertz, ışığın dalga teorisine değinerek bu teoriyle fiziğin değişik kollarının sağlam, tutarlı bir bütünlük kazandığını belirtmekten geri kalmaz. Yerleşik bir kuramı sorgulamak kolay değildir gerçekten. Hele yeni bir kuram oluşturmak, üstün zeka ve hayal gücünün de ötesinde yüreklilik ister. Doğrusu, Planck'ın, getirdiği çözümle devrimsel bir gelişmeyi başlattığının farkında olduğu; dahası çözümünün, bağlı olduğu klasik fiziği sarsabileceğini öngördüğü söylenemez. Ama onun yadsınamaz yanı, karşılaştığı soruna gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı. göstermektedir]. Buna göre, bir enerji kuvantumu, dalga frekansıyla Planck değişmezinin çarpımına eşittir . Planck'ın önerdiği hipotez başlangıçta hiç değilse ışığın dalga teorisine doğrudan bir tehlike oluşturmuyordu, belki. Ama klasik fiziğin önemli bir ilkesi olan doğanın sürekliliği varsayımı sarsılmıştı. Doğa asla sıçramaz anlamına gelen eski Latince özdeyiş, Natura non facit saltus geçerliliğini sürdüremezdi artık!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilimsel-arastirmaya-gore-gunesteki-degisimler-iklim-uzerinde-anahtar-rol-oynamiyor/", "text": "Yeni yapılan bilimsel çalışma iklim değişiminin güneşteki ısı değişimlerinden çok fazla etkilenmediğini gösterdi. Elde edilen bulgular, geçmişte sıcak ve soğuk hava periyotlarının uzunluğunun, güneş aktivitesindeki dalgalanmalardan kaynaklandığını belirten bilimsel görüşü altüst etti. Araştırmaya göre 1800 yılına kadar gerçekleşen son 1000 yıllık iklim değişiminde ana etkenin volkanik patlamalar olduğunu gösterdi. Volkanik patlamalar güneş ışıklarının dünyaya erişmesini engelleyerek havanın kurumasına ve soğumasına neden oluyor. 1900' den beri ise sanayi devrimiyle artışa geçen sera gazları, iklim değişiminin birinci sebebini oluşturuyor. Elde edilen bulgular düşük güneş aktivitesinin Dünya'daki sıcaklıkların değişimin sanıldığı kadar büyük etkilere sahip olmadığını gösterdi Bu sayede bilim insanlarının bakış açılarını geliştirerek hava tahminlerini geliştirebilir. Edinburgh Üniversitesi'nden bilim insanlarını yaptığı araştırma geçmişteki sıcaklık değişimlerinde ilişkin üç bilgi halkası ve diğer tarihi kaynakları gözden geçirdi. Güneşteki büyük ve küçük değişimleri içeren, geçmişe dönük bilgisayar tabanlı modelleri kıyaslandı. Araştırma sonucunda güneşteki zayıf değişimlerin sıcaklık kayıtlarındaki en iyi korelasyonu vererek, geçtiğimiz milenyumda sıcaklıklar üzerinde minimum etki yarattığını gösterdi. Edinburgh Üniversitesi Jeoloji Bölümü'nden Dr Andrew Schurer ; Bugüne kadar iklimde güneşin etkisi yeterince anlaşılmamıştır. Yaptığımız yeni keşiflerin hava sıcaklığının geçtiğimiz son birkaç yüzyılda nasıl değiştiğini anlamaya yardımcı olacağını umuyoruz. Bu sayede gelecekte hava tahminleri geliştirilebilir. Bununla beraber İngiltere' de güneş ve anormal soğuk havalar arasındaki bağlantı halen araştırılıyor diyor. - Andrew P. Schurer, Simon F. B. Tett, Gabriele C. Hegerl.Small influence of solar variability on climate over the past millennium. Nature Geoscience, 2013; DOI:10.1038/ngeo2040"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bilimsel-gelisme-kirilgan-ekranlara-son-grafen-gumus/", "text": "Sussex Üniversitesi'nden bilim insanları akıllı telefon ekran kırılması problemine yeni bir çözüm getirdi. Grafen sayesinde akıllı telefon ekranlarını ucuz, daha az kırılgan ve çevreci yapmanın bir yolunu buldu. Normalde akıllı telefon ekranlarında kullanılan indiyum kalay oksit, hem kırılgan hem pahalı. İndiyum nadir bir metal ve çıkarırken doğaya verilen zarar büyük. İndiyum kalay oksite alternatif gümüş olsa da, o da pahalı. İşte Sussex Üniversitesi'nden gümüş nano teller ile grafeni birleştirmenin bir yolu bulundur.Yeni hibrit materyal sayesinde, mevcut teknolojilerdeki maliyet ve performans oranı dengelenebilir. Bu materyaller birleştiğinde ise tümüyle yeni bir materyal oluşturulabiliyor. Grafen tek tabakalı karbon atomlarından oluşturduğundan suda yüzebiliyor. Pul şeklinde bir tabaka yaratmak için aynı çocukken yaptığımız patates baskılar bir atom tabakası alınarak gümüş nanotel film şablonuna yapılabiliyor. Bu pul poli maddesinden yapılıyor, bildiğimiz silikon malzemeler gibi. Prof. Alan Dalton : Daha öncesinde gümüş nanoteller dokunmatik ekranlarda kullanılsa da, kimse bunu grafenle birleştirmeyi denemedi. Asıl heyecan verici olan grafenin yüzeye serme tekniğimiz. Grafen parçacıkları su yüzeyinde yüzdürerek, onları silikon bir kaşe ile toplayarak aynı patates baskı gibi gümüş nanofilm veya istediğimiz herhangi bir şablona basıyoruz. Bu devrimsel teknik aynı zamanda tabiatı gereği ölçeklenebilir. Bağıl açıdan gümüş nanoteller ve grafeni daha büyük ölçekte üretmek için büyük silindirler, spreyleme makineleri kullanılabilir. Yani yakın bir zamanda kırılan telefon ekranları tarihe karışabilir. Her ne kadar gümüşte nadir bulunsa da indiyuma oranla grafenle kaplanacak alan çok küçük. Çünkü grafen doğal grafitten üretiliyor ve doğada bolca bulunuyor. Her ne kadar gümüş kullanımı da havayı kirletiyor olsa da araştırmacılar grafen tabakaların kirleticilerin havaya karışmasını durdurduğunu gösteriyor. Ayrıca yeni geliştirilen film esneyebiliyor bu da yakın gelecekte tümüyle esneyebilen cihazlara imkan tanıyabilir. - Matthew J. Large, Sean P. Ogilvie, Sultan Alomairy, Terence Vöckerodt, David Myles, Maria Cann, Helios Chan, Izabela Jurewicz, Alice A. K. King, Alan B. Dalton. Selective Mechanical Transfer Deposition of Langmuir Graphene Films for High-Performance Silver Nanowire Hybrid Electrodes. Langmuir, 2017; DOI: 1021/acs.langmuir.7b02799"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bir-insan-isik-hizinin-iki-kat-hizli-giderse-ne-olur/", "text": "Biliyorsunuz ki, bir insanın ışık hızının iki katı hızda hareket etmesi mümkün değildir. Aslında herhangi bir cismin ışık hızından daha hızlı gitmesi mümkün değildir. Buna rağmen bilimsel açıdan, bazı garip parçacıkların ışık hızının iki katı hızda yolculuk etmesi ve belki de bu parçacıkların zamanda geriye gitmesi mümkün olabilir. En iyi fizik teorilerinden biri Albert Einstein tarafından ortaya atılan genel göreleliktir . Bu teoriye göre; ışık hızı, kütlesi olan her şeyin evrensel hız limitini sınırlar. Özellikle rölativiteye göre kütlesi olan hiçbir şey ışık hızından hızlı gidemez. Bir kütlesi olan bir cismi hızlandırmak için enerji vermemiz gerekir. Bir cisim ne kadar hızlı giderse o kadar fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Rölativite denklemine göre bir cismin kütlesinin ne kadar olduğuna bakmaksızın, ışık hızına çıkarmak için sonsuz miktarda enerji gerekir. Tabi ki enerji kaynakları sonsuz değildir, sınırlıdır. Aslında Evren zaten sınırlı enerji içerir. Yani Evrenin bir cismi ışık hızına çıkaracak enerjisi yoktur. Bu nedenle bir insanı ışık hızının iki katı hıza çıkarmak pek mümkün değildir. Evrensel hız limitinin normal kütlesi olan her şeye uygulanabileceğini söyleyebiliriz. Buna rağmen takyon adı verilen hipotetik parçacıkların sanal kütle adı verilen özel bir kütleleri vardır. Takyonların var olduğuna dair henüz bir kanıt olmasa da rölativiteye göre muhtemel varlıkları göz ardı edilemez. Eğer takyonlar varsa daima ışık hızından daha hızlı hareket etmek zorundadır. Nasıl normal kütleli bir cisim ışıktan daha hızlı gidemezse, takyonlar da ışıktan yavaş gidemez. Bazı fizikçiler takyonların var olduğuna ve sabit olarak zamanda geriye doğru yolculuk ettiğine inanmaktadır. İşte bu nedenle takyonlar zaman yolculuğuyla ilgili filmlerde ve kitaplarda sıklıkla işlenmektedir. Hatta bazı bilim insanları, takyon elde ederek zaman makinesi üretme gibi fikirler var. Tabi daha henüz takyonları tespit edecek bir teknolojimiz olmadığından, bu ancak rüya oluyor. Işık hızından daha hızlı yolculuk edememek oldukça sinir bozucu gelebilir. Güneşten başka bize en yakın yıldız bile 4,35 ışık yılı uzakta olduğundan, bir yolculuk 4 yıldan fazla sürecektir. En uzak yıldızın 28 milyar yıl uzakta olduğunu düşünürsek, tüm evreni gezmek imkansız ötesi gelecektir. Fakat rölativite solucan deliklerine izin vermektedir. İşte solucan delikleri varsa, evrenin bir ucundan diğer ucuna gitmek çok kolay olacaktır. Buna rağmen takyonlar,solucan delikleri tümüyle hipotezde kalmaktadır. Aslen ışıktan daha hızlı yolculuk yapamayız ama halen nasıl olabileceğini hayal edebiliriz. Bu şekilde düşünmeye, karşıt kavramsal düşünme deniyor. Böylece ne olabileceğini düşünebilir ya da gerçekliğin farklı bir yönde olabileceğini hayal edebiliriz. Her biri farklı bir dizi fiziksel ilkeye sahip, dikkate alabileceğimiz birçok farklı olasılık vardır. Doç. Dr. Sam Baron, Avustralya Katolik Üniversitesi. Bu makale, Creative Commons lisansı altında The Conversation'dan yeniden yayınlanmıştır.."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bir-parazit-sizi-daha-cekici-hale-getirebilir-mi/", "text": "Yeni yapılan bir araştırmaya göre dünyada en çok bulunan parazitlerden biri olan Toksoplazma gondii'nin bulaştığı insanlardan başka insanlara bulaşmak için konağının cinsel açıdan daha çekici hale getirdiği bulundu. Turku Üniversitesi'nden Javier Borraz-Leon, parazitlerin bir diğer konağa geçmek için ortaya koyduğu davranışları inceiliyor. Özellikle T.gondii , araştırmacıların parazitin, örneğin bir hayvan konakçısını yırtıcı kedilerden gelen idrar kokusuna çekmesine neden olabileceğini bulmasıyla, daha önce büyük çaplı bir araştırmaya tabi tutulmuştur. İdrar kokusu; konağın yırtıcı bir kedi tarafından yenme olasılığını artırarak, konağın riskli davranışlarda bulunmasına yol açar, böylece parazitin en uygun konağa ulaşması için farklı yollar dener. Parazitler bulaşmak için konakları etkileyebilirler bu da hayvanlar hasta gözüktüğünden, diğer hayvanların bu hayvanlarla çiftleşmelerine engel olabilir. Bu durumda dişiler parazit kapan erkeklerden doğal olarak uzak durur ve gelecekteki yavrularının enfekte doğmalarını engellerler. İşte bazı parazitler bu problemi çözmek için kendi konağın görünümünü manipüle edebilir. Aslen parazit enfeksiyonun belirtilerini saklayarak, bir şekilde gizlenebilirdi. Fakat 2011'de yapılan bir araştırmada bir adım daha öteye gidilerek, T.gondii enfeksiyonu kapan erkek sıçanların görünümlerini iyileştirerek dişi sıçanlara karşı daha çekici hale gelebilecekleri hipotezi öne atıldı. Borraz-Leon, Toksoplazma gondii'nin , konağın çekiciliğini artırmak için bazı fenotipik değişiklikler üretebileceğini ve aynı zamanda parazitin bulaşması için ilişkili faydaları artıracağını düşünmek makul. Aslında deney icabı Toxoplasma gondii parazitiyle enfekte erkek sıçanların testosteron hormonu seviyelerinde bazı değişikler olduğu görüldü. Ayrıca enfekte olmamış dişiler tarafından cinsel açıdan daha çekici ve tercih edilir olduğu görüldü ki bu sonuçlarımızın evrimsel yorumunu destekliyor, diyor. Borraz-Leon T.gondii bu hipotezi kontrol etmek istedi. İnsanlarda T.gondii parazitlerine ilişkin elle tutulur kanıtlar aradı. Yapılan araştırmalarda T.gondii enfeksiyonu kapan erkeklerde, enfekte olmayanlara kıyasla daha yüksek testesteron seviyeleri görüldü. T.gondii ile enfekte olan kişilerde riskli davranışlara girişmeye daha yatkın olduğu bulundu. Öyle görünüyor ki parazit kaybetme korkusunu azaltıyor. Tabi bu davranış daha fazla cinsel ilişkide bulunma olasılığını arttıracaktır ki, bu da yeni insan konaklara cinsel yolla geçtiği düşünülen bir parazit için faydalı etkinliktir. İlk aşamada enfekte olan ve enfekte olmayan insanlar arasındaki fizyolojik ve davranışsal farklar incelendi. Çekicilik, cinsel partner sayısı, yüz simetrisi ve vücut kitle indeksi gibi değerler incelendi. Araştırmanın ilk aşamasında Toksoplazma enfekte olan erkeklerde, olmayanlara göre daha yüksek yüz simetrisi görülürken, enfekte kadınlarda ise olmayanlara göre daha düşük vücut kitle indeksi ve vücut kütlesi görüldü. Ayrıca Toksoplazma enfekte olan kadınlarda da daha yüksek yüz simetrisi ve daha yüksek çekicilik öz farkındalığı ve önceki daha fazla cinsel partner saptandı, diyor Borraz-Leon. Borraz-Leon'un en büyük sürprizlerden biri de kadınlarda,erkeklere göre parazitle ilişkili fenotip farklarının daha fazla olmasıydı. Bunun beklenmedik olmasının nedeni, en son yapılan araştırmada T.gondii enfeksiyonlarının erkeklerde daha fazla hormonsal ve davranışsal olarak fark yarattığının bulunmasıydı. Araştırmanın ikinci basamağında, enfekte olan veya olmayan kişilerin bir dizi fotoğrafına bakmak ve algılanan çekiciliğini ve sağlığını değerlendirmek için yaklaşık 200 kişi toplandı. Cinsiyete bakılmaksızın, T.gondii enfeksiyonu olan katılımcılar, enfekte olmayan deneklerden sürekli olarak daha sağlıklı ve daha çekici olarak derecelendirildi. Tabii ki, buraya kadar okuduysanız, muhtemelen bir parazit bir insanı nasıl daha çekici hale getirebilir? Özellikle nasıl sorusu Borraz-Leon için zorlu bir sorudur, çünkü parazitlerin konakçılarının fizyolojisini manipüle etme yöntemleriyle ilgili araştırmalar oldukça sınırlıdır. Borraz-Leon, Kemirgenlerdeki deneysel kanıtlar, bu etkilere beyin nörotransmitterleri, cinsiyet ve stres hormonları ve bunların beyin üzerindeki etkilerinin aracılık edebileceğini göstermiştir.Örneğin, Toxoplasma gondii'nin , gen ekspresyonundaki değişiklikler yoluyla konakçılarında beyin serotoninerjik ve dopaminerjik aktivitesini doğrudan artırabildiği gösterilmiştir. Ayrıca, bu parazitin, testosteron sentezini modüle eden luteinize edici hormon reseptörünün RNA ekspresyonunu artırabildiğini gösteren kanıtlar var. Bu nedenle, Toksoplazmada gözlenen davranışsal ve fiziksel değişikliklerin-insanlar da dahil olmak üzere enfekte olmuş denekler, bu parazitin beyin mimarisi üzerindeki etkilerinin yanısıra nörotransmitterlerin ve steroid hormonlarının sentezi ve düzenlenmesiyle bağlantılı olabilir. Bunların hepsi şu anda ciddi spekülasyonlar olarak görünüyor fakat bu parazitlerin görünüşümüzü nasıl değiştirebileceğine dair herhangi bir açıklamanın ötesinde, bizi bir eş için temelde neyin çekici kıldığını çevreleyen daha da büyük bir soru var. İnsanlardaki fiziksel çekicilik, tartışmasız bir şekilde kültürel faktörlerden etkilenir, bu nedenle bir açıdan, bir parazitin bir insan konağın fiziksel özelliklerini değiştirebilme olasılığını düşünmek bile çılgınca görünüyor. Tüm bu sorular bu çılgın araştırmalardan sonra sorulabilir. Yeni araştırma PeerJ dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/birbirine-komsu-olmayan-ag-dugumleri-arasinda-ilk-kez-kuantum-isinlama-gerceklestirildi/", "text": "Hollanda'dan bilim insanları, birbiriyle doğrudan bağlantısı olmayan iki ağ düğümü arasında kuantum bilgiyi ışınlamayı başardı. Bu gelişme sayesinde daha hızlı ve güvenilir kuantum internet ağları kurulabilir. Kuantum bilgisayar normal bilgisayarlarla çözmesi yıllar alacak karmaşık işlemleri kısa sürede yapabiliyor. Normal internet gibi kuantum internetin de tüm potansiyeline ulaşması için birbirine bağlanması gerekiyor. Buna rağmen kuantum bilgi iletimi çok daha zor gerçekleşiyor çünkü, büyük interferans ve kayıplar olabiliyor. Kuantum bilgisayarlarda bilgi iki düğüm arasında ışınlanma ile gerçekleşiyor ki, buna kuantum dolanıklık deniyor. İki parçacık birbiriyle dolanık hale geldiğinde bu iki parçacığı birbirinden ayırt etmek imkansız hale geliyor. Dolayısıyla parçacıklar aralarında ne kadar uzaklık olursa olsun, bir parçacıkta yapılan değişiklik diğer parçacığı anında etkiliyor. Aslında bu konseptin Einstein sarstığı bilinse de tekrarlanan deneylerle onaylanmıştır. Kuantum bilgisayar ağı açısından, kuantum bit bilgileri diğer düğüme ışınlandığında, dolanık ortağında da değişiklikler olur ki bu genelde Bell hali ölçümüyle oluşturulur. İşte bu nedenle aracı görevi üstlenen üçüncü bir düğüm kullanılır. Ekip bu üç elmas tabanlı düğüme Alice,Bob ve Charlie ismini verdi. Ağ kurmak için ekip önce Alice ile Bob ve Bob ile Charlie arası dolanıklık yarattı. Sonra Bob düğümünde BSM oluşturulunca, Alice de Charlie ile yan yana olmasa da dolanık hale geliyor. Alice'e bilgiyi ışınlamak için Charlie mesaj üreterek düğümün hafızasındaki kübite veri yazıyor. Bu mesaj kuantum fiziği esasına dayalı olarak 1,0 veya tuhaf bir orta hal olabilir. Sonrasında hafıza kübitinde oluşturulan BSM ve Alice'in kübitiyle dolanık hale gelir. Bu şekilde Alice'in kübiti anında değişerek, Charlie'nin mesajını yansıtır. Buna rağmen Alice mesajı okumak isterse önce şifreyi çözmelidir ve anahtar Charlie'dedir. Kübitinde gerçekleştirdiği BSM'nin sonucu, Alice'in ışınlanan bilgiyi deşifre etmek için kendisininki üzerinde hangi işlemi yapması gerektiğini açıklıyor. QuTech araştırmacılar başarıyla tutarlı birçok deney yaptı ve sonuçta % 71 verim hesapladı. Araştırma ekibi kuantum bilgiyi korumak için birçok devrimsel gelişmeye imza attı. Alice ve Bob arasındaki dolanıklık, Bob Charlie'yle bağlantı oluştururken, kuantum hafıza kübitinde depolanmıştır. Diğer bir optimizasyon teknikleriyle sistemdeki gürültü azaltıldı. Araştırmacılar bu türden doğrudan olmayan bir teleportasyona ulaşmak için, temel pratik kuantum ağı bloğunu inşa etti. Elbette halen yapılması gereken çok iş var. Sonraki aşamada hafıza kübitlerinin sayısı arttırılırsa, yapılan çalıştırılan işlemlerin türleri de artar. Ayrıca araştırma ekibi bağlantı kurulduktan sonra bu mesajı oluşturmak zorunda kalmak yerine, kuantum bellekte zaten depolanmış olan bilgilerin nasıl ışınlanacağını araştırmayı planlıyor. Bu, istek üzerine kuantum ışınlamanın gerçekleştirilmesini sağlayacaktır. İşte bu teknolojinin her basamağı gerçek hayata aktarılabilirse, kuantum internetin geleceği parlak. Araştırma Nature dergisinde yayınlandı. Yapılan deneyler aşağıdaki videoda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Çok faydalı ve açıklayıcı bir içerik olmuş, teşekkürler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bitki-fosilini-goruntulemek-icin-binlerce-gunesin-isigi-kullanildi/", "text": "Bilim adamları Evren'deki en parlak ışıklardan birini kullanarak 50 milyon yıllık bitki fosilinin biyokimyasal yapısını aydınlattılar. Paleantologlardan oluşan bir ekip, ABD' de eosen döneminden kalma iyi korunmuş nadide bir fosil olan 'Yeşil Nehir Formasyonu-Green River Formation güneşten milyonlarca kez daha fazla parlak X ışınları ile bombardıman yaptı. Bu ışığı elde etmek içinse senkrotron parçacık hızlandırıcı kullanıldı. Manchester Üniversitesi, Diamond Light Source ve Stanford Senkrotron Radyasyon Işık Kaynağı'ndan bilim insanları elde ettikleri bulguları ve resimleri Metallomics ve Kraliyet Kimya Topluluğu dergisinde yayınlandı. Senkrotron sayesinde farklı elementlerin detaylı imajları ve bu maddelerin diğer elementlerle nasıl kombinasyonlar sağladığı gözlenebildi. Bakır, çinko ve nikelin fosil yapraklarda dağılımı modern yapraklarda neredeyse belirleyicidir. Her elementin yapraklarda dağılımı ve sülfürün diğer elementlerle bağlanışı günümüzdeki bitkilere oldukça benziyor. Çok bir numunede bir yaprağın tarih öncesi tırtıllar tarafında yenildiği gözlemledik. Yani günümüzdeki tırtıllar gibi. diyor Profesör Roy Wogelius. - Nicholas Paul Edwards, Phillip Lars Manning, Uwe Bergmann, Peter Lars Larson, Bart van Dongen, William I Sellers, Samuel M Webb, Dimosthenis Sokaras, Roberto Alonso Mori, Konstantin Ignatyev, Holly E Barden, Arjen van Veelen, Jennifer Anne, Victoria M Egerton, Roy A Wogelius. Leaf metallome preserved over 50 million years. Metallomics, 2014; DOI: 10.1039/C3MT00242J"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/biyo-devreleri-pratik-hayata-gecirecek-gelisme/", "text": "Bilim adamları biyolojik devrelerin tasarımında ve yaratılmasında son yıllarda büyük ilerleme kaydettiler. Elektronik devreler gibi girdilere karşılık spesifik çıktılar yapabilen sistemler tasarlanmaya çalışılıyordu. Fakat bu tür biyolojik devrelerin elemanları hassas olabilir. Bu tür devrelerde daha fazla elemanın kullanılması,yani daha fazla elemanın birleştirilmesiyle birlikte bu devrelerin verimliliği artacaktır. MIT mühendislerinden oluşan bir grup araştırmacı, bu belirsizliğin azaltılması ve verimliliğin artırılması konusunda çalışma yapıyorlar. Bulgular bu haftaki Nature dergisinin Biyoteknoloji kısmında yayınlanmıştır. Bu araştırmayı MIT' den Makine Mühendisliği doçenti Domitilla Del Vecchio ve Biyoloji Mühendisliğinden Profesör Ron Weiss yapmıştır. Araştırma yazarı, MIT' de biyoloji mühendisliğinde yüksek lisans öğrencisi olan Deepak Misshra'dır. Diğer yazarlar ise, makine mühendisliğinden yüksek lisans öğrencisi Philip Rivera ve elektrik ve bilgisayar mühendisliğinden öğrenci Allen Lin vardır. Sentetik biyolojik devreler bir çok amaç için kullanılabilir. Del Vecchio ve Weiss diyor ki Hücreleri tespit edebilen özel moleküllerin çevreye bir yanıt üretmesi amacıyla biyosensörlerde kullanabiliriz. Özellikle kanser hücrelerinin tespit edilmesi ve bunların öldürülmesi için bu devreler kullanılabilir. Kanserli olmayan ve kanserli hücrelerin ayırt edilmesi bu devrelerin en önemli prensibi olacaktır. Böyle bir talihsizliği de önlemek için son derece doğru bir bilgi işlem tekniği kullanılmalıdır. Bu da son derece kritiktir diyor Weiss. Biyolojik devrelerde bugüne kadar sağlam bir tahmin ve geri bildirim özelliği yoktu. Biyolojik devrelerin en büyük zorluklarından biri elemanlar arası bağlantının elekronik devrelerdeki gibi olmaması. Yani elektronik devrelerde bağlantılar iletken teller tarafından sağlanan biyolojik devre elemanları arasındaki bağlantı sıvı ortamda sağlanır. Burada bazı sorunlarda ortaya çıkabiliyor. Çünkü özellikle devrelerin iletişiminde kullanılacak kimyasallar için ideal ortamı belirlemek bu teknoloji için çok mühimdir. Çünkü elde edilen sonuçların tutarlı olması gerekiyor. Eğer devre tamamlandığında gelecek cevabın X olmasını gerekiyorken, Y cevabı geliyorsa bu hayli sıkıntılı olacaktır,diyor Del Vecchio. Özellikle elektronik devrelerdeki yük sürücüleri de büyük bir sorundur. Sinyal ve cevapların yedeklenmesi de bir hayli gecikiyordu. Bu devrelerin ticarileştirilmesi ise bir hayli zaman alacaktır. Ticari alanda kullanıma örnek verecek olursak; bu biyolojik sentetik devrelerin diyabetik hastalarda kan şekerini ölçmek ve gerektiğinde vücuttaki insülinin serbest bırakılmasını tetiklemesini sağlayacaktır. Tabi Bu devrenin verimi artarken karmaşıklığı da o düzeyde artıyor. diyor Dell Vecchio. Boston Üniversitesi' nden biyomedikal mühendisi James Collins Sentetik biyolojik devrelerin oluşturulma çabası bu devrelerde genellikle engellenemeyen ve karakteristik olmayan gelişmelerin yaşanmasını da beraberinde getirmektedir. Bunların önüne geçmek için devrelerin girdi ve çıktı özelliklerini geliştirmek gerekiyor ki bu tür olumsuzlukları engelleyelim.Del Vecchio ve Weiss doğru tür etkileşimleri ve hesaplamaları yapabilecek önemli bir cihaz yapmışlardır. Bu da devrenin davranışlarını daha fazla tahmin edilebilir olması anlamına gelir, diyor Collins. Bu araştırma Eni- MIT Enerji araştırmaları bursu, Ulusal Bilim Vakfı, Birleşim devletler Ordusu Araştırma Birimi, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Birimi, ve NIH tarafından desteklenmiştir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/biyomuhendislik-harikasi-fare-kalbi-atiyor-insan-kok-hucre/", "text": "Kalp nakli sayesinde her yıl binlerce insan yeni bir hayata kavuşurken, pek çok insan uygun organ beklerken hayatını kaybediyor. Pittsburgh Üniversitesi tıp fakültesinden bilim adamları hücreleri insan kök hücreleriyle değiştirilmiş bir fare kalbi yapmayı başardı. Farenin kalbindeki hücreler insan kalbi hücreleriyle değiştirilerek, organ nakli yapılan hastaların vücudunun organı reddetmesi engellenebilecek. Her yıl 3500' ün üzerinde kalp nakli ameliyatı yapılsa da dünyada 800.000 civarı insan kalp problemlerinden dolayı kalp nakline ihtiyaç duyuyor. Kalp bağışlarının oldukça az olması bir yana, kalbin göğüs dokusuyla uyumlu olması gerekiyor. Eğer vücut bu kalp dokularıyla savaşmaya başlarsa, hastalar ömür boyu bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanmak zorunda kalıyor. Farenin kalbindeki hücreleri değiştirmeye yarayan bu uygulama daha önce farenin böbreğinde de denenmişti. Bu işlem bir arabanın tüm parçalarını söküp sadece karoseri bırakarak, yeniden yapmaya benziyor. İşte desellülarize adı verilen bu işlemde kalpteki tüm hücreler on saat boyunca deterjanlar ve kimyasallar kullanılarak sadece kollajen iskelet kalana dek temizleniyor. İşte bu kollajen iskelet hücrelerinde kas hücreleri çoğaldığı için oldukça önemli. Böylece sanki gerçek bir kalp oluşturur gibi kalp hücreleri doğru yerlere ekilerek , kalp fonksiyonu görmesi sağlanıyor. İşte desellüarize fare kalbindeki hücreler kaldırıldıktan sonra, yerine fare değil insan hücreleri yerleştirildi. Bu hücrelere multipotansiyel kardiyovasküler progenitor hücreleri deniyor. Bu hücreler embriyonik öncül hücreler olduğundan uygun ortamda bu hücreler istenilen hücrelere dönüşebiliyor. Bilim insanları ters mühendislik kullanarak bu fibroblast hücreleri biyopsiyle alarak, indüklenmiş pluripotent kök hücreleri üretti. Bu hücreler büyürken istenilen hücreye dönüşüyor. Bu prosesle MCP hücreleri öncül hücreler olduğundan kalpte bulunan üç farklı hücre tipine dönüşüyor. Kardiyomiyositler, endotelyal hücreleri ve düz kas hücreleri. Şimdiye kadar kimse MCP' leri kullanarak kalp rejenerasyonu denemedi.Bu hücreler ekstrasellüler matriksi çıkararak, MCP' lerin kalbin düzgün çalışması için gerekli özelleşmiş hücrelere dönüşmesini sağlayabiliyor, diyor kıdemli araştırmacı Dr. Lei Yang. Deneyin sonucunda sadece yapısal bir kalp değil aynı zamanda atan bir kalp de elde edilmiş oldu. Öncül hücrelerin verilmesinden haftalar sonra kalp dakikada 40-50 arası atmaya başladı. Bilim adamları şimdi kalbin yeterince kan pompalaması için yollar arıyor. Aslında kalp yine sinir impulslarına ihtiyaç duyuyor, bu nedenle kalpte bu bağlantı da sağlanmalı. Belki de kalp pili benzeri çözüm arayışları burada işe yarayabilir. Bu teknik sayesinde hastanın kendi dokusundan kalbini meydana getirerek, vücudun organı reddetmesi engellenebilecek. - Tung-Ying Lu, Bo Lin, Jong Kim, Mara Sullivan, Kimimasa Tobita, Guy Salama, Lei Yang. Repopulation of decellularized mouse heart with human induced pluripotent stem cell-derived cardiovascular progenitor cells. Nature Communications, 2013; 4 DOI:10.1038/ncomms3307"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/blu-ray-diskler-sayesinde-gunes-pillerinin-performansi-gelistirilebilir/", "text": "Kim derdi ki ; Blu-ray diskler güneş pillerinin performansını geliştirmekte kullanılabilir? Normalde DVD'lerden sonra çıkan Blu-rayler yüksek depolama kapasiteleri ile biliniyor. Fakat Northwestern Üniversitesi'nden yapılan yeni bir araştırmaya göre vadesi dolan diskler güneş pillerinde kullanılabilir. Bölümler arası bir araştırma ekibi Blu-ray'lere bilgi depolanan dokunun güneş spektrumu boyunca ışık absorbsiyonunu arttırabileceğini gösterdi. Daha da iyisi bunu nasıl yapacaklarını biliyorlar. Blu-ray disklerin güneş pillerini geliştirme konusunda işe yarayabileceğini düşündük ve mevcut yapının işimize oldukça uygun olduğunu keşfettik. Aslında elektrik ve bilgisayar mühendisleri Blu-ray teknolojisini geliştirmek çalışırken, bilmeden bizim işimizi de yapmış oluyorlar, diyor McCormick Malzeme Mühendisliği ve Uygulamalı Bilimler Bölümü'nden, Yrd. Doç. Kimyager Jiaxing Huang, Blu-rayler yüksek yoğunluktaki veri içerdiğinden CD ve DVD'lerden daha fazla katmana sahipler ve güneş pillerinin yüzeyi için uygun dokuya sahip. Böylece güneş pilleri geliştirilerek performansları arttırılabilir. Huang ve ekibi makine mühendisi Doç. Dr. Cheng Sun ile çalışarak, aksiyon filmlerinden belgesellere kadar pek çok filmi test etti. Bütün filmler güneş pillerinde ışık absorbsiyonu açısından oldukça iyi çalıştı. Bulgular 25 Kasım'daki Nature Communications dergisinde yayınlandı. Güneş pillerinde yüzeye bir doku yerleştirildiğinde güneş pillerinin ışığı daha iyi yayarak hücrenin verimini arttırdığı biliniyor. Northwestern Üniversitesi'ndeki araştırmacılar Blu-ray'deki çukurların ve tepelerin (0'lar 1'ler) güneş ışığının absorbsiyonu için geniş bir spektrum ürettiğini gözlemlediler. Başta Jackie Chan'ın Supercop filmini seçen araştırmacılar, filmin dokusunu kopyalayarak polimer güneş pilinin aktif tabakasına aktardıklarında güneş pilinin daha verimli bir şekilde kontrol edildiğini gördüler. Biz karışık katmanların katmanları katman olmamasından daha iyi çalıştığını, hatta Blu-ray disk katmanının en iyi performansı verdiğini bulduk. Sonrasında bunun neden işe yaradığını, eğer anlayamazsak bilimsel açıdan iyi olmadığını düşündüm, diyor Huang. Fakat Huang sonrasında bu problemi, bir gün karısı veri sıkıştırmayla ilgili bir şey yaparken, çözdü. Sonrasında Huang ve Sun McCormick'teki meslektaşları Dongning Guo ile bu fikri araştırdı. Araştırmacılar Blu-ray 'deki standart algoritmaların en yüksek derecede sıkıştırmayı amaçladığını ve hata toleransı için ardışık 1 ve 0'ları sınırlandırdığını anladı. İşte bu yarı raslantısal örneklem 150 ila 525 nm arasında oluyor. İşte bu aralıkta ışık hapsetme uygulamaları en iyi çalışıyor. Blu-ray güneş pillerinde % 21.8 verim ölçüldü. Bu gerçekten beklenmedik bir gelişme, bu sayede nanofotonikler ve malzeme biliminde yeni bir çsayfa açılabilir belki de."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bobrek-yetmezligi-iyilestirildi/", "text": "Böbrek yetmezliğinin en birinci nedeni şeker hastalığıdır. Bilim insanları düşük dozda sitokin vererek, böbrek yetmezliğini engelleyecek ya da geri döndürecek bir tedavi yöntemi keşfettiler. Uzun süredir diyabetten kaynaklanan böbrek hastalıklarında , sitokin IL-7A'nın klasik enflamasyon tetikleyici olarak en büyük etken olduğu düşünülüyordu. Augusta Üniversitesi Georgia Tıp Okulu Vasküler Biyoloji Merkezi'nden Patolog Dr. Ganesan Ramesh'in laboratuvarında böbrek hasarına neden olan IL-17 genini silerek hayvanlarda diyabete neden oldu ve böbrek hasarı arttırıldı. Sonrasında bazı ciddi diyabetik nefropati hastalarını incelediklerinde , kan ve idrarda IL-17A seviyelerinin düştüğünü gözlemledi. Tip 1 ve 2 diyabet hayvan modellerinde devam eden çalışmalarda IL-17A'nın şaşırtıcı rolü giderek büyüdü. Araştırmacılar hayvan modellerine her 48 saatte bir IL-17A verdikçe nefropatinin önlendiğini ya da tersine döndüğünü gördü. Ayrıca IL-17A terapisinin kandaki yağ seviyelerini azalttığını gözlendi. Yağ seviyelerindeki artış nedeniyle böbrek ve kardiyovasküler problemlerin arttığına inanılıyor. IL-17A'nın açıkça koruyucu olduğu gözüküyor.Diyabetten kaynaklanan hasarı iyi şekilde telafi ediyor,diyor Ramesh. Araştırma American Society of Nephrology dergisinde yayınlandı. Öyle görünüyor ki, IL-17A böbrek hücrelerini değişik yollarla koruyor. AMWAP veya aktive edilmiş mikroglia/makrofaj WAP etkili proteini etkiliyor. Ayrıca sitokin böbrek hücrelerinin hayatta kalmasını ve hücrelerin rejenerasyonu sağlıyor. Podositler böbreklerde büyük moleküllerin kalmasına yardım ederken, epitel hücre tubülerinde ise protein gibi özler tekrar emiliyor. Yapılan bazı klinik denemelerde fenalaşan hastalar rapor edilse de, Ulusal Psoriyazis Derneği,1L-17 'nin blokasyonunun iyi bir deneyim olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda Fransız araştırmacılar da IL-17A 'nin aterosklerosisin ilerlemesini baskıladığını, sitokin yoksunluğunda enflamasyonun arttığı belirtildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bu-4-cilt-sikayeti-covid-19-hastaligiyla-iliskili-olabilir/", "text": "COVID-19'un en bilindik semptomları ateş, kuru öksürük, tat ve koku kaybı, eklem ağrısı, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve yorgunluktur. Daha az görülen bir semptomsa, ciltte farklı şekillerde görülen döküntüler. Bunlar çok yavaş raporlandığından, aralarında düzgün bir korelasyon kurmak oldukça zor oldu. Bununla beraber, COVID-19'un cildi nasıl etkilediği oldukça önemlidir. Son yapılan araştırmada, çoklu semptom gösteren COVID-19 hastalarında cilt döküntüleri ilk belirti olurken, hastaların %21'inde ise döküntülerin tek semptom olduğu bulundu. COVID-19'un ciltte yarattığı etkileri yakalamak, erken teşhis için önemlidir. Hatta bu insanlar pek semptom göstermediği için asemptomatik olarak da değerlendirilebilir. Erken teşhis yayılmayı azaltacaktır. COVID-19'da ciltte görülen 4 ana değişikliği ve muhtemel sebeplerini inceleyelim. Bunlar genelde ayak parmaklarını ve tabanlarını etkileyen, kırmızı şişlik veya kabarmalar ve halk arasında COVID ayağı olarak da biliniyor. 1-2 hafta için lezyonlar daha da renksizleşerek, soluklaşıyor ve sonra da hiçbir tedaviye gerek duymadan bir anda kendiliğinden yok oluyor. Özellikle bu lezyonlar çocuklar ve genç yetişkinlerde hiç semptom göstermeden ya da hafif olarak gözleniyor. İşte ciltte gözlenen bu cilt durumlarının büyük kısmı virüsle ilişkilendiriliyor. Koronavirüs ilişkili iki uluslararası raporda hastaların yaklaşık %60'ı bu lezyonlarla raporlandı. Buna rağmen, bu lezyonlar hafif olarak değerlendiriliyor ve çoğu hasta COVID-19 testine sokulmuyor, aslen %55'i asemptomatik. Pandemi süresinde bu lezyonlarda hızla bir yükseliş olması, COVID-19 ile ilişkilendirilse de henüz doğrudan bir ilişki kurulamadı. Bu lezyonların başka bir faktörlere bağlı olma olasılığı da var. Bu lezyonların ne zaman göründüğü de pek net değil. COVID ilişkili 26 hasta üzerinde yapılan çalışmada, hastaların %73'ünde mayasıl benzeri lezyonlar gözlendi. Ayrıca bu hastaların hiçbirinde solunum ilişkili semptomlar görülmedi ve bu lezyonlar çıktığında kimse COVID pozitif çıkmadı. İşte buna dair yapılan açıklamada lezyonların uzun bir gecikmeden sonra çıkmasıdır. Lezyonların orta çıkması ise enfeksiyondan 30 gün sonrasında kadar uzayabiliyor. Bu lezyonlara neyin neden olduğu halen tartışılıyor. Muhtemel etken tip 1 inteferonlar olabilir yani immün sistemdeki antiviral özellikleri regüle eden proteinler olabilir. Oluşturulan bir teori ise şöyle; bu interferonların yüksek miktarda üretilmesi sayesinde koronavirüs vücuttan hızla temizleniyor olabilir. Fakat yüksek interferon üretimi kan damarlarının yaralanmasına ve enflamasyonun artmasına neden oluyor. İşte bu kişilerde hastalığın neden hiç görülmediğini veya hafif geçtiğini, COVID testlerinin negatif çıkmasını ve de cilt hasarını açıklayabilir. Diğer bir teori ise ACE2 yani koronavirüsün, hücreye bağlandığı molekülle alakalı. ACE2 vücutta pek çok hücrede yer alıyor bunlardan biri de ter bezleri yani genellikle avuçlar ve ayak tabanında bulunuyor. Bundan dolayı, bu bölgeler virüs hasarına elverişli hale geliyor olabilir. Veya virüsten dolayı immün tepkisi nedeniyle kan damarlarında hasar oluştuğundan, bu hücre ölümlerine ve ayak parmaklarında mini kan pıhtılarına neden olabilir. Bu terim ciltte renk kaybı artışı ve düzleşmeyi tanımlıyor. İspanya'da 375 hasta üzerinde yapılan çalışmada, hastaların %47'sinde COVID ilişkili bu tipte döküntüler bulundu. Bu döküntüler daha ciddi COVID-19 semptomlarıyla ilişkilendiriliyor ve genelde orta yaş ile yaşlı hastalarda görülüyor. Bu döküntüler 7-18 gün sürerken, enfeksiyondan 20 ila 36 gün sonrasında çıkabiliyor. Vücutta immün sistemin aşırı yüklenmesi sebep olarak gösteriliyor. Bazı hastalarda, enfeksiyondan 7-10 gün sonrasında hiper enflamasyon oluşarak, doku hasarı ve muhtemelen hastalığı ağır geçirmeye ve ölüme neden oluyor. Ürtiker olarak da bilinen bu bölgeler ciltte giderek artan kaşıntıya neden olur. Çin ve İtalya'da 4 hastanede COVID-19 hastaları üzerinde yapılan çalışmada, %26 kurdeşen şikayetine rastlandı. Kurdeşenler genelde diğer semptomlar gibi teşhiste yararlı semptomlardan biridir. Genelde daha şiddetli seyreden ve orta yaşlı hastalarda daha fazla görülüyor. Viral enfeksiyonlar kurdeşenleri tetikliyor ve bu hücreleri yıkılarak, immün sistemde sistemindeki bir dizi reaksiyon yoluyla histamin salgılamasına neden oluyor. Buna rağmen, kurdeşenlerin COVID-19 tedavisinde kullanılan kortikostereoidler ve remdesevir ilacı nedeniyle oluşabileceğini hatırlatmakta fayda var. Bu semptomda da aynı su çiçeğinde olduğu gibi içi su dolu kesecikler gibi oluşan veziküller mevcut. Bu cilt kondisyonu diğerlerine oranla oldukça nadir görülüyor. İspanyol çalışmasında COVID-19 ilişkili suçiçeği benzeri lezyonlar ancak hastaların %9'unda görüldü. Buna rağmen, bu semptom da COVID-19 belirtisi olarak düşünülebilir ve teşhiste kullanılabilir. Hafif atlatan hastalarda enfeksiyondan 14 gün sonra görülüyor. Cilde saldıran antibadilerden dolayı uzun süreli enflamasyon kaynaklı olabileceği düşünülüyor. Cildin tabakaları zarar görerek, sıvı kesecikler oluşturuyor. Vassilios Vassiliou , Doğu Anglia Üniversitesi Kardiyovasküler Tıp Kıdemli Klinik Eğitim Görevlisi ve Subothini Sara Selvendran , Doğu Anglia Üniversitesi Tıp Fakültesinde Misafir Araştırmacı tarafından kaleme alınmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bu-fotografta-gordugunuz-noktalar-yildiz-degil-kara-delikler/", "text": "Gördüğünüz bu fotoğraf size gökyüzündeki yıldızları hatırlatabilir fakat bu parlayan yıldızlardan çok daha değerli bir fotoğraf. Bu fotoğrafta gördüğünüz her beyaz nokta, evrendeki aktif süpermasif kara deliklerden birini temsil ediyor. Toplamda 25,000 civarındaki olan bu kara deliklerin haritalanması için, Avrupa kıtasını kaplayan düşük radyo frekanslı radyo teleskopların gücünün birleştirilmesi gerekti. Bu sonucu elde etmek için, yıllarca inanılmaz zorluktaki verinin çalışılması gerekti. Gökyüzünün resimlerini elde etmek için radyo sinyallerinin dönüştürecek yeni metotlar keşfetmek zorunda kaldık, diyor Hamburg Üniversitesi'nden astronom Francesco de Gasperin. Eğer kara delikler açıkca faaliyete geçmediyse, belirlenebilir bir radyasyon yaymadıklarından onları bulmak oldukça zordur. Bir kara delik materyal biriktirdiği zaman yani diskini çevreyelen toz ve goz bulutu oluşturduğunda, yoğun kuvvetler radyasyon üreterek çoklu dalga boylarında yayınlar. İşte o zaman ,uzay boyunca onları tespit edebiliriz. Üstteki bu görüntüyü özel kılansa, Avrupa'daki LOFAR tarafından tespit edilmiş olmasıdır. Bu interferometrik ağ , Avrupa boyunca 52 lokasyona dağılmış 20,000 civarında radyo teleskop içeriyor. Günümüzde, LOFAR 100 megahertzden düşük frekanslarda derin ve yüksek çözünürlüklü görüntüleme yapabilen tek radyo teleskop ağıdır. Yayınlanan bu veri, LOFAR LBA Sky Survey yani kuzey yarımküre gökyüzünün %4'ünü kaplayan ilk ultra düşük frekanslı ağla , kuzey gökyüzünün tümünün görüntülemeyi planlayan idealist bir planın ilk ayağıdır. LOFAR dünya tabanlı olduğundan, uzay teleskoplarının yaşamadığı bir probleme sahip, iyonosfer. Eğer gökyüzüne ultra düşük frekanslı radyo dalgaları yolluyorsanız bu gerçekten büyük bir problemdir çünkü, dalgalar uzaydan geri yansır. Bu nedenle 5 MHz'den küçük frekanslarda iyonosfer ışın geçirmezdir. İyonosfer tarafından engellenen bu frekanslar atmosferik koşullardan da etkileniyor. Araştırma ekibi, bu zorluluğun üstesinden gelmek için, iyonosfer interferansını her dört saniyede bir düzelten bir algoritmayı süper bilgisayarda çalıştırıyor. LOFAR'ın gökyüzüne 256 saatten daha uzun süre çevrili olduğu düşünülürse, çok fazla doğrulama gerektiğini idrak edebilirsiniz. Yıllar süren yazılım geliştirmeden sonra, bunun gerçekten işe yaradığını görmek muhteşem oldu, diyor Hollanda Leiden Gözlemevi'nden astronom Huub Röttgering. İyonosfer düzeltmesi yapmanın bir yararı daha var: o da astronomlara LoLSS verisini kullanarak iyonosferinin kendisini çalışmaya imkan tanımasıdır. İyonosferik yolculuk yapan dalgalar yani sintilasyonlar, iyonosferin solar döngüleriyle ilişkilidir ve LoLSS ile daha fazla detay kazanmıştır. Sözün kısası, bu sayede bilim insanları daha iyi iyonosferik modeller oluşturabilecek. Bu araştırmadan elde edilen yeni veri her türden astronomik cisme ya da fenomene dair bilgi sağlayabilir. Böylece 50 MHz altındaki bölgede keşfedilmemiş veya gün ışığına çıkmamış nesneleri bulmak mümkün olabilir. Vay canına, büyüleyici ve inanması çok güç ama James Webb uzay teleskobu faaliyete geçtiğin de, evrene dair birçok bilinmeyen olay da açığa kavuşacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bu-gulu-sarj-edebilirsiniz/", "text": "2015 Kasım ayında bir araştırma grubu iletken polimer solüsyonun güllerin emdiğini göstermişti. İletken hidrojel sayesinde gülün kökü iletken tele dönüşmüştü.Ortada bulunan her bir elektrot ve kapı , tümüyle fonksiyonel transistör oluşturmuştu. Sonuçlar öncesinde Science Advances dergisinde yayınlandı. Araştırma grubunun üyesi Yrd. Doç. Dr. Roger Gabrielsson, materyali özel olarak yeniden tasarladı. Bu materyal herhangi bir dış tesir olmadan gülün içinde polimerleşiyor. Öz sıvı ise gülün içinden akarak, uzun iletken lifler oluşturuyor, sadece kökte değil, dışa doğru yaprak ve taç yapraklara doğru uzanıyor. Sonuçlar Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı. Bu araştırma halen çok başlangıç aşamasında, gelecekte bize ne kazandıracağı halen soru işareti, diyor Eleni Stavrinidou. Birtakım örnekler verecek olursak, otonom enerji sistemleri, bitkilerden enerji elde sensörler, anahtarlar ve de bitkilerden yakıt hücreleri yaratmak muhtemeldir. Birkaç yıl önce elektronik bitkiler üretmenin mümkün olduğunu göstermiştik.Bu araştırmayla ise pratik uygulamaları olabileceğini gösteriyoruz. Böylece sadece enerji depolamanın olabilirliğini değil, aynı zamanda sistemleri muhteşem bir performans ile aktarabileceğimizi gösteriyoruz, diyor Linköping Üniversitesi Organik Elektronikleri Şefi Prof. Magnus Berggren . Bu araştırmadaki elektronik bitkiler Knut ve Alice Wallenberg Kurumu tarafından fonlanmaktadır. - Eleni Stavrinidou, Roger Gabrielsson, K Peter R Nilsson, Sandeep Kumar Singh, Juan Felipe Franco-Gonzalez, Anton V Volkov, Magnus P Jonsson, Andrea Grimoldi, Mathias Elgland, Igor V Zozoulenko, Daniel T Simon and Magnus Berggren. In vivo polymerization and manufacturing of wires and supercapacitors in plants. PNAS, 2017 DOI: 1073/pnas.1616456114"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bu-minyatur-miknatis-455-tesla-gucuyle-rekor-kirdi/", "text": "Florida State Üniversitesi Ulusal Yüksek Manyetik Alan Laboratuvarı'ndan bilim insanları, sadece ufak bir rulo büyüklüğünde bir mıknatısla 45,5 Tesla güç üreterek, dünyanın en güçlü manyetik alanını oluşturduklarını iddia ediyor. MagLab mühendisi Seungyong Hahn tarafından üretilen bu elektro mıknatıs 45,5 T manyetik alan üreterek bir rekora imza attı. Normalde hastanelerde kullanılan dev MR cihazlarının bile 1-3 Tesla gücünde olduğunu düşünürseniz, bu değerin ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Bir bardağa sığabilecek kadar küçük olan bu mıknatıs sadece 390 g ağırlığında ve birkaç metal banttan oluşuyor. Daha önceki hibrit mıknatısta niobiyum tabanlı alaşım kullanılarak 45 T manyetik alan üretilmişti. Nature dergisinde yayınlanan, Hahn ve ekibinin yürüttüğü araştırmada; bu denli güçlü bir manyetik alan ulaşmak için yeni bir iletken ve manyetik tasarım kullanılıyor. REBCO adı verilen yeni malzemede nadir toprak metallerinden baryum ile bakır oksit birleştirilmiş. Böylece daha önce rekor kırmak için kullanılan süperiletkenlerin iki katına yakın akım taşınıyor. Bu da daha güçlü elektromanyetik alan yaratıyor. Ayrıca ekip yalıtım yapmadığından bobin sarımları birbirini kolayca etkileyerek etkili bir şekilde herhangi bir engeli aşabiliyor. Normalde önceki süper iletken mıknatıslarda biraz ısınma olduğunda, direnç arttığından hemen sönümleme oluyordu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bugun-nasa-perseverance-gezgini-jezero-kraterine-iniyor/", "text": "NASA'nın Perseverance gezgini Mars'a başarıyla inerek, ilk fotoğrafı yolladı. . NASA Jet İtki Laboratuvarı , Güney Kaliforniya'dan mühendisler, uzay aracının iyi durumda olduğunu ve 18 Şubat 2021,TSİ 23:55'de Jezero Krateri'ne ineceğini raporlamıştı. Perserverance NASA'nın bugüne kadar yaptığı en iddialı görev olup, Mars'da geçmişte yaşam olup, olmadığını sorusuna cevap bulmayı hedeflemektedir. İşte bu soruyu cevaplamak için, iniş ekibi Jezero Krateri'ne gezgini indirmek için yoğun bir çalışma yürütüyor. Jezero Krateri, Mars arazisindeki en zorlu iniş hedefidir, diyor Washington'daki NASA Genel Merkezi'nde Bilim Görev Direktörlüğü müdür yardımcısı Thomas Zurbuchen. Bilim insanları, Jezero Krateri'nin çok eskilerde antik bir nehrin aktığı bir göle ev sahipliğini yaptığını ve biriken sedimentlerin bir delta oluşturduğuna inanıyor. Hatta bilim insanları bu gölün bir zamanlar Salda Gölü'ne benzediğini bile söyledi. Bilim insanları bu ortamın milyarlarca yıl öncesinde varolan hayat işaretlerini halen koruduğuna inanıyor. Buna rağmen, Jezero Krateri dik uçurumlar, kum tepeleri, kayalık alanlar barındırdığından Mars inişi oldukça zorlu olacak. Bugüne kadar yapılan denemelerde başarı oranı %50 civarında olduğundan, ekip daha önceki inişlerden dersler çıkararak, yeni teknolojiler geliştirdi. Perseverance'ın inişi bugüne kadar yapılmış en hassas iniş olacak ve otonom olarak tehlikelerden kaçınabilecek. NASA ekibinden bazı mühendisler, atmosferden giriş, alçalma ve yere inmeden oluşan bu en riskli bölüme 7 dakikalık terör diyor. Mühendisler Mars'la Dünya arasındaki mesafeden dolayı, gezginin sinyallerini 11 dakika 22 saniye geç alacak. Seyir aşaması ayrımı: Uzay aracının bu kısmı NASA'nın Mars helikopterini taşıyor ve TSİ 23:38'de ayrılacak. Atmosferden giriş: Uzay aracı TSİ 23:48'de Mars atmosferinden 19,500 km/s hızla girecek. Paraşüt açma: Uzay aracı süpersonik hızda TSİ 23:52'de paraşüt açacak. Range trigger teknolojisi sayesinde uzay aracının doğru hedefe hassas bir şekilde inmesini sağlayacak en uygun zamanda paraşüt açılacak. Isı kalkanı ayrılması: Kapsülün altındaki koruyucu, paraşüt açıldıktan 20 saniye sonra fırlatılacak. Böylece gezginin uygun ve güvenli bir şekilde inmesini kolaylaştıracak Terrain-Relative Navigation sistemi kullanılacak. Arka kalkan ayrılması: TSİ 23:54'deParaşütün bağlı olduğu giriş kapsülü arkası ayrılarak, iniş roketleri çalışacak. Bu jet motorları geri itiş sağlayarak iniş alanına kadar gezgini taşıyacak ve inişi yavaşlatacak. İniş: Uzay aracının iniş aşamasında, gök vinci manevrasıyla gezgin yere naylon tellerle indirilecek . Gezginin Mars yüzeyine, yürüyüş hızı 2.7km/s ile TSİ 23:55'de inmesi bekleniyor. Gerçekten, arazi koşulları ve aracın büyüklüğü düşünüldüğünde hayli zorlu bir görev olduğu söylenebilir. Perseverance önceki Curiosity gezginine kıyasla çok daha büyük ve ağır bir araç. NASA'nın Mars yörünge uydusu Mars Reconnaissance Orbiter 'a eklenen yeni aktarım özelliği sayesinde, gerçek zamana yakın bir aktarımla gezginin yere indiği öğrenilebilecek. Mühendisler NASA'nın Derin Uzay Ağı ve iki Dünya tabanlı anten sayesinde uzay aracının inmeden kısa bir süre önce verinin Dünya'ya ulaşacağını umuyor. Tabi bu gezginin Dünya'yla hiçbir iletişimi olmadan güvenli bir şekilde otomatik olarak inebilecek şekilde yapıldığını belirtmekte fayda var. Perseverance indikten hemen sonra ilk aktivitesi fotoğraflar çekerek, dünyaya aktaracak. İlerleyen günlerde gezginin sağlık durumuna göre kafa kısmındaki kamerayla daha çok fotoğraf çekilebilecek. İlk ay boyunca yeni uçuş yazılımı yüklenerek, Ingenuity Mars Helikopteriyle ilk kontrol denemeleri yapılacak. Bu başka bir gezegende uçurulan ilk helikopter olacak. Umarız Perseverance başarılı bir iniş yaparak, Mars'daki antik yaşamın aydınlatılmasına yardımcı olur. Kardeş bilim sitelerimizden biri olan Gelecek Bilimde'nin youtube kanalında, inişi uzman bilim insanlarının yorumlarıyla izleyebilirsiniz. Kanala abone olarak eğitici bilim videoları izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bukalemun-gibi-renk-degistiren-materyal-uretildi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi'nden mühendisler, doğadan esinlenerek çok ince, bir dakikalık güç uygulayarak, bukalemun gibi renk değiştiren materyal üretti. Bir çok farklı renge sahip yeni malzeme çok geniş alanda ilginç yeni uygulamalara imkanı sağlıyor, bunların arasında tamamen yeni nesil görüntüleme teknolojileri, renk değiştiren kamuflaj teknikleri ve aksi halde fark edilemez olan, bina, köprü ve hava araçlarındaki yapısal bozulmaları tespit edebilen sensörler bulunuyor. Connie J. Chang-Hasnain, İlk defa bukalemun benzeri ve sadece esneyerek renk değiştiren malzeme yapılıyor. dedi. Connie J. Chang-Hasnain araştırma ekibinin üyesi ve makalenin ortak yazarlarından, ekibin hazırladığı çalışma Optica dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar insan saçından binlerce defa daha ince silikon filmin özelliklerini kullanarak ışığın dalga boyundan daha kısa malzemenin, esneme ve katlanmasına bağlı olarak yansıtabileceği renk aralığını seçmeyi başardılar. Normalde resimlerde, kumaşlarda ve diğer doğal yüzeylerdeki renkleri, geniş, beyaz ışık tayfı çarptığı zaman görürüz. Işığın çarptığı yüzey, kimyasal bileşimine göre farklı dalga boyunda ışığı emer. Emilemeyen ışık ise geri yansıtılır, kısa dalga boyunda ışık malzemeye mavi renk verir ve daha uzun dalga boyunda ise kırmızı yada gök kuşağı renk aralığında mümkün olan diğer renkleri verir. Yüzeyin rengini değiştirmek, sonbaharda ağaçların yaprakları gibi yüzeyin kimyasal karışımında değişim olmasını gerektirir. Son zamanlarda mühendisler ve bilim insanları, kimyasal boya ve pigmentleri kullanmadan renk tasarımı yapılabilecek yolları araştırıyor. Malzemenin kimyasal karışımını kontrol etmek yerine, yüzeyin çok ince boyutlarda ışıkla etkileşimi ve belirli dalga boyunu yansıtması konusuna odaklanılmıştı. Bu tür yapısal renk kullanımı doğada çok sık rastlanan bir yapı değildir, bazı kelebekler ve böceklerin farklı renkleri oluşturmak için benzer yöntemler kullandığı bilinmektedir. Işığı geleneksel optik yerine malzemenin yapısıyla kontrol etmek yeni bir yöntem değil. Örneğin astronomide eşit oranda alan bırakılmış kesitler ışığı kırmak ve yapısal renklere ayırmak için kullanılmaktadır. Fakat bu tekniği kullanarak renkleri kontrol etmek pratik bir uygulama yöntemi değildir çünkü optik kayıp çok yüksektir. Optica'da yayımlanan makalenin yazarı benzer bir tekniği, radikal tasarım değişikliğine giderek uyguladı ve aradığı renk kontrolüne ulaştı. İnce kesitler kullanmak yerine tek katmanlı çok ince silikon üzerine küçük çıkıntılar yerleştirdi. Işığı tam gök kuşağı renklerine yaymak yerine bu yükseltiler yada çubuklar belirli bir dalga boyunu geri yansıtmaya imkan sağlamıştır, böylelikle yansıtılacak belirli renkleri seçmek mümkün hale gelmiştir. Malzeme üzerindeki çubukların periyotu yada boşluğu yansıtılacak rengi kontrol etmenin anahtarı olmasının yanında, araştırmacılar malzemeyi katlayarak yada esneterek rengin değiştirilebileceğini tespit etti. Connie J. Chang-Hasnain, Eğer elinizde, belirli dalga boyunu yansıtacak belirli bir yapıya sahip yüzey varsa, onun ışıkla etkileşime giren özelliğini boyutunu değiştirerek düzenleme imkanına sahip olursunuz. diyor. Yapılan çalışmayı uygulamalı göstermek için araştırmacılar bir santimetre kare renk değiştiren silikon katman geliştirdi. Yeterince büyük kurumsal uygulamalar yapabilmek için daha fazla geliştirme yapılması gerekebileceği bildirildi. Connie J. Chang-Hasnain, Bir sonraki adım bunu çok daha büyük boyutlarda uygulamak ve bunu yapmak için uygun tesisler mevcut. O noktaya geldiğimizde, eğlence, güvenlik ve izleme alanlarında uygulamalar geliştirebileceğimizi düşünüyoruz. diyor. Son kullanıcılar için bukalemun derisiyle tamamen yeni tür ekran teknolojileri geliştirilebilir. Ayrıca araçların yüzeylerine bulundukları ortama göre renk değiştiren kamuflaj teknolojileri uygulanabilir. Şimdiye kadar ilk defa tek katmanda, esnek malzemeyle bu kadar geniş renk aralığına ulaşılıyor, ve kendi alanında önemli bir gelişme olarak görülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bulasik-makinesinde-kalan-deterjan-kalintilari-bagirsaklara-zarar-verebiliyor/", "text": "Zürih Üniversitesi'nde yeni yapılan bir araştırmada, bulaşık makinesi deterjanlarında kullanılan bazı kimyasalların bıraktığı kalıntıların bağırsak sağlığına zarar verebileceğini ortaya koydu. Ticari makineler minimum suyla ve maksimum verimle kirli bulaşıkları yıkayacak şekilde tasarlanmıştır. Bulaşık makineleri, minimum su kullanarak birkaç dakika süren iki hızlı döngü boyunca kirli bulaşıkları deterjanla ve ardından parlatıcıyla yıkayarak maksimum verimlilik için tasarlanmıştır .Yeni araştırmada ise yıkama sonrasında tabaklarda kalan kimyasal atıklarının insan bağırsak sağlığına etkileri araştırıldı. Araştırmacıların çeşitli insan organlarına benzeyen üç boyutlu hücresel yapılar oluşturmaya olanak tanıyan yeni bir organoid teknolojisi kullanılarak, farklı deterjan kimyasallarının bağırsak üzerindeki etkilerini inceledi. Sonuç ise hiç iç açıcı değil;kullanılan kimyasallar hücre hayatta kalması, epitel bariyer, sitokin sinyalleşmesi ve metabolizma ile ilgili, genlerde belirgin değişikliklere neden oluyor. Hasara neden olan belirli kimyasallara odaklanan araştırmacılar, suçlunun alkol etoksilatlar olduğunu belirlediler. Genellikle bu kimyasallar deterjanlarda ve yüzey temizleyicilerde evdeki eşyaların kalıntılarının giderilmesine yardımcı olmak için kullanılır. Önceki araştırmalarda, alkol etoksilatların insan hücreleri için toksik olmadığını bulmuştur ve alkol etoksilatların kanserojen veya mutajenik olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmamıştı. Fakat bu araştırma, alkol etoksilatların bağırsak hücreleri üzerinde zararlı bir etkiye sahip olabileceğini gösteren ilk çalışmadır. Bulaşıklardaki kalıntı kimyasal konsantrasyonları açısından, araştırmacılar bağırsak hücreleri üzerindeki en büyük hasarın 1:10.000 seyreltmelerde parlatıcıdaki alkol etoksilatlardan geldiğini buldular. Çalışma, ev tipi bulaşık makinelerinin 1:80.000 olarak hesaplanan seyreltme faktörleriyle biraz daha fazla su ve daha uzun yıkama döngüleri kullanma eğiliminde olduğunu belirtiyor. Bu nedenle araştırmacılar, 1:2000 kadar küçük seyreltme faktörlerine sahip kısa dönemli ticari bulaşık makineleriyle daha çok ilgileniyorlar. Bir insan bağırsağındaki herhangi bir gerçek hasarın bu noktada hala varsayımsal olduğunu kayda almak gerekiyor. Akdiş'e göre, araştırmada görülen alkol etoksilatların bağırsak hücreleri üzerindeki etkisi, insanlarda makul bir şekilde bir dizi enflamatuar hastalığı tetikleyebilir. Nihayetinde araştırmacılar, alkol etoksilatların sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin daha fazla araştırmaya acil bir ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlar. Restoranlar gibi ticari ortamlarda bulaşıkların üzerindeki kimyasal kalıntıları değerlendirmek bireyler için zor olsa da, evdeki bulaşıkların deterjan kalıntılarından arındırıldığından emin olmak mümkündür. Yeni çalışma The Journal of Allergy and Clinical Immunology'de yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bulutlara-tutulan-destekli-lazer-yagmuru-ve-yildirimlari-tetikleyebilir/", "text": "Bu aralar iyi yağmur yağsa da, bazen kurak günlerde bir yağmur yağsa diye hepimiz dua ederiz sanırım. Özellikle 2001' deki kuraklığı unutmamışsınızdır sanırım. İşte Central Florida Üniversitesi Optik ve Fotonik Koleji ve Arizona Üniversitesi'nden bilim insanları bulutlara kadar erişerek yağmur yağdıracak veya yıldırımı tetikleyecek bir yüksek enerjili lazer geliştirdiler . Peki bu çözüme nasıl ulaştılar ? Lazer ışınını ikinci bir lazer ışınıyla sararak enerji rezervuarı gibi kullanacak ve daha önceden mümkün olmayan mesafelere ulaşabilecek merkezi bir ışın yarattılar. İkinci ışın birinci ışını yeniden doldurduğu ve birincil ışını bozunumunu engellediğinden ışının kırınımı engellenebilecek. Nature Photonics araştırma dergisinde yayınlanan proje raporu, Dışardan yakıt ikmali yapan optik filamentler doğru lazer ışınımının gerektiğinde yağmur yağdırmaya yarayabileceği belirtiliyor. Lazerler gerçekten uzun mesafeler boyunca yol alabilse de, bir lazer ışını yeterince yoğunlaştığında normalden farklı davranabiliyor. Bu nedenle içe doğru çökmeye başlıyor. Eğer bu çöküş çok yoğun olursa oksijen ve azot çözünerek plazma oluşturabiliyor. Temelde elektron çorbasına dönüyor, diyor Optik ve Lazer Eğitimi ve Araştırması Merkezi'nden yüksek lisans öğrencisi Matthew Mills. İşte tam bu noktada plazma geriye doğru yayınım yapmaya çalışıyor, bu da yayılan ve çöken bir ultra kısa lazer atımı arasında mücadeleye neden oluyor. Bu çekişmeye filamentasyon deniyor ve bu filament ya da ışık iplikçiği hava ışığı çözene kadar yayılmaya devam ediyor. Bu filament elektronları uyardığından , yapay olarak yağmur ve yıldırım için gerekli durumları oluşturabiliyor. İşte burada asıl mesele yıldırım gibi tanecikler patlatılmadan bulutlara ışının nasıl ulaştırılabileceği. İşte bunu yapmak için düşük yoğunluklu ışın halkaları ile filament sarılarak kendiliğinden bir uzatma yapılabilir. Sonunda ise böylece yağmuru ve yıldırımı büyük çaplı olarak kontrol edebilirsiniz. İşte bu sayede Mills ve yüksek lisans öğrencisi Ali Miri ışını 25,4 santimden 2,13 metreye kadar kadar genişletmeyi başardı. Ayrıca bu filamenti daha da uzatmak için çalışmalarına devam ediyorlar. Giydirilen bu filamentlerin 50 metre veya daha fazla uzaklığa yayılabileceği belirtiliyor. Ayrıca optik filamentler ailesinde zamanı geldiğinde seçici mikrodalgalar kullanılarak belki de yüzlerce metre uzağa plazma kanalları açılabilir. Diğer muhtemel uygulamanın ise uzun mesafe kimyasal bileşimi ölçebilecek sensörler ve spektrometreler olabileceği belirtiliyor. Teknolojinin gelişimi için ABD Savunma Bakanlığı projeye 7,5 milyon $ destek verdi. - Maik Scheller, Matthew S. Mills, Mohammad-Ali Miri, Weibo Cheng, Jerome V. Moloney, Miroslav Kolesik, Pavel Polynkin, Demetrios N. Christodoulides.Externally refuelled optical filaments. Nature Photonics, 2014; 8 (4): 297 DOI:10.1038/nphoton.2014.47"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/bursa-bilim-senligi-2013/", "text": "Son yıllarda giderek artan bilim ve teknoloji yarışmalarıyla öğrenciler kendi buluşlarını ve hayal güçlerini sergilemeye başladılar. Ülkemizde son yıllarda giderek artan bu festivaller sayesinde gençler arasında bilime olan ilgi artmaya başladı. Bizim zamanımızda demek istemiyorum ama gerçekten bizim zamanımızda bu tür etkinliklerde neredeyse yok denecek kadar azdı. Her geçen yıl artan bilim ve teknoloji sevgisi sayesinde Türkiye' den pek çok genç beyinin bilim kulvarlarında koşmaya başlaması bizim için gerçekten büyük bir gelişmedir. Gerçek Bilim her zaman bilim ve teknolojiyi desteklemekten gurur duyar. Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bilim, Sanayi ve Teknoloji İl Müdürlüğü ile Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen, Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi'nin ev sahipliğini yaptığı Bursa Bilim Şenliği, bilim severlerin proje sergileri, mesleki yönlendirme atölye stantları, bilim gösterileri ve bilimsel birçok aktiviteyi bir arada sunarak halkımızın bilime ilgisini arttırmayı amaçlamaktadır. Bilim Şenliği kapsamında bilime ilgiyi artırmak ve teknolojik gelişmelerle ilgili toplumda farkındalık geliştirmek amacıyla birçok etkinlik gerçekleştirilmektedir. Şenlik boyunca düzenlenen tüm etkinliklerde ziyaretçiler, gerçek hayattaki konuları açıklamak için bilim ve teknolojinin nasıl kullanılabileceğini keşfetmekte, bilimsel metotları günlük hayatta kullanmayı öğrenmekte ve bilimsel araştırma yöntemleri hakkında farkındalık geliştirmektedirler. Bilim sevgisini ve bilimsel düşünme bilincini artıracak, anlamlı ve kalıcı öğrenmeye destek verecek etkinlikler düzenlemek için oluşturulan programda Milli Eğitim Müdürlüğü Eğitim Programı esas alınmaktadır.Bursa Bilim Şenliği 2013'ün ana teması 'Geleceğin Otomobilleri olarak belirlenmiştir. Bursa'nın otomobil üretimi konusundaki başarısının bilim ve teknoloji alanındaki başarısıyla biraraya geldiği şenlik merak uyandıracak ve keyifle takip edilecek. Güneş enerjisi ile çalışan otomobiller, hybdir ve ekolojik araçlar ve daha bir çok yeni teknoloji bilim ve otomobil sevdalılarının beğenisine sunulacak. Ayrıca Bursa Bilim Şenliği denilince akla ilk gelen robot aktiviteleri de bu senenin gözdesi olmaya devam edecek nitelikte.Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi ev sahibi olarak bu şenlikte, kendi bünyesinde yer alan deney düzeneklerini de sergileyecektir. BTM özel alanında, fizik, kimya, biyoloji, astronomi ve ışık gibi farklı disiplinlere ait 150'den fazla deney düzeneği katılımcıların ziyaretine açılacaktır. Ziyaretçiler bu deney düzenekleri sayesinde bilime ait birçok soruya cevap bulabilecek ve uygulamalı deney düzenekleri ile deneyleri kendileri gerçekleştirme fırsatını yakalayacaklardır. Bursa Bilim Şenliği 2013 tüm bilim severleri başımıza icat çıkarmaya davet ediyor! 25-26 Mayıs 2012 tarihlerinde Bursa Bilim Şenliği adı ile gerçekleşen etkinlik Merinos Parkında, 7 mesleki yönlendirme ve atölye çadırı, 250 ilköğretim ve teknik endüstri meslek lisesi proje standı, 500 proje ve 25 özel kurumun katılımıyla gerçekleştirildi. Toplam ziyaretçi sayısı 2 gün içerisinde 50.000'e ulaştı. - Bilim Projeleri Sergileme Stantları - Mesleki Tanıtım & Atölye Stantları - Fizik, Kimya, Elektronik, Robotik, Biyoloji, Mineraller ve Tarih Öncesi, Moda tasarım - Bilimsel Sahne Gösterileri - Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi Uygulama Alanı - Amatör Müzik Grupları Konserleri - Bize Sorun Stantları Medya ile yürütülen tanıtım çalışmaları sonucunda etkinlik hakkında 65 adet, pozitif değerlendirme içeren, gazete ve televizyon haberi çıkmıştır. Yapılan etkinlikler sonucunda kamuoyunda bilime bakış anlamında farkındalık yaratıldı. Yapılan etkinlikler sonucunda kamuoyunda bilime bakış anlamında farkındalık yaratıldı. - Üniversite kulüpleri - Üniversiteler - İlkokul/Ortaokullar - Liseler - Teknik endüstri meslek liseleri - Bilim merkezleri - Bilim ve Teknoloji sektöründe faaliyet gösteren sanayi kuruluşları - İnovasyon alanında çalışma yapan sanayi kuruluşları - Bilim ve teknoloji alanında çalışan sivil toplum kuruluşları - Mucitler - Tanıtım amaçlı üniversite stantları - Bursa Merkez ve çevre ilçeleri - İlk ve orta okul öğrencileri - Üniversite Öğrencileri - Bilim Merkezi Yöneticileri ve Çalışanları - Bilim ve Teknoloji Sektörü Yöneticileri ve Çalışanları - Basın Mensupları - Kent Önderleri - Sivil Toplum Kuruluşları - 2013 yılı için Ana tema ise; Geleceğin Otomobilleri olarak belirlenmiştir. - Bursa Merinos Parkı - Bursa Merinos Fuar Alanı - Bu yıl Bursa Bilim Festivali 3-4-5 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/buyuk-kesif-bilim-yasli-genclik-cesmesi/", "text": "Exeter Üniversitesi'nden moleküler genetik profesörü Lorna Harries liderliğindeki bir ekip, yaşlanan hücreleri yeniden gençleştirebilecek devrimsel bir yol keşfetti. Yaşlı hücrelere uygulanacak birkaç saatlik bir tedaviyle, hücreler yeniden bölünmeye başlayarak telomerlerinde de uzama gerçekleşiyor. Dunhill Medical Trust fonu desteğiyle yapılan çalışmada, yaşlandıkça agresif bir birleşme faktörlerine bağlı gen sınıfının kapandığını gösterdi. Exeter Üniversitesi araştırma ekibi, Prof. Richard Faragher ve Dr Elizabeth Ostler ile birlikte çalışarak, birleşme faktörlerinin kimyasallar ile yeniden açılabileceğini gösterdi. Böylece yaşlanan hücreler daha genç gözükmekle kalmayıp, aynı genç hücreler gibi davranarak bölünmeye başlıyor. Araştırmacıların uyguladığı kimyasallara resveratrol analogları adı veriliyor. Bu kimyasallar kırmızı şarap, bitter çikolata, kırmızı üzüm ve böğürtlen gibi besinlerde doğal olarak bulunuyor. Bu kimyasallar birleşme faktörlerinin yeniden açılmasına yardımcı oluyor. Saatler içinde hücreler yeniden genç hücreler gibi davranmaya başlıyor ve bölünmeye başlıyor. Bu keşif sayesinde yaşlanmanın bozucu etkileri olmadan yaşlanmak mümkün olabilecek. Çoğu insan 85 yaşına geldiğinde kronik hastalıklarla; inme, kalp ve kanser tehditiyle karşı karşıya geliyor. Exeter Üniversitesi'nden araştırmacı Dr Eva Latorre; Petri kabında bazı hücrelerin gençleşmeye başladığını görünce gözlerime inanamadım. Bu yaşlı hücreler genç hücreler gibi davranıyordu sihir gibiydi. Deneyi birkaç kez tekrarladım ve her seferinde yeniden gençleşiyordu. Bu araştırmanın potansiyel çıkarımları beni çok heyecanlandırıyor, diyor. Yaşla beraber dokularımızda yaşlanan hücreler toplanır ve fonksiyonları olduğu gibi yapamazlar. Bu yaşlanan hücreler genlerin verdiği işleri doğru düzenleyemezler. İşte bu nedenler dokular ve organlar yaşlandıkça hastalıklara daha açık hale gelir. Genler hücrelerin nasıl davranacağını belirleyen mesajı yapar. Birleşme faktörleri genlerin ful fonksiyon çalışması açısından kritiktir. Örneğin bir gen birkaç mesaj yollayarak yeni kan damarlarının oluşması için emir verse de birleşme faktörleri hangi mesajın yapılacağına karar verir. Yaşlanan hücrelerde birleşme faktörleri giderek azalır ve yaşlılıkla beraber vücudun direncini azaltır. Yapılan çalışmalarda bu moleküllerde tedavi edilen yaşlı hücrelerde hücreler yeniden gençlik özelliklerini kazandı. Böylece yeniden büyümeye, telomerleri uzamaya başladı. Araştırmanın yaşlanma üzerine önemli etkileri olacağı düşünülüyor. - Eva Latorre, Vishal C. Birar, Angela N. Sheerin, J. Charles C. Jeynes, Amy Hooper, Helen R. Dawe, David Melzer, Lynne S. Cox, Richard G. A. Faragher, Elizabeth L. Ostler, Lorna W. Harries. Small molecule modulation of splicing factor expression is associated with rescue from cellular senescence. BMC Cell Biology, 2017; 18 (1) DOI: 1186/s12860-017-0147-7"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/buyuk-kuantum-bilgisayarlarin-yapimi-kolaylasacak/", "text": "Sussex Üniversitesi'nden bilim insanları, mevcut teknolojiyle büyük ölçekli kuantum bilgisayarlar üretmenin yeni bir yolunu keşfederek devrimsel bir gelişmeye imza attılar. Kuantum bilgisayarlar, en hızlı süper bilgisayarların milyonlarca yılda çözeceği problemleri sadece bir kaç milisaniyede çözebilir. Böylece yeni malzemeler , ilaçlar geliştirilebilebilir ya da uzun süredir çözülemeyen bilimsel ve ekonomik problemler çözülebilir. Prensipte evrensel kuantum bilgisayarlar üretilebilir ,fakat teknolojik açıdan büyük zorluklar var. Böyle bir bilgisayarın üretilmesi, bugüne kadar Mars'a yolculuktan daha zordu. Küçük boyutta kuantum bilgisayarı yapmak için her bir lazer ışını hizalanarak , hapsedilen iyonların her birinin bir kuantum bit oluşturması sağlanır. Buna rağmen büyük boyutlu kuantum bilgisayar için milyarlarca kuantum bit gerekir, bu da her bir iyon için hassas olarak ayarlanmış bir lazer anlamına gelir. İşte Sussex'deki bilim insanları bunun yerine kuantum bilgisayarda mikroçipte voltaj gelen yerde ayarlamalar yaparak, çoklu lazerle aynı etkiyi yaratacak bir yöntem keşfettiler. Bu yöntemde lazerleri hizalamaya ihtiyaç kalmıyor. Prof. Winfried Hensinger ve ekibi bu yeni metotta tanıtılan çekirdek yapı bloğunda, etkileyici bir şekilde düşük hatayla kuantum işlem yapılabileceğini gösterdi. Prof. Hensinger : Bu gelişme kuantum bilgisayarların oyunu değiştirmesine, endüstriyel ve devlet tarafından ulaşılabilir olmasına neden olacak. Biz bu yeni heyecan-verici teknolojiyi kullanarak, büyük ölçekli bir kuantum bilgisayar inşa ettik, dedi. Kuantum bilgisayarlar klasik bilgisayarların hayatımızı değiştirdiği gibi devrimsel gelişmelere neden olacak. Bilim insanları geliştirdikleri bilgisayarın oldukça iyi çalıştığını belirtiyor. - S. Weidt, J. Randall, S. C. Webster, K. Lake, A. E. Webb, I. Cohen, T. Navickas, B. Lekitsch, A. Retzker, W. K. Hensinger. Trapped-Ion Quantum Logic with Global Radiation Fields. Physical Review Letters, 2016; 117 (22) DOI: 10.1103/PhysRevLett.117.220501 Başarılabilirse, kuantum bilgisayarlar da gen dizilimini kolaylaştıran CRISPR gibi farklı alanlarda ki teknolojik atılımların gelişmesini ve sürenin kısalmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/buz-kupu-kalibi-retina-yamasi-korluk-tedavi/", "text": "Maküler dejenerasyon gibi körlük tiplerinde, görme kaybına fotoreseptör hücre ölümü neden olur. Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden bilim insanları, retina hücrelerinin rejenerasyonuyla göze yüksek verimle implante edilmesine sağlayan buz kalıbı benzeri yeni bir retina yaması geliştirdi. Wisconsin-Madison'dan bilim insanlarının 2012 yılında yaptığı araştırmada, pluripotent kök hücrelerden nasıl retina hücreleri üretilebileceği gösterilmişti. Bu doku fotoreseptör hücreler dahil retina dokusunun birçok esasını barındırıyor. Bu teknik sayesinde değişim dokusu üretilerek; hasarlı veya hasta gözlerde, görüş onarılabilecek. Gamm ve UW Madison'dan mühendisler, sentetik yamalar kullanarak fotoreseptör hücrelerin nasıl tutularak, hasarlı retinanın altına nakledilerek rejenerasyon sağlanabileceğini araştırdı. Daha önceki çalışmada, şarap kadehi şeklinde gözeneklerde fotoreseptör hücrelerin muhafaza edilebileceği görülse de bu teknikle nakledebilen hücre miktarından pek memnun değildi. Bu nedenle araştırmaya devam etti. İkinci jenerasyon nakil iskeletinde buz kalıbı şekli kullanıldı. Bu sayede 3 kat daha fazla fotoreseptör hücre (300,000 civarı) muhafaza edilebiliyor. Gözün altına yerleştirilecek bu hücreler olgunlaştıkça hastanın retina dokusuna bağlanacak. Nakil iskeleti poli-gliserol sebasat adı verilen biyo-uyumlu bir malzemeden yapılıyor. Bu sayede gerekli mekanik dayanım sağlanırken, vücuttaki görevi tamamladıktan sonra güvenle metabolize edilebiliyor. Malzemenin gözde çok güçlü durmasını istedik. Aynı zamanda iki ayda hızla bozunarak yok oluyor. Bu insan retinası için oldukça ideal, diyor yüksek lisans öğrencisi ve Gamm'in laboratuvarından yardımcı yazar Allison Ludwig. Araştırmacılar yeni nakil iskeletinden oldukça memnun ve tekniği optimize etmeyi planlıyor. Böylece fabrikasyon ve şekli iyileştirerek verimi arttırabilir. Sonraki adım daha büyük hayvanlar ve gelecekte insanlarda teknolojiyi test etmek istiyorlar. İlk jenerasyon retina yamalarının güvenli bir şekilde, bir miktar görüş sağlayacağını umuyoruz. Sonra bu teknolojiyi daha da geliştirerek zamanla getirisini alacağız. Başta son teknolojiye sahip olamadığımızdan, ilk teşebbüste körlüğü tümüyle çözemeyebiliriz fakat bu yönde önemli bir adım attığımızdan çok heyecanlıyız, diyor Gamm. böyle kaliteli bir blogdan yeni haberdar olmam beni üzdü. Benim de kitap dizi film inceleme ve öneri blogum var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/buzullarda-hapsolmus-antik-mikroplar-yok-olusa-neden-olabilir-mi/", "text": "Eriyen buzlarda hapsolmuş ölümcül organizmaların dünyayı yok oluşa götürmesi bilim kurgu gibi geliyor. Peki ya öyle değilse , gerçekten ölümcül mikroorganizmalar milyonlarca yıldır buzların içinde bekliyorsa? İşte gerçekten böyle bir olasılık var. 2003 yılında Çinghay-Tibet platosunda alınan buz sondajlarından bir bakteri çıktı. Bu derinlikteki buzlar 750,000 yıldan daha yaşlı. 2014'de Sibirya'da permafrost topraktan 30,000 yıllık dev zombi fitovirüs siberium çıkarıldı. 2016'da ise Batı Sibirya'da şarbon salgını sonucu binlerce ren geyiği ölürken, onlarca insan etkilendi. Hatta geçenlerde bilim insanları, Yüksek Arktik'teki göl sedimentlerinden izole ettiği virüslerle potansiyel yaşayan konaklar arasında kaydadeğer bir genetik uyum olabileceğini buldu. Dünya hızla ısınırken, Arktik gibi soğuk bölgelerde ısınmanın 4 kata kadar daha hızlı olabileceği ifade ediliyor. Tahminlere göre her yıl buzullardan 4 sextilyon (4,000,000,000,000,000,000,000) microorganizma serbest kalıyor. Bu sayı tüm evrende tahmin edilen yıldız sayısı kadar. Buna rağmen, eriyen buzdan salınan çok sayıda mikroorganizmaya rağmen, hiç kimse bunun modern ekosistemler için oluşturduğu riski tahmin etmiyordu. PLOS Computational Biology dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada , öngörülemeyen antik virüslerin yayılmasının neden olduğu ekolojik riskleri hesapladık. Simülasyonlarımız, uykuda olan tek bir patojenin %1 oranındaki simüle salınımların, büyük çevresel hasara ve dünya genelinde ev sahibi organizmaların yaygın şekilde kaybolmasına neden olabileceğini gösteriyor. Bir tür eski patojenin modern biyolojik topluluklara yayılmasını simüle eden deneyler yapmak için Avida yazılımı kullanıldı. Daha sonra bu istilacı patojenin modern konak bakteri çeşitliliği üzerindeki etkilerini binlerce simülasyonda ölçtük ve bunları hiçbir istilanın olmadığı simülasyonlarla karşılaştırdık. İstilacı patojenler genellikle simüle edilmiş modern dünyada hayatta kaldı ve gelişti. Patojenin yeni ortamda dominant hale gelmesinin yaklaşık %3'ünde, bu durumda modern konak çeşitliliğinde büyük olasılıkla kayıplara neden oldular. En kötü senaryoda, istila, kontrollere kıyasla konak topluluğun boyutunu %30 oranında azalttı. Bu küçük patojen fraksiyonundan kaynaklanan risk küçük görünebilir, ancak bunların simüle edilmiş ortamlarda yalnızca belirli bir patojenin yayılmasının sonuçları olduğunu unutmayın. Gerçek dünyada yayılan çok sayıda antik mikropla, bu tür salgınlar önemli bir tehlikeyi temsil ediyor. Bulgularımız, şimdiye kadar bilim kurgu ile sınırlı olan bu öngörülemeyen tehdidin, ekolojik değişimin güçlü bir itici gücü haline gelebileceğini gösteriyor. İnsanlara yönelik potansiyel riski modellememiş olsak da, zamanda yolculuk yapan patojenlerin yerleşebileceği ve bir ev sahibi topluluğu ciddi şekilde bozabileceği gerçeği zaten endişe verici. Modern çağda potansiyel türlerin yok oluşunun bir başka kaynağını daha vurguluyoruz en kötü durum yok olma modellerimizde bile olmayan bir kaynak. Toplum olarak, potansiyel riskleri anlamamız gerekiyor ki onlara hazırlanabilelim. SARS-CoV-2 , Ebola ve HIV gibi önemli virüsler, muhtemelen diğer hayvan konakçılarla temas yoluyla insanlara bulaştı. Bu nedenle, bir zamanlar buza hapsolmuş bir virüsün insan popülasyonuna zoonotik bir yoldan girmesi olasıdır . Bir patojenin eriyen buzdan çıkıp yıkıcı yok oluşlara neden olma olasılığı düşük olsa da, sonuçlar artık bunun hazırlanmamız gereken bir fanteziden çıktığını gösteriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cambridgeden-devrimsel-calisma-kanser-nasil-metastaz-yapar/", "text": "Vücudun neresinde oluşursa oluşsun kanser sonunda diğer organlarda ve dokularda kolonize olmaya başlar, bu prosese metastaz denir. Yıllar süren araştırmalara rağmen metastazın büyük kısmı aydınlatılamamıştır. Cambridge bilim insanlarının yaptığı yeni araştırmada metastazın yeni bir mekanizması keşfedildi. Uzun süredir metastaz kanser hücrelerinde anormal artış ve sıçrama olarak biliniyordu. Fakat yeni araştırmada aynı mekanizmanın sağlıklı hücrelerin de kullandığı ve kanser hücrelerin bu özelliği kendi amaçları için çaldığı bulundu. Araştırma ekibi sodyum sızma kanalı olarak çalışan bir hücre yapısını araştırırken, yeni bir keşfe imza attı. Seçici olmayan NALCN kanallar hücre zarında bulunuyor ve tuzun içeri ya da dışarı gitmesini kontrol ediyor. Yeni araştırmada, araştırmacılar NALCN'nin hücrelerin dokulardan kan dolaşımına salınmasını da düzenlediğini ve burada diğer organlar ve dokular tarafından alınabileceklerini buldular. Farelerde yapılan testlerde bilim insanları NALCN proteinini bloke ettiğinde, mide, iç bağırsak ve pankreas kanserlerinin tetiklendiğini keşfetti. İşte buradan yola çıkarak metastazın engellenerek kanser hastalarında yeni tedavilere yol açması bekleniyor. En sürpriz olan keşifse araştırma ekibinin kansersiz fareleri test ettiğinde gerçekleşti. NALCN blokasyonu nedeniyle organlarda olan sağlıklı hücrelerin diğer organlara göç etmesine neden oldu. Örneğin; pankreas hücreleri böbreğe göç ederek, sağlıklı böbrek hücrelerinin yerini aldı. Çalışmanın Grup Lideri ProfesörRichard Gilbertson, Bu bulgular, otuz yıldır laboratuvarımdan çıkan en önemli bulgular arasında yer alıyor. Metastazın anlaşılması zor etkenlerinden birini belirlemekle kalmadık, aynı zamanda kanserin sağlıklı hücrelerde kendi kazanımları için nasıl işlediğini göstererek, bununla ilgili genel kabul edilen bir anlayışı da tersine çevirdik. Eğer araştırmamız daha fazla araştırma ile doğrulanabilirse, kanserin yayılmasını nasıl önleyeceğimiz konusunda geniş kapsamlı etkileri olabilir ve de hasarlı organları onarmak için bu süreci manipüle etmemize izin verebilir.Araştırmacılar artık mevcut ilaçları yeniden kullanmak da dahil olmak üzere metastazı önlemek için bu keşiften yararlanmanın yollarını araştırmayı planlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cassini-uzay-mekigi-saturnun-yeni-ayinin-dogumunu-gozlemlemis-olabilir/", "text": "NASA'nın Cassini uzay mekiği Satürn 'ün halkasının için yeni küçük buzlu bir nesne oluşumunu belgeledi. Bu cismin Satürn'ün yeni bir ayı olabileceği ve gezegenin bilinen aylarının oluşumuna ışık tutabileceği belirtildi. Cassini dar açı kamerasından 15 Nisan' da çekilen fotoğraflar, Satürn 'ün A halkasının kenarında yani gezegenin en dış halkasında bazı düzensizlikler olduğunu gösterdi. İşte bu düzensizliklerden bir tanesi çevresinden % 20 daha parlak bir ışık yayıyor. Bilim insanları halkanın kenarında sıradışı kabarıklıklar tespit ettiler. Bu ışık ve kabarıklıkların bu cismin çekimsel etkilerinden kaynaklandığı belirtildi. Bu düzensizlikler 12000 k uzunluğunda ve 10 km genişliğinde bir alana yayılıyor. Araştırmanın detayları Icarus dergisinde yayınlandı. Nesnenin daha fazla büyümesi veya parçalanması beklenmiyor. Bu ayın oluşumunun Satürn'ün diğer buzlu aylarının Titan ve okyanusa sahip Enceladus'un çok daha büyük halkalarda oluştuğuna işaret edebileceği belirtiliyor. Belki de güneş sistemindeki Dünya ve diğer gezegenlerin Güneşimizden koptuktan sonra nasıl oluştuğu bu şekilde açıklanabilir. Peggy adı verilen cisim gözlemek için oldukça küçük. Bilim insanları cismin 1 km ' den büyük bir çapa sahip olamayacağını belirtiliyorlar. Satürn'ün halkalarında böyle giderse yeni ayların oluşumu gözlenebilir. Çünkü daha önce hiç böyle bir gözlem yapılmadığından, bu proses hakkında daha fazla bilgi edinebileceği belirtiliyor. Diğer aylardan en büyüğünün önce oluştuğu ve bu nedenle gezegene en uzak konumda olduğu belirtiliyor. 2016'nın sonlarına doğru A halkasındaki Peggy hakkında daha fazla bilgi edinilebileceği belirtiliyor. Daha öncesinde Satürn'ün ayı Enceladus'un altında dev bir okyanus olabileceği onaylanmıştı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cassininin-10-yil-serefine-10-muhtesem-fotograf/", "text": "1 Temmuz 2004'de Cassini uzaya fırlatıldığından beri 10 yıl geçti. Cassini Satürn'ün yörüngesine giren ilk uzay mekiği olma özelliğiyle önemli bir aşama kaydetti. Satürn'ün yörüngesinden çektiği fotoğraflar ise inanılmaz. Çekilen fotoğraflar o kadar inanılmaz ki, sanki sanat eseri gibi. İşte size garip ve muhteşem 10 Satürn fotoğrafı . Ekim 2013'te Cassini Satürn'ün kuzey kutbundan mükemmel bir fotoğraf çekti. Gordan Ugarkovic tarafından bir seri fotoğraflar alınarak birleştirildi. İşte birleştirilen bu tek fotoğraf mükemmel bir Satürn mozaiği oluşturdu. Yüksek çözünürlüklü bu fotoğraf halkalı güzelin şiirsel bütünlüğünü yansıtıyor. Satürn'ün kuzey kutbundaki bu dev fırtına 2000 km'den büyük bir alanı kaplıyor. Kızılötesi alınan bu fotoğraf, alçaktaki bulutları kırmızı yüksekteki bulutları yeşil gösteriyor. Kırmızı bölgede rüzgarın hızı 500 km'ye çıkabiliyor. Yani bir tornadodan çok daha hızlı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/celik-malzemelerde-devrim-yaratacak-super-celik-gelistirildi/", "text": "Çelik gibi malzemeleri geliştirmek oldukça zordur; her denemede başka bir zayıflık, çatlak ortaya çıkabilir. Bu zorluklara rağmen, Hong Kong Üniversitesi ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarları'ndan araştırmacılar, çatlak bile olsa gücünü yitirmeyen yeni nesil süper çelik geliştirmeyi başardı. Çelik gibi malzemelerde üç ana özelliği ayarlanması gerekiyor; dayanım,tokluk ve düktillik . İlk ikisi aynı şeyler gibi gelse de, aralarında önemli bir fark vardır. Dayanım bir malzemenin deformasyona uğramadan alabileceği en büyük yüktür ve Pascal basınç birimiyle gösterilir. Tokluk ise bir malzemede çatlak oluşturabilmek için gereken enerjinin ölçüsüdür. Referans verirsek, cam yüksek sertliğe sahip fakat düşük dayanıma sahip bir malzemedir. İşte bu nedenle ağırlığını destekleyebilir ama kırılması için çok enerjiye ihtiyaç yoktur. Son olarak düktülite malzemenin kolayca esneyip, bükülerek farklı şekiller verilebilmesine sağlayan bir ölçüdür. Maalesef bu üç özellikten birinin iyileşmesi, diğerinin azalmasına neden olur. Örneğin, dayanım artarsa malzemenin sertliği veya düktilitesi azalır. İşte Hong Kong Üniversitesi ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarları'ndan araştırmacılar,bu üç özelliği yükselterek, süper çelik üretti. Yeni geliştirilen çeliğin ise dayanım direnci 2 GigaPascal, kırınım sertliği 102 MPa-m½ ve bükülme % 19 olarak ölçüldü. Araştırmacılar üretilen süper bu çeliğin uçaklarda kullanılan Grade 300 marajing çeliğinden bile daha güçlü ve tok olduğunu söylüyor. Ayrıca bu süper çelik, uçak çeliğinin % 20 maliyetine üretilebiliyor. Süper çelik üretmek için yeni geliştirilen deforme ve bölümleme metodu kullanılıyor. Böylece eşsiz tasarım özelliği sayesinde tokluk sağlanıyor. Malzemenin yüzeyinde bir çatlak oluşursa, hemen bu çatlağın altında çoklu mikro çatlaklar oluşuyor. Bu çatlaklar dış kuvvetlerden kaynaklanan enerjiyi absorblayarak, ana çatlağın çabucak yayılmasını engelliyor. Araştırma ekibi bu yeni süper çeliğin yüksek dayanımlı köprü tellerinde, kurşun geçirmez yeleklerde, araba amortisörlerinde ve diğer uygulamalarda kullanılabileceğini belirtiyor. Bu eşsiz süper çeliği endüstriye kazandırmak için büyük bir adım attık. Süper çelik, kurşun geçirmez yelek, köprü telleri, hafifleştirilmiş otomobiller, askeri araçlar,uçaklar ve inşaat sektöründe kullanılan yüksek dayanımlı vida ve somunların üretiminde büyük bir potansiyeli olduğunu düşünüyoruz, diyor araştırmanın baş yazarı Huang Mingxini."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/celikten-dayanikli-sudan-daha-az-yogun-mikro-materyal/", "text": "Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları kemik, ağaç ve bal peteklerinden ilham alarak hafif ve dayanıklı bir materyal geliştirdiler. 3 boyutlu lazer polimer baskı ile seramik kaplama ile birleştirilerek sudan daha az yoğun fakat çelik ve alüminyum kadar dayanıklı bir materyal ürettiler. Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü'nden bir araştırma ekibi , doğadan ilham alarak özel bir polimer mikromimari ile sıradışı bir sağlamlık/yoğunluk oranı elde etti. Bu inanılmaz maddenin altında yatan proses ise, 3D lazer litografi veya polimer baskı sertleştirme işlemi. Bu sayede hem hafif hem de dayanıklı bu materyal geliştirdi. Üçgen, altıgen ve bal peteği şeklinde yapılar test edildi. Sonrasında gazla kaplanarak ekstra dayanıklılık sağlanırken, seramik ve alüminyum materyal kaplamaları da test edildi. Ölçülen polimer kabaca 50 m uzunluk,genişlik, yüksekliğe sahip. Ayrıca 10 nm' den 200 nm'e varan kalınlıklarda test edildi. 50 nm alümina kaplı bal peteği polimer yapısının en stabil yapı olduğunu buldular. Bal peteği mikro mimarisi üçgen ve altıgen mimarilerden daha iyi bir performans gösterdi. Optimize bal peteği yapısı 28 kg/mm2 basınçta ancak çökerken, 810 kg/ m3 yoğunluğa sahip. Bu oranın kemik, masif çelik veya alüminyumdan daha fazla stabilite yoğunluk oranına sahip. Eşsiz hafif yapım materyalleri sayesinde yarı ahşap yatay, dikey ve diyagonal dikmeler yapılabilir. Bizim ürettiğimiz kirişler sadece 10 m boyundaydı, diyor Jens Bauer. Ekip bu mikro yapı materyallerinin sıklıkla yalıtım ve şok absorblayıcılarda kullanıldığında ayrıca kimya endüstrisinde filitre olarak da kullanılabileceği belirtildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-alpha-ilk-antimadde-kuantum-etkisi-olcumlerini-yapti/", "text": "CERN ALPHA ünitesi hidrojenin antimadde karşıtı olan antihidrojenin enerji yapısındaki önemli kuantum etkileri ilk kez ölçmeyi başardı. Maddede olduğu bilinen bu kuantum etkileri çalışmak madde ve antimadde davranışında bugüne kadar gözlenmeyen farklılıkları ortaya koyabilir. Nature dergisinde yeni yayınlanan bu ilk sonuçlar, normal hidrojendeki teorik tahminlerle uyumlu gözüküyor. Bu değerler daha hassas ölçümlerin yapılmasına yardımcı olurken, diğer temel niceliklerin ölçümüne imkan tanıyabilir. Madde ve antimadde arasında herhangi bir fark bulunursa, Standart Model'in temelleri sallanabilir ve uzun süredir beklenen bu yeni ölçümler sayesinde Lamb kayması gibi antimadde etkileşimlerine yeni bakış açıları sağlayabilir. diyor ALPHA deneyinin konuşmacısı, Jeffrey Hangst. ALPHA ekibi, CERN'ün Antiproton Hız Kesicisi'nden gelen antielektronlarla antiprotonları bağlayarak, antihidrojen yaratıyor. Sonra bu antihidrojenleri ultra güçlü vakumda manyetik tuzağa hapsediyor. Böylece maddeyle bir araya gelerek yok olması engelleniyor. Sonra bu hapsedilen atomlara lazer ışığı verilerek spektral tepki ölçülüyor. Bu teknik sayesinde hassas yapı ve Lamb kayması olarak bilinen kuantum etkileri ölçülebilir. İşte atomdaki bu belli enerji seviyelerine tekabül eden ufak ayrılmalar, ilk kez anti-hidrojen için ölçüldü.Ekip daha önce de bu yaklaşımı kullanarak antihidrojendeki diğer kuantum etkilerini ölçmüştü, en son ölçülen Lyman-alpha geçişiydi. Atomik hidrojenin hassas yapısı ilk olarak 100 yıldan öncesinde ölçüldü ve temelinde temel yüklü tanecikler arasında elektromanyetik etkileşim gücünü tarif eder. Lamb kayması ise yine aynı sistemde 70 yıl önce keşfedildi. Kuantum elektrodinamiklerin yani madde ile ışığın etkileşim teorisinin geliştirilmesinde anahtar bileşendir. Lamb kayması ölçümü sayesinde, Willis Lamb 1955'de Nobel Fizik Ödülü aldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-anti-madde-kullanarak-karanlik-madde-axion-bulacak/", "text": "Karanlık madde arayışında yapılan deneylerde halen bir sonuç alınamadı. Evrende maddeden 5 kat daha fazla olduğu düşünülen karanlık madde arayışında CERN yeni bir yaklaşım izlemeye karar verdi. CERN Baryon Antibaryon Simetri Deneyi'nden bilim insanları anti-madde kullanarak karanlık madde avına çıktı. Karanlık madde ve antimadde evrenin oluşumuna dair en büyük gizemlerdir. Astronomik gözlemlere göre, uzayda maddeden çok daha fazla görünmez bir madde var, karanlık madde. Karanlık maddenin nasıl bileşenlerden oluştuğu bilinmese de, elektrik yüklü parçacıklar,karanlık fotonlar,süper ağır gravitinolar ve hatta negatif kütleli karanlık sıvı gibi teorilerle açıklanmaya çalışılıyor. Yeni araştırmada madde ve anti-madde asimetrisinin karanlık madde ile olabilecek ilişkisi inceleniyor. İşte bu deneyde karanlık madde etkileşimlerinden doğabilecek anormallikler dikkatlice izlenecek ve karanlık maddeyi içeren parçacıklar izole edilecek. Önceki deneylerde madde parçacıkları kullanılırken, yeni çalışmada anti-madde parçacıkları kullanılacak. Ekip CERN antimadde tesisinde yaratılan anti-protonları kullanarak, onları Penning tuzağında hapsediyor. Madde, anti-madde ile birleşince anında birbirini yok ettiğinden, maddeyi elektromanyetik yerçekimsiz ortamda tutan tuzağa penning tuzağı deniyor. Tek tek tüm antiprotonların spinleri ölçülerek 3 ayda 1000'den fazla çevriliyor. Genişleyen bir periyotta bu ölçümlerin alınmasındaki asıl amaç; araştırmacıların ortalama antiproton spin frekanslarını elde edebilmeleridir. İşte bu süreçte sıra dışı bir şey gerçekleşirse, karanlık madde parçacıklarının interferansına bir kanıt olabilir. Araştırmacılar özellikle axion adı verilen karanlık madde adaylarına bakıyorlar. Bu hipotetik parçacıkların nötral , çok hafif ve evrende dalgalar gibi aktığı düşünülüyor. Bazen de madde ve anti-madde ile etkileşime girdiği düşünülüyor. İşte bu nedenle daha öncesinde maddeyle etkileşimine bakıldı fakat sonuç elde edilemedi. Şimdi ise anti-madde etkileşimine bakılıyor. Ekip karanlık madde-antimadde etkileşimine dair henüz sinyal tespit edemedi. Araştırmacılar taramanın halen tümüyle bitmediğini fakat 0,1 ve 0,6 Gigaelektronvolt arasında axion-antiproton etkileşimi olmadığını söylüyor. Şimdi sıfıra doğru farklı kombinasyonlar denenerek gizemli madde arayışına devam ediliyor. Yine de bu deneyde bir sinyal kaydetmek çok sıra dışı olurdu. Eğer bu aralıkta sinyal alırlarsa, bu madde antimadde arasında büyük bir uyuşmazlığa işaret edebilir; bu da genelde karşıt yükün negatifi gibi düşünülebilir. Yani maddeyle etkileşmezken, anti-madde ile etkileşim olursa, büyük bir fark ortaya çıkar. Halen araştırmaya değer gözüküyor; eğer sıfıra doğru bir sinyal alınırsa, bu karanlık madde ve anti-madde ilişkileri arasında yeni sorular doğuracaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-antimaddenin-de-yercekimine-karsi-madde-gibi-davrandigini-buldu/", "text": "CERN'den bilim insanları, madde antimadde üzerinde yaptıkları bir deneyde, antimaddenin de aynı madde gibi yerçekimine karşı aynı tepkiyi gösterdiğini hassas bir şekilde ölçtü. Proton-antiproton üzerinde yapılan deney sayesinde ilk kez antiprotonun da yerçekimiyle madde gibi düştüğü gözlemlendi. Madde ve antimadde özünde eş gibi gözükse de bir maddenin pozitif yüklü parçacığının, antiparçacığı negatif yüklüdür. Yükleri dışında her açıdan eş görünmektedirler. Buna rağmen, fiziğin en büyük gizemlerinden biri olan baryon asimetresine göre neden tüm evrende madde bolca bulunurken, çok az miktarda antimadde bulunduğu sorusuna cevap aranmaktadır. Doğal olarak; dünyanın dört bir yanından bilim insanları, bu iki parçacığın arasındaki farkı açıklamakta ve de bizim neden var olduğumuzu açıklamakta zorluk yaşamaktadır. CERN'de bu arayışın bir parçası olarak; madde ve antimadde etkileşiminin kütleçekimiyle benzer mi olduğu yoksa antimaddenin kütleçekimine maddeden farklı bir reaksiyon göstererek, Einstein'ın zayıf denge prensibini ihlal edip etmediği araştırılıyor. CERN'ün antimadde fabrikasında yapılan 18 aylık çalışma meyvesini verdi. CERN- BASE işbirliği çok katı koşullar altında, antimaddenin kütleçekimine karşı maddeyle aynı şekilde tepki gösterdiği bulundu. Doğada her element ışığı absorblar ve farklı dalga boylarında yayar. Maddelerin bu eşsiz parmak izine, emisyon spektrumu denir. Antimadde de maddenin zıttı olarak aynı spektrumda olması gerekiyordu ki bu ancak 2016'da CERN'den bilim insanları tarafından tespit edilebildi. Antihidrojenin, hidrojenle aynı spektrumda olduğu bulundu. Aslen sonuç; Nature dergisinde yayınlanan makale farklı bir deneyden geliyor. Araştırmacılar bu fikri test etmek için, Penning tuzağı adı verilen elektromanyetik bir cihaz kullanılıyor. Bu cihazda antimadde sağa sola maddeye değmeden havada tutuluyor. Parçacıklar içeri bir kere girdi mi dairesel bir yörünge izliyor ve bilim insanları bu frekansı ölçerek, yük kütle oranını hesaplayabiliyor. Bu oran hem madde, hem de anti madde için aynı olmalıdır fakat küçük farklar yerçekimi etkileşimlerinden kaynaklanan varyasyonlardan kaynaklanabilir. Nihayetinde araştırma ekibi madde ve anti-maddenin yerçekimine aynı şekilde tepki verdiğini keşfetti. Ayrıca en azından belirsizlik deneyinde parçacıkların yerçekimi ivmesinin% 97 olarak gerçekleştiği bulundu. Bu sonuç, önceki deneylere göre 4 kat daha bir ölçüm sunmaktadır. Buna rağmen, elde edilen sonuçlar yeni fizik için halen bir miktar boşluk bırakmaktadır. Diğer deneylerde antimadde etkileşimleri yerçekimiyle doğrudan test edilmişti ki, bu daha basit bir yaklaşımdı. Eğer araştırmacılar, mevcut deneyde farklı sonuçlar bulursa, bu Standart Modelin ötesine geçmek için bir fırsat olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-arsivindeki-gizemli-fotograflari-tahmin-yardim/", "text": "Dünya'nın en büyük ve en inanılmaz bilim deneyinin yapıldığı CERN laboratuarlarına yardım etmek ister misiniz? CERN laboratuarlarında 50 yıldır çekilen siyah beyaz fotoğraflar dijitalleştirilerek CERN Belge Sunucusu'nda arama kaynağına yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna rağmen pek çok neye ait olduğu zamanın tozlu sayfalarında kayboldu ve araştırmacılar bu fotoğrafların ne anlama geldiğini bulamıyorlar. Eğer Düşük Enerji Antiproton Halkası'ndan Büyük Hadron Çarpıştırıcısını biliyorsanız yardımınız dokunabilir. Şimdilik 1955 ila 1985 arasında 120,000 siyah-beyaz fotoğraf dijitalleştirilse de bazı nedenlerle tanımlamaları eksik kaldı. Dünya'nın en iyi araştırmacılarının olduğu CERN ekibinin takıldığı bazı fotoğraflar, bu nedenle internetten yardım umuyorlar. Bu işlerle ilgilenmeyen insanlar için bile fotoğraflar oldukça enteresan olabilir ve herhangi birinin tanımlamasına ihtiyaç olabilir. Eğer bu resimleri tayin edebileceğinizi ya da yardımınız dokunabileceğini düşünüyorsanız, CERN'e bu linkle bağlanarak iletişime geçebilir ve tahminlerde bulunabilirsiniz. - 1973: Gargamelle'de nötr akım bulundu.; - 1983: W ve Z bozonları UA1 ve UA2 deneylerinde bulundu UA s; - 1995: PS210 deneyinde ilk anti hidrojen atomları üretildi.; - 1999: NA48 deneyinde CP simetrisi bulundu; - 2010:38 Antihidrojen atomu saniyenin 6'da 1'i boyunca kapana kıstırıldı.; - 2011: Antihidrojen atomları 15 saniye boyunca tutuldu.; - 2012:Higgs bozonuna benzeyen 125 GeV/c2 ağırlığında bir bozon tespit edildi. CERN'de en önemli yer, yeraltındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı denilen parçacık hızlandırıcılarının, olduğu bölgedir. Tarım arazisinin altında kilometrelerce uzanan dev makinalarda proton denilen atom parçacıkları yahut atom çekirdekleri birbirleriyle çok yüksek hızlarda çarpıştırılırlar. Örneğin özel görelilik kuramına göre LHC'deki protonlar ışık hızının %99.999998'sine kadar hızlanınca protonun kütlesi de 7000 katına (7 TeV) çıkacaktır. 1956'da kurulan 28 GeV'lik eşzamanlı proton hızlandırıcısından sonra 1976'da da 450 GeV'lik bir başka hızlandırıcı daha kulanıma girdi. 1981'de geliştirilerek çarpışma halkası olarak kullanılabilecek duruma getirilen bu cihazdan bugün, dönüşümlü olarak parçacık hızlandırıcısı ve çarpıştırıcı olarak faydalanılmaktadır. Çarpışmalar ile bazı kısa ömürlü yeni madde biçimleri bu arada parçacık fizikçilerinin ilgilendiği W ve Z parçacıkları ortaya çıkarılmıştır. CERN, Avrupa'nın fizik alanında Amerika ve Rusya ile yarışa girmesini sağlamıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-buyuk-hadron-carpistiricisinda-3-yeni-parcacik-kesfedildi/", "text": "CERN'den fizikçiler Dünya'nın en büyük parçacık çarpıştırıcısı LHC'de, bugüne kadar hiç görülmemiş 3 parçacık tespit edildi. Yeni keşfedilen bu kuark kombinasyonlarının Standart Modelle tutarlı olduğu belirtiliyor. Yeni keşfedilen bu üç egzotik parçacıktan ikisi, dörtlü kuark kombinasyonuyla tetrakuark, biri beşli kuark kombinasyonuyla pentakuark olarak belirlendi. Buna karşın, CERN'den bilim insanları Standart Model'inde ötesine bakarak, karanlık madde gibi fenomenleri açıklamaya çalışıyor. Bu tarzda kanıtlar yeni atomaltı parçacıklara veya Evrendeki ekstra boyutlara bile işaret edebilir. LHC'nin sistemleri güncellenerek daha önce görülmemiş enerji seviyelerine çıkması sağlandı. 3 yıldır kapalı olan sistemler, güncelleme sonrası Nisan 2022'de yeniden açıldı. Sihirli bir an yaşıyoruz. 13.6 tera-elektronvoltla bugüne kadar hiç görülmemiş bir enerjide çarpışmalar gerçekleştirdik ve CERN'de yeni bir keşif döneminin kapılarını açıyor, diyor CERN Genel Direktörü General Fabiola Gianotti. CERN'de 2009'dan beri parçacık çarpıştırmaları yapılıyor ve çok büyük bir veri toplandı. 27 km uzunluğunda süper-iletken mıknatıslarla soğutulan parçacık hızlandırıcı LHC'de 3. turun 4 yıl kadar süreceği düşünülüyor. Bugüne kadar yapılmış en büyük LHC keşfi ise Higgs parçacığı oldu. CERN seminerinde duyurulan yeni atomaltı parçacıkları Higgs kadar büyük bir keşif olmasa da LHC'nin halen yeni parçacıklar bulabileceğini gösteriyor. Büyük hadron çarpıştırıcısında ışık hızına yakın hızlarda protonlar çarpıştırılarak, kuark kombinasyonları yani hadronlar çalışılıyor. Ne kadar çok analiz gerçekleştirirsek, o kadar farklı türde egzotik hadron bulabiliriz, diyor LHCb dedektörü fizik koordinatörü Niels Tuning, LHCb sözcüsü Chris Parkes, yeni kuark kombinasyonlarının incelenmesinin Teorisyenlerin, doğası büyük ölçüde bilinmeyen birleşik bir egzotik hadron modeli geliştirmelerine yardımcı olacağını belirtiyor. Çoğu hadron o kadar egzotik değildir. Örneğin; protonlar ve nötronlar, birbirine bağlı üç kuarktan oluşur. Pionlar, iki kuark birleşimidir. Dört-kuark ve beş-kuark kombinasyonları çok daha nadirdir ve farklı türde parçacıklara bozunmadan önce yalnızca bir an için var oldukları düşünülür. Kuarklar altı farklı isimle gelir: yukarı ve aşağı, alt ve üst, tılsım ve garip kuark. LHCb ekibi, negatif yüklü B mezonlarının bozunumlarını analiz etti. Bir tılsım kuark ve bir tılsım antikuarka ilave olarak yukarı, aşağı ve garip kuarktan oluşan bir pentakuarkın varlığına dair kanıtlar gördü. Garip kuark içerdiği bilinen ilk pentaquark. Yeni tanımlanan iki tetrakuarkın çift elektrik yüklü bir kombinasyonunu içerdiği: bir tılsım kuark, bir garip antikuark, bir yukarı kuark ve bir aşağı antikuark. Bu tetrakuark, bir tılsım kuarkı, bir garip antikuark, bir yukarı antikuark ve bir aşağı kuark içeren nötr karşılığı ile birlikte tespit edildi. CERN, ilk kez bir çift tetrakuarkın birlikte gözlemlendiğini söylüyor. Bazı teorik modeller egzotik hadronların tekli üniteler halinde sıkıca kuarklar tarafından sarıldığını görselleştiriyor. Diğerleri ise daha gevşek bir şekilde standart hadron çiftleri gibi görünüyor, sanki atomların birleşerek molekülleri oluşturması gibi. Zaman ve daha fazla çalışmayla ancak egzotik hadronların tek veya diğer veyahut ikisi de olabileceğini söylenebilir, diyor CERN. Bu yazı ilk Universe Today'de yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-buyuk-hadron-carpistiricisinda-kisa-devre-olustu/", "text": "Geçtiğimiz cumartesi CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ışın injeksiyonu için tam kapasite testleri devam ederken, sektör 3-4'de ana dipol devresinde topraklama arızası oluştu. Kısa devre esnasında koruyucu sistemlerin çalıştığı ve hiçbir hasar oluşmadığı belirtiliyor. Hatanın normalde kesik kesik gelen , düşük akım nedeniyle gerçekleştiği belirtiliyor. Sistemde ölçüm yapan mühendisler, standart soğuk kütle cihazı kullanarak 10 cm'lik bir bölgede akım boşalımı arızası tespit etti. LHC 'nin her iki kutbunda mıknatısın altındaki diyot kutusunda kısa devre oluştuğu tespit edildi. Bu diyot sayesinde sönümlede akım yolu çiziliyor. Arızanın bu kutudaki küçük bir metal parçasının kısa devreye neden olmasıyla ortaya çıktığı düşünülüyor. Kısa devreye neyin neden olduğu anlamak için, mühendisler dipolün röntgenini çektiler. Röntgende bazı metal parçacıkları gözüküyor. Operasyon ekibi kısa devreyi onarmak için 3 farklı yol izleyebilir. Sistemden kontrollü bir akım vererek , kısa devre yapan nesne eritebilir. İkinci opsiyon ise helyum kullanarak nesneyi oynatabilir. Üçüncü olarak diyot kutusuna doğrudan ulaşım sağlayarak, ısıtarak soğutarak 6 hafta beklenebilir. Bu diyot 1,9 Kelvinde çalışıyor, yani nerdeyse mutlak sıfıra yakın sıcaklıkta. Bu diyot 13kA'e kadar akım verebiliyor. Bu üç seçenek şu an dikkatle gözden geçiriliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-de-maddenin-farkli-bir-formu-gozlendi-egzotik-hadron/", "text": "CERN' deki bilim insanları LHC maddenin bugüne kadar görünmemiş bir kuark modelinin gözlendiğini onayladı. Hadronlar aralarında güçlü etkileşim olan atomaltı parçacıklardır. Hadronlar aralarında güçlü etkileşim olan atomaltı parçacıklardır. Aynı kuvvet sayesinde protonlar atomların çekirdeğine tutunur. Fizikçilerin 1960'lardan ürettikleri teoriler pek çok deneyle onaylanmıştır. Buna göre hadronlar kuarklar ve antikuarklardan oluşur ve bunlar hadronların özelliklerini belirler. Hadronların alt kümelerine ise mezon denir ve bunlarda kuark-antikuark çiftlerinden oluşur ve geri kalanlar ise üç kuarktan oluşan baryonlardır. İşte bu fikir öne sürüldüğünden beri fizikçiler hadron yapısına uymayan bazı parçacıklar buldular. İşte LHCb bölümü kuark modele uymayan ekzotik ve inanılmaz bir parçacığın Z (4430) gözlemini yaptılar. Belle Birliği Z(4430)'una ilişkin ilk kanıtı 2008' de raporladı. Bilim insanları B mezonlarının yarılanmasından dolayı parçacıkların kütle dağılımına ilişkin davetkar bir pik buldular. Belle daha sonrasında Z(4430)'un varlığını kanıtlayan 5,2 sigma büyüklüğünde kanıtladılar. LHCb raporuna göre detaylı ölçümüyle uzun süredir aranan ekzotik parçacık açıkca onaylandı. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndaki 180 trilyon proton-proton çarpışmasından 25,000 B mezonu yarılanması seçilerek analiz edildi. Gözlenen bu negatif yüklü parçacığın normalde bugün evrende var olmadığı fakat evrenin oluşum aşamasında mikrosaniyeler içinde var olup, yok olduğu düşünülüyor. Yeni bulunan parçacığın 2 kuark ve 2 anti kuarktan oluştuğu belirtiliyor. Z (4430) sinyalinin anlamı 13,9 sigma ile baskın bir şekilde anlamlı ve bu halin varlığını onaylıyor. LHCb'nin analizi gözlenen bu yapının rezonantının doğasını bütünlerken, sadece bir veri parçası olmadığını ve bize gerçek bir parçacık olduğunu kanıtlıyor, diyor LHCb konuşmacısı Pierluigi Campana . LHCb ' de en son Higgs parçacığı bulunmuştu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-ici-nasil-lhc-atlas-ve-cmc-nin-360-derecelik-goruntuleri/", "text": "Google Dünya' nın her sokağını caddesini görüntülemeye devam ederken, Dünya' nın en büyük bilimsel projesi CERN ' i görüntülemesi kaçınılmazdı. Yeni Google Map'i sayesinde Large Hadron Collider , Atlas, CMC ve LHC ' nin tünellerinde gezebiliyorsunuz. Pek çok kontrol odası, laboratuvarlar ve yeraltı tünel ağları ve devasa deney yapılarından alınan fotoğraf yer altına inşa edilen bu büyük yapının inanılmazlığını sergiliyor. İşte yeni Google Map ile CERN' in koridorlarında dolaşacak, belki de CERN 'in bilimsel havasını soluyacaksınız. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı CERN'de 2008 yılında devreye girip yüksek enerjili parçacık fiziği deneyleri yapılmasına imkan verecek bir projedir. İsviçre Fransa sınırında, daha önce kullanılmış olan ve yerin 100m altında, çevresi 27 km uzunluğunda olan LEP tünelinde kurulmuştur. Sözü geçen tünel, İsviçre-Fransa sınırının altında, her iki ülkenin de topraklarındadır. Tünelin çapı 3,8 metredir. Dairesel bir parçacık hızlandırıcısı çarpıştırıcısıolan LHC, öncelikli olarak protonları ilave olarak da kurşun iyonlarını ışık hızı'na çok yakın bir hıza ulaştıracak sonra da deneylerin merkezlerinde çarpıştıracaktır. LHC, SPS den alacağı 450 GeV enerjilik protonları 7000 GeV (yahut 7 TeV ) enerjiye çıkaracaktır. İki proton demetinin birbirlerine çok yakın ama aksi yönde dönmelerini sağlamak için süperiletken elektromıknatıslar kullanılır. Süperiletkenlik sağlamak için mıknatıslar -271 dereceye kadar soğutmaktadır ki bu mutlak sıfırın sadece 2 derece üzerindedir. İki proton demeti 4 deney noktasında birbirleriyle yaklaşık 40 MHz'te çarpıştırılacaktır. Çarpışmalardaki toplam enerji 14 TeV olacaktır. ALICE , CERN LHC üzerinde, yerin yaklaşık 60 metre altında kurulu bir YEF deneyidir. LHC'deki 5 deneyden biri olan ALICE, özellikle ağır iyon çarpışmalarını incelemek için tasarlanmıştır. Çarpışmalarda üretilmesi beklenen mikro kara delikler ve gizemli cisimlerin dünyayı yok edeceği ve solucan delikleri ile zamanda yolculuğun mümkün olabileceği söylentilerine rağmen CERN bilim insanları böyle bir durumun olamayacağını belirtmişlerdir. Standart Modele göre LHC'de kara delik oluşması için gereken şartlar bulunmamaktadır. Bazı genişletilmiş Standart Modellerde bilinen 3 uzay +1 zaman'dan fazla boyutlar olduğu önerilir ve bu boyutlardan dolayı LHC'de mikro kara deliklerin oluşması beklenir. Ama Hawking radyasyonuna göre bu mikro kara delikler çok hızlı ışınım yayarak kısa süre içerisinde kendi kendilerine yok olacaklardır, yani tamamen zararsızdır. Bilim adamlarının bu açıklamasına rağmen ünlü astrofizikçi Michael Gamabunta bu karadeliklerin büyüyerek dünyayı yok edeceğini soylemiştir. ATLAS deneyi, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde 10 Eylül 2008'de deneyine başlanmış olan LHC hızlandırıcısında kurulan altı deneyden biridir. Diğerleri CMS deneyi, LHCb deneyi, LHCf deneyi Alice deneyi ve Totem deneyi'dir. ATLAS ve CMS genel amaçlı, LHCb b-fiziği üzerine, LHCf deneyi astroparçacıklar fiziği, Alice ağır iyon fiziği ve Totem ise toplam tesir kesiti ölçümü üzerinedir. Deneyin göbeğinde proton demetleri çarpıştıkları zaman, farklı enerjilerde birçok temel parçacığın ortaya çıkması beklenmektedir. ATLAS deneyi şimdiye dek gözlenmiş veya gözlenmemiş birçok parçacığı izlerini, enerjilerini, momentumlarını ölçecek şekilde genel amaçlı olarak tasarlanmıştır. LHC nin çarpışma enerjisi olan 14 TeV ve ışınlığı olan 1034p/cm /s daha önce ki deneylerde ulaşılmamış özelliklerdir. Bu zor şartlar, ATLAS deneyini şimdiye dek yapılmış bütün parçacık fiziği deneyleri arasında en büyüğü ve en karmaşığı olmaya itmiştir. LHCb (açılımı : Large Hadron Collider beauty-beauty Taban Kuark'a atıfta bulunur-) deneyi CERN'deki Hadron çarpıştırıcısı üzerinde yapılandırılan 6 ölçüm araştırmasından birisidir. LHCb deneyinin ihtisası b-fizik alanında, özellikle Taban Kuark içeren ağır parçacıkların b-hadronunundaki etkileşimler sonucu maruz kaldıkları CP bozunumu ile ilgili parametreleri ölçmeyi amaçlar. CMS deneyi, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde LHC hızlandırıcısı üzerinde kurulmuş olan ve 2008 yılında çalışmaya başlayarak proton-proton çarpışmaları sonucu ortaya çıkan parçacıkların izlerini ve enerjilerini ölçen beş deneyden biridir. İsmi İngilizce'de Compact Muon Selenoid sözcüklerinin baş harflerinden gelir. 15 m yükseklikte, 22 m boyunda, toplam 12500 ton ağırlığa sahip bir düzenektir. Dedektörün en iç bölgesinde 3.85 Tesla kadar magnetik bir alan şiddetine sahip güçlü bir süperiletken mıknatıstır ve özellikle yeni fizik kanunlarına ait sinyalleri keşfetmek üzere dizayn edilmiştir, fakat daha önceki çarpıştırma deneylerinden daha yüksek enerjilere çıkabilmesi sebebi ile önceki deney sonuçlarını daha yüksek duyarlılıkta ölçümler yapabilmektedır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-icin-gelistirilen-cip-sayesinde-3d-renkli-rontgen-kesfedildi/", "text": "Röntgen çekimlerinde siyah beyaz görüntü elde edilir. Filmlerdeki bu kontrast sayesinde doktorlar, kemiklerdeki kırıkları ve çatlakları kolayca tespit edebilse de ,bazı detaylar farklı problemlere neden olabiliyor. Yeni Zelanda'dan Mars Bioimaging adlı firma kemiklerin, lipid ve yumuşak dokuları tamamıyla renkli görüntüleyen bir röntgen geliştirdi. Asıl ilginç olan bu cihazı mümkün kılan CERN'de LHC'de kullanmak için geliştirilen özel bir sensör çipiydi. Mars Bioimaging firması bu yeni teknoloj için siyah beyaz fotoğraftan, renkli fotoğrafa geçtiğimiz devrime benzetiyor. Geleneksel bilgisayarlı tomografi taramalarında, X ışınları dokuya ışınlanarak, diğer taraftan yoğunluk ölçme prensibine dayanır. Kemik gibi daha yoğun maddelerde X ışınlarının enerjisi yumuşak dokulara göre daha zayıflar, fakat görüntü düz , monokrom bir resme dönüşür. Mars Bioimaging bu yeni teknoloji için Spektral CT adını verdi. Bu yeni sensör sayesinde X ışınlarının farklı malzemelerden geçerken dalga boylarındaki zayıflama ölçülebiliyor. Spektroskopik veri özel algoritmalardan geçirilirken, kas, kemik, su, yağ ve hastalık belirtileri ve hatta mekanik bir saatin bile 3D renkli görüntüsü oluşturulabiliyor. Görüntüler sanki içinizin kilden detaylı bir modeline benziyor. Spektral CT taramanın kalbinde ise Medipix 3 çipi yer alıyor. Bu cihaz sensöre gelen her bir parçacığın pikseli tespit edilerek görüntü üretiliyor. Aslında CERN'den Büyük Hadron Çarpıştırıcısında parçacıkları izlemek için geliştirildi. Cihazın küçük bir versiyonu, kemik ve eklem sağlığını, kanser görüntüleme ve vasküler hastalıkların işaretçilerini yakalamak için test edildi. Ekip sonuçların umut vaat ettiğini belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-karanlik-maddenin-kuzeni-karanlik-fotonu-aramaya-devam-edecek/", "text": "Karanlık madde evrenin derinliklerine kadar yayılan gizemli bir madde ve normal maddelerle etkileşime pek girmediğinden, tespiti de bir o kadar zor. Bilim insanları karanlık maddeyle etkileşime girecek bazı maddelerin listesini yaptılar. CERN'de yapılan deneylerde bazı karanlık fotonlar ayrılarak, ulaşılması zor olan karanlık maddenin tespitine bir adım daha yaklaşıldığı düşünülüyor. Onlarca yıldır yapılan astronomik gözlemler, karanlık maddenin düşünüldüğünden daha fazla kütleye sahip olduğunu gösteriyor. Karanlık maddenin bu ekstra kütlesi bize görünmez olduğundan, ancak normal madde ve ışıkla olan kütleçekimsel etkileşimleri gözlenebilir. Her ne kadar karanlık madde etkileşiminden sorumlu hipotetik parçacığı bulmak için çalışılsa da , eller hep boş dönüyor. İşte bu aday parçacıklardan biri de karanlık fotondur. Normal fotonlar elektromanyetik kuvvetin temel parçacıklarındandır , ışık ve radyo dalgalarını oluştururlar. İşte karanlık maddenin bir sonucu olarak yeni bir kuvvet oluşmuş olabilir, bu hipotetik parçacığa karanlık foton deniyor. Daha öncesinde Almanya'da HADES adlı bir deneyde yapılan aramada başarı sağlanamasa da, CERN'den bilim insanlarını NA 64 adını verdikleri diğer bir deneyde karanlık fotonu aramakta ısrarcı. Süper Foton Senkrontron hızlandırıcı kullanılarak, hedefe 100-GeV elektron ışını ateşleyecek ve ürünleri analiz edececk. Elbette üretilen bu karanlık fotonlar görünmez olabileceğinden, bilim insanları bu fotonları farklı yollarla tespit edebilir. Eğer üretilen karanlık foton deneyin duvarlarını ihmal etse de, eter içinde yüzdüğünde çok az bir enerjisi olacaktır. İşte araştırma ekibi, sonrasında ne kadar enerji taşıyacağını bildiğinden, karanlık fotonlar yaratılıp, yaratılmadığını söyleyebilirler. NA 64 ekibi 2016 ile 2018 arasında yapılan 100 milyar çarpışmayı analiz etti. Tüm bunların içinde karanlık fotonlara dair bir işaret bulunamadı. Fakat bu karanlık fotonların olup, olmadığını yine de göstermiyor. Bunun anlamı deneyin enerji aralığında karanlık fotonların yer almıyor. İşte sonuçlardan yola çıkan araştırmacılar fotonlar ve karanlık fotonlar arasındaki etkileşiminin çok daha zayıf olabileceğini düşünüyorlar. Yani 1 MeV kütleli karanlık fotonların elektronlarla etkileştiği kuvvet ,fotonların elektromanyetik kuvvetinden en az 100,000 kat daha zayıf olacaktır. 200 MeV kütleli bir karanlık foton için bu fark en azından 1,000 kat daha zayıf olacaktır. İşte bu yeni belirlenen sınırlar bilim insanlarını yeniden aramaya yönlendirdi. İşte 2021 gibi Süper Foton Senkrontron hızlandırıcı yeniden güncellenmiş olarak devreye alındığında, daha dar limitlerde tespit mümkün olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhc-parcacik-hizlandirici-kara-delik-yeniden/", "text": "CERN Büyük Hadron çarpıştırıcısı 3 Haziran 2015 'de 10:40 'da tam kapasiteyle çalışmaya başladı. 13 TeV ile daha önceki çarpışmaların iki katından bile fazla güçle çalıştırılmaya başlandı. LHC maksimum 14 TeV güce çıkabiliyor. LHC'nin 3 boyunca çalışması düşünülüyor. Büyük hadron çarpıştırıcısı 14 Şubat 2013'de beri çalışmıyordu. Çağın en büyük buluşlarından biri olan , Standart Model'in en önemli parçası Higgs 'in tespitiyle CERN'deki çalışmalar büyük önem kazandı.İsviçre-Fransa sınırında bulunan 26,9 km'lik dairesel tünelde karşılıklı iki ışının ışık hızına yakın bir süratte çarpıştırılmasıyla pek çok atom altı parçacık ve egzotik durum GRID adı verilen özel bir internet ağında işleniyor. CERN LHC'yi en yüksek kapasitelerde çalıştırarak diğer boyutları ve karanlık maddeyi aramak istiyor. Bugüne kadar LHC'de mini kara delikler 5,3 TeV'un altında aranmaktaydı. Fakat kütleçekiminin gökkuşağı ya da diğer adıyla gökkuşağı kütleçekimi teorisine göre bu enerji oldukça düşük. Yeni model kara deliklerin en azından 9,5 TeV enerji seviyesinde 6 boyutta, 11,9 TeV seviyesinde ise 10 boyutta oluşabileceğini öngörüyor. LHC 14 TeV'a kadar çıkabildiğinden kara deliklerin oluşması için gereken enerji gereksiniminin ulaşılabilir olması muhtemel. Daha önce yayınlanan bir makalede 9,5 TeV'da 6. Boyuta, 11,9 TeV güçte 10. Boyuta ulaşılabileceği belirtilmişti. 13 TeV 'da diğer boyutlar ve karanlık madde, anti madde ,süper simetri ve de Higgs bozonun farklı kuvvetleri gözlenebilir. Karanlık maddenin evrendeki maddenin % 84'ünü oluşturarak galaksileri birbirine bağlıyor. Karanlık maddenin doğası halen bilinmiyor. Ahmed Farag Ali, Mir Faizal ve Muhammet M. Halil tarafından Physics Letters B'de yayınlanan yeni bir makalede, belli enerji seviyesindeki minyatür kara delikleri tespit etmek, paralel evrenleri bulmak için esas teşkil ediyor. Mini kara deliklerin tespit, ekstra boyutların varlığını işaret edebilir. Bu sayede sicim teorisi ve buna bağlı modeller ekstra boyutlar olduğu kadar paralel evrenlerin de varlığını destekleyebilir. CERN'de yeni yapılacak çarpıştırmaların doğuracağı sonuçlar bilim dünyasını heyecanlandırıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcb-yeni-baryon-parcacik-22ocak/", "text": "LHCb deneyi Big Bang sonrasında maddenin nasıl hayatta kalarak, bugün yaşadığımız evreni oluşturduğunu keşfetmeyi amaçlıyor. Tüm evren 14 milyar yıl önce Büyük Patlama'yla oluştu. Sonsuz derecede küçük bir boşluğa sıkışan birleşik enerji, eşit miktarlarda madde ve antimaddeyi oluşturdu. Fakat evren soğuyup, genişledikçe bileşimi değişti. Big Bang'ten sadece 1 saniye sonra tüm anti-madde yok olarak , geride etrafımızda gördüğümüz her şeyi yani maddeyi oluşturdu. Yıldızlardan galaksilere ve Dünya'ya kadar hayatı destekleyen her şey Big Bang'le oluştu. CERN LHCb topluluğu, dün Bormio,İtalya'da yapılan Nükleer Fizik Kış Toplantısı'nda yeni bir baryon parçacığı keşfedildiğini açıkladı. Yeni parçacık, LHCb 1. Ve 2. Turu veri seti kullanılarak; b0 + spektrumunda gözlendi.Tümleşik parlaklığı 9fb-1'ya denk geliyor. Hidrojenin çekirdeğinde proton hafif baryondur ve üç ışık kuarkı uud'den oluşurken, nötr partneri nötron udd kuarklardan oluşur. Eğer bu d kuarklarından biri daha ağır acayip kuark ile yer değiştirirse, uds kuarklardan oluşan 0 parçacığı elde ederiz. Ayrıca eğer 0 baryonundaki s kuarkı, tılsım kuarkı c ile yada beauty kuarkıyla değişirse, c+ veya b0 baryon parçacığı elde ederiz. Bu üç kuark birlikte en düşük enerjili kuantum mekanik hali yani temel hali oluşturur. Aynı atomlardaki elektronlar gibi, kuarklarda uyarılmış hallerde farklı açısal momentum ve kuark spin oryantasyonu sergilerler. LHCb, 2012 yılında iki uyarılmış b0 baryon, b(5912)0 ve b(5920)0gözlendiğini duyurmuştu. Diğer bir keşif ise sadece 6 ay önce yapıldı. Bu uyarılmış hale iki yeni baryon daha eklendi; b(6146)0 ve b(6152)0. Bütün bu parçacıklar değişken kütle spektrumu b0 + 'da keşfedilmişti. Bu iki hal, b0 baryonundaki ilk orbital uyarımlar gibi yorumlandı ve diğer ikisi de uyarılmış 1D halindeki tahminlerle uyuşuyordu. Yeni bulunan parçacık , b0 ise aynı bu büyük resme vurulan bir fırça darbesi gibi, ilk radyal uyarıcı gibi yorumlandı ve 2 S haline işaret ediyor. Mavi ve yeşil olarak gösterilen bu iki keskin pik, b(6146)0 ve b(6152), LHCb'de 6 ay önce keşfedildi. Geniş kırmızı dağılım ise yeni keşfedilen b0 parçacığını dağılımını gösteriyor.2S uyarılmış halinde kuantum mekanik temel kurallarına göre , 1D halindeki diğer iki pike oranla çok daha kısa ömürlüdür. Yeni b0 baryonunun kütlesi 6072.3 2.9 0.6 0.2 MeV, ve genişliği 72 11 2 MeV. Ayrıca CMS verilerinde 6040 6100 MeV bölgesinde gözlenen geniş spektrum olayları, LHCb'de gözlenen b0 'nin kütlesi ve genişliğine uygun kanıt olarak rapor edildi. Daha ileri okuma için tüm araştırmayı bu linkte bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcbde-iki-yeni-atom-alti-parcacik-bulundu/", "text": "Dünya'nın en büyük bilim deneyinin yapıldığı CERN LHC'de ilk kez Xi_b'- ve Xi_b- adlı iki atom altı tanecik bulundu. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda protonların ışık hızına yakın bir hızda çarpıştırılarak, ortaya çıkan büyük enerji parçacık yağmuruna imkan veriyor. LHC' deki deneylerden biri LHCb adı verilen bir bölümde yapılıyor. Bu bölümde şimdiye kadar görülmemiş baryon parçacıkları tespit edildi. Yeni keşfedilen Xi_b'- ve Xi_b- parçacıklar üç kuarktan oluşuyor. Kuarklar daha küçük parçacıklara sahip olmadığı düşünülen temel parçacıklar. Atomları anahtar içeriği protonlar da üç kuarktan meydana geliyor. Xi_b'- ve Xi_b- bir aşağı, bir garipsi ve bir alt kuark içeriyor. Aynı kuarkı içeren diğer parçacıklar 2012'de LHC ve 2007'de Fermi Hızlandırıcı Laboratuvarı'nda tespit edildi. Peki Xi_b'- ve Xi_b- eşsiz kılan nedir ? Bu kuarklar farklı spinler , yani parçacıkların önemli bir özelliği olarak yön ve sayısı farklı. Bu parçacıkların kuark spinlerindeki farklılıklar bu parçacıkları eşsiz kılıyor. Hatta aynı kuark tiplerinde aynı kombinasyonları içerseler bile. Bu spin nedeniyle tanecikler biraz farklı kütlelere sahip oluyorlar ve dedektörde ayrılabiliyorlar. Biraz daha hafif olduğundan tespiti oldukça zor oldu. Tabi yeni parçacıkların bulunması Standart modelin ötesine geçmeyi imkan veriyor. Standart Modelin ötesine geçersek kurallar değişebilir. 4 Temmuz 2012'de LHC Higgs Bozonunu bulduğunu belirtmişti. Bu sayede maddenin nasıl kütle kazandığını açıklamaya çalışıyorlar. Ayrıca bu Higgs bozonunu bulunuşu Standart Model 'de bulmacayı tamamlıyor. Yeni yapılan iyileştirmeler ve uzun bir aradan sonra 2015 baharında LHC'de daha yüksek enerjili çarpıştırmalar yapılacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcde-2-yeni-parcacik-bulundu-ucuncu-yolda/", "text": "Evrenin büyük kısmı protonlar ve nötronlar dahil olmak üzere baryonlardan oluşur.Bunlar kuark adı verilen temel parçacıklardır ve yukarı,aşağı,üst,alt,tılsım ve acayip olarak türlere ayrılır. Örnek verecek olursa; proton iki yukarı ve bir aşağı kuark içerirken, nötronlar bir yukarı ve iki aşağı kuark içerir. Fakat yeni keşfedilen bu parçacıklar biraz farklı bir içeriğe sahip. b(6097)+ ve b(6097) olarak adlandırılan bu kuarklar iki yukarı ve alt kuark; iki aşağı kuark ve bir alt kuark içeriyor. Bu parçacıklar aşağı baryonlar olarak da biliniyor ve daha önce Fermilab'da gözlenen dört parçacıkla bağlantılıdır. Buna rağmen, bilim insanları ilk kez bu yüksek kütleli karşıt parçacıkları tespit etti, bu parçacıklar protondan 6 kez daha büyükler. Araştırmacılar bu tuhaf birleşimin tetrakuark olabileceğini düşünüyorlar. Bu ekzotik türden bir mezon ve iki kuarka sahip. Tetrakuark ise 4 kuarktan oluşuyor, iki kuark ve iki antikuark ! Daha doğru olmak için bu gerekli. Bu parçacık adayına kanıt olarak, bulunan bu parçacık Zc (4100)'dür. İki ağır tılsım kuarkı ve ağır B mezonunun bozunumu görüldü. Bir tespitin keşif olabilmesi için en az 5 kez standart sapma alınması gerekiyor. Yeni parçacık daha 3 kez standart sapma aldı. şeklindeki vikipedi çevirilerine göre yazsaydınız daha anlaşılır olurdu. Bu CERN öyle bir buluş yapacak ki dünyanın gidişatı ve bilime bakışı 180 değişecek.."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcde-evrenin-baslangici-plazma/", "text": "Kansas Üniversitesi'nden bilim insanları ve CERN LHC'de çalışan uluslar arası ekiple birlikte çalışarak , evrenin doğumunda maddenin ilk hali olduğu düşünülen kuark-glüon plazmasını üretti. Hem de daha önce olması gerekenden çok daha az parçacıkla. Plazma damlası LHC yani Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda yaratıldı. Plazma kuarklar ve glüonlardan oluştu. Kuarklar proton ve nötronlar gibi parçacıkları oluşturan inşa blokları benzeri atom altı parçacıklara deniyor. Glüonlar ise kuarklar arasındaki yüklerden doğan güçlü etkileşim kuvvetleridir. Yeni kuark-glüon plazması ise laboratuvarda bu güne kadar oluşturulmuş en sıcak sıvı, belki inanmayacaksınız ama tam 4 trilyon oC. İşte bu plazma evrenin doğuşundaki plazmanın bir benzeri oluyor. Süper çarpıştırıcının içindeki Kompakt Müon Solenoid dedektörde kurşun çekirdekle çarpıştırılan protonlar sırasında keşfedilen materyal ya da diğer bir tabirle plazma en küçük sıvıya dönüşüyor. CMS'nin deneysel sonuçlarından önce kurşun üzerindeki proton çarpışmalarıyla yaratılacak numunenin kuark-gluon plazması oluşturmak için çok küçük olduğu düşünülüyordu, CERN ekibiyle çalışan Kansas Üniversitesi'nden doktora sonrası araştırmacı Quan Wang. Quan Wang'ın yazdığı anahtar analize dayanan araştırma geçenlerde APS Physics'de yayınlandı. Buna karşın bu çarpışmalar, iki kurşun çekirdeğindeki çarpışmaların referans alınmasıyla, çarpışmalardaki non-quark-gluon plazma yaklaşımları karşılaştırılabilir.B u araştırmada sunulan analiz yaklaşımların tersine, kuark-gluon plazmasını oldukça asitmerik proton kurşun çarpışmalarıyla yaratılabileceğini gösteriyor, diyor Wang. Umulmadık bu keşif sayesinde yüksek enerji fiziğine yeni bir bakış açısı getirilebilir.Bu çalışma çoklu parçacıkların proton-kurşun çarpışmalarının kurşun kurşun çarpışmalarına benzer şekilde gözlendiğini doğrulayan ilk araştırma olma özelliğini taşıyor. Belki de bu en küçük kuark-gluon plazmalarının proton-kurşun çarpışmalarından doğduğunu tasdikler derecede bir kanıt, diyor MIT ve CMS grubundan Yrd. Doç. Dr. Yen-Jie Lee. Bu yeni araştırma sayesinde parçacık fiziğine yeni bir persfektif kazandırılabilir. Parçacıkları tek tek saymak yerine, parçacıkların hacimsel olarak ürettikleri plazma kuvvetlerine bakılabilir. Araştırmacıların bu plazmanın evrenin başlangıcındaki hali taklit ettiğine ilişkin inancın bir diğer kaynağı da bu plazma bildiğimiz gaz plazmaları gibi oluşmadığı. Kuark-gluon plazmasında , gaz plazmalarına göre etkileşimler inanılmaz derecede güçlü. İşte bu nedenle araştırmacılar bu plazmanın evrenin başlangıcındaki plazmayla benzer olabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcden-4-kat-daha-uzun-parcacik-hizlandirici-yapacak/", "text": "Higgs parçacığının da keşfedildiği LHC yani Büyük Hadron Çarpıştırıcısı dünyadaki en büyük deney olarak bilinse de CERN bu parçacık hızlandırıcıdan 4 kat uzun ve 10 kat daha güçlü bir parçacık hızlandırıcı yapmak istediğini duyurdu. Future Circular Collider yani Geleceğin Dairesel Çarpıştırıcısı adını verdiği parçacık hızlandırıcı 100 km uzunluğunda olacak. LHC'nin başarısı 10.26 milyar dolara patlamıştı ve 2040'a kadar çalışması planlanıyor. LHC geçtiğimiz günlerde 10. doğum gününü kutlamıştı. LHC'de tanrı parçacığı olarak da bilinen Higgs bozonunun varlığı kanıtlanmıştı. LHC halen fizik açısından pek çok gizemi aydınlatasa da, CERN şimdiden yüzünü geleceğe döndü. LHC'yi inşa etmek için 10 yıl gerektiğini düşünürsek, yeni parçacık hızlandırıcı inşa etmek için şimdiden başlansa iyi olur. FCC kuruluşları Konsept Dizayn Raporu'nda geleceğin büyük dairesel çarpıştırıcısı için farklı seçenekler değerlendiriliyor. Elektron-pozitron, proton-proton ve iyon-iyon çarpışmaları inanılmaz enerjilerde ve yoğunluklarda gerçekleştiğinden çok büyük bir çarpıştırıcı gerekecek. 100 km çevre uzunluğuna sahip dairesel hızlandırıcı 100 TeV' a kadar enerjiye sahip parçacıkları çarpıştırabilmeli. Yani LHC'de maksimum 13 TeV enerjiye çıkılabildiği düşünülürse, enerjinin büyüklüğü kavranabilir. FCC , LHC'nin izinden giderek benzer bir kaç sistemi paylaşacak. Başlangıç olarak inşaat mühendisliği maliyeti, 5 milyar sterlinle başlayacak. Operasyonlara ise güncellenecek LHC'nin 2040'da durdurulmasıyla başlayabilir. 15 milyar sterline mal olacak süperiletken proton makinesi aynı 100 km'lik tüneli kullanacak ve 2050'nin sonlarına doğru operasyonlarına başlayacak. CERN FCC'yi güçlü Higgs Fabrikası olarak tarif ediyor ve bu sayede Higgs parçacıklarının birbirleriyle nasıl etkileşime girdiği hassas olarak ölçebilecek.Ayrıca daha büyük yeni parçacıkları aranmasında görev alacak. FCC sayesinde karanlık madde ve maddenin antimaddeye neden baskın olduğuna dair kanıtlar bulunması amaçlanıyor. Böylece Standart modele oturmayan bu olaylar aydınlatılabilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-lhcnin-analiziyle-50-yildir-aranan-odderon-parcacigi-bulundu/", "text": "Dünya'nın çeşitli yerlerinden araştırma grupları, 50 yıldır efsanevi Odderon parçacığını arıyordu. İsveç-Macar araştırma grubu, CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan gelen deneysel verileri derinlemesine analiz ederek, bu gizemli parçacığı keşfetmeyi başardı. Aslında 1973'de iki Fransız parçacık fizikçisinin hesaplamalarından yola çıkarak bulunan bu parçacık, önceleri bilinmeyen farazi bir parçacıktı. Bu keşif uluslararası bir avın ilk kıvılcımını çaktı. Odderon parçacıkları yüksek enerjili proton çarpışmalarında ortaya çıkıyor. Bu proton çarpışmalarında bazı durumlarda hemen saçılım olmuyor, parçacıklar bir diğerine sekiyor ve saçılıyor. Protonlar, kuarklar ve gluonlardan oluşur ve bunlarda kısa bir süreliğine Odderon ve Pomeron parçacıklarını oluştururlar. İşte Lund Üniversitesi'nden araştırmacıların yer aldığı bir araştırma ekibi, CERN'deki parçacık hızlandırıcı çalışmalarının gelişmiş bir veri analizini yaparak, Odderon bağlantısını tanımlamayı başardı. Bu parçacık fiziğinde bir kilometre taşıdır! Maddenin anlaşılmasına giderek daha da katkıda bulunmak gerçekten fantastik hissettiriyor, yani dünyamızı oluşturan yapıtaşlarına, diyor Lund Üniversitesi'nden parçacık fiziği araştırmacısı Roman Pasechnik. Araştırmacılar, elastik proton-proton ve proton-antiproton çarpışmalarının geniş çaplı analizi sayesinde yeni parçacığı ortaya çıkardı. Bu analizler birkaç ay sürdü fakat sonunda meyvesini verdi. Biz dünyanın en iyi birkaç parçacık fizikçisiyle çalıştık. Bu sonuçları yayınladığımızda çok şaşırdılar, diyerek bitiriyor Roman Pasechnik."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-super-simetri-parcacik-yarilanmasi/", "text": "Pazartesi günü CERN' deki araştırmacılar Büyük Hadron Çarpıştırıcısında ' de ilk kez bir parçacık yarılanması tespit ederek modern fizikte yeni bir çığır açıldı. Bu mutasyon yarılanma prosesi olarak biliniyor ve fizikte Standart Model adı verilen evrenin işleyişini açıklayan teoride belirtilse de, şimdiye kadar hiç gözlenmemişti. Cambridge' den bilim adamları CERN' deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı' nda doğada görülmesi en zor görülen yarılanmalardan birini gözledi. Bu sonucun, Süper Simetri Teorisi gibi oldukça popüler yeni teoriler için oldukça zarar verici olduğu söyleniyor. Çünkü süper simetri teorisinde ayrışmanın daha çok olması bekleniyor. Önceki bilgilere göre bu en temel atom altı parçacıklar ve aralarındaki mevcut kuvvetler Standart modelle ilişkilendiriliyor. Parçacıkların kütleleri Higgs alanındaki etkileşimlerinin bir sonucu olarak gösteriliyor. LHC' de Higgs alanındaki parçacıkların uyarılmasıyla Higgs bozonu keşfedilmişti. Buna rağmen Standart Model en gelişmiş teori değil. Standart teori çekim etkisini ya da evrenin Karanlık Madde ve Karanlık Enerji' den oluşan geri kalan % 95 ' ini açıklamıyor. İşte Süper Simetri Standart Model' de olan bu eksikliklerin bazıları dolduruyor. Çünkü bu teori yeni bir fenomeni tahmin ediyor ve LHC' de test edilebilir. LHC, Bs parçacığının yarılanmasını gözlemek için uygun bir ortam. Bu çok nadir gerçekleşen olay ve günümüzdeki fiziğin gelişimi için oldukça önemli. LHC beauty ' deki ekip tarafından gözlenen bu yarılanma , 27 km uzunluğundaki dev parçacık detektörünü çarpışma noktalarının birinde tespit edildi. LHC şimdiye kadar yapılmış en güçlü parçacık hızlandırıcı ve 2009' dan beri devrede. Protonları nerdeyse ışık hızına yakın bir hızda çarpıştıran LHC bugün dünyanın en gelişmiş teknolojilerini barındırıyor. Her çarpışmada Bs parçacığı gibi parçacıklar oluşuyor. Fakat Bs parçacığı çok stabil değil ve aniden yarılanıyor. Bu kısa ömürlü parçacık yaklaşık bir cm kadar uzağa giderek LHCb detektörü tarafından gözleniyor. İşte bu parçacığın pek çok farklı parçacığa bölünebiliyor ve çok nadir de olsa (300 milyonda bir olasılık) iki müona bölünebiliyor. Fizikçilerden oluşan ekip, LHCb ' de kaydedilen çok büyük miktarda çarpışmayı analiz ederek, bu yarılanma olayını gözlemeye çalışıyorlardı. Sonunda elle tutulur birkaç veri ettiler. Bu ultra nadir yarılanmayı gözlemek LHCb ekibi için gerçekten bir zafer niteliğinde. Profesör Val Gibson, Cambridge LHCb takım lideri, Bu oldukça nadir gözlenen yarılanma nedeniyle , Süpersimetri teorisini savunan meslektaşlarımızın, kafası tümüyle karıştı. Bu deneylerden elde edilen sonuçları değerlendirmek için doktora öğrencilerimiz kendilerini gerçekten bu işe adadılar, diyor. Bu gözlem, Standart Model' de patlama etkisi yaratsa da Süpersimetri destekçileri için oldukça kötü bir haber niteliğinde. Cambridge fizikçisi Dr Marc-Olivier Bettler, modern fiziğin Standart Model' in temellerinde yattığını belirtiyor. Buna rağmen Süpersimetri açısından da bu ölçümlerin de bazı yararlrı olduğunu söyleyen Dr Bettler bunu şöyle açıklıyor; Bu sonuç modern fiziğin ne olamayacağını belirttiğinden oldukça önemli ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cern-yeni-dogrusal-hizlandiricisi-linac-4-bitti/", "text": "CERN yeni doğrusal hızlandırıcısı Linac 4'ü tanıttı. Böylece LHC daha yüksek enerjili parçacık ışınlarıyla beslenecek. 2021'e kadar LHC daha yüksek parlaklığa erişecek. 2019'a kadar sürecek testlerden sonra LHC bir süreliğine kapatılacak ve Linac 4 bağlanacak. Normalde, Linac 2 1978'den beri hizmet vermekteydi. Bu CERN'ün hızlandırıcı zincirinde proton ışınlarının daha büyük çaplı deneylerde kullanılmasını sağlayan ilk adım olacak. Bu kayda değer başarıyı kutlamaktan oldukça mutluyuz. Linac 4 aslından modern bir injektör ve Yüksek parlaklıklı LHC'ye doğru giden bir yükseltme programının birincil anahtar elementidir. Bu yüksek parlaklı faz, LHC deneylerinin yeni fizik ve Higgs parçacığının özelliklerini ölçme potansiyelini arttıracak, diyor CERN direktörü General Fabiola Gianotti. Bu lineer hızlandırıcı, hızlandırıcı zincirinin birincil ana elementidir. Lineer hızlandırıcının içinde, parçacıklar üretilerek başlangıç ivmesi kazanması sağlanır. Ayrıca parçacık ışınlarının yoğunluğu ve kuvveti hızlandırıcıda şekilleniyor. Linac 4 yaklaşık 90 metre uzunluğunda ve yerin 12 metre altında yer alıyor. İnşası ise yaklaşık 10 yıl sürdü. Linac 4 CERN'ün Proton Senkrotron Yükselticisine negatif hidrojen iyonları yollayacak. Böylece negatif iyonları hızlandırarak elektronları yok edecek. Linac 4 160 MeV'e kadar ışınları güçlendirerek, öncesine oranla 3 kat güçlenecek. Hidrojen iyonların kullanımı ile LHC'ye gelen ışının kuvveti iki katına çıkarak LHC'deki parlaklığı arttıracak. Parlklık birim zaman içinde çarpılan parçacık sayısına işaret ediyor. LHC'deki pik parlaklığın 2025'e kadar 5 kat artması planlanıyor. Böylece 2025 ile 2035 periyodunda 10 kat daha fazla veri toplanmış olacak. Sonuç olarak daha doğru ölçümler yapılarak makinenin daha önceki duyarlılığının ötesine geçilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cerndeki-deneylerde-higgs-bozon-ununa-iliskin-parcacik-gozlendi/", "text": "4 Temmuz' da Cern' de bu yılın en büyük parçacık fiziği konferansında verilen seminerde, ICHEP2012 Melbourne' de, Atlas ve CMS Deneylerinde Higgs parçacığına ilişkin bulunan tüm sonuçlar sergilendi. Her iki deneyde de 125-126 GeV aralığında yeni bir parçacık gözlendi. 5 sigma seviyesinde ve 125 GeV aralığında yeni parçaçığa ilişkin temiz sinyaller tespit ettik.Bu heyecan verici aşamaya ise LHC ve ATLAS 'da çalışan pek çok insanın inanılmaz çabasıyla ulaşıldı. dedi ATLAS deneyinin konuşmacısı Fabiola Gianotti ve de şöyle ekledi, Bu sonuçlardan heyecan duymamak çok zor diyor CERN Araştırma Direktörü Sergio Bertolucci, Bugünkü sonuçlar 2011 ve 2012' de toplanan verilerin ışığında elde edildi. LHC 'den elde edilen veriler gelecekte bugünkü resimi tamamlayacak. CERN ' de yani dünyanın en gelişmiş ve lider durumdaki parçacık fiziği laboratuarlarına sahiptir. Merkezi Geneva'dadır. Günümüzde CERN' e üye ülkeler Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İtalya, İspanya, İsveç, İsviçre, İngiltere Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Macaristan, Yunanistan. Romanya katılma sürecinde olup, İsaril ve Sırbistan üyelik aşamasında. Türkiye, Hindistan,Japonya, Rusya,Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Komisyonu ve UNESCO İzleyici statüsünde bulunmaktadır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cernden-bilim-insanlari-ilk-kez-lazerle-antimaddeyi-sogutmayi-basardi/", "text": "CERN ALPHA'dan bilim insanları, ilk kez lazer manipülasyonuyla maddenin zıttı olan antimaddeyi mutlak sıfıra yakın sıcaklığa kadar soğutmayı başardı. Made-in-Canada lazer sistemi sayesinde elde edilen bu başarı sayesinde antimadde araştırmalarında yeni nesil modern fizik deneyleri geliştirilebilecek. Antimadde, karşıt madde olarak da biliniyor. Maddenin karakteristik özelliklerini ve davranışlarını nerdeyse aynı şekilde sergiliyor fakat zıt yükte var oluyor. Bununla birlikte madde ve antimadde atomları temas ederse aniden birbirilerini yok ediyor. İşte bu nedenle antimadde atomlarını dünyada üretmek ve kontrol altına almak oldukça zor. Hele ki lazerle kontrolü bugüne kadar hiç yapılamamıştı. Bugün elde ettiğimiz sonuçlar, British Columbia Üniversitesi ve ülke boyunca destekleyen partnerlerimizin yıllar boyu süren araştırma ve mühendisliğinin bir eseridir. Bu teknik sayesinde, uzun süredir aydınlatılamayan gizemler çözülebilir: 'Antimadde kütleçekimine nasıl bir tepki verir? Antimadde fizikteki simetrileri anlamaya yardım edebilir mi? Bu cevaplar Evren kavrayışımızı temelden değiştirebilir, diyor British Columbia Üniversitesi ve ALPHA Kanada ekibinden Takamasa Momose. Bundan 40 yıl önce ilk kez tanıtılan, normal atomların lazer manipülasyonu ve soğutulması, modern atom fiziğini kökten değiştirmiş ve birkaç Nobel ödüllü deneyi mümkün kılmıştır. Nature dergisinde yayınlanan sonuçlar, lazer tekniğinin ilk kez antimaddeye uygulandığını işaret ediyor. Antimaddenin soğutulmasıyla, çeşitli karakteristikleri araştırılarak, Evrenin temel simetrisine ışık tutulabilir. Bu testler sayesinde Big Bang sonrasında eşit oluşan madde/antimaddenin, bugün neden eşit olmadığını gösteren ipuçları elde edilebilir. Antimaddeyi lazer manipüle etmek biraz çılgın bir rüyaya benziyor. Ben rüyamızdan çok etkilendim ve Kanada ve uluslararası bilim insanlarının katkılarıyla sonunda rüyamız gerçek oldu, diyor ALPHA-Canada ekibinin konuşmacısı Makoto Fujiwara. Antimaddenin lazerle manipülasyonu fizikte son teknoloji inovasyonların kapılarını açacaktır. Momose ve Fujiwara yeni Kanada projesi HAICU ile antimadde çalışmalarında yeni kuantum teknikleri geliştirecek. Benim sonraki hayalim, boşlukta lazerle soğutulan antimaddeyle, anti-atom kaynağı yapmak. Eğer bu teknik kavranırsa, daha öncesinde hayal bile edilemeyen yeni nesil kuantum ölçümleri yapılabilir, diyor Fujiwara. Momose, Dahası, anti-atomları lazer manipülasyon teknolojimizle birleştirerek dünyanın ilk antimadde moleküllerini üretmeye bir adım daha yaklaştık, diyor. Yani anti-su, anti-hidrojen molekülü bile oluşturulabilir. CERN ALPHA'da 10 yıldır antimaddeye dair önemli gelişmeler kaydedildi. 2021'de yapılan bu çalışmayla antimaddeye dair yeni keşifler yapılabilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cilt-kanseri-hucrelerini-isiyla-parcalayan-manyetik-bandaj-nano/", "text": "Hindistan'dan bilim insanları nanoparçacıklar içeren bir manyetik bandajla, fareler üzerinde yapılan deneylerde, cilt kanseri hücrelerini öldürmeyi başardı. Son yıllarda geliştirilen manyetik hipertermi tekniğiyle kanser hücreleri manyetik nanoparçacıklarla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bu tedavide tümörün olduğu bölgeye manyetik nanoparçacıklar aktarılıyor ve sonra manyetik alanla aktive ediliyor. Bu nanoparçacıklar ısınarak, etrafındaki kanser hücrelerini alıyor. Normalde bu parçacıklar tümör bölgesine enjekte edilmesi ya da kendi yollarını bulmaları bekleniyor. Öyle görünüyor ki, bu nanoparçacıklar invazif olmayan bir bandaj yardımıyla cilde uygulanabilir ve en kıyıda köşede kalmış deri kanseri hücrelerine bile ulaşabiliyor. Hindistan Bilimler Enstitüsü'nden bilim insanlarının geliştirdiği araştırmada, önce nanoparçacıklar elektrospinning yöntemiyle üretildi. Bu yöntemde özel sıvılara elektrik alanı uygulanarak mikroskobik fiberler yaratılıyor. Sonuçta oluşan nanoparçacıklar demir oksit ve biyo-bozunur polimerlerin bir karışımı oluyor ve yara bandına sürülüyor. En son tedavi esnasında yara bandı, manyetik alan yardımıyla ısıtılarak, kanser hücrelerine nüfuz etmesi sağlanıyor. İnsan kanser hücreleri üzerinde yapılan in vitro testlerde, ısıtılan bandajın kanser hücrelerini başarıyla öldürdüğü gösterildi. Sonra bu teknoloji cilt kanseri fare modellerine uygulandı ve kanser hücrelerini öldürdüğü gösterildi. Ayrıca sağlıklı hücrelerin zarar görmediği ve hiçbir yanık veya enflamasyon olmadığı gösterildi. Tedavi bölgesinde artan sıcaklık sayesinde, tümör hücrelerine ısı nüfuz ediyor ve tümörler arasındaki rastgele küçük kan damarı ağlarını kesiliyor. Buna karşın normal sağlıklı hücreler organize açık damar ağlarına sahip olduğundan, ısıyı bertaraf ederek zarar görmeden kalabiliyor, diyor araştırmanın baş yazarı Shilpee Jain. Her ne kadar ilk deneyler başarılı gözükse de, tıbbi kullanıma sunmadan önce bu yeni tedavi üzerinde çok çalışılması gerekiyor. Yapılan çalışmalarla bu tedavinin etkinliği kanıtlanırsa, yakın gelecekte cilt kanseri tedavisinde kullanıma sunulabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cin-fizige-aykiri-elektromanyetik-surucu-uzay-yolculugu/", "text": "Çin uzay ajansı yapılması imkansız olduğu düşünülen Elektromanyetik Sürücü ürettiğini iddia ediyor. Peki Çin gerçekten EM sürücüsü yada motorunu üretti mi? İlk olarak, EM motoruyla ilgili bazı gelişmeler var. Bunlardan biri NASA'nın EM motorunun teorik de olsa çalışabileceğini gösteren yeniden gözden geçirilmiş raporuydu. Halen EM motoru büyük tartışmalar yaşanıyor. Çin'de test etmeye başladığı elektromanyetik motorun çalıştığını gösteren bir video yolladı. Peki EM sürücüsü nedir? Radyo frekans rezonant boşluk iticisi olarak da bilinen bu cihazın yakıt olmadan itiş gücü saplayacağı düşünülüyor. Bu cihaz boşlukta seken mikrodalgalar üreterek, elektromanyetik itiş sağlıyor. Aslında bir kutunun içine oturarak içerden ittire ittire gitmeye benziyor. Ayrıca EM sürücüsü tarafından yaratılan toplam momentum hareket ettikçe artıyor. Bu tarzda bir teknoloji anlaşılabilir. Uzay yolculuklarını daha ucuza getirmekle kalmıyor hem de daha hızlı hale getirecek. Newton 'un üçüncü kanuna göre, her harekete karşılık ters yönde ve eşit bir kuvvet uygulanmalıdır. İşte bunu bir yakıt olmadan uzayda yaratmak imkansızdır. Etki ve tepki momentumun korunumunun direkt sonucudur. İşte bu kuralın ihlali basitçe momentumun korunumuna aykırıdır ve bildiğimiz klasik fiziği ihlal eder, diyor Connecticut Üniversitesi'nden gelişmiş sürücüler sistem uzmanı Brice Cassenti. Eğer böyle bir icat gerçekten yapıldıysa, hem Mars yolculukları, hem de uzay yolculukları için bir dönüm noktasına gelmiş olabiliriz. Tabi yine de bunu Warp sürücüsüyle karıştırmamak lazım, bunlar tümüyle farklı şeyler. Warp sürücüsü ise anca bilim kurgu gibi geliyor, çünkü bu motor uzay zamanı bükerek ışıktan hızlı gitmeye imkan tanıyor. Genel görelilik ilkesine tümüyle aykırı, çünkü Einstein'a göre hızına ulaşan cisimlerin kütleleri sonsuza yakınsar. SpaceX gezegenler arası ulaşım sistemi ile uygun konumda; Mars Dünya arasını 80 güne indirebilirken, bu yeni teknoloji ile 30 günden kısa sürede Mars'a varılabilir. Her ne kadar ışık hızı kadar hızlı olmasa da EM sürücüsü daha gerçekci bir uzay yolculuğuna imkan verebilir. Sadece uzayda işe yarayabilecek bir buluş gibi görünüyor. Dünyanın yer çekiminde de çalışmasını isterdim, fakat sanırım imkansız."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cin-tuzu-mono-sodyum-glutamat-obeziteye-neden-oluyor/", "text": "Özellikle fast food sektöründe iştah arttırmak için kullanılan, lezzet verici kimyasal monosodyum glutamat ya da diğer adıyla çin tuzu , obezitenin yanı sıra nörodejeneratif hastalıklara da neden olması muhtemel gözüküyor.Kısaca MSG olarak da bilinen monosodyum glutamat, glutamik asidin anyonik formu olan ve glutamat denilen bir tuzdur. Endüstriyel gıda üreticileri, diğer tatların genel algısını dengelediği, harmanladığı ve birleştirdiği için MSG'yi aroma artırıcı olarak pazarlamakta ve kullanmaktadır. Glutamik asit, proteinleri oluşturan 20 amino asitten elzem olmayan bir aminoasittir. E-621 olarak sınıflandırılmış bu madde, gıdalarda aroma arttırıcı olarak kullanılır. Gıdaların orijinal tadını arttırarak daha lezzetli hale getiren bu madde, Uzakdoğu mutfağında yoğun olarak kullanıldığından Çin tuzu olarak da adlandırılmaktadır. Glutamik asit tuzu kristalleri; deniz kabukluları , parmesan peyniri, domates, mantar, kelp yosunu gibi tabiatta çoğu besinde belli miktarlarda doğal halde bulunur, insan vücudunda ortalama 2 kilogram kadar üretilir. İlk zamanlar tahıl gluteninden elde edilirken artık bakteri fermentasyonuyla imal edilmektedir. İlk defa 1866'da Alman kimyager Karl Heinrich Leopold Ritthausen tarafından keşfedilmiş ve tanımlanmıştır. Etkileri; MSG'nin etkileri üzerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Kimi araştırmacılar bu maddeye daha ihtiyatlı yaklaşırken kimileri bazı rahatsızlıkları tetikleyici olduğunu diğer bazı araştırmacılar da bu etkileri farklı maddelere bağlayarak MSG'nin insan vücuduna zararlı bir etkisi olmadığını ifade etmektedirler. Bu katkı maddesi alındıktan sonra beyin aşırı duyarlı hale gelmekte ve daha az baharat tadını daha çok gibi hissetmektedir. Bu madde üzerinde yapılan nörokimyasal çalışmalar sonucunda MSG, düşük seviyeli bir nörotoksin olarak tanımlanmıştır. LD50=16600mg/Kg Yapılan klinik çalışmalarda ödem, alerjik bünyeli insanlar dışında olumsuz bir etkisi bulunmamıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cinde-dunyanin-en-guclu-stabil-manyetik-alani-uretildi/", "text": "Çin'den bilim insanları hibrit mıknatıs kullanarak, 45.22 Tesla ile Dünya'daki en güçlü manyetik alanı üretti. 45.22 Teslalık manyetik alan dünyanın manyetik alanından milyonlarca kat daha fazla manyetik alan anlamına geliyor. Çin'de bulunan SHMFF tesisinde 2016'dan beri kullanılan hibrit tasarımlı mıknatıs kullanıldı. Tasarımın merkezindeki süperiletken mıknatısın etrafına 3,2 cm aralıkla karşı koyan mıknatıs yerleştiriliyor. Böylece iki mıknatısın gücü birleşerek inanılmaz güçlü bir manyetik alan oluşturuyor. 12 Ağustos'ta hibrit mıknatıs 26,9 MW güç girişinde 45.22 T sabit manyetik alan üretti. Karşı koyan mıknatıs 34.22 T güç üretirken, süper iletken halka 11 T'de kaldı. İşte bu güçle, 1999 yılında ABD'de MagLab'ta üretilen 45 T'lik rekor kırılmış oldu. Bu yeni rekor özellikler sabit manyetik üretme alanında bir rekor olarak değerlendirilmelidir. 2019 'da benzer bir hibrit kurulumda 45.5 T güce kısa bir süre için ulaşılmıştı. 2018'de ise Japan ekibi kurulum patlamadan önce 40 mikrosaniyeliğine 1200 Tesla güce ulaşmıştı. Sistem stabil olmadığından bu denli bir manyetik alan gücüne çıkılmaya halen hazır değil. Yeni manyetik alan tesisi çok daha pratik ve bilimsel deneyler için kullanıma hazır. Dünya çapında üniversiteler ve enstitüler bu teknolojiyi şimdiden kullanarak yeni araştırmalar ve buluşlar yapabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cinde-uc-yercekimsel-dalga-projesi-aciklandi/", "text": "US keşiflerinin Einstein'ın yüzyıllar önceden tahminlerini doğrulayan depremden günler sonra, çarşamba günü, eyalet basını, Çinli bilim adamlarının yerçekimsel dalgaları araştırmak için üç ayrı proje yaptıklarını açıkladı. Uzay yetkilileri, bu gibi araştırmaların hırslı, askeri disiplinli, Beijing'in ülke ilerlemesinin simgesi olarak gördüğü milyon dolarlık uzay programına sahip Çin'e bu alanda 'dünya lideri' olma fırsatını verebileceğini söylediler. Yerçekimsel dalgalar uzay-zaman kumaşındaki kırışıklıklara doğrudan kanıt oluşturmaktadır ve bunun ilk izlenimleri US bilim adamları tarafından geçen hafta duyuruldu. Xinhua resmi haber ajansı; Çin Bilim Akademisi 'nin uzay temelli yerçekimsel dalga tespit projesi için bir teklif sunduğunu bildirdi. Çin felsefesini sembolize eden ve ying-yang simgesiyle sembolize edilen 'supreme ultimate' den sonra adlandırılmış önerilen Taiji programı, kendi yörüngesine uydular gönderebilecek veya Avrupa Uzay Ajansının eLISA girişimiyle ekipman paylaşımı yapabilecek. Ayrıca, CAS Yüksek Enerjili Fizik Enstitüsü, Tibet'te kara üslü bir proje önerirken, Sun Yat-sen Üniversitesi, uzaya uydular fırlatmayı teklif etti. Eyalet basını; bu üç projenin henüz hükümet onayı aldıklarını belirtti. Ancak, Çinli fizikçi Hu Wenrui,People's günlük gazetesine: Eğer kendi uydularımızı fırlatabilirsek, yerçekimsel dalga araştırmalarında dünya lideri olma şansını yakalarız. dedi. Başarı, karar verenlerin azmine ve ülkenin yatırımına bağlıdır. diye ekledi. Çin Bilim Akademisinden onaylı sosyal medya hesabında: Eğer bunun gibi son derece hassas bir teknolojik projede yer alabilirsek, bu kısa sürede ülkemize imalat endüstrisinde dev bir teşvik sağlayacaktır. denildi. Geçen hafta, bilim adamları, US temelli İnterferometre Yerçekimsel Dalga Gözlemevi ile 1.3 milyar yıl önce iki kara deliğin çarpışması sonucu oluşan dalgaların tespit etiklerini söylediler. Laboratuvarın yetkili müdürü , bunun, dört yüzyıl önce Galileo'nun teleskopu kullanıp modern astronomi devrini açması ile kıyaslanabilecek bir keşif olabileceği şeklinde övgülerde bulundu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cinli-arastirmacilar-favipiravir-etkili-avigan-dortgun-iyilesme/", "text": "Çinli araştırmacılar Japon grip ilacı Avigan 'ın novel koronavirüsün tedavisinde açıkça etkili olduğunu belirtti. Çin'de 340 hasta üzerinde yapılan denemenin sonuçları açıklandı. Favipiravir ilacını alan hastaların , ilacı almayan hastalara göre hızlı bir şekilde iyileştiği ve daha iyi bir şekilde akciğer iyileşmesi gösterdiği belirtildi. Favipiravir'in koronavirüsün vücuttaki replikasyonunu bloke ettiğine inanılıyor. Japon Avigan ve Hong Kong'lu Sihuan Pharmaceutical, şirketi tarafından üretilen ilacın COVID-19 hastalarının iyileşmesine yardımcı olduğu ve yan etkisi olmadığı belirtiliyor. Çin Bilim ve Teknoloji Bakanlığı'nda yetkili Zhang Xinmin'in verdiği konferansta ilacın etkisi anlatıldı. Buna rağmen, diğer klinik denemelerde daha ciddi COVID-19 hastalarında favipiravirin yardımcı olamayacağı da belirtildi. Shenzhen'de ilaç verilen hastaların 4 gün içinde coronavirüs sonuçlarının negatife döndüğü belirtildi. Yani teşhisten 4 gün sonra hastanın vücudunda virüse dair iz kalmıyor. Favirapirle tedavi edilmeyen hastalarda ise iyileşme sürecinin 11 güne çıktığı belirtiliyor. Favipiravir, Japon grip ilacı Avigan içindeki aktif maddenin ismidir. Tabi yine de Çinli hastalarda Avigan'ın doğrudan ilacının verilip verilmediği bilinmiyor. Bugün halen COVID-19 için bilinen bir tedavi yok. Daily Mail'ın raporuna göre çoğu insan hafif semptomlarla, hastalığı bir hafta içinde atlatıyor. COVID-19 diğer ülkelerde hızla yayılıyor. Türkiye'de ölü sayısı 44'e çıkarken, vaka sayısı 1872'e ulaştı.(24.03.2020) İtalya'nın kayıpları Çin'in kayıplarını ikiye katlamış durumda. Mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya ve çıktığınızda da tedbirlerinizi almaya bakın."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cinli-bilim-insanlari-dunyadan-uyduya-kuantum-isinlama-rekoru-kirdi/", "text": "Çinli bilim insanları bilgi ışınlamada rekor kırdı. Bilim insanları Tibet'ten 1400 km yükseklikteki bir uyduya bilgi paketi ışınlamayı başardı. Fotonun kuantum halini ışınlayan bilim insanları, rekor kırmakla kalmayıp uzun mesafeli kuantum iletişim kurmak için pratik bir sistem inşa edilebileceğini de gösterdiler. Kuantum iletişim sistemlerinin geliştirilmesiyle online iletişimler güvenli hale gelerek, gizli dinleme imkansız hale gelecek. Daha önce de benzeri deneyler gerçekleştirilse de, bu denemeyle kuantum iletişim teknolojisinin kapılarının açıldığı belirtiliyor. Griffith Üniversitesi'nden Kuantum Dinamikleri Merkezi'nden direktör Howard Wiseman; Bu gerçekten çok daha zor, çünkü hızla hareket eden bir hedef var ve çıkış yolundaki kuantum dedektörlerinizin bulunduğu yerde kimsenin kurcalamaması gerekiyor. Bu gelişme dünya çapında bir kuantum iletişim kurmakta büyük bir adımdır, diyor . Bu deney kuantum mekanikte yer alan birkaç fenomenin avantajını kullanıyor: dolanıklık veya uzaklıktaki tuhaf hareket gibi. İki parçacık dolanıklığa girdiğinde, birbirleri üzerindeki mevcut etki aralarındaki mesafe artsa da kalıyor. Aynı kanalda dolanıklığa giren bir parçacığın halini ölçtüğünüzde, otomatikman olarak diğerinin halini biliyorsunuz. Fizikçiler bu hale orantılı adını veriyorlar. Çünkü örneğin foton gibi bir parçacığın hali yukarı ise, onun dolanık partneri aşağı haldedir bir nevi aynı görüntüsü gibi. Ası tuhaf kısmı ise ilk parçacık ölçüldüğünde , her nasılsa ikincisi hangi halde olması gerektiği biliyor. Bu bilgi ışık hızı limitine bağlı kalmaksızın anlık olarak yolculuk ediyor gözüküyor. Haziran ayın aynı araştırmacılar kuantum teleportasyon Micius uydusundan 1600 ve 2400 km uzaklıktaki iki yer istasyonuna dolanık fotonlar yolladı. Bu deney dolanıklığın daha uzun mesafelerde olabileceğini, yeni deneyin fotonun kuantum halini uzak mesafeli aktarabileceğini yolladılar. Son deneyde ise Science and Technology Üniversitesi'nden Ji-Gang Ren liderliğinde Tibet'teki yer istasyonundan yörüngeye lazeri ateşledi. Lazer ışını yer istasyonundaki dolanık fotondan birini uzaya taşıdı. Sonrasında yerde dolanıkla giren üçüncü bir fotonla dolanıklığa girerek kuantum halleri ölçüldü.Yukarı-aşağı polarizasyona ait 4 farklı olasılık gözden geçirilerek, yerdeki fotona göre oranlandı ve haller bulundu. Her ne kadar bu kulağa ışıktan hızlı yolculuk gibi gelse de, bu özelliği anlık mesaj gibi kullanmanın bir yolu yok. Çünkü dolanık parçacıkların halleri doğrulansa da, ölçmeden önce bilmek ya da hali kontrol etmek mümkün değil. Fakat dolanık parçacıklar mesajlar için mükemmel kimlik belirleyiciler gibi davranıyorlar. Bu da kuantum fiziğindeki gözlemci etkisinden kaynaklanıyor. Eğer biri uydular arasındaki iletişime müdahalede bulunursa fotonlar arasındaki kuantum hal doğru olarak bağdaştırılamıyor. Çinli ekip dolanıklık için 500 ile 1400 km uzaklıkta denemeler yaptı. Dolanık fotonlar yolda bulunan hiçbir şeyle etkileşime giremez, çünkü bir kez etkileşime girerse, etkileşime girdiği açığa çıkıyor. Oysa fotonlar rotalarına gitmeden gözlenirlerse, fotonlar yerine ulaşamıyor. İşte bu nedenle bilim adamları bu tarz deneyler yaptığında tekli fotonlar göndermek yerine bir sürü foton yolluyorlar. Uzay boşluğunda bile gönderilen milyonlarca fotondan ancak 911 'i güvenli bir şekilde yerine ulaşabildi. Eğer aynı fotonlar fiber optik kablolarla iletilseydi; sıcaklık ve titreşim gibi faktörlerin interferansı nedeniyle fotonların bağlantısı kopardı. Hatta dolanık fotonların ölçümünü almak 380 milyar yıl alabilir. İşte bu nedenle atmosferin dışında , vakum uzayında dolanık fotonun bozulma olasılığı çok daha az. İşte fotonları ışınlamanın bile ne kadar olduğunu gördüğünüzde, Star Trek 'teki gibi sayısız atomdan oluşan insanları ışınlamanın ne kadar zor olabileceğini akıl edebilirsiniz. Araştırma 4 Temmuz'da ArXiv 'de yayınlandı . İnsan ışınlama imkansız diye biliyorum ama fiziğin doğasını anladıkça, evren de her şeyin mümkün olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Elbet bir gün insanlar da ışınlanacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cirt-cirtli-katmanlara-sahip-sentetik-kalp-dokusu-uretildi/", "text": "Araştırmacılardan oluşan bir ekip aynı kalp gibi atan fakat tabakalar şeklinde dizilerek, istenildiğinde ayrılabilen sentetik bir kalp ürettiler. Normalde sentetik kalp dokuları üretilirken, biyo-bozunur insan yapımı kimyasallarla, laboratuvarda üretilen canlı hücreler birleştirilir. Bu dokular çalışsa da sınırlı kabiliyete sahip olabiliyorlar. Bazı üretim metotları hücrelerin son şeklini tahmin edilmez kılarken, bazılarında hücrelerin yapı iskeletleri birbirinin üstüne istiflenemez. Biyo-baskı dokular ise genelde iyi olsa da, yine doktorlar tarafından farklı tabakalara ayrılamaz. Her ne kadar bu istek tuhaf gelse de, sentetik bir kalbi tabakalara ayırmak önemlidir. Bu sayede araştırmacılar farklı tabakaları koruyucu moleküllerle işleyerek adaptasyonlarını arttırabilir. Bu sayede enflamasyonlu bir hastaya uygulama yapılabilir. Toronto Üniversitesi'nden kimya mühendisi Milica Radisic, tabakaları ayırabilme sayesinde zaman, lokasyon ve farklı kaplama molekülleri gibi parametrelerle oynayarak, dokunun dayanıklılığını test edilir. Bu sayede gelecekte daha iyi versiyonlar üretilebilir. Dokunun aynı cırt-cırt gibi olduğu belirtiliyor. Malzemenin bir tarafı biyobozunur maddeyken, diğer tarafı T-şeklindeki kancalardan oluşuyor.Her tabaka sentetik olarak tek tek yapılıyor. Tabakalar ayrılsa veya birleştirilse de polimer ve moleküller halen dokunulmamış gibi sağlam duruyor. Bu cırt-cırt benzeri dokuyu yeni doğan farelere verdiklerinde, kalp dokusunun mükemmel bir şekilde adapte olduğunu ve birkaç gün sonra atmaya başladığını gözlemlediler. Sonra hücreleri endotelyal hücre tabakasıyla kaplayarak, vücutta polimerin bozunumu engellenerek, enflamasyonun engellenmesi amaçlandı. Yine de bilim insanları bunları insan kalp transplantları kullanmayı düşünmüyorlar. Bu dokular sayesinde kalpteki hücrelerin ölüm-yaşam fonksiyonları anlaşılabilecek. Kaynak : Yazım liderler vadisi'nde yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cocuklarda-antibiyotik-kullanimi-obezitenin-gelismesine-neden-olabiliyor/", "text": "Newyork Üniversitesi' nden araştırmacılar geniş çaplı klinik araştırmalara dayanarak, çocuklarda metabolizmanın nasıl etkilenerek obeziteye neden olduğunu keşfetti. 1950 lerde beri düşük dozda antibiyotik bolca tarım endüstrisinden kullanılırdı. Onlarca yıldır, subterapik antibiyotik terapi sayesinde koyunlar,domuzlar,tavuklar,hindiler gibi pek çok çiftlik hayvanına kilo aldırılıyordu. Araştırmacı ilk yazarı, Ilseung Cho ve meslektaşları antibiyotiklerin vücudu nasıl etkileyerek gut içindeki bakteriyi değiştirebileceği hipotezini açığa çıkardı. Gut mikrobiyomu topluluğu midede yaşıyor ve antibiyotik alımında vücuta yayılan hastalığı yoketmek için metabolizmaya etki ediyor. Ayrıca antibiyotik alan farelerde kemik yoğunluğunun arttığı ve bunun özellikle metabolizmayla ilişkin hormonlarla alakalı olabileceği belirtiliyor. Böylece antibiyotik kullanımıyla metabolizmanın önemli bileşenlerinin değiştiği anlaşıldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/cop-temizleme-robotu-okyanuslarimizi-temizleyebilir/", "text": "Güneş enerjili araştırma robotları California' daki su kalitesini kontrol etmeye başladıktan sonra, robotlar daha suya uygun makineler haline gelmeye başladı. Marine robotu işte bu robotların en son çıkanlarından biri ve görevi de okyanuslardaki çöpleri araştırıp yoketmek. Bu proje Fransız Uluslarası Tasarım Okulu endüstriyel tasarım öğrencisi Ellie Ahovi tarafından başlatıldı. Ahovi ve arkadaşları Büyük Pasifik çöp bölgesindeki yüzen atıkları gördükten sonra bu konu da bir çözüm üretmeye karar verdiler. Marine robotu kendi içindeki ağa çöpleri emerek topluyor. Ağ dolduğunda ise robot başlangıç istasyonuna dönüyor ve bir ekip robottaki çöpleri temizliyor. Su geçirmez pilleri, sessiz elektrik motoru ve sonik sinyal yayıcısı ile de balıkları ve diğer hayvanları robottan uzak tutan özel bir yapısı var. Halen plastik toplamada ne kadar etkili olacağı ve yaratacağı sonar sesin yapacağı gürültünün ne şekilde çevreyi etkileyebileceği belli değil. Tabi halen kafaları kurcalayan bazı sorular var. Örneğin; çöpler nerede toplanılacak? Göller ve nehirlerde kullanılabilir mi? Ahovi bu tip sorulara cevabı ise şöyle; Çöpler toplandıktan sonra karada geri dönüştürülecek ve robotun ilk versiyonu oldukça büyük olduğundan her su kütlesinde kullanımı şu an için mümkün değil. Eğer bu tasarım ekibi projeyi gerçekten hayata geçirirse okyanuslardaki büyük miktarda atıktan kurtulabileceğiz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/coronovirusun-ilk-fotografi-wuhan-yuzde-96-yarasa-genetik/", "text": "Araştırmacılar, Çin'den tüm Dünya'da hızla yayılan coronavirüsün, SARS virüsüyle aynı familyadan geldiği ve yarasalara daha yakın olduğunu söylüyor. Wuhan Viroloji Enstitüsü'nden Zheng-Li Shi'nin liderliğindeki araştırmacılar virüsün ilk detaylı tanımını yaptıkları araştırmada, hücreleri enfekte eden virüsün fotoğrafını yayınladılar. nCoV-2019 adı verilen coronavirüs, 2003'de küresel bir kargaşa yaratan SARS ile aynı aileden geliyor. Li'nin ekibi virüsün insan akciğer hücrelerine girmek için SARS'la aynı reseptörü kullandığını buldu. Aralık'ın ortalarında başlayan salgının şimdiden 600'e yakın kişiyi etkilediği düşünülüyor. 11 milyon kişinin yaşadığı Wuhan'da, bir hayvan pazarında çıktığı düşünülen hastalık nedeniyle şehir karantina alındı. Virüsler hayvanlardan insanlara geçebiliyor. Özellikle hayvan pazarlarında satılan ve tutulan vahşi hayvanlardan geçebiliyor. Araştırmacıların virüse dair genetik dizilimi bulması çok da uzun sürmedi. Büyük gen veritabanları incelenerek, hangi mikroplara en çok benzediği araştırıldı. Virüs Wuhan,Shenzen ve diğer şehirlerdeki 24 kurbandan toplanarak, genetik şifresi çözüldü. Diğer Çinli araştırmacılar virüsün yılanlardan geçtiğini iddia ederek büyük bir hata yapmış gözüküyor. Yeni detaylı analiz gösteriyor ki, kurbanlarda bulunan coronavirüsün genetik analizi % 96 yarasa kaynaklı olduğunu gösteriyor. Gerçekten bu yılan virüsü olsaydı çok şaşırırdım, diyor North Carolina Üniversitesi'nen virolog Timothy Sheahan. Ayrıca bilim insanları da, SARS'ın virüsünün de kaynağının yarasalar olduğuna inanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/crispr-2-0-ile-insan-genomunda-rna-duzenleme-teknokta-mutasyon/", "text": "Son yıllarda geliştirilen CRISPR gen düzenleme tekniği sayesinde tıptan, ziraata pek çok alanda devrimsel gelişmeler yaşanmaya başlandı. Yeni yapılan iki çığır açıcı bilimsel çalışma sayesinde daha hassas ve etkin bir şekilde binlerce insan hastalığına neden olan DNA mutasyonu güvenli bir şekilde düzeltilebilir. CRISPR DNA dizinlerindeki istenmeyen harfleri kesip yapıştırarak düzeltmemizi sağlayan aslında bir makas gibidir. Bu sayede tek bir mutasyonun neden olduğu DNA hasarları düzeltilebilir. Bilim insanları bugüne kadar yaşayan insan hücrelerindeki mutasyonları kolayca silip düzeltemiyordu. İnsan genomunde 3 milyar baz çifti vardır. Adenin,sitozin, guanin ve timin bazlarının oluşturduğu DNA dizinlerinde 50,000 bilinen genetik mutasyon hastalığa neden oluyor ve bunların 32,000 adeti tek nokta mutasyonundan kaynaklanıyor. Bu tek nokta mutasyonlarının yarısı G-C çiftinin A-T çiftine mutasyona uğramasıyla oluşuyor. İşte Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden bir araştırma ekibi gerçekten heyecan verici keşiflerden birini gerçekleştirdi. Bilim insanları baz editörü adını verdikleri bir yeni enzim inşa ettiler. Baz editörü sayesinde baz mutasyonları spesifik baz mutasyonlarını geriye çevirmek ya da yeniden yazmak mümkün. CRISPR makas ise, baz editörleri kalem gibidir, diyor bu yeni inovasyon için David Liu. Ekip ilk deneylerini hemochromatosis adlı genetik mutasyonu başarıyla onararak gerçekleştirdi. İstenmeyen hedef dışı etkiler gözlenmezken, verimin % 50'den fazla olduğu rapor edildi. İnsan tedavisinde baz düzenleme teknolojisini kullanırken zorlandık, diyor Liu. Broad Enstitüsü ve MIT'den bilim insanları CRISPR'a dair bu ikinci buluşu birlikte başardı. Ekip ilk kez, doğru olarak insan hücrelerinde RNA baz çiftlerini düzenleyebilecek bir yol keşfetti. REPAIR adı verilen sistem baz düzenleme üzerine yoğunlaşsa da bu sefer hedef RNA. DNA kalıcı değişimler yerine , RNA düzenlemeleri kısa ömürlü ve tersinir. RNA düzenleme sayesinde diabet ve IBD gibi sağlık problemleri düzenlenebilir. Bu keşif sayesinde tek nokta mutasyonları için tedaviler geliştirilebilecek. Howard Hughes Medical Enstitüsü araştırması Nature dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/crispr-gen-duzenleme-araci-ilk-kez-insanda-kullanildi/", "text": "Çinli bilim insanları güçlü CRISPR-Cas9 düzenleme aracını ilk kez bir akciğer kanseri hastasında kullanarak, insan üzerinde kullanıma geçti. CRISPR adı verilen bu gen düzenleme teknolojisi aynı bir genetik makasa benziyor. Böylece DNA'nın istenilen bölümleri kesilerek, hastalığa neden olan genler alınabilir ve yerine yararlı genler eklenebilir. Bu teknoloji sayesinde kanserle savaşabilir ya da diğer hastalıklar çözümlenebilir. Ayrıca bitkilerde ve hayvanlarda verim arttırılabilir. Sichuan Üniversitesi'nden Onkolog Lu You liderliğinde yürütülen çalışmada, bu teknik kullanılarak bağışıklık hücreleri modifiye edilerek, metastazlı küçük olmayan akciğer kanseri hücrelerine karşı vücudun savunma mekanizması güçlendirilmeye çalışılıyor. Basitçe anlatırsak; bağışıklık sisteminde T hücreleri adı verilen beyaz kan hücreleri var.Bunlar kanser olabilecek anormal hücreleri tespit ederek, onları öldürüyor. T hücreleri PD-1 proteini adı verilen programlanmış hücre ölümü mekanizmasını kullanıyor. Bu hücrelerin görevi bittiğinde bu protein kapanır, fakat kanserli hücreler bu proteini çok daha erken kapatarak vücudun bağışıklığını zayıflatır ve tümör büyümesine neden olur. Araştırmacılar hastadan immün hücreleri örneği toplayarak, CRISPR-Cas9 gen aracını kullanarak PD-1 düzenlenen geni kaldırıyor.Ekibin deyimiyle bu yeni PD-1 nakavt T hücreleri laboratuarda üretilerek, çoğaltılıyor. Sonrasında hastaya geri enjekte edildiğinde, kanserin immün sisteme karşı kullanacağı PD-1 proteini olmadığında, T hücrelerinin kansere karşı savaş açarak, tümörü öldürmesi umut ediliyor. Bu denemeye Temmuz ayında etik onay verildi, sonrasında T hücreleri toplanarak, CRISPR ile düzenlendi ve 28 ekimde ilk kez hastaya enjekte edildi. Araştırmacılar halen hastanın durumuna dair detay vermese de , tedavinin iyi gittiği ve ikinci enjeksiyonun planlandığı belirtildi. Bu denemenin amacı prosedürün güvenliğini belirlemek olsa da, 10 hastanın daha tedavi edileceği birkaç enjeksiyon yapılacağı belirtildi. Araştırma Nisan 2018'de sonuçlandırılacak.Önümüzdeki sene Pennsylvania Üniversitesi ve Pekin Üniversitesi tarafından CRISPR-Cas9 insan denemeleri yapılması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/crohn-hasta-mantar-ilk-kez-tedavi/", "text": "Case Western Reserve Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların liderlik ettiği araştırmada ilk kez Crohn hastalığının gelişmesinde bir mantarın anahtar rol oynadığı bulundu. Ayrıca, araştırmacılar bu yeni bakteriyi daha önce Crohn ile ilişkilendirilen bir bakteriyle ilişkilendirdiler. Ezber bozan bulgular 20 Eylül'de mBio dergisinde yayınlandı. Bu sayede yeni tedaviler ve sonunda elden ayaktan düşüren bağırsak hastalıklarının tedavisi için ilaçlar geliştirilebilir. Bu bakterinin genetik ve beslenme faktörlerine eklenmesiyle , Crohn hastalığına sebebiyet veren büyük bir etken olduğunu biliyoruz, diyor Case Western Reserve Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mahmoud A Ghannoum. Crohn hastalarında bu bakteriye karşı anormal bağışıklık tepkileri var ve o bağırsaklarda yaşıyor. Çoğu araştırmacı bu bakterileri araştırsa da , çok azı bunda herkesin bağırsaklarında olan bu mantarı inceliyor. Bizim araştırmamız niye bazı insanlarda Crohn hastalığı oluştuğuna önemli yeni bilgiler ekliyor. Tabi yeni nesil tedaviler , ilaçlar ve probiyotiklerin Crohn hastalığının tedavisinde eşit derecede nitel ve nicel farklılıklar yaratma potansiyeli var. Araştırmacılar Crohn hastaları ve birinci dereceden akraba hastalık taşımayan 9 ailelerinin mikobiyom ve bakteriyomların değerlendirdi. Özellikle 20 Crohn hastası ve 28 sağlıklı akrabasının ve de 21 Crohn taşıyamayan ailenin dışkı örneklerini incelendi. Araştırmacılar Crohn hastalığı ve iki bakteri ve bir mantar arasında güçlü bakteri-mantar etkileşimi buldu. Hasta aile üyeleri arasında bu bakteri etkileşimi , sağlıklı akrabalara göre önemli derecede yüksek çıktı. Ayrıca deneysel araştırmada, Ghannoum'un liderlik ettiği ekip E. Coli hücrelerinin mantar hücreleri ve S. Marcescens ile birleşerek mikroplara bağlanan bir köprü oluştuduğunu gösterdi. Böylece bağırsaklara yapışan bir mikroorganizma filmi oluşturarak, enflamasyona sebep olarak, Crohn hastalığına yol açıyor. Bu araştırmada ilk kez bir mantarın Crohn hastalığıyla ilişkili olduğu gösterildi ki, daha önce sadece hastalıklı farelerde bulunmuştu. Bu çalışma ilk kez S. Marcescens 'in Crohn ilişkili bakteriyom olduğunu gösteriyor. Ayrıca , araştırmacılar yararlı bakterilerin Crohna hastalarında oldukça düşük olduğunu gösterdi. Araştırmacılar Crohn'un etkilediği ailelerinin bağırsak profillerinin, hastalık taşımayan ailelere göre oldukça farklı olduğunu tanımladı. Elde edilen bu yeni bulguların Crohn hastalığının tedavisinde yeni imkanlar yaratacağı düşünülüyor. - G. Hoarau, P. K. Mukherjee, C. Gower-Rousseau, C. Hager, J. Chandra, M. A. Retuerto, C. Neut, S. Vermeire, J. Clemente, J. F. Colombel, H. Fujioka, D. Poulain, B. Sendid and M. A. Ghannoum. Bacteriome and Mycobiome Interactions Underscore Microbial Dysbiosis in Familial Crohn's Disease. mBio, September 2016 DOI: 10.1128/mBio.01250-16"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-gezgini-icin-ilk-analiz-rotasi-belirlendi-chemcam-lazer-analizoru-hazir/", "text": "Bilim adamları ve mühendisler Curiosity' nin ilk hedefi belirlendi. Aynı zamanda 6 tekerli mobil laboratuvar özelliği taşıyan Curiosity' nin yeni görevi Glenelg adı verilen üç farklı arazinin kesişiminden oluşan bir bölge. Gale kraterine mükemmel bir inişten sonra ilk hedefimiz tamı tamına biliyorduk. Mars toprağını analiz edecek cihazlarla donatılmış gezgin oldukça gelişmiş bir teknolojiye sahip. Mars kayalarını ve toprağını lazerle ışınlayacak özel lazer analizör ChemCam ise oldukça yüksek bir teknolojiye işaret ediyor. 18 Ağustos' ta ilk analizini yapacağından , Mars ' ta yapılacak analiz bir ilk niteliğinde. Ayrıca dünya dışında şimdiye kadar kullanılmış en güçlü lazer olma niteliği taşıyor. ChemCam lazeri 14 milijul enerjiyi 10 sn' de 30 kez ışınlayarak oldukça değişik bir yöntem kullanıyor. ChemCam Analiz Lazeri: Belki de Curiosity' nin en gelişmiş aracı budur, çünkü bu bir analiz lazeri. Bu lazer 1 mm' e kadar küçük bölgelere işaretleyebiliyor. Mars' ın topraklarına ve kayalarına tutulduğunda, o bölgeyi buharlaştırarak, plazma haline getiriyor jeolojik yapısını belirliyor. Ayrıca net görüntüler alabilmek için çevredeki tozları temizleyebiliyor ve bunu 8 metre uzaklığa kadar yapabilecek. Cihazın yaptığı analizler sayesinde Mars' ın yapısında insan sağlığı için olabilecek zararlı kimyasallar, topraktaki su veya buz anlaşabilecek. Ayrıca Mars' ta GPS gibi bir sistem mevcut olmadığından istenilen bölgeye ulaşmak oldukça zor, bu nedenle NASA' da pek çok gezgin mühendisi adım adım yönlendirme yapıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-gezgini-ninin-mars-a-inisi-06-08-2012-pazartesi-0825-de-gerceklesek/", "text": "Bu zorlu inişe artık bir kaç saat kaldı. Curiosity uzay gezgini günümüze kadar Mars' a gönderilen en büyük araç. Büyüklüğü neredeyse bir jip kadar. Üzerinde son teknoloji cihazlar barındıran araç 2,5 milyar dolara mal oldu. Curiosity yaklaşık 12875 km/saat hızla Mars' a yaklaşıyor. Normalde Mars- Dünya arasında 55,000,000 km mesafe var. Bu nedenle yolculuk 253 gün sürüyor. Curiosity' nin Mars' a inişi oldukça çetin geçeceğe benziyor. Mars' a iniş yaklaşık 7 dakika sürecek, eğer hesaplamalarda en ufak bir yanlış olursa Curiosity Mars' a inemeyebilir. Curiosity' nin Mars' daki görevi çok önemli, Mars' ta insanoğlunun üsler kurabilmesi hatta yerleşebilmesi için bütün koşulları sahip olduğu son derece teknolojik cihazlar sayesinde araştıracak. NASA' da herkes Curiosity ' nin Mars' a inişinin başarılı geçmesi için gece gündüz çalışmaya devam ediyor. Umudumuz bu kadar emeğin boşa gitmemesidir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-ilk-mars-numunelerini-topluyor/", "text": "NASA' nın Curiosity 'Merak' gezgini geçen hafta ilk toprak numunesini aldı. İnsansız keşif aracı robot kolunu kullanarak Mars yüzeyinde bir kepçe alarak sonra bunu elekten geçiriyor. Bebek aspirini büyüklüğündeki numune CheMin enstrümanına gönderilerek, ne çeşit mineraller içerdiği inceleniyor. Bu görevde ilk numunesinde CheMin kullanarak gerçekten önemli bir aşama kaydettik. diyor Curiosity projesi bilim adamlarından, John Grotzinger Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü, Pasadena' dan. Bu cihazla Mars' ta kullandığımız X-ray difraksiyona göre, mineral analizinde daha net sonuçlar elde ettik, olarak da ekliyor John. Güven açısından mineralleri belirlemek önemli çünkü, mineraller hangi çevresel koşulların onları şekillendirdiğini gösteriyor. Bu Curiosity tarafından kepçeyle alınan üçüncü numune ama ilk analiz edilende bu oldu. İlk olarak 4x4 boyutundaki gezginin laboratuarlarındaki dünyaya ait kalıntılar çıkarıldı, ikincisinde ise , görülen parlak parçacıklar ayırıldı. Bu parçacıkların Curiosity önceden de görülen ve inişte ortaya çıkan plastik döküntülerin bir parçası olabileceğinden korkuluyor. Kepçelenen bölgede tekrardan bir araştırma başlatıldı. Bunun üzerine görev kontrol üçüncü kepçedeki numuneyi analiz etmeye karar verdi. Biz uzaygemisi malzemesi ve bu küçük parlak parçacıklar hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyoruz, diyor Proje Müdürü Richard Cook . Ayrıca geçenlerde Jake Matijevic adı verilen kayada yapılan analizde de volkanik kayalarda bolca bulunan mügarit tespit edilmişti.Mügarit özellikle İskoçya Glenelg ' te bulunuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-mars-taki-kayalarda-degisik-bir-kaplama-tespit-etti/", "text": "Curiosity özel lazer analizörü ChemCam sayesinde ilk sonuçlar gelmeye başladı. İlk olarak yumruk büyüklüğünde bir kayaya yapılan lazer atımı yapıldı. Bilimsel analiz ekibinden gelen bilgiye göre lazer 500 atım yaptıktan sonra, Mars yüzeyinin karışımı hakkında temiz veriler aktarılmaya başladı. Spektrumun oldukça iyi gözüktüğü belirtiliyor. ChemCam çok güçlü bir lazer kullanıyor. Bu lazer o kadar güçlü ki, iğne başı kadar bir bölgeye bir milyon ampül takılmasına eşdeğer enerji veriyor.Lazer 7 metre uzaktan hedefinin küçük bir kısmını buharlaştırıyor. Çıkan plazmatik ışık sistemi 4.3 inçlik teleskopundan, optik fiber ağ yardımıyla gezgindeki spektrometreye aktarılıyor. Spektrum kaydedilerek dünyada bilim adamlarına gönderilerek , buharlaşan maddenin elementsel birleşimi belirleniyor. Periyodik tablodaki her elementin özel bir spektral işareti var. Bilim adamları bu spektral parmak izlerini kullanarak Mars' ın jeolojisini, var olabilecek suyu ve suyla biyolojik organizmaların etkileşimlerini hesaplayabiliyor. Işınlanan taş, N-165 olarak isimlendirildi. İlk analizden sonra kayanın bir içeriği olduğu gözlendi. Daha da enteresanı ise taşın yüzeyinde bir çeşit kaplama olduğu ilk ışınlamalarda magnezyum ve hidrojen görüldüğü sonrasında ise görülmediği belirtiliyor. Bu da yüzeyde bir miktar toz ve farklı türden materyallerle kaplı olduğunu gösteriyor. Koronasyon analizleri bittiğikten sonra bilim ekibi yeni hedefler seçecek. Yeni hedefin ise çirkin görünen bir kaya grubu olan Goulburn olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-marstan-aldigi-ilk-toprak-numunesinde-su-buldu/", "text": "NASA Merak Mars yüzeyinden alınan ilk toprak parçasının analizi sonucunda gezegenin belli bir yüzdesinde su bulunduğu tespit edildi. Bilim dünyasında büyük heyecan yaratan keşif Science dergisinde beş sayfalık özel bir bölümde yayınlandı. Rensselaer Politeknik Enstitüsü Dekanı Laurie lehsin araştırmanın baş yazarı olarak; İlk toprak numunesinde alınan sonuçlar Curiosity'nin içinde analiz edilen toprağın içinde su yüzdesinin yüksek olduğunu gösterdi. Mars' ın yüzeyindeki toprağın % 2' sinin sudan oluştuğunu tespit ettik. Bilimsel açıdan bu büyük bir kaynak teşkil ediyor. Ayrıca numune ısıtıldığında önemli miktarda karbon dioksit, oksijen ve kükürt bileşik salımı yaptı, dedi. Merak Gale Krateri' ne 6 Ağustos 2012' de inmişti. Curiosity' de bulunan SAM ' de bulunan gaz kromatografisi, kütle spektrometresi ve ayarlanabilir lazer spektrometre sayesinde geniş çaplı kimyasal bileşikler ve farklı anahtar izotopların miktarları belirlenebiliyor. SAM Mars' da gerçekten iyi çalıştı ve Mars' da etkili bilimsel analizler yaptı. Gezginin kepçesi ile toplanan toz, kir ve ince kum numuneleri SAM' da 835 dereceye kadar ısıtılıyor. Bu ısıtma sayesinde önceden sadece yüksek bölgelerde olduğu düşünülen oksijen, klor bileşiklerinden klorat, perklorat tespit edildi. Merak'ın buldukları daha büyük bir alana yayıldıklarını gösterdi. Ayrıca karbonat materyalleri suyun varlığına işaret ediyordu. Bununla birlikte temel gaz salınım miktarı ölçülürken, salınan su ve karbondioksitteki hidrojen ve karbon izotoplarının oranları belirlendi. SAM analizörü topraktaki izotop oranlarına baktığında topraktaki izotop oranlarıyla , atmosferdeki oranların yakın olduğunu gösterdi. Bu da toprağın atmosferle yoğun bir şekilde etkileşime girdiğini gösterdi. İzotop oranları; hidrojen-döteryum ve karbon izotop oranları dahil , tozun gezegende yayıldığını ve atmosferde bazı gazlarla reaksiyona girdiğini gösteriyor, diyor Leshin. SAM ayrıca organik bileşiklerin kalıntılarına bakabiliyor. Farklı organik moleküller tespit edilmesine rağmen bu moleküllerin ısıtma sırasında non-organik moleküllerden oluştuğu düşünülüyor. SAM' de dünyadan gelmiş bazı moleküllerle tepkimeye girmiş olabileceği düşünülüyor. Ayrıca yüzeyde yapılacak analizlerin gelecek araştırmalara ışık tutacağı da belirtiliyor. Bu sonuçlar Mars gezginlerinin gelecek görevlerine etki edecektir. Biz Mars'da bol miktarda kolay erişilebilecek su olduğunu biliyoruz. Mars' a insanları gönderdiğimizde biraz toprak kazıp ve ısıtarak, su elde edebiliriz, olarsak belirtiyor Leshin. - L. A. Leshin et al. Volatile, Isotope, and Organic Analysis of Martian Fines with the Mars Curiosity Rover. Science, 2013; 341 (6153): 1238937 DOI: 10.1126/science.1238937"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-merak-numune-toplamaya-basliyor/", "text": "Curiosity' nin bir haftadır süren robot kolu karakterizasyonu bitti. Kol artık kullanılmaya hazır ve bugün kullanılarak Mars kayalarını analiz edecek. Kolun aktiviteleri arasında Mars kumunu elemek, matkabıyla deldiği kayaları tozlaştırarak kepçesiyle numune toplamak yer alıyor. Bu cihaz, Mars Taşlarının Analizi için Toplama ve Taşıma veya diğer adıyla CHIMRA , robot koluyla numuneyi analiz cihazlarına aktarmadan önce odacıklar ve labirentlerde bölerek, elekten geçirerek homojenleştiriyor. Ayrıca kolun bir diğer aktivitesi gözlemleme tepsisini görüntülüyor. Ayrıca, Curiosity' nin bilimsel cihazlarının ve ölçümlerinin yanında Mast Kamerası da Mars' ın ayı olan Phobos' un güneşin önünden geçerken gözlemlerini yapıyor. Mast Kamerası , diğer adıyla Mastcam bir gezgindeki ilk kamera değil, fakat en gelişmişi olduğu kesin. Curiosity' de fotograf ve video çekmek için programlandı. Ayrıca çektiği fotografları birleştirerek muhteşem panoramalar yapabilecek. Yüksek çözünürlüklü lensleriyle HD kalitesinde (10 fr/sn) video çekecek monokromatik ayarlar sayesinde tek renkli elektromanyetik spektrumlar yaratabilecek. Bu kadar veriyi depolarken, hepsini arabelleğe alıp, sıkıştıracak ve verileri tekrar dünyaya gönderecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/curiosity-nin-analiz-ettigi-jake-kayasi-nasa-yi-sasirtti/", "text": "Resimde NASA' nın Curiosity gezginin 2 farklı enstrüman kullanarak analiz ettiği kaya olan Jake Matijevic ' i görüyorsunuz. Kırmızı noktalar Kimya ve Kamera enstrümanının 21-24 Eylül 2012 arasında(45-48 mars günlerinde) lazerle analiz yaptığı bölgeleri gösteriyor . Siyah ve beyaz büyük daireler ise ChemCam lazeri tarafından oluşturulan oyukları gösteriyor. Mor daireler ise Alfa Parçacık X-ray Spektrometresi tarafından tarafından çalışılan yerleri gösteriyor. Sonuçlar ise oldukça ilginç olmakla beraber bazı eski ölçümleri destekliyor. Aslında böylece bu görevde taşların ve toprağın birleşiminin önemi bir kez daha anlaşılıyor. Taş bileşikleri gezegenin oluşumuna ve çevresel değişimi hakkında bilgi verebiliyor. Taşın kimyasal yapısının sıra dışı fakat dünyada görülen volkanik kayaların yapısına benzediği belirtiliyor. Bu taşın kimyasal yapısını saptayarak, benzer proseslerin gerçekleştiği yerleri bulmak şimdilik zor olsa da, bu yerin taşın kökenini araştırmak için uygun bir yer olduğu belirtiliyor. Dünyada Jake kayası gibi kayaların bileşen olarak gezegenin mantosunun altındaki tabakadan geldiği, su bakımından zengin olan magmanın basınçla yükselmesinden kaynaklandığı belirtiliyor. Jake kayası Alfa Parçacık X-Ray Spektrometresiyle analiz edilen ilk, ChemCam ile analiz edilen 13. Kaya oluyor. Bu cihaz diğer gezginlerde de analiz için kullanılsa da Curiosity' de kullanınan cihaz şimdiye kadar en gelişmiş ve hızlı APXS cihazı. Bu sayede, Jake kayasıyla karşılaştırılan eski analiz sonuçları sayesinde, Jake' in sıra dışı bir Mars kayası olduğu anlaşıldı. Analiz sonuçlarında yüksek miktarda feldispat ve düşük miktarda magnezyum ve demir saptandı. ChemCam'in Ağustos' tan beri yapılan analizler feldispat bulunabileceğini gösteriyordu,halen bazı ek testler olmasına rağmen, şimdi APXS'nin analiziyle bunu onaylamış olduk. diyor Los Alamos Ulusal Laboratuvarı New Mexico' dan ChemCam Baş Araştırmacısı Roger Wiens . Curiosity ayrıca içinde özel bir analitik laboratuarı taşıyor. Bu laboratuarda en son geçenlerde taşlardan toz halinde numuneler alırken, görüntülenmişti. Ayrıca Curiosity 150 mikronluk eleğinde süzerek elde ettiği taneciklerin oldukça homojen parçacıklar olduğu belirtildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/daha-dindar-kisiler-alkol-alinca-siddet-egilimleri-artiyor/", "text": "Genelde yapılan araştırmalarda elde edilen bulgularda bilim insanları ve halkın beklentileri birbirine yakın çıkar. Bazen bu sonuçlar oldukça benzer çıksa da , bazen sonuçlar o kadar şaşırtıcı olabiliyor ki, şaşırırsınız. İşte Kentucky Üniversitesi Fen ve Sanat Koleji psikoloji bölümünden Profesör Peter R. Giancola 'nın alkol tüketimi, dini inançlar ve şiddet arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma yaptı. Oldukça basite indirgersek, çoğu durumda daha dindar insanların alkol içtikten sonra çok daha agresif davranışlar sergilediğini söylebiliriz,' diyor Prof. Giancola. Araştırmacı dindarlığı bireyin kayıtsız şartsız 'anlamı dinde araması ' prensibine bağlaması ilkesine dayandırıyor. Araştırmasının sadece bir başlangıç niteliğinde olduğunu ve daha fazla araştırma gerektirdiğini belirten, Giancola aslında alkol kaynaklı şiddete ilişkin risk faktörlerini yaratmaya çalışıyor. 520 sübjeyi kapsayan bu öncül çalışma 21 ila 35 yaş arası Lexington ve Merkez Kentucky bölgesini içeriyor. Her bireyin iman derecesi belirlendikten sonra sübjelere alkollü ve alkolsüz içecekler verildi. Araştırmada normalde alkol kullanmayan dindar kimselerde şiddet eğiliminin düşeceği umuluyordu. Fakat, umulmadık bir şekilde, daha dindar kişilere alkol verildikçe, kişilerde şiddet eğilimi arttı. Sezgilere aykırı olarak elde edilen veriler tekrarlanma gerektirse de, Prof. Giancola hayli dindar kişilerde alkol alımıyla 'içlerindeki canavarın salındığını' belirtiyor. Alkol alan dindar kişilerde artan şiddet eğiliminin nedenleri halen tespit edilemedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dahi-turk-oktay-sinanoglu-abdde-hayatini-kaybetti/", "text": "ABD'de yoğun bakımda tedavisi devam eden Türk bilim insanı Oktay Sinanoğlu 80 yaşında hayatını kaybetti. Bilim dünyasına çok büyük katkıları bulunan kimyager, kuramsal kimyager ve moleküler biyolog Oktay Sinanoğlu'nun vefatı büyük bir kayıptır. Türkçe'nin doğru kullanılması için büyük bir mücadele veren, Türkiye'de gittiği her yerde Türkçe konuşan büyük insan ülkemiz için çok büyük bir değerdi. Oktay Sinanoğlu Türkiye için büyük bir değer olmasına rağmen, ülkemizde yeterince önem verilmeyen bir bilim insanı olması gerçekten büyük bir hatadır. Umarız ülkemizde böyle değerli bilim insanlarına ve bilime artık gereken önem verilmeye başlanır. Başımız sağolsun. Babasının Türkiye Başkonsolosluğunda görev yapmakta olduğu Bari'de doğdu. 1939 yılında İtalya'da II. Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından ailesiyle Türkiye'ye döndü. Oktay Sinanoğlu, sonradan TED Koleji olan Ankara Yenişehir Lisesi'ne burslu öğrenci olarak girdi ve 1953 yılında bu okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla Kimya Mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya ÜniversitesiBerkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi. 1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nü sekiz ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı. 1959'da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'de kuramsal kimya doktorasını tamamladı. 1960'ta Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi oldu. 1960-1961 yıllarında atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile Doçent oldu. 1963'te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında tam profesör unvanını aldı. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesidir . 1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör ünvanını verdi. Yale Üniversitesi'nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. 1973'de Almanya'nın en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu. 1975'de Japonya'nın Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülünü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu'na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verildi. 1976'da Japonya'ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir . Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü Elena Moshinsky ile ödüllendirildi. Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri oldu. DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirdi. Dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar verdi. 1980'li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştırdı. Ancak 1988'de yayımlanan çalışmaları akademik dünyada ilgi görmedi. 1993'te Yale Üniversitesi'ndeki profesörlük görevlerinden erken sayılabilecek bir yaşta emekliye ayrıldı. Aynı yıl Türkiye'ye dönerek Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü'nde profesörlüğe atandı. 2002 yılında bu görevden de emekliye ayrıldı. Yaşamı boyunca Kuantum mekaniği'ne birçok katkıda bulunmuş bir bilim adamıdır. P.A.M. Dirac'in de üzerinde uğraştığı ancak çözümleyemediği bir problemi, Kuantum mekaniğinde, Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözdü . Böylece Kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturttu. - Many Electron Theory of Atoms and Molecules (1961) Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı . - Solvophobic Theory (1964) Çözgeniter kuramı . - Network Theory (1974) Kimyasal tepkime mekanizmaları kuramı . - Microthermodynamics (1981) Mikrotermodinamik - Valency Interaction Formula Theory (1983) Değerlik kabuğu etkileşim kuramı. . - Göçmen Hamamı (ISBN 9786054569014) - 2050'ye 5 Kala Dünyanın 105 Yıllık Tarihi (ISBN 9944090674) - İlerisi için (ISBN 9944090611, ISBN 9944090612) - Türkçe Giderse Türkiye Gider (ISBN 9944090605) - Bye Bye Türkçe / Bir Nev-York Rüyası (ISBN 9752977634, ISBN 9752977631) - Büyük Uyanış (ISBN 975841027X , ISBN 9752977669) - Hedef Türkiye (ISBN 9758410229 , ISBN 9752977648) - Ne Yapmalı / Yeniden Diriliş ve Kurtuluş İçin (ISBN 9752977626) - Yeni Bilim Ufukları I (ISBN 9789944090) - Yeni Bilim Ufuklari 2 Yeni bir matematik kuramı ve onunla bazı fizik kimya ilkelerinin bulunması(ISBN 9789789944095) - Yeni Bilim Ufukları 3 Hayatın Örgüsü Elli Yıllık Biyolojinin Temellerini Sarsan Sorular (ISBN 9944090681) - Açıklamalı Fizik, Kimya, Matematik Ana Terimleri Sözlüğü (ISBN 9789751619679) - Modern Quantum Chemistry : Istanbul Lectures (Academic Press,1965) - Sigma Molecular Orbital Theory (Yale Press,1970) - Three Approaches to Electron Correlation in Atoms and Molecules (with K.Brueckner,Yale Press,1971) - New Directions in Atomic Physics (with E.Condon,Yale Press,1971) - Oktay Sinanoğlu, Türk Aynştaynı (ISBN 975-297-765-0) - Oktay Sinanoğlu, Bir Türk Dehası (ISBN 9758618342)"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/darwin-2-0-turlesme-ve-cesitlilik-uzerine-yeni-bir-teori-atildi/", "text": "İspinoz kuşlarıyla ilgili, Darwin'in belirttiği gibi; kuşların gaga büyüklüğü ve davranış özellikleri yaşadıkları ortamla ilgilidir. Bu uzun dramatik değişimi Andres Dağları'nda ve Amazon Nehri'ndeki manzaralarda görebiliriz. Bu çalışma çarpıcı bir tablo çizerek , türleşmenin coğrafi değişikliklerden dolayı geciktiğini gösterdi. Lousiana Eyalet Üniversitesi Doğa Bilimleri Müzesi'nde bir türün hareket yeteneğinde rol oynayan büyük vücut parçaları türleşmede başrolde olduğu belirtildi. Bu araştırma yakın zamanda Nature dergisinde yayınladı. Güney Amerika'da gerçekleşen jeolojik değişimlerin olağanüstü bir kuş çeşitliliği yarattığı düşünülüyordu. Fakat çalışmamızda gördük ki uzun süreli coğrafi istikrar türleşme için önemlidir, diyor. LSU Doğa Bilimleri Müzesi müdürü ve Biyoloji Bilimleri profesörü Robb Brumfield. Brumfield ve arkadaşları dünyanın farklı bölgelerinde 27 kuş türünü inceledi. Bu bölgeler neotropik bölgeler olarak adlandırılan; Güney Meksika, Orta Amerika, Brezilya ve Amazon yağmur ormanlarıdır. Biz bu çalışmada bir çok kuş soyunu ayrıntılı olarak inceledik ve daha net ve büyük tabloyu görmeyi amaçladık. Soyların ne zaman ve nasıl oluştuğunu gördük, dedi Brumfield. Genetik veriler gösterdi ki Andres Dağları'nda zaman içinde 29 türün 9'unda değiştiğini gösterdi. Bu gösteriyor ki türleşmenin birinci nedeni Andres Dağları'ndaki coğrafyanın yarı geçirgen bir bariyer olarak dolaylı bir etkisi. Araştırmacılar daha sonra 27 farklı türü inceleyerek ekolojik değişimin türleşmeye nasıl bir etkisinin olduğunu araştırdılar. Yapılan keşfe göre coğrafyanın ve ekolojinin istikrarlı olduğu yerlerde türleşme daha hızlı olduğu gözlendi. Ayrıca daha az yer değiştiren türlerin daha fazla türleştiği görüldü. Örneğin, kuşların kapalı bir ormanda açık bir ormana göre daha çok çeşitlendiği görüldü. Bu da türlerin türleşme de korunma etkisini bize gösterdi. Eğer bir tür uzun zamandır aynı yerde yaşıyorsa, türün gelişimi ve çeşitlenmesi daha hızlı olur. Bulgularımız gösterdi ki, insanın doğada yaptığı değişiklikler türleşmeyi dolayısıyla da çeşitliliği uzun vadede öldürmektedir, diyor Brumfield. - Brian Tilston Smith, John E. McCormack, Andres M. Cuervo, Michael. J. Hickerson, Alexandre Aleixo, Carlos Daniel Cadena, Jorge Perez-Eman, Curtis W. Burney, Xiaoou Xie, Michael G. Harvey, Brant C. Faircloth, Travis C. Glenn, Elizabeth P. Derryberry, Jesse Prejean, Samantha Fields, Robb T. Brumfield. The drivers of tropical speciation. Nature, 2014; 515 (7527): 406 DOI:10.1038/nature13687"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/deep-mind-yapay-zekasi-yuksek-dogrulukla-anlik-yagmur-tahmini-yapabiliyor/", "text": "Bilim kurgu gerçek olmak üzere, yapay zeka yağmurun ne zaman ve nerede yağacağını anlık olarak tahmin edebiliyor. Londra tabanlı yapay zeka şirketi Deep Mind, İngiltere Ulusal Hava Servisi Met Office ile birlikte çalışarak, 90 dakika içinde nereye yağmur yağacağını yüksek doğrulukla tahmin eden bir algoritma geliştirdi. DGMR derin öğrenme algoritması ve son model simülasyonlar karşılaştırıldığında , yağmurun yoğunluğu, hareketi, genişliği ve yerini ve zamanını tahmin etmede araştırmacılar % 89 DGMR'ı tercih etti. İlk protein katlanması ölçümünden sonra şimdi de hava durumu tahmini gibi zor bir bilim problemini çözen DeepMind firması Met Office ile birlikte çalışarak, işi bir adım daha ileri taşıdı. Yağmuru tahmini etmek, özellikle de şiddetli yağmuru tahmin etmek havacılıktan acil durum servislerine kadar birçok endüstri de büyük önem arz ediyor. Fakat hava tahmini gerçekten çok zor bir iş. Gökyüzünde ne kadar su olduğu, ne zaman ve nereye düşeceğini bilmek ve sıcaklık, bulut oluşumu ve rüzgarı hesaplamak gerekiyor. Her bir faktörü ayrı ayrı hesaplamak çok kompleks iken, bunlar bir araya geldiğinde hesaplamak çok daha karışık bir işlem. Mevcut en iyi hava tahminleri, atmosfer fiziğine dayanan devasa bilgisayar simülasyonlarıyla yapılıyor. Bu modeller uzun süreli tahminler için iyiyken, 1-2 saat içinde neler olacağını tahmin etmek konusunda pek de iyi değil. Daha önce geliştirilen derin öğrenme teknikleri konum gibi hususları bilmekte iyiyken, yağış yoğunluğunu gibi verilerde pek iyi değil. Meterologlar için halen anlık yağışı tahmin etmenin halen önemli zorlukları vardır, diyor araştırmada yer almayan, NOAA Hava Tahminleri Merkezi Hava Durumu Operasyonları'ndan Greg Carbin. DeepMind ekibi yapay zekalarının radar verisiyle eğitildi. Çoğu ülkede gün içerisinde radar ölçümlerindeki bulut hareketi ve oluşumların anlık görüntüler yayınlanır. Örneğin İngiltere'de bu okuma her 5 dakikada bir yapılır. İşte bu anlık görüntüler birleştirilerek, yağmur desenlerinin nasıl hareket ettiği stop-motion videolarla gösterilir. İşte araştırmacılar , bu veriyi derin jeneretif ağı beslenmek için kullandır. Aynı verilerden yararlanarak sahte suratlar ve hatta Rembrantlar yapan GAN uygulaması gibi. Bu araştırmada DGMR gerçek ölçümlerden yola çıkarak , sahte radar görüntüleri yaratmayı öğrendi. DeepMind başaraştırmacısı, Şakir Muhammet'e göre bu bir filmin bir kaç karesini gördükten sonrasını görmeden tahmin etmeye benziyor. Bu yaklaşımı test etmek içim Met Office'deki 56 hava tahminciden, son model simülasyon ve bu yeni derin öğrenme aracını kör karşılaştırma yapması istendir. Araştırmacıların % 89'u DGMR sonuçlarını tercih etti. Genelde makine öğrenmesi algoritmaları tek bir ölçümün nasıl iyi bir tahmin olduğunu denemeye ve optimize etmeye çalışır. Buna rağmen, hava tahminleri için bir çok yönden kötü veya iyi olabilir. Örneğin, bir tahmin doğru yere yağış olacağını bilirken, yağış şiddetini bilemeyebilir ya da şiddeti bilir fakat konumda hata yapar bu böyle gider. Bu araştırmada algoritmamızı daha çok etmene göre değerlendirdik, diyor Met Office'den Niall Robinson."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dejavu-karanlik-dark-matter-bilinen-pion-gibi/", "text": "Yeni bir bilimsel teoriye göre yıllardır aranan karanlık madde 1930'larda beri bilinen atom altı parçacıklarla benzer şekilde hareket ediyor. Karanlık maddeye ne kadar teşekkür etsek azdır, galaksiler,yıldızları, güneş sistemini ve cisimleri bir arada tutuyor. Her ne kadar bugüne kadar gözlenmese de, maddenin tümüyle yeni bir egzotik formu olduğu, süper simetride uzayın veya kuantum ekstra boyutlarında hareket ettiği belirtiliyor. Bugün araştırmacılardan oluşan bir grup, karanlık maddenin aynı pionlar gibi,yani atom çekirdeğinin bağlanmasından sorumlu parçacıklar gibi olduğunu iddia etti. Physical Review Letters dergisi'nde 10 Temmuz 2015'de yayınlanan makalede aradığımız şeyin aslında gözümüzün önünde olduğu bir çeşit dejavu yaşadığımız belirtiliyor. Aslında bu gibi bir parçacığı daha önce gördük. Aynı özelliklere, aynı kütleye, aynı etkileşimler pionlar tarafından sağlanıyor. Bu gerçekten heyecan verici , sonunda niçin var olduğumuzu anlayabileceğiniz, diyor Berkeley Kaliforniya Üniversitesi ve Tokyo Üniversitesi Kavli Evren Matematiği ve Fiziği Enstitüsü'nden Prof. Hitoshi Murayama. Yeni teoriye göre karanlık madde, galaksiler veya galaksi kümeleriyle etkileşime girerek muhtemel tahmini kütle dağılımlarını sağlıyor. Bu sayede veriler ve bilgisayar simülasyonları arasındaki inanılmaz uyuşmazlıklar çözülebilir, diyor Cornell Üniversitesi'nden araştırmacı Eric Kuflik. Yeni nesil karanlık madde teorileri ve önceki teorilere ilişkin anahtar farklılıklar bulunarak, deneysel çalışmalara önemli katkılar sağlanabilir, diyor Berkeley'den doktora sonrası araştırmacı Yonit Hochberg. Sonraki adımda, bu teoriyi test etmek için CERN LHC ve yeni SuperKEK-B ve SHİP gibi deneyler yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/deneysel-mrna-koronavirus-asisinin-bagisiklik-tepkisi-urettigi-gosterildi/", "text": "Koronavirüs(COVID-19) hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilen, m-RNA-1273 adı aşının 1. Faz denemesi sonuçları açıklandı. Aşının SARS-CoV-2 virüsünü iyi tolere ederek, sağlıklı yetişkinlerde nötralize antibadi aktivitesi cevabı oluşturduğu gösterildi. Araştırmaya dair ara sonuçlar, New England Journal of Medicine dergisinde yayınlandı. Devam eden 1. Faz çalışması Ulusal Sağlık Enstitüsü 'ne bağlı Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü tarafından desteklenen deneysel aşı; Moderna'nın araştırmacılarıyla birlikte geliştiriliyor. Moderna tarafından üretilen, m-RNA-1273 koronavirüs spike proteinlerini nötralize eden antibadileri tetikleyecek şekilde tasarlandı. Bilindiği gibi koronavirüs insan hücrelerine girmek için bu spike proteinlerini kullanıyor. İlk deneme, 16 Mart'ta Kaiser Permanente Washington Sağlık Araştırmaları Enstitüsü'nde Dr. Lisa A. Jackson liderliğinde aday aşının ilk katılımcıya verilmesiyle başladı. Ara raporda ilk 45 katılımcıya dair ilk detaylar verildi. Yaşları 18-55 arasında değişen ilk 45 katılımcı 15 kişilik gruplara ayrıldı. Bu katılımcılar 28 gün arayla, 2 intramusküler enjeksiyon olmak üzere; 25,100 veya 250 mikrogramlık deneysel aşı dozajlarını aldı. 42 katılımcı iki planlanan enjeksiyonu da aldı. Nisan ayında ise deneme genişletilerek, 55 yaşından büyük katılımcılar da eklendi ve katılımcı sayısı 120'ye çıktı. Buna rağmen yeni yayınlanan rapor şimdilik sadece 18-55 yaş arasını içeriyor. Güvenlik açısından risk yaratacak kadar ciddi bir yan etki raporlanmadı. Bununla birlikte katılımcıların yarısından fazlasında yorgunluk,baş ağrısı,üşüme,myalji veya enjeksiyon bölgesinde ağrılar gibi yan etkiler görüldü. Sistemik yan etkiler, özellikle takip eden ikinci enjeksiyonda oldukça yaygın olmakla beraber, bu bireylerin en yüksek dozu aldığını da bildirmekte fayda var. Farklı aşı dozajlarına bağlı olarak, yan etkiler ve immün tepkileri de dikkat alınarak planlanan 2. ve 3. Faz klinik denemelerine devam edilecek. Yapılan ara analizde ,ikinci enjeksiyondan 43 gün sonra aşı tarafından tetiklenen nötralizasyon aktivitesi seviyelerine de yer verildi. İki doz aşı sonrası oluşan yüksek nötralize antibadi aktivite seviyesinin, COVID-19 hastalığı geçirdikten sonra iyileşen hastaların ortalamasından daha yüksek olduğu da gözlendi. Moderna sponsorluğundaki mRNA-1273 aşısı için ikinci faz denemeleri Mayıs ayında başlarken, üçüncü faz etkinlik çalışmalarının Temmuz 2020 başlaması planlanıyor. Faz 1 klinik deneme tasarımı hakkında ek bilgiyi, NCT04283461 tanımlayıcısıyla ClinicalTrials.gov adresinde bulabilirsiniz. Bu deneme kısmen NIAID'nin UM1AI148373 UM1AI148576 ve UM1AI148684 nolu hibeleri tarafından desteklenmiştir. MRNA-1273 Faz 1 malzemesinin üretimi için finansman, Epidemik Hazırlık Yenilikleri Koalisyonu tarafından sağlanmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/deniz-kumundan-uc-kat-daha-uzun-omurlu-lityum-iyon-pil-yapildi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi Riverside's Bourns Mühendislik Koleji'nden araştırmacılar, deniz kumu kullanarak lityum iyon bataryaların performansını üç katına çıkardı. Yüksek lisans öğrencisi Zachary Favors Kaliforniya San Clemente sahillerinde kafa dinlerken ,aklına deniz kumunda bulunan kuartz ve silikon dioksit geldi. Zachary Favors Riverside Kaliforniya Üniversitesi'nden Cengiz ve Mihrimah Özkan'ın yüksek lisans öğrencisi. Günümüzde artık cep telefonlarından eletrikli arabalara pek çok elektronik alette lityum iyon pil kullanılıyor. Normalde anot kutuplarda grafit kullanılıyor. Fakat araştırmacılar nano boyutta metrenin milyonda birinde silikon kullanarak pilin verimini arttırmayı amaçladı. Fakat nano silikonu büyük çapta üretmek oldukça zor. İşte bu nedenle içinde yüksek oranda kuartz bulunan kum kullanıldı. Laboratuvarda saflaştırılan deniz kumu kahverengiden beyaz doğru renk değiştirdi. Aynı pudra şeker gibi. Normalde tuz ısı emici gibi işleyerek, magnezyum sayesinde kuartzdan oksijen ayrışarak, saf silikon elde edildi. Özkan'ın ekibi prosese baktığında olumlu yönde şaşırtıcı bir gelişme gözlediler. Saf nano silikon gözenekli 3-D silikon sünger şeklini alınca nano silikon pilleri geliştirmek için iyi bir fırsat doğdu. Bu sayede silikon tabanlı bataryaların ömrü arttırılarak elektrikli arabaların pil değiştirme masrafları azaltabilecek. Ayrıca bu sayede cep telefonlarının şarjı bir gün yerine üç gün gitmeye başlayacak. Nature araştırma dergisinde Scalable Synthesis of Nano-Silicon from Beach Sand for Long Cycle Life Li-ion Batteries olarak yayınlanan araştırma pek çok Türk araştırmacının yer alması gerçekten gurur verici. Daha önce en son mayıs ayında yayınladığım araştırmada böylece aşama kaydedilmiş oldu.Ekip şimdi daha büyük boyutta üretim yöntemleri deneyerek nano-silikon deniz kumundan cep telefonlarında kullanılan bozuk para büyüklüğünde ve kese büyüklüğünde pilleri üretmeyi planlıyor. - Zachary Favors, Wei Wang, Hamed Hosseini Bay, Zafer Mutlu, Kazi Ahmed, Chueh Liu, Mihrimah Ozkan, Cengiz S. Ozkan. Scalable Synthesis of Nano-Silicon from Beach Sand for Long Cycle Life Li-ion Batteries. Scientific Reports, 2014; 4 DOI: 10.1038/srep05623"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-3d-baski-teknolojisi-hizli-3d-baski/", "text": "Carbon3D şirketi tarafından Silikon Vadisi'nde geliştirilen yeni 3D yazıcı teknolojisi, sıvı havuzdan aralıksız olarak kat kat nesneleri basarak, dakikalar içinde 3D çıktı alabiliyor. 20 Mart 'daki Science dergisinde yayınlanacak bu yeni yaklaşım sayesinde önceki metotlara göre 25 ila 100 kata kadar daha hızlı bir şekilde 3d basım yapmak mümkün olacak. Bu sayede mevcut 3d yazıcı teknolojisinde mümkün olmayan şekiller basılarak sadece tıp alanında değil, otomotiv ve havacılık sektörü gibi bütün sektörlerde hızla prototip oluşturmak hatta üretim yapmak mümkün olacak. Kuzey Carolina ve UNC Chapel Hill Üniversitesi ve kimya profesörü Joseph M. DeSimone ve Alex Ermoshkin tarafından keşfedilen teknolojiyi pazara getirmeyi düşünüyor. Bu sayede metalürji ve ilaç taşıma teknolojileri alanında gelişmeler yaşanacak. CLIP yani sürekli sıvı ara yüzleme teknolojisi sayesinde, ışık ve oksijen manipülasyonu ile sıvı medyadan nesneler eritilerek, ilk kez ayarlanabilir fotokimyasal reaksiyonlardan tabaka tabaka basım prosesi gerçekleştiriliyor. Sistem sayesinde oksijen geçirimli bir pencereden sıvı reçineye ışın doğrultulması esasına dayanıyor. Işık ve oksijeni birarada kullanarak reçinenin katılaşması kontrol ediliyor. Bu sayede 20 mikrona kadar yani bir kağıt kalınlığı kadar ince nesneler hayata geçirilebiliyor. 3d basım teknolojisine kimyasal ve fiziksel bir proses izleyerek, oldukça sıra dışı ve hızlı bir teknoloji geliştirdi. Yeni teknoloji sayesinde bir sıvı havuzundan hızlı bir şekilde 3d baskı alınabiliyor, diyor DeSimone 16 Mart'taki Vancouver, British Columbia TED konuşmasında. CLIP teknolojisi sayesinde geniş bir malzeme yelpazesi kullanılarak, elastomerler, silikonlar, naylon benzeri maddeler, seramikler ve biyo-bozunur maddeler kullanılabilir. Bu teknik sayesinde yeni materyaller geliştirilebilir. Carbon3D firmasının geliştirdiği bu yeni nesi 3D yazıcı sayesinde , alışılmadık geometriler sağlam materyaller geliştirilebilir. Yeni yazıcı sayesinde saatler alan 3D baskı işlemi dakikalara hatta saniyelere iniyor. - R. Tumbleston, D. Shirvanyants, N. Ermoshkin, R. Janusziewicz, A. R. Johnson, D. Kelly, K. Chen, R. Pinschmidt, J. P. Rolland, A. Ermoshkin, E. T. Samulski, J. M. DeSimone. Continuous liquid interface production of 3D objects. Science, 2015; DOI: 10.1126/science.aaa2397"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-beyin-kanseri-asisi-1-faz-denemeleri-gecti/", "text": "İnsanlar üzerinde denenen beyin kanseri aşısı 1. Faz deneyleri umut verici sonuçlar sergiliyor. Nature dergisinde yeni yayınlanan makalede, aşının hastanın bağışıklık sisteminin beyin tümörlerini daha iyi nişan almasına yardım ettiğinden bahsediliyor. Elde edilen bu veriler, deneysel aşının güvenli olduğunu ve tümör oluşumunu yavaşlatan önemli bir immün tepkisini stimüle ettiğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar 2.Fazda daha geniş çaplı bir klinik deney planlıyor. Yayılan beyin tümörleri, tedavisi oldukça zor olan bir beyin kanseri türüdür. Malesef beyine yayılarak, geleneksel cerrahiyle kolayca yok edilemeyecek hale gelebilir. Fakat bu tümörlerin ortak bir özelliği var, düşük gradeli gliyomların % 70'den fazlası tek bir gen mutasyonundan etkilenir, o da izositrat dehidrogenaz 1 (IDH1). IDH1 mutasyonuna uğrayan gliyomlar, eşsiz bir protein oluşmasına neden olurlar neo-epitop proteinler. İşte Alman Kanser Araştırmaları Merkezi'nden Michael Platten, yıllar boyu çalışarak hastanın immün sisteminin IDH1 mutasyonlu hücrelerini hedeflemesine yardım edecek bir aşı üretti. Buradaki ana fikir, hastanın immün sistemlerini destekleyerek, tümör spesifik neo-epitopu hedeflemesini sağlayacak bir aşı kullanmaktır, diyor Platten. 2015 yılında başlayan ve yıllar süren geliştirmeler ve hayvan testlerinden sonra, eşsiz IDH1 aşısına dair denemeler sonunda başladı. İlk adımda, aşının insan sübjeler için ne kadar güvenilir olduğu ve ne türde bir immün tepkisi tetiklendiği araştırıldı. Ayrıca yeni teşhis koyulmuş IDH1 gliyomlu 33 hastada yapılan 1.Faz deneylerde aşının güvenli olduğu ve hiçbir yan etkisi olmadığı kayda geçirildi. İmmün tepkisine bakan araştırmacılar, hastaların % 93'ünde aşıya karşı etkin bir tepki oluştuğunu görüntüledi. İşte bu hastalarda IDH1 mutasyonu spesifik olarak hedefleyen immün T hücreleri saptandı. Ayrıca kanlarında büyük oranda T hücresi sirkülasyonu olan hastalarda, tümör psedö-ilerlemesi görüldü. Bu proseste tümör immün hücreleri istilası nedeniyle büyüyor. 3 yıl takip edilen kohort araştırmasında hayatta kalma oranı % 84 olarak gerçekleşti. 3 yıl sonunda hastalarında % 82'sinde tümör büyümesi görülmedi ve güçlü immünojenik tepkiler alındı. Her şeye rağmen, Platten 1.Faz sonuçlarının etkinliğinin daha büyük denemeler ve kontrol grubu kullanılmadan kestirilemeyeceğini belirtiyor. Bununla beraber, 1.Faz denemesinin immün tepkisi üretebileceği gösterilmiş oldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-bulus-yaralari-bir-dokunusla-iyilestiriyor/", "text": "Ohio State Üniversitesi'nden bilim insanları vücuttaki her tür hücreyi onarabilecek bir doku tedavisi geliştirdi. Tissue Nanotransfection adı verilen teknoloji sayesinde, yaşlanan dokuların , organların, kan damarları ve sinir hücrelerin fonksiyonları onarılabileceği düşünülüyor. Araştırmanın sonuçları Nature Nanotechnology dergisinde yayınlandı. Eşsiz teknolojimizi kullanarak, yaralı veya hasarlı organlar değiştirilebilir. Derinin bozunan organları üretmek için oldukça verimli bir toprak olduğunu gösterdik, diyor Direktör Dr. Chandan Sen. Ayrıca kimya ve biyomoleküler mühendis Prof. James Lee yardımcı liderlik ettiği çalışmada fareler ve domuzlar üzerinde çalışıldı. Araştırmacılar deri hücrelerini yeniden programlayarak, kan akışının bozulduğu kötü yaralanmış ayaklardaki kan hücrelerine dönüşmelerini sağladı. 1 hafta için de yaralı ayaktaki kan damarları oluşmaya başlarken, ikinci haftada ayak kurtulabildi. Ayrıca laboratuarda beyin hasarlı farelere sinir hücreleri olarak yeniden programlanan cilt hücreleri enjekte edilerek, inme geçiren farelerin iyileşmesine yardımcı oldu. TNT teknolojisinin iki ana bileşeni var: Birincisi, canlı vücuduna yetişkin hücreleri taşıyacak nanoteknoloji çip. İkincisi hücre dönüşümü için özel tasarlanmış biyolojik kargo. Bu kargo çip kullanılarak ulaştırıldığında, yetişkin hücreyi bir diğer türe çeviriyor diyor ilk yazar yrd. Doç. Dr. Daniel Gallego-Perez. Kendisi aynı zamanda Sen ve Lee'nin laboratuarlarında doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapıyor. TNT teknolojisi hiçbir laboratuar benzeri prosedür içermiyor ve doğrudan hasta başında uygulanabiliyor. Ayrıca prosedür non-invazif ve hasta tarafından az hissedilen bir elektrik şarjıyla taşınıyor. Bu konsept çok basit. Aslında bu işlemin nasıl iyi çalıştığını görünce çok şaşırdık. Laboratuvarımda halen bu mekanizmanın nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyoruz. Bu sadece başlangıç devamı gelecek, diyor Lee. İnsanlar üzerindeki klinik çalışmalar önümüzdeki başlayacak. - Daniel Gallego-Perez, Durba Pal, Subhadip Ghatak, Veysi Malkoc, Natalia Higuita-Castro, Surya Gnyawali, Lingqian Chang, Wei-Ching Liao, Junfeng Shi, Mithun Sinha, Kanhaiya Singh, Erin Steen, Alec Sunyecz, Richard Stewart, Jordan Moore, Thomas Ziebro, Robert G. Northcutt, Michael Homsy, Paul Bertani, Wu Lu, Sashwati Roy, Savita Khanna, Cameron Rink, Vishnu Baba Sundaresan, Jose J. Otero, L. James Lee, Chandan K. Sen. Topical tissue nano-transfection mediates non-viral stroma reprogramming and rescue. Nature Nanotechnology, 2017; DOI: 1038/nnano.2017.134 İnsanlar üzerinde başlayacak böyle bir çalışmaya gönüllü olarak katılmak isterdim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-dna-nanoteknolojisi-sayesinde-ilac-gelistirme-hizlanacak/", "text": "Yeni geliştirilen nanoteknolojik bir alet sayesinde, aşı ve ilaç geliştirme hız kazanırken ve maliyetler 1 milyon kattan fazla düşecek. Danimarka'da disiplinler arası yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkan teknik sayesinde malzeme, enerji ve ekonomik maliyetler inanılmaz ölçüde azaltılacak. Normalde farmasötik ajanlar arayışında binlerce aday molekül gözden geçirilir. İşte nano ölçekte gerçekleşen bir teknik sayesinde, malzeme ve enerji kullanımını çok büyük ölçüde minimize ediyor. Örneğin iğne başından daha küçük bir alanda 40,000'den fazla molekül sentezlenerek, analiz edilebiliyor. Metot sabun köpüğüne benzer nano kaplar kullanıyor. DNA nanoteknolojiyle bu kaplar içerisinde birden çok içerik karıştırılabiliyor. Hacimler o kadar küçük ki; Everest'in kütlesindeki malzeme ve okyanuslardaki tüm suya karşılık, 1 kg su ve 1 kg malzeme kullanmaya benziyor. İşte bu sayede malzeme, insan gücü ve enerjiden inanılmaz miktarda tasarruf edilebilir, diyor Kopenhag Üniversitesi Kimya Bölümü'nden ekip şefi Yrd. Doç. Dr. Nikos Hatzakis. Zaman,enerji ve insan gücünden sonsuz tasarruf etmek; sentez geliştirme ve ilaç değerlendirmede temel bir önem arz etmektedir, diyor araştırmanın baş yazarı Harvard Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Mette G. Malle. Bu devrimsel buluş birbirinden uzak disiplinlerinin entegrasyonuyla gerçekleşti. Sentetik biyokimya,nanoteknoloji, DNA sentezi, kombinasyonel kimya ve hatta makine öğrenme alanları birlikte çalışarak bu yeni teknolojiye imza attı. Çözümümüzde hiçbir eleman yeni değil fakat bugüne kadar böylesine kusursuz bir şekilde bir araya getirilmediler, diyor Nikos Hatzakis. Bu yeni teknoloji sayesinde sadece 7 dakikada sonuç almak mümkün. Burda ulaştığımız şey canlı okumaya çok yakın. Bu önemli bir ek değer katarak, okumalara dayalı olarak kurulumun sürekli olarak denetlenebileceği anlamına geliyor. İşte bu çözümün, endüstrinin ihtiyacı olan anahtar faktör olmasını bekliyoruz, diyor Mette G. Malle. Her şeyi gizlilik içinde yürütmek zorundaydık, diğerlerinin bizimkine benzer bir yayın yapma riskini ele alamazdık. İşte bu nedenle farklı uygulamalarda bizim metodumuzu kullanabilecek, endüstri çevreleri veya diğer araştırmacılarla görüşme yapmadık, diyor Nikos Hatzakis. Ayrıca araştırmacılar önemli bir biyoteknoloji aleti olan CRISPR için RNA iplikçikleri için ya da gelecekteki pandemiler için aşı geliştirmede RNA taramaları ve sentezleri için yeni geliştirdikleri teknolojinin kullanılabileceğini belirtiyor. Araştırmacılar, tüm çalışmaları büyük bir gizlilikle yürüttüklerini ve yeni teknolojinin yakın bir gelecekte uzun polimer zincirlerinin sentezi, CRISPR için RNA taramalarında kullanılabileceğini düşünüyor. Çok önemli bir buluş, özellikle gelecekte CRISPR ile ilgili olacaklar devrim niteliğin de olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-gelisme-hissedebilen-robotik-kol-yapildi/", "text": "Gün geçtikte iyileşen robot protez kol teknolojisinin önündeki en önemli engellerden biri, dokunma hissiydi. Bu sayede tutma hissi geliştirilerek, cisimleri tutmada daha iyi motor kontroller geliştirilmesi sağlanabilirdi. İşte Utah Üniversitesi'nden biyomedikal müjhendisleri medikal alanda devrimsel bir gelişmeye imza atarak, kişinin sinirlerine elektrotlarla bağlanarak hissedebilen robot kolu geliştirdi. Star Wars filmlerinden tanıdığınız Luke Skywalker'ın robotik koluna atfen robotik kola LUKE Arm adı verildi. Bir kullanıcı üzümleri tutabildi,muz soyabildi ve hatta karısının elini hissedebildi. Keven Walgamott 17 yıl önce bir elektrik kazasında sol elini ve kolunun bir kısmını kaybetti. Araştırma ekib kolu denemesi için rica edildiğinde memnuniyetle kabul etti. Gözlerimi yaşarttı. Bu gerçekten muhteşemdi. Bir daha asla elimi tekrar hissedebileceğimi düşünmüyordum, dedi kolu ilk kullanan kişi Keven. Bu robotik kol 15 yıldan geliştiriliyor ve sinir sisteminden sinyallerin beyinle kontrol etmenin yollarını araştırıyorlardı. Bu teknolojiye periferal sinir stimülasyonu adı veriliyor ve mühendisler üst uzuv protezlerinin kullanımları yıllardır araştırılıyor. Kolun üst kısmındaki ampüte bölgeye elektrotlar ve prostetik bölgeye de elektrotlar bağlanıyor. Sonra kullanıcı kolunu hareket ettirmeyi düşünüyor. Herkesin nöral aktivitesi farklı olduğundan biraz eğitim gerekebiliyor. Sonra yazılım kullanıcının nöral sinyallerini öğreniyor ve kolu hareket ettiriyor. Temel el becerisi yeniden sağlanıyor. Mobius biyonik tarafından geliştirilen LUKE arm, 100 mikro elektrotun üst kola bağlanıp harici bir bilgisayarla kullanılmasıyla çalışıyor. Fakat dokunma hissi beyinle uzuvların bağlanmasına dayanıyor ki, ancak bu şekilde robotik hissedebilme kabiliyeti sağlanıyor. Robotik el dokunma hissi yaratmak için sensörlere sahip. İşte bu bilgiyi , doğru bir şekilde beyne aktarmak en zor adımı oluşturuyor. Gönderdiğiniz bilginin yöntemi kritik öne taşıyor, ne kadar biyolojik olarak gerçekçi yaparsanız, beyin bu hissi daha iyi anlayacaktır ve his performansı çok daha iyi olacaktır, diyor Utah Üniversitesi'nden Gregory Clark. Daha önce DARPA'da 2015 'de bir prostetik kol üretse de, bu kol beyinde sensori kortekse elektrotlarla bağlı olduğundan Clark'ın ekibi daha az invazif bir çözüm getirdi. Bir şeye dokunduğunuz zaman , sinyallerin hemen beyindeki nöronlara iletilmesi gerekiyor. Ekip önce bir primatta kol aktivitesini kaydederek matematik hesaplamalar yaptı. Böylece insan beyninde olana yaklaştırma yapılabildi. Sonrasında bu hesaplamalar LUKE Arm yazılımına aktarılarak rafine edildi ve işe yaradı. İşte bu kol sayesinde Walgamott üzümleri ezmeden tutabildi. Ayrıca yumurtayı kırmadan tutabiliyor ve hatta muz bile soyabiliyor. Ayrıca telefonuyla mesaj bile atabiliyor. Araştırmada dokunma hissine odaklansa da sıcaklık ve acı hissi de üretebiliyor. Araştırmacılar bunu ilerde geliştirmeyi düşünüyorlar. Bununla birlikte harici bilgisayarı olmayan bir kol kablosuz daha özgür bir kol daha geliştirilecek. Şimdilik prototip kol laboratuarda duruyor. Yine ekip 2021'e kadar, üç kişinin kolu artık evde deneyebileceğini umuyor. Araştırma Science Robotics dergisinde yayınlandı. - J. A. George, D. T. Kluger, T. S. Davis, S. M. Wendelken, E. V. Okorokova, Q. He, C. C. Duncan, D. T. Hutchinson, Z. C. Thumser, D. T. Beckler, P. D. Marasco, S. J. Bensmaia, G. A. Clark. Biomimetic sensory feedback through peripheral nerve stimulation improves dexterous use of a bionic hand. Science Robotics, 2019; 4 (32): eaax2352 DOI: 10.1126/scirobotics.aax2352"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-gelisme-isigi-elektrige-donusturen-dogrultucu-anten-uretildi/", "text": "Normalde parazitik yakalamaya yarayan doğrultucu antenler normalde radyo frekansını absorblayarak kullanılabilir elektriğe çevirir. Geçmişte bu cihazlarla optik dalga boylarını yakalamak mümkün değildi. Fakat karbon nanotüpler, mikroskopik üretim tekniklerinde yaşanan gelişmeler sayesinde; ışığı absorblayarak doğru akıma dönüştürebilen rektenler üretildi. Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden mühendislerin geliştirdiği bu yeni teknoloji sayesinde güneş enerjisi eldesinde verimin iki katına çıkması bekleniyor. Bu gelişmeler sayesinde araştırmacılar , kimyasal buhar birikimi tekniğini kullanarak, silikon substrat üzerinde milyonlarca dikey hizalanmış karbon nanotüp dizisini oluşturmayı başardı. Bu nanotüpler alüminyum oksit yalıtımla sırlanarak, tüm dizilim optik açıdan şeffaf ince kalsiyum tabakasıyla sonlandırıldı ve alüminyum anot yerine geçti. Çok duvarlı karbon nanotüpler gelen optik radyasyon salınımına göre ışık enerjisini dizginliyor. Böylece içerideki doğrultmaçlardan geçerek alternatif akımı doğru akıma çeviriyor. Bu doğrultmaçlar inanılmaz hızlardaki salınımlara tepki vererek anahtar açıp kapıyor ve elektronları en üst elektrota doğru iterek, küçük miktarda doğru akım yaratıyor. Şimdilik % 1 'den az verimle çalışan düzenek için Georgia Tech mühendisleri optimizasyon teknikleri üzerinde çalışıyor. Bu sayede güneş enerjisi teknolojisinde pratik uygulamalara ulaşmak istiyorlar. Araştırmacılar güneş pillerine göre 2 kat daha verimli ve on kat daha ucuz güneş pilleri yapabileceğini savunuyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/devrimsel-gelisme-sayesinde-mars-kolonileri-karbon-dioksitten/", "text": "Northumbria, Newcastle ve Edinburgh Üniversitesi'nin öncülüğünde geliştirilen yeni bir innovatif teknikle, gelecek Mars kolonileri karbon dioksitten enerji elde edebilecek. Araştırmada Leidenfrost etkisinden yararlanan bir tür motor sayesinde enerji üretilebiliyor. Leidenfrost etkisinde, bir sıvı kaynama noktasından çok daha sıcak bir yüzeye denk geldiğinde, damlacıklar ve o an buharlaşan sıvının gaz buharı arasında ince koruyucu bir bariyer oluşuyor. Aynı fenomen kuru buz da denilen katı karbon dioksitte de gerçekleşiyor ve kuru buz küpleri sıcak yüzeylerde bu ince gaz buharı tarafından korunarak yüzmeye başlıyor. İşte Northumbria Üniversitesi'nin araştırmasında bu gaz buharı yardımıyla bir motora güç verdi. Leidenfrost etkisi ilk kez enerji elde etmek için kullanıldı. Bu tekniğin ekstrem ve uzay ortamlarında heyecan verici sonuçları olabilir. Örneğin ; dış uzayda uzun dönemli keşiflerde ve kolonileşmede katı karbon dioksit atık yerine enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Eğer bu teknik işe yararsa, gelecek Mars görevlerinde, geçenlerde bahsedildiği gibi yolculuk tek yönlü olmaktan çıkarak dönüşü olan bir yolculuk haline gelebilir. Kuru buz Dünya'da bolca bulunmayabilir, fakat NASA'nın Mars Reconnaissance Orbiter uydusundan gelen veriler Mars'da doğal kaynak olarak bulanabileceğini gösteriyor. Mars'ta karbondioksit aynı Dünya'daki su gibi önemli bir rol oynuyor. Mars'da karbondioksit değişken sıcaklıklar altında işleyen döngüsel faz değişimlerden dolayı bol bulunan bir kaynak. Belki de Mars'da geleceğin güç istasyonları kuru buz bloklarını buharlaştırarak veya karbon bazlı kaynaklardan kimyasal enerji elde edebilir. Aslında tek bir şey kesindir ki, diğer gezegenlerdeki geleceğimiz bu gezegenlerdeki doğal kaynaklara adaptasyon yeteneğimizle bağlantılıdır. Bu nedenle Dünya'da olmayan fakat diğer gezegenlerde olan doğal kaynakları açığa çıkarmak için yaratıcı yollar bulmalıyız, diyor Dr Rodrigo Ledesma-Aguilar. Leidenfrost tabanlı motorlar buharlı motorlara benziyor. Yüksek basınçlı buhar tabakası rulmansız rotor sistemlerini çevirdiğinden düşük sürtünmeli bir sistem ortaya çıkıyor. Sistemin potansiyel olarak uzun süreli uzay keşfine imkan tanımasının yanında, düşük sürtünmeli doğasından dolayı farklı uygulamalarda da kullanılabileceği belirtiliyor. - Gary G. Wells, Rodrigo Ledesma-Aguilar, Glen McHale, Khellil Sefiane. A sublimation heat engine. Nature Communications, 2015; 6: 6390 DOI:10.1038/ncomms7390"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/diabet-tedavisi-icin-insulin-salimlayan-sentetik-hucre/", "text": "Her geçen gün 1. Tip diyabet için yeni tedaviler geliştiriliyor ve yapay pankreas sistemleri üretiliyor. Fakat North Carolina ve NC State Üniversiteleri'ninin geliştirdiği tedavi, belki de bu zahmetli tedavilere son verebilir. Bilim insanları, insülin enjeksiyonlarına ve glukoz görüntülemeye gerek kalmayan yapay insülin salgılayan beta hücreleri üretti. Tip 1 diyabet hastaları ve bazı tip 2 diyabet hastalarında , pankreas hasarı nedeniyle etkili beta hücreleri üretilemiyor. Bu hücrelerin çok önemli bir görevi var, kandaki glikoz seviyesini takip ederek, insülin salınımı yaparak glukoz seviyelerinin normalize olmasını sağlıyor. Manuel ölçüm ve insülin enjeksiyonları dışında pankreatik hücre tedavileri bir seçenek olsa da oldukça pahalı ve zaman gerektiren bir şey. North Carolina ve NC State Üniversitesi'nden bilim insanları, doğal beta hücrelerin davranışlarını taklit edebilecek sentetik beta hücreleri ürettiler. Bu hücreler insülinle doldurulmuş veziküller içeriyor. Bu vezikül kaplaması yüksek glukoz seviyelerini saptayarak, ardından insülin yüklemesi yapabiliyor. Yani üretilen yapay beta hücreleri aynı doğal beta hücreleri gibi çalışıyor. Yapay beta hücreleri diyabetik farelerde test edildi. Farelere enjeksiyon yapıldığında bir saatliğine normal kan seviyesine geldi. Sonrasında tek doz sentetik hücre verilenler, 5 gün normal seviyede takip etti. Araştırmacılar bir sonraki aşamada, sentetik hücreleri insan sübjelere spesifik bir taşınım metoduyla aktarmayı düşünüyor. Planımız optimize ederek, sentetik hücreleri daha büyük hayvanlarda test etmek ve deri bantıyla aktarım sistemi geliştirmek ve en sonunda diyabetli hastalarda test etmektir, diyor baş araştırmacı Zhen Gu. Bu araştırma diyabetikler için oldukça heyecan verici olsa da, halen gidilmesi gereken çok yol ve klinik proses gerekiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dinazorlardan-once-deniz-yasami-sonlandi/", "text": "Pek çok araştırmaya göre 65 milyon yıl önce Dünya' nın tarihindeki büyük felaketler nedeniyle dinozorlar gezegenden silinmişti. Washington Üniversitesi' nden yapılan yeni araştırma; Palaeogeography, Palaeoclimatology, Palaeoecology jurnallerinde basıldı. Araştırmaya göre, dinozorların nesli tükenmeden önce, volkanik patlamalar tarafından tetiklenen dünyanın ısınması nedeniyle okyanus yaşamı da bitti. Dinozorların Meksika' nın Yukatan yarımadasına göktaşı düşmesi nedeniyle sonunun geldiğini tahmin ediliyor. Yeni kanıtlar gösteriyor ki, göktaşı çarpmasından çok önceleri denizdeki çoğu türün, salyangozlar ve deniz tarakları gibi, sonlandığını bildiriyor. Dekkan platosundaki devasa volkanik patlamalarının neden olduğu düşünülüyor. Patlamalar çarpışmadan 300.000 ile 200.000 yıl öncesinde gerçekleşti , 100.000 yıl öncesinde de sonlanmış olabilir. diyor Washington Üniversitesi Dünya ve Uzay Bilimleri' nde doktora öğrencisi Thomas Tobin. Volkanik patlamalarla aerosol adı verilen çok küçük parçacıklar atmosfere yayılarak gezegeni soğutuyor. Ayrıca püsküren karbondioksit ve diğer sera gazlarının uzun süreli ısınma yaratması nedeniyle, ilk iki soy tükenmesi yaşandı. İlk olarak deniz tabanındaki hayvanlar, ikincide ise denizde yüzen türler tükendi. Fosilce zengin Antartik Yarımadası' ndan ayrılan Seymour Adası' nda çok kalın sediment çökeltileri var. Montana' daki Hell Creek oluşumuna göre 10 kat fazla çökelti olduğu tespit edildi. Bu nedenle elde edilen bulgular bilimadamlarına zaman hakkında oldukça çok veri sağlıyor. Kayalardan ve fosillerden alınan numuneler magnetostratigrafi metoduyla Dünya' nın zaman içindeki manyetik alan değişiminden fosillerin çöktüğü zaman tespit ediliyor. Kalın sedimentlerde zamanlama daha iyi tespit edilebiliyor. Tobin alınan numunelerden gelen sonuçlara bakarak, bölgede iki ayrı durumun da gerçekleştiği ve bütün olayların birbirinden bağımsız düşünemeyeceğini bildiriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dis-minesinden-daha-guclu-yapay-dis-minesi-uretildi/", "text": "İnsan vücudundaki en sert doku diş minesi olduğundan, mühendisler açısından bu dokuyu üretmek oldukça zordur. Rusya ve Mısır'dan bilim insanları tarafından yürütülen araştırmada, enamelde yer alan doğal mineralin karışımıyla oynanarak doğala benzeyen bir diş kaplaması üretildi. Yeni geliştirilen diş kaplaması normalden daha güçlü bir diş dayanım sağlayabiliyor. Yeni geliştirilen diş kaplamasında hidroksiapatit başlangıç noktası olarak alındı. Bu bileşik kemik dokusu ve de insan ve hayvanlardaki mineralli dokunun ana bileşenini oluşturuyor. Araştırmacılar hidroksiapatiti kemik onarmada görev alan doğal aminoasit kompleksleriyle katkı sağladı. Sonrasında bu mineralleşmiş tabakası aynı doğal diş minesi gibi özellikler göstermeye başladı. Bilim insanların kimyasal görüntüleme, alan emisyon elektronu ve atomik kuvvet mikroskobu kullanarak yeni malzemenin özelliklerini araştırdı. Mineral tabakanın 300 ila 500 nm kalınlığında apatit kristallerinden oluşan nanokristal yapısına yani doğal enamelin yapısına benzediği görüldü. Asıl önemlisi yeni kaplamanın doğal diş minesinden bile daha sert bir yapıya ulaştığı görüldü. Nanokristalleri, diş minesinin apatit nanokristallerinin dizilmesini kopyalayan biyomimetik mineralize bir katman oluşturduk. Ayrıca, tasarlanan hidroksiapatit tabakasının, doğal mineninkini aşan bir nanosertlik ürettiğini bulduk, diyor Pavel Seredin. Her ne kadar diş minesi çok sağlam bir kaplama olsa da zarar görmesi çürük ve bozulmaya neden oluyor. En önemli dokulardan biri olsa diş minesi rejenere olamıyor. Bu nedenle diş minesi onarmak için kök hücreleri lazerle uyarma veya peptitli diş macunu gibi çözümler üretilmeye çalışılıyor. Sağlam bir kaplamayla beraber, oldukça kaygan bir maddenin geliştirilmesi halinde, dişleri aralık bırakmadan kaplayarak, diş macunu ve fırçasına gerek bırakmayacak, dişler de meydana gelen çürükler olmadan kendi kendini temizleyebilecektir. Gelecekte, anahtar teslim tedavileri daha çok görebiliriz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dis-ortamda-fotosentez-yapay-yaprak/", "text": "Son teknoloji yapay yapraklar atmosferdeki fazla karbondioksiti azaltma ve global ısınma açısından umut vaat etse de, sadece tanklarda depolanmış basınçlı saf karbondioksitle çalışabiliyordu. Buna rağmen, Chicago Üniversitesi'nden bilim insanları havadaki sera gazlarını kullanabilecek ve doğal yapraklardan on kat daha fazla verimle karbondioksiti yakıta çevirebilecek bir yapay yaprak geliştirmeyi başardı. Araştırma ACS Sustainable Chemistry & Engineering dergisinde yayınlandı. Bugüne kadar geliştirilen yapay yapraklar ancak tüp içindeki karbondioksiti kullanabiliyordu. Bu cihazların başarılı olması için gerçek dünyada karbondioksiti hava, baca gazı gibi daha seyreltik kaynaklardan kullanma kabiliyetine sahip olmalıdır, diyor kimya mühendisliğinden Yrd. Doç. Dr. Meenesh Singh. Doç. Dr. Meenesh Singh ve meslektaşı yüksek lisans öğrencisi Aditya Prajapati bu problemin üstesinden gelmek için geleneksel yapay yaprağı, yarı geçirgen membranlı amonyum reçine ve su ile dolu 4 odacıklı bir kapsülün içine yerleştirdi. Bu membran sayesinde güneş ışığıyla ısınan su buharlaşabiliyor. Su membrandan geçince, bu havadaki karbondioksiti seçerek çekiyor. Kapsülün içindeki yapay fotosentez ünitesi karbondioksiti karbon monoksite çeviren katalizörle kaplı bir ışık absorblayıcıdan oluşuyor. Böylece farklı sentetik yakıtlara dönüşüm sağlanabilir. Ayrıca oksijen de üretildiğinden, bu gaz toplanabilir ya da ortama verilebilir. Mevcut yapay yaprak teknolojisini özel bir membranla kaplayarak, tüm üniteyi aynı gerçek yaprak gibi dışarıda da fonksiyonel hale getirebilir, diyor Singh. Hesaplamalara göre 360 yapraktan oluşan 1,7 m0,2m'lik bir alanda yaklaşık 500 kg karbon monoksit üretilerek sentetik yakıtlar için kullanılabiliyor. Eğer bu 360'lık yapraklarla 500 m2 kaplanırsa, 100 metre içinde karbondioksit seviyesi % 10 kadar düşürülebilir. Konsept tasarımımız malzeme ve teknoloji açısından uygun bileşenleri kullanıyor ve artık laboratuar dışında rahatlıkla kullanılarak atmosferdeki sera gazları azaltabilir, diyor Singh."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dna-bilgisayarlar-geliyor-mu/", "text": "East Anglia üniversitesinden yeni yayınlanan bir araştırmaya göre bir gün gerçekten bilgisayarlar DNA'dan yapılabilecek. Bilim insanları DNA yapısını bakır tuzları ve EDTA kullanarak, değiştirmenin yolunu buldular. EDTA şampuanlar ve ev kimyasallarında bolca kullanılan organik bir asit. DNA'nın bir parçasının asit kullanılarak değiştirilmesi i-motif adı verilen katlanmaya neden oluyor. Chemical Communications dergisinde yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, DNA yapısında pozitif olarak yüklenmiş bakır katyonlarıyla ikinci kez maşa benzeri bir yapıya dönüştürülebildiğini gösterdi. Bu değişim EDTA ile geriye çevrilebilir. Bu teknolojinin uygulamaları nanoteknolojiye aktarılarak, DNA kullanan işlem yapan makineler üretilebilir. Böylece silikon yerine DNA bilgisayar işleme kullanılabilir. Ayrıca bu teknoloji sayesinde deniz canlılarında ve suda oldukça toksik olabilen bakır katyonlarının varlığı tespit edilebilir. Baş araştırmacı Dr Zoe Waller; Araştırmamızda genetik materyal DNA'nın bugüne kadar görülmemiş şekilde değiştirip ,kullanabileceğimizi gösteriyor, diyor . Daha öncesinde tek bir değişme mümkünken, araştırmacılar ilk kez bu yapının ikinci kez değiştirilebileceğini gösterdi. Bu buluşun potansiyel uygulaması DNA bazlı bilgisayarlar için mantık kapıları yapılabilmesidir. Mantık kapıları bilgisayar ve diğer elektronik ekipmanlarda kullanılabilen birincil inşa anahtarıdır. Fakat normalde transistörlerden veya diyotlardan yapılırlar. Bu araştırma sayesinde DNA'nın nasıl anahtar mekanizmasında kullanılarak nanoteknoloji veya DNA tabanlı bilgi işlem için mantık kapıları oluşturabileceği anlaşılabilir, diyor araştırmacılar. - Henry Albert Day, Elise Patricia Wright, Colin John MacDonald, Andrew James Gates, Zoe Ann Ella Waller. Reversible DNA i-motif to hairpin switching induced by copper cations. Chem. Commun., 2015; DOI: 10.1039/C5CC05111H"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dna-hakkinda-bilmeniz-gereken-20-sey/", "text": "- Watson ve Crick aslında DNA'yı keşfetmediler. Bu keşif 1869 yılında İsviçreli biyokimyacı Friedrich Miescher tarafından yapılmıştır. Friedrich Miescher akyuvar hücrelerinin çekirdekleri üzerinde çalışırken bu molekülü keşfederek izole etmiştir. Watson ve Crick ise DNA'nın çift sarmal yapısını keşfetmişlerdir. - DNA'nın kalıtsal bilgilerimizi taşıdığını 1940'lı yılların başlarında bakteriyolog Oswald Avery ve arkadaşları keşfetmiştir. - Watson ve Crick, 1953 yılında DNA'nın çift sarmal yapısını keşfetmişlerdir. Bu keşif Nature dergisinde yayınlanmıştır. Bu keşifleri onlara Nobel Ödülü'nü kazandırmıştır. - Fosfor, DNA için çok önemli bir maddedir. Fakat yakın zamanda NASA'dan bilim insanlarının oluşturduğu bir araştırma ekibi, fosfor yerine arsenik kullanan bir bakteri keşfettiler. - Eğer vücudumuzun bütün hücrelerindeki çekirdeklerin içerisindeki DNA'yı uzatırsanız 10 milyar mil eder. Yani bu da, Dünya ile Pluto arasındaki mesafeye eşittir. - DNA'ların çoğu çekirdeklerde bulunsa da mitokondrilerimizin içerisinde de hatırı sayılır ölçüde DNA vardır. - Bakteriler dışında en küçük genom bağırsak paraziti olan Encephalitozoon intestinalis'e aittir. Genomu toplam 2.3 milyar baz çiftinden oluşur. - Bilim insanları sentetik DNA kullanarak, grip, HIV, Hepatit C gibi hastalıkları viral yollarla tedavi bulmak için çalışıyorlar. - Batı Nil virüsü, melanom ve hemorajik hastalığı için DNA aşıları var ve zaten atlar, köpekler, ve somonlar için kullanılıyor. - Hong Kong'da bulunan Çin Üniversitesi tarafından geliştirilen teknik ile hamile kadının kan plazmasından elde edilen fetal DNA ile Down Sendromu için test geliştirdiler. Bu da, doğum öncesi DNA taramasının bir gün amniyosentezin yerini alabileceğini gösteriyor. - Telomerler, kromozomların uçlarında yer alan DNA dizileridir. Telomerlerin boyu kısaldıkça hücreler yaşlılık dönemi ve bölünme evresine geçerler. Bilim insanları ise bu telomerleri uzatarak ömür uzunluğunu artırmak için çalışıyorlar. - Boston'da Dana Farber Kanser Enstitüsü Araştırmacıları, farelerde telomeraz enzimini kontrol ederek yeni beyin hücreleri oluşturdular ve bu hücreler daha uzun ömürlü oldular. - Osaka Üniversitesi'nden bilim insanları, geliştirdikleri mutasyonlara hassas fareler sayesinde yeni özellikler keşfetmeyi planlıyorlar. - İnsan genomunun %8'i biz 40 milyon yıldır primattan evrimleşirken vücudumuza entegre olan virüsten kaynaklanıyor. - Bilim insanları canlı türlerini korumak için iddialı bir proje ortaya attılar. Planktonlardan balinalara kadar dünyadaki büyüklü küçüklü tüm canlılar barkod sistemi ile tasniflenecek. - Adli uzmanlar, DNA parmakizinden suçluları tespit edebiliyorlar. - Gıda ve genetiğin ilginç birlikteliği. Mikrobiyologlar, Stilton peynirinin tadını etkiledikleri saptanan bakterilerin genomlarını analiz edecekler. - ENCODE Projesi ile DNA'mızın Junk DNA denilen bölümlerinin analizi yapıldı. - Sentetik canlı projesi ile, Mycoplama mycoides adlı bakteri DNA'sı, planlanan DNA yapısına göre yeni oluşturulan DNA ile sentezlendi. - İnsan genom projesi ile, insanların DNA'sı kataloglanmış oldu. Bilim insanlarının şu andaki hedefi ise bu katalogda yer alan genlerin işlevini çözmek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dna-termometre-en-kucuk/", "text": "Montreal Üniversitesi'nden araştırmacılar DNA yapısından dünyanın en küçük termometresini ürettiler. Eğer ne kadar küçük olduğunu aklınızda canlandırmak istiyorsanız ; şöyle bir örnek verebiliriz saç telinizden 20,000 kat daha küçük. Nano Letters dergisinde yayınlanan bu bilimsel gelişme, doğal ve insan tasarımların nanoteknolojilerin anlaşılmasında nano ölçekte sıcaklık ölçümü mümkün kılacak. DNA'dan tasarlanan bu moleküler termometrelerin en büyük avantajlarından biri de DNA kimyasının basit ve programlanabilir olmasıdır. DNA dört farklı nükleotit barındırıyor; Adenin Timin'e zayıf bağlanıyor, Sitozin Guanine güçlü bağlanıyor, diye açıklıyor araştırmanın ilk yazarı David Gareau. Bu basit tasarım kurallarını kullanarak DNA istenilen sıcaklıklarda katlanıp açılabiliyor. Bu DNA'lara optik raporcular yerleştirerek, 5 nm çapında kolayca tespit edilebilerek termometrenin fonksiyonunu iletebilecek bir teknoloji geliştirdik, diye ekliyor yardımcı yazar Arnaud Desrosiers, Özellikle nanoteknoloji alanında , heyecan verici bir gelişme olan bu gelişme sayesinde moleküler biyolojiyi daha iyi anlayabileceğiz. Biyolojide halen çözülmemiş pek çok soru var. Örneğin, insan vücut sıcaklığı 37 C olsa da; her bir hücrede neden bu kadar büyük sıcaklık varyasyonu olduğu hakkında bir fikrimiz yok, diyor Prof. Vallee-Belisle. Bu soru halen araştırılıyor ve doğa milyonlarca yıllık evriminde nanomakineler ve nanomotorlar geliştirerek aşırı ısınmada yüksek hızda fonksiyon gösterebiliyor. Yakın bir gelecekte bu DNA nanotermometreleri , elektronik-tabanlı cihazlara uygulayarak nanoboyutta sıcaklık değişimini gözlemleyebiliriz, diyor Prof. Vallee-Belisle. - David Gareau, Arnaud Desrosiers, Alexis Vallee-Belisle. Programmable Quantitative DNA Nanothermometers. Nano Letters, 2016; DOI:10.1021/acs.nanolett.6b00156"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dnadaki-ikinci-bilgi-tabakasi-onaylandi/", "text": "Leiden Fizik Enstitüsü'nden teorik fizikçiler DNA mekaniğinde ek bir genetik bilgi olduğunu ve bunun, bizim kim olduğumuzu belirleyen bilgi olduğunu ispatladı. Helmut Schiessel ve ekibi çoklu DNA dizilimleri yaparak, mekanik işaretler ve DNA'nın katlanma yolu arasında korelasyon buldu. PLoS One dergisinde sonuçlar yayınlandı. 1980'lerin ortalarında DNA'nın mekanik özelliklerini taşıyan üst bir genetik kodun olabileceği hipotezi kuruldu. Bizim her bir hücremiz iki metre uzunluğunda DNA molekülü içerir, bu moleküllerin tek bir hücreye girebilmesi için sıkıca sarılarak hücreye sığması gerekir. DNA'nın katlanma şeklinin harflerin nasıl okunduğuna bağlı olduğunu, bu nedenle hangi proteinlerden gerçekten yapıldığını gösterdi. Her organda, genetik bilgi sadece okunan ilişkili parçalara bağlıdır. Bu teori, DNA yapılarındaki mekanik bilgilerin nasıl DNA'nın katlanacağını belirlediğini öne sürüyordu. İşte ilk kez Helmut Schiessel ve araştırma grubu bu ikinci tabaka bilginin varlığına ilişkin güçlü bir kanıt sağladı. Bilgisayar koduyla , rastgele mekanik işaretlerle görevlendirilmiş DNA dizinlerinin katlanmasını simüle etti. Görünen o ki, DNA molekülü bu işaretler sayesinde nükleozoma katlanıyor. Schiessel ekmek mayası ve fizyon mayası organizmalarını inceleyerek , iki organizmanın genom yapısındaki gerçek katlanma yapısı ve mekanikler arasında korelasyonlar buldu. Bu bulgular DNA mutasyonları arasında evrimsel değişikleri ortaya çıkararak, iki farklı etki ortaya koyuyor : Spesifik bir protein için harf dizilimi değişebilir veya DNA'nın mekanikleri değişebilir, sonuç olarak farklı paketlenmeler ve DNA seviyelerinde ulaşıma neden olabilir. Böylece proteinin üretim frekansta farklılaşma gerçekleşir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dnanin-altinci-bazi-kesfedildi/", "text": "DNA genetik bileşenimizin ana materyalidir. DNA'mızda bulunan 4 temel bazın çeşitli kombinasyonları sayesinde tüm bu doğadaki çeşitlilik meydana gelir. Zaten DNA'mız bu dört harf kullanılarak yazılan bir kitap gibidir. Özellikle son gelişmeler bir hayli şaşırtıcı. Daha 5. DNA bazına alışamamışken bir de işe 6.DNA bazı girdi. 1980'lerin başında DNA'nın artık klasikleşmiş 4 bazına ekstradan 5. Baz olan metil sitozin eklenmiştir. Metilsitozin, sitozin'in 5 numaralı karbonuna bir metil grubunun eklenmiş halidir. Metil sitozin, epigenetik bir değişimdir. Hatta mC, her dokuda bulunan genleri aktif veya pasif duruma getirebilir. Bu işlev de metil sitozini epigenetik mekanizmanın temellerinden biri haline getirir. Metil Adenin, epigenetik mekanizmaların belirlenmesi ve denetlenmesinde ayrıca hücrelerdeki yaşam döngüsünün de kontrol edilip düzenlenmesinde etkili bir unsur. Bu yeni keşfedilen baz, özellikle gen ekspresyonunda da etkili bir görev almaktadır. Bu şekilde de yeni epigenetik markerlar oluşturmaktadır. Bu keşif çalışması bir hayli zordu. Çünkü araştırmacılar mA'nın DNA'mızdaki yoğunluğunun çok az olmasından dolayı, çok hassas analitik ve teknik metotlar geliştirmek zorundalardı. Ki bu başarıldı. Ayrıca mA, kök hücrelerimizde ve bu hücrelerin gelişimlerinin erken evrelerinde çok önemli ve spresifik bir role sahipti. Ayrıca bakteriler, genomlarında diğer organizmalardan gelen genetik materyalin yerleşmesine ve genetiklerinin manipüle edilmesine karşı koruyucu bir görev üstlenen metil-adenine evrimsel süreç içerisinde binlerce yıldır sahiptiler. Şu anda yapılan çalışmalar, insanlarda da bulunan bu altıncı DNA bazının görevlerini çok iyi anlamak ve genomumuzda kendini nasıl ifade ettiğini bulmak üzerine yoğunlaşıyor. - IDIBELL-Bellvitge Biomedical Research Institute. Sixth DNA base discovered?. ScienceDaily. www.sciencedaily.com/releases/2015/05/150504101254.htm (accessed May 7, 2015). - Holger Heyn, Manel Esteller, An Adenine Code for DNA: A Second Life for N6-Methyladenine, http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.04.021"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dnanin-muciti-nobel-odulunu-satti/", "text": "DNA yapısını ilk keşfedenlerden biri olan James Watson'ın Nobel madalyası, New York'un Christie's Müzayede Evi'nde perşembe günü yapılan açık arttırmada 4 milyon 100 bin dolara sattı . Bugün 86 yaşında olan Watson, ödülünü satmaya karar veren ilk Nobel sahibi oldu. Müzayedede ayrıca Watson'ın 10 Aralık 1962 yılında Stockholm'de yapılan ödül töreni için hazırladığı el yazısı konuşma özeti 300 bin dolara ve el yazısı ders notları 200 bin dolara alıcı buldu. Elde edeceği geliri yardım işlerine adayacağını daha önce açıklamış olan bilim insanı, Cold Spring Harbor laboratuarı, Şikago Üniversitesi ve Cambridge Clare College'e yeni bağışlar yapabilmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Böylece, derin düşüncelerin ve düzenin hakim olduğu akademik çevrelerin korunmasına katkı sağlayacağımı düşünüyorum dedi. Watson'ın sözleri müzayede evinin yayınladığı bildiride yer aldı. Müzayededen Watson'ın elde ettiği toplam gelir ise 4.754 milyon $ oldu. Watson, meslektaşları Francis Crick ve Maurice Wilkins ile beraber DNA molekülünün yapısını keşfettikleri için 1962 yılında fizyoloji ve tıp dallarında Nobel ödülüne layık görülmüştü. 2004 yılında ölen Maurice Wilkins'in nobel madalyası ise 2.2 milyon dolara satılmıştı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dnaya-isletim-sistemi-bilgisayar-virusu-yuklendi/", "text": "Yeni geliştirilen kodlama sistemi, DNA moleküllerinin veri depolama kapasitesini en üst düzeye çıkarıyor. Bilim insanları DNA Fountain tekniğiyle canlı DNA'sına işletim sistemi, video ve virüs yüklemeyi başardı; üstelik DNA'nın aktarım hızı oldukça yüksek! Bu gelişmenin devrim niteliğinde sonuçları olacağı belirtiliyor! Canlıların genetik yapısı yeniden programlanabilecek ve tasarım insan mümkün hale gelecek! New York Genome Center araştırmacıları, yaptıkları deneylerde sorunsuz bir şekilde bir DNA'ya video, işletim sistemi ve bir virüs yüklemeyi başardı. Bilim insanları daha önce DNA'dan esinlenerek çeşitli depolama teknolojileri geliştirmişlerdi ancak gerçek bir canlı DNA'sını veri depolamak için bir alana dönüştürmek daha önce başarılamamıştı. Bir cep telefonunda video akışını sağlamak için tasarlanmış bir algoritma, dört temel nükleotide daha fazla bilgi sıkıştırarak DNA'nın neredeyse tümüyle depolama potansiyelinin kilidini açtı. Yeni geliştirilen bu teknolojinin son derece güvenilir olduğu da kanıtlandı. Bu konuyla ilgili çalışmalar yürüten New York Genome Center araştırmacıları, DNA'nın içine birden fazla veri depolamayı başardı. Bu teknikle yapılan deneme sonucunda bilim insanlarının bir DNA'nın içine bir film, işletim sistemi ve zararlı yazılım sığdırdıkları ve DNA'nın olağanüstü bir aktarma hızına sahip olduğu söyleniyor. Yeni keşif bir yandan bilgisayar teknolojisini altüst edecek; veri depolama yöntemlerini kökünden değiştirecek! Öte yandan tüm canlı organizmaların genetiğine müdahale etme ve yeniden tasarımın kapılarını açacak. DNA, son derece kompakt olduğu için serin ve kuru bir yerde yüz binlerce yıl sorunsuz şekilde bozulmadan kalabiliyor. Bunun kanıtı, 430.000 yıllık bir fosilden DNA'nın geri kazanılması ile gösterilmiştir. Canlı genetiği yeniden programlanabilecek! Tasarım insan mümkün olacak! Bu heyecan verici araştırmanın yazarlarından birisi olan bilgisayar bilimleri profesörü Dr. Yaniv Erlich, elde ettikleri bulgularla ilgili şunları söylüyor: DNA, zamanla kaset şeritleri ve CD'ler gibi bozulmayacak ve eski haline gelmeyecek. DNA doğal ortamlarda bile yüz binlerce yıl yaşayabildiğini kanıtladığı için oldukça güvenilirdir. Araştırmacılar, verileri bir ana dosyaya sıkıştırdılar ve sonra bunları bir ve sıfırlardan oluşan ikili kod kısa dizelerine böldüler. Çeşme kodları olarak adlandırılan bir silme düzeltme algoritması kullanarak dizeleri rastgele olarak damlacıklar diye adlandırdılar. Her bir damlacıktaki ve DNA'daki dört nükleotid baza eşlenen sıfırları sabitledi: A, G, C ve T algoritması silindi. Sonuçta, her biri 200 baz uzunluğundaki 72.000 DNA zincirinin dijital bir listesi oluştu. Araştırmacılar, verileri yeniden okuyabilmek için modern dizileme teknolojisini kullandılar. Genetik kodu ikili haline çevirmek için kullanılan yazılımlar izledi. Ve kaydettikleri verileri sıfır hata ile yeniden okuyabildiler. Araştırmacılar ayrıca, DNA örneklerini polimeraz zincir reaksiyonu ile çarpılarak, kodlayıcı teknikleriyle dosyaların neredeyse sınırsız sayıda kopyasının oluşturulabileceğini ve bu kopyaların ve hatta kopyalarının kopyalarının üretilebileceğini gösterdiler. Yeni kodlama stratejisinin, tek bir DNA gramı üzerinde 215 petabayt veri depolayabildiği kanıtlandı. Sonuçlarla ilgili konuşan Prof. Erlich, Bunun şimdiye kadar oluşturulmuş en yoğun veri depolama aygıtı olduğuna inanıyoruz dedi. DNA Fountain enables a robust and efficient storage architecture. Yaniv Erlich, Dina Zielinski. Science, 2017; 355 (6328): 950 DOI: 10.1126/science.aaj2038. DNA is an attractive medium to store digital information. Here we report a storage strategy, called DNA Fountain, that is highly robust and approaches the information capacity per nucleotide. Using our approach, we stored a full computer operating system, movie, and other files with a total of 2.14 x 106 bytes in DNA oligonucleotides and perfectly retrieved the information from a sequencing coverage equivalent to a single tile of Illumina sequencing. We also tested a process that can allow 2.18 x 1015 retrievals using the original DNA sample and were able to perfectly decode the data. Finally, we explored the limit of our architecture in terms of bytes per molecule and obtained a perfect retrieval from a density of 215 petabytes per gram of DNA, orders of magnitude higher than previous reports."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dogada-olmayan-molekuller-sentezleyen-yari-sentetik-organizma/", "text": "Bilim insanları bir organizmanın DNA zincirini nükleotitlerle uzatarak,doğal olarak yeni biyolojik bileşikler üretecek yarı sentetik bir organizma oluşturdu. Son yıllarda ABD Scripps'den araştırmacılar tarafından geliştirilen 2 baz sayesinde 6 bazlı DNA oluşturuluyor. Kaliforniya Scripps Araştırma Enstitüsü'nden araştırmacılar adenin,sitozin,guanin ve timin nükleotitleri kullanarak, X ve Y adını verdikleri iki sentetik nükleotit ürettiler. Üretilen bu sentetik nükleotitlerin, modifiye E.coli bakterisine ilave edilebileceğini gösterdiler. Böylece DNA'sına ekstra harfler eklenerek yaşayan ilk organizma olmuştu. Fakat bu organizmada stabilite problemi vardı. Sentetik nükleotitler hücre bölünmesi esnasında sonsuz bir şekilde var olamıyorlardı. Genomunuz sadece bir günlüğüne stabil değildir. Genomunuz bir ömür boyu stabil kalmak zorundadır. Eğer bu yarı sentetik organizma gerçekte bir organizma olacaksa, dengeli bir şekilde bilgiyi aktarmalıdır, diyor kıdemli araştırmacı Floyd Romesberg . İşte araştırmacıla mucizevi genetik araç CRISPR-Cas9'u kullanarak,Y molekülü en uygun duruma getirdiler. İşte Ocak ayında uygulanan bu teknikle 6 harfli bir genetik kod oluşturularak, ilk stabil organizma oluşturuldu. Bugün yeni yayınlanan bir araştırma ile moleküler stabilite sağlanan yeni yarı sentetik bakterinin X ve Y nükleotitleri ACTG ile aynı verimle transkript ve çevrim yapabildiğini duyurdular. Yeni transkripsiyon işleminde organizma doğal olmayan proteinleri de sentezleyebiliyor. Ayrıca X ve Y nükleotitlerinin doğal nükleotitler gibi sentezlenebileceği belirtiliyor. Bu proses sayesinde daha az hidrojen bağına dayanan molekül replikasyonlarına ışık tutabilir. Yarı sentetik türevli proteinlerin üretilmesi ile doğada daha önce görülmemiş yapılar sentezlenebilir. Elde edilen bulgular Nature dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dogada-olmayan-tumuyle-yeni-bir-kok-hucre-yaratildi/", "text": "Doğada daha önce görülmemiş yeni bir insan kök hücre türü laboratuvarda oluşturuldu.Bu hücreler, tüm hücrelerimizin kökenini oluşturan primordiyal embriyonik hücreler olabilir ve bu hücrelerin organların yerini alabilecek yeni nesil bir kök hücre olacağı belirtiliyor. Cambridge Üniversitesi'nden ekibi yöneten ve bu hücreleri geliştiren Austin Smith Bunu siyah bir kanvas olarak, vücuttaki tüm dokuların başlangıç noktası olarak görüyoruz. diyor. Bu büyük bir iddia ve son zamanlarda kök hücre dünyası yanlış iddialarla çalkalandı. Sözüm ona devrimsel projelerin kusurlu olduğu ortaya çıktı ve bu iddiaların sonuncusu erişkin kök hücrelerinin yalnızca asitle muamele edilerek pluripotent kök hücrelere dönüştürülebildiğine dair bu senenin başlarında Nature'da yayınlandı. Science ve Cell STAP hücreleri makalelerini reddetti, ancak Nature onları kabul etti ve Temmuz'da hepsini geri çekmek zorunda kaldı. Teoride kök hücreler her türlü hücreye farklılaşabilirler , bu nedenle hasarlı organları onarmada ve hatta onları en baştan oluşturmada kullanılabilirler. Ancak çoğu kök hücre bu kadar efektif değildir. En iyileri pluripotent olanlar, yani her hücreye/ dokuya farklılaşabilenlerdir. Böyle hücrelerin kaynağı embriyodur ve bu konu hala tartışmalıdır, ya da erişkin hücreler embriyonik durumlarına döndürülerek indüklenmiş pluripotent kök hücreler elde edilir. Fakat bu pluripotent kök hücreler hala asıl köken aldıkları hücrenin genetik özelliklerini taşımaktadır. Örneğin, genler gelişimin belirli bir aşamasında aktive edilmiş olabilir , veya metilasyon adı verilen epigenetik bir mekanizma ile susturulmuş olabilir. Bu genetik taşınım bu alanda karışıklığa neden olan problemlerden biri olmuştur. diyor Smith. Hücreler neye geliştikleri konusunda tamamen nötr değiller ve hepsi farklılar, bu nedenle standardize edilemiyorlar. Yeni hücrelerin hücresel hafızaları tamamen silinmiş durumda. Genlerin çoğu metilasyon belirtecinden temizlenmiş, dolayısıyla daha tahmin edilebilir şekilde davranıyorlar ve diğer dokulara daha kararlı şekilde farklılaşıyorlar. Ekip bu durumun, onlara organlar ve dokular için varolan embriyonik kök hücrelerden daha iyi bir yapı taşı sağlayacağını umuyor. Saf kök hücreler olarak adlandırılan hücreler farelerde ve ratlarda uzun zamandır biliniyordu, ancak insanda daha önce bulunmamıştı. Onları oluşturmak için Smith ve arkadaşları faredeki karşılıklarını oluşturabilecek işlemi taklit ettiler. İnsan embriyonik kök hücrelerine saf hücreleri elde etmek için gerekli olan gen ağını indükleyen iki genin, Nanog ve Klf2 genlerinin fazladan kopyalarını verdiler. Hücrelerin saf kök hücreler olduğunu doğrulamak için ekip diğer hangi genlerin eksprese olduğunu takip ettiler. Fare saf kök hücrelerinde aktif olan Klf4 ve Tfcp2l1 adlı iki gen insan saf kök hücrelerinde de açıldı. Bu genler insan pluripotent kök hücrelerinde daha önce hiç aktif görülmemişti. Bununla beraber, ekip insan embriyolarını 7. gün civarında incelediklerinde genlerin aktif olduğunu buldular, diyor Smith. Bu durum, doğal insan embriyolarında saf kök hücrelerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Fare embriyolarında embriyolar uterusa yerleşmeden hemen önce 10-20 arası saf kök hücre ortaya çıkmaktadır. Smith insan saf kök hücrelerinin de aynı zamanda ortaya çıkıyor olabileceğini söylüyor. İnsan saf hücreleri farelere yerleştirildiğinde insan vücudunun tüm dokularını içeren hücre kümeleri oluşturmaktadır. Ancak bir insan fetüsü oluşturmadılar, diyor Smith, çünkü plasentayı oluşturan hücrelere dönüşemiyorlar. Temmuz'da yayınlanmış bir çalışma, benzer kontrol edilebilir kök hücreler bildirerek bu çalışmalara daha fazla destek sağladı. Massachusetts, Cambridge'deki Whitehead Biyomedikal Araştırmalar Enstitüsü'nden Thorold Theunissen ve arkadaşları insan embriyonik kök hücrelerini küçük moleküller ve büyüme faktörleri içeren bir kokteylle muamele ettiler ve gen ekspresyon paternlerinin saf kök hücrelerininkine benzer olduğunu buldular(Cell Stem Cell, DOI: 10.1016/j.stem.2014.07.002). Ayrıca yaklaşık 100 hücrelik insan embriyolarını aynı kokteylle muamele ettiler ve içlerinde, bu hücrelerin doğal insan embriyolarında var olduğunu gösterir şekilde, saf kök hücreler buldular. Smith, sonuçların güvenilmez olduğuna dair herhangi bir şüpheden kaçınmak için diğer araştırmacıların olabildiğince yakın zamanda kendi çalışmasını tekrarlamalarını istiyor.Yöntemimiz oldukça basit, o yüzden insanların bunu tekrarlayabileceğini umuyoruz. diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/doktorlar-direncli-tumorler-icin-gen-hackleyen-virus-gelistirdi/", "text": "Bazı, solid tümörler kansere karşı bir kalkan oluşturarak, tedavileri boşa çıkarabiliyor. Fakat kanserle savaşta yeni bir silahımız var: özel geliştirilmiş virüsler. Genelde tümörler immün sistemi tarafından tespit edilemez. Fakat laboratuvarda geliştirilen bir virüs, kanser hücrelerinin içine sızarak onları CD19 proteini üretmeye zorlayabilir. Tümörler bu proteini ürettiklerinde, katil ve avcı T hücrelerinin dikkatini çekiyorlar. City of Hope Hastanesi'nden bilim insanlarının yaptığı bu çalışmada CD19'un sınırlandığı bir çok kanser türünün tedavisi amaçlanıyor. Bu virüs tümör hücrelerinin defanslarını geçerek, onları enfekte edebiliyor. Sonra virüs küçük bir pencere açarak CD19 proteinden bolca üretiyor ama hemen hücreyi öldürmüyor. Sonra ise bu zayıf tümörde T hücresi terapisi başlatılabiliyor. Sonra ekip bu terapiyi petri kabında olduğu kadar laboratuvar farelerinde de test etti. Ayrıca kanser hastalarında da klinik denemeler tasarlanmaya başladı.İlk çalışmaların 2022'de başlayacağı düşünülüyor. Araştırmacılar bu konuya iyimser bakıyorlar çünkü, T hücresi tedavisi şimdiden bazı kanser türleri için onaylandı. Asıl ilginç olansa, yeni tedaviden sonra farelerin kanserli hücreleri temizlenirken, immün sistemleri de gelişmişe benziyor. İmmün sistemi tümöre karşı hafıza tepkisi oluşturuyor. Bir kere tümör def edildi mi, başlangıçtaki tedavi kombinasyonu izlenerek, fareler tümörün tekrar oluşumuna karşı bir kalkan kazanıyorlar, diyor araştırmanın yardımcı yazarı Anthony Park. - Araştırma Referansı : Anthony K. Park, Yuman Fong, Sang-In Kim, Jason Yang, John P. Murad, Jianming Lu, Brook Jeang, Wen-Chung Chang, Nanhai G. Chen, Sandra H. Thomas, Stephen J. Forman, Saul J. Priceman. Effective combination immunotherapy using oncolytic viruses to deliver CAR targets to solid tumors. Science Translational Medicine, 2020; 12 (559): eaaz1863 DOI: 10.1126/scitranslmed.aaz1863"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/doku-yazici/", "text": "Artık çoğumuz 3D yazıcılara aşina olsak da son zamanlarda doku yazıcılar gibi canlı dokular yazabilen 3D biyo yazıcılar geliştirilmeye başlandı. Kanada'dan mühendislik öğrencileri, 3D doku yazıcısıyla yanık hastaları için deri üretebilecek bir sistem oluşturdular. PrintAlive adı verilen makine, Toronto Üniversitesi'nden mühendislik öğrencileri Arianna McAllister ve Lian Leng ve Prof. Axel Guenther, Boyang Zhang ve Dr. Marc Jeschke 'ın işbirliği ile geliştirildi. Normalde yanık tedavilerinde vücudun diğer bölümünden alınan sağlıklı doku, yanan bölgeye eklenerek tedavi sağlanıyor. Fakat bu 3D biyoyazıcı sayesinde vücuttan doku almak yerine büyük deri parçaları basılabilecek. Hatta öyle ki, saç folikülleri, deri bezleri ve deri hücreleri hidrojele basılarak aktarılabiliyor. Tabi esasen cihazda hastanın kendi hücreleri kullanıldığından bağışıklık sistemi tarafından doku reddi engelleniyor. Çünkü hastanın deri hücrelerinden alınan kültür 2 hafta içinde yeterince olgunlaşarak, bir doku parçası gibi basılabiliyor. Sonuçta hücreye yara onarıcı malzeme insan cildinin özelliklerine sahip olduğundan vücuda adaptasyonu kolay oluyor. 2008'den beri geliştirilen ve 2. nesli tamamlanan prototip mikrodalga fırından biraz daha küçük bir boyuta sahip. Bu sayede gelişmekte olan bölgelerde kolaylıkla taşınabilir, yara bakımında devrim yaratabilir. Düşük ve orta ekonomili ülkelerin % 90'ında yanıklardan kaynaklanan ölüm ve hastalık oranı yara bakımdan dolayı oldukça yüksektir. Hastanın kendi kök hücrelerini kullanarak cildi rejenere edebilirsek, gelişmekte olan ülkelerde önemli derecede ölüm riskini düşürmek mümkündür, diyor Jeschke.. 3D yazıcı ile yazılmış deri önce fareler üzerinde denendi. Önümüzdeki yıllarda ise domuzlarda denenerek sonrasında insanlar üzerinde klinik denemelerde kullanılacak. Öncesinde James Dyson ödüllerine ismini yazdıran ekip 3500 dolar geliştirme ödülü alarak, sonrasında finalde 60,000 dolar ana ödül için yarışmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dopamini-algilayarak-salgilayabilen-yapay-noron-uretildi/", "text": "Çin'den bilim insanları nörotransmitter dopamin kullanılarak iletişim kurabilen bir yapay nöron üretti. Araştırmacılar icadı ve beklenilen kullanımlarını Nature Electronics dergisinde yayınlandı. Nanjing Posta ve Telekomünikasyon Üniversitesi, Çin Bilimler Akademisi, Nanyang Teknoloji Üniversitesi ve Singapur'daki Bilim Teknoloji ve Araştırma Ajansı'ndan bir araştırma ekibi tarafından geliştirilen yapay nöron, beyin makine arayüzünde iki yönlü sinyal iletişimi sağlayan ye,ni bir teknoloji oluyor. Genelde çoğu makine beyin arayüzü sistemi iletişim ortamı olarak elektrik sinyali kullanıyor ve bu sinyaller genelde tek yönlü oluyor. Bu sistemlerde beyinde üretilen sinyaller okunur ve yorumlanır fakat sinyaller beyne gönderilmez. İşte bu yeni çalışmada bir adım daha ileri gidilerek, iki yönlü iletişim kurulabiliyor. Ayrıca bu yeni çalışma iletişim ortamı olarak elektrik değil, kimyasal ortam kullanıyor. Yeni geliştirilen yapay nöron hem dopamini tespit edebiliyor hem de tepki mekanizması olarak dopamin üretebiliyor. Grafen ve karbon nanotüp elektrottan yapılan nörona dopamini tespit edebilecek bir sensör yerleştirildi. Memristör adı verilen bu elektronik devre, ısıyla aktif olan hidrojel kullanarak dopamin salgılayabiliyor. Araştırmacılar yapay nöronun kabiliyetini test etmek için sıçan beyin hücrelerini petri kabında topladı. Bilim insanları, yapay nöronun sıçan beyin hücreleri tarafından üretilen dopamine tepki verdiği ve kendi tepkisini ürettiğini buldu. Ayrıca bir fare kası örneğinde siyatik sinire dopamin yollayarak bu kası robot kolu hareket ettirmek için kullanabileceği buldu. Araştırmacılar memristörün, aynı beyin hücreleri gibi farklı miktarlarda dopamin üretmek üzere programlanabileceği belirtiliyor. Şimdilik üretilen cihaz oldukça büyük olduğundan beyin makine arayüzünü sınırladığı ve bu nedenle ancak protez cihazlarda kullanılabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dortlu-sarmal-dna-insan-kanser/", "text": "1953'te Cambridge Üniversitesi' nden Watson ve Crick tarafından keşfedilen çifte sarmallı DNA yapısı sayesinde, hepimizin bugün bildiği DNA yapısından haberdar olmuştuk. Bugün ise yine Cambridge Üniversitesi' nden araştırmacılar dörtlü sarmal DNA quadruple helix' yapılarının insan genomunda bulunabileceğini kanıtladılar. Guanin bakımından bol olan bu DNA' lar guaninden dolayı G olarak kısaltılıyor. Bu nedenle bu DNA' ya G-DNA deniyor. 10 yıldan beri süren araştırmada elde edilen bulgular , hipotez olarak yaşayan insan hücrelerinde bu yapıların bulunabileceğini gösteriyordu. Sanal ortamdaki sentetik modellemeler ve sonunda insan kanser hücrelerinde floresan biyo işaretleyiciler sayesinde dörtlü sarmal gözlenebildi. 20 Ocak' ta basılan Nature Chemistry dergisinde yayınlanan araştırma DNA replikasyonu ve dört sarmallı quadrupleksler konsantrasyonlar arasında bağlantıyı gözler önüne seriyor. Bu hücre bölünmesi açısından büyük önem arz ediyor. Böylece dörtlü sarmallar sentetik modellerle hapsedilerek, DNA replikasyonu ve dolayısıyla kontrolsüz hücre bölünmesinin engellenebileceği öngörülüyor. Kanser genelde onkogenlerin mutasyonu üzerinden ilerleyerek DNA replikasyonunu arttırıyor. Bu da kontrolsüz hücre bölünmesine neden oluyor. DNA replikasyonu artınca , onkogenler dört halkalı yapıları arttırıyor. Yani bu dört sarmallı yapılar hapsedilip, stabilize edilebilirse kanser hücresi dönüşümü durdurulabilir. Peki bu DNA sarmalları bir fonksiyonu yerine getirmek için evrildiyse, dörtlü sarmalları durdurmak belki de iyi yönde gelişmeyi de engelleyebilir mi? İşte bu felsefi bir soru . Araştırma inhibitör kullanıldığında DNA replikasyonunun durduğunu ve dörtlü sarmal seviyelerinin düştüğünü gösteriyor. Bu da DNA' nın dinamik olduğunu, yapıların devamlı oluştuğunu veya oluşmadığını gösteriyor. Ayrıca araştırmacılar çok aktif genlerin yüksek seviyede G-DNA ile daha dışarıya dönük olduğunu gösterdi. Bu veri ise belirli kanser genlerinin bazı küçük moleküller tasarlayarak, spesifik DNA dizilimlerine bağlandığını gösteriyor. Pek çok kanser tedavisi DNA' ya saldırsa da burada belli bir kural yok. Bu nedenle bazen bu tedaviler kanserin yayılmasına neden olabilir. Dörtlü sarmal DNA sayesinde yeni yöntemler geliştirilerek, seçili kanser hücrelerini yok ederek, kontrolsüz hücre bölünmesini inhibe etmek mümkün olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-daki-altin-patlayan-yildizlardan-geliyor/", "text": "Altının bizler için değerli olmasının birçok sebebi var; güzelliği, mücevher olarak kullanılabilir oluşu ve az bulunurluğu. Tabi elektronik ve endüstriyel açıdan da mükemmel bir element. Altın dünyamızda ve evrende nadir bulunan bir element. Karbon ve demirin aksine altın, bir yıldız tarafından, normal bir süreçte meydana getirilemez. Bunun yerine bir afet durumunda oluşması gerekir (geçen ayki kısa gama ışın patlaması gibi). GRB'nin gözlemlenmesi iki nötron yıldızının çarpıştığına dair büyük bir kanıt. . Dahası, GRB'nin oluştuğu yerde günlerce süren parlama yüksek miktarda ağır elementin bulunduğunun göstergesi, buna altın da dahil. İki nötron yıldızının birleşimi esnasında üretilen ve salınan altın miktarı, ayın kütlesinin 10 katına eşdeğer olabilir, ki bu da tonla para demektir diyor Harvard-Smitsonian Astrofizik Merkezi başyazarı Edo Berger. Bir gama ışını patlaması, çok büyük enerji yayan bir patlama sonucu yayılan yüksek enerjili ışığa verilen isimdir. Bu türden patlamalar çoğunlukla uzak evrende bulunurlar. Berger ve arkadaşları, Dünyamızdan 3.9 milyar ışık yılı uzakta olan, ve Dünya'ya en yakın gama ışını patlaması olan GRB 130603B üzerinde çalıştılar. Gama ışını patlamaları kısa ve uzun patlamalar olmak üzere ikiye ayrılır. Bu patlamaların uzun ve kısalığı, gama ışınının parlama süresinin uzunluğuna göre değişir. GRB 130603B, NASA'nın Çevik adlı uydusu tarafından, 3 Haziran tarihinde keşfedildi ve saniyenin yaklaşık olarak onda ikisi kadar sürdü. Gama ışınları her ne kadar hızlı kaybolmuş olsa da, GRB 130603B, kızılötesi ışın tarafından hükmedilmiş, yavaşça kaybolan bir parlamayı da beraberinde getirdi. Parlaklığı ve davranışı, hızlı partiküllerin birbirlerine çarpmasıyla oluşan parlamalara benzemiyordu. Bunun yerine parlama, egzotik radyoaktif elementlerden gelen bir parlamayı andırıyordu. Nötron bakımından zengin yıldızlar çarpışarak bu tip elementleri ortaya çıkarabilirler. Bu elementler radyoaktif çürüme sebebiyle, kızılötesi ışınlar açısından baskın olan bir tür parlama gerçekleştirirler, ki ekip de tam olarak bunu gözlemledi. Ekip; Güneş'in yüzde biri kadar maddenin gama ışın patlaması sebebiyle fırlatıldığını, ve bunların belirli bir miktarının altın olduğunu belitti. Evrenin tarihinde oluşmuş sayısız gama ışın patlamalarını, tek bir patlamayla saçılan tahmini altın miktarıyla birleştirip bir hesap yaparsak, evrendeki tüm altının, gama ışını patlamalarından geldiği varsayımını yapabiliriz. Karl Sagan'ı özetlemek gerekirse, hepimiz uzay zımbırtılarıyız, ve mücevherlerimiz de çarpışan yıldız zımbırtıları diyor Berger. - E. Berger, W. Fong, R. Chornock. Smoking Gun or Smoldering Embers? A Possible r-process Kilonova Associated with the Short-Hard GRB 130603B. The Astrophysical Journal Letters, 2013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-disi-yasami-belirlemek-icin-ultra-hassas-nano-sensor-yapildi/", "text": "Genelde dünya dışı yaşamı ararken, bir takım kimyasal testler yapılsa da, bunlar bazen biyolojik açıdan anlamsız olabilir. Diğer taraftan hayatın izlerini ararken hareket sensörü kullanmak belki kimyasal analiz olmadan tespite imkan sağlayabilir. 'den bilim insanları çok hassas ve basit bir şekilde mevcut teknolojiye adapte edilebilen bir sensör geliştirdi. Bu sistem sayesinde bakteriler, mayalar ve hatta kanser hücreleri tespit edilebilecek. Ayrıca bu sayede hızlı uyuşturucu testleri hatta dünya dışı yaşamlar tespit edilebilecek. Araştırma PNAS'da yayınlandı. EPFL'den Giovanni Dietler, Sandor Kasas ve Giovanni Longo hareket tespit edebilecek nano boyutta bir manivela geliştirdi. Bu manivela aynı bir kiriş gibi çalışarak diğer ucunda yükü taşıyor. 500 bakteriye kadar kaldırabiliyor. Fikir günümüzde kullanılan atomik kuvvet mikroskopunun teknolojisinden yola çıkılarak üretildi. Bu güçlü mikroskop kiriş kullanarak yüzeydeki atomların resimlerini çekebiliyor. İşte manivelanın ucu aynı bir plağın iğnesi gibi çalışarak yüzeydeki hareketleri lazerle okuyarak görüntü üretiyor. Dietler ve Kasas'ın geliştirdiği hareket sensöründe benzer şekilde fakat, numune manivelaya tutturuluyor. Örneği bakteri manivelaya takıldığında eğer canlıysa hareket ediyor ve böylece kaçınılmaz olarak hareket oluyor. İşte bu kadar küçük bir hareket okuma lazeri ve duyarlı bir manivelayla hissederek okunuyor. EPFL 'den bilim insanları bu eşsiz sistem sayesinde bakteri, küf insan ve fare hücrelerini ayırmayı başardı. Hatta yakınlardaki Sorge nehrinden numune alınarak toprak analiz edildi. Her testte yaşayan hücrelerden gelen sinyalleri tespit etmeyi başardılar. Sonrasında ilaç kullanarak canlıları öldürdüklerinde hareket sinyalleri durdu. Bu sistemin yararı kimyadan tümüyle yalıtılmış olması.Böylece uyuşturucu kontrolü ve hatta dünya dışı yaşam arayışında kullanılabilir, diyor Dietler. Bu sayede Titan uydusunun göllerindeki metanda yaşam arayışı olabilir. Ya da daha fazla manivela bakteri veya kanser hücreleriyle kaplanarak farklı ilaçlar test edilebilir. Eğer ilaç hücrelere karşı etkili olursa hareket sinyallerini azalacağından etkinlik anlaşılabilir. Araştırmacılar ESA ve NASA'yı arayarak ilgilenip ilgilenmediklerini soruyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-ilk-kez-crispr-genetik-korluk-tedavisi/", "text": "Dünya'da ilk kez doktorlar, bir hastanın genlerini CRISPR ile değiştirerek, kalıtsal körlüğü tedavi etme girişiminde bulundular. Oregon Sağlık & Bilim Enstiüsü'nden bir ekip, hastanın gözüne üç damla CRISPR DNA fragmanı enjekte ederek, nadir görülen genetik bir hastalığı tedavi etmeyi umuyor. Leber congenital amaurosis adı verilen genetik hastalık, çocukluğun erken evrelerinde ağır görme bozukluğuyla ortaya çıkarak, zamanla hastanın tümüyle kör olmasına neden olabiliyor. Genel anlamda, bu sayede doğuştan kör olan insanları alarak, onların görmesini sağlayabiliriz, diyor, Editas Tıp'tan şef bilimsel yetkili Charles Albright Associated Press'e verdiği demeçte. Bazı genetik hastalıklar mevcut gen terapileriyle tedavi edilebiliyor. Bu tedavilerde mutasyona uğrayan gen değiştirilerek tedavi edilebilirken, Leber congenital amaurosis gibi hastalıklarda genetik bozukluk çok büyük olduğundan, mevcut tedavilerle iyileştirmek pek mümkün değil. İşte bu nedenle doktorlar genetik hatayı CRISPR'la düzenlemeyi seçti. Hücreler bir kez düzenlendi mi, bu kalıcı oluyor ve hücre hastanın hayatı için sebat etmelidir, diyor Massachusetts Göz ve Kulak Hastanesi'nden doktor Eric Pierce. Doktorların bu ilk denemesinin işe yarayıp yaramadığını anlamak yaklaşık bir ay alacak. Eğer işe yararsa doktorlar çocuklar ve yetişkinlerin de aralarında olduğu 18 hastanın, daha genlerini düzenlemeyi planlıyor. Leber konjenital amorozisi, retinayı etkileyen genetik bir nadir hastalıktır. Retina ise gözde ışığı ve rengi algılayan özelleşmiş bir yapıdır. LKA ilk defa Theodor Leber tarafından 1869 ve 1871yıllarında klinik bulgulara dayanarak tanımlandı. Etkilenen yeni doğanlar doğduklarında çoğunlukla körlerdir. LKA genellikle otozomal resesif olarak kalıtılır. Otozomal resesif kalıtımın ne olduğuna ise sonraki başlıklarda değindik. Bu hastalığın alt tipleri de mevcut ve 13 tanedir. Alt tipler genetik farklılıklar, bağlantılı göz anormallikleri ve görme kaybının izlediği yolların farklı olmasından dolayı varlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-kadar-sicak-potansiyel-yasam-barindiran-gezegen-bulundu/", "text": "New South Wales Üniversitesi'nden araştırmacılar Dünya'dan sadece 16 ışık yılı uzakta Dünya benzeri yaşam barındırabilecek bir gezegen keşfettiler. Süper-Dünya GJ 832 c adı verilen gezegen kızıl cüce yıldızının etrafını 16 günde dönüyor ve Dünya'dan en az 5 kat daha büyük. Güneşine oldukça yakın olsa da yıldızı, güneşimizin nerdeyse yarısı kadar ışık verdiğinden ancak Dünyamız kadar sıcak oluyor. İşte sırf bu özelliklerinden dolayı GJ 832 c Dünya'ya benzerlik skalasında ilk üç gezegen arasına giriyor. Dr Robert Wittenmyer liderlik ettiği uluslarası bir ekip tarafından elde edilen bulgular Astrophysical Journal dergisindeyayınlandı. New South Wales Üniversitesi Dış Gezegen Bilim araştırma grubu lideri Prof. Chris Tinney, gezegenin Dünya'ya benzer bir atmosferi olması durumunda yaşam olma olasılığının bulunmasına rağmen,iklimsel değişimlerin şiddetli olacağını vurguluyor. Buna rağmen, gezegenin devasa boyutu düşünüldüğünde, dev bir atmosfer olması gezegenin elverişsiz hale getirebilir. Yoğun atmosfer sıcaklığı hapsederek sanki bir süper-Venüs benzeri yaşam için çok sıcak kılabilir, diyor Prof. Tinney. Gezegeninin yıldızına uyguladığı çekim nedeniyle hafifçe yalpalattığı keşfedildi. Anglo-Avustralyalı Gezegen Arama ekibi üyeleri gezegeni gözlemek için Anglo-Avustralya teleskopunu kullandı. Bu gözlemler sonrasında 6,5 m Magellan Teleskopu ve Avrupa Güney Gözlemevi'nin 3,6 metrelik teleskopunda gözlem verileriyle birleştirildi. Ekip daha öncesinde 2009 yılında bu orbitale yakın Gliese GJ b adı verilen Jüpiter benzeri soğuk bir gezegen bulmuştu. ESI Dünya Benzerlik İndeksine göre en benzer dış gezegen Gliese 667C c ve dünyadan tam 23 ışık yılı uzakta. Dünya'nın ESI indeksi 1.0 kabul edilirken bu gezegenin indeksi 0,84 kabul ediliyor. Sonrasında ise Kepler-62 e 0,83 olmasına rağmen 1200 ışık yılı uzakta bulunuyor. Yeni bulunan gezegen ise en yakın gezegen ve sadece 16 ışık yılı uzakta . ESI değeri ise 0,81 yani oldukça yüksek. Eğer kıyaslarsak Samanyolu 100,000 ışık yılı uzunluğunda. Bu kadar anti bilimcinin yasadigi topraklarda sizler gibi bilim mesalesini tasiyan okur ve arastiranlarin olmasi bizleri mutlu ediyor. Dilerim her daim bu tip bilgilendirici haberler paylasirsiniz tesekkur ederim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-rekoru-masaustu-lazer-plazma-parcacik-hizlandirici/", "text": "Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'ndan bilim insanları dünyanın en küçük yüksek enerjili parçacık hızlandırıcısını üretti. 1 katrilyon vat gücündeki lazer atomaltı parçacıkları hızlandıracak kadar güçlü. Masaüstü tipi kompakt lazer plazma hızlandırıcısı iddiaya göre 4,25 giga-elektron volt üretebiliyor. Diğer parçacık hızlandırıcılarla karşılaştırılacak olursa, büyük çaptaki parçacık hızlandırıcılardan 1000 kat daha güçlü denilebilir. CERN LHC 27 kilometrelik dairesel metal kabuk içindeki elektro manyetik alanda parçacıkları hızlandırıyor. Metrede 100 mega-elektron volta kadar her şey mükemmel giderken, bu gücün üstünde metal kabuk ayrılmaya başlıyor. Berkeley Laboratuvarı'ndaki bu ufak parçacık hızlandırıcı, sadece 9 cm'lik plazma tüp içinde, kilometrelerce uzunluktaki ortalama parçacık hızlandırıcılara göre , aynı koşulları laboratuar ortamında yaratabiliyor. Geleneksel parçacık hızlandırıcılara göre lazer-plazma hızlandırıcılar parçacıkları uyarmak için, büyük enerji seviyeleri kullanmak yerine farklı bir yaklaşım uyguluyor. Bundan dolayı bu deney dünyanın en güçlü lazerlerinden birinin yardımıyla yapılıyor. Berkeley Lab Lazer Hızlandırıcısı , katrilyon vat güce denk güç üreten çok küçük bir plazma lazer sistemi kullanıyor. Bu nedenle, başlangıç deneyi 0,3 PW 'lık atımlarla sınırlandırıldı. Örnek verecek olursak, Stanford'taki SLAC lazer plazma hızlandırıcı BELLA'ya göre ancak küçük bir fraksiyonda yaklaşık 300 mega-elektron volt hızlandırma sağlayabiliyor. Bu sonu elde etmek için lazer ve plazmanın o kadar hassas bir kontrolü gerekiyor ki, lazer ışınını 14 metre uzaktan 500 mikron genişliğindeki deliğe yönlendiriyoruz, diyor Berkeley'den Dr. Wim Leemans. BELLA'dan lazer ateşlendiğinde, kanalda plazmaya doğru eş zamanlı büyük dalgalar üretilerek yuvarlanma enerjisiyle plazmadaki yüksek enerji halindeki serbest elektronları hızlandırıyor ve yakalıyor. Bu sanki bir sörfçünün okyanus dalgasını yakalayarak hızlanmasına benziyor. Fakat bu kadar yüksek enerjili deneyeyapıyorsanız en küçük bir hesaplama hatası felaketle sonuçlanabilir. Bu nedenle ekip gerçek dünyada testi yapmadan önce NERSC simülasyonları çalıştırıyor. Ekibin bir sonraki hedefi 10 giga-elektron volta eşdeğer akselerasyon yaratmak. Tabi buna ulaşmak için çok hassas çalışmak lazım. - W. P. Leemans, A. J. Gonsalves, H.-S. Mao, K. Nakamura, C. Benedetti, C. B. Schroeder, Cs. Toth, J. Daniels, D. E. Mittelberger, S. S. Bulanov, J.-L. Vay, C. G. R. Geddes, and E. Esarey. Multi-GeV Electron Beams from Capillary-Discharge-Guided Subpetawatt Laser Pulses in the Self-Trapping Regime.Physical Review Letters, 2014; 113: 245002 DOI:10.1103/PhysRevLett.113.245002"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-sondaj-rekoru-kirildi/", "text": "Bilimsel deniz sondajlama aracı Chikyu yeni bir dünya rekoru kırarak, 2111 mt.' den daha derine inerek, denizin dibinden kaya örnekleri çıkardı. Japon Deniz-Dünya Bilimleri ve Teknolojileri Ajansı' nın düzenlediği bilimsel organizasyonu Chikyu' nun bilimsel keşifi 6 Eylül 2012' de duyuruldu. Chikyu bu başarıya Derin Kömür Yatağı keşif gezisi sırasında ulaştı. Ekspedisyon 337, uluslarası deniz araştırma programı ile birlikte yürütülüyor. Chikyu 2200 metre denizin dibine inerek, yüksek kalitede yanmış kömür formasyonları çıkararak ekspedisyonun ana amacına ulaştı.Sonraki haftalarda bilimsel ekip, çıkarılan kömür formasyonunu inceleyerek, doğal gaz formasyonunda hangi mikropların yaşayabileceğini araştıracak. Böylece dünyada hayatın oluşumuna ilişkin bilimsel sorulara cevap arayacak. Chickyu ' nun 10000 metreye kadar inebilecek şekilde tasarlandığı ve mantoya kadar inebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunya-ya-d/", "text": "Geçtiğimiz ilkbaharda Kaliforniya Sierra tepelerine düşen ve dünyanın en hızlı ve en nadir göktaşlarından biri olarak bilinen Sutter Mill meteorunun incelenmesi bitti. Meteor dünyaya düşerken oldukça garip bir yörünge izlemişti. 21Aralık' ta Science Dergisi' nden yayınlanan araştırmada 70 bilim adamı ortak çalışarak, göktaşının detaylı incelemesini yaptılar. Kaliforniya Üniversitesi Davis, NASA ve SETI Enstitüsü' nde çalışan bilim adamlarından oluşan ekip, göktaşını incelerken oldukça ilginç bulgulara rastladılar. 22 Nisan' da Kuzey Kaliforniya' ya Dünya' ya düşen bu göktaşı en nadir ve en hızlı göktaşlarından biri olan karbonlu kondrit türüne giriyor. Bu göktaşı güneş öncesi materyaller ve kozmik toz birleşiminden oluştuğundan, güneş sistemindeki gezegenlerin nasıl oluştuğuna ilişkin bilgi sağlayabilir. Bilim adamları bu meteorun yaklaşık 4.5 milyar yıl önce oluştuğunu saptadı. Bu parçanın Jüpiter ailesinden bir kuyruklu yıldızdan yaklaşık 50,000 yıl önce koptuğu düşünülüyor. Göktaşı garip bir yörünge izleyerek, Jüpiter' e yakın bir yörünge izleyerek, Merkür ve Venüs' ü geçerek en sonunda Dünya' da çarptı. Bir minibüs büyüklüğündeki göktaşıi, dünya atmosferine 103,000 km/ saat gibi yüksek bir hızda girdi. Araştırmaya göre, bu göktaşı 2008 de Sudan' a düşen göktaşından beri, dünyaya düşen en hızlı ve enerjik göktaşı. Eğer bu daha büyük bir göktaşı olsaydı gerçekten sonuç vahim olabilirdi. diyor araştırmanın yardımcı yazarlarından Kaliforniya Üniversitesi Davis' ten Prof. Qing-zhu Yin. Bu meteorun atmosfere girmeden önceki kütlesinin 45,000 kg civarında olduğu fakat atmosfere girerken bunun büyük kısmının yandığı belirtiliyor. Göktaşı atmosferde yandıktan sonra sadece 900 g civarında kaldı. Eldorado batısında kalan Coloma ve Lotus kasabalarına düşen parçacıklar bölge sakinleri tarafından toplandılar. Nötron bilgisayar tomografisi kullanılarak taşa zarar verilmeden taşın iç yapısı incelendi. Sutter Mill meteorunun içi incelendiğinde hidrojen ve suca zengin fragmanlar gözlendi. Bu gibi göktaşlarının dünyadaki denizleri oluşturan suyu dünyaya taşıdığı da düşünülüyor. Ayrıca ilke Doppler hava radarı ağı yardımıyla karbonlu kondritin parçaları izlenerek, göktaşının parçaları çok hızlı bir şekilde toplanabildi. Prof. Yin bu radar sayesinde gelecekte pek çok göktaşının parçalarını toplamanın kolaylaşacağını belirtiyor. - P. Jenniskens, M. D. Fries, Q.-Z. Yin, M. Zolensky, A. N. Krot, S. A. Sandford, D. Sears, R. Beauford, D. S. Ebel, J. M. Friedrich, K. Nagashima, J. Wimpenny, A. Yamakawa, K. Nishiizumi, Y. Hamajima, M. W. Caffee, K. C. Welten, M. Laubenstein, A. M. Davis, S. B. Simon, P. R. Heck, E. D. Young, I. E. Kohl, M. H. Thiemens, M. H. Nunn, T. Mikouchi, K. Hagiya, K. Ohsumi, T. A. Cahill, J. A. Lawton, D. Barnes, A. Steele, P. Rochette, K. L. Verosub, J. Gattacceca, G. Cooper, D. P. Glavin, A. S. Burton, J. P. Dworkin, J. E. Elsila, S. Pizzarello, R. Ogliore, P. Schmitt-Kopplin, M. Harir, N. Hertkorn, A. Verchovsky, M. Grady, K. Nagao, R. Okazaki, H. Takechi, T. Hiroi, K. Smith, E. A. Silber, P. G. Brown, J. Albers, D. Klotz, M. Hankey, R. Matson, J. A. Fries, R. J. Walker, I. Puchtel, C.-T. A. Lee, M. E. Erdman, G. R. Eppich, S. Roeske, Z. Gabelica, M. Lerche, M. Nuevo, B. Girten, S. P. Worden. Radar-Enabled Recovery of the Sutter's Mill Meteorite, a Carbonaceous Chondrite Regolith Breccia. Science, 2012; 338 (6114): 1583 DOI: 10.1126/science.1227163"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyada-bugune-kadar-kac-milyar-t-rex-dinozor/", "text": "İki buçuk milyon yıl boyunca, yırtıcıların en kötü şöhretlisi Tyrannosaurus Rex, bugünkü Kuzey Amerika'nın batı kıyısında yavaş yavaş yoluna devam ediyordu. İşte bilim insanları yeryüzünde bugüne kadar yaşamış olabilecek T-Rex sayısıyla ilgili bir tahminde bulundular: 2.5 milyar... Evet yanlış duymadınız binler,milyonlar değil milyar kadar T-rex yaşadı. Kulağa çok gibi gelebilir, ancak kesinlikle Jurassic Park gibi filmlerde yalnız başına gezdiklerini gördüğünüzde kafanızda canlandırdığınızdan fazla. Ama bir perspektife koyun, tahmin edildiği kadarıyla 100 milyardan fazla 'modern' Homo Sapiens Dünya'ya ev dedi ve bu rakam her geçen yıl artmaya devam ediyor. Uzun zamandır ölü olan türlerden bir zamanlar kaçının yaşadığını bilmek kendi başına çok bir şey ifade etmeyebilir, ancak bu tür çalışmalar araştırmacılara geçmişteki ekolojiler ve fosil kayıtlarından tamamen kaybolan türler hakkında bazı bilgiler sağlayabilir. California Üniversitesi paleontoloğu Charles Marshall'ın liderliğindeki bir araştırma ekibi, konu olarak T-Rex'leri seçti çünkü bu dev canavarlar en iyi anlaşılan dinozorlar. Canlı türlerini incelerken türetilmiş olan ve beden büyüklüğü ile popülasyon yoğunluğu arasındaki ilişkiyi tanımlayan Dmauth Yasası denklemini kullandılar. Kaba terimlerle, hayvan bireysel olarak ne kadar büyüse, nüfus yoğunluğu da o kadar düşük olur, bazı ağırlıklar da trofik düzeye ve fizyolojilerine verilir. Araştırmada ekip; T-rex'in fizyolojisinin oluşmasının oldukça zor olduğu kanıtlandı. Bu ölçüt çok önemlidir çünkü yaşayan türler arasında daha yavaş metabolizmalara sahip olanlar daha geniş popülasyon yoğunluklarını sürdürebilir. Dinozorların sıcak mı yoksa soğukkanlı mı olduğu sıcak bir şekilde tartışılan bir konudur, bilimsel literatürün gözden geçirilmesiyle ekip, büyük bir memeli etobur ile Komodo Ejderi gibi büyük bir kara kertenkelesinin arasında bir yerde bir fizyoloji varsaymaya karar verdi. Ekip fosil kayıtlarını kullanarak türler için ortalama 5.200 kg (11.200 pound) elde etti. Bütün bu yoğun hesaplamalardan sonra araştırmacılar, varlıkları sırasında herhangi bir zaman diliminde bireysel olarak 20.000 T-rex'in yaşadığı tahminine vardı. Büyüme oranlarını ve boyutlarını içeren tahminlere dayanarak, ekip ayrıca popülasyon yoğunluklarını da belirledi, bu korkunç yırtıcıların kabaca 3.800'e yakın bir kısmı Kaliforniya'ya eşit bir alanda kol geziyordu. Hell Ceren Formation'ın geçmişte fosil bulgularına dayanarak vardığı dinozor çokluğu tahminlerinde, tipik bir yırtıcıdan beklenenden daha büyük bir çokluk seviyesi önerdi, diğer şeylerin yanı sıra da yetişkin T-rex'lerin aynı besin kaynakları için yavrularıyla rekabet etmediğini öne sürdü. Bu, daha fazla araştırmayla desteklenmiştir. T-rex'ler bu konumda oldukça yaygınlaşırken, Triceratop'lar fosil kayıtlarında en yaygın olan türlerdi, dolayısıyla toplam bolluklarının tahminlerini karşılaştırmalı olarak görmek ilginç olacaktır. Bu bolluk tahminlerini elde etmek için kaç varsayım yapıldığı göz önünde alındığında, tabii ki yüksek belirsizlik seviyelerine sahipler. Bu tahminler, bunların yalnızca 80 milyonda birinin fosil olarak geri kazanıldığını gösteriyor. Bu da kalıntıların gerçekte ne kadar nadir ve değerli olduğunu vurguluyor. Marshall ve meslektaşları bu tekniğin; bir türün ne kadar nadir, kısa ömürlü veya kısıtlı olduğuna ve keşfedilmek için fosilleşmekten kaçmış olabileceğine dair ipuçları verebileceğini umuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyada-ilk-kez-ana-rahminde-bebegin-olumcul-beyin-hasarini-tedavi-etti/", "text": "Brigham ve Kadın Hastanesi'nden cerrahlar, beyindeki potansiyel olarak ölümcül bir genetik kusuru tedavi etmek için ana rahminde bir bebeği tedavi etti. Galen veni anevrizmal malformasyonu adı verilen genetik bozukluk genelde bebek doğduktan sonra ameliyat edilerek tedavi edilmeye çalışılıyor. Galen veni anevrizmal malformasyonu bebeklerin beyin gelişimi esnasında kan damarlarında oluşan bir anomaliden kaynaklanıyor. Arterlerin şekli bozularak, kılcal damarlar yerine, toplardamarlara bağlanması nedeniyle beyne giden kan akışının hızını bozuyor. İşte bu beyinde ekstra bir basınç yaratarak, çeşitli beyin hasarlarına ve de kalp yetmezliğine neden olabilmektedir. Hatta bazı vakalarda doğumdan sadece birkaç gün sonra fatal olabilmektedir. En yaygın VOGM tedavisi ise embolizasyondur. Doğum hemen sonra bozulmanın olduğu bölgeye bir katater yerleştirilir ve istenmeyen damar bağlantısını bloke edecek bir madde enjekte edilerek, kan akışı düzeltilir. Fakat bu operasyon yapılana kadar zaten bir miktar hasar gerçekleşmiştir. Dünyada ilk kez ,Brigham ve Kadın Hastanesi ve Boston Çocuk Hastanesi'nden cerrahlar, ultrason kılavuzluğunda rahimde bir VOGM embolizasyonu gerçekleştirdiler. Fetüs rahimdeyken plasenta dolaşımını kullandığından, kalbi ve beyni hasardan korunur. Bu hipotezden dolayı, doğumdan önce bu operasyon gerçekleşirse, çok daha faydalı olacaktır. Operasyon fetüs 34 hafta, 2 günlükken gerçekleştirildi ve başarılı olmuşa benziyor. Bebek Mart'ın ortalarında doğdu ve emar taramalarında inme,sıvı toplanması veya kanama benzeri genel VOGM semptomlarına rastlanmadı. Çalışmanın baş yazarı Darren Orbach, Tedavi edilen ilk vakamızda, genellikle doğumdan sonra görülen agresif bozunmanın ortaya çıkmadığını görmekten dolayı sevinç içindeyiz. Altı haftadır bebeğin ilaçsız, normal yemek yiyerek, kilo alarak ve eve dönerek oldukça iyi ilerlediğini bildirmekten memnuniyet duyuyoruz. Beyin üzerinde herhangi bir olumsuz etki belirtisi yoktur, diyor. Ekip yöntemin güvenirliğinin sadece bir vakayla anlaşılamayacağını, yöntemin güvenirliği ve etkinliği için daha fazla hastada denenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu yeni tedavi, Galen Veni Anevrizmal Malformasyonu tedavisinde yeni bir sayfa açabilir. Bu sayede Galen veni anevrizmal malformasyonuyle doğan çocuklarda; uzun süreli beyin hasarı, sakatlık veya ölüm azaltılabilir. Galen ven anevrizması serebral arterin koroid dalları ve/veya baziler arter dalları ile mezensefalonun genişlemiş venleri arasında arteriyovenöz bir fistülün varlığı sonucunda, Galen venin genişlemesi ile oluşur. Kız ve erkeklerde eşit oranda görülür. Yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde en sık semptom veren serebrovasküler patoloji Galen veni anevrizmasıdır. Tipik olarak yüksek debili konjestif kalp yetmezliğine yol açar ve gelişme geriliği, hidrosefali ve konvülziyonlarla karşımıza çıkar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyada-ilk-kez-bir-bebege-karaciger-kok-hucre-nakli-yapildi/", "text": "Japonya'da gerçekleştirilen yeni bir klinik denemede, dünyada ilk kez 6 günlük bir bebeğe embriyonik kök hücrelerden elde edilen yeni karaciğer hücreleri nakledildi. Köprü Tedavisi verilen bu teknik sayesinde, bebek karaciğer nakli olana kadar sağlıklı tutulabilecek. Bu çığır açıcı tedavi sayesinde, hayati tehlikesi olan hastalarda kullanılabilecek. Bebek üre döngüsü bozukluğu adı verilen nadir bir genetik kondisyona sahipti. Karaciğer eksik bir enzim nedeniyle azotu, üreye yıkamadığından, idrarla atılamıyor. İşte azot atılamadığından, amonyak kana karışarak ölümcül sonuçlara neden olabiliyor. Normalde bu durumda karaciğer nakli gerekiyor fakat nakil ameliyatları 3 ila 5 aylık olana kadar yapılamıyor. İşte o zamana kadar iş işten geçebiliyor. Japonya Ulusal Çocuk Sağlığı ve Gelişimi Merkezi'nden bilim insanlarının yaptığı yeni klinik denemede, hepatosit adı verilen karaciğer hücrelerinin nakli gerçekleştirildi. Normalde bu hücreleri elde etmek çok zor olduğundan, ekip embriyonik kök hücreleri kullanarak bu hücreleri üretti. Sonrasında üretilen hepatositler hastanın karaciğer kan damarlarına enjekte edildi. Kandaki amonyak konsantrasyonuna bakan araştırmacılar herhangi bir yükselme görmedi. Hiçbir komplikasyonun raporlanmadığı ameliyat sonrasında, araştırmacılar zamanı geldiğinde karaciğer naklini gerçekleştirebilecekler. Bu araştırma bazı ilklere öncülük etti. Bu klinik araştırmayla bir karaciğer hastalığının tedavisinde ilk kez transplante hepatositler kullanıldı. Ayrıca bu araştırmayla Japonya'da ilk kez embriyonik kök hücreler kullanılmış oldu. Araştırmacılar böylece bu tekniğin insanlarda güvenirliğini ve etkinliğini doğrulamış oldu. Ekip bu köprü tedavileri sayesinde yeni doğanların karaciğer nakline kadar sağlıklı tutulabileceklerini söylüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyada-ilk-kez-bir-domuzdan-alinan-bobrek-insana-nakledildi/", "text": "Sadece ABD'de bile yüzbinlerce insan organ nakli sırasında bekliyor. İşte, bu nedenle bilim insanları insan donörler yerine çözüm üretmeye çalışıyor. Dünyada ilk kez genetiği değiştirilmiş domuzdan alınan bir böbrek, başarıyla bir insana nakledildi. Tabi başarıyla nakledildi derken, şunun da altını çizmek lazım; sadece 54 saatliğine beyin ölümü gerçekleşmiş ve yapay olarak canlı tutulan bir insanda denendi. Buna rağmen; nakil ekibi böbreğin bağlayarak, normal bir şekilde fonksiyonunu gerçekleştirdiğini gözlemleyebildi. Bir türden diğerine doku veya organ nakli tekniği ksenotransplantasyon deniyor. Eğer bu öncül çalışma geliştirilirse, günün birinde organ nakillerinde domuzlar kullanılabilir. Sadece ABD'de her gün nakil sırasında bekleyen 17 kişi ölmektedir. Bu çok büyük bir gelişmedir. Gerçekten büyük bir olay... diyor araştırmada yer almayan Johns Hopkins Tıp Fakültesi'nden Dorry Segev. Halen üstesinden gelinmesi gereken birçok engel var. Örneğin, düzenleyici kuruluş onayı gerekiyor. Her gün diyalize giren binlerce insan düşünüldüğünde, hayvanlardan nakledilebilecek organlar çözüm olabilir. Domuzlardan alınan organlar uzun süredir insan nakilleri için potansiyel bir kaynak gibi düşünülse de domuz hücrelerindeki alpha-gal adı verilen şeker, vücudumuz tarafından organ reddini anında tetikliyor. İşte bu nedenle alpha-gal üretmeyen genetik olarak değiştirilmiş domuzlar üretildi . Gözlem için hastanın vücudunun dışında tutulan domuz böbreğinin kan ve idrardan gelen atık ürünleri süzdüğü görüldü. Henüz hakemli bir dergiden yayınlanmayan bu bilimsel çalışma için optimistik olurken, dikkatli olmalıyız. Uzmanlar domuz böbreklerinin ciddi derece hasta insanlarda denenmesi gerektiğini ve bunun 2 yıl içinde gerçekleşebileceğini düşünüyor. Yine de etik açıdan bazı endişeler mevcut. Bir hayvandan alınan organın insana nakledilmesine herkes çok olumlu bakmayabilir. Domuz yetiştiriciliği de olduğundan, maymun gibi yenilmeyen hayvanlar yerine kullanılması çok daha kabul edilebilir olabilir. Ayrıca domuzların yavruları daha büyük, gebelik süreleri kısa ve organları bizim organlarımıza çok benziyor. Ayrıca domuzlar şimdiden kalp kapakçığı ve yanıklar için deri nakillerinde kullanılabiliyor. Hatta babunlarda domuz kalbi nakli üzerine deneyler yapılıyor. Yakın zamanda domuz organlarının insanlarda kullanılma potansiyelleri üzerine daha fazla şey duyabiliriz. Domuzun genetiğini değiştiren şirket United Therapeutics'in CEO'su Martine Rothblatt, Çok da uzak olmayan bir gelecekte, her yıl binlerce hayat kurtaracak olan ksenotransplantasyon vaadini gerçekleştirmede önemli bir adımdır. The Guardian'a söyledi ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyada-yasamis-en-zeki-insan-william-james-sidis/", "text": "1 Nisan 1898'de doğan William James Sidis tarihte en zeki adamlardan biri olarak biliniyor. Babası Boris Sidis, Harvard Üniversitesi'nde psikoloji ve psikiyatri eğitimi veriyordu. Annesi Sarah ise bir tıp doktoruydu. William'ın ilginç ve bir o kadar da trajik olan hikayesi henüz 6 aylık iken alfabeyi çözmesi ile başlıyor. 18 aylık olduğunda New York Times okuru olan William; 3 yaşına geldiğinde ise Latince öğreniyor. İlkokul çağına geldiğnde ise ilkokul birinci sınıfı birgün,ikinci sınıfı bir kaç gün, üçüncü sınıfı üç ay, dördüncü sınıfı bir hafta, beşinci sınıfı onbeş hafta; altı ve yedinci sınıfları beş buçuk hafata süreyle bitiren William, 8 yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusçayı konuşabiliyor, anatomi üzerine makaleler yazıyor ve günlük gazeteleri okuyordu. Haliyle bu kısa süre zarfında medyanın çok büyük ilgisine maruz kalıyor ve defalarca New York Times'ın manşetlerinde kendine yer buluyor. 8 yaşında Harvard Üniversitesine başvuran ve bütün yazılı sınavları başarıyla geçen William, Harvard Üniversitesi karar kurulunca yeterince duygusal yoğunluğa ulaşmadığı gerekçesiyle Harvard'ın kapısından 8 yaşında geri dönüyor. 11 yaşında tekrar kapısına dayandığı okula bu sefer kabul edilen William, aynı sene dört boyutlu objeler hakkında Harvard'da ders vermeye başlıyor. Her ne kadar verdiği dersler fakülteden bağımsız özel olsa da konferanslarında hitap ettiği kitle arasında Harvard'da görev yapan öğretim görevlileri de yer almakta. Harvard'daki eğitimini 16 yaşında tamamlayan William, hukuk eğitimi almaya başlar. Hayatı boyunca dört kitap kaleme alan, 40 dil konuşabilen ve bunların yanı sıra Vindergood adında bir de dil üreten William'ın hayatı hukuk eğitimi almaya başladıktan sora farklı bir yönde ilerlemeye başlar. Nitekim Marksist bir görüşe sahip olan William 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanarak hapse atılmıştır. Ailesinin sahip olduğu çevre sayesinde hapis cezasını evde geçiren William, gerek sahip olduğu görüş ve katıldığı eylemler, gerek ateist olmasından ötürü çok ciddi ve ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Genç yaşta parlak zekasıyla manşet olduğu gazetelere artık ağır eleştirilerle konu olmaya başlamıştır. Hayatının geri kalan kısmı bilimden uzak geçiren William, gündelik çalıştığı işlerle hayatını idame ettirmiş ve 17 Temmuz 1944'te hayatını kaybetmiştir. Serebral Hemoraji, yani beyin kanamasından öldüğü belirtiliyor. Bu dahi zamanının ve özümseyemeyen toplumun kurbanı olmuştur. Gerçekten bu dehayı değerlendirmemek affedilemez bir hata olmuştur. William James Sidis'in IQ'süne ilişkin hiç bir yazılı kaynak olmadığı fakat IQ'sünün zamanın şartlarında en yüksek seviyede tespit edildiği varsayılıyor. Ölmeden önce kardeşinin onu bir psikoloğa götürerek IQ testine soktuğu ve ölçülen IQ'sünün 250 ila 300 arasında olduğu karısı tarafından belirtilmiştir. Bu dahinin o zamanlar daha mevzu bahsi bile geçmeyen, The Animate and the Inanimate (1925) adlı makalesinde uzayda ışığı bile yutan termodinamik alanlardan bahsetmiştir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyadaki-su-gunesten-vardi-ve-yildizlar-arasi-uzaydan-geldi/", "text": "Dünyada yaşamın devam etmesi için en önemli şey sudur.Tabi yeni gezegen arayışında da su en önemli hayat belirtisidir. Peki bu Dünya'daki su güneş sisteminden mi geldi yoksa yıldızlar arası uzaydan mı ? İşte Carnegie Enstitüsü'nden bilim insanları Güneş sistemindeki suyun önemli bir kısmının yıldızlar arası uzaydan gelen buzlardan oluştuğunu keşfetti. Araştırma Science dergisinde yayınlandı. Daha önce Güneş sisteminin büyük kısmında su bulunmuştu. Sadece Dünyada değil; buzlu kuyruklu yıldızlarda ,aylarda, Merkür havzalarında, göktaşlarında, Ayda ve Marsta su olduğu su bulunmuştu. Özellikle kuyruklu yıldızlar ve asteroitler evrende çok uzun zamandan beri bulunduğundan sanki doğal bir zaman makinesi gibiler. Güneş sisteminin ilk dönemlerini olduğu gibi gösterebiliyorlar. Güneşin oluştuktan sonra oluşan buzların bugüne kadar nerden geldiği bilinmemekteydi. Güneş henüz gençken öncü bir gezegen(protoplaneter halkasıyla sarılıydı. Solar nebulada denilen bu diskten gezegenler doğdu. Bununla beraber araştırmacıları bu diskteki buzun güneşin kendi yıldız içi moleküler bulutundan mı, yoksa bu yıldız için suyun yok olarak yeniden kimyasal reaksiyonlar yoluyla mı olduğunu bilmiyorlardı. Peki bu neden önemlidir ? Eğer güneş sisteminin ilk evrelerinde yıldızlar arası uzaydan geldiyse, sanki buzullar gibi prebiyotik organik materyal taşıyabilir ki, bu yıldızların oluşurken etrafındaki öncü gezegensel disklerde oldukça bol. Fakat Güneş sistemindeki su Güneşin doğumuyla oluşan yerel bir kimyasal prosesin sonucu ise, gezegensel sistemlerindeki suyun bolluğu oldukça değişken olmalı. Tabi bu nedenle hayatın oluşumuna olası sonuçlar getirecektir, diyor Alexander. Michigan Üniversitesi'nden L. Ilsedore Cleeves liderliğinde Güneş Sistemi'ndeki buzların tarihi üzerine yapılan araştırmada hidrojen ve ağır izotopu döteryum üzerine yoğunlaşıldı. İzotoplar aynı proton sayısına sahip olmalarına rağmen nötron sayıları farklı olan elementlere deniyor. İzotopların kütlelerindeki bu değişim kimyasal reaksiyonlarda önemli farklılıklar yaratıyor. Sonuç olarak su moleküllerindeki hidrojen-döteryum oranı, bilim adamlarına ne gibi koşullar altında bu moleküllerin oluştuğunu söyleyebilir. Örneğin, yıldızlar arası su-buzu oluşumunda, sıcaklık çok düşük olduğundan, döteryum-hidrojen oranı yüksek oluyor. Bugüne kadar Güneş'in doğumunda ne kdara döteryumca zengin su buzu olduğu ve bunun ne kadarının Güneş Sistemi tarafından üretilebileceği bilinmiyordu. İşte bu nedenle ekip protoplaneter diski simüle ederek modeller yarattı. Bu modeller sayesinde uzay buzundaki döteryumun kimyasal proseste elimine olduğunuve tüm sistemin milyon yıllık bir periyotta döteryumdan bu üretmek için sıfırdan yeniden başladığını gördüler. Bunu yaparken meteorları, Dünya'daki okyanus suyunu ve 'zaman kapsülü' kuyruklu yıldızlardaki, döteryum hidrojen oranına ulaşmak için geçen süreyi sisteme uyarladılar. Sonunda araştırmacılar Güneş Sistemindeki suyun bir kısmının Güneşin yıldızlar arası uzayından ve güneş ilk doğduğu zamanlardan geldiğini gösterdi. Elde bulgular Güneş Sistemindeki suyun önemli bir kısmının Güneşten daha yaşlı ve organik açıdan zengin yıldızlar arası buzdan geldiğini gösteriyor. - L. Ilsedore Cleeves, Edwin A. Bergin, Conel M. O'D. Alexander, Fujun Du, Dawn Graninger, Karin I. Öberg, and Tim J. Harries. The ancient heritage of water ice in the solar system. Science, 26 September 2014: 1590-1593 DOI:10.1126/science.1258055"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyadan-155-isik-yili-uzakta-gaz-devi-gezegen-gozlendi/", "text": "Güneş sistemimizden 155 ışık yılı uzakta doğrudan görüntülemeyle gaz devi gezegen keşfedildi. Araştırma bulguları Astrophysical Journal 'de yayınlandı. GU Psc b adı verilen gezegen balık takım yıldızında bulunuyor ve yıldızı bizim güneşimizden tam üç kat küçük. Doktora öğrencisi Marie-Eve Naud'un yönettiği uluslararası araştırma ekibi tarafından bulunan gezegen Gemini Gözlemevi, Mont-Megantic Gözlemevi , the Canada-France-Hawaii Teleskopu ve W.M. Keck Gözlemevi tarafından yapılan gözlemler sayesinde keşfedildi. GU Psc b gezegeni yıldızına Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığından 2000 kat daha uzak. Bu uzaklıktan dolayı gezegenin güneşinin etrafını dönmesi yaklaşık 80.000 dünya yılı alıyor. Elde edilen veriler gezegende sıcaklığın 800 0C derece olduğunu ve Jüpiter' den 9 ila 13 kat daha ağır olabileceğini gösteriyor. OMM ve CFHT' den farklı dalga boylarında elde edilen görüntüler sayesinde bu sıra dışı ve oldukça uzak gezegen tespit edilebildi. Gezegenler normalde kızılötesi ve görünür ışıkla gözlendiğinden daha parlaktır, çünkü yüzey sıcaklıkları diğer yıldızlara kıyasla düşüktür. Bu sayede biz GU Psc b' yi gözleyebildik, diyor baş araştırmacı Marie-Eve Naud. Marie-Eve Naud ve diğer araştırmacılar GU Psc yıldızını araştırırken bu yıldızın genç bir yıldız grubu olan AB Doradus'a ait olduğunu gösterdiler. Bu genç yıldızlar sadece 100 milyon yıl yaşındalar ve bu nedenle etraflarındaki gezegenler halen soğudundan başlıca hedef olarak alınıyor. Gezegenler halen soğudundan parlak ve tespit edilebilirler. Fakat bu rağmen elde edilen bulgular oldukça nadir ve kıymetli. Araştırmacılar 90 yıldız gözlemelerine rağmen ancak 1 gezegen tespit edebildiler. Araştırmalar daha parlak benzer gezegenleri araştırmaya başladılar. - Marie-Eve Naud, Etienne Artigau, Lison Malo, Loic Albert, Rene Doyon, David Lafreniere, Jonathan Gagne, Didier Saumon, Caroline V. Morley, France Allard, Derek Homeier, Charles A. Beichman, Christopher R. Gelino, Anne Boucher.DISCOVERY OF A WIDE PLANETARY-MASS COMPANION TO THE YOUNG M3 STAR GU PSC. The Astrophysical Journal, 2014; 787 (1): 5 DOI: 10.1088/0004-637X/787/1/5"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-buyuk-kamerasi-insa-edilecek/", "text": "ABD Enerji Bakanlığı SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı 'nda dünyanın en büyük dijital kamerasının yapımı için yeşil ışık yandı. 3,2 gigapiksel (1500 yüksek çözünürlüklü televizyon ekranının birleştirilmiş gücü) çözünürlüğe sahip , yeni kamera 8,4 metrelik Large Synoptic Survey Telescope-LSST kalbinde yer alacak. Teleskop Şili Cerro Pachon' a kurulacak. Tabiki bu yeni kamera hiç de hafif değil, üç aynaya sahip makine 2,7 ton küçük bir araba büyüklüğünde dev bir fotoğraf makinesini andırıyor. Brookhaven National Laboratory, Lawrence Livermore National Laboratory, ve SLAC'ın ortaklaşa çalıştığı bu kamera 189 sensör içeriyor ve 800,000 adet sekiz megapiksellik kameranın çözünürlüğünü veriyor. Ayrıca filitre değişim mekanizması ve deklanşör sayesinde yakın uv ile yakın ir arası farklı dalga boylarında görüntü alabilecek. Son olarak kritik karar 3'ü geçtikten sonra son majör onayı alacak kamera önümüzdeki 5 yıl boyunca SLAC Kaliforniya Menlo Park'ta inşa edilecek ve test edilecek. Sonrasında LSST'ye kurulacak. 2022 yılın gelindiğinde ise LSST 10 yıllık görevine başlayacak ve Güney gökyüzünü her gece tarayarak görülebilir yıldızlar ve galaksilerden dev bir katalog oluşturacak. Kameranın yılda 6 milyon gb veri depolaması hedefleniyor. Bu sayede astronomları galaksi oluşumunu daha iyi anlaması, tehlikeli asteroitleri saptaması ve ayrıca karanlık madde, karanlık enerjiyi daha iyi anlamayı sağlaması bekleniyor ki, bunlar evrenin % 95'ini oluşturuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-hafif-maddesi-artik-grafen-aero-jel/", "text": "Aerografitin dünyanın en hafif maddesi olarak duyurulmasından daha bir yıl geçmeden , grafenden üretilen aerojel maddesi liderliği ele geçirdi. Zhejiang Üniversitesi Polimer Bilimleri ve Mühendisliğinden Profesör Gao Chao liderliğinde bir ekip, yoğunluğu helyumdan bile az olan ultra hafif bir aerojel üretti. Aerojelin yoğunluğu hidrojenden iki kat daha hafif. 1931 yılında Amerikan bilim adamı ve kimya mühendisi Samuel Stephens Kistler, tarafından yaratılan aerojeller son yıllarda bilim arenasında oldukça popüler bir materyal haline geldi. Çoklu duvarlı karbon nanotüp aerojel ya da diğer adıyla donmuş duman , 4mg/ cm3 yoğunluğuyla dünyanın en hafif maddesi ünvanını 2011' de 0.9 mg/cm3' lük mikro-latis materyaline kaptırmıştı. Fakat daha bir yıl geçmeden aerografit, 0.18 mg/cm3 yoğunluğuyla tacını yeniden eline aldı. Bugün Prof. Gao ve ekibi 0.16 mg/cm3 yoğunluğuyla grafen aerojel rekoru daha da aşağı çekmeyi başardı. Gao ve ekibi rekoru kırmak için mucize materyal du jour grafene yöneldi. Makroskopik grafen molekülleri geliştirmede tecrübeli olduklarından ekip, bir ve iki boyutlu grafen filmlere yeni bir boyut ekleyerek rekoru egale etmek istedi. Normalde aerojelleri üretmek için kullanılan sol-gel ve şablon yöntemleri yerine, ekip dondurarak kurutma yöntemiyle karbon nanotüplerden ve grafenden bir istenilen şekle sokulabilen bir köpük ürettiler. Şablona gerek duymadan , artık boyut sadece kabın şekline bağlı. Daha büyük bir kap sayesinde binlerce kübik santimetrelerden oluşan aerojeller üretilebilir. diyor, Prof. Gao. Üretilen malzemenin olağanüstü esnekliğe sahip çok güçlü bir madde olduğu ve anında kendi ağırlığının 900 katı petrolü emebileceğini belirtildi. 1 gram aerojel saniyede 68,8 gram petrolü emebildiğinden, denize yayılan petrolü temizlemek için oldukça ilgi çekici bir materyal olarak gösteriliyor. Araştırmacılar bu malzemenin bir diğer kullanım alanınında enerji depolama ünitelerinde faz değiştirici yalıtım malzemesi olarak ya da katalitik taşıyıcı olarak kullanılabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-hassas-atom-saati-stronsiyumdan-yapildi/", "text": "Daha önce yapılan kuantum mantık saatinin 3.7 milyar yılda bir saniyelik doğruluğundan tatmin olmayan National Institute of Standards and Technology ve JILA daha hassas bir saat yaptı. Strontiyumdan üretilen Dünya'nın en hassas saati o kadar stabil ki, 5 milyar yılda sadece 1 saniye hata yapıyor. Atomik saat performansı iki anahtar metrik ölçüldü. Bunlardan birincisi olan stabilite, saatin en iyi performansa ulaşması için ne kadar süre geçmesine bağlı olan bir belirleme faktörü. İkincisi ise kesinlik, referans atomları iki enerji seviyesi arasındaki osilasyonuna gerçek rezonans değerinin yakınlığı . NIST'ten belirtildiğine göre yeni stronsiyum kafes saati, NIST'in geçen sene sunduğu Ytterbium saatin stabilitesine oldukça yakın. Diğer atom saatlerinin stabiliteyi yakalaması saatler hatta günler alırken, bu iki saatte saniyeler içinde stabiliteye geliyor. Ayrıca, NIST'in belirttiğine göre, yeni atom saati önceki saatinden yani kuantum mantık saatinden % 50 daha hassas. 1990'larda üretilen sezyum kaynaklı atomik saatler hassasiyet rekorlarını elde tutuyordu. Yeni stronsiyum saati daha hassas olsa da dünyada zamanı tanımlamak için halen sezyumlu atom saatleri kullanılıyor. Çünkü NIST halen, NIST-F1 sezyum kaynaklı saatle ulusal saati belirliyor. Örneğin, Amerikan' sivil saatini belirlemek için halen bu saati kullanıyor. Buna rağmen NIST, stronsiyum kafes ya da diğer deneysel pillerin bir gün zamanı belirleyen standart olabileceğini belirtiyor. JILA stronsiyum saati optik bir atom saati olduğunda birkaç bin nötr stronsiyum atomun optik lazer kafesinde tutarak çalışıyor. Stronsiyum atomlarından oluşan tiktaklar, saniyede 430 trilyon keze denk geliyor . Belirli bir frekansta kırmızı lazer yardımıyla enerji seviyeleri arasında değişim ölçülüyor. Diğer atom saatlerinde tek bir atomun kuantum seviyeleri arasındaki gidip gelmesi ölçülürken, strontiyum saatlerinde binlerce atomun kuantum dalgalanmasının ortalaması iki tiktak arasındaki tek ölçüme denk geldiğinden, aynı doğruluk ve tekrarlanabilirliği tek seferde sağlıyor. - B. J. Bloom, T. L. Nicholson, J. R. Williams, S. L. Campbell, M. Bishof, X. Zhang, W. Zhang, S. L. Bromley, J. Ye. An optical lattice clock with accuracy and stability at the 10-18 level. Nature, 2014; DOI: 10.1038/nature12941"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-iyi-duyan-hayvaninin-petek-guvesi-oldugu-anlasildi/", "text": "Strathclyde Üniversitesi' den araştırmacılar, petek güvesinin 300 kHz' e kadar frekansa ulaşan sesleri duyabildiğini tespit etti. Yani petek güvesi dünyanın en iyi duyan hayvanı. İnsanlar maksimum 20 kHz frekanstaki sesleri duyabiliyor, yaşlandıkça duyma kapasitesi 12-15 kHz' e kadar düşüyor. Yunuslar bile ultrason sayesinde 160 kHz' e kadar duyabiliyor. 300 kHz' kadar sesleri duyan hayvan işte sadece bir güve türü. Araştırma Strathclyde Üniversitesi' nin Ultrasonik Mühendisliği Merkezi' nde yapılırken, güvenin sıradışı duyma kapasitesi hava çiftli ultrasondaki gelişmeler yardımıyla tanımlandı. Araştırmadan elde bulgular sayesinde Dr Windmill ve meslektaşları havadaki ultrasonik atımların iletişimini anlayarak geliştirebilecekler. Aslında güvenin bu adaptasyonu, yarasanın adaptasyona ters düştüğü için, yarasalarla güveler arasında evrimsel bir savaş oluyor denilebilir. Dr. Windmill , disiplinler arası çalışmalar yürüterek, böceklerin duyma sistemleri sayesinde mikro ses sistemleri tasarlamaya devam ediyor. Gelecekte bu sayede minyatür mikrofonlar üretilebilecek. Dünya' nın en iyi duyan hayvanının güve olması şaşkınlık verici gerçekten. - H. M. Moir, J. C. Jackson, J. F. C. Windmill. Extremely high frequency sensitivity in a 'simple' ear. Biology Letters, 2013; 9 (4): 20130241 DOI: 10.1098/rsbl.2013.0241"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-kisa-zaman-saniyenin-sekstilyonda-biri-247-zeptosaniye/", "text": "Mikroskobik dünyada gerçekten çok fazla gizem var, çünkü her şey çok küçük ve inanılmaz hızlı bir şekilde gelişiyor. İşte böyle mikroskobik bir boyutta 1 saniye sonsuz gibi gelebiliyor, çünkü kimyasal bağların oluşması ve kopması sadece bir femtosaniyede gerçekleşiyor yani saniyenin katrilyonda birinde. Son yıllarda , femtosaniye lazer atımları kullanarak çok kısa süren olaylar ölçülebiliyor. Yeni yapılan ölçümde ise femtosaniyenin çok çok altına inildi. Araştırmacılar fotonun, hidrojen molekülünden geçiş zamanını 247 zeptosaniye olarak ölçtü. Referans olarak, zeptosaniye bir saniyenin sekstilyonda birine denk geliyor. Yani 0.0000000000000000000001 saniye! Eğer bir saniyedeki zeptosaniye sayısını saniye gibi düşünürsek, bu süre 31.7 trilyon yıl gibi uzun bir süreye denk gelir. Yani bu süre evrenden 2365 kat daha yaşlı olurdu. Yani zeptosaniye gerçekten çok ama çok kısa bir zaman dilimine denk geliyor. Bu devrimsel ölçüm, Goethe Üniversitesi, DESY hızlandırıcısı ve Fritz-Haber Enstitüsü'nden araştırmacılar tarafından yapıldı. Aslında bu ölçüm bir ilk değil, 2016'da yine aynı ekip, fotonla vurulan helyum atomundan kopan elektronun süresini 850 zeptosaniye olarak ölçmüştü. Yeni ölçüm eski ölçüme göre 3.4 kat daha kısa olarak gerçekleşti. Aslında yeni deney eski deneye oldukça benziyor. Araştırmacılar, hidrojen molekülünü X ışınlarıyla belli bir enerji seviyesinde uyararak, moleküle iki taraftan da elektronlar yolladı. Araştırmacılar bu iki elektronun interferans desenlerini ölçerek, fotonun ilk hidrojen atomuna ne kadar sürede ulaştığını ve sonra da moleküle ne kadar sürede ulaştığını ölçtü . İşte sonuç, 247 zeptosaniyeye kadar çıkıyor. İlk kez molekülün içindeki elektron kabuğunun, aynı anda her yerde ışığa aynı reaksiyonu vermediğini gözlemledik. Zaman gecikmesi oluyor çünkü, bilgi moleküle ışık hızında yayılıyor, diyor baş araştırmacı Reinhard Dörner."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-kucuk-buzdolabi-sadece-birkac-mikron-boyutunda/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi 'dan bilim insanları, yeni bir termoelektrik teknolojisiyle mikroskopik boyuttaki dünyanın en küçük buzdolabını geliştirdi. Araştırmacılar bu yeni teknoloji sayesinde cisimlerin anında soğutmayı amaçlıyor. Termoelektrik cihazlar metalize plakalar arasında yer alan bir çift yarı iletken ihtiva eder. Bu iki yüzey arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak elektrik üretir. Örneğin , NASA'nın Voyager uzay gemisi bu prensipten yola çıkarak bilimsel ekipmanlarına güç veriyor. Enerji kaynağı olarak plütonyum'dan gelen ısıyı termoelektrik cihazlarda kullanır. Her geçen gün, termoelektrik üreteçlerden elektrik üreten yeni cihazlar icat ediliyor. Termoelektrik boyalar, telefonları şarj edebilen kamp ocakları vb. bir çok yeni icat geliştiriliyor. Yeni araştırmada termoelektrik üreteç, elektrik üretmek yerine soğutma aracı olarak kullanıldı. Bu cihaza elektrik akımı uygulandığında bir yüzeyi sıcak, diğer yüzeyi soğuk oluyor. Aslında peltier soğutucuları gibi çalışıyor. UCLA ekibi bu mikro soğutucuyu üretirken yarı iletken olarak bizmut telürür ve antimon bizmut telürür kullandı. Bu malzemelere bilindik yapışkan bant yapıştırıldı ve çekildiğinde tek kristalli tanecikler üretildi. Sonra bu kristaller 100 nm kalınlığında yani, metrenin on milyonda biri ölçeğinde termoelektrik cihazlar üretmede kullanıldı. Bu sayede daha önceki dünyanın en küçük termoelektrik soğutucusu rekorunu , 10 bin kattan daha küçüğünü üreterek kırdık, diyor araştırmanın yazarlarından Regan Araştırma Grubu'dan Xin Yi Ling. Bu minicik buzdolabının marifetleri saymakla bitmiyor. Termoelektrik soğutucuların avantajlarından biri hareketli parça olmadığından dolayı çok daha güvenilir ve küçük olabiliyorlar. Buna rağmen, çok fazla elektrik üretemiyor ve büyük ölçeklerde cisimleri soğuk tutamıyorlar. Araştırmacılar bu termoelektrik fenomenin nano ölçekte çalışarak, bu olayda gerçekleşen fiziği daha iyi anlamak ve büyük cihazlar geliştirmek için buradan ders almayı planlıyor. Buradan yola çıkarak anında soğutma teknolojisinin temelleri atılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-kucuk-cip-devresi-vucuda-enjekte-edilecek-kadar-kucuk/", "text": "Kolombiya Üniversitesi'nden mühendisler dünyanın en küçük çip devresini üretmeyi başardı. Şırıngayla enjekte edilebilecek kadar küçük olan bu çipli sistem sayesinde şimdilik sadece vücut sıcaklığı ölçülebiliyor. Bu sayede birçok vücut fonksiyonunun takibi mikroçip sistemleriyle sağlanabilir. Bilim insanları mikroskobik elektronik cihazlar konusunda gün geçtikçe daha küçük cihazlara imza atıyor. Kolombiya Üniversitesi mühendislerinin yeni ürettiği bu çipli sistem, 0.1 mm3'den daha küçük hacmiyle, tümüyle fonksiyonel bir elektronik devre içeriyor. Sadece 0.3 mm uzunluğundaki bu küp şeklindeki cihaz o kadar küçük ki, maytlardan ya da dünyanın en küçük bilgisayarından bile küçük. Ancak mikroskop altında görülebilen cihaz çip sayesinde iletişim kurarak, güç alabiliyor. Genelde küçük elektronik RF modülleri sayesinde elektromanyetik radyo sinyalleri iletir ve alır. Fakat bu kadar küçük cihazlar için dalga boyları çok büyük olacaktır. Diğer taraftan ultrason dalgaları verilen frekanstan çok daha küçüktür ve ses hızı elektromanyetik dalgaların yol aldığı ışık hızından daha düşüktür. İşte bu neden araştırmacılar çipe piezoelektrik transdüser yerleştirerek, ultrasonla kablosuz güç ve iletişim kurma yoluna gitti. Çip anakarta takılan düşük güçlü sıcaklık sensörü sayesinde gerçek zamanlı olarak vücut sıcaklığını ölçebiliyor. Ultrasondan aldığı güçle sıcaklık dalgalanmalarını da ölçülebiliyor. İmplant canlı farelere enjekte edilerek denendi. 7 fareye kadar ultrason nörostimülasyonla kullanılabildi. Bilim insanları insanlara yerleştirilecek bu tip çipler sayesinde ultrason kablosuz iletişim kurulabileceğini hayal ediyor. Şimdilik üretilen bu çip ancak vücut sıcaklığını ölçebilse de ilerde tansiyon, glukoz ve solunum fonksiyonlarını ölçebilir. Biz ne kadar küçük fonksiyonel bir üretebileceğimize dair sınırlarımızı zorlamak istedik. Çipi sistem olarak kullanmak yeni bir fikir ve sadece çip değil tamamıyla fonksiyonel bir elektronik sistem içeriyor. Böylece kablosuz minyatür medikal implantlarda devrim gerçekleştirilerek, vücutta farklı fonksiyonlar ölçülerek klinik uygulamalarda kullanılabilir ve nihayetinde insan kullanımı için onaylanabilir, diyor araştırmanın lideri Ken Shepard. İnsanların hayatını cehenneme çevirecek bir virüs geliştiren insan! umarım bu çip işini de iyi niyetle bitecek bir teknolojiye dönüştürür ama ben yine de emin olamıyorum!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-kucuk-yari-iletken-lazeri-yapildi/", "text": "Teksas Üniversitesi' ndeki fizikçiler ve Tayvan ve Çin' deki meslektaşlarının işbirliğiyle dünyanın en küçük yarı iletken lazerini geliştirerek, fotonik teknolojide çığır açarak bilgisayarlardan tıbba kadar pek çok alanda kullanılacak. Yarı iletken lazerlerdeki bu minyatürleşme ile hızlı, daha küçük ve daha az enerjili foton bazlı teknolojilerle ultra hızlı çipler yapılabilecek, algılamak için yüksek duyarlılıklı biyosensörler, hastalığı teşhis ederken ve tedavi ederken kullanılabilecek ve yeni nesil iletişim teknolojilerinde kullanılacak. Benzeri cihazlarda nanolazerler kullanılarak optik sinyaller yaratarak bilgi iletiliyor ve elektronik devrelerin değiştirme potansiyelleri var. Fakat fotonik cihazlarda 3 boyutlu optik difraksiyon limiti vardır. Bizim geliştirdiğimiz nanolazer cihazı 3 boyutlu difraksiyon limitinin altında çalışabiliyor. Yaptığımız araştırma nano teknolojiler için büyük etki yapacak. diyor Texas Üniversitesi' nden profesör Chih-Kaleng Ken Shih. 3 boyut difraksiyon limitinin altında çalışmak için nano lazer yeşil ışık veriyor, fakat bu lazer o kadar ince ki,çıplak gözle görülemiyor. Lazerde içi indiyum galyum nitrit doldurulmuş, galyum nitrit nanorod kullanılmıştır. Nanorod ince bir tabaka ısı yalıtım silikonu kullanılarak kaplama bir tabaka gümüş filmle kapladı ve atomik seviyeyi sabitledi. Bu cihaz için 15 yıldır çalışıyordu ve atomik düzlemsellik sağlandı bu plazmon kaybını önleyip, ışın saçılması engellendi. - Y.-J. Lu, J. Kim, H.-Y. Chen, C. Wu, N. Dabidian, C. E. Sanders, C.-Y. Wang, M.-Y. Lu, B.-H. Li, X. Qiu, W.-H. Chang, L.-J. Chen, G. Shvets, C.-K. Shih, S. Gwo.Plasmonic Nanolaser Using Epitaxially Grown Silver Film. Science, 2012; 337 (6093): 450 DOI:10.1126/science.1223504"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-en-yasli-kadininin-kaninda-uzun-yasamin-sirri-bulundu/", "text": "Uzun yaşamanın sırrı akyuvarlardan mı kaynaklanıyor ? Dünya'da şimdiye kadar yaşamış en uzun ömürlü kadın Hendrikje van Andel-Schipper 'ın , genelde yaşlanmayla beraber kan kök hücrelerinin tükenmesiyle ortaya çıktığı düşünülüyor. 1890' da doğan van Andel-Schipper yaşlanana kadar kayda değer derecede sağlıklı olduğu belirtildi. 2005' de ölene kadar hasta olmadan ve temiz bir zihinle yaşadı. Vasiyetine istinaden ölmesiyle bedeni bilimin hizmetine sunularak kanı ve doku örnekleri bilim insanlarına vücudun yaşlanmadan nasıl etkilendiğini belirtti. New Scientist dergisindeki rapora göre insan ömrü kök hücrelerin yenilenme kapasitesiyle alakalı. Zamanla kök hücrelerin yenilenme kapasitesi düşüyor sonunda hücreler ölmeye başlıyor. İşte yaşlanmayla dokuların ve hücrelerin yenilenmesi yavaşlıyor ve ölüm gerçeği ortaya çıkıyor. Andel-Schipper öldüğünde vücudunda en son kalan akyuvarların üçte ikisinden sadece hematopoietik iki kök hücre (normalde 1300 aktif kök hücre ort.) saflaştırıldı. Buda kadının kan kök hücrelerinden büyük kısmının bittiğini ve öldüğünü gösteriyor. Ayrıca Andel-Schipper'in beyaz kan hücrelerinin telomerlerinde hızlı bir yıpranma görülmüş. Telomerler kromozomlar için koruyucu başlıklar gibi, her hücre bölünmesinde mum gibi yanıyorlar. Ömür boyunca aktif kök hücrelerin sayıları azalıyor ve telomerler öldüklerinde kısalıyor. Kan kök hücrelerinin telomerleri beyindeki kök hücrelere göre 17 kat daha kısa. Bu noktaya ise kök hücre tükenmesi deniyor. Gerçekten bir gün ölümün nedenini anlayarak kontrol edebilecek miyiz ? Bazı bilim insanları doğumda alınan kök hücrelerin bir gün yaşlanacak vücutlara yeniden enjeksiyonuyla yenilenmesinin mümkün olduğunu düşünüyorlar. Eğer gençken vücudumuzdan bir numune alıp, bunu yaşlandığımızda tekrar vücudumuza verdiğimizde , tekrar uzun telomerlere sahip olabiliriz. Buna rağmen bu sade kanda mümkün dokularda değil., diyor baş araştırmacı Henne Holstege. Aslında bu bilgi sayesinde bilim insanları teorik gençlik çeşmesini yaratmaktan ziyade, bunun neden bazı insanların erken Alzheimer'a yakalandığına dair çalışmalara ilişkin korelasyona ilişkin sonuçlar el de etmeyi planlıyor. 115 yaşında ölen Van Andel-Schipper'ın kanı aslında bize vücudun kansere karşı doğal savunma mekanizmasını anlamada önemli ipuçları verebilir. Dünyanın en yaşlı kadınının sağlıklı kan hücrelerinde 400 mutasyon tespit edildi. Araştırmacılar Van Andel-Schipper'ın kanında pek çok mutasyon gerçekleşmesine rağmen bu somatik mutasyonların tümüyle zararsız olduğunu tespit ettiler. Yanlış DNA replikasyonundan oluşan bu mutasyonlar, van Andel-Schipper'ın hücrelerini tehlikeli mutasyonlara karşı koruyan gelişmiş bir sistem gibi gözüküyor. Eğer bir mutasyon oluşursa , burda bir seçim fırsatı ve bazı somatik mutasyonların kansere dönüşme olasılığı doğuyor. Fakat gördüğümüz kadarıyla bu somatik mutasyonlar normal, kan gibi kanserojen dokular yok. Artık sağlığın ne olduğu hakında düşünmeliyiz, diyor Wellcome Trust Sanger Enstitüsü'nden Chris Tyler-Smith. - Holstege H, Pfeiffer W, Sie D, Hulsman M, Nicholas TJ, Lee CC, Ross T, Lin J, Miller MA, Ylstra B, Meijers-Heijboer H, Brugman MH, Staal FJT, Holstege G, Reinders MJT, Harkins TT, Levy S, Sistermans EA. Somatic mutations found in the healthy blood compartment of a 115-year-old woman demonstrate oligoclonal hematopoiesis. Genome Res, 2014 DOI: 10.1101/gr.162131.113"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-biyonik-bitkileri-nano-teknolojiyle-yaratildi/", "text": "Bitkilerin doğada pek çok yararı vardır, besin, yakıt oksijen ve çevre için büyük önem taşırlar. Massachussets Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları nanomateryalleri kullanarak bitkilerin enerji üretimini arttırmanın yeni yollarını arıyorlar. Böylece bitkilere yeni özellikler kazandıracaklar. Çevre kirliliği izleme gibi fonksiyonlar da gözlenecek. Nature Materials dergisinde yeni yayınlanan bir araştırmada bitkilerin ışık enerjisi elde etme kabiliyetlerinin kloroplastlara tutturulan nanotüpler sayesinde % 30 kadar arttırıldığı belirtildi. Kloroplastlar bitkilerde fotosentez yapmaya yarayan bir hücre organeli. Bilim insanları farklı bir çeşit karbon nanotüp modifiyesiyle nitrik oksit gazını tespit etmeyi başardı. Böylece bilimsel açıdan ilk nanobiyonik bitkiler çağı başlamış oldu. Bitkilere teknolojiye adapte olmak açısında oldukça aktifler. Kendi kendilerini onarabiliyorlar, dış çevrede stabil kalabiliyorlar ve zorlayıcı ortamlarda hayatta kalabiliyorlar. Bu sayede kendi enerjilerini ve su dağılımlarını sağlıyolar, diyor MIT Kimya Mühendisliği'nden Prof. Michael Strano. Strano ve araştırmanın baş yazarı doktora sonrası öğrenci bitki biyoloğu Juan Pablo Giraldo, bitkileri kendi kendilerine güç sağlayabilecek fotonik aletler örneğin, patlayıcılar ve kimyasal silahlar için dedektör gibi kullanabileceğini belirtiyor. Strano, bitkilerin sınırsız potansiyeli olduğunu belirtiyor. Nanobiyonik bitkileri yetiştirmede ana fikir güneş pillerine benzer kendi kendini onaran bitki hücreleri üretmektir. Bir sonraki adımda araştırmacılar bitkilerden izole edilen kloroplastların fotosentez özelliğini geliştirerek güneş pillerinde kullanımını amaçladılar. Kloroplastlar fotosentez için gerekli tüm mekanik donanıma ev sahipliği ediyorlar ve bu iki adımda oluşuyor. İlk aşamada klorofil vb. pigmentler ışığı absorbluyor, bu da elektronları uyarararak kloroplastlardaki tilakoid membranlarına doğru bir akış sağlıyor. Sonrasında bitki elektrik enerjisini yakalayarak fotosentesizin iki aşamasına yani şeker yapımına güç veriyor. Normalde kloroplastlar bitkilerden izole edilebilse de kısa bir süre sonra yıkıma uğruyorlar. İşte kloroplastların bu üretkenliğini korumak için nanoserya adı verilen seryum oksit nanoparçacıklar ekleniyor. Bu parçacıklar oksijen radikaller karşı çok güçlü antioksidanlar ve böylece oksijenler süpürülerek kloroplastlar ışık ve oksijen hasarından korunuyor. Araştırmacılar lipid zarf değişim engellenmesi adı verilen teknikler sayesinde nanoseryalar kloroplastlara yerleştirilebiliyor. Bu parçacıklar aşırı yüklenmiş poliakrilik asit molekülüyle kaplanarak, parçacıkların yağı penetre etmeleri sağlanıyor. Böylece hidrofobik membranlar kloroplastları sarabiliyor. İşte bu kloroplastlarda hasar veren moleküller çarpıcı biçimde düşüyor. Ayrıca araştırmacılar aynı aktarım tekniğini kullanarak negatif yüklenmiş DNA ile yüklenmiş yarı iletken karbon nanotüpleri kloroplastlara yerleştirdiler. Böylece normalde güneş ışığının sadece % 10 kadarını kullanan bitkiler, karbon nanotüpleri yapay antenler gibi kullanarak spektrumdaki ultraviyole, yeşil ve yakın kızılötesi dalga boylarını yakalayarak güneş enerjisinden daha fazla yararlanıyorlar. Karbon nanotüpler sanki bir protez fotoabsorblayıcı gibi davranarak tilakoid membranlarına doğru olan elektron akışını % 49 ' dan daha fazla arttırdı. Nanoseryalar ve karbon nanotüpler bir araya gelince kloroplastlar birkaç saat daha fazla aktif kalabiliyor. Araştırmacılar sonrasında canlı bitkilere dönerek vasküler infüzyon adı verilen nano parçacıkları Arabidopsis thaliana adı verilen turpgiller familyasın küçük çiçekli bir bitkiye verdiler. Bu metot kullanılarak yaprağın altına uygulanan nano parçacık solüsyonu, stomata adı verilen küçük gözenekleri engelledi Normalde bu gözenekler içe karbondioksit akışına izin vererek, oksijenin dışa akışına imkan vermiyor. Bu bitkilerde kloroplastlara yerleştirilen nanotüpler fotosentetik elektron akışını % 30 civarında arttırdı. Fakat halen bu ekstra elektron akışının bitkilerin şeker üretimi üzerindeki etkileri keşfedilmeyi bekliyor. Nanoparçacıkların glukoz benzeri yakıtlardaki üretime etkisi ne olabilir? , diyor Giraldo. Araştırmacılar ayrıca, Arabidopsis thaliana bitkilerine karbon nanotüpler yerleştirerek nitrik oksit gibi çevre kirletici gazlara karşı kimyasal sensörlere çevirdi. Strano'nun laboratuvarında geliştirilen karbon nanotüpler sensörleri hidrojen peroksit, TNT ve sinir gazı sarin gibi pek çok gazı algılayabiliyor. Hedef molekül nanotübe tutunduğunda , nanotüp floresansı değişiyor. Bu sayede bir gün tespit edilmesi oldukça zor serbest radikaller, tek parçacık seviyesinde tespit edilebilecek. - Juan Pablo Giraldo, Markita P. Landry, Sean M. Faltermeier, Thomas P. McNicholas, Nicole M. Iverson, Ardemis A. Boghossian, Nigel F. Reuel, Andrew J. Hilmer, Fatih Sen, Jacqueline A. Brew, Michael S. Strano. Plant nanobionics approach to augment photosynthesis and biochemical sensing. Nature Materials, 2014; DOI: 10.1038/nmat3890"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-havadan-hidrojen-elde-eden-elektrolizoru-gelistirildi/", "text": "Melbourne Üniversitesi'nden bilim insanları, doğrudan havadan hidrojen elektroliz edebilecek bir cihaz geliştirdi. Direct Air Electrolyzer-Direkt Hava Elektrolizörü atmosferdeki nemi absorblayarak, hidrojen ve oksijenine ayırıyor. Sistem o kadar iyi çalışıyor ki, kemik kuruluğu adı verilen % 4 kuruluğa kadar inebiliyor. Özellikle, Avustralya gibi çöl ikliminin hüküm sürdüğü ve güneş enerjisi potansiyeli yüksek ülkelerde yeşil hidrojen üretimi yapılabilir. Hidrojeni ayrıştırarak, kolayca taşıyabiliriz. Avustralya Melbourne Üniversitesi'nden kimya mühendisleri tarafından geliştirilen cihazın, basit bir tasarımı var. Anot ve katot olarak görev yapan iki düz plaka var. Bu plakaların arasında melamin sünger veya sinterlenmiş cam köpük konuyor. Böylece güneş enerjisi potansiyeli arttırılıyor. Enerji kaynağına bağlandığında havaya maruz kalıyor ve katotta hidrojen çıkışı olurken, anotta oksijen çıkışı oluyor. Araştırmacılar bu araştırmayla ilk kez havadan direkt hidrojen elde edildiğini belirtiyor. Ayrıca, % 4 nem kadar düşük kuruluklarda çalışabiliyor. Avustralya'nın Red Center'ı Alice Springs gibi yerlerde nem ortalama % 20 oluyor. Araştırmacılar birbirinden farklı higroskopik sıvılar, gözenekli ortamlar, kalınlıklar ve diğer parametreleri test ederek, faradayik verimde % 95lere kadar çıktı. Kitap büyüklüğünde bir güneş paneli kullanarak, katotta metrekarede günde 3,7 m 3'lere varan yüksek saflıkta hidrojen üretebiliyor. Araştırmacılar bu teknolojiyi teknik ve yapısal açıdan uygulanabilir ve düşük maliyetli olarak tanımlıyor. Mühendisler sonraki aşamada sistemi daha zor koşullar ve yüksek sıcaklıklarda denemek ve büyütmek istiyor. Makale açık kaynak olarak Nature Communications dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-katlanabilir-dokunmatik-tableti-tanitildi/", "text": "Queen's Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi ,eski antik sarmallar gibi kullanılabilen dokunmatik katlanabilen bir tablet ekranı yapmayı başardı. Katlanabilen ekranlarda bir öncü olan Dr. Roel Vertegaal tarafından geliştirilen bu yeni teknoloji esneyebilen cihaz teknolojisinde yeni bir çığır açacak. 2K yüksek çözünürlük sağlayabilen 7.5 inçlik ekran rulo haline getirilebiliyor. Cihazın 3D yazıcıda basılan silindir iskeletinde elektronikler bulunuyor. İki döner teker sayesinde silindir üzerinde aşağı yukarı kaydırma yapılabiliyor. Eğer kullanıcı ekranı daha detaylı incelemek isterse, ekran tablet gibi açılarak kullanılabiliyor. Hafifliği sayesinde tabletlerden daha kullanışlı bir alternatif olabilir. Ayrıca katlandığında cebinize sığarak , cep telefonu gibi kullanılabiliyor. Kaydırma tekeri, sonsuz kaydırma sağlayarak, hızlıca göz atmaya imkan veriyor. Ayrıca ekran açıldığında tam ekrana geçilerek, intagram timeline, linkedin kişiler gibi yerlere ulaşılabiliyor. Katlanabilir olmasının yanında prototip aynı Wiimote gibi hareket kontrolü yapabiliyor. Bu cihazın döner tekerleri robotik aktüatörler içerdiğinden, fiziksel hareketleri ve döndürmeleri algılayarak, tepki alabiliyor. Umarım sonunda bu cihaz sonunda katlanarak gömlek cebine girebilecek kadar küçülebilir. Daha geniş kapsamlı olarak, MagicScroll projesi, ekranların düz olması gerekmediğini ve her şeyin bir ekrana dönüşebileceği kavramlarını daha fazla incelememize olanak sağlıyor. İster kahve dolu bir kioska gelmeden önce siparişinizi seçebileceğiniz interaktif bir ekrandan yapılmış tekrar kullanılabilir bir fincan olsun, ister kıyafetlerinizdeki bir ekran olsun, nesnelerin uygulamalara nasıl dönüşebileceğini araştırıyoruz diyor Dr.Dr. Vertegaal."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-kez-siviyi-itebilen-super-omnifobik-yuzeyi-olusturuldu/", "text": "Bilim insanları dünyanın ilk hiçbir sıvıyı üzerinde tutmayan süper omnifobik yüzeyini üretti. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar geliştirdikleri bu maddenin endüstriyel ve biyomedikal kullanım alanı olabileceğini belirtiyorlar. Örnek olarak; bu sayede makinelerin korozyonu yavaşlatılarak ömürleri arttırabilir, güç santralleri, güneş pilleri veya tava gibi mutfak ekipmanları iyileştirilebilir. Normalde suyu yapışmaz bir tavaya koyduğunuzda kayar, çünkü yüzeyindeki hidrofobik madde suyu iter ve yuvarlar. Bilim insanlarının süper hidrofobik maddeler olarak tanımladığı yüzeyler suyu çabucak iter. Aynısı doğada bazı yapraklarda görülür. Yapraklara mikroskop altında bakarsanız yüzeyde tüyler ve noktalar görürsünüz. Bu noktaların azalmasıyla su kendi yüzey gerilimiyle tutulur, diyor Makine ve Uzay Mühendisliği'nden Prof. Chang-Jin CJ Kim. Yapışmaz tavalar hidrofobiktir fakat 'oleofobik' değildir, bu nedenle yağlı sıvıları itmezler. Bu nedenle kızartma yağı su gibi damlacıklar halinde yayılmaz ve suya göre çıkması daha zordur. Son yıllarda bilim insanları sadece hidrofobik değil ,aynı zamanda oleofobik olan maddeler üzerinde çalışıyorlar. Bu maddelere omnifobik deniyor ve üzerinde hangi sıvı olursa olsun iterek kaydırıyor. Omnifobiklerin en düşük yüzey gerilimine sahip maddeleri bile itmeleri gerekiyor. Çok düşük yüzey gerilimine sahip olan maddeler süper oleofobik yüzeylerin mikroskopik yüzeylerine çökerek onları ıslatıyor. Elektronik soğutma aygıtlarında kullanılan florlanmış çözeltiler bu sınıfa giriyor. Süperomnifobik terimi bazı malzemeler için kullanılmasına rağmen, bugüne kadar hiçbir yüzey florlanmış çözeltileri iterek kaydırmayı başaramadı. Kim'in laboratuarından doktora sonrası bilim insanı Tingyi Leo Liu ve Kim ilk kez gerçek omnifobikliği gösterdi. Mühendisler binlerce 20 mikrometrelik mikro düz kafalı çiviyi birleştirerek süperolefobik tekstür oluşturdu. Süper omnifobik yüzey ve Teflon karşılaştırıldı. Aslında bu yüzey küçük şemsiyelerden yapılmış bir yüzeye benziyor. Yüzeyden su,metanol ve florlanmış solvent FC-72 kolayca yuvarlanarak gitti. Şimdiye kadar bu etki ne insan yapımı, ne de doğada bir yüzeyde gözlenmedi. Bu tekstürün fiziksel özelliklerine ve yüzeyin yapıldığı maddenin kimyasal özelliklerine dayanıyor. Kim bu yüzeyi mekanik yüzey olarak adlandırmanın gerçekten uygun olacağını düşünüyor. Ekibin bu yenilikçi tasarımındaki sır ise bu çivi başlarına nano detaylar eklemeleri. Düz başın altında nanoboyutta inceliği sahip tepeyi sararak dikey inen bir perde var. Bu çıkıntı ters menisküs yaratarak,yüzeye sıvı geldiğinde çiviler arasında askıda tutuyor. Bu özel çiviler 100 mikrometre kaplıyor ve çapraz olarak 'T' harfine benziyorlar. İşte bu yüzey o kadar itici ki, bütün sıvılar top gibi zıplıyor. Su damlası,metanol ve FC-72 süperomnifobik yüzeyde zıplıyor. Normalde aynı bir uzay gemisinde suyun havayla sarılarak yuvarlaklaşması gibi, üretilen bu özel yüzeyde , su % 95 hava ile yastıklanarak oturuyor ve kendi yüzey gerilimi sayesinde top olup içine çökmüyor, diyor Liu. Üretilen bu doku süper omnifobik olduğundan su,yağ ve hatta dünyanın bilinen en düşük yüzey gerilimine sahip maddesi perfloroheksanı bile yüzeyden kaydırabiliyor. Araştırmacılar yüzeyin UV ışığından ve ekstrem sıcaklıklardan etkilenmediğinden binaların ve arabaların dış yüzeyinde kullanılabileceğini belirtiyor. Ayrıca bu madde biyomedikal cihazların yüzeylerinde itici olarak kullanılarak biyosıvılarla kirlenmeyi engelleyebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-manyetik-ticari-buzdolabi-kullanima-sunuldu/", "text": "Enerji canavarı, gürültülü buzdolapları yakın bir gelecekte yerini manyetik buzdoplarına bırakabilir. Nerdeyse gazların sıkıştırılmasıyla soğuyan günümüz buzdolapları kadar eski olan bu fikir günümüzde ticari anlamda yer kazanamamıştır. Sonunda Cooltech Applications şirketi ticari kullanım için ilk manyetik soğutma sistemi piyasaya sürdü. Manyetokalorik etki prensibine dayanan sistem, özel bir materyali farklı bir manyetik alana maruz bırakarak onun sıcaklığını değiştirmesine dayanıyor. Manyetokalorik materyaller manyetizasyon ve demanyetizasyon döngüsüne sokularak, soğutucu olarak su pompalanıyor ve buzdolabının içindeki ısı dışarıdaki havaya aktarılıyor. Geleneksel buzdolaplarında kimyasallar kullanılarak, kompresör yardımıyla buzdolabı sütünüzün bozulmasını engelleyebilir. Fakat bu sistem enerji verimindeki son gelişmelere rağmen halen yüksek maliyet sahip, çünkü 24 saat çalışıyor ve çok elektrik yakıyor. Ayrıca gürültülü olabiliyorlar ve kullanılan gazlar genelde çevreye zarar veriyor. Cooltech'e göre gaz kompresör sistemin sahip olmayan manyetik buzdolapları, normal bir buzdolabının yarısı kadar enerji harcıyor ve daha az gürültü ve titreşim çıkarıyor. Ayrıca daha az bakım gerektiriyor. Ayrıca soğutucu çevreye zarar veren gazlardan uzak duruyor. Tabi manyetik emisyonlar potansiyel olarak endişe yaratsa da, bu tip cihazlardaki manyetik alan buzdolabındaki tek bir magnetten bile az. Manyetik soğutma fikri bir ilk değil fakat , normal kullanıma sunulan ilk cihaz budur. Önceki makineler normal buzdolapları kadar verimli değildi ve çok büyüktü. Cooltech'in bu ilk ticari modeli 400 W soğutma gücüne sahip ve yiyecekleri 2 ila 5 C arası saklayabiliyor. İlk modeller camekanlı soğutucular, şarap soğutucuları ve tıbbi amaçlı olacak. Şimdiden 3 yerde test edilen buzdolaplarının endüstriyel 20 kW'lık modelleri halen geliştiriliyor. Firma manyetik olarak soğutan ve ısıtan sistemler üzerinde çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-portatif-emar-cihazi-sayesinde-hizli-teshis-imkani-doguyor/", "text": "JAMA Neurology dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmada, dünyanın ilk portatif MRI makinesinin gerçek dünyada yoğun bakım ünitesi testleri yayınlandı. Bu devrim niteliğindeki cihazın, nerdeyse çalışılan tüm hastalarda beyin anomalililerini etkili bir şekilde tespit ettiği gösterildi. Portatif emar sayesinde hasta yatağın teşhis imkanı doğuyor. Hyperfine sağlık teknolojileri şirketi tarafından geliştirilen, bu hasta başı manyetik rezonans görüntüleme sistemi ilk olarak geçen sene denenmeye başlandı. Yeni makinenin 20 kat daha az maliyetli, 35 kat daha az güç tüketen ve mevcut emar makinelerinden 10 kat daha hafif olduğu belirtiliyor. Günümüzde emar makineleri büyük ve pahalı cihazlar olmasının yanında, özel güvenlik önlemleri alınmış izole odalar gerektiriyor. Önceleri hayal olan portatif emar cihazları, bilgisayar teknolojilerindeki son gelişmeler ve daha küçük mıknatısların üretilmesiyle artık mümkün. Emar yani manyetik rezonans enstrümanlarının kuvveti, manyetik alan birimi Tesla ile ölçülüyor. Çoğu emar makinesinde 1.5 T ile 3 T kuvvete sahip güçlü mıknatıslar kullanılır. Bu mıknatıslar öyle güçlüdür, odadaki metal eşyaları kolaylıkla kendine çekebilir ve bu çok tehlikelidir. Fakat Hyperfine'ın yeni hasta başı emar cihazı 0,065 T'lık küçük bir mıknatıs kullanıyor. Yani bu emar cihazı, ek önlem almadan hasta başına kolayca taşınabilir. Ayrıca bu MRI normal cihazlardan daha az elektrik tükettiğinden, duvardaki bir prizden elektriğini alabilir. Yeni araştırmada; Yale Tıp'tan araştırmacılar, Yale New Haven Hastanesi'nde bu yeni emar cihazını 30 hastada denediler. Yeni cihaz ile beyin tümörlerinden, iskemik felçe kadar 29 hastada bir çok anomali tespit edildi. Bu çalışmayla, yoğun bakımdaki 20 hastada COVID-19'un nörolojik etkilerini 20 hastada inceleme fırsatı da doğdu. COVID-19'un doğası gereği hastaları görüntüleme için emar odasına taşımak her zaman mümkün olmayabiliyor. İşte bu gibi durumlarda hasta başı emarı kullanılarak daha fazla hasta gözlenebildi. 20 COVID-19 hastasından 8'inde hastalıkla ilişkili akut nörolojik anomalililer tespit edildi. Tabi yeni cihaz piyasaya sürülmeden önce halen yapılması gereken bazı testler var.POC MRI sonuçları ile MRI veya BT sonuçlarını kıyaslamak gerekiyor. Tabi bu yeni cihazın tümüyle güçlü emar cihazlarının yerini alması beklenmiyor fakat yine teşhis açısından kullanımı daha pratik olabilir. Bu yeni cihaz sayesinde ambulansta bile hızla temporal görüntü profilleri oluşturulabilir hastaneye daha varmadan inme teşhisi konulabilir. Ayrıca son zamanlarda geliştirilen algoritmalar sayesinde daha hızlı sonuç da alınabiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-ilk-topikal-gen-tedavisi-sayesinde-yillardir-iyilesmeyen-yaralar-iyilesiyor/", "text": "Dünyanın ilk topikal gen tedavi jeli; 3.faz denemelerinde nadir görülen bir çocuk cilt hastalığı olan epidermolizis büllozada muhteşem sonuçlar verdi. Onlarca yıldır iyileşmeyen cilt yaraları bu tedavi sayesinde iyileştirilebildi. Geliştirilen bu gen terapi jeli sayesinde, COL7A1 mutasyonuyla nedeniyle doğuştan kolajen proteini üretemeyen çocukların cilt yaraları iyileşti. Distropik Epidermolizis Bülloza nadir görülen bir cilt hastalığıdır. COL7A1 gen mutasyonu nedeniyle vücut kolajen proteini üretemediğinden, vücutta sıvı dolu kabarcıklar ve iyileşmesi zor yaralar oluşur. İşte yeni gen terapisinde COL7A1 protein kopyaları doğrudan yaralı dokuya aktarılıyor. Bu sayede cildin iyileşmesi için gereken anahtar kolajen proteinlerinin üretimi tetiklenerek, cildin iyileşmesi sağlanıyor. Replike olmayan modifiye herpes virüsü yardımıyla, tedavi immün sistemi savunmalarından kurtularak vücudun diğer bölgelerine kolayca yayılıyor. 20 yıldır sırtımda olan büyük yara tedaviden 4 ay sonrasında iyileşmeye başladı. Altı ay sonrasında ise yara tamamen iyileşti ve yıllardır çektiğim acımı dindirdi, diyor Mascoli. Maalesef jelin etkileri kalıcı değil, bu nedenle bazı hastaların tedavi kesildiğinde yaraları yeniden çıkmaya başladı. Araştırmacılar bu durumun beklendiğini fakat jelin tekrar uygulamasının herhangi bir yan etkisi görülmediğini belirtiyor. İşte bu da uzun süreli jel tedavisinin sağlanabileceğini gösteriyor. İlaç şirketi Krystal Biotech, pazar onayı için ABD Gıda ve İlaç İdaresi ile yakın ilişkiler yürütüyor. Bu nedenle 2023'ün ilk çeyreğinde bir karar çıkması bekleniyor. DEB hastalığına spesifik olan bu teknolojinin ilk örneği olan bu tedavinin birçok uygulaması geliştirilebilir. Hipotetik olarak bu teknoloji ile tedavi edilebilecek, tek gen mutasyonlarının neden olduğu bir dizi başka epidermolizis bülloza cilt bozukluğu da vardır. Geliştirilen bu formdaki gen jel terapisi cilt altına nüfuz etmediğinden, sadece ciltteki mevcut yaralar tedavi edilebiliyor. Gelecekte farklı cilt hastalıkları için farklı taşınım modülleri geliştirilebilir. Araştırma The New England Journal of Medicine dergisinde yayınlandı. Epidermolizis bullosa , cilt ve mukoza zarının kabarcıklanmasına neden olan nadir bir hastalıktır. Küçük travma veya sürtünme halinde bile çok ağrılı kabarcıklar ortaya çıkar. Ciddiyeti hafif ila ölümcül olabilir. Hafif vakaları olanlar, emeklemeye veya yürümeye başlayana kadar semptom göstermeyebilirler. Komplikasyonlar arasında yemek borusu daralması, skuamöz hücreli cilt kanseri ve ampütasyon ihtiyacı olabilir. EB 16 farklı genden en az birinin mutasyona uğraması sonucu oluşur. Bilinen dört ana tipi vardır: Epidermolizis Bülloza Simplex , Distrofik Epidermolizis Bülloza , Jonksiyonel epidermoliz bülloza ve Kindler sendromu. Deriden alınan biyopsi, gen testi ve semptomlara bakılarak bu tiplerden birinin teşhisi konulur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-kutuplarinin-degismesine-100-yildan-az-kaldi/", "text": "Bilim dünyasının çeşitli üniversitelerinden bilim insanları Dünya'nın kutuplarının tersinmesinin 100 yıl gibi kısa sürebileceğini belirtiyor. İtalya,Fransa, Kolombiya ve Berkeley Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacıların yaptığı açıklamaya göre en son kutup değişimi 786,000 yıl önce oldu. Daha öncesinde birkaç bin yıl bu tersinmenin oluştuğunu düşünülürken, yeni bulgulara göre neredeyse bir ömürlük zamanda oluşabileceğini gösterdi. Dünya'nın çekirdeğin 5,700 C derecede erimiş ve Ay'ın büyüklüğünün 3'de 2'si kadardır. Bu sıcaklıkta bile devasa çekim kuvvetinden dolayı katıdır ve bunun dış kabuğu yani 2000 km kalınlığındaki tabakası demir ve nikelden oluşan devasa akışkan bir sıvıdır. İşte eriyik demirin hareketi elektrik akımı ve dolayısıyla manyetik alan yaratıyor. Teoriye göre sıcaklık değişimleri, akışa farklı metallerin girip çıkması gibi yüzyıllar süren pek çok reaksiyon sonucunda karışım yoğunluğundaki değişimlerin,kutupların ve manyetik alanın yoğunluğunun değişimine neden olduğu düşünülüyor. İtalya Roma'dakiApennine Dağları Sulmona tabanındaki tarih öncesi göl bölgesinde sedimental tabakalardaki manyetik alan değişimine ilişkin bazı ölçümler aldı. Araştırma sediment ve donmuş materyalde manyetik hizalanmaya ilişkin değişimler olduğunu gösteriyor. Leonardo Sagnotti başkanlığındaki araştırma ekibi birikmiş sedimentlerdeki manyetik oryantasyonları ölçerek antik göl tabanındaki manyetik alan değişimine ilişkin tahminler yürütüyor. Normalde göl sedimentleri 10,000 yıldır stabildi. Matuyama-Brunhes geçişi olarak bilinen bu periyotta yapılan tarih testleri yaklaşık 786,000 yıl olduğunu gösterdi. Sabatini, Vesuvius, ve Alban Tepeleri bölgesine yakın eski su kütleleri incelenerek bu eski göldeki kül tabakaların yaşları incelendi. Sedimentlerin en altında yer alan küller argon-argon testiyle belirlenerek bugüne kadar yapılan tüm çalışmalardan daha kesin sonuçlar alındı. Test sonuçları değişimin 770,000 ila 795,000 yıl önce olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre 789,000 yıl önce kuzey manyetik kutbu Antartika civarlarında gezinmeye başladı. 786,000 yıl önce bugün Arktik olarak bildiğimiz yer oluşarak anında kutuplar terse döndü. Bu dönüşümün ne kadar hızlı olduğunu görmek oldukça inanılmaz. Paleomanyetik veri oldukça iyi hesaplandı. En iyi yaptığımız kayıta ilişkin kutup değişiminin sonuçlarını ve bu kutup değişimlerinin ne kadar hızlı gerçekleşeceğini göreceğiz, diyor Berkeley'den yüksek lisans öğrencisi Courtney Sprain. Ayrıca yeni araştırmayla Dünyanın manyetik alanının yoğunluğunun düşünüldüğünden 10 kat daha hızlı azaldığı anlaşıldı. Bu nedenle kutup dönüşümü önce tahmin edildiğinden çok daha hızlı oluyor. Manyetik kutup dönüşümü felaket niteliğinde bir olay olsa da daha önce gerçekleşen manyetik değişimlere ilişkin büyük bir kanıt yok. Bu kutup tersinmesi gerçekleştiğinde elektrik şebekesi çökebilir veya elektrik alanlar değişebilir. Daha da kötüsü manyetik alan kararsızlığı olduğunda dünyanın manyetik alanı bizi radyasyondan korumayacağından kanser oranı hızla artacaktır. Biz bunun biyolojik etkilerini daha fazla düşünmeliyiz, diyor Berkeley Jeokronoloji Direktörü Prof. Paul Renne. Bununla beraber anlık 180 derecelik manyetik alan tersinmesi boyunca, iki tersinme arasında 6000 yıl boyunca dengesizlik olduktan sonra 2000 yıllık istinai düşük manyetik alan dayanımı gösteriyor. İşte bu düşük alanların sonunda kutuplar tümüyle dönüyor. Kutup değişimini asıl inanılmaz yapan ise, bunun 100 yıldan az bir sürede çok çabuk bir şekilde olabileceği. Yine de yeni tersinmenin daha önce gerçekleşen tersinme gibi aynı zamanda olup olamayacağı bilemeyiz. Belki de olmayacak, diyor Prof. Renne."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-mantosunun-altinda-dev-bir-okyanus-bulundu/", "text": "Northwestern ve New Mexico' dan bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, ABD'nin derinliklerinde okyanus olma potansiyeli var. Dünya'nın mantosunun altında bulunan su ringwoodite adı verilen kaya tabakasının içine hapsolmuş durumda. Dünyanın mantosunun altında bulunabilecek su miktarının bütün okyanuslardan daha fazla su barındırabileceği belirtiliyor. Mavi gezegenimizin yüzeyi ile tektonik tabakaları arasındaki iç rezervleri arasında ne kadar su alışverişi olduğunu bulmaya çalışan bilim adamları Kuzey Amerika' daki derin lav paketlerini inceledi. Northwestern Üniversitesi'nden jeofizikçi Steve Jacobsen ve New Mexico Üniversitesi'nden sismolog Brandon Schmandt Kuzey Amerika'da yerin 400 mil (643 km) altında su olduğunu gösteren lav paketleri buldular. Bu keşif Dünya'nın derinliklerinde su bulunabileceğini ve tektonik plakalar en derin yerlerinde magmanın dibinde bu kayalarında eridiğini gösteriyor. 13 Haziran'da Science araştırma dergisinde yayınlanan bir araştırma Dünya'nın nasıl oluştuğunu ve içeriğinde manto kayalarında ne kadar su hapsolabileceğini gösterdi. Bu araştırma sayesinde yıllardır yaşadığımız dünyadaki büyük miktarda suyun kaynağı belirlenebilir. Bilim insanları yıllardır Dünya'nın alt ve üst mantosu arasında 400 ila 650 km arasında su bulunabileceğini tartışıyorlar. Jacobsen ve Schmandt ise mantoda ,geçiş bölümü olarak da bilinen bölgede ilk kez su bulunabileceğine ilişkin doğrudan kanıt buldu. Bu bölge ABD'nin iç bölgelerine doğru genişliyor. Yrd. Doç. Dr. Schmandt dünyanın derin mantosu ve kabuğu üzerindeki sismik dalgaları inceleyerek çeşitli gözlemler yapıyor. Bu gözlemlere dayanarak Jacobsen , jeolojik proseslere dair tahminler yapıyor. Araştırma Jacobsen'in 643 km derinliklerdeki manto kayasındaki yüksek basınçları simüle ederek, Amerika'daki 2000 sismometreden alınan verileri kullandı. Jacobsen ve Schmandt'ın bulguları Dünya'nın 643 km altındaki su depolayan kayalarda başladığına ilişkin kanıt üretti. Ringwoodite minerali barındıran kayaların su dönüşümü prosesinde anahtar rol oynadığı belirtiliyor. Çoğu erimenin mantonun 80 km yukarılarında olduğu düşünülürse, bu derinlikte erimenin olması kayda değer gerçekten. Eğer geçiş bölgesinde önemli miktarda su varsa tutarlı bir veri bulmuş sayılırız, diyor Schmandt. Araştırmacılar eğer bu tabakada %1 su bulunuyorsa bu da tüm okyanuslardakinin 3 katına denk su olduğunu belirtiyorlar. Bu bölümdeki suyun hidroksil durumunda mineralin kristal yapısına sıkıca bağlandığı ve 400 km boyunca katı kayaların yüksek basınç ve 1090 Celsius derece sıcaklık nedeniyle elmas yapıda bulunabileceği belirtiliyor. Araştırmalar ringwoodite tabakasının Brezilya volkanının 640 km altına kadar altında elmastan bir tabaka oluşturduğunu gösteriyor. Safir mavisi bir taş olan ringwoodite'in yüzden birden fazla su bulundurabileceği laboratuar testlerinde anlaşıldı. Hidroksil erimesi denilen bir erimeyle bu tabakanın derinlere doğru itilerek silika perovskite' e dönüştüğü fakat bu madenin su hapsetmemesinden dolayı suyun tekrar ringwoodite kayalar tarafından emildiğini düşünüyorlar. Bu kayalar aynı bir sünger gibi suyu emiyor. - B. Schmandt, S. D. Jacobsen, T. W. Becker, Z. Liu, K. G. Dueker. Dehydration melting at the top of the lower mantle. Science, 2014; 344 (6189): 1265 DOI:10.1126/science.1253358"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dunyanin-manyetik-alanindaki-degisim-navigasyonu-etkiliyor/", "text": "Normalde dünyada yönümüzü bulmak için pusula kullanırız. Peki kuzey kutbuyla güney kutbu değişse neler olurdu hiç düşündünüz mü?Her 5 yılda bir bilim insanları dünyanın manyetik alanındaki sapmalar ve oynamaları gösteren modeli güncelliyor. En son 15 Aralık 2014'de ABD Ulusal Jeofizik Veri merkezi tarafında Dünya'nın Manyetik Modeli güncellendi. Her ne kadar bu 2019 Aralık'a kadar güncelleme gerektiğini düşünmesiniz de, Nature'dan Alexandra Witze'e göre acilen yeni bir jeofizik modeli acilen gerekiyor. Eylül ayına dönersek NOAA, WMM2015v2 çıkana kadar manyetik modelin çabuk onarılmış bir ön sürümünü yayınlamıştı. Fakat hesap makinesi,haritalar ve teknik notlardaki eksiklikleri var. Bu nedenle WMM'nin geniş çaplı versiyon için bu hafta toplanması bekleniyordu fakat ABD federal hükümet kapandığından, bu ayın sonuna kadar beklemek gerekecek. Mevcut güncelleme ise tarihi ise çoktan geçti. WMM küresel haritadaki manyetik alan çizgilerindeki sapmaları gösteriyor yani kutuplardaki değişimleri. 2010'daki haritayı aşağıda görebilirsiniz. Normalde okul kitaplarında manyetik alanlar dik çizgiler olarak gösterilse de, derinlerdeki erimiş kayaçlar nedeniyle manyetizmada kaotik çizgiler oluşuyor. Eğer büyük sevkiyat operasyonları yönetiyorsanız, manyetik alandaki bu dalgalanmalar A'dan B'ye giderken, hayati farklar yaratabilir. İşte bu aşamada WMM haritası görevi devralıyor. Bu model sayesinde yakın gelecekte, dünyanın manyetik alanındaki değişimleri tahmin edebilirsiniz. Genellikle bu hata farklarındaki tahminler 5 yıl içinde problem çıkaracak şekilde değişiyor. NOAA ve İngiliz Jeolojik Araştırması kapsamında 2018 başlarında yapılan yıllık kontrolde bela kokusu alındı. Mevcut modelin sürümünden hemen sonra Güney Amerika'nın kuzey kısmında manyetizmanın hızlandığı rapor edilmişti. Bu hareketin geldiğini planlamacılar görmemişti. Aynı zamanda Şili'den Zimbabwe'ye kadar olan bölgede manyetik alanda büyük yayılma ve manyetizmada zayıflama görüldü. Bundan dolayı radyasyon kayma seviyelerinde tehlikeli seviyelere ulaşıldı ki bu geçen uydulardaki elektronik zarar verebiliyor. Bu sapmalar manyetik kutuplarda değişime işaret ediyor. Manyetik kuzey kutbu Sibirya'da fasıla verdi. Bu gibi olayların kutupların tümüyle tersine dönmesiyle mi, yoksa uzun periyottaki tüm alanın zayıflamasının belirtisi olabileceğine dair bir tartışma var. Kısacası kimse bu sapmaların ne ile sonuçlanacağından emin değil. Bu değişimlerin bazılarının diğerlerinden büyük darbeleri olabilir. Gerçek şu ki, bu bölgede kutbun bu hızlı hareket etmesi büyük hataların oluşumuna yatkınlık sağlıyor, diyor Colorado Üniversitesi'nden jeomanyetikçi Arnaud Chulliat. Jeologlar bu gibi yer altı durumuna ilişkin değişimlerin etkilerini bulmak için çok çalışıyor. Fakat ne yazık ki bu alanda gerçekleşebilecek büyük bir olaya kimse hazırlıklı değil. Umarız şubattan önce güncellenmiş doğru model yayınlanır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dusunce-kontrollu-implant-istediginizde-protein-uretiyor/", "text": "Düşünün ki kronik baş ağrısı veya epilepsi yüzünden beyninizden gelen dalgaları algılayarak vücudun ihtiyacı olan protein üreterek sizi iyileştiren bir cihaz olsa iyi olmaz mıydı ?ETH Zürich araştırma enstitüsünden bilim insanları bu rüyayı hayata geçirmek üzere. Araştırmacılar beyin dalgaları sayesinde genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri etkileyerek spesifik bir proteine ürettirebilecek bir implant geliştirdiler. Prof. Martin Fussenegger, liderliğindeki ekip tarafından üretilen implant ,üzerindeki bir LED yakın kızıl-ötesi ışığı hücreler içeren bir bölmeye yayıyor. Hücrelere ışık geldiğinde SEAP adı verilen proteini etkiliyor. Bu proteinin tespiti çok kolay olduğu için seçildi. Bu implant insan hücre kültürlerinde ve farelerde test edildi. Ayrıca EEG başlık giyen insan gönüllülerde test edilerek, beyinlerindeki elektriksel aktivite incelendi. Bluetooth'da kontrol ünitesine aktarılan bu okumalar, implantın yakınındaki alan jeneratörünü aktive ediyor. İmplantın oluşturduğu indüksiyon akımı LED'e enerji vererek yakıyor. Hem kültürlerde, hem de farelerde bu odacıklardan SEAP difüze olarak dokuyu sardı. Sonrasında içeri girerek, kan akışına katıldı. Gönüllüler üç ayrı gruba ayrılarak, her biri farklı düşünce hallerinde cihazı aktive etmeye çalıştı. Birinci grup Minecraft'a konsantre olarak ortalama SEAP üretti. Diğer bir grup zihinlerini meditasyonla boşaltarak daha yüksek seviyede protein üretti. Üçüncü grup ise biyo-geribesleme anlayışını izledi. Bunlar implantı görerek bilinçli olarak LEDi yakmaya çalıştı. Test sübjesine göre farklı miktarlarda SEAP elde edildi. Bu sayede genleri basitçe kontrol etmek tümüyle yeni ve eşsiz,diyor Prof. Fussenegger. İlk başta EEG giyen oyuncuların birbirlerinin düşüncelerini kullanarak fandan üflenen bir topu engelli bir yolda rehberlik etmesine dayanan Mindflex oyunundan ilham alarak teknolojiyi tasarladı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dusunce-okuma-goruntu-eeg-donusturen-noral-ag-yapildi/", "text": "Rus şirketi Neurobotics ve Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları , beyin aktivitesini ölçerek kişlerin gerçek zamanlı olarak gördüğü olayları görüntüye aktarmanın yolunu buldular. Bu sayede felçli insanlar beyin sinyallerini kullanarak robotik dış iskeletler gibi aletleri kullanabilecekler. Araştırmanın ön yayını bioRxiv'de yayınlandı ve akıl okuyan sistemin çalışması videoda online yayınlandı. Rehabilitasyon süresinde zihinle yönetilebilecek cihazları geliştirmek için , beyin sinyalleriyle gelen bilgiyi çözmek gerekiyor. Beyin aktivitesini çalışmak içinse görsel bilgiyi işleyecek aktiviteler yapmak gerekiyor. Örneğin video izlemek ya da resimlere bakmak gibi. Normalde fonksiyonel MRI ya da beyne takılan implantlar sayesinde bu sinyaller toplanarak işlenebiliyor. Fakat bu iki metotta günlük hayatta kullanım için oldukça sınırlı. MIPT ve Neurobotics tarafından geliştirilen teknik yapay nöral ağlara ve elektroenselografiye dayanıyor. EEG tekniğiyle invazif olmayan yollarla kafa derisine elektrotlar tutturuluyor. Böylece beyin aktivitesi EEG ile eş zamanlı olarak ölçülerek kişinin gördükleri yeniden oluşturuluyor. Araştırmacılar beyin-bilgisayar ara yüzüne odaklanarak, inme sonrası insanların robotik dış iskeletleri ya da felçli hastaların tekerlekli sandalyelerini kullanmalarını sağlamak istiyor. Deneyin ilk kısmında nörobiyologlar sağlıklı kişilere 20 dakika boyunca 10 saniyelik youtube videoları izletti. Sonra rastgele 5 video kategorisi seçti: Soyut şekiller, şelaleler,insan yüzleri, hareket mekanizmaları ve motor sporları. İkinci kategoride birinci insanın karmotoru,jetki, motorsikletler ve araba yarışları gösterildi. İşte bu EEG verisi analiz edildiğinde, araştırmacılar farklı kategorilerden gelen beyin dalgası desenleri elde etti. Böylece ekip beynin videolara tepkisini gerçek zamanlı olarak analiz edebildi. Deneyin ikinci fazında ise 5 orijinal kategoriden 3'ü seçildi. Araştırmacılar iki nöral ağ geliştirdi: Biri gürültüden kategoriye özgü görüntüler oluşturdu. Diğeri ise EEG'den gelen gürültüye benzer görüntüler oluşturdu. Ekip bu ağları birlikte çalışacak şekilde eğiterek, EEG sinyallerini test subjelerinin gördüğüne benzer gerçek görüntülere çevirdi. EEG kafatasından alınan beyin sinyallerinin bir toplamıdır. Eskiden araştırmacılar EEG sinyallerini buharlı tren geçerken bıraktığı dumana benzetirlerdi. Bu nedenle bir görüntü oluşturabilmeye yetecek bilgi sağladığını pek ummuyorduk. Fakat bu artık mümkün, diyor yardımcı yazar ve programcı Grigory Rashkov."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/dutch-windwheelden-son-teknoloji-pervanesiz-ruzgar-jeneratoru/", "text": "Dünyadaki en yenilikçi rüzgar jeneratörü firması Dutch Windwheel temiz enerji için muhteşem bir proje başlattı. Avrupa'nın en büyük liman şehri Rotterdam için geleceği temsil eden bir ikon olma özelliği taşıyor. Bu diğer rüzgar türbinlerine benzemiyor, çünkü temel aldığı teknoloji tümüyle farklı. EWICON adı verilen Elektrostatik Rüzgar Enerjisi Dönüştürücüsü teknolojisi sayesinde dönen parçalar yerine çelik tüplerden oluşan bir çerçeveden elektrik gücü sağlıyor. Bu sayede mekanik parçalara gerek kalmadığından, diğer türbinler gibi ses yapmıyor. Tabi rüzgar gülü gibi pervaneye sahip olmadığından da kuşlara zarar vermiyor. Kanatsız tasarlanan bu türbin elektriksel olarak yüklenmiş damlacıkları kullanarak güç üretiyor. Ayrıca tasarımı sayesinde hem karaya, hem de denize kurulabiliyor. Tabi binaların çatılarına da kurulabilir. Çifte halka tasarımı ışık ,çelik ve cam konstrüksiyon içeriyor. Teker benzeri yapı suyun içinde olduğundan, yüzüyormuş izlenimi veriyor. Tasarımcılar dış halkada, 40 döner kabinin olduğu bir raylı sistem, iç halkada ise, rüzgar jeneratöründe, panoramalı bir restoran, hotel odaları ve dükkanlar olabileceğini düşünüyor. Windwheel adı verilen tasarımda musluk suyu da sistem sulak alanlardan elde edilebiliyor. Biyogaz ise dev rüzgar jeneratörünün sakinlerin atığından üretiliyor. Bu rüzgar türbini teknolojisinin turistlerden bölge sakinlerine pek çok kişinin ilgisini çekeceği düşünülüyor. Rüzgar Türbininin içinde yaşamak muhteşem olmaz mıydı ? diye, soruyorlar. Bu teknoloji Delft Teknoloji Üniversitesi'nde keşfedildi. Delf Üniversitesi'nden araştırmacılar rüzgarın yüklü parçacıkları elektrik alanına taşımasına imkan veren bir teknoloji geliştirdiler. Araştırmacılar bu şöyle tarif ediyor ; Elektrohidrodinamik atomizasyon ve yüksek basınçlı monodispers sprey, adı verilen iki spreyleme metodu kullanılarak yüklü parçacıklar yaratıldı. İşte bu iki metot birden kullanılarak rüzgar enerjisinden elektrik enerjisi elde edilerek, pozitif verimle elektrik yüklenmesi sağlanıyor. Mevcut tasarımda yalıtılmış tüpler yatay olarak yerleştiriliyor. Her tüpte elektrotlar ve nozullar sayesinde yüklenmiş su parçacıkları hava sayesinde elektrik alan yaratarak sürekli kullanılabilecek bir şebeke elektriği yaratıyor. Güç miktarı ise rüzgar hızına, damlacık sayısına, damlacıklardaki yük miktarına ve elektrik alanın gücüne bağlı olarak değişiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/duygulari-ifade-etmek-korkuyu-azaltabiliyor/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi , Los Angeles, psikoloji bölümünün yaptığı yeni araştırmaya göre, o an korkunuzla yüzleşip duygularınızı ifade edebilirseniz, etkisini azaltabiliyorsunuz. Psikologlar örümcekten korkan 88 insan üzerinde bir deney yaptı. Üstü açık bir kabın içindeki tarantulaya yavaş yavaş dokunmaya çalışmaları söylendi. Dört farklı gruba ayrılan katılımcılardan, ilk gruba tarantulayı gördüklerinde ne hissettiklerini ve reaksiyonlarını ifade etmeleri söylendi. İlk gruptakiler böylece Bu çirkin ve korkunç örümcekten tırsıyorum,korkuyorum. gibi ifadelerle hislerini dışa vurdular. Kaliforniya Üniversite' sinden profesör Michelle Craske, herkesin farklı tepkiler gösterdiğini görmenin ve duyguların değişebileceğini görmenin oldukça enteresan olduğunu söyledi. İkinci grupta, tarantulayı tehdit olarak görmemeye çalışmaları belirtildi. Bu gruptakilere de , Bu küçük örümcek beni incitemez, korkmuyorum ondan gibi, cümleler sarf etti. Bu zaten hepimizin bildiği genel yaklaşım. Üçüncü grupta ise sübjeler tecrübeleriyle alakasız şeyler söylerken, dördüncü gruptakilere hiç bir şey belirtilmedi sadece tarantulayla yalnız bırakıldı. Bütün katılımcılara bir hafta sonra tekrar tarantulaya yaklaşmaları ve mümkünse dokunmaları belirtildi. Araştırmacılar sübjelerdeki psikolojik değişimi ellerinin ne kadar terlediğine göre değerlendirdi. Bunun etkili bir yöntem olduğu belirtiliyor. Araştırmacılar ilk grubun diğer gruplara göre daha fazla ilerleme kaydettiğini gördü. Bu gruptakiler tarantulaya daha fazla yaklaşabildi ve daha az terledi. Ayrıca duygusal olarak daha az etkilendiler. Böylece korkuyu açık açık belirtmenin , oldukça etkili olduğu görüldü. Beyindeki ventrolateral prefrontal korteksin sağ tarafının, duyguların ve hislerin oluştuğu ve düzenlendiği bölge olduğu belirtiliyor. Beynin bu bölgesinin gizemini halen koruduğu, bu ikisinin nasıl birlikte çalışabildiği anlaşılabilmiş değil.Ayrıca, beynin bu bölgesi,önemli durumlarda basitçe duygularımızı kontrol etmemizi sağlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/duygularin-vucuttaki-yerini-gosteren-harita-cikarildi/", "text": "Bazen güleriz, bazen utanırız , bazen de üzülürüz. İşte bu gibi duyguları yaşarken vücudumuzda farklı hisler dolaşır. İşte bilim bunu araştırarak vücudumuzdaki duyguların haritasını çıkardı. Bilim insanları en genel duyguların tetiklediği güçlü vücutsal hislerin, topografik açıdan farklı duygular için, farklı vücut haritalarına sahip olduğunu gösterdi. Bu duygu haritalarının, Batı Avrupa ve Doğu Asya kültürlerine uygun olacak şekilde farklı olduğu , biyolojik temele uygun olacak şekilde tepki verdiğini gösterdi. Yani duygular sadece beyinde değil vücutta belli bölgelere yayılarak tüm benliği etkiliyor. Elde edilen bulgular sayesinde duygu ve vücutla ilişkisini anlamada önemli bağlantılar sağlayabilir. Diğer taraftan farklı duygusal bozuklukları anlamak teşhis aşamasında eşsiz yardım sağlayabilir. Araştırmada Finlandiya, İsveç ve Tayvan' dan 700'ün üzerinde kişi incelendi. Araştırmacılar Finli ve Tayvanlı katılımcılarda farklı duygusal haller olduğunu tespit etti. Ardından katılımcılara vücutlarında hissedikleri duygulara göre bilgisayardaki resimleri renklendirmelerini söylediler. Katılımcılar da vücutlarındaki bölgeleri artan veya azalan duygularına göre renklendirdiler. İşte bunun sonucunda ortaya bu resimler çıktı. Araştırma 31 Aralık 2013 te bilimsel araştırma dergisi Proceedings of National Academy of Sciences' da yayınlandı. - L. Nummenmaa, E. Glerean, R. Hari, J. K. Hietanen. Bodily maps of emotions. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2013; DOI: 10.1073/pnas.1321664111"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/duzenli-yogurt-tuketimi-ile-saglikli-yasam-arasinda-baglanti-bulunamadi/", "text": "Düzenli yoğurt tüketiminin sağlık açısından oldukça önemli olduğu söylenir. Fakat, İspanya'da 4445 İspanyol yetişkin üzerinde yapılan bilimsel araştırmada , düzenli yoğurt alımı ve sağlıklı yaşam kalitesi arasında ilişki olmadığını gösterdi. Araştırmaya göre fiziksel ve zihinsel gelişim parametreleri ile düzenli yoğurt tüketimi arasında bağlantı bulunamadı. Yıllardır çeşitli araştırmalarda düzenli yoğurt tüketiminin yararları belirtilse de, yoğurtun bu etkisi kanıtlanamamıştır. Aslında bugüne kadar sadece birkaç araştırmada yoğurt sağlık üzerine etkisi özel olarak incelenebilmiştir. Sağlığa bağlı hayat kalitesi ve mental gelişim ile yoğurt tüketimi arasındaki ilişki İspanyol araştırmasıyla gösterildi. Madrid Autonomous Ünviersitesi'nden araştırmacılar liderliğinde yapılan araştırma(SF-12) , 4,445 İspanyol yetişkinin üç buçuk yıllık periyotta yoğurt tüketimi ile sağlığı arasındaki ilişkiyi inceledi. Düzenli yoğurt tüketimi, sağlık bağlantılı yaşam kalitesiyle ilişkili değil. Gelecekte daha spesifik cihazlarla yapılabilecek araştırmalar bu besinin potansiyel yararını gösterebilir, diyor araştırmanın baş yazarı Esther Lopez-Garcia. Academy of Nutrition and Dietetics dergisinde yayınlanan sonuçlar, ayrıyeten hiç hasta olmamış ve hiç sigara içmeyen , Akdeniz diyeti uygulayan bireyler veya herhangi bir risk faktörüne sahip olmayan insanlar arasında ilişki bulunmaması yoğurta ilişkin bildiklerimizin üstünü örtüyor. Sürekli yoğurt tüketenler ile tüketmeyenler kıyaslandığından fiziksel yaşam kalitesinde önemli bir değişimi gözlenmemesine rağmen, çok az zihinsel gelişim olsa da istatistik açıdan önem taşımıyor, diyor Lopez Garcia. Bu araştırma süt endüstrisi açısında yeni bilgiler sağladığından oldukça önemli. İspanya ve diğer ülkeler sağlıklı beslenmenin bir parçası olarak süt ürünlerinin tüketimini destekliyor. Çünkü araştırmaların büyük çoğunluğu bu ürünlerin tümünü ele alıyor, fakat her mamülü ve global sağlık belirteçlerini bağımsız olarak değerlendirmek oldukça enteresan olacaktır, diyor araştırmacılar. Bugüne kadar birkaç araştırmada yoğurt tüketiminin doğrudan veya dolaylı olarak sağlığa bağlı yaşam kalitesini etkilediği önerildi. Uzmanlara göre bunun sebeplerinden biri kalsiyum açısından zengin olmasının kemikleri koruyarak ostemasküler hastalıklara karşı savaşmada yardımcı olmasıyla birlikte, bu durumlardan birinin hayat kalitesine çok büyük bir negatif etkide bulunabilmesi. Ayrıca yoğurt alımı , düşük kiloda artış(Wang et al., 2014),düşük tansiyon (Ralston et al., 2012 and Soedamah-Muthu et al., 2012) ve kardiyovasküler hastalık oranı düşüşü(Soedamah-Muthu et al., 2011) ile ilişkilendiriliyor. - Esther Lopez-Garcia, Luz Leon-Munoz, Pilar Guallar-Castillon, Fernando Rodriguez-Artalejo. Habitual Yogurt Consumption and Health-Related Quality of Life: A Prospective Cohort Study. Journal of the Academy of Nutrition and Dietetics, 2015; 115 (1): 31 DOI: 10.1016/j.jand.2014.05.013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ecobot-robotu-yapay-mideye-sahip/", "text": "Bugünün robotları uçabiliyor, zıplayabiliyor veya yuvarlanabiliyor olsa da, hepsi enerji tüketimlerinden dolayı ya tekrar şarj edilmeli, ya da yakıt ikmali yapmalı. Fakat geleceğin robotları, ölü böcekleri, çürümüş bitkileri ya da insan atıklarını tüketerek kendi kendine yetebilecek. Robotların yeni kazandığı bu vizyonla, canlı organizmalardan enerji elde edilmesi dünyanın pek çok laboratuarında çalışılan konulardan biri oldu. Hatta NASA bile, mikroplarla çalışan uzay robotları ile ilgilendiğini belirtti. Fakat bir İngiliz laboratuarı 2002' den beri EcoBots adındaki robot öncüleri üzerinde zaten çalışıyor. Bu robot özel mikrobiyal yakıt hücreleri sayesinde enerji elde ediyor. Robotlar biyolojik yakıtları yiyerek, nerdeyse her yerde yeterince yakıtı elde edebilir, diyor Bristol Robotik Laboratuvarları' ndan mikrobiyolog John Greenman. West of England Üniversitesi ve Bristol Üniversitesi ortak katılımıyla yapılan araştırmalar oldukça ilgi çekici gerçekten. Dünya' nın her yerinde organik maddeler bolca bulunuyor, yapraklar, toprak,böcekler hatta insan idrarı ve dışkısı bile organik. Belki de dünyada böylece pek çok çöp artık enerji için kullanılabilecek. İlk EcoBot' ta E.coli bakterisinin şekerle beslenmesiyle enerji elde edilmişti. 2005' te ise EcoBot-II' de ölü sinekler, karidesler ve çürük domateslerden gibi atıklardan enerji elde edebilen mikroplar kullanıldı. Son olarak 2010' da yapılan EcoBot-III' de ise sindirebilen bir robot yapıldı. Bu robotun özelliği ise atıkları atabilmesi, böylece ortaya çıkan zararlı maddelerden mikroplar zehirlenmiyor ve robotun enerjisi korunuyor. EcoBot-III çevreden kendi yemek ve suyunu topluyor. Sonrasında ise kendisine verilen görevi günün sonuna kadar yaparak, günün sonunda ise, atıklarından kurtuluyor. Aslında kendi özel kabına pisliyor kelimenin tam anlamıyla, diyor Ioannis Ieropoulos, Bristol Robotik Laboratuvarı' dan . - Robot tuz, mineral ve vitamin bakımından zengin kanalizasyon suyuyla besleniyor. - Çözelti, 48 mikrobiyal yakıt hücresine gidiyor. - Sonrasında ise çözelti metabolize olarak hidrojen atomları veriyor, böylece mikrobiyal hücrelerde elektrik üretiliyor. - Olabildiğince çok enerji elde etmek için, atık sistemden bir kaç kez geçirilerek atılmadan önce defalarca işleniyor. Ieropoulos, Greenman ve BRL Direktörü Chris Melhuish diğer araştırmacılara robotların nasıl bakteriler kullanabileceği hakkında prim vererek, mikrobiyal yakıt hücrelerinin nasıl atıklarla çalışabileceğini göstererek, öncülük ediyor. Böylece, robotların yapabileceği görevler bir adım daha öteye taşınarak, bir dolaşım sistemi gibi çalışabilecek; çevredeki yemek,su ışık kaynaklarını kullanarak kablolara ihtiyaç duymayacak. Bunu da mikrobiyal yakıt hücreleri-MYH sayesinde çöpleri veya organik atıkları sindirerek yapacak. Biliyoruz ki, MYH' larda mekanik bir düzenek bulunmadığından oldukça uzun süre dayanabiliyor, bu yüzden 20-30 yıl kadar mikroplar yaşadıkça çalışmaya devam edeceğini biliyoruz diyor Chris. EcoBot ekibinin çalışmasına benzer bir teknoloji bugüne kadar yapılmamıştı. 2011 ' in sonuna kadar Bill & Melinda Gates Vakıfı'ndan destek alan araştırmacılar, kanalizasyonlardan elektrik enerjisi elde ederek ve bu enerjiyi radyo ve diğer aletleri çalıştırmak için kullanarak limitleri zorlayabilirler. Belki de bir gün insan atıklarından da elde edilecek enerji, uzaydaki robotların çalışmasını sağlayarak, uzay görevlerinde yararlı olabilir. Ayrıca böylece gün geçtikçe artan çöp ve atıklar tekrardan işlenerek enerji açığı kapatılabilir. Gelecek için sevindirici bir haber olsa gerek. Şimdilik atıklardan mikrobiyal yakıt hücreleriyle enerji elde etmek oldukça sınırlı, bu nedenle günümüzde robotlar halen pillerini şarj etmek zorundalar. EcoBot ekibi yeni robotları EcoBot-IV'de ise, robotun büyüklüğünü küçültmek ve mikrobiyal yakıt hücrelerinden daha fazla enerji elde etmek istiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/efsa-gunluk-kafein-alim-miktarini-belirledi/", "text": "Uzmanlar ve bilim insanları günde dört bardaktan fazla kahve içmenin sağlıklı insanlar için bile tehlikeli olabileceğini belirtiyorlar. Riskin özellikle hamile hanımlar için yüksek olduğu , hamilelerin maksimum günde 2 kupa (200mg) olduğunu belirtti. AB gıda güvenliği gözlem kurumunun ilk rehberinde günlük kafein limitinin 400 mg olduğu belirtildi. Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı kafein limitlerini aşmanın, anksiyete ve uykusuzluğa bağlı olarak kalp ritm bozukluklarına ve kalp yetmezliğine neden olabileceğini gösterdi. Sübjeler üzerindeki geniş çaplı literatür taramasından elde edilen sonuçlar, hamilelikte kafein alımının , bebek düşük ağırlığa neden olabildiğini gösteriyor. NHS fazla kafein tüketiminin düşüğe ve hata doğum kusurlarına neden olduğunu gösteriyor. Ortalama olarak bir espressoda 80 mg kafein bulunması günde 5 espressonun limit değere ulaştığını gösteriyor. Buna rağmen büyük zincirlerinin birkaç espressoluk paketleri olduğunu gösterdi. Örneğin Starbucks'larda bir büyük filtre kahvede 400 mg kafein bulunabiliyor. Sonuç olarak günlük bilinçli bir tüketicinin günde ancak bir iki kahve içebileceğini gösteriyor. Ortalama bir kupa siyah çayda 50 mg, Redbull 'da 80 mg olduğu belirtiliyor. Küçük bir çikolatada ise 50 mg civarında kafein olabiliyor ki, sütlü çikolata bu oranın yarısı kadar var.Hepimizin içtiği kolada ise kutu başına 30 mg civarı kafein var. Ayrıca ağrı kesicilerin etkisini arttırmak için de kafein kullanılıyor. Glasgow Üniversitesi'nden beslenme uzmanlığında öğretmen Emilie Combet: Kafein çikolatanda enerji içeceklerine kadar pek çok şeyde mevcut ve bu limit masum bir şekilde geçilebilir, diyor . Geçenlerde İrlanda'da 20 kahveci arasında yapılan testte espressoların kafein miktarları arasında büyük fark bulundu. Yapılan analizler en güçlü espressonun en zayıf olana göre 6 kat fazla kafein içerebileceğini gösterdi. Bu nedenle kafein miktarlarını bilmek oldukça zor. Avrupa Komisyonu kahve limitlerini belirlemek için, geniş çaplı bir kahve tüketim araştırması yaptı. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi bazı ülkelerde artan şikayetleri inceleyerek, kafeinin kalp ve merkezi sinir sistemi ve fetüslerde muhtemel riskleri üzerine bilimsel çalışma yapıldı. Bu raporun asıl mesajı kafeinin kahveden başka kaynaklardan gelebileceğidir. Sağlık riski çok büyük değil, fakat böyle bir risk var, diyor AB temsilcisi. EFSA 'nın limitleri FDA tarafından referans alınarak, 400 mg'a kadar kafeinin negatif etkiler doğurmayacağı görüşünde. 400 mg yani 4 -5 fincan kahveye denk kafein alımının sağlık problemi yaratmayacağını düşünüyor. Ayrıca normal Türk kahvesindeki limitin 6 fincan kadar olduğunu görüyoruz. 7 fincanda 420 mg ile kafein limitini geçebilirsiniz. Erkeklerde günde bir-iki bardak kahve tüketiminin ereksiyon problemini azaltabileceğini gösteriyor. NHS'nin verilerine göre bir bardak neskafede 100 mg kafein bulunurken bir bardak filtre kahvenin yaklaşık 140 mg kafein içerdiğini belirtiyor. Bir bardak çay 75 mg, kutu kola 40 mg , Araştırmacılar günde 85 ila 170 mg arası kafein tüketen erkekleritimn % 42 daha az cinsel zayıflık yaşadığını gösterdi. Bununla beraber 171 mg ila 303 mg arası kafein tüketen erkeklerin % 39 daha az cinsel zayıflık yaşadığını gösterdi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/einsteinin-rolativite-teorisi-kara-delik-m87-dogruluyor/", "text": "Yıllardır kara delikler bilim kurgunun en büyük yıldızlarıdır. Bugüne kadar doğrudan bir kara delik görülmemesi nedeniyle, daha düne kadar teorik olarak incelenmekteydiler. İşte dün gerçekleşen Event Horizon Teleskopu etkinliğiyle, kara deliğin elde edilen ilk doğrudan görüntüsü bilim dünyasına yıldırım gibi düştü. Bu muhteşem veriye ulaşmak için dünya çapında işbirliği gerekti. Dünya'dan 500 milyon trilyon km (500 kentilyon km, yaklaşık 53 milyon ışık yılı) uzaktaki kara deliğin fotoğrafını çekmek için dünyanın farklı bölgelerinde yer alan 13 teleskop kullanıldı. Tabi bu teleskoplar pek çok çanaktan oluşan radyo teleskop dizileri de içeriyor. Bu eşsiz test sayesinde Einstein'ın uzay-zaman doğasında ortaya çıkabilecek teorilerini incelemek için muhteşem bir fırsat doğdu. Böylece evrende kara deliklerin aldığı role ilk kez bu kadar yakından bakılıyor. Uzun lafın kısası , Einstein haklıydı. Kara deliklerin uzayda kapladıkları kütle çok büyük ve yoğun olduğundan, ortaya çıkan kütleçekim etkileşiminden ışık bile kaçamaz. Görevi nerdeyse imkansız kılan şey, arka planı siyah olan bir yüzeyde siyah bir damla aramaktan ibaret gibi. Fakat Stephen Hawking'in çığır açıcı çalışması sayesinde artık bu devasa cüsselerin sadece karanlık boşluklardan ibaret olmadığını biliyoruz. Bu karadelikler sadece dev plazma jetleri yaymakla kalmıyor, aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütleçekimi ile maddeyi çekirdeğe çekiyor. Madde kara deliğin olay ufkuna yaklaştıkça yörüngeleşen bir halka oluşturuyor. Bu halkadaki madde sürtünmeyle beraber bir miktar enerjiyi dönüştürerek onu diğer madde parçacıklarıyla ovalıyor. Sanki soğuk havada ellerimizi birbirimize sürter gibi bu halkada benzeri şekilde ısınıyor. Maddeler birbirine yaklaştıkça daha büyük bir sürtünme kuvveti yaratıyor . Madde olay ufkuna yaklaştıkça yüzlerce güneşin yaydığı ısıyı yayarak olay ufkunda parlıyor. İşte EHT kara deliğin silüeti boyunca bu ışığı tespit etti. Bu görüntüyü oluşturma için çok büyük bir veriyi analiz etmek gerekiyor. Bu kadar uzakta bir galakside yıldızları bile tek tek göremezken, merkezdeki kara deliği görmek çok zor bir iştir . EHT ekibi iki yakın süpermasif kara deliği hedef seçti. Biri samanyolu'nun merkezindeki Sagittarius A, diğeri de büyük eliptik M87 galaksisindeki kara delik. Alınan görüntü ise M87'deki kara deliğe ait. Bu işin ne kadar zor olduğunu anlamak için, Samanyolu'ndaki kara deliğin 4.1 milyon Güneş kütlesinde ve 60 milyon kilometre çapında olduğunu ve Dünya'ya uzaklığının 250.614.750.218.665.396 kilometre olduğunu düşünebilirsiniz. Bu sanki aya yerleştirilecek tek bir portakalın fotoğrafını çekmeye benziyor. Bu kadar hassas bir ölçüm yapmak için çok hassas teleskoplara ihtiyacınız var. Bu nedenle ekip 100 milyon yılda 1 saniye hata yapan atom saatlerini kullandı. Elde edilen veri 5000 tb yani 5 petabayt yer kaplıyordu. Bunu süper bilgisayara aktarıp, görüntüyü elde etmek ve zaman farklarını düzeltmek için algoritma geliştirildi. Son yıllarda Einstein 'ın genel görelelik teorisi iki önemli testten geçti. Ve Einstein yine haklı çıktı. Einstein teorisinde yola çıkılarak yapılan tahminler, M87'deki kara deliğin yüksek doğrulukla görüntülenmesiyle uzay,zaman ve kütleçekim doğasıyla uyumlu görünüyor. Kara deliğin merkezinin etrafında dönen maddenin hızına dair ölçümler, ışık hızına yakın olmakla beraber tutarlı görünüyor. Bu görüntüden yola çıkarak, M87 kara deliğinin Güneş'in kütlesinden 6,5 milyar kat daha büyük olduğu ve 40 milyar km genişliğinde olduğu belirtildi. Yani Neptün'ün 200 yıllık Güneş yörüngesinden daha geniş. Samanyolu'ndaki kara deliğin görüntüsü ise ışık çıkışının hızla değişmesinden dolayı oldukça zordu. Umarım, bu inanılmaz cisimlerin daha net görüntülerini elde etmek için yakında EHT dizisine daha fazla teleskop eklenir. Bakalım Samanyolu Galaksisi'ndeki karadeliğin görüntüsü nasıl olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eklemlerin-hareketini-3d-rontgenle-es-zamanli-gorebiliyorsunuz/", "text": "İnsan vücudunda hareket eden 4 farklı eklem vardır. Hatta çoğumuz eklemleri bazı ağrılar çekene kadar eklemlerimizi düşünmeyiz bile. Fakat eklemler gerçekten muhteşem bir makinenin parçaları gibi çalışıyor. Birbiri üzerinde kayan eklemler muhteşem bir geometrinin inanılmaz işlevini gerçekleştiren sanat eserleri gibi geliyor. Röntgenler genelde sabit resimlerden oluştuğundan vücuttaki eklemlerin hareketini gösteremez. Fakat San Francisco'dan Cameron Drake eklemlerin hareketini gösteren bir dizi muhteşem röntgen resmini birleştirerek hayata geçirdi. Ortopedi doktoru Dr. Noah Weiss'in yardımıyla muhteşem videolar hazırladı. Röntgenlerden elde edilen ham resim dosyaları Adobe ile işlenerek çeşitli gifler hazırlandı. Projede Adobe Creative Suite programı kullanarak gif setleri hazırlandı. Adobe sayesinde yapılan entegrasyonlar Photoshop ve Adobe Premiere ile geliştirildi. Tabakalar güzel bir şekilde işlenerek kusursuz gifler elde edildi. İşte size vücudumuzdaki eklemlerin nasıl çalıştığına ilişkin muhteşem gifler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/elektrik-uretmek-icin-su-bazli-nukleer-pil-uretildi/", "text": "Günümüzde cep telefonlarından elektrikli arabalara kadar her alanda piller önemli bir yer kaplıyor. Bu nedenle bilim insanları ve teknoloji şirketleri pil ömrü ve verimliliği arttırmak için yeni yollar arıyor. Missouri Üniversitesi'nden bilim insanları dünyada ilk kez verimli su bazlı nükleer pil geliştirdi. Pil uzun ömürlü ve otomobillerden uzay teknolojilerine pek çok alanda kullanılabilecek kadar güvenli bir enerji kaynağı olduğu belirtiliyor. 1950'lerden beri çalışılan beta voltaikler radyasyondan güç üretebilen bir enerji kaynağı aslında.Kontrollü nükleer teknolojiler normalde tehlikeli değil. Şimdiden pek çok ticari nükleer kullanım mevcut aslında. Örneğin evimizde kullandığımız yangın dedektörleri ve acil çıkış işaretleri, diyor Elektrik,Bilgisayar ve Nükleer Mühendisliği'nden Doç. Dr. Jae W. Kwo . Radyoaktif stronsiyum-90 izotopu kullanan batarya su bazlı elektrokimyasal kimyasal enerjiden yararlanıyor. Nanoyapılı titanyum dioksit elektrotu platin kaplama ile etkili bir şekilde elektronları toplayarak enerjiye çeviriyor. Su tampon gibi davranarak, cihazda yüzey plazmonları yaratarak verimin artmasına yardımcı oluyor. Bu iyonik solüsyon çok düşük sıcaklıklarda kolayca donmadığından otomobil bataryaları dahil pek çok alanda belki de uzay mekiklerinde kullanılabilir, diyor Doç. Dr. Kwon. - Baek Hyun Kim, Jae W. Kwon. Plasmon-assisted radiolytic energy conversion in aqueous solutions. Scientific Reports, 2014; 4 DOI: 10.1038/srep05249 Sitenizi yeni keşfettim. Zevkle takip ediyorum. Sizi kutlarım çok önemli bir hizmet veriyorsunuz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/elektrikli-bisikletlerin-90-saniyede-sarj-olmasini-saglayan-lityum-pil-gelistirildi/", "text": "Alman Mahle ve pil üreticisi Allotrope Enerji enerji güçlerini birleştirerek elektrikli bisikletler için 90 saniyede şarj olabilen yeni nesil bir lityum-karbon pil geliştirdi. Pil teknoloji olarak, süperkondansatörlerde görülen katotları kullanan bir lityum iyon pile dayanıyor. Yeni nesil bu lityum iyon pilde süperkondansatör katodu, organik bir elektrotla ayrılıyor. Bu sayede çok yüksek bir güç yoğunluğuna erişileceği ve 20 kW 'ya kadar lityum karbon pillerle hızlı şarj sağlanacağı ifade ediliyor. Teslimatlarda kullanılan elektrikli bisikletler genel olarak 30 dakikada şarj oluyor ve bu gerçekten fast food şirketleri için uzun bir süre. Yapılan analizlere göre bir fast food motoru yaklaşık 25 km çapında bir bölgede dolaşıyor. Normalde 500 Wh'lik batarya kullanıyor ve tekrardan şarj için 30 dakika harcıyor. Bu yeni batarya ise sadece 90 saniye yani 1.5 dakikada şarj olabilecek. Ayrıca bu yeni pil hiçbir nadir toprak metali kullanmıyor ve tümüyle geri dönüştürülebilir. Bununla beraber bataryanın ısınmasına neden ısı çıkışına sahip olmadığından, kolayca ısınmıyor ya da patlamıyor. Bu sebeplerden dolayı pil, diğer lityum pillere göre hem çevreci, hem de daha güvenli. Arz talepten dolayı artan benzinli mobiletlerin yerine elektrikli benzerleri kullanılırsa, şehirlerde giderek artan hava kirliliği de bir nebze olsun azaltılabilecek. Bassett, bu hafta İngiltere'deki Cenex Düşük Karbonlu Araç fuarında çığır açan yeni icat ettikleri pili sundu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/elektron-mikroskopisindeki-gelismeler-hiv-ve-diger-viruslerin-sirlarini-aciga-cikardi/", "text": "UC DAVIS araştırmacıları yeni geliştirilen elektron mikroskopisi teknikleri sayesinde HIV ve diğer virüslerin işleyişini tekrar gösterdiler. Bilim dünyası için HIV' in zarf proteinleri önemli bir hedef: HIV' in önemli bir bileşeni olan RV144, klinik araştırmalarda tespit edildi. Bu sayede HIV'e karşı sonunda bir aşı geliştirmeyi umuyorlar. Ayrıca gp120 adı verilen ve gp41 ve 3gp120/ gp41 adı verilen zarf proteinlerinin yapıları ilişkendirilerek HIV' in son trimetrik yapısı oluşturuldu. Profesör R. Holland Cheng' in UC Davis' teki laboratuvarında daha önce yapılan çalışmada gp120 yi açılmış çiçek uyumu içerisinde nasıl gösterileceği bulunmuştu. Nature dergisinde 14 Kasım 2014 te yayınlanan çalışmada trimer yapının alt kısmında yer alan gp41'i yerine tutturmada yardımcı olan değişken bir döngü -V2- keşfedildi. Bu bağışıklığı sağlayan mevcut döngünün HIV' in zar antijeninde olduğunu söylüyor Cheng. HIV' e karşı bir aşı yapmak her zaman zor çünkü virüs protein yüzeyini çok hızlı değiştirmektedir. gp120 nin yapısını ya da zar proteininin yapısını daha iyi anlarsak bu proteinlerin çok hızlı değişmesini önleyerek bağışıklık sisteminde maruz kalacağı yeni bir aşı üretilebilir. Cheng' in laboratuvarında arka arkaya yapılan bir çift çalışmada, elektron mikroskopu için yeni teknikler kullanıldı. Elektron mikroskopuna sonda takılarak virüslerin nasıl hücre içerisine kaçıp normal hücresel süreçleri etkilediği araştırıldı. Cheng' in laboratuvarı cryo-elektron mikroskopu tekniklerinin geliştirilmesinde öncülük etmiştir. Geleneksel elektron mikroskobunda ağır metal ögeler ve kaplamalarla emprenya örnekleri vardır. Cryo-elektron mikroskobu biyolojik yapıların uygun yerlerini dondurmada son derece düşük sıcaklıklar kullanır. Ancak, biçimi nedeniyle elektronları dağılmış gelen örnekleri cryo-elektron mikroskopları enfekte hücreleri görüntülemede eksik kalmıştır. Son zamanlarda PLOS ONE 'da yayınlanan bir araştırmada Lassi Paovolainen ve arkadaşlarının mevcut yeni bir istatistiksel tekniği yeniden bu örneklerdeki eksik verileri tamamlamak için kullandılar. Pan Soonsawad ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada uygulanan yeni teknikle, vezikül ya da küçük kabarcıklar oluşturarak hücrelere giren bir Picornavirüsün, büyük bir virüs grubunun içerdiği; soğuk algınlığı, bağırsak enfeksiyonları, çocuk felci, hepatit A ve son olarakta el,ayak ve ağız hastalığı gibi hastalıklara sebep olduğu görüldü. Bu yaz Birleşik Devletler' de Picornovirüs bebeklerde ve çocuklarda yayılmıştır. Picornavirüs kendini hücre içerisine alırken endozom veya kese oluşturur. Sonra keseden çıkarak genetik malzemesiyle RNA' sını ev sahibi hücrenin sitoplazmasında çoğaltır. Yeni çalışma gösterdi ki endozomlarında ev sahibi proteinler yani integrinler hücre zarlarında bulundu. Ne zaman integrinler membranda birbirine yakın yerlere gelirlerse hücre içerisine sinyal gönderimi gerçekleşir. Cheng Virüsler işte bu davranışlardan yararlanırlar dedi. Virüs integrinleri kendisine doğru toplar ve endozom oluşumu için bir tetikleme gerçekleştirir. Virüs topladığı bu integrinleri oluşturduğu model sayesinde hücre tarafından yutulur. Yeni görüntüler gösteriyor ki, endozom kesilerek virüsün genetik malzemesi hücre içine serbest bırakılır. Bu şekilde virüs çoğaltımı gerçekleşir. Cheng, hastalık yapan bu virüslerin cazibesini buldu. Bu virüs çok güzel, çünkü kendi geometrisini yeniden kullanabilir ve insan yararına göre yeniden tasarlanabilir diyor Cheng. Cheng, laboratuvarında patentli teknoloji kullanarak kendi kendini tasarlayan proteinlerle Hepatit E virüsü dahil olmak üzere bir çok hastalığa ve meme kanserine de ilaç geliştirmek istiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/elektroniklerin-hizinda-artis-yapacak-bilesik/", "text": "Max Planck Kimyasal Katı Fiziği Enstitüsü'nden bilim insanları, elektronik sistemlerin hızında sıçrama yapacak bir gelişmeye imza attılar. Radbound Üniversitesi ve Helmholtz-Zentrum Dresden-Rossendorf'dan meslektaşlarıyla çalışan bilim insanları niobyum fosfit adı verilen bir madde buldular. Bileşik geçiş metali niobyum ve fosfordan oluştuğundan manyetik alana karşı direnci dramatik bir şekilde arttırıyor. Bu bileşik sayesinde daha hızlı ve yüksek kapasiteli hard diskler ve elektronik bileşenler yapılabilir. Hard diskler farklı tabakalardan oluşan filigran yapısındadır. Manyetorezistans olarak bilinen bu fenomen sayesinde yüksek elektrik direnç elde edilerek, yüksek yoğunlukta veri yani daha büyük depolama alanı elde edilebilir. Küçük miktarda elektrik nedeniyle, Lorentz kuvveti nedeniyle, elektronlar yanlış yönde akarak, eletrik direnci arttırır ve manyetik olarak istenilen konumdaki veriyi, kesin bir şekilde okumayı sağlar. Materyal üzerinde daha hızlı elektron hareketi sağlanarak, daha büyük Lorentz kuvveti dolayısıyla daha manyetik alan etkisi elde edilir, diyor baş yazar Binghai Yan. Niobyum fosfitteki elektronlar çok hızlı hareket ediyorlar. Niobyum fosfit süper hızlı yüksek taşıyıcılar içeriyor. Yani rölativistik elektronlar içeriyor, yani ışık hızının binde biri hızında (300 km/saniye) bir hıza ulaşıyor. İşte muazzam hız sayesinde direnç 10,000 kat artıyor. Araştırmalar niobyum fosfitin geleceğin bilgi teknolojileri için çok büyük bir potansiyel içerdiğini, sadece hard disklerde değil, manyetorezistans prensibi kullanan diğer elektronik bileşenlerde kullanılacağını belirtiyor. Max Planck Kimyasal Katı Fiziği Enstitüsü'nden bilim insanları, elektronik sistemlerin hızında sıçrama yapacak bir gelişmeye imza attılar. Radbound Üniversitesi ve Helmholtz-Zentrum Dresden-Rossendorf'dan meslektaşlarıyla çalışan bilim insanları niobyum fosfit adı verilen bir madde buldular. Bileşik geçiş metali niobyum ve fosfordan oluştuğundan manyetik alana karşı direnci dramatik bir şekilde arttırıyor. Bu bileşik sayesinde daha hızlı ve yüksek kapasiteli hard diskler ve elektronik bileşenler yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-buyuk-bilimsel-atilimlar-2012/", "text": "NASA' nın bir tonluk, altı çeker , nükleer enerjiyle çalışan bilim laboratuarı Merak, 8 aylık milyonlarca kilometrelik yolculuğunun sonunda Ağustos' un başında Mars' a başarıyla indi. Roketlerle desteklenmiş iniş kızağı bunu sağladı. Bu şimdiye kadar en gelişmiş iniş sistemi olma özelliğini taşıyor. Curiosity' nin Sharp dağının sedimentel yapısı üzerine yaptığı analizler sonucunda, Mars' a geçmişte yaşam bulunabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Sentez biyologları tarafından yapılan yapay nükleik asitler XNA' lar aynı DNA ve RNA gibi kendilerini kopyalarak, onlar gibi davranabiliyor. Hatta bozulmaya karşı da daha dayanıklılar. Yabancı yaşam formları yapımında genetik olarak her şeyi değiştirmek mümkün olabilecek. Google' ın gizli X Laboratuvarı' nda nöral bir ağ geliştirilerek, gerçekten yüzleri tanıyabilen bir bilgisayar geliştirildi. Bunu yapmak için Youtube' deki milyonlarca resmi birkaç gün inceledi. Böylece bilgisayar farklı resimlerin birleşiminden resimleri algılamayı öğrendi. Bu resimlerden ikisi ise açık bir şekilde insan ve kedi yüzleriydi. Bu gelişme yapay zeka konusunda büyük bir atılım oldu. genlerine bakıldığında modern insanlarla nesli tükenmiş akrabalarımız arasında pek çok genetik materyali paylaştığı ortaya kondu. Ayrıca Neanderthaller ile Denisovanlar arasında da pek çok genetik materyal benzerliği var. Modern insanlar Denisovanlar' ı ayıran şeyse beyin gelişimi ve bilişsel kabiliyeti sağlayan çok küçük bir parça gen seti oldu. Bu nedenle Homo sapienlerin beyinlerini daha verimli kullandıklarından diğer türlere göre hayatta kalması mümkün. Ayrıca, Denisovan DNA' sı sayesinde Neanderthaller ve Denisovanların nerede yaşadığını, Homo Sapienlerin Afrika' dan göçmelerinden çok önce nasıl göçtüklerini anlamış bulunduk. 40 yıldır tartışılan ve varlığı kanıtlanmayı bekleyen higgs bozonu 4 Temmuz' da tespit edildi. Fizikçiler CERN' de LHC ' nda yaptıkları deneyler sonucunda Higgs bozonunu tespit ettiler. Böylece Standart Model' de eksik parça tamamlanmış oldu. Stephen Hawking bu parçacığın bulamayacaklarına dair fizikçilerle 100 dolarına iddiaya girse de bu sefer kaybetti. Bu teori için yapılan araştırmalar sürdükçe bu teorinin ne kadar derinleşip, kompleksleşeceğini zaman ve parçacık hızlandırıcılar belirleyecek. 6. ENCODE Yayınlandı . Genetik biliminde insan genomunun yayınlanmasından bu yana gerçekleşen en büyük mihenk taşı ENCODE yani DNA Elementleri Projesi oldu. 30 farklı bilimsel yayının birleşmesiyle basılan bu ansiklopedide sadece genomun bölümlerini değil aynı zamanda bu bölümlerin gerçekten ne işe yaradıkları da ortaya kondu. DNA dizilimi gen düzenlemesinden, hastalıklara hatta insanın ağırlığının bile düzenlemesine neden oluyor. Kyoto Üniversitesi' den araştırmacılar yumurtadan alınan kök hücreleri kullanarak tarihte ilk kez bir fare yaratmayı başardılar. Bununla beraber kök hücre rejeneratif teknolojilerle anne babaya ihtiyaç duymadan insan doğumunun ne kadar etik olabileceğine dair tartışmalar devam ediyor. Eylül' de bilim insanları vücutta görevini yerine getirdikten sonra, birkaç saat ila birkaç gün hafta içinde tümüyle vücutta çözünerek atılabilen yeni bir elektronik implant duyurdular. Ayrıca bu şekilde çevre dostu yok olabilen telefonlar da yapılabilecek. Ekim 2012' de ilk ticari kargo Uluslararası Uzay İstasyonu' nda yörüngeye oturdu. Düzinelerce destek ekipmanı taşıyan roket NASA ile mega bir kontrat imzalayan firma sayesinde oldu. Kaliforniya kökenli SpaceX şirketi yörünge bir laboratuvar yolladı. Uzay mekiği 454 kg gelen deney malzemeleri ve diğer değerli ekipmanları uzay istasyonuna taşıdı. Dünyadan öğrencilerin hazırladığı özel ekipmanlar ve ayrıca -300 dereceye kadar soğutan özel bir buzdolabı da gönderilenler arasında. Ayrıca istasyonda bulunan 3 kişiye de nezaketen dünyadan çikolata-vanilyalı dondurma gönderildi. Roket insansız olarak yollandı. Roket Dragon kapsülünü yörüngeye yerleştirerek, NASA SpaceX firmasıyla 12 kargo görevi için 1.6 milyar dolarlık anlaşma imzaladı. SpaceX firmasının sahibi aynı zamanda PayPal' ında kurucu ortağı olan Ellon Musk. Arktik buzulu seviyesi, 2012 Eylül ayında bütün zamanların en düşük seviyesine düştü. 1,250,000 kilometrekarelik düşüş oldukça dramatik karşılanıyor. Her geçen ay eşi benzeri görülmemiş sıcaklık değişimleri tespit ediliyor. Temmuz ayı Amerika tarihinde görülen en sıcak ay olarak tespit edildi. Aynı zamanda kuraklık, orman yangınları ve fırtınaların sayısında rekor artış gözlendi. Bloomberg Businessweek global ısınma karşıtları aptal olarak ilan etti ve hatta bunların bile artık global ısınma inanmaya başladıkları belirtiliyor. Bu yıl Petermann Buzul' unda ilk % 99 erime olmuştu. Her yıl oldukça gizemli bir hastalık olan otizmi tetikleyen mekanizmalar hakkında pek çok şey öğreniyoruz. Bu yıl yapılan araştırmayla çoğu insanlarda otizmin nasıl geliştiği ve bir gün gen terapisiyle tersine çevrilebileceği hedefleniyor. Genetik mutasyonla otizmli yapılan farelerde semptomu proteinleri kullanarak semptomu nasıl tersine çevirebileceği gösterildi. Bu aslında tedavi amaçlı değil , otizmin nasıl başladığını anlamanın yolunu bulmaya yarayacak. Bessel ışınları sayesinde minik silika küreler lazer kaynağına doğru hareket ettirildi. Bessel ışınları normalde sadece teoride kalan bir olayken bugün gerçekleştirilmiş oldu. Bu sadece bu ışına doğrultulan cisim hareket ettirilebilecek. Bu ışın sayesinde göktaşları aynı bir traktörle çekilir gibi yörüngesinden saptırılabilecek. Washington Üniversitesi' nden Kim Woodrow ve öğrencileri elektrikle nanometre büyüklüğünde bükümlü kumaş fiberleri üreterek, istenmeyen gebelikler ve HIV gibi bulaşıcı hastalıkları önlemenin yolunu buldu. Bu fiberler kolayca çözülerek ilaç salınımı yapıyor. Çok amaçlı olan bu araştırma, PLoS One dergisinde yayınlanarak kamuya açıldı. Bu fiberlerden tasarlanan ağlardan diyafram veya servikal kapak benzeri bir fiziksel bariyer ya da hızla çözülebilen vajinal kontraseptif film yapılarak vajinaya kolaylıkla yerleştirilebiliyor. Bu filmler nemle birleştirdiğinde aynı nefes tazeleyici stripler gibi eriyerek, gebelik önleyici olarak kullanılabiliyor. Daha önce de pek yüz nakli yapılsa da bu kez tümüyle bir yüzün nakli gerçekleştirildi. Daha önce bir silah kazasında yüzünün büyük kısmını kaybeden kişiye tümüyle bir yüz nakli yapılarak birkaç gün içinde hareketi sağlandı. Böylece estetik açıdan sıkıntı çeken pek çok kişi için umut ışığı doğdu. Ay' da, Mars' ta su bulunabileceğine dair ciddi kanıtlar var. Ayrıca Jüpiter' in uyduları Europa ve Merkür' de su bulundu. Satürn' ün uydusu Titan' da bir dere bulunsa burada akanın su değil, soğuk nedeniyle sıvı metan ve etan aktığı düşünülüyor. Güneş sisteminde su bulunması yaşamın kurulması ve uzay araçlarının yakıtları için hayati önem taşıyor. Belki de bir gün dizüstü bilgisayarınızı sadece klavyeye bir şeyler yazarak şarj edebileceksiniz. İşte bunu yapmak için M13 virüsüne ihtiyacınız var. M13 ' ün sırrı ise piezo etkisinden geçiyor. Kristal benzeri yapılar sıkıştırıldığında az miktarda da olsa güç üretiyorlar. M13 ' den yapılan ince ve şeffaf filmler klavye benzeri yerlere döşenirse, yaptığınız ne ufak bir basınç bile elektrik üreterek aygıtlarınızı şarj edebilir. Ya da cebinizde sağa sola dokunan telefonunuz ya da şarj aletiniz elektrik üretebilir. Ayrıca bu virüs sadece bakterileri etkiliyor ve insanlara zararlı değil. En Büyük Bilimsel Atılımlar 2012 haberi, umarım 2013 de de daha iyi haberlerle devam eder. Herkese iyi yıllar dilerim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-buyuk-yuzey-alanli-malzeme-sentezlendi/", "text": "Northwestern Üniversitesi' nden araştırmacılar, iki yeni sentetik materyal yaratarak şimdiye kadar kaydedilmiş en büyük yüzey alanına erişerek rekor kırdılar. NU-109 ve NU-110 adını verdikleri materyaller, kristal nanoyapılar olarak bilinen metal-organik kafesler şeklinde bulunuyor. Bu malzemeler arabalar için doğalgaz deposu, katalizörler ve diğer benzer maddeler için depolama fırsatı vadediyor. Bu malzemeye depolama özelliği kazandıran ise iç yüzey alanının çok geniş olmasıyla alakalı. Örneğin NU-110 kristali bir tuz tanesi kadar olsaydı, iç yüzeyi açıldığında bir masayı kaplayabilirdi. Başka bir açıdan bakarsak, 1 gram NU-110 bir buçuk futbol sahası kaplayabilir. Bulguların yer aldığı araştırma American Chemical Society Jurnali'nde 20 Ağustos' ta basıldı. Weinberg Fen ve Sanat Koleji'nden Doç. Dr. Ömer Farha' nın başkanlık ettiği araştırma ekibi, bu iki malzemeyi sentezledi. Ayrıca bu iki malzemenin davranışını bilgisayarla simüle ederek, malzemelerin davranışını Brunauer-Emmett-Teller yüzey analizi denkleminde görüntüledi. Böylece bu alanda yeni bir rekor kırıldığı anlaşıldı. 7,000 m2/g gelen malzemenin bir kilogramı yedi kilometrekare kaplayabiliyor. Bu oldukça yüksek olan yüzey alanına, karbondioksit temelli teknikle solvent kaldırılarak gözenekler tümüyle açılarak erişildi. Bu gelişmeyle hızlı bir şekilde diğer gelişmeleri yönlendirebilir. MOF' ler metal atomlarının tuttuğu organik bağlardan oluşuyor ve sonuçta kafes misali bir yapıya dönüşüyor. Araştırmacılar, daha az yığın bağlayıcı ünite kullanarak malzemelerin yüzey alanını iki kattan fazla arttırabileceklerini düşünüyorlar. Araştırma Weinberg Koleji'nden Profesör Joseph T. Hupp ve McCormick Mühendislik Bölümü'nden Profesör Randall Q. Snurr yer almakta. Ayrıca araştırmada Weinberg Koleji'nden Kimya Profesörü SonBinh Nguyen; Northwestern Üniversitesi'nden İbrahim Eryazıcı, Nak Cheon Jeong, Brad G. Hauser, Amy A. Sarjeant, ve Christopher E. Wilmer; Surrey Üniversitesi,İngiltere' den A. Özgür Yazaydın yeralıyor. Araştırmada yine Türk bilim adamlarının yardımlarını görüyoruz. Dileğimiz Türkiye' de de bilim adamlarına olabildiğince imkan ve önem verilmesi. Umarız bir gün bu beyin göçü tersine döner. - Omar K. Farha, Ibrahim Eryazici, Nak Cheon Jeong, Brad G. Hauser, Christopher E. Wilmer, Amy A. Sarjeant, Randall Q. Snurr, SonBinh T. Nguyen, A. Özgür Yazaydın, Joseph T. Hupp. Metal Organic Framework Materials with Ultrahigh Surface Areas: Is the Sky the Limit?Journal of the American Chemical Society, 2012; 120831120328007 DOI: 10.1021/ja3055639"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-ve-dopamin/", "text": "En çok bağımlılık yapan uyuşturucular nelerdir? Her ne kadar bu soru basit görünse de cevap kimin sorduğuna da bağlıdır. Bazı bilim insanları tarafından bir uyuşturucunun bağımlılık derecesi, verdiği zar, sokaktaki değeri, beynin dopamin sistemini nasıl aktive ettiği, kullanıcılar tarafından alınan zevk uyuşturucuyu bırakmak ne kadar zorlu bu parametrelere göre değerlendiriyorlar. Nutt ve uzmanların yaptığı değerlendirmeye göre en bağımlılık yapıcı uyuşturucu eroin ve 3/3 puan alarak birinci sırada yer aldı. Eroin beyindeki ödül merkezini etkileyerek, dopamin seviyesini % 200 e çıkarıyor. Deney hayvanlarında bu etki gözlendi. Eroin en bağımlılık yapıcı uyuşturucu olmasının yanında çok tehlikelidir. Sadece 5kat doz aşımı bile olsa ölüme yol açabilir. Toplum içinde ise eroin ikinci en zararlı ilaçtır. 2009 yılında yasadışı uyuşturucu pazarında eroinin 68 milyar dolara yakın pazara sahip olduğu tahmin ediliyor. Kokain ,beynin dopamin kullanarak bir nörondan diğerine mesaj taşımasını doğrudan engelliyor. Aslen kokain nöronların dopamin sinyalini kapatmasını engellediğinden, beyin ödül mekanizmasına giden yollarda anormal aktifleşmeye neden oluyor. Hayvanlarda yapılan deneylerde, kokainin dopamin seviyesini normalden üç kattan fazla arttırdığı belirlendi. 2009 yılı itibariyle tüm dünyada 14 ila 20 milyon kokain kullanıcısı olduğu tahmin ediliyor. Kokain pazarının değeri ise 75 milyar doları buluyor. Crack olarak da bilinen taş kokain dünyada en çok hasar veren 3. uyuşturucudur. Toz kokain ise en çok zarar veren 5. uyuşturucu sınıfında yer alıyor. Ayrıca kokain deneyen insanların % 21'i bağımlı oluyor. Kokain metamfetamin gibi diğer bağımlılık yapıcı uyarıcılara benziyor ve daha yaygın olduğundan daha fazla probleme neden oluyor. Nikotin tütündeki bağımlılık yapan ana bileşendir. Sigara içtiğinizde nikotin akciğerlerinin tarafından hızla emili ve anında beyne aktarılır. Nutt ve arkadaşları uzman panellerinde nikotinin en çok bağımlılık yapan maddeler arasında 3. sıraya yerleştiriyor. Her üç Amerikalıdan ikisi ömründe bir kez sigara içmeyi deniyor. 2002'de WHO tarafından yapılan 1 milyar sigara tiryakisi olduğu tahmin edilmişti. 2030'a kadar her yıl 8 milyon kişinin sigaradan öleceği tahmin ediliyor. Laboratuvar deneylerinde tabiki hayvanlar sigaradan uzak duruyor. Fakat sıçanlar için tuşa bastıkça kana hızlı bir şekilde nikotin veren bir düzenekle, dopamin ölçümleri yapıldı. Dopamin seviyesinin % 25 ila % 40 civarında yükseldiği gözlendi. Barbitüratlar sakinleştirici ,uyku verici amaçlı ya da anestezi amaçlı kullanılan uyuşturuculardır. Beyinde kimyasal sinyalizasyona karışarak, beynin farklı bölgelerini kapatmaya yarıyor. Düşük dozlarda mutluluk verse de, yüksek dozlarda solunumu durdurduğundan ölümcüldür. Barbitürat bağımlılığı reçeteyle kolayca erişebildiklerinden oldukça geneldir. Fakat barbitüratlar yerlerini büyük oranda başka ilaçların almasıyla , kullanımları düşmüştür. İşte bu nedenle uyuşturucu yaygın olmadığından daha az kişinin zarar gördüğü düşünülmektedir. Uzman panellerinde barbitüratlar en bağımlılık yapıcı 4. madde olarak sınıflandırıyor. Pek çok ülkede yasal olsa da uzmanlar alkolü 3 üzerinden 1.9 ile puanlıyor. Alkolün beyinde pek çok etkisi vardır. Laboratuvar hayvan deneylerinde, beynin ödül merkezinde % 40-360 arası dopamin artışı sağlayabiliyor. Hayvanlar daha çok alkol aldıkça dopamin seviyeleri artıyor. Alkol kullananların % 22'si hayatlarının bir kısmında bağımlılık geliştiriyor. WHO'ya göre 2002 yılında 2 milyar insanın alkol kullandığı tahmin ediliyor. 2012'de 3 milyondan fazla insan, alkol nedeniyle öldü. Diğer uzmanlar, alkolü en çok hasar veren uyuşturucu olarak sınıflandırabiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-ilginc-ve-tuhaf-bilimsel-icatlar-2013-2014/", "text": "Özellikle Japonya ve Çin' den çok tuhaf ve bir o kadar da muhteşem buluşlar çıkabiliyor. Özellikle mekatronik yani robot bilim üzerine yapılan çalışmalar hız kazandı. Bu gidişle her şey robota dönecek gözüküyor. Robotlar devasa boyutlara ulaşabiliyor. Bununla beraber kıyamet senaryoları nedeniyle yeni icatlar kurtulma projeleri de çıkıyor. İşte bu haberimizde Dünya' nın dört bir yanından inanılmaz gelişmeler ve tuhaf icatlar göreceksiniz. Çin'li mucit Yang Zongfu 6 tonluk Çin'in Nuh'un Gemisi isimli konteynerı testi geçtikten sonra kutlama yaptı. Bu konteynerı üretmek için 200,000 dolar harcadığını belirten Yang, içeriye 3 kişilik bir ailenin sığabileceğini ve 10 aylık yiyeceğin sığdığını belirtti. 42. Tokyo Motor Şovu'nda Asimo termostan bardağa kolayca meyve suyu koyabiliyor. Yatağa bağımlı hasta Yan Ching-hong profesör Luo Ching-hsing'in keşfettiği emzik şekilli anahtar sayesinde İnternet sörf yapabiliyor. Hasta bu alet sayesinde bilgisayara yazı yazabiliyor ve hatta video izliyor. Tokyo' da Gundar Front Tokyo Eğlence Merkezi'nin önüne konulan 18 metre uzunluğundaki bu robot tanıtım amaçlı. Berlin Teknik Üniversitesi'nden Jonas Pfeil 36 cep telefonu kamerasına sahip panoramik fotoğraf çeken bir top geliştirdi. Top özel bir yazılım sayesinde 360 derecelik fotoğrafları birleştiriyor. Robot Uzmanı Watanaru Yoshizaki tarafından geçen sene fuarda tanıtılan Kuratas Robotu 4 metre yüksekliğe sahip ve plastik roketler fırlatabiliyor. Ayrıca akıllı telefonla da yönetilebiliyor. NASA tarafından helyum balonuyla yollanan plastik ördek 124,800fite (38039 metre) çıktı. Bu öğrenciler için bir bilim projesiydi. Çin'deki Robot Restoranı'nda gerçek robotlar servis yapıyor. Restoran Harbin şehrinde. Japonya Tokyo' da yeni açılan Robot Restoranı'nda 3,6 metrelik robotlar sayesinde müşteriler bu sıradışı robotları sürebiliyor. Restoranda sıradışı şovlar sergileniyor. Tokyo' da tanıtılan son teknoloji Panasonic saç yıkama robotu, önce kafayı tarıyor sonra da robot parmaklarla hassas bir şekilde saçı yıkıyor. Saçını yıkamayanlar için geliştirilen robot ilginç gözüküyor. Belçika'lı şirket Barco tarafından geliştirilen bu uçuş simülatörü sayesinde pilotlar 360 derecelik görüşe sahip oluyor. Böylece her şeye bir pilotun gözünden gerçekçi bir görünüm elde ediliyor. Sony tarafından geliştirilen 3D Viewer HMZ-T1 sayesinde yüksek çözünürlüklü OLED ekrana bakarak sinema tecrübesi yaşayabiliyorsunuz. Görüntü ise 20 metreden 750 inçlik bir ekrana bakıyormuşsunuz hissi veriyor. Seatle Sperm Bankası'ndaki biyolog özel tasarlanan yüksek teknolojili bisikletle doğum kliniklerine sperm taşıyor. Bisiklette sıvı azot tankı sayesinde spermler bozulmadan taşınabiliyor. Bu iPhone şeklindeki anıt Rusya St. Petersburg Enformatik Teknolojisi Üniversitesi'nin bahçesinde Apple'ın kurucularından Steve Jobs'ın anısına dikilmiş. 74 inçlik interaktif cam anıt dondurucu soğuklarda bile çalışabiliyor. Bu saat aslında Sim Kart ve Bluetooth' a sahip bir telefon. Çin ' deki Dashu Köyü'nde çiftçi Shu Mansheng evinde havalanabilen bir ufo üretmiş. Ufo 10 saniyeliğine 1 metre yükselebiliyor. Oldukça tuhaf değişik icatlar insanın hayal gücünün neleri başarabildiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-iyi-6-yeralti-bilim-laboratuvari/", "text": "Evreni görüntülemek için astronomlar dünyada ve uzayda bulunan teleskopları kullanıyorlar. Bu sayede galaksileri, nebulaları, dış gezegenleri ve pek çok gök cismini görüntüleyebiliyorlar. Fakat, evrenin görünmez kuvvetleri, örneğin nötrinoları ve karanlık maddeyi görüntülemek için farklı bir yaklaşım izliyorlar, yeraltına gidiyorlar. Yeraltında bulunan gizli ve özel bilim laboratuvarlarını öğrenmek için bu haberimizi okuyabilirsiniz. Yeraltında olmak bilim adamlarına, Dünya'ya giren parçacıklardan gelen gürültüler veya kozmik ışınlardan gelen ve diğer arkaplan radyasyonundan koruma sağlıyor. Ya da yeraltında eski madenleri değerlendirerek, nükleer yakıt üzerinde çalışıyor ya da tünellere parçacıklar hızlandırıcıları döşüyorlar . Madencilerde aynı yeri paylaşan SNOLAB yerin 2 km altında Sudbury'deki Vale Creighton Madeni'nde çalışıyor. Kanada'da bulunan madende madenciler nikel çıkarırken, SNOLAB'taki bilim adamları astroparçacık fiziğiyle uğraşıyorlar. Karanlık madde ve pek proje üzerinde çalışan laboratuvar deneylerini işte bu madende yapıyor. SNOLAB' taki Picasso deneyinde WIMP adı verilen karanlık madde parçacığı freon damlacıklar kullanılarak tespit edilmeye çalışıyor. Karanlık maddenin aslında evrenin % 22'lik bir kısmını oluşturduğu düşünülüyor. Geri kalan % 74'ü karanlık enerji iken , sadece % 4'ü maddeden oluşuyor. Şimdilik gözlemlediğimiz kısmı da zaten bu % 4 madde. Yakında açılacak Kriyojenik Karanlık Madde Deneyi ile WIMP avlamak için germanyumdan katı hal dedektörü yapılacak. Dünya'nın en büyük ve en güçlü parçacık hızlandırıcısına sahip CERN yerin 175 metre altında bir seri halinde parçacık hızlandırıcılara sahip. 27 km uzunluğunda magnetize bir halka iki yönden ışın yollayarak parçacıkları inanılmaz bir şekilde ışık hızına yakın hızda çarpıştırıyor. Çarpışmalar bu manyetik halkanın etrafında bulunan dört detektöre yakın yerlerde yapılıyor. Son yıllarda tanrı parçacığı deneyi nedeniyle oldukça ilgi çeken yeraltı laboratuvarında binlerce bilim adamı çalışıyor. Evrenin nasıl oluştuğunu cevap arayan fizikçiler için CERN bir bilim tapınağı sayılabilir. Yeraltında bulunan kayalar sayesinde LHC 50 ila 100 metre arasında güvenle yalıtılıyor. Minnesota'da bulunan yaşlı demir madeni evrendeki temel parçacıklar hakkın bilgi edinmek için mükemmel bir yer aslında. Yerin 800 metre altında nötrinolar ve karanlık madde için birkaç dedektör yerleştirilmiş durumda. 2011 yılında MINOS nötrino deneyinde bu bilimsel laboratuvar nötrinoların bir çeşitine varlığına dair bir kanıt buldu. Nötrinolar yüksüz ve nerdeyse kütlesiz parçacıklar ve üç türleri mevcut elektron, müon ve tau.Bu laboratuar müon nötrinolarının elektron nötrinolarına dönüştüğünü gözleyen iki laboratuvardan biri. 1400 metre kayayla kaplı Gran Sasso Ulusal Laboratuvarı nötrinoların varlığını tespit etmeye adanmış bir bilim laboratuvarı. Laboratuvar L'Aquila ve Teramo arasındaki otoban tünelinin arkasında inşa edilmiş ve Roma'dan 120 km uzaklıkta. Bu laboratuvarda daha önce yapılan testte parçacıkların ışıktan hızlı gittiği düşünülmüştü. Sonrasında ise fiber optik sistemde bir problem olduğu anlaşıldı. Güney Dakota' da Blakc Hills' in 1,6 km km arkasına gömülen dedektör karanlık madde deneyi yapıyor. Deneyin kalbinde ise 370 kg'lık sıvı zenon dedektörü parçacık tespiti için kullanılıyor. İlk sonuçlar Ekim 2013' de yayınlandı ve karanlık maddeye ilişkin hiçbir kanıt olmadığı söylendi. Deneyin yine de birkaç yıl daha devam edeceği belirtildi. Bilm insanları halen WIMP ile ışık ve elektron etkileşimi olduğunda dedektörde göreceklerini düşünüyorlar. WIMP zenon atomuna dokunduğunda dedektörlerde foton görülecek. Nükleer yakıt elde etmek her zaman tehlikeli bir iş olsa da tıp teknolojileri ve başka teknolojiler için yararlı olması nedeniyle halen vazgeçilmez. Yeraltı Araştırma Laboratuvarı'ndan düşük geçirgenlikli kaya kütlesi içinde yakıtı depolamak için yöntemler deniyor. Yerin 440 metre altında yer alan laboratuvar kayaların kazındıktan sonra nasıl şekil değiştirdiğini ve yer altı suyunda ne nükleer ürünler oluştuğunu gösteriyor. Deneyinde birinde 46 km ve 3,5 metre çapında kayada tünel açılarak deformasyon incelendi. Diğer bir deney ise tünelin nasıl kapatıcı olduğunu gözlemliyor. çok guzel bir site kurmuşsunuz.. ben genetik bilim laboratuvarlarını merak ediyorum. bilginiz varmı? varsa bununla da ilgili birşeyler yazarsanız sevinirim. insanlık tarihini nerede nasıl kimler araştırıyor bilgi verebilirmisiniz. İnsanlık tarihiyle ilgili araştırmalar antropoloji bilim dalını ilgilendiren şeyler genelde. Fakat belki dünyanın en iyi genetik bilim laboratuvarlarıyla ilgili bir yazı ilerde yapabiliriz. Belki hayal ama böyle bir yerde çalışmak için neler yapmam, nerede okumam gerekiyor? Detaylı bir bilgi verebilirseniz veya türkçe ya da ingilizce bir kaynağa yönlendirirseniz çok sevinirim. Hayal kurmak iyidir, hayaller olmasa gerçekler olmaz. Bunun gibi yerlerde çalışmak için ilgili bir bilimsel konuda eğitim almak gerekir. Bu konularla ilgili çalışmalar için uluslararası ortak çalışmalar yürüten üniversitelerimizi araştır. Sonrasında bu gibi yerlerde çalışmak bir hayal olmaktan çıkabilir. Bilkent,ODTÜ,Koç,Boğaziçi,Sabancı Anadolu Üniversitesi vb."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-kucuk-cuce-galaksilerin-birinde-dev-supermasif-karadelik-kesfedildi/", "text": "Hubble uzay teleskopundan gelen yeni resimleri kullanan astronomlar evrende bilinen en küçük cüce galaksilerin merkezinde süpermasif kara delik buldu. Yeni keşif evrenin nasıl oluştuğuna ilişkin yeni soru işaretleri doğuruyor. Cüce galaksinin merkezinde bulunan kara delik o kadar büyük ki,neredeyse Samanyolu'nun merkezindeki kara deliğin 4 katı kadar ve 300 ışık yılı çapındaki , cüce galaksi Samanyolu'ndan 500 kat daha küçük. Bu kadar küçük bir nesnede, bu kadar büyük bir karadeliğin nasıl oluştuğunu bilmiyoruz, diyor baş araştırmacı Anil Seth. Cüce galaksi M60-UCD1, 140 milyon civarı yıldız içerirken, uzayda 300 ışık yılı genişliğe sığmış. Bizim galaksimiz Samanyolu ise 100,000 ışık yılı büyüklükte ve yaklaşık 200 milyar yıldız içeriyor. NASA'ya göre gece gökyüzüne baktığınıza bile en azından 1 milyon yıldız görüyorsunuz. Bu da cüce galakside ne kadar az yıldız olduğunu gösteriyor. Tabi dünyadan baktığınızda ancak birkaç bin yıldız görülebiliyor. M60-UCD1 galaksisi çok küçük olmasına rağmen merkezinde olağanüstü büyüklükte bir kara delik bulunuyor. Normalde çoğu galaksinin merkezinde süpermasif kara delikler olduğu düşünülse de bu kadar küçük bir galakside böylesine büyük bir karadeliğin olması mümkün değil. Samanyolunun merkezindeki kara delik 4 milyon Güneş büyüklüğünde ve galaksinin toplam kütlesinin % 0,01'ini oluşturuyor. M60-UCD1 galaksisi ise 21 milyon Güneş kütlesinde ve galaksisinin % 15'ini oluşturuyor. İşte bu 500 kat daha geniş ve cüce galaksiden 1000 kat daha ağır Samanyolu düşünüldüğünde inanılmaz bir değer. .Bunun en mantıklı açıklamasının cüce galaksinin 10 milyar yıldızlık dev bir galaksi iken, M60 galaksisine çökerek, çoğu yıldızını kaybetmiş olması olabilir. M60 galaksisinde devasa bir süpermasif kara delik var. Bu kara delik 4,5 milyar Güneş kütlesinde ve inanılmaz büyük. Astronomlar öncesinde M60 ve M60-UCD1 galaksilerinin ve kara deliklerinin birleştiğini düşünüyor. Astronomlar halen bu olayın nasıl olabileceğini düşünse de , durum oldukça inanılmaz gözüküyor. Formation of Dwarf Galaxy M60-UCD1 from The University of Utah on Vimeo."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-kucuk-en-guclu-pil-mikropil/", "text": "Dünyanın en güçlü pili mikropil sadece birkaç mm büyüklüğünde olmasına rağmen, telefonunuzu anında şarj edecek ya da arabanızın ölü aküsünü canlandıracak kadar güçlü. Illinois Üniversitesi' nden bilim adamları tarafından geliştirilen mikro pillerin çıkış gücü o kadar fazla ki, en güçlü süper kondansatörlerden bile iyi. Pilin radyo iletişimi ve kompakt teknolojilerde çeşitli uygulamaları olabileceği belirtiliyor. Makine Mühendisliği ve Bilimi' nde Prof. William P. King liderliğinde yapılan çarpıcı araştırma 16 Nisan sayılı Nature Communications dergisinde yayınlandı . Radyo sinyalleri yayınlamak için elde edilen güç normalde kondansatörlerden sağlanıyor bu sayede enerji çabucak sağlansa da, enerji çok küçük miktarlarda depolanabiliyor. Bunun için pil ve yakıt hücreleri kullanıldığında uzun süreli enerji sağlansa da enerji salınımı oldukça yavaş oluyor. İşte yeni üretilen mikro pillerde hem enerji depolama hem güç çıkışı yüksek olacak. Bu da geleceğin elektronik uygulamalarının önünü açacak. Mikropiller bu yüksek performanslarına iç kısımlarında bulun üç boyutlu mikro yapılara borçlular. Pillerde anot ve katot kutupları ana bileşenler. Paul Braun' un ekibi; King ve Pikul hızlı yüklenebilen bir katot tasarımı yaparak , bunu eşleme anotuyla geliştirerek, inanılmaz yüksek performanslı mikro pil yapmayı başardılar. Pillerde bu güç sayesinde radyo ve sensör sinyalleri 30 kat daha uzağa yollanabilir ve 30 kat daha küçük cihazlar üretilebilir. Bu sayede normale göre 1000 kat daha hızlı şarj olabilen piller üretilebilir. Bu şu anlama geliyor kredi kartı inceliğinde , birkaç saniyede şarj olabilen cep telefonları üretilebilir. Ayrıca tüketici elektroniği, medikal aletler, lazerler, sensörler ve diğer uygulamalarda kullanılacak mikro piller pek çok şeyi değiştirecektir. Mikro piller sayede ağır ve kullanışsız pillerden kurtulacağız, cihazlar daha taşınabilir ve küçük olacak. - James H. Pikul, Hui Gang Zhang, Jiung Cho, Paul V. Braun, William P. King. High-power lithium ion microbatteries from interdigitated three-dimensional bicontinuous nanoporous electrodes. Nature Communications, 2013; 4: 1732 DOI: 10.1038/ncomms2747"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/en-uzaktaki-uzay-araci-voyager-1den-gizemli-bir-sinyal-alindi/", "text": "NASA'nın Voyager 1 uzay aracı Güneş Sistemi'nin dışında gizemli bir sinyal yolladı. Fırlatıldıktan 45 yıl sonra, Voyager-1 ve Voyager-2 uzay araçları Dünya'dan 22 milyar km uzakta uzayın derinliklerinde ilerlemeye devam ediyor. Uzay araçlarının gönderdiği veriler ise eşsiz ve ilginç olmaya devam ediyor. NASA Voyager 1'in halen düzgün çalıştığını fakat pozisyon artikülasyon ve kontrol sisteminden gelen okumaların uzay aracının hareketi ve oryantasyonuyla eşlenmediğini belirtti. Yani uzay aracı uzaydaki konumunu karıştırmış olabilir. AACS sistemi Voyager'a has bir cihaz ve NASA'ya uzay gemisini çevreleyen yıldızlararası ortam hakkında bilgi vererek, anteninin gezegenimize dönük olmasını sağlıyor. Bu tarzda bir Voyager görevinin rotasının geldiği aşama düşünüldüğünde normal sayılabilir. Uzay araçları artık 45 yaşında ve planlanan görev çok ötesine gitti, diyor NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı'ndan ve Voyager 1 ve 2 için proje yöneticisi olan Suzanne Dodd . NASA ,Voyager-1'in ikizi Voyager 2 aracının normal davrandığını belirtiyor. 1977'de fırlatılan Voyager 1 uzay aracın güneş sistemindeki gezegenleri araştırmak için geliştirilse de, uzun süredir uzayda yolculuğuna devam ediyor. 2012'de Güneş Sistemi'nin dışına çıkarak yıldızlararası uzaya giren Voyager 1 Dünya'dan 23,3 milyar km uzakta yolculuğuna devam ediyor. İşte bu nedenle Dünya'dan en uzakta bulunan insan yapımı nesne özelliğini taşıyor. NASA mühendisleri Voyager 1'in AACS sisteminden gelen sinyalin rastgele üretildiğini ve gerçekten araçta neler olduğunu yansıtmadığını ifade ediyor. Sistem aksini gösterse de uzay aracının anteni doğru hizalanmış gözüküyor. Çünkü NASA'dan gelen halen komutları alıp, uygulayabiliyor. Şimdiye kadar sistem sorununun, yaşlanan uzay aracını yalnızca temel işlemleri gerçekleştirdiği güvenli moda girmesini tetiklemediğini söyledi. NASA mühendisleri, Ekip sorunun doğasını daha iyi anlayana kadar, bunun uzay aracının bilimsel verileri ne kadar süreyle toplayıp iletebileceğini etkileyip etkilemeyeceğini tahmin edemez, diyor. Dodd ve ekibi uzay aracının gereksiz veriler göndermeye neyin neden olduğunu bulmayı umuyor. Fakat gerçekten büyük zorluklar var. En büyük zorluk ise mesafe. Işığın uzay gemisine gitmesi 20 saat 33 dakika sürdüğünden, NASA ile iletişim yaklaşık 2 gün alıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/endorestiform-beyninde-yeni-kesfedilen-bolum-essiz/", "text": "Ünlü fizikçi Michio Kaku insan beynini bilinen evrendeki en karmaşık nesne olarak adlandırmış. Yapılan binlerce çalışmada sürekli yeni bir şeyler keşfedilmesi bu nedenle tesadüf değil. Prof. Paxinos dünyaca ünlü bir beyin haritacısıdır. Günümüzde Avustralya Nörobilim Araştırması'nda çalışıyor ve çabalarının sonucu olarak, beyinde Endorestiform Nucleus adını verdikleri yeni bir kısım ortaya çıkardılar. Aslında profesör bu kısmın varlığından 30 yıldır şüphe ediyordu fakat günümüzdeki görüntüleme teknolojileri sayesinde ancak açığa çıkarılabildi. Endorestiform Nucleus 'un ne işe yaradığı bilinmese de, beyinle spinal kord arasındaki bağlantının yakınlarında cerebellar peduncle 'in alt kısımlarında yer alıyor. Beynin bu kısmı duyusal ve motor bilgiyi birleştirerek denge, postürü sağlıyor ve motor kontrole ince ayar yapıyor. Bu nedenle Prof. Paxinos bu yeni bölümün motor hareketlerin ince ayarında rol oynayabileceğini,Parkinson vb. motor nöron hastalıkların tedavisinde rol oynayabileceğini ortaya koydu. Buna rağmen, Prof. Paxinos ilerleyen aylarda en yakın yaşayan akrabamız şempanzelerde bu bölümü incelemek istiyor. Prof. Paxinos Endorestiform Nucleus 'un keşfinden son kitabında de bahsediyor. Human Brainstem: Cytoarchitecture, Chemoarchitecture, Myeloarchitecture. Keşfe dair videoyu aşağıda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/enerstock-enerji-depolama-kongresi-25-27-nisan-2018/", "text": "Dünyanın fosil yakıtsız bir geleceğe artık hazır olması gerekmektedir. Enerji kaynaklarının sürekliliği ve güvenilirliği tüm dünya ülkelerinin gündeminde bulunan en önemli konulardan biridir. Gittikçe artan enerji ihtiyacını karşılamak için yakılan fosil yakıtlar, en önemli sera gazı olarak kabul edilen karbon dioksit (CO2) salarak küresel ısınmaya yol açmaktadır. Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanan, enerji verimliliğini artıran teknolojilerin önemi her zamankinden daha fazla artmaktadır. Yenilenebilir enerji, enerji depolama malzemeleri, enerji depolama uygulamaları ve iklim değişikliği konularının ele alınacağı Depolama Olimpiyatları olarak da bilinen Enerstock2018'e sayılı günler kaldı. 25-27 Nisan 2018'de Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı kongreye 23 ülkeden birçok bilim insanını ülkemizde ağırlamaktan büyük onur duyacağız. Enerji depolama, yenilenebilirlerin bir çok disiplini olan bir alanı ve son kullanıcılara yardım eden bir çok yönüdür. Araştırmacılar, akademisyenler, öğrenciler, mühendisler, mimarlar, sanayi temsilcileri, malzeme ve ekipman üreticileri, sistem tasarımcıları, danışmanlar, iş geliştiricileri, danışmanlar ve politikacıların katılacağı kongrede bir çok iklimsel, enerji depolama ve termal enerji sistemleri konuları ele alınacak olup Dünya için büyük fırsatlar sunmaktadır. 1985'ten beri devam eden tek küresel depolama konferanslarının amacı, önde gelen depolama uzmanlarını bir araya getirmek ve enerji sistemleri ve yenilenebilir enerji, enerji depolama uygulamalarını geliştirmektir. Bu sayede hem sera gazlarının salınmasını önlemek hem de daha temiz enerjiye her an ulaşmak için çalışmalar yapılmaktadır. EnerSTOCK 2018 için sloganımız: Dünya Bekleyemez! Gezegenimiz için çok geç olmadan çözümler arıyorsanız daha çok çalışmalıyız. Tüm insanlık olarak dünyamızı kurtarmak için deli gibi çalışmalıyız. Eğitim sistemlerinde de bu konu adına dersler olsa çok iyi olur. Bilim aşığı olarak her gün en az on beş adet bilim sitesini takip ediyorum. Bu sitelerde yorum yapan kişi sayısı çok az. Üzülerek söylüyorum, bu da insanlarımızın bilim konuları ile ne kadar ilgili olduğunu gösteriyor. Dilerim yakın gelecekte ülkemiz ve insanlık adına ben de çalışmalar yapmaya başlarım."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/erkek-ve-kadinlarin-beyinlerinde-buyuk-farklar-tespit-edildi/", "text": "Proceedings of National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre erkek ve kadın beyni arasındaki sinir ağları farklı. Yani erkek ve kadın beyni arasındaki fark var. Cinsiyete bağlı olarak çıkarılan gen haritalarında konnektom adı verilen bağlantılar erkek ve kadın beyni arasında kesin bir fark olduğunu gösteriyor. Penn Tıp Fakültesi tarafından yayımlanan araştırma, tipik bir erkek beynindeki sinir bağlantıları inceledi. Araştırmada, erkeklerde sinirler arasında bağlantılar beynin aynı lobundaki ön ve arka tarafları arasında kurulduğu anlaşıldı. Kadın beyninde ise, sinir bağlantıları daha ziyade sağ ve sol loblar arasında, bir taraftan diğer tarafa doğru diziliyor. Erkeklerin, haritada yön bulmak ve kas kontrolü gibi konumsal alanlarda, kadınların ise hafıza ve önsezi gibi sözel alanlarda daha iyi olması, sinir bağlantılarının dizilimindeki farka bağlanıyor. İşte bu bağlantılar erkeklere daha verimli bir koordine hareket sağlarken, kadınlara sol kürede analitik ve ardarda işlemlerde ve sağ kürede sezgisel bilgi edinme konusunda bağlantı sağlıyor. 13 yaşından küçük bireylerde cinsiyet pek fark yaratmazken, 14 yaş üstünde daha fazla fark yaratmakta. Ayrıca 12-14 yaş arasında kızların dikkat, yüz ve kelime hafızası ve sosyal bilişsellik testleri daha iyi çıkıyor. Erkekler ise konumsal işlemler ve sensorimotor hızlarında kızlardan daha iyiler. Araştırmaya göre, beyindeki sinirlerin bağlarındaki fiziksel farklar, ergenlik döneminde ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/erken-gen-terapisi-kalitsal-hastaliklar-icin-umut-vadediyor/", "text": "Amerikan Salk Biyolojik Araştırma Enstitüsündeki bilim insanları, hastalığın ilk evresindeki insan embriyolarında mutasyona neden olan bir hastalığın genini düzeltmeyi başardılar. Bu çalışma, son yılların en iyi gen düzenleme aracı CRISPR'ın vadettiği geleceğe katkıda bulunuyor Genetik olarak düzenlenmiş ilk insanların doğuşuna doğru atılan önemli bir adım niteliği taşıyor. Çin'deki birçok bilim adamları, insan embriyolarında hastalıkla ilgili genleri değiştirmek için CRISPR-Cas9 tekniğini kullandıklarını bildirmişlerdi. İsveç ve Birleşik Krallıkta, bu tekniği insan embriyo gelişiminin erken safhalarını incelemek üzere kullanmak için yoğunlaştı. Fakat ilk defa bir insan embriyosunu düzenleyen Amerikalı bilim insanları, CRISPR-Cas9 tekniğini bu embriyonik gelişimin en erken evre aşamasındaki bir kalp rahatsızlığı mutasyonunu düzelterek kusurun gelecek nesillere aktarılmasını önlediler. 2 Ağustos 2017'de Nature'da dergisinde yayınlanan bu çalışma; Salk Enstitüsü, Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi ve Kore Temel Bilim Enstitüsündeki bilim insanların ortak çalışması ile gebelik başlangıcında uygulanan teknikle birçok sağlıksal sorunu düzelteceğini bildirdi. Mitalipov'un iki önemli şekilde rekor kırdığına inanılıyor, birinci gelişme üzerinde deney yapılan embriyo sayısı rekoru, ikincisi ise kendisi, kalıtımsal hastalıklara sebep olan kusurlu genlerin güvenli ve etkili biçimde düzeltilebileceğini şimdiye kadar kesin şekilde gösteren ilk araştırma olduğunu kanıtladı. Bilim insanları, ilk olarak kalıtsal Hipertrofik Kardiomiyopati (MYBPC3) adlı bir genin mutasyonunu hedef aldılar. Bu genlerin mutasyonu kalp kasının kalınlaşmasına sebep olur. Bu gen genellikle genç sporcuların ani ölümlerine neden olur. Araştırmacılar, istem dışı genetik değişiklikler olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadığını gözlemlediler ve daha sonrasında 58 embriyo içeren bir deneyde yalnızca tek bir mozaik oluşturduğunu kanıtladılar. Bu gen düzenleme araçları bir takım hastalıkları potansiyel olarak tedavi etme gücüne sahip olsa da, Nature Methods bülteninde yayınlanan önceki çalışmanın ortaya koyduğu gibi, kısmen germ çizgisine , CRISPR bir genomda istenmeyen mutasyonlara yol açabilir. Ancak daha sonra başka bir kurumdaki araştırmacılar bu çalışmayı inceledi ve bulgular kuşku uyandırdı. Özgün çalışmanın doğrulanıp , doğrulanamayacağı veya geri çekilip çekilemeyeceği belirsizliğini koruyor, fakat bu gelişme, bilimdeki hakem denetiminin önemini vurguluyor. Bu bakımdan, Mitalipov'un çalışması CRISPR'ın insanlarda tam olarak nasıl çalıştığını anlama yolunda bizi daha ileri götürüyor ve hem mozaiklikten ve hedef dışı etkilerden kaçınmanın mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bilim insanları aynı zamanda CRISPR-Cas9 tekniğindeki bileşenleri yumurta içine enjekte ederek mozaik riskini azalttıktan hemen sonra spermle döllemek için enjeksiyonu denediler. Bu daha önceki insan embriyo düzenleme deneylerine kıyasla babanın genomunu hedef aldıktan sonra mozaikleri ortadan kaldırmayı başardılar. Bir diğer deneyde ise Ailesel Hipertrofik Kardiomiyopati (MYBPC3) mutasyonunu taşıyan sperm ile döllenmiş 58 insan embriyosunda gerçekleştirildi, 42'si başarıyla MYBPC3 geninin iki normal kopyasını içermek üzere düzenlendi. Sadece bir tanesi bir mozaikti. Bilim insanları, bu döllenmeden 18 saat sonra CRISPR-Cas9 tekniğindeki makineler eşliğinde enjekte edilen, bir sonraki deneyde ise 54 embriyondan 13'ünün mozaik olduğunu keşfettiler. Birleşik Devletler'de, düzenlenmiş embriyoları bir bebeğe çevirmek için yapılacak tüm girişimler Meclis tarafından engellendi ve bu gibi klinik deneyleri onaylamayı yasaklayan Sağlık ve İnsan Hizmet Hizmetleri Bakanlığı sermaye sağlama tasarısı bu yönde düzenlendi. Bu yeni çalışma, CRISPR'ın umut vadettiği şeylere bir yenisini ekliyor ve genetik olarak değiştirilmiş ilk insanların doğuşu yönünde ileriye doğru atılmış önemli bir adım olma özelliği taşıyor. - http://www.nature.com/news/crispr-fixes-disease-gene-in-viable-human-embryos-1.22382 - https://www.sciencedaily.com/releases/2017/08/170802142844.htm - Hong Ma, Nuria Marti-Gutierrez, Sang-Wook Park, Jun Wu, Yeonmi Lee, Keiichiro Suzuki, Amy Koski, Dongmei Ji, Tomonari Hayama, Riffat Ahmed, Hayley Darby, Crystal Van Dyken, Ying Li, Eunju Kang, A.-Reum Park, Daesik Kim, Sang-Tae Kim, Jianhui Gong, Ying Gu, Xun Xu, David Battaglia, Sacha A. Krieg, David M. Lee, Diana H. Wu, Don P. Wolf, Stephen B. Heitner, Juan Carlos Izpisua Belmonte, Paula Amato, Jin-Soo Kim, Sanjiv Kaul, Shoukhrat Mitalipov. Correction of a pathogenic gene mutation in human embryos. Nature, 2017; DOI: 10.1038/nature23305 Güzel gelişme, elbette bu uygulama geliştirilerek daha verimli hale gelecektir. Gelecekte genetik hastalıkların erken tedavisi dışında, hiçbir hastalığa yakalanmayacak genetik müdahaleler bile başarılacaktır. Hatta günümüzde ölümsüzlüğe çare aramalara bile entegre edilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/esa-rosetta-uzay-mekigi-kuyruklu-yildiziyla-randevusuna-yetisti/", "text": "10 yıl ve 6,4 milyar km yol giden Rosetta uzay gemisi insan tarihinde uçan bir kuyruklu yıldıza sonda indiren ilk dünya dışı araç olacak. Avrupa Uzay Ajansı bugün 6 Ağustos 2014'te Rosetta'nın 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına ulaştığını belirtti. Uzay mekiğinin motorları mekiği kuyruklu yıldızın 100 km kadar yakınına getirdi. 67 P/C-G kuyruklu yıldızı ve Rosetta şu an dünyadan 450 milyon km uzakta ilerliyorlar. Dünyadaki mühendisler sondayı kuyruklu yıldıza düzgün bir şekilde indirmek için karmaşık manevralar ve patlamalar programlıyorlar. ESA şu an bir bayram sevinci yaşanıyor. Bu gerçekten büyük bir başarı. Normalde 2004'de yola çıkan uzay aracı başta 46P/Wirtanen kuyruklu yıldızına inmesi planlanırken, sonradan roketlerde yaşanan problemlerden dolayı hedef değiştirildi. Proje 1,7 milyar dolara mal oldu. 6 Ağustos 2014'de ESA'nın uzay mekiği Rosetta tarihte kuyruklu yıldızına sonda indirerek inceleyen ilk uzay aracı olacak. Medya yetkilileri Almanya Darmstadt Avrupa Uzay Operasyonları Merkezi'ne bu tarihi anı kaydetmek için çağırıldı. 2 Mart 2004'de Fransız Guana'sından fırlatıldığından beri 6 milyar km'den fazla yol alan Rosetta Dünya'yı üç Mars'ı bir kez dolaştı. Ayrıca 2 asteroitle beraber uçtu. 20 Ocak 2014'de 31 aylık uykusundan uyandırılan Rosetta 67P/Churyumov Gerasimenko kuyruklu yıldızına inmek için hazırlanıyor. Rosetta'nın hedefine ulaşması için sadece 10,000 km kaldı. Asıl inanılmaz olan ise 2014 ün Mayıs ayında Jüpiter'in yörüngesinde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını yakalayarak, yüzeyine 100 kg 'lık Philae sondasını indirecek olması. Böylece ilk kez bir kuyruklu yıldıza bir gözlem sondası indirilmiş olacak. 4 km büyüklüğündeki kuyruklu yıldıza inecek olan sonda 20 cm kazarak aracın onboard laboratuvarında analiz yapacak. Bu görev dünya tarihinde bir ilk olma özelliğini gösteriyor. Rosetta kuyruklu yıldıza yaklaştıkça sıradışı özellikler keşfetmeye başladı. Rosetta'nın kamerası 14 Temmuz'da mükemmel bir görüntü yakaladı. Görüntüde kuyruklu yıldız iki parçadan oluşan çekirdeği görünüyor. Oldukça sıra dışı şekle sahip kuyruklu yıldızın halen yüzeyinin neye benzediği hakkında detaylı bilgi verilemiyor. Kuyruklu yıldızın şeklinin diğer kuyruklu yıldızlardan oldukça farklı olduğu söyleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/esanin-kuyruklu-yildiz-gorevi-icin-yolladigi-rosetta-pazartesi-uyandiriliyor/", "text": "ESA'nın 2004 Mart ayında kuyruklu yıldız yakalama görevi için yolladığı uzay mekiği Rosetta'yı 2,5 yıllık uykusunun ardından 20 Ocak 2014' de uyandırıldı.957 gündür uyuyan araç sonunda uyandırıldı. 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızıyla olan randevusunu gerçekleştirmek için pazartesi uyandırılacak uzay aracı daha önce 2867 Steins ve 21 Lutetia asteroitlerini gözlemişti. Daha önce güneşten uzaklaşması nedeniyle güç tasarrufu için uyku moduna geçirilen rosetta, yakında inanılmaz bir olaya imza atacak. Asıl inanılmaz olan ise 2014'ün Mayıs ayında Jüpiter'in yörüngesinde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını yakalayarak, yüzeyine 100 kg 'lık Philae sondasını indirecek olması. Böylece ilk kez bir kuyruklu yıldıza bir gözlem sondası indirilmiş olacak. 4 km büyüklüğündeki kuyruklu yıldıza inecek olan sonda 20 cm kazarak aracın onboard laboratuvarında analiz yapacak. Bu görev dünya tarihinde bir ilk olma özelliğini gösteriyor. Uzay aracının çalar saati 20 Ocak 2014, saat 10:00'a ayarlı.Yani Türkiye saatiyle 12:00'da uyandırılma sinyali yollandı. Tıpkı uzun süredir kış uykusunda bulunan bir canlı gibi Rosetta'nın da normal işlevlerini yürütebilmesi zaman alacak. Rosetta'nın açılan sistem bilgisayarı aşama aşama aracın çeşitli işlevlerini sınayacak. Güneş panelleri açılacak ve enerji depolanmasına geçilecek. Araç Dünya ile iletişime geçerek uyandırma operasyonunun başarılı olduğunu bildiren mesajını gönderecek. Rosetta ile yerküre arasındaki 807 milyon kilometrelik mesafeden ötürü mesajın Darmstadt'taki Avrupa Uzay Ajansı kontrol merkezine saat 18:30 sıralarında ulaşması bekleniyor. Rosetta, uzaycılık tarihinin en kapsamlı ve karmaşık projelerinden birini oluşturuyor. Avrupa Uzay Ajansı aracın yapımını bundan 20 yıl önce tamamladı. Şimdiye kadar toplam 7,1 milyar kilometre yol kat eden Rosetta, Çuryumov-Gerasimenko/67P kuyrukluyıldızının yüzeyine Philae adlı gözlem sondasını indirecek. Alman Uzaycılık Kurumu tarafından geliştirilen Philae, iki aşamada kuyruklu yıldızın yüzeyine indirilecek. İlk aşamada gök cismine iki zıpkın fırlatılacak. Ardından üç ayaklı gözlem sondası kuyruklu yıldıza yönelecek. Philae modülü buz zemine tutunabilen özel ayaklarla donatılmış durumda. Ancak bu konuda bir tecrübe sahibi olunmadığından, uzmanlar zıpkın ve özel ayakların kuyruklu yıldıza saplanabilmesi konusunda çeşitli ihtimaller üzerinde duruyor. 3-5 kilometre çapındaki kuyruklu yıldızın çekim gücüne sahip olmaması, 100 kilo ağırlığındaki sonda aracının inişinde bir başka engeli meydana getiriyor. Çuryumov-Gerasimenko/67P kuyrukluyıldızının buzdan oluştuğu tahmin ediliyor. Buzun sertliği konusunda da çeşitli olasılıklar öne sürülüyor. Philae sonda aracının kuyruklu yıldızda yapacağı incelemeler, evrenin oluşumu ve hayatın başlangıcına dair bazı sırların aydınlatılmasını sağlayabilir. Çuryumov-Gerasimenko/67P kuyrukluyıldızı, Kuiper kuşağına ait bir gök cismi olarak anılıyor. Kuiper kuşağı, Neptün gezegeninin yörüngesi ile Plüton gezegeninden daha uzakta kalan gezegenimsilerin var olduğu bir alan. Sonda aracı yapacağı incelemelerle kuyruklu yıldızların oluşumlarına da açıklık getirecek. Kimi uzmanlar kuyruklu yıldızları evrenin derin dondurucuları olarak niteliyor. Araştırmalar Güneş Sistemi'nin 4,6 milyar yıl önce nasıl meydana geldiğine dair ipuçları da sağlayabilir. Philae modülü bunun için 10 tahlil aracıyla donatılmış durumda. Bunlar arasında röntgen spektrometresi, ışık, elektromanyetik dalga ve ses ölçüm araçları da bulunuyor. Bu araçlar, kuyruklu yıldızın çekirdeğine kadar inceleme imkanı verecek. Rosetta şimdiye kadar Dünya'ya çok sayıda önemli veri yolladı. 2007 Şubat'ında Mars yakınlarından geçen araç, Stejns asteroidinin 800 kilometre kadar yakınından geçti. Rosetta, 2010 Temmuz ayında ise Lutetia asteroidinin 3 bin kilometre kadar yaklaştı. Dünyaya bu gökcisimlerinden görüntüler ve izledikleri yörüngelere dair önemli veriler yolladı. Rosetta uzay aracı ve Philae sondası 2015'in Aralık ayına kadar kuyruklu yıldızda çalışacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eski-dilleri-ogrenmek-icin-zaman-makinesine-artik-gerek-yok/", "text": "Zaman makinenizle geçmişte yolculuk yaparak, eski dilleri yeniden oluşturabileceğinizi , ya da çözülemeyen eski kitabeleri okuyabildiğinizi düşünün. Bugüne kadar imkansız olarak görünen bu fikir , bugün Berkeley ve British Columbia Üniversiteleri bilim adamları tarafından özel bir yazılım geliştirilerek, var olan ipuçları birleştirildi ve proto diller yeniden oluşturuldu. Yeni geliştirilen yazılım sayesinde istatistik ve olasılık hesapları kullanarak diller yeniden yapılandırıldı. Araştırmada 637 modern Austronezya diline odaklanılarak, veri tabanındaki 14,000 sözcük kullanılarak, Proto Avustronezya dilleri % 85 doğrulukla kopyalanabildi. Normalde bu işlemler insan gücüyle yapıldığından oldukça uzun zaman alıyor. Bilgisayar yazılımı linguistik teoriden temel alarak, dil ailesinden kelimeleri türetebiliyor. Zaman içinde proto diller evrilse de dillerin bıraktıkları izler sayesinde kelimelerin kökleri türetilebiliyor. Monte Carlo örneklemesi üzerine Markov zinciri algoritması kullanılarak yapılan program, modern Avustronezya dil ailesinden benzer sesleri, tarihi ve kökeni taşıyan kelimeleri ayırıyor. Böylece Proto-Avustronezya dil ailesindeki ortak kelimeler belirleniyor. Bu sistem hakkında beni en çok heyecanlandıran, tarihsel bir yapılandırma sayesinde dil bilimciler bir dili daha kısa sürede daha fazla kelime, daha fazla bilgi sayesinde daha kısa sürede öğrenebiliyor, diyor Doç. Dr. Dan Klein Berkeley Üniversitesi' nden. gelecekte dilleri yaşayacağı evrimi de görebiliyorlar. Belki de artık bu sayede gizli kitabeler ,haritalar çözülerek inanılmaz keşifler yapılabilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eski-lastikleri-geri-donusum-etkili-bir-yontem/", "text": "Araba lastiklerinin yeni geri dönüşüm yollarını bulmak oldukça zorlu bir iştir. Ontario McMaster Üniversitesi'nden bilim insanları, lastikleri oluşturan anahtar temel bileşenlerine yıkmak için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu sayede lastikler için yeni ve daha verimli bir geri dönüşüm metodu oluşturuldu. Sadece 2019 yılında 3 milyar civarında araç lastiği üretildi ve satıldı. Bu lastiklerin çoğu sonunda çöplere ve diğer alanlara atılacak. Sonra bu lastiklerdeki zararlı kimyasallar, çevreye ve havaya zararlı toksinler yayıyor. Tabi yine de eski lastikleri bazı kimyasal bileşiklere çevirerek asfalt veya çimentoya çevirmek de mümkün. İşte bilim insanları lastikleri temiz yakıtlara yada geliştirilmiş çimentoya dönüştürmede ve de geri kazanılamayan bileşenlerini geri kazanmada ilerleme kaydetti. Tekerlerdeki petrol tabanlı polimerleri yeni kazanmak ve geri dönüştürmek oldukça karmaşık bir iş. Lastik üretiminde gerçekleşen kürleşmede, kükürt doğal kauçuklarla karıştırılarak, doğal polimerlerle köprüler kurar böyle sıvı malzeme katı bir materyale yani lastiğe dönüştürülür. Lastik kimyası çok kompleks bundan dolayı, kendiliğinden bozunmaması için iyi bir nedeni var. Lastikleri yollar için dayanıklı ve stabil yapan özellikler, aynı zamanda onların parçalanması ve geri dönüşümünü de zorlaştırıyor, diyor McMaster Üniversitesi'nden Kimya ve Biyokimya Bölümü'nden Prof. Dr. Michael Brook. Brooks ve ekibi moleküler makas adını verdikleri bir yöntem geliştirdiler. Bu yöntem güçlü bağları yıkıyorlar ve kauçuk malzemeyi çözerek, böylece ayrılan maddeler kolayca yeni ürünlere dönüştürülebiliyor. Bütün ağı almak yerine tüm yatay hatları kesen bir yöntem geliştirdik, böylece bir çok halat kolayca izole edilerek daha büyük oranda işlenebiliyor, diyor Brook. Ayrıca bilim insanları henüz araştırmanın ilk aşamalarında olduğunu ve tekniğin henüz endüstriyel ölçekte üretim için çok pahalı olduğunun altını çiziyor. Fakat bu teknik gerçekten umut vaat ediyor ve araştırmacılar tekniği daha ucuza mal etmek için çalışıyor. Halen üzerinde çalışıyoruz ve ilk büyük adımı attık. Bu proses sayesinde otomotiv sektöründeki dönüşüm tamamlanacak. Eski lastikler yeni ürünlere dönüştürülebilecek,diyor Brook."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eski-misir-el-yazmalari-sonunda-cozuldu/", "text": "İki Avustralyalı araştırmacı, Macquarie Üniversitesi'nden Malcolm Choat ve Sydney Üniversitesi'nden Iain Gardner, kendilerinden önceki araştırmacıların on yıllar süren çabalarından sonra, eski Mısır el yazmasını çözmede başarıya ulaştı. Basın mensuplarıyla yapılan toplantıda, bu el yazmalarının aslında dini ritüelleri yapanların bir el kitabı olduğunu ve bu sebepten çevrilmiş metnin Ritüel Gücün Mısır El Kitabı olarak yayınlandığını açıkladılar. Kimse el yazmasının nerede bulunduğunu bilmiyor, fakat konu üzerine çalışmış çoğu akademisyen, yaklaşık 1.300 yıl önce İslam öncesi Yukarı Mısır'da yaşamış olan biri tarafından yazılmış olduğunu düşünüyor. Daha sonra el yazmalarını 1981'de Macquarie Üniversitesi'ne satan bir antika satıcısı, 1970lerin sonunda veya 1980lerin başında bu yazmalarla karşılaşmış. O zamandan beri, çeşitli araştırmacılar bu metni okumaya çalışmışlarsa da hiçbiri şu ana kadar başarılı olamamış. 20 parşömen kağıttan oluşan metin Koptik dilde yazılmış; araştırmacılar 27 büyü, muhtelif dualar ve çizimlerden söz ediyorlar. Takımın raporuna göre, öyle görünüyor ki, daha sonra yazmalarda bütün haline getirilmiş belgeler, öncesinde iki ayrı metin olarak tasarlanmış. Araştırmacılar yazmalarda, aşk büyüleri, kötü ruhları uzaklaştırmak için yollar, -mesela günümüzde weil hastalığı olarak bilinen bir hastalığın tedavisi gibi- rahatsızlıkların nasıl tedavi edileceğine dair fikirler buldu. İsa ve Sethianlara Adem ve Havva'nın üçüncü oğluyla özdeşleştirilen dini gruplara ve daha önce bilinmeyen bir karakter, tanrısal bir figür olan Baktiotha ile özdeşleştirilen başka dini gruplara dair, sayısız referans buldular. Yakarışlarda değişik konuların bir arada oluşundan, iki araştırmacı belgenin, dönemin halkı için bir geçiş döneminin temsili olabileceğini iddia ediyor. Aynı zamanda, metni yazan ya da kullanan kişinin muhtemelen bir papaz ya da keşiş olmadığını , daha çok, insanların istek ve amaçlarına ulaşmalarında el yazmasını bir araç olarak kullanan okur yazar tipte bir kimse olduğunu iddia ediyorlar. Bazı örnekler, bir kişinin işte daha başarılı olmasına yardım etmek için veya başkalarıyla iyi anlaşmayı kolaylaştıracak büyüler içeriyor. Bir büyü, bir kişinin bir başkasını emri altına almasını kolaylaştırmak için kullanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eskisehir-bilim-deney-merkezi-deney-seti-tasarim-yarismasi-basladi/", "text": "Eskişehir Bilim Deney Merkezi tarafından düzenlenen Deney Seti Tasarım Yarışması başladı. Projenizi hazırlayıp yarışmaya katılın, tasarladığınız deney seti Bilim Deney Merkezi'ndeki yerini alsın. Yarışmaya lise ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra 18 yaş üstü bilime gönül vermiş herkes katılabilir. Tasarım yarışması hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmak için tıklayınız. | Sonuçlar Eskişehir Bilim Deney Merkezimizin web sitesinden ve Bilim Deney Merkezimizin kapısına asılarak duyurulacaktır. |Ön Değerlendirme Kurulundan geçen yarışmacılar duyurulacak tarih ve saatlerde Bilim Kurulu'na proje sunumlarını yapacaklardır. |Bilim Kurulu değerlendirmesinden sonra dereceye giren projeler Eskişehir Bilim Deney Merkezi web sitemizde ve Bilim Deney Merkezimizin kapısına asılarak duyurulacaktır. Ses; bir maddenin titreşimi sonucu meydana çıkan bir enerji türüdür. - Fısıldayan küre - Sesli borular - İletişim boruları Birim yüzeye etki eden dik kuvvete basınç denir. - Hava basıncının oluşturulması - Bernoulli topu - Kalp davulu - Galileo prensibi - Sıcak hava balonu Yeryüzü hareketli levhalardan oluşur. Çökme, kırılma, yer değiştirme gibi levhaların hareketi sonucu çeşitli doğa olayları meydana gelir. Tsunami, vortex ve deprem bu doğa olaylarından bazılarıdır. - Dalga oluşması - Tsunami oluşumu - Deprem simülatörü - El becerisi ve dikkat - Mekanik illüzyonlar - Mekanik çarklar kullanılarak illüzyon aletleri (2 adet) - Bisiklet kullanan iskelet - Magdeburg topları ve vakum düzeneği - Programlanabilir Robot - Robot - Van De Graaf - Tren - Vakumda Zil Fiziğin optik olarak adlandırılan dalı ışığın davranışını inceler. Optikte girişim ve yansıma-kırılma olayları bulunmaktadır. Yansıma ve kırılma günlük hayatta çıplak gözle görülebilen olaylardır. - Sulu prizma - Suda ışığın kırılması - Praksinoskop - Sanal görüntü oluşturulması - Uçuran ayna - Çiz çizebiliyorsan - Dipsiz kuyu - Kesik aynalar - 3D Mikroskop - 3D kartlar - Dişli çarkların kombinasyonu - Halat üzerinde bisiklet kullanılması - Dikdörtgen tekerlekli bisiklet - Tırmanan koni - Palanga sistemini anlatan düzenek - Pendulum - Jiroskop"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/esneyebilen-isik-yayan-kagitlar-artik-rulodan-ruloya-basim-methoduyla-gazete-gibi-basilabilecek/", "text": "İsveç ve Danimarka' daki araştırmacılar, rulodan ruloya basım methodunu kullanarak esneyebilen ışık yayan kağıtları etkili bir şekilde gazete basar gibi basmayı başardı. Bu çalışmayla gelecekteki elektronik kağıt, akıllı paketleme ve parlayan panellerin önü açılmış oldu. Organik ışık yayan diotlar telefonlar ve televizyonlarda sıkça kullanılmakta fakat, büyük çapta uygulamalar için halen oldukça pahalı. Bu ekranlar pek çok farklı malzemeninçok ince tabakalar halinde dizilmesiyle yapılıyor ve halen ucuz ve seri üretim yapılabilmesi için henüz bir yöntem bulunamadı.Ayrıca bu malzemelerin bazıları oksijen ve suyla reaksiyona giriyor. İsviçre Umea Üniversitesi ve Danimarka Teknik Üniversitesi'nden araştırmacılar, ışık yayan elektro kimyasal hücrelerin büyük çaplı üretimlerde OLED' lere alternatif olabileceğini ve rulodan ruloya basım methoduyla uygun koşullar altında LEC sayfaları şeklinde üretilebileceğini gösterdi. LEClerde 3 tabaka kullanılıyor, iki tabaka elektrotlarla elektrik akımını iletirken, bir tabaka da elektrik akımını ışığa dönüştürüyor. Ekip LEC yapraklarını esnek polietilen tereftalat malzemeden üretti. Ekip slot-die rulo kaplayıcı kullanarak, maddeyi indiyum kalay oksit üzerine 14 nm ZnO nano parçacık tabakasıyla kaplayarak katod oluşturdu. Aktif mürekkep tabakası, organik çözeltinin karışımından oluşuyor ve sarı ışık veren polimer ve elektrot katoda yerleşmiş oluyor.Son olarak anot mürekkep en üst aktif tabakayı oluşturuyor. Son ürün ise 150 m kalınlığında ve 1 m ışık yayan tabakaya sahip , mekanik direnci yüksek PET folyo oluyor. Rulodan ruloya üretim çok verimli bir yöntem ve ayrıca Danimarkalı ekip bunu çoktan organik güneş hücreleri üretmede kullandı.Böylece oldukça ucuza ışık yayan sayfalar üretebilecek. Böylece daha önce hayatın hiçbir alanında görmediğimiz kadar enteresan ve çarpıcı bir şekilde duvar kağıtlarından , paketlemeye ve de giyime kadar her alanda ışıkları göreceğiz. Yakın gelecekte evde kullandığımız yazıcılarda bile ışıklı kağıtlar basabileceğiz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eso-teleskoplari-galaktik-havai-fiseklerin-yeni-ozelliklerini-ortaya-cikardi/", "text": "Bir gökbilimciler ekibi yakın gökadaların renkli kozmik havai fişekleri andıran yeni gözlemlerini yayınladı. Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu ile elde edilen görüntüler gökadaların farklı bileşenlerini ayrı renklerde göstererek gökbilimcilerin buradaki genç yıldızların ve çevrelerindeki gazın konumlarını tespit etmelerini sağladı. Alınan yeni verileri ESO'nun ortağı olduğu Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi gözlemleri ile birleştiren ekip yıldızları oluşturan gazı neyin tetiklediği konusuna yeni bir ışık tutacak. Gökbilimciler yıldızların gaz bulutlarında oluştuklarını biliyor, ancak yıldız oluşumunu neyin başlattığı ve bir bütün olarak gökadaların buradaki rolü gizemini koruyor. Bu süreci anlamak için bir grup araştırmacı yerde ve uzayda konuşlu güçlü teleskopları kullanarak değişik türden yakın gökadaları gözleyerek yıldız doğumuna imkan veren farklı gökada bölgelerini taradı. Aynı zamanda Fransa, Lyon Üniversitesi'nde de çalışan Emsellem ve ekibi Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ESO'nun VLT'si üzerindeki Çoklu Birim Tayf Kaşifi aygıtı ile alınan gökada taramalarının son setini yayınladı. MUSE'yi kullanarak yeni yıldızları ve çevrelerinde onların ısıtarak aydınlattığı, devam eden yıldız oluşumunun açık bir delili olan sıcak gazın izini sürdüler. Yeni MUSE görüntüleri aynı gökadaların ALMA ile alınan ve bu yılın başında yayınlanan gözlemleriyle birleştirildi. Şili'de bulunan ALMA özellikle soğuk gaz bulutlarını görüntülemek için uygundur gökadalarda yıldız oluşumundan sorumlu olan hammaddeyi sağlayan kısımlar. MUSE ve ALMA görüntülerini birleştiren gökbilimciler yıldız oluşumunun gerçekleştiği ve gerçekleşmesinin beklendiği bölgeleri inceleyerek, yeni yıldızların doğumunu tetikleyen, hızlandıran ya da durduran etkileri daha iyi anlamaya çalışıyor. Ortaya çıkan dikkat çekici görüntüler komşu gökadalardaki yıldız doğumevlerine renkli bir bakış açısı getirecek. Gökbilimciler şimdi PHANGS ekibinin elde ettiği MUSE ve ALMA verilerinin zenginliği sayesinde bu sorulara cevap verebiliyor. Görüş alanındaki her bir bölgenin tayfını toplayarak, geleneksel aygıtlardan çok daha zengin bilgiler sağlayan MUSE sayesinde gökbilimciler kozmik nesnelerin özelliklerini ve doğasını ortaya çıkarıyor. Ilık gaz bulutsularından 30 bin tane gözleyen MUSE, PHANGS projesi için farklı gökada bölgelerinden yaklaşık 15 milyon tayf verisi topladı. Diğer yandan ALMA gözlemleri sayesinde gökbilimciler 90 yakın gökada içindeki yaklaşık 100 bin soğuk-gaz bölgesini görüntüleyerek yakın Evren'deki yıldız doğumevlerinin sıra dışı keskinlikte bir atlasını oluşturdular. ALMA ve MUSE'ye ek olarak PHANGS projesinde NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan gözlemler de yer almaktadır. Çeşitli gözlemevlerinin seçilmesi sayesinde ekip gökada komşularımızı farklı dalga boylarında tarayarak, her dalga boyu aralığı ile gözlenen gökadalardaki farklı kısımları ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir araya getirdiğimiz gözlemler sayesinde yıldız doğumevlerinin oluşumundan, yıldız oluşumunun başlangıcına ve son olarak bu doğumevlerinin yeni doğan yıldızlarca yok edilmesine kadar yıldız doğumunun farklı aşamalarını tekil gözlemlerle mümkün olandan daha ayrıntılı olarak araştırabiliyoruz, diyor İtalya, Floransa'daki INAF-Arcetri'den PHANGS ekibi üyesi Francesco Belfiore. PHANGS projesi ile yapılan çalışmalara gelecekte göreve başlayacak NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu gibi teleskop ve aygıtlarla devam edilecektir. Bu şekilde elde edilecek veriler ESO'nun bu on yılın sonuna doğru çalışmaya başlayacak olan gelecekteki Aşırı Büyük Teleskobu için ön gözlemleri hazırlamış olacak ve sonrasında yıldız doğumevi gibi yapılar daha ayrıntılı olarak incelenebilecektir. The international PHANGS team is composed of over 90 scientists ranging from Master students to retirees working at 30 institutions across four continents. The MUSE data reduction working group within PHANGS is being led by Eric Emsellem and includes Francesco Belfiore , Guillermo Blanc , Enrico Congiu , Brent Groves , I-Ting Ho , Kathryn Kreckel , Rebecca McElroy , Ismael Pessa , Patricia Sanchez-Blazquez , Francesco Santoro , Fabian Scheuermann and Eva Schinnerer . Go to the ESO public image archive to see a sample of PHANGS images. Avrupa Güney Gözlemevi ESO, Avrupa'daki en önemli hükümetler-arası gökbilim kuruluşudur ve dünyanın en üretken gökbilim gözlemevidir. 16 Üye Ülke: Avusturya, Belçika, Çekya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Finlandiya, Almanya, İtalya, Hollanda, Polonya, Portekiz, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre ve İngiltere ile ev sahibi Şili ve stratejik ortak Avustralya tarafından desteklenmektedir. Tasarıma, inşaya ve önemli bilimsel keşiflere olanak sağlayan güçlü yer tabanlı gözlem faaliyetlerine odaklanan iddialı bir program yürütmektedir. ESO ayrıca gökbilim araştırmalarında teşvik edici ve düzenleyici bir dayanışma konusunda öncü bir rol oynamaktadır. ESO Şili'nin Atacama Çölü bölgesinde benzeri olmayan üç adet birinci sınıf gözlem yerleşkesi işletmektedir: La Silla, Paranal ve Chajnantor. ESO Paranal'da dünyanın en gelişmiş optik gökbilim gözlemevi olan Çok Büyük Teleskop'u , ve iki tarama teleskopu işletmektedir. Kırmızı ötesi gözlem teleskopu VISTA dünyanın en büyük tarama teleskopudur ve VLT tarama teleskopu ise sadece görünür ışıkta gökyüzünü taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. ESO var olan en büyük gökbilim projesi ve devrimsel gökbilim teleskopu ALMA'nın ana ortağıdır. ESO şu anda Paranal civarındaki Cerro Armazones'te 39-metre çaplı gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu, E-ELT'yi inşa etmektedir. ESO Basın Bültenlerinin çevirileri ESO Bilim Toplum Ağı'nda bulunan ESO üyesi ve diğer ülkelerdeki bilim toplum uzmanları ve bilim iletişimcileri tarafından gerçekleştirilmektedir. ESON Türkiye çeviri ekibinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi'nden uzman kişiler yer almaktadır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eso-teleskoplari-kutlecekimsel-dalga-kaynagindan-gelen-ilk-isigi-gozledi/", "text": "ESO'nun Şili'de bulunan teleskopları ilk kez bir kütleçekimsel dalga kaynağının görünür ışıktaki karşılığını tespit etti. Bu tarihi gözlemlere göre gözlenen bu eşsiz nesne iki nötron yıldızının birleşmesinin sonucu. Bu şekildeki şiddetli birleşme olayları kilonovalar denilen uzun süreli olaylar Evren'e altın ve platin gibi ağır elementler saçmaktadır. Bu keşif, çok sayıda makale şeklinde Nature ve diğer dergilerde yayımlanmış olup, kısa süreli gama-ışını patlamalarının arkasındaki nedenin nötron yıldızlarının birleşmesi olduğuna dair en güçlü kanıtları sağlamaktadır. Gökbilimciler küresel işbirliği çabaları ve ESO ile dünya genelindeki diğer tesislerin hızlı tepkileri sayesinde ilk kez aynı olaydan hem kütleçekimsel dalgaları hem de ışığı gözleyebildi. 17 Ağustos 2017 tarihinde NSF'nin Amerika'daki Lazer Girişimölçer Kütçekimsel-Dalga Gözlemevi , İtalya'da bulunan Virgo Girişimölçeri ile birlikte çalışarak Yeryüzü'ne ulaşan kütleçekim dalgalarını tespit etti. Şimdiye kadar yapılan beşinci kayıt olan bu olay, GW170817 olarak isimlendirildi. Yaklaşık iki saniye sonra, uzayda bulunan iki gözlemevi, NASA'nın Fermi Gama-ışın Uzay Teleskopu ve ESA'nın Uluslararası Gama-ışını Astrofizik Laboratuvarı , gökyüzünün aynı bölgesinden kısa süreli bir gama-ışını patlaması tespiti gerçekleştirdi. LIGO-Virgo gözlemevi ağı, kaynağı içerisine yüzlerce dolunay ve milyonlarca yıldız alacak, güney gökküresindeki geniş bir bölgede konumladı . Şili'de gece başladığında birçok teleskop gökyüzünde bu bölgeyi inceleyerek, yeni kaynakları arıyordu. Bunlar arasında ESO'nun Paranal Gözlemevi'ndeki Görünür ve Kırmızı-ötesi Gökbilim Tarama Teleskopu ve VLT Tarama Teleskopu ile, ESO'nun La Silla Gözlemevi'ndeki İtalyan Hızlı Göz Kundağı teleskopu, Las Cumbres Gözlemevi'ndeki LCO 0.4-metrelik teleskop ve Cerro Tololo Ortak-Amerikan Gözlemevi'ndeki Amerikan DECCam bulunmaktaydı. Swope 1-metrelik teleskopu yeni ışık-kaynağı noktasını ilk duyuran gözlemi gerçekleştirdi. Su yılanı takımyıldızındaki merceksi gökada NGC 4993'e oldukça yakın bir bölgede görülen kaynağın yerini, ardından VISTA teleskopu neredeyse aynı zamanda kırmızı-ötesi dalgaboyunda belirledi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hawaii adasındaki teleskoplar Pan-STARRS ve Subaru'da hızla gelişen olayı izleyerek kaydettiler. ESO'nun başlattığı şimdiye kadarki en büyük fırsat hedefi gözlem kampanyasına ESO ve ESO-ortağı birçok kurumun teleskopları katılarak, nesnenin tespitini takip eden haftalarda gözlemler gerçekleştirildi . ESO'nun Çok Büyük Teleskopu , Yeni Teknoloji Teleskopu , VST, MPG/ESO 2.2-metrelik teleskop ve Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi hep birlikte olayı ve sonrasındaki etkilerini geniş bir dalgaboyu aralığında gözledi. Aralarında NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu'nun da yer aldığı dünya genelinde yaklaşık 70 gözlemevi olayı takip ederek gözlemler yaptı. Hem kütleçekim dalgası verileri hem de diğer gözlemlere göre GW170817'nin uzaklığı NGC 4993 ile aynı, yani Yeryüzü'nden yaklaşık 130 milyon ışık-yılı uzaklıkta. Bu, kaynağı şimdiye kadar gözlenmiş olan hem en yakın kütleçekim dalgası olayı, hem de en yakın gama-ışın patlaması kaynaklarından biri yapmaktadır . Uzay-zamandaki dalgalanmalar olarak bilinen kütleçekim dalgaları hareket halindeki kütleler tarafından oluşturulmakta ve sadece en yoğun, çok büyük kütleli nesnelerin hızlarındaki ani değişimlerde ortaya çıkanları tespit edilebilmektedir. Buna benzer bir olay nötron yıldızlarının birleşmesi olup, bunlar yüksek-kütleli yıldızların süpernova patlamalarından geride kalan, kendi içlerine çökmüş, aşırı yoğun çekirdeklerdir . Bu birleşme olayları kısa süreli gama-ışın patlamaları için öne sürülen en güçlü hipotezdir. Bu tür bir olaydan sonra tipik bir novadan 1000 kat daha parlak olan kilonova olarak bilinen bir patlama olayının gerçekleşmesi bekleniyor. GW170817'ye ait hem kütleçekim dalgaları hem de hem de gama ışınlarının neredeyse eş-zamanlı gerçekleştirilen tespitleri ümitleri yeşerterek, aslında nesnenin uzun süredir aranan bir kilonova olduğunu gösterdi ve ESO tesisleri ile yapılan gözlemler de teorik tahminlere oldukça yakın dikkat çekici özelliklerini ortaya çıkardı. Kilonovalar 30 yıldan uzun bir süre önce önerilmiş olsa da, ilk onaylanmış gözlemi bu oldu. İki nötron yıldızının birleşmesinden sonra hızla genişleyen bir patlamayla radyoaktif ağır kimyasallardan oluşan elementler ışık-hızının beşte biri hızında kilonovayı terk etti. Takip eden birkaç gün içinde kilonavanın rengi, gözlenen diğer tüm yıldız patlaması türlerinden daha hızlı bir şekilde, maviden kırmızıya dönüştü. ePESSTO ve VTL üzerindeki X-shooter aygıtı, sezyum ve tellür varlığının nötron yıldızı birleşmesinden atıldığını göstermektedir. Bu ve diğer ağır elementler, nötron yıldızı birleşmesinde üretilerek, olayı takiben oluşan kilonova ile uzaya fırlatılmaktadır. Bu gözlemler, demirden ağır elementlerin oluşumunu, şimdiye kadar sadece teorik olarak önerilen ve r-süreci çekirdek birleşmesi olarak bilinen, yüksek-yoğunluğa sahip yıldızsal nesnelerde gerçekleşen çekirdek birleşmeleriyle meydana geldiğini belirtmektedir. Elde edilen veriler teoriyle inanılmaz şekilde uyum sağlıyor. Bu teorisyenler için bir zafer, LIGO-VIRGO olaylarının kesinlikle gerçek bir doğrulaması ve böyle hayret verici bir kilonova veri setine sahip olmak ESO için büyük bir ilerlemedir, diye ekliyor Nature Gökbilim makalelerinden birinin başyazarı Stefano Covino. ESO'nun gücü büyük ve karmaşık gökbilim projeleri ile başa çıkabilecek ve acil durumlu olaylarda, hemen harekete geçebilecek geniş bir aralıkta teleskop ve aygıtlara sahip olmasında yatıyor. Artık çoklu-dalgaboyu gökbiliminde yeni bir çağa başlıyoruz! diye ekliyor makalelerden birinin başyazarı Andrew Levan. LIGO Virgo tespiti ile kaynağın alanı gökyüzünde yaklaşık 35 derece kareye kadar saptanmış oldu. Gökada sadece Ağustos akşamlarında gözlenebilirdi, sonrasında Güneş'e çok yakın olduğundan Eylül ayında gözlenemedi. Gözlemler VLT tesisindeki Birim Teleskop 2 (UT2) üzerindeki X-shooter tayfçekeri; Birim Teleskop 1 (UT1) üzerindeki Odak Daraltıcı ve Düşük Dağılımlı Tayfçeker 2 (FORS2) ve Nasmyth Uyarlamalı Optik Sistemi Yakın Kırmızı-Ötesi Görüntüleyici ve Tayfçeker ; Birim Teleskop 3 (UT3) üzerindeki Görünür Çoklu-Nesne Tayfçekeri ve VLT orta-Kırmızı-Ötesi Görüntüleyici ve Tayfçeker ve Birim Teleskop 4 (UT4) üzerindeki Çoklu Birim Tayf Kaşifi ve Yüksek Duyarlıklı Geniş-alan K-Bant Görüntüleyici ile yapılmıştır. VST'de OmegaCAM ve VISTA'da VISTA Kırmızı-ötesi Kamera kullanılmıştır. ePESSTO programı kapsamında NTT'nin görünür ışık tayfları ESO Sönük Nesne Tayfçekeri ve Kamerası 2 (EFOSC2) ve kırmızı-ötesi tayfları ISAAC'in Oğlu tayfçekeri ile alınmıştır. MPG/ESO 2.2-metrelik teleskop gözlemleri ise Gama-Işın Patlaması Optik/Kırmızı-ötesi Dedektörü ile yapılmıştır. Yeryüzü ile nötron yıldızı arasındaki 130 milyon ışık-yılı değerindeki görece küçük olan mesafe gözlemleri mümkün hale getirmiştir. Çünkü ilk dört kütleçekimsel dalga tespitindeki olaylar olan birleşen karadeliklere göre, birleşen nötron yıldızları daha zayıf kütleçekim dalgaları oluşturmaktadırlar. Bir çift sistemde bir nötron yıldızı diğeri etrafında dolandığı esnada kütleçekim dalgası yayarak enerji kaybederler. Yıldızlar yakınlaşmaya devam ederek sonunda bir araya gelirler ve yıldızsal kalıntılarının bir kısmı Einstein'ın ünlü E=mc2 eşitliğinde açıklandığı gibi kütleçekim dalgaları şeklinde şiddetli bir patlamayla enerjiye dönüşür. Bu araştırma bir dizi makale şeklinde Nature, Nature Astronomy ve Astrophysical Journal Letters dergilerinde yayımlanmak üzere sunulmuştur. Araştırma ekibinde yer alan üyeler bu PDF dosyasında listelenmiştir. Avrupa Güney Gözlemevi ESO, Avrupa'daki en önemli hükümetler-arası gökbilim kuruluşudur ve dünyanın en üretken gökbilim gözlemevidir. 16 ülke tarafından desteklenmektedir: Avusturya, Belçika, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Finlandiya, Almanya, İtalya, Hollanda, Polonya, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre ve İngiltere. Tasarıma, inşaya ve önemli bilimsel keşiflere olanak sağlayan güçlü yer tabanlı gözlem faaliyetlerine odaklanan iddialı bir program yürütmektedir. ESO ayrıca gökbilim araştırmalarında teşvik edici ve düzenleyici bir dayanışma konusunda öncü bir rol oynamaktadır. ESO Şili'nin Atacama Çölü bölgesinde benzeri olmayan üç adet birinci sınıf gözlem yerleşkesi işletmektedir: La Silla, Paranal ve Chajnantor. ESO Paranal'da dünyanın en gelişmiş optik gökbilim gözlemevi olan Çok Büyük Teleskop'u , ve iki tarama teleskopu işletmektedir. Kırmızı ötesi gözlem teleskopu VISTA dünyanın en büyük tarama teleskopudur ve VLT tarama teleskopu ise sadece görünür ışıkta gökyüzünü taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. ESO var olan en büyük gökbilim projesi ve devrimsel gökbilim teleskopu ALMA'nın ana ortağıdır. ESO şu anda Paranal civarındaki Cerro Armazones'te 39-metre çaplı gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu, E-ELT'yi inşa etmektedir. ESO Basın Bültenlerinin çevirileri ESO Bilim Toplum Ağı'nda bulunan ESO üyesi ve diğer ülkelerdeki bilim toplum uzmanları ve bilim iletişimcileri tarafından gerçekleştirilmektedir. ESON Türkiye çeviri ekibinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Çağ Üniversitesi Uzay Gözlem ve Araştırma Merkezi'nden uzman kişiler yer almaktadır. NSF tarafından desteklenen LIGO'nun işletimini Caltech ve MIT yapmakta ve Başlangıç ve Gelişmiş LIGO projelerini yürütmektedirler. İleri LIGO projelerinin finansmanı NSF ile birlikte projelere ciddi katkılar ve destek sunun Almanya , İngiltere ve Avustralya tarafından sağlanmaktadır. LIGO Bilimsel İşbirliğine dünya genelinde 1200'den fazla bilim insanı katılım sağlamaktadır ve bunlar arasında GEO İşbirliği'de yer almaktadır. Diğer ortaklar bu bağlantıda listelenmiştir: http://ligo.org/partners.php. Virgo işbirliğinde 20 farklı Avrupalı araştırma grubundan gelen 280'den fazla fizikçi ve mühendis bulunmaktadır: Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nden altı; İtalya Ulusal Çekirdek Fiziği Enstitüsü'nden sekiz, Hollanda Nikhef'ten, Macaristan'daki MTA Wigner RCP'den; Polonya'daki POLGRAW grubundan; İspanya'daki Valencia Üniversitesi'nden ve CNRS, INFN ve Nikhef tarafından finanse edilen İtalya, Pisa yakınlarında Virgo dedektörüne ev sahipliği yapan Avrupa Kütleçekim Gözlemevi EGO laboratuvarından iki ekip. - Ekip üyeleri - SSS (PDF dosyası, 184 KB) - Bilgi notu (PDF dosyası, 105 KB) - Bilimsel makale 1: Spectroscopic identification of r-process nucleosynthesis in a double neutron star merger, by E. Pian et al. in Nature. (PDF dosyası, 196 KB) - Bilimsel makale 2: The emergence of a lanthanide-rich kilonova following the merger of two neutron stars, by N. R. Tanvir et al. in Astrophysical Journal Letters (PDF dosyası, 843 KB) - Bilimsel makale 3: The electromagnetic counterpart to a gravitational wave source unveils a kilonova, by S. J. Smartt et al. in Nature (PDF dosyası, 9 MB) - Bilimsel makale 4: The unpolarized macronova associated with the gravitational wave event GW170817, by S. Covino et al. in Nature Astronomy (PDF dosyası, 230 KB) - Bilimsel makale 5: The Distance to NGC 4993 The host galaxy of the gravitational wave event GW17017, by J. Hjorth et al. in Astrophysical Journal LettersPaper 6: The environment of the binary neutron star merger GW170817, by A. J. Levan et al. in Astrophysical Journal Letters (PDF dosyası, 2.4 MB) - Bilimsel makale 6: The environment of the binary neutron star merger GW170817, by A. J. Levan et al. in Astrophysical Journal Letters (PDF dosyası, 2.6 MB) - LIGO basın bülteni - Bu bir ESO Basın Bülteni çevirisidir eso1733."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eso-teleskopu-iki-galaksinin-birlesmesiyle-olusan-dev-galaksiyi-goruntuledi/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu muazzam büyüklükte kozmik bir çarpışmanın sonucunu, NGC 7727 galaksisini, görüntüledi. Bu dev, iki gökadanın yaklaşık bir milyar yıl önce başlayan birleşmesi olayı sonucunda doğdu. Bunun merkezinde ise bu zamana kadar bilinen en yakın süper kütleli kara delik çifti bulunmakta, ki bu iki nesnenin kaderlerinde bütünleşip çok daha büyük kütleli bir karadelik olmak var. Tıpkı sokakta yürürken birine çarpma olasılığımız olduğu gibi, gökadalar da birbirlerine çarpabilirler. Fakat her ne kadar gökada boyutlarındaki etkileşimler dolu bir sokaktaki çarpışmadan çok daha şiddetli olsa da tekil olarak yıldızlar arası çarpışma genellikle görülmez; çünkü aralarındaki mesafe boyutlarına kıyasla çok daha fazladır. Bundan ziyade gökadalar birbirleri etrafında dans ederler ve bu sırada kütleçekiminin yarattığı gel-git kuvvetleri her iki dans partnerinin de görünümünü dramatik olarak değiştirir. Yıldız, gaz ve tozların kuyrukları bu gökadaların çevresinde dönerken eninde sonunda yeni, birleşmiş bir gökada oluştururlar. Bu, bozulmuş ve güzel, asimetrik şekliyle gözlemlediğimiz NGC 7727'nin de oluşum hikayesidir. Bu kozmik ölçekteki çarpışmanın sonuçları ESO'nun VLT'sindeki Odak Düşürücü ve Düşük Dağılımlı Tayfölçeri 2 (FORS2) cihazıyla alınmış bu görüntüde muazzam bir belirginlikte görülüyor. Her ne kadar bu galaksi başka bir ESO teleskobu ile daha önce yakalanmış ise de bu yeni görüntü hem ana gövde hem de onun çevresindeki silik kuyruklarla ilgili daha ince ayrıntıları göstermekte. Bu ESO VLT görüntüsünde gökadaların birleşmesi sırasında iç içe geçmiş uzantıların yaratıldığını, bunların gökadalardan yıldız ve tozları çalarak NGC 7727'yi sarmalayan devasa kolları oluşturduğunu görüyoruz. Bu kolların bir kısmı görüntüde parlak mavi-morumsu noktalar olarak görülen yıldızlarla bezenmiş durumda. Bu görüntüdeki bir başka şey de gökadanın merkezinde, onun dramatik geçmişine işaret eden iki parlak noktadır. NGC 7727'nin merkezinde birleşme öncesindeki her iki gökadanın sahip olduğu çekirdek hala bulunmaktadır. Bunların her biri süper kütleli bir kara deliğe ev sahipliği yapmakta. Dünya'dan 89 milyon ışık yılı uzaklıkta Kova takımyıldızındaki bu süper kütleli kara delikler bize en yakın kara delik çiftidir. NGC 7727 içinde gözlenen kara delikler gökyüzünde birbirlerinden salt 1600 ışık yılı uzaklıkta bulunmakta olup astronomik ölçekte bir göz açıp kapatmaya benzer olan 250 milyon yıl içinde birleşmeleri beklenmektedir. Kara delikler birleştiği zaman daha da ağır bir kara delik meydana getirirler. Buna benzer şekilde süper kütleli kara deli çiftlerinin aranışının ESO'nun yaklaşan Aşırı Büyük Teleskop'u ile büyük bir atılım yapması bekleniyor. ELT'nin 2020lerin sonlarına doğru Şili'nin Atacama Çölü'nde çalışmaya başlaması planlanıyor. ELT ile birlikte gökadaların merkezlerinde bunun gibi keşiflerin çok daha fazlasını yapabilmeyi umuyoruz. İçinde bulunduğumuz gökadanın merkezinde de bir kara delik bulunmakta olup, en yakın komşumuz Andromeda Gökadası ile milyarlarca yıl içinde gerçekleşecek bir çarpışmanın yolundadır. Belki de bu beklenen çarpışmanın ortaya çıkaracağı gökada bizim şu anda NGC 7727'de gördüğümüz kozmik ölçekte dansa benzer bir şeyle sonuçlanacak. Bundan dolayı bu görüntü bize gelecekten bir parça sunuyor olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eso-vlt-teleskopu-yeni-bir-sistem-kesfetti-kozmik-yilan/", "text": "Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR aygıtı yeni keşfedilen büyük kütleli üçlü yıldız sisteminin bu dikkat çekici görüntüsünü elde etti. Eski bir Mısır tanrısının adı olan Apep takma adı verilen bu sistem belki de bulunan ilk gama-ışın patlaması öncülü olabilir. ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki VISIR ile yakalanan bu yılana benzeyen kıvrımların önünde patlamak üzere olan bir gelecek var; bu bir Wolf-Rayet yıldız sistemi olup, Evren'deki en yüksek enerjiye sahip kaynaklardan biri olabilir uzun süreli bir gama ışın patlaması . Bu kendi gökadamızda keşfettiğimiz bu türden ilk sistem, diye açıklıyor çalışmaya liderlik eden Hollanda Radyo Astronomi Enstitüsü'nden Joseph Callingham. Kendi arka bahçemizde bu türden bir sistem bulmayı hiç beklemiyorduk . Büyük kütleli yıldızların bir toz fırıldağı ile çevrelendiği bu sistem resmi katalog adıyla 2XMM J160050.7-514245 olarak bilinmektedir. Ancak gökbilimciler ona Apep demeyi tercih ediyor. Apep ismi kıvrımlı şeklinden, merkezi yıldızları çevreleyen bir yılanı andırmasından alıyor. İsmini aldığı eski Mısır tanrısı kaosu andıran dev bir yılandı böyle şiddetli bir sisteme tam oturuyor. Güneş tanrısı Ra'nın her gece Apep ile savaştığı tapınanların Ra'nın zaferini sağlamasıyla Güneş'in tekrar doğduğuna inanılıyordu. GRB'ler Evren'deki en güçlü patlamalardan biridir. Saniyenin binde birinden birkaç saate kadar sürebilirken, Güneş'in tüm ömrü boyunca üretebildiği enerjiyi bu sürede salabilirler. Uzun süreli GRB'lerin 2 saniyeden uzun süreli olanlar hızla dönen Wolf-Rayet yıldızlarının süpernova şeklindeki patlamalarından oluştuğu düşünülüyor. Bazı büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının sonunda Wolf-Rayet yıldızlarına dönüşmektedirler. Bu aşama kısa sürelidir ve Wolf-Rayet yıldızları bu sürede sadece birkaç yüz bin yıl yaşayabilir kozmik zaman ölçeğinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre. Bu sürede güçlü yıldız rüzgarları şeklinde çok miktarda madde atımı yaparlar ve bu maddenin hızı saatte milyonlarca kilometreye kadar çıkabilir. Apep'in yıldız rüzgarlarının hızı 12 milyon km/s olarak ölçüldü. Bu yıldız rüzgarları üçlü yıldız sistemini çevreleyen özenle hazırlanmış gaz dağılımları meydana getiriyor sistemde birbirleri etrafında dolanan bir çift yıldız ve onlara çekimsel olarak bağlı olan bir tekil yıldız bulunuyor. Görüntüde sadece iki yıldız benzeri nesne görünür olsa da, alttaki kaynak tekil gibi görülen çift Wolf-Rayet yıldızıdır. Bu çift Apep'i çevreleyen kıvrımlı yılanın şeklinden sorumludur ve iki Wolf-Rayet yıldızının yıldız rüzgarlarının çarpışmaya başlamasıyla oluşmuştur. Apep'in aşırı hızlı rüzgarlarıyla karşılaştırıldığında, toz fırıldağının sakin bir şekilde saatte 2 milyon km'ye yakın bir hızla kıvrımlaştığı ölçülmüş. Bunun kaynağının ise çiftlerden birinden farklı yönlere yavaş ve hızla atılan yıldız rüzgarı olduğu düşünülüyor. Bu o yıldızın kritik dönme hızına yakın olduğuna işaret ediyor yeterince hızla dönerse kendisini parçalayabilir. Bu kadar hızla dönen bir Wolf-Rayet yıldızının yaşamının sonunda merkezinin çökerek uzun süreli bir GRB ürettiğine inanılıyor. Şimdi Hollanda Radyo Gökbilim Enstitüsü'nde olan Callingham Sydney Üniversitesi'nde iken araştırma ekibi lideri Peter Tuthill ile birlikte çalışarak bu araştırmanın bir kısmını gerçekleştirmiştir. ESO teleskopları ile yapılan gözlemlere ek olarak ekip ayrıca Avustralya'daki Siding Spring Gözlemevi'ndeki Anglo-Australian Teleskopu'nu da kullanmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/eso-yeni-bir-yildiz-patlamasi-turu-olan-mikronovalari-kesfetti/", "text": "Gökbilimciler Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskobu yardımıyla yeni bir yıldız patlaması türü olan Mikronova bulundu. Bu patlamalar belirli yıldızların yüzeyinde meydana gelerek, her biri sadece birkaç saat içinde yaklaşık 3,5 milyon Büyük Gize Piramidi'ne eşit miktarda yıldız maddesini yakabilmektedir. Mikronova diyebileceğimiz bir olayın ilk kez keşif ve tespitini yapmış bulunuyoruz, diyor sonuçları bugün Nature'da yayımlanan çalışmaya liderlik eden, BK Durham Üniversitesi'nden gökbilimci Simone Scaringi. Bu olay yıldızlardaki termo-nükleer patlamaların nasıl gerçekleştiğine dair anlayışımızı zorluyor. Bunu bildiğimizi düşünürken, bu keşif sayesinde tümüyle başka bir yolun mümkün olabileceğini görmüş olduk, diye ekliyor. Mikronovalar aşırı güçlü olaylar olsa da, astronomik ölçekte küçük kalırlar; gökbilimcilerin yüz yıllardır bilgi sahibi olduğu, novalar olarak bilinen yıldız patlamalarından çok daha az enerji yüklüdürler. Her iki tür patlama da yaklaşık Dünya büyüklüğünde ancak Güneş kütlesi civarındaki ölü yıldızlar olan beyaz cücelerde gerçekleşmektedir. Bir ikili yıldız sisteminde eğer çiftler birbirlerine yeterince yakın mesafede ise bir beyaz cüce yoldaş yıldızdan çoğu hidrojen içerikli olan madde çalma işlemi gerçekleştirebilir. Bu gaz beyaz cücenin çok sıcak yüzeyine düştüğünde hidrojen atomlarının birleşerek helyuma dönüştüğü patlayıcı olayı tetikler. Novalarda bu termo-nükleer patlamalar yıldızın tüm yüzeyinde gerçekleşir. Bu tür patlamalar sayesinde beyaz cücenin tüm yüzeyi yanarak haftalar boyunca parlamasına neden olur, diye açıklıyor Hollanda, Amsterdam Üniversitesi'nden gökbilimci, eş-yazar Nathalie Degenaar. Mikronovalar daha küçük ölçekli, hızlı gerçekleşen benzer patlamalar olup, sadece saatler içerisinde gerçekleşirler. Güçlü manyetik alanlara sahip bazı beyaz cücelerde meydana gelen bu olayda madde yıldızın manyetik kutuplarına doğru taşınır. Hidrojen füzyonunun sınırlı bir bölgede gerçekleşmesini ilk kez görüyoruz. Bazı beyaz cücelerin manyetik kutuplarında kümelenen hidrojen yakıtı sayesinde, füzyon olayı sadece bu manyetik kutuplarda gerçekleşiyor, diyor Hollanda, Radboud Üniversitesi'nde gökbilimci ve çalışmanın eş-yazarlarından Paul Groot. Sonuçta ortaya mikro-füzyon bombaları çıkıyor ki bunlar bir nova patlamasının milyonda biri kadar güce sahipler, bu nedenle mikronava adını alıyorlar, diye açıklıyor Groot. Mikro kelimesi küçük anlamını ima etse de, yanlış anlaşılmasın: bu patlamalardan sadece birinde yaklaşık 20 000 000 trilyon kg, ya da ortalama 3,5 milyon Büyük Gize Piramidi'ne eş madde yakılmaktadır . Gökbilimcilerin yıldız patlamalarına dair anlayışlarını zorlayan bu yeni mikronovalar belki de önceden düşünüldüklerinden daha yaygındır. Evren'in ne kadar dinamik bir yer olduğunu tekrar hatırlamış oluyoruz. Bu olaylar aslında epey yaygın olabilir, ancak çok hızlı olduklarından yakalanmaları da zor oluyor, diye açıklıyor Scaringi. Ekip bu gizemli mikro-patlamalara ilk kez NASA'nın Geçiş Yapan Ötegezegen Tarama Uydusu verilerini analiz ederken rastladı. NASA'nın TESS uydusuyla toplanan verilere baktığımız sırada, beklenmedik bir şey keşfettik: optik ışıkta birkaç saat süren bir parıldama. Biraz daha araştırdığımızda, benzer birçok sinyal bulduk, diyor Degenaar. Ekip TESS ile üç mikronova olayı gözledi: iki tanesi bilien beyaz cücelerden, ancak üçüncüsünün beyaz cüce olup olmadığının anlaşılması için ESO'nun VLT'si üzerindeki X-shooter aygıtı ile daha fazla gözlem yapılması gerekiyordu. ESO'nun Çok Büyük Teleskobu yardımıyla, bu optik parlamaların tümünün beyaz cücelerden kaynaklandığını bulduk, diyor Degenaar. Bu, gözlem sonuçlarımızı yorumlamak ve mikronovaların keşfi için kritik önemdeydi, diye ekliyor Scaringi. Mikronovaların keşfi ile bilinen yıldız patlamaları listesine yenisi eklendi. Ekip şimdi büyük ölçekli tarama ve hızlı takip ölçümleri gerektirecek bu nadir bulunan olayları daha fazla yakalamak istiyor. VLT ya da ESO'nun Yeni Teknoloji Teleskobu gibi teleskoplardan alınacak hızlı tepki ile bir dizi uygun aygıt sayesinde bu gizemli mikronovaların ayrıntılarını ortaya çıkarabiliriz, diyor son olarak Scaringi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/event-horizon-teleskopu-ile-yapilan-kara-delik-kesfi-aciklanacak-canli/", "text": "Türkiye saatiyle 16:00'da 10 Nisan 2019'da bugüne kadar yapılmış en büyük kara delik keşfinin açıklanması bekleniyor. EHT diğer adıyla Event Horizon Teleskopu projesiyle dünya çapında teleskoplar birleştirilerek M87 galaksisindeki kara deliğin görüntüsünü aldı. Tüm dünyada ortak çalışmayla karadeliğin kaydedilen ilk fotoğrafı basın konferasında duyurulacak. EHT ekip üyeleri sonucu henüz duyurmasa da, bilim açısından çığır açan bir gelişme olduğunu belirtiyor. Bu proje ile belki de kara deliğin silüetini ilk kez gerçekten görebileceğiz. Tabi ki, bir kara deliğin içini görüntülemek imkansız, çünkü bu inanılmaz cisimler öyle güçlü bir çekim alanına sahipler ki, ışık bile onlardan kaçamıyor. Bu nedenle projenin ismi, dönüş olmayan noktadan bahsettiği için olay ufku."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evren-balon-seklinde-mi-coklu-evren-teorisi-test-ediliyor/", "text": "Perimeter Ortaklığı Fakültesi'nden Matthew Johnson ve diğer bilim insanları çoklu evren teoreminin hipotezini bilimsel açıdan test edilebilir bir dünyaya taşımaya çalışıyor. Büyük patlamadan önce her şey sadece vakumdu. Vakum karanlık enerji adı verilen bir genişleme alanıyla kaplandı. Sanki bir demlikteki suyun buharlaşırken kabarcıklar çıkarması gibi balonlara ayrıldı. Her balon bir diğer enerjisi az olan vakumu içerdi ve halen hiçlikte değildi. Bu enerji nedeniyle balonlar genişlemeye başladı. Sonunda kaçınılmaz olarak bazı balonlar birbirlerine çarpmaya başladı. Buarada ikinci bir balonun üretilme ihtimali var. Bu balonlar birbirinden ayrı ve seyrekte olabilir ya da aynı bir köpükteki gibi birbirine yakında olabilir. Aslında hiç de kötü hikaye değil. Bilim insanları fiziksel açıdan motive olarak evrenin düşündüğümüzün aksine kozmik bir genişlemeden ibaret olmadığını destekliyor. Kozmik şişme ya da genişleme halen evrensel olarak kabul edilmiyor ve çoğu döngüsel evren modeli bu fikre aykırı. Her şeye rağmen genişleme evrenin erken gelişimine dair bazı gözlemsel kanıtlarla desteklenen birinci teori . Genişleme evrenin büyük patlamadan hemen sonra hızlı bir şekilde genişlediğini , o kadar hızlı ki, saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinden trilyonda birinde uzayın bir nanometreden çeyrek milyar ışık yılı uzağa genişlediğini iddia ediyor. Bu inanılmaz fikir diğer astrofiziksel gözlemlere dair bilinmezleri çözebilir. Şişmenin şişme alanı yani vakum enerjisinden güç aldığı düşünülüyor. İşte bir şişme alanı hikayesini kabul ederseniz her şeyin başlangıçta vakum olduğu fikrine takılıyorsunuz. İşte genişleme teorisinde çoklu evrenlerin yaratılmış olması fikri tartışmaları başlatılıyor. Çoklu evren teorisinin destekçileri genişleme teorisine mantıklı bir fikir getirebilirler.Yine de bunun fizik değil metafizik olduğunu iddia eden alaycılar mevcut. Çünkü bilimsel açıdan halen test edilemiyor. Fizik bilimi toplanan veriler sayesinde anlam kazanıyor. İşte burada Matthew Johnson ve küçük ekibi çoklu evren teorisi bilimsel açıdan test etmek için yola koyuldu. Tüm araştırma programımız çoklu evrenlerle ilgili. Biz test edilebilir tahminlerden oluşan bir resim oluşturmak istiyoruz. Sonrasında dışarda arayabileceğiz, diyor Matthew Johnson. Johnson özellikle kabarcık evrenlerinin diğerleriyle çarpışmasına ilişkin spesifik kanıtlar bulmaya çalışıyor. Basamakları şöyle açıklıyor: Bütün evrenin simüle ediyoruz. Çoklu evren iki kabarcıkla başlıyoruz, sonra bu kabarcıklar bilgisayarda çarpıştırılıyor ve sonrasında farklı yerlere yerleştirdiğimiz gözlemcilere oradan nasıl göründüğünü soruyoruz. Tüm evreni simüle etmek ya da birden çok evreni simüle etmek oldukça zor, fakat görünüyor ki yine de çok zor değil. Evreni simüle etmek kolay, diyor Johnson. Simülasyonlar her atomu, her yıldızı veya her galaksiyi içermiyor aslında her şeyi açıklamıyor. Biz sadece en büyük boyutta olan cisimleri simüle ediyoruz. Tek ihtiyacımız çekimden dolayı bu kabarcıkları kabartacak cisimlere ihtiyacımız var. İşte bu aşamada çoklu evrenin favori modelini kullanıyorsunuz, bilgisayara sadece ne gördüğünü sormak kalıyor, diyor Johnson. Bu bilgisayar simülasyon programları açısından küçük bir adım ama çoklu evren kozmolojisi açısından büyük bir adım. İşte test edilebilirlik sayesinde çoklu evren modeli hayal ile gerçek bilim arasındaki sınırı geçilebilecek. Örneğin; bir kabarcık evreninin diğeriyle çarpışması gökyüzündeki disk kozmik mikrodalgada dairesel bir ezik oluşturmalı. İşte bu tarzdan bir disk önemli çarpışmanın oluşma olasılığı oldukça düşük olduğundan bu gibi çarpışma tabanlı modeller daha zor. Aynı zamanda ekip bu gibi balon çarpışmalarına dair diğer kanıtları da aramaya devam ediyor. Ekip ilk kez araştırmalarında gözlenebilir test edilebilir kanıtları sergileyerek çoklu evrenler üzerine ilginç bir çalışmaya imza atıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrende-gozlenebilir-maddeye-iliskin-bilginin-miktari-olculdu/", "text": "Bilim insanları uzun süredir bilgi ve fiziksel evren arasındaki bağlantıdan şüpheleniyordu. Farklı paradokslar ve çeşitli deneyler ile bilginin fiziksel maddede nasıl kodlanmış olabileceğini araştırıyordu. Dijital çağ yardımıyla bu çalışma daha da ilerleyerek fizik ve bilgisayar alanında elle tutulur yeni uygulamaların doğmasına neden oldu. Portsmouth Üniversitesi'nden araştırmacılar evrendeki tüm maddenin ne kadar bilgiye depolanabileceğini tam olarak hesaplamaya çalıştı ve bu çalışmayı AIP Advances dergisinde araştırmayı yayınlandı. Evrendeki tüm madde bilgisinin 80 bit bilginin 6 ila 10 katı olabileceği düşünülüyor. Tabi bu tahmin türünün ilk örneği olmasa da bu çalışma enformasyon teorisine dayanıyor. Evrenin bilgi kapasitesi yarım yüzyıldır tartışma konusudur. Evrenin bilgi içeriğinin tahmine dayalı farklı denemeler olsa da bu araştırmada ne kadar bilginin tek bir elementsel parçacığa nasıl sığdırabileceğine dair eşsiz bir yaklaşım sergiledim, diyor yazar Melvin M. Vopson. Araştırmacılar bu tahmini yapmak için Shannon Enformasyon Teorisini kullanarak, gözlenebilir evrendeki her bir maddesel parçacığa 1.509 bit bilgi atadı. Matematikçi Claude Shannon tarafından, 1948'de oluşturulan bu bilgi teorisinden dolayı kendisine dijital çağın babası ünvanı verilmiştir. İlk kez bu yaklaşımı kullanarak evrenin içeriğine dair bilgi ölçülüyor ve bu sayede kesin sayısal bir tahmin yapılabiliyor. Tümüyle kesin olmasa da, sayısal bir tahmin deneysel tahminler için yeni bir potansiyel öngörüyor, diyor Vopson. Yapılan bu son araştırma sayesinde karadeliklerden bilginin nasıl çıktığı gibi bilgi ve fizik etkileşimi yolları bulunabilir. Buna rağmen, bilginin kesin fiziksel değeri halen anlaşılması oldukça zor bir konu. Yine de birçok radikal teoriyle bilginin fiziksel değeri ölçülebilir. Daha önceki çalışmalarda Vopson, maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma halinin haricindeki 5. Hali olan karanlık maddenin bilgi olabileceğini öne sürmüştü. Ayrıca Vopson'un çalışması gözlenebilir evrendeki protonların toplam sayısını gösteren Eddington sayısının yeniden çıkarımını gösteren formülü de içeriyor. Bu çalışmadaki yaklaşım antiparçacıklar, nötrinolar ve bazı bilgilere dair varsayımları ihmal etse de her maddesel parçacık için bilgi tahmininde eşsiz bir araç olacak. Artık bu tahminleri test etmek için ve geliştirmek için pratik deneyler yapılabilir. Böylece bu hipotezi çürütecek ya da sağlamlaştıracak çalışmalar yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrende-ne-kadar-kara-delik-olabilir/", "text": "Herhalde herkes kara deliklerden korkar. Fakat hiç düşündünüz mü evrenin ne kadarında kara delik var ? İki tür kara delik var, yıldız kütleli kara delikler ve galaksilerin merkezinde yer alan dev yıldızlardan doğan süpermasif karadelikler. Her 1000 yıldızdan sadece biri öldüğünde kara delik üretecek kadar kütleye sahip oluyor. Samanyolu'nda yani galaksimizde 100 milyar yıldız var . Bu da 100 milyon yıldız kütleli kara delik demek. Evrenimizde ise ancak bir kaç yüz milyar galaksi gözlenebiliyor orada ise çok daha fazla galaksi var. Hepsini özetlersek tüm Evrenin 1000 de birinde normal akışta yıldız kütleli kara delik olması muhtemel. Süpermasif kara delikler ise biraz daha farklı . Galaksimizin merkezindeki kara delik bizden 26,000 ışık yılı uzakta. Sagittarius A-yıldızı adı verilen süpermasif kara delik o kadar büyük ki Güneş'ten 4,1 milyon kat daha ağır. İşte bu yüzden bunlara süpermasif deniyor. Yani bu kara delik gerçekten dev ve korkunç. Peki bu süpermasif kara delik galaksimizin ne kadarını oluşturuyor? Aslında Samanyolu'nun sadece 10.000 de biri kütlesinde. Fakat stellar kara delikler ise bu kara deliğin 10,000'de 11'i kadar kütleye sahip. İşte bu oran Evrenin tüm kütlesine evrensel kütlesine oranlandığında kara delikler evrenin 10,000'de 11'i kadar bir kütle oluşturuyor. Tabi her şey bununla bitmiyor bir de karanlık madde var. Bu madde ışığı emmediğinden ve maddeyle etkileşime girmediğinden sadece çekimsel etkisinden dolayı onun varlığından haberdarız. İşte evrenin % 75'ini de bu madde oluşturuyor. Astronomlar karanlık madde için evrenin ilk zamanlarında oluşabilecek kara delikler olduğunu düşünüyor. Bu mikroskopik kara deliklerin bir asteroit ya da daha fazla kütleye sahip olabileceği ve Büyük Patlama'dan sonraki yüksek basınç ve yüksek sıcaklık ortamında oluşabileceğini düşünüyor. Bu kara deliklere ilişkin deneyler sürüyor ve halen pek çok bilim insanı bunun geçerli bir açıklama olamayacağını düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrenin-cokusu-buyuk-cokus-dusunuldugunden-daha-erken-gerceklesebilir/", "text": "Belki yarın, belki de milyarlarca yıl içinde tüm evren çökerek küçük sert bir küreye sıkışacak. Güney Danimarka Üniversitesi'nden fizikçilerin yaptığı yeni hesaplamalar sonucunda evrenin çökme riskinin daha önce düşünüldüğünden daha büyük olduğunu tespit etti. Yeni araştırma High Energy Physics dergisinde yayınlandı. Er ya da geç evrenin kuvvetlerinde yaşanacak radikal bir kayma sonucunda evrendeki en ufak parçacık bile aşırı ağırlaşacak. Dünya üzerinde her kum tanesi, güneş sistemindeki her gezegen ve her galaksi, normalde olduğundan milyonlarca ve milyarlarca kez daha ağırlaşacak ve felaketlere neden olacak. Bütün bu kütle süper sıcak ve ağır bir küre halinde ezilerek çökecek. Böylece bildiğimiz evren artık var olmayacak. Bu şiddetli prosese faz geçişi deniyor. Bu suyun buharlaşması ya da mıknatısların ısıtıldığında manyetik güçlerini kaybetmelerine benziyor. Evrendeki bu faz geçişi sırasında eğer Higgs alanı tarafından Higgs parçacıklarıyla bir balon yaratılırsa Higgs parçacıkları evrenin geri kalanından daha farklı bir değere sahip olacak. Eğer bu değer düşük enerjide ve balon yeterince büyükse, balon bütün yönlerde ışık hızıyla genişleyecektir. Eğer balonun içindeki elementsel parçacıklar kütleye ulaşırsa, balonun dışındakilerden daha ağır olacak ve bunlar bir araya gelerek süper dev merkezler oluşturacaklar. Çoğu teori ve hesaplamalar bu tarzda faz geçişini öngörse de, önceki hesaplamalarda bazı belirsizlikler var. Bu karşın biz daha kesin hesaplamalar yaptık ve iki şey açığa çıktı: Evet evren içine çökebilir ve çöküş eski hesaplamalardan daha da gerçek. Faz geçişi evrenin herhangi bir yerinde başlayacak evrenin her yerine yayılacak. Belki de bu çöküş evrenin bir yerinde başladı ve evrenin geri kalanı da yemeye geliyor. Ya da bu milyar yıl sonra başlayacak,bunu bilemeyiz, diyor Güney Danimarka Üniversitesi Parçacık Fiziği ve Kozmoloji Merkezi'nden Doktora Öğrencisi Jens Frederik Colding Krog. Jens Frederik Colding Krog ve meslektaşları faz geçişinin tahminine yarayan üç temel denklemi özellikle yeniden kontrol etti. Beta fonksiyonları adı verilen bu denklemler ışık parçacıkları ve elektronlar arasındaki etkileşimlerin gücü kadar Higgs bozonu ve kuarkların etkileşim gücüyle de alakalı. Bugüne kadar fizikçiler tek bir denklemle çalışırken, bugün CP3 ile gösterildi ki, üç denklem bir arada gerçekten işliyor her biri bir diğerine etkiyor. İşte bu üç denklemi kullanıldığında faz değişiminin sonucu olarak çökme olasılığının, tek bir denklem kullanıldığında olduğundan daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu faz geçişi teorisi sadece evrenin çöküşünü tahmin eden bir teori değil. Bu teori aynı zamanda evrenin oluşumuna isim veren Büyük Patlama' dan temel alınarak Büyük Çöküş 'Big Crunch' olarak adlandırılıyor. Büyük patlamadan sonra bütün materyal küçük bir bölgeye enjekte edildi ve bu nedenle genişleme halen devam ediyor. İşte bundan dolayı genişleme bir gün duracak, bütün materyaller yeniden bir diğeriyle etkileşime girmeye başlayacak ve sonunda her şey birleşerek küçük bir bölgede toplanacak. İşte buna Büyük Çöküş deniyor. Son yapılan araştırmalar evrenin genişlemesinin hızlandığını gösteriyor, bu nedenle kozmolojik açıdan evrenin çökmesi için hiç bir neden yok.Bu nedenle muhtemelen Büyük Çöküş evrenin çökmesine neden olmuyor, diyor Jens Frederik Colding Krog. Yeni hesaplamalar evrenin çöküşünü yeniden öngörse de, bunun gerçekte hiç yaşanmama olasılığı da var. Faz geçişinin yaşanması için ön koşul; Higgs parçacığı dahil bugün evrende bugün bildiğimiz öz parçacıkların mevcut olmasıdır. Eğer evrende halen keşfedilmemiş parçacıklar varsa, bu da faz geçişine ait tahmini geçersiz kılar. Böylece çöküş iptal olur, diyor Jens Frederik Colding Krog. Son yıllarda yeni parçacıkların keşfi revaçta. Sadece 1-2 yıl önce Higgs parçacığının keşfedilmesi , yüksek enerji fiziği alanında araştırmalarını tetikleyerek, yeni parçacıkların arayışına soktu. CP3 te bazı fizikçiler Higgs parçacığının öz parçacık olmadığında yanılsa da, Higgs techni-kuarklar adı verilen çok küçük parçacıklardan ibaret. Ayrıca süper simetri teorisi de keşfedilmemiş parçacıklar olduğunu öngörüyor. Bu teoriye göre de elektron için selektron, foton için de fotine vb... Gerçi son bulgular bu teoriyi de zayıflattı. Bu araştırmadan Büyük Çöküş yani bildiğimiz adıyla kıyametin olasılığının yükseldiğini görüyoruz. Fakat her şeye rağmen bugün Büyük Çöküş tahmin edilemiyor. Bence sicim teorisi gibi teoriler oldukça Büyük Çöküş gibi sonlara halen çok var. - Oleg Antipin, Marc Gillioz, Jens Krog, Esben Molgaard, Francesco Sannino. Standard model vacuum stability and Weyl consistency conditions. Journal of High Energy Physics, 2013; 2013 (8) DOI: 10.1007/JHEP08(2013)034"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrenin-devasa-fotografi-onaylandi-wigglez-arastirmasi-200000-galaksiden-fazlasini-ongoruyor/", "text": "Yıldızların birleşerek galaksileri, galaksilerin kümelenip, yıldız kümelerini ve bunlarda birleşerek süper yıldız kümelerini oluşturuyor. İşin boyutu düşünüldüğünde, matruşka benzeri birbiri içine geçmiş bu yapılanmanın nerede sonlanacağı düşündürücü gelmekteydi. Bilim adamları onlarca yıldır bu konu üzerinde tartışmaktalar, çünkü büyük boyutlarda bu kümelenmenin kozmoloji standart modellemesiyle çelişkili yanları var. Mevcut model Einstein denklemlerine göre hazırlandığından büyük boyutlarda bile her şeyin doğrusal olduğu farz ediliyor. Eğer büyük boyutlarda kümelenme ve dağılma oluyorsa, giriş modeli tekrardan düşünülmeli. Kozmologlar küçük boyutlarda , Evren'de madde yüksek derecede kümelendiğini belirtiyor. Bu nedenle, standart model sadece büyük boyutlarda Evren geçişlerinde maddenin homojen dağılımında ancak geçerli olabiliyor. Bununla birlikte, bazı bilimadamları Evrenin tümünün homojen olamayacağını savunuyor, bu da bütün boyutlarda Mandelbrot Fraktalı gibi kümelenebileceğini gösteriyor. Eğer Evren' in özellikleri fraktal yapısı gösteriyorsa, uzay ve zaman tanımı yanlış olacak ve Karanlık Enerji gibi kavramları öğrenmek daha zor ve karmaşık bir hal alacak. Yrd. Doç. Byn. Morag Scrimgeour Anglo- Avusturyalı Teleskopunu kullanarak, uzaklık boyutunun 350 milyon ışık ışık yılından fazla olduğunda, maddenin aşırı düzenli yayıldığını ve bunun fraktal şablonları için küçük bir kanıt olabileceği öne sürülüyor. Yeni bulunan verilen oldukça önemli olduğu, büyük çapta fraktal yapıda homojenliğe oldukça yakın bir evren olabileceği ve bunun da bütün kozmoloji çalışmalarını yeniden şekillendirebileceği söyleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrenin-genislemesi-icin-karanlik-enerjiye-gerek-olmayabilir/", "text": "Lambda-CDM modeline göre evrenin % 68'inin oluşturan karanlık enerji, yeni yapılan simülasyonlara göre var olmayabilir. Lambda Soğuk Karanlık Madde Modeli'ne göre evrenin genişlemesine neden olduğu düşünülen evrenin % 68'ini karanlık enerji, % 27'sini karanlık madde , bildiğimiz maddenin %5'ini oluşturduğu düşünülür. Yeni yapılan simülasyonlarda, evrenin nasıl ivme kazanarak genişlediğini açıklamak için karanlık maddeye ihtiyaç olmadığı sonucuna vardılar. Ayrıca bu yapılan hesap mevcut gözlemler ve genel rölativiteyle istikrarlılık gösteriyor. 1915'de yayınlanan Einstein'ın genel görelelik teorisi, evrenin Büyük Patlama ile 13,8 milyar yıl önce genişleyerek bugünkü haline geldiğini öne süren teorinin temelini oluşturur. Asıl problem ise devreye giren denklemlerin çok karışık olmasıdır, bu nedenle fizikçilerin, sürekli pratik çalışmak için parçaları basitleştirmiş ve aşırı sadeleştirmiş olmalarıdır. İşte modeller bu basitleştirilmiş teorilerden oluşuyorsa, küçük kartopları çığ gibi büyüyerek, devasa farklara neden olabiliyor. Einstein'ın genel rölativite denklemleri , evrenin genişlemesini çok karmaşık bir matematikle tanımlıyor. Bu nedenle 100 yıldır kozmik yapıların etkisine dair çözüm olmadı. Yapılan çok hassas süpernova gözlemleri, evrenin ivmelendiğini fakat aynı zamanda da Einstein'ın denklemlerinin yaklaştırmalarına dayandığından ciddi yan etkilere neden olabilir. Aynı gözlemsel veriye uygun tasarlanan karanlık enerji ihtiyacı gibi, diyor araştırmanın yan yazarlarından Dr Laszlo Dobos. Karanlık enerji asla doğrudan gözlenmedi, onu ancak diğer cisimler üzerinde çalışabildik. Özellikleri ve mevcudiyeti halen saf olarak teorik, bu da mevcut modellerdeki boşlukları doldurmaya yarıyor. Type Ia süpernovasını temel alan bu gizemli kuvvet ilk olarak 1990larda öne sürüldü. Bazen buna standart mumlar da denir. Bunun yıldızların mesafelerini belirlememize nasıl katkısı olduğunu anlamak zor değil. Arkadaşınızın parlaklığını iyi bildiğiniz bir ışık kaynağını; örneğin bir mumu, sizden yavaşça uzaklaştırdığını düşünün. Ters kare kuralına göre parlaklık uzaklığın karesi oranında azalacaktır, bu sayede parlaklığı ölçümleyerek uzaklığı belirleyebilirsiniz.(1) İşte bu şekilde astronomlar nesnenin ne kadar uzakta olduğunu açıklıyorlar. Bu araştırma enstrümentaldir ve karanlık enerjinin evrenin giderek hızlanarak genişlediği fikrinin yaygın ve kabul edilir kıldı. Teoriyi ortaya atan bilim insanları 2011'de Nobel Fizik ödülünü aldı. Fakat diğer araştırmalarda bu sonucun doğruluğu sorgulandı ve kozmosa dair daha kesin bir resmin yazılımı geliştirilmeye çalışıldı. Böylece genel rölativite teorisindeki pürüzler daha iyi ele alınabilecekti. Macaristan Eötvös Lorand Üniversitesi ve Hawaii Üniversitesi'nde yapılan yeni araştırmayla , karanlık enerjinin keşfedilmesi için , teoriye yapılmış sadeleştirmeler ortaya çıktı. Araştırmacılar evrenin nasıl oluştuğunu bilgisayar simülasyonuna uyguladı. Büyük ölçekli yapı öyle görünüyor ki, köpük yapısına bürünüyor galaksiler ince duvarda bulunan her bir kabarcığa denk geliyor, fakat ortadaki büyük yapılar çoğunluk hem normal , hem de karanlık maddeden yoksunlar. Ekip kütleçekiminin bu yapıyı nasıl etkilediğini simüle ettiler ve şunu buldular, evren düzgün ve eşit miktarda genişlemek yerine farklı bölgeler farklı hızlarda genişliyor. En önemlisi de tüm bu ortalama genişleme hızı halen aynı ve noktalar hızlanarak genişliyor. Son sonuca ekip Avera modeli diyor. Genel rölativite teorisi evrenin evrilmesini anlamamızın temelidir. Biz onun doğruluğunu sorgulamıyoruz, biz yaklaşık çözümlerin doğruluğunu sorguluyoruz. Bulgularımız genişlemesine imkan tanıyacak matematiksel hesaplamaya dayanıyor ve genel göreliliğe uygun ve de kompleks madde yapılarının formasyonunu genişlemeyi nasıl etkilediğini gösteriyor. Öncesinde bu gibi sorunlar halı altına süpürülse de, onları hesaba kattığınızda, hızlanma için karanlık enerjiye ihtiyaç olmadığını görüyorsunuz. Eğer araştırma incelenirse fiziğin yönü değişebilir. Araştırma Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı. Karanlık enerji ve türevlerini araştırmak ve daha geçerli bir teori oluşturmak adına, 2018'de devreye girecek James Webb uzay teleskobu işte bu yüzden çok önemli."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/evrenin-genislemesine-dair-ilk-dogrudan-kanit-bulundu/", "text": "14 milyar yıl önce evren Büyük Patlama adı verilen sıra dışı bir olayla patlayarak oluştu. İşte saniyenin çok küçük bir fraksiyonunda evren inanılmaz bir hızla genişleyerek en iyi teleskoplarla bir bile gözlenemeyecek kadar büyüdü. Tabi bunların hepsi sadece Büyük Patlama teorisinden ibaret. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden en son yapılan açıklamaya göre evrenin başlangıcını anlamaya dair önemli bir keşif yapıldı. Kozmik mikrodalga arkaplanında başlangıçtan beri var olan B modeline ilişkin kanıt bulundu. B modelleri doğrudan evrenin genişleme periyodundaki kuantum yer çekimsel dalgaları doğrudan gösteriyor. Evrenin oluşmasından sadece 10-36 ila 10-32 saniye sonra oluşan fiziksel proseslerden oluşan enerji 1016 GeV yani CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı oluşan parçacık çarpışlarındaki enerjiden trilyonlarca kez daha enerjik. BICEP2 projesinde Güney Kutbu'ndaki teleskop kullanılarak CMB' deki polarizasyon üzerinde çalışılıyor. Kozmik arka plan radyasyonu havadaki su buharının mikrodalgaları emmesi nedeniyle yeryüzünde pek çalışılamıyor. Fakat Güney Kutbu 3 km civarındaki yüksekliği ve kışın sıcaklıkların -60C derece civarında seyretmesi nedeniyle uzay tabanlı bir teleskop için dünyadaki en kuru yer oluyor. 10 inçlik BICEP2 teleskopı 150 GHZ' e kadar radyasyona duyarlı ve yılın 7 günü 24 saati boyunca gözlem yapabiliyor. Bu nedenle CMB polarizasyonuna oldukça duyarlı ölçümler yapabiliyor. B-modu polarizasyonu CMB polarizasyonunun en şaşırtıcı parçası. B-modu için evrenin ilk oluşum anlarındaki yer çekimsel dalgalar gerekiyor. İşte kozmik şişme kuantum yer çekimsel dalgalanmalara ve dolayısıyla uzun dalga çekimsel dalgalar dönüşerek B-modunun gözlenmesini kolaylaştırıyor. Yukarıdaki figürde tanımlandığı gibi kozmik mikrodalga arkaplanında görülen B-modları en eski yerçekimsel dalgaların oluşturduğu basit modelde umulduğundan daha güçlü. B-modunun gücü kuantum yerçekimsel dalgalanmalarının % 20 'sini yansıtıyor. İşte bu kozmolojinin ve fiziğin sahipsiz hazinesi CMB-B modlarının çalışmalarından elde edilebilir. - Yerçekimsel dalgalarının doğrudan tespiti - Kozmik genişleme prosesinin görüntülenmesi - Ultra-yüksek enerjili 10^16 GeV fiziksel prosesleri - Şişme modellerindeki sık boğaz - Yerçekim alanının nicemlenmesi - Kuantum çekiminin simetrik özellikleri Eğer bu varsayımlar doğru çıkarsa BICEP2 gözlemleri gerçekten fiziğin temellerinde tarihi bir gelişme olarak kabul edilebilir. Evrenin başlangıcına ve kuantum çekimine dair daha fazla şey öğrenmek için bu bilgiler bugüne kadar ki verilerden daha yararlı olacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/f-16-ureticisi-lockheed-martin-kucuk-fuzyon-reaktoru-uzerinde-calisiyor/", "text": "Aynı zamanda F-16 nın da üreticisi olan Lockheed Martin füzyon reaktörü teknolojisinde devrim yaratabilecek ve bir kamyonla taşınabilecek büyüklükte bir reaktör geliştirdi. Devrimsel Teknoloji Programları ünitesi Skunk Works ile geliştirilen teknolojinin 10 yıl içinde piyasaya çıkabileceği belirtiliyor. Füzyon reaktörleri insanlığın son 50 yıldaki sınırsız enerji isteğini sağlamak için çalıştığı temiz bir eneri biçimi. Fakat genelde füzyon reaksiyonunu başlatmak için ürettiğinden fazla enerji harcanması en büyük problem. Bu Fransa'daki ITER projesi uluslar arası destek alan büyük bir proje. Fakat 2020'ye kadar bitmeyecek proje, 2040'a kadar ancak tümüyle fonksiyonel şekilde çalıştırılabilecek. Bunun nedeni devasa reaktörün inanılmaz pahalı bir mühendisliğe sahip olması. Fakat Lockheed Martin'in T4 olarak bilinen projesi geçen sene verilen bilgilere kadar ancak bir sırdan ibaretti. Avation Week 'da ise Tom McGuire tarafında modüler bir reaktörün tasarımı yayınlandı. Jet motoru büyüklüğündeki Lockheed CFR reaktörü, ağır hidrojen izotopu döteryum ve trityumu yakıt olarak kullanıyor. Yeterli basınç ve sıcaklık altında , iyonize hidrojen atomları birleşerek helyum(4) oluşturarak büyük miktarda enerji yayıyor. Locheed CFR halka kullanmak manyetik kutuplara sahip manyetik şişeler kullanarak plazmayı daha dar çizgiler içinde tutabiliyor ve bu nedenle daha küçük bir alana sığabiliyor. Süperiletken bobinler sayesinde yeni bir manyetik alan geometrisi kullanarak önceki reaktör tasarımlarıyla yani Polywell reaktörü gibi negatif yükü pozitif iyonlarla iliştirerek çarpışmaları arttırabiliyor. Böylece füzyon olasılığı artıyor. Lockheed'e göre ITER'in Tokamak'ındaki problem, 500 MW'lık reaktörün büyük manyetik alanının küçük miktarda hidrojeni halkada toplayarak ısıtabilmesi. Bu nedenle önemli bir füzyon reaksiyonu beta limitine takılıyor. ITER 'de bu ancak % 5 civarında. Eğer aşırı plazma yüklerseniz iç hatta bu dağılıyor ve bu nedenle alan çöküyor. Lockheed CFR reaktörü statik manyetik alanda plazmayı tutmak yerine plazmayı tek bir noktada toplayarak giderek artan bir kuvvetle yani besleme mekanizmasıyla plazmayı besliyor. Lockheed Martin'e göre bu sayede Beta limitin % 100 'ü aşabiliyor. Bunun anlamı ise daha az kuvvetle Lockheed CFR , ITER kadar güç üretebiliyor . Ayrıca ITER'in sadece 10'da biri kadar büyüklükte. Ayrıca bu sayede reaktörün gelişimi oldukça hızlı gerçekleşiyor. Lockheed teknolojinin fizyon teknolojisiyle uranyum ve plütonyum kullanan reaktörlerden çok daha geniş uygulama alanına sahip olduğunu belirtiyor. Ayrıca füzyon teknolojisinde üretilen maddeler kısa ömürlü ve çok az atık yaratırken, tehlikeli nükleer silahlar taşımıyor hatta kendi hidrojen yakıtını üretiyor. CFR için 100 MegaWattlık bir reaktör bir gemi konteynıra konulacak kadar küçük. 25 kg'lık yakıtla yıllarca çalışarak- (15 yıl civarı) kolaylıkla gemilerde ve denizaltılarda taşınabilir. Ayrıca bu sayede gelişmemiş bölgelere enerji taşınabilir. Prototipe bağlı olarak ilk versiyonun 5 yıl içinde üretilebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/farelerde-hafiza-silinerek-yeniden-olusturulabiliyor/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar farelerde anıları silerek tekrar aktive etmeyi başardı. Anıları tekrar aktive edilen fareler eski olaylara reaksiyonları derinden değişiklik gösterdi. 1 Haziran' da Nature jurnalinde yayınlanan araştırma sayesinde ilk kez sinir hücrelerindeki sinapstik bağlantılar uyarılarak beyindeki frekanslar zayıflatılarak veya güçlendirilerek hafıza seçici olarak silindi ve tahmin edilebilir şekilde yeniden aktive edildi. Biz bir anı yaratabiliriz, sonra bu anıyı silebilir ve yeniden aktive edebiliriz, bunu yaparken seçici bir stimülasyon yani uyarılma ile sinaptik bağları güçlendirip, zayıflatabiliriz, diyor Nöroloji Prof. Dr. Roberto Malinow. Bilim insanları sıçan beynindeki bir grup sinir hücresini optik olarak uyararak ve hayvanın ayaklarına elektrik şok verdi. Sonrasında sıçanların beyninde bu sinirlerin uyarımına dair korku davranışı gözlendi. Yapılan analizler optik olarak uyarılan sinir hücrelerindeki kimyasal değişimlerin, sinaptik dayanımı için belirleyici olduğunu gösterdi. Deneyin bir sonraki aşamasında araştırma ekibi aynı nöronları düşük frekanslı optik atımlarla zayıflatarak, hafızayı silmeyi sağladı. Bu sıçanlar sonrasında korkuyla ilişkili önceki sinir stimülasyonuna daha fazla tepki göstermedi. Bu da ağrıya ilişkin hafızanın silindiğini gösteriyor. Asıl çarpıcı olan gelişme ise bilim insanları hafızayı tekrar aktive ederek kayıp anıları yeniden oluşturabildiler. Yüksek frekanslı optik alıştırmalar sayesinde fare tekrar korkarken, tekrar düşük frekansta optik ışın verildiğinde korkular yeniden silinebiliyor. Araştırmacılar bu sayede Alzheimer hastalarında beta amiloid peptit birikimi nedeniyle zayıflayan sinaptik bağlantılarının azaltılabileceği öngörülüyor. - Sadegh Nabavi, Rocky Fox, Christophe D. Proulx, John Y. Lin, Roger Y. Tsien and Roberto Malinow. Engineering a memory with LTD and LTP. Nature, 2014 DOI:10.1038/nature13294"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/farelere-ilk-kez-nakledilen-insan-beyin-organoidleri-dis-uyaranlara-karsi-tepki-verdigi-gosterildi/", "text": "San Diego Kaliforniya Üniversitesi Doç. Duygu Kuzum liderliğindeki bilim insanları ve mühendisler dünyada ilk kez, farelere insan beyin organoidleri naklederek görsel stimülasyon sağladı. Nakil sayesinde hayvanların korteks ve dış duyusal uyaranlara karşı tepki verdiği gösterildi. Kuzum laboratuvarı tarafından geliştirilen şeffaf grafen mikro-elektrot dizilimi ile iki fotonlu görüntülemeyi birleştiren yenilikçi bir deney düzeneği sayesinde, nakledilen organoidlerin, çevresini saran dokuyla aynı şekilde görsel uyarana tepki verdiği gerçek zamanlı olarak gözlenebildi. Kaliforniya San Diego Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nde öğretim üyesi olan Duygu Kuzum liderliğindeki ekip,Nature Communications dergisinin 26 Aralık sayısında bulgularını anlattı. Kuzum'un ekibi, Anna Devor'un Boston Üniversitesi'ndeki laboratuvarından, Alysson R. Muotri'nin UC San Diego'daki laboratuvarı; ve Fred H. Gage'in Salk Enstitüsündeki laboratuvarındaki araştırmacılarla ortak çalışıldı. Deri hücrelerinden alınan insan indüklenmiş pluripotent kök hücrelerden üretilen insan kortikal organoidleridir. Normalde bu beyin organoidleri nörolojik durumları araştırmak için geliştiriliyor. Bugüne kadar hiçbir araştırma ekibi, fare korteksine yerleştirilen insan beyni organoidlerinin aynı işlevsel özellikleri paylaşabildiğini ve uyaranlara aynı şekilde tepki verebildiğini gösterememişti. Çünkü, beyin fonksiyonlarını kaydetmek için kullanılan teknolojilerin sınırlı olduğundan ve genellikle birkaç milisaniye süren aktiviteyi kaydedemiyordu. Kaliforniya San Diego Üniversitesi'nin liderliğindeki ekip, bu problemi çözmek için şeffaf grafenden üretilen mikroelektrot dizileriyle, iki fotonlu görüntülemeyi birleştirdi. Bu mikroskopi tekniği 1 mm'ye kadar canlı dokuları görüntüleyebiliyor. Bugüne kadar hiçbir araştırmada hep optik hem de elektriksel kayıt yapılamıyordu. Bizim yaptığımız deneyde ise organidlerde görsel stimülinin, elektro-fizyolojik tepkiler oluşturabildiği açığa çıkarılarak, korteksi saran tepkilerle eşlendiği gözlendi, diyor Kuzum araştırma laboratuvarından araştırmanın ilk yazarı Madison Wilson. Araştırmacılar bu yeni teknik sayesinde organoidlerde inovatif nöral kayıt teknolojileri geliştirerek, beyin gelişimi ve hastalıklar için modeller geliştirmek istiyor. Ayrıca nöral prostetiklerde kullanarak kayıp,dejenere veya hasarlı beyin bölgelerinde fonksiyonları onarımını araştırmayı amaçlıyor. Kuzum laboratuvarı ilk kez 2014 yılında transparan grafen elektrotları geliştirdi ve o günden beri teknolojiyi geliştiriyor. Araştırmacılar platin nanoparçacıklar kullanarak elektrotları şeffaf tutarken, empedansı 100 kata kadar düşürebiliyor. Düşük empedanslı grafen elektrotlar sayesinde makro ve hücre boyutunda nöral aktiviteyi görüntülemek ve kaydetmek mümkün oluyor. Nakledilen organoidlerin tepesine bu grafen elektrotlardan bir dizi yerleştirmek kaydıyla,hem organoid hem de etrafını saran konak korteksteki nöral aktiviteyi kaydetmek mümkün oldu. İki fotonlu görüntüleme sayesinde organoide doğru büyüyen fare kan damarlarının gerekli besinleri ve oksijeni sağladığı görüldü. Araştırmacılar, fareler iki fotonlu mikroskopi altındayken, implante edilmiş organoidlere sahip farelere görsel optik beyaz ledle uyardı. Organoidlerin üzerindeki elektrot kanallarında, organoidlerin saran dokuyla aynı şekilde tepki verdiğini gösteren elektriksel aktivite gözlemlediler. Düşük gürültülü grafen elektrot sayesinde, organoidler ve etrafının saran fare korteksinde elektriksel değişken aktivite gözlemlendi. Grafen kayıtları sayesinde fare görsel korteksinde, gama salınım gücünde ve faz kilitlenmelerde artış görüldü. Bulgular nakilden 3 hafta sonrasında, çevredeki korteks dokusuyla sinaptik bağlantılar kurduğunu ve fare beyninden işlevsel girdi aldığını gösteriyor. Araştırmacılar 11 hafta kadar deneye devam ettiğinde insan beyin organoidleriyle, fare konak korteksi arasında fonksiyonel ve morfolojik entegrasyon sağlandığını gösterdi. Sonraki adımda, nörolojik hastalık modellerini içeren daha uzun deneylerin yanı sıra, organoid nöronlardaki ani aktiviteyi görselleştirmek için deney kurulumunda kalsiyum görüntülemeyi eklemeyi düşünüyor. Organoid ve fare korteksi arasındaki aksonal projeksiyonları izlemek için başka yöntemler de kullanılabilir. Yolun ilerisinde, kök hücreler ve nörokayıt teknolojilerinin kombinasyonunu kullanarak, hastalık modelleri oluşturarak, hastaya spesifik organoidler üzerine aday tedavileri incelemek ve kayıp, dejenere ya da hasarlı beyin bölgelerini onarma potansiyellerini gözden geçirmek istiyoruz, diyor Doç. Duygu Kuzum . Araştırma National Institutes of Health ,Research Council of Norway ve National Science Foundation tarafından fonlanmaktadır. Duygu Kuzum ve ekibini bu muhteşem çalışmasından dolayı tebrik ederiz. Organoidler geleceğin teknolojileri olarak gösterildiğinden, bu çalışmanın gerçekten önü açık. Bu çalışma sayesinde ilaçlar insanlar üzerinde denenmeden önce insan organoidleri üzerinde denenerek, elektrik ve optik stimülasyonla incelenebilir. Duygu Kuzum , Massachusetts Institute of Technology'nin 2014'de 15. kez yaptığı en yaratıcı zeki insanlar listesinde 2014'de yer almıştı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/farkli-kanserleri-hedef-alan-turunun-ilk-ornegi-nano-asi-gelistirildi/", "text": "ABD'deki UT Southwestern Medical Center'dan bilim adamlarının geliştirdiği nano aşı , sentetik polimer nano parçacık içinde bağışıklık sisteminin tanıyabildiği tümör proteinlerinden oluşuyor. Kişinin vücudunun kanserle kendi kendine mücadele etmesine yardım amacıyla nanopartikül aşılar, bağışıklığı tetiklemek için bağışıklık sistemini harekete geçiren çok küçük parçacıkları serbest bırakıyor. Fareler üzerinde yapılan araştırma nano aşının birçok tümör tipinde kanser karşıtı etkisi olduğunu gösterdi. Bilim adamlarından Dr. Jinmin Gao , ''Tasarımda eşsiz olmamızın sebebi, doğuştan var olan bağışıklığı harekete geçirirken tümör antijenlerini bağışıklık hücrelerine kesin olarak ulaştırabilen tek polimer bileşimin basitliği . Bu eylemler özellikle güvenli ve güçlü biçimde kanser hücrelerini öldüren T hücrelerinin üretimiyle sonuçlanıyor,'' ifadesini kullandı. Dr. Gao, kanser immünoterapisinde başka aşı teknolojileri kullanıldığını ancak bunların canlı bakteri veya çoklu biyolojik uyarıcı içerdiğinden karmaşık olduğuna dikkati çekti. Bilim adam, bu karmaşıklığın da ürünün pahalı olmasına ayrıca bazı durumlarda hastalarda bağışıklığa ilişkin zehirlenmelere yol açtığını belirtti. Gao, yeni nanoteknoloji araçlarının ortaya çıkması ve polimerik ilaç verilmesi konusunda daha fazla bilgi kazanılmasıyla nano parçacık aşı alanının son 10 yılda büyüdüğünü ve akademisyenler ile sanayinin buna ilgisinin arttığını belirtti. Bilim adamı, tipik aşıların bir ''depo sisteminde'' tümör antijenlerini bulmak amacıyla bağışıklık hücrelerine ihtiyaç duyduğunu ve daha sonra T hücrelerinin etkin hale gelmesi için lenfli organlara gittiğini ancak nano parçacık aşıların tümöre özgü bağışıklık cevabını harekete geçirmek için doğrudan lenf noktalarına ilerlediğini vurguladı. Bilim adamlarından George L. MacGregor da, ''Nano parçacık aşıların etkili olabilmesi için antijenleri, hücreleri temsil eden ve doğuştan gelen bağışıklık sistemini tetikleyen, antijen adı verilen özel bağışıklık hücrelerinin içindeki uygun hücre bölmelerine ulaştırması gerek. Bizim nano aşımız bunları yaptı'' dedi. Bilim adamlarının çalışmasında nano aşı, kanserle mücadele etmek için vücudun bağışıklık savunmasını tetikleyen, STING adı verilen ''uyumlu'' proteini harekete geçiriyor. Sonuçları ''Nature Nanotechnology'' dergisinde yayımlanan araştırmada, melanom, kalın bağırsak kanseri, HPV'ye bağlı rahim ağzı kanserleri, baş, boğaz ve anogenital bölgelerdeki farklı tümör modellerini fareler üzerinde deneyen bilim adamları birçok vakada nano aşının tümörün büyümesini yavaşlattığını ve hayvanların yaşam süresini uzattığını belirledi. Doğal ve edinilmiş bağışıklığın anlaşılması konusunda ileriye atılan son adımların immünoloji ve nanoteknoloji uzmanlarını daha fazla işbirliğine ittiğini belirten bilim adamları bu işbirliğinin de yeni nesil nano aşıların hızlı geliştirilmesi konusunda kritik önem taşıdığını ifade etti. Bilim adamları şimdi birçok STING'i harekete geçiren nano aşıların birçok kanser vakası üzerinde denenmesi amacıyla UT Southwestern'de fizikçilerle klinik testlere geçmek için fiikçilerle çalışıyor. Nano aşıların radyasyon ya da ''kontrol noktası inhibitörü'' gibi başka immünoterapi stratejileriyle birleştirilmesi bu aşıların tümörle mücadele etkisini artırabilir. Hımmm, bu nano aşılar sting adı verilen uyumlu proteinleri uyarabiliyorsa, bir sonra ki aşama da hücre bölünmesini de uzatmayı teşvik edebilir, böylece ortaya organik sibernetik bir devrim çıkabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/farkli-konumlardaki-cihazlari-ayni-anda-kablosuz-sarj-eden-teknoloji-gelistirildi/", "text": "Kore Gelişmiş Bilimler ve Teknolojiler Enstitüsü'nden bilim insanları tek seferde birden çok cihazı uzaktan şarj edebilecek bir düzenek geliştirdiler. Geçtiğimiz yıllarda KAIST'ten araştırmacılar 7 metreye kadar uzaktan cihazları şarj edebildiğini göstermişti. Pik verimi oldukça yüksek olan bu sistemin insanlar için güvenli olduğu ve bu sayede daha güvenli bir şarj ortamı yaratılabileceği belirtiliyor. Kablosuz yani indüktif şarj modası son model telefonlarla gittikçe popüler olmaya başlarken, yeni nesil şarj üniteleri sayesinde 9 metreye kadar mobilyaların içine yerleştirilecek şarj üniteleri şarj sorununuz çözebilecek. Her şeye rağmen bu teknolojinin bazı sinir bozucu sınırlamaları vardı; uzaktan şarj kolaylığı sağlasa da, şarj hız ve verimini arttırmak için şarj ünitesine paralel tutmak gerekiyor. Bunun anlamı akıllı telefon ve tabletlerin kullanımı esnasında efektif şarj edilemeyeceği anlamına geliyor. KAIST'te geliştirilen yeni kablosuz güç transfer sistemi, Samsung Galaxy Note'a yerleştirilen özel bir alıcı bobin sayesinde 0,5 metreden konumlandırma problemi olmadan pek çok cihaz aynı anda şarj edilebiliyor. Prof. Chun T. Rim liderliğindeki ekip tarafından geçen sene geliştirilmeye başlanan teknoloji, ince düz kare şeklinde transmitter içeriyor. Orijinal güç aktarım sistemlerinde birbirine paralel yerleştirilen manyetik bobinler varken, araştırmacılar bu sefer bobinleri birbirine dik yerleştirerek, cihazları her yönden şarj edebilecek dönen bir manyetik alan yarattılar. Etkili bir şekilde her cihaz 30 watt güç aktarabilen sistem, 30 akıllı telefon ya da 5 dizüstü bilgisayar aynı anda şarj edebiliyor. Ayrıca manyetik akı maruziyeti seviyelerinin ICNIRP'e güvenli aralıkta olduğu belirtildi. Dizüstü bilgisayarları şarj ederken, maksimum güç transfer veriminin % 34 olduğu ölçüldü. Sonuçlar IEEE Transactions on Power Electronics dergisinde yayınlandı. Başlangıç denemeleri için bazı kafeler ve ofislerde denemeler yapılacak. Videoda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fazla-televizyon-izleyen-cocuklarda-antisosyal-vesuca-bagli-davranislarin-arttigi-gozlendi/", "text": "Otago Üniversitesi' nde yapılan bir araştırmaya göre,çocuklukta ve ergenlikte fazla televizyon izleyen bireylerin, yetişkin olduklarında antisosyallik ve suç işlemeye yatkınlıklarının arttığı belirlendi. 1972-1973 yıllarında arasında Yeni Zelanda Dunedin kentinde doğan 1000 çocuğun katıldığı araştırmada, 5 ila 15 yaş arasında her çocuk iki yılda bir incelendi. Çocuklara her incelemede ne kadar televizyon incelediği soruldu. Diğerlerine göre çok daha fazla televizyon izleyen çocukların , büyüdüğünde daha fazla suç işlediği ve antisosyal davranışlar gösterdiği anlaşıldı. Araştırmanın yardımcı yazarlarından Önleyici ve Sosyal Tıp Bölümü' den Yrd. Doç. Bob Hancox ve meslektaşları çocuklukta televizyon izleme ortalamasının üzerine çıkan çocuklukların , yetişkin olduklarında % 30'a kadar daha fazla suça yöneldiklerini belirtiliyor. Ayrıca araştırmada, çocuklukta aşırı televizyon izlemenin, agresiflik, karamsarlık ve antisosyal kişiliği arttırabileceği belirtiliyor. Araştırmacılar, TV izleme ve antisosyal davranış arasındaki ilişkinin; çocukluktaki veya ebeveyn faktörlerindeki sosyo ekonomik durum, agresiflik veya antisosyal davranışla açıklanamayacağı bulundu. Bununla beraber çok televizyon izleyen çocukların tümüyle antisosyal olduğunu varsayamayız diyor, araştırmacılardan Lindsay Robertson. Bununla beraber, çok televizyon izleyen çocukların antisosyal davranışlar göstermesinin muhtemel olduğunu da belirtmeliyiz . Antisosyalliğin toplum için büyük problem teşkil ettiği belirtiliyor. Bu nedenle çocuklarda aşırı televizyon izlemenin problem teşkil edebileceği belirtiliyor. Televizyonda çocukların eğitici ve kaliteli yayınlar izlemesi gerektiği belirtiliyor. Amerikan Pediatri Kurumu çocukların günde sadece 1-2 saat kaliteli içeriğe sahip yayınları izlemesi gerektiğini belirtiyor. Araştırmacılar elde edilen bulgular ışığında, ebeveynlerin çocuklarının TV izlemesini sınırlandırması gerektiğini belirtiyorlar. Özellikle Türkiye' de kalitesiz ve seviyesiz pek çok yayının bulunduğu düşünülürse, ülkemiz açısından çocukları korumak başta ebeveynlere düşüyor. Eğer ebeveynlerde kaliteli ve seviyeli yayınlara yönelirlerse çocuklar da bu yayınlar sayesinde daha iyi bir gelişim gösterecektir. Tabi ki, aşırı televizyon izleme özellikle çocuklar için engellenmelidir. - Lindsay A. Robertson, Helena M. McAnally, and Robert J. Hancox. Childhood and Adolescent Television Viewing and Antisocial Behavior in Early Adulthood. Pediatrics, February 18, 2013 DOI: 10.1542/peds.2012-1582 Keşke bu kadar teknoloji gelişmeseydi. 90'larda böylemiydi.."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fda-kanserle-savasta-virus-terapisini-onaylandi/", "text": "27 Ekim'de genetiği değiştirilmiş herpes virüsünün, kanser tedavisinde kullanılması FDA tarafından onaylandı. Genetiği değiştirilmiş herpes virüsü bağışıklık sistemini kanser hücrelerine karşı kışkırttığından ,kanser tedavisine yeni bir bakış açısı getirebiliyor. Genetiği modifiye edilmiş virüse talimogene laherparepvec adı veriliyor ve gelişmiş melanom tedavisinde kullanılabiliyor . Tedavinin FDA tarafından kabulünden 4 gün önce Avrupa İlaç Ajansı tarafından uygun görülmüştü. Onkolitik virüsler üzerinde düzinelerce klinik denemeler yapıldı. Araştırmacılar verilen bu onaylar sayesinde , virüs terapileri için yapılan araştırmalar için gereken fonun sağlanabileceğini umuyor. Onkolitik virüslerin çağı artık geldi. Önümüzdeki birkaç yıl içinde bu alanda büyük gelişmeler yaşanabilir, diyor Mayo Klinik'ten kanser araştırmacısı ve hematolog Stephen Russell. Çoğu virüs kanser hücrelerini enfekte etmeyi tercih eder. Normal antiviral tepkiler ve bazen de mutasyonlar tümör büyümesini etkileyebilir ve hücreleri enfeksiyona duyarlı hale getirebilir. Viral enfeksiyon böylece sağlıklı hücrelere dokunmadan , tümörü parçalayabilir diyor, Oncolytics Biotech başkanı . T-VEC- kanser immünoterapi kombinasyonunun etkisi kısma kanıtlanmış olabilir. Haziran 2014'de Amgen tarafından yapılan klinik denemede, immünoterapilerin tek başına etkisi kanıtlanabilir. Araştırmacılar T-VEC'i geliştirmek için yollar arıyor. Özellikle virüsü sistematik olarak erişmesi zor organ tümörlerine ulaştırmak için araştırmalar yapılmak isteniyor. Bu sayede virüse karşı erken immün tepkisini engellemek için teknikler geliştirilebilir. Ayrıca poksvirüslerden veziküler stomatitis virüslerine insanlara bulaşmayan fakat sığırlarda şiddetli hastalığa dönüşen virüsler üzerinde deneyler var. Oncolytics Biotech ise vücutta sadece belli kan hücrelerine tutunarak ilerleyen bağışıklık sisteminde kamuflaj olan otostopçu virüsler üzerinde çalışıyor. Eğer kanser öldürücü virüsler kan akışıyla istenilen hedeflere taşınabilirse, geniş çaplı kanser türlerinin tedavisi için kullanılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fda-ms-hastaligi-tur-yarayan-ilk-ilaci-onayladi/", "text": "Türkiye'de yaklaşık 40 bin MS hastası olduğu düşünülüyor. Bu hastalık vücudun motor yeteneklerini ve bilişsel kabiliyetlerini bozuyor. Amerikan İlaç Dairesi, FDA birkaç MS türünün tedavisi için yeni geliştirilmiş bir MS ilacını onayladı. Ocrelizumab adı verilen ilaç, diğer MS ilaçlarının aksine T hücrelerine değil, B hücrelerini hedef alıyor. Aynı elektrik kabloları gibi vücudu kaplayan sinir hücrelerinin yalıtan miyelin bir kılıf vardır. İşte MS durumunda, bağışıklık sistemi bu hücreleri yanlışlıkla patojen olarak algılar ve onlara saldırır. Bu koruyucu kılıflar hasar gördüğünde aynı elektrik devreleri gibi kısa devre yapar ve motor kabiliyetlerini, görsel aktiviteyi ve kavramayı bozar. En yaygın form ise relaps-remission MS 'dir . Yarı düzenli dönemde alevlenir, fakat bazı hastalar maalesef birincil progresif MS'dir .Bu durumda , semptomlar giderek azalmaz ve daha da kötüleşir. MS için halen bilinen bir tedavi yöntemi olmasa da ,dünyada bilim insanları MS'e yoğunlaşmış durumdalar ve çok araştırma yapılıyor. MS ile mücadelede beyin kan damarlarında demir tıkanmalarını temizleyerek, bağışıklık sisteminin miyelin kullandığını hatırlatmak ve böylece enflamasyona neden olan proteinleri bloke ederek, bağışıklık sistemini tümüyle yeniden başlatmak mümkün. Tarihsel boyunca, MS araştırmalarında T hücrelerine yani, bağışıklık sisteminin kara kuvvetlerine odaklanıldı. Fareler üzerinde daha önce yapılan araştırmalar, MS benzeri durumların diğer hayvanlardan transfer olan T hücreleriyle aktarıldığı düşünülse de , insanlarda hastalığın insan formlarında böyle bir taşınım bulunmadı. Kaliforniya San Francisco Üniversitesi'nden bir ekip B hücreleri adı verilen farklı bir bağışıklık hücresine odaklandı. Tıp Doktoru Stephen Hauser ve arkadaşları, hücrelerin beynin derinliklerinde yaşadığını, sadece % 2 civarında kana karışarak, MS hastalarının sinir sistemlerinde enflamasyona neden olduğunu buldu. İşte bu yeni hedef doğrultusunda ocrelizumabı geliştirdi. İlaç bu mücadeleci B hücrelerini yok etmekte oldukça etkili ve tek seferde birkaç ay işe yarıyor. Bugün relaps-remitting MS için standart test olan, interferon beta-1a'ya göre test edildi. Ocrelizumab'ın yıllık relapsı % 47, güçsüzlüğü % 43 azalttığı ve beyin lezyonlarını % 95'e kadar azalttığı bulundu. Hatta daha da etkileyici olan birincil progresif MS'i yavaşlatmada umut vaat etmesidir. Araştırmacılar, hastalığın bu formuna beyinde gizlenen B hücrelerinin & 98'sinin neden olabileceğinden kuşkulanıyorlar. Bu da tedavisini güçleştiriyor. Bu etkiler oldukça küçük kabul edilse de, birincil progresif MS üzerinde herhangi bir etkisi olabilmesi cesaret veriyor. Hayli etkili ve iyi tolere edilebilen tedavi imkanı sayesinde, MS hastalığının şafağında olan insanlar bu terapiyle tedavi edilerek, miyelin enflamasyonu ve dolasıyla relapslar ve gerilemeler tümüyle tedavi edilebilir, diyor Hauser. Araştırmacılar bu ilaca karşı oldukça optimistik yaklaşıyorlar, bu sayede yüzlerce binlerce insanın hayat kalitesinde ve gelecekte MS olacak pek çoklarının tedavisinde işe yarayacağını umut ediyorlar. Araştırma sonuçları New England Journal of Medicine dergisinde yayınlandı. Daha önce de bu konuda bir haber yapmıştık."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fda-onayli-bir-antidepresanin-kireclenmeye-iyi-geldigi-bulundu/", "text": "Bilim insanları yıllardır kireçlenme hastalığı için potansiyel tedaviler araştırıyor. Pennsylvania State Üniversitesi'nden araştırmacılar, FDA onaylı bir antidepresanın kireçlenmeye neden olan zincirleme reaksiyona müdahale ederek, ilerlemeyi durdurabildiğini hatta kıkırdak rejenerasyonunu teşvik edebileceğini buldu. Bu antidepresan sayesinde kıkırdakların zarar görmesi engellenebilir. Belki de İlk osteoartirit tedavisi olabilecek bu devrimsel çalışmada, G protein çifti reseptör kinaz 2 (GRK2) enzimine odaklanıyor. Araştırmacılar önceki araştırmalarında bu enzim aktivitesinin, kalp ve böbrek hastalıklarında hücrelerin çoğalmasında ana etken olduğunu ve osteoartirite neden olan patolojik kıkırdak hücresi çoğalmasıyla paralellik gösterdiği belirtmişlerdi. Bilim insanları bu prosesi kondrosit hipertropi olarak adlandırsa da, bu olayın arkasında yatan nedenler belirlenememişti. Penn State araştırmacıları belki şimdi bir cevap bulmuş olabilir. Araştırmacılar osteoartirit veya akut eklem yaralanmalarındaki GRK2 aktivitesini araştırdı. Hastaların kıkırdak hücreleri veya kondrositlerinde yüksek miktarda GRK2 enzimine rastlandı. Bu enzimin kıkırdağın giderek kötüleşmesinde merkezi bir rol oynadığı, kıkırdağın etrafını çevreleyen hücrelerin; kıkırdağı iyileştirmek yerine, zarar verdiğini buldular. Diğer bir tabirle, bu hücreler kıkırdağı yok etmek için kötü bir sinyal alıyor, diyor Penn State Tıp'tan Yrd. Doç. Dr. Fadia Kamal. Sonrasında araştırmacılar kıkırdak hücrelerinde GRK2 geni olmayan fareler tasarlanarak, kondrosit hipertropinin önlendiği ve osteoartirit ilerlemesinin durduğu ve hatta kıkırdak rejenerasyonunu desteklendiği bulundu. Diğer bir deneyde, fareler FDA onaylı antidepresan paroksetinle tedavi edildi. Ayrıca ilacın, potansiyel GRK2 inhibitörü olduğu biliniyordu. Yani aynı etkiyi gösterdi. Paroksetinin kıkırdak hücrelerini normal haline döndürebileceğini ve kıkırdak yüzeyini koruyabileceğini bulduk, diyor Fadia Kamal. Diz kıkırdağı değişim ameliyatı hastalardan alınan hücre kültüründe yapılan ilerleyen deneylerde kondrosit hipertropiyi ve kıkırdak bozunumunu durdurabileceğini gösterdi. Elde edilen bu umut verici sonuçlar ışığında, bilim insanları FDA'den klinik denemeler için onay almayı planlıyor. Eğer bu denemeler işe yararsa, kıkırdakların yaşlanarak aşınması ve parçalanması problemine yeni bir çözüm bulmuş olacağız. Bu tedavi ile hastalığa müdahale ederek, hastalara fayda sağlamayı umut ediyoruz, diyor Fadia Kamal. Araştırma Science Translational Medicine dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/felcli-cihaz-yeniden-ayaga-kaldiracak/", "text": "Beyin makinası arayüzü, beyin kan damarlarının içine implante edilen stent temelli elektrottan oluşan cihaz , preklinik çalışmalarda gösterildiği şekilde dış iskelette bulunan kolların hareketinden veya biyonik kolların kontrolündeki nöral aktiviteyi kaydedebiliyor. Yeni cihaz küçük bir ataç boyutunda ve ilk insan implantasyon denemesi, 2017 yılında Royal Melbourne Hastanesi'nde gerçekleştirilecek. Katılımcılar, Austin Health Victorian Spinal Cord Ünitesi'nden seçilmesi bekleniyor. Nature Biotechnology'de yayınlanan sonuçlara göre, cihaz beyin motor korteksinden açık beyin ameliyatı ihtiyacı olmadan yüksek kalitede sinyaller vermektedir. Başyazar, Royal Melbourne Hastanesi'nde nörolog, Melbourne Üniversitesi ve Florey Enstitüsü Nörobilimler Araştırma görevlisi Dr. Thomas Oxley, stendrodun devrim niteliğinde olduğunu söyledi. Dr. Oxley: Stentrodun geliştirilmesi, Royal Melbourne Hastanesi, Melbourne Üniversitesi ve Florey Enstitüsü Nörobilim ve Akıl Sağlığı liderlerini tıbbi araştırmada bir araya getirdi. Toplamda 16 bölümden 39 akademik bilim insanı bu cihazın geliştirilmesinde yer aldı. dedi. Dr.Oxley: Dünyanın en minimal, yüksek riskli açık beyin ameliyatı yerine basit bir prosedürle beyindeki kan damarına implante edilebilen invazif cihazı üretebildik. Bizim görüşümüz, beyin aktivitesini kaydederek ve elde edilen sinyalleri elektriksel komutlara çevirerek tamamen felçli hastalara fonksiyon ve hareket kabiliyetini geri vermektir. Elektriksel komutlar da kolların hareketini dış iskelet gibi harekete yardımcı bir cihaz sayesinde gerçekleştirecektir. Aslında bu bir biyonik spinal kordur. dedi. İnme ve spinal kord yaralanmaları 50 kişiden 1'inde sakatlığa neden olmaktadır. Avustralya'da 150.000 kişi inme sonrası ve 20.000 kişi spinal kord yaralanması sebebiyle (tipik 19 yaşındaki erkek hasta da buna dahil) ağır bir biçimde sakat kalmıştır. Yardımcı araştırmacı ve Melbourne Üniversitesi'nde biyomedikal mühendis olan Dr. Opie, fikirin implante kardiyak kalp pili ile benzer olduğunu söyledi. Kalp pilinde damara yerleştirilmiş sensörler kullanılarak dokuyla yapılan elektriksel ilişki farklı olarak beyinin içinde gerçekleştirilmektedir. Dr. Opie : Stent teknolojisinden yararlanarak, elektrod dizimiz damar iç duvarına yapışabilmek için kendi kendine şişiyor. Kaydedilmiş nöral sinyallerin ayıklanmasının ardından, bu sinyalleri tekerlekli sandalyelerin, dış iskeletin, protez kol veya bilgisayarların komuta edilmesinde kullanabiliriz. İki sene içerisinde başlayacağını umduğumuz ilk insan denemelerinde, felçli üç hastanın dış iskelet hareketini doğrudan beyin kontrolü ile sağlamada başarılı olabilmeyi ümit ediyoruz. dedi. Günümüzde dış iskeletin; yürüme-durma, başlama, durma, dönme gibi birçok unsur arasında manuel joystick ile geçişler yapılarak kullanımı sağlanabiliyor. Stentrod ise böyle cihazların içinde doğrudan düşünce kontrolüne olanak sağlayan ilk cihaz olacaktır. diye ekledi Dr. Opie. Florey'de nörofizyolog Prof. Dr. Clive May, preklinik çalışmalardan elde edilen verilere göre cihaz implantasyonunun uzun dönemde kullanım için güvenli olduğunun altını çizdi. Preklinik çalışmalarımıza göre, beyin aktivitesini birkaç ay boyunca başarılı bir şekilde kaydedebildik. Cihaz dokuya yerleştirildiğinde, kayıtların kalitesi de arttırıldı. dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/felix-baumgartner-14-ekim-de-tekrar-36576-metreden-atlamayi-deneyecek/", "text": "Felix 39045 metreden atladı ve ses hızını geçti. 39045 metreden 36529 metreye serbest düşüş yaparak, süpersonik hıza ulaşarak 1342.8 km hız olarak gerçekleşti. Felix 4 dakika 20 saniye serbest düşüş yaptı sonrasında paraşütünü açtı. İnanılmaz bir hızla inerken bile kontrol merkeziyle konuşmaya devam etti. Ayrıca Felix' in hızı 1.24 Mach' a kadar çıktı. Felix özel elbisenin içinde hiç basınç hissetmediğini de belirtiyor. Hava durumu aslında çok önemli. Çünkü, kontrol edilemeyen ve tahmin edilemeyen tek öğe hava şartları. Başta rüzgar esmemeli ve kesilmeli. Balon boyutu büyüdükçe rüzgara karşı hassasiyet artıyor ve Red Bull Stratos balonu gerçekten bir dev. Ayrıca çok ince ince bir malzemeden yapıldı balon ( sadece 0,02 mm) . 55 kat yüksekliğindeki balon her an yırtılabilir. Yerden yüzlerce metre yükseğe kadar, rüzgar hızı 2mil/h( 3,3 km/h) geçerse , kalkış izni verilemiyor. Ekip rüzgarı görev boyunca kontrol ediyor özellikle stratosfer sınırında türbülans oluyor. İşte bütün bu değerler hesaplanıyor, bu verilere göre balon yönlendiriliyor. Hatta balonun ineceği bölge belirleneniyor. Kar, yağmur ve yoğun sis görüş açısını düşürüp, balonun performansını düşürebiliyor. Herhangi bir türden yağış hatta nem bile uçuşu engelleyebiliyor. Aşırı buzlanmada , balona yük bindirdiğinden kalkışı etkileyebiliyor. Amerika Ulusal Havacılık Dairesi Başkanlığı kuralları gereği, ufuksal görünürlük 5/10' dan fazla ufuksal görünürlüğe sahip değilse veya görüş uzaklığı 5 km' den az ise uçuş izni verilemiyor. Ayrıca açık görüş açısı kapsülün yükselmesini ve Felix' in serbest düşüşünü gözlemek açısından oldukça önemli. Bir diğer fenomende güneşteki patlamalar ve alevlerin izlenmesi. Bu tarzdan bir aktivite güneş fırtınaları yaratarak, uydu ve telsiz iletişimini kesebilir. Ayrıca güneş patlamalarının dünyaya ulaşmaları saatler hatta genelde dünler aldığından bu faktörde meterologlar tarafından izleniyor. Ekip kalkıştan önce bu patlamalardan kaçınıyorlar. Red Bull Stratos meteroloğu Don Day,bütün bu faktörleri göz önüne alarak, gerçek hava durumunu tahmin etmeye çalışıyor. Bilgisayarda hava modelleri oluşturularak 40,000 metreye kadar bütün hava durumu simüle ediliyor. Don böylece kalkış ve iniş için yörüngeler çizerek en son kalkış için takıma tavsiyelerde bulunuyor. Bütün bu durumları gözlemek için Don ve ekip hava tahmin balonları kullanıyor. Ayrıca El Paso, Teksas ve Albuquerque' de balonlar günde iki kez yollanarak hava durumu kontrol ediliyor. Herşey rağmen hava durumu birkaç saat içinde tersine dönebiliyor, en son 8 Ekim 2012 ' deki denemede olduğu gibi. Umarız bu sefer işler yolunda gider ve herkes muradına erdi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/felix-baumgartner-39045-metreden-atladi-ama-nasil/", "text": "Felix bu yüksekliğe çıkması da kolay olmadı. Özel kapsül içinde bu yüksekliğe devasa bir helyum balonuyla çıktı. Bu balonun inceliği 0,02 mm olduğundan, rüzgarın balon limiti olmayan 4-5 km' den daha hızlı esmemesi gerekiyor. Ayrıca, Armstrong sınırı olarak bilinen 19200 metre yükseklikte basınç çok yükseldiğinden kan bile kaynayabiliyor. İşte bu yüzden kapsül ve Felix' in atlayış giysisi tümüyle buna özel tasarlandı.Felix Baumgartner' ın komple basınç kıyafeti ve kaskı Felix' in hayat destek sistemini oluşturuyor. Felix atladığı anda atmosferin armstrong sınırını geçene kadar tek desteği özel astronot kıyafeti oldu. Komple basınç kıyafetleri daha öncesinde Felix' in serbest atlayışı dışında hiçbir projede kullanılmamıştı. Fakat komple-basınç kıyafetlerinin tümüyle koruma sağladığı uzay mühendisleri tarafından daha önce kanıtlandı. - Bu kıyafet 38 C' den -68 C' ye kadar sıcaklıklara dayanabiliyor. - Basınç uygulandığında 35000 fit civarında cm' ye 600- 700 gr basınç düştüğünden dekompresyon hastalığı yemeyi engelleyebiliyor. - 62,000 fitten (18,000 mt) yüksekte Felix' in dokuları hızla genişleyerek gaz haline geçebilir, bu duruma ebolizm deniyor, fakat özel kıyafet basıncı dengeleyerek, bu tarzdan bir ölümü engelledi. - Felix' in kıyafetinin bir benzeri de yüksek keşif uçağı pilotları tarafından kullanılıyor. Buna rağmen , bu kıyafet geliştirilerek çeşitli ölçümler yapması sağlandı. - Paraşütçüler vücutlarının ve yüzlerinin durumlarını sabitleyebilmeliler, fakat basınç kıyafeti ve özel kask hareketi kısıtlayabiliyor. Çeşitli modifikasyonlar yapılarak, aynalar ve hareket kabiliyeti sağlanarak, geleceğin tüm basınç kıyafeti üretilmiş oldu. - Kıyafetin dışı yangına ve aşırı soğuğa karşı yalıtıldı. - Kıyafetin içinde hokey pakı kadar bir elektronik beyin var. Oldukça güvenilir olan bu mekanizma farklı yüksekliklerde oldukça güvenilir bir mekanizma. - Kıyafetin için soğuk ve sıcak havalandırma sistemleri var. Uzun olan düşüşte ılık hava Felix' i sıcak tutarken, vizöre soğuk hava verilerek buharlanma engelenecek. - Kask ve eldivenler çeviriliyor ve kilitleniyor. Böylece basınç altında kolaylıkla kullanılabiliyor. - Kask özel kompozit malzemelerden yapıldığından ağırlığı 3,62 kg geliyor. Buna rağmen darbelere karşı çok güçlü ve dayanıklı - Vizör ise titremeler etklenmiyor. - Kaskın oksijen regülatörü Felix' in oksijenini farklı kaynaklardan almasını sağlıyor. - Güneşlik ise bağımsız olarak ayarlanabiliyor. - Vizörde entegre rezistans var böylece buzlanma olmuyor. - Kaska pek çok güvenlik sistemi konuldu. Örneğin vizörü açmak için, iki ayrı hareketi yapmak lazım, bu kazaları engellemek için tasarlandı. - Kaskta, Görev Kontrolle haberleşmek için kulaklıklar ve mikrofonlar var. Ayrıca, kaskta su içmek için özel güvenlikli bir düzenekte buluyor. Özel kıyafeti David Clark Company üretti. Ayrıca Felix' i taşıyan kapsül 1315 kg geliyor. Kapsülün iç kısmı fiberglass ve yangın geçirmeyen özel bir epoksi boyasından oluşuyor. Kapılar ve camlar akrilikten oluşuyor. Kapsül basınca dayanabiliyor. Kapsülün kafesi ise Krom-Molibdenyum alaşımından ypaıldı. Bu alaşım uçaklarını yapımında kullanılıyor.Dış kabuk ise özel bir köpükle yalıtıldı. Boya ve fiberglass stratosfere dayanabiliyor(-56.7 C) . Kapsül 3,35 metre yüksekliğinde ve 2,4 metre çapında. Haber sayınızı biraz daha artırırsanız sitede daha çok zaman geçirebiliriz. Bu tarz haberlere yer veren bir site bulduğum için şanslıyım. Teşekkürler. Haber sayımızı arttırmaya çalışıyoruz, yorumunuz için çok teşekkür ederiz. Yazıda teknik olarak hatalar (balon limiti olmayan 4-5 km'lik rüzgar) ve kelime bazlı yanlışlar olsa da yararlı. Öncelikle yapıcı eleştirinizden dolayı teşekkür ederim. Yazıda paraşütçülük ile ilgili tabiki teknik terimler vardır. Bunların düzeltilmesi gerekiyorsa düzeltilecektir. İletişim' den önerilerinizi bekliyorum. Merhaba. Zihin-Beden Aksı çalışan biriyim. Felix' in atlayışına dair sizin kadar detaylı ve işe yarar bilgiyi derleyen ve yayınlayan başka bir sayfa bulamadım, öncelikle bunu belirtmek isterim. Tüm detaylar nerdeyse eksiksiz olarak araştırılmış ve aktarılmış. Çok işime yaradı. Bende küçük bir şey eklemek isterim müsadenizle. Günde 6 saat meditasyon yaptığı bilgisi mevcut ki aslında atlayış ile ilgili benim ilgimi çeken kısmı da orası. Teşekkür ediyorum, sağlıcakla."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fermi-laboratuvarinda-evrenin-2-boyutlu-bir-illuzyon-matrix/", "text": "Amerika Enerji Bakanlığı Fermi Laboratuvarları bilim dünyasında Holometre deneyiyle ile inanılmaz bir gelişmeye imza atacak. Yeni başlayan deneyde evrenin algımızın ötesinde 2 boyutlu bir kozmik perdede 3 boyutlu bir illüzyon olup olmadığı araştırılıyor. Aynı Matrix filminde olduğu gibi tüm evrenin ve gördüklerimizin sadece bir uzay-zaman kavramından doğan bir illüzyon olup olmadığı araştırılıyor. Uzay-zamanın kendi doğasına böylece ilk kez bu şekilde bir ölçüm probu yaklaştırılıyor. Aynı maddeyi araştırır gibi uzay-zamanın nasıl oluştuğunu araştırıyoruz. Eğer gerçekten bir şey gözlemlersek binlerce yıldır uzaya ilişkin bildiğimiz her şey değişebilir, diyor Fermilab Astrofizik Parçacık Merkezi Direktörü Craig Hogan. Holometre holografik interferometre iki lazer ışınını 40 metre uzunluğunda birbirine dik iki kol yolluyor. Sonrasında aynalardan oluşan sistemden yansıyan ışınlar , ışın dağıtıcıda yeniden birleşiyorlar. İşte bu hareket bu yeniden toplanan ışıkta parlaklık dalgalanmalarına neden oluyor.Holometre bilim insanları bu gibi umulmadık ve ekzotik dalgalanmaları analiz edecek . Ekip özellikle holografik gürültü kanıtını arıyor. Uzay zamanın özünde bulunan bu kuantum belirsizlik bir salınım yapabilir. Bu aynı maddenin mutlak sıfıra soğutulduğunda kuantum dalgalar şeklinde hareket etmesine benziyor. Bu salınımlar o kadar küçük ki senede 1 mm hıza sahip. Bu kıtaların hareketinden 10 kat daha yavaş. Bu deney temelde evrenin bilgi kapasitesini ölçmeyi hedefliyor, yer zamanına dair net olarak tanımlanmamış işaretleri araştırıyoruz. Örneğin, evrendeki tüm bilgi gerçekten 2 boyutlu paketler içeriyor olabilir, sanli TV ekranındaki sayısız iki boyutlu piksellerle oluşturulmuş resimler gibi. Eğer ihmal edemeyeceğimiz bir gürültü bulursak, bu doğanın temeline ilişkin bir şey uzay zamanın özünde olan bir ses olabilir. Bu fizik için gerçekten heyecan verici bir an olabilir. Bunun doğuracağı pozitif sonuç, uzay nasıl işlediğine dair yeni bir yol açabilir, diyor Holometre baş bilim insanı ve proje mühendisi Fizikçi Aaron Chou."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/first-robot-that-mimics-the-water-striders-jumping-abilities/", "text": "Dünyanın İlk biyo ilhamlı robotu sadece suda yürümüyor, su böcekleri gibi de davranışlar sergiliyor. Ayrıca sürekli ileri geri zıplayarak gerçek su böcekleri gibi davranıyor. Bilim adamlarının raporuna göre bu yeni akıllı mikrorobot, zıplama kabiliyeti sayedinde engellerden kaçınarak keşif veya diğer işlevler için kullanılabilir. Qinmin Pan ve diğer bilim adamları bu şekilde küçük suda yürüyebilen robotların pek çok avantajı olduğunu açıkladılar. Buna benzer robotların göller ve diğer su kütleleri üzerinde sekerek su kalitesi veya çok küçük böcekleri tespit edebileceğini söylüyor. Pan'ın belirttiğine göre bu tarzdan bir gerçek böceğin zıplayabileceği belirtiliyor.Zıplayan bir robot yapmak gerçekten zor çünkü ayakların yeterince kuvvetli olması ve su yüzeyinden havalanması gerekiyor. Pan' ın grubu sıradışı bir mekanizma bulmak ve suyun üzerinde yürüyebilen bir gerçek su böceği yapmak için oldukça çok çalıştı. Böceğin 2 zıplama ve üçte destek bacağı var. Bu bacakları gözenekli süper su itici bir nikel köpükle kaplandı. Böcek 14 cm ileri gidebiliyor ağırlığı bir su böceğinin 1100 katı kadar.Ayrıca 35.5 cm zıplayabiliyor. Araştırmanın fonun State Key Laboratory of Robotics and System of Harbin Institute of Technology and the National Natural Science Çin Fonu tarafından sağlanıyor. - Jie Zhao, Xinbin Zhang, Ning Chen, Qinmin Pan. Why Superhydrophobicity Is Crucial for a Water-Jumping Microrobot? Experimental and Theoretical Investigations. ACS Applied Materials & Interfaces, 2012; 4 (7): 3706 DOI: 10.1021/am300794z"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-fotonun-kuantum-halini-25-km-oteye-isinlamayi-basardi/", "text": "Cenevre Üniversitesi'nden fizikçiler fotonun kuantum halini 25 km uzaktaki kristale optik fiberle ışınlamayı başardılar. Prof. Nicolas Gisin'in laboratuarında bundan 10 yıl önce de aynı UNIGE ekibi tarafından 6 km uzağa ışınlanma rekoru böylece geçildi. Maddeden geçen ışık, fotonun kristale teleportasyonu için kullanılarak, kuantum fiziğinde sadece parçacığın kompozisyonunun önemli olmadığı ve halinin önemli olduğunu gösterildi. Böylece parçacık var olarak zorlayıcı koşullara karşı durabilir ve böylece maddede ışıktan ayırılabilir. Felix Bussieres ve meslektaşları sonuçları Nature Photonics'de raporladı. Yapılan son deneyler sayesinde fotonun kuantum halinin kristale ışınlanarak ikisinin doğrudan etkileşime girmeden korunabileceği doğrulandı. Birincisi hafıza bankası gibi kullanılarak kristalde fotonun bilgisini depolarken, ikincisi ise teleportasyon etkisini bu mesafeler boyunca taşıyabilecek. Bu deneyde sadece önemli bir teknolojik başarı elde etmekle kalınmadı, ayrıca kuantum boyutta şaşırtıcı olasılıklar doğurabilecek olağanüstü avantaj sağladı. 25 km uzunluğunda optik fiber sayesinde daha önceki 6 kmlik rekora önemli derecede üstünlük sağlandı. Peki öyleyse kuantum dolanıklık ve özellikleri gerçekten nasıl test ediliyor? Önce iki dolanık foton düşünün başka bir deyişle birbirine en ufak kısımlarında bile ayrılmaz şekilde bağlanmış iki foton. Biri diğerinden 25 km uzağa yerleştirilmiş ve diğeri de kristale yollanmış. Bu sanki bilardo oynamak gibi, üçüncü bir foton birine dokunarak her ikisini de aşındırıyor. Bilim insanları bu çarpışmayı ölçebiliyorlar. Fakat bilgi içeren üçüncü foton yok olmak yerine, ikinci dolanık fotonu da içeren kristale gidiyor. Sonuç olarak baş yazar Felix Bussieres'ın yayını bunu şöyle açıklıyor; birinin gözlemlediği, ışık elementinin iki kuantum hali , bu iki dolanık foton aynı siyam ikizleri gibi davranarak, ışıktan maddeye teleportasyonuna imkan veren bir kanal oluşturuyorlar. Buradan yola çıkarak bunun kuantum fiziğinde küçük bir adım olduğu ve burada halin 'araçtan' daha önemli olduğu, diğer bir tabirle nesnenin kuantum özelliklerinin klasik fiziksel özelliklerinin ötesine geçtiği belirtiliyor. - J. G. Bohnet, K. C. Cox, M. A. Norcia, J. M. Weiner, Z. Chen, J. K. Thompson.Reduced spin measurement back-action for a phase sensitivity ten times beyond the standard quantum limit. Nature Photonics, 2014; 8 (9): 731 DOI:10.1038/nphoton.2014.151 Sayın moderatör sitenizi bir süredir takip ediyorum.. Kimi makaleler ilgi çekici. Ancak yukarıda ki popüler anlamda -ışınlanma- deneyini Evrenin Ötesi'nde isminde ki popüler bir belgeselde geçen sene izlemiştim. 1 sene önce belgeseli izlemiş olsam, belgeselin kapsamı düşünüldüğünde, çekim-montaj ve servisi ile tahminen bundan 3 sene önceye yakın bir zamanda bu deneyin gerçekleştirildiği ortaya çıkar. Tabi izlediğim belgeselde ki deney ile yukarıdaki haber arasında doğrudan bir benzerlik kurduğumdan. Belki de yanılıyorumdur. Ancak tersi bir durumda; sanırım haberi sitemize eklemek için biraz geç kalmış olabiliriz. Son zamanlarda buna benzer pek çok deney yapılıyor, fakat başarılı olan deney sayısı oldukça sınırlı. Bu haber ScienceDaily'de daha bugün yayınlandı. 13 Temmuz 2014'de ise online yayınlandı. Yani o videoda belki bu çalışma anlatılmış olabilir ama deney yeni sonuçlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-grafenden-limitsiz-ve-temiz-guc-ureten-devre-uretti/", "text": "Physical Review E'de yayınlanan bulgular, üç yıl önce Alberta Üniversitesi'nde grafenden enerji elde edilebileceğini öne süren teoriyi kanıtlar nitelikte gözüküyor. Grafenden enerji elde etme fikri, Richard Feynman'ın iyi bilinen savı, atomların termal hareketinin yani Brownian hareketinin işe yaramayacağı iddiasının tam tersini ispatlıyor. Thibado'nun ekibi oda sıcaklığında grafenin termal hareketinden alternatif elektrik üretebileceği keşfetti. Yani normalde imkansız olduğu düşünülen bu sav artık mümkün. 1950'lerde fizikçi Leon Brillouin; bu fikri çürütmek için tekli bir diyota,tek elektrik anahtarı eklemiş ve Brownian hareketinden enerji elde etmenin yolunu bulmuştu. Bundan yola çıkan Thibado'nun ekibi devreyi AC'yi DC'yi dönüştüren iki diyotla oluşturdu. Karşılıklı duran diyotlar akımın iki taraftan da akmasını sağlayarak, devreye farklı yollar sağlayarak yüklü dirençte pulslu bir DC akım ürettiler. Ayrıca tasarımlarının güç miktarını arttırdığını buldular. Ayrıca açma kapama gibi anahtar davranışının daha önce düşünüldüğü gibi gücü azaltmadığını, tersine aktarılan gücü yükselttiğini bulduk. Diyotlar tarafından dirençlere verilen bu değişim oranı güce ekstra faktör ekliyor, diyor Thibado. Araştırmacılar göre grafen ve devre arasında simbiyotik bir ilişki var. Isıl ortam yükleme direnci üzerinde iş yaptığından, grafen ve devrenin sıcaklığı aynı olacağından bu ikisi arasında ısı akışı olmuyor. Thibado bunun çok önemli bir ayrım olduğunu çünkü, grafenle, devre arasında sıcaklık aynı olmadığı halde devre güç üretirse, termodinamiğin ikinci yasasına aykırı olacağını belirtiyor. Ayrıca ekip grafenin yavaş hareketinden doğan bu akımın devrede düşük frekanslarda oluştuğunu belirledi. Düşük frekansta çalışan elektroniklerin daha verimli çalışması nedeniyle bu oldukça büyük önem teşkil ediyor. İnsanlar dirençte ilerleyen akımın ısınmaya neden olacağını düşünebilir fakat Brownian akımından öyle olmuyor. Aslında eğer akım geçmezse, direnç soğur. İşte biz burada akımı devrede yeniden yönlendirerek, kullanışlı hale getirdik, diyor Thibado. Ekibin yeni hedefi DC akımı bir kondansatöre depolamak ve bu hedefi gerçekleştirmek için silikon çip kullanacak. Eğer bu devrelerden 1mm x 1mm boyutunda bir çip inşa ederek, düşük güçlü bir pil gibi çalışması sağlanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-ilk-kez-buyuk-bir-cisimde-kuantum-temel-hale-ulasmayi-basardi/", "text": "Bilim insanları ilk kez 10 kg ağırlığında büyük bir cisim olan LIGO interferometresinin 4 aynasını 77 nanokelvine kadar(-273.15 C) ye kadar soğutarak kuantum temel hale getirmeyi başardı. Evrendeki bütün madde titreşen parçacıklardan oluşur. Fakat bu parçacıkları mutlak sıfıra yakın derecelere kadar soğutursanız, madde kuantum temel haline döner. İşte fizikçiler cisimleri temel hale getirerek, kuantum mekaniği ve kuantum kütle çekimi testlerini yapıyor. Daha öncesinde nano ölçekte yapılan bu deneyler ilk kez LIGO'nun hareketini gerçekleştiren 4 ayna üstünde yapıldı. Bu optomekanik osilatörün efektif kütlesi 10 kg kadar geliyor. Bu yeni çalışma kuantum dünyasına yeni bir bakış açısı sunuyor. İlk kez kg boyutunda kuantum halinin nasıl oluşturulabileceğini gösterdik. Bu deneysel çalışma büyük kuantum objelerinde kütleçekiminin nasıl etkileneceğini ortaya koyuyor, yani bugüne kadar sadece rüya olan bir olayı, diyor MIT'den makine mühendisi Vivishek Sudhir. Atom bulutlarını temel hale getirmek için soğutmak oldukça zor. Çünkü her atomu soğutmak için gerekli olan kuvveti bilmelisiniz. Eğer yeterince soğutmazsanız, atomlar yeterince yavaşlamayacağından, atomların titreşimlerinin yönünü ve gerçek enerji seviyesini bilmeniz gerekiyor ki, atomlara uygun durdurma kuvvetini uygulayabilesiniz. Besleme soğutması adı verilen teknik küçük atom gruplarını izole ederek soğutarak, interferansı azaltmak daha kolaydır. Fakat bu kadar büyük nesnede interferansı kontrol etmek çok daha zordur. LIGO hareketi ölçmek için en hassas cihazlardan biridir. LIGO milyarlarca yıl önce çarpışmış devasa objelerin ürettiği minicik uzay-zaman dalgalanmalarını ölçmek için tasarlanmıştır. L şeklinde bir vakum odası içeren sistem, iki 4 km'lik tünelden lazer ışınlarını, ışın bölücüyle tünelin sonundaki 4 aynaya yollar. Eğer uzay-zamanda dalgalanma olursa bu ışık bozunuma uğrar ve interferans üreterek, bilim insanlarının çözebileceği bir sebep üretir. Cihaz o kadar hassas ki, 10-19 metredeki değişimi tespit edebiliyor. Her LIGO'nun 4 adet, 40 kg'lık aynası askıda duruyor ve hareketteki toplam ölçüm osilatörü oluşturuyor. Bu aynaların ayarı sayesinde 160 kg'lık ağırlık etkin bir şekilde 10 kg'lık tek bir nesnenin ağırlığına dönüşüyor. LIGO 40 kg'lık 4 aynanın ortak hareketini ölçmek için tasarlandı. Bu kütlelerin ortak hareketini haritaladığınızda, ortak hareket 10 kg'lık nesnenin hareketine dönüşüyor, diyor Sudhir. Araştırma ekibi, bu osilatörün hareketini hassas bir şekilde ölçerek, hareket halindeki temel durumunu indüklemek için gereken geri besleme soğutma oranını tam olarak bulmayı umuyordu. Sonra bu tekniği uyguladı. Maalesef bu denklemdeki rastgeleliğin derecesi çok büyük çıktı ve aynaların atomları için gereken enerjiyi tahmin etmek zorlaştı. İşte bunun için araştırma ekibi, daha önceki çarpışmalardaki her bir protonu aktivitesini zekice tahmin ederek ,sürekli olarak doğru kuvvetlerin nasıl uygulanacağına ve soğumaya nasıl ulaşılacağına dair daha kesin bir harita oluşturdu. Sonrasında aynaların arkasına iliştirilen elektromıknatısların kuvvetini ölçtü. İşte o an işe yaradı. Osilatör nerdeyse tümüyle çalışmayı durdurdu. Geri kalan enerji 77 nanokelvine(-273.15 C) denkti. Hareketsel temel hal 10 nanokelvinde oluşuyor , yani bu sonuç nano temel hal çalışmalarına gerçekten çok yakın. Bu araştırma çok heyecan verici olasılıklar doğuracak. Bu sayede makro boyuttaki cisimlerde kuantum fenomeni ölçümleri ve hatta uygulamaları aynı anda yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-ilk-kez-iki-silikon-cip-arasinda-kuantum-teleportasyon/", "text": "Kuantum bilgisayarları dünyasında devrimsel bilim rüzgarları sürmeye devam ediyor. Fizikçiler dünyada ilk kez, iki bilgisayar çipi arasında kuantum teleportasyon kurulabildiğini gösterdiler. Bu bilimsel gelişmeyi basitçe açıklarsak; bilgi çipler arasında fiziksel bir bağlantı kurmadan kuantum dolanıklıkla aktarılıyor. Yani iki parçacık arasındaki boşluk bulunsa da, kuantum fiziği prensipleri ölçüsünde birbirine bağlanıyor. Henüz kuantum dolanıklığı tam olarak anlayamasak da,(Einstein'ın ürkütücü hareket ile aynı olay) bilgisayar çipleri arasında bu şekilde bilgi yollamamız önemli bir olay. Tabi bunu çok sıkı kontrol edilen bir ortamda gerçekleştirmek de, cabası. Hipotetik açıdan, kuantum dolanıklık her mesafede etkilidir. İki parçacık birbirinden ayrılamayacak şekilde bağlanır. Ekip bu sonuca ulaşmak için, ekip kuantum bilgiyi düşük interferans ve yüksek doğrulukla şifreledi. 4 kübit yani klasik işlem bitinin eşdeğeri birbirine bağlandı. Bu ölçüm kuantum fiziğinin garip davranışından yararlanıyor. Dolanıklık bağlantısı eş zamanlı olarak çökerek, parçacık halini bir diğer parçacığa aktarıyor yani alıcı çipe. Araştırmada veri aktarımının % 91 uygunlukla gerçekleştiğini , neredeyse tüm bilginin doğrulukla aktarıldığını ve kaydedildiğini gösterdi. Bilim insanları güç geçtikçe kuantum dolanıklığın nasıl işlediğini daha iyi anlasa da, şimdilik halen bunu kontrol etmek çok zor. Bu teknoloji dizüstü bilgisayarınıza kurabileceğiniz bir enstrüman değil, bunun için pahalı ve devasa bilimsel ekipmanlara ihtiyaç var. Fakat gün geçtikçe gelişen teknoloji sayesinde, bir gün herkesin süper bilgisayar gücüne ve kuantum internete kavuşabileceğini düşünülüyor. Düşük veri kaybı ve yüksek stabilitedeki ışınlama sağlandığı kadar, yüksek kontrol de, sağlanırsa ilerleyen araştırmalarda umut vadeden işaretler gerçekleştirilebilir. Ayrıca silikon çip ve CMOS teknolojisi gibi bugünün teknolojisi ile kuantum fiziği çalışmak oldukça faydalı görünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-ilk-kez-zaman-kristalinin-salinimini-videoya-aldilar/", "text": "Fizikçiler ilk kez, maddenin esrarengiz bir hali olan zaman kristali salınımlarını videoya almayı başardı. Saniyede 40 milyar kare çekebilen taramalı transmisyon X-ışını mikroskopu kullanan bilim insanları, magnondan oluşan uzay-zaman kristali salınımlarını kaydetmeyi başardı. Bilim insanları, bu gelişmeyi zaman kristalleri üzerinde bilimsel devrim olarak adlandırıyor. Bu türde uzay-zaman kristallerinin, ilk zamanlar düşünüldüğünden çok daha stabil ve geniş çaplı olduğunu gösterebildik, diyor Polonya Adam Mickiewicz Üniversitesi'nden fizikçi Pawel Gruszecki. Zaman kristalleri bazen uzay-zaman kristali olarak da tanımlanıyor ve var olabilecekleri sadece birkaç yıl önce onaylandı. Bunlar normal kristallere çok benzese de ilave bir özelliğe sahipler. Düzenli kristalleri oluşturan atomlar üç boyutlu kafes yapısında dizilir elmas veya kuartz kristali gibi maddeleri oluşturur. Bu tekrarlayan kafes yapıları konfigürasyonu farklılaştırsa da bu oluşum hareket etmez ve sadece uzaysal boşlukta tekrarlar. Zaman kristallerinde ise atomlar biraz farklı davranır. Önce bir yönde döner, sonra diğer yönde dönerek salınım yapar. Bu salınımlar saatin tiktakları gibi düzenli ve özel bir frekansa kilitlenmiştir. Yani düzenli kristaller uzayda kendini tekrarlarken, zaman kristalleri uzay ve zamanda kendini tekrarlar. Bilim insanlar,ı zaman kristalleri üzerinde çalışmak için sıklıkla ultra soğuk Bose-Einstein yoğunlaşmış magnon parçacıkları kullanıyorlar. Aslen magnonlar gerçek parçacıklar değil fakat elektron spinlerinin uyarılmış bir toplamını temsil ediyorlar aynı spin kafesinden yayılan dalgalar gibi. Almanya'daki Max Planck Akıllı Sistemler Enstitüsü'nden Gruszecki ve meslektaşı fizik doktora öğrencisi Nick Trager liderliğindeki araştırma ekibi ise farklı bir şey denedi. Radyo frekansı yollayabilecekleri bir alaşım manyetik alaşım anten çubuğu yerleştirdi. Akım çubuk üzerinde salınım yapan bir manyetik alan üretti ve manyetik dalgalar iki uca da doğru yol aldı. Bu dalgalar çubuk üzerindeki magnonları stimüle etti ve hareket magnonları tekrarlayan bir desen içinde yoğunlaştı. Videoda çubuğa doğru manyetik dalga yayılımı gösteriliyor. Bu video saniyede 40 milyar kareye kadar kayıt alabilen, Almanya'daki Helmholtz Zentrum Berlin'deki BESSY II senkrotron radyasyon tesisindeki MAXYMUS X-ışını mikroskopuyla çekildi. Zaman kristalleri uzun süre boyunca stabil ve tutarlı olmalıdır. Çünkü, teorik açıdan en düşük muhtemel enerji halinde salınım yapmaktalar. Araştırma ekibinin çalışması gösterdi ki, magnonik zaman kristalleri kolayca manipüle edilebiliyor. Bu zaman kristallerinin yeniden konfigürasyonunda yeni bir yol açıyor ve birçok yeni pratik uygulama doğabilir. Araştırma Physical Review Letters dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-ilkkez-iki-atom-reaksiyon-molekul/", "text": "Otago Üniversitesi'nden bilim insanları ilk kez atomları tek tek reaksiyona sokarak, molekül oluşumunda gerçekleşen etkileşimleri incelemeyi başardı. Otago Fizik Bölümü'nden araştırmacılar bu kuantum prosesini incelemek , binlerce lazer,vakum odası ve mikroskoptan oluşan ekipman kullandı. Daha öncesinde çoklu atom deneylerinden elde edilen istatistiksel verilerden yararlanırken, bu deneyde sadece 3 atomdan oluşan bir sistemin birbiri arasındaki etkileşimi incelenebildi. Bilim insanları bu deney sayesinde mikroskopik dünyaya dair mevcut bilgimize karşın, yeni araştırmada şaşırtıcı sonuçlar elde edildi. Bizim metodumuzda üç atom, lazer ışınlarıyla 1 Kelvinin milyonda bir kesrine kadar soğutularak,tost makinesi kadar bir hiper-tahliyeli vakum odasında hapsediliyor. Atom içerek atom tuzaklarını yavaşça birleştirerek aralarında kontrollü etkileşimler üretiyoruz, diyor Otago Fizik'ten Doç. Dr. Mikkel F. Andersen. Üç atom birbirine yaklaşırken, ikisi molekül oluşturuyor ve bütün atomlar prosesten salınan bir enerji çarpıyor. Mikroskop kamera sayesinde proses büyütülerek izleniyor. İki atom tek başına birleşerek molekül oluşturamıyor, bir kimya oluşması için en azından üç atom gerekiyor. Bu çalışmayla ilk kez, bu temel proses izolasyonla çalışıldı. Bu da çok atomlu çalışmalarda beklenmeyen bazı sürpriz sonuçlar doğurdu, diyor araştırmada başı çeken doktora sonrası araştırmacı Marvin Weyland. Örneğin, araştırmacılar ilk kez tekli proseslerin gerçek sonucunu görebildiler ve yeni proseste iki atomun nerede deneyden birlikte ayrıldıklarını gözlemledi. Çok atomlu deneylerde bugüne kadar bu kadar detaylı bir gözlem yapmak imkansızdı. Atomları moleküler seviyede inceleyerek, artık atomların nasıl çarpışarak, birbiriyle reaksiyona girdiği hakkında daha fazla bilgi sahibiyiz. Geliştirilen bu teknik sayesinde özel kimyasallardaki tekli molekülleri nasıl oluşturup, kontrol etmemize yardımcı olabilir, diyor Weyland. Araştırmacılar bu gelişmeler sayesinde geleceğin kuantum teknolojileri için faydalı olabileceğinin altını çiziyor. Bu sayede kuantum bilgisayar teknolojilerindeki sapmalar aydınlatılabilir. 80lerden bu yana gittikçe daha küçük ölçekte çalışarak, teknolojik aygıtların gelişimi hızlandı. Örneğin, bugün cep telefonlarında 90ların bilgisayarlarından kat be kat işlem gücüne sahibiz. Merhaba değerli dost, zaman, emek ve sevgiyle bu bilgi paylasimlarin için çok teşekkür ederim. Bilimin her türlüsünü seven bir insan olarak sizin gibi insanların çoğalması dileğimle size tekrar teşekkür ederim. Mutluluk, huzur ve sağlık hep sizinle olsun."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-kuantum-bilgisayari-kullanarak-zamani-geri-aldilar/", "text": "Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları , ABD ve İsviçre'den bilim insanları ortaklaşa çalışarak, kuantum durumunu saniyenin küçük bir kesrinde zamanda geriye döndürdü . Ayrıca, yıldızlar arası boşluktaki bir elektronun kendi geçmişine dönme olasılığını hesapladılar. Araştırma Scientific Reports dergisinde yayınlandı. Asıl ilginç olansa termodinamiğin ikinci kanununun ihlal edilmiş olma olasılığı. İkinci kanun zamanın geçmişten geleceğe dönük olan tek yönlü olmasına sıkı sıkıya bağlıdır, diyor MIPT'deki Kuantum Bilişim Teknolojisi Fiziği Laboratuvarı'na başkanlık eden çalışmanın baş yazarı Gordey Lesovik . Mevcut kuantum bilgisayarlar da bilgi 1 , 0 ya da süperpozisyonda bulunabiliyor ve bu elektrona da depolanabiliyor. Deneyde evrilme programı başlatıldığında, kübitler çok kompleks bir şekilde 0 ve 1 desenini değiştiriyor. Bu proses sırasında düzen kaybolduğundan,aynı bilardo toplarının birbirine çarpmasıyla sıralarının bozulmasına benzer şekilde bozulma oluyor. Sonrasında diğer bir programda kuantum bilgisayarın durumu modifiye ediliyor ve kaostan düzene doğru düzelmesi sağlanıyor. Böylece kübitler geri başlangıçtaki haline dönüyor. Dışardan bakan bir gözlemcinin zaman geriye doğru akıyor gibi gördüğünü söylüyor, Dr Gordey Lesovik. Termodinamik zaman okunu tersine çeviren yapay bir hal yarattık, diyor Lesovik. Bu fizik kuralı zamanın geçmişten geleceğe doğru ilerlemesine hükmediyor. Araştırmacılar zamanı geriye almak için 4 aşamalı bir deney yürüttü. Bilim insanları elektron yerine süper iletken kübit kullandı. - Aşama 1 : Dizilme. Her kübit sıfır konumuna alınır. Bu çok düzenli konfigürasyon küçük bir bölgede konumlanmış elektronların dizilmesine ya da bilardo toplarının çarpışmadan önceki üçgen haline benziyor. - Aşama 2 : Bozunma. Düzen bozulur. Elektronlar çok büyük bir bölgeye dağılır ve hiç olmadığı kadar karışık bir şekilde sıfırlar ve birler desenine döner. İşte bu esnada evrim programı başlatılmış oluyor.Buna rağmen otonom evrim programı deneyin son aşamasını mümkün kılacaktır. - Aşama 3 : Zamanda Geriye Yolculuk. Bu özel program kuantum bilgisayarını modifiye ederek geriye doğru evrilterek kaosu düzene çevirir. Bu aslında elektronda mikrodalga arkaplan radyasyonunu dalgalanmasına benziyor fakat bu sefer kasten indükleniyor. Bilardo örneğine dönersek, sanki ince hesaplanmış mükemmel bir vuruş yapmaya benzer. - Aşama 4: Rejenerasyon. Evrim programı ikinci aşamada yeniden başlatılır. Yapılan bu vuruş kasıtlı olarak başarılı yapılır, program daha fazla kaos yaratmak yerine kübitleri eski haline döndürüyor yani geçmişteki haline. Kübitler eski hallerine dönerek, anı bilardo masasında topların ilk üçgen dizilimine geri döndü. Araştırmacılar vakaların % 85'inde iki kübitlik kuantum bilgisayarın başlangıç haline döndüğünü gözlemledi. Üç kübit olduğunda ise daha fazla hata oluyor ve başarı oranı % 50'ye düşüyor. Araştırmacılara göre, bu hata ve kusurlar gerçek kuantum bilgisayardan kaynaklanıyor. Daha sofistike cihazlar tasarlandığında hata oranının düşeceği umut ediliyor. Bu sayede kuantum bilgisayarlardaki gürültü ve hata oranının azaltılması planlanıyor. Eğer böyle bir teknoloji geliştirilip olgunlaştırılırsa, ışınlanma da dahil bir çok fizik kanunu değişime uğrayacak ve Arthur Miller'ın da dediği gibi Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez! gibi bir Dünya'yla karşılaşılması hiç de zor olmayacak. zamanda yolculuk mümkündür bunu ıspatlayacak kanıtım var. ve ayrıca bütün bu bulunan icatları tek bir yerde toplayacak kuantum fiziğini yeniden farklı bir şekile yorumlayacak bir tezim var. eğer beni burdan ciddi bir şekilde duyup bana öğrenim hayatımda yardımcı olacak biri olursa bunu açıklayabilirim. Şuan bunun için üniversite sınavına hazırlanıyorum. Bunu sadece birinin beni duyup öğrenim hayatıma katkı olması için açıklamış bulunmaktayım."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-kuantum-dolanik-foton-uretmenin-yeni-bir-yolu/", "text": "Eğer üst düzeyde güvenlikli ve akıllı bir 'kuantum internet' inşa etmek istiyorsak, kuantum dolanık fotonlar üretmeliyiz. Bilim insanları daha önce ulaşılamayan bir ışık spektrumunda kuantum dolanık fotonlar üretmenin yeni bir yolunu buldu. Bu keşif sayesinde daha güvenli şifreli uydu tabanlı iletişim kurulabilecek. Kuantum dolanıklıkta, fotonlar gibi iki parçacık aralarındaki uzaklıktan bağımsız olarak birbirine bağlanır. Kuantum dolanıklığa giren parçacıklardan birine bir şey olursa, diğeri aynı şekilde etkilenir. Fizikçiler bile kuantum dolanıklığın nasıl gerçekleştiğini tam olarak anlamasa da, bu fenomen sayesinde uzun menzilli,kuantum enerjili iletişimin yani kuantum internetin kapıları açılabilecek. Kuantum dolanıklığa giren parçacıklar bir yerde değiştiğinde, çok uzak bir yerdeki dolanık parçacıklar da değişecektir. Alman,Japon ve İngiliz araştırmacılar tarafından yapılan çok uluslu bir çalışma, kuantum dolanık fotonların, kuantum anahtar dağıtıcısı olarak kullanımını öngörüyor. Bu tarzda düşük seviyeli bir kuantum internette klasik verinin, 1s ve 0s olarak oluşarak ekstra gizlilik ve güvenlik sağlayacak. Bugüne kadar dolanık fotonların şifreleme için kullanılması limitliydi. Çünkü, bu fotonlar yakın kızılötesi bölgede,700 ile 1550 nm çalıştığından , ışık absorblayan gazlar ve güneş radyasyonuna karşı savunmasız kalarak interferansa giriyor. Diğer taraftan veri ancak geceleri gönderilebildiğinden, gelecekteki internet yapısı için pek ideal değildi. Yeni araştırmada ,interferanstan korunmak için 2,1 mikrometre dalga boyundan daha büyük bölgede nasıl dolanık fotonlar üretilerek, tespit edilebileceği gösterildi. Sonuç olarak, daha güvenilir ve stabil iletişim kanalı elde edildi. Kendi yaklaşımımızla polarizasyon-dolanık foton çiftlerin üretilebileceğini,kontrol edilebileceğini ve tespit edilebileceğini gösterdik. Bu çalışma ile yeni bir dalga boyunda kuantum optik,kuantum sensör ve kuantum güvenlikli iletişim teknolojileri açısından yeni bir platform oluşacak, diyor araştırmacılar. Araştırmacılar bu hedefe ulaşmak için doğrusal olmayan lityum niobat kristali kullanarak, lazerle ultra kısa ışık pulsları yarattı. Eğer kuantum interneti nasıl kurabileceğimizi anlayabilirsek, bugüne kadar oluşturulmuş herhangi bir şeyden daha güvenli ve daha gizli olabilir. Örneğin, herhangi bir hack teşebbüsünde bağlı iletişim tümüyle kopar, güvenli olmayan bir ağ kullanmaktan çok daha iyidir. Henüz kuantum interneti rüyasına uzak olsak da, bu gibi buluşlarla gittikçe hedefe yaklaşıyoruz. Kuantum bilgisi işleme böyle giderse gerçeğe dönecek. Sonraki en önemli adım bu fotonik entegre cihazları daha küçülterek, üretime hazır hale getirerek ve diğer uygulamaların hizmetine sunmak olacak, diyor Leibniz Üniversitesi'nden Michael Kues."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-plazma-kanalinda-parcacik-hizlandirma-rekoru-kirdi/", "text": "Fizikçiler plazma kapilerinde parçacık hızlandırma dünya rekoru kırdılar . Sadece 20 cm mesafede elektron ışınlarını, 0'dan 7,8 milyar elektron volta hızlandırmayı başardılar. Böylece daha önce 9 cm'de 4,2 GeV olan önceki rekoru nerdeyse ikiye katlayarak plazma ardıl alanı hızlandırma rekoru kırdı. Yüksek enerji parçacık ivmelendiriciler Evren'i oluşturan parçacıkları anlamada hayati önem taşıyor. Fakat boyut ve maliyet gibi bazı limitlere takılıyorlar. Dünyanın en büyük deneyi Büyük Hadron Çarpıştırıcı 26,7 km uzunluğunda dairesel bir vakum tüneli gerektiriyor. Bu da işin boyutu ve maliyetini inanılmaz arttırıyor. Hatta CERN'de yeni inşa edilecek parçacık hızlandırıcı bundan çok daha büyük olacak. Bu tüneller boyunca radyo frekans üretecek şekilde boşluklu metal odacıklar yerleştiriliyor. Bu odacıklarda 5 MV/m hızlandırma alanı sağlanarak , parçacıklara ışık hızına yakın hızlara ulaştırılıyor. Geçtiğimiz sene CERN'deki fizikçiler yeni geliştirdikleri teknikle 200 MV/m hızlandırmaya ulaştıklarını duyurmuşlardı. Böylece 10 metrede 2 GeV hıza ulaşabiliyorlar. Aslında bu dalgalarda sörf yapmaya benziyor. Lazer atımları kullanarak elektromanyetik alanlar yaratan plazma dalgaları üretiliyor . Bunlar da radyo frekans alanlarından binlerce kat daha güçlü. İşte parçacıklar bu plazma dalgalarını kullanarak sörf yapıyor ve enerji kazanıyor. Gazla doldurulan safir tüpün içindeki elektrik deşarjı plazma yaratımını tetikliyor. Sonra, ısıtıcı lazer atımı kullanıldığında plazmanın merkezindeki bir miktar gazı boşaltarak yoğunluğu düşürerek, lazer ışığa odaklanıyor. Bu plazma kanalı lazer atımları menzil ve hızlandırıcı boyunca hapsedebilecek kadar güçlü oluyor. Sonradan gönderilen sürücü lazer dalgaları plazma içinde dalgalar üretiyor. Plazma içindeki elektronlar dalgayı yakalayarak, aynı sörfçüler gibi safir tüp boyunca sörf yapıyor. Önceki deneyde plazma yoğunluğu lazerin kapiler boyunca odaklanmasını engellemiş ve sonuçta safir tüpe zarar vermişti. Sonraki deneylerde plazma içindeki elektron injeksiyonunda hassas kontrol sağlanması ve ışın kalitesinde daha önce ulaşılamayan değerler ulaşılması planlanıyor. Araştırma , APS'nin Plazma Fiziği Anabilim Dalı'ndaki 61. Yıllık Toplantısında sunulacak ve bu yılın başlarında Physical Review Letters yer alacak ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fizikciler-sicak-plazma-atimlariyla-isik-hizini-gecmeyi-basardi/", "text": "Işık hızı yaklaşık 300000 km/saniye olarak bilinir. İşte bu limit, evrende yolculuk etmemize en büyük engeldir. İşte Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve Rochester Üniversitesi'nden bilim insanları plazma içindeki sıcak yüklü parçacıkların içindeki ışık dalgalarının hızını, plazmada ışığı onda biri kadar ayarlayarak ışığın vakumdaki hızını % 30'a kadar arttırmayı başardı. Bu gerçekten büyük bir başarı olsa da ışık hızından hızlı araçlarla komşu galaksiye gidebileceğimi anlamına gelmiyor ama yolumuzu açacak yeni bir lazer teknolojisinin doğmasına neden olabilir. Fotonun hızı elektromanyetizma gereği, elektriksel ve manyetik alan dokusunda hapsolmuştur. Bu kafesin dışına çıkmak mümkün olmasa da dar frekanslardaki foton atımları sayesinde düzenli dalgalar yaratmanın yolları var. Işık dalgalarındaki ritmik artış ve düşüşler grup hızı verilen bir türde hareket eder. Bu dalgaların dalgası etrafı saran elektromanyetik dalgalara bağlı olarak, yavaşlayacak ya da hızlanacak şekilde ayarlanabilir. Hidrojen ve helyum iyonlarından elektronlar lazerle ayrılabiliyor. Araştırmacılar ışık atımlarının grup hızını ikinci bir ışık kaynağına göndererek frenliyor ya da gaz oranını ayarlayarak atımın şeklini değiştirmeye zorluyor. Tüm bu etki plazma alanından gelen refraksiyon ve birincil lazerden gelen polarize ışıktan onları ayırmasından kaynaklanıyor. Tekli ışık dalgaları halen kendi yollarında gibi gözükseler de, ışıkların toplam dansı hızlanıyormuş gibi gözükmeye başladı. Teorik bakış açısından bu deney plazma fiziğini aydınlatmaya ve mevcut modellerin doğruluğuna dair yeni kısıtlamalar getiriyor. Pratik açıdan konuşursak, gelişmiş teknolojiler açısından bu iyi bir haber. Böylece engellerin etrafından dolaşmanın yeni yollarını keşfederek hayallerimizi gerçeğe dönüştürmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Bu çalışmada lazerlerin kazancı büyük, özellikle çok çeşitli olmaları nedeniyle. Eski lazerler katı hal optik malzemelere dayandığından enerji artışında hasar görüyordu. Plazma akımları kullanarak ışık karakteristiklerini değiştirmek veya arttırarak bu engel aşılabiliyor. Fakat bunu yapmak için en çok gereken elektromanyetik karakteristikleri modellemedir. Lazerler bir çok uygulamada kullanıldığından bu gelişme sayesinde daha hızlı parçacık hızlandırıcılar ve temiz füzyon teknolojilerinin önü açılabilir. Bu araştırma Physical Review Letters'da yayınlandı . Lazer konusundaki bu tür gelişmeler geleceğin teknolojilerinde önemli bir rol oynayacaktır. Geleceğin uzay araçları lazer ışınından güç alan ve kapalı sistem itkisi üreten nano motorlar ile hareket edecektir. Bu yıl içinde, kapalı sistem itki kuvveti ile uçan bir prototip yapabileceğim umudu ile çalışmalarımı azimle yürütmekteyim. Dileyenler, hiç bir ticari amacı olmayan sayfamı takip edebilirler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fiziki-pos-cihazi-nedir-vepara-fiziki-pos-nasil-alinir/", "text": "POS sistemleri ; Fiziki POS cihazları ile satış noktasında ya da Sanal POS ile konumdan bağımsız olarak tüm e-ticaret ödeme işlemlerinin gerçekleştirilmesini sağlayan teknolojik çözümlerdir. Fiziki POS cihazları POS sistemlerinin en yaygın şeklidir ve işletmelerin nakit, kredi kartı veya diğer ödeme yöntemleriyle işlem yapmalarını kolaylaştırır. Seyyar POS cihazları olarak da bilinen bu cihazlar; işlem hızını artırır, hata oranını azaltır ve genel iş verimliliğini iyileştirir. Piyasada çeşitli POS cihazları bulunmaktadır. İşletmeler, POS türleri arasından kendi ihtiyaçlarına en uygun cihazı seçerken; işlem hızı, güvenlik özellikleri ve kullanım kolaylığını göz önünde bulundurmalıdır. Peki satış yapan herkesin merak ettiği popüler bir ödeme alma çözümü olan Fiziki POS nedir, nasıl alınır ve POS cihazı alırken nelere dikkat edilmelidir? Detaylı bir şekilde inceleyerek bu konuda merak edilen tüm soruları cevaplayalım! - Ekran: İşlemleri gösteren ve kullanıcı etkileşimini sağlayan bir arayüz sunar. - Kart Okuyucu: Kredi ve banka kartlarını okuyarak kartla yapılan ödemeleri işler. - Tuş Takımı: Kullanıcıların işlem detaylarını girmelerini sağlar. - Barkod Okuyucu: Ürünlerin barkodlarını okuyarak fiyat bilgisini ve diğer detayları sisteme aktarır. - İnternet Bağlantısı: İşlemlerin işlenmesi ve veri aktarımı için internet ya da diğer ağ bağlantılarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle Fiziki POS cihazlarında internet bağlantısı bulunur. Müşterilerin ödeme deneyimlerini daha hızlı ve kolay hale getiren, nakit para alışverişleri yapmak zorunda bırakmayan, dolayısıyla parayı da sanal ortamda güvende tutan Fiziki POS sistemi; ticaretin hemen her alanında karşımıza çıkmaktadır. O halde Fiziki POS kullanım alanlarından bazılarını örnekler ile açıklayalım. - Giyim, elektronik, gıda gibi çeşitli ürünlerin satıldığı perakende mağazaları - İnternet siparişlerinin kapıda ödeme seçeneğinde ya da restoranlarda ödeme işlemleri - Geniş ürün yelpazesine sahip olan süpermarketlerde hızlı ve verimli ödeme işlemleri - Otel ve konaklama tesisi ödemeleri - Sinema, konser ve tiyatro gibi etkinliklerin bilet satışı - Hastaneler, klinikler ve eczanelerde hastaların tedavi ve ilaç ödemelerini alma - Uçak, otobüs, taksi ve tren gibi ulaşım araçlarının bilet ödemeleri - Kuaförler, güzellik salonları ve spa merkezlerinde hizmetler için ödeme alma - Okullar, üniversiteler ve diğer eğitim kurumlarında çeşitli ücretlerin tahsilatı - Spor ve fitness merkezlerinde üyelik ücretleri ve diğer hizmetlerin ödemelerini alma Evet, POS cihazları için genellikle internet bağlantısı gerekir. Fakat bu durum cihazın türüne ve kullanım şekline bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Örneğin Sanal POS sistemleri, doğası gereği internet bağlantısına dayanır. Sanal POS ile ödeme alma işlemlerinde, müşterilerin ödeme bilgilerini güvenli bir şekilde işlemek ve bankalarla iletişim kurmak için sürekli bir internet bağlantısına ihtiyaç duyulmaktadır. Fiziki POS cihazlarında ise bu durum değişiklik gösterebilir. Bazı Fiziki POS cihazları kablolu internet, mobil veri ya da Wi-Fi sistemleri ile kullanılırken; bazı Fiziki POS cihazları, kısa süreli internet kesintilerinde aktif olarak kullanılabilmesi için yapılan işlemleri offline modda saklayabilir ve internet bağlantısı yeniden kurulduğunda işlemleri işleyebilir. Böylece internet bağlantısına ihtiyaç duymadan müşteriden ödeme alınabilir. Bu şekilde çalışan Fiziki POS cihazlarında müşteriyi bekletmeden ödeme alma işlemi başlatılsa da, işlemin sisteme işlenmesi için internet bağlantısı gereklidir. POS sistemleri, perakende ve hizmet sektörlerinde ödeme işlemlerini kolaylaştırmak için kullanılan teknolojik çözümlerdir. Çeşitli POS türleri, farklı işletme ihtiyaçlarına göre tasarlanmıştır. - Fiziki POS: Geleneksel alışveriş işlemlerinde en çok kullanılan POS çeşididir. Nakit paranın yerini kredi ve banka kartlarının aldığı günümüzde vazgeçilmez bir ödeme sistemi haline gelmiştir. - Mobil POS : Mobil POS cihazı ne demek diye bakıldığında taşınabilir olup sabit bir çalışma yeri olmayan çalışanlar için uygun olan POS sistemleri olduğu görülmektedir. Akıllı telefon ve tabletler ile entegre çalışabilen Mobil POS sistemi kullanışlı olsa da Vepara Fiziki POS gibi cihazlarda zaten android POS özelliği bulunduğu için Fiziki POS kullanımı daha avantajlı olarak değerlendirilir. - Sanal POS: E-ticaret sitelerinde olmazsa olmaz olarak değerlendirilen Sanal POS sistemleri günümüzün vazgeçilmez ödeme alma çözümlerindendir. Fiziki POS ile kullanım amacı farklılıkları taşıdığı için iki sistemin de işletme tarafından benimsenmesi ve kullanılması en yüksek verimi almayı sağlar. - GPRS POS: Kablosuz internet kullanımı ve GPRS teknolojisi ile ödeme alma konunda mekana bağlı kalmadan tahsilat yapabilmeyi sağlar. - Entegre POS sistemleri: Satış noktası işlemlerini diğer işletme işlevleriyle bütünleştiren sistemlerdir. Kasa, barkod okuyucu, yazarkasa ve POS cihazının bir arada kullanılması ile işlemler gerçekleştirilebilir. - Yüksek android sürümü ve işlemcisi bulunur. - Dört çekirdekli işlemciye sahiptir. - Android işletim sistemli POS terminaline sahiptir. - Yüksek Hızlı Termal Yazıcısı ile işlemler hızlı tamamlanır. - Çok yönlü iletişim altyapısı ile her zaman bağlı kalmanızı sağlayacak altyapıya sahiptir. - Dokunmatik pin-pad ekranı vardır. - Manyetik kart okuyucu, EMV onaylı smart kart okuyucu ve temassız okuyucu içerir. - Yüksek kontrast oranına ve geniş görüş açısına sahip daha büyük HD ekranı vardır. Fiziki ve Sanal POS sistemleri, işletmelerin ödeme işlemlerini gerçekleştirmek için kullandıkları iki farklı ödeme alma çözümüdür. Her ikisi de ödeme almak için tasarlanmış olsa da kullanım şekilleri ve işlevsellikleri açısından önemli farklılıklar gösterir. Fiziki POS cihazları; genellikle mağazalar, restoranlar ve diğer perakende işletmelerde bulunan elle tutulabilir cihazlardır. Bu cihazlar, müşterilerin fiziksel olarak bulundukları yerde ödeme yapmalarını sağlamaktadır. Sanal POS ise, internet üzerinden ödeme işlemlerinin gerçekleştirildiği bir sistemdir. E-ticaret siteleri, online hizmet sağlayıcılar ve uzaktan ödeme kabul eden diğer işletmeler tarafından kullanılır. Farklı alanlarda avantajları olan bu iki ödeme alma sisteminin farklarını aşağıdaki tabloda detaylı olarak inceleyebilirsiniz. |Mağazalar ve restoranlar gibi fiziksel işletmelerde kullanılır. |Online mağazalar, e-ticaret siteleri ve dijital hizmetlerde kullanılır. |Müşterilerin cihazla doğrudan fiziksel etkileşimi vardır. |Müşteriler, ödeme bilgilerini dijital bir arayüz üzerinden girer. |Donanım tabanlıdır, kart okuyucu ve fiş yazıcı gibi bileşenler içerir. |Yazılım tabanlıdır, web arayüzü veya uygulama üzerinden çalışır. |Anında ve yerinde ödeme işlemleri için kullanılır. |Uzaktan ve zaman farkı olan ödemeler için idealdir. |Kartın fiziksel güvenliği ve cihazın güvenlik protokolleri önemlidir. |Veri şifreleme ve online güvenlik protokolleri daha kritiktir. |Sabit bir konumda kullanılabilmesinin yanında taşınabilir versiyonları siparişler için kapıda ödeme alma sistemine uygundur. |İnternet erişimi olan her yerden kullanılabilir. Fiziki POS cihazıyla ödeme yapma süreci, basit ve kullanıcı dostu bir işlemdir. Fiziki POS cihazı, müşterilerin satın almak istedikleri ürün ya da hizmetler için ödeme yapmalarını sağlar. O halde gelin Fiziki POS cihazı ile ödeme alma adımlarını birlikte inceleyelim! - Müşterinin satın almak istediği ürün veya hizmetlerin tutarı POS sistemine kaydedilir. Girilen toplam tutar hem müşteriye hem satıcıya gösterilir. - Müşteri ödeme yapmak için kredi kartı, banka kartı ya da diğer ödeme yöntemlerinden birini seçer. - Kredi ve banka kartı kullanımında, kart POS cihazının kart okuyucu bölümüne sokulur ya da temassız ödeme için POS cihazına yaklaştırılır. - Cihaz, alınan bilgileri bankaya ya da kart işlemcisine gönderir. Elde edilen verilere göre banka, işlemi onaylar ya da reddeder. - Banka işlemi onayladıktan sonra, Fiziki POS cihazı işlemi tamamlar. - POS cihazı, işlem detaylarını içeren bir fiş basar. Genellikle iki kopya basılır; biri müşteriye, diğeri ise satıcıya verilir. - İşlem, satıcının muhasebesine ya da envanter yönetim sistemine kaydedilir. POS cihazı alırken dikkat edilmesi gereken noktalar, işletmenizin özel ihtiyaçlarına ve operasyonel gereksinimlerine bağlı olarak değişiklik gösterir. Doğru POS cihazını seçmek, işlemlerinizi verimli ve sorunsuz bir şekilde yönetmenize yardımcı olur. - İşletme türüne ve boyutuna uygun POS cihazı tercih etme. - Toplam maliyeti, başlangıç yatırımını ve devam eden maliyetleri değerlendirme. - POS cihazı arayüzünün kullanıcı dostu olmasına dikkat etme. - Muhasebe yazılımı, envanter yönetimi gibi mevcut sistemlerle entegrasyon sağlayan bir cihaz tercih etme. - Veri şifreleme ve dolandırıcılık önleme gibi güvenlik özelliklerine sahip bir cihaz seçme. - İşletmenizin gereksinimlerine göre taşınabilir bir model seçme. - Güçlü müşteri desteği ve yeterli garanti süresi sunan bir Fiziki POS sağlayıcısı ile çalışma. - Teknolojinin gelişimine uyum sağlayabilecek, güncellenebilir bir sistem tercih etme. - Diğer işletmelerin deneyimlerini ve yorumlarını araştırma. Ücretsiz Fiziki POS kurulumu ve gelişmiş altyapısı olan Vepara Fiziki POS cihazı almak oldukça basit birkaç adımdan oluşur. Öncelikle Fiziki POS sahibi olmak için bazı işletme evraklarını hazırlamanız gerekir. Fiziki POS için gerekli evraklar hazırlandıktan sonra Vepara ön başvuru formu doldurulur. Form doldurulduktan sonra hazırlanan evraklar Vepara'ya iletilir. Şirket bilgileriniz Vepara tarafından onaylandıktan sonra Fiziki POS cihazı aktifleştirilir ve ödeme almaya hazır hale gelir. - Vergi levhası - İşletme ruhsatı - Adınıza kayıtlı fatura - İmza sirküsü - Kimlik fotokopisi - Firmanın talep ettiği belgeler POS cihazı kullanımı, her ne kadar yasal bir zorunluluk olmasa da modern işletmeler için neredeyse bir standart haline gelmiştir. Müşteri memnuniyetini artırmak, işlemleri hızlandırmak ve işletme yönetimini kolaylaştırmak için POS sistemlerinin kullanımı oldukça yaygındır. Çoğu müşteri, hızlı ve kolay ödeme seçenekleri bekler. POS sistemleri, işlem süreçlerini hızlandırır ve hata oranını azaltır. Bunların yanında; satış ve ödeme kayıtlarını otomatik olarak tutar, böylelikle muhasebe ve vergi raporlamasını kolaylaştırır. O halde kimler POS cihazı kullanmalı en yaygın örnekleri ile ele alalım. - Mağazalar - Marketler - Restoran ve kafeler - Otel ve konaklama tesisleri - Online alışveriş siteleri - Hastaneler ve eczaneler - Sinema ve tiyatro gibi etkinlik mekanları - Ulaşım şirketleri ve taksiler - Avukatlık ve muhasebe gibi danışmanlık veren şirketler Şirket olmadan POS cihazı almak mümkün değildir. Fiziki POS cihazı alabilmek için bazı belgelerin sunulması gerekir. Örneğin; vergi levhası olmadan POS cihazı alınamaz. Bireysel POS cihazı, kendinden başka çalışanı olmayan küçük işletmeler tarafından kullanılabilir. Fakat, işletme ruhsatı olmayan kişilerin bireysel POS kullanması söz konusu değildir. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda işletme ruhsatı ve vergi levhası olan herkesin Fiziksel POS kullanabileceğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla şahıs şirketi POS cihazı alabilir mi sorusunun cevabı da Evet, şahıs şirketleri POS cihazı alabilir ve bu halk arasında Bireysel POS cihazı olarak görülmektedir. Bireysel POS cihazı olarak nitelendirilmesinin sebebi küçük işletme sahipleri ve serbest çalışanlar tarafından kullanılıyor olmasıdır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/florida-daki-dev-firtina-simulatorunde-250-kmh-hiza-varan-firtinalar-yaratilabiliyor/", "text": "Geçen ay Miami Üniversitesi 45 milyon dolarlık Teknoloji ve Yaşam Bilimleri Denizsuyu Kompleksi' ni törenle açtı. Bu özel bina Brian Haus ve diğer bilim adamlarına fırtınalar üzerinde inceleme yapmaları için olanak sağlayacak.Biliniyor ki, bilim adamları fırtınalarda kullandıkları sensörler genelde hasar gördüğünden ve yeterli veri alınamadığından fırtınalar üzerinde yeterince çalışamıyorlar. İşte SUSTAIN adı fırtına simülatöründe 5. Seviyeden fırtınalara kadar simülasyon yaratılabilecek. Dakikada 3785 litre(1000 galona) kadar su pompalayabilen özel pompayla denizdeki dalgalara benzer dalgalar yaratılabiliyor. Simülatör sayesinde hangi türden fırtınaların ısınan sularda oluştuğu anlaşılabilecek. Fırtınaların güçlerini derinlerde ısınan sulardan aldığını biliyoruz, bu nedenle soğuk sulara geçerek enerjilerini boşaltıyorlar. Fakat moleküler seviyede enerji transferinin nasıl olduğu bilinmiyor. Tuzlu su kullanarak deniz spreyleri ve köpüğü daha gerçekçi yaratılarak, daha doğru sonuçlar alınacak. Bu aşamada ne kadar ısı transferi oluşarak, ne kadar buharlaşma yarattığı tamamıyla bilinmiyor. Farklı türden dalgalar ve rüzgarlar kullanarak, hava ve su sıcaklığı değişimiyle ısı transferini gözlemek mümkün olacak. Bu veriler sayesinde bilim adamları ve meterologlar daha akılcı modellemeler yaparak hava tahminlerinin doğruluğunu arttıracak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fotograf-makinesinin-babasi-ibn-i-heysem/", "text": "10. ve 11. yüzyıllarda yaşamış en önemli matematikçilerden biri olan İbn-i Heysem , 13. yy Avrupası'nda muazzam optik kitabı ile tanınır. Bu kitapta görmenin matematiksel teorisini anlatır. İbn-i heysem, 965 (h.354) senesinde Basra şehrinde doğdu. 1038 (h.430)senesinde Kahire'de vefat etti. 11.yy bilgisine, Kitab-ül-menazir ile görme problemine yeni bir çözüm getirmektedir. Bu kitap latinceye çevrilerek 1270 yılında basıldı. Alhazeni'den Opticae adını taşıyor. Bilimsel çalışmalar sonucu gözün görme olayını açıkladı. Öklit ve Batlamyus'tan beri herkes görme olayını, gözden çıkan ışınların cisme ulaşarak, gözün eşyayı algılaması olarak biliyordu. İbn-i heysem, ilk defa, bunun ilmi olmayıp, yanlış olduğunu savundu ve doğru olan kendi teorisini ortaya koydu. İbn-i Heysem'e göre görme, eşyadan yansıyan ışınların göze gelmesi ve gözün arka odak noktasında birleşmesi üzerine gözün eşyayı görmesiyle gerçekleşir. astronomi alimi. İsmi, Hasan bin Hasan bin Heysem, künyesi Ebu ali'dir. Batıbilim dünyasında alhazen adıyla tanındı. gayret gösterdi. Önemli sonuçlar elde etti. O yıllarda karanlık çağı yaşayan, ışığını sunan binlerce bilim insanından biri İbn-i Heysem'dir. zamanlar hüküm süren, şii-fatımi devleti hükümdarlarından El-hakim; kendisini Mısır'a davet etti. İbn-i heysem, Mısır'a gitmeden önce, Nil nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bilim teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil Nehri'nden nasıl yararlanabileceğini araştırmıştı. Projesini fatımi sultanı El-hakim'e açıklayınca, sultan projesini gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, nil nehri boyunca bilimsel ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i heysem, El hekim'in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerekbirçok eser yazdı. Bilim tarihçilerine göre; İbn-i heysem'in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i heysem, Biruni ve İbn-i Sina ile çağdaşlaştı. sistemlerin de bulunabileceğini ve güneş sisteminin mevcut olduğunu söyledi. Nitekim İbn-i heysem 'in yüzlerce yıl sonra önce, İbn-i şatır ve Batruci sonra Newton ve Kepler, güneş sistemi mevcut teorisini kabullenmişler ve dünyanın bu sistem içinde bulunduğunu söylemişlerdir. ortaya attı. Fotoğraf makinesinin ilk modelini ve karanlık odayı ilk defa o denedi. Gökkuşağının nasıl oluştuğunu ve bunda renklerin meydana gelişini gayet güzel bir şekilde izah etti. çalıştı. Güneş ve Ay'ın ufka yakınken daha büyük görünmelerinde atmosferintesiri olduğunu fark etti. Yaptığı rasatlarla astronomik tan'ın, güneş ufkun tam 19 derece altındayken başladığını veya bittiğini ve güneş ışınlarının bize atmosferik bir kırılma ve dağılma ile ulaştığını açıkladı. Sabahleyin tam karanlıktan aydınlığa geçişin başladığı bu astronomik tan'a fecr-i sadık denir. İbn-i heysem, bu anda güneşin irtifasını -19 olarak hesaplamıştır. Akşam güneş battıktan sonra ufukta sabah vaktindeki gibi bir hadise meydana gelir. Şafak denen kızıllık, turuncu, sarı ve beyaz renklerden sonra yine aynı astronomik tan anında siyahlık çöker. Atmosferin ağırlığı ve yoğunluğu ile bunların maddelerin ağırlığına tesir etmesi arasındaki münasebeti tahlil etti. Havanın yoğunluğunun ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğunu ve hava yoğunluğunun yükseklik ile değiştiğini keşfetti. 1. Kitabü'l-cami' fi usuli'l-hisab: matematiğin esasları ve metodolojisi ile ilgili bu eserinde, matematik, geometri, cebir, geometrik analiz gibi temel konuları izah etmiş, örnek çözümler ortaya koymuştur. 2. El-muhtasar fi ilmi'l-hendese: euclid geometrisinin tetkik ve tenkidine dairdir. 3. Kitabun fihi rüdud alel_felasifeti'l-yunaniyye ve ulemai'l-kelam: eski yunan filozoflarına ve onlara uyan bazı kelam alimlerine reddiye olarak yazılmıştır. 4.Kitabü'l-ezlal: Ay ve güneş tutulmaları hakkındadır. 5. Risaletün fi keyfiyetü'l-ezlal: Gölgenin meydana gelmesi incelenmiştir. eser, 1907 senesinde Almanca'ya çevrilerek bastırılmıştır. 6. Kitabun fi ilmi'l-hendese ve'l-hisab ;matematik-geometri ile ilgilidir. 8. Makaletü'n f'i-stihracı semti'l-kıble fi cami-il-meskuneti bicedavilin: bütün dünyanın o zamanki yerleşim merkezlerinde kıblenin nasıl bulunacağının hesaplanması ve bunların cetvelleri ile ilgilidir. 9. Risaletün fi şerhi itticahi'l-kıble: kıblenin bulunması hakkındadır. 10. Kitabun fi hayati'l-alem: kainatın düzeni ve sistemi hakkındadır. eser, ispanyolca, latince ve ibraniciye çevrilmiştir. 12. Risaletün amili'l-ayni vel-ibsar: gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır. Bu eserlerinden başka, mutezile fırkasına, mantıkçılara ve diğer fen ve ilim erbabına cevaben bir çok reddiyeler ile kendisine sorulan fen sorularına verdiği cevapları bildiren risaleleri de vardır. İbn-i Heysem'in fizik, astronomi, güneş ve ay sistemleriyle ilgili o kadar çok eseri vardır ki, bunların bir kısmından bastırılarak hazırlanan kitaplar Hıristiyan ve Yahudi aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Muhtelif ilim dallarında ortaya koyduğu terimler bugün hala kullanılmaktadır. Astronomideki modern başarıların kaynağı, İbn-i heysem'in parlak görüş ve teorilerinden kaynaklanmaktadır. Apollo ile Ay'a inen ilk astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn-i Heysem olarak isimlendirdiler. Fiziğin geniş bir dalı olan optik fizikte, temel kabul edilen bilgileri ilk defa keşfetmiştir. başka bir ifade ile optik fiziğin ilk kurucusudur. Bugün modern fizik olarak ifade edilen deneysel fiziğin de ilk önderidir. Batı dünyasında, 13. yüzyıldan önce girmiş olan Kitab'ül Menazır adlı eser, günümüzün optik fiziğinin temel konularını ihtiva eden ilk eserdir. Avrupa bilim dünyasında etkisini 700 yıl sürdüren bu eserdeki bilgileri maddeler halinde şu şekilde özetlemek mümkündür. 1-Görme olayının ilk doğru açıklamasını yapmıştır. 3-İki gözün aynı cismi tek olarak görme olayının açıklanması. 4-Küresel ve parabolik aynalar, küresel aberasyon, cisimlerin ağırlık merkezi problemleri, izoperimetrl, trisseksiyon meselesi, diyoptri konuları. 5-Işığın; hava, su ve değişik ortamlardan geçerken kırılma olayları. 6-Kırılma açıları arasındaki oranın sabit olmadığı. 7-Işığın yansıma olayının açıklanması ve ışığın geliş açısı ile yansıma açısı arasındaki oran hakkında bilgiler. 11-Güneş ile Ay'ın ufuk noktasına yaklaşınca daha büyük görülme nedenlerinin açıklanması. 12- Güneş'in, ufuk noktasında görülmeden önce ve battıktan sonra, ufuk düzleminin ancak 19 derece aşağıda bir noktaya gelince alaca karanlığın başladığını açıklamıştır. Böylece tan olayı kavramına yeni boyutlar kazandırmıştır. 14-Atmosfer basıncı ve bu basınç değerinin atmosfer yüksekliği ile değişimi. 15-Atmosfer basıncının yıldızlardan gelen ışınlar üzerine etkileri. 16-Atmosfer yoğunluğunun, ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğu ve atmosfer yoğunluk değerinin yükseklik ile değişimi. 17-Yerküre atmosfer tabakasının 15 km. civarında olabileceği. 21-Ölçü geometrisi, elips ve daire terkibi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fotonik-ciplerin-enerji-verimliliginde-devrim-yaratacak-teknoloji-gelistirildi/", "text": "Oregon State ve Baylor Üniversiteleri'nden bilim insanları, veri merkezlerinde ve süper bilgisayarlarda kullanılan fotonik çiplerde enerji tüketimini azaltacak devrim niteliğinde bir teknoloji geliştirdi. Scientific Reports dergisinde yayınlanan makalede, sıcaklık kontrolünün gate voltajından sağlanabileceğini gösterildi. Elde edilen bulguların gerçekten önemli olduğu vurgulanıyor, çünkü normal ofis binalarına göre, veri merkezlerinde 50 kata kadar daha fazla enerji tüketildiği biliniyor. Sadece ABD'de veri merkezlerinin tükettiği elektrik tüm elektriğin yaklaşık % 2'sine denk geliyor. ABD Uluslararası Ticaret Komisyonu'na göre, veri talebi arttıkça veri merkezlerinin sayısı da hızla arttı. Facebook, Amazon, Microsoft ve Google gibi büyük miktarda veri üreten ve tüketen birçok firmaya ev sahipliği yapan Amerika Birleşik Devletleri'nde 2.600'den fazla veri merkezi bulunuyor. Oregon State Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nden John Conley, eski Oregon State meslektaşı, şimdi Baylor Üniversitesi'nde olan Alan Wang ve OSU yüksek lisans öğrencileri Wei-Che Hsu, Ben Kupp ve Nabila Nujhat'ın geliştirdiği teknoloji fotonik çiplerinin ömrünün de kısaltan ısı varyasyonlarını çözmek için etkili ve enerji verimli bir metot geliştirdi. Bu çipler veri merkezleri ve süper bilgisayarlar için belkemiği görevi görüyor. Normal çiplerde elektronlar kullanılırken, fotonik çip devrelerinde fotonlar kullanılıyor. Fotonlar ışık hızında hareket ettiğinden, veri çok hızlı ve enerji verimli bir şekilde aktarılabiliyor. Fotonik çiplerdeki en büyük problem ısıyı stabil tutmak için önemli miktarda enerji kullanılmasıydı. İşte Wang liderliğindeki ekip, sıcaklık kontrolü için gereken enerjiyi 1 milyon kat daha fazla azaltmanın mümkün olduğunu gösterdi . Conley , Alan, fotonik malzemeler ve cihazlarda uzmandır ve benim uzmanlık alanım atomik katman birikimi ve elektronik cihazlardır. Gate voltajıyla kontrol edilebilen, yani neredeyse hiç elektrik akımı kullanılmadığını kanıtlayabilecek çalışan prototipler yaptık. Wang, fotonik endüstrisinin özellikle termal ısıtıcıların ayarlanmasıyla optimize edildiğini vurguluyor. Bu termal ısıtıcılar sadece birkaç milivat harcasa da bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde , sistemlerin giderek büyüyor ve güçlü sistemler yaratmak zorlaşıyor. Geliştirdiğimiz metot dünya için daha kabul edilebilir olacak. Bu sayede veri merkezleri daha hızlı ve güçlü çalışırken, ChatGPT gibi makine öğrenmesi uygulamalara ulaşım daha da kolaylaşacak ve kendimizi doğaya karşı suçlu hissetmeyeceğiz, diyor Conley."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/fotosentezle-kendi-enerjisini-ureten-yapay-hucre-yapildi/", "text": "Bilim insanları, kendi kimyasal enerjisini ve inşa bloklarını üretebilen yapay bir hücre oluşturarak büyük bir gelişmeye imza attılar. Bu yapay hücreler aynı gerçek, biyolojik hücreler gibi kendi inşa bloklarını doğal bir şekilde üretebiliyor. Bu sayede hem gerçek hücrelerin nasıl çalıştığını anlamaya yardımcı olunurken, hem de yapay organlar ve hastalıklara karşı savaşan dokular vb. araştırmalarda yol alınabilecek. Lipid zarlar , yaşayan hücrelerden saflaştırılmış ATP sentaz ve baktertorodopsin proteinleri içeriyor. Bunlar ikili çalışacak şekilde tasarlandı, böylece ışık enerjisi kullanarak hücre içinde farklılığı yaratılıyor, sonrasında bu fark kullanılarak daha fazla molekül ve protein üretiliyor. Deneyler sırasında beklendiği fotosentez gerçekleşti. Yapay hücrelere aynı gerçek hücreler gibi DNA'dan mRNA üretimini taklit etti. Bu hücrelerdeki anahtar özellik ise sentez yaparak kendi enerjilerini üretme kabiliyetlerine sahip olmalarıdır. Bu sayede kendi kendine bağımsız yapay hücrelerin üretimi potansiyeli var. Her ne kadar çalışmadaki bu hücreler gerçek hücrelerin ürettiği tüm proteinleri üretemese de, araştırmacılar hücrelerin bir yükseltmeyle bu proteinleri de üretebileceğini düşünüyor. Ayrıca bilim insanları bu araştırmanın ilk hücreler yani proto hücreleri çalışmak açısından önemli olduğunu düşünüyor. Proto hücreler nasıl enerji üreterek kendi metabolizmalarını yarattılar? Bu yapay hücreler sayesinde buna da ışık tutulabilir. Eğer bu iki membranlı proteinler gen ifadesi oluşturmak için yeterli enerjiyi üretebilirse, proto hücrelerin nasıl güneş enerjisi kullanarak modern hücrelere bu şekilde evrilmiş olabilir. Araştırma devam ettikçe erken Dünya'da belki de hücre gelişimin nasıl olduğu anlaşılabilir. Ayrıca süper akıllı sensörler gibi ilaç taşınımında inovasyonlar olabilir. Gerçekten bilim ve teknoloji ile artık her şeyin bir kopyası yapılabiliyor.Peki bu nereye kadar sürecek.Yani demek istediğim kendi sonumuzu kendimiz mi getireceğiz?Yani bu soru ister istemez aklıma takılıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/galaksimizde-gunes-benzeri-bes-yildizdan-birinde-dunya-benzeri-yasam-olasiligi-bulundu/", "text": "Hepimizin merak ettiği bir soru aslında ; Uçsuz bucaksız evrende yalnız mıyız? .NASA'nın Kepler uzay teleskopunu kullanarak galaksimizde 200 milyar yıldızdan kaçında potansiyel yaşam bulunabileceklerini sorduklarında aldıkları cevap inanılmaz oldu. Cevap ise her güneş benzeri 5 yıldızdan birinde dünya benzeri yaşamlar bulunabilir. Bu gezegen sayısının 8,8 milyar olduğu belirtiliyor. Güneş Sistemi' nden çıktığımızda sadece Samanyolu Galaksi'sinde 200 milyardan fazla yıldız var ve bunların etraflarındaki gezegenlerin kaçında hayat vardır bilinmiyor. Kepler uzay teleskopunda bu yılın başında mekanik arıza verene kadar Kepler 3000' den fazla aday dünya dışı gezegen buldu. Bu keşiflerden elde edilen bilgiler bile bilim adamlarını yıllarca meşgul edecek. Kepler Kuğu takım yıldızı ve Çalgı takım yıldızlarındaki ışığı inceleyerek dış gezegenleri aradı. Özellikle yıldızın önünden bir gök cismi geçerken yıldızın parlaklığındaki değişme incelendi. Böylece bilim insanları gezegenlerin büyüklüğünü ve uzaklığını ölçebiliyor. Gezegenlerin yaşanabilir bölge adı verilen bölgede olması gerekiyor. Bu sayede yaşam olasılığı artıyor. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi ve Hawai Üniversitesi'nden oluşan ekip, Kepler'in gözlemlerini Keck teleskopuyla yapılan gözlemler destekleyerek statistik bir analiz yaptı. Bu teleskoplardan alınan spekstrograflar sayesinde astronomlar yıldızların mutlak parlaklığını tespit edebiliyorlar. Böylece bilim insanları bu gök cisimlerinin Dünya' dan uzaklığını ve gezegenlerin büyüklüğünü tespit edebiliyorlar. Bu analizin önemli kısmı ise ekip sadece gerçek yıldızları referans almıyor karşılaştırmaya sanal yıldızlar da ekleyerek kaç gezegenin gözden kaçtığını hesapladı. Hesaplamalar sonucunda güneş benzeri sistemlerin % 22' sinde Dünya benzeri gezegenlerin bulunma olasılığı var. Bilim insanları bu sayede gerçek gezegenleri esasen tespit etti. Bu % 22'lik kısım Güneş benzeri G sınıfı yıldızları temsil ediyor. Fakat çoğu bilim adamı güneş benzeri G2 sınıfı yıldızlarda hayat bulunma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşünüyorlar. Galaksimizdeki yıldızların % 20' si G sınıfı yıldızlardan oluşuyor ve bunların % 22' sinde yaşam bulunma olasılığının muhtemel olduğunu belirtiyor. Buna rağmen, 200 milyar civarı yıldızdan (bazı kaynaklara göre 300 milyar) daha fazla aday çıkabileceği belirtiliyor. Yaşanabilir gezegenlerin dünyanın çapının 2 katından az olması gerekiyor. Bunun nedeni ise, güneşten gelen ışığın gezegende sıvı halde su bulunmasına imkan vermesi. Tabi bundan başka pek çok faktör yaşam olma olasılığını etkiliyor. Herhangi bir değişiklik gezegenin Venüs ya da Mars gibi ölümcül olmasına neden olabilir. Bazen kalın bir atmosfere sahip olunması halinde yüzey çok sıcak olacağında DNA gibi moleküller hayatta kalamayabilir, diyor Berkeley' den profesör Geoffrey Marcy. Araştırma sonuçları Proceedings of the National Academy of Sciences' da yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/galaksimizin-cekiminden-kurtulabilen-yeni-hiperhizli-yildizlar-kesfedildi/", "text": "Astronomlardan oluşan bir ekip, Samanyolu'nun kuvvetli çekiminden kurtulabilen hiperhızlı yıldızlar keşfetti. Bu yıldızlar galaksimizin çekim pençesinden kurtulabilecek kadar hızlı hareket eden yalnız yıldızlar. Amerikan Astronomi Topluluğu toplantısında tanımlanan hiperhızlı yıldızlar 1 Ocak' ta Astrophysical Journal dergisinde yayınlandı. Vanderbilt Üniversitesi'nden master öğrencisi Lauren Palladino; Hiperhızlı yıldızlar daha tespit edilen benzerlerinden oldukça farklı. Orijinal hiperhızlı yıldılar büyük mavi yıldızlar ve galaksinin merkezinden çıkıyor. Fakat yeni tespit ettiğimiz bu yıldızlar, güneş kadar küçük ve öyle gözüküyor ki, bunların hiçbiri galaktik kaynaklı değil, diyor. Doç. Dr. Kelly Holley-Bockelmann gözetiminde çalışan Palladino'nun yaptığı keşif Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması sayesinde oldu. Vanderbilt' teki astronomlar Samanyolu'nu haritalamak için Güneş benzeri yıldızların yörüngelerini hesaplıyorlar. Normalde bir yıldızın galaksinin dışına fırlaması olası değil. Bu ancak galaktik merkezdeki kara deliklerle etkileşime giren yıldızlarda görülebiliyor. Fakat bu hiperhızlı yıldızlar tümüyle yeni bir sınıf ve galaksinin merkezinden fırlamış değiller. Astrofizikçiler bir yıldızın galaksinin çekiminden kurtulması için saatte 1,600,000 km hızdan daha hızlı gitmeleri gerek. Ayrıca galaksimizin merkezindeki kara delik yaklaşık 4 milyon güneş kütlesine sahip olduğundan, bu çekim etkisi yıldızları hiper hızlara çıkarmak için yeterince güçlü olduğunu düşünüyorlar. Daha önce bu etkiye girmiş 18 adet dev mavi yıldız saptandı. Palladino ise güneş büyüklüğünde 20 yeni hiper yıldız keşfetti. İşte astronomlar şimdi hiperhızlı yıldızların nasıl bu hıza ulaştığını tespit etmeye çalışıyor. - Lauren E. Palladino, Katharine J. Schlesinger, Kelly Holley-Bockelmann, Carlos Allende Prieto, Timothy C. Beers, Young Sun Lee, Donald P. Schneider. HYPERVELOCITY STAR CANDIDATES IN THE SEGUE G AND K DWARF SAMPLE.The Astrophysical Journal, 2014; 780 (1): 7 DOI:10.1088/0004-637X/780/1/7"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/galaksimizin-merkezinde-karadelik-bilim/", "text": "Yıllardır astronomlar galaksimizin merkezindeki tuhaf cisim hakkında çalışma yapıyordu. Kafa karıştıran nesne, galaksimizin merkezindeki devasa kara deliğe doğru ilerleyen hidrojen gaz bulutu olduğu tahmin ediliyordu. Nesnenin kara deliğe en yakın olduğu dönemde gözlemler yapan UCLA'dan astronomlar G2 olarak bilinen nesne bulmacasını çözdüklerine inanıyor. Andrea Ghez tarafından yönetilen ekibe göre G2 büyük ihtimalle kara deliğin etrafında yörüngeye girmiş, gaz ve tozlar tarafından örtülmüş ikili yıldız çiftinden oluşmuş. Hareketleri kara deliğin devasa çekim gücü tarafından yönlendiriliyor. Araştırmanın detayları Astrophysical Journal Letters dergisinde yayınlandı. Astronomlara göre G2 hidrojen bulutu olsaydı kara delik tarafından parçalanırdı ve bu durumunu çarpıcı şekilde değiştirebilirdi. Andrea Ghez, G2 yaşamayı başarmış ve yörüngesinde mutlu bir şekilde ilerlemeyi sürdürüyor; sıradan bir gaz bulutu bunu başaramazdı. Basitçe anlatmak gerekirse G2 kara delikten etkilenmemiş. diyor. Kara delikler, yüksek yoğunlukta maddenin çökmesi sonucu oluşurlar ve çekim alanlarından ışık dahil hiç bir şey kaçamaz. Doğrudan bir kara deliği göremezsiniz ama yakınındaki yıldızlara olan etkilerinden dolayı görünür imzalar bırakır. Devasa büyüklükte kara deliğin yakınlarındaki binlerce yıldızı gözleyen Andrea Ghez'e göre, G2 kara deliğin yakınında tek bir yıldız şeklinde birleşen iki yıldızlardan oluşuyor. Kara deliğin devasa çekim gücü yıldız çiftini tek yıldız halinde birleşmeye zorlamış. Ayrıca Ghez, galaksimizdeki devasa yıldızların, yıldız çiftlerinden meydana geldiğini not düşüyor. Çeviri Bilimnedir.com'dan alınmıştır ve Gerçek Bilim tarafından derlenmiştir. - G. Witzel, A. M. Ghez, M. R. Morris, B. N. Sitarski, A. Boehle, S. Naoz, R. Campbell, E. E. Becklin, G. Canalizo, S. Chappell, T. Do, J. R. Lu, K. Matthews, L. Meyer, A. Stockton, P. Wizinowich, S. Yelda. DETECTION OF GALACTIC CENTER SOURCE G2 AT 3.8 m DURING PERIAPSE PASSAGE. The Astrophysical Journal, 2014; 796 (1): L8 DOI: 10.1088/2041-8205/796/1/L8"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/galaktik-merkezdeki-gama-isinlari-karanlik-maddenin-kaniti-olabilir/", "text": "Samanyolu' nun merkezinden gelen gama ışınları incelendiğinde görüldü ki, karanlık madde parçacıklarının birbirini yok etme olasılığıyla alakalı olarak değiştiği görüldü. Araştırma, Kaliforniya Üniversitesi Irvine Fizik ve Astronomi Bölümü'ndeki astrofizikçiler tarafından Amerikan Fizik Topluluğu Jurnali Fizik Kısmı' nda yayınlandı. Fizik ve Astronomi Bölümü' nden Doç Dr. Kevork Abazacan ve Doç Dr. Manoj Kaplinghat , Nasa' nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskopu' ndan alınan verileri analiz etti. Bilinen bilimsel modellemeler incelendiğinde Samanyolu' nun galaktik merkezinden hesaplanandan daha fazla gama ışını fotonu geldiğini tespit etti. Gama ışınları radyoaktif yarılanma veya diğer yüksek enerjili parçacık prosesleri sonucunda elektromanyetik radyasyon yayımı sonucunda oluşuyor. Bu tarzdan yüksek istatistiksel öneme sahip bir kaynak ve nasıl oluştuğunu ilk kez gözledik. Spektrum ve gama ışını oranları incelediğimizde karanlık madde teorileriyle oldukça uyumlu olduğu gözledik.Gelecekteki bu tarz gözlemler sayesinde daha az astrofizik emisyonun, örneğin cüce galaksilerin karanlık maddelerden gelip gelmediğini anlayabilmemiz kesinleşecektir. diyor Abazacan. Işıksız ve doğrudan tespit edilemeyen karanlık maddenin evrenin kütlesinin % 85' ini oluşturduğu düşünülüyor. Varlığı sadece başka görünebilir maddelere uyguladığı çekim kuvvetleriyle anlaşılabiliyor. Kaliforniya Üniversitesi' ndeki araştırmacıların elde ettikleri bulgular bunun galaksilerin merkezinden kaynaklanabileceğini belirtti. Bu konudaki en bilinen hipotez karanlık maddenin zayıf etkileşime sahip devasa parçacıklardan oluştuğu. Bu parçacıklara WIMP deniyor. İki WIMP birleştiğinde, birbirlerini yok ederek daha benzer parçacıklar oluşturuyor. Veriler yorumlandığında karanlık madde teorisiyle ilişkili olduğu, gama ışınlarının WIMP yıkımından gelebileceği belirtiliyor. Ayrıca gelen sinyallerin pulsarlar veya galaktik merkezde gazlarla etkileşen yüksek enerjili parçacıklarla alakalı olabileceği de belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gama-arastirmasi-evrenin-yavasca-oldugunu-gosteriyor/", "text": "Uluslarası gökbilimcilerden oluşan bir ekip 200,000'den fazla gökadayı inceleyerek Evren'imizden yayılan enerji en hassas şekilde ölçtü ve evrenimizin yavaş yavaş öldüğünü gösterdi. Bugüne kadar yapılan en hırslı ve kapsamlı araştırmada GALEX, Herschel ve WISE yörünge teleskoplarından alınan veriler kullanıldı.Evren'in bir bölümünden bugün yayılan enerjinin iki milyar yıl öncesine göre yaklaşık yarısı kadar olduğunu onayladılar ve bu bulgunun mor-ötesinden uzak kırmızı-ötesine kadar tüm dalgaboylarında geçerli olduğunu buldular. Evet, Evren yavaşça ölüyor. Çalışmada dünyanın en güçlü teleskopları kullanıldı, bunlar arasında ESO'nun Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan VISTA ve VST tarama teleskopları da yer alıyor. Destekleyici gözlemler ise NASA tarafından yönetilen iki yörünge uzay teleskopu ile Avrupa Uzay Ajansı'na ait bir teleskopla gerçekleştirildi . Araştırma şimdiye kadar bir araya getirilmiş en geniş çoklu-dalgaboyu taraması olan Gökada ve Kütle Birliği projesinin bir parçasıdır. Uzayda ve yerde konuşlanmış elde edebildiğimiz tüm teleskopları kullanarak 200 000'den fazla gökadanın enerji çıktısını mümkün olan en geniş dalgaboyu aralığında ölçmeye çalıştık, diyor GAMA ekibine liderlik eden Simon Driver . Tarama verileri şu anda tüm dünyadaki gökbilimcilerin kullanımına açık hale getirilmiş olup, her gökadaya ait mor-ötesinden kırmızı-ötesine 21 dalgaboyunda enerji çıktısı ölçümlerini içermektedir. Bu veri setleri bilim insanlarının farklı türdeki gökadaların nasıl oluştukları ve evrimleştiklerini daha iyi anlamalarına yardımcı olacak. Daha sonra bir kısmı kütleye dönüşen Evren'deki tüm enerji Büyük Patlama ile ortaya çıktı. Yıldızlar parlayarak kütleyi, Einstein'ın ünlü E=mc2 eşitliğinde belirtildiği üzere tekrar enerjiye dönüştürürler . GAMA çalışması ile günümüzde ve geçmişte farklı zamanlarda uzayın geniş bir hacminde üretilen enerjiyi görüntüleyerek modellenmesi amaçlanıyor. Evren'in yavaşça sönükleştiği gerçeği 1990'ların sonundan bu yana biliniyordu, ancak yakın Evren'in enerji çıktısı ile ilgili en kapsamlı araştırma olan bu çalışma ile bunun mor-ötesinden kırmızı-ötesine kadar tüm dalgaboylarında gerçekleştiği gösterildi. Evren bu noktadan itibaren zayıflayarak yavaşça yaşlanıyor. Evren aslında kanepeye uzanıp üzerine bir battaniye çekerek sonsuza kadar uyumak üzere, diyor son olarak Simon Driver. Araştırma ekibi, aralarında, önümüzdeki on yıl içerisinde Avustralya ve Güney Afrika'ya kurulacak olan, dünyanın en büyük radyo teleskopu Kilometre Kare Dizgesi'nin de yer aldığı yeni kuşak tesisleri kullanarak çalışmayı genişletmeyi ve Evren'in tüm tarihi boyunca üretilen enerjiyi görüntülemeyi umut ediyor. Ekip bu çalışmayı 10 Ağustos 2015 günü, Uluslararası Gökbilim Birliği'nin Honolulu, Hawaii'deki XXIX. Genel Kurulu'nda sunacak. Bu araştırma S. Driver ve arkadaşlarınca kaleme alınan Galaxy And Mass Assembly : Panchromatic Data Release and the low-z energy budget başlıklı bir makale olarak Monthly Notices of the Royal Astronomical Societyadlı dergide yayımlanmak üzere sunulacaktır. Ayrıca UAB'nin Hawaii'deki Genel Kurulu'nda 10 Ağustos 2015 günü yapılacak olan bir konuşma ve basın açıklamasının konusudur. Araştırma ekibinde Simon P. Driver , Angus H. Wright , Stephen K. Andrews , Luke J. Davies , Prajwal R. Kafle , Rebecca Lange , Amanda J. Moffett , Elizabeth Mannering , Aaron S. G. Robotham , Kevin Vinsen , Mehmet Alpaslan , Ellen Andrae , Ivan K. Baldry , Amanda E. Bauer , Steve Bamford , Joss Bland-Hawthorn , Nathan Bourne , Sarah Brough , Michael J. I. Brown , Michelle E. Cluver , Scott Croom , Matthew Colless , Christopher J. Conselice , Elisabete da Cunha , Roberto De Propris , Michael Drinkwater , Loretta Dunne , Steve Eales , Alastair Edge , Carlos Frenk , Alister W. Graham , Meiert Grootes , Benne W. Holwerda , Andrew M. Hopkins , Edo Ibar , Eelco van Kampen , Lee S. Kelvin , Tom Jarrett , D. Heath Jones , Maritza A. Lara-Lopez , Angel R. Lopez-Sanchez , Joe Liske , Jon Loveday , Steve J. Maddox , Barry Madore , Martin Meyer , Peder Norberg , Samantha J. Penny , Stephen Phillipps , Cristina Popescu , Richard J. Tuffs , John A. Peacock , Kevin A.Pimbblet , Kate Rowlands , Anne E. Sansom , Mark Seibert , Matthew W.L. Smith , Will J. Sutherland , Edward N. Taylor , Elisabetta Valiante , Lingyu Wang , Stephen M. Wilkins ve Richard Williams yer almaktadır. Gökada Ve Kütle Birliği Taraması, ya da GAMA bir işbirliği olup Avustralya, Avrupa ve Birleşik Devletler'deki 30'dan fazla üniversiteden 100'ün üzerinde bilim insanını bir araya getirmiştir. ICRAR, Curtin Üniversitesi ve Western Avustralya Üniversitesi arasındaki bir girişim olup, Western Avustralya Eyalet Hükümeti tarafından finanse edilmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gaziantepli-ogrenciler-cern-egitim-programinda/", "text": "Şahinbey Bilim ve Sanat Merkezi öğrencileri, okul olarak Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi 'de eğitim alan ilk Türk ekip oldu. İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şahinbey Bilim ve Sanat Merkezi fizik öğretmeni Hakan Özkaynak ile Orhun Uçak ve Berkay Alkan adlı öğrencilerin ilk Türk ekibi olarak programa katıldığını duyurdu. Katılımcılar, maddenin temel bileşenleri hakkında, evrenin bazı sırların nasıl çözüleceğini düşündürebilmek amacıyla dünyanın en gelişmiş ve güncel laboratuvarı olan CERN'de bir hafta süresince Türk akademisyenlerden eğitim aldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gebelik-enfeksiyon-cocuk-sizofreni-iliskisi/", "text": "Kolombiya Üniversitesi Mailman Kamu Sağlığı Okulu, Kolombiya Üniversitesi Medikal Merkezi ve New York Eyalet Psikiyatri Eyalet Enstitüsü'ndeki bilim insanlarına göre,maternal inflamasyon,kabul gören bir inflamatuar biyo-işaret olan erken gestasyonel C-Reaktif Protein'in maternal kandaki varlığı ile belirlendiği gibi,çocuklardaki şizofreni için de önemli risk faktörleriyle ilişkili gibi görünmektedir. Yükselmiş Maternal C-Reaktif Protein ve Bir Doğum Kohortu'nda Şizofreninin Artmış Riski isimli çalışma,the American Journal of Psychiatry dergisinin sitesinde yayınlandı. Finlandiya'daki meslektaşlarıyla birlikte Kolombiya Üniversitesi'ndeki araştırmacılar geniş kapsamlı bir biyo-banka olan Fin Doğum Öncesi Şizofreni Çalışması'ndan elde edilen verilerin analizlerini yaptılar.Araştırmacılar 777 şizofrenili çocuğun maternal kanındaki C-reaktif protein varlığını test ettiler ve 777 kontrol öznesinden elde ettikleri bulgularla karşılaştırdılar.Maternal C-reaktif protein seviyeleri,arşivlenmiş maternal serum örneklerinden daha anlamlı bulundu. Arşatırmacılar,maternal C-reaktif protein seviyelerindeki artışın çocuklarda şizofreni gelişimiyle önemli ölçüde ilişkili olduğunu;maternal sosyoekonomik statü,doğum yeri,ikiz/tek doğum,psikiyatrik bozuklukların parental öyküsü gibi potansiyel kafa karıştırıcı faktörler için ise riskin yapılan ayarlamalardan sonra önemli ölçüde aynı kaldığını tespit ettiler.Maternal C-reaktif protein'deki her 1mg/L'lık artışın,şizofreni riskini %28 oranında arttırdığı tespit edildi. Epidemiyoloji ve Psikiyatri profesörü,tanınmış yazar Alan Brown, MD, MPH:Araştırmacıların elde ettiği sonuçlar ilk kez gösteriyor ki,gebelik sırasında geçirilmiş bir infeksiyon veya artmış inflamasyon çocuklarda şizofreni riskini artırabilir. dedi.Şizofreni,gelişimsel bir nörolojik bozukluktur ve daha önceki çalışmalarda inflamasyonun beyin gelişiminde değişikliklere neden olduğu gösterildi.Böylece bu çalışma inflamasyon ve şizofreni arasında önemli bir bağlantı oluşmasını sağladı ve bu bozukluğa yol açan biyolojik mekanizmaları daha iyi anlamamız hususunda yardımcı oldu.İnflamasyonun yayılma alanındaki artışın nedeni infeksiyondur.Bu çalışma şunu da akla gösteriyor ki,infeksiyonu önlemeyi amaçlayan yaklaşımlar şizofreni riskini azaltmak için gerekli potansiyeli içinde barındırıyor olabilir.Araştırmacılar bu çalışmada doku hasarı ve otoimmun bozuklukları da kapsayan pek çok spesifik durumu incelememelerine rağmen,inflamasyonun bilinen pek çok farklı nedeni bulunmaktadır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/geceleri-gokyuzunden-fotodiyotla-elektrik-deneyi/", "text": "Bilim insanlarına göre atmosfer ve uzay arasındaki büyük sıcaklık farkı kullanan optoelektronik sistemler kullanılarak, aynı güneş panellerindekine benzer şekilde elektrik elde edilebilir. Böylece güneş panellerinin çalışmadığı gece vakitlerinde güneşten ve iklim koşullardan bağımsız olarak enerji elde edilebilir. Solar panellerde genel olarak fotodiyotlar kullanılır. Fotodiyotlar güneşten gelen fotonları kullanarak, silisyum gibi malzemelerdeki elektronları uyararak elektrik enerjisi elde etmeye yarar. Yapılan deneyde ise fotodiyotlar tersine çalışarak kızılötesi radyasyondan gelen fotonları , sistemde kalan ısı radyasyonunu kullanarak küçük miktarlarda enerji oluşturabiliyor. Böylece deneysel sistemde negatif illüminasyon etkisi adı verilen bir avantajı kullanıyor. Bu etkide Dünya'dan uzaya kaçan ısının oluşturduğu dış radyasyon akışı kullanılıyor. Bu yeni kurulumda, gökyüzüne çevrili kızılötesi yarı iletkenle akış yakalanıyor ve elektrik akımına çevriliyor. Evrenin sonsuzluğu termodinamik bir kaynaktır. Optoelektronik fizik açısından, gerçekten gelen radyasyon ve çıkan radyasyon arasında hasat yapmak için çok güzel bir simetri oluşuyor, diyor Stanford Üniversitesi'nden Shanhui Fan. Bununla birlikte geçtiğimiz sene Shanhui Fan'ın paylaştığı projede güneş panelinin ışığından enerji elde ederken, fazla ısının infrared radyasyon olacak şekilde uzaya kaçtığını göstermişti. Yeni araştırmada ise gökyüzünden enerji elde etme prosesinde ise ölçülebilir miktarda elektrik üretilebileceği gösterildi. Fakat halen enerji şebekelerine katkıda bulunabilecek miktarda elektrik elde etmek için gidilmesi gereken uzun bir yol var. Ekibin deneylerinde m2 başına 64 nanowat elde edilebildi her ne kadar bu çok küçük bir miktar gibi gözükse de, bu sistemin işe yarayacağını gösteren inanılmaz bir kanıt. Teoride doğru materyaller ve koşullar sağlanırsa, milyon kat daha fazla yani m2'de 4 watt kadar enerji üretilebilir. Şimdilik bu deneyde üretilen güç halen teorik limitin çok altında yer alıyor, diyor Stanford'dan Masashi Ono. Günümüzde güneş panellerinin m2 başına 100-200 watt ürettiğini düşünürseniz, gidilmesi gereken çok yol olduğunu görüyorsunuz. Fakat bu ilk oluşturulan form bile düşük güçte çalışan cihazlar ve makinelerin geceleri çalışmasını sağlayabilir, böylece her yenilenebilir cihazın şehre elektrik sağlaması için güce ihtiyaç duyması gerekmez. Artık araştırmacılar bu sistemin işe yaradığını gösterdiler. Asıl zorluk bu cihazın performansını iyileştirmek olacak. Eğer sistem umut vaat etmeye devam ederse, aynı sistem makinelerden gelen atık ısıyı yakalamakta da kullanılabilir. Doğrudan gökyüzüne bir diyot çevirerek doğrudan güç üretimi demonstrasyonu daha raporlanmamıştı. Sonuçlarımız gece süresince enerji elde etmek için doğrudan dış uzayın soğukluğunu kullanmak için bir yol gösteriyor, diyor araştırmacılar. Araştırma Applied Physics Letters dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelecegin-elektronikleri-icin-esnek-ve-seffaf-gunes-pilleri/", "text": "Günümüzde güneş panellerini düşünürseniz, genelde ya lacivert ya siyah olduklarını görürsünüz. Şimdi yarı şeffaf, ultra ince ve esnek güneş pilleri olduğunu düşünün. Bilim insanları sonunda bu hayali gerçekleştirmek üzere. ACS Applied Materials & Interfaces dergisinde yayınlanan rapora göre tümüyle plastikten esneyebilir güneş pilinin geliştirildiği belirtildi. Bu icat sayesinde esnek elektronikler için güç kaynağı olarak kullanılabilir. Çatılar ve güneş çiftliklerinde kullanılan güneş panelleri genelde ağır ve sert materyallerden yapılırlar. Fakat bunlar küçük veya esnek elektronikler için uygun değildir. Bu nedenle Yinhua Zhou ve meslektaşları geleceğin icatlarında kullanılmak için hafif ve uygun plastiklerden üretilen güç kaynakları üzerinde çalışıyor. Raporda poly(3,4-ethylenedioxythiophene): poly polimerinin fosforik asitle işleme sokularak 1460 S/cm iletkenliğe sahip olduğu ölçüldü. Araştırmacılar iletken polimer filmi plastik yüzey üzerine uygulayarak, bunu fosforik asitle muamele ederek elektrik akım geçirgenliği arttırılmış bir güneş paneli üretti. Bu ufak 10 milimetrekarelik plastik güneş hücresi 0,84 volt üretebiliyor ki, normal bir kalem pil 1,5 volt üretiyor. Bu nedenle bu esnek plastik güneş pilleri gerçekten gelecek vadediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelecegin-en-enteresan-10-madde/", "text": "Gelecekte acaba ne gibi gelişmeler olacak, hiç merak ediyor musunuz? İşte bu yazımızda gelecekteki 10 madde açıklanacak. Bunlardan belki bazılarını gördünüz veya duydunuz. Fakat, bazılarını hiç görmemiş olabilirsiniz. Bu 10 enteresan madde geleceği şimdiden inşa etmemizi sağlayacak. Aslında bu maddeler o kadar inanılmaz ki, şimdiden bile inanılmaz gözüküyorlar. Mesela; şeffaf bir alüminyum ya da aerojel gelecekte size normal şeyler gibi gelecektir. Bugün pek çok alanda kullandığımız alüminyum madeni 1900 lere kadar altından bile pahalı bir madendi. Yani 1900 lerde birine alüminyumdan yapılmış kutu kolanızı gösterseniz sizin uzaydan geldiğinizi düşünebilirdi. Yani teknoloji bilimin ivmelenmesi sayesinde inanılmaz bir hızla gelişiyor. Neden bahsettiğimi, yazımı okuyunca anlayacaksınız. Guiness Rekorlar Kitabı'nda Aerojel'in sahip olduğu 15 rekora sahip başka hiçbir madde yok. Bazen donmuş duman olarak da adlandırılan aerojel alümina, kromiya, çinko oksit veya karbon gibi süperkritik olarak kurumuş sıvı jellerden yapılmaktadır. Aerojeli %99,8' i boşluktur bu da onu yarı şeffaf gösterir. Ayrıca aerojel inanılmaz bir ısı yalıtım özelliğine sahiptir. Örneğin, aerojelden bir kalkanınız olsa , alev silahından bile korunabilirsiniz. Bu madde hem soğuğu hem sıcağı geçirmiyor. Bu maddeyle ayda sıcak bir yuva bile kurabilirsiniz. Ayrıca aerojeller iç fraktal geometrileri nedeniyle inanılmaz bir yüzey alanına sahiptir. Bir kaç santimetrekare küplük aerojel materyalinin iç yüzeyi futbol sahası kadar alan kaplayabilir. Düşük yoğunluğuna rağmen yalıtım özelliklerinden dolayı askeri zırhlarda kullanılması için çalışılıyor. Fotoğraflarda aerojelinin ısı yalıtımından dolayı pastelin erimediğini görüyorsunuz. Karbon nanotüpler uzun karbon zincirlerinin kimyadaki en güçlü bağlanmalarla bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bunlar elması birarada tutan sp3 bağlanmalarından bile kuvvetli. Karbon nanotüplerin pek çok kayda değer özelliğinden biri de balistik elektron aktarımı ve uzay asansöründe kullanılabilecek dayanıma sahip olan tek madde olması. Karbon nanotüplerin spesifik dayanımı 48,000 kNA·m/kg, buna karşın yüksek karbonlu çeliğin dayanımı sadece 154 kNA·m/kg. Bu da onu çeliğe göre 300 kat daha güçlü yapıyor. Böylece yüzlerce kilometre yükseklikte kuleler, binalar yapmak mümkün görünüyor. Meta materyaller ise maddeye içeriğinden faklı özellikler kazandırıyor. Böylece mikrodalga görünmezlik pelerinleri yaratılabiliyor. 2 D boyutlu görünmezlik pelerinleri ve materyaller sıra dışı optik özelliklere sahipler. Mesela sedef gökkuşağı rengini, biyolojik kökenindeki metamateryalden alıyor. Bazı metamateryaller negatif refraktif indekse sahip olduğunda, süper lensler yaratmaya yarayabilir. Böylece ışığın dalga boyundan daha küçük şeyleri görüntülemek için kullanılabilir. Bu teknolojiye dalga boyu altı görüntüleme deniyor. Metamateryaller farklı dizilimli optiklerde kullanılabilir ve böylece 2D ekran üzerinde mükemmel hologramlar rendelenebilir. Bu hologramlar 6 inçlik ekranlara sığdırılabilir, bu da uzaktan dürbünle bakıldığında hologram gibi gözükmeyebilir. Böylece uzaktaki birini kandırabilirsiniz. Kalın yapay elmas tabakalarının döşendiği CVD makineleri seri elmas üreten makineler için gelecek vaat ediyor . Elmas ideal bir yapı malzemesi, oldukça güçlü ve karbonca zengin. Ayrıca nerdeyse tümüyle termal açıdan iletken. Erime ve kaynama noktası en yüksek olan madde. Safsızlıkları ayarlayarak, elması istediğiniz renkte oluşturabilirsiniz. Bir jet hayal edin, bütün hareketli parçaları elmas makinesinden çıkmış ve bu parçalar en iyi derecede birbirine oturtulmuş. İşte bu şekilde üretilen bir jet uçağı, bugünün en iyi savaş uçaklarından olan F-22' den bile iyi olabilir. Elmaslar çok dayanıklı olabilir, fakat elmas nano çubuklar amorf fulerenler daha da dayanıklı oluyor. Amorf fulerenlerin izotermal esneklik modülü 491 gigapaskal , elmasınki ise sadece 442 GPa. Fulerenler elmaslardan daha güçlü olsa da üretim maliyetleri çok yüksek, bu nedenle öncelikle elmas çağı yaşanacak sonrasında ise fuleren çağı yaşanacak. Şekilsiz metaller ayrıca metalik camlar olarak da adlandırılıyor, bir metalin düzensiz atomik yapısını içeriyor. Çelikten iki kat daha güçlü olabiliyor. Düzensiz yapılarından dolayı darbeleri metal kristallerine oranla daha iyi emiyor. Bu da metallerin zayıf noktalarını azaltıyor. Amorf metaller erimiş metallerin çabucak soğutulmasıyla kristal yapısının yeniden şekillenmesine olanak sağlıyor. Amorf metaller askeriyenin gelecek nesil zırhlarının yapımında kullanılacak. Sonraki adım da zaten yapay elmaslar olacak. Amorf metallerin elektronik özelliklerinden dolayı , enerji nakil hatlarındaki verimi % 40' a kadar arttırabilecek, bu da tonlarca fosil yakıtın emisyonunu düşürerek daha çevreci bir çözüm yaratacak. Süper alaşımlar yüksek sıcaklıklarda 1100 A C 'ye kadar çalışabiliyor. İşte bu yüzden jet motorlarındaki süper sıcak türbinlerde kullanılabiliyor. Böylece daha gelişmiş ramjet ve scramjet gibi oksijen kullanan daha gelişmiş tasarımlar yapılabiliyor. Böylece hipersonik uçaklar yapılabilecek. Metal köpükleri için gerekli olan köpük ajanı eklendikten sonra soğumaya bırakılıyor. Sonuçta % 75 ila % 95 ' i boşluktan oluşan çok hafif ve çok dayanıklı bir malzeme elde ediliyor. Bu özelliklerinden dolayı metal köpüğü uzay kolonilerini kurmak için bir yapı malzemesi olarak tasarlandı. Bazı metal malzemeler o kadar hafif ki, suda yüzebiliyor. Bu da bu malzemeyi yüzen şehirler yapmakta kullanabileceğimiz anlamına geliyor. Şeffaf alüminyum çeliğe göre 3 kat daha dayanıklı, hem de şeffaf. Uygulamalar çok geniş bir alanı kapsıyor. Böylece şeffaf gökdelenler, uçaklar yapılabilir. Ayrıca şeffaf bir uzay istasyonu yapılarak, daha iyi gözlemler de yapılabilir. Belki de artık uçağın o minik camlarından bakmak zorunda olmayacağız. E- tekstil sayesinde bilgisayarlarımız elbiselerimiz olacak. Böylece elbiselerimizin rengini değiştirebileceğiz, birkaç hareketimizle görüşmeler yapabileceğiz . Belki de bir süreliğine görünmez olacağız. Ya da giydiğimiz elbisede o an NASA' dan aktarılan uzay görüntüleri yer alacak. Pek elektronik ortam işlemini belki de bu e-tekstil ürünleri sayesinde yapabileceğiz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelecegin-kablosuz-iletisim-teknolojisi-dubleks-veri-spektrumu/", "text": "Cep telefonları, kablosuz internet teknolojileri gibi radyo frekans sistemleri hayatın vazgeçilmez bir parçası olsa da bugünün cihazları radyo spektrumunu normalden iki kat fazla kullanıyor. Fakat yeni geliştirilen bir teknoloji sayesinde veri aktarım hızı ve ağ kapasitesi artabilir, güç tüketimi azaltılabilir ve hatta tüm dünyaya yayılabilecek bir ağ kurulabilecek. Bristol Üniversitesi İletişim ve Ağ Sistemleri'nden öncü bir ekip, kendi iletimimizi bozmadan aynı kanaldan aynı anda sinyal yollayıp alabilecek ve bugünkü spektrumun yarısını kullanabilecek bir teknik geliştirdiler. Bu sistemde tek kanaldan iki yönlü iletişim kurulabildiğinden spektrum da yarıya düşüyor. Doktora öğrencisi Leo Laughlin ve mühendislik öğrencisi, Prof. Mark Beach ve Dr. Kevin Morris'in gözetiminde ve Endüstriyel mentör Dr John Haine'ün yardımlarıyla eşsiz bir full dubleks alıcı verici mimarisi tasarlayarak üretti. Bu teknoloji elektrik yükü balans izolasyonu ve aktif radyo frekans engellemesi teknolojilerini birleştiriyor. Bu prototip interferansı 100 milyon faktörün üzerinde baskılayabiliyor. Düşük maliyetli, küçük form faktör teknolojileri kullanarak ,telefonlara ve tabletlere iyi adapte olabiliyor. Radyo tasarımındaki bu önemli gelişmenin pek çok yararı olabilir. Bu sayede Wi-Fi sistemlerinden erişim noktası sayısı ikiye katlanarak, veri aktarım oranları arttırılabilir. Full-dupleks operasyon sayesinde, cep telefonu veri kapasiteleri ve hızları arttırılabilir ve daha az baz istasyonuna ihtiyaç duyulabilir. Böylece çevreye daha duyarlı sistemler kurulabilir. 5G mobil iletişim ağındaki evrimsel değişimin bir parçası olarak, bu araştırma 3G ve 4G radyo ağıyla oldukça alakalıdır. Biliyoruz ki, cep telefonları telsiz teknolojisine benzer şekilde çalışıyor. Dünyada farklı mobil bantlar kullanıldığından her telefon her bölgede çalışmayabiliyor. Fakat bu yeni teknoloji sayesinde tüm dünyada kullanılabilecek tek bir bant olabilecek. Bu sayede tüm dünyaya yayılan bir 4G ağı kurularak maliyetler düşürülebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelecekte-arabalar-sivi-azotla-mi-calisacak/", "text": "Artık her yerden elektrikli ve hidrojenli araba haberleri gelirken, geleceğin yakıtının hidrojen olacağını düşünmek kolay. Fakat insanlar bu çevreyle dost arabaları geliştirdikçe ve popülerleştirdikçe bazı problemler ortaya çıkmaya başladı. Aynı zamanda belki de elektrikli arabaların yoluna taş koyacak bir şey daha var o da sıvı azot . Hidrojen pek çok alanda kullanıldığından ve üretim zorluğundan dolayı halen çok pahalı.Çünkü hidrojen en küçük molekül olduğundan pratik açıdan her şeyden sızıyor. Özel boru hatları ve depolar halen oldukça pahalı. Fakat Ekonomist dergisi doğruysa, hidrojene göre sıvı azot oldukça ucuz ve bol bir alternatif sunacak. Çünkü sıvı azot yoğun ve her hacimde oldukça çok enerji sağlayarak alınan yol miktarını arttırabilir. Ayrıca ağırlığa ağırlık olarak değerlendirirsek, lityum iyon piller kadar enerji depolayabilecek ve laptoplar, cep telefonları ve elektrikli arabalarda kullanılabilecek. Aslında performansı elektrikli arabalarla kıyaslanacak kadar iyi olacağı öngörülüyor. Ayrıca Ekonomist dergisi, sıvı azotun yararlarına dair pek çok not daha düşüyor: Elektrikli bir araca göre sıvı azotla çalışan araç yapmak çok daha ucuz. Motor yüksek sıcaklığa çıkmadığından, ucuz alaşımlar hatta plastikten bile yapmak mümkün. İkinci avantaj ise, elektrikli arabalardaki bataryalar gibi ağırlık taşımayacağından, daha hafif ve ucuza mal edilebilir. Lityum-iyon batarya paketlerinin kilowatt başına maliyeti $500 ila $600 arası değişiyor. Mesela Nissan Leaf 24 kw kapasiteye sahip. Yani 13200 dolara dolara mal olan pil 35200 dolar fiyata sahip arabanın üçte birine denk. Fakat sıvı azotla çalışan araba elektrikli arabanın nerdeyse yarısı maliyete sahip. Üçüncü avantaj ise endüstriyel olarak sıvı oksijen üretilirken sıvı azot yan ürün olarak üretiliyor. Çünkü havada oksijenin dört katı azot var. Bu nedenle sıvı azot Amerika' da sütten 10 kat daha ucuz. Son olarak, motor tasarımında çığır açacak yeni bir tasarım yapıldı. Bu elektrikli arabalarda lityum iyon pillere gerçekten bir alternatif olacak bir teknoloji. Buluş bağımsız İngiliz mühendis Peter Dearman tarafından yapıldı. Sıvı azotu hızla buharlaştıran bir ısı eşanjörü kullanarak bir miktar su ve antifriz kullanılarak, sıvı azotun hızla kaynaması ve genişlemesi sağlanıyor. Böylece pistonlar silindirin içinde hareket ederek güç sağlıyor. Eğer bu şekilde olmazsa motorun çok aşamalı olacağını bunun da verimsizliğe ve maliyetin artmasına neden olacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelecekte-trafik-isiklarina-dorduncu-bir-renk-eklenebilir/", "text": "Yakın bir gelecekte otonom araçlar yollar yaygınlaştığında, trafiği düzenlemek için trafik ışıklarında 4. renge ihtiyaç olabilir. North Carolina State Üniversitesi'nden araştırmacılar, otonom araçların diğer sürücülere işaret vermesi aracılığıyla üç ışığa eklenerek beyaz ışık eklenmesiyle kavşaklarda akıllı trafik akışının sağlanabileceğini düşünüyor. Arabalar ve kamyonlar kendi kendine giderken kablosuz olarak kendi aralarında anlaştıklarından, beyaz ışığa bakmaya ihtiyacı gerek yoktur. Fakat bu beyaz ışık yardımıyla insan sürücülere ve yolculara otonom araçları takip etmesi için işaret verilebilir. Basitçe kırmızı ışık dur, yeşil ışık geç anlamına gelir. Beyaz ışıklar ise insan sürücülere öndeki aracı izle anlamına gelecektir. Bu konseptte kavşaklarda otonom araçların bilgisayar gücünü kullanıyoruz ve buna beyaz geçiş adını veriyoruz, diyor inşaat mühendisi Ali Hajbabaie. Sistem işte şöyle işliyor: Otonom araçlar belirli bir mesafe içinde birbirleriyle ve kavşaklardaki trafik ışıklarıyla iletişim halinde olacak. Bu, trafik akışını daha verimli ve akıllı bir şekilde koordine etmelerini sağlıyor. Örneğin, üzerinde daha fazla araç bulunan birleşen yollara öncelik vererek ve optimum hızlar konusunda tavsiyelerde bulunacak. Karışımdaki herhangi bir insan sürücüye, beyaz ışık aracılığıyla önlerindeki aracın liderliğini takip etmeleri bildirilecektir: durursa dur, devam ederse devam et diyecek. Bir kavşaktaki otonom araç sayısı belirli bir eşiğin altına düştüğünde, trafik ışıkları normal kırmızı, sarı ve yeşil seçeneğine geri döner. Simüle edilmiş modellerde, OA'ların trafik akışını kendi başlarına ve hatta beyaz geçiş tanıtıldığında daha da iyileştirdiği gösterdi ki böylece yakıt tasarrufu sağlanıyor. Bir kavşaktaki OA'ların yüzdesi ne kadar yüksek olursa, olası toplam gecikme azalmaları açısından yaklaşık yüzde 40 ila 99'luk iyileştirmelerle trafik o kadar hızlı hareket eder. Araştırmacılar, bir kavşaktaki otonom araç sayısı yüzde 30'un üzerine çıktığında, iyileştirmelerin daha önemli hale geldiğini belirtiyor. AV'lerin yüzde 70'inin trafikte olduğu kavşak, çoğunlukla tam otomatik beyaz geçiş modu olarak çalışabilir. Her zaman iyileştirmeler yapılsa da, henüz böyle bir prosesi uygulayacak teknolojiye sahip değiliz . Bu çalışma, aynı araştırmacılar tarafından 2020'de trafik akışının kavşağa bağlı merkezi bir bilgisayar tarafından kontrol edildiği önceki bir araştırmaya dayanıyor burada gerekli bilgi işlem sürücüsüz arabaların kendileri tarafından yönetilebilir. Her yol kavşağının iyileştirilmesi elbette zaman ve paraya mal olacaktır ancak araştırmacılar beyaz geçiş fikrinin belli yönlerinin nispeten kolayca uygulanabileceğini düşünüyor. Özel alanlarda test sürüşleri bir sonraki adım olabilir. Araştırma IEEE Transactions on Intelligent Transportation Systems dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gelmis-gecmis-en-buyuk-bilim-insani-arsimet/", "text": "Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hatta bir efsaneye göre Arşimet'in çukur aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Bu gerçekten oldukça ilginç ve bundan 2000 yıl öncesine göre inanılmaz bir kabiliyettir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Arşimet'i de öldürdüler. Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır. Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve integral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur. Normalde türevi Newton bulmuştur fakat 40 yıl boyunca bilim çevrelerinde paylaşmamıştır. Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır. Bu çalışmalarına dayanarak söylediği Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım. sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir. Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve Buldum, buldum diyerek hamamdan fırlamış.Arşimet'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi. Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, 23 yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç bilim adamından biridir. MÖ 218 yılında Arşimet 70 yaşını aşmış, akrabalarından biri olduğu söylenen Sirakuza kralı Hieron ölmüştü. İkinci Bhon Savaşı sonunda da şehir yenilgiye uğramış, Kartacalılarla birleşmeyi kabul etmişti. Bunun üzerine Romalılar, ünlü konsüllerinden biri olan Claudius Marcellus'u bir orduyla Sirakuza'ya gönderdiler. Yaşlı Arşimet, hiçbir zaman katılmadığı siyaset alanından uzakta kendini çalışmalarına vermiştir. Ama onun hikmet ve zekasına hayranlık duyan hemşehrileri şehri savunması için kendisinden yardım dilediler. Arşimet, bu çağrıyı adeta istemeyerek kabul etti. Romalılar, onun bir mucit ve mühendis olarak yaratıcı kabiliyetini öğrenmekte gecikmediler. Bir gün, kıyıdaki şehir surlarına kadar sokulan bir Roma savaş gemisi birdenbire dev gibi korkunç bir kerpetenle karşılaştı. Duvarların arkasından çıkan bu alet gemiyi pruvasından yakaladığı gibi çeneleri arasında kıstırarak parçaladı. Kaldıraç kolları ve dönel kasnaklar yardımıyla işleyen bu aletin çalışma prensipleri Arşimet tarafından ortaya konulmuştu. Böylece bir kaldıraç mekanizması ilk defa olarak gerçekleştiriliyordu. Bu arada surların arkasına yerleştirilen dev mancınıklar, düşmanın üzerine ağır oklar ve taş yağdırıyordu. Güvertesi ve bordası delik deşik olan gemilerin direkleri parçalanıyor, gemidekilerin üzerine düşüyor, düşman ağır kayıplar veriyordu. Arşimet'in Güneş ışınlarını büyük bir ayna aracılığıyla düşman üzerine yansıtıp gemileri ateşe verdiği de söylenir. Ama inanılması oldukça güç olan bu hikaye, belki de bir efsaneden başka bir şey değildir. Bununla birlikte Arşimet'in icat ettiği makineler, Romalıların gözlerini o derece yıldırmıştı ki surların üzerinde bir ip ya da değnek gördükleri zaman gene onun bir makinesi sanarak bağırıp kaçışıyorlardı. Claudius Marcellus, ister istemez hayranlık duyduğu bu düşmanıyla kendi mühendislerinin başa çıkamayacağını anladı. Bu matematik devi ile neden savaşalım ? Bizimle alay eder gibi kıyıda oturup donanmamızı yok ediyor ! diyerek Sirakuza'yı tam bir ablukaya aldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gen-terapisi-sayesinde-tumuyle-felcli-fareler-yurumeye-basladi/", "text": "Omurilik felcinde belden aşağısı felç olur ve bu insanların maalesef tedavisi imkansıza yakındı. İşte EPFL'den bilim insanları,omurilik felçli farelerde gen terapisi kullanarak hasarlı sinirleri onararak, yeniden yürümelerini sağladı. Spinal kord beyin ile vücudun bütün parçalarını birbirine sinirlerde bağlayan süper hızlı bir otoban gibidir. Fakat spinal kord hasar gördüğünde, sinirlerin olduğu bölgelere hareket ve his kaybı dolayısıyla felç olur. Son araştırmalarda geliştirilen bazı implantlar sayesinde bir miktar gelişme sağlansa da halen tam başarı elde edilmemişti. EPFL ekibi öncesinde gen terapiyle bazı sinir iplikçilerini rejenere etse de ancak bir miktar başarı sağlamıştı. Sorunu çözmek için araştırmacılar, kısmi omurilik yaralanmasından sonra meydana gelen doğal onarım süreçlerini incelediler. Ekip, tek hücreli çekirdek RNA dizilimi adı verilen bir teknik kullanarak, motor fonksiyonunu yeniden sağlamak için onarılması gereken spesifik aksonları ve yaralanmanın diğer tarafında doğru hedefi nasıl bulabileceklerini belirledi. Bu analizden yola çıkarak araştırmacılar, sinirlerin yeniden bağlanmasını hızlandırmak için aynı anda birkaç şekilde çalışan yeni bir gen terapisi geliştirdiler. Terapi, önemli sinir liflerini yeniden oluşturmak için belirli nöronlardaki büyüme programlarını etkinleştirir, nöronların hasarlı doku boyunca büyümesine yardımcı olan belirli proteinleri düzenler ve diğer tarafta yenilenen sinirleri hedeflerine yönlendiren moleküller ekler. Ekip, tam omurilik yaralanması olan farelerde yapılan testlerde, tedavi edilen hayvanların birkaç ay içinde yürüme yeteneğini yeniden kazandıklarını ve kısmi yaralanmadan sonra iyileşen farelerinkine benzer şekilde yürüyebildiklerini gözlemledi. Tabi halen bu tedaviyi insanlara doğru bir şekilde uygulamak için çok çalışmak gerektiğinin de altını çizmeliyiz. Araştırmanın kıdemli yazarı Gregoire Courtine, Gen terapimizin, omuriliğin elektriksel stimülasyonunu içeren diğer prosedürlerimizle sinerjik olarak hareket etmesini bekliyoruz. Omurilik yaralanmasını tedavi etmek için eksiksiz bir çözümün her iki yaklaşımı da gerektireceğine inanıyoruz: ilişkili sinir liflerini yeniden büyütmek için gen terapisi ve hem bu liflerin hem de yaralanmanın altındaki omuriliğin hareket üretme yeteneğini en üst düzeye çıkarmak için omurga stimülasyonu kullanılacaktır. Araştırma Science dergisinde yayımlandı . Ekip, aşağıdaki videoda çalışmayı anlatıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/genc-kiz-crispr-2-0-genetik-baz-duzenlemesiyle-losemiden-kurtuldu/", "text": "Dünya'da ilk kez bir kişi CRISPR 2.0 genetik baz düzenleme tedavisiyle kurtuldu. İngiltere'de yapılan tedavi sayesinde lösemiden kurtulan kız çocuğu testler sonucu artık temiz çıkıyor. Tedavi edilemeyen T hücreli akut lenfoblastik lösemi, donörden alınan baz düzenlemeli T immün hücreleri yardımıyla temizlendi. College London Üniversitesi'nden projede yer alan Waseem Qasim, Bu, uzman ekipler ve altyapı ile laboratuvardaki en son teknolojileri kullanımının, hastalar için gerçek sonuçlarla nasıl ilişkilendirebileceğimizin harika bir gösterimidir. Bugüne kadar en gelişmiş hücre mühendisliğimiz ve diğer yeni tedavilerin sonucunda hasta çocukların bir geleceği olabiliyor, diyor. Bu yeni teknoloji sadece 5 yaşında ve CRISPR 2.0 olarak tanımlanıyor. Daha önceki CRISPR kes-yapıştır gen tekniklerine göre, bu yeni teknik çok hassas ve hedef odaklıdır. İnsan genomu A,C,T ve G harflerinden oluşan 3 milyar baz çiftini içerir. Baz düzenleme ile DNA'ya hasar vermeden tek bir harfte değişiklik yapılabilir. Daha önceki CRISPR tedavileri silgi, kalem gibiydi ve baz dizilerindeki harfleri tek tek silerek, hücresel mekanizmaları değiştirmeye yarıyordu. Baz editörleri sayesinde DNA'da hassas nükleotit değişimleri yapılabilse de, hücresel makine bu değişiklikleri onarmaya zorlandığından bazen hatalar olabiliyordu. İşte baz editörü özelliğinde yapılan iyileştirmeler istenilen değişimlerin tam olarak doğru olarak yapılabilmesini sağlayacaktır. DNA'da iz kalmayacağından, yan etkilerin oluşturabileceği potansiyel etkileri azaltacaktır, diyor Hertfordshire Üniversitesi'nden genetikçi Alena Pance. Bu örnek çalışmada ise T hücresi akut lenfoblastik lösemi hastası 13 yaşındaki kızın tedavisinde baz düzenleme kullanıldı. Tedavisi edilemeyen bu kanser türünde, hastanın T hücreleri yeterli oluşamadığından diğer kan hücrelerini bozmaktaydı. Bilim insanları son birkaç yıl için kanser tedavilerinde çığır açıcı buluşlara imza attı. Hastanın T hücrelerini genetiğini düzenleyerek kanser hücrelerini seçici bir şekilde programlamak çok da yeni bir teknik değil. Buna rağmen, akut lenfoblastik lösemili T hücrelerinde genetik düzenleme yapmak büyük sorun. Çünkü, normalde T hücrelerinin genetiğini düzenlediğimizde, diğer modifiye T hücrelere saldırarak birbirilerini yok ediyorlardı. İşte bunları engellemek ve yeni bir tedavi geliştirmek için, hücrelerde aşağıdaki işlemler geliştirildi. - Bir donörden alınan T-hücrelerinin saklanabilmesi ve eşleşmeden kullanılabilmesi için mevcut reseptörlerin çıkarılması onları evrensel hale getirir. - Hücreleri T-hücreleri (CD7 T-hücresi işaretleyici) olarak tanımlayan CD7 adlı bir 'işareti' kaldırmak. Bu adım olmadan, T hücrelerini öldürmeye programlanmış T hücreleri, ürünü 'dost ateşi' yoluyla yok edecekti. - CD52 adlı ikinci bir 'marker' kaldırılıyor. Bu da düzenlenen hücrelerin tedavi sürecinde hastaya verilen bazı güçlü ilaçlara karşı görünmez olmasını sağlar. - Lösemik T-hücreleri üzerindeki CD7 T-hücresi reseptörünü tanıyan bir Kimerik Antijen Reseptörünün eklenmesi. Hücreler CD7'ye karşı silahlanır ve T hücreli lösemiyi tanır ve savaşır. Yeni baz düzenleme teknolojisinde ise araştırmacılar, sağlıklı bir donörden elde edilen T hücrelerine eşsiz modifikasyonlar yaptı. Baz düzenlemeleriyle birkaç anahtar marker değişerek, immün hücrelerini T hücreleri olarak tanımlayabildiler. Yani düzenlenmiş hücreler, diğer T hücreleri için görünmez hale geldi. Diğer baz, donörden alınan markerı kaldırılmış T hücrelerini düzenleyerek; hücreleri evrensel bir tedaviye dönüştürüyor. Böylece tedavi birçok hasta için kullanıma hazır bir ilaç haline geliyor. Böylece T hücresi tedavilerini pahalı ve yavaş doğası tersine çevrilebiliyor. University College London'da gen terapisi profesörü olan Simon Waddington, önceki gen terapilerinde bazı etkileyici başarılara imza atıldığını fakat tedavileri oluşturmanın zahmetli ve uzun sürecinin geniş çaplı uygulanabilirli sınırladığını söyledi. Bir hastadan immün hücrelerinin alınması, bu spesifik hücrelerin genetiğinin değiştirilmesi ve ardından bunların hastaya geri nakledilmesi yavaş ve zaman alan bir süreçtir. Bu çalışmada hücre bankası kurularak, birçok hastanın tedavisi tek bir bankadan sağlanabilir. Bu sayede ölçeklenebilir, ticari açıdan uygun ve standart bir tıbbi ürün olanağı doğuyor, diyor Waddington. Türünün ilk örneği olan bu baz düzenlemeli T hücresi tedavisinin klinik denemeleri devam ediyor. İlk hastadan gelen sonuçlar gerçekten büyüleyici. Genç hasta tüm geleneksel tedavileri tüketmişti ve araştırmaya alınmadan önce palyatif bakım yolunda ilerliyordu. Alyssa adlı hasta, deneysel tedaviyi aldıktan sonraki bir ay içinde lösemiden tamamen kurtuldu. Bugün Alyssa'nın hastalığı halen remisyon sürecinde. Ön klinik deneme, önümüzdeki yıllarda 10 hastayı daha eklemeyi hedefliyor. Ayrıca bu lösemi tedavisi, baz düzenleme teknolojisi için buzdağının sadece tepesi denilebilir. En azından farklı üç deneme daha yapılacak. Yeni denemeler orak hücreli anemi, yüksek kolesterol ve beta-talasemi adı verilen bir kan hastalığını tedavi etmek için genetik baz düzenleme kullanılacak. Eğer tedaviler başarılı olursa, daha ucuz ve uygun bir şekilde insanlar tedavi edilerek, rutin hayatlarına dönebilecek. Güzel gelişme ancak CRISPR teknolojisinin kullanımı daha hızlı olmalıydı, süreç çok yavaş ilerliyor. Bilimsel çalışmalar da zaman önemli ancak günümüzde ki şartlar ile geçmişte ki şartlar çok farklı, yapay zeka, gelişmiş bilgisayarlar, internet ağı sayesinde hızlanan bilgi alışverişi sayesinde bilimsel ilerleme daha verimli halde."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/genc-turk-bilim-insanlari-gunes-parlakgul-ve-ekin-guney-harvardda/", "text": "Türkiye'de süper yetenekli genç bilim insanlarının olduğundan kaçımızın haberi var ? Hatta dünyanın en prestijli üniversitelerinde araştırmalar yapan bir sürü Türk bilim insanının olduğunu söylesem . İşte bu yeteneklerden üçü bu yazıda. Enfes bir İstanbul akşamüzeri, Boğaz kıyısındaki otelin bahçesinde oturmuş sohbet ediyoruz. Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ile şahsen tanışıklığım birkaç yıl önce ama onu yıllardır tanıyor gibiyim. Önce çocuklarımızdan, çocuk yetiştirmekten, yeni teknolojilerin çocuk beynine olası etkilerinden, tablet-cep telefonu-internet kullanımının çocuklarda hiperaktiviteye yol açıp açmama olasılığından konuşuyoruz. Sonra sıra geliyor esas buluşma nedenimiz olan 'çocuklar'a, Güneş Parlakgül ve Ekin Güney'e. Nasıl buldular sizi diyorum damdan düşer gibi. Önce mektup yazmışlar Harvard'a, Gökhan Hotamışlıgil'e, kendilerini ve çalışmalarını anlatan. Mektup ilgisini çekmiş Hotamışlıgil'in ama hemen cevap yazamamış. Sonra Türkiye'de katıldığı bir bilimsel kongrede bir bakmış en ön sırada takım elbiseler içinde iki genç adam oturuyor; konuşması bitince o gençler hemen yanına gelmişler, kendilerini tanıtmışlar. Onlar Güneş ve Ekin. Ayaküstü sohbette Hotamışlıgil başvurularıyla ilgileneceğini söylemiş ama araya zaman girmiş, başvuran sayısı olağanüstü fazlaymış, Hotamışlıgil'e kendi üniversitesinde Türklere ayrıcalık yaptığı gerekçesiyle arada bir takılanlar oluyormuş, o yüzden de seçimlerinde çok hassas olmaya çalışıyormuş. Aylar sonra yine bir kongre için bu kez Antalya'ya gelmiş ve ne görsün, Güneş ile Ekin yine orada, yine en ön sırada, bekliyorlar konuşmak için. Bu kadar kararlı ve hevesli; ayrıca Güneş ile Ekin'in daha tıp fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken yaptıkları bir laboratuvar araştırmasının makalesini duymak Hotamışlıgil'i tamamen ikna etmiş, Bu yaz ikiniz birden iki ay staja gelin demiş. Bu çocuklarda çok özel bir çekim vardı diyor Hotamışlıgil, Kaynağı da dürüst ve alçakgönüllü kişilikleri ve bilimden duydukları inanılmaz heyecan. Kim mi Güneş ve Ekin? Onları Hotamışlıgil'le bu buluşmamdan iki hafta sonra internet üzerinden yaptığımız bir görüntülü konuşmada tanıdım. Ekin, Gökhan Hoca'yla tanışıp birlikte çalışınca üst düzey bilimin nasıl yapıldığını da gördük diyor. Stajlarının sonunda Türkiye'ye dönüyorlar ama akılları da kalpleri de Boston'da kalmış. Sonra Harvard'da bu kez Harvard Tıp Fakültesi'nin bir Türk öğrenci programına başvuruyor ve bir yıl MIT'den bilimcilerle ortak çalışma imkanı buluyorlar. Bir yıl Harvard'a gelebilmek için İstanbul'da kayıtlarını donduruyorlar. O bir yıl elektron mikroskopunun başından neredeyse hiç kalkmadan çalışıyorlar; o yılın ürünü olan makale Nature Medicine'e kapak olunca da ödüllerini alıyorlar. Bugün Ekin, Harvard Sabri Ülker Merkezi'nde kahverengi yağ hücreleriyle ilgili çalışıyor. Kahverengi yağ hücrelerinin, vücut ısısını düzenlemek, genel olarak metabolizmamızı düzenlemek gibi işlevleri var ama bu hücrelerin bunları nasıl yaptığını yeterince bilmiyoruz. Zaman zaman gazetelerde kahverengi yağ hücreleriyle ilgili mucize benzeri haberler çıkıyor, işte eğer yeterince serin bir odada uyursak kahverengi hücrelerimiz sayesinde uyurken zayıflayabileceğimizi söylüyor haberler. Eğer bu haberler doğruysa Kuzey Kutup Dairesi'nde yaşayan Inuit'lerin ip gibi incecik insanlar olması gerekmez mi? diyorum gülerek, Ekin de gülüyor, Böyle doğrudan sonuç çıkartmak, basite indirgemek doğru değil tabii ama bu hücreleri ve işlevlerini daha iyi öğrenmeliyiz diyor. Güneş ise bir başka cephede, karaciğer hücreleri üzerinde çalışıyor. Obezite karaciğer hücrelerinde tahribata yol açıyor; o tahribat da metabolik hastalıkları tetikliyor. Sağlık bilimlerinin peşine düştüğü çok sayıda kızıl elma var belki ama ulaşılması en çok ses getirecek kızıl elma bu: Metabolik hastalıklara çare bulmak. O kızıl elmayı da Harvard Üniversitesi'nde artık Sabri Ülker Merkezi adını taşıyan araştırma laboratuvarında Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil liderliğinde 25 kişilik bir ekip de kovalıyor. Güneş Parlakgül, İstanbul doğumlu, Işık Lisesi mezunu. Çocukluğundan beri bilime, en çok da kimyaya ilgi duymuş. Lisedeyken TÜBİTAK'ın düzenlediği bir bilim yarışmasına katılmış, üçüncü olmuş. O çalışma, ertesi yıl Amerika'daki Intel Science and Engineering Fair yarışmasında kimya dalında büyük ödülü kazanmış. Daha da güzeli, Boston'daki meşhur Massachusetts Institute of Technology , bu yarışmada birinci olanların isimlerini Mars ile Jüpiter arasında asteroid kuşağındaki mini gezegenlerden birine vermiş, yani uzayda '23286 Parlakgül' isimli bir mini gezegen var. İlginçtir, Güneş'in aklında başta sağlık bilimleri hiç yokmuş. Ama son iki ay ilgisi sağlık bilimlerine dönmüş. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'ni yani Çapa'yı kazanmış ve daha okulun ilk haftasında hikayemizin öteki kahramanı Ekin'le, Ekin Güney'le tanışmış. Ekin Güney de İstanbullu, tıpla tanışıklığı çocukluğundan; çünkü büyükbabası doktor. Çocukluğu ve gençliğinde biyolojiye, hayvanlara çok meraklıymış. Kadıköy Anadolu Lisesi'nde okumuş, basketbol oynar gitar çalarmış, hatta bir grupları bile varmış birlikte blues ve rock çaldığı. Şimdi de fırsat buldukça Boston'da basket oynuyor, gitar çalıyor. Doktor olmak istemiş, Çapa Tıp'ı kazanmış. Fakültedeyken Güneş'le birlikte bir otoimmün hastalık olan behçet hastalığı hakkında bir araştırma yapmış; bu araştırmayla Eczacıbaşı Tıp Ödülü'nü kazanmışlar ki hiç de azımsanmaması gereken bir ödül bu. Ekin, Araştırma aşaması o kadar heyecan vericiydi ki anlatamam diyor. Sonra Güneş'le birlikte Gökhan Hotamışlıgil hakkında bir gazete haberi okumuşlar; merak etmişler Hotamışlıgil'i. Bütün yazdıklarını okuduk kısa zaman içinde diye anlatıyor o günleri Ekin. Bu makaleleri okuduklarında obeziteyle bağışıklık sistemi arasındaki ilişki de ilgilerini çekiyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil ile sohbet edip, onun laboratuvarında tam olarak neyi aradığını kavramaya çalışırken, 'Vücudun kalori yanıt mekanizması' diye bir şeyden söz etti. Gökhan Hotamışlıgil metabolik hastalıkların altındaki temeli daha çok karaciğerimizde arıyor. Türkiye'de genç bilim insanlarına verilen önemin, bilime verilen önemin artması dileğiyle."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/genetigi-degistirilmis-hiv-virusuyle-genetik-hastaliklar-iyilestirildi/", "text": "Bilim adamları tarafından yeni yapılan araştırmaya göre genetiği değiştirilerek iyileştirilmiş HIV virüsü kök hücreler yardımıyla taşınarak, genetik hastalıklara yol açan genler değiştirilerek, hastalar iyileştirildi. Gen terapisi sayesinde genetik hastalıklar kontrol altına alınabiliyor ve hatta genetik hastalıklar iyileştirilebiliyor. Bilim adamları bu terapiyi uygularken, mutasyona uğramış genin yeni bir kopyasını yerleştirerek ya da değiştirerek, hasta kişinin normalleşmesini sağlayacak genleri onlara aktarmış oluyor. Yani bu terapi sayesinde ateşe karşı ateşle savaşılmış olundu. Aslında bu HIV virüsünün terapi için kullanımında bir ilk değil. Bu çalışmanın benzeri bir lösemi vakası için de kullanıldı. HIV virüsü kullanılarak bağışıklık sistemi hücreleri değiştirilerek , vücuttaki tümörlerin tanısı ve öldürülmesi kolaylaşabiliyor. T hücreleri kanseri tanıyamadığından, kanserin yayılmasına neden oluyor bu nedenle bu çok önemli bir çalışma. Bu inovasyonla T hücreleri kanseri algılayacak ve 1000 den fazla kanser hücresini öldürebilecek. Kanser çok hızlı gelişen bir hastalık olsa da yeni enjekte edilen bağışıklık hücreleri bu kanser hücreleriyle savaşarak öldürebilecek. Biffi A, Montini E, Lorioli L, et al. Lentiviral Hemaotpeotic Stem Cell Gene Therapy Benefits Metachromatic Leukodystrophy. Science. 2013. Aitui A, Biasco L, Scaramuzza S, et al. Lentiviral Hemaotpeotic Stem Cell Gene Therapy in Patients With WiskottAldrich Syndrome. Science. 2013."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/genetikciler-crispr-ile-tek-kromozomlu-bir-tur-olusturdular/", "text": "CRISPR sihri devam ediyor. NYU Tıp Fakültesi'nden bilim insanları 16 kromozomlu bir maya türünü 2 kromozomla çalışabilecek hale getirdi. Sonrasında Çin'den diğer bir ekip,bu 2 kromozomlu yapıyı 1 kromozoma sıkıştırarak dönüştürdü. Ekiplerin bu araştırmaları Nature dergisinde yayınlandı. Kromozom bölgesi. İnsan vücudundaki nerdeyse her hücrenin çekirdeğinde 23 çift kromozom ufak DNA paketleri ve proteinleri yer alır. Bütün ökaryotlar kromozomlara sahiptir ve bunlar hücre bölünmesi ve fonksiyonunda önemli bir rol oynar. Fakat tüm ökaryot türlerinde aynı sayıda kromozom yoktur. Mesela Atlas mavi kelebeğinde 224 çift kromozom bulunur. İşte CRISPR genetik teknolojisi kullanan araştırmacılar ,mayanın fonksiyonunda çok bir fark olmadığını görünce şaşırdı. İki kromozomlu bölünerek aynı normal maya ürerken, tek kromozomlu maya ise sadece biraz yavaş üredi. Diğer suşlarla her ne kadar başarıyla üreme sağlansa da, 2 kromozomlu maya, 16 kromozomlu maya ile üremedi. Bu yeni geliştirilen mayanın önceki mayayla ürememesi onun yeni bir tür olduğunu gösterebilir. Bu çalışmanın gerçek dünyada farklı uygulamaları olabilir. Bu sayede tarımsal ürünler geliştirilerek, biyoyakıtlar üretilebilir ve kromozomları doğada diğer mayalarla üremeyecek şekilde tasarlanabilir. Ayrıca bu araştırma sayesinde Down sendromu ve düşüğe neden olan kromozom anormallikleri aydınlatılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/genlerimiz-bagirsak-bakterilerini-kontrol-ederek-kilomuzu-kontrol-edebilir/", "text": "Yeni yapılan bilimsel bir araştırmaya göre insanların genetik yapısı vücuttaki bakterileri etkileyerek onların şişman veya zayıf olmalarına neden olabiliyorlar. İngiltere Kraliyet Departmanı İkiz Araştırmaları kurumu ikiz gruplarını araştırarak az bilinen bir bakteri grubunun , özellikle zayıf bireylerde kalıtsal olabileceğini tanımladı. Bu mikrop farelere verildiğinde kilo almaya karşı koruma sağladı. Cell dergisinde yayınlanan araştırma sayesinde kişiselleştirilmiş probiyotik tedavilere geliştirilerek, kişinin genetik yapısından kaynaklanan obezite kaynaklı hastalıklar önlenebilir. Önceki bir araştırma ise metabolizma ve obezite hastalıklarının, hem genetik varyasyonlarla hem de sindirim sistemi bakterilerinin bileşimiyle ilişkili olduğunu ortaya koydu. Paylaşılan bu etkilere karşın, insan genetik varyasyonu ve bağırsak bakterilerinin çeşitliliği ihmal edilebilir varsayılmıştı. Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından fon sağlanan araştırmada 416 ikiz çiftinden alınan 1000 dışkı örneğinden alınan mikropların genetik haritasını çıkarıldı. % 100 aynı genleri paylaşan tek yumurta ikizlerinde benzer spesifik mikropların bolluğu, çift yumurta ikizlerinden daha fazla görüldü. Bu bulgular genlerin bağırsak bakterilerinin bileşimini etkilediğini gösteriyor. Konağın genetiklerinden en yoğun biçimde etkilenen bu spesifik bakteri türü, geçenlerde 'Christensenellaceae' olarak adlandırıldı. Bu bakteri familyasının üyeleri obezlerden ziyade zayıf insanlarda oldukça bol bulunuyor. Ayrıca bu bakterilerle tedavi edilen mikroplar , diğer farelere göre daha az kilo alıyor. Bu da obezite tedavisinde bu bakterinin sayısının arttırılarak uygulanabileceğini gösteriyor. King College İkiz Araştırmaları Departmanı ve Genetik Epidemioloji Bölüm Başkanı Tim Spector şöyle diyor : ' Bağırsaklarda yaşayan spesifik mikrop gruplarına ilişkin elde ettiğimiz bulgular obeziteye karşı koruyucu olurken, bunların bolluğunun genler tarafından etkilendiği görülüyor.İnsan mikrobiyomu obeziteyle mücadele etmek için heyecan verici yeni tedaviler ve diyetleri hedef gösterebilir. İşte ikizler bunun bağlantılarını gözler önüne sermede inanılmaz derecede değerliler. Bu nedenle İngiltere'de geniş çaplı bir mikrobiyom araştırması yapmak istiyoruz. Kitle katılımlı bu testle herkesin kişisel bağırsak bakterileri genetik olarak test edilebilecek. www.britishgut.org'u kullanarak küçük bir bağış ve basit bir posta kitiyle bu mümkün olabilecek. Dileğimiz binlerce insanın katılımıyla sindirim sistemimiz ve sağlığımız üzerine büyük keşifler yapmaya devam etmemiz'. Yapılan bu araştırmanın bağırsak bakterilerinin ilk kez kalıtsal olabileceğini gösterdiği belirtiliyor. - Julia K. Goodrich, Jillian L. Waters, Angela C. Poole, Jessica L. Sutter, Omry Koren, Ran Blekhman, Michelle Beaumont, William Van Treuren, Rob Knight, Jordana T. Bell, Timothy D. Spector, Andrew G. Clark, Ruth E. Ley.Human Genetics Shape the Gut Microbiome. Cell, 2014; 159 (4): 789 DOI:1016/j.cell.2014.09.053"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gercek-bilim-digital-age-dergisinde-en-iyi-bilim-blog-secildi/", "text": "Gerçek Bilim, Digital Age dergisi 2014 Mart sayısında yayınlanan Blogger Guide ekinde bumerang yazarları arasında yapılan değerlendirmeye göre en iyi 5 bilim blogu arasında birinci sırada gösterildi. Gerçek Bilim gün geçtikçe artan kaliteli okuyucu kitlesi ve içeriği sayesinde artık Türkiye' de en eşsiz bilim sitelerinden biri oldu. Bilim ve teknolojiye artan ilgi sebebiyle her gün ağa pek çok teknoloji sitesi katılsa da Türkiye' de kaliteli ve düzenli içerik sunan bilim sitesi için pek fazla alternatif yok. İşte bilimsel ve teknolojik olarak eşsiz ve kaliteli içerik sunmayı hedefleyen Gerçek Bilim sitesi her geçen gün kendini geliştirmeye ve sizi son bilimsel gelişmelerden haberdar etmeye devam ediyor. Kaliteli bilginin paylaşıldığı sitemize verilen değerin gün geçtikçe arttığını görmekteyiz. Umarız siz okuyucularımız için daha fazla ve güncel içerik ekleyerek bilimsel ve teknolojik açlığınızı kapatırız. Daha Chip, Hürriyet.com.tr vb. haber dergilerinde çıkan GerçekBilim şimdide Digital Age dergisinde. Digital Age dergisi hakkında bölümünde kendinden böyle bahsetmiş. Digital Age deyince akla öncelikle teknoloji geliyor ama bu bir teknoloji dergisi değil. Bizim için teknoloji yalnızca bir çıkış noktası, esas odağımız ise dijital teknoloji altyapısının yarattığı yeni iş dünyası ve yeni hayat olacak. Bu dergide yazılımdan donanıma, GSM'den telekoma oyundan müziğe, dijitalin hüküm sürdüğü bütün endüstrilerden izler bulabileceksiniz Digital Age dijitalin yarattığı yeni hayatı, yeni iş yapma biçimlerini, yeni kültürü, bu yeni hayatın yansımalarını, imkanlarını, semptomlarını, sorunlarını, kısacası her şeyini yansıtan, anlatan, ortaya çıkaran, deşifre eden bir yayın, 'bir çağ' dergisi olacak. Sizi bizimle birlikte henüz eşiğinde olduğumuz ve şaşkınlığını üzerimizden atamadığımız bu yeni çağı yaşamaya, anlamaya ve anlatmaya davet ediyoruz. Digital Age'nin verdiği ek 'blogger guide' yani blog rehberi ekinde sitemiz 30,000' den fazla blog yazarının aktif kullandığı ve Hürriyet'e bağlı Bumerang Network 'te bilim kategorisinde 1 numarada gösterildi. Blogların yükselişte olduğu bugünlerde Bumerang Network üyesi bloglardan bilim, tatil, müzik, sinema, edebiyat, moda gibi 20 farklı kategoride kendi alanlarında en fazla ilgi çeken 100 blogtan biri olarak gösterildi. Digital Age'in sitemiz hakkında verdiği bilgi ise şöyle; Blogda yazan yazarlar dışında, Video ve Yeni İcatlar bölümü bloğun dikkat çeken kategorileri arasında yer alıyor. Oğuz Sezgin tarafından kurulan blogda yer alan çoğu bilimsel haber ve teknoloji yazısı oldukça ciddi kaynaklardan derleniyor ve herkesin anlayabileceği düzeye indirilip yayınlanıyor. Siteye abone olarak güncel bilgilerin hergün mail'e gönderilmesi de mümkün . Bu başarıda emeği geçen tüm Gerçek Bilim yazarlarına ve aileme teşekkürü bir borç bilirim. Gerçek Bilim okurlarına da tekrar teşekkür ederiz. Bilgi paylaştıkça artar, paylaşımlarınıza devam edin ve Gerçek Bilim'i yükseltin. Türkiyede Bilim ve Teknoloji alanında çok iyi yerlerde değiliz. Çünkü bazı önemli Kimyasalları yurtdisindan ithal ediyoruz.Oysa bizim de ana üreticisi olduğumuz kimyasallar mevcut.Bunlar en arasinda en başlicasi, Borik Asit,Boraks dir. Ama teknolojinin diger yapistaslarini olusturan; titanyum dioksit,potasyum permanganat,hidroflorik asit,askorbik asit,payet kostik,mono sodyum glutamat,fosforik asit,sles bu gibi önemli kimyasal hammaddeler ithal edilmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gercekten-hawking-kara-delik-yok-dedi-mi/", "text": "İşte bunu anlamak için klasik kara deliğin ne anlama geldiğini ve Hawking'in probleminin nerde başladığını öğrenmek lazım. 1915 yılında Einstein genel görelelik teorisinden denklemler üreterek yerçekimine bakış açımızı değiştirdi. Einstein'ın denklemleri, alman fizikçi Karl Schwarzschild 'in kütlenin dışa doğru küresel dağılımında çekim alanını belirlemek için kullanmasıyla zora girdi. Sonunda ise Schwarzschild, sonucu daha korkunç bir şekilde bağlayarak, cismin tümüyle içine çökebileceğini tahmin etti. Kütlenin tekillik merkezine doğru ışığın bile kaçamayacağı bir yerçekimsel alanla sarılacağını iddia etti. Her kara delik için ışığın kaçamadığı ve hapsedildiği bir çizgi vardır. Bu çizgiye olay ufuğu denir. İşte olay ufuğu kara delikleri evrende ayıran şeydir. İşte böylece klasik kara delik deyimi, genel rölativite teorisinden türetildi. 20.yy'ın başlarında diğer temel kuvvetleri anlamak için dervrimsel bir buluş kuantum mekaniği kullanılmaya başladı. 1970'lere gelindiğinde ise Stephen Hawking en ünlü atılımlarından birini yaparak, olay ufkunda neler olduğunu kuantum mekaniksel olarak açıklamayı düşündü. Olay ufkunda kütle parçacıklarının merkezi tekillikte nasıl ayrışıp yok olduğunu anlamak gerekiyordu. İşte Hawking, kara deliklerden uzaya radyasyon sızdığını, bu radyasyonun çekimli çekirdek tarafından yavaşça emildiğini, hatta yeterli zaman olduğunda kara deliklerin bu radyasyonu tümüyle buharlaştırabileceğini gösterdi. İşte kuantum mekanik bu işe karıştığında klasik kara delik terimi ölmüş oldu. Hawking' ten gelen son araştırmaya göre, kuantum mekanikle genel rölativite birleştirildiğinde, kütlenin vakumu cips formasyonunu yani olay ufkunu engelleyeceğinden, yerini daha geçici bir görünür ufuk ile değiştiriyor. İşte görünür ufuk olay ufkuyla aynı işi yapıyor. Yani maddeyi ve radyasyonu hapsediyor fakat bu geçici bir süre alıyor, sonunda ise madde ve radyasyon ve de birlikte taşıdıkları bilgi salınıyor. Kara deliklerden uzaya bilgi sızmaması gerekirken, sonunda tümüyle buharlaşma olduğunda yayılım olabileceği, orada bir kalkana ihtiyaç olmadığı ve güvenilir bir gözlemcinin tekrar kara deliğe ilerleyebileceğini belirtiyor. Astronomlar için galaksilerin merkezlerinde yer alan yoğun çekim alanları yani evrendeki en enerji dolu prosesler olay ufukları çok az iş yaptığından kara delikler halen gayet mevcut. Yani astronomik açıdan kara deliklere hiçbir şey olmadı. Yani Hawking'in demek istediği, genel rölativite denklemlerini yarattığı ve kuantum mekaniğin içerdiği klasik kara delik ilkesinin ve olay ufkunun olmadığı. Olay ufkundaki bu ışığın kaçma ya da kaçamaması olayının düşünüldüğünden çok daha kompleks olduğu belirtiliyor. Fakat halen 40 yıldan fazladır mevcut orijinal araştırmadan gelen ipuçları mevcut. Tabi medyanın yaptığı manşette olduğu gibi kara delik yok gibisinden bir başlık sırf ilgi çekmek için olsa gerek. Kara deliklerin düşünüldüğünden daha karmaşık olması , çekim ve kuantum ilkelerini iyice bir şekilde birleştirilmedikçe açıklanamayacak gibi gözüküyor. Hawking önerdiği çözüm oldukça zekice gözükmekle beraber , kara delikler var oldukça bu konuda pek çok yeni şey keşfedilecek teoriler ise gelişecek ve dallanacak . İşte bilim dogmatik değil tümüyle akılcı bu yüzden. Her an her şey değişebilir ve gelişebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/geri-donusturulebilir-super-yapistirici-dunyanin-dayanikli-malzemesi-olabilir/", "text": "Oak Ridge National Laboratuvarı'ndan bilim insanları, SEBS plastik hammaddesini ileri dönüşüm yaparak, açıdan bilinen en sağlam malzemeye dönüştürdü. Malzemenin küçük bir parçası bile 136 kg'a kadar ağırlık taşıyabiliyor. Bilim insanları polistiren-b-poli -b-polistiren polimerini başlangıç noktası alarak üzerinde kimyasal ayarlamalar yaparak tekrar kullanılabilir süper yapıştırıcıya dönüştürdü. Dinamik çapraz bağlama prosesiyle normalde uygun olmayan malzemeler arasında köprüler kuruluyor. Bilim insanları silika nanoparçacıklar ve boron esterleri kullanarak SiNP adını verdikleri eşsiz bir çapraz bağlı kompozit geliştirdi. Boron esterleri yapıştırıcının tekrar kullanılabilmesini sağlıyor ve çapraz bağların kolayca oluşturup, kopmasını tekrarlamasına imkan veriyor. Burada yapılan keşif, SEBS'in hidroksil grupları ile yeniden bağlar oluşturarak, istenilen işlere özellikleri adapte edebilmesidir. Ayrıca benzer tersinir bor ester bağlarının hidroksil gruplarına sahip farklı yüzeylerde oluşabildiğini bulduk, diyor araştırmanın başyazarı Anisur Rahman. Eşsiz malzemenin içindeki çapraz bağlar değişerek, cm2'de 136 kg'a kadar taşıyabilecek kadar güçlü yapışabiliyor. Ayrıca araştırmacılar malzemenin ayrılmasını test ettiğinde, piyasada mevcut bulunan yapıştırıcılardan çok daha güçlü olduğunu buldu. Bununla beraber yeni yapıştırıcı hem geri dönüştürülebiliyor hem de 204 C'ye kadar performansını koruyor. Bilim insanları yapıştırıcının uzay sanayi, otomotiv ve inşaat sektöründe kullanılabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gezegen-yasanabilir-proxima-centauri-4-isik-yili/", "text": "Dünyadan sadece 4 ışık yılı uzakta bulunan en yakın yıldızın etrafında yaşanabilir bölgede bir gezegen keşfettiler. ESO teleskopları ve diğer teleskopları kullanan araştırmacılar, Güneş'ten sonra Dünya'ya en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin yörüngesinde dolanan bir gezegene dair oldukça güçlü kanıtlar elde ettiler. Uzun süredir aranan Proxima b adlı dünya, soğuk kırmızı konak yıldızının etrafındaki bir turunu 11 günde tamamlıyor, gezegenin yüzey sıcaklığı ise suyun sıvı halde kalabilmesini sağlıyor. Bu kayalık dünya Yeryüzü'nden biraz daha büyük ve bize en yakın ötegezegen bu sayede burası Güneş Sistemi dışında yaşam barındırabilecek en yakın yer olabilir. Bu önemli gelişmeyi aktaran çalışma Nature dergisinde 25 Ağustos 2016 tarihinde yayımlanacak. Güneş Sistemi'ne dört ışık-yılından biraz daha uzakta bulunan Proxima Centauri adlı kırmızı-cüce yıldız Güneş'ten sonra Yeryüzü'ne en yakın yıldız konumundadır. Erboğa takımyıldızında yer alan bu soğuk yıldız çıplak gözle görülemeyecek kadar sönük olup, Alpha Centauri AB olarak bilinen ve çok daha parlak olan yıldız çiftine oldukça yakındır. Proxima Centauri 2016'nın ilk yarısında Şili'deki La Silla'da bulunan ESO 3.6-metrelik teleskopu üzerindeki HARPS tayfölçeriile düzenli bir şekilde gözlendi ve dünya genelindeki diğer teleskoplarla eş zamanlı olarak görüntülendi . Londra Queen Mary Üniversitesi'nden Guillem Anglada-Escude liderliğindeki bir gökbilimciler ekibi tarafından yürütülen bu kampanyaya Soluk Kırmızı Nokta adı verildi ve yıldızın yörüngesinde bulunan muhtemel bir gezegenin yıldız üzerindeki etkisinin ölçülmesi hedeflendi . Toplum tarafından geniş ölçüde merak edilen bir konuda yürütülen bir araştırma olması nedeniyle kampanyanın Ocak-ortası ile Nisan 2016 tarihleri arasındaki ilerleyişi Pale Red Dot web sayfası ve sosyal medya aracılığı ile paylaşıldı. Bunun yanısıra dünya genelindeki uzman araştırmacılar tarafından konu hakkında çok sayıda popüler makale de hazırlandı. Daha önce ESO gözlemevlerinde ve diğer tesislerde elde edilen gözlemler Soluk Kırmızı Nokta verileri ile birleştirildiğinde gerçekten heyecan verici bir sonucu ortaya çıkarmış oldu. Proxima Centauri bazen Yeryüzü'ne saatte 5 kilometre hızla yaklaşıyor normal insan yürüyüş temposu ve bazen aynı hızla uzaklaşıyordu. Dikey hızdaki bu düzenli hareket kendini 11.2 günde bir yenilemekteydi. Doppler kaymalarındaki küçük değişimlerin dikkatli analizleri sonrasında Proxima Centauri'den yaklaşık 7 milyon kilometre ötedeki bir yörüngede Yer-Güneş mesafesinin sadece % 5'i kadar bir uzaklıkta Yeryüzü'nden 1.3 kat daha büyük kütleye sahip bir gezegenin dolandığı ortaya çıkarıldı . Proxima Centauri gibi kırmızı cüceler aktif yıldızlardır ve yörüngelerinde gezegen varlığına dair davranışlar sergileyebilirler. Bu olasılığı eleyebilmek için ekip ayrıca Şili'de bulunan San Pedro de Atacama Göksel Keşifler Gözlemevi'ndeki ASH2 teleskopu ve Las Cumbres Gözlemevi teleskop ağını kullanarak kampanya boyunca yıldızın ışık değişimini dikkatli bir şekilde görüntülediler. Yıldızda parlama etkinliği gerçekleştiği esnada alınan dikey hız verileri son analiz çalışmasında dikkate alınmadı. Proxima b'nin yıldızına olan uzaklığı Güneş Sistemi'ndeki Merkür'ün Güneş'e uzaklığından çok daha yakın olsa da, yıldızın kendisi Güneş'ten oldukça sönüktür. Sonuç olarak Proxima b yıldızın etrafındaki yaşanabilir bölgede bulunmakta olup suyu sıvı halde tutacak bir yüzey sıcaklığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Proxima b'nin yörüngedeki sıcaklığına rağmen, yüzeydeki koşullar yıldızdan kaynaklana mor-ötesi ve X-ışın parlamalarından güçlü bir şekilde etkileniyor olabilir gezegene ulaşan enerji Güneş'ten Yeryüzü'ne ulaşan enerji miktarından çok daha fazla . Proxima b'nin yaşanabilirlik durumu ve gezegen üzerindeki muhtemel iklim koşulları iki ayrı araştırma makalesi olarak tartışılmıştır. Bulgulara göre sıvı haldeki su gezegenin yüzeyinde sadece en güneşli bölgelerde bulunabilir, bu bölgeler ya gezegenin güneşi sürekli gören yarıküresinde ya da tropikal kuşakta olabilir (3:2 rezonans dönüşü). Proxima b'nin dönüşü, yıldızından kaynaklanan güçlü ışınım ve gezegenin oluşum geçmişi buradaki iklim koşullarını Yeryüzü'ne göre oldukça farklı hale getirmektedir ve muhtemelen gezegende farklı iklimler bulunmuyor. Bu keşifle birlikte gelecekte daha yoğun araştırmalar hem şu anki aygıtlar hem de Avrupa Aşırı Büyük Teleskopu gibi gelecek nesil dev teleskoplarla gerçekleştirilmeye devam edecek. Proxima b Evren'de yaşam için araştırılacak temel kaynaklardan biri haline gelecek. Bununla birlikte, StarShot projesi sayesinde Alpha Centauri sistemi de insanlığın başka bir yıldız sistemine gerçekleştireceği ilk ziyaretin hedefi konumundadır. Soluk Kırmızı Nokta kampansıyla alınan verilerin yanısıra, araştırma makalesinde Proxima Centauri'yi uzun yıllardan bu yana gözleyen bilim insanlarının katkıları da bulunmaktadır. Bunlar arasında UVES/ESO M-cüce programı ve ötegezegen araştırma öncülerinden R. Paul Butler da yer almaktadır. Erişime açık olan HARPS/Cenevre ekibinin uzun yıllardır aldıkları gözlemler de eklenmiştir. Soluk Kırmızı Nokta Carl Sagan'ın Yeryüzü için ifade ettiği ünlü soluk mavi noktasına atıf yapmaktadır. Proxima Centauri bir kırmızı cüce yıldız olduğundan çevresindeki gezegeni kızıl bir parıltıya maruz kalmaktadır. Bugun duyurulan tespit teknik olarak 10 yıldan bu yana gerçekleştirilmesi mümkün olan bir çalışmaydı. Aslında, daha küçük genlikli sinyaller daha önceden alınabilmişti. Bununla birlikte, yıldızlar düzgün birer gaz küresi değildir ve Proxima Centauri de aktif bir yıldızdır. Proxima b gezegenine ait güvenilir tespit yıldızın dakikalar mertebesinden on yıla kadar uzanan süreçte nasıl değişim sergilediğinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılabilmesinden ve fotometrik teleskoplarla parlaklık değişiminin görüntülenmesinden sonra mümkün olabilmiştir. Bu tür bir gezegenin su ve Dünya-benzeri bir yaşam türünü destekleyebilmesi yoğun teorik bir tartışma konusudur. Yaşama karşı getirilen ana endişeler yıldızın yakınlığı ile ilgilidir. Örneğin kütleçekimsel kuvvetler muhtemelen gezegenin aynı yüzeyini yıldız yönünde kitleyerek sürekli gün ışığına maruz bırakabilir, bu sayede gezegenin diğer yüzü sürekli karanlık kalacaktır. Gezegenin atmosferi de yavaşça buharlaşabilir veya güçlü mor-ötesi ve X-ışın radyasyonu nedeniyle Yeryüzü'nden farklı bir karmaşık kimyaya sahip olabilir, özellikle yıldız yaşamının ilk birkaç milyar yılında. Bununla birlikte, bunlardan hiçbirisi kesin olarak doğrulanmamıştır ve gezegen atmosferinin doğrudan gözlenmesi dışında herhangi bir karara varılması güçtür. Benzer faktörler TRAPPIST-1 etrafında yeni bulunan gezegenler için de geçerlidir. Bir gezegenin atmosferini araştırmak için bazı yöntemler yıldızının önünden geçişi esnasında yıldız ışığının Yeryüzü'ne ulaşırken gezegenin atmosferinden geçişine dayanmaktadır. Şu anda Proxima b'nin yıldızının önünden bu şekilde bir geçişi için olasıklar son derece düşük, ancak yine de bunun için gelecekte gözlemler planlanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/giyilebilir-esnek-batarya-terden-guc-uretiyor/", "text": "Her ne kadar giyilebilir elektronikler gün geçtikçe, gelişse de halen şarjlı rigit pillere ihtiyacımız var. Singapur Nanyang Teknoloji Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni batarya ise esnek ve emici yapısıyla teri emerek güç üretiyor. Böylece çok daha kullanışlı giyilebilir elektronikler yapılabilecek. 2 cm x 2 cm boyutunda olan bu batarya düz ter emici bir kumaşa basılıyor. Bu kumaş kol veya bilek bandına dönüştürülebilir. Böylece akıllı saatler ya da biyosensörlerde kullanım alanı olabilir. Tekstil o kadar emici ki, kişinin terlemesinden bağımsız olarak her zaman bataryaya güç sağlayabiliyor. Batarya hidrofilik bir molekül olan poli üretan-akrilat ve mikroskobik gümüş taneciklerinden oluşuyor. Terden gelen klor iyonları ve asiditeye maruz kaldığında tanecikler bir araya toplanıyor. Taneciklerdeki kimyasal reaksiyonlar elektrik iletkenliğini arttırıyor ve bu tanecikler arasında elektrik akımı akışına neden oluyor. Laboratuvarda yapılan testlerde gönüllünün bileğine batarya takılarak, yarım saatliğine sağlık bisikletinden pedal çevirmesi istendi. Kişi spor yaptığında 4.2 volt ve 3.9 miliwatt çıkış gücü elde edildi. Bu güç ile sıcaklık sensörü çalıştırılarak, cep telefonu ekranına bluetooth ile sürekli olarak veriler aktarılabiliyor. Bataryanın diğer bir artısı ise toksik kimyasallar veya ağır metaller içermediğinden zararlı elektronik atıklar oluşturmayacaktır. Bizim cihazımız mevcut teknolojilerden çok daha dayanıklı ve günlük içinde tekrarlanan stres veya tere karşı dayanabileceği gösterdik. Bataryamızın ince olması, giyilebilir teknolojiler açısından iki problemi çözebiliyor: Geleneksel saat pilleri estetik tasarım arayan kullanıcılar için problem teşkil ederken, daha ince bataryalar materyalin gün boyunca yeterli şarj taşıma kabiliyetini törpüleyebilir, diyor baş bilim insanı Prof. Lee Pooi See. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı. Caltech ve Binghamton Üniversitesi'nden bilim insanları da terle çalışan giyilebilir elektronikler geliştiriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/glaxosmithkline-alzheimer-asisi-uretecek/", "text": "GlaxoSmithKline ilaç firması ve Laval Üniversitesi' nden araştırmacılar, Alzheimer hastalarında beynin doğal savunma mekanizmalarını stimüle etmenin bir yolunu buldular. Bu büyük gelişmenin detayları, 15 Ocak tarihli Proceedings of the National Academy of Sciences araştırma dergisinin online sürümünde yayınlandı. Böylece Alzheimer için tedavi geliştirilecek ve hastalığı önlemek için aşı üretilebilecek. Alzheimer hastalığının temel karakteristik özelliklerinden biri de, toksik olarak bilinen amiloid beta molekülünün üretiminde artış olmasıdır. Sinir sisteminin savunma hücreleri olan mikroglial hücreler bu molekülü ortadan kaldıramaz ve senil plakları olarak birikirler. Sonrasında ise Prof. Dr. Serge Rivest liderliğindeki ekip, beyin immün sistemi hücrelerini aktivitesini stimüle eden bir molekül belirlediler. Bu molekül MPL yıllardır aşı adjuvanı olarak, GSK tarafından yıllardır güvenle kullanılıyor . Alzheimer semptomu gözlenen farelere, 12 hafta boyunca haftalık enjekte edilen MPL molekülü sayesinde senil plaklarda %80 ' e varan gerileme sağlandı. Bununla beraber, farelerin yeni görevler öğrenme yeteneğini ölçen testlerde bilişsel fonksiyonlarında belirgin ilerleme saptandı. Araştırmacılar MPL 'i iki yolla uygulayabiliyorlar. Alzheimer hastalığı olan kişilere , ilerlemeyi yavaşlatmak için intramusküler yolla verilebiliyor. Ayrıca amiloid beta molekülüne karşı antikor geliştirmek için üretilen aşı yoluyla da verilebiliyor. Alzheimer aşısı, hem Alzheimer hastalarında hem de hastalık için risk faktörlerine sahip insanlarda uygulanabilmekte. Şimdiye kadar etkin tedavisi bulunamamış olan Alzheimer hastalığında yeni geliştirilen tedavi yöntemi çığır açacak kadar ümit vaat ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/global-isinmayi-1-5c-sinirinda-2c-karsilastirma/", "text": "IPCC tarafından yayınlanan özel bir raporda; insanlığın toplumun her alanında eşi görülmemiş ve hızlı değişiklikler yaparak global ısınmayı 1.5 C 'de sınırlandırması gerektiği belirtildi. Böylece global ısınmanın yıkıcı etkileri bir nebze azaltılabilecek. Endüstri devrimiyle beraber küresel ısınmanın ortalama 1 C arttığı düşünülüyor. Aralık 2015'de 195 ülke Paris Anlaşmasını imzalayarak, iklim değişimine karşı dünya çapında bir tepki verdi. Bu anlaşmanın hedeflerinden biri global ısınmayı endüstri başlangıcı 2 C altı seviyede tutarak, yüzyılın sonuna doğru 1.5 C'lik artış hedefinde tutmak amaçlandı. 2018 Aralık ayında Paris Anlaşması'nı imzalayanlar Katowice Polonya İklim Değişimi Konferansında alınan kararların ilerleyişini inceleyecekler. Yeni IPCC raporunda ise 1.5 C ila 2 C sıcaklık artışı ile gelişen sayısız iklim değişiği tehditleri karşılaştırılacak. Ayrıca bu artışı geriye çevirmeye dair yapılabilecek aksiyonlar da değerlendirilecek. Bu rapor 40 ülkeden 91 bilim insanı tarafından kaleme alındı ve 6000'den fazla bilimsel referansa atıf yapıyor. Binlerce uzman ve hükümet çalışanını temsil ediyor. Araştırma, küresel iklim politikasının kritik yönlerini tartışırken, gelecek konferansta imzacıların kullanacağı önemli bir bilimsel girdinin parçası olacak. Bu rapordaki anahtar mesajlardan biri 1 C'lik global ısınmanın; ekstrem hava durumu, deniz seviyesinde yükselme, Artik deniz buzundaki azalma ve diğer değişikliklere neden olduğuna inanmak olacaktır,diyor IPCC Çalışma Grubu Eş Başkanı Zhai. Araştırmanın yazarları; 2 C yerine, iklim değişiklik limitini 1.5 C'de iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini hafifletmek adına ne kadar hayati olduğunu vurguluyor. Örnek verecek olursa küresel deniz seviyesinde beklenen artışın değişimi verilebilir . 2 C sıcaklık artışı, potansiyel olarak dünyanın okyanuslarında 10 cm (3.9 inç) yükselmesine neden olur ki; 1.5 C artış senaryosuna göre çok daha yüksek bir miktar. Belki bu çok gelmeyebilir ama yarım derecelik bir fark bile , ada kıyılarında yaşayan 10 milyon kişinin seller ve diğer afetlere karşı çaresiz bırakabilir. Ayrıca 2 C'lik senaryoda Dünya'nın okyanuslarının asitliği önemli miktarda artacağından, oksijen miktarı da düşecektir.Bu gibi faktörler deniz biyoçeşitlilik, ekosistemler ve balık hayatı için önemli bir risk teşkil ediyor . Ayrıca 1.5 derecelik sıcaklık sınırı, 2 derecelik senaryoya göre; yüzlerce milyon insanı açlık ve 2050 iklim değişikliği risklerinden koruyacaktır. 2 C'lik bir artış durumunda, daha yüksek ozon ve ısıya bağlı ölüm riski de dahil olmak üzere sağlığımız ve huzurumuz üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Sıcaklık artışı, sıtma ve deng humması gibi potansiyel ölümcül hastalıkların yayılmasına da yardımcı olacaktır. Bunun da ötesinde, mısır, pirinç ve buğday gibi tahıl ürünlerinin verimi iklim değişikliğine bağlı olarak daha da düşecektir. Küresel ısınma şimdiden birçok değerli ekosistem üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip. Örneğin; Dünya'nın mercan resiflerinin şaşırtıcı bir oranda yok olmasına neden oluyor. Yapılan incelemede , insanlığın ısınmayı 1.5 C'ye kadar frenleyememesi durumunda , hemen hemen tüm mercan resiflerinin , yükselen sıcaklıklar tarafından azalacağını tahmin etmektedir; bu durumda, resiflerin yüzde 70-90'ını kaybedebiliriz. Paris Anlaşması'nın imzacıları, endüstriden ve binadan, arazi kullanımından, şehirlerin nasıl işlediğine ve elbette enerji üretmeye kadar her şeyde büyük değişiklikler yapmak zorunda kalacaktı. 2030 yılına gelindiğinde, küresel insan kaynaklı CO2 emisyonlarının 2010 seviyelerine göre yaklaşık yüzde 45 oranında düşmesi gerekecektir. 2050 yılına kadar, insanlığın net emisyonlarını sıfıra indirmesi gerekecek. Bu, karbon dioksit yakalama ve depolama ve karbondioksit giderme teknolojileri kullanılarak atmosferden temizlenen herhangi bir artık emisyon ile yenilenebilir enerjiye büyük bir dönüş gerektirecektir. Bu güncelleme için 2016-2035 yılları arasında küresel enerji sistemine 2.4 trilyon dolar yatırılması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/global-isinmayla-yildirimlar-50-artabilir/", "text": "Yeni yapılan bilimsel modellemelere göre ABD'de bu yüzyıl boyunca global ısınma nedeniyle yıldırımlar % 50 artışa geçecek. 14 Kasım tarihli Science dergisinde yayınlanan araştırma 11 farklı iklim modelinin yağış tahminleri ve bulut kaldırma etkileri incelendi. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nde yapılan araştırmada elde edilen iklim modellerinden birleşmiş bir etki yaratarak, yeryüzüne daha sık elektrik boşalımları yapabileceğini gösterdi. Daha fazla yıldırım düşmesi,daha fazla insana yıldırım düşmesine neden olur. Her yıl yaklaşık yıldırım düşen 1000 kişiden 100'ü ölmektedir. Tabi daha fazla yıldırım daha fazla yangın çıkaracaktır. Ayrıca yıldırımlar atmosferde azot oksit oluşturduğundan atmosfer kimyasının kontrolü için daha fazla güç sarf etmek gerekecektir. ABD Hava Hizmetleri'nden gelen yağış verilerini alarak, radyosonde ölçümleri ve yıldırım sayılarına bakılarak varyasyonlar % 77 oranında ilişkilendirilebiliyor. Gerçekten yıldırım tahminlerinin bu kadar iyi çalıştığını görünce çok şaşırdık,Sonrasında 11 farklı iklim modelini tahmin ederek bu yüzyıl boyunca CAPE faktörünü hesaplayarak Birleştirilmiş İç Kıyaslama Modelleme Projesi'nde( Coupled Model Intercomparison Project -CMIP5) gözlemledik. CMIP iklim modelleyiciler arasında birleştirilmiş atmosfer ve okyanus genel sirkülasyon modelleri standart bir protokolü oluşturuyorlar. Böylece modeller karşılaştırılıyor ve valide edilebiliyor. Bu modeller her 0C artışında, bu yüzyılın sonuna doğru CAPE faktöründe % 11 artış öngörüyor. 2100'e kadar CAPE ve yağış oranlarında % 12 artışa istinaden yıldırımlarda % 50 artış bekleniyor. Alınan veriler karbondioksit emisyonunun yükselmesiyle , sıcaklıkların 4 C derece artacağını öngörüyor. Su buharındaki artış yıldırımlı fırtınalara yakıt olurken, yıldırım oranları sıcaklığa hassas bir şekilde bağlı. Tabi benzer şekilde Türkiye'dede global ısınma kaynaklı yıldırımları artması olasıdır. - D. M. Romps, J. T. Seeley, D. Vollaro, J. Molinari. Projected increase in lightning strikes in the United States due to global warming. Science, 2014; 346 (6211): 851 DOI: 10.1126/science.1259100"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/google-bilim-fuarinda-halkin-birincisi-elif/", "text": "Elif Bilgin'in çalışması Google Bilim Fuarı'nda binlerce proje arasından sıyrılarak 15 Global Finalist'ten biri olmaya hak kazandı ve popüler bilim dergisi Scientific American'ın Science in Action ödülünün de sahibi oldu. İstanbul'da yaşayan 16 yaşındaki Elif, 2 yıl boyunca muz kabuğundan biyoplastik üretmek için çalıştı. Tam 10 farklı yöntemi başarısız olsa da yılmayan Elif son iki denemesinde amacına ulaştı ve elektrik yalıtımında kullanılabilecek malzemeyi muz kabuğundan üretmeyi başardı. Google Bilim Fuarı için yürüttüğü bu proje ile Elif, ABD'de yaklaşık 168 yıldır her ay yayınlanan popüler bilim dergisi Scientific American'ın Science in Action ödülünün sahibi oldu. Neredeyse herkesin evinde bile yapabileceği bir şey dediği buluşuyla derginin bu yılki yarışmasında birinci olan Elif'in yarışma maratonu burada bitmiyor. Elif Bilgin Scientific American'ın yarışmasından elde ettiği birincilik ile binlerce proje arasından sıyrılarak, Google Bilim Fuarı'nda 15 Global Finalist'ten biri olmaya hak kazandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/google-chrome-kullanarak-yeni-galaktik-100000-yildiz-haritasi-kullanabilirsiniz/", "text": "Google geçenlerde yeni bir interaktif bir yıldız haritası yayınladı. 100,000 yıldız haritası adı verilen bu harita istediğiniz bir noktadan tıkladığınızda etrafınızdaki yerel evrensel boyutu algılamanıza imkan tanıyor. 100,000 yıldızın detaylı bilgisinin ve yakındaki düzinelerce yıldızında 3 boyutlu animasyonlarının yer aldığı bu harita gerçekten büyüleyici. Ayrıca yakından bu yıldızları süper ısıtılmış filamentlerinden yıldızımızdan güneşimizin yüzeyine ulaşabilirsiniz. Galaktik ölçütlerde her yıldızın yerini görsellemek gerçekten bir problem teşkil ediyor. Samanyolu' ndaki 200 milyardan fazla yıldızın her detayını yakalamak bilim adamlarının ve bilgisayarlarının gücünü gerçekten aşan bir şey. Buna rağmen, NASA ve ESA gibi ciddi kaynaklardan alınan görüntüler ve bilgiler işlenerek, güneşimiz ve çevredeki yıldızların konumlarını ve yönlerini belirterek sonunda küçük bir adım atabildik. Deney Google Chrome' un WebGL, CSS3D ve Web Audio desteğini kullanıyor. Müziğin ise büyük çoğunluğu Sam Hulick tarafından yapılmış. Sam Hulick ise , Mass Effect adlı popüler bir video oyununun müziği nedeniyle oyun fanatikleri tarafından iyi biliniyor. Ayrıca bunun galaksinin sanatsal bir sunumu olduğunu hatırlatmakta yarar var, burada gördüğünüz her şey gerçeği tam olarak yansıtmıyor olabilir. Özellikle komşu yıldızların yüzeylerinin yakından görüntüleri. 100,000 Yıldız haritasını görmek için Chrome browser kullanmak zorundasınız. Play tuşunu tıklayarak, uygulamanın tanıtımını görebilir, galaksi hakkında yeni şeyler öğrenebilir ve enteresan hayallere dalabilirsiniz. Farenizin imlecini sağa sola hareket ettirdiğinizde etrafta dönebilirsiniz. 100,000 yıldız haritası için burayı tıklayın."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/google-in-tukettigi-elektrik-enerjisinin-260-milyon-watt-oldugunu-acikladi/", "text": "Google 'ın Hamina, Finlandiya' daki bilgi işlem merkezi, öncesinde kağıt fabrikasıydı. Uzun yıllardır Google tarafından gizli tutulan rakamlar,şirketin devasa işlem gücünün ne kadar elektrik tükettiğini gözler önüne serdi. New York Times' ın haberine göre Google bilgi işlem merkezinin sürekli çalışması halinde 260 milyon watt enerji tükettiği açığa çıktı. Bu tüketim, bir nükleer santralin ürettiği enerjinin yaklaşık dörtte birine denk geliyor. Google bu enerjiyi Gmail, arama motoru, Google Ads, Youtube gibi hizmetleri sağlamak için harcıyor. Google ' ın 2010 için karbon emisyonunun 1.5 milyon metrik tonun biraz altında enerji tükettiği tahmin ediliyor. Yine Google' ın tükettiği tüm elektrik karbon kaynaklı değil, Google rüzgar enerjisi de kullanıyor ama yine de yinede makul bir tonaj mevcut. Tabiki başka bir açıdan düşünürsek, Google' da her gün milyarlarca arama yapılıyor ve bunlar da tabiki benzin tasarrufu sağlıyor. Google aramaları sayesinde kütüphaneye veya seyahat ajansına gitmekten kurtulabiliyorsunuz ve adresleri kolayca bulabiliyorsunuz bu şekilde de enerji tasarrufu yapıyorsunuz. Google' ın araştırmasına göre bir kullanıcı saatte 180 watt tüketiyor bu da 60 watt lık bir lambanın 3 saat yanmasına denk."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/google-kuantum-bilgisayarla-ilk-kez-bir-kimyasal-reaksiyonu-simule-etmeyi-basardi/", "text": "Google araştırmacıları ilk kez kuantum bilgisayar kullanarak, kimyasal bir reaksiyonu simüle etmeyi başardı. Reaksiyon oldukça basit olmasına rağmen, kuantum bilgisayarların pratik kullanımını kanıtlamak açısından, bu başarı büyük önem teşkil ediyor. Atom ve moleküler sistemler kuantum mekaniğiyle işlediğinden, kuantum bilgisayarların daha hassas simülasyonlara imkan vermesi bekleniyor. Kuantum bilgisayarlarda kuantum bitleri yani kübitler sayesinde bilgi depolama ve hesaplama işlemleri yapılıyor. Buna rağmen, kuantum bilgisayarlarda büyük atomların veya kimyasal reaksiyonları hassas bir şekilde simüle etmek oldukça zor. Google ekibi Sycamore'un kuantum bilgisayarını kullanarak, bir kimyasal reaksiyonun ilk doğru simülasyonunu gerçekleştirmeyi başardı. Sycamore 2019 yılında ilk kez klasik bir bilgisayarın yapması imkansız olan bir işlemi gerçekleştirerek, kuantum üstünlüğe ulaştı. İşte bilgisayarın son marifeti diazen molekününün simülasyonu oldu. Diazen 2 azot ve 2 hidrojen atomundan oluşuyor, gerçekleşen reaksiyonda hidrojen atomları, azot atomlarının etrafından farklı konfigürasyonlara giriyorlar. Oluşturulan kuantum simülasyonu, klasik bilgisayarlarla oluşturulan simülasyonlarla kontrol edilerek, onaylandı. Aslen bu reaksiyon kuantum bilgisayarında simülasyon yapmak için çok basit kalıyor ama kuantum bilgisayarlar için bu basamak oldukça önemli bir aşamanın parçasını barındırıyor. Bu algoritmayı daha kompleks reaksiyonları simüle etmek için kullanmak çok daha kolay olacak diyor Babbush: Daha büyük reaksiyonları simüle etmek için, daha fazla kübit ve hesaplama için biraz daha ince ayar gerekecek. Belki bir gün kuantum simülasyonlar kullanarak yeni kimyasallar geliştirilebilir, diyor. İleride daha dayanıklı, hafif ve farklı şekillere girebilen materyallerin önü açılacak demektir.!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gorunmezlikte-bir-adim-daha-atildi/", "text": "Günden güne görünmezlik üzerinde yapılan çalışmalar gerçekliğe yaklaşıyor. Duke Üniversitesi' den bir araştırma ekibi küçük bir silindiri mikrodalga radyasyonda görünmez hale getirmeyi başardı. Bu alet diğer cihazlar gibi mikrodalga radyasyonu diğer aletler gibi yansıtmayarak, illüzyonu mükemmel hale getiriyor. Bu teknik yardımıyla askeri açıdan mikrodalgalara karşı aletleri gizlemek ve telsiz iletişimini geliştirmek mümkün. Araştırmacılar, Nathan Landy ve David R. Smith, metamateryal adı verilen bir malzeme yaratarak, uzun dalga boyundaki mikrodalgaları kenarları boyunca bükerek, gerisindeki her şeyi görülebilir yaparak kendini görünmez kılıyor. 2006 yılında Smith ve meslektaşları teorik açıdan böyle bir görünmezlik cihazı yapılabileceğini ileri sürerek, aynı yıl içinde bazı kusurları olan bir görünmezlik cihazını yapmıştı. Smith ve Landy son çalışmalarında, ufak dalgalanmalara sahip bir yüzey yaratarak, radyo dalgalarını bükmeyi başardı. Aynı dalgaların bir nesneye çarptığında etrafından dolaşması yanstıma yerine absorbsiyon yapıyor. Bu teknik nesneyi mikrodalga sensörler tarafından görünmez kılıyor. Bu cihaz mikrodalgaları yansıtmamasına rağmen halen geliştirilme aşamasında. Işık dalgalanmaları mikrodalgaları büküyor eğer biri cihazı oynatırsa silindirin daha fazlası görünür hale geliyor. Landy normalde silindiri veya herhangi bir cismi gerçekten göremeyeceğinizi, çünkü görünmezlik aygıtı içinde çok fazla yansıma olduğunu belirtiyorlar. Bu sanki daha parlak bir aynaya bakmak gibi oluyor. Radarlar için aslında bu çok kullanışlı değil çünkü dizilim oldukça karışık. Ayrıca bu tarzdan bir görünür ışık için metamateryal üzerinde çalışmanın oldukça karışık olduğunu ve küçük dalgalanmaların çok daha küçük olması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca bu yılda Mercedes firması F-cell dediği sıfır emisyonlu arabası için, ledlerle optik illüzyon yaratarak ilgi çekici bir reklam yapmıştı. Araba kameralar yardımıyla arkasındaki görüntüyü öne yansıttığından bir nevi görünmez oluyordu. Böylece Mercedes emisyon açısından arabasının görünmez olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Görünmezlik son yılların en ilgi çeken konularından biri ve en son Harry Potter kitaplarında büyülü görünmez pelerin olarak işlendiğinden , konu görünmezlik pelerini olarak da biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/goz-kirpma-kontrol-kontakt-lens-otomatik/", "text": "San Diego Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar, kullanıcının göz hareketlerini algılayarak uzak ve yakındaki cisimlere odaklanabilen bir kontakt lens prototipi geliştirdiler. Böylece sadece gözlerinizi kırparak bir cisme zum yapabileceksiniz. Her ne kadar bilim kurgu filminden fırlamış bir teknoloji gibi, dursa da bu türünün ilk örneği olacak. Şimdilik bu prototip özel bir teçhizat olduğundan, insanlar üzerinde çalışabilecek minyatür bir prototipin yapılması gerekiyor. Fakat bu teknolojinin bile bazı etkileyici kullanım alanları mevcut. Geçenlerde yayınlanan A Biomimetic Soft Lens Controlled by Electrooculographic Signal-Elektrookülografik Kontrollü Biyomimetrik Yumuşak Lensaraştırmasında lensin iki kısmı olduğu belirtiliyor. İlk olarak, lens insan gözündeki lensin çalışma prensibini taklit ediyor. Organik bir doku yerine elektrik akımı uygulandığında şeklini değiştirebilen bir polimer filmlerden oluşan tabakalardan oluşuyor. Dış elektrik kaynağından gelen elektrik iletildiğinde tabakalar genişliyor, lensin kalınlığı azalıyor ya da büzüldüğünde tersi etki gösteriyor. İşte bu iki davranışta da yapay lensin odak noktası değişerek uzaklaşma veya yakınlaşma yapıyor. Araştırmanın asıl ilginç kısmı ise kontakt lensin kontrol edilme mekanizmasının otomatik olması.Sistemde tuşlar yerine insan gözünden gelen Elektrookülografik sinyaller işleniyor. Normalde insan gözünün etrafını çevreleyen bir elektrik alanı vardı. Gözün önü ve arkasındaki bu ölçülebilir potansiyel fark, kişiye hareketleri izleme ve dönüştürme imkanı veriyor. İşte bu yaklaşım sayesinde kısıtlı hareket imkanına sahip engelliler de kontakt lensi kullanabilecekler. Örneğin bir kitabın sayfasını okumak için kafanızı eğdiğinizde, otomatik olarak yakındaki nesneleri odaklayacak uzağa baktığınızda daha uzak bir ufka odaklanacak. Hatta sistemin duyarlılığı çoklu göz kırpmaları tespit ederek, aynı telefoto lensleri gibi değişebilir. Tabi yine de gözlük yerine bu kontakt lensleri kullanmak için teknolojinin rafine olması gerekiyor. Kimse kafasında elektrotlarla çılgın gibi bu lensleri kullanmak istemez. İşte bunun için Ar-Ge şirketlerinin büyük yatırımlar yaparak çığır açıcı birkaç buluş yapması gerekiyor. Google bile gözden şeker ölçen akıllı kontakt lensinden vargeçti. Eğer bu teknoloji kullanışlı bir hale getirilirse, askeri teknolojilerden, tıbba kadar pek çok alanda kullanılabilir. Teknoloji ilerledikçe o lenslere daha neler sığdıracaklar, sanal gerçeklik cihazı bile tarih olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gozenekli-silikondan-terleme-yapmayan-biyosensor-uretildi/", "text": "Günlük olarak giyilebilen biyosensörler kullanarak kan şekeri ya da stres seviyeleri gibi değerlerinizi takip edebilirsiniz. Binghamton Üniversitesi'nden bilim insanları giyilebilir elektronikleri daha konforlu ve daha temiz sinyaller verecek gözenekli silikondan biyosensör geliştirerek devrim niteliğinde bir gelişmeye imza attı. Bu gözenekli silikonlar sayesinde terinizin buharlaşmasını sağlarken pek çok seçeneği de beraberinde getirecek. Araştırmacılar silikon olarak, polimetilsiloksan malzemesini başlangıç noktası olarak seçtiler. Bu malzeme biyosensörlerin geliştirilmesinde sıklıkla kullanılıyor. Esnek ve biyo-uyumlu olduğundan oldukça yararlı. Fakat normalde bu solid yapı gözenekli olmadığından, nefes alabilirliği yok ve bazı problemlere neden oluyor. Atletik görüntülemede, derinizde bu cihaz varsa, cihazın altında ter birikebiliyor. Bu da enflamasyon ve ölçüm gibi problemlere neden olabiliyor, diyor araştırmanın yazarı Matthew Brown. Brown ve arkadaşları electrospinning tekniği kullanarak gözenekli PDMS üretmeyi başardı. Bu teknikte sıvılara elektrik alanı uygulanarak, mikroskopik iplikçikler üretebiliyor. Bu üretim metoduyla insan epidermisindeki kolajen ve elastik iplikçiklere benzer yeni bir malzeme üretiliyor. Ayrıca bu malzeme insan derisine de kendiliğinden yapışıyor. Araştırma ekibi gözenekli PDMS'i bir dizi performans testine tabi tuttu ve egzersiz esnasında terin buharlaşmasında imkan vererek, yüksek çözünürlüklü sinyaller ürettiğini gözledi. Karşılaştırmak için kullanılan gözeneksiz PDMS'de ise terin buharlaşmadığı ve ancak düşük çözünürlüklü sinyaller üretebildiği gösterildi. Terin yanı sıra bu gözenekli materyal küçük moleküller ve gazın geçişine izin veriyor. Araştırma ekibine göre bu şu anlama geliyor, bu malzeme vücut dokularına entegre edilerek yara iyileştiren malzemeler veya oksijen ve karbondioksit gözlemleyen veya insan hücreleri içeren cihazlarda bile kullanılabilir. Araştırma Advanced Materials Technology dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gozlerimizin-beyin-sinyal-inhibitor-yeni-tip-bilim/", "text": "Ayrıca araştırmacılar , bu alt tip retina nöronlarının bazı bilinçaltı davranışlardan sorumlu olabileceğini buldu.Işık döngüleri gibi sirkadiyen ritimlerin senkronizasyonunda ve yoğun ışıkta gözbebeğinin küçülmesi gibi bilinçaltı davranışlarda bu nöronlar devreye giriyor. Bu nöronların fonksiyonu daha da iyi anlaşıldığında,ışığın davranışımızı nasıl etkilediğine dair yeni yollar keşfedilebilir. Bu inhibitör sinyaller, sirkadiyen saatin loş ışıkta sıfırlanmasını ve gözbebeğinin düşük ışıkta küçülmesini engelliyor. Böylece görüşümüz adapte oluyor ve günlük fonksiyonuna devam ediyor. Bu sonuçlar sayesinde gözümüzün ışıkta nasıl zarifçe duyarlılık gösterdiğine dair mekanizmayı anlamamızı sağlayabilir. Buna karşın, bilinçaltı davranışlarımızın ışığa karşı duyarsızlığıyla da kıyaslanabilir, diyor araştırmaya liderlik eden Yrd. Doç. Dr. Tiffany Schmidt. Araştırma 1 Mayıs'ta Science dergisinde yayınlandı. Araştırmada , Northwestern Weinberg Sanat ve Fen Fakültesi'nde nörobiyoloji alanında Yrd. Doç. Dr. Tiffany Schmidt ve eski doktora sonrası öğrenci Takuma Sonoda araştırmanın ilk yazarı olarak yer alıyor. Bu çalışmada Schmidt ve ekibi fare modelinde inhibitör retina nöronlarını bloke etti. Alt tip retina nöronları bloke edilince, loş ışık farelerin sirkadiyen ritimini değiştirmesinde daha etkili oldu. İşte bu çevrede ışık değişimleri olduğunda, gözden gelen sinyalin aktif bir biçimde sirkadiyen ritimlerin yeniden düzenlenmesini inhibe ettiğini öneriyor ki, bu beklenmedik bir şeydir. Şöyle bir mantık yürütebiliriz, çünkü çevredeki ışığın parlak/karanlık döngüsünde ufak değişimler olması vücudun tüm sirkadiyen saatini ayarlamayı gerektirmiyor. Sadece ışığın gece-gündüz gibi kalıcı değişimler geçirdiğinde devreye girmesi gerekiyor, diyor Schmidt. Ayrıca Schmidt'in ekibi , gözden gelen inhibitör sinyallerin engellenmesiyle farelerin gözbebeklerinin ışığa karşı daha duyarlı olduğunu buldu. İşleyen hipotezimiz gereği, bu mekanizma gözbebeklerinin çok düşük ışıkta kısılmasını engelliyor. Retinaya çarpan ışık miktarı arttıkça, ışığın az olduğu ortamlarda görmek daha kolaylaşıyor. İşte en azından bu mekanizma, niçin gözbebeklerin ışığın parlaklığı artana kadar küçülmekten kaçındığını açıklayabilir, diyor Sonoda."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gpm-uydusu-sayesinde-hava-tahminlerinde-yeni-cag-basliyor/", "text": "2005'den beri NASA ve Japon Uzay Ajansı tarafından geliştirilen yeni uydu GPM, tüm dünyayı haritalayarak , yağmur ve kar ve fırtına sistemlerini neredeyse eş zamanlı olarak ölçmek için tasarlandı. Global Yağış Ölçümü çekirdek gözlemevi yıllardır geliştirilen bir proje ve 27 Şubat'ta uzaya fırlatılacak. Diğer uydularla bağlantı içinde olacak uydu, dünyadan 407 km yüksekte ve ekvatora 65 derece eğik şekilde hareket edecek. Uydu bu sayede her üç saatte bir gezegenin her hangi bir yerindeki yağmur ve karın yakın gerçek zamanlı gözlemlerini verecek. Bu sayede dünyadaki yağış oranları hakkında daha kapsamlı bilgi alınabilecek. Ayrıca bu sayede yağış oranlarının belirlenmesi zor olan yüksek ve ıssız bölgelerde yağış oranları tespit edilebilecek. Aslında bu GPM görevi 1997' de ilk gönderilen tropik yağışları ölçen uydunun halefi niteliğinde. Daha önce gönderilen TRMM uydusu sayesinde ekstrem hava durumları hakkında önemli gelişmeler sağlanarak, tropikal fırtınalar hakkında bilgi edinildi. .GPM uydusunda daha önce gönderilen uydudaki örnekleme metodu kullanıldı. Uydu mikrodalga radyometre ile donatılıp, yağmur ve kar yağışındaki yoğunluk ve miktarı ölçmeye yarıyor. Ayrıca bu sistemin dual-frekanslı radar taşıyarak, bulutlardaki parçacık sistemlerini ve her bulut tabakasının hayli detaylı verilerini yollayabiliyor. Ayrıca bu GPM uydusunda ilk kez kullanılan teknoloji harikası bir sensör sayesinde kar yağışı ve hafif yağmur uzaydan doğrudan tespit edilebilecek. Yağış gözlenmesi açısından çok önemli bir teknolojij adım olan bu gelişme sayesinde kar gibi yağış çeşitleri anlaşılarak gerçek bir global gözlem sistemi yaratılmış olacak. Çünkü normalde kör nokta adı verilen ve yüksek bölgelerde olan bu yağışlar kolaylıkla tespit edilemiyor. Bu sistem sayesinde dünyada yağış seviyelerindeki değişmeler gözlenerek global su döngüsü takip edilerek tarım açısından önemli faydalar sağlanabilecek. Bununla beraber gelen fırtınalar ve seller hakkında daha önceden önlem alınabilecek. Bu sayede tahliye ve insan kaybı minimize edilebilecek. Uydu fırlatılmadan önce son kontroller yapıldı ve bütün sistemler açık hale getirildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/grafen-anahtarlar-internet-hizini-yuz-katina-cikarabilecek-mi/", "text": "Bath ve Exeter Üniversitesi' nden bilim adamları birkaç tabakadan oluşan grafen materyalini kullanarak yapılacak optik anahtarların bugün erişilen internet hızlarının yüz katına çıkaracağını belirtti. Optik anahtarlar telekomünikasyon yapısında çok önemli bir rol oynuyor. Etkileyici performansa sahip olan yarı iletkenler sayesinde internet hızları hızla artabilir. Işık, katkılanık yarı iletkene vurduğunda, açığa çıkan enerji elektronları düşük enerjili halden yüksek enerjili halen geçirerek elektriğin iletimini sağlar. Başlangıçtaki enerji geri salındığında ise, elektronlar tekrar orijinal hale geri dönüyorlar . Böyle bir materyal yapılarak, bilgi hızlı bir şekilde iletilebilir. Araştırmacıların tek ihtiyacı ise bu materyal üzerinde elektronların enerji köprüsünde nasıl aşağı yukarı aktıkları. İşte kritik faktör rekombinasyon zamanı yani, elektronun valans bandına geri dönerken geçirdiği zaman. Önceki yıllarda grafenin optoelektronikler için mükemmel bir materyal hipotezi sürülmüştü, fakat test edilememişti. Bath Üniversitesi' nden bilim adamları grafen benzeri yarı metallerin rekombinasyon sürelerini ölçmek bir yöntem buldular. Elektronların nasıl hareket ettiğini ölçmek için kızılötesi spektrumda kuantum seviyeleri arasındaki geçiş ölçüldü. Böylece bilim adamlarının şüpheleri doğru çıktı. Sıradan optik anahtarlar birkaç piko saniyede tepki verirken, grafen tabakaları sadece 100 femto saniyede tepki verdi. Yani grafen optik anahtar normalden yüz kat daha hızlı çalışıyor. Bu gelişmenin telekomünikasyon hızını arttıracak önemli bir gelişme olduğu ve grafen tabanlı kuantum basamaklı lazerlerin gelişmesine olanak tanıyacağı belirtiliyor. Bu lazerler sayesinde çevresel gaz sensörleri, nefes analizörleri, medikal diagnostik cihazları, lazerler, çarpışma önleme sistemleri ve hatta arabanızdaki cruise kontrolün geliştirileceğini belirtmekte fayda var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/grafen-cekici-isinlar-sayesinde-yildirimlar-istenilen-yere-yonlendirilebilir/", "text": "Belki size bilim-kurgu gibi gelebilir ama yeni geliştirilen bir teknoloji sayesinde yıldırımın nereye düşeceği belirlenebilir. Avustralya Ulusal Üniversitesi ve UNSW Canberra'dan bilim insanları, yıldırımların yönü ve yolunu değiştirebilecek öncü bir lazer çekim ışını teknolojisi geliştirdiler. Yıldırımlar her yıl Avustralya, Kaliforniya gibi bölgelerde kontrol edilemeyen yangınlara neden olabiliyor. İşte uluslararası araştırmacılardan oluşan bir ekip, çekici ışın içine hapsedilmiş grafen mikroparçacıklar kullanarak, yıldırımların düştüğü yeri kontrol edebilecek bir yöntem geliştirdiler. Avustralya Ulusal Üniversitesi ve UNSW Canberra'dan bilim insanları, yıldırımların yönü ve yolunu değiştirebilecek öncü bir lazer çekim ışını teknolojisi geliştirdiler. Yardımcı araştırmacı Dr. Vladlen Shvedov,ekibin lazer ışınını yıldırım oluşturacak şekilde kullanarak, spesifik hedeflere yönlenecek şekilde deşarj ettiklerini anlatıyor. Bu deney,gerçek yıldırımda oluşan atmosferik koşulların benzerini simüle ediyor, diyor Dr. Vladlen Shvedov. Ne yazık ki, son yıllarda global ısınmanın etkisiyle daha az yağmur yağıyor ve yıldırımların yoğunluğu artıyor. Bu da orman yangınlarına davetiye çıkarıyor. Ekibin geliştirdiği simülasyonda, ilk olarak küçük bir hava boşluğuyla ayrılmış iki yüklü plaka kullanarak, fırtına koşulları yeniden yaratıldı. Normalde elektrik bu iki plaka arasında rastgele atlıyordu fakat fizikçiler buna zekice bir çözüm üreterek, kıvılcımların atladığı yolu kontrol etmeyi başardılar. Aslen basit bir kurulumumuz vardı. Sadece yüklenmiş iki iletken plakadan oluşuyor. Sonra bir bu ortama çekici ışın içinde sıcak parçacıklar tanımladık ve bunlar iki plaka arasında deşarjı indükte etti. Bu da şunu gösteriyor; bu iki plaka arasında nerede ve ne zaman deşarj olacağını kontrol edebiliyoruz, diyor yardımcı yazar Andrey Miroshnichenko. Doğası gereği yıldırım bir buluttan, diğer bir buluta ya da buluttan, yere olabilecek en iletken yolu kullanarak deşarj olur. Gözlemciler için bu rastgele gökyüzünde kıvılcımlar ve çatallardır fakat yıldırımlar çok özel iyonlanmış gaz kanalları kullanarak havada en iletken çizgide yol alır. Lazerden gelen enerji parçacıkları ileri doğru iter ve onları ısıtır. İşte parçacıklar yeterince ısındığında, etraflarındaki hava iyonize olarak, lazer ışını boyunca daha iletken bir yol yaratır. Lazerin çizdiği bu yol yıldırımlar için dayanılmaz olacaktır. Basitçe çekici ışınımızı nereye yönlendirirsek, yıldırımın oraya düşmesi olasıdır. Tabi laboratuvarda yapılan testler oldukça küçük ölçekli olduğunda daha büyük deneyler yapılması gerekiyor. Yine de teknoloji şimdiden oluşturuldu ve saha testlerinin 3-4 yıla bitirilmesi planlanıyor. Tabi yine de halen aşılması gereken bazı zorluklar var. Deney şimdilik sadece deşarjı indükte ederek, istenilen noktaya yöneltmeye yarıyor. Fakat doğal yıldırımlar bu deneyde olduğundan çok ama çok daha güçlüdür. Araştırmacılar henüz bu kadar güçlü bir olayla mücadele edilecek teknolojisi yok. Belki toprağa bağlanmış bir paratoner işe yarar ama bunu güvenli hale getirmek halen çok zorlu bir süreç. Aynı zamanda laboratuvar ölçekli bu teknolojinin kaynak yapmada ya da optik bir neşter geliştirmede işe yarayabileceği düşünülüyor. Farklı kullanım alanları da doğabilir. Belki de yıldırımların enerjisini depolayabilecek bir teknoloji bile geliştirilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/grafen-gumus-hibrit-materyal-sayesinde-esnek-transparan-ekranlar-uretilecek/", "text": "Bilim adamları güneş pillerinde, esnek ekranlarda ve geleceğin optoelektronik devrelerinde portatif ürünlerinde kullanılabilecek yeni bir çeşit şeffaf elektrot üretti. Bu teknoloji optolelektronik sensörlerde ve bilgi işlemede kullanılabilecek. Bilim adamlarının geliştirdiği bu elektrot gümüş nano tellerin inanılmaz incelikteki grafenle kaplanmasıyla elde edildi. Hibrit materyal normalde oldukça nadir olan indiyum kalay oksitin yerine geçerek, transparan ekranlar, televizyonların yapımında kullanılabilecek. İndiyum bir eser element olduğundan dünyada oldukça az bulunuyor ve esnekliği oldukça az. ITO zamanla bozunuma uğradığından , esnek ekranlar için kullanışlı bir madde değil.Ayrıca çatlayabiliyor. Yeni bulunan hibrit materyal sayesinde yeni buluşlar yapılabilecek. Örneğin esnek transparan güneş pilleri, renkli ekranlar ve akıllı gözlükler yapılabilecek. Bu materyaldeki anahtar inovasyon şeffaf, iletken ve esnek olması, diyor Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği' nden profesör David Janes. Araştırma Advanced Functional Materials jurnalinde Nisan ayında yayınlandı. Aslında bu mühendislik malzemesi nano boyutta terziliğin teorisinin nasıl çalışabileceğine güzel bir illüstrasyon, diyor doktora öğrencisi Muhammad A. Alam . Bu tarzda hibrit yapılar sayesinde bilim adamları, süper ince filmlerde elektron transferi darboğazını iki boyutlu malzemelerle aşabilecek. Grafen yaprakları tanecik adı verilen segmentlerden oluşuyor. Bu segmentler dayanıklığı arttırıyor. Gümüş nano teller ise yine aynı kürdanlar gibi koordine olarak yüksek dayanıklılık sağlıyor. İşte bu tellerin rastgele dizilmesi birbirleri arasında zayıf etkileşim yaratsa da, yüksek dayanıklılığa neden oluyor. Grafen gümüş nano telleri kaplayarak tellerin üstüne geriliyor. Elektrik iletkenlik ise indiyum kalay oksitin 5 katı kadar. Normalde ITO' da iletkenlik 22 ohm/sqm iken, hibrit materyaldeki yaprak iletkenliği 100 ohm/ sqm. Ayrıca ITO büküldüğünde rezistansı oldukça artarken, hibrit materyalde bu oldukça düşük kalıyor. Uygulamanın patenti Purdue Teknoloji ofisi tarafından alındı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/grafen-led-sayesinde-esnek-ve-seffaf-cep-telefonlari-hayata-gececek/", "text": "Manchester ve Sheffield Üniversitesi'nden bilim insanlarının geliştirdiği, yarı transparan grafen bazlı LED teknolojisi sayesinde yeni nesil cep telefonları esnek ve şeffaf bir ekrana sahip olabilecek. Hetero atomlar tarafından yaratılan sadece 10-40 atom inceliğinde ve tüm yüzeyi boyunca ışığı yansıtabiliyor. Evet doğru duydunuz sadece onlarca atom kalınlığında. Manchester Üniversitesi uzun yıllardır grafen üzerinde çalışıyor. Sir Andre Geim ve Sir Kostya Novoselov ilk kez 2004'de mekanik sıyırma kullanarak tek atom kalınlığında grafeni ayırmıştı. Sonrasında ise grafenle ilgili çalışmalar geniş bir alana yayılarak, umut vadeden 2D materyaller, bor nitrit ve molibden disülfit içeren malzemelere kadar uzandı. Novoselov'un önderliğindeki ekip, son olarak metalik grafenlerin kombinasyonuyla, heksagonal bor nitrit ve farklı yarı iletken tekli tabakaları izole ederek yeni nesil 2D LED yarı iletkenleri üretmeyi başardı. Atomik seviyede tasarlanan LEDler sayesinde devrim niteliğinde gelişme yaşanacak. Bu çalışmada grafenin birleşimiyle hem esnek, hem süper ince, hem de yarı- şeffaf ve son derece parlak ekranlar yapılabiliyor. Elastik ve şeffaf substratlardan hetero yapılar oluşturarak, esnek ve yarı-şeffaf elektronikler üretilebileceğini gösterdik, diyor Novoselov. Bu elastiklik ve yarı iletkenlik, mevcut LCD ve LED teknolojisi için alternatif çözümler üretebilir. Böylece ışıklandırma elemanlarından, çok yüzlü mobil cihazlara kadar yeni fütüristik uygulama alanları olacak. Yeni nesil optoelektronik cihazlar için bizim çalışmamız temel alınabilir. Şeffaf aydınlatmadan lazerlere ve daha kompleks uygulamalarda kullanılabilir, diyor Manchester Üniversitesi Kraliyet Mühendislik Akademisi'nden Araştırma Görevlisi Freddie Withers,. Van der Waals bağlarıyla oluşan bu hetero yapılar, farklı materyallerin tabakalar halinde atomik seviyede birleştirilmesiyle oluşturuluyor. Yeni cihazda kullanılan hetero yapılar elektron etkileşimi sağlayarak, elektronların hareketini kontrol eden kuantum seviyeleri yaratıyor. Böylece cihaz ışık yayıyor. Gerçekte, bu kuantum kanalları yük taşıyıcılar için spesiyal özelliklerini kullanarak onlar kuantum seviyede ince tabakalarda hapsediyor. İşte enerji seviyelerindeki bu ardarda gelen değişim foton yani ışık üretiyor. Demonstre edilen hetero yapıların fonksiyonel olduğu bölgenin, 2D kristallerin sayısında artışa neden olacağı ve elektronik kaliteyi arttıracağı umuluyor, diyor Novoselov.. Malzeme haftalarca stabil kalabiliyor ve performansında önemli bir değişim olmuyor. Araştırmacılara göre prototipteki malzemelerin güvenirliği ve stabilitesi sayesinde geleceğinin ticari açıdan parlak olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/grafen-sayesinde-daha-ucuz-ve-daha-dayanikli-karbon-fiber/", "text": "Süper dayanımı, sertliği ve hafifliği nedeniyle karbon fiber, arabalardan, uçaklara kadar bir çok alanda kullanılan bir malzeme olsa da yüksek maliyetli bir malzemedir. İşte Pennsylvania State Üniversitesi, Virginia Üniversitesi ve Oak Ridge Ulusal Laboratuvarları'ndan bilim insanları, karbon fibere çok düşük miktarda grafen katarak maliyeti düşürdü ve daha güçlü ve sert karbon fiberler üretmeyi başardı. Ayrıca karbon fiberin maliyeti,pound(0,45 kg) başına 15 dolar mal olduğundan oldukça pahalı bir teknoloji. Fakat bilim insanlarının bulduğu yeni teknik sayesinde, maliyet 5 dolara kadar inecek. Pennsylvania State Üniversitesi, Virginia Üniversitesi ve Oak Ridge Ulusal Laboratuvarları'ndan gelen bilim insanlarının oluşturduğu ekip, bu pahalı üretim prosesini ucuzlatmak ve araba üreticileri için daha uygun bir seçenek sunma amacını güderek, yeni bir üretim tekniği geliştirdiler. Karbon fiberler çok güzel özelliklere sahip olmasına rağmen, araba üretiminde karbon fiber kullanmak bugün halen çok pahalıya patlıyor. Bu nedenle en çok pahalı spor otomobillerde kullanılıyor. İşte karbon fiberin sahip olduğu özellikleri ucuza üretebilirsek arabaları daha hafif, daha güvenli kılabiliriz,diyor Penn State'den Makine ve Kimya Mühendisi Prof. Adri van Duin. Karbon fiberin pahalı olmasının nedenlerinden biri de üretimde kullanılan, poliakrilonitril polimerinin pahalı olması ve üretimde yüksek miktarda enerji tüketilmesidir. Üretimde polimeri uzun iplikçiklere dönüştürmek ve güçlü karbon bağları kurmak için çok yüksek sıcaklıklara çıkılması gerekiyor. PAN fiberleri 200 ila 300 C derecede ısıtılarak oksidasyona başlıyor, sonra cıvayla 1,200-1600 C derecede işlem görerek tüm karbon olmayan atomları uzaklaştırılıyor. En son 2,100 C'ye kadar tekrar ısıtılarak, kalan atomlar hizalanarak sert ve güçlü karbon fiber malzemeye dönüştürülüyor. Ekip PAN polimerini azaltmak için hangi maddelerin ekleneceğini araştırıyordu. Deneyler sonunda sadece ağırlığa oranla % 0,075 konsantrasyonunda, grafen eklendiğinde daha ilk basamakta proses veriminin inanılmaz arttığını gözledi. İşte bu ufak değişim sayesinde karbon fiber dayanımı % 225 artarken, karbon fiber sertliği % 184 arttı. Araştırmacıların analizine göre, iki boyutlu grafen yardımıyla PAN molekülleri çok daha iyi bir şekilde hizalanıyor ve ayrıca grafenin kenarlarında yoğunluk oluyor. Farklı ölçeklerde yaptığımız deneyleri birleştirdiğimizde, bu prosesin sadece çalışmadığını aynı zamanda atomik boyutta bu katkıların neden işe yaradığını anlayabiliriz. Bu bilgi sayesinde prosesimizi daha ileri taşıyabiliriz, diyor van Duin. Bu büyük performans artışını göre araştırmacılar, bu verimli tekniği yeni olasılıklara kucak açabileceğini düşünüyor. Maliyetin düşmesi bir yana, bazı üretim basamakları da belki ortadan kaldırılarak proses kolaylaştırılabilir. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gravitasyon-kutle-cekim-fizik-dalga/", "text": "Bundan 100 yıl önce 1916'da Einstein'ın genel görelelik teoreminden yola çıkarak tahmin ettiği kütleçekim dalgaları, yani uzay zaman boyunca yer alan sönük dalgacıklar sonunda bulundu. LIGO tarafından ilk kez doğrudan ölçümle tespit edilebildi. Biz zaten Hulse-Taylor sistemi gibi sistemlerde, ikili pulsarlar tarafından kütleçekim dalga emisyonuna doğrudan olmayan kanıtlar elde ediyorduk. Fakat LIGO ölçümleri ile ilk kez doğrudan kanıt elde edilerek, modellememiz ve simülasyon sonuçlarımızın önerdiği cevaplar doğrulandı ve Einstein haklıydı, diyor bu alanda uzun süredir çalışan Los Alamos Ulusal Laboratuvarı Üyesi Christopher Fryer. Kütleçekim dalgalarının birincil kaynağı nötron yıldızları ve veya kara delikler gibi kompakt nesne birleşmesinden oluşan ikili sistemlerdir. Asıl gözlem kara delik/ kara delik birleşmesiydi. LIGO bu kompakt birleşmeyi tespit edebiliyor. Nötron /nötron yıldızı birleşmeleri de fizik ve astronomi ve kütleçekimsel dalga bilimi esaslarını anlamak açısından büyük bir meseledir, diyor Fryer. Nötron /nötron yıldızı birleşmeleri gibi fenomenler bilgisayar bilimcileri,fizikçiler ve astronomi uzmanlarının bilgisayar modelleri kullanarak temel fiziği anlamak için çalışmasıydı. Fakat LIGO iki geniş çaplı ayrık interferometrelik bir setten oluşuyor. Bunlardan biri Hanford, Washington ve diğeri Livingston, Louisiana'da bulunan bu dedektörler ahenkle çalışarak birleşmelerin sonunda üretilen kütleçekimsel dalgaları ölçebiliyor. Kilometrelik bir ölçekte kütleçekimsel dalga dedektörleri bulunan tesis lazer interferometre kullanarak , geçen dalgaların uzay zamanda yarattığı dalgacıkları ölçebiliyor. Kütleçekim dalgaları tespitinin ötesinde, LIGO astrofiziksel geçici dalgalara yeni bir pencere sağlıyor. Dünyanın dört bir yanından astronomlar LIGO gözlemlerini çalışarak, radyo ve gama ışını teleskoplarını eşleyerek, kozmik patlamalardaki ekstrem fiziği gözlemleyebilirler, diyor Fryer. Programımızda çalıştığımız birleşme öncülleri, en çok da ikili kara delik sistemine benziyor ve ilk kez tam olarak bu şekilde bir sistem gözlemlemek bizi mutlu ediyor. LIGO bu gibi pek çok birleşmeyi tespit ederek yıldız evrimine yeni bakış açıları edinmemizi sağlayabileceğinin altını çiziyor, Fryer. Eğer çekirdek kara delik veya nötron yıldızıysa bu da maksimum nötron yıldızı dönüş hızında kütlesinden daha büyük olmasına bağlıdır. - B. P. Abbott et al. .Observation of Gravitational Waves from a Binary Black Hole Merger.Physical Review Letters, 2016; 116: 061102 DOI:10.1103/PhysRevLett.116.061102"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gronland-buz-tabakasinda-esi-gorulmemis-erime-tespit-edildi/", "text": "Son birkaç gündür Grönland' ın yüzeyini kaplayan buz tabakasında erimenin son 30 yıllık uydu gözlemlerine göre bugüne kadarki en büyük erime olduğu belirtildi. Neredeyse Grönland' ı kaplayan buz tabakasının tümünde, deniz seviyesinin altından ,2 mil kalınlıkta olan merkezine kadar her yerde ve yüzeydeki kısmi erime NASA ve üniversiteli bilimadamlarının üç bağımsız uydudan alınan verilerle kesinleşti. Normalde Grönland' daki buz tabakasının yazın bu zamanlarında yaklaşık % 50 si eriyor. Yüksek irtifada ise eriyen buzlar çabucak geri donuyor. Fakat bu sene yüzeydeki eriyen tabaka çarpıcı biçimde sıçrama yaptı. Uydudan alınan verilere göre Temmuz'un ortasında buz tabakasının % 97 si suya karıştı. Araştırmacılar bu çapta bir erime olayının deniz seviyesini ne kadar yükselteceğini henüz belirlemedi. Nghiem sonra NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Dorothy Hall' a bu konuyu danıştı. Hall Orta-çözünürlüklü Spektrodiometer Görüntüleme ile Nasa'nın Terra ve Aqua uydularını kullanarak Grönland' ın yüzey sıcaklığı değişimi üzerine araştırma yapıyor.Hall ise MODIS cihazının da aynı sonuçları verdiği sıcaklıkta aşırı bir artış olduğunu ve buz tabakasında büyük çaplı bir erime olduğunu onayladı. Erime oldukça hızlı gerçekleşiyor. Üç uydudan gelen erime haritaları incelendiğinde 8 Temmuz' a kadar buz tabakasının % 40 ının eridiği fakat, 12 Temmuz' a gelindiğinde % 97 erime gerçekleştiği gözlendi. Grönland' ın en yüksek yerindeki Summit adlı istasyonun yanındaki buz tabakalarının bile erime sinyalleri gösterdiği söyleniyor. Bu tarzdan bir erimenin 1889 dan beri gözlenmediği belirtiliyor.Buz katmanının yaklaşık her 150 yılda bir bu şekilde eridiği en son 1889 da eridiği belirtiliyor. Gelecek yıllarda bu erime devam ederse işte o zaman kaygı verici olabileceği bilim adamları tarafından öngörülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gronland-dan-dev-bir-buzdagi-koptu/", "text": "Bilimadamlarının uzun süredir izlediği özel bir bölge olan Grönland' daki Petermann Buzulu' nun kuzeyinden devasa bir parçanın koptuğunu belirttiler.Devasa buzdağının yaklaşık 120 km2 yer kapladığı(yaklaşık Tuzla 123 km2, Sarıyer 151 km2) belirtiliyor. Bilimadamları nedeninin küresel ısınma olduğunu ve bunun Grönland' da son yıllarda çarpıcı iklim değişiklikleriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorlar. Bazı bilimadamları ise bunun doğal bir olay olduğunu düşünse de, kopan kütlenin büyüklüğü diğerlerini endişelendiriyor. Ohio Üniversitesitesi' nden buzul bilimci Ian Howat Kopan parçanın büyüklüğünü açıklamak için halen düşünüyoruz. dedi. Bazı Grönland buzulları gerçekten çok hızlı ilerliyor ve elde edilen veriler global sıcaklıktan beş kat daha hızlı ısındığını gösteriyor. Bölgedeki sıcaklıklar son 30 yıl içinde 2.2 C derece arttı. NASA' dan buz bilimci Eric Rignot bu olay için , Artık bu olanlar doğanın parçası değil dedi. Bu yeni buzul dağı ise daha küçük parçalara bölünerek Newfoundland,Kanada' ya kadar sürüklenecektir. 2010 daki buzdağı da aynı rotayı izlemişti. Aynı zamanda bu aynı zamanda kuzey kutup bölgesinde şimdiye kadar kaydedilen en büyük deniz buzulu oldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunde-10-saat-oturuyorsaniz-40-dakika-egzersiz-yapmalisiniz/", "text": "Herhalde herkes sürekli bir yerde oturarak iş yapmanın sağlık üzerindeki kötü etkilerini biliyordur. Yapılan bilimsel bir araştırmaya göre sürekli yerinizde oturarak çalışıyorsanız, günlük 30-40 dakika egzersiz yaparak terlemeniz gerekiyor. Eğer günde 10 saate yakın yerinizde oturuyorsanız, 40 dakika kadar orta ile yoğun arası fiziksel aktivite yapmanız gerektiği söylense de , sadece ayağa kalkmak ya da farklı bir aktivite yapmanın bile yararı olabilir. Daha önce yapılan 9 araştırmadan, 4 farklı araştırmadaki 44370 kişinin verileri işlenerek meta çalışma yapıldı. Bu kişiler bir çeşit egzersiz takipçisi kullanıyordu. Meta analiz sonucunda orta ile yoğun fiziksel aktivite uygulayanların ölüm riskinin , sürekli oturanlardan daha düşük olduğu bulundu. Bunun gibi meta-analizler her zaman farklı gönüllüler, zaman ölçekleri ve koşullarla yapılan ayrı çalışmalarda ayrıntılı nokta birleştirme işlemlerini gerektirse de, bu özel araştırmanın faydası, kişisel olarak rapor edilen verilere değil, katılımcılardaki giyilebilir cihazlardan elde edilen nispeten objektif verilere dayanmasıdır. Diğer bir deyişle bisiklete binmek, hızlı yürümek , bahçe işleriyle uğraşmak gibi yoğun aktiviteler erken ölüm riskini düşürebilir. O dönemde çalışma, altı kıtadan 40 bilim insanının bir araya getirdiği Dünya Sağlık Örgütü'nün 2020 Küresel Fiziksel Aktivite ve Hareketsiz Davranış Kılavuzunun yayınlanmasıyla birlikte yayınlanmıştı. British Journal of Sports Medicine ayrıca hem çalışmayı hem de gözden geçirilmiş kuralları içeren özel bir baskı yayınladı . Avustralya'daki Sidney Üniversitesi'nden fiziksel aktivite ve halk sağlığı araştırmacısı Emmanuel Stamatakis, Bu yönergelerin vurguladığı gibi, tüm fiziksel aktivite önemlidir ve herhangi bir fiziksel aktivite hiç yoktan iyidir .İnsanlar hala sağlıklarını koruyabilir ve fiziksel hareketsizliğin zararlı etkilerini dengeleyebilirler, diyor. Fitnes takipçilerine dayanan araştırma, hareketsiz davranışa karşı her hafta 150-300 dakika orta yoğunlukta veya 75-150 dakika yüksek yoğunlukta fiziksel aktivite öneren 2020 WHO yönergeleriyle genel olarak uyumludur. Her yaştan ve vücut tipinden önerilerde bulunmak zor olsa da, aktivite için 40 dakikalık zaman dilimi daha önceki araştırmalarla örtüşüyor. Daha fazla veri yayınlandıkça, masa başında uzun süreler harcamak zorunda kalsak bile nasıl sağlıklı kalacağımız konusunda daha fazla şey öğrenmeliyiz. Stamatakis , Yeni yönergeler mevcut en iyi bilimi yansıtsa da bilgimizde hala bazı boşluklar var, diyor. Araştırma burada yayınlandı ve 2020 kılavuzlarına burada , British Journal of Sports Medicine'de ulaşılabilir . Ayrıntılı bilgiyi burada bulabilirsiniz . Bu makalenin daha önceki bir sürümü Kasım 2020'de yayımlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunde-3-saatten-fazla-televizyon-izlemek-erken-olum-riskini-artiriyor/", "text": "Amerikan Kalp Derneği Dergisi tarafından yeni yapılan bir araştırmaya göre, her gün 3 saat ve daha fazla televizyon izleyen bireylerin erken ölme riskinin iki katına çıktığı anlaşıldı. Araştırmanın katılımcıları üniversiteden mezun olmuş ve 37 yaşlarında olan 13 bin 284kişiden oluşuyordu. Ayrıca araştırmacıların %60'ı kadınlardan oluşuyor. Katılımcılar sekiz yıl boyunca takip edildi ve 97 ölüm kaydedildi. Araştırma, günde 3 saat ve daha fazla televizyon izleyen yetişkinlerin ölüm riskinin, günde 1 saatten az izleyen yetişkinlere göre daha fazla olduğunu kaydetti. Buna ek olarak, araştırmacılar katılımcıların oturarak geçirdikleri zamanın televizyon izlemek,bilgisayar kullanmak, araba sürmek gibi- ölüm riskini arttırdığını belirtti. Katılımcılar 8.2 yıl boyunca izlendi. Araştırma boyunca 97 ölüm rapor edilirken; 19 ölüm kalp hastalığı,46 ölüm kanser ve 32 ölüm farklı nedenlerden gerçekleştiği anlaşıldı. Pamplona'daki Navarra Üniversitesi'nin araştırmacıları Bulgularımız, sadece fiziksel aktivitenin arttırılmasıyla değil, aynı zaman yerleşik faaliyetlerin de azaltılmasıyla ölümlerin engellenebileceğini kanıtladı şeklinde açıklama yaptı. Ayrıca bilgisayar kullanmanın veya araba sürmenin erken ölümlerle bir etkileşimi olmadığı görüldü. Daha önce yapılmış birkaç araştırmanın sonuçları da televizyon izlemenin ölüm ile bağlantılı olduğunu göstermişti. 2010 yılında Avusturalya'da yapılan çalışmada televizyon izlemenin ölüm riskini yüzde 11 artırdığı gözlemlenmişti. Ancak ilk defa yeni araştırma, televizyon izlemenin 'genç' yaşta ölüme neden olacağını kanıtladı. Amerikan Kalp Derneği haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik aktivite ya da 75 dakika kuvvetli aerobik aktivite tavsiye ediyor. Ayrıca haftada iki kez yüksek yoğunluklu kas çalışmayı tavsiye ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunde-30-dakika-uykusuzluk-diyabet2/", "text": "Hafta içi günde 30 dakikadan az uyumanız kilo almanıza neden olabilir. Yapılan araştırmaya göre uzun süreli uykusuzluk problemleri metabolizmayı etkileyerek, insülin direncine önemli etkileri oluyor. 5 Mart 2015'de yapılan ENDO 2015 Endokrin Society toplantısında araştırmaya ilişkin sonuçlar sunuldu. Sosyal ve iş yaşamına bağlı olarak insanlar hafta içinde uykusuzluğu biriktirebiliyorlar. Bu uykusuzluğu hafta sonu telafi etmeye çalışıyorlar. Fakat hafta içinde yaşanan uykusuzluk, uzun süreli metabolik rahatsızlıklara yol açarak, tip 2 diyabetik mellitusun şiddetini arttırabilir. Uykusuzluk modern toplumda giderek yayılan bir problem, ancak son yılda metabolizmayla ilişkisi anlaşılabildi. Elde ettiğimiz bulgular uykusuzluktan kaçınmanın, metabolizmaya olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor. Tabi hayat stiline bu konuda yapılacak müdahaleler uykusuzluğa ilişkin kilo kaybını ve diyabet riskini azaltabilir, diyor Taheri. Araştırma Prof. Taheri ve meslektaşları yeni teşhis edilen 522 diyabetik mellitus hastasını inceleyerek onları 3 gruptan birine karıştırdı. Genel bakım, fiziksel aktivite kısıtlanması veya diyet ve fiziksel aktivite kısıtlaması. Katılımcılar 7 günlük uyku günlüğü tutararak hafta içindeki uyku borçlarını hesapladılar. Kilo ve boyu kaydettikten sonra bel genişliğini ölçerek, insülin duyarlılığı için açlık kanına baktılar. Katılımcılarda yapılan karşılaştırma sonucu hafta içinde uyku borcu olanların % 72 'sinin obezliğe daha yatkın olduğu görüldü. 6 aylık izlemede hafta içi uykusuzluk probleminin obezite ve insülin direncine önemli ölçüde bağlı olduğu görüldü. 12 ay boyunca hafta içinde günlük 30 dakikalık uyku borcu olanların obezite insülin direnci geliştirme olasılığı % 17 ila % 39 arasında artıyor. Araştırma metabolizma hastalıklarının uykuyla ilişkisinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunde-kac-saat-uyumaliyiz/", "text": "Uyku süresi kişiden kişiye değişkenlik göstermektedir. Kişilerin yaşı, çalışma saatleri ve mutluluk seviyeleri gibi birçok faktör de uyku sürelerini etkilemektedir. ABD merkezli bir uyku vakfı olan National Sleep Foundation , ortalama bir yetişkininin günde 7 ila 9 saat arası uyuması gerektiğini belirtmektedir. Ancak, uyumak ve uyanmak için en iyi zamanlar kişiden kişiye değişmekte ve uyku alışkanlığı insanlara göre farklılık göstermektedir. - Yeni doğanlar (0 3 ay): 14 17 saat - Bebekler (4 11 ay): 12 15 saat - Yürümeye yeni başlayan çocuklar (1 2 yaş): 11 14 saat - Okul öncesi çocuklar (3 5 yaş): 10 13 saat - Okul dönemi çocuklar (6 12 yaş): 9 11 saat - Ergenlik dönemindeki gençler (13 18 yaş): 8 10 saat - Yetişkinler (18 64 yaş): 7 9 saat - İleri yaştaki yetişkinler (65 yaş ve üstü): 7 8 saat Yaş arttıkça, insanların uyku ihtiyaçları azalmaktadır. Ancak saat kaçta uyumamız gerektiği sorusunun cevabı kişiden kişiye değişmekte, dolayısıyla en verimli uyku saatleri de kişiler arasında farklılık göstermektedir. Sabah erken kalkmanız gerekmekte ise, en az 7 saat uyumak üzere uyku planlaması yapmayı düşünebilirsiniz. Ortalama bir çalışanın sabah 6:00 ila 7:00 arasında uyandığını düşünürsek, çalışan biriyseniz sağlıklı bir uyku süresi için en geç 23:00'da yatakta olmaya dikkat edebilirsiniz. Yukarıdaki araştırma, çoğu Türk'ün gerçekten de saat 23:00 gibi yatağa gittiğini ve en az 7 saat uyuduğunu göstermektedir. Ancak, gece saat kaçta uyumalıyız sorusu hala kafanızı kurcalıyorsa, yukarıdaki araştırmaları ve istatistikleri göz önünde bulundurarak, kişisel ideal uyku saatinizi hesaplamak üzere programlanmış uygulamalardan birini kullanabilirsiniz. - Uyku saati konusunda tutarlı olun. Mümkünse hafta sonları ve tatiller de dahil olmak üzere her gece aynı saatte yatın ve her sabah aynı saatte kalkın. - Yatak odanızın sessiz, karanlık ve ideal sıcaklıkta olduğundan emin olun. - Yatak odanızdan TV, bilgisayar ve akıllı telefon gibi elektronik cihazları çıkarın. - Yatmadan önce ağır yemek yemekten kaçının. Kafeinden ve alkolden uzak durun."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-enerjisi-elde-etme-rekoru-kirildi/", "text": "South Wales Üniversitesi' ndeki bilimadamları tarafından Avustralya' da 100 metre koşusu rekorunu andıran bir rekor kırıldı. Bilimadamları dünyanın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en verimli güneş pilini yaptılar. Profesör Martin Green ve meslektaşı Anita Ho-Baillie 'in Amerikalı araştırmacılardan oluşan bir takıma liderlik ederek ulaştığı çok hücreli güneş pili %43 verim elde ederek zafer kazandırdı. Önceki rekor % 42.7 idi. Işık spektrumunun sonundaki kızılötesi ve kırmızı ışığı(yaklaşık 700 nm) da yakalamak için araştırmacılar pil hücrelerine galyum, fosfor, arsenik ve silikon eklediler. Onlarca pahalı yarı iletken kullanarak, verimlilik seviyesini arttırdılar. Ho-Baillie ve Green broke geçen ekimde farklı bir güneş enerjisi rekoru daha kırmışlardı. Eğer böyle devam edilirse enerji verimi %50' ye kadar çıkabilir. Bu haberler güneş enerjisi severleri mutlu edeceğe benziyor. Fotoğraf: The fast ones: Ho-Baillie and Green with last year's record-breaking solar cells. Credit:University of New South Wales."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-enerjisinde-elektrik-elde-etmede-yeni-dunya-rekoru-kirildi/", "text": "New South Wales Üniversitesi'nden bilim insanları güneş ışığından elektrik enerjisi dönüşümünde % 34,5 verime ulaşarak bu tarz sistemlerde yeni bir rekor kırdı. UNSW'den Dr. Mark Keevers ve Prof. Martin Green 28 cm2'lik alanda, bir prizmaya tutturulmuş 4 mini modülün bağlantısıyla, rekor verime ulaştı. Bu yeni konfigürasyon sayesinde güneş ışıkları 4 banda dağılarak, her ışın kaynağından daha yüksek miktarda enerji elde ediyor. Birkaç öncesinde yine aynı ekip aynalı yoğunlaştırıcı kullanarak gelen güneş ışığından elde edilen verimi % 40' a çıkarmayı başarmıştı. Buna rağmen bu yeni rekor konsantratör kullanmadan en yüksek verime ulaşmaya başardı. Yıllardır bu kadar yüksek bir verime ulaşılması beklenmiyordu, diyor 2050'ye kadar % 35 verime çıkmayı amaçlayan Alman araştırmasını kastederek. Yani 2050'deki hedefe ulaşıldı. Araştırma ekibi rekor kıran bu hücre konfigürasyonun maliyet nedeniyle evlerde ve ofislerde yer almasının zaman alacağı belirtiliyor. Ekip sistemin kompleksliğini düşürerek geleceğin güneş kulelerinde üretmek için çalışıyor. Aynı zamanda verim artışı sayesinde daha ucuza ve daha esnek organik solar hücreler geliştirilebilecek. Yine organik solar hücrelerde son verim rekorunun % 13,2 olduğu düşünülürse, halen kaydedilmesi gereken çok aşama var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-enerjisiyle-verimli-bir-sekilde-sudan-hidrojen-edilebilir/", "text": "Rice Üniversitesi'nden bilim insanları güneş ışığından enerjiyi depolayarak,yenilenebilir temiz enerjiye çevirerek, suyu hidrojen ve oksijene ayrıştırabilen verimli bir metot tanıttılar. Amerikan Kimya Topluluğu Nano Letters dergisinde yayınlanan teknolojiye göre, güneş ışığıyla aktif olan altın nano parçacıklar, güneş enerjisini çok uyarılmış elektronlara transfer ediyor. Sıcak elektronlar da adı verilen bu elektronlar kimyasal reaksiyonlar için çok yararlı olmasına rağmen çok hızlı bozuluyorlar, bu nedenle enerjiyi elde etmek çok zor, diyor Rice Üniversitesi Kimya, Metalurji ve Nanoteknoloji Bölümü'nden Yrd.Doç. Dr. Isabell Thomann. Örnek verecek olursak, bugün en iyi fotovoltaik güneş panellerinde bile sıcak elektronlar saniyenin birkaç trilyonda birinde soğuyarak, enerjilerini ısı olarak kaybediyor. İşte bu yüksek enerjili elektronları soğumadan yakalamak, güneş enerjisi, elektrik çevrimindeki verimi önemli derecede arttırabilir. Isabell Thomann ve meslektaşları Rice Üniversitesi Nanophotonics Laboratuvarı'nda ışık aktif nano parçacıklar üzerinde çalışıyor. Nano parçacıklarda ışık yakalanarak plazmonlara dönüştürülüyor. Plazmonlar aynı metalin üzerinde yüzen sıvı davranarak nano parçacıkların yüzeyinde hareket ediyorlar. Plazmonlardaki yüksek enerji halleri, kısa ömürlü olsa da, araştırmacılar plazmonik enerjiyi yararlı ışık ve ısıya dönüştürmenin yolunu buldular. Plazmonik nano parçacıklar sıcak elektronlardan güç elde etmek için en umut vadeden metorlardan biri ve Nanophotonics Laboratuvarı'ndaki araştırmacılar bu son çalışmalarla gerçekten inanılmaz aşama kaydettiler. Thomann'ın ekibindeki Hüseyin Robatjazi, Şeyh Muhammet Bahattin ve Chloe Doiron sıcak elektronlardaki enerjiyi kullanarak, suyu oksijen ve hidrojene çevirebiliyorlar. Bu gerçekten önemli çünkü yakıt hücreleri için temiz verimli enerji elde etmenin yolu böylece açılabilir. Thomann'ın ekibi sıcak elektronları kullanarak, ilk kez onlara karşılık gelen elektron yuvalarından ayırmalıydılar. Sıcak elektronlar plazmonik enerji dolmasıyla düşük enerji halini terk ederler. Sıcak elektronların ömrünün kısa olmasının nedenlerinden biri yeni buldukları enerji seviyesine geçmek için kuvvetli bir eğilim gösterirler ve düşük enerji haline geri dönerler. İşte bundan kaçınmanın tek yolu sıcak elektronlar ve elektron yuvalarının birbirinden hızla ayrılmasını sağlayacak bir sistemdir. Bunun için Schottky bariyerleri denen bir elektrik mühendisliği kullanılır. Sıcak elektronların bariyere sürüklendiği yöntem tek yönlü bir valf gibi çalışsa da doğasında bazı verimsizliklere sahiptir. Bu verimsizliği aşmak için bu probleme karşı yeni bir yaklaşım geliştirdik. Sıcak elektronları bariyere sürmek yerine, elektron yuvalarını taşıyacak bir sistem tasarlayarak sıra dışı bir yaklaşım izledik. Etki olarak bu sanki bir elek ya da membran gibi işliyor. Yuvalar buradan geçebilirken, sıcak elektronlar geçmez. Böylece yüzeyde plazmonik nano parçacıklar kalır, diyor Thomann. Bu kurulum için üç tabakalı bir materyal kullanılır. Alt tabaka ince bir alüminyumdan oluşuyor. Bunu ince şeffaf bir nikel oksit tabakasıyla kapladılar ve plazmonik altın parçacıklardan bir demeti üst yüzeyde saçılımla dağıttılar. Pak benzeri bu diskler 10 ile 30 nm kalınlıktalar. Güneş ışığı disklere geldiğinde, alüminyum doğrudan veya yansımayla ışık enerjisini sıcak elektronlara çeviriyor. Alüminyum elektron yuvalarınla etkileşerek, nikel oksit sayesinde sıcak elektronların altın üzerinde kalmasını sağlayan dayanıklı bir bariyer gibi görev yapıyor. Materyalin yaprağında yer alan altın nanoparçacıklar aynı suyu ayrıştıran katalizörler gibi davranıyor. Yapılan deneylerde, su ayrıştırmak için ölçülen fotoakım sayesinde dönüşen hidrojen ve oksijeni ölçmek mümkün oldu. Sıcak elektron solar su ayrıştırma teknolojisini diğer teknolojilerden daha basit ve ucuza mal olacağı belirtiliyor. Bu sayede sistemler önemli derecede geliştirilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-in-kutuplari-11-yillik-dongusunde-degismek-uzere/", "text": "NASA ' nın yaptığı gözlemlere göre Güneş' in devasa manyetik alanı yani kutupları değişmek üzere. Gözlemlere göre Güneş'in tüm manyetik alanının değişmesine 3 4 ay bir süre kaldı. Bu değişik güneş sisteminde ufak dalgalanmalara yol açacaktır, diyor Stanford Üniversitesi' nden Güneş Fizikçisi Todd Hoeksema. Normalde güneşin manyetik alanı yaklaşık her 11 yılda bir kutuplarını değiştirir. Böylece güneş manyetik dinamosunu her seferinde yeniden organize eder. Güneşin bu gelen tersinmesi 24' lük Solar Dönüşümü ortasını işaretler. Güneşi solar maksimumu arkamızda kalırken, diğer yarısı gelecektir. Hoeksema, dünyadan güneşin manyetik alanını gözlemleyen sayılı gözlemevlerinde biri olan Stanford Wilcox Güneş Gözlemevi' nin direktörü. Aynı Dünya' nın iklim değişimi için manyetik kutuplarını inceleyen bilim adamları gibi, güneş fizikçileri de güneşi aynı şekilde izliyorlar. Güneşin bu manyetik alan etkisi Pluto' ya kadar milyarlarca km uzağa kadar uzanıyor. Manyetik alandaki bu dalgalanma Vovager uzay mekiğinden hemen kapı komşumuz uzay istasyonuna kadar her cismi etkileyecektir. Güneş fizikçileri, güneşin kutuplarının değişmesi hakkında konuşurken korona tabakasında yoğunlaşıyorlar. İşte bu tabaka güneşin ekvatorundan yayılırken, güneşin manyetik alanının yavaşça dönmesinden dolayı bir elektrik alanı yayar. Bu akım bir amperin 10 milyarda biri kadar olmasına rağmen 10,000 km kalınlığında ve milyarlarca km genişliğinde bir alanı etkiler. Yani heliosferin etrafında dev bir tabaka mevcut. Kutupların tersine dönmesi sırasında koronada çok büyük dalgalanmalar olur. İşte bu esnada dünya bu manyetik alana bir girer bir çıkar. İşte bu dalgalanmalar gezegenimiz etrafında fırtınalı bir uzay havasına neden olur. Bu esnada Kozmik ışınlarda etkilenir. Bu sayede diğer uzay olaylarından ve süpernovalardan yayılan parçacıklar nerdeyse ışık hızına ulaşır. Kozmik ışınlar astronotlar ve uzay mekikleri için zararlıdır. Ayrıca Dünya' daki iklim ve bulutlar etkilenebilir. Korona sanki bir kalkan gibi davranarak güneşin iç kısımlarını, kozmik ışınlardan korur. Güneşin kuzey kutbu şimdiden değişti ve güney kutbu da onu yakalamak için yarışıyor.Sonunda kutuplar değişecek ve güneşin 2. solar maksimumu aşağı dönecektir, diyor Scherer. Güneş gözlemleri sürüyor, güneşin kutuplarını değiştirmesi oldukça ilginç bir doğa olayı. Değişim tam olarak gerçekleştiğinde bilim adamları kamuoyuna duyuru yapacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-pillerinde-perovskit-verim-rekor-gelecek/", "text": "Toledo Üniversitesi'nden fizikçiler güneş pillerinin performansını bugüne kadar ulaşılmamış seviyelere çekere, pillerin kimyasal formülünde ve yeni materyali işlemede devrim yaptılar. Kolorado Üniversitesi ve ABD Enerji Bakanlığı Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuvarı'ndan Dr. Yanfa Yan işbirliğiyle geliştirilen ultra yüksek verimli tam boy tandem perovskit güneş pillerinin yakın bir gelecekte raflardaki yerini alabileceği belirtiliyor. Perovskitler kimyasal olarak özel kristal yapılara sahip bileşiklerdir. Günümüzde güneş pillerinde kullanılan silisyum yerini perovskit pillere bırakabilir. Daha yüksek verimli, düşük maliyetli güneş hücreleri sayesinde dünyanın enerjisi krizi çözülebilir. Bu anlamlı çalışma sayesinde çocuklarımız ve yeni nesiller için gezegenimizi koruyabiliriz. Bugün halen en çok fosil yakıt kullanıldığından problem devam ediyor ve ortaklaşa ekibimiz bu pisliği temizleyecek yenilikçi bir yönteme odaklandı, diyor Yan. Science dergisinde yayınlanan yeni araştırmada maksimum verim için kurşun ve kalayın çok ince ayarlanması gerekiyor. Harcanan bu eforlar sonucunda yeni güneş pillerinde verim % 23'e yükseldi. Eğer karşılaştıracak olursak, bugün piyasadaki silisyum güneş pillerinde verim %18 civarındadır. Bilim insanları guanidyum tiyosiyanat kullanarak kurşun-kalay karışımlı perovskit filmlerin optoelektronik özelliklerini ve yapılarını önemli ölçüde geliştirdi. Tandem perovskit pilleri iki farklı güneş pilini bir araya getirdiğinden, güneşin iki farklı spektrumunu kullanarak verimi arttırıyor. Araştırmacılar güneş pili endüstrisinin uzun süredir bu teknolojiyi takip ettiğini ve sonucu beklediğini bildiriyor. Bu sayede güneş pillerindeki verim artarken, maliyet düşecek. Böylece teknoloji yaygınlaşarak, fosil yakıtların kullanımını azaltacak. Bilim insanları verimi ve stabiliteyi arttırmak üzerine çalışmalarına devam ediyor. - Jinhui Tong, Zhaoning Song, Dong Hoe Kim, Xihan Chen, Cong Chen, Axel F. Palmstrom, Paul F. Ndione, Matthew O. Reese, Sean P. Dunfield, Obadiah G. Reid, Jun Liu, Fei Zhang, Steven P. Harvey, Zhen Li, Steven T. Christensen, Glenn Teeter, Dewei Zhao, Mowafak M. Al-Jassim, Maikel F. A. M. van Hest, Matthew C. Beard, Sean E. Shaheen, Joseph J. Berry, Yanfa Yan, Kai Zhu. Carrier lifetimes of >1 s in Sn-Pb perovskites enable efficient all-perovskite tandem solar cells. Science, 2019; 364 (6439): 475 DOI: 10.1126/science.aav7911"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-sistemindeki-en-kucuk-cuce-gezegen-hygiea-oldu/", "text": "ESO'nun Çok Büyük Teleskopu üzerindeki SPHERE aygıtını kullanan gökbilimciler Hygiea asteroidinin bir cüce gezegen olarak sınıflandırabileceğini ortaya çıkardı. Yani Güneş Sistemi'ndeki en küçük cüce gezegen Hygiea oldu. Nesne büyüklük açısından asteroid kuşağında Ceres, Vesta ve Pallas'tan sonra dördüncü sırada yer alıyor. Gökbilimciler ilk kez Hygiea'nın yüzeyini yeteri kadar yüksek çözünürlükte gözleyerek şeklini ve boyutlarını belirleyebildiler. Nesnenin küresel olduğu bulunduğu için, Güneş Sistemi'ndeki en küçük cüce gezegen tacını Ceres'ten alabileceği düşünülüyor. Ana asteroid kuşağında bir nesne olarak Hygiea cüce gezegen olarak sınıflandırılmak üzere dört gerekçeden üçünü doğrudan karşılıyor: Güneş çevresinde dolanıyor, herhangi bir gezegene bağlı değil ve bir gezegene göre yörüngesi üzerindki yakın çevresi temizlenmiş değil. Son gereklilik gereğince kendi kütleçekimi altında kabaca küresel bir şekle sahip olması için yeteri kadar kütlesi bulunuyor. Bunlar şimdiye kadar VLT gözlemlerinin Hygiea hakkında ortaya çıkardığı bilgiler. Ekip ayrıca SPHERE gözlemlerini Hygiea'nın boyutlarını sınırlamak için de kullandı ve sonuçta çapı 430 km'den biraz fazlaca bulundu. Cüce gezegenlerin en ünlüsü olan Pluto'nun çapı neredeyse 2400 km iken, Ceres'in ki 950 km civarındadır. Gözlemler ayrıca şaşırtıcı bir şekilde Hygiea'nın yüzeyinde bilim insanlarının beklediği üzere yeterince büyük çarpma krateri olmadığını ortaya çıkardı ve ekibin bulguları bugün Nature Astronomy dergisinde yayımlandı. Hygiea, her biri aynı nesneden gelen 7000'e yakın üyeden oluşan en büyük asteroid ailelerinden birinin ana üyesidir. Gökbilimciler çok sayıda üyeden oluşan bu ailenin oluşumuna yol açan olayın Hygiea üzerinde büyük ve derin bir iz bırakmış olmasını bekliyor. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı oldu çünkü Vesta'da olduğu gibi geniş çarpma kraterlerinin yer aldığı bölgelerin varlığını bekliyorduk, diyor Vernazza. Gökbilimciler Hygiea'nın yüzeyinin % 95'ini gözlemiş olsalar da, belirgin iki krater tespiti yapabildiler. Bu kraterlerden ikisi de Hygiea asteroid ailesini oluşturabilecek 100 km-boyutlu bir nesnenin çarpması sonucu oluşamazlar. Oldukça küçük boyuttalar, diye açıklıyor Çek Cumhuriyeti, Prag Charles Üniversitesi Gökbilim Enstitüsü'nden eş-yazar Miroslav Broz. Ekip çalışmayı bir adım daha ileriye taşıdı. Sayısal simülasyonuları kullanarak Hygiea'nın küresel şeklini ve geniş ailesini oluşturabilecek şeyin çapı 75 ila 150 km arasında olan bir nesne ile doğrudan büyük bir çarpışma ile oluşabileceği sonucuna ulaştılar. Simulasyon sonuçlarına göre ana nesneyi paramparça eden böyle şiddetli bir çarpışma 2 milyar yıl önce gerçekleşmiş olabilir. Geride kalan parçalar tekrar bir araya geldiğinde Hygiea'nın yuvarlak şeklini ve binlerce yoldaş asteroidi meydana getirmiş oldu. Son 3-4 milyar yıl içinde astreoid kuşağında iki büyük nesne arasındaki bu tür bir çarpışma oldukça eşsiz bir olay, diyor çalışmaya katılan doktora öğrencisi Charles Üniversitesi Gökbilim Enstitüsü'nden Pavel Sevecek. Asteroidleri ayrıntılı bir şekilde araştırmak sadece sayısal hesaplamalardaki gelişmeler sayesinde değil, aynı zamanda daha güçlü teleskoplar sayesinde de mümkün olabildi. VLT ve SPHERE gibi yeni nesil uyarlamalı-optik aygıtları sayesinde, artık ana kuşak asteroidlerini hiç olmadığı kadar netlikte görüntüleyerek, Yer-konuşlu ve gezegenler arası görev gözlemleri arasındaki boşluğu kapatıyoruz, diyor son olarak Vernazza. Bu araştırma Nature Astronomy dergisinde 28 Ekim'de yayımlanmak üzere sunulmuştur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-sisteminin-disinda-sudan-olusan-buz-bulutlarina-dair-ilk-kanit-bulundu/", "text": "Carnegie'den Jacqueline Faherty önderliğinde bilim insanları ilk kez Güneş Sistemi'nin dışında su buzundan oluşan bulutlara sahip bir cisim tespit ettiler. Normalde Güneş Sistemimizdeki Jüpiter, Satürn, Uranus ve Neptün gibi gaz devi gezegenlerde su buzundan bulutlar gözlense de Güneş sisteminin dışındaki gezegenlerde bugüne kadar böyle bir keşif yapılmamıştı. Elde edilen bulgular The Astrophysical Journal Letters bilim dergisinde yayınlandı. Şili'de bulunan Las Campanas Gözlemevi'nde Fahert ve Carnegie Melon'dan Andrew Monson'ında aralarında bulunduğu bir ekip FourStar yakın kızıltötesi fotoğraf makinesini kullanarak tespit edilmiş en soğuk kahverengi cüceyi karakterize etti. Sonrasında üç gece boyunca alınan 151 görüntü birleştirildi. WISE J085510.83-071442.5 ya da W0855 olarak adlandırılan cisim, NASA'nın Geniş Açı Kızılötesi Keşfedicisi görevinde bu yılın başlarında ilk kez gözlenmişti. Buna karşın Dünya benzeri özellikleri bilinmemekteydi. Bu teleskoplar keşfetmek üzerine verilen bir savaş. Alınan sonuç muhteşem. Bu nesne çok soluk olması nedeniyle, dünyadan ilk tespit edenler oldukça heyecanlandı, diypr Faherty ve Astronom Chris Tinney. Kahverengi cüceler aslında çok küçük yıldızlar olmasa da ,yine de dev gezegenler kadar değiller. Yıldızlara yakıt sağlayan füzyon prosesini yerine getiremeyecek kadar küçükler. Bir yıldız kadar sıcak ya da bir gezegen kadar soğuk olabiliyorlar Bilim insanları yıldız oluşumuna dair kanıtlar taşıdığı için bu nesnelere karşı özel ilgi duyuyorlar. Ayrıca sıcaklıktan dolayı izole olan gezegenleri bu yıldızların etrafında çalışmak daha kolay. W0855 Güneşimize en yakın dördüncü sistem, pratik açıdan astronomik boyutlarda en yakın komşulardan biri. Yakın kızılötesi resimlerden alınan modellemeler sayesinde kahverengi cücelerin atmosferlerinde donmuş sülfit ve su olduğu gözleniyor. Güneş Sistemi'nin ötesindeki gezegenlerdeki buz bulutları bugüne kadar hiç tespit edilmediğinden çok önemli, diyor Faherty. - Jacqueline K. Faherty, C. G. Tinney, Andrew Skemer, Andrew J. Monson.Indications of Water Clouds in the Coldest Known Brown Dwarf. The Astrophysical Journal, 2014; 793 (1): L16 DOI: 10.1088/2041-8205/793/1/L16"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-sisteminin-disindaki-tau-bootes-b-gezegeninde-su-bulundu/", "text": "Bilim adamları yeni geliştirdikleri bir teknik sayesinde güneş sistemi dışındaki bir dış gezegenin atmosferinde su buldular. Penn State Üniversitesi ve birkaç enstitü birlikte çalışarak tau Boötis'in yıldızının yörüngesinde tau Boötes b adı verilen Jüpiter kadar büyük bir gezegende su olduğunu tespit ettiler. 24 Şubat'ta 2014'de The Astrophysical Journal Letters'da yayınlanan bilimsel makalede keşfin nasıl yapıldığı anlatıldı. Chad Bender Penn State Üniversitesi Astronomi ve Astro Fizik Bölümü'nde misafir araştırmacı ve araştırmanın yardımcı yazarlarından Chad Bender, tau Boötes b benzeri gezegenler Jüpiter'den daha sıcak olabiliyor ve bizim güneş sistemimizde böyle bir gezegen mevcut değil. tau Boötes b 'de su bulunması oldukça önemli çünkü, jüpiter benzeri egzotik gezegenlerin nasıl oluşarak evrimleştiğini anlamada bize yardımcı olabilir. Böylece gezegenlerin atmosferlerinde kızılötesi radyasyonu tespit etmeye yarayan kızılötesi radyasyonu ölçmeye yarayan tekniğin verimi de gösterildi dedi. Bilim insanları bazı kayda değer gezegenlerde su buharını tespit etmişti. Fakat bu sadece gezegen yıldızın önünden geçerse işe yarayan bir teknik. Bilim insanları ayrıca diğer bir görüntüleme tekniği kullanarak gezegen yıldızından yeterli mesafedeyse su tespiti yapabiliyor. Fakat dış gezegen bu kriterlerden hiçbirine uymuyorsa atmosferleri incelenemiyordu. Yeni teknik için gezegenin yıldızının önünde veya belli bir uzaklıkta bulunması gerekmiyor. Yeni geliştirilen teknik be daha güçlü James Webb Uzay Teleskopu ya da Thirty Meter (30 metre) teleskopu gibi son teknoloji teleskoplar sayesinde astronomlar atmosferleri daha soğuk ve yıldızlarına uzak gezegenler sıvı halde su bile tespit edilebileceği belirtiliyor. Chad Bender Jüpiter benzeri sıcak ekstra dış gezegenlerin atmosferlerini inceleyen dev bir projeye liderlik ediyor. tau Boötis keşfi ise bunun sadece küçük bir kısmı. - Alexandra C. Lockwood, John A. Johnson, Chad F. Bender, John S. Carr, Travis Barman, Alexander J. W. Richert, Geoffrey A. Blake. Near-IR Direct Detection of Water Vapor in tau Boötis b. The Astrophysical Journal, 2014; 783 (2): L29 DOI:10.1088/2041-8205/783/2/L29"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-ucagi-tum-dunyayi-yakit-olmadan-sadece-gunes-enerjisiyle-katetmeye-hazirlaniyor/", "text": "Güneş uçağı yani güneş enerjisi ile çalışan uçak önümüzdeki sene hiç yakıt almadan sadece güneş enerjisiyle tüm dünyayı katetmeye hazırlanıyor. Bertrand Piccard ve Andre Borschberg adlı pilotlar, Solar Impulse 2 için daha önceki tek koltuklu prototipe göre oldukça çok gelişme olduğunu belirtiyorlar. Geliştirilen yeni teknoloji sayesinde uçak havada sürekli kalabilecek. Güncellenen uçak İsviçre Payerne Hava Kuvvetleri Üssü'nde tanıtıldı. Yeni uçakta güneş enerjisinden maksimum fayda sağlamak için daha iyi piller ve 7200 güneş pilinden oluşan devasa kanatlar kullanıldı. İsviçreli ekip önümüzdeki dünya turu yapmayı hedefliyor. Uçak gecede uçabildiğinden iki kıtayı ve tüm Amerika'yı boylu boyunca kat edecek. 72 metre kanat genişliğiyle Boeing 747 jumbo jetten bile daha geniş kanatlara sahip olsa da bu dev uçak ancak büyük bir araba kadar yani 2,54 ton ağırlığında. Yenilenen uçakta daha önceki uçaktan daha hafif materyaller, daha verimli elektrik motorları ve iyi bir üst sınıf koltuk bulunuyor. Çünkü uçak yavaş gittiğinden okyanusu geçerken, günlerce havada kalacak. 80 firmanın işbirliğiyle üretilen uçak son teknolojiyi ve mümkün olduğundan temiz enerji kaynaklarını kullanıyor. Borschberg 20 uçuş gününün birkaç aya yayılacağını belirtiyor. İki kişinin uçuracağı Solar Impulse görevi endüstri uzmanlarına göre bitirilmesi imkansız olarak görülen bir görev. Solar Impulse 2'nin hesaplamaları, inşaası ,geliştirilmesi ve simülasyonları tam 12 yıl aldı. 3,8 m3 'lük kokpitteki her detay pilotun bir hafta yaşamasına imkan verecek şekilde üretildi. Ayrıca maksimum enerji verimliliği için kabin basınçlı veya ısıtmalı değil. Bu nedenle pilotları ayrı bir dayanıklılık mücadelesi bekliyor. Umarız bu proje gelecekte uçakların temiz enerjiyle uçması için gereken teknolojilere ön ayak olur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunes-yuksek-verimle-buhar-ureten-grafit-duzenek-yapildi/", "text": "MIT'den bilim insanları güneşten buhar enerji üreten sünger benzeri bir materyal geliştirdiler. Grafit pullardan oluşan bir nevi karbon gözenekli sünger benzeri yalıtım malzemesi suda yüzebiliyor. Güneş ışığı yapının yüzeyine vurduğunda, grafit üzerinde sıcak bir bölge yaratarak, suyun materyalin gözeneklerine hücum ederek buharlaşmasına neden oluyor. Işık ne kadar kuvvetli olursa o kadar çok buhar üretiliyor. Geliştirilen bu materyalin güneş enerjisinin % 85'ini buhara çevirebildiği belirtiliyor. Bu güneş enerjisinden buhar üreten mekanizmalar için oldukça büyük bir gelişme. Düzenek oldukça az ısındığından düşük solar yoğunluklarda bile buhar üretebiliyor. Bu nedenle yüksek konsantrasyonlu güneş ışığı kullanılan kompleks sistemlere oranla oldukça kolay bir kuruluma sahip. MIT Makine Mühendisliği'nden doktora sonrası Hadi Ghasemi , bu sünger benzeri materyalin çok daha ucuza mal olduğunu ve buhar enerjili uygulamalara oranla çok daha avantajlı olabileceğini belirtiyor. Buhar hijyensistemleri, desalinasyon ve sterilizasyon için oldukça önemli. Özellikle ırak bölgelerde güneş tek enerji kaynağı olduğundan, güneş enerjisiyle buhar üretmek çok yararlı olabilir, diyor Ghasemi. Ghasemi ve Makine Mühendisliği Bölüm Başkanı Gang Chen ve Türkiye'den ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği'nden Selçuk Yerci'nin içinde bulunduğu 5 araştırmacının yer aldığı araştırma Nature Communications dergisinde yayınlandı. Günümüzde güneş enerjisinden buhar üretimi yapan sistemler aynalardan veya merceklerle gelen güneş ışığı toplanarak, elde edilen sıcaklık büyük hacimlerde sıvıyı buharlaştırıyor. Her şeye rağmen bu sistemlerde önemli derecede ısı kaybı dolayısıyla buhar üretiminde verim kaybı var. Son zamanlarda bilim adamları verimi arttırmak için yeni solar alıcılar ve nano sıvılar geliştiriyor. Bu yaklaşım sayesinde su, nano parçacıklarla karıştırılarak güneş ışığı geldiğinde su moleküllerini sararak buharlaştırıyor. Fakat bu reaksiyonu başlatmak için normal bir güneşli günden 1000 kat daha yoğun güneş ışığı gerekiyor. Buna karşın MIT'nin yeni yaklaşımı sayesinde en düşük optik konsantrasyonlu güneşli bir günden 10 kat daha fazla buhar elde edilebilecek. Bu sayede daha düşük güneş konsantrasyonu ve daha ucuz izleme sistemleri kurulabilecek. Aslında burada yaklaşım oldukça basit. Güneş ışığını emerek sıvının yüzeyinde buhar üretebilecek bir malzeme gerekiyor. Pek çok materyalle çalıştıktan sonra iç tabakalı disk şeklinde bir madde geliştirildi. Grafit Üst tabaka mikrodalgaya konularak pul pul ayrıldı. Aynı mısır gibi kabarcıklar yaparak aynı cornflakes gibi pul pul ayrıldı. Elde edilen gözenekli materyal güneş enerjisini daha iyi bir şekilde emerek güneşi tutuyor. Altta yer alan karbon köpük ise hava kabarcıkları içererek aynı bir yalıtım malzemesi gibi davranarak alttaki sıvıyı ısıdan koruyarak kaçmasını engelliyor. Güneş ışığı üstteki grafiti ısıtarak, alt tabakadaki karbon köpüğün yukarı çıkmasını sağlıyor. Su grafit tabakadan yukarı sızdıkça , buhara dönüşüyor. Materyal aynı bir sünger gibi çalışarak güneşli bir günde suyu sürekli emerek buharlaştırabiliyor. - Hadi Ghasemi, George Ni, Amy Marie Marconnet, James Loomis, Selcuk Yerci, Nenad Miljkovic, Gang Chen. Solar steam generation by heat localization.Nature Communications, 2014; 5 DOI: 10.1038/ncomms5449"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/gunesimiz-oldugunde-neye-donusecek/", "text": "Bilim insanlarına göre güneş 10 milyar yıl içinde ölecek, fakat sonrasında ne olacağı bugüne kadar pek bilinmiyordu. Astronomlardan oluşan uluslar arası bir ekip, Manchester Üniversitesi'nden Prof. Albert Zijlstra eşliğinde güneşin öldükten sonra dev bir parlak bir halkaya dönüşerek yıldızlararası toz ve bulutuna yani gezegensi nebulaya dönüşeceğini tahmin ediyor. Tüm yıldızların % 90'ı kırmızı cüceden, beyaz cüceye bozunurken gezegensi nebulaya dönüyor. Bilim insanları yıllardır güneşimizin aynı kaderi paylaşıp, paylaşmayacağını düşünüyorlardı; çünkü güneşin gezegensel nebula yaratamak için çok düşük kütlesi olduğu düşünülüyordu. İşte bir ekip yeni bir yıldız modeli geliştirerek, yıldızların yaşam döngüsünü tahmin edecek bir veri modeli üretti. Bu model farklı kütle ve yaşlardaki yıldızların parlaklığı tahmin ediyor. Araştırma Nature Astronomy dergisinde 7 Mayıs'ta yayınlandı. Prof Zijslra araştırmayı şöyle açıklıyor: Bir yıldız öldüğünde uzaya gaz ve toz kütlesi boşaltır ve buna zarf denir. Bu zarf yıldızın kütlesinin yarısı kadar olabilir. Bu esnada yıldızın çekirdeği açığa çıkar, böylece yıldızın yakıtı biter ve sonunda ölür. Ayrıca bu model sayesinde çeyrek yüzyıldır çözülmeyen bir problem de çözülüyor. Astronomlar 25 yıl öncesinde diğer bir galaksideki gezegensel nebulaya bakıldığında, en parlakların hep aynı parlaklığa sahip olduğunu keşfetmişti. Araştırmacılar en parlak gezegensel nebulaların görünümünden galaksiye ne kadar uzaklıkta olduğunu keşfetmenin muhtemel olduğunu buldular. Teorik olarak, bu yöntem her tür galakside işe yaramalı. Fakat yeni modeller zarf boşalımı sonrasında yıldızların eski modellerden 3 kat daha hızlı ısındığını gösteriyor. İşte güneş gibi küçük kütleli yıldızlar parlak gezegensel nebula oluşturabilir. Yeni modelde güneş gibi düşük kütleli yıldızlar soluk ama görülebilir gezegensel nebulalar oluşturabiliyor. Elde edilen sonuçlar ışığında güneşin 1.1kat daha az kütlesine sahip yıldızlar soluk gezegensel nebula oluştururken, 3 katı ve daha büyük yıldızlar parlak gezegensel nebula oluşturabiliyor. Böylece 25 yıldır çözülemeyen problem çözülürken, güneşin ölümüyle neye dönüşeceği de keşfedildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/guney-cinde-duzinelerce-fosillesmis-dinozor-yumurtasi-bulundu/", "text": "Güney Çin'in Guangdong bölgesinde bir kaç gün önce yol onarımı ve kanalizasyon bakımı sırasında, düzinelerce dinozor yumurtasına rastlanıldı. Guangdonglular için bu alışılmış bir durum olsa da, bizler için hala oldukça ilginç. Guangdong bölgesinde bulunan Heyuan şehrinde yol inşaatı yapılırken, matkapla kırılan kalın kaya tabakasının içinden gri ve 18 santim çapına kadar varan büyüklükteki taşlar çıkınca, işçiler kırma işlemini durdurdu ve konudan anlayan insanların bölgeye gelmesiyle, taşların dinozor yumurtası olduğu kesinleşti. Fosil halinde günümüze kadar ulaşmış 43 yumurtadan bazıları parçalar halinde olsa da, 19'u şeklini ve bütünlüğünü tamamen korumuş bir halde incelenmeyi bekliyor. Bölgede ilk dinozor yumurtasını, 1996 yılında bir inşaat alanında oynayan çocuklar bulmuştu. Aslında bu Denver çizgi filmini hatırlatıyor biraz da olsa. O günden sonra bölgede yapılan pek çok kazıda dinozor yumurtalarına ait parçalara rastlanılmıştı. Bu sebeple şehir Dinozorların Evi olarak da anılmaya başlamıştı. Hatta Heyuan Dinozor Müzesi, 2004 yılında, 10 bin 8 dinozor yumurtası barındırdığından dolayı, en geniş dinozor yumurtası koleksiyonuna sahip yer olarak Guiness Dünya Rekorları arasında yer almaya hak kazanmıştı. Müzenin galeri müdürü Du Yanli, bölgede bu kadar çok dinozor fosiline rastlanılmasının nedenini, jeolojisinin yoğunlukla kızıl kumtaşından oluşuyor olmasına bağlıyor. Daha öncesinde hep şehrin dışında rastlanılan dinozor yumurtalarına, ilk defa şehir merkezinde rastlanılması yeni bir bulgu sayılabilir. Bugüne kadar şehir civarında toplamda 17 bin fosilleşmiş yumurta kalıntısına rastlanılmış ve bulunan yumurtaların çoğu 65 ile 100 milyon yıl öncesindeki Kretase Dönemi'ne ait. Şimdi ise dinozor yumurtaları Çin Bilimler Akademisi tarafından, hangi türe ait olduklarının belirlenmesi için incelemeye alındı. Bulunmuş her dinozor kemiği ve yumurtası, çoktan yok olmuş antik hayvanlar hakkında bildiklerimizi öğrenmemizde rol oynadıkları için oldukça değerli."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hamilelik-sirasinda-virus-kapmak-bebekte-otizm-veya-sizofreni-yapabilir/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre, hamilelikte annenin viral enfeksiyon kapması halinde doğan çocuğun otizm veya şizofreni gibi sinirsel bozukluklara yakalanma riskinin arttığı gösterildi. Hamilelik zamanında eğer bağışıklık sistemi aktive olursa, bebeğin sinyal iletimin bozulacağı sinir hücrelerinin iletişim yeteneğinin hasar göreceği anlaşıldı. Araştırmanın baş yazarı Nöroloji Prof. Kimberley McAllister, araştırmanın yeni döllenmiş yumurtanın beyin yapısının, annenin bağışıklık sisteminden dolayı değişebileceğini gösteren ilk araştırma olduğunu belirtti. Bugüne kadar annenin bağışıklık sisteminin otizm veya şizofreni benzeri bozukluklara yol açabileceği hakkında çok az şey biliyordu, diyor Prof. McAllister. Araştırmada fareler ve sıçanların doğmamış yavruları üzerinde testler yapıldı. Testte hayvanların bir kısmının bağışıklık sistemi uyarılırken, bir kısmının da uyarılmadı. Viral enfeksiyona maruz kalan yavruların beynindeki immün moleküllerinde artış gözlendir. Bu moleküller majör histo uyumlu kompleks moleküller olarak da biliniyor. İşte MHCI seviyelerindeki bu değişim, bebeğin kortikal nöronlarının annenin immün aktivasyonuyla değiştiğinin birinci kanıtı, diyor McAllister. Araştırmacılar fare yavrularındaki bu MHCI seviyesi yükselişiyle, beyin sinapslarında kabiliyetin azalmasını gözlemlediler. Önceki araştırmalarda ASD veya şizofreninin özellikle serebral korteksteki değişimlerden kaynaklanabileceğini düşünmekteydi. Diğer deneylerde MHCI'ni calcineurin ve Mef2 (miyosit echancer factor-2) ile etkileşime girdiği gözlendi. Bu proteinler. nöronlar için oldukça önemli. Mc Allister' ın ekibi anne- bebek arasındaki bağışıklık aktivasyonuyla oluşan eşsiz sinyal yolunun düşünüldüğünden daha aktif olduğunu gösterdi. Bulgular anne bağışıklık sistemininin aktivasyonu ile psikolojik hastalıklar arasındaki bağlantının potansiyel mekanizmasına olanak sağlıyor diyor McAllister. Her geçen gün ilerleyen tıp bilimi sayesinde otizm ve diğer zihinsel bozukluklar hakkında gerçekten ilerleme kaydediliyor. Umarız yakın bir gelecekte şizofreni ve otizm yenilir. - B. M. Elmer, M. L. Estes, S. L. Barrow, A. K. McAllister.MHCI Requires MEF2 Transcription Factors to Negatively Regulate Synapse Density during Development and in Disease. Journal of Neuroscience, 2013; 33 (34): 13791 DOI:10.1523/%u200BJNEUROSCI.2366-13.2013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hareket-enerjisini-elektrige-donusturen-nano-iplik-uretildi/", "text": "Teksas Üniversitesi ve Güney Kore Hanyang Üniversitesi'nden bilim insanlarından oluşan ulusal bir ekip, esnetildiğinde veya büküldüğünde elektrik üreten bir iplik geliştirdi. 25 Ağustos'ta Science dergisinde yayınlanan araştırmada, twistron olarak tanımlanan iplikler sayesinde okyanus dalgalarından, ısı değişimlerine kadar pek çok alan enerji dönüştürülebilir. En basitinden bir tişört dokusanız, kendinden enerjili nefes alma monitörüne dönüştürebilirsiniz. Araştırmacılar insan saçından 10,000 kat daha ince karbon nanotüpler kullanarak iplikleri üretti. İplikleri esnek hale getirmek için, iplikçikleri aşırı bükülmüş lastik bantlar gibi büktü. Sonra da elektrolitle kaplayarak elektrik üreten hale getirdi. Temelde bu iplikler süper kondansatör görevi görüyorlar. Normal kondansatörlerde pillerden enerji alarak yükleme yapılır. Fakat bu durumda karbon tüp iplikler elektrolit banyoya batırılınca, elektrolitle kendiliğinde yükleniyor. Dışarıdan pil veya voltaj gerekmiyor, diyor NanoTech Enstitüsü ve araştırmacı Dr. Na Li. İplik büküldüğünde karbon nanotüp hacmi azalarak, iplikler bir araya geldiğinde enerjisi artışa geçiyor.Bu da iplikçikteki depolanan yük miktarını arttırarak, elektrik eldesini mümkün kılıyor. Saniyede 30 büküm sağlanırsa, pik elektrik gücünde kg başında 250 watt üretiyor. Bu da oldukça yüksek bir güç demek. Laboratuvarda araştırmacılar sinekten daha hafif bir iplikçikle her bükülmede bir LED yakılabiliyor. Twistronlar çevreden ısı enerjisini alarak elektrik elde edebiliyor. Polimer yapay kasa bağlanan iplikçik kasılıp genişleyerek mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviriyor. Teknolojinin nesnelerin interneti konusunda da pek çok uygulamaya sahip olacağı düşünülüyor. 31 mglık bir iplikçikle 2kblık data 100 metreye iletilebilir. Elektronik tekstil ise diğer bir ilgi çeken konu , bu şekilde giyilebilir elektrikler için güç problemi ortadan kalkabilir. Sadece nefes alarak bile solunum sensörünü çalıştıracak enerji sağlanabiliyor. Bu iplikçiler bugüne kadar üretilen benzer teknolojilerden yüzlerce kat daha fazla enerji üretiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/harvard-256-kubitlik-kuantum-bilgisayarla-yeni-bir-asamaya-geciyor/", "text": "Harvard-MIT Ultracold Atoms Merkezi ve diğer üniversitelerden fizikçiler 256 kübitle çalışacak şekilde programlanabilir bir kuantum simülatörü geliştirdi. Bu teknoloji sayesinde büyük çaplı kuantum makinelerin yapımı ivme kazanarak, metalurji,iletişim teknolojileri, finans ve diğer bilimsel alanlarda engellerin üstesinden gelebilecek ve en hızlı süperbilgisayarlardan daha hızlı bilgisayarlar yapılabilir. Kübitler kuantum bilgisayarların inşasında kullanılan temel tuğlalardır ve çok büyük bir işlem gücüne sahiptirler. Bu sayede daha önce kimsenin adım atmadığı yeni bir bölgeye taşınıyoruz. Kuantum dünyasında tümüyle yeni bir bölüme geçiyoruz, diyor Harvard Kuantum Girişimi'nden Fizik Prof. Mikhail Lukin. Harvard Sanat Bilim Fakültesi'nden yüksek lisans öğrencisi ve araştırmanın baş yazarı Sepeh Ebadi,bu sistemlerin kombinasyonlarıyla inanılmaz derecede büyük ve programlanabilir bir kuantum bilgisayar üretilebileceğini söylüyor. Sadece 256 kübitte bile olası kuantum hallerinin sayısı, Güneş Sistemi'ndeki atomların sayısından fazladır, diyor Ebadi. Simülatör, şimdiden araştırmacılara maddenin bugüne kadar görülmemiş birkaç egzotik kuantum halini deneysel olarak gözlemleme imkanı verdi. Ayrıca manyetizmanın kuantum halde nasıl çalıştığını göstererek kitaplara girebilecek kadar hassas veriler ortaya koydu. Bu deneyler sayesinde egzotik özelliklere sahip yeni malzemeler geliştirilebilir. Daha önceki 51 kübitlik sistemde ultra soğuk rubityum atomları ve tek tek dizimleri optik cımbız adı verilen odaklı lazerlerle görüntülenmişti. Yeni sistem ise iki boyutlu optik cımbız dizileriyle atomların birleştirilmesine olanak sağlıyor. Araştırmacılar optik cımbızları kullanarak, hatasız desenler ve kare, balpeteği veya üçgen kafesler gibi farklı şekiller programlayabiliyor. Ebadi, Bu yeni platformun çalışma gücü, yüzlerce ayrı ayrı odaklanmış optik cımbız ışını üretmek için bir optik dalga cephesini şekillendirmek için kullanılan, uzaysal ışık modülatörü adı verilen bir cihazdır. Bu cihazlar, görüntüleri perdede görüntülemek için bilgisayar projektörünün içinde kullanılanlarla temelde aynıdır, fakat bunları kuantum simülatörümüzün kritik bir bileşeni olacak şekilde uyarladık, diyor. Optik cımbızdaki atomların ilk yüklemesi rastgele olduğundan, araştırmacılar atomları hedef geometriler için dizmeliler. Bundan dolayı araştırmacılar ikinci bir optik cımbız seti kullanarak atomları istenilen konuma getiriyor ve karışıklığın önüne geçiyor. Araştırmacılar lazerler sayesinde atomik kübitler ve tutarlı kuantum manipülasyonu üzerinde tam kontrole sahip oluyor. Ebadi bu araştırmanın birçok farklı bilimsel yönü olacağını belirtiyor. Bu sistemlerin sınırlarının bile henüz farkında olmadığımızı ifade ediyor. Bu çalışma Ultracold Atoms Merkezi, Ulusal Bilim Vakfı, Vannevar Bush Fakültesi Bursu, ABD Enerji Bakanlığı, Deniz Araştırmaları Ofisi, Ordu Araştırma Ofisi MURI ve DARPA ONISQ programı tarafından desteklenmiştir. - Sepehr Ebadi, Tout T. Wang, Harry Levine, Alexander Keesling, Giulia Semeghini, Ahmed Omran, Dolev Bluvstein, Rhine Samajdar, Hannes Pichler, Wen Wei Ho, Soonwon Choi, Subir Sachdev, Markus Greiner, Vladan Vuletic, Mikhail D. Lukin. Quantum phases of matter on a 256-atom programmable quantum simulator. Nature, 2021; 595 (7866): 227 DOI: 10.1038/s41586-021-03582-4"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/harvard-ilk-ses-dalgalariyla-calisan-akustik-cipi-uretmeyi-basardi/", "text": "Günümüzde bilgisayar çipleri elektrikle ya da fotonik çiplerde olduğu gibi ışıkla çalışıyor. İşte Harvard Üniversitesi'nden bilim insanları, ses dalgaları şeklinde iletilen veriyi işleyebilecek ilk fonksiyonel akustik çipi tanıttı. Bilgisayar çipleri ve devreleri veri iletiminde elektron akışını kullanır. Elektron akışında üretilen 1 ve 0lar , transistörler gibi elektronik parçalarla işleyerek çözümler. Son geliştirilen fotonik çiplerde ışık fotonları modüle edilerek, dalga kılavuzları adı verilen dar kanallardan çip boyunca veri olarak iletiliyor. Yeni akustik çip ise ışık dalgası yerine ses dalgası kullanıyor. Ekip, modülatör olarak lityum niobat kullandı. Elektrik alanla, elastikliği değişerek, akustik dalgalar üretiyor. Elektrik alan dikkatli bir şekilde ayarlanarak; modülatör faz,amplitüd ve frekansı kontrol edilerek ,dalga kılavuzlarına göndermeden önce veri kodlanıyor. Araştırmacılar akustik dalga çiplerinin, elektromanyetik dalga kullananlara göre bazı potansiyel avantajları olduğunu belirtiyor. Bu küçük dalga kılavuzu yapılarına, ses dalgaları hapsedilerek interferans engelleniyor. Böylece sistemin kullanılan diğer parçalarıyla güçlü bir etkileşime giriyor. Ekip üretilen ilk çalışan akustik dalga çipinden sonra, daha kompleks devreler ve kuantum bilgisayarlarla sistemleri harmonize etme üzerinde çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hava-durumundaki-dengesizligin-nedeni-bulundu/", "text": "21 Mayıs'ta Science dergisinde yayınlanan makaleye göre , havada bulunan jet akımlarının da kaldırabileceği bir limit var. Bu limit aşıldığında aynı hava trafiğindeki gibi tıkanmalar gerçekleşiyor ve bu durum hava durumunda anomalilere neden oluyor. Örnek verecek olursak; 2003 Avrupa sıcak hava dalgası, 2014 Kaliforniya kuraklığı, 2012 Sandy süper fırtınası gibi beklenmedik hava durumlarında blokajlar gerçekleşiyor. Bu gibi hava durumlarında jet akımları doğuya doğru ilerleyişi durduruyor. İlk Chicago Üniversitesi'nden meterolog Carl-Gustaf Rossby tarafından keşfedilen bu hava olayının bugüne kadar makul bir açıklaması olmamıştı. Sonrasında Nakamura ve yüksek lisans öğrencisi Clare S.Y. Huang jet akımlarını açıklamaya çalışmak için blokaja dair net ölçümler yapmaya çalıştı. Bu yeni metriklerden biri de jet akımının dolambaçını ölçmek oldu. Nakamura denklemi analiz ettiğinde ulaşım mühendislerinin, trafik sıkışıklıklarını tanımlamak için oluşturdukları denkleme çok benzer bir denklem ortaya çıktı. Jet akımı bir hava trafik kapasitesine sahip, aynı hava yolları trafiği kapasitesi ve bu kapasite aşıldığında blokaj yanı trafik sıkışıklıkları gerçekleşiyor, diyor Huang. Aynı araç trafiği gibi ,çok şeritli yolların tıkanması gibi jet akımlarının da hızı dağlar ve sahiller gibi kara parçalarında yavaşlıyor. Yapılan bu açıklama kısa süreli hava tahmininin hemen geliştirmese de, uzun süreli şablonları tahmin etmede, hangi bölgelerin kuraklık veya sel yaşayacağını belirlemede yardımcı olacağı belirtiliyor. Başlangıç sonuçlarına göre, iklim değişikliği nedeniyle muhtemelen jet akımlarında blokaj artarak, limitlere yaklaşılmasına neden oluyor. Tabi bölgesel farklılıklar da mevcut, örneğin pasifik okyanusunda gerçekten onlarca yıl içinde blokaj azaldı. Gerçekten ne olduğunu anlamadan hava tahmini yapmak çok zor olsa da, bu mekanistik modelin faydalı olabileceği kesin, diyor Nakamura. Diğer modern iklim modellerine göre bu modelin işlenmesinin çok daha basit olduğu belirtiliyor. - Noboru Nakamura, Clare S. Y. Huang. Atmospheric blocking as a traffic jam in the jet stream. Science, 2018; eaat0721 DOI: 1126/science.aat0721"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/havadan-eszamanli-5g-sinyali-ve-elektrik-aktarimi-yapildi/", "text": "Tokyo Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları, hem 5G sinyalini hem de elektrik enerjisini eş zamanlı aktarabilen bir cihaz geliştirdi. Yeni geliştirilen bu alıcı-verici 5G ağ sinyalini tümüyle kablosuz elektrikten alarak çalışıyor. Ayrıca uzun menzil ve büyük açılarda yüksek güç dönüşüm verimliliğiyle Nesnelerin İnterneti'nde çığır açacağa benziyor. Nikola Tesla ilk kez kablosuz enerji aktarımı fikrini ortaya sürdüğünden beri birçok farklı uygulama alanı doğdu. Bunun en yeni yolu 5G ağlar kurmaktır. 5G ağları kuruldukça, teknolojiyle bağlantılı olarak Nesnelerin İnterneti'nin de artması bekleniyor. Ağdaki cihazların artmasıyla kablosuz elektrikten güç alan ve 5G sinyalle çalışacak cihaz ihtiyacı doğuyor. Fakat kablosuz elektrikle çalışan cihazlar ancak kısa mesafede güç aktarımı yapabiliyor. İşte Tokyo Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları kablosuz olarak güç alabilen verici-alıcı geliştirdiklerini duyurdu. Bulgular 2022 IEEE Sempozyumu'nda VLSI Technology & Circuits'da sunuldu. Dr. Shirane, milimetre dalga kablosuz güç transferi sisteminin Nesnelerin İnterneti için umut vadeden bir çözüm olduğunu ancak teknik sorunlar nedeniyle sürekli engellendiğini, ifade ediyor. Bu nedenle, yüksek verimle büyük açılar ve mesafelerde 5G sinyali alıp verebilecek bir gelişmeye imza attık, diyor. Ekibin ürettiği bu verici-alıcı türünün ilk örneğidir. Cihazın alma ve verme olarak iki modu var. Alma modunda cihaz 5G sinyali ve milimetre dalga güç sinyalini alıyor. Bu güç sinyali cihazı aktive ederek, güç sağlıyor. Sonra cihaz aktarım moduna geçerek 5G sinyalini aynı yönde geri yolluyor. Böylece cihaz kolayca prize gerek duymadan Nesnelerin İnternetinin bir parçası olarak çalışıyor. Fakat cihaz diğer iç ortam IoT cihazlarına benzemiyor. Cihaz geniş açı ve uzun menzilde güç üretebiliyor ve bu sayede daha önceki kablosuz elektrikle çalışan cihazların yaşadığı problemlerle karşılaşmıyor. Bu gibi küçük cihazlar az bakım gerektirdiğinden, Nesnelerin İnterneti ağı bu sayede kolayca genişletilerek, dünyamız daha bağlantılı hale getirilebilir. Dr.Shirane geliştirilen bu cihazın dünyanın ilk eşzamanlı güç ve sinyal iletimi sağlayan cihazı olduğunu ve bu teknolojinin IoT ağında devrim yaratarak, ağı zincirlerinden kurtararak birbirine bağlayacağını ifade ediyor. Atsushi Shirane et al, A 28-GHz Fully-Passive Retro-Reflective Phased-Array Backscattering Transceiver for 5G Network with 24-GHz Beam-Steered Wireless Power Transfer, 2022 IEEE Symposium on VLSI Technology & Circuits."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/havadan-su-elde-etmede-rekor-kiran-materyal-mof/", "text": "Havada her zaman temiz su buharı vardır ve havadaki bu su bit takım yöntemlerle elde edilebilir. İşte Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan bilim insanları, havadan yüksek miktarda su elde edilebilen yeni materyaller keşfetti. Daha öncesinde de metal organik kafes yani kullanılarak havadan su elde edilmişti. Metal organik kafesler olarak bilinen bu maddeler, aynı sünger benzeri yüksek yüzey alanına sahiptir. Örneğin; 1 g MOF bir futbol sahasını kaplayacak kadar yüzey alanına sahiptir. Bu gözenekli yapı sayesinde su toplamak ve depolamak mümkündür. Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nden bilim insanlarının geliştirdiği materyal kilogram başına günde 1,3 L su üretebiliyordu. Kendi geliştirdiğimiz MOF'in ideal koşullar altında, kg başına günde 8,66 L üretebiliyor ki, bu muhteşem bir değer. Bu materyalleri daha derinlemesine anlayarak, yeni nesil su eldesi yöntemleri keşfedebiliriz, diyor araştırmanın yan yazarı Zhiyong Xia. Bu yeni nesil en verimli su hasatçısını geliştirmek için 10 farklı MOF'ten faydalanıldı. Araştırmacılar sıcaklık ve nem açısından farklı ortamları araştırarak, materyalin su emme kabiliyetini nasıl etkilediğini araştırdı. Araştırmacılar halen farklı metal organik kafesleri inceliyor ve bu sistemin en kurak koşullarda daha iyi performans vermesi için araştırmalarına devam ediyorlar. Böylece içme suyuna en çok ihtiyaç duyulan ırak bölgelerde ve susuzluk çeken ortamlarda su elde edilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hayabusa-2nin-gonderdigi-ryugu-numunesi-dunyaya-basariyla-ulasti/", "text": "Japon Uzay Ajansı JAXA, 6 Aralık 2020, Pazar günü Hayabusa 2 uzay aracıyla, Ryugu asteroitinden topladığı numunelere ulaştığını onayladı. Toplanan numuneler yoluna devam eden uzay aracından, bir kapsülle Dünya'ya fırlatıldı. Hayabusa 2,bugüne kadar görülmemiş muhteşem bir başarıyı simgeliyor. Bilim insanları asteroitten en azından 0,1 g yani, 100 mg numune toplamayı umut ediyor. 6 Yıllık uzay yolculuğundan sonra, hazine sandığımız Avustralya Woomera'ya bu sabah iniş yaptı, dedi Databus-2 proje müdürü Yuichi Tsuda. Kapsülün Dünya atmosferinden Türkiye saatiyle 20.30'da atmosferden giriş yaptığı ve atmosferden geçerken ateş topuna döndüğü belirtiliyor. Fakat kapsül 3000 C'ye kadar dayandığından, bu bir sorun yaratmıyor. Avustralya çöllerine inen kapsül Japonya'ya yollanacak. Kapsül ilk olarak bilim insanları tarafından gaz analizi için kontrol edilecek. 2014'de fırlatılan Hayabusa2 tarafından Ryugu'dan toplanan numuneler Dünya'dan yaklaşık 300 milyon km uzaktan geliyor. Dünya gibi büyük gezegenler ısınma ve katılaşmaya beraber yüzeyde ve derinlerde değişimlere uğradı. Fakat küçük gezegenler veya asteroitlerde bu maddeler erimediğinden, 4,6 milyar yıldır aynen durduğu düşünülüyor. Bilim insanları bu numuneleri inceleyerek, Dünya'da hayatın başlamasına yardımcı olabilecek organik materyallerin olup olmadığını araştıracak. Bu numunenin yarısı JAXA ve NASA ve uluslararası organizasyonlarla paylaşılacak. Geri kalan yarısı ise analitik teknolojilerdeki gelişmelere müteakip gelecekteki araştırmalarda kullanılacak. , Kapsülü yollayan uzay aracı Hayabusa 2 ise yoluna devam ederek, Temmuz 2026'da (98943) 2001 CC21'e ve sonra da 2031 Temmuz'da 1998 KY26 asteroitiyle buluşacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hayvanlar-telepati-kurabiliyor/", "text": "ABD ve Brezilya' dan bilim adamları hayvanlar arasında telepati ile iletişim kurulabileceğini ispatladılar. Telepati aslında çok uzun süredir fizik ve psikoloji çevrelerinde tartışılan bir konu. Telepati sırasında hiçbir fiziksel veya duyusal etkileşim kurulmadan tümüyle beyin gücüyle anlaşabiliyor. Amerika Duke Üniversitesi Tıp Merkezi' nden araştırmacılar 28 Şubat 2013' de Scientific Reports dergisinde yayınladıkları araştırmada iki sıçanın beyinlerin duyumsal bölgelerinde başarıyla bağlantı kurduklarını açıkladılar. Deneyin sonucunda bir sıçan diğer sıçanın deneyimlerine maruz kalıyor. Nörobiyolog Miguel Nicolelis ve meslektaşları, beynin duyumsal bölgelerindeki doğrudan elektrik stimülasyonunu tecrübe ederek duyuların ötesine ulaşmayı denedi. Önceki araştırmalarımızda beyin-makine arayüzünün düşündüğümüzden daha fazla plastik çıkması bizi şaşırttı. Bu deneylerde beynin kızılötesi ışınlarla kolayca dışarıdaki vücudun dışındaki sensörlerden girişi kabul edebildiğini gördük.Bu nedenle, beyin yapay sensörlerle asimile edilebiliyorsa farklı bir vücuttan gelen sinyallerle de asimile olabileceğini düşündük, diyor Nicolelis. İşte bunu test edebilmek için eğitimli sıçanların beyin korteksi 32 adet submikron mikro elektrot ile birbirine bağlayarak, hayvanları birbirine telepatik olarak bağlamış olduk. Sonra bu sıçanlar iki ayrı benzer kutuya konularak birbirinden ayrıldı. Farelerin elektrotlar yardımıyla birbiriyle anlaşabildiğini gördük. İlk kutuda bulunan kodlayıcı fare, fiziksel işaretleri takip ederek ulaştığı ödül yiyeceğin nerede olduğunu, diğer kutuda bulunan kod çözücü fareye iletti. Ödül ise bir yudum su idi. Kodlayıcı farenin beynindeki kortikal sinyaller kod çözücü faredeki sensör motor korteksine mikro elektrotlarla iletilerek beyinden beyine iletişim kurmaları sağlandı. Bu sayede bir şablon kodlayıcı gibi çalışan organik bir bilgisayar yaratılmış oluyor aslında. Yani aslında kod çözücü fare bir bilgisayar. Denemelerde kod çözücü fare zamanının % 70'inde başarılı oldu. Bu beklenilenin oldukça üstünde. Kod çözücü fare çevreden hiçbir yardım almadı. Kod çözücü fare ödüle ulaştığında kaldıraca basarak kodlayıcı fareye beyinden beyine kortikal sinyaller yollayarak tepki vermiş oldu. Bu türden kompleks deneyler sayesinde 2000 e kadar beyin hücresinden gelen sinyal kaydedilebilecek düzeye gelebilir. Araştırmacılar önümüzdeki 5 yıl içinde 10 ila 30 bin arası kortikal nöronun elektriksel aktivitesinin kaydedilebileceğini umuyor. Bu çapta büyük beyin ağlarının kayıtları sayesinde nöro protezlerin daha etkili çalışması sağlanabilir. Walk Again Yeniden Yürü projesi gibi projelerde engelli insanların böylece motor kontrolleri onarılarak yeniden yürümeleri hedeflendiği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hayvanlar-uzerinde-yapilan-testler-athena-insan-modeliyle-bitecek/", "text": "5 yıldır süren ve 19 milyon dolarlık çok uluslu çalışma sonucu ilaçların hayvan testlerini azaltabilecek bir masaüstü insan ya da diğer bir tabirle insan modeli geliştirildi. Homo minitus adı verilen ilaç ve toksisite analiz sistemi insan organlarını ve tepkilerini taklit ediyor. Devam eden proje ilk meyvelerini vermeye başladı. İnsan karaciğerinin toksik kimyasallara tepki veren gerçek karaciğer benzeri bir organ ilk kez geliştirildi. ATHENA adı verilen sistemle her organ birbirine tüplerle bağlanarak kan damarları gibi birbirine bağlı organ sistemi kuruldu. Los Alamos Ulusal Laboratuvarı'ndan kıdemli bilim insanı Rashi Iyer, homo minitus sayesinde hayvan veya petri kabı testlerinin ötesine geçtiklerini belirtiyor. Bu sayede gerçek insan organları taklit edilerek daha etkili ilaç ve toksisite analizi yapılabilecek. Dünya' da geliştirilen ilaçların % 40'ı klinik insan vücudunun bilinmeyen binlerce kimyasal etkisinden dolayı klinik denemelerden kalıyor. Fakat bu projede aynı gerçek akciğer gibi nefes alan, kalp tarafından pompalanan, karaciğer gibi metabolize eden ve böbrek gibi kanı süzen bir vücut simülasyonu yapılabilecek. Diğer çip üzerindeki organ projelerine benzemeyecek şekilde bu vücutta hücrelerde üretilen moleküllere verilen tepkileri ve dalgalanmaları oldukça iyi görüntüleyebiliyor. Bu sonuca ise iyon mobilite-kütle spektrometresi sayesinde dakikadaki binlerce farklı molekülün anlık gözlenmesi mümkün oluyor. Araştırmacılar bu sayede karaciğer toksini asetaminofen ilacının farklı dozajlarını gözlemleyebildi. Athena organ platformu kütle spektroskopi teknolojisi sayesinde daha etkili ve duyarlı olarak yeni ilaç ve toksik ajanların görüntülenmesini sağlıyor. Athena ekibi bu yıl Harvard ' da geliştirilen karaciğer cihazını kalp cihazına bağlayacak. 2015 ve 2016'da ise akciğer ve böbrekte sisteme eklenecek. Umarız ilerde hayvanlar üzerindeki testler tümüyle biter ve insanlar için yan etkisi olmayan ilaçlar geliştirilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/heino-falcke-kara-deligin-fotografini-cekecek/", "text": "Heino Falcke'nin inanılmaz bir amacı var, kara deliklerin bir fotoğrafını çekmek. Kara deliklerin fotoğrafını çekmek deyince aklınıza özçekim yapmak gelmesin, çünkü öyle basit bir şeyden bahsetmiyoruz. Bugüne kadar ölçülmemiş dalga boylarında görüntü almaktan bahsediyoruz. İşte bu nedenle bu görev gerçekten inanılmaz öğeler barındırıyor. Kara deliklerin varlığı yüzyıl öncesinden tahmin edilse de, halen kara deliklerin yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Halen olay ufkunun varlığına dair bağlayıcı bir kanıta sahip değiliz. Ayrıca olay ufukları ve kuantum teorisi halen birbiriyle uyuşmuyor. Bazı şeyler değişmesi gerekiyor fakat bunun ne olduğu belli değil. Galaktik merkezindeki yıldızlar saniyede 10,000 km hızla dönüyor, bu nedenle merkezi kütlenin , güneşin kütlesinden 4 milyon kat daha fazla olması gerek.Buradaki tek görebildiğimiz radyo sinyali kaynağı Sagittarius A kara deliğidir. Buradaki çok kısa, sub-milimetre boyundaki radyo dalgaları süper masif kara deliğin merkezinden yayılan sıcak gaz jetlerinden yükseliyor olmalı. Kara deliğin olay ufku yaklaşık 25 milyon km genişliğinde fakat 27,000 ışık yılı uzakta. İşte bu milimetreden küçük dalgaları görüntülemek için dünya büyüklüğünde bir teleskopa ihtiyacınız var. Dünya çapında bir teleskop ağı aynı çözünürlüğü elde edebilir. İlk olarak bundan 10 yıl önce bu fikirleri MIT'den Shep Doeleman ile tartışmıştım. Kendisi şu an Olay Ufku Teleskopu projesinin başında yer alıyor. Bunun bizim için bir anlamı yok. Mevcut teleskoplarla çalışıp global bir proje kurulmalıdır. Bu nedenle birbirimize ihtiyacımız var. Kara delikten yayılan radyo dalgalarının nasıl bükülüp ve absorblandığını göreceğiz, aynı Interstellar filminde devasa Gargantua'ya düşen uzay aracı gibi. Burda alınacak sonuç bir çeşit merkezcil gölge olmalıdır. Bu gölgenin boyut,şekil ve keskinliği teorik tahminlerle kıyaslayarak genel göreleliği test edeceğiz. Eğer bu gölge en azından tahmin edilenden yarısı ya iki katı büyükse, genel görelelik doğru değildir. Teknolojik çaıdan korkutucu geliyordu ama şu an kontrol altında. Her teleskop 64 gigabit/s'lik veri depoladığından petabaytlar dolusu kıtalar arası harddisk gerekecek. Avrupa Araştırma Konseyi ve ABD Ulusal Bilim Kurumu'dan gelen para sayesinde bütçe problemi biraz olsun çözüldü. 2000'de on yıl sürebilebilir demiştim ama şimdi düşünüyorum sonraki bir 10 yılda olur mu? Sanırım on yıla olmaz ama sürdüğü kadar sürecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/heisenberg-belirsizlik-ilkesi-degisiyor-mu/", "text": "Optik Öncüleri( Frontiers in Optics 2012) 2012 toplantısında bilim insanları önceden düşünülenin aksine sistemleri engellemeden gözlem yapmanın mümkün olduğunu, Heisenberg Belirsizlik İlkesi' ni değiştirebileceğini ortaya kondu. Ultra küçük dünya olarak bilinen atomların dünyasını inceleyen bilim adamları bilirler, bir elektronun konumunu ve anlık momentumunu yüksek kesinlikle tespit etmek imkansızdır. Çünkü ölçüm yapmaya çalıştığınızda sistemlere müdahale edersiniz ve bu nedenle ilk ölçümle beraber ikinci ölçümde belirsizlik hakim olur. Bu hesaplamalara dayalı matematiksel konsept, kuantum mekaniğinin bir niteliği olup, ilk 20. yy' da ünlü fizikçi Werner Heisenberg tarafından formüle edilmiş olup, Heisenberg Belirsizlik İlkesi olarak bilinir. Heisenberg ve diğer bilim adamlarının kuantum sistemlerinde özelliklerinin özünde olan belirsizliği tespit etmek için yaptığı genelleştirilmiş denklemler, dikkatsizce yapılmış hesaplamalar nedeniyle belirsizlik ilkesi, bazen kabaca Heisenberg' in orijinal ölçüm-bozulma ilişkilerine uygulandı. Bugün Toronto Üniversitesi' nden araştırmacılar doğrudan deneysel bir kanıt elde ederek, Heisenberg' in orijinal formülünün yanlışlıklar olabileceğini gösterdi. Sonuçlar geçen ay Physical Review Letters jurnalinde yayınlandı. Ayrıca araştırmacılar, bulgularını ilk kez Optik Topluluk Yıllık Toplantısı ve Optikte Öncüler toplantısında 14-18 Ekim' de Newyork, Rochester' ta sunacak. Ekip karışık foton çiftlerindeki polarizasyonu ölçmek için bir cihaz yaptılar. Farklı polarizasyon seviyelerindeki fotonun, elektronun konumu ve momentumuna benzer şekilde, tamamlayıcı fiziksel özellikler olarak adlandırılarak yani, Heisenberg belirsizlik ilişkileri genelleştirilmiş oldu. Araştırmacılar başlıca hedef olarak, ne kadar fotonun polarizasyonunun engellendiğini ölçmek için ışık parçacıkları olan olan fotonları ölçümden önce ve sonra gözlemledi. Eğer, önceki ölçüm sistemi engellediyse, sonraki ölçümde kusurlu olacaktı. Araştırmacılar Catch-22 kuantum mekanik aletini kullanarak, kuantum ölçüm teorileri kullanılarak, polarizasyondan önce fotonların bozulma olmadan piklerini ölçmek için bir yöntem geliştirdi. Eğer kuantum parçacığıyla çok zayıf bir etkileşim kurabilirseniz, onu çok engellememiş oluyorsunuz olarak açıklıyor Toronto Üniversitesi' nden Lee Rozema. Zayıf etkileşimler, buna rağmen sanki pürüzlü fotoğraflar çekiyormuş gibi gözükebiliyor: parçacık hakkında çok az bilgi veriyor. Eğer tek bir ölçüm alırsanız, ölçümde çok gürültü oluyor. Fakat ölçümleri defalarca tekrarlarsanız istatistiksel açıdan, ortalama bir sonuç elde edebiliyorsunuz. Fotonların önce ve sonra görüntüleri kıyaslandığında, net ölçümler sayesinde sistemin gerçek Heisenberg formülüne göre tahmin edilenden daha az bozulduğu gözlendi. Ekibin elde ettiği sonuçların sağladığı ölçüm-parazit ilişkisi hakkında ilk doğrudan deneysel ölçüm kanıtı olduğu ve matematiksel açıdan Nagoya Üniversitesi' nden Masanao Ozawa' nın 2003' da yaptığı hesaplamadan daha doğru olduğu anlaşıldı. Kuantum hesaplamada hassasiyet oldukça önemli çünkü , kuantum kriptografide sisteme olacak müdahalenin ölçümü bozacağını, bunun da bilginin güvenliğini sağladığı düşünülüyordu. - Lee Rozema, Ardavan Darabi, Dylan Mahler, Alex Hayat, Yasaman Soudagar, Aephraim Steinberg. Violation of Heisenberg's Measurement-Disturbance Relationship by Weak Measurements. Physical Review Letters, 2012; 109 (10) DOI: 10.1103/PhysRevLett.109.100404"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hellboy-adi-verilen-yeni-bir-dinozor-kesfedildi/", "text": "Kanada kırsalında keşfedilen devasa dinozor kafatası o kadar büyük ki, helikopter yardımıyla çıkarılabildi. Triceratoplara benzeyen dinozorun , kafatası tuhaf tacı ve boynuzları ile ayrılıyor. Alberta eyaletine bağlı Calgary kentindeki Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi'nden Caleb Brown, eyaletin güneyindeki alabalıkları ile ünlü avlanma bölgesi Oldman Nehri'nde, bir balıkçının fark ederek haber verdiği fosilin, 1,6 metre uzunluğunda olduğunu söyledi. Fosilin bir kısmının zaten açıkta olduğunu kaydeden Brown, diğer kısmının bulunduğu kaya parçasının, bilinenden çok daha sert çıktığını ifade etti. Fosile Hellboy ismini, hem kazı çalışmalarının çok zor gerçekleşmesi hem de fosilin bu iki ufak tuhaf boynuzu nedeniyle verdiklerini anlatan Caleb Brown, fosilin boyun ve omuzunda koruyucu olduğunu düşündüğümüz irili ufaklı boynuzlar ve sert kemik çıkıntıları var. Bu nedenle simini Hellboy koyduk dedi. Boynuzlu dinozorların chasmosaurs ve centrosaurs isimli iki ayrı türden geldiğini kaydeden Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi Paleontoloğu Caleb Brown, bölgede birden fazla Hellboy olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı. Fosilin yeri ve konumu dolayısıyla, triceraptoplardan bağımsız olarak, yakınsak evrim fenomeniyle geliştiği düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/helyum-super-akiskanlarda-x-isini-probuyla-kuantum-vorteksler-tespit-edildi/", "text": "ABD Enerji Bakanlığı SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı'nda yapılan bir deneyde süper soğutulmuş sıvı helyum mikroskopik damlacıklarda iyi düzenlenmiş 3 D kafes kuantum tornadoları oluşturuldu. Bu kadar küçük boyutta ilk kez böyle bir oluşum gözlendi. Uluslararası ekip tarafından elde edilen veriler sıvı helyuma nano ölçekte yeni bakış açıları getirdi. Ekstrem koşullarda soğutulan sıvı helyum kuantum mekaniği prensiplerine göre davranarak klasik fizik kanunlarına aykırı hareket ediyor. Normalde kuantum madde çok küçük birimlere ayrıldığında devreye giren gizemli fizik kanunları. Bu süper sıvı halinde gözlenen kuantum davranışına nadir örneklerden biri. 22 Ağustos'ta Science dergisinde yayınlanan araştırma, süper iletkenlerin elektriği %100 iletmesi gibi ya da Bose-Einstein kondensatları gibi tek bir birim gibi davranan kuantum durumlarını aydınlatabilir. Bu deneyde elde ettiğimiz bulgular gerçekten şaşırtıcı. Bu kadar net ve temiz sonuçlar beklemiyorduk, diyor SLAC Linac Koherent Işık Kaynağı baş bilim insanı ve deney lideri yardımcısı Christoph Bostedt. Normalde kuantum dünyasına ilişkin makroskopik boyutta belirtilere sahiptik. Daha önce elde edilen süper akışkanlardan 100000 kat daha yoğun elde edilen , bu ufak kuantum tornadolar ve bunların bu kadar ufak damlacıklarda gözlenmesi gerçekten şaşırtıcı, diyor Stanford Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Ken Ferguson. Helyum belli bir noktaya kadar soğutulunca sürtünme sıfıra iniyor.Hatta donma noktasının altındayken helyum gibi halen sıvı halde kalabilen pek çok sıvı var. Bu sıcaklıkta ışık sonsuz titreşime giren atomlarla zayıf etkileşime girebilir. İşte kuantum salınım hali maddenin donmasını engelliyor. Süper akışkan helyumun bu özelliği pek çok Nobel Ödülüne konu oldu. Bu sayede kapların kenarları ve dışı kaplanarak sadece moleküllerin geçebileceği delikler yaratılarak aynı sıvı yüksek sıcaklıklarda saklanabiliyor. LCLS deneyinde araştırmacılar helyum damlacıklarını ince bir sprey şeklinde sıkarak, vakumdaki nano ölçekte inci iplikçileri gibi sıkabiliyorlar. Her damlacık jetten gelirken, saniyede 2 milyon dönüş yaparak dışarısından daha soğuk hale geliyor. X ışın lazeri alınan görüntüler düzinelerce atom genişliğinde atom genişliğinde dönen çekirdekler halinde kuantum vorteksinin oluştuğunu gözlemledi. Soğutulmuş helyum nano damlacıkların bu hızlı dönüşü düzgün aralıklarla oluşmuş 3 boyutlu vortekslerin oluşumuna imkan tanıyor. Bu egzotik oluşum katı kristal hal yapısıyla kuantum haldeki damlacıklara ilişkin kanıtlar sunarak normal bir sıvıda oluşan tek bir girdaptan ziyade, çabucak karıştırılmış bir kahvede oluşan girdapa benziyor. Araştırmacılar süper akışkan damlacıklarda şaşırtıcı şekillerde gözlemledi. Normal bir sıvıda bu vorteksler fıstık şekline benzer bir hal alır.%1 süper akışkanda beklenmeyen tekerlek benzeri şekiller gözlendi. Lawrence Berkeley Laboratuvarı'ndan şef bilim adamı Olive Gessner , Artık helyum nano damlacıkların kuantum dönüşünü karakterize ederek tespit edebiliyor. Burada damlacıkların kökenini tespit ederek kontrol etmeyi başarabiliriz, diyor. Bilim insanları daha sıra dışı sonuçların da geleceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hem-pil-hem-gunes-paneli-olan-gunes-paneli-bataryasi/", "text": "Ohio Eyalet Üniversitesi dünyanın ilk şarj edilebilir güneş hücresinin patentini aldı. 3 Ekim 2014'de Nature Communications'da yayınlanan araştırma raporuna göre batarya ve güneş hücresi tek bir hibrit cihazda birleştirildi. İnovasyona ilham olan mesh solar panel sayesinde bataryaya hava girmesi sağlanırken, solar panel ve batarya elektrotu arasında elektronlar özel bir prosesle aktarılıyor. Cihaz hava ve ışık sayesinde şarj olup boşalabiliyor. Ohio State'den Kimya ve Biyokimya Prof. Yiying Wu solar bataryanın yenilenebilir enerji, maliyetlerini düşürmeye yardımcı olacağını belirtiyor. Teknolojinin geldiği son noktayı kullanarak, güneş ışığını hapsederek, enerjiyi depolayacak ucuz bir yöntem keşfettik. Aynı cihazda iki ayrı fonksiyonu birleştirerek maliyeti düşürdük,diyor Prof. Yiying Wu. Bu sayede maliyetin % 25 düşeceğini düşünüyorlar. Ayrıca buluş sayesinde güneş hücresi ve harici batarya arasındaki elektronların hareketinden doğan verim kaybını da çözüyor. Normalde güneş hücrelerinden gelen elektronların sadece % 80'i bataryaya ulaşabiliyor. Fakat bu yeni tasarımla elektronların nerdeyse % 100'ü kurtarılabiliyor. Daha önce Wu ve doktora öğrencisi Xiaodi Ren , potasyum ve oksijeni reaksiyona sokarak yüksek verimli bir hava pili icat etmişti. İşte bu pili de kullanarak güneş hücresi pili geliştiren Prof. Wu ve öğrencisi , temiz enerjiler için büyük çaba sarf ediyor. Hava pili tasarımıyla ABD Enerji Bakanlığı'ndan 100,000 dolar ödül kazanan teknolojiye KAir Enerji Sistemleri adını verdi. Temel olarak bu nefes alan bir pil. Nefes aldığında boşalıyor, tekrar nefes verdiğinde doluyor, diyor Prof. Wu. Yeni araştırmada ise solar panellerde KAir piliyle birleştirilmek istedi. Normalde güneş hücreleri katı yarı iletkenlerden yapıldığından havayı engeller. Fakat Doktora öğrencisi Mingzhe Yu titanyum telden nefes alabilir çimler gibi dikensi bir solar panel yaptı. Bu dikensi çubuklar sayesinde içeri doğrudan güneş ışığı girebiliyor. Normal solar hücreleri bataryaya bağlamak için dört elektrot gerekirken, yeni hibrit tasarımda sadece üç elektrot gerekiyor. Elek solar panel birinci elektrotu oluşturuyor. Gözenekleri karbon panel ikinci elektrotu oluştururken, üçüncü elektrot lityum levha ise üçüncü elektrotu oluşturuyor. Bu sandviç tabakaları arasındaki elektrotlarda elektronlar ileri geri ileri ediyor. Sola batarya ise şöyle çalışıyor; şarj anında ışık elekli solar panele vuruyor ve elektron üretiyor. İçteki pilde kimyasal olarak ayrışan lityum peroksit lityum ve oksijene ayrılıyor. Oksijen havaya salınarak, lityum metali elektronları yakalayarak lityum iyonları gibi depolanıyor. Batarya boşaldığında kimyasal olarak havadan yine oksitlenerek , tekrar lityum peroksite dönüşüyor. Elektrottaki iyot katkı maddesi sayesinde elektronlar için bir mekik görevi gördüğünden , batarya elektrotu ve elek solar paneli arasında aktarım sağlıyor. Bu katkı kullanıldığında batarya performansı ve verimi artıyor. Elek kullanılan solar hücreler boya-duyarlı cihazlar sınıfına giriyor. Bu sayede kırmızı boya ile ışığın dalga boyu ayarlanabiliyor. X-ray fotoelektron spektroskopi ile pil ömrü ölçüldü. Kırmızı boya için başta rutenyum bileşik kullanılsa da pil şarj-deşarj ile 8 saatte bitti. Bu nedenle hematit maddesine yani pasa dönüldü. Elek pasla kaplanarak, pilin güneş ışığıyla sürekli kırmızı kalması sağlandı.Wu ve ekibi yaptığı başlangıç testleriyle, yeni solar bataryaların ömrünün piyasadaki şarj edilebilir pillerle rekabet edebilir düzeyde olduğunu düşünüyor. ABD Enerji Bakanlığı'nın sağladığı fon, solar bataryaların yeni malzemelerde geliştirilmesi için yeni yollar arandığı sürece devam edecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/her-seyin-teorisi-uzay-zaman-kuantum-dolaniklikla-nasil-olustu/", "text": "Bilim insanlarının işbirliğiyle genel rölativite ve kuantum mekaniğini birleştirerek uzay-zamanın kuantum dolanıklıktan nasıl ortaya çıktığını açıklamada önemli bir adım attılar. Fizikçiler ve matematikçiler uzun süredir genel görelelik ve kuantum mekaniğini birleştiren Herşeyin Teorisi'ni(Theory of Everything bulmaya çalışıyorlar. Genel rölativite kütle çekimi ve büyük ölçekli yıldızlar ve galaksilerin makro dinamiklerini açıklarken, kuantum mekaniği atom altı parçacıklardan moleküler boyutlardaki mikroskopik fenomenleri açıklıyor. Holografik prensip ise Herşeyin Teorisi'ni geniş bir şekilde başarıyla temel esasından kavrıyor. Holografik prensip iki boyutlu uzayı kapladığı hacimde üç boyutlu hacimin kütle çekimini kuantum mekaniğiyle ifade eder. Buna rağmen , yüzeyde böylesine bir hacmin oluşması halen anlaşılmazlığını koruyor. Tokyo Üniversitesi Kavli IPMU'dan Baş Araştırmacı Hirosi Ooguri ve Caltech'den matematikçi Matilde Marcolli ve yüksek lisans öğrencileri Jennifer Lin ve Bogdan Stoica Physical Review Letters'da Editör'ün Önerisi olarak potansiyel sonuçları sundu. Hirosi Ooguri ve diğer araştırmacılar kuantum dolanıklığın, bu problemi çözmek için anahtar olduğunu buldu. Kuantum teorisini kullanarak , enerji yoğunluğunu nasıl hesaplayacağını, yani üç boyutlu etkileşimlerin kaynağını yüzeyde kuantum dolanıklık verisini kullanarak gösterdi. Bu vücudunuzun iki boyutlu kağıtlar üzerindeki röntgenine bakmaya benziyor. İşte bu sayede kuantum dolanıklığın evrensel yorumu yapılarak, enerji yoğunluğundaki koşullar kuantum teorisindeki kütle çekimiyle tatmin etse de teoride, kütleçekimini açıkça içermemelidir. Kuantum dolanıklığı önemi daha öncesinde de önerilse de, bunun uzay zamandaki oluşumuna ilişkin rolü kesin olarak bilinmiyordu. İşte bu araştırmayla bu problemin çözüldüğü iddia ediliyor. Kuantum dolanıklık fenomeninde parçacıkların spini veya polarizasyonunun kuantum hali bağımsız olarak tanımlanamaz. Einstein'a göre bir parçacık diğerine etki etmek zorundadır ki, buna garip hareket deniyor. Ooguri ve işbirlikçileri ise kuantum dolanıklığı kütle çekimsel teorideki ekstra boyutları ürettiğini gösterdi. Kuantum dolanıklığın genel rölativite ve kuantum mekaniğinin birleştirilmesi gibi derin mevzularla alakalı olduğu; kara delik bilgi paradoksu ve ateşduvarı paradoksu vb. biliniyordu. Araştırmamızda kunatum dolanıklık ve uzay-zamanın mikroskopik yapı arasındaki bağlantı açıkça hesaplanarak bu mevzuya ışık tutuyor. Kuantum kütle çekim ve bilgi bilimi arasındaki arayüz gittikçe önem kazanmaya başlıyor. Ben kendim, bilgi bilimcilerle iş birliği yaparak bu araştırmadaki limitleri zorluyorum,diyor Hirosi Ooguri. - Jennifer Lin, Matilde Marcolli, Hirosi Ooguri, and Bogdan Stoica. Locality of gravitational systems from entanglement of conformal field theories. Physical Review Letters, 2015"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hhex-proteini-freni-ile-akut-myeloid-losemi-durduruldu/", "text": "Melbourne'den araştırmacılar Hhex adı verilen proteini hedefleyerek akut myeloid lösemiyi tedavi edebileceklerini gösterdiler. Bu sayede yeni lösemi tedavileri geliştirilebilir.Walter and Eliza Hall Enstitüsü'nden Dr Ben Shields ve Dr Matt McCormack Hhex proteini yoksunluğunda lösemi hücre bölünmesini engelleyebileceklerini keşfettiler. Bu protein AML hücrelerinin kontrolsüz bir şekilde bölünmelerinde ayarlama yapan kritik bir faktör özelliğine sahip. AML agresif bir kan kanseri türü ve aniden ortaya çıkarak, hızlı bir şekilde büyüyor ve öngörülemiyor. Mevcut AML tedavilerinin ciddi yan etkileri var. Hastaların % 75'i kısa bir sürede kötüleşiyor ve beş yıl hayatta kalma oranı sadece % 24. Dr McCormack AML'nin üstesinden gelerek hücrelerin normal kontrolünü sağlayarak üreme ve bölünmesini sağlamak, yeni terapilerin aranması için devrimsel bir gelişme olacağını belirtiyor. Akut myeloid lösemiyi tedavi etmek için acilen yeni tedavilere ihtiyaç var. Biz Hhex'i bloke ederek löseminin yayılmasına frenleyerek ön klinik modellerde AML'yi tümüyle bertaraf ettik. Bu sayede yeni ilaçlar geliştirilerek insanlarda AML iyileştirilebilir, diyor Dr McCormack. Dr Shields AML hücrelerinin büyümesini ve bölünmesini sağlayan kontrolleri kapattı. Her hücrenin stresi kontrol eden genleri var, kanserin erken safhalarında bu hücreler durdurularak hasarlı hücrenin yeniden üremesi durdurulabilir diyor. Halen AML hücrelerinde bu genleri kontrol eden genler mevcut ve epigenetik modifikasyon adı verilen proses ile bu hücreler kapatılıyor. Hhex büyümeyi kontrol eden genleri yeniden yapılandırarak etkili bir şekilde onları etkili bir şekilde baskılıyor. Bu nedenle lösemi hücreleri üreyerek, daha fazla hasara neden olarak AML ilerleme hızına katkıda bulunuyor diyor Dr. Shields. Yani Hhex löseminin ilerlemesine neden oluyor. Dr McCormack önceki ilaçların epigenetik modifikasyonu inhibe ettiğini, bu nedenle ciddi bir toksisiteye neden olduğunu çünkü hedeflerin normal hücre fonksiyonuna ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Öncesinde hedeflenen epigenetik faktörlerin aksine, sadece Hhex az sayıda geni regüle ediyor. Bu genler normal kan hücreleri için vazgeçilebilir genler oluyor Bu sayede AML hücrelerini an etkilere neden olmadan öldürme şansı doğuyor, diyor Dr McCormack. Araştırmacılar bu sayede Hhex proteinin fonksiyonunu etkileyebilecek kritik bölgeleri tespit edip, bugün AML tedavisi için yeni ilaçlar geliştirmeyi hedefliyor. Araştırma Genes & Development dergisinde yayınlandı. Kaynak : BioMedya dergisindeki çevirimden alınmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hibrit-nano-materyal-isik-ve-isiyi-elektrige-donusturuyor/", "text": "Son yıllarda ışığı veya ısıyı elektriği çevirebilen pek çok nano malzeme üretildi. Fakat geçenlerde Teksas Üniversitesi ve Lousiana Tech Üniversitesi' nden araştırmacılar hem ısıdan hem de ışıktan elektrik enerjisi elde edebilen nano hibrit materyal ürettiler. Böylece mikroçiplerle donatılan nano hibrit materyal kendi enerjisini üreten sensörler, düşük güç tüketimli cihazlar ve biyomedikal implantlar üretilebilecek. Tek katmanlı karbon nanotüpler şeffaf güneş piller ve diğer karbon yapımı bütün güneş pillerinde kullanılsa da sıradan güneş pillerine göre halen yeterince verimli değil. Eğer ışık ve ısıyı birlikte elektriğe çevirebilirsek, bu enerji üretimi için büyük potansiyel sağlar. Çiplerin üzerinde mikro devreler güç geçtikçe artıyor, bu teknoloji sayesinde yeni ve daha verimli bir platform yaratılarak, bugünkü güneş enerjisi pilleri yerini bunlara bırakabilir. diyor Teksas Üniversitesi' den Doç. Dr. Wei Chen. Yeni nano materyalde sülfit nano parçacıklar ve tek katmanlı karbon nanotüpler, prototip olan termoelektrik jeneratörde kullanılarak enerji miliwatt değerinde enerji edilmesi bekleniyor. Karbon nanotüp filmli cihazlara kıyasla yeni ince film yapısının ışık absorbsiyonunu % 80' e kadar arttırabileceği laboratuvar testlerinde görüldü. Bu da oldukça verimli bir jeneratör demek. Ayrıca, bakır sülfitin eser elementlere göre daha uygun olduğu da belirtilenler arasında. Ayrıca laboratuvar testlerinde optik ve termal geçiş efektlerinin hibrit nano materyale uygulanması ile asimetrik ışık aydınlatma ve termal radyasyon kullanarak, simetrik aydınlatmaya göre 10 kata kadar geliştirilebileceği belirtiliyor. - Santana Bala Lakshmanan, Xiaoju Zou, Marius Hossu, Lun Ma, Chang Yang, Wei Chen. Local Field Enhanced Au/CuS Nanocomposites as Efficient Photothermal Transducer Agents for Cancer Treatment. Journal of Biomedical Nanotechnology, 2012; 8 (6): 883 DOI:10.1166/jbn.2012.1486 - Yi-Hsuan Tseng, Yuan He, Santana Lakshmanan, Chang Yang, Wei Chen, Long Que. Optical and thermal response of single-walled carbon nanotube copper sulfide nanoparticle hybrid nanomaterials.Nanotechnology, 2012; 23 (45): 455708 DOI: 10.1088/0957-4484/23/45/455708"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hidrojen-atomuyla-evrenin-dogusunu-gozlemek/", "text": "Geçmişe dönüp baktığımızda yıldızlar evrenin yaşını açığa çıkarabiliyor ve 14 milyar yıl yaşında olduğunu tahmin ediliyor. En uzaktaki yıldızlar en yaşlı yıldızlardır. En yaşlı yıldızları ise tespit etmek oldukça zor. Bugünün teleskopları en fazla 700 milyon yaşındaki galaksileri görebiliyor ve bu galaksilerin görüntülenmesi için oldukça büyük olmaları veya yıldız patlaması yaşaması gerekiyor. Bugün, Tel Aviv Üniversitesi' nden bilimadamları evrenin doğuşunun ilk 180 milyon yılında oluşan galaksileri tespit etmek için yeni bir methot geliştirdiler. Tel Aviv Üniversitesi' nden Prof. Rennan Barkana, bu yöntemle daha önce gözlenmek için oldukça yaşlı olduğu düşünülen yıldızları görüntülemenin mümkün olduğunu söylüyor. Nature jurnalinde basılan araştırmada, radyo teleskopuyla hidrojen atomlarının yaydığı radyo dalgaları taranarak, evrenin ilk yaratıldığı zamandaki bolluğu tespit ediliyor. Gönderilen dalgalar 21 cm uzunluğunda ve atomlar yıldızların radyasyonunu yansıttığından emisyonlar radyo teleskopu tarafından tespit edilebilyor. Bu gelişme pek çok yaşlı galaksi tespit edilecek. Prof. Barkana' ya göre bu dalgalar gökyüzünde izler bırakarak, bugün bir milyonu bulan erken galaksilerin işaretlerini taşıyor. Erken periyottaki evrenin karanlık maddesinin ve gazların hareketindeki farklılığın, yıldızların oluşmasını etkileyerek özel bir dalgalanma şablonu oluşturduğu ve böylece bu zamandaki dalgaların tespitinin parlak radyo emisyonları yaratacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hint-avrupa-dillerinin-kokenleri-de-anadolu-da-cikti/", "text": "Hint- Avrupa dillerinin dünyada en yaygın konuşulan diller olduğu biliniyor.Son iki bin yıldır bu diller yazılı olduğu için tarih daha berrak. Bununla beraber zaman ve yer olarak bazı uyuşmazlıklar var.Büyük bir ulusal ekip araştırmacı Michael Dunn' la beraber Hint-Avrupa Dilleri'nin filocoğrafik analizini yaparak sonuçları bir raporda yayınlandı.Araştırma Science Dergisi' nde yayınlandı. Tarihsel dilbilimi olarak, yaygın görüş Hint-Avrupa Dil ailesinin Ukrayna steplerinde 6000 yıl önce doğduğuydu.Dilbilimsel paleantolojinden gelen kanıtla, özellikle teknolojik açıdan tekerlekli araçların günyüzüne çıkmasıyla önemli sözcüklerin konuşulmasına neden oldu. Azınlık görüşü ise bugünkü analizle kesinlikle desteklenmiş oldu. Analize göre, dil sözlüklerini evrimleşmiş modellerini mekansal konuşmacıların dağılımıyla birleştiriyor. Geçmişte ölen diller gibi pek çok unutulmuş olay arkeoloji veya tarihsel kayıtlar kullanılarak dil ağacından çıkarımlarda zamana karşı kalibre edilecek. Böylece İngilizce,Fransızca gibi dillerin Anadolu'da ortaya çıkmış olma olasılığı güçlenmiş oldu. Sözlüksel bilgi Hint Avrupa Sözcüksel Dilailesi Veritabanı'ndan alındıç.Bu veri tabanı MPI Evrimsel Dil Prosesi ve Kültürü grubu tarafından hazırlandı. Dil ailelerinin günümüz dillerinin evrimini anlamada çok önemli olduğu biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hiv-antikor-zayif-bolge-asi/", "text": "Ulusal Sağlık Enstitüleri 'nden bilim insanlarının liderlik ettiği bir ekip HIV virüsünün zayıf bir bölgesini keşfettiler. HIV virüsünün zayıf bir bölgesine bağlanan antikor , virüsün hücreyi enfekte etmesini engelleniyor. Araştırma Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü'nün Aşı Araştırma Merkezi'nden bilim insanları başı çekti. HIV üzerinde Füzyon peptiti adı verilen bu yeni hedef, 8 amino asit zincirinden oluşuyor ve bu sayede virüs hücreye kaynayarak onu enfekte ediyor. Füzyon peptiti, HIV virüsünün çalışılan diğer bölümlerine kıyasla çok daha basit bir yapıya sahip. Bilim insanları HIV ile enfekte olmuş insanların kanını incelerken,virüsün enfekte hücreleri durdurma kabiliyeti olduğunu keşfettiler. Normalde kan HIV'i nötralize etmekte iyi , fakat bugüne kadar HIV virüsüne zayıf bir noktadan yaklaşarak geniş çaplı olarak HIV antibadilerine bağlanarak nötralize eden bir protein bilinmiyordu. Araştırmacılar kandaki güçlü bnAb antikorlarını (VRC34.01 adını verdiler) izole ederek , onun füzyon peptiti ve şeker molekülüne bağlandığını buldu. Bilim insanları antikoru virüse bağlandığı anda kristalleştirdiler. Böylece VRC34.01'in atomik seviyede nasıl HIV virüsüne tutunarak, antikorun virüsü nasıl hücre-yüzey molekülüne bağlanarak enfekte etmeden durdurduğu açığa çıktı. Ayrıca bilim insanları bağışıklık sisteminin hücreye füzyon peptiti ile saldırarak HIV virüsünün durdurmaya çalışmasının sıra dışı olduğunu rapor ettiler. 24 HIV enfekte gönüllünün kanını incelediklerinde, 10 kişinin kan örneğinde VRC34.01'in benzer bağlanma bölgesine sahip olduğunu gördüler. Araştırmacılar artık VRC34.01 antikoruna benzer antikorlar ortaya çıkararak aşı tasarlamaya çalışıyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hiv-hastalarinda-mutasyon-tehlikeli-sars-cov-2-varyant/", "text": "Avrupa Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Kongresi'nde Güney Afrika'da çıkan beta SARS-CoV-2 varyantının, HIV hastalarında daha ciddi seyrettiği ve daha tehlikeli mutasyonlara yol açabileceği tartışıldı. AIDS hastalarında antiretroviral tedaviler kullanılmasının, SARS-CoV-2 evrimini engellemede anahtar olabileceği düşünülüyor. Çünkü HIV virüsünün vücutta kendini replike etmesi uzun süre engellenmezse immün sisteme büyük zararlar verebiliyor. Evrilen mutasyon nötralizasyondan kaçmaya neden oluyor, yani önceki doğal enfeksiyon veya aşılama sonucu oluşan antibadiler, vücudu yeni enfeksiyona karşı korumada daha zayıf kalıyor. Eğer birinin enfeksiyonu uzarsa SARS-CoV-2 daha geniş çaplı olarak mutasyon geçirebilir, diyor KwaZulu-Natal, Afrika Sağlık Araştırma Enstitüsü'nden Dr. Alex Sigal. Dr. Sigal yaptığı vaka sunumunda, ilerlemiş HIV'e sahip hasta , hafif derecede COVID-19 geçiriyor fakat 216 gün boyunca SARS-CoV-2 pozitif olarak test ediliyor. Genom dizinlemesinde sonucunda hastanın SARS-CoV-2 viral popülasyonunun zaman içinde değiştiği diken proteini üzerindeki anahtar bölgelerde çoklu mutasyonlar geçirdiği ortaya çıktı. Diken proteinin virüsün insan vücuduna bağlandığı yer olduğundan önem taşıyor. Evrilen virüs test edildiğinde, varyant benzeri özellikler göstererek, antibadilerden kaçma yeteneğine sahip olabileceği gösterildi. European Society of Clinical Microbiology and Infectious Diseases tarafından sağlanmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hivaids-asisi-1-faz-klinik-denemeleri-basariyla-gecti/", "text": "Kanadalı ilaç şirketi Sumagen Canada ürettikleri HIV/Aids aşısının 1.Faz klinik denemeleri başarıyla geçtiğini belirtti. 2012 Mart' tan geçtiğimiz aya kadar devam eden klinik çalışmalarda güvenlik, tolere edilebilirlik ve bağışıklık tepkileri üzerine tasarlanan testte , insanlar üzerinde ilaç denemeleri yapıldı. Birinci faz klinik çalışmalarda ilacın sadece hayvanlar değil insanlar üzerinde de işe yaradığı anlaşılmaya çalışıldı . SAV001-H aşısı karma, gözlemciden bağımsız ve plasebo kontrollü HIV enfeksiyon çalışmalarından geçti ve erkek- kadınlarda ciddi bir yan etkisi görülmedi. Yakında faz 2 denemeleri başlayacak HIV/ Aids aşısı hastalar için yeni bir umut doğacak. SAV001-H aşısı genetiği değiştirilmiş gerçek HIV virüsleriyle, ateşe karşı ateşle savaşmak anlamına geliyor. Vücudunuza HIV virüsü enjekte edildiğini düşündüğünüzde ne kadar korkutucu gelse de, virüsler genetik mühendisliği sayesinde patojeni elimine edilip, kimyasal işleme tabi tutulduğundan ve en sonra gama radyasyonla gerçekten öldürüldüğünden korkacak bir şey yok aslında. Diğer HIV/Aids aşıları virüsü tümüyle öldürmediğinden 3. Fazı geçemiyordu . Sumagen ise ilaçları için oldukça iyimser. Çünkü bu aşının grip, hepatit A ya da kuduz aşısı ile aynı prensibe sahip olduğunu düşünüyor. Aşı HIV enfeksiyonundan doğan farklı antikor üretimin engelliyor. SAV001-H ikinci fazı geçmedikçe daha detaylı bilgi sağlanamıyor. Buna rağmen 1. Fazda HIV spesifik antikorların üretiminde plaseboya oranla 8 ila 64 kat daha artış görüldü. 2. ve 3. Faz geçilmeden sevinmenin erken olduğu belirtilse de bu aşı piyasaya çıktığında HIV' in kökünü kazıyacağı belirtiliyor. Umarız bu sefer HIV aşısı başarılı olur. Dünya' da bugüne kadar 35 milyondan fazla insan AIDS' ten dolayı hayatını kaybetti. Bir o kadar insan da enfekte olmuş durumda ve yeni enfeksiyonların % 40 sadece 15-24 yaş aralığında. Pek çok insan hayatının baharında AIDS' ten ölüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/holografik-evrene-dair-somut-kanit-bulundu/", "text": "İngiltere, Kanada ve İtalya ortak araştırması sonucunda , evrenin devasa ve kompleks bir hologram olabileceğine dair ilk kanıtsal gözlemine ulaşıldığına inanılıyor. Teorik fizikçiler ve astrofizikçiler kozmik mikrodalga arka planındaki düzensizlikleri araştırırken, evrenin holografik ifadesini destekleyen somut bir kanıt buldular. Aslında bu düzensizliklerin açıklanması için genel ifade kozmik şişme teorisidir. Southampton Üniversitesi , Waterloo Üniversitesi , Perimeter Enstitüsü , INFN ve Salento Üniversitesi'nden araştırmacıların bulguları Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. Holografik evren fikri ilk 90larda öne sürüldü; bu teoriye göre 3 boyutlu gerçekliği oluşturan bilginin tümü 2 boyutlu bir sınırda yer alır. Holografik özelliklere örnek olarak olarak; iki boyutlu bir ekranda izlenen üç boyutlu bir film olarak verilebilir. Resimlerin, yüksekliğin, genişliğini ve derinliğini görebiliriz fakat 2 boyutlu ekrandadır. Buna rağmen biz kendi 3 boyutlu evrenimizde nesnelere dokunabiliriz ve persfektif açıdan bu projeksiyon bizim için gerçektir. Son on yılda teleskoplar ve sensör teknolojisindeki gelişmeler sayesinde bilim insanları, evren tarafından yaratılan beyaz gürültü hakkında çok büyük miktarda veri elde ettiler. İşte bu bilgiyi kullanan ekip veri ve kuantum alan teorisi arasında kompleks karşılaştırmalar yapabildi. En basit kuantum alan teorilerinin bile , erken evrene ait nerdeyse bütün gözlemleri açıklayabileceklerini buldular. Bilim insanları şimdi bu araştırma ile erken evreni anlayarak, zaman ve uzayın nasıl birleştiğini açıklamayı umuyor. - Niayesh Afshordi, Claudio Coriano, Luigi Delle Rose, Elizabeth Gould, Kostas Skenderis. From Planck Data to Planck Era: Observational Tests of Holographic Cosmology. Physical Review Letters, 2017; 118 (4) DOI: 10.1103/PhysRevLett.118.041301 Kütle çekim görüntü ve sesinden sonra, evreni daha iyi algılayabilmek için bu araştırma da önümüzde ki yıllara ışık tutacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hubble-uzay-teleskopu-jupiterin-ayi-europadan-su-puskurdugunu-gozlemledi/", "text": "NASA' nın Hubble Uzay Teleskopu Jüpiter'in ayı Europa' nın güney kutbundan su buharı püskürdüğünü gözlemledi. Böylece Europa' da su olduğunu gösteren en güçlü delil bulundu.Daha önce yayınladığımız araştırmada Europa' nın buz tabakasının altında dev bir tuzlu su okyanusu bulunduğunu belirtmiştik. Araştırmacılar henüz bu buharının yüzeyden geldiğinden emin değil. 12 Aralık' ta Science Express'de yayınlanan araştırmayla Europa su buharı tespit edilen ikinci ay olacak. Daha öncesinde 2005' de Satürn' ün ayı Enceladus'da su buharı tespit edilmişti. Normalde Enceladus toz ve buz parçacıkları gözlenmişti, fakat Europa' da sadece su buharı gazları tespit edildi. Hubble uzay teleskopu 2012 Aralık' tan beri Europa' da gaz sütunları gözlemliyordu. Europa' dan alına güneşin doğuşuna ilişkin emisyonları Hubble görüntüleme spektrografıyla gözlemlenerek, Jüpiter'in manyetik alanından gelen parçacıklar ile su buharı çıkışları ayrıldı. Görüntüleme spektrografı Jüpiter'in yoğun manyetik alanının içinde, Europa' nın güney kutbu yakınlarında zayıf bir Ultraviyole ışık saptadı. Oksijen ve hidrojen atomları uyarıldığında değişken bir aura parlaması yaratıyor. Bu da manyetik alanda ayrılan su moleküllerine işaret ediyor. Bu zayıf sinyali görmek için Hubble'ın limitleri gerçekten zorlandı. Europa'nın yüzeyinde linea adı verilen uzun çatlaklar var. Ayıca Cassini uzay aracı da Enceladus' taki küçük çatlaklar gördü Bu çatlaklardan uzaya doğru buhar akışları görülebilir. Europa' daki bu su buharı doğrudan Europa' nın mantosundan geliyorsa , Europa' da doğrudan delme yapmadan kimyasal analiz yapılabilir. Europa ve Enceladus' dan çıkan bu duman bulutlarında su buharı yüzdeleri birbirine yakın. Fakat Europa' da çekim etkisi, Enceladus' dan 12 kat daha fazla olduğundan -40 derecedeki buharın büyük kısmı uzaya kaçamıyor. Hubble' ın gözlemlerine göre buharlar 201 km'ye kadar çıkabiliyor. Araştırmacılar bu nedenle Europa' nın güney kutbunda parlak bir yüzey olacağı hipotezini kurdular. Eğer yeni bulgular onaylanırsa Hubble teleskopunun uzayda yaşanabilir gezegenleri ve cisimleri tespit etmede gücünü bir kez daha ispatlamış olacak ve yeni kapılar açılacak ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/hucre-suruleri-elektrik-akimiyla-kontrol-edilebiliyor/", "text": "Berkeley' den bilim insanları elektrik akımı kullanarak hücreleri sürü gibi gütmeyi başardı. Bu sayede doku mühendisliğinde daha fazla kontrol sağlanabilecek ve akıllı bandaj gibi uygulamalarla yaraları iyileştirecek elektrik stimülasyonu yaratılabilecek. Yapılan deneylerde vücutta deri, böbrek, kornea ve diğer organları kaplayan epitel hücreleri kullanıldı. Santimetrede 5 volt uygulayarak hücrelerin bir yerden diğer bir yere göçmeleri sağlandı. Hücreler böylece sola veya sağa yönlendirilerek hücreleri ayırmak birleştirmek ya da u dönüşü yaptırmak mümkün. Ayrıca özenle hücrelerle farklı şekiller yaratılabiliyor. Bu şimdiye kadar doğru akımın epitel hücrelerini yönlendirebileceğine dair ilk veri. Doğada pek çok organizma büyük gruplar halinde olsa sadece çok küçük bir grup aykırı hareketlerde bulunuyor. Koyun sürüsü güder gibi , doku mühendisliğinde hücreleri güdebileceğiz, diyor araştırmanın baş yazarı Daniel Cohen. Galvanotaxis adı verilen elektrikle doğrudan hücre hareketine dayalı metot önce hücreleri tek tek yönetmek için kullanılsa da hücreleri grup halinde yönlendirebileceği belli değildi . Hücreleri kitlesel olarak yönlendirilmek, doku mühendisliği açısından büyük bir adımdır. Her hücreyi tek tek hareket ettirmek yerinde bu sayede bazı basit tasarım kuralları yaratarak hücreleri toplu olarak yönetebiliriz, diyor araştırmanın kıdemli yazarlarından Berkeley' den Yrd. Doç Dr. Michel Maharbiz. Vücudumuz pek çok iyon ve tuzlu çözelti aktığını düşünürsek, elektrik sinyallerinin fizyolojide rol oynaması normal. Sinir hücrelerinden kas hücrelerine her şey elektrik stimülasyonlarıyla uyarılıyor. Yaraların biyoelektrik sinyal yaydıkları 1843' den beri bilinen bir şey. Vücutta bir yara oluştuğunda ,bu yaranın etrafındaki elektriksel alanda değişim oluyor. Bu elektrik alandaki değişimin bir haritası çıkarılırsa yaralar daha hızlı bir şekilde iyileştirilebilir. Bu sayede özel bir bandajla elektrik stimülasyonu verilen yaralar daha kolay iyileşir. - Daniel J. Cohen, W. James Nelson, Michel M. Maharbiz. Galvanotactic control of collective cell migration in epithelial monolayers. Nature Materials, 2014; DOI: 10.1038/nmat3891"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ibm-direncli-bakterilere-karsi-yapay-zeka-kullanarak-iki-yeni-antibiyotik-kesfetti/", "text": "Bir süredir pandemi nedeniyle virüsler hakkında birçok şey öğrenmiş olabiliriz fakat ihmal ettiğimiz daha önemli bir sağlık tehdidi var o da antibiyotik dirençli süper bakteriler. Bu süper bakterilerin tedavisi için yeni nesil antibiyotikler gerekiyor fakat bu zaman alan bir süreç. İşte IBM Research ekibi, yapay zeka kullanarak hızlı bir şekilde iki ilaç adayı geliştirmeyi başardı. YZ yeni antibiyotikleri tanımlıyor, sentezliyor ve yeni antibiyotik peptitleri bulabiliyor. 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden biri şüphesiz penisilindir. Bu antibiyotik sayesinde ölümcül birçok enfeksiyon kolayca tedavi edilerek sayısız insan kurtarıldı. Fakat yıllar içinde bu antibiyotiğin gücü giderek azaldı. Diğer organizmalar gibi bakteriler de çevresel etkenler karşısında evrim geçirecektir. İlaçlar karşısında bakterilerin kendi savunmalarını geliştirmesi sadece bir an meselesi. Eğer yeterli süre ve antibiyotik kullanımı olursa, mikroplar bu ilaçlara karşı genetik bir immün tepkisi geliştirecektir. Antibiyotik direnci gün geçtikçe artıyor ve yeni ilaçlar veya tedaviler olmazsa küçük enfeksiyonların bile, 2050'ye kadar yılda 10 milyon kişiye kadar götürebileceği tahmin ediliyor. Daha da kötüsü, yeni ilaçları geliştirilmesi yıllar sürüyor ve çoğu deneme-yanılmayla bulunuyor. Bunları bulmak için sayısız kimyasal kombinasyonunun denenmesi gerekiyor. İşte bu işte yapay zeka gerçekten çok işe yarıyor. IBM Araştırma ekibinin geliştirdiği YZ sistemi muhtemel moleküler kombinasyonu hızlı bir şekilde tarayabiliyor. İlk olarak araştırmacıla, derin jeneratif otokodlayıcı adını verdikleri bir model geliştirerek, peptit dizilimlerini inceleyen ve moleküllerin fonksiyonel önemini yakalayarak onları yakalayan bir sistem geliştirdi. Bu sistem diğer peptitlerdeki benzerlikleri de inceliyor. Sonra CLaSS adı verilen Kontrollü Örtülü nitelikli Uzay Örneklemesi uygulanıyor. Bu sistem istenilen spesifik özelliklerdeki yeni peptit moleküllerini topluyor ve üretiyor. İşte bu antimikrobiyal etkinliği ortaya koyuyor. Tabi bir antibiyotiğin sadece bakterileri öldürmesi yeterli değil, insanlarda kullanım için de uygun olması gerekiyor ve bu bakteri sınıfında işe yaraması gerekiyor. Bu nedenle YZ'nin ürettiği moleküller derin öğrenmeden geçirilerek etkisiz veya toksik kombinasyonlar ayrılır. 48 gün sonunda, YZ 20 yeni antibiyotik peptit adayı tanımlayarak, sentezledi ve deneyimledi. Bunlardan 2 antibiyotik gram negatif ve gram pozitif bakteri sınıfına karşı yüksek potansiyel taşıyor. Bakterilerin dış zarlarında delik açarak onları öldürüyor. Hücre kültürü ve fareler üzerinde yapılan testlerde düşük toksisiteye sahip oldukları ve E.coli'ye karşı ayrıyeten bir ilaç direnci oluşturmadıkları gözlendi. Bu iki yeni antibiyotiğin keşfi gerçekten bilimsel işleyişte devrimsel bir gelişme başlatabilir. Bu sayede hızla yeni antibiyotikler geliştirilebilir ve antibiyotik direnci kabusu aşılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ibm-dunyanin-en-kucuk-filmi-yapti/", "text": "Dünya' nın en küçük filmi A Boy and His Atom yani Oğlan ve Atomu 242 karenin stop-motion tekniğiyle birleştirilmesiyle oluşturuldu. Filmde bir atomla çocuğun arkadaş olup, oynaması anlatılıyor. Aslında bu sadece bir film değil, sadece IBM' in atom boyutunda neleri başarabileceğini gösteriyor. Atomların yerleştirilmesi, hizalanması ve fotoğraflarının çekilmesi tümüyle bilim açısından ne kadar hassas bir şekilde filmin oluşturulabileceği gösterildi. Biz IBM' de bilimin sadece kitaplarda yazan olmadığını, hayata geçirebileceğini gösteriyoruz. Bu film öğrenciler ve diğerlerine bilim ve matematiğin kapılarını açıyor, diyor IBM' den Baş Araştırmacı Andreas Heinrich. 1981' de Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer tarafından Zürich IBM' de geliştirilen Taramalı Elektron Mikroskopu, kuantum tünelleme kullanan akıllara zarar bir alet. Basitçe söylemek gerekirse, cihaz kuantum mekaniğin ilkelerinden elektronların aynı zamanda farklı yerlerde bulunabileceği ilkesine dayanıyor. Böylece imkansız bir olay gerçekleşiyor , sanki içinden geçilmesi imkansız bir bariyer veya boşluk olan sınırdan atom diğer tarafa geçiyor. Elektron bu tünele ilerlediğinden, bu ifade kuantum tünelleme olarak isimlendiriliyor. Taramalı elektron mikroskopu atom inceliğinde incecik bir iğneyle biten bir prop kullanarak piezoelektrik tarama aletinden faydalanıyor. Bu proptan verilen elektriksel yük hızla numunenin yüzeyine geçiyor. Eğer prop herhangi bir atomla karşılaşılırsa, kuantum tünelleme efekti nedeniyle bu uç ve atom arasında elektron akışı gerçekleşiyor. Bilgisayar bu akışı ve atomun pozisyonunu hesaplayarak, atomları görüntülemeye yarıyor. İşte bütün bu işlemler oldukça sıkı kontrol edilen ortamlarda yapılıyor ve en düşük sıcaklıklarda dış ortamdan yalıtılmış olarak çalıştırılıyor. Taramalı elektron mikroskopunu keşfedenler Nobel Ödülü almıştır.2 ton ağırlığında, -268 derece sıcaklıkta çalışan bu cihaz atomik yüzeyi tam 100 milyon kez büyütüyor. IBM filmi yaparken prop ve atom arasındaki kimyasal reaksiyonları kontrol etti. Başka bir deyişle atom bir atomu diğerine yapışıyor. Bu sayede taramalı elektron mikroskopu bir tür kuantum vinçi yaratarak, atomları yakalıyor, onları hareket ettiriyor ve bilim adamları nereye isterse oraya yerleştirmelerini sağlıyor. Filmi yapmak içinse bakır yüzey ve birkaç nanometre yüksekte bir prop kullanıyorlar. Atomlar yakalanarak, akıllı konumlanmayla, bilim adamlarının atomu istedikleri yer koymalarını sağlıyor. Mikroskop ve hem atomları hareket ettirip, hem fotoğrafı çekemediğinden her kare tek tek alınıyor. Çünkü atomlar harekete ettiğinde cihaz ger dönüm gürültüsü yollanıyor , bilim adamları atomun hareket ettiğini anlıyorlar. Yani bu filmi yapmak tam bir uzmanlık gerektiriyor. Moore yasasına göre her iki yılda bir çiplerdeki transistör sayısı ikiye katlanır. Bu yasa bugüne kadar hep doğru çıktı. IBM günümüzde artık Moore yasalarının kaçınılmaz bir şekilde sonunun geldiğini belirtiyor. Çünkü devreleri yakında atomik seviyeye ulaşacak. IBM çipler için inanılmaz yaklaşımlar sergilemeyi planlıyor. Normalde modern bilgisayarlarda bir bit bilgi yaklaşık bir milyon atoma denk geliyor. Fakat IBM tek tek atomlardan başlayıp, pratik bilgisayar parçalarının inşa etmeyi düşünüyor. IBM daha öncesinde 12 atomdan oluşan en küçük manyetik data deposunu üretmişti. IBM' in yaptığı dünyanın en küçük filmi Guinness Rekorlar kitabına girdi. Tabi ki bu rekor aşılamayacak çünkü, atom altı seviyeye inildiğinde kuantum etkisi görülecek ve görüntü almak imkansız hale gelecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ibm-lityum-pil-agir-metaller-yerine-deniz-suyu-kullaniyor/", "text": "Lityum-iyon pil teknolojisi, halen sürdürülebilir enerji arayışında olmazsa olmaz görülüyor. Fakat bu pillerin yapımında kullanılan kobalt gibi ağır metallerin çevreye ve insanlığa verdiği zarar oldukça fazla. IBM firması geçtiğimiz hafta deniz suyundan elde edilen maddelere dayalı yeni bir batarya tasarladı. Yapılan ilk testler performans açısından da ödün verilmediğini gösteriyor. Lityum-iyon pillerde kullanılan kobalt ve nikel gibi ağır metallere alternatifler geliştirilmeye çalışılıyor. 2016 Washington Post gazetesinde yer alan bir soruşturmada Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde kobalt madenlerinde çocuk işçi çalıştırıldığına dair haber çıkmıştı. Geçtiğimiz hafta ise Apple, Google, Microsoft, Dell ve Tesla'ya karşı madenlerde yasadışı çalıştırılan çocukların ölümü ve kalıcı olarak sakatlanmasından dolayı, 14 Kongolu aile tarafından dava açıldı. Afrika'da kobalt madenciliğinin tehlikelerinin yanı sıra , bu operasyonlar görüntü kirliliği, su kaynaklarının kirlenmesi, ekinlerin bozulması ve toprağın bozulmasıyla ilişkilendiriliyor. Normalde lityum-iyon pillerin katodunda nikel veya kobalt kullanılıyor. Fakat IBM'in geliştirdiği yeni pilde deniz suyundan elde edilen 3 farklı madde kullanılarak, özel bir sıvı elektrolite ekleniyor. IBM'e göre yeni geliştirilen bataryanın ilk sonuçları umut vaat ediyor . Kobalt ve nikel içermeyen piller şarj esnasında dallanmaya neden olmadığından, yangın veya bozulma riskini ortadan kaldırıyor. Ayrıca IBM'in yaptığı hızlı şarj testlerinde 5 dakikada % 80'e varan şarja ulaşılabiliyor. IBM güç yoğunluğu olarak 10,000 W/L'nin geçilebildiğini, enerji yoğunluğu olarak 800 Wh/L'den daha fazla güç elde edilebildiğini söylüyor. Bu değerler bugün standart kullanılan lityum-iyon pillerin bile ötesine geçilebileceğini gösteriyor. IBM bu bataryayı gerçek dünyaya sunabilmek için ,Mercedes-Benz Kuzey Amerika araştırma koluyla ve birkaç araştırma şirketiyle ortaklık kurdu. Bu sayede sürdürülebilir, yeni bir pil teknolojisine erişilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ibmden-insan-beynini-taklit-edebilen-duyusal-cip-devrimi/", "text": "IBM nörosinaptik çip adı verilen beynin bilişsel yapısını taklit ederek çalışan posta pulu büyüklüğünde bir çip üretti. Çip teknolojisinde çığır açacağı iddia edilen nörosinaptik çip sayesinde kendi kendine giden arabalardan, yapay zekaya sahip cihazlara kadar pek çok şeyin üretiminde sıçrama yaşanabilir. IBM, Cornell Tech ve dünyanın pek çok yerinden araştırmacılar eski bilgisayara mimarisine bilişsel işleme adı verilen bir işlemle yeni bir soluk getirdiler. Biz bu işlemciyi tasarlarken beynin serebral korteksinin örnek aldık, diyor IBM'den Şef Bilim Adamı Dharmendra Modha. 1940'daki makinelere dönersek, eski bilgisayarların sıralı dizilimsel hesap makineleri gibi çalışarak, matematiksel veya biraz sol beyin görevleri olarak çalışabildiğini göstermiş. TrueNorth adı verilen çip sağ beynin duyusal işlem fonksiyonlarını taklit ederek farklı durumlarda aynı beynin sağı gibi çevreden elde edilen duyuları,kokuları ve bilgiyi işleyormuş gibi çalışabileceğini belirtiyor, Modha. Normalde beyin devasa nöron ve sinaps ağını kullanarak, vücudun duyu organlarından gelen bilgiyi bir araya getiriyor. Araştırmacılar TrueNorth'da bir milyondan fazla programlanabilir nöron ve 256 milyon programlanabilir sinapsı 4096 çekirdek ve 5,4 milyar transistörlü bir çipte birleştirdiler. Performansın kaynağı ise nerdeyse bir işitme cihazı pili kadar enerji harcayan düşük enerji tüketen bir çip. Aynı şekilde cep telefonları kokuları ve görsel bilgiyi alarak gerçek zamanlı bir yorum yapabilir. IBM 'le yıllar süren araştırmalarımız sayesinde sonunda insan beynine benzeyen bir bilgisayar yapmak üzereyiz, diyor Cornell Tech'den Cornell Üniversitesi mezunu Rajit Manohar . DARPA tarafından desteklenen araştırma Science dergisinde yayınlandı. TrueNorth bugünün süper bilgisayarlarına göre oldukça farklı çalışıyor. 1 watt enerjiyle 46 ila 400 milyar sinaptik işlem yapabilen TrueNorth, günümüzün süper bilgisayarlarına (en verimli süper bilgisayar sn/watt başına 4,6 milyar yüzme noktası ) kıyasla inanılmaz verimli ve hızlı. Çipte Samsung'un 28 nanometrelik işlemci teknolojisi kullanılıyor. Bu sayede cep telefonları çok az bir enerjiyle inanılmaz boyutlarda duyusal işlemi aynı insan beyni gibi emüle edebilecek. Gelecekte bir gün sol ve sağ beyinli hibrit bilgisayarların bile üretilebileceği belirtiliyor. gercekten buyuk bir degisimin kapisini acabilecek bir bulus. Hello Skynet tarzi bir durum bile olmasi soz konusu bu bulus ile."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/icat-1-damla-yagmurdan-140-volt-elde-etmek/", "text": "Bilim insanları yağmur damlalarından elektrik elde etmenin bir yolunu buldu. Yeni icat edilen teknoloji sayesinde, bir damla yağmurdan 100 LED lambayı yakacak enerji elde edilebiliyor. Bu sayede özellikle yağmurlu günlerde elektrik eldesi sağlanarak, yenilenebilir enerji olarak kullanımına sunulabilir. Bugüne kadar bilim insanları, su damlalarından enerji eldesinde yeterli enerji verimine ulaşamıyorlardı. İşte bu devrimsel atılım sayesinde, değişmek üzere. Tabi halen şemsiyeleri jeneratör gibi kullanmak için zaman olsa da, bu son yaklaşım sayesinde sağanak yağışlardan verimli bir şekilde elektrik elde etmek mümkün olabilir. Yeni araştırma sayesinde bir damla yağmurdan 100 LED lambayı yakacak kadar elektrik gücü elde etmek mümkün. Gerçekten elde edilen verim daha önceki çalışmalara göre, binlerce kat daha yüksek. Mühendisler bu değere ulaşabilmek için çok zekice birkaç teknik geliştirdi. Bilim insanları damlalardan elektrik elde etmek için yıllardır uğraşıyor. Yağmur damlalarından elektrik elde etmek, dalgalardan veya akan sudan elde etmekten çok daha zor. Ekibin geliştirdiği teknolojilerden biri olan damla tabanlı elektrik jeneratörü , PTFE film kullanarak, sürekli çarpan su damlalarındaki yükü doygunluğa ulaşana kadar toplayabiliyor. Araştırmacılar yüzeye çarpan ve dağılan su damlalarının, alüminyum ve indiyum kalay oksit elektrotlar arasında köprü gibi davrandığını gösterdi. PTFE film ise üst kısımda duruyor. Damla köprüsü kapalı döngü yüzeyi yaratıyor, yani toplanan tüm enerji salınıyor. İşte bu durumda damlalar direnç gibi davranıyor ve yüzey kaplama kapasitör görevi yapıyor. Bu yaklaşım damlaların çarptığı her katı yüzeye uygulanabilir. Örneğin; gemilerin yüzeyi, şişelerin içi veya şemsiyenin üstü bu şekilde kaplanabilir. Bu teknolojinin en önemli özelliği, damlalardan elektrik üretmeyi çok geliştirmesidir. Bu cihaz sayesinde düşen her damladan çok verimli bir şekilde enerji dönüşümü yapılabilir, diyor Nebraska-Lincoln Üniversitesi'nden kimyager Xiao Cheng Zeng, Vice'dan Sarah Wells'e. Tabi yine de bu teknolojiyi pratiğe geçirmek için halen bir sürü çalışma yapılması gerekiyor. Araştırmacılar ilk prototipin önümüzdeki 5 yıla hazır olmasını bekliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iisik-hizina-yakin-elektron-demetleri-ureten-cep-parcacik-hizlandirici-uretti/", "text": "Bilim insanları, lazer ışığıyla elektron demetlerini ışık hızının %99,99'una çıkarabilen, cep tipi kompakt bir parçacık hızlandırıcı geliştirmeyi başardı. Araştırmacılar bu sonuca ulaşmak için, ışığı yavaşlatarak elektron hızıyla eşlemek zorundaydı. İşte bunun için bilim insanları, insan saçından bile ince kuartz tabakaları dizili metalden bir düzenek oluşturdu. Bu büyük atılım sayesinde 10 femtosaniyeden kısa sürede parçacık manipülasyonu ve ölçüm kabiliyeti ediniliyor. Bu sayede atomik hareketin strop fotoğrafları yaratılabilecek. Yapılan bu demonstrasyon sayesinde,yüksek enerjili, yüksek yüklü, yüksek kaliteli Terahertz sürücülü hızlandırıcılar daha ucuza mal olurken , boyut da küçülecek. Hızlandırıcıların küçülmesi ve ucuzlamasıyla daha geniş çaplı uygulamalarda inanılmaz makineler yapılabilir. Parçacık hızlandırıcılar, parçacık fiziği, malzeme karakterizasyonu, radyoterapi cihazlarında, radyo izotop üretimiyle tıbbi görüntülemede ve güvenliklerin kargo görüntülemesinde kullanılabiliyor. Bu teknolojinin temeli,2. Dünya Savaşı'nda radarların geliştirilmesiyle atıldı. Nature Photonics'de yeni yayınlanan bir araştırmada, ,Terahertz frekansta ışık atımları yapabilen lazerlerin kullanmanın eşsiz bir çözüm olduğu gösterildi. Terahertz bölgesi kızılötesi ve mikrodalga spektrum arasındaki bölgedir. Lazerlerler üretilen THz radyasyon ideal milimetrelik ölçekte dalga rejiminde olduğunda, yapı dokusu basittir. Bu yarım döngülük dalga boyları ile tüm elektron demetlerini yüksek yüklü miktarda hızlandırabilir. Terahertz frekans lazer atımları ile kontrollü rölativistik ışın demetleri üretmek parçacık hızlandırıcılarda bir devrim yaratabilir.Mevcut parçacık hızlandırıcılara kıyasla elektromanyetik frekanslar 100 kat daha yüksek parçacık ışınların femtosaniye kontrolünü sağlayacaktır. Araştırmacılar Hamburg'daki 3 km'lik X ışını kaynağı gibi araştırma hızlandırıcılarına gözünü dikti. Araştırmacılar bu çalışmaların radyoterapi ve materyal karakterizasyonu alanlarında doğrudan etkileri olacağını düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iki-dil-bilen-cocuklarin-beyninin-daha-gelismis-oldugu-bulundu/", "text": "Geçtiğimiz günlerde nöroloji alanında yayınlanan yeni bir araştırmada, birden fazla dil bilmenin kişinin beyin yapısını değiştireceği öne sürüldü. Örneğin; birkaç araştırmada iki veya daha fazla dil bilen insanlar ile tek dil bilen insanların beyni karşılaştırıldığında, kortikal ve sub-kortikal bölgelerinde gri maddeye ilişkin önemli farklar tespit edildi. Elde edilen bu bulgular yeni bir yetenek kazanıldığında beyin yapısındaki değişimlerle ilişkilendiriliyor. Örneğin,piyano çalma, yeni alet kullanmayı öğrenmek gibi yetenek gerektiren eylemler. Reading ve Georgetown Üniversiteleri'nden araştırmacılar, çocukluktan yetişkinliğe kadar geçen sürede birden fazla dil bilmenin beyin gelişimine etkilerini inceleyen bir araştırma yaptılar. PsyArXiv ve Brain Structure & Function dergilerinde yayınlanacak olan makale gerçekten ilginç verilere dayanıyor. İki dillilik nedeniyle beyni etkilenen bölgeleri, dilin her kullanımda nasıl kontrol edildiği,kazanıldığı ve işlendiğine bağlı olarak etkileniyor. Bu yapısal değişimler nedeniyle beynin verilen görevleri daha verimli şekilde işlediği düşünülüyor ve iki dilli olduğunuzda gerçekleşen değişimler de yoğunlaşıyor, diyor baş araştırmacı Christos Pliatsikas. Pliatsikas ve arkadaşlarının daha önce yaptığı araştırmada iki dilli ve çok dilli kişilerin beyinlerindeki yapısal değişimlerin, bu dilleri hangi sıklıkla kullandıklarına bağlı olarak değiştiği bulunmuştu. Yeni araştırmada, bu değişimler daha derinlemesine araştırılarak, iki dilli ve tek dilli kişilerin çocukluktan, yetişkinliğin başlangıcına kadar olan dönemdeki beyin gelişimi gözlendi. Yaşları 3 ila 21 arasında değişen ve bir yada birkaç dil konuşabilen katılımcıların,halka açık,manyetik rezonans görüntüsü verilerini kullandık. Bu veriler sayesinde tüm beyin yapısını boyutlarını daha küçük bölümlere ayrılabilecek şekilde elde ettik, diyor Pliatsikas. Araştırmacılar emar beyin görüntülerine bakarak tek dilli ve iki dilli beyinleri arasındaki gelişimsel farkları analiz etti. Özellikle 41 kortikal ve subkortikal beyin bölgelerindeki gri madde kalınlık,hacim ve yüzey alanını inceledi. Ayrıca 20 beyin yolundaki beyaz madde karakteristiklerini de inceledi . Araştırmacılar gelişmiş istatistikler kullanarak yaşa bağlı gelişimsel gidişattaki sıçramaları da hesaba kattı. Pliatsikas, Michael Ullman ve meslektaşlarının yaptığı analizler enteresan sonuçlar doğurdu. İlk olarak iki dillilik nedeniyle beyindeki birkaç bölgenin gelişimi etkileniyor. Örneğin, çocuklukta beyin biraz küçülür fakat bu küçülme iki dilli olunca özellikle beynin bir kaç bölümünde yavaşlıyor. Beynin bu bölümleri, özellikle dil işleme ve kontrolüyle ilişkili olarak, iki dilli olanlarda küçülüyor gibi görünmüyor. İşte bu iki dilli veya çok dilli olanların beyin bölgelerinin, dil öğrenme,işleme ve kontrolü nedeniyle gelişimsel etkilere karşı daha esnek olduğunu gösteriyor. Elde ettiğimiz bu bulgular daha önce iki dilli beyninin, tek dilli beynine oranla yapısal olarak farklılık gösterdiğini ilişki önceki iddiaları doğrulamakla kalmayıp, yetişkinlerdeki bazı etkilerin gelişimsel kökenleri olabileceği gösterildi, diyor Ullman . Araştırmacıların iki dilliliğin beyni nasıl etkilediğine dair elde ettiği yeni bulgular, gelecek nöroloji çalışmalarını da etkileyebilir. Aslında Pliatsikas,Ullman ve meslektaşlarının çocuklukta iki dilliliğin beyin gelişimini nasıl etkilediğine ilişkin elde ettiği bulgular, iki dilli yetişkinlerin beyninde görülen yapısal değişkenliklerle ilişkilendirilebilir ya da açıklanabilir. Sonraki araştırmalarımda, iki dilliliğin özellikle yaşlanan beyin üzerindeki uzun süreli etkileri üzerine çalışma istiyorum. Eğer iki dillilik beyin yapısını daha verimli kılabiliyorsa, yaşa bağlı beyin bozunmasında, iki dilli sağlıklı ve hasta bireylerde beyni daha esnek hale getirebilme potansiyeli olabilir mi? diyor Pliatsikas ve araştırmalara devam ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iki-gunese-sahip-iki-gezegen-kesfedildi/", "text": "Kepler uzay teleskopu ikili yörüngesi olan ilk gezegeni(Kepler-47b) anons etmesinin üzerinden 1 yıl geçmeden, Kepler ilk kez iki güneşli iki gezegen keşfetti. Bu sistem iki güneşli bir sistem ve dünyaya 4900 ışık yılı uzaktaki Cygnus takım yıldızında bulunuyor. Bu keşifle birden fazla gezegenin iki güneşli sistemdeki strese dayanabileceği ve bu sistemdeki kuvvetlere karşı koyabileceği anlaşıldı. Astronomların Kepler-47 sistemin buldukları bu iki gezegen, yörünge yıldızlarını paylaşarak, her 7.5 günde bir stratejik noktada tutulma yaşıyorlar.Yıldızlardan birinin güneş büyüklüğünde fakat %84 parlaklığa sahip, diğerinin ise güneşin üçte biri büyüklüğünde olup, %1 den daha az parlaklığa sahip olduğu belirtiliyor. Tek bir gezegenin tek bir yıldızın yörüngesinde olan sisteme göre, iki yıldızı olan gezegenin sisteminde, hedef hareketli olduğundan geçişi kaçırmaması gerekir. Bu nedenle, geçiş arasındaki zaman aralıkları ve geçiş süreleri önemli ölçüde değişebilir. İşte bu sürelerin değişmesi, gezegenlerin çoklu yıldız sistemlerinde olduğunun göstergesidir. diyor araştırmanın yazarı, San Diego Üniversitesi' nden Doçent Dr. Jerome Orosz . İç kısımdaki gezegen, Kepler-47b, 50 günlüğüne yıldızları paylaşan yörüngede kalıyor. Gezegen direk gözlenmemekle beraber, gezegenin bu esnadaki olağanüstü sıcaklıklardan gezegeni bir manto gibi saran kalın metan tabakasıyla kurtulduğu belirtiliyor. Dünyanın üç katı çapa sahip boyutuyla, Kepler-47b bilinen en küçük çok yıldızlı geçiş gezegeni. Dış kısımdaki gezegense,Kepler-47c, her 303 günde bir yörüngesini sunuyor, bu bölge yaşanabilir bölge olarak adlandırılıyor ve gezegenin yüzeyinde sıvı halde suyun bulunabileceği söyleniyor. Ayrıca Kepler-47c ' nin gaz dolu dev bir gezegen olduğu ve Neptün'den az büyük olduğu, atmostferde kalın parlak su bulutlarının olabileceği varsayılıyor. Bizim güneş sistemimize benzemeyecek şekilde, iki ve daha fazla yıldızın aynı yörüngeyi paylaşabileceği böylece anlaşıldı. Bulgular Science Jurnali' nde basıldı. Geçiş gezegenlerini tespitinde kullanılan Kepler uzay teleskopunun , 150,000 den fazla yıldızın parlaklığını ölçebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iki-yeni-element-bulundu/", "text": "İki yeni elementin daha bulunmasıyla periyodik tablodaki element sayısı 118'e çıktı.Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği yeni keşfedilen iki yeni elementin -fleroviyum ve livermoryum-periyodik tabloya eklenmesini onayladı. Bu iki element Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve Rusya Nükleer Araştırma Enstitüsü'nden bilimadamlarının ortaklaşa çalışması sonucu keşfedildi. Resmi duyuru Temmuz 2012'de IUPAC dergisi, Pure and Applied Chemistry dergisinde yayınlanacak. Fleroviyum 'un atom numarası 114 ve atom ağırlığı 289 olarak belirlendi. Elementin adı, Rusya Nükleer Araştırma Enstitüsü kurucusu Georgiy N. Flerov (1913 1990) adlı fizikçinin adına atfen verildi. Livermoryum 'un atom numarası 116 ve atom ağırlığı 293 olarak belirlendi. Yeni element ise Lawrence Livermore Ulusal laboratuvarı'nın onuruna Livermoryum olarak adlandırıldı. Fleroviyum ve Livermoryum sentetik radyoaktif elementler, bu nedenle doğada bulunmuyorlar. Küryum ve kalsiyum ile bombardımana uğrayınca kısa bir süre için livermoryumu oluşturuyor, sonra ise fleroviyumu oluşturuyor, sonrasında ise daha kararlı elementlere yarılanıyor. süreci IUPAC onayı için pek çok bağımsız laboratuvarda tekrarlandıktan sonra 31 Mayıs 2012'de tamamlandı. Bilimadamlarının daha halen yeni element buldukları belirtilse de bunlar IUPAC tarafından henüz onaylanmadı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ikinci-kez-bir-hasta-hiv-aids-kok/", "text": "Dünyada ikinci kez bir HIV-1 hastası AIDS'i yendi. Öncesinde de Berlin hastası olarak bilinen vakada bir erkek hasta , kök hücreyle kanser tedavisi sayesinde AIDS'i yenmişti. İlk on yıl önce HIV enfeksiyonu teşhisi konulan hastada Londra hastası , kemik iliği transplantasyonundan 19 ay sonra , virüse ilişkin hiçbir iz bulunamadı. Araştırma Nature dergisinde yayınlandı. İki AIDS hastasında kan kanseri nedeniyle kemik iliği transplantasyonu yapılan donörlerde HIV virüsü kapmayı engelleyen nadir görülen bir genetik mutasyon bulunuyor. İkinci hasta da benzeri yaklaşımla iyileştiğinden, Berlin hastasının bir anomali olmadığını gösteriyor, diyerek fonksiyonel tedaviyi kastediyor, Cambridge Üniversitesi'nden Prof. Ravindra Gupta. Dünyada milyonlarca HIV enfeksiyonu taşıyan insan , antiretroviral terapi ile HIV'e karşı savaşsa da bu tedavi virüsten kurtulmamızı sağlamıyor. Günümüzde, HIV için yapılan tedaviler ancak virüsü baskılamamızı sağlıyor ve bu insanlar ömür boyu bu ilaçları almak zorundalar. Fakat bu gelişmekte olan ülkelerde daha büyük bir mücadeleye dönüyor,diyor Gupta. Dünyada 37 milyon HIV hastası var fakat bunların sadece % 59'u ARV tedavisi alıyor. Her yıl HIV'e bağlı sebeplerden dolayı 1 milyona yakın insan ölüyor. Ayrıca HIV'in ilaca dirençli yeni formu giderek büyüyen bir endişe oluşturuyor. Gupta ve ekibi kemik iliği transplantasyonunun tehlikeli ve acı dolu bir işlem olduğunu halen HIV için geçerli bir seçenek olmadığını belirtiyor. Fakat yine de bu örnekler sayesinde yeni tedavi stratejileri geliştirilebilir. Londra ve Berlin hastalarının aldığı genetik mutasyon taşıyan kök hücrelerde HIV virüsünün ifadesini önleyen CCR5 reseptörü mevcut. Birleşik Krallık'taki hastaya 2003'de HIV tanısı kondu ve 2012'den beri antiretroviral terapi görüyordu. Sonraki yıl ise Hodgkin Lenfoma , yani ölümcül bir kanser teşhisi konuldu. Hastaya 2016'da iki CCR5 gen varyantı kopyası taşıyan bir donörden kök hücre nakli yapıldı. Bu kombinasyonun dünya nüfusunun sadece %1'inde taşındığı biliniyor. Mutasyona uğramış iki CCR5 kopyası taşıyan kişilen HIV-1 virüs suşlarına karşı direnç gösteriyorlar çünkü bu mutasyon virüsün konak hücrelere girmesini engelliyor. Kanserle beraber , kemoterapi ile hücre bölünmesinde de HIV virüsleri ölüyor. İşte CCR 5 reseptörü taşıyan bağışıklık hücreleri ile diğer hücreleri değiştirmek HIV'i önlemek için bir çözüm olabilir. Londra hastasına kemik iliği naklinden 16 ay sonra ARV tedavisini durdurdu. Yapılan düzenli testler sonucunda viral yükün tespit edilemeyecek kadar küçük olduğu onaylandı. Araştırma ekibi Londra hastasına dair bulguları yıllık Retroviruses and Opportunistic Infections kongresinde sergileyecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ikinci-yildizlararasi-borisov-oumuamua-tuhaf/", "text": "Geçtiğimiz günlerde keşfedilen bir diğer yıldızlar arası nesne, 2 yıl önce görülen Oumuamua adlı yıldızlar arası gök cismini daha da tuhaf kıldı. Çünkü Oumuamua benzeri yıldızlararası gök cisimlerinin kayalık asteroitler değil, daha çok buz tutmuş kuyruklu yıldızlar gibi olması bekleniyordu. Kuyruklu yıldızlar, asteroitlere göre konak yıldızlarından çok daha uzağa gidebilirler ve yıldızların kütleçekiminden çok daha kolay kurtularak başka galaksilere yolculuk edebilirler. İşte astronomlar bu yüzden yıldızlararası cisimlerin buzlu kütlelere sahip olması gerektiğini düşünüyorlar. Fakat Oumuamua ne bir hale, ne de bir kuyruğa sahip değil. Normalde kuyruklu yıldızlar, güneş gibi yıldızların buzlu yüzeylerini ısıtmasıyla, buharlaşan su nedeniyle kuyruklu gibi gözükürler. İşte 2. Yıldızlararası nesnenin yeni teleskop görüntüleri, 2I/Borisov'un(C/2019 Q4) sıradan bir kuyruklu yıldız gibi olduğunu gösteriyor. İlk olarak 30 Ağustos'ta gözlenen bu kuyruklu yıldız benzeri cisim, astronomların çizdiği gezegen sistemlerine uyduğundan, Oumuamua'yı bir kez daha sıra dışı kılıyor (SN: 9/12/19). 14 Ekim'de Nature Astronomy'de yayınlanan makalede 2I/Borisov'un sıradan bir kuyruklu yıldız gibi göründüğü rapor edildi. Astronomlar 2I/Borisov'u 2 gece boyunca, William Herschel Teleskopu ve Gemini North Teleskopu'yla görüntüledi. Bu fotoğraflarda, bu gibi kuyruklu yıldızların güneş sistemimize aykırı olduğunu açığa çıkardı. İncelenen görüntülerde kuyruklu yıldızın çekirdeği gaz ile kaplı ve soluk bir halka izi bırakan , geniş bir gaz ve toz bulutu içinde olduğu anlaşıldı. Sonunda beklentilerimizi karşılayan bir cisme sahip olduğumuzdan bir tür rahatlama yaşadık. Artık Oumuamua'nın çok garip bir cisim olduğundan tümüyle eminiz, diyor araştırmanın yardımcı yazarı Jagiellonian Üniversitesi'nden Micha Drahus. Oumuamua ancak birkaç hafta gözlendikten sonra yitip gitse de, 2I/Borisov aylarca gözlenebildi. Böylece yüksek çözünürlüklü teleskopla kuyruklu yıldızın tam şekli, özü açığa çıktı. Ayrıca kuyruklu yıldızın ışık spektrumuna bakılarak kimyasal kompozisyonu çıkarılabildi. Yapılan ilk dalga boyu ölçümlerine göre , kuyruklu yıldızda siyanojen gazı var. Bu maddeler diğer kuyruklu yıldızlarda da sık görülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iklim-degisikligi-ile-mucadelede-dongusel-ekonomi/", "text": "İklim değişikliği günümüzde artık iklim krizi olarak değerlendiriliyor. İklim değişikliği jeopolitik konumdan ekonomilere ve gıda arzından göçe kadar her şeyi etkiliyor. Günümüzde, Dünya'da iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hissetmeyen bir ülke bile kalmadı. Avrupa Yeşil Mutabakatı bünyesinde hazırlanan AB Döngüsel Ekonomi Eylem Planı Mart 2020'de Avrupa Komisyonu tarafından kabul edildi. Bu plan, bütüncül politika tedbirleri ile ele alınmalı. Yatırım süreçlerini teknoloji, inovasyon ve dijitalleşme odağında Avrupa'daki gelişmeleri de takip ederek iyi değerlendirmek gerekiyor. Geleneksel doğrusal ekonomi, büyük miktarlarda ucuz, kolay erişilebilir malzeme ve enerjiye dayanan bir al, yap, at ekonomik modelini kullanıyor. Sürdürülebilir bir model olmamakla birlikte artık sınıra dayandığı da açıkça görülebiliyor. Döngüsel ekonomi ise 'al-yap-at' düşüncesinden ziyade döngüsel sistemlere entegre ve sistemik bir değişim gerektiriyor. Böyle bir değişiklik ancak araştırmacıların, teknoloji merkezlerinin, endüstri ve KOBİ'lerin, hükümetlerin ve sivil toplumun ortak çabaları ile mümkün görünüyor. Bu sebeple, iklim değişikliğinin sebepleri ve sonuçları birçoğumuzun gündeminde yer alıyor. Antropojenik eylemler sonucunda atmosferdeki belli gazların miktarındaki artış, küresel iklim değişikliğine yol açıyor. Hammadde, ekonomi ve sera gazı ilişkisi perspektifinde döngüsel ekonomi tüm taraflar için hayati önem taşıyor. Bu sektörlerin bağlantılarını ve ilişkilerini anlayabilmek için birinin çöpü diğerinin hazinesidir yaklaşımı benimsemekte fayda var. Döngüsel bir ekonomi, sistemi yenilenebilir enerjiyle güçlendirirken, mümkün olduğunda yeniden kullanan ve tekrar üretilebilecek ürünler tasarlayan uygulanabilir bir alternatif olmayı amaçlıyor. Kaynak yönetiminde maksimum kaynak verimliği, hem kaynak tüketimini azaltırken hem de daha az enerji tüketimiyle iklim değişikliğine neden olan etkenlerle mücadelede önemli bir rol alıyor. Sürdürülebilir ürün politikası çerçevesinin öne çıkarılması önemli. Sürdürülebilir ürün politikası daha çok çözüm odaklı bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Üreticilerin, ürünlerine çevresel ayak izi göstergeleri eklemeleri pazarda geniş yankı yaratacak ve bir adım öne çıkmalarını sağlayacaktır. İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği tarafından 2021 yılında düzenlenen ''VII. Sürdürülebilir Finans Forumu''nda yapılan Türkiye'nin Düşük Karbonlu ve Döngüsel Ekonomi Odaklı Dönüşüm Çağrısı, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına giden yolda kolaylaştırıcı ve yön verici olarak değerlendiriliyor. Pandemi sonrası, daha dayanıklı bir ekonomi inşa etmek için döngüsel ekonomi modeli yeniden önümüze çıkıyor. Aslında değişim ve dönüşüm, sanayiciler için iyi imajdan öte finansal sürdürülebilirlik adına da önem arz ediyor. Pandemiyle birlikte öne çıkan yeşil iyileşme, Avrupa'nın ''Yeşil Mutabakat'' yol haritası ve 2053 yılında karbon nötr kıta olma hedefi birlikte değerlendiriliyor. Yenilenebilir enerji yatırımlarının artmasının beklendiği önümüzdeki yıllarda, finansal sürdürülebilirlik stratejisini belirleyen kurum ve kuruluşların, bir adım önde olması kaçınılmaz duruyor. Döngüsel Ekonomi, 2019 yılından itibaren sürdürülebilirlik olarak Türkiye'de uygulanmaya başlandı. 2021 yılı başından beri pandeminin etkisi, iklim değişikliği ve kuraklıklar ve AB'nin Yeşil Mutabakatı zorunlu tutması nedeniyle bu kavram oldukça gündemde. Türkiye'de Avrupa'ya ihracat yapan firmaların çoğu döngüsel ekonomiyi benimseyen tedarikçilerinden hammadde ve malzeme alımını tercih etmeye başladı (Balbay vd 2021). Döngüsel ekonomi uygulanabilirliği açısından Türkiye'nin SWOT analizini ele alan çalışma iç çevreden kaynaklanan güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koyarken aynı zamanda dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri tespit ediyor (Balbay vd 2021). Bu tabloya göre Türkiye'nin zayıf yönlerini iyileştirip güçlü yönlerini daha iyi kullanmak gerekiyor. Fırsat ve tehditler doğrultusunda da yeni pazarlama ve satış stratejileri belirlemek mümkün görünüyor. Bu sayede Türkiye doğru ve etkili stratejilerle ilerleyebilir. Sonuç olarak döngüsel ekonominin gelişimini sağlayacak yeni altyapı yatırımları; endüstriyel süreçlerin uyumlaştırılması, tedarik zincirinin yeniden tasarlanması gerekiyor. Böylece insanlar atık yönetimi ve kirliliği önleyici faaliyetleri tasarlamayı, kullanılan ürünleri ve malzemeleri daha uzun süre korumayı yaşam biçimine dönüştürecek ve dolayısıyla doğal sistemlerin yenilenmesine de izin verilecektir (Balbay vd 2021)."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilac-icerigindeki-safsizligi-gidermek-icin-yeni-ve-daha-basit-bir-yontem-gelistirildi/", "text": "Bilim adamları ilacın içeriğini kontamine edebilecek ve yan etkilere neden olabilecek safsızlıkları % 98 e kadar temizleyebilecek basit bir prosedür geliştirdiler. Araştırma da Türk bilim adamlarının katkıları ise oldukça büyük. Ecevit Yılmaz ve Rüstem Keçili ise araştırmada görev alan Türk bilim adamları. Calışma Amerikan Kimya Derneği tarafindan yayinlanan Organik Proses & Araştırma ve Geliştirme dergisinde rapor edildi. Ecevit Yılmaz, Rüstem Keçili ve calisma arkadaslari genotoksik safsızlıklar adı verilen ve ilaç kontaminasyonuna neden olarak, ilaç geri çağırılmalarında ana rol oynayan maddeleri dikkate aldı. GTI ilaç aktif maddesi üretimi sirasinda ortaya çıkıp reaksiyon ortamına karışabiliyor ve bitmiş üründe bile çok az miktarda bulunabiliyor. Roche firması tarafından üretilen Viracept adlı antiviral ilaç 2007 de Avrupa Birliği tarafında içeriğinde bulunan GTI nedeniyle geri toplanmisti. Genotoksik safsızlıklar farmasötik endüstride süregelen problemlerden biri olarak endişe verici bir etken. Özellikle akrolein adı verilen GTI' yı kontamine olmus ilaç içerisinden uzaklaştrımak için bilimadamları daha iyi bir yol buldu. Akroleini uzaklastirmak icin geliştirilen yöntemde, özel olarak modifiye edilmis silika ve polistiren parçacıklar kullanılarak akrolein başarıyla uzaklaştırıldı. Akrolein ile kontamine olmuş bir ilaç çözeltisinden 20 dakika içinde akroleinin yaklaşık % 98 'si ilacın etken maddesine zarar vermeden temizlendi. Ayırıcı malzemenin şimdilik hazır olduğu, bununla beraber ticari uygulamadan önce daha fazla araştırmaya ihtiyaç olabileceği de belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilac-olmadan-agrilari-kesen-hava-yatakli-implant-gelistirildi/", "text": "Cambridge Üniversitesi'nden bilim insanları ameliyata gerek olmadan, omurilik bölgesine yerleştirilerek ağrıları dindirebilen ince ve şişebilen bir implant geliştirdi. İmplant bir saç teli kadar ince olduğundan enjeksiyon iğnesine katlanarak yollanabiliyor. Spinal kord stimülasyonu teknolojisi ve yumuşak robot teknolojisini bir araya getiren teknoloji türünün ilk örneği olma özelliğini taşıyor. İmplant doğru bölgeye bir kez yerleştirildi mi su veya havayla şişirilerek aynı bir hava yatağı şişerek, spinal kordun büyük kısmına yerleştiriliyor. Sonrasında puls jeneratörüne bağlanarak, çok küçük elektrotlarla spinal korda küçük elektrik akımları yollayarak ağrıyı kesiyor. Yapılan ilk testlerde cihazın ayak ve bel ağrıları gibi şiddetli ağrıları, ilaca gerek kalmadan tedavi edebileceği gösterildi. Ayrıca Parkinson veya felçiçin potansiyel tedavi imkanı olabileceği belirtiliyor. Her şeye rağmen, implantın hastalarda kullanılması için kapsamlı testler ve klinik denemeler gerekiyor. Araştırma sonuçları Science Advances dergisinde yayınlandı. Spinal kord stimülasyonu tedavileri son yıllarda oldukça gelişti ve ağrı tedavisinde büyük umut vadediyor. Bu cihazlarda en büyük zorluk belkemiğine elektrotları tutturmaktan geçiyor. Normalde omurun bir kısmının kaldırılması ve cihazın cerrah tarafından yerleştirilmesi gerektiğinden, operasyonları oldukça zorludur. Alternatif olarak daha küçük cihazlar büyük bir iğneye yerleştirilerek bölgeye yollanabilse de, bu cihazların ağrı yönetiminde çok daha az etkili olduğu gösterilmiştir. Çünkü daha az elektrota sahiptirler. Cihaz sarılarak 2 mm çapına getiriliyor ve standart iğneye sığacak hale getiriliyor. Bu kalınlık epidural anestezide kullanılan iğnelerden çok az daha kalın sadece. Aslında cihaz 60 mic kalınlığından küçük bir hava yatağına benziyor.İşte yeni şişebilen cihaz iki özelliği bir araya getiriyor.. Araştırmacılar böylece esnek elektronikler ve mikroakışkan kanal teknolojisini birleştirdiler. Normalde ince film elektronikleri pek de yeni değil ama bunlara akışkan kanallar yerleştirmek cihazı eşsiz yapıyor. Bu sayede hastanın vücudunda kürek şeklinde bir cihaz şişirilebiliyor, diyor Cambridge Üniversitesi'nden mühendis Christopher Proctor. İn vitro spinal kolonda test edilen cihaz sarılarak şişirildi ve muhteşem sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar sonra bu tasarımı kadavralarda deneyerek cihazı valide etti. Cihazı operasyon modunda valide etmemizin arkasındaki fikir, mekanik yeteneğini test etmekti, diyor araştırmacılar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilayda-samilgil-ucuz-hizli-nobel-fizik/", "text": "Lisede hazırladığı proje Tübitak tarafından değerlendirilmeye bile alınmazken, fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen First Step To Nobel Prize In Physics yarışmasında Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem adlı projesi ile dünya birincisi seçilen İlayda Şamilgil, şimdi de NASA'nın Mars projesine seçildi. İlayda Türkiye'de liseyi bitirdikten sonra geçtiğimiz yıl ABD'de Cornell Üniversitesi'nde eğitimine mühendislik bölümünde devam ediyor. Temel bilimlere çok küçük yaşlarda ilgi duyduğunu belirten İlayda 3 yaşındayken fiziğin ne kadar hayatı kolaylaştırdığının farkına varmış. O, genel kanının aksine Fizik, Matematik derslerinin zor olmadığını, zor olduğu düşüncesiyle zorlaştırıldığını düşünüyor. Bilimin içinde olmaktan ve araştırma yapmaktan zevk aldığını söylüyor. Mart sonu Nisan başı gibi üniversite kabullerim geldi. En son 2 seçeneğe indirdim seçeneklerimi. Cornell Üniversitesi'nde Mühendislik okumaya başladım. Cornell ayrıca özel bir araştırma grubuna davet etti. 1. sınıflar için de sadece 30 kişinin seçildiği bu gruba dahil oldum. Mutlaka bir araştırma projesinin içinde yer almam gerekiyor. Sizi araştırma yapmaya teşvik ediyorlar. İkinci dönem de bir araştırma projesi içinde yer alacağım. Normalde 2. sınıfta başlarken ben 1. sınıfta başlamış olacağım. Cornell Üniversitesi profesörlerinden Mason Peck, NASA'da teknoloji şefi olarak çalışıyor ve Mars'a giden roketlerle ilgili bir proje yapıyor. İkinci dönemden itibaren Profesör Peck ile beraber bu NASA projesinde çalışacağım . Haftada 8 saat laboratuvara gideceğim. Sonra gitgide ders saatlerim azalıp araştırma saatlerim artacak. Üzerinde çalışacağım bu proje başarılı olursa gerçekten çok büyük bir etkisi olabilecek bir proje. Büyük bir etkisi olabilen bir şeyde küçük de olsa bir faydamın dokunması, buna ben de yardım ettim diyebilmek beni çok mutlu ediyor. O yüzden teoriden çok daha uygulamalı alanlarda araştırma yapıyorum. Bana ödül getiren projede de olduğu gibi denemek ve çalıştığını görmek ve bir katkı sağlamak büyük mutluluk. Sabahtan derslerim oluyor genelde saat 14.00 da bitiyor. Daha sonra ders bitiş saatlerine bağlı olarak ödevlerimi yapıyorum. Akşam yemeğinde arkadaşlarımla oluyorum. O günün yoğunluğuna bağlı olarak bazen kütüphaneye gidip ders çalışabiliyorum. Okulda çeşitli etkinlikler oluyor, gösteriler, tiyatrolar, o etkinliklere gidebiliyorum. Arada buz patenine gidiyorum. Buz pateni yapmayı çok sevdiğim için giderken kendi patenlerimi de yanımda götürdüm. Kafamı dağıtmama yardımcı oluyor. Okulumda yaklaşık 15-20 Türk öğrenci var. Çok fazla görüşemesek de ders yoğunluğundan dolayı arada kahvaltılar yapıyoruz, Türk geceleri yapıyoruz birlikte. Okulumda Türklerin olması, Türkçe konuşabilmek çok güzel.. Aziz Sancar'ın Nobel ödülünü kazandığını duyunca her Türk gibi gurur duydum. Ödülü Atatürk'e sunması bence çok doğru bir karar. Türkiye'deki özgür düşünce ortamı, bilim olsun her konuda en çok katkı sağlayan insan olduğu için. Eğer Atatürk olmasaydı, lisede böyle bir projeyi büyük ihtimalle yapamazdım. Böyle dersler alamazdım. Bugün ben bu noktada olamazdım. Bunun temeli Atatürk'e dayandığı için bence çok güzel bir jest. Finallerim bitmiş olursa Türkiye'ye gelmek ve Aziz Sancar'la birlikte Ata'nın huzuruna çıkıp teşekkür etmeyi ben de çok isterim. Çünkü O'na ne kadar teşekkür etsek azdır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-baska-bir-galakside-oksijen-molekulu-tespit-edildi/", "text": "500 milyon ışık yılından daha uzak bir galakside ilk kez oksijen molekülü keşfedildi. Güneş Sistemi'nin dışında bu üçüncü tespit olurken, Samanyolu'nun dışında ilk kez oksijen molekülü keşfediliyor. Oksijen hidrojen ve helyumdan sonra Evren'de en bol bulunan üçüncü elementtir. Yıldızlararası bulutlarda moleküler oksijenin kimyası ve bolluğunu anlamak oldukça önemlidir. Astronomlar milimetre astronomisi kullanarak, sürekli oksijen arıyor.Milimetre astronomisi moleküllerden yayılan radyo dalga boylarını tespit ediyor ve spektroskopi yardımıyla moleküllere özgü absorblanan ya da yayılan spektrumu analiz ediyor. Fakat tüm bu arayışlar oksijen molekülü yoksunluğu ile sonuçlanıyordu. Bu şu anlama geliyor farklı yıldızlararası ortamlarda oksijen kimyasına dayalı parça halen eksikti, diyor Çin Bilimler Akademisi'nden Junzhi Wang. Oksijen tespit edilen yerlerden biri Orion nebulasıydı. Hipotetik olarak uzayın dışında,oksijenle hidrojenin bağlanarak toz halinde su buzu parçacıklarından oluştuğu düşünülüyordu. Buna rağmen, Orion nebulası yıldızlara ev sahipliği yaptığından; genç ve sıcak yıldızlardan gelen yoğun radyasyon su buzunu süblimleştirerek, moleküllere ayırıyor ve oksijeni salıyor olabilir. İşte bu bilgi bizi Markarian 231 galaksisine götürüyor. Markarian 231 bu nedenle özel. 561 milyon ışık yılı uzakta ve kuasardan güç alıyor. Bu galaksi merkezindeaktif süpermasif karadelikle, birlikte çok parlak bir galaktik çekirdeğe sahiptir. Bunlar Evrendeki en parlak cisimlerdir ve Markarian 231 Dünya'ya en yakın kuasarı barındırır. Aslında, astronomlar Markarian 231'in birbiri etrafında çok şiddetli dönen 2 süper masif karadeliğe sahip olabileceğini düşünüyorlar. Galaksinin bu aktif çekirdeği, devamlı olarak şiddetli şoklar üreterek, moleküler bulutlardan oksijen yayıyor olabilir. Markarian 231 çok yüksek hızlı moleküller saçtığından, Wang meslektaşları oksijen aramaya karar verdi. İspanya'daki IRAM 30 metrelik radyo teleskopunu kullanarak, 4 gün boyunca galaksiyin farklı dalga boylarında gözlemledi. Bu veriden, şok hipotezle birlikte oksijene dair spektral işaret bulundu. IRAM 30 metrelik teleskopu ve NOEMA'yı kullanarak, Markarian 231'e doğru yaptığımız derinlemesine gözlemlerde, galaksinin dışında ilk kez moleküler oksijen emisyonu tespit ettik, diyor araştırmacılar. Ekibin ölçümleri sayesinde oksijen yoğunluğunun Orion nebulasının etrafındaki hidrojenden yaklaşık 100 kat daha fazla olduğu açığa çıktı. Yani bu galakside aynı molekül ayrışmasının daha yoğun bir versiyonu yaşanıyor olabilir. Markarian yıldız doğuran ve öfkeli yıldız oluşumuna giren bir galaksi olduğundan bu olasılık mümkün. Galaksideki sadece bir bölgede yılda 100 güneş kütlesi hızında yeni yıldızlar oluşuyor. Samanyolu'nda ise bu galaksiye göre çok daha sessiz ve yıldız oluşum hızı ancak 1 ila 2 güneş kütlesi civarında oluyor. Diğer taraftan, bu bulgular daha fazla gözlem gerektiği anlamına gelebilir. Astronom oksijen sonuçlarını doğrulama ihtiyaç duyabilir. Eğer sonuçlar doğru ise , bu fenomen galaksilerdeki hem moleküler oksijen, hem de aktif galaktik çekirdekten akan molekülleri anlamamızda faydalı olabilir, diyor araştırmacılar. Araştırma The Astrophysical Journal dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-hiv-li-bir-cocuk-tedavi-edildi/", "text": "Araştırmacılar ilk kez HIV' li bir çocuk vakasının tedavi edildiğini açıkladı. Dönüm noktası niteliğindeki bulgular, 2013 Retrovirüsler ve Fırsatçı Enfeksiyonlar Konferansı Atlanta' da duyuruldu. Johns Hopkins Üniversitesi ve amfAR fonundan Dr. Deborah Persaud, Mississippi' de HIV ile doğan 2 yaşındaki çocuk vakasının detaylarını anlattı. Çocuğa doğunca acilen antiretroviral terapi uygulandı. 18 aylık olduğunda ise antiretroviraller kesildi . 23 aylık olduğunda ise tedavi 5 aydır uygulanmamasına karşın, çocukta herhangi bir viral yük saptanamadı. Sonrasında yapılan testlerde ise HIV virüsünün izine rastlanmadı. Tedavinin onaylanması ile beraber Massachusetts Üniversitesi' nden Dr. Persaud ve Dr. Katherine Luzuriaga amfAR tarafından bağışla ödüllendirildi. Bu bağış HIV araştırmalarında kullanmaları amacıyla yapıldı. Dr. Persaud'a göre hem anne hem çocuk doğduğundan HIV pozitifti. Fakat yapılan tedaviyle çocukta HIV enfeksiyonunun ortadan kalktığı bildiriliyor. Ayrıca bir diğer vakada Berlin Hastası olarak tanımlanan Timothy Brown' a HIV tedavisi görürken, lösemi teşhisi konuldu. Sonra kök hücre ekimi yapılan hastada HIV enfeksiyonuna karşı genetik bir mutasyon oluştu. Bu nedenle hasta HIV' e karşı bağışıklık kazandı. Normal olarak HIV pozitif riski taşıyan çocuklar profilaktik antiretroviral ilaçla tedaviye alınıyor. Oysa burada çocuğa standart tedaviye göre çok daha yüksek bir doz ilaç, çok daha erken bir aşamada veriliyor. Gerçekten de erken müdahelenin kritik önem taşıdığını söyleyen doktorlar, ilaçların iki etkisi olduğunu söylüyor. Antiretroviral ilaç, önce virüsün çoğalmak süretiyle kısa ömürlü aktif hücreler üretmesini engelliyor. Ama daha önemlisi CD4 adı da verilen uzun ömürlü alyuvar hücrelerini etkilemesini önlüyor. Bu hücreler bir kez virüsü alırsa, HIV virüsünü yıllarca barındıran ve üreten gizli rezervler gibi işlev görüyor. İşte bu yüzden tedavinin daha büyük bebeklerde ve daha geç müdahele halinde sonuç getirmeyeceği düşünülüyor. Yeni vaka sayesinde, HIV' li insanlara belki de farklı yöntemlerle tedavinin mümkün olabileceği görüldü. Aynı zaman Mr. Browm vakasındaki yüksek risk ve pek çok pahalı prosedür uygulanmak zorunda olmadığından, bu tedavi yöntemi daha uygun olabilir. Uygulanan bu tedavi kendi başına zaten antiretroviral bir terapi oluyor. Bu sayede yeni doğanların bağışıklık sistemi hakkında daha çok şey öğrenilebilir ve yetişkinlerin bağışıklık sisteminden ne kadar farklılaştığı ve çocukların hangi faktörler nedeniyle iyileşebildiği anlaşılabilir, diyor Dr. Jonhston . Bu tedavi sayesinde AIDS' li pek çok çocuk birkaç yaşına geldiğinde iyileşebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kafa-nakli-2017-yilinda-mi-gerceklesecek/", "text": "Birinin kafasını başkasının vücuduna nakletmek mümkün müdür? Ya da Etik açıdan oldukça hassas olan bu ameliyat mümkün mü? Gerçekten şu an bu haberi yazarken kafam karışmış durumda. Dünya'nın ilk kafa nakli teşebbüsü ABD'de bu yılki AANOS cerrahi konferansta konuşulacak. Bu hareket sayesinde ilgili cerrahi çevrelerin birlikte çalışması bekleniyor. Bu fikir ilk kez 2013 yılında Turin Geliştirilmiş Nöromodülasyon Grubu'ndan Sergi Canavero tarafından ortaya atıldı . Kasları ve sinirleri dejenere olmuş ya da kanserden organları tahrip olmuş kişilerin ömürlerini uzatmayı amaçlıyor. Bu operasyonu gerçekleştirmekte en büyük zorluğun spinal kord ve vücudun bağışıklık sisteminin kafayı reddetmesi olduğunu söylüyor . Bu problemlerin aşılabileceğini ve 2017'e kadar ilk cerrahi operasyonun yapılabileceğini belirtiyor. Bu alanda ilk deneme Sovyet cerrah Valdimir Demikhov tarafından bir köpeğe yapılmıştı. Köpeğin kafası ve ön ayakları daha büyük bir köpeğin arkasına eklenmişti. Demikhov bunun bir deneme daha yapsa da köpekler ancak 2 ila 6 gün yaşıyordu. Bu konudaki en başarılı kafa nakli 1970'de Robert White tarafından Case Western Reserve Tıp Fakültesi Cleveland, Ohio ABD' de yapıldı. Robert White bir maymunun kafasını diğerinin vücuduna nakletti. Maymunun spinal kordunu birleştirmediklerinde maymun hareket edemiyordu, fakat yapay solunum cihazıyla nefes alabiliyordu. Maymun bağışıklık sistemi kafayı reddedene kadar 9 gün yaşadı. Bugüne kadar pek çok cerrahi prosedür geliştirildi. Bugün gelinen noktada teknik açıdan bu mümkün gözüküyor, diyor Dr. Canavero. Videolar pek iç açıcı olmayabilir, çocuklara izletmeyin ! 3 Şubat 2015'de internet sürümü yayınlanan araştırmada(Surgical Neurology International, doi.org/2c7) , doktor kafanın diğer bir vücuda nakledilebileceğine inanıyor ve tekniğini özetliyor. Teknikte kişinin kafasını ve donör vücudu soğutarak hücrelerin oksijensiz hayatta kalabileceği zamanı uzatmak var. Vüculardaki spinal kord ayrılmadan önce , boynun etrafındaki doku kesilecek ve ana kan damarları ufak tüpler kullanarak bağlanacak. Burada anahtar noktanın temiz bir biçimde omurların ayrılması olduğunu belirtiyor , Canavero. Sonrasında ise kişinin kafası ve donör vücuda hareket ettirilerek spinal kordun iki ucu bağlanacak. Bunlar aslında dolu iki kutu spagetti gibi duran sinirler. İşte bu inanılmaz olayı gerçekleştirmek için Canavero polietilen glikolle bölgeyi birkaç saat boyunca yıkayacak. Sanki sıcak suya konan spagettinin birbirine yapışması gibi, polietilen glikol de hücrelerdeki yağ hücrelerini birleşmeye zorlayacak. Sonrasında kaslar ve damarlar dikilerek, alıcı kimse 3 ila 4 hafta boyunca komada tutularak, hareket etmesi engellenecek. Ayrıca implant edilen elektrotlar, spinal korda düzenli olarak elektriksel stimülasyon yaparak, yeni sinir bağlantılarının oluşmasını sağlayacak. Çünkü yapılan araştırma bunu öneriyor. Canavero alıcının uyandığında yüzünü hareket ettirebileceğini, hissedebileceğini ve aynı sesle konuşabileceğini belirtiyor. Kişinin fizyoterapi ile 1 yıl içinde yürüyebileceğini belirtiyor. Doktor şimdiden birkaç kişinin yeni bir vücut için gönüllü olduğunu söylüyor. Buradaki en zorlu kısım ise spinal kordların birbirine kaynaşması. Polietilen glikol sayesinde hayvanların spinal kord sinirlerinin büyümesinin hızlandığını gösterilmişti. Canavero beyin ölümü gerçekleşmiş donörlerde bu tekniği uygulamak istiyor. Her şeye rağmen diğer doktorlar bunun yeterli olup olmadığı hakkında şüpheci yaklaşıyorlar. Kafa nakliyle spinal kord ve beynin birbirine bağlanmasıyla, yararlı bir hissiyat veya motor fonksiyon yaratabileceğine dair bir kanıt yok, diyor Purdue Üniversitesi Felç Araştırmaları Merkezi'nden Richard Borgens . Eğer polietilen glikol işe yaramazsa Canavero 'nun başka çözümleri de var. Spinal kordun içine kök hücre ya da koku ensheathing hücreleri enjekte ederek veya omurilik boşluğunda bir köprü kurularak omurilik zedelenmesi olan insanların yeniden yürüyebileceği gösterildi. Halen kanıtlanmasa da kimyasal yaklaşımın en basit ve en az invazif yaklaşım olduğunu belirtiyor, Canavero. Canavero kafa nakli konusunda aslında yalnız değil. Çin Harbin Medical Üniversitesi'nden Xiao-Ping Ren farelerde temel kafa naklinin muhtemel olduğunu gösterdi. (CNS Neuroscience & Therapeutics, doi.org/2d5). Ren önümüzdeki aylarda Canavero'nun protokolünü fareler ve maymunlarda deneyecek. Kaliforniya Salinas Valley Memorial Sağlık Sistemi'nden nörolog ve biyoetik uzmanı Patricia Scripko, insan ömrünün nasıl belirleneceği üzerine pek çok etik etkileşim var. İnsan olmayı spesifikleştiren şeyin üst kortekste yer aldığına inanıyorum. Eğer bunu modifiye ederseniz, siz aynı insan olmazsınız, bu nedenle bunu sorgulamanız gerekir. Mevzu bahsi geçen konuda ise korteksi değiştirmiyorsunuz . Buna rağmen, pek çok kültürün bu tipte bir ameliyatı, insan ruhu sadece beyne bağlı olmadığına olan inançlarından dolayı onaylayacağını sanmadığını da ekliyor. Tabi cerrahi kommünite bu fikri kucaklamakta oldukça temkinli davranıyor. New Scientist dergisinin iletişime geçtiği pek çok cerrah bu konuda yorum yapmaktan kaçındı ya da bu fikrin kulağa oldukça tuhafa geldiğinden ciddi bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bu öylesine büyük bir proje ki, olması muhtemel dahilinde değil. Bunun asla işe yarayacağını düşünmüyorum, prosedürde pek çok problem var. Birisini haftalarca komada sağlıklı bir şekilde bekletmeye çalışmak olmayacak bir şey, diyor Kaliforniya Üniversitesi'nden Nöroloji Cerrahı Kliniği Prof. Dr. Harry Goldsmith. William Mathews ise bu konuda oldukça hevesli görünüyor. Spinal birleştirme konseptini kabulleniyorum ve kafa naklinin pek çok alanda kullanılabileceğini düşünüyor, fakat Canavero'nun zamanlamasına katılmıyorum. O artık bunun mümkün olduğunu düşünse de, ben bunun uzak bir gelecekte mümkün olacağını düşünüyorum. Canavero ise felsefi yaklaşıyor. İlk kez iki yıl önce fikrimi belirttiğimde, insanların bunun hakkında konuşmasını istedim. Eğer toplum bunu istemezse, yapmam. Yine de ABD'de ya da Avrupa'da insanların bunu istememesi , başka insanların istemediği anlamına gelmez. Bunu doğru yoldan yapmaya çalışıyorum , fakat aya gitmeden önce insanların da sizi takip edeceğinden emin olmak istersiniz, diyor. Fikir etik açıdan tabi tartışılabilir ama oldukça uçuk olduğu kesin. Günümüzde robotların hayatımızın her aşamasında bir şekilde girdiğini görüyoruz. Protez kollar, bacaklar hatta vücutlar... Kafa nakli bu gelişmelere tam olarak benzemese de , daha çok insan klonlama gibi oldukça tartışılacak bir konu, tabi gerçek olursa !"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-bakterilerin-kuantum-dolanikliga-girebilir/", "text": "olabileceği belirtildi. Birkaç yüz bakteri aralarında birkaç yüz nanometre boşluk ayna arasında yerleştiriliyor. Bakterilerin bu iki ayna arasındaki boşlukta fotonları absorblayarak yayması ve yeniden seken fotonları absorblaması hedeflenmişti. Evet bakteriler aynen böyle davrandı ve hatta daha fazlasını yaparak, boşluktaki ışıkla kuantum dolanıklığa girdi. Bakteriler belki de kuantum fiziği evreninde yaşayan ilk organizmalar olabilir. Çünkü yansıyan ışıkla kuantum ölçekte dolanıklığa giren ilk canlılar bakteriler gibi gözüküyor. Söz konusu deney, Scientific American dergisinde şöyle açıklanıyor; tekli fotonlar mikroskopik bir mesafede ayrılmış iki ayna arasında seken fotonları içeriyor. Bu deneysel düzenekteki ölçülen enerji seviyeleri bakterilerin kuantum dolanıklığa girebileceğini, tekli fotonların eşzamanlı olarak etkileşime girerek, bakteriyi atladığı görülüyor. Sonuçlara şüpheci yaklaşılmasının bir nedeni de, birinin deneyi gerçekten yeniden yaparak, aynı zamanda kuantum etkileşimin izlerini araması gereksinimidir. Mevcut araştırmaya geri dönüldüğünde, bilim insanları veri miktarı ve kalitesi açısından sınırlıydı. Scientific American dergisine göre bakteri ve ayna düzeninin enerji seviyeleri, kuantum dolaşımını doğrulamak için ayrı ayrı kaydedilmiş olmalıydı. Bu araştırma, ilk kez kuantum fiziği dünyasında bir yaşam formunu ele alıyor. Ayrıca kuantum biyoloji açısından bir dönüm noktası olma özelliği taşıyor. Doğada canlıların pek çok aşamada kuantum biyoloji kullandığı düşünülüyor. Mikroplar her ne kadar küçük gözükseler , büyük işler başarıyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-donen-yildizin-yorungesinde-kara-delik-kesfedildi/", "text": "İspanyol bilim insanları ilk kez kara delik ve dönen yıldızdan oluşan ikili bir sistem keşfetti. Teorik olarak böyle bir birlikteliğin olduğu tahmin edilse de daha önce tespit edilememişti. İşte Liverpool ve Mercator teleskoplarıyla yapılan gözlemler yardımıyla yapılan , ' dönen yıldız-kara delik' ikilisi keşfi Nature dergisinde yayınlandı. Be tipi yani spinli yıldızlar aslında aslında Evren'de bolca bulunuyor. Galaksimizde bile biline ikili sistemlerin 80'den fazlası nötron yıldızlarıyla olan ikili sistemlerdir. 'Bu yıldızların en büyük özelliği güçlü santrifüj kuvvetleridir, o kadar hızlı dönerler ki, parçalanma hızına yakındırlar. Bu evrenin fırıldakları gibidir,' diyor Kanarya Astrofizik Enstitüsü ve La Laguna Üniversitesi'nden Jorge Casares. Casares yıldız-kütleli kara delik uzmanı( 1992 de ilk kanıtı sundu). MWC 656 adıyla bilinen Be yıldızının yörüngesinde bir kara delik bulunuyor. Yıldız Lacerta takım yıldızında bulunuyor ve dünyadan 8500 ışık yılı uzakta. Ve yıldızı o kadar hızlı dönüyor ki, yüzey hızı saatte 1 milyon km hıza ulaşabiliyor. 2010'dan beri incelediğimiz bu yıldızın olduğu yönde gama ışını emisyonu gelmekteydi. Daha önce böyle yıldızlardan hiç gama ışını gelmediğinden dolayı bu yıldızın ikili bir sistem sahip olduğunu anladık, Barselona Üniversitesi Institut de Ciencies del Cosmos' dan Marc Ribo. Spektrumun detaylı analizi sayesinde bilim insanları yıldızın yanında gelen nesnenin karakteristik özelliklerini açığa çıkardılar. ' Bu obje güneşin 3.8 ila 6.9 katı kütleye sahip. Eğer bu büyüklükte bir nesne teleskoplar tarafından gözlemlenemiyorsa ancak kara delik olabilir.Nötron yıldızı olamaz çünkü, onlar güneşin ancak 3 katı büyüklüğündedirler' diyor Instituto de Ciencias del Espacio CSIC'den Ignasi Ribas,. Karadelik kendine göre oldukça büyük olan Be yıldızdan saçılan maddelerle besleniyor. Be yıldızının yüksek dönüş hızı madde saçılımına yol açarak ekvatoral bir disk oluşturuyor. Bu maddelerde kara deliklerin çekim alanına girererek akresyon diski oluşturuyorlar. Akresyon diskinin analizi sayesinde kara deliğin hareketi ve kütlesi ölçülebiliyor. Bu tür sistemlerin oldukça yaygın olabileceğini belirten bilim adamları , bu sistemlerin kara delik yüzünden tespitinin zor olduğunu belirtiyorlar. Buna rağmen bilim adamları Samanyolu'nda veya diğer galaksilerde bulunan ikili sistemleri daha büyük teleskoplar, örneğin; Gran Telescopio Canarias gibi tespit etmeyi umuyorlar. Not: Video ve resim illüstrasyondur . - J. Casares, I. Negueruela, . Ribo, I. Ribas, J. M. Paredes, A. Herrero, S. Simon-Diaz. A Be-type star with a black-hole companion. Nature, 2014; 505 (7483): 378 DOI:10.1038/nature12916"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-genetigi-degistirilmis-virusle-antibiyotik-direncli-enfeksiyon-tedavi-edildi/", "text": "Nature Communications dergisinde yayınlanan bir vaka çalışmasında, dünyada ilk genetiği değiştirilmiş virüs kullanılarak, ölümcül antibiyotik dirençli bakteri enfeksiyonu tedavi edildi. Başarılı tedavi sayesinde , bu tedavinin daha büyük klinik denemeler ve çeşitli hastalar için tedavi edilmesi için imkan doğdu. Bakteriyofajlar, genelde faj olarak da bilinen bir virüs türüdür ve bakterileri öldürürler.Yüz yıldan fazladır bu viral ajanların antibakteriyel aktivitesi araştırılsa da antibiyotiklerin keşfiyle araştırmalar durmuştur. Fakat son yıllarda giderek artan antibiyotik dirençli bakteri artışıyla fajların potansiyeli yeniden keşfedildi. Pittsburgh Üniversitesi Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden Graham Hatfull, onlarca yıldır dünyanın farklı yerlerinden fajlar toplayarak bir koleksiyon oluşturdu. SEA-PHAGES adı verilen projenin 2017'de birden seyrini değiştirdi. Bu koleksiyonun biyolojiye dair pek çok sorunun adresi olabileceğine dair bir hisse sahiptim. Fakat bugüne kadar bu fajların tedavi amacıyla kullanılabileceğini düşünmemiştik, diyor Hatfull. Kistik fibrozdan muzdarip iki hastada, akciğer naklinden sonra antibiyotik dirençli bakteriyel enfeksiyonlar oluşmuştu. İşte Hatfull'la iletişime geçen doktorlar bu büyük faj koleksiyonunun, genç hastalardaki bakteriyel suşla savaşabileceğine dair umut beslediler. Birkaç boyunca hastalardan gelen bakteri numuneleriyle çalışan Hatfull'un ekibi hastalardan birindeki bakteriyel enfeksiyonları hedefleyen bir bakteriyofaj buldu. Maalesef diğer hasta için çok geçti, hafta bundan birkaç hafta önce enfeksiyondan öldü. Ekip diğer hastanın bakteriyel suşuna odaklanarak 3 potansiyel fajı belirledi. Sonra bu fajlardan ikisinin bakteri öldürme verimini arttırmak için genetik düzenleme yapıldı ve sonra bu üç virüsten bir dozda milyarlarca faj içeren bir bakteriyel kokteyl hazırlandı. Tedavi sonrası inanılmaz bir başarı elde edilse bazı külfetler doğdu. Hasta ilerleyen 6 ayda, ciltteki topikal tedavilere ek günde iki kez intravenöz enfüzyon aldı. Tedaviden 6 hafta sonra hastanın karaciğerinde enfeksiyonun tümüyle yok olduğu gösterildi. Fakat hastanın vücudundaki yüzeysel enfeksiyonlar tedaviye daha yavaş cevap verdi. Vücuttaki tüm enfeksiyonların büyük kısmı gitti, ancak bir kaç cilt nodülü kaldı. Elde edilen bu sonuçlar faj tedavilerinin geleceğini parlak olduğunu gösteriyor. Bu tedavinin en zor yanı ise kişisel doğayla alakalı olması. Araştırmacılardan oluşan bir hasta için aylarca tedavi geliştirmek zorunda kalıyor. Ayrıca her zaman bakteriyel enfeksiyonları hedefleyen bir faj kokteyli türünü bulmak zorlayıcı olabilir. Ayrıca bu çalışmanın büyük bir klinik çalışma olmadığını ve yaltılmış bir vaka çalışması olduğunu da belirtmekte fayda var. Bu nedenle hastanın iyileşmesinin doğrudan sebebinin faj terapisi olup olmadığı veya diğer hastalarda için işe yarayacağı belli değil. Yine de bu tedaviye iyi tarafından bakarsak yan etkilerin nerdeyse yok olduğunu ve araştırmacıların bakterilerin faj saldırısına karşın bir direnç geliştirmediğini rapor ettiğini belirtmekte fayda var. - Rebekah M. Dedrick, Carlos A. Guerrero-Bustamante, Rebecca A. Garlena, Daniel A. Russell, Katrina Ford, Kathryn Harris, Kimberly C. Gilmour, James Soothill, Deborah Jacobs-Sera, Robert T. Schooley, Graham F. Hatfull, Helen Spencer. Engineered bacteriophages for treatment of a patient with a disseminated drug-resistant Mycobacterium abscessus. Nature Medicine, 2019; 25 (5): 730 DOI: 10.1038/s41591-019-0437-z Makalelerin orijinal dildeki hallerini nereden bulabilirim. Yardımcı olursanız sevinirim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-insan-dokusuna-sahip-damarli-3d-kalp-basildi/", "text": "Tel Aviv Üniversitesi'nden bilim insanları ilk kez biyo 3D yazıcıyla insan kalbi ve damarlarını basmayı başardı. Tıp alanında büyük bir gelişme olarak değerlendirilen bu çalışmayla nakiller için yeni imkanlar doğabilir. Şimdilik biraz uzakta gözükse de, bilim insanları bu sayede insanlar yeni kalpler ya da kalbin hasar gören kısımları için yamalar üretmeyi umuyor. Üretilen bu kalp şimdilik bir tavşan kalbi kadar yer kaplıyor. Bu hücrelere, damarlara, odacıklara, kulakçıklara sahip ilk 3D basılan tüm bir kalp. Daha öncesinde de insanlar kalbin yapısının 3 baskısını yaptı, fakat daha önce hücreler ve kan damarları basılmamıştı, diyor proje lideri Tal Dvir. Fakat bilim insanları tümüyle çalışır, nakle hazır 3D basılmış kalpler üretmek için halen aşılması gereken pek çok engel olduğunu belirtiyor. Gazetecilere gösterilen 3D kalp bir vişne büyüklüğünde ve sıvı içinde duruyordu. Araştırmacılar şimdi bu basılmış kalplere gerçek kalpler gibi davranmayı öğretmeyi planlıyorlar. Bu hücreler kasılma yeteneğine sahip olsa da, henüz kan pompalayamıyor.Ekip bir yıl içinde bu yeni kalpleri hayvan modellerinde denemeyi planlıyor. Önümüzde on yıl içinde büyük hastanelerde organ yazıcıların yer bulabileceği belirtiliyor. Yine de hastaneler başlangıç için kalbe göre daha basit organlar basmak istiyorlar. Tel Aviv Üniversitesi bu araştırmayı Büyük Tıbbi Gelişme olarak duyurdu. Tüm dünyada kalp nakilleri büyük önem taşıyor, fakat genelde donör az bulunuyor ve çoğu insan sıra beklerken ölüyor. Ayrıca nakledilen kalbin hastanın vücudu tarafından reddi de gerçekleşen problemlerden biridir. Araştırmada hastaların yağlı dokusundan biyopsi alınarak, 3D yazıcı için mürekkep geliştirilmesinde kullanıldı. İlk olarak hastaya özgü kardiyak yamalar ve sonrasında tüm kalp oluşturuldu.Hastanın kendi dokusu kullanmak bağışıklık tepkisini engellemek ve kalbin reddini engellemek açısından çok önemli. Diğer zorluklardan insan kalbini yeniden üretmek için hücrelerin nasıl yayılacağıydı. Mevcut yazıcıların çözünürlüğü sınırlı olduğundan küçük kan damarlarını basmak oldukça zor. Mevcut teknolojiyle ancak ilkel ve tavşan kalbi büyüklüğünde bir kalp ancak basılabiliyor. Daha büyük kalplerde aynı teknolojiye ihtiyaç duyuyor. 3D yazıcılar sayesinde sınırsız olasılıkların kapısını açmaya devam ediyor. Gün geçtikçe gelişen teknolojiyle pek çok alanda yenilik yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-isigin-dalga-parcacik-davranisi-goruntulendi/", "text": "Işık hem parçacık hem de dalga gibi davranır. Einstein'ın devrinde, bilim insanları ışığın dalga-parçacık davranışını aynı anda gözlemlemek istemişlerdi. Fakat bugüne kadar bu gerçekleşmedi. Sonunda EPFL'den araştırmacılar ışığın bu ikili davranışı ilk kez görüntülemeyi başardılar. Kuantum mekanikleri ışığın eş zamanlı olarak parçacık veya dalga gibi davranabileceğini belirtir. Her şeye rağmen bugüne kadar hiçbir deneyde, ışığın bu iki davranışı birden kaydedilemedi. Şimdiye kadar yapılan en yakın tespitte dalga ve parçacık ancak farklı zamanlarda kaydedilebildi. İşte bu olay radikal açıdan farklı bir deneyle yaklaşan EPFL bilim insanları, ışığın hem dalga, hem de parçacık davranışının anlık fotoğrafını çekebildi. Çığır açıcı bu gelişme Nature Communications'da yayınlandı. UV ışın metal yüzeye düştüğünde elektron salınımına neden olur. Albert Einstein'ın fotoelektrik olay dediği bu olguda ışığın dalga gibi davranarak parçacık akımı oluşturduğun düşünülüyor. Hatta bugün kullandığımız otomatik açılır kapılar bu prensiple çalışır. Bugüne kadar ışığın parçacık dalga modeli üzerine pek çok deney yapılsa da , bu iki etkiyi aynı anda görmek mümkün olmadı. Ecole Polytechnique Federale de Lausanne'ndan Fabrizio Carbone liderliğine bir araştırma ekibi, zekice bir yaklaşım sergileyerek elektronları kullanarak ışık görüntüsü yaratmayı akıl etti. İşte bu sayede ilk kez ışığın hem dalga hem de parçacıklar halinin fotoğrafı çekildi. Deneyde kurulum şöyle: Ufak metalik bir nano tele lazer ışını ateşleniyor.Lazer parçacıkları yükleyerek, titreşime neden oluyor. Işık bu ince tel üzerine sanki otobandaki arabalar gibi iki muhtemel yol boyunca ilerliyor. Dalgalar birbirine karşı ilerleyerek sonunda yeni bir dalga oluştururarak yerinde bekliyormuş gibi gözüküyor. İşte bu bekleyen dalga deney için ışık kaynağı olarak nano tel boyunca ışıyor. İşte bilim insanları nano tel yakın elektronları vurarak ışık dalgasını görüntülemek için kullanıyorlar. Nano tel üzerinde hapsedilen ışık elektronlarla etkileşime girince yavaşlıyor ya da hızlanıyor. Ultra hızlı mikroskop kullanarak hızdaki bu değişimin yeri görüntüleniyor ve sonunda dalganın doğal parmak izi gibi duran bu dalga görselleştirilebiliyor. - L Piazza, T.T.A. Lummen, E Quinonez, Y Murooka, B.W. Reed, B Barwick, F Carbone. Simultaneous observation of the quantization and the interference pattern of a plasmonic near-field. Nature Communications, 2015; 6: 6407 DOI:10.1038/ncomms7407"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-kutlecekimsel-mercek-etkisi-altinda-bir-supernova-goruntulendi/", "text": "Uluslar arası bilim insanlarından oluşan bir ekip Stockholm Üniversitesi'nden Ariel Goobar liderliğinde ilk kez kütleçekimsel mercek etkisi altında bir Tip Ia süpernovanın çoklu görüntülerini tespit etti. Bu yeni gözlemler sayesinde evrenin hızlanan genişlemesi, kütleçekimi ve karanlık maddenin evrendeki dağılımına dair yeni çalışmalara yol açabilir. Tip Ia süpernovalar doğanın kendi standart mumlarıdır ve yıllardır astronomlar tarafından kozmolojik mesafeleri ölçmek için kullanılır. Bu çalışmalar sayesinde evrenin hızlanarak genişlediği keşfedildi,bu kayda değer keşif ise 2011'de Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Prof. Ariel Goobar ise bu Nobel Ödülleri'nden birinin sahibi Saul Perlmutter'in ekibinin bir üyesiydi. İşte şimdi Prof. Ariel'in ekibi ilk kez, iPTF16geu adlı Tip Ia süpernovanın çok nadir görünen çoklu görüntülerini kaydetti. Bu fenomene güçlü kütleçekimsel mercek etkisi deniyor ve dünya ile yıldız arasına giren galaksi ile neredeyse mükemmel hizalanması sonucu süpernova ışığının yoğun biçimde bükülüyor. Bu özel durumda süpernova büyümüş görünüyor ve ayrıca çoğalmış görünüyor. Yeni gözlemler sayesinde evrenin hızlanarak genişlemesi ve karanlık madde dağılımına dair yeni bir test anahtarı sağlıyor. Tip Ia süpernovalar oldukça çok gözlenir ve gerçekten evrende mesafeleri ölçmek için kullanılır. Kütleçekimsel mercek etkisi ise uzayın kütleçekimden dolayı bükülmesidir ve Einstein'ın tahmininden beri 20. Yy'den beri defalarca gözlenmiştir. Fakat kütleçekim mercek etkisi altında Tip Ia süpernovayı bugüne kadar görüntülemek aşılması çok güç bir olaydı. Çözümleme, ilk kez güçlü merceklenen standart mum süpernovasının çoklu görüntüsünü almak büyük bir gelişme. Bu sayede bugüne kadar ölçülememiş hassasiyetle kütleçekimin ışık odaklama gücünü ölçebilir ve belki de bugüne kadar ulaşılamamış bir şekilde fiziksel boyutlara göz atabiliriz, diyor Ariel Goobar. Goobar ve grubu iki Caltech liderliğindeki uluslar arası bilimsel işbirliğinin ortakları iPTF and GROWTH . İPTF Palomar gözlemevinin eşsiz özelliklerini kullanabilirken, GROWTH ise tüm dünyadan araştırmacılar ve teleskopları kullanarak bu geçiş olaylarını detaylı çalışabiliyor. iPTF16geu supernovanın NASA/ESA Hubble Teleskopu, Hawaii Mauna Kea'daki Keck Gözlemevi ve Şili'deki VLT teleskopları 2 ay süresince süpernovayı inceledi. İşte bu güçlü merceklenen Tip Ia süpernovasının görüntüsünü yakalamak, bilimsel açıdan çok kullanışlı oluyor. Şimdi astronomlar, çoklu görüntülerden gelen ışığın ne kadar sürede ulaştığını çok hassas bir şekilde ölçebilirler. Ulaşımdaki bu zaman farkı sayesinde evrenin genişleme hızı olarak bilinen Hubble sabiti çok yüksek hassasiyette tahmin edilebilir. Hubble sabitini ölçmek için kullanılan farklı metotlar çok az farklı sonuçlar çıkarabilir, fakat bu bile evrenin evrilmesi ve genişlemesinde önemli derecede farklı senaryolar çıkmasına neden olabiliyor. iPTF16geu çalışması bile şimdiden enteresan sonuçlar ortaya koyuyor. Süpernovalar ve kütleçekimsel mercek etkisi bilgimiz dahilinde böyle bir olayın gözlenme olasılığı yok. Ayrıca Keck ve Hubble verileri kullanarak , mercekleyen galaksinin 4 farklı süpernova görüntüsü alınması ve toplam mercek büyütmesi için çok büyük bir altyapıya sahip olması gerektiğini buldu. Bu evrendeki madde kümelenme şeklinin ve astronomların küçük ölçekteki kütleçekimsel merceklemeyi anlamada yeni sorular tanımlanmasına neden olabilir. iPTF16geu'nun keşfinin samanlıkta tuhaf bir iğne aramadan farksız olduğu belirtiliyor. - Goobar, R. Amanullah, S. R. Kulkarni, P. E. Nugent, J. Johansson, C. Steidel, D. Law, E. Mörtsell, R. Quimby, N. Blagorodnova, A. Brandeker, Y. Cao, A. Cooray, R. Ferretti, C. Fremling, L. Hangard, M. Kasliwal, T. Kupfer, R. Lunnan, F. Masci, A. A. Miller, H. Nayyeri, J. D. Neill, E. O. Ofek, S. Papadogiannakis, T. Petrushevska, V. Ravi, J. Sollerman, M. Sullivan, F. Taddia, R. Walters, D. Wilson, L. Yan, O. Yaron. iPTF16geu: A multiply imaged, gravitationally lensed type Ia supernova. Science, 2017; 356 (6335): 291 DOI: 10.1126/science.aal2729 Her zorluğa ve kısıtlı imkanlara/tahminlere dayanmasına rağmen en çok ilerleme kaydeden bilim dalıdır kozmoloji."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-lazerle-sivi-sogutma-gerceklestirildi/", "text": "1960'larda bulunduğundan beri lazerler ısıtıcı etkileri bilinir. Bugüne kadar lazerle sıvıları soğutmak imkan dahilinde değildi. Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar, onlarca yıldır çözülemeyen bir bulmacayı; lazerle su veya diğer sıvıların nasıl soğutulacağı problemini ilk kez çözdü. 16 Kasım'da Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan makalede ekip, kızıl ötesi lazer kullanarak suyu 2,2 0C dereceye kadar soğutarak bu alanda devrim niteliğinde bir gelişmeye imza attı . Normalde suya ışık verdiğinizde ısındığını düşünürseniz, nasıl soğutulacağı gerçekten bir soru işareti oluyor, diyor metalurji mühendisi Peter Pauzauskie. Bu teknoloji sayesinde endüstriyel alanlarda belli noktalar soğutulabilir. Örneğin lazerle mikro işlemciler soğutularak, aşırı ısınması engellenerek, verim arttırılabilir. Ya da lazerle bazı hücre grupları soğutularak prosesler yavaşlatılarak, anlaşılabilir. Hücrelerin nasıl bölündüğü, moleküllerin ve enzimlerin çalışma mekanizmasının anlaşılması açısından büyük önem taşıyabilir. Bu sayede hücreleri dondurmadan özelliklerini çalışmak mümkün olabilir. Lazer soğutma kullanılarak, hayatın oluşumuna dair yavaş çekim filmler yapılabilir. Bu yöntemin en önemli avantajı tüm hücreyi dondurmadan, hücreye zarar vermeden incelemek mümkün olabilir, diyor Pauzauskie. Ekibin kızılötesi ışını seçti, çünkü görünür dalga boyunda hücrede güneş yanığı oluşabilir. Ekip lazeri, tuzlu su çözeltisi ve hücre kültürüne çevirerek dondurdu. Araştırma ekibi ticari lazerlerde bulunan bir materyali kullanarak , fenomeni tersine çevirdi. Sudaki tekli mikroskopik kristali aydınlatarak, kızılötesi lazer ışığıyla uyararak, absorblanan ışıktan biraz fazla enerjiye sahip bir tür parıltı oluşturdu. Yüksek enerjili bu parıltı hem kristal hem de suyu saran ısıyı uzaklaştırdı. Lazer dondurma prosesi ilk olarak 1995'de Los Alamos National Laboratuvarı'nda gösterilmişti. Fakat sıvılarda uygulanışı 20 yıl aldı. Lazer kristallerinin üretilmesi oldukça masraflı bir proses. Washington Üniversitesi araştırma ekibinin sergilediği düşük maliyetli hidrotermal proses sayesinde bilindik lazer kristali hızlıi ucuz lazer soğutma için kullanılabilir. Ekibin geliştirdiği cihaz ise lazer tuzak kullanarak, mikroskopik ışın çekici benzeri bir sistemde tekli nanokristal sıvıyla çevrilerek, lazerle aydınlatılıyor. Parçacığın soğuduğunu belirlemek için enstrüman, parçacığın gölgesine odaklanarak, hareketteki en ufak değişimler gözlendi. Çevrilen sıvı soğudukça, hapsolan parçacık yavaşlıyor ve bu sayede donam etkisi gözleniyor. Ayrıca kristal soğudukça mavimsi yeşilde, kırmızımsı yeşile dönecek şekilde tasarlanarak renk termometresi gibi yapıldı. Donma etkisi tekli kristalde gözlense de , çoklu kristallerde daha fazla lazer gücü gerekmektedir. Gelecek uygulamalarda verimin arttırılması için çalışmalar yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-olen-bir-yildizin-kara-delige-donusumu-gozlendi/", "text": "Tarihte ilk kez astronomlar ölen bir yıldızın, yeniden bir kara delik oluşturmasına tanık oldular. Güneşimizden 25 kat daha büyük olan bu yıldız çok büyük bir patlamayla parlak bir süpernovaya dönüşmesi gerekirken, gerisinde bir kara delik oluşumuna neden oldu. Bu gibi dev çöküşlerin çoğu, neden çoğu yıldızda nadiren süpernova görüldüğünü açıklayabilir, diyor Ohio State Üniversitesi ve Gözlemsel Kozmoloji'nden Prof. Christopher Kochanek. Öyle görünüyor ki; bu gibi yıldızların % 30 kadarı süpernova olmadan sessizce kara deliğe dönüşüyor. Bu bir yıldızın süpernova oluşumundan hemen sonra kara delik oluşturabileceğine dair tipi bir görüş içeriyor. Eğer yıldız süpernova oluşturmada geride kalırsa halen kara delik oluşturabilir. İşte bu da en büyük yıldızlarda neden süpernova görmediğimizi açıklayabilir, diyor Kochanek. Prof. Kochanek'in liderlik ettiği astronomlardan oluşan bir ekip, Large Binocular Teleskopu kullanarak, diğer galaksilerdeki süpernovaların nasıl çöktüğünü araştırıyor. 22 milyon ışık uzaktaki NGC 4946 adlı galaksinin takma ismi Havai Fişek Galaksisi, çünkü sürekli süpernovalar oluyor. Aslında SN 2017 eaw 14 Mayıs'ta maksimum parlaklığa yakın bir şekilde parladığı keşfedildi. 2009 'da başlayarak N6946-BH1 galaksisinin zayıfça parladığı gözlendi. 2015'den itibaren, sönerek yok oldu. Astronomlar Hubble Uzay Teleskopu'nu yıldızın konumuna çevirerek halen soluk bir şekilde de olsa onu gözlemlemek istedi. Ayrıca Spitzer Uzay Teleskopunu da kullanarak bölgeden yayılan kızılötesi radyasyonu aradı. Eğer yıldız halen oradaysa bu bir işaret olacaktı ya da toz bulutunun gerisinde saklanmış olabilirdi. Bütün testler negatif çıktı. Yıldız artık orada değildi. Fakat dikkatli bir eleme işlemiyle araştırmacılar yıldızın kara deliğe dönüşmüş olabileceği sonucuna vardılar. Araştırmacılar N6946-BH1'in son 7 yıllık araştırmada çöken tek süpernova olduğunu bildiriyor. Diğer 6 yıldız ise normal süpernovalar oluşturdu. Bu % 10 ila % 30 arasında çökmüş süpernova oluşturabileceğini ortaya koyuyor. Araştırmacı Krzystof Stanek, bu keşfin çok büyük kara deliklerin kökenine çıkarımlar taşıdığını düşünüyor.LIGO deneyinde kütleçekim dalgalarının bulunması gibi bir etki. Bu büyük yıldız süpernova oluşturabilirdi-bu proses esnasında dış tabakalarının büyük kısmını patlatırdı- ve halen dev bir kara delik oluşturabilecek kütleye ve dolayısıyla LIGO'nun tespit edeceği ölçeğe sahip olurdu. Eğer süpernova olmasaydı, çok büyük bir kara delik yapmanın daha kolay olduğundan şüpheneliyorum, diyor Stanek. - S. M. Adams, C. S. Kochanek, J. R. Gerke, K. Z. Stanek. The search for failed supernovae with the Large Binocular Telescope: constraints from 7 yr of data. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 2017; 469 (2): 1445 DOI: 10.1093/mnras/stx898 Kendi içinde özütüyor onu evren. Başka evren bulacağım diye her olayı ona yorma."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kez-uc-kisi-arasinda-beyinden-beyine-iletisim-kuruldu/", "text": "Nörobilimciler EEG ve TMS teknolojileri birlikte kullanarak üçlü beyin bağlaması yaparak, Tetris tarzı bir oyun oynatmayı başardı. Ekip tuhaf deneyin daha fazla kişinin zihninin bağlanmasıyla genişletebileceğini düşünüyor. EEG elektroensefalogramlar beyin aktivitesine dair elektrik impulslarını kaydederken, TMS- transkraniyal manyetik stimülasyon ise nöronların stimüle ettiği manyetik alanları kullanıyor. Araştırmacılar bu sayede internet ağı üzerinde farklı zihinlerin birbirine bağlanabileceğini düşünüyor. Bunun tuhaf bir yeni iletişim aracına olanak sağlamasının yanında, bu sayede beyin fonksiyonlarının daha derin bir ölçekte anlaşılması amaçlanıyor. BrainNet 'e göre ilk kez çok kişili doğrudan beyinden beyine noninvazif arayüz problem çözümü yapıldı. Bu arayüz ile üç insan işbirliği yaparak doğrudan beyinden beyin bir problemi çözdü. Bilim insanları bireylere EEG elektrot bağlanarak Tetris benzeri düşen bloklara dayalı bir oyun oynamaları istendi. Üç kişi blokların döndürülmesi gerektiğine ya da gerekmediğine ortak karar vermeliydi. Oyuncular oyunu oynamak için 15 Hz ila 17 Hz frekansında titreşen iki farklı ışıktan birini seçmeleri istendi.Böylece EEG'de birbirinden farklı iki sinyal seçilebildi. Bu seçilmler TMS başlıktan gelen tek sinyal alıcıya giderek, alıcının aklında hayalet flaşlar üretebildi. Alıcının aklında üretilen bu flaş çakmalarına fosfen deniyor. Alıcı tüm oyun alanını göremezse de, ışık flaşı gönderildiğinde blokları çevirmek zorunda kaldı. Araştırmacılar beş kişiden oluşan beş farklı grupta, ortalama bir doğruluk oranını, yüzde 81.25 olarak tespit etti. Oyuna daha karışıklık katmak için gönderenler; alıcının doğru çağrıyı yapıp yapmadığını belirten ikinci bir geri bildirim ekleyebilir. Alıcılar, göndericilerin hangisinin sadece beyin iletişimine dayanarak en güvenilir olduğunu tespit edebildiler. Araştırmacılar, insanın güvenilmezliğinin bir faktör olacağı daha gerçek dünya senaryolarıyla başa çıkacak sistemler geliştirmek için umut vaat ettiğini söylediler. Şimdilik sistem tek seferde bir bit iletse de ,araştırma ekibi bu kurulumun genişletilebileceğini düşünüyor. Beyinden beyine sosyal ağlar kurulabilmesi için bu sistem önemli bir basamak oldu. Araştırma the arXiv pre-print sunucusunda yerini aldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-kuantum-silikon-cip-yapilarak-kuantum-bilgisayarlarin-onu-acildi/", "text": "Avustralyalı mühendisler ilk çalışan tek atomlu silikon temelli kuantum bitini(0 ve 1) yaratarak, geleceğin ultra güçlü kuantum bilgisayarlarının önünü açtı.Teknolojide bir dönüm noktası olan araştırma Nature jurnalinde 19 Eylül' de yayınlandı. Yayında ilk kuantum silikon çip içindeki tek fosfor atomuna tutturulan elektron bağıyla, spin veya magnetik oryantasyonla bilginin aynı anda nasıl hem yazılıp hem okunduğu açıklandı. İlk kez bilginin kuantum bit yani kubit formunda gösterilebileceğini ve spindeki bilginin işlenebileceğini kanıtlamış olduk. Bu gerçekten silikon bazlı kuantum bilgisayarların anahtar bir gelişme oldu. diyor Profesör Andrew Dzurak. Bu gelişmenin kuantum bilgisayarların gelişmesi için gerçekten büyük bir gelişme olduğu belirtiliyor. Dr Morello, kuantum bilgisayarlar en kompleks problemleri çözmede, hatta dünyanın en gelişmiş süper bilgisayarlarının çözmesi imkansız olan problemleri çözebildiğini belirtiyor. Bu problemler içinde bilgice yüklü problemler, modern şifreleme kodları, veritabanı aramaları ve biyolojik modellemeler ve ilaç problemleri gibi problemleri içeriyor. Yeni sonuca mikrodalga alan kullanılarak, tek fosfor atomununun elektron bağını benzersiz bir şekilde kontrol ederek özel tasarlanmış silikon transistöre ekerek sağladılar. Silikon çipe ekilerek, endüstriyel açıdan büyük avantaj sağlandı. Böylece trilyon dolarlık çip endüstrisinde silikon çip teknolojisine adaptasyon sağlanacak. Ekibin yeni hedefi kuantum bitler çiftler halinde kombine ederek, iki kübit mantık köprüsü yaratmak ve kuantum bilgisayarın temel işlem ünitesini yapmak. Kuantum bilgisayarların işlem gücünün normal bilgisayarlara göre kat kat fazla olacağı biliniyor. Ayrıca 50 atoma sahip bir kuantum bilgisayarın dünyadaki bütün bilgisayarların toplamından daha fazla işlem gücü elde edebileceği öne sürülüyor. - Jarryd J. Pla, Kuan Y. Tan, Juan P. Dehollain, Wee H. Lim, John J. L. Morton, David N. Jamieson, Andrew S. Dzurak, Andrea Morello. A single-atom electron spin qubit in silicon. Nature, 2012; DOI: 10.1038/nature11449"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-sicakkanli-balik-kesfedildi/", "text": "Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, en nadir avlanan balıklardan biri olan Opah bilinen tek sıcakkanlı balık unvanını aldı. Aynı memeliler ve kuşlar gibi sıcak kan dolaşımına sahip balık, vücudunu sıcak tutarak okyanusun soğuk sularında hayatta kalabiliyor. Balık neredeyse bir araba lastiği büyüklüğe sahip. Araştırmada yer alan Nicholas Wegner, yapılan tespitin Opah'ın üstün avlanma özelliğini açıkladığını belirtti. Opah, soğuk sularda yaşayan balıklara kıyasla çok hızlı yüzebiliyor ve avlanabiliyor. Balığın avını takip etme becerisi de sıcakkanlı olması sayesinde artıyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nde görevli olan Wegner, balığın sıcak kanlı olma özelliğini solungaç dokusundaki damarlardan fark etti. Sıcakkan taşıyan damarlar, oksijen emdikten sonra vücuda karışmaya hazırlanan damarları çevreliyor ve soğuk kan vücuda sıcak olarak ulaşıyor. Su solungaçlar sadece bu balığa özel. Opah soğuk kanı ısıtması sayesinde 300 metreye kadar inen ve su sıcaklığının çok düşük olduğu sularda yaşayabiliyor. Uydudan elde edilen veriler balığın 45 ila 914 metre derinlikte yaşadığını gösteriyor. Balık, vücut sıcaklığını bulunduğu ortamın beş derece üzerinde tutabiliyor. Wegner, Opah'ın sahip olduğu solungaç yapısının geçmişte bir balıkta rastlanmadığını ve ısı alışverişi yapabilmesi sayesinde sularda rekabet üstünlüğü elde ettiğini belirtti. Natural Geographic'te yer alan bilgiye göre, Opah'ın değeri en çok rastlandığı Hawaii'de 3 milyon dolara ulaşıyor. SeaChoice örgütü ise Opah'ın avlanmasının deniz kaplumbağası, deniz kuşları, köpekbalığı ve kedibalığı gibi canlıları tehlikeye atabileceği uyarısında bulundu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-stabil-yari-sentetik-mikroorganizma-olusturuldu/", "text": "Scripps Araştırma Enstitüsü'nden bilim insanları ilk stabil yarı sentetik 6 baz kullanan yeni bakteriyi yaratmayı başardı. 2014 başlattıkları çalışmayı sonuçlandıran araştırmacılar, yaşayan her organizma yer alan Adenozin, Timin, Sitozin, Guanin'e ek olarak X ve Y adını verdikleri iki yeni baz ekledi. Scripps Araştırma Enstitüsü'nden profesör Floyd Romesberg ve meslektaşları bu tek hücreli organizmanın sentetik baz çiftiyle sonsuza dek bölünebileceğini gösterdi. Araştırma 23 Ocak 2017'de Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı. Bu yarı sentetik organizma daha fazla hayata benziyor, diyor kıdemli araştrmacı Romesberg. Bu tipte bir organizmanın kullanılması ancak uzak bir geleceğe gelse de , araştırmacılar bu sayede tek hücreli organizmalara yeni özellikler katılarak, ilaç keşfinde önemli adımlar atılabilir. Romesberg ve meslektaşları X ve Y bazını 2014'de duyurmuştu. Ayrıca E.coli bakterisinin genetik kodunda bu sentetik kodu barındırabileceğini de gösterdi. Fakat E.coli bu baz çiftini kendi kodu içinde sonsuza dek bölünebilecek şekilde tutamadı. Zamanla X ve Y baz çiftleri azaldığından DNA ile aktarılan bilgilerin kullanımı sınırlanmaktadır. Genomunuz bir günlüğüne stabil değildir. Genomunuz ömür boyu stabil kalmalıdır. Eğer yarısentetik organizma gerçekten bir organizma olacaksa, bilgiyi taşıyabilecek kadar stabil olmalıdır,diyor Romesberg. Romesberg bu kusurlu organizmayı küçükken incelendi. Bu organizma yaşama uygun olmadan önce biraz öğrenmeye ihtiyacı var. Doktora öğrencisi Yorke Zhang ve Brian Lamb bu çalışmada tek hücreli organizmayı yapay baz çiftini koruması için geliştirdi. İlk olarak Zhang and Lamb, nükleotit taşıyıcı adı verilen aleti optimize etti. Doğal olmayan baz çiftinin kopyalanması için gerekli materyalleri hücre zarından geçmesini sağladı. Bu taşıyıcı 2014'de kullanıldı fakat bu yarı sentetik organizmayı çok hasta getirdi, diyor Zhang. Araştırmacılar, taşıyıcının modifikasyonuyla bu problemi azaltabileceğini keşfetti. Böylece organizma X ve Y'yi korurken daha kolay bölündü ve üredi. Sonrasında araştırmacılar Y'nin önceki versiyonunu optimize etti. Böylece yeni Y kimyasal açıdan farklı bir molekül olduğundan, DNA replikasyonu sırasında DNA moleküllerinin sentezini sağlayan enzimlerin daha iyi kavramasını sağladı. Bu sayede sentetik baz çiftini kopyalamak kolaylaştı. Son olarak araştırmacılar gittikçe popülerleşen genetik düzenleme aracı CRISPR-Cas9 'u kullanarak organizmada dizin kontrolü yaptı. Fakat genomu düzenlemek yerine CRISPR-Cas9'un bakterideki orijinal rolünü kullanarak avantaj sağladı. CRISPR-Cas9'daki genetik araçlar normalde bakterinin immün tepkisinden kaynaklanıyor. Bakteri bir tehditle karşılaştığında , aynı bir virüs gibi istilacının genom fragmanlarını alarak, kendi genomuna yapıştırıyor ve böylece bir daha düşmanla karşılaştığından onu tanıyor.Sonra da bu genlere enzime yönlendirerek , düşmanını tanıyarak saldırıyor. İşte bunu bilen araştırmacılar genetik kodunda X ve Y olmadığında istilacı olarak olarak tanıyan bir organizma tasarladılar. Hücre X ve Y kaybettiğinde yok ediliyor ve organizma böylece bir çeşit doğal olmayan baz kaybına karşı bağışıklık geliştiriyor. Böylece mikroorganizma 60 kez X ve Y'yi koruyarak bölündü. Araştırmacılar bu sayede sonsuz bir şekilde baz çiftinin aktarılabileceğine inanıyor. Şimdilik gerçek hayatta bu organizmanın kullanılabileceği gerçek bir uygulama yok. Ancak genetik bilgi depolanabiliyor. Bir sonraki adımda araştırmacılar yeni genetik kodun nasıl RNA'ya transkript edilebileceğini araştırıyor. - Yorke Zhang, Brian M. Lamb, Aaron W. Feldman, Anne Xiaozhou Zhou, Thomas Lavergne, Lingjun Li, Floyd E. Romesberg. A semisynthetic organism engineered for the stable expansion of the genetic alphabet. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2017; 201616443 DOI: 10.1073/pnas.1616443114"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-turk-kadin-kimyager-bilim-insani-remziye-hisar-kimdir/", "text": "Madam Curie, Langevin gibi büyük bilim insanlarının öğrencisi olan ve bir çok kadın bilim insanına öncü olan kimyager Remziye Hisar'ın Türk bilim tarihindeki öneminden bahsetmek istiyorum. Kimyager Remziye Hisar'ın hayatı II. Abdülhamit'ten , Cumhuriyetimizin ilk kurulduğu yıllara kadar dayanmakla beraber kendisi Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim görmüş ilk bilim insanlarından biridir. Remziye Hisar gerçekten Türk bilimi ve Türk kadınlarının bilime yönelmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Aynı zamanda kendisi dünyaca ünlü Türk fizikçisi Feza Gürsey ve Milletlerarası Psikoloji Cemiyeti'nin tek Türk azası psikiyatrisi Deha Gürsey'in annesidir. Remziye Hisar (d. 1902, Üsküp ö. 13 Haziran 1992, İstanbul), Türk kimyager. Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde çağdaş bilimin öncülerindendir ve kimya mesleğinin Türkiye'deki ilk kadın öncüsü olarak kabul edilir. Darülfünun'da fen bilimleri eğitimi alan ilk kadınlardandır ve Sorbonne Üniversitesi'nden doktora derecesiyle mezun olan ilk Türk kadındır. Remziye Hanım, Davutpaşa'daki üç yıllık mekteb-i iptida-i'yi, bir yılda henüz dokuz yaşında iken tamamladı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan İnas Rüştiyesi'ne devam etti; çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı'na transfer olması üzerine, öğrenimini bu okulda sürdürdü. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yer alan Remziye Hanım, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri verdi. 15 Temmuz 1919 tarihinde okulun Darülfünun'a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun oldu. Bakü'de açılacak bir okulda öğretmenlik yapmak üzere İstanbul'dan kadın öğretmenler talep edilmesi üzerine hocalarından Sarıklı Vehbi Bey himayesinde beş okul arkadaşlarıyla birlikte 15 Aralık 1919'da İstanbul'dan ayrılıp Azerbaycan'a gitti. Sovyet Rusya'nın Azerbaycan'ın bağımsızlığına son vermesine kadar bir erkek lisesinde ders verdi. Orada bir kız öğretmen okulunun açılmasıyla ilgili verilen bir toplantıda Yüzbaşı Doktor Reşit Süreyya Bey ile tanıştı. 20 Nisan 1920'de onunla evlendi ve aynı yıl eşi ile birlikte İstanbul'a döndü. Ertesi yıl, oğlu Feza Gürsey'i dünyaya getirdi. Türkiye'de Türk Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği bu dönemde Çukurova bölgesinin Fransızlar'dan geri alınması üzerine kendisi Adana'da Darülmuallima'ya müdür olarak, eşi ise kolordu doktoru olarak tayin oldu. Bir buçuk yaşındaki oğlunu annesine bırakarak Adana'ya gitti. 1930 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nın yurtdışı doktora bursundan yararlanarak doktorasını yapmak üzere yeniden Paris'e gitti. Eşinden boşanan ve Paris'e çocukları ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, 1933 yılında doktora tezini tamamlayarak Türkiye'ye döndü. 1942-1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Okulu Analitik Kimya ve Toksikoloji kürsüsünde görev yaptı. 1947 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Kimya Kürsüsü'ne atandı. 1955 yılında Fransa'da Officiel d'Academie nişanı'na layık görüldü. 1959 yılında profesör oldu. 1973 yılında emekliye ayrıldı. Yaşamını İstanbul'da Anadoluhisarı Otağtepe'de ailesinden kalma konakta sürdürdü. 1991 yılında Tübitak Hizmet Ödülü'nü aldı. Oğlu Feza Gürsey'i 13 Nisan 1992'de yitirdikten 2 ay sonra bu acıya daha fazla dayanamarak 13 Haziran 1992'de vefat etmiştir. Kimya alanında yayınlandığı bir çok makalesi olmakla beraber, en önemli çalışmaları meyve ve sebzelerde C vitamini tayini, mahlep ve mahlep yağının incelenmesi, Anamur burçaklarının zehirliliği gibi önemli çalışmalara imza atmıştır. Remziye Hisar Türk bilim kadınlarının önünü açan Cumhuriyet kadınlarından biri olarak ve de yaptığı çalışmalar nedeniyle çok önemli bir insandır. Kendisini saygıyla anıyoruz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-virus-yiyen-virovor-organizma-kesfedildi/", "text": "Nebraska Üniversitesi'nden bilim insanları, virüslerle beslenen tek hücreli bir canlı keşfetti. Silliler sınıfından halteria adındaki mikrobun beslenme tarzına Virovor adı verildi. Normalde et yiyen canlılara karnivor, ot yiyenlere herbivor deniliyor. İşte bu yeni tek hücreli canlı ise virüslerle beslendiğinden virovor ismini aldı. Nebraska Üniversitesi'nden araştırmacı John DeLong, aktif olarak virüs yiyen bir mikrop olup olmadığını ve bu tarzda bir beslenmenin türün bireylerini ve üremesini destekleyip desteklemediğini görmek istedi. Virüsler gerçekten iyi bileşenlerden oluşuyor: nükleik asitler, çok miktarda azot ve fosfor içeriyor. Bu nedenle her şey onları yemek istemelidir. Birçok şey bulabildiği her şeyi yer. Elbette, birileri gerçekten iyi olan bu hammaddeleri nasıl yiyeceğini öğrenmiş olmalıydı, diyor DeLong. İşte bu hipotezi test etmek için, gölet suyundan örnekler toplayarak içine yeşil algleri enfekte eden klorovirüs ekledi. İlerleyen günlerde virüs popülasyonunu kontrol ederek, diğer mikropların nüfus büyüklüğünü takip ederek sonra gelenin, önce geleni yiyip yemediğini gözlemledi. Silliler grubundan Halteria olarak bilinen mikropların virüslerle beslendiği ortaya çıktı. Su numunelerinde besin olarak virüslerden başka bir şey yoktu. 2 gün boyunca Halteria popülasyonu 15 kez büyürken, klorovirüs sayısı 100 kez düştü. Virüs olmayan kontrol numunesinde ise Halteriaların üremediği gözlendi. Takip eden testlerde, klorovirüs DNA'sını floresan boya ile boyadı ve Halteria hücrelerinin çok geçmeden parlamaya başladığını gördü. Bu, Halteria'nın gerçekten de virüsü tükettiğini doğrulamaya yardımcı oldu. Bu deneyler, yeni icat edilen virovory teriminin artık otçul, etobur ve diğerleri arasında yerini alabileceğini ve Halteria'nın bilinen ilk virovoru taçlandırdığını gösteriyor. Araştırmacılar karbon döngüsü gibi daha büyük sistemlerde fenomeni araştırmaya devam etmek istiyor. Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-yapay-kornea-nakliyle-on-yildir-kor-olan-adam-gormeye-basladi/", "text": "İsrailli girişim firması Corneat Vision tarafından geliştirilen yapay kornea, on yıldır kör olan 78 yaşındaki hastaya nakledildi. Corneat KPro cihazının implantıyla hastanın yeniden görmeye başladığı rapor edildi. Deforme olmuş, yırtılmış veya opasifiye kornealar geliştirilen implant sayesinde onarılabiliyor. Cihaz oküler dokuya, patentli sentetik non-degradable nano-dokuma bir eteğin konjunktivanın altına entegrasyonuyla sağlanıyor. Ameliyat, İsrail Rabin Tıbbi Merkezi Optalmoloji Bölüm Şefi Prof. İrit Bahar tarafından 11 Ocak'ta yapıldı. Prosedür sonrası hastanın ailesini tanıyabildiği, kelimeleri okuyabildiği raporladı. Bandajları çıkardığımız o an, duygusal ve önemli bir andı. Böyle anlarda biz doktorlar olarak görevimizi doğru yapmanın verdiği rahatlığı hissederiz. Milyonlarca insanın hayatına etki edebilecek böylesine anlamlı ve heyecan verici bir projeye önderlik etmekten gurur duyuyoruz, diyor Dr. Bahar verdiği demeçte. 2020'de CorNeat Vision firması kornea körlüğü olan 10 hastaya, yapay kornea nakli klinik denemelerine başlama onayı alarak ilerleme kaydetti. CorNeat Vision şirketinin kurucularından ve CorNeat KPro'nun mucidi tıp doktoru Gilad Litvin, verdiği demeçte hastayla aynı odada olmanın bile gerçek dışı bir tecrübe olduğunu söyledi. Yıllar süren sıkı çalışma, meslektaşımın CorNeat KPro'yu hastaya kolayca taktığını görmek ve hastanın yeniden görüşüne kavuştuğuna şahit olmak çok heyecan verici ve duygusal gözlerimizi yaşartan bir tecrübe oldu. Bu gelişme, CorNeat Vision için çok önemli bir kilometre taşı ve bu sayede dünyada halen görme potansiyeli olan birçok insan için bizim yolculuğumuz anahtar olacaktır, diyor Dr. Litvin. CorNeat Vision kurucularından CEO Almog Aley-Raz bu ameliyatın çok uluslu klinik deneme için ilk adım olduğunu belirtiyor. CE,FDA ve Çin NMPA onaylarının alınmasında bu adım oldukça önemli. Aley-Raz Rabin Tıbbi Merkezi'ne toplamda 10 hastanın kabul edildiğini ve Ocak ayında Kanada'da 2 yerin daha açılması planlandığını belirtiyor. Ayrıca onaylamaların aşamalarına bağlı olarak, Fransa, ABD ve Hollanda'da 6 yerin daha açılması düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ilk-yasanabilir-dunya-benzeri-gezegeni-onayladi/", "text": "W. M. Keck ve Gemini Gözlemevi'nden yapılan gözlemler sayesinde ilk kez yaşanabilir bölgede dünya büyüklüğünde bir dış gezegen onaylandı. Başlangıçta NASA'nın Kepler Uzay Teleskopu tarafından yapılan keşif , Dünya'daki dev teleskoplar tarafından onaylandı. Ayrıca bu sayede Dünya boyutunda gezegenlerin diğer yıldızların yaşanabilir bölgesinde olabileceği gösterilmiş oldu. Elde ettiğimiz bulgular sayesinde Dünya boyundaki bu gezegenin, güneşten daha soğuk bir yıldız etrafında dönen 5 gezegenden biri olduğu ve suyun sıvı halde bulunabileceği bir sıcaklık bölgesinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen diğer olasılıkları elersek, bu gezegenin gerçekten yaşanabilir bir gezegen olduğunu valide edebiliriz, diyor SETI Enstitüsü ve NASA Ames Araştırma Merkezi'nden Elisa Quintana . Bu araştırma en son Science dergisinde basıldı . Yaşanabilir bölge adı verilen bölgede yer alan gezegenlerde genelde suyun sıvı formda olabileceği belirtiliyor. Bu kadar küçük bir yıldızı tespit etmek için Kepler teleskopunda yeni bir teknik kullanıldı.Hawai Mauna Kea' da bulunan Gemini North Teleskopu kullanılarak yüksek çözünürlüklü gözlemler yapılarak speckle tekniği kullanıldı . Ayrıca 10 metrelik Keck II teleskopunun da desteğiyle elde edilen veriler ışığında, Kepler'in tespit ettiği sinyalin konak yıldızı etrafında dönen küçük bir gezegenden geldiği anlaşıldı. Bilim insanları Keck ve Germini gözlemleri sayesinde Dünya büyüklüğündeki bu gezegene dair gözlemlerin ancak onaylanabildiğini belirtiyor. Gemini teleskopundan elde edilen speckle verisi doğrudan 644 milyon km uzağı doğrudan görüntüleyerek, (4AU Jüpiter'in Güneş'e uzaklığı) konak yıldızı görüntüleyerek, yıldızın yörüngesinden yıldız benzeri başka bir cisim olmadığı anlaşıldı. Normalde dünya büyüklüğündeki gezegenleri görüntülemek oldukça zor olduğundan tespit etmek oldukça zor. Kepler 186 M1 tipi bir cüce yıldız ve güneş sistemimize çok uzak değil sadece Kuğu takımyıldızında yer alıyor. 500 ışık yılı uzakta. Bu yıldız oldukça soluk bu yüzden çıplak gözle görülemiyor. Kepler'in daha önce tespit 3800 muhtemel gezegen halen araştırılıyor. Keck ve Gemini Teleskoplarından elde edilen veriler , Kepler 186-f'in % 99.98 gerçek olduğunu doğruluyor. - Elisa V. Quintana, Thomas Barclay, Sean N. Raymond, Jason F. Rowe, Emeline Bolmont, Douglas A. Caldwell, Steve B. Howell, Stephen R. Kane, Daniel Huber, Justin R. Crepp, Jack J. Lissauer, David R. Ciardi, Jeffrey L. Coughlin, Mark E. Everett, Christopher E. Henze, Elliott Horch, Howard Isaacson, Eric B. Ford, Fred C. Adams, Martin Still, Roger C. Hunter, Billy Quarles, Franck Selsis. An Earth-Sized Planet in the Habitable Zone of a Cool Star. Science, 2014 DOI:10.1126/science.1249403"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/inanilmaz-dinozor-yumurtasi-kuslar-ve-dinozorlar-arasindaki-akrabaligi-vurguluyor/", "text": "Bilim insanları bayadır modern kuşların atalarının dinozorlar olabileceğini düşünüyordu. İşte fosilleşmiş dinozor embriyolarının yeni analiziyle bu tarih öncesi akrabalığa daha da derinlik kazandırıldı. 2000'lerde Çin'de bir maden şirketinin direktörü olan Mr. Liang Liu dinozor yumurtası olduğunu düşündüğü bir fosil buldu. 2010larda şirketin Yingliang Taş Doğa Tarihi Müzesi inşa edilirken, bu fosil yeniden keşfedildi. Böylece yumurtanın içinde tüm bir fosil embriyosu olduğu açığa çıktı. Çin'in güneyindeki Ganzhou bölgesinde bulunan kayaların Geç Kretas Dönemi'ne ait Bebek Yinglang olarak bilinen 72 ila 66 milyon yıllık bir embriyoyu barındırdığı bulundu. Bu derin ve dişsiz kafatasına dayanarak bu embriyonun, omnivor olan bir oviraptosaurusa ait olduğu ve tüylü dinozorlar ailesine ait olduğu düşünülüyor. Yeni araştırmada 17 cm uzunluğundaki yumurtada kıvrılmış şekilde olan dinozorun 27 cm boyunda olduğu ölçüldü. Birmingham Üniversitesi ve Çin Üniversitesi Jeoloji liderliğinde yapılan çok uluslu araştırmada embriyo duruşunun, modern kuşlardaki merkezi sistemindeki bükülmesine çok benzediği bulundu. Daha da özeli, oviraptorosaurun kafası aşağı doğru ve ayakları vücudunun diğer tarafına bükülmüş ve sırtı da yumurtanın sonundaki kıvrımı izliyordu. Bu tarzda bir oryantasyon uçmayan dinozor embriyolarında bugüne kadar hiç görülmedi. Kuşların edindiği bu postür sayesinde yumurtadan çıkma olasılığı büyük oranda artıyor. Daha öncesinde bu kıvrılma davranışı kuşlara özgü sanılıyordu. Fakat yeni yapılan bu keşif, davranış oviraptorosaurlar yani theropod dinozorlardan edinilmiş olabileceğini öneriyor. Bu küçük prenatal dinozor yumurtaya kıvrılmış bir kuş bebeğine çok benziyor ve modern kuşların ilk olarak dinozor atalarından evrildiğine dair karakteristik özelliklere dair yeni kanıtlar sunuyor, diyor Edinburgh Üniversitesi'nden Prof. Steve Brusatte. Yingliang Taş Doğa Tarihi Müzesi, Çin Bilimler Akademisi ve Kanada'nın Calgary Üniversitesi'nden bilim adamlarını da içeren araştırmayla ilgili bir makale, geçenlerde iScience dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/inanilmaz-elektron-mikroskopu-fotograflari-2/", "text": "Elektron mikroskopunda ya da farklı mikroskoplarda görüntülenen mikrokosmos , gördüklerimizin dışında inanılmaz bir dünya olduğunu gösteriyor. Gördüğümüzün yanında göremediklerimiz inanılmaz bir dünya oluşturuyor. Bu dünyada inanılmaz bir yaşam ve düzen var. İşte o ufacık ama mükemmel tasarlanmış mikro evrenler hepimizi hayrete düşürüyor. Günümüzde teknolojinin gelişimiyle doğayı ve canlıları daha iyi anlayabiliyoruz. Aşağıda göreceğiniz örneklerde olduğu gibi canlılar sürekli inanılmaz bir hareket ve uyum içindeler. Fakat okyanusların suların sıcaklığının artışı ve bir çok neden dolayısıyla asitleşmesi, pek çok canlıyı tehdit eden bir olay. İnsanlık global ısınma ve kaynakların hızla tükenmesine çareler aramakta fakat alınan önlemler yeterli olmuyor. Bu yüzden geleceğimizi ve bugünü korumak adına enerji tüketimimizi azaltmalı ve mümkün olduğunca doğal yolları kullanmalıyız. Elektron mikroskopu görüntülerinde asitliğin değişmesiyle, deniz kelebeği örneğindeki gibi mikro deniz canlılarının bozulmaya başladığını da görebilirsiniz. Aşağıdaki görüntülerin bir çoğu elektron mikroskopundan alınsa da , bazıları özel ışık mikroskoplarından alındı. Ayrıca elektron mikroskoplarının da değişik türleri mevcut. 3. Akyuvarlar bakterilere ve patojenlere karşı hücreleri korurken. Enzimlerden yardım alıyorlar. 6. Kafein Kristalleri 400 mikron civarında oluyor. Son yıllarda okyanusların asitliğinin değişmesi nedeniyle sağdaki gibi deforme olmaya başladı. Bu neden olan şey, global ısınmayla suların ısınması ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/inanilmaz-kesif-bitki-turleri-arasinda-mrna-aktarimi-kesfedildi/", "text": "Virginia Tech'den bilim insanları bitkiler arasında muhtemel yeni bir iletişim formu keşfetti. Bitkilerin bu sayede büyük miktarda genetik birbirine aktardığı düşünülüyor.Bitki fizyolojisi ve patolojisi Prof. Jim Westwood tarafından bulunan bulgular bitkilerin birbiriyle moleküler düzeyde nasıl iletişim kurduğuna dair bilimin yeni kapılarını açıyor. Ayrıca bu sayede parazit yabani otlara ilişkin bilgiler edinilerek ekinlere verilen zararlar engellenebilir. Westwood parazit bitki bağbozan adı verilen bitki ve iki konağı Arabidopsis ve domates arasındaki ilişkiyi açıkladı. Bağbozan konak bitkinin besinini ve nemini emmek için haustoryum adı verilen uzantılarını kullanarak bitkiyi sömürüyor. Fakat Westwood, toprakta parazitik işlem gerçekleşirken iki tür arasında RNA sayesinde bilgi aktarımı olduğunu gördü. RNA sayesinde bitkinin parmak izi sayılabilecek eski bir DNA bilgisi taşınıyor. Yeni araştırma sayesinde mesajcı RNA'nın bu değişi tokuş sırasında hangi proteinleri kodlaması gerektiğini söylüyor. mRNA'nın çok kırılgan ve kısa ömürlü olduğu düşünülse de , iki tür arasında aktarımı sağladığı hayal bile edilemez. Westwood bitkilerin arasındaki parazit ilişkide binlerce mRNA molekülünün iki bitki arasında aktarımı olduğunu ve bu sayede türler arasında serbestçe iletişim kurulduğunu gösteriyor. Ayrıca bu aktarım sırasında parazit bitki diğer bitkiye hükmederek savunma mekanizmalarını kapatmasına neden olabilir. Westwood'un yeni projesi ise mRNA'nın gerçekten ne ifade ettiğini bulmak. Bu sayede yiyecek kıtlığı problemleri çözülebilir. Parazit bitkiler Afrika ve benzeri fakir bölgelerde baklagiller ve diğer ekinlere büyük zararlar veriyor, diyor Sheffield Ünversitesi'nden Prof. Julie Scholes. - G. Kim, M. L. LeBlanc, E. K. Wafula, C. W. dePamphilis, J. H. Westwood.Genomic-scale exchange of mRNA between a parasitic plant and its hosts.Science, 2014; 345 (6198): 808 DOI: 10.1126/science.1253122"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ink-jet-yaziciyla-esneyebilen-elektronik-ekran-uretildi/", "text": "Michigan State Üniversitesi'nden araştırmacılar tümüyle mürekkepli yazıcı kullanarak ilk esneyebilir entegre devreyi geliştirmeyi başardılar. Bu sayede akıllı kumaşların seri üretimi yapılabilecek ve maliyet düşecek . Aynı teknoloji sayesinde çok ince ve esnek bir tablet üretilerek, ufak bir tablet esneyerek büyük bir ekrana çevrilebilir. Ya da kalp ritmini takip eden lastik bant benzeri bileklik yapılabilir. Veyahut tüm duvarı elektronik bir ekrana çevirebilecek duvar kağıdı yapılır. Elektrik ve Bilgisayar Mühendisi Yrd. Doç Dr. Chuan Wang, esnek akıllı kumaşlar için potansiyel uygulamalar geliştirdi. Standard bir yazıcı ile üretim ya, mevcut yapılabildiğinden pahalı üretim tekniklerine göre üretim maliyeti oldukça düşüyor. Maliyet o kadar düşüyor ki, bu devreleri basmak neredeyse gazete basmanın maliyetine denk geliyor. Yakında bu teknik sayesinde yumuşak robotik uygulamalardan, giyilebilir elektroniğe kadar pek çok uygulama yapılabilecek. Akıllı kumaş nanomateryallerden,organik bileşiklere kadar birçok bileşikten oluşuyor. Bu bileşikler farklı elektronik mürekkepleri üretmek için kullanılarak, çeşitli cihazlar üretmek için yazıcıdan geçiriliyor. Wang ve ekibi bu mürekkepten yola çıkarak, başarılı bir şekilde devre ve OLED'ten oluşan elastik bir malzeme geliştirdi. Sonraki adımda ise devre ve OLED tek bir pikselde birleştirelecek bunun 1-2 yıl alacağı tahmin ediliyor. Normalde bir akıllı tablet veya ekranda milyonlarca piksel var. Araştırmacılar OLED ve devreyi tek bir çalışan pikselde birleştirmeyi başardıklarında, akıllı kumaş olarak ticarileştirme potansiyeli ortaya çıkacak. Belki de bu sayede katlanabilir ekran teknolojisi ucuzlayarak , günlük kullanıma sunulabilir. Piyasada henüz mevcut olmayan yeni bir teknoloji ürettik. Böylece esneyebilen ekran teknolojilerin gerçek hayata uyarlanabilmesi için büyük bir adım attık , diyor Wang. - Le Cai, Suoming Zhang, Jinshui Miao, Zhibin Yu, Chuan Wang. Fully Printed Stretchable Thin-Film Transistors and Integrated Logic Circuits. ACS Nano, 2016; 10 (12): 11459 DOI: 1021/acsnano.6b07190"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/inme-hastalarinda-ilaclar-beyne-lipozom-nano-parcacik-tasima/", "text": "Yeni geliştirilen nanoparçacıklar inme geçiren hastaların erken evrelerinde, beyne hayat kurtarıcı ilaçların taşınmasında kullanılabilir. Manchester Üniversitesi'nden bilim insanlarının yürüttüğü araştırmada, sadece 100 nanometre büyüklüğünde lipozom adı verilen veziküller yardımıyla, ilaçlar inme sonrasında , beyin kan bariyerine aşarak beyne taşınabilir. İlaç taşıyan nanoparçacıklar sayesinde, hayati önem taşıyan ilaçlar lezyonlara taşınarak verilen hasar durdurulabilir. Beyin kendi güvenlik sistemine sahip tek organdır. Sıkıca paketlenmiş kan damarları ve bariyeri sayesinde beyne yararlı besinlerin girmesine izin verilirken, potansiyel olarak zararlı ve yabancı maddeler bloke edilir. Herşeye rağmen, bu beyin kan bariyeri hayat kurtarıcı ilaçları da engellendiğinden , inme gibi durumlarda tedavi kısıtlanır. Fareler üzerinde yeni yapılan bir araştırmada, lipozomların bu bariyere geçerek hayat kurtaracak ilaçları taşıyabileceği gösterildi. Araştırmada ACS Nano'da yayınlandı. Araştırmacılar son teknolojiyi kullanarak, beyin dokusunun mikroskobik fotoğraflarını çıkararak nanomateryallerin uygulanabilir bir taşınım maddesi olabileceğini gösterdi. Bugüne kadar bilim insanları bilim insanları beyin hasarı durumunda beyne ilaç taşıyabilecek güvenilir bir yol bulamamıştı. Ancak şimdi araştırma ekibi , inme olduğunda lipozomların kaveole adı verilen kesecikleri kullanarak beynin sıkıca istiflenmiş endotelyal hücrelerini aşabileceğini gösterdi. Gelecekte doktorlar bu sayede, inme geçiren bir hastanın nöronlarını koruyabilecek şekilde beyne ilaç verebilecek. İnme geçirdikten birkaç gün içinde nöronlar ölüyor. İşte araştırmacılar lipozomlar sayesinde beyin kan bariyeri aşılarak nöronların onarılmasına imkan verilebilir. Lipozomlar lipitlerden oluşan uzun yağ zincirleridir. Manchester Üniversitesi'nden Nörobilim Prof. Stuart Allan : Bu nanomateryallerin keşfi sayesinde inme tedavisi gerçekleştirilebilir olması gerçekten heyecan verici.Bilim insanları uzun süredir beyin yaralanmaları ve hastalıklarını tedavide zorluk yaşıyor. Beyin-kan bariyeri nöroloji için büyük bir sınır teşkil ediyor, bundan dolayı bu sınırın aşılması diğer tedavilerin uygulanması için önem taşıyor. Açık konuşursak, daha yapılması gereken çok iş var, diyor. Lipozomlar normalde kanser hastalarında tümörlere yüksek dozda ilaç yollamak için kullanılıyor. Araştırmacılar lipozomların beyne ilaç yollamakta kullanılmasının önemli bir aşama olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-beyni-ruyalari-neden-hatirlar/", "text": "Bilim dünyasında insanların neden rüya gördüğü gizemini koruya dursun, yeni yapılan bir araştırma gördüğü rüyaları düzenli olarak hatırlayanlarla, nadiren hatırlayanlar arasındaki farkı ortaya koydu. Ocak 2013' de Cerebral Cortex dergisinde yayınlanan araştırmada iyi rüya hatırlayanların beyinlerinin rüyalarını az hatırlayanlara göre uyku halinde beyinlerinin iki kat daha uyanık olduğunu gösterdi. Bu insanlar uyku ve uyanıklık arasında ses uyaranına karşı daha reaktifler. Bu sayede artan beyin aktivitesi gece uyanıklığı düzenleyebilir, böylece çok kısa periyotlu uyanmalar halinde görülen rüyaların hafızaya alınmasını kolaylaştırır. Lyon Nöroloji Araştırma Merkezi'nden Perrine Ruby'nin başkanlığında yapılan araştırmada: rüyalarını iyi hatırlayanlarla, az hatırlayanlarını beyinlerindeki farklılıklar tanımlandı. Pozitron Emisyon Tomografisi kullanılarak 41 gönüllünün uyku ve uyanıklık halleri arasında bir takım ölçümler yapıldı. Gönüllüler 2 sınıfa ayrılarak, 21 tanesi haftada 5,2 rüyayı hatırladığından iyi rüya hatırlayanlar olarak, ayda 2 rüya hatırlayanlar ise az rüya hatırlayanlar olarak sınıflandırıldılar. İyi rüya hatırlayanlar uyanıklık ve uyku arasında medyal prefrontal korteks ve temporo paryetal bağlantı bölgesinde daha güçlü anlık beyin aktivitesi gösterdiler. TPJ bölgesi dış uyaranlara karşı dikkatin dağılımının yapıldığı bir bölge ve yukarıdaki fotoğrafta gösteriliyor. İşte bu rüyalarının iyi hatırlayanların neden; çevre uyaranlarına karşı daha reaktif olduğunu, nasıl daha fazla uyanık kaldıklarını, ve rüyalarını az hatırlayanlara göre rüyaları hafızalarında nasıl daha iyi tuttuklarını açıklayabilir. Normalde uyku halindeyken beyin, yeni bilgiler almaya uygun değildir, bunu yapabilmesi için uyanık kalması gerekir, olarak açıklıyor Perrine Ruby. Güney Afrikalı, nöropsikolog Mark Solms daha önceki çalışmalarında beynin bu iki bölgesinde olan lezyonların rüyayı hatırlamayı durdurduğunu göstermişti. İşte Fransız ekibinin beyin aktivitesindeki farklıkları göstermesi rüyalarını iyi hatırlayanlarla hatırmalayanlar arasında uyku ve uyanıklı hali arasındaki farka işaret etti. Sonuçlarımız iyi hatırlayıcılar ve az hatırlayıcılar arasındaki rüya kaydetmeye ilişkin farkları gösterse de , bu rüya üretmedeki farklılıkları göstermiyor. Yine de gerçeği söylemek gerekirse , rüyaları iyi hatırlayanların, az hatırlayanlara göre daha fazla rüya görmesi muhtemel gözüküyor, diyor araştırma ekibi. - Jean-Baptiste Eichenlaub, Alain Nicolas, Jerome Daltrozzo, Jerome Redoute, Nicolas Costes, Perrine Ruby. Resting Brain Activity Varies with Dream Recall Frequency between Subjects. Neuropsychopharmacology, 2014; DOI:10.1038/npp.2014.6 Rüyalar büyük oranda o zamanki psikolojimizle ilintili. Eğer çok çalışıyorsanız ya da hayatınızda hareketlenmeler varsa, rüya artışınız ve hatırlamanız da muhtemel. Benim bilgim bunla sınırlı dahası için daha bilgili birine ihtiyacınız var. Merhabalar, ben uzun bir süre gördüğüm rüyaları hatırlamıyorum. Bir zaman sonra bir şey oluyor ve aniden rüyalarımın hepsini hatırliyorum ama net olarak değil. Böyle oluncada kendimi çok tuhaf hissediyorum. Bunu sebebini çok merak ediyorum."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-beynini-ilk-kez-internete-baglamayi-basardilar/", "text": "Güney Afrika Wits Üniversitesi'nden bilim insanları, insan beynini eşzamanlı olarak internete bağlamanın bir yolunu bulduklarını açıkladılar. Brainternet adı verilen proje biyomedikal mühendisliği alanında büyük bir bilimsel gelişmeye imza attılar. Bu projeyle beyin nesnelerin interneti ile www düğümüne bağlanıyor. Kullanıcının bağlanan EEG cihazı- Emotiv EEG beyin dalgalarını toplayarak, ucuz Raspberry Pi bilgisayara gönderdi ve verileri programlama arayüzüne aktardı. Böylece aktiviteyi gören biri internet sitelerini açabiliyor. Wits Üniversitesi'nden Adam Pantanowitz sistemden şöyle bahsediyor : Brainternet yeni nesil beyin-bilgisayar arayüz sistemlerinin öncüsüdür. Normalde insan beynin bilgiyi nasıl işleyerek, çalıştığını anlamak kolay değildir. Brainternet bir insanın beyninin ve diğerlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmayı hedefliyor. Beyin aktivitesinin sürekli görüntülenmesi ile interaktiflik mümkün oluyor. Pantanowitz bunun sadece bu projenin sunduğu imkanlardan biri olarak başlangıç olduğunu belirtiyor. Ekip kullanıcı ve beyni arasında daha interaktif bir tecrübeye imkan vermek için çalışmalarına devam ediyor. Beynin bu fonksiyonunda kurulan hakimiyet halen oldukça kısıtlı, ancak bir kol hareketi kadar uyaran sağlanabiliyor. Brainternet aynı zamanda akıllı telefon uygulamasıyla kaydedilerek, makine-öğrenme algoritması geliştirilebilir. Pantanowitz gelecekte ise beyinden hem girdi , hem de çıktı bilginin mümkün olabileceğini belirtiyor. Gerçekten bu proje makine öğrenme ile beyin-bilgisayar arayüzlerinde heyecan verici gelişmelere imkan tanıyabilir. Bu projeden toplanan veri, beynimizin nasıl çalıştığını daha iyi anlamamızı ve beyin gücümüzü arttırmamızı sağlayabilir. Bu keşif detaylı ve sağduyuyla düşünüldüğünde hızlı hareket eden gökcisimlerinin sürücülerini yaratmış olacaktır. Dört yöne hızlı manevralar yapabilecekler ve manuel ve otomatik yöntemler rafa kalkacaktır. Daha çok bilimsel enformasyon olanaklıyken şimdilik saygı, sevgi ve başarılar. Gerçekbilime kucak dolusu sevgi ve saygılar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-burnunun-1-trilyondan-fazla-kokuyu-ayirt-edebildigi-anlasildi/", "text": "Denizin kokusundan, patlamış mısır kokusuna , güzel çiçeklerin kokusundan yağlı boya kokusuna kadar pek çok kokuyu ayırt edebilen burnumuz yeni yapılan bilimsel bir araştırmaya göre en azından 1 trilyon farklı kokuyu ayırt edebildiği açığa çıktı. Howard Hughes Medikal Enstitüsü'nden bilim insanları insan burnunun koku alma hissini test etmek için, laboratuvarda kompleks kokulardan oluşan bir koku paleti hazırlayarak bunu farklı kişilerde test etti. Onlarca yıl öncesinde insanların sadece 10,000 civarı kokuyu ayırt edebildiği düşünülüyordu. Pek çok bilimsel literatürde ve popüler dergide altı çizilen bu değer genel geçer bir rakamdı. Fakat HHMI' dan araştırmacı Leslie Vosshall'ın da belirttiği gibi , bu analiz insan koku ayırt edebilme özelliğinin düşünülenden oldukça fazla olduğunu gösterdi. 21 Aralık 2014' de Science dergisinde yayınlanan araştırma insanların düşünüldüğü kadar kötü bir koku alıcı olmadığını gösteriyor. 1920'lerde yapılan bir araştırmaya göre insanların koku ayırt edebilme özelliği 10,000 ile sınırlıydı. Objektif olarak bakarsak 10,000 yanlış bir rakam olmalıdır. Çünkü insan gözünde bile sadece 3 ışık reseptörü sayesinde 10 milyon rengin ayrımı mümkündür.Buna karşın normal bir insanda 400 koku reseptörü bulunur, olarak açıklıyor Vosshall. Araştırmacı daha önce insanların koku duygusunun 10,000 farklı olarak belirtilmesinden dolayı nerdeyse hiç araştırma yapılmadığını belirtiyor. Vosshall ve Andreas Keller Rockefeller Üniversitesi'nden bilim insanları insanların 10,000 ve daha fazla kokuyu ayırt edebileceklerini tahmin ettiler. Bu nedenle sübjelere farklı koku karışımları verilerek bu kokuları tahmin etmeleri sağlandı . 128 farklı koku molekülü kullanarak karışımları hazırladılar. Bu kokuların arasında çimen, limon ve farklı kokuları çağrıştıran kimyasallar kullanıldı. Bu karışımlar ise 10,20,30 olarak birleştirildi. Araştırmacılar özellikle pis ve tuhaf kokuları kullanarak algılanabilirliği test ettiler. Bilim adamları gönüllülere aynı anda 3 farklı şişeden iki aynı biri farklı kokuları gösterdiler. Böylece her gönüllü 264 kıyaslama yaptı. Sonrasın is 26 sübjenin doğru yaptığı tahminlerden yola çıkarak 128 kokunun olası kombinasyonunu ekstrapole ettiler. Böylece ne kadar kokunun algılanabileceğini hesapladılar. Böylece burnumuzun aslında mükemmel bir algılama kapasitesi olduğu anlaşıldı. Hiç görmediğiniz bir meyve ya da sebze bile koklasanız burnunuz her zaman hazır. Koku ayırt edebilme denince tabi akla Patrick Süskind'in ünlü romanındaki koku katili Jean-Baptiste Grenouille geliyor. - C. Bushdid, M. O. Magnasco, L. B. Vosshall, A. Keller. Humans Can Discriminate More than 1 Trillion Olfactory Stimuli. Science, March 2014 DOI:http://www.sciencemag.org/content/343/6177/1370"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-dnasinin-sadece-82si-ise-yariyor/", "text": "İnsan Genom Projesi'nin bitmesinin üzerinden neredeyse 10 yıl geçti . Devrimsel genomsal keşifleri üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen halen insan genomunda neyin gerçekten önemli olduğu belli değildi. İşte yeni bir araştırmaya göre insan DNA' sının sadece % 8,2'si yani 250 milyon DNA dizini sadece fonksiyonel , 2 milyar genin bir işlevi yok. 2012'deki ENCODE araştırmasında % 80'ininin bir işlevi olduğu düşünülse de elde edilen sonuçlar bu araştırmaya göre oldukça düşük. Normalde tahminler % 3 ila %5 arasında değişmekteydi. ENCODE araştırmasında toplamda 3 milyar genin bir işlevi olduğu düşünülmekteydi. ENCODE projesinde protein aktivitesine sahip bütün DNA parçaları sayılsa da bunların hücre aktivitelerinde aktif açıdan bir rol alıp almadığı incelenmemişti. DNA'da gerçekleşen tüm protein aktivitesindeki zorluk hücre bölünmesinden hemen önce replikasyon olmasında ileri geliyor, diyor Oxford Üniversitesi'nden Prof. Chris Ponting. Yeni araştırmada insan DNA'sının büyük kısmının fonksiyonel açıdan yararsız olduğu gösterildi. Ayrıca bu artık DNA'nın sadece çok küçük bir kısmının regülasyonda görev yaptığı anlaşıldı. Yani insan DNA' sının yaklaşık % 90'ı işe yaramıyor. Çoğu canlının genomu kısa olsa da bazı genomlar bizim genomumuzdan bile uzun. Fakat genomun uzunluğu değil işe yarayıp yaramaması önemli. Örneğin buğdayın genomu insan genomundan 5 kat daha uzun olabiliyor. Araştırmada bilim insanları insan genomunun yüzden kaçının fonksiyonel olduğunu belirlemek için evrimsel modeli kullanılıyor. İnsan DNA'sında rastgele mutasyonlar oluyor. Fakat bu mutasyonların sadece çok küçük bir kısmında önemli bir fonksiyonun gerçekleştiği belirtiliyor. Araştırmacılar sığır, yaban gelinciği,tavşan ve panda gibi 12 memelinin DNA dizilimini kıyaslayarak, son bilinen atalarının 100 milyon içindeki gelişimini incelediler. Doğal seleksiyonlar korunan DNA'larının sayılarını ölçtüler. İnsanlara benzeyen canlılarda DNA dizilimleri daha benzerken, uzak canlılarda daha benzer bir DNA gözlendi. Örneğin fareler ve insanlar arasında % 2.2 fonksiyonel DNA benzerliği var. Çünkü 80 milyon içinde birbirlerinden giderek uzaklaştılar. Ayrıca aynı insanlar gibi bu canlılarda da sadece % 8.2 DNA fonksiyonel. Ayrıca DNA'nın % 1'i vücuttaki çoğu biyolojik fonksiyonlara ilişkin proteinleri içerdiğinden çok büyük önem taşıyor. Geri kalan % 7,2 ise bu proteinleri açıp kapatarak düzenlemelerde rol alıyor olabilir. Bu sayede hastalığa neden olan mutasyonlar için sadece % 10'luk kısma bakmak yeterli olabilecek. - Chris M. Rands, Stephen Meader, Chris P. Ponting, Gerton Lunter. 8.2% of the Human Genome Is Constrained: Variation in Rates of Turnover across Functional Element Classes in the Human Lineage. PLOS Genetics, 24 Jul 2014 DOI: 10.1371/journal.pgen.1004525 Bunun doğru olmadığını düşünüyorum,daha önce de DNA'mızın bir kısmının işe yaramadığı söylendi daha sonra araştırmalar gösterdi ki işe yaramadığını düşündüğümüz o parçalar ya bizzat aktif,ya da aktif bir parçanın harekete geçmesi öncül bir görev görüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-genom-bilim-edit-genetik/", "text": "İnsan DNA'sını yeniden tasarlamak, devrimsel bir teknoloji sayesinde gerçekliğe bir adım daha yaklaştı. Böylece genetik olarak tasarlanan bebeklerde tedavisi zor hastalıkların tedavileri mümkün olacak. Washington'da bu hafta yüzlerce bilim insanı ve etikçi toplanarak, insan geni düzenleme üzerinde güvenlik ve etik denetimlerin sınırları üzerinde tartışacak. Çinli araştırmacıların insan embriyolarında gen düzenleme üzerine yaptığı ilk deneme pek iyi gitmese de, günün birinde insan mirasının sonraki nesillere aktarılma yöntemleri değişebilir. Bu teknolojinin insan genomu üzerinde kalıcı değişim yapacak etkileşimler üretmesi mümkün, diyor Berkeley Kaliorniya Üniversitesi'nden biyolog Jennifer Doudna. Doudna bugün kullanan en yaygın gen düzenleme aracı CRISPR-Cas9'un bulunmasına yardım etti. Washington'da yapılacak bu toplantıda bu gen aracının nasıl doğru dengeyle kullanılabileceği belirlenecek. Bu araçlar DNA'nın belli kısımlarını keserek, onarıcı dizinleri doğrulukla kesmeye yarıyor. İşte CRISPR-Cas9 aracı hız,ucuzluk ve basitlik açısından biyologlar için bulunmaz nimet. Bilim insanları hayvanlarda insanlardakina benzer bozuklukların gen deformasyonu nedeniyle olduğunu gösterdiler. Gen düzenleme sayesinde daha güçlü immün hücreleri , kas distropisi , orak hücre hastalığı, kanser için tedaviler geliştirilebilir. Araştırmacılar domuzlar üzerinde nakil edilebilen insan organları geliştirmeye çalışıyor. Hatta mutant sivrisinekler tasarlayarak, sıtmanın yayılmasını durdurmaya dünyadan istilacı türleri silmenin yolunu arıyorlar. Embriyo araştırmaları için başlangıç bile olsa, gerçek dünyada insan genomunun kullanılmasına henüz dünyada kimse hazır değil. Fakat yine bu gibi deneylerin sonucunu görmek açısından dünya çapında deneylerin devam etmesi için bir mücadele var. Diğer taraftan bilim insanların en büyük hedefi, anne ve babadan çocuğa geçen kötücül hastalıkları engellemek. Bu teknoloji önleyici tıbba aktarılacak, diyor Harvard genetikçisi George Church. Ayrıca bir uyarıda bulunuyor : Eğer bilim insanları bu kalıtımsal gen tasarımını keşfedemezse, en iyi tıbbi araştırmalar engelleneceğinden, kara borsa ve kontrolsüz tıbbi turizme neden olabilir. Doudna bu araştırmalar engellendiğinde takdirde önemli keşiflerin yapılamayacağını belirtiyor. İngiltere'de embriyolar üzerinde oynanarak, düşükler üzerine araştırmalar yapılmak isteniyor. Diğer yandan, germline gen terapilerinin gelecek jenerasyonlara aktarılmasının bilimsel açıdan geçilmemesi gereken bir çizgi olduğu belirtiliyor. İn vitro dölleme tekniklerinin embriyoların yerleşiminden önce mi yoksa sonra mı olması gibi konular tartışılıyor. Halen ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü insan germline düzenleme araştırmalarına fon desteği sağlamasa da özel fonlar mevcut. Ülkelere göre destekler ve kanunlar değişiyor. Bu yazıya zaman ayırıp yazdığınız için teşekkür ederim. Asıl okuduğunuz için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-gozu-daha-iyi-biyonik-goz-yapay-retina/", "text": "Bilim insanları, insan gözünden çok daha duyarlı ve iyi gören biyonik göz üretmeyi başardılar. Nature dergisinde yayınlanan makalede, özünde üç boyutlu bir yapay retina olan sistemin , ışığa çok duyarlı yoğun nano-tel dizilerden oluştuğu tanımlanıyor. Gelecekte bu teknolojiyi kullanılarak daha iyi göz protezleri ve insansı robotikler yapabiliriz, diyor Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nden Zhiyong Fan, Science News'e verdiği demeçte. Ekip lideri Fan, alüminyum oksit membran içine, çok küçük perovskit sensörler yerleştirdi. Normalde, perovskit güneş pillerinde de kullanılan çığır açıcı bir mineral. Nano teller beynin görsel bilgiyi ilettiği, görsel korteksi taklit ederek, bu sensörler yardımıyla bilgisayara veya işlemciye iletiyor. Nano-teller o kadar duyarlı ki, insanın gözünün görebildiği optik dalga boyunu aşarak, 800nm dalga boyuna kadar ulaşabiliyor. Bu da görülür ışık ve kızılötesi radyasyonun bulunduğu eşiğe denk geliyor. Yani insan gözünün karanlıkta göremediği şeyleri, bu biyonik göz görebilir. Yapay gözü kullanan insan, gece görüş yeteneği kazanacaktır, diyor Fan. Bununla beraber, araştırmacılar biyonik gözün ışık değişimlerine normal insan gözünden çok daha hızlı bir şekilde, saniyenin çok küçük bir kesrinde adapte olabileceğini de belirtiyorlar. Tabi aklımıza Vin Diesel'in oynadığı Riddick karakteri de geliyor. Riddick yapay gözleriyle karanlıkta görebiliyordu. Yapay retinanın bir santimetrekaresinde 460 milyon nano sensör yer alabiliyor, insan retinasında ise 10 milyon hücre olduğu tahmin ediliyor. Bu da yapay retinanın görsel kabiliyetinin, insan retinasından fazla olabileceğini öneriyor. Zhiyong Fan, Yapay gözün tüm potansiyelini henüz göstermedik. Yapay gözün kullanıcısı küçücük nesneleri görebilecek ya da çok uzağı görebilecek, diyor. Araştırmada yer almayan bazı araştırmacılar ise yapay retinanın insan görsel sistemine bağlanması için halen çok işi olduğunu belirtiyor. Yine de bazı araştırmacılar daha umutlu görünüyor. Önümüzdeki on yıl içinde bu biyonik gözlerin elle tutulur bazı örneklerini görebileceğimizi düşünüyorum, diyor Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden elektrik mühendisi Hongrui Jiang, Scientific American dergisine verdiği demeçte."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-hucrelerinde-telomer-uzamasi-saglanarak-yaslanma-geciktirildi/", "text": "Stanford Tıp Fakültesi'nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir. Tedavi edilen hücreler tedavi edilmeyen hücrelere göre daha genç halde kalabiliyor. Modifiye RNA kullanılarak yapılan prosedürde araştırma veya ilaç denemeleri için fazla sayıda hücre üretilebildi. Prosedür yardımıyla deri hücrelerindeki telomerler tedavi edilmeyen hücrelere göre 40 keze kadar uzatılabildi. Telomerler DNA zincirlerinin sonunda koruyucu görev gören kapaklar gibi çalışıyor. Gençlerde telomer uzunluğu 8,000-10,000 nükleotite kadar olabiliyor. Her hücre bölünmesinde bunlar kısalıyor, ve kritik uzunluğa ulaştığında hücre bölünmesi duruyor ve hücreler ölmeye başlıyor. Hücrelerin iç saati nedeniyle laboratuvar ortamında hücrelerin canlı tutulması oldukça zor. Ancak birkaç hücre bölünmesi gerçekleşebiliyordu. Artık insan telomerlerinin 1000 nükleotite kadar uzatmanın yolunu buldukhücre saatleri bu şekilde geriye almak insan ömründe pek çok yıla denk geliyor. Bu sayede ilaç testleri veya hastalık modelleme çalışmaları için hücre sayısı büyük ölçüde artıyor, diyor Stanford'dan mikrobiyoloji ve immünoloji Prof. Dr. Helen Blau . Araştırmacılar modifiye mesajcı RNA kullanarak telomerleri uzattılar. DNA'daki genlerden aldığı bilgileri hücrelerin protein fabrikalarına taşıyan RNA'lar bu deneyde önemli rol taşıyor. Deneydeki RNA'larda kodlama sekansı için TERT adı verilen doğal olarak telomeraz enzimi içeren aktif bir içerik kullanılıyor. Kök hücreler tarafından tanımlanan telomeraz enzimi sperm ve yumurta hücrelerini meydana getirerek bu hücrelerin tam şeklinin bir sonraki nesle aktarılmasını güvence altına alıyor. Buna rağmen, diğer hücre türlerinde çok az düzeyde telomeraz enzimi tanımlanıyor. Yeni geliştirilen tekniği bir diğer önemli avantajı ise diğer potansiyel metotlara göre geçici olması . Modifiye RNA hücrenin tedaviye bağışıklık cevabını azaltmak için tasarlanıyor ve TERT şifrelenen mesaj modifiye olmayan mesajda biraz daha uzun tutunuyor. Fakat 48 saat sonunda harcanarak yok oluyor. Sonrasında ise uzayan telomerler sonrasında progresif bir şekilde hücre bölünmesi ile tekrar kısalıyor. Biyolojik açıdan tedavi edilen hücreler böylece sonsuza kadar bölünmüyor, bu zaten insanlarda kanser riski taşıyacağından çok tehlikeli. Araştırmacılar modifiye mRNA'nın birkaç muhtemel uygulamasını buldular. 1000 nükleotit eklemek insan telomerlerinin % 10 daha fazla artışını temsil ediyor. Petri kabında bölünen cilt hücrelerinin 28, kas hücrelerinin ise 3 kez daha fazla bölündüğü anlaşıldı. Modifiye TERT mRNA'nın çalıştığını görünce gerçekten şaşırdık ve memnun olduk. Çünkü TERT çok düzenleyici olduğundan diğer bir telomeraz bileşiğine bağlanmakta zorundadı. Daha önceki mRNA kodlanmış TERT denemeleri telomeraza karşı bir bağışıklık geliştirerek kaldırıcı bir etki yarattı. Buna karşın yeni metot nonimmünojenik. Mevcut geçici telomer uzatıcı etkiler oldukça yavaş çalışıyor ,fakat bizim metotumuz sadece birkaç gün içinde telomer kısalmasını geriye çevirererek, nerdeyse on yıllık normal bir yaşlanma getiriyor. Bu da yeni tedavimizin kısa ve sürekli olmayacağını gösteriyor, diyor Ramunas. Yeni yaklaşımımız yaşlanmaya ilişkin hastalıkları tedavi etmenin veya önlemenin yolunu açıyor. Telomer kısalmasıyla ilişkili elden ayaktan düşüren genetik hastalıklar için potansiyel bir tedavi olabilir, diyor Blaus. Blau ve meslektaşları daha önce,Duchenne müsküler distropisi adı verilen erkek çocuklarında kas kök hücrelerinin telomer uzunluğunun daha kısa olduğunu göstermişti. İşte bu bulgunun sadece hücrelerin fonksiyonunu anlamaya değil yeni kaslar üretmede neden fonksiyonel olmadığını ve laboratuar çalışmalarında neden etkilenen hücrelerin kısıtlı bir kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar şimdi diğer hücre tiplerinde yeni tekniği test ediyorlar. Tedavinin yaşlanmaya ilişkin genetik hastalıklar, kalp ve diyabet gibi hastalıklar üzerine potansiyel tedavi yöntemleri üretebileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-kok-hucresi-sayesinde-omurilik-travmali/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanları farelere kök hücre ekerek omurilik hasarlarını tedavi etmede çığır açan bir gelişme kaydettiler. Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp ve Savaş Gazileri İşleri Bakanlığı San Diego Sağlık Sistemi'nden bilim adamları, insandan alınan indükte pluripotent kök hücrelerini farelere hasar görmüş omuriliğine uygulandıktan sonra, on binlerce akson oluşarak hayvanların merkezi sinir sistemini sardı. Bu inanılmaz gelişme sayesinde belki de omurilik felci gibi kalıcı hasarlar tedavi edilebilecek. Ayrıca burada kullanılan iPSC hücreleri 86 yaşında sağlıklı erkek bireyden temin edildi. Elde edilen sonuçlar doğuştan gelen nöral mekanizmaların omurilik hasarının üstesinden gelmek için çok uzun aksonlar oluşturabildiğini gösterdi. Ayrıca bunun çok yaşlı insan hücrelerinden alınarak yeniden programlanmış olması inanılmaz bir yetenek, diyor Mark Tuszynski. Daha önceki çalışmada nöron olmaya programlanmış hücreler yeni ve hasar görmüş ağlardan yararlanarak yapılmıştı. Böyle tedavi edilen hayvanlar bazı uzuvlarını hareket ettirecek kadar gelişme olmuştu. Araştırmada bilim insanları 86 yaşındaki adamdan cilt hücreleri alarak, indükte pluripoten kök hücrelerine çevrilerek her türden hücreye dönebilecek hale getirildi. Sonrasında iPSC hücreleri nöron olacak şekilde programlanarak, matrikse tutturularak, iki haftalık omurilik hasarı olan sıçanlara yerleştirildi. 3 ay sonra araştırmacılar ekim yapılan hasarlı bölgeleri inceledi. Araştırmacılar olgun nöronları işaret biyo işaretler ve beyine kadar ulaşan uzun aksonlar gözlemledi. Aksonlar yara dokularını atlatarak, mevcut fare nöronlarıyla bağlandı. Benzer şekilde , fare nöronları ekilen malzeme ve hücrelere uzadı. Ayrıca bu ekimlerde tümör üremesi gözlenmedi. Ekilen insan hücreleriyle sıçan hücreleri arasında sınırsız bağlantılar oluşurken , fonksiyonel bir iyileşme gözlenmedi. Fakat baş bilim adamı Paul Lu farelerin elini kabiliyetli şekilde kullanmalarına göre test etti.Basit ayak hareketlerin halen işe yaradığını gösteriyor. Ayrıca bazı iPSC ekimlerinde yaralar yeni bağlantılar kurulmasını engellemiş olabilir. Yara oluşumunu engellemek için yeni ekim metotları geliştirilen ayrı bir araştırma yapılacak. Araştırmacılar artık omurilik yaralanmalarını onarmak için en çok umut vaat eden nöral kök hücre tipini tanımlamaya çalışıyor. Araştırmacılar iPSC'leri,embriyonik kök hücre kökenli hücreleri ve diğer kök hücre tiplerini test ediyor. Normalde klinik denemelerin % 95'i kalır. Fakat biz tüm çabamızla omurilik yaralanmalarını tedavi edecek nöral kök hücre terapisini belirlemeye çalışıyoruz, diyor Tuszynski. - Lu et al. Long-Distance Axonal Growth from Human Induced Pluripotent Stem Cells After Spinal Cord Injury. Neuron, 2014"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insan-ve-kopek-beyninde-benzer-ses-tepkileri-tespit-edildi/", "text": "Emektar köpek sahipleri, genellikle köpeklerinin kendilerini anladığını iddia ederler.Yapılan yeni bir bilimsel çalışma, bu iddialarını haklı çıkarabilir nitelikte. Köpekleri MRI tarama cihazına sokan Macar bilim insanları, köpeklerin beyinlerinin tıpkı insan beyni gibi seslere tepki verdiğini ortaya çıkardı. Ağlama ya da kahkaha gibi duygu yüklü seslerin benzeri tepkilere yol açtığı tespit edildi. Bu da köpeklerin insan duygularına neden uyum gösterdiğini açıklayabilir. Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmayı yürüten Attila Andics, Köpeklerin ve insanlar, duygusal bilgiyi işlemden geçiren çok benzer mekanizmalara sahipler. dedi. Çalışmada 11 köpek yer aldı ve köpeklere uzun süre eğitim verildi. Dr. Andics, Olumlu davranışları teşvik edecek stratejiler uyguladık. Övgüye çok yer verdik. diye konuştu. Kıyaslama açısından, gönüllü olarak araştırmaya dahil olan 22 kişinin beyni de MRI taramasından geçirildi. Bilim insanları hem insanlara hem de köpeklere araba seslerinden ıslıklara kadar çevresel gürültülerden, insan ve köpek seslerine kadar geniş bir yelpazede 200 farklı ses dinletti. Araştırmacılar, gerek insanların gerekse köpeklerin insan sesi duyduklarında beyinlerindeki aynı bölgede -temporal lopun en gerisindeki temporal kutupta- hareketlenme olduğunu tespit etti. Dr. Andics, İnsanların beyninde insan sesine duyarlı bölgeler olduğunu biliyoruz. Bu bölgeler insan sesine herhangi bir başka sese kıyasla çok daha güçlü tepki veriyorlar. dedi. Köpek beyninde bu faaliyetin görüldüğü alan da insan beynindeki alanla çok benzer. Bu gibi alanların köpeklerin beyninde bulunduğunu tespit etmemiz ise sürpriz oldu. İlk kez primat olmayan bir türde böyle bir şeye rastlıyoruz. Araştırmaya göre, köpeklerin insan seslerine tepki veriyorlar ancak köpek seslerine verdikleri tepki çok daha güçlü. University College London'dan Prof. Sophie Scott, araştırmanın çok önemli olduğunu belirtti, ancak Köpeklerin sadece insan seslerine değil kelimelere de nasıl tepki verdiklerini görmek çok ilginç olurdu. diye konuştu. Dr. Andics araştırmalarındaki bir sonraki aşamanın odağında da bunun olacağını söylüyor. - Attila Andics, Marta Gacsi, Tamas Farago, Anna Kis, Adam Miklosi. Voice-Sensitive Regions in the Dog and Human Brain Are Revealed by Comparative fMRI. Current Biology, February 2014 DOI:10.1016/j.cub.2014.01.058"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanlar-kendiliginden-yanabilir-mi/", "text": "Kendiliğinden yanan insanlar, yıllardır konuşulan ilginç bir fenomen. Oldukça gizemli bir fenomen olsa da bunun bilimsel bir açıklaması var. En son, İrlanda'da 2010 yılında 76 yaşından bir adamın oturma odasındayken kendiliğinden ölene kadar yandığı rapor edildi. Bu fenomene göre, insan vücudu bir dış etken olmadan aniden alev alarak yanabiliyor. Adli tabipler olay yerine geldiğinde, kurbanın gövdesi ve başı yanıp kül olurken, ayakların ve ellerin el değmeden kaldığını ifade ediyor, Adelaide Üniversitesi'nden patolog Roger Byard. Yakındaki mmobilyalar ise çok az hasar görülüyor. Eğer anlık insan yanması gerçek bir fenomense neden sürekli olmuyor diyor , Byard. Son 300 yılda benzeri 200 olay olduğu raporlandı. Yani gerçekte insanlar durup dururken, yanmaz ,diyor Byard. İlk bir insanın kendiliğinden yanma vakası 17.yy'da Danimarkalı bir anatomi uzmanı tarafından tanımlanmıştır. Aslen yanma vakaları 14 yy sonlarında İtalya'dan Polonus Vorstius adlı şövalyenin yanma vakası nedeniyle yanma vakaları sürekli alkol tüketimiyle ilişkilendiriliyor. Charles Dickens , 1853 tarihli Kasvetli Ev adlı romanında , bu fenomenden bahsederek bu miti daha da körükledi. Kitapta alkolik Krook , adlı bir karakter kendiliğinden alev alır yanarak ölür. Sonrasında yıllar geçtikçe bu fenomen tanrının ziyareti, obezite veya bağırsak gazları olarak ilişkilendirildi. Ancak Byard, bu teorilerin fazla bir bilimsel dayanağı olmadığını söylüyor. Byard, pratik olarak harici bir alev kaynağının, hesaba katılması gerektiğini de söyledi. Genelde suçlu; söndürülmemiş bir sigara, lamba veya mumdur. İnsanların kendiliğinden yanmasının bilimsel açıklaması, fitil etkisi olarak ifade ediliyor ve teoriye göre insanlar mum gibi yanabiliyor. 1998'de, İngiltere'deki bilim insanları, BBC'de televizyon programında benzer koşulları yaratarak, ölü bir domuzda deneme yaptılar. Domuzu ateşe vermeden önce bir battaniyeye sardılar. Domuzun ayakları dışarıda kaldı ve aynı insan yanması vakalarına benzer bir sonuç ortaya çıktı. Fitil teorisine göre yanma kaynağı yağlardır ve insan vücudundaki yağlar yandı mı yanmaya devam eder. Burada battaniye ve elbiseler aynı mum fitili gibi davranır. Byard, Battaniyelere sarılmış, alkollü içen ve temelde benzin veya gaz gibi hızlandırıcı olarak davranan alkollü içkileri döken insanları hayal edebilirsiniz. Büyük bir alkol havuzuna sigara atıldığında tutuşur ve çok yavaş yanar. Aslında yağın da çok düşük sıcaklıklarda yanabileceğini biliyoruz, diyor. Eller ve ayaklarda daha az yağ olduğundan, tümüyle yanacak kül olacak kadar yakıt içermez. Yani eller ve ayakların yanması daha zordur. İnsanlar ise şehir efsanesine inanıyor. Oysa; bu olayın altında yatan mekanizma ilahi bir müdahale olmaktan çok daha basit, diyor Byard. Sonuç olarak, insanlar bazı koşullar altında kendinden yanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanlar-kokularla-kemosinyaller-yayarak-iletisim-kurabiliyor/", "text": "Patrick Süskind' in Koku romanından uyarlanan, koku filmini belki izlemişsinizdir. Filmde kokular konusunda dahi bir seri katilin hikayesini anlatır. İşte kokuların insanların iletişiminde de gerçekten işe yaradığı yeni araştırmayla ortaya çıktı. Pek çok hayvan türü kimyasal sinyaller sayesinde çevreye bilgi aktarıyor, fakat kemosinyallerin insan iletişiminde nasıl bir rol oynadığı bilinmiyordu. Utrecht Üniversitesi'nden Prof. Dr. Gün Şemin ve meslektaşlarının yaptığı çalışma ile insanların gerçekten duygusal fazda bir diğeriyle kimyasal sinyaller yardımıyla iletişim kurabileceğini ortaya koydu. Yapılan araştırma, Psikoloji Bilimi Cemiyeti' nin dergisi Psychological Science' da yayınlandı. Önceden yapılan araştırmada duygusal ifadelerin çoklu görevi olduğunu ve birden çok fonksiyonu olduğunu gösteriyor. Korku sinyallerini örnek alacak olursak, sadece çevredeki tehlikelere karşı uyarmakla kalmıyor, duygusal edinim sağlayarak hayatta kalmak için gerekli olan hareketleri yapmamızı sağlıyor. Bu araştırmadan korku dolu bir etkileşim sağlandığında göz hareketleri hızlanır, burnumuzdan nefes almaya başlarız ve öngörümüz artarak potansiyel tehlikelere karşı daha hızlı odaklanabiliriz. Prof. Gün ve meslektaşları bu araştırmayla kemo sinyallerin sosyal iletişimi nasıl etkilediğini ortaya koymaya çalıştı. Hipoteze göre vücuttan yayılan ter gibi kimyasallar benzer proseslerde alıcı ve verici gibi çalışabilir ve duygusal ifadeler oluşturur. Yani korkuya ilişkin kimyasallar koklarsak korku sinyalleri yayarız yada tiksinmeyle ilgili kemosinyaller koklarsa duyusal ret sinyalleri yayarız. Bu hipotezi test etmek için bir grup erkek sübjeden korkuyu ve tiksinmeyi tetikleyen filmler izlemesi istendi. Sonra deneklerden ter örnekleri toplandı. Terlerin birbirine karışması da mümkün olduğunca çok engellendi.2 gün boyunca deneklerden sigara içmemeleri, alkol almamaları koku yapacak yiyeceklerden kaçınmaları söylendi. Ayrıca deneklere elbiseler için özel deterjan ve kişisel bakım ürünleri verildi. Sonra kadınlara ter numuneleri verilerek, yüzlerindeki ifadeler ve göz hareketleri deney boyunca izlendi. Araştırmacıların tahmin ettiği oldu ve kadınlar korku terine korku dolu yüz ifadelerine , tiksinme terlerine de tiksinme dolu yüz ifadeleri verdi. Ayrıca araştırmalar kadınların kokladıkları tere göre koku almalarının ve gözüyle çevreyi tarama davranışlarının tere göre değiştiğini gözlemledi. Bu bulgular oldukça önemli çünkü , insan iletişiminin sadece dil ve görsel izlenimle ilgili olduğu varsayımına tümüyle ters düşen bu veriler oldukça çarpıcı. Dahası bu veriler toplumu şekillendiren iletişim modelini destekleyerek, kemosinyallerin bir araç gibi davranarak, insanları duygusal olarak senkronize ederek bilinçsiz kılabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar bu etkilerin duyusal bir salgın toplanarak, genelde insanların bir yerde kalabalık yapmasına neden olabileceğini belirtiyor. - J. H. B. de Groot, M. A. M. Smeets, A. Kaldewaij, M. J. A. Duijndam, G. R. Semin. Chemosignals Communicate Human Emotions. Psychological Science, 2012; DOI:10.1177/0956797612445317"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanlarin-80i-bu-zeka-testini-yanlis-cozuyor/", "text": "Dünyanın en kısa zeka testlerinden biri olsa da bu testi doğru çözenlerin oranı sadece %17 . Normalde çok basit görünen bu zeka testi sadece 3 sorudan oluşuyor. Bilişsel Yansıma Testi ismi verilen bu test, MIT profesörü Shane Frederick tarafından 2005 yılında yayınlanan bir araştırma makalesinin bir parçasıydı. Topun X'e mal olduğunu kabul edelim. O halde raket 1 lira daha pahalı, yani X + 1. Demek ki raket+ top = X + (X + 1) = 1.10. 2X = 0.1 yani X = 0.05 dir. Bu da topun 5 kuruş ve raketin 1.05 lira olduğu anlamına gelir. 5 adet makine 5 dakikada 5 adet ürün üretirse, 1 makine 5 dakikada 1 adet ürün üretir. Birlikte çalışan 100 makinemiz varsa, her biri 5 dakika içinde bir ürün hazırlayabilir. Yani 5 dakika içinde 100 ürün üretilecektir. Her gün yaprak iki katına çıkacak biçimde büyüyor ise geriye döndüğünüzde 47. günde gölün yarısı dolacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanlarin-yolculuk-edebilecegi-kadar-buyuk-solucan-delikleri-mumkun/", "text": "Fizikçilerden oluşan bir ekip bilim-kurgu filmlerinden iyi tanıdığınız solucan deliklerinin mümkün olduğunu düşünüyor. Yeni bir araştırmaya göre insanların yolculuk yapacağı kadar büyük ve stabil solucan delikleri yaratmak mümkün. İşte bu teorinin gerçekleşmesi için baya katmerli bir kuantum fiziğine ihtiyacımız var. Universe Today'da yapılan bir habere göre gerçekten bu solucan deliklerini üretmek için bile, hayallerimizin bile ötesinde bir teknolojiye ihtiyacımız var. Yine de büyük bir solucan deliği oluşturmanın teorik olabilirliği bile inanılmaz heyecan verici gözüküyor. Günümüzde solucan delikleri ancak kuantum fizik teknolojilerinde görülebiliyor. Bununla beraber bu mikroskopik solucan delikleri çok dengesiz ve kısa ömürlü oluyor. Maldacena ve Milekhin'in çalışmasına göre bu solucan deliklerinde yolculuk etmek , yolcu açısından neredeyse hiç zaman almıyor. Fakat Genel Göreliliğe göre dışarıdan bakanın perspektifinden yolculuk süresi inanılmaz uzun olabilir. Çünkü kişiler ışık hızına yakın yolculuk yaptıklarında zaman da genişlemesi oluyor . Klasik fizikte yasaklı olan negatif enerji sayesinde solucan deliklerinde yolculuk edilebilir. Araştırmacılara göre Kaşmir etkisiyle kuantum alanları solucan deliği açabilecek kadar negatif enerji üretebilir. Bu parçacıklar bir daire içinde yolculuk ederek bir noktadan giriyor ve düz uzay ortamında çıkmaya başlıyorlar yani vakum enerjisi modifiye olabiliyor ve negatif olabiliyor. Bu negatif enerjinin varlığı stabil bir solucan deliğinin destekleyebilir. Bu da uzay-zamandaki iki nokta arasında çökmeden yolculuk yapabilecek bir köprü yani solucan deliğinin oluşmasına imkan tanıyor. Bu solucan delikleri Standard Modelin bir parçacı olarak mümkün. İşte burada en büyük problem bu solucan deliklerinin küçük ve çok kısa mesafelerde oluşması. Bir insanın sığabileceği büyüklükte bir solucan deliğinin oluşması için Standard Modelinde ötesinde bir fizik gerekiyor. İşte Princeton fizikçilerin bu problemi çözmek için devreye Randall-Sundrum II 'nin 5 boyutlu bükülen evren geometrisi teorisini devreye sokuyor. Bu teorik altyapı içinde insan genişliğinde solucan delikleri olabilir ve insanlar bu solucan deliklerinde yolculuk edebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanlik-icin-buyuk-gun-plutona-en-yakin-mesafeden-goruntu-alindi/", "text": "Bilim dünyasında 14 Temmuz 2015 'da NASA'nın New Horizons uzay aracının çektiği son Plüton fotoğrafları konuşuluyor. 2006'da Dünya'dan başlayan yolculuğu yaklaşık 3 milyar mil yani 4 milyar 800 milyon km yol alan New Horizons 14 Temmuz'da Plüton'a en yakın mesafeden geçerek tarihe imzasını attı. 15 Temmuz 2015'de yayınlanacak fotoğraf heyecanla bekleniyor. Yaklaşık 12472 km yakından geçen uzay aracının son fotoğrafları gerçekten şaşkınlık yaratıyor. Çekilen son fotoğraflarda Plüton ve en büyük uydusu Charon'un görüntüleri false colour tekniğiyle aydınlatıldı. Ayrıca Plüton'un çekilen resminde kalp benzeri bir yapı dikkati çekiyor. Hatta NASA bu resmi Twitter'da arka plan yaptı bile. Bununla beraber bu fotoğraflarda kalp gibi olan bölgenin için halen devam eden jeolojik olaylara dair ipuçları sunuyor. Daha öncesinde Plüton'a dair fotoğraflar oldukça bulanık ve yetersizdi. New Horizons Plüton'u geçerek, Kuiper kuşağına giren ilk araç oluyor. Kuiper kuşağında gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair verilerin de elde edilmesi amaçlanıyor. Araç saatte yaklaşık 48,000 km/s hız yapıyor. New Horizons ekibi tarafından yapılan son ölçümler ışığında Plüton'un çapı 2370 km yani Dünya'nın % 18,5 kadar çapa sahip ve en büyük uydusu Şaron 1208 km çapında. Stephen Hawking'de New Horizons ekibinin bu başarısından dolayı kutladı. Plüton, formal adı 134340 Pluto, Güneş Sistemi'nde bilinen en büyük cüce gezegen ve doğrudan Güneş'in etrafında dönen en büyük onuncu cisim. Önceleri gezegen olarak sınıflandırılmıştır. Plüton, birçok cismi barındıran Kuiper kuşağı'nın en belirgin üyelerinden biridir. Plüton, 1930'da keşfedildikten 2006'ya kadar, Güneş Sistemi'nin dokuzuncu gezegeni olarak değerlendirilmiştir. 70'li yıllardan sonra Güneş Sistemi'nin dışında bir cüce gezegen olan 2060 Chiron saptanana kadar küçük bir gezegen olarak düşünülen Plüton'u, gezegen olma statüsü tartışılmaya başlanmıştır. 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarında, Güneş Sistemi'nin dışında Plüton'a benzeyen birçok cisim saptanmıştır. Bunların en önemlisi 2005'te saptanan ve Plüton'dan yaklaşık %27 daha büyük olan Eris olmuştur. 24 Ağustos 2006'da, Uluslararası Astronomi Birliği Güneş Sistemi'nde bir gezegen olmanın koşullarını tanımlamıştır.Plüton 'un gezegen olması için yörüngesindeki maddeleri temizlemeye yetecek kadar kütleçekim gücü olması gerekiyor. Kansaslı çiftçi Clyde Tombaugh, babasının 1910 model Buick arabasının krank milini ve çiftlikteki eşyaları kullanarak bir teleskop yaptı. Bu teleskop sayesinde yaptığı gözlemler ile, Mars ve Jüpiter'in çizimlerini yaptı. İşte bu çizimler sayesinde Lowell Gözlemevi'nde işe alınan Tombaugh, sonradan Plüton'u keşfeden adam olarak anılacaktı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/insanoglu-farkli-turlerden-degil-tek-bir-tur-homo-erectus-dan-evrim-gecirmis-olabilir/", "text": "Zürich Üniversitesi'nden paleantropologlar Gürcistan Dmanisi'de bulunan erken dönem insanına ait kafatasındaki gizemi çözdü. Elde edilen bulgular evrimde gerçekleştiği düşünülen 2 milyon yıllık çeşitliliğin düşünüldüğünden daha dar olduğunu gösteriyor. Buna rağmen insan türü olduğu düşünülen Homo erectus ' un bugünkü insana çok yakın olduğu tespit edildi. Bu da insan evrimin pek çok türe değil tek bir türe ait olabileceğini destekliyor. Bulunan fosilin şimdiye kadar erken dönemde korunan en iyi fosil olduğu belirtiliyor. Özellikle bu fosilde şimdiye kadar tespit edilmemiş özellikler kombinasyonu olması ilgi çekici bulundu. Zürich Üniversitesi ve Gürcistan' dan paleoantropologlar tarafından keşfedilen, ve İsveç Ulusal Bilim Derneği'nin desteği alan kafası devasa yüzü, büyük çenesi ve dişleri olmasına rağmen en küçük beyne sahip. Dmanisi'de keşfedilen 5. Kafatası olan bu kafatasından başka, aynı bölgede iyi korunmuş 4 hominid kafatası daha bulunmuştu. Bütün kafatasları esas alındığında insan ırkının 1,85 milyon yıl önce Afrika' dan doğarak Avrasya'ya geçişini temsil ediyor. Bulunan kafatası tümüyle el değmemiş spekülatif sorulara cevap verebilecek durumda. Bununla birlikte Homo sınıfının buzul çağında 2 milyon yıl önceki evrimleşmesiyle ilişkili. Peki Homo türleri Afrika' da pek çok türün evrimleşmesi mi , yoksa tek bir türden mi evrimleşerek diğer bölgelere yayıldı ? Ya da tek bir tür büyün ekosisteme mi hükmetti? Afrika' da bulunan diğer fosiller geniş bir farklılık sergilese de , geçmişte kalan bu soruları halen yanıtlamak mümkün değil. Bunun bir nedeni de bugün mevcut olan fosiller. Zürich Üniversitesi'nden Christoph Zollikofer bunu şöyle açıklıyor: Bu fosillerin çoğu en azından pek jeolojik zamanda sadece tek bir fragmanı temsil ediyor. İşte bu nedenle türler arasındaki farklılaşma yani Afrika fosillerinin arasındaki varyasyonu anlamak güçleşiyor. Günümüzde insan türleri 5 ana bölüme ayrılıyor; Homo habilis , Homo rudolfensis, Homo ergaster, Homo erectus ve Homo sapiens . Ayrıca bu türlerin de pek alt bölünmesi var. Fakat Homo Erectus milyon yıllık gelişimini takip etmek persfektifin değişmesine neden oluyor. İşte Dmanisi bu soruna bir çözüm öneriyor. Zollikofer'e göre 5 nolu kafatası bütün özellikleri birleştiğinden farklı Afrika türlerini tanımlamada önemli bir argüman olmaya başladı. Diğer bir tabirle Dmanisi kafatası ve yüzü farklı fosillerde bulunabiliyor, aslında iki farklı türle ilişkilendiriliyor. Ayrıca aynı bölgede, aynı zamanda yaşamış 5 çok iyi korunmuş kafatası bulunması Dmanisi bireylerini şempanze ve modern insan fosilleriyle karşılaştırmayı mümkün kılıyor. Ayrıca bu 5 Dmanisi insanı bariz şekilde birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen, 5 modern insan ya da 5 şempanzeden çok da farklı değiller aslında. PNAS jurnalinde yayınlanan araştırmada Dmanisi bireylerinin arasındaki çene morfolojisindeki farklar ve dolayısıyla diş yapısındaki farklılıklar gösterildi. İşte bu nedenle 1,8 milyon önceki diğer türleri veya türü en iyi Homo erectus ' un temsil ettiği sonucuna varıldı. Bu da Homo erectus' un 2 milyon yıl önce Afrika evrimleşerek, Avrasya'ya yayıldığını ve Dmanisi, Çin ve Java gibi bölgelerde 1,2 milyon önce belgelendiğini gösteriyor. İşte bu nedenle Homo Erectus insan evriminde ilk global oyuncu. İşte bu yeniden tanımlama sayesinde, 1 milyon yıldan uzun süreli insan fosil türlerini izleme fırsatı doğacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/intel-3d-transistorlerle-daha-fazla-hiz-elde-edecek/", "text": "Yeni transistörler akımı dikey kanallarda taşıyorlar. Eski tasarımlarda kanallar geçitlerin altında yatıyordu. Silikon çiplere daha fazla bileşken ekleme çabasında, 3 boyut temelli çipleri üreterek yeni bir devir başlattı. Yeni teknoloji sayesinde Moore kanunu da boyut değiştirmiş oldu. Bu enerji verimliliği ve işlemci hızını önemli biçimde değiştirmiş oluyor. İntel 3d transistör teknolojisini yeni 22nm işlemcilerde kullanmaya başladı. Böylece oldukça hızlanan işlemciler sizi doruklara çıkaracak. İntel sırf yeni 22 nm teknolojisi için yeni bir fabrika bile inşaa etti. Videoda İntel' in son teknolojilerini göreceksiniz. Normal çiplerde akım geçişi kapılar adı verilen ve geniş kısımın üstündeki silikon malzemeye tutturulmuş dar iletim kanalından sağlanıyordu. Yeni 3 -d transistörlerde ise akım taşıyan kanal üste doğru çevirilip, çipin üzerinden geçiyor. İntel yeni transistörlerin % 37 ' e kadar daha hızlı ve eski çiplerin yarısı kadar enerji tüketeceğini belirtiyor.Eski çiplerde mm2'de 4.87 milyon transistör bulunurken, yeni transistörlerde mm2'de 8,75 milyon transistör var. 2017 ye kadar çiplerde mm2'de yaklaşık 30 milyon transistör olması öngörülüyor. İntel' in fabrikası gerçekten bir uzay istasyonu gibi çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isigin-dalga-tanecik-davranisi-ilk-kez-gozlendi/", "text": "Işık neden oluşur, dalgalardan mı parçacıklardan mı ? Bu temel problem fizikçilerin bilimin en eski zamanlarından beri büyülemiştir. Kuantum mekaniği fotonların yani ışık parçacıklarının ve de dalgalarının eş zamanlı hareketlerini tahmin eder. Bristol Üniversitesi' den fizikçiler, Science dergisinde yeni bir araştırma yayınladı ve fotonların dalga-parçacık şeklinde olan davranışlarına yeni bir ispat yaparak, 'kuantum fiziğinde bir gerçek gizemi açıkladılar. Bu çalışma daha önce ünlü fizikçi Richard Feynman' a Nobel Ödülü getirmişti. Bilim tarihinde ışığın parçacık ve dalga teorileri her zaman yoğun tartışma konusu olmuştur. Isaac Newton parçacık teorisinin her zaman baş savunucularından biriolmuştur, aynı zamanda James Clerk Maxwell' in elektromanyetizma teorisi de dalga teorisine imkan tanımıştır. Buna rağmen, 1905' te Albert Einstein' ın fotoelektrik etkiyi kullanarak maddenin fotonlardan oluşabileceğini açıklamasıyla her şey birden değişti. Bu keşif fizik dünyasında bomba etkisi yarattı ve kuantum mekaniğinin gelişmesini sağlayarak, şimdiye kadar yapılmış en iyi bilimsel teorinin yaratılmasını sağladı. Bu başarıya karşın, kuantum mekaniği her zaman yeni bir şeyler keşfedildiğinden bize her gün büyük bir mücadele sunuyor. Doğrusu, teori atomlar ve fotonlar gibi küçük parçacıkların fiziğinde, bize kayda değer bir doğruluk sağlıyor. Fakat, bu tahminlere gittikçe daha yakından baktıkça, akla mantığa uymayan pek çok şeyle karşılaşılabiliyor. Örnek verecek olursak, kuantum fiziği bir parçacığın aynı zamanda iki yerde de olabileceğini öngörüyor. Aslında olasılık açısından tam olarak bir dalga gibi sonsuz konumda bulunabiliyor. İşte bu yüzden dalga- parçacık ikiliği kuantum sistemlerin temelini oluşturuyor. Şaşırtıcı biçimde , bir foton gözlendiğinde ya dalga ya da tanecik şeklinde davranır. Fakat şimdiye kadar, iki davranış birlikte eş zamanlı olarak hiç gözlenmemişti. Esasen hangi davranışı gözlediğiniz ölçüm metodunuzu nasıl kullandığınıza da bağlı. İlgi çekici fenomen son birkaç yıldır ölçüm cihazları kullanarak, dalga ya da parçacık modlarında, deneysel olarak araştırılmaktaydı. 1 Kasım 2012' de Science dergisinde yayınlanan araştırmada Bristol Üniversitesi' nden fizikçiler bu yöntemlere yeni çözüm yolları getirdiler. Kuantum Fotonik Merkezi' den Dr Alberto Peruzzo, Peter Shadbolt ve Profesör Jeremy O'Brien ' dan oluşan ekip kuantum teorisyenleri Nicolas Brunner ve Profesör Sandu Popescu ile çalışarak eşi benzeri olmayan bir aparat icat ederek, parçacık ve dalga hareketini eş zamanlı ölçmeyi başardı. Yeni cihaz kuantum yerbilmezlikten güç alarak, diğer sezgiye aykırı kuantum etkisini alt etti. Kuantum Fotonik Merkezi' nin Direktörü Prof. O'Brien ise diyor ki; Biz bu araştırmayı yürütürken, Briston' da geliştirdiğimiz ve ilk kez kullanılan, kuantum fotonik çipi kullandık. Bu çip tekrardan programlanarak ve kontrol edilerek farklı devrelere uygulanabiliyor. Bugün bu teknoloji öncü bir yaklaşım sergileyerek, kuantum bilgisayarların yapılmasında ve gelecekte kuantum fenomeni hakkında yeni ve sofistike çalışmalara imkan verecek. - Alberto Peruzzo, Peter Shadbolt, Nicolas Brunner, Sandu Popescu, and Jeremy L. O'Brien. A Quantum Delayed-Choice Experiment. Science, 2012; 338 (6107): 634-637 DOI: 10.1126/science.1226719"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isik-hizi-degisirse-hayatimiz-nasil-etkilenir/", "text": "Rölativite ışık hızı değiştiğinde hiçbir şey olmayacağını söyler. Düşünün ki, platformda bekleyen sabit bir gözlemci hızla hareket eden bir trenin üstündeki saate bakıyor. Bu durumda trenin üstündeki ışıklı saatin ışığının daha uzun bir yol izlediğini görürdü. Çünkü saat bir tam turu yapmak için referans penceresindeki saatten daha uzun süre harcardı. Fakat trendekiler bunu fark etmezdi. Çünkü referans penceresindeki her şey eşit miktarda yavaşlardı. Öyle ki kişinin hareketi, düşünmesi ve hatta yaşlanması ışık saatine eşit şekilde yavaşlardı. Sadece ışık hızında yavaşlama olacağından madde gibi bağıl bir fark oluşmayacaktır. Buna rağmen temelde madde dalga fonksiyonlarının yolculuğu ve onların ışık hızında çökmesidir. Yani maddenin ve de her şey ışık hızıyla bağlantılıdır. Eğer ışık hızını azaltırsanız, diğer her şey yavaşlayacağından bunu farketmezsiniz bile. Yani ışık hızının değişiminin pek etkisi olmayacaktır. Bir ışık fotonunun enerjisi onun frekansının Planck sabitiyle çarpımına eşittir. Eğer ışık 13 milyar öncesinde artan bir frekansla yayılmaya başladıysa sonrasında şunlar doğru olmak zorundadır; fotonlar enerjilerini hiçbir yerden kazanmadılar ve enerjinin korunumu yasası doğru olamaz ya da Planck sabiti ışık hızının değişimiyle ters orantılı olacaktır. Planck sabiti ve ışık hızı, evrenimizdeki temel sabitlerin örnekleridir. Bunlar değişebiliyorsa, belki diğerleri de değişebilir. Evrenimiz bu temel sabitlerin hassas bir dengesi içindedir. Herhangi birindeki küçük bir değişiklik, bildiğimiz evreni sona erdirebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isik-hizinda-calisan-bilgisayarlar-yapilabilir-mi/", "text": "Metal yüzeyine hapsedilen ışık dalgaları, ışığın havadaki hızına yakın bir hızda seyahat eder. Fakat Pasifik Kuzeybatı Ulusal Laboratuvarı'nda yapılan yeni bir araştırmada, plazmonlar adı verilen bu dalgalar sayesinde elektronik devrelerde ışık hızına yakın bağlantılar mümkün kılınabilir. PNNL ekibinin kaydettiği videoda, yüzey plazmonlarının yüzeyde en azından 250 mikron ilerleyebildiğini gösteriyor. Yapılan bu araştırma sayesinde bilgisayar devrelerinde daha hızlı düzenekler kurulabilir. Böylece kimyasal, biyolojik ve sağlık alanlarında önemli gelişmeler sağlanabilir. Ayrıca ışık dalgalarının hapsedilmesi konusunda çalışan bilim insanları bu konuda veri elde edebilir. Araştırmada girdi ışık dalgaları ile üretilen yüzey plazmonları arasında doğrusal ilişki olduğu deneysel olarak gösterildi. Bununla beraber plazmonların uzun ömürlü ve düşük saçılımlı olduğuna işaret ediyor.Bu önemli bilgi plazmonların devrelerde ve yüzeyde kullanılabileceğini gösteriyor. Metal yüzeyde üretilen yüzey plazmonu elektron saçılımı yapan lazerle gözlenebiliyor. Foto emisyon elektron mikroskopu sayesinde, bu foto-elektronlar tespit edilerek plazmonların doğası açıklanabiliyor. Deneyde ekip iki lazer pulsu kullanıyor: birine pompa diğerine prop adı verilen puls plazmonu tespit ediyor. Prop pulsu numuneye çarparak zamandaki gecikme farkından plazmonu tespit ediyor. Pompa ve prop pulsları arasındaki gecikmeden dolayı gerçekleşen devamlı zaman ayarı yapılarak, altın yüzeyindeki plazmon 250 mikronluk ilerlediğini gözlendi. Bilim insanların şimdi bu yüzey plazmonun yayılımını ve verimini kontrol ederek sistemleri ışık hızında çalıştırmanın yollarını arıyor. Işık nasıl yönlendirebilir ? Nasıl durdurabilir ? Elde Edilecek sonuçlar ışık hızında çalışacak devreler üretmek için oldukça kritik önem taşıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isiktan-hizli-tanecikleri-bulmak-icin-tartim-yontemi-onerildi/", "text": "Astroparçacık Fiziği dergisi tarafından kabul edilen bir makalede, George Mason Üniversitesi'nden emekli fizikçi Robert Ehrlich tarafından nötrinoların , takiyon veya ışıktan hızlı bir parçacık gibi davrandığı iddia edildi. 2011'de son olarak yapılan OPERA deneyinde nötrinoların hızı ölçülmüş ve ışıktan biraz daha hızlı hareket ettiği iddia edilmişti. Buna rağmen hızları tekrar ölçüldüğünde, sistemdeki bir iletişimsizlikten kaynaklanan bir hata tespit edilmişti. Ehrlich'in yeni önerisi ise ışıktan hızlı nötrinoları tespit etmede daha duyarlı bir metot yani kütlelerini ölçmek kullanılabilir. Sonuç hayali bir kütleye ya da negatif kütle karesine dayanıyor. Hayali kütle parçacıkları hızları arttıkça enerji kaybetmek gibi tuhaf bir özelliğe sahipler. Bu hayali kütlenin değeri, oluşan bu oranla açıklanıyor. Ehrlich'e göre, nötrinonun sanal kütlesi 0,33 elektron büyüklüğünde yani elektronun kütlesinin milyonda 2/3'ü kadar. Bu sonuca ise kozmik ışınlar, kozmoloji ve parçacık fiziğinde yaptığı altı gözlemde de aynı hata marjinini çıkararak ulaşıyor. Bir gözlemde, büyük patlamadan geriye kalan kozmik arkaplan radyasyonundaki küçük varyasyonları içeriyor. Diğerinde ise kozmik ışın spektrumunun şekli var. Takiyonlardan şüphe duyanlar genelde rölativite teorisiyle çelişkisinden bahsederler. Aslında, ışıktan hızlı takiyonlar ilk kez 1962'de George Sudarshan ve meslektaşları Bilaniuk ve Deshpande tarafından Görelelikteki bir boşluk olarak bahsedildi. Albert Einstein daha öncesinde ışıktan hızlı parçacıkların ışık hızının ötesine ulaşmasının sonsuz enerji gerektirdiğinden imkansız olduğunu göstermişti. Buna rağmen, Sudarshan ve meslektaşları başlangıç olarak parçacık çarpışmalarında, ışıktan hızlı parçacıklar oluşturulduğunda hızlandırmanın veya sonsuz enerjinin gerekmeyeceğini ama uzay gemileri için maalesef mümkün olmayacağını önermişti. Takiyonların ilk öne sürülmesinden onlarca yıl sonra ve pek çok sonuç getirmeyen araştırmadan sonra, 1985'de Chodos, Hauser, ve Kostelecky adlı üç teorist, onların düz görme alanında gizlendiğini ve özellikle de nötrinoların takiyonlar olduğunu önerdi. Bu fikir onlara , protonların yeterince yüksek hızlarda bize doğru hareket ettiğinde beta yarılanması yapması gerektiğini öngörmelerine neden oldu. Normalde bu proses yasaklıdır, çünkü enerji korunamaz. Fakat nötrinolar, takiyonlar ise her şey değişiyor ve enerji belli referanslar çerçevesinde negatif olabilir ve negatif enerji etkisinde takiyonlar zamanda geçmişe yolculuk yapıyorlar. İşte Chodos-Hauser-Kostelecky önermesi Ehrlich'i 1999'dan beri nötrinoların takiyonların olduğu iddiasını destekleyecek kanıtlar aramasına yol açtı. Bu iddiayı desteklemek için birkaç kozmik ışın araştırmasının peşine düştü. Yeni elde ettiği sonuç, kozmik ışınların yanındaki dört diğer alana dayandığından daha sağlam temellere dayanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isinan-yuzeylerden-elektrik-ureten-boya-yapildi/", "text": "Normalde termoelektrik maddeler sıcak veya soğuk yüzeylerdeki ısı enerjisini alarak, elektrik enerjisine dönüştürebilir. Genelde termoelektrik jeneratörler sert malzemelerden yapılır. Bu malzemeler sayesinde artık ısı elektriğe dönüştürülebilir ya da kompresörler ve sıvılar olmadan soğutma yapılabiliyor. Fakat sert yapılarından dolayı ancak düz yüzeylere uygulanabiliyorlar. İşte Kore Fen ve Teknoloji Kurumu-UNIST 'ten mühendisler pek çok yüzeye boyanabilen bir termoelektrik kaplama üretti. Normalde Peltier, Seebeck veya Thomson etkisi sayesinde iki taraftaki sıcaklık farkı kullanılarak voltaj üretilebiliyor. Özel bir inorganik formüle sahip termoelektrik boyada ise, Bi2Te3 ve Sb2Te3 parçacıklar kullanılarak iki tür yarıiletken madde yaratıldı. Araştırmacılar boyayı test etmek için p tipi ve n tipi termoelektrik boyayı metal bir kubbeye uygulayarak santimetrekarede 4 mW üretildi. KAIST cm'de 40 mW üretebilen esnek maddesinin aksine bu yeni termo elektrik maddenin en büyük avantajı fırçayla nerdeyse her türlü yüzeye boyanabiliyor olmasıdır. Bu madde sayesinde beklide bir gün binaların çatıların ve arabaların dış yüzeyleri kolayca boyanarak elektrik üretilebilir. Ürettiğimiz bu boya ısı üreten her şekilde , tipte ve boyutta yüzeye uygulanabilir. Bu materyal yeni bir yenilenebilir enerji sistemi olarak yerini alacaktır, diyor UNIST'ten Prof. Son. Bu yeni ilginç boya ısı kaybının yaşandığı yüzeylerde , günümüz cihazları için yeterli enerjiyi üretebilir. Isı kaybının engellenmesi için de büyük önem taşıyor. Sung Hoon Park, Seungki Jo, Beomjin Kwon, Fredrick Kim, et al., High-performance shape-engineerable thermoelectric painting, Nature Communications 7, Article number: 13403 (2016). Boyalar bu şekilde verimli kullanılabiliyorsa, bir sonra ki aşama hareket eden her türlü taşıt için sürtünmeyi yok eden bir materyale dönüştürmeyi gerçekleştirmek olmalı, bence."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ison-kuyruklu-yildizi-gunes-ten-kurtulmus-olabilir/", "text": "28 Kasım 2013'de yeniden güneşin diğer tarafında görüntülenen ISON Kuyruklu Yıldızı, güneşe son yaklaşmasından sonra görülmemişti. ISON kuyruklu yıldızının güneşe 1,1 milyon km yaklaştığında yok olduğu düşünülüyordu. ISON soluk bir şekilde görülmesinden sonra NASA' nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi tarafından tekrar görülmedi. Çoğu bilim adamı kuyruklu yıldızın yok olduğunu düşünüyordu. Buna rağmen Avrupa Uzay Ajansı ve NASA Solar ve Heliosferik Gözlemevi tarafından parlak biz çizgi akışı şeklinde yeni bir gözlem yapıldı. İşte bu olay akıllara, kuyruklu yıldızın çekirdeğinin hayatta kalmış olabileceğini ve bu izi kuyruklu yıldızdan geldiğini belirtiyor. ISON Kuyruklu Yıldızı bu yılın sonlarında gözlenmiş, özellikle güneşe yaklaşması ve parlayıp solmasının sıradığı olduğu belirtilmişti. Genelde bu parlaklık göktaşından gelen maddenin kaynadığını gösteriyor. Farklı maddeler farklı sıcaklıklarda tepki verdiğinden göktaşının hangi maddeden olduğuna ilişkin ipuçları verebilir. İşte bu şablonu analiz etmek ISON' u oluşturan bileşenlerinin anlaşılmasında yardımcı olabilir. Bu maddelerin güneş sisteminin erken oluşumunda 4,5 milyar yıl önce gerçekleşmiş olabileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ispanyada-ilk-kez-kok-hucre-terapisiyle-hasarli-kalpler-onarildi/", "text": "İspanya'daki bir hastanede kalp krizi geçiren 7 hasta uygulanan kök hücre tedavisiyle kalp dokusundaki hasarı onardılar. Bu tedavinin 55 hastaya daha uygulanması planlanıyor. 7 hastanın kalbinde ağır doku hasarı vardı ve buna rağmen hastalarda ciddi bir ilerleme kaydedildi, diyor Gregorio Maranon Hastanesi yetkililer. Bununla birlikte ilk defa bir kalp krizinde hasarlı kalp dokusunu onarmak için kök hücreler kullanıldı. Bir kalp krizi sonrası kalpte oluşan pıhtılar kalbe giden oksijeni engeller. Kalp iyileştikten sonra ölü do yara dokusuyla yer değiştirir fakat bu doku kalbin sağlıklık dokusuna göre performansını düşürür. Hafif kalp yetmezliği olan hastalar ilaç yardımıyla normal hayatlarına devam edebilir. Şiddetli kalp yetmezliği olan hastalar ise çok büyük ağrılar yaşayabilirler. Dünya'da doktorlar ve bilim insanları skar dokusu yerine kalp dokusunu yenileyici yollar arıyorlar. Bu tedavide hastanın kendi kök hücrelerini kullanmak için 4-8 haftalık bir işlemden geçmesi gerekiyor. Fakat acil durumlarda donör kullanılabilir. Kalp dokusu bu hücreleri onarmak için donörlerin kök hücrelerinin kullanılmasına izin verir. Kök hücreler ise hastaya uygulanmadan önce belirli işlemlerden geçiyorlar. Allojenik hücreler detaylı olarak incelenir ve sadece en iyi olanlar seçilerek hastaya aktarılır. Bu kök hücreler koroner arter yoluyla hastaya enjekte edilir. Bu çalışma kısmen Avrupa Birliği tarafından finanse edilmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/israilde-bilim-insanlari-aids-tedavisi-icin-devrim-niteliginde-ilac-gelistirildi/", "text": "İsrail'de bilim adamları, HIV'in dolayısıyla AIDS'in kökünün kazınması yolunda devrim niteliğinde bir yönteme imza attı. Times of Israel gazetesinin haberine göre Kudüs Hebrew Üniversitesi'nden biyologlar Abraham Loyter ve Assaf Friedler, hücreler arasında iletici rol üstlenen, peptit adı verilen çok küçük bir protein sayesinde HIV bulaşmış hücrelerin ''intihar ettiğini'' keşfetti. Bilim adamları, geliştirdikleri söz konusu proteinin enjekte edilmesiyle, HIV'den etkilenen hücrenin ''hasta olduğunu anlayarak'' kendini yok ettiğini ve bu sayede virüsün vücuda yayılmasının önlendiğini belirtti. Rehovot kentindeki Kaplan Hastanesi'nde yapılan araştırmada bilim adamları, bu hastanede tedavi gören 10 AIDS hastasına ait kan tüplerine proteini ekledi. 8 gün sonra kan örneklerindeki virüs sayısının yüzde 97 azaldığı belirlendi. Bilim adamı Loyter, İsrail televizyonuna açıklamasında, bu yöntem sayesinde günümüzde virüsün çoğalmasını önlemeye yönelik tedavilerden farklı olarak virüsten tamamen arınalabileceğini vurguladı. Loyter, bu yöntemle hücreler yok olduğundan ve bulaşma ihtimali kalmadığından virüsün bir daha harekete geçemeyeceğine dikkati çekti. Bulgular geçen yıl dünya genelinde 1 milyondan fazla kişinin ölümüne neden olan AIDS'in tedavisi konusunda umutları artırsa da bilim adamları araştırmanın kan örnekleriyle yapıldığını, aynı sonuçların hastanın bedeninde de alınıp alınmayacağının henüz bilinmediğini hatırlattı. HIV virüsü , vücuda girdikten sonra özellikle hastalıklarla savaşan CD4 T akyuvar hücrelerine yerleşiyor. Virüs, bu hücrelerin parçalarını kullanarak kendini kopyalıyor ve çoğalarak bağışıklık sisteminin çökmesine neden oluyor. Gammora adı verilen aktif içerik, virüs DNA'sının birkaç kopyasının CD4 hücresini enfekte etmesine neden oluyor. Genelde bir ya da iki virüs DNA'sı hücreyi enfekte ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iste-galaksileri-birbirine-baglayan-karanlik-maddenin-ilk-goruntusu/", "text": "Waterloo Üniversitesi'nden bilim insanları galaksileri birbirine bağlayan karanlık maddenin ilk kompozit görüntüsünü yakalamayı başardı. Araştırma Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı. Bu kompozit fotoğraf birkaç fotoğrafın birleşiminden oluşuyor ve evren boyunca galaksilerin bugüne kadar halen gözlenemeyen karanlık madde ile kozmik bir ağ doğrultusunda bağlandığını onaylıyor. Karanlık madde, evrenin % 25'ini oluşturduğu düşünülen gizemli bir madde, çünkü parlamıyor, ışık yansıtmıyor veya absorblamıyor işte bu onu tespit edilemez kılıyor fakat bir istisna var kütle çekimi. Onlarca yıldır, araştırmacılar galaksiler arasında onları ağ gibi süper bir yapıyla bağlayan karanlık madde filamanlarının olabileceğini tahmin ediyordu. Bu imaj bize tahminlerimizin çok ötesini görmeye ve ölçmeye götürüyor, diyor Waterloo Üniversitesi'nden astoromi Prof. Mike Hudson. Bu araştırmanın bir parçası olan Hudson ve yardımcı yazar yüksek lisans öğrencisi Seth Epps, zayıf kütleçekimsel lensleme tekniğini kullandı. Bu etki nedeniyle uzak galaksilerin fotoğrafları; görülmeyen bir gezegen, kara delik veya karanlık madde nedeniyle eğriliyor. Kanada-Fransa-Hawaii Teleskopu ile çok yıllık gökyüzü gözlemlerinden alınan resimlerde bu etki ölçüldü. 4,5 milyar yıl uzakta yer alan 23,000'den fazla galaksi çiftinden alınan fotoğraflar birleştirerek, kompozit bir resim veya harita yaratıldı. Bu da iki galaksi arasında karanlık madde mevcudiyetini gösteriyor. Sonuçlar karanlık madde filaman köprüsünün 40 milyon ışık yılından daha yakın olan sistemlerde en güçlü olduğunu gösterdi. Bu teknik sayesinde sadece evrende var olan karanlık madde filamanları değil, ayrıca bu filamanları galaksileri birbirine bağlayan uzantılarını da görebiliyoruz, diyor Epps. - Seth D. Epps, Michael J. Hudson. The weak-lensing masses of filaments between luminous red galaxies. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, 2017; 468 (3): 2605 DOI: 10.1093/mnras/stx517 Önümüzde ki yıl devreye girecek James Webb teleskobuna kadar bu başarıyı beklemiyordum, bravo."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/isvecli-bilim-insanlari-dnanin-uzayda-ve-atmosferden-gecerken-hayatta-kaldigini-gosterdi/", "text": "Zürich Üniversitesi'nden bilim insanları DNA'nın uzayda halen hayatta kalabileceğini hatta Dünya'nın atmosferine girerken bile halen aktif kalabileceğini keşfettiler. Yörünge altı uçuşlardan elde edilen bulgular Dünya'daki yaşamın kökenlerine ilişkin sorulara ve dünyadan giden uzay araçlarının diğer gezegenleri kirletme konusunda etkilere sahip. Zürich Üniversitesi'nin bulguları Esrange bulunan Avrupa roket istasyonundan fırlatılan TEXUS-49 roketi araştırması bünyesinde yürütülen DARE deneyi sayesinde elde edildi. Dr. Cora Thiel ve Professor Ullrich yerçekiminin insan hücrelerindeki gen ifadesini çalışırken akıllarına anlık gelen bu fikir şaşırtıcı sonuçlara neden oldu. Araştırmacılar yapay DNA plazmid örneklerini floresan işaretleyicilerle işaretledi ve antibiyotik dayanımlı kasetler roketin yüzeyinin iç ve dış kısımlarına sürdü. UZH'a göre plazmidler uçuş sırasında uzayın koşullarına ve yeniden girişte 1,000 C'ye varan sıcaklığa ulaştı. Bu kadar zorlayıcı koşullara rağmen vida başlarında ve dışındaki numunelerin % 53'ü kurtuldu. Araştırmacılar sadece numunelerde bazı biyo işaretleyiciler bulmayı umuyorlardı. Bu organik madde kalıntıları hayat belirtisi olduğunu belirtiyordu. Gerçekten de buldukları DNA' lar fonksiyonel ve zarar görmemişti. Böylece bakterilere genetik bilgisini aktarabiliyor ve doku hücreleriyle bağlantı kurabiliyordu. Elde edilen sonuçlar gerçekten kayda değer. Dünya'daki yaşamın kökenine gün geçtikçe çoğalan soruların cevabı olabilecek bu gelişme, meteorlarla dünyaya mikropların ulaşabileceğini işaret ediyor. Tabi Mars' a gönderilen uzay araçlarının sterilizasyon prosedürüne ilişkin sorular, kontaminasyonun engellenmesinin yetersiz olduğunu gösterir nitelikte. Aynı zamanda Dünya'nın ilk çağlarından yaşayan bir materyalin patlamayla diğer gezegenlerde yaşam oluşturması da mümkün olabilir. Panspermia ve Lithopanspermia teorileri belki diğer gezegenlerde ve dünyamızda hayatın nasıl oluştuğunu en iyi tanımlayan teoriler olabilir. Araştırma DNA'nın bu kadar zorlayıcı koşullarda bile ne kadar dayanıklı olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iterbiyum-atomlarindan-yapilan-atom-saati-stabilite-rekoru-kirdi/", "text": "Uluslarası Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü İterbiyum atomlarından yapılan deneysel atom saatlerinde stabilite rekoru kırıldı. Bu saatler 21.yy sarkaçları ve metronomları gibi evrenin yaşını mükemmel bir zamanlamayla ölçebiliyor. NIST fizikçileri , 22 Ağustos' ta Science Express' te yaptıkları yayında iterbiyum atom saatinin herhangi bir atom saatinden daha stabil olduğunu gösterdiler. Saatin stabilitesinin 1 kentilyonda 2 kısımdan daha az olduğu yani, en iyi atom saatinden neredeyse 10 kat daha stabil olduğu belirtiliyor. Bu çarpıcı gelişme sadece zamanın doğruluğu için değil, atom saatlerinin tik-tak hızlarına etki eden yerçekimini , manyetik alanları ve sıcaklığı kontrol eden sensörler için oldukça büyük önem taşıyor. Bu sayede yeni nesil atom saatleri geliştirilerek, NIST ve JILA dahil dünya çapında kullanıma geçilebilir. NIST' in iterbiyum saatlerinde 10,000 atomun mutlak sıfıra çok yakın bir sıcaklık olan 10 mikrokelvine kadar soğutularak , optik bir kafes içinde kapatılması esasına dayanıyor. Diğer bir lazer ise saniyede 518 milyon kez atomları tik taklayarak iki enerji seviyesi arasında geçiş yapmalarına neden oluyor. İşte bu atomların sayısı stabiliteyi arttırıyor. İşte atom saatindeki bu atomların sayısının artmasıyla stabilite artıyor. Atomik saatlerdeki bu tik taklar bir süre sonra ortalamaya ulaşarak en iyi sonuçları veriyor. İşte iterbiyum atomlarındaki bu yüksek stabilite ortalamaya ulaşmalarını hızlandırıyor. Örnek verecek olursak NIST-F1 sezyum atom saati 400,000 saniye (yaklaşık 5 gün) sonra ortalamaya geliyor. Yeni iterbiyum atom saatleri ise sadece 1 saniye gibi bir sürede ortalamaya ulaşıyor. Bu stabilizasyon hızı sayesinde gerçek zamanlı uygulamalar ve ölçümler hızla yapılabilecek. Ayarlamalar hızlanacak. 2003 den beri mihenk taşı niteliğindeki gelişmeler sayesinde iterbiyum saatler geliştirilebileck. NIST' den bilim insanlarının geliştirdiği ultra düşük gürültülü lazerle atomlar uyarılarak, atom çarpışmalarından doğan bozucu faktörler engellenebiliyor. NIST' te geliştirilen deneysel tek iyonlu optik atom saatleri arasında ; alüminyum kuantum mantık saatleri veya cıva iyon saati gibi saatlerde var. NIST-F1 saatine göre iterbiyum saatlerinin stabilite rekoru öncesinde kabul görmüştü. NIST bilim insanları iterbiyum saatlerinin ve diğer yüksek performanslı optik atom saatlerinin doğruluğunu yakın bir gelecekte ölçmeyi planlıyor. Proje NASA ve DARPA fonları tarafından destekleniyor. - N. Hinkley, J. A. Sherman, N. B. Phillips, M. Schioppo, N. D. Lemke, K. Beloy, M. Pizzocaro, C. W. Oates, and A. D. Ludlow. An Atomic Clock with 10-18 Instability. Science, 22 August 2013 DOI: 10.1126/science.1240420"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/iyi-uyumadiniz-mi-dolunaydan-dolayi-uykunuz-kaciyor-olabilir/", "text": "Pek çok insan dolunaydan dolayı uyuyamadığından şikayet eder, işte artık bu şikayetinizin bir bilimsel dayanağı var. 25 Temmuz' da Current Biology' de yayınlanan Cell Press yayınındaki bilimsel bulgular dolunayın gerçekten insanların uyku düzenini etkilediğini ortaya koydu. Elde edilen veriler, günümüzün gelişmiş dünyasında bile insanlar ayın jeofiziksel ritmlerine tepki vererek, ay takvimi tarafından etkilendiklerini gösteriyor. Öyle görünüyor ki; insanlar ayı görmese ve ayın durumundan haberdar olmasa bile, uyku düzenleri ay döngüsünden etkileniyor, diyor Basel Üniversitesi Psikiyatri Hastanesi' nden Christian Cajochen. Bilim adamları araştırmada iki yaş grubundan 33 gönüllünün uyku halini incelediler. Sübjeler uyku halindeyken; beyin diyagramları, göz hareketleri ve hormon salgıları gözlendi. Dolunay halindeyke, derin uykuya bağlı beyin aktivitesinin % 30 düştüğü gözlendi. Ayrıca insanlar dolunay olduğunda 5 dakika geç uyuyarak, 20 dakika da az uyuyorlar. Ayrıca katılımcıların dolunay olduğunda, uyku ve uyanma döngülerini düzenleyen melatonin hormonu seviyelerinde azalma kaydedildi. Bu araştırma 24 saatlik laboratuvar protokolüne uygun , ay döngüsü ve uyku modülasyonu üzerine yapılan ilk güvenilir kanıtlara sahip çalışma, diyor bilim adamları. Cajochen ayrıca şunu da belirtiyor ki, ay döngüsü insanların eski zamanlarda diğer hayvanlara ve amaçlara uygun davranışını senkronize etmeye yarayabileceğini de belirtiyor. Bugün ayın halleri modern dünyada ışıklandırmalar ve diğer nedenlerle çoğu zaman maskeleniyor. Araştırmacılar insan vücudunun aya gösterdiği tepkinin anatomik konumuna daha yakından bakmanın enteresan olabileceğini belirtiyorlar. Ayrıca ay insan davranışı üzerine olan etkilerinin bilişsel performans ve ruh halini değiştirebileceğini belirtiyor. - Christian Cajochen, Songül Altanay-Ekici, Mirjam Münch, Sylvia Frey, Vera Knoblauch, Anna Wirz-Justice. Evidence that the Lunar Cycle Influences Human Sleep. Current Biology, 2013; DOI: 10.1016/j.cub.2013.06.029"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/japon-hayabusa-2-asteroit-numuneleriyle-dunyaya-donuyor/", "text": "2019'un en önemli olaylarından biri herhalde Japon Hayabusa 2 uzay sondasının Ryugu asteroitine inerek yüzeyden numune toplamasıydı. İşte uzay aracı topladığı numunelerle Dünya'ya dönüş yolculuğuna başladı. Bu zorlu ve muhteşem projenin arkasındaki ekip, heyecanla emeklerinin meyvesini almak için gün sayıyor. Şu an yarı üzgün, yarı kararlı hissediyorum. Artık elimizden gelenin en iyisini yaparak sondayı eve getireceğiz. Geçtiğimiz yıl Ryugu hayatımızın her günü kalbimizdeydi, diyor proje müdürü Yuichi Tsuda. Keşfedilen bu asteroite Ryugu adı verilmesinin nedeni ise çok ilginç; eski bir japon masalına göre okyanusun derinliklerinde olduğu düşünülen bir Ejderha Sarayı'nın ismi Ryugu. Hayabusa2 gerçekten inanılmaz bir yolculuk geçirdi. Eylül 2018'de Dünya'dan 300 milyon km uzaktaki ufacık Ryugu asteroitine bir robot gezgin indirildi ve sayısız muhteşem fotoğraf yolladı. Sonrasında Hayabusa 2 yüzeyi kaldırmak için 9.5 plastik patlayıcı patlattı. Böylece yüzeyden numune almak için yeterince kaya numune çıkmış oldu. Saniyede 2000 metre hızla gerçekleşen patlama yüzeyde ufak bir krater açtı. Bu uzay aracının Dünya'ya getireceği karbon ve organik madde içerdiği düşünüldüğü numuneyle 4,5 milyar yıllık Güneş Sistemi'nin tarihine ışık tutulacak. Sonrasında ise Hayabusa 2 Ryugu'nun son stereo fotoğrafını çekti ve Dünya'ya doğru yola çıkacak. Uzay aracı 18 Kasım'da asteroitin yörüngesinden çıkacak ve motorlarını ateşleyecek. Bu 6 yıllık görevin 278 milyon dolara mal olacağı hesaplanmıştı. Fakat çıkan problemler nedeniyle bütçenin aşıldığı söyleniyor. Goodbye Ryugu kampanyası ile Japon Uzay Keşif Ajansı'na tweet atabilir hatta mail ile posta kartı yollayabiliyorsunuz. Uzay aracının 2020'nin sonlarına doğru Dünya'ya ulaşması bekleniyor. Böylece ilk kez bir asteroitten alınan numuneler Dünya'ya ulaşmış olacak. Hayabusa 2 'nin yüzeye iniş videosunu ekte görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/japon-hayabusa-2-degerli-bir-asteroit-numune-kapsul-dunya/", "text": "Japon Uzay Keşif Ajansı'nın Hayabusa2 uzay aracı asteroit Ryugu'dan aldığı numuneyle 6 Aralık 2020'de geri dönecek. Bu karbon asteroidi Ryugu'dan toplanan nadir ve paha biçilemez numune kapsülü Dünya'ya yollanacak ve Hayabusa2 daha fazla asteroitten numune almak için yoluna devam edecek. 6 yıl ve yaklaşık 5,24 milyar km'lik uzay yolculuğundan sonra, Hayabusa2'nin başarıyla topladığı 100 mg numune Dünya'ya ulaşacak. Resmi adı 1999 JU3 olarak bilinen Ryugu asteoritinin elliptik yörüngesi Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesel yolunun içindeyken, Mars yörüngesinin neredeyse dışında kalıyor. Hayabusa2'nin yolculuğunu planlamak; asteroidin gelecekte nerede olacağını hesaplamayı ve uzay aracının gitmesi gereken yere ulaştıracak bir yol çizmeyi ve hızlanma sıçramaları için Dünya'nın yer çekimini kullanmayı içeriyor. Asıl muhteşem olansa, aynı uzay yoluna devam ederek başka asteroitlere de inecek. Bu yüzden Dünya'ya yaklaşınca numune kapsülünü fırlatacak ve sonra tekrar yola çıkacak. Uzay gemisi şimdiden yolda ve kapsül toplama ekibi de Avustralya'ya ulaştı. İlk Ekip üyeleri 2 haftalık COVID-19 karantinalarını tamamladı. Kapsül alma provası ve kapsül izleme provaları yaptılar. Bu ufak kargo gerçekten çok önemli çünkü, JAXA'nın orijinal Hayabusa görevinde de asteroit Itokawa'ya inilerek numune alındı ama Dünya'ya sadece birkaç mikrogram numune ulaştı. Çünkü numune alma cihazı bozuldu. 100 mg belki size küçük bir miktar gibi gelebilir ama bilimsel açıdan bu kadar numune bile inanılmaz değerli. Çünkü Ryugu ilkel karbon asteroiti olduğundan Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarına ait madde barındırıyor. Yaklaşık 4,5 milyar yıldır bozulmadan korunduğu düşünülüyor. Bilim insanları bu sayede Güneş Sistemi ve kayalık gezegenlerin iç oluşum ve evrimlerine ışık tutabilecek. Kapsül 6 Aralık'ta Dünya atmosferinden girecek ve ateş topuna dönecek. Fakat kapsül 3000 0C'ye kadar dayandığından, problemsiz ineceği düşünülüyor. Kapsül paraşüt açarak,100 km2'lik Woomera Koruma Bölgesi'ne inecek. Kapsülü yollayan uzay aracı Hayabusa 2 ise yoluna devam ederek Temmuz 2026'da (98943) 2001 CC21'e sonra da 2031 Temmuz'da 1998 KY26 asteroitiyle buluşacak. Araştırmacılar kapsülü helikopterle alarak, kapsülün içinde herhangi bir gaz varsa numune alacak ve sonra mühürlü bir kutuya konarak, Japonya'ya konteynırla geri dönecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/japon-pankreatit-ilaci-nafamostat-koronavirus-bulasmasini-engelleyebilir/", "text": "Normalde akut pankreatitin tedavisinde kullanılan nafamostat mesilat ilacının, yeni koronavirüsün(SARS-CoV-2) insan hücrelerine girişte bloke ederek bulaşmayı engelleyebileceği bulundu. Tokyo Üniversitesi'nde elde edilen son bulgular 18 Mart 2020'de duyuruldu. Hem Nafamostat, hem de Camostat Japonya'da pankreatit ve diğer hastalıkların tedavisinde geliştirilen ilaçlardır. Bu ilaçlar yıllardır Japonya'da reçete edilmekte ve yeterli klinik veriye sahiptir. Tokyo Üniversitesi Nisan 2020'de bu iki ilacın COVID-19 tedavisi için klinik denemelerine başlayacak. Tokyo Üniversitesi Tıp Bilimleri Enstitüsü Asya Enfeksiyon Hastalıkları Araştırma Merkezi'nden Prof. Dr. Jun-ichiro Inoue ve Yrd. Doç. Dr. Mizuki Yamamoto, Nafamostat'ı COVID-19 ile savaşta güçlü bir aday olarak gösteriyor. DSÖ COVID-19'u pandemi ilan etse de, halen etkili bir COVID-19 tedavisi bulunamadı. Bu nedenle ilacın acilen geliştirilmesi gerekiyor. SARS-CoV-2 enfeksiyonu hızla tüm dünyaya yayılırken, bir ilacın yeni bir amaçla kullanılması, güvenirlik verilerine sahip ilaçlar arasından gerekli ilacı tespit etmek açısında çok değerli görünüyor, diyor Prof. Dr. Inoue. Araştırma grubu 2016'da, Nafamostat'ın etkili bir şekilde MERS-CoV virüsünün, S proteininin membran füzyonu başlatmasını engellediğini göstermişti. Nafamostat'ın 10 ila 1000 nM konsantrasyon aralığında 293FThücre kullanılarak SARS-CoV-2'nin S proteiniyle başlatılan, membran kaynaşmasını baskıladığı tespit edildi. Araştırmacılar yaptıkları deneylerde SARS-CoV ile MERS-CoV 'la benzer dozda(1-10 nM aralığı) Nafamostat ile membran füzyonunun baskılanabileceğini gösterdi. Nafamostat tedavisinin damar içi yolla verilebileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/jel-doldurma-sayesinde-bel-fitigi-tumuyle-iyilestirme/", "text": "Bel fıtığı ağrılı ve elden ayaktan düşüren bir sağlık problemi olmakla beraber, halen daha etkili tedaviler aranmaktadır. İşte yeni geliştirilen teknik, bugüne kadar uygulanan tekniklerden çok daha etkili olabilir. Her darbe emici omur diskinin arasında 1 adet disk adı verilen, kıkırdak dokudan oluşan, yastıkçık görevi gören yapılar mevcuttur. Diskin dış halkasına annulus fibrozus denilir. Lastik kıvamında ve daha sağlamdır. Diskin içerisinde ise nükleus pulpozus adı verilen ve jöle kıvamındaki yapı mevcuttur. İşte fıtık olan diskler annulus fibrozusu yırtarak, bir miktar nükleusun sızarak, komşu sinirleri irrite ederek bel , ayak gibi bölgelerde dayanılmaz ağrılara neden olabilir. Ameliyatla dışarı çıkan nükleus çıkartılarak annulus dikilebilir ya da bu disk başka bir dolgu materyaliyle doldurulabilse de, bu kapatılmayan delikten tekrardan sızmaya neden olabilir. Cornell Üniversitesi'nden Prof.Dr. Lawrence Bonassar ve İtalya'dan bilim insanlarını geliştirdiği yeni teknik, dolgu ile dikme tekniğini birleştiriyor. Yeni teknik sızan nükleus materyalini çıkarmaya dayanan disektomi prosesinden sonra yapılıyor. Başlangıçta diske hyaluronik asit enjekte edilerek disk tekrar şişiriliyor. Sonra kolajen/riboflavin yapısından oluşan jel, yırtılan annulusa uygulanıyor. Jel yüksek yoğunluklu ışığa maruz kaldığında, foto-aktif riboflavin aktive oluyor. Sonra kolajen iplikçiler birbirine çapraz bağlanarak sert bir yama oluşturuyor. Zamanla annulusu saran hücreler yamaya göçerek, aşamalı olarak doğal biyolojik dokuyla yer değiştiriyor. Disektomi sonrasında bu işlem sadece 10 dakika alıyor ve şimdiden koyunlarda başarıyla denendi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/jet-yakitinin-patlamamasi-icin-polimer-katkisi-gelistirildi/", "text": "Bir uçak kazasından kurtulsanız bile , çok yanıcı olan jet yakıtının çıkardığı yangın ve dumandan kurtulamayabilirsiniz. İşte Caltech'den araştırmacılar jet yakıtının patlamasını azaltan bir katkı malzemesi geliştirdiler. Normalde jet yakıtları elektrik kıvılcımıyla tutuşması için basınçlı havayla incecik sis haline getirilir. Bu sayede güçlü bir itiş üretilir. Fakat aynı ince yakıt kaza anında yanma odasına kaçarsa patlamaya neden olur. İşte bunu engellemek için Prof. Julia Kornfield liderliğindeki bir araştırma ekibi, jet yakıtının performansını veya enerji kapasitesini düşürmeyecek bir polimer geliştirdi. Bu polimerler çok uzun moleküler zincirler içeriyor ve bu moleküllere mega supra molekül adı veriliyor. Aynı cırt cırtlar gibi birbirine kimyasal konektörlerle ucuca eklenmiş moleküllerden oluşuyor. Yakıt-polimer karışımı yakıt enjeksiyon nozulundan çıkarıldığında, mega-supra molekülleri birleştiren konektörler kopuyor. Bu sayede jet yakıtı, yine sis oluşturabilecek şekilde damlacıklar oluşturmaya devam ediyor. İşte bu nedenle polimer ilave edilen jet yakıtı bir anda patlamıyor, konektörler damlalarda denk geldikçe birleşiyor ve çok daha az yanıcı bir konsantrasyon oluşturuyorlar. 2005'te Nobel kimya ödülüne layık görülen katalizör sayesinde kontrollü bir şekilde üretilebilen polimer, jet yakıtı geleceğini temsil ediyor olabilir. Araştırmacılar şimdi ticari ölçekte polimer üretecek bir reaktör geliştiriyor. 1 yıldan az sürede reaktörün geliştirileceği düşünülüyor. Araştırma Science dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/jupiter-de-gerceklesen-carpisma-dunyayi-kurtarmis-olabilir/", "text": "10 Eylül' de jupiterde sıra dışı bir olay gözlendi. Amatör astronomlar gezegenin bulutlu atmosferinde flaşlar patlıyormuş gibi bir parlama gördüler. Eğer geçmişte gözlemler göz önünde bulundurulursa , Jupiter' de büyük bir patlama olduğu muhtemel. Diğer bir yönden bu çarpışma Jüpiter' de gerçekleşmese, dünyada gerçekleşebilirdi. Bu gaz devi bu nedenle dünyayı kurtarmış olabilir. 10 Eylül sabahı, 2 saniye uzunluğunda Jüpiter' in doğu kanadında 1=335 boylamına +12 derece enleminde parlak bir patlama gözledim. Bu parlama 165 km çapında bir alanı kapladı. Meade 12 LX200 GPS teleskopumu kullanarak 400 kez büyütmeyle oldukça iyi bir gözlem yaptım. Amatör astronom George Hall ise kendi websitesindeki bir yorumdan patlamanın olduğunu anladıktan sonra, önceki gün topladığı verileri tekrar gözden geçirdi. Video kayıtlarından fotoğraf da alarak ,videoyu kaydetti. Jüpiter' in güçlü çekim etkisine kapılan bir astreodin gezegene çarptığı düşünülüyor. 2009' dan beri Jüpiter'de gözlenen 3. Çarpışmadan doğan parlama olduğu söyleniyor. Jüpiter güçlü çekim etkisiyle bu tarz olası çarpışmalara karşı dünya gibi iç bölümdeki gezegenleri kalkan gibi koruduğu düşünülüyor. Jüpiter' in çekim etkisi böylece bir kez daha Dünya' yı korudu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/jupiterin-ayi-europanin-buz-tabakasinin-altinda-hayat-olabilir/", "text": "Teksas Üniversitesi Austin Jeofizik Enstitüsü ve Max Planck Güneş Sistemi Enstitüsü' nden bilim insanlarının yaptığı araştırma sonucunda; Jüpiter' in ayı Europa' nın buzlu yüzey altı okyanusunun diplerinde enerji transferi ve ısı sağlamaya yarayacak devir-daim şablonları bulunabileceği ve bu sayede biyolojik hayata imkan sağlayabileceği belirtildi. Yani Europa' nın derinliklerinde hayat bulunabilir. Bilim adamları güneş sistemindeki gezegenlerden Jüpiter' in uydusu Europa'da güneş sisteminde hayat oluşması için gerekli şartların mümkün olduğnu belirtildi. Galileo uzay mekiğinde bulunan güçlendirilmiş magnetometre ile yapılan ölçümlerde, dünyadaki okyanuslardaki gibi tuzluluk sinyalleri alındı. Bu da Europa' nın buz tabakasının altında Dünya' dakine benzer bir okyanus bulunduğunu gösteriyor. Okyanustan doğrudan ölçümler yapılmasa da bilim adamları magnetometre ve ayın buzlu yüzeyinde yapılan gözlemler sonucuna güvenen bilim adamları Europa' da hayatın muhtemel olduğunu belirtiyorlar. Yüzeydeki buzda bulunan bozulmuş bölgelere kaos arazileri deniyor ve Europa' nın en belirgin özelliğini gösteriyor. Europa' nın ekvatorunda yoğunlaşan bu kaos arazilerinin, Europa'nın buz tabakasındaki okyanustan hızlanan ısı dalgası nedeniyle oluşan konveksiyondan kaynaklanabileceği belirtiliyor. İşte bu ısı transferi ve muhtemel deniz buzu oluşumu, diyapirin oluşumuna imkan verebilir. Benzer oluşumların Antartika' da oluştuğu biliniyor. Europa' da oluşan modellemeler Jüpiter ve Satürn' de tersine gerçekleşiyor.Çünkü bu gezegenlerin atmosferleri hızla dönmekte. Europa'da daha fazla araştırma yapılması gerekse de, okyanus ve buzun etkileşimi aktif . Bu ayda hayatın mevcut olma olasılığı bilim dünyasının ilgisini çekeceğe benziyor. - K. M. Soderlund, B. E. Schmidt, J. Wicht, D. D. Blankenship.Ocean-driven heating of Europa's icy shell at low latitudes. Nature Geoscience, 2013; DOI: 10.1038/ngeo2021"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/jupiterin-uydusu-ganymede-buzlu-yuzeyinin-haritasi-cikarildi/", "text": "Jüpiter'in en büyük ayı Ganymede , Galileo'nun keşfinden 400 yıl sonra ilk kez haritalandı. Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan Wes Patterson başkanlığında, Laurel ve Wheaton Geoffrey Collins Jüpiter'in ayı Ganymede'nin en büyük jeolojik haritasını çıkardı. ABD Geological Survey tarafından yayınlanan haritada Ganymede'nin yüzeyinde değişken jeolojik karakterler illüstre ediliyor. Patterson, Collins ve meslektaşları NASA'nın Voyager ve Galileo görevlerinde kaydedilen görüntülerden yola çıkarak, haritayı oluşturdu. Türünün dördüncü örneği olan gezegensel uydu, aynı Dünya'nın uydusu Ay'ın ve Jüpiter'in uydusu lo ve Callisto 'nun haritasına benzer haritalar içeriyor. Ganymede'ni yüzeyini haritalayarak, buy uydunun gerçekten nasıl eşsiz bir şekilde oluşup evrildiğine ilişkin bilimsel sorulara daha doğru cevaplar verebileceğiz, diyor gezegen bilimci Patterson. 1610'dan yapılan çalışmalar yüzeydeki kara, eski ve yüksek kraterleri arazileri, ve buzdan bir yüzeyi olduğunu gösteriyor. 5262 km çapındaki Ganymede, Merkür'den ve cüce gezegen Pluton' dan daha büyük aslında. Ayrıca bu uydu güneş sisteminde magnetosfere sahip tek uydu. Haritada Ganymede'nin yüzey şekillerinin nasıl şekil aldığı ve evrildiğinin detayları gösteriliyor. Ganymede'nin iç evriminde ve diğer Galile uydularıyle olan etkileşimler ve uyduya çarpan küçük gök cisimleri rol oynadı. Araştırmacılar için oldukça değerli olacak yeni tablo sayesinde, diğer buzul ayların jeolojik karakterleri kıyaslanabilecek. Diğer buzul kaplı uydularla ortak özellikleri olduğu tahmin ediliyor. Ganymede 'de çok önceleri oluşmuş özellikler var, bu sayede coğrafik çeşitliliğe tarihi bir çeşitlilik eklenebilecek, diyor Collins."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kablosuz-optogenetik-beyin-implantiyla-fare-davranislarinin-kontrolu-saglandi/", "text": "Northwestern Üniversitesi'nden bilim insanları, yeni optogenetik implant sayesinde farelerin beynini uzaktan kontrol ederek, ilk kez sosyal etkileşimlerini yeniden programlamayı başardı. Bilim insanları optogenetikle felçten, körlüğe kadar birçok hastalığı tedavi etmeyi amaçlıyor. Optogenetik esas olarak bazı hücrelerin içerdikleri proteinden dolayı, ışığa daha duyarlı olmasına dayanıyor. Bu sayede yeni hücrelere gen ilave edilerek, ışıkla davranışlarının değişimi amaçlanıyor. Northwestern Üniversitesi'nden bilim insanları ışığa duyarlı alglerden alınan genlerle değiştirilmiş nöronları farelere ekledi. Böylece yeni geliştirilen beyin implantını verimli bir şekilde kullanma imkanı doğdu. Yeni implant türünün ilk örneği ve kablosuz çalışıyor. NFC teknolojisiyle çalışan implant sadece yarım mm kalınlığında beyin derisine tutturuluyor. Çok esnek ve ince filamenter led ışıklı bir prop beyin altına doğru bir girinti yapıyor. Araştırmacılar bu sayede ışığı beynin içine doğru yönlendirerek, NFC ile kablosuz olarak bilgisayar yardımıyla kontrol edebiliyor. Daha önceki teknolojilerde hayvanlara kablolar bağlı olduğundan, birden çok hayvanı gözlemlemek mümkün değildi. Kablolar koptuğunda ya da hayvanlar dolandığında bağlantı kopabiliyordu. Daha gerçekçi ortamlarda kompleks hayvan davranışını gözlemlemek için, kablolardan bağımsız bu inovatif teknolojiye ihtiyaç duyduk, diyor deneyin tasarımcısı nörobiyolog Yevgenia Kozorovitskiy. Bilim insanları bu yeni teknolojiyi farelerin normal davranış sergileyebildiği deneylere adapte ederek, hayvan grupları arasındaki ilk optogenetik çalışmayı mümkün kıldı. Araştırmacılar bir kafes içinde birbirine yakın olan farelerin beyninin ilgili bölgesini aktive ederek nöronlarını stimüle etti. Stimüle edilen farelerin birbiriyle olan sosyal etkileşim süresi ve frekansı arttı. Stimülasyon kapatıldığında ise ilişkileri eski haline döndü. Ayrıca bilim insanları fare çiftlerini ayrı ayrı seçerek etkileşimlerini arttırabildi. Bunun gerçekten işe yarayacağını düşünmemiştik. Bilgimiz dahilinde bu çalışma, uzun süredir sosyal davranışlar arasındaki nöral senkronizasyona dair ilk direkt değerlendirme oluyor, diyor Kozorovitskiy. Optogenetik, genetik olarak modifiye nöronlar içerdiğinden henüz insanlar için onaylanmadı. Yine de bu araştırma farelerdeki nöronlar arasındaki bağlantıyı çalışmada ve farklı uyaranlar karşısında nörotransmitter salınımına dair yeni bir çalışma yolu sunuyor. Bu araştırmayla hayvanlar arasındaki sosyal hiyerarşilerin nasıl kurulduğu incelenebilir. Araştırmacılar bu implant teknolojisinin gelecekteki araştırmalarda yeni bir sayfa açtığını düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kadinlar-canlilari-erkekler-araclari-daha-iyi-taniyor/", "text": "Kadınların canlı şeyleri tanımada erkeklerden daha iyi olduğu, erkeklerin ise araçları tanımada kadınlardan daha iyi olduğu ortaya çıktı. İşte bu en umulmadık sonuç; Vanderbilt psikologlarının analizleri sonucunda ortaya çıktı. Psikologlar pek çok görsel tanımlama görevini toplayarak yeni bir standart test geliştirerek obje tanımlamayı uzmanlaştırdılar. Genelde herkes sosyal iletişimleri nedeniyle yüz tanımada uzmanlaşır. Çoğu insanda diğer türden objeleri tanımada meslekleri, hobileri veya ilgi alanlarına göre tanımlamada uzmanlaşır. Ayrıca kültürel etkilerde kategorilere göre erkekler ve kadınlarda bir takım değişiklikler gösterir. 3 Ağustos'da basılan Vision Research jurnalinde yer alan makalede Vanderbilt Uzmanlık Testiyle Nesne Tanımlamada Baskın-Genel ve Baskın-Spesifik Cinsiyet Etkileri araştırma sonuçları yayınlandı. Pek çok farklı kategoride yaptığımız bu nesne tanımlama testinde , gerçekleşen rolü değerlendirdiğimizde, umulmadık bir sonuç çıkması bizi motive etti. diyor Psikoloji Profesörü Isabel Gauthier. Profesör çalışmayı doktora sonrası öğrencisi Rankin McGugin ile yürütüyor. Bu çalışma kavramsal görevlerde cinsiyet farkını ortaya koyan ilk çalışma değil.Örneğin, önceki çalışmalarda erkekleri zihinsel sıralama görevlerinde daha iyi olduğunu ortaya koymuştu. Aslında, önceki çalışmada arabaları tanımlamada erkeklerin kadınlardan daha iyi olduğu zihinsel avantaj olarak görülmüştü. Bizim bulgularımız ise kadınların nesne tanımlamada daha iyi olduğuna ilişkin açıklamanın yanlış olduğunu gösteriyor. Ayrıca nesne tanımlamanın yüz tanımlaya göre oldukça farklı bir kabiliyet olduğunu ve nesne tanımlamanın bu özellikten bağımsız olduğu belirtiliyor. Yeni araştırmada ise örneğin; arabaları, kuşları hatta mantarları tanımlamak gibi daha istisnai özellikler kıyaslandı. Bunu yapmak içinse performansları kıyaslamak gerekiyordu. Bu nedenle alanında uzman kişilerle çalışıldı mesela bir kuş uzmanı gibi . Sonrasında görüldü ki; alanında uzman kişiler başka alanlarda da diğer insanlar kadar iyi performans sergiledi. Bu nedenle görsel açıdan benzer öğeleri barındıran 8 kategoriyi içeren ; yapraklar, baykuşlar, kelebekler, dalgıç kuşlar, mantarlar, arabalar, uçaklar ve motorsikletleri içeren yeni bir test tasarlandı. Yeni testi değerlendirmek için 227 sübje kullanıldı. Ortalama 23 yaş ortalamasına sahip, 75 erkek ve 82 kadın üzerinde test yapıldı. Sonuçlar incelenmeye başladığında büyük bir cinsiyet farklılığı görüldü. Kadınlar yaşayan şeyleri algılamada erkeklere göre oldukça iyiyken, erkekler de araçları algılamada oldukça iyiler. Ayrıca katılımcıların yarısına yüz tanımlama testi uygulanarak, araç tanımlama ve yüz tanımlama arasındaki korelasyon belirlendi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kagida-basilabilen-hoparlorler-sayesinde-yeni-nesil-bir-ses-teknolojisi-doguyor/", "text": "Almanya,Chemnitz Teknoloji Üniversitesi'nden bilim insanları, kağıda basılabilecek kadar ince ve gizli bir hoparlör teknolojisi geliştirdi. Böylece uzun kağıt hoparlörler basılarak, çevreyi saran ses sistemleri yapılabilecek. Araştırmacılar, bu sayede anons sistemleri gibi iç ortam ses sistemlerini ucuza üretmeyi planlıyor. İlk olarak araştırma, üniversitenin Basım Yayın Teknolojileri Enstitüsü'nde başladı ve 2015'de T-Book adındaki gelişme ile duyuruldu. Bu illüstrasyon kitabındaki sayfalara gizlenmiş hoparlörler, kullanıcı sayfayı çevirdikçe çeşitli sesler çıkarıyordu. T-Book basılabilir elektroniklerin gelişiminde bir dönüm noktasıydı ve gelişimi de sürekli devam etti, diyor Prof. Dr. Arved C. Hübler. İlk yapılan T-Book sayfaları yarı otomatik prosesle sayfa, sayfa basılıyordu. Bu yapraklar iki iletken organik polimer yaprağı arasında, malzemeye titreşim veren piezoelektrik tabaka bulunuyor. İşte bu titreşimler ses üreterek hoparlöre dönüşüyor. Artık araştırma ekibi dikkatini T-Paper'a yöneltti. Bu yeni teknoloji sayesinde, tek parça rulo halinde hoparlör kağıdı basılabiliyor. Rulodan-ruloya adı verilen teknikle fonksiyonel tabakalar halinde lamine ediliyor. Materyaller boya olarak uygulanırken, esnek folyolardaki kaplamalar substrat görevi yapıyor. Bu teknik sayesinde elektronikler kağıda eklenerek, görünmez ve korunaklı hale geliyor, diyor Hübler. T-Paper kullanılarak, üretilen halka hoparlöre T-Ring adı verildi. Bu icadın %90'ı normal kağıttan üretiliyor ve kağıdın bir tarafı renkli olarak basılabiliyor. Ağırlığı ise 150 g (5.3 oz) geliyor. Bizim T-Ring prototipimiz 4 metreye yakın bir uzunluğa ve 56 ayrı hoparlöre sahiptir. Daire şeklini alması için 7 segment birbirine bağlandı ve sizi 360 derece saran bir ses üretebiliyor, diyor proje lideri Georg C. Schmidt. Bu tarz hoparlörler sayesinde, müzelerde, fuarlarda ya da reklam sektöründe göze batmayan ses sistemleri kurulabilir. Uzun koridorlarda iki taraf boyunca kurulacak T-Paper ses sistemleriyle homojen ses düzeni oluşturabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kalamardan-prof-melik-demirel-su-kendini-onaran-biyoplastik/", "text": "Kalamar halka dişi genetik dizininden türevlendirilen multifazlı polimer sadece bir damla su ile kendi kendini onarabiliyor. Bu polimer sayesinde günün birinde medikal implantlar ,fiber optik kablolar ve onarılması zor nesnelerin ömrü arttırılabilir. Bu plastik materyalin en büyük özelliği sadece bir damla su ile tekrar bir araya gelecek şekilde yapışabilmesi. Kendi kendine iyileşebilen başka malzemeler olsa da , hiçbirinde su kullanılmıyor, diyor Pensilvanya Eyalet Üniversitesi'nden mühendislik bilimleri ve mekanikleri bölümünden Prof. Dr. Melik Demirel . Prof. Dr. Melik Demirel ve ekibi dünyanın dört bir tarafından , kalamar halka dişi numunelerini toplayarak, yaygın kendi kendine iyileşme özelliği bulunan proteinler keşfetti. Buna rağmen Scientific Reports 'da yayınlanan araştırmada kalamardan proteinin elde edilme veriminin çok düşük olduğu belirtildi. Aslında 5000 g kalamardan ancak 1 gram elde edilebiliyor. Tabi kalamar popülasyonunu azaltmak gibi bir amaç olmadığından , araştırmacılar biyoteknoloji ile proteinlerin bakteri içinde üretmeyi başardı. Bu polimer sıcaklık yardımıyla eritilerek, solvent buharlaştırmayla kalıba sokulabilir. İki kısımlı kopolimer materyal, amorf kısmı yumuşak ve daha biçimlendirilmiş bir moleküler bir mimariye sahip. Amino asit dizilerinden oluşan işlenmiş kısım hidrojen bağlarıyla bağlanarak, kıvrımlı bir tabaka oluşturdu. Ayrıca bu kısım sayesinde polimerin dayanımı arttırıldı ama amorf kısım sayesinde de kendi kendine iyileşme sağlandı. Araştırmacılar köpek kemiği şeklinde bir polimer geliştirdi. Polimer ikiye kesildi. Sonrasında 45 0C'ye hafifçe ısıtıldı ve metal bir aletle sıkıştırıldı ve tekrar köpek kemiği şekline dönecek şekilde birleştirdi. Yapılan dayanım testleri, materyalin birleştirdikten sonra bile orijinal haline döndüğünü gösterdi. Bu sayede okyanus altında kopan fiber-optik kablolar onarılabilir ya da değiştirilebilir. Bu materyal sayesinde, böyle bir kabloyu onarmak için gereken maliyet ve zamandan tasarruf edilebilir, diyor Demirel. Yada günün birinde bu sayede yaralar iyileştirilebilir ya da farklı operasyonlarda kullanılabilir. Prof. Dr. Melik Demirel ve ekibini çalışmasında dolayı kutlarız . Videoda materyalin nasıl su ile onarıldığını görebilirsiniz. - Veikko Sariola, Abdon Pena-Francesch, Huihun Jung, Murat Çetinkaya, Carlos Pacheco, Metin Sitti, Melik C. Demirel. Segmented molecular design of self-healing proteinaceous materials. Scientific Reports, 2015; 5: 13482 DOI: 10.1038/srep13482"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kalp-onarim-ilac-adayi-rejeneratif/", "text": "MDI Biyoloji Laboratuvarı ve Novo Biosciences 'dan bilim insanları kalp krizi sonrasında kalp kası fonksiyonunu onarabilecek devrimsel bir ilaç adayı tanımladılar. npj Regenerative Medicine dergisinde yayınlanan araştırmada MSI-1436'ın zebra balığı ve farelerde kalp kas dokusunu onardığı gösterildi. WHO'ya göre her yıl kardiyovasküler hastalıklardan dolayı dünyada 17,5 milyon insan ölüyor ve milyonlarca insan zarar görüyor. Bugün halen kalp kası fonksiyonunu onaran bir ilaç mevcut değildir. MSI-1436'ın potansiyel etkisi gerçekten büyük. Eğer insanlarda da benzeri etkiler gözlemlersek, kalp hastaları için gerçekten oyunu değiştiren ilaç olabilir, ,diyor MDI Biyoloji Laboratuvarı'ndan bilim adamı Dr. Viravuth P. Yin. Enstitüden çıkan diğer bir ortak şirket Novo Biosciences ile insan klinik deneylerine geçmeyi amaçlıyor. İnsanlardan önce ilaç domuzlarda test edilecek ki, bu hayvanın kalbi insan kalbiyle en çok benzerlik gösteren kalp olma özelliğini taşıyor. Bu ilacın iki avantajından dolayı klinik aşamada düzgün bir yol izleyeceği düşünülüyor. İlk olarak MSI-1436, fareler ve zebra balıklarında doku rejenerasyonunu stimule ediyor, bu canlılar yaklaşık 450 milyon yıllık evrimsel bir farkla ayrılıyor. Bunun insanlarda da işe yarayabileceği düşünülüyor. İkincisi, şimdiden Faz 1 ve 1b klinik denemelerinde hastalar tarafından iyi tolere edildiği ve ilişkisiz endikasyon yaratmadığı belirlendi. Maksimum insan dozu 5 ila 50 kat daha yüksektir, bu bu dozun zebra balıkları ve farelerde kalp onarımını etkili bir şekilde stimüle ettiği gösterildi. MSI-1436 'ın önceki klinik denemeleri bu ilacın pazara büyük bir fark getirebileceğini gösteriyor. Laboratuvardan hastaya kadar gidecek yol halen uzun ve zorlu bir yol. Fakat MSI-1436'ın insanlarda güvenli olduğu ilaç geliştirme prosesinde gösterildi, diyor Dr. Kevin Strange. Yin tarafından orijinal araştırmada zebra balığında MSI-1436 denendi. Zebra balığı nerdeyse vücudundaki her parçayı onarabilen bir organizma. Bununla beraber MSI-1436 ile balığın % 200 ila % 300 arasında uzantısal rejenerasyonun arttığı gösterildi. Devam eden araştırmada MSI-1436'nın stimüle zebra balığı kalp rejenerasyonunu aynı ölçüde stimüle ettiği gösterildi. Bu gerçekten 'Eureka!' anıydı. Bu sonuçları Yin'i çok etkiledi ve denemeleri farklı koşullarda defalarca tekrarladı. Sonrasında fare gibi sınırlı rejenerasyon kapasitesine sahip bir memeliye geçti. Hedef ilacın daha gelişmiş organizmalarda stimüle rejenerasyonunu görmekti. Fareler ve insanlar , zebra balıkları ile aynı genetik yolları izlese de sonrasında neden bu özelliklerin deaktive olduğu halen net değil. Farelerde elde edilen sonuçlar incelendiğinde yapay kalp krizinden 24 saat sonra, verilen MSI-1436 sayesinde kalp fonksiyonunun 2 ila 3 kat iyileştiği gösterildi. Enfarktüs boyutundan azalma ve yara dokusunda % 53 küçülme, ventriküler duvar kalınlığı incelmesinde azalma ve enfarktüs bölgesi sınırında stimüle kalp hücresi çoğalması gözlendi. Hasta kalp krizi geçirdiğinde kalp kası ölür ve ilişkili skarlaşma kalp kabiliyetini engelleyerek, kalbin etkili kan pompalamasını kısıtlar. Yazarlar MSI-1436 skarlaşma ve yetişkin memelilerde kalp rejenerasyonunu indükleyebilecek ilk ilaç adayı olduğuna inanıyorlar. İlacın rejeneratif tıp alanında oldukça kullanışlı olabileceği vurgulanıyor. Ayrıca diğer ilaçların aksine geliştirilmesi birkaç yıl ve uygun maliyetle yapıldı. İlacın aynı zamanda Duchenne müsküler distropi hastalığında iskelet kas dokusunu rejenere etmede potansiyel uygulamaları olabileceği belirtiliyor. Diğer potansiyel uygulamalar ise yara iyileştirilmesi ve sinir dokusu gibi dokuların iyileştirilmesi olabilir. - Ashley M. Smith, Katie K. Maguire-Nguyen, Thomas A. Rando, Michael A. Zasloff, Kevin B. Strange, Viravuth P. Yin. The protein tyrosine phosphatase 1B inhibitor MSI-1436 stimulates regeneration of heart and multiple other tissues. npj Regenerative Medicine, 2017; 2 (1) DOI: 10.1038/s41536-017-0008-1 Günümüz de bilimin gelişme hızı, siyasi gelişmelerden daha hızlı ve bu artarak devam edecek. Çünkü bu hız, bilgisayar ve yapay zekanın da gelişimiyle logaritmik olarak artacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanalizasyon-sularindan-fosfor-elde-edilebilecek/", "text": "Yeni elektrokimyasal proses sayesinde atık sulardan fosfor ayrılabilecek. Alman araştırmacılar verimli ve çevreci bir yöntem geliştirerek, atık sulardan fosfatı ayrıştırarak gübrede yeniden yeniden kullanımına imkan tanıdı.Taşınabilir özel pilot istasyonda elektrokimyasal proses test edildi. Fosfor yaşayan organizmalar için büyük önem taşıyor. Biliniyor ki, dünyada temel fosfor kaynağı fosfat kayalarıdır. Fakat bu kaynak gün geçtikçe tükeniyor, bu nedenle fosfat fiyatları ve besin güvensizliği gitgide artıyor. Bununla beraber insan atıklarda bolca fosfor bulunuyor, fakat bu fosfor demir ve alüminyum tuzları halinde bulunduğundan gübre olarak kullanılamıyor. Bilinen yöntemlere göre, kanalizasyon sularında fosfor , bir fosfat tuzu olan strüvit şeklinde ayrılabiliyor. Bu nedenle magnezyum temelli kimyasallar kullanarak baziklik sağlanarak bu tuz çöktürülebiliyor. Fraunhofer Enstitüsü Almanya' daki araştırmacılar yeni bir elektrokimyasal method geliştirerek, hiç bir kimyasal eklemeden strüviti ayırmayı başardı. Magnezyum eklemek yerine oldukça reaktif magnezyum elektrot kullandı. Bununla beraber oldukça az enerji sarfiyatı oluyor. Pilot sistemde 2m uzunluğunda elektrolitik bir hücre kullanılarak, doğrudan atık suya konuluyor. Harcanabilir magnezyum anot ve metalik katotla elektrolitik proses ikiye ayrılıyor ve negatif yüklenen hidroksil iyonları katotta toplanıyor. Anota magnezyum iyonları suya doğru göç ederek , fosfat ve amonyum molekülleriyle reaksiyona girerek strüviti oluşturuyor. İşte bu da başka bir işleme gerek duymadan gübre olarak kullanım avantajı getiriyor. Bu yöntemle daha saf ve yüksek konsantrasyonda fosfor elde etmiş olacağız. 2050 ye kadar insan nüfusunun 9 milyara ulaşacağı düşünülürse insan atıklarından ve fosfor elde etmeye gerçekten ihtiyacımız olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanda-bulunan-bir-protein-egzersizin-bizi-nasil-genclestirdigini-aciklayabilir/", "text": "Egzersiz ve kan transfüzyonuyla, kanda yükselen trombosit faktör 4(PF4) adlı proteinin zihinsel olarak iyileşme sağladığı ve yaşlanma karşıtı olduğu bulundu. 3 farklı çalışmada aynı sonuca varan bilim insanları, PF4'ün bilişsel olarak iyileşme sağlayan süper bir kan faktörü olduğu belirtiyor. Yani egzersiz kandaki PF4 miktarını arttırarak vücudunuzun yaşlanmasını yavaşlatabilir. Araştırma, ABD'deki California San Francisco Üniversitesi'nden ve Avustralya'daki Queensland Üniversitesi'nden iki ekip tarafından gerçekleştirildi. Trombosit ya da diğer adıyla plateletler kanda pıhtılaşmada önemli bir rol oynuyor. Kanamayı durduran fiziksel tıkaç görevi görmenin yanı sıra, bu küçük, çekirdeksiz kemik iliği hücresi parçaları, aggreasyonu teşvik eden kimyasallar salgılayan granüller içerir. PF4 proteini de, immün sistemin yaralar ve enfeksiyon üzerindeki tepkisine katkıda bulunur. Öyle görünüyor ki, bu protein yaşlanma karşıtı mekanizmalarda da yer alıyor. Bu protein beyin,karaciğer ve böbreklerde klotho adı verilen enzimlere yön veriyor. Genç kanı,klotho ve egzersiz beynimize bir şekilde , Hey, kendini iyileştir, diyebilir. PF4 sayesinde bu yenilemenin ardındaki dili öğrenmeye başlıyoruz, diyor UCSF'den anotomici Saul Villeda. Genç kanı çalışmasında, yaşlı farelere enjekte edilen PF4 proteininin beyindeki enflamasyonu azalttığı ve hayvanlarda hafızayı iyileştirdiği gösterildi. Özellikle yaşlandıkça kötüleşen sağlık durumlarının bir kısmını geri çevirdiği görüldü. Bu araştırma parabiyoz olarak da bilinen önceki araştırmanın üzerine kuruldu. Bu araştırmada genç insanların veya diğer hayvanların kanının gençleştirici etkisi üzerine kuruldu. İşte genç kanında karakteristik olarak PF4'ün daha fazla olma eğilimindedir. İkinci araştırmada ise bilim insanları PF4 ile membran proteini klotho arasında bağ kurmaya çalıştı. Daha önceki araştırmada klothonun bilişsel gücü arttırdığı gösterilmişti. PF4 ise bu desteğin beynin sağ loblarına aktarılmasında görev alıyor. Hem genç hem de yaşlı fareler, daha sonra PF4'ü serbest bırakan klotho enjeksiyonundan sonra davranış testlerinde iyileşme gösterdi. Bu , beynin anıları oluşturduğu hipokampusta yeni bağlantıların oluşumunu artırdı . Son olarak üçüncü çalışma, egzersizin farelerin kanına daha fazla PF4 saldığını buldu. PF4'ün yeni beyin hücrelerinin oluşumunda rol oynadığı ve ayrıca yaşlı farelerde hafıza fonksiyonlarını iyileştirdiği gözlemlendi. Egzersizin beyni zinde tutmaya yardımcı olabileceğini zaten biliyoruz ve görünen o ki PF4 bunda rol oynuyor. Gelecekte, normal bir şekilde aktif olamayan kişilere egzersizin faydalarını sağlayacak terapiler geliştirilebilir. Bu çalışmaların tümü fareler üzerinde gerçekleştirilmiş olsa da, bu bulguların büyük olasılıkla insan vücudu için de geçerli olacağı düşünülüyor . PF4 beyin sağlığının habercilerinin gelecekteki tedavilerde yardımcı olabileceği çeşitli yollar öneriyor . UCSF nöroloğu Dena Dubal, Birbirimizden bağımsız ve şans eseri aynı şeyi bulduğumuzu anladığımızda gerçekten çok şaşırdık, diyor . Araştırma Nature , Nature Aging ve Nature Communications'da yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanser-hucrelerini-normale-donusturebilecek-protein-bulundu/", "text": "Kanser araştırmacılarının en büyük rüyası günün birinde tümör hücrelerinin tekrar eski sağlıklı haline dönüştürmektir. Mayo Klinik Florida 'dan araştırmacılar kanser hücrelerinin tekrardan programlayarak normal hallerine dönüştürecek bir yol buldular. Nature Cell Biology dergisinde yayınlanan araştırmada, umulmadık yeni bir biyolojinin sağladığı kod sayesinde, kanseri kapatacak bir yazılım gibi, sunuluyor. Bu kod adhezyon proteinlerini açığa çıkararak, mikroRNAlar adı verilen mikroprossesör ile etkileşime giriyor. miRNA'lar hücresel programlarla eşzamanlı olarak grup genlerinin ifadesini regüle eder. Araştırmacılar normal hücrelerin birbiriyle iletişime geçtiğinde, özel bir miRNA'ların altgrubundaki genleri baskılayarak hücre üremesini düzenlediğini gösterdi.Buna rağmen ,kanser hücrelerinde bu yapışma bozularak, miRNA'lar düzensizleştirerek, hücre üremesinin kontrol dışına çıkıyor. Araştırmacılar laboratuar deneylerinde, kanser hücrelerinde miRNA seviyeleri normal seviyeye çekilerek, kontrol hücre bölünmesi geri çevrildi. Bu araştırmayla birbirinden çok uzak iki araştırma alanı bir araya geliyor; hücre-hücre adhezyonu ve miRNA biyolojisi gibi hücre davranışında adhezyon proteinlerin rolü gibi uzun soluklu bir problem yeniden çözülebilir. En önemlisi de, kanser terapisi için yeni bir stratejiyi açığa çıkarması olacak, diyor araştırma lideri Antonis Kourtidis. Fakat bu problem, E-cadherin ve p120 catenin adı verilen adhesyon proteinlerinin epitelyum dokularının oluşmasında uzun süredir tümör baskılayıcı olduğuna dair raporla çelişiyor.Buna rağmen, biz bu hipotezin doğru olmadığını bulduk. E-cadherin ve p120'nin halen tümör hücrelerinde bulunsa da fakat ilerleme gerekiyor. Bu nedenle bu moleküllerin, iyi ve kötü olmak üzere iki yüzü olduğunu düşünmemize yol açtı. İyi olduklarında hücreler normalleşiyor ve kötü olduklarında tümör oluşumuna neden oluyor. Bu regülasyon davranışını anlamak için araştırmacılar apikal PLEKHA7 proteini çalıştı. Bu protein E-cadherin ve p120 ile ilişkili ve normal polarize epitelyum hücrelerinin baş kısmında bulunuyor. Araştırmacılar PLEKHA7'nin hücrelerin normal halinde bulunduğunu ve miRNA setlerinde kaynak olarak gösterildiğinde, E-cadherin ve p120 'ye bağlandığını keşfedildi. İşte bu durumda E-cadherin ve p120 iyi tümör baskılayıcı taraflarını açığa çıkarıyor. Buna rağmen, miRNAlar PLEKHA7 kaybından sonra tepe adhezyonu kompleksini kaybederek, miRNA yanlış düzenlenmesine neden oluyor, bu da E-cadherin ve p120 kötü yani onkojenik taraflarına döndüğünü gösterdi, diyor Dr. Anastasiadis. Araştırmacılar PLEKHA-7 mikroişlemci kompleksinin erken kaybının kansere neden olabileceğine inanıyorlar. Bu kompleksin kaybında kötü P120 aynı freni olmayan tam depo dolu bir araba gibi gidiyor. Araştırmacılar miRNA'ları kullanarak kanser hücrelerinin normal seviyelere indirebileceklerini düşünüyorlar. Dr. Anastasiadis , Başlangıçta bazı agresif kanser tiplerinde yapılan deneyler gerçekten umut vaat ediyor, diyor. - Siu Ngok, Ryan Feathers; Lomeli Carpio; Tiffany Baker; Jennifer Carr; Irene Yan; Sahra Borges, Edith Perez, Peter Storz, John Copland, Tushar Patel, E. Aubrey Thompson, Pamela Pulimeno, Sandra Citi. Distinct E-cadherin-based complexes regulate cell behaviour through miRNA processing or Src and p120-catenin activity. Nature Cell Biology, 2015 DOI: 10.1038/ncb3227"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanser-ilaci-sayesinde-down-sendromu-gibi-hastaliklar-tedavi-edilebilir/", "text": "FDA onaylı kanser ilaçları sayesinde Down sendromu ve Fragile X sendromu gibi beyin hastalıklarıyla ilgili bozukluklar engellenebilir.Araştırmacılar bu kavramı kanıtlamak için beyin fonksiyon bozukluğu olan meyve sinekleriyle çalışarak, araştırmayı eLife dergisinde yayınlandı. Fragile X modelli sinek larvalarına nilotinib veya bafetinib gibi lösemi ilaçları vererek nöron başlarındaki saldırgan büyümeyi önledi. Aynı zamanda tirosin-kinaz inhibitörlere sahip ilaçların sağlıklı sineklerde nöron gelişiminde ve büyümede yan etki göstermediği belirtildi. Bu araştırma Dscam proteinin ifadesinden kaynaklanan beyin bozukluklarını tedavide potansiyel olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Bu protein hem Down, hem de Fragile X sendromunda problem yaratıyor, diyor kıdemli araştırma yazarı Bing Ye. Yüksek Lisans öğrencisi Gabriella Sterne ve doktora öğrencisi Jung Hwan Kim araştırmanın yardımcı birincil yazarları olarak geçiyor. Down sendromu 21. Kromozomun ekstra kopyalanmasından doğarken, Fragile X 'de tek bir genin mutasyonu neden oluyor. Daha önceki Bing Ye laboratuvarı araştırmalarında bu iki hastalık arasında iki muhtemel bir bağlantı olduğu gösterilmişti. Bu hastalığın ilk safalarında nöronlar DSCAM geni adı verilen yüksek seviye proteinleri üretiyor. Bu protein nöronların uzaması ve dallanmasında geni etkiliyor. DSCAM olarak adlandırılıyor ve DSCAM seviyeleri düşmediğinde problemler ortaya çıkmaya başlıyor. Sineklerde DSCAM seviyeleri yüksek olduğunda nöronlar aşırı uzadığından dallar koparak, yanlış bağlantılar oluşabiliyor. Fakat insanlarda beyin ve sinir sistemleri o kadar karışık ki DSCAM disregülasyonundan kaynaklanan bozukluklar halen tam olarak tanımlanmış değil. Yapılan deneylerde araştırmacılar DSCAM proteinin Abelson tirosin kinaz proteiniyle etkileşime girdiğini gösterdi. Yüksek DSCAM seviyesine sahip sineklere kanser ilacı verildiğinde, Abl'nin DSCAM'i bloke ettiği gösterildi. Bir deneyde aşırı DSCAM' e sahip sineklerin normalde % 50 daha uzun nöron başlarına sahip olduğu görüldü. Fakat kanser ilacıyla tedavi edilen sineklerde , nörona başlarında ancak % 15 yükselme görüldü. Diğer bir deneyde ise Fragile X genetik modeli kullanılarak normalde üç kat daha uzun presinaptik terminallere sahip sineklere ilaç verildiğinde terminal artışının ancak kontrol grubuna göre ancak % 3 olduğu görüldü. Bir sonraki adım fare modelleri kullanarak bu beyin abrnormalliklerini test etmek olacak. Onkologlar ve ilaç şirketleriyle işbirliği yaparak, Abl inhibitörlerinin güvenliği test edilebilir, diypr Ye. Araştırma National Institutes of Health, the Michigan Üniversitesi Protein Folding Disease Initiative ve the Pew Scholars Program in the Biological Sciences tarafından destekleniyor. - Gabriella R Sterne, Jung Hwan Kim, Bing Ye. Dysregulated Dscam levels act through Abelson tyrosine kinase to enlarge presynaptic arbors. eLife, 2015; 4 DOI: 10.7554/eLife.05196"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanser-ve-yaslanmada-etkin-olan-telomeraz-enziminin-yapisi/", "text": "UCLA ve UC Berkeley ' den bilim adamları sonunda telomeraz enziminin nasıl farklı parçaların oluşumuyla birleşerek, üç boyutlu yapı kazandığını açığa çıkardı. Telomeraz enziminin ilk görsel haritasının yaratılmasıyla, özellikle kanser ve yaşlanma üzerinde hastalıklara karşı yeni buluşlar yapılarak, önemli bir atılımın gerçekleşeceği belirtiliyor. Bu alanda çalışan herkes telomeraz enziminin yapısını merak ediyordu. İşte oradaydı bulmuştuk, o an çok heyecanlandım. Enzimin yapısını ilk gören biziz, diyor UCLA' dan Kimya ve Biyokimya Profesörü Juli Feigon. Bilim adamları enzimin her bir parçasının pozisyonlarının enzimin aktif bölgesiyle ilişkili olduğu ve organizasyonu tamamladığını gösterdi. Ayrıca farklı parçalar, enzim aktivitesini ve biyokimyasal fonksiyonu gösteriyor. 11 Nisan' da yayınlanan araştırma Nature dergisinde yayınlandı. Buluş teknolojideki son gelişmeler sayesinde yapıldı. 5 yıl önce teknoloji bu kadar gelişmediğinde telomeraz enziminin yapısını keşfetmek mümkün değildi. Gelişmiş elektron mikroskopları sayesinde enzimin yapısı anlaşılabildi. Enzimin yapısını açığa çıkarmak için her türlü yöntemi deneyen ekip, sanki bir bulmaca çözer gibi parçaları birleştirerek bulmacayı çözdü. Telomeraz enzimi kromozomların sonundaki telomerlerden salgılanıyor. Telomerler aynı ayakkabı bağcıklarının sonundaki plastik uçlarına benziyor ve genetik bilgiyi koruyor. Her hücre bölünmesi gerçekleştiğinde telomerler kısalıyor ve aynı fitili ateşlenmiş bir saatli bomba gibi yavaş yavaş azalıyor. İşte telomerlerin sonuna gelindiğinde hücrenin ölümünü tetikleyerek, yaşlanma prosesini başlatıyor. İşte bu nedenle bu enzim yaşlanma ve kanser açısından çok önemli. Çoğu hücrede telomeraz seviyeleri göreceli olarak düşükken, kanser hücreler anormal bir şekilde % 80- % 90 daha fazla telomeraz aktivitesine sahipler. Bu nedenle telomerlerin kısalması engelleniyor ve tümör hücreleri daha geç yaşlanıyor. Fakat telomeraz enzimin keşfedilmesiyle , kanser için yeni ilaçlar geliştirilebilir. Telomeraz enziminin inhibe edilmesi sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserin durdurulmasını sağlayacak ilaçların tasarlanmasını sağlayacak. Önceki kanser terapilerinde kanser hücrelerini yok etmek gözü kapalı hedefi vurmaya çalışmak gibiydi. Fakat bu yeni buluşla her şey oldukça kolaylaşacak. Bilim adamları telomeraz enziminin yapısını Tetrahymena thermophila adı verilen tek hücreli ökaryotik organizmada ilk kez tanımlayarak 2009' da Nobel Tıp ödülünü almışlardı. Prof. Kathleen Collins, Tetrahymena telomeraz enzimini inceleyerek enzimin genetik ve biyokimyasal yapısının çözülmesini sağlamıştı. En büyük sürprizlerden biri ise p50 proteinin Tetrahymenatelomerase' a destek olarak komplekle dinamik hareket içinde olduğunu ve enzim aktivitesinden ve diğer proteinlerin komplekse katılmasında önemli bir rol oynadığının anlaşılması oldu. Buluşun en iyi yanı ise , bu sayede pek çok problem çözülebilecek. - Jiansen Jiang, Edward J. Miracco, Kyungah Hong, Barbara Eckert, Henry Chan, Darian D. Cash, Bosun Min, Z. Hong Zhou, Kathleen Collins, Juli Feigon. The architecture of Tetrahymena telomerase holoenzyme. Nature, 2013; 496 (7444): 187 DOI: 10.1038/nature12062"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanserin-erken-teshis-ve-tedavisinde-benzersiz-biyoelektrik-sinyal-yontemi/", "text": "Tufts Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Fen Bilimleri Fakültesi tümör hücresine dönüşme aşamasındaki hücrelerin biyoelektrik sinyallerle tanınabileceğini ortaya koydu. Bu sayede kanseröz hücre sıklığını hücrelerin elektrik yükünü değiştirerek azaltabilecekler. Doktora öğrencisi olan Brook Chernet, Rejeneratif ve Gelişimsel Biyoloji Merkezi yöneticisi ve biyoloji profesörü olan Dr. Michael Levin ile birlikte yaptıkları araştırmada kanserin erken teşhisinde bir biyoelektriksel yöntem bulduklarını söylüyor. Ayrıca voltaj değişimlerinin salt kanser belirtisi olmadığını aynı zamanda kanser oluşup oluşmayacağının belirleyicisi olduğunu saptadıklarını da ekliyor. Biyoelektrik sinyaller hücrelerin büyüme ve çoğalmalarını düzenleyen kontrol mekanizmalarında önemli rol oynuyorlar. Chernet ve Levin , Xenopus laevis kurbağa embriyolarında yaptıkları deneylerde tümöre dönüşen hücrelerin biyoelektrik özelliklerini araştırmışlar. Bir önceki çalışmalarında Tufts araştırmacıları, hücre zarı voltajını değiştirmenin hücre çoğalması, hücre göçü gibi hücre davranışlarını nasıl etkilediğini ve organ oluşumu veya rejeneratif onarımını sağlamada kullanılabileceğini göstermişlerdi. Şimdiki çalışmalarında ise biyoelektrik sinyal şebekeleri bozulan hücrelerde normal gelişim pateninin durduğu ve bu durumun kanser oluşumuna yol açtığı hipotezini ortaya attılar. Araştırmacılar kurbağa embriyolarına Gli1, KrasG12D ve Xrel3 gibi insan onkogenlerini kodlayan mRNA'ları enjekte ederek tümör gelişimini başlatmışlar. Embriyolarda melanom,lösemi, akciğer kanseri, rabdomiyosarkom gibi insan kanserlerinde de oluşan tümör benzeri oluşumlar gelişmiş. Voltaj duyarlı boya ile floresan mikroskopisinde tümör hücrelerini incelediklerinde aslında bir keşifte bulunduklarını fark etmişler. Tümör hücrelerinin etrafındaki dokuya göre benzersiz bir depolarize hücre zarı voltajı olduğu ve bu özgün biyoelektrik sinyaliyle ayırt edilebildiklerini söylüyor Chernet. Tufts biyologları biyoelektrik kodu değiştirip tümör hücrelerini hiperpolarize ederek anormal hücre gelişimini baskılayabildiklerini gösterdiler. Tümör gelişimini sağlayan depolarizasyonu tersine çevirmek için hücrelere özel olarak seçilmiş iyon kanallarını kodlayan mRNA'ları enjekte etmişler. Bu şekilde hiperpolarize edici kanal tedavisi uygulanan embriyolarda tümör gelişimi çok daha az saptanmış. Kanserin erken teşhisini sağlamayı ve ilerlemesini durdurmayı hedefleyen bu araştırma sayesinde kanser, insanların korkulu rüyası olmaktan çıkacak gibi görünüyor. Araştırma Referansı: Chernet, B. T. and Levin, M. Transmembrane voltage potential is an essential cellular parameter for the detection and control of tumor development in a Xenopus model. Disease Models & Mechanisms, 8 February 2013 DOI: 10.1242/dmm.010835,"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kanserli-hucrelere-tuz-tasiyarak-yok-edecek-molekul-gelistirildi/", "text": "Teksas Üniversitesi ve diğer enstitülerden bilim insanları kanserli hücrelere sodyum ve klorür iyonları taşıyarak, kendi kendini yok etmeleri sağlayacak bir molekül geliştirdiler. Nature Chemistry dergisinde tanımlanan sentetik iyon taşıyıcı madde, neredeyse 20 yıllık hipotez , yeni antikanser ilaçları ve sistik fibrosiz hastaları için yeni tedavi yöntemi olabilir. Daha önce sentetik iyon taşıyıcıları üretilse de bu sefer gerçek biyolojik bir sistemde denenerek hücrelerin kendi kendini yok etmesi sağlandı. Normalde hücre zarlarının içinde stabil bir iyon konsantrasyonu vardır. Bu denge bozulduğunda apoptoz adı verilen programlı hücre ölümüne neden olur. Normalde insan vücudu da tehlikeli ve hasarlı hücrelere karşı bu mekanizmayı kullanıyor. İşte aynı şekilde kanserli hücrelerde bu iyon dengesi bozulursa hücreler apoptoza gidebilir. Fakat hücre kanserli olduğunda iyon taşıma sistemini değiştirerek apoptozu bloke eder. İşte yaklaşık 20 yıl önce prodigiosin adı doğal bir madde bulundu. Bu madde doğan iyon taşıyıcı ve antikanser etkisi var. O zamandan beri her kimyagerin rüyası olduğunu söylüyor, Teksas Üniversitesi'nden Prof. Jonathan Sessler. Araştırmada bu maddeyle aynı fakat daha iyi çalışan sentetik bir kimyasal geliştirerek, sistik fibrosiz gibi klor kanallarının çalışmadığı hastalıklar tedavi edilebilecek. Prof. Sessler , Southampton Üniversitesi ve Kral Abdulaziz Üniversitesi'nden Prof. Philip A. Gale birlikte çalışarak bu rüyayı gerçekleştirdi. Teksas Üniversitesi'nden araştırmacılar klorür iyonlarına bağlanan bir molekül geliştirdiler. Molekül sanki organik bir battaniye gibi klor iyonunu sararak hücre membranında çözüyor. Araştırmacılar büyük kısmı lipitlerden oluşan taşıyıcının model hücrede bulunan sodyum kanallarını kullanarak, sodyum iyonlarını hücreye verimli bir şekilde aktardığını gösterdi. Sonrasında ekip, bu moleküllerin insan kanser hücresi kültürlerinde deneyerek, planlı hücre bölünmesini tetiklediğini gösterdi. Anahtar bulgulardan biri ise hücrenin iyon konsantrasyonunun apoptoz tetiklenmeden önce değişmesinin, hücre ölümünün yan etkilerinin biri yerine geçmesiydi. Böylece biz sentetik taşıyıcı sayesinde hücreye doğru klor akış mekanizmasındaki döngüyü kapatarak ,hücrede apoptozu tetikledik.Bu yaklaşım sayesinde yeni nesil kanser ilaçları yapabiliriz, diyor Sessler. Sessler bununla beraber sentetik molekülün sadece kanserli değil, sağlıklı hücreleri de tetiklediğini belirtiyor.Etkili bir kanser tedavisi yaratmak için sadece kanserli hücrelere bağlanan bir tedavi geliştirmek gerekiyor. Bu ise yine Sessler 'in laboratuarında sentezlenen texapirinin sentetik taşıyıcıya bağlanmasıyla çözülebilir. 20 yıllık hipotez böylece artık kanıtlandı ve yeni nesil bir kanser ilacı olmak için klinik testleri bekliyor. Yorum : Ülkemizde gün geçtikçe önemini yitiren fizik,kimya,biyoloji,matematik gibi ana bilim dallarının puanları birbir düşerken, devlet bilim insanlarına kadro açmayı reddetmektedir. Anlaşılan devlet neredeyse bütün bilimsel çalışmaların ana bilim dallarından çıktığını unutmuş. Kimya gibi önemli bir bilim dalına önem vermemek, zaten bilimden anlamamak doğrudan karanlık çağlara dönmekle aynı. - Sung-Kyun Ko, Sung Kuk Kim, Andrew Share, Vincent M. Lynch, Jinhong Park, Wan Namkung, Wim Van Rossom, Nathalie Busschaert, Philip A. Gale, Jonathan L. Sessler, Injae Shin. Synthetic ion transporters can induce apoptosis by facilitating chloride anion transport into cells. Nature Chemistry, 2014; DOI:10.1038/nchem.2021"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/karanlik-madde-dedektoru-en-uzun-yarilanma-suresine-sahip-madde-ksenon/", "text": "Karanlık madde deneylerinde henüz elle tutulur bir kanıt bulunmasa da, bu deneyler yeni ve inanılmaz keşiflere öncülük ediyor. XENON1T deneyinde bugüne kadar diğer elementlerde bile görülmeyen ve evrenin yaşından trilyonlarca kat daha fazla yarılanma ömrüne sahip bir madde keşfedildi. İşte bu madde 18 sekstrilyon yılla, Ksenon 124'dür. Yarılanma ömrü; o radyoaktif maddeyi oluşturan atomların yarısının diğer bir elemente dönüşmesi için geçmesi gereken ortalama süredir. Ksenon 124'ün yarılanma ömrünün 160 trilyon yıl olduğu düşünülmekteydi, fakat yeni gözlem sayesinde bu süre kat be kat arttı. Bu yeni araştırmaya göre ksenon 124'ün yarı ömrü 18 sekstilyon yıl , yani 18'den sonra 21 sıfır var. Eğer evrenimizin yaşının 13.8 milyar yıl olduğu düşünülürse, ksenonun yarılanma ömrünün trilyonlarca kat fazla olduğunu görebilirsiniz. Yani ksenon 124 bugüne kadar bir maddede ölçülen en uzun yarılanma ömrüne sahip olarak, tacı 19 kentilyon yarılanma süresine sahip bizmut 209'dan alıyor. İşte bu nedenle ksenon atomlarının yarılanması gerçekten çok nadir bir olaydır. Fakat bir çok atomu aynı anda izleyebilirsek bu olayı yakalama şansımız artar. İşte bu nedenle XENON1T deneyinde 1300 kg ağırlığında sıvı ksenon dolu bir tanka ve foton,parçacıklara duyarlı dedektörler kuruldu. Böylece bu olaylarda yayılan parçacıklar gözlenebilecekti. Araştırmacılar bir yıllık veriyi incelediklerinde, birkaç düzine yarılanma gözlediklerini raporladı. Bu olaya elektron yakalama deniyor, elektron atom çekirdeğine girdiği yerde, protonu nötrona çeviriyor, bu da yarılanmasına neden oluyor. Bu durumda araştırmacılar tek seferde çifte elektron yakalama gördü. Normalde bir elektron gelir ve bir nötron çıkar.Bu nötrino tamamlanmış enerjiye sahiptir, bu nedenle kütle salınır. Bu proses sıklıkla nükleer parçacık fiziğinde görülür ve gayet iyi anlaşılmıştır. Fakat daha önce çekirdeğe iki elektronun aynı anda girerek, iki nötrino verdiğini görmemiştik, diyor yardımcı yazar Christopher Tunnell. Her ne kadar bu devrimsel keşif t XENON1T deneyinin birincil hedefi değildi. Bu deney karanlık maddeye dair kanıt bulmak için tasarlandı. Karanlık maddenin evrende normal maddeden 5 kat daha fazla olduğu düşünülüyor. Bu deneyler sayesinde karanlık maddenin normal maddeyle iletişime girdiği çok nadir zamanlardan biri yakalanabilir. Bugüne kadar bu olay yakalanmamış olsa da, bu veriyle yeni gözlemler yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/karanlik-madde-dedektoru-yanlislikla-karanlik-enerjiyi-tespit-etmis-olabilir/", "text": "Geçtiğimiz sene fizikçiler deneysel karanlık madde dedektörünü test ederken, tuhaf bir sinyal yakaladı. Cambridge Üniversitesi'nden fizikçiler o zamanlar bu sinyale bir anlam verememişlerdi, şimdi bu sinyalin karanlık enerjinin doğrudan tespitine dair ilk kanıt olabileceğini öne sürüyorlar. Lambda Soğuk Karanlık Madde Modeli'ne göre evrenin genişlemesine neden olduğu düşünülen evrenin % 68'ini karanlık enerji, % 27'sini karanlık madde , bildiğimiz maddenin %5'ini oluşturduğu düşünülür. Karanlık enerjinin evrenin genişlemesine neden olan gizemli bir kuvvet olduğu düşünülüyor. İtalya'da Apenin Dağları'nın derinliklerinde yer alan XENON 1T deneyinde ksenon dolu büyük bir tankta yapılan deney, muhteşem bir gelişmeye imza atmış olabilir. Deneydeki ana fikir; eğer bir karanlık madde parçacığı hızla tanka girerse, ksenon atomlarını uyararak bir ışık patlaması ve elektron salınımı yapabilir ki, bu da uygun sensörlerle tespit edilebilir. Normalde karanlık madde, ışıkla etkileşime girmiyor fakat kozmik ölçekte yıldızlar, galaksiler ve galaksi kümelerinde kütleçekimsel bir etki yaratmasıyla biliniyor. Fakat karanlık madde parçacıklarının, normal madde parçacıklarına çarpabildiği ve bunun doğru ekipmanla tespit edilebileceği düşünülüyor. Malesef hiçbir şey göründüğü kadar basit değil. Diğer bilinen parçalar da benzeri bir etkiye sahiptir. Bu nedenle deneyi yeraltında gerçekleştirerek gürültü minimize ediliyor. Böylece bilim insanları beklenilen olayların arka plan seviyesini ölçüyor ve sonra bundan daha yüksek deteksiyonları kontrol ediyor. İlk zamanlar en başta gelen aday, hipotetik bir temel parçacık olan güneş axionuydu. Adından da anlaşılacağı gibi bu Güneş tarafından üretiliyor ve bunlar karanlık madde değil ama fakat kanıt bile olsalar kıymetli olurdu. Fakat sonra yapılan araştırmalar gösterdi ki, gözlenen sinyali oluşturmak için çok fazla güneş axionu gerekiyor. Güneş aksiyonu yerine başka bir suçlu bulundu, karanlık enerjinin dördüncü taşıyıcı parçacığı. Bu kuvvete itici kuvvet deniyor ve öyle görünüyor ki evrenin hızlanmasına neden oluyor. Bu parçacık için bir modelde bukalemun parçacıkları adı veriliyor. Özellikle bu parçacıkların farklı kütleleri olduğu tahmin ediliyor ve etkisi çevresindeki maddeyi temel alıyor. Dünya gibi büyük kütleli alanlarda kütleleri fazla ama kuvvet çok kısa mesafede etkilidir. Yıldızlararası uzayın maddeye yakın olsa da bukalemunlar küçük kütlelere sahipse de etkileri daha uzağa ulaşabilir. Bu türde bir değişme karanlık malzemenin tuhaf bir şekilde gözlenmesi açıklıyor. Herhangi bir etkisi yok gibi gözükse de galaktik ölçülerde güçlü bir etkiye sahiptir. Kurdukları hipotez biraz az güvenilir olabilir fakat bu fikirler kanıta ulaşmak için veya ona karşı kullanılabilir. Cambridge ekibi olay fazlalıklarında bukalemunların karanlık enerji taşıyıcısı olduklarına dair kanıt bulmuş olabileceklerini düşünüyor. Araştırmacılar Güneş tarafından üretilen bukalemun parçacıkların XENON1T dedektörüne geçtiğinde neler olabileceğine dair bir modelleme geliştirdi. Tabi ki çıkan sinyal gözlenen kadar tuhaf oldu. Bu fazlalığın prensipte karanlık madde değil de karanlık enerji tarafından oluşabileceğini öğrenmek gerçekten sürpriz oldu. Bulmaca parçaları birbirine bu şekilde oturduğunda, gerçekten özel bir an oluyor, diyor araştırmanın ilk yazarı Dr. Sunny Vagnozzi. Elbette bu konu kapanmaktan halen çok uzak. Fazlalık olaylar henüz onaylanmasa da bu deneyin gelişmiş versiyonları bu sonuçları doğrulayabilir. Öncelikle bunun şans eseri olmadığını bilmeliyiz. XENON1T gerçekten bir şeyler görmüş olabilir fakat benzeri fazlalıkların gelecekte deneyde tekrar görülmesini bekliyoruz tabi bu sefer daha güçlü bir sinyalle, diyor araştırmanın yardımcı yazarı Dr. Luca Visinelli. Araştırma Physical Review D. Dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/karbon-nanotup-duz-panel-isiklari-ile-ledin-otesi/", "text": "2014 Nobel Fizik Ödülü Ledleri keşfeden bilim insanlarına verilse de daha verimli ve az enerji harcayan lambalar arama ihtiyacı halen sürüyor. Yeni nesil karbon nanotüplerden yapılan daha parlak , daha az güç tüketen ve daha ucuz yapılan yeni nesil lambalar sayesinde belki de gelecekte LEDlerin yerini alacaklar. Tohoku Üniversitesi'nden bilim insanları LED'lerden nerdeyse 100 kat daha az enerji (0,1 Watt) tüketecek karbon nanotüp ışık kaynağı geliştirdi. Review of Scientific Instruments dergisinin AIP tarafından yayınlanan araştırmaya göre fosfor ekran ve tek duvarlı nanotüp elektrotlar diot yapısında kullanılarak cihazın fabrikasyonu ve optimizasyonu sağlanabilir. Bunu mikroskopik ölçekte tungsten filamentlerden oluşan bir alan gibi düşünebilirsiniz. Cihazı yüksek kristallikte tek duvarlı karbon nanotüplerin organik solventle karışımıyla birleştirdiler. Böylece karışımı pozitif elektrota dönüştürdüler ve ışık panelini de zımparayla ışık paneli yapacak şekilde zımparaladılar. Bu sayede büyük stabil ve homojen bir akım yayılımıyla düşük enerji tüketimi yaptılar. Parlaklık verimi sayesinde, tüketilen elektrik gücüne karşılık üretilen ışık kaynağı ölçülüyor. Örneğin LED'ler 100 lümen/vat tüketirken, OLED'ler 40 Lümen/vat tüketiyorlar. Cihaz diot benzeri bir yapıya sahip olsa da , ışık yayım sistemi diotlar gibi yarı iletken tabakalardan oluşmuyor ve elektriksel özellikleri dopant adı verilen safsızlıkların katılmasıyla kontrol edilebiliyor. Yeni cihazdaki ışınım sistemi ise daha çok katot ışın tüpleri gibi çalışıyor. Burada karbon nanotüpler katot gibi, vakum boşluğundaki fosfor ekran ise anot gibi çalışıyor. Güçlü elektrikli alanı içinde katot yoğun ve yüksek hızlı elektron ışınlarının nanotüp çubuklarına yollayarak alan emisyonu yaratıyor. Elektronlar vakum içindeki oyukta uçarak fosfor ekrana çarparak parlama yapıyor. Biz yüksek kristalli tek duvarlı karbon nanotüplerden oluşan anotu ve fosfor ekranla geliştirilmiş anotun flicker alanı emisyon akımı oluşturmadığı ve yüksek parlaklıkta homojenite ürettiğini bulduk, diyor Shimoi. Alan emisyon elektron kaynakları yoğun elektron ışınımları yaptığından konvansiyonel termiyonik katotlarda bin kat daha yoğunlar. Yani alan emisyon kaynakları çok daha az güç tüketerek daha doğru ve kolay kontrol edilebilen elektron akımları sağlıyor.Bu sayede daha ucuza karbon nanotüp ışıklar yapılarak karbondioksit emisyonu azaltılarak çevreci bir çözüm yaratılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/karbon-nanotupler-sayesinde-kaynama-sicakligindaki-su-donduruldu/", "text": "Deniz seviyesinde saf su 0 C'de donar ve 100 C'de kaynar değil mi? Normalde evet, fakat MITden araştırmacılar karbon nanotüplerde bulunan ufak boşlukların içinde kaynama sıcaklığındaki suyun donabileceğini keşfetti. Bu bulgu sayesinde proton ileten buz hatları gibi uygulamaların yaratılabileceğini düşünülüyor. Su sıvı, katı ve gaz halinde değişim gösterdiğinde, sıcaklık temel faktör değildir. Basınç düşürülerek suyun kaynama noktası olabildiğince düşürülebilir. Ayrıca su nanometre ölçeğine hapsolduğunda , bu yılın başlarında keşfedildiği üzere tuhaf bir dördüncü hale bürünüyor. Bu araştırma 1990lara kadar gidiyor, su hidrofobik materyallerle bir an sarılırsa anında buharlaşıyor. İşte bilim insanları havadan su elde etmek için nano çubuklar yarattıklarında benzeri bir fenomen gözlemlediler. Eğer bir sıvıyı nano boşluğa hapsederseniz, onun faz davranışını gerçekten bozabilirsiniz. Bu etki herkesin beklediğinde çok daha büyük olmaktadır, diyor araştırmanın baş yazarı Michael Strano. Araştırmacılar suyun kaynama ve donam sıcaklığında değişimler beklerken, sonuçlar karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Sonuçlar beklenenden gerçekten çok daha fazla bir yönde ilerledi. Donma noktas düşeceğine yükseldi. Bir testte nanotüpteki su , 105 ila 151 C arasında dondu. Daha önce yapılan simülasyonların oldukça değişik getirileri oldu. Araştırmacılar nanotüplerin yarıçapında, 0,01 nm kadar değişiklik yaratıldığında suyun donma noktasında onlarca derece fark olabileceğini keşfettiler. Sonrasında titreşimsel spektroskopi kullanarak sadece nanotüp boyunca sadece uyun hareketi değil aynı zamanda fazının da izlenebileceği anlaşıldı . Su katılaştığı zaman , yani buz olmasına gerek olmadan bu faz bulunabiliyor. Ekip halen buzun kristal yapısını içerdiğini onaylamadı. Peki bu tuhaf materyaller ne yapabiliriz? Bu sayede materyaller üzerinde buz hatları geliştirilerek protonlar 10 kat daha hızlı iletilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/karbondioksit-veya-atiklar-yakita-cevirebilecek/", "text": "Massachusetts Teknoloji Enstitüsü' ndeki bilim adamları genetik açıdan değiştirilmiş organizmaların karbondioksiti benzin türevi bir yakıta çevirebileceğini kanıtladı. Ralstonia eutropha adı verilen toprak bakterisinin doğal eğilimi değiştirilerek, bütün enerjisini kompleks karbon bileşikleri yapmaya yönlendirildi. Genetiği değiştirilmiş mikroplar normalde fruktozdaki karbonu alıyor fakat, yakında endüstriyel karbon dioksiti çekerek gaz emisyonlarını düşürmede kullanılabileceği belirtiliyor. MIT ekibi mikrobun genlerini modifiye ederek, karbonu izo bütanole çevirmeyi başardı. Bu madde doğrudan veya benzinle karıştırılarak kullanılabiliyor. İzo bütanol diğer biyoyakıtlardan farklı olarak, doğrudan veya çok az katkıyla yakıt olarak kullanılabiliyor. Bugün bile bazı yarış arabalarında kullanılıyor. Bu teknolojiyle belki de fosil yakıtlara olan bağımlılığımız sona erebilir. Araştırmacılar bugünlerde biyoreaktörler tasarlayarak, sistemi optimize ederek endüstriyel hale getirmeye çalışıyor. Bu tekniğin mısırdan etanol üretmeye göre pek çok avantajı olduğu, büyük fabrikalarda büyük miktarlarda üretilecek şekilde ölçeklendirelebileceği belirtiliyor. Ayrıca sistemi atık ürünlerden karbondioksit üretmek için kullanılma potansiyeli olduğu da belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kas-sinyalleriyle-calisan-prostetik-kol-fda-onayini-aldi/", "text": "Prostetikler son yıllarda yapay kaslar ve gelişmiş sibernetik sistemler sayesinde üretilen, akıl kontrolüyle çalışan özel makineler aslında. Her türlü gelişmeye rağmen her insanın bu cihazları kontrol etmeleri pek mümkün değil. Buna rağmen DEKA prostetik kol, sistemi hastanın kas sinyallerinin robot kola ileterek FDA onayı alan ilk protez kol oldu. Gerçeğine işlevsel açıdan oldukça yakın çalışan ve oldukça kompleks görevlerin üstesinden gelen düşünce gücüyle çalışan kol gerçekten teknoloji harikası . Manchester' da kurulan DEKA firmasının ürettiği bu biyonik kol gerçekten inanılmaz bir teknoloji. DARPA'nın devrimsel prostetik programında geliştirilen kol protezlerinin doğala oldukça yakın seviyede tepki veriyor. 1912'de geliştirilen split-hook elden beri geliştirilen prostetik kollar bugün ampüte insanlar için vazgeçilmez bir buluş. DEKA'nın geliştirdiği bu kolda kas gücü kullanıldığından daha az yorucu ve daha komplike kontrol sağlanıyor. Omuz ekleminden, ya kol orta-üstünden kullanılabilen bu kol uzuv kaybı yaşayanlar için gerçekten eşsiz bir kullanım sağlıyor. Kaslardan gelen elektrik sinyalleri elektromiyogram elektrotlarıyla toplayan DEKA kolu kullanımı kolaylaştırıyor. Aslında kırk yıldan beri kullanılan Boston kolu da benzer özelliklere sahip. Fakat DEKA kolu batarya kullandığından çoklu bağlantıları eşzamanlı olarak kontrol edebiliyor. 8 yıldır geliştirilen kol hafifleştirilerek, motorları küçültülerek elektronik donanım olarak geliştirildi . DEKA'nın yaptığı klinik çalışmalara göre günlük işleri yaparken, bu kol % 90 a kadar başarı sağlıyor. Bu sayede ampüteler yemek hazırlayabiliyor, saçlarını tarabiliyor ya da kapıyı kilitlemek gibi gündelik hayatta karşılaştıkları işleri kolaylıkla halledebiliyor. Bu onay sayesinde ampütelerin işleri oldukça kolaylaşacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kazayla-yeni-bir-kuantum-parcacigi-kesfedilmis-olabilir/", "text": "Princeton Üniversitesi'nden fizikçiler, kazayla yalıtkan bir malzemede, metallere özgü bir kuantum davranışı keşfetti. Elde edilen bu sonuç, nötr fermiyon adı verilen yeni bir tür kuantum parçacığına işaret ediyor. Genel olarak konuşursak, metaller elektriği iletir, yalıtkanlar iletmez. Moleküler açıdan bakarsak, elektronlar bir maddede ne kadar özgürce hareket ederse, madde o kadar iletken olur. Örneğin metallerde elektronlar çok hareketliyken, yalıtkanlarda elektronların hareket etmesini engelleyen yüksek bir direnç vardır. Metallerde elektronların kolay hareket etmesinden dolayı kuantum salınımları adı verilen bir fenomen oluşur. Metaller çok düşük sıcaklıkta bir manyetik alana maruz bırakılırsa, elektronlar kuantum hale geçer ve malzemenin direncinin salınımına yol açar. Normalde yalıtkanlarda bu gerçekleşmez çünkü elektronlar kolaylıkla hareket edemez. İşte en azından bugüne kadar böyle düşünülüyordu. Princeton'dan araştırmacıların yaptığı yeni araştırmada ise, ilk kez bir yalıtkanda da kuantum salınım olabileceğini keşfettiler. Araştırmacılar tungsten ditellürün normalde metal gibi davrandığını fakat grafen gibi iki boyutlu bir forma indirgendiğinde yalıtkan olduğunu gözlemledi. Manyetik alan altında tekli tabakanın direnci ölmek isteyen bilim insanları, tesadüfen maddenin salınım yapmaya başladığını buldu. Bu gerçekten bizim için sürpriz oldu. Kendi kendimize burada neler oluyor diye sorduk? Halen tümüyle anlamış değiliz, diyor araştırmanın kıdemli yazarı Sanfeng Wu. Bu keşif mevcut teorilerle açıklanamayacağı için, araştırmacılar kendi hipotezlerini kurdular. Araştırmacılar elektronların salınım yapmadığını düşünüyor. Aksine bu kadar güçlü etkileşimler ancak yeni kuantum parçacıkların oluşumuyla açıklanabilir. Yalıtkanlar elektronlar gibi yüklü parçacıkları bloke edeceğinden, serbest hareket edecek parçacıklar yüksüz olmalıdır. İşte ancak hipotetik nötr fermiyonlar bu kuantum salınımları oluşturabilir. Eğer hipotezimiz doğruysa, temelde yeni bir kuantum madde formu gözlemledik. Şimdi yalıtkanlarda tümüyle yeni bir kuantum dünyası olabileceğini hayal ediyoruz. Muhtemelen onlarca yıldır böyle bir şeyi gözden kaçırdık, diyor Wu. Araştırmacılar nötr fermiyonların varlığını onaylamak ya da bu gariplik için başka bir açıklama yapılması için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ifade ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kemik-erimesi-tedavisinde-kullanilan-ilac-kellige-iyi-gelebilir/", "text": "Normalde kemik erimesi yani osteoporoz tedavisi için geliştirilen bir ilacın , kellik tedavisi için kullanılması düşünülüyor. Normalde minoksidil ve finasterit adı verilen iki ilaç erkeklik kaynaklı kellik tedavisinde kullanılıyor. Manchester Üniversitesi Dermatoloji Merkezi Araştırmaları tarafından yürütülen çalışmada immünosupresif bir ilacın saç büyümesine nasıl neden olduğu açıklanmaya çalışıldı. Cyclosporine A adı verilen bu ilaç 1980lerden beri kullanılıyor transplantasyon reddi ve otoimmün hastalıkları baskılamak için yaygın bir şekilde kullanılıyor. Bu projede CsA 'nın kısıtladığı proteinin saç foliküllerinin büyümesini yavaşlattığı ortaya çıktı. CsA 'nın bu problemini, alan proje lideri Nathan Hawkshaw bunu başka bir çözüm için kullandı. Biraz araştırma sonrasında , bu ayrılan bileşiğin osteoporoz ile mücadelede kullanılan aynı madde olduğu keşfedildi. Osteoporoz ilacı kelliğe neden olan proteini baskılıyor. Bilim insanları bu ilacın önemli yan etkiler yaratmayacak bir şekilde WAY-316606 olarak isimlendirilebileceğini belirtti. Hawkshaw ; bir sonraki aşamanın WAY-316606 veya benzer bileşiklerle etkili ve güvenli klinik denemeler yapmak olduğunun altını çiziyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kemiklerin-icinde-yeni-bir-tur-damar-kesfedildi/", "text": "Anatomi kitapları yeniden yazılıyor: kemiklerin içinde yeni bir tür kan damarı keşfedildi. Kemiklerin iç boşluğundan, yüzeyine doğru geçen ve daha öncesinde bilinmeyen bu damarlar sayesinde osteoporoz ve bağışıklık sistemiyle ilgili hastalıklar belki de aydınlatılabilir. İnsan anatomisinde genel olarak aydınlatılmamış alan pek yoktur ama bugün bilen halen yeni dokular veya organlar gün ışığına çıkıyor. Gunzer'in ekibi başlangıçta kimyasal kullanarak fare kemiklerini transparan hale getirdi. Bu sayede kemik şaftından geçen ufak kan damarları keşfettiler. Hayvanın alt ayak kemiğinde binlerce kılcal damar gördüler. Bunlara trans-kortikal damarlar adını verdiler.Daha öncesinde kemiğe giren bir kaç damar olduğu düşünülüyordu. Fakat bu yeni keşfedilen damarlar, kan desteğinin büyük kısmını sağlıyor. Bilim adamları, insan uyluk kemiğinden küçük numuneler aldığında benzer trans-kortikal damarları da gözlemledi. Bu türden kan damarları insan kemiklerini besliyor, yani trans-kortikal damarlar az ya da çok dolaşımlarını yapıyorlar- fakat bugüne kadar kimse onları hesaba katmamıştı. Kemik iliklerin bağışıklık hücreleri yapılıyor ve farelerdeki trans-kortikal damarlar bağışıklık hücrelerinin çıkışı için anahtar rota olabilir. Yani insanlar içinde aynısı olması lazım. Geçtiğimiz yıl bir diğer grup, beyin dokusu ve kemik iliği kafatasını oluşturan plakalarda benzer kılcal damarları buldular. Fareler inme veya menenjit geçirdiğinde , kafatasındaki bağışıklık hücreleri bu yolu izleyerek kafatasına ulaşarak hasara tepki verdiği düşünülüyor. Fakat yine de insan beyninde benzer hücreler olup olmadığı bilinmiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kemoterapiye-direncli-losemi-tedavisinde-diyare-ilaci-ise-yarayabilir/", "text": "En yaygın olan kanser türlerinden biri olan akut miyeloid lösemi kemoterapiye dirençli bir kanserdir. Science Translational Medicine'de yayınlanan yeni bir makalede, FDA tarafından onaylanmış bir diyare ilacının kemoterapiye direnci azaltarak, ilaçların lösemi üzerindeki etkisini arttırabileceğini ortaya koydu. İnsan AML hücresi verilen farelerde, olumlu sonuçlar alındı. Normalde bir ilaca FDA onayı almak oldukça uzun bir proses olsa da zaten onaylanmış bir ilacı yeniden başka bir hastalık için kullanmak çok daha kolay olacaktır. Tabi onaylama süreci yine klinik denemelerle başlayacak. Dr. So'nun bu tedaviden büyük beklentileri var. Ön klinikte, bu antibiyotiğin kullanımıyla tedaviye direncin üstesinden gelmeyi umuyoruz ve hastalar ön klinik denemelerde faydasını görecek. Aynı zamanda, lösemi hücrelerinin daha kapsamlı karakterizasyonunu sağlayacak ve biyolojilerini daha iyi anlayarak bu hastalıkla savaşta daha iyi hedefler tanımlayacağız. Eğer bu tedavi AML direncini azaltabilirse, lösemi hastalarının tedavisi kolaylaşabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kendi-kendini-onaran-elektrik-devresi-yapildi/", "text": "Teksas Üniversitesi'nden bilim insanları kesildiğinde kendi kendini onararak , tekrar iletkenlik kazanabilen iletken devre ürettiler. Devre esneklik, yüksek iletkenlik ve oda sıcaklığında kendi kendine birleşme gibi özelliklere sahip yeni nesil bir jelden üretiliyor. Bu jelin esnek elektronikler, yumuşak robotlar, yapay deriler,biyomimetrik protezler ve enerji depolama cihazlarında kullanılma potansiyeli var. Teksas Üniversitesi'nden Guihua Yu liderliğinde yapılan araştırma geçtiğimiz Nano Letters dergisinde yayınlandı. Yeni üretilen bu jel supramoleküler jelin iletken polimer hidrojel matriks içine enjekte edilmesiyle oluşturuldu. Araştırmacılar guest to host stratejisi sayesinde her iki bileşenin kimyasal ve fiziksel özelliğini birleştirildiğine işaret ediyor. Ziyaretçi, yani supramoleküler jel kendi kendini onarma özelliğine sahip. Bu özellik sayesinde dinamik bir yapışkan gibi işleyen jel, konakta bulunan iletken polimer hidrojel ile elektron iletimi sağlanıyor. Hidrojel sayesinde elastiklik ve dayanım da artıyor. Yapılan deneylerde üretilen hibrit jelin elektrik özellikleri test edildi. Bunu göstermek için hibrit jelde elektrik devresi yapılarak test edildi. Defalarca aynı bölgeden kesilen jelin kendi kendine 1 dakikada iyileşerek eski iletkenliğine kavuştuğunu gösterdi. Araştırmacılar jelin pek çok değişik alanda kullanılabileceğini belirtiyorlar. Bu makale liderler vadisinde yazdığım yazıdan aktarılmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kendi-kendini-onaran-ve-temizleyen-boya-gelistirildi/", "text": "Eindhoven Teknoloji Üniversitesi' ndeki araştırmacıların geliştirdiği kendi kendini onaran boya sayesinde, hasar gören yüzey kendi kendini onarabilecek. Yeni boyama teknolojisinin pek çok potansiyel uygulaması olacak. Böylece cep telefonlarında parmak izi kalmayacak, arabalar yıkama gerektirmeyecek, uçaklar daha az boyama gerektirecek. Sonuçlar oldukça önemli bir dergi olan Advanced Materials' in 17 numaralı Temmuz basımında yer aldı. Fonksiyonel boyamalarda yüksek su geçirmezlik veya antibakteriyellik gibi özellikler nano büyüklükteki molekül gruplarının özelllikleriyle sağlanıyordu. Fakat bugüne kadar üretilen boyalarda hafif bir çizikle bu moleküler gruplar kolayca hasar görüyor ve özelliğini kaybedebiliyordu. Bu da bu tarzdan boyalarda oldukça büyük problem teşkil ediyordu. Eindhoven Teknoloji Üniversitesi Kimya Mühendisliği ve Kimya Bölümü' nden Araştırmacı Catarina Esteves ve meslektaşları bu probleme çözüm buldu. Yeni geliştirilen boyaya karıştırılan moleküllerin sonuna eklenen özel fonksiyonel gruplar sayesinde dış yüzey çizilse bile alt yüzeydeki moleküller yeni yüzey oluşturarak çiziği kendi kendine kapatıyor. Bu bilimsel gelişme pek çok uygulama için önem taşımakta. Örneğin yüksek su iticilik özelliğiyle, kendi kendini uzun süre temizleyebilir. Yüzeysel çizikler kendi kendini onarabilir. Sadece yağmur yağmasıyla araba kendiliğinden temizlenebilir. Ayrıca cep telefonları,güneş panelleri ve hatta uçaklar kendini uzun süre temiz tutabilir. Uçakların temiz kalması hava direncini düşürüp, benzin tüketimini düşürebilir. Ayrıca kontakt lensler böylece çiziklerini kapatabilir, gemilerin yüzeyleri alg üremesine karşı korunabilir. Yeni teknolojinin şimdilik tek kusuru derin çiziklerde işe yaramaması. Boya teknolojisinin 6 ila 8 yıla kadar seri üretime geçeceği ve diğer boyalarla benzer fiyata sahip olacağı söyleniyor. - T. Dikic, W. Ming, R. A. T. M. van Benthem, A. C. C. Esteves, G. de With. Self-Replenishing Surfaces.Advanced Materials, 2012; 24 (27): 3701 DOI:10.1002/adma.201200807"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kendini-genc-hisseden-yaslilarda-erken-olum-oranlari-daha-dusuk/", "text": "JAMA İç Hastalıkları'nın yaptığı araştırmaya göre kendilerini genç hisseden yaşlıların kendilerini yaşlı hissedenlere göre erken ölüm oranlarının daha düşük olduğunu tespit ettiler. Raporda yer alan bilgilere göre insanlar yaşadıkları ortama, çevreye ve sağlık koşullarına göre kendilerini daha genç ya da yaşlı hissedebiliyorlar.Londra Üniversitesi'nden araştırmacılar Isla Rippon ve Andrew Steptoe, yaşlıların kendi hissettikleri yaşın normal yaşlarına ve mortaliteye olan etkisini incelemişlerdir. Araştırmacılar çalışmada 6,489 kişi değerlendirildi. Bu grubun ortalama yaşı 65.8'dir. Ama kendilerinin algıladığı ortalama yaş ise 56.5'dir. Gruptakilerin %69.6'sı kendilerini yaşlarından daha genç hissediyorlar. %25.6'sı kendilerini oldukları yaşta, %4.8'i ise kendilerini daha genç yaşta hissediyor. Başka bir gruba 99 ay boyunca mortalite ölçümü yapıldı. %14.3'ü kendilerini daha genç, %18.5 kendilerinin bulunduğu yaşa yakın bir yaşta, %24.6'sı ise kendini daha yaşlı hissediyor. Çalışma gösterdi ki kardiyovasküler ölümlerde, kanserden ölümlerle kendimizi kaç yaşında hissettiğimizin arasında güçlü bir bağ vardır. Tabi ki bu mekanizmanın altında yatan sebeplerin iyi araştırılması gerekiyor. İnsanların nasıl bir ortamda yetiştiği, kilo durumları, sağlıklı beslenip beslenmediklerine bakıldığı zaman bunlarda insanların kendini genç hissedip hissetmediğinin sebebidir. Çalışmanın sonucunda kendini daha yaşlı hissedenlere daha sağlıklı bir yaşam sunulması ve tedavilerin bu yönde yapılması gerektiğine varılmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kepler-uzay-teleskopu-en-kucuk-dis-gezegeni-kesfetti/", "text": "NASA' nın Kepler Uzay Teleskopu Merkür' den bile küçük olan en küçük dış gezegeni keşfetti. Kepler-37b adı verilen en küçük dış gezegen Kepler-37 yıldızının yörüngesinde yer alıyor. Dünya' dan 210 ışık yılı uzaktaki Lyra takım yıldızında bulunan gezegen Güneş Sisteminin dışında bulunan en küçük gezegen olma özelliğini taşıyor. Kepler-37b kayalık bir gezegen ve Ay' dan biraz daha büyük. Bu nedenle bu gezegenin bir yılı sadece 13 güne denk geliyor. Yüzey sıcaklığı 700 K-425 C ' den daha yüksek olduğu tespit edilen sıcaklık o kadar yüksek ki, çinko sıvı halde bulunuyor. İşte bu nedenle Kepler-37 b ' de yaşam belirtisi nerdeyse sıfır. Yıldız sisteminde, Kepler-37b'nin dışında, kendisinden daha büyük olan Kepler-37c ve Kepler-37d adıyla iki gezegen daha bulunuyor. En uzak gezegen olan Kepler-37d, dünyanın iki katı büyüklükte ve bir yılı 40 gün sürüyor. Bu üç gezegende güneşlerine Merkür' den daha yakın. Kepler-37b, güneşine sadece 0.10 AU ile en yakın olan gezegen. Bu nedenle bir atmosfer bulundurmuyor, yüzeyinde sıvı halde su yer almıyor. Dünya'dan küçük olan Kepler-37c, güneşine 0.14 AU mesafede ve o da yaşam şartları sunmaktan çok uzak. Sistemin en büyük gezegeni olan Kepler-37d, Dünya'nın iki katı ve 0.2 AU mesafede yer alıyor. Barclay, Sistemi daha dikkatli bir şekilde inceliyoruz. Kepler-37'nin yörüngesinde daha fazla gezegen olabilir ifadesini kullandı. Barclay ve ekibi, Kepler-37b'nin varlığını kanıtlamak için defalarca çok titiz analizler yaptıklarını belirtti. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde bulunan 'Blender' adı verilen bir cihazı kullanan gök bilimciker, Kepler-37b'nin tespit edilmesini sağlayan parkaklığı etkilemiş olabilecek tüm faktörleri test etti. Sonuçlar, araştırmacıları yüzde 99 oranında tatmin etmeyi başardı. Araştırmacılar, Kepler-37 yıldızı hakkında daha fazla bilgi elde etmek için astro-sismoloji kullandı ve yıldızın akustik salınımlarını inceledi. Yapılan analizler, gezegenin büyüklüğü hakkındaki yüzde 30'a varan belirsizliği yüzde 3'e düşürdü. Barclay, Kepler-37'nin Güneş'in kütlesinin yüzde 75'ine sahip ve yüzde 80 daha büyük olduğunu düşünüyüruz. Böylece, Güneşimizle aynı güneş sınıfına giriyor dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kepler-yeni-bir-otegezegen-kesfederek-calistigini-ispatladi/", "text": "Kepler Uzay Teleskopu'nda 2013 Mayıs'ında yaşanan arızadan dolayı, birincil görevinin durdurulmasına karşın, Kepler halen iyi durumda ve çalıştığını ispatladı. Kepler'in bu geri dönüşü, küllerinden doğan bir Zümrüdüanka kuşuna benzetiliyor. Kepler'e ikinci bir hayat veren bu projeye K2 adı verildi. Kepler görevine başlar başlamaz Kepler K2 projesi ile yeni bir ötegezegen keşfetti. Geçtiğimiz yıl Kepler'in dört tepkime tekerinden ikincisini kaybetmişti. Bu nedenle istenilen noktaya stabil şekilde odaklanamadığından görüntü alınamıyordu. Uzay teleskobunun görevine devam edebilmesi için dahice bir fikir ortaya atıldı. Güneş ışığının basınç etkisiyle sanal bir reaksiyon tekeri yaratıldı. Böylece gökyüzünün farklı yerlerine bakıp yıldız, yıldız kümeleri, bulutsular gibi farklı gökcisimlerine de bakması hedeflendi. İşte bu fikir işe yaradı ve Dünya çevresindeki elliptik yörüngesinde dolanan aracın gözleri farklı yerlere de bakmaya başladı. Bu yeni bir görevdi ve K2 olarak adlandırıldı. K2 ile teleskop tek bir bölgeye bakmayı bıraktı. K2'nin Şubat 2014'deki test çalışmaları sırasında alınan veriler açık hale getirildi. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden yüksek lisans öğrencisi Andrew Vanderburg bu verilerle yeni bir keşif gerçekleştirdi. Keşif daha sonra Kanarya Adaları'ndaki Nazionale Galileo Teleskopu'ndaki HARPS-North aletiyle yıldızın yaptığı yalpalama dikkate alınarak onaylanmış oldu. Doğrulanan gezegen, Balık takımyıldızı yönünde, 180 ışık yılı uzaklıktadır. HIP 116454b adlı gezegen Dünya'nın 2,5 katı çapta ve Güneş'ten daha soğuk ve küçük yıldızına yakın yörüngesinde dokuz günde bir dolanmaktadır. Gezegen bildiğimiz yaşamı desteklemekten oldukça uzak sıcaklıktadır. Bir gezegen yıldızının önünden geçerken yıldızdan gelen ışığın azalmasına neden olur. Kepler geçiş yöntemi adı verilen bu yöntemle gezegenleri avlar. Gezegen ne kadar küçükse ışığın azalma miktarı da o kadar küçük olur. Mayıs 2013'de iki tepkime tekerini kaybeden Kepler uzun bir süre gözlem yapamamıştı. Bilim insanları ve mühendisler bu sorunun üstesinden çok ilginç bir yöntemle gelmeyi başardı. Tepkime tekeri olarak güneş ışığı basıncından yararlandılar. Sonuçta göreve tekrar başlayan Kepler artık K-2 olarak adlandırıldı. K-2 sadece gezegen avcılığı değil aynı zamanda yıldız kümeleri, gökadalar ve süpernovaları da izleyebilecek şekilde düzenlendi. K-2 ile HIP 116454b gibi küçük bir gezegen keşfedilmesi ise işin güzel yanı. Gökbilimciler şimdi gezegenin karasal sulu ya da gaz içerikli olup olmadığını yoğunluğundan belirlemeye çalışıyor. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Kepler/K2 görevi bilim insanlarından Steve Howell ; Kepler ile tüm gezegenlerin içinde Neptün ile Dünya arasında olanların daha fazla olması gerektiğini tespit ettik. Ancak bunlar bizim Güneş Sistemimizde bulunmuyor. K2 ile karasal Dünya benzerlerinden tutun da Neptün büyüklüğüne kadar, sıcak ya da buzlu gezegenleri bulabiliriz, diyor. K2 görevi resmi olarak Mayıs 2014'te göreve başladı. Bugüne kadar 35.000'den fazla yapılan gözlemlerle yıldızlar, yıldız kümeleri, yıldız oluşum bölgeleriyle ilgili birçok veri toplandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kepler452b-yeni-gezegen-nasa-dunya-benzeri/", "text": "NASA'dan bilim insanları 23 Temmuz 2015'de TSİ 19.00'da yaptığı açıklamada Kepler teleskopu sayesinde Dünya'dan 1400 ışık yılı uzakta dünya benzeri bir gezegen keşfedildiğini duyurdu. Kayalık bir gezegen olan Kepler-452b, yıldızının yaşanabilir bölgesinde yer aldığı belirtiliyor. Yaşanabilir bölge bir gezegenin güneşinden en optimum uzaklıkta bulunduğu, su bulundurabilecek ve yeterli ışık aldığı bölge anlamına geliyor. NASA açıklamasında, Dünya benzeri gezegenin yörüngesinde yer aldığı Kepler-452 yıldızını 'Güneş'in kuzeni' olarak açıkladı. Yıldız, Güneş'ten yüzde 10 daha parlak ve yüzde 4 daha büyük. Kepler-452b, yıldızının etrafındaki bir dönüşü 385 günde tamamlıyor. Kepler görevinde yer alan Joseph Twicken, Kepler-452b yaşanabilir dış gezegenleri daha iyi anlamamızı sağlayacak ifadesini kullandı. Twicken, 'gezegen avcısının' 500 yeni gezegen adayı da tespit ettiğini belirtti. Kepler, bugüne kadar 4,175 gezegen adayı keşfi yaptı. Kepler 452b ile onaylanan gezegen sayısı 1030'a çıktı. Twicken, 'Kepler ile elde edilen verilerin analiz edilmesiyle Dünya benzeri küçük ve çok sıcak olmayan gezegenleri tespit etmeye devam edeceklerini ve yaşanabilir gezegenlerin dağılımını daha iyi anlayacaklarını' ifade etti. NASA, Kepler-452 yıldızının Güneş'ten 1,5 milyar yıl daha yaşlı olduğuna dikkat çekti. Gökbilimciler bu sayede Güneş Sistemi'nin bir modelini andıran yıldız sistemini inceleyerek Güneş ve Dünya'nın geleceğine dair tahminlerde bulunabilecek. SETI Enstitüsü'nden Doug Caldwell ise Kepler-452b'nin 'sera gazı etkisinde olabileceğini' belirtti. Caldwell, sera gazlarının gezegenin atmosferinde biriktiğini, bu yüzden var olduğu düşünülen okyanusların buharlaşıyor olabileceğini belirtti. Gökbilimciler, Kepler-452b'nin Dünya ve Neptün arasındaki bir büyüklüğe sahip olduğunu ve bugüne kadar keşfedilen Dünya benzeri gezegenlerin birçoğunun aynı aralığa düştüğünü belirtti. Kepler-452b, bugüne kadar yıldızlarının yaşanabilir bölgesinde yer aldığı tespit edilen 12'nci yaşanabilir gezegen oldu. SETI Enstitüsü'nden Jeff Coughlin, 12 gezegenden 9'unun büyüklüğü ve sıcaklığı Güneş'e benzeyen bir yıldızın yörüngesinde yer aldığını belirtti. Coughlin, 'Kepler verilerini daha hızlı ve tüm olarak analiz edebildiklerini, zamanla Samanyolu Galaksisi'ndeki Dünya benzeri küçük ve kayalık gezegenlerin sayıları hakkında daha doğru istatistiksel bilgi elde edeceklerini' söyledi. NASA'nın bir gün önceden duyurduğu basın toplantısı, internette geçmişte de olduğu gibi E.T spekülasyonlarına neden oldu. Ancak en son açıklamada olduğu gibi uzaylılar henüz ortaya çıkmadı. NASA, 'Dünya'nın ikizi' olarak adlandırılacak gezegenin yakın zamanda keşfedilebileceğini belirtmişti. Bu beklenti, her yeni gezegen tespitinin Dünya dışı varlıklara işaret edeceği düşüncesini güçlendirdi. 500 milyon dolarlık projenin ürünü olan Kepler Uzay Teleskobu, 2009 yılında ateşlendi. 2013'te teknik arıza nedeniyle görev dışı kalabileceği belirtilen teleskop, belirlenen görev süresi geçmesine rağmen çalışmaya ve veri toplamaya devam ediyor. 2009 Mart'ta başlayan Kepler görevi Dünya benzeri gezegenlerin bulunmasını amaç edindi. 3600 gezegen adayından 961 tanesi iyi olarak değerlendiriliyor. Hepimizin merak ettiği bir soru aslında ; Uçsuz bucaksız evrende yalnız mıyız? .NASA'nın Kepler uzay teleskopunu kullanarak galaksimizde 200 milyar yıldızdan kaçında potansiyel yaşam bulunabileceklerini sorduklarında aldıkları cevap inanılmaz oldu. Cevap ise her güneş benzeri 5 yıldızdan birinde dünya benzeri yaşamlar bulunabilir. Bu gezegen sayısının 8,8 milyar olduğu belirtiliyor. Güneş Sistemi' nden çıktığımızda sadece Samanyolu Galaksi'sinde 200 milyardan fazla yıldız var ve bunların etraflarındaki gezegenlerin kaçında hayat vardır bilinmiyor. Kepler uzay teleskopunda bu yılın başında mekanik arıza verene kadar Kepler 3000' den fazla aday dünya dışı gezegen buldu. Bu keşiflerden elde edilen bilgiler bile bilim adamlarını yıllarca meşgul edecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/keplerin-tespit-ettigi-tuhaf-sinyal-uzayli-spekulasyonuna-yol-acti/", "text": "Gezegen avcısı Kepler teleskopunun, 1480 ışık yılı uzaktaki KIC 8462852 adı verilen yıldızın etrafında belirlenen tuhaf bir sinyalin ya da halkanın akıllı varlıklar tarafından ,diğer bir tabirle uzaylılar tarafından inşa edilmiş olabileceği spekülasyonuna neden oldu. Kepler'in tespit ettiği bu geçiş sinyali doğal bir fenomene benziyor. Bir dış gezegen veya başka bir şey yıldızın önünden geçerse Kepler yıldızın ışığında hafif bir kararma tespit ediyor. İşte Gezegen Avcıları Topluluğu tarafından bu sinyal garip olarak adlandırıldıktan sonra , araştırmacılar bu kararmaya neden olan önemli ve belirleyici muhtemel mekanizmayı bulmaya çalıştı. Yıldızın parlaklığındaki azalmasındaki doğal nedenler Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde 11 Eylül'de yayınlandı . Astronomlar muhtemel gezegen çarpışmasından kaynaklanan bir parçaların , dairesel halkaların, yıldız lekelerini ve kuyruklu yıldız kümeleri bakarak nedeni bulmaya çalıştı. Bütün olasılıklar değerlendirildi son sonuç hariç hiçbiri tatmin edici değildi. Öyle görünüyor ki, kuyruklu yıldız kümeleri bu tuhaf geçiş sinyali gibi çoğu gizeme cevap olabilir. KIC 8462852'e oldukça yakın olan (1000 AU) bir yıldızın bu yaklaşma esnasında bazı yerçekimsel düzensizliklere neden olarak, yıldıza muhtemel bir küme kuyruklu yıldızı göndermiş olma olasılığı var ki, bu da Kepler'e ulaşan yıldızın ışığını % 22 karartmaya yetiyor. Bu dış kuyruklu yıldız açıklaması mantıklı görünüyor. Daha öncesinde de dış kuyruklu yıldızların yıldızlar etrafında varlığı tespit edilmesine rağmen; F tipi bir yıldızın ışığını kesebilecek kadar büyük bir kuyruklu yıldız kümesi ilk kez tespit ediliyor. Bu yıldız güneşimizden % 50 daha büyük. Buna rağmen , bu gibi bir gözlemin gerçekten büyük bir şans eseri NASA'nın Kepler teleskopunun doğru zamanda, doğru yere baktığını gösteriyor. Çünkü bu türde bir gözlemin olma olasılığı ancak 150,000'de 1. Salı günü Atlantic'te yayınlanan makaleyle bilimsel işleyişe aykırı, daha olanaksız şeyler aranmaya başlandı. Yapılan yorumlardan biri KIC 8462852 'daki yapılan gözlemin kuyruklu yıldızlar değil uzaylılar olduğu savunuldu. Araştırmanın baş yazarı Yale Üniversitesi'nden doktora sonrası araştırmacı Tabetha Boyajian, Atlantic'e konuşarak, bu tuhaf geçiş halinde farklı senaryolar olabileceğini belirtti. Sonrasında Penn State Üniversitesi'nden astronom Jason Wright , bu konuyla ilgili diğer bir senaryonun olduğunu savundu. Bu geçiş sinyali büyük yapay bir kurulumdan geliyor olabilir ,dedi. Wright ve diğer yazarlar bu sıra dışı yıldız ışığı deseninin, mega yapılardan geldiğini , bunun belki yıldız ışığı toplayıcıları olabileceğini, bu sayede yıldızdaki enerjiyi depoladığını belirtiyor. Peki ya sonra? Maalesef Kepler'in birincil görevi bitti ve elimizde KIC 8462852'den kalan 4 yıllık geçiş verisi var. Elimizde sadece çalışılacak 2 anahtar geçiş olayı daha var. İlk yıldız ışığı kısılması 2011'de bir haftalığına oluştu ve sonrasında ikinci önemli varyasyon serisi birkaç aylığına 2013'de gözlendi. Elimizde şimdilik sadece bunlar var. Araştırmacılar bu dünya dışı yaşam formu kampanyasını devam ettirmek için radyo teleskoplarını kullanarak, yapay dünya dışı yaşam formlarını arayacaklar. Yine de bu da yapay sinyalleri tespit etmek için yeterli değil ve uzaylı bir uygarlık bulduğumuz anlamına gelmez. 13 milyardan daha yaşlı olan galaksimiz milyarlarca yıldız, sayısız gezegen içeriyor. İnsanlık bu ufacık fraksiyondan evrilerek, birkaç yüzyıldır göklere kafasını çevirmiş durumda. Diyelim ki KIC 8462852 yıldızında gelişmiş uzaylılar bir yıldız santrali kurdular ki, buradaki zamanın kesri inanılmaz derecede az. Diyelim ki ; radyo sinyalleri elleri boş döndüler, ama nesnenin gerçekten yapay bir mega yapı olduğu kanıtlandı. Bu durumda burada uzaylı bir yaşam formunun kalıntıları kalmış olabilir. Yani gelip geçmiş , eski bir uygarlık olabilir. Uzaylı yapımı şeyler aramak yeni bir fikir değil. SETI'nin uzantıları olan SETA ve SETT 'nın geçenlerde buna benzer projelerinden birinde galaksimizde, enerjisinin tümünü yıldızınından elde eden gelişmiş uzaylılardan yoksun olduğu yönünde bağlandı. Stephen Hawking bile bu geçiş sinyallerine karşı bizi uyarmıştı. Uzaylıların bizi istila edip yok edebileceğini savunmuştu. Fakat bu yıldızın ışığı 1500 ışık yılı uzaktan geliyor, eğer uzaylılar 1500 yıl önce dünyaya gelmiş olsa M.S 500 yılında Roma imparatorluğu ya da Pers imparatorluğuyla karşılaşacaklardı ki onlar bu şekilde sinyalleri izleyemiyorlardı bile. İşte bu nedenle yıldızlar arası uzaklıklardan akıllı yaşam formlarının dünyaya ulaşması oldukça şüphe dolu. Peki ya kaynaklarımız ? Dünya yaşanabilir bir yıldızının etrafında bulunan , bolca sıvı halde suyu bulunan ,iyi biyosfere sahip bir gezegen belki de uzay yolculuğu yapan uzaylılar dünyada yer almak istiyorlar. Fakat aramızdaki bu devasa uzaklıklar bizi koruyor. Fiziksel açıdan halen ışık hızında yolculuk etmek imkansız, warp hızında bile olsanız dünyaya ulaşmanız binlerce hatta milyonlarca yıl alır. Ayrıca Kepler görevinde galaksimizin küçük kayalık dünyalarla dolu olduğunu gördük. Eğer böyle bir istilaya kalkışsalar bile, çevreden yaşanabilir yıldızı olan muhtemel okyanuslu bir çok ulaşılabilir gezegen var. Yani çok daha kolay seçenekler var. Bütün bu fikirler saf varsayımlardan ibaret, orada bir uzaylı medeniyetinin olduğuna dair en ufak bir kanıtımız yok, bu nedenle gelişmiş bir medeniyetin F tipi yıldızının etrafına güneş enerjisi toplayıcıları yerleştirebileceği ihtimalinden vazgeçelim. Tabi evrene çok daha derin bakabileceğimiz bir lens olursa , bakış açımız da değişecektir. Her şeye rağmen, KIC 8462852 araştırması eşsiz bir çalışmadır, doğal açıklaması kuyruklu yıldız kümelerinden kaynaklandığıdır. Yine de galaksimizde yaşam olasılığına dair spekülasyonların çıkması çok da kötü değil. Aslında bu devasa galakside neden halen akıllı bir yaşam formu bulamadığımız paradoksu varlığımıza karşı koyuyor. Yaşamın oluşturan yapıtaşları düşünüldüğünde evrende yaşam olmaması pek ihtimal dahilinde değil. Fakat yeni geliştirilen teknolojiyle doğrudan yıldızların yörüngelerine doğrudan sondajlamak mümkün olacak. Böylece Kepler 'in belirlediği yıldızların ve dış gezegenlerin şeklini bilebileceğiz. Bize hayal edemeyeceğimiz kesinlikte veriler sağlayarak, akıllı yaşam formlarını araştırmamızı sağlayabilir. Yine de bu eşsiz araştırma ,astronomi açısından çok önemlidir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kimyada-devrim-super-agir-elementle-karbon-atomu-ilk-kez-baglandi/", "text": "Bilim adamlarının iş birliği ile süper ağır bir elementle karbon atomu arasında ilk kez kimyasal bağ kuruldu. Araştırma Einstein'ın rölativite ilkesine dair etkileri çalışmak için yeni bakış açıları getirebilir. Uluslar arası işbirliği ile yapılan sentezle yeni nesil kimyasal birleşikler sentezlenebilir. Almanya'dan Mainz Darmstadt ve Japonya RIKEN Nishina Hızlandırıcı Tabanlı Araştırma Merkezi'nden araştırmacılar Seaborgium (Sg-106) ile karbon atomu arasında 18 atomluk bir seaborgium dönüşümü ile heksakarbonil bileşiklerine dönüşerek, 6 karbon monoksit molekülü seaborgiuma bağlandı. Seaborgium'un gazsı özellikleri ve silikon dioksit yüzeye adsorbsiyonu çalışıldı. Ayrıca seaborgiumun aynı gruptan komşuları ve benzer bileşikler karşılaştırıldı. Normalde atom numarası 104'den büyük bileşiklerde kimyasal deneyler oldukça zorlu. Öncelikle parçacık hızlandırıcıda yapay olarak pek çok element üretilebiliyor. Maksimum üretim hızıyla bir günde en çok birkaç atomlu bileşiklerden çok az da ağır bileşiklerde üretilebiliyor. İkinci olarak radyoaktif işlemlerden sonra hızlı bir yarılanma oluyor . 10 saniye içinde ilk durumuna dönen elementler deneyin karmaşıklığını arttırıyor. Bu gibi çalışmalarda çekirdekte çok fazla pozitif yüklü atomun olması atom çekirdeğindeki elektronları, ışık hızının % 80'ine çıkarıyor. Einstein'ın rölativite teorisine göre elektronlar bulunduklarında daha ağır hale gelirler. Sonuçta daha hafif elementlere denk gelen elektronlar daha yavaş hareket eder. Bu gibi etkiler homolog elementlerde daha iyi görülür. Homolog elementler elektronik kabuğunda benzer yapılara sahiptirler ve aynı grupta yer alırlar. Süper ağır elementler düşük sıcaklıklarda gaz halindedirler. Gaz fazında hızlı hareket eden bu elementler için hızlı bir proses gerekir. Bugüne kadar seaborgiumla iki klorlu ve iki oksijenli atomlar çalışılarak yüksek volatilitede stabil bir bileşik elde edildi. Fakat bu gibi bileşiklerde çoğu kovalent kimyasal bağlarda yer alan en dıştaki atomlar rölativistik etkiyi maskeleyebilir. Bu nedenle farklı bağlanma özeliklerine sahip bileşikler yıllardır çalışılıyor. Johannes Gutenberg Üniversitesi Mainz Nükleer Kimya Enstitüsü, Berne Üniversitesi ve GSI Helmholtz Merkezi'nde bulunan süper ağır element kimyager grupları yeni bir yaklaşım geliştirerek kısa ömürlü bileşiklerde çalışabilecek teknik geliştirdi. TRIGA Mainz araştırma reaktöründe yapılan başlangıç testlerinde molibden gibi kısa ömürlü atomların istinai olarak iyi çalışabildiği gösterilmişti. GSI ekibinden Dr. Alexander Yakushev bunu şöyle açıklıyor: Bu gibi deneylerde, yoğun hızlandırıcı ışınları, stabil kimyasal bileşikleri bile yok ediyor. Bu problemin üstesinden gelmek için öncelikle tungsten göndererek manyetik ayırıcıda bunu ışından ayırıyoruz. Ayırıcının arkasında gerçekleşen kimyasal deneylerde, yeni bileşik sınıfları çalışmak için oldukça ideal ortam yaratılıyor. 1990'larda beri yapılan teorik çalışmalarda stabiliteden olmasından dolayı hekza karbonil bileşikleri odaklandı. Seaborgiuma 6 karbon monoksit bileşiği metal-karbon bağlarıyla bağlanarak,organometalik bileşik tipleri oluşturuldu. Böylece kimyagerlerin uzun yıllardı düşlediği süper ağır bileşikler gerçek oldu. Japonya Wako'da Süper Ağır Element Grubu, füzyon prosesiyle neon ışının küryum hedefe yönlendirerek, seaborgium üretimi gerçekleştirdi. Sonra seaborgium Gaz-doldurulmuş recoil iyon ayırıcıda ayırdı . GARIS ayırıcısıyla seaborgium sinyallerini yakalamak ve üretim hızını ve yarılanmasını değerlendirmek mümkün. GARIS sayesinde yeni nesil kimyasal araştırmalar seaborgium eldesi mümkün. 2013'te İsviçre, Japon, ABD ve Çin'de seaborgium heksakarbonil gibi bir bileşik sentezlenmeye çalışılsa da , Alman kimyagerlerin kurulumuyla Japon GARIS ayırıcısında 18 seaborgium atomu elde edildi. Hekzakarbonil grupların gazsı özellikleriyle molibden, tungsten gibi 6B grubuna işaret eden aromların karakteristiklerine ve seaborgium hekzakarbonil tanımına ilişkin kanıt bulundu. Bu ölçümlerde teorik hesaplamalara ilişkin rölativite etkileri de ölçüldü. Periyodik tablodaki son elementlere ilişkin kimyasal özelliklerin nasıl değişebileceğine dair Einstein'ın ilkeleri sonunda açığa çıkacak. Bilim adamlarının mükemmel iş birliği ve sıkı çalışmasıyla elde edilen sonuç görülüyor. - J. Even, A. Yakushev, C. E. Dullmann, H. Haba, M. Asai, T. K. Sato, H. Brand, A. Di Nitto, R. Eichler, F. L. Fan, W. Hartmann, M. Huang, E. Jager, D. Kaji, J. Kanaya, Y. Kaneya, J. Khuyagbaatar, B. Kindler, J. V. Kratz, J. Krier, Y. Kudou, N. Kurz, B. Lommel, S. Miyashita, K. Morimoto, K. Morita, M. Murakami, Y. Nagame, H. Nitsche, K. Ooe, Z. Qin, M. Schadel, J. Steiner, T. Sumita, M. Takeyama, K. Tanaka, A. Toyoshima, K. Tsukada, A. Turler, I. Usoltsev, Y. Wakabayashi, Y. Wang, N. Wiehl, S. Yamaki. Synthesis and detection of a seaborgium carbonyl complex. Science, 2014; 345 (6203): 1491 DOI: 10.1126/science.1255720"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kimyagerler-izotop-etkisiyle-yeni-bir-bag-olusturdular/", "text": "Bilim insanları 30 yıl önce öne sürülen farklı türden bir kimyasal bağın varlığını sonunda onaylandı. 30 yıl öncesinde deneysel kanıtların yetersizliğinden ve o zamanlar mevcut kuantum kimyası metotlarının doğruluğunun bağıl olarak zayıf olmasından dolayı, asla kanıtlanamayan bu kimyasal bağlar yeni bir bilimsel araştırmayla sonunda anlaşılabildi. Yeni araştırmaya göre birbirinin yerini alan izotoplar kimyasal bağlanmanın doğasında temel değişikliklere neden olabiliyor. 1980'nin başlarında ağır iki atom arasında bulunan çok hafif bir atomun önemli geçiş halleri oluşturabileceği ve bu sistemin bilinen van der Waal's kuvvetleri tarafından stabilize olamayacağı, fakat hafif atomun iki atom arasında titreşerek bağ oluşturabileceği öne sürülmüştü. Bugüne kadar pek çok grup bu sistemi araştırsa da sonuç hep hüsran oldu. Bugün gelinen noktada ise , Berlin Free Üniversitesi'nden Jörn Manz ve Shanxi Üniversitesi'nden meslektaşları bu tarzda stabil bir titreşimsel bağı teorik ve deneysel olarak kanıtlayabileceklerine inanıyorlar. Bu nedenler araştırmacılar BrH ile Br'ü reaksiyona sokarak radikal BrHBr 'ü oluşturmak için hidrojenin farklı izotoplarını kullandı. Elektrona benzeyen fakat elektrondan daha ağır olan müon adı verilen elementsel parçacıklar kullandılar. Ekip BrHBr'a bir dizi hidrojen izotopu ekleyerek bağıl olarak ağır olan müonik helyumdan,4H, çok daha hafif müonyum ile 4H'dan 40 kat daha az kütleye sahip bir madde elde ettiler. Sonrasında ekip 2 anahtar parametreyi belirledi, geometriden kaynaklanan çıkıntılar ve çukurlardaki üç boyutsal potansiyel enerji ve kuantum mekaniksel parametre titreşimsel sıfır noktası enerjisi . Klasik açıdan bir bağ oluştuğunda sistemin potansiyel enerjisinde net bir azalma gerçekleşir. Buna rağmen, bazı durumlarda eğer ortamda titreşimsel sıfır noktası enerjisinde yeterince büyük bir düşüş varsa, potansiyel enerji düşüşünden kaynaklanan ihtiyaç karşılanabilir ve sistem titreşimsel bağ ile stabilize olabilir. Araştırmacılar kuantum kimyasında gelinen son noktayı kullanarak hidrojen izotoplarının ve üç ağır izotopun davranışını göstererek , bu triatomik sistemdeki bağlanmayı klasik van der Waal's etkileşimine dayandırdı. Buna rağmen potansiyel enerji artmasına karşın, ultra hafif müonyum için sistemde titreşimsel bağlanma nedeniyle stabilizasyon sağlandı. Ayrıca Manz'ın iş arkadaşının yaptığı laboratuar deneyleri BrMuBr radikalinin teorik yapıdan ibaret olmadığı var olabileceği önerildi. 'BrMuBr radikalinde ilk kez vibrasyonal bağlanmayla oluşabilecek bir sistemi gözler önüne serdik. Ayrıca bu türden bir kimyasal bağlanmadan doğası gereği izotop etkisine de sahip olduk, diyor Manz. Oxford Üniversitesi'nden David Clary çalışmayı yorumlarken: Bu araştırma titreşimsel bağlara ilişkin kesin bir teorik kanıt sunarken,izotopik değişimin moleküllere bağlanma kabiliyetlerinde çarpıcı bir etki sunuyor . diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kimyagerler-termoset-plastikleri-geri-donusturmenin-yolunu-buldu/", "text": "Genelde dayanıklı plastik eşyalar termoset plastikten üretilir. Bu plastikler özellikle dayanıklı ve ısıya karşı dirençli üretildiğinden, bunları yeniden dönüştürmek çok zordur. İşte bilim insanlarının yeni yaptığı bir araştırmayla termosetleri bir arada tutan kimyasal bağlar çözülerek, yeniden geri dönüştürülebilecek. Bu yeni teknik sayesinde termosetlerin fiziksel direncini değiştirmeden, sadece bir katkı malzemesiyle yeniden dönüştürülebilir hale getirmek amaçlanıyor. Günümüzde kullandığımız plastik poşet,kaplık gibi malzemelerin % 75'e yakını geri dönüştürülebiliyor. Fakat araba parçalarından kullanılan termoset plastikler dönüştürülemediğinden yeniden kullanılamıyor. Yeni nesil termoset plastikte ise karışıma silil eter denen bir monomer ekleniyor. Ayrıca bu madde yeniden şekillendirmeye daha uygun bir durum yaratıyor. Aynı araştırma ekibi daha öncesinde de ,termosetlerle bazı temel karakterleri paylaşan plastiklerde silil eter monomerlerini kullanmıştı. İşte bu çalışmada da benzer prensibin termosetler için de işe yarayabileceğini gösterdiler. Son çalışmada, kamyon ve otobüs gövde panellerinde kullanılan polidisiklopentadien adı verilen geri dönüşümü pek de verimli olmayan termoset plastiğe bakıldı. % 7,5 -10 silil eteri, polidisiklopentadien sıvı öncülü olarak kullanan ekip, yeni bir plastik türü üretti. Bu yeni plastik termoset plastik gibi dayanıklı ama florür iyonlarıyla temas ettiğinde bozunuyor. Ayrıca bu yeni formül diğer bir testi de geçti. Bu yapı bozunmakla kalmıyor, oluşan ürünler yeniden kullanılabiliyor. Yani geri dönüşüme giriyor. Bu proseste bozunabilir monomerler kullanılarak gerçek polimer zincirleri kurulabiliyor ve bu teknikle önceki yaklaşımlar geliştirilerek, zincirleri oluşturan bağları gerçekten yıkılabilir yapıyor. Küresel plastik kirliliği her geçen gün kırmızı çizgiye yaklaşırken, bu gibi çözümlerle dünyada üretilen plastiklerin % 20 civarı geri kazanılabilir. % 20'nin 65 milyon tona denk geldiğini belirtmekte fayda var. Nature'da yayınlanan makale sayesinde termoset plastikleri geri dönüşüme sokarak çevre kirliliği engellenebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kimyasal-reaksiyon-kuantum-bilgisayariyla-100-milyar-kez-yavaslatarak-goruntuledi/", "text": "Avustralya ve ABD'den bilim insanları, kuantum kimyasında bilinen bir etkileşimi kuantum bilgisayarıyla 100 milyar kez yavaşlatarak, ilk kez gözlemeyi başardı. Konik etkileşim olarak bilinen bu etkileşimler, saniyenin katrilyonda birinde gerçekleştiği doğrudan gözlenemiyordu. Avustralya'daki Sidney Üniversitesi ve San Diego'daki Kaliforniya Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi , bir alanda hapsolmuş yüklü bir parçacık kullanarak prosesi yavaşlattı. Kuantum bilgisayarı kullanarak oluşturduğumuz sistem, femtosaniyelerde gerçekleşen dinamikleri milisaniyelere yavaşlattık. Bu sayede anlamlı gözlemler ve ölçümler yapabildik. Bu daha öncesinde yapılmamıştı, diyor Sidney Üniversitesi Kimya Fakültesi'nden Vanessa Olaya Agudelo, Konik etkileşimler moleküllerin içinde potansiyel enerjinin hızlı bir şekilde aktarımı olarak tanımlanabilir. Bu nedenle, örtüşen alanları ve değişen parçacık davranışı dalgalarını içeren kuantum fiziğinin dili ve matematiği kullanılarak en iyi şekilde tanımlanırlar. Kimyasal açıdan kuantum reaksiyonlar, fotosentez ve insan gözündekine benzer ışık tabanlı reaksiyonlarda gerçekleşir. Bu araştırmanın gerçekleşmesi için elektron hali değişimin haritalandırılması gerekiyordu. İşte bunun için elektrik alanlarını hapsedebilen ve lazerle manipüle edilebilen iyon tuzaklı kuantum bilgisayar kullanıldı. Bu kompleks proses gerçekleştirildiğinde, her şey yavaşladığından gözlem yapılabiliyor. Bilim insanları, bunu bir rüzgar tünelindeki bir uçağın kanadında yapılan aerodinamik gözlemlere benzetiyorlar . Sidney Üniversitesi Fizik Fakültesi'nden Christophe Valahu, Deneyimiz sürecin dijital bir yaklaşımı değildi; bu, gözlemleyebildiğimiz bir hızda ortaya çıkan kuantum dinamiklerinin doğrudan analog bir gözlemiydi, diyor. Fotokimyada konik kesişimler çok yaygın olduğundan , yeni araştırma birçok araştırma alanında oldukça faydalı olacak. Bu araştırma farklı bilim alanlarından araştırmacıların birlikte çalışmasıyla nasıl yeni anlayışların bulunabileceğini gösteriyor. Daha genel olarak kuantum bilgisayarlar , her türlü reaksiyonu ve etkileşimi simüle etme konusunda gerçekten büyük imkanlar sağlayacak gibi gözüküyor. Çok hızlı ve çok küçük doğa olaylarını daha iyi anlamak, onlardan nasıl yararlanacağımız konusunda daha iyi bir fikre sahip olduğumuz anlamına gelir. Olaya Agudelo, Moleküllerin içindeki ve arasındaki bu temel süreçleri anlayarak malzeme bilimi, ilaç tasarımı veya güneş enerjisi hasadında yeni bir olasılıklar dünyasının kapısını açabiliriz, diyor ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kimyasal-reaksiyon-kuantum-dolaniklk-yol-bell-esitsizligi/", "text": "Uzun süredir bilim insanları kuantum dolanıklığın, fotosentez vb. doğada gerçekleşen reaksiyonlarda önemli rol oynayabileceğinden kuşkulanıyordu. Fakat bu fenomenleri tespit etmek çok zor olduğundan emin değillerdi. Purdue Üniversitesi'nden bilim insanları, kimyasal reaksiyonlardaki kuantum dolanıklığı ölçmek için yeni bir yol buldular. Böylece kimyasal reaksiyonların nasıl işlediği tam olarak nasıl işlediği ortaya çıkarılarak, bu olayları taklit edebilecek yeni teknolojiler yaratılabilecek. Örneğin, daha verimli güneş panelleri yapılabilir. 2 Ağustos'ta Science Advances dergisinde yayınlanan araştırmada Bell Eşitsizliği adı verilen kimyasal reaksiyonlardaki kuantum dolanıklığı tespit eden teoriye genellemeler yapıyor. Teorik argümanlara ek olarak araştırmacılar kuantum simülasyonlardaki eşitsizliği valide ettiler. Bugüne kadar kimse kimyasal reaksiyonlardaki kuantum dolanıklığı gösteremedi çünkü, bunu ölçecek bir yol yoktu. Fakat ilk kez ölçebilecek bir yöntemimiz var. Burada soracağımız asıl soru ise, bu kuantum dolanıklığı kullanarak kimyasal reaksiyonlar tahmin ettiğimizde, çıktısını kontrol edip edemeyeceğimiz?, diyor Purdue Üniversitesi'nden Kimya Prof. Sabre Kais. 1964'ten beri Bell eşitsizliği geniş çaplı olarak doğrulandı. Kuantum dolanıklığı tanımlamak ayrık ölçüm testleri ile tanımlanır. Örneğin, bir kuantum parçacığın spin oryantasyonunu ölçmek isterseniz, sonradan ölçüm diğer bir parçacığın spiniyle doğrulanır. Eğer sistem eşitsizliği bozarsa dolanıklık oluşur. Fakat kimyasal reaksiyonlardaki dolanıklığı ölçmek için sürekli ölçüm gerekiyor. Reaksiyona girenlerin nasıl hazırlandığı çıkış ürününü belirliyor. Fakat Kai'nin ekibi Bell eşitsizliğini genelleyerek, kimyasal reaksiyonlarda sürekli ölçümleri ekledi. Öncesinde fotonik sistemlerdeki sürekli ölçümler genellendi. Araştırma ekibi, Bell eşitsizliğini genelleyerek döteryum hidrit reaksiyon verimliliğindeki kuantum simülasyonunu test etti. 2018'de Natura Chemistry'de yayınlanan Stanford Üniversitesi tarafından oluşturulan bir deneyi kullandılar. Çünkü, simülasyonlar Bell teorisini doğrulayarak kimyasal reaksiyonlarda gerçekleşen kuantum dolanıklığı gösterebiliyor. Kai'nin ekibi döteryum hidriti test etmek için ayrı bir yöntem daha öne sürdü. Henüz kimyasal reaksiyonlardaki kuantum dolanıklığı test etmeni ne gibi getirileri olacağını bilmiyoruz- sadece bu çıktılar farklı olacaktır. Bu sistemlerdeki dolanıklığın ölçmek önemli bir adımdır, diyor Kais."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kirigami-ile-grafenden-mikroskopik-makineler-uretildi/", "text": "Cornell Üniversitesi'nden fizikçiler kirigami sanatını nano boyutta grafen çalışarak insan yapımı mikroskopik makineler yapmayı başardı.Normalde artık pek çok alanda kullanılan ve 2010'da keşfedenler Nobel fizik ödülünü getiren mucizevi materyal, kirigami ile bugüne kadar görülmemiş makinelerin yapımını sağlayabilir. Normalde origamiye benzeyen Japon kirigami sanatında katlamanın dışında, kesme de yapılabiliyor. Araştırmacılar ilk olarak lazer kesimle kağıt modeller yaptıktan sonra, grafenle nanoboyutta tasarımlar üzerinde çalışmaya başladı. Grafen iletken ve güçlü bir malzeme olduğundan kompleks yapıları oluşturmak oldukça zor. Araştırmacılar bunun üstesinden gelmek için su ve yüzey aktif maddeler ,kullanarak malzemeyi istenilen şekilde bükmeyi başardı. Sonrasında grafene altın tablar tutturarak, şekillerin her birinin sonuna kavrama noktaları ekledi. Ayrıca ekip grafen kirigamiyiaçma ve kapatma testlerine maruz bırakarak dayanıklığını ölçtüler. 10,000 tekrardan sonra bile ne bir hasar ne bir bozulma görüldü. Materyal sanki el dokunmamış gibiydi ve elastikliğini koruyordu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kisir-fareler-kok-hucre-sayesinde-yeniden-dogurdu/", "text": "Kısır dişi farelere verilen yumurta üreten kök hücreler sayesinde, sağlıklı yavrular vermeleri mümkün kılındı. 18 Mayıs'ta Molecular Therapy dergisinde yayınlanan araştırma, benzeri bir prosedürle, kadınlarda erken menopoz veya kemoterapi kaynaklı kısırlık için bir umut ışığı doğabilir. Yumurta üreten hücreler germ hattı kök hücreleridir, öncüller yumurta ve sperme bağlı olarak ovaryum veya testislerde var olur. Erkekler sürekli üretildiği düşünülürken, kadınlarda belli bir miktarda yer aldığı ve kısıtlı süre boyunca taşındığı düşünülüyor. Bilim insanları farelerde alınan germ hattı kök hücrelerini petri kabında yumurtaya dönüştürdü.Buradaki argüman, eğer bu hücreler vücutta normalde aynı şeyi yapıyorsa, doğru çevresel koşullar altında kültür hücrelerinin aynı özelliğe sahip olması gerekir, diyor Telfer. Gelişimsel Biyolog Ji Wu ve Shanghai Jiao Tong Üniversitesi'nden meslektaşları germ hattı kök hücrelerini alarak, 6 günlük fare ovaryumlarına yerleştirerek, petri kabında onları üretti.Sonra bu kök hücreleri alarak kısır farelerin ovaryumlarına ekti. Kök hücreler derece derece hareket ederek, tam ovaryum yüzeyinin altındaki noktaya hareket etti ve oraya yerleşerek yumurta hücrelerine döndüler. Ekimden 5 ila 8 hafta sonra, bu fareler alınarak sağlıklı erkek farelerle çiftleştirildiler. Tedavi edilen 8 fareden 6'sı normal kromozomlu sağlıklı fareler ürettiler. Bu sonuçlar gösterdi ki, germ hattı kök hücreleri kısırlığı tedavi edebiliyor. Yine de bu tedavinin insanlara uygulanabilmesi için halen çok erken. Ayrıca kök hücrelerin toplandığı dişiler halen canlı kök yumurtalar üretebiliyor. Bununla beraber kök hücrelerin çok genç farelerden toplandığını belirtmekte fayda var. Yetişkin farelerden kök hücre alınarak tekrar denenebilir. C. Wu et al. Tracing and characterizing the development of transplanted female germline stem cells in vivo. Molecular Therapy.Published online May 18, 2017. doi: 10.1016.j.ymthe.2017.04.019."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kisisellestirilmis-kanser-asisi-ilk-faz-denemelerinde-umut-verici-sonuclar-alindi/", "text": "Arizona Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde yapılan bir klinik araştırmada, farklı kanser türlerinde kişiye özel kanser aşısı ve immünoterapi ilacı kombinasyonuna dair ilk sonuçlar, her yıl yapılan Kanser İmmünoterapi Derneği toplantısında duyuruldu. Araştırmanın ilk sonuçları oldukça umut verici görünüyor. Arizona Üniversitesi Kanser Merkezi müdür yardımcısı ve UArizona Tıp Fakültesi Tucson'da Tıp Koleji Hematoloji ve Onkoloji Bölümü başkanı Prof. Dr. Julie E. Bauman, ilk 10 baş ve boyun kanseri hastasından elde edilen ön sonuçları açıkladı. Bu 10 hastadan 5'i kişiselleştirilmiş kanser aşısına klinik cevap verirken, 2 hasta tedaviye tümüyle iyi cevap verdi ve hastalığın belirtileri silindi. % 50 ön cevap oranının, normal Pembrolizumab immünoterapide elde edilen % 15 orana göre oldukça iyi bir sonuç olduğu belirtiliyor. Moderna Inc. Sponsorluğuna hastalar 1. Faz klinik denemeye katıldı. Bu çalışmayla kişiselleştirilmiş mRNA kanser aşısı ile Pembrolizumab ilacının kombinasyonu kolorektal, baş ve boyun kanseri gibi çeşitli kanserlerde denenmiş oldu. Araştırma kohortundaki 17 mikro-uydu stabil kolorektal hastasında hiçbir klinik cevap alınmadı. Prof. Dr. Bauman, şimdi bu çalışmanın 40 baş ve boyun kanseri hastası içerecek şekilde genişletileceğini belirtiyor. Belki ilk veriler ve numune boyutu küçük olabilir fakat sonuç oldukça umut verici. 1. Faz denemede güvenlik başı çekiyor ve artık tedavinin güvenli ve dayanılabilir olduğunu biliyoruz. Ayrıca şimdiden bizim, baş ve boyun kanserinde daha fazla çalışma yapmamızı sağlayacak güçlü bir sinyal aldık. İşte bundan dolayı denememizi klinik denememizi büyütmeliyiz, diyor Prof. Dr. Bauman. Kişiselleştirilmiş kanser aşıları; immün sisteminin hastanın kanser hücrelerini tanıyacak ve de yok edecek şekilde kullanmasını öğreten oldukça ilgi çekici bir tedavi yöntemidir. Kanser hücrelerinin DNA'sı mutasyon geçirerek normal hücrelerden farklılaşır. Bu mutasyonlar hastadan hastaya değiştiğinden, kişiye özel aşı geliştirilmesi amaçlanıyor. İşte bu çalışmada Pembrolizumab adı verilen immünoterapi ilacı immün sistemle çalışarak belli kanser hücreleriyle savaşmaya yarıyordu. Pembrolizumab ile kullanılan kanser aşısının, sadece immünoterapi ilacının kullanılmasından daha etkili olması hedeflendi. Hastaya özgü kanser mutasyonları tespit edilerek, mutasyonlu tümör DNA'sı eş zamanlı olarak hastanın kanındaki sağlıklı DNA'yla sıralanıyor . Sonra bilgisayar, bu iki DNA örneklerini kıyaslayarak eşsiz kanser mutasyonlarını belirliyor. Bu sonuçlar kullanılarak aşı olarak kullanılabilen tek moleküllük mesajcı RNA yükleniyor. İşte bu talimatlar, T hücreleri gibi immün hücrelerine mutasyonlu kanser hücrelerini belirleme ve saldırmayı öğretiyor. Asıl amacımız, bu tedaviyi nasıl daha iyi hale getirerek daha fazla hastayı tedavi etmeyi sağlayacağımızı anlamamızdan geçiyor. Bu ön çalışmadan alınan sonuçlar araştırılacak yeni hipotezleri de beraberinde getiriyor, diyor Dr. Bauman."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kok-hucre-yontemiyle-yapilan-dis/", "text": "Kök hücre teknolojisi gerçekten bilimin ne kadar muhteşem olduğunu gösteren mucizelerden biri herhalde . Peki dişlerimizi kök hücreyle geri kazanabilir miyiz? Diş kaybetmek hiçbir kimsenin istediği bir durum değill. Yaşlandıkça daha da azalan dişlerimiz çeşitli uygulamalar olsa da,hiç biri kendi dişimizin yerini tutmuyor. İmplantlar, takma dişler, dolgular çene kemiğimizi sanki inşaat alanına dönüştüren aletlerden başka bir şey değil. Tüm bu sebeplerden dolayı kök hücre tedavisine umut bağlayan çok kişi var.Yeni medikal yöntem üzerine bazı tartışmalar var, çünkü insan embriyolarının kullanımı ve hasarı görülse de, tüm çalışmada insan dokusu kullanılmıyor ve bu pek çok hayatı değiştirebilir. Yeni Kolombiya Üniversitesi Doku Mühendisliği ve Rejeneratif Tıp Laboratuvarı'ndan Dr. Jeremy Mao ve Prof. Edward V. Zegarelli öncülüğünde gerçekleştirildi. Araştırmacılar kök hücreleri , doğal malzemelerden üretilen bir çeşit yapı iskelesinin içine taşımanın yolunu bulduklarına inanıyorlar. Kök hücreler iskeleyi doldurmaya başlayınca ağza yerleştiriliyor ve diş bu soketin içinde büyümeye başlıyor. Sonrasında çevre dokular bu yeni dişi sararak birleşiyorlar. Bu sanki bir inşaatı oluşturan tuğlalara benziyor. Anatomik olarak gerçek dişin oluşması 9 hafta gibi kısa bir zamanda gerçekleşiyor. Araştırma Journal of Dental Research 'da yayınlandı. Sonrasında bu iskelelerdeki mikrokanallar karşılaştırma için iki büyüme faktörüyle dolduruldu. Büyüme faktörü sıfır olan iskeleler de kontrol için konuldu. Normal titanyum implantların 18 ayda oluştuğunu düşünürsek, kök hücrede 2 ayda oluşum gerçekleşmesi gayet iyi bir sonuç. Gerçek bilim budur işte, daha başlangıç aşamasında ama gelecekte hiçbir yapı kullanmadan çürük dişlerin olduğu yere bir miktar kök hücre ile diş kendi kendini onarıp, yeni halini alabilecek, belki de 18 yaşından sonra dişlerin hiç çürümemesi de sağlanabilir! Henüz denemeler devam ediyor, klinik test aşamalarının geçilmesi birkaç yıl alabilir. Ülkemize gelişi ise ne zaman olur bilinmez. Mustafa bu halen çalışılan bir proje, klinik denemeler güvenirliği saptamak için yıllarca sürebiliyor. Size tavsiyem implantı araştırın. Üzgünüm bu konuda başka bilgiye sahip değilim, yanlış yönlendirmek istemem. Size daha fazla yardımcı olamayacağım. Özet: Kemotaktik, osteojenik, dentinojenik, amelogenik veya sementojenik bir kompozisyon içeren memeli diş şeklindeki bir iskele sağlanmıştır. Ayrıca, bir memelinin ağzındaki bir dişin değiştirildiği, dişin bulunmadığı ve mevcut olmayan dişin pozisyonunda ağızda bir diş soketinin bulunduğu bir yöntem sağlanmıştır. Yöntem, eksik diş şeklindeki bir iskelenin diş soketine implante edilmesini içerir. Ek olarak, bir diş iskelesi yapmak için bir yöntem sağlanmıştır. Yöntem, bir iskelenin memeli dişi şeklinde sentezlenmesini ve kemotaktik, osteojenik, dentinojenik, amelogenik veya sementojenik olan en az bir kompozisyonun eklenmesini içerir. Merhaba Mustafa Bey kök hücre ile diş in tekrar kazanılması ile ilgili bir sonuca veya yapılan bir merkeze ulaşabildiniz mi aynı şekilde bu konuda ben de rahatsızım.Bu konu ile ilgili bilgi verilirse cok sevinirim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kok-hucreler-sayesinde-fareler-omurilik-zedelenmesi-iyilestirildi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi' nden bilim adamları insan kök hücrelerini kullanarak, sıçanlarda akut omurilik zedelenmesini tedavi etmeyi başardılar. İnsan kök hücrelerinin tek enjeksiyonu ile nöronal rejenerasyon ve fonksiyon gelişimi sağlandı. Bulgular 28 Mayıs 2013' de Stem Cell Research & Therapy online dergisinde yayınlandı. Anestezi Bölümü' nden Prof. Dr. Martin Marsala ve meslektaşları insan cenin omuriliğinden elde edilen kök hücreler, zarar görmüş sıçan omuriliğine enjekte edilerek tedavi etmeye çalıştı. Böylece düşük kas spastisitesi nedeniyle enjekte edilen kök hücreler sağlam kalan hücrelerle bağlantı kurdu. Başlıca yürüme testlerinde ayakların kontrolünde gelişme ve kas spastisinde baskılama görüldü, diyor Marsala. Spastisite kas kasılmasında dengesizlik ve kontrolsüz spazmalara neden olan , omurilik travmalarında görülen yaralanma komplikasyonudur. Bilim adamlarına göre, insan kök hücreleri yaralı bölgeye hızla hücum ederek onarıma başladı. Bütün kök hücre yaptığımız hayvanlarda; ekilen insan nöronlarında olgunlaşma görüldü. Her hangi bir hücre tedavisi yapılan spinal yaraların çevresinde önemli biçimde keseler veya boşluklar oluşabilir ya da oluşmayabilir.Yaralanma nedeniyle oluşan oyuklar kök hücrelerle tümüyle onarılıyor, diyor Marsala. Sıçanlara omurilik incinmesinden üç gün sonra bağışıklık sistemi baskılanarak, kök hücreler ekildi. Bu konuda olabilecek nörolojik yararın zamanlamayla ilişkisini saptamak için halen zamana ihtiyaç var. Prof. Dr. Marsala' ya göre ekilen kök hücreler iki şekilde çalışıyor gözüküyor; ya mevcut konak nöronları stimüle ediyorlar ya da kısmen fonksiyon kaybı olan nöronlarla değişiyor. Nakledilen kök hücreler farklı büyüme faktörleriyle zengin bir kaynak oluşturarak, nöro koruyucu bir etki yaratarak, konak nöronlardan sinir hücrelerinin filizlenerek yayılmasını sağlıyorlar. Ayrıca biz ekilen nöronların konak nöronlar arasındaki bağlantıları geliştirerek, zedelenmenin aşağısında ve yukarısında motor ve sensori olarak proseslere katıldığını gözledik, diyor Prof. Dr. Masala. Bilim adamları geçenlerde, kronik omurga incinmelerinde 1. Faz insan denemelerinde insan embriyonik kök hücrelerinini uyguladılar. Marsala, asıl amaçlarının insanlardan alınan pluripotent kök hücrelerden, herhangi bir hücreye dönüşebilen nöral öncül kök hücreler geliştirmek olduğunu söylüyor. Böylece bağışıklık sistemini baskılamak gerekmeyecek. Halen onay aşamasında olan yöntem, sonraki aşamada bir- iki yıl önce torsik omurilik zedelenmesi yaşayan hastalarda (T1-T12 omurgasında) test edilecek. Böylece belki de ilerde omurilik zedelenmesine bağlı hastalıklar, tedavi edilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kok-hucrelerden-insan-bagirsagi-uretildi/", "text": "Fransız ve Amerikalı bilim adamları, ilk kez, kök hücreden sinir hücrelerine sahip, işlevini yerine getiren minyatür bir insan bağırsağı elde etmeyi başardı. 3 boyutlu bu organı geliştirmek için kolları sıvayan bilim adamları önce bağırsak dokusu elde etmek amacıyla önce insan kök hücreleri yetiştirdi. Daha önce yapılan araştırmalardan farklı olarak bilim adamları kök hücreleri üretirken aynı anda embriyo aşamasında bağırsak sinir hücreleri geliştirdi. Daha sonra bu sinir hücreleri bağırsak dokusuyla karıştırılarak kendi sinir sistemine sahip minyatür bir bağırsak elde edildi. Laboratuvar ortamında geliştirilen bu insan dokusu, gelişiminin ve işlevinin gözlemlenmesi için farelere nakledildi. Kullanılan kök hücreler ise son zamanlarda adını sık duyduğumuz pluripotent kök hücrelerdir. Araştırmaya imza atan bilim adamlarından Maxime Mahe, ilk hali 1-2 mm olan mini bağırsağın boyutunun farelere nakledildikten sonra 1-3 cm'e ulaştığını belirtti. Fransız bilim adamı Mahe, bu mini organın, nakledildiği ''ev sahibinin'' bedenine orantılı olarak gelişmesinin çok muhtemel olduğunu ifade etti. Amerikalı bilim adamı Michael Helmrath da söz konusu teknoloji henüz yeni olmasına rağmen bir gün sağlıklı bir bağırsak bölümünün hastalara nakledilebileceği ümidini taşıdıklarını vurguladı. Araştırmanın sonuçları bağırsak hastalıklarının tedavisinin yanı sıra kalın bağırsağın normalden geniş olması ve zamanla daha da büyümesiyle kendini gösteren Hirschsprung gibi nadir rastlanan sindirim hastalıklarının daha iyi anlaşılması ve tedavisine ışık tutuyor. Ayrıca sonuçlar, diyabet ve obezite gibi hastalıklara karşı yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinin de yolunu açıyor. Ekibin çalışmasının sonuçları ''Nature Medicine''dergisinde yayımlandı. Son yıllarda ''ikinci beyin'' olarak da adlandırılan insan bağırsağı karmaşık bir sinir sistemine sahip. Kendi sinir sistemine sahip bu organın işlevindeki bozulma birçok hastalığa yol açıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kokain-bagimliligi-lazerle-beyinden-kazindi/", "text": "Pek çok yasa dışı uyuşturucu gibi, kokainde aşırı derece bağımlılık yapan bir uyuşturucu. Fakat son araştırmalara göre, kokain gibi uyuşturucu bağımlılıklarını kafa derisinden lazerle silmek mümkün. San Francisco Ulusal Sağlık Enstitüsü Ernest Gallo Klinik ve Araştırma Merkezi' den yürütülen araştırmada, fareler üzerinde başarılı denemeler yapıldı. Bilim adamları farelerin beynine lazer atımı yaparak, kokain bağımlığını sonlandırabildiler. Yani kokaini kafanızdan kazımak mümkün gözüküyor. Bilim adamları ışığa duyarlı olarak bilinen rodopsin proteinini, farelerin prefrontal kortekslerine genetik mühendisliğiyle yerleştirdi.Böylece bu bölgede lazerle floresan ışıması sağlandı. Prefrontal korteks bağımlıların gereksinim noktasının bulunduğu yer. Yani kişi yoksunluk çektiğinde bu bölge devreye giriyor. Kokain bağımlılığı sağlanan farelerin beynine yerleştirilen fiber optik kablolara lazer ışını verilerek nöronlar aktif hale geldi. Bu nöronlar uyarılarak uyuşturucu arama davranışı aniden bitirilmiş oldu. Fakat lazer ışığı kesildiğinde, fareler tekrardan bağımlı hale gelmiş oldu. Bu araştırma gösteriyor ki, hem bağımlı farelerde ve hem de bağımlı insanlarda düşük prefrontal korteks aktivitesi mevcut. Tabi bu gelecekte kokain bağımlılarının kafalarında lazerlerle gezmesi anlamına gelmiyor. Bilim adamları transkraniyal manyetik stimülasyon tekniğiyle benzer bir etki yaratılarak beynin kafa derisine elektro manyetik alan uygulanmasının etkili olacağını düşünüyorlar. İnsan denemelerinin yakında başlayacağını ve prefrontal kortekse transkraniyal manyetik stimülasyon tedavisinin sübjelerde deneneceği belirtiliyor. - Billy T. Chen, Hau-Jie Yau, Christina Hatch, Ikue Kusumoto-Yoshida, Saemi L. Cho, F. Woodward Hopf, Antonello Bonci. Rescuing cocaine-induced prefrontal cortex hypoactivity prevents compulsive cocaine seeking. Nature, 2013; DOI: 10.1038/nature12024"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/koma-hastalarinin-eeg-taramalarinda-gizli-bilinc-tespit-edildi/", "text": "Columbia Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yapılan önemli bir çalışmada, tepki vermeyen beyin hasarlı hastalarda yapılan EEG taramasında bilince dair işaretler tespit edildi. Araştırmada elde edilen EEG verilerinden hangi hastaların tekrar bilinçlenme ve iyileşme ihtimalinin daha yüksek olduğunun tahmin edilebileceği öneriliyor. 10 yıl öncesinde medikal görüntülemelerde yaşanan gelişmeler sayesinde , bilim insanları beyin travmalı koma hastalarında derin bilinç sinyallerini takip edebildi. Emar verileri sayesinde 'gizlenmiş bilinç 'adı verilen durum ortaya çıktı. Her ne kadar bu medikal gelişmeler akademik amaçlı bilincin tanımının genişletilmesine yardım etse de, bunun klinik olarak fonksiyonel olmasını sağlamakta bazı zorluklar mevcut. Yoğun bakım koşullarında emar testlerini uygulamak oldukça zor, ayrıca bu gizlenmiş bilinç halinin hastanın gerçekten iyileşmesini gösterip göstermediği halen netlik kazanmış değil. Bilim insanları beyin travmasına ilişkin tedavilere dair kararlara dair pratik yollar arıyor. Beyin travması geçiren 104 yoğun bakım hastası incelendi. EEG taraması yapılırken hastalara ellerini açıp ,kapamaları soruldu. Sonrasında EEG taramalarında fiziksel emirlerde tetiklenen ufak nörolojik sinyaller algoritma yardımıyla incelendi. Beyin travmalı hastaların % 15'i ilk dört gün içinde EEG sinyallerinde , emirlere karşı tepkiler gözlendi.Ayrıca 1 yıl boyunca sesli komutların devam etmesiyle %44 ünde tepki sinyalleri gözlendi. Bu sayede tepki vermeyen beyin travması hastalarının ilk günlerinde EEG sinyalleri izlenerek , iyileşebilecek hastalar hedef alınarak uygun tedaviler geliştirilmesinde doktorlara yardımcı olabilir. Araştırma The New England Journal of Medicine.dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/konteynirla-tasinabilen-1-megawattlik-mikro-nukleer-reaktor-uretildi/", "text": "ABD'den Radiant şirketi, dizel jeneratörler yerine kullanılabilecek ve konteynıra sığabilecek kadar küçük ve 1 megawatt güce sahip nükleer reaktör geliştirdi. Bu mikro reaktör 1000 eve elektrik verebilecek kadar güç üretiyor ve su yerine, helyum soğutucu kullanarak riskleri minimuma indiriyor. Eski SpaceX mühendisleri tarafından kurulan şirket, Mars kolonilerine enerji sağlayacak kaynakları dünyada kullanmak için araştırmalar yapıyor. Radiant melek yatırımcılardan 1,2 milyon fon alarak, reaktörü geliştirdi. Oldukça portatif olan bu reaktörlerin, öncelikle uzak bölgeler ve afet durumlarında kullanılması amaçlanıyor. Askeri amaçlı kullanım ise bir diğer pazarı oluşturuyor. Bu reaktörlerden sadece birkaçıyla ırak bölgelerde 4 ila 8 yıl boyunca karargahlara elektrik verilebilir. Ayrıca mevcut dizel jeneratörler gibi emisyon üretmiyor ve yakıt tankeri taşımaya ihtiyaç kalmıyor. Askeri bölgelerde dizel jeneratörlü kamyonları kullanmak oldukça riskli. Radiant firması, yakıtın geleneksel nükleer yakıtlara göre hemen erimediğini ve yüksek sıcaklıklara dayanabildiğini ifade ediyor. Helyumu soğutucu olarak kullanıldığından, korozyon; kaynama ve kontaminasyon riskleri büyük oranda azalmış oluyor. Firma en son nükleer ve uzay teknolojileriyle ürettiği bu reaktörden oldukça umutlu. Şirket reaktöre yakıt doldurma ve reaktör çekirdeğinden ısıyı verimli bir şekilde alma yolunda geçici patentlerini aldığı ifade ediyor. Ayrıca çekirdek erimesi geçirmezlik patenti de aldı. Radiant böylece az sayıdaki taşınabilir ve kompakt nükleer reaktörlerle çalışan şirketler kervanına katıldı. Dizel jeneratörlere göre daha çevreci ve düşük maliyetli bir jeneratörler artık yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kopekler-icin-antikorla-kanser-tedavisi-gelistiriliyor/", "text": "Köpekler aynı insanlar gibi kanser olabilir. Avusturyalı bilim insanları farklı kanin tümörlerini yüzeyini kaplayan proteinlerin insan kanser türleriyle % 91 benzerlikte olduğunu gösterdi. Sonraki adımda farelerden antikorlar alarak, köpek kanser hücrelerine bağlanabilecek şekilde ayarlamayı başardı. Bu antikorların bazı vakalarda kanin tümörlerinin büyümesini yavaşlattığı görüldü. Bu sayede köpek kanser türleri tedavi edilebilir. Araştırma Molecular Cancer Therapeutics'de yayınlandı. Köpeklerin anti-kanser antikorlarını tolere edebileceğini umuyoruz. Sonraki aşama klinik çalışmalarda kanser türlerinin teşhisinde ve tedavisinde büyük gelişme yaşanacağını düşünüyoruz, diyor araştırmanın yardımcı yazarlarından Erika Jensen-Jarolim. İmmünoterapi yaklaşımı insanlarda 20 yıldır kullanılıyor. Başlangıçta farelerden alınan antikorlar sonrasında insanlarda çalışacak şekilde modifiye tasarlanabilir. Kanser hücrelerine bağlanan bu antikorlar monoklonal antikorlar olarak adlandırılıyor. Bu antikorlar köpekler için üretilebilir. Köpeklerde ilk kez kanser immünoterapi kullanılsa da hayvanlarda kemoterapi de kullanılabilir. Kanser hücrelerine modifiye antikorlar bağlayarak köpeklerde hücre ölümü durdurulabilir ve sayede vücudun doğal olarak kanser hücreleriyle savaşı sağlanabilir. Ayrıca bu sayede doğrudan tümörlere radyasyon verilebilir. Bununla beraber bilgisayarlı tomografi sırasında kanserli hücreleri görmek için floresan proteinler kullanılabilir. Viyana Veteriner Tıp Üniversitesi araştırmacıları antikorların yapılarındaki küçük değişimlerin ,insan kanser türlerinde yeni antikor değişkenlerini bulmaya yardımcı olacağını düşünüyorlar. Umarız hayvan dostlarımız için bu tip tedaviler yardımcı olur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/korede-5-metre-uzakliga-kablosuz-elektrik-iletimi-yapildi/", "text": "Elektronik cihazlar gün geçtikçe kablosuz teknolojilere geçerken, eninde sonunda her cihazı şarja koymak zorunda olduğunuzda prize takmalısınız. Fakat Kore Gelişmiş Fen ve Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları şimdi kablosuz elektrik aktarımını 5 metreye kadar aktarmayı başardılar. KAIST Nükleer & Kuantum Mühendisliği'nden profesör Chun T. Rim ve ekibi 16 Nisan 2014 KAIST kampüsünde kablosuz elektrik iletiminde şov yaparak büyük bir gelişmeye imza attılar. Dipol Bobinli Rezonans Sistemi adı verilen bir sistem sayesinde alıcı verici bobinler arasında 5 metre mesafeye kadar indüktif elektrik iletimini başardılar. MIT 'nin 2007' de sunduğu Çiftli Manyetik Rezonans Sistemi daha öncesinde 2,1 metreye enerji transferi yapabileceğini göstermişti. Fakat bu teknoloji kompleks bobin yapısı, büyük rezonans bobinleri ve yüksek frekans (10MHz) gibi problemler nedeniyle düşük verim yarattığından ticari üretime geçememişti. Ayrıca bu bobinler sıcaklık nem ve insanlara oldukça duyarlılık gösterdiğinden yüksek 2000 gibi yüksek bir Q faktörüne sahip. Prof. Rim DCRS sistemiyle 2 manyetik dipol bobini kullanarak bu problemlere daha iyi bir çözüm getirdiği belirtti. Bir bobin manyetik alanı indükte ederken, diğeri elektrik gücünü alıyor. CMRS' de kullanılan yuvarlak şekildeki bobinlerin aksine, KAIST ekibi ortalarında sarım olan ferrit çekirdekli çubuklar kullanarak daha basit bir yapıya ulaştılar. Yüksek frekanstaki alternatif akım sayesinde yaratılan manyetik alan, ikinci sarıma manyetik akı etkisini indükte ederek ikinci sarıma voltajı aktarıyor. DCRS, CMRS ile kıyaslandığında önemli derecede küçük ve ince. 3 metre uzunluğunda,10 cm genişliğinde ve 20 cm yüksekliğinde olan bobin daha kompakt bir yapı sergilerken Q faktörü sadece 100 olduğundan çevresel değişimlere karşı 20 kat daha güçlü. Ayrıca 100 kHz gibi düşük bir frekansta oldukça iyi çalşıyor. Ekip 20 kHz' de birkaç deneme yaptı. Buna göre , 1403 W ile 3 metre, 471 watt ile 4 metre , 209 W ile 5 metre uzağa enerjiyi taşıyabildi. 100 W için örnek verecek olursak, 3 metrede % 36,9 , 4 metrede % 18,7 ve 5 metrede % 9,2 güç verimi alınıyor. Prof. Rim bu teknolojiyle 5 metrede büyük bir LED TV 'nin ya da 3 adet 40W'ık fanın kablosuz çalıştırılabileceğini belirtiyor. Kaist'in ürettiği bu kablosuz şarj sisteminin aynı anda 40 cep telefonunu kablosuz şarj edebildiği belirtiliyor. Prof. Rim ve ekibi en son Kore bir nükleer santraldeki kontrol ünitelerini 7 metre uzaktan 10 W güç vererek çalıştırmayı başardı. Bu sayede gelecekte Fukushima Daiichi Nükleer Santrali'nde yaşanan facialarda acil müdahale edilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kronik-hastaliklarin-tedavisi-icin-ilk-yapay-noron-gelistirildi/", "text": "Bath Üniversitesi liderliğinde; Bristol, Zürih ve Auckland Üniversitelerinden bilim insanlarından oluşan bir araştırma ekibi, aynı nöronlar gibi davranan yapay nöronlar icat etti. Silikon çip teknolojisi üzerinden geliştirilen yapay nöronlar sayesinde; kalp hastalığı,Alzheimer ve omurilik felci gibi sinirsel dejenerasyonları tedavi eden medikal cihazlar yapılabilir. Yapay nöronların, biyolojik nöronlar gibi davranması için; bir mikroişlemcinin milyarda biri güç harcaması gerekiyor. Ayrıca bu sistemin medikal implantlar ve diğer biyo-elektronik cihazlarla uyumlu olması gerekiyor. Sinir sisteminden gelen elektrik sinyallerine cevap verebilecek yapay nöronlar tasarlamak onlarca yıldır tıbbın temel amacını oluşturuyor. Bu sayede omurilik felci gibi durumlarda, düzgün çalışmayan ya da ölmüş nöronların yerine yapay nöronlar kullanan tedaviler geliştirilebilir. Ayrıca yapay nöronlar sayesinde , hastalıklı biyo ağları sağlıklı bir şekilde onarmak ve yeterli vücut fonksiyonunu yapacak hale getirmek mümkün olabilir. Örneğin; kalp krizi gibi durumlarda beyin tabanında yer alan nöronlar , sinir sistemindeki gerialımlara düzgün cevap veremez ve kalbe doğru sinyaller yollayamaz. Bundan dolayı kalp olması gerektiği gibi kuvvetli pompalayamaz. Her şeye rağmen, geliştirilen yapay nöronları kompleks biyoloji ve tahmin etmesi zor nöron tepkileri gibi büyük zorluklar bekliyor. İşte araştırmacılar ; nöronların, diğer sinirlerden gelen elektriksel uyaranları nasıl tepki vereceğini açıklayan denklemler türetti ve modellemeler yaptı.Nöron tepkileri doğrusal olmadığından, iki kaç veya üç kat güçlü bir sinyal geldiğinde çok daha büyük bir reaksiyon vermemesi gerekiyor. Sonrasında ise biyolojik iyon kanallarını doğrulukla, modelleyen silikon çipler tasarlandı. Böylece gerçek nöronların stimülasyon taklit edebilen yapay nöronlar geliştirildi. Bu sayede araştırmacılar, kalpten aldığı nöron tepkilerine eş zamanlı olarak doğru cevap verebilecek akıllı kalp pilleri yapabilecek. Ayrıca Alzheimer hastalığı ve nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. Yeni geliştirilen yapay nöronlar sadece 140 nanoWatt kullanıyor yani geleneksel mikroçiplerin milyar biri kadar güç harcıyor. Böylece biyo elektronik implantların vücuda uyumunu sağlıyor. Yapay nöron yaklaşımı bazı devrimsel yeniliklere sahip. Bu sayede nöronların davranışı hassas bir şekilde kontrol edilebiliyor. Nöronların donanımsal olarak fiziksel modelleri yaratılarak , gerçek yaşayan nöronların davranışları başarıyla taklit edilebiliyor. Farklı türde ve fonksiyondaki nöronlar, bu çok yönlü modele uydurulabiliyor. Bu teknoloji sayesinde devre tasarımında büyük önem taşıyan nöromorfik çip tasarımının önü açılarak akıllı biyo-implantlar için yeni bir çağ başlayacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-bilgisayarlar-ilk-kez-fotonik-cip-uretildi/", "text": "Kuantum ışınlama devrelerinin çekirdeğini oluşturan,kuantum dolanıklığı üreterek tespit eden kuantum fotonik çipi başarıyla entegre edildi. Bristol, Tokyo, Southampton Üniversiteleri ve NTT Cihaz Teknolojileri Laboratuvarı'ndan bilim insanları ortaklaşa çalışarak, ultra hızlı çalışacak kuantum bilgisayarları ve arttırılmış güvenli iletişim sağlayacak teknolojilerin önünü açacak çipi yapmayı başardı. Kübitler için, bugün kullandığımız ikili(1,0) sistem bilgisayarlarının duyarlı kuantum versiyonları denilebilir. Foton adı verilen ışık parçacıkları mükemmel kübitleri oluşturmada umut vaat ediyorlar. Başarılı bir kuantum ışınlama sağlamak için kübitleri bir fotondan diğerine transfer etmek gerekiyor. Buna rağmen kuantum ışınlamayı deneysel olarak incelemek için yüzlerce optik cihazın dikkatlice yerleştirilmesi gerekiyor. Gelecekte cebinizde taşıyacağını bir kuantum bilgisayarı için imkansız bir durum gibi gözüküyor. 2013 yılında Prof. Furusawa ve meslektaşları mükemmel kuantum teleportasyonu başarsa da, bu kurulumu yapmak aylar alıyor ve bu düzenekler bu çipe göre binlerce kat daha büyüktü. Bristol Üniversitesi'nden Prof. Jeremy O'Brien'ın liderliğinde yapılan yeni araştırmayla, bütün bu optik düzenekler son teknoloji nano üretim sayesinde, sadece birkaç milimetrelik bir silikon mikroçipe entegre etmeyi başardı. Böylece ilk kez kuantum ışınlama silikon çip üzerine tanımlanarak radikal bir şekilde boyut problemi çözüldü. Araştırmacılar kuantum bilgisayarı fotonik çipe entegre etme hedefine doğru büyük bir adım atmış oldular. Artık mevcut bilgisayarlarda klasik fiziksel limitlerine ulaşıldı denilebilir. Diğer taraftan, kuantum bilgisayarlar sayesinde ultra güvenlikli iletişim ve ultra hızlı işlem gücü sayesinde bu limitlerin ötesine geçilebilir. Pratik kuantum teknolojilerinin hayata geçirilmesi için mikro-çiplerde ışınlanmayı hayata geçirmek büyük önem taşıyor. Yeni gelişme sayesinde kocaman bir masayı kaplayan kuantum optik sistemler yerini bu ufak kullanışlı fotonik çipe bırakacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-bilgisayarlarda-ilerleme-kendi-hatalarini-duzelten-devre-yapildi/", "text": "Bilim insanları tümüyle kuantum işlem yapabilen bir bilgisayar geliştirdiğinde devrimsel bir gelişme yaşanacak. Bugün kullandığımız binlerce mhz hızındaki bilgisayarlar, kuantum bilgisayar ile kıyaslandığında Taş devrinde gibi kalacak. Fakat bunların hepsi olmadan önce, Santa Barbara Kaliforniya Üniversitesi'ndeki fizik profesörü John Martinis gibi fizikçilerin bu devasa işlem gücünü verimli bir şekilde kullanabilmesi gerekiyor. Kübitler yani kuantum bitler çevresel etkenlerden kaynaklanan hatalardan etkilenebiliyor. Martinis'in laboratuvarında kendi hatalarını kendi kontrol ederek, onları baskılayarak kübitleri koruyan ve sistemi telkin eden bir kuantum devresi geliştirdiler. Bu sayede büyük boyutlu süper iletken kuantum bilgisayarların üretilmesinde engel teşkil eden güven eksikliği tamamlanabilir. Kübitleri error-free hale getirerek koruyor ya da defalarca aynı sonucu verebilecek kadar stabil hale getiren sistem sayesinde, bilim insanlarının kuantum işlemcilerde yaşadığı temel problemlerden biri çözülmüş olacak. Klasik bilgi işlemde, bitler ya 1 ya 0 olsa da , kübitler farklı boyutlarda her yerde bulunabiliyor. Bu özelliğe superpositioning-süperpozisyonlama adı veriliyor ve kuantum bilgisayarlar fenomensel gücü sağlasa da kübitler dengesiz ortamlarda çevrilerek çalışmayı zorlaştırıyor. Kaybolan bir veriyi işlemek zordur, diyor Kelly. Fakat bu engel Kelly,Rami Barends, bilim insanı Austin Fowler ve Martinis'in grubundaki diğer elemanlar tarafından çözüldü. Hata prosesi bilgiyi saklamak için birkaç kübitten oluşan bir şema oluşturmaya dayanıyor. Bu sayede bilgi birkaç kübit boyunca depolanıyor. İşte bu fikirden yola çıkan bilim insanları 9 kübitten oluşan bir sistem oluşturdu. Devredeki kübitler, komşularındaki bilgileri korumakla sorumlu . Sürekli tekrarlayan hata tespit düzeltme sistemi sayesinde, her bir kübitin bilgi saklayabileceği süre uzuyor. Bu sayede ilk kez kendi hatalarını onarma kabiliyeti olan bir kuantum makinesi yapılmış oldu, diyor Fowler. Tabi araştırmacıların ihtiyacı olan kompleks hesaplamaları yapmak için, yüzlerce milyon kübitten oluşan gerçek bir kuantum bilgisayar yapmak gerekiyor. Tabi öncesinde stabil bir hata önleme sistemi oluşturmak gerekiyor. Yüzey kodu adı verilen hata tespit ve düzeltme sistemi Fowler tarafından geliştirildi. Bu sistem benzer bilgileri kullanarak orijinal veride değişimi ölçen orijinal verinin duplikasyonunu engelleyerek sanki klasik bilgisayarlardaki bir hata tespiti yapıyor. Bu şekilde, esas orijinal gözlemlenmemiş kübitlerde saklanabiliyor. Peki neden ? Çünkü bu kuantum fiziği, kuantum halini ölçemezsiniz, ancak halen kuantumda olduğunu umabilirsiniz. Aşırı ölçüm yapılması kübiti tekli hale sabitleyerek, sonrasında süperpozisyonlama gücünü kaybetmeseine neden olabilir. Bu nedenle SuDoku bulmacası beznzeri, dizilimdeki benzer data kübit değerleri komşu ölçüm kübitler tarafından alınıyor. Böylece kübitlerin etrafındaki veriler değerlendirilerek ölçülüyor. Böylece sadece hataların tespit edecek kadar veri çekerek, kuantum durumunu bozmuyorsunuz, diyor Kelly. Martinis'in grubu bu araştırmayı rafine etmek için bu yeni geliştirmeye devam ediyor. Bu özel kuantum hata düzeltme sistemi bit-flip hatasına karşı kendisini kanıtlamasına rağmen, araştırmacılar bu hataların bütünleştirici hatasına phase flip eğilmiş durumda. Böylece sürekli olan hata düzeltme döngülerine karşı izlenebilecek davranışlar gözlenebilecek. Bu gelişmenin kuantum bilgisayarlar için büyük bir gelişme olduğu belirtiliyor. - J. Kelly, R. Barends, A. G. Fowler, A. Megrant, E. Jeffrey, T. C. White, D. Sank, J. Y. Mutus, B. Campbell, Yu Chen, Z. Chen, B. Chiaro, A. Dunsworth, I.-C. Hoi, C. Neill, P. J. J. O'Malley, C. Quintana, P. Roushan, A. Vainsencher, J. Wenner, A. N. Cleland, John M. Martinis. State preservation by repetitive error detection in a superconducting quantum circuit. Nature, 2015; 519 (7541): 66 DOI:10.1038/nature14270"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-enerji-tasinimi-gunes-isigi-cevrim-verimini-arttirabilir/", "text": "Artık güneş ışığından elektrik elde etmek günlük hayatımıza girmiş durumda. Fakat hangi yolla çevrim yaparsak yapalım verim oldukça düşük gözüküyor. Güneş ışığını enerji kaynağı olarak kullanmanın birçok yolu vardır; fotovoltaik paneller, ısı yoğunlaştırılmış buhar türbinler ve hatta yapay fotosentezle hidrojen üretimi için kullanabilirsiniz. Fakat bu gibi fotosentez sistemlerinde ısı kaybı gibi termodinamik verimsizliklerden dolayı enerji dönüşüm prosesinde verim kaybı büyüktür. Almanya Bayreuth Üniversitesi'nden bilim insanları neredeyse sıfır kayıpla ışık enerjisini aktarmayı sağlayan süper verimli bir enerji dönüşüm prosesi keşfettiklerini belirtiyorlar. Çekirdekte özel üretim nanofiberler kullanarak ilk kez doğrudan enerjiyi transfer edecek bir sistem oluşturan bilim insanları, bu sayede birkaç mikronluk alanda oda sıcaklığında aktarabilecek bir sistem geliştirdiler. Araştırmacılara göre, enerjinin bu şekilde aktarımının ancak kuantum seviyesinde koherens etkilerinin nanofiberler boyunca aktarımıyla mümkün olabileceğini düşünüyorlar. Kuantum koherens atomaltı dalgaların paylaşılan elektromanyetik alanlar bağlanması anlamına geliyor. Birleşe fazlar içinde hareket etmeye başlayınca, kuantum koherens dalgaları, ortam içinde büyük senkronize bir dalga gibi davranmaya başlıyor. Bayreuth Üniversitesi'nin geliştirdiği cihazında, nano fiberlerden oluşan bloklar boyunca koherens enerji dalgaları blok blok geçerek, boşlukta dev bir dalga gibi hareket ediyor. Bilim insanları bu etkiye süper düşük enerji kayıplı cihaz diyor. Mikroskop teknikleriyle nano fiberler boyunca enerji uyarımının konveyansı gözlendi. Nanofiber yapılar o kadar muhteşem ki, havadaki karbondioksitten bile elde edilebiliyor. Nanofiberler özel hazırlanmış supramoleküler dizinlerden oluşuyor. Karbonillerin triarilaminler bağlanmasından ve 3 naphthalimide bithiophene kromoforla birleştirilmesiyle oluşuyor. Özel koşullarda bu elementler kendi kendine birleşerek, 4 mikrometre uzunluğunda, 0,005 mikron çapında nanofiberler oluşturuyor ve 10,000'den fazla kimyasal blok içeriyor. Işığın aktarımı gerçekten önemli bir konu ve gelecekte verimli güneş panellerinin üretimi için önem taşıyabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-fizigi-gercekligin-olculene-kadar-var-olamayacagini-gosterdi/", "text": "Bilim dünyasında uzun süredir fizibilitesi tartışılan bir fizik deneyi sayesinde gerçekliğin kuantum teorisiyle ölçülenene kadar var olmadığı kanıtlandı. Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden fizikçiler , John Wheeler'ın ünlü gecikmeli seçim düşüncesi deneyini gerçekleştirdi. Deneyde hareket eden bir nesnenin parçacık veya dalga şeklinde nasıl hareket edeceğine karar vermesi yer alıyor. Wheeler'ın deneyinde nesnenin hangi noktada bu kararı vereceği soruluyor . Genel düşüncemize göre, nesne nesnenin dalga ve parçacık hareketi ölçümün nasıl olduğundan bağımsızdır. Fakat kuantum fiziği gözlemlediğimiz , dalga benzeri davranışın veya parçacık davranışının bu yolculuğun sonunda gerçekte nasıl ölçüldüğüne bağlı olduğunu söyler. İşte ANU ekibi de tam olarak bunu keşfetti. Her ne kadar tuhaf görünmesine rağmen, bu sonuçlar kuantum teorisinin doğrulanmasını onaylıyor. Kuantum dünyası ise LED'ler , lazerler ve bilgisayar çipleri gibi pek çok teknolojiye hükmediyor. Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden araştırmacılar, 1978'de öne sürüldüğünde imkansız olan bu deneyi oluşturmakla kalmayıp, Wheeler'ın aynalarla sektirilen ışık konsepti yerine, lazer ışığı kullanarak atomlarla yaptı ve bu ön yargıyı tersine çevirdi. Araştırmacılar Mach Zehnder interferometresinde ultra soğuk yarı-dengeli atomu kullanarak, Wheeler'ın atomik örnekselini yarattı. Kuantum fiziğindeki girişime ilişkin tahminler ışığa uygulandığında dalga davranışı gibi görünse de, bu deney atomlarla yapılmalıdır. Çünkü atomların kütlesi ve elektrik alanlarla etkileşimi oldukça karışıktır, böylece tuhaflıklar artar, diyor doktora öğrencisi Roman Khakimov. Prof. Truscott'un ekibi, ilk olarak Bose- Einstein yoğuşumu olarak bilinen askıda bulunan helyum atomlarını hapsetti, sonra ise, tek bir atom kalana kadar enjeksiyon yaptı. Sonrasında bu tek atom ters yayınım yapan lazer ışını çiftlerine doğru düşürüldü, bu sayede ızgara deseni oluşturularak, ışık saçınımı olduğunda aynı şekilde kavşak gibi davranması sağlandı. İkinci ışık çizgileri ise bu yollarla yeniden birleşerek rastgele yollar eklendi, bu da atom iki yolda ilerlemesi durumunda yapıcı veya bozucu girişime neden oldu. İkinci ışık çizgileri eklenmediğinde, atom sadece tek bir yol seçtiğinden girişim oluşmadı. Buna rağmen, eğer atom kavşaktan geçtikten, hemen sonra çizgiler eklenirse rastgele sayı belirlenmesi mümkün. Eğer biri o atomun gerçekten belirli bir yol veya yollar izlediğine inanırsa, o atomun geçmişinin gelecek ölçümünü etkileyeceğini kabul eder, diyor Trusscott. Atomlar A'dan B'ye hareket etmezler. Sadece onların yolculuğun bitişi ölçülebilir ki, dalga veya parçacık hareketi davranışı onlara var eder , diyor Trusscott."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-fizigi-prensipleriyle-calisan-yeni-bir-goruntuleme-metodu-bulundu/", "text": "Viyana Üniversitesi Kuantum Optik ve Bilgi Merkezi'nden bilim insanları temeli kuantum fiziğine dayanan inanılmaz özelliklere sahip yeni bir görüntüleme metodu geliştirdiler. Dünyada ilk kez görüntülenen nesneye ışık göndermeden görüntü elde edilebiliyor. Genelde bir nesneyi görüntülemek için ışık ışınıyla aydınlatarak, bu ışığı ve saçılımı hissedebilecek bir kamera kullanılır. Işığın türüne göre görüntülenen nesneye ışık ışını verilir. Fakat pek çok uygulamada görüntülenen nesneye uygun ışık kaynağı ve görüntüleyecek fotoğraf makinesi bulunmuyordu. Fakat Nature dergisinde yayınlanan bir deneyde açık bir şekilde bu limit aşıldı. Işıkla aydınlatılan nesne halen tespit edilmemiş bulunuyor. Ayrıca ışığı kedinin görüntüsünü oluştururken kamera asla etkileşime girmiyor. Bilim insanları deneyi algılamak için dolanık fotonları kullandı . Bu foton çiftleri iç bağlantılı ikiz fotonlar ve lazerin doğrusal olmayan kristalle etkileşiminden doğuyor. Deneyde lazer iki ayrı kristali aydınlatarak, her kristalde bir çift foton oluşturuyor.Sonrasında nesne iki kristalin arasında konuyor. Eğer bu hizalanma ilk kristaldeki foton çiftinde olursa, sadece görüntülenen nesneden infrared proton geçiyor.Sonrasında rota ikinci kristale giderek, burada oluşan herhangi bir kızılötesi fotonla birleşiyor. Gelinen bu adımda prensip olarak, foton çiftinin hangi kristalde gerçekten yaratıldığını bilmek mümkün değil. Ayrıca, şimdi nesnedeki infrared fotonda hiçbir bilgi yok. Buna rağmen,nesneye dair bilgiler kuantum korelasyondaki dolanık çiftlerde mevcut. Hem de nesneye hiç dokunmadan gerçekleşiyor bu inanılmaz olay. Birinci ve ikinci kristalden gelen kırmızı foton rotalarını bir araya getirdiğimizde parlak ve karanlık dokular oluşturarak objenin imajını oluşturmuş oluyoruz. Şaşırtıcı bir şekilde bütün kızılötesi fotonlar devre dışı kalıyor ve fotoğraf nesneyle hiçbir etkileşime girmeyen kırmızı fotonların tespitiyle elde ediliyor. Deneyde kullanılan kamera nesneyle etkileşime giren kızılötesi fotonlara karşı duyarsız. Aslında bu gibi zayıf kızılötesi ışıkları tespit edebilecek bir kamera piyasada yok. Araştırmacılar yeni görüntüleme metodunun çok amaçlı olarak kullanılabileceğini hatta orta kızılötesi bölge görüntülenmesinde kullanılabileceğini belirtiyorlar. Düşük ışık görüntüleme tıbbi ve biyolojik görüntüleme için oldukça büyük önem taşıyor. - Gabriela Barreto Lemos, Victoria Borish, Garrett D. Cole, Sven Ramelow, Radek Lapkiewicz, Anton Zeilinger. Quantum imaging with undetected photons.Nature, 2014; 512 (7515): 409 DOI: 10.1038/nature13586"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-internet-icin-buyuk-gelisme-100-km-uzaga-bilgi-isinlandi/", "text": "Dünyaca ünlü NIST Enstitüsü'nde fizikçiler, ışık parçacıklarını 100 km ilerisine taşınarak kuantum ışınlama rekoru kırıldı. NIST 'in iddiasına göre kuantum bilgi teleportasyonu alanında daha öncekine göre 4 kat daha uzağa aktarıldı. Kuantum fizik alanında her gün çığır açıcı bir gelişme yaşanması, kuantum kriptografi potansiyeli ve kuantum bilgisayarlara her geçen gün daha da yaklaşmamızı sağlıyor. NIST tarafından kırılan bu yeni rekor sayesinde , kuantum hal bilgisini pratikte düşünülenden daha ileri aktarılabileceği gözlenmiş oldu. Araştırmacılara göre , bu özellik ancak NIST ABD Kolorado laboratuvarında geliştirdiği tekli foton dedektörleri sayesinde mümkün oldu. Molibden silisitten üretilen süper iletken nanoteller kullanılarak çok duyarlı ve fotonların % 80'ine kadar 100 km öteye aktarım yapabilen bir teknoloji geliştrildi. Kuantum ışınlanma prosesi için bütün olası halleri taşıyan süperpozisyon fotonu üretildi. Sonrasında bu foton iki kuantum dolanık foton oluşturmak için kristal ayırıcıya yollandı. NIST'de fizikçiler bu fotonlara yardımcı ve çıkış elektronu adı veriyor. İkinci foton eş zamanlı olarak ışın ayırıcıdan yollanarak , tam olarak yardımcı foton gibi davranması sağlandı. Bu noktada iki dedektör yardımcı ve giriş fotonunun fazın içinde ya da dışında olup olmadığını belirlemesi sağlandı. Çünkü yardımcı foton dış fotonla dolanıklığa girerek, dış fotonun optik fiber boyunca bu uzun yolculuğun dışına ulaştığında, dolanık ikizin dedektörde ayna görüntüsünü oluşturması gerekiyor. Bu bağlamda, dolanık çiftin faz için ve dışında süperpozisyon oluşturduğu belirlenerek, etkili bir şekilde aktarım yaptığı doğrulandı. Daha önceleri yapılan araştırmalarda fotonların ancak % 1'i , 100 km'ye ışınlanırken, yeni dedektörler sayesinde % 80'e kadar aktarım kalitesi sağlanıyor. Bu sayede uzun mesafelerde kuantum bilgi kaybının engellenmesi sağlanıyor. Önceki kompleks kuantum hafıza sistemleri kısa süreliğine bu bilgiyi depolayabilirken, yeni metot sayesinde bu gibi depolama sistemlerine gerek kalmayacak. Çünkü yeni sistemde tekrarlayıcı/yükseltici sistem kurularak optik bir ağ emülasyonu sağlandı. Bilim insanları bu cihazlar sayesinde periyodik olarak yeniden yollanan verilerin ağı nerdeyse sonsuza kadar genişleterek, geleceğin internet teknolojisi kuantum internetin kurulmasını sağlayacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuantum-tunelleme-ir-kizilotesi-enerji-elektrik-solar/", "text": "Bilim insanları Dünya'daki aşırı ısı ve fazla radyasyonu elektriğe dönüştürmenin yolunu buldular. Fiziğin en tuhaf davranışlarından biri olan kuantum tünellemeye dayanan teknikte, atık veya kızılötesi yüksek frekanslı dalgalarla yayılan ısı özel bir anten yardımıyla elektriğe dönüştürülüyor. Saniyede kuadrilyon dalga sinyali doğrudan yüke dönüştürülüyor. Dünya üzerinde gerçekten çok fazla atık ısı var, özellikle güneşten gelen pek çok ışın yer, denizler ve atmosfer tarafından emiliyor. Bu emilim sürekli bir kızılötesi radyasyon yayarak, her saniye milyonlarca gigawatt güç üretiyor. Fakat kızılötesi dalgalar çok kısa ve onlardan enerji elde etmek için süper ufak antenler gerekiyor.Araştırmacılara göre bu devrim kuantum tünelleme ile aşılabilir. Bu kadar yüksek frekansta çalışabilecek bir ticari diyot yok. İşte bu nedenle kuantum tünellemeye döndük,diyor baş araştırmacı KAUST'tan Atif Shamim. Kuantum tünellem bir parçacığın yeterli enerjiye sahip olmadan engeli aşmasını sağlıyor. Bu konuda en iyi örneklerden biri ise tepeye doğru yuvarlanan topun diğer tarafa geçmesi için gerekli enerjiye sahip olması gerekliliğidir. Klasik fizikte bu böyle işler. Fakat kuantum fiziğinde top tepeye doğru tünel açarak daha az enerjiyle karşıya geçebilir. Kuantumun temelindeki konumsal belirsizlik bunun temelidir. Peki kuantum tünelleme bize nano ölçekli antenler yapmada nasıl yardımcı olabilir. Metal yalıtıcı-metal diyotla elektronlar küçük bir bariyere ilerleterek kızılötesi dalgaları akıma çevirebilir. Bilim insanları fiyonk şeklinde nanoanten yaparak , altın ve titanyumdan oluşan iki hafif metalik kol ve yalıtım filmiyle bir sandviç yaptı. Böylece tünelleme için gerekli olan elektrik alanı yoğunluğu oluşturuldu. En zor olanın iki anten kolunun nano ölçekte sarılmasıydı. Yeri üretilen bu MIM diyotu 0 voltaj gereksinimiyle, sadece gerektiğinde kızılötesi radyasyonu yakalayabiliyor. Normal solar paneller sadece küçük bir görünür ışık spektrumundan enerji sağlarken, kızılötesi ışınlardan yayılan fazla enerjinin kullanılması bu teknolojileri yeni bir basamağa taşıyabilir. Yine de antenin geliştirilmesinde gidilecek çok yol var, enerji verimliliği gibi. Yine de bu sadece başlangıç. Bu sayede yeni bir teknoloji devrimi doğuyor olabilir. Araştırma Materials Today Energy dergisinde yayınlandı. Vay canına, canlılardan bile yayılan ısının değerleneceği anlamına da gelir. Bu teknoloji yeterince geliştiğin de, diğer temiz enerji kaynaklarıyla beraber enerji sorunu tamamen ortadan kalkacak demektir. Dünya da yaşanan tüm sorunların kaynağının başında, kontrol edilen pahalı enerji gelmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kulak-cinlamasi-tinnitus-tedavisinde-buyuk-gelisme/", "text": "Auckland Üniversitesi'nden araştırmacılar, tinnitus tedavisinde 20 yıllık bir araştırmanın sonucunda cep telefonu tabanlı bir tedavi geliştirdi. Araştırmada beyaz ses üreten bir uygulama prototip kullanılarak 12 hafta kadar kısa bir sürede önemli sonuçlar elde edildi. Ortalama olarak 31 kişilik politerapötik grupta önemli ilerleme kaydedilirken, diğer grupta(30 kişi) değişme görülmedi. Sonuçlar Frontiers in Neurology dergisinde yayınlandı. Bu daha önceki çalışmalarımızdan daha önemlidir ve gelecekte tinnitus tedavisine doğrudan etkileri olması muhtemeldir, Odyoloji Yrd. Doç. Dr. Grant Searchfield. Tedavinin anahtarı, başlangıçta kişini tinnitus tecrübesini değerlendirerek, kişiye özel tedavi planı geliştirmeden ve de dijital araçlarla birleştirmeden geçiyor. Daha önceki denemeler sayesinde beyaz gürültü, hedefe dayalı danışmanlık, hedefe yönelik oyunlar ve diğer teknoloji tabanlı tedavilerin bazı insanlar için zaman zaman etkili olduğunu buldu. Fakat bu yeni yöntem çok daha hızlı ve etkili olduğundan 12 ay yerine 12 haftada bir miktar kontrol sağlıyor, diyor Dr. Searchfield. Tinnitus yani kulak çınlamasını tedavi edecek bir hap yok. Bu terapinin faydası, esasen tinnitus sesinin yoğunlaştığı şeye yoğunlaşan Bu terapinin yaptığı şey, esasen kulak çınlamasının sesini, dinleyici için hiçbir anlamı veya lişkisi olmayan bir arka plan gürültüsüne vurgu yapacak şekilde beyni yeniden yapılandırmaktır, diyor Dr Searchfield. Katılımcıların %65'inde iyileşme görüldü. Bazı insanlar için kulak çınlaması tüm dikkat ve hayatı ele geçirdiğinden, gerçekten hayat değiştirici olabiliyor, diyor Dr Phil Sanders. Bazı insanlar gelişmeyi fark etmedi ve geribildirimleri göre kişiselleştirme yapıldığından bildirim yapmaları önem kazanıyor. Tinnitus bir hayalet sestir ve sebepleri çok komplekstir. Bugüne kadar çok iyi tedaviye karşı koymuştur. Tinnitus ya da kulak çınlaması yaşayan insanların en az % 5'i bunu çok rahatsız edici bulmaktadır. Bu etkiler nedeniyle uykusuzluk, depresyon ve günlük işleri yapmakta problem yaşanabilir. Dr. Searchfield bu çalışmayla bu alanda etkili bir tedavi üreterek, fark yaratmak istediğini belirtiyor. Sonraki aşama daha büyük denemeler ve FDA onayı olacak. Araştırmacılar uygulamanın,6 aya kadar klinik denemeleri başlamasınıa bekliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kuresel-co2-emisyonlari-2011-de-de-artis-gostermeye-devam-ediyor/", "text": "2011 deki CO2 küresel emisyon oranlarındaki % 3 artışın temel nedeninin küresel ısınma olduğu belirtiliyor. 2011 deki CO2 emisyonu 34 milyar tona ulaştı. Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin' de ortalama emisyonlar %9 artarak kişi başına 7.2 tona çıktı. Çin' de büyük endüstri şehirlerinde ortalama CO2 emisyon oranları 6 ila 19 ton arası değişiyor. Avrupa Birliği' nde ise CO2 emisyon oranları % 3 düşerek kişi başına 7.5 tona düştü.Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'de petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselişe ve 2008'deki ekonomik durgunluğa rağmen, CO2 emisyon oranları kişi başına 17,3 tonla halen en çok CO2 salınımı yapan ülkelerden biri olarak biliniyor. Bütün bu temel bulgular Küresel CO2 emisyonlarında yönelimler, adı altında 19 Temmuz Avrupa Komisyonu Katılımsal Araştırma Merkezi , Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansı ve Emisyon Veritabanı ve Küresel Atmosferik Araştırmalar ' ın son istatistiklerine göre enerji kullanınıma bağlı aktiviteler olarak gaz yakımı ve çimento üretimine bağlı olarak ve de OECD ülkelerindeki kısıtlamalara rağmen, rapor 2011 de CO2 emisyonunun arttığı gösteriyor. Ekonomideki sallantılar, kışın yumuşak geçmesi ve petrol fiyatlarındaki artışa bağlı olarak ; Avrupa Birliği' nde % 3 CO2, ,Amerika ve Japonya' da ise % 2 CO2 emisyon düşüşü yaşandı. Fakat Çin ve Hindistan' da ise % 9 ve % 6 yükselme yaşandı. Çin' deki ekonomik büyümeye bağlı olarak inşaat ve altyapı genişlemesine bağlı olarak fosil yakıt tüketimi önemli ölçüde arttı. Çin' de emisyon artışa ise temelde çimento ve çelik üretiminde kullanılan kömürün % 9.7 lik artışı neden oldu. 34 milyar ton CO2 emisyonunda en çok tüketim ise; Çin (%29), Amerika Birleşik Devletleri (%16), Avrupa Birliği (%11), Hindistan (%6), Rusya(%5) ve Japonya (%4) olarak gerçekleştirildi. 2000 ila 2011 arasında toplam atmosfere 420 milyar ton CO2 salınımı gerçekleşti.2000-2050 dönemi arası bu miktarın 1000 tonla ile 1500 ton arası gerçekleşeceği öngörülüyor. 2011 'de alınan önlemler, güneş enerjisi, yel değirmeni gibi çevreci teknolojiler sayesinde emisyonda 0,8 milyar tonluk bir tasarruf sağladı. Bu da yaklaşık olarak Almanya' nın yıllık tüketimine eşit."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/kutlecekim-dalgasi-karadelik-notron-yildizi-yutma/", "text": "Astronomların yeni tespit ettiği kütleçekim dalgası sinyalinin, bir kara deliğin nötron yıldızını yutmasıyla oluşmuş olabileceğini tespit etti. Bu inanılmaz kozmik olaya tanıklık etmenin yanı sıra, bu tespit kütleçekimsel dalga üçlüsünün son noktası olabilir. Prof. Albert Einstein'ın bundan yüz yıl öncesinde tahmin ettiği kütleçekim dalgaları ilk LIGO tarafından 2015'de tespit edildi. Genelde kara deliklerin çarpışmasıyla alınan kütleçekim sinyalleri LIGO ve Virgo tespitleri sayesinde arttı. Her ne kadar bu tespitler iki kara deliğin çarpışması sonucu oluşsa da, bu dalgalar iki nötron yıldızının çarpışmasıyla da oluşabiliyor. Optik teleskoplarla izlenebilecek bir ışık şovuna dönüyor. Fakat bugüne kadar bir kütleçekim olayı tespit edilememişti: Kara deliğin bir nötron yıldızını yutması. İşte astronomlar bu sefer gerçekten bu fenomeni tespit ettiklerine inanıyor. 14 Ağustos'ta LIGO and Virgo, 900 milyon ışık yılı uzaktan gelen kütleçekim dalgaları tespit etti. Kendi başına hiç de sıradan olmayan bu olayın tespiti kütlesel olarak nötron yıldızı ve kara delik birleşmesine işaret ediyor. Astronomlar kütleçekim dalga verilerini analiz ederek çarpışmaya giren her bir cismin kütlesini tahmin edebiliyor. Eğer iki cisimde 1 ila 3 solar kütlesindeyse nötron yıldızı oluyor. Eğer bu iki yıldızda 5 solar kütleden fazlaysa iki kara deliğin çarpıştığı düşünülüyor. Geçtiğimiz Çarşamba yapılan tespitte ise, bir nesnenin 5 solar kütlede olduğu, diğerinin 3 solar kütleden küçük olduğu belirtiliyor. İşte bu kütlesel ölçekte bir çarpışma kara delik ve nötron yıldızı çarpışmasına işaret ediyor. Daha önce Nisan'da gerçekleşen çarpışmada benzer bir olay olduğu düşünülse de , bu olayda sinyal çok zayıf olduğundan % 13 olasılık verildi. Bu sinyalin % 49 olasılıkla iki nötron yıldızın çarpışması olduğu düşünüldü. Fakat bu yeni sinyalde bilim insanları çok daha emin olduklarını belirtiyorlar. LIGO'ya göre olasılık % 99'dan yüksek. Tabi yeni de bu iki nesnenin tam boyutu onaylandıktan sonra kesinlik kazanacak. Diğer düşük olasılık ise daha da heyecan verici, ufak kara delikler. Bilim insanları bugüne kadar asla 5 solar kütleden küçük kara delik ya da 2,5 solar kütleden daha büyük nötron yıldızı tespit etmedi. Bu deneye dayanarak bir kara deliğin , bir nötron yıldızını mideye indirdiğine çok inanıyoruz. Buna rağmen çok küçük de olsa, bugüne kadar bildiğimiz evreden çok daha hafif bir kara delik olma olasılığı da var. Eğer böyleyse, bu da iyi bir teselli ödülü olurdu, diyor ARC'den Prof. Susan Scott, Nihai sonuçlar henüz yayınlanmasa da, netliğe kavuşturacaklarını umuyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/laboratuvar-ortaminda-5-haftalik-fetus-beyni-uretildi/", "text": "ABD Ohio Eyalet Üniversitesi'nden bilim adamları, laboratuvar ortamında neredeyse 5 haftalık fetüs beynine eşdeğer bir insan beyni büyütmeyi başardı. Yetişkin insan deri hücrelerinden üretilen Beyin organoidi adı verilen oluşum, laboratuvarda bugüne kadar yaratılmış en gelişmiş beyin modeli oluyor. Biyokimya ve farmakoloji profesörü Rene Anand ve Sudan Mckay tarafından 4 yıllık araştırma sonucunda laboratuvarda geliştirilen, bu fetal beyin modeli sayesinde kemirgen araştırmalarına daha iyi bir alternatif geliştirilmesi hedefleniyor. Burada amaç bilim insanlarına sadece etik açıdan daha iyi bir araştırma modeli geliştirmek değil, hem fetal doku araştırmalarında endişeleri ortadan kaldırmak. Özellikle geçtiğimiz haftalarda kürtaj kliniklerinde ortaya çıkan yasa dışı organ eldesi iddialarına ilişkin tartışmalar yüzünden son günlerde gündemi kurcalayan bir mesele. Organoid'de yetişkin cilt hücreleri alınarak pluripotent kök hücrelerle tavlanıyor . Pluripotent herhangi bir hücreye dönüşebilen ilkel kök hücrelerdir. Araştırmacılar bu özel dokuları kullanarak, in utero ortamında tüm bir organ yaratabiliyor. Anand'ın metodu sayesinde, 5 haftalık fetüs beynindeki genlerin % 99'unu içeren, kalem silgisi büyüklüğünde fetüs beyni üretildi. Eğer 16-20 hafta süre versek, genlerde sadece % 1'lik kayıpla beyni tamamlayabilirdik,diyor Anand. Daha önce üretilen beyin modellerinde çok daha gelişmiş olan bu modelde, spinal kord, çoklu hücre tipleri, sinyalizyon ağı,retina mevcut olsa da, vasküler sistemden yoksunluk, büyüme potansiyelini sınırlıyor. Buna rağmen modelde aksonlar,dendritler,astrositler,oligodendritler ve mikroglia mevcut ve kimyasal sinyalleri aynı doğal bir beyin gibi iletebiliyor. Bu sayede etik nedenlerle yapılamayan deneylere modeller sağlanabilir. Otizm,Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi merkezi sinir sistem hastalıklarında beyin organoid modelleri kullanılabilir. Ayrıca ekip DARPA'nın Mikrofizyolojik Sistemlere organoid sağlamayı hedefliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/laboratuvarda-uretilen-mini-beyinlerde-ilk-kez-beyin-dalgalari-gozlendi/", "text": "Yapay olarak geliştirilen organoidler ya da organcıklar bilim ve tıp çevreleri tarafından gittikçe daha da önem kazanmaya başladı. Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanları ilk kez laboratuvarda üretilen beyin organoidlerinde, insan beynindekine benzer beyin dalgaları ölçtü. Bu yapay beyinler Rett sendromu adı verilen ve nöbetlere neden olan bir durumu modellemek için üretildi. Bu organoidler tıbbi araştırmalarda ve potansiyel tedavilerin bulunmasında faydalı olabilir. Ayrıca bu sayede hayvan deneyleri yerine yapay organoidlerin kullanılması düşünülüyor. Yeni yapılan araştırmada Rett sendromu hastalarından alınan kök hücrelerden geliştirilen beyin organoidlerinde oluşan nöbetler elektriksel aktivitelerin gerçek beyin aktivitelerine yakın olduğu raporlandı. Bu çalışmayla gerçek beyin dokusuna benzeyen organoidlerin yapılabileceği gösterilmiş oldu. Ayrıca insan beyin fonksiyonunun belli özelliklerini tam olarak kopyalayarak, insan beyni ve hastalıklar doğru bir şekilde taklit edilebilir, diyor Kaliforniya Üniversitesi'nden nöro-bilimci Bennett Novitch . Bilim insanları organları yapmak için insanlardan hücreler alarak bu hücreleri pluripotent kök hücrelere çevirdi. Bu hücreler vücutta bulunan birçok doku ve organa dönüşebiliyor. Fakat beyin için bu proses oldukça zor çünkü beyin çok fazla şey olup, bitiyor. Daha fazla araştırmaya yardımcı olmak için, tüm bu nöronları organize etmenin yanı sıra, bu 'mini beyin' organoidleri, insan beyninde meydana gelen aynı sinirsel salınımları öğrenme, uyku vb. ile ilişkili olanlara benzer dalgalar geliştirmelidir. Bu dalgalar artık gözlendiğine göre, deneysel araştırmalarda organoidler gerçek beyin gibi kullanılabilir. Birçok sinirsel hastalıkta gerçek beyin hücreleri oldukça normal gözükmesine rağmen, salınımlar bazı şeylerin yanlış gittiğine işaret eder. Araştırmacılar elektrik probları ve mikroskop okumaları yaparak yeni oluşturulan beyin organodilerinde elektroensefalogram benzeri bir tarama gerçekleştiriyorlar. Gördüğümüz bu salınım deseni bölgesini tahmin etmemiştim. Organoidlerin salınım desenlerini kontrol ederek farklı beyin durumlarını modelleyebiliriz, diyor Novitch. Rett sendromlu kişilerden geliştirilen organoidlerde, anormal salınımlar görüldüğünde, deneysel ilaç Pifithrin-alpha kullanıldığında nöbet belirtilerinin kalktığı görüldü. Öyleyse bu organoidler de tedaviye de yanıt verebiliyor. Başta sona beyin hücreleri normal görünüyordu yani aynı Rett sendromunda olduğu gibi. Beyin organoid teknolojisi ve biliminde her geçen gün bir adım ileri gidiliyor. Geçen hafta yapılan bir çalışmada mini beyin içinde göz yapılarının nasıl evrildiği ana hatlarıyla gösterilmişti. Her ne kadar beyin organoidleri, gerçek beyinlerin karmaşıklığı veya detayına erişemeyecek olsa da günün birinde hayvan deneylerinin yerine geçebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lazer-benzeri-foton-sinyalleri-ile-kuantum-internet-icin-buyuk-bir-adim/", "text": "Modern fizikteki en çetin konulardan biri de kuantum internet ağları. Yeni yapılan bir araştırma sayesinde, katı hal çipleri sayesinde yüksek kaliteli fotonlar üretilerek kuantum internet ağı elde etmeye bir adım daha yaklaşıldı. Moore yasasına göre, her iki yılda bir mikro işlemcilerdeki transistör sayısı ikiye katlıyor. Eğer teknoloji bu hızla gelişmeye devam ederse, gelecek on yıl içinde kuantum mekaniğinin gücüne kesinlikle ihtiyaç olacak. Kuantum ağı ise bugün inanılmazı gerçek kılmak için geliştirilen yegane teknoloji. Katı-hal sistemlerindeki çeşitlilik, kuantum bitleri kübit ve kuantum işlem protokolleriyle doğrudan alakalı ve temelde bunların arasındaki en iyi kombinasyonu yapmaya dayanıyor. Kübit benzeri kuantum dotlarda bir çipe ilave edilen yarı iletken nano kristallerin elektro optik olarak kontrolüne dayanıyor. Tekli fotonlar ise kuantum ağlardaki uçuşan kübitlerin integrali olarak şekilleniyor. Birincisi, bunlar kuantum iletişimde doğal olarak seçildiği için bilgi kolaylıkla ve güvenilir bir şekilde uzaklara taşınabiliyor. İkincisi ise, kuantum mantık hesaplamalarında yer aldıkları bölgeler tanımlanabiliyor. Fakat katı-hal kuantum dotlar dahil , katı-hal kübitlerinden üretilen fotonların kalitesi , malzemelerdeki uyumsuzluk nedeniyle oldukça düşük. Cambridge Üniversitesi Cavendish Laboratuvarı' ndan araştırmacılar, katı-hal cihazlarından üretilen tekli fotonların özelliklerini işleyerek, lazer tarafından tanımlanabilecek hale getiren eşsiz bir teknik geliştirdiler. Araştırma Nature Communications' da yayınlandı. Foton kaynağı olarak yarı iletken Schottky dioduyla adreslenebilir kuantum dotlar yaratıldı. Kuantum dotların geçişi kullanılarak floresan rezonansından tekli fotonlar üretildi. Zayıf uyarılma ya da diğer adıyla Heitler rejimi olarak bilinen tekniğin foton kuşağına en büyük katkısı elastik saçılma oluyor. Böylece foton uyumsuzluğundan kaçınılmış olunuyor. Bu sayede araştırmacılar fotonların lazerle dalga ve uyumunun miktarını ölçebildi. Araştırmamız sayesinde katı-hal kuantum fotoniklerine koherent foton üretilmesi ve şekillendirilmesiyle yeni teknikler eklemiş olduk. Böylece yüksek-hızda tekli fotonları lazerde tanımlayabilecek seviyeye eriştik. Bu sayede, tekli fotonları dalga formunda programlayabilme avantajına sahip olduk. Biz kuantum tabanlı teknolojilerin şafağındayız ve kuantum bilgi işleme pek çok olanak doğuracak. Aldığımız sonuçlara göre, uzak çoklu kübitler arasında yüksek ahenk sağlanarak, kuantum ağa dağılım yapılabilecek. Ayrıca programlanabilir fotonik interconnect ahenkle çiplerdeki zararlı özellikler uzaklaştırılabilecek. Sonuç olarak, birbirinden uzak kuantum dot spin kübitleri arasında yüksek doğrulukla, kuantum dolanıklık üretilerek ve kuantum teleportasyon oluşturmak artık sadece zaman meselesi ... diyor Fizik Bölümü'nden Dr. Mete Atature. Böylece inanılmaz bir teknoloji olan kuantum internet belki de çok yakında gerçeğimiz olacak. - Clemens Matthiesen, Martin Geller, Carsten H. H. Schulte, Claire Le Gall, Jack Hansom, Zhengyong Li, Maxime Hugues, Edmund Clarke, Mete Atatüre. Phase-locked indistinguishable photons with synthesized waveforms from a solid-state source. Nature Communications, 2013; 4: 1600 DOI: 10.1038/ncomms2601"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lazer-tahrikli-motor-sayesinde-uzay-mekiklerinin-hizi-artacak/", "text": "Günümüzde uzay mekiklerinin hızı taşıdıkları sıvı yakıtın miktarıyla sınırlı. Daha yüksek hızlara ulaşmak için daha fazla yakıt yakmaları lazım ve bu da mekiği hantallaştıran bir etmen. Fakat lazerle bu itiş sağlanabilirse itme gücü yakıttan bağımsız olarak arttırılabilir. Pek çok lazer itki sistemi tasarlansa da bunlar arasında en çok umut vadedeni ise lazer ablasyon adı verilen proses. Bu proseste lazer ışını yüzeyi ısıtarak, plazma dumanı oluşturarak onu yakıyor. İşte oluşan bu duman yani egzos sayesinde mekiği itecek ekstra bir itme kuvveti oluşturuyor. Applied Optics araştırma raporunda Rezunkov ve Schmidt lazer ablasyon itiş sistemine gaz patlaması yaratan nozullar entegre ettiler. Araştırmacılar bu sayede sistemden gaz akışını attırarak yakıt tüketimini azaltarak süpersonik hızlara çıkma imkanı sağlıyor. Araştırmacılar mevcut lazer tahrik tekniklerinde süper sonik gazların nozuldan çıkarken, bir şok dalgası yaratması nedeniyle itmeyi azalttığını gösterdiler. Buna rağmen bu gibi negatif etkiler lazer ablasyon plazmasının nozulun iç duvarlarına yakın akışıyla azaltılabilir. Ablasyon jetiyle süpersonik gaz akışı birleştirilerek nozula doğru yönlendirilirse, nozuldan çıkan itişin oldukça arttırılabileceğini keşfettiler. Elde ettiğimiz verileri özetlersek , süpersonik lazer tahrik teknikleri sadece dünyadan küçük uydular fırlatmak için değil, süpersonik uçaklara 10 mach üstü hız sağlamak için de kullanılabilir, diyor Rezunkov. - Yurii Rezunkov, Alexander Schmidt. Supersonic laser propulsion. Applied Optics, 2014; 53 (31): I55 DOI: 10.1364/AO.53.000I55"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lazerle-kok-hucreler-uyarilarak-dis-curugu-tedavi-edildi/", "text": "Harvard'dan bilim insanları ilk kez düşük güçte ışıkla vücuttaki kök hücreleri tetikleyerek, dokuları rejenere edebileceklerini gösterdiler. Wyss Enstitüsü'nden Doç.Dr. David , bu sayede onarıcı dişçilik ve rejeneratif tıpta klinik uygulamaların geliştirilebileceğini belirtiyor. Bu sayede yara iyileştirme, kemik rejenerasyonu ve diş çürüklerinin tedavisinde yeni bir dönem başlayabilir. Ekip düşük güçlü lazer kullanarak, insan diş kök hücrelerini tetiklendi ve diş kök hücrelerinden dentin oluşturdular. Dentin, dişlerin mezoderma kökenli kemiğe benzer yapıdaki temel tabakasıdır. Kuru ağırlığının %70-75 inin kalsiyum tuzu olması nedeniyle kemikten daha serttir. Bu sert doku kemiklerdekine benziyor ver dişlerin düzenlenmesini sağlıyor. Çoklu laboratuvar ve hayvan modelleri üzerindeki testler hassas bir moleküler mekanizmanın olduğunu gösterdi. Bu teknoloji sayesinde dişler çekilmek yerine onarılarak eski haline döndürülebilir. Vücutta biyolojik olarak aktif olan moleküler protein benzeri düzenleyici faktörler, kök hücreleri tetikleyerek farklı hücre tiplerine dönüştürebilir. Rejenerasyon için vücuttan rejenere edilen kök hücreler laboratuvarda bilim insanları tarafından manipüle edilmeli ve vücuda geri döndürülmeli. Bu proses için klinik açıdan teknik zorluklar mevcut. İşte Mooney'nin bu konuda farklı bir yaklaşım sergileyerek, klinik açıdan daha kolay bir yol seçmeyi umuyor. Bizim tedavi yöntemimiz aslında vücuda yeni bir şeyler zerk ederek değil, günümüzde tıp ve dişçilikte mevcut kullanılan lazer teknolojisine dayanıyor. Bu sayede bu alanda önemli bir avantaj sağlanarak, dişler rejenere edilebilecek ve bu sayede diş kaybı engellenebilecek, diyor Harvard Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi'nden Prof. Robert P. Pinkas Family ve Mooney . Deney için laboratuvarda kullanılan kemirgenlerin öğütücü dişlerine delikler açarak bu çürüklere düşük dozlu lazer uyguladı. 12 ay hafta sonr yüksek çözünürlüklü x-ray görüntüleme ve mikroskopisi çekilen dişlerde lazerin tedavisi sayesinde dentin oluşumu gözlendi. Kemirgen dişlerindeki dentin normal dentine benzese de morfolojik açıdan bazı hafif farklılıklara sahip. Ayrıca insan dişinde bulunan dentin köprüsü kemirgen dişlerinde henüz oluşmamış. Sonrasında ekip, lazerin rejenere etkilerinin oluşturduğu kesin moleküler mekanizmayı rotaya çıkardı. Görünen o ki, lazer büyümeden sorumlu mevcut düzenleyici protein beta-1 (TGF- 1) tetikliyor. TGF- 1 dişte aktiflenene kadar mevcut moleküllerden biri. Ekip lazerin dozuna bağlı olarak reaktif oksijen türlerini etkileyerek, hücre içi fonksiyonlarında kimyasal açıdan aktif oksijen moleküllerini içeriyor. ROS TGF- 1 kompleksini aktive ederek, kök hücrelerin dentine dönüşmesine neden oluyor. İşte bu sayede dentin tekrar oluşarak çürüğü dolduruyor. Bu sayede doku rejenerasyonunun non invazif ve inovatif bir yaklaşımı sağlanmış oluyor. Yöntem 1960'lardan beri kullanılan medikal lazer teknolojilerine göndermeler içeriyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lazerler-kullanilarak-dokunmatik-hologramlar-gelistirildi/", "text": "Gün geçtikçe ilerleyen bilim ve teknoloji sayesinde bir zamanlar hayal olan dokunmatik ekranlar onlarca yıldır hayatımızda. Peki dokunmatik hologram ? Hologramlar henüz herkesin erişebildiği bir teknoloji değil ve halen çoğumuzun bu konuda pek bilgisi yok. Peki hologramlara dokunabilsek nasıl olurdu? İşte lazerler sayesinde üretilen hologramlara güvenle dokunabilirsiniz. Japon, Digital Nature Group 'dan araştırmacılar lazerler, aynalar ve kameralar kullanarak üç boyutlu voksel adı verilen ufak noktalardan oluşan interaktif hologramlar üretmeyi başardı. Femtosaniye lazerler kullanılarak (lazerler 30 ila 270 femtosaniye arasında yakım hızı), dokunulabilecek kadar güvenilir hologramlar yaratmayı başardı. Üç boyutlu görüntü sn'de 200,000 nokta çözünürlüğe ulaşıyor. Lazer havada iyonlaşarak havayı plazma haline geçirdiğinde ortaya çıkan ışık taneciklerine voksel diyebiliriz. Araştırmacılar lazerin dokunulduğunda aynı zımpara kağıdı gibi his verebileceğini ve bazı insanların bu duruma oldukça şaşırdığını belirtiyor. Rochester Üniversitesi'nden Prof. Prof. Chunlei Guo; bu çalışmaya benzer lazerle hava plazması oluşturmanın ilk olmadığını fakat, bu çalışmada farklı olarak femto-lazerlerle görüntülerin yüksek çözünürlükte ve insan derisine vermeyecek şekilde ayarlandığını belirtiyor. Araştırmacılar, lazerin yüksek hızından yararlanarak, holografik onay kutucukları ve kalpler yaparak yeni bir kullanım alanı gösterdiler. Hologram üretmek için, femtosaniye lazer konumsal ışık modülatörüne ateşlenerek, lensler, ayna ve Galvano tarayıcıdan geçiyor. Hologramın altındaki kamera, etkileşimi yakalayarak, noktaların dokunmaya tepki vermesini sağlıyor. Ochiai en şaşırtıcı şeyin plazmaya güvenli olarak dokunulabilmesi ve bu sayede hologramın düşünüldüğünden daha güvenli hale getirilmesi olduğunu belirtti. Hologramları güvenli yapmanın sırrı lazer ateşleme süresinin kısa tutulmasından geçiyor. Yapılan testlerde 2 saniyeden fazla ateşlenen lazerin simülasyon deriyi yaktığı gözlendi. Eğer 50 milisaniye ile 1 saniye arası olursa deri yanmıyor. Şimdilik konsept olan bu makinede , daha büyük hologramlar yapmak için çalışmalar sürüyor. Lazerin 7watta kadar çıkabileceği, 1 cm3'lük deney için 1 wattın yeterli olduğu bildiriliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lhc-cern-atlas-cms-yeni-parcacik/", "text": "Aralık ayında ATLAS ve CMS deneylerinden toplanan veriler eşliğinde , LHC yüksek enerjili çarpışmalarının ilk aylarında gizli bir pik keşfettiler. İki deneyde de iki fotona bozunan yeni dev bir parçacığa dair ilk ipuçları bulundu ve bu belki de tesadüfi bir dalgalanma olabilir. Fizikçiler şimdi La Thuile İtalya'daki Moriond konferasındaki gizemli çarpışmada da dahil olmak üzere son analizleri sundular. Dikkatli kontroller, çapraz taramalar hatta yeniden kontroller sonucunda bu pikin varlığı doğrulandı. Verilerimizi yeniden kalibre ettik ve analizlerimizde iyileştirme yaptık. Bunlar şimdiye kadar elde edilmiş en rafine sonuçlar , fakat halen 2015'den beri topladığımız veriyle çalışıyoruz. Bu aşamada bir miktar daha veri elde edebilirsek, ilerleyen araştırmada önemli bir fark yaratabileceğiz, diyor Cornell Üniversitesi'nden Livia Soffi. CERN LHC fizikçileri evrendeki gizemleri araştırmak için 27 km uzunluğunda parçacık hızlandırıcı kullanıyorlar ki, bu dünyanın her yerinden bilgisayar ağları ile çalışan devasa bir çarpıştırıcı. Fakat bu kaynaklara rağmen potansiyel bir keşfe neden olabilecek ya da bozabilecek tek bir şey var istatistik. 2015'de LHC'den bilim insanları 20 trilyon proton-proton çarpışması kaydettiler. Bu çarpışmalardan sadece birkaç on bininde eş zamanlı olarak yüksek enerji ve temiz foton çifti elde edilebilir. 1200 civarında foton çifti ,125 eV 'luk birleştirilmiş enerjiye sahipti. Higgs bozonu bunların 100 civarı foton çiftinde gözlendi. Daha yüksek enerjilere çıkıldıkça, spektrum daha fazla dalgalanmaya başlıyor ve daha az çift elde ediliyor. 750 GeV civarında ise bilim insanları bir düzine foton çifti elde etti ki, bu elle tutulur veri tahmin edilenden çok daha fazla. O halde bu ilaveten elle tutulur veri ya yeni parçacık bir parçacığın kanıtı ya da normal istatistiki bir dalgalanma özünde bir yazı tura atışı. Fizikte bazen yüksek enerjilerde böyle istatistiksel dalgalanmalar görüyoruz. İşte bu aşamada duyarlılık açısından uç bir noktadayız ya da daha fazla veri elde edene kadar kabul edilmeyebilir, diyor Massachusetts Üniversitesi'nden doktora sonrası Massimiliano Bellomo. Sadece bir pik bir şey ifade etmiyor fakat birbirinden bağımsız deneylerde de aynı piki görmeyi başladıkça heyecan artacak . Bu dalgalanmayı birinci turda CMS verisi üzerine doktora yaparken görmüştüm, fakat bunun bir şey ifade ettiğini düşünmemiştim. Şimdi CMS ve ATLAS aynı veriyi tekrar elde etti. Bu basitçe tesadüf olabilirdi. Fakat halen gözleniyor, orada bir şey olabilir, diyor Livia Soffi. - turda yapılan yeni analizlerde CMS % 20 daha fazla veri elde etti ve ikinci turda CMS magneti kapatılmıştı. Sonrasında parçacıkların enerjileri daha rafine kalibrasyonlarla kaydedildi. Analizdeki bu gelişmelerden sonra CMS halen gözleniyor ve hatta öncekinden biraz daha belirgin. Ayrıca ATLAS bilim insanları bu gizemli daha derinden araştırıyor. Bu hafta LHC'nin ilk turundan elde edilen verileri yeniden inceliyor. Bu pikin yeniden görülüp görülmeyeceğini araştırıyor. Bilim insanları iki bağımsız çalışma yürüterek, foton çiftlerini sınıflandırıp ayırmak için birbirinden biraz farklı bir metot kullanıyor. Analizlerin birinde bilim insanları 750 GeV'da yeniden küçük bir foton çifti fazlalığı gördü. Diğer bir analizde ise tuhaf bir şey göremediler. Diğer bir araştırmada ise 2015'de 13TeV' verinin analizinde pikin halen orda olduğu , fakat önemli olmadığı belirtildi. Bu çizginin altında, bu nedenle daha fazla veri elde edene kadar tanımlayıcı bir şey söyleyemeyiz. Bu nedenle LHC geçen sene elde ettiği bu büyüklükteki veriyi kaydedip analiz etmeye odaklanmalıyız, diyor ABD Enerji Bakanlığı Berkeley Laboratuvarı ve ATLAS konuşmacısı araştırmacı Beate Heinemann. Higgs parçacığı kütlesini 125 GeV enerji seviyesinde keşfettik. Bu bozonu daha derinden inceledikçe, Higgs bozonunun daha muhtemel yüksek kütlelerde arıyoruz. Tek bozunma kanalında 750 GeV 'daki bu fazlalık, eğer bu sinyal gerçek olduğunu göstermemiz gerekiyor. Şimdilik tek yapabileceğimiz hipotez kurmak ve speküle etmek, diyor Johns Hopkins Üniversitesi'nden fizik profesörü Andrei Gritsan. Eğer bu pik yeni bir bozona ilişkin erken bir kanıtsa, teorisyenler bunun geniş parçacık çeşitlerine dönüşebileceğini sadece iki fotona dönüşmeyeceğini tahmin ediyorlar. Örneğin Higgs bozonunun ağır kuzeninin, 125 GeV 'da Higgs parçacığı gibi bilindiği , Z bozonunun ve W bozonunun çiftlerine veya foton çiftlerine ayrılmasına benzer olduğu söylenebilir. Deneyciler geçenlerde Z ve W bozon çiftlerinin yaklaşık aynı enerjiye sahip olduğunu belirtti. Bunun için binlerce bilgisayar simülasyonu çalıştırıldı. 750 GeV'da henüz varsayılmamış , daha fazla çifte dair kanıtların bulunması heyecan verici olacak. Sonraki soru ise diğer gözlemlerin nasıl ilişkilendirilebilecekleri olacaktır, diyor fizik profesörü Jim Olsen. Bütün analizleri gerçekleştirdikten sonra bilim insanları diğer kanallarda bir şeyin gözlenmediğini söylüyorlar. Ayrıca bilim insanları Z bozonlarının enerjilerini bir fotonla eşleyerek haritalandırıyor, bu kanal teorisyenler için yeni fizik fenomenine açılan bir kapı olabilir. Fakat ilk sonuçlar anomali göstermiyor. Fizikçiler LHC 2. Turunun daha başlarındalar ve 1.Turda elde edilenin onda biri kadar veriye sahipler. Yeni elde edilen veri ilk turda yapılan çarpışmalara göre 1,6 kat daha fazla enerjiye sahip. Yeni enerji rejimi daha önce ulaşılamazdı. Fakat fizikçilerin bu bilgileri toplamak için zaman ihtiyacı var. Önümüzdeki üç yılda 30 kat daha fazla veri elde edilecek bu büyük kütle daha iyi incelenebilecektir. Baharın sonuna kadar daha fazla veri toplayarak, bu pik hakkında daha çok şey söyleyebileceğiz. Diğer araştırmalar yazın sonuna doğru bitecek, diyor Bellomo."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lhcdeki-carpismalarda-ilk-kez-hayalet-parcaciklar-notrinolar-tespit-edildi/", "text": "Bilim insanları ilk kez CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda hayalet parçacıkları tespit etti. FASER adı verilen deneyde, parçacık çarpışmalarından üretilen nötrino sinyalleri ilk kez kaydedildi. Elektrik yükü nötr ve çok hafif olan ve de maddeyle çok nadiren etkileşime giren nötrino parçacıklarını tespit etmek çok zor. Şu an siz fark etmeseniz bile vücudumuzdan milyarlarca nötrino akıp gidiyor, işte bu nedenle nötrinolara hayalet parçacıklar da deniyor. Nötrinolar yıldızlar, süpernovalar, kuasarlar, radyoaktif bozunma ve atmosferimize giren kozmik ışınların, atomlarla etkileşimiyle üretilebiliyor. LHC gibi parçacık hızlandırıcıların da nötrinoları ürettiği uzun süredir düşünülse de bunları tespit etmek için doğru enstrümanlar yoktu. Fakat 2018'de kurulan FASER deneyinin pilot denemelerinde, bilim insanları 6 nötrino etkileşimi kaydetti. Bu projeden önce parçacık hızlandırıcılarda hiçbir nötrino izine rastlanmamıştı. Bu devrimsel keşif sayesinde bulunması zor parçacıkları daha iyi anlamaya ve evrende oynadıkları rolü anlamaya bir adım daha yaklaşıyoruz, diyor araştırmanın yardımcı yazarı Jonathan Feng. Parçacık çarpışmalarının olduğu hattın 480 metre altında olan FASER enstrümanı küçük bir film fotografisi gibi çalışıyor. Dedektör emülsiyon tabakalarıyla ayrılmış kurşun ve tungsten plakalardan oluşuyor. Bazı nötrinolar bu yoğun metale çarparak, emülsiyondan gelen akışta diğer parçacıkları üretiyor. Arkalarında bıraktıkları izler sonrasında emülsiyon tabakalarının geliştirdiği filmler gibi görülüyor. Elbette ki, bu işaretlerden 6 tanesi verilere yansıdı. Araştırmacılar emülsiyon dedektörü yaklaşımının etkisini, nötrino gözlemleriyle tanımladıktan sonra daha büyük ve daha duyarlı tam verisyon yeni bir enstrüman tasarlıyor. Tam versiyon cihaz FASERnu olarak adlandırılıyor ve pilot deneyin 29 kg olduğu düşünülürse, yeni sistem 1 tondan daha ağır olacak. Bu sayede sadece daha fazla nötrino tespit edilmekle kalmayacak ve antinötrinolar dahil 3 farklı tür nötrino arasındaki fark tespit edilebilecek. Yeni cihazın 10,000'den fazla nötrino etkileşimi kaydedebileceği umuluyor. 2022'de LHC'nin yeni turuna geçildiğinde, başlatılacak. Araştırma Physical Review D dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/liderler-vadisi-inovasyonu-dijitallestirip-hizlandiriyor/", "text": "İnovasyon alanındaki fon desteklerini, uzmanları, danışmanları, yenilikçi teknolojileri ve fazlasını tek platformda birleştiren liderlervadisi.com, yayına başladı. Türkiye'nin inovasyon ve Ar-Ge ekosistemine katkıda bulunmak amacıyla inovasyon dünyasını dijitalleştiren platform liderlervadisi.com, iki buçuk yıllık Ar-Ge çalışmalarının ardından geliştirdiği Fon Merkezi, Uzman Rehberi, Teknoloji Transferi, İnovasyon Etkinlikleri gibi yazılım çözümlerini Ar-Ge, teknoloji ve inovasyon dünyasıyla kapsamlı şekilde buluşturuyor. Dünya'da bir ilk niteliğinde olan ve sunduğu yenilikçi çözümlerle Ar-Ge ve inovasyon dünyasında önemli bir eksikliği dolduran liderlervadisi.com; Sanayi Şirketleri, Ar-Ge Merkezleri, Teknoloji Transfer Ofisleri, Yatırımcılar, Akademisyenler, Danışmanlar, Uzmanlar ve Girişimcilerin işini kolaylaştıracak pek çok araç sunuyor. Liderlervadisi.com, yenilikçi fikirlerin pazara ulaşması için gereken finansman, projelendirme, patent araştırma, benchmark, eğitim, tasarım geliştirme, prototip üretimi, pilot ve seri üretim, belgelendirme, teknoloji transferi ve piyasaya sürme aşamalarının tümünde Ar-Ge ve inovasyon yapanların ihtiyaç duyacakları tüm kaynaklara erişimini kolaylaştırmayı hedefliyor. Liderlervadisi.com Kurucu Ortağı ve CEO'su Metin Uçucu, Bizler, birimizin hayatı üretimin içinde inovasyon ile geçmiş, diğeri seri girişimci olarak farklı alanlardaki birikimiyle inovatif ürünler geliştirmiş iki ortak olarak, Süleyman Pekmez ile birlikte, inovasyon yolunda karşımıza çıkan bariyerler nedeniyle bir inovasyon ekosistemi olan liderlervadisi.com'u kurduk. İnovasyon duayenleriyle birlikte iki buçuk yıldır süregelen Ar-Ge çalışmalarının ardından geliştirdiğimiz liderlervadisi.com sayesinde, artık Türkiye'de Ar-Ge ve inovasyon yapanlara yol gösterecek bir platform var. Platformu Türkiye'den sonra Avrupa ve Amerika'ya da açmayı hedefliyoruz. dedi. Liderlervadisi.com, inovasyon ekosisteminin aktörleri arasındaki iletişim olanaklarını zenginleştirmek, etkileşimi interaktif hale getirmek ve erişim, eşleşme ve işbirliğini sağlamak üzere tasarlanmış bir INOVASIST A.S. yazılım çözümüdür. Ülkemizin inovasyon yeteneğinin birden çok aktöre ve bunların eş düzeydeki başarılarına bağlı olduğu; Ar-Ge ve İnovasyon sürecini kolaylaştırmak için yazılım teknolojilerinin sunduğu avantaj ve olanaklar kullanılarak çeşitli ortam ve araçların geliştirilmesi gereğinden hareketle liderlervadisi.com platformu geliştirilmiştir. İnovasyon dünyasının duayenleriyle birlikte yıllardır süregelen Ar-Ge çalışmaları sonucunda geliştirilen liderlervadisi.com ile hibe, teşvik, kredi vb. fon destek programlarına, uzmanlara, danışmanlara, yatırımcılara ve yatırımcı arayan teknolojilere erişilebilmekte ve yenilikler paylaşılabilmektedir. Teknoloji yönetim sürecine yönelik kolaylaştırıcı ve entegre yazılım çözümleri sunan liderlervadisi.com'dan Fon Merkezi, Uzman Rehberi, Teknoloji Transferi, İnovasyon Etkinlikleri, Erişim-Eşleşme-İşbirliği Bildirimleri, Anlık Mesajlaşma vb. web 2.0. tabanlı onlarca özgün uygulamaya erişmek mümkün."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/lityum-pillerin-geri-donusumunde-cigir-acici-bir-bulus-yapildi/", "text": "Günümüzde lityum pillerin üretiminde nadir ve pahalı bir metal olan kobalt kullanıyor ve maalesef kobalt madenciliğinin faturası doğaya kesiliyor. Kobalt katota karşı çevreci alternatiflerden biri ise lityum iyon fosfat pillerdir. Yeni bilimsel bir gelişme sayesinde, bu piller kullanıldıktan sonra küçük bir elektrik akım enerjisi yaklaşımıyla, geri dönüştürülebiliyor. San Diego Kaliforniya Üniversitesi'nden nanoteknoloji mühendislerinin yürüttüğü bir araştırmada, katodu lityum demir fosfattan yapılan pillerin geri dönüşümüne odaklanıldı. Nikel ve kobalt gibi ağır metallerin kullanımından kaçınılırsa, bataryaların doğadan bozulması ve maden bölgelerindeki su kaynaklarının kirlenmesi ve maden işçilerinin ağır metal maruziyeti engellenebilir. Kobalt kaynaklı çevre problemlerini dikkate alan IBM ve Tesla gibi teknoloji devleri alternatif pil tasarımlarına yöneliyor. Tesla yeni satmaya başladığı Model 3 araçlarda bu yıl, lityum iyon fosfat pile yöneldi. Bu piller daha güvenli, uzun ömürlü ve üretimleri daha kolay fakat geri dönüşüme sokmak pahalıya mal oluyor. Pilleri dönüştürmek, ucuza mal olmuyor. Bu aynı plastik malzemelerin üretiminin ucuz fakat dönüşümünün pahalı olmasına benziyor, diyor Nanoteknoloji mühendisi Prof. Zheng Chen. Geri dönüşüm atılımı, Lityum demir fosfat bataryaların kötüleşen performansının arkasında yatan mekanizmalara odaklanıyor. Piller çok kullanıldığında, katotta lityum iyonların kaybolmasından dolayı bazı boşluklar oluyor ve aynı zamanda demir ile lityum iyonlarının kristal yapıdaki yerleri de takas ediliyor. İşte bu neden lityum iyonları tuzağa düşerek, pil boyunca dönüşümleri engelleniyor. Araştırma ekibi, piyasadan lityum demir fosfat pil hücreleri toplayarak onları yarı kapasiteye kadar boşalttı. Sonra pillerin içindeki tozu, lityum tuzu ve sitrik asitten oluşan çözeltiye soktu. Pilleri durulamadan önce kuruttu ve sonra 60 ila 80 C sıcaklıklarda kuruttu. Sonra bu tozu yeni katotlara doldurdu ve sonra saat pili ve yassı batarya olarak test etti. Araştırmacılar pilin tekrar başlangıç performansına geri döndüğünü gözlemledi. Bu yeni geri dönüşüm tekniği; pilin lityum iyon stoğunu yenilemekle kalmıyor, aynı zamanda lityum ve demir iyonlarının yeniden orijinal konumlarına dönmelerine yardımcı oluyor. Sitrik asitin ilave edilmesi, demir iyonlarını elektronlarla besleyerek, pozitif yükü azaltarak onları eski konumlarına itiyor. Böylece pilde lityum iyonları yeniden salınabiliyor ve bataryada yeniden çevrime giriyor. Araştırmacılara göre, bu teknik günümüzde kullanılan yaklaşımlardan % 80-%90 daha az enerji tüketerek çevreye % 75 kadar daha az sera gazı salıyor. Her ne kadar bu muhteşem bir başlangıç olsa da, araştırmacılar bataryaların toplanması ve taşınmasında gerçekleşen çevre ayak izinin belirlenmesi için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini savunuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/macdonalds-tavuklarinin-ve-patateslerin-icinde-ne-var/", "text": "Normalde dimetilpolisiloksan adı verilen ve silikondan yapılan bir maddenin fast food tavuklarda ve patateslerde kullanıldığını biliyor muydunuz? Peki tersiyer bütil hidrokinon adı verilen bir kimyasal koruyucunun sadece 5 gramının sizi öldürebileceğini düşünür müydünüz? İşte bunlar McDonald Chicken McNugget'ın içeriğindeki iki madde aslında. Normalde Chicken McNugget'ın sadece % 50'si gerçek tavuk. Diğer kısmı ise mısır, şekerler, kabartıcı ve sentetik maddeler. Bu da McDonald's gibi fast foodların ne kadar sağlıksız olduğunu ortaya koyuyor . Ülkemizde ve dünyada pek çok insan fast food yiyecekleri tüketiyor. 2003 yılında ABD Eyalet Yargıcı Robert Sweet bu restoran zincirine karşın şöyle konuşmuştu : Chicken McNuggets evde tavada pişen bir tavuktan ziyade, farklı bileşenlerden oluşan bir McFrankenstein'a benziyor. Yine de bu etkileyici açıklamadan sonra da ABD'de pek bir şey değişmedi. Morgan Spurlock'un Bana Bir Süper Boy, belgeselinde aşırı fast food tüketmenin ne kadar zararlı olduğunu gösteriyor. Ne kadar fazla diye düşünebilirsiniz. Eğer haftada iki kez bile fast food yeseniz, insülin direnci geliştirme olasılığınız haftada bir alıma göre iki kat artıyor. Batıda insülin direnci diyabetten, kansere ve de kalp hastalıklarına kadar en büyük nedeni oluşturuyor. Gerçek ise McDonalds'ın gıdalarındaki bu gıda olmayan bu içeriklerin sağlığınıza cidden zarar verebileceğidir. Tabi bu sürpriz değil. Normalde antioksidan olarak isimlendirilen Tersiyer Bütilhidrokinon doğal bile değil sentetik bir kimyasal. Normalde TBHQ işlenmiş besinlerde yağların ve margarinlerin raf ömrü arttırılabilir. TBHQ genelde çoğu işlenmiş gıdada bulunmasına rağmen ,farklı maddelerde bulunabilir. Bu madde aynı zamanda verniklerde,laklarda, böcek ilaçlarında, kozmetiklerde ve parfümlerde buharlaşma hızını azaltmak ve stabiliteyi arttırmak için de kullanılıyor. - Bulantı - Kusma - Kulaklarda çınlama - Bilinç ve algı kaybı - Boğulma hissi - Çökme - Düşük dozlarda karaciğer etkileri - Memeli hücreleri üzerinde yapılan testlerde pozitif mutasyon sonuçları - Düşük dozlarda biyokimyasal değişimler - Yüksek dozlarda üreme sistemine etkileri gözlenmiş. Yine iyi bir haber vereyim bu maddenin kalıcı toksin üretmediği düşünülüyor. Yani vücudunuz tarafından atılıyor ve birikmiyor. Yine bu tehlikeli iki madde dahil pek çok bileşen var. - Patates - Kanola yağı - Soya yağı - Hidrojene soya yağı - Doğal biftek aroması - Hidrolize un - Hidrolize süt - Sitrik asit - Dimetil polisiloksan - Dekstroz - Sodyum asit pirofosfat - TBHQ - Tuz Yani patatesten ziyade kimyasal bir çorba gibi. Sırf lezzet ve korunma için pek çok kimyasalın kullanıldığını görebilirsiniz. Dekstrozla kızarmış renk sağlanırken, sodyum asit pirofosfat ise yeşermeyi önlüyor. Ayrıca bu patates ön kızartmadan geçerek toplamda iki kez kızartılıyor. Normalde İngiltere gibi bazı ülkelerde kızartılmış patatese soya yağı,kanola yağı,dimetil polisiloksan maddeleri içeriğe katılmıyor. Türkiye'de ise patates, tavuk nugget gibi ürünlere bunların katılıp katılmadığı bilinmemekle birlikte , muhtemel olarak bu maddelerin olma ihtimali oldukça yüksek. Ayrıca bu maddelerin sadece McDonald's değil, diğer fast food zincirlerinde de kullanıldığını düşünüyorum. Çünkü koruyucular ve ilaveler dondurulmuş yiyeceklerin vazgeçilmezi olmuş. Kendim de bir fast food tüketicisi olarak bu menülerde bu kadar madde olmadığını bilmeden yiyordum. Fakat şimdi yediğimin gerçek bir tavuk ya da patates olmadığını görüyorum."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/maddenin-500-hali/", "text": "Katı,sıvı ve gazı maddenin üç hali olarak bilsek de maddenin gerçekte 500' den fazla hali var. Önde gelen bilimsel dergilerden biri olan Science' da geçenlerde Perimeter Fakültesi üyesi Xiao-Gang Wen' in yayınladığı araştırmada maddenin yeni bir sınıflandırmasını açığa çıkardı. Yoğun madde fiziği , maddenin fazlarını keşfeden bir branş. Fazları ise sınıflandırırken ise maddenin temel yapı taşları olan atomların dizilimini baz alıyor. Simetri ise işin asıl anahtarını oluşturuyor. Simetriyi anlamak için şunu düşünmek lazım, suyun üzerinde çok ufak bir uzay gemisinde uçarsanız, atomların her yönde eşit konumlanmaları, her yer de aynı uzaklıklarda durması gerekir. Teknik terim olarak bu olayı isimlendirecek olursak, sıvıların yüksek derecede simetrik olduğunu söyleyebiliriz. Kristal yapıdaki buz, suyun bir diğer fazı olarak daha az simetriktir. Eğer yine aynı uzay gemisiyle bu kristal yapılara yukardan bakarsanız bunların bitirilmemiş gökdelenler gibi olduğunu görürsünüz. Farklı açılardan bakıldığında ise farklı görünümler alınabilir. Bazı yolların kapandığını bazıların ise açık olduğunu görürsünüz. Bu nedenle buzda pek çok simetri vardır ve her yönden aynı görünse de fizikçiler suyun sıvı halindeki simetrisinin de bozulabileceğini gösteriyor. Maddenin fazları sınıflandırılırken, bu simetrilerin nerede ve nasıl bozulduğuna Landau paradigması deniyor. Böylece fazlar bir tabloda kolayca planlanabiliyor. Landau' nun teoris, bilim adamlarının yeni fazları keşfederek bilinen fazlarla ilişkilendirmesine yarayan mükemmel bir alet aslında. Topolojik sıralamayla kuantum fazlarını ve birbirleriyle bağlantıların anlamak mümkün. Yeni çalışma çerçevesinde, sadece maddelerin temel hallerindeki simetrik şablonlar değil aynı zamanda kararlı kuantum özellikleri de tanımlanıyor. İki madde birbirine karıştığında bir kimyasalın diğerinin nasıl etkilediği o an ölçülerek, aynı bir telefon sisteminin akışı görünmeyen yollar bile görülebiliyor. Wen ve meslektaşlarının yarattığı tanım ne kadar gelişmiş olsa da halen birkaç faz bu sisteme uymuyor. Genelde kısa menzilli fazlar simetriyi bozmuyor ve bu fazlara simetri korumalı topolojik fazlar deniyor. Bazı topolojik süper iletkenlerin ve topolojik yalıtkanlar simetri korumalı fazlar içeriyor. Aslında bu birinci nesil kuantum elektronikler için gelecek vaad ediyor. Modern matematikte kohomoloji ve süper kohomoloji kullanılarak, pek çok boyutta ve sayıda simetri korumalı fazlar inşaa edildi. Bu tasarımlar sayesinde maddenin yeni fazları inşaa edilerek, süper iletkenler ve kuantum bilgisayarlardaki kullanım kabiliyeti arttırılacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mamut-klonlama-cok-iyi-korunmus-mamut-ceseti-gercek-bilim/", "text": "Rus bilim adamları, Rusya' nın kuzey doğusunda Kuzey Buz Denizi' nin uzak bir bölgesinde çok nadir bulunabilecek kanlı ve tüylü bir mamut ceseti bulduklarını belirttiler. Bu yeni keşifle mamut klonlanma olasılığının oldukça arttığı belirtiliyor. Rus bilim adamlarının yönettiği ekspedisyonda bilim adamları çok iyi derecede korunmuş bir dişi mamut ölüsü buldular. 13 Mayıs 2013 tarihinde yapılan keşif şimdiye kadar keşfedilmiş en iyi mamut kalıntısı. Semyon Grigoryev, ekpedisyon lideri, ilk kez bu kadar yaşlı dişi bir mamut bulduklarını belirtiyor. Mamut 60 yaşlarında ve 10,000 ila 15,000 yıl yıl öncesinde yaşadığı düşünülüyor. Asıl inanılmaz olanın binlerce yıldır bu cesetin bu kadar iyi korunmuş olması. Çünkü mamutun hücrelerinde halen kan var ve kas dokusu duruyor. Mamutun içindeki buzu kırdığımızda dışarıya kan akmaya başladı ve kan çok koyuydu. Bu tüm hayatım boyunca yaşadığım en heyecan verici olay. Bu kan halen nasıl sıvı forma kalabildi? Ayrıca kas dokusu kırmızı ve taze et rengindeydi, diyor . Grigoryev , cesedin alt kısmının bir su havuzunda kaldığını ve sonradan donduğunu belirtiyor. Bununla beraber, gövdenin üst kısmı kafa ve sırt kısmının yırtıcılar tarafından yenildiğini düşünüyoruz. Fakat ön ayaklar, mide çok iyi korunmuş ve kalan iskelet için ipucu kaynağıdır. Bulunan kan ve kas dokuları mamut klonlama için oldukça yardımcı olacaktır. Grigoryev yeni keşifle bu tüylü kanlı mamutun klonlanarak, gerçekten hayata geçirilebileceğini belirtiliyor. Geçen sene Kuzeydoğu Federal Üniversitesi, klonlamada öncü firma Koreli Sooam Araştırma Kurumu ile anlaşma imzaladı. Klonlamada öncü Hwang Woo-Suk ilk kez 2005' de köpek klonlamıştı. Şimdilik gizli tutulan mamut kalıntısının önümüzdeki aylarda Rus, Güney Koreli ve A.B.D bilim adamlarınca incelenmesi bekleniyor. En son geçen çok iyi korunmuş bir erkek mamut yavrusu , Zhenya adlı bir genç tarafından keşfedilmişti. Global ısınma nedeniyle binlerce yıldır donmuş buz içinde olan sayısız mamut ve hayvanın gün yüzüne çıkması söz konusu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/manyetik-alan-yerine-elektrik-alani-kullanan-motor-yapildi/", "text": "Yeni geliştirilen bir masaüstü motor tümüyle yeni bir çalışma prensibi kullanıyor. C-Motive Teknolojileri başkanlığında yapılan yeni motor Wisconsin Üniversitesi Mühendislik Fakültesinin yardımıyla geliştiriliyor. Yeni geliştirilen motor en büyük özelliği ise elektriği dönme gücüne çevirirken, manyetik alan yerine elektrik alanı kullanması. Aslında bu konsept o kadar da yeni değil . Benjamin Franklin ve diğerleri 18. yy'da elektrostatik güç kullanarak dönme etkisi yaratılabileceğini öne sürülmüştü. Fakat manyetizmadan yararlanılarak yapılan motorlar günümüzde her alanda dominant. Bugün gelinen teknoloji sayesinde , makine mühendisliği ve gelişmiş üretim teknikleriyle elektrostatik motorlar üretilebiliyor. 2011 yılında Dan Ludois doktora tezinde manyetik alanlar yerine , elektrik alanların uyarılmasıyla elektrostatik çekimle motorlarda dönüş sağlanabileceğini gösterdi . Bu yeni teknik sayesinde ağırlık ve maliyetten tasarruf edilirken, verim artabilir. Ayrıca bakım maliyetlerinden tasarruf edilebilir. Motorun göstergesinde iç içe geçmiş kalıcı ve dönen tabakalar saç kalınlığında tutularak, eşsiz bir hava yastığı teknolojisi kullanıldı. Voltaj sabi plakalara aktarılarak elektrostatik alan yaratılarak, dönen plakaların etkilenerek dönmeleri sağlanıyor. Elektrik yükü plaka yüzeyleri arasında oluşturularak, yükün manipülasyonu yardımıyla elektriği dönme hareketine dönüştürebilir ya da elektrik gücü bir plaka setinden diğerine aktarılabilir. Bu şekilde bir kuplaj kullanılarak güç verilen nesneler dokunmadan çalıştırılabilir, diyor Ludois. Bu devrimsel gelişme yüksek voltajla hassas bir şekilde kontrol edilen elektronikle dayanıyor. Yüksek frekanslı elektrik alanı ve akışkanlar mekaniği yüzeyleri birbirine değmeyecek şekilde çok yakın tutuyor.Hiçbir şey birbirine dokunmuyor, çünkü elektrik alanları sayesinde sabit ve dönen çift kullanılıyor,diyor Ludois. Eğer temas olmazsa bakım da olmaz. Ayrıca bu yeni tasarımda pahalı eser elementler ya da bakır alüminyum gibi maddeler kullanılmadığından maliyette büyük bir düşüş olabilir.Wisconsin Mezunları Araştırma Fonu tarafından Ludois ve meslektaşları keşifleri için patent koruması ve birkaç araştırma fonu alıyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mars-a-ilk-kez-insan-sesi-gonderildi/", "text": "Curiosity Merak sayesinde ilk kez dünya dışı bir gezegene kaydedilen insan sesi yollandı ve tekrar dünyaya geri gönderildi. Sesin 570 milyon km uzağa gönderildiği düşünülürse kaydedilen başarının önemi bir kat daha artıyor. Ses öbekleri radyo sinyalleri halinde gezgine gönderilerek, tekrar gezginde NASA' nın Derin Uzay Ağı ' na yollandı. NASA başkanı Charles Bolden Mars' a bu kadar büyük bir gezgin indirmenin zorluklarından bahsederek, NASA ve tedarikçilerini kutladı. Mars' tan alınan son telefotoyla beraber ses dinlenerek , gezginden gelen son haberler hakkında NASA Jet İtiş Laboratuvarları'nda bir konferans yapıldı. Aktarılan bu sesle dünya ötesinde bir gezegene ilk kez insan sesi yollanarak, insan varlığı dünya dışında da duyurulmuş oldu. Telefoto 100 mm ve 34 mm' lik özel Mast Kamerası' yla alındı. Fotoğraf Sharp Dağı' nın (yaklaşık 5000 m) yakınlarında az eğimli bir yerde çekildi. Fotoğraf bilimadamları tarafından dünyadaki ışık ve persfektife göre ayarlanarak, detaylandırıldı. Gönderilen ilk ses için: http://www.nasa.gov/mission_pages/msl/news/bolden20120827.html ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mars-gezgini-curiosity-nin-kullandigi-10-son-teknoloji-cihaz/", "text": "Mars gezgini Curiosity robotik keşif araçlarının en son çıkanı, bu nedenle diğer Mars araçlarının yaptığı hataları tekrarlamamak üzere yapıldı. Curiosity şu ana kadar yapılan keşif araçları arasında en gelişmişi ve Mars' ın tüm yapısı hakkında bize daha çok bilgi verecek. Orada halen öğrenilecek çok şey var. Eskiden yaşam olup olmadığı, su birikintilerinin varlığı, toprağın bileşenleri gibi kırmızı gezegenin halen pek çok bilinmeyeni var. Curiosity' nin bize sağladığı şans çok nadir ve muhteşem. Araç 5 Ağustos' da indiğinde, Mars' ın kayalık yüzeyine nötronlar yollayacak, rüzgar hızını gözleyecek, numuneleri buharlaştırıp, analiz edecek, son teknolojiyi kullanarak gezegenin sırlarını deşifre edecek. 1. Mast Kamerası , diğer adıyla Mastcam bir gezgindeki ilk kamera değil, fakat en gelişmişi olduğu kesin. Curiosity' de fotograf ve video çekmek için programlandı. Ayrıca çektiği fotografları birleştirerek muhteşem panoramalar yapabilecek. Yüksek çözünürlüklü lensleriyle HD kalitesinde (10 fr/sn) video çekecek monokromatik ayarlar sayesinde tek renkli elektromanyetik spektrumlar yaratabilecek. Bu kadar veriyi depolarken, hepsini arabelleğe alıp, sıkıştıracak ve verileri tekrar dünyaya gönderecek. 2. Radyasyon Tayin Dedektörü : İnsanoğlu bir gün Mars' a gittiğinde Mars' daki radyasyondan korunmak için neler yapabileceği hakkında veriler aktaracak.Bu dedektör Mars atmosferinden yüksek enerjili yüklenmiş tanecikleri algılayarak radyasyonu ölçecek. Bunu yapmak içinse silikon detektörler ve kristal sezyum iyodür kullanacak. 3.MEDLI : Mühendisler Curiosity'nin Mars' ın atmosferinden aşağı düşüşteyken ölçüm yapmak için MEDLI adı verilen düşüş ve iniş cihazını tasarladılar. Bu cihaz Mars' a diğer gidişlerde bilgi toplayacak. MEDLI' de iki tip cihazdan oluşuyor. MISP ve MEADS bu sistemlerin yedi farklı türü Curiosity' nin ısı kalkanında bulunuyor. MISP atmosfer giriş sıcaklığını ölçecek. MEADS ise basıncı ölçecek. Bu cihazların ölçümleri yeni MARS araçlarının tasarımında rol oynayacak. 4. ChemCam Analiz Lazeri: Belki de Curiosity' nin en gelişmiş aracı budur, çünkü bu bir analiz lazeri. Bu lazer 1 mm' e kadar küçük bölgelere işaretleyebiliyor. Mars' ın topraklarına ve kayalarına tutulduğunda, o bölgeyi buharlaştırarak, plazma haline getiriyor jeolojik yapısını belirliyor. Ayrıca net görüntüler alabilmek için çevredeki tozları temizleyebiliyor ve bunu 8 metre uzaklığa kadar yapabilecek. Cihazın yaptığı analizler sayesinde Mars' ın yapısında insan sağlığı için olabilecek zararlı kimyasallar, topraktaki su veya buz anlaşabilecek. Jeolojik bir araç olarak büyüteç oldukça yararlı olabilir. Bu bir çeşit robotik bir büyüteç. MAHLI 12.5 mikrometreye kadar renkli görüntüler alabiliyor.Ayrıca flaş ışığı benzeri ışığı ve UV ışığıyla gece ve gündüz çalışabiliyor. Curiosity iyi bir jeolog olmasının yanında REMS sayesinde iyi bir kozmik meterologda oluyor. Atmosferik basınç, nem, UV radyasyon, rüzgar hızı ve yönü, hava sıcaklığı ve yer sıcaklığını belirleyebiliyor. Mars' daki rüzgarın ve tozun nedenini araştıracak. Bu cihaz Mars yüzeyine yakın çalışacak. Mars toprağını küryum elementiyle bombardımana tutarak alfa ve X ışınları yollayacak. Bu da yine yüzeydeki elementlerin gözlenilmesini sağlayacak. Bu cihaz sayesinde topraktaki önemli mineraller analiz edilebilecek. Curiosity taşları oyarak toz halinde numune toplayacak sonra bunun içeri aktaracak. CheMin numuneye çok ince X ışınları yollayarak farklı enerjilerde emilip,yayılmasıyla mineralleri tespit edebiliyor.Önemli bir mineral bulunursa o bölgede arama yoğunlaşacak.Bu şekilde Mars' ta halen araştırılan yaşam belirtileri tespit edilebilir. Cihazın içinde kütle spektrometresi, gaz spektrometresi ve ayarlanabilir lazer spektrometre mevcut. Mars' ta özellikle altın bulmaya yönelik çalışmalar yapacak. Cihaz karbon, metan, hidrojen, oksijen ve azot araması da yapacak. Kütle spektrometresiyle elementler kütlelerinden ayırt edilecek, gaz spektrometresiyle numuneler buharlaştırılacak, lazer spektrometer ise farklı izotopları bulacak. Mars' ta halen su aramak için farklı yollar var. Kozmik ışınlar sürekli Mars' ın yüzeyine vurduğundan ,bunlar yörüngeden nötronları koparır. Su veya buzun içindeki hidrojen atomları nötronları yavaşlatırlar , böylece tespit edebilirler. Jeneratör toprağın 1-2 metre altına kadar nötronları yolluyor , eğer nötronların hızında yavaşlama olursa bu suyun varlığının kanıtı oluyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mars-gezgini-merak-gece-vardiyasina-basladi/", "text": "NASA Mars gezgini Curiosity Merak gece geç saatlerde çalışmaya başladı. 22 Ocak' ta bir Mars gecesinde , Merak MAHLI cihazı ile ultraviole ışıkla Sayunei adı verilen kayayı inceleyerek yaşamın izini sürmeye devam ediyor. Hedef kaya önümüzdeki birkaç hafta içinde JPL' deki (Jet Propulsion Laboratory in Pasadena, Kaliforniya) kontrol ünitesi tarafından incelenecek. MAHLI adı verilen bu cihaz aslında bir çeşit süper büyüteç. Merak' ın robot koluna tutturulan cihaz, led ışıkları sayesinde beyaz ve ultraviole dalga boyunda ışıklar kullanabiliyor. Hedefini kalibrasyon yapması için geceyi beklemesi gerekiyor. Eğer JPL Görev Kontrol MAHLI enstrümanından düzgün çalıştığına karar verirse, Sayunei kayasında ultraviyole ışık altında floresan mineraller aramaya başlayacak. Ultraviyole ışık aslında genelde jeologlardan tarafından kullanılan bir ekipman. Madenciler de ultraviyole ışıkları değerleri taşları veya cevher damarlarını bulmak için kullanıyor. Minerallerin sadece çok küçük bir fraksiyonunda floresanlı mineral olduğundan; bu aletle mineralleri tanımlamak için kullanmak mümkün değil. Fakat yine de bu basit ve kullanışlı bir ekipman. Gözlemlerde ultraviyole ışık kullanmanın asıl amacı floresan mineralleri bulmak. Bilimsel ekibimiz halen gözlemleri değerlendiriyor eğer ultraviyole ışık altında yeşil, sarı,kırmızı veya turuncu bir şey görülürse her şey daha açık bir şekilde belirlenebiliecek, diyor MAHLI Baş Araştırmacısı Ken Edgett. Umarız Merak Mars' ta bu kayda değer şeyler bulabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mars-gorevlerinin-baslangici-sayilan-orion-uzay-araci-pasifik-okyanusuna-indi/", "text": "Günlerdir fırlatılması beklenen Orion uzay aracını taşıyan Delta IV uzay aracı 5 Aralık 2014 14:05'de fırlatılarak, Dünya'nın 5808 km yükseğe kadar tırmandı. Yani 5,808,000 metre yükseğe çıktı , bu arada modüller sırasıyla ayrılarak en sonunda bu yüksekliğe ulaştırdı. Tırmanış sırasında mekik Armstrong sınırı ve Van Allen kuşaklarını iki kez geçmiş oldu. İnsansız yollanan araç 2018 'e kadar tekrar yollanmayacak. Orion insanlı görevler için üretildi ve bugüne kadar insanoğlunun gitmediği kadar uzağa gidecek. Aslında dün yapılmasını beklediğimiz bu fırlatış rüzgar ve sonunda yakıt deposu problemleri nedeniyle 5 Aralık'a ertelendi. Orion Dünya'ya dönerken 32,000 km/s hıza kadar çıktı. Bu yaklaşık olarak ses hızının 26 katına denk geliyor ki, bu hızda hareket edebilen başka bir araç yok dünyada. Ayrıca araç atmosferden geçti ve 2200 C dereceye dayanabildiğini gösterdi. Platinin bile erime sıcaklığının 1768 centigrat derece olduğunu düşünürseniz, bu sıcaklık gerçekten çok yüksek. NASA'nın gelecek Mars görevlerinde insanlar için tasarlanan proje gerçekten insanlık için yeni bir dönemin başlangıcı. NASA Mars Yolculuğu ABD Florida Kennedy Uzay Merkezi'nden Kırmızı Gezegen'e gidecek ilk insanların Orion uzay mekiğiyle taşınmasıyla başlayacak. Mars'a ilk insanlı yolculuk gerçekten bir adanmışlık ve kabiliyet meselesi. Bu yolculuk risklerine değecektir. Mürettebatsız ilk uçuş testi 4 Aralık Perşembe günü yapılacak. Orion , 1960 ve 1970 Apollo görevlerinden beri astronotları derin uzay yolculuklarına çıkarmak için tasarlanmış ilk uzay gemisi özelliğini taşıyor. Bu mekik insanoğlunun bugüne kadar seyahat ettiği aydan daha uzağa giderek, uzay yolculuklarının sınırlarını zorlayacak. Orion sayesinde Dünya ve Mars arasındaki uzayın astronotlar tarafından keşfi başlayacak. Bu sayede Mars görevleri için, gelecek insan nesline paha biçilmez deneyim sağlanacak. Ayın etrafında cis-lunar uzay adı verilen keşif alanında, gelişmiş uzay giysileri, çekim kullanarak navigasyon ve astronotları radyasyon ve ekstrem sıcaklıklarından koruma denemeleri yapılacak. Orion'un ilk görevleri 2020'de başlayacak ve astronotlar asteroit keşfi yaparak, ay etrafında robotik uzay mekikleri kullanarak ay etrafında stabil bir yörüngeye yerleştirecekler. Asteroit Yön Değiştirme Görevi'nde Solar Elektrik İtiş sistemi gibi yeni teknolojiler test edilecek ve bu sayede Mars'a gelişmiş insan görevleri için ağır kargolar yollanabilecek. Orion'daki Astronotlar Dünya'ya pek çok numune toplama tekniği ve aleti kullanarak asteroit numuneleri getirecekler. Bu numuneler Mars ve aylarına yapılacak gelecek görevleri için işe yarayacak. Ekipler ayrıca Orion'un okyanustan getirilmesinde uygulanacak prosedürleri gözden geçirecekler. İşte bu testler yeni nesil uzay mekiğinin 2020 görevlerinin gerçekleştirmesini yardım ederek, 2030'da astronotların Mars'a ulaşmasını sağlayacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/marsda-donmus-bir-gol-tespit-edildi/", "text": "ESA'nın Mars Express uzay sondası gezegenin Güney yarım küresinde 20 km genişliğinde 1,5 km buz içinde sıvı halde su bulunabileceğini keşfetti. Daha öncesinde de Mars'da küçük miktarlarda su keşfedilmişti. Bu keşfin onaylanmasıyla , Mars yüzeyinde ilk kez uzun süreli su depolanması keşfedilmiş olacak. Bu gerçekten büyük bir olay. Mars'da burada farklı türde bir habitatta yaşam olabilir, diyor Purdue Üniversitesi'nden gezegen bilimci Briony Horgan. 25 Temmuz tarihli Science dergisinde yayınlanan makalede 1,5 km katı buz altında ,su olduğu açıklandı. Orosei ve meslektaşları, ESA'nın Mars Express uzay aracının üç yıldan uzun süren gözlemleri birleştirerek gölün yerini tespit etti. Aracın MARSIS cihazından gezegenin yüzeyine radar dalgaları yollandı .Farklı maddelerden yansıyan dalgalara göre yüzeyde buz mu yoksa, kaya mı olduğu anlaşılıyor. Mayıs 2012'den Aralık 2015'e kadar yapılan 29 radar gözlemini birleştiren MARSIS, Mars'ın güney kutbunun yakınındaki buz tabakalarında, daha parlak bir yansıma tespit etti. Orosei ve meslektaşları, başta bunun karbondioksit buzunun içinde hipotetik bir tabakadan yansıyabileceğini düşünselerde , bu seçeneklerin fiziksel olarak aynı radar sinyalini gösteremeyeceğini düşündüler. Parlak radar sinyalleri suya işaret ediyor. İşte son bir seçenek kaldı, aynı Antartika ve Grönland'taki gibi buz altı gölleri olabilir. (SN: 9/7/13, p. 26). Bu göl muhtemelen saf su içermiyor çünkü buzun tabanı -68 0C sıcaklıkta. Fakat bu suda çok tuz çözündüyse, suyun donma noktası düşeceğinden olasılık dahilinde gözüküyor. (SN: 4/11/09, p. 12). Hatta bu gölde bulunabilecek çamurlu suda yaşayan basit canlılar olabilir. MARSIS aracına göre en azından 10 cm derinlik var ve 10 milyar lt su içerebilir. ESA'nın Mars Express uzay aracı 2003'de göreve başlamıştı. 25 Aralık'ta yörüngedeki 15. yılını kutlayacak. Yine de NASA'nın MRO uydusu teknoloji gereği burada bir göle dair tespitte bulunmadı.Fakat MRO ekibi yüzeye tekrar bakarak 3D bir harita çıkaracak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/marsta-cekilen-fotograf-ilk-kez-akan-suya-isaret-ediyor/", "text": "NASA JPL'den bilim insanları Mars'ta akan su bulunduğuna dair en güçlü belirtilerin fotoğraflarını çekti. Kırmızı gezegende daha önce de ırmakların aktığı söylense de yeni çekilen fotoğrafların şimdiye kadar tespit edilen en güçlü kanıt olduğu belirtiliyor. Fotoğrafta görülen siyah çizgilerin, kaynak sularını ya da yazın akan tuzlu suları temsil edebileceği düşünülüyor. Mars'ın yörüngesinde bulunan uydu tarafından alınan resimlerde su akıntısına benzer bir akışın olduğu gözleniyor. Araştırmacılar halen Mars'ta halen bir yerlerde akan bir su olduğunu ve bunun da muhtemelen donmuş sudan kaynaklanabileceğini düşünüyorlar. Fakat aşağı doğru hareket eden koyulaşan çizgilerin farklığı ılık aylarda sıcaklık artışı nedeniyle halen burada suyun akıyor olabileceğini akla getiriyor. Peki Mars'ın yazlarda bile dondurucu ikliminde su nasıl akıyor? Araştırmacılar bu bölgede doğal olarak bulunan yüksek demir içeriğinin aynen bir antifriz gibi davranarak suyun donmasına engel olabileceğini düşünüyorlar. Çünkü yapılan gözlemlerde tuza rastlanmadı. Aşağıdaki resimde Mars'taki mineral-haritalama spektrometresiyle gözlenen demir yoğunluğu gözleniyor. Burdaki demir , demir sülfat bileşiği halinde bulunuyor. Araştırmacılar suyun gerçekten nasıl aktığından emin olamasa da bu sefer Mars'ta akan bir suya gerçekten yaklaştılar. Biz halen RSL'de kesin bir delile sahip değiliz. Emin olmasak da bu prosesin su olmadan nasıl gerçekleşeceğini bilmiyoruz diyor Georgia Teknoloji Enstitüsü'nden Lujendra Ojha. Mars'ta halen akan bulunması ise Mars ikliminde halen hayat olabileceğini akla getiriyor. Belki de Mars'ta halen basit yaşam formları yaşıyor olabilir. - Lujendra Ojha, James J. Wray, Scott L. Murchie, Alfred S. McEwen, Michael J. Wolff, Suniti Karunatillake. Spectral constraints on the formation mechanism of recurring slope lineae. Geophysical Research Letters, 2013; 40 (21): 5621 DOI: 10.1002/2013GL057893 - Lujendra Ojha, Alfred McEwen, Colin Dundas, Shane Byrne, Sarah Mattson, James Wray, Marion Masse, Ethan Schaefer. HiRISE observations of Recurring Slope Lineae during southern summer on Mars. Icarus, 2014; 231: 365 DOI:10.1016/j.icarus.2013.12.021"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/marsta-sivi-halde-tuzlu-su-bulunabilir/", "text": "Bilim insanları uzun zamandır Mars'ta buz halinde su bulunduğunu düşünüyor. NASA'nın Mars Curiosity gezgininden gelen son veriler Mars'a yüzeyine yakın sıvı halde su olabileceğini gösteriyor. Bunun açıklaması ise, toprakta bulunan perklorat maddesi nedeniyle, suyun donma noktasının düşerek, çok tuzlu su halinde sıvı olarak bulunabileceği. Sonuçlar Nature dergisinde yayınlandı . Uygun koşullar altında kalsiyum perkloratın, atmosferden su buharını absorblayabildiğini gördük. Curiosity gezgininin hava görüntüleme istasyonundan alınan ölçümler, bu koşulların geceleri ve kışın güneş doğduktan hemen sonra oluştuğunu gösterdi. Nem ve sıcaklık ölçümlerinde dayanarak, yüzeyden sadece 1,6 metre yüksekte ,absorblanan su miktarını tahmin edebiliyoruz. Gece olduğunda, atmosferdeki bir miktar su buharının gezegen yüzeyinde yoğunlaşarak donduğunu, fakat donma noktası çok düşük olduğundan, bu buzul sıvı halde kalabiliyor. Bu toprak gözenekli olduğunda, suyun toprağa damladığını görebiliriz. Zamanla diğer tuzlar da toprakta çözülebilir, aynı zamanda sıvı halde yüzeyin altına doğru çökerek işleyebilir, olarak açıklıyor Kopenhag Üniversitesi Mars grubu şefi Yrd. Doç. Dr. Morten Bo Madsen. Mars gezgininin stereo kamerasından yapılan önceki gözlemlerde, eski nehir yatağında yuvarlak taşların bulunduğu ve 1 metre derinlikte suyun aktığını gösteriyordu. Yani daha öncesinde bu bölgede bir nehir vardı. Yeni alınan yakın çekimler ise, Sharp Dağı rotasında bulunan sediment yataklarının Sharp dağına doğru tabaka tabaka yaslandığını gösteriyor. Morten Mars'ta 4,5 milyar yıl önce 6,5 kat daha fazla su olduğunu ve daha kalın bir atmosfere sahip olduğunu belirtiyor. Fakat bu suyun büyük kısmı zamanla uzaya uçarak buharlaştı. Mars'ın Dünya'nınkine benzer manyetik alanı olduğu fakat bu alanı nasıl kaybettiği bilinmiyor. Dünya'nın merkezindeki eriyik demir manyetik alan yaratarak Dünya'nın atmosferini kozmik radyasyondan koruyan bir kalkan gibi çalışıyor. Fakat Mars'ta bu manyetik alan olmadığından, Güneş radyasyonuna karşı korunaklı değil. Mars'ta sıvı halde su bulunsa bile, soğuk,kuraklık ve kozmik radyasyon yüzeyin 1 metre altına kadar yaşamın oluşmasını engeller. En azından dünyadaki yaşam formları bu şekilde yaşayamaz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/marstaki-gezgin-merak-tuhaf-isikli-bolgelerin-fotograflarini-cekti/", "text": "NASA'nın 2012' d Mars' a yolladığı mars gezgini Curiosity ya da Türkçesiyle' Merak' Navcam ile aldığı görüntülerden birinde parlak bir nokta gözlendi. Merak'ın çektiği fotoğraflarda nerdeyse her hafta parlak bir nokta gözlemleniyor. Güneş'in geldiği doğrultuda gelen ve ekranın batı-kuzeybatı doğrultusunda görülen bu parlak noktaların ışık detektörüne denk gelen kozmik ışınlar veya güneş ışığının kayalardan yansıması olabileceği belirtiliyor. Mars' taki 589. Mars gününde Navcam'in sağ kamerasıyla kaydedilen (3 Nisan 2014) Merak'ın çalışması esnasında kaydedilen bu fotoğraf aynı anda sol kamerayla da kaydedildi. Buna rağmen sol kamerada bir ışık görünmüyor. Sağ kameranın çektiği fotoğrafta aynı doğrultuda parlak bir bölge gözüküyor sadece. Bunun muhtemel açıklamasının taşlardan yansıyan güneş ışığı olduğu belirtiliyor. CCD detektöre kozmik bir ışının denk gelmesi de aynı şeye yol açabilir. Bunun detektöre düşen ışının açısına bağlı olduğu da belirtiliyor. Nasa Jet İtki Laboratuvarları bu görece Curiosity gezgini ve gezginin Navcam kamerasını tasarladı ve yaptı. Mars' ta tuhaflıklar devam etse de bunların şimdiye kadar çoğunun bilimsel açıklaması yapıldı. Bakalım Mars' ta daha sıradışı neler göreceğiz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/marstaki-gizemli-gaz-kutlesi-bilim-insanlarinin-kafasini-karistirdi/", "text": "Mars atmosferinde yüzeyden çok yüksekte gaz kütlelerinin görülmesi bilim insanlarının kafasını karıştırdı. Mart ve Nisan 2012'de amatör astronomların raporladığı ve gezegen yüzeyindeki belirgin gaz buharları 250 km (250,000 mt) yükseğe kadar çıkabiliyor. Bugüne kadar Mars yüzeyinde görülen gaz benzeri yapılar ancak 100 km kadar yüksekte gözlenmişti. 250 km yukarıda atmosfer ve dış uzay oldukça inceldiğinden, bu gaz kütleleri oldukça umulmadık, diyor araştırmanın başyazarlarından İspanya Pais Vasco Üniversitesi Agustin Sanchez-Lavega . Bu özellikler 10 saatten kısa sürede oluşarak, 1000500 km'lik bir alanı kapladı ve 10 gün boyunca yapısı değişerek sürdü. Her şeye karşın, Mars etrafındaki hiçbir uzay aracı o zamandaki görüş açıları ve aydınlatma nedeniyle bu özellikleri göremedi. Buna rağmen, Hubble Uzay Teleskopu'ndan 1995 ila 1999 yılları arasında aldığı imajları ve 2001 ila 2014 arasındaki amatör resim tabanları tarayarak Mars bulutlarında görülen olayları kontrol etti. Bu bulutlar ancak 100 km yüksekliğe kadar çıkıyordu. Fakat 17 Mayıs 1997'de alınan bir Hubble fotoğrafının 2012'de alınana benzer şekilde yüksek olduğu görüldü. Bilim insanları Hubble verileri ve amatör gözlemleri kullanarak bu gaz kütlelerinin nedenini ve doğasını belirlemeye çalışıyorlar. Su-buzu,karbodioksit buzu veya toz parçacıklarından kaynaklanan bir yansıma bulutu olabileceğine dair bir fikir üzerinde tartışsak da, bu denli yükseklikte, standart atmosferik dolaşımdan istisnai bir sapmalar olması gerekir ,diyor Agustin. Diğer fikir de auroral emisyonlardan kaynaklanan görüntüler olabilir ki, bu bölgede mantosal manyetik alanlarda büyük miktarda anomaliler olduğu biliniyor. Yine de bilim insanları henüz bu konuyu açıklayamıyor. 2016'da ESA'nın Mars'a yollayacağı Trace Gas Orbiter 'in bu sıradışı olaya açıklama getirebileceği düşünülüyor. - Sanchez-Lavega, A. Garcia Munoz, E. Garcia-Melendo, S. Perez-Hoyos, J. M. Gomez-Forrellad, C. Pellier, M. Delcroix, M. A. Lopez-Valverde, F. Gonzalez-Galindo, W. Jaeschke, D. Parker, J. Phillips, D. Peach. An extremely high-altitude plume seen at Mars' morning terminator. Nature, 2015; DOI:10.1038/nature14162"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/matematik-korkusu-beyninizi-agritabiliyor/", "text": "Chicago Üniversitesi' nde yeni yapılan araştırmaya göre, matematik korkusunun beynimize bazı sinyaller göndererek, fiziksel ağrılar hissettiğimize benzer ağrılar yarattığı anlaşıldı. Yani matematik korkusu kafanızı gerçekten ağrıtabilir. Bilim adamları beyin taraması kullanarak, matematikten yüksek derecede korkan insanlar matematik problemlerini çözerken, beyinlerinin aktif bölgelerini inceledi. Şaşkınlık veren sonuç ise beyinde uyarılan bu bölgeler bir yerimiz yaralandığında, beynimizin uyarılan bölgeleriyle neredeyse aynı. Biri matematikten korkuyorsa, beyin matematiğin yarattığı endişeyle bağ kurarak ağrı duyuyormuş gibi algılıyor. Ya da başka bir deyimle elimizi sobanın üstüne koyduğumuzda beynimizde yaşadığımız ağrıya benziyor diyebiliriz, diyor Chicago Üniversitesi' nden psikoloji profesörü ve matematik anksiyetisinde uzman, Sian Beilock . Araştırmacılar şaşırtıcı bir biçimde matematik yapmak zorunluluğunun sezinlemenin, gerçekten matematikle uğraşmanın aksine beyinde ağrı yaratabileceğini buldu. Matematik performansı sergilerken beyinde bir acı hissedilmemesine rağmen, matematik önsezisinin acı verici olduğu söylenebilir, diyor Doç. Dr. Ian Lyons Chicago Üniversitesi' nden. Araştırmada 14 yetişkine bir dizi matematik soruları sorularak, matematik korkusundan kaynaklanan reaksiyonları incelendi. Sorular birine matematik kitabı verildiğinde, geçmişe dönerek matematik yeterliliğini ölçtüğünüzde yaşadığı matematik korkusu ölçüldü. Ek testler bu bireylerin genelde pek endişe duymadıkları fakat, matematiğe özel bir duyarlık göstererek endişelerinin arttığı gözlendi. Araştırmadaki gönüllülerin fMRI ' ı çekilerek , matematik esnasında beyin aktivitesi ölçüldü. Gönüllülere bazı matematik denklemleri gösterilerek bu denklemleri doğrulamaları istendi. Örneğin ; (12 x 4) 19 = 29. Ayrıca sübjelere harflerin yerinin değiştirildiği kısa kelime oyunları da verildi. fMRI sonuçları incelendiğinde, matematik beklentisinin beyinde fiziksel ağrının yarattığına benzer ağrı yarattığı anlaşıldı. Eğer bir kişi matematikten yüksek derecede endişe duyuyorsa, insulanın arkasında matematikten dolayı daha fazla etkileşim oluyor. Bu doku beyin kökünde yer alıyor ve beyinde doğrudan tehditlerde ya da acı hissiyle ilişkilendiriliyor. Ayrıca enteresan biçimde, gönüller matematik problemlerini çözdüklerinde insulada veya herhangi bir sinir ağında değişim olmadı. Ayrıca daha önce Lyons ve Beilock tarafından yapılan araştırma, bayan ilkokul öğretmenlerin kendi matematik anksiyeteleri kız öğrencilere daha birinci sınıftan sık sık ilettiğini gösterdi. Ayrıca bu araştırmadan matematikten aşırı korkan bireylerin matematikle ilgili durumlardan ve hatta matematiğe ilişkin kariyer imkanlarından kaçındığını göstermişti. Bu araştırmada ise matematik testi çözmeden çok öncesinde korkudan doğan bir ağrının gerçekleştiği gözlenmiş oldu. Sian L. Beilock' un ayrıca yurt dışında bu konuda çok satan bir kitabı var. Kitabın orijinal ismi; Choke: What The Secrets Of The Brain Reveal About Getting It Right When You Have To. Kitap Türkiye' de piyasaya sürülmedi. - Ian M. Lyons, Sian L. Beilock. When Math Hurts: Math Anxiety Predicts Pain Network Activation in Anticipation of Doing Math. PLoS ONE, 2012; 7 (10): e48076 DOI: 10.1371/journal.pone.0048076"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mavi-gozluler-tek-ve-ortak-atadan-geliyorlar/", "text": "Yeni yapılan bilimsel bir araştırma mavi gözlü insanların tek ve ortak bir atadan geldiğini gösterdi. Kopenhag Üniversitesi'nden bilim insanları 6000 ila 10000 yıllık öncesine kadar genetik mutasyonları takip ederek, mavi gözün sebebini buldu. Kökende herkes kahverengi göze sahiptir. Fakat kromozomlarımızdaki OCA2 genini etkileyen bu mutasyon kahverengi gözün oluşmasını engeller, diyor Hücre Moleküler Tıp Bölümü'nden Prof. Hans Eiberg. OCA-2 gen kodlarına P proteini denir ve melanin pigmentinin üretiminde yer alır. Melanin pigmenti ise saçımıza,gözümüze ve cildimize renk veren bir pigmenttir. OCA2 genine bitişik olarak duran bu anahtar tümüyle kapanırsa, iristeki melanin pigmenti azalarak, kahverengi gözlerin açılarak maviye dönmesine neden oluyor. İşte OCA2 pigmentindeki bu etki çok spesifik. OCA2 geni tümüyle parçalanırsa veya kapanırsa, melanin pigmenti üretilmediğinden, saç, göz ve cilt rengi kalmaz ve albinizm oluşur. Gözlerde kahverengiden yeşile doğru olan renk değişimi ,iristeki melanin miktarıyla açıklanabilir, fakat mavi gözlere sahip bireylerde, melanin miktarı değişimi çok küçük derece gerçekleşiyor. Buradan yola çıkarak, tüm mavi gözlü bireylerin aynı atadan geldiğini belirtebiliriz. Mavi gözlülerin hepsinde DNA'nın aynı bölümü değişerek miras kalmış, diyor Prof. Eiberg. Fakat kahverengi gözlü bireylere DNA'nın melanin pigmentini yönettiği farklı bölgeler varyasyona uğradığından aynı atadan gelmiş olamazlar. Prof. Eiberg ve ekibi mitokondriyal DNA'yı inceleyerek Ürdün, Danimarka ve Türkiye'de mavi gözlü bireylerdeki çeşitliliği inceledi. 1996'da başlayarak son dokuz yılda elde edilen bulgular OCA2 geninin göz renginden sorumlu olduğunu gösterdi. - Hans Eiberg, Jesper Troelsen, Mette Nielsen, Annemette Mikkelsen, Jonas Mengel-From, Klaus W. Kjaer, Lars Hansen. Blue eye color in humans may be caused by a perfectly associated founder mutation in a regulatory element located within the HERC2 gene inhibiting OCA2 expression. Human Genetics, 2008; 123 (2): 177 DOI:10.1007/s00439-007-0460-x"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/megapiksel-fotograf-makinesi-mi-bir-de-gigapikseli-deneyin/", "text": "Duke Üniversitesi ve Arizona Üniversitesi'ndeki elektrik mühendisleri 98 mini kamerayı tek bir cihazda birleştirerek şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş bir fotoğraf makinesi prototipi ürettiler. Fotoğraf makinesi, 20/20 ve 120 derecelik bakış açısına sahip insan gözüne göre 5 kat daha iyi bir çözünürlük sağlıyor. Yeni fotoğraf makinesinin çözünürlüğü 50 gigapiksel yani 50.000 megapiksel. Normalde piksel demek veri noktaları demek ve ne kadar fazla piksel, o kadar yüksek çözünürlük demek. Araştırmacılar inanıyor ki; önümüzdeki 5 yıl içinde gigapiksel kameralar genel kullanıma uygun hale gelecek. Fotoğraf makinesi David Brady liderliğindeki ekip tarafından, Duke Üniversitesi Pratt Mühendislik Fakültesi Elektrik Mühendisliği Bölümü Profesörü Michael J. Fitzpatrick Arizona ve California Üniversitesi ve Distant Focus tarafından geliştirildi. Makinedeki her mikro kamera ayrı bir bölgenin fotoğrafını çekerek, bilgisayar işlemcisi tarafından tek bir yüksek detaylı fotoğrafa dönüştürür. Fotoğraf o kadar yüksek detay içeriyor ki, fotoğrafçı ancak fotoğrafı çektikten sonra onca detayı fark edebiliyor. Yüksek performanslı ve düşük fiyatlı mikro kamera optiklerinin ve bileşenlerinin gelişimiyle gigapiksel kamerayı yapmak temel mücadelemiz halini almıştı, Halbuki çok ölçekli değişik lensler kullanılması gerekirken, biz daha az güç tüketen ve daha fonksiyonel devrelerle yüksek çözünürlüklü görüntüleme imkanı bulduk, optikle değil yanidiyor Brady. Arizona Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nden Asistan Profesör Michael Gehm, mikro kameralardan gelen görüntüyü yazılımla konfigüre ederek geliştirdi. Geleneksel açıdan daha iyi optiklerle daha fazla cam kullanılırdı. Bu, kompleksliği arttırıyordu. Görüntüleme uzmanları için bu problem değil. Süper bilgisayarlarda aynı problemle karşılaşıyor hatta daha zor problemlerle bile bir noktada komplekslik bitiyor ve fiyat dezavantajı yapıyor. diyor Gehm. Prototipin büyüklüğü 76 cm'lik bir kare şeklinde ve derinliği de 50 cm civarında. Daha da ilginci, makinenin sadece %3'ü optik parçalar, geri kalanı da elektronik parçalar ve işlemcilerden oluşuyor. Araştırmacıların söylediğine göre bu yeni gelişmeyle daha küçük ve günlük fotoğrafçıların kullanabileceği daha pratik makineler yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/merck-ebola-asisi-etkisini-gosterdi/", "text": "Dünyanın önde gelen ilaç ve kimya şirketlerinden Merck'in geliştirdiği aşı ilk kez Ebola virüsünün insandan insana bulaşmasını önlemede başarılı oldu.Gine'de 2015'te rVSV-ZEBOV aşısı yapılan 5 bin 837 kişide, aşının yapıldıktan 10 gün ve daha uzun süre sonra hastalığa rastlanmadı. Dünya Sağlık Örgütü , aşının yüzde 100 koruma sağladığını duyurdu. Bu, hastalığın ilk kez rastlandığı 1976'dan bu yana Ebola ile mücadele önemli bir adım niteliği taşıyor. DSÖ Başkan Yardımcısı Marie-Paule Kieny, yeni bir Ebola vakası ve salgınıyla mücadele konusunda artık hazırlıklı olduklarını belirtti. Kieny, aşının yapılmasından sonra korumanın çok erken sağlandığını ancak bunun 6 ay sonra da sürüp sürmeyeceğinin henüz bilinmediğini vurguladı. DSÖ yetkilisi, aşının ateş ve alerjik reaksiyon olmak üzere iki ciddi yan etkisinin bulunduğu ayrıca 3 vakada kısa süreli grip tespit edildiği açıklandı. Halen deney aşamasındaki aşıdan 6 yaşın üzerindeki çocukların da yararlandığını belirten Kieny, aşının hamileler ve daha küçük çocuklar için güvenli olup olmadığını daha sonra test edileceğini söyledi. Deneyin, çiçek hastalığının yok edilmesi için kullanılan yöntemle yapıldığını belirten Kieny, aşının önce hastayla temas eden hasta yakınları, daha sonra da onlarla temas eden kişiler üzerinde denendiğini açıkladı. Deneyin sona ermesinden sonra Gine'de birkaç vaka tespit edildi. Bilim adamları aynı stratejiyi ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nin aşının klinik deney dışında kullanılması izniyle Sierra Leone'de de uygulandı. Aşıyı pazarlama hakları Amerikan şirketi Merck'e ait. Amerikan ve Avrupa ilaç dairelerinin standart onay süreci yaklaşık 10 yıl. Bununla beraber aşının pazarlanmasından önce 300 bin-1 milyon acil doz verilebilecek. Tıp dergisi The Lancet de yayımlanan sonuçlar aşının ''Zaire'' suşuna karşı etkili olduğunu ancak Sudan suşu için başka bir aşının geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor. Başta doktor ve hasta bakıcılar için olmak üzere uzun süreli koruma sağlayan başka aşıların da geliştirilmesi gerekiyor. Bu yöndeki çalışmalar sürüyor. İshal, kanama, döküntü ve yüksek ateşe neden olan virüs Batı Afrika'daki 2013-2016 salgınında 11 bin 300'den fazla can aldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/merhaba-dunya/", "text": "Bu akşam işten eve giderken dikkatli olun. İspanyol araştırmacılar otoban rotalarını inceleyerek akşam 6 ila 8 arasının araba sürmek için en tehlikeli iki saat olduğunu belirledi. Madrid Şehir Konseyi'nden teknisyenler, Polonyalı ve İspanyol araştırmacılar her 500 metrede bir sensör kullanarak, trafik yoğunluğu, hız ve bir bölgede bekleyen arabaların ne kadar beklediğini ölçerek veri topladılar. Sonrasında ise bu şablonları analiz etmek için özel bir algoritma kullandılar. Trafikte üç faz olduğu bulundu. Bunlar; serbest akış, her saat olan araba sayısı ve kuyruktaki artış, sıkışıklık ve molaların senkronizasyonu. Yolun farklı noktalarındaki araçların hızlarının özellikle senkronize fazda birbiriyle ilişkili olduğu belirtiliyor. Genelde araçlar birbirlerine uzak olsalar bile birbirlerine yakın hızlarda ilerliyorlar. İşte en yoğun saatler olan akşam 6-8 arasında bu ilişki bozuluyor. Trafikte dur-kalk çok olduğunda arabaların hızlanmalarında veya durmalarında büyük farklar gözlendi. Sürüş durumları değiştiğinde ise sürücüler için zorluk artıyor. Araştırmada kaza istatistikleri araçların hızlarının azaldığı zamanlarla karşılaştırıldı. Trafiğin en yoğun saatlerinde yollarda daha fazla araç olduğundan ve etrafta çok sayıda farklı hızlarda araç olduğundan tepki vermek için süre daha az, bu nedenle de kaza olasılığının arttığı belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/metal-paratonerlerin-yerine-lazer-paratonerler-gelistiriliyor/", "text": "Bugün kullandığımız metal paratonerlerin modası geçiyor olabilir. Kudüs Hebrew Üniversitesi'nden bilim insanları son teknolojiyi kullanarak daha etkili ve verimli lazer paratonerler geliştirdiler. Yüksek güçlü bir lazer gökyüzüne doğrultuğunda hava moleküllerini iyonlaştırır. Sonuç olarak, bir lazer kendi kendine ateşlendiğinde, iyonlaşan partiküller ardında bir plazma kanalı bırakır. Plazma kanalları ise eski çelik çubuklar gibi olmasa da, elektriği iletir. Kudüs'teki Jenya Papeer liderliğindeki bilim insanları 100 femtosaniyelik lazerler atımları yaparak, 100 mic yarıçapında plazma kanalları oluşturmayı başardılar. Bun rağmen, bu plazma kanalları sadece 3 nanosaniye için soğuyarak sonlanıyor. İşte bu süreyi 10 derece arttırmak için için, araştırmacılar 10 nanosaniyelik ikinci bir lazeri ilk lazerle birleştirdiler. Genişleyen lazer plazması kanalı sıcak ve iletken tuttu. İkinci lazerin gücünü arttırarak ya da ilave ışınlar ekleyerek, plazma kanallarının uzatılarak ömürlerinin arttırılabileceği düşünülüyor. İlk plazma kanalı 1 metre uzunluğunda üretildi. Sonrasında araştırmacılar bu limitin lazerin odaklandığı lenslerde kaynaklandığını anladı. Sonu olarak 3 adet 1 metrelik plazma birbirine ilave edilerek 3 metrelik bir plazma oluşturuldu. Bu sayede odak ayarlaması ve yeterli güce sahip lazerler sayesinde, plazma kanallarının birleştirilerek, istenilen uzunlukta bir paratoner oluşturmanın mümkün olduğu düşünülüyor. Araştırma 22 Ekim 2015'de Frontiers in Optics Konferası'nda sunulacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/metanin-daha-verimli-kullanilabilmesi-icin-yeni-katalizor/", "text": "Dünyadaki petrol rezervleri gün geçtikçe azalırken, doğal gaz gittikçe önem kazanan bir enerji kaynağı olmaya başladı. Doğal gazın en büyük bileşeni metan, diğer hidrokarbon yakıtlara göre daha az karbondioksit salımıyla çevresel açıdan önem kazanıyor. Metan molekülün kararlı yapısı nedeniyle depolanan enerjiye ulaşmak oldukça zor. Ayrıca eğer metan atmosfere yanmadan karışırsa, karbondioksite göre 20 kat daha etkili bir sera gazı haline geliyor. Pensilvanya Üniversitesi' ndeki araştırmacılar İtalya ve İspanya' daki araştırmacılarla işbirliği yaparak, metanı mevcut katalizörlere göre 30 kat daha etkili yakan bir katalizör yarattılar. Katalizörler kimyasal reaksiyonların daha çabuk, daha etkili ve daha kolay gerçekleşmesini sağlıyor. Örneğin, arabalardaki katalitik konverterler, eksoz gazlarını zararsız gazlara dönüştürüyor. Normalde doğalgaz katalizörleri 600-700 derece sıcaklıkta reaksiyona giriyorlar. Ayrıca bu katalizörler zamanlar genelde etkilerini kaybediyorlar. Normalde metanın yanma reaksiyonu 800 C derece gibi yüksek bir sıcaklıklarda gerçekleşiyor. Reaksiyonda sıcaklık zaman zaman 1300 C dereceye kadar yüksebiliyor ve zararlı yan ürünler çıkabiliyor. Azot oksitler,sülfür oksitler ve karbondioksit gibi.. Sıradan katalizörlerde metal nano parçacıklar kullanılıyor.Genelde paladyum seryum oksite (CeO2)' e bağlanıyor. Bu yaklaşıma yapılan ince ayarla, araştırmacılar kendi kendine birleşen nano parçacıklar kullandılar. Araştırmacılar paladyum parçacıkların 1.8 nm çapına çekerek, etrafına koruyucu bir gözenekli bir seryum oksit kabuk yaptılar.Böylece metalik çekirdeklere sahip küresel yapılar yapıldı. Küresel yapılar ise moleküllerin ısındığında kümeleşmesini engelleyerek verimin düşmesine engel oluyor. Ayrıca araştırmacılar bu molekülü alüminyum oksit yüzeye yerleştirerek molekül dağılımını düzenledi. Malzeme aktivitesi incelendiğinde, araştırmacıların bulduğu çekirdek-kabuklu nano yapıda metanı 30 kez daha verimli yandığı gözlendi. Metan 400 C derecede tümüyle yandı. Bu şekilde gaz türbinlerinde ve otomobil egzoslarında da çevre kirliğinin de azalabileceği belirtiliyor. - M. Cargnello, J. J. Delgado Jaen, J. C. Hernandez Garrido, K. Bakhmutsky, T. Montini, J. J. Calvino Gamez, R. J. Gorte, and P. Fornasiero. Exceptional Activity for Methane Combustion over Modular Pd@CeO2 Subunits on Functionalized Al2O3. Science, August 2012: 713-717 DOI: 10.1126/science.1222887"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/metilen-mavisi-kisa-sureli-hafiza/", "text": "Tek oral dozda metilen mavisi verilen hayvanlarda, yapılan MRI tabanlı beyin taramalarında kısa süreli hafıza ve dikkat kontrolünün arttığını gösterildi. Araştırma , Radiology dergisinde yayınlandı. Metilen mavisi methemoglobinemi adı verilen kan hastalığının tedavisinde kullanılıyor. Bu hastalıkta oksijen vücut dokularına etkili bir şekilde yayılmadığından, dokularda cerrahi lekeler oluşuyor. Yapılan hayvan çalışmalarından tek doz metilen mavisi verilen hayvanlarda uzun süreli içeriksel hafıza ve sönümleme hafızası yani, uyarana verilen tepkinin zamanla giderek azalmasını sağlayan proseste gelişim kaydedildiği gösterildi. Yaşları 22 ila 62 arasında değişen, 26 sağlıklı katılımcı çift kör ,karışık, plasebo kontrollü klinik denemeye tabi tutularak, metilen mavisinin beynin, çalışan hafıza ve sürekli konsantrasyon görevlerindeki etkileri ölçüldü. Bu çalışma yerel etik komite tarafından da onaylandı. Katılımcılar metilen mavisi ve plasebo denetiminin , öncesi ve sonrasında fonksiyonel MRI 'a tabi tutuldu. Böylece metilen mavisinin serebral kan akışına etkisi ölçülebildi. Sonuçlar gösterdi ki, metilen mavisi bilateral insular korteks bölgesinde görsel uyarana karşı reaksiyon süresinde artış gözlendi. Ayrıca fMRI sonuçları beynin prefrontal korteksinde gerçekleşen kısa süreli hafıza görevlerinde gelişme görüldü. Bu bölge anıların oluşumunu kontrol ederek parietal lopla birincil olarak ilişkilendirilerek beynin görsel işlem merkezi oksipital korteksle ilişkilendiriliyor. Bununla beraber, metilen mavisiyle ilişkilendirilerek hafıza geri alımında doğru tepkilerde % 7 artış gözlendi. Araştırma bulguları düşük dozda metilen mavisinin dikkat ve kısa süreli hafıza ile ilişkili önemli beyin ağlarını regüle ettiğini öneriyor. Bu çalışma metilen mavisinin gelecek denemelerine önemli bir kaynak sağlıyor. Sağlıklı yaşlanma, bilişsel bozulma, bunama ve diğer durumlarda ilaç indükte hafıza gelişimine katkıda bulunabilir, diyor Dr. Duong. Araştırma Radiological Society of North America ve Radiology dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mevcut-ilaclar-coronavirus-tedavisinde-ise-yarayabilir-mi/", "text": "Yeni yapılan bir araştırmada, piyasada mevcut birkaç antiviral ilacın yeni koronavirüsü tedavi etme amacıyla kullanılabileceği gösterildi. Bu ilaçlar ise teicoplanin, oritavancin, dalbavancin, monensin ve emetine olarak belirlendi. 3 Mart 2020 itibariyle, SARS-CoV-2 virüsünden ölen sayısı 3,117, enfeksiyon sayısı 90,937 olarak tespit edildi. İyileşen kişi sayısı ise 48,017 ile 50 bine yaklaşmış durumda. Bu enfeksiyonun henüz bilinen bir tedavisi olmamakla beraber, doktorlar ve sağlık personelleri enfeksiyonun etkilerini hafifletecek ilaçlar kullanarak, insanları iyileştirmeye çalışıyor. Sağlıklı insanlarda bağışıklık sistemi, tüm gücüyle virüslerle savaşırken, özellikle yaşlılar,kalp,hipertansiyon, diyabet,solunum sistemi hastalıkları virüs daha fazla can alıyor. Özellikle bu gibi durumlarda erken teşhis, büyük önem arz ediyor. Avrupa'dan bilim insanları geniş spektrumlu antiviral ilaçları yeniden gözden geçirerek, coronavirüsü tedavi etmeyi umut ediyor. Trondheim, Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde Doç. Dr. Denis Kainov, yeni araştırmanın kıdemli yazarıdır. Sonuçlar Uluslararası Enfeksiyon Hastalıkları Dergisi'nde yayınlandı. Kainov ve arkadaşları insanlarda kullanımı onaylı 119 geniş spektrumlu antiviral ajanı yeniden gözden geçirdi. Geniş spektrumlu antiviral ajanlar birden çok virüs ailesini hedef alan ilaçlardır. Bilim insanlarının geniş spektrumlu antiviral ilaçlar kullanmasının nedeni, farklı virüslerin aynı yolları ve konak faktörlerini kullanarak çoğalmaları ve yayılmaları prensibine dayanıyor. İşte bu nedenle aynı ilacın farklı virüslere de etki etmesi olasılık dahilinde görünüyor. Araştırmada Kainov ve ekibi mevcut ilaçların, yeni virüslere karşı savaşta kullanılmasının avantajlarına da değiniyor. Kimyasal sentez basamakları, üretim prosesleri, güvenirlikleri ve hayvan modellerinde farmakokinetik özelliklerinin bilinmesi ve klinik fazda denenmeleri nedeniyle, mevcut ilaçların işe yararsa pek çok avantaj sağlayacaktır. Araştırmacılar bu sayede daha kısa zamanda ve daha ucuza mevcut ilaçlarla COVID-19'u tedavi etme fırsatı olacağını düşünüyorlar. Araştırmacılar 119 antiviral ilacı tedavi etme ve enfeksiyonu engelleme açısından birkaç ilaca kadar düşürdü. Örneğin, chloroquine ve remdesivir in vitroda ,2019-nCOV virüs enfeksiyonunu etkili bir şekilde inhibe ediyor, diyor araştırmacılar. Bilim insanları ayrıca aşağıdaki ilaçların COVID-19 tedavisinde, yardımcı olabileceğini ortaya koyuyor. - teicoplanin - oritavancin - dalbavancin - monensin - emetine eicoplanin, oritavancin, dalbavancin, ve monensinin testlerden geçmiş ve onaylanmış antibiyotiklerdir. Corona ve diğer virüsleri engellediğini ise laboratuvar ortamında gösterildi, diyor Denis Kainov Araştırmacılar, Emetine'in antiprotozal bir ilaç olduğunun da altını belirtiyor. Normalde doktorlar virüslerin tedavisinde antibiyotik kullanımını tavsiye etmez. Buna rağmen araştırmacılar, bu antibiyotiklerin antiviral ajan gibi kullanılıp,kullanılamayacağını araştırdılar. En önemlisi de, lopinavir, ritonavir ve remdesivir'in coronavirüs üzerinde klinik etkinliği üzerine çalışmaların başlamış olmasıdır, diye ekliyor araştırmacılar. Bilim insanları bulgularını açık erişim veri tabanında yayınladı. - Hasta olan insanlarla yakın temastan kaçının. - Gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmaktan kaçının. - Hasta olduğunuzda evde kalın. - Öksürdüğünüzde ağzını dirseğinizle kapatın veya bir kağıt mendile hapşırın, ardından mendili çöp kutusuna atın. - Sık sık dokunduğunuz nesneleri ve yüzeyleri normal bir ev temizleme spreyi veya silerek temizleyin ve dezenfekte edin. - Bir yüz maskesi kullanmak için CDC'nin önerilerini izleyin. - CDC, COVID-19 dahil olmak üzere solunum hastalıklarından korunmak için iyi bir yüz maskesi takmalarını önermez. - Yüz maskeleri, hastalığın başkalarına yayılmasını önlemek için COVID-19 semptomları gösteren kişiler tarafından kullanılmalıdır. Yüz maskelerinin kullanımı, sağlık çalışanları ve hasta bakanlar için daha çok önemlidir . - Özellikle tuvalete gittikten sonra ellerinizi en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkayın; yemeden önce ve burnunuzu temizledikten, öksürdükten veya hapşırdıktan sonra. - Sabun ve su hazır bulunmuyorsa, en az% 60 alkol içeren alkol bazlı el dezenfektanı kullanın. Eller gözle görülür derecede kirliyse ellerinizi daima sabun ve suyla yıkayın."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mide-kanserinde-erken-tani-sansi-yeni-umut/", "text": "Avustralya'da, Adelaide Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada mide kanserinin erken tanısını koymayı sağlayabilecek dört yeni biyomarker kanser hastalarının kanında tespit edildi. Mide kanseri diğer kanserler arasında görülme sıklığı bakımından 4. sırada. Ölümle sonuçlanmada ise 2. sırada bulunuyor. Biochimica et Biophysica Acta adlı dergide yayımlanan araştırmada, bilim insanları mide kanserli hastaların kanında konsantrasyonu farklılık gösteren 4 yeni protein tanımladı. Bu son araştırmada, Dr.Julia Humphries ve Dr.Megan Penno; 11 tanesi erken evrede olan 37 mide kanseri hastası ile, içerisinde sağlıklı ve kanser dışında mide hastalığı olan bir kontrol grubundan aldıkları örnekler sonucu, serumlarındaki 4 protein düzeylerinde farklılıklar olduğunu gösterdi. Afamin, clusterin, haptoglobin ve vitamin-D bağlayıcı protein , bu dört proteinin her birinin, kanserli ve sağlıklı insanları ayırt etmede şu an kullanılan klinik gösterge olan CA72-4'ten daha iyi olduğu tespit edildi. 'Bu dört göstergeyi birlikte kullanmak, mide kanserini saptamada yüksek düzeyde seçicilik ve duyarlılık sağlayacaktır.' diyor Dr. Hoffmann. Kanserle ilgili son gelişmelerle birlikte, en kısa zamanda bu hastalığın kolaylıkla tespit ve tedavi edilebilir hale gelmesini ve artık korkulu bir rüya olmaktan çıkmasını insanlık adına diliyoruz. - Julia M. Humphries, Megan A.S. Penno, Florian Weiland, Manuela Klingler-Hoffmann, Agnieszka Zuber, Alex Boussioutas, Matthias Ernst, Peter Hoffmann.Identification and validation of novel candidate protein biomarkers for the detection of human gastric cancer. Biochimica et Biophysica Acta Proteins and Proteomics, 2014; DOI: 10.1016/j.bbapap.2014.01.018"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mikro-dunyadan-11-inanilmaz-fotograflar-2012-nikon-yarismasi/", "text": "Bu yılda geçen yıllarda olduğu gibi Nikon Mikro Dünya Yarışması sonuçları açıklandı. Bizi gözümüzle göremediğimiz oldukça küçücük bir dünyanın kapılarını aralayan bu fotoğraflar oldukça inanılmaz ama tümüyle gerçek. İşte kazananlar fotoğrafları görüyorsunuz. Her yıl düzenlenen yarışmaya pek çok sanatçı ve bilim adamı katılıyor. Bu fotoğraflarla sistemin mükemmelliği ve yaratılış sırrı gözler önüne seriliyor. Fotoğraflar o kadar ilginç ve mükemmel ki, insan hayrete düşünüyor. En küçük canlılarda bile benzer mekanizmalar ve doğal olaylar eğilim gösteriyor. Böylece doğanın karmaşıklığı ve kaotik kısır döngüsü gözler önüne seriliyor. Her canlı doğuyor, yaşıyor ve ölüyor ama bu bile mükemmel bir senaryoya hizmet ediyor. Ayrıca video 2011 ' deki yarışmanın üçüncüsünün çektiği video."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mikrocip-parcacik-hizlandirici-kanser-tedavisi/", "text": "Parçacık hızlandırıcılar tıp bilimi için çok faydalı olabilir, fakat devasa boyutlara sahipler. Örneği; SLAC hızlandırıcı 3.2 km uzunluğundayken, CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı 27 km uzunluğundadır. Stanford Üniversitesi ve SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı'ndan bilim insanları teknolojinin son nimetlerini kullanarak, bilgisayar çipine sığabilecek bir parçacık hızlandırıcı yaptılar. Bu sayede daha hassas bir şekilde kanser radyoterapileri verilebilecek. Genelde parçacık hızlandırıcılarda, parçacıklar vakum tüplere ışınlanarak, ışık hızına yakın hızlara çıkarılabilirler. SLAC parçacıkları hızlandırmak için mikrodalga radyasyon kullanırken, LHC helyumla -271 0C derecelere kadar soğutulabilen süper iletken elektro mıknatıslar kullanırlar. Hastaneler ve küçük bilim tesisleri için bu makineler çok hantal ve büyüktür. Geçtiğimiz yıllarda CERN, 2 metrelik bir prototip yapmıştı. İşte Stanford ve SLAC araştırmacılarından oluşan ekip, silikon çipe sığabilen bir parçacık hızlandırıcı üretti. Bu yeni tasarımla elektronlar 30 mikrometrelik vakumlu kanala giderek kızılötesi ışınla hızlandırılarak, kanalın duvarındaki silikon kablolara yöneltiliyor. Kızılötesi lazer saniyede 100,000 kez titreşerek, her seferinde foton demetlerini elektronlarla vurarak doğru açıyla ileri doğru hızlandırıyor. Üretilen prototip henüz pratik kullanım için uygun olmasa da, konseptin çalıştığını gösteriyor. Şimdilik, 0,915 keV ile elektronlara enerji çıkışı verilebiliyor. Bu tıbbi uygulamalar veya araştırmalar için gerekenden binlerce kat daha küçük. Bu yılın sonuna doğru araştırmacılar , 1 mega elektronvolt ateşleyecekler ya da diğer bir tabirle mevcut elde edilen enerjinin 1000 katı fazla. Bu sistemde araştırmacılar elektronları, ışık hızının % 94'ü kadar hıza çıkarmayı böylece medikal amaçlar veya araştırma amacıyla kullanım için uygun hale getirecekler.Araştırmacılar bunu gerçekleştirmek için aynı kanalı kopyalayacak ve böylece hızlandırıcı çip 2,5 cm'e sığacak. Araştırmacılar parçacık hızlandırıcı çipin ilk uygulama alanının kanser tedavileri olacağını söylüyor. Normalde çok yüksek enerjili elektronlar hastanın cildini yakabilir. Bu nedenle katater misali bir vakum tüpün bir ucu hastanın tümörüne yerleştirilebilir. Elektronlar hızlandırıldığında; doğrudan kanserli hücreler vurulacak ve etrafındaki sağlıklı hücreler zarar görmeyecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/milyonlarin-tercihi-gelismis-grafik-ve-teknik-analiz-platformu-tradingview/", "text": "TradingView, grafik ve teknik analiz araçları arayışı içinde olan tüccar ve yatırımcılar için biçilmiş bir kaftandır. Sunduğu gerçek zamanlı piyasa verileri, gelişmiş teknik analiz ve grafikler ile diğer yatırımcılarla veya ticari gruplarla ticaret stratejilerinin, içgörülerin ve fikirlerin paylaşımını sağlayarak topluluk odaklı bir platform olduğunu kullanıcılara kanıtlamıştır. İnternet bağlantısı olan bir bilgisayarınız varsa, TradingView'a ulaşmanız çok kolaydır çünkü bu platform web tabanlı bir platformdur. Güvenilir ve kapsamlı olan bu platforma hangi tüccar ya da yatırımcı erişim sağlamak istemez ki! O halde, TradingView ile ilgilenenlere müjdeyi verelim çünkü birçok broker size ücretsiz olarak TradingView sunacaktır; bu sayede temel piyasaya erişim şansınız artacaktır. Gelin TradingView tarafından desteklenen bazı aracılara bakalım: Binance, BlackBull Markets, Forex, Capital, FXCM, Osmanlı Yatırım, Webull ve Pepperstone listelenen brokerların sadece bazılarıdır. Bu aracı kurumlarla iş birliği yaparak, kurumların politikasına uygun şekilde TradingView'un sağladığı avantajlara ücretsiz ulaşabilirsiniz. TradingView bağımsız bir platform olmasına rağmen diğer yatırım uygulamaları ve finans web siteleri ile etkileşime girebilmek için bir Uygulama Programlama Arayüzü de sunar. TradingView uluslararası yatırımcılar için de büyük ticaret ve yatırım fırsatları sağlar. - 50'ye yakın önceden oluşturulmuş çizim aracıyla karmaşık teknik analizler gerçekleştirmek üzere sunulan geniş grafik yelpazesi - Canlı piyasa hareketlerini izleme fırsatı - Broker platformları ile entegrasyon - Rutin olarak günlük takip yapan tüccarlar için ideal olması - 100.000'den fazla gösterge, mum çubuğu grafikleri - En popüler ekonomik göstergeler arasında sivil işsizlik oranlarını kurumsal karlardaki büyümeyle eşleştirme ve karşılaştırma seçeneğinin olması - Forex ve kripto para birimi tarayıcıları mevcut - Güvenilir - Kullanıcı dostu arayüze sahip - Çoklu zaman dilimlerine erişim mümkün - Gerçek zamanlı on ikiden fazla uyarı koşulu mevcut - Sunucu uyarı sistemi mevcut - Ticaret stratejileri geçmişe dönük test edilebilir - Ticaret grafikleri özelleştirilebilir - Hem ileri düzeydeki yatırımcılar hem de yeni başlayanlar için uygun olmakla beraber uluslararası yatırımcılar için de iyi ve doğru bir seçim olarak nitelendirilebilir. - Ticarete yeni başlayanlar ve yeni yatırımcılar için biraz teknik olabilir. - Temel analize odaklanmaz. - Müşteri desteği biraz daha iyileştirilebilir. TradingView'un Pro, Pro Plus ve Premium seçenekleri mevcuttur. Bu üç seçeneğin bazı özellikleri benzerlik göstermekle beraber, bazı özellikleri de farklıdır. Her üçünün de içeriklerini aşağıda ayrı ayrı inceleyeceğiz. - Tüccar ve yatırımcılar için tek sunumda iki adet grafik vardır. - Tüccar ve yatırımcılar için fiyat uyarıları mevcuttur. - Yirmi adet aktif sunucu uyarısı vardır. - Farklı grafik çeşitleri mevcuttur. - Özel zaman aralıkları kullanılabilir. - Çoklu izleme listeleri mevcuttur. - Grafik başına beş adet gösterge mevcuttur. - Reklam yoktur. - Masaüstü uygulamada çoklu monitör desteği vardır. - Tüccar ve yatırımcılar aynı anda birden fazla ticaret çizelgesi açabilirler. - Tüccar ve yatırımcılar için tek sunumda dört adet grafik vardır. - Tüccar ve yatırımcılar yirmi tane teknik gösterge elde edebilirler. - Bu seçenek ile tüccar ve yatırımcıların piyasaya erişimi artacaktır. - Grafik verilerini dışa aktarmak mümkündür. - Özel formüllere dayalı grafikler mevcuttur. - Tüccar ve yatırımcılar için aynı anda açılabilen sekiz adet grafik vardır. Bunlar aracılığı ile teknik analizler yapılabilir. - Tüccar ve yatırımcılar yirmi taneden fazla teknik gösterge elde edebilirler. - Tüccar ve yatırımcılar için fiyat uyarıları mevcuttur. - Dört yüz adet aktif sunucu uyarısı vardır. - Saniye tabanlı aralıklar mevcuttur. - Grafiklerde dört kat daha fazla veri mevcuttur. - Uyarıların süresi geçmez. Unutmamak gerekir ki, her broker bütün TradingView hesap türlerini ücretsiz olarak sunmayabilir. Genel olarak bakıldığında, ücretsiz olarak sunulan seçenek çoğunlukla en temel olan sürümdür. TradingView ile isabetli kararlara doğru yol alın! İster yeni ister tecrübeli isterse uluslararası bir tüccar veya yatırımcı olun, elli milyondan fazla tüccar ve yatırımcının kullandığı bu platformu mutlaka denemelisiniz. Buraya tıklayarak TradingView tarafından desteklenen aracı kurumları görebilirsiniz. Güvenilir bulduğunuz bir aracı kurumu seçtikten sonra, brokerın hangi TradingView seçeneklerini ücretsiz sunduğunu öğrenmeyi de ihmal etmeyin. Bu gelişmiş, güvenilir, kullanıcı dostu bir arayüze sahip olan platformun sağladığı analiz araçları ve farklı grafikler ticari ve yatırım kararlarınıza ışık tutacak, sizin için en uygun olanı bulmanıza yardımcı olacaktır. Ayrıca, milyonlarca yatırımcı ve tüccardan oluşan gruplarla stratejilerinizi ve fikirlerinizi paylaşmanın ve içgörülerinizi geliştirmenin avantajını da yaşayacaksınız. Gerçek zamanlı piyasa verileri, çok sayıdaki analiz araçları, özelleştirilebilir grafikler, uyarılar, dışarı aktarılabilir grafik verileri, göstergeler, izleme listeleri, özel zaman aralıkları ve topluluk desteği işinizi kolaylaştıracak, zamandan tasarruf etmenizi sağlayacak ve isabetli kararlar almanız için size destek olacaktır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/misir-giza-piramitinde-gizli-oda/", "text": "Mısır'ın Büyük Giza Piramiti'nde yüksek teknolojilerle taramalar yapan bilim insanları gizli bir oda buldu. 19 yy.dan beri yapılan en büyük keşif olduğu söylenen oda sayesinde firavunların yaşamına dair yeni bulgular elde edilebilir. Nature dergisinde yayınlanan bir makalede bilim insanlarından oluşan uluslar arası bir ekip, piramitlerin içinde Büyük Galeri'nin hemen üstünde 30 metre derinliğinde bir boşluk keşfettiler. Bu boşluğun amacı halen bilinmese de, piramitlerin mimarisinde böyle boşluklar nadiren bulunuyor. Bazı uzmanlara bu gibi boşluklar yıllardır bilindiğini belirtiyor. Bilim insanları müon adı verilen atomaltı parçacıkları kullanarak kozmik ışın görüntülemeyle daha derinleri görüntülediler. Aynı röntgen görüntüleme gibi daha derinlere bakarak, piramitlerin içini görüntüleyebildiler. Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, disiplinler arası bilimsel bir çalışma yapıldı ve diğer bilim insanları tarafından da onaylandı . Bu boşlukta hazineler ya da büyük bir boşluğa sahip mezar odaları olma olasılığı olduğunu belirtiyor, Bristol Üniversitesi'nden Mısır Bilimci Aidan Dodson. Bu keşif sayesinde piramitlerin nasıl inşa edildiğine dair bilgiler edinilebilir. Piramitin mezar odası ve sarcophagusu keşfedilse de, bu yeni alan Büyük Galeri'nin üstünde taş ağırlığını azaltmak için boş tutulmuş olabilir, diyor Aidan. Aynı zamanda bu piramit M.Ö. 2509 ila 2483 arasında 4 . hanedanlık firavunu Khufu nedeniyle Khufu piramidi olarak da biliyor. Tarama sayesinde bulunan bu boşluğa giden herhangi bir geçit bilinmiyor. Araştırmacılar parçacık fiziği teknolojileri kullanarak boşluğu keşfedebildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mit-arc-fuzyon-reaktoru-tasarimi-umut-vadediyor/", "text": "MIT yeni kompakt bir füzyon reaktörü üzerinde çalışıyor. The ARC adı verilen reaktör daha küçük, ucuz reaktörler sayesinde 10 yıla kadar pratik enerji elde edinimini vadediyor.Mühendisliğin kutsal kasesi olarak gösterilen, çalışabilir bir füzyon reaktörü 1950'lerden beri gerçekleştirilmeye çalışılan hayal. Pratiğe geçirilebilirse hayatın her alanına etkisi olacak bu buluş gerçekten, giderek artan enerji açığını kapayabilir. Füzyon basitçe anlatılırsa, hidrojen atomlarının çok yüksek sıcaklık ve basınç altında helyum atomlarına dönüştürülmesi yoluyla büyük bir enerji elde edilmesine dayanıyor. Aslında Güneş enerjisini bundan alıyor. Fakat dünyada bunu bugüne kadar ancak hidrojen bombasıyla gerçekleştirebildik, bu iyi bir sonuç değil. Füzyon teknolojisi için bugüne kadar yapılan en büyük proje ITER adı verilen tokamaktır. Tokamak teknolojisine dayanan bu proje Hindistan,Japonya, Güney Kore ve ABD'nin de içinde bulunduğu dünyanın en güçlü füzyon reaktörü adayı. Termonükleer Deneysel Reaktör 1985'de başladı ve yaklaşık 40 milyar dolara mal olacak. Halen finansman konusunda problemler yaşayan reaktörün 2027'de devreye alınması bekleniyor. ARC reaktörü ise sistemin tasarımında yapılacak küçük bir değişimin nasıl tüm sistemi değiştereceğine iyi bir örnek olarak verilebilir. Sistem ticari olarak uygun nadir toprak metali baryum-bakır oksit süper iletken şeritler kullanıyor. Bu sayede güçlü manyetik alan yaratan bobinlere sahip oluyor. Daha güçlü bir manyetik alan yaratmak, süper sıcak plazma için daha iyi bir kondisyon sağlayarak, daha küçük ucuz ve daha kısa sürede kurulabilen santrallere imkan veriyor. ITER'le aynı fizik prensiplerini kullanan reaktör prototipinin büyük miktarda enerji üretmesi planlanıyor. MIT'ye göre üretilecek alınacak güç çıkışı manyetik alanın gücünü üstel olarak 4 kez arttıracak. Yani alanın şiddeti iki katına çıktığında, güç 16 kez katlanır. Dış çapı 3,3 metre iç çapı 1,1 metre olan ARC ,ITER'in yarısı kadar olsa da, 500 MW olarak aynı gücü üretecek. Yeni süper iletken mıknatıslar sayesinde düzenli enerji çıkış alınabildi. Günümüzde deneysel reaktörler sadece birkaç saniyede aşırı ısınmadan dolayı kapanıyor. MIT ARC reaktöründen füzyon güç çekirdeğini reaktör ayrılmadan çıkarılabilecek şekilde tasarladı. Bu araştırma reaktörü için büyük bir avantaj oldu. Ayrıca normalde füzyon odasının etrafını saran katı zarf varken, bu sirkülasyon sıvısıyla değiştirildi. Bu sayede zamanla aşınan koruyucu kılıfı değiştirmek yerine sadece suyu değiştirmek yetiyor. Araştırmacılar mevcut tasarımın çalışması için gerekenden 3 kat daha fazla enerji üretebileceğini öngörüyor . Ayrıca araştırmacılar gücün 5-6 kat artabileceği konusunda umutlular. Ekip ARC reaktörünün 5 yıla kadar devreye alınabileceğini ve 100,000 kişiye elektrik sağlayabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mit-ic-kanamayi-durdurabilen-sentetik-kan-pihtilastirici-gelistirdi/", "text": "MIT'den bilim insanları organlardaki iç kanamayı durdurabilecek sentetik bir kan pıhtılaştırıcı üretti. Yeni geliştirilen sistem sayesinde kazalar sonrası travmalardan kaynaklanan iç kanama durdurularak, yaralılar için ekstra süre kazanılabilir. Yeni geliştirilen sistem nanoparçacıklar ve polimerler kullanarak doğal kan pıhtısı oluşumunu hızlandırıyor. Normalde yara bölgesine tutunan trombositler, pıhtılaşma prosesinin tetikleyerek, yapışkan pıhtı formunu oluşturur. Yeni sistem iki ana bileşenden oluşuyor; trombositleri toplayan nanoparçacıklar ve fibrinojenleri taklit eden polimer. Nanoparçacıklar PEG-PLGA adı verilen biyo-uyumlu bir peptitten oluşuyor ve trombositleri etkinleştiriyor. Bu sayede trombositler yaralar gibi spesifik bölgelerde birikerek, konsantrasyonu arttırıyor. Nanoparçacıkların boyutları 140 ve 220 nm arasında değiştiğinden, akciğerlerde tehlikeli pıhtı oluşumunu engelliyor. En önemlisi de ekip aynı zamanda, fibrinojeni taklit eden protein etiketiyle nano-parçacıkların üzerindeki bir kimyasal grupla çapraz bağlanma yapan bir sistem tasarladı. Böylece yara bölgesine nüfuz eden sentetik pıhtılaşma sistemindeki bileşenler birbirini bularak, yarayı daha verimli bir şekilde kapatılabiliyor. Çalışmanın başyazarı Celestine Hong, Buradaki ana fikir, bu bileşenlerin her ikisi de kan dolaşımındayken, bir yara bölgesi varsa, hedefleme bileşeni yara bölgesinde birikmeye başlayacak ve çapraz bağlanma başlayacaktır. Her iki bileşen de yüksek konsantrasyonda olduğunda, daha fazla çapraz bağlantı elde edersiniz. Bu da yapıştırıcıyı oluşturmaya ve pıhtılaşma sürecine yardımcı olur, diyor. Ekip sistemi iç kanama modelli farelerde denedi ve ikili bileşenin sadece nanoparçacıklı sisteme göre iki kat daha iyi çalıştığı bulundu. Ayrıca ciddi bir immün reaksiyon görülmedi. Bununla beraber, hayvan çalışmalarının insan çalışmalarıyla eşdeğer olmadığını ve nihai sonucun insanlarda işe yarayıp yaramayacağı bilinmiyor. Bu nedenle klinik çalışmalara geçmeden önce daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Sonuç olarak, eğer bu teknik insanlarda işe yararsa, acil servislerde ya da savaş meydanlarında hayat kurtarıcı bir yöntem geliştirilmiş olacaktır. Araştırma Advanced Healthcare Materials dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mit-muhendisleri-attogrami-tartabilen-bir-cihaz-gelistirdiler/", "text": "MIT'den mühendisler parçacıkların attogram ölçütünde ağırlığını ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdiler. Attogram bir gramın trilyonda birinin, milyonda birlik kısmına denk geliyor. 1 g= 1018 attograma denk geliyor. Böylece virüsler,hücre organelleri, sentetik nano parçacıklar vb. ufacık nesneleri tartmak imkanı doğuyor. Sistem MIT Prof. Scott Manalis'in önceden geliştirdiği tekniğe dayanıyor. Bu teknikle normalde hücreler gibi büyük parçacıklar tartılabiliyordu. Suspended Mikrokanal Resonatörü adı verilen sistemler parçacıklar dar bir kanala itilerek kütlesi ölçülüyor. İşte bu sistemin defalarca küçültülmesiyle 0,85 attogram çözünürlüğe sahip oldu. Böylece önceki cihaz oranla 30 kat geliştirdi. Artık küçük virüsler, hücre dışı keseler ve nanotıpta kullanılan nanoparçacıklar tartılabilecek, diyor Manalis'in Laboratuvarı'ndan Dr. Selim Ölçüm. Selim Ölçüm araştırmanın baş yazarlarından. Yüksek Lisans öğrencisi Nathan Cermak ve Prof. dr. Scott R. Manalis de araştırmanın kıdemli yazarlarından. Ayrıca Prof. Manalis MIT Koch Enstitüsü Entegratif Kanser Araştırmalarının üyesi. Prof. Manalis'in 2007 de geliştirdiği sistem yaşayan hücreleri ve femtogram ağırlığındaki parçacıkları tartabiliyordu. Femtogramsa attogramın 1000 katına eşit. Bu sayede hücre bölünmesi, hücre yoğunluğu ve bükülmezlik gibi öğeler ölçülebiliyordu. Orijinal kütle sensörünün içinde aşındırılmış sıvı dolu mikro kanalın içinde vakum boşluğundaki manivelayı titreştiriyor. Hücreler veya parçacıklar kanala doğru ilerlediğinde, kütleleri manivelanın titreşim frekansını değiştiriyor. İşte frekanstaki değişimden parçacığın kütlesi hesaplanabiliyor. İşte cihazın daha küçük kütleleri ölçmesi için manivelanın boyutu küçültüldüğünde cihaz daha duyarlı hale getirilebilir. Selim Ölçüm' e göre bu manivela aynı bir tramplen gibi davranıyor. Yüzücü tramplenin ucuna gelip zıpladığında çok büyük bir genlik; ve düşük bir frekans yaratır. Yüzücü suya saldığında tramplen boş kalır ve kütledeki ani boşalmadan dolayı daha hızlı titreşir. Eğer daha küçük kütleler ölçmek istiyorsak, daha küçük tramplene ihtiyacımız var. Eğer nanoparçacıkların kütlesini ölçmek istiyorsak daha küçük manivela kullanmamız gerekir. Eğer büyük bir manivela kullanırsanız çok fazla değişim olmaz, diyor Selim Ölçüm. Önceki manivela 50 mikron büyüklüğündeydi. Ancak 77 attograma kadar tartabiliyordu. Fakat yeni geliştirilen manivela 22.5 mikron boyunda olduğundan sistemin duyarlılığı artıyor. Ayrıca manivelanın titreşim kaynağı elektrostatikten, piezo elektriğe çevrildi. Yeni geliştirilen kanal ise 1 mikron genişliğinde ve 400 nm derinliğinde. Bu sistem sayesinde 90 dakikada 30,000 parçacığın kütlesi ölçülebiliyor. Bu sayede bilim adamları DNA kaplı altın nano parçacıkları ölçebiliyor. Ayrıca exosomları ölçerek glioblastomaları yani beyin kanserleri yeni geliştirilen yöntemlerle tespit edebiliyor. SMR sistemi artık SNR yani Suspended Nanokanal Resonatörü olarak adlandırılıyor. Selim Ölçüm'ü başarılı çalışmasından dolayı tebrik ederiz. - Selim Olcum, Nathan Cermak, Steven C. Wasserman, Kathleen S. Christine, Hiroshi Atsumi, Kris R. Payer, Wenjiang Shen, Jungchul Lee, Angela M. Belcher, Sangeeta N. Bhatia, and Scott R. Manalis. Weighing nanoparticles in solution at the attogram scale. PNAS, January 13, 2014 DOI: 10.1073/pnas.1318602111"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mit-sadece-lazerle-insan-kulagina-ses-aktarmayi-basardi/", "text": "Bilim insanları sadece lazer kullanarak insan kulağına müzikten, konuşmaya kadar pek çok sesi aktarmayı başardı. Ses ve iletişim alanlarında potansiyel bir devrim niteliğinde çalışmayla, hiçbir ekipman taşımayan insanlara sadece lazer ışığıyla ses iletmek mümkün. Sistemimiz belli bir mesafeden bir kişinin kulağına bilgi ışınlamada kullanılabilir. Bu sistem göz ve cilt açısından tümüyle güvenli lazerlerle yapılarak, kişiye duyulabilir bir ses sinyali lokalize etmeye yarıyor, diyor Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Charles M. Wynn. Optics Letters dergisinde yayınlanan araştırmada MIT ekibi ton, müzik ve kaydedilen konuşmanın lazerle iki farklı metot kullanarak nasıl aktarıldığını gösterdiler. Bu iki tekniğinde fotoakustik etki olarak adlandırılan bir avantajı var, maddenin ışığı absorblamasının bir sonucu olarak ses dalgalarının oluşumu gerçekleşiyor. MIT araştırmasında bu madde havadaki su buharından ibaret. Bu metotlarında birinde ses hızına yakın bir hızda lazer ışını süpürülüyor. Değişen uzunluklarda süpürülen ışınlar, farklı ses dalgalarını kodluyor. Diğer bir metotta ise, lazer ışını gücünü kullanarak sesli mesaj kodlandı. Araştırmacılar bu tekniğin daha sessiz fakat daha temiz sonuç verdiğini belirtiyorlar. Bu teknikle kalabalık bir odada sessizce arkadaşınıza mesaj iletebilirsiniz. MIT ekibi bu teknolojinin çok önemli uygulamaları olabileceğini düşünüyor. Bilim insanları daha fazla araştırma yapılarak aktarım mesafesinin arttırılabileceğini, bu tekniğin tehlikeli durumlarda yararlı olabileceğini düşünüyor. Örneğin, okul katliamları gibi durumlarda kişilere sadece kendileri duyabilecekleri bilgileri aktararak, kurtarma görevlerinin yapılabilmesini umuyorlar. Umarız bu teknoloji sonunda ticari hale gelir. Bu teknoloji sayesinde pek çok heyecan verici imkan doğacak, bu teknoloji yararlı olacak şekilde kullanmak istiyoruz, diyor Ryan M. Sullenberger."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mitden-bilim-insanlari-hareketli-parcasi-olmadan-zum-yapabilen-meta-lens-icat-etti/", "text": "Günümüzde kamera lensleri gerçekten çok küçülerek, mikro mekanik kompleksliğin zirvesine çıktı. Bu mikro makineler farklı yönlerde yerleştirilmiş, 20 ve üzerinde lens parçası sayesinde zum yapabiliyor. Her şeye rağmen, bu lensler yağmur, toz ve sıcaklık farkı nedeniyle yıllar içinde bozulabiliyor. İşte MIT Materyal Araştırma Bölümü'nden bilim insanları, hareketli parçası olmayan ve hızlı bir şekilde odaklanabilen ultra ince bir meta-lens geliştirdi. Aslında bu lens ısıyla yeniden düzenlenebilen bir atomik yapılardan oluşan özel bir meta materyal sayesinde sağlanıyor. İlginç olan bu materyalin yeniden yazılabilir CD ve DVD'lerde olan germanyum-antimon-tellür malzemenin geliştirilmesiyle ortaya çıkmış olmasıdır. Normalde, bu uygulamalarda lazer malzemeyi ısıttığında şeffaf ve opak haller arasında geçiş yapıyor. İşte MIT ekibi bu maddeye selenyum ekleyerek yeni bir karışım yaptı. Malzemeye yeniden ısı verildiğinde, atomik yapıdaki şekilsiz karmaşık atomlar, dizilerek daha düzenli ve kristal bir yapı oluşturuyor. Bu da transparanlık değişmeden ışığın kırılmasını değiştirmeye yarıyor. Bu meta-lens malzemesine, ışığı farklı şekilde kıracak ya da yansıtacak şekilde işlenmiş özel desenler işlenmiş. Böylece malzeme işlendiğinde, optik özellikler değişiyor. Ekibin hazırladığı prototipte oda sıcaklığına yakın bir noktaya kızılötesi ışık odaklanıyor ve sonra ısı uygulandığında odak noktası çok daha uzağa yöneltiliyor. Ekip meta lensi bir sahneye yerleştirerek, onu lazer ışınıyla aydınlatarak kızılötesi banda ayarladı. Araştırmacılar sahnenin önüne farklı uzaklıklarda iki şeffaf çözünürlük çizelgesi yerleştirdiğinde, oda sıcaklığında net bir resim oluşturabildiğini, lens ısıtıldığında ve hatta ısı kaldırıldığında bile daha uzakta aynı netlikte bir görüntü elde edilebildiğini buldu. Elde ettiğimiz sonuçlar gösterdi ki, ağır optik sistemlere rakip olacak şekilde hareketli parçalar olmadan farklı derinliklerde konumlandırılmış bitişik nesneleri ışık sapması olmadan görüntüleyebiliyoruz, diyor MIT Materyal Araştırmaları Laboratuvarı'ndan araştırmacı Tian Gu. Araştırmacılar bu sistemlere mikro ısıtıcılar takılarak milisaniyeler içinde hızla ısıtılarak, minimum ve maksimum odak uzaklıklarına hassas bir şekilde çıkılabileceğine inanıyor. Fakat sistemin aynı hızla soğutularak, odağın nasıl sıfırlanabileceği halen pek net değil. Genelde bir optik cihaz yapıldığında, onun karakteristiklerini ayarlamak oldukça zorlu olabilir. Bu nedenle, metalens farklı odaklar arasında verimli bir şekilde hareket edebildiğinden ve uzun mesafelere çıkabildiğinden, bu platform optik mühendislerinin kutsal kasesi olabilir, diyor ekip üyesi Mikhail Shalaginov. Araştırmacılar bu kızılötesi prototipin, minyatür ısı dürbünlerinde, ultra-kompakt termal kameralarda ve düşük profilli gece görüş gözlüklerinde yararlı olabileceğini söylüyor. Sonrasında yapılan geliştirmelerle, akıllı telefonlarda hareketli parçası olmayan, ultra kompakt zum lensleri yapılabilir. Bu yeni fikir sayesinde kompleks optik mekanikleri azaltılarak, yeni nesil ultra ince zum lensleri yapılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mitnin-citasi-kablolarindan-kurtuldu/", "text": "MIT'nin robot çitası sonunda kablolarından kurtuldu. Robot biliminde son yıllarda kaydedilen gelişmeler gerçekten insanın başını döndürüyor. Daha önceki videolarda koşu bandında kablolara bağlı olarak koşan robot önemli güncelleştirmelerle birlikte artık Massachussets Teknoloji Enstitüsü'nün bahçesinde özgürce koşturuyor. MIT doğadaki büyük kedilerden ilham alarak tasarladığı bu robot sanırım biraz da korkutucu. İnsanın aklına Elysium filmindeki acımasız kanun koyucu robotları hatırlatıyor. MIT tarafından yayınlanan videoda robot çita hem koşuyor hem de 33 cm'e kadar engellerin üzerinde zıplayabiliyor. Özel yapım elektrik motorlar sayesinde robotu koşturacak kadar güçlü motorlara sahip. Bu motorlar sayesinde halen düşük ağırlığa ve yeterli güce sahip. MIT'den Doç.Dr. Sangbae Kim, benzin motorlu ağır robotlara göre daha hafif olan robotun normal hayvanlar kadar sessiz olabileceğini belirtiyor. Yeni nesil robot gücünü oldukça dinamik bir şekilde kontrol ediyor. Bu sayede yeni nesil ayaklı robotlar gelecekte böyle olacak. Robo-çita sayesinde araştırmacılar hayvan hareketlerini daha iyi anlamamıza yardım edecek. Bu teknolojinin gelecek uygulamalarında ise yeni ulaşım araçları ve insanlar için özel robotik protezler tasarlanabilir. Normalde çitalar 100 km'nin üzerine kadar çıkabiliyor. MIT çitası ise şimdilik 16 km hız yapıyor. Araştırmacılar bu versiyonun 50 km hıza kadar çıkabileceğini düşünüyorlar. Boston Dynamics tarafından yapılan bu robot nerdeyse Usain Bolt'tan daha hızlı koşabilir. Robot gelecekteki versiyonlarında aynı bilim-kurgu filmlerindeki gibi suçluları kovalayan bir robotlar olabilir. DARPA tarafından desteklenen projede inanılmaz robot teknolojileri geliştiriliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/miyelin-kilifi-onaran-ilac-ms-hastalarinda-gormeyi-iyilestirebilir/", "text": "Multipl sklerozdaki en yaygın semptomlardan biri görüş kaybıdır ve bazı vakalarda körlüğe neden olabilir. Riverside Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar, MS'li farelerde görüş kaybını iyileştiren bir ilacı rapor etti. MS hastalığı, nöronların koruyucu dış tabakası olan miyelin tabakasının hasarıyla ortaya çıkan otoimmün hastalığıdır. Zamanla hasar gören sinirlerin iletişimi bozularak; kaslarda zayıflama, spazmlar ve motor kontrol veya dengede zorluk olarak görülür. Zarar gören sinirlerden biri de optik sinirlerdir. Bu sinirler gözden gelen görsel bilgiyi beyne taşıyarak, görmeyi sağlar. Bununla beraber; hastalık ilerledikçe, görme bulanıklaşır ya da bozulur. Eğer, hastalık çok ilerlerse tümüyle körlüğe neden olabilir. Yeni yapılan araştırmada ise UCR araştırmacıları indazol klorür kullanarak, bu bozulmayı nasıl onarabileceğini araştırdı. Ayrıca ekibin yaptığı önceki çalışmada, IndCl ile hasarlı aksonların yeniden miyelin onarımının olabileceğini göstermişti. Yeni çalışmada ise optik sinirler üzerindeki etkileri çalışılarak, görüş kaybını nasıl onarabilecekleri araştırıldı. Araştırma ekibi MS fare modelinde ilacı test etti. Hastalık 60 günlük sürecin 15 ila 21. gününde arasında zirveye ulaşıyor. Deneyde araştırmacılar farelerin yarısına IndCl verdi. İlaç verilen farelerde miyelin onarılması görüldü ve görsel fonksiyonda % 50 civarında düzelme görüldü. Asıl ilginç olansa, araştırmacılar hastalığın başlarında bu tedaviye başlanırsa çok etkileyici sonuçlar alınabileceğini düşünüyor. Tabi, bu araştırmanın şimdilik sadece farelerde yapıldığının altını çizmekte fayda var. Bu nedenle insanlarda aynı sonuçların alınabileceğinin maalesef bir garantisi yok. IndCl insanlarda denenmeden önce, IndCl'ün nasıl yeniden miyelinasyonu sağladığı tam olarak araştırılmalıdır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/moderna-ilac-koronavirus-asisi-1-fazda-antikor-uretti/", "text": "Amerikan ilaç üreticisi Moderna geliştirdikleri koronavirüs aşısından, 1. Faz denemelerde iyi sonuçlar aldığını duyurdu. İlk sonuçlar aşının insanlarda Covid-19 hastalığına karşı bağışıklık üretme şansı olduğunu gösteriyor. Moderna aşıyı, virüsün mRNA'sına karşı immün tepkisi geliştirecek şekilde tasarladı. mRNA virüsün konak hücre içinde kendini kopyalamasına yardımcı olduğundan, mRNA'ya karşı bağışıklık tepkisi oluşturmak aşı için çok önemlidir. Moderna'nın ürettiği gibi yeni metotlar oldukça hızlı hazırlansa da, hemen lisanslı aşı üretilmiyor. Önce klinik fazların geçilmesi gerekiyor. Faz 1 denemesi: Faz 1 klinik aşamasında ilaç ya da aşının güvenli olup olmadığı araştırılıyor. Denemeler potansiyel aşılar veya ilaçlara önemli bir iç bakış sağlıyor. Moderna'nın denemesi Mart'ta başladı ve 105 kişiyi içeriyor ve halen devam ediyor. Katılımcılara üç farklı doz uygulanıyor. Birinde iki kez 25 mikrogram, diğerinde dört hafta arayla 100 mikrogram veya 250 mikrogramlık tek doz verilebiliyor. Yeni sonuçlar: Moderna, yaşları 18 ila 55 arasında değişen 8 katılımcının antikor verilerini yayınladı. Bunlardan dördüne koldan 25 mikrogram, dördü de 100 mikrogram koldan aşı vuruldu.Şirketin verdiği bilgilere göre, 25 mikrogram alan katılımcılar covid-19 hastalığını atlatan hastalarla kıyaslanabilecek seviyede koronavirüsü etkisiz hale getiren antikor üretti. Fakat 100 mikrogram alan katılımcılarda, doz aşımından dolayı bazı yan etkiler gözlendi. Yan etkilerin geçici ve kendiliğinden çözüldüğü belirtiliyor. Faz 1'den elde edilen sonuçlar gerçekten ümit verici olsa da, bu veriler sadece 8 kişiden elde edildiğinden halen çok bağlayıcı değil. FDA şimdiden Moderna 2. Faz denemeler için onay verdi. Bu aşamada aşının hastalar üzerindeki biyolojik etkisi test edilecek. Ayrıca 2. Fazda 50 mikrogram koldan verilecek. 3. Fazın ise Temmuz'da başlaması bekleniyor. Wall Street Journal'a göre eğer denemeler yolunda giderse sonbaharda aşı için FDA tarafından acil onay verilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/molekuler-makinelerde-yuksek-voltaj-teknigiyle-devrim-yapilacak/", "text": "IBM'den bilim insanları tarafından geliştirilen teknoloji sayesinde tek bir molekülün atom bağları seçici olarak yeniden düzenlenebilecek. Devrim niteliğindeki gelişme sayesinde moleküler makineler alanında heyecan verici olasılıklar doğacak. Moleküller atomlar ve bunların belli sırayla hizalanmalarıyla oluşuyor. Oksijen gazı aynı oksijen atomunun kendi içinde bağlanmasıyla oluşurken, şeker karbon,oksijen ve hidrojen atomlarının belli sırayla bağlanmalarıyla oluşuyor. Bilim insanları bir süredir seçici kimya adını verdikleri ve tam olarak istedikleri kimyasal bağları oluşturmaya yarayan bir teknoloji üzerinde çalışıyor. Böylece kompleks moleküllerin üretimi sağlanarak, özel görevler için cihazlar da tasarlanabilir. Moleküler makineler 2016 Nobel Kimya Ödülü'nün sahibi olan Hollandalı bilim insanı Ben Feringa tarafından ortaya atıldı. Hollandalı bilim insan saniyede 12 milyon tur atan moleküler motorlardan güç alan moleküler araba üretti. Günümüzde bilim insanları dişliler, makineler veya kanser hücrelerini hedefleyen moleküler makineler üretse de halen bu çalışmalar halen emekleme aşamasındadır. Çalışmanın yazarlarına göre, bu makineleri birleştirmek Lego bloklarını çamaşır makinelerine koyarak bunlardan istenilen ürünün kendi kendine birleşerek oluşmasını beklemeye benziyor. Yeni çalışmada ise kimyasal bağların daha az şans eseri ve istenilen şekilde oluşması amaçlanıyor. Araştırma yapısal izomer adı verilen moleküllere odaklandı. İzomerler aynı atomlardan oluşurken, bağlar farklı bir şekilde hizalanıyor. Bilim insanları taramalı-tünellemeli atom mikroskobu ve atomik kuvvet mikroskobunu ultra vakum ve 5 kelvinde bir arada kullandı. CiQUS, Santiago de Compostela'da öncül moleküller sentezlenerek tekli bakır kristali üzerindeki ultra ince sodyum klorür film üzerinde biriktirildi. Bir taramalı sonda mikroskobunun ucunu kullanarak, önce klor maskeleme gruplarını öncülden ayırdık ve karbon açısından zengin, oldukça gergin bir molekül oluşturuldu. Ortaya çıkan bu molekülün farklı iç bağlar oluşturduğu ve kopardığı gösterildi. Mikroskobun ucuna uygulanan voltaja bağlı olarak, merkezde10 karbonlu molekül 8 karbonlu halkaya ya da iki adet 6 karbonlu halkaya dönüştürülebiliyor. Bununla beraber, reaksiyonlar tersinir olduğundan bir molekül yapısından diğerine kontrollü bir şekilde geçilebiliyor. Bu tarzda seçici ve tersinir yapı formasyonu sayesinde değişken ve kompleks görevler için moleküler makineler mümkün olacak. Bu bir ilk. Bu sayede tek bir molekül üzerinde farklı bağların seçiciliği ilk kez sağlandı. Voltajın büyüklüğüne bağlı olarak merkezdeki molekülün sağında veya solunda istediğimiz molekülü oluşturabiliriz, diyor IBM Research'den bilim insanı ve araştırmanın kıdemli yazarı Leo Gross. Gelecekte bu teknoloji sayesinde taşıyıcı nano makinelerin üretimi ve kimyasal dönüşümü sağlanabilir. Vay canına, fizik kanunları bile değişebilir!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mrnayla-tasinan-nanoparcacik-sayesinde-fistik-alerjisi-tarihi-karisabilir/", "text": "Fındık, fıstık alerjisi gibi alerjiler tüm dünyada birçok insanı etkilemektedir. Zaman zaman anafilaktik şok ve dolayısıyla ölümle sonuçlanabilen yiyecek alerjileri gibi alerjiler ciddi riskler barındırmaktadır. Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanları, dünyanın ilk m-RNA nanoparçacık ilacını geliştirerek, farelerde yer fıstığı alerjisini geri çevirmeyi başardı. Ayrıca yeni geliştirilen ilaç sayesinde hayatı tehdit eden bu alerjilere karşı savaşta gerekli mikrobiyolojik aletler de yüklenerek alerji durduruluyor. UCLA'da profesör olan çalışmanın ortak yazarı Dr. Andre Nel, Bildiğimiz kadarıyla, mRNA tedavisi hiçbir zaman alerjik bir hastalık için kullanılmadı. Geliştirdiğimiz ilacın yer fıstığı alerjilerini yatıştırmak için kullanılabileceğini gösterdik. Aynısını diğer alerjenler, gıda ve ilaçlar ve otoimmün koşullar için de yapabileceğine inanıyoruz, diyor. Covid-19 aşılarında ilham alan araştırmacılar mRNA'nın için nanoparçacık yerleştirerek, karaciğere yolladı. Karaciğer spesifik hücrelerin fıstık proteinleri tolere edecek şekilde öğretildiği bölgedir. Araştırmacılar, yabancı maddelere karşı toleransı ve bağışıklık sistemini yabancı proteinlere saldırmak yerine tolere etmesi için eğitmeye yardımcı olan antijenler veren hücrelere ev sahipliği yaptığı için karaciğere yöneldi. Araştırmacılar 2021'deki araştırmada farelerde yumurta alerjisini dindirmek için karaciğere nanoparçacık yardımıyla epitop adı verilen protein fragmanından yolladı. 2022'ye gelindiğinde ise araştırmacılar epitop bağlantılı yerfıstığı alerjilerini keşfetti. Dr. Andre Nel, Eğer doğru epitopu seçecek kadar şanslıysanız, diğer tüm fragmanlara verilen tepkileri engelleyen bir bağışıklık mekanizması vardır. Bu şekilde, hastalıkta rol oynayan bütün epitop topluluğunun icabına bakabilirsin. diyor. İşte burada mRNA sahneye çıkıyor. Benzer şekilde mRNA aşılarında COVID-19 diken proteini kodlanırken, mRNA içine konulan nanoparçacık spesifiki epitopu kodlayarak benzer bir savunma sunuyor. Farelerin üzerinde yapılan denemeler sonucunda nanoparçacık tedavsinin hayvanlarda yerfıstığı proteinine karşı toleransı arttırdığı keşfedildi. Araştırmacılar tedaviyi 3 yıl boyunca klinik denemelere tabi tutacak. Farklı epitoplar kodlanarak diğer alerji türleri için tedavilerin geliştirilebileceği düşünülüyor. Hatta bu yeni teknik sayesinde, Tip 1 diyabetin de tedavi edilebileceği düşünülüyor. Çalışma ACS Nano dergisinde yayınlandı . Epitop, antijenik determinant veya antijenik belirleyici, bir antijenin antikora ve B hücrelerine bağlanan kısmıdır. Epitopun bir kısmı majör histokompatibilite kompleksi tarafından sunulan peptitlere çevrilip T hücrelerine de bağlanabilir. Bu bağlar nedeniyle epitoplar antijenlerin bağışıklık sistemi tarafından tanınmasını sağlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ms-hastaligi-tedavisi-apitope/", "text": "Bilim insanları elden ayaktan düşüren ciddi otoimmün hastalıklarda hücrelerin ,sağlıklı vücut dokularına saldırmasını nasıl durduracağını ortaya çıkararak, bilimsel açıdan büyük bir ilerleme kaydetti. Bristol Üniversitesi'nden araştırmacılar vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması yerine, hücreleri agresif konumdan gerçekten hastalıklara karşı koruyacak hale nasıl dönüştüreceklerini keşfettiler. 2014 Eylül Ayı'nda Nature Communications dergisinde yayınlanan araştırma Wellcome Trust tarafından fon desteği alıyor. Antijen-spesifik immünoterapi adı verilen bu son tedavi yaklaşımının MS , Tip 1 diyabet, Graves hastalığı ve sistemik lupus eritematozus hastalığı gibi pek çok otoimmün hastalığında yaygın olarak kullanımı umut ediliyor. MS hastalığı tek başına Birleşik Krallık'ta 100,000 civarı insanı etkilerken, tüm dünyada 2,5 milyon kişiyi etkiliyor. Bilim insanları otoimmün hastalığına neden olan hücreleri seçici hedefleyerek, bu hücrelerin kendi dokularına karşı saldırganlığını hafifletmeyi başardı. Hücreleri hastalığa karşı koruma kabiliyetlerini kazanacak şekilde dönüştürdüler. Bu türden bir dönüşüm daha öncesinde alerjilere uygulanmıştı. Alerjik densensitizasyon adı verilen bu uygulamanın değeri otoimmün hastalıklar açısından ancak anlaşıldı. İşte Bristol ekibi normalde saldıran hücrelerin protein fragmanlarının nasıl yönetildiğini açığa çıkararak, otoimmün tepkisinin düzeltilmesine vesile oldular. Çalışmanın en önemli kısmı ise antijenin fragman enjeksiyonun kademeli doz artımıyla etkili bir tedavinin oluşturulabileceğinin açığa çıkması. Bu tarzda immünoterapinin nasıl işlediğini ortaya çıkarmak amacıyla, bilim insanları immün hücreleri detaylı inceleyerek, hangi genler ve proteinlerin açılıp kapatılarak tedavi için kullanılabileceğini araştırdı. Gen ifadesindeki değişimlerinin keşfinin yardımıyla, nasıl aggressör hücrelerin protektör hücrelere dönüştürülebileceğine açıklanabiliyor. Sonuç olarak, tekrardan eski haline dönen hücreler , bireyin kendi bağışıklık sistemine tolerans göstererek kendi dokularına saldırmak yerine , yeniden enfeksiyona karşı koruyucu duruma geliyor. Hücrelerin spesifik olarak hedeflenmesi sayesinde, immünosupresif ilaçların; enfeksiyon, tümör oluşturma , doğal mekanizma bozulmaları gibi istenmeyen yan etkilerinden kaçınılabilir. Araştırmaya başkanlık eden Profesör David Wraith: Antijen-spesifik immünoterapinin moleküler tabanlı bakış açısı, heyecan verici yeni fırsatlara kucak açıyor. Seçicilik yaklaşımının iyileştirilmesi sayesinde etkili bir tedavi sağlayabilecek değerli etiketler sağlanabilir. Bu sonuçların tedavisi zor otoimmün hastalıkların tedavisi için önemli çıkarımları olacaktır, diyor. Bu tedavi yaklaşımı sayesinde dünya çapında milyonlarca insanın hayatları iyileştirilebilir. Bristol Üniversitesi ve Apitope biyoteknoloji firması tarafından halen klinik çalışmalar sürdürülüyor. Apitope biyoteknoloji şirketi otoimmün hastalıklar için ilaç keşfi ve geliştirilmesi için kuruldu. 2015 Ağustos ayında ortağı Merck Serono ile relaps multipl sklerosis klinik çalışması Faz II-A Denemesini sonuçlandırdığını duyurdu. ATX-MS-1467 (M2736) adı verilen ilacı, bağışıklık sistemini tolere etmesi hedeflenen bir ajan. ATX-MS-1467 adlı yeni ajan, otoimmün sistemini geliştirerek, otoimmün hastalıkların altında yatan nedeni hedefleyerek , bağışıklık sistemini yeniden dengelemek için geliştirildi. Bu yeni yaklaşım , semptomları tedavi etmek için bağışıklık tepkilerini tümüyle kapatmak yerine, hastalığı temelden tetikleyen mekanizmaya odaklanıyor. Daha öncesinde Apitope, birinci grupta 6 hastalık ikincil progresif multipl skleroz ve ikinci grupta ise 43 kişilik relaps multipl skleroz için Faz 1 klinik deneylerini sonuçlandırmıştı. ATX-MS-1467 ilacıyla tedavi edilen relaps multipl skleroz hastalarının ,manyetik rezonans görüntüleme sonuçlarında kontrast artan beyin lezyonlarında % 78 azalma görüldü. Faz II-A çalışmasında relaps multipl skleroz hastalarında ilacın güvenliği ve immün tolerasn hareketi inceleniyor. Araştırmada hastaların beyinleri sık sık manyetik rezonans görüntülemeyle değerlendiriliyor. Araştırmanın bu yıl sonuçlandırılması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ms-tedavisinde-asama-kaydedildi/", "text": "Yapılan ayrı klinik çalışmalarda ocrelizumab adı verilen ilacın , yineleyen düzelen multipl skleroz hastalarında yeni atak oluşumunu ve birincil progresif MS'de yeni semptom oluşumunu önemli ölçüde engellediği ortaya kondu. Montreal Neurological Enstitüsü'nden Amit Bar-Or ve McGill Üniversitesi Hastanesi'nden Douglas Arnold'ın yer aldığı uluslar arası araştırmacılardan oluşan 3 çalışmanın yürütülmesiyle, ocrelizumab'ın relaps MS hastalarında yeni atak oluşumunu önemli ölçüde engellediği gösterildi. Ayrıca ilaç birincil progresif MS'in neden olduğu semptomları da yavaşlatıyor. Yapılan bir araştırmada birincil progresif MS'li hastalarda 2:1 oranında ocrelizumab alımı, CD20+B hücreleri yoksunu plasebo ile randomıze edildi. 120 hafta sonunda ocrelizumab verilen hastaların plasebo verilen hastalara göre kat be kat daha iyi olduğu, daha az beyin lezyonu geliştirdiği ve daha az beyin hacmi kaybı olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar ocrelizumabı iki ayrı yineleyen-düzelen MS grubu hasta grubunda (biri 821, diğeri 835 kişi) 1:1 oranında ocrelizumab veya devam eden MS tedavileri ile randomıze edildi. Haftada üç kez cilt altı interferon beta enjekte edildi. Plasebo ile karşılaştırıldığında bir çalışmada ocrelizumab % 46 düşükken, diğerinde % 47 daha az çıktı. Ocrelizumab'ın 12 ila 24 haftada ilerleme riskini ve yeni beyin lezyonu sayısını da azalttığı bulundu. Araştırmada ocrelizumab tedavisinde % 34,3 infüzyon ilişkili reaksiyon oluştuğu görüldü. Ocrelizumabla interferon kıyaslandığında (1,3'e ;2,9) ciddi enfeksiyon olasılığı sıklığı daha yüksek değil. 4 ocrelizumab hastasında ve interferon tedavisi alan 2 hastada habis tümör gözlendi. İlacın uzun süreli güvenliğini test etmek için ilaveten gözlem gerekiyor. Araştırmacılar yineleyen-düzelen MS hastalarında, ataklara karşı çok yüksek fayda görülürken, atakların gelişmesinde bağışıklık hücreleri B hücrelerinin önemli bir rol oynadığının da altını çiziyorlar. Çalışmalar için Roche'dan fon alırken, öncesinde tedavi edilemeyen birincil progresif MS tedavisinde yeni bir aşama olduğu belirtiliyor. Araştırma New England Journal of Medicine 'de yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/muhendisler-dunyanin-en-kucuk-en-hizli-nanomotor/", "text": "Teksas Üniversitesi'nden bilim adamları bugüne kadar yapılmış en küçük, en hızlı ve en uzun çalışan sentetik motoru yapmayı başardılar.Ekibin geliştirdiği nanomotor, nano makineler için gerçekten önemli bir adım. Bu sayede yakın zamanda kanserli hücrelere doğrudan aktarılan ilaçlar gibi ilaç taşıma sistemleri iyileşerek, yararlı hücrelere verilen zarar ortadan kalkacak. Ayrıca insülin taşıma sistemleri de geliştirilecek. Teksas Üniversitesi Austin' den mühendisler ultra yüksek hızlı çalışan bir nanomotor yapmak istediler. Bu motor öylesine küçük ki, bir tuz tanesinin sadece 500' de biri.Makine Mühendisliği'nden Doç. Dr. Donglei Emma Fan'ın liderlik ettiği araştırmada non-biyolojik kurulum ile başarılı bir sistem kurularak yüksek performanslı bir nanomotor test edildi. Ekibin geliştirdiği üç parçalı nanomotor hızla mix yaparak, gerekli biyokimyasalları pompalayabiliyor sıvı taşınım uygulamalarında büyük önem taşıyor. Boyutları 1 mikrometreden daha küçük olan motor, bir insan hücresine girebilecek kadar ve 18,000 rpm hızda yani bir jet motorunun dönüş hızında 15 saat aralıksız çalışabiliyor. 14 rpm ila 500 rpm arasında hıza sahip olan diğer motorlara göre hem daha uzun çalışıyor hem de daha hızlı dönüyor. Gelecekte nanomotorlar nanoelektromekanik sistemler için oldukça büyük önem arz ediyor. Bu sayede daha küçük ve daha verimli makineler ucuza üretilebilecek. Yakın gelecekte bu sayede biyokimyasal ilaçların hücrelere aktarımı kontrol edilebilecek. - Kwanoh Kim, Xiaobin Xu, Jianhe Guo, D. L. Fan. Ultrahigh-speed rotating nanoelectromechanical system devices assembled from nanoscale building blocks. Nature Communications, 2014; 5 DOI: 10.1038/ncomms4632"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/muhendisler-kazayla-nukleer-elektrik-rezonansi-urettiler/", "text": "Yaklaşık 60 yıl önce Nobel Ödüllü Fizikçi Nicolaas Bloembergen, nükleer elektrik rezonans adı verilen ilgi çekici bir fenomen tahmin etti. Fakat hiç kimse bu olayı aksiyon halindeyken yakalayamamıştı. New South Wales Üniversitesi'nden bilim insanları laboratuardaki arızalı ekipman nedeniyle, tesadüfen gerçek nükleer elektrik rezonans kanıtına ulaştı. Bu gelişme sayesinde atom çekirdeği üzerinde daha iyi bir kontrol sağlanarak kuantum bilgisayarların gelişimi hızlanabilir. Bu olayın temelindeki fikir her bir atomun dönüşünü kontrol etmek için manyetik alan yerine, elektrik alan kullanmaya dayanıyor. Bu sayede daha hassas ve minyatürize çekirdek kontrolü sağlanabilir. Bu keşif şu anlama geliyor, artık bu sayede manyetik alan olmadan tekli atom spinleri kontrol edilerek ve kuantum bilgisayarları inşa edilebilecek, diyor kuantum fizikçisi New South Wales Üniversitesi'nden Andrea Morello, Genelde nükleer manyetik rezonansa dayanan araçlar MR cihazları gibi büyük mıknatıslara ihtiyaç duyduğundan çok büyük oluyor. İşte bu nedenle kuantum bilgisayarlar gibi teknolojilerde çok kullanışlı olmuyor. Manyetik rezonans kullanmak aynı bir topu hareket ettirmek için bilardo masasını sallamaya benziyor. İstenilen top hareket ettirilse de, tüm toplar da hareket ettirilmiş oluyor. İşte elektrik rezonans sayesinde istenilen bilardo topunu ıstakayla nereye isterseniz oraya gönderebilirsiniz, diyor Morello. UNSW araştırmacıları nükleer rezonans deneyi yaparken, kırık bir anten nedeniyle yanlışlıkla Bloembergen 1961'de öne sürdüğü bulmacayı çözmüş oldu. Bir süre saç yolduran beklenmedik sonuçtan sonra, araştırmacılar bu ekipmanın hatalı olduğunu ve nükleer elektrik rezonans yarattığını anladı. Sonrasında yapılan bilgisayar modellemeler sayesinde, elektrik alanların temel seviyede atom çekirdeğini etkileyebileceğini gösterebildi. Bu sayede atomik bağları yıkarak, yeniden oryantasyona neden oluyor. Bilim insanları nükleer elektrik rezonansın artık nasıl çalıştığını biliyor ve yeni uygulamaları araştırabilir. Kazayla icat edilen şeylere artık bunu da ekleyebiliriz. Son olarak bu teknoloji sayesinde bir çok yeni keşif ve uygulamanın kapısı açılacaktır. Metal bir elektrota uygulanan küçük voltajlarla kontrol edilebilen, basit bir silisyum elektronik cihaz üretilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/multiple-organ-yetmezligi-tedavisi/", "text": "Science Translational Medicine'ın 23.Ocak.2013'teki sayısında yayınlanan, California Üniversitesi' nin yaptığı yeni araştırma şok, sepsis ve multiorgan yetmezliği ' nin açıklığa kavuşturulması ve tedavisine araştırmacıları giderek yaklaştırdı. En çok ciddi sağlık problemlerinin başında gelen bu hastalıklar nedeniyle her yıl Amerika'da yoğun bakım ünitelerindeki pek çok insan hayatını kaybediyor. Araştırmacıların çoğu şok ve sepsiste görülen organ yetmezliğinin barsakları da tuttuğu ve bunun, ince barsağın mukozal bariyerinin geçirgenliğinin artmasından kaynaklandığı konusunda hemfikirler. Ancak multiorgan yetmezliği ve ölümlere yol açan mekanizma henüz aydınlatılabilmiş değil. Bazı araştırmacılar sepsis ve septik şokta, barsaklardaki bakterilerin ve bunların toksinlerinin organ yetmezliğine yol açabileceği görüşünde. Ancak klinik deneyler gösterdi ki septik şoka giden hastalarda bakteri karşıtı müdahaleler mortaliteyi azaltmakta başarısız kalıyor. UC San Diego Jacobs Mühendislik Okulu Biyomühendislik Bölümü'nde Geert W. Schmid-Schönbein liderliğinde çalışan araştırmacılar şokta gerçekleşen olayları bakteri faktöründen daha kapsamlı bir biçimde araştırmak için yıllarca süren başarılı analizler yaptılar. Bu analizler araştırmacıları günlük sindirimi sağlayan barsak enzimlerinin güçlü etkisini incelemeye yöneltti. Bu sindirim enzimlerinin mukozal bariyer aracılığıyla barsak içinde sınırlı kalması gerekmektedir. Mukozal bariyer hasar gördüğündeyse sindirim enzimleri barsak duvarına sızarak barsağı sindirmeye başlar. Buna otosindirim denir. Ciddi kan kayıpları, şarapnel hasarı gibi delici yaralanmalar, apendisit veya bakteriyel toksinlerle hasarlanma gibi faktörler mukozal bariyer hasarına yol açar. UC San Diego araştırmacılarına göre bir kez bu enzimler barsak dışına geçtiklerinde, diğer organları rastgele bozmaya başlayarak multiorgan yetmezliği ve ölüme yol açmaktalar. Science Translational Medicine'ın 23 Ocak 2013'teki sayısında yayınlanan araştırma şok, sepsis ve multiorgan yetmezliğinde, sindirim enzimlerini alışılmış etkenlerin dışında yeni bir etken olarak sunmakta. Bu hususta, Schmid-Schönbein liderliğindeki araştırmacıların sıçanlarda değişik tiplerde şok oluşturulmasından bir saat sonra doğrudan ince barsaklarına sindirim enzimi engelleyicilerini uygulamasıyla ölümcül koşulların geri çevrildiği, kalp, akciğer hasarlanmasının azaldığı ve uzun dönemde hayatta kalma şansının %16'dan %86'ya yükseldiği saptanmış. Sindirim enzimi engelleyicileri 3 tür şokta da başarılı bulunmuş. İnce barsak içine doğrudan uygulanan 3 tür pankreatik enzim inhibitörü var. Bunlarda biri halen Amerika'da başka amaçlarla kullanılmakta. Yeni gelişmiş sepsis, septik şok ,post- operatif komplikasyonlar ve sindirim sistemi kanaması geçiren hastalarda enzim inhibitörlerinin etkinlik ve güvenilirliğinin test edildiği bir faz-2 çalışması ise yolda. Ayrıca, yayınlanmış bir klinik çalışma ciddi septik şoklu bir hastada barsağa uygulanan sindirim enzimi inhibitörlerinin başarılı tedavi sağladığına dikkat çekmekte. Böylece ilerde multiple organ yetmezliği çeken hastaların yaşama olasılığı artacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/multiple-skleroz-icin-kok-hucre-tedavisi-ise-yariyor-mu/", "text": "İnsanı elden ayaktan düşüren multiple skleroz hastalığı için geliştiren yeni tedavi için oyun bozan ifadesi kullanılıyor. Ünlü dergi Newsweek 'in yaptığı habere göre bu tedavi milyonlarca Amerikalının hayatını değiştirebilir. Alphr için çığır açan bir bilimsel gelişme olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte, halen birkaç problem var: Deneysel prosedür, düzenleyiciler tarafından halen inceleniyor ve deneyin web sitesi henüz kanıtlanmamış tedavinin etkinliğini abartmış olabilir, tabi bu hastaların ödemesi gereken başka bir bedele neden olabilir. Ayrıca kimse daha araştırmanın sonuçlarını görmedi. MS hastalığı , bağışıklık sisteminin bir kişinin sinir hücrelerine saldırmasına neden olur. Basın bültenine göre,geliştirilen tedavi bağışıklık sistemini baskılamak için kemoterapiyi kullanıyor ve sonra kişinin kendi ardından kan ve kemik iliğinden alınan kök hücrelerinin bir enjeksiyonu ile hastalığı sıfırlıyor. Yapılan denemede relap remitting MS hastası 100'dan fazla kişi yer aldı. Bu hastalarda MS atak ve hafifleme dönemleri arasında gidip geliyor. Hastalar dünyanın dört bir yanındaki şehirlerden Chicago ,Amerika Birleşik Devletleri, Sheffield, Birleşik Krallık, Uppsala, İsveç ve Sao Paulo, Brezilya seçildi. Şimdilik en azından BBC'ye konuşan iyileşmiş bir hasta var. 36 yaşında Rotherdam Birleşik Krallık'tan bir kadın tedabi sonrasında ilk çocuğunu doğuracak kadar sağlığına kavuşmuş oldu. BBC'nin haberine göre , kök hücre tedavisi olan 39 kişiden sadece birinde hastalık yeniden nüksetti. 3 yıl kök hücre terapisinden sonra, % 6'sında tedavi işe yaramazken, % 60 standart tedaviyi kabul etti. Kök hücre nakli yapılan hastaların genel olarak semptomları iyileşti. Kulağa güzel gelse de basın ve medya raporları halen çığır açıcı olarak değerlendirecek veriyi sağlamıyor. Bu soruları cevaplamak için tüm detaylara sahip çalışma henüz yayınlanmamıştır ve hakemli olarak değerlendirilmemiştir. Northwestern Üniversitesi'nden Richard Burt , immunoterapi ve otoimmün hastalıklar şefi,Mayıs ayı gibi araştırmayı yayınlamayı planladığını belirtti. Mart ayından yayınlanan bu haberden sonra, ayın sonunda Richard Burt FDA tarafından kök hücre tedavilerinde bazı ölümleri raporlamadığı için uyarıldı. Emin olduğumuz bir şey varsa bu da tedavinin gerçekten pahalı olduğu ? BBC, hastalara 30.000 sterlin (42.000 $) 'lık deneysel tedaviyi almasını sağladığını belirtti, ancak geçen yıldan beri araştırmayı takip eden biyomedikal bilimci ve bilim yazarı Paul Knoepfler, bazı hastalara 100.000 dolar ile 200.000 dolar arasında tedavi masrafı çıktığını belirtiyor. Klinik tedaviler pahalı ve eğer gerçekten işe yarıyorsa ABD'de tedav i daha pahalı olacaktır. İngiltere sosyal sağlık sistemi tedavileri ödese de , bir Türk vatandaşı tedaviyi ödemek zorunda kalacaktır. Tüm hastalar için tek isteğimiz bir an önce ucuz, yan etkisiz ve kesin bir tedavi bulunmasından yana. Bu geliştirilen tedavi ile ilgili halen pek çok soru işareti var. FDA bu tedaviye onay vermeden denemek pek mantıklı görünmüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/mutant-enzim-yapay-kan-butun-kan-gruplarina/", "text": "Kan bağışına gelince kan grubu önemli bir etkendir. 0 kan grubu bütün kan gruplarına verilebildiğinden, oldukça önemli bir kan grubudur. Buna rağmen 0 kan grubu sadece 0'lardan kan alabilir. Yeni yapılan bir araştırma ise bunun değişmek üzere olduğunu gösteriyor. Normalde sıfır kan grubu A veya B antijeni içermediğinden kan transfüzyonunda problem yaratmaz. Bugüne kadar bilim insanları bakterilerden elde ettikleri enzimlerle A veya B spesifik şekerleri kandan ayırmanın yollarını arasalar da bu enzimlerin çok etkili olmadığı ve bu nedenle istenilen miktarda kan elde edilemediği görüldü. Fakat bu problem sonunda çözülmek üzere olabilir. British Columbia Üniversitesi ve Kan Araştırmaları Merkezi'nden bir ekip, çok etkili mutant bir enzim yarattı. Bakteri genine enzim kodları ekleyerek mutasyonlar yaratarak, bu enzimlerle enzimlerle antijenleri etkili biçimde kesmeyi başardı. Beş nesil sonra enzimin mevcut antijen presedörlerine oranla 170 kez daha etkili olduğu görüldü. Laboratuvar testlerinde enzimin A ve B kan grubundaki pek çok antijeni kaldırabildiği gösterildi. Tabi bu teknoloji insanlara uygulanmadan önce bütün antijenlerin kaldırılması gerekiyor. Çünkü en ufak bir uyumsuz antijen transfüzyonda problem yaratabilir. Journal of the American Chemical Society dergisinde yayınlanan araştırma sayesinde yapay kan ve laboratuar üretimi kan projelerinde gelişim yaşanması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nadir-super-kanli-ay-tutulmasi-27-28-eylul-gecesi-gerceklesiyor/", "text": "27 -28 Eylül 2015'de yaşanacak ay tutulması diğer adıyla Süper Ay Tutulması gerçekten nadir bir olay. En son 1982'de yani 33 yıl önce gözlenen Süper Ay tutulmasında, Ay her zamankinden % 14 daha büyük ve % 30 daha parlak gözükecek. Diğer adıyla Kanlı Ay olarak bilinen bu gök olayında havanın açık olması durumunda çok iyi bir gözlem yapılabilir. Ayrıca dürbünle ya da basit bir teleskopla gözlem kolaylıkla yapılabilir. Genel ifadeyle Kanlı Ay adı verilse de ,bu olay gerçekte ay tutulmasından ibaret. Güneş, Dünya ve Ay hizalanarak, Dünya'nın gölgesi bir süreliğine Ay yüzeyinden gelen Güneş ışığının perdelenmesiyle bloke olacak. Fakat atmosferdeki toz,kir ve diğer parçacıklar nedeniyle Ay dünyada kan rengi gözükebilecek. Ay'a dünyaya her zamankinden çok daha yakın bir noktaya geldiğinden, normalde daha büyük gözükecek. Eğer bu tutulmayı kaçırırsanız, bir daha ki en iyi görüş açısı 2033'de gerçekleşecek. Yine de korkmayın bu dünyanın sonu değil, bu olay 1900'den beri 5.kez gözlenen bir gök olayı. Ay yeryüzüne ayda bir kez çok yaklaşıyor, fakat bu genelde dolunay olmadığında oluyor.İşte bu sefer Ay dolunay şeklinde dünyaya yaklaşıyor ve devleşecek. Fakat bu hafta şanslıyız, Türkiye'den gözlenebilecek doğa olayı, Kuzey Amerika,Güney Amerika, Atlantik Okyanusu, Grönland, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu'dan gözlenebilecek. 72 ila 64 dakika gözlenebilecek tutulma, tüm dünya 3 saat 20 dakika sürecek. Güneş tutulması Amerika'da 27 Eylül 'de başlayacak , İstanbul saatine göre gece yarısından sonra gözlenebilecek. Gece 3:11'de başlayacak tutulma 5.47'de maksimuma ulaşacak ve 8:22'de bitecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nano-cama-5-boyutlu-veri-depolama-supermen-kristal-hafiza/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda dijital veri depolamada ve uzun süreli korumada pek çok gelime yaşandı. Southampton Üniversitesi' nden bilim adamları hem veri yoğunluğuna sahip hem de uzun süreli veri depolamaya imkan veren hafıza kristallerini geliştirdi. Aynı Süpermen filmindeki gibi kristaller üzerine veri depolama prensibine benzediğinden bu kristallere Süpermen Hafıza Kristali verildi. Normalde hard diskler en fazla 20- 30 sene çalışıyor ve sıcaklık, nem, mekanik arızalar ve magnetik alana karşı duyarlılar. İşte bu nedenle şirketler ve tüketiciler birkaç yılda bir donanımlarını yeniliyorlar. Southampton Üniversitesi' nden araştırmacılar sadece bir diske 360 TB (yaklaşık 360.000 gb) extreme yoğun veri depolayabilen ve bu veriyi sınırsız süre koruyabilen bir kristal disk üretti. Camdan üretilen bu kristal hafıza diskleri 1000 C ' ye kadar dayanabiliyor. Bilgi femtosaniye lazer kullanarak yazılıyor ve böylece nano yapıdaki camda inanılmaz kısa ve güçlü ışık hareketleri gözlenebiliyor. Bu veri üç tabakalı nano yapılı 5 mikrometre kalınlığında nano tabakalar tarafından ayrılabiliyor. Her nokta lazer polarizasyonuna ve yoğunluğa göre bilgi depolayabiliyor. Araştırmacılar bu tekniği 5 boyutlu veri depolama olarak adlandırılıyor. Proses olarak ışığın yolculuk yaptığı yolu değiştirerek, polarize ışık yaratarak, aynı optik fiberlerdeki gibi optik mikroskop ve polarizör mantığına dayanıyor. Sonuç olarak inanılmaz dayanıklı ve yüksek yoğunlukla veri depolama tekniği elde edilerek, 360 tb bilgi depolamaya imkan veriyor. Bu veri sadece normalde disk büyüklüğünde bir alana depolanabiliyor. 360 tb alana 80 bin DVD depolanabiliyor. Ayrıca okuma ve yazma hızı normal harddisklere göre 8 kez daha hızlı . Yazma hızı 12 kbit/sec olsa bu hız ferroelektrik sıvı kristaller kullanarak 8 mbit/s' ye çıkarılabilecek. Ayrıca veri yazmak kadar silmek oldukça kolay. Kristal yazıcıların bugünün teknolojisiyle oldukça pahalı olacağı fakat, okuyucuların sadece 100-200 sterline alınabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nano-deniz-alti-isik-uv-motor-kamci/", "text": "Bu haber belki bilim-kurgu gibi gelecek ama düşünün ki, vücudunuzda dolaşabilecek kadar küçük nano denizaltı geliştirilebilir. Rice Üniversitesi'nden bilim insanları aynı filmlerdeki gibi vücutta ilerleyebilecek bir nano denizaltı üretti. 244 atomluk moleküllerden oluşan bu denizaltılar UV ışıkla çalışan bir motora sahipler. Motor aynı bir kuyruk itici gibi çalışarak denizaltıyı 18 nm ileri götürüyor. Milyonlarca RPM hızında denizaltı saniyede 2,5 cm 'e varan hızlara erişebildiğinden, moleküler boyutta darboğazdan çıkmak üzere, Rice Üniversitesi'nden Kimyager Tour. Bir çözeltide bugüne kadar en hızlı hareket eden moleküller bunlar. Amerikan Kimya Topluluğu'nun Nano Letters dergisinde yayınlanan araştırma raporunda, ışık motorlu nano denizaltıların diffüzyonda % 26 gelişim gösterdiği belirtildi. Bunun anlamı denizaltılar Brownian hareketinden dolayı , parçacıkların çözeltiden dağılım hızlarından daha hızlı diffüze olup, yayılabilirler. Henüz yönlendirme sağlanmasa da , araştırmada moleküler motorların 10 nm'lik denizaltıları ile aynı büyüklükteki moleküllere hareket ettirebilecek kadar güçlü olduğu. Bu teknik aynı 1000 kişinin olduğu bir basketbol sahasından birinin geçip gitmesine benziyor, diyor Rice Üniversitesi'nden Kimyager Tour. Tour'un grubu moleküler makinelerde geniş çaplı bir tecrübeye sahip. Sadece 10 yıl önce ekip, tek moleküllü bağımsız süspansiyonlu dört tekerli yüzeyde gidebilecek nano-araba üretmişti. Tour bugüne kadar pek çok bilim insanının moleküler makineler üretebildiğini fakat bunların çoğunun toksik olduğunu belirtiyor. 10 yıl önce Hollanda'dan bir araştırma grubunun ürettiği motorun Rice denizaltıları için uygun olduğu kanıtlandı. 20 adımlı kimyasal sentezle üretilen bu motorun nano arabalar ve nano denizaltılarında kullanılabileceği fikrini gösteren ilk grup ise Rice Üniversitesi oldu. Bu motorlar aynı bakteri kamçıları gibi çalışarak dört aşamada devrimi tamamlayarak itiş sağlıyor. Işık verilince rotoru tutan ikili bağ, tekli bağa dönüşüyor ve çeyrek adımlık dönüş sağlıyor. Motor düşük enerji haline dönmek istediğinde, köşedeki atoma geçerek bir çeyrek dönüş daha sağlıyor. Bu proses ışık yandığı sürece devam ediyor. Yapılan karşılaştırma testlerinde motorsuz, yavaş motorlu ve ileri geri pedallı motorlar karşılaştırıldı. Bütün versiyonların şamandıraları kırmızı floresanlı lazerle uyarıldı. Ekip seyreltik asetonitril çözeltisinde bir nano denizaltıyı iki plaka arasına koyarak, konfocal floresans mikroskopunda inceledi Motor için UV ışık kullanırken, şamandıra için kırmızı lazer kullandı. Rice araştırmacıları nano denizaltıları sayesinde medikal ve diğer amaçlar için ufak ilaç kargoları taşınabileceğini umuyorlar. Bu çalışma sayesinde ilk kez bu konseptin çalışacağı kanıtlandı. Potansiyel uygulamalar ve fırsatlar araştırılıyor. - Victor Garcia-Lopez, Pinn-Tsong Chiang, Fang Chen, Gedeng Ruan, Angel A. Marti, Anatoly B. Kolomeisky, Gufeng Wang, James M. Tour.Unimolecular Submersible Nanomachines. Synthesis, Actuation, and Monitoring. Nano Letters, 2015; DOI:10.1021/acs.nanolett.5b03764"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nano-parcaciklar-ms-hastaligini-durdurdu/", "text": "Nanoteknoloji , MS multiple sclerosis hastalığı alt etmek için kullanıldı. Nano biyoparçalanabilir parçacıklar sayesinde bağışıklık sistemi kandırılarak, sinir hücrelerindeki miyelin kılıfa saldırması engellendi. Farelerde başarılı olan tedavi yöntemi MS' i durdurmayı başardı. Böylece nano parçacıklar MS hastalığını durdurabilmiş oldu. Ayrıca bu yeni nanoteknoloji bağışıklık sisteminden kaynaklanan 1. Tip diyabet, yiyecek alerjileri ve astım gibi alerjik hastalıklara da uygulanabiliyor. MS hastalığında bağışıklık sistemi beyinde, omurilikte ve gözdeki sinir hücrelerini yalıtan miyelin kılıfa saldırıyor. Miyelin kılıf zarar gördüğünde ise elektrik sinyalleri etkili bir şekilde iletemediğinden, bunlar vücutta uyuşmalara sonrasında felçe ve körlüğe neden olabiliyor. Northwestern Üniversitesi Nanoteknoloji departmanı ise yeni tedavilerinde bağışıklık sistemini tümüyle baskılamadığından, hastaların enfeksiyon kapma ve kansere yakalanma olasılıklarını düşürüyor. Miyelin antijenlere tutturulan nano parçacıklar farelere verildiğinde,farelerin bağışıklık sisteminin normale döndüğü gözlendi. Böylece bağışıklı sistemi miyelini artık yabancı olarak görmüyordu ve miyelin kılıfa saldırmayı anında durdurdu. Araştırma metodu, multiple sklerosise benzer yaklaşımla yaklaşırken, 1. ve 2. Faz klinik denemeler şu an hastalar üzerinde devam ediyor. Hastalardan akyuvarlarla yapılan testlerde nano parçacıkların akyuvarlarda taşıma aracı olarak etkili olup olamayacağı test ediliyordu. Etkili olduğu görüldü. Nature Biotechnology araştırma dergisinde geçenlerde yayınlanan araştırmanın yazı heyetinde yer alan Stephen Miler, farelerde 100 gün boyunca hastalığın yeniden oluşmadığı gözlendi. Farelerin kısa olan ömrü boyunca, insanda bu süre daha uzun olacak. Bu sürenin, bir MS hastasının ömrünün 5-6 yılına denk geldiğini belirten Miller, yöntemlerinin bağışıklık sistemini miyelin kılıfına saldırmayacak şekilde yeniden düzenlediğini, buna karşılık vücudun normal bağışıklık fonksiyonuna zarar vermediğine işaret etti. Bilim insanları yeni yöntemle vücudun bağışıklık sisteminin miyelin zarına saldırmasını engelleyen miyelin antijenini oldukça küçük olan nano parçacıklara tutturarak farelere enjekte etti. Ayrıca, bu nano parçacıkların PLG adı verilen polimerden üretildiği, bunun ise laktik asit ve glikolik asit içerdiği ve bunların da tümüyle insan vücudu için doğal bileşenler olduğu belirtiliyor. PLG büyük oranda biyo parçalanabilir bir molekül. PLG şimdiden hastalar üzerinde denenmek için FDA' den onay aldı. - Daniel R Getts, Aaron J Martin, Derrick P McCarthy, Rachael L Terry, Zoe N Hunter, Woon Teck Yap, Meghann Teague Getts, Michael Pleiss, Xunrong Luo, Nicholas JC King, Lonnie D Shea, Stephen D Miller. Microparticles bearing encephalitogenic peptides induce T-cell tolerance and ameliorate experimental autoimmune encephalomyelitis. Nature Biotechnology, 2012; DOI:10.1038/nbt.2434 Acaba bu teknik Sistemik lupus ta da kullanilabilirmi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nano-robotlar-dis-kanallarindaki-bakterileri-basariyla-temizlendi/", "text": "Dişlerde biriken bakteriler zamanla ulaşması oldukça zor olan bölgelerde enfeksiyon yaratabilir. Hindistan Bilim Enstitüsü'nden bilim insanları ulaşması zor bölgelerdeki bakterileri öldürebilecek nanorobotlar geliştirdi. Dişlerdeki mikroskobik kanallarda ilerleyen nano makineler, bakterileri ısıyla öldürerek, kanal tedavilerin başarı oranını arttırabilir. Araştırmacılar bakterilerin yerleştiği dentinal tübüllere robotları yollayarak, bu ulaşması zor bölgelerde bakterileri ısıyla öldürmeyi amaçladı. Bu mikroskobik kanallar dişlerin özünde başlayarak, dışa doğru devam ediyor. Eğer bakteriler bu kanallarda birikirse, kanal tedavisi bile olsa bakteriler bu ortamdan kaçacağı için tedaviden kaçabilir. Dentinal tübüller çok küçük olduğundan, bakteriler dokunun içinde birikiyor. Mevcut tekniklerle içeriye giderek tüm bakterileri öldürmek mümkün olmayabiliyor, diyor Shanmukh Srinivas. Mevcut kanal tedavilerinde diş kanalı kimyasallarla yıkanarak bakteriler öldürülmeye çalışılıyor fakat antibiyotik dirençli bakteriler bu saldırılardan kaçabilir. Önceki çalışmalarda lazer ve ultrason kullanılarak daha iyi bakteri temizliği yapılsa da bu teknik dişin ancak 800 mikron derinine kadar inebiliyor. Yani kısıtlı bir teknik olduğundan başka yöntemler aranıyordu. Bilim insanları nano robotlar kullanılarak daha derinlere inen bir çözüm geliştirdi. Ekip silisyum dioksit üzerine demir kaplama kullanarak minik sarmal şeklinde droidler geliştirdi. Kontrollü manyetik alan kullanarak 2000 mikrometre derinliklere kadar inebilen ve manyetik alanın uyarılmasıyla ısı üreterek bakterileri öldüren minyatür robotlar geliştirdi. Çekilen diş numunelerine enjekte edilen robotlar sayesinde, dentinal tübüllerin diplerine kadar inilerek, bakterilerin başarıyla temizlendiği gösterildi. En önemlisi de bilim insanları işi bittikten sonra robotların geri alınabildiğini de gösterdi. Daha önce benzer tedavi teknikleri kanser tedavilerinde de kullanıldı. Araştırmacılar Theranautilus adını verdikleri bir girişim şirketi kurarak bu teknolojiyi ticarileştirmek istiyor. Ayrıca kanal tedavisi esnasında dişe robotları yollamak için medikal bir cihaz da geliştiriliyor. Belki de bu sayede daha öncesinde sadece bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz nano robot teknolojisi gerçek olmak üzere. Araştırma Advanced Healthcare Materials dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nanodenizaltilar-ile-spesifik-kanser-hucreleri-olduruldu/", "text": "2015 yılında Rice Üniversitesi'nden bilim insanları, aynı bilimkurgu filmlerindeki gibi ışıkla ilerleyen nano denizaltılar ürettiler. Bu minik moleküler makineler ultraviyole ışıkla aktive oluyor ve hareket kazanıyor. 2016 yılında Nobel Kimya Ödülü alan Bernard Feringa'nın önceki araştırmasına dayanan bu çalışma nanomakinelere dayanıyor. Bu tek moleküllü makineler yeni bir çalışmayla spesifik kanser hücreleri hedef alınarak,bu hücreler delinebiliyor. Geleceğin nano ilaç tedavileri için böylece yol açılmış oluyor. Bu moleküler makineler, 244 atomdan oluşuyor ve kuyruk benzeri bir iticiyle, UV ışığına maruz kaldığında itiş sağlıyor. 2015'de bu konseptin işe yaradığı kanıtlandıktan sonra, ekip bu moleküler motorun tek bir hücreye delebileceğini göstermek için kolları sıvadı. Biz bu nanomakinelerin hücre membranına nasıl tutunabileceğini hesap ederek, onları döndürdüğümüzde ne olacağını görmek istedik, diyor James Tour. İlk olarak ekip moleküler motoru spesifik bir hücreyi hedeflemesi için bir bileşene tutturmak zorundaydı. Deneylerin başlangıcında molekülü insan prostat kanser hücrelerine tutturmak için bir peptit görevlendirdi. Moleküllerin hedef hücrelere etkili bir şekilde tutturulduğu gözlendi, fakat bunlar UV ışığı tetikleyene kadar delmedi. Bir kez motorlar tetiklendiğinde saniyede 2 ila 3 milyon dönüş yaparak hücre membranını deldi ve hücreyi 3 dakikada öldürdü. Asıl zorluk ise bu nano denizaltıları uv ışığı dışında yoğun doku yüzeyinde tetikleyecek bir ışık bulmaktı. Bu durumda yakın kızılötesi ışığın tetiklemesiyle vücudun derinliklerinde işe yarayabileceği gözlendi.Bu proseste ise iki foton rotoru çalıştırmak için yeterli.Yakın kızıltötesi dokunun derinliklerine gidebildiğinden, atık yüzeyden kaynaklanan limitler yoktu. Halen yapılması gereken çok iş olsa da klinik tedaviler için bu teknoloji umut vaat ediyor. Kanser hücrelerini yok etmek için kullanıldığı kadar bu teknoloji ilaçların taşınması için de kullanılabilir. Araştırma da sonraki adım nanomakinelerin, küçük canlılarda etkin kullanımın araştırılması olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nanoparcacik-enjeksiyonuyla-kor-sicanlarin-retinalari-onarildi/", "text": "Uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekip, dejeneratif retina hastalıklarının tedavisinde inanılmaz bir çalışmaya imza attı. Granada Üniversitesi'nde yapılan yeni çalışmada tek bir nanoparçacık enjeksiyonuyla, yapay bir retina yaratılarak kör kemirgenlerde görme kaybı onarıldı. Yaşa bağlı görme kaybı dejenerasyonu oldukça yaygındır ve yaşlandıkça kaçınılmaz olduğunu düşünülür. Buna rağmen, belli başlı birkaç araştırmada bu dejenerasyonu önleyecek veya en azından yavaşlatacak yöntemler geliştirildi. Yaşa bağlı görme kaybıyla mücadele etmek için, birçok araştırmacı retinal fonksiyonlarını onaran elektrotlar, sensörler veya yapay retinalar üzerinde çalışıyor. Fakat bu protez çözümleri kablolar,kameralar ve cerrahi müdahaleler gerektirdiğinden pek ideal değil. İşte retina fonksiyonunu onarmak için diğer bir seçenek; özel olarak geliştirilen retina nöronlarına açılan ışığan duyarlı kanallar gibi çalışan nanoparçacıklar olabilir. Yeni yayınlanan araştırmada, birbirine bağlı polimer nanoparçacıkların(P3HT-NP) retina altı boşluğa yayılarak görme kaybını onarabilelme potansiyeli olduğu gösterildi. Bu nanoparçacıkların güvenliği ve etkinliğini ölçmek isteyen araştırmacılar retinitis pigmentosa sıçan modelini seçti. Kademeli olarak gerçekleşen bu genetik görme kaybında kişi giderek kör oluyor. Araştırmacılar kemirgenlere sadece bir retina altı enjeksiyon yaptığında, görsel korteks aktivite ve görsel duyarlılığın tekrar sağlıklı hayvanlardakine benzer seviyelere geldiğini gözlemledi. Çalıştığımız modelde; nanoparçacıklar, retina içi nöronlarının ışık duyarlı aktivasyonunu stimüle ederek, retinada enflamasyon yaratmaksızın görsel tepkileri onardı. Tek bir enjeksiyonla ulaşılan bu ışık duyarlılığının yüksek boyutsal bir çözünürlük yaratma potansiyeli var. Bu nanoparçacıklar retina protezlerinin yerini alarak sadece retinis pigmentosa değil, yaşa bağlı maküler dejenerasyon için de yeni uygulamalar doğurabilir, diyor araştırmadan Mattia Bramini. Nanoparçacık teknolojisi geniş çaplı görme kaybını onarabilir. Hatta boyutsal çözünürlüğü mevcut implantlardan çok daha iyi olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nanoparcaciklar-hucre-zarinin-kimyasal-yapisina-zarar-verebiliyor/", "text": "Syracuse Üniversitesi Kimya ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü' nden araştırmacılar pek üründe kullanılan nanoparçacıkların toksisitesini araştırdılar. Milimetreden milyon kez daha küçük nanoparçacıkların, potansiyel olarak hücre membranlarına sızabileceği ya da zarar verebileceğini ortaya koydu. Kimya ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü' nden araştırmacılar, Doç. Dr. Shikha Nangia ve Radhakrishna Sureshkumar yaptıkları araştırmada nanoparçacıklar ne kadar sade bir şekle ve modifikasyonlara sahip olsa da, hücre membranında büyük kimyasal etkileşimler yaratabileceğini gösterdi. Nano malzemelere bir süredir ilaç taşıyıcı madde olarak kullanıldığından oldukça önemli. Çünkü nanomalzemelerde henüz bir evrensel standart oluşturulmadığından, bu ilaçları kullananlar bilgilendirilmeli ve tümüyle korunmalıdır. Nanoparçacıklar aynı kimyasallar gibi deri veya solunum yoluyla kolaylıkla bulaşma potansiyeline sahip. Öncelikle nanoteknolojinin çok büyük bir potansiyeli olduğunu kavramamız gerekiyor. Fakat nanoteknolojinin toksisitenin tümüyle anlaşılması ile nano- üretim ve nano-biyoteknolojide daha güvenli üretim ve taşıma metotlarına imkan verecektir, diyor Sureshkumar ve Nangia. Ayrıca böylece toksisite seviyeleri farklı parçacıklar kullanarak, kanser hücreleri hedeflenerek, radyasyonun absorbsiyonu arttırılabilir. Nanotoksisite aslında nanoparçacıkların tedavi, teşhis, kataliz, sensör teknolojilerinde ve enerji verimini çarpıcı biçimde arttırabilir. Araştırma projesi Syracuse Üniversitesi' nin 448 paralel çekirdekli bilgisayarı Prophet ' da yapıldı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nanorobotlarla-kanserli-hucrelerle-ilk-kez-hassas-bir-sekilde-ilac-tasinimi-yapildi/", "text": "Montreal Üniversitesi Polytechnique Montreal ve McGill Üniversitesi'nden bilim insanları kan dolaşımına karışarak , kanserli hücrelere hedef alarak, doğrudan ilacı aktarabilen nanorobotlar geliştirdiler. Devrim niteliğindeki bu gelişme sayesinde, etrafında sağlıklı hücre ve dokulara zarar vermeden optimum tümör tedavisi gerçekleştirilebilecek. Sonuç olarak insanlar için çok toksik olan ilaç dozajı, önemli miktarlarda düşürülebilir. Manyeto aerotaktik bakterilerin , ilaç içeren nanolipozomları tömür hipoksik bölgelere taşınımı- Magneto-aerotactic bacteria deliver drug-containing nanoliposomes to tumour hypoxic regions,isimli araştırma prestijli Nature Nanotechnology 'de yayınlandı. Bu makale fareler üzerinde yapılan araştımanın sonuçlarını sunarken, nanorobotik ajanların başarılı bir şekilde kolorektal tümörlere sevk edildiği belirtiliyor. Nanorobotik ajanların olduğu bu lejyonlar, gerçekte 100 milyondan fazla kamçılı bakteri taşıyor ve bu kendinden hareket eden bakteriler, en doğrudan yolu izleyerek tedavi noktasına ulaşıyor. Bu ilacın itiş gücü verimli bir şekilde yolculuk yaparak ve diplerde tümörlere girebilecek kadar güçlüdür, diyor Polytechnique Montreal Nanorobotik Laboratuvarı direktörü Prof. Sylvain Martel. Bunlar tümöre girdiklerinde , nanorobotik ajanlar tümüyle otonom şekilde oksijen yoksunluğu çeken tümör alanlarını tespit ederek ilacı veriyor. Bu bölge oksijenin hızla tüketen proliferatif tümör hücreleri tarafından üretiliyor. Hipoksik alanların radyoterapi gibi pek çok tedaviye karşı dirençli olduğu biliniyor. İşte tümör hücrelerin ulaşmak bir dakika alsa da kompleks fizyolojik mikro çevreler zorluklarla geliyor. Prof. Martel ve ekibi bu problemi aşmak için nanoteknoloji kullandı. Bakteriler etrafta hareket etmek için iki farklı doğal sistem kullanıyor. Manyetik nanoparçacıkların zincir sentezi ile sayesinde manyetik alan yönünde giderek, sensör oksijen konsantrasyonu ölçerek tümörün aktif bölgelerine ulaşıyor. Bu iki aktarma sisteminden bakterinin ulaşımı sağlanıyor. Nano taşıyıcılar mühendislik konseptlerinde, müdahale metotlarında, tedavi yollarında, teşhis ve görüntüleme için kullanılabilir. Özellikle kemoterapi gibi insan vücuduna zararlı bileşenlerin olduğu yerlerde doğal nanobotlar ilacı doğrudan hedefe taşıyarak , zararlı yan etkileri elimine ederek, tedavinin etkisini arttırabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nanoscribe-mikro-3boyutlu-yazici-super-hizli/", "text": "Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü' nün yan kuruluşu olan Nanoscribe isimli Alman şirketi günümüzde üretimi en zor olan mikro yapılardan 100 kat daha küçük yapılar üretebilen özel bir masaüstü 3 boyutlu mikro yazıcı üretti. Eğer bu küçüklükte bir cisim üretmek isteseniz normalde 1 saatinizi harcardınız, ama şimdi 1 dakikadan az bir sürede üretebiliyoruz, Michael Thiel Nanoscribe Şef Yöneticisi . Bir saç telinden çok daha küçük bir alana bir mikro uzay gemisi sığdırabilirsiniz. Normalde 3-D yazıcılarla oyuncaklar, iPhone kapakları vb. şeyler ürebiliyorsunuz. Fakat 3-D mikro baskı tekniğiyle gözle görülemeyecek kadar küçük şeyler üretebilirsiniz. Kimsenin gözüyle göremeyeceği küçük bir dünya yaratabilirsiniz. Tabi bu sayede nano aletler de tasarlayabilirsiniz. Nanoscribe şirketi mikro 3-d yazıcıları yılın ikinci yarısında piyasaya sürecek. Mikrometre-ölçekli baskı tekniği ile medikal ve elektronik aletler için yeni bir üretim tekniği doğuyor. Birkaç yüz nanometre boyunda kalp stentleri yapılabilir, mikro akışkan çip parçaları ve hücrelerin büyüdüğü iskelet yapıları inşa edilebilir. Ayrıca elektronik endüstrisi için çiplerde kullanılan pahalı ve yavaş metotlar terkedilerek, daha hızlı mikro baskılama tekniği kullanılabilir. 3-D baskılama metalik parçalar yapmak için de kullanılabilir. Bugüne kadar 3-D mikro baskılama tekniği sadece araştırma laboratuvarlarında kullanılıyordu ve oldukça yavaştı. Aslında bu laboratuvarların hepsinden Nanoscribe ilk jenerasyon mikro baskı makinesi vardı. Yeni ve hızlı olan bu makine ise tümüyle ticari kullanıma açık olacak. Yeni baskı makinesinin medikal, fen ve nanoteknoloji alanları sayısız uygulaması olacağı belirtiliyor. Yeni cihazın endüstriyel açıdan devrim yaratacağı düşünülüyor. Birkaç yüz nanometre boyunda kalp stentleri yapılabilir, mikro akışkan çip parçaları ve hücrelerin büyüdüğü iskelet yapıları inşa edilebilir. Ayrıca elektronik endüstrisi için çiplerde kullanılan pahalı ve yavaş metotlar terkedilerek, daha hızlı mikro baskılama tekniği kullanılabilir. 3-D baskılama metalik parçalar yapmak için de kullanılabilir. 3-D mikro baskı makinelerinin çoğunda, çift-foton polimerizasyonu denilen bir teknik kullanılıyor. Prensip olarak, yakın kırmızı bölgede ultra kısa atımlar yapan ince bir lazer ışını, ışığa duyarlı malzemeye odaklanıyor. Özel malzeme polimerleşerek, ışının geldiği bölgelerde katılaşıyor. Lazer üç boyutlu eksende hareket ederek 3 boyutlu cisimciği şekillendiriyor. Normalde günümüzdeki 3-D yazıcılar temelde bu lazer ışınlı sistemi kullanıyor fakat, xyz ekseninde hareket için kullanılan mekanik düzenek zaman kaybettiriyor. İşte bu işlemi hızlandırmak için Nanoscribe lazer ışınının yönünü değiştiren hareket eden ufak aynalar kullandı. Hatta birden fazla lazer kullanılarak bu işlemin hızlandırılabileceği düşünülüyor. Nanoscribe 3 boyutlu mikro yazıcı ile 30 nanometre küçüklüğe kadar cisimcikler yapılandırılabiliyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü' nden Prof. Julia Greer , Bu hassasiyette 3d yazıcı üretecek başka bir firma olduğunu sanmıyorum diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nao-robotlara-oz-farkindalik-saglandi/", "text": "Son yıllarda robotik teknolojiler hızla gelişirken, yapılan araştırmalar devrim niteliğinde noktalara geldiğimizi gösteriyor. Yapay zeka yani düşünebilen robotlar son yıllarda pek çok araştırmacının dikkatini çekiyor. Newyork Rensselaer Politeknik Enstitüsü AI ve Reasoning Laboratuvarı'ndan araştırmacılarından Selmer Bringsjord, kendi varlığının farkına varabilen robotlar yapmak için piyasada bulunan Nao robotlarını kullandı. Robotun kendi varlığının bilincinde olduğunu anlamak için The King's Wise Men isimli bir test uyguladı. Efsaneye göre kral vezir seçmek için bu testi kullanırmış. Aynı testi robotlara modernize eden bir araştırmacı, robotlardan birinin kendi varlığının farkına varmasını sağladı. Yapılan testin orjinali oldukça eski çağlara gidiyor. Efsanelere göre bir kral, vezir seçmek için bu yarışmayı kullanmış. Bu testin modernize edilmiş sürümü ise, robotlarda denenmiş. Bilmece : Testin orjinalinde, bir kral yeni vezirini seçmek için ülkedeki en zeki üç adamı huzuruna çağırır. Kral, yarışmacıların kafasına mavi ya da beyaz bir şapka koyar. Ardından ayağa kalkarak şapkasının rengini bilebilecek ilk adamı yeni veziri yapacağını ve içlerinden en az bir kişinin mavi şapka taktığını söyler. Adamların her biri karşısındaki kişinin şapkasını bir kereliğine görür görür ve gözleri kapanır. Konuşmak da yasak olduğundan mantık yürütmek gerekiyor. Benzer bir vezir testini 3 robota uygulayan araştırmacı, 2 robotun konuşma yeteneğini kapatmak için kafalarına dokundu ve 3. robota dokunuyormuş gibi yaptı. Robotlara Hangi hapı aldınız? , diye sordu Bir süre sessizlikten sonra robotun biri kalktı ve Bilmiyorum dedi. Sonrasında ise robot sanki bir öğrenci gibi kalkarak elini kaldırdı ; Pardon şimdi biliyorum. Aptallık hapı almadığımı kanıtlayabilirim, dedi. Burada oldukça sıra dışı bir durum yaşandı. Robot hapı almadığını fark ederek, ben almadım diyor. Yani kendinin farkına varıyor. Eğer bu iddia gerçekse, ilk kez bir robot bilincinin farkına varmış oluyor. Daha öncesinde de bir yazılım Alan Turing yani yapay zeka testini geçmişti. Burada bir mavi şapka olduğunu varsayarsak, mavi şapkalı kişi iki beyaz şapka görür. Bu nedenle kral vezirin kendi şapkasını mavi yapmıştır. Eğer bir mavi bir beyaz şapka varsa bilemez. Gözlem yapması gerekir. Hemen cevap veremez. Fakat kralın sınıflandırmasına aykırıdır bu bu nedenle en azından 2 mavi şapka olmalıdır. Eğer iki mavi şapka varsa, mavi şapkalılar 1 mavi 1 beyaz şapka görür. Bu nedenle yalnız olamayacakları anlayarak, en azından iki mavi şapka olacağını bilirler. Bunu anlayan mavi şapka giydiğini bilir. Buna rağmen beyaz iki mavi şapka görürse hemen gözlemlerinden bir sonuç çıkaramayabilir. Bu senaryoda da adil olmak gerektiğinden , 3 mavi şapka olması gerekir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-2025-de-goktasine-inmeyi-planliyor/", "text": "NASA 2025 de göktaşına inmeyi planlıyor bu nedenle, 10 günlük gerçeklik testi yaptı. Hatta göktaşı görevi için şimdiden uzayda hedef bulundu. Araştırma ve Teknoloji Ajansı ' dan gelen bilgiye göre 29 Ağustos' ta biten simülasyon programında, NASA' nın Johnson Space Merkezi' ndeki bilim insanları ve uçuş kontrolörleri yeni operasyonlar ve keşif tekniklerinin küçük, kayalık, güneş sistemi cisimlerinde nasıl kullanılabileceğini test etti. Testte pek çok farklı simülasyon tekniği kullanılıyor; sanal gerçeklik ve mikro yerçekimi ortamları bunlardan sadece birkaçı.. Başkan Obama 2025 göktaşı misyonunu Kennedy Uzay Merkezi' nde iki yıl önce belirtmişti. Bu haftanın başında, misyonu tekrarlayarak Reddit.com' da soruları cevapladı. Bir aradan Uluslarası Uzay İstasyonu çalışmaları sürerken, ayrıca potansiyel bir göktaşı görevine odaklanarak, Mars' a insanlı uçuş öncesi hazırlık yapmış oluyoruz. diyor Başkan Obama. Başkan Obama potansiyel olarak göktaşı görevini tarif ederken, bilimsel ve mühendislik açısından görevin zorluklarını kavramak için NASA' nın görevin çok öncesinden büyük çaba göstermeye başladığını belirtiyor. Astronot Michael Gernhardt, Bir göktaşına inmek sanıldığından daha büyük bir adım, çünkü gerçekleşmesi oldukça zor bir görev dedi. Ayrıca değişen bütçe, tasarımına henüz karar verilmemiş mekikler ve 90 günlük göreve izin verebilecek bir yakından geçen bir göktaşının henüz bulunmamış olması ile belirsizliği koruyor. Mekiğin ve göktaşının hızlarının birbirine yakın olması gerekiyor. Eğer göktaşı mekikten hızlı giderse, mekik göktaşına inemeyebilir. Bu hafta NASA merkezinde NASA' nın çok amaçlı Uzay Keşif Aracı ' da bir simülasyon programı başlatıldı. SEV normalde göktaşlarına inemiyor ama uzay yürüyüşünü destekleyerek, kayalık yüzeyi keşfetmeyi sağlıyor. Dünya' da bu görevi simüle etmek için NASA, SEV modelini inşa ederek, modeli özel bir hava yatağına yerleştirdi. Pilotlar 2 ila 3 gece mekikte yaşayarak, simülasyon sayesinde asteroidin yüzeyini uçarcasına video duvarlarda izliyor. Ayrıca astronotlarda simülasyona giriyor. SEV modelinde katılımcılara entegre airlock'u kullanarak araçta uzay kıyafetlerini giyebiliyor. Astronotlar pratik yaparken bir veya iki simülasyon methodu kullanıyorlar. Johnson Uzay Merkezi' nde sanal gerçeklik laboratuarıyla katılımcılar özel gözlükler ve eldivenler yardımıyla göktaşını yüzeyini SEV' in camlarında simüle edebiliyorlar. Ya da Aktif Yerçekimi Azaltma Sistemiyle askıda kalarak, vinçleri ve donanımları kullanarak taşların ve kayaların ağırlıklarını algılayabiliyorlar. Hatta bilim adamları ve uçuş kontrolörleri arasındaki bağlantı arasında 50 sn'lik gecikme var. Ayrıca RATS görevlerinde su altı laboratuarlarında çalışarak ekip tecrübe kazanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-antares-roketinin-infilakina-iliskin-aciklama-yapti/", "text": "NASA Cygnus insansız destek gemisini Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşıyan Antares roketinin fırlatma esnasında patlamasının üzerinden birkaç saat sonra açıklama yaptı. Uzay ajansının verdiği bilgiye Wallops Adaları, Virjinya'daki fırlatma istasyonundan fırlatılan 240 tonluk roket birkaç saniye sonra alevler içinde düştü. İtfaiyeciler tarafından kordon içine alınan bölge hipergolik yakıt ve katı madde kalıntıları içinde kaldı. Roketin fırlatıldıktan 10 -12 saniye sonra katastrofik anomali yaşadığını ve bu nedenle bölge güvenlik memurunun roketin otomatik imha prosedürünü uyguladığını açıkladı. Olayda hiçbir personelin yaralanmadığı bazı parçaların suya yayıldığı belirlendi. Basın konferasında NASA ve Orbital Science temsilcileri patlamada 200 milyon dolarlık mekiğin yok olduğunu ve yer üstü istasyon tesislerinde hasar olduğu belirtiliyor. Fırlatma tamponunda hasarlar olduğunu fakat bazı sistemlerde halen basınç olduğu ve bu nedenle ciddi bir hasar almadığı belirtildi.Buna rağmen kazanın büyüklüğü halen kesin olarak değerlendirilemedi. Ayrıca uzay mekiği işleme tesislerinde problem olmadığı belirtiliyor. İnfilak eden Cygnus ISS'e 2200 kg'lık bir kargo taşıyordu. Bununla beraber Uluslararası Uzay İstasyonu destek olmadan 4-6 ay daha çalışabilir. Ayrıca SpaceX Dragon destek gemisi Çarşamba günü hazırlanmaya başladı. Yeni destek mekiğinin 9 Aralık'ta gönderilmesi planlanıyor . Ayrıca patlamada Planetary Resources'un asteroit madenciliğine başlaması için gereken sırt kargosu da yok oldu. NASA bölgede inceleme yapıyor. Antares roketinin infilakını videodan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-ayin-sadece-karanlik-bolgeleri-degil-gunesli-yerlerinde-de-su-oldugunu-dogruladi/", "text": "NASA'nın SOFIA uçağı ile yapılan gözlemlerde Ay'ın güneş gören yüzeyinde de ilk kez su olduğunu onaylandı. Bu keşif, suyun ayın yüzeyinde geniş bir alanda dağılmış olabileceğini işaret ediyor. Yani Ay'ın sadece soğuk ve karanlık bölgelerinden değil güneşli yerlerinde de su var. SOFIA Ay'daki en büyük kraterlerden biri olan ve güney yarımküresinde konumlanan Clavius Krateri'nden su molekülleri tespit etti. Daha önce Ay'da yapılan gözlemler Ay'ın yüzeyinde bazı hidrojen formları olduğunu gösterse de, bunlar suyun kimyasal benzeri hidroksil ayırt edilemiyordu. İşte bu konumdan alınan numunelerde 100 ila 412 ppm arasında su derişimine rastlandı, yani 1 kübik metrede yaklaşık 250 ml su var. Sonuçlar Nature Astronomy dergisinin son sayısında yayınlandı. Eğer kıyaslama yapacak olursak Sahra Çölü'nde SOFIA'nın tespit ettiğinden 100 kat daha fazla su bulunuyor. Her ne kadar bu miktar oldukça az olsa da, bu susuz ve havasız ortamda suyun nasıl oluşabileceğine dair yeni soru işaretlerinin oluştu. NASA 2024 Artemis programında Ay'a ilk kez bir kadın ve adam yollayarak sürdürebilir insan varlığı oluşturmak istiyor. SOFIA uçan teleskopu sayesinde Ay artık yeni anlamlar taşıyor. 106 inçlik teleskop Dünya atmosferindeki su buharının % 99'undan bağımsız bir irtifada uçarak, Dünya'daki kara teleskoplarının ulaşamayacağı berraklığa sahip oluyor. SOFIA teleskobundaki FORCAST kamerasını kullanılarak su moleküllerine özgü 6.1 mikronluk dalga boyu tespit edildi. Güneşli Clavius kraterinde bu kadar yüksek konsantrasyonda su bulunması gerçekten şaşkınlık yarattı. Daha önce yapılan gözlemlerde ayın güneşli yüzeylerinin tümüyle kuru olduğu düşünülüyordu. SOFIA uçan teleskopu hakkında daha fazla bilgi almak için haberimizi tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-curiosity-gezgini-marsta-azot-buldu/", "text": "Mars'da bir zamanlar hayat olduğuna dair bir kanıt daha bulundu. NASA Merak gezgini Kızıl Gezegen'in toprağında ilk kez azot maddesine rastladı. Curiosity yani Merak anlamına gelen gezgin ayaklı bir laboratuvar olarak tasarlandı. SAM adı verilen bir enstrüman taşıyan gezgin toprak numunelerinde azotun farklı bir formu nitrik oksite rastladı. SAM cihazı aslında dünyada pek çok laboratuvarda kullanılan GC-MS cihazını içeriyor. Bu cihaz gaz kromatografisi kütle spektrometresi tarafından yapılan analizlerde nitrik oksitin yıkılmasıyla oluşan nitratlar, alternatiflerin oranla daha muhtemel bir kaynak olduğunu gösteriyorlar. Nitratlar nitrojen ve oksijen içeren moleküllerdir, DNA, protein gibi biyolojik moleküllerde bulunur. Dünya'da ise azot çoğunlukla atmosferde azot gazı formunda bulunurlar, dünyadaki azot dönüşümünü bitkiler ve azot bakterileri yapar. Bitkiler ve bakteriler azot moleküllerini nitratlara dönüştürerek diğer organizmaların kullanacağı hale getirir. Buna rağmen Mars 'da bu oluşum yıldırımlar ve çarpan meteroitler tarafından da sağlanabilir. Rocknest bölgesinde rüzgarlarla Merak'a taşınılan toz ve kum numunelerinde nitrat bulundu. Tabi kireç taşı tortularında yapılan sondajlarda da bulundu. NASA numunelerin dağılımını inceleyerek, Mars'da milyonda 1100 kısım (1100ppm) derişiminde nitrat dağılımı tespit etti. NASA Mars nitratlarının biyolojik kökene sahip olduğunu düşünmese de, bu moleküllerin bir zamanlar Mars'ta hayat olduğuna dair izlere sahip olması nedeniyle oldukça önemli olduğu belirtiliyor. Bilim insanları Mars'da bulunan nitratların meteorit çarpmalarıyla oluşmuş olabileceğini düşünüyor, bulunan miktarlar bu şekilde gerçekleşmiş olabileceği fikrini doğruluyor, diyor NASA Goddard Uzay Uçuşu Merkezi'nden Jennifer Stern ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-dunyanin-en-soguk-yerini-dogu-antartika-olarak-tespit-etti/", "text": "Son günlerde ülkemizde hava sıcaklıkları gittikçe düşerken, hepimiz kışın ne kadar çetin geçtiğinden bahsetsek de Antartika'da ölçülen sıcaklıkları duyunca -10 0C derece size yazdan bir gün gibi gelebilir. Bilim adamları 1983 de dünyanın en düşük sıcaklığa en ıssız ve uzak yerinin Doğu Antartika' daki buz platosu olduğunu keşfetmişti. Landsat 8 Uydusunun yardımıyla, Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi' nden baş bilim adamı Ted Scambos ve ekibi Doğu Antartika'nın 1000 km genişliğindeki buz ayrımında -92 ila -94 0C sıcaklıklar tespit etti. Yani dünyanın en soğuk yeri 94 0C. -Bölgede NASA' nın Aqua uydusu tarafında 2003- 2013 yılları arasında yapılan ölçümler ve 2013 Güney yarıkürede Landsat 8 uydusu ile yapılan ölçümler dünyanın en soğuk yerinin tespit edilmesinde rol oynadı. Asla bu kadar soğuk bir iklimde bulunmayı istemem ve umarım olmam. Böyle bir ortamda alınan her nefes acı verici olur, bu yüzden nefes alırken boğazın ve ciğerlerin donmaması için dikkat etmek gerekir, diyor Ted Scambos. Daha önceki rekor sıcaklık 21 Temmuz 1983 de Doğu Antartika' da Vostok Araştırma İstasyonu'nda ölçülmüştü. Ayrıca Alaska' da -62 0C, Kuzey Asya' da -68 0C ve Grönland Buz Tabakası'nda -75 0C sıcaklıklar gözlenmişti. Scambos rekor sıcaklıkların 5 ila 10 km'lik paketler ve 2-4 metrelik boşluklar halinde bulunduğunu belirtiyor. Bu boşlıuklar Argus ve Fuji kubbeleri arasında bulunuyor. Buz kubbesi Doğu Antartik Buz Tabakası'nda zirve yapıyor. Antartik bu iki bölge arasında yer alıyor ve Antartik'in tüm rüzgarını alıyor. Açık bir gökyüzü altında soğuk hava daha yoğun olduğundan tepeden aşağı doğru hareket ediyor. Bu soğuk havada boşluklara dolduğunda burayı daha da soğuk yapıyor. 30 yıldan fazladır uydulardan gelen sinyaller sayesinde Antartikada en düşük sıcaklıkların şablonu çıkarılabildi. Kutup Yörüngesi Çevre Uydusunda bulunan Geliştirilmiş Çok Yüksek Çözünürlüklü Radyometre ) sayesinde Scambos düşük sıcaklıklar hakkında geniş bilgi sahibi oldu. Sonrasında ise yeni Landsat 8 uydusundaki sensörler sayesinde bu sıcaklıklar daha detaylı bir şekilde görülebildi. Scambos' un kuşkulandığı bölge aşırı derecede soğuktu. Fakat yüksek irtifada geniş bir çizgide bir kaç nokta düzenli olarak rekor derecede soğuk oluyor. Ayrıca burada düzinelerce bölge pek çok yılda -92 ila -94 0C sıcaklığa düştü. Antartika bu derece soğuk olmasına rağmen, özellikle gökyüzünde bulut olmadığında ısı ve enerji yaymaya devam ediyor. Bu bölgede son derece soğuk olduğundan bilim adamları bu bölgede otomatik istasyonlar ve elektronik sistemler kullanmak istiyor. Fakat bölge o kadar soğuk ki, elektronik sistemler hemen bozuluyor. Ancak uydu yardımıyla sıcaklık ölçümleri yapılabiliyor. Bu bölgede istasyon kurmak yeni nesil soğuğa dayanıklı elektronikler keşfedilmedikçe oldukça zor görünüyor. Videoda Dünyanın En Soğuk Yerinin Animasyonunu İzleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-dunyayi-vuracak-bir-gunes-firtinasini-30-dakika-onceden-tahmin-edebilecegini-one-suruyor/", "text": "Geçmişte güneş fırtınalarının yarattığı manyetik dalgalarının zararını birkaç kez gördük. İşte NASA'dan bilim insanları YZ modelleri kullanarak, güneş fırtınası modellemeleri kullanarak, erken uyarı sistemi geliştirdi. Bu 30 dakika önceden yıkıcı olabilecek bir güneş fırtınasını tahmin edebileceğiz. Eğer Güneş'in konumu ve patlamalar çok güçlü olursa, Dünya'daki bütün elektrik ve iletişim altyapısı çökebilir. Bilim insanları uzun süredir böyle bir yıkımın olabileceğinin farkında olduğundan, bugün Güneş'e dönük ve bir çok uydu var. Bu uydular güneş patlamalarını tespit etmede kullanılabilir. Bu uydulardan bazıları, NASA ekibine veri sağlayan ACE, Wind, IMP-8 ve Geotail uyduları sayılabilir. Ancak herhangi bir yapay zeka araştırmacısının size söyleyebileceği gibi, tahmine dayalı bir model geliştirmek için ona tahmin etmenin ne anlama geldiğini anlatmalısınız. Güneş fırtınası tahmin etmek ayrı bir işken, bir patlama olduğundan Dünya'nın hangi bölgesinin etkileneceğini bilmek ayrı bir problem oluşturuyor. İşte bu nedenle araştırmacılar, yüzeydeki istasyonlardan ve uyduların tespit ettiği fırtınalardan gelen verileri topladı. Bilim insanları daha sonra son zamanlarda neredeyse herkesin kullandığı bir kelime haline gelen derin öğrenme modelini eğitmeye koyuldu. Bu durumda buna DAGGER adını verdiler ve aynı şeyi yapmaya çalışan mevcut tahmine dayalı algoritmalarla karşılaştırıldığında oldukça etkileyici özelliklere sahip. En dikkat çekici olanı hızdaki artıştır. Hindistan'daki Üniversiteler Arası Astronomi ve Astrofizik Merkezi'nden Vishal Upendran liderliğindeki araştırmacılar, algoritmanın bir güneş fırtınası olayının şiddetini ve yönünü bir saniyeden kısa sürede tahmin edebildiğini ve her dakika bir tahminde bulunabildiğini iddia ediyor. . Daha önceki algoritmaların önceki girişimleri çok daha uzun sürüyordu; öyle ki, Dünya'ya bir fırtına çarpmadan önce neredeyse hiç uyarı süresi vermiyorlardı. Zamanlamayla ilgili bu mücadelenin bir kısmı, bir fırtınanın dünyanın herhangi bir yerinde nereden vurabileceğini hesaplamanın hesaplama açısından zor olmasından kaynaklanıyordu. Bu, hızlı tahmin mantığını tüm Dünya yüzey alanı için gerçekleştirebilen DAGGER için bir başka ileri adımdır. Bu tür tahminleri yerel olarak yapmak son derece önemlidir; bir güneş fırtınasının Dünya'yı vurabileceği herhangi bir zamanda, genellikle gece olarak adlandırdığımız bir durumda, dünyanın yarısı gezegenin tüm kütlesi tarafından korunacaktır. Bu tahmin hızı ve bu tahminleri tüm dünyaya uygulama yeteneği, DAGGER'ı güneş fırtınalarından kaynaklanan potansiyel tehlikeleri tahmin etme ve bunlara doğru şekilde yanıt verme konusunda önemli bir ileri adım haline getiriyor. Ve Güneş, 2025'te 11 yıllık güneş döngüsünün zirvesine ulaşacak ve bol miktarda veri toplamak için tam zamanında açık kaynaklı bir platform başlatılacak. Bu, kamu hizmetleri ve iletişim şirketlerine, en şiddetli hava koşulları gelmeden önce DAGGER'ı tehdit değerlendirme sistemlerine entegre etmeleri için birkaç yıl veriyor. Burada, ABD'nin orta batısındaki kasırga uyarı sirenlerine benzer deli gibi öten sirenler olmasa da, en azından doğru insanlar tehlikenin farkına daha önce olduğundan daha hızlı bir şekilde ulaşacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-gunese-en-yakin-gezegen-merkur-de-su-buldu/", "text": "Güneş' e en yakın gezegen Merkür' de buzullar halinde su bulunduğu açıklandı. Bu gezegen Güneş' e en yakın gezegen olduğundan 1 yılını 88 günden az bir sürede tamamlayabiliyor. Messenger- uzay aracının yaptığı analizler sayesinde, NASA Güneş ışınlarını çok az alan Merkür' ün kuzey kutbunda yüksek miktarda su bulunduğunu belirtti. Bu keşif sayesinde su içinde organik bileşenler bulunabilme ihtimalini arttırdı. Keşif NASA,MIT ve Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi' nin ortak çalışmaları sayesinde yapıldı. Aslında bu keşif çok yeni değil. Çünkü 1990 larda bilim adamları Merkür' ün kutuplarındaki parlaklıkların buz olabileceğini işaret etmişti. Bu tespitlerde radar kullanılmıştı. Fakat bugünkü analizlerde lazer altimetre de kullanıldı. Messenger uydusunun yaptığı ölçümler pek çok bilimsel hesaplamaya dayanıyor. Daha önce radarla belirlenen parlak bölgeler bugün lazer altimetreyle karşılaştırıldığında Merkür' ün kuzey kutbunda iki kraterin özellikle parlak olduğu görüldü. Bu bölgeler hem radarda , hem lazerde buzun yansımasına işaret ediyor. Bu kraterler kuzey yükseltilerinde bulundu. Buna rağmen, bu kraterlerin güney bölümleri de radarda parlak gözüküyor. Fakat bu bölgeler lazer altimetrede karanlık gözüküyor. Suyun göktaşlarıyla Merkür' e gelmiş olabileceği belirtiliyor. Merkür' deki su miktarı öyle azımsanacak kadar da değil. Miktarın 100 milyar ile 1 trilyon ton arası olabileceği belirtiliyor. Özellikte Merkür gezegeninin 85 derece kuzey enleminde buzlar halinde donmuş su gözlenirken, 65 derece kuzey enleminde ise daha az su olduğu belirtiliyor. Güneş ışığı almayan kuzey kutup bölgelerinde ise sıcaklık -180 santigrat dereceye kadar düşebiliyor. Buzun 0,46 metre ila 19,8 metre derinlikte olabileceği düşünülüyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür, Güneş Sistemi'ndeki 8 gezegenin en küçüğü. Dünya'nın üçte biri büyüklüğündeki Merkür'ün çapı, 4 bin 880 kilometre. Dünya'dan sonra Güneş Sistemi'ndeki ikinci en yoğun gezegeni olan Merkür'ün demir çekirdeği gezegenin kütlesinin yüzde 60'ından fazlasını oluşturuyor. Merkür'ün yüzeyinde sıcaklık, 425 ila eksi 180 derece arasında değişiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-insight-lander-26kasim-marsa-iniyor/", "text": "26 Kasım Pazartesi NASA InSight uzay aracını Mars'a indirdi. İniş için geçen süre yaklaşık yumurta haşlamak için geçen süreyle aynı. Güneş sisteminde yaklaşık 7 aydır Mars'a doğru yol alan uzay aracı Elysium Planitia düzlüklerine indi. Dünya'dan 146 milyon km uzakta gerçekleşen bu iniş NASA tarafından uzun süredir bekleniyordu. NASA Jet İtki Laboratuvarları Pasadena, Kaliforniya'da Insight ekibi ve Lockheed Martin Space tarafından takip edilen uzay aracı, özel bir harekat dizilimi yapılarak önceden programlandı. Önemli kilometre taşlarından biri olan deneysel Cube One uzay aracı sayesinde Insight ve dünya arasında güvenilir iletişim kuruldu. InSight mühendislik verileri için iniş sürecinde ana iletişim yolu NASA'nın Mars Yörünge Kaşifi ve Mars Odyssey'dir. Bu verilerin, inişten birkaç saat sonra kullanıma sunulmaya başladı. InSight uzay aracı mekanik bir köstebek kullanarak Mars yüzeyinden 5 metre derine inecek ve iç sıcaklığı ölçecek, sismometre ile depremleri görecek, meteor çarpmalarının kızıl gezegeni ne kadar salladığını inceleyecek. Gerçekten çok yeni bir görev üstleniyor. Eğer her şey yolunda giderse MarCO uzay aracının verileri alıp işlemesi birkaç saniye alacak ve verileri ışık hızında dünyaya iletecek. Mars'tan Dünya'ya tek taraflı sinyal verisinin ulaşması 8 dakika 7 saniye sürüyor. Aşağıda listelenen süreler JPL 'e sinyalin ulaştığı gerçekleşen dizilerdir. - 22:40 TS (2:40 EST) Mars görevi için seyir aşamasından ayrılma - 22:41 TS (2:41 EST) Atmosferik giriş için uzay aracını düzeltme - 22:47 TS (2:47 pm EST) Giriş, iniş ve iniş aşamasına başlayan yaklaşık 12.300 mil / saat (19.800 kph) atmosferik giriş - 22:49 TS (2:49 EST) Koruyucu ısı kalkanı tepe ısısı yaklaşık 2.700 F'ye (yaklaşık 1.500 C) ulaşır. - 15 saniye sonra Yoğun ısınma ile birlikte aşırı yavaşlamaya bağlı olarak, radyo sinyallerinde geçici kesintiler olacak. - 22:51 TS (2:51 EST) Paraşüt açılımı - 15 saniye sonra Isı kalkanından ayırma - 10 saniye sonra Sondanın üç bacağı açılır - 22:52 TS (2:52 pm) Yere olan mesafeyi algılayacak olan radarın açılımı - 22:53 TS (2:53 EST) İlk radar sinyali alımı - 20 saniye sonra Arka kabuktan ve paraşütten ayrılma - 0,5 saniye sonra Ters iticilerveya iniş motorları ateşleniyor. - 2.5 saniye sonra İniş takımının iniş için uygun yönelime girmesi için yerçekimi dönüşü başlangıcı - 22 saniye sonra InSight yumuşak inişi için sabit bir hızla (17 km / s'den 5 mil / saat ila 27 km / saat) yavaşlamaya başlar. - 22:54 TS (2:54 pm EST) Mars yüzeyine iniş - 00:01 TS (3:01 pm EST) InSight'ın X-band radyodan doğrudan Dünya'ya geri döndüğü, InSight'ın hayatta olduğu ve Mars yüzeyinde çalıştığını gösteren Bip sinyali - Saat 23:04 TS 'den (03:04 EST) Mars yüzeyindeki InSight'tan ilk görüntü - 6:35 pm'den daha erken değil TS (8:35 EST) InSight'ın güneş pillerinin konuşlandırıldığını ve NASA'nın Mars Odyssey yörünge aracından alınan görüntüyle onaylanma."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-iris-uzay-araci-gunesin-atmosferine-iliskin-inanilmaz-veriler-sagladi/", "text": "NASA'nın Arayüzey Bölgesi Görüntüleme Spektrografı bilim insanlarına güneş atmosferinin neden yüzeyden daha sıcak olduğuna dair 5 yeni bulgu sağladı. Böylece Güneş'ten nasıl parçacıkların aktığına ve bu parçacıkların nasıl güneş patlamalarında hızlandığına ilişkin veriler elde edildi. Yeni veriler sayesinde bilim insanları dünyamıza en yakın yıldızın enerjiyi nasıl yüzeyine aktardığı ve güneş olaylarının dünyada ve uzaydaki teknolojik altyapıyı nasıl etkilediğini anlayacaklar. Elde edilen bulgular Science dergisinde yayınlandı. Bu verilerle güneş bölgesinin , önce düşünüldüğünden daha karmaşık olduğunu anlaşılıyor. IRIS'den elde edilen bilgileri diğer Heliofizik görevlerinden elde edilen verilerle birleştirdiğimizde, güneşin ve güneş sisteminin etkileşimlerinin anlamada büyük bir ilerleme kaydetmiş olacağız, diyor Washington NASA İdare Merkezi'nden Geçici Direktör Jeff Newmark. Elde edilen ilk sonuç güneş atmosferinin hemen altında daha önceki mekikler tarafından gözlenen ısı paketlerinin sıcaklığının 93,3333 0C derece olduğuydu.Bilim insanları bu paketlerin aynı solar ısı bombaları gibi davrandığını , çünkü bunların kısa sürede salınan enerji miktarları olduğunu belirledi. Bu gibi umulmadık ısı kaynaklarını tespit etmekle, güneş atmosferinin nasıl ısındığını daha derinden inceleyebiliriz. İkinci bulgu ise IRIS 'in ara yüz bölgesinde gözlemlediği küçük solar materyal döngülerine dayanıyor. IRIS tarafından elde edilen eşsiz çözünürlükteki verilen solar atmosferin nasıl enerjize olduğunu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. IRIS gözlemlerinden elde edilen üçüncü bulgu ise solar aktif bölgelerde ilk kez mini tornadolar benzeri yapılar görüldüğünden araştırmacıları hayrete düşüren bir bulgu.Bu tornadolar 19 km hızla hareket ederek kromosfere yayılıyorlar, yani yüzeyin hemen üstündeki ara bölgede yer alıyorlar. Bu tornadolar güneşin koronasına milyonlarca derecelik güç sağlayacak bir mekanizma oluşturuyorlar. Bir diğer bulgu sayesinde güneş rüzgarlarının kökenindeki yüksek hızlı akışın nasıl sağlandığına ilişkin bir kanıt sağlıyor. Bu jetler koronal deliklerden ateşlenen plazma şelaleri gibi, güneş atmosferindeki daha düşük yoğunluktaki maddelerden ve tipik olarak güneş rüzgarlarının kaynağı olabileceği düşünülüyor. Sonuncu veri ise koronaya ilerleyen nano patlama etkilerini açıklamaya dayalı. Büyük güneş patlamaları manyetik yeniden bağlanma mekanizmasıyla başlatılıyor. Manyetik alanlar çakışarak patlayarak yeniden diziliyor. Bu nedenle uzaya sıklıkla ışık hızına yakın hızlarda parçacıklar yayılıyor. Nano patlamalar uzun süredir koronal ısınmayla olan bu patlamaların küçük versiyonları olarak düşünülüyordu. Fakat IRIS gözlemleri nano patlamalarla üretilen yüksek enerjili parçacıkların kromosfere ilk kez çarptığını ve bunların ayrı olaylar olduğunu gösterdi. IRIS gözlemleriyle güneşte ilk kez bu kadar detaylı incelemeler yapılıyor. Bu sonuçlar gittikçe daha şaşırtıcı olmaya devam edecek gibi gözüküyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-kepler-gorevinde-715-yeni-gezegen-kesfetti/", "text": "NASA Kepler görevinde bulunan bilim insanları 715 yeni gezegen keşfedildiğini açıkladı. Yeni tanımlanan 305 yıldızın etrafındaki gezegenler aslında güneş sistemindeki gezegenlere benziyor. Bu gezegenlerin % 95 Neptün' den daha küçük yani Dünya'nın 4 katı büyüklükte bulunuyorlar. Kepler görevinde keşfedilen bu gezegenler sayesinde yeni keşfedilen dış gezegenlerin sayısında önemli bir artış oldu. Kepler araştırma ekibi çokluk doğrulaması yaparak, olasılık mantığı tekniğini kullanarak yaşanabilir gezegenleri ayırıyor. Kepler 150,000 yıldızı gözlemlerken, bunların sadece bir kaç bininde yaşanabilir gezegen adayları var. Yapılan dikkatli çalışma sonucu 715 yeni gezegen onaylandı. Nasa Bilim Görevi Direktörü misafir yönetici John Grunsfeld, Kepler ekibi gezegen avında bizi şaşırtmaya ve heyecanlandırmaya devam ediyor. Bu gezegenlerin bazıları bizimkine benziyor ve James Webb Uzay Teleskopu'nun analizi sayesinde gelecek vaat ediyor diyor. Keşfedilen gezegenlerin dördü Dünya'dan 2,5 kat küçük ve güneşlerinin yaşanabilir bölgesinde bulunuyor. Yaşanabilir bölgede bulunan gezegenlerde yüzey sıcaklığı sıvı halde su bulunacak şekilde uygun olabiliyor. Dünya güneşe göre tam olarak yaşanabilir bölgede olduğundan yaşam oluşması için en uygun şartlara sahip. Yaşanabilir bu gezegenlerden biri Kepler-296f güneşimizden %55 daha parlak daha parlak bir yıldızın yörüngesinde bulunuyor. Dünyanın iki katı büyüklükteki gezegenin ise helyumlu bir gezegen mi yoksa okyanuslarla kaplı olup olmadığı bilinmiyor. Araştırmada çoklu gezegen sistemlerinde yörüngelerin düz ve dairesel olduğu yani klasik atom görüşüne benzemediği anlaşılıyor. Keşifler arttıkça güneş sistemine benzer sistemlerin sayısında artış oluyor. Son yapılan keşfe göre güneş sisteminde 1700 civarı gezegen keşfedildi . 2009 Mart'ta başlayan Kepler görevi Dünya benzeri gezegenlerin bulunmasını amaç edindi. 3600 gezegen adayından 961 tanesi iyi olarak değerlendiriliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-kuantum-plazma-motorunu-test-etti-ise-yariyor/", "text": "NASA'dan bilim insanları tarafından geçtiğimiz sene yürüttükleri çalışmada inanılmaz gözüken bir uzay motoru tasarımını denediler. İşe yaramaz gözükse de sonunda pek çok farklı tasarım içinden NASA Amerikan yapımı Cannae Drive adı verilen bir sürücüyü test etti. Momentumun korunumu yasasına aykırı gözüken bu cihaz sadece elektrik kullanıyor. Motorun çalışmayacağı düşünülürken motorun çalıştığı görüldü. Sürücüye destek verenler motora mikrodalga iticileri veya kuantum plazma iticileri gibi isimler verirken , çoğu insan da anormal itki cihazı diyor. Eğer NASA bu motoru devreye alırsa yıldızlar arası yolculuklar mümkün kılınabilir. NASA' nın ilk test sonuçlarına göre 30 ila 50 mikronewton arası itiş gücü sağlıyor. Yani bugün denenen iyon iticilerin nerdeyse 1000 de biri gücünde. Fakat iyon sürücülerini çalıştırmak için halen yakıt gerekirken, yeni motorlar kendi yakıtını kendi üretiyor. Mikrodalga itici üretici firma ise NASA'nın testte hata yaptığını ve cihazın itiş gücünün normalde çok daha düşük okuduğunu iddia ediyor. Eğer bu teknoloji onaylanırsa pratik getirileri oldukça fazla olacak. Bu sayede güneş panelleri iticilerin ihtiyaç duyduğu elektriği sağlayarak sürekli ama düşük bir itiş yaratarak uzun vadede oldukça karlı olacak. Bu sayede uyduları yörüngede tutmanın maliyeti düşecek ve uzay gemileri daha hızlı yolculuk edebilecek. Warp sürücüsü ile tanınan Harold White bu sayede Erboğa takım yıldızında bulunan Dünya'ya en yakın ikinci yıldız Proksima Centauri'ye 30 yılda varılabileceğini belirtiyor.Aradaki mesafe ise 4.22 ışık yılını temsil ediyor. Tabi bu arada rölativistik hızlara ulaşılacağından her şey tahmini. NASA bu konu hakkında çok konuşmak istemese de sürücü üreticileri iticinin nasıl çalıştığı hakkında hipotezler üretiyor. Klasik fiziğin bittiği yerde kuantum fiziği başlıyor. Fiziksel imkansızlardan biri de sürekli hızlanan negatif kütleli fotonlar . Buna rağmen kuantum olasılıksızlıkları hep kuantum seviyesinde kalsa bile , bir atom diğerine geçebilse de halen engeli atlayamaz. Kuantum vakum dalgalanmaları adı verilen uzay boşluğunda her an oluşan parçacıklar yaratarak , bu kısa ömürlü parçacıklar yararlı bir şekilde kullanılabilir. Böylece bu motorlar kendi yakıtlarının kendileri yaratıyorlar. Bu iticiler bu sanal parçacıkları plazmaya çevirerek, sanki konvansiyonel bir yakıt gibi dışarı püskürterek ilerliyor. Kuantum yakıtı iticinin reaksiyon bölgesinde anlık olarak oluşuyor, böylece toplama ve enjeksiyon düzeneğine gerek kalmıyor. Her şeyi hesaba kattığınızda baya bir heyecanlanmamak elde değil. merhaba oğuz bey çok güzel elinize sağlık, bende gökyüzü gözlemciliği fizikle ilgili makaleler boş zamanlarımda yeni icatlarla ilgili projeler üzerine çalışıyorum.1- kuantum motoruyla ilgili ülkemizde herhangi bir çalışma varmı, 2 sesle çalışan robot kontrol ünite otomasyon veya yazılımı varmı. Türkiye'de uzay mühendisliğiyle ilgili çalışmalar oldukça kısıtlı .Bu nedenle kuantum motoru sadece bir hayal.Sesle çalışan robot devreleri oldukça basit devreler. Lego Mindstormslar ile bu türden robotları yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-marsda-sivi-halde-su-bulundugunu-onayladi/", "text": "NASA Mars'ta elde ettiği gözlemlerin sonucunda gezegende su bulunduğunu onayladı. RSLler verileri gereği gezegende su bulunduğunun onaylanması gelecekteki Mars görevleri ve belki de İnsan Mars kolonilerinin yaşamı için gerekli ortam kurulabilecek. İlk 2010'da keşfedilen RSL'ler Mars yüzeyinde aktif su akıntıları olabileceğini ilişkin teorilerin kurulmasına neden oldu. Hale Krateri'nden gözlenen koyu hatlar , tepeden akan su akıntıları olabileceğini gösterdi. Akan su teorisinde RSL görünümü gibi faktörlere bağlı olarak , ılıman mevsimlerde( -23 C) su akıntıları olabileceği düşünülüyordu. Buna rağmen bugüne kadar yapılan gözlemlerde kanıt yetersizliğinden dolayı RSL'lerin su akıntıları olup olmadığı kanıtlandı. Fakat Mars keşif uydusundan alınan son veriler ışığında Kızıl gezegende eğimli bölgelerde mevsimsel su akıntıları olabileceğine dair güçlü kanıtlara ulaşıldı. Mars keşif uydusunda bulunan , Kompakt Keşif Görüntüleme Spektrometresi'nden alınan ışık absorbsiyon karakteristikleri perkloratların varlığına işaret etti. Elde edilen analiz sonuçları magnezyum perklorat,magnezyum klorat ve sodyum perklorat karışımından oluşan akıntılara işaret ediyor. Mars'da yaşam arayışından baktığımızda suyu takip etme ilkesine dayalı olarak, uzun süredir su varlığına ilişkin şüphelerimiz şu an doğrulandı. Mars'ta tuzlu da olsa akan suyun bulunması gerçekten önemli bir gelişme, diyor NASA Bilim Görevi Direktörlüğü Yöneticilerinden John Grunsfeld. 28 Eylül'de Nature Geoscience'de yayınlanan makalede bu eğimlerde hidratlı tuzların tespit edilmesinde suyun hayati bir önem taşıdığı belirtildi. Şu an en önemli teoriye göre sulanma adı verilen proses nedeniyle perkloratlar atmosferik suyu emerek, Mars'daki atmosfer yeterli neme eriştiğinde, bu tuzlar atmosferik suyu çözünürlüğe ulaşana kadar absorbluyor ve sonunda tuzlu bir çözelti oluşturuyor. Tabi bildiğimiz sodyum klorürlü çözeltiler gibi değil. Çünkü çözünen kimyasal tuz normalde insan yaşamı için oldukça zehirli. Fakat buharlaştırarak su elde etme imkanı var. Tuzlu su karışımının -70 C sıcaklıkta donduğu ve akıntının büyük kısmının yüzey altı olduğu düşünülüyor. Ayrıca bu tuzlu su çözeltisi nedeniyle yüzey mikrobiyal bir yaşamın olma ihtimali oldukça yükseldi. Büyük olasılıkla Mars'ta yaşıyan mikroorganizmalar mevcut. Gelecek görevlerde Dünya dışı yaşamın araştırılması için Mars ideal bir hedef anlamına geliyor. Ayrıca şu an Mars'da bulunan Curiosity gezgininin bu akıntılara yollanarak bazı deneylerin yapılması da mümkün. Yine de Curiosity'nin umarım nükleer pili bitmez. Çünkü bu saf su değil, yoğun bir perklorat çözeltisi içerdiğinden dolayı Raoult yasası gereği suyun çok daha düşük sıcaklıklarda donması ve kaynama noktasının yükselmesi gerekiyor. Mars'a gidecek astronotlar bu çözeltiyi ısıtarak suyu buharlaştırarak su elde edebilir, perkloratlardan da oksijen elde edebilir. NASA bu yeni keşifler Mars'da insan yaşamının çok daha mümkün olabileceğini düşünüyor.,"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-moxie-enstrumaniyla-mars-atmosferinden-oksijen-uretmeyi-basardi/", "text": "NASA'nın Perseverance gezginindeki MOXIE enstrümanıyla Mars'da oksijen üretmeyi başararak, bir ilki gerçekleştirdi. Mars atmosferinin karbon dioksit zengini ince atmosferinden oksijen üretmek için MOXIE aygıtı kullanıldı. Mars görevlerinde ilk kez denenen prototip MOXIE aygıtı, 20 Nisan 2021'de (60.Mars Solu) oksijen üretme deneyini gerçekleştirdi. MOXIE teknolojisi sayesinde bilim kurgu gerçeğe dönüşüyor. Mars atmosferinden elde edilecek oksijen, astronotlar ve Mars roketlerinin ateşlenmesi için kullanılacak. Mars'daki karbondioksiti oksijene dönüştürmek kritik birincil bir adımdır. MOXIE'nin halen yapılacak çok işi olsa da teknolojinin demonstrasyonu bir gün insanların Mars'da yaşayabilmesi açısından umut vadediyor. Oksijen sadece solumak için değil, roket iticilerin oksijene bağımlılığı açısından oldukça önemlidir diyor STMD yönetici yardımcısı Jim Reuter. Ayrıca MIT Haystack Gözlemevi'nden MOXIE baş araştırmacı Michael Hecht, roketler veya astronotlar oksijenin anahtar olduğunu söylüyor. Yakıtı yakmak, ağırlıkça daha fazla oksijene ihtiyaç var. 4 astronotu Mars' a yollamak için 7 metrik ton roket yakıtı gerekirken, 25 metrik ton oksijen gerekiyor. Buna karşın, astronotların Mars'ta yaşaması ve çalışması için gereken oksijen miktarı daha az. Astronotların bir yılda Mars yüzeyinde harcayacağı oksijen 1 metrik ton kadar olacaktır, diyor Hect. Tabi ki Dünya'dan Mars'a 25 metrik ton oksijen taşımak çok zorlu bir iş olduğundan, 1 tonluk bir oksijen üreteci taşımak pratik bir çözüm olacaktır. Mars atmosferinin %96'ı karbondioksitten oluşuyor. MOXIE oksijen atomlarını, karbon dioksit moleküllerinden ayrıştırıyor. Atık ürün olarak da insanlar için zehirli olan karbon monoksit gazı ortaya çıkıyor. Fakat bu miktarlar atmosfer için çok az olduğundan, endişelenecek bir şey yok. Dönüşüm prosesi için yaklaşık 800 C sıcaklığa çıkmak gerekiyor. MOXIE ünitesinde ısıya dayanıklı maddeler oluşuyor. 3 boyutlu yazıcıda basılan nikel alaşımlar kullanılarak gazların ısıtılması ve soğutulması sağlanırken, hafif uzay malzemesi aerojel sayesinde ısıyı muhafaza etmek mümkün oluyor. Ayrıca MOXIE'nin dışını kaplayan ince altın kaplama sayesinde, kızılötesi ısı yansıtılıyor ve Perseverance'daki diğer cihazların zarar görmesi engelleniyor. MOXIE'nin oksijen üretimi yaklaşık 5 gram olarak gerçekleşti bu da bir astronot için 10 dakikalık solunabilir oksijene denk geliyor. MOXIE bir prototip ve saatte 10 gram kadar oksijen üretebiliyor. Bu teknolojinin demonstrasyonu sayesinde, Mars'ta oksijen üretilebileceği kanıtlanmış oldu. MOXIE'nin yaklaşık 1 Mars yılında(2 dünya yılı kadar) 9 kez daha oksijen ayrıştırması bekleniyor. Oksijen üretimi değişken atmosferik koşullar ve iklime göre değişiyor. Farklı çalışma modları denenerek cihazın operasyonu sağlanacak. MOXIE'yi başka bir gezegende oksijen üreten ilk cihaz olarak görmemek lazım. Aynı zamanda dünyadan dışındaki bir ortamdaki bileşenleri kullanarak, gelecekteki görevlere yardım edecek türünün ilk örneği olacak teknolojidir, STMD teknoloji direktörü Trudy Kortes. Bu yeni gezgin için tasarlanan bir çok cihaz, kızıl gezegeni insan keşfine hazırlamak için deneysel adımlar niteliğindedir. Perseverance MOXIE cihazının amacı gezegenin atmosferinden % 0,2 'den az olduğu düşünülen oksijeni üretmektir. Uzay görevleri için oksijenin taşınması, ağır bir yüktür. Uzay araçlarında Mars'a oksijen taşıyacak kadar büyük bir yer olmadığından, Mars'daki oksijen yetersizliği problemi MOXIE deneyiyle çözülebilir. Yaklaşık bir araba aküsü boyutundaki bu cihaz, 2030'larda gönderilecek büyük cihazın sadece 100'de 1'i büyüklüğünde bir prototiptir. Aynı ağaçlar gibi MOXIE cihazı da, atmosferden CO2 alarak, O2'ye dönüştürecek. Normalde cihaz elektrokimyasal olarak karbondioksit moleküllerini, oksijen atomu ve karbon monoksit molekülüne parçalar ve sonra oksijen atomları birleşerek, oksijen molekülüne dönüşür. Cihazın ürettiği oksijen saflığının % 99,6 olduğu belirtiliyor. MOXIE gezegen atmosferine solunabilir oksijen ve karbonmonoksit salacak. Gelecekteki büyük çaplı makineler ise oksijeni tanklarda depolayacak ve insan kullanımına sunacak. Ayrıca roketler için kullanılabileceği belirtiliyor. MOXIE'den Michael Hecht'e göre karbonmonoksitin toksisitesi için endişelenmeye gerek yok. Gaz tekrar Mars atmosferine karışsa da, pek bir değişim yaratamayacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-muhafiz-dunyaya-carpma-olasiligi-yuksek-asteroitler/", "text": "Potansiyel tehlikeli cisim yörüngesi Dünya'nın yakınlarından geçen ve Dünya'ya çarpma olasılığı olan asteroit veya kuyruklu yıldız benzeri cisimlere verilen isimdir. Bu haberimizde NASA verilerine dayanarak, bugüne kadar tespit edilen çarpma olasılığı en yüksek potansiyel tehlikeli cisim listesini yayınladık. Bu gök cisimleri Dünya ile minimum yörüngesel kesişim uzaklığı 0,05 au(19,5 ay uzaklığı) olan ve mutlak büyüklükleri 22 veya daha parlak cisimlerdir. Önümüzdeki 100 yıl boyunca bilinen potansiyel tehlikeli cisimlerin % 98'sinin çarpışma tehlikesi yoktur. Bu tehlikeli cisimlerin birkaçı kuyruklu yıldızdır. 2020 Ocak ayı itibariyle tespit edilen 2,044 PHA'nın (% 9 dünya yakınından geçen) 157'sinin çapının 1 km'den daha fazla olduğu düşünülmektedir. Keşfedilenlerin çoğu Apollo asteroitiyken (1,730), bir kısmı da Aten(171) asteroitidir. Ancak 35 metreden daha büyük asteroitlerin bir şehre veya kente zarar verebileceği söyleniyor. Buna rağmen çoğu küçük asteroit iyi tespit edilememektedir. Çünkü genelde asteroitler genelde parlaklık ve mesafeyle tespit edilebilir , doğrudan ancak radar gibi araçlarla gözlenebilir. Bu nedenle NASA ve JPL daha pratik ölçümler için mutlak büyüklük kullanır. Asteroitin tespiti için mutlak büyüklüğünün 22.0'dan daha büyük olması gerekiyor. NASA'nın Sentry yani muhafız sistemi 2002'de devreye alınan otomatize edilmiş bir sistemdir.Dünya'nın bir çok yerinden asteroitlerin izlenmesine dayanıyor. JPL merkezinde NEO merkezi CNEOS tarafından yönetilmektedir. Sürekli mevcut asteroit kataloglarını izleyerek önümüzdeki 100 yılda gerçekleşebilecek potansiyel çarpışmaları tespit eder. Herhangi bir tehlike tespit edildiğinde sonuçlar analiz edilerek Near Earth Object Program'ında yayınlanır. Sentry Sistemi'ni inceleyerek çarpışma olasılığı en yüksek ve özel öneme sahip gök cisimlerini sıraladık. Aşağıdaki tabloda bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-next-iyon-itki-motoru/", "text": "NASA' nın Evrimsel Xenon İyon İtki Motoru 43,000 saat aralıksız çalışarak Glenn Araştırma Merkezi Elektrik İtki Laboratuvarı' nda bir rekor kırdı. 7 kilowatt'lık itki motorunun gelecekte kimyasal roketlerin pratik olmadığı uzay görevlerinde , uzay mekiklerine yol aldırması planlanıyor. İyon itki teknolojisi aslında 1960' larda mühendislikte merak uyandıran ve Star Trek' te kullanılan karizma bir isim. Bu teknolojide yakıt tüketmek yerine, güneş panellerinden elde edilen elektrikten veya nükleer enerjiden yararlanılarak iyon itkisi ile elektrik üretiliyor. Bu teknoloji elektriği molekülleri iyonlaştırmak için kullanıyor ve katotta elektrostatik olarak hızlandırıyor. Moleküller motorun arkasına doğru fırlatılarak itiş sağlanıyor. Bu kulağa oldukça basit gelse de bu iyon itişi şimdilik o kadar küçük ki, bir jetonun ağırlığı kadar. Fakat iyon itişi kimyasal roketlere göre 10 ila 12 kat daha verimli ve daha uzun süre çalışabiliyor. Kimyasal roketler birkaç dakika ateşlenebilirken, iyon iticiler saatlerce çalışabildiğinden, bu ufak itiş derin uzay görevleri için hıza oldukça katkıda bulunabiliyor. NEXT iyon itki motoru ise NASA ' nın en son geliştirdiği motorlardan biri. 7 kilowatt güç daha önce Dawn uydusunda kullanılan iyon iticiye göre iki kat daha güçlü. Ayrıca bu yeni tasarım daha sade, hafif ve verimli tasarlandığından daha dayanıklı. İyon itiş motorunun 43,000 saat aralıksız çalışması nerdeyse 5 yıllık bir operasyon süresine denk ve sadece 770 kg zenon yakıtı harcıyor. NEXT iyon itki motoru böylece 30 milyon Newton saniye toplam itki sağlayabiliyor. Sonuç olarak, NEXT iyon itki motoru uzayda bir mekiği çok hızlı bir şekilde uzaklara götürebilir. bu iticilerin ana kaynağını Rubidyum olduğu söyleniyor ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-nin-nustar-uzay-araci-ilk-10-supermasif-kara-delik-tespit-etti/", "text": "NASA' nın kara delik avcısı uzay aracı NuSTAR ilk 10 süpermasif kara deliğini kaydetti. NuSTAR' ın tesadüfen yaptığı bu keşif IC 751 galaksisinin sol tarafında tespit edildi.Okul otobüsü uzunluğundaki anteni sayesinde en yüksek enerjili X ışınına odaklanan teleskop hayli detaylı resimler verebiliyor. 2 yıllık görev süresince yüzlerce yeni kara deliğin keşfedilmesi bekleniyor. Dünyadan 0,3 ile 11,4 milyar ışık yılı uzaktaki galaksilerin kalbinde yatan kara delikler gazdan oluşan kalın disklere sahip. Kara delikleri şans eseri keşfettik. Bilinen hedeflere bakarken arka planda düzensiz bir şekilde yerleşmiş kara delikleri gözlemledik, diyor NuSTAR ekibinden araştırma baş yazarı David Alexander. Bununla beraber görev boyunca tesadüfen başka kara deliklerin de keşfedebileceği düşünüyor. Bu 10 karadelik tespit edildikten sonra NASA' nın Chandra X-Ray Gözlemevi ve ESA XMM-Newton uydularında bulunan veriler karşılaştırıldı. Bu teleskoplar düşük enerjili X ışınını tespit edebiliyor. Karşılaştırmadan sonra bulunan objelerin önceden tespit edildiği anlaşıldı. Fakat NuSTAR keşfinden sonra bile bu objeler daha yakın inceleme gerektiriyor. Astronomlar X- ışını spektrumundan elde ettikleri gözlemleri birleştirerek kara deliklere ilişkin gizemleri çözmek istiyorlar. Örneğin, kara delikler evrenin ne kadarını oluşturuyor. Kara deliklere ilişkin ilk gözlemler 1962' de başladı. İlk olarak gökyüzüne yayılan X ışınlarının kaynağının uzaklardaki kara delikler olduğu anlaşıldı İşte NuSTAR bize kara delik popülasyonları tespit etme ve anlamada yardımcı olacak. NuSTAR X-ışını arka planındaki X-ray ışımasını saptamak için tasarlandı. Asıl misyonu ise ışığın nasıl üretildiğini keşfetmek. Ayrıca NuSTAR kalın gaz bulutlarının arkasına gizlenmiş süper büyük kara delikleri tespit edebilecek. Önceki gözlemler dev karadeliklerin devasa galaksilerde bulunabileceğini gösterdi. NASA' nın Geniş Alan Infrared Araştırma Keşifçisi ya da diğer adıyla WISE ve Spitzer misyonlarından elde edilen bilgiler ışığında kara deliklerin eksik parçaları tamamlanarak, onlara ev sahipliği yapan galaksilerin kütleleri ölçülebilecek. NuSTAR yeni karadelikler ve Samanyolu' nda egzotik cisimler keşfedebilir. - D. M. Alexander, D. Stern, A. Del Moro, G. B. Lansbury, R. J. Assef, J. Aird, M. Ajello, D. R. Ballantyne, F. E. Bauer, S. E. Boggs, W. N. Brandt, F. E. Christensen, F. Civano, A. Comastri, W. W. Craig, M. Elvis, B. W. Grefenstette, C. J. Hailey, F. A. Harrison, R. C. Hickox, B. Luo, K. K. Madsen, J. R. Mullaney, M. Perri, S. Puccetti, C. Saez, E. Treister, C. M. Urry, W. W. Zhang, C. R. Bridge, P. R. M. Eisenhardt, A. H. Gonzalez, S. H. Miller, C. W. Tsai. The NuSTAR Extragalactic Survey: A First Sensitive Look at the High-energy Cosmic X-Ray Background Population. The Astrophysical Journal, 2013; 773 (2): 125 DOI: 10.1088/0004-637X/773/2/125"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-orion-ucus-testi-ve-mars-yolculugu/", "text": "Fırlatış 4.12.2014 Saat 14: 05'de olacaktı. ırlatış hava koşulları ve yakıt problemi nedeniyle iptal edildi.Ağır Delta IV Ağır roketi insansız Orion uzay aracını Dünya'nın 5793 km üzerine çıkararak, sonrasında Pasifik'e bırakacak. Orion astronotları derin uzaya taşımak için tasarlanmış ve sonrasın Mars'a götürecek yeni uzay aracının ismi. Fırlatma 5 Aralık 2014 14:05'de başarıyla gerçekleşti. Ayrılmalar başarıyla gerçekleşiyor. Uzak olmayan bir gelecekte Mars'ta ilk insan adım atacak. NASA Mars Yolculuğu ABD Florida Kennedy Uzay Merkezi'nden Kırmızı Gezegen'e gidecek ilk insanların Orion uzay mekiğiyle taşınmasıyla başlayacak. Mars'a ilk insanlı yolculuk gerçekten bir adanmışlık ve kabiliyet meselesi. Bu yolculuk risklerine değecektir. Mürettebatsız ilk uçuş testi 4 Aralık Perşembe günü yapılacak. Orion , 1960 ve 1970 Apollo görevlerinden beri astronotları derin uzay yolculuklarına çıkarmak için tasarlanmış ilk uzay gemisi özelliğini taşıyor. Bu mekik insanoğlunun bugüne kadar seyahat ettiği aydan daha uzağa giderek, uzay yolculuklarının sınırlarını zorlayacak. Orion sayesinde Dünya ve Mars arasındaki uzayın astronotlar tarafından keşfi başlayacak. Bu sayede Mars görevleri için, gelecek insan nesline paha biçilmez deneyim sağlanacak. Ayın etrafında cis-lunar uzay adı verilen keşif alanında, gelişmiş uzay giysileri, çekim kullanarak navigasyon ve astronotları radyasyon ve ekstrem sıcaklıklarından koruma denemeleri yapılacak. Orion'un ilk görevleri 2020'de başlayacak ve astronotlar asteroit keşfi yaparak, ay etrafında robotik uzay mekikleri kullanarak ay etrafında stabil bir yörüngeye yerleştirecekler. Asteroit Yön Değiştirme Görevi'nde Solar Elektrik İtiş sistemi gibi yeni teknolojiler test edilecek ve bu sayede Mars'a gelişmiş insan görevleri için ağır kargolar yollanabilecek. Orion'daki Astronotlar Dünya'ya pek çok numune toplama tekniği ve aleti kullanarak asteroit numuneleri getirecekler. Bu numuneler Mars ve aylarına yapılacak gelecek görevleri için işe yarayacak. İlk mürettebatlı Orion görevi 2021'de yapılacak. Orion uçuş testi , Dünya'dan ayrılırken ve geri dönerken olabilecek en riskli elementler için tasarlandı. Bu deneyde kalkışta ağırlık atma dahil, fırlatma rampasından yükselme ve ayrılmada Orion mürettebat modülünün çalışması gibi pek çok sistem test edilecek. Orion'un ısı kalkanının 2200 C dereceye varan sıcaklıklara dayanması gerekiyor. Çünkü Ay'dan dönüşte hızının % 80'ine ulaştığında ısı kalkanının bu sıcaklıklara dayanması gerekiyor. Yapılacak fırlatmada bu Orion'un Ayrıca Orion'un bilgisayarının Van Allen Kuşağı'ndaki radyasyona da dayanması gerekiyor. Uzay mekiğinin yükseklik kontrolü ve yönlendirme sistemleri çalışacak, 11 paraşütü açılarak Pasifik Okyanusu'na 30 km/saat hıza yavaşlayarak inecek. Ekipler ayrıca Orion'un okyanustan getirilmesinde uygulanacak prosedürleri gözden geçirecekler. İşte bu testler yeni nesil uzay mekiğinin 2020 görevlerinin gerçekleştirmesini yardım ederek, 2030'da astronotların Mars'a ulaşmasını sağlayacak. ISS-Uluslar arası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlar; insan vücudunun uzun görevlere dayanımını ölçerek, bizim Mars görevlerinde nasıl korunacağımızı öğreniyor ve böylece Orion'un geliştirilmesine katkıda bulunuyor. Aynı zamanda araştırmacılar Mars'ta ilerleyebilecek yeni araçlar ve robotlar geliştirmeye devam ediyor. İnsanoğlu için bir sonraki Büyük Adım Mars Yolculuğu olacak. NASA'nın Orion mekiği ve ilk deneme uçuşu bunu mümkün kılacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-saturn-den-dunya-nin-fotografini-cekti/", "text": "Dünya' nın milyonlarca kilometre uzaklıktan görünümüne ilişkin yıllarca çekilen belgeseller, filmler nedeniyle Dünya' nın nasıl göründüğünü bilsek de gerçekten nasıl göründüğü ilk kez fotoğraflandı. Hatta derin uzay' dan çekilen Dünya fotoğrafları olsa da Satürn ' den çekilen bu fotoğraf kadar etkileyici olmadı belki de. NASA' nın bu hafta yayınladığı bu fotoğraf gezegenimizin Güneş sistemi' nde Satürn' den ufacık bir nokta gibi gözüken görüntüsü oldu. NASA' nın Cassini uzay mekiğindeki geniş açılı kameradan çekilen fotoğraflarda, Satürn 'ün muhteşem halkaları tarafından sarılan Dünya' nın 1,5 milyar kilometre uzağa ulaşan ışığı gözüküyor. Aslında bu fotoğrafı daha nadir kılan, Güneş' in parlaklığının Dünya' nın görüntülenmesini olanaksız kılması. Biz de bu fotoğrafa baktığımızda devasa evrende ancak hiçliğin bir gölgesi olduğumuzu görüyoruz. Bütün takipçilerimize ve size çok teşekkür ederiz. Sitemiz özel çabalarla ayakta duruyor, yaptığımız haberler gerçekten ilgilenen okumayı seven sizin gibi iyi okurlarımız için çoğu yerde okuyamayacağınız özel bilgiler içerir. Sizin gibi okurlarımızın çabalarıyla hakettiği yeri bulacağını düşünüyoruz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-sofia-26-ekim-pazartesi-ay-heyecan-verici-bir-kesif/", "text": "Gelen son haberlere göre 26 Ekim Pazartesi günü, NASA, Ay hakkında heyecan verici bir yeni bir keşfi açıklayacak. Bu yeni keşfin, NASA'nın Boeing 747sp'de taşıdığı gözlem teleskopu SOFIA'yla ilişkili olduğu söyleniyor. 2010'dan uçağa açılan bu pencere sayesinde bilim insanları 2,5 metrelik bir teleskopu evrene yönelterek atmosferin geçirgenliğinin maksimum olduğu bir noktada gözlem yapıyorlar. SOFIA adı verilen bu teleskop boyut olarak Hubble Uzay Teleskopuyla yarışacak düzeyde. Araştırmacılar bu teleskopu kullanarak diğer gezegenleri, yıldızların doğduğu alanlardaki gaz bölgeleri ve kuyruklu yıldızların içeriğini araştırabiliyor. Hatta Samanyolu'nun merkezindeki dev kara deliğe yöneltilerek gözlem yapılabiliyor. Bu teleskop Hubble ile nerdeyse aynı boyutta ve oldukça benzer özellikler taşıyor. Fakat Hubble UV bölgesini tararken, bu teleskop IR bölgesini tarıyor. Dünya'daki diğer teleskopların aksine SOFIA 11000 metrede gözlem yapıyor, yani stratosferde. İşte bu yükseklikte, atmosferin kızılötesi dalga blokajı % 99 azaldığından, kızılötesi gözlemler yapmak mümkün oluyor. Bu uçak yeni keşifler için gerçekten önemli. İlk olarak SOFIA'nın enstrümanlarının Mars atmosferinde oksijen tespiti yapması bir dönüm noktasıydı. Ayrıca uzaydaki ilk moleküler bağın tespiti, dış gezegen çarpışmalarına ilişkin sayısız kızılötesi gözlem, Samanyolu'nun merkezinin muhteşem bir kızılötesi görüntüsünü çekti. Fakat bu sefer SOFIA gözünü daha yakın bir hedefe yani Ay'a dikti. NASA bu çalışmalarla Ay'a dair daha fazla veri elde ederek, derin uzay gözlemlerine desteklemek istiyor. Medya brifinginin katılımcıları arasında, SOFIA misyonunda proje bilimcisi olan ve NASA'nın Ames Araştırma Merkezi'nden Naseem Rangwala ve NASA'daki İnsan Keşif ve Operasyonlar Misyon Müdürlüğü'nde baş keşif bilim insanı Jacob Bleacher yer alacak. Pazartesi günü keşfe dair daha fazla bilgimiz olacak ve yeni Artemis programı hakkında daha net bilgilere sahip olabiliriz. Artemis programı 2024'de Ay yüzeyine tekrar insanları göndererek, 2030lardaki Mars keşifleri için zemin hazırlamayı planlıyor. Brifing TSİ 19:00 NASA televizyonundan verilecek. SOFIA gözlem uçağı hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz , gerçekbilimdeki yazımızı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasa-voyager-1-gunes-sistemi-uzay-mekigi-yildizlarasi/", "text": "NASA' nın Voyager 1 uzay mekiği resmi olarak yıldızlar arası uzay yolcuğuna çıkan ilk insan yapımı obje oldu. 36 yıl önce fırlatılan uzay mekiği, artık güneşimizden 19 milyar km uzakta bulunuyor. Voyager 1, 1 yıldır yıldızlar arası uzaydan gelen plazma ve iyonlaşmış gazlara doğru hareket ettikçe, beklenmedik ve yeni veriler yollamaya başladı. Voyager' ın güneş sistemi küresi yani heliosferin dışına çıkan geçiş bölgesinde olduğu belirlendi. Bilim adamları tarihi bir atlamanın eşiğinde olduğumuzu belirtiyor. Voyager 1 ilk kez 2004 yılında heliosferin dışına yaklaştığında heliosferden kaynaklı basınç artışı saptanmıştı. Sonrasında bilim adamları uzay mekiğinin yıldızlar arası uzaya varması için aylar yıllar süreceğini öngörmüşlerdi. Yeni verilerin analizi sayesinde Iowa Üniversitesi 'nde Don Gurnett ve plazma dalga bilim ekibininin hazırladığı rapor Science dergisinde yayınlandı. Voyager 1' de çalışan bir plazma sensörü olmadığından bilim adamları uzay aracının plazma çevresini ölçerek yerini belirlemek farklı bir yol bulmak zorunda kaldı. Güneşte 2012 Mart'ındaki koronal kütle boşalımı veya devasa güneş rüzgarları ve manyetik alanları bilim adamlarına istediklerini verdi. İşte umulmadık hediye bilim adamlarına 13 ay sonra Voyager 1' in konumunu verdi. Uzay mekiğinin dışındaki plazma sanki bir keman teli gibi titremeye başladı. 9 Nisan 2013' de Voyager 1' in plazma dalga enstrümanı hareketi algıladı. İşte bu salınımlar mekiğin plazma yoğunluğunu saptamaya imkan verdi. İşte plazmadaki salınımlar heliosferdekinden 40 kat daha fazla olduğundan, mekiğin artık güneş sisteminden çıkıp yıldızlar arası uzaya geçtiği düşünülüyor. Voyager 1 ve Voyager 2 ikizler ve birbirlerinden 16 gün arayla fırlatıldılar. Voyager 2 15 milyar kilometre uzakta ve Uranus ve Neptün' ün yanından geçti. Voyager görevini kontrol edenler halen Voyager 1 ve Voyager 2' den her gün sinyal alıyorlar. Mekikler 23 watt 'lık sinyaller yaysa da, dünyaya bu sinyalin sadece milyar kat milyarda biri ulaşıyor. Sinyaller 160 bit/s frekansta NASA derin Uzay Ağı istasyonlarındaki 34 ve 70 metrelik çanaklar tarafından yakalanıyor. Voyager 1' den dünyaya ışık hızında ilerleyen sinyal 17 saatte ulaşıyor. NASA adına açıklamayı yapan proje yöneticilerinden Gary Stark heyecanını, Yıldızlararası uzaya çıkmanın önemi nedir? Öncelikle oraya ulaşabilmiş olmamız çok önemli. 40 yıl önce bu projeye başlarken hedefimiz buydu ancak kimse sonucun ne olacağından emin değildi. Yani şans da önemli bir faktördü sözleriyle anlattı. Uzmanlar 1970'lerin teknolojisiyle üretilen bir aracın güneş sisteminin dışına kadar yolculuk edebilmesinin kayda değer bir başarı öyküsü olduğu görüşünde. Voyager 1 ve Voyager 2 görevlerinde 988 milyon dolara yakın para harcandı. Masrafların başında Enerji Bakanlığı tarafından geliştirilen nükleer piller , fırlatma operasyonları da yer alıyor. - D. A. Gurnett, W. S Kurth, L. F. Burlaga, and N. F. Ness. In Situ Observations of Interstellar Plasma With Voyager 1.Science, 2013; DOI: 10.1126/science.1241681"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasadan-insan-mudahalesiz-robotlar-icin-15-milyon-dolarlik-yarisma/", "text": "Bugün Mars'taki robotlar dünyadan milyonlarca kilometre uzaktan yönetiliyordu, fakat NASA yeni nesil robotlarında, kendi kendilerine Mars'tan numune toplamasını umuyor. Düzenlenen yarışma ile 1.5 milyon dolarlık ödül, yabancı gezegenlerde dolaşıp kendi kendine numune toplayabilecek kaşif uzay robotlarına verilecek. Yarışan robotların tenis topu, taş veya demir tuğla gibi numuneleri toplayarak, gayet doğal bir arazide hiçbir müdahale olmadan geri getirmesi gerekiyor. Bugün robotlar belki Mars gibi bir gezegende kontrol edilebiliyor fakat, belki gelecekte başka gezegenlerde bu kontrolün sağlanması oldukça lüks olabilir diyor NASA baş teknoloji uzmanı Mason Peck. Otomatik robotlar geleceğin NASA robotları için gerçekten büyük bir adım. Eski nesil robotlar sadece sanal yönlendirme noktaları ile kısa mesafeler için yönlendirilebiliyordu. Bu özellik ayrıca NASA'nın yeni aracı Curiosity'de de kullanılıyor. Gerçekten şimdiye kadar hiçbir otomatik numune toplayan robot, aktif görevde kullanılmadı. Bu nedenle bu yarışma çok büyük önem taşıyor. Finale kalan 11 takımdan daha sonra 6 takım kalacak. Saklanmış numuneyi 15 dakikada bularak 1. seviye ödülü olan takım başına 5000 doları paylaşacak (50.000 dolar toplam ödül). 2. seviye ödül ise 1,5 milyon dolar ve kazanan takımlar arasında alınan puanlara göre bölüştürülecek. 2. seviyede, 2 saat içinde robotların pek çok numune toplaması gerekiyor. Ayrıca başka robot yarışmaları da var. Ayda 2 buçuk hafta güneş enerjisiz dayanıklı pillerle çalışabilecek robotlardan birinciye 1,5 milyon dolar ödül verilecek. Diğer bir yarışma da nano uydular yardımıyla uzayda daha fazla erişim sağlamayı hedefliyor. Bu yarışma da 2 milyon dolar ödüle sahip ve yarışmacılara yörüngeye haftada en az 2 ufak uydu görüntülemeyi amaçlıyor. Bu yarışmalarla NASA geleneksel bakış açısından kurtulup, buluşçuları, öğrencileri ve farklı yetenekleri etkilemeyi düşünüyor. NASA'nın başlıca hedefi ise asteroitler ve Mars'ı keşfetmek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasadart-uzay-araciyla-asteroidin-yorungesini-degistirmeyi-deneyecek-canli/", "text": "NASA,DART uzay aracıyla 26 Eylül 2022 tarihinde Dimorphos göktaşına çarparak, yörüngesini değiştirmeyi deneyecek. DART adı verilen uzay aracı 24.11.2021 günü SpaceX Falcon 9 roketiyle fırlatılmıştı. Türünün ilk örneği olan görev bilimkurgu filmlerini aratmıyor. Gerçekbilim'de aşağıdaki linkten çarpışmayı izleyebilirsiniz. DART asteroide ulaştığında Dünya'dan 11 milyon km uzaklaşmış olacak. Uzay aracı fotoğraflar kullanan bir otomatik hedefleme sistemine sahip. Yalnız fotoğrafları çekmesi için asteroide yaklaşması gerekiyor. DART asteroidi algıladıktan sonra otomatik olarak Dimorphos'a kilitlenecek ve yörüngesini ayarlayacak. Yalnız bir detay daha var, DART uzayda 24,000 km/s hızla ilerliyor.! İşte bu da görevi oldukça karmaşık hale getiriyor. Çarpışmanın sonuçlarını ölçmek göreceli olarak kolay olsa da tahmin etmek oldukça zor. Dimorphos'un boyutu, şekli ve bileşimi, DART'ın tam olarak nereye ve ne kadar sert vurduğu sonucu etkileyecek. Yine bu sonuçlar simülasyonlarla belli derecede tahmin edilebiliyor. Çarpışmaya dair kapsamlı bilgisayar simülasyonları yapıldı. Simülasyonların, tahminlerin ve ölçülen sonuçların karşılaştırmaları DART görevinin en büyük getirileri olacaktır. Dünya üzerindeki teleskoplardan yapılan ölçümlerin yanı sıra, gemiye yaylı bir kutudan yerleştirilen İtalyan Uzay Ajansı, LICIACube adı verilen bir küp uyduyla, çarpmanın yakında bir görüntüsünü alabilecek. 11 Eylül'de uzay aracından ayrılan LICIACube, çarpışmayı ve sonrasını takip ederek, fotoğraflayacak. Sadece 1,22 metre genişliğinde kasa büyüklüğündeki bu uzay aracıyla, Kolezyum büyüklüğündeki Dimorphos asteroitinin yönünü değiştirmeyi planlıyor. Aslında NASA bu deneyle günün birinde Dünya'ya çarpabilecek bir tehlikeli bir asteroidin yörüngesini değiştirmeyi planlıyor. Bilim insanları, halen Dünya'yı saran asteroitlerin büyük kısmını bilemiyor. 140 metre ve daha büyük asteroitlerin sadece %40'ı tahmin ediliyor. Bu büyüklükte bir asteroit bir şehri kolaylıkla yeryüzünden silebilir. NASA 'dan astrofizikçi Tom Statler, DART projesiyle iki aşamalı bir gezegen savunma metodunu test edeceklerini belirtiyor. İlk testte, asteroidi teknolojik açıdan vurma kabiliyetimizi test edeceğiz. İkinci testte ise gerçek bir asteroidin çarpışmadan sonraki tepkisini test edeceğiz. Birinci test biterken, ikinci test uzay gemisi paramparça olduğu an başlıyor, diyor Statler. Asteroitin darbeye verdiği tepkiye göre NASA, gelecekte hedefleri hareket ettirmek için ne büyüklükte ve nasıl uzay araçları gerektiğini belirleyebilecek. Daha önceki haberimizde devamını okuyabilirsiniz. https://www.gercekbilim.com/nasa-asteroidin-yorungesini-degistirmek-icin-dart-uzay-aracini-yolluyor/ ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasanin-juno-uzay-araci-dev-gezegen-jupiterin-yorungesine-oturtuldu/", "text": "NASA'nın Juno uzay aracı Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter'in yörüngesine 5 Temmuz 2016'da 35 dakikalık motor ateşlemesiyle oturtuldu. Türkiye saatiyle 05:18'de başlayan ateşleme, ABD'de 4 Temmuz Bağımsızlık Günü'ne denk geldi. Uzay aracı 5 Ağustos 2011'de fırlatılmıştı. Bağımsızlık gününde daima kutlanacak bir şey vardır, fakat bu Amerika'nın doğum gününde kutlamaya değer farklı bir sebebimiz oldu, Juno artık Jüpiter'de, diyor NASA başkanı Charlie Bolden. Juno sayesinde sadece Jüpiter'in devasa radyasyon halkaları değil, aynı zamanda Jüpiter'in iç yapısı araştırılarak, Jüpiter'in nasıl doğduğu ve tüm güneş sistemimizin nasıl evrildiği anlaşılacağını da belirtti., Bolden. NASA JPL laboratuarına ulaşan Juno izleme verisi sayesinde yörüngeye aracın yörüngeye başarıyla oturduğu onaylandı. Telemetri ve izleme verisi NASA Derin Uzay Ağı antenlerine ulaştı. Yörüngeye oturtmak için yapılan motor ateşlemeleri sayesinde uzay gemisi 2 ila 5 rpm dönüşe ayarlandı. Juno'nun 645-Newton Leros-1b ana motoru, Türkiye saatiyle 05:18'de aracın hızını saniyede 542 m/s'ye indirmeye başladı. Böylece Juno'nun Jüpiter yörüngesini yakalaması sağlandı. Ateşleme bittikten sonra , Juno güneş ışınlarına tekrar doğrultularak, 18,698 güneş hücresinin güneş alması sağlandı. Uzay aracının Dünya'dan 2,7 milyar km uzaklıkta olduğu düşünülürse, odometreden mükemmel kontrol edildi. Jüpiter'in yörüngesine aracı oturtmak planın en zorlu kısmıydı,ekibi yeni görevler bekliyor, diyor Juno proje müdürü Rick Nybakken. Önümüzdeki aylarda Juno görev ve bilim ekipleri uzay gemisinin yan sistemlerini son kez test edecek ve enstrümanları ve bilimsel aletlerin son kalibrasyonunu yapacak. Analiz toplama süreci Ekim'de başlayacak. Juno' başlıca hedefi Jüpiter'in kökenini ve evrimini araştırmak,bakalım Jüpiter bize neler öğretecek. NASA'nın Juno uzay aracı JEDI , JADE sayesinde radyasyon kemerlerindeki parçacıkları ölçecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasanin-marstaki-araci-curiosity-ilk-kez-organik-molekul-buldu/", "text": "Mars'taki Curiosity gezgini ilk kez organik molekül tespiti yaptı. SAM cihazı tarafından yapılan tespit, dünya dışı hayatın temel taşlarını oluşturan karbon,hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan organik moleküllerin oluşumuna işaret ediyor. Buna rağmen , organik moleküller kimyasal reaksiyonlarla oluşturulabildiğinden Mars'ta hayat olabileceğine ilişkin yeterli bir kanıt sayılmıyor. Biyolojik olmayan bu örnekler , eskiden Mars'ta var olduğu düşünülen sudaki reaksiyonlar sonucu oluşabilecek organik materyaller sıcak kaynak sularıyla taşınmış olabilir ya da asteroitler veya kuyruklu yıldızlar fragmanlarından gelmiş olabilir. Günümüzde Mars 'ta yaşama uygun olmasa da milyarlarca yıl önceki Mars'taki iklim hayatı destekleyebilir. 2012 Ağustos'unda Merak Mars'a indiğinde kayaçları ve atmosferi incelemeye başladı . Gale Krateri'nde Sheepbed kiltaşı delinerek alınan numunede organik moleküller bulundu. Bilim adamları bu kraterin milyarlarca yıl önce göl olduğunu ve kiltaşı gibi taşların gölün sedimentlerinde oluştuğunu düşünüyor. Bu kiltaşında % 20'lik smektit kil var. Curiosity'nin aynı taşta yaptığı önceki analizinde, bu çevrede hayat için gerekli su ve kimyasal elementlerin bulunabileceği belirtilmiş. Dünya'da hayatın 3,8 milyar yıl önce başladığını ve aynı koşulların geçmişte Mars'ta olabileceğini düşünüyoruz. Sıvı halde su, ılık bir çevre ve organik maddeler, diyor NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden Caroline Freissinet. Bulunan organik moleküller ise klorobenzen,dikloroethan,dikloropropan ve diklorobütan benzeri klor içeren moleküller. En çok bulunan ise milyarda 150 ila 300 konsantrasyona sahip klorobenzen.Dünya'da klorobenzen doğada bulunmuyor. Normalde böcek öldürücü pestisitlerde , herbisitler, yapışkanlar, boyalar ve lastiklerde kullanılıyor. Dikloropropan boya çıkarıcılar, selülozik vernikler mobilya kaplama çıkarıcılar gibi endüstriyel solventlerde kullanılıyor ve kanserojen. Kiltaşında klor içeren bu organik moleküllerin olması muhtemel gözükse de ekip bunun taştaki öncül organik moleküllerin SAM cihazında ısıtılmasıyla oluşmuş olabileceğini de düşünüyorlar. Daha öncesinde 1976'da Mars'a inen Viking aracının yaptığı GC-MS toprak analiziyle iki klorlu basit bir hidrokarbon tespit etmişti. Viking uzay aracı Mars'ta klorometan ve diklorometan keşfetmişti. Fakat SAM aracı ancak 22 ppb klorobenzen üretebileceğinden bu kiltaşlarında organik molekül bulunması mümkün. Bilim insanları SAM cihazının bu molekülleri üretmediğini gerçekten Mars'ta bu moleküllerin bulunduğundan emin."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasanin-osiris-rex-uzay-araci-bennu-asteroitine-yaklasma-provasi-yapti/", "text": "NASA'nın OSIRIS-REx uzay aracı Bennu asteroitinden numune almak için bazı denemeler yapıyor. Bennu'dan numune almak çok basamaklı ve dikkat gerektiren bir görev olduğundan, OSIRIS-REx geçtiğimiz haftalarda bazı prova manevraları yaptı. Manevraların her biri, uzay aracını Bennu'nun yüzeyine daha yaklaştırdı. Bütün bu manevralardan sonra uzay aracı tekrar geri eski yörüngesine döndü. Sonuçta OSIRIS-REx riskli bir iniş-kalkış görevi üstlendiğinden bazı provalar şart. Araç en son Checkpoint kontrol noktası manevrası yaparak Bennu'nun yüzeyine 75 metreye kadar yaklaştı. Önceki manevralarda 620 metre ve sonra da 250 metreye kadar yaklaşarak manevraları denedi. OSIRIS-REx Dünya'dan çok uzakta olduğu için numune alma operasyonu otomatik olarak yapılacak. Uzay aracının oto pilotu, aracın konumunu ve hızını ayarlayarak yörüngeye geri dönmeden önce son ayarlamalarını yapıyor. İşte bu manevralar esnasında OSIRIS-REx numune alanına dair bir çok fotoğraf çekiyor. Bütün resimler araçta bulunan NFT sistemine depolanıyor. Sonra numune almaya gelince Bennu'nun en yüzeye sahip alanından numune alınabilecek. Ayrıca kontrol noktasında TAGSAM adı verilen ve yüzeye dokunarak numune almaya yarayan mekanizma da açılarak başarıyla denendi. Uzay numune almak için yüzeye inmeyecek, bunun yerini TAGSAM'ı açarak yüzeyden numune toplayacak. İlk olarak, TAGSAM yüzeydeki tozu ve taşları azot gazı vererek kaldıracak. Azot sayesinde regolit parçaları TAGSAM'ın numune başlığına doğru uçacak. İşte burada bulunan pasif kontak pedlerine bulaşan tozlar ile numune olarak toplanacak. Ekip 2 cm'den küçük 60 gram kadar numune toplamayı hedefliyor. OSIRIS-REx'in ilk numune toplama denemesi 25 Ağustos'a planlandı. TAGSAM yüzeyle 5 saniyeliğine kontakt kurarak numune toplayacak. Eğer her şey yolunda giderse, numunenin 24 Eylül 2023'de Dünya'ya dönmesi hedefleniyor. NASA'nın bu görevi büyük bir önem taşısa da, Japon Hayabusa 2 uzay aracının benzer bir teknikle Ryugu asteroitinden numune aldığını ve bu yılın sonunda Dünya'ya döneceğinin altını çizmek lazım. Yani NASA'dan önce Japon Uzay Ajansı benzer bir görevi tamamlayabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nasanin-yeni-kesfettigi-7-gezegende-su-var/", "text": "NASA 22 Şubat 2017'de yaptığı basın konferansında Güneş Sisteminin dışında 7 dış gezegene sahip bir sistem keşfettiğini duyurdu. NASA Spitzer Uzay Teleskopu ,bir yıldızın etrafında dünya büyüklüğünde bulunan ilk 7 gezegenli sistemi açığa çıkardı. Gezegenlerin üçünün yaşanabilir bölgede bulunduğu ve sıvı halde su olabileceği düşünülüyor. Bu keşifle güneş sisteminin dışında bulunan bir yıldızın etrafında yaşanabilir bölgede bulunabilecek en yüksek sayıda gezegen bulunmuş rekoru kırıldı. Bu gezegenlerin hepsinde su bulunabilir fakat uygun atmosferik koşullarda olabilecek en yüksek olasılık ise yaşanabilir bölgede olan 3 gezegende bulunuyor. Dünya'dan yaklaşık 40 ışık yılı uzaktaki bu sistem Aquarius takım yıldızında bulunuyor. Güneş sisteminin dışındaki bu dış gezegen sistemi TRAPPIST-1, Şili'deki TRAPPIST teleskopundan isim aldı. Mayıs 2016'da araştırmacılar TRAPPIST'i kullanarak bu sistemdeki 3 gezegeni keşfettiler. ESO'nun Çok Büyük teleskopunun yardımıyla Spitzer bu gezegenlerden 'sinin varlığını onayladı ve 5 tane daha buldu. Böylece sistemde biline gezegen sayısı 7'ye çıktı. Elde edilen yeni sonuçlar Nature dergisinde yayınlandı ve bulgular NASA konferansında yayınlandı. Spitzer7 gezegenin boyunu ölçtü ve 6'sının yoğunluğunu tahmin etti. Yoğunluklardan yola çıkarak gezegenlerin kayalık olabileceği düşünülüyor. Yapılan ekstra gözlemler sadece su açısından zengin olduğunu göstermekle kalmayacak, yüzeyde su olup olmadığını gösterecek. En uzak gezegenin buzlu bir kartopuna benzediği tahmin ediliyor. Gezegenler yıldızlarına kütleçekimsel kilitle bağlı olabilir. Bu da bir yüzün sürekli yıldızlarına dönük olabileceklerini, aşırı sıcaklık farkları ve rüzgarlar oluşabilir. Keşfin Spitzer'ın 14 yıl boyunca yaptığı en büyük keşif olduğu belirtiliyor. - Michael Gillon, Amaury H. M. J. Triaud, Brice-Olivier Demory, Emmanuel Jehin, Eric Agol, Katherine M. Deck, Susan M. Lederer, Julien de Wit, Artem Burdanov, James G. Ingalls, Emeline Bolmont, Jeremy Leconte, Sean N. Raymond, Franck Selsis, Martin Turbet, Khalid Barkaoui, Adam Burgasser, Matthew R. Burleigh, Sean J. Carey, Aleksander Chaushev, Chris M. Copperwheat, Laetitia Delrez, Catarina S. Fernandes, Daniel L. Holdsworth, Enrico J. Kotze, Valerie Van Grootel, Yaseen Almleaky, Zouhair Benkhaldoun, Pierre Magain, Didier Queloz. Seven temperate terrestrial planets around the nearby ultracool dwarf star TRAPPIST-1. Nature, 2017; 542 (7642): 456 DOI: 10.1038/nature21360"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nazilerin-buldugu-devrim-niteliginde-icatlar/", "text": "Bugün gördüğümüz modern roketlerin Nazi partisi üyesi ve Schutzstaffel subayı olan Wernher Von Braun tarafından bulunduğunu biliyor muydunuz?İkinci Dünya Savaşı'ndan kıtalar arası V1 ve V2 roketleri için çalışan Wernher , sonrasında uzay yarışından ABD'nin aya gitmesini sağlayan roketi yapan bir nazidir. Uçaklardaki sıvı dolumlu roketlerden, pek alanda öncü teknolojilerin geliştirilmesini sağlayan bu dahi en çok NASA için geliştirdiği Satürn V itici roketiyle bilinir. Uzay yolculuğu kadar savaşlarda da kullanılabilecek yıkıcı bir güç böylece bulunmuş oldu. Naziler film ve müzikleri propaganda aracı olarak kullandıklarından yeni teknikler geliştirdiler. Dünyanın ilk bilinen manyetik kaset kaydı Hitler'in sesine aittir. Joseph Goebbels sınırları ileri taşıyarak film metotlarını oldukça kompleksleştirdi. Örnek verilecek olursa, 'Triumph of the Will' isimli propaganda filmini çekmek için 30 kamera ve 100 teknisyen kullanılarak 2 saatlik bir film yapılmıştır. Bu filmin sınırsız bütçesi olduğundan bugün bile kullanılan 'smooth travelling' etkisi gibi son teknolojiler o günlerde bu filmde kullanılmıştır. Bugün propaganda filmleri bitmiş olsa da , geliştirilen bu teknikler halen Hollywood filmlerinde kullanılıyor. Hipodermi Tedavisi : Nazi Almanya'sında tıp gerçekten acımasız deneylere sahne oluyordu. Naziler işkence ederken, bugün bile doktorlar ve bilim insanları tarafından kullanılan bilgiler keşfedilmişti.Nazi Almanya'sında tıp gerçekten acımasız deneylere sahne oluyordu. Naziler işkence ederken, bugün bile doktorlar ve bilim insanları tarafından kullanılan bilgiler keşfedilmişti. Örnek verecek olursak, Dachau toplama kamplarında hipotermi geniş çaplı olarak çalışılmıştır. Naziler kurbanlarını buz gibi sulara sokarak onları kışın soğuğa çıkarıyorlardı. Sonrasında vücut sıcaklığı, kalp atışı, kas tepkileri ve idrarı inceliyorlardı. Başlarda gönüllü askerlerde yapılan denemelerde istenilen sonuçları alamayınca, toplama kamplarındaki zavallılarda denemelerine devam ettiler. Sonrasında vücudu tekrar güvenli bir sıcaklığa getirmek için Rapid Active Rewarming tekniğini kullanarak bugün halen batı tıbbında da kullanılan en etkili metodu bulmuşlardır. Bu araştırma sayesinde hipotermi çalışmalarındaki büyük eksiklik tamamlanmıştır. İlk Jet Messerschmitt Me 262 Schwalbe Nazi Almanya'sındaki ilk operasyonel jet uçağıydı. II. Dünya Savaşı'nın başında başlayan çalışmalar 1944'ün ortalarında kadar çok büyük gizlilikle yürütüldü. Ağır silahlarla donatılan uçak, müttefik uçaklarından çok daha hızlıydı. Savaşın sonlarına doğru yakıt sıkıntısı nedeniyle savaşta pek etkili olarak kullanılamamıştır. Daha önce de Z1,Z3 gibi bilgisayarlar üreten naziler, Zuse- Z4 ile dünyanın ilk ticari dijital bilgisayarını üretmişlerdir. 32 bit hafızaya sahiptir. Makinede Planfertigungsteil adı verilen delikli kartlara sahip bir sistem vardı. Sayıların girildiği ve ondalık akış noktasının içi bile ikili sistemdi. Makinede karekök, MAX,MIN ve işaret gibi pek çok fonksiyon mevcuttu. ETH Zürich'e gelen makineye Mercedes daktilo eklenerek yazıcı eklendi. Makineyi çalıştırmak için iki düzine insan gerekiyordu. İkinci Savaşı'nın sonunda Sovyetlerin eline geçmemesi için Berlin'den Götingen'e taşınmıştır. Nazi Almanya'sındaki problemlerden biri de Coca-Cola şurubunun ithalatının ambargo nedeniyle kesilmesiydi. İşte Almanya'daki Coca Cola GmbH'in başı Max Keith bu problemi aşmak için Almanya pazarı için bir ürün geliştirme ye karar verdi. Fakat malzeme sıkıntısı olduğundan, sadece mevcut materyalleri kullanmaları şarttı. İşte bu nedenle peynir altı suyu ve posa kullanarak Almanca'da Fantasie isminden gelen Fanta 'yı keşfetti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nesli-tukenen-11-hayvan-geri-dondurulecek/", "text": "Bilimde yaşanan son gelişmeler sayesinde artık nesli tükenen hayvanları geri getirebiliriz. Bilim insanları nesli tükenen hayvanları cesetlerinden veya diğer hayvanlarda bulunan bazı genlerinden nesli tükenen hayvanları geri getirmeyi planlıyor. İşte Long Now Foundation nesli tükenen ve hayata geri döndürebileceği 11 hayvanı belirledi. Daha öncesinde Türkiye ve Orta Asya'da yaşayan bu 130 kg'lık dev kaplan, 1960'lara kadar görülürken, habitat kaybı ve yasak avcılık nedeniyle nesli tükenmişti. İşte bilim insanları genetik açıdan benzerlik gösteren Sibirya kaplanı türlerini kullanarak Hazar kaplanını geri getirmek için çalışıyor. Daha öncesinde Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'da yaşayan yaban öküzlerinin 2 metre uzunluğunda olduğu tahmin ediliyor. Bilim insanları Auroch DNA'sı taşıyan bazı sığır türlerini seçerek onları geri getirmeyi planlıyor. Bu komik hayvan Buz Devri filminden de bildiğimiz Dodo kuşu, Morityus Cumhuriyeti'nde yaşıyordu ama insanların aç gözlülüğüne yenik düştü. En son 2007'de bulunan Dodo iskeleti, bilim insanları için değerli DNA numuneleri taşıyor. 4000 yıl önce nesli tükenen mamutlar daha öncesinde Wrangel Adası'nda bulunmuştu. Şans eseri bazı donmuş bazı örnekler sayesinde iyi korunan numuneler var. Bilim insanları onları geri döndürmek için filleri de kullanabilir. 2013'de Sibirya'da bulunan 40,000 yıllık kanlı mamut bilim dünyasını heyecanlandırmıştı. Çok iyi korunmuş bu mamutun kanı sayesinde mamut klonlamaya bir adım daha yaklaşıldı. Mamutun kanından yeterli DNA elde edilebileceği ve soyu tükenmiş bu hayvanın akrabası olan filde yeniden dünyaya getirilebileceği düşünülüyor. Bilim insanları kandaki tüm genomu oluşturmak için organizmadaki genetik kodu oluşturmaya çalışıyorlar. Bu keseli hayvan Tazmanya kaplanı olarak da biliniyor. Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine'de yaşıyordu. 1960'larda nesli tükenen bu kaplanları, bir kısım DNA'sının Tazmanya şeytanında bulunduğu belirtiliyor. Bu beş tür deneme listesinde başı çekiyor. Diğer nesli tükenen 6 hayvanın da geri döndürülmesi amaçlanıyor. İşte en önemli soru da bu , nesli tükenen bu hayvanları geri getirmeli miyiz? Bazı çevreler sadece bir kaça türe odaklanmanın zaman kaybı olduğunu , halen nesil tükenme hızının düşürülmediğini ve hatta yeni türlerin keşfedildiğini belirtiyor. Diğer bilim insanları ise yeniden doğal habitata ulaşmada flora ve faunaların eski haline dönmesinde bu hayvanların bir fırsat olduğunu belirtiyor. Diğer taraftan genetik teknolojisinin çok hızlı gelişmesi neden olmasın ? sorusunu da akla getiriyor. Dünya'daki her canlının ekosistemde bir yeri var ve bir canlının bir doğadan silinmesi zincirleme reaksiyonlar yaratabiliyor. New South Wales Üniversitesi'nden paleontolog Michael Archer, nesli tükenen hayvanları geri hayata döndürme yolunda önümüzdeki engelleri kaldırmamız gerektiğini düşünüyor. Yenide bu hayvanları dünyaya döndürmenin Tanrıyı oynamak olduğunu düşünenler içinse ; Sanırım , bu hayvanları Dünya'dan sildiğimizde zaten Tanrıyı oynamıştı, diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/new-horizons-onarildi-plutona-dogru-ilerliyor/", "text": "NASA'nın Plüton'u araştırması için 2006'da uzaya yolladığı , teknik bir arızadan dolayı güvenli moda geçen New Horizons uzay aracının teknik aksaklıkların giderilmesinin ardından yeniden Plüton rotasına girdiği açıklandı. Plüton'a ilk gönderilen uzay aracı olma özelliği taşıyan mekik Plüton'a yaklaşarak bugüne kadar elde edilmemiş veriler elde edecek. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, New Horizons uzay aracının yeniden sorunsuz bir şekilde Plüton yolunda olduğunu açıkladı. Hafta sonu bilgisayarda oluşan hataya çabuk müdahale edilmesi sayesinde mekik yoluna sokuldu. New Horizons'da yapılan araştırma sayesinde New Horizons'un 4 Temmuz'da ana bilgisayarın kumanda merkezinden gelen emir dizinlerindeki zaman karmaşası yüzünde aşırı yüklendiği anlaşıldı. Bu probleme ana bilgisayar programlandığı şekilde güvenli moda geçerek, yedek bilgisayara geçerek devam etti. NASA'dan bugün yapılan açıklamada, New Horizons'un yeniden veri aktarmaya başladığı belirtildi ve Uçuş başladı denildi. Plüton sistemine ulaşmak için 9 yıldır uzay yolculuğu yapan ve Dünya'dan 4,8 milyar kilometre ötede bulunan New Horizons, 14 Temmuz'da bir ilke imza atarak cüce gezegeni ve bilinen beş uydusunu sadece binlerce kilometre öteden görüntüleyecek. Astronomi tarihinde bir ilk olacak gelişme sayesinde Güneş Sistemi'nin ucundaki son büyük gök cismi de net bir şekilde gözlemlemiş olacak. Plüton'a süren uzun yolculuğunun büyük kısmını 'kış uykusunda' geçiren New Horizons, Ocak ayında Dünya'dan gönderilen sinyalle uyandırılmıştı. Mevcut mesafede, Dünya'dan uzay aracına gönderilen bir radyo sinyalinin New Horizons'a ulaşması ve geri dönmesi 9 saat sürüyor. New Horizons'un dokuz yıllık yolculuğun ardından gelecek salı günü Plüton'un sistemine girmesi ve gezegeni farklı bilimsel araçlarla incelemesi bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/new-horizons-plutonda-mavi-gokyuzu-ve-buz-kesfetti/", "text": "New Horizons uzay aracı tarafından Plüton'dan alınan son renkli görüntüler atmosferdeki pusun, mavi olduğunu gösterdi. Yani Plüton'da mavi bir gökyüzü var. Kim beklerdi ki, Kuiper Kuşağı'nda mavi bir gökyüzü olsun? Bu muhteşem gerçekten, diyor New Horizons Southwest Araştırma Enstitüsü, Kolorado 'dan Alan Stern. Sis tanecikleri her ne kadar gri veya kırmızı olsa da, New Horizons ekibinin dikkatini çeken saçılan mavi ışık oldu. Normalde mavi ışık yansıyan bu tanecikler dünyada olsa ufak azot molekülleri olurdu. Fakat öyle görünüyor ki, Plüton'da bu tanecikler daha büyük , fakat yine de tholinlerden daha küçük . Bilim insanları bu tholin moleküllerinin yüksek atmosferde oluştuğunu, yani UV güneş ışığının parçalanarak, azot ve metan moleküllerine iyonlaştığını bu sayede daha pozitif ve negatif yüklü iyonlarla daha kompleks moleküller oluşturabildiğini düşünüyor. Sonrasında yeniden birleştiğinde çok daha kompleks makromoleküller oluşturduğu ilk olarak Satürn'ün ayı Titan'da görüldü. Daha kompleks moleküller birleşerek sonunda küçük parçacıklara dönüşürler , buharlaşan gazlar yoğunlaşarak yüzeyleri buzla kaplar, atmosferden inene kadar geçen zamanda Plüton'a kırmızı rengi kazandırır. İkinci önemli buluş ise New Horizons Plüton'da bazı küçük su buzu bölgelerine rastladı. Bu keşif Ralph spektral kompozisyon haritalayıcı sayesinde toplandı. Plüton'dan büyük su buzulları gözükmüyor, çünkü görünen o ki, birbirlerini maskeliyorlar gezegen boyunca daha fazla uçucu buz olabilir. Tabi niçin suyun bu bölgelerde gözüküp, diğerlerinde gözükmediğini anlamaya çalışıyoruz, diyor bilim ekibinden Jason Cook. Yine su buzu ve kırmızı tholin renklerinin arasındaki ilişki henüz anlaşılamadı. New Horizons dünyadan 5 milyar km uzakta ve tüm sistemleri halen iyi bir şekilde çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nikola-teslanin-icatlari-nelerdir/", "text": "Elektrik deyince aklınıza Edison gelebilir, radyo deyince aklınıza Markoni gelebilir. Fakat tüm bu buluşların arkasında öyle bir dahi vardır ki, insanlık ona çok şey borçludur. Bugün kullandığımız birçok teknolojinin temelinde bir dahinin parmak izi vardır o da Nikola Tesla'dır. En büyük hayali, doğanın kaynaklarını kullanarak elektrik elde etmek ve bu elektriği dünyanın her yerine taşıyarak, tüm insanlara eşit bir şekilde dağıtmaktı. Nikola Tesla, zamanının çok ötesinde fikirlere ve sıra dışı bir zekaya sahip olduğundan birçokları tarafından anlaşılamamıştır. Avusturya politeknikte okurken, o zamanlar alternatif akımla çalışan bir motor yapılabileceğini söylediğinde hocası bile onla dalga geçerek, bunu asla yapamayacağını iddia etmişti. Çünkü o zamanlar, bunun imkansız olduğu düşünülüyordu. Tesla Avusturya Politeknik'te okurken, Amerika'da Thomas Alva Edison vakum tüpler üzerinde çalışmaya başlamıştı. 1878'e gelindiğinde ilk ticari akkor telli lambayı keşfetmişti. Yıllar sonra Edison ve Tesla büyük bir akım savaşlarında karşı karşıya gelecektir. 1880'de Tesla Budapeşte'de telgraf santralinde çalışmaya gider. İşte burada çalışırken alternatif akım motoruna kafa yormaya başlar. Kafası o kadar meşguldür ki, rahatlamak için uzun uzun yürüyüşlere çıkar. Bir gün güneş batarken, kitaplarını kurcalamaktadır. İşte o an aklına sanki yıldırım hızında bir fikir düşer. O an dizlerinin üzerine çöker ve alternatif akım motorunun diyagramını toprağa çizer. Dönen manyetik alanı yeniden oluşturmak için, motorda farklı bobinleri faz, faz uyararak sanki pistonlar gibi çalıştırabilirdi. Oluşan itme ve çekme kuvvetleri sayesinde rotoru döndürebilirdi. Bu motor alternatif akımla çalışacaktı. Sonrasında endüstrinin çarkları bu motorlarla dönmeye başlayacaktı. 1890lar gibi Tesla Alternatif akım teknolojisinin yanı sıra yüksek frekans elektrik üzerinde de çalışıyordu. 1873'de James Clerk Maxwell ışığın elektromanyetik radyasyon olduğunu matematiksel olarak kanıtladı. Yani ışık elektrikti ve inanılmaz yüksek bir frekansta titreşiyordu. Bu bilinmeyen dünyayı keşfetmek için, icat ettiği şey ise çoğumuzun bildiği tesla bobinidir. Günümüzde Tesla bobinleri genelde eğlence amaçlı kullanılsa da icat edilmek amacı buydu. Yüksek frekans üzerinde çalışırken, neon floresans ışıkları buldu. Ayrıca ilk röntgen fotoğrafını da çekti. Fakat tüm bu buluşlar 1890'da birden gözünde değerini kaybetti çünkü, kablosuz olarak vakum tüpünü yakmayı başarmıştı. Tesla bunu şöyle ifade etmiştir; bu vücudumun havadan gelen enerjiyi aktardığını gösteriyor. İşte bundan sonra enerjinin kablosuz aktarılması konusuna saplantılı hale geldi. 1892'de yüksek frekans deneylerinin sonuçlarını göstermesi için Paris ve Londra'ya çağrıldı. Bütün bilim insanları ve mühendisler büyülenmiş gibiydi. Çünkü yaptığı inanılmaz deneyler bilimden çok sihire benziyordu. Zaten muhteşem bir sunum kabiliyeti vardı. Sonrasında elde ettiği bu sonuçları elektriği kablosuz olarak yayarak insanların hizmetine sunma fikri doğdu. Aslında istediği tüm insanları eşit bir şekilde elektrik gücünden faydalanabilmesiydi. Diğer taraftan radyoyu da Tesla bulmuştur fakat Markoni onun icadını çalmıştır. Markoni onun birkaç patentini izinsiz olarak kullanarak, radyo frekanslarını 7,5 km uzağa iletmeyi başarmıştır. Bundan sonra da radyonun babası Markoni bilindi ve ancak Tesla öldükten 2 sene sonra patentler iade edildi. Fakat Tesla'nın tümüyle yeni bir buluşu vardı. Tesla radyo kontrolü yani uzaktan kumandayı keşfetmişti. Özel bir havuzda kendi yaptığı RC kumanda ile mekanik bir botu kontrol etmeyi başardı. Hiçbir kablo olmadan gemiyi uzaktan kumanda edebilmişti. Bu dünyanın ilk radyo kontrollü uzaktan kumandalı cihazıdır. Aslında bunu savaşları bitirmek için keşfetmişti. Fakat ordu bunu gereksiz derecede karmaşık buldu. Akım savaşlarına gelecek olursak, Edison'ın doğru akımı tek bir hat üzerinden tek yönde ve belli bir voltajla aktarılıyordu. Ama Tesla'nın akımı değiştirmesi, akımın yönünü de değiştirerek, voltajı farklılaştırabilir. Doğru akımın en zayıf yönü akımın 1-2 km sonra sönerek gücünü yitirmesiydi. Bu nedenle ancak 1-2 km taşınabiliyordu. Alternatif akımda ise böyle bir problem olmadığından, yüksek voltajda gücünü kaybetmeden kilometrelerce uzağa taşınabiliyor. Bugün elektrik aktarım teknolojileri çok gelişse de, temel olarak Tesla'nın teorilerine dayanmaktadır. Bu nedenle, elektrik deyince akla Tesla gelmesi çok daha anlamlı olurdu. Tesla'nın düşünüp hayata geçirdikleri o zamanlar teknik açıdan imkansız görünüyordu. Tesla yıllar boyu inatla alternatif akım çözümünü savundu ve nihayet varlıklı bir yatırımcı olan Westinghouse tarafından hayata geçirildi. Westinghouse da trenlerdeki havalı frenlerin mucidiydi. İşte Tesla ile Edison arasındaki Alternatif akım-Doğru akım savaşı böyle başladı. Bu savaştan galip çıkan tüm dünyayı aydınlatacak ve çok zengin olacaktı. 1893'de Tesla, Dünya Fuarı'nı o güne kadar görülmemiş şekilde aydınlatarak, tüm dünyayı kendine hayran bırakmayı başardı. Westinghouse Tesla'nın patentini kullanarak kontratı kazandı. Edison 1893'deki Chicago dünya fuarından sonra sinir küpüne dönmüştü. Sonrasında acımasız bir karalama kampanyasına girişerek, Amerika'nın her yerini gezerek alternatif akımla hayvanları öldürerek, alternatif akımı karalamaya çalışmıştır. Yani alternatif akım ölümcüldür diyerek insanları bu teknolojiden soğutmaya çalıştı. Fakat aklın yolu birdi, elektrik santralleri için en mantıklı çözüm alternatif akımdı. Tesla güç kaynakları,elektrik motorları, floresan lambalar, röntgen gibi bir çok buluşa imza attı. Günümüzden cep telefonlarından, uyduların dünyayla iletişim kurmasını sağlayan teknolojilere kadar birçok sistemin temelini icat etti. Hak ettiği değeri asla görmese de 1960'da Genel Ölçüler ve Ağırlıklar Konferansı'nda , Tesla'ya saygıdan manyetik akı birimine Tesla adı verilmiştir. Son derece bilgilendirici bir içerik. Elinize sağlık."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nobel-bilim-ve-baris-odulleri-neden-verilmektedir/", "text": "100 yıldan fazladır bilim, edebiyat insanlık için önemli faydalar sağlayan insanlara Nobel Ödülleri'nin karanlık bir yanı var. Nobel Barış Ödülü ise ulusların kardeşliği için her türlü faydayı sağlayan, orduları azaltmaya yönelik girişimlerde barış görüşmeleri yürütenlere verilir, diyor. Fakat Alfred Nobel'in ve Nobel ödüllerinin pek anlatılmayan ve binlerce insanın hayatına mal olan , anlatılmayan karanlık bir hikayesi vardır. Alfred Bernhard Nobel 1833'te İsveç Stockholm'de doğdu. Babası Immanuel Nobel ise ömrü boyunca finansal mücadeleler vermiş bir mucit ve mühendisti. Sonunda iflas etmeye zorlanan Immanuel, İsveç'i terkederek, St. Petersburg Rusya' ya taşınmaya zorlandı . Buluşlarından biri olan denizaltı patlayıcı mayınları için buradan esinlendi. Sonrasında Immanuel ve 8 çocuğunu St. Petersburg'a getirdi. Oğullarına örgün eğitim alırken, Alfred sıkı Rus eğitimi altında gerçekten parladı. Birkaç dili akıcı şekilde öğrenirken; kimya,fizik, şiir ve de doğa bilimlerinde uzmanlaştı. Fakat yaşlı babası Alfred'in şiire olan ilgisini onaylamadığından, kendisini kimya ve mühendislik üzerine eğitim alması için yurtdışına yolladı. Paris'de öğrenim görürken,1847'de nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı. Nitrogliserin, nitrik asit ve sülfürik asitin karışımının, gliserinle reaksiyonunda oluşan oldukça patlayıcı sıvı kimyasaldır. Nitrogliserin pratik açıdan kullanmak için oldukça güvensiz olsa da Nobel ailesi bunun potansiyel kullanımlarını araştırarak ticarileştirmeye çalıştı. Rusya ve İsveç'te çalışmalarda bulundular. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. 1864'te Alfred'in küçük kardeşi Emil ve yanındakiler İsveç'teki fabrikada gerçekleşen bir patlamada öldüler. Yine de bu felaket Alfred'in nitrogliserini güvenli kılma çabalarını engelleyemedi. Yine de başarı hiç de kolay gelmiyordu. Sonrasında 'patlatma yağı 'yapmak için, nitrogliserin ve barutu karıştırdığında oluşan patlamalarda San Fransisko'daki depoda 15 kişi daha öldü . 1867'ye gelindiğinde Nobel diatomik toprakla nitro gliserini birleştirerek çubuk haline getirebilecek kıvamlı bir pasta üretmeyi başardı. Nobel bu buluşun patentini alarak Yunanca kökenli bir kelime dunamis'ten dinamit adını verdi. Dinamitin bulunmasıyla madencilik,inşa ve yıkım endüstrilerinde bir devrim yaşandı. Bu sayede demiryolları şirketleri güvenli bir şekilde dağları gelerek geçitler açabildi. Sonuç olarak Nobel 355 patente sahip pek çok buluş yaparak, büyük bir servete ulaştı. Dinamit başlarda yararlı şeyler için kullanılsa da, kısa bir süre sonra savaşlarda kullanılmaya başladı. İspanyol Amerikan Savaşı'nda dinamitli topların kullanmasıyla dinamit artık bir savaş aracı özelliği kazandı. Nobel'in bu savaşlarda dinamit kullanılmasını onaylayıp onaylamadığı kesin olarak bilinmemekle beraber barış yanlısı olduğu biliniyor. Bununla birlikte 1888'de kardeşi Ludvig'in ölümüyle insanların buluşu hakkında ne düşündüğünü anladı. Alfred'in kardeşi için verdiği ölüm ilanı bazı gazetecilik hatalarından dolayı kendi ölümü gibi değerlendirildi. Hatta bir Fransız gazetesi, Le marchand de la mort est mort, 'ölüm tüccarı öldü,' diye yazdı. Bu ölüm ilanında Nobel'in insanların daha hızlı öldürmeye yarayan yöntemler bulduğundan zengin olduğu yazıyordu. Nobel bu yazıları okuduğunda sersemledi. Sonuç olarak mirasını iyi şeyler için kullanmaya karar verdi. 1896'da ölmeden bir yıl önce son isteğini ve vasiyetini oluşturdu. Servetinin büyük kısmını biri barış için olmak üzere 5 farklı kategoride Nobel Ödülü verilmesi için bağışladı. Nobel ödülleri bugün Tıp,Fizik,Kimya,Edebiyat ve Barış alanlarında veriliyor. İşte günümüzde verilen Nobel ödüllerinin hikayesi budur. Türk doktor Aziz Sancar ve Yazar Orhan Pamuk Nobel ödüllerine layık görülmüştür."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nobel-fizik-odulu-kuantum-dolaniklik-deneycilerine-verildi/", "text": "2022 Nobel Fizik Ödülü kuantum enformasyon bilimi adına çalışmalarından dolayı üç bilim insanına verildi. Alain Aspect, John F. Clauser ve Anton Zeilinger kuantum dolanıklık üzerine yaptıkları ilk deneyler sayesinde geleceğin kuantum bilgisayarlarının önünü açtıklarından nobel madalyasına layık görüldü. Kuantumun dünyasında bazı beklenmedik tuhaflıklar olabilir. Kuantum dolanıklık halinde ise iki parçacık dolanıklığa girer ve bir parçacığa yapılan değişiklik, diğer parçacığı anında etkilemektedir. Bu fikir, kuantum fiziğinin tamamlanmamış bir teori olduğunu savunan ve bunun yerine henüz bilinmeyen gizli değişkenlerin bu etkiyi ürettiğini hipotezini savunan Einstein'ı rahatsız etti. 1960'lerda fizikçi Stewart Bell, eğer birçok parçacık çiftini test ediyorsanız, belirli bir noktada korelasyonların gizli değişkenlerin ürünü olamayacak kadar tesadüfi hale geldiğini söyleyerek tartışma için teorik bir test geliştirdi. Sonrasında bu deney Bell eşitsizliği olarak bilinir hale geldi. 2022 Nobel Fizik Ödülü'nün ilk sahibi olan John Clauser ise Bell'in fikrini pratik bir deneye dönüştürdü. Bu sayede Bell eşitsizliği ihlali açıkça ortaya konularak, kuantum mekaniği destek gördü. Alain Aspect çalışmasının Clauser'in çalışması üzerine inşa etti ve gizli değişkenlerin bir deneye potansiyel olarak hala müdahale edebileceği açıkları kapattı. Dolaşık bir çift foton kaynaktan ayrıldıktan sonra ölçüm ayarlarını değiştirmenin bir yolunu geliştirdi, yani orijinal ayar sonucu etkileyemezdi. En son Anton Zeilinger dolanık fotonları kullanarak bilgi ve aktarım yapmanın yollarının aradı. Bu sayede kuantum teleportasyon yani bilginin uzun mesafeler boyunca ışınlanması mümkün oldu. İşte bu sayede kuantum bilgisayarlar, şifreleme ve iletişim ağları gibi yeni alanlar doğdu. Nobel Fizik Komitesi Başkanı Anders Irback, Yeni bir kuantum teknolojisinin ortaya çıktığı artık aşikar. Ödül sahiplerinin dolanıklık üzerine yaptığı çalışmalar büyük önem taşıyor ve hatta kuantum mekaniği yorumlanmasını sağlayarak, temel soruların ötesine geçmektedir, diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nobel-odullu-bilim-insanlari-buluslarini-cizerse-ne-olur/", "text": "Yeni açılan bir sergi, alanlarında dahi olan ve Nobel Ödülü almış bilim insanlarının pastel çizimler konusunda çok da iyi olmadığını bize gösterdi. Sergi, UC Davis'te açıldı. Bu sergide dünyaca ünlü bilim insanlarının aceleyle karalanmış pastel çizimleri yer almakta. Fotoğrafçı Volker Steger, bilim insanlarının yaptıkları pastel çizimleri ve kendilerini aynı karede alarak bu sergide sergiliyor. Bu samimi görüntüleri almak için, Volker önce bilim insanlarına pastel ve kağıt verdi. Daha sonra bunları kullanarak bilim insanlarından çalışmalarını kısaca özetleyecek bir taslak çizmelerini istedi. Daha sonra bilim insanları çizdikleri şaheserleri tutarak aynı karede fotoğraflandılar. Steger, bu fotoğraf çekimi hakkında Daha önce hiç görmediğim insanları çağırdım ve aceleyle onlardan çalışmalarını çizmelerini istedim. Yani bu bilim insanları daha önce hiçbir şekilde bunu denememişlerdi. Her şey spontane gelişmişti, diyor. Fizikçi Robert B. Laughlin, kuantum akışkanlığının çok az uyarılma sonucu yeni bir şeklinin bulmasından dolayı 1998 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. Bu keşif sonucu, kuantum fiziğinde büyük atılımlar gerçekleşmiştir. Horst Ludwig Störmer ve Daniel Chee Tsui ile bu ödülü paylaşmıştır. Francoise Barre-Sinoussi, 2008 yılında Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü kazanan virologtur. İnsan immün yetmezlik virüsünü keşiflerinden dolayı bu ödülü kazanmıştır. Ayrıca yine Fransa'dan Luc Montagnier ile bu ödülü paylaşmıştır. 1997 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü alan Chu, 2009'dan 2013'e kadar da Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı görevini üstlenmiştir. Lazer ışığıyla atomların soğutulması ve yakalanması için bir metod geliştirdiğinden dolayı bu ödüle layık görülmüştür. Ayrıca Chu, Fransa'dan Claude Cohen-Tannoudji ve Birleşik Devletler'den William Daniel Phillips ile bu ödülü paylaşmışlardır. Elizabeth H. Blackburn, ABD ve Avustralya'dan biyoloji araştırmacısıdır. Kromozomların telomerler ve telomeraz enzimi tarafından nasıl korunduğunu keşfinden dolayı bu ödülü almıştır. Ayrıca ödülü Carol W. Greider ve Jack W. Szostak ile paylaşmıştır. 1987 yılında Batı Almanyalı bilim insanı, Johannes Georg Bednorz İsviçre'den meslek taşı Karl Alexander Müller ile Seramik malzemelerindeki çığır açan süper iletkenlik buluşlarından dolayı bu ödülü almıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nobel-odulu-alan-prof-dr-aziz-sancarin-telefon-konusmasi/", "text": "Prof. Dr. Aziz Sancar ile Nobelprize.org'dan David Smith'in konuşmasını aktarıyoruz. Normalde tüm görüşme çevrilmemiş ya da bazı çevrim eksiklikleri var. Bunları göz önüne alarak yeni bir çeviri yaptık. Merhaba,Prof. Sancar, ben Nobelprize.org'dan Adam Smith. Nobel Ödülü kazandığınız için çok tebrik ederim. Yarım saat önce bir telefon aldım. Eşim yanıtladı, sonra beni uyandırdı. Bunu hiç beklemiyordum,çok şaşırdım. Düzgün bir şeyler söyleyebilmek için uğraştım, uyumaktaydım ve bu güzel bir tecrübeydi. Oldukça sıradışı bir telefon aldınız. İnanıyorum ki, Nobel Ödülü alan ilk Türkiye doğumlu bilim insanı oldunuz. Bilim insanı. Orhan Pamuk edebiyat alanında birkaç yıl önce almıştı. Kesinlikle, evet ama bilim insanı olarak . Bugün sadece Chapel Hill'de değil , Türkiye'de de kutlamalar olacaktır. Eminim olacaktır. Evet yıllardır Ne zaman Nobel ödülü alacaksın ? demelerinden yorulmuştum. Artık ülkem için de mutluyum. Evet tabi ki. Ödül DNA onarımındaki mekanistik çalışmalarınız içindi.Öyle ki bu muazzam bir görevdi ve halen muazzam bir çalışma DNA'mızı koruyan sistemleri haritalandırmak. Bu onarma mekanizması bizim çoğunlukla kanserden koruyan bir mekanizma olsa da bazen kanser hücrelerini de koruyor. Bu doğru ve kanser tedavisi için önemli çünkü çoğu anti-kanser ilacı DNA'ya zarar veriyor ve kanser hücreleri kendini onarabiliyor yoksa kanser tedavisinin bir etkisi olmazdı. Derslerim bu ayın sonunda başlayacak ve Aralığa kadar devam edecek. Derslerimde en iyisini yapmak için uğraşacağım, ama sanırım bazı kesintiler olacak. Elbette bütün çalışmalarımdan sonra bu tanımayı almak gurur verici. Ayrıca hem ailem hem de beni yetiştiren anavatanım için gurur duyuyorum, özellikle de Türkiye için büyük önem teşkil ediyor. Tekrar çok teşekkür ederiz, Aralık'ta ödül töreni için Stockholm'e geldiğinizde bu konu hakkında daha fazla konuşma şansımız olacak. Tekrar teşekkürler ödül için çok çok tebrik ederim. Aziz Sancar'ın BCC'ye de söylediği gibi, ödülü Türkiye adına kabul etmiştir. Bu gurur verici gelişmenin siyasete alet olamayacağını belirtiyoruz. Aşağıdaki Hürriyet'ten aktarılan konuşmasıdır. Ödülü aldığının duyurulmasından sonra kendisine dünyanın birçok medya kuruluşundan ulaştıklarını ve bundan memnuniyet duyduğunu belirten Sancar, ancak bazı medya organlarının sorularından ve sosyal medyada kendisinin kökenine ilişkin yorumlardan rahatsızlık duyduğunu dile getirdi. İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin telefon ettiğini aktaran Sancar, Bana 'Arap mısınız, kısmen mi Türk'sünüz' diye sorarak saygısızlık yaptılar. BBC'ye söyledim, 'Arapça konuşmuyorum, Kürtçe konuşmuyorum, ben Türk'üm' dedim. Güneydoğulu olunca bundan kaçamıyorsunuz ama kendimi öyle biliyorum, BBC'ye de söyledim size de öyle söylüyorum diye konuştu. Sancar, BBC'nin bana sorduğu ilk soru, 'Siz Arap mısınız?' oldu. Ben Türk'üm, o kadar. Mardin'de doğmuşsam, Cizre'de de doğmuşsam, Kars'ta da doğmuşsam ben Türk'üm dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nobel-tip-odulu-sitma-ve-parazit-arastirmalarina-verildi/", "text": "İsveç'in başkenti Stockholm'da bulunan Nobel Komitesi, 2015 Nobel Tıp Ödülü'nü parazitler ve sıtma konusunda araştırma yapan 3 bilim insanına verdi. 2015 Nobel Tıp Ödülü'nü William Campbell, Satoshi Omura ve Youyou Tu kazandı. İrlandalı bilim insanı William Campbell ve Japon araştırmacı Satoshi Omura parazitlerin yolaçtığı hastalıkların tedavisi için geliştirdikleri ilaçtan dolayı Nobel'e layık görüldü. Çinli bilim insanı Youyou Tu da sıtma hastalığına karşı geliştirdiği ilaçla 2015 Nobel Tıp Ödülünün sahibi oldu. Sıtma ve parazitlerle ilgili araştırmaları nedeniyle Nobel Tıp Ödülü'nü kazanan İrlandalı William Campbell, Japon Satoshi Omura ve Çinli Youyou Tu yaklaşık 1 milyon dolar (960.000 dolar) değerindeki ödülü paylaşacak. Nobel Komitesi'nden yapılan açıklamada, yüzyıllardır insanlığın başına bela olmuş parazitlerin yol açtığı sıtmanın tedavisinde yaptıkları eşsiz terapi nedeniyle üç bilim insanının ödüle layık görüldüğünü belirtti. Sivrisinek yoluyla bulaşan sıtma hastalığı her yıl 450 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Yeryüzünde 1 milyona yakın insanda sıtmanın bulaşması riskiyle yaşamak zorunda. Yarın ve çarşamba günü fizik ve kimya alanında 2015 Nobel Ödülü'nü kazanan bilim insanlarının açıklanması bekleniyor. Kazanan isimler Nobel Ödülü'nü 10 Aralık'ta düzenlenen törende alacaklar. Nobel Ödülleri, Alfred Nobel'in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık'ta sahiplerini buluyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nokia-telefonu-yildirimla-sarj-edersek-ne-olur/", "text": "Nokia Lumia 925 cep telefonu yıldırımla şarj edilirse ne olur? İşte Southampton Üniversitesi ve Nokia yıldırım simülasyonu yani 200,000 Volt ile Nokia telefonu şarj etmeyi başardı. 200,000 Volt düzeneğe verildiğinde elektrotlar arasında 30 cm' lik bir atlama yaparak kıvılcım ve ısı yaratarak yıldırım çarpması benzeri bir efekt yarattı. 200,000 volta erişmek için transformatör kullanılarak iki elektrot arasında 200,000 volt güç elde edildi. Diğer ikinci elektrot bir transformatöre bağlanarak voltaj düşürüldü ve Nokia Lumia kül olmaktan kurtarıldı. Nokia düzeneğinin sinyaldeki gürültüyü stabilize ederek, pilin şarj ettiğini görünce etkilendik. Bu keşif sayesinde havada oluşan akımdan enerji elde edilebileceğini görmüş olduk. Yıldırım veya başka bir doğal güçten enerji elde edilebilirliği açısından bu oldukça büyük bir adım, diyor Neil Palmer üniversitenin haber servisinden. Üniversite basın servisi akımın sabit olduğunu belirtse de konu ile ilgili bilimsel bir yayın olmadığından henüz kesin bir bilgi alınamıyor. Bununla beraber deneyde gösterilen yapay yıldırım makinesi oldukça ilginç. Tabi ki yıldırım gibi doğal bir fenomenden elektrik üretebilmesi oldukça zor gözükse de, yıldırımdan elektrik elde edebilme açısından oldukça önem taşıyor. Yıldırım hakkında bilinenler halen çok az, bu nedenle yıldırımdan elektrik üretme aşamasında halen gidilecek çok yol var. Eğer havadaki elektrik iletimi hakkında daha fazla bilgi edinebilirsek, belki de günün birinde yıldırımlardan elektrik elde edebilirsiniz. Videoda gerçek lightning charge yıldırımla şarj nasıl görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/norologlar-farelerin-beyninde-inception-filmindeki-gibi-sahte-anilar-olusturmayi-basardi/", "text": "MIT ' den bilim adamları farelerin beynine hafıza yerleştirme tekniği ile sahte anılar ekmeyi başardı. Bu sayede bazı beyin hastalıklarının önüne geçilebileceği düşünülüyor. Hatalı anı fenomeni denilen bu fenomen, çoğu davada tanık ve kurbanların verdiği ifadelerden dolayı şüpheliyi mahkum ettirebilse de, sonrasında şüpheliler DNA testleriyle ancak aklanabiliyor. İşte bu hatalı anıların nasıl oluştuğunu belirlemede MIT' den bilim adamları farelerde hafıza yerleştirme sayesinde farelerin beynine müdahale etti. Beynin orjinal veya yanlış anıları çağırırken kullandığı nöral mekanizma aynı , diyor Biyoloji ve Nöroloji Profesörü Susumu Tonegawa Science dergisinde yayınlanan araştırmadaki bulgularına ilişkin. Nörologlar anıların depolandığı bölgeyi uzun süredir arıyordu. İşte anıların depolandığı bu bölgeye Engram adını verdiler. İşte Tonegawa ve meslektaşları MIT' nin Picower Öğrenme ve Hafıza Merkezi' nde engramdaki hücreleri belirleyerek, optogenetik adı verilen teknolojiyi kullandı ve özelleşmiş hafızayı aktive ettiler. Epizodik anılar tecrübe anıları- nesnelerle alakalı ilişkiler, uzay-zaman gibi hafızalar nöronlardaki kimyasal ve fiziksel değişimler sayesinde kodlanıyor. 1940 larda beyin cerrahı Wilder Penfield epizodik anıların temporal lopta toplandığını önermişti. Penfield temporal loptaki hücreleri uyardığında hastalar epilepsi nöbetleri geçirdiğinden özel anıların hafızada canlandığını raporlamıştı. Sonraki çalışmalarında ise H.M adlı amnezi hastasının temporal lopu dolayısıyla hipokampüs bölgesinin epizodik anılar için kritik olduğunu onayladı. Tonegawa buna rağmen, bu çalışmaların engramların gerçekten hipokampüste depolandığını kanıtlamadığını belirtiyor. Bunu için bilim adamları, hippokampal hücrelerden özel bir grubu aktive etmenin hafızayı geri çağırmak ve üretmek için yeterli olduğunu göstermeliydi. İşte optogenetik teknolojisi bu hücrelerden istenileni aktif edip istenileni kapatmayı sağlıyor. Farelere sahte anı vermek için bilim insanları hücreleri işgal edecek ve 'channelrhodopsin-2' adı verilen bir proteinin üretilmesini sağlayacak bir gen enjekte edecek virüs geliştirdi. Geçmişteki çalışmalar, bu proteinin ışığa maruz bırakıldığında hücreleri aktif hale getirdiğini göstermişti. Yapılan deneyde, ışık bu sefer hafıza oluşumunu tetiklemek için kullanıldı. Yani diğer çalışmaların aksine beynin kara kutusu bu sefer dışarıdan değil içeriden fethedildi. Hafızanın depolanması ve düzenlenmesinin proteinlere bağlı olduğunu bilen araştırmacılar, ışıkla hipokampüste hedef alacakları hücreleri belirledi. Hücreleri ışığa maruz bırakmak içinse iplik kalınlığında fiber optik teller farenin beynine yerleştirildi. Deneyin diğer aşamasında, 'güvenli bölge' olarak adlandırılan A çevresine bir fare kondu. Fare, 10 dakika boyunca hareket ederek ve koşarak etrafını keşfetti. Ertesi gün, fare B çevresi adı verilen bir başka kutuya kondu. Burada, fiber optik kablolarla ışık verilerek channelrhodopsin-2 proteininin devreye girmesi sağlandı. Hafıza oluşumu sağlanırken, farenin ayaklarına düşük şiddette akım verildi. Ramirez, bu şekilde 'sahte anı ile ayaktaki şoklar arasında bir bağlantı kurulmasını amaçladıklarını' belirtti. Deneyin ertesi gününde, fare tekrar A çevresine kondu. Fare, etrafını kolaçan etmek yerine bir korkmuş gibi bir köşeye sindi. Fare, B çevresinde şoka maruz kalmış olmasına rağmen sanki A çevresinde bu acıyı yaşamış olduğunu sandı. Fare, bulunduğu kutudan alınarak ayrı üçüncü bir kutuya konduğu zaman rahatladı ve normal hareket etmeye başladı. Discovery News'in haberine göre, onlarca fare ile aynı deneyi yapan bilim insanları, sürekli aynı sonucu aldı. Ramirez, Fareler, A kutusunda hep şoka maruz kaldıklarını hatırladı. Ancak gerçekte böyle bir şey olmadı... Sahte anı oluştu ve A kutusunda beliriverdi dedi. Araştırmacılar, deneyin aynı zamanda insanların nasıl sahte anı oluşturduklarının anlaşılmasında da önemli rol oynayacağına dikkat çekti. Özellikle çocuk yaşlarında travma geçirmiş insanların, yıllar sonra yaşadıklarının ne kadar gerçek olduğunu anlamarında, yeni yöntem işe yarayabilir, sahte anının nasıl oluşturulduğun sırrı çözülebilir. Araştırmada yer almayan British Columbia Üniversitesi'nden Jason Snyder, 'deneyin, hafızanın sadece nereye gittiğini değil, nasıl değiştirildiğini de gösterdiği için ilginç olduğunu' belirtti. Snyder, sinirsel mekanizmaların geliştirilmesiyle, travma sonrası stres bozukluğunun tedavi edilebileceğini belirtti. Ramirez ve meslektaşları, bilim kurgu filmlerindeki gibi zihin kontrolü yapılması veya psikiyatrik tedavilerin yanı sıra, sahte anının sırrının çözülmesinin, insanların zekası hakkında da ipuçları verebileceğini belirtti. - Steve Ramirez, Xu Liu, Pei-Ann Lin, Junghyup Suh, Michele Pignatelli, Roger L. Redondo, Tomas J. Ryan, and Susumu Tonegawa. Creating a False Memory in the Hippocampus. Science, 26 July 2013: 387-391 DOI:10.1126/science.1239073"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/noron/", "text": "Nörolojide en büyük zorluklardan biri nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıları gösteren bir harita yapmak. Konnektom connectome adı verilen beyinde bilgi iletiminin nasıl olduğunu açıklayan bir nevi kutsal bir kase. Nörolojide bir dönüm noktası olan araştırma 17 Eylül' de Proceedings of the National Academy of Sciences' da yayınlanan,EPFL' nin Mavi Beyin Projesi olarak tanımlanan projede; memeli numunesinde sinaps-boyut bağlantısındaki anahtar prensipler belirlenerek sanal olarak kortikal mikroağla ile tekrardan yapılandırılarak kıyaslandı. Artık bu prensipler sayesinde neokortekste sinapsların yerlerini tahmin etmek mümkün. Bu gerçekten büyük bir dönüm noktası, çünkü eğer yapılmasaydı bu onlarca yılı alırdı.Beyindeki her sinapsın haritadaki yeri belirlenerek, artık daha kesin modeller inşa etmek mümkün, diyor BBP başkanı Henry Markham . Nöronların nasıl bağımsız olarak büyüdüğü ve nasıl kendi görevlerini seçip, birbirlerine değerek veya kimyasal sinyaller yardımıyla nasıl yönlenerek hedeflerini buldukları, uzun süredir anlaşılamayan nörolojik bir gizemdi. Bu gizemi çözmek için, sanal mikroağlar inşa ederek her dalın nasıl birbiriyle çarpıştığını gördü. Asıl büyük sürpriz ise, modelde belirlenen sinapsların konumları ile gerçek beyin ağındaki sinapsların konumları eşlendiğinde % 75 ile % 95 arası doğruluk elde edilmiş olmasıydı. Böylece nöronların fiziksel olarak mümkün olduğunca bağımsız olarak büyüdükleri ve sinapsların belirtilen lokasyonlarda rastgele birbirine çarparak oluştuğu anlaşılıyor. Bazı istisnalar da tespit edilmiş. Bazı özel durumlarda nöronların kullandığı sinyallerin istatiksel bağlantıyı değiştirdiğine işaret ediliyor. Bu istisnaları da hesaba katarak, Mavi Beyin takımı nörolojik ağdaki sinapsların yerlerini mükemmel şekilde tahmin edebiliyor. BBP hedef olarak; nörolojinin pek çok branşındaki bilgileri entegre ederek, temel prensiplerden yola çıkarak, beyin yapısını ve fonksiyonunu hatta, farklı türlerin beyinleriyle yeniden inşa etmeyi hedefliyor- in siliko. Araştırmayla ilk kez memeli kortekslerindeki sinapsların nöronal bağlantıları büyük doğrulukla tahmin edilmiş oldu. Bütün bu sonuçlara ulaşmak için Mavi Beyin Projesi nöronların elektrik ve geometrik özelliklerin kullanarak, kortikal mikroağı yeniden yapılandırdı. Bütün bilgiler 20 yıldır süren, yaşayan beyin dokuları üzerinde hassasiyetle yapılan deneyler sayesinde elde edildi. Ağdaki her nöron hücresinin üç boyutlu modellemesi Mavi GenBlue Gene süper bilgisayarıyla modellendi. 10000 sanal nöron yoğunluk ve morfolojik türlerine göre, uygun canlı dokuya göre 3D uzayda rastgele konumlandırıldı. Araştırmacılar sonra modeli memeli beyinindeki eşdeğer beyin ağıyla kıyasladı. Araştırma beyinin fonksiyonları anlamak açısından oldukça önem taşıyor. Nörolojide yeni bir sayfa açılacağa benziyor. Ecole Polytechnique Federale de Lausanne (2012, September 17). 'Blue Brain' project accurately predicts connections between neurons."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/nukleer-tesis-atik-su-elektrodiyaliz-aritma-kobalt/", "text": "Nükleer santraller tüm dünyada giderek artıyor ve güç üretirken biraz da olsa sera gazı emisyonuna neden oluyor. Santrallerin artmasıyla beraber, soğutma için gerekli olan su miktarı da artıyor. Dünyada giderek artan bir su problemi olduğu düşünülürse, nükleer tesislerin harcadığı su hiç de az değil. Ayrıca, bu su radyoaktif izotoplarla kirlendiğinden, atık suyun uzun sürede bertaraf edilmesi gerekiyor. İşte Massachussets Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanlarının geliştirdiği metot sayesinde, kirlenen bu sudaki kirleticiler yoğunlaştırılarak özel bir teknolojiyle arıtılıyor. Böylece geri kazanılan atık su, nükleer tesisin soğutulmasında kullanılabiliyor. Kimya Mühendisliği'nde Prof. Martin Bazant ve yüksek lisans öğrencisi Muhammet Alkhadra ve diğer 3 kişiyle geliştirdiği sistem, Environmental Science and Technology dergisinde açıklandı. Şok elektrodiyaliz adı verilen prosesle, suda elektrik alanı yaratılarak , deiyonizasyon şok dalgası oluşturuluyor. Şok dalgası ile elektrik yüklü parçacıklar veya iyonlar, yüklenmiş gözenekli bir materyalle doldurulmuş tüpün içine itiliyor. Böylece kirleticiler bir alanda yoğunlaştırılarak, sudan ayrılmış oluyor. Araştırma grubu suda iki kirletici radyoizotop olduğunu buldu. Kobalt ve sezyum izotopları seçici bir şekilde sudan ayrılabiliyor. Ayrıca bu suda borik asit ve lityum da bulunuyor. Su, kobalt ve sezyum izotopu kirleticilerden temizlendikten sonra, reaktör için yeniden kullanılabiliyor. Başlarda Bazant ve çalışanları tarafından geliştirilen metot, sudan tuzu ayırmak için yapılmıştı. İlk ölçeklenebilir şok elektrodiyaliz prototipi 4 yıl önce sunuldu. İşte araştırma ekibi nükleer santrallerin ekonomik ve çevreye etkilerini azaltmaya yönelik, daha spesifik bir uygulama için geliştirildi. Ayrıca, devam eden araştırmada içme suyundan kurşun gibi ağır metalleri uzaklaştırmaya yönelik bir sistem de geliştiriliyor. Bu yeni sistem ucuz ve çok daha büyük şekilde ölçeklenebilir olmasının yanında, prensipte geniş karteladaki kirleticilerle de başa çıkabilir. Tek başına bu cihaz geniş çaplı ayrıştırmalar için özelleştirilebilir, diyor Bazant. Ayrıca daha önceki desalinasyon araştırmalarında , suyun elektriksel iletkenliği ölçülerek ne kadar tuz kaldığı belirleniyordu. Ekip yıllar süren çalışmalar sonunda, sudaki radyoaktif atık ve temiz su miktarını ölçmek için yeni metotlar geliştirdi. Araştırmacılar bu sayede hassas ölçümler yapabiliyor. Deniz suyundan tuzu ayırmak için geliştirdikleri metot, diğer sistemlere göre yoğun enerji tüketiyor. Fakat nükleer tesis soğutma suyu için kullandıkları seçici metot çok daha az enerji tüketiyor. Ayrıca normalde atık suyu arıtma prosesi oldukça pahalıya patlıyor. Yeni metot ise çok daha ekonomik olduğundan oldukça mantıklı hale geliyor. Tek bir nükleer tesisi soğutmak için yılda yaklaşık 10 milyon m3 su harcanıyor. Bu da tesis suyunu arıtmanın önemini ortaya koyuyor. Ekip sistemleri test etmek için aynı zamanda sponsorları olan , Mitsubishi Heavy Industries'in nükleer atık suyunu simüle etti. Ekip 3 aşamalı bir ayrım prosesi sonrasında sudaki kobalt radyoaktif çekirdeklerin % 99,5'ini ayrıştırdı ve suyun % 43'ünü geri kazandı. Ekip kirleticilerin % 98,3'ünü arıtabilirse, suyun 3'de 2'sini geri kazanabileceğini buldu. Metodun tümünü ele alırsak pek potansiyel uygulamaları olabilir. Sürdürebilir ve ekonomik metot sayesinde atık tesis suyundan kobalt ve sezyum radyoaktif izotopları ayrıştırılabilir. Ayrıca sistem Fukushima felaketinde olduğunda gibi milyonlarca litre kirlenmiş suyun temizlenmesinde de kullanılabilir. Böylece kirlenen suyun okyanusa karışması engellenebilir. Araştırmacılar şimdilik sadece küçük sistemlerde test yapsalar da, önümüzde bir kaç yıl içinde büyük sistemlerin de hayata geçirilebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ofis-dolabi/", "text": "Ofis dolabı belge dosya kırtasiye malzemeleri ve diğer ofis eşyalarını depolamak için kullanılan mobilya parçalarından biridir. Bu dolaplar ofislerde düzeni sağlamak eşyaları korumak ve muhafaza etmek için kullanılır. Farklı tipte dolaplarda bulunmaktadır; bu dosya dolapları depolama dolapları raf sistemleri veya gömme dolaplar gibi çeşitli modellerde olabilir. Bu dolaplar metal ahşap veya plastik bölünmüş olabilir. Dosya dolapları belge ve dosyaları düzenlemek için özel olarak tasarlanmış çekmecelerle donatılmış olabilir. Depolama dolapları raf sistemleri kapılar veya çekmecelerle donatılmış çeşitli boyutlarda olabilir ve ofis malzemelerinin düzenli bir şekilde saklanmasını sağlar. Bunun yanı sıra önemli belgelerin dosyaların veya ofis malzemelerinin güvenli ve organize bir şekilde saklanmasını sağlar. Ofis dolabı işyerlerinde ve birçok farklı kurumda kullanılan önemli depolama çözümleridir. Ofislerde okullarda hastanelerde mağazalarda hatta evlerde bile kullanılmaktadırlar. Bu dolaplar belgeler dosyalar kitaplar kırtasiye malzemelerini tedavi dosyaları temizlik malzemelerini ürünleri ve daha birçok eşyayı düzenli bir şekilde muhafaza etmek için kullanılır. Farklı boyutlarda özelliklerde ve tasarımlarda bulunabilen dolaplar depolama olanağına göre özel olarak çalışabilir. Ofis düzeni belge yönetimi ve eşyaların korunması açısından büyük önem taşırlar. Aynı zamanda endüstriyel tesislerde araç-gereçlerin korunması için kullanılırlar bu da işlevselliklerini ve kullanım alanlarını genişletir. Bu sayede bu dolaplar iş yaşamında düzeni sağlamanın yanı sıra çeşitli kurumlarda pratik depolama çözümleri sunuyor. Ofis dolabı fiyatları çeşitli faktörlere bağlı olarak belirlenir. İlk olarak malzeme kalitesi büyük bir etkendir. Dolabın kullandığı malzeme türü fiyatının belirlendiği temel bir durumdur. Masif ahşap dolaplar daha yüksek fiyata sahip olabilirken sunta veya MDF gibi daha ekonomik yapılar daha uygun fiyata olabilir. Boyut ve tasarımdaki bileşenlerinin özelliklerini bir başka faktördür. Özel tasarım ek detaylar veya iç bölmelerin fiyatı arttırılabilir. İmalat süreci ve çalışma de fiyat belirlemede kritik bir role sahiptir. El işçiliğinin parçaları veya özel üretim oranlarının maliyeti arttırılabilir. Dolapların ek özellikleri ve aksesuarların fiyatının unsurlarıdır. Kilit sistemleri özel menteşeler veya çekmece sistemleri gibi ek özellikler fiyatlandırılabilir. Daha fazlası için https://gokerler.com/ofis-dosya-dolabi/ bu siteyi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ogrenciler-47-uluslararasi-kimya-olimpiyatinda-ustun-basari-elde-etti/", "text": "Azerbaycan Bakü Kenti'nde bu yıl 47. düzenlenen Uluslararası Mendelyev Kimya Olimpiyatları'nda bütün öğrenciler madalya aldı. Tübitak önderliğinde oluşturulan 4 kişilik Milli Takımımız 1 altın ve 3 gümüş madalya kazandı. 20-29 Temmuz 2015 tarihlerinde Azerbaycan'nın Bakü kentinde gerçekleştirilmiş olan 47. Uluslararası Kimya Olimpiyatı'nda tüm öğrencilerimiz madalya kazandı. 74 ülkenin katılımıyla gerçekleşen uluslararası yarışmada Ülkemizi temsil eden Baturalp YALÇIN altın, İlker DEVECİ, Furkan BAHAR ve Muhammet ÇAYLI gümüş madalya sahibi oldular. En son 9 18 Temmuz 2011 tarihinde Türkiye'de düzenlenen yarışmanın mazisi gerçekten ilginç. TÜBİTAK Bilim İnsanı Destekleme Daire Başkanlığı tarafından organizasyonu yürütülen 47. Uluslararası Kimya Olimpiyatı'nın akademik yöneticiliğini ekip lideri olarak Atatürk Üniversitesi'nden Prof. Dr. Arif DAŞTAN ve Doç. Dr. Uğur BOZKAYA ile Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nden Doç. Dr. Yasin ARSLAN katılmıştır. Ülkemiz, 1978 yılından beri düzenlenen bu yarışmada bugüne kadar 11 altın, 37 gümüş ve 34 bronz madalya kazandı. Bu üstün başarılarından dolayı tüm öğrencileri kutluyoruz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/okaryot-evriminde-muthis-kesif-loki/", "text": "Ökaryot diye tabir edilen kompleks yaşam formlarının basit mikroorganizmalardan temel aldığı uzun süredir biliniyor. Bilim insanlarının kafasındaki soru ise şu: Bu geçiş nasıl gerçekleşti? Yeni yapılan bir keşif bu geçişin nasıl gerçekleştiğine dair sağlam ipuçları veriyor. Arkeler, ekstrem koşullarda yaşayan mikroorganizmalardır. İlk zamanlarda bakteri olduğu düşünülen bu organizmalar daha sonra tür ağacında yeni bir tür olarak yer almıştır. 1970'li yılların sonunda keşfedilen arkeler birçok biyoloğu fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bunlar aşırı sıcak, aşırı tuz gibi çok ekstrem koşullarda yaşayabilme özelliğine sahiptirler. 1977 yılında biyolog Carl Woese tarafından keşfedilen Arkelerin evrimsel süreçte bakterilerle ökaryotik organizmalar arasında bir köprü görevi göreceği düşünülüyordu. Böyle düşünülmesinin sebebi; araştırmacıların Arkelerin, ökaryotik hücrelerle daha yakın akrabalık ilişkisi gösterdiğini tespit etmesidir. Ayrıca ökaryotlar ve arkeler, genler ve metabolik yolların benzerliği bakımından uzun zamandır kardeş gruplar olarak kabul ediliyorlar. İsveç'teki Uppsala Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı; keşfettikleri bu yeni arke türü ile mikroorganizmalardan ökaryotlara geçiş süreci arasındaki bağlantıyı sağlam bir şekilde kurmayı başardılar. Keşif arkelerin, ökaryotların atası olduğuna dair hipotezi de destekler nitelikte. Ekibin liderliğini yapan Thijs Ettema, Yaptığımız ilk analizler sonucunda, Löki'nin ampirik mikroorganizmalar ile kompleks ökaryotik hücreler arasında bir ara form olduğunu teşhis ettik. diyor. Yapılan genomik tabanlı analizler sonucu; yeni keşfedilen bu arke türünün ökaryotlara özgü birçok benzeri gen barındırdığı saptandı. Endosimbiyoz kuramı; mitokondri ve kloroplastların ökaryot hücrelerle birlikte yaşamaya başlayan prokaryot canlılardan köken aldığını ileri süren bir teoridir. Bu teoriye göre mitokondriler; proteobakterilerden, kloroplastlar ise siyanobakterilerden gelmiştir. Bu organellerde ökaryotik hücreye fagositoz yoluyla alınmıştır. Yeni keşfedilen arkelerinde, fagositoz yeteneği vardır. Yani, bu tür Endosimbiyoz Kuramı na da uygundur. Yapılan ayrıntılı metagenomik analizler sonucu; hücre şekli oluşumu ve hücre zarına katılan proteinler ökaryotlarınkine çok benzerdi. Fakat genomik dizi de ne kadar ökaryotlarınkine benzer genler varsa da arkeal özellikler bu türde daha çoktu. Bununla birlikte filogenetik analizlerde bu arkelerin ökaryotlara yakın bir dalda kümelenmiş olduğunu ortaya çıkardı. Yeni keşfedilen bu arke türü, Grönland ve Norveç arasındaki okyanusun 2352 metre altındaki bir hidrotermal ağızda bulundu. Lokiarchaeota ismi de bulunduğu bu çevrede bulunan Löki Kalesi'nden esinlenilerek konuldu. Aslında Löki'nin bulunduğu yer, klasik olarak arkelerin bulunabileceği noktalardan bir tanesi. Çünkü bu hidrotermal ağızlar, denizlerin altındaki volkanlardır. Ve arkelerde bu tür ortamları çok severler. Dünya'da ise böyle yüz binlerce yer vardır ve bunların hepsi birer mikrobik karadeliktir. Bu mikrobik karadeliklerde bambaşka mikroorganizmalarla karşılaşabilirsiniz. Genetik analiz tekniklerinin gelişmesiyle, daha fazla mikrobik karadeliğin analizinin yapılması ve bu analizler sonucu kompleks ökaryotik hücrelerin nasıl evrimleştiğine dair yeni kanıtların bulunması amaçlanmaktadır. Löki, basit mikroorganizmalardan kompleks ökaryotik organizmalara geçişin sağlam bir ara formu olarak kabul ediliyor. - Çeviri: Phys.org, Missing link in the evolution of complex cells discovered, Cell & Microbiology, 6 Mayıs 2015 http://phys.org/news/2015-05-link-evolution-complex-cells.html - http://en.wikipedia.org/wiki/Archaea - http://tr.wikipedia.org/wiki/Endosimbiyoz_kuramı - Nature DOI: 10.1038/nature14447 http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature14447.html - Jyoti Madhusoodanan, Prokaryotic Microbes with Eukaryote-like Genes Found, 6 Mayıs 2015, TheScientist http://www.the-scientist.com/?articles.view/articleNo/42902/title/Prokaryotic-Microbes-with-Eukaryote-like-Genes-Found/"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/oksijen-ureten-dunyanin-ilk-sentetik-yapragi-uretildi/", "text": "Teknoloji dünyası doğayı taklit etme konusunda oldukça hevesli görünüyor. Kaydedilen son gelişme ise oksijen üreten sentetik yapraklar. Julian Melchiorri ışık ve su maruziyetinde aynı gerçek yapraklar gibi oksijen üreten ipekten bir yaprak üretti. Bu sayede pek çok endüstri kolunun daha çevreci bir geleceğe kucak açması bekleniyor. Kraliyet Sanat Koleji'nden yüksek lisans öğrencisi Julian Melchiorri ,Tufts Üniversitesi ipek laboratuvarıyla çalışarak muhteşem bir ürüne imza attı. Teknoloji ve tasarımın muhteşem birlikteliğini gösteren bu yaprak Dezeen and Mini Frontiers tarafından geçenlerde tanıtıldı. Gerçekten çok hafif ve düşük enerji tüketimine sahip. Asıl amacım tümüyle biyolojik olarak, insan yapımı bir nesnede doğanın verimini kullanmaya dayanıyor. Bu sayede hem bir aydınlatma materyali, hem de oksijen üretimine dayalı bir sistem oluşturdum, diyor Julian Melchiorri. Mechiorri bu yaprak teknolojisinin binaların dışına uygulanarak yoğun metropollerde bile temiz oksijen üretimine imkan tanıdığını belirtiyor. ABD Orman Servisi şimdiden daha çok ağaca yani daha çok oksijene ihtiyacı olduğunu belirtiyor. ABD kişi başına 17,3 ton/yıl CO2 ile dünyada en fazla global ısınma yapan ülke. Sonrasında Avrupa ve Çin' de ise bu oran 7 ton civarında. Bu nedenle daha fazla ormana ihtiyaçları olsa da ABD araç motor hacimlerinin düşürülmesinde pek de hevesli gözükmüyor. Ayrıca Çin sanayi ve nüfus dolayısıyla Dünya'daki emisyonun % 29'unu, ABD % 16 Avrupa Birliği % 11. Türkiye'de ise ormanlık alanlar gittikçe azalırken araç sayısı katlanarak artması ve sanayinin yaptığı salınımlar CO2 emisyonunu arttırıyor. Avrupa'da büyük fabrikalar ardı ardına kapatılarak Türkiye gibi üçüncü dünya ülkesi kabul edilen ülkelere yönlendiriliyor. Çünkü global ısınmanın bölgesel olarak kalacağını ve ancak diğer bölgelerde global ısınma olacağını belirtiyorlar. İpek yaprakta gerçek bitkilerden alınan kloroplastlar var. Bu kloroplastlar ipek proteinlerinin içinde askıda kalarak, aynı gerçek bitkiler gibi fotosentez yapıyor. Her ne kadar gerçek yaprakları yerini tutmasa da gerçeğe oldukça yakın bir deneyim sunacak. Tabi ki bu yaprakları yapmak doğal yapraklardan çok daha zor ve spesifik bir iş. Her şeye rağmen, uzayda bitkilerin gelişimi bozulduğundan belki bu çözüm NASA'nın uzun uzay yolculuklarında kullanılabilir. NASA Uluslararası Uzay İstasyonu'nda küçük kök paketleri ile suyu ve besini tutmaya çalışsa da proje halen sınırlı. Büyük ağaçların yetiştirilmesi için büyük paketler gerekecek. Fakat bu yeni buluş yeni seçenekler sunabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/okudugunuz-roman-gercekten-beyninizi-degistirebilir/", "text": "Çoğumuz, okuduğumuz değerli bir kitabın hayatımızı değiştirdiğini söyleyebiliriz. Emory Üniversitesi'nden bilim adamları okuduğumuz bir romanın beynimizde biyolojik değişiminin izini sürdüler. Nörologlara göre etkileyici bir roman okuduğunuzda beyin kitaptaki karakterlerin ve olayların gerçekten olduğuna inanabilir. Araştırmacılar roman okuduğunuzda beyinde önemli biyolojik değişimler olduğunu buldular. Araştırmacılar güçlü bir hikaye okunduğunda , beyinde kas hafızası yaratılarak , okuyucuya hikayenin gerçek olduğu inancı sağladığını gösterdi. Atlanta Emory Üniversitesi'nden Nörolog Prof. Gregory Berns ; Hikayeler hayatlarımızı değiştirirler ve bazı durumlarda kişiyi tanımlayabilir. Hikayelerin beynimize nasıl girdiğini ve neler yaptığını tanımlamak istedik. Yaptığımız araştırmalar, beyinde nörolojik değişimler olduğunu ve hareket ve his açısından kahramanın vücuduna transfer olmuş hissi verdiğini gösteriyor. Artık iyi hikayelerin bizi hikayenin merkezine koymakla yetinmeyip, biyolojik değişimler de yaptığını biliyoruz, diyor . Araştırma, gerçekten de güçlü hikayelerin okuyucunun beynini kalıcı olarak değiştirebildiğini gösterdi. Gönüllülerde kitap bittikten günler sonra bile nörolojik etkilerin sürdüğü görüldü. Araştırmada 21 öğrenciye İngiliz yazar Robert Harris'in Pompei kitabı, bölümler halinde 19 günde okutuldu. Kitabın sonunda Vesuvius volkanının yok ettiği Roma şehrinde yaşanan kurgusal bir aşk hikayesi anlatılıyor. Hikayede şehrin dışından volkanın dumanlarının tüttüğünü gören bir adam şehirdeki sevgilisine ulaşmaya çalışıyor. Araştırma sonucunda beyin fonksiyonlarının kitap okunduktan 5 gün sonrasına kadar beyin fonksiyonlarında değişime devam ettiğini gösterdi. Beyinde sol temporal korteksin yani dil algısı bölümünün en çok etkilendiği görüldü. Ayrıca hareketlerle ilişkili beyin fonksiyonun artışa geçtiği görüldü. Örneğin, koşuya çıkmak isteyip, koşmayı düşünmeniz gibi. Bu gibi beyin aktiviteleri kitap okurken artabilir, hatta etkileri kitap bittikten sonra da sürebiliyor. - Gregory S. Berns, Kristina Blaine, Michael J. Prietula, Brandon E. Pye. Short- and Long-Term Effects of a Novel on Connectivity in the Brain. Brain Connectivity, 2013; 3 (6): 590 DOI: 10.1089/brain.2013.0166"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/oled-teknolojisinde-devrim-yaratacak-gelisme/", "text": "OLED , yani organik ışık yayan diotlar karbon içeren materyallerden yapılır. Normalde LCD gibi teknolojilerde arka plan aydınlatması için ışık gerekmediğinden, katlanabilir, sarılabilir ekranlar OLED sayesinde mümkün olmaktadır. Özellikle Samsung gibi firmalar son nesil telefonlarında OLED'in bükülme özelliğinden yararlanmaya başladı ki, Samsung Galaxy Note Edge ve Galaxy S6 Edge bunlara en güzel örnekler olarak gösterilebilir. Bununla beraber güç tüketimleri daha azdır. Bu sayede telefonun ekranı bükülebiliyor. OLED tabanlı lazer diotların teknolojik bir devrime neden olacağı düşünülse de, organik materyallerin lazer eşiğinde gereken yüksek akımda verimsiz çalışma eğilimlerinden dolayı halen engel teşkil etmekteydi. Fakat Kaliforniya ve Japonya'dan araştırmacıların yeni yaptığı bir araştırmaya göre OLEDlerin iyi ayarlanmış bileşenlerinin parlak bir ışık üretmesi ve düşük enerji tüketmesinin organik lazerlerin yapılmasında önemli etken olacağını gösterdiler. Araştırma sonuçları Applied Physics Letters'da yayınlandı . Yük taşımı ve nano boyuttaki alanların yeniden birleşimi nedeniyle, OLED'lerin veriminin iki kat düştüğünü buldu. Yeni cihaz ise ısıyı, baskılayarak yüklerin tekrar birleşmesini engelliyor. Bilim insanları yıllardır elektrikle çalışan organik lazerlerle çalışan organik yarı iletkenler üzerinde çalışıyorlar.Lazerler bugün kullandığımız aydınlatma ve görüntüleme teknolojilerine göre çok daha ekstrem koşullarda çalışıyor ve yüksek akım çekiyor. Bu gibi yüksek akımlarda, enerji kaybı prosesleri artar ve lazerleme zorlaşır, diyor Kaliforniya Üniversitesi'nden Thuc-Quyen Nguyen. Bu çalışmada kayıp prosesleri azaltılarak ,organik lazerleri kavramaya doğru bir adım daha atılıyor. OLEDler elektronlar ve deliklerin etkileşimiyle çalışır. Bunun basit bir görselleştirmesini düşünelim. Organik yarı iletkeni her koltuğunda birinin oturduğu metro treni gibi düşünürsek , koltuklar molekül,yolcular elektron gibi enerji parçacıkları olur. Trene yeni binen insanların ekstra enerjisi olur ve oturarak rahatlamak haline giderler. Yolcular bindiğinde oturanların bazıları ayağa kalkar ve trenden iner.İnsanlar indiğinde trende bekleyen insanlar için boş koltuklar olur, aynı OLED'deki delikler gibi . Ayakta bekleyen kişi oturduğunda, kişi rahatlama haline geçerek enerji salımlar. İşte OLED'de enerji ışık olarak salımlanır, diyor Kyushu Üniversitesi'nden Chihaya Adachi. OLED tabanlı lazerlerin üretimi için santimetrekarede (kA/cm2), binlerce amper akım yoğunluğu gerekiyor. Bugüne kadar elde edilen akım yoğunlukları ısınma nedeniyle sınırlıydı. Yüksek akım yoğunluğunda, parlaklık yok olma prosesleriyle sınırlanmıştır. Bu sanki trene aşırı insanın binerek enerjilerini kaybetmesine benziyor, diyor Adachi. Önceki çalışmada, Adachi ve meslektaşları lazerler ve parlak aydınlatma için gerekli verime ihtiyaç duymadan 1 kA/cm2 'ı aşan akım yoğunluğunda OLED performansı sağlayabileceğini gösterdi. Elde edilen yük yoğunluğu enjeksiyonu 2.8 kA/cm2 ulaşıyor. Yani daha önce elde edilenden 100 kat daha fazla. - Kyohei Hayashi, Hajime Nakanotani, Munetomo Inoue, Kou Yoshida, Oleksandr Mikhnenko, Thuc-Quyen Nguyen and Chihaya Adachi. Suppression of roll-off characteristics of organic light-emitting diodes by narrowing current injection/transport area to 50 nm. Applied Physics Letters, March 2, 2015 DOI:10.1063/1.4913461"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-2021-kayitlari-basladi/", "text": "Gerçekbilim ve değer bilim sitelerinin desteklediği Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali başlıyor. Kayıtlar şu adres üzerinden yapılabiliyor: http://ogbf.kozmikanafor.com. Ayrıca bu adreste etkinlikle ilgili tüm detaylara ulaşabilirsiniz. 13-14-15 Ağustos'ta Antalya Olimpos'ta muhteşem bir doğal çevre içinde gerçekleştirilecek olan Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021, bugüne kadar ülkemizde gerçekleştirilmiş olan en büyük büyük çaplı sivil bilim organizasyonu. Şimdiye kadar Türkiye'de eşine rastlanmayan ama gelişmiş ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz festival havasında bir bilim şenliği yaratma düşüncesi ile yola çıkılan organizasyonda zengin bir astronomi içeriği; eğlenceli, keyifli ve bir tatil havasında katılımcılara sunulacak. Katılımcılar, gün boyu alanında uzman hocalarımızın sunum ve söyleşileriyle bilgilenecek, gece ise profesyonel teleskoplarla yıldızlarla dolu gece göğünün altında gezegenleri, galaksileri, nebulaları gözlemleyecekler, astrofotoğraf eğitimi alacaklar gökyüzünü fotoğraflayacaklar. Örneğin aynı grup yıllardır aynı yerde aynı etkinliği yapıyorsa, artık bazı aksaklıklar giderilmiş demektir. Hesapta olmayan durumlar için de mutlaka hazırlıklı olurlar ve sorunlar büyümeden çözüme kavuşturulur. Kozmik Anafor platformunun bu yıl Ağustos ayında altıncısını yapmayı planladığı Antalya'daki Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali ve Bursa'daki Uludağ Astrofest bunlara örnektir. En güzel örnek tabii ki Saklıkent Bakırlıtepe'de bu sene 23. kez düzenlenecek olan Tübitak Ulusal Gözlem Şenliği'dir. Devletin imkanları da seferber olunca, şenliğin tadı bir başka oluyor. Katılmanızı tavsiye ederdik ama, maalesef Tübitak Gözlem Şenliği'ne başvurular 2021 yılı için sona erdi. Ayrıca Konya Taşkent Gökyüzü Şenliği de oldukça kapsamlıdır. İşte, bu tarz etkinliklerde çok temel ihtiyaçlarınız dışında çantanızı doldurmanıza gerek olmayabilir. Bol miktarda su, 5 litrelikler kullanışlı oluyor, kendi aracınızla gitmiyorsanız araçla gelen birine sipariş edin. Unutmayın ki suyu dağ başında sadece içmek için kullanmayacaksınız. Gideceğiniz yerin denizden yüksekliği çok önemli. Özellikle yüksek yerlere çıkacak olanlar için tekrar belirtelim, gündüz çok sıcak ama gece de çok soğuk oluyor. Gece soğuktan korunmak için çadırınızın içinde üstünüze örttüğünüz battaniyeler, Güneş'in doğması ile birlikte sizin can düşmanınız haline gelebiliyor. Tabi bölgenin özelliklerine göre sabah 8 akşam 5 mesai yapan sivrisinekler ve avucunuz kadar böcekler de sizi uyutmayacaktır. Bu paragraftan çıkarmanız gereken sonuç, battaniyeyi üstünüzden atıp sinek ilacına Davidoff muamelesi yapacağınız anı çok iyi ayarlamanız gerekiyor. Ufak bir gecikme size pişik ve koca koca sinek ısırıkları olarak geri dönebilir. Gözlem şenliklerinin bilim etkinliği olduğunu unutmamanız gerekli. Yani, çok eğleneceğiz, vuhuuu kopacağız! kafasındaysanız, hiç yerinizden kalkıp gitmeyin buralara. Gözlem şenlikleri, genellikle gündüz yapacak pek birşey olmayan, geceleri ise önünüzü görmeniz bile pek mümkün olmayan zifiri karanlıkta teleskoplar eşliğinde gökcisimlerinin izlendiği etkinliklere sahne olan organizasyonlardır. Gündüzleri, etkinliği düzenleyenlere göre farklılık gösteren bilim atölyeleri oluyor. Bu atölyeler ise çoğunlukla çocuklara ve çocuk ruhlulara hitap ediyorlar. Kartondan maket yapımı, boyama ve resim atölyeleri, çeşitli elektrik deneyleri, şişelerden yapılan roketlerin su veya uçucu gazlarla fırlatılması gibi etkinlikler oluyor. Güneş altında katlanması zor olsa da, Güneş teleskopları ile yapılan Güneş gözlemlerini de unutmayalım. Güneş'i yakından görebilmek de heyecanlı bir aktivitedir. Ayrıca, bilimsel sunum ve söyleşiler de gündüz vakitlerinde gerçekleştiriliyor. Gittiğiniz etkinliğin niteliğine ve konuşmacıların yapılarına göre sunumlar bazen bir üniversite amfisinde ders anlatır ciddiyetindeyken, bazıları uzay ve evrenle ilgili keyifli konuların neşeyle takip edildiği anlatımlar olabiliyor. Gece olduğunda karanlığa gömülen etkinlik alanında, teleskop başında gezegenleri ve derin uzay cisimlerini izleyeceksiniz. Çoğunlukla her teleskop başka bir gökcismine dönük olduğu için, o teleskop senin bu teleskop benim dolaşacaksınız birkaç saat. Bunun yanında, eğer yanınızda fotoğraf makinası getirmişseniz ışık kirliliğinin olmadığı bu ortamda astrofotoğraf çekimleri yapabilirsiniz. Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali gibi bazı etkinliklerde, katılımcılar fotoğraf makinaları eşliğinde uygulamalı astrofotoğraf eğitimleri alıp, evlerine yıldızlar altında çekilmiş fotoğrafları ile dönebiliyorlar. Yine, profesyonel çekim yapan astrofotoğrafçıların yanına ilişip, o rengarenk gökyüzü fotoğraflarının nasıl çekildiği izleyip öğrenebilirsiniz. Böylelikle astrofotoğrafçı sabrını da deneyimlemiş olursunuz. Etkinliklere katılanlar olarak en temel amacımız, şehrin gürültüsünden, stresinden ve yoğunluğundan bir süre de olsa kaçıp doğayla iç içe pozitif enerji depolamak. Bunun yanında, şehirlerde asla göremeyeceğiniz Samanyolu ve muazzam bir yıldız manzarası eşliğinde gökyüzüne hayran hayran bakmak. Şenliğe gelen hemen herkesin temel amacı ve beklentisi bundan ibaret. O halde çekingen olmayın, tanımadığınız insanların sohbetlerine katılın, kaynaşın. Bırakın doğa sizi, ortak zevkleriniz, ortak heyecanlarınız olan insanlarla birleştirsin. Beyne daha fazla oksijen gittiği dönemlerde kurulan arkadaşlıklar daha uzun ömürlü oluyormuş . Daha fazla bilgi için dost sitemiz Kozmik Anaforu takip edebilirsiniz !"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/olimpos-gokyuzu-ve-bilim-festivali-bu-yil-online-yapilacak/", "text": "Türkiye'nin en büyük astronomi ve uzay bilimleri etkinliklerinden biri olan OLİMPOS GÖKYÜZÜ VE BİLİM FESTİVALİ bu yıl online yapılacak. www.gercekbilim.com ise festivalin destekçileri arasında yer alıyor. Bu yıl 14-17 Ağustos 2020 tarihinde 5'incisi gerçekleştirilecek olan etkinlik, ülke genelinde astronomi ve uzay bilimleri ile ilgilenenlerin sabırsızlıkla beklediği en zengin içerikli yatılı kamp etkinliği konumunda. Yüzlerce kişinin katıldığı festivalde, uzay bilimleri alanında uzman profesörler, akademisyenler ve astrofotoğrafçılar çok kapsamlı seminerler, söyleşiler, konferanslar ve uygulamalı eğitimler gerçekleştiriyorlardı. Yaşadığımız Covid-19 pandemi sürecinde, bilim insanları olarak halkımıza örnek davranışlar içinde olmamız gerektiğinin farkındayız. Bu nedenle, bilim kurulumuzla Mayıs ayından beri etkinliğin yapılıp yapılamayacağını, yapılırsa ne gibi risklerle karşılaşacağımızı istişare ediyorduk. Bu istişareler sonucunda bilim kurulumuz; genç-yaşlı yüzlerce insanın bir arada bulunacağı bu etkinliğin corona virüs riski tümüyle bitmeden yapılmasının ciddi sağlık ve salgın riski yaratacağını, hangi sıkı tedbir alınırsa alınsın toplu etkinliklerde riskin her zaman olacağını belirterek Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'ni bu yıl için ertelememizin uygun olacağı yönünde görüş bildirdi. Etkinlikte eğitmen olarak görev yapan Prof. Dr. A. Talat Saygaç, Prof. Dr. Osman Demircan ve Prof. Dr. Lokman Kuzu da bu kararın doğruluğunu; böylesi ciddi sağlık riski yaşadığımız günlerde halkımıza toplu ortamlarda bulunmaktan uzak durmalarını tavsiye ederken, bu festivali 500 bilimseveri bir araya toplayarak gerçekleştirmemiz halkımızın bilime olan güveni azaltırdı şeklinde değerlendiriyor. Festivale 4 yıldır destek veren Kumluca Belediyesi de aynı görüşte. Kumluca Belediye Başkanı Mustafa Köleoğlu; Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali'nin bu yıl ki virüsten korunma kapsamında düzenlenememesinden dolayı üzüntü içerisindeyim. Etkinliğin online gerçekleştirilmesi için belediyemiz olarak tüm desteğimizi vereceğiz. şeklinde konuştu. Online olarak 14-17 Ağustos 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan festivalin bilimsel içeriği, geçtiğimiz yıllardaki zenginliğini koruyacak. Yine dev gözlem teleskoplarıyla Olimpos'tan yıldız, gezegen, galaksi, nebula ve meteor yağmuru görüntüleri uzmanların açıklamaları eşliğinde Kozmik Anafor, Feza Gezginleri, Hypatia Bilim, Gerçek Bilim ve Gelecek Bilimde Youtube ve sosyal medya hesapları üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Aynı zamanda alanında uzman profesörler, akademisyenler ve astrofotoğrafçılar astronomi ve uzay bilimleri alanındaki önemli konuları canlı yayında sunumlar şeklinde izleyicilere aktaracaklar. Online etkinlik boyunca gündüzleri uzmanlar canlı olarak 4'er sunum gerçekleştirecekler. Gece ise, sabaha kadar profesyonel dev teleskoplarla Olimpos'tan uzmanların anlatımı eşliğinde canlı yayınlar gerçekleştirilecek. Online etkinlik ile ilgili detayları ve bildirimleri festivalin bu linkten ulaşabileceğiniz grubuna üye olup takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/olum-aninda-gidilen-tunelin-ucundaki-beyaz-isigin-nedeni-tespit-edilmis-olabilir/", "text": "Yakın ölüm tecrübesi yaşamış insanların genel olarak gördüğü bir şey vardır, bir tünelden geçerek beyaz bir ışığa ilerlemek. İşte bilim dünyasının yıllardır nedenini bulamadığı bu gizem, Michigan Üniversitesi' nde yapılan çalışma sayesinde belki de açıklanabilecek. Son yıllarda bu alanda teknolojinin gelişmesiyle artan gözlemler pek yeni bulguyu da beraberinde getirmişti. En son Mart 2013 de yayınlanan bir araştırmada, yakın ölüm tecrübesi yaşayanların, tecrübesinin oldukça gerçek olduğunu ortaya koymuştu. Uzmanlar, bu durumun beyindeki elektrik dalgalarının aniden yoğunlaşmasından kaynaklanabileceğini açıkladı. ABD'deki Michigan Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada , ölmek üzere olan farelerin beyin dalgalarında yüksek seviyede aktivite gözlendiği belirtildi. Araştırmacılar bu dalgaların insan beyninde algılama düzeyinin artmasına neden olabileceğini düşünüyor. Dr. Jimo Borjigin, sonuçları Amerikan Bilimler Akademisi'nin dergisinde yayımlanan araştırmalarıyla ilgili olarak Birçok insan klinik ölümden sonra beynin aktif olmadığını ya da çok az aktif olduğunu, beynin normale göre daha az faal olduğunu düşünür. Biz bunun böyle olmadığını ortaya koyduk. Aksine ölüm anında beyin daha aktif dedi. Ölümden dönen kişiler, parlak beyaz ışıklar gördüklerinden, ruhlarının bedenlerini terk ettiğini hissettiklerinden ve hayatlarının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğinden söz ediyor. Şimdiye kadar insanlarla yapılan çalışmalar bu anlatımlara pek açıklık getiremedi. Michigan Üniversitesi, ölümden dönen kişilerin anlattıklarının sırrını çözebilmek için ölmek üzere olan dokuz sıçanı izledi. Hayvanların kalbinin durmasından sonraki 30 saniye içinde gama salınımları olarak bilinen yüksek frekanslı beyin dalgalarında ani bir yükselme tespit edildi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/olurken-hayatimiz-gozlerimizin-onunden-film-seridi-gibi-gecer-mi/", "text": "Dünyada ilk kez nörobilimciler ölmekte olan bir kişinin beyin aktivitesini kaydetti ve ölüm anında rüya görme, meditasyon ya da anıların hatırlanmasına benzer ritmik beyin dalgaları olduğunu keşfetti. Frontiers in Aging Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırma, ölüm anında beyinde gerçekleşen olaylara yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu araştırma yakın ölüm deneyimlerinde görülen, hayatın sanki bir film şeridi gibi gözlerin önünden geçmesine benzer durumlara makul bir açıklama getireceği düşünülüyor. Düşünün ki, tüm hayatınız saniyeler içinde gözünüzün önünden geçiyor. Sanki bir flaş patlamasıyla tüm hayatınızdaki kayda değer anları izliyorsunuz. İşte tüm bu prosese hayatın geri çağrımı deniyor ve yakın ölüm deneyimlerine benziyor. Bu ölüm tecrübeleri ve ölümden sonrası nörologlar için halen bir muammadır. Buna rağmen, yeni araştırma beynin bir süre daha aktif kalarak, ölüm anını ve sonunu koordine ettiğini ve hatta tüm son sıkıntıları da yönetmek üzere programlanmış olabileceğini belirtiyor. Tartu Üniversitesi'nden, Dr. Raul Vicente'nin, 87 yaşındaki epilepsi hastasının nöbetlerini tedavi etmek için elektroensefalografi kaydederken, hasta kalp krizi geçirdi ve öldü. Fakat gerçekleşen bu talihsiz olay, bilim insanlarına ölen bir insan beyninin aktivitesini ilk kez kaydetme imkanı verdi. Beyin salınımları ya da diğer bir tabirle beyin dalgaları yaşayan insanlarda olan ritmik beyin aktivitesidir. Gama dahil bu farklı salınımlar rüya görme, meditasyon, konsantre olma, anıların hatırlanması, bilgi işleme ve bilinçli algılama sırasında gerçekleşen yüksek kognitif fonksiyonlardır. Hafızanın geri çağrılmasıyla ilgili salınımlar üreteren beyin, ölüme yakın deneyimlerde bildirilenlere benzer şekilde, ölmeden hemen önce hayattaki önemli anların son bir hatırlatmasını oynatıyor olabilir, diyor Zemmar. Öyle görünüyor ki, sevdiklerimiz dünyaya gözlerini kaparken, güzel anıları son kez gözlerinin önünden geçiyor olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/omega-3-yag-asidi-sizofreni-ve-psikozun-gelisimini-durdurabilir/", "text": "Omega 3 yağ asidi,özellikle balık yağında bulunan ve son yıllarda pek çok faydası olduğu belirtilen bir yağdır. Yeni yapılan bilimsel bir araştırma ise Omega 3 yağ asidini uzun süreli kullanımından sonra , şizofreni ve bazı psikotik hastalıkların başlamasını engelleyebildiğini gösterdi. 7 yıla kadar 12 haftalık Omega-3 desteği alan yüksek risk grubundaki genç bireyler, plasebo grubundakilere göre daha az problem yaşadılar. Şizofreni olmayan sesler duyma, halüsinasyon görme gibi karakteristik özelliklere sahip bir hastalık. Şizofreninin genetik ve çevresel faktörlerle ilişkisi olduğunu biliniyor. Akıl Oyunları filminde ünlü matematikçi John Nash 'in şizofren olduğu biliniyordu. Oyun teorisi ile 1994'de Nobel ödülü alan matematikçi, karısı ile birlikte geçtiğimiz Mayıs ayında trafik kazasında ölmüştü. Şizofreni belirtileri ergenlikte ya da yetişkinliğin başlangıcında aniden veya yavaşça çıkıyor. Bugün halen bilinen tedavisi yok ve mevcut terapiler ancak semptomları düzenliyor. Bilim insanlar uzun süredir şizofrenide hücrelerde poli doymamış yağ asitlerinin seviyelerinin (özellikle omega 3-6) düştüğünü biliyorlardı. Melbourne Üniversitesi'nden Paul Amminger'ın liderliğinde yaklaşık 10 senedir süren araştırmada, yüksek risk grubunda bulunan sübjelerde psikolojik bozukluğun ilk evrelerinde yapılan klinik denemelerde yağ asidi emiliminin gecikmeye başladığı gözlendi. Nature Communications dergisinde yayınlanan araştırmada, omega 3 grubunda yer alanların sadece % 10'unun psikotik bozukluk geliştirdiği, plasebo grubundakilerin ise %40'ının psikozunun ilerlediği gözlendi. Her şeye rağmen bilim insanları Omega-3'ün şizofreninin başlamasını nasıl engellediğine dair mekanizmayı çözmüş değil. Omega-3 'ün psikotik gelişimin ilerlemesini önemli ölçüde azalttığını gösteriliyor. Omega 3 asitleri somon balığı, ceviz gibi pek çok besin maddesinde bulunan bir yağ asidi. Araştırma 81 hastayı içerdiğinden replikasyon gerekebilir. Omega-3 bilinen yan etkisi olmayan , yararlı bir yağ asidi. Çocuklar için özellikle gelişim aşamasında nöronlar arasındaki geçişi hızlandırarak, zekayı hızlandırdığı biliniyor. Hatta son yıllarda yapılan bir araştırma prostat kanserini önlediğini gösterdi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/onceden-gecirilmis-akciger-hastaliklari-kanser-riskini-arttiriyor/", "text": "Bulgular Amerikan Toraks Derneği'nin Respiratory and Critical Care Medicine adlı dergisinde yayımlandı. 5 ayrı geçirilmiş solunum hastalığı verileri özbildirim yoluyla toplandı. İstatistiksel analizler; araştıma merkezine, yaşa, eğitim düzeyine, akciğer kanseri riski yüksek meslekte çalışma durumuna ve detaylı sigara içme alışkanlıklarına göre sınıflandırıldı. Pnömoni ve kronik bronşit, en fazla rapor edilen geçirilmiş solunumsal hastalıklar oldu. Yapılan analizlere göre sigara kullanımı, kronik bronşit ve amfizem'in akciğer kanseriyle pozitif ilişkili olduğu tespit edildi. Bronşit için tahmini rölatif risk 1.33, amfizem için ise 1.50 olarak bulundu )Ayrıca 2 veya daha az yıl önce teşhis konmuş pnömoni ile akciğer kanseri arasında 3.31 rölatif riskle pozitif ilişki tespit edildi. Astım ile akciğer kanseri arasında zıt bir ilişki bulunurken, tüberküloz ve akciğer kanseri arasında herhangi bir ilişki tespit edilmedi. Aynı zamanda meydana gelen kronik bronşit, amfizem ve pnömonisi olan hastaların, sadece kronik bronşitli olanlara göre kanser riski daha yüksek. Aynı zamanda astım veya tüberküloz geçiren kronik bronşitli hastalar için ise akciğer kanseriyle herhangi bir ilişki tespit edilmedi. 'Çalışmamızda akciğer kanseri ve farklı solunumsal hastalıklar arasındaki ilişkilerde gözlemlediğimiz varyasyonlar, altta yatan etyolojik mekanizmalardaki farklılıkların göstergesi olabilir.' diyor Dr. Olsson. 'Bu bağlantıların daha iyi anlaşılması, bu hastaların her biri için klinik gözetimin türü ve sıklığı için yol gösterici olabilir.' şeklinde tamamlıyor. - Rachel Denholm, Joachim Schüz, Kurt Straif, Isabelle Stücker, Karl-Heinz Jöckel, Darren R Brenner, Sara De Matteis, Paolo Boffetta, Florence Guida, Irene Brüske, Heinz-Erich Wichmann, Maria Teresa Landi, Neil Caporaso, Jack Siemiatycki, Wolfgang Ahrens, Hermann Pohlabeln, David Zaridze, John K Field, John McLaughlin, Paul Demers, Neonila Szeszenia-Dabrowska, Jolanta Lissowska, Peter Rudnai, Eleonora Fabianova, Rodica Stanescu Dumitru, Vladimir Bencko, Lenka Foretova, Vladimir Janout, Benjamin Kendzia, Susan Peters, Thomas Behrens, Roel Vermeulen, Thomas Brüning, Hans Kromhout, Ann Olsson. Is Previous Respiratory Disease a Risk Factor for Lung Cancer? American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 2014; 140723135313009 DOI:10.1164/rccm.201402-0338OC"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/optogenetik-tedavi-sayesinde-ilk-kez-kor-bir-erkek-kismen-gormeye-basladi/", "text": "Bilim insanları ilk kez kör bir erkekte optogenetik teknolojisi kullanarak, hastanın kısmen görmesini sağladılar. İlk kez bir insanda denenen tedavide hastanın gözüne ışığa duyarlı yeşil alglerde bulunan proteinler enjekte ediliyor. Optogenetik teknolojisindeki bu ilk başarılı klinik deneme sayesinde, hasta ilk kez çevresindeki nesnelerin konumlandırarak tanımlamaya başladı. Normal hücrelere eklenen genler sayesinde ışık duyarlılığı arttırılarak felçten, ağrı geçirmeye kadar birçok sağlık problemi çözülmeye çalışılıyor. Teknoloji yakın zamanda farelerde ve embriyonik tavuklarda başarıyla denendi. Öncü niteliğindeki çalışmada 40 yıl önce retinitis pigmentosa teşhisi konmuş Parisli bir adam yer aldı. Bilim insanları hastanın zayıf olan gözününe channelrhodopsin proteini ChrimsonR'yi enjekte etti. Esasen parlayan alglerde bulunan ChrimsonR proteini ışığa tutuldğunda şekil değiştirerek hücrelerin içine ve dışına doğru iyon akımına neden oluyor. İşte bu olay zayıf gözün retinasındaki spesifik nöronların ChrimsonR proteini üretmesine neden olarak, bu nöronları ışığa duyarlı hücrelere çeviriyor. Ayrıca ekip ganglion hücreleri hedef aldı .Çünkü bu hücreler fotoreseptör hücrelerin ışık sinyalleri toplamasında rol oynuyor ve o sinyalleri beyindeki optik sinirlere aktararak, görmeye dönüştürüyor. Optogenetik etkili bir yol olduğu kanıtlandı fakat görüşün sağlanması için özel bir gözlük gerekiyor. Bu gözlük ortamı kaydeden bir kamerayla donatıldı. Işık ışınları doğrudan retinayı hedef alıyor yani bir dizi ışığa duyarlı hücre dizisini. Gözlük bunu yapmak için görüntüyü tekli dalgaboyunda bir ışığa çeviriyor. İşte bu ChrimsonR proteinlerinin şekil değiştirerek, iyon kanallarını açmasına ve tespit etmesine neden olarak, beyne ışık sinyallerini aktarıyor. Bilim insanları hastaya enjeksiyon yaptıktan sonra proteinlerin tutması için 4 ay bekledi. Fakat 7 ay sonrasında eğitim başladığında, hassas nesneleri tespit ederek görmeye başladı. Gözlüklere alışmak zaman alıyor. Başlarda hastamız gözlüğü kullanışlı bulmamıştı. Fakat birkaç ay sonrasında hasta yaya geçidindeki beyaz çizgileri görmeye başladı ve biraz eğitimden sonra nesnelerin büyük ya da küçük olup olmadığını algılamaya başladı, diyor araştırmanın ilk yazarı ve Pittsburgh Üniversitesi oftalmoloji başkanı Jose-Alain Sahel. Elde edilen bulgular optogenetik kullanarak, nörodenejeratif bir hastalık olan görme kaybının kısmen onarılabileceği gösteren ilk vakadır. Araştırmacılar optogenetik sayesinde bir gün epilepsi, Parkinson ve depresyon gibi hastalıkların da tedavi edilebileceğini düşünüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/organik-mega-akim-pili-yenilenebilir-enerjide-devrim-yaratacak/", "text": "Harvard Üniversitesi'nden bilim adamları ve mühendisler özel bir sistemde depolanan yeni bir pil türü tanıttılar. Bu pilde elektrik özel bir şebekede depolanarak, güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklardan daha fazla verim alınmasını sağlayacak. Yeni batarya teknolojisi Nature bilim dergisinde yayınlandı. OPEN 2012 programı altında Harvard ekibi, Amerikan Enerji Bakanlığı programı fonuyla yeni grid bir batarya geliştirdi. Pil teknolojisinde çığır açacak bu batarya önümüzde birkaç yıl içinde piyasaya sürülecek. Araştırma raporuna göre, metal içermeyen bu akım pili ucuz küçük bir organik molekül olan kinon molekülünü kullanıyor. Buna benzer moleküller bitkiler ve hayvanlarda enerjiyi depolamak için kullanılıyor. Normalde güneş ve rüzgar enerjisi iklime bağlı olduğundan her yerde kullanılabilen yenilenebilir teknolojiler değil. Bu teknolojiler sürekli ve kesintisiz elektrik üretimi yapamadıkları için mevcut elektrik şebeke sistemine entegreleri kolay değil. Yeni batarya teknolojisi ile uygun maliyetli ve yüksek miktarlarda enerji depolayarak bu problemi çözmek mümkün olabilir. Çalışmaya Kimya ve Biyokimya Profesörü Alan Aspuru-Guzik'in grubunda yer alan Dr. Suleyman Er ve ekibi 10,000'den fazla kinon molekülünü bilgisayar ortamında analiz ederek destek verdi. Moleküller üzerinde yapılan ileri kuantum hesaplamalar sonucu elde edilen veriler, moleküllerin voltaj, sağlamlık ve suda çözülebilme vb. özelliklerinin hesaplanmasında kullanıldı. Kuantum hesaplamalar sonucu uygun görülen kinon bazlı moleküller Harvard Üniversitesi profesörlerinden Prof. Roy Gordon ve ekibince sentezlendi ve yine Harvard Universitesi'ndeki Prof. Michael J. Aziz ve ekibince laboratuvarda akım pillerine entegre edilip test edildi. Dr. Süleyman Er ise araştırmanın yardımcı yazarlarından. Yıllardır yurt dışında çok önemli araştırmalarda Türklerin yer alması gerçekten gurur verici. Akım pillerinde enerji kimyasal sıvılar yardımıyla harici tanklarda depolanıyor. Arabalardaki akü benzeri katı elektrot pillerinin aksine akim pilleri enerjiyi kimyasal sıvılarda depolayarak harici tanklarda saklıyor. Normalde pilin kendisi tank olarak kullanılırken, bu pilde sıvılar kimyasal depolama tanklarında depolanıyor. Akım pillerinde enerji miktarı, tanklarda bulunan sıvı miktarıyla doğru orantılı olduğu için, yeni tasarım düşük maliyetle büyük miktarda enerjinin depolanmasına izin veriyor. Prof. Michael Aziz ve ekibince yapılan hesaplamalara göre güneş ve rüzgar enerjisinden daha verimli yararlanmak icin 1 ila 2 günlük enerji depolayabilecek bataryalar gerekiyor. Akım pillerinde depolanan enerji kullanılan sıvı miktarı ile ayarlanabildiği için araştırmacılar son zamanlarda akım pillerine odaklandi. Bugüne kadar bu piller için pahalı kimyasallar gerekirken, bu yeni kinonlu pil sayesinde maliyet düşecek. Normalde çoğu pilde lityum, vanadyum ve nikel kullanılıyor. Bu pahali metaller de toplam pil maliyetini oldukça arttıriyor. Harvard'ta geliştirilen kinonlu piller ile enerji depolamak çok daha ucuza geliyor. Ekip kuantum kimyası ve deneysel yaklaşım sayesinde istenilen kinon molekülünü kısa bir sürede buldu. Tabi gercek olcekteki rüzgar türbini için ticari açıdan daha büyük kinon depolama tanklari gerekecek. Bu teknoloji ile ileride güneş tarlaları ve rüzgar türbinleri için büyük depolama tankları düşünülebilir. Ya da bu tanklar daha küçük boyutlarda binaların bodrumuna yerleştirilebilir. Böylece evinizde gündüz depolanan güneş enerjisi, sizi sabah gün doğuncaya kadar idare edebilir. Ucuz ve güvenli olan bu akım pilleri yenilebilir enerji kaynaklarının daha verimli kullanılması için çözüm olabilir. - Brian Huskinson, Michael P. Marshak, Changwon Suh, Süleyman Er, Michael R. Gerhardt, Cooper J. Galvin, Xudong Chen, Alan Aspuru-Guzik, Roy G. Gordon, Michael J. Aziz. A metal-free organic inorganic aqueous flow battery.Nature, 2014; 505 (7482): 195 DOI: 10.1038/nature12909"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ortamdan-enerji-saglayan-ilk-pilsiz-cep-telefonu-yapildi/", "text": "Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar pile gerek duymayan cep telefonu ürettiler. Yeni geliştirilen telefon ortamdan radyo sinyalleri veya ışıktan birkaç mikrowatt elde ederek çalışıyor. Ayrıca ekip pilsiz telefonu kullanarak Skype aramaları yaparak, prototipin ticari hale getirebileceğini gösteriyor. Hali hazırda satılan bileşenler sayesinde konuşma aktarılabilir ve baz istasyonuyla iletişim kurulabilir. Burada neredeyse sıfır enerjiyle çalışan tümüyle fonksiyonel ilk cep telefonunu ürettiğine inanıyor. Gerçekten çevreden aldığı enerjiyle çalışacak gerçekten, çok çok az enerji tüketen bir cep telefonu üretmek gerekiyor. Bu nedenle temelden bu cihazları yeniden tasarlamamız gerekiyor, diyor Washington Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Paul G. Allen. Washington Üniversitesi'nden bilgisayar bilimciler ve elektrik mühendisleri günümüzün modern cep telefonu sinyallerinin güce en aç basamağını elediler. Bu basamakta dijital veri taşıyan sinyalleri,analog sinyallereçevriliyor. İşte bu basamak, çok enerji harcadığından, ortamdaki güç kaynaklarına dayanan bir telefon tasarlamak oldukça zor. Pilsiz cep telefonu, mikrofon veya hoparlörden gelen ufak vibrasyonların avantajını kullanıyor. Böylece konuşmalar veya telefondan gelen ses kullanılabiliyor. Telefondaki anten , hareketleri baz istasyonundan yayılan standart analog telsiz sinyalerindeki değişiklere çeviriyor. Bu proses özünde yansıtılan radyo sinyallerindeki konuşma şablonlarını çözerken neredeyse hiç güç kullanmıyor. Bu konuşmayı aktarmak için, telefon cihaz mikrofonundaki titreşimleri kullanarak yansıtılan konuşma şablonlarına kodluyor. Konuşmayı almak için, kodlanan radyo sinyalleri telefonun hoparlöründeki ses titreşimlerine çevriliyor. Prototipte kullanıcı bu aktarım ve dinleme modlarını değiştirmek için bir butona basıyor. Araştırmacılar piyasada bulunan bileşenleri kullanarak bir devre dökerek, basit telefon fonksiyonlarını yerine getirebilen bir prototip geliştirdiler. Pilsiz telefonla skype kullanarak, araştırmacılar gelen aramaları cevaplayabildikleri gibi geri de aynı numarayı saklayarak çevirebildiler. Ekip özel bir baz istasyonuyla sinyalleri alıp verebildi. Teknolojinin günümüz standart cep telefonu altyapısına uyarlanabileceği veyahut Wi-Fi yöneltici ile kullanılabileceği düşünülüyor. Yani Wi-Fi olan her yerde pilsiz cep telefonu kullanılabilir. Sistem Wi-fi router'e eklenecek baz istasyonlarıyla, ya da Wi-fi routerli baz istasyonlarıyla gelişebilir. Sistemin çok az bir enerji gereksinimi var o da 3,5 mikrowatt . Bu enerji ya baz istasyonlarından yayılan telsiz sinyaliyle ya da pirinç büyüklüğünde bir güneş piliyle sağlanabilir. Radyo sinyali enerjisiyle 9-10 metreye kadar çalışırken, güneş piliyle 15-16 metreye kadar baz istasyonlarını çekiyor. Yine radyo sinyaliyle üretilen enerji 1-10 watt arası olduğundan halen iyileştirme gerekiyor. Sisteme E-ink ekranlar da eklenebiliyor. Ekip telefonun menzili arttırmayı ve konuşmaları şifreleyerek güvenli hale getirmeye amaçlıyor. Videoda telefonu görebilirsiniz. - Vamsi Talla, Bryce Kellogg, Shyamnath Gollakota, Joshua R. Smith. Battery-Free Cellphone. Proceedings of the ACM on Interactive, Mobile, Wearable and Ubiquitous Technologies, 2017; 1 (2): 1 DOI: 10.1145/3090090"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/orumcek-geniyle-ipek-bocekleri-kevlardan-6-kat-daha-dayanikli-iplik-uretti/", "text": "Çin'den bilim insanları, ipek böceklerine örümceklerden aldıkları ağ genleriyle modifiye ederek, Kevlardan 6 kat daha dayanıklı fiberler ürettirmeyi başardı. 20 Eylül'de Matter dergisinde yayınlanan makalede, bu çalışmayla ilk kez ipek böceklerine tam boyda örümcek ağı ürettirmeyi başardılar. Bu teknoloji sayesinde daha çevreci bir şekilde sentetik fiber geliştirilebilir. Kevlar,karbon fiber gibi özel malzemelerin üretimi için özel koşullar ve yüksek enerji gerekiyor. Çin'in Donghua Üniversitesi Biyoloji Bilimi ve Tıp Mühendisliği Fakültesi'nden araştırmacı olan baş yazar Junpeng Mi, İpekböceği ipeği şu anda köklü yetiştirme teknikleriyle büyük ölçekte ticarileştirilen tek hayvansal ipek fiberidir. Sonuç olarak, örümcek ipeği fiberi üretmek için genetiği değiştirilmiş ipekböceklerinin kullanılması, düşük maliyetli olduğundan, büyük ölçekli ticarileşmeyi mümkün kılıyor, diyor. Bilim insanları, genellikle fosil yakıtlardan üretilen sentetik fiberlerin yapımında ortaya çıkan zararlı mikroplastikler nedeniyle, örümcek ağı ipliklerini alternatif bir dokuma ürünü olarak görüyor. Fakat üretilen yapay örümcek ipekleri nem ve güneş ışığına karşı korumalı olan bir kaplamaya sahip değil. İşte genetik olarak değiştirilen ipek böcekleri doğal olarak kendi fiberlerini koruyucu bir tabaka ürettiklerinden, örümcek iplikçiklerini kaplıyor. İpekböceğini benzersiz örümcek duyularına sahip hale getirmek için Mi ve meslektaşları, Doğu Asya'da bulunan küre ağ ören bir örümcek olan Araneus ventricosus'tan elde edilen küçük bir ipek proteinine odaklandılar . CRISPR-Cas9 genetik düzenleme aracı kullanılarak, MiSp proteinini ipekböceğinin birincil ipek proteinini kodlayan genin yerine yerleştirerek, DNA'sını değiştirdi. Bilim insanları aynı zamanda ipek böceğinin DNA'sındaki genin, hayvanın doğal ipek üretiminin başka herhangi bir yönüne müdahale etmeden başarıyla etkinleştirilmesiyle lokalizasyon yaptılar. Mi, Bu tezde tanıtılan bu 'lokalizasyon kavramı, önerilen minimal yapısal modelle birlikte önceki araştırmalardan önemli bir ayrılığı temsil ediyor. Gelecekte büyük ölçekli ticarileşme potansiyeli olduğuna inanıyoruz, diyor. Ortaya çıkan fiberler, yüksek gerilme mukavemeti (1.299 MPa) ve dayanıklılığı (319 MJ/m3) bir araya getirerek araştırmacıların beklentilerini aştı. Bununla da bitmiyor, lifler beklenenden çok daha esnekti; MiSp proteini çok güçlü fakat esnek olmayan ipek üretmesiyle tanınır. Yeni fiberler, askeriyeye yönelik akıllı malzemeler, havacılık teknolojisi, biyomedikal mühendisliği ve askeri kıyafetler gibi alanlarda çığır açabilir. Üretilen ipek fiberi, kurşun geçirmez yeleklerde kullanılan Kevlar malzemesinden altı kat daha dayanıklı. Yani daha güçlü kurşun geçirmek yelekler yapılabilir. Araştırmacılar şimdi doğal ve mühendislik ürünü amino asitlerden örümcek ipeği lifleri üreten genetiği değiştirilmiş ipekböcekleri geliştirmeyi planlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/orumceklerin-kulaklari-olmasa-da-duymak-icin-buyuk-aglar-kullaniyor-olabilirler/", "text": "Normalde örümceklerin avlarını yakalamak için ağ ördükleri düşünülür. Binghamton Üniversitesi'nden bilim insanları örümceklerin; boylarına oranla ördükleri devasa ağları, işitme cihazı gibi kullanabildiklerini gösteren bir araştırma yayınlandı. Örümceklerin kulakları olmamasına rağmen, ağdaki titreşimleri ayaklarıyla hissedebiliyorlar. Yeni araştırmada bazı örümceklerin boylarına oranla 10,000 kat daha büyük ördüğü ağların işitme amacıyla olduğunu düşünülüyor. Araştırmacılar deneylerinde, büyük dairesel ağlar yapmalarıyla ünlü küre dokuma örümceklerini kullandılar. Örümceklere dikdörtgen çerçeveler vererek ağlarını bunların içine örmeleri sağlandı. Bu minik tekerlek şeklindeki ağın, sesle indükte olarak parçacık hareketlerini yakalan hiperakut akustik antenler gibi çalıştığını bulduk, diyor araştırmacılar. Lazer vibrometre kullanılarak örümcek ağının tepkisi yankısız odada ölçüldü. Ses dalgası yansımalarını minimize edecek şekilde tasarlanan bu odada sesin mükemmel bir ahenkle hareket ettiği ve çarpan sesi yakalama potansiyeli olduğu gösterildi. Örümcek ağında farklı frekanslar ve farklı yönlerden gelen sesler test edilerek,ilişkili tepkiler alındı. Çevrilme, büzülme veya düzleşme gibi tepkiler ölçüldü. Ağın kenarlarına yerleştirilen minyatür hoparlörlerde ağ boyunca ilerleyen sesin, daha havadaki ses örümceklere ulaşmadan ağdaki titreşim yardımıyla bazı örümceklere ulaşarak tepki verdiği gözlendi. Tabi örümceklerin bu bilgiyle ne yaptıkları halen belli olmasa da örümceklerin sürü halinde avlanabildiklerini biliyoruz. Bu titreşimler örümceklerin ayaklarındaki duyu organlarına iletiliyor olabilir. Öyle görünüyor ki, örümcekler ses dalgalarına tepki veriyor. Buna rağmen, örümceklerin bu bilgiyi nasıl işlediğine dair araştırma yapılması gerekiyor. Hatta örümceklerin vücudunda henüz bilmediğimiz gizli bir kulağı olabilir, diyor Binghamton Üniversitesi'nden makine mühendisi Junpeng Lai. Bu yeni çalışma örümceklerin ses ve müziğe tepki verdiklerini gösteren araştırmanın üzerine inşa edildi. Buna rağmen, insanlar ve birçok hayvanın kulak zarından gerçekleştirdiği, duyma işlevine kıyasla örümcek ipeğinden iletilen ses çok daha farklı olacaktır. Örümcekler ağlarındaki farklı frekansları seçiyor olabilir. Örümceklerin bu yetenekleri çözülürse, doğadan ilham alınarak yeni ses ekipmanları üretilebilir. Örümceğin yaptığı bu doğal gösterim, havadaki ince iplikçikler üzerindeki viskoz kuvvetlerin sesini hissettiğini göstermenin bir yolu olabilir. Eğer bu doğada işe yarıyorsa belki de buna daha yakından bakmamız gerekebilir, diyor Binghamton Üniversitesi'nden makine mühendisi Ron Miles."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/osiris-rex-uzay-araci-tsi-0112de-bennu-asteroitinden-numune-almayi-deneyecek-canli/", "text": "20 Ekim 2020 TSİ 01:12'de, NASA OSIRIS-REX görevi kapsamında Dünya'dan 320 milyon km uzaktaki Bennu asteroitinin yüzeyine inerek, gevşek yüzeyden numune almayı başardı. OSIRIS-REx uzay aracı ABD'nin ilk asteroit numunesi toplama görevinin bir parçasını oluşturuyor. OSIRIS-Rex, böylece 101,000 km/s hızla uzayda hızla ilerleyen Bennu asteroidinin yüzeyinden el değmemiş bir numune alarak, bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere Dünya'ya getirecek. Her şey planlandığı gibi giderse, uzay aracı 3 metre uzunluğunda robot kolu TAGSAM'i 30 dakikada açtıktan sonra sadece 10 saniye çalıştırarak asteroitin yüzeyindeki gevşek moloz yığınından 50 gram numune toplayacak. Uzay aracı, bilim insanları ve mühendislerden oluşan bir ekip tarafından uzaktan kumanda edilecek ve sonra numune kaldırarak alacak ve Dünya'ya geri dönüş yolculuğuna başlayacak. Dünya'ya 2023 yılında ulaşması planlanıyor. Araştırmacılar Bennu sayesinde Güneş Sistemi'nin erken oluşumunda yer alan maddelere ulaşmayı planlıyor. Bu sayede Güneş Sistemimizin kökenine ait temel sorular aydınlatılabilir. Ayrıca Bennu yakın-Dünya asteroiti olarak biliniyor, yani Dünya'ya 2100lerin sonunda çarpma olasılığı var. OSIRIS REX görevi sayesinde bu çarpışmadan kaçmanın yolları bulunabilir. Bununla birlikte gelecekte asteroit madenciliği görevleri için kimyasal içerik araştırması yapılacak. Gelecekte asteroitlerden roket yakıtı elde edilmesi açısından da, asteroit madenciliği diğer bir önem arz ediyor. Bununla beraber, Japon JAXA uzay ajansının Hayabusa-2 uzay aracı 2019 yılı başlarında Ryugu asteroitinden numune almayı başarmış ve Dünya'ya geri dönüş yolculuğuna çıkmıştı. Uzay aracının bu yıl aralık ayında Dünya'ya geri dönmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/otizm-ilaci-rett-sendromu/", "text": "Penn State Üniversitesi'nden bilim insanları, insan sinir hücrelerinin fonksiyonel bozuklukları onaran eşsiz bir ilaç keşfettiler. Rett sendromu ve bazı otizm türlerinde ilacın işe yaradığı belirtiliyor. Biyoloji Prof. Gong Chen, Hayat Bilimleri'nde başkan Verne M. Willaman liderliğinde yapılan çalışmanın erken basımı Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde 4 Ocak 2016'da çevrimiçi yayınlandı. Bu araştırmanın en heyecan verici kısmı, Rett Sendromu hastalarından alınan insan nöronları kullanılarak , hastalık modelinin altında yatan mekanizma araştırılmış olması. Bu sayede yeni ilacın hedefi keşfedilerek doğrudan Rett sendromu ve potansiyel olarak otizm spektrum bozuklukları için doğrudan klinik çıkarım sağlanabilir, Dr. Chen. Araştırmacılar Rett Sendromu hastalarının cilt hücrelerinden farklılaştırılan kök hücreleri türevlendirerek laboratuvarda sinir hücreleri üzerinde çalışma imkanı buldu. Bu sinir hücreleri Rett Sendromu'na neden olduğu düşünülen MECP2 gen mutasyonunu ve benzeri genleri taşıyor. Araştırmacılar bu sinir hücrelerinde beyin ve sinir hücre gelişiminde çok önemli bir rolü olan KCC2 molekülünün eksik olduğunu gösterdi. KCC2 , erken beyin gelişiminde önemli bir fonksiyonu olan GABA nörotransmitterinin fonksiyon gelişimini kontrol ediyor. Enteresan şekilde KCC2 'yi Rett nöronlarına ekleyince, GABA'nın fonksiyonunu normale döndürdü. İşte bireylerde KCC2 'nin fonksiyonunu arttırarak Rett Sendromu'nun tedavisi sağlanabilir, diyor Chen . Ayrıca araştırmacılar, insülin benzeri büyüme faktörü (IGF1) ile tedavi edilen hasta sinir hücrelerinde, KCC2 seviyesinin arttığı ve böylece GABA nörotransmitterinin fonksiyonunun düzeltilebileceğini belirtti. Rett sendromlu fare modelinde ve faz 2 insan klinik deneme tedavisinde semptomların hafiflediği görüldü. IGF1 'in KCC2 eksikliğini giderdiğinin anlaşılması , KCC2 gibi hareket edecek pek çok küçük molekülün keşfine ve de otizm gibi hastalıkların da tedavisinin önünü açabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/otizm-tedavisi-icin-anahtar-uyku-ilaci-suramin-olabilir/", "text": "Suramin 1916'da uyku hastalığı tedavisi için geliştirilen bir ilaç olsa da, 2014'den beri otizm tedavisi üzerine yapılan bir çalışmada işe yarayabileceği gösterilmişti. Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim adamı Robert Naviaux'un üç yıl önce yayınladığı araştırmada farelerde otizm benzeri davranışları geri çevirebileceği gösterilmişti. Yapılan son araştırmada ise ilacın insanlarda da aynı etkiyi yaratabileceğine işaret ediyor. Annals of Clinical and Translational Neurology dergisinde yayınlanan erken aşama klinik denemelerinde yaşları 5 ila 14 arasında değişen 20 otizmli çocuk yer aldı. Sübjelerin yarısına kontrollü dozda suramin verilirken, diğerine plasebo verildi. 45 gün sonrasında ilacı alan katılımcıların dil kabiliyeti, sosyal etkileşim ve tekrarlı davranış testlerinde daha iyi performans gösterdiği, suramin alımının kesilmesiyle gelişimlerin kaybolduğu görüldü. Ulusal Otizm Topluluğu'ndan araştırma görüntüleme ve değerlendirme şefi Ian Dale The Independent'a verdiği demeçte; bu yeni bulguların suramin ilacı için, potansiyel otizm tedavisi için daha ileri araştırmaya değer olduğunu söyledi. Suramin'e ilişkin bu bulgular oldukça enteresan,fakat bu çok küçük bir araştırma. Sonuçlar ilacın daha ileri araştırmaya değer olduğunu gösterse de, sadece bu ilacın otizmli çocuklar üzerindeki faydasını ele almada, araştırmayı dayanak alırken oldukça tedbirli olmalıyız, diyor Ian Dale. Dr Naviaux araştırmasına dair anektotları raporladı. Bunlardan biri 14 yaşında sözle olarak konuşmayan bir çocuğun ilk dozdan sonra babasına , Cips yemek istiyorum demesi oldu. Otizmin bugün bilinen bir tedavisi ve bu nörolojik duruma neyin neden olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, sadece Birleşik Krallık'ta her 100 kişiden birinin otizmden etkilendiği ortaya kondu. San Diego ekibi bu bozukluğa hücre zararı tepkisinin neden olabileceği hipotezini kurdular. Vücut hücreleri kalıcı olarak viral saldırılara karşı savunma durumunda kalarak, normal hücresel aktiviteyi engelliyor. Suramin pürinler adı verilen hücreyi tetikleyen bileşiklerden korumaya yarıyor. Dr. Naviaux, otizmin tedavi edilebilecek bir metabolik sendromdan kaynaklandığını söyleyebilecek kadar ihtiyatlı bir optimizme sahip. Hatta beyninde yapısal değişimler olan çocuklarda bile gelişim yaratabileceğini düşünüyor. Doktor Naviaux şimdi 40 çocuk içeren biraz daha büyük bir grupla çalışıyor. Pek çok başlangıç aşamasındaki ilaç gibi bu ilaç da testlerde kalırsa bilse, suramin gibi işleyen bir ilacın bulunmasıyla ilaç geliştirmede rönesans yaşanabileceğini umut ediyor. - Robert K. Naviaux, Brooke Curtis, Kefeng Li, Jane C. Naviaux, A. Taylor Bright, Gail E. Reiner, Marissa Westerfield, Suzanne Goh, William A. Alaynick, Lin Wang, Edmund V. Capparelli, Cynthia Adams, Ji Sun, Sonia Jain, Feng He, Deyna A. Arellano, Lisa E. Mash, Leanne Chukoskie, Alan Lincoln, Jeanne Townsend. Low-dose suramin in autism spectrum disorder: a small, phase I/II, randomized clinical trial. Annals of Clinical and Translational Neurology, 2017; DOI: 10.1002/acn3.424 Bunlar halen denenen şeyler, ilaç tedavileri için doktorunuza danışınız."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/otizm-tedavisi/", "text": "Beyinde gelişen bozukluk nedeniyle otizm çocuklukta ortaya çıkarak pek çok insanı etkisi altına alıyor. Basel Üniversitesi Biyomerkezi' nden Peter Scheiffele ve Kaspar Vogt, nöron ağlarında otizme neden olan bir bozukluk tespit ettiler. Science jurnalinde bilim adamlarının nöronal değişimleri geri çevirmedeki başarısı rapor edildi. Elde edilen veriler otizme karşı bir ilaç geliştirilmesi için çok önemli bir adım. Genel tahminlere göre çocukların % 1 inde otizm spektrum bozukluğu gelişiyor. Otizmli bireyler sosyal davranışlardaki farklılıklar ve kısıtlı konuşma gelişimi gibi etkilerle kendini gösteriyor. Otizm beyinde kalıtımsal bir düzen bozukluğuyla gelişiyor. Otizm gelişimi riskine bağlı olarak 300 genden fazla gende mutasyon tespit edildi. Bu genlerden biri olan neuroligin-3 geni sinapsların formasyonunda yer alıyor ve sinir hücreleri arasında iletişim bağı kurmasına yarıyor. Neuroligin-3 yoksunluğunun nedenleri hayvan sübjelerinde çalışılabiliyor. Farelerde neuroligin-3 yoksunluğunda otizmde görülen davranış bozukluklarını sergilediği gözlendi. Roche ve Basel Üniversitesi Biyomerkezi' nden araştırma grupları birlikte çalışarak, sinaptik sinyal iletiminin zarar görerek, nöron ağının fonksiyonunu ve esnekliğini engellediğini ortaya çıkardı. Bu negatif etkilerin, sinyal iletimini sağlayan spesifik nöronal glutamat reseptörü üretiminde artıştan kaynaklandığı görüldü. Bu reseptörlerin aşırı üretimi sinaptik sinyal iletiminin adaptasyonunu inhibe ederek, öğrenim sürecini kısıtlıyor. Bu nedenle beyinin fonksiyonunu ve gelişimini uzun sürede engelliyor. Büyük önem taşıyan bu son bulgularla, nöron ağındaki bu gelişim bozukluğunun eski haline döndürülebileceği anlaşıldı. Bilim adamları farelerde neuroligin-3 üretimi tekrardan aktive ettiğinde, sinir hücreleri glutamat reseptörlerinin üretimini normal seviyeye çekti. Böylece otizmden doğan yapısal kusurlar yok oldu. Bu nedenle glutamat reseptörler otizmi durdurmak hatta düzeltmek için uygun bir farmakolojik hedef olabilir. Otizm normalde tam olarak iyileştirilemiyordu. Günümüzde otizm semptom bozuklukları, davranış terapileriyle ve diğer tedavi biçimleriyle kısmi olarak tedavi edilebiliyor. Tedaviye yapılacak bu yeni yaklaşımla, bu araştırmanın bütün sonuçları ortaya kondu. Avrupa Birliği tarafından desteklenen projelerle, EU-AIMS, Roche ve Biyomerkezlerdeki araştırma gruplarıyla ve diğer ortaklarla beraber glutamat reseptör antagonistlerin tedavisiyle otizm için umut ışığı yandı. Yakın gelecekte çocuklarda ve yetişkinlerde otizm başarıyla tedavi edilebilecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/otizmlilerin-beyninde-cok-daha-fazla-baglanti-kuruldugu-kesfedildi/", "text": "Bilim insanları, bazı insanların neden otizmli olduğunu keşfetti. Yeni bir çalışmaya göre otizmli bireylerin beyinlerinde nöronların birbirine bağlandığı ve birbirleriyle iletişim kurmasına yarayan sinapsların normalden fazla olduğunu gösteriyor. New York Kolombiya Üniversitesi'nden bilim insanları daha fazla sinapsın oluştuğunu düşünüyor.Çünkü beyinde fazla kısımların budanması yoksunluğu erken yaşlarda meydana gelmektedir. Araştırmacılar,bu keşfin beynin bu kompleks durumunu anlayabilmek adına dev bir sıçrama olduğunu düşünüyoruz. Aynı zamanda hastalık için muhtemel tedavi ümidi oluşturmaktadır. diye konuştu. Bilim insanları otistik özellikli farelerde sinaptik budanmayı yenileyebilmeye ve semptomları azaltmaya çalışıyorlardı. Genellikle transplant hastalarında bağışıklık sistemini baskılamak için kullanılan bir ilaç kullanmanın,otizm benzeri semptomları azalttığı tespit edildi. Aslında Rapamisin adlı ilacın bazı önemli yan etkileri gözlenmektedir. Bu yan etkileri nedeniyle otizm tedavisi için uygun bir ilaç değildir. Ama bu keşif Neuron adlı dergide yayımlanan bir çalışmaya göre sinapsların sayısını azaltan diğer terapiler için olasılıkları geliştirmektedir. Çalışmanın yapıldığı New York Kolombiya Üniversitesi psikiyatri kürsüsünden Prof. Jeffrey Lieberman : Bu eşsiz buluş sayesinde otizm için aranan tedavi yöntemleri geliştirililebilir, dedi. İngitere'de 500.000'in üzerinde insanı etkileyen otizm,diğer insanlarla ilgisi olan ve diğer insanlarla iletişim kurmak için acı çekenlerin yeteneklerini azaltan bir davranışsal bozukluklar yelpazesini kapsamaktadır. Beyin gelişiminin genetik ve çevresel faktörlerin ortak kombinasyonu tarafından tetiklendiğine inanılır. Normal bir beynin gelişiminde çocukluk döneminde özellikle beynin otistik davranışlarla ilişkili bölümü olan korteksinde bir sinaptik oluşum patlaması meydana gelir. Budanma eylemi geç adölesanlarda bu kortikal sinapsların yarısından fazlasını ortadan kaldırır. Sinapslar otizmle ilişkili pek çok genin etkisi altında kalmıştır.Bu durumda sinapsların oynadığı rol spekülasyonların başını çekmektedir. Kolombiya Üniversitesi bilim insanları çeşitli nedenlerle hayatını kaybetmiş yaşı 2 ile 20 arasında değişen 26 otistik genç bireyin beyinlerini incelediler. Araştırmacılar,geç çocukluk dönemindeki diken yoğunluğun sağlıklı beyinlerin yaklaşık yarısında düştüğünü tespit etti;ama otistik bireylerin beyinlerinde bu oran sadece %16 olarak saptandı. Baş araştırmacı Prof.David Sulzer:Yaşlı hastaların ve otizm benzeri davranışları olan farelerin beyinlerinde saptanan daha düşük sayıdaki sinapslara rağmen ilk defa birisi otizmli çocukların gelişimi boyunca budanma eksiğini araştırdı ve tespit etti. dedi. Laboratuardaki farelerde,budanma problemi mTOR adı verilen aşırı aktive olduğu zaman beyin hücrelerinin birbirlerini budama yeteneğini baskılayan bir proteine dayandırılmıştır. Bilim insanları aşırı uyarılmış proteinlerin büyük çoğunluğu aynı zamanda otizmden muzdarip beyinlerin çoğunda bulunduğunu tespit etti. Rapamisin mTOR'u inhibe eder ve farelerde ; hayvanlar henüz otizm belirtileri gösterdikleri zaman geç bir evre olsa bile normal otofajiyi ve sinaptik budanmayı düzenler. Prof.Sulzer:Eğer daha iyi bir ilaç bulabilirsek davranışlardaki değişimi görebildiğimiz gerçeği bir çocuğun tanı konduktan sonra bile hala tedavi edilebileceğini akla getiriyor.dedi. İnsanlar genellikle yeni sinapsların gerekli düzenlemelerini öğrenmeyi düşünürken,uygunsuz sinapsların ortadan kaldırılması da en az onun kadar önemli olabilir.diye ekledi. Yüzlerce genin otizmle alakalı olduğunun bulunması kayda değer bir keşiftir;ama hemen hemen insan deneklerin tümü mTOR aşırı aktivasyonuna sahipti ve otofaji azalmıştı.Ve tümünde normal sinaptik budanma eksikliği açıkça görülmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/otizmtesti/", "text": "Melbourne Üniversitesi' nden Avustralyalı araştırmacılardan oluşan bir ekip, gelişme riskine sahip otizm spektrum bozukluğunu tespit eden genetik bir test geliştirdi. Melbourne Üniversitesi Nöroloji Mühendisliği Merkezi Başkanı, Prof. Stan Skafidas, testin otizm bozukluğunun gelişimini değerlendirmek için kullanılabileceğini belirtiyor. Bu test sayesinde, otizm tanısı konulan çocuklarda ve bebeklerde erken müdahaleye yardımcı olabilecek diyor Prof. Skafidas. Ayrıca, otizm veya buna bağlı Asperger Sendromu geçmişi olan ailelerde olma olasılığının genetik açıdan daha yüksek olduğu belirtiliyor. Otizm her 150 doğumdan birinde görülebiliyor ve normal olmayan sosyal etkileşimle, iletişim kopukluğu, tekrarcı davranış biçimiyle kendini gösteriyor. Testin % 70' den fazla doğrulukla Avrupa merkezli insanlar üzerinde ASD' yi tahmin edebildiği belirtiliyor. Diğer etnik gruplar için testin validasyonunun sürdüğü belirtiliyor. Klinik Nöropsikoloji bölümü Melbourne ve Monash Üinversitesi' nden Dr. Renee Testa, testin erken müdahale olanağı vererek yetişkinler ve çocuklar arasında davranışsal ve bilişsel zorlukları azaltmaya yarayabileceğini belirtiyor. Otizmin genetik ilişkisi uzun süredir araştırılan bir konu. 3346 otizmli ve bunların 4165 akrabasına ilişkin Amerika Otizm Genetik Kaynak Bankası ve Simons Otizm Araştırma Girişimi Kurumu ışığında 146 gende 237 genetik işaret tespit edildi. Melbourne Nöropsikiyatri Merkezi' nden Profesör Christos Pantelis ise koruyucu gen işaretleyicileri ve bunların etkileşiminin keşifinin ASD-otizm testinin kesinliğini oldukça arttırdığı belirtiliyor. Test prensip olarak, otizm için risk taşıyıcı ve koruyucu genetik işaretlerin hepsini ölçmeye dayanıyor. Risk taşıyan genetik işaretler puanı yükseltirken, koruyucu işaretler apuanı düşürüyor. Puan yükseldikçe risk artıyor. Test pek çok bilim dalının beraber çalışmasıyla bulundu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/oyun-bozan-sizofreni-ilaci-2-faz-klinik-gecti/", "text": "Şizofreni hastalarında akut psikoz tedavisi geliştirilen ilacın 2. Faz klinik denemesinde de iyi sonuçlar alındı. Yıllardır geliştirilen ilaç 3.fazı geçerse FDA onayı alarak birkaç yıl içinde piyasaya sürülebilir. KarXT adı verilen yeni ilaç xanomeline ve trospium adı verilen ilaç aktif maddenin birleştirilmesiyle oluşturuldu. İki ilaç da muskarinik reseptörlerle agonistleriyle etkileşime giriyor. Xanomeline araştırması 1990lara kadar gidiyor . Xanomeline maddesini kabul edilemez yan etkileri olduğundan testleri geçememişti. Xanomelin her ne kadar şizofreniye bağlı psikozun tedavisinde çok etkili olsa da, aşırı periferik gastrointestinal yan etkileri olduğundan klinik deneyleri geçememişti. Fakat yeni KarXT formülasyonunda xanomelinin yanında , FDA onaylı trospium maddesi yer alıyor. Trospium muskarinik reseptör antagonisti olsa da, beyin-kan bariyerini geçmiyor. Bu yeni formüle trospium eklenmesindeki ana fikir, xanomeline'in beyindeki etkisini bozmadan, geniş yan etkilerini ortadan kaldırmaktır. Genelde PANSS skalasındaki 5 ila 10 puanlık azalma klinik olarak anlamlı bulunuyor. Daha öncesinde antipsikotik ilaçlardan minimum 5 puanlık düşüş yapabilenler onaylanıyordu. KarXT Faz 2 raporunda ise plaseboya oranla ortalama 11,6 puanlık düşüş tespit edildi. Halen bazı yan etkiler rapor edilse de, aktif ve plasebo gruplarında benzer oranlar görüldü. Ayrıca KarXT grubunun % 91'i etkili bir şekilde yüksek doza çıkabildi. Faz 2 denemelerinde elde edilen sonuçlar gerçekten etkileyici ve cesaretlendirici. Eğer KarXT ilacı onay alırsa, şizofreni hastalarının tedavisi oyun-bozan bir avantaj kazanabilir, diyor Kolombiya Üniversitesi ve Karuna Therapeutics bilimsel danışma kurulu üyesi Jeffrey Lieberman, Faz 1 denemelerinde şizofreni hastalarının dışında Alzheimer bağlantılı psikoz etkinliği de test edildi. Yalnız ilacın piyasa çıkması için halen yapılması gereken halen çok iş var. Daha geniş Faz 3 denemelerinin tamamlanması birkaç yıl alacak ve daha çok kişinin yer aldığı testlerde başarılı olunması gibi bir garanti yok. Tabi Faz 2 sonuçlarının başarısı sürerse, yeni ilacın pazara çıkmasının en azından 5 yıl süreceği düşünülüyor. Mevcut antipsikotiklerin onaylanması için gereken minimum 5 puanlık gelişme yeterken, plaseboya göre 11.6 puan PANSS skoru aldığımız için çok mutluyuz. Bu sonuçlarla FDA ile 2020 ikinci çeyrekte Faz 2 toplantısı gerçekleştireceğiz. Ayrıca 2020'nin sonunda Faz 3 klinik denemelerini başlatacağız. Ayrıca KarXT'nin negatif ve pozitik tecrübeler yaşayan şizofreni hastaları üzerindeki potansiyelini daha iyi anlamak istiyoruz. Ayrıca merkezi sinir sistemi hastalıklarında bu yaklaşımın ne gibi faydalar getirebileceğini anlamak için Alzheimera bağlı psikoz olduğu kadar ağrı yönetimi bileşenleri de denemek istiyoruz, diyor Karuna'dan kamu sağlığı idaresi başkanı Stephen Brannan. Faz 2 deneme sonuçları bilimsel bir dergide yayınlandı. Sadece ABD'de 2,7 milyon şizofreni hastası varken, tüm dünyada 21 milyondan fazla insanın şizofreniden muzdarip olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/oyun-teorisi-sayesinde-dunya-disi-zeki-yasam-formlari-bulunabilir-mi/", "text": "Manchester Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırmada, oyun teorisi olarak bilinen işbirlikçi bir stratejiyle dünya dışı akıllı yaşam arayışı maksimize edilebiliyor. Böylece en olası gelişmiş uygarlığa sinyal yollanabilir. Astronomical Journal dergisinden astrofizikçi Dr. Eamonn Kerins tarafından yapılan bir araştırmada oyun teorisi temeli bir stratejiyle, galaksimizdeki gelişmiş uzaylı medeniyetlerin bulunabileceği öne sürüldü. Dr. Kerins ise oyun teorisini öneriyor: Oyun teorisinde koordinasyon oyunları olarak bilinen bu sınıfta birbiriyle iletişim kuramayan iki oyuncu, kazanmak için ortaklık yapmak zorundadır. Aslında SETI'ye dönersek, bizi bulmaya çalışan diğer uygarlıklarla benzeri bir oyun oynuyoruz. Eğer ikimiz de iletişim kurmak istiyorsak, oyun teorisine bakarak en iyi stratejiyi geliştirebiliriz. Dr.Kerins bu fikrini Karşılıklı Keşfedilebilirlik diyor. Yani sinyal aranacak en iyi yer Dünya'nın tespit edilebileceği bir yer olmalıdır. Yeni teoride geçiş gezegenleri olarak bilinen ve konak yıldızının yanından geçerken yüzünü ona çeviren gezegenler öneriliyor. Kararma etkisi olarak bilinen bu teknikle birçok geçiş gezegeni keşfedildi. Bu sayede dünya benzeri kayalık gezegenler tespit edebiliyor. Ya da atmosferlerinde su buharı var mı yok mu ona bakılabiliyor. Peki bu gezegenlerden biri Dünya'nın yörünge düzlemiyle aynı çizgide konumlanmış olabilir mi? Eğer böyleyse Dünya'nın Güneş etrafından geçişini görebilir ve bizimkine benzer bir bilgiye sahip olabilir. Gezegenlerimiz ortak olarak tespit edilebilir olacaktır, diyor Kerins. Dünya'nın Güneş etrafından geçerken göründüğü bu bölgeye Dünya Geçiş Bölgesi deniyor. Ayrıca araştırmada geçiş bölgesinde binlerce potansiyel yaşanabilir gezegen olması gerektiğini tahmin ediyorlar. Buna rağmen ,onlardan gelen sinyali dinlemeli mi, yoksa onlara sinyal göndermeli miyiz sorusu akılları kurcalıyor. Bazı bilim insanları Stephen Hawking'in uyarısını hatırlatıyor. Hawking, bizden teknolojik olarak çok ileri bir medeniyete sinyal yollarsak, bizi bulup yok etme ihtimalinin olduğunu düşünüyordu. Ayrıca her medeniyet benzer şekilde tespit edilme korkusuna sahip, olabileceğinden sinyal yollamıyor olabilir buna SETI paradoksu deniyor. Dr. Kerins'in çalışması bu paradoksun nasıl çözülebileceğini anlatıyor. Araştırmada Dr Kerins, Dünya geçiş bölgesindeki çoğu gezegenin Güneş'e göre düşük kütleli gezegenler olduğu yani Güneş'ten saha soluk olduğunu belirtiyor. Ortak Keşfedilebilirlik teorisini kullanarak, SETI projesinde soluk yıldızlı potansiyel yaşam barındırabilecek gezegenleri hedef alabiliriz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pan-kanser-arastirmasi-kanserlerin-nasil-olustuguna-mutasyon/", "text": "Düzinelerce kanser türü üzerinde yapılan yıllar süren büyük çalışmada, tümörlerin nasıl oluştuğuna dair bir çok sır ortaya çıkarıldı. Yapılan bu devasa çalışma sayesinde kanserlere yönelik, daha etkili hedef tedaviler geliştirilebilir. Pan-Cancer Projesi bünyesinde tüm dünyadan 1300'ün üzerinde araştırmacı 2800 hastada, 38 kanser türünün genomu dizinlendi. Bu çalışma sayesinde yeni keşifler de yapıldı. Örneğin; hücrelerin kontrolsüz bölünmesine neden olan sürücü mutasyonların sayısı ve konumu sayesinde, farklı dokularda bulunan kanserlerde şaşırtıcı benzerliklere rastlandı. Nature ve Nature yan araştırma dergilerinde yayınlanan 20 civarı makalede bugüne kadar yapılmış en geniş çaplı kanser genom araştırması yayınlandı. Tümörlerin kökeni ve evrimine dair elde ettiğimiz bu bilgiyle, erken tedavi için yeni araçlar ve tedaviler geliştirerek daha odaklı tedaviler yapabilir ve hastaları başarıyla tedavi edebiliriz, diyor Ontario Kanser Araştırmaları Enstitüsü'nden komitenin üyesi Lincoln Stein. Çalışmanın anahtar bulgularından birinin kanser genomlarındaki büyük çeşitlilik olduğu da belirtiliyor. En çarpıcı bulgu bir kişinin kanser genomunun, diğer kişiden oldukça farklı olabileceğiydi, diyor Wellcome Sanger Enstitüsü'nden Peter Campbell. Araştırmada birey kanserlerin binlerce mutasyon olduğu bulundu. Bununla beraber mutasyona neden olan 80'den fazla süreç de belirlendi; bazı kanserler yaşa bağlı, bazıları kalıtımsal veya sigara gibi alışkanlıklarına bağlanıyor. Kanserlerin öyküleri çok çeşitlilik gösteriyor. Örneğin, bazı kanserlerin onlarca yıl önce çocuklukta oluşmaya başladığı bulundu. İşte bu erken müdahale fırsatının düşünüldüğünden çok daha geniş bir zamana yayıldığını gösteriyor, diyor Campbell. Ayrıca hastalarda bulunan mutasyon örneklerinin oluştukları yer dikkate alındığında, kanserin % 1- 5'inin neden normal teşhisle saptanamadığı düşünülürse, belirmeye yardımcı olabilir. Hatta dizinlenen genom sayesinde, nadiren kanser türüne ilişkin yapılan yanlış teşhisleri gösterebilir. Kanser genomlarının dizinlenmesine ilişkin yapılan çoğu çalışmada ,yaklaşık %2'si bilinen protein kodlama genlerine odaklanıyordu. Fakat Pan-Cancer Çalışması sayesinde tüm genomlar dizinlenerek,geri kalan % 98 kodlanmayan genler olarak da bilinen, yeni kanser sürücü mutasyonları aydınlatıldı. Araştırmacılar kanser mutasyonlarında çok büyük bir varyasyon olduğunu saptadılar. Bunların bir kaçı çocuklarda görülen kanserlerdi. Akciğer kanseri örneklerinde 100,000'den fazla varyasyon saptandı. Bu vakaların % 5 kadarında, bilinen sürücü mutasyonlarına rastlanmadı. Yani bu mutasyonlar henüz tanımlanmadı. Bu genom dizinlemeleri sayesinde çok çeşitli mutasyon tipleri haritalandı. Bunlar kansere neden olan; DNA'da tek bir harf değişiminden, genetik kodda büyük silinmeler veya yerleştirmelere kadar bir çok mutasyonu içeriyor. Ayrıca vücudun çok farklı bölgelerinde oluşan kanserlerin , düşünüldüğünden çok daha benzer olduğu ortaya çıkarıldı. Meme kanseriyle, prostat kanserinin sürücü mutasyonlarının benzer olduğunu söyleyebiliriz. Bu şu anlama geliyor: prostat kanserine yakalanan kişi, meme kanseri tedavisinden de yararlanabilir, diyor yardımcı yazar ve Copehangen Üniversitesi'nden Doç. Dr. Joachim Weischenfeldt. Bu araştırma sayesinde, teşhisi zor kanser türleri tanımlanabilir ve de özel sürücü mutasyonlara dayalı hedef tedaviler uygulanabilir, gelişmekte olan tümörler erkenden teşhis edilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pantolon-cebinde-cep-telefonu-tasimak-erkeklerde-kisirliga-neden-olabilir/", "text": "Exeter Ünversitesi'nden yapılan bilimsel bir araştırmaya göre pantolon cebinde cep telefonu taşınması erkeklerde baba olma şansını düşürüyor. Daha önce yapılan bir araştırmaya göre radyo- frekans elektromanyetik radyasyon erkeğin verimliliği üzerinde hasar verici bir etkiye sahip. Özellikle ülkemizde herkesin en az bir ya da daha fazla telefonu olduğunu düşünürsek cep telefonunun hayatımızda ne kadar büyük bir yere sahip olduğunu anlayabiliriz. Exeter Üniversitesi Biyo Bilimler Bölümü'nden Dr Fiona Mathews liderliğinden bir ekip 10 araştırmadan sistematik bir araştırma yürüterek,1492 numune topladı. Doğurganlık klinikleri ve araştırma merkezlerinden katılımcıların spermleri incelendi. Spermlerde motilite , viabilite , konsantrasyon ölçülerek sistematik veriler elde edildi. Kontrol gruplarında spermler %50-80 arası normal bir harekete sahiptiler. Araştırmacılar cep telefonlarına bağlı olarak %8 düşüş tespit ettiler. Benzer etkiler viabilitesinde de görülürken. Sperm konsantrasyonunda ise etkiler yeterince açık değil. Dr Mathews: Dünya çapında büyük çapta cep telefonu kullanımı mevcuttur. Bunun çevreye etkileri halen yeterince açık değil. Bu araştırma sayesinde radyo- frekans elektromanyetik radyasyonun pantolon cebinde taşındığında negatif etkileri olabileceğini gözler önüne serdik. Bu kısırlık sınırında olan erkekler için oldukça önemli olabilir. diyor. İn vitro , in vivo çalışmalar kontrollü koşullarda yapılarak genel nüfus içindeki erkeklere uygulandı. Belki kısırlığınızın nedeni kotunuzun cebindeki cep telefonu olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/paraben-zararli-krem-losyon-sampuan/", "text": "Parabenler ya da diğer adıyla genelde pek çok kozmetik ürün ve ilacın formülünde bulunuyor. Kişisel kozmetiklerde banyo, tuvalet gibi nemli ortamlarda mantar, bakteri ve diğer mikropları engellediği için tercih edilen parabenlerin zararları olabilir mi? Metil paraben, etil paraben, propil paraben, bütil paraben ve izobütil paraben gibi kimyasallar şampuanlar, kremler, makyaj pudraları gibi pek çok kozmetikte sıkça kullanılıyor. Parabenlerin genel sağlık üzerine etkilerini tartışan uzmanlar bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Önceleri pek çok bilim insanı bu maddelerin sağlığa olumsuz etkileri olma olasılığının yüksek olduğunu düşünüyordu. Uzun süreli kullanımın meme kanseri riskini arttırdığı düşünülüyordu. Parabenler östrojeni taklit ettiğini göğüs kanseri tümörlerinde tespit etmişti. Ayrıca parabenlerin cilt tarafından kolayca emilerek endokrin sistemini engellediği ve bu nedenle sperm kalitesini ve miktarını düşürerek testis kanserine neden olabileceği tespit edilmişti. Buna rağmen araştırmacılar bu esaslarda açık ve kesin tespitlerde bulunamadı. Buna rağmen geçenlerde yapılan bir Danimarka araştırması kafalardaki soru işaretlerini arttırdı. Parabenli el kremi kullanan gönüllü genç erkek bireylerin kan ve idrarında birkaç saat içinde paraben tespit edildi. Araştırmacılar bu sonuçları kişisel bakım ürünlerinde bulunan parabenlerin absorblanarak vücuttan atılmasına ve bu nedenle sürekli kullanımda ciddi sağlık problemlerine neden olabileceği yönünde değerlendirdi. Diğer araştırmalarda ise bilim insanları paraben içeren kozmetiklerin fazla gelmedikçe güvenle kullanılabileceğini belirtiyor. Ayrıca Avrupa kalitesindeki metil ve etil parabenin sağlık riski taşımadığı belirtiliyor. Tabi FDA gibi kurumların aspartam gibi zararlı maddeleri de onayladığını belirtmekte fayda var. Yani zararlı maddeler herşeye rağmen dev firmalar tarafından onaylatılabiliyor. Bununla birlikte diğer araştırmacılar ve organizasyonlar halen paraben içeren binlerce ürünü yol açabileceği riskler hakkında uyarıyor. Bununla beraber kozmetik ürünlerinde koruyucu madde olarak kullanılan parabenlerin yerini tam olarak dolduran bir alternatif yok. Bu nedenle özellikle krem ve losyonlarda problem devam ediyor. Bazı doğal koruyucular ise kozmetiklerde koruyucu olarak kullanılabilir; mercan köşk , dağ kekiği, kantaron kökü, greyfurt tohumu ekstraktı ve lavanta yağı diğer alternatifleri oluşturuyor. Ayrıca bu organik kozmetikler kesinlikle buzdolabında saklanmalı. Parabenlere alternatif olarak gösterilen greyfurt tohumu ekstraktı ise üreticiler tarafından tercih ediliyor. Fakat bu ekstraktların çıkarmak için başka koruyucular kullanıldığında bunlar da halen pek güvenilir değil. Bununla doğala yakın diğer alternatifler ise çiçek özü yağı, potasyum sorbat ve vitaminler. Parabenlerin dışında kullanılabilecek diğer kimyasallar ise cildi irrite edebiliyor ve kanserojen bileşenler içerebiliyor. Bu kimyasallar ise, Diazolidinil üre , Sodyum Hidroksimetilglikonat , Fenoksietanol, Kaprilil Glikol, Klorfenesin, Sorbik Asit, Sodyum Benzoat, Etil Hekzil Gliserin. İşin açıkçası elimize sürdüğümüz kremlerin bir çoğunda bulunan parabenleri kullanırken bir kez düşünmek lazım."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/parkinson-hastaligini-anlamada-cigir-acici-bir-gelisme-yasandi/", "text": "Queensland Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma sayesinde Parkinson hastalığı ve gelecekte 50'ye yakın bozuklukta, bu yeni tedavinin başı çekeceği belirtiliyor.Parkinson hastalığı tüm dünyada 8 milyon kadar insanı etkiliyor. Hastalıkta beyindeki nöronlarda fonksiyon bozukluğu oluyor ya da ölüyorlar. 3 Haziran 2016'da kaybettiğimiz dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali'de Parkinson hastasıydı. Queensland Üniversitesi'nde Moleküler Biyobilim Enstitüsü'nden araştırmacılar nöronlarda materyal trafiğini kesintiye uğratarak, atık ürün birikmesine ve dolayısıyla Parkinson hastalığına neden olan bir gen tanımladılar. Yrd. Doç. Dr. Rohan Teasdale önceki çalışmalarda Parkinson hastalığıyla ilişkili, fonksiyon bozukluğu yaratan bir retromer tanımlamıştır. Yine de bu hastalığın temelindeki biyolojik nedenler bugüne kadar aydınlatılmamıştı. Tanımlanan proteinlerden biri olan Vps 35 bazı Parkinson hastalarında mutasyona uğrayarak hücreler arasındaki ağdaki ulaşımı tıkıyor, diyor Yrd. Doç. Dr. Rohan Teasdale. Bu hücre ölümü Parkinson hastalığındaki titremeler ve kas tutulmaları gibi semptomlara neden oluyor, diyor Teasdale. Hücreleri bu şekilde geri dönüşüm kapasitesini arttırarak, hastalığı durdurabileceğimizi ya da ilerlemeyi yavaşlatabileceğimize inanıyoruz,diyor Yrd. Doç. Dr. Teasdale. Ayrıca Teasdale bu tedavi sayesinde hücreler arasındaki atık madde birikiminden kaynaklanan 50'ye yakın bozukluğa uygulanabileceğini belirtiyor. Bu hastalıklar ise ; vücutta iskelet, beyin, deri, kalp ve merkezi sinir sistemini etkileyen ve özellikle çocuklarda yaygın olan lizozomal hastalıklar olarak biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/parkinson-ilaci-yaslanmaya-bagli-korlugu-engelleyebilir/", "text": "Parkinson ve ilişkili hastalıkların tedavisinde kullanılan devrimsel bir ilaç, yaşlanan Amerikalılar arasındaki en yaygın körlük türü maküler dejenerasyonu önleyebilir ya da geciktirebilir. American Journal of Medicine dergisinde yayınlanan bulgular , yaşlanmaya bağlı maküler dejenerasyona karşı çığır açıcı bir yol sergiliyor. AMD merkezi görüşü engelliyor , körlüğe neden olmasa bile ciddi şekilde okuma,araba sürme ve yüz tanıma gibi kabiliyetleri engellemeye neden oluyor. Sadece ABD'de 11 milyon kişiyi etkiliyor. BrightFocus vakfının desteğiyle yapılan araştırmada, daha koyu pigmentli gözlerin, AMD'ye karşı dirençli olduğu dair biyolojik bir ilişki keşfedildi. Koyu renkli gözlerde L-DOPA seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. L-DOPA sıklıkla Parkinson hastalarında reçete edilen bir ilaç. Araştırmacılar dev tıbbi veri tabanını kullanarak L-DOPA alan hastaların maküler dejenerasyona daha az maruz kaldığını gördü. Hastalarda AMD önemli derecede ertelenmişti. Araştırma bulguları Marshfield Klinik,Wisconsin'da 37,000 hastanın analizinden yola çıkılarak oluşturuldu. Çünkü , bu hastanede L-DOPA verilen hastaların yaş ortalaması 67 idi. Maküler dejenerasyon teşhisi için ortalama yaş ise 71'dir. Elde edilen temel bulgular sonrasında 87 milyon hastalık veri grubu sayesinde onaylandı. Bu kadar büyük bir veri grubunda AMD'nin en yıkıcı formunda ertelendiği veya önlendiği görüldü. Araştırmacılar bu heyecan verici bilimsel keşfin, tüm dünyada milyonlarca insana umut ışığı vereceğini düşünüyor. Bir sonraki adım klinik deneyleri başlatmak olacak. - Murray H. Brilliant, Kamyar Vaziri, Thomas B. Connor, Stephen G. Schwartz, Joseph J. Carroll, Catherine A. McCarty, Steven J. Schrodi, Scott J. Hebbring, Krishna S. Kishor, Harry W. Flynn, Andrew A. Moshfeghi, Darius M. Moshfeghi, M Elizabeth Fini, Brian S. McKay. Mining Retrospective Data for Virtual Prospective Drug Repurposing: L-DOPA and Age-related Macular Degeneration. The American Journal of Medicine, 2015; DOI: 10.1016/j.amjmed.2015.10.015"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/parkinson-tukuruk-bezi-biyopsi/", "text": "Çalışmalar, Parkinson hastalığının erken dönemde tükürük bezi testi ile tayin edilebileceğini gösteriyor. Günümüzde, Parkinson hastalığı için herhangi hassas bir diagnostik test bulunmamaktadır. Fakat araştırmacılar, transkutan submandibuler bez biyopsisi olarak adlandırılan yöntemin ihtiyaç duyulan hassasiyeti sağlayacağına inanıyorlar. Bu test, çene altından submandibuler beze bir iğne batırılması ve içeriden bez dokusunu elde etmek için geri çekilmesinden ibaret. Araştırmacılar Parkinson hastalığının erken döneminde olanların hücrelerinde bir protein arayarak ve bunu hasta olmayan sübjelerle karşılaştırıyorlar. Arizona Mayo Klinik Nöroloji Bölümü Profesörü Charles Adler Bu çalışma submandibuler bezden alınan parçanın test edilerek ,yaşayan erken dönemdeki Parkinson hastalarının teşhisini sağlayan ilk çalışmadır.Hastada erken teşhisin sağlanması hastalığı anlamamız ve daha iyi tedavi edebilmemiz için ileriye dönük çok büyük bir adımdır. diyor. Bu çalışmada beş yıldan az bir süredir Parkinson hastalığına sahip 25 hasta ve Parkinson hastası olmayan 10 kontrol deneği yer almaktaydı. Biyopsiler tükürük üreten submandibuler bezden alındı. Biyopsi dokularının anormal Parkinson proteini içerdiğinin ispat edilmesi için Banner Sun Health Enstitüsünden nöropatolojist Thomas Beach tarafından test edildi. Dr. Beach: Bu prosedür Parkinson hastalığında mevcut yöntemlerden çok daha hassas bir teşhis sağlayacaktır.diyor. Anormal Parkinson proteini, yeterli doku örneği olan 19 hastanın 14'ünde saptandı ki bu da ileriki çalışmalar için yeterli pozitif sonucu sağlamış oldu. Araştırma grubu daha önce hastalığı ilerlemiş 12 kişinin 9'unda biyopsinin proteini tespit edebileceğini göstermişti. Dr.Adler: Bu çalışma, yaşayan hastalarda Parkinson hastalığının erken döneminde tanı testi için submandibuler bez biyopsisinin ilk doğrudan kanıt olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor. , Bu buluş Parkinson hastalığının erken döneminde olan kişilerde oldukça kullanışlı olabilecektir. Erken dönem hastalarında hassasiyeti olduğu için, bu tanı 10 yıldan fazla hastalığa sahip kişilerde o kadar iyi sonuç vermeyecektir. diyor. Parkinson hastalığı, sinir sisteminin ilerleyen bir bozukluğudur ve uyuma, yürüme, denge, kan basıncı ve koku alma gibi hareketleri etkilemektedir. Yavaş yavaş ilerler ve bazen zar zor farkedilen elde bir titremeyle başlar. Titreme, Parkinson'un en bilinen işareti olsa da bu bozukluk yaygın olarak gerginlik ve hareketlerin yavaşlamasına neden olur. Günümüzde tanı,medikal geçmişe dayanarak belirti ve semptomların incelenmesi ile, nörolojik muayene ve diğer koşulların göz ardı edilmesi ile gerçekleştirilirmektedir. Bir önceki çalışmada, Dr. Adler ve Dr.Beach hastaların %45'inin erken döneminde yanlış tanı konulmuş olabileceğini bulmuştur. Parkinson hastalığı tam olarak tedavi edilemese de, ilaç tedavisi semptomları önemli derecede iyileştirebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pas-bakterisi-elektrikten-biyoyakit-uretebiliyor/", "text": "Bakteriler, rüzgar türbinleri ve güneş panellerini bir araya getirerek, ne yapabilirsiniz? Hiçbir şey diye düşünüyorsunuz ama yanılıyorsunuz, çünkü bakterilere elektrik verip biyoyakıt elde edebiliyorsunuz. Minnesota Biyoteknoloji Enstitüsü'nden araştırmacılar, demiri oksitleyen yani pas bakterilerini elektrikle besleyerek üretmenin bir yolunu buldular. Geçenlerde keşfedilen bu bakteri, elektrikten biyoyakıt üretmeyi vaat ediyor. Mariprofundus ferrooxydans PV-1 adı verilen aerobik bakteri ilk olarak derin okyanus yarıklarında keşfedilse de, nehir ağızlarında ve deniz yaşamında dünyanın her yerinde bulunabiliyor. Bakteri normalde oksijenli ortamda yaşadığından oksijensiz ortama geçtiğinde pek çok zorlukla karşılaşıldı. Mariprofundus grubundan olan bu bakteriler biyokorozyon yani biyolojik paslanmadan sorumlular. Normalde bakterilerden kaynaklanan paslanmanın oldukça az olduğunu düşünen bilim adamları büyük bir sürprizle karşılaştılar. Çünkü doğada pek çok yerde örneğin Titanic gemisindeki pasın büyük kısmı bu bakteriler tarafından yapılmıştı. Ayrıca evlerde borularda,musluklarda ve çevrede köprülerde, iskelelerde, gemilerde ve mağaralarda pas bu bakteriler tarafından yaratılıyor. Asıl ilginç olan ise Mariprofondus bakterilerinin elektronları soluyor. Normalde büyümek ve üremek için demir oksiti yükseltgeyerek demir oksite yani pasa dönüştürüyor. İşte bu nedenle bu bakteriyi yetiştirmek oldukça zor. Minnesota Üniversitesi bakteriyi üretmek için devrim niteliğinde bir proses geliştirdi. Bu tekniğe elektrokimyasal kültivasyon deniyor. Bakteriye elektron akımı yollanarak nefes alması sağlanıyor. Böylesine yetiştirmesi zor olan bir bakteri için geliştirilen bu yeni bir yöntem. Aslında bu mikroorganizmalar elektrik sayesinde her şeyi sentezleyebilir. diyor Daniel Bond araştırmanın yardımcı yazarlarından. Bakterinin yüzeyinde elektron süprüntülerinden nefes aldığı düşünülüyor. Bakteri demiz iyonları içermeyen bir solüsyona konduğunda ve elektrotlarla elektrik akımı verildiğinde, elektrot bakteri filmiyle kaplandı. Diğer bir deyişle bakteri elektronla yine beslenerek karbondioksit ortamına adapte oldu ve üredi. Bu nedenle bu bakteriyle çalışma yapmak artık daha da kolay. Böylece konsantrasyon ayarlama, yan etkiler ve mineral son ürünleri elimine edilmiş oldu. Genel açıdan düşünürsek bu gelişme büyük önem arz ediyor. Bu proses daha büyük çapta yapılarak kontrol edilebilir. Böylece güneş ve rüzgar enerjisi kullanarak bakterilerden biyoyakıt üretilebilir. Araştırma Referansı: Citation Summers ZM, Gralnick JA, Bond DR. 2013. Cultivation of an obligate Fe -oxidizing lithoautotrophic bacterium using electrodes. mBio 4(1):e00420-12. doi:10.1128/mBio.00420-12."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pas-demir-isik-sayesinde-25-kat-daha-verimli-hidrojen-eldesi/", "text": "Tokyo Science Üniversitesi'nden bilim insanları, bir çeşit demir pasını katalizör olarak kullanarak ışık yardımıyla, organik atıklardan titanyum dioksit katalizöre göre 25 kat daha fazla hidrojen üretmeyi başardı. Japonya ve G.Kore hidrojen geleceğin temiz yakıtı olarak görüldüğünden, hidrojen yakıt hücreli araçlar üretmek birincil hedeflerini oluşturuyor. Hidrojen oksijen yandığında, hepimizin bildiği gibi sadece su ortaya çıkıyor. Ekonomik ve sürdürülebilir hidrojen üretim metotlarına gelince çok da verimli olmadıklarını ve hatta küresel ısınmaya katkıda bulunduklarını söyleyebiliriz. Tatlı sudan elektroliz yapmak için çok enerji harcamak gerekiyor. Doğalgaz veya kömürden hidrojen eldesinde ise büyük karbon salımları yapıldığından, yine çevreye etkisi oluyor. 1970'lerde icat edilen güneş enerjisiyle hidrojen eldesine dayanan foto-katalitik reaksiyonlarda ise hidrojen verimi çok düşük olduğundan, titanyum dioksit katalizör harcanmasına değmiyor. İşte Tokyo Science Üniversitesi'nden bilim insanları , özel bir tür pasa dayanan çok daha ucuz ve çok verimli hidrojen elde etme sorununu çözdüler. Civa/zenon lamba kullanarak, su-metanol çözeltisi ve -FeOOH pas katalizörü sayesinde mevcut titanyum dioksit tekniklere göre 25 kat daha fazla hidrojen elde etmeyi başardılar. Ayrıca bu özel pas formunun bir yararı daha var, o da hidrojen gazının tekrardan oksijen yeniden bir araya gelmesini engelliyor. Böylece daha kolay ayrım olarak potansiyel patlama tehlikesi engelleniyor. Bu konfigürasyon ile 400 saatten uzun süre hidrojen üretmek mümkün. Ekibin bir sonraki planı, ışıkla uyarılan -FeOOH reaksiyonlarındaki oksijenin oynadığı rol olacak. Çünkü reaksiyon odasından oksijen çıkarıldığı anda,tümüyle işleyiş duruyor. Aynı zamanda bu teknikte hidrojeni oluşturmak için yine de suyu ayrıştırmak gerekiyor. Bu yöntem pahalı katalizörler olmadan, güneş ışığından hidrojen elde etmek için verimli bir yöntem olabilir. Araştırma Chemistry: A European Journal dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pasif-icicilerin-hafizalari-zarar-goruyor/", "text": "Northumbria Üniversitesi' nde yapılan araştırmaya göre sigara içmedikleri halde sigara içilen ortamda bulunan veya sigara içenlerle birlikte yaşayanlarda, hafıza hasarı tespit edildi. Bulgular Addiction jurnalinde yayınlandı. Araştırma, pasif içiciler ve hergün yaşadıkları hafız kayıpları arasındaki ilişkinin keşfedilmesine dayanıyor. Dr. Tom Heffernan ve Dr Terence O'Neil, Uyuşturucu ve Alkol Araştırma grubunda çalışan araştırmacılar işbirliği yaparak ve iki ayrı sigara içmeyen grup üzerinde araştırma yaptılar. Bir grup pasif içici, diğer grupsa hiç sigara içilen ortamda bulunmuyor. Pasif içiciler sigara içmedikleri halde sigara alanı gibi alanlarda bulunuyor ve haftada ortalama 25 saat sigara dumanına maruz kalıyor yani , ömür boyu dört buçuk yıl sigara dumanına maruz kalıyor. Bu insan 75 yıl ortalama insan ömrünün yaklaşık % 6 sına denk geliyor. Üç ayrı gruba ayrılan sübjeler, zaman tabanlı hafıza ve olay tabanlı hafıza olarak test edildi. Araştırmacıların bulguları ise oldukça ilginç, pasif içiciler ,sigara içilen ortamda olmayan ve sigara içmeyenlere göre hafıza testlerinde % 20' den fazla unutkanlık yaşadılar. Ayrıca sigara tiryakileri ise hiç sigara içmeyenlere göre % 30' dan fazla unutkanlık yaşadılar. Dr. Hefferman dediğinen göre; Dünya Sağlık Örgütü' ne göre pasif içiciler hiç sigara içmeseler de sigara dumanından ciddi şekilde etkileniyorlar. Elde ettiğimiz veriler ışığında pasif içicilerin dumandan biinçsizce etkilendiğini gösteriyor.Umuyoruz elde ettiğimiz veriler , pasif içiciliğin etkileri üzerine olan diğer çalışmalara destekler. diyor. Böylece sigaranın çevredeki sigara içmeyen insanlara olan zararının sanıldığından daha fazla olduğu ortaya çıktı. - T.M. Heffernan, T.S. O'Neill. Exposure to second-hand smoke damages everyday prospective memory.Addiction, 2012; DOI: 10.1111/j.1360-0443.2012.04056.x"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/patlak-lastigi-eski-haline-getiren-terminator-kaucuk-icat-edildi/", "text": "Arabanızla yolda giderken lastiğiniz patladı ya da yarıldı diyelim, lastiğinizi nasıl değiştirecek ya da onaracaksınız?İşte Avustralya Flinder Üniversitesi'nden bilim insanları lastiğe sürüldüğünde kauçuğu eriterek,tekrar birleştiren devrim niteliğinde bir kimyasal buldu. Üstelik bu yeni kimyasal atık maddelerde yapılıyor ve kolayca geri dönüştürebiliyor. % 50'den fazla kükürt, kanola kızartma yağı ve disiklopentedin kullanılarak üretilen yeni kimyasal bileşiğe terminatör kauçuk adı verildi. Bu ilginç karışım stabil ve sürdürülebilir yeni bir tür lastik oluşturuyor. Bu maddenin en tuhaf kısmı ise sırasını bekleyen gizli bir yapıştırıcı olmasıdır. Bu karışıma eksik malzeme amin katalizörü eklenirse, tekrardan yapışkan hale gelerek, kendi kendine bağlanıyor ve güç kaybı yaşamıyor. Amin katalizörü yüzeye uygulandığında, kauçuk kendi kendine bağlanıyor. Bu yapışma ise çoğu ticari yapıştırıcıdan çok daha güçlü gerçekleşiyor. Ayrıca bu polimer suya ve korozyona karşı dayanıklı, diyor araştırmanın yazarı Tom Hasell. Araştırmacılar, oda sıcaklığında bağlanmanın sadece birkaç dakika aldığını belirtiyor. Böylece lastikleri onararak geri kazanabilir ya da ömrü biten lastikleri kolayca geri dönüştürebileceğiz. Araba lastiklerinin ancak % 10 kadarı dönüştürüldüğünden halen çok büyük bir kirlilik nedenidir. Ayrıca bu maddenin ana bileşeni olan 3 ürün, endüstriyel atıklardan yapıldığından çok daha çevreci bir kimyasal yaratılmış. Örneğin, disiklopentedin petrol endüstrisinden atıktır. Bu da hem çevre dostu, hem de ucuza üretilebileceğini gösteriyor. Yeni yapılan araştırmayla; onarma,yapıştırma ve sürdürülebilir lastik üretimi üzerine yeni bir konsept ortaya çıkıyor. Bu malzemelerin altında yatan kimyanın geri dönüşüm, yeni nesil yapıştırıcılar ve katkı maddesi üretiminde bu kadar geniş bir potansiyele sahip olduğunu görmek heyecan verici, diyor araştırmanın baş yazarı Justin Chalker. Araştırma Chemical Science dergisinde yayınlandı. Videoda üretilen kimyasalı görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/perovskit-gunes-pilli-pencere-verimli-elektrik-eldesi/", "text": "Mühendisler yeni nesil bir yarı-geçirgen güneş pili üretti. Yeni nesil güneş pilleri sayesinde, binaların pencelerinden de normal güneş panelleri kadar verimle elektrik üretilebilir. Yeni nesil güneş pilleri perovskit kristalleri içeren güneş hücrelerinden oluşuyor. 2 metrekarelik perovskit güneş hücreleri , standart güneş panelleri kadar elektrik üretebiliyor. Yapılan son testlerde standart cam filmleri kadar siyah olan perovskit pencereler, metrede 140 watta kadar elektrik gücü üretebiliyor. Araştırmacılar yıllardır güneşten elektrik üreten pencereler üzerinde çalışsa da, bugüne kadar verim,stabilite ve maliyet açısından böylesi bir ürün ortaya koyamamıştı. İşte bu yeni projeyi gerçekleştiren ekip, istenilen aşamalara gelinmeye başlandığını belirtiyor. Çatı tipi güneş pillerinde çevrim verimi % 15 ila % 20 arasında değişebiliyor. Yarı şeffaf güneş pillerinde ise çevrim verimi % 17 ve gelen ışığın halen %10'dan fazlasını geçirebiliyor. Pencerelerden elektrik üretmek uzun süredir hayaldi, artık gerçek olmak üzere, diyor Monash Üniversitesi'nden malzeme kimyageri Jacek Jasieniak. Bu teknolojinin anahtarı ise güneş pili bileşenini,yeni geliştirilen organik yarı iletken bir polimerle değiştirmek olduk. Böylece tüm stabilite arttı. Güneş pilleri gün boyu güneşe maruz kaldığından, bu malzemenin stabilitesi çok önemlidir. Bununla beraber, perovskit pillerde gün geçtikçe verimin artmasıyla ticari açıdan daha çekici ürünler görmeye başladık. Yine güneş enerjisi elde edeceğiniz bir cam çok şeffaf olamıyor. Güneş pilinden yapılan bir cam ne kadar şeffafsa, enerji verimi de o kadar düşüyor. Bu perovskit piller için büyük bir adım olsa da, bu teknolojinin ticarileşerek, yaygınlaşması 10 yılı bulabilir. Bilim insanları, iş ortaklarıyla çalışarak bu pencereleri gelecekteki bina projelerine eklemek istiyor. Bu sayede binalardaki camlardan daha verimli bir şekilde elektrik edilerek, enerji giderleri düşürülebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/perovskit-x-isini-dedektorleriyle-tipguvenlik-ve-arastirma-laboratuvarlarinda-devrim-yasanacak/", "text": "Yeni geliştirilen bir X-ışını dedektörü prototipi sayesinde, radyasyon maruziyeti ve buna bağlı sağlık riskleri büyük ölçüde azalırken ve tıbbi görüntüleme teknolojilerinde devrim yaşanacağı belirtiliyor. Los Alamos National Laboratuvarı ve Argonne National Laboratuvarı'nın katkılarıyla geliştirilen perovskit dedektör teknolojisiyle, güvenlik tarayıcıları ve araştırma uygulamalarında da yüksek çözünürlük sağlanabilecek. Dedektör prototipinin kalbindeki perovskit malzemesi çok düşük maliyet gerektiren üretim teknolojileriyle üretilebilir. Sonuç olarak düşük maliyetli, yüksek duyarlılıklı ve kendi gücünü üreten bir dedektör ortaya çıkıyor. Bu dedektör sayesinde, mevcut X-ışını dedektörlerinde büyük bir gelişme yaşanacak ve bugüne kadar görülmemiş uygulamaların doğmasına zemin hazırlayacak, diyor Los Alamos National Laboratuvarı'ndan Oppenheimer doktora sonrası araştırmacısı Hsinhan Tsai, Yeni dedektör mevcut silikon tabanlı teknolojinin yerine, perovskit ince bir film kullanıyor. Böylece mevcut silikon tabanlı dedektörlerden yüz kat daha duyarlı bir teknolojiye neden oluyor. Ayrıca, yeni perovskit dedektör X ışınları karşısında elektrik sinyali üretmek için ekstra bir güç kaynağına ihtiyaç duymuyor. Yüksek duyarlılıklı perovskit dedektörler sayesinde tıbbi ve diş görüntülemelerindeki radyasyon maruziyeti büyük ölçüde azalacak. Maruziyetin azalması, hastalar ve sağlık çalışanları için riskleri büyük ölçüde düşürecek. Perovskit dedektörler çok ince üretildiğinden, çözünürlük artarak çok detaylı görüntülemeler yapılabilecek. Bu sayede tıbbi değerlendirmeler ve teşhislerde gelişme yaşanacak. Düşük enerjili ve yüksek çözünürlüklü dedektörler güvenlik taramalarında ve araştırma amaçlı X-ışını uygulamalarında devrim yaratabilir. Perovskit filmler sprey çözeltilerde yüzeyde biriktiriliyor ve geride ince malzeme tabakaları bırakıyor. Sonuç olarak ince tabaka dedektörlerin üretimi, silikon tabanlı dedektörlere çok daha kolay ve ucuz. Silikon tabanlı dedektörlerin üretimi için, yüksek sıcaklık ve vakumda metal birikimi gerektirdiğinden maliyetli ve pahalı bir teknolojiydi. İnce tabaka perovskit X-ışını dedektörlerin umut vaat etmesine ek olarak, kalın tabakalar da küçük voltaj kaynaklarıyla çalışabiliyor. Bu da perovskit dedektörlerin kullanılabilir enerji aralığını X-ışınlarının ötesinden düşük enerjili gama ışınlarına kadar uzatabiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pet-su-siseleri-ileri-donusumle-super-kondansatore-donusturuldu/", "text": "Şarj ve deşarj kabiliyetleri düşünüldüğünde en iyi enerji depolama aracı süper kondansatörlerdir. Riverside Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanları plastik atıklardan ileri dönüşümle, nanomalzemeler üreterek son teknoloji cihazlarda kullanmak için yeni yöntemler arıyor. Yeni çalışmada PET atık plastikleri, süper kondansatöre dönüştürdüler. Cengiz Özkan liderliğindeki mühendislerden oluşan ekip, yıllardır nano malzemeler ile çalışarak süper kondansatörleri enerji depolamak için makul hale getirmeye çalışıyor. Ayrıca Cengiz Özkan ve eşi Mihrimah Özkan, daha önce de deniz kumundan daha verimli lityum iyon piller geliştirmişti. Cengiz Özkan laboratuvarı grafenden, cam şişelere kadar önemli çalışmalara imza atıyor. İşte bu yeni keşfin merkezinde ise çevre kirliliğine neden olan plastik atıklar yer alıyor. Araştırma ekibi, öncelikle polietilen tereftalat şişe parçaları üzerinde çalışarak işe başladı. Sonra bu parçaları çözücüde çözerek, elektrospinning metoduyla mikroskobik ipliklere dönüştürdü. Sonra bu fiberler fırında karbona dönüştürüldü. Sonra bu madde bağlayıcı ve iletken ajanla karıştırılarak, iki katlı bozuk para şeklinde bir kondansatör malzemesine dönüştürüldü. Yeni elektrot test edildiğinde, süper kondansatör için mükemmel bir bileşen olduğu görüldü. UCR'da, plastiği şarj edilebilir enerji depolama aracına dönüştürmek için ilk adımları attık. Bu çalışmada izlediğimiz yaklaşımın, gelecek araştırmalar ve geliştirmeler için çevresel ve ekonomik avantajları doğuracağını düşünüyoruz, diyor araştırmanın ilk yazarı ve doktora öğrencisi Arash Mirjalili. Süper kondansatörler lityum iyon pillerden çok daha hızlı şarj olsalar da, onlar kadar enerji depolayamazlar. Buna rağmen, elektrikli cihazlar sadece birkaç dakikada şarj olabilir ve bu enerji depolama mimarisi geniş çaplı kullanılabilir. Araştırmacılar bu sayede lityum pillerin performansının geliştirilebileceğine inanıyor. PET plastik atıklarının enerji depolama için ileri dönüşüme sokulması; elektrot malzemelerin sürdürülebilir atık kaynakları olarak çevreci üretiminin kutsal kasesi gibi düşünülebilir. Süper kondansatörlerde kullanılacak yeni nesil elektrotların üretimini, gelecekte yeni nesil Li-ion pillerin üretimi izleyecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/philae-sondasi-son-saatlerinde-dunyaya-inanilmaz-veriler/", "text": "Avrupa'nın bilimsel sondası Philae 15.11.2014 'de tüm enerjisi biterek sessiz moda geçmeden önce kuyruklu yıldızla ilgili hazine değerinde veriler yolladı. Philae sondasında bataryası bitmeden saatler önce Rosetta ana mekiğine yaptığı deneylere dair verileri aktararak bu tarihsel başarıya imza attı. Bu verilerin arasında kuyruklu yıldızın buzlu ve tozlu yüzeyi matkapla delinerek alınan ve dört gözle beklenen kimyasal analizde dahil. Rosetta'nın sondası birincil bilimsel görevini tamamladı, diyor ESA yetkilileri. 3 gün süren aralıksız çalışmadan sonra güç kaybı nedeniyle çoğu sistem ve enstrüman uyku moduna geçse de bilim insanları yıllarca meşgul edecek veri yollamayı başardı. Philae ve Rosettan tarafından toplanan bilgiler, kuyruklu yıldızların bilimine ilişkin oyun değiştirebilecek veriler olmayı başardı, diyor Matt Taylor Rosetta projesi bilim insanı. Philae Çarşamba günü üçlü bir zıplamadan sonra karanlık bir gölgeye iniş yaptı.Bu nedenle yeterince güneş ışığı alamayan paneller pilleri şarj edemediğinden 60 saatlik programın ötesine geçemedi. Görev mühendisleri önümüzdeki aylarda Kuyruklu Yıldız 67P/Churyumov-Gerasimenko güneşe yaklaşmadıkça iletişim kurmaya imkan vermiyorlar. Rosetta görevi 4.6 milyar yaşındaki Güneş Sistemi'nin oluşumunu aydınlatmayı hatta Dünya'daki yaşamın nerden geldiğini göstermeyi amaçlıyor. Astrofizikçilerinden tarafından kabul gören bir teoriye göre Dünya'daki hayatın temelleri, bu kozmik buz ve karbon zengin yapıya sahip gök cisimleri tarafından başlamış olabilir. Rosetta ve yükü Philae Güneş Sistemi'nin derinliklerine kadar Ağustos ayında kuyruklu yıldızı yakalayana kadar toplamda 6 milyon km yol katetti. Fakat Philae'nin inişi esnasında her şey planlandığı gibi gitmedi. Philae hedeflenen bölgeye indikten sonra attığı iki zıpkın çıkarak konuşlanamadı. Bu nedenle yer çekimi etkisiyle kurtulan sonda 3 kez zıpladı ve iniş sahasının ve yaklaşık hedeflenen sahadan 1 km uzağa gittiği düşünülüyor. Normalde 100 kg gelen philae sondası, bu küçük 4 km 'lik uzay cisminde sadece 1 gram geliyor. Bu nedenle sanki rüzgarda uçan bir tüy gibi uzaya sürüklenebilir. Güneş olmadan philae ancak 60 saat çalıştırılabildi. Şansları yaver gitmeyen bilim insanları enerji cimri bir şekilde kullanarak Rosetta'yı sürüklenmeye karşı korumaya çalıştı. Sondadaki 10 cihazı kullanarak pasif gözlem yaptılar. Resim çektiler, kuyruklu yıldızın yoğunluğunu ölçtüler, sıcaklığı ve iç yapıyı yüzeyden gelen gazı koklayarak aracı oynatmayacak işlemleri yaptılar. Sonunda ise en riskli deneyi yani kuyruklu yıldızı delerek yüzeyden madde alarak kimyasal analiz yaptı. Önümüzdeki yıl 67 P Güneş'in önünden geçerken güneşten etkilenerek yüzeyindeki gazlar alev alarak muhteşem bir kuyruk bırakmaya başlayacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pil-teknolojisinde-devrim-basilabilir-kati-hal-pil-devrimi-basliyor/", "text": "Bilim insanları istediğiniz şeklin üzerine basılabilen solid-state pili üretmeyi başardı. Farklı cisimlerin üzerine basılarak yapılan denemeler gerçekten umut verici gözüküyor. Araştırmacılar örnek olarak kalp şeklinde bir pili kupa bardağın üstüne bastı. Ayrıca karton biz gözlükten ve hatta PRISS harflerinden piller basarak LED lambaları yakmayı başardı.Bu sayede cisimler pil haline de getirilebilir. Mevcut Li-iyon piller üretildikten sonra ancak belli şekillerde olabiliyorlar. Bu pillerde elektrotları ayırmak için ayırıcı zarlar kullanılır. Bu nedenle bataryanın yanıcı sıvı elektrolitle kaynaşmaması gerekiyor. Bazen piller zarar gördüğünde bu nedenle patlıyor. Araştırmacılar devrim niteliğinde bir gelişmeye imza atarak geleneksel ayırıcı zarları elimine edecek bir teknoloji geliştirmeyi başardılar. Zar probleminin üstesinden gelmek için iyon ileten bir ortam gibi davranan basılabilir katı hal elektrolitleri ürettiler. Yeni katı hal elektrolitleri basılabilir ve UV radyasyonla sertleştirilebiliyor. Böylece alternatif ayırıcı membran gibi davranabiliyorlar, diyor Güney Kore Ulsan National Institute of Science and Technology 'nden Prof. Sang-Young Lee, Basılabilir elektrolitler pasta formunda olduğunda etkili olarak ayraç membranlar gibi davranıyor. Elektrotlar basılabilir bir sıvı çimento benzeri yapıdan oluşuyorlar. Birkez yüzeye basılınca, UV ışıkla kürlenebiliyorlar. Bu proses sayesinde diğer pil üretim aşamalarındaki, sıvı elektrolit enjeksiyonu ve solvent kurutumuna gerek kalmıyor. PRISS herhangi bir şekle basılabilir, kıvrımlı yüzeylere pürüzsüzce entegre edilebiliyor. Bu sayede bir cep telefonunun dış çerçevesi pil haline getirilebilir. Yapılan testlerde pilin diğer esnek pillere yakın bir performans sergilediği görüldü. 30 şarjdan sonra halen % 90 kapasiteyle çalışabiliyor. Araştırmacılar bu sayede tüm alana pili basarak pilin kalınlığından istifade edebileceğini belirtiyorlar. Ayrıca araştırmacılar 3D ve inkjet teknolojileriyle doğrudan elbiselere basılabilecek piller üzerinde çalışıyorlar. Bu sayede ambalajlar , akım toplayıcıları gibi pek çok şey pil haline getirilebilir. Basılabilir pillerin 5 yıla kadar pazara çıkabileceğini belirtiyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pilsiz-ve-isikla-calisan-kalp-pili-hasta-konforunu-arttirabilir/", "text": "Normalde kalp pilleri düzensiz olan kalp atımlarını düzeltecek şekilde kalbe elektrik şoku verirler ki bu acı verici olabilir. Yeni bir araştırmada ışık yayan esnek yaprakçıklara sahip kalp pili üretildi. Pilsiz ve daha az invazif olan sistemin hasta konforunu arttırması bekleniyor. Kalp pilleri kalp kasına dikilen bir veya iki elektrik kablosundan oluşur. Ne zaman kalp atışında bir düzensizlik oluşsa, düzenleyici bir elektrik şoku yollar. Bu şok kalbi stimüle ettiği kadar, kalbin acı reseptörlerini de uyarır. Arizona ve Northwestern Üniversitelerinin yaptığı çalışmada ise daha az acı verici bir alternatif geliştirildi. Son geliştirilen prototipte kalbi çiçek misali saran yaprak benzeri 4 esnek ve ince ağ yapısı kullanılıyor. Optogenetik tekniği kullanılarak kardiyomiyositleri uyaran minik mavi ledler kullanılıyor. Bu ışıklar sayesinde sadece kalp kasında kasılma sağlandığından, ağrı reseptörlerinde acı oluşmuyor. Ayrıyeten optogenetik kalp pilleri ledleri kullanarak hücreleri stimüle ettiğinden kalp atışını gözlemlemek mümkün. Ayrıca yeni cihazın hiçbir parçası doğrudan kalbe yerleştirilmek zorunda olmadığından, implante etmek daha az invazif olmaktadır. Diğer yandan geleneksel kalp pillerinin zamanla pilleri zayıfladığından, 5 ila 7 yıl arasında pillerin ameliyatla değiştirilmesi gerekmektedir. Fakat optogenetik kalp pillerinde rezonans bağlantı teknolojisi olduğundan, dışardan giyilebilen bir rezonans cihazıyla kablosuz olarak güç alabilmektedir. Dış rezonans cihazı elbiseye veya eşyalara takılarak yakından güç sağlayabilmektedir. Şimdiden farelerde başarıyla test edilen kalp pilinin yakında insan denemeleri başlayacak. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/pirinc-tanesi-buyuklugunde-optik-jiroskop-icat-edildi/", "text": "Jiroskoplar 3D boşlukta cihazın yönünü ölçüyor. İşte jiroskoplar her ne kadar küçülse de, halen cihazlarda oldukça yer kaplıyor. İşte bilim insanları bunu çözmek için jiroskopları çok daha küçültmek için çalıştı. Peki ne kadar küçültüldü ? Bilim insanları jiroskopları bir pirinç tanesi kadar küçültmeyi başardı. Bu sayede her şey daha da küçülecek ve incelecek. Kanıt niteliğindeki bu jiroskoplar 500 kat daha küçük olmalarına rağmen, teknoloji harikası fiber optik jiroskoplardan 30 kat daha küçük kaymaları ölçebiliyor, diyor araştırma ekibi. Günümüzde giyilebilir teknolojiler, akıllı telefonlar ve dronlar MEMS sensörler kullanarak onları çevirdiğinizde algılamayı sağlıyorlar. Bu elektronik jiroskoplar dönmeden, çok daha küçük iç içe geçmiş tekerlerden yapılıydı ama her zaman doğru değillerdi. İşte bu neden tekerlerinden ışık ışınlarını ayıran optik jiroskoplar yaptı. İşte bu etkiye Sagnac etkisi deniyor .Optik jiroskoplar çok hassas olsalar bile, golf topundan daha küçük olamıyorlardı. Caltech'den bilim insanları karşılıklı duyarlılık geliştirmesi adını verdikleri bir teknik kullanarak jiroskopları çok daha küçük yaptı. Sagnac etkisi iki tek kaynaktan ayrılan iki ışık ışınındaki çok hafif varyasyonları tespit ediyor, bu farklar jiroskopla çözülerek dönme ve yönelmeyi gösteriyor. Araştırmacılar ise yine ışınların arasındaki sagnac etkisini kullanırken, bu sinyallerden gelen gürültüleri ayıklamak oldu. İşte bu azaltılmış gürültü veya duyarlılık geliştirmesi sayesinde çok zayıf sinyallerle çalışılabiliyor. Böylece jiroskoplar pirinç tanesi kadar küçüldü. Çalışma Nature Photonics dergisinde yayınlandı. Bu süper küçük jiroskoplar çok hassas olduğundan , yeni icatların önünü açacak. Tabi yine de elektronik mağazalarda yerini alması zaman alacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/planck-uzay-teleskopuyla-evrenin-yasi-yeniden-hesaplandi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı Planck uzay teleskopundan alından son resimde, Evren' in en eski ışığının görüntüsü saptanarak evrenin yaşı yüksek doğrulukla hesaplandı. Bu resim sayesinde en detaylı kozmik mikrodalga haritalaması yapıldı. Böylece evrenimiz hakkında mevcut sorular hakkında daha fazla cevaba sahip olduk. Alınan fotoğrafta ışığın 380,000 yıl yaşında olduğu ve zamanında sıcak, proton, elektron ve fotonlarla etkileşime sahip yoğun bir kütleye sahip olduğu anlaşıldı. Evren genişlerken, soğudu ve sıcaklığı 2700 C' den, mutlak sıfırın sadece 2,7 derece üstüne ( 0 Kelvin/ 273.15 C/ 459.67 F) kadar düştü. Tabi bu esnada ışık da genişledi. Başlangıçta şişme sadece 10-32 saniye (0.00000000000000000000000000000001 saniye) sürdü ve evren 1030 kat genişledi. Bunun gerçekleşme olasılığı ise oldukça düşük. CMB imajı ile Büyük Patlama' dan sonra kalan radyasyon yakalanarak, evrenin erken dönemindeki yoğunluğundaki sıcaklık dalgalanmalarındaki önemli varyasyonlar saptandı. Yoğunluklardaki bu farklar Evren' in tohumlarını temsil ediyor ve bugünkü yıldızların ve galaksilerin izlerini taşıyor. Plank imajı CMB' de şimdiye kadar yaratılan en yüksek çözünürlüklü ve detaylı imaj olduğundan bilim adamları Evren'in değişimini ve kompozisyonunu yüksek doğrulukla haritalandırabiliyor. Böylece Evrenin bileşimindeki normal madde oranını % 4,9 kütle/ enerji oranına ve karanlık madde oranını % 26,8 ' e yükseltiyor. Tabi oranlar böyle olunca karanlık enerji oranı da % 69' a düşüyor. Ayrıca yeni hesaplamaya göre evrenin yaşı 13,82 milyar yıl. Haritaya göre evrenimiz daha yavaş yaşlanıyor ve eski tahminden 100 milyon yıl daha yaşlı. Açık olarak bu bulgular kozmolojideki standart modelle uyumluluk gösteriyor. Bu teoriye göre CMB' de görülen dalgalanmaların Büyük Patlama' dan sonra hemen oluştuğu ve devasa boyutta bir genleşme gerçekleştiğini farz ediyor. Buna rağmen bun resim Evren' i anlamamız için yeni yollar gösterse de ortaya başka soru işaretleri çıkarıyor. Oldukça detaylı olan bu evren haritasında, fizik yasalarına uymayan anomaliler tespit edildi. Sıcaklık dalgalanmalarında fark edilen kararsızlık standart modelde tahmin edilene uyuyor. Ayrıca zıt yarı kürelerde ortalama sıcaklıklar tespit edildi. ESA Direktörü Jean-Jacques Dordain bu durumu şöyle yorumluyor; Evrenin şişmesine dair Planck' ın yüksek kaliteli bu portresi evrenin erken katmanlarını görmemizi sağlasa da, kosmosumuzun tümünü açığa çıkarmaktan halen çok uzak ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/plastinasyon-body-worlds-sergis/", "text": "Şu an Ankara' da olan Body Worlds sergisinde, gönüllü insanlardan alınan vücutlar veya farklı hayvanlardan alınan gövdeler plastinasyon işlemi uygulanarak formaldehite göre ilginç bir yöntemle sergileniyor. Alman bilim adamı ve anatomici Dr. Gunther von Hagens' in ilk kez 1977 de bulup geliştirdiği plastinasyon yöntemi oldukça ilginç bir yöntem. Bu teknikle su ve yağ dokusu yerini plastikle değiştiriyor. Bu nedenle modeller koku yaymıyor veya bozulmuyor. Ayrıca özellikler korunduğundan kaslar,lifler, kemikler olduğu gibi kalıyor. Plastinasyon yapılan vücutlar tümüyle gönüllü bağışlarla gerçekleşiyor. Kimlikler gizli tutuluyor. Sadece atlı adam heykelindeki adam, Dr. Gunther von Hagens ' in kansere yakalanan bir gazeteci arkadaşı. Bir tek onun kimliği biliniyor. Plastinasyon işleminde dört proses izleniyor. Bunlar doldurma, dehidrasyon, vakumla çekme ve sertleştirme prosesleri yer alıyor. Su ve yağ dokuları yerlerini iyileştirici polimerlerle dolduruyorlar. İyileştiri polimerler ise silikon, epoksi ve polyester kopolimer içeriyor. Plastikleştirmenin ilk adımı doldurma. Doldurmada genelde formaldehit kökenli bir çözelti kullanıyor. Örnek dikkatle ayrılarak, özel anatomik elementlere zaman harcanıyor. Formaldehit veya diğer koruma çözeltileri dokuların bozulmasını engelliyor. Ayrıca katılaşmaya da yardım ediyor ve bunu şekil planlamasında da yardımcı olarak kullanıyorlar. Gerekli ayrımlar yapıldıktan sonra numune aseton banyosuna alınıyor. Dondurucu soğukta aseton hücrelerin içindeki suyla yer değiştiriyor. Üçüncü adımda ise numune silikon, lastik, polyester ve epoksi reçineden oluşan sıvı polimer banyosuna daldırılıyor. Vakum yaratılarak aseton düşük sıcaklıkta kaynatılıyor. Sonra aseton hücrelerden buharlaşarak, hücrelere sıvı plastikle doluyor. Plastik ise gaz, sıcaklık veya ultraviyole ışıkla sertleştirilmek zorunda. Sertleştirme başlamadan önce numune hangi konumda bırakılmak isteniyorsa o şekle getiriliyor. Numuneler tümüyle bir insan, bir hayvan veya bir organ olabiliyor. Bu numuneler plastinasyon olmuş oluyor böylece. Body Worlds bedenin ızdırap, hastalık ve optimal sağlık hallerindeki anatomik çalışmaları yoluyla insan bedeninin karmaşıklığını, direncini ve savunmasızlığını gösteriyor. İlk kez 1995 yılında sergilenen Body Worlds, bugüne kadar Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika olmak üzere 60'tan fazla ülkede, 30 milyondan fazla ziyaretçiye ulaşmıştır. Body Worlds sergisinin temel amacı sağlık eğitimidir. İnsanın kendiyle karşı karşıya kalmasını sağlayan unutulmaz bir deneyimi ortaya koyan Body Worlds sergisi, vücutlarını bağışlayan kişilerin bedenlerinin ve iç organlarının halka sunulduğu tek insan anatomisi sergisi niteliğini taşıyor. Sergiye gitmeden önce aslen çok bir şey beklemiyordum. Ama bilimsel merakım sayesinde doktor olan eşimle birlikte sergiye gittik. Sergiye girmek için uzun bir kuyrukta beklemek gerekebiliyor. İlgi gerçekten çok yüksek derecede. Sergide fotoğraf çekmek, numunelere dokunmak ve yiyecek-içecekle girmek kesinlikle yasak. Sergiye girdiğim andan itibaren ilginç bir his duydum gerçekten. Fetüslerle başlayan yolculuk , pek çok ilginç vücut ve organ örneğiyle son buldu. Şahsen sergiyi çok enteresan buldum. Sergide insan vücudunun ne kadar kırılgan ve narin olduğunu bir kez daha gördüm. Sergide gerçekten çok numune var. Mesela, bisikletçi dev adam, itfaiyeci adam gibi değişik vücutlara değişik görevler yüklenmiş. Mesela alzheimer olunca beynin küçüldüğünü görebiliyorsunuz. Gerçekten çok enteresan bulduğum sergiyi herkese tavsiye ediyorum. Oldukça eğitici sergiyi çok başarılı buldum. NOT: Duygusal açıdan hassas dönemdeki insanlara kesinlikle tavsiye etmem. Eğer bir yakınınızı kaybettiyseniz yakın zamanda, lütfen şimdilik gitmeyin. Body Worlds Sergisi Ankara Kentpark AVM' de (1. katta) . Biletler sergiden veya internetten alınabiliyor. Görmeyenlerin sergiye gitmesi için son fırsat olabilir. Body Worlds 24 Mart 2013 te bitti. Ankara Kentparktaki sergiyi ziyaret ettim, gerçekten olağanüstü."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/plazma-fuzyon-wendelstein-7x/", "text": "Almanya Max Planck Enstitüsü'nde araştırmacılar Wendelstein 7-x stellarator füzyon reaktöründe ilk helyum plazmasını üretti. Neredeyse on yıldır süren inşa süreci ve 1 milyon saatten fazla süren montaj sürecinden sonra planlara göre giden ilk testler sonunda helyum plazması üretildi. Araştırmacılar bir yıl sonra hidrojen plazması üretmeyi amaçladılar. Montajı 2014 Nisan ayında biten Wendelstein 7-x stellaratorun bileşenleri önemli periyodik testlerden geçirildi ve 10 Aralık'ta devreye alındı. 1 mg helyum gazı 1 milyon C dereceye ısıtıldığında, saniyenin onda birinde kameralarda flaş görüldü. Gerçekten tatmin olduk, her şey plana göre işledi, diyor Wendelstein 7-X'in bölüm başkanı Dr. Hans-Stephan Bosch. Temiz ve güvenilir enerji kaynağı arayışının bir parçası olarak, Wendelstein 7-x dünyanın en büyük stellerator füzyon makinesi , halkalı tokamak füzyon reaktörlerine göre farklı bir işleyişe sahip. Bilim insanları stellaratorun tasarımı gereği tokamaktaki limitlerin üstesinden geleceği düşünülüyor. Tokamakta plazma içeren tank dış duvarlara doğru sürüklendiğinden, birkaç ateşlemeden sonra çöküyor. Wendelstein 7-x tasarımcıları cihazın sürekli füzyon üretim stabilitesine sahip olması gerektiğini düşündü. Sistem 50 süper iletken folyodan oluşan bir kafes sayesinde merkezinde 30 dakikada bir değişen süper sıcak plazma bulunuyor. Aslında bu plazma güneşte oluşan plazmalara benziyor. Başarılı testlerden yola çıkarak, ekip plazma boşalım süreçlerini uzatmaya ve helyum plazması ısıtmayı ve üretmeyi hedefliyor. Ocak ayında ekip, ilk hidrojen plazma üretimine yoğunlaşmayı planlıyor. Videoda helyum plazma flaşını ve ekibin videosunu izleyebilirsiniz. Mükemmel. Çok teşekkür ederim. İnsanlık için büyük bir umut."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/popular-science-alper-bozkurt-10-parlak-bilim-insani-genc/", "text": "Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nden 2001'de mezun olduktan ABD'de çalışmalarına devam eden Yrd. Doç. Dr. Alper Bozkurt Popular Science dergisinin her yıl seçtiği 10 parlak bilim insanı ,mühendisi arasında gösterildi. 2009'da Alper Bozkurt Up animasyon filmini izlediğinde konuşan bir köpek gördü. Günümüzde Kuzey Karolina Eyaleti Üniversitesi'nde çalışan elektrik mühendisi Yrd. Doç. Dr. Alper Bozkurt daha önce arama-kurtarma görevleri için hamam böceklerini kontrol etmeyi sağlayan cihazlar geliştirerek adından söz ettirmişti. İşte bu filmden sonra aklına bu çalışmayı köpeklere arama kurtarma görevleri için aynı tekniği uygulayabilmek geldi. Köpekler uzun süredir arama kurtarma görevleri için kullanılsa da, felaket bölgelerinde kabiliyetleri kısıtlanabilir. Görsel ve işitsel işaretler nedeniyle köpekler yakınlarda kalmaya zorlandığından, taradıkları alan kısıtlanabiliyor. İşte Alper Bozkurt, çapraz tür iletişim sistemi kullanarak, insanlar ve hayvanlar molozlar nedeniyle ayrı kalsalar bile birlikte çalışmalarını sağlayabiliyor. Böylece arama kurtarma görevlerinde köpeklerle daha iyi iletişim kurulabilir. Bu sistemde köpeğin yeleği sensörlerle donatılıyor. Böylece köpeğin hayat sinyalleri ve hareketleri izlenebilir. Böylece köpek hoparlörden gelen sesleri duyabilir ya da derilerinde titreşim üreten motorlar sayesinde köpekleri uyarabilir. Bozkurt özellikle sayborg köpeklerin ihalar,robotlar çok daha verimli olarak arama-kurtarma görevlerinde çalışabileceğini düşünüyor. Biz yeni bir dönemin şafağındayız, her şey elektronik arayüzlerle etkileşime girmeye başladı. Benim bakış açım; biyolojik organizmalarla sentetik elektronik sistemlerin birleştirilebilmesidir, diyor Yrd. Doç. Dr Alper Bozkurt. Daha önce de 2012 'de Prof. Dr. Aydoğan Özcan ve Yrd. Doç. Dr. Hatice Altuğ gösterilmişti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/predator-filmindeki-gorunmezlik-gercek-oluyor/", "text": "Mühendisler ve bilim adamları görünmezliği sağlayacak bir alet bulmaya çalışıyor. Özellikle savunma sanayinde önem taşıyan bu teknoloji gün geçtikçe gelişiyor. Singapur Ulusal Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği'nden Dr Qiu Chengwei ve ekibi termotik materyalleri kullanarak termal illüzyon yaratarak termal kamuflaj ve görünmezlik yaratmayı başardı. Termotik ısı ve termodinamiği birleştiği bir bilim dalı. Her doğal nesne termal işaretler yayar. Eğer bu sinyaller engellenir ya da maskelenebilirse, nesneler tespit edilemez. Aynı Predator filmindeki gibi bir uzaylı kamufle edilerek görünmez olabilir bu da izinin sürülmesini zorlaştırabilir. Yüksek-teknoloji kullanan bu uzaylı termal görüntüleme kullanan avcılara karşı avantaj sağlıyor. İşte sanki filmden bir kare gibi gözüken bu teknoloji artık gerçekleşmek üzere. Dr Qiu'nin keşfettiği cihaz Predator filmindeki benziyor. Bu cihaz termal sinyalleri bloke ederek, aynı zamanda illüzyonsal bir kamuflaj yaratıyor. Dr Qui ve ekibinin bulguları Advanced Materials ve Physical Review Letters dergilerinde yayınlandı. Bu araştırma o kadar devrimsel bir araştırma ki, Amerika ve İngiltere' de bilim çevrelerinde devrim niteliğinde olarak adlandırıldı. Dr Qiu verdiği demeçte, Termotiklere dayanan bu tarzda bir görünmezlik pelerinin etkili bir şekilde çalıştığı ilk kez kanıtlandı. Bu başarıdan aldığımız şevkle gizleme teknolojimizi ucuz ve daha büyük objelere örneğin, gece görevindeki askerleri gizlemek için kullanabiliriz. Biz doğal malzemeler kullanarak termal illüzyonla şekilleri,materyal özelliklerini, dağılımlarını ve yerleşimleri kontrol edebiliyoruz. Böylece pratik olmayan ve bir çok sınırlamaya sahip metamateryal probleminin üstesinden geliyoruz. Böylece çok özel malzemeleri ihtiyacımız olmuyor ve dar bant genişliği ve polarizyona olan bağımlılıkların üstesinden gelen yeni bir teknolojiye sahip oluyoruz, diyor. Dr Han Tiancheng, Ms Bai Xue, Yrd. Doç. Dr. John T L Thong ve Prof. Li Baowen yer aldığı ekip, cihaz için hem zaman ve hem sıcaklığa bağlı olan durumları dikkatlice araştırarak en mükemmel termodinamik performansı sağlayacak aleti buldular. Teknoloji şimdiden askeri uygulamalar için hazır. Ayrıca bu araştırmada yeni geliştirilen fononik alanında yeni boyut tanımlandı. Fonon adı verilen parçacıklar sayesinde ısı akışı kontrol ve manipule edilebiliyor. Bu uygulamanın diğer bir uygulaması ise çok yoğun paketlenmiş elektronik devrelerde ve inter konnektörlerde ve bataryalarda ısı yönetimi olabilir. - Tiancheng Han, Xue Bai, Dongliang Gao, John Thong, Baowen Li, Cheng-Wei Qiu.Experimental Demonstration of a Bilayer Thermal Cloak. Physical Review Letters, 2014; 112 (5) DOI: 10.1103/PhysRevLett.112.054302 - Tiancheng Han, Xue Bai, John T. L. Thong, Baowen Li, Cheng-Wei Qiu. Full Control and Manipulation of Heat Signatures: Cloaking, Camouflage and Thermal Metamaterials. Advanced Materials, 2014; DOI:10.1002/adma.201304448 Elimizden geleni yapıyoruz. Umarım yaptığımız haberler hoşunuza gitmeye devam eder."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/protonun-antimadde-esi-antiprotonun-gercek-ayna-goruntusu-alindi/", "text": "CERN'de RIKEN liderliğinde BASE platformunda yapılan CPT simetrisi testinde proton'un antimadde eşi antiprotonlara ilişkin hassas ölçümler alındı. Nature dergisinde yayınlanan yazıda CERN'in anti-proton yavaşlatıcı kullanılarak anti-madde çalışmaları için düşük enerjili antiprotonlar elde edildi. CPT değişmezliğinde deneyin teste tabi tutulmasında; sistemdeki C antimadde ile madde arasındaki farkı ortaya koymak için, P 180 derecelik uzaydaki dönüş için ve T test edilir. Üç temel özelliği tersinir fakat değişmezliği test edilir. Standart modelin merkez prensibine göre antimadde parçacıklar maddenin mükemmel aynı görüntüleri şeklinde olmak zorundadır. Sadece yük değişebilir. Bu gerçekten önemli bir mevzu. Büyük patlamadan sonra hem antimadde, hem de madde oluşumuna imkan sağlasa da, mevcut evrenin neden antimaddeden oluşmadığını anlayabiliriz. CPT simetrisinde ihlaller varsa, madde ve antimaddenin farklı özellikleri olabilir. Örneğin antiprotonlar,protonlardan daha hızlı yarılanabilir diye düşünebiliriz, fakat biz yük-kütle oranlarını oldukça kesin limitler içinde aynı kaldığını gözlemledik, diyor araştırmaya liderlik eden Stefan Ulmer. Araştırmayı gerçekleştirmek için 1990'larda geliştirilen TRAP iştirakine benzer bir şema geliştirildi. Sonrasında Antiproton yavaşlatıcısından protonlar için karşıt gibi çalışan antiprotonlar ve negatif hidrojen iyonları elde ederek tek antiproton-hidrojen iyon çiftlerini manyetik Penning tuzağına alarak ultra düşük enerjilere yavaşlattılar. Sonrasında çiftlerin siklotron frekansını ölçerek,bilim insanlarına yük-kütle oranını tespit etmede yardımcı oldu. Böylece ne kadar benzerlik olduğu karşılaştırıldı. Toplamda 35 günlük periyotta yaklaşık 6500 çift ölçüldü. Sonuç olarak yük-kütle oranının trilyonda 69 kısım olarak özdeş olduğu görüldü. Bu sonuç önceki proton-antiproton çiftlerinin ölçümlerinden 4 kat daha yüksek enerji çözünürlüğe sahip olduğu görüldü. Ayrıca CPT değişmezliği ihlallerinin olabilirliğine ayrı bir bağlama sağlıyor. Bu çalışmanın önceki zayıf denge prensibine etkileri bulunacaktır ki, bu fikir bütün parçacıkların aynı yönde yerçekiminden etkilendiğini gösterecektir. Araştırmacılar elde ettikleri veriler kullanarak, milyonda birde madde ve antimaddenin yerçekimine aynı şekilde uyum sağladığını hesapladılar. BASE üyesi Christian Smorra'ya göre, Standart modelin ötesinde bir fiziğe inanmak için pek çok neden var. Karanlık madde ve tabiki madde-antimadde arasındaki dengesizlik buna dahil. Yapılan yüksek kesinlikteki çalışmalar sayesinde , geleceğin araştırmalarına ışık tutulacaktır, diyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/radar-ve-green-bank-teleskopu-sayesinde-venus-dunyadan-gozlenebildi/", "text": "Dünya'daki optik teleskoplardan bakıldığında Venüs çoğunlukla karbon dioksitten oluşan kalın bir tabakayla kaplıdır. İşte bu maskeyi kaldırmak için Magellan uzay gemisi gibi araçlar radar kullanarak; gezegenin dağlarını, kraterlerini ve volkanlarını görüntüleyerek önemli bulgular elde ederler. Geçenlerde Ulusal Bilim Fonu'nun Green Bank Teleskopu ve NSF'deki Arecibo Gözlemevi'ndeki güçlü radar vericisinin yüksek duyarlılıklı özellikleri birleştirilerek gezegenin dünyadan ilk kez kayda değer resimleri alınabildi. Arecibo'dan gönderilen radar sinyalleri ve gezegenimizin ve Venüs'ün atmosferini geçerek, Venüs'e çarptı ve sinyaller tekrar geri yansıyarak, bistatik radar prosesiyle Green Bank Teleskopu'na ulaştı. Bu sayede sadece yüzeyi görüntülemek değil, gezegenlerdeki değişimler de gözlenebileceğinden oldukça büyük önem taşıyor. Zamanın farklı periyotlarındaki görüntülerle kıyaslanarak, bilim insanları aktif volkanizmalar veya diğer dinamik jeolojik proseslere ilişkin işaretleri tespit etmeyi umuyorlar. Böylece Venüs'ün jeolojik tarihi ve toprak altı durumuna ilişkin ipuçları elde edilebilir. Venüs'ün ilk yüksek çözünürlüklü radar imajları 1988'de Arecibo'da ve 2012'de Arecibo/GBT ve de 2000'lerin başında NASA Goddard Spaceflight Merkezi'ndeki Lynn Carter 'ın ek içerikleri sayesinde alındı. Radar imajlarını değişim kanıtı aramak için kıyaslamak oldukça zahmetli bir iş olsa da, bu süregelen çalışma. Bununla birlikte şimdiki görüntüler ve önceki dönem gözlemlerindeki görüntüleri birleştirmek, Venüs'ün yüzeyindeki değişimlerine bakış açısı zenginliği oluşturabiliyor, diyor Smithsonian Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi'nden Bruce Campbell . 100 metre büyüklüğündeki Green Bank Teleskopu dünyanın tümüyle yönlendirilebilir en büyük radyo teleskopu olma özelliğini taşıyor. Bulunduğu özel konum itibariyle radyo interferansına karşı oldukça korumalı, eşsiz gözlemler yapabiliyor. - Bruce A. Campbell, Donald B. Campbell, Gareth A. Morgan, Lynn M. Carter, Michael C. Nolan, John F. Chandler. Evidence for crater ejecta on Venus tessera terrain from Earth-based radar images. Icarus, 2015; 250: 123 DOI:10.1016/j.icarus.2014.11.025"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/radyo-teleskoplari-dis-gezegenlerde-akilli-yasam-formu-arama/", "text": "Yıllar süren araştırmalar sonucunda, astronomlar elle tutulabilir ve yaşam barındırabilme olasılığı olan bazı gezegenler tespit ettiler. Hatta belki de akıllı yaşam bulundurabilecek örnekler var. Akıllı yaşam formları bulunabilecek gezegenler hedef gösterilerek, radyo sinyalleri yollanmaya başladı bile. Tabi ki biz yaşam aramak için diğer gezegenlere sinyal yollarken, bu gezegenlerde bulunabilecek akıllı yaşam formları da bize sinyal yollayacaktır. Uzaylılar kolonileşmek isteyecek iletişime geçecektir. İletişim kurmak içinse radyo teleskopları kullanacağız. 2011' e dönersek SETI , Keppler uydu teleskopunun keşfettiği 86 potansiyel yaşam barındırabilecek dış gezegene Green Bank radyo teleskopunu yönlendirerek, dar bantlı radyo frekansından sinyal yolladı. Bu son derece gelişmiş mühendislik teknolojisi sayesinde elde edilen verilerden 52 sinyal adayı incelendi. Fakat bu sinyallerden hiç biri dünya dışı yaşam belirtisi taşımıyor. Yani henüz hiçbir şey bulunamadı. Rus astrofizikçi Kardashev, ünlü filozof ve gökbilimci Giordano Bruno' dan ilham alarak medeniyetleri, enerjilerini nasıl kazandıklarına göre 3 kategoriye ayırıyor. Bu seviyelerden en gelişmişi 111. tipten uygarlıklarda bile atom altı parçacıklardan en büyük yapılarda bile fizik kanunlarıyla sınırlanmış olacak. 1. tipden medeniyetlerde teknoloji bizimkine benzer olup, toplam enerji tüketimiyle belirlenmiş. Carl Sagan, dünya medeniyetini 0.7'inci tipten medeniyet olarak tahmin etmektedir. 11. tipden medeniyetlerde ise enerjiyi, kendi ürettiği yıldızından elde edebilecek, örneğin; Dyson Küresi. 111. tipten medeniyete gelindiğinde ise, kendi yarattığı galaksilerden enerji elde edebiliyor olması gerekir. Kardeschev ve Kaku, 1. tipten ve 11. veya 111. türden medeniyetlerin tespiti neredeyse imkansız olduğuna inanıyor. Kardeschev bu üç tip medeniyetin enerji tüketimini 10 milyarlık bir faktöre bölerek hesapladı. 1963'de Kardeschev daha gelişmiş 11 ve 111. tipten uygarlıkları ararken 920MHz dalga boyunda bir gürültü tespit etti. Bunun başlarda 11. türden bir uygarlık olduğunu düşünülse de sonraları bunun kırmızı dalga boyunda sıradan bir Kuasar olduğu anlaşıldı. Benzer bir gürültü 1967 Cambridge, İngiltere'de tespit edildi. Bu da ilk nötron yıldızlarının bulunmasıydı. Fakat bu araştırmacıları umutsuzluğa sevk etmiyor. Çünkü galaksimiz çok geniş ve her gün pek çok gezegen keşfediliyor. Elimizdeki teknoloji şimdilik buna imkan verse de ileride yaşanan gelişmelerle daha uzak gezegenleri inceleyebileceğiz. Bizden daha gelişmiş bir uygarlık olması da muhtemel. Tabi belki de uzaylılar daha gelişmiş teknolojilerle, örneğin kuantum teleportasyonla iletişim kuruyor olabilir ya da bizi gelişmemiş bir medeniyet görerek iletişim kurmuyor olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/radyoterapi-sizofreni-ilaci-glioblastoma-beyin-tedavi/", "text": "Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanlarının yaptığı bir araştırmaya göre, en agresif beyin tümörlerinden biri olan glioblastomaya sahip farelerin tedavisinde radyoterapinin yanında şizofreni ilacı kullanılmasıyla hayatta kalma süresinin arttığını gözlemledi. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan makalede, radyasyon ve trifluoperazin ilacı kombinasyonunun glioblastoma hücrelerini odaklanmakla kalmadığını dahası bu agresif tümörlerin tedaviye karşı gösterdiği direncin de üstesinden gelinmesinde faydalı olduğu gösteriliyor. Maalesef, glioblastoma gibi agresif beyin tümörlerinde ortalama ömür; teşhisten itibaren 12 ila 18 ay arasında değişiyor. Radyasyon kanser tedavileri için halen en etkili tedavilerin başında geliyor. Fakat glioblastoma gibi tümörlerde fenotip dönüşümü nedeniyle tümör hücreleri genelde radyoterapiye karşı daha dirençli hale geliyor. Fenotip dönüşümünde, tümör olmayan kök hücreleri tümör üreten hücrelere dönüşerek kanserin tekrarlamasına neden oluyor. UCLA'daki David Geffen Tıp Fakültesi'nde Radyasyon onkolojisi profesörü ve Jonsson Kanser Merkezi üyesi araştırmanın kıdemli yazarı Dr. Frank Pajonk; Glioblastom hastalarında radyasyon tedavisi hayatta kalma süresini arttırsa da, bu hastalıkta çok agresif tümörler olabildiğinden, tedavi etkisi çok azdır.Trifluoperazin tek başına etkili olmasa da, radyasyonla birlikte kullanıldığında çok etkili hale gelebilmektedir. En önemli özelliği ise, ilaç hücreleri radyasyona duyarlı hale getirmediğinden, glioma kök hücrelerinin direnç kazanmasını engellemektedir, diyor. UCLA araştırmacıları radyasyonun tetiklediği fenotip dönüşümünü engelleyen maddeleri bulmak için son teknolojiyi kullanarak, UCLA veri tabanında 83 binden fazla bileşiği tarayarak, 300'e yakın bileşik tespit etti. İşte bu bileşiklerden biri de dopamin reseptör antagonisti, trifluoperazindi. Trifluoperazin bulunduktan sonra ortotopik tümörlerin geliştirildiği hasta farelerde test edildi. Ekip trifluoperazin ve radyoterapinin birlikte kullanımıyla, hayvanlarda beyin tümörü büyümesinin ertelendiği ve ömrün önemli derecede uzadığı görüldü. Normalde trifluoperazin ve radyoterapi birlikte kullanılan fareler 200 gün yaşarken, kontrol grubunda sadece radyoterapi alan fareler 67,7 gün yaşayabildi. Genelde glioblastomaya dair yapılan çalışmalarda farelerin ömrü çok az artıyordu. İnsanlarda ise bu faydalar pek gözlenmiyordu. Fakat bu yeni araştırmada ömrün neredeyse 3 kat uzadığı gösterildi. Bu da insan hastalarda tedavinin etkisini arttırarak, ömrü uzatabileceğini dair umut verici sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırma ekibi bu yaz glioblastomalı hastalarda ilacı kullanmayı planlıyor. Umarız bu tedavi sayesinde beyin tümörlerinin büyümesi durdurabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/rna-uzay-bol-dunyada-hayat-riboz-sekeri/", "text": "Yeni yapılan bilimsel bir araştırmaya göre RNA'daki riboz şekeri güneş sistemimizdeki kuyruklu yıldız ve asteroitlerde muhtemelen bulunuyor ve belki de evrende düşünüldüğünde çok daha bol olabilir. Elde edilen bu bulgu sadece Dünya'daki hayatın kökenlerinde dair bir çalışma olmamakla beraber, aynı zamanda bu gezegenin ötesinde ne kadar hayat olabileceğini de anlamamıza imkan verecektir. Bilim insanlarının hayat için olması gereken birkaç molekül olarak saydıkları, amino asitler, nükleobazlar ve diğer bileşenler kuyruklu yıldızlardaki buzların uzay radyasyonuyla etkileşimlerinden oluşabilir. Fakat riboz yani RNA belkemiği bugüne kadar bulunmaz hint kumaşıydı. Perşembe günü Science'da yayınlanan yeni çalışmada, bulmacanın diğer bir parçasının tanımlandığını söylüyor, NASA Ames Araştırma Merkezi'nden astrokimyager Andrew Mattioda. Kendisi çalışmada yer almamasına rağmen; Eğer hayat için gerekli olan tüm bu moleküller uzayda her yerde mevcutsa, Dünya dışında hayat bulma olasılığı artıyor, diyor. Dünya'da RNA yani riboz nükleik asit hayatın oluşması için gerekli olan makromolekülden biri. Diğerleri ise; DNA ve proteinler. Araştırmacılar bu moleküllerin Dünya'ya asteroitler ve kuyruklu yıldızlarla nasıl geldiğini anlamak için güneş sistemi öncesi koşulları yeniden yarattılar. Böylece Fransız laboratuarı ribozun uzayda kolaylıkla oluşabileceğini görmek istedi. Güneş sisteminin etrafındaki gezegen öncesi diskte en bol bulunan su,metanol ve amonyak bileşiklerinden başladılar. Sonra bunları vakuma yerleştirerek, 80 Kelvine (-193 C) soğuttular. Sonra oluşan buzları oda sıcaklığın ısıtarak, uçan moleküllerin süblimleşti ve ince film halinde bir materyal oluşturdu. Bu simülasyon kuyruklu yıldız buzlarından oluşuyor, onun toz taneciklerinde değil, diyor Nice Sophia Antipolis Üniversitesi'nden araştırmanın yazarlarından kimyager Uwe Meierhenrich. Deney, tamamlamak 6 gün aldı ve yapay kuyruklu yıldız buzunda 100 mikrogram elde edildi. Yapay kuyruklu yıldız buzları daha önce de yüzlerce kez laboratuvarda üretildi , fakat bugüne kadar hiç riboz şekerine rastlanmamıştı. Nice Sophia Antipolis Üniversitesi'nden Cornelia Meinert, bunu deneyde sadece şeker değil, şekerle ilişkili moleküllerin ve amino asitler,karboksilik asitler ve alkollerin de üretildiğini belirtiyor. Birden çok fazla çeşitte molekül içeren bir numuneyle karşılaştık. Bu nedenle tek tek bileşenleri ayırmak oldukça zor oldu. Meinert, ekibin çok boyutlu gaz kromatografisi adı verilen yeni bir teknik kullanana kadar bunun mümkün olmadığını söylüyor. Araştırmacılar laboratuvarda üretilen buz numunelerin, güneş sisteminin diğer kesimlerinde kolayca yapılabileceğini belirtiyor. Buz simülasyonumuz gezegen öncesi disklerde oluşabilecek genel bir proses. Potansiyel olarak bu ilk genetik materyal yıldızlararası uzayda bol olabilir, diyor Meinert. Araştırmacılar benzeri şekilde bu şekerlerin diğer gezegenlerde hayatın temellerinin oluşturabilmesi açısından , önemli bir aşama olduğunu belirtiyor. Bu çalışma yeni çalışmalara yardım edecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/robot-ari-navigasyon-yonlenme/", "text": "Sheffield Üniversitesi'nden bilim insanları arıların nasıl duvarlara çarpmaktan kaçındığını simüle eden bir bilgisayar modeli geliştirdiler. Bu modelin otonom robot sistemlerinin geliştirilmesinde çığır açacağı düşünülüyor. Bilgisayar bilimlerinden araştırmacılar arıların çevredeki hareketi gözlemlemek için nasıl bir görüş kullanarak, çarpışmalardan kaçındıklarını gösteren bir bilgisayar modeli geliştirdiler. Arılar uçuşlarını kontrol etmek için etraflarındaki sanal dünyanın hareket hızını kontrol etmekteler, fakat bunu nasıl yaptıkları bilinmiyordu. Böcek beyninde bulunan nöral bağlantılar sadece hareketin yönünü belirtse de, hızını belirtmiyordu. Bu araştırmada hareket-yön belirleyen ağların aynı zamanda hareket-hızı da tespit edebileceği öneriliyor ki, bu arıların uçuşu kontrol etmesi yönünden oldukça hayati önem taşıyor. Bal arıları mükemmel pilot ve kaşifler, beyinlerinde sadece 1 milyon nöron olmasına rağmen, bu görevlerde görüşlerini geniş çaplı olarak kullanabiliyorlar, diyor araştırmanın baş yazarı Dr. Cope .Arıların duvarlardan nasıl kaçındığını anlamak için, hangi bilgiyi kullanarak yönlendiklerini bilmek, navigasyon ve yönlenme için daha verimli algoritmaların geliştirilmesine bir adım daha yaklaşmamızı sağlıyor. Böylece otonom uçan robotların performansını büyük ölçüde arttırabiliriz, diyor. Araştırmacılar bu araştırma ile arılar bu bilgiyi kullanarak nasıl yönlendiğini ve görevleri çözdüğünü araştırıyor. - Alex J. Cope, Chelsea Sabo, Kevin Gurney, Eleni Vasilaki, James A. R. Marshall. A Model for an Angular Velocity-Tuned Motion Detector Accounting for Deviations in the Corridor-Centering Response of the Bee. PLOS Computational Biology, 2016; 12 (5): e1004887 DOI:10.1371/journal.pcbi.1004887"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/robot-ucak-gps-olmadan-ucabiliyor/", "text": "Yeni yapılan program algoritması sayesinde, robot uçak engelleri GPS olmadan aşabiliyor. Onlarca yıldır akademisyenler ve endüstri araştırmacıları otomatik uçan helikopter algoritmaları üzerinde çalışıyordu. Robot helikopterler insan kontrolü olmadan uçabiliyordu. Bu türden helikopterler için pek çok yarışma düzenleniyor. Bunlardan biri de AUVSI adlı uluslarası otomatik araç sistemleri üzerine düzenlenen yarışmalar. Son iki yarışma GPS olmadan, iç ortam navigasyonu kullanan araçlarla ilgiliydi. MIT Robust Robotik Grubu AUVSI yarışmasını iç ortam navigasyonu alanında kazandı. Yarışmayı ise programlaması oldukça zor olan GPS kullanmayan robot uçaklarıyla kazandılar. 2011 Uluslarası Robot ve Otomasyon Konferansında , tanıttıkları algoritma uçağın yörüngesini hesaplıyordu. Aynı konferansta 2012 de ise algoritmanın yerleşim, fiziksel oryantasyon, hız ve hızlanmayı nasıl yapabileceklerini sundular. MIT' nin kapalı garjında robot uçağın uçuş testleri başarıyla tamamlandı. MIT böylece yine bir ilk gerçekleştirmiş oldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/robot-ucak-kendi-kendine-ucabiliyor/", "text": "Bu robot uçak pilotsuz kendi kendine uçabiliyor, hatta kendi kendine uçarak, inebiliyor. Bugünlerde Amerikan Deniz Kuvvetleri, usta pilotların bile zor indiği uçak gemilerine bu uçağı pilotsuz indirmek için çaba sarfediyor. Robot uçağın ismi X-47B, kendi kendine uçan ilk uçak olma özelliğine sahip. Uçak şimdiden Chesepeake Bay çevresinde turlamaya başladı. Predatorlere benzemeyen yanı ise bir pilot tarafından kontrol odasından kontrol edilmek zorunda olmaması. Herhangi bir görev verilmesi yeterli, robot uçak kalkış yapıyor ve görevi tamamlayıp, geri geliyor. Bu esnada kimsenin kontrolüne ihtiyacı yok. Uçağın ilerde uçak gemilerinden kalkıp inmesi ya da katapulttan fırlatılabilmesi için çalışılıyor. Uçakta şimdilik herhangi bir silah yüklü değil. Sadece uçuş kontrolleri test edildi. Uçak geçen sene ilk kez test edildiğinde 5000 fit yükseklikte 29 dakika uçuş yaptı. Uçak haziranda Pax River' a gönderildi ve testleri devam ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/robotik-biliminin-babasi-el-cezeri-kimdir/", "text": "El Cezeri ya da tam adıyla Ebu'l İz İsmail İbni Rezzaz El Cezeri 1136'da Cizre Şırnak'ta doğmuş ve icat ettiği makinelerle tanınan tüm dünya tarafından tanınan çok bilgili bir mucit ve mühendistir. El-Cezeri Artuklular döneminde yaşamış, H. 577 (M. 1181)'den başlamak üzere yirmi beş yıl, Diyarbekir Sultanı El-Salih Nasirüddin Ebu'l-Feth Mahmud bin Muhammed bin Karaaslan bin Davud ibn Sukman bin Artuk'un (1200-1222) ve daha önce de babasının ve kardeşinin hizmetinde bulunmuştur. El-Cezeri lakabıyla şöhret bulmasının sebebi, Dicle ile Fırat arasında yer alan ve ada anlamına gelen Cezire 'de doğmuş olmasıdır. 80 yıllık hayatının büyük bir kısmını Diyarbakır'da geçirmiş ve bilinen büyük buluşlarını ve yapıtlarını burada gerçekleştirmiştir. 1153 yılında Cizre'nin Tor mahallesinde doğmuştur. Sibernetik alanının en büyük dahisi olarak kabul edilen, fizikçi, robot ve matris ustası El-Cezeri, 1233 yılında Cizre'de vefat etmiş olup; mezarı, Cizre'deki Nuh Peygamber Camiinin avlusunda bulunmaktadır. 1206'da yazdığı eşsiz makineler kataloğu ve günümüze kadar ulaşan en eski el yazması İstanbul'da bulunan Topkapı Sarayı'ndaki Olağanüstü mekanik araçların bilgisi hakkında kitap adlı eseridir. Ayrıca El Cezeri bu kitabında çok detaylı diyagramlar ve renkli illüstrasyonlarla buluşlarının nasıl yapılacağını anlatmıştır. Bu kitaplar bir nevi kendin yap tarzı çizimlerden oluşmaktadır. Topkapı sarayında bulunan nadide eseri sanatsal detayları ve renkleri ile görmeye değerdir. Diğer eserleri ise; Bodleian Kütüphanesi, Leiden Üniversitesi Kütüphanesi, Chester Beatty Kütüphanesi ve Avrupa'nın birkaç başka kütüphane ve müzesinde bulunmaktadır. Yazar tarafından hakkında abartı yapılmadığı düşünülmekle birlikte, en azından günümüze kadar gelmiş olan yapıtları, teknik çizimleri, tasvir ve sair yazıları O'nun zamanının en iyi mucidi olduğunun birer kanıtı olarak gösterilebilir. Korkutata ve Toprak (2010) ve Korkutata (2012), El Cezeri'nin hayatına ve çalışmalarına geniş yer vermektedir. Bu çalışmalardan da açık bir şekilde görüldüğü üzere El Cezeri robot teknolojisinin ilkleri ve en önemlileri arasında sayılabilmektedir. Nitekim Akman, (1974), Tarentumlu Archytas (İ.Ö. 430) tarafından tahtadan bir güvercinin yapıldığını, bu güvercin, havalanıp kısa bir süre uçtuğunu ancak düştükten sonra kendiliğinden tekrar havalanamadığını belirtmektedir (Akman, 1974). Ayrıca El-Cezeri'nin bir robot yaparak Artuklu hükümdarına takdim ettiği ve otomatik olarak çalışan ve kendi kendine bazı hareketler yapan bu aletin, dünya tarihinin ilk robotu olduğu tahmin edilmektedir. Kumar (2010), robot teknolojisinin tam olarak ne zaman başladığının bilinmediğini ve bunun tespitinin de oldukça güç olduğunu belirttikten sonra, ilk olarak Yunanlıların robotlardan söz ettiğini, ElCezeri'nin 13. yüzyılda bunu tasvir ettiğini ve 15. yüzyılda ise Leonardo da Vinci'nin çizimlerini tasarladığını ifade etmektedir. (Temirov ve Tautz, 1978). Ancak bu tür robotik sistemlerin çizimlerinin de Leonardo Da Vinci'den çok önceleri ElCezeri tarafından yapıldığı bilinen bir gerçektir (Ebu'l-İzz-Cezeri Kongresi, 1986). ElCezeri'nin kendi orijinal kitaplarındaki çizimleri bunun açık bir kanıtıdır (Akman, 1973; Ebu'lİzz-Cezeri Kongresi 1986). Ayrıca Şen (2002) de bu durumu teyit etmektedir. Bu yüzden robotikle ilgili bilinen en eski kaydın Tarentumlu Archytas (İ.Ö. 430)'den sonra ElCezeri'ye ait olduğu ve yaptığı daha gelişmiş otomatik makinelerin bugünkü robot teknolojisinin temelini oluşturduğu söylenebilir. Vukobratovic (2009), günümüz robot konseptinin ilk olarak M.Ö. 450'lerde, Yunan matematikçi Taren'in The Pigeon adlı mekanik bir kuş tasarladığı ve bir Türk mucit olan El-Cezeri'nin su saatleri, mutfak aletleri ve su ile çalışan müzikal aletler tasarladığını ve yaptığını belirtmektedir. Sibernetik bilim dalını Norbert Wiener'in kurduğu ve ismini de kendisinin 1948 yılında verdiği söylenmektedir (http://elekritik. blogspot.com/2011/05/norbert-wienersibernetiginbabas.html). Oysa yukarıda referansları verilen gerek ulusal gerekse uluslararası literatür, El-Cezeri'yi neredeyse ittifakla Sibernetiğin Babası olarak kabul etmektedir. Bu bilimin, aynı isimle olmasa da kurucusunun El-Cezeri olduğu açıkça görülmekle ve böylece konuya ilişkin ihtilaf kısmen de olsa giderilmekle birlikte son kararı okuyucuya bırakmak doğru olacaktır. Temiz (2012) Nature dergisinin 1974 Mart sayısında, El-Cezeri için 12. Yüzyıl Müslüman Mühendisliğinin doruğuna erişmiş bir kişi 42 Y. Korkutata, Z.F. Toprak ifadelerini kullandığını belirtmektedir. Yukarıdaki anılan diğer referanslar da ElCezeri'nin iyi bir mühendis olarak anılabileceğini teyit etmektedir. Belki çalışmalarından ötürü Makine Mühendisi olarak anılabilir. Otomatlarının birçoğunun su ile çalışması ve yapıtlarının bir kısmının su temini ve/veya uzaklaştırılmasını amaçlaması Onun aynı zamanda çok iyi bir su mühendisi olduğunun da göstergesidir. Nitekim 25 yıl Diyarbakır'da Artuk sultanı Kara Aslan ve torunu ve Ebul Feth Nasıruddin Mahmud için günümüz terimi ile başmühendis olarak hizmet yapmıştır (Yaşın, 2006). Yaşadığı dönemde disiplinlerin günümüzdeki gibi birbirinden ayrılmadığı göz önünde tutulmasında yarar vardır. Ayrıca krank milinin de o dönemde su pompalamak için El-Cezeri tarafından kullanıldığı bilinmektedir (Sezgin, 2008). Leonardo da Vinci (1452 1519), Ampere (1775 1836) ve Norbert Wiener (1894 1964) sırasıyla 15., 18. ve 20. yüzyıllarda yaşamışlardır. Oysa El-Cezeri 12. ve 13. yüzyılda yaşamıştır. Çalışmanın akışından da anlaşılacağı üzere El-Cezeri'nin krank milinin de mucidi olduğu söylenebilir. Şen, birçok araştırıcı tarafından yatay eksenli yel değirmenlerinin ilk önce Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda gibi kuzey Avrupa ülkelerinde geliştirildiği söylenmektedir. Halbuki yatay eksenli makinelerin rüzgar gücü ile kullanılması bu ülkelerden önce El-Cezeri tarafından su kaldırma cihazında kullanılmıştır. Bu cihazda sadece rüzgar gücünden faydalanılmadığı, günümüzdeki silindir, piston ve sübap parçalarının da bir arada kullanıldığı görülmektedir demektedir (Şen, 2000). Şahin, Price (1964) ve Ökten (1993)'ne atıfla ilk olarak M.Ö. 700 yıllarında Persler tarafından düşey eksenli rüzgar türbininin kullanıldığını, daha sonra 12. yüzyılın başlarında Diyarbakır'da yaşamış olan Ebu-l İz'in ilk modern düşey rüzgar türbinini geliştirdiğinin iddia edildiğini belirtmektedir (Şahin, 2004). Başka bir kaynakta ise yel değirmenlerinin 12. yüzyılın başlarında İslam dünyası tarafından batı dünyasına tanıtıldığı bilinmektedir (Erzen, 2007). Bu son iki bilgi de birbirini doğrulamaktadır. Hatta 12. yüzyılda geliştirilen bu rüzgar sistemlerinin 20. yüzyılın başlarına kadar rüzgar enerjisi ile su pompalamak, tahıl öğütmek ve mekanik güç sağlamak için kullanıldığı bilinmektedir (Lugal ve Sayılı, 1951). Su saatleri konusunda, Heron ve Philon sürümlerine bakılırsa, 9. yy'da Beni Musa ile başlayan ve 13. yy'da El-Cezeri ve Rıdvan'la devam eden tarihi bir gelişim çizgisi olduğu görülmektedir (Drachmann, 1948). Korkutata ve Toprak (2010), Schmidt (1899)'den atıfla El Cezeri'den, Sibernetik alanın en büyük dahisi kabul edilen, fizikçi, robot ve matris ustası olan İsmail Ebul İz Bin Rezzaz El-Cezeri .... olarak söz etmektedir. Yazarlar ayrıca El-Cezeri'nin öğrenim gördüğü Camia'da fizik ve sibernetik alanlarında yoğunlaştığını ve halen kullanılmakta olan ve aşılmamış onlarca buluşa imza attığını belirtmektedir. Aynı bilgileri Yaşın (2008) de vermektedir. Buradan da anlaşılıyor ki ElCezeri aynı zamanda bir matris ustası ve fizikçidir. Tıpkı El-Cezeri'nin dahi aygıtlar kitabında (The book of Ingenious Device, 1206) verilen Filli Su saatindeki gibi Hezekiah'nin de icat ettiği su saatinde, suyu bir hazneye damlatan bir ejderha kafası vardır (Gunawardena, 1996). Hezekiah'nin MÖ 715-686 yıllarında Jerusalem 'de yaşadığı bilinmektedir. Buradan yazarın, El-Cezeri'nin Hezekiah'tan etkilenmiş olabileceğini ima ettiği anlaşılmaktadır. Yazar, El-Cezeri'nin üflemeli çalgı şeklindeki su saatinin olduğunu ifade etmektedir. Muhtemelen burada El-Cezeri'nin su ile çalışan sürekli çalan flütü kast edilmektedir. Nitekim bu cihaz üzerine yüksek lisans tezi hazırlanmıştır (Korkutata, 2012). Gunawardena (1996), El-Cezeri'nin, Hero'nun (I. yüzyılda İskenderiye 'de ilk buhar makinesini bulan Yunanlı mühendis) kukla tiyatrosu ile ilgili tezinden etkilenmiş olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca bu tür 43 El-Cezeri ile ilgili yapılan çalışmaların değerlendirilmesi otomatların Ortaçağ Avrupa'sının otomatlarını da etkilemiş olabileceğini eklemektedir. Yazar ayrıca, Hill'in, Bizans ve İslam bilim ve teknolojisinin Ortaçağ Avrupa'sı üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu açık bir şekilde göstermiş olduğunu vurgulamaktadır. Hindistan'da, MS 1300 yılında Yunan modellerine göre çok daha karmaşık olan ve su ile çalışan saatler imal edilmiş olup bunlar, Doğu Akdeniz ülkeleri ve Avrupa'ya ihraç edilmiştir. Rıdvan (1221-?) ve El-Cezeri'nin güneş ve su saatlerini konu alan bu tasvirlerin Surya Siddhanta 'da bulunan karmaşık su saatlerine oldukça benzedikleri bilinmektedir. Ayrıca bu tasvirlerin arasında Arşimet tarafından geliştirilen saatlerin yanı sıra, birçok saat tasviri de mevcuttur. Bunlardan bazılarının Çin dişlilerine benzeyen iç mekanizmaları vardır (Maddison ve Turner, 1976). Necipoğlu (1995), Farabi, Gazali, İbn-i Haldun, İbn Rüşd, İbn-i Sina, El-Cezeri ve İbn-i Heysem'in, mimari ile ve dekoratif uygulamalarla ilgili estetik görüş ve kavramları yansıtan makul çalışmaları ile en önemli Ortaçağ İslam yazarları olarak alınabildiğini belirtmektedir. Bu ifadelerden, El-Cezeri'nin ortaçağ İslam bilginleri arasındaki yeri kolayca anlaşılabilir ve bunun son derece yerinde bir tespit olduğu söylenebilir. Moon (2007), Roger Bacon gibi düşünürlerin, Villard Honnecourt ve belki de Arap yazar ElCezeri gibi genç ortaçağ matematik ve mekanik bilginlerinin de etkisinde olduğunu, fakat Rönesans mühendislerine ilişkin direkt bir bağlantının kesin olmadığını belirtmektedir. Bu çalışmadan, El-Cezeri'nin çok iyi bir su mühendisi ve bilinen birçok batılı bilim insanı üzerinde etkisinin olduğu anlaşılmaktadır. Yazar ayrıca, karmaşık makinelerin, 13. yüzyılda Wilars de Honecort eskizlerinde ve ElCezeri'nin çizimlerinde görülebildiğini de eklemektedir. Takadoum (1988), optik fizikçi Ibn Hayyam ve makine mühendisi El-Cezeri'den 11. ve 12. yüzyıllardaki iki büyük dahi bilim adamlarına övgü şeklinde bir ifade ile söz etmektedir. Şen (2002), El-Cezeri hakkında aşağıdaki malumat derlenmiştir: El-Cezeri, kendisinden çok önceleri yaşamış bir başka Müslüman düşünür ailesinden olan Beni Musa kardeşler gibi sayıları harflerle temsil etmiştir. Arşimed'in çalışmaları ElCezeri tarafından yazılan eserlerde zikredilmiştir. Arşimed'in su saati fikrini kullanmıştır. Onun düşünüşünün eksik kalan taraflarını tamamlayarak ilk olarak tam ve her parçası ile çalışır bir saat böylece Müslümanlar tarafından yapılmıştır. El-Cezeri'yi etkileyen eserlerden bir diğeri de Fahreddin Rıdvan bin Muhammed es-Saati tarafından yapılmış çalışmalardır. Sarton (1927), El-Cezeri'nin eserinde, önceki medeniyetlerde ortaya çıkmış olan bütün teknolojilerin daha da geliştirilmiş hallerinin toparlandığını söylemektedir. Hill (1974), tarihi olarak İspanya'nın Toledo-Tuleytule şehrinde yaşamış olan İtalyan asıllı mühendis Juanello Turriano'nun, buralarda Müslümanların su eserlerinden esinlendiğini yazmaktadır. Anılan referanslardan, El-Cezeri'nin, kendisinden önce yapılan çalışmaları tetkik ettiği ve geliştirdiği anlaşılmaktadır. Bu da kendisinin iyi bir araştırmacı ve akademisyen olduğu anlamına gelmektedir. Freely (2009), El-Cezeri'nin içlerinde Leonardo da Vinci'nin sözünü ettiği konik vananın da bulunduğu bazı icatları, ileriki dönemlerde Batıda yeniden ortaya çıkmıştır. Bunlardan pompalar ve su çıkarma aygıtları gibi bazıları belli bir iş yapmak için kullanılırken bir kısmı da süs ya da eğlencelikti. Küçük, renkli çizimleri olan çeşmeler, müzik kutuları, su saatleri ve çeşitli bilmeceli kaplar sonuncu gruba girer demektedir. Yaşın (2006), El Cezeri'nin öğrenimini Camia'da tamamladığı belirtmektedir. Bu da O'nun bir halk mucidi olmasından öte tedrisat görmüş bilim insanı sıfatı ile iyi bir mucit olduğunu göstermektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/roma-mimari-beton-yapilari-nasil-kalici-olabiliyor/", "text": "Yaklaşık 2 bin yıl boyunca zamana ve çevre koşullarına direnen Roma mimari beton yapılarını anlamak için araştırmacılar X ışınlarını kullanarak önemli bir keşif yaptı. Nerdeyse 2 bin yıl boyunca zamana ve çevre koşullarına direnmiş Pantheon'u, Trajan Pazar Yeri'ni, Colosseum'u ya da diğer görülmeye değer anıtsal eski Roma beton yapı örneklerini görmeden hiçbir Roma gezisi tamamlanmış sayılmaz. Roma mimari beton yapılarının uzun ömürlü oluşlarının ve dayanaklılıklarının sebebini anlamak için farklı milletlerden ve çalışma alanlarından gelen araştırmacıların işbirliğiyle U.S. Enerji Departmanı, Lawrence Berkeley National Laboratory'de bulunan bir araştırma tesisi olan ALS'de X ışınları kullanılarak önemli bir keşif yapıldı. Bir süper iletken kıvrımlı mıknatıs X ışını hassas difraksiyonlu ışın hüzmesi olarak tanımlanan 12.3.2 ışın hüzmesiyle çalışan ALS'deki araştırma ekibi daha önce Cornell Üniversitesi'nde kırılma deneyine tabi tutulmuş olan Roma'da kullanılan kireç-kül karışımı sıvanın yeniden üretilmesi üzerine çalıştı. Milattan sonra 110 yılı dolaylarında inşaa edilen Trajan Pazar Yeri'ndeki beton duvarlardaki sıva, sünger taşı ve tuğladan meydana gelen çakıl taşı büyüklüğündeki parçaları birleştiriyor. 180 günden daha uzun sürede sıvanın iyileştirilmesi ve 1900 senelik eski örneklerle sonuçların karşılaştırılması sırasında mineralojik değişimleri gözlemleyerek, ekip kristal bir yapının hidratı bağlamasıyla yayılmadan kaynaklanan mikro düzeydeki çatlamaları önlediğini keşfetti. ALS'de Roma yapılarındaki deniz suyu kullanılan betonlarla ilgili önceki bir araştırmayı yürüten bir yanardağ uzmanı Jackson bu çalışmasını anlatan Proceedings of the National Academy of Sciences'da yer alan Mechanical Resilience and Cementitious Processes in Imperial Roman Architectural Mortar isimli makalenin baş yazarıdır. Makalenin ortak yazarları Eric Landis, Philip Brune, Massimo Vitti, Heng Chen, Qinfei Li, Martin Kunz, Hans-Rudolf Wenk, Paulo Monteiro ve Anthony Ingraffea'dir. Roma İmparatorluğu yapılarında eskiden kullanılan beton kompozitleri birleştiren sıvalar yalnızca eşi bulunmaz dirençleri ve dayanıklılıkları sebebiyle değil ayrıca sunmuş oldukları çevresel avantajlardan dolayı da önem gösterilen bir bilimsel ilgi alanıdır. Çoğu modern beton, kireçtaşı temelli Portland çimentosu içeriyor. Portland çimentosunu üretmek için kireçtaşı ve kili 1.450 derece Celcius'a kadar ısıtmak gerekir. Kafi derecede karbon salınımı yapan bir süreç yılda 19 million ton Portland çimentosu kullanıdığı göz önüne alınırsa- her yıl atmosfere yayılan tüm karbon miktarının yüzde 7'sinden sorumludur. Roma mimarisinde kullanılan sıva, tam aksine, yüzde 85 oranında volkanik kül, tatlı su ve Portland çimentosundan çok daha düşük derecede kalsine ederek yapılmış kireçten oluşan bir karışımdır. İri parçalı volkanik tüf ve tuğla bileşimi betonda yüzde 45 ila 55 arasındadır. Bunun getirisi de karbon salınımında belirgin bir azalmadır. Kayda değer düzeyde volkanik kayadan oluşan hacimsel bileşimi özellikli betonların üretimine dahil etme yollarını bulabilsek, üretimle alakalı karbon salınımını büyük ölçüde azaltabilirdik ve bu sayede betonun zamana karşı dayanıklılığını ve mekanik direncini de artırabilirdik, diyor Jackson. Araştımalarının bir bölümü olduğundan, Jackson ve UC Berkeley'deki çalışma arkadaşları sadece 0.3 milimetre kalınlığındaki Roma yapılarındaki sıva tabakalarının X ışını hassas difraksiyon ölçümlerini yapmak için ALS 12.3.2 ışın hüzmesi kullandı. Jackson ve çalışma arkadaşlarının gözlemde bulunduğu mineralojik değişimler, aynı kalsiyum-aliminum-silikat-hidrat içerikli yapıştırma maddesinin kaynaştığı ve stratlingite kristallerinin volkanik cüruf ve sıva kalıbı arasındaki arayüzey alanlarında büyüdüğü gibi laboratuarda üretilen sıvanın da 180 günden fazla zamanda güç ve sertlik kazandığını gösterdi. Bu arayüzey alanlarının sertleşmesi çatlak köprüleme morfolojisinde gösterildi. Maine Üniversitesi'nde görevli ortak yazarlardan Landis kırık sıva örneklerinin bilgisayarlı tomografi taramalarını kullanarak bunların ölçümlerini yaptı. Şu an Dupont Technologies'de bulunan, ortak yazar Brune'un belirlediği artan kırılma enerjisinin ölçümüyle bu deneyin sonuçları anlamlı bir korelasyon sergiliyor. Yüz binlerce yıl dayanan jeolojik stratlingite'e benzer şekilde stratlingite kristalleri hiç aşınma göstermiyor ve pürüzsüz yüzeyleri uzun zaman kalan sağlamlığını ortaya koyuyor. Jackson'a göre gelecekte araştırmacıların karşılaşacağı bir zorluk, agregaları aktive etmenin yollarını bulmak olacak, örneğin yenilikçi betonlardaki cüruf veya volkanik kül kullanımında olduğu gibi; ki böylece bu bileşimler Roma mimarisinde kullanılan sıvalardaki gibi arayüzey bölgelerinde stratlingite takviye malzemesi geliştirebiliyor. Cornell Üniversitesi'nde kırılım testi deneyleri ortak yazar Ingraffea tarafından yürütüldü. Trajan Pazar Yeri'nden alınan sıva örnekleri ortak yazar Vitti ve Sovrintendenza Capitolina di Roma Capitale tarafından sağlandı. Ortak yazar Kunz ALS'deki sorumlu bilim insanıdır. Bu araştırma National Science Foundation ve Harvard Üniversitesi, Loeb Kütüphanesi tarafından desteklenmiştir. ALS Enerji Departmanı'nda bir çalışma alanıdır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/rosetta-kuyruklu-yildizda-en-cok-aranilan-molekule-ulasti/", "text": "Rosetta kuyruklu yıldızda en çok aranılan molekülün izine rastladı : Azot gazı. İlk defa ESA'nın sondası Rosetta'nın kuyruklu yıldızda tespit ettiği azot gazı güneş sistemimizin erken dönem oluşumu hakkında yeni ipuçları sunuyor. Moleküler azot gazı, N2 dünya atmosferindeki önemli moleküllerden birisidir ayrıca Pluto'nun yüzeyinde ve atmosferinde ve Neptün'ün uydusu Triton'da da bulunmaktadır. Ayrıca güneş sistemimizin oluştuğu erken dönem nebulada nitrojenin hakim olduğu düşünülmektedir. Bern Üniversitesi Fizik Enstitüsünden Martin Rubin ve ekibi en çok aranan molekül şeklinde niteledikleri nitrojeni koma halinde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının atmosferindeki oranını hesapladı. Robin ve ekibi Bern Üniversitesinde yapılan kütle spektrometresi ROSINA ile ölçümler yaptı. Ekipman Avrupa Uzay Ajansının sondası Rosetta üzerinde bulunuyor. Uzay aracı geçtiğimiz yıl (2014) Ağustos ayında 10 yıl süren yolculuğunun ardından Chury kuyruklu yıldızına ulaşmıştı ve o günden bu yana veri toplamaktadır. Martin Rubin, ROSINA karbonmonoksit ve nitrojen moleküllerin ağırlığını karşılaştırmak için gerekli olan çözünürlüğe sahip. Neredeyse 20 yıl önce tasarlanan ve geliştirilen ekipmanın uzun yolculuğunun ardından veri toplamaya başlaması harika. dedi. Bulgular ROSINA'nın yaptığı önemli ölçümlerden birisi ve elde edilen bilgiler Science bülteninde yayımlandı. Dünyadaki nitrojen büyük ihtimalle kuyruklu yıldızlardan gelmiyor. Yapılan nitrojen ölçümlerine göreChury kuyruklu yıldızı güneş sistemimizin çok soğuk bir bölgesinde oluşmuş. ROSINA baş araştırmacısı Kathrin Altwegg, 67P/Churyumov-Gerasimenko gibi kuyruklu yıldızlardan dünyamıza taşınan nitrojen, amonyak gibi nitrojen içeren moleküllerle karşılaştırılınca oldukça düşüktür. Kathrin Altwegg'e göre Jüpiter ailesinden Chury gibi kuyruklu yıldızlar dünyadaki su ve nitrojenin önemli kaynaklarından olmadığı düşüncesini destekliyor. Kathrin Altwegg ve ekibi yakın zamanda kuyruklu yıldızda bulunan sudaki döteryum dan hidrojen oranının dünyadan farklı olduğunu keşfetmişti, ve her ikisininde farklı bir kaynaktan geldiği sonucuna varılmıştı. Kathrin Altwegg, Gezegenimizdeki suyun kaynağı gibi, 30 yıl önce 1P/Halley kuruklu yıldızına yapılan Giotto görevinde kuyruklu yıldızlardaki kayıp nitrojen yeni sorular ortaya çıkmasına neden olmuştu. Sonunda bunun çözülmüş olması çok önemli. şeklinde açıklıyor. ESA'nın Rosetta projesinde görevli bilim insanı Matt Taylor, moleküler nitrojen keşfi, Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarının güneş sistemimizin evrimde oynadığı role dair bulmacanın parçalarından birisi diyor. Taylor bulmacanın henüz çözülmediğini de ekliyor. Rosetta ve Chury güneşe en yakın olacakları noktadan beş ay uzaklar bu süre içinde gaz bileşimlerindeki değişimler incelenip takip edilecek. Elde edilecek bilgilerin kuyruklu yıldızın geçmiş yaşamı hakkında yeni bilgiler sunması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/rosetta-sondasi-philea-sonunda-uyandirildi/", "text": "15 Kasım 2014'den beri 67P Churyumov Gerasimenko kuyruklu yıldızında bulunan , Rosetta sondası Philea şarjının bitmesi ve bazı teknik aksaklıklardan dolayı uykuya dalmıştı. 13 Haziran 2015'de 7 ay sonra Philea'nın sağ olduğuna dair ilk sinyal ESA'ya ulaştı. -35 C'de ve 24 watt güçle halen sondanın iyi çalıştığı bildirildi. Daha önce Philea'dan gelen 300 veri paketi analiz edilmişti. Sonda da halen 8000 veri paketi olduğu ve bunlara Kasım'dan beri ulaşılamadığı belirtiliyor. Evet dostlar Philea yaşıyor ! ESA'dan yeni bilgiler geldikçe veriler güncellenecek. Bir kuyruklu yıldıza ulaşan ilk uzay modülü özelliği taşıyan Philae'nin 67P'nin yüzeyine inişi 7 saati bulmuş, sonda pili bitmeden önce 60 saat çalışabilmişti. Avrupa'nın bilimsel sondası Philae 15.11.2014 'de tüm enerjisi biterek sessiz moda geçmeden önce kuyruklu yıldızla ilgili hazine değerinde veriler yolladı. Philae sondasında bataryası bitmeden saatler önce Rosetta ana mekiğine yaptığı deneylere dair verileri aktararak bu tarihsel başarıya imza attı. Bu verilerin arasında kuyruklu yıldızın buzlu ve tozlu yüzeyi matkapla delinerek alınan ve dört gözle beklenen kimyasal analizde dahil. Rosetta'nın sondası birincil bilimsel görevini tamamladı, diyor ESA yetkilileri. 3 gün süren aralıksız çalışmadan sonra güç kaybı nedeniyle çoğu sistem ve enstrüman uyku moduna geçse de bilim insanları yıllarca meşgul edecek veri yollamayı başardı. Philae ve Rosettan tarafından toplanan bilgiler, kuyruklu yıldızların bilimine ilişkin oyun değiştirebilecek veriler olmayı başardı, diyor Matt Taylor Rosetta projesi bilim insanı. Philae Çarşamba günü üçlü bir zıplamadan sonra karanlık bir gölgeye iniş yaptı.Bu nedenle yeterince güneş ışığı alamayan paneller pilleri şarj edemediğinden 60 saatlik programın ötesine geçemedi. Görev mühendisleri önümüzdeki aylarda Kuyruklu Yıldız 67P/Churyumov-Gerasimenko güneşe yaklaşmadıkça iletişim kurmaya imkan vermiyorlar. Rosetta görevi 4.6 milyar yaşındaki Güneş Sistemi'nin oluşumunu aydınlatmayı hatta Dünya'daki yaşamın nerden geldiğini göstermeyi amaçlıyor. Astrofizikçilerinden tarafından kabul gören bir teoriye göre Dünya'daki hayatın temelleri, bu kozmik buz ve karbon zengin yapıya sahip gök cisimleri tarafından başlamış olabilir. Rosetta ve yükü Philae Güneş Sistemi'nin derinliklerine kadar Ağustos ayında kuyruklu yıldızı yakalayana kadar toplamda 6 milyon km yol katetti. Fakat Philae'nin inişi esnasında her şey planlandığı gibi gitmedi. Philae hedeflenen bölgeye indikten sonra attığı iki zıpkın çıkarak konuşlanamadı. Bu nedenle yer çekimi etkisiyle kurtulan sonda 3 kez zıpladı ve iniş sahasının ve yaklaşık hedeflenen sahadan 1 km uzağa gittiği düşünülüyor. Normalde 100 kg gelen philae sondası, bu küçük 4 km 'lik uzay cisminde sadece 1 gram geliyor. Bu nedenle sanki rüzgarda uçan bir tüy gibi uzaya sürüklenebilir. Güneş olmadan philae ancak 60 saat çalıştırılabildi. Zamana Karşı Yarış Şansları yaver gitmeyen bilim insanları enerji cimri bir şekilde kullanarak Rosetta'yı sürüklenmeye karşı korumaya çalıştı. Sondadaki 10 cihazı kullanarak pasif gözlem yaptılar. Resim çektiler, kuyruklu yıldızın yoğunluğunu ölçtüler, sıcaklığı ve iç yapıyı yüzeyden gelen gazı koklayarak aracı oynatmayacak işlemleri yaptılar. Sonunda ise en riskli deneyi yani kuyruklu yıldızı delerek yüzeyden madde alarak kimyasal analiz yaptı. Rosetta kuyruklu yıldızda en çok aranılan molekülün izine rastladı : Azot gazı. İlk defa ESA'nın sondası Rosetta'nın kuyruklu yıldızda tespit ettiği azot gazı güneş sistemimizin erken dönem oluşumu hakkında yeni ipuçları sunuyor. Moleküler azot gazı, N2 dünya atmosferindeki önemli moleküllerden birisidir ayrıca Pluto'nun yüzeyinde ve atmosferinde ve Neptün'ün uydusu Triton'da da bulunmaktadır. Ayrıca güneş sistemimizin oluştuğu erken dönem nebulada nitrojenin hakim olduğu düşünülmektedir. Bern Üniversitesi Fizik Enstitüsünden Martin Rubin ve ekibi en çok aranan molekül şeklinde niteledikleri nitrojeni koma halinde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızının atmosferindeki oranını hesapladı. İlk defa bilim insanları bir kuyruklu yıldızda nitrojen molekülü tespit ediyor. Martin Rubin bunu şöyle açıklıyor, Chury gibi bazı kuyruklu yıldızlar muhtemelen Triton ve Pluto ile aynı bölgede oluşu, şimdiye kadar kuyruklu yıldızlarda nitrojen moleküllerinin izine rastlamamıştık. Çünkü kuyruklu yıldızın su buzları bunların çok azını saklayabiliyor ve uzaktan inceleme yeterince hassas ve doğru sonuç vermiyor. Robin ve ekibi Bern Üniversitesinde yapılan kütle spektrometresi ROSINA ile ölçümler yaptı. Ekipman Avrupa Uzay Ajansının sondası Rosetta üzerinde bulunuyor. Uzay aracı geçtiğimiz yıl (2014) Ağustos ayında 10 yıl süren yolculuğunun ardından Chury kuyruklu yıldızına ulaşmıştı ve o günden bu yana veri toplamaktadır. Martin Rubin, ROSINA karbonmonoksit ve nitrojen moleküllerin ağırlığını karşılaştırmak için gerekli olan çözünürlüğe sahip. Neredeyse 20 yıl önce tasarlanan ve geliştirilen ekipmanın uzun yolculuğunun ardından veri toplamaya başlaması harika. dedi. Bulgular ROSINA'nın yaptığı önemli ölçümlerden birisi ve elde edilen bilgiler Science bülteninde yayımlandı. Dünyadaki nitrojen büyük ihtimalle kuyruklu yıldızlardan gelmiyor. Yapılan nitrojen ölçümlerine göreChury kuyruklu yıldızı güneş sistemimizin çok soğuk bir bölgesinde oluşmuş. ROSINA baş araştırmacısı Kathrin Altwegg, 67P/Churyumov-Gerasimenko gibi kuyruklu yıldızlardan dünyamıza taşınan nitrojen, amonyak gibi nitrojen içeren moleküllerle karşılaştırılınca oldukça düşüktür. Kathrin Altwegg'e göre Jüpiter ailesinden Chury gibi kuyruklu yıldızlar dünyadaki su ve nitrojenin önemli kaynaklarından olmadığı düşüncesini destekliyor. Kathrin Altwegg ve ekibi yakın zamanda kuyruklu yıldızda bulunan sudaki döteryum dan hidrojen oranının dünyadan farklı olduğunu keşfetmişti, ve her ikisininde farklı bir kaynaktan geldiği sonucuna varılmıştı. Kathrin Altwegg, Gezegenimizdeki suyun kaynağı gibi, 30 yıl önce 1P/Halley kuruklu yıldızına yapılan Giotto görevinde kuyruklu yıldızlardaki kayıp nitrojen yeni sorular ortaya çıkmasına neden olmuştu. Sonunda bunun çözülmüş olması çok önemli. şeklinde açıklıyor. ESA'nın Rosetta projesinde görevli bilim insanı Matt Taylor, moleküler nitrojen keşfi, Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarının güneş sistemimizin evrimde oynadığı role dair bulmacanın parçalarından birisi diyor. Taylor bulmacanın henüz çözülmediğini de ekliyor. Rosetta ve Chury güneşe en yakın olacakları noktadan beş ay uzaklar bu süre içinde gaz bileşimlerindeki değişimler incelenip takip edilecek. Elde edilecek bilgilerin kuyruklu yıldızın geçmiş yaşamı hakkında yeni bilgiler sunması bekleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/rosetta-uzay-mekigi-siradisi-kuyruklu-yildiza-yaklasti/", "text": "6 Ağustos 2014'de ESA'nın uzay mekiği Rosetta tarihte kuyruklu yıldızına sonda indirerek inceleyen ilk uzay aracı olacak. Medya yetkilileri Almanya Darmstadt Avrupa Uzay Operasyonları Merkezi'ne bu tarihi anı kaydetmek için çağırıldı. 2 Mart 2004'de Fransız Guana'sından fırlatıldığından beri 6 milyar km'den fazla yol alan Rosetta Dünya'yı üç Mars'ı bir kez dolaştı. Ayrıca 2 asteroitle beraber uçtu. 20 Ocak 2014'de 31 aylık uykusundan uyandırılan Rosetta 67P/Churyumov Gerasimenko kuyruklu yıldızına inmek için hazırlanıyor. Rosetta'nın hedefine ulaşması için sadece 10,000 km kaldı. İndirilen sonda Kasım 2014'e kadar uydunun yüzeyinde kalacak. Asıl inanılmaz olan ise 2014 ün Mayıs ayında Jüpiter'in yörüngesinde 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızını yakalayarak, yüzeyine 100 kg 'lık Philae sondasını indirecek olması. Böylece ilk kez bir kuyruklu yıldıza bir gözlem sondası indirilmiş olacak. 4 km büyüklüğündeki kuyruklu yıldıza inecek olan sonda 20 cm kazarak aracın onboard laboratuvarında analiz yapacak. Bu görev dünya tarihinde bir ilk olma özelliğini gösteriyor. Rosetta kuyruklu yıldıza yaklaştıkça sıradışı özellikler keşfetmeye başladı. Rosetta'nın kamerası 14 Temmuz'da mükemmel bir görüntü yakaladı. Görüntüde kuyruklu yıldız iki parçadan oluşan çekirdeği görünüyor. Oldukça sıra dışı şekle sahip kuyruklu yıldızın halen yüzeyinin neye benzediği hakkında detaylı bilgi verilemiyor. Kuyruklu yıldızın şeklinin diğer kuyruklu yıldızlardan oldukça farklı olduğu söyleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/rusya-ural-bolgesinde-geceyi-aydinlatan-dev-patlama/", "text": "Rusya Ural Bölgesi'nde sıradışı parlak portakal rengi bir parlama görüldü. Bölge sakinleri tarafından pek çok kamera tarafından kaydedilen dev patlama bu sıradışı olay için pek çok bilim insanı ve acil servis elemanı bölgede yaşanan olayı açıklamakta zorluk çekiyor. Hollanda Meteor Topluluğu'ndan Marco Langbroek : Sanırım bu bir meteordu, diyor. Rusya'nun Sverdlovsk bölgesi Rezh kasabasında gece vakti birden aydınlanan gökyüzü, bölge sakinlerini heyecanlandırdı. 14 Kasım 'da parlayan gökyüzü pek çok kamera tarafından kaydedildi. Yaşanan olay UFO fanatikleri tarafından heyecanla karşılansa da, muhtemelen bölgede daha önce olduğu gibi göktaşı yağmurlarının eseri olabilir. Bir sürücünün aracı tarafından kaydedilen inanılmaz patlama videosu sonrasında Youtube'de yayınlandı. Sosyal medya ve diğer medya kaynaklarına göre bu ışık patlaması muhtemelen meteor veya askeri denemelerden kaynaklandı. Ayrıca hiçbir bölgesel acil servise olayla ilgili bir rapor yapılmadı. Asıl ilginç olanı ise hiçbir patlama sesinin raporlanmaması. Yani bu sefer hiçbir ses olmaması oldukça garip. E1.ru'ya göre bu parlamanın ardında askeri denemeler var. Fakat askeri yetkiler tarafından yapılan açıklamada o günde hiçbir askeri denemenin yapılmadığı belirtiliyor. Daha önce Şubat 2013'de Ural Chelyabinsk bölgesine düşen meteor, akıllarına bölgeye yine meteor düşmüş olabileceği fikrini getiriyor. Daha önceki patlamada pek çok bina zarar görmüş, yüksek bir ses duyulmuştu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sadece-parmak-izinden-uyusturucu-alimini-gosteren-test-bulundu/", "text": "Yeni yayınlanan bir bilimsel araştırmaya göre, yeni non-invazif test sayesinde sadece parmak izinden kokain tayini yapılabilecek. Analyst araştırma dergisinde yayınlanan makalede, sadece parmak izinden kokainin sindirildiği ya da dokunulduğu anlaşılabiliyor. Surrey Üniversitesi'nin liderliğinde Hollanda Adli Tıp Enstitüsü, Ulusal Fizik Laboratuvarı , Londra Kraliyet Koleji ve Sheffield Hallam Üniversitesi'nden araştırmacılar kütle spektroskopisi teknikleri kullanarak parmak izinden uyuşturucu tedavi servislerini analiz etti. Parmak izleriyle tükürük numuneleri karşılaştırılarak iki test doğrulandı. Önceki parmak izi testlerin benzer testler ancak kişinin kokaine dokunup dokunmadığını gösterirken, yeni yöntem uyuşturucuyu kullanıp kullanmadığını gösteriyor. Biri kokain aldı mı, gaytasında benzoylecgonine ve methylecgonine izine rastlanır ve bu kimyasal indikatörler parmak izinin kalıntılarında bulunur, diyor başyazar Surrey Üniversitesi'nden Dr Melanie Bailey. Desorpsiyon Elektrosprey İyonizasyon tekniğiyle püskürtülen sprey, eğer bu maddeler varsa belirlemeye yarıyor. DESI tekniğinin pek çok adli uygulaması var, fakat bunları uyuşturucu kullanımına dair veriler sağlamıyor. Araştırmacılar bu yeni testin geniş alanda uygulamalarının olacağını düşünüyor. Normalde uyuşturucu testi gözaltı servislerinde, hastanelerde, hapishanelerde, mahkemelerde ve diğer emniyet güçlerinde yer alıyor. Buna rağmen, geleneksel test yöntemlerinin sınırları var. Örneğin, kan testleri için eğitimli kadro ve idrar testlerin bazı mahremiyet konuları önem taşıyor. Ayrıca vücut sıvıların testleri , biyolojik tehlikeler içerebiliyor, saklama koşulları ve imha metotlarında problemler olabiliyor. Ayrıca bu testler genelde tesis dışında olmayı gerektirebiliyor. Bu metodun güzelliği ise, non-invazif ve kan ve tükürük testlerinden daha hijyenik. Ayrıca yanılma payı yok . Testin doğası gereği parmak izinden alınıyor, diyor Dr. Bailey. Bu teknolojinin geliştirilmesiyle önümüzdeki on yılda portatif uyuşturucu testleri çıkacaktır. Mevcut kütle spektrometreleri portatif olmasa da,üreticiler portatif kütle spektrometreleri üzerinde çalışıyor. Bu sayede uyuşturucu testleri daha güvenilir şekilde yapılabilecek. - Melanie Bailey, Robert Bradshaw, Simona Francese, Tara La Roche Salter, Catia Costa, Mahado Ismail, Roger Webb, Ingrid Bosman, Kim Wolff, Marcel de Puit. Rapid Detection of Cocaine, Benzoylecgonine and Methylecgonine in Fingerprints using Surface Mass Spectrometry. The Analyst, 2015; DOI: 10.1039/C5AN00112A"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/samanyolunda-kesfedilen-jet-dev-bir-karadeligin-kaniti-olabilir/", "text": "Astronomlar uzun süredir Yay A yıldız kümesinde Samanyolu 'nun merkezinde yüksek enerjili parçacık jeti oluşturan dev bir karadelik aramaktaydı. İşte sonunda NASA' nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve Bilim Kurumu' nun Very Large Array radyo teleskopundan gelen sonuçlar sayesinde nihayet kara deliği tespit ettiler. Önceki çalışmalarda da farklı teleskoplar kullanılarak bu bölgede bir kara delik jeti olduğu düşünülse de bu tespitler belirleyici değildi. Astronomlar on yıllardır Samanyolu'yla bağlantılı olabilecek bir kara delik arayışı içindeydiler. Fakat bizim yaptığımız gözlemler şimdiye kadar bu tarzda bir jet için yapılmış en güçlü tespit, diyor araştırmanın baş yazarı Nanjing Üniversitesi'nden Zhiyuan Li. Araştırma online dergi The Astrophysical Journal'in yeni sayısında yer alacak. Yüksek enerjili parçacık jetleri evrende büyük ve küçük ölçekli olarak bulunabilir. Bu jetler Samanyolu'ndaki kara delikten binlerce kat daha büyük genç yıldızlar ve kara delikler tarafından üretilir. Bu jetler geldikleri objenin merkezinde enerji taşıyarak, galaktik boyutta yeni yıldızların oluşumunu düzenlerler. Sgr A' dan gelen bu jeti tespit ettiğimizde kara deliğin ekseninin dönüş yönünü tespit edebileceğimizden, jeti bulmak için çok istekliydik. Bu bize kara deliğin büyüme geçmişi hakkında önemli ipuçları verdi, diyor Kaliforniya Üniversitesi' nden araştırmanın yardımcı yazarı Mark Morris . Araştırma gösterdi ki, Sgr A' nın dönüş hızı tek bir yönü gösteriyoro da , Samanyolu'nun dönüş eksenine paralel olduğuydu. Bu da astronomlara Sgr A' dan toz ve gaz bulutunun 10 milyar yıldır göç ettiğini gösteriyor. Eğer Samanyolu öncesinde daha büyük galaksilerle çarpışmış olsaydı , onların merkezi kara delikleri Sgr A ile birleşir ve herhangi bir yönü gösterebilirdi. Chandra ve VLA' dan alınan radyo emisyonlarına göre, jet Sgr A ' nın yakınlarındaki gaz bulutuna rastgeliyor. Jetin olduğuna dair iki kanıt var; biri Sgr A' ya doğru hat yapan X ışını yayan gazve ön kısımdaki sonik patlama benzeri şok dalgası. Radyo verilerinden jetin gaza çarptığı gözüküyor. Ayrıca Sgr A da görülen bu enerji işareti ya da spektrumu diğer galaksilerde bulunan jetleri andırıyor. Bilim adamları bu jetlerin kara deliğe doğru çekilen maddeler olduğunda veya bu maddeler dışarı fırladığında oluştuğunu düşünüyorlar. Sgr A' nın çok az madde tükettiği ve nedenle jetinin zayıf olması bugüne kadar bilinen bir şey. Diğer tarafta jet görülmemesinin gaz ve tozdan dolayı Dünya' dan görüşü zorlaştırmadı veya materyal yetersizliğinden jete yakıt olmaması muhtemel. Sgr A' nın olduğu bölge çok soluk, yani karadelik son birkaç yüzyıldır sessizliğini koruyor. Buna rağmen Chandra gözlemevi geçen ay Sgr A' nın en azından, milyon kat daha fazla parladığını tespit etti. Biliyoruz ki, bu dev kara delik geçmişte çok daha aktifti. Tekrar aktif olduğunda jet çarpıcı bir şekilde parlayacağını düşünüyoruz, diyor yardımcı araştırmacılardan MIT' den Frederick K. Baganoff. Astronomlar 2008 yılında Samanyolu'ndan yayılan dev yüksek enerjili parçacık balonlarının Sgr A' dan gelen jetlerin galaksinin ekseniyle hizalanmasından kaynaklanabileceğini öngörmüşlerdi. Chandra' dan gelen son veriler bu tezi destekliyor. Samanyolu'nun merkezinde bulunan bu dev kara deliğin güneşten 4 milyon kat daha büyük olduğu ve Dünya' dan 26,000 ışık yılı uzakta olduğu belirtiliyor. - Zhiyuan Li, Mark R. Morris, Frederick K. Baganoff. Evidence for A Parsec-scale Jet from The Galactic Center Black Hole: Interaction with Local Gas. The Astrophysical Journal, 2013"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/samanyolundaki-karadeligin-daha-net-goruntusu-elde-edildi/", "text": "Bilim dünyasındaki en zorlu işlerden biri de kara delikleri incelemektir. Neredeyse çok silik olduklarına ya da aksine parlak sıcak gaz bulutlarıyla sarıldıklarından onları görmek oldukça zordur. Astronomlar dünyadaki bir dizi teleskop ağını kullanarak, Samanyolu'nun merkezindeki süpermasif kara delik Sagittarius A 'a ait en temiz radyo görüntülerini aldı. Ayrıca bu görüntüler cismin doğrudan dünyaya dönmüş olabileceğini işaret ediyor. 26,000 ışık yılı uzakta Sagittarius A dünya en yakın kara delik olmayabilir fakat en yakın süpermasif karadelik olabilir, 4 milyon güneş kütlesinde...Elbette ışık bile bu cismin kütle çekiminden kurtulamadığından , kara deliğe dair birşeyler pek mümkün değil. Asıl hedef kara deliğin gölgesini yani ,kara deliğe düşen maddenin yarattığı parlak arka planda nesnenin silüetini görmek. Asıl problemlerden biri ise kara delikle bizim aramızda evrenin yarısı var ve maddeden saçılan tüm ışık , parlak bir bulut yaratarak Sagittarius A 'yı gizliyor. İşte bu karadeliği gözlemlemek için Dünya büyüklüğünde bir sanal teleskopa ihtiyaç var. Bu tekniği çok uzun taban çizgili interferometre deniyor. Bir çok radyo teleskop kullanılarak aynı nesneye bakılıyor ve her teleskopa vuran sinyal kaynakları arasındaki farklar kıyaslanıyor. Sonra bu veri işlenerek saçılma etkisini büyük kısmı kaldırılıyor. Böylece nesnenin daha net bir görüntüsü elde edilebiliyor. Sagittarius A 'yı 86 GHz frekansta gözlemlemek için kullandı. Fakat anahtar gelişim ise Atacama Large Millimeter Dizisi ilk kez global ağın 13 teleskopundan biri olarak kullanıldı. Bu teleskop bu frekansa çok duyarlı olduğundan 86 GHz'de önceki teşebbüslere göre iki kat daha fazla çözünürlük elde edildi. Araştırmada süpermasif karadeliğe dair yeni detaylar ortaya çıktı. Radyo emisyonlarının kaynağının simetrik olduğu ve tüm gökyüzünün 300 milyondan birini kaplayan bir bölgeden geldiği görüldü. Dünya karadeliği görecek kadar şanslı bir pozisyonda gözüküyor. Bu radyo emisyonunun radyo jet yerine diskteki bir gazdan yayıldığını gösteriyor. Buna rağmen , Sagittarius A diğer radyo frekansı yayan karadeliklere göre bir istisna olabilir. Alternatif ise radyo jeti bizi işaret ediyor olabilir. Gelecekte ise Event Horizon Teleskopu gibi çok daha duyarlı teleskop dizileri 230 GHz'e çalışılarak çok daha yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilebilir. Halen saçınımlar ve bozunmalarla Sagittarius A'nın görüntüsü bozulsa da, bu gözlemlerden gelen inanılmaz çözünürlük sayesinde araştırmacılar saçınımın tam olarak özelliklerini belirleyebiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/samanyolunun-merkezindeki-dev-kara-delik-ilk-kez-goruntulendi/", "text": "Daha önce 2019'da Messier 87 Galaksisi'nin merkezindeki kara deliğin görüntülemesinden 3 yıl sonra, ilk kez Samanyolu'nun merkezindeki görüntülemesi daha zor olan Sgr A kara deliği görüntülendi. Bugün aralarında Avrupa Güney Gözlemevi'nin Almanya'daki genel merkezi de dahil olmak üzere dünya genelindeki eş zamanlı basın konferanslarında gökbilimciler gökadamız Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli kara deliğin ilk görüntülerini paylaştı. Elde edilen sonuçlar nesnenin gerçekten bir kara delik olduğunu doğrularken, çoğu gökadanın merkezinde bulunduğu düşünülen bu tür devlerin doğaları hakkında önemli ipuçları sağladı. Görüntü, dünya genelindeki radyo teleskoplardan alınan gözlemleri kullanan ve Olay Ufku Teleskobu iş birliği adı verilen küresel bir araştırma ekibi tarafından oluşturuldu. Gökadamızın tam merkezinde bulunan büyük kütleli nesnenin görüntüsü uzun süredir merak ediliyor. Bilim insanları Samanyolu'nun merkezinde çok büyük kütleli, görünmeyen ve yoğun bir nesnenin etrafında dolanan yıldızları daha önce tespit etmişti. Sonuç olarak, bu nesnenin Yay A olarak bilinir bir kara delik olduğunu gösterirken, bugün yayımlanan görüntüler de onun doğrudan ilk kanıtı oluyor. Kara deliğin kendisini tümüyle karanlık olduğu için göremesek de etrafında parıldayan gaz maddesi durumu açığa çıkaran sinyalleri sağlıyor: halka benzeri bir yapı ile çevrelenmiş merkezi bir karanlık bölge . Yeni görüntüler Güneş'imizden dört milyon kez daha büyük kütleye sahip kara deliğin güçlü çekim etkisiyle bükülen ışığı yakalıyor. Halkanın boyutlarının Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi tahminleri ile uyum içinde olduğunu görünce şaşkına döndük, diyor EHT Proje Bilimcisi, Taipei, Sinica Akademisi, Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü'nden Geoffrey Bower. Bu eşsiz gözlemler gökadamızın tam ortasında neler olduğunu anlamamıza yardımcı olarak bu dev kara deliklerin çevresi ile etkileşimleri hakkında yeni bakış açıları edinmemizi sağlıyor. EHT ekibinin bulguları bugün The Astrophysical Journal Letters adlı derginin özel sayısında yayımlandı. Kara delik Dünya'dan yaklaşık 27 000 ışık yılı uzaklıkta bulunduğu için, gökyüzündeki boyutları bize Ay üzerinde bulunan bir çörekle aynı görünmektedir. Onu görüntülemek için ekip dünya genelindeki sekiz radyo gözlemevini birbirine bağlayarak Dünya-boyutlarında tek bir sanal teleskop olan güçlü EHT'yi oluşturdu . EHT ile Sgr A 2017 yılındaki farklı günlerde defalarca gözlendi. Diğer tesislere ek olarak EHT radyo gözlemevleri ağında, Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan ve Avrupa'daki üye ülkeleri adına ESO tarafından ortak işletim ve kullanıma açık Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi ile Atacama Öncü Deney Teleskobu da bulunmaktadır. Avrupa EHT gözlemlerine diğer radyo gözlemevleri İspanya'daki IRAM 30-metre teleskobu, 2018 yılından bu yana Fransa'daki Kuzey Genişletilmiş Milimetre Dizgesi ve EHT verilerini birleştirmek için kullanılan, Almanya'daki Max Planck Radyo Gökbilimi Enstitüsü'nde bulunan süper bilgisayar ile destek vermektedir. Dahası, Avrupa EHT iş birliği projesine Avrupa Araştırma Konseyi desteği ve Almanya'daki Max Planck Derneği ile finansal destek sağlamaktadır. EHT başarısı iş birliğinin 2019 yılında, daha uzak Messier 87 gökadasının merkezinde bulunan, M87 adlı kara deliğin ilk görüntüsünü paylaşmasının ardından geldi. Sgr A etrafındaki gazın hareketini anlamak için araştırmacılar özelleştirilmiş yeni araçlar geliştirmek zorunda kaldı. M87 daha kolay ve daha sabit olduğundan, alınan tüm görüntüler aynı görünüyordu, ancak Sgr A'da durum öyle değil. Sgr A kara deliğinin görüntüsü ekibin topladığı farklı görüntülerin bir ortalaması olup, ilk kez gökadamızın merkezinde gizlenen dev ortaya çıkarılmış oldu. Çalışma EHT iş birliğini meydana getiren dünya genelindeki 80 merkezden 300'ün üzerindeki araştırmacının gayreti ile mümkün olmuştur. Sgr A'yı görüntüleme zorluğunun üstesinden gelmek için karmaşık araçlar geliştirmenin yanı sıra, ekip alınan verilerin birleştirilmesi ve analizi için süper bilgisayarları beş yıl boyunca yoğun bir şekilde kullanmak durumunda kaldı ve bu sırada bilgisayar üretimi benzersiz bir kara delik kütüphanesini gözlemlerle karşılaştırdı. Bilim insanları sonunda farklı boyutlardaki iki kara deliğin görüntüsüne sahip oldukları için oldukça heyecanlılar, bu sayede kıyas ve karşılaştırma imkanı bulmuş oldular. Bunun yanı sıra süper kütleli kara deliklerin etrafındaki gazın nasıl davrandığına dair teori ve modelleri test etmek için yeni verileri kullanmaya başladılar. Bu süreç henüz tümüyle anlaşılır olmasa da gökadaların oluşumu ve evrimini şekillendirmede anahtar rol oynadığı düşünülüyor. EHT'nin ilerleyişi devam ediyor: Mart 2022'deki büyük gözlem kampanyasına daha fazla teleskop dahil ediliyor. EHT ağının devam eden genişlemesi ve önemli teknolojik gelişmeler sayesinde yakın gelecekte bilim insanları kara deliklere dair daha etkileyici görüntü ve videolar paylaşabilecek. Gözlemler başladığında Nisan 2017'de EHT'ye dahil olan teleskoplar: Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi , APEX, IRAM 30-metrelik Teleskop, JCMT, LMT, SMA, SMT, SPT. O zamandan bugüne, EHT'ye GLT, NOEMA ve Arizona Üniversitesi 12-metrelik teleskobu da dahil olmuştur. GLT Greenland Teleskobu ASIAA ve Smithsonian Astrofizik Gözlemevi tarafından işletilmektedir. GLT ALMA-Tayvan projesinin bir parçası olup, kısmen Sinica Akademisi ve MOST tarafından desteklenmektedir. NOEMA IRAM tarafından, UARizona 12-metrelik teleskop ise Arizona Üniversitesi tarafından işletilmektedir. Bu yeni görüntünün yorumlanması için gereken güçlü temel Sgr A için daha önce yapılan çalışmalarla sağlanmıştır. Gökbilimciler 1970'lerden beri Samanyolu'nun merkezinde Yay takımyıldızı doğrultusunda bulunan parlak ve yoğun radyo kaynağını biliyordu. Gökada merkezine yakın çoğu yıldızın yörüngeleri Reinhard Genzel ve Andrea M. Ghez liderliğindeki bir ekip tarafından 30 yıldan uzun süredir ölçülerek, bu kütle ve yoğunluktaki bir nesne için en olası açıklamanın süper kütleli bir kara delik olduğu sonucuna vardılar. ESO tesisleri ve Keck Gözlemevi bu çalışmada kullanılmış olup, 2020 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır. Kütlenin boyutla ölçeklendiğini bildiğimiz nesneler sadece kara deliklerdir. Biri diğerinden bin kat daha küçük bir gökada aynı zamanda bin kat daha küçük kütlelidir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/samanyolunun-merkezindeki-kara-deligin-aktivitesinde-artis-gozledi/", "text": "Üç uzay tabanlı gözlemden alınan veriler ışığında, galaksimizin merkezindeki bulunan süpermasif kara deliğin aktivitesinde sıra dışı bir artış gözlendi. Alınan veriye göre Sagittarius A olarak bilinen kara deliğin , öncesine göre 10 kat daha fazla parlak X-ışını alevi saçtığını ortaya koydu. NASA'nın WISE teleskopu ve Chandra X ışını Gözlemevi'nden gelen veriler ESA'nın XMM-Newton platformundan gelen verilerle bağlanarak bu keşif yapıldı. Teleskoplar Samanyolu'nun merkezindeki bu sessiz devasa canavarı daha iyi anlamak için öncesinde uzun dönemli bir gözlem faaliyetine girmişti. Devasa kara deliğin kütlesinin güneşimizden 4 milyon kat daha fazla olduğu düşünülüyor. 15 yıllık dönemde toplanan veriler, Sgr A kara deliğinin normal durumda her on günde bir X ışını saçılımı yaptığını gösteriyordu. Fakat geçtiğimiz sene bu kara delik 10 günde bir X ışını salımlayacağına her gün bir X-ışını alevi saçmaya başladı. Bu alevlerin süper sıcak gazların kara deliğe doğru hareketi sonucunda çıktığını biliyoru. Peki o zaman bu ekstra gaz kaynağına neden olan nedir ? Kara deliklere ilişkin bildiklerimiz halen yeterli değil, bu nedenle bilim insanları bu aktivitenin artmasında neyin neden olduğunu tam olarak belirleyemiyor. İki temel teoride emisyonlardaki bu artışın G2 olarak bilinen ve büyük yıldızların yakınlarında oluşan yıldız rüzgarlarının yoğunluğundaki artıştan kaynaklanabileceğini belirtiyor. Kara deliğe doğru büyük miktarlarda materyal sürüklenerek canavar kara deliğimizin iştahını kabartıyor. G2 başlarda sadece toz ve gazdan ibaret olarak varsayılıyordu. Buna rağmen, Sgr A önünden cisim geçerken yapılan gözlemler, bu gibi büyük bir gök cisminin süpermasif kara deliğin önünden geçerken umulduğu kadar bozunum sergilemediğini gösterdi. O zamandan beri G2'nin büyük bir yıldızın genişleyen kozası olduğu, çekim etkisinde Sgr A'ya sifonlanan bir gaz ve toz tabakası olduğu düşünülüyordu. Astronomlar başlarda G2'nin kara deliği yakınlığının hiçbir etkisi olmayacağına inansalar da, yörüngesel verilerle yapılan ayrı analizler, G2'nin geçişi esnasında alevlerin parlaklığı ve frekansında bağlantılı olarak artış olduğunu gösteriyor. Yapılan gözlemlerin destekleyen bir fikir olarak, bu gaz bulutunun parçalanması nedeniyle X ışını emisyonlarında artış gerçekleşebileceği. Yine de bu kozmik bir tesadüf de olabilir. Halen Sgr A kara deliği gözleniyor . Önümüzdeki aylarda yeni veriler ışığında kara deliğin G2 nedeniyle davranışında bir değişim olup olmadığını anlamayı umuyorlar. Raporun ön baskısı Cornell Üniversitesi sayfasında yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/samanyolunun-merkezindeki-karadeligin-yorungesinde-donen-sicak-gaz-kabarcigi-bulundu/", "text": "Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi Teleskoplarını kullanan gökbilimciler gökadamızın merkezindeki kara delik Sagittarius A'nın yörüngesinde sıcak bir bölgeye dair işaretler buldu. Bulgular süper kütleli kara deliğin bilinmeyen ve aktif ortamını daha iyi anlamamızı sağlayacak. Sagittarius A'nın etrafında dolanan sıcak gaz kabarcığının yörüngesi Merkür gezegenine benzer boyutlarda, ancak tam bir turunu sadece 70 dakikada tamamlıyor. Bunun olabilmesi için gazın hızının ışık hızının % 30'u gibi akıl almaz bir büyüklükte olması gerekiyor! diyor bugün Astronomy & Astrophysics'te yayımlanan araştırmaya liderlik eden, Almanya, Bonn'daki Max Planck Radyo Gökbilim Enstitüsü'nden Maciek Wielgus. Gözlemler Olay Ufku Teleskobu İş Birliği'nin kara delik görüntüleme kampanyası sırasında Şili'deki And dağlarında bulunan ALMA ile gerçekleştirildi Avrupa Güney Gözlemevi'nin ortağı olduğu bir radyo teleskop dizgesi. 2017'de EHT aralarında ALMA'nın da bulunduğu dünya genelindeki sekiz radyo teleskobu birbirine bağlayarak Sagittarius A'nın yeni yayınlanan ilk görüntüsünü elde etti. EHT görüntüsünü kalibre etmek için EHT İş Birliği üyeleri Wielgus ve arkadaşları Sagittarius A'nın EHT gözlemleriyle eş zamanlı olarak kaydedilen ALMA verilerini kullandı. Ekibi şaşırtan şey kara deliğin doğasına dair gizli kalan ip uçları daha çok ALMA ölçümleriyle ortaya çıkarılması oldu. Gökadanın merkezinden yayılan bir patlama ya da X-ışın enerji parlamasının NASA'nın Chandra Uzay Teleskobu ile tespitinden hemen sonra şans eseri bazı gözlemler yapılabildi. X-ışın ve kırmızı ötesi teleskoplarla daha önce gözlenen bu tür parlamaların, sıcak bölgeler denilen, kara deliğe çok yakın ve hızlı bir yörüngede bulunan sıcak gaz kabarcıkları olduğu düşünülüyor. Gerçekten yeni ve şaşırtıcı olan şey ise bu parlamaların uzaklığı nedeniyle açıkça Sagittarius A'nın sadece X-ışın ve kırmızı-ötesi gözlemlerinde görülmesidir. Burada ise ilk kez radyo gözlemlerinde yörüngedeki sıcak bölgelerin varlığına dair güçlü işaretleri görüyoruz, diyor Polonya, Nikolas Kopernik Gökbilim Merkezi ve ABD Harvard Üniversitesi Kara Delik Girişimi üyesi Wielgus. Belki de kırmızı ötesi dalga boylarında tespit edilen bu sıcak bölgeler aynı fiziksel olayın göstergesidir: kırmızı-ötesinde görüntülenen sıcak bölgeler soğudukça daha uzun dalga boylarında görünür hale geliyorlar, aynı ALMA ve EHT tarafından gözlendiği gibi, diye ekliyor çalışmaya katılan Hollanda, Radboud Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Jesse Vos. Parlamaların Sagittarius A'ya oldukça yakın görüngede dolanan çok sıcak gazdaki manyetik etkileşimlerle ortaya çıktığı uzun süredir düşünülmekteydi ve yeni bulgular bu fikri destekliyor. Şimdi bu parlamaların manyetik kökeni için güçlü bir kanıt bulduk ve gözlemlerimiz bu sürecin geometrisi hakkında bize ipucu sağlıyor. Bu olaylara dair teorik çıkarımlarda bulunabilmek için yeni verilerin oldukça yardımı oluyor, diyor Radboud Üniversitesi'nden eş-yazar Monika Moscibrodzka. ALMA'yı kullanan gökbilimciler kara deliğin manyetik alanını açıklamak için Sagittarius Adan yayılan kutuplanmış radyo ışınımlarını araştırıyor. Ekip bu gözlemleri teorik modellerle birlikte kullanarak sıcak bölgenin oluşumu ve gömülü olduğu bölge ile Sagittarius A'nın çevresindeki manyetik alan hakkında daha fazla şey öğrenmeye çalışıyor. Bulguları önceki gözlemlere göre bu manyetik alanın şekli hakkında daha güçlü bilgiler sağlarken, kara deliğimizin doğası ve çevresindekiler hakkında gökbilimcilere yeni fırsatlar sunuyor. Gözlemler ESO'nun Çok Büyük Teleskobu üzerindeki GRAVITY aygıtı ile kırmızı-ötesinde yapılan önceki keşiflerin bazılarını onaylar nitelikte. GRAVITY ve ALMA ile alınan veriler parlamanın kara deliğin etrafında, gökyüzünde saat yönünde ve ışık hızının % 30'una yakın hızlarda dolanan, yörüngesi karşıdan görülecek şekilde hizalanmış sıcak bölgeden kaynaklandığını göstermektedir. Gelecekte hem GRAVITY hem de ALMA ile çoklu dalga boylarında yapılacak ortak gözlemler sayesinde çeşitli frekanslarda sıcak bölgeleri takip etmeyi başarabiliriz böyle bir çabanın başarıya ulaşması Gökada merkezindeki parlamaların fiziğini anlama yolunda gerçek bir atılım olacaktır, diyor çalışmanın eş-yazarlarından, İspanya Valencia Üniversitesi'nden Ivan Marti-Vidal. Ekip yörüngedeki gaz kümelenmelerini EHT ile doğrudan ve kara deliğe daha yakın konumlarda gözlemeyi ümit ederek onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyor. Belki de bir gün Sagittarius A'da neler olup bittiğini 'biliyoruz' diyecek kadar rahat olacağız, diyor son olarak Wielgus."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/saniyede-100-milyar-kare-lazer-isiginin-hareketi/", "text": "Yeni icat edilen ultra-hızlı bir video kamera o kadar hızlı çalışıyor ki, saniyede 100 milyar kare çekebiliyor. Bu kamera sayesinde lazer ışığının hareketi hatta ışıktan hızlı fenomeni bile videoya çekilebiliyor. Bu videoları izlemek aynı fizik kitaplarının hayata geçmesine benziyor. Lazer ışığını izlemek ise daha ilginç, gerçekten bu kamera ışıktan hızlı mı çalışıyor ? Gerçekten inanılmaz görüntüler sanki bilim-kurgu filmi gibi. Bu videoda lazerin aynadan yansımasını görüyorsunuz. Bu videoda ise lazer ışığının havada ilerleyerek reçinede dağılmasını izleyebilirsiniz. Işığın nasıl kırılarak reçineden yollar çizdiğini görebilirsiniz. Sıkıştırılmış ultra-hızlı fotoğrafçılık adı verilen bu yeni kamera, sıkıştırılmış sensing sayesinde, daha az bilgi toplayarak, daha iyi resimler çıkarabiliyor. Bu kamera saniyede 100 milyar kare hıza ulaşıyor. Daha önceki ultra hızlı kameralar ancak milyonlarca kare hıza çıkabiliyorlardı. Daha 2011'de keşfedilen bir kamera saniyede 1 trilyon kare çekse de bu ancak tekrarlama fenomeniyle çalışıyordu. Bu nedenle benzer olayların önceden resimleri kaydedilmeli ve sonrasında makinenin ne gördüğü birleştirilmeliydi. CUP kamera ise anlık tekrarlamayan olayları çekiyor. Bu sayede mühendisler optik iletişim ve kuantum mekanikleri hakkında yeni şeyler öğrenebilir. Örneğin, görünmezlik cihazlarını geliştirmek için ışığın nasıl büküldüğünü inceleyebilir ve inanılmaz dar alanlarda ışığın dalgalanmasını inceleyebilir. Nature dergisinde Dartmouth Koleji'nden Mühendis Brian Pogue , araştırmasında CUP sisteminin nasıl çalıştığını böyle tarif ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sarjli-pil-yuksek-yogunluk-magnezyum-lityum/", "text": "Toyota Kuzey Amerika Araştırma Enstitüsü'nden mühendisler şarj edilebilir pillerde magnezyum kullanabilmenin sırrını çözdüklerini düşünüyorlar. Bu sayede lityum pillerden daha ucuza, daha yüksek yoğunluklu enerji seçeneğine sahip magnezyumlu piller değiştirerek, cep telefonundan arabalara pek çok alanda değişim yaratmayı düşünüyorlar. Lityum hava aldığında stabil olmadığından, aniden yanabiliyor, bu nedenle lityum iyon pilleri daha güvenli hale getirmek için iyon sayıları düşürülerek ve lityumu grafite çubuklara tutturmaktaydılar. Bu metal miktarını düşürerek, lityum iyon pilin depoladığı güce sınır getiriyor. Yoğunluğu arttırmak için, mühendisler lityum ve grafit karışımıyla oynayarak ve hücrelerin şeklini değiştiriyor fakat denge oldukça alengirli gözüküyor. Diğer taraftan magnezyum atmosferde oldukça stabil ve potansiyel açıdan lityuma göre daha yoğun enerji depolama kapasitesine sahip. Asıl sorun ise magnezyuma dönüşmeyecek verimli bir elektrolit yapmada yaşanıyordu, fakat hidrojen yakıt hücreleri üzerine yapılan bir araştırmada yapılan keşif bunu değiştirebilir. Toyota'dan bilim insanı ve kimya mühendisi Rana Mohtadi, meslektaşlarıyla tartışarak magnezyumla dost bir elektrot geliştirmek üzere yola çıktı. Sonrasında üzerinde hidrojen depolama materyalinin özelliklerini incelerken, bu maddenin magnezyum temelli pilin yapılmasına yardım edebileceğini keşfetti. Toyota araştırma grubunun müdürü Paul Fanson, bu keşfe katkıda bulundu. Ekibin ortaya çıkardığı makale Angewandte Chemie International Edition'nda yayınlandı. Ekip Toyota dışında araştırmacıların aynı maddeyi kullanarak, magnezyum tabanlı pilin gelişiminde ivme yaratmalarını umuyor. Magnezyum pillerin telefonlara kadar gelmesi için halen çok zaman var. Araştırmacılar bunun 20 yıl içinde yaygınlaşabileceğini belirtiyorlar. Ekibin bu keşfin duyurulması sayesinde yaygınlaşma için geçen zamanın kısalacağını umut ediyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/satranc-kasparov-iq-bilim-arastirma-beynimiz-35-yasinda-zirve/", "text": "Institut Polytechnique Paris, Ludwig-Maximilians-Universitat München ve Erasmus Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bilimsel bir araştırmada, insan bilişsel yeteneklerinin 35 yaşında zirve yaptığına ve 45 yaşından sonra düşüşe geçtiğine dair kanıt bulundu. Anthony Strittmatter, Uwe Sunde ve Dainis Zegners tarafından yapılan araştırmada 125 yıl geriye kadar uzanan satranç ustalarının yetenekleri incelendi. Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı. Daha önceki araştırmada çoğu insandan bilişsel yeteneklerin orta yaştan sonra düşüşe geçtiği ve gittikçe kötüleştiği bulunmuştu. İşte araştırmacılar, bu düşüşü gözlemlemek için profesyonel satranç oyuncularının yeteneklerini değerlendirdi. Araştırmada 1890 ile 2014 yılları arasında 24 bine yakın profesyonel satranç oyuncusunun performansları analiz edildi. Yapılan bu analizlerin içinde 4,294 oyuncunun hareketleri incelendi ki, bunlardan 20'sinin dünya şampiyonu olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Araştırmacıların asıl hedefi, her oyuncunun yıllar içinde değişen yetenek seviyesini ölçmekti. Onlar bunu yaparken, her oyuncunun yaptığı harekete karşılık, bilgisayarlı satranç motoru tarafından önerilen en iyi hareket değerlendirildi. Araştırmacılar çoğu oyuncunun performansının, 20 yaşına kadar çok hızlı yükseldiğini sonra yavaş yavaş artarak yaklaşık 35 yaşlarında zirve yaptığını gösterdi. Çoğu oyuncu bu zirve pikini 10 yıl kadar koruyor ve 45 yaşından sonra yeteneği körelmeye başlıyor. Araştırmacılar oluşan grafiğin kambur şekilli bir eğri olduğunu belirtiyor. Ayrıca, araştırmacılar son 125 yıl içinde oyuncuların performansının özellikle de gençler üzerinde arttığını buldu. Bununla beraber, 1990lara gelindiğinde, bilgisayara karşı oyunlara erişimin artmasıyla performansın da yükselişe geçtiği söyleniyor. Bilim insanları, yüzyıl öncesine göre satranççıların daha fazla maç yaparak, daha fazla tecrübe kazandığını da buldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/saturnun-ayi-enceladus-un-altinda-dev-bir-okyanus-var/", "text": "2005' de Cassini uzay gemisi Dünya' ya buzlu Satürn uydusu Enceladus' dan yüksek su buharı ve buzlu yüzeyde kaplan çizgileri olarak da tasvir edilen fotoğraflar gönderdi. En azından 500 km çapa sahip Enceladus için bu gerçekten büyük bir haberdi. İşte bu nedenle bilim insanları Enceladus'un altında büyük bir su rezervi olduğu hipotezini kurdu. İşte günümüze gelindiğinde Cassini'nin topladığı yerçekimi ölçümleri birleştirilerek, Enceladus'un Güney kutbu yakınlarında bu kaplan çizgilerinin altında dev bir yüzeyaltı okyanusa ev sahipliği ettiğini gösterdi. İlk kez jeofiziksel metot yardımıyla Enceladus'un iç yapısını inceleyerek, güney kutbunun 50 km altında dev bir okyanus olma olasılığını gördük. Bu da güney kutbundaki bu kırıklardan neden su fışkırdığını açıklıyor , diyor Kaliforniya Teknik Üniversitesi'nden Marvin L. Goldberger Gezegen Bilimleri David Stevenson. Enceladus gibi gezegensel cisimler Cassini'nin uçuş yörüngesini etkileyebiliyor. Çünkü sudandolayı yarattığı bir çekim etkisi mevcut. Suyun yoğunluğu buzdan daha fazla olduğundan bu gibi gök cisimlerinde çekim etkisi daha fazla olabiliyor. Bu gibi ölçümler daha önce Dünya için de yapıldı. Yapılan ilk ölçümlerde Everest Dağı gibi dağların aslında çekimi çok da etkilemediği görüldü. Çünkü bu gibi jeolojik şekillerin dibe indikçe yoğunlukları azalıyor bu nedenle çekime etkiyen kütle değişebiliyor. Enceladus'da buzun altında buzdan daha yoğun olan maddenin su olması akla en yatkın çözüm olarak görülüyor. Kaplan çizgilerinin de muhtemel olarak yüzeye sızan su nedeniyle gerçekleştiği belirtiliyor. - L. Iess, D. J. Stevenson, M. Parisi, D. Hemingway, R. A. Jacobson, J. I. Lunine, F. Nimmo, J. W. Armstrong, S. W. Asmar, M. Ducci, and P. Tortora. The Gravity Field and Interior Structure of Enceladus. Science, 4 April 2014 DOI:10.1126/science.1250551"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/seker-pili-lityum-iyon-pillerden-daha-guclu-ve-daha-cevreci-olacak/", "text": "Bugünün en iyi şarjlı piller bile eninde sonunda şarj yeteneklerini kaybediyor ve sonunda çevre için toksik oluyorlar. Buna rağmen yeni geliştirilen şarj edilebilir ve biyobozunur bir pil var. Hem yüksek enerji hem de maliyeti düşük olan bu yeni pil şekerden üretiliyor. Şeker doğada mevcut mükemmel bir enerji deposu. Bu nedenle şekerden enerji üretmenin doğal ve mantıklı olduğunu düşündük, Virginia Tech'den Prof. Percival Zhang. Zhang'ın bu şeker pili ilk deneysel pil olmamakla beraber , enerji yoğunluğunun diğerlerinden katlarca fazla olduğunu belirtiyor. Aslında bu enzimatik bir yakıt hücresi, yakıt olarak nişastasının hidrolizi ile elde edilen maltodekstrin kullanıyor. Ayrıca anot pahalı olmayan enzimlerden üretilerek, normal pillerdeki platine göre daha ucuza geliyor. Maltodekstrin havayla birleştiğinde, su ve elektrik üretiyor. Hidrojen yakıt hücrelerinin aksine, şeker pilleri yanıcı ve patlayıcı özelliğe sahip değil. Bu nedenle hem daha ucuza hem daha güvenli bir enerji kaynağı oluyor. Zhang gelecekte pilleri biten kullanıcıların sadece şeker ekleyerek yeniden pillerini dolduran kullanıcılar hayal ettiğini belirtiyor. Bu aynı kartuşu biten yazıcıya mürekkep koymaya benzeyecek. Prof. Zhang 3 yıl içinde en küçük elektronik cihaza kadar pek çok cihazda bu teknolojinin kullanılabileceğini umuyor. Şekerden pil üretme fikri oldukça ilginç olsa da, bugün kullandığımız şarjlı ya da şarjsız pillerin doğa için oldukça büyük risk teşkil ettiğini belirtmekte fayda var. Siz siz olun pilleri ve bataryaları çöpe atmayın, çünkü 1 kalem pil 1 metreküp toprağı kirletir. Artık pek çok teknoloji mağazasında ve duyarlı kurumlarda pil çöpleri var, lütfen biten pilleri toplayıp oralara götürün."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/seker-turevli-surdurulebilir-plastikler-inanilmaz-mekanik-ozellikler-sergiliyor/", "text": "İngiltere ve ABD'den bilim insanları, petrol yerine şekerden elde edilen kimyasallarla, çok iyi mekanik özelliklere sahip sürdürülebilir plastik üretilebileceğini gösterdi. Bu devrimsel çalışma sayede petrole bağımlı olmayan sürdürebilir plastikler üretilebilir. Birmingham Üniversitesi ve Duke Üniversitesi'nden araştırmacıların yer aldığı araştırmada şeker alkollerinden daha sürdürülebilir plastikler üretilebileceği gösterildi. Malzemelerden şekerden elde edilebildiğinden, plastik üretiminde görülmemiş fırsatlar ortaya çıkabilir. Bilim insanları İzoidit ve izomannit adlı iki bileşiğin içerdiği rijit atom zincirleriyle yeni nesil polimerler üretilebileceğini gösterdi. İzoidit tabanlı polimer sertlik ve işlenebilirlik açısından yüksek sınıf endüstriyel plastiklere benziyorlar. İzomannit sağlamlık açısından, yüksek sınıf plastiklere benzer dayanım ve sağlamlığa sahipken, deformasyon sonrası tekrar eski haline dönebiliyor. İki malzemenin karakteristikleri de yaygın olan pulverizasyon ve ısıl işlem gibi geri dönüşüm metotlarıyla kazanılabiliyor. Maddelerin uzun zincirli olması fiziksel özelliklerde büyük farklar oluşmasına neden olabiliyor. Malzemelerin benzer olması, farklı oranlarda birleşmelere imkan vererek polimer yapısında önemli avantajlar sağlayabilir. Araştırma ekibi bilgisayar modelleme kullanarak bileşiklerdeki eşsiz atom dizilimini nasıl sağlayacaklarını buldular. Yani stereokimya kullanarak iki yapıtaşı molekülü birleştirerek, mekanik özellikleri ayarladı ve bozunma hızlarını hesapladı. Böylece mekanik performanstan feragat etmeden istenin bozunma hızlarında sürdürülebilir plastik yapılabildi. Elde ettiğimiz veriler, stereokimyanın nasıl kullanarak, sürdürülebilir malzemelerin tasarımında nasıl inanılmaz mekanik özellikler elde edilebileceğini gösteriyor. Duke Üniversitesi'nden Prof. Dr. Matthew Becker. Araştırmacılar bu teknolojinin patentini aldı ve ticarileştirmek için ortak arayışına girdi. Bilim insanları sürdürülebilir plastiklerin maliyetlerini azaltmak ve malzemenin çevreye etkisinin araştırılması gerektiğini belirtiyor. Yani halen yapılacak çok iş var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sentetik-trombosit-yardimcilari-ic-kanamayi-durdurabiliyor/", "text": "Amerikalı bilimadamları içi kanamayı durdurabilen nano parçacıklar keşfettiler. Nano parçacıklar damardan direk enjekte ediliyor ve vücudun doğal pıhtılaşma prosesini etkinleştiriyor. Kazalarda ve yaralanmalarda geçen sürede iç kanama engellenerek yaralılar hastaneye kadar yaşatılabilecek. Amerikan Kimya Topluluğu toplantısında konuşa Erin Lavik ekibinin Cleveland Case Western Reserve Üniversitesi'nde merkezi sinir sisteminin tedavisi üzerinde çalışırken bu projeye başladığını belirtiyor. Hemorhajik inme üzerinde çalışırken kanamayı durdurarak inmeyi durdurabileceğimizi düşündük. diyor. Normalde donmuş trombosit veya biyoteknoloji türevi tekniklerle pıhtılaşma sağlanabiliyor fakat bu yöntemlerin komplikasyonları oldukça çok. Üretme ve depolama problemleri nedeniyle pahalı ve stabil değil. Bu nedenle ekip nano parçacıkları poli etilen glikolle kaplayarak doğal pıhtılaşmayı stimüle ederek , kanamayı durdurdu. Bu şekilde bağışıklık sisteminden moleküller kurtularak, trombositleri aktive etti. Bu basit peptitler sadece bir iki amino asit uzunluğunda ve herkesin vücudunda temelde biri bulunuyor trombositleri bağlayarak pıhtılaşmaya yardımcı olup, kanamayı durduruyor. Yaralanmış bölgeye bir kez ulaşınca pıhtıyla trombosit arasında bağ kurarak,normalde ölüme neden olabilecek kanamaları durduruyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde ana arterlerde olan kanamalar baz alındığında, nano parçacıklar olmadan farelerin yarısı 1 saat içinde ölürken, nano parçacıklar olduğundan farelerin % 80 i hayatta kalıyor.Araştırmada en önemli problemin kanamanın olduğu bölgeye maddeyi ulaştırmak olduğu, halen çözülmesi gereken bazı problemler olduğu belirtiliyor. Nano parçacıkların zehirli olmadığı ve vücuttan bir kaç gün içinde temizlendiği belirtiliyor. Araştırmanın geleceğinin parlak olduğu ve problemlerin çözülebileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/serbest-elektron-lazeriyle-biyolojik-molekuller-hareket-halinde-goruntulenebiliyor/", "text": "Farklı Üniversitelerden oluşan bir ekip, UC Santa Barbara' da yüksek güçlü lazeri bilim adamlarının atomik seviyedeki çalışmak için kullandıkları bir cihazı çarpıcı biçimde geliştirmek için kullandı. Ekip elektron paramanyetik rezonans spektrometresini kullanarak, serbest radikallerdeki ve azot atomlarının elmas içindeki sakladıkları elektron spinlerini araştırabildi. Gelişme ile moleküler dünyadaki perdeler kalkarak, bilim adamlarına molekülleri yüksek çözünürlükte görme imkanı sağlayacak. Ekip Güney Kaliforniya Üniversitesi ve Florida Eyalet Üniversitesi' nden araştırmacılardan oluşuyor. Bulgular bu hafta Nature dergisinde yayınlandı. Biz dünyanın ilk serbest elektron lazer enerjili EPR spektrometresini yaptık. Bu ultra yüksek frekanslı lazerle donatılmış yüksek güçlü EPR sistemi bize çok iyi zaman çözünürlüğü veriyor. Örneğin; biyolojik molekülleri hareket halinde görüntüleyebiliyoruz. diyor Güney Kaliforniya Üniversitesi Kimya Bölümü'nde Yrd. Doç. Susumu Takahashi, Nature dergisindeki yayının başyazarı. Yüksek güçlü lazer kullanarak, araştırmacılar EPR spektroskopisinde önemli bir gelişme sağladılar. EPR elektromanyetik radyasyon ve manyetik alanlar kullanarak elektronları uyarıyor. Uyarılan elektronlar elektromanyetik radyasyon yaratarak, hedeflenen moleküllerdeki detayları açığa çıkarıyor. EPR spektroskopi onlarca yıldır mevcut. Fakat elektromanyetik radyasyonla elektronları uyarmak sınırlandırıcı bir faktördü.EPR yüksek manyetik alanlarda ve frekanslarda daha güçlü oluyor ve elektronlar enerjiyle titreşerek sürekli dalgalara karşı geliyor. Bugüne kadar, bilim adamları EPR' ı ancak düşük GHz' lerde çalışabiliyordu. Fakat yeni geliştirilen serbest elektron lazeri, vuruşlu elektromanyetik radyasyon yayarak, 240 GHz elektromanyetik radyasyon gücü yaratıyor. Yeni yapılan lazer sayesinde bilimde yeni bir çığır açılacağı ve böylece yeni ilaçlar ve daha verimli güneş pilleri yapılabileceği belirtiliyor. - S. Takahashi, L.-C. Brunel, D. T. Edwards, J. van Tol, G. Ramian, S. Han, M. S. Sherwin. Pulsed electron paramagnetic resonance spectroscopy powered by a free-electron laser. Nature, 2012; 489 (7416): 409 DOI:10.1038/nature11437"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ses-dalgalarini-yansitmayan-akustik-gorunmezlik-cihazi-uretildi/", "text": "Duke Üniversitesi'nde mühendisler biraz plastik yaprak ve birkaç katlama ile Dünya'nın ilk üç boyutlu akustik görünmezlik pelerinini yaptı. Bu alet ses dalgalarını yeniden yönlendirerek ses dalgaları tarafından görünmez kılınıyor. Akustik perdeleme cihazı üç boyutlu tasarlandığından ses dalgası nereden gelirse gelsin sonar olarak görünmezlik salıyor. Gelecekte mimari akustik ve sonar görünmezlik açısından kullanılabileceği belirtiliyor. Bu özel numara sayesinde bir nesne ses dalgalarından gizlenebilir. Eğer bu pelerinin bir nesnenin etrafına koyarsanız ses dalgaları önlerinde hiçbir engel yokmuş gibi devam edebiliyor, diyor Duke Üniversitesi'nden Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği'nden Profesör Steven Cummer. Cummer ve meslektaşları bu hedefe ulaşmak için meta materyaller kullanarak-doğal materyallerin tekrarlayan dokularla kombinasyonunu kullanarak natürel olmayan malzeme özelliklerine ulaştılar. Böylece biraz plastik ve hava kullanarak yeni nesil bir akustik pelerin oluşturuldu. Böylece pek çok tekrarlayan deliğe sahip plastik tabakalardan oluşan bir piramit ortaya çıktı. Bu illüzyonu yaratmak için ses dalgaları yansımayacak şekilde sadece dalgaların yörüngesini değiştirebilecek bir yapı kullanıldı. Bu aleti test etmek için araştırmacılar küçük bir kürenin içine aleti koyarak farklı açılardan ses dalgaları verdiler. Bir mikrofon kullanarak dalgaların havadaki hareketlerinin bir haritasını çıkardılar. Sonuçlar ise hiçbir ses dalgasının yüzeyden yansımadığını gösterdi. Yakında su altı içinde bu sistemin denenebileceğini belirten Cummer bu aletin pek çok ticari uygulaması olabileceğini düşünüyor. Bu tasarımın konser salonları ve oditoryumlar için de yararlı olabileceği düşünülüyor. - Lucian Zigoneanu, Bogdan-Ioan Popa, Steven A. Cummer. Three-dimensional broadband omnidirectional acoustic ground cloak. Nature Materials, 2014; DOI: 10.1038/NMAT3901"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sibirya-kuzeyinde-dev-bir-kuyu-ortaya-cikti/", "text": "Sibirya'nın en ırak bölgelerinden birinde dev bir çukur keşfedildi. Dünyanın sonu adı da verilen bölgede bilim adamlarından oluşan bir ekspedisyon ekibi incelemeye başladı. Rusya'nın en kuzey bölgelerinden biri olan bölge Grönland'a oldukça yakın. Dipsiz kuyu 80 metre genişliğinde ve muhtemelen sıra dışı bir termal bir olay nedeniyle oluştu. Kraterin 2 yıl öncesinde oluştuğu düşünülse de nasıl oluştuğu bilinmiyor. Rusya Afet Bakanlığı ve ve Rusya Bilimler Akademisi'nden yetkiler MI-8 helikopterleriyle yola çıkarak çukurdan olabildiğince su-hava ve toprak numunesi toplamaya çalışacak. Bovanenkovo gaz bölgesine 30 km uzakta olan olan krater Rusya'nın kritik petrol ve gaz yatakları oldukça yakın. 700 km'lik alan boyunca permafrost adı verilen donmuş toprak bölge arkeolojik açıdan büyük önem taşıyor. Çünkü bu bölgede tüylü mamut iskeletleri bulundu . Bölgede bu kadar büyük bir çukurun açılmasına neyin ne olduğuna ilişkin UFO'lardan başka varlıklara kadar pek çok gülünç iddia olsa da bu bölede tuz ve gaz karışımından dolayı global ısınma kaynaklı bir yer altı patlamasının muhtemel olduğu düşünülüyor. Ayrıca kraterin etrafındaki toprağın bu şekilde fırladığı da düşünülüyor. Afet Bakanlığı'nın konuşmacısı, kesinlikle bu meteor değil. Henüz detay yok, diyor. Teoriye göre yer altı gazları yandı ve patladı. Global ısınma ile permafrost erimeye başladı ve büyük oranlarda doğal gaz salındı bu aynı şişe kapağını açılması gibi bir etki gösterdi. Yamal bölgesindeki araştırmanın sonucu bilim insanları tarafından verilene kadar kesin bir şey söylemek mümkün değil gibi gözüküyor. Yeni Not: Rusya'da bulunan gizemli deliğin global ısınmayla alakalı olduğuna ilişkin görüşler artmakta. Deliğin eriyen permafrost toprağın çökmesiyle düşünülüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sibiryada-buzullarin-icinde-30000-yasinda-dev-virus-bulundu/", "text": "Sibirya' da 30,000 yıldır yerin altında donmuş halde pithovirus adı verilen dev bir virüs keşfedildi. Sibirya'nın kuzey doğusunda ekstrem soğukların yaşandığı Chukotka özerk bölgesinde bulunan dev virüs, Information Genomique et Structurale laboratory , Biologie a Grande Echelle laboratory , Genoscope ve Russian Bilimler Akademisi'nin işbirliği sayesinde bulundu. İnsanlara ve hayvanlara zararı olmayan virüs amfora şekli ve büyüklüğü itibariyle Pandoravirüsü anımsatsa da bu virüs genomu ve replikasyon mekanizmasıyla farklılık gösteriyor. Bu çalışma sayesinde dev virüslere üçüncü bir familya eklenecek. Megaviridae(2003' de bulunan Mimivirüs tarafından temsil edilen) ve Pandoraviridae familyalarında dev virüsler olarak temsil edilen ( 0,5 mikron çapa ulaşabilen optik mikroskopla görülebilen virüs türleri) ve sınıflandırılan dev virüsler çok uzun genetik zincirlere sahipler. Normalde Grip veya HIV gibi virüsleri ancak 10 gen uzunluğunda olurken bu virüsler oldukça uzun bir genetik diziye sahipler. Bu virüslerin genomları çoğu bakteri türünden bile daha uzun olabiliyor. Chukotka özerk bölgesinde keşfedilen dev virüsün 30,000 yılda daha yaşlı olması araştırmacıları heyecanlandırdı. Virüs Pithovirus sibericum olarak adlandırıldı. Başlarda amfora şeklinden dolayı bilim insanları virüsün Pandoravirüs ailesine ait olduğunu düşündü. Fakat genom analizi sonucunda hiçbir genetik akrabalık olmadığını gördüler. Pithovirüste 500 gen varken, Pandoravirüste 2500 civarı gen var. 1,5 mikrona 0,5 mikron boyunda olan virüsün protein analizi yapıldığında ise Pandoravirüsle bir iki protein dışında benzerlik bulunamadı. Diğer primordiyal fark ise ise amoeba hücrelerine nasıl replikasyon oldukları ile ilgili. Normalde Pandoravirüs hücre çekirdeğine replikasyon olmak için pek çok fonksiyona ihtiyaç duyarken, Pithovirüs hücreyi sitoplazmadan enfekte ederek çoğalıyor. Yeni virüs Megaviridae ailesindeki büyük DNA'lı virüslere benzer şekilde davranıyor. Pandoravirüsten daha küçük bir genoma sahip olmasına rağmen, Pithovirus ameoba hücresel mekanizmasına daha az bağımlı. Konak hücrenin bağımsızlığından dolayı ne genomun büyüklüğüyle ne de aktardıkları parçacık büyüklüğüyle alakalı olmadığı anlaşılıyor. Pithovirüsün derinlemesine analizi gösterdi ki bu virüs dev virüslerle nerdeyse hiç bir ortak özelliğe sahip değil . İşte bu nedenle bu dev virüs tümüyle yeni bir familyanın ilk üyesi oluyor. Sonuç olarak araştırmada virüslerin toprağın donmuş tabakasında 30,000 yıldan daha fazla yaşayabileceği de anlaşılmış oldu. İşte bu bulgular global ısınma ile madencilik ve enerji arayışında alınan yolda önemli sağlık risklerinin doğabileceğini gösterdi. Yani bu bölgelerde çalışanlar ve yaşayanlar geçmişten gelen virüsler nedeniyle hasta olabilirler. - M. Legendre, J. Bartoli, L. Shmakova, S. Jeudy, K. Labadie, A. Adrait, M. Lescot, O. Poirot, L. Bertaux, C. Bruley, Y. Coute, E. Rivkina, C. Abergel, J.-M. Claverie.Thirty-thousand-year-old distant relative of giant icosahedral DNA viruses with a pandoravirus morphology. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2014; DOI: 10.1073/pnas.1320670111"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sigara-izmaritlerinden-super-kondansator-uretilecek/", "text": "Güney Kore'den bilim insanları sigara izmaritlerini bilgisayar,avuç içi cihazlar, elektrikli araçlar ve rüzgar türbinlerde enerji depolamaya yarayacak yüksek performanslı bir materyale dönüştürmenin yolunu buldular. Normalde hiç bir değeri olmayan izmaritlerden geliştirilen malzeme sayesinde, süper kondansatörler kaplanarak yüksek miktarda enerji depolama kabiliyeti kazandırılabiliyor. Bu sayede sigara izmaritlerinin yarattığı çevre kirliliği engellenebilecek. Dünyada her yıl 5,6 trilyon izmarit (766,571 metrik ton) çevreye yayılıyor. Yeni geliştirilecek teknikle sigara izmaritleri karbon tabanlı yüksek performanslı bir maddeye tek adımlı bir işlemle dönüştürerek, toplumun enerji ihtiyaçlarını karşılayan yeşil bir çözümün yaratacağız, Seul Ulusal Üniversitesi'nden Prof. Jongheop Yi. Karbon süper kondansatörlerde kullanılan en popüler malzeme çünkü, yüksek yüzey alanı, yüksek elektriksel iletkenlik , dengeli ve düşük maliyete sahip. Süper kapasitör üretiminde maliyeti düşürmek için çalışan bilim insanlarının sigara izmaritlerini seçmesi aslında mükemmel . Araştırmacılar, çoğunlukla selüloz asetat fiberden üretilen sigara filitreleri çoğunlukla karbon tabanlı materyallerden piroliz yöntemiyle tek adımda üretiliyor. Yanma prosesi sonucunda karbon tabanlı materyallerden ufak gözenekler içeren süperkapasitif materyaller geliştiriliyor. Yüksek performanslı süper kondansatör maddesi büyük yüzey alanına sahip olmalı. Elde edilen çok sayıda gözenek bunu sağlıyor, diyor Profesör Yi. Karbon tabanlı bu materyal elektrota tutturularak, üçlü elektrot sisteminde test edilerek materyallerin elektrolit iyonlarını nasıl emerek sonra geri bıraktığı görüldü. Bu materyal gerçekten yüksek miktarlarda elektrik enerjisi depolayarak, grafen ve karbon nanotüplerde açısından daha yüksek depolama kabiliyetine sahip olacakları. Ayrıca maliyet oldukça düşük olacak. Bu sayede elektrikli arabalara da gün doğabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sigarayi-birakmak-icin-en-iyi-yas-belirlendi/", "text": "ABD'de yeni yapılan bilimsel bir araştırmada sigarayı bırakmak için en uygun yaşı ortaya çıkardı. Yapılan araştırmaya göre 35 yaşından önce sigarayı bırakan kişilerin ölüm oranlarıyla, aynı yaş aralığında sigara hiç içmeyenlerin benzer oranlara sahip olduğunu gösterdi. Örneğin 35 ila 44 yaş arasında sigarayı bırakan tiryakilerin , sigara içmeyenlere göre ölüm oranının % 21 daha fazla olduğu gözlendi. Ayrıca 45 ila 54 yaş arasında sigarayı bırakanların ölüm oranlarının, hiç sigara içmeyenlere göre % 47 daha yüksek olduğu gösterildi. Farklı ırk ve etnik gruplardan erkekler ve kadınlar arasında, güncel sigara tiryakilerinde tüm nedenlere bağlı ölüm oranının, hiç sigara içmeyenlerin oranına göre en az iki kat olduğu bulundu, diyor araştırmacılar JAMA Network Open dergisindeki yayında. Yapılan bu üçüncü büyük araştırma 35 yaşın sigarayı bırakmada optimal yaş olabileceğini gösteriyor. Yeni çalışmada ABD nüfusunun sağlığını izlemek için ABD Ulusal Sağlık Mülakat Anketi'nden ve ülkenin ölüm kayıtlarının bir veri tabanı olan Ulusal Ölüm Endeksi'nden elde edilen verileri kullandı. Analizde 1997 Ocak ile Aralık 2018 yılları arasında, yaşları 25 ila 84 arasında değişen 550,000 yetişkinin verisi kullanıldı. Bu testte halen sigara içenler, eski tiryakiler ve asla sigara içmeyenler yer aldı. Asla sigara içmeyenler tabiri ise ömürleri boyunca 100'den az sigara içenler için kullanıldı. Ulusal Ölüm Endeksi'ne göre, bu çalışmada deneklerinin yaklaşık 75.000'i 2019'un sonuna kadar öldü. Sigara içenlerle, hiç içmeyenler karşılaştırıldığında kanser, kalp hastalıkları ve akciğer hastalıklarına bağlı olarak daha yüksek ölüm oranları görüldü. Beyazlarda sigara içenler, hiç sigara içmeyenlerden üç kat daha yüksek yani, en yüksek tüm nedenlere bağlı ölüm oranını gösterdi. Hem Hispanik hem de Hispanik olmayan insanlar da dahil olmak üzere beyaz olmayanların sigara ölüm oranları, hiç sigara içmeyenlerin yaklaşık iki katı olmak üzere, biraz daha düşüktü. Bu, bu katılımcıların ortalama olarak günde daha az sigara içtiklerini bildirmeleri ile ilgili olabilir; daha ileri yaşlarda sigara içmeye başlamak ve beyaz deneklere kıyasla günlük sigara içme olasılığı daha düşük. Price, yorumunda, Bu sonuçlar bize, sigara içme yoğunluğunu azaltmanın tütün kontrol programlarının hedeflerinden biri olması gerektiğini hatırlatıyor dedi. Çalışma yazarları, en önemlisi, mevcut sigara içimi, ankete katılan tüm ırksal ve etnik gruplarda daha yüksek ölüm riski ile bağlantılıyken, sigarayı bırakmak, tüm gruplar için büyük ölçüde tersine çevrilmiş risklerle ilişkilendirildi diye yazdı. Özellikle 45 yaşına kadar bırakanlar aşırı ölüm riskini yüzde 90'a kadar azalttı ve 35 yaşından önce bırakanlar hiç sigara içmeyenlere çok yakın ölüm oranları gösterdi. Benzer şekilde, çalışma ayrıca, bir kişinin sigarayı bırakmasının üzerinden ne kadar çok zaman geçmişse, ölüm oranlarının hiç sigara içmeyenlerinkine o kadar yakın olduğunu bulmuştur. Price, yorumunda, 35 yaş sınırının olması, sigarayı bırakmaya çalışan genç sigara içenler için potansiyel olarak motive edici olabileceğini belirtiyor. Tabi ne kadar erken bırakırsanız sağlığınız için o kadar iyi olduğunu söylememize gerek yoktur umarım."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/silikon-kopukten-yapilma-yapay-kalp-gercek-bir-kalp-gibi-atiyor/", "text": "Kalp nakli için bekleyen binlerce hasta varken, yapay kalpler bir çözüm geçici bir çözüm olabilir. Buna rağmen, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin onayladığı cihazlar dışarıdan yönetilen kalp atışlarını taklit ederek vücuda kan pompalayan rigid makinelerden ibaret. İşte Cornell Üniversitesi'nden araştırmacılar bir çeşit köpükten yapılma ve yumuşak yapay kalplerden daha yüksek kan pompalama hızına sahip yeni bir kalp ürettiler. Advanced Materials dergisinde yayınlanan araştırmada daha önce yumuşak robotikler ve yapay kaslardan ilham alınarak esnek silikon bir kalp yapıldı. Vücuda doğal olarak uyuyor ve organik dokulara hassas davranıyor. New Scientist'in raporuna göre Rigid yapay kalplerin aksine, bu köpük kalp gözenekli olduğundan içine hava geçebiliyor ve böylece kolayca attığından kan damarlarında ilerleyen kan kalbin atmasına imkan tanıyor. Bunun anlamı, bu kalbin tasarımı diğer yapay kalplerden çok daha basit. Vücudu etkilemeyecek metalden yapılma bir dış pompa sayesinde yapay kalbe doğru hava ve sıvı pompalıyor, köpüün etrafındaki ince plastik kaplama ise sızıntıdan koruyor. Köpük kalp umut vadeden bir proje olsa da, insanlara nakletmek için halen çok erken. Bu köpük sadece iki odacık içeriyor, fakat insan kalbi dört odacık içeriyor. Araştırmacılar insan vücudunda oluşabilecek yüksek sıcaklıklara karşı köpüğü henüz test etmediler. Bu yeni yumuşak yapay kalp diğer yapay kalplerden çok kan pompalayabilse de , halen sınırlı kabiliyete sahip. Yani kalp aşırı şişerse belki yırtılabilir. Araştırmacılar gelecek çalışmalarında köpüğün içeriğini değiştirerek yırtılmaya dayanıklı ve daha hızlı şişen bir kalp üretmeyi planlıyorlar. Kalp diğer yapay kalplerden daha hızlı kan pompalasa da ,diğerlerinde daha güçlü değil."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/silikon-plaka-uzerinde-yuruyen-milyonlarca-robot-olusturuldu/", "text": "Yeni bir nano üretim tekniği sayesinde 4 inçlik(102mm) silikon plaka üzerinde milyonlarca fonksiyonel nano robot üretildi. Ayrıca bu yeni geliştirilen robotlar ,öncesinde gördüğümüz nano robotların hedefine yürüyerek gidebiliyor. Pennsylvania Üniversitesi'nden yrd. Doç. Dr. Marc Miskin tarafından ilk geliştirilen bu teknoloji teknolojide, Prof. Itai Cohen ve Paul McEuen ve araştırmacı Alejandro Cortese'in katılımıyla geliştirildi. Özel çok aşamalı nano üretim tekniği sayesinde birkaç hafta içinde 70 mikron boyunda milyonlarca robot üretilebiliyor ve bunların hepsi 10,2 cm'lik silikon kompozit plakada yer alıyor. Her robotun çok ince bir cam tabakası var, bu tabakada elektronik kontrol üniteleri ve oyulmuş iki ile dört güneş hücresi yer alıyor. Ayaklar ise biri platin ve diğeri titanyum tabakadan oluşan bir yapıya sahip. Lazer güneş hücrelerini aydınlattığında, elektrik akımı oluşarak ön ve arka ayakları hareket ettirmeye başlıyor. Bu akım nedeniyle platin genişlerken, titanyum rigid kalıyor bu sayede de ayaklar bükülüyor. Akım kesildiğinde, ayaklar geri düzeliyor. Bu hareket sayesinde robot ileri doğru hareket edebiliyor. Robotlar vücuda hipodermik iğneyle enjekte edilebiliyor. Yine vücuttaki hareketleri oldukça sınırlı olabilir, dışardan verilen lazer ışığı ancak tırnak altı gibi yerlerden yeterince geçebiliyor. Araştırmacı Miskin şimdi ultrason ve manyetik alan gibi farklı güç kaynaklarını kullanıp kullanamayacağına bakıyor. Ayrıca Pennsylvania ve Cornell'den meslektaşları robotların sensör, saat, ve kendi kendini kontrol edebilecek akıllı versiyonları üzerinde çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/silikon-uzerine-kuantum-kodlama-artik-mumkun/", "text": "New South Wales Üniversitesi'nden bilim insanları kuantum bilgisayarların ana bileşenlerinden biri olan silikona, 30 saniyeliğine kuantum bilgiyi depolamayı başardı. Böylece klasik fiziğin temel prensiplerinden birini ihlal ederek, dolanık ve yüksek doğruluklu kübit çiftini ilk kez silikona yükledi. Bu gelişme sayesinde kriptografiden, ilaç tasarımına nerdeyse her alanda yeni nesil bilgisayarlar doğabilir. Bell eşitsizliği olarak bilinen matematiksel bağıntı iki güçlü parçacığın, klasik fiziğe hükmeden birbirinin sezgisel prensiplerini ihlal etmeden, ilişki kuramayacağına dair sınır koyar. Lokalite yani bir yerdeki nesneler sadece çevresindeki nesnelerden etkilenir ve gerçeklik fiziksel nesnelerin olsa da olmasa da var olacağını belirtir. Eğer iki kuantum parçacık iletişim kurarsa ya da dolanıklığa girerse , ilişkileri bu prensibi kırabilecek kadar güçlü olabilir ki, Einstein 'ın ünlü ihmal edilen teorisi belli mesafedeki tuhaf hareketine- spooky action at a distance neden olur. Eşitsizliği bozmadan dolanıklığa ulaştığımız kübit operasyonları için güvenilir ve kullanışlı bir davranışa erişiriz. Prof. Andrea Morello ve ekibi ilk kez Bell eşitsizliği ihlalini silikonda göstererek, güvenilir ve yüksek ölçeklenebilir kuantum bilgisayarlara imkan tanıdı. Bilim insanları bu amaca ulaşabilmek için fosfor atomunun elektron ve nükleer spinlerini kullanarak, silikon 28 izotopu substratını da kübitler yerine kullandı. Böylece dört muhtemel dolanıklık halini bu iki kübit arasında yüksek doğrulukla oluşturmayı başardı. Bel prensibine göre klasik parçacıklar arasındaki maksimum muhtemel ölçek 2'ye ulaşamazve maksimum muhtemel figür 2,83'ün biraz altındadır. Morello'nun ekibi 2,70'e yaklaştı. Yani % 96-97 doğrulukla ulaşıldı. Bu umut vadeden sonuç sayesinde cihaz silikona inşa edilerek, minyatürleştirme mümkün olabilir. Tabi yine bu cihaz, mutlak sıfıra yakın bir sıcaklıkta ve güçlü manyetik alan altında çalışabilir. Yani masaüstü bilgisayarlarımız için bu teknoloji halen çok uzak. Bir sonraki hedef iki farklı atomu dolanıklığa sokmak olacak. Ayrıca ekip yeni bir metotla 1 cm gibi büyük bir uzaklıkta atomları dolanıklığa sokmak istiyor. Araştırmacılar 4-5 yıla kadar 10 kübite ulaşmayı hedefliyorlar. Silikon üzerinde çalıştıklarından diğer araştırma gruplarına göre daha avantajlı bir konumdalar. Araştırma Nature Nanotechnology dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sitemap/", "text": "- Category: Alternatif Enerji - Almanya Yapay Zeka Merkezi, Avrupa'nın Silikon Vadisi Olacak - Güneş Panellerinin Kendi Kendini Temizlemesini Sağlayacak Özel Kaplama Geliştirildi - ABD'de İlk Kez Bir Füzyon Reaksiyonunda Verilenden Fazla Enerji Üretildi - Yeni Sodyum Pil Teknolojisi Enerji Depolama Maliyetlerini Düşürebilir - Atık Kağıtlar Lityum Piller için, Karbon Anoda Dönüştürüldü - Dünyanın İlk Havadan Hidrojen Elde Eden Elektrolizörü Geliştirildi - Çin Ay'da Füzyon Yakıtında Kullanılabilecek Yeni Bir Mineral Keşfetti - Çin'de Dünya'nın En Güçlü Stabil Manyetik Alanı Üretildi - Suyla Aktive Olan Çevreci Kağıt Pil Üretildi - Güneş Enerjisiyle, Karbondioksit ve Sudan Karbon Nötr Jet Yakıtı Üretildi - Yeni Geliştirilen Perovskit Güneş Pilleri 30 Yıl Dayanabilecek - Natron Sodyum İyon Pilleri Seri Üretime Geçiyor - Ulstein Toryumla Çalışan Çevreci Gemi Konseptini Duyurdu - Isıdan Elektrik Üreten Yüksek Verimli Termofotovoltaik Hücre Üretildi - Zerdeçal Sayesinde Daha Verimli Yakıt Hücreleri Yapılabilir - Dünyanın En Küçük Mikropili Kendi Kendine Katlanıyor - Yamaha ve Toyota Hidrojen Yakan V8 Motor Üretti - Sadece Sallamayla Şarj Olan Pilsiz Termometre Üretildi - IBM ve Samsung'un Yeni Çip Mimarisi Sayesinde Cep Telefonunuzun Şarjı 1 haftaya Çıkabilecek - Sonunda Bir Füzyon Reaktöründe, Kullanılandan Daha Fazla Enerji Üretildi - Pilsiz ve Daha Duyarlı İşitme Cihazı Geliştirildi - Konteynırla Taşınabilen 1 Megawattlık Mikro Nükleer Reaktör Üretildi - Elektrikli Bisikletlerin 90 Saniyede Şarj Olmasını Sağlayan Lityum Pil Geliştirildi - Dünyanın En Büyük Karbondioksit Toplama Tesisi İzlanda'da Açıldı - Yeni Geliştirilen Alkali Metal-Klorür Pilin Şarjı 6 Kat Daha Uzun Gidiyor - Hareket Enerjisini Elektrik Enerjisine Dönüştüren Sıvı Metal Cihaz İcat Edildi - Giyilebilir Esnek Batarya, Terden Güç Üretiyor - Çimentodan Yapılan Pil Sayesinde Binalar Kendi Elektriğini Üretebilir - Işığın %98,1'ini Yansıtabilen Dünyanın En Beyaz Boyası Üretildi - Atık Lastiklerden, Beton Dayanımını Arttıran Grafen Üretildi - Yeni Polimer Sayesinde Lityum-İyon Piller 10 Kat Daha Hızlı Şarj Olacak - Artık Saçlardan Yapılan Karbon Nanodotlar Perovskit Güneş Pillerinin Verimini Arttırdı - Su Dolu Triboelektrik Nanojeneratörler Her Hareketten Elektrik Üretebiliyor - Türkiye'nin Yıllık Enerji üretimi ve İhtiyacı Nedir? - Mantarla Yumuşatılan Ahşap Zeminlerden Elektrik Elde Edilebiliyor - Mikroküre Anotlu Lityum Piller Sayesinde Elektrikli Araçların Menzili 3 Katına Çıkabilir - Hidrojen Güç Macunu, 10 Kat Daha Fazla Hidrojen Depolayarak Menzili Arttırabilir - Seragazı Emisyonunu Düşürmek İçin Metaller Yakıt Olarak Kullanılabilir Mi? - Japon Bilim İnsanları Plastikleri, Yakıt ve Muma Dönüştüren Katalizör Keşfetti - Süper Emici Film Sayesinde, Terle Çalışan Giyilebilir Elektronikler Yapılabilir - KSTAR Füzyon Reaktörü, 20 Saniye Boyunca 100 Milyon Derecelik Plazma Üreterek Rekor Kırdı - Lityum Pillerin Geri Dönüşümünde Çığır Açıcı Bir Buluş Yapıldı - Yeni Çevreci Malzemeler Ortam Işığından Elektrik Elde Edebilecek - Süper Beyaz Boya Sayesinde Binalar Güneş Altında Bile Soğutulabilecek - Isındığında Kararak, Elektrik Üretebilen Akıllı Pencere Geliştirildi - 3 Boyutlu Yazıcıyla Sıkıştırılabilir Batarya Üretildi - Fizikçiler Grafenden, Limitsiz ve Temiz Güç Üreten Devre Üretti - Bilim İnsanları Kağıttan Elektronik Klavye Yapabilen Mürekkep Geliştirdi - Biyo-morfik Piller Sayesinde Robotlar 72 Kata Kadar Daha Fazla Enerji Depolayabilecek - PET Su Şişeleri İleri Dönüşümle Süper Kondansatöre Dönüştürüldü - Akıllı Tuğlalar Sayesinde Duvarlar Elektrik Depolayabilecek - Güneş Enerjisiyle Su Arıtabilen Süper-Emici Alüminyum Panel Geliştirildi - Güneş Enerjisinden %85 Verimle Elektrik ve Isı Üreten Konvertör Geliştirildi - Kağıt İnceliğindeki Galyum Oksit Transistörler 8000 Volta Kadar Dayanabiliyor - Hem Işık,Hem de Gölgeden Elektrik Üreten Jeneratör İcat Edildi - Gizli X-37 Uzay Uçağıyla Dünya'ya Güneş Enerjisi Işınlama Deneyi Yapıldı - ESA, Ay'ın Karanlık Bölgelerini Araştırmak İçin Lazer Işınından Güç Alan Gezgin Tasarladı - Elektrikle Şekil Değiştirebilen Karbon-Fiber Kompozit Üretildi - GoSun Taşınabilir Su Arıtma Cihazıyla Bulaşık Yıkayabilir,Duş Alabilirsiniz - Yapay Yaprak Cihazı Sayesinde Güneş Enerjisiyle Sudan Hidrojen Üretildi - Giyilebilir Esnek Elektronikler İçin, Uzayabilen Süper Kondansatörler Üretildi - Perovskit Güneş Pilleri Sayesinde Pencerelerden Yüksek Verimle Elektrik Üretilebilir - Mantar DNA'sı Verilen Bitkiler Sürekli Işık Üretebiliyor - Elektrikli Arabalar Gerçekten Daha Az Karbon Emisyonu Üretiyor - Telefonları Sadece Wi-Fi Sinyalleriyle Şarj Edebilecek Teknoloji Geliyor - Silisyum Anotlu Lityum-İyon Batarya, 5 Dakikada 400 km Menzil Sağlıyor - Samsung Menzili Arttıracak Katı Hal Lityum Pili Geliştirdi - Vücuttaki Medikal İmplantları Ultrasonla Şarj Edebilecek Teknoloji Geliştirildi - Pas ve Işık Sayesinde, Hidrojen Eldesinde 25 Kat Verim Sağlandı - Katı Hal Lityum Pilleri Sayesinde Şarj Ömrü 3 Katına Çıkacak - Yeni Geliştirilen Teknolojiyle 1 Damla Yağmurdan 140 Volt Elde Etmek Mümkün - Havadan Su Elde Etmede, Rekor Kıran Materyal Geliştirildi - Eski Lastikleri Geri Dönüştürmek İçin Etkili Bir Yöntem Bulundu - Telefonların Şarjını 5 Güne Çıkaracak Lityum-Sülfür Pil Geliştirildi - Mikroçip Büyüklüğünde Parçacık Hızlandırıcı Yapıldı - IBM'in Yeni Geliştirdiği Lityum-İyon Pil Ağır Metaller Yerine, Deniz Suyu Materyalleri Kullanıyor - Geleceğin Enerji Depolama Aracı Grafen Aerojel Süper Kondansatör Olabilir - Enerji Santrallerinden ve Havadan Karbondioksit Adsorbe Edebilen Batarya Geliştirildi - Yeni Geliştirilen Alüminyum Batarya Daha Çevreci Bir Seçenek Sunuyor - Ağaçlardan 400 Kat Daha Fazla Karbondioksit Emen Biyo-reaktör Yapıldı - Gece Soğuğundan Elektrik Üretebilen Jeneratör Yapıldı - Yeni Cihazla Çölde Bile Havadan Su Elde Edebilirsiniz - Sumitomo Lastiklerdeki Sürtünmeden Elektrik Üreten Cihaz Tasarladı - Yürürken Elektrik Üreten Sırt Çantası Yapıldı - Toyota, Giderken Güneş Enerjisiyle Şarj Edilebilen Prius'u Deniyor - Isı ve Aktif Karbonla Plastikler Jet Yakıtına Dönüştürülebiliyor - Caltech Karbondioksiti Oksijene Çeviren Bir Reaktör Geliştirdi - Güneş Pillerinde Yeni Malzemeyle Verim Rekoru Kırıldı - Yapay Fotosentezle Karbondioksitten Sıvı Yakıt Elde Edildi - Geleceğin Yakıtı Metanı Metanole Çeviren Bakteride Olabilir - 20 saniyede Dolan Karbon Nanotüp Ultra Kondansatörler Seri Üretime Giriyor - Bilim İnsanları Geceleri Gökyüzünden Fotodiyotla Elektrik Elde Etmeyi Başardı - Kardan Elektrik Elde Edebilen Cihaz Geliştirildi - Fotosentezle Kendi Enerjisini Üreten Yapay Hücre Yapıldı - Yapay Yaprak Gerçek Yaprak Gibi Fotosentez Yapıyor - Isıdan Elektrik Üreten Kağıt Yapıldı - Wi-Fi Sinyallerini Elektriğe Dönüştürebilen Esneyebilen Cihaz Üretildi - Elektrik Üreten Bakterileri Ayırmak İçin Yeni Teknik Geliştirildi - Tesla'nın Harika Buluşu Kablosuz Şarj Nasıl Çalışır ? - Pire Kadar Güneş Pilleri İle Cep Telefonu Şarj Edildi - Florür Anyon Pilleriyle Şarjınız Haftalarca Gidebilir - MIT Mühendisleri İyon Sürücüsüyle Çalışan İlk Uçağı Yaptı - Yakın Kızılötesinde Çalışan Güneş Pilleri İçin Nanoboya Kullanıldı - Uzay Araçlarını Işık Hızına Yaklaştırmak İçin Nanofotonik Malzeme Geliştirildi - Atık Isıdan Elektrik Üretmenin Yeni Bir Yolu Bulundu - Füzyon Deneyinde Güneşin Çekirdek Sıcaklığına Ulaşıldı - Yenilenebilir Enerji Pahalı Mı? - EnerSTOCK Kongresi 25-28 Nisan 2018 - Hidrojen Depolama Engelini Formik Asit Kaldıracak - Nano Teller Lazerle Isıtılarak Mikro Füzyon Oluşturuldu - Çevreci Proton Bataryaları Lityum Pillerin Yerine Geçecek - Katı Hal Pili Kesilse de Patlamıyor ve Çalışıyor - Bilim İnsanları Sıcaklık Değişiminden Elektrik Üreten Cihaz Geliştirdi - Kuantum Tünelleme ile Dünya'nın Isısından Elektrik Elde Edildi - Toryum Reaktörlerinde Plütonyum Bertaraf Edilebilir Mi? - Tesla Mega Bataryası Elektrik Kesintisinde Anında Devreye Girdi - Siyano Bakterilerden Kağıt Güneş Pili Yapıldı - Bilim İnsanları Ateş Böceği Enzimiyle Bitkilere Işık Özelliği Kazandırdı - Kendi Elektriğini Üreten Solar Seralar Tasarrufu Arttıracak - Toshiba'nın Yeni Hızlı Şarj Pili Elektrikli Araçlarda Menzili 3 Katına Çıkaracak - Deniz Suyundan Hidrojen Elde Eden Katalizör Geliştirildi - Çin Fiziğe Aykırı Elektromanyetik Sürücüsünü Ürettiğini İddia Ediyor - Sudaki Hidrojen ve Oksijeni Ayırabilen İkiyüzlü Katalizör Geliştirildi - Dünyanın En Büyük Redoks Bataryası Tuz Mağaralarına Kuruluyor - Radyo Sinyallerinden Enerji Sağlayan İlk Pilsiz Cep Telefonu Yapıldı - Bilim İnsanları İlk Işıkla Yürüyen Polimeri Üretti - Güneş Panelli Panjur Elektrik Üretiyor - Havayı Temizlerken,Hidrojen Üreten Jeneratör Yapıldı - Atık Cam Şişelerden Yapılan Pillerin Şarjı Daha Uzun Gidiyor - Bilim İnsanları Yapay Fotosentezle Havayı Temizlemenin Yolunu Buldu - Mühendisler Bilgisayarlara Isıdan Elektrik Üreten Diyot Üretti - Yeni Jel Kaplama Sayesinde Lityum Sülfür Pillerin Ömrü Artacak - Geleceğin Bilgisayarları Sıvı Yakıtla Çalışabilir - 2017 Bursa Bilim Şenliği'nde Konsept Enerji Verimliliği Oldu - Isınan Yüzeylerden Elektrik Üreten Boya Yapıldı - Deniz Suyundan Yapılan Piller Lityuma Bağımlılığı Törpüleyebilir Mi ? - Karbondioksitten Sıvı Yakıt Elde Eden Kompakt Reaktör Test Ediliyor - Nükleer Atıklar Elmas Pillere Dönüştürülecek - Esnek Süper Kondansatörler Sayesinde Telefonlar Saniyede Şarj Olacak - Geleceğe Dönüş Filminden İlham Aldı; Güneşten Elektrik Elde Eden Kumaş Yaptı - Kaybolan Enerjiyi Geri Kazanacak Amortisör Üretildi - Daha İyi Şarjlı Piller Yapmanın Anahtarı Kan Hemoglobininde Yatıyor - Kompanzasyon Nedir ? - Sudan Hidrojen Elde Etmek İçin Daha Ucuz ve Verimli Katalizör Geliştirildi - Elektrikli ve Hibrit Arabalar İçin İdeal Nanokompozit Polimer Pil Geliştirildi - Geleceğin Sindirilebilir Medikal Cihazları İçin, Yenilebilir Pil Üretildi - Bu Siyah Dikdörtgen Güneş Enerjisiyle Sudaki Bakterileri Öldürüyor - Karbondioksitten Elektrik Üreten Düzenek Yapıldı - Yapay Yaprak : Bilim İnsanları Karbondioksiti Yakıta Çevirdi - Okyanusların Tabanında Yüksek Miktarda Serbest Hidrojen Bulunabilir - Piller Nasıl Çalışır ve Çeşitleri Nelerdir ? - Kirli Sudan Güç Alan Origami Ninja Yıldızı Pil Yapıldı - Yapay Enzimle Laboratuvar Ortamında Hidrojen Üretildi - Hızlı Şarj Nasıl Gerçekleşir ? - Güneş Enerjisinden Elektrik Elde Etmede Yeni Dünya Rekoru Kırıldı - Elektrik Üreten Kaldırım Taşları Akıllanıyor - Toyota Pillerde Devrim İçin Lityum Yerine Magnezyum Kullanacak - Yüzbinlerce Kez Şarj Edilebilen Pil Keşfedildi - Bakterilerden Güç Elde Edebilen Pil Prototipi Yapıldı - Ekmek Küfü Daha İyi Şarjlı Pillerin Yapılmasında Kullanılabilir - Pet Şişe Yiyen Bakteri Keşfedildi - Güneş Enerjisinden %100 Verimle Sudan Hidrojen Elde Edilebilir - Polenlerden Elde Anot Lityum Pillerde Yüksek Verim Sağladı - Wendelstein 7-x Füzyon Reaktörü'nde İlk Hidrojen Plazması Üretildi - Türkiye'de Çöpten Elektrik Eldesi Artıyor - Hidrojen Yakıt Hücreleri Sayesinde Drone Uçuş Süreleri Artıyor - Metal Tozları Temiz Yakıt Olarak Kullanılabilir Mi ? - Nano Germanyum Petek Yapısı ile Esnek Güneş Pilleri Geliştirilebilir - Sodyum İyon Piller Geliyor - Nanoselülozik Kağıt Pil Enerji Problemini Çözebilir - Demir Pirit NanoParçacıklar Pil Performansını Arttıracak - Serbest Alan Optik Sistemler Ne İşe Yarar ? - Bilim İnsanları En Siyah Maddeyi Yaratmayı Başardı - Alman Kimyagerlerden İnovatif ve Zararsız Redoks-Akım Pili Çözümü - Hacettepe Teknokent Türk Yapımı Elektrikli Spor Otomobil EVT S1'i Tanıttı - Güneş Pillerine Güneş Takip Motoru Takılması - Geleceğin Batarya Çözümü Lityum-Hava Pilleri - Devrimsel Gelişme : Işığı Elektriğe Dönüştüren Doğrultucu Anten Üretildi - Küçük Füzyon Reaktörleri Yeni Temiz Enerji Kaynağı Olacak - Kuantum Enerji Taşınımı Güneş Işığı Çevrim Verimini Arttırabilir - Güneşi İzleyen Kirigami Güneş Pili Üretildi - Güneş Enerjisiyle Verimli Bir Şekilde Sudan Hidrojen Elde Edilebilir - Araştırmaya Göre Perovskit Güneş Pilleri Enerji Maliyetlerini 3 Ayda Telafi Edecek - StoreDot Kuantum Dot Pillerle Arabalar 5 Dakikada Şarj Olacak - MIT ARC Füzyon Reaktörü Tasarımı Umut Vadediyor - The Immortus Güneş Enerjili Araba Güneşli Havalarda Sınırsız Yol Gidebilecek - Yeni Dikey Kalkabilen Otonom Uçan Araba Konsepti Terrafugia TF-X - Yüksek Verimli Ledler İçin Devrimsel Gelişme Perovskit-Kuantum Dot Hibrit Kristali - Farklı Konumlardaki Cihazları Aynı Anda Kablosuz Şarj Eden Teknoloji Geliştirildi - Hollanda'da Güneş Enerjisiyle Çalışan Aile Arabası Yapıldı - Geleceğin Elektronikleri İçin Esnek ve Şeffaf Güneş Pilleri - Biyoteknoloji-Kimya İşbirliği Yenilenebilir Propan Gazı - Türkiye Temiz ve Güvenli Nükleer Enerji Toryum Yerine Neden Uranyumlu Tesis Kurmaya Çalışıyor ? - Goodyear' dan Elektrik Üreten Lastik Konsepti - Titanyum Dioksit ve Boya Esaslı Güneş Pilleri - Solar Impulse 2 Dünya Turunun İlk Ayağına Başladı - Devrimsel Gelişme Sayesinde Mars Kolonileri Karbon Dioksitten Enerji Elde Edebilir - Dutch Windwheel'den Son Teknoloji Pervanesiz Rüzgar Türbini - Elektrikli Arabalar Hava Kirliliğinin Neden Olduğu Ölümleri Engelleyebilir - Blu-Ray Diskler Sayesinde Güneş Pillerinin Performansı Geliştirilebilir - Posta Pulu Büyüklüğünde Nano Gözenekli Pil Yapıldı - F-16 Üreticisi Lockheed Martin Küçük Füzyon Reaktörü Üzerinde Çalışıyor - Yeni Nesil Nanotüp Pil 2 Dakikada % 70 Doluyor - Sonunda Batarya ve Güneş Hücresi Tek Bir Sistemde Birleştirildi - Fazla Üretilen Güneş ve Rüzgar Enerjisini Depolamak İçin Tüm-Sıvı Pil - Atık Lastiklerden Elde Edilen Karbon Lityum İyon Pillerinin Anotunda Kullanılabilir - Bilim İnsanları Düşük Güçle Hidrojen Üretebilecek Ucuz Katalizörü Buldu - Güneşi Engellemeyen Şeffaf Güneş Pili Üretildi - Dünya'nın İlk Gelgit Lagünü Sayesinde 155,000 Eve Elektrik Sağlanacak - Sigara İzmaritlerinden Süper Kondansatör Üretilerek, Enerji Depolama Sağlandı - Güneşten Yüksek Verimle Buhar Üreten Grafit Düzenek Yapıldı - Kimyagerler Hidrojen Yakıtı İçin Yeni Nanotüp Katalizör Teknolojisi Geliştirildi - Deniz Kumundan Üç Kat Daha Uzun Ömürlü Lityum İyon Pil Yapıldı - Alüminyum-Hava Pilli Araba 1600 km Menzile Sahip Olacak - Yeni Nesil Güneş Pilleri İçin Tek Adımda Üretim Yöntemi Bulundu - Süper Kondansatör Malzemeler Sayesinde Bataryalar ve Güç Kabloları Tarih Olacak - Yeni Bir Enerji Kaynağı Olarak Dünya' dan Uzaya Yayılan Kızılötesi Radyasyon - Robot Çim Biçme Makinesi Enerji Kaynağı Olarak Çimleri Kullanacak - Yenilenebilir Enerji Kaynağı Olarak Nemden Elektrik Üreten Sporlar - Gelecekte Mikro Yeldeğirmenleri Sayesinde Telefonunuzun Şarjı Bitmeyecek - Organik Mega Akım Pili Yenilenebilir Enerjide Devrim Yaratacak - Ford Focus C-MAX Solar Energi Güneş Enerjili Hibrit Araba - Havayı Temizleyen Bisiklet Red Dot Tasarım Ödülü Aldı - Bilim Adamları İdrarla Çalışan Yapay Kalbe Sahip Robotlar Üzerinde Çalışıyor - Metamateryallerden Elde Edilen Alet Mikrodalgalardan Elektrik Elde Ediyor - Volvo Elektrikli Arabalarda Nano Bataryalı Karbon Fiber Kaporta Kullanacak - Güneş Enerjisi ve Kanalizasyon Sularından Hidrojen Elde Eden Yakıt Hücresi Üretildi - Bilim İnsanları Metabolizması Değiştirilmiş E.Koli'den Benzin Üretmeyi Başardı - GÜNEŞ ENERJİLİ SCOOTER SAYESİNDE ŞARJA GEREK YOK - IBM SÜPER BİLGİSAYARLARDAKİ SOĞUTMA SİSTEMLERİYLE GÜNEŞ ENERJİSİNDEN % 80 VERİM ELDE EDECEK - BAKTERİLERDEN ELEKTRİK ÜRETMEDE BİR DEVRİM GERÇEKLEŞTİRİLDİ - LOS ANGELES' TA GREEN DOT LİSESİ GÜNEŞ ENERJİSİNDEN YARARLANIYOR - X-RAY LAZER İLE FOTOSENTEZ REAKSİYONU GÖZLENEBİLDİ - PAS BAKTERİSİ MARİPROFUNDUS ELEKTRİKTEN BİYOYAKIT ÜRETEBİLİYOR - PEUGEOT-CİTROEN 2016 DA HAVAYLA ÇALIŞAN HİBRİT ARABA ÜRETECEK - Hub 01 Öğrenci Evi Her Öğrencinin Hayallerini Süsleyecek - Su Buharından Elektrik Üreten Polimer Film Yapıldı - BioLite CampStove MİNİ SOBAYI YAKARAK TELEFONUNUZU ŞARJ EDEBİLİRSİNİZ - YAŞAYAN BİTKİLERDEN ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİLDİ - ARTIK SU VE PASTAN GÜNEŞ ENERJİSİYLE HİDROJEN ELDE EDİLEBİLECEK - ECOBOT III ROBOTU Yapay Midesiyle Sindirim Yaparak Enerji Üretiyor - GELECEKTE ARABALAR SIVI AZOTLA MI ÇALIŞACAK ? - OTOBANLARDAKİ RÜZGAR ENERJİSİ KULLANILABİLİR - Luminaid Güneş Enerjili İlk Yardım Işığı - Yapay Fotosentezde Dönüm Noktası: Hızlı Moleküler Katalizör - Artık Pencereleriniz Elektrik Üretebilecek - Category: Arkeoloji - Mısır'da Sakkara Bölgesinde 100'den Fazla Mumya ve Heykel Keşfedildi - 400 Yıl Önce Keşfedilen Portre Mumyalarının İçi, Bilgisayarlı Tomografiyle Aydınlatıldı - Vezüv Yanardağı Kurbanı'nın, Beyin Hücrelerinin Cama Dönüştüğü Bulundu - Suriye'de Ebu Hueyra'da Bulunan Cam Parçaları, Kuyruklu Yıldız Çarpmasına İşaret Ediyor - Yeniden Canlandırılan Mamut Genlerinde Hatalar Ortaya Çıktı - Ürdün'de Bulunan Taş, Dünya'nın En Eski Satranç Taşı Olabilir - NASA Mars'ın Sesini Kaydetti - Hititlerin 3200 Yıllık Yazılıkaya Tapınağının Sırrı Çözüldü - 2018'in En Tuhaf Bilim Haberleri - Mısır Keops Piramiti'nde Gizli Oda Keşfedildi - Göbeklitepe 12,800 Yıl Önce Dünya'ya Çarpan Kuyruklu Yıldızı mı Gösteriyor ? - 2016'dan En Muhteşem 6 Bilimsel Keşif - Kral Tutankhamun'un Hançerinin Göktaşından Yapıldığı Bulundu - İnsan Türünün Aile Ağacına Yeni Bir Tür Eklendi : Homo Naledi - Mardin'de 5000 Yıllık Mezar Bulundu - BT Taraması Buda Heykelinin İçinde Mumya Olduğunu Açığa Çıkardı - Bilim İnsanları 2 Milyar Yıldır Evrim Geçirmemiş Mikroorganizma Keşfettiler - Palindromik Yazılara Sahip Muska Bulundu - Türkiye'de 1,2 Milyon Yıllık En Eski Taş Alet Keşfedildi - Dinozorları Yok Eden Asteroit Nerdeyse Memelilerin Neslini Tüketiyordu - İnsanoğlunun En Eski Sanat Eseri 540,000 Yıllık Deniz Kabuğundaki Oymalar Olabilir - 2200 Yıllık Gizemli Antikitera Saatini Kimler Yapmış Olabilir - Eski Mısır El Yazmaları Sonunda Çözüldü - En Eski Kanser 3200 Yıllık - Çindeki Bölgede Bulunan Dinozorlar Pompeiideki Gibi Taşlaşmıştı - 300.000 Yıl Önce Ocakta Yemek Pişiriliyordu - 1000 Yıl Öncesinde Kafatası Ameliyatı Yaptılar - Kediler 5300 Yıl Önce Çinli Çiftçiler Tarafından Evcilleştirilmiş Olabilir - Gaziantep Dülük Baba Tepesinde 600'den Fazla Mühür ve Muska Bulundu - ESKİ DİLLERİ ÖĞRENMEK İÇİN ZAMAN MAKİNESİNE ARTIK GEREK YOK - 16 MİLYON YILLIK MAYIS SİNEĞİ VE OTOSTOPÇU YAY KUYRUK BÖCEĞİ - YENİ BİR DİNOZOR TÜRÜ BULUNDU - Sabuntaşından Gözleri Var - Category: Astronomi - NASA Dünya'yı Vuracak Bir Güneş Fırtınasını 30 Dakika Önceden Tahmin Edebileceğini Öne Sürüyor - Sürekli Yeniden Başlatılan Bir Evren Simülasyonunda Mı Yaşıyoruz ? - Yeni Araştırma Evrenin Yaşını İki Katına Çıkarıyor - Araştırmaya Göre, Betelgeuse Yıldızı Patlamaya Hazırlanıyor - NASA 10 Katrilyon Dolar Değerindeki Psyche Asteroit Görevine Onay Verdi - Airbus'ın Yeni Uzay Habitatı Bilim Kurgu Filminden Fırlamış Gibi Görünüyor - Bilim İnsanları Ryugu Asteroidi'nde RNA'nın Yapıtaşlarına Rastladı - Avrupa Güney Gözlemevi Dev Yıldızın Hayaletini Görüntüledi - Bir Dış Gezegenin Atmosferindeki En Ağır Element Tespit Edildi - NASA,DART Uzay Aracıyla Asteroide Çarparak Görevini Tamamladı - Samanyolu'nun Merkezindeki Karadeliğin Yörüngesinde Dönen Sıcak Gaz Kabarcığı Bulundu - ESO Teleskopu İki Galaksinin Birleşmesiyle Oluşan Dev Galaksiyi Görüntüledi - Japon Bilim İnsanları,Ryugu Asteroiti'nde Yaşamın Kaynağı Aminoasitlere Rastladı - Samanyolu'nun Merkezindeki Dev Kara Delik İlk Kez Görüntülendi - 16 Pysche Asteroidindeki Madenler Dünyadaki Herkesi Zengin Edebilir - ESO Yeni Bir Yıldız Patlaması Türü Olan Mikronovaları Keşfetti - ESO VLT En Büyük İkili Yıldız Sisteminin Etrafındaki Gezegeni Görüntüledi - VLT Teleskopuyla En Yakın Süper Kütleli Karadelik Çifti Ortaya Çıkarıldı - Samanyolu Galaksimizin Hemen Dışında Gizlenen Bir Karadelik Bulundu - Curiosity Gezgini Yapılan Yeni Deneyde Organik Moleküller Keşfetti - Evrendeki Tüm Maddeye İlişkin Bilginin Miktarı Ölçüldü - Karanlık Madde Dedektörü Yanlışlıkla Karanlık Enerjiyi Tespit Etmiş Olabilir - ESO Köpek Kemiği Asteroidini Görüntülemeyi Başardı - İlk Kez Bir Dış Gezegenin Atmosferinde İzotop Tespit Edildi - ESO Teleskopları Galaktik Havai Fişeklerin Yeni Özelliklerini Ortaya Çıkardı - Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali 2021 Kayıtları Başladı! - Betelgeuse Yıldızının Parlaklığındaki Azalışın Gizemi Çözüldü - Yeni Karanlık Madde Haritası Galaksiler Arasındaki Gizli Köprüleri Gösteriyor - Güneş Sistemi ve Ötesindeki Kuyruklu Yıldızların Atmosferinde Beklenmeyen Ağır Metaller Bulundu - İlk Yıldızlararası 2l/Borisov Kuyruklu Yıldız En İlkel Kuyruklu Yıldız Olabilir - Bilim İnsanları Enceladus'ta, Dünya'dakine Benzer Okyanus Akıntıları Olabileceğini Buldu - 2019'da İlk Kez Görüntülenen Karadeliğin, Yeni Bir Görüntüsü Ortaya Çıktı - Jüpiter'in Stratosferindeki Rüzgarların Hızı İlk Kez Ölçüldü - 2021'in En Büyük Asteroidi, 21 Mart'ta Dünya'ya Yakın Geçiş Yapacak - Bilim İnsanları, Güçlü Radyo Jetlere Sahip En Uzak Kuasarı Keşfetti - Bilim İnsanları, Atmosferdeki Oksijenimizin Ne Zaman Tükeneceğini Hesapladı - Yeni Teoriye Göre, Süper Kütleli Kara Delikler Karanlık Maddeden Oluşabilir - Bu Fotoğrafta Gördüğünüz Noktalar Yıldız Değil, Kara Delikler - NASA Perseverance Gezgini, Jezero Krateri'ne Başarıyla indi - Ay'ın Yüzeyindeki Suyun Dünya'nın Manyetosferinden Gelmiş Olabileceğine Dair İlk Kanıt Bulundu - ESO,Gezegen Oluşum Teorilerini Zorlayan 6 Gezegenli Sistem Keşfetti - Gerçek Bilim Sunar: 2020'nin En Tuhaf ve İlginç Bilim Haberleri - Astronomlar İlk Kez Bir Dış Gezegenden Gelen Radyo Sinyalini Tespit Etti - Hayabusa 2'nin Gönderdiği Ryugu Numunesi Dünya'ya Başarıyla Ulaştı - Japon Hayabusa 2, Değerli Bir Asteroit Kargosuyla Geri Dönüyor - Apophis Asteroiti'nin 2068'de Dünya'ya Çarpma Olasılığı, Düşünüldüğünden Daha Yüksek Çıktı - NASA 10 Bin Katrilyon Dolarlık, Nadir Metal Asteroide İnmeyi Planlıyor - Yeni ESO VLT Görüntüsü : Yıldızlar ve Kafatasları - NASA Ay'ın Sadece Karanlık Bölgeleri Değil, Güneşli Yerlerinde de Su Olduğunu Doğruladı - NASA 26 Ekim Pazartesi, Ay Hakkında Heyecan Verici Bir Keşif Açıklayacak - OSIRIS-REx Uzay Aracı Bennu Asteroiti'nden Numune Aldı ve Dönüşe Geçti - Evrende Dünya'dan Daha Yaşanabilir Gezegenler Olabilir - ESO'nun VLT Teleskobuyla Süper Kütleli Kara Delik Ağına Takılan 6 Galaksi Ortaya Çıkarıldı - Güneş Sisteminde, Dünya Dışı Yaşama Ev Sahipliği Yapabilecek 4 Farklı Dünya - Venüs'ün Bulutlarında Hayat Belirtisi Fosfin Molekülü Bulundu - Yeni Simülasyon Tahmin Etti: Karanlık Maddeyi Görebilseydik Nasıl Olurdu? - Yapılan Yeni Gözlemler, Gezegen-Oluşum Diskinin Üç Merkezi Yıldız Tarafından Yok Edilişini Gösteriyor - 9. Gezegen İlkel Bir Karadelik Olabilir Mi? - Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali Bu Yıl Online Yapılacak - NASA'nın Mars Perseverance Gezgini'nin İneceği Krater, Salda Gölü'ne Benziyor - Güneş Benzeri Bir Yıldızın Etrafındaki Çoklu Gezegen Sistemi, İlk Kez VLT ile Görüntülendi - Plüton'un Buzlu Kabuğunun Altında Sıvı Bir Okyanus Bulunabilir - Yeni Tahminlere Göre Samanyolu'nda 6 Milyar Dünya-Benzeri Gezegen Olabilir - Uzayda,157 Günde Bir Tekrarlayan Hızlı Radyo Patlaması Keşfedildi - Yeni Araştırmaya Göre, Dünya Dışı Yaşam İçin Oksijen Şart Değil, Hidrojen Yeterli - NASA'nın OSIRIS-REx Uzay Aracı, Bennu Asteroiti'ne Yaklaşma Provası Yaptı - Yıldızlararası Uzaydan Gelen, 19 Yeni Asteroit Daha Bulundu - Yıldızlararası Uzaydan Gelen 2I/Borisov'un Kimyasal İçeriği Farklı Çıktı - Dev Asteroit 1998 OR2 29 Nisan'da Dünya'nın Yakınlarından Geçti - Einstein Yine Haklı Çıktı, Karadelik Etrafındaki Yıldızların Hareketini Doğru Tahmin Etti - BepiColombo Dünya'nın Kütleçekimini Kullanarak, Zorlu Merkür Yolculuğuna Başladı - ESO'nun Keşfettiği Ötegezegende, Gökten Su Yerine Demir Yağıyor - Mars'da Bulunan Organik Moleküller Eskiden Yaşam Olduğunun Kanıtı Olabilir - Yeni Keşfedilen Dış Gezegenin Atmosferinde Su Buharı Tespit Edildi - Evrende Bugüne Kadar Gerçekleşmiş En Büyük Patlama Keşfedildi - İlk Kez Başka Bir Galakside 'Oksijen Molekülü' Tespit Edildi - ALMA Teleskopu Yıldızların Muhteşem Savaşını Görüntüledi - CERN LHCb'de Yeni Baryon Parçacığı Gözlendi - 2200'e Kadar Dünya'ya Çarpma Olasılığı En Yüksek Gök Cisimlerinin Listesi - TESS ,Samanyolu'nun Eskiden Başka Bir Galaksiyle Çarpıştığını Buldu - TESS Uzay Teleskopu Dünya Boyutunda, Yaşanabilir İlk Ötegezegeni Buldu - TESS İlk Dünya Büyüklüğündeki Dış Gezegeni Keşfetti - Samanyolu'nun Merkezini Görüntüleyen VLT Teleskopu Yıldız Oluşumlarının Fırtınalı Geçmişini Ortaya Çıkardı - 3. Asteroit Madenciliği ve Çalıştayı 16 Aralık'ta - 4,6 Milyar Yıllık Meteorda Buz Fosilleri Bulundu - Japon Hayabusa 2, Asteroit Numuneleriyle Dünya'ya Dönüyor - Yeni Ölçümler Evrenin Genişleme Hızının Arttığını Gösteriyor - Güneş Sistemi'ndeki En Küçük Cüce Gezegen Hygiea Oldu - Nötron Yıldızı Çarpışmasıyla İlk Kez Ağır Metal Oluşumu Gözlendi - İkinci Yıldızlararası Cisim,'Oumuamua'yı Daha Da Tuhaf Kıldı - Astronomlar Satürn'ün 20 Yeni Ayını Keşfetti - Satürn'ün Uydusu Enceladus'ta Organik Moleküller Tespit Edildi - NASA ve ESA, Asteroite Uzay Aracıyla Çarparak, Yörüngesini Değiştirecek - Samanyolu'nun Merkezindeki Kara Delik Birden Aydınlandı ! Nedeni Henüz Bilinmiyor - Yaşanabilir Bölgede Bulunan Dış Gezegende Su Bulundu - Renk Değiştiren Çift Kuyruklu Yıldız Görüldü - Kütleçekim Dalgası, Bir Kara Deliğin Nötron Yıldızını Yuttuğunu Gösteriyor - LightSail 2 Güneş Yelkenlisi Yörüngede Hareket Etmeye Başladı - Astronomların Son Anda Tespit Ettiği Asteroit Dünya'yı Iskaladı - Hubble Uzay Teleskobu'yla Görüntülenen 10 Muhteşem Fotoğraf - Dünya'ya Çarpma Olasılığı Olan Asteroit Es Geçecek - Uzay Sondası Hayabusa 2 Ryugu'ya Mükemmel Bir İniş Gerçekleştirdi - Astronomlar İlk Kez Evren'in Diğer Ucundan Gelen Bir FRB Sinyalinin Konumunu Tespit Etti - Kara Delikler Galaksiler Arası Geçiş Portalları Olabilir mi? - Ay'ın En Büyük Kraterinin Derinliklerinde Tuhaf Bir Kütle Bulundu - Tehlikeli Olabilecek Asteroitlerin Erken Tespiti için VLT Teleskopu Kullanıldı - Curiosity Yeni Numunelerde Mars'ın Su Geçmişine İlişkin Kil Buldu - Bilim İnsanları Kara Deliğin Net Görüntüsünü Almak İçin Uzay Teleskopu Kullanacak - İlk Kez Uzayda Helyum Hidrit İyonu Tespit Edildi - Einstein'ın Rölativite Teorisi Kara Delik Görüntüsünü Nasıl Doğruluyor? - Event Horizon Teleskopu ile İlk Kara Delik Fotoğrafı Yayınlandı - Astronomlar Tüm Samanyolu'nun Kütlesini Ölçtü - Bilim İnsanları Dev Asteroitlere Uzay İstasyonu Kurmayı Amaçlıyor - Samanyolu'ndaki Karadeliğin Daha Net Görüntüsü Elde Edildi - Çin Chang'e Uzay Aracı Ayın Karanlık Yüzüne İnmeyi Başardı - Satürn'ün Halkaları Giderek Yok Olacak - Çoklu Evrenlerde Yaşam Olabilir mi? - Türkiye Uzay Ajansı Resmen Kuruldu - OSIRIS-Rex Bennu Asteroitinde Su Buldu - Evreni Kayıp %95'lik Kısmını Bu Teori Açıklayabilir - ESO VLT Teleskopu Yeni Bir Sistem Keşfetti, Kozmik Yılan - Bilinen En Parlak Galaksi Komşu 3 Galaksiye Yamyamlık Yapıyor - Samanyolu'nda Herşeyi Yavaşca İçine Çeken Bir Kara delik Var - Kepler Uzay Teleskopunun Yakıtının Bitmesiyle Görevi Sonlandı - Mars'da Donmuş Bir Yeraltı Gölü Tespit Edildi - ESO VLT Lazer Tomografi İle Daha Net Görüntüler Elde Etmeye Başladı - Bir Gezegenin Doğuşu İlk Kez Doğrudan Görüntülendi - Uzak Gezegenlerin Ayları Hayat Barındırabilir - Güneşimiz Öldüğünde Neye Dönüşecek? - Satürn'ün Ayı Enceladus'ta Hayat Olasılığı Artıyor - İlk Kez Samanyolu'nun Dışında Gezegen Keşfedildi - 2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı 15-16 Şubat'ta İzmir'de - 150 Yıldır Görülmedi : Süper Kanlı Mavi Ay 31 Ocak 2018 - Titan Dünya'ya Düşünüldüğünden Daha Fazla Benziyor - KIC 8462852 Uzaylı Medeniyeti Değil - Yapay Zeka Kepler Verisiyle 8 Gezegenli Güneş Sistemi Buldu - Yaşam İhtimali Olan Bir Gezegene Mesaj Yollandı - İlk Kez Güneş Sistemi'nin Dışından Gelen Bir Asteroit Gözlendi - ESO Teleskopları Kütleçekimsel Dalga Kaynağından Gelen İlk Işığı Gözledi - Astronomide Bir İlk : Nötron Yıldızlarının Çarpışması Gözlendi - Ay'ın Bir Zamanlar Atmosferi Olduğunu Biliyor Muydunuz? - Güneş Fırtınası Mars'taki Radyasyonu İki Katına Çıkarttı - Bu Gezegenin Atmosferi Titanyum Oksit Kokuyor - Güneş'te Son 12 Yılın En Büyük Patlaması Gerçekleşti - Türk Bilim İnsanları İlk Kez Gezegen Keşfetti - Titan'da Hücre Zarı Oluşturabilecek Kimyasal Bulundu - Yıldızlararası Yolculuk İçin Nano Uzay Gemisi Üretildi - Ayın İç Yapısında Su Olduğu Tespit Edildi - Yeni Doğan Yıldızların Etrafında Hayatın Temel Bileşenlerine Rastladı - İlk Kez Ölen Bir Yıldızın Kara Deliğe Dönüşümü Gözlendi - İlk Kez Kütleçekimsel Mercek Etkisi Altında Bir Süpernova Görüntülendi - Dünya Dışı Hayat Arayışında Bu Dış Gezegen En İyi Aday Olabilir - İşte Galaksileri Birbirine Bağlayan Karanlık Maddenin İlk Görüntüsü - Mars Ana Kampı'nın 2028'de İnsanlı Görevlerine Başlaması Planlanıyor - Dünya Benzeri Dış Gezegende Atmosfer Bulundu - Araba Büyüklüğünde Asteroit Dünya'yı Iskaladı - Evrenin Genişlemesi İçin Karanlık Enerjiye Gerek Olmayabilir - Süper-Kütleli Karadelik Rüzgarları İle Doğan Yıldızlar Keşfedildi - NASA Jumbo Jeti Uçan Bir Rasathaneye Çevirdi - Astronomi: Karanlık Madde Haritalandı - NASA Yeni Keşfettiği 7 Gezegende Sıvı Halde Su Bulunabileceğini Duyurdu - Holografik Evrene Dair Somut Kanıt Bulundu - Sonunda; Parlayan Yıldız Gaia16aye'yi En İyi Tübitak Görüntüledi - Son 68 Yılın En Yakın ve En Büyük Gözüken Ay'ı 14 Kasım'da - Yeni James Webb Uzay Teleskopu'nun İnşası Bitti - Yıldız Ölümünden Kara Delik Oluşumu İlk Kez Gözlendi - Samanyolu'nun Erken Dönemlerine Ait Fosil Bir Kalıntı Keşfedildi - Rusya'da Radyo Teleskopuna Takılan Sinyal Uzaylı Olabilir Mi ? - Bilim İnsanları Nerdeyse Tümü Karanlık Maddeden Oluşan Bir Galaksi Keşfettiler - Dünyaya En Yakın Yıldızın Etrafında Yaşanabilir Bir Gezegen Bulundu - Uzay Madenciliği Şirketi 2020'ye kadar Asteroitlerde Aramalara Başlıyor - NASA 2016'da Perseid Göktaşı Yağmurunda Artış Bekliyor - Üç Güneşe Sahip Gezegen Keşfedildi - NASA'nın Juno Uzay Aracı Dev Gezegen Jüpiter'in Yörüngesine Oturtuldu - İsveç'te Kalker Ocağında Bilinmeyen Eşsiz Bir Göktaşı Keşfedildi - Evren Önce Hesaplandığından Daha Hızlı Genişliyor - Rosetta'nın Kuyruklu Yıldızında Hayatın Temel Elementlerine Rastlandı - Cassini Satürn'ün Fırtına Gözüne Dair Yeni Görüntüler Aktardı - 9 Mayıs 2016 Tarihi Merkür Geçişi - Kepler'in Keşfettiği En Gizemli Yıldız KIC 8462852 Gerçek Bilim Video - Kepler Uzay Teleskopu Onarıldı ve K2 Görevi'ne Geri Döndü - Satürn'ün Etrafında Güneş Sistemi Dışından Parçacıklar Bulundu - NASA'nın Gezegen Avcısı Kepler Teleskopu Acil Durum Moduna Geçti - Sessizce Bekleyen 17 Milyar Güneş Kütlesinde Kara Delik - Astronomiye Yön Veren Bilim Kadını Caroline Herschel - Uzaydan Gelen Kırmızı Işığın Gizemi Çözüldü - Hubble İlk Kez Bir Süper-Dünya'nın Atmosferini Analiz Etti - Einstein Yine Haklı Çıktı ; Kütleçekim Dalgaları İlk Kez Doğrudan Ölçüldü - Prof. Feryal Özel ve Ekibi Kara Deliği Görüntülemeye Hazırlanıyor - Güneş Sistemi'nin Bir Ucunda 9. Gezegen Bulunmuş Olabilir - Samanyolu Galaksisindeki İkinci Büyük Kara Deliğin Sinyaline Ulaşıldı - Bir Kara Delik En Fazla Ne Kadar Büyüyebilir ? - En Yakın Yaşanabilir Gezegen Wolf 1061c Keşfedildi - Bu Gezegende Rüzgar 8600 km/s Hızla Esiyor - Mars'a Gidip Dönmek İçin Neumann İyon Motor Çözümü - Dünya 15 Günlüğüne Karanlığa Gömülecek Saçmalığı ! - NASA Dünya'ya Yakın Geçecek Beklenmedik Bir Asteroit Keşfetti - Kepler'in Tespit Ettiği Tuhaf Sinyal Uzaylı Spekülasyonuna Yol Açtı - Heino Falcke Kara Deliğin Fotoğrafını Çekecek - New Horizons Plüton'da Mavi Gökyüzü ve Buz Keşfetti - NASA Mars'da Sıvı Halde Su Bulunduğunu Onayladı - Nadir Süper Kanlı Ay Tutulması 27 Eylül Gecesi Gerçekleşti - Yörünge Teleskopları Samanyolu'nun Merkezindeki Kara Deliğin Aktivitesinde Artış Gözledi - Samanyolu'nun Tümünün Fotoğrafı Neden Yok - Enceladus'un Yüzeyinin Altında Küresel Okyanus Olduğu Onaylandı - Dünyanın En Büyük Kamerası İnşa Edilecek - Stephen Hawking Büyük Karadelik Problemini Çözmüş Olabilir Mi? - Astronomlar Evrendeki En Büyük Oluşumu Keşfetti - GAMA Araştırması Evrenin Yavaşca Öldüğünü Gösteriyor - Temmuz Sonunda Gözlenecek Mavi Ay Basit Bir Bilimsel Gök Olayı - Dünya Benzeri Yaşanabilir Fakat Daha Büyük Gezegen Bulundu - 90 Ton Platin Taşıyan Asteroit Geçti - İnsanlık İçin Büyük Gün: Plüton'a En Yakın Mesafeden Görüntü Alındı - New Horizons Onarıldı Plüton'a Doğru İlerliyor - Bilim İnsanları 67P Kuyruklu Yıldızı'ndan Uzaylı Mikroplar Olduğunu Belirtiyor - Dev Galaksi Messier 87 Büyümeye Devam Ediyor - Rosetta Sondası Philea Sonunda Uyandırıldı - Astronomlar En Yaşlı ve En Uzak Galaksiyi Keşfetti - Süpermasif Kara Deliğin Yakınında Yoğun Manyetik Alan Keşfedildi - Evren Hızla Gelişiyor Mu ? Belki De Değil - Araştırmacılar Yıldızların Sesini Keşfetmiş Olabilir Mi? - 2015 Güneş Tutulması Tüm Dünyada Gözlendi - Radar ve Green Bank Teleskopu Sayesinde Venüs Dünya'dan Gözlenebildi - Erken Evrende Canavar Kara Delik Keşfedildi - Karanlık Madde Süpermasif Kara Delik Büyümesine Işık Tutuyor - Mars'taki Gizemli Gaz Kütlesi Bilim İnsanlarının Kafasını Karıştırdı - Samanyolu'nun İç Kısımlarında Karanlık Madde Olduğuna Dair Kanıt Bulundu - Bilim İnsanları Galaksimizde Daha Fazla Gezegende Hayat Olabileceğini Tahmin Ediyor - Güneş Sisteminde Plüton Ötesinde İki Cüce Gezegen Daha Olabilir - Romanya'ya Meteor Düştü - Dawn Uzay Aracı Mart 2015'te Ceres'in Yörüngesine Girecek - Gerçekçi Galaksi Modelleriyle Evrenin Simülasyonu Yapıldı - Güneş'ten Yüksek Enerjili X Işınları Yayılıyor - Asteroit Kuşağındaki Cüce Gezegen Ceres'te Hayat Olabilir Mi ? - Europa'daki Gaz Çıkışına İlişkin İşaretler ve Cassini Verileri Arasında Anlaşılmazlıklar Sürüyor - Kuzey ve Güney Işıklarının Kaynağı Theta Aurora Gizemi Çözüldü - Kepler Yeni Bir Ötegezegen Keşfederek Çalıştığını İspatladı - Güneş Benzeri Yıldızın Etrafında Plüton Benzeri Objeler Tozu Dumana Katıyor - Araştırmacılar Karanlık Maddeden Gelen Muhtemel Bir Sinyal Tespit Ettiler - Rosetta 67P Kuyruklu Yıldızının İlk Renkli Fotoğrafını Çekti - Rusya Ural Bölgesi'nde Geceyi Aydınlatan Dev Patlama Meteor Mu? - Philae Sondası Son Saatlerinde Dünya'ya İnanılmaz Veriler Yolladı - 12 Kasım'da Rosetta'nın Philae Sondası Kuyruklu Yıldızda İneceği Bölgeyi Belirledi - Bundan 458 Milyon Yıl Önce Çifte Asteroit Dünya'ya Çarptı - NASA IRIS Uzay Aracı Güneşin Atmosferine İlişkin İnanılmaz Veriler Sağladı - Çok Acıkmış Bir Karadelik - Dünyadaki Su Güneşten Önce Vardı ve Yıldızlar Arası Uzaydan Geldi - En Küçük Cüce Galaksilerin Birinde Dev Süpermasif Karadelik Keşfedildi - Dünya'yı Asteroitlere Karşı Sinek Gözü Teleskop Koruyacak - Güneş'teki Büyük Patlama Dünya'ya Doğru İlerliyor - Güneş Sistemi'nin Dışında Sudan Oluşan Buz Bulutlarına Dair İlk Kanıt Bulundu - 2014 Ay Işığında Perseid Yağmurunu İzleyebilirsiniz - Büyük Patlama ve Evrenin Oluşumuna Kara Delik Mi Neden Oldu ? - ESA Rosetta Uzay Mekiği Kuyruklu Yıldızla Randevusuna Yetişti - Astronomlar Galaksilerin Kütlelerini ve Evrenin Genişlemesini Ölçtü - 2012 deki Süper Güneş Fırtınası Dünyayı Kıl Payı Sıyırdı - Rosetta Uzay Mekiği Sıradışı Kuyruklu Yıldıza Yaklaştı - Bilim Adamları Jüpiter Gibi Dev Gezegenlerin Derinliklerindeki Ortamı Oluşturdular - Evren Balon Şeklinde Mi? Çoklu Evren Teorisi Test Ediliyor - Cassini'nin 10. yıl Şerefine 10 Muhteşem Satürn Fotoğrafı - Dünya Kadar Sıcak, Potansiyel Yaşam Barındıran Gezegen Bulundu - Fizikçiler Işık Hızının Daha Yavaş Olduğunu Düşünüyor - Dünya Büyüklüğünde Elmas Beyaz Cüce Bulundu - Evrende Ne Kadar Kara Delik Olabilir ? - Küçük Asteroitler Kayadan İbaret Olmayabilir - Dünya'nın Mantosunun Altında Dev Bir Okyanus Bulundu - 55 Yıllık Ayın Karanlık Yüzü Gizemi Çözüldü - Astronomlardan Yeni Gezegen Tipi : Mega Dünya - Dünya'dan 155 Işık Yılı Uzakta Gaz Devi Gezegen Gözlendi - Gemini ve Keck 2 Teleskopları İlk Yaşanabilir Dünya Benzeri Gezegeni Onayladı - Kanlı Ay Tutulması Bitti - Cassini Uzay Mekiği Satürn'ün Yeni Ayının Doğumunu Gözlemlemiş Olabilir - Evrenin Genişleme Hızına İlişkin En Kesin Ölçüm Yapıldı - Satürn 'ün Ayı Enceladus'un Altında Dev Bir Okyanus Var - Astronomlar Samanyolu Galaksisine 360 Derecelik Bir Bakış Sağlayan GLIMPSE 360'ı Yarattı - Evrenin Genişlemesine Dair İlk Doğrudan Kanıt Bulundu - Merkür Düşünülenden Daha Küçük Çıktı - Dünya'nın Yakınından 2014 EC Asteroiti Geçti - NASA Kepler Görevinde 715 Yeni Gezegen Keşfetti - Güneş Sisteminin Dışındaki tau Boötes b Gezegeninde Su Bulundu - Mart Ayı'nda Güneş Sistemi'ndeki En Büyük Gezegen Jüpiter'i Gözlemleyebilirsiniz - Astronomlar Güneş Patlamalarının Süpernova gibi Davrandığını Keşfetti - Jüpiterin Uydusu Ganymede Buzlu Yüzeyinin Haritası Çıkarıldı - SkyMapper Evrenin En Yaşlı Yıldızını Keşfetti - Gerçekten Hawking Kara Delik Yoktur Dedi Mi? - Asteroit Kuşağındaki Cüce Gezegen Ceres'te Su Bulundu - İlk Kez Dönen Bir Yıldızın Yörüngesinde Kara Delik Keşfedildi - NASA NuSTAR'ın Çektiği İlginç Fotoğraf ' Tanrının Eli ' - Galaksimizin Çekiminden Kurtulabilen Yeni Hiperhızlı Yıldızlar Keşfedildi - En İyi 6 Yeraltı Bilim Laboratuvarı - Evrenin Çöküşü Büyük Çöküş Düşünüldüğünden Daha Erken Gerçekleşebilir - Hubble Uzay Teleskopu Jüpiterin Ayı Europa'dan Su Püskürdüğünü Gözlemledi - Cassini Satürn'deki Dev Fırtınayı Görüntüledi - ISON Kuyruklu Yıldızı Güneş' ten Kurtulmuş Olabilir - Samanyolu'nda Keşfedilen Jet, Dev Bir Karadeliğin Kanıtı Olabilir - Tek Bir Yıldızdan İki Karadelik Oluşabiliyor - Galaksimizde Güneş Benzeri Beş Yıldızdan Birinde Dünya Benzeri Yaşam Olasılığı Bulundu - Dev Gaz Bulutu Samanyolu'nun Gazabından Manyetik Güç Kalkanı Sayesinde Korunuyor - Bilim İnsanları Uzayda Yıldızı Olmayan Yalnız Bir Gezegen Keşfedildi - Sutter Mill Meteroitinde Organik Moleküller Keşfedildi - NASA' nın NuSTAR Uzay Aracı İlk 10 Süpermasif Kara Deliğini Tespit Etti - Yeni Keşfedilen Gezegen Kepler 78b' de 1 Yıl Sadece 8,5 Saat Sürüyor - Yerin Altındaki DarkSide dedektörü Karanlık Madde Arayışına Devam Ediyor - NASA Cassini Uzay Mekiği Satürn' den Dünya' nın Fotoğrafını Çekti - Dünya' daki Altın Patlayan Yıldızlardan Geliyor - Hubble Neptün' ün Yeni Bir Uydusunu Keşfetti - Hubble Teleskopu 63 Işık Yılı Uzaklıkta Jüpiter Büyüklüğünde Devasa Mavi Gezegen Keşfetti - YAKINLARDA BİR YILDIZIN ETRAFINDA YAŞANABİLİR ÜÇ GEZEGEN BULUNDU - KARA DELİKLERDEN YAYILAN X IŞINININ GİZEMİ ÇÖZÜLDÜ - ASTRO BİYOLOGLAR MARS' DAKİ KİLDE YAŞAMIN KÖKENLERİNE İZLER BULDULAR - 2013 ÜN EN BÜYÜK GÜNEŞ PATLAMASI GERÇEKLEŞTİ - ULUSLARASI UZAY İSTASYONU KARANLIK MADDEYİ KEŞFETMİŞ OLABİLİR - PLANCK UZAY TELESKOPUYLA EVRENİN YAŞI YENİDEN HESAPLANDI - HERSCHEL UZAY GÖZLEMEVİ EN GENÇ YILDIZLARI KEŞFETTİ - DEV BİR GEZEGENİN DOĞUŞU GÖZLENDİ - DÜNYA DIŞI YAŞAMA EV SAHİPLİĞİ YAPABİLECEK 8 GEZEGENLE TANIŞIN - KARA DELİK SİMÜLASYONLARI İLE UZAY-ZAMANDA BİR YOLCULUK - KEPLER UZAY TELESKOPU EN KÜÇÜK DIŞ GEZEGENİ KEŞFETTİ - 15 Şubat 2013 de 45 Metrelik 2012 DA14 Asteroiti Dünya' yı Iskalayacak - 21 Ocak' ta Jüpiter ve Ay'ın Dansını Kaçırmayın ! - 13 NİSAN 2029 DA APOPHİS ASTEROİTİ DÜNYA' YI ES GEÇECEK - SADECE 12 IŞIK YILI UZAKTA TAU CETİ' DE HAYAT OLABİLİR - NASA CEVAPLIYOR 21 ARALIK 2012 DÜNYANIN SONU OLACAK MI? - NASA GÜNEŞE EN YAKIN GEZEGEN MERKÜR' DE SU BULDU - GEZEGENİN ÖLÜMÜNÜ YILDIZININ GİZLEDİĞİ ANLAŞILDI - YENİ BİR SÜPER DÜNYA KEŞFEDİLDİ - 84 MİLYON YILDIZ VE SAYI ARTIYOR - SPITZER UZAY TELESKOPU EVRENİN GENİŞLEME HIZINI TESPİT ETTİ - SAMANYOLU' NUN DEV KARA DELİĞİ ATIŞTIRMAYA HAZIR - 100 YIL SONRA YENİ BİR KOZMİK IŞIN KEŞFEDİLDİ - YENİ TEORİLERE GÖRE AY DÜNYADAN BÖYLE KOPTU - EVRENİN ÇIKIŞ KAPISINI ÖLÇMEK: İLK KEZ BİR KARA DELİĞİN ÇAPI ÖLÇÜLDÜ - Ya Diğer Gezegenlerdeki Hayatın Temeli Dünyaysa Lithopanspermia - YAPAY ZEKAYLA EVRENİN HARİTASINI ÇIKARMAK - 2012 YILININ EN İYİ ASTRONOMİ FOTOĞRAFLARI SEÇİLDİ - 570 MEGAPİKSELLİK DÜNYANIN EN GÜÇLÜ FOTOĞRAF MAKİNESİ KARANLIK ENERJİYİ ARAŞTIRIYOR - ASTRONOMLARA GÖRE KARANLIK ENERJİ GERÇEK - JÜPİTER DÜNYAYI KURTARMIŞ OLABİLİR - EKZANTRİK DIŞ GEZEGENLERDE EKSTREM YAŞAM FORMLARI OLABİLİR - RADYO DALGALARIYLA TESPİT EDİLEMEYEN ESKİ GALAKSİLER GÖZLENEBİLECEK - Galaktik Merkezdeki Gama Işınları Karanlık Maddenin Kanıtı Olabilir - Category: Bilgisayar - World of Warships, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılını Ödüllerle Kutluyor - Microsoft'un Cam Diski 10 Bin Yıl Boyunca Terabaytlarca Veri Saklayabiliyor - Küp Uydular İçin Suyla Çalışan Mikro İtici Üretildi - Pasha Fencer Elmas Ürünlerinde PlaySultan'da İnanılmaz İndirimler Başladı! - Kimyasal Reaksiyon, Kuantum Bilgisayarıyla 100 Milyar Kez Yavaşlatarak Görüntüledi - En iyi online anket oluşturma yazılımının özellikleri - AJAX Nedir ve Web Uygulamalarında Nasıl Kullanılır? - Yazılımcı Olmak İçin Hangi Bölüm Okunmalı? - Sanal Sunucu Nedir? Nasıl Kullanılmalıdır? - Buzullarda Hapsolmuş Antik Mikroplar, Yok Oluşa Neden Olabilir Mi? - 2020'de Yayınlanan Nöroloji ve Tıp Makalelerinin % 30'u Sahte Çıktı - IBM'in Yeni Hedefi 100,000 Kübitlik Kuantum Bilgisayar - Yazılım test eğitimi - QR Kod Nedir? QR Kod Okuyucu - Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı - Sanal Sunucu ve Hosting Nedir, Ne İşe Yarar - Gelecekte Trafik Işıklarına Dördüncü Bir Renk Eklenebilir - Dünyanın En Hızlı İnternet Ağı 46 Terabit/s Hıza Yükseltildi - Yaygın Kullanılan Bir Diyare İlacının Otizm Tedavisinde Kullanılabileceği Bulundu - House of the Dragon Targaryen Soyağacı - Kulak Çınlaması Tedavisinde Büyük Gelişme - Netflix İçerikleri ve Avantajları - Bilim İnsanları Organların İçini Gösterebilen Giyilebilir Ultrason Bantları Geliştirdi - Bilim İnsanları Fotonları Birlikte Harekete Ettiren Kuantum Flüt Keşfetti - Harvard, İlk Ses Dalgalarıyla Çalışan Akustik Çipi Üretmeyi Başardı - Havadan Eşzamanlı 5G Sinyali ve Elektrik Aktarımı Yapıldı - İnternet Hız Testi Nedir & Nasıl Çalışır? - Hosting Seçimi Yapılırken Dikkat Edilmesi Gereken Püf Noktalar - E Ticaret Yazılımları - Yeni Lazer Teknolojisiyle Bir Diske 500 Terabayt Veri Yazılabilecek - Deep Mind Yapay Zekası Yüksek Doğrulukla Anlık Yağmur Tahmini Yapabiliyor - Göğsümüzü Kabartan Türk Bilim İnsanları - Bilim İnsanları Pi Sayısının 62,8 trilyon basamağını hesaplayarak yeni bir rekora imza attı - Beyne Bağlanan Nöro Tanecik Sensörler Sayesinde Engelli İnsanlar Bir Gün Yürüyebilecek - Harvard 256 Kübitlik Kuantum Bilgisayarla Yeni Bir Aşamaya Geçiyor - Floresan Işık Titreşimi Sayesinde, Bilgisayarlar Daha Verimli Yapılabilir - Dracula YZ Sayesinde MR Çekimi Hızlanıyor, Radyoterapi İyileşiyor - Toshiba Fiberoptik Bağlantıyla 600 km Uzağa Kuantum Bilgi Aktarmayı Başardı - Atomların En Yüksek Çözünürlüklü Fotoğrafı Çekildi - Sürücü Davranışları Sayesinde Demans Erken Teşhis Edilebilir - Kelebek Sohbet - Youtube tarafından kabul edilen video formatları - IBM Dirençli Bakterilere Karşı, Yapay Zeka Kullanarak İki Yeni Antibiyotik Keşfetti - Video Oyunlarının Bilimsel Olarak Kanıtlanmış Faydaları - YZ ve Süper Bilgisayarla Geliştirilen Tsunami Modeli, Bilgisayarlarda Sel Tahmini Yapabiliyor - Matematikçiler Ramanujan Makinesiyle Yeni Varsayımlar Üretebiliyor - SEO Uzmanı Nedir? - Akıllı Saatler Sayesinde Koronavirüs Erken Teşhis Edilebiliyor - Kolaylıkla Çevrimiçi Para Kazanmanın Kolay Bir Yöntemini Öğrenin - 1,2 Trilyon Transistör İçeren Dev Çipiyle Cerebras CS-1 Hız Rekoru Kırdı - Satranç Oyuncuları Üzerinde Yapılan Bir Araştırmaya Göre, Beynimiz 35 Yaşında Zirve Yapıyor - Yapay Zeka Sistemlerinde Gerek Duyulan Veri Setlerini Azaltabilecek Bir Yöntem Bulundu - Paypal alternatifi ödeme sistemleri - Monster Gaming Notebook Çeşitleriyle Oyun Yayıncılığına Güçlü Bir Adım Atın - PHP Uzmanı Nasıl Olunur? - Veri Biliminde Dikkate Alınması Gereken Gizlilik Hususları - Hosting Ve Domain Nedir? Nasıl Alınır? - Süper Akışkan Evrende Neden Hız Sınırı Olmadığı Açıklandı - Dünyanın İlk Portatif Emar Cihazı Sayesinde Hızlı Teşhis İmkanı Doğuyor - Doktorlar, Dünya'nın İlk Biyonik Gözünü Nakletmeye Hazırlanıyor - Bilim İnsanları Koronavirüsün En Detaylı Genetik Haritasını Çıkardı - Google, Kuantum Bilgisayarla İlk Kez Bir Kimyasal Reaksiyonu Simüle Etmeyi Başardı - Elon Musk Neuralink'in Domuz Deneklerde Çalışmasını Gösterdi - Google Android Telefonlarla, Dünya'nın En Büyük Deprem Alarm Ağını Kuracak - Facebook Yapay Zekası ile Mevcut MRI Makineleri 4 Kat Hızlı Emar Çekebiliyor - 178 Tb/s ile İnternet Hız Rekoru Kırıldı - Pandemi Web Yazılım'da Neleri Değiştirdi? - Xiaomi Dünyanın İlk Şeffaf OLED Televizyonunu Piyasaya Sürüyor - İnternette Engelleri Kaldırmanın En İyi Yolu VPN - Fuji 400 TB Veri Depolayabilen Kaset Üretmeyi Planlıyor - İşaret Dilini Konuşmaya Dönüştüren Eldiven Geliştirildi - Atomaltı Parçacık Skyrmionların Aynı Hücreler Gibi Bölündüğü Keşfedildi - Tavandaki Ampuldeki Ses Titreşimleriyle Odanız Dinlenebiliyor - E-ihracat, Sosyal Medya ve Instagram Satış - Neodimyum Elementinde Maddenin Yeni Bir Hali Keşfedildi - Radyoterapiyle Kullanılan Şizofreni İlacı, Ölümcül Beyin Tümörlerinde Umut Vadediyor - YouTube Kanal Tasarımı ve Markalaşma - 2022'den İtibaren Volvo Sürücüsüz LiDAR'lı Araçlar Üretmeye Başlayacak - İnstagram Takipçi - Folding@home Kullanıcıları Birden Artınca, Dünyanın En Güçlü Süper Bilgisayarı Oluştu - İç Sesinizi Sözcüklere Döken Nöral Arayüz AlterEgo - VPN Nedir ve Nasıl Çalışır? - Instagram'ın Popüleri Olun - Yeni Geliştirilen Prototip Sistem Saniyede 10 Terabit Veri Aktarım Hızına Çıkabiliyor - Fizikçiler, Kuantum Dolanık Foton Üretmenin Yeni Bir Yolunu Buldu - Makine Öğrenmesiyle Kanda Akciğer Kanseri DNA'sı Tespit Edilebilir - Yeni Yapay Zeka İnsan Düşüncelerini Okuyarak, Kelimelere Dökebiliyor - Sürücüsüz Arabaları, Daha Yola Çıkmadan Eğiten Simülatör Yapıldı - Türkiye'de Yapay Zekayla Röntgenden Koronavirüs Teşhisi Yapan Algoritma Geliştirildi - Sony PS 5'in Özelliklerini Açıkladı - Nadir Tellür Elementi Sayesinde, Moore Yasası'nın Limitleri Zorlanabilir - Bilkent Üniversitesi'nde Nano-mekanik Sistem Geliştirildi - 15 AVRASYA ÜLKESİ BULUT BİLİŞİM İÇİN TÜRKİYE'YE GELİYOR - Bozunmuş Yiyeceklerdeki Bakterileri Tespit Eden Portatif Cihaz Geliştirildi - Yapay Zeka ile EKG Verisinden, Kan Şekeri Takibi Yapılabiliyor - Lenovo, Dünya'nın İlk Katlanabilir OLED Bilgisayarını CES 2020'de Tanıttı - 2019'un En İyi 10 Buluşu - Kronik Hastalıkların Tedavisi İçin İlk Yapay Nöron Geliştirildi - İnternetten Nasıl Para Kazanılır? - Tarihteki İlk Bilgisayar Programcısı: Ada Lovelace - Looking Glass 8K Holografik Ekran Üretti - Düşünceleri Eş Zamanlı Olarak Görüntüye Dönüştüren Nöral Ağ Yapıldı - Google Kuantum Bilgisayarı'nın En Güçlü Süperbilgisayarı Geçtiğini İddia Etti - USB veya Flash Belleğim Dolu Ama Dosyalara Ulaşamıyorum İşte Çözüm - Akıllı Telefona Bağlanan Sistemle Suda Nörovirüs Tespiti Yapılabiliyor - İlk Kez Tümüyle Karbondan Oluşan C18 Siklokarbon Sentezlendi - Yeni Süperiletken Sayesinde Kuantum Bilgisayarların Dönemi Başlıyor - Çin Yapay Zeka Çipiyle Kendi Kendine Giden Bisiklet Yaptı - Devrimsel Gelişme: Hissedebilen Robotik Kol Yapıldı - EaseUS Data Recovery Wizard - Instagram'ı Etkin Kullanmak İçin Bunlara Dikkat! - 1,5 Exaflop Hızıyla Dünyanın En Hızlı Süperbilgisayarı Frontier Olacak - Organik Moleküllere Veri Depolayan Sistem, 1000 Yıl Veri Saklayabiliyor - CRISPR ile İnsan Hücrelerine Çift Çekirdekli İşlemci Yerleştirildi - Crovu Sosyal Medya Hizmetleri Ajansı - Silikon Plaka Üzerinde Yürüyen Milyonlarca Robot Oluşturuldu - Samsung ve Huawei Katlanabilir Telefonlarını Piyasaya Sürdü - Yapay Zeka İnsan Düşüncelerini Konuşmaya Dönüştürebiliyor - Dil ve Yüz İfadelerinden Depresyon Anlaşılabiliyor - Bu Serçe Cüssesine Göre T.rex'den Daha Güçlü Isırabiliyor - İhtiyacınız Olan Her Türlü Hizmet Uygun Fiyatlarla Sadeceon'da! - IBM İlk Ticari Kuantum Bilgisayarını Sergiledi - Yapay Zeka Gerçekçi İnsan Yüzleri Üretti - Bilim İnsanları Amipe Bilgisayar Problemi Çözdürdüler - Süper Hızlı Bilgisayar Üretimi İçin Bakteriyofaj Kullanıldı - Reklam Efsanesi David Ogilvy'den 4 Reklamcılık İlkesi - Samsung İlk Katlanabilir OLED Telefonu Galaxy X'i Tanıttı - Ücretsiz SEO Analiz Araçları İle Site Analizi Çok Kolay! - IT Forum Turkey 29 0cak'da Fairmont Hotel'de! - Şiddet İçeren Bilgisayar Oyunları Çocuklarda Saldırganlığa mı Yol Açıyor? - İlk Kez Üç Kişi Arasında Beyinden Beyine İletişim Kuruldu - Bilim İnsanları Tekli Atoma Veri Depolamanın Yolunu Buldular - SEO ile Google'da İlk Sayfada Nasıl Yer Alınır? - Hava Durumundaki Dengesizliğin Nedeni Bulundu - Program Yapmayı Öğrenen Yapay Zeka Yapıldı - Daha Küçük ve Daha Hızlı: 1 Terahertz İşlemci Geliyor - Google Yapay Zekası Retinadan Kalp Krizini Tahmin Edecek - Mühendisler Arılar Gibi Davranan Robot Arılar Programlıyor - Kimyasal Simülasyonlar Yapay Zeka İle Hızlanacak - İnsan Beynini İlk Kez İnternete Bağlamayı Başardılar - Aksiyon Oyunları Beyinde Hasara Neden Olabiliyor - 51 Kübitlik Dünyanın En Büyük Kuantum Simülatörü Yapıldı - Çinli Bilim İnsanları Dünya'dan Uyduya Kuantum Işınlama Rekoru Kırdı - IBM Yeni 5nm Çiplere 30 Milyar Transistör Sığdırmayı Başardı - Bilgisayar Modelleme İle İki Yeni Manyetik Materyal Bulundu - Beynin Düşünüldüğünden 10 Kat Daha Aktif Olduğu Bulundu - Hazır Temalarla Kendinize Şık Bir Web Sitesi Hazırlayabilirsiniz - DNA'ya İşletim Sistemi ve Bilgisayar Virüsü Yüklendi - Ink-Jet Yazıcıyla Esneyebilen Elektronik Ekran Üretildi - Vaqso VR İle Sanal Gerçekliğe Koku Ekleniyor - Yıldızlararası Yolculuk İçin Kendi Kendini Onaran Çip - Yeni Metotla Büyük Kuantum Bilgisayarların Yapımı Kolaylaşacak - Düşündüklerinizi Kelimeye Döken Beyin İmplantı Yapıldı - Dünyanın En Küçük Büyüteci Sayesinde Atomların Arasındaki Bağlar Görüntülenebilecek - Dünya'nın En Küçük Transistörü Sadece 1 Nanometre ve Çalışıyor - WiFi Sinyallerinden Duyguları Okuyabilecek Teknoloji Geliştirildi - Telefonlar Nasıl Dinleniyor ? - Sanal Gerçeklik 8 Felçli Hastanın Ayaklarını Yeniden Hissetmesine Yardım Etti - Terminatör T -1000'e Bir Adım Daha Yaklaşıldı : Sıvı Metal Geleceğin Elektroniklerini Değiştirecek - Giyilebilir Ekranlar İçin Ultra İnce ve Şeffaf Oksit Transistörleri Geliştirildi - Sonunda Atoma Veri Kaydetmeyi Başardılar - Windows'dan DNA'ya Veri Depolamada Yeni Rekor 200 mb - Ekran Kartı Sayesinde Ev Bilgisayarının Hızı Süperbilgisayarı Geçti - Diğer Dilleri Anlamanız İçin Eşzamanlı Çevirmen Teknolojisi The Pilot - Arı Modeli Uçan Robotların Geliştirilmesinde Çığır Açabilir - Bilim İnsanları DNA'ya Resim ve Video Depolamayı Başardılar - Bilgisayar Sistemlerinde Fiziksel Koruma Sağlayan TEMPEST Nedir ? - İndir.com Mobil Uygulama Yarışması Başladı - 2 Yaşındaki Çocuklar Dokunmatik Ekranlara Adapte Oldu - Kolombiya Üniversitesi Robot Ütücüler Geliştiriyor - Radarlı Bomba Dedektörü Canlı Bombaları Uzaktan Tespit Edebiliyor - GPS Sistemlerinde Hassaslık 1 cm'e Kadar İnecek - Saniyede 1,125 Terabayt ile Dünya İnternet Hız Rekoru Kırıldı - İletken Polimer Film Kaplama Sayesinde Lensler Ekrana Dönüşecek - Wi-Fi Sinyallerini İşleyen Algoritma Duvarların Ötesini Gösterebiliyor - Dilbilimciler Yön Tarifinde En Etkin Sözcük Sıralamasını Keşfetti - Zaman Yolculuğu Yapan Kuantum Bilgisayarlar - Güzel Sözcüklerle Kandırabilirsiniz Ama Ses Tonunuz Sizi Ele Veriyor - Oyun Bozan PoWi-Fi Teknolojisi ile Kablosuz Elektrikle Çalışan Cihazlar Geliyor - Silikon Üzerine Kuantum Kodlama Artık Mümkün - Geleceğin Hard Disklerine Ses Dalgaları Güç Verebilir - Evrenin Başlangıcına Dair En Büyük Simülasyonlardan Biri Başlatıldı - Mantığın Babası George Boole Google'a Doodle Oldu - EyeTeq Teknolojisi Sayesinde Renk Körleri Renkleri Ayırt Edebilecek - Voltera V-One Yazıcı ile Elektronik Devre Basmak Çok Kolay - Kuantum İnternet İçin Büyük Gelişme 100 km Uzağa Bilgi Işınlandı - Nefes Şeklini Kelimelere Çevirebilen Cihaz Üretildi - DNA Bilgisayarlar Geliyor Mu? - Samsung Uzayda İnternet Ağı Kurmayı Planlıyor - Pil Teknolojisinde Devrim Basılabilir Katı-Hal Pil Devrimi Başlıyor - Nao Robotlara Öz Farkındalık Sağlandı - Wi-Fi Modem Yerine Led Lambalar Modem Olacak - 85 Yıl Sonra Kütlesiz Weyl Parçacığı Keşfedildi - Elektroniklerin Hızında Artış Yapacak Bileşik Keşfedildi - Işık Hızında Çalışan Bilgisayarlar Yapılabilir Mi ? - Yüksek Performanslı 3D Batarya On-Chip Sistemlerde Kullanılacak - Amazon.com'un Mekanik Türk Servisinin Hikayesi - Fixstars'dan 6 Terabaytlık SSD Harddisk - Türk Profesör Akıllı Telefonları DNA Görüntüleyici Mikroskopa Dönüştüren Cihaz Yapmayı Başardı - Android Geliştirici Günleri 11-12 Mayıs'ta Odtü'de Gerçekleşecek - Kuantum Bilgisayarlar İçin İlk Kez Fotonik Çip Üretildi - Apple Logosunu Hafızanızdan Çizebilir Misiniz ? 85'de 84 Yanılıyor - Kuantum Bilgisayarlarda İlerleme: Kendi Hatalarını Düzelten Devre Yapıldı - 5G Bağlantı Hızı Sayesinde 1 Saniyede Film İndirilebilecek - AVG'den Yüz Tanımayı Engelleyen Sihirli Gözlük - Ödüllü 2015 indir.com Mobil Uygulama Yarışması Başladı - LG Bükülebilen OLED Aydınlatmada Bir Adım Öne Geçti - AMPL'den Dünyanın En Akıllı Sırt Çantası Her Cihazı Şarj Edebiliyor - TWITTER İle Kalp Hastalığı Oranlarını Tahmin Edebilirsiniz - Bilgisayarlar Dijital Ayak İzlerinizi Kullanarak Sizi Ailenizden ve Arkadaşlarınızdan Daha İyi Tanıyabilir - Kuantum Hard Diskte Devrim Niteliğinde Gelişme - Hangi Alan Turing Filmi Bilgisayar Biliminin Kurucusunu Daha İyi Anlatıyor ? - Fizikçiler Açıklıyor : Zaman Neden Geriye Değil, İleri Doğru Akar ? - Hawking : Yapay Zeka İnsanlığın Sonu Olabilir - Bakteri Genomları DNA'daki Kimyasal Maruziyeti Kaydedebiliyor - Aksiyon Oyunları Oynamak Öğrenmeyi Geliştirebilir - Beyni Taklit Eden Memristörler İle Bellekler Geliştirilecek - Google'ın Yeni Projesi Titreyen Kaşık ile El Titremesi Olanlar Rahatlıkla Yemek Yiyebilir - Google Kendi Kuantum Bilgisayar İşlemcisini Üretecek - Beyinden Beyine 8000 km Uzağa İletişim Kuruldu - Eklemlerinizin Hareketini Görmek İster Misiniz ? - IBM'den İnsan Beynini Taklit Edebilen Duyusal Çip Devrimi - Wi-Fi RD Etiketleri İle Nesneler İnternete Bir Etiket Yardımıyla Bağlanabiliyor - Sanal Gerçeklik Platformu Cyberith ile Koşun, Zıplayın, Hissedin - Hava Durumu Neden Halen Kesin Tahmin Edilemiyor - Uzaktan Kumandalı Gebeliği Önleyici Çip 2018'e Kadar Piyasaya Çıkacak - HEXO+ Hexacopter Kullanıcısını Takip Eden Kameralı İHA - Yapay Zeka Sonunda Turing Testini Geçti - Bilim Adamları 3 Metre Uzağa Yüksek Doğrulukta Kuantum Bilgiyi Işınlamayı Başardılar - Google'ın İlk %100 Sürücüsüz Arabası Yollarda Denenmeye Başladı -Video - Ayla Dünya Arasında Lazer İletişimle İlk Geniş Bant İnternet Bağlantısı Kuruluyor - Google Fiber Amerika'da 10,000 Mbps Hıza Çıkmayı Hedefliyor - Syrmo ile Kaykayda Yaptığınız Hareketleri İzleyin - Süper İletken Kübitler Sayesinde Kuantum Bilgisayarlar Gerçek Olmak Üzere - Yeni Deney Çoklu Kuantum İletişimiyle Işıktan Hızlı İletişim Kurulabileceğini Gösterdi - Uluslararası Uzay İstasyonu İSS Uzaydan Nasıl Canlı Yayın Yaptı ? - 3 Boyutlu Röntgen Filmi Çekildi - Geleceğin Bilgisayar İşlemcileri İçin Isınma ve Hız Problemi Çözüldü - EteRNA Oyunu Sayesinde Yeni RNA Katlama Modelleri Oluşturun - MIT' den İlginç Bir Buluş inFORM Dynamic Shape Display Dinamik Hareket Yüzeyi - CuBox-i1 Mini Bilgisayar Cebinize Sığan Masaüstü Bilgisayar - Stanford'ta Dünyanın İlk Karbon Nanotüp Bilgisayarı Yapıldı - Bilim Adamları EMAR Sayesinde Düşünülen Harfleri Görmeyi Başardı - Grafen Anahtarlar İnternet Hızını Yüz Katına Çıkarabilecek Mi? - NANO CAMA 5 BOYUTLU VERİ DEPOLAMA SAYESİNDE BİR DİSKE 360 TB KAYDETMEK MÜMKÜN - YENİ GELİŞTİRİLEN FİBER OPTİK TEKNOLOJİSİ SAYESİNDE SANİYEDE 8 BLURAY İNDİREBİLECEKSİNİZ - GOOGLE YENİ ZELANDA' DA UZAK BÖLGELERE İNTERNETİ TAŞIMAK İÇİN ATMOSFERE BALON YOLLADI - DÜNYANIN EN İYİ DUYAN HAYVANININ PETEK GÜVESİ OLDUĞU ANLAŞILDI - IBM TARAMALI ELEKTRON MİKROSKOPUYLA DÜNYANIN EN KÜÇÜK FİLMİNİ YAPTI - CODESPELLS OYUNU SAYESİNDE ÇOCUKLAR JAVA PROGRAMLAMAYI ÖĞRENDİLER - LAZER BENZERİ FOTON SİNYALLERİ İLE KUANTUM İNTERNET İÇİN BÜYÜK ADIM - MAP OF THE INTERNET UYGULAMASI İLE İNTERNETİN 3 BOYUTLU HARİTASI ÇIKARILDI - İNTERNETİN SONU GELEBİLİR Mİ ? - Leap Motion ile Bilgisayarınızı Dokunmadan Hareketle Kontrol Edin - HARVARD D-WAVE KUANTUM BİLGİSAYARI KULLANARAK PROTEİN KONFORMASYONLARINI TESPİT ETTİ - MÜHENDİSLER MANYETİK MALZEMELERDEN YÜKSEK ENERJİ VERİMLİLİĞİNE SAHİP MeRAM GELİŞTİRDİ - NASA UZAY İNTERNETİ İLE YÖRÜNGEDEN LEGO ROBOTU KONTROL EDEBİLİYOR - TİTAN DÜNYANIN EN GÜÇLÜ BİLGİSAYARI GÖRÜCÜYE ÇIKIYOR - GOOGLE SUNUCULARINI GÖRÜNCE GÖZLERİNİZE İNANAMAYACAKSINIZ - HEISENBERG BELİRSİZLİK İLKESİ DEĞİŞİYOR MU? - GOOGLE' IN SÜRÜCÜSÜZ ARABALARI NASIL ÇALIŞIYOR ? - İLK KUANTUM SİLİKON ÇİP YAPILARAK, KUANTUM BİLGİSAYARLARIN ÖNÜ AÇILDI - NÖRON SİNAPSLARININ HARİTALARI ÇIKARILDI - SU DAMLALARINI KULLANARAK BİLGİSAYAR İŞLEMİ YAPILABİLİYOR - 143 KM İLE KUANTUM IŞINLANMA REKORU KIRILDI - İPHONE 5 SONUNDA ÇIKIYOR MU ? - JAPONLARDAN BİFTEK PİŞİRME SİMÜLATÖRÜ - Müzik Klibinde Bir Devrim Linkin Park Lost in the Echo - Kütle Spektroskopisine Alternatif Moleküler Tartı Olabilir - Samsung 2012 IFA' da Şeffaf Ekranlarını Sergiledi - NASA ve Rovio İşbirliğiyle Angry Birds Space ile Mars' ta - Florida' daki Dev Fırtına Simülatöründe 250 km/h Hıza Varan Fırtınalar Yaratılabiliyor - İnanılmaz Yetenekli Robot Eli Çok Hızlı Hareket Edebiliyor - İntel 3D Transistörlerle Daha Fazla Hız Elde Edecek - Animasyon Yazılımından Artık Doğrudan 3 Boyutlu Model Alınabiliyor - 2012 de En Yeni Buluşlar - Nike' dan TomTom GPS' li Motive Eden Saat - The Wake To Light iPhone Çalar Saati Sizi Nazikçe Uyandırıyor - Smart bisikleti Ebike En İyilerin İyisi olan Red Dot ödülünü Kazanarak, Avrupa' da Piyasaya Sürüldü. - Google' ın Tükettiği Elektrik Enerjisinin 260 Milyon Watt Olduğunu Açıkladı - Samsung' un Yeni Amiral Gemisi 75 inç Smart TV' si ile Vücut Hareketleriyle Angry Birds Oynayın - iPhone 5 Çıkış Tarihi, Söylentiler ve Son Haberleri - Düşük Enerji Tüketimiyle Eşsiz Özellikteki Grafen Telekomünikasyonda Yeni Bir Örnek Teşkil Ediyor - Category: Bilim - Araştırmada 100 Yaşını Geçenlerin Kan Değerlerinin Farklılık Gösterdiği Bulundu - Kanda Bulunan Bir Protein Egzersizin Bizi Nasıl Gençleştirdiğini Açıklayabilir - Fotonik Çiplerin Enerji Verimliliğinde Devrim Yaratacak Teknoloji Geliştirildi - Dünyada İlk Kez Ana Rahmindeki Bebeğin Ölümcül Beyin Hasarı Tedavi Edildi - Bilim İnsanları Yaraları Elektrikle 3 Kat Daha Hızlı İyileştirmeyi Başardı - Yıldız Teknik Bilim Çalıştayı Başlıyor - mRNA'yla Taşınan Nanoparçacık Sayesinde Fıstık Alerjisi Tarihe Karışabilir - Zebra Çizgilerinden İlham Alan Jeneratör 24 Saat Elektrik Üretebiliyor - Yeni Likit Cam Teknolojisiyle UV ve IR Işık Kontrolü Sağlanabiliyor - Bulaşık Makinesinde Kalan Deterjan Kalıntıları Bağırsaklara Zarar Verebiliyor - İlk Virüs Yiyen, Virovor, Organizma Keşfedildi - Dünyanın İlk Topikal Gen Tedavisi Sayesinde Yıllardır İyileşmeyen Yaralar İyileşiyor - Alzheimer Geni Taşısanız da Alzheimer Riskini Düşürebilirsiniz - İnsanlar Kendiliğinden Yanabilir Mi? - Genç Kız CRISPR 2.0 Genetik Baz Düzenlemesiyle Lösemiden Kurtuldu - Sigarayı Bırakmak İçin En İyi Yaş Belirlendi - Nobel Fizik Ödülü Kuantum Dolanıklık Deneycilerine Verildi - İklim Değişikliği ile Mücadelede Döngüsel Ekonomi - Nikola Tesla'nın Dünya'yı Değiştiren İcatları Nelerdir? - Yumurta veya Sperm Hücresi Olmadan Sentetik Embriyo Geliştirildi-Video - Bir Parazit Sizi Daha Çekici Hale Getirebilir Mi? - Moleküler Makinelerde Yüksek Voltaj Tekniğiyle Devrim Yapılacak - Bilim İnsanları Sineklerin Beynini Hackleyerek Uzaktan Kumanda Etmeyi Başardı - Yapay Fotosentezle Karanlıkta Bitki Yetiştirildi - Bir İnsan Işık Hızından İki Kat Hızlı Giderse Ne Olur? - En Uzaktaki Uzay Aracı Voyager 1'den Gizemli Bir Sinyal Alındı - Yeni Karanlık Enerji Teorisiyle Evrenin Ne Zaman Çökeceği Hesaplandı - Örümceklerin Kulakları Olmasa da Duymak İçin Büyük Ağlar Kullanıyor Olabilirler - Ölürken Hayatımız, Gözlerimizin Önünden Film Şeridi Gibi Geçer Mi? - İnsanların % 80'i Bu Zeka Testini Yanlış Çözüyor - Geri Dönüştürülebilir Süper Yapıştırıcı, Dünyanın En Dayanıklı Malzemesi Olabilir - Sıvı Metal Katalizör, Karbondiksiti Hızla Katı Karbona Dönüştürebiliyor - Şeker Türevli Sürdürülebilir Plastikler İnanılmaz Mekanik Özellikler Sergiliyor - CERN, Antimaddenin de Yerçekimine Karşı, Madde Gibi Davrandığını Buldu - İnanılmaz Dinozor Yumurtası, Kuşlar ve Dinozorlar Arasındaki Akrabalığı Vurguluyor - İlk Türk Kadın Kimyager ve Öncü Bilim İnsanı Remziye Hisar Kimdir? - Avrupa Birliği,Titanyum Dioksitin Gıda Amaçlı Kullanımını Resmen Yasakladı - Laboratuvarda Üretilen Mini Beyinlerde, İlk Kez Beyin Dalgaları Gözlendi - Işık Hızı Değişirse Hayatımız Nasıl Etkilenir? - Robotik Biliminin Babası El-Cezeri Kimdir? - HIV Hastalarında, Daha Tehlikeli SARS-CoV-2 Varyantları Ortaya Çıkabilir - Fizikçiler İlk Kez Büyük Bir Cisimde Kuantum Temel Hale Ulaşmayı Başardı - Dünyada Bugüne Kadar 2.5 Milyar T.Rex Yaşamış Olabilir - Yüksek Teknoloji Sayesinde Bugüne Kadar İnsanlarda Hiç Görülmemiş 55 Kimyasal Saptandı - Bu 4 Cilt Şikayeti COVID-19 Hastalığıyla İlişkili Olabilir - Oyun Teorisi Sayesinde Dünya Dışı Zeki Yaşam Formları Bulunabilir mi? - Miyelin Kılıfı Onarabilen İlaç MS Hastalarında Görmeyi İyileştirebilir - Bilim İnsanları Tümörleri Eriten İkinci Proteini Buldu - Yeni Araştırmaya Göre, İnsan Vücudu Saniyede 3,8 Milyon Hücre Üretiyor - Günde Kaç Saat Uyumalıyız? - Bilim İnsanları Uyarıyor: Süper Zeki Makineleri Kontrol Edemeyebiliriz - Bilim İletişimi Aktörler, Mecralar ve Sorunlar Kitabı Satışta - Yeni Yapılan Araştırmaya Göre, Yaşlanma Kilo Vermeye Engel Değil - Grafen Çekici Işınlar Sayesinde, Yıldırımlar İstenilen Yere Yönlendirilebilir - İnsanların Yolculuk Edebileceği Kadar Büyük Solucan Delikleri Açılabilir - Yeni Keşfedilen Bir Molekülün Bloke Edilmesiyle Yavaş Organ Reddi Engellenebilir - Perovskit X-Işını Dedektörleriyle Tıp,Güvenlik ve Araştırmalarda Devrim Yaşanacak - İki Dil Bilen Çocukların Beyninin Daha Gelişmiş Olduğu Bulundu - Mevcut İlaçlar Coronavirüs Tedavisinde İşe Yarayabilir Mi? - 50 Yıl Önce Keşfedilen Bir Öksürük Şurubu, Parkinson'un İlerlemesini Yavaşlatıyor - Coronavirüsün İlk Fotoğrafı Yayınlandı,Genetik Analizi % 96 Yarasa Kaynaklı Olduğunu Gösteriyor - 300 Milyar Rpm ile Dünyanın En Hızlı Dönen Nesnesi, Rekor Kırdı - İnme Hastalarında İlaçlar Beyne Nano-parçacıklarla Taşınabilir - 2019 Nobel Kimya Ödülü, Lityum İyon Pili Geliştirenlere Verildi - CERN Karanlık Maddenin Kuzeni Karanlık Fotonu Aramaya Devam Edecek - Fotoğraf Makinesinin Babası İbn-i Heysem - CERN LHC'den 4 Kat Daha Uzun Parçacık Hızlandırıcı Yapacak - En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu ve Beynimizin Tepkisi - Dünyanın Manyetik Kutupları Değişiyor mu? - Avrupa Global Isınmadan Dolayı Tüm Kömür Madenlerini Kapatıyor - 1 Kilogramın Resmi Tanımı Bu Hafta Değişiyor - Pirinç Tanesi Büyüklüğünde Optik Jiroskop İcat Edildi - IPCC Sıcaklık Artışını 1.5 C'de Tutmak Hayati Önem Taşıyor - 1970'lerden Beri IQ Skorlarında Düşüş Belirlendi - Bilim kurgu değil; Bu İnsansı Bir Robot WALK-MAN - Çin'de Üç Yerçekimsel Dalga Projesi Açıklandı - İlayda Şamilgil NASA'nın Mars Projelerine Yardım Edecek - 2015'e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları - Aziz Sancar Stockholm'da Nobel Kimya Ödülü'nü Aldı - Araştırmacılar Bilim İnsanlarının Verileri Nasıl Çarpıttıklarını Ortaya Çıkardı - İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor - Ay Düşünüldüğünden Daha Aktif Olabilir - Su Damlalarından Beklenmedik Davranış : Trambolin Hareketi - FDA Kanserle Savaşta Virüs Terapisini Onaylandı - Bilim İnsanları 5 Yeni İzotop Buldu - Sudaki Kirliliği Hapseden Bikini, En İyi Giyilebilir Teknoloji Ödülü Aldı - Popular Science Alper Bozkurt'u En Parlak 10 Bilim İnsanı Arasında Gösterdi - Nobel Ödülü Alan Prof. Dr. Aziz Sancar'ın Telefon Konuşması - İlk Kez Bir Türk Bilim İnsanı Nobel Kimya Ödülüne Layık Görüldü - 1986 Çernobil Nükleer Faciasından Yıllar Sonra Vahşi Yaşam Geri Döndü - 2015 Nobel Fizik Ödülü Nötrinoların Kütlelerinin Keşfedilişine Verildi - Nobel Tıp Ödülü Sıtma ve Parazit Araştırmalarına Verildi - Metal Paratonerlerin Yerine Lazer Paratonerler Geliştiriliyor - ABD'de Okula Yaptığı Elektronik Saati Götüren Müslüman Öğrenci Tutuklandı - Öğrenciler 47.Uluslararası Kimya Olimpiyatı'nda Üstün Başarı Elde Etti - CERN LHC'de Evrenin Başlangıcındakine Benzer Plazma Oluşturuldu - Kanser Hücrelerini Normale Dönüştürebilecek Protein Bulundu - Bilim İnsanları Manyetik Solucan Deliği Yaratmayı Başardı - Laboratuvar Ortamında 5 Haftalık Fetüs Beyni Üretildi - % 92 Doğrulukla İntihar Olasılığını Tespit Eden Kan Testi Bulundu - 6 Temel Nükleotitli DNA'ya Sahip Bakteri Üretilerek ,Eşsiz Proteinler Yaratıldı - Kirigami İle Grafenden Mikroskopik Makineler Üretildi - YWHAZ Geni ve Obezite Arasındaki Güçlü İlişki Ortaya Kondu - Omega 3 Yağ Asidi Şizofreni ve Psikozun Gelişimini Durdurabilir - Deja-vu, Yeni Teori Karanlık Maddenin Bilinen Bir Parçacık Gibi Hareket Ettiğini Öne Sürüyor - Bakteriler Sayesinde Süper Akışkan Üretildi - Mavi Gözlüler Tek ve Ortak Atadan Geliyorlar - Türk Bilim İnsanları 5G Teknolojilerinde Devrim Yaratacak Çip Geliştirdiler - Kuantum Fiziği Gerçekliğin Ölçülene Kadar Var Olamayacağını Gösterdi - Genç Türk Bilim İnsanları Güneş Parlakgül ve Ekin Güney Harvard'da - SpaceX Falcon 9 Roketi Kalkıştan İki Dakika Sonra İnfilak Etti - Çin Tuzu Mono Sodyum Glutamat Obeziteye Neden Oluyor - Ücretsiz Labmedya Bilim Dergisi Sektöre Işık Tutuyor - Bilim İnsanları Mars Göktaşlarında Yaşam Belirtisi Metana Rastladı - Antik Mısır'da Suyun Nasıl Arıtıldığı Keşfedildi - Her Şeyin Teorisi ? Uzay-Zaman Kuantum Dolanıklıkla Nasıl Oluştu ? - 110 Yaşından Fazla Yaşayanların Neden %95'i Kadın? - Hellboy Adı Verilen Yeni Bir Dinozor Keşfedildi - CERN LHC Parçacık Hızlandırıcı İki Katı Kapasiteyle Çalıştırılmaya Başlandı - AB Günlük Maksimum Kafein Alım Miktarını Belirledi - 2010 BP Deep Horizon Petrol Faciası Son 5 Yıldaki Yunus Ölümlerinden Sorumlu Tutuluyor - İlk Sıcakkanlı Balık Keşfedildi - Ökaryot Evriminde Müthiş Keşif : Löki - Sadece Parmak İzinden Uyuşturucu Alımını Gösteren Test Bulundu - Yeni Evrimsel Modelleme: Kaplumbağa-Tavşan Hikayesi - Güney Çin'de Düzinelerce Fosilleşmiş Dinozor Yumurtası Bulundu - Düzenli Yoğurt Tüketimi İle Sağlıklı Yaşam Arasında Bağlantı Bulunamadı - Dahi Türk Oktay Sinanoğlu ABD'de Hayatını Kaybetti - Liderler Vadisi İnovasyonu Dijitalleştirip Hızlandırıyor - CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısında Kısa Devre Oluştu - Rosetta Kuyruklu Yıldızda En Çok Aranılan Moleküle Ulaştı - Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği'nden Prof. Dr. Canan Karatay Hakkında Suç Duyurusu - Günde 30 Dakika Az Uyumak Obezite ve Tip 2 Diyabet Olasılığını Arttırıyor - İlk Kafa Nakli 2017 Yılında Mı Gerçekleşecek ? - DNA Hakkında Bilmeniz Gereken 20 Şey - McDonald's Tavuklarının ve Patateslerin İçinde Ne Var ? - Bilim İnsanları Işığı Boşlukta Yavaşlatmayı Başardılar - 2014 Yılı 1880'den Beri En Sıcak Yıl Oldu - Nobel Ödüllü Bilim İnsanları Buluşlarını Çizerse Ne Olur ? - Bilim Kahramanları FLL Lego Turnuvaları 15 Şubat'ta Başlıyor - Işıktan Hızlı Tanecikleri Bulmak İçin Tartım Yöntemi Önerildi - Kendini Genç Hisseden Yaşlılarda Erken Ölüm Oranları Daha Düşük - Roma Mimari Beton Yapılarıyla Geleceğe Dönüş: Gelişmiş Aydınlatma Kaynağı Roma İmparatorluk Anıtlarının Kalıcılığının Sebebini Ortaya Koyuyor - 2014 Ebola Virüsü Salgını Hakkında Bilinmeyenler - 2014'te Bilim Alanında Gerçekleşen En Büyük 5 Atılım - DNA'nın Çift Sarmal Yapısını Keşfeden İki İnsandan Biri Watson Nobel Madalyasını Sattı - Mars Görevlerinin Başlangıcı Sayılan Orion Uzay Aracı Pasifik Okyanusuna İndi - NASA Orion Delta IV Roketiyle Başarıyla Fırlatıldı - Atmosferin Dışındaki Katil Elektronları Bloke Eden Görünmez Kalkan Bulundu - UNAM'dan Bilim İnsanları Parkinson Genini Keşfetti - Soyuz Uzay Aracı Uluslararası Uzay İstasyonuna Başarıyla Kenetlendi - Elektron Mikroskopisindeki Gelişmeler HIV ve Diğer Virüslerin Sırlarını Ortaya Çıkardı - Sonunda Lunar Mission One Kickstarter Projesi Ay'a Sondaj Yapmayı Planlıyor - Araştırmacılar Dilbilgisi ve Ritim Arasındaki Bağı Açığa Çıkardı - CERN LHCb'de İki Yeni Atom Altı Parçacık Bulundu - Global Isınmayla Yıldırımlar % 50 Artabilir - Genlerimiz Bağırsak Bakterilerini Kontrol Ederek Kilomuzu Kontrol Edebilir - CERN Arşivindeki Gizemli Fotoğrafları Tahmin Ederek CERN'e Yardım Edebilirsiniz - Galaksimizin Merkezindeki Tuhaf Cisme İlişkin Bulmaca Çözülmüş Olabilir - Virgin Galactic SpaceShipTwo Uzay Gemisi Test Uçuşunda Düştü - NASA Antares Roketinin İnfilakına İlişkin Açıklama Yaptı - Bilimin Geleceğine Dair Muhteşem Sergi Bilim Tüneli - Dünya'nın Manyetik Alanı 100 Yıldan Kısa Bir Sürede Değişebiliyor - Yakın Ölüm Deneyimi ve Vücut Dışı Yolculuklar Üzerine En Kapsamlı Araştırma Yayınlandı - 2014 Nobel Kimya Ödülü Nano Yapıları Gösteren Süper Mikroskopun Mucitlerine - Bilim Tarihinin En Büyük 3 Bilim İnsanından Biri Arşimet - Tübitak'ın Değerlendiremediği Proje Dünya Fizik Yarışmasında Birinci Oldu - Yeni Füzyon Reaktörü Konseptiyle Kömürden Ucuza Temiz Enerji - 2014 Nobel Fizik ve Tıp Ödülleri Sahiplerini Buldu - Kimyada Devrim : Süper Ağır Elementle Karbon Atomu İlk Kez Bağlandı - Tibetlilerde 8000 Yıllık Gen Mutasyonu Yüksek İrtifaya Karşı Adaptasyon Sağladı - Tek Bir Atomun Sesi Kaydedildi - MIT'nin Robot Çitası Kablolarından Kurtuldu - Dünyada Yaşamış En Zeki İnsan William James Sidis - Nobel Bilim ve Barış Ödülleri Neden Verilmektedir ? - Otizmlilerin Beyninde Çok Daha Fazla Bağlantı Kurulduğu Keşfedildi - Önceden Geçirilmiş Akciğer Hastalıkları Akciğer Kanseri Riskini Arttırıyor - Daha Dindar Kişiler Alkol Alınca Daha Çok Şiddet Eğilimi Gösteriyor - Bağışıklık Sistemindeki Hücrelerin Nöronları Koruyucu Etkiler Gösterdiği Keşfedildi - 2014 Haziran'da Global Isınma Rekoru Kırıldı - Sibirya'nın Kuzeyinde Toprakta Dev Bir Delik Ortaya Çıktı - Antioksidanlar Kansere Karşı Korumak Yerine Kanseri İlerletebiliyor - Yeni Araştırmaya Göre Alkol İçmek Kalp Sağlığına İyi Gelmiyor - Köpekler İçin Antikorla Kanser Tedavisi Geliştiriliyor - Günde 3 Saatten Fazla Televizyon İzlemek Erken Ölüm Riskini Artırıyor - Pantolon Cebinde Cep Telefonu Taşımak Erkeklerde Kısırlığa Neden Olabilir - Türkiye'de Bilim Neden Geriliyor Sorusunu Cevaplamak Çok Basit - Adli Vakalar İçin Hızlı ve Güvenli Yeni Bir DNA Saç Analizi Yaratıldı - Mühendisler Dünyanın En Küçük ve En Hızlı Nanomotorunu Yapmayı Başardı - Bilim Adamları Sonunda Işığı Maddeye Dönüştürmenin Yolunu Buldular - Kas İmpulslarıyla Çalışan Prostetik Kol FDA Onayını Aldı -Video - 50 Yıllık Bilimsel Araştırmaya Göre Kısa Erkekler Daha Uzun Yaşıyor - Bilim İnsanlarının Yeni Geliştirdikleri DNA-GPS Aleti Sayesinde Coğrafik Atalarınız 1000 Yıl Öncesine Kadar Araştırılabiliyor - Dünyanın En Yaşlı Kadınının Kanında Uzun Yaşamın Sırrı Olabilir - Bulutlara Tutulan Destekli Lazer Yağmuru ve Yıldırımları Tetikleyebilir - Çelikten Dayanıklı Sudan Daha Az Yoğun Mikro Mimari Materyal Geliştirildi - CERN' de Maddenin Farklı Bir Formu Gözlendi- Egzotik Hadron - 500 Milyon Yıllık Nadir Görülen Evrimsel Embriyolar Bulundu - Spinal Stimülasyon İle Omurilik Felçliler Ayaklarını Hareket Ettirebiliyorlar - Mars' taki Gezgin Curiosity 'nin Çektiği Fotoğraflarda Işıklı Nokta Tespit Edildi - Bilim İnsanları Laboratuvar Ortamında Kulak ve Burun Gibi Organları Üretmeyi Başardı - Yeşil Çay Ekstraktı Çalışan Hafızayı Geliştiriyor - Tükürükten Enerji Elde Eden Mini Jeneratörler On-Chip Uygulamalarında Kullanılacak - Bitki Fosilini Görüntülemek İçin Binlerce Güneşin Işığı Kullanıldı - Hayvanlar Üzerinde Yapılan Testler Athena İnsan Modeliyle Bitecek - 2014 Welcome Image Ödülleri En İyi Bilim Fotoğraflarına Verildi - İnsan Burnunun 1 Trilyondan Fazla Kokuyu Ayırt Edebildiği Anlaşıldı - Gerçek Bilim Digital Age Dergisi'nde En İyi Bilim Bloğu Seçildi - Dünya'nın İlk Biyonik Bitkisi Nano Teknolojiyle Yaratıldı - Mide Kanserinin Erken Teşhisi İçin Yeni Bir Umut Doğdu - Yeni Keşfedilen Nano Parçacık Sadece Servikal Kanser Hücrelerini Hedef Alıyor - Beynimiz Yaptığımız Şeylerin Zamanını Nasıl Hatırlıyor ? - Ses Dalgalarını Yansıtmayan Akustik Görünmezlik Cihazı Üretildi - Askerler İçin Predator Benzeri Termal Görünmezlik Aleti Yaratıldı - En İlginç Ve Tuhaf Bilimsel İcatlar 2013-2014 - Sibirya' da Buzulların İçinde 30,000 yaşında Dev Virüs Bulundu - Yeni Kaşeleme Tekniği ile Sayesinde Hücre Baskısı Yapıldı - Almanya'da Elektronun Kütlesi En Kesin Şekilde Ölçüldü - İnsan ve Köpek Beyninde Benzer Ses Tepkileri Tespit Edildi - İnsan Beyni Rüyaları Neden Hatırlar ? - Bilim İnsanları Yaşayan Hücrelerde Nanomotorları Kontrol Etmeyi Başardı - Mars'ta Çekilen Fotoğrafta Gerçekten Akan Bir Nehir Mi Gözlendi ? - YOĞURT YEMEK DİYABET RİSKİNİ AZALTIYOR - Bilim İnsanları Hissedebilen Sibernetik El Yapmayı Başardı - Zayıflık Hissi Kaldırdığınız Nesnelerin Ağırlığını Fazla Hissetmenize Neden Olabilir - Üçüncü El Sigara Dumanı Sigara İçiciliği Kadar Ölümcül Olabiliyor - GPM Uydusu Sayesinde Hava Tahminlerinde Yeni Çağ Başlıyor - Dünya'nın En Hassas Atom Saati Stronsiyumdan Yapıldı - Şeker Pili Lityum İyon Pilden Daha Güçlü ve Daha Çevreci Olacak - ESA'nın Kuyruklu Yıldız Görevi İçin Yolladığı Rosetta Uyandırıldı - Türk Mühendis Attogramı Tartabilecek Bir Teknoloji Geliştirdi - Bilim Adamları Kafeinin Hafızayı Arttırıcı Etkisi Olduğunu Gösterdiler - Bilim Adamları Kalp Deliklerini Kapatacak Süper Yapıştırıcı Buldular - Türk Bilim Adamı Çeliği Borla Kaplayarak 10 Kat Sertleştirdi - Okuduğunuz Roman Gerçekten Beyninizi Değiştirebilir - Duyguların Vücuttaki Yerini Gösteren Harita Çıkarıldı - Bilimsel Araştırmaya Göre Güneşteki Değişimler İklim Üzerinde Anahtar Rol Oynamıyor - Türk bilim adamına Obama'dan ödül - Bilim İnsanları Farelerde Yaşlanmayı Geri Çeviren Vücutta Bulunan Bir Bileşik Keşfettiler - Dünyada İlk Kez Göz Sinir Hücreleri İnkjet Yazıcıyla Basıldı - NASA Dünya'nın En Soğuk Yerini Doğu Antartika Olarak Tespit Etti - Erkek ve Kadınların Beyinlerinde Büyük Farklar Tespit Edildi - Jüpiter'in Ayı Europa'nın Buz Tabakasının Altında Hayat Olabilir - Bilim Adamları Beynin Karar Verme Mekanizmasının Olduğu Bölgeyi Keşfettiler - Kozmetik ve İlaçlarda Kullanılan Parabenler Zararlı Mıdır? - İnsanoğlu Farklı Türlerden Değil Tek Bir Tür Homo Erectus' dan Evrim Geçirmiş Olabilir - CERN 'in İçi Nasıl ? Google Map LHC Atlas ve CMC ' nin 360 Derecelik Görüntüleri - 2013 Nobel Kimya Ödülü ABD'ye - 2013 Nobel Fizik Ödülü Higgs ve Englert'e verildi - Nokia Lumia 925'i Yıldırımla Şarj Edersek Ne Olur ? - Hamilelik Esnasında Viral Enfeksiyon Kapmak Bebekte Otizm veya Şizofreniye Neden Olabilir - Curiosity ' Merak' Mars'tan Aldığı İlk Toprak Numunesinde Su Buldu - 19 Elementin Atomik Kütle Birimi Değiştirildi - Gaziantepli öğrenciler CERN eğitim programında - NASA Voyager 1 Uzay Mekiği Güneş Sisteminin Dışına Çıktı - HIV/AIDS Aşısı 1. Faz Klinik Denemeleri Başarıyla Geçti - Google Bilim Fuarı'nda halkın birincisi Elif - Yeni bir element keşfedildi: Ununpentiyum - İterbiyum Atomlarından Yapılan Atom Saati Stabilite Rekoru Kırdı - Ölüm Anında Gidilen Tünelin Ucundaki Beyaz Işığın Nedeni Tespit Edilmiş Olabilir - Güneş' in Kutupları 11 yıllık Döngüsünde Değişmek Üzere - Bilim Adamlarının Yeni Keşfi Güneş Yanıklarnın Acısını Azaltabilir Mi? - Nörologlar Farelerin Beyninde Inception Filmindeki Gibi Sahte Anılar Oluşturmayı Başardı - İyi Uyumadınız Mı ? Dolunaydan Dolayı Uykunuz Kaçıyor Olabilir - GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ HİV VİRÜSÜYLE GENETİK HASTALIKLAR İYİLEŞTİRİLDİ - BİLİM ADAMLARI KORNEADA DUA TABAKASI ADI VERİLEN YENİ BİR TABAKA BULDULAR - UZUN MESAFEDE GAZ ATOMLARI ARASINDA KUANTUM IŞINLAMA BAŞARILDI - YENİ BULUNAN MAMUT KAN VE KAS DOKUSUNA SAHİP - 2012 DE KEŞFEDİLEN EN YENİ TÜRLER - YAPILAN 12,000 BİLİMSEL ARAŞTIRMAYA GÖRE GLOBAL ISINMA İNSAN KAYNAKLI - YÜKSEK HIZLI KAMERA KAR TANELERİNİN GİZEMİNİ AÇIĞA ÇIKARDI - KOKAİN BAĞIMLILIĞI LAZERLE BEYİNDEN KAZINDI - İNANILMAZ ELEKTRON MİKROSKOPU FOTOĞRAFLARI-2 - YÜKSEK DUYARLILIKLI BÜYÜK PATLAMA' NIN SESİNİ DUYDUNUZ MU? - YAN ETKİSİ OLMAYAN KANSER TEDAVİSİ BNCT TIPTA ÇIĞIR AÇACAK - ESKİŞEHİR BİLİM DENEY MERKEZİ DENEY SETİ TASARIM YARIŞMASI BAŞLADI - DÜNYANIN EN HAFİF MADDESİ ARTIK GRAFEN-AEROJEL SADECE 0.16 mg/cm3 - YAKIN ÖLÜM DENEYİMİ YAŞAYANLAR GERÇEKTEN IŞIĞI GÖRÜYORLAR - 11.000 METRE DERİNLİKTE MARİANA ÇUKURU' NDA MİKROBİYAL YAŞAM BULUNDU - İLK KEZ HİV 'Lİ BİR BEBEK TEDAVİ EDİLDİ - BURSA BİLİM ŞENLİĞİ 2013 İLE BAŞIMIZA İCAT ÇIKARIN ! - FAZLA TELEVİZYON İZLEYEN ÇOCUKLARDA ANTİSOSYAL VE SUÇA BAĞLI DAVRANIŞLARIN ARTTIĞI GÖZLENDİ - RADYO TELESKOPLARI DIŞ GEZEGENLERDE AKILLI YAŞAM FORMU ARAMAYA DEVAM EDİYOR - SPORA KISA ZAMAN AYIRARAK SAĞLIKLI VE ZİNDE OLUN - MARS GEZGİNİ MERAK CURIOSITY GECE VARDİYASINA BAŞLADI - Nanoparçacıklar Hücre Zarının Kimyasal Yapısına Zarar Verebiliyor - Keşfedilen Dört Sarmallı DNA Sayesinde Kanser Engellenebilir - GlaxoSmithKline Alzheimer Aşısı Üretecek - Orta Kulakta İşitme Kaybı Engellenebilir - Aktif İnsanlar Daha Uzun Ömürlü Oluyor - 2012 DEKİ EN BÜYÜK BİLİMSEL ATILIMLAR - NASA' NIN NEXT İYON İTKİ MOTORU UZUN SÜRELİ ÇALIŞMA REKORU KIRDI - DÜNYA' YA DÜŞEN EN NADİR GÖKTAŞLARINDAN BİRİNİN İNCELEMESİ BİTTİ - YENİ SINIFLANDIRMA SİSTEMİYLE MADDENİN 500 HALİ - ALBERT EİNSTEİN' IN BEYNİNİN FOTOĞRAFLARI VE ARAŞTIRMASI YAYINLANDI - GOOGLE CHROME KULLANARAK YENİ 100,000 YILDIZ HARİTASINI KEŞFEDİN - GÖRÜNMEZLİKTE BİR ADIM DAHA ATILDI - Beynimiz Sağı ve Solu Ne İşe Yarar ? - İNSANLAR KOKULARLA KEMOSİNYALLER YAYARAK İLETİŞİM KURABİLİYOR - İNANILMAZ ELEKTRON MİKROSKOPU FOTOĞRAFLARI-1 - IŞIĞIN DALGA -TANECİK DAVRANIŞI EŞZAMANLI OLARAK İLK KEZ GÖZLENDİ - MATEMATİK KORKUSU GERÇEKTEN BEYNİNİZİ AĞRITABİLİR - CURIOSITY İLK MARS NUMUNELERİNİ TOPLUYOR - MİKRO DÜNYADAN 11 İNANILMAZ FOTOĞRAF, 2012 NİKON YARIŞMASI - FELİX BAUMGARTNER 39045 METREDEN ATLADI AMA NASIL ? - 2012 AVUSTRALYA EN İYİ BİLİM FOTOĞRAFLARI - CURIOSITY' NIN ANALİZ ETTİĞİ JAKE KAYASI NASA' YI ŞAŞIRTTI - FELİX BAUMGARTNER 14 EKİM' DE 39045 METREDEN ATLADI - BİLİM ADAMLARI STAR TREK' TEKİ FÜZYON MOTORLARINI YAPMAYA ÇALIŞIYOR - BODY WORLDS EĞİTİCİ ANATOMİ SERGİLERİ - ALLTECH GENÇ BİLİMADAMI YARIŞMASI ÖĞRENCİLER İÇİN FIRSAT - SIVI AZOTA 1500 ADET PİNPON TOPU ATILIRSA NE OLUR ? - SERBEST ELEKTRON LAZERİYLE BİYOLOJİK MOLEKÜLLER HAREKET HALİNDE GÖRÜNTÜLENEBİLİYOR - KADINLAR CANLILARI, ERKEKLER ARAÇLARI DAHA İYİ TANIYOR - Yeni Araştırma Otizm için Umut Işığı Olabilir - Otizm Spektrum Bozukluğu Riski için Genetik Test - CURIOSITY MERAK NUMUNE TOPLAMAYA BAŞLIYOR - SİGARA PASİF İÇİCİLERİN HAFIZASINA ZARAR VERİYOR - Water Discus Hotel Dubai ile Rüyalar Gerçekleşiyor - Anne Sütündeki Bebekleri Koruyan Şeker Sentezlendi - EN BÜYÜK YÜZEY ALANLI MALZEME SENTEZLENDİ - AlKOL NASIL SARHOŞ EDER ? - ARASTIRMAYA GÖRE YELLOWSTONE MEGAVOLKANI HABER VERMEKSİZİN PATLAYABİLİR - 2013 RANGE ROVER' DA İLK KEZ MERIDIAN 3D SES SİSTEMİ KULLANILDI - DİNOZORLARDAN ÖNCE DENİZ YAŞAMI SONLANMIŞ OLABİLİR - DÜNYA SONDAJ REKORU KIRILDI - PORSCHE 918 RSR HİBRİT TEKNOLOJİNİN GELDİGİ SON NOKTA - DUYGULARI İFADE ETMEK KORKUYU AZALTABİLİYOR - YÜKSEK SICAKLIK SÜPERİLETKENLERİNİN IŞIKLA KONTROLÜ MÜMKÜN - ARTIK ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLER VE CİHAZLAR DAHA ÇABUK ŞARJ EDİLEBİLECEK - YENİ BULUNAN AEROJEL BELİNİZİ İYİLEŞTİREBİLİR - AIDS Virüsü ile Kansere Savaş Açıldı - İki Güneşe Sahip İki Gezegen Keşfedildi - Mars' a İlk Kez İnsan Sesi Gönderildi - Süper İnce Düz Lens Mükemmel Görüntü Kalitesi Vadediyor - Ayda Yürüyen İlk İnsan Neil Armstrong 82 Yaşında Vefat Etti - Curiosity Mars' taki Kayalarda Değişik Bir Kaplama Tespit Etti - Atık Plastikten Uçak Yakıtı Yapıldı - Hint-Avrupa Dillerinin Kökenleri de Anadolu' da Çıktı - 41 Yeni Dış Gezegen Keşfedildi - Sentetik Trombosit Yardımcıları İç Kanamayı Durdurabiliyor - Kanalizasyon Sularından Fosfor Elde Edilebilecek - Çocuklarda Antibiyotik Kullanımı Obezitenin Artmasına Neden Olabiliyor - Evrenin Devasa Fotoğrafı Onaylandı, WiggleZ Araştırması 200000 Galaksiden Fazlasını Öngörüyor - Mars Curiosity Gezgini Robot Kolunu Kullanmaya Başladı - Robot Uçak GPS Olmadan Uçabiliyor - Curiosity Gezgini İçin İlk Analiz Rotası Belirlendi, ChemCam Lazer Analizörü Hazır - Esneyebilen Işık Yayan Kağıtlar Artık Rulodan Ruloya Basım Methoduyla Gazete Gibi Basılabilecek - Morpheus Uzay Aracı Deneme Uçuşunda Donanım Hatası Nedeniyle Yandı - Yeni Nesil Antenler ve Lensler için Kendiliğinden Birleşen Nanoküpler - Metanın Daha Verimli Kullanılabilmesi İçin Yeni Katalizör - Araştırmaya Göre Aşırı Yaz Sıcakları Küresel Isınmayla Bağlantılı - Araba büyüklüğündeki Mars Gezgini Curiosity Merak Mars'a İndi - Curiosity Gezgini' ninin Mars' a İnişi 06.08.2012 Pazartesi 08:30 da Gerçekleşecek - Mars Yüzeyine İniş 7 Dakikalık Terör - Mars Gezgini Curiosity' nin Kullandığı 10 Son Teknoloji Cihaz - Dünyanın İlk Robot Uçağı Kendi Kendine Uçabiliyor - Süper Otobiyografik Hafızalı İnsanlarda Beyin Yapılarının Farklı Olduğu Gözlendi - Dünyanın İlk Su Böceği Robotu Gerçek Su Böcekleri Gibi Davranıyor - Grönland Buz Tabakasında Eşi Görülmemiş Erime Tespit Edildi - Yaşlanan Kalp Hücreleri Modifiye Kök Hücrelerle Yenilendi - IRVE-3 Nasa Roketi Fırlatıldı - Köpek Balığı Dolu Atriyum - Küresel CO2 Emisyonları 2011'de de Artış Göstermeye Devam Etti - İlaç İçeriğindeki Safsızlığı Gidermek İçin Yeni ve Daha Basit Bir Yöntem Geliştirildi - Kendi Kendini Onaran Boya Geliştirildi - Grönland' dan Dev Bir Buzdağı Koptu ! - Güneş Enerjisi Elde Etme Rekoru Kırıldı - Çöp Temizleme Robotu Okyanuslarımızı Temizleyebilir - Yıldızlara Yolculuk İçin Süper Lazerler ve Antimaddeler Kullanılacak - Yemek Yapmanın Kimyası - Elektrikli otomobiller için iyi bir haber soğuk bataryalar - CERN' deki deneylerde Higgs Bozonu' nuna ilişkin parçacık gözlendi - Nasa'dan, insan müdahalesiz robotlar için 1,5 milyon dolarlık yarışma - İki Yeni Element Bulundu - Yakın-uzay turizm balonu deneme uçuşlarına başladı - Megapiksel fotoğraf makinesi mi? Bir de Gigapikseli deneyin - Sürüş için en tehlikeli iki saat - Category: Bilim-Kurgu Sinema - NASA MOXIE Enstrümanıyla, Mars Atmosferinden Oksijen Üretmeyi Başardı - Elektronik Kan Damarları Yara İyileştirme ve Gen Terapisi İçin Programlanabiliyor - Bilim İnsanları Işıktan Hızlı Yolculuk Yapabilen Warp Motorları Üzerinde Çalışıyor - Uçan Kaykay Hendo 2.0 Tony Hawk'ın Desteğiyle Yenilendi - NASA MartianMarslı Filminde Ridley Scott'a Neden Yardım Etti - Robotlarla Uğraşan Gençlere İlham Verecek Bir Film Spare Parts - Ölüm Yıldızı- Osaka'da 2 Petawattlık Dünyanın En Güçlü Lazeri Üretildi. - Ruh/Bilinç Başka Bir Bedene Aktarılabilir Mi ? Bilimkurgu Filmi Self/Less - Yeni Film Jurassic World'ün Diğerlerinden Farkı Nedir ? - Yakın Gelecekten Robot Bilim Kurgu Filmi 'Chappie' - Wachowski Kardeşlerden Yeni Bilim Kurgu Filmi Jüpiter Yükseliyor - Stephen Hawking'in Hayatının Filmi Her Şeyin Teorisi - Interstellar Filmindeki Yıldızlar Arası Yolculuk Bilimsel Açıdan Mümkün Mü? - Beynimizin % 100'ünü Kullanabilir Miyiz ? Lucy - 2154 e Karanlık Bir Bakış Elysium Yeni Cennet - GELECEĞE DÖNÜŞ' TEKİ UÇAN KAYKAY ' HOVER BOARD ' NEDEN HALEN ÜRETİLEMEDİ ? - 2013 DE KAÇIRILMAYACAK EN İYİ BİLİM-KURGU FİLMLERİ - TETİKÇİLER LOOPER TARZI ZAMANDA YOLCULUK MÜMKÜN MÜ? - Category: Bilimsel Gelişme - Gen Terapisi Sayesinde Tümüyle Felçli Fareler Yürümeye Başladı - Örümcek Geniyle, İpek Böcekleri Kevlardan 6 Kat Daha Dayanıklı İplik Üretti - Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor - Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor - Alman Mühendisler İşitme Cihazlarını İyileştirmek İçin Yapay Koklea Geliştirdi - MIT, İç Kanamayı Durdurabilen Sentetik Kan Pıhtılaştırıcı Geliştirdi - Bilim İnsanları, Farelerde Böbrek Hasarını Geriye Döndürdü - Farelere,İlk Kez Nakledilen İnsan Beyin Organoidlerin Dış Uyaranlara Karşı Tepki Verdiği Gösterildi - Bilim İnsanları 3D Biyo-yazıcı Kullanarak, Göz Dokusu Üretildi - Pilsiz ve Işıkla Çalışan Kalp Pili, Hasta Konforunu Arttırabilir - Cambridge'den Devrimsel Çalışma Kanser Nasıl Metastaz Yapar? - Diş Minesinden Daha Güçlü Yapay Diş Minesi Üretildi - Dopamin Algılayarak, Salgılayabilen Yapay Nöron Üretildi - CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda 3 Yeni Parçacık Keşfedildi - Birbirine Komşu Olmayan Ağ Düğümleri Arasında İlk Kez Kuantum Işınlama Gerçekleştirildi - Nano Robotlar Diş Kanallarındaki Bakterileri Başarıyla Temizledi - Yeni Ölçüm,Parçacık Fiziğinin Standart Modelini Tehdit Ediyor - Devrimsel DNA Nanoteknolojisi Sayesinde İlaç Geliştirme Hızlanacak - Bilim İnsanları İlk Kez 1 Milimetre Ölçekte Zaman Genişlemesi Ölçtü - LHC'deki Çarpışmalarda İlk Kez Hayalet Parçacıklar, Nötrinolar Tespit Edildi - Dünyada İlk Kez Bir Domuzdan Alınan Böbrek İnsana Nakledildi - Yeni Araştırmaya Göre İki Dil Bilen Çocukların Daha Verimli Düşündüğü Ortaya Çıktı - Bilim İnsanları Elması Bile Çizebilecek Kadar Sert Cam Üretti - İlaç Olmadan Ağrıları Kesebilen, Hava Yataklı İmplant Geliştirildi - Optogenetik Tedavi Sayesinde İlk Kez Kör Bir Erkek, Kısmen Görmeye Başladı - Fizikçiler Sıcak Plazma Atımlarıyla Işık Hızını Geçmeyi Başardı - Dünyanın En Küçük Çip Devresi Vücuda Enjekte Edilebilecek Kadar Küçük! - Kablosuz Optogenetik Beyin İmplantıyla Fare Davranışlarının Kontrolü Sağlandı - Buz Küpü Kalıbı Şeklindeki Retina Yamasıyla Körlük Tedavi Edilebilir - CERN'den Bilim İnsanları, İlk Kez Lazerle Antimaddeyi Soğutmayı Başardı - Bilim İnsanları, Borofeni Stabilleştirerek Devrimsel Malzeme Borofanı Üretti - Devrimsel Beyin Kanseri Aşısı 1. Faz Denemeleri Geçti - Bilim İnsanları,Doğal Bakteriler Gibi Bölünüp, Üreyebilen Yapay Yaşam Formu Üretti - CERN LHC'nin Analiziyle 50 Yıldır Aranan Odderon Parçacığı Bulundu - Bilim İnsanları,Yapay Rahimde Fare Embriyosu Büyütmeyi Başardı. Sıra İnsanlarda - Kemoterapiye Dirençli Lösemi Tedavisinde, Diyare İlacı İşe Yarayabilir - Fizikçiler İlk Kez, Zaman Kristalinin Salınımını Videoya Aldılar - MIT'den Bilim İnsanları, Hareketli Parça Olmadan Zum Yapabilen Meta-Lens İcat Etti - FDA Onaylı Bir Antidepresanın,Kireçlenme Tedavisinde Kullanılabileceği Bulundu - Koronavirüs ve Diğer Solunum Yolu Virüslerine Karşı Etkili Antiviral İlaç Bulundu - Kağıda Basılabilen Hoparlörler Sayesinde, Yeni Nesil Bir Ses Teknolojisi Doğuyor - On Yıldır Kör Olan Adam, Yapay Kornea Nakliyle Görmeye Başladı - Kazayla, Yeni Bir Kuantum Parçacığı Keşfedilmiş Olabilir - Stanford'dan Bilim İnsanları Gerçek Zamanlı ELISA Kan Testi Geliştirdi - Kişiselleştirilmiş Kanser Aşısı İlk Faz Denemelerinde Umut Verici Sonuçlar Alındı - Cilt Kanseri Hücrelerini, Isıyla Parçalayan Manyetik Bandaj Geliştirildi - Dünyanın En Kısa Zaman Ölçümü Yapıldı, Sadece 247 Zeptosaniye! - Bir Kaç Mikron Boyunda Dünyanın En Küçük Buzdolabı Üretildi - Gözenekli Silikondan, Terleme Yapmayan Biyosensör Üretildi - Doktorlar Dirençli Tümörler İçin Gen Hackleyen Virüs Geliştirdi - Bilim İnsanları,Işık Hızına Yakın Elektron Demetleri Üreten Kompakt Parçacık Hızlandırıcı Üretti - Tıbbi Görüntülemede Devrim: Yeni Teknoloji Ağrının Kaynağına Nokta Atışı Yapıyor - Kimyagerler Termoset Plastikleri Geri Dönüştürmenin Yolunu Buldu - Deneysel mRNA Koronavirüs Aşısının Bağışıklık Tepkisi Ürettiği Gösterildi - Bilim İnsanları, İlk Kez İnsan X Kromozomunun Tümünü Dizinlemeyi Başardı - Nanoparçacık Enjeksiyonuyla Kör Sıçanların Retinaları Onarıldı - Vücutta Yağ Yaktıran Bir Molekül Keşfedildi - Çelik Malzemelerde Devrim Yaratacak Süper Çelik Geliştirildi - Grafen Sayesinde Daha Ucuz ve Daha Dayanıklı Karbon Fiber Üretildi - Dünya'da İlk Kez Bir Bebeğe Karaciğer Kök Hücre Nakli Yapıldı - İnsan Gözünden Daha İyi Gören, Biyonik Göz Geliştirildi - Patlak Lastiği Eski Haline Getiren, Terminatör Kauçuk İcat Edildi - Moderna'nın Geliştirdiği Koronavirüs Aşısı,1. Fazda İyi Sonuçlar Verdi - Gözlerimizin Beynimize Daha Önce Bilinmeyen Bir Sinyal Gönderdiği Bulundu - Antibiyotiğe Dirençli Bakterilere Karşı, Antibiyotikleri Güçlendirecek Bir Peptit Bulundu - Japon Pankreatit İlacı Nafamostat, Koronavirüsün Bulaşmasını Engelleyebilir - Çinli Araştırmacılar Favipiravir İlacının COVID-19'a Karşı Etkili Olduğunu Açıkladı - Mühendisler Kazayla Nükleer Elektrik Rezonans Yarattı - Yeni Teknik Sayesinde Bel Fıtığı Tümüyle İyileştirilebilir - Bilim İnsanları, Beynin Anıları Hatırlarken Aynı Nöronları Kullandığını Keşfetti - Dünya'da İlk Kez CRISPR ile Kalıtsal Körlük Tedavisi Denendi - Fizikçiler İlk Kez, İki Atomun Nasıl Molekül Oluşturduğunu Görüntülediler - CERN ALPHA, İlk Antimadde Kuantum Etkisi Ölçümlerini Yaptı - Devasa Araştırma Sayesinde, Kanserlerin Nasıl Oluştuğuna Dair Sırlar Aydınlatıldı - Virüsleri Öldüren Şeker Türevi İlaç Geliştirildi - Atomik Boyutta Bağların Oluşumu ve Kopuşu İlk Kez Görüntülendi - Fizikçiler İlk Kez, İki Silikon Çip Arasında Kuantum Teleportasyon Kurmayı Başardı - Nükleer Tesislerdeki Atık Su İçin Arıtma Sistemi Geliştirildi - Atık Plastikleri, Güneş Işığıyla Yakıt Hücresi Hammaddesine Dönüştürmenin Yolu Bulundu - Anne Karnındaki Bebekler Düşünüldüğünden Daha İyi Görüyor - İlk Kez Bir Akut Travma Hastası Dondurularak Ameliyat Edildi ve Tekrar Canlandırıldı - Oyun Bozan Şizofreni İlacı 2.Faz Klinik Denemeleri De Geçti - CERN Anti-Madde Kullanarak Karanlık Maddeyi Bulmaya Çalışıyor - Fizikçiler Plazma Kanalında Parçacık Hızlandırma Rekoru Kırdı - Testleri Yarım Kalan Alzheimer İlacının İşe Yaradığı Ortaya Çıktı - Bilim İnsanları Yanlışlıkla Plütonyumun Yeni Stabil Bir Formunu Keşfettiler - Şizofreni Tedavisi İçin Umut Veren Gelişme - Yeni Kan Testi 20'den Fazla Kanser Türüne Bakabiliyor - Bilim İnsanları Kalp Rejenerasyonunun Sırrını Çözdü - 3D Biyoyazıcıyla Fonksiyonel Kalp Kapakçığı Basıldı - Kimyasal Reaksiyonlarda Kuantum Dolanıklığı Ölçmenin Yöntemi Bulundu - Sadece Bir Göz Kırpmanızla Zum Yapabilen Kontakt Lens İcat Edildi - Koma Hastalarının EEG Taramalarında Gizli Bilinç Tespit Edildi - Bu Minyatür Mıknatıs 45,5 Tesla Gücüyle Rekor Kırdı - Araştırmacılar E.coli Bakterisinin Genlerini, Sentezlenen Genomla Değiştirdi - İlk Kez Genetiği Değiştirilmiş Virüsle Antibiyotik Dirençli Enfeksiyon Tedavi Edildi - 3D Organ Biyo Yazıcılardaki En Büyük Zorluk Aşıldı - MIT Sadece Lazerle İnsan Kulağına Ses Aktarmayı Başardı - Karanlık Madde Dedektörü En Uzun Yarılanma Süresine Sahip Maddeyi Buldu - İlk Kez İnsan Dokusuna Sahip, Damarlı 3D Kalp Basıldı - Ultra Hızlı Lazerle Cam-Metal Kaynağı Yapıldı - Fizikçiler Kuantum Bilgisayarı Kullanarak Zamanı Geri Aldılar - Dünyada İkinci Kez Bir Hasta HIV Virüsünü Yendi - Ağrı Şiddetini Ölçmek İçin Devrimsel Kan Testi - Yeni Deneysel İlaç Hafıza Kaybı ve Ruh Halini İyileştiriyor - Kemiklerin İçinde Yeni Bir Tür Damar Keşfedildi - Yeni Ultra Ultrason ile Bakterilerin Sesini Duyabilirsiniz - Kök Hücreyle Yapılan Diş İki Ayda Oluşuyor - 50 Yıllık Antibiyotik Alzheimer Hastalığını Tedavi Edebilir - İnsan Beyninde Yeni Keşfedilen Kısım Bizi Eşsiz Kılabilir - NASA Insight Lander Mars'a İndi - İlk Kez Bakterilerin Kuantum Dolanıklığa Girebileceği Gösterildi - CERN LHC'de 2 Yeni Parçacık Bulundu,Üçüncü Yolda - Devrimsel Gelişme Sayesinde 100 Dolara Ultrason Cihazı - Dünyanın İlk Katlanan Dokunmatik Tableti Tanıtıldı - Genetikçiler CRISPR ile Tek Kromozomlu Bir Tür Oluşturdular - CERN için Geliştirilen Çip Sayesinde 3D Renkli Röntgen Keşfedildi - 3 Ay Ömür Biçilen Kanser Hastası Yeni Tedavi İle Kurtuldu - Multiple Skleroz İçin Kök Hücre Tedavisi İşe Yarıyor Mu? - Kemik Erimesi Tedavisinde Kullanılan İlaç Kelliğe İyi Gelebilir - Nesli Tükenen 11 Hayvan Geri Döndürülecek - Antibiyotik Dirençli Bakterilerle Savaşta Ornitorenk Sütü Etkili - Doğal Olmayan Moleküller Sentezleyen Yarı Sentetik Organizma Geliştirildi - Büyük Keşif Sayesinde Yaşlanan Hücreler Yeniden Gençleştirildi - Diabet Tedavisi İçin İnsülin Salımlayan Sentetik Hücre Üretildi - CRISPR 2.0 ile İnsan Genomunda Hassas Genetik Düzenleme Yapılabilecek - Devrimsel Gelişme Kırılgan Ekranlara Son Verecek - Vücutta Kanserli Hücreleri Yok Eden Eski Bir Mekanizma Bulundu - Nano Denizaltılar ile Spesifik Kanser Hücreleri Öldürüldü - Vücudun İçini Gösteren Medikal Kamera Geliştirildi - Hareket Enerjisini Elektriğe Dönüştüren Nano İplik Üretildi - Devrimsel Buluş Yaraları Bir Dokunuşla İyileştiriyor - Erken Gen Terapisi Kalıtsal Hastalıklar İçin Umut Vadediyor - Suyun İki Farklı Sıvı Faz İçerdiği Keşfedildi - Beyin Ağlarında 11 Boyutlu Yapılar Keşfedildi - Otizm Tedavisi İçin Anahtar Uyku İlacı Suramin Olabilir - Kısır Fareler Kök Hücre Sayesinde Yeniden Doğurdu - CERN Yeni Doğrusal Hızlandırıcısı Linac 4'ün Yapımını Tamamladı - Farklı Kanserleri Hedef Alan Türünün İlk Örneği Nano-Aşı Geliştirildi - FDA, MS Hastalığının Birkaç Türünde İşe Yarayan İlk İlacı Onayladı - Bilim İnsanları Kanserin Kendi Kendini Yok Etme Mekanizmasını Keşfetti - Kalp Krizi Sonrası Kalbi Onarabilen İlaç Geliştirildi - Gülünüzü Şarj Etmek İster Misiniz ? - İlk Stabil Yarı-Sentetik Mikroorganizma Oluşturuldu - Alzheimer İlacı Diş Çürüklerini Tedavi Edebiliyor - MS Tedavisinde Aşama Kaydedildi - Merck'in Geliştirdiği Ebola Aşısı Etkisini Gösterdi - Karbon Nanotüpler Sayesinde Kaynama Sıcaklığındaki Su Donduruldu - Kök Hücrelerden İnsan Bağırsağı Üretildi - CRISPR Gen Düzenleme Aracı İlk Kez İnsanda Kullanıldı - Zebra Balıklarının Omuriliklerini Nasıl Onarabildiği Keşfedildi - İsrail'den Bilim İnsanları AIDS Tedavisi için Devrim Niteliğinde İlaç Geliştirildi - Süper Sıvı İtici Bant Her Yüzeye Yapışabiliyor - 2 Boyutlu Kütle Spektroskopisi İcadıyla Tıbbi Devrim Yaşanacak - Crohn Hastalığında İlk Kez Anahtar Rol Oynayabilecek Bir Mantar Tanımlandı - Uzay İstasyonunda İlk Kez DNA Analizi Yapıldı - Alzheimer İlacı Aducanumab'tan Umut Vadeden Sonuçlar Elde Edildi - Parkinson Hastalığını Anlamada Çığır Açıcı Bir Gelişme Yaşandı - Nanorobotlarla Kanserli Hücrelere İlk Kez Hassas Bir Şekilde İlaç Taşınımı Yapıldı - Bilim İnsanları Işığın Daha Önce Bilinmeyen Bir Formda Olabileceğini Keşfettiler - Vücutta Dolaşan Mikrorobotlar Yakında Gerçek Olacak - Almanlar Tuz Tanesi Büyüklüğünde , Şırıngayla Enjekte Edilebilen Kamera İcat Ettiler - Metilen Mavisi Kısa Süreli Hafızayı Geliştiriyor - Dünyanın İlk Manyetik Soğutan Buzdolabı Piyasaya Sürüldü - DNA'daki İkinci Bilgi Tabakası Onaylandı - Statik Elektrik Kullanan Robot Sinekler Yüzeylere Konarak Tutunabiliyor - HIV Virüsünü Durduran Antikor Keşfedildi - Kimyagerler DNA'dan Dünyanın En Küçük Termometresini Geliştirdiler - Suyun Yeni Bir Hali Keşfedildi - Hayatın Yapıtaşlarından RNA 'nın Ribozu Uzayda Düşünüldüğünden Daha Bol Olabilir - LHC'de Yeni Tespit Edilen Ağır Parçacık Doğrulanmayı Bekliyor - Araştırmacılar Sperm Hareketini Arttıran Molekülü Tanımladı - Felçli İnsanları Yeniden Ayağa Kaldıracak Devrimsel Cihaz Stentrod - Parkinson Hastalığı'nın Erken Teşhisi İçin Tükürük Bezi Biyopsisi İşe Yarayabilir - Hhex Protein Freni ile Akut Myeloid Lösemi Durduruldu - Bilim İnsanları Hayvanlarda Böbrek Yetmezliğini Geri Çevirmeyi Başardılar - Antijen Spesifik İmmünoterapi Sayesinde Relaps MS gibi Otoimmün Hastalıklar Tedavi Edilebilir - Yeni Keşfedilen İlaç Otizm ve Rett Sendromunu İyileştirilebilir - Max Planck Wendelstein 7-x Stellaratorü'nde İlk Helyum Plazması Yaratıldı - Işıkla Çalışan Nano Denizaltı Üretildi - Laboratuvar Ortamında İlk Kez Ses Teli Üretildi - İlk Kez Lazerle Sıvı Soğutma Gerçekleştirildi - Parkinson İlacı Yaşlanmaya Bağlı Körlüğü Engelleyebilir - Star Trek Gerçek Oldu : Cisimlerin Sesle Kontrolü Sağlandı - Bilim İnsanları Antimikrobiyal 3D Plastik Diş Üretti - Akan Sudaki Bakterileri Eş Zamanlı Tespit Edebilecek Sensör Geliştirildi - Bilim İnsanları Nano İngiliz Anahtarı Üretmeyi Başardı - Silikon Köpükten Yapılma Yapay Kalp Gerçek Bir Kalp Gibi Atıyor - Jet Yakıtının Patlamasını Engelleyen Polimer Geliştirildi - Bilim İnsanları Sudaki Bakterileri Bile Koklayabilen Biyoelektronik Burun Geliştirdiler - Kalamardan İlham Alan Prof. Melik Demirel Su İle Kendini Onaran Biyoplastik Geliştirdi - Cırt Cırtlı Katmanlara Sahip Sentetik Kalp Dokusu Üretildi - Kendi Kendini Onaran Elektrik Devresi Yapıldı - Protonun Antimadde Eşi Antiprotonun Gerçek Ayna Görüntüsü Alındı - Yumurta Sarısı Ekstraktından Çölyak Tedavisi Geliştirildi - Aynı Anda Hem İletken Hem De Yalıtkan Olabilen Madde Bulundu - Lazerler Kullanılarak Dokunmatik Hologramlar Geliştirildi - Geleceğin Kablosuz İletişim Teknolojisi -Dubleks Veri Spektrumu - Kanser İlacı Sayesinde Down Sendromu Gibi Hastalıklar Tedavi Edilebilir - DNA'nın Altıncı Bazı Keşfedildi Mi ? - Mutant Enzim Sayesinde Geliştirilen Yapay Kan Bütün Kan Gruplarına Verilebilir - Mars'ta Sıvı Halde Tuzlu Su Bulunabilir - Bilim İnsanları Tüylü Mamut DNA'sını Fil Hücrelerine Aktarmayı Başardı - NASA Curiosity Gezgini Mars'ta Azot Buldu - Bukalemun Gibi Renk Değiştiren Materyal Üretildi - Devrimsel 3D Yazıcı Teknolojisi Sayesinde Sıvılardan 100 Kat Daha Hızlı 3D Baskı Almak Mümkün - OLED Teknolojisinde Devrim Yaratacak Gelişme - İlk Kez Işığın Dalga-Parçacık Davranışı Görüntülendi - Nazilerin Bulduğu Devrim Niteliğinde İcatlar - Mikro Robotik 'El' Sayesinde Kanser Teşhisleri ve İlaç Taşınımı Sağlanabilir - Grafen Led Sayesinde Esnek ve Şeffaf Cep Telefonları Hayata Geçecek - Yeni Teori: Uzay-Zamanın Var Olamayacağı Boyutta Kara Delikler Oluşamaz - İspanya'da İlk Kez Kök Hücre Terapisiyle Hasarlı Kalpler Onarıldı - İnsan Hücrelerinde Telomer Uzaması Sağlanarak Yaşlanma Geciktirildi - Beyin Taramaları Sayesinde Kişinin Gelecekteki Davranışları Tahmin Edilebilir - Dünya Dışı Yaşamı Belirlemek İçin Ultra Hassas Nano Sensör Yapıldı - NASA'nın Mars'taki Aracı Curiosity İlk Kez Organik Molekül Buldu - Dünya Rekoru Kıracak Masaüstü Lazer Plazma Parçacık Hızlandırıcı - Saniyede 100 Milyar Kare Çeken Video Kamerada Lazer Işığının Hareketi - Bağırsak Gut Bakterilerinin 10 Milyon Geni Kataloglandı - Biyo-devreleri Pratik Hayata Geçirecek Gelişme - Anıların Beynin Hangi Noktasında Oluştuğu Belirlendi - Dünyada İlk Her Sıvıyı İtebilen Süper Omnifobik Yüzey Oluşturuldu - İsveçli Bilim İnsanları DNA'nın Uzayda ve Atmosferden Geçerken Hayatta Kaldığını Gösterdi - 40,000 Yıllık Mamutun Kanı Sayesinde Mamut Klonlanacak - Darwin 2.0 Türleşme ve Çeşitlilik Üzerine Yeni Bir Teori Atıldı - Beyinde Unutulan Diller Yeniden Bulunabilir Mi ? - Düşünce Kontrollü İmplant İstediğinizde Protein Üretiyor - Bilim Kurgu Gerçek Oldu İlk Kez Kuyruklu Yıldıza Sonda İndirildi - Antibiyotik Tedavisine Alternatif Nano Parçacık Tedavisi - Lazer Tahrikli Motor Sayesinde Uzay Mekiklerinin Hızı Artacak - Kimyagerler İzotop Etkisiyle Yeni Bir Kimyasal Bağ Oluşturdular - Karbon Nanotüp Düz Panel Işıkları ile Yeni Nesil Işık - Su Altında Nefes Almayı Sağlayabilecek Oksijen Absorblayan Madde Geliştirildi - Alzheimer'a Bağlı Hafıza Kaybı İlk Kez Geri Döndürüldü - Doğada Olmayan Tümüyle Yeni Bir Kök Hücre Yaratıldı - Yanıkları İyileştirmek İçin 3D Canlı Doku Yazıcı PrintAlive - Bilim İnsanları Yeni Nesil Bir Görünmezlik Cihazı Geliştirdi - Manyetik Alan Yerine Elektrik Alanı Kullanan Elektrostatik Motor Üretildi - Fizikçiler Fotonun Kuantum Halini 25 Km Öteye Işınlamayı Başardı - Yetişkinlerde İlk Kez Depresyon Teşhisi İçin Kan Testi Geliştirildi - Elektrik Üretmek İçin Su Bazlı Nükleer Pil Üretildi - Fermi Laboratuvarı'nda Evrenin 2 Boyutlu Bir İllüzyon Olup Olmadığını Araştırıyor - Kuantum Fiziği Prensipleriyle Çalışan Devrim Niteliğinde Görüntüleme Metodu - Bilim Adamları Laboratuvarda Fareler Üzerinde Timus Organı Geliştirmeyi Başardı - Helyum Süper Akışkanlarda X Işını Probuyla Kuantum Vorteksler Tespit Edildi - 1024 Robottan Oluşan Sürü Birlikte Çalışarak Deniz Yıldızı Oluşturuyor - İnanılmaz Keşif : Bitki Türleri Arasında mRNA Aktarımı Keşfedildi - Kanserli Hücrelere Tuz Taşıyarak Yok Edecek Sentetik Molekül Geliştirildi - İnsan Kök Hücresi Sayesinde Omurilik Travmalı Farelerde Hızla Gelişme Kaydedildi - NASA Kuantum Plazma Motorunu Test Etti, İşe Yarıyor - Dünyanın Oksijen Üreten İlk Sentetik Yaprağı Üretildi - Bilim İnsanları HIV Virüsünü İlk Kez İnsan Hücrelerinden Silmeyi Başardılar - İnsan DNA'sının Sadece % 8,2'si İşe Yarıyor - Altın Nano Motorlar 150,000 RPM ile Hız Rekoru Kırdı - Gebelikte Geçirilen Enfeksiyon veya Artan İnflamasyon Çocuklarda Şizofreni Riskini Artırıyor - Yetişkin Kök Hücrelerinden İlk Kez Kornea Üretildi - Bilim İnsanları Dünyadaki En Küçük Kuvveti Ölçtü - Aerojellerden 10,000 Kat Daha Güçlü Ultra Hafif Metamateryal Geliştirildi - Farelerde Hafıza Silinerek Yeniden Oluşturulabiliyor - Lazerle Kök Hücreler Uyarılarak Diş Çürüğü Tedavi Edildi - Yeni Geliştirilen Dual-Karbon Batarya 20 Kat Daha Hızlı Şarj Oluyor - Silly Putty Oyuncağından İlham Alan Bilim İnsanları 3 Kat Daha Uzun Ömürlü Lityum-İyon Pil Üretti - Bilim Adamları Dünyanın İlk Yarı Sentetik Organizmasını Yarattı - Kore'de 5 Metre Uzaklığa Kablosuz Elektrik İletimi Yapıldı - Güneş Uçağı Tüm Dünyayı Yakıt Olmadan Sadece Güneş Enerjisiyle Katetmeye Hazırlanıyor - Stereotaktik Radyocerrahi ile 15 Dakikada Kanser Tedavisi - Hücre Sürüleri Elektrik Akımıyla Kontrol Edilebiliyor - Son Teknoloji Gözlük Kanserli Hücreleri Gösteriyor - Bilim Adamlarının Yeni Geliştireceği İlaçlar Sayesinde Pek Çok Hastalık Tedavi Edilabilecek - AIDS Proteinin Yapısı İlk Detaylı Olarak Görüntülendi - Avusturya' da Bilim Adamları 3-D Hücre Kültürü İçinde Minik Beyinler Üretmeyi Başardı - Biyomühendislik Harikası Farenin Kalbi İnsan Hücreleriyle Atmaya Başladı - İlk Kez Moleküllerin Reaksiyon Öncesi ve Sonrasının Fotoğrafı Çekildi - KÖK HÜCRELER SAYESİNDE FARELERDE OMURİLİK ZEDELENMESİ İYİLEŞTİRİLDİ - AKCİĞER KANSERİ NEFES YOLUYLA NANO PARÇACIKLARLA TEDAVİ EDİLEBİLECEK - GRAFEN GÜMÜŞ HİBRİT MATERYAL SAYESİNDE ESNEK TRANSPARAN EKRANLAR ÜRETİLECEK - DÜNYANIN EN GÜÇLÜ PİLİ ARTIK MİKROPİL - KANSER VE YAŞLANMADA ETKİN OLAN TELOMERAZ ENZİMİNİN YAPISI SONUNDA KEŞFEDİLDİ - NANOSCRIBE 3 BOYUTLU MİKRO YAZICI İLE SANİYELER İÇİNDE UFAK BİR DÜNYA YARATIN - BİLİM ADAMLARI NESLİ TÜKENEN KURBAĞANIN EMBRİYOLARINI KLONLAMAYI BAŞARDI - BEYİN GENÇLEŞTİREN GENETİK ANAHTAR NOGO RESEPTÖR - HAYVANLAR TELEPATİ KURABİLİYOR - BAKTERİLERİN ANTİBİYOTİK DİRENCİNİ ENGELLEMEDE MORBİDOSTAT - KANSERİN ERKEN TEŞHİS VE TEDAVİSİNDE BENZERSİZ BİYOELEKTRİK SİNYAL YÖNTEMİ - Sindirim Enzimlerinin Bloke Edilmesi Multiple Organ Yetmezliği Geri Döndürüldü - Geleceği Değiştirecek 10 İnanılmaz Malzeme - NANO PARÇACIKLAR MS HASTALIĞINI DURDURDU - CERN' DEKİ YENİ BULGULAR SÜPER SİMETRİ TEORİSİNİ ÇÖKERTEBİLİR - HİBRİT NANO MATERYAL IŞIK VE ISIYI ELEKTRİĞE DÖNÜŞTÜRÜYOR - BİLİM ADAMLARI İLK KEZ TÜMÜYLE KARBONDAN GÜNEŞ PİLİNİ ÜRETTİ - ALERJİ SENTETİK BİR MOLEKÜLLE ANINDA DURDURULABİLİR - STANDART MODELE UYMAYAN YENİ BİR PARÇACIK ONAY BEKLİYOR - 2012 NOBEL FİZİK ÖDÜLÜ: KUANTUM DÜNYASINDA PARÇACIK KONTROLÜ - ARAŞTIRMAYA GÖRE KORKU BEYİNDEN SİLİNEBİLECEK - NASA 2025 DEKİ GÖKTAŞI GÖREVİ İÇİN SİMÜLASYONLARA BAŞLADI - Karbondioksit Veya Atıklar Yakıta Çevirilebilecek - Dünyanın En Küçük Yarı İletken Lazeri Yapıldı - Category: Biyoloji - Nörologlar Açıklıyor; Kadınların Başı Neden Daha Çok Ağrır ? - Havadaki Kanserojen Maddeleri Temizlemede Ev Bitkilerinin Verimli Olduğu Gösterildi - Ses Dalgalarıyla Hücreler ve Parçacıklar Birleştirilerek 3D Baskı Yapılabiliyor - Bilim İnsanları Deri Hücreleri Kullanarak, 3 Boyutlu El Derisi Üretti - Dünyada İlk Kez, Laboratuvarda Üretilen Kan Hücreleri Bir Hastaya Nakledildi - Bilim İnsanları Rahim Kanseriyle, Saç Düzleştirici Kimyasallar Arasında İlişki Buldu - ABD Tarım Bakanlığı Antioksidan Zengini Mor Domatesi Onayladı - Bilim İnsanları Fare DNA'sını Düzenleyerek, Evrimi 1 Milyon Yıl İleriye Aldı - Ölü Bakteriler Kullanılarak Terden Güç Üreten Pil Yapıldı - Saç Bakımında Etkili Bitkisel Yağlar Nelerdir? - Bilim İnsanları Katı Tümörlerle Savaş İçin Nanoparçacık Geliştirdi - Yeni Hibrit Varyant XE Nasıl Ortaya Çıktı ve Tehlikeli Mi? - Uzun COVID Hastalarında Hafıza Kaybı ve Konsantrasyon Bozuklukları Gözlendi - Geceleri Işıklı Ortamda Uyumak Kalp Sağlığına Zarar Verebilir - Ekin Pasına Dirençli Buğdayın Genomu Klonlanarak Kayıplar Engellenebilir - Farelere Verilen İlaç Fabrikası Boncuklar Kanseri Bir Haftada Temizleyebiliyor - Bilim İnsanları Kahvenin Kötü Kolesterolü Nasıl Azalttığını Buldu - Hollanda'da AIDS'e Neden Olan, Daha Güçlü Bir HIV Varyantı Keşfedildi - Yumuşak Yüzeylerde Su Damlacıkları,-44 C'ye Kadar Donmadan Kalabiliyor - Yaralardaki Enfeksiyonları Tespit Eden Hidrojel Sensör Yapıldı - Yengeç Şeklindeki Mikro Robotlar Kanser Hücrelerini İlaç Taşıyarak Öldürebiliyor - Himalaya Mantarından Yapılan Kanser İlacının Etkisi 40 Kat Arttırıldı - Acısız Aşı Bantları Enjeksiyon İğnesinden Daha Fazla Bağışıklık Üretiyor - Canlı Hücrelerin Temel Fonksiyonlarını Taklit Edebilen Yapay Hücre Üretildi - Japon Bilim İnsanları, 3D Biyoyazıcıyla Wagyu Sığır Eti Üretti - 310 Milyon Yıllık Dünyanın En Eski Beyin Fosili Keşfedildi - Kalp Krizi Sonrası Oluşan Doku Hasarını Onarabilecek Sprey Geliştirildi - Temiz Su Kaynaklarının Metamfetaminle Kirlenmesi Alabalıkları Bağımlı Yapabiliyor - İneklerin Midelerindeki Bakterilerin Plastikleri Sindirebildiği Keşfedildi - Dünyanın İlk Laboratuvar Eti Fabrikası İsrail'de Açılıyor - FDA Yeni Zayıflama İlacı Wegovy'yi Onayladı - Beyin Hücrelerinin DNA'yı Onarma Şekli, Yaşlanma ve Hastalıklara Bağlı Etkin Noktaları Ortaya Çıkardı - Keto Diyetin, Alkolü Bırakmada Yoksunluk Semptomlarını Hafiflettiği Bulundu - Kayıp Dişleri Yeniden Oluşturabilen Bir Gen Keşfedildi - Dünya'daki 6.7 Milyon Türün DNA'sı, Ay'da İnşa Edilecek Nuh'un Gemisi'nde Saklanacak - Früktoz ve Çay Şekeri Karaciğerin Yağ Üretimini İki Katına Çıkarabilir - Vegan Beslenme Kemiklerde Zayıflığa Neden Olabilir - Kedi Nanesi Sivrisinek Kovucu Olarak Kullanılabilir Mi? - Yeni Kök Hücre Tedavisi Spinal Kord Yaralanmalarında Umut Vadediyor - Venüs Sinekkapanının Manyetik Alan Ürettiği Keşfedildi - Işıkla Güçlenen, Fotosentetik 3D Baskı Malzemesi Geliştirildi - Bilim İnsanları, Bitki Hücrelerinden Yapay Odun Üretti - Nadir Dört Sarmallı DNA, İlk Kez Aksiyon Halinde Gözlendi - Hayvanların Yön Bulmasını Sağlayan Kuantum Prosesi, İlk Kez Canlı Olarak Gözlendi - Ornitorenklerin Gen Haritası, Neden Bu Kadar Tuhaf Olduklarını Açıklıyor - Yeni Araştırmaya Göre, Soğukta Spor Yapmak 3 Kat Daha Fazla Yağ Yaktırabilir - MIT Işık ve İlaç Taşıyarak, Işıkla Aktive Olan İmplant Geliştirdi - İngiltere'den Gelen Bulaşıcı Koronavirüs Mutasyonunun Daha Ağır Hasta Etmediği Gösterildi - Koronavirüsün Beyne Sızabildiğine Dair Yeni Kanıtlar Bulundu - Güve Kanadındaki Akustik Metamateryaller, Yarasalara Av Olmalarını Engelliyor - Hayvanlar, Yanardöner Renkleri İletişim Kurmak İçin Kullanıyor Olabilir mi? - Da Vinci'nin Çizimleri Şaşırtıcı Biçimde Bakteri, Mantar ve İnsan DNA'sı Dolu - Bilim İnsanları Bakterileri Mikro 3D Yazıcı Gibi Kullanarak, Nano Objeler Ürettirdi - Gen Tedavisi Sayesinde, Tümüyle Kör Fareler Yeniden Görmeye Başladı - 2020 Nobel Kimya Ödülü, CRISPR Cas-9 Genetik Makasını Keşfeden İki Bilim İnsanına Verildi - Süper Enzimle Güçlendirilen, Plastik Yiyen Bakterilerin Hızı 6 Katına Çıktı - Yeni Portatif ME-LIF Cihazı, Diğer Gezegenlerde Yaşam Aramada Kullanılacak - Basit Bir Kan Testiyle, Koronavirüsten Ölme Olasılığı Yüksek Kişiler Tahmin Edilebilir - Sağlıklı Yaşlanma ve Uzun Ömrün Sırrı, Kandaki Demir Seviyesinden Geçiyor - ISS'de Yapılan Deneye Göre Bakteriler ,Yıllarca Uzayda Hayatta Kalabiliyor - İlk Kez Kök Hücrelerden Fonksiyonel Mini Kalpler Üretildi - Antibiyotiğe Dirençli Bakterilere Karşı, Anti-vitamin Silahı Kullanılabilir - Kaju Kabuğu Asiti, MS Hastalığında Hasar Gören Sinirleri Onarabilir - Yeni Araştırmaya Göre, 5 Yaş Altı Çocuklar Daha Fazla Koronavirüs Taşıyarak, Bulaştırabilirler - Bakteriler Uzayda Antibiyotik Direnci Geliştiriyor ve Daha Ölümcül Olabiliyor - Çernobil'de Yetişen Bir Mantar, Astronotları Mars Görevlerinde Radyasyondan Koruyabilir - Bitkiler, Yeraltından Birbirlerine Elektrik Sinyalleri Göndererek İletişim Kuruyor - COVID-19 veya SARS'dan Kurtulanlar, SARS-COV-2 Spesifik T Hücresi Bağışıklığı Geliştiriyor - Araştırmacılar Fare Beynindeki Kış Uykusunu Tetikleyen Anahtarı Buldu - Bilim İnsanları Kök Hücrelerden Yapılan İnsan Karaciğerlerini, Sıçanlara Nakletmeyi Başardı - Denizin Derinliklerinde 30 Yeni Tür ve En Uzun Deniz Canlısı Keşfedildi - Farelerde Beyin Hücresi Nakliyle MS Hasarı Tedavi Edildi - Kök Hücre Solüsyonu Kelliğe Çare Olabilir - Erkekler Kanlarında Daha Fazla ACE2 Enzimi Olduğundan, Koronavirüse Daha Kolay Yakalanıyorlar - Amerika'da İlk Kez Dev Katil Arılar Görülmeye Başladı - Sitokin Fırtınaları ve T-Hücresi Sayımı,COVID-19 Tedavisi İçin İpuçları İçeriyor - Bilim İnsanları,Elektron Hızlandırıcı Kullanarak Dinozor Yumurtalarının İçini Görebildi - Organoidlerde Denenen Eşsiz Bir İlaç, COVID-19'u Başlangıçta Durdurabiliyor - Amerika'da 5 Dakikada Pozitifi Gösterebilen COVID-19 Testi Geliştirildi - Yeni Çip Üstü Laboratuvar Hastalıkların Vücutta Yayılımını Tespit Ediyor - Çin, COVID-19 Aşısı İçin Klinik Denemelere Başladı - Elpistostege Fosili, Denizden Karaya Çıkıştaki Kayıp Halkayı Tamamlıyor - Yeni Koronavirüs Yüzeyde Saatlerce Stabil Kalabiliyor - Aksolotl Semenderi DNA'sı Sayesinde Organlarımız Yenilenebilir Mi? - Kadın Hastanın Mesanesindeki Maya Nedeniyle Alkol İşediği Anlaşıldı - BPA İçermeyen Plastikler de Fetüs Gelişimine Zarar Verebiliyor - Zehirli Mantarlar İçin Taşınabilir Test Geliştirildi - Coronavirüs Aşısı Geliştirmek Neden Bu Kadar Uzun Sürüyor? - Bakteriler Karşısında Renk Değiştirerek, Savaşan Akıllı Yara Bandı Yapıldı - Anti-Enflamasyon Anahtar Molekülü Sayesinde Diyabet, MS ve Yaşlanma Tedavi Edilebilir - Dünya'da İlk Kez , Laboratuvarda Üretilen Kalp Hücreleri Hastaya Nakledildi - Coronavirüsleri Öldüren Tuzlu Maske İcat Edildi - Kalp Krizini Engellemek İçin, Damar Plağını Yiyen Nanoparçacık Geliştirildi - Modifiye Bakterilerle, Arıların Bağışıklığı Koloni Çöküş Sendromuna Karşı Güçlendirildi - Yoğurt Yemek Meme Kanseri Riskini Azaltabilir - Diş Çürümesini Engelleyen Modifiye Peptit Geliştirildi - Stresin Saçlarınızı Nasıl Beyazlattığı Çözüldü - Coronavirüs Yılan Kaynaklı Olabilir mi? - Siyano Bakteri ve Kum Sayesinde, Kendini Onarabilen Beton Yapıldı - Domuzlar Üzerinde Yapılan Araştırma, Şekerin Beyinde Yarattığı Bağımlılığı Ortaya Çıkardı - Yaşlanma Çalışmalarında Kurtçukların Ömrü 5 Kat Uzatıldı - Çin'de 59 Kişiye Bilinmeyen Bir Virüs Bulaştı - Aralıklı Oruç Diyetinin Yeni Faydaları Ortaya Çıktı - NASA, Uzayda Kan Pıhtısı Oluşan Astronotu Dünya'dan Tedavi Ettirdi - Ölümcül Cilt Kanserini Virüs Tedavisiyle Yendi - Dünyadaki En Önemli Canlı, Arı İlan Edildi - Kuantum Nokta Aşı Bandı Sayesinde Aşı Takibi Yapılabilir - Yeni Araştırmaya Göre Günde 2 Elma Yemek Kolesterolü Düşürüyor - İlik Nakli Olan Adamın Spermleri, Artık Donörün DNA'sını Taşıyor - İlk Kez Domuz-Maymun Hibriti Üretildi - Laboratuvarda Evrilen E.coli Bakterileri Karbondioksiti Yakıta Çevirebilir - Yale Araştırmasına Göre, Ketojenik Diyet; Grip Virüsüyle Savaşta Etkili - Kahvaltıdan Önce Spor Yapmanın Faydası Ortaya Kondu - Bilim İnsanları 3D Biyoyazıcıyla Kan Damarlı Canlı Deri Bastı - Bilim İnsanları Sıçanlara Araba Kullanmayı Öğretti - İlaç Kombinasyonuyla Meyve Sineklerinin Ömrü Uzatıldı - Çok Yağlı Yemek; Bağırsak Mikrobiyomunu Bozarak, Diyabet ve Obeziteye Neden Olabilir - Flavonoid Zengini Beslenme Kanser ve Kalp Hastalıklarına Karşı Koruyor - Japonya'dan İnsan-Hayvan Hibriti Canlı Deneylerine Onay Geldi - Toprağa Atılan Sigara İzmaritleri Bitkilerin Büyümesini Engelliyor - Cinsiyet Değiştiren Balığın Sırrı Aydınlatıldı - Curiosity Mars'taki En Yüksek Metan Konsantrasyonunu Ölçtü - Yeni Lazerle Akan Kandaki Tümörlü Hücreler Öldürülebiliyor - CRISPR Gen Düzenlemesi ile Doğan Bebeklerde Erken Ölüm Riski Olduğu Belirlendi - İklim Değişimiyle Saman Nezlesi Sezonu Da Uzuyor - Bu Yeni MS İlacı Myelin Kılıfı Onarabilir - Genetik Mutasyon Nedeniyle Acı Hissetmiyor,Yaraları Çabuk İyileşiyor - Neden Yaşlandıkça Zaman Hızlanıyormuş Gibi Gelir? - Bilim İnsanları Beyne Lazer Ateşleyerek Alkolizmi Engellemeye Başardı - Oruç ve Egzersiz Vücudun Hücresel Temizlik Makinesini Çalıştırıyor - Farelere Verilen Nanoparçacıklar Sayesinde Gece Görüşü Sağlandı - Kanda Kansere Bakan Ucuz ve Hızlı Bir Test Geliştirildi - Uykusuzluk Kalp Hastalığına Yol Açabiliyor - Bakteriler, Koloniyi Kurtarmak İçin Kendilerini Feda Edebiliyorlar - Alzheimer Hastalığının Nedeni Dişeti Hastalığı Olabilir - Çin'in Ayda Yetiştirdiği Bitki Öldü - Tümörlerin Yeniden Büyümesini Engelleyen Nano-Jel Sprey Geliştirildi - Tavşan Geni Aktarılan Sarmaşık Havayı Temizliyor - Eşek Arısı Zehrinden Antibiyotik Yapıldı - Sayborg Bitki Kendi Kendine Işığa Gidebiliyor - İki Deneysel Kanser İlacı Birlikte Daha Etkili - Bazı Örümceklerin Yavrularını Sütle Beslediği Keşfedildi - Genetiği Değiştirilmiş Bebek Çalışmasını Yapan Bilim İnsanı Konuştu - Dünyanın En Kurak Yerine Yağan Yağmur Ölüm Getirdi - Bilim İnsanları, İnsan Hücrelerinde Yeni Bir DNA Yapısını Doğruladı - Mars Oksijence Zengin Hayat Barındıran Su İçerebilir Mi? - Küflü Ekmeği Yemeden Önce Bir Kez Daha Düşünün ! - Renkli Görmeyi Açıklamak İçin Laboratuvarda Sıfırdan Retina Üretildi - BPA İçermeyen Plastikler Farelerde Üreme Problemine Neden Oldu - Bilim İnsanları Bir Hücrenin Ölüm Hızını Ölçtü - Farelerde Yaşa Bağlı Kırışıklıklar ve Tüy Dökülmesi Geri Çevrildi - İlk Kez Bir Bakterinin Evrimini Hızlandırmak İçin Nasıl DNA Çaldığı Gözlendi - Çoğu Vitamin ve Mineral Takviyesinin Faydası Yok - Tiroid ve Akciğer Kanseri İçin Geliştirilen Kanser İlacı Umut Vadediyor - Şaraptaki Polifenoller Diş Çürüğü ve Dişeti Hastalıklarını Engelleyebilir - Nanorobotlar Kanser Hücrelerini Bulup Yok Ediyor - Körlüğü Tedavi Eden İlaç 850,000 Dolar Olur Mu? - Bilim İnsanları Sonar Dalgaları Yansıtan Ultrasonik Bakteri Geliştirdi - Canlı Bakterilerden Renk Değiştiren Dövme Basıldı - Yaşamın Kaynağı Dünya'nın Merkezinden Geliyor Olabilir mi ? - Mikroiğneli Yama ile Fazla Yağlardan Kurtulabilirsiniz - Mariana Çukurunda Rekor Derinlikte Balık Kameraya Alındı - NASA Uzayda İdrardan Plastik Üreterek 3D Yazıcıda Kullanacak - Çin'de İlk Kez Bir Kadın Kriyojenik Olarak Donduruldu - Fareleri Kontrol Etmek İçin Beyinlerine Magnet Yerleştirildi - NASA Satürn'ün Ayı Enceladus'un Okyanusunda Hayat Olabileceğini Açıkladı - Yapay Evrimle Cansız Maddelerden Canlı Yaratılmaya Çalışılıyor - Bakterileri Kullanarak Kirli Suyu İçme Suyuna Çevirdiler - Aşıları Daha Etkili Kılan Protein Keşfedildi - Akciğerlerin Kan Hücresi Ürettiği Keşfedildi - Deney Başarılı: Mars'ta Patates Yetiştirebiliriz - Sağlıksız Bağırsak Bakterileri Yüksek Tansiyona Neden Olabilir - Kahve İçmek Yaşlanmanızı Yavaşlatabilir - Otizm Bozukluğu Mitokondriyal DNA'daki Zararlı Mutasyonlarla İlişkilendirildi - Nanotüpler Sayesinde Ispanak Bomba Dedektörüne Dönüştürüldü - Biyolüminesans Sayesinde Nöronların Karanlıkta Parlamaları Sağlandı - Mikroplarla Pac-Man Oynamak İster Misiniz ? - 5 Saniye Kuralı Çürütüldü Yere Düşen Yiyeceğe Bakteriler Anında Bulaşabiliyor - İnsan ve Şempanze Yavrularının Gülümsemesinin Evrimsel Kökenleri - Tıbbi Operasyonlar İçin Yeni Uzaktan Kumanda Edilebilen Mikrorobotlar Geliştirildi - Toksoplazma Enfeksiyonu Şizofreni veya Alzheimera Neden Olabilir Mi ? - Antibiyotik Dirençli Bakterilerle Savaşa Yeni Bir Antimikrobiyal Madde Katıldı - Yüksek İletkenlikli Köpekbalığı Jeli Yeni Teknolojilere İmkan Tanıyabilir - MIT Hücreleri Akustik Olarak Ayırabilen Bir Sistem Geliştirdi - Kuşlar Kanatlarını Nasıl Kazandılar ? İpucu Bakterilerde - Öğrenme Kabiliyetine Sahip İlk Tek Hücreli Organizma Keşfedildi - ExoMars Fırlatılarak Başarıyla Mars Görevine Başladı - Genlerimizde Saklı Antik Virüsler Yenileriyle Savaşmamızda İşe Yarayabilir - Yapay Damarlar Kompleks İnsan Damarlarını Taklit Edecek - Bu Karınca Türü Hiç Yaşlanmıyor - Bilim İnsanları 3D Baskı Dokuların Fizibilitesini Kanıtladı - Erkek Hayvan Modelinde Öfkenin Kökeni Belirlendi - Kanserin İlk Kez Tek Bir Hücreden Nasıl Yayıldığı Bir Canlıda Gösterildi - Safra asidi kök hücre üretimini destekliyor - Tümörler Aydınlanıyor Kanserli Dokuların Tespiti Kolaylaşıyor - Uzaylılardan Ses Çıkmıyor Çünkü Hepsi Öldü - 500 Espresso Değerinde Kafeine Dayanan Kahve Kurdu - Türk bilim insanları tamamen yerli yapay kan üretmeyi başardı - Neden Her İnsan Aynı Hızla Yaşlanmamaktadır? - Dünya'nın İlk ATP ile Çalışan Çipi Yapıldı - Bilim İnsanları Farelerde Bilinci Değiştirmeyi Başardılar - Dünya'nın En Büyük Klon Fabrikası Çin'de Üretime Geçiyor - Biyopsiye Gerek Kalmadan Bir Damla Kan Numunesinden Kanser Türü ve Teşhisi Yapılabilir - Alzheimer İçin Geliştirilen Bir İlacın Tesadüfen Yaşlanmayı Geciktirdiği Bulundu - 3D Yazıcıyla Basılan Bazı Maddelerin Toksik Olduğu Bulundu - Yeni Geliştirilen BriteVu Tekniği İle Bilgisayarlı Tomografide Detaylı 3D Görüntüler Elde Edildi - Tüylerimiz Neden Diken Diken Olur ? - Haloysit Hem Ucuz Hem Doğal Bir Nano Materyal Özelliği Gösteriyor - JAK İnhibisyonu Sayesinde Saç Çıkması Sağlandı - Bilim İnsanları Beyni Manyetik Alanla Stimüle Ederek Tanrı İnancını Zayıflatmayı Başardı - Mikroplardan Korunmak İçin Germafobik Alışkanlıklarınız Çok Kullanışsız Olabilir - Ocak Ayında İlk Kez Anne Rahmindeki Bebeklere Kök Hücre Tedavisi Uygulanacak - Nadir Bitkiden Elde Edilen Kanser İlacı Laboratuvarda Üretildi - 3D Doku Yazıcılar İçin İpek Biyo Mürekkep Üretildi - LockHeed Martin Uydular İçin Üç Kat Güçlü Kompakt Soğutucu Üretti - Polimerlerden Yapay Sinir Sistemi Yaratıldı - Genç Babalarda Sperm Mutasyonlarında Artış Gözleniyor - Kutu Kola İçtikten 1 Saat Sonra Vücudunuzda Neler Olur ? - August Weismann Bariyeri Aşılabiliyor - Aşırı Yemek ve FTO Geni Arasındaki İlişki - Yaşlanma Damar Duvarını Oksidatif Strese Karşı Koruyor - Katarakt İçin Göz Damlası Tedavisi Geliştirildi - Hücreleri Manyetik Alanda Uçurarak Ayırmanın Yolu Bulundu - Görünmez Deniz Safiri'nin Sırrı Çözüldü - Aşk İnsanı Aptal Eder Mi ? - Ekstra DNA Yedek Lastik Gibi Davranarak Kanseri Engelliyor - Epistazinin Evrimsel Süreçteki Önemi - İnsanlaştırılmış Mayalar - Yaşlanmayı Engellemenin Sırrı Mitokondrilerde Mi Saklı ? - Sinekler Sandığımızdan Daha Akıllı Olabilir - Ters Evrim Tavuklardan Dinozorlar Türeyebilir Mi? - Audi Bitkilerden İlk Sentetik Benzini Üretmeyi Başardı - Bombacı Böceklerin Savunma Mekanizması Çözüldü - Genlerimizdeki Gizli Kahramanlar HERV-K 'lar - HIV Virüsü Taşıyan Erkeklerde Alkol Daha Etkili - Okulu Sevmemek Genetik Olabilir Mi ? - Nörolojik Cinsiyet Epigenetik Olarak Kontrol Edilebilir - Şeker Kanser Yapar Mı ? - Araştırmacılar Omega-3 Yağ Asitlerinin Prostat Kanserini Engellediğini Gösterdi - Büyük Bariyer Resifi'ndeki Mercanlar Plastikleri Yiyiyor - İnsan DNA'sı Verilen Fare Embriyosunun Beyni Büyüdü - Bitkiler Böcekleri Algılayarak Her Böceğe Farklı Tepki Gösteriyor - Bilgiyi Sonsuza Kadar Saklamak İçin DNA Kullanılacak - Ömür Boyu Mükemmel İnsanı Beklemek Evrimsel Bir Hata Olabilir - Yapay Zekaya Sahip Robot Bilim İnsanı 'Eve' İlaç Keşfini Hızlandıracak - Bilim İnsanları Ebola Virüsünde Mutasyon Tespit Ettiler - Dünya Dışı Yaşam Bulunması Hayatı Nasıl Değiştirirdi ? - İlk Kez Nanobotlarla Bir Canlıda İlaç Aktarımı Yapıldı - Kahvenin İçindeki Proteinlerin Morfin Benzeri Etki Yarattığı Keşfedildi - İnsan Genomunun Çözülmesinde 6 Genetik Mihenk Taşı - Laboratuvarda İlk Kasılabilen Kas Hücresi Üretildi - Kanserin En Büyük Sebebi Kötü Şans Olabilir Mi ? - Maymunlar Aynada Kendilerini Tanımayı Öğrenebilir - Soğuk Algınlığı Yapan Virüsler Soğukta Daha Fazla Çoğalıyor - Biyoloji Kitapları Yeniden Yazılıyor, Proteinlerin Yeni Rolleri Keşfedildi - Pheidole Karıncaları Her Yerde - Biyologlar Timsah Genomlarını Haritalamayı Başardı - Kadınların Erkeklerden Neden Daha Çok Yaşadığına İlişkin Yeni Bir Kanıt - Sahraaltı Afrikası'nda Genetik Çeşitlilik - Sigara İçen Erkeklerde Y Kromozomu Yok Oluyor - İnsan Genomunun İkili Doğasının Sıradışı Yapısı - Korkunç Kırkayakların Genleri Gezegenimizin Nasıl Evrildiğini Ortaya Çıkarabilir - Tohumun Çimlenmesini Engelleyen Dinlenme Özelliği 360 Milyon Yıldır Var - 10 Saniyelik Bir Öpüşme 80 Milyon Bakteri Geçişine Neden Oluyor - Parazitler Truva Atı Kullanarak Bağışıklık Sistemini Kandırıyor - Kuantum Mekaniğiyle Enzimlerin Aktif Bölgelerindeki Gizemler Ortaya Çıkarılabilir - Anti-Kanser İlaçları Neden Piyasaya Geç Çıkıyor ? - Kaza Yaptığında Doğada Kolayca Yok Olabilen İHA Yapıldı - Aç Yarasalar Diğerlerinin Sonarlarını Bozmak İçin Jammer Kullanıyorlar - Amerika'da İlk Ebola Vakası CDC ve Teksas Sağlık Departmanı Tarafından Onaylandı - Dünyada Sadece Bir Kişi HIV'den Kurtuldu, Ama Nasıl ? - Uluslararası Uzay İstasyonu'nun Dışında Canlılar Tespit Edildi - İklim ve Ağaçların Boyu Üzerine Yeni Bir Araştırma Yapıldı - 3D Biyobaskı Teknolojisi Sayesinde Gerçeğe Yakın Kan Damarları - Hamileler ve Fetüs Antibakteriyel Maddelerin Etkisinde Kalabilir - 20 Milyon Yıllık Amberden Çıkan Çekirge ve Böceklerle Zaman Yolculuğu - Alkol ve Enerji İçeceklerinin Birlikte Tüketimi İnsanlarda Aşırı Alkol Tüketimine Yol Açabilir - Bitkiler Nasıl Büyüyor? Gerçek Zamanlı 3D Kök Görüntüleme Yapıldı - Gelmiş Geçmiş En Büyük Kuş 7 metrelik Kanata Sahipti - Kışın Doğan Erkeklerde Solaklık Daha Fazla - Kas Gücüyle Çalışan Biyobotlar Artık Kontrol Edilebiliyor - Kas Gücünden Enerji Sağlayan Kalp Pili Geliştirildi - Kalamar Hücrelerine Müzik Verince Dans Ediyor - Hücre Bölünmesinde Metafaz Aşamasının Gerçek Videosu - Virüsler Gibi Gizlenen DNA Nano Parçacıklar Bağışıklık Sistemini Geçebiliyor - Elektrik ve Güneş Işığıyla Beslenen Bakteriler Keşfedildi - Tavuk Gözünde Maddenin Farklı Bir Hali Bulundu - The Human Body Exhibition İnsan Vücuduna Çarpıcı Yolculuk Sergisi Yeniden Türkiye'de - X Kromozomu Kadınlar ve Erkekler Arasındaki Boy Farkını Açıklıyor - Alman Bilim Adamları Meyve Sineklerini Modifiye Ederek Kanserli Hücreleri Tespit Etmeyi Başardı - İnsan ve Maymun Beyni Arasında Şaşırtıcı Benzerlikler Bulundu - Bitkilerde Bulunan Doğal Bir Bileşik Farelerde Alzheimer'ı Durdurdu - Kalp Hücrelerinden Yapılan Biyobot Sperm Gibi Yüzüyor - 100 Milyon Yıllık Amberde Tarihin En Eski Bitki Üremesi Gözlendi - 2100'e Kadar Deniz Tabanı Hayatında Büyük Düşüş Bekleniyor - Cerrahlar için 3D Hücre Yazıcı Kalem BiyoPen Sayesinde Hızla İyileşeceksiniz - Bilim İnsanlarını Şaşırtan Keşif: Derimiz Karaciğerimizle İletişim Kuruyor - Karga Gerçekten En Zeki Uçan Hayvan Mı? - Bilim Adamları Aşırı Alkol Tüketimine Neden Olan Geni Buldu - Genetiği Değiştirilmiş Virüs Bataryaların Ömrünü Arttırabilecek Mi? - DNA Tarafından Kontrol Edilen Nanobotlar Kendi Kendine Ulaşım Ağı Oluşturuyor - Amazon Ormanlarında Keşfedilen Yeni Türler Arasında Mırlayan Bir Maymun da Var - Farelerde Tek Bir Genin Değişmesiyle Ömür % 20 Arttı - Araştırmaya Göre Nesli Tükenen Maymun İnsanlar Gibi Yürüyemiyordu - Yapay Örümcek Ağı Spiber Kevlardan Daha Güçlü - ÜÇ BOYUTLU ANALİZ SONUÇLARI HOMO FLORESİENSİS' İN YENİ BİR TÜR OLDUĞUNU GÖSTERDİ - BAKTERİLER MOLEKÜLLER YARDIMIYLA BİRBİRİYLE İLETİŞİM KURARAK ANTİBİYOTİKLERE KARŞI DİRENÇ GÖSTERİYORLAR - BİLİM ADAMLARI HAMAM BÖCEKLERİNİ KİNECT SENSÖRLE YÖNLENDİRMEYİ BAŞARDILAR - SİVRİSİNEKLER WOLBACHİA BAKTERİSİYLE HASTA EDİLECEK VE SITMA ENGELLENECEK - Bitkiler Aralarında İletişim Kurarak Diğer Bitkilerin Büyümesine Yardımcı Oluyorlar - YENİ DNA ANALİZ CİHAZI BİRKAÇ DAKİKA İÇİNDE DNA ANALİZİ YAPABİLİYOR - MOLEKÜLLERİN GENÇLİK ÇEŞMESİ KEŞFEDİLDİ - MİKRO PİRAMİTLER PETRİ KABININ YERİNİ ALABİLİR - KALP HÜCRELERİNDEN YAPILAN BİYOBOTLAR YÜRÜYEBİLİYOR - 750 AYAKLI KIRKAYAK OLUR MU? - İKLİM DEĞİŞİMİ AMFİBİ EVRİMİNİ TETİKLİYOR - YASTIKLAR KLOZETLER KADAR ÇOK MİKROP BARINDIRABİLİR Mİ? - HAFIZANIN MOLEKÜLER DÜZEYDE NEREDE VE NE ZAMAN OLUŞTUĞU KEŞFEDİLDİ - BAKTERİLER LAZER TUZAĞINDA HAPSEDİLDİ - KANSER MUTASYONLARIYLA NAYLON SENTEZİNİ GELİŞTİRMEK - YARASALAR SAYESİNDE DAHA GELİŞMİŞ ROBOTLAR YAPILABİLİR Mi? - ÇİKOLATA BEYİNDE UYUŞTURUCU ETKİSİ GÖSTEREBİLİYOR - ION PROTON SEQUENCER İLE DNA ANALİZİ ÇOCUK OYUNCAĞI - Tıpta Çığır Açacak Gelişme: Dünyanın İlk Biyonik Gözü Çalışıyor - Florida Eyaleti' ndeki Bataklıklarda Rekor Büyüklükte Bir Piton Yılanı 87 Yumurtasıyla Beraber Tespit Edildi - DNA Altın Nano-Parçacıklarını Nükleotitlere Dönüştürebiliyor - Deniz Altındaki Volkanlarda Mikrobiyal Hayatın Limitleri : Üçüncü Dünyanın Organizmaları Kayalar ve Tortularda Yaşıyor - Daha Uzun ve Yavaş Spermlerin Daha Hızlı Rakiplerini Safdışı Bıraktığı Anlaşıldı - Mikrondan Santimetreye: Araştırmacılar Yeni Bir Doku Tasarlama Aleti İcat Ettiler - Bilinçli Rüyalar Meta Bilincin Merkezini Saptamada Bilimadamlarına Yardımcı Oluyor - Yusufçuk Böceğinin Aşkındaki Redoks Kimyası - Hayvan Aşıları Genetik Deformasyona Uğrayabiliyor - Category: Çalıştay ve Etkinlik - Category: Dahi Bilim İnsanları - Türk Bilim İnsanları Bakterilerin Bile Tutunamayıp Kaydığı Bir Yüzey Kaplaması Geliştirdi - Kuantum Fiziğinin Babalarından Paul Dirac Kimdir? - DNA'nın Bilinmeyen Kahramanı Rosalind Franklin - Yerçekimini Bulan Büyük Bilim İnsanı Isaac Newton - Hayatını Bilime Feda Eden Kadın Madam Curie - Dr. Selim Hanay, Avrupa'nın En Prestijli Araştırma Desteği ERC Fonuyla Ödüllendirildi - Leonardo da Vinci'nin Çizimleri, Bir Kez Daha Zamanının Ötesinde Olduğunu Gösterdi - Modern Kimyanın Babası Ebu Musa Cabir bin Hayyan - Eşi Görülmemiş Dahi Oktay Sinanoğlu - NASA'nın Aya Gitmesini Sağlayan Alman Wernher von Braun - Mühendisliğin Babası El Cezeri - Gizemli Patent : Nikola Tesla UFO Tasarlamış Olabilir Mi ? - Einstein Ölmeden Önce Karatahtaya Neyin Formülünü Yazdı ? - Leonardo Da Vinci Bölüm 2 İcatlar - Gizemli Bilim Adamı ve Sanatçı Leonardo Da Vinci Bölüm 1 - Nikola Tesla'nın En Ünlü Buluşları Nelerdir ? - Kazayla Gelen Zeka İdiot Savantlar 'Aptal Dahiler' - Einstein'ın Unutulan Evren Modeli Yeniden Ortaya Çıktı - Category: Deneysel - Yeni Araştırmaya Göre Genç Yetişkinlerde Kanser Artışı Gözlendi - 67 Yıllık Gizemli Şeytan Parçacığı Tesadüfen Keşfedildi - Kokular Sayesinde Yaşlıların Hafızaları İki Katına Çıktı - Kulak Kanalından Beyin Aktivitesini Saptayan Spiral İmplant Yapıldı - Hamilelikte Beyinde Gri Madde Miktarı Azaldığı Kanıtlandı - Genetiği Değiştirilmiş Yumurta Sayesinde, Yumurta Alerjisi Tarihe Karışacak - Burun Karıştırmak Alzheimer'a Neden Olabilir Mi? - Yara Takibi ve Tedavisi Yapan Akıllı Yara Bandı Geliştirildi - Yeni Asfalt Katkı Maddesi Sayesinde Yollar Buz Tutmayacak - Zamanı En İyi Algılayan Hayvanlar Hangileridir? - Kenevirle Beslenen İnekler, THC'li Süt Üretti - Hidrolik Kasları Olan Robot Kol Geliştirildi - Kanser İlacının Farelerde Spinal Kord Hasarını Tedavi Ettiği Bulundu - Farelerin Kalbi mRNA Tedavisiyle Onarılarak Normale Yakın Hale Getirildi - Termoelektrik Mürekkeple Kaplanan Yüzeyin Isısından Elektrik Üretildi - Japon Bilim İnsanları Robot Parmağı İnsan Derisiyle Kapladı - Dünyanın En Küçük Uzaktan Kontrollü Robotu Yapıldı - Dokunma Hissi Oluşturmak İçin Manyetik Tüy Kullanan Elektronik Deri Geliştirildi - Atık Maskeler Kullanılarak Dayanıklı Beton Yapıldı - Kanser Teşhisinde Karıncalar, Köpekler Kadar İyi Performans Sergiliyor - Yaşlı Hücreleri Vücuttan Temizleyen Gençlik Aşısı Geliştirildi - Araştırmaya Göre Yapay Tatlandırıcılar Açlık Hissi Yaratarak, Kilo Aldırabiliyor - Harvard Araştırmasında Havasız Ofis Ortamlarında Bilişsel Yeteneklerin Düştüğü Gösterildi - Naylon 6,6 Sentezinde Çinko Katalizör Yerine, Daha Çevreci Demir Kullanılabilir - Çörek Otu COVID-19 Enfeksiyonu ve Sitokin Fırtınalarını Tedavi Edebilir - Manyetik Başlık Sayesinde Hastanın Beyin Tümörü Küçüldü - Lazerlerle Nötron Yıldızı Koşulları Oluşturularak Antimadde Üretilebilir - Huni Ağ Örümceği Zehri Proteini Kalp Krizi Sonrası Ölüm Sinyalini Engelliyor - Yeni Araştırmaya Göre Orta Düzeyde Alkol Tüketimi de Kanser Riskini Arttırıyor - Bilim İnsanları Esnek ve Bükülebilir Buz İplikleri Üretmeye Başardı - Heksagonal Bor Nitrürün, Kırılmaya Karşı Grafenden Daha Dayanıklı Olduğu Anlaşıldı - Malt Özü Nedir? Evde Bira Nasıl Yapılır? - Yeni Hızlı 3D Baskı Tekniğiyle Organ ve Doku Basımı Yapılabilecek - Kafein Tüketimi Beyinde Değişikliğe Neden Oluyor - Bilim İnsanları, Rüya Gören İnsanlarla İletişim Kurmayı Başardı - Yeni Manyetik İtici Konsepti, Astronotları Mars'a Daha Hızlı Götürebilir - Mikro Depremler Yeraltı Sularını Daha da Asidik Yapıyor - Bilim İnsanları Ultrason Terapisiyle, 2 Hastayı Daha Komadan Çıkarmayı Başardı - Nükleer Santral Duvarının Roma Deniz Duvarları Gibi Güçlendiği Keşfedildi - Kan Pıhtılarını Yok Etmek İçin Nano Damla Kullanan, Ultrason Matkap Geliştirildi - Bol Su İçmek, Obeziteye Neden Olan Vazopresin Hormonunu Baskılıyor - Yeni İlaç Yaşa Bağlı Bilişsel Kaybı Birkaç Gün İçinde Tersine Çeviriyor - Robot Süpürgenin Lidarıyla Eviniz Kolayca Dinlenebiliyor - Pfizer ve Moderna'nın Koronavirüs Aşıları Neden Çok Soğuk Ortamda Saklanıyor? - Kısa Süreli Yoğun Egzersizin Metabolik Sağlık Üzerinde Çarpıcı Etkileri Olduğu Bulundu - Samsung Akıllı Telefonlara Takılabilecek Kadar İnce Holografik Ekran Geliştirdi - Bilim İnsanları, İlk Oda Sıcaklığı Süper İletkenini Üretti - Yeni Araştırmaya Göre Kahvaltıdan Önce Kahve İçmek,Glikoz Tepkinizi Bozabilir - Elle Yazmak Çocukları Neden Daha Zeki Yapıyor? - Yeşil Ortamın Az Olduğu Yerlerde Büyüyen Çocukların IQ Skorları Daha Düşük Olabiliyor - Karbon Fiber Sayesinde Kendi Kendini Onaran Kemik Çimentosu Geliştirildi - Yılan Derisinden İlham Alan Mühendisler, Kaymaz Taban Kaplaması Üretti - Güneş Işığı Alan Ofislerde Çalışanlar, Geceleri Daha İyi Uyuyor Ve Kafaları Daha İyi Çalışıyor - Beyinde,Birden Çok Ağrıyı Durdurabilen Anahtar Bölge Bulundu - Yeni Dezenfektan, Koronavirüse Karşı Yüzeyleri 90 Güne Kadar Koruyabiliyor - Ağır COVID-19 Hastalarının Tedavisinde Artrit İlacı Umut Vadediyor - Bilim İnsanları Okyanusları Daha İyi İncelemek İçin, Sayborg Denizanası Yaptı - Bilim İnsanları 3 Kanser Hastasının Bağışıklık Sistemini CRISPR ile Yeniden Düzenledi - Yiyecekleri Elle Yediğimizde, Daha Çok Tat Alıyor ve Daha Çok Yiyoruz - Ay Tozundan Oksijen Elde Eden Cihaz Geliştirildi - Yeni Radyoterapi Yöntemi Tedaviyi 1 Saniyeye İndiriyor - MIT Dünyanın İlk Temassız Laser Ultrasonunu Sundu - Çektiğimiz Acılar Bizi Daha Sağlıklı Kılar Mı? - Yeni Metotla Organ Nakli Reddi Engellenebilir - Yeni Kan Testi Alzheimer'ı 20 Yıl Erken Tespit Edebiliyor - Farelerin Beyni Lazerle Uyarılarak Halüsinasyon Görmeleri Sağlandı - Moleküller İlk Kez Elektron Alıp,Verirken Görüntülendi - Kahve, Obezite ve Diyabetle Savaşta Etkin Rol Oynayabilir mi? - Oak Ridge Paralel Evren Deneyini Test Edecek - Kalp Yaralarını 20 saniyede Onarabilen Hidrojel Yapıştırıcı İcat Edildi - Yeni Nesil Alzheimer İlacı Faz 1 Klinik Deneyleri Geçti - New York Büyüklüğündeki Dev Buzdağı Antarktika'dan Kopmak Üzere - Kuantum Deneyine Göre Gerçeklik Kişiden Kişiye Değişebiliyor - Arılar Basit Matematik İşlemleri Yapabiliyor - İsrailli Araştırmacılardan 1 Yıla Kadar Kanser Tedavisi İddiası Çürütüldü - Havadan Elektrik Elde Eden Bluetooth Sensör Yapıldı - Beynin Elektriksel Uyarımı İle Depresyon Tedavi Edilebilir - Altını Oda Sıcaklığında Nasıl Eritebilirsiniz? - Pil Olmadan Çalışan Akıllı Cihazlar Artık Gerçeğe Daha Yakın - Kargalar İlk Kez Parçalardan Alet Yaparken Gözlendi - Şekersiz Kolada Bulunan 6 Tatlandırıcı Bağırsak Bakterilerini Zehirliyor - Bu Resimde Ne Gördüğünüz Yaşınızla Alakalı Olabilir - Kağıt Kesiği Neden Çok Acıtır ? - Elektroensefalografi ile Beyindeki Görüntüler Okundu - CERN'den Bilim İnsanları Antimaddeyi Taşımaya Hazırlanıyor - Ortamlarda Yöneltebileceğiniz En İlginç 5 Zeka Sorusu - Sporun Nasıl Parkinson Hastalığını Yavaşlattığı Bulundu - Kil Nanotüp Film ile Besinler Uzun Süre Bozunmayacak - CERN'de Bir Türk Fizikçi Merve Özcan Röportajı -1 - Çamaşır Suyu İle Tuz Ruhunu Karıştırdığınızda Hangi Gaz Çıkar ? - Radyasyon Tedavisi Gören Adam Rüyalarını Renkli Görmeye Başladı - İnsan Kordon Kanı Verilen Yaşlı Farelerde Öğrenme ve Hafıza Onarıldı - Yaş İlerledikçe Daha Az Risk Almanın Nedeni Dopamin Azalması Olabilir - İnsan Beyni Politik Görüşlere Körü Körüne Mi Bağlanıyor ? - Yarı İletkenler ve İnce Film Teknolojisi Ne İşe Yarar? - Zırh Delen Kurşunları Parçalayan Zırh Yapıldı - Genç Şempanzeler Hafıza Testinde Üstün Yeteneklerini Sergiliyor - Kargalar Küçük Beyinlerine Rağmen, Şempanzeler Kadar Kabiliyetliler - Ampüteye Bağlanan Yapay Parmak Gerçekten Hissettiriyor - Maymunlar Düşünce Gücüyle Akülü Sandalyeyi Yönlendirebiliyor - Havadan Su Eldesi İçin Canlılardan İlham Alındı - Uzay İstasyonunda Oluşturulan Mars Koşullarında Antartika Mantarı Hayatta Kaldı - Japon Bilim İnsanları Farenin Sırtında İnsan Kulağı Oluşturdular - Diet Kolaya Mentos Atınca Neden Fışkırır ? - Dünyanın İlk Yüzüp Uçabilen Böcek Büyüklüğündeki Robotu Yapıldı - Araştırmaya Göre Birbirinin Gözlerine Uzun Süreli Bakmak Halüsinasyon Yaratabiliyor - NASA UFO Benzeri İniş Paraşütünü Test Ediyor - Çikolataların Üzerindeki Beyazlamaların Nedeni Nedir ? - Bilim İnsanları Biten Kalem Pillerin Zıpladığını Kanıtladı - Araştırmacılar Schrödinger'in Kedisinin Dalga Fonksiyonunu Tanımladılar - Bitmek Bilmeyen Arayış Ölümsüzlük Bölüm-1 - Çaykovski'nin Fındıkkıran Eseri gibi Eserleri Çalmak Çocukların Beynini Geliştirilebilir Mi ? - Dikkat ! Mentollü Sigaralar Beyni Değiştirerek Nikotin Bağımlılığını Arttırıyor - Aynı Yükseklikten Bırakılan Bowling Topu ve Tüy Yere Aynı Hızla Düşer Mi? - Kakaodaki Flavanoller Yaşa Bağlı Hafıza Kaybını Geriye Döndürebiliyor - Emarda Metal Eşyalar Nasıl Ölümcül Olabiliyor ? Video - En Yüksekten Atılan Kağıt Uçak Guinness Rekoru Kırıldı - Müzik Çalabilen Mini tinyTesla Tesla Bobini ile Yıldırımlar Yaratın - Bir Kağıdı 103 Kez Katlarsanız Evrenin Genişliğine Ulaşabilir - Sıvı Azota Elini Sokan Adam Leidenfrost Etkisini Kullandı - 24 Saat Uykusuzluk Şizofreni Benzeri Semptomlar Gösterebilir - Fotonlarla Zaman Yolculuğu Simüle Edildi - Suda Ateş Edince Ne Olur ? Video - Ultra Hızlı Robot Kolu Fırlatılan Nesneleri Yakalamayı Öğrenebiliyor - Ateş Karıncaları Sıvı veya Katı Maddeler Gibi Davranabiliyor-Video - Yeni Kaledonyan Kargaları 5-7 Yaşında Çocuk Zekasına Sahipler - Mikrotürbinler Sayesinde Yağmur Suyu Arıtılarak Evler Ledle Aydınlatılabiliyor - 1 Metre Nedir ? Bilimsel Olarak Nasıl Belirlenmiştir ? - Bir Çemberin İçinden Koşarak Yerçekimine Meydan Okumak Mümkün Mü? - IQ'yü Arttırmanın 10 Bilimsel Yolunu Biliyor Musunuz? - Canadian Tire Reklamı İçin Buzdan Kamyonet Yapıldı - Londra'da Bilim Fuarı İçin Üretilen Brüksel Lahanalarıyla Çalışan Yılbaşı Ağacı Şaşırtıyor - Tesla Model S Dünyanın En Zor Çarpışma Testi NHTSA' da Rekora İmza Attı - MÜZİK ÇALAN BECK BİRA ŞİŞESİ EDİSON FONOGRAFINI HAYATA GEÇİRDİ - DR. GUERO TAHTA BACAKLARLA DENGEDE DURAN ROBOT PROGRAMLADI - AKIŞKANLAR DİNAMİĞİNDE İNANILMAZ SU DAMLALARI - SKYFLASH JET MOTORLU KANATLA UÇABİLİRSİNİZ - Sesten Hızlı Giden Pinpon Topuyla Raket Delinebiliyor - Simya ya da Alşimi Nedir ? - İPTE YÜRÜYEN ROBOT ŞAŞKINLIK YARATIYOR - AMERİKA YETENEK SİZSİNİZ YARIŞMASINDA ARCATTACK GRUBU TESLA BOBİNİ KULLANDI - YAVAŞ ÇEKİMDE PEK ÇOK ŞEYİN İŞLEYİŞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ - YAĞDA SUYU ÇÖZMENİN ELEKTRİKSEL GİZEMİ - Category: Doğa ve Çevre - C ve E Vitamini gibi Antioksidanlar Kanserli Tümörlerin Büyümesine Neden Olabilir - Selüloz Nano Kristaller Sayesinde Sivrisineklere Karşı Görünmez Olacaksınız - Yeni Başlayanlar için Bonsai Ağacı Seçimi ve Bakım İpuçları - Grafen Sayesinde Atık Elektroniklerden, Yüksek Verimle Altın Elde Edildi - Kitosan Filitre ile Baca Gazlarındaki Karbondioksit Emisyonu Azaltılabilir - Yeni CRISPR-Combo Tekniğiyle Aynı Anda Birden Fazla Gen Üzerinde Düzenleme Yapılabiliyor - Bilim İnsanları Deniz Mercanının Kanser İlacı Ürettiğini Keşfetti - Daha Verimli ve Temiz Lignin Katkılı Jet Yakıtı Geliştirildi - Atık Kahve Çekirdekleri ve Plastiklerden, Su Geçirmez Spor Ayakkabısı Rens Nomad - Cilt Bakımı İçin Püf Noktalar - Einstein'ın Yeni Bulunan Mektubunda Kuşlar ve Arıların Nasıl Yön Bulduğu Tartışılıyor - Bilim İnsanları, Arıları Koronavirüsü Saniyeler İçinde Tespit Edebilecek Şekilde Eğitti - Bonsai Ağacı Kaç Yıl Yaşar? Bonsai Ağaç Türleri - Bazı İnsanlar Neden Soğukta Üşümez? Her Şey Bir Mutasyonda Gizli - Kuzey Buz Denizi'ndeki Mikro Plastiklerin Çoğunun Giysilerden Geldiği Bulundu - Kobalttan Korunmak İçin Kendine Iron Man Zırhı Oluşturan Bakteri Keşfedildi - Kendi Kendine Havadan Su Toplayarak, Ekinleri Sulayan Toprak Geliştirildi - Tarih Öncesi Canavar Megalodon'un Gerçek Boyu Ortaya Çıktı - Bilim İnsanları, Atmosferin Zil Gibi Çınladığını Keşfetti - Berberlerden Artan Saçlar, OLED Ekran Yapımında Kullanıldı - NASA, Solar Minimum Kaynaklı Bir Mini Buzul Çağı Beklenmediğini İfade Etti - Koronavirüs Pandemisine Rağmen, Karbon Emisyonunda Rekor Kırıldı - Nano-Selüloz Yardımıyla Suları Kirleten Mikroplastikler Ayrıştırılabilir - Özel Eğitimli Köpekler, Koronavirüs Hastalarını Koklayarak Test Edebilir - Söğüt Ağacında Bulunan Bir Madde Kanser Hücrelerini Öldürebiliyor - İyi Haber: Koronavirüsün Bulaşma Hızı Isınan Havayla Düşebilir - Nanoteknoloji Sayesinde Kürkümin Emilimi Arttırıldı - Coronavirüs Salgını Nedeniyle Çin'de Karbon Emisyonu Düştü - Doğru Orkide Bakımı Nasıl Yapılır? - Zerdeçal Ekstraktından Yara İyileştiren Köpük Yapıldı - Papatyada Bulunan Bir Bileşik Kanserli Hücreleri Öldürebiliyor - Balon Balığı Zehiri Ağrı Kesici Olarak Deneniyor - Bilim İnsanları Su Altında Üretilebilecek En Yüksek Sesi Ürettiler - Milyonlarca Ton Atık Plastik Yakıta Dönüştürülebilir - Yeni Araştırmaya Göre Acı Biber Tüketenler Daha Sağlıklı - İnsanlar ve Hayvanlar Dünyayı Çok Farklı Görüyor - Hayvanlar Kuzeyi Nasıl Buluyorlar ? - Mamutlar 2019'da Canlandırılacak - Elektroaktif Bakterilerle Su Arıtan Sistemler Kurulmaya Başlandı - Hasar Aldığında Yılan Derisi Gibi Değişen Hidrofobik Madde Geliştirildi - THC'sinin Düşük Dozları Beynin Yaşlanmasını Tersine Çeviriyor - Ağaç Filitre ile Sudaki Zehirli Boyalar Ayrıştırıldı - Kurbağa Derisi Salgısı H1 Grip Virüsünü Öldürebiliyor - Norveç Kıyamet Kasası Bilgi Depolamak İçin Açılıyor - Festo Robot Ahtapot Kolu İle Doğayı Taklit Ediyor - Kediler, İnsanları Düşünüldüğünden Daha Çok Seviyorlar - K-9 Köpekleri Kumaşı Koklayarak Kanseri Teşhis Edebiliyor - Bioo Telefonunuzu ,Saksıdaki Bitkinizin Fotosentez Enerjisiyle Şarj Ediyor - En Uzun Ömürlü Omurgalı: Grönland Köpekbalıkları 400 Yıldan Fazla Yaşayabiliyorlar - Tarçın Tüketmek Öğrenmenizi Hızlandırabilir - Marihuana'nın Etken Maddesi Tetrahidrokannabinol Alzheimer Plaklarının Oluşumunu Engelliyor - Kral Kelebeklerinin Yönlerini Nasıl Bulduklarına Dair Gizem Çözülüyor - Öfke Patlamalarının Sebebi Kedilerden Bulaşan Bu Parazit Olabilir - Aşılanmış Bitki Genomları Arasında sRNA İletişimi Keşfedildi - Yunuslar Sonar Yardımıyla Görüntü Elde Ediyor Olabilir Mi? - Polimer Damarlar Üzerinde Çalışan Sayborg Gül Üretildi - Gücünü Mikroplardan Alan Su Robotu Row-bot Üretildi - NASA Deniz Seviyesinin Son Birkaç Bin Yılda Olduğundan Daha Hızlı Yükseldiğini Belirtti - Midyelerden İlham Alan Cerrahi Yapıştırıcı 60 Saniyede Kanamayı Durdurabiliyor. - Güneş Kremi Üreten Balık UV Işınlardan Koruyacak - Dinozorlardan Önceki Baskın Predatör : Timsahların Atası Carnufex - Bebek Mamasında Anne Sütünden Daha Fazla Arsenik Riski Olduğu Ortaya Çıktı - Okyanuslarda 269,000 Ton Plastik Yüzüyor - Esrarda Bulunan THC Maddesi Alzheimer Hastalığını Tedavi Edebilir - Denizleri Temizlemek İçin Dalga Üreteci Ürettiler - Yeni Doğanların 1 Yaşına Kadar Kedi ve Diğer Alerjenlerle Etkileşimi Astımı Engelleyebilir - Karides Teknesinin Ağına Prehistorik Goblin Köpek Balığı Takıldı - Global Isınma Her Yerde Eşit Değil: Bazı Yerler Tam Tersine Soğumakta - Dünyanın En Hızlı Hayvanı Peregrine Şahini Bayağı Doğan - Beyinde Hafıza Oluşumunu Sağlayan Nöronlar Tespit Edildi - Kediniz Aslında Sizi Dev Bir Kedi Olarak Görüyor - Okaliptüs Ağaçları Topraktaki Altını Ve Diğer Madenleri Emiyor - 2013 EUREKA Bilim Fotoğrafçılığı Ödülleri Sahiplerini Buldu - Denizin Altından Akan Nehir ve Angelita Obruğu - DÜNYA' NIN ÇEKİRDEĞİ GÜNLERİN UZAMASINA NEDEN OLUYOR - 2050 YE KADAR ÜRETİLEN MAHSÜLLER İHTİYACI KARŞILAMAYABİLİR - ROBOT ÇİTA YAVRUSU KEDİLERİ TAKLİT EDİYOR - KAMUFLAJ USTASI HAYVANLAR ŞAŞIRTIYOR - HER YIL 100 MİLYON KÖPEK BALIĞININ AVLANMASI DOĞANIN DENGESİNİ BOZUYOR - ROBOTİK YARASA KANADI İLE YARASALARIN SIRRI ANLAŞILABİLECEK - KÖPEKLER FOTOĞRAFLARDAN DİĞER KÖPEKLERİ TANIYABİLİYOR - DİKLOROFENOL İÇEREN PESTİSİTLERLE BESİN ALERJİLERİ ARASINDA İLİŞKİ BULUNDU - LEVI' S YENİ KOLLEKSİYONUNDA ATIK PLASTİK KULLANACAK - YAKINDA İNTERNET ÜZERİNDEN DENİZALTINIZI KULLANABİLİRSİNİZ - KÖPEKBALIĞI VE AHTAPOTUN SAVAŞINDA ŞAŞIRTICI SON - Sakar Böcekler Uçan Zeki Robota Özenecek - Yunuslar Matematik Dahisi Olabilir - Category: Elektronik - DARPA Lazer Kullanarak, Havadan Elektrik Enerjisi Aktaracak - Alüminyum Priz Kasaları Seçiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler? - Giyilebilir Ultrason Bantları Hareket Halindeyken İzlemede Devrim Yaratabilir - Dünyanın En Küçük LED'i sayesinde Telefonunuz Süper Mikroskoba Dönüşecek - Glokomu Teşhis Ederek, İlaçla Tedavi Eden Akıllı Lens Yapıldı - Sevgililer Günü'nde Kız Arkadaşınız İçin En İyi 6 Hediye - Bilim İnsanları, Hasar Aldığında Tespit Ederek Onaran Yumuşak Robot Geliştirdi - Akıllı Yara Bandı Elektrik Stimülasyonuyla Yarayı İyileştiriyor - LG Dünya'nın İlk Uzayabilen Yüksek Çözünürlüklü Ekranını Tanıttı - Lenovo Uzayabilen Esnek OLED Telefon ve Laptop'ını Tanıttı - Ses Dalgasından Elektrik Sinyali Üreten Kumaş Üretildi - Kanatlı Robot Böcekler İçin Motorsuz Aktüatör Geliştirildi - Tuz Tanesi Büyüklüğünde ve İnanılmaz Fotoğraflar Çekebilen Ultra Küçük Kamera Yapıldı - LG, 6G İletim Menzilinde Yeni Bir Rekora İmza Attı - Samsung'un S-Foldable Telefonu, Açıldığında 17 inç Ekrana Dönüşüyor - Vücut Isısından Elektrik Üreten ve Kendini Onarabilen Yüzük Geliştirildi - Yapay Zeka, İdrardan Yüksek Doğrulukla Prostat Kanseri Teşhisi Yapabiliyor - Pamukkale'den İlham Alan OnePlus 8T Konsept Telefon, Renk Değiştirebiliyor - Kendi Kendini Onarabilen Akıllı Telefon Ekranı Yapıldı - Maddenin 5. Hali Kullanılarak Yeni Nesil Bir Süper İletken Üretildi - Manyeto-elektrik Nöral Stimülatörle,Nörolojik Hastalıklar Tedavi Edilebilir - Yeni Elektronik Gözlük, Beyin Sinyallerini ve Göz Hareketlerini Takip Edebiliyor - Dövme Elektrotlar Sayesinde Doğru ve Uzun Süreli EEG Ölçümleri Yapılabilecek - Boğaz İmplantı Hareketleri Sese Çevirerek Konuşmaya Yardımcı Oluyor - Nadir Toprak Metallerinin Yerine Bol Bulunan Element Bileşikleri Kullanılabilir - Atmosferdeki Fazla Karbondioksit, Grafene Dönüştürülebilir - Telefonu Şarj Etmek İçin Statik Elektrik Kullanılabilir - Elektrikli Arabalar İçin 120 kW Kablosuz Şarj Ünitesi Üretildi - Güneş Enerjisiyle Çalışan Bant Kalp Monitörü Yapıldı - Giyilebilir LED Teknolojisi Saçları Yeniden Çıkarabiliyor - Uykudaki Beyin Stimülasyonu İle Hafıza Geliştirildi - Gördüğü Hareketi Tek Seferde Öğrenen Robot Geliştirildi - MIT Mühendisleri Ölçeklenebilir Grafen Üretme Tekniği Geliştirdi - Gazete ve Dergi Yapımı İçin Esnek LCD Üretildi - Bomba Dedektörü Yüzük Yapıldı - Vücuttaki Fonksiyonları Takip Etmek İçin Sensör Dövme Geliştirildi - BOSCH Elektrikli Bisikletler İçin ABS Fren Geliştirdi - Elektrik Üreten Kumaşların Üretimindeki Problem Aşıldı - Dünyanın En İnce Hologram Ekranı Üretildi - Bilim İnsanları Wi-Fi Sinyallerinden Hologram Üretti - Tesla'nın İzinde: Kablosuz Elektrikle Odadaki Tüm Cihazları Çalıştırdılar - Esneyip, Bükülebilen Ucuz Dokunmatik Sensör Geliştirildi - Bosch Gücü Arttırarak, Yakıt Tüketimini Azaltan Su Enjeksiyon Sistemi Üretti - Yeni Geliştirilen Teknoloji Sayesinde Eski Kitaplar Kapağını Açmadan Okunabilecek - Uçaklarda Kullanılacak Yeni Lazer Hız Sensörü Hava Moleküllerini Kullanıyor - Elektromanyetik Dalgaların İnsanlar Üzerindeki Etkileri Nelerdir ? - Sıvı Metal Parçacıklar Sayesinde Oda Sıcaklığında Lehim Yapılabiliyor - Mikrometre İnceliğinde Vücuda Adapte Olabilen OLED Film Yapıldı - Dünyanın En Küçük TV Anteni Üretildi - Optik Fırça Yöntemiyle Lens Olmadan Görüntü Elde Edildi - Su Gibi Davranan Metal - Tümüyle İmplant Edilebilir Biyonik Göz Denemeleri Başladı - Hem Kaynak Hem Lehim Yerine Geçen Metalik Yapıştırıcı Üretildi - Aşırı Isındığında Kapanan, Soğuyunca Yeniden Çalışan Lityum İyon Pil Yapıldı - Panasonic Giyilebilir Elektronikler İçin Esneyebilen Reçine Film Üretti - Yeni Medikal Uygulamalar İçin Esnek ve Akıllı Elektronik Bant Yapıldı - Materyal Evreninde Sürpriz Yeni Parçacık Bulundu - Grafen-Bor Dopingiyle Ultra Hassas Bomba Sensörleri Yapılabilir - Yeni Kaynak Teknolojisi Sayesinde Gelecekte Arabaları Daha Ucuz ve Sağlam Yapabileceğiz - Yeni Teori Radyasyonsuz Devrime İmza Atacak - Lexus'un Uçan Kaykayının Ardındaki Bilim - Deri Altına Yerleştirilecek Çip İlaç Dozajını Ayarlayabilir - DARPA Geleceği Vakum Lambalarında Görüyor - Yeni Test Hidrojen Sülfürün Süper İletkenliğini Destekliyor - Süper İnce Elektronik Tekstil Sayesinde Giysiler Video Oynatabilecek - LG Display'den Duvar Kağıdı OLED TV - ODTÜ Robot Günleri 7-8 Mart 2015'de Ankara'da Yapıldı - Windows 10, Holo Lens Holografik Sanal Gerçeklikle Geliyor - Lazerle Metal Yüzeyi Süper Hidrofobik ve Kendi Kendini Temizler Hale Getirildi - InMotion R2 Kendi Kendine Dengede Duran Araçlar CES 2015'teydi - En Zorlu Koşullara Dayanabilen Mucize Malzeme Grafen - İnsan Derisi Gibi Esnek ve Duyarlı Sentetik Deri Yapıldı - Kolunuzu Ekrana Çeviren Cicret Akıllı Bileklik - Oledler Sayesinde Yara Bantı Gibi Kullanılan Puls Oksimetre Yapıldı - Yeni Mucize Madde İletken Kil Mi ? - Zihin Kontrollü Mekatronik Osseo Protezler Artık Gerçek Hayatta Kullanılabiliyor - Nike'dan Hareketleri Takip Eden LED Basketbol Sahası Teknolojisi - Cep Telefonları Sesle Şarj Edilebilecek - LG Sonunda Esnek Şeffaf OLED TV Üretti - Akıllı Telefonlar İçin Kırılmaz ve Esnek Ekran Üretildi - Bilim Adamları Lazerle Geçen Araçlarda Alkol Tespiti Yapmanın Yolunu Buldu - Termal Touch İle Yeni Nesil Arttırılmış Gerçeklik Teknolojisi - PaperFold Katlanabilir Dönüşebilir E-İnk Telefon Prototipi - Airbus' ın Elektrikli Uçağı E-Fan Kamuya Açık İlk Uçuşunu Yaptı - Biyonik Göz Sayesinde Görme Engelli Adam Yeniden Görmeye Başladı - Örümcek Adam Fanatiği Gerçek Ağ Atma Makinesi Yaptı - İklim Zirvesi'nden Çıkan Akıllı Çevreci Bisiklet ' Kopenhag Tekeri ' - ESNEK LİTYUM-İYON PİL SAYESİNDE ELEKTRONİK İMPLANTLAR TAŞINABİLİRLİK KAZANIYOR - MAGIC FINGER İLE HER YÜZEY DOKUNMATİK OLUYOR - SUSTAINABLE DANS PİSTİ ENERJİNİZİ ELEKTRİĞE ÇEVİRİYOR - Elektrikli Kaykay 32 km Hız Yapabiliyor - Category: Fizik - 38 pikokelvinle, En Düşük Sıcaklık Rekoru Kırıldı - Perovskit Kristallerinden Radyasyon Dedektörü Üretildi - CERN'de Madde-Antimadde Dönüşümü İlk Kez Gözlendi - Dünya'nın En Hızlı UV Kamerasıyla, Fotonlar Gerçek Zamanlı Olarak Kaydedildi - Genç Dahi Fizikçi, Paradokssuz Zaman Yolculuğunun Mümkün Olduğunu Söylüyor - MEGA Sürücülü Uzay Gemileri Işık Hızına Yakın Hızlarda Seyahat Edebilir Mi? - Bilim İnsanları, Star Wars'daki Gibi Gerçek Hologramlar Üretmeyi Başardı - Bilim İnsanları 10 Kat Daha Güçlü , Ekonomik Atom Pili Geliştirdi - Beyrut'taki Devasa Patlamaya Neden Olan Amonyum Nitrat Nedir? - CERN, Higgs Parçacığı Bozunumunda Karanlık Maddeyi Arıyor - Bilim İnsanları, Elektrikli Plazma Jet Motoru Üretti - Kayda Geçen En Yüksek 10 Ses Nedir? Kaç Desibel Ses Evreni Yok Edebilir? - Fizikçiler Madde ve Anti-Maddeyi Çarpıştırarak Yeni Parçacık Bulmaya Çalışıyor - Saniyenin Katrilyonda Biri Hızında, Video Kaydedebilen Terahertz Kamera Yapıldı - Dünya'nın Manyetik Kuzey Kutbu Hızla Sibirya'ya Doğru İlerliyor - Bilim İnsanları, Bilinen Evrendeki En Düşük Sıcaklıktaki Reaksiyonu Gerçekleştirdi - Higgs Parçacığının Kütlesi Yüksek Hassasiyetle Ölçüldü - Fizikçiler Karanlık Maddeyi Bulmak İçin Yeni Bir Yöntem Buldu - MIT Dünyadaki En Siyah Maddeyi Üretti - Bilim İnsanları Milyonlarca Km Uzakta Fotonları Kuantum Dolanıklığa Sokmanın Yolunu Buldu - Fizikçiler Dünyanın En Küçük Motorunu Üretti - Yüksek Ses ile Bardak Kırmanın Bilimi - Ses Dalgalarının Kütle Taşıdığına Dair Yeni Kanıtlar Bulundu - Çin Füzyon Reaktörü Güneşin Sıcaklığının 6 Katına Ulaştı - Parçacık Fiziğindeki Yeni Bulgu Antimadde Yoksunluğunu Açıklayabilir - Fizikçiler Solucan Deliğinin Şeklini Tanımladılar - Bosch Motorlarda Yana Yatmayı Engellemek İçin Roket İtici Geliştiriyor - Fizikçiler Geleceğe Dönüş'teki Akı Kapasitörünü İcat Etti - 3 Boyutun Ötesi : Nano Ölçekte Diğer Boyutlar Araştırılıyor - Brian Greene: Zaman Yolculuğunun İki Farklı Yolu - CERN Deneyine Göre Evrenin Var Olmaması Gerekiyor - Zaman Makinesinin Matematiksel Modeli Oluşturuldu - Maddenin Yeni Bir Formu Zaman Kristali Yaratıldı - Cisimleri Havada Tutmak İçin Yeni Yöntem Keşfedildi - CERN ALPHA Deneyinde Anti-Madde Spektrumu İlk Kez Gözlendi - Bilim İnsanları CERN LHC'deki Uzay-Zaman Boyut Problemini Çözüyor - Lazerle Antimadde Yaratılabilir Mi? - Manyetik Levitasyon ve Havada Giden Maglev Trenleri - Yeni Keşfedilen Parçacık, Beşinci Kuvvetin Kanıtı Olabilir Mi? - Doç. Dr. Kerem Cankoçak'la Türkiye'de Bilimin Geleceği Üzerine Röportaj - Işığın Görünür Dalga Boyundan Daha İnce Metamateryal Lens Geliştirildi - Normal Merceklerle Sağlanan Görünmezlikte Yeni Adımlar Atılıyor - CERN'deki Parçacık Hızlandırıcısı , Transformatörüne Giren Gelincik Yüzünden Durduruldu - Süpermasif Karadelikler Karanlık Madde İle Solucan Deliğine Dönüşebilir - Kanada Başbakanı Justin Trudeau Kuantum Bilgisayarını Anlatıyor-Türkçe Altyazılı Video - Hawking ve Mark Zuckerberg'in Çılgın Projesi Alpha Centauri'ye Ufak Roketler Yollamak - Basitçe Kuantum Dolanıklık Nedir ? Video - Ne Higgs , Ne de Kütleçekim Dalgaları , Bu Keşif Her Şeyi Değiştirebilir - 5 Boyutlu Kara Delik Genel Rölativiteyi Çökertebilir - Süper İletkenlere Dair Yeni Özellikler Keşfedildi - Yeni Kuantum Rekoru : Aynı Atom Aynı Anda Birbirinden 54 cm Uzakta Tespit Edildi - Evrenin Şişme Esnasında Neden Çökmediği Araştırılıyor - Lexus'un Uçan Kaykayı Havalandı - Evren Bir Hologram Olabilir Mi ? - Yeni Rekor : Stronsiyum Atom Saati 15 Milyar Yılda 1 saniye Hata Yapıyor - CERN LHC'de Oluşabilecek Kara Deliklerin Tespiti, Ekstra Boyutlardaki Paralel Evrenleri İşaret Edebilir - Evrende Neden Madde Antimaddeden Fazla ? Sorusuna Yeni Çözüm Önerisi - Büyük Patlama Olmadı Mı? Yeni Kuantum Denklemi Evrenin Başlangıcı Olmadığını Öngörüyor - Higgs Bozonuyla İlgili En Kapsamlı Sonuçlar Yayınlandı - Teorik Olarak Samanyolu Galaktik Bir Taşıma Sistemi Olabilir Mi? - Higgs Madde Antimadde Bulmacasının Bir Parçası Olabilir Mi? - Dalga Parçacık İkiliği Ve Kuantum Belirsizliği Aynı Şey Olabilir - 10 Boyutlu Evren Nasıl Açıklanıyor ? - Grafenin Yüksek Kurşun Geçirmezliğe Sahip Olduğu Bulundu - Çoklu Etkileşimli Evrenler Teorisi : Bilim İnsanları Paralel Evrenlerin Varlığını ve Etkileşimini İleri Sürüyor - Fizikçiler Evrendeki Madde Antimadde Dengesini Anlamaya Bir Adım Daha Yaklaştı - Mantis Karidesinden İlham Alan Malzeme Uçak Kompozitinden Daha Dayanıklı Çıktı - Fiziksel Açıdan 3 Sayılık Basket Nasıl Atılır ? - Dünya'yı Zararlı Güneş Patlamalarından Plazma Dumanları Koruyor - Romanya'da 64 Yıldır Bitmeyen Karpen Pili Fizik Kanunlarına Meydan Okuyor - Bilim Adamları Fotonları Etkileşime Sokarak Maddenin Yeni Bir Halini Gözlemlediler - Bugünkü Teknolojiyle İnsanları Işınlamak Mümkün Değil - HİGGS PARÇACIĞININ GERÇEK OLDUĞU KANITLANDI - MİNİ COUNTRYMAN DÜNYANIN İLK TAKLA ATABİLEN ARABASI OLDU - MATRİX GERÇEK OLABİLİR Mİ? - Category: Genel - Sosyal Medya Şöleni Başlasın: Takipçi Satın Alın Takipçi Abi - Bilim İnsanları 3D Biyoyazıcıyla Deri Üzerinde Saç Folikülü Basmayı Başardı - Milyonların Tercihi, Gelişmiş Grafik ve Teknik Analiz Platformu TradingView - Fiziki POS Cihazı Nedir? | Vepara Fiziki POS Nasıl Alınır? - Ofis Dolabı - Zaman Yolculuğu Simülasyonlarıyla İmkansız Görünen Problemler Çözülebilir - Site içi Optimizasyon Nedir - Kripto Para Hakkında Bilinmesi Gerekenler - Popüler Altcoin Uniswap Bu Gelişme Sonrasında Düşüş Yaşadı! - Magna Dijital: SEO ve Dijital Başarının Anahtarı! - İnternet Altyapı Hız Sınırını Nasıl Öğrenebiliriz? - FATİH ALTAYLI TEKE TEK BİLİM İLE YENİDEN GELİYOR - Türkiye Led Ekran Teknolojisi Led Garanti - Ucuz Çamaşır Makinesi Modelleri - Evde Filtre Kahve Yapmanın Püf Noktaları - En İyi Çok Fonksiyonlu Akıllı Saat Nasıl Seçilir? - Herhangi Bir Telefon Numarasından Konumu Nasıl Bulunabilir? - El Arabası Tekeri Dış Lastiği Nasıl Olur? - Reflü Tedavisinde Zerdeçalın İlaçlar Kadar Etkili Olduğu Gösterildi - İlk Türk Halısı Hangi Müzede? - Ketojenik Diyet Paketi - Huawei Mağazası: Teknoloji Severlerin Buluşma Noktası - Bir Sonraki Teknoloji Satın Alımınız Neden Bir Huawei Bilgisayar Olmalı? - Cpu Hosting Nedir? - Perakende Sektöründe ERP Kullanımı - Uzaktan Eğitim ile Becerilerinizi Geliştirin - SEO'da Veri Bilimi: Seoart Analiz ve Roadmap Sunar! - VPN İle Daha İyi Bir Deneyimi Yaşayın - SosyalDigital Ücretsiz Instagram Takipçi Hilesi ile Sosyal Medyada Parlayın - Kanal Tedavisi - Biosin Sinek İlaçlama Hizmetiyle Rahat Bir Yaz Geçirin - Pilates ve Step Aerobik - En iyi Aydınlatmayı sağlamak için adım adım kılavuz - Selülit Tedavisi İçin İşin Uzmanına Başvurun - Bir izleme uygulaması seçerken göz önünde bulundurmanız gereken 6 ipucu - İtfaiye Araçlarının Özellikleri Nelerdir? - Yurtdışına Seyahat Ederken Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir ? - Renault Kamyonların Öne Çıkan Özellikleri - Banyo Dolabı Modelleri, Fiyatları ve Setleri: Şıklık ve Fonksiyonun Buluştuğu Adres Vavelis - Online Terapi: Konforunuzdan Ödün Vermeden Profesyonel Destek - Instagram Bayan Takipçi Kitlesi İsteyenlere 12 Etkili Strateji (2023) - Türkiye'nin En İyi Kripto Borsası - Spotify Dinlenme Arttırma: Spotify Dinlenmesi Nasıl Arttırılır? - Yerden Isıtma Straforu - Zigon Sehpa - Ağva Gizemli Nehir Butik Otel: Şehir Yaşamından Kaçış İçin Mükemmel Bir Seçenek - Dantel Abiye - Hızlı ve En uygun Kredi Veren Bankalar - Pırlanta Yüzük Fiyatları - Stres Altındaki Bitkilerin Çığlıkları İlk Kez Kaydedildi - Orkide Bakımı Nasıldır? - Erkek Triko Kombinleri - Ajax Türkiye Güvenlik Sistemleri İçin Ajax Shop - Güvenilir Çilingir Hizmeti - Organik Salçanın Faydaları ve Sızma Zeytinyağının Önemi - Kabızlığa Ne İyi Gelir? - Parfüm Bayilik - Dizüstü Bilgisayarın Pil Ömrünü Nasıl Uzatırsınız: Gücünüzü Uzatmak İçin 8 İpucu - iPhone Tamir ve Onarım Hizmetleri - MNG Kargo Takip ve Sorgulama Aracı - Sosyal Medya Ajansı Seçiminde Nelere Dikkat Edilmelidir? - Black Friday Kaç Gün Sürer? - İPhone 14 'e Hepsi Burada ile Sahip Olun - Mekap Ayakkabı Univet Gözlük - Türkiye'de İmplant Fiyatları - En İyi Özgeçmiş Yazma Hizmetleri Nasıl Bulunur: Kapsamlı Bir Kılavuz - Belek Otelleri İçin Ödediğiniz Paranın Karşılığını Sonuna Kadar Alacaksınız - Afyon Ziyaretçilerine Neler Vaat Eder? - 65 Yaş Üstü Tamamlayıcı Sağlık Sigortası - Zevkli ve Kaliteli Okul Alışverişinize Başlayın - Evden Eve Nakliyat Nedir? Neleri Kapsar? - Sıra Bulucu Aracı Web Sitenize Nasıl Fayda Sağlar? - THY OPET VE LİLA KOZMETİK İŞ BİRLİĞİ İLE DIŞAVURUMCU SANAT PROJESİ - Bitcoin Madenciliği Nasıl Çalışır? - Enerjinin ve Jeneratörün Markalaşan Hali: EMSA Jeneratör - 40 yılı aşkın tecrübesiyle Emsa Jeneratör - Tezgah Arası Seramiklerin Mutfak Dekorasyonunuza Sağlayacağı Katkılar - Üniversiteler ve Okulların Seçtiği En İyi Online Sınav Oluşturma Platformu Hangisidir? - Kamu İhale Kanunu - Alkol Bağımlılığında Kullanılan İlaç, Kör Farelerin Görmesini Sağladı - BÖLGESEL YAĞLARA LİPOSUCTİON YAĞ ALMA YÖNTEMİ İLE VEDA EDİN - Wordle Türkçe artık sadece Bundle'da - Instagram hacklemek nedir? Instagram hesabını hacklemek mümkün mü? - Bağışıklığınız Ne Kadar Güçlü? - BanyoTuvalet.com 20 yıllık deneyimiyle %100 müşteri memnuniyeti sunmayı hedefliyor. - FUE Saç Ekimi ve DHİ Saç Ekimi Daha Popular Hale Geliyor - TV Ünitesi Dekorasyonu Nasıl Yapılır? - Botox ile İlgili Bilinmesi Gereken 13 Soru ve 13 Cevap - NASA Asteroidin Yörüngesini Değiştirmek İçin DART Uzay Aracını Yolluyor - Sprey Boya ile Hayatınıza Renk Katın - Endüstriyel Mutfak İçin El Blenderı Alırken Dikkat! - Novakid Çocuklara İngilizce'yi En Doğal Şekilde Öğretiyor - Visa Kripto Paralara Yeşil Işık Yaktı - Günlük Elbise Modasını Los Banditos'ta Keşfet! - İç Mekan LED ekran ve Dış Mekan LED Ekran Farkları - Anket Doldurarak Para Kazanma: Anket ve Araştırma Şirketi CevaplaKazan ile Anket Doldur, Para Kazan - Araştırmalar Onaylıyor: Ev Kazaları En Çok Kadınların ve Çocukların Başına Geliyor - Saç Growth Faktör Büyüme Faktörlü Saç Tedavisi: Doktor Murat Konakçı Anlatıyor! - Minimalist Dekorasyon Tarzı Hakkında İpuçları - Bir usta mı arıyorum dediniz? En doğru yere geldiniz. - Powerbank Seçerken Bunları Bilmelisiniz! - Polis Botu ve Asker Botu Üreticisi Raff Military Textile - Uzun Boylu Erkekler Nasıl Giyinmeli? - 'Kadınlar Ne İster?' Sorusunun Cevabı Bodo'da! - Tektaş Modelleri Sizlerle - Obezite Hastalığı Nedir? Obezite Tedavisi Nasıl Olur? - Matematik Korkusunu Yenmek - Binek Araçlar İçin Uygun Lastik Modelleri - Deneyim Hediyeleri - Spotify Çalma Listelerine Girmek: Algoritma ile Sanatın Organik İlişkisi - 3D Yazıcı Teknolojisinin Gelişimi - Erkek Outdoor Kıyafetleri Günlük Yaşama Taşındı - PTT Kargo Takip - Güncel Blog Sitesiyle Birlikte 2021'de Çok Şeyi Öğreneceksiniz - 67P Kuyruklu Yıldızı'nda, Yaşamın Kayıp Elementi Fosfor Tespit Edildi - TOMYA; Kripto Para Almanın Hızlı ve Kolay Yolu - İngilizce Düşünmek: 5 Adımda İngilizce Düşünmek - X Işını Lazerleriyle 172 C'ye Kadar Isıtılan Su, Buharlaşmadan Sıvı Halde Gözlendi - 6. Nesil Apple Saat Kandaki Oksijeni Gösterebiliyor - Kahverengi Yağ Hücrelerini Uyararak, Kilo Verdirecek İlaç Geliştiriliyor - Elart Üyelik İşlemleri - Yeni Koronavirüs Beynimize Sızabilir Mi? - Dünyanın En Zengin 25 İsmi Corona Virüsü Boyunca Servetlerine 255 Milyar Dolar Ekledi - ESO, Dünya'ya En Yakın Karadeliği Keşfetti - Yeni Yapılan Denemelere Göre; Hidroksiklorokin, Koronavirüs Tedavisinde İşe Yaramıyor - Bilim İnsanları, Bu Meteorda Güneş Sistemi'nden Bile Eski Bileşenler Buldu - İlk Kez Bir Beyaz Cücenin Etrafında Dev Gezegen Bulundu - Bir Genetikçi Mars Koşulları İçin Tardigrad-İnsan Hibriti Üretmeyi Amaçlıyor - Uçakların Arkasında Bıraktığı Beyaz İz Ne Anlama Geliyor? - Otizm Nedir? - 42 Yıllık Araştırmaya Göre, Yavaş Yürüyenler Hızlı Yaşlanıyor - Peynir Yemek, Kan Damarlarını Tuzun Zararlı Etkilerinden Koruyabilir - Sevgi Sohbet Odaları - Hindistan'ın Chandrayaan 2 Ay'ın Yörüngesine Girdi - Karanlık Madde , Büyük Patlama Öncesinde de Vardı - Bilim İnsanları Sağırlığı Tedavi Edebilecek Protein Çiftini Buldular - Bilim İnsanları İlk Kez Kuantum Dolanıklığın Fotoğrafını Çektiler - Oyunlardaki Yenilikçi Grafik ve Fizik Etkileşimlerini Monster ile Keşfedin - Otel Yorumlarınızı Paylaşın - Magnezyum Klorür Tuzlama Betona Görünmeyen Zararlar Veriyor - Bilim İnsanları Mars'daki Metanın Kaynağını Bulmuş Olabilir - Bundle Haber Uygulaması Lösev ve Kaçuv'a Yardım Edecek - Örümcek İpeğinin Bu Özelliği Robotik Kaslarda Kullanılabilir - Kadınlar ve Erkekler Ağrı Hissini Daha Farklı Hatırlıyor - Evrenimiz Farklı Boyutta Genişleyen Bir Balonda Olabilir - MS Tedavisi İçin Myelin Kılıfı Onaran Peptit Geliştirildi - NASA Açıkladı: 1 Eylül'de 4,4 km'lik Canavar Asteroit Geçecek - Akıllı Telefonlar Klozet Kapağından 10 Kat Fazla Bakteri İçerebiliyor - MRO 3D Taramaları ile Mars'ta Buz Katmanları Buldu - Uzayda İlk Biyolojik Yaşam İşareti Bulundu - CERN'de Bir Türk Fizikçi Merve Özcan Röportajı -2 - Bilimsel Makale Çevirileriniz İçin Çözümünüz - Kalp Krizi Hakkında Herkesin Bilmesi Gerekenler - İş Hayatında Düzenli Çalışmanın Yolları - Donör Kalp Kök Hücrelerle Donatılarak Bağışıklık Sisteminin Reddi Engellenecek - ESO ATLASGAL Taraması Samanyolu 'nun Muhteşem Bir Fotoğrafını Çekti - İngilizce Kurslarında Öğrenilen Bilgilerden Bazıları - Yamaha'dan Sürpriz: Motor Süren Robot MotoBot - HIV Virüsünün Çoğalmasını Engelleyen Protein Bulundu - Amerikalı ve Avustralyalı Maden Şirketleri 2016'da Yozgat'tan Uranyum Çıkarmayı Planlıyor - Bilimsel Açıdan 30 Haziran 2015'de Neden Artık Saniye Geliyor ? - İnovatif Platform Liderlervadisi.com TTGV Dr. T. Fikret Yücel Ödülünü Aldı - Arktik Göllerde Yaşayabilen Çok Küçük Virüsler Keşfedildi - Ekran Teknolojisinde Yeni Dönem DNA-Peptit - Ödevlere Yardımcı Olan Yeni Bir Blog Nedenli.com - Koloni Çöküş Sendromunun Nedeni Stres Altındaki Genç Arılar Olabilir - Nörologlar Sigarayı Yavaş Bırakmanızı Öneriyor - Türkiye'de Kimyager, Bilim İnsanı Olmanın Zorluğu - Yeni Keşfedilen Yaşanabilir Bölgedeki 8 Ötegezegenden İkisi Dünya'ya Benziyor - Tüm Zamanların En Tartışmalı 9 Yapısı - Harflerin Rengini Öğrenmek Gibi Sinestezik Tecrübeler IQ'yü Arttırır Mı? - Beyinde Alkol Alınımına Karşı Koyan Bölge Bulundu - R/C Kurşun Araba Dünya Hız Rekorunu Kırdı - Amerika' da Medikal Marihuananın Yasallaştırılması Suç Oranlarında Artışa Neden Olmadı - Hennessey Venom GT Bugatti Veyron 'ın Hız Rekorunu Kırdı - Yüzüklerin Efendisi Filmindeki Orta Dünya'daki İklim Yeni Zelanda Ve Los Angeles'a Benziyor - Adaptif Cruise Kontrol Sistemleri Sayesinde Trafik Sıkışıklığı Giderilebilir - FlameStower Dağda Bayırda Telefonunuzu Ateş Yakarak Şarj Edin - YENİ TEKER İÇİ ELEKTRİK MOTORLARI İNANILMAZ TORK ÜRETEBİLİYOR - 2013 MİLAN TASARIM HAFTASINDA İLGİNÇ TASARIMLAR SERGİLENDİ - GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DÜNYA' YI ŞEKİLLENDİREN 100 BÜYÜK BİLİM ADAMI - DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 101 DEĞİŞİK İCAT - 9-10 MART 10. ULUSLARASI ODTÜ ROBOT GÜNLERİ BAŞLIYOR - Hennessey Venom GT Yeni Dünya Hızlanma Rekoru 0-300 km Sadece 13,63 sn - 12 YILDA UYDUDAN ALINAN 12 RESİM BİR TAKVİMDE BİRLEŞTİRİLDİ - İNSANSIZ KARGO HELİKOPTERİ KAMAN K-MAX - 3D DOKU YAZICISIYLA KIKIRDAK ÜRETİLDİ - VİKTORYA DÖNEMİ' NDEN GERÇEK JAMES BOND İCATLARI - TIME PERCEPTION BY HASAN GÜNAYDIN - 3D HOLOGRAFİK CAMDAN HEYKELLER - IPHONE 5 İN DİĞER İPHONE' LARDAN GERÇEKTEN NE FARKI NE VAR? - GELECEGİN TRENİ TÜBÜLER TREN - SÜPERSONİK UÇAK TASARIMI NASA TARAFINDAN 100.000 DOLARLA ÖDÜLLENDİRİLDİ - ARABANIZI OTURMA ODANIZA PARKEDİN - Çok Mu İçiyorsunuz? Bütün Suç Bardağınızda - Samsung Galaxy S Fotoğraf Makinesi Çıkıyor Mu? - Amerikalı öğrenci kanser testi keşfetti - Motorlu Hibrit Scooter 30 km Menzile Sahip - Araştırmaya Göre Kızartılmış Kırmızı Et Prostat Kanseri Riskini Arttırıyor - Artık Telefonunuzun Pilini Şarja Takmadan Şarj Edebileceksiniz - Grönland Buz Tabakasındaki Erime Hızı Son 30 Yılın Rekorunu Kırdı - Curiosity Panoramik Fotoğrafla Mars'ı bize 360 derece gösterdi - Legodan Curiosity Mars Robotu Yaptılar - BOSS: Karanlık Enerji ve Uzay Geometrisi - En Farklı Tasarıma Sahip 25 İcat - İlaç Yapımında Yeni Kapılar Açabilecek Nano Parçacık Keşfedildi - Yeni Volvo S80 'de İleri Çarpışma İkaz Sistemi Bulunuyor - Karanlık Enerji Gizemli Anti-Yerçekimsel Kuvvet Gerçekten Var Olabilir Mi? - Alerji Hastalarında Beyin Tümörü Oluşma Riskinin Daha Az Olduğu Görüldü - Yem İtici Robot - Yeni Kimyasal Kör Farelerin Görmesini Sağladı - Entropi İle Sıralama Yapılarak Nano Yapılar Düzenlenebilecek. - 2012 nin En İlginç Buluşları - Ferrari Logic 3 Kulaklık - Hem Sıcak Hem Soğuk Tutabilen Çift Taraflı Mont Üretildi - Gibson Firebird X ile Efekt Yükleyin - Omurilik Zedelenmeli Hastalarda Hissetmeyi ve Hareket Kabiliyetini Arttıran Müzik Eldiveni Geliştirildi - Uygarlığın milyonlarca yıl yaşında olması neyi ifade eder? - Dünyanın ilk otomatik araba konvoyu İspanya'da test edildi - Category: Genetik - Yaş Tip Maküler Dejenerasyon Tedavisi İçin Göz Damlası Geliştirildi - Kanserli Hücreleri Öldüren Süper T-Hücresi Buldu - Bilim İnsanları Uyarıyor: Son Derece Bulaşıcı Bir Kuş Gribi Türü 46 Ülkede Görüldü - Domateslerin Genetiği Değiştirilerek, Parkinson İlacı Ürettirildi - İşitmeyi Sağlayan İç Kulak Kıllarının Geliştirilmesine Dair Sırlar Aydınlatılıyor - 3 Boyutlu Beyin Dokusu Modeli Sayesinde, Alzheimer Ve Uçuk Virüsü Arasında Kanıt Bulundu - Kafeinin Obezite Engelleyici Mekanizmaları Aydınlatıldı - İdrardan Prostat Kanseri Testi, 5 Yıla Kadar Erken Teşhis Edebiliyor - Dünyada İlk Kez, Yeniden Programlanmış Hücreyle Kornea Onarıldı - Yapay Genom ile Sentetik Yaşam Formu Üretilebilir - Enzim USP15, Farklı Kanser Türlerinin Tedavisinde Kullanılabilir - Genetik Düzenleme Sayesinde İle Aynı Cinsiyetten Farelerin Yavruları Oldu - CRISPR ile Duchenne Musküler Distrofisi İlerlemesi Durduruldu - Omurilik Felci İçin 3D Yazıcı İle Kök Hücre Basıldı - Harvard'tan Gerçek Kalp Gibi Atan Yapay Kalp - Kas Dokusuna Sahip Biyorobot Parmak Gibi Bükülebiliyor - Erken Kanser Teşhisi İçin Yapay Ben Geliştirildi - DNA Onaran İlaç Mars Yolculuğunda Kanseri Engelleyebilir - -Klotho Geni Alkol Alma İsteğiyle Bağlantılı Çıktı - Esansiyel Tremora Neden Olan Gen Bulundu - Bazı Yaşlılarda Genç DNA'sı Bulunabiliyor - Ehang 184 Tek Kişilik Drone ile Sentetik Organ Taşınacak - Uzay İstasyonu'na Gönderilen Bir Bakteri Dünyadakinden % 60 Daha Hızlı Ürüyor - Yaşam İçin En Az Gene Sahip Bakteri Tasarımı Yaratıldı - İngiliz Araştırmacılar İnsan Embriyosundaki Genleri Değiştirme İzni Aldı - CRISPR Genetik Aracı Musküler Distrofili Farelerin İyileştirilmesine Yardımcı Oldu - ABD'de Tavuk Etinde Arsenik Bulundu - Çanta İçinde Laboratuvar Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Erken Kanser Teşhisi Getiriyor - Spiber'ın İlk Ürünü Sentetik Örümcek Ağı İpliğinden Mont - Daha Zekiler Daha Uzun Yaşıyor - Category: Haberler - Aşırı Alkol Tüketiminden Doğan Beyin Hasarı, 7 Ayda Ancak Onarılıyor - Haberden Daha Fazlası: Bundle Yeni Sürümü ile Hayatı Kolaylaştırıyor - Çin'in Organ Nakli Kaynağı Onaylandı: Suçlular ve Uygurlar - NASA Uluslararası Uzay İstasyonu'nu Turizme Açtığını Resmen Duyurdu - Avrupa Birliği'ne Göre İklim Değişikliğine Karşı Türkiye Yetersiz - Dr. Mehmet Öz'e Ağır Suçlama : Önerilerinin yarısı bilimsel değil! - 13 Yaşında Legolardan Braille Yazıcısı Yapan Çocuğa İntel'den Destek - RUSYA' NIN URAL BÖLGESİNE METEOR DÜŞTÜ 1200 YARALI VAR - NASA' NIN MARS' TA BULDUĞU ORGANİK BİLEŞİKLER İÇİN HEYECANLANMAK GEREKSİZ OLABİLİR - DEVASA SANDY KASIRGASI NASA UYDULARI TARAFINDAN GÖRÜNTÜLENDİ - FELIX BAUMGARTNER 'IN ATLAYIŞI İPTAL EDİLDİ - Bukalemun Robotlar Renk Değiştirip Kamufle Olabiliyor - Bilim Adamları Eroin ve Morfin Bağımlığına Neden Olan Mekanizmanın Bağışıklık Sisteminde Olduğunu Keşfetti - Category: İklim Değişimi - Yüksek Verimle Atmosferden Karbondioksit Toplayabilen Manyetik Sünger Geliştirildi - Kereste Artığından Daha Güçlü ve Suya Dayanıklı Beton Yapıldı - Karbondioksit Emisyonu 2050'ye Kadar Rekor Seviyeye Ulaşacak - Atmosferin Stratosfer Tabakasında Tuhaf Şeyler Oluyor - NASA'da Kim Oluyormuş , Yağmurun Yağışını Uzaydan Nasıl Tahmin Edebilir ? - Dünyanın İlk Kalıcı Gözenekli Sıvısı Üretildi - İklim Dil Gelişimine Etkide Bulunuyor - Vincent Callebaut'tan 2050'nin Akıllı Paris'i - Global Isınmaya Karşı Karbon Hapseden Sünger Geliştirildi - Cubify 3D Yazıcı ile Pet Şişeleri İstediğiniz Şeye Dönüştürün - Yeni Keşfedilen Katalizör Sayesinde Karbon Dioksitten Daha Temiz Metanol Üretimi Mümkün - Araştırmaya Göre Dünya Sıcaklığı 4 Derece Daha Artarsa Tüm Bitki Örtüsü Yok Olabilir - Kuzey Kutbunda İnanılmaz Isınma- Son Yüzyılın Hatta 120.000 Yılın En Yüksek Sıcaklıkları - Son Yıllarda Görülen Aşırı Yağışlar Global Isınmayla İlişkilendirildi - 2012 Yılı Gelmiş Geçmiş En Sıcak 9. yıl Seçildi - GLOBAL ISINMA NEDENİYLE YANARDAĞLAR FAALİYETE GEÇEBİLİR - DENİZ SEVİYELERİNDEKİ YÜKSELME GERİ DÖNÜLEMEZ - Category: İlginç Bilim - İnsan Beyninde Kodu Çözülen İlk Parça Another Brick on the Wall Oldu - Solak İnsanların Daha Yaratıcı Olabileceği Bulundu - Bilim İnsanları T-1000 gibi Sıvılaşıp,Tekrar Katılaşabilen Robot Üretti - Uzaylı Kaçırılma Vakaları Lüsid Rüya Görmeyle Alakalı Olabilir - Çiğneme Sesinden Nefret Mi Ediyorsunuz? Nedeni Ayna Nöronlar Olabilir - Koronavirüs Pandemisinde Görülen Rüyalar Değişiyor - İlk İnsanlı Beyin İmplantı Denemelerinde,Zihin Gücüyle Bilgisayar Kontrolü Sağlandı - Market Çalışanları Üzerinde, Yapılan Bir Koronavirüs Araştırmasında,Çalışanların % 76'sı Asemptomatik Çıktı - ESA'nın Mars Express Yörünge Aracı, Mars'da 3 Yeni Yüzeyaltı Su Göleti Buldu - Elon Musk 28 Ağustos'ta Neuralink'in Nasıl Çalıştığını Gösterecek - Perseverance Gezgini'nde Mars Atmosferinden Oksijen Üretecek Cihaz Denenecek - Uzayabilen ve Kesildiğinde Kendi Onarabilen Ekran Materyali Geliştirildi - Koronavirüs, Nadiren Çocuklarda Kawasaki Hastalığına Benzer Semptomlar Gösterebiliyor - Saçlara Daha Az Zarar Veren, Melanin Saç Boyası Üretildi - Askeri Kullanım İçin Işığı Büken Görünmezlik Pelerini Yapıldı - İlk Kez Elmas İçinde Elmas Bulundu - Bilim İnsanları, Pişmiş ya da Çiğ Yemenin Bağırsaklar Üzerindeki Etkisini Araştırdı - MIT Işıkla Yeniden Programlanabilen Renk Değiştiren Boya Üretti - Bugüne Kadar Kazılmış En Derin Sondaj Deliği Rusya'da - Bu Ufak Robot Hamamböceği Gibi Dayanıklı - Katillerin Beyni Görüntülendi: Sıradışı Farklar Bulundu - Kazadan Sonra Enjekte Edilen Nanoparçacıklar Felci Engelleyebilir - ABD Senatörleri UFO Gözlemlerine İlişkin Kapalı Bir Brifing Düzenledi - Ksenon Gazı Travmatik Beyin Hasarında Uzun Süreli Koruma Sağlıyor - Dünyanın En Büyük T.Rex'i Rapor Edildi - Uyurken Bile Yeni Kelimeler Öğrenebilirsiniz - Ahşap Yapıları Yangına Dayanıklı Hale Getiren Çözelti Geliştirildi - Isındığında Soğuyan, Soğuduğunda Kendini Isıtan Akıllı Kumaş İcat Edildi - Hidrojen Sülfürün Hidrojen Bağı Yapabileceği Keşfedildi - Karar Verirken Seçeneklerin Fazla Olması Beynimizi Durma Noktasına Getirebilir - Deterjanınız Bittiğinde Kutusu Otomatik Sipariş Versin İster Miydiniz? - Dövme Mürekkebindeki Parçacıklar Lenf Düğümlerine Dolabiliyor - 3 Milyar Işık Yılı Uzaktan 5 Saatte 15 Sinyal Birden Alındı - Viskileri Ayırt Edebilen Sentetik Dil Yapıldı - Bilim İnsanları Yapay Volkanik Koşullarda Anti-Kanser Nanoparçacık Üretti - Uykusuz Kaldığınızda Ağrı Kesiciler İşe Yaramayabilir - Akustik Çekim Işını Aynı Ölüm Yıldızı Gibi Cisimleri Çekiyor - Yoga Prostat Kanseri Tedavisinin Yan Etkilerini Azaltabiliyor - Omurilik İmplantı Sayesinde Felçli Hasta Ayağını Oynatabildi - Uzaydan Gelen Işınlar Telefonunuzun Donmasına Neden Olabilir - Gebelikte Tansiyonu Bebeğin Cinsiyetini Gösterebilir - Sadece Fırça Darbeleriyle Parkinson ve Alzheimer Teşhisi Yapılabilir - Karbonun 6 Bağ Yapabileceği Doğrulandı - Gebelikte Beyin Değişime Uğruyor - 99 Milyon Yıllık Amber İçinde Tüylere Sahip Dinozor Kuyruğu Bulundu - Desibel Nedir ? Kaç Desibel Ses İşitme Kaybı Yaratır ? - Rosetta'nın Savrulup Kaybolan Sondası Philea Bulundu ! - İlk Beyin Taramaları Sayesinde Dejavunun Gizemi Çözüldü - Zeki İnsanların Beynindeki Farklılık İlk Kez Ölçüldü - Batı Tipi Beslenme Beyin Fonksiyonunu Bozarak Obeziteye Neden Olabilir - Mutluluk Denklemi : Yeni Denklem Diğerlerinin Şansının Mutluluğumuz Üzerine Etkisini Gösteriyor - Bilim İnsanları Yanlışlıkla Havadan Su Elde Eden Nanoçubuklar Geliştirdi - Japon Bilim İnsanları Jetlag İçin Tedavi Geliştirdi - Yeşil Işık Migren Ağrısını Hafifletebilir - Statik Elektriğin İnsanlar Üzerindeki Etkileri - Robot Cerrah Kendi Kendine Yumuşak Doku Ameliyatı Yapabiliyor - Arabalardaki Hava Yastığı Nasıl Anında Açılır ? - Bilim İnsanları Şeffaf Tahta Ürettiler - Diş Çürümesini Engellemek İçin Bir Hap Yetecek - Uzayda Bir Yıl Kalan Scott Kelly İkizler Paradoksu İçin Fırsat Olabilir Mi? - Elektrik Yüklenmiş Su İle Su Köprüsü Oluşturuldu - Canavero Maymunlar Arası Kafa Nakli Yaptığını İddia Etti - Beynin Etrafında Bilgi Taşıyan Zayıf Elektrik Alan Bulundu - Altın Aerojel Kapuçinonuzda Yüzebilecek Kadar Hafif - U-238 Uranyuma Dokunursak Ne Olur ? - Çinli Cerrah ve Dr. Canavero 2017'de Kafa Naklini Gerçekleştirecek - NASA'nın Hedgehog Robotu Kuyruklu Yıldızlarda Gezebilecek - MIT Cam Basabilecek 3D Yazıcı Üretti - Otomobil Üreticisi Lexus Gerçek Uçan Kaykay Üretti - Düşünce Gücüyle İnternetten Yönetilen Robotlar Engelli İnsanlar İçin Hareket Kabiliyeti Sağlıyor - Uzmanlar Doğum Ayı ve Sağlık Arasındaki İlişkiyi Açıkladı - Isıtıldığında Kile Dönüşen Plastik Üretildi - Yapılan Çalışmalar Uzun Süreli Soya Tüketiminin Göğüs Kanseri Tekrarlama Olasılığını Düşürdüğünü Gösterdi - Uluslararası Uzay İstasyonuna Espresso Makinesi Yollanıyor - Zifiri Karanlıkta Bile Görmeyi Sağlayan Göz Damlası Geliştirildi - Bucky Fulerenlerden Bucky Bombaları Üretildi - Mükemmel Sayı Pi Sayısı 3,1415926535... - Bilimin Karanlık Tarihi Uyuşturucu ve İlaç - Sinestezi Öğretilebilir Mi? Harfleri Renkli Görmek, Müziğin Tadını Almak? - Kör Anne Doğum Sonrası Çocuğunu Özel Gözlük Sayesinde Gördü - ESA'nın Kaybettiği Beagle-2 Uzay Aracı 10 Yıl Sonra Mars'ta Bulundu - DNA İçin Öldüren Mızraklı Kolera Bakterisi - Denizlerde Boğulmaları Engellemek İçin Cankurtaran İha - Dokunmatik Telefon Kullananlarda Daha Fazla Beyin Aktivitesi Gözlendi - Elektronik Yayınlar Yerine Normal Kitap Okumak Daha Faydalı - Mutluluk Hormonu Matematik Sorularını Çözmenizi Kolaylaştırıyor - Sporcular Subliminal Görsellere Maruz Kalınca Daha İyi Performans Gösteriyor - Gör,Dokun,Hisset Artık 3 Boyutu Hissedebileceksiniz - Sıvı Metalle Terminatör T-1000 Benzeri Yapılar Oluşturuldu - Nanoteknolojiyle Çizilmezlik ve Su Geçirmezlik Sağlayan Sprey Impervious - Beyni Gerçekten Ağrıyı Azaltmak İçin Eğitmek Mümkün Mü? - Piramitlerin Nasıl Yapıldığına Dair Bilimsel Bir Araştırma - iPhone BİYOSENSÖR İLE LABORATUVAR CİHAZINA DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİYOR - BEYNİNİZ TRNS İLE HIZLI VE ACISIZ BİR ŞEKİLDE MATEMATİK ÖĞRENEBİLİR - 2018 MARS YOLCULUĞUNUN DETAYLARI - PSİKOPATLARDA KOKU DUYGUSU ZAYIF - DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 10 BULUŞ - Category: İş - Category: Jeoloji - Curiosity Mars'da Su Kaynağı Olabilecek Opal Tespit Etti - Şehirler Kendi Ağırlıkları Altında Ezilerek, Batmaya Başladı - Jeologlar Nadir Toprak Elementi Yataklarını Bulabilecek Yeni Bir Hipotez Geliştirdi - Dinozorların Yaşadığı Devirde ,1 Gün 23,5 Saat Sürüyordu - NASA 2020 Mars Gezgininin Robot Kolunun Montajını Bitirdi - NASA Mars Yüzeyine SismometreYerleştirdi - OSIRIS-REx, Asteroitten Numune Almadan Önce Denendi - Kuruma Çatlakları Mars'taki Suyun Geçmişine Işık Tutuyor - Lavlar Demir Cevheri Kaynağı Olabilir - Europa'nın Okyanusunda Dünya Benzeri Bir Kimyasal Denge Olabilir - NASA Mars Atmosferi'ndeki Parçalanmanın Güneş Fırtınaları Olduğunu Keşfetti - Deprem Işıklarına Bilimsel Bakış-2 - Deprem Işıklarına Bilimsel Bakış-1 - Bilim Adamları Dünya'nın Çekirdeğinin Dönüş Yönünü Tespit Ettiler - MERAK' IN MARS' TA MEKSİKA' DAKİ BATAKLIKLARA ÇOK BENZEYEN BİR BÖLGEDE OLDUĞU BELİRLENDİ - RUSYA SİBİRYA' DAKİ ASTEROİT YATAĞINDA TRİLYONLARCA KARAT ELMAS OLDUĞUNU KABUL ETTİ - Category: Kimya - 2 litre Hidrojen Yanmalı Motor Su Beslemeyle 410 beygir Üretiyor - Reflü İlacı Kullanımıyla Demans Arasında Bağlantı Bulundu - Dünya'nın İlk Elektrikle Çalışan DNA Nanomotoru Yapıldı - E Ink Katlanabilen Yeni Renkli Elektronik Mürekkep Teknolojisini Tanıttı - Yeni Geliştirilen Teknik Sayesinde Gözlüğünüz Artık Buhar Olmayacak - LG Katlanabilir Ekranları Daha Dayanıklı Yapmak İçin Gerçek Katlanabilir Ekran Üretti - Dünyanın En Hafif Ses Yalıtım Malzemesi Jet Motorlarının Sesini Azaltabilir - Plastik Oyuncaklarda, Yeni Potansiyel Zararlı Kimyasallar Bulundu - Bilim İnsanları,Manyetik Alanla Aktive Olan Yapıştırıcı Buldu - Beyin Damarlarında İlerleyebilen İlk Endovasküler Cihaz Geliştirildi - Grafen Balon ile Soy Gaz Tespiti Yapılabiliyor - Sprey Dezenfektan Kullanım Alanları - Nükleer Jet Motoru Sayesinde Mars Yolculukları 3 Aya Düşebilir - Yeni Hibrit Motorlu Biyo-Bozunur Nanomotorlar Hastalıklı Dokuya İlaç Taşıyacak - Kornea Hasarlarını İyileştiren Lipid Bulundu - Koronavirüse Karşı En Korunmasız Olanlar,D Vitamini Eksikliği Çekenler - Bilim İnsanları Sigara Dumanından Gelen DNA Hasarını Yeniden Yarattı - Yeni Geliştirilen Süper Hidrofobik Beton Kendi Kendini Temizliyor - Elektrikli Arabaları 10 Dakikada Tam Şarj Edecek Lityum Pil Yapıldı - Çinli Bilim İnsanları Diş Minesini Onarmayı Başardı - İkiye Kesildikten Sonra, Kendini Onarabilen 3D Baskı Materyali Geliştirildi - Bilim İnsanları Süper Hızlı 3D Yazıcı Üretti - PET Şişeleri Aerojele Dönüştürmenin Ucuz Bir Yolu Bulundu - Samsung'un Kırılmaz OLED Ekranı Askeri Testleri Geçti - Artık Akıllı Pencereler Gün Işığını Kontrol Ederken, Mikropları Öldürebilecek - Kaliforniya Mahkemesi Kahveye Kanser Uyarısı Konulmasına Karar Verdi - MS Hastalığı Problemli Bir Proteinden Kaynaklanabilir - Boru Hatlarındaki Su Kaçaklarını Gösteren İletken Kağıt Yapıldı - BPA İçermeyen Plastiklerde Sağlığa Zararlı Madde Bulundu - Uzun Süreli Elektronik Sigara Kullanımı Sigaradan Daha Güvenli Çıktı - Fast Food Ambalaj Kağıtları Kanser Riski Taşıyor - Kokain Bu Yeni Cihazdan Kaçamıyor - 2016 Nobel Kimya Ödülü Nano Makinelerin Mucitlerine Verildi - Yeni Nesil Beton Esneyerek Çatlamayı Engelliyor - Sıcakta Kalan Pet Şişelerdeki Suyu İçmeyin ! - Gelecekte Savaş Uçakları Kimyasal Tanklarda Üretilebilecek - Hayatı Kolaylaştıracak Kimyasal Bilgiler -1 Video - Tesla Bobini Sayesinde Nanotüplerin Kendi Kendine Devre Oluşturmaları Sağlandı - Hastaneler İçin İlaç Üreten Kompakt Sistem Yapıldı - Karbon Nanotüple Güçlendirilmiş Metaller Radyasyona Daha Fazla Dayanıyor - iPhone 6 Hangi Elementlerden Oluşur ? - Kaçak Alkol Zehirlenmelerini Hızlı Tespit Eden GC Metodu Geliştirildi - Katı Hidrojenle Çalışan İlk İha Uçak Uçuruldu - Bol Bulunan Mineralden Yapılan Nano Parçacıklar Tümör Büyümesini Engelleyebilir - Tuzlu Su ile Çalışabilen Yakıt Hücreli Fener Yapıldı - Ftalat Gibi Plastikleştiriciler Kilo Aldırabilir - Çikolata Köpekler İçin Neden Zehirlidir ? - Bir Nargile Seansında 25 Sigaraya Denk Katran Mevcut - 4 Yeni Elementin Keşfiyle Periyodik Tablonun 7. Sırası Tamamlandı - Uzun Süreli Etkiye Sahip Kokain Terapisi Geliştirildi - Elmastan Daha Sert Bir Karbon Türü Geliştirildi - Radyasyon ve İnsanlar Üzerinde Yarattığı Etkiler - Suyun Altında Aylarca Kuru Kalabilen Hidrofobik Madde Geliştirildi - Sudan Yüzebilen Metal Kompozit Üretildi - Molekül Sentezleme Makinesi Kompleks Kimyayı Basitleştiriyor - Kendi Kendini Onaran Hidrojel Sayesinde Aynı Anda İki İlaç Aktarımı Sağlandı - Hamilelik Sırasında Ev Kimyasallarındaki Ftalatlara Maruz Kalmak Çocukta Düşük IQ'ye Neden Olabilir - 67P Kuyruklu Yıldızı'ndaki Su Dünya'daki Suyla Aynı Değil - Yeni Keşfedilen Etiket Yiyeceğiniz Bozunmaya Başlayınca Haber Veriyor - Yeni Materyal Sayesinde Robotlar Şekil Değiştirebilecek - Bitter Çikolata Obezite ve Diyabeti Engelleyebilir - Dünyada İlk 3D Yazıcı Kafatası Protezi Üretildi - Gerçek Kalp Dokusu Gibi Atan Doku Yapıldı - Yeni Geliştirilen Kimyasal Kör Farelerin Işığı Görmesini Sağladı - Ucuza Hidrojen Üretmek İçin Atomik Boyutta Katalizör Geliştirildi - Kimyagerler Dünyada İlk Kez Organellere Sahip Plastik Hücre Yapmayı Başardı - Bilim İnsanlarının Yeni Keşfettiği Dökme Hava Pilleri Sayesinde Lityum İyon Pile Göre 45 Kat Daha Fazla Depolama Mümkün - Terminatör Plastik Kesilse de Oda Sıcaklığında Kendi Kendine Birleşebiliyor - Nanoteknolojiyle Gülün Taç Yaprakları Misali Suyu Hapseden Bir Nano Materyal Geliştirildi - İki Atom Kalınlığındaki Cam Guinness Rekorlar Kitabına Girdi - Dünyanın En Büyük Yüzey Alanına Sahip Maddesi İmkansız Madde Upsalit Sentezlendi - BİLİM ADAMLARI YAŞAYAN HÜCREDE DNA İLE İŞLEM YAPMAYI BAŞARDI - Eşyalara Sinen Sigara Dumanı DNA Hasarına Neden Oluyor - PARLAYAN POLİMER ÇOK HASSAS BİR ŞEKİLDE BOMBALARI TESPİT EDEBİLİYOR - SİLİKON NANOPARÇACIKLAR VE BOR SAYESİNDE ELEKTRİKLİ ARABALAR İÇİN SÜPER PİLLER ÜRETİLECEK - Süper Hidrofobik Nano Kaplama Sayesinde Damlalar Yüzeyde Zıplıyor - İLK KEZ BASINCA DUYARLI KENDİNİ ONARABİLEN NANO MALZEME ÜRETİLDİ - ULTRASONİK DALGALARLA NANO PARÇACIKLAR TÜMÖRÜ YOK ETTİ - ŞİŞ KEBAP ŞEKLİNDE KARBON NANOTÜPLER GELİŞTİRİLDİ - KOZMETİKLER VE BAKIM ÜRÜNLERİNDEKİ KANSEROJEN MADDELER NELERDİR? - SÜPERHİDROFOBİK BIÇAK SU DAMLASINI İKİYE BÖLEBİLİYOR - AVRUPA BİRLİĞİ NANO PARÇACIKLARA DÜZENLEME GETİRİYOR - Category: Makaleler - Günde 10 Saat Oturuyorsanız 40 Dakika Egzersiz Yapmalısınız - Yeni Geliştirilen Kimyasal İlaçla Yaşlanmayı Tersine Çevirmek Mümkün Olabilir Mi? - Meme Kanserinde Hayatta Kalma Oranları Yükseldi - Güneş Sistemi'ne En Yakın Yıldızın Etrafında Yeni Gezegen Keşfedildi - Yeni Araştırmaya Göre Günde 7000 Adım Yürümek Ömrü Uzatıyor - Yeni Araştırmalar ve Tercüme - Araştırmada, Koronavirüs Hastalarının %80'inde D vitamini Eksikliği Olduğu Bulundu - Labioplasti İşlemi Hakkında Bilmeniz Gerekenler - Nano-kart Planör Sayesinde Mars Atmosferi İncelenebilir - Yeni Nano-Kafes Yapısı, Elmastan Bile Daha Dayanıklı Oldu - Yeni Rapora Göre Dünya'daki Coronavirüs Vakalarının Henüz Üçte İkisi Tespit Edilemedi - Sigara Akıl Sağlığına da Zarar Veriyor - Aerobik Egzersiz Alzheimer'ın Beyin Dejenerasyonunu Yavaşlatabilir - Yüksek Eğitim Alzheimer'ı Engellemese de, Avantaj Sağlıyor - Beynimiz Geleceği Tahmin Etmek İçin İki Ayrı Saat Kullanıyor - Çevreniz Sigarayı Bırakmanıza Engel Oluyor Olabilir - Spor Yapmak Öğrenme Becerisini ve Hafızayı Geliştiriyor - Amalgam Dolgular Güçlü MR Cihazlarından Geçerken Civa Salıyor - Mars'ta Metan Gibi Organik Bileşikler Bulundu - Yeni Araştırmaya Göre Çocukluk Lösemisi Engellenebilir - Red Hydrogen One Holografik Telefon Çıkıyor - Aşı Reddi Nedeniyle Avrupada Kızamıktan Ölen Çocukların Sayısı Artıyor - 15 Yıldır Bitkisel Hayattaki Adam Vagus Stimülasyonuyla Bilinç Kazanmaya Başladı - Yeni Nano Seramik Süngerle Esnek Yalıtım ve Su Arıtma Yapılabilir - Mühendisler Mars Toprağından Tuğla Yapmanın Kolay Yolunu Buldu - 30 Yıllık İlaç, Kalp Krizi Hasarını Nasıl Önlüyor? - Hamilelikte D Vitamini Tedavisi Otizmi Engelleyebilir Mi ? - Prostat Kanserinin Teşhisinde MR, Biyopsiden Daha İyi Sonuçlar Veriyor - Alzheimer Hastaları Neden Yön Duygusunu Kaybeder? - Omega 3 Yağ Asidi Çocuklarda Astım Riskini Azaltıyor - Travma Sonrası Stres Kız ve Erkek Beynini Farklı Etkiliyor - Demir Nanoparçacıklar İmmün Hücrelerini Kanserli Hücrelere Karşı Aktif Etti - Acı Verici Elektrik Şokları Yerine Işık Pulsları İle Kalp Ritim Bozukluğu Düzeltildi - Babalar Çocuk Gelişiminde Anahtar Rol Oynuyor - Lejyoner Hastalığına Yakalanmamak İçin Klima ve Tesisata Dikkat Edin ! - Pankreas Kanserinin Tedavisinde Umut Vadeden Gelişme: Metabolizma Kontrolü - Evrende Yalnız Mıyız ? Gezegenimizin Eşsizliğine Yeni Limitler Getiriliyor - Yeni Keşfedilen Sarmientosaurus Sıradışı Duyulara Sahip - 2 Boyutlu Bor Atomları Süper İletkenlik Kazanıyor - Lazer Maskeleme İle Uzaylı Sinyallere Karşı Gizlenme Sağlanabilir - On-a-Chip Laboratuvar Kas Hücreleri Kardiyak Kök Hücre Terapilerine Işık Tutuyor - Göbek Bağı İmmün Hücreleri Kanser Hücrelerini Hızla Öldürebiliyor - Hamilelikte Balık Yemek Bebeğin Beyin Gelişimini Nasıl Etkiler ? - Hamilelikte Antidepresan Alınımı Çocukta Otizm Riskini Yükseltiyor - Erkek ve Kadın Beyni Arasında Fark Var Mı ? - Şiddetli Kanamayı Durdurmak İçin Kendinden Tahrikli Pıhtılaştırıcı Toz Üretildi - Karbonatlı İçecekler Kardiyak Arreste Neden Olabiliyor - Çocuklarınıza Eşit Mi Davranıyorsunuz ? - Halüsinasyon Görmek ve Hezeyan Yaşamak Düşünüldüğünden Daha Yaygın - Beyin Taraması Sayesinde Vücut Dışı İllüzyonlar Aydınlatılıyor - Ter Kimyasalları Pozitif Duyguları İletebilir - Bilim İnsanları Beyin Stimülasyonu İle Yaratıcılığı Geliştirdi - Alzheimer İçin İlaçsız Tedavi Yöntemi Geliştirildi - Diyet İçecekler ile Yaşlılarda Göbek Yağlanması Arasında Bağlantı Bulundu - Yeni Nesil İlaçlar Farelerde Yaşlanmayı Yavaşlatmayı Başardılar - Erkekler Kadınlara Göre Daha Fazla Narsizm Eğilimi Gösteriyor - Kahve MS Hastalığına Yakalanma Riskini Düşürüyor Mu? - Bilim İnsanları 100 Yıllık İlaçla Farelerde Otizmi Geriye Çevirmeyi Başardı - Dinozorlar 66 Milyon Yıl Önce Avrupa'da Hızla Yokoldu - Gözlerinizi Kapatmak Hatırlama Gücünüzü Arttırıyor - Partiye Giderken Attığınız Tweetler Şehir Planlamasını Geliştirmede Faydalı Olabilir - Korkuyla İlgili Anıların Nasıl Oluştuğuna Işık Tutmak - Miyoklonus Epilepsinin İlerlemesine Neden Olan Gen Keşfedildi - Akciğer Kanseri 20 Yıldan Uzun Süre Gizlenebiliyor - Uzmanlar Uyarıyor: Mükemmelliyetçilik İntihar Nedeni Olabilir - Burundan Alınan Zar Sayesinde Eklem Kıkırdakları Rejenere Edilebiliyor - Kilo Vermek Mutluluk Değil Depresyon Getirebiliyor - Tek Bir Soruyla Narsist Kişiler Belirlenebilir - 'Cehennemden Gelen Tavuk ' Adlı 225 Kg'lık Dinozor Sonunda Adlandırıldı - Mutlu Hissetmek Herkesi İyi Hissettirir Mi? - Yeni Keşfedilen Kan Testi Sayesinde Alzheimer İçin Erken Teşhis İmkanı Doğdu - Çocuklar Zeka Testinde Üniversite Öğrencilerinden Daha Zeki Çıktı - Yumuşak Dış İskeletten Yapılan Robotik Dış İskelet Ayağı Taklit Ediyor - Alzheimer Beynin Neresinde Başlar ve Nasıl Yayılır ? - Yeterince Alkol Tüketimi Bağışıklık Sistemini Güçlendiriyor - Yeni Bilimsel Araştırmaya Göre Köpekler Avrupa'da Evcilleştirilmiş Kurtlar - İnce Görünmezlik Pelerini İlk Kez Tanıtıldı - Sigarayı Bırakınca Neden Kilo Alındığı Açıklandı - SADECE ANNE SÜTÜ İLE BESLENEN BEBEKLERİN BEYNİ DAHA FAZLA GELİŞİYOR - İNCE FİLM GÜNEŞ PİLLERİNDE GÜVENİN GÖZLERİNDEN İLHAM ALINACAK - AZINLIK RAPORU GERÇEK OLDU, HANGİ SUÇLULARIN TEKRAR SUÇ İŞLEYECEĞİ TAHMİN EDİLEBİLİYOR - BEYİN TÜMÖRÜ YAĞ KÖK HÜCRELERİYLE TEDAVİ EDİLECEK - MERAK 'CURIOSITY' MARS' TA ESKİDEN HAYAT OLABİLECEĞİNE DAİR İZLER BULDU - AKSİYON OYUNLARI ÇOCUKLARDA OKUMAYI GELİŞTİREREK DİSLEKSİYİ İYİLEŞTİREBİLİR - ŞEFFAF VE ESNEK POLİMER EKRANLAR SAYESİNDE KİNECT ' E GEREK KALMAYACAK - GRİBİN YENİ DÜŞMANIYLA TANIŞIN - 3D YAZICIYLA KÖK HÜCRELERDEN ORGANLAR ÜRETİLEBİLECEK - ÇOCUKLARDA ÇEKİLEN KARIN TOMOGRAFİLERİ AZALTILABİLİR Mİ? - ELEKTRİK STİMÜLASYONU İLE AĞRILAR GİDİYOR VE IQ ARTIYOR - Category: Matematik - Category: Mekatronik - İnme Hastalarına Uzaktan Müdahale Etmek İçin Cerrahi Robot Geliştirildi - NASA Mars 2020 Uzay Aracını Görücüye Çıkardı - Volocopter,Uçan Taksi İlk Havalimanı Testini Yaptı - UPS Kendi Kendine Giden Kargo Kamyonlarını Deniyor - Buharla Çalışan Uzay Araçları Uzayda Sınırsız İlerleyebilir - Bahçeşehir Integra Robotik Ekibi Amerika'dan Ödülle Döndü - Robot Cerrah Katarakt Ameliyatlarını Hassaslaştıracak - Robot Hamam Böceği 1,5 Metre Zıplayabiliyor - Geleceğin Robotları İçin Sıvı Metalden Esneyebilen Devreler Üretildi - Hamam Böceğinden İlham Alan Robot CRAM Ufalarak Çatlaklardan Geçebiliyor - AirMule Dikey Havalanan Askeri Araç Havalandı - Robot Yılan Kablo Her Şekle Girebiliyor - Amazon Engellerden Kaçınan Yeni Kargo Drone'unu Tanıttı - İnteraktif Uçan Ekranlar Gerçek Oldu - Robot Parmak Isıtıldığında ve Soğutulduğunda İnsan Parmağı Gibi Davranıyor - Duvarcı Robot 2 Günde Ev İnşa Edebiliyor - Teknolojinin Geldiği Son Nokta 2016 BMW 7 Serisi - Sürücüsüz Arabalar İngiltere'de Denenmeye Başladı - Duygu ve Hafızaya Sahip Robot Yaşlılara Yardım Edecek - Deus-Ex Gerçek Oluyor İki Koldan Robotik Protez Mucizesi - Bırakın Bir Dokunuşla Cooki Robotik Aşçı Yemeğinizi Hazırlasın - Yanaktan Beyne Cerrahi Müdahale Yapan Robot Geliştirildi - Düsseldorf Havalimanında Artık Arabaları Robot Vale Park Ediyor - Manyetizmayla Kontrol Edilen Mikro Robot Ordusu Şaşırtıyor - Teknolojinin Geldiği Son Nokta Neato Signature Pro Robot Elektrikli Süpürge Sonunda Türkiye'de - Lego CubeStormer3 ve Samsung Galaxy S4 Dünya Zeka Küpü Çözme Rekorunu Kırdı - Bu Robotlar Kendi Kendine İnşaat Yapıyor - DARPA Robot Yarışması'nda Google Schaft Robotu Birinci Sıraya Yerleşti - İnsan Kasından 1000 kat Daha Güçlü Robot Kası Üretildi - Robot Küpten İnanılmaz Denge ve Hareketler - Atlas İnsansı Robotu Felaketlerde İnsanları Kurtarmak İçin Tasarlandı - M-Blocks Robot Küpler Voltran Gibi Birleşerek Farklı Şekiller Oluşturuyor - Artık Hastanede Kanınızı Robotlar Alacak - Kendi Kendine Katlanan Cisimler Şaşkınlık Yaratıyor - ROBOT UÇAK X-47B UÇAK GEMİSİNE BAŞARIYLA İNİŞ YAPTI - HARVARD ÜNİVERSİTESİ UÇABİLEN ROBOT SİNEK ÜRETTİ - ŞEKİL DEĞİŞTİREN CEP TELEFONLARI ÜRETİLECEK - GELECEĞİN SÜPÜRGESİ LİMBO ROBOT SÜPÜRGE GÜCÜNÜ BAKTERİLERDEN ALIYOR - FESTO DEV YUSUFÇUK BÖCEĞİ ROBOTU ÜRETTİ - BMW ve CONTINENTAL KENDİ KENDİNE GİDEN ARABALAR ÜRETECEK - DÜNYANIN İLK ROBOT LEGO MÜZİK GRUBUNU GÖRDÜNÜZ MÜ? - ROBOT HELİKOPTER PENÇESİYLE AYNI BİR KARTAL GİBİ AVLANABİLİYOR - ALMAN ÖRÜMCEK ROBOTLARI AYDAKİ KRATERLERDE DONMUŞ SU ARAYACAK - ROBOT KURPİYER İLE BLACK JACK- 21 OYNATIYOR - BİG DOG ROBOTU YENİ KOLU SAYESİNDE TUĞLALARI BİLE FIRLATABİLİYOR - ROBOT SÜPÜRGE TORBASINI KENDİ KENDİNE BOŞALTIYOR - 2015 de Uzay Madenciliği için Asteroitlere Maden Arama Robotları Yollanacak - ANDROİD BEBEK GERÇEK BEBEKLER GİBİ DAVRANIYOR - ZİHİN KONTROLLÜ PROTEZ KOL ÜRETİLDİ - HYTAQ ROBOT ENGELLERİN ÜZERİNDEN UÇARAK GEÇEBİLİYOR - OTOMATİK YARIŞÇI AUDİ TTS - SALATA DOĞRAYABİLEN HİZMETÇİ ROBOT CIROS ROBOT WORLD 2012 DE TANITILDI - ARTIK KÖRLER DE ARABA KULLANABİLECEK - CHARLİ-2 ROBOTU GANGNAM DANSI YAPIYOR - JAPONLAR ENGELLERİ AŞABİLEN ROBOT TEKERLEKLİ SANDALYE YAPTILAR - NASA X1 İLE IRONMAN BENZERİ BİR DIŞ İSKELET YAPMAYA ÇALIŞIYOR - 2040 A KADAR TÜM ARAÇLAR SÜRÜCÜSÜZ GİDEBİLECEK - AYDA SU ARAYACAK POLARİS GEZGİNİNİN PROTOTİPİ TAMAMLANDI - THERMITE YANGIN SÖNDÜRME ROBOTU İTFAİYECİLERİN HAYATINI KURTARACAK - UÇAN ROBOTLAR AĞ GERDİREREK TOPU YAKALAYABİLİYOR - CURIOSITY X IŞINLARINI KAYALARA YÖNELTEREK ANALİZ YAPMAYA BAŞLADI - 2012 DE HONDA ASİMO İNSANSI ROBOT DAHA DA GELİŞTİRİLDİ - LEGOYLA ZEKA KÜPÜ ÇÖZMEK Mİ ? - NASA UZAY KEŞİFLERİNİ DESTEK İÇİN 8 ROBOTİK PROJEYE FON SAĞLAYACAK - 2050 DE OTOMATİK UÇAKLAR SÜRÜLER HALİNDE UÇACAK - En Garip 5 İnsansı Robot - Kuratas İlk Sürülebilir Robot Artık 1.3 Milyon Dolara Alınabiliyor - Category: Metalurji - Category: Mimarlık - Kopenhag Kuzey Koge Tren İstasyonu İçin Yapılan Yarışmada Kazanan Tasarım Görkemli Tüp Köprü Oldu - Fırtınalara ve Tsunamiye dayanıklı Tsunami Evi Tasarlandı - STOCKHOLM TASARIM HAFTASI İLGİNÇ TASARIMLARA EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR - DÜNYA'NIN EN YÜKSEK BİNASI DUBAİ BURJ KHALIFA PANORAMASI İNANILMAZ - MİMARİNİN KALBİ BURADA ATIYOR 13. VENEDİK BİENALİ - TOKYO' DAKİ DEVASA SEL TAHLİYE TÜNELLERİ SELİ ENGELLİYOR - JENGA GİBİ REZİDANS - FÜTÜRİSTİK PORSCHE ÇADIRI - Category: Mühendislik - Xiaomi Cihazları Uzaktan Kablosuz Şarj Edecek Bir Sistem Tanıttı - NASA, Uzayda 3D Baskı Yapacak Şirketle Anlaşma Yaptı - Space X'in İnsan Taşıyacak Kapsülü Başarıyla Kenetlendi - Genç Mühendis Kan Almadan Şeker Ölçen Cihaz Geliştirdi - VTOL Hava Taksisi İlk Başarılı Uçuşunu Gerçekleştirdi-Video - Kendi Kendine Dengede Duran Motorsiklet Gyrocyle - Kızılötesi Kamera Teknolojisi Sayesinde Çürümeye Başlayan Dişler Teşhis Edilebilir - NASA'nın Çevreci Uçağı 14 Elektrikli Motordan Güç Alıyor - Tesla Model X ve 32 Şaşırtıcı Özelliği- Video - Flyboard Uçan Kaykay Konseptine Yeni Bir Bakış Açısı Getiriyor - CES 2016'da Ehang 184 Tek Kişilik Drone Tanıtıldı - Mikrodalga Yardımıyla Uzaya Araç Yollanabilir - Vücut Isısıyla Çalışan El Feneri Lumen - 20 Saniyede Ağaç Kesip Doğrayabilen Kesim Makinesi Yapıldı - Artık Bisiklet Sürücüleri De Arrtırılmış Gerçeklikten Yararlanacak - Space X Falcon 9 Roketi Mavnaya Başarıyla İnerken Devrildi - Yeni İcat Sayesinde iPhone'la HIV ve Frengi Testi Yapabilirsiniz - Hindistan'ın Mars'a Gönderdiği Uydu Yörüngeye Ulaştı - 2050'ler için Airbus'tan Son Teknoloji Uçak - Dünya' nın En Hızlı Arabasını Yapmak İçin 3 Boyutlu Yazıcı Kullanıldı - ELEKTRİKLİ MERCEDES SLS AMG 740 BEYGİR GÜCÜNDE - NEWYORK LONDRA ARASINI TRANSATLANTİK TRENİ 6500 KM HIZLA KATEDECEK - Yeni McLaren P1 SÜPER SPOR ARABA 2012 PARİS OTO FUARI' NDA SERGİLENDİ - 1.6 LT MOTORLU SÜPER SPOR ARABA JAGUAR C-X75 - Category: Nanoteknoloji - Dünya'nın İlk Nano Araba Yarışı Başlıyor - Gelecekte Elbiseler Işıkla Kendi Kendini Temizleyecek - Güvelerden İlham Alan Anti-Reflect Nano Pencere Kendi Kendini Temizliyor - Akciğer Tümörleri İçin İlaç Taşıyan Nanoparçacıklar Geliştirildi - Yeni Tasarlanan Sistem Sayesinde Ayakkabılar Mayın Dedektörüne Dönüyor - Nanoparçacıklar Sayesinde Daha Ucuza Şeffaf Ekran Üretilecek - Manyetik Nanosüngerler Sayesinde Denizlerden Petrol Arındırabilir - Bu Madde Terminatör T-1000 gibi Şekil Değiştirilebiliyor - NANOTEKNOLOJİYLE DNA' DAN LEGOYA BENZER YAPILAR İNŞAA EDİLDİ - BİLİM ADAMLARI VİRÜS KADAR BİR NANO LAZER YAPTI - Category: Paleontoloji - Category: Psikoloji - Çocuklarda, Fazla Telefon/ Tablet Kullanımı Dikkat Dağınıklığına Neden Oluyor - İhmal Edilen Çocuklar Ergenlikte Nasıl Değişiyor ? - Depresyon Tedavisine Direnç Gösteren Hastanın Beyninde Tümör Bulundu - The Lost Mariner: Oliver Sacks'tan İlham Alan,Bellek Üzerine Güzel Bir Kısa Film - Müzik ve Dilin Beyni Nasıl Şekillendirdiği Anlaşılıyor - Sarılmak Otizm Benzeri Hastalıkların Teşhisinde Kullanılabilir - Antidepresanların Psikolojik Yan Etkileri Düşünüldüğünden Daha Fazla Olabilir - Bilgisayar Oyunları Zekanızı Geliştirebilir - 4D TARAMA SAYESİNDE FETÜSLERİN ANNE KARNINDA ESNEDİĞİ GÖRÜNTÜLENDİ - HER GÜN BİR KAÇ KADEH BİLE YENİ BEYİN HÜCRESİ ÜRETİMİNİ AZALTABİLİYOR - BEYİN DALGALARININ ANALİZİ İLE BİLGİSAYAR OYUNCULARININ YETENEĞİ ORTAYA ÇIKTI - YARATICILIK İLE AKIL HASTALIKLARI ARASINDAKİ BAĞ ONAYLANDI - Category: REKLAM - Evlilik Teklifi Fikirleri - Vücudunuzu Kışa Hazırlayın: Zinde Olmanızı Sağlayacak 10 Ürün - Meme Dikleştirme Ameliyatına OP.DR.LEYLA ARVAS'IN Gözünden Genel Bakış! - Bu Yaz Spor Ayakkabılar ile Akşam Yürüyüşlerinizi Canlandırın - Taşınabilir Hoparlör Tavsiyeleri ve En Çok Önerilen Taşınabilir Hoparlörler - Mikrofon Çeşitleri ve Yaka Mikrofonu Önerileri - Bursa'da Buz Lazer Epilasyon Hakkında Merak Edilenler - Şimdi Bluetooth Kulaklıklar Moda! - Davetiye Fiyatları Nasıl Belirlenir - Makyaj Tutkunları Buraya - Neden Katalog Baskısına İhtiyaç Duyulur - SAÇ EKİMİNDE SON TEKNOLOJİLER ve GELİŞMELER - Genç Beyin, Genç Bakış, Genç Bilişim: Bilişim Zirvesi - Hayatın Her Noktasında Android Telefonlar - Türkiye'nin Beklediği E-spor Oyun Festivali Başlıyor - Category: Resimler - Category: Sahte Bilim - Category: Sanat - Category: Teknoloji - Category: Teknoloji Haber - Kulaklık ve Derin Öğrenmeyle Kulak Hastalıklarının Teşhisi yapılabiliyor - LG,Otomatik Kapılara Şeffaf OLED Ekran Koyacak - İlk İnsanlı SpaceX Roketi, 27 Mayıs'ta Fırlatılacak - Artık Televizyonlar Göz Hareketiyle Kontrol Edilebilir - LED Lambalardan Yayılan Mavi Işık Gözlerde Geri Alınamaz Hasara Neden Oluyor - LG Dünyanın İlk Katlanabilir Televizyonunu Piyasaya Sürüyor - Puma RS Computer Akıllı Ayakkabı Yeniden Üretildi - Telefona Dönüşebilen Akıllı Saat Şaşırtıyor - Google'dan 40'dan Fazla Dile Çeviri Yapabilen Kulaklık - LG 77 inç Şeffaf Esnek OLED Ekranını Tanıttı - Bu Scooter Teker Üstünde Değil Top Üzerinde Gidiyor - Boom Süpersonik Yolcu Uçağı Prototipi Üretti - Tesla Tümüyle Otonom Sürüşe Sahip Aracını Gösterdi - 12 Yıllık Rosetta 67P Kuyruklu Yıldızına Çarparak İndi - Elon Musk 6 Yıla Kadar Mars'a Gitmeyi Planlıyor - Disney Bilgisayarlar Sayesinde Termoform Şekillendirmeye Yeni Bir Boyut Kazandırdı -Video - Lenovo'dan Katlanabilir Telefon ve Tableti - Tesla Biyo Silah Savunma Modununun Çalıştığını Gösterdi - Space X Mars'a Gidiş Tarihini 2018'e Aldı, Peki Şansı Var Mı ? - 4G ile 4,5G Arasında Ne Fark Var ? - Bu Hoparlörün Sesini Sadece Siz Duyabiliyorsunuz - Yeni Biyosensör Kanseri Işıkla Teşhis Edebiliyor - Dünyanın İlk Termal Görüşlü Akıllı Telefonu Caterpillar S60 - Yeni 3D Baskı Teknolojisi İle Dayanıklı Seramikler Basılabiliyor - Çinliler Zihin Kontrolüyle İlerleyen Araç Yaptı - Blue Origin Roketi İlk Kez Kalkıştan Sonra İniş Yaptı - İğne Büyüklüğünde Mekanik Kol Sayesinde Ameliyatlar Kolaylaşıyor - 5 Dakikada Açılabilen Akordiyon Köprü Üretildi - GHOST Teknolojisi ile Ekrandaki Nesneleri Çıkartıp Oynayabilirsiniz - Samsung Hatalı Sollamayı Engellemek İçin Güvenlik Tırı Yaptı - Samsung'dan Arttırılmış Gerçeklik için Aynalı ve Şeffaf OLED TV - LG G4 ile Mükemmel Görün, Mükemmel Hisset! - Yeni Akıllı Telefon Kamerası Kimyasal İçeriği Gösterebilir - Dünyanın En Küçük Quadkopteri CX-10 - 3 Boyutlu Lazer Pikseller Sayesinde Dev Gözlüksüz 3D Ekranlar Yapılabilecek - 2015 CES Teknoloji Fuarı'ndan Sağlık Teknolojileri - Dell Dünyanın En İnce ve Kırılmaya Dayanıklı Tabletini Üretti - Seagate'den Dünya'nın En İnce Taşınabilir Hardiski Seven - Çok Gizli İnsansız X-37B Uzay Uçağı En Uzun Yörünge Rekorunu Kırdı - 2015 VW Passat GTE ile İlk Kez Hibrit Ekonomisi Passatta - Sonunda Dyson 'da Robot Elektrik Süpürgesi Üretti - Raindrop Terapisiyle Yaşlılığa Bağlı Yakını Görememe Problemi Çözülebiliyor - 2014 Formula 1 ERS Renault Hibrit Motor Evrimi - Çocuklar İçin Boğulma Önleyici iPhone Alarmı iSwimband - Geleceğin Vakumlu Maglev Treni 2900 km/h Hıza Çıkacak - En İyi Son Teknoloji 5 Çekiç - Audi Sport Quattro Lazer Farlarıyla 500 Metre İlerisini Aydınlatabiliyor - Nokian'dan Dünya'nın İlk Çivileri Girebilen Kış Lastiği - Apple CarPlay İle iOS'u Arabalara Entegre Edecek - Hero RNT 2 Çeker Dizel Elektrikli Motorsiklet Çok Kullanışlı - NASA İçin Tasarlanılan 3D Yazıcının İlk Prototipi İle Pizza Basıldı - 2014 İHA 'ların Şafağı Olacak - İngiltere'de Kablosuz Şarj Olan Otobüs Hattı Kuruluyor - Virgin Galactic SS2 Üçüncü Testinde Yükseklik ve Hız Rekoru Kırdı - LG' den Dünya'nın İlk 4K Esneyebilen Kavisli OLED TV'si - 2013'ün En İyi 5 Medikal İcadı - Revolv ile Evinizi Akıllı Ev Yapın - Daihatsu' dan FC Deco Deck Hidrojen Yakıt Hücreli Kamyon Konsepti - Porsche 918 Spyder Nürnburgring Pistinde Çok Hızlı - OnStar Acil Yardım Sistemi Sayesinde Arabanız ve Siz Güvendesiniz - Apple iPhone 5S ve 5C Açıklandı - LG 77 İnçlik Dünyanın En Büyük 4K Ultra HD Kavisli OLED TV' sini Üretti - Google Glass İlk Kez Bir Ameliyatta Kullanıldı - Samsung Kavisli OLED TV Amerika' da 9000 Dolardan Piyasaya Çıkıyor - Emopulse Smile Akıllı Saat Telefon Esnek OLED Ekranı İle Bu Yılın Sonunda Çıkıyor - Sony 'den Cerrahlar İçin 3 Boyutlu Vizör Sayesinde Ameliyatlar Kolaylaşacak - HoloVision İle Evinizde Gerçek Boyutta Hologram İnsanlar Olacak - Garmin Hud Ön Cama Yansıyan Görüntülü Navigasyon Sistemi - 2015 DE UÇAN KAYKAY-HOVERBOARD PİYASAYA ÇIKACAK - DÜNYANIN EN HIZLI ELEKTRİKLİ ARABASI NİSSAN ZEOD DELTAWING - İNTERNETE BAĞLANAN YÖN LEVHASI SAYESİNDE BÜTÜN BİLGİLERİ ANLIK GÜNCELLENEBİLİYOR - PARTİLER DROPSHADES EKOLAYZERLİ GÖZLÜK İLE IŞILDAYACAK - SAMSUNG 5G MOBİL İLETİŞİM TEKNOLOJİSİYLE ÇIĞIR AÇACAK - BELL TİLTROTOR V-280 DİKEY KALKIŞA İMKAN VEREN HİBRİT UÇAK HELİKOPTER - APPLE KAVİSLİ AMOLED EKRANLI iPhone İÇİN PATENTE BAŞVURDU - ULTRA İNCE ESNEK E-INK EKRANLI AKILLI KOL SAATİ ÜRETİLEBİLİR - APPLE DÜŞMEYE KARŞI KENDİNİ KORUYAN CİHAZLAR YAPMAK İÇİN PATENT BAŞVURUSUNDA BULUNDU - İSVİÇRELİ ŞİRKET S3 UYDULARI YÖRÜNGEYE MEKİKLE OTURTACAK - SAMSUNG GALAXY S4 İLE GALAXY S3 KARŞILAŞTIRMASI - KINECT FUSION İLE 3 BOYUTLU MODELLEME ÇOK KOLAY - MIT DÖRT BOYUTLU BASKI TEKNOLOJİSİ İLE OBJELER KENDİLİĞİNDEN OLUŞUYOR - SÜPER LÜKS CHREOS EV ELEKTRİK ARABA 1000 KM MENZİLE SAHİP - VOLKSWAGEN XL1 DÜNYANIN EN TASARRUFLU ARABASI OLACAK - GOOGLE GLASS 'GOOGLE GÖZLÜĞÜ' YENİ VİDEOSUNDA GERÇEK HAYATTA DENENİYOR - NOTEMARK TARAYICI KALEM İLE DÖKÜMANLARI KOLAYCA KAYDEDEBİLİRSİNİZ - DARPA KENDİ KENDİNİ İMHA EDEN ELEKTRONİK DEVRELER ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR - ASB GlassFloor Sayesinde Sahalara LED Çizgiler Çekilebiliyor - Panasonic 20 inç 4K Tablet Üretti - SAMSUNG 2014 DE ESNEK OLED EKRANLI CİHAZLARI YOUM PİYASAYA SÜRECEK - WORX WX254L SD YARI OTOMATİK ELEKTRİKLİ TORNAVİDA İLE UÇ DEĞİŞTİRMEYE SON - LEGO EV3 MINDSTORMS ROBOTLAR CES 2013 TE TANITILDI - BU MADDEYİ PARMAĞINIZA SARIN VE ÇEKİÇLE VURUN ! BAKALIM NE OLACAK ? - LG ve SAMSUNG EĞİMLİ OLED TV ' LERİNİ TANITTI - 2012 nin En İyi Otomobil Teknolojileri Bu Haberde - YENİ NASA HELİ-KAPSÜLLER ASTRONOTLARI İSTEDİKLERİ YERE İNDİRECEK - RHEINMETALL 50 KW 'LIK LAZER SİLAHI ÜRETTİ - 2012 YILBAŞINDA GÖREMEYECEĞİNİZ EN PAHALI TEKNOLOJİK HEDİYELER - BU BAVUL SCOOTERA DÖNÜŞEREK SİZİ UÇAĞINIZA YETİŞTİREBİLİR - BANG&OLUFSEN 85 İNÇ PLAZMA TV LÜKS VE ZERAFETİN GELDİĞİ SON NOKTA - MERCEDES ENER-G-FORCE 2025 YILININ ARACI OLACAK - GERÇEK KATLANABİLİR KAYKAYIN TASARIMI OLDUKÇA ENTERESAN - MOTORSİKLETLERİN JİPİ BRUTUS - GRİP 2 ŞEMSİYESİ RÜZGARA DAYANIKLI - MASTERCARD EKRANLI VE KLAVYELİ KREDİ KARTI ÜRETTİ - EatWave OTOMATINDAN SICAK BİR ŞEYLER YİYEBİLİRSİNİZ - NASA ÇIKINTILI ROKET PARÇALARINI ÜRETMEK İÇİN 3 BOYUTLU LAZER YAZICI KULLANIYOR - AKILLI CAMLAR İLE GM YOL TECRÜBESİNİ DEĞİŞTİRMEYE HAZIRLANIYOR - ROLAND' TAN KATLANABİLİR ELEKTRONİK DAVUL SETİ - OFİSTE ŞEKERLEME YAPMAK İÇİN CALMSPACE UYKU KAPSÜLÜ - OLED GÖZLÜK İLE SAYFALARI GÖZÜNÜZLE ÇEVİRİN - ISTRIKE SHUTTLE IOS İÇİN TOP FIRLATAN BİR MEKİK - ThermaCELL İLE KIŞIN AYAKLARINIZ HİÇ ÜŞÜMEYECEK - Go Pro 3 KAMERASI 4 KAT HD ÇÖZÜNÜRLÜKLE GELİYOR - EGO-KİTS İLE BİSİKLETİNİZE MOTOR TAKABİLİRSİNİZ - HOP! ÇANTANIZ ARKANIZDAN KOŞUYOR - PANASONIC FLASHXPRESS DÜNYANIN EN HIZLI PİŞİREN FIRINI - zSpace 3D HOLOGRAFİK GÖRÜNTÜ YARATICI ÇİZİM TABLETİ - 2021 E KADAR GÖREBİLECEĞİNİZ EN İNANILMAZ 10 TEKNOLOJİ - DÜNYANIN İLK DİKEY GEMİSİ THE SEA ORBİTER GÖZLEM GEMİSİ - SAATİNİZİ MARS SAATİNE GÖRE AYARLAYIN - İPHONE 5 SONUNDA ÇIKTI - Category: Tıp ve Sağlık - Kulak Çınlamasını Dil ve Kulak Stimülasyonuyla Azaltan Cihaz Geliştirildi - Bilim İnsanları Salyangozlar Arası Zihin Nakli Yaptıklarını İddia Ediyorlar - FDA Güneşle Kararan Kontakt Lensleri Onayladı - Yaradaki Bakterileri Gösteren El Tipi Cihaz Yapıldı - Dünya'nın İlk Kafa Nakli Ameliyatı Çinli Hasta'da Yapılacak - Fazla Kilolar Diş Hastalıklarını Etkileyebiliyor - Çocuksuz Kadınlarda Kalp Yetmezliği Riski Daha Fazla - Yumurtalık Kistleri ve Doğurganlık Arasında Bir Bağlantı Var Mı? - Aşırı Kilo veya Zayıflık Migreni Tetikliyor - Geçtiğimiz 20 Yılda Çocuk Kanserlerinde % 13 Artış Gözlendi - Sakızla Kanser Teşhisi Yolda - Sivilce Tedavisi İçin Aşı Yolda - Hava Kirliliği Meme Kanserini Tetikliyor - Telomer Uzunluğu Kansere Yakalanma Riskini Gösterebilir - Avrupa'da En Çok İngiliz Bebekler Ağlıyor - Tütüne Bağlı Ölümler 1990'dan Bugüne Kadar Arttı - Bronzlaşma Alışkanlığı ve Diğer Bağımlılıklar Arasında İlişki Kuruldu - Diyabet ve Tansiyon İlaçları Kanserle Mücadelede Etkili - Yeni Geliştirilen Kan Testi Sayesinde Akciğer Kanseri 5 Yıl Önce Tespit Edilebilir - ABD'de Homeopatik İlaçlar Artık Uyarı Etiketi Taşımak Zorunda - Dünyada 1 Milyardan Fazla Yüksek Tansiyon Hastası Var - Yenidoğan Bebeklerin Araç Koltuğunda 30 Dakikadan Fazla Oturması Sakıncalı - 2016 Nobel Tıp Ödülü Otofaji Çalışmaları ile Japon Bilim Adamı Ohsumi'nin Oldu - Bol Su içmenin Sağlığa Olan Faydası Ortaya Kondu - Diyabetin Yeni Sebebi Belirlendi - Yeni Tansiyon Aleti Teknolojisi Manşetlere Son Veriyor - Duchenne musküler distrofi Tedavisinde Kanser İlacı İşe Yarayabilir - Araştırma Egzersizin Prostat Kanserine İyi Geldiğini Gösterdi - Sizin Bellek Tipiniz Hangisi? - Metal ve X-Ray Dedektörler Hamileler İçin Zararlı Mı ? - Parkinson Tedavisi İçin Uyarıcı Başlık Yaptılar - Erkeklerde Yemek Borusu Kanseri Riski 30 Yılda % 50 Arttı - Ateş Ölçer Kol Bandı : Giyilebilir,Basılabilir Sıcaklık Sensörü Geliştirildi - Giyilebilir Ağrı Kesici Cihaz : QUELL - FDA Migreni Tedavi Eden İlk Medikal Cihaz Cefaly' yi Onayladı - Doktorların Stetoskoplarında Ellerindekinden Daha Fazla Mikrop Barınabiliyor - Kardiyologlara Göre Aşk Kalbe İyi Geliyor - Yaralara Sünger Enjekte Edilerek Kanama 15 Saniyede Durdurulacak - Hap Kamera PillCam sayesinde Kolonoskopi Kolaylaşıyor - Yaşlandıkça Beyin Bilgi Artışından Dolayı Yavaşlıyor - Kendini Regüle Eden İlk Carmat Yapay Kalp Bir İnsana Nakledildi - Günde Bir Elma Damar Hastalıklarından Kaynaklanan Ölümleri Engelleyebilir - Kırık Kalp Sendromu Takotsubo Kardiyomiyopatisi Bilimsel Bir Gerçek - Midedeki Sinirler Yeme Alışkanlıklarımızı Düzenleyen Günlük Bir Saat Gibi Çalışıyor - Bilimkurgu Gerçek Oldu 3D Hologram Teknolojisi Tıpta Kullanılmaya Başlandı - Yeni Tedavi Sayesinde Kendi Hücreleriniz Yeni Saç Telleri Üretebiliyor - ÜÇ BOYUTLU YAZICI SAYESİNDE BEBEK KURTULDU - PoNS ALETİ İLE PARKİNSON, MS, İNME VE BEYİN TRAVMALARI İYİLEŞTİRİLEBİLECEK - BİYOBOZUNUR PLASTİK İLE KIRILAN KEMİKLER YENİDEN OLUŞACAK - YAŞLILARDA YETERSİZ UYKU HAFIZA KAYBI VE BEYİN HASARINA YOL AÇABİLİYOR - Viagra Obeziteye İyi Geliyor - V- CHİP KART İLE 50 FARKLI KAN TESTİ TEK SEFERDE YAPILABİLİYOR - YENİ TEKNOLOJİ HEM DOĞUM KONTROL YÖNTEMİ HEM DE HIV BENZERİ HASTALIKLARA KARŞI KORUYACAK - KÖK HÜCRELERDEN ÜRETİLEN NÖRONLAR BU SEFER İŞE YARADI - DİŞÇİLER YAKINDA TÜKÜRÜĞÜNÜZDEN KANSER TEŞHİSİ YAPABİLECEK - YABANCI DİL ÖĞRENMEK BEYNİNİZİ BÜYÜTÜYOR - TIPTA SON YILLARIN EN İYİ ON BULUŞU - BİLİM ADAMLARI YAŞLANAN KASLARI GENÇLEŞTİRMEYİ BAŞARDI - BİLİMADAMLARI KANSERİ YOKETMEK İÇİN EŞİ GÖRÜLMEMİŞ EFOR SARF EDİYOR - Category: Ütopya - NASA Bigelow Beam Modülünü İkinci Denemede Şişirmeyi Başardı - NASA Opportunity Gezgini'nden Mars'ta Günbatımı Videosu - 2015 Yılbaşında Sahip Olmak İsteyeceğiniz Pahalı Zevkler - Alan Eustace Felix Baumgartner'ın Yüksekten Atlama Rekorunu Kırdı - Doctor Who'daki Zaman Makinası TARDIS Gerçek Olabilir Mi? - Dünya' daki Hayat Mars' tan Gelmiş Olabilir Mi? - İNANILMAZ NASA ASTEROİT GÖREVİ ÇIKMAZA GİREBİLİR - SONUNDA UÇAN BİSİKLET ÜRETİLDİ - UÇAN DENİZ ANALARI ÇİN' DE HAVAYI TEMİZLEYEBİLİR Mİ? - NASA 2014 DE UZAYA DEV GÜNEŞ YELKENİ GÖNDERECEK - NASA Derin Uzay İçin ' Balon Ev ' Üretecek - NASA IŞIKTAN HIZLI GİDEN UZAY MEKİKLERİ ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR - NASA' NIN ESKİ KONSEPT UZAY MEKİKLERİ - NASA UZAYDA KENDİ KENDİNİ YAPAN UZAY MEKİKLERİ İNŞA ETMEYİ DÜŞÜNÜYOR - Category: Uzay-Zaman - Blue Origin Roketi Üçüncü Kez Dikey İniş Yapmayı Başardı - SpaceX Roketi Sonunda İniş Yaptı - Dawn Uzay Aracı Cüce Gezegen Ceres'ten Yeni Görüntüler Yolluyor - Çin'in Yutu Gezgini ile Ay'a İnen Üçüncü Ülke Oldu - Merak' ın Keşfettiği Mars'taki Tarih Öncesi Gölde Önceleri Hayat Olabilir - Çin'e 2 Aralık' ta Ay'a Yutu Gezginini Yolladı - Uzaya Giden Astronotlarda ve Farelerde Göz Bozukluğu Tespit Edildi - SPACE X DRAGON KAPSÜLÜ UZAY İSTASYONUNA KENETLENDİ - Uzayda Ellerimizi Nasıl Yıkarız ? - NASA' nın AG7 Uzay Kalemi Ay 'da Astronotlara Nasıl Yardım Etti? - ASTRIUM AY ARACI AVRUPA TARAFINDAN AYI KEŞFETMEK İÇİN YOLLANACAK - SPACEX FİRMASININ İLK TİCARİ UZAY KARGOSU ULUSLARARASI UZAY İSTASYONUNA ULAŞTI - Category: Veterinerlik - Category: Videobilim - Bisikletinizin Lastiğini Deri Değiştirir Gibi Değiştirebilirsiniz - Pençelere Sahip Drone Üretildi - Güneş Enerjisi ile Havadan Su Depolayabilen Su Şişesi Yapıldı - VertiGo Duvarları Algılayıp Duvarda Gidebiliyor - Havacılık Firması Gerçek Uçan Kaykay Üretti - PowerAll Batarya İle Hem Akünüzü Hem Telefonunuzu Şarj Edebilirsiniz - CES 2014'de Tek Tekerli Kaykay Kendi Kendine Denge Kuruyor-Video - CES 2014 te İnanılmaz Teknoloji iOptik Arttırılmış Gerçeklik Lensi - Snooperscope ile Cep Telefonu ve Tabletlere Gece Görüşü Kazandırın - İşe Geç Kaldıysanız Artık Jet Takıp Gidebilirsiniz - BearTek Wireless Eldivenleri Kış Sporları ve Motorcular İçin Biçilmiş Kaftan - Paletli Arazi Kaykayı Ungoverned 1 Engel Tanımıyor - Japonlardan Suyu Dokunmatik Ekran Haline Getiren Teknoloji AquaTop Display - KAVENTSMANN UHREN C-4 PLASTİK PATLAYICILARA DAYANIKLI SAAT ÜRETTİ - ARTIK ATV DEĞİL DTV SHREDDER MODA - iPHONE LAPKA SENSÖRLERİ İLE ÇEVRENİZDEKİ HER ŞEYİ ÖLÇEBİLİRSİNİZ - MEINDL GORE-TEX KATLANABİLİR ÇİVİLİ BOT SAYESİNDE KARDA BUZDA KAYMAYACAKSINIZ - KAMÇATKA YARIMADASINDAKİ PLOSKY TOLBACHİK YANARDAĞI LAV PÜSKÜRTMEYE DEVAM EDİYOR - Dünya' nın En Büyük Planetaryum Kolleksiyonu - FELIX BAUMGARTNER UZAY BALONUYLA 36,000 METREDEN ATLAYACAK - SABUN KÖPÜĞÜ BİLİMİ - THE POPİNATOR SES KONTROLLÜ POPCORN FIRLATMA ROBOTU - Category: Yapay Zeka - Category: Yaşam Tarzı - Category: Yeni İcatlar - Otomatik Sıcaklık Kontrollü Akıllı Mont Flexwarm - 24 inç Ekranı Cebinizde Taşımak İster Misiniz ? - Güvenlik İçin Hırsızları Kaçıran Akıllı Lamba Üretildi - 2014-2015 'den En Kullanışlı ve Akıllı İcatlar - 3D Yazıcıyla Dünya'nın En Küçük Testeresi ve Matkabı Üretildi - KFC Tavuk Kovasına Bluetooth Fotoğraf Yazıcı Ekledi - Parmak İzi Güvenlikli Hap Kutusu Yapıldı - Termal Görüşe Sahip Mikrodalga Yemeğinizin Piştiğini Biliyor - 2014 'ün En İyi İcatları - Bluetooth Kaset Adaptör ile Eski Aracınızda Kablosuz Müzik Dinleyin - Maglev Motorsikleti Hero İon Poyrasız Motorların Önünü Açabilir - Google Şekeri Ölçen Kontakt Lens Prototipi Üretti - Termal Kamera FLIR ONE iPhone 5S ve iPhone 5 için Piyasaya Çıkıyor - 2013 deki En İyi İcatlar Gerçek Bilim Yeni İcatlar - GoSun Güneş Mangalı İle Yemeği 10 Dakikada Pişirmek Mümkün - Terrafugia Uçan Araba İlk Kamu Uçuşunu Yaptı - iPhone İçin Kompakt Fotoğraf Yazıcı - iPad' ler İçin Profesyonel Müzik Klavyesi Miselu C.24 - Yazım Yanlışı Yaptığınızda Bu Kalem Sizi Titreşerek Uyarıyor - ADİDAS' TAN YAYLI AYAKKABI SPRINGBLADE KOŞUCULAR İÇİN TASARLANDI - SAGİTA SHERPA MODELİYLE ULTRA HAFİF SICAK HAVA TÜRBİNLİ HELİKOPTER ÜRETECEK - DÜNYANIN EN KÜÇÜK UZAKTAN KUMANDALI HELİKOPTERİ ÜRETİLDİ Mİ? - YÜRÜRKEN iPhone ŞARJ EDEN TABAN ÜRETİLDİ - SHARK WHEEL DALGALI KÜBİK YAPISIYLA KAYKAY TEKERLERİNDE DEVRİM YARATACAK. - SONTE FİLM SAYESİNDE CAMLAR ANINDA RENK DEĞİŞTİRİP KOYULAŞABİLİYOR - BU ALKOLMETRE TELEFONLARA TAKILARAK, LİMİTİ GEÇTİĞİNİZDE TAKSİ ÇAĞIRIYOR - QUADKOPTER RC ARAZİ ARACI HEM KARADA HEM HAVADA GİDEBİLİYOR - FİNİS ' DEN YENİ NEPTUNE SUALTI MP3 ÇALAR SESİ KAFA KEMİĞİNİZDEN İLETİYOR - GÜNEŞ ENERJİSİYLE ÇALIŞAN PRİZ KONSEPTİ - HOVERTRAX SEGWAY' İN YATAY OLANINA BENZİYOR - EN İLGİNÇ VE TUHAF BULUŞLAR 2012-2013 - EN YENİ İCATLAR 2013 1.ÇEYREK OCAK-MART - SANAL BİSİKLET YOLU İLE ARTIK DAHA GÜVENLİ YOLCULUK YAPABİLİRSİNİZ - SCOOTER VE ZIPLAMA ÇUBUĞU BİRLEŞİRSE NE OLUR ? - YAKIT HÜCRELİ H-ROVER NASA TEKNOLOJİSİNİ EVİNİZE GETİRİYOR - REEBOK ATV 19+ AYAKKABI AYNI ATV' LER GİBİ DÖRT ÇEKER"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sivi-azota-1500-adet-pin-pon-topu-atilirsa-ne-olur/", "text": "Konu bilime gelince patlamalara hazır olun. İnsanın aklına Hababam Sınıfı' ndaki kimya öğretmeninin yaptıkları geliyor :) Aslında kimya deneyleri gerekli önlemler alınmadığı takdirde oldukça tehlikeli olabilir. Burada göreceğiniz deney ise tümüyle profesyoneller tarafından yapılıyor. Lütfen bilginiz dahilinde olmayan kimyasalları, deterjanları ve bilmediğiniz şeyleri birbirine karıştırmayın yoksa sonucu aynı bir kimyasal reaksiyon gibi geri dönülmez olabilir. Plymouth Üniversitesi' nden Profesör Roy Lowry sıvı azotun gaz fazına geçişinden neler olabileceğini gösteriyor. Deneyde plastik bir şişenin içine sıvı azot konuyor. Sıvı azot, sıvı haldeyken -196 C0 derecede buluyor(evrende bulunabilecek en düşük sıcaklığın -273,15 C0 yani mutlak sıfır 0 Kelvin olduğu termodinamik olarak hesaplanmıştır) . Bu çok düşük bir sıcaklık ve sıvı azot çok tehlikeli bir madde. Çünkü her şeyi anında dondurabiliyor. Bir çöp kovasına da su konuyor. Sonra şişedeki sıvı azot çöp kovasına atılarak, ardından hemen 1500 adet pinpon topu kovaya atılıyor. Bir kaç sn içinde faz değiştiren sıvı azot şiddetle patlayarak pinpon toplarını etrafa saçıyor. Prof. Roy Guinnes Rekorlar kitabında Aynı anda en çok roket fırlatan kişi olarak da geçiyor. 56,645 roket bu sayı. Videoda sıvı azota atılan 1500 adet pinpon topu adeta patlıyor. Not : Bu video profesyoneller tarafından hazırlanmış lütfen kendi başınıza denemeyin."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sivi-metal-katalizor-karbondiksiti-hizla-kati-karbona-donusturebiliyor/", "text": "RMIT'den bilim insanları karbondioksiti, hızlı bir şekilde katı karbona dönüştürebilen yeni bir yöntem geliştirdi. Bu sayede CO2 karbon şeklinde depolanabilecek ya da başka amaçlarla kullanılabiliyor. Bu yeni yöntem sayesinde karbon emisyonu düşürülebilir. Karbon emisyonunu düşürmek için manyetik süngerler, kabarcık membranlar, zeolit köpükler veya kil veya kahveden yapılan emici malzemeler deneniyor. RMIT'nin geliştirdiği yeni sistem ise ötektik Galyum-İndiyum ismi verilen özel bir sıvı metal alaşım kullanıyor. Sonra bu madde 100 ila 120 C'ye ısıtılıyor ve sonra karışıma enjekte ediliyor. Kabarcıklar yükseldikçe, karbondioksit molekülleri katı karbon taneciklere yıkılıyor. Karbon malzemenin yüzeyine çıktığından, toplamak oldukça kolaylaşıyor. Araştırmacılar geliştirdikleri sistemin daha kolay büyütülebileceğini ve emisyon noktasında daha etkili olduğunu ifade ediyor. Gerçekleşen reaksiyon daha hızlı ve verimli. Ayrıca gereken ısı enerjisi daha az olduğundan, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla desteklenebiliyor. Sistemin en büyük avantajı karbonun katı halde depolanmasına imkan verdiğinden, gazlı sistemlerdeki gibi kaçak olasılığının olmamasıdır. Diğer birçok sistemde CO2 ,gaz formunda yakalandığından, gazın depolama ve aktarım sıkıntısı var. Ayrıca yeraltı kayalara depolama yönteminde bile, mühür kırıldığında büyük ölçekte gazın kaçıp, kaçmayacağının bir garantisi yok. İşte bu nedenle katı karbon halinde depolayarak sızıntı olasılığı ortadan kaldırılmış oluyor. Araştırmacılar karbonun gömülebileceğini ya da çimento gibi yan ürünler yapmada kullanılabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar sonraki basamakta bir konteyner büyüklüğünde prototip üretmek istiyor. Araştırma Energy & Environmental Science dergisinde yayınlandı. Videoda yeni sistemin nasıl çalıştığını görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sizofreni-tedavisi-icin-umut-veren-gelisme/", "text": "Şizofreni her 100 insandan 1'inde görülebilen ciddi bir akıl hastalığıdır. Genelde şizofreni hastaları motivasyon eksikliği, sosyal izolasyon ve duyguları tecrübe edememe gibi negatif semptomlar yaşamaktadırlar . Her ne kadar bu negatif semptomlar antipsikotik ilaçlarla minimize edilse de, henüz kesin bir tedavisi yoktur. Ayrıca , sadece İngiltere'de 2026'ya şizofreninin sağlık hizmetlerinin 6,5 milyar sterline ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, şizofrenide beyin kimyasını etkileyen bu değişimlerin doğası bilinmiyordu. Mu-opioid reseptörler beynin striatum bölgesinde bulunuyor. Bu bölge zevk ve ödül hissini tecrübe etmemizde hayati bir rol oynar. İnsan vücudu kendi doğal uyuşturucusunu üretir, beyinden salgılanan endorfin de bunlara dahildir. Bu hormonlar salgılandığında acı veya stresi azaltarak mutluluk verir. MORlar ise vücuttan doğal olarak salgılanan bu opioid moleküllerine bağlanarak, giderek yükselen bir sinyal verir. Bu da ödül arayışı ve yiyeceklerin lezzetini arttırma gibi motivasyon yükselmesine neden olur. İşin ilginç yanı ise şizofreni de ölüm sonrasında, striatumda MORlar azalmış olduğu görüldü. Öyle ki, bu reseptörlerin kişi yaşarken yükseldiği veya şizofrenideki negatif semptomlar dolayısıyla azalabileceği bilinmemekteydi. MRC LMS'den Psikiyatrik Görüntüleme grubu tarafından yapılan son beyin taraması araştırmasında MOR sisteminin, şizofreni hastalarında görüntülenen negatif semptomlarla nasıl ilişkilendirildiği Nature Communications dergisinde yayınlandı. Böylece ilk kez bu araştırmada, beynin striatum bölgesinde MOR reseptör seviyelerinin nasıl önemli ölçüde azaldığı gösterildi. Böylece, MOR sistemi stimülasyonu yoksunluğunda, şizofreni hastalarının beyninde nasıl negatif hisler tecrübe ettiğini ortaya kodu. Ayrıca bu araştırmada araştırmacılar yeni bir analiz metodu kullanarak, MORların beyinle nasıl bağlantılı olduğunu tahmin edebildi. Bu analiz şizofreni hastalarında MOR reseptörü kaynaklanabileceğini ortaya koydu. Normalde bu ilişki daha çok , serebello-talamo-kortikal ağ olarak söylenir. Umarız bu yeni bulgular ışığında şizofreni için yeni bir tedavi geliştirilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/skymapper-evrenin-en-eski-yildizini-kesfetti/", "text": "Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden astronomların liderliğinde yapılan bilimsel çalışmada, 13,7 milyar yıl önce olan Büyük Patlama' dan hemen sonra oluşmuş olan evrenin en yaşlı yıldızını keşfetti. Yıldız dünyadan 6000 ışık yılı uzakta bulunuyor. Düşük yoğunlukta demir barındıran yıldızları, renklerine bakarak saptama yeteneğine sahip SkyMapper adlı teleskop yardımıyla yapılan keşif, astronomlara ilk kez en eski yıldızların yapısını inceleme imkanı verdi. Keşfedilen yıldız SkyMapper 'ın tespit ettiği 60 milyon yıldızdan biri aslında. Teleskopun kalbinde 268 megapiksel görüntü alabilen ve dolunaydan 29 kat büyük bir alanı görüntüleyebilen bir kamera mevcut. Yaptıkları keşfin, ilk oluşum aşamasındayken evrenin neye benzediği konusunda bilim dünyasına ışık tutacağını belirten Keller, İlk kez tartışmaya yer bırakmayacak şekilde evrenin oluşum aşamasında ortaya çıkan bir ilk yıldızın kimyasal parmak izini bulduk dedi. Keşif, güney yarım kürede gökyüzünün dijital haritasını çıkarmayı amaçlayan bilimsel bir projeye ev sahipliği yapan, Avustralya'daki Warrumbungle Dağları üzerinde kurulu Siding Spring Gözlemevi'ndeki çalışmalar sonucu yapıldı. Yapılan keşif, Şili'deki Magellan teleskobu ile yapılan gözlemlerle de doğrulandı. Yıldızın yapısını inceleyen araştırmacılar, evrende bilinen en eski yıldızın güneşten 60 kat daha büyük bir kütleye sahip, başlangıç evresindeki bir yıldızın bir süpernova sonucu parçalanmasının ardından oluştuğunu saptadı. Bir yıldızın şiddetle patlaması durumuna süpernova adı veriliyor. Süpernovalar, ömrünün sonuna gelmiş büyük kütleli yıldızların barındırdığı nükleer yakıtı tüketmesi nedeniyle kütlesinin bir kısmının yoğun çekim gücünün etkisiyle çekirdeğin üstüne kayması sonucu oluşuyor. Kayan kütle nedeniyle kendi çekim kuvvetine dayanamayacak kadar ağırlaşan çekirdeğin dev bir patlamayla çökmesi sonucu süpernova meydana geliyor. Başlangıç evresindeki yıldızların uzaya büyük miktarda demir bırakan son derece şiddetli patlamaların ardından öldüğünün sanıldığını anlatan Keller, ancak bu yıldızın çevresinde karbon ve magnezyum gibi daha hafif elementlere ait işaretlere rastlanmasına karşın, demire ait bir izin görülmediğini ifade etti. Keller, Bu bize, başlangıç evresindeki yıldızdaki patlamanın şaşırtıcı derecede az bir enerjiyle olduğunu gösteriyor. Başlangıç evresindeki yıldızı parçalamaya yetecek miktarda bulunan, demirin de aralarında bulunduğu hemen hemen tüm ağır elementler, patlamanın merkezinde oluşan kara delik tarafından tüketilmiş dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/son-68-yilin-en-yakin-buyuk-gozuken-ayi-14-kasimda/", "text": "2016 14 Kasım'da Ay Dünya'ya en yakın konuma geliyor. Süper Ay'da denilen bu durumda Ay oldukça büyük gözüküyor. Ay, Dünya'nın tek doğal uydusudur. Güneş Sistemi içinde beşinci büyük doğal uydudur. Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze uzaklık 384.403 km, yani Dünya'nın çapının yaklaşık otuz katı kadardır. Ay'ın çapı 3.474 km'dir, bu da Dünya çapının dörtte birinden biraz fazladır. Dolayısıyla Ay'ın hacmi Dünya'nın hacminin %2'sidir. Kütlesi Dünya kütlesinden 81,3 kat daha düşüktür. Yüzeyinde kütle çekim etkisi yer çekiminin yaklaşık %17'sidir. Ay, Dünya'nın yörüngesinde bir turunu 27 gün 7 saatte tamamlar. Ay'ın Dünya'ya en yakın olduğu duruma yerberi ya da daha çok kullanılan adıyla, #SuperMoon yani Süper Ay deniyor. En uzak olduğu zaman ise yeröte ya da mikro Ay. Bu iki konum arasındaki yaklaşık 50 bin km'lik mesafe Ay'ın yüzde 14 daha büyük ya da küçük görünmesini ve yüzde 30 daha fazla ya da az ışık vermesini sağlıyor. Dünya, Ay ve Güneş geometrisinde görülen periyodik değişimler sonucunda her 29,5 günde tekrar eden Ay'ın evreleri oluşur. 14 Kasım'da gözlemlenecek süper Ay tam olarak yerberi olayının tanımı ile eşleşiyor. Yani yarın Ay, Dünya'ya olabilecek en yakın mesafeye erişecek ve en büyük formuna sadece iki saat içerisinde ulaşacak. Bu durum en son 1948 yılında yaşanmıştı, bir sonraki örneğin ise 2034 yılında gerçekleşeceği ifade ediliyor. 21. yüzyılda şimdiye kadarki en büyük Ay'ı görmek için bu gök olayını kaçırmamakta fayda var. Dünya'da çıplak gözle gözlemlenebilecek bu olay, bazı bölgelerde gündüz gerçekleşeceği için gözlemlemek biraz daha zor olacak. Fakat Türkiye'de ise Ay'ın en büyük formuna ulaştığı an ülkemizde 14 Kasım günü saat 16:52'de gözlemlenebilecek. Teleskopu olanlar için de kaçırılmayacak bir fırsat olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/son-teknoloji-gozluk-kanserli-hucreleri-gosteriyor/", "text": "Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde geliştirilen yüksek teknolojili gözlük , kanserli hücreleri görmeye yardımcı oluyor. Kanserli hücreleri parlak mavi şekilde gösteren gözlük cerrahlara yardımcı olabilir. Halen isimlendirilmeyen giyilebilir teknoloji ilk kez, Barnes-Jewish Hastanesi Alvin J. Siteman Kanser Merkezi ve Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kullanıldı. Normalde kanser hücrelerinin yüksek güçlü büyütmeyle bile gözlemlemek oldukça zor. İşte bu gözlük cerrahların kanserli ve sağlıklı hücreleri ayırt etmesine yardımcı olan bir teknoloji. Bu teknoloji halen geliştirilme aşamasında olsa da, hastalarda gözlediğimiz yararlar bizi cesaretlendirmeye yetti. Bu gözlük sayesinde ameliyata ilişkin ağrılar, güvenilmezlik ve kaygılar elimine edilebilir, diyor Doç. Dr. Göğüs Cerrahı Julie Margenthaler. Normalde standart prosedürde kanserli tümör alınırken, bu tümörün etrafındaki sağlıklı dokularda gidebiliyor. Ayrıca buradan alınan biyopsi örnekleri patoloji laboratuvarına yollanarak eğer halen kanser hücresi kaldıysa alınması için ikinci bir ameliyat öneriliyor. İşte bu gözlük ilave cerrahi operasyonları azaltarak hasta üzerindeki stresi ve zaman kaybetmeyi engelleyebilir. Dr. Margenthaler göğüs ameliyatlarının %20 ila 25'inin günümüzdeki görüntüleme teknolojisinin yetersizliği nedeniyle ikinci bir ameliyata ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Radyoloji ve biyomedikal mühendisliğinden Prof. Dr. Samuel Achilefu ve ekibinin geliştirdiği teknoloji, günümüzdeki video teknoloji ile kafa üstü monitörünü birleştiren teknoloji kanser hücrelerine tutturulan hedef molekül gözlüklerle görüntülendiğinde parlıyor. Yapılan araştırma Biomedical Optics dergisinde yayınlandı. Araştırmaya göre 1 mm çapındaki tümörler bile gözlenebiliyor. Laboratuvar çalışmalarında farelerde indosiyanin yeşili verilen tümörler gözlük ve özel bir ışık sayesinde gözlemlendi. FDA onaylı bu işaretleyici sayesinde parlayan kanser hücreleri ve sağlıklı hücreler birbirinden ayrılarak tümör başarıyla alındı. Prof. Dr. Samuel Achilefu Onkolojik Görüntüleme Programı Çerçevesinde gözlüğü geliştirmek için farklı bir molekül için FDA onayını bekliyor. Teknolojinin sağlık sektörü için büyük potansiyeli olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sonunda-bir-fuzyon-reaktorunde-kullanilandan-daha-fazla-enerji-uretildi/", "text": "Dünya'da ilk kez bir füzyon reaksiyonunda 1.3 megajul enerji çıkışı sağlanarak, tetikleme yakıtından absorblanan enerji aşıldı. Bu füzyon reaksiyonunda elde edilen verimin, birkaç ay öncesine göre 8 kat ve 2018'e göre 25 kat daha verimli olduğu söyleniyor. Bu rekorla füzyon reaksiyonu veriminde büyük ilerleme kaydedilmiş oldu. Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'ndan fizikçiler bu çalışmayı yorumladı. Bu sonuç eylemsiz sınırlamalı füzyon araştırmalarında tarihi bir adım olmakla beraber, yeni rejim keşfine temelden yeni bir kapı açarak, ulusal güvenlik görevlerinde kritik bir geliştirme içeriyor. Ayrıca bu inovasyondaki ustalık ve cesaret, bu alanda onlarca yıldır çalışan birçok araştırmacının adanmışlığı vardır, diyor Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'ndan Kim Budil. Eylemsizlik sınırlamalı füzyon küçük bir yıldız yaratmaya benziyor. Her şey döteryum ve trityum içeren bir yakıt kapsülünde başlıyor. Bu kapsül sadece bir kalem silgisi büyüklüğündeki boş bir altın odacığa sığıyor ve bu kapsüle odacığa hohlraum deniyor. 192 adet yüksek güçlü lazer ışınıyla hohlraum ateşlenerek, ışınlar X ışınlarına dönüştürülüyor. Sonra bu X ışınları yakıt kapsülüne doğru şiddetli bir şekilde çekiliyor ve ısınarak, sıkıştırılıyor. Oluşan bu koşullar bir yıldızın merkeziyle kıyaslanabiliyor. Merkezde oluşan sıcaklık 100 milyon dereceden fazla ve oluşan basınç 100 milyar atmosferden büyük olduğundan, yakıt kapsülünde küçük bir plazma damlacığı oluşuyor. Bir yıldızın kalbinde hidrojen daha ağır elementlere birleşirken, yakıt kapsülündeki döteryum ve trityum da aynı şeyi yapıyor. Tüm bu proses saniyenin birkaç milyarda birinde gerçekleşiyor. Amaç ateşlemeye yetişmek, bu noktada füzyon prosesinden üretilen enerji, toplam enerji girdisini geçiyor. 8 Ağustos'ta gerçekleştirilen deney, sınırdan biraz kısa düştü çünkü lazerlerin girdisi 1.9 megajuldü. Fakat bu halen çok heyecan verici, çünkü ekibin ölçümlerine göre yakıt kapsülü füzyon prosesinde üretilene kıyasla 5 kattan biraz daha az enerji absorbladı. Araştırmacılar bu deneyden alınan sonuç sayesinde hohlraum ve kapsülü tasarımı dahil, lazer hassasiyetinin geliştirilebileceğini, yeni diagnostik araçlar sağlanabileceğini ve tasarım değişikleriyle kapsül iç patlama hızının arttırılabileceğini düşünüyor. Böylece füzyonun harcadığından daha fazla enerji, plazmanın sıcak bölgesinde oluşabilecek. Los Alamos Ulusal Laboratuvarı direktörü Thomas Mason , Laboratuvarda termonükleer yanmaya deneysel olarak ulaşmak, yaklaşık 50 yıla yayılan onlarca yıllık bilimsel ve teknolojik çalışmanın doruk noktasıdır. Böylece yüksek enerji rejiminde daha önce mümkün olmadığı kadar hassas bir şekilde deneylerin kontrolü sağlanarak, uygulamalı bilim ve mühendislikte temel aşamaları geçmek mümkün olacak, diyor. Araştırmacılar devam eden deneylerle sonuçları tekrarlamayı ve prosesi daha detaylı çalışmak istiyor. Bu sonuçla deneysel araştırmada yeni kulvarlara girilecek. Fizikçiler enerji verimini daha da arttırmayı umut ediyor. Normalde hohlraumun içine ateşlenen lazer ışını, X ışınlarını dönüştürülürken, lazer ışınının büyük kısmı duvarları ısıtarak kayba neden oluyor. Bu sorunu çözmek füzyon enerjisinde bizi bir adım daha ileriye taşıyacak. Ekip sonuçları 63. Yıllık Plazma Fiziği APS Toplantısı'ndan duyurdu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sonunda-lunar-mission-one-kickstarter-projesi-aya-sondaj-yapmayi-planliyor/", "text": "Yeni bir özel uzay keşif görevi İngiliz Lunar Mission One şirketi tarafından Ay'ın Güney Kutbuna gerçekleştirilecek. İşin ilginç tarafı başlarda Kickstarter kampanyası olarak başlayan ve kar gözetmeyen bu organizasyon, ay yüzeyine daha önce yapılandan tam on kat daha derine bir sondajlama yaparak , insanlık tarihine bir zaman kapsülü yollamak istiyor. 8 yıllık geliştirme sonunda İngiltere tabanlı Lunar Mission One , kamuya açılışını Kraliyet Topluluğu 12. Yeniden Uzayı Keşfetme Konferansı'nda duyurdu. Lunar Mission Ltd, eski Kraliyet Deniz Kuvvetleri Mühendislik Subayı David Iron, College Üniversitesi ve Open Üniversitesi tarafından kuruldu. 2024'de aya sonda indirmeyi amaçlayan proje, Ay hakkında daha fazla bilgi toplayarak halka sunmayı, hükümet desteği olmadan gelecek görevlere fon sağlamayı amaçlıyor. Lunar Mission'a göre Ay'ın Güney Kutbu düzenli güneş alması ve ay kraterlerinin gölgelerinde muhtemel su varlığı belirtileri olması nedeniyle bazı avantajlara sahip. Uzay aracının asıl amacı ise, 5 cm büyüklüğünde bir delik açarak saatte 15 cm delme kapasitesiyle en az 20 metrelik bir sondaj açmak. Organizasyon her şey yolunda giderse 100 metreye ulaşmayı hedefliyor. Tabi inanılmaz göreve ilaveten, Lunar Mission matkabın sadece 10 kg olacağını ve soğutma sıvısıysa da karasal sondajlarda mevcut kil çamuru kullanılamayacağı göz önüne alınmalı ve da inanılmaz soğuk ay geceleri ve kışlarında ayakta durulması gerekiyor. 10 metreye kadar ay toprağının milyarlarca yıldır asteroid ve mikro meteor çarpmaları nedeniyle toz halde olduğu düşünülüyor. Daha aşağı tabakaların ise dövülmüş ve ezilmiş kayalardan oluşma ihtimali var. Amaç merkez öz numuneler almak olduğundan , matkap tek parça numuneler bırakarak deliğin içine tekrar düşmesini engelleyecek ve toprağı gevşek bırakacaktır. 4,5 milyar yıldır dokunulmamış kaya numunelerine ulaşmak ve analiz etmek amaçlanıyor . Eğer bu mümkün olursa proje destekçileri Ay'ın kökeninin % 100 kesinlikle belirlenebileceğini ve Ay'on Güney kutbunda insanlı görevler için uygun bir yer belirnebileceği belirtiliyor. Daha önceki Ay görevlerine karşın bu görevde elde edilenler Dünya'daki insanlar için ulaşılabilir olacak. Bu yüzyıla özgü Kickstarter projesi olarak başlayan proje 17 Aralık'a kadar , 955000 dolara(£600,000) ulaşmıştı ve 95 dolara anı kutuları adı verilen geleceğin ay ziyaretçileri için özel mesajlar öneriyordu. İşte proje işler hale gelince bu anı kutuları satışı sunulacak. Hatta Ay'a bir saç teliniz ile DNA'nızı göndermeniz bile mümkün olacak. Dünya'da orta düzey taşıyıcıyla , Ay'a taşınacak araç futboö stadyumu kadar bir yere inecek. Kickstarter'dan elde edilen gelir projenin başlangıcı için kullanılırken, diğer gelirler anı kutuları ve diğer global satışlardan elde edilecek. Orta seviye gelirlerinin 4,7 milyar dolara ulaşması hedefleniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sosyal-medya-soleni-baslasin-takipci-satin-alin-takipci-abi/", "text": "Siz de hayalinizdeki kitleye ulaşmak, etkileşimi artırmak ve popülerliği zirveye taşımak mı istiyorsunuz? O zaman doğru adrestesiniz! Biz, Takipçi Abi olarak, sosyal medya hesaplarınızı yıldızlara taşımak için buradayız! Müşteri isteklerine göre paketler hazırlıyor ve daima müşteri memnuniyetine önem veriyoruz. Takipçi satın al işlemi ile sosyal medya hesaplarınızı çok kısa zamanda yükseltebilirsiniz. Takipçi Abi olarak, Instagram, TikTok, Facebook, Youtube, Twitter , Spotify, Telegram, Threads, Google, Twitch gibi sosyal medya platformlarında müşterilerimizin sosyal varlıklarını güçlendirmelerine yardımcı oluyoruz. Öne çıkan ürünlerimiz arasında Instagram takipçi satın alma ve TikTok takipçi satın al hizmetleri bulunuyor. Sizi anlık başlayan hizmetler ve tam otomatik panellerle buluşturarak, sosyal medyada çıkışınızı hızlandırıyoruz! Özellikle TikTok gibi bir platformda çok kısa sürede hesabınıza 1.000 adet takipçi göndererek canlı yayın açmanızı sağlıyoruz. Sisteme girdiğiniz kullanıcı adına ne kadar takipçi istiyorsanız hediyelerle birlikte en kısa sürede tamamlıyoruz. Bizim için sadece takipçi satışı yapmak değil, aynı zamanda sizin memnuniyetinizi inşa etmek önemli. Takipçi Abi olarak, her zaman müşteri memnuniyetini ön planda tutuyor ve sosyal medya deneyiminizi eşsiz kılmak için çalışıyoruz. Daima isteklerinize önem veriyoruz. Hangi yaş grubundan olursanız olun, Takipçi Abi sizinle birlikte! Tüm yaş gruplarına hitap ediyor ve sosyal medya yolculuğunuzda yanınızda oluyoruz. Müşteri İlkeleri: Müşteri memnuniyeti bizim için kutsal! Sizinle birlikte başarıya koşmak için buradayız. Anında Başlayan Hizmetler: Siparişinizi verdikten sonra bekleme derdine son! Hizmetlerimiz anında başlar. Tam Otomatik Panel: Kolay kullanım, hızlı sonuç! Tam otomatik panellerimizle sosyal medya yönetimi bir adım öne çıkıyor. Hediye Sürprizler: Her siparişinizde sizi şaşırtmak istiyoruz! Sürpriz hediyelerle sosyal medya deneyiminizi renklendiriyoruz. Ayrıca sadece Takipçi Abi müşterilerine özel Instagram takipçi hilesi sistemini kullanabilirsiniz. Bu sistem sayesinde dilerseniz günlük dilerseniz de saatlik olarak hesabınıza 1000 takipçi gönderebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/space-x-falcon-9-roketi-kalkistan-iki-dakika-sonra-infilak-etti/", "text": "Cape Canaveral üstünden fırlatılan SpaceX Falcon 9 roketi kalkıştan 2 dakika 19 saniye sonra infilak etti. Uluslararası Uzay İstasyonu'na kargo götürmesi planlanan roket, 18 başarılı uçuştan sonra ilk kez başarısız oldu. Ayrıca SpaceX bu görevde üçüncü kez tekrar kullanılabilir roketini indirmeyi planlıyordu.Böylece fırlatıştan sonra roketi tekrar yavaşça indirerek yeniden kullanılabilir hale getirmeyi planlıyordu. Space X sonraki seferde Falcon 9'un tekrar kullanılabilirliğini test etmek için 9 Ağustos'ta Jason-3 uydusunu fırlatmayı planlıyor. SpaceX bu sefer iniş teşebbüsünün Vandenburg Hava Kuvvetleri Üssü'ne yapılacağını söylese de bugün yaşanan facia kalkış planını etkileyecektir. Yine fırlatılan bu aracın insansız bir araç olduğunu hatırlatmakta fayda var. Elon Musk attığı tweet'te oksijen tankındaki aşırı basınçtan kaynaklanmış olabileceğini belirtti. Kargoda 2200 kg civarında yiyecek, destek paketi ve bilimsel deney setlerinin bulunduğu belirtiliyor. Ayrıca iki adet Microsoft'un son geliştirdiği HoloLens cihazının ulaştırılması planlanıyordu. Kargo paketine ne olduğu halen bilinmese de, patlamada parçaları ayrıldığı düşünülüyor. Uzay istasyonundaki astronotlar için bu durumun bir risk teşkil etmediği belirtildi. SpaceX, bugün yaşanan kazanın ardından bugüne kadar gerçekleştirdiği 18 nci ateşlemede ilk kez başarısız oldu. Özel uzay-havacılık sektöründe geçtiğimiz yıl Orbital Sciences firmasının Antares roketi infilak etmiş ve Virgin Galactic'in Spaceship 2 uzay aracı yere çakılmıştı. En son kazanın ardından Boeing ve SpaceX'in gerçekleştireceği 'uzay taksisi' görevleri de tartışmaya açılabilir. İki firma 2017'de başlaması planlanan görevlerde UUİ'ye astronot taşıyacak. SpaceX ve Tesla Motors Elon Musk adlı dahi girişimcinin şirketleri olarak biliniyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sperm-hareketligi-arttirma-cozum/", "text": "Araştırmacılar sperm hareketliliği için gerekli olan molekülü tanımladı. Bu sayede doğum kontrolü ve kısırlık tedavileri için geliştirme yapılabilecek. Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından fon desteği alan çalışmada sperm hücrelerinin aktivitesini arttırarak yumurtaya ulaşmasını sağlamak için gerekli olan hücresel anahtar keşfedildi. Bu gelişme sayesinde spermlerin hareketliliği sağlanarak kısırlık tedavileri ya da erkekler için doğum kontrolü tedavileri geliştirilebilecek. Erkek üreme yolunun içindeki olgun spermlerin kısıtlı hareket kabiliyeti vardır. Bu hareket kabiliyetine rağmen, spermler dişi üreme yoluna girdiklerinde yeterli itiş gücüne sahip değillerdir. İşte spermler bu inanılmaz yolculuklarına başladıklarında ,ilk olarak yumurta tarafından salımlanan progesteron hormonuyla aktive edilmek zorundadır. Science dergisinde yayınlanan araştırmada, progesteronun alfa/beta baskın protein 2 (ABHD2) ile bağlanması gerekir. Bu da sperm hücresinin dışında bulunur. Araştırma Kaliforniya Berkeley Üniversitesi, Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yürütüldü. Bu spermin dişi üreme yolunda, nasıl süper hareketli olduğunu açıklamak için önemli bir gelişmedir. ABHD2'yi bloke edecek yeni bileşenler geliştirerek, spermin yumurtaya ulaşmasını engelleyecek yeni kontraseptif metotlar geliştirebilir, diyor Doç. Dr. Stuart Moss, Aynı şekilde enzimin baypas yapabilecek ya da iyileştirebilecek bir tedavi geliştirerek spermin hareket kabiliyetini arttıracak kısırlık tedavi yöntemleri geliştirilebilir. Sperm hiper aktif faza geçmeden önce kalsiyum hücrenin dış membranından girerek flagellaya ulaşmalı , yani spermin kendini itmek için kullandığı kuyruk benzeri uzantıya ulaşmalıdır. CatSper olarak bilinen sperm proteini, flagelladaki benzeri proteinlere katılarak kalsiyum geçişine imkan tanıyor. Araştırmacılar bu çalışmada progesteronun CatSper'le doğrudan etkileşerek kalsiyum akışına veya diğer bir molekül gibi davrandığı bilmiyordu. Spermi progesteronla tedavi etmeden önce, araştırmacılar onu özel bir sınıf enzimi inhibe eden bir kimyasala maruz bıraktı.Çünkü bu aday molekülün CatSper gibi davranacağını düşünüyordu. Bu teşhis doğruydu: tedavi edilen hücreler progesteron maruziyetinden sonra da inaktif kalarak, CatSper'in doğrudan müdahele etmediğini gösterdi. Modifiye progesteronla çalışarak, sonunda ABHD2 'yi sper kuyruklarından izole etti. Sonrasında inaktif ABHD2 progesteronun sperm hücrelerini aktive edemedi, bu da ABHD2'nin progesteron için moleküler hedef olduğunu doğruladı. - M. R. Miller, N. Mannowetz, A. T. Iavarone, R. Safavi, E. O. Gracheva, J. F. Smith, R. Z. Hill, D. M. Bautista, Y. Kirichok, P. V. Lishko.Unconventional endocannabinoid signaling governs sperm activation via sex hormone progesterone. Science, 2016; DOI:10.1126/science.aad6887"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/spinal-stimulasyon-ile-omurilik-felcliler-ayaklarini-hareket-ettirebiliyorlar/", "text": "Amerika'daki doktorlar 4 felçli hastanın ilk kez omurilikten elektrik stimülasyonu ile ayaklarını hareket ettirmeyi başardılar. Bu sayede felçli hastalar yıllar sonra ilk kez ayak parmaklarını, bilekleri dizlerini hareket ettirebiliyorlar ama kendi kendilerine yürüyemiyorlar. Brain araştırma dergisinde yayınlanan rapora göre elektrik stimülasyonu sayesinde beynin yolladığı mesajların daha algılanabilir olduğu belirtiliyor. Uzmanlar bu sayede omuriliğin onarılabileceğini belirtiyor. Normalde insan omuriliği yüksek hızlı tren rayı gibi çalışarak, beyinden gelen mesajları vücudun diğer bölümüne taşıma görevini yapar. İşte bu iletim hattında bir hasar olursa mesajlar vücudun diğer bölümlerine aktarılamaz. Omurilik felci geçiren insanların belden altında tüm his ve hareket kabiliyeti kopabiliyor. Louisville ve Kaliforniya Üniversitesi'nden bir ekip elektrik stimülasyonu ile omurilik yaralanmalarını onarmada öncülük ediyor. 3 yıl öncesinde bir arabanın çarpıp kaçtığı Rob Summers öncesinde yetenekli bir beysbol oyuncusuydu fakat omurilik hasarı yüzünden artık yürüyemiyor. Buna rağmen artık yeni yöntem sayesinde ayaklarını hareket ettirebiliyor hatta yürüyüş bandında ayaklarını hareket ettirebiliyor. Diğer üç hastada bu sayede tekrar hareket etmeye başladı. Amerika' da yaşayan bu 4 engelli adam spinal zapı sayesinde ayaklarını hareket ettirebiliyor ve bunlardan bir tanesi ayaklarını kontrol edebiliyor. Louisville Üniversitesi'nden araştırmacı Dr Claudia Angeli BBC'ye verdiği demeçte: Stimülasyonla çalışmaya devam ettikçe kendilerin daha iyi hissedecekler ve kendi tabirleriyle yeni yaşadıklarını hissedecekler. Kas kütlesinin önemli ölçüde arttığını ve hepsinde mesane ve kalın barsak fonksiyonlarında iyileşme gözledik, diyor. Elektrik stimülasyonunun nasıl işlediği tam anlaşılamasa da, araştırmacılar bazı sinyallerin halen sağlam olduğunu fakat bu sinyallerin halen hareket sağlamak için yeterli olmadığını belirtiyor. Elektrik stimülasyonu sayesinde omuriliğin alt kısmı daha fazla uyarılarak , beyinden gelen mesajlara daha fazla tepki göstermeye başlıyor. Bu hastaların ikisinin halen ayaklarında biraz his var fakat diğer ikisinde hiçbir hissiyat yok. Bu hastalar ayaklarının uzun süredir kullanmadıklarından ayaklarında kas ve his kaybı var. Paralize hastalarda esasen biraz his halen var ve bu his gerçekten omuriliğe verilen elektrik uyarımı ile yeniden kazanılabilir. Bu gerçekten inanılmaz,diyor Dr Mark Bacon. Videodan da görebileceğiniz gibi hasta ayaklarını stimülasyon sayesinde hareket ettirebiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/spor-kisa-zaman-ayirarak-saglikli-ve-zinde-olun/", "text": "Çoğumuz egzersiz yapmaya yeterli zaman ayıramıyoruz. Bu konuyla ilgili, Liverpool John Moores Üniversitesi ve Birmingham Üniversitesi bilim adamları Profesör Anton Wagenmakers önderliğinde bir çalışma yürüttüler. Egzersiz salonlarında uzun saatler geçirmek ya da soğukta kilometrelerce yol koşmak yerine aynı sonuçlara üçte biri kadar zamanda ulaşabileceğimizi belirten araştırma, 1 Şubatta Journal of Physiology' de yayınlandı. Böylece spora kısa zaman ayırarak daha sağlıklı ve zinde olabileceğiz. Dünya Sağlık Örgütü ve İngiltere Sağlık Bakanlığı sağlık ve zindelik için ve kronik hastalıkları ve yenidoğan ölümlerini önlemek için haftada 3-5 saat spor yapmayı öneriyorlar. Maalesef çoğu insan hayat mücadelesi içinde buna zaman bulamıyor. Yapılan araştırma halihazırda önerilen dayanıklılık antrenmanları yerine 2 tür egzersiz öneriyor: yüksek yoğunlukta aralıklı antrenmanı ve hızlı koşu aralıklı antrenmanı. 3 tur şeklinde haftada toplam 90 dakikalık hızlı koşunun haftada 5 saat süren dayanıklılık antrenmanı kadar insülin duyarlılığını arttığını saptamışlar. LJMU araştırmacısı Matthew Cocks, iskelet kasında insülin ve glukoz kullanımının ve yağ yıkımının arttığını ve damar sertliğinde azalma nedeniyle kalp damar hastalıkları riskinde azalma saptadıklarını belirtiyor. Profesör Wagenmakers bu bulgulara dayanarak kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet ve yaş ve obezite kaynaklı kronik hastalıkları engellemede bu egzersiz yöntemlerinin öne çıkacağını ümit ediyor. LJMU araştırmacılarından Sam Shepherd Birmingham Üniversitesi Spor Merkezi'nde devam eden bir pilot çalışmada 25-60 yaş arası sedanter katılımcıların kondisyon bisikletinde kısa süreli yoğun çalışmayı uzun süreli dayanıklılık antrenmanlarından daha eğlenceli bulduklarını ve ruh hallerini ve egzersiz yapma isteklerini daha olumlu etkilediğini gösterdiğini söylüyor. Artık spor yapmak için bahane yaratmaya gerek yok."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/standart-modele-uymayan-bir-parcacik-bulundu/", "text": "1930' ların ortalarında fizikçiler atomaltı parçacıkların atomu oluşturan proton, nötron ve elektronların doğasında olduğunu düşünüyorlardı. Fakat 1936' da müyon keşfedildi. Bu yeni parçacığın şaşırtıcı özelliklerini gören Nobel Ödüllü I.I. Rabi kendi kendine bir espri yaptı, iyi de bunu kim sipariş etti dedi keşifini duyururken. Yeni bulunan çok hafif bir bozonun delili geçenlerde yayınlandı. Bu tarzdan bir bozonun parçacık fiziğindeki Standart Model' de bulunamayacağı belirtildi. Eğer bu parçacığın varlığı onaylanırsa, fizikte bir diğer iyi de bunu kim sipariş etti anı yaşanacak. Beklenmedik yeni hafif bozon E(38) olarak adlandırıldı ve onay bekliyor. Eğer onaylanırsa; Nuclotron süperiletken parçacık hızlandırıcısı, Nükleer Katılım Enstitüsü tarafından keşfedilmiş olacak. E(38) ' in kütlesi bir protonun kütlesinin sadece % 2,5' u kadar(38 MeV karşı 938 MeV) , böylece şimdiye kadar ki en küçük parçacıktan bile daha hafif oluyor. Daha önce bu enerji bölgesi en azından altmış yıldan fazladır, defalarca taranmasına rağmen sadece birkaç adet bu hafif parçacığın bulunabileceğine dair ipucu var. E(38)' in elektromanyetik olarak bağlanamayacağı öngörülüyor. Eğer E(38) stabil bir parçacıksa, bu parçacık kozmolojik karanlık maddeyi yapmak için kullanılabilir. Eğer dengesiz ise oldukça kısa ömürlü olacak ve böylece karanlık madde, doğanın halen en iyi saklanan sırlarından biri olmaya devam edecek. Standart Modelde tahmin edilen tahmin tanecik sayısı gerçekten oldukça çok ama bunlar doğruluğa olabildiğince uzak sonuçlar veriyor. Ayrıca bazı bileşke parçacıklar iki veya üç quark içerebiliyor. Buna karşın, Standart Model' deki en hafif bozon elektrondan (daha ağır olan 0.511 MeV enerji) pionun kütlesi 135 MeV. Ayrıca, Standart Model' de 38 MeV 'luk bir bozonun olabileceğine dair hiçbir kanıt yok. Gerçek bir fizikçi ise bu delil karşısında gerçek bir onaylanma bekleyecektir. Bu nedenle test süresince, E(38) bozonunun gözlemi ve onaylanması gerekiyor, sonrasında ise Standart Model' e nasıl uygulanabileceği yada nasıl düzeltebileceği parçacık fiziği topluluğu tarafından gözden geçirilecek. Bilim çevreleri bu parçacığın teoriye olabilecek etkisi bekleyerek, hangi yol haritasını çizeceğine karar verecek."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/stanforddan-bilim-insanlari-gercek-zamanli-elisa-kan-testi-gelistirdi/", "text": "Stanford Üniversitesi'nden bilim insanları, hasta kanındaki anlık değişimleri devamlı olarak izleyebilecek bir kan testi teknolojisi geliştirdiler. Nature Biomedical Engineering dergisinde yayınlanan yeni araştırmada, kandaki herhangi bir molekül veya protein değişimini eş zamanlı olarak tespit edebilen eşsiz bir ölçüm cihazı tanıtıldı. Kan testi gerçekten faydalıdır fakat örneğin insülin veya glukoz seviyesinin değişimini gösteremez. Değişimin yönünün bilmek gerçekten önemli, diyor araştırmada çalışan mühendislerden Tom Soh. Kandaki spesifik molekülleri belirlemek için en yaygın teknolojilerden biri Enzim-bağıntılı İmmünosorbent Tahlili yani ELISA testidir. Bu test kandaki nerdeyse her türden antibadi, hormon veya proteini tespit edebiliyor. Stanford'ın geliştirdiği bu yenilikçi sistem de gerçek zamanlı ELISA olarak adlandırılıyor. Bu çığır açıcı sistem ELISA teknolojisinin evrimsel bir gelişimini ortaya koyuyor. Cihaz hastanın damar yolundan sürekli alınan kan damlalarıyla beslenerek, özünde bir çip üstü laboratuvar teknolojisine dayanıyor. Cihazın üst kısmı ise iki modüle ayrılıyor, birinci modül fazla kan hücrelerinin diğer hücreye hareket ettirmek için tasarlanırken, diğer hücre floresan antibadileri tespit penceresine topluyor. Tespit penceresini görüntüleyen yüksek hızlı kamera numunenin parlaklığını ölçerek, klinisyenlere hastanın protein veya hormon değişimini eş zamanlı olarak izleme imkanı veriyor. RT-ELISA prototipi diyabetik sıçanlarda test edildi ve gerçek zamanlı olarak glukoz ve insülin seviyelerini tespit edebildiği gösterildi. Buna rağmen, Soh sistemin kandaki glukoz değişimlerini izlemekten fazlasını vadettiğini ifade ediyor. Bunu sadece insülin sensörü olarak düşünmeyin. Bunu ELISA testinin tümüyle yeni ve farklı bir yolu olarak düşünün, diye ekliyor. Sistemin diğer bir potansiyel kullanım alanı sepsisi engellemek. Örneğin COVID-19'da hastaların immün sisteminin aşırı reaksiyonuyla oluşan sitokin fırtınaları, sepsise neden olarak hastaların ölmesine neden oluyor. RT-ELISA cihazı IL-6 markerini tespit ederek sepsis şiddetini ölçebiliyor. Normalde IL-6 kan testi sonuçları 3 gün sürebiliyor. İşte bu aşamada gerçek zamanlı olarak IL-6'nın kandaki dalgalanmalarını gözlemlemek, doktorlara yeni fırsatlar sunacak. Sepsis'te zaman anahtardır, her geçen saat hastanın ölme olasılığı % 8 artar. Bu nedenle hastaların testi beklemek için 3 günü olmayabilir. Bu teknolojinin hayat kurtarıcı etkileri olacaktır, diyor Soh. Kanıt niteliğinde olan bu ilk çalışma, gerçek zamanlı ve devamlı kan testini nasıl olabileceğini ortaya koyuyor. Halen teknolojinin rafine hale gelmesi için daha fazla klinik çalışma yapılması gerekse de, araştırmacılar testin insan kullanımı için hazır olduğundan eminler. Araştırma Nature Biomedical Engineering dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/star-trek-gercek-oldu-cisimlerin-sesle-kontrolu-saglandi/", "text": "Bristol ve Sussex Üniversiteleri'nden bilim insanları Ultra haptikler alanında yaptıkları yeni çalışmayla, cisimleri ses dalgalarıyla havaya kaldırabilecek ve hareket ettirebilecek eşsiz bir sonik traktör ışın geliştirdiler. Star Trek 'ten bildiğimiz nesneleri hareket ettiren traktör ışınlar konsepti ,yıllardır bilim insanlarının yıllardır hayallerini süslemekteydi. İşte bu konuda çalışan araştırmacılar yüksek amplitüd ses dalgaları kullanarak akustik hologram üretebilecek, küçük nesneleri tutarak hareket ettirebilecek bir traktör ışın üretmeyi başardı . Nature Communications dergisinde yayınlanan teknik sayesinde, geniş ölçekli uygulama imkanı doğacak. Sonik bir üretim hattı sayesinde nesneler fiziksel kontak olmadan hareket ettirilebilir ya da monte edilebilir. Diğer taraftan daha küçük bir versiyon sayesinde haplar veya mikro cerrahi aletler doğrudan dokuya taşınabilir. Araştırmanın baş yazarı Yrd. Doç. Dr. Asier Marzo; Bir nesnenin traktör sonik ışınla tutulabileceğini görmek inanılmaz bir tecrübe. Bütün çalışmamızın meyvesini aldık, gerçekten zekice, dedi. Araştırmacılar akustik hologram yaratmak için 64 minyatür hoparlör kullanarak, yüksek yoğunluklu ses dalgaları üretti. Bu sayede nesneleri havaya kaldırarak bir jedi misali manipüle edebiliyorlar. Hoparlörlerden gelen ses sayesinde cisimler havada tutularak, gerçek zamanlı olarak hareket ettirilebiliyor ya da döndürülebiliyor. Bir cismi kontrol etmek için farklı traktör ışınları kullanılıyor. Birinci akustik kuvvet aynı parmaklar gibi çalışıyor. İkincisi ise akustik vorteks yaratarak, nesneleri sıkıştırarak ve çekirdekte hapsediyor. Son akustik kuvvet ise yüksek yoğunluklu bir kafes yaratarak, cismi her yönde tutuyor. En son geçtiğimiz sene Dundee Üniversitesi'nden araştırmacılar traktör ışın konseptini sunsalar da , ışınlarla nesneler kontrol edilmemişti. - Asier Marzo, Sue Ann Seah, Bruce W. Drinkwater, Deepak Ranjan Sahoo, Benjamin Long, Sriram Subramanian. Holographic acoustic elements for manipulation of levitated objects. Nature Communications, 2015; 6: 8661 DOI: 10.1038/ncomms9661"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/statik-elektrik-kullanan-robot-sinekler-yuzeylere-konma-video/", "text": "Harvard'dan araştırmacılar tarafından geliştirilen robot sinek- RoboBee artık dinlenmek için aynı diğer canlılar gibi bir yüzeye tutunarak bekleyebiliyor, böylece gücünü ve enerjisini uzun süre saklayabiliyor. 2012'den beri geliştirilen ataç büyüklüğündeki RoboBee'lerden oluşan robot böcek ordularının arama kurtarma görevleri , mahsüllerin gözlenmesi ve hatta casusluk için kullanılabilmesi mümkün. Uzun süreli uçuş özellikle drone uygulamaları için büyük önem taşıyor. Sadece bir ataç büyüklüğündeki RoboBee lazer kesim karbon fiber tabakalardan oluşuyor . Tüm mekanizma 13,4 mg ve toplam ağırlığı 100 mg civarında olan mikrorobot , normal böceklerle nerdeyse aynı ağırlıkta. İncecik tüy gibi hafif olan kanatlarını çırpması için piezoelektrik aktüatörler kullanan robot sinek, uçmak için kanatlarının saniyede 120 kez çırpıyor. Her şeye rağmen gücünü bir tel yardımıyla halen dışarıdan alıyor. Araştırmacılar RoboBee'yi kablolarından kurtararak , güç gereksinimlerini azaltmak için çalışıyorlar. İşte bu gereksinim onları doğada yarasaların, kuşların ve kelebeklerin yaptığı gibi bir yere konarak enerjilerini koruma şekillerine yöneltti. Pek çok farklı hayvan enerjilerini korumak için bir yere konmayı tercih ediyor. Fakat bu hayvanların bir yere tutunmak için kullandıkları yapışkanlar veya pençeler , ataç büyüklüğündeki bir mikrorobot için uygun değildi. Bunun için ilaveten hareketli parçalar ve ayrılma için büyük kuvvet harcanması gerekiyordu, diyor araştırmanın yan yazarlarından Kevin Ma. Ekip bu problemin üstesinden gelmek için elektroadhezyon yöntemini kullandı, yani balonların saçınızda oluşturduğu statik elektriklenme gibi. Balon bu tutunmayı karşı yüklerin dağılmasıyla kaybeder. İşte araştırmacılar bu tekniği kullanarak, robotu dikey veya askıda uzun süreli olarak yüzeylere yapıştırmayı başardı. Elektrot plaster ve köpük kullanarak darbeyi emecek şekilde mikro robota tutturdular. Elektrota yük verildiğinde robotcam, ağaç ve yaprak dahil çeşitli yüzeylere tutunabiliyor. Bu şekilde yüzeye tutunmak için RoboBee uçtuğu anda tükettiği enerjinin 1000'de biri enerji tüketiyor. Robot yüzeyden ayırmak içinse verilen elektrik kesildiğinde robot hemen ayrılıyor. Şimdilik bu küçük robot ancak dikey ve askıdaki yüzeylere tutunsa da , araştırmacılar mikro robotu herhangi bir yere inebilmesi tasarıma ayar çekmeyi planlıyor. Videoya bu mikro robotu kabiliyetlerini görebilirsiniz. Araştırma Science dergisinde yayınlandı. - A. Graule, P. Chirarattananon, S. B. Fuller, N. T. Jafferis, K. Y. Ma, M. Spenko, R. Kornbluh, R. J. Wood.Perching and takeoff of a robotic insect on overhangs using switchable electrostatic adhesion. Science, 2016 DOI: 10.1126/science.aaf1092"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/stephen-hawking-buyuk-karadelik-problemini-cozmus-olabilir-mi/", "text": "Bilim topluluğunun en değerli bilim adamlarından biri olan Stephen Hawking evrenin en zor sorularından biri olan kara delik bilgi paradoksunu çözmüş olabilir. Einstein'ın genel rölativite teorisi kara delikler tarafından yutulan bir cismin fiziksel bilgisinin tümüyle yok olduğunu , gösterse kuantum mekaniği kanunları bilginin sonsuz olduğunu iddia ediyor. İşte bu paradoks halen gizemini koruyordu. Hawking , Cambridge Üniversitesi'nden Malcolm Perry, Harvard Üniversitesi'nden Andrew Stromberg muhtemel bir çözüm ile çıkageldiler: Deliğe çekilen parçacıkların kuantum mekanik bilgisi gerçekten kara deliğin içine erişmiyor . Olay ufku adı verilen kuşakta depolana bilgi iki boyutlu hologramlar gibi davranıyor ve süper çevirimler olarak da biliniyor.Fakat geçmişe dönersek ilk önerildiği 1962 yılında süper çevrimler kabul edilmek istenmemişti. Hawking kara deliklerin gerçekten diğer evrenlere açılan kapılar olabilme olasılığını belirtti. Diğer evrenlere geçiş oluşturabilecek, bir kara deliğin çok büyük ve dönen bir kara delik olması gerektiğini belirtti. Fakat farklı bir evrene geçtiniz mi geri bizim evrenimize dönüş yoktur. Her ne kadar uzay uçuşları için hevesli olsam da, bunu deneyecek değilim, dedi Hawking KTH Royal Teknoloji Enstitüsü'nde verdiği derse göre."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/stereotaktik-radyocerrahi-ile-15-dakikada-kanser-tedavisi/", "text": "Henry Ford Hastanesi'ndeki hastalar artık kanser ameliyatlarına alternatif radyo cerrahi yöntemiyle sadece 15 dakikada kansız tedavi imkanından yararlanabiliyor. Son teknoloji Edge Radiosurgery Suite sayesinde gelişmiş, girişimsel olmayan kanser işlemleri vücudun herhangi bir yerinde yapılabiliyor. Beyin,omurga,kafa ve boyun, böbreküstü bezi, akciğer, karaciğer ve pankreas gibi bölgelerde oldukça hassas ve düşük toksisite ile işlem yapılabiliyor. Bu ünite Kuzey Amerika' daki ilk ünite ve sadece Josephine Ford Kanser Enstitüsü ,Henry Ford Hastanesi'nde yer alıyor. Enstrümental analiz cihazlarıyla da bilinen Varian Firması tarafından üretilen Edge isimli cihaz gerçek zamanlı tümör izleme teknolojisi ve harekete yönetim kabiliyetleriyle, hastaların hem konfor hem de güvenliğini sağlayarak, sağlıklı dokuyu koruyarak milimetreden daha fazla doğruluk sağlıyor. Kesici ışın cerrahi açıdan ulaşması zor bölgelere ulaşarak tümörleri becerikli bir şekilde kesiyor. Tedaviler 1 ila 5 seans sürerek sadece 1 haftada bitiyor. Özel bir radyasyon türü olan stereotaktik radyasyon terapisi sayesinde Henry Ford Hastanesi'nde bugüne kadar 4000 hasta tedavi edildi. Edge sayesinde dakikada 2400 monitör doz verilerek 10 ila 20 dakikada tedavi uygulanabiliyor. 6 Boyutlu (6D) özgür tedavi sayesinde konfor artarak kesinlik ve esneklik sağlanarak hasta rahatça nefes alabileceği bir ortamda tedavi ediliyor. Gelişmiş görüntüleme sistemleri sayesinde tümörün hareketi görüntülenebiliyor. Ayrıca ilaç proton ışın kaynağı sayesinde ilaçlara göre daha ekonomik tedavi sunulabilecek. Stereotaktik Radyasyon her beş tedaviden birinde nokta atışıyla yoğun radyasyon yollayan bir prosedürdür. Bu non-invazif prosedürün amacı tümörü yok ederek etrafındaki sağlıklı dokuya zarar vermemektir. Türkiye' de GATA'da Stereotaktik Radyocerrahi Programı 1997 yılından beri uygulanmaktadır. Tedavide Elekta Synergy-S lineer akseleratör kullanılmaktadır. Tedavi planlaması için gerekli görüntüler kliniğimizdeki 4 boyutlu bilgisayarlı tomografi simülatör ve anjiyografi yöntemleri ile elde edilmektedir. Yoğunluk Ayarlı Stereotaktik Radyocerrahi tedavi planlaması GATA Radyasyon Onkolojisi A.D. da 3D Line tarafından üretilmiş ERGO ++ programı kullanılarak yapılmaktadır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/su-buz-iki-farkli-sivi-faz-icerdigi-kesfedildi/", "text": "Normalde sıvı fazdaki suyun, kısa süre içinde yeniden şekil alan düzensiz moleküllerden oluşan ortalama bir şekli olduğu varsayılır. Stockholm Üniversitesi'nden bilim insanları bu sıvının yapısal ve yoğunluk olarak büyük farklılıklar gösteren iki sıvı fazından oluştuğunu keşfetti. X ışınları yani röntgen ışınları kullanarak elde edilen deneysel sonuçlar Proceedings of the National Academy of Science dergisinde yayınlandı . Suyun gezegenimizde hayatın kaynağıdır ve diğer sıvılara kıyasla oldukça sıra dışı özellikler gösterirler. Erime noktası, yoğunluk, ısı kapasitesi gibi özellikler kıyaslandığında 70'den fazla özelliğiyle diğer sıvılardan ayrılır. Bu sıra dışı özellikler hayatın temel bileşeni olan suyu inanılmaz bir yere koyar. Keşfettiğimiz bu kayda değer özellik, suyun düşük sıcaklıklarda, kristalleşmenin yavaş olduğu koşullarda, iki farklı sıvıdan oluşabileceğini gösteriyor, diyor Stockholm Üniversitesi Fizikokimya Bölümü'nden Prof. Anders Nilson. Suyu bu sıra dışı özelliğini keşfetmek için X ışınları kullanıldı. Hamburg'daki büyük X-ray laboratuarı DESY 'de suyun iki farklı sıvıdan oluştuğuna dair kanıtlar elde edildi. Suyun katı formu buz çoğunlukla düzenli olarak düşünülse de, kristal fazı şekilsiz ve düzensiz olan, düşük ve yüksek yoğunluklu şekilsiz iki farklı formdan oluşur. Bu iki form birbiri içinde dönüşebilmesi, sıvı suyun yüksek ve düşük formlar içermesiyle alakalıdır. Bu hipotezi deneysel olarak araştırmak, Stockholm grubunun üstesinden gelmeye çalıştığı en büyük mücadele idi. Uzun süredir şekilsiz buzların camsı hallerde donmuş sıvılar olarak olabilme ihtimalini belirme hedefiyle çalıştım. Suyun camsı fazının , daha viskoz ve düşük yoğunluklu sıvı hale dönüşebilmesini bu kadar detaylı görünce,rüyalarım gerçek oldu, diyor Stockholm Üniversitesi Fizikokimya Bölümü'nden Katrin Amann-Winkel. Asıl ilginç olan X ışınlarının muciti olan Wilhem Röntgen'in suyun birbiri içinde dönüşen iki farklı formdan oluşabileceğini yıllar öncesinde öne sürmesiydi. Bu sonuçlar sadece suyun farklı sıcaklık ve basınçlarda nasıl var olduğunu anlamamıza yardım etmeyecek, aynı zaman suyun tuzlar ve biyomoleküllerden nasıl etkilendiğini gösterecek. Ayrıca suyun nasıl saflaştırılabileceği ve tuzdan arındırabileceği daha iyi anlaşılabilecek. Bu sayede global ısınmaya karşı yeni tedbirler alınabilecek. - Fivos Perakis, Katrin Amann-Winkel, Felix Lehmkühler, Michael Sprung, Daniel Mariedahl, Jonas A. Sellberg, Harshad Pathak, Alexander Spah, Filippo Cavalca, Daniel Schlesinger, Alessandro Ricci, Avni Jain, Bernhard Massani, Flora Aubree, Chris J. Benmore, Thomas Loerting, Gerhard Grübel, Lars G. M. Pettersson, and Anders Nilsson. Diffusive dynamics during the high-to-low density transition in amorphous ice. PNAS, June 26, 2017 DOI: 1073/pnas.1705303114 Suyun katı formu buz çoğunlukla düzenli olarak düşünülse de, kristal fazı şekilsiz ve düzensiz olan, düşük ve yüksek yoğunluklu şekilsiz iki farklı formdan oluşur. ==> Görelilik ve kuantum gibi!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/su-damlalarindan-beklenmedik-davranis-trambolin-hareketi/", "text": "Havacılık sanayi için buzlanma ve karlanma önemlidir. Özellikle kanatlarda biriken su damlacıklarının donması, kalkışta hava akımını engellediğinden tehlike yaratabilir. İşte bu nedenle kanatlarda buz çözme prosedürü uygulanır. Fakat ETH Zürih'den bilim insanlarının Nature dergisinde yayınlandıkları bir çalışmada , geliştirilen yeni materyaller sayesinde su damlacıkların aynı trambolinde zıplayan cisimler gibi gittikçe yukarı zıplayabileceğini gösterdiler. ETH profesörü Dimos Poulikakos ve Termodinamik Laboratuvarı'ndan arkadaşları, su damlacıklarını özel işlemden geçmiş silikon bir yüzeye koyarak, sürekli hava basıncının düşmesiyle gerçekleşen davranışını gözlemlediler. Başlangıçta damla yüzeyde hareketsiz dururken, atmosfer basıncı 20 kat düşürüldüğünde zıplamaya başladı. Damla küçük bir sıçramadan sonra, yüzey sert olmasına rağmen daha da yükseğe sıçramaya başladı. Aynı bir atletin trambolinde zıplamasında benzer şekilde gittikçe daha da yukarı zıpladı. Uzmanlar fizik kanunlarının ihlaline benzeyen bu durumu, damlacık bu sert yüzeyde sürekli bir hareket enerjisi kazandığından inceledi. Araştırmacılar ,damlalardaki bu itiş kuvvetini anlamak için termal görüntüleme ile damlanın içindeki ısı dağılımını inceledi. ETH'da bilim insanları geçtiğimiz yıllarda su damlacıklarındaki bu gizemin, suyun buharlaşması ve materyali yüzeyi nedeniyle trambolin fenomenine neden olduğunu bulmuştu. İşte damlacık ve yüzey üzerindeki bu aşırı basınç , buharlaşmaya neden olarak , damlanın yukarı doğru yay gibi zıplamasına neden oluyor. Su damlası sıfırın altında sıcaklıklara soğutulduğunda, buharlaşmadan kaynaklı yeniden ısınma gerçekleşiyor. Bu etki kızgın ütünün soğurken aniden kısa süreliğine kızmasına neden oluyor. Bunun nedeni ise demirin içindeki saklı kalan bir ısının salınarak bir parça demiri katılaştırmasından kaynaklanıyor . İşte su damlasında da benzeri bir etki görülüyor. Damlanın yüzeyi buz kristalleri halinde soğurken, içinde su buharı oluşuyor. Sıvıdan katı çok hızlı bir faz geçişi yaşanıyor. Bu ısınma birkaç milisaniye içinde oluyor ve buharlaşma patlayıcı bir yükselme sağlıyor, diyor Schutzius. Damla tekrar bir soğuyarak kendini tekrar eden bir döngüye giriyor. Bu patlayıcı buharlaşma damla ile yüzey arasında yüksek basınç yaratıyor ve damlacığın roket gibi yükselmesine neden oluyor. Materyalin esas özelliği yüzeyden kaynaklanıyor. Yüzey damlanın yüzeye yapışacağı kadar sert olmalı ama diğer taraftan da su buharının kolayca gözeneklere ve çatlaklara kaçamayacağı kadar sert olmamalı.İşte bu nedenle araştırmacılar bu gereksinimleri sağlamak için , çok ince kolonlardan oluşan (5 mikrometre çapında) mikro silikon yüzeyler üretti. Araştırmacılar alüminyum ve karbon yüzeylerde de su ve buz iticiliğini incelediler. Trambolin mekanizması gerçek dünya uygulamalarında çok daha yararlı olabilir. Bu sayede buz ve su tutmayan yollar ve buzlanmayan uçak kanatları yapılabilir. - Thomas M. Schutzius, Stefan Jung, Tanmoy Maitra, Gustav Graeber, Moritz Köhme, Dimos Poulikakos. Spontaneous droplet trampolining on rigid superhydrophobic surfaces. Nature, 2015; 527 (7576): 82 DOI:10.1038/nature15738"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/su-damlalarini-kullanarak-bilgisayar-yapilabiliyor/", "text": "Aalto Üniversitesi'nden araştırmacılar, su damlalarını dijital bilgi bitleri (0-1) şeklinde işleyerek tümüyle yeni bir konsept keşfettiler. Yüksek derecede su iten yüzey üzerinde iki su damlası bilardo topları gibi geri sekerek oldukça farklı bir davranış sergiledi. Advanced Materyal jurnali' nde yayınlanan araştırmada deneysel olarak du damlalarının geri sekmesini sağlayacak ortamı sağlamak için süperhidrofobik yüzeyler üzerinde yuvarladı. Araştırmada bakır yüzey gümüşle kaplanarak, florlu bir bileşikle modifiye edildi. Bu yöntemle yüzey oldukça su iten hale getirildi, ve su damlaları yüzeyden anında kaydı. Süperhidrofobik kanallar daha önceki çalışmada damlaları yol boyunca yönlendirmek için kullanılmıştı. Kanallar kullanarak araştırmacılar yeni bir teknolojide kullanılabileceğini gösterdiler, süperhidrofobik damla mantığı . Örneğin, bir hafıza aygıtına bağlandığında su damlaları dijital bilgi bitleri gibi çalışıyor. Ayrıca bu cihazlarda Boolean mantık işlemleri tanıtılabiliyor. Bu cihazlar işlemek için bloklar inşa edebiliyor. Ayrıca su damlalarına reaktif kimyasal kargolar yüklendiği zaman, kimyasal reaksiyonla damla çarpışmaları kontrol edilebiliyor. Çarpışma kontrollü kimyasal reaksiyonlar yardımıyla, damlalar kontrol edilerek, tek bir damlanın anlık işlemesi, minyatür reaktörler ve bitler gibi çalışmasına neden oluyor. Su damlaları gibi günlük nesnelerde yeni bir fiziksel fenomen gözlemek oldukça büyüleyici. diyor Robin Ras, Moleküler Materyaller araştırma ekibi, Akademi Araştırma Üyesi. Araştırmacılar, ileride bugün elde sonuçların süperhidrofobik damla mantığı teknolojisini mümkün kıldığını ve elektrik gerektirmeyen ,programlanabilir biyokimyasal analiz aygıtlarında muhtemel uygulamalarının mümkün olabileceğini belirtiliyor. - Henrikki Mertaniemi, Robert Forchheimer, Olli Ikkala, Robin H. A. Ras. Rebounding Droplet-Droplet Collisions on Superhydrophobic Surfaces: from the Phenomenon to Droplet Logic. Advanced Materials, 2012; DOI:10.1002/adma.201202980"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/sudaki-kirliligi-hapseden-bikini-en-iyi-giyilebilir-teknoloji-odulu-aldi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi'nden Türk bilim insanları başkanlığındaki bir araştırma ekibi sudaki kirliliği filitre ederek temizleyen bir mayo geliştirdi. Tabiki teknolojinin farklı kullanım alanları da var. Kaliforniya Üniversitesi Riverside'dan elektrik mühendisi karı-koca Mihri ve Cengiz Özkan'ın ekibi ile Eray Carbajo firmasının ortak çalışmasıyla geliştirilen mayo, Reshape 15 Wearable Technology Yarışması'nda birinciliği aldı. Pınar Güvenç, İnanç Eray,Gonzalo Carbajo ve Marco Mattia Cristofori'nin tasarımı 1.lik ödülüne layık görüldü. 3D basılı elastik bir içeren temel yapı, giyenin vücudunun şeklini alan bir yapıya sahip. Sponge adı verilen bu geometrik konformasyon , sukroz şekerinin ısıtılmasından elde ediliyor. Bu malzeme çok hidrofobik olduğu halde, zararlı atıkları absorblamada oldukça iyi. Bu sayede bu sponge kendi kütlesinin 25 katına kadar suyu hapsetmeden atıkları emebiliyor. 3D baskılı elastik ağdan örülen alt tabaka, giyenin vücuduna uyum sağlıyor. Kontaminantlar giyilen sponge maddesinin gözeneklerinde hapsolduğundan, giyenin derisiyle kontakt kurmuyor. Aslında bu maddelerin geri salınımı için en az 1,000 C sıcaklık gerekiyor. Aslında bu işlem absorbans kaybolana kadar 20 kez daha yapılabiliyor. Sponge maddesi aslen denizdeki petrol sızıntıları temizlemek veya deniz suyundaki tuzu arındırma aplikasyonları için geliştirildi. Ayrıca Cengiz Özkan, Sponge materyali ile sörf şortları , mayolar ve bikini altları yapılabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-beyaz-boya-enerji/", "text": "Vanta siyahı adı verilen dünyanın en siyah boyasını duymuş olabilirsiniz. Peki dünyanın en beyaz boyası, yani süper beyaz boyaya ne dersiniz? İşte bilim insanları tarafından geliştirilen bu süper beyaz boya o kadar yansıtıcı ki, güneş altında bile yüzeyi soğutabiliyor. Geliştirilen bu beyaz boya sayesinde sıcak ülkelerdeki klima kullanımının azaltılarak, enerji tüketiminin azaltılması planlanıyor. 2050'ye kadar küresel enerji ihtiyacının % 90 artacağı düşünülürse, önümüzdeki yıllarda enerji kullanmadan pasif soğutmanın ne kadar önemli olacağını hayal edebilirsiniz. Zaten bazı sıcak ülkelerde çatılar ve binalar beyaza boyanarak soğutma maliyetleri bir miktar düşürülmeye çalışılıyor ama araştırmacılar daha etkili ve daha beyaz bir boya bulmak için yola çıktı. Purdue Üniversitesi'nden Xiulin Ruan ve arkadaşları çok yansıtıcı ve ısı yayıcı bir beyaz boya geliştirdiler. İndiana'da öğle sıcağında yapılan testlerde yüzeyi 1.7 C 'ye kadar soğutabildiği görüldü. Mevcut ticari boyaların % 80-90 arası güneş enerjisini yansıttığı düşünülürse, bu yeni boya güneş enerjisinin % 95.5'ini yansıtıyor. Genel kanının aksine yüzey çevredeki ısı ile soğutulabilir. Çünkü gökyüzüne yeterli ısı yayılarak gökyüzünde soğuyor, bu gökyüzünün altında gerçekleşen doğal bir prosestir. Çatılarda da ısı uzaya doğru yayılır. Açık renkli yüzeyler bulutsuz gecelerde bunu düzenli olarak yapıyor. Xiulin Ruan bu buluşu diğer boyalarla kıyaslayarak daha ince, daha ucuz ve daha kolay üretilebilir olduğunu açıklıyor. Kalsiyum karbonatla yapılan akrilik boya, farklı boyutlarda bir çok parçacık içeriyor ve bu sayede farklı dalga boylarında ve güneş spektrumunda yayınım yapıyor. Ruan tipik bir 200 m2'lik ABD evinin, bu yeni boya ile mevcut boyasına göre 50 dolar kadar tasarruf yapabileceğini tahmin ediyor. Bu gerçekten çok iyi bir sonuç. Sadece bir yeni boyama çözümüyle mantıklı bir soğutma performansı sağlanabileceği ortaya konuyor. Bu teknolojinin potansiyel bir sınırı organik çözücü kullanımında olabilir , buna da gelecekte değinilebilir, diyor Kaliforniya Üniversitesi'nden Aaswath Raman."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-iletken-kubitler-sayesinde-kuantum-bilgisayarlar-gercek-olmak-uzere/", "text": "Herhalde fizikte tüm fonksiyonları çalışan bir kuantum bilgisayarı fiziğin kutsal kasesidir. Normal bilgisayarlarda işlemler bitler üzerinde yürürken, kuantum bilgisayarlarında kübitler kullanılır. Bu ise çoklu kombinasyonların ürünü olan bir kuantum fenomenine denk geliyor. Kuantum bilgisayarları günümüzdeki süper bilgisayarlardan milyonlarca kat daha güçlü. Hatta bir küp şeker kadar atom içeren bir kuantum bilgisayarının dünyadaki tüm bilgisayarlardan daha güçlü olacağı bile belirtiliyor. Santa Barbara Kaliforniya Üniversitesi'nden bir grup fizikçi 5 kübit diziliminde kuantum bilgisayarlara bir adım daha yaklaştı. Kuantum işleme kuantum mekaniğinde süper pozisyon ilkesine dayanır. Süper pozisyon ilkesine göre bir atom veya elektron tüm teorik konumlarda aynı anda bulunabilir. İşte kuantum bilgisayarlar bu şekilde bilgi depolayabiliyor. Bu sayede paralel işlemeyi yeni seviyelere taşıyabilir. Kuantum donanımlar klasik donanımlara göre oldukça güvensiz. Hatta en iyi mimari bile güvenilmez halen. Fakat araştırmamız ilk kez stabilitenin yakalandığını belirtiyor,Martinis grubundan fizikçi Austin Fowler. Martiniz grubu mantık işlemlerinin kabul edilebilir marjin hatası elde etmek için eşiğin altın tutulması gerektiğini gösterdi. Kübitler yanıltıcı olduğundan hata düzeltme gerekiyor. Araştırmacılar süper iletkenliğin esnekliğini kullanarak çapraz şekilli kübitler üretti ve bunlara Xmons adı verdi. Süperiletkenlik nedeniyle kritik sıcaklıkta maddelerin elektrik dirençleri sıfırlanıyor ve manyetik alanlar elimine ediliyor. Ekip birbirine en yakın komşu kübit şeklinde tek sıralı dizilim yaptı.Böylece basit ama etkili bir dizilim yapmış oldu. Eğer bir kuantum bilgisayar yapmak istiyorsak, iki boyutlu bir kübit dizilimi yapmalısınız. Bu dizilimin hata oranı %1' den az olmalı. Eğer 10-1 kuvvete düşersek 10-3 alanda 1000' de bir kapımız olur. Böylece kübitlerimiz ticari anlam kazanabilir. Yine bu gerçekten çok karışık olduğundan daha fazla frekans için endişe duymanız gerekiyor.Buna rağmen, fiziksel açıdan bir değişiklik yok, diyor Fowler. Halen oldukça çok çalışma yapılması gerekse bu çalışma kuantum bilgisayarların yolunu açabilir. - R. Barends, J. Kelly, A. Megrant, A. Veitia, D. Sank, E. Jeffrey, T. C. White, J. Mutus, A. G. Fowler, B. Campbell, Y. Chen, Z. Chen, B. Chiaro, A. Dunsworth, C. Neill, P. O'Malley, P. Roushan, A. Vainsencher, J. Wenner, A. N. Korotkov, A. N. Cleland, John M. Martinis. Superconducting quantum circuits at the surface code threshold for fault tolerance. Nature, 2014; 508 (7497): 500 DOI:10.1038/nature13171"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-ince-lens-mukemmel-goruntu-kalitesi-vadediyor/", "text": "Harvard Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Okulu'ndan süper ince ,normal lenslere göre ışığı bükmeden odaklanabilen özel iki boyutlu düz bir lens geliştirdi. 60 nm kalınlığındaki lens odaklama gücüyle, difraksiyon kanunlarını en son fiziksel limite taşıyor. Telekom dalga boylarında çalışan, yeni alet tümüyle ölçeklendirilebiliyor. Yakın-kızılötesinden terahertz dalga boylarına değişebilen kadar değişen dalga boylarını kullanan cihazın üretilmesi de oldukça kolay. Sonuçlar Nano Letters Dergisi' nde basıldı. Geliştirdiğimiz yeni düz lens tümüyle yeni bir teknolojinin kapılarını açıyor. diyor Federico Capasso, SEAS' ta Robert L. Wallace Uygulamalı Fizik ve Vinton Hayes Elektrik Mühendisliği'nde Profesör. Ayrıca, lens üretmede yeni bir yol keşfetmiş olduklarını, faz yaratmak yerine ışığı materyalin kalınlığı üzerinde yayarak, lensin yüzeyinde anlık faz değişimi yaratmaya neden olduğunu belirtiyor. Bu gelişme oldukça heyecan verici. Capasso ve ekibi düz lensi, çok ince bir silikon tabakasını nanometre kalınlığında bir altın tabakayla kapladı. Sonra altın tabaka ayrıldığında geriye V şeklinde yapılar kalarak, yüzeyde dikey bir şekilde eşit olarak yayıldı. Sonrasında da ise düz lense lazer ışınları yollandığında bu yapıların nano antenler gibi davrandığı ve bu şekilde gelen ışığı muhafaza ederek tekrar bıraktığı görüldü. Bu gecikmeler lensin yüzeyinde belirli bir şekilde ayarlandığında ise ışığın yönünü fark edilebilir şekilde, normal kalın lenslerdeki gibi değiştirdiği görüldü. Düz lens örneğin balık-gözü lenslerinde ve normal lenslerde olan optik eksen sapmalarını engelliyor. Astigmatizm ve kuyruklu dağılımlar düz lenste oluşmuyor ve oluşan resim veya sinyal tamamıyla kesin olduğundan herhangi bir kompleks düzeltme tekniğine gerek kalmıyor. Nanoantenlerin dizilişi, meta-yüzey olarak adlandırılıyor ve ışığı spesifik bir dalga boyuna boyut,açı ve antenlerin konumlandırılmasıyla ayarlayabiliyor. Gelecekte optik sistemlerdeki lenslerin eski tip merceklerden düz merceklere dönüşeceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-kondansator-malzemeler-sayesinde-bataryalar-ve-guc-kablolari-tarih-olacak/", "text": "Hiç cep telefonunuzun ekstra bir pile ihtiyaç duymayacağı ya da elektrikli arabaların batarya yerine enerjiyi şasilerinde toplayabildiğini düşündünüz mü? Vanderbilt Üniversitesi'nden bilim adamları pilleri ve güç aktarım kablolarını çöpe atabilecek yapısal süper kondansatörleri yapabileceklerine inanarak bunu hayata geçirmeyi başardılar. Yapısal süperkapasitörler sayesinde enerji doğrudan yapım materyalinde depolanarak gerçek hayattaki mekanik streste ayakta kalabilecek malzemeleri tecrübe diyorlar. Yeni kapasitörler gri bir yonga plakasına benziyor , silikon elektrotlar iç yüzeylerindeki nano boyuttaki porlar kimyasallarla işlenerek oluşturuluyor. Pillerde kimyasal reaksiyonlarda depolanan enerjinin aksine, süper kapasitörlerde enerji yüzeydeki elektriksel olarak yüklenmiş iyonların porlu gözeneklerinde depolanıyor. En son yapılan testte süper kapasitörlerin 80 gramlık vibrasyonal hızlandırmalar ve 44 psi basınç altında güç depolama verme kabiliyetinin sorunsuz çalıştığı görüldü. Vanderbilt Üniversitesi Makine Mühendisliği'nden Cary Pint, bu sayede ilk kez statik yüklemeler ve vibrasyonlar altında önemli miktarda elektrik depolayıp ve boşaltabilen bir süper kapasitör yaptıklarını iddia ediyor. Bu tarz materyaller sayesinde verimli bir şekilde enerji depolanabilir ve bu maddelere depolanan enerji güvenle kullanılabilir. Örneğin, bir evin duvarlarına depolanan enerji evin aydınlatmasında kullanılabilir. Güneş enerjisi bu sayede depolanarak istenildiğinde kullanılabilir. Saatlerce şarj edilip, sonrasında birkaç bin kez kullanılıp atılan pillere göre bu cihazlar milyonlarca kez şarj edilebilir ve sadece bu birkaç dakika alır. Süper kapasitörlere lityum iyon pillere göre 10 kat daha az enerji depolasa da boşalmaları bin kat daha uzun sürüyor. Özellikle güneş enerjisiyle şarj olan sistemler için oldukça verimli olacak bu teknoloji sayesinde nanoteknoloji ve alüminyum teknolojilerinin önü açılacak. Gelecekte aynı iRobot filmindeki gibi robotlar belki de bu sayede enerji kaynaklarını bulabilecekler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-otobiyografik-hafizali-insanlarda-beyin-yapilarinin-farkli-oldugu-gozlendi/", "text": "UC Irvine' den bilimadamları bir grup özel insan üzerinde yaptığı testlerde bu insanların beyinsel ve mental faaliyetlerinde normal insanlara göre belirgin farklar olduğunu gördü. Bu insanlar 10 yaşından beri hayatlarının her anını kolayca hatırlayabiliyor. Süper otobiyografik hafıza fenomeni ilk olarak 2006 da Nörobiyolojist James McGaugh ve meslektaşlarının AJ adıyla tanımladığı kadının CBS kanalının 60 dakika programında ve yüzlerce gazetede yayınlandı. Yeni yayın ise Neurobiology of Learning & Memory dergisinin Temmuz sayısında yayınlandı ve neredeyse bir düzine insanın bu sıradışı özelliğe sahip olduğunu belirtiyor. Kontrol sübjelerinde dokuz farklı beyin üzerinden yapılan testte, beyaz maddenin orta ve ön kısımda daha sağlam bir bağ kurduğu anlaşıldı. Pek çok farkta bu bölgenin otobiyografik hafızayla ilintili olmasından kaynaklanıyor, herşeyin nasıl değiştiğini böylece daha kolay tanımlıyoruz diyor Aurora Leport, UCI Öğrenme ve Hafıza Nörobiyolojisi Merkezi' nden doktora adayı. Şaşırtıcı şekilde üstün otobiyografik hafızalı insanlar rutin hafıza testlerinde yüksek skor alamadı. Normalde insan beyini 10 buçuk yaşından sonra toplumla ve özel hayatla yüzleşmeye başlıyor, ve kendi hayatlarına ait detayları hatırlamakta daha başarılılar, diyor McGaugh . Bunlar pi sayısı gibi uzayıp giden sayıları ezberleyebilen hafıza şampiyonları gibi değil. Bunlara göre neredeyse tam tersi yöndeler, bu nedenle bu hafıza formu diğerlerine göre tümüyle farklı olarak belirtiyor Leport. Fakat herhangi bir tarih verildiğinde cevap anında geliyor. O günü hatırlamak için düşünmelerine bile gerek yok. % 99 doğrulukla pek çok tarihi hatırlayabiliyorlar. Ayrıca yapılan çalışmada bu insanların bir takım opsesif-kompülsif takıntıları olduğunu ve bunun ne gibi bir yararı olduğu bilinmiyor. Bu kişilerin kataloglanmış dergi, video, ayakkabı, pul veya posta kartı gibi büyük kolleksiyonları var. Araştırmacılar 500'den fazla insanın süper otobiyografik hafızaya sahip olduğunun düşündüğünü bunlardan 33'ünün (11 i araştırmada geçen) onaylandığını ve 37 sininde güçlü adaylar olduğu belirtiliyor. Bir sonraki adım bu türden bir hafızanın nasıl işlediği, belki genetik belki de moleküler olabilir diyor LePort. 53 yaşıma kadar bundan bahsettiğim herkes tarafından ti'ye alındım. En azından şimdi biliyorum ve mutluyum."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-sivi-itici-bant-her-yuzeye-yapisabiliyor/", "text": "Colorado State Üniversitesi makine mühendisliğinden Yrd. Doç. Dr. Arun Kota yüzeyindeki tüm sıvıları itebilen süper-omnifobik her yüzeye yapışabilen bir bant geliştirdi. Bu son icat American Chemical Society dergisinde yayınlandı. Süperomnifobik yüzeyler her sıvıyı muhteşem bir şekilde ittiğinden, sıvı ve katı yüzeyinde bir hava yastığı oluşmasına imkan veriyor. Yrd. Doç. Dr. Arun Kota on yıldan fazladır bu alanda yaptığı inanılmaz çalışmalar sayesinde , süper itici kaplamalara dair pek çok devrimi gerçekleştirdi. Bu son ürün ise selobant gibi yüzeylere tutunabilecek kadar esnek ve sıvılara karşı ekstrem itici güce sahip. Kota, doktora öğrencisi Hamid Vahabi ve doktora sonrası akademi üyesi Wei Wang ile bu sıra dışı bantı geliştirdi. İlk bakışta bu icadın potansiyel etkisinin sıra dışı olacağını belirtiliyor. Süperomnifobik kaplamalar; spreylemeyle, birikimle veya yüzey aşındırma gibi benzer etkilerle yapılabiliyor. Fakat gerek ekipman maliyeti , gerekse kompleks üretim teknikleri ve tecrübeli kişilere ihtiyaç duyması teknolojinin zayıflığı olarak biliniyordu. Buna karşı Kota'nın grubu bu süperomnifobik bandı herkesin imkanına sunarak , sivil, ticari ve askeri kullanım için mümkün kılıyor. Bu sayede paslanma direnci, kendi kendini temizleme, sürtünme azatlımı ve sıvı atığı minimizasyonu gibi uygulamaları beraberinde getiriyor. Araştırmacılar bu gelişmenin gelecekte heyecan verici ve inanılmaz gelişmelere imkan tanıyacağını belirtiyor. Kota bu teknolojinin patentini aldı ve yapıştırıcı üreticilerin ürüne oldukça ilgi duyduğunu belirtiyor. Şimdi araştırmacılar ürünün mekanik dayanımını arttırmak için çalışıyor. - Hamed Vahabi, Wei Wang, Sanli Movafaghi, Arun K. Kota.Free-Standing, Flexible, Superomniphobic Films. ACS Applied Materials & Interfaces, 2016; 8 (34): 21962 DOI:10.1021/acsami.6b06333"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/super-tarti-molekulleri-tartabiliyor/", "text": "Minik bir kuyumcu tartısı gibi, minik titreşen tartı tek bir molekülü tartabiliyor. Yeni cihaz kütle spektrometresinde yenilik yaratacağa benziyor. Ayrıca bu teknikle pek çok değişik teknik ve teknoloji de gelişme sağlanacak. Kütle spektroskopisinde nasıl kullanılacağını zamanın göstereceği belirtilirken, büyük bir gelişme olduğunun da altı çiziliyor. Geleneksel kütle spektroskopisinde elektrik yüklenmiş moleküllerin izlediği yol, manyetik alan kullanarak bükülüyor. Bu bükülme açısı ise molekülün kütlesini veriyor. Fakat bu teknik, jumbo moleküller için uygun değil,çünkü bu moleküller protonlara göre milyonlarca kat daha ağır. Bu ağır moleküller çok yavaş olduğundan, normal parçacık detektörleri bunları tetikleyemiyor, bu nedenle ağır moleküller manyetik alanın öbür tarafında kalıyor. Bu nedenle bilimadamları farklı alternatifler arıyordu. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü' nden Michael Roukes ve doktora sonrası araştırmacısı Dr.Mehmet Selim Hanay silikon gibi materyallerden yapılan çok küçük kirişlerin titreşimleri üzerine deneyler yapıyordu. Bu kirişler boşluğu kapatarak, aynı bir vadideki köprü misali, saniyede milyonlarca titreşim yapabiliyor. Prensip olarak cihaz bir molekülün kütlesini ölçebiliyor : Molekül kirişe tutturulduğunda , kütle kirişi daha düşük frekansta titreştiriyor. Böylece sadece frekanstaki değişim ölçülerek, molekülün kütlesi ölçülebiliyor. Fakat ortada halen bir muamma var. Çünkü frekans değişimi molekülün yerleştiği yere bağlı olduğundan, hafif moleküller kirişin ortasına kadar gelerek sanki ağır moleküller gibi davranabiliyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü' nden Roukes, Dr. Mehmet Selim Hanay, meslektaşları ve Fransız Atomik Enerji Komisyonu' ndan fizikçiler bu belirsizliği çözmek için bir yol buldular. Oluşan köprüyü farklı iki frekansta sallamanın çözüm yolu olduğunu tespit etti. Araştırma raporu Nature Nanoteknoloji dergisinde yayınladı. Sanki bir gitar teli gibi bu köprüde hareketle beraber belli frekanslarda titreşiyor. En düşük frekansta bütün ışın bir uçtan uca fiyonk haline geliyor. Yüksek frekansta ise, köprünün ortası sabit kalırken, iki yarısı farklı yönlerde çekiliyor. Bu ışıma bu modlarda bir kez titreşebiliyor. Molekül köprüye takıldığında, frekans düşererek iki mod arasında fark yaratıyor. Bu iki frekans değişiminden yararlanarak, molekülün konumu ve kütlesi belirlenebiliyor. Bunu kanıtlamak içinse, altın nano parçacıkların kütleleri ölçülerek , titretilen silikon kirişe tutturuldu. İkinci kanıtta ise, insan antikoru immuno globin M kütlesi , 10 mikrometreye 300 nm genişliğinde benzer bir köprüde ölçüldü. Moleküller genelde çok üniteli gruplar halinde kümeleniyor, araştırmacılar da her kompleksteki ünitelerin sayısını ölçtüler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/superbilgisayar-sogutma-sistemi-gunes-enerjisi80-verim/", "text": "Güneş enerjisinin oldukça temiz ve bol bulunan bir enerji türü olduğunu biliyoruz, fakat güneş bildiğimizden çok daha verimli aslında. Güneş enerjisinden elektrik üretmek bir yana, içilebilir su da elde edilebiliyor. Fakat neden bu iki sistemi tek bir sistem birleştirmeyelim ki? İşte IBM ve iştirakçileri, normalde Yüksek Konsantrasyonlu Fotovoltaik Termal Sistemi adı verilen süper bilgisayarları soğutmak için kullanılan soğutma sistemini güneşten daha çok verim elde etmek için kullanacak. Mevcut prototipte aynalardan oluşan dev parabolik çanak, güneşin olduğu yöne dönerek mevcut verimi arttırıyor. Çanağa güneş ışığı geldiğinde yüzlerce üç bağlantılı foto voltaik çiplere odaklanarak, mikrokanallı- sıvı soğutucu alıcılara iletiliyor. 11 cm boyutundaki her çip güneşli bir günde 8 saat içinde 200-250 vat güç üretiyor. Bu yaklaşık % 30 verim demek. Normalde diğer konsantre sistemlere benzese de özel soğutma sistemi bu güneş enerjisi santralini diğer sistemlerden ayırıyor. IBM adaptasyonlu soğutma sistemi Aquasar ve SuperMUC tarafından geliştirildi. Fotovoltaiklere devamlı su pompalanarak, her çip birbirinden sadece birkaç mikrometre aralıkla yerleştirildi. IBM bu sistemin hava soğutmaya göre 10 kat daha etkili olduğunu belirtiyor. Böylece sıcaklık sabit kalarak, çiplerin erimesi engelleniyor. Soğutucu sistem güneş ışınlarını 2000 kata kadar yoğunluğunu arttırıyor. IBM 5000 kat yoğunluğa kadar, güneş ışınına sistemin dayanabileceğini belirtiyor. Normalde bu süper bilgisayarlarda ısıyı absorblayan sıvı soğutucular binaların ısıtma sistemlerini desteklemek için kullanılıyordu. Fakat yeni sistemde ısınan su desalinasyon sistemine gönderiliyor ve bu su buharlaştırılarak tuzdan arındırılıyor. Böylece alıcının metrekaresi başına dünde 30-40 litre su buharlaştırılabiliyor. Alternatif açıdan adsorpsiyon soğutucusuna yollanarak, yakın bir bölgede klima görevi de görebiliyor. Böylece elektrik ve termal açıdan dönüşüm sayesinde HCPVT sisteminin % 80' e kadar verim sağlayabileceği belirtiliyor. Bu sistemin diğer bir avantajı ise, diğer güneş enerjisi sistemlerine göre daha ucuz ve daha verimli çalışması. Bilim adamları sistemin metrekaresinin 250 dolara mal olacağını ve kilowatt başına 0,10 doların altında enerji üreteceğini belirtiyor. IBM bu sistemin kömür termik santraliyle aynı ya da daha ucuz enerji üretmeye yarayacağını belirtiyor. Prototip IBM ' in Zürich laboratuvarında denenmeye başladı. Bilim adamları daha büyük sistemler inşa ederek, daha uzak bölgelere yerleştirmek istiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/superiletkenlerinin-isikla-kontrolu-mumkun/", "text": "İnsanlar genelde bir probleme takıldıklarında ona ışık tutmaktan bahsederler. Yüksek sıcaklık süper iletkenlerinin yaratılıp, kontrol edilmeleri onlarca yıldır problem olmuştur. Bugün, Yoram Dagan Tel Aviv Üniversitesi' nden Fizik ve Merkez Nanobilim ve Nanoteknoloji Bölümü' nde profesör, süperiletkenlere normal ışık tutarak özelliklerini kontrol etmeyi başararak bir devrim yarattı. Süperiletkenler sanki sihirli malzemelere benziyor. Bakır,gümüş gibi madde soğutulduğunda elektrik iletkenlikleri artıyor. Bakır bir kabloyu mutlak sıfıra (0 K, 273.15 C, 459.67 F) kadar soğutursak elektrik direnci çok düşer ama halen biraz dirence sahip olur. Fakat süperiletkenlerde bu farklı. Eğer süperiletken kritik sıcaklığının altına kadar soğutulursa, direnci aniden kayboluyor. Tam olarak sıfırlanıyor. Bunun manası ise, süperiletken materyal elektrik akımını tekrar tekrar kendi içinde iletebilir. Bu nedenle bu malzeme mühendisler için oldukça kullanışlı bir materyal. Bu keşif 20 yüzyılın başlarında, magley trenlerinde ve parçacık hızlandırıcılarında ve EMAR tarayıcılarında kullanılıyordu. Ayrıca pek çok alanda uygulama alanı buldu. Fakat çoğu süper iletken sıvı helyumla mutlak sıfırın 5 derece üstüne kadar soğutulmak zorunda. Bu nedenle kullanımları ve kontrolleri oldukça zor. Yüksek sıcaklık süperiletkenleri ise 1980'lerde keşfedildi. Daha ekonomik ve daha geniş uygulama alanı olacağı düşünülüyordu. Maalesef, yüksek sıcaklık olarak bahsedilen sıcaklık sıvı azot tarafından sağlanan, -196 C . Pek çok problem halen devam ediyordu. Profesör Dagan ise yüksek sıcaklık süperiletkenlerini ışıkla kontrol ederek onları ters bile çevirmeyi başardı. Genelde yüksek sıcaklık süperiletkenleri kimyasal dopingle, karışık bir prosesle elde ediliyor. Dagan ve ekibi daha basit bir yaklaşım seçerek, süperiletken filmi bir molekül kalınlığında organik bir malzemeyle kapladı. 50 nm kalınlığındaki tabakaya ışık tutulduğunda kaplamadaki moleküller şekil değiştirerek süperiletkenin özelliklerini değiştiriyor. Bu uygulamanın şimdilik uçan arabalarda kullanılamayacağı fakat ek güç kullanmadan sonsuz bilgi depolamaya yarayabileyeceği belirtiliyor. Araştırma Angewandte Chemie ve Nature Nanotechnology' de yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/surekli-yeniden-baslatilan-bir-evren-simulasyonunda-mi-yasiyoruz/", "text": "Kahveden gelen güzel kokular, güneşin ağaçların üstünde yaptığı ışık oyunları, ya da gecenin karanlığında rüzgarın uğuldaması bunlar ne kadar gerçek olabilir? 2003'de ortaya fiziksel bir hipoteze göre, gördüğümüz her şey bir ekrandaki piksellerin gerçekliğinden öte değil. Simülasyon hipotezine göre , insanlık bir tür bilgisayar tarafından tekrar edilen bir Evren simülasyonunda yaşıyor. İşte bizim bu simülasyonlardan herhangi birinde yaşıyor olabilme şansımız var. Eğer böyleyse tecrübe ettiğimiz her şey bir çeşit simülasyon modelidir ve gerçekten çok uzaktır. Henüz sadece bir düşünce deneyi olsa da simülasyon hipotezini kurcalamak bilim insanlarını heyecanlandırıyor. İşte teoriyi kurcalamak meyvesini vermeye başladı. Portsmouth Üniversitesi'nden fizikçi Melvin Vopson ve Birleşik Krallık'taki Jeremiah Horrocks ve Matematik, Fizik ve Astronomi Enstitüsü'nden matematikçi Serban Lepadatu tarafından geliştirilen bilgi dinamiğinin ikinci yasası, tüm bunların oldukça havalı bir bilgisayardaki karmaşık bir modelden başka bir şey olabileceğini gösteriyor. Vopson, AIP Physics'te yayınlanan yeni bir makalede, 2022'de bilgi dinamiğinin ikinci yasasının) keşfi, fizik ve bilgi arasındaki kesişme noktasında yeni ve ilginç araştırma araçlarını kolaylaştırıyor diye yazıyor . Vopson ve Lepadatu'nun ikinci infodinamik yasası , evrende doğal olarak meydana gelen herhangi bir sürecin enerji kaybına ve sistemin düzensizlik veya entropi ölçüsünde artışa yol açacağını belirten termodinamiğin ikinci yasasına dayanıyor. Bilginin aslında maddenin bir formu olarak kabul edilebileceğini öne süren Vopson , aynı şeyin bilgi sistemleri için de geçerli olmasını bekliyordu. Yani zamanla düzensizliğin yani entropinin artması beklenir. Ancak iki farklı bilgi sistemini inceleyerek durumun böyle olmadığını buldu. İnfodinamiğin ikinci yasası 'bilgi entropisinin' ya aynı seviyede kalmasını, hatta zamanla azalmasını gerektirir. Fizikçi yeni makalesinde bu yeni yasanın genetik, kozmoloji, atom fiziği, simetri ve tabii ki simülasyon hipotezi gibi bir dizi alan için ne anlama geldiğini araştırıyor. Vopson genetik çalışma için, SARS-CoV-2'nin farklı varyantlarının RNA dizilerini analiz etti . Analiz edilen tüm varyantların, mutasyona uğradıkça bilgi entropisinde bir azalma gösterdiğini buldu. Bulgular ayrıca, sadece rastgele şanstan ziyade, bilgi dinamiğinin ikinci yasasına göre mutasyonu yöneten bazı mekanizmaların olduğunu da öne sürdü. Ayrıca bir atomdaki elektronların kendilerini bilgi entropisini en aza indirecek şekilde düzenlediklerini de buldu. Evrenin genişlemeye devam etmesi için fiziksel entropideki artışın, bilgi entropisinde buna karşılık gelen bir azalmayla dengelenmesi gerekiyor. Küçük bir kar tanesinden çarpıcı bir sarmal galaksiye kadar Evrendeki simetrinin yaygınlığı da bilgi dinamiğinin ikinci yasasıyla açıklanabilir. Simetri ilkeleri doğa yasalarına göre önemli bir rol oynuyor, ancak şimdiye kadar bunun neden olabileceğine dair çok az açıklama yapıldı. Bulgularım, yüksek simetrinin en düşük bilgi entropi durumuna karşılık geldiğini ve potansiyel olarak doğanın buna olan eğilimini açıkladığını gösteriyor. diyor Vopson . Sonraki adımlar bu bulguları deneysel olarak doğrulamak olacaktır. Eğer bir simülasyonda yaşıyorsak, o zaman bilgi, Evrenimizin temel yapı taşıdır ve Vopson'un daha önce önerdiği gibi kütleye sahip olabilir. Eğer durum böyleyse, parçacık-antiparçacık çarpışmalarında bilginin yok edilmesiyle tespit edilebilir . Elbette, sıkıştırılmış ve optimize edilmiş bir simülasyon olarak, modellenen Evrenimizin daha derin, daha karmaşık bir sistem tarafından programlanması gerekecek ve bu da daha da büyük sorular ortaya çıkaracaktır. Belki bir gün birileri onlara cevap vermek için çalıştırabileceğimiz bir program bile bulabilir . İnsanda ki farkındalık, öldükten sonra bir son olmamalıydı zaten, eğer gerçekten böyle simülasyon da yaşıyorsak, başka bir simülasyonda ki hayatımızın nasıl farkında olacağız, her şeyin teorisi gibi bir durum ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/suyu-altinda-nefes-almayi-saglayabilecek-oksijen-absorblayan-madde-gelistirildi/", "text": "Southern Danimarka Üniversitesi'nden bilim insanları çok küçük bir alana büyük miktarda oksijen depoyabilecek bir madde geliştirdiler. Özel geliştirilen madde sayesinde; oksijen kontrollü olarak salındığından yerden kazanç sağlayacağı için, dalgıçların kullandığı ağır tüplere gerek kalmayabilir.Kobalt elementi üzerinden geliştirilen organik bir madde sayesinde , oksijen absorbsiyonu hızla değişiyor. Yeni madde sayesinde geri dönen oksijenle reaksiyona girmediğinden ve hatta bu oksijeni seçici kemisorptif prosesle seçicilik kazandığından oldukça büyük önem teşkil ediyor. Bu madde sanki yapay bir hemoglobin gibi işleyerek, oksijeni depoluyor, saklıyor ve aktarıyor, diyor Southern Danimarka Üniversitesi'nden Prof. Christine McKenzie . Maddenin değişken yapısına bağlı olarak farklı hızlarda oksijen bağlanması ve salınması sağlayabiliyor. Bu sayede yakıt hücrelerindeki oksijen ihtiyacı düzenlenebilir ya da yüz maskelerindeki tabakalar bu maddeden yapılarak, kişinin doğrudan havadan saf oksijen alması sağlanarak ekipman ihtiyacı ortadan kalkabilir. Asıl ilginç olan ise bu sayede dalgıçlar için doğrudan sudan oksijen alarak uzun süreler su altında kalmaya yarayacak cihazlar yapılabilir. Böylece su altı hava tanklarına ihtiyaç ortadan kalkabilir. Bu sayede sürekli oksijen tankına ihtiyaç duyan akciğer hastalarında tüp taşıma ihtiyacı ortadan kalkabilir. Yani dalgıçlar bu sayede sudan nefes almayacak yetecek kadar oksijeni sağlayarak aynı balıklar gibi adapte olabilir. X-Ray difraksiyon teknikleri kullanarak materyalin dizilimi araştırıldığında, materyal oksijenle dolduğunda oksijen materyal az ısıtılarak veya vakumla oksijenin geri alınabildiği anlaşıldı. Bu devrimsel buluşun yapay fotosentez alanında da kullanılabileceği belirtiliyor. Şimdilik ticari kullanım için bir üründen bahsedilmiyor. Araştırma ünlü kimya dergisi the Royal Society of Chemistry, Chemical Science'da yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/suyun-yeni-bir-hali-kesfedildi/", "text": "Nötron saçılımı ve bilgisayar modellemeleri sayesinde, ekstrem koşullar altında, su moleküllerinin eşsiz ve umulmadık bir davranışı tespit edildi. Bu hiçbir gaz, sıvı ya da katı halleri ile eşlenmiyor. Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'ndan araştırmacılar geçenlerde Physical Review Letters dergisinde yayınladıkları bu araştırmada, yeni bir kuantum tünelleme tekniği sayesinde su moleküllerinin , beril mineralinin ultra küçük altıgen kanallarına (5 angstrom boyunca) hapsedildiği anlaşıldı. 1 Angstrom metrenin milyarda biri yani tek bir atomun boyunda demek. Bu keşif sayesinde ORNL'nin Spallation Nötron Kaynağı ve Rutherford Appleton Laboratuvarı'ndaki deneyler mümkün kılınacak. Yapılan araştırmada kaya,toprak ve hücre duvarlarındaki suyun ultra hapsolması sayesinde farklı disiplinlerde yeni özellikler tanımlanabilir. Düşük sıcaklıklarda suyun kuantum tünellemesi sayesinde potansiyel duvarlara karşı kuantum hareketi gerçekleşmektedir. Bu davranış klasik fizik dünyasında yasaklanmış bir davranıştır.Yani sudaki oksijen ve hidrojen atomları , konumsuzlaştırılarak aynı kanalda 6 simetrik pozisyonda aynı zamanda olabiliyor. Bu fenomen sadece kuantum mekaniğinde gerçekleşir ve günlük hayatımızda gözlemleyemeyiz, diyor Kimya ve Mühendislik Materyalleri Bölümü'nden Alexander Kolesnikov. ORNL'nin çalışmasında suyun kuantum tünelleme esnasındaki varlığının gösterilmesi, suyun difüzyonu ve hücre membranlarına taşınması gibi sınırlandığı ortamlarda termodinamik özelliklerin daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır. Ayrıca karbon nanotüpler ve jeolojik mineral ortamları gibi ortamlarda bunlara eklenebilir. ORNL yardımcı yazarı Lawrence Anovitz bu keşfin materyallere ilişkin yeni tartışmaları alevlendirerek, biyoloji, jeoloji ve bilgisayar bilimcilerin aklında bunun nasıl kullanılabileceklerine ilişkin fikirler sağlayacaktır. Bu keşif suyun davranışını anlamada yeni bir temel sunarak sudan enerji elde etmenin yolunu bulmamızı sağlayabilir. Ayrıca su moleküllerinin gök zümrüt veya zümrütte olduğunu düşünmek oldukça enteresan. Normalde berilde bulunan mavi ve yeşil varyasyonları aynı kuantum tünellemede görmek şaşırtıcı olsa gerek, diyor Anovitz. Daha önceki atomik hidrojen atomu tünellemelerinde bu tarzda bir davranış bugüne kadar görülmedi. Nötron saçılımı ve bilgisayar destekli kimyasal deneyler sonucunda ; kuantum tünelleme esnasında, su molekülleri bir altıgen bir halka etrafında toplanması mevcut iki toplu bilindik şekle aykırı gözüküyor. Suyun protonundan gelen ortalama kinetik enerjisi; doğrudan nötron deneyinde hareket olarak mutlak sıfıra yakın bir sıcaklıkta ve döküm sıvı veya katı halinden % 30 daha az olarak ölçülüyor. Bu titreşimsel modlardaki enerjilerin kabul edilen modellerin tümüyle ters düşüyor, diyor Kolesnikov. Lake Washington Teknoloji Enstitüsü ve Washington Üniversitesi'nden Narayani Choudhury tarafından yapılan ilk simülasyon prensipleri, tünelleme davranışının, beril yapısındaki titreşim dinamikleriyle eşlendiğini gösterdi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/tek-bir-atomun-sesi-kaydedildi/", "text": "Bilim insanları ilk kez bir atomun hareketinden doğan sesi kaydetmeyi başardılar. Göteborg Teknoloji Üniversitesi'nden bilim insanları atomun çıkarabileceği fiziksel açıdan çıkarabileceği en düşük sesi tespit ederek, atomun RE notasını tanımladı. Normalde bir atomun sesini duymak mümkün değil. İşte bu nedenle bilim insanları bir mm uzunluğunda yapay bir atom yaparak, bunu süper iletken bir malzemeye yerleştirerek elektrik enerjisin ölçtü. Bilim insanları bir mikrofon çipi kullanarak, ses dalgalarını tespit etmek için uzun metalik parmaklar kullandı ve bu akustik dalgaları mikrodalgalara çevirdiler. Bu sesin amplitüdü veya gücü çok zayıf . Temelde , bir elektronu uyarınca zamanda bir fononluk zamanda ses yaratıyor. Bu frekansta tespit edilebilecek en zayıf muhtemel ses , diyor yardımcı yazar Göran Johansson.. Science dergisinde yayınlanan araştırma, parçacık ne kadar küçük olursa olsun hareketin veya titreşimin bir ses yarattığını kanıtladı. Teoriye göre bu ses atomun kuantum parçacıklarına bölünmesinden geliyor. Bu tarzda bir parçacık tespit edilebilecek en düşük sesi çıkarıyor, diyor Kolombiya Ünversitesi'nden doktora sonrası araştırmacı Martin Gustafsson. Bilim insanları atomları D notasını yaptığını ve 20 oktav civarında olduğunu keşfetti. Bu sesin piyanodaki en yüksek nota olduğu ve insan kulağıyla duyulamayacak kadar küçük olduğu belirtiliyor. Bilim insanlarının tanımladığı bu ses kimsenin duyamayacağı bir ses olsa da , bu çalışma sayesinde kuantum dünyasında fononların veya ses paketlerinin ışık tanecikleri olarak bilinen fotonlarla yer değiştirmesi mümkün. Genelde kuantum deneylerinde fotonlar kullanılsa da hızları nedeniyle manipüle edilmeleri oldukça zor. Fakat ses ışığa göre oldukça yavaş hareket ettiğinden kuantum işlem araştırmaları için oldukça yararlı olabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/temiz-hidrojen-yakiti-icin-yeni-katalizor-teknolojisi-gelistirildi/", "text": "Rutgers Üniversitesi'den kimyagerler temiz hidrojen yakıtı elde etmenin önündeki maliyet engelini kaldırabilecek engeli ortadan kaldıracak bir teknoloji geliştirdiler. Yeni geliştirilen bir katalizör teknolojisi sayesinde pahalı platin teknolojileriyle yarışabilecek bir teknoloji geliştirildi. Normalde elektroliz reaksiyonuyla suyu hidrojen ve oksijene ayırmak oldukça maliyetli bir iş. Fakat yeni geliştirilen katalizör, bugüne kadar geliştirilmiş en ucuz en verimli kataliz olacak. Hidrojen uzun süredir fosil yakıtların zararlarını telafi edebilecek önemli bir yakıt teknoloji. Biz sürdürebilir bir kimyasal katalizör geliştirdik, doğru endüstriyel ortaklıkla bunu hayata geçirebileceğimizi düşünüyoruz, diyor Kimya ve Biyokimya Yrd. Doç. Tewodros Asefa. Yrd. Doç. Tewodros Asefa ve meslektaşları karbon nanotüplere dayalı yeni bir katalizör yaptı. Elektroliz reaksiyonlarını ticari açıdan uygulanabilir hale getirmek hidrojeni yeşil yakıt haline getirmek için oldukça önemli.Günümüzde hidrojen metandan elde edildiği halen çevreci bir yakıt sayılmaz. Elektrolizde hidrojen üretmek için elektrik kullanıldığından bu enerjinin güneş, rüzgar ve hidro enerjiyle sağlanması veya karbonsuz nükleer enerjiyle sağlanması mümkün. Hatta elektroliz için fosil yakıt kullanılmazı bile emisyon kontrolünün sağlamak açısından yüksek bir verim sağlayabilir. Bu sayede dünyada çevreyi kirleten milyonlarca araç ve uygulama durdurulabilir. Geçenlerde Angewandte Chemie International Edition bilimsel dergisinde yayınlanan rapora göre asal metalsiz azot zengin karbon nanotüp, teknolojisi sayesinde hidrojence evrilmiş zengin platine yakın üretim verimi mümkün. Ayrıca katalizör asidik, nötral veya bazik durumlarda iyi bir şekilde çalıştığından oksijenden evrilmiş katalizörler arasında en iyi seçenek gibi duruyor. Araştırmacılar katalizörün patenti için Rutgers Teknoloji Ofisi Ticarileştirmesine başvurdu. Diğer araştırmacılar bu yolla katalizörü kullanılabilecek. Hidrojenli çalışan arabalar Kaliforniya'da bir süredir kullanılıyor. Videoda ilk seri üretim hidrojen hücreli Honda'yı görüyorsunuz. Hidrolizi en ucuz maliyetle yapmak ; eğer bu gerçekleşirse dünyanın çehresi değişebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/terminator-t-1000-geliyor-otonom-sivi-metal-kontrolu/", "text": "Size sıvı metalden şekilden şekile giren korkunç bir Terminatör T-1000'i yapmaya bir adım yaklaştığımızı söylesem ne derdiniz? RMIT Üniversitesi'nden bilim insanları şekil değiştiren sıvı metaller üzerinde öncü çalışmalar yapıyorlar. Araştırmacılar katı elektroniklerden bir adım öteye giderek esnek ve yeniden konfigüre edilebilir akışkan elektronik devre sistemleri üzerinde çalışıyorlar. Akıllı telefonlar ve bilgisayarlar gibi modern elektronik teknolojileri temel olarak katı hal bileşenlerinden oluşan devreler, metalik plakalar ve yarı iletkenler içerir. Sıvı metaller galyum içeren toksik olmayan bileşenlerden oluşuyor ve bu hayali gerçekleştirmek için en çok başvurulan yöntemlerden biridir. İnanılmaz işlenebilir olmasının yanında, bu sıvı metal damlaları çok iletken bir metalik çekirdeğe ve atomik açıdan ince yarı iletken bir kabuğa sahiptir ki, bu elektronik devreleri yapmak için yeterli görünüyor. Prof. Kourosh Kalantar-zadeh ve RMIT Mühendislik Okulu'ndan grubu sıvı metalleri otonom hale getirmek için ilk olarak sıvı metal damlaları suya daldırdı. Araştırmanın sıvı elektronik kullanılması ile 3D elektronik ekranlar ve bileşenlerin yaratılmasını ve yüzen elektroniklerin üretilmesine imkan sağlayacaktır. Günün birinde bu keşfin temellerini kullanarak, 3D sıvı metal Terminatör T-1000 gibi bir robotun daha iyi programlanmış hali mümkün olabilir, diyor Kalantar-zadeh. Nature Communications'nda yayınlanan bu araştırmanın akıllı mühendislik çözümleri ve biyotıp gibi alanlarda potansiyel uygulamaları olacağı düşünülüyor. Araştırmada ilk yazar Dr Ali Zavabeti, sıvı metallerin nasıl hareket edip, açıldığına dair koşulları detaylandırarak, yüzeylerdeki sıvının nasıl etrafta hareket ettiğini ve sonuç olarak farklı akışlara sahip olabileceğini gösterdi. Bu araştırma sıvı metal damlacıklarda elektrik yüklerinin nasıl toplanarak, oksit deriyle birlikte nasıl manipüle edilip kullanılabileceğini gösteriyor. - Ali Zavabeti, Torben Daeneke, Adam F. Chrimes, Anthony P. O'Mullane, Jian Zhen Ou, Arnan Mitchell, Khashayar Khoshmanesh, Kourosh Kalantar-zadeh. Ionic imbalance induced self-propulsion of liquid metals. Nature Communications, 2016; 7: 12402 DOI:10.1038/ncomms12402"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/testleri-yarim-kalan-alzheimer-ilacinin-ise-yaradigi-ortaya-cikti/", "text": "7 ay öncesinde klinik denemeleri durdurulan ve işe yaramadığı düşünülen bir Alzheimer ilacına dair yapılan, yeni analiz sonucu ilacın Alzheimer'ı yavaşlattığı anlaşıldı. İlacı geliştiren Biogen firması ilaca FDA onayı almak için harekete geçiyor. Aducanumab adı verilen antibadi tedavisinde beyinde biriken amiloid beta protein hedefleniyor. Durdurulan klinik çalışmalardan sonra yeni gelen bir veri ışığında, ilacın erken dönem Alzheimer hastalarında yüksek dozlarda kullanıldığında kognitif bozunmayı azalttığı anlaşıldı. Bu alanda oyunu değiştirecek ilaç bu olabilir. Aducanumab Alzheimer hastalığını modifiye eden ilk onaylanmış ilaç olabilir., diyor Alzheimer Derneği bilimsel direktörü Rebecca Edelmayer. FDA tarafından bazı semptomları hafifleten bir çok ilaç olsa da, son 16 yıldır onaylanan yeni bir ilaç olmadı. Fakat bu yeni ilaç belki de ilk tedaviye yönelik ilaç olabilir. İlaç üretici Biogen aducanumab alan hastalarda hafıza,oryantasyon ve konuşma gibi çok önemli bilişsel ve fonksiyonel gelişmeler olduğunu ifade ediyor. Ayrıca günlük yaşamda finansal hesap yapma,sosyalleşme ve yolculuk yapma gibi bağımsız aktivitelerde yararlar sağladığı belirtiliyor. Eğer aducanumab onaylanırsa, Alzheimer hastalığına dair klinik bozulmayı azaltan ilk tedavi olacak. Ayrıca, amiloid betayı yok etme veya azaltmaya dair teoriyi destekleyen etkili bir yaklaşım olacak. Sıradaki diğer tedaviler ise enflamasyon, bağışık sistemi,kan damarları ve sinaptik hücre sağlığını hedefliyor. Uzmanlar hastalığa dair etkili tedavinin birkaç tedavinin kombinasyonuyla olabileceğini söylüyor. Normalde yarım kalan klinik çalışmalarda birkaç hasta yüksek dozda ilaç almıştı. İşte bu hastalarda iyileşme görüldü. Firma 2020'de FDA onayı alabileceğini düşünüyor. Umarız bu ilaç sonunda Alzheimer hastaları için umut ışığı olur."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/tibbi-goruntulemede-devrim-yeni-teknoloji-agrinin-kaynagina-nokta-atisi-yapiyor/", "text": "2020 Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Topluluğu Sanal Toplantısı'nda iki yeni tıbbi gelişme tanıtıldı. Yeni geliştirilen PET/MRI yaklaşımıyla hastanın tüm vücudu taranarak, ağrıya nenden olan spesifik noktalar belirlenebiliyor. Bu yeni tüm vücut tarayıcısı sayesinde, vücuttaki tüm sistemik inflamatuvar artirit yükü ilk kez görüntülendi. On milyonlarca Amerikan vatandaşı kronik ağrılardan şikayetçi olsa da, bu ağrıların sebebini, yerini veya şiddetini gösteren cihaz sayısı çok az. İşte Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların liderliğini yaptığı yeni bir araştırmada, eşsiz bir PET/MRI görüntüleme metodu sayesinde hastanın kronik ağrısının tam olarak konumu belirlenebiliyor. Geçen onlarca yıl içinde emar gibi geleneksel metotların kronik ağrı kaynaklarını belirlemekte faydalı olmadığını onayladık. 18F-FDG izleyicili PET sayesinde artık akut veya kronik ağrı üreteçleri nedeniyle yükselen glukoz metabolizmasını doğru olarak gözlemleyebileceğimizi biliyoruz. İşte araştırmamızda PET/MRI'ın kişinin ağrılarına giden tam moleküler nokta atışı yapabilme potansiyeli olduğunu araştırdık, diyor projede yer alan araştırmacılardan Sandip Biswal. Kronik ağrısı olan 65 kişi üzerinde yapılan çalışmada tüm vücut PET/MRI taraması yapıldı ve 18F-FDG izleyicisi ile dokuda glukozun yükseldiği noktalar belirlendi. Bu eşsiz teknoloji sayesinde 58 sübjede ağrı konumları tam olarak konumlandırıldı. Yeni klinik bilgi sayesinde, bu sübjelerin 40'ında ağrı yönetim tedavi planları değiştirildi. Örneğin, araştırmacılar yıllardır kronik boyu ağrısı çeken ve tedavilere yanıt vermeyen bir hastanın taramayla FDG yükselmesine bağlı olarak, spesifik ağrı konumu belirlendi. Ağrı kaynağının, bir siniri sıkıştıran kılcal damarlar olduğu belirlendi. Bu görüntülemeden yola çıkan cerrah, lysis adı verilen bir operasyonla kişinin yıllardır çektiği acıyı büyük oranda hafifletti. Araştırmamızdan elde ettiğimiz bu sonuçlar, kronik ağrıdan muzdarip kişiler için faydaları olduğunu gösteriyor. Bu kronik moleküler görüntüleme yaklaşımı sayesinde, klinik olarak çözülememiş bir çok vakaya hizmet edebiliriz. Bu temel niteliğindeki çalışmayla, nükleer tıp ve radyolojide yeni bir yan dal doğacağını umut ediyorum, diyor Biswal. Diğer bir tıbbi görüntüleme devriminde ise araştırmacılar yeni keşfedilen bir tür tüm vücut tarayıcıyla araştırmacılar, vücuttaki artiritin tüm eklem ve organlardaki sistematik etkisini eş zamanlı olarak gözlemleyebiliyor. Artirit sistemik enflamatuvar kondisyonu olarak düşünülse de, mevcut görüntüleme modlarında vücudun sadece belli bölgelerine odaklanılabiliyor. Yeni araştırma sayesinde, tüm vücudun nasıl etkilendiğine dair ilk görüntü alınabilecek. Yeni görüntülemede romatoid artrit, psoriatik artrit ve osteoartrit hastası 14 kişi yer aldı. Araştırmacılardan biri olan Yasser Abdelhafez, bu çalışma sayesinde sadece tüm vücut artritin görütünlemesi olasılığı değil, aynı zamanda farklı artritlere ait eşsiz sistemik enflamatuvar etkilerinin açığa çıkarılabileceği gösterildi. Bu yeni teknik sayesinde tüm eklemlerde artrit hastalığını aktivitesinin görüntülenerek değerlendirilebilir, tedavi ve tedaviye verilen cevap gözlemlenebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/tibetlilerde-8000-yillik-gen-mutasyonu-yukseklerde-dayanim-sagladi/", "text": "Bu buluşun arkasındaki öykü bilimsel ilerleme üzerine olduğu kadar kültürel diplomasi üzerine de. Prchal çalışmada kullanılacak denekler için izin almak üzere Çinli yetkililer ve Hindistan'da sürgünde bulunan Tibet temsilcileriyle görüşebilmek için defalarca Asya'ya seyahat etmiş. Ancak kısa sürede, Tibetlilerin güvenlerini kazanmadan diğer tüm çabaların sonuçsuz kalacağını öğrenmiş. Yabancılardan sakınan Tibetliler araştırma için kan örnekleri vermeyi reddetmişler. Talih kuşu Prchal'ın bir kez de başına Dalai Lama'dan uzun süredir beklediği destek mektubunu aldığında konmuş. Bu iki etken Tibetlilerin güvenini sağlamakta işe yaramış: araştırma için ABD'den ve dışarıdan toplam 90 gönüllü bulunmuş. Ancak bütün bu çabaların boşa gitmediği Tibetlilerin DNA'larındaki etkileyici hikaye ortaya çıkarılınca anlaşılmış. Yaklaşık 8000 yıl önce EGLN1 genindeki bir DNA baz çiftinde bir değişim olmuş. Bugün, insan tarihi için çok kısa sayılabilecek bir süre sonra bu değişim Tibetlilerin %88'inde görülebiliyor iken yakın akrabaları sayılabilecek düşük rakım Asyalılarında neredeyse hiç bulunmuyor. Bu bulgular söz konusu genetik çeşitliliğin taşıyana bir takım avantajlar sağladığını gösteriyor. Prchal bu avantajın ne olduğunu bulabilmek için tüm dünyadan uzmanlarla işbirliğinde bulunmuş. Bulgulara göre düşük oksijen düzeylerine uyumluluk geni taşımayanların kanları oksijen seviyesi düştüğünde oksijensiz kalan dokuları besleyebilmek için alyuvarlarla yoğunlaşıyor ve bu yoğunluk uzun vadede kalp yetmezliği gibi sorunlara yol açıyor. Araştırmacılar yeni tanımlanan genetik çeşitliliğin Tibetlileri düşük oksijen düzeylerine verilen tepkiyi azaltmak suretiyle bu olası sorunlardan koruduğunu düşünüyorlar. Bu bulgular elbette çok daha büyük bir hikayenin sadece bir bölümü. Bu genetik uyum muhtemelen vücutta henüz anlaşılmamış başka bazı değişikliklere de neden oluyor. Üstelik bulunan, yüksek irtifalarda yaşamı birlikte destekleyen henüz tanımlanamamış bir çok genetik değişimden yalnızca bir tanesi. - Felipe R Lorenzo, Chad Huff, Mikko Myllymaki, Benjamin Olenchock, Sabina Swierczek, Tsewang Tashi, Victor Gordeuk, Tana Wuren, Ge Ri-Li, Donald A McClain, Tahsin M Khan, Parvaiz A Koul, Prasenjit Guchhait, Mohamed E Salama, Jinchuan Xing, Gregg L Semenza, Ella Liberzon, Andrew Wilson, Tatum S Simonson, Lynn B Jorde, William G Kaelin, Peppi Koivunen, Josef T Prchal. A genetic mechanism for Tibetan high-altitude adaptation. Nature Genetics, 2014; DOI: 10.1038/ng.3067"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/titanda-hucre-zari-olusturabilecek-kimyasal-bulundu/", "text": "Bilim adamları, Satürn'ün uydusu Titan'da canlı yaşamının ortaya çıkabilmesi için gerekli olan hücre zarını birarada tutan vinil siyanür adlı maddeye rastladı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin ABD'nin Maryland eyaletindeki Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nin Astrobiyoloji Bölümü'nden bilim adamları, Titan'ın atmosferinde akrilonitril adı ile adlandırılan ve yaşamın yapı taşı olan hücre mimarisinin oluşumunu sağlayabilecek bir kimyasalın bulunduğunu bildirdi. Şili'deki Atacama Büyük Milimetre/Milimetrealtı Teleskop Dizgesi'nin Titan'dan topladığı verileri inceleyen bilim adamları, uydu-gezegende vinil siyanür (C2H3CN) olarak da adlandırılan elemente ait belirgin bir kimyasal parmak izinin varlığını tespit etti. Titan'da milyarda 2,8 birim (2,8ppb) yoğunluğunda bulunan söz konusu kimyasalın daha çok stratosfer tabakasında yoğunlaştığı ve uzaydan bakıldığında uyduya kahverengi-turuncumsu rengini veren element olduğu belirtildi. Dünya'da plastik üretiminde kullanılan kimyasalın canlı hücresini dış dünyadan yalıtarak hücre içinde kimyasal reaksiyonların meydana gelmesini sağlayan hücre zarındaki çift tabakalı yağlanmaya benzer yapılar oluşturabildiği kaydedildi. Bilim adamları, bunun ortalama sıcaklığın -179 santigrat derece olduğu, sıvı metan gazıyla kaplı göllerin bulunduğu Titan'ın zorlu atmosfer koşullarında canlı yaşamının ortaya çıkmasını sağlayabilecek korumayı gerçekleştirebileceğini ileri sürdü. Araştırmacılar, akrilonitril moleküllerinin bir hücre zarına benzer bir malzeme tabakası olarak bir araya gelebileceğini daha önce belirtmişti. Bu da tabakada azotozom olarak adlandırılan içi boş bir mikroskopik küre oluşturmasını sağlamıştı. Atmosferik kimyasal ürünler tarafından yüzeyde oluşturulmuş olabileceğine işaret ediyor. Titan'ı prebiyotik kimyanın potansiyel dünya dışı yaşam biçimlerinin araştırılması açısından değerli bir doğal laboratuvar durumuna getiriyor. İlk bulgular 2015'te Science dergisinde Cornell Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı tarafından keşfedilmişti, Bilim insanları Titan'da prebiyotik tepkimelerin gerçekleşiyor olabileceğini gösteren bir simülasyon geliştirdi. Böylece, bu maddenin ince ve esnek lipid çift tabakasındaki hücre zarının ana bileşeni, hücrenin iç kısmı dünyamızdan farklı göstermesine sebep olduğunu öğrendi. Araştırmacılar şimdiye kadar ki akrilonitril maddesine en yakın aday olarak tanımladı. - Video Kaynak https://svs.gsfc.nasa.gov/12467 - NASA, NASA Goddard - https://www.nasa.gov/goddard - http://advances.sciencemag.org/content/1/1/e1400067 - http://www.almaobservatory.org/en/home/ Kuşkusuz büyük bir başarı. Şayet ki canlı yaşamı yaratmayı istiyorsak insana bakmalıyız. İnsan idrarının içinde metan gazı bol miktarda mevcuttur. Bir kavanozun içine metandan oluşan idrarı bilimsel yöntemlerle kuluçkaya yatırdığımız da canlı yaşamın oluşması için her türlü olanağı sağlamak bilimsel açıdan olanaklıdır. Saygı ve sevgilerimle."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/toshiba-fiberoptik-baglantiyla-600-km-uzaga-kuantum-bilgi-aktarmayi-basardi/", "text": "Toshiba'dan araştırmacılar, fiber optik kablo bağlantısıyla 600 km uzağa kuantum iletişim kurarak yeni bir rekora imza attı. Böylece kuantum internete bir adım daha yaklaşıldı. Normal bilgisayarlar 1 ve 0 kodlarıyla bilgiyi işlerken, kuantum bilgisayar kuantum bit yani kübitlerle bilgi işliyor. Bu bilgisayarlar özellikle mantık problemlerinde klasik bilgisayarlardan milyarlarca kat daha hızlı çalışabiliyor. Örneğin geçtiğimiz yıl Çin kuantum bilgisayarı Jiuzhang, normal bir süper bilgisayarın 2,5 milyar yılda yapacağı bir işi, 200 saniyede çözdü. Fakat kuantum bilgi işleme teknolojisinin temeli olan kübitler ortama karşı çok duyarlı. Sıcaklık veya titreşim gibi en ufak dalgalanmalardan interferansa giriyor. Toshiba araştırmacıları fiber optik kablolarla iletişim rekoru kırdıklarını iddia ediyorlar. Bu yeni geliştirilen teknolojinin esası ise yeni çifte bant stabilizasyon tekniğini dayanıyor. Sistem kübitlere eşlik eden zayıf optik atım gecikme fazı gibi kodlanmış iki optik referans sinyali yolluyor. İlk referans sinyal ortamdaki dalgalanmaları engelleyecek dalga boyunda gönderilirken, ikinci kübitlerle aynı dalgayı seçerek ışık fazının hassas kontrolünü sağlıyor. Toshiba bu çifte bant tekniğini kullanarak birkaç düzine nanometre aralığında kuantum sinyalini sabit tutabiliyor. İşte bu sayede 600 km'lik fiber optik kablo boyunca veri aktarımı yapılabiliyor. Bu önceki rekorun 6 katına denk geliyor. Tabi en uzak aktarım 1200 km ile uydudan yapıldı ama yine de bu aktarım için hem uydu hem de fiber optik kablo kullanmak gerekiyor. Ekip bu teknolojinin ilk kullanım alanının Kuantum Anahtar Dağılımı olacağını belirtiyor. Bu kodlama tekniği, kuantum fiziğinin enteresan bir kuralı olan dış gözlemciyi temel aldığından, potansiyel hackerlar için bu veriler kullanışsız hale geliyor. Araştırmacılar bu sayede, ara bağlantı noktasına gerek duymadan tüm dünyada kuantum güvenlik uydu erişimi kurulabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/tubitakin-degerlendirmedigi-proje-dunya-fizik-yarismasinda-birinci-oldu/", "text": "Fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen First Step To Nobel Prize In Physics yarışmasında 12. sınıfı öğrencisi İlayda Şamilgil'in Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem adlı projesi ile dünya birincisi seçildi. Bu yıl 22. si gerçekleştirilen; uluslararası bilime katkı sağlamayı ve gençlerin fizik alanında gelişmelerini hedefleyen First Step To Nobel Prize Physics yarışmasında sıvılardaki su oranının mıknatısla kolay ve ucuz yolla ölçülmesini irdeleyen Şamilgil, söz konusu başarı ile ilgili olarak, Öğretmenlerime bir amaca doğru giderken, hedef koyma, hedefe doğru adımlarla ilerleme, planlama ve disiplin konularında bana sağladıkları katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Bir lise öğrencisinin bilimsel konulara ilgisi varsa, öğretmenlerinin onu yönlendirmedeki önemi çok büyük. Eğer öğretmenler donanımlı ve öğrencileri yüreklendirmeye hevesliyle öğrencilerin başarıyı yakalayamayacağı bir konu yok dedi. Söz konusu yarışmada fizik profesörleri tarafından yapılan ilk incelemeler sonucunda Onur Ödülüne de layık görülen Şamilgil, 01.10.2014 tarihinde İstanbul Milli Eğitim Müdürü Sn. Dr. Muammer Yıldız tarafından makamına davet edilerek, bir teşekkür hediyesi ile onurlandırıldı. Asıl ilginç olan ise aynı projenin daha önce TÜBİTAK' a gönderildiği ve burada dereceye bile giremediği anlaşıldı. Tabi dünyanın en prestijli yarışmalarından birinde olan bir projenin Tübitak tarafından niye değerlendirilmediği tartışma konusu olabilir. Bunun dışında aynı yarışmada geçen sene ve bu sene Mansiyon ödülü alan Türk öğrencilerin olması gerçekten umut verici. Gençlik muhteşem ama nedense ülkemizde parlak zekalar sürekli harcanıyor. Herkesin umudu yurt dışı olmuş. Umarız ülkemizde bilime verilen önem artar ve genç beyinler harcanmaz. - Anıl Burak Tesla türbinlerinde akış hızından kaynaklanan varyasyonu diskler arasında uzaklıkla ayarlama - Begümhan Kurdoğlu Ağaç iplikçilerinden QR kod yapmak (Bu proje Tübitak tarafından En İyi 100 projeden biri seçildi) - Kadirhan Mol Jeo-Pelt enerji santrali - Batuhan Sakal Gümüş nano parçacıklar içersen PS/PMMA polimerleri hazırlama - Melisa Tokmak ;Farklı bal numunelerinde deneysel metotlar yardımıyla optik aktivitelerin analizi - Can Elvanlioglu Sıkıştırılamayan farklı viskozitedeki sıvıların döner sistemde etkilerinin incelenmesi - Pınar Demetçi Ucuza Optik Cımbız Kurulumu - Seray Yigiter Grafenleri silme metoduyla bulma"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/tukurukten-enerji-elde-eden-mini-jeneratorler-chip-uygulamalarinda-kullanilacak/", "text": "Uluslarası mühendislerden oluşan bir ekip, tükürükten güç alan mikro boyuttaki mikrobiyal yakıt hücreleriyle on-chip uygulamalarına güç verebileceklerini gösterdi. Pennsilvanya Eyalet Üniversitesi Çevre Mühendisliği'nden Bruce E. Logan, Prof. Evan Pugh Prof. Kappe ve misafir araştırmacı Justine E. Mink tükürükten güç elde edilebileceğini gösterdi.Aslında bu fikir Justine'in fikriydi, çünkü diyabetikleri görüntülemek için mini mikrobiyal yakıt hücrelerinin böyle kullanabileceğini düşünüyordu. Salyada yani tükürükte kullanılabilecek pek çok organik bileşen var, diyor Logan. Mikrobiyal yakıt hücrelerinde bakteriler organik materyalleri parçalayarak anoda transferleyerek şarj ediyor.. Logan, mikrobiyal yakıt hücreleriyle yaklaşık on senedir çalışıyor, genelde kanalizasyon sularından elektrik ve de hidrojen elde etmeye yarasalar da bu ufak makineler biraz daha farklı aslında. Tükürükten yaklaşık 1 mikrovat elde edebilen, mikro boyutlu MFC mikroelektronik uygulamalarda doğrudan kullanılabilecek kadar güç elde etmemizi sağlıyor, diyor araştırmacılar Nature gruptan Asia Materials'in geçtiğimiz sayısında. Araştırmacılar bu sayede ultra düşük güç tüketen çipler seviyesindeki biyomedikal elektroniklerin ihtiyacı olan düşük mikrovat gereksinimlerinin gerçekte var olabileceğini düşünüyorlar. Hatta bunun bir diğer uygulaması ise kadınların salyalarındaki iletkenliğin tespit eden bir ovülasyon tespit ediciyle yumurtlama döneminden 5 gün öncesinde haber verebileceği de belirtiliyor. Bu cihaz sayesinde salyanın iletkenliği ölçülerek, yakınınızdaki bir cep telefonuna mesaj gönderebilir. Biyomedikal aletler böylece mikro boyutlarda mikrobiyal hücreler kullanarak her yerden enerji sağlayabilerek portatif hale gelebilir. Fakat, salyada yakıt hücreleri için gereklil olan bakterilen olmadığından bu aletlere doğal çevreden bakteri aşılanabilir. Önceleri yakıt hücreleri iki odalıyken bu mikro versiyon grafenden yapılma tek bir oda içeriyor ; platin-karbon kumaş kaplı bir anot ve hava katotu içeriyor. Normalde bakteriler oksijen alarak elektrik üretmeyeceğinden hava katotları kullanılmıyordu. Önceden bu gibi sistemlerde elektrotlar arasında oksijen kontaminasyonun olabileceğinden hava katotlarını kullanmaktan kaçınırdık. Buna rağmen mikro yakıt hücreleri elektrotlar arasında mikron kadar uzaklıklar olsa da çalışıyor. Biz bile bunun nasıl olduğunu anlayamıyoruz fakat işte çalışıyor, diyor Logan. Anot gerçekten tümüyle karbon nano malzeme grafenden yapılıyor. Diğer mikrobiyal yakıt hücrelerinde grafen oksit kullanılırken, araştırmacılar uygun bir anot olması için çok katmanlı saf grafen kullandı. Araştırmacılar bunu mini mikrobiyal yakıt hücrelerini test etmek için asetat ve insan tükürüğü kullandı.Bu yakıt hücreleri yeterli organik materyale herhangi bir sıvıyı kullanabiliyor. Justine E. Mink bu araştırmanın baş yazarı ve yakında Kral Abdullah Fen ve Teknoloji Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Bu projede ayrıca Yrd. Doç. Muhammet Hüseyin ve yüksek lisans öğrencisi Rami M. Qaisi birlikte çalışıyor. KAUST bu çalışmayı destekliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-adami-celigi-borla-kaplayarak-10-kat-sertlestirdi/", "text": "Cumhuriyet Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü'nden Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Levent Cenk Kumruoğlu, İngiltere'deki Sheffield Üniversitesi, Ukrayna Paton Elektrik Kaynak Enstitüsü ve Sakarya Üniversitesi' nden araştırmacılar ortak çalışarak plazma elektrolizi yöntemiyle çeliği borla kaplayarak 10 kat sertleştirmeyi başardı. Özellikle makine endüstrisi için büyük önem taşıyan bu gelişme pek çok alanda kullanılabilecek bir teknoloji aslında. Levent Cenk Kumruoğlu öncelikli olarak, krank, aks mili ve çubukları, makine çelikleri, yaylar, muhtelif dişliler gibi endüstriyel uygulamalarda geniş bir kullanım alanına sahip olan AISI 1040, 4140 çelikleri ve özellikle son yıllarda kullanımı artan 1.2333 ile 1.2344 standardı ile anılan ve metal şekil verme preslerinde, kesme ve dövme kalıplarında kullanılan soğuk ve sıcak iş takım çeliklerinin yüzeylerinin elektrolitik plazma teknolojisi ile modifiye edilerek, yüzey sertliklerinin ve sertlik derinliklerinin kontrollü bir şekilde oluşturulması amaçlanmıştır. Son olarak 316 L paslanmaz çelik numunelerin yüzeyleri farklı kimyasal çözeltiler kullanılarak modifiye etti. Yaygın olarak kullanılan bu çeliklerin yüzey özelliklerinin uzun, sürekli, zahmetli ve ayrıca maliyetli olan geleneksel ısıl işlem yapmadan geliştirebilmek hedef olarak seçmiş. Ukrayna ve İngiltere'de geliştirdikleri sistemleri Sakarya Üniversitesindeki Yüzey Teknolojileri Laboratuvarı'nda çok daha ileri seviyeye taşıdıklarını dile getiren Kumruoğlu, daha önce de benzer alanda pek çok yayını olduğunu belirtti. Dünya rezervinin büyük kısmı ülkemizde olan bor elementiyle oldukça sert yapılar oluşturulabileceğini belirten Kumruoğlu, bilim adamlarının son yıllarda bor kaplamalar üzerine yoğunlaştığına dikkati çekti. Elektrolitik Plazma Yöntemi EPT'de genel olarak, bir tank içerisinde bekletilen elektrolit, pompalar ile nozula iletilmektedir Nozul paslanmaz çelikten imal edilmiştir ve etrafı teflon koruyucu ceket ile kapatılmıştır. Nozul çıkısına seramik bir bilezik yerleştirilmiştir, bu şekilde hem plazmanın nozulu ergitmesi önlenmiş hem de anot-katot arasında dielektrik bariyer sağlanmıştır. Anodik kutba bağlı olan nozul, katodik kutuplanan numuneye belirli bir mesafede yaklaştırılmaktadır. Anot ve katot arasındaki bu mesafe gap olarak tanımlanmıştır. Elektrolitin numune alt yüzeyine teması esnasında sisteme gerilim uygulandığında, numune yüzeyinde plazma oluşturularak hızlı bir şekilde ısıtma sağlanmaktadır. Bu yöntemi modifiye edip, teknik ve yöntem olarak geliştirdikten sonra Sakarya Üniversitesindeki Yüzey Teknolojileri Laboratuvarı'nda farklı türde çelikleri borla kapladıklarını aktaran Kumruoğlu, Kaplamayı sulu bor çözeltisinde yapıyoruz. Isıtma işlemini sadece çeliğin yüzeyinde oluşturduğumuz plazma içinde gerçekleştiriyoruz. Yüksek gerilimle oluşturduğumuz bombardımanla çeliğin yüzeyine yaklaşık 20 mikron civarında bir kaplama derinliği oluşturuyoruz. Bu da muazzam bir bor kaplama derinliğidir diye konuştu. Daha önce de bor dışında; azot, oksijen ve karbonla da kaplama yaptıklarını ancak en önemli sonucu borla elde ettiklerini dile getiren Kumruoğlu, Başlangıçtaki sertliği 150 HV olan çelik, 5 dakika süren işlemin ardından 1500 HV sertliğe ulaştı. Aşınma testlerinde de çeliğin aşınma direncinde yaklaşık 7 kat artış sağladık dedi. Kumruoğlu'nun daha önce de diğer kaplamalara ilişkin araştırmaları var. Üretilen numuneler kesme işlemine tabi tutulmadan önce, yüzeye X-ışını yollanarak yüzeyde ölçümler yapıldı. Rigaku XRD D/Max/2200/PC ve Siemens D5000 modelli X-ışını cihazları kullanıldı. Ayrıca yüzeye farklı açılarla da X ışını gönderilerek incelemeler de yapılmışdı. Glancing angle ve detaylı X ışını ölçümleri ise İngiltere Sheffield Üniversitesi, Mühendislik Malzemeler departmanı Yüzey mühendisliği laboratuvarlarında yapıldı. Cenk Kumruoğlu bu alanda çalışmalarına devam ediyor. Gerçek Bilim ekibi olarak, Türk bilim adamlarının gerçekten son yıllarda kayda değer çalışmalar yaptığını yabancı basında oldukça sık görsek de, özellikle ülkemizde yeterli önem verilmediğinin farkındayız. Gerçek Bilim Türkiye' de bilim ateşini yakmak için çalışmalarına devam ediyor. Cenk Kumruoğlu'nu ve çalışmada emeği geçen tüm bilim adamlarını kutlarız. Fotoğraflar Cenk Kumruoğlu'nun izni ile yayınlanmıştır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-adamina-obamadan-odul/", "text": "ABD'de çalışmalarını sürdüren Türk bilim adamı Ahmet Yıldız, ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü'yle onurlandırıldı. Ahmet Yıldız, prestijli ödülünü Obama'nın elinden almaya hazırlanıyor. ABD'nin California Üniversitesi'nde Fizik ve Moleküler Biyoloji bölümlerinde yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Yıldız, kariyerinde önemli bir başarıya imza attı. Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık KariyerÖdülü'ne layık görülen Yıldız, duygularını paylaştı. Yıldız, ödülün ABD'de bulunan genç bilim adamları ve mühendisler için çok büyük önem taşıdığını belirterek, Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Başkan Obama tarafından böyle bir ödüle layık görülmek gerçekten gurur verici. Layık görülen ödül burada genç bilim adamları ve mühendisler için en prestijli ödül olarak kabul ediliyor. Ayrıca Amerika'da kariyerine devam eden genç Türk bilim insanlarını ve yurtdışında eğitimine devam etmeyi düşünen genç araştırmacılarımızı da teşvik ettiğini düşünüyorum diye konuştu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-insani-muhendis-2015/", "text": "2015 'e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye'yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor. Yurt içinde ve yurt dışında 2015'de adını en çok duyuran başarılı bilim insanlarımızı tanıtacağımız bu yazımıza daha niceleri eklenebilir, fakat şimdilik size bunlardan 2015'te en çok göze çarpan bilim insanlarını tanıtacağız. Aziz Sancar, Tomas Lindahl ve Paul Modrich 'in paylaştığı Nobel Kimya Ödülü , hücrelerin DNA hasarını nasıl onardığını ve genetik bilgiyi nasıl koruduğunu açıklayan bilim insanlarına verildi. Bu çalışma sayesinde yaşayan hücre fonksiyonlarınını nasıl gerçekleştiğine ilişkin temel bilgi sağlanarak, yeni kanser tedavilerinin geliştirilmesine imkan tanındı. ABD'deki Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Sancar, kanser tedavisinde 'ritmik saat' buluşuna imza atarak dünyaca çapında üne kavuşmuştu. 1946 yılında Mardin'de dünyaya gelen, Sancar, 'DNA tamiri' ve 'hücre döngüsü kontrol noktası' gibi konularda yaptığı çalışmalarla da adını duyurmuştu. Prof. Dr. Aziz Sancar 1946'da Mardin Savur'da 8 kardeşin 7'ncisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin okuma yazma bilmediği ancak çocuklarının eğitimine çok önem verdiği belirtiliyor. Sancar, 1963 yılında girdiği İstanbul Tıp Fakültesini 1971 yılında bitirdi ve eğitim için ABD'ye gitti. 1997 yılından bugüne Amerika Birleşik Devletleri North Carolina-Chapel Hill'de North Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü'nde görev yapan Prof. Sancar, gerçekleştirmiş olduğu 300'e yakın bilimsel makale ve bu makalelere yapılan 12 binden fazla atıfla, bilimsel araştırmada eşine az rastlanır bir başarıya imza attı. İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdikten sonra yurtdışında yaptığı çalışmalarla Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'ne kabul edilen Sancar, buraya kabul edilen üç Türk'ten biri olmuştu. Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Profesör Dr. Aydoğan Özcan ve ekibi akıllı telefonları sofistike mikroskoplara dönüştürebilen kolay taşınabilen bir cihaz geliştirdi. Yıllar içinde geliştirilen cihaz sayesinde cep telefonunuz tek bir DNA dizinini bile tespit ederek, kanser ve Alzheimer gibi hastalıkları teşhis edebilir olacak. Bu sayede pahalı ve hantal cihazlar olmadan gelişmemiş ülkelerde teşhis kolaylaşabilir. Daha öncesinde de cep telefonlarını bazı aparatlarla ucuza mikroskopa çevirme denemeleri görsek de bu sefer gerçek bir mikroskopun özelliklerine çok yaklaşıldı. Fakat Prof. Dr. Aydoğan Özcan ve ekibinin geliştirdiği cihaz o kadar muhteşem ki, akıllı telefonla 2 nanometre boyundaki DNA'nın tek bir zincirini görüntüleyebilecek güce sahip. ABD nin Kaliforniya Üniversitesi'nde çalışmalarına devam eden Aydoğan Özcan , ABD Başkanı Barack Obama tarafından 2011'de Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülüyle onurlandırıldı. Aydoğan Özkan ve ekibi sistem olarak, dış lens paketleri, ince film filtreleri, minyatür zıvana kurulumu ve 3 boyutlu yazıcıdan alınan dış kasaya yerleştirilmiş lazer diyot sayesinde, bir minyatür floresan mikroskop üretmeyi başardı. Akıllı telefondaki özel bir yazılımla DNA taranarak ekibin laboratuarındaki uzak sunuya veriler yollanıyor. Sunucular kullanılarak 10 saniyeden kısa süre içinde DNA dizinlerinin uzunluğu ölçülerek, internet erişimi olan kullanıcıların erişimi amaçlanıyor. Bilim insanları cihazın doğruluğunu test etmek için 10,000 ve üzeri baz çifti içeren DNA dizinlerinin doğruluğunu gösterdi. Mikroskop 5000 baz çiftinden az dizinlere kadar güvenilir sonuçlar verdiği gösterildi. Bu aralıkta yer alan pek çok önemli gen çifti araştırılabilir. Kolayca değişen lensler sayesinde farklı ölçekte görüntüleme mümkün. Kuantum fiziğinde imkansız olarak gösterilen ışık parçacıklarının sıkıştırılmasının ölçümünü yaptı. Sıkıştırma kuantum fiziğinde tuhaf bir fenomen. Bu sıkışma nedeniyle ışığın spesifik bir formu oluşuyor buna düşük ses deniyor ve teknolojik açıdan zayıf sinyallerin yakalanması açısından oldukça faydalı. Yani yerçekimsel dalgalar gibi sinyaller yakalanabilir. Cambridge Üniversitesi'nde kuantum fiziği üzerine çalışan Doç. Dr. Mete Atatüre tarafından başarılı bir şekilde ölçüldü. Atatüre'nin bu büyük başarısı önde gelen bilim dergileri tarafından duyuruldu. Yıllardan beri kuantum fiziği üzerine çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Mete Atatüre, ölçülmesi imkansız olarak kabul edilen 'ışık seviyesinin gürültü ölçümü'nü başarıyla yaparak tarihi bir başarı gerçekleştirdi. Atatüre, ölçümünü ışığı sıkıştırma isimli yöntemle gerçekleştirdi ve bu esnada atomdan 100 kat daha güçlü olan bir süper atom elde etti. Mete Atatüre daha önce de , kuantum internet için yüksek kaliteli fotonlar elde etmişti. Araştırmamız sayesinde katı-hal kuantum fotoniklerine koherent foton üretilmesi ve şekillendirilmesiyle yeni teknikler eklemiş olduk. Böylece yüksek-hızda tekli fotonları lazerde tanımlayabilecek seviyeye eriştik. Bu sayede, tekli fotonları dalga formunda programlayabilme avantajına sahip olduk. Biz kuantum tabanlı teknolojilerin şafağındayız ve kuantum bilgi işleme pek çok olanak doğuracak. Aldığımız sonuçlara göre, uzak çoklu kübitler arasında yüksek ahenk sağlanarak, kuantum ağa dağılım yapılabilecek. Ayrıca programlanabilir fotonik interconnect ahenkle çiplerdeki zararlı özellikler uzaklaştırılabilecek. Sonuç olarak, birbirinden uzak kuantum dot spin kübitleri arasında yüksek doğrulukla, kuantum dolanıklık üretilerek ve kuantum teleportasyon oluşturmak artık sadece zaman meselesi ... demişti. Fizik Bölümü'nden Dr. Mete Atatüre. Yrd.Doç. Dr. . Özgür Şahin doğadaki en büyük enerji kaynağının suyun buharlaşması olduğunu düşünüyor. İşte bu uçsuz bucaksın kaynağı kullanmak için, Dr. Şahin ve meslektaşları kauçuk tabakaları bakteri sporlarıyla kaplayarak nemden elektrik enerjisi üretebilecek bir elektrik jeneratörü ürettiler. Geçtiğimiz sene de nemle çalışan bir araba prototipi ürettiler. 2012'de Royal Society Interface dergisinde basılan yayında Dr. Şahin, Dr. Mahadevan, ve Dr. Adam Driks bir toprak bakterisi olan Bacillus subtilis 'in kuruduğunda büzüşen, hareketsiz bir spora dönüştüğünü gösterdi. Fakat bu sporlar tekrar suyu emdiklerinde anında eski şekillerine geri dönüyorlar. İşte bu enteresan kabiliyeti enerji üretmek için kullanabileceklerini düşündüler. Bunun için Dr. Şahin, esnek bir silikon tabakayı sporla kaplayarak atomik kuvvet mikroskopunda incelemeden öncesinde silikonun bükülüp düzleştiğini görünce şaşırdı. Sporlar o kadar hassas ki, nefesteki nemden etkileniyor. İşte o an bunun inanılmaz güçlü olduğunu anladım, diyor Şahin. Hakikaten de Özgür Şahin'in keşfettiği bu spor kaplı tabaka çok güçlü. O kadar güçlü ki, kuru güneşli bir havadan, nemli sisli bir havaya geçişte insan kaslarının 1000 katı güç üretebiliyor. Ayrıca bu sporlu malzeme günümüzdeki aktüatörlere göre 10 kat güçlü. Şahin'in yaptığı hesaplamalara göre 450 gram kuru spor nem aldığında bir arabayı 1 metre yükseğe kaldırabilecek kuvvet üretebiliyor. Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı'nın Kariyer Ödülü'nü, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün Yeni İnovasyoncu Ödülü'nü ve Columbia Üniversitesi'nce aday gösterildiği David ve Lucile Packard Vakfı'nın Packard Fellowship ödülünü kazanmıştır. İzmir Fen Lisesi mezunu olan Özgür Şahin, lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde tamamladıktan sonra master ve doktora derecelerini aynı alanda ABD'de Stanford Üniversitesi'nden almıştır. Kaliforniya Üniversitesi Riverside's Bourns Mühendislik Koleji'nden Prof. Dr. Cengiz Özkan ve Prof. Dr. Mihrimah Özkan 'ın araştırma laboratuvarı , deniz kumu kullanarak lityum iyon bataryaların performansını üç katına çıkardı.Günümüzde artık cep telefonlarından eletrikli arabalara pek çok elektronik alette lityum iyon pil kullanılıyor. Normalde anot kutuplarda grafit kullanılıyor. Fakat araştırmacılar nano boyutta metrenin milyonda birinde silikon kullanarak pilin verimini arttırmayı amaçladı. Fakat nano silikonu büyük çapta üretmek oldukça zor. İşte bu nedenle içinde yüksek oranda kuartz bulunan kum kullanıldı. Laboratuvarda saflaştırılan deniz kumu kahverengiden beyaz doğru renk değiştirdi. Aynı pudra şeker gibi. Normalde tuz ısı emici gibi işleyerek, magnezyum sayesinde kuartzdan oksijen ayrışarak, saf silikon elde edildi. Özkan'ın ekibi prosese baktığında olumlu yönde şaşırtıcı bir gelişme gözlediler. Saf nano silikon gözenekli 3-D silikon sünger şeklini alınca nano silikon pilleri geliştirmek için iyi bir fırsat doğdu. Ayrıca, Mihri ve Cengiz Özkan'ın ekibi 2015'de sudaki kirliliği filitre ederek temizleyen bir mayo geliştirdi. Reshape 15 Wearable Technology Yarışması'nda birinciliği aldı. Pınar Güvenç, İnanç Eray,Gonzalo Carbajo ve Marco Mattia Cristofori'nin tasarımı 1.lik ödülüne layık görüldü. Selim Hanay, doktora derecesini fizik alanında 2011 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden aldı. Daha sonra aynı bölümde doktora-sonrası araştırmacı ve araştırma mühendisi olarak iki yıl kadar çalıştı. Bilkent Makine Mühendisliği 'nde çalışmalarına devam eden Yrd. Doç. Dr Selim Hanay Nano-elektromekanik Sistemler üzerine yoğunlaşmıştır. Deneylerini, Caltech'de NEMS alanının öncülerindenProf. Dr. Michael Roukes'ın laboratuarında gerçekleştirmiştir. Araştırma takımıyla birlikte, tek molekül hassasiyetinde kütle ölçümünü yapabilen NEMS teknolojisini geliştirmiştir. 2012'de yayınlanan bir araştırmada ,Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü' nden Michael Roukes ve doktora sonrası araştırmacısı Dr.Mehmet Selim Hanay silikon gibi materyallerden yapılan çok küçük kirişlerin titreşimleri üzerine deneyler yapıyordu. Bu kirişler boşluğu kapatarak, aynı bir vadideki köprü misali, saniyede milyonlarca titreşim yapabiliyor. Prensip olarak cihaz bir molekülün kütlesini ölçebiliyor : Molekül kirişe tutturulduğunda , kütle kirişi daha düşük frekansta titreştiriyor. Böylece sadece frekanstaki değişim ölçülerek, molekülün kütlesi ölçülebiliyor. İlerideki araştırma konuları, nano-boyuttaki bu makinelerin geliştirilmesi ve böylelikle, daha önce mümkün olmayan algılama ve analiz işlevlerinin meydana getirilmesidir. Bu sayede tek-molekül düzeyinde biyokimyasal incelemeler mümkündür ve bu teknoloji hem biyomedikal araştırmalar için hem de çevresel araştırmalar için açısından uzun vadeli önem teşkil etmektedirler. Medikal teknoloji alanında çalışarak pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nden 2001'de mezun olduktan ABD'de çalışmalarına devam eden Yrd. Doç. Dr. Alper Bozkurt Popular Science dergisinin her yıl seçtiği 10 parlak bilim insanı arasında gösterildi. 2009'da Alper Bozkurt Up animasyon filmini izlediğinde konuşan bir köpek gördü. Günümüzde Kuzey Karolina Eyaleti Üniversitesi'nde çalışan elektrik mühendisi Yrd. Doç. Dr. Alper Bozkurt daha önce arama-kurtarma görevleri için hamam böceklerini kontrol etmeyi sağlayan cihazlar geliştirerek adından söz ettirmişti. İşte bu filmden sonra aklına bu çalışmayı köpeklere arama kurtarma görevleri için aynı tekniği uygulayabilmek geldi. Alper Bozkurt, çapraz tür iletişim sistemi kullanarak, insanlar ve hayvanlar molozlar nedeniyle ayrı kalsalar bile birlikte çalışmalarını sağlayabiliyor. Böylece arama kurtarma görevlerinde köpeklerle daha iyi iletişim kurulabilir. Bu sistemde köpeğin yeleği sensörlerle donatılıyor. Böylece köpeğin hayat sinyalleri ve hareketleri izlenebilir. Böylece köpek hoparlörden gelen sesleri duyabilir ya da derilerinde titreşim üreten motorlar sayesinde köpekleri uyarabilir. Öncesinde Tübitak'a yolladığı proje değerlendirilmeyen İlayda , aynı projeyle uluslararası bir fizik yarışmasında 1. oldu. 2014 yılında Özel MEF Lisesi 12. sınıf öğrencisi İlayda Şamilgil, Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem adlı projesi ile Polonya'da gerçekleştirilen First Step To Nobel Prize In Physics-Nobel Fizik Ödülleri İçin İlk Adım yarışmanın jürisinden tam puan alarak dünya birincisi olmaya hak kazandı. Fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen First Step To Nobel Prize In Physics yarışmasında 12. sınıfı öğrencisi İlayda Şamilgil'in Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem adlı projesi ile dünya birincisi seçildi. İlayda şu an dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan ve ABD'de bulunan Cornell Üniversitesi'ne gidiyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-insanlari-5g-teknolojilerinde-devrim-yaratacak-cip-gelistirdiler/", "text": "5G teknolojisine ilgi gün geçtikçe artarken, Türk bilim insanları da 5G teknolojisi için çok önemli bir teknoloji geliştirdi. Son dönemde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın 5G hakkında ; Buraya gelirken kısa bir brifing aldım. Gündemde 4G ihalesi var. Ama dünya 5G'yi konuşuyor. 4G'yle hiç zaman kaybetmeyelim. O zaman 3G'de 2 yıl daha sabredersek, 5G'ye geçeriz. Aksi takdirde 4G'ye geçersek Türkiye çöplük haline döner, demişti. 5G standardı ile HD kalitesindeki videoları bir saniye içinde cep telefonuna indirilebileceği ifade edilen açıklamada, Bu teknoloji ile günümüzde kullanılan çok yüksek maliyete sahip sistemler çok daha ucuz ve yüksek performanslı sistemler ile değiştirilebilecek. Sabancı Üniversitesi Elektronik Mühendisliği mezunları Tolga Dinç ve Samet Zihir, üzerinde çalıştıkları projeleri ile ABD'de düzenlenen Radyo Frekansı Entegre Devreler Sempozyumu'nda üstün başarı ödülü kazandı. Ayrıca, 5G teknolojisi sayesinde uzaktan robotik ameliyatlar, sürücüsüz araba teknolojilerinde büyük gelişme yaşanması bekleniyor. Üniversiteden yapılan açıklamada, öğrencilerin 5G ve ötesindeki kablosuz iletişim teknolojileri alanında fonksiyonellik ve güç özellikleri ile ulaşılabilecek en yüksek performansa sahip devreleri geliştirdikleri belirtildi. 5G standardı ile HD kalitesindeki videoları bir saniye içinde cep telefonuna indirilebileceği ifade edilen açıklamada, Bu teknoloji ile günümüzde kullanılan çok yüksek maliyete sahip sistemler çok daha ucuz ve yüksek performanslı sistemler ile değiştirilebilecek. Tolga Dinç ve Samet Zihir'in geliştirdiği bu devreler, günümüzdeki en yüksek mobil iletişim standardı 4G/LTE nin bir sonraki adımı olan 5G teknolojisinin çalışma frekansı olacağı tahmin edilen 60GHz'de çalışmaktadır, bilgilerine yer verildi. ABD'deki California Üniversitesi'nde doktorasına devam ettiği bildirilen Samet Zihir'in bu alanda ulaşılabilecek en fonksiyonellikte ve en yüksek güce sahip devreyi tasarladığı belirtildi. Projelerinin bir kaç yıl içerisinde milyonlarca insanın cebinde ve evinde kullanacağı teknolojilere katkı sağlayacağını ifade eden Samet Zihir, Projemizin asıl hedefi bir sonraki jenerasyon cep telefonu ve baz istasyonları için kullanılması olacak değerlendirmesini yaptı. ABD'deki Columbia Üniversitesi'nde doktorasına devam ettiği bildirilen Tolga Dinç'in ise dünyanın aynı frekansta ,aynı anda veri alıp gönderebilen ilk çipini tasarladığı bildirildi. Şu anda Kolombiya Üniversitesi'nde doktorasına devam eden Tolga Dinç ve Kaliforniya Üniversitesi San Diego'da doktorasına devam eden Samet Zihir,5G teknolojisinde çığır atacak bir çalışmaya imza attılar. Samet Zihir, 5G teknolojisi alanında ulaşılabilecek fonksiyonellikte ve yoğunlukta en yüksek güce sahip devreyi tasarladı. Bu çalışma sayesinde silikon teknolojisiyle tasarlanabilecek sistem büyüklüğü ve kompleksitesinin ulaşabileceği boyutlar tüm dünyaya gösterilmiş oldu. Tolga Dinç ise dünyanın aynı frekansta aynı anda veri alıp gönderebilen ilk çipini tasarladı. Şu anda kablosuz iletişim ile ilgili kitaplarda yer alan aynı anda aynı frekansta iki veri göndermenin imkansız olduğu tezi Dinç'in bu çalışmasıyla birlikte geçerliliğini yitirmiş oldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-insanlari-bakterilerin-bile-kaydigi-seramik-bir-yuzey-gelistirdi/", "text": "Erciyes Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Serdar Önses ve ekibi tarafından geliştirilen yeni nesil hidrofobik polimerler sayesinde klozetler gibi seramik yüzeyler süper hidrofobik hale getirilebiliyor. Bu yüzeyler o kadar su itici hale geliyor ki, mikroplar bile tutunamayıp kayıyor. Su damlacıklarının kolayca kaymasını sağlamak, örneğin sis veya bakteri filmlerinin gelişmesini önlemek için cam ve porselene kaplamalar uygulanabilir. Bu su itici özelliği yüzeylere eklemek için, bilim adamları genellikle yüzey ile su damlacıkları arasında hava veya yağları hapsetmek amacıyla kuş tüylerindeki küçük dikenler ve kancalar gibi mikroskobik yapılar tasarlarlar. Ancak bu yaklaşım genellikle emek yoğundur ve yüzeyin görünümünü değiştirebilir. Diğer bir yaklaşım ise kaygan polimer zincirlerini bir yüzeye aşılamaktır ve bu polimerler kalıcı bir yağ tabakası gibi davranır. Ancak bu teknik sert kimyasallar içerebilir ve günlük eşyalarda kullanılması uygun değildir. Prof. Dr. Mustafa Serdar Önses ve arkadaşları bu problemi aşmak için silikon yağı olarak da bilinen hidrofobik maddeyi 1 saat boyunda bilyalı değirmende işledi. Tüm bu süre boyunca polimer yağı, yüksek hızlarda hareket eden minik tungsten karbür bilyalar tarafından bombardımana tutuldu. İşte bu işlem esnasında bazı kimyasal bağlar parçalanarak yeni moleküller oluştu. Öğütülmüş PDMS daha sonra oda sıcaklığında sterilize edilmiş bir klozetin bir tarafına uygulandığında, bir saatten daha kısa bir sürede seramik yüzey üzerine yerleşerek dayanıklı, yağlı bir katman oluşturdu. Araştırmacılar, E. coli ve S. aureus bakterileri ile birlikte steril insan idrarını tuvalete dökerek kaplamayı test etmeye başladılar. Klozetin işlem görmüş tarafında sıvının çok daha fazla itilmesinin yanı sıra, her iki taraf da temizlendiğinde, kaplanmış tarafın, işlem görmemiş tarafa kıyasla bakteri üremesini %99,99 oranında engellediği bulundu. Ayrıca işlenmiş PDMS kaplaması berrak ve renksizdir . Ayrıca toksik solventler gerektirmez, ve üretimi de oldukça ucuza mal olacak. Araştırma Tübitak Fonuyla desteklenmektedir. Serdar Hocamız ve arkadaşlarını başarılarının devamını dileriz. Araştırma ACS Applied Materials & Interfaces dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-bilim-insanlari-ilk-kez-gezegen-kesfetti/", "text": "Ankara Üniversitesi'nden Mesut Yılmaz'ın liderliğinde yapılan 10 yıllık uzun soluklu araştırma sonucunda 210 ışık yılı uzakta güneşten 5 kat daha büyük HD 208897 yıldızı etrafında Jüpiter büyüklüğünde bir yıldız bulundu . Böylece ilk kez Türk bilim insanları yeni bir gezegen keşfetmiş oldu. Dev yıldız HD 208897 güneşten 5 kat büyük ve kütlece 1.25 kat daha fazla. Yıldız metalce zengin ve kızıl dev olmanın başlangıç fazında yer alıyor. 2007 ila 2017 arasında geniş çaplı gözlem yapılarak G ve K tipi yıldızlardan evrilen 50 yıldız altı birliktelik ve gezegen arandı. Araştırmanın sonucunda Mesut Yılmaz liderliğindeki araştırma grubu, HD 208897 dahil 13 hedefin önemli derecede radyal hız varyasyonu gösterdiğini buldu. Bir yılı 353 gün olan gezegenin yıldıza uzaklığı yaklaşık olarak Jüpiter'in Güneş'e olan mesafesine eşit. Ancak HD 208897 yıldızının yakıt rezervini neredeyse tükettiği ve kabarmaya başladığı için bu keşfedilmemiş yerin yüzey sıcaklığı oldukça yüksek. Yani yaşam barındırması imkansız görünüyor. Antalya Tübitak Ulusal Gözlemevi'nin 1,5 metrelik RTT 150 Rus-Türk Teleskopu üzerinde Coude Echelle Spektrografı ile HD 208897 73 spektrayı araştırıldı. Ayrıca araştırmada Japonya Okayama Astrofizik Gözlemevi'nde bulunan 1,88 metrelik teleskop ve HIDES ve HIDES-F yüksek çözünürlüklü spektrografi sistemleriyle desteklendi. Ayrıca ekip yıldızı Ankara Üniversitesi Kreiken Gözlemevi'yle fotometrik olarak tespit etti. Uzun süren gözlemlerden sonra keşfedilen gezegenin en az Jüpiter'in 1,4 katı kütleye sahip olduğu düşünülüyor. Ayrıca yıldızına 1,05 AU uzaklıkta bulunuyor. Mesut Yılmaz'ı keşfinden dolayı kutluyoruz. Gezegene Türk veya Atatürk ismini vermek istemesi de ayrı bir gurur teşkil ediyor. For over 10 years, we have carried out a precise radial velocity survey to find substellar companions around evolved G,K-type stars to extend our knowledge of planet formation and evolution. We performed high precision RV measurements for the giant star HD 208897 using an iodine (I2) absorption cell. The measurements were made at TUB.ITAK National Observatory (TUG, RTT150) and Okayama Astrophysical Observatory . For the origin of the periodic variation seen in the RV data of the star, we adopted a Keplerian motion caused by an unseen companion. We found that the star hosts a planet with a minimum mass of m2sini=1.40MJ, which is relatively low compared to those of known planets orbiting evolved intermediate-mass stars. The planet is in a nearly circular orbit with a period of P=353 days at about 1 AU distance from the host star. The star is metal rich and located at the early phase of ascent along the red giant branch. The photometric observations of the star at Ankara University Kreiken Observatory and the HIPPARCOS photometry show no sign of variation with periods associated with the RV variation. Neither bisector velocity analysis nor analysis of the Ca II and Halpha lines shows any correlation with the RV measurements. Bravo, bu sefer 4.0 devrimini kaçırmamak için bilim ve teknolojiye ayrılan bütçe, ilerleyen yıllarda yükselmesi kaydıyla şimdilik ülke bütçesinin %25 olmalı, ayrıca bulunan gezegenin 1 yılı da bizim gezegenin 1 yılına çok yakın."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turk-profesor-akilli-telefonlari-dna-goruntuleyici-mikroskopa-donusturen-cihaz-yapmayi-basardi/", "text": "Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nden Türk bilim insanı Profesör Dr. Aydoğan Özcan ve ekibi akıllı telefonları sofistike mikroskoplara dönüştürebilen kolayca taşınabilen bir aparat geliştirdi. Yıllar içinde geliştirilen cihaz sayesinde cep telefonunuz tek bir DNA dizinini bile tespit ederek, kanser ve Alzheimer gibi hastalıkları teşhis edebilir olacak. Bu sayede pahalı ve hantal cihazlar olmadan gelişmemiş ülkelerde teşhis kolaylaşabilir. Daha öncesinde de cep telefonlarını bazı aparatlarla ucuza mikroskopa çevirme denemeleri görsek de bu sefer gerçek bir mikroskopun özelliklerine çok yaklaşıldı. Fakat Prof. Dr. Aydoğan Özcan ve ekibinin geliştirdiği cihaz o kadar muhteşem ki, akıllı telefonları 2 nanometre boyundaki DNA'nın tek bir zincirini görüntüleyebilecek güce sahip. Cihaz aynı floresan mikroskopu gibi çalışarak, floresan ışıma yapan moleküllerle etiketlenmiş numuneler lazer uyarım esasından faydalanarak görüntüleniyor. Floresan mikroskopları sayesinde bulaşıcı hastalıkların ilaç direncinden DNA görüntüleme ile kanser ve Alzheimer teşhisine kadar pek çok farklı işlem yapılabiliyor. Fakat bu cihazlar hem pahalı hem de hantal. İşte Aydoğan Özkan ve ekibi sistem olarak, dış lens paketleri, ince film filtreleri, minyatür zıvana kurulumu ve 3 boyutlu yazıcıdan alınan dış kasaya yerleştirilmiş lazer diyot sayesinde, bir minyatür floresan mikroskop üretmeyi başardı. Akıllı telefondaki özel bir yazılımla DNA taranarak ekibin laboratuarındaki uzak sunuya veriler yollanıyor. Sunucular kullanılarak 10 saniyeden kısa süre içinde DNA dizinlerinin uzunluğu ölçülerek, internet erişimi olan kullanıcıların erişimi amaçlanıyor. Bilim insanları cihazın doğruluğunu test etmek için 10,000 ve üzeri baz çifti içeren DNA dizinlerinin doğruluğunu gösterdi. Mikroskop 5000 baz çiftinden az dizinlere kadar güvenilir sonuçlar verdiği gösterildi. Bu aralıkta yer alan pek çok önemli gen çifti araştırılabilir. Kolayca değişen lensler sayesinde farklı ölçekte görüntüleme mümkün. Prof. Dr. Aydoğan Özcan ve ekibi mikroskopu sıtma mikrobunun ilaç direncini ölçmekte deneyecek. Sıtma mikropunun son yıllarda direnç kazandığı ve eski ilaçlara karşı direnç kazandığı biliniyor. Araştırma ACS Nano dergisinde açık erişime sunuldu. Gerçek Bilim ekibi adına Türk bilim insanı Prof. Aydoğan Özcan ve ekibini tebrik ederiz. Prof. Dr Aydoğan Özcan 35 yaşında. 2012'de Dünya Teknoloji Ödülü'nü kazandı. Popular Science dergisi ismini 2012'nin en parlak 10 bilim insanı listesinde gösterdi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turkiye-endokrinoloji-ve-metabolizma-derneginden-prof-dr-canan-karatay-hakkinda-suc-duyurusu/", "text": "Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği son günlerde medyada yer alan Gestasyonel Diyabet tanısı konulabilmesi için gerekli olan şeker yükleme testi aleyhine açıklamalar yapan Prof. Dr. Canan Karatay hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Dernek ayrıca, Prof. Dr. Karatay'ı Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ile İstanbul Tabipler Odası'na da tıbbi deontolojli ve hekimlik meslek etiğini ihlal ettiği gerekçesiyle şikayet etti. Konuyla ilgili daha öncede ciddi tartışmalar yaşanmış ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği tarafından pek çok kez uyarı yayınlanmıştı. Dernek hamilelikteki diyabet testinin zararlı olduğu yönünde açıklamalar yapan Prof. Dr. Karatay'a karşı hukuk savaşı başlatarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyusunda bulundu. Dernek ayrıca Karatay'ı Sağlık Bakanlığı'na da şikayet etti. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği tarafından konuyla ilgili yapılan açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü, Uluslalararası Diyabet Federasyonu, Amerikan Diyabet Cemiyeti, Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği, Amerikan Endokrin Derneği, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri, Avrupa Endokrin Derneği, İngiliz, Alman, Fransız, İsveç, Finlandiya, Kanada, Hollanda, Avustralya ve Türkiye'nin diyabet, endokrin ve kadın-doğum otoriteleri ile bu ülkelerin sağlık bakanlıklarının 'gebelik şekeri'ni kabul ettiği hatırlatılarak bu duruma mutlaka tanı konulması gerektiğini belirtildi. Sorunun tanısında şeker yükleme testinin hala standart uygulama olduğu belirtildi. 1- Türk Tabipler Birliğine Merkez Konseyi'ne 25.02.2015 tarihinde 442-015 Evrak kayıt numarası ile elden şikayet başvurusu yapılmış olup; TTB den 27.02.2015 itibari ile gelen yazı cevabında ilgili şikayetimizin tıbbi deontoloji ve hekimlik meslek etiği kuralları ışığında disiplin işlemleri yönünden değerlendirilmek üzere İstanbul Tabip Odası'na gönderildiği bilgisi verilmiştir. 2- Prof. Dr. Canan Karatay hakkında ikinci şikayet dilekçesi tarafımızca ayrıca İstanbul Tabip Odası'na 25.02.2015 tarihinde iadeli taahhütlü olarak gönderilmiştir. 3- Prof. Dr. Canan Karatay hakkında 3. şikayet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kanalı ile 25.02.2015 tarihinde 2015/2753 kaydı ile gönderilmiştir. 4- Prof. Dr. Canan Karatay hakkında 4. şikayet Ankara Cumhuriyet Baş Savcılığı'na hitaben 26.02.2015 itibari ile yapılmış Savcılık dosyayı Basın Suçlarına göndermiştir. Basın Suçlarından takip edilecektir. 5- Prof. Dr. Canan Karatay hakkında 5. şikayet dilekçesi de Sağlık Bakanlığı 25.02.2015 tarih 27065 evrak kayıt numarası ile elden teslim edilmiştir. Bazı meslektaşlarımız, geçmişte olduğu gibi, günün herhangi bir saatinde, gebenin aç ya da tok olduğuna bakmaksızın; önce 50 gram glukozlu tarama testi yaptırıyor. Eğer 1 saat sonraki kan glukoz seviyesi 140 mg/dL'nin altında ise gebelik diyabeti olmadığı kabul ediliyor. Eğer kan glukozu 180 mg/dL veya üzerinde bulunursa gebelik diyabeti olduğu kabul ediliyor ve bu durumda ikinci bir teste gerek duyulmuyor. Sadece 1. saat kan glukozu 140-179 mg/dL arasında bulunan gebelerde birkaç gün sonra sabah aç karna 75 veya 100 gram glukozlu OGTT isteniyor. Çünkü bu durumdaki gebe kadınların %80'inde sorun olabileceği düşünülerek kesin tanı koymak gerekiyor. İki aşamalı test ile gestasyonel diyabet tanısı halen geniş kabul gören bir yaklaşımdır. Ama ikinci aşamaya gereksinim çok sık değildir. Dünya Sağlık Örgütü ve Diyabet Uzmanlar Grubu önerileri ile Gestasyonel Diyabet ayrı bir diyabet formu olarak kabul edilmektedir. Çünkü bu kadınlarda önlem alınmazsa bir sonraki gebelikte diyabetin tekrarlama olasılığı %50-80 arasındadır. Ayrıca gestasyonel diyabet öyküsü olan kadınlarda 50'li yaşlara doğru kalıcı tip 2 diyabet gelişme riskinin %50 civarında olduğu bildirilmiştir. Bu sebeple diyabet koruma progamlarına öncelikli olarak bu kadınların dahil edilmesi önerilmektedir. Gestasyonel diyabet tanısı alan gebelerin yaklaşık olarak %10 kadarı, aslında gebelik öncesinden başlamış, fakat daha önce tanısı konulamamış tip 2 diyabet vakalarıdır. Bu hastaların, diyet ve egzersizin yanı sıra, tanı anında ya da tanıyı izleyen birkaç hafta içinde insülin ile de tedavi edilmeleri gerekecektir. Bir kısım (%1-2 civarında) gestasyonel diyabet gibi başlayan hastada ise aslında ilk kez gebelite ortaya çıkan tip 1 diyabet vardır. Bu sebeple hiç vakit geçirmeden insülin tedavisine başlanması hem anne hem de bebeği için yaşamsal öneme haizdir. Gebelik diyabeti taraması yapılması, bu iki tip hastaya da tanı konulmasını ve vakit kaybetmeden tedaviye başlanmasını sağlayacaktır. Pankreas insülin üretemez bilgisi doğru değildir. Gebeliğe bağlı değişen hormon profili nedeniyle ikinci trimesterdan itibaren insülin direnci ve bunu yenmek için hiperinsülinemi ortaya çıkmaktadır. Burada insülinin dokulardaki etkileri yeterli değildir, dolayısıyla göreceli insülin eksikliği söz konusudur. Annenin karbonhidratlardan uzak kalarak sadece doğal proteinler ve yağlarla beslenmesi önerisi anne ve bebeğine zarar verebilir. Gebelerin sadece doğal proteinler ve yağlalarla beslenmesi, tüm karbonhidratlardan uzak durması vücudumuzun temel ihtiyaçlarının, vitamin ve minerallerin doğal kaynaklardan karşılanamamasına yol açar. Böyle bir beslenme gebelerin sebze, meyve ve tam tahıllı gıdaları tüketmesine engel olmaktadır. Bu şekilde karbonhidratları tümü ile dışlayarak beslenme 21. yüzyılda yeniden C ve B vitamini eksikliği, magnezyum ve kalsiyum eksikliği gibi sorunların yeniden ortaya çıkmasına yol açacaktır. Güncel kılavuzlara göre sağlıklı bir yetişkin kadının günlük karbonhidrat ihtiyacı 130 gramdır ve bu gereksinim gebelikte 175 gram, emzirme döneminde 210 gram olarak önerilmektedir. Günümüzde pregestasyonel veya gestasyonel diyabet tanısı koyduğumuz gebelere zaten, karbonhidratları günlük enerjinin %35-40'ını karşılayacak şekilde kısıtlı olarak verilmektedir. Özellikle de sabah hepatik insülin direncinden kaynaklanan hiperglisemiyi önlemek için kahvaltıda karbonhidrat miktarının azaltılarak tüketilmesi önerilmektedir. Proteinler, gebelikte artan protein gereksiniminin karşılanabilmesi için zaten yüksek (1.1 gr/kg/gün) olarak verilmektedir. Ancak daha da yüksek miktarda protein alınmasının, böbrekler üzerinde zararlı etkileri olabilir. Örneğin bu önerileri ciddiye alan bir pregestasyonel diyabetli kadın gebeliği sırasında proteinden aşırı zengin beslenirse proteinüri artacağı için nefropati riski artar ya da mevcut nefropati daha hızlı ilerleyebilir. Bunun yanı sıra doğal kaynaklardan da olsa alınacak doymuş yağların kilo alımını arttırması, yetersiz karbonhidrat alımı nedeniyle yağların glukoneogenezde kullanılması hiperglisemiyi daha da arttırarak metabolik tabloyu daha da olumsuz etkileyebilir. Dünya Sağlık Örgütü, Uluslalararası Diyabet Federasyonu, Amerikan Diyabet Cemiyeti, Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği, Amerikan Endokrin Derneği, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri, Avrupa Endokrin Derneği; İngiliz, Alman, Fransız, İsveç, Finlandiya, Kanada, Hollanda, Avustralya ve Türkiye'nin Diyabet, Endokrin ve Kadın-Doğum otoriteleri, Sağlık Bakanlıkları dahil, tüm kurumlar Gebelik Şekeri diye bir olguyu kabul ediyor, mutlaka tanı konulması gerektiğini söylüyor, tanı için de ŞEKER YÜKLEME TESTİ yapılmasının şart olduğunu bildiriyor. Gebelik diyabeti tanısını alan gebe kadına uygun beslenme programı düzenleniyor ve fizik aktivitesini arttıması öneriliyor. Ancak buna rağmen ilerleyen haftalarda gebelerin %20-25'inde kan glukoz düzeyini kontrol altına almak mümkün olamıyor. İşte bu kadınlarda ve bebeklerinde çok ciddi sağlık sorunları olabiliyor. Tanı almamış böyle bir hasta, doğal olarak bu sorunlarla karşılacaktır. Gebelikte Gestasyonel Diyabet taraması için günümüzde 75 gram glukoz içirilerek OGTT yapılması öneriliyor. Bu test sadece bir kez yapılıyor. - GLUKOZUN GLISEMİK İNDEKSİ PATATES, KAHVALTILIK MISIR GEVREĞİ, BAGET EKMEK VEYA PİRİNÇ İLE AYNI ! - 75 GRAM GLUKOZUN GLİSEMİK İNDEKSİ VE GLİSEMİK YÜKÜ YAKLAŞIK 8-10 KAŞIK PİRİNÇ PİLAVI İLE EŞDEĞER!.... - 75 GRAM GLUKOZ, İKİ KUTU NORMAL KOLADAN DAHA AZ KALORİ İÇERİYOR !..... Hamilelikte 24-28. hafta arasında bir kez yapılan şeker yükleme testinin gestasyonel diyabet tanısında güvenilir ve yararlı olduğu daha önce bir çok daha küçük araştırma ile anlaşılmış olsa da, en son dokuz ülkeden daha önceden şeker hastalığı olmayan 25000 hamile kadının katıldığı HAPO isimli bir araştırma ile de net bir şekilde ortaya konmuştur. Bu araştırma tüm dünyada bilim insanları ve sağlık alanına ilgi duyanların okuduğu New England Journal of Medicine dergisinin 8 Mayıs 2008 tarihli sayısında yayınlanmıştır (N Engl J Med 2008; 358:1991-2002May 8, 2008). Halk arasında bilinen adıyla hamilelik veya gebelik şekeri Gebelik diyabeti , ilk kez gebelik sırasında ortaya çıkan ve doğumla birlikte düzelen ancak insülin direnci doğum sonrasında da devam eden bir hastalıktır. Erken zamanda fark edilerek İyi kontrol edilen gestasyonel diyabeti olan hamile kadınlar diğer hamilelik şekeri olmayan hamile kadınlardan farksız olarak doğum yapar ve sağlıklı bebek dünyaya getirirler. Ancak gebelik diyabetine bağlı kan şekeri yüksekliği fark edilmez ve tedavi edilmezse hem anne adayı için hem de bebeği için olumsuzluklara yol açabilir. Beklenenden daha ağır, daha büyük tosuncuk bebek doğurmalarına, buna bağlı olarak da hem anne hem de bebeği için doğum esnasında ilerleyen yaşamlarını etkileyecek hasarların oluşmasına yol açabilir. Erken doğum, doğum sonrası yenidoğanda solunum zorlukları, şeker düşüklüğü, uzayan sarılıklar, gözlenebilir, bu nedenlerle yeni doğan yoğun bakım tedavisi gerekebilir. Anne de gebelik hipertansiyonu görülebilir, bu durum hem bebeğin hem de annenin hayatını tehdit edebilir. Gebelik diyabeti sıklığı %2-20 arasındadır, bu oran toplumdaki diyabet sıklığına göre değişkenlik göstermektedir. Türk toplumundaki sıklığının %15 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Diyabet sıklığının çok yüksek olduğu diğer toplumlarda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da tüm gebelere, gebeliğinin 24.-28. haftalarında gestasyonel diyabet taraması yapılması önerilmektedir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turkiye-temiz-ve-guvenli-nukleer-enerji-toryum-yerine-neden-uranyumlu-tesis-kurmaya-calisiyor/", "text": "828 yılında Jöns Jacob Berzelius tarafından keşfedilen ve periyodik tabloda aktinit serisinin ikinci üyesi olan toryum, yer kabuğunun %0,0007'lik kısmını oluşturmaktadır. Toryum, uranyum gibi doğada serbest halde bulunmayıp 60 civarında mineralin yapısı içinde yer almaktadır. Bunlardan sadece monazit ( PO4) ve torit ( SiO4) toryum üretiminde kullanılmaktadır. Bu mineraller de genellikle nadir toprak elementleri ile birlikte bulunmaktadır. Toryum tek başına nükleer yakıt olarak kullanılamaz. Fertil bir izotop olan Th-232'nin bir nötron yutarak fisyon yapabilen bir izotop olan U-233'e dönüştürülmesi gerekir. Th-232'nin düşük enerjili nötronlarla tepkimesi sonucunda önce daha az kararlı olan Th-233 oluşmaktadır. Th-233 ise, 23 dakika içinde, bir beta parçacığı yayarak Pa-233'e dönüşmektedir. Pa-233, 27 gün içinde, yarılanma süresi 163.000 yıl olan fisil U-233'e dönüşmektedir. Böylece aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi Th-232, U-235 veya Pu-239 gibi başka bir fisil maddeyle üretkenlik döngüsüne başlamaktadır. Dünya toryum rezervlerine bakıldığında Türkiye'nin 344,000 tonla %13,2 pay alarak üçüncü sırada olduğu görülüyor. Dünyada toryumla ilgili çalışmalar gün geçtikçe hızlanırken, Norveç'te toryum reaktörleri üzerinde 2013 yılında Thor Energy şirketiyle önemli çalışmalara başlamıştır. Bu küçük Norveç şirketi nükleer tesislerde uranyum yerine toryum kullanılabileceğini test ederek nükleer endüstrinin dikkatini çekmeyi başardı. Toryum güvenli ve silahsız nükleer gelecek için önem taşıyor. 2013 Nisanı'nda Halden'deki test reaktöründe ilk toryum yakıtlarını yakarak denemelere başlayan şirket,tehlikeli uranyum yakıtı yerine daha güvenli temiz alternatif toryum üzerine çalışıyor. Toryum'un en önemli avantajlarından biri de uranyuma göre , nükleer bomba yapımında kullanılan daha az uzun ömürlü plütonyum benzeri atıklar bırakması. Tabi bununla erimiş tuz reaktörleri gibi alternatif reaktörleri iyi adapte olabilmesi. Bu reaktörler sıvı yakıt kullanıyor ve erimiyorlar. Thor toryum ve plütonyum karıştırılmasıyla oluşan MOX sayesinde elde edilen bir yakıt. Nükleer endüstride atık olan plütonyum kullanılarak, plütonyumu güvenli bir şekilde saklamak için harcanan paradan tasarruf edilebilir. Günümüzde bazı konvansiyonel reaktörlerde halen uranyum-plütonyum karışımı yakılıyor. Thor Energy toryum-plütonyum yakıtlarına işaret ederek, bu sayede sivil ve askeri plütonyum stoklarının azaltılabileceğini belirtiyor. Toryum konvansiyonel katı-yakıtlı reaktörlerde de kullanılabilse de , bazı uzmanlar mevcut sıvı reaktörleri gibi alternatif tasarımları optimize etmenin daha faydalı olabileceğini belirtiyor. Thor tesisinde yapılan testler, yeni nesil yakıtın mevcut reaktörlerdeki ticari kullanımına dair eşsiz bilgiler sağlayabilir. Projenin destekçileri arasında Westinghouse nükleer şirketi ve Güney Afrika şirketi Steenkampskraal Thorium Ltd(STL % 15 hisseye sahip) var. STL toryum yakıtlı yüksek sıcaklık reaktörü olarak bilinen çakıl yatak reaktörlerini geliştirici firma. Thor firması özel Norveç temiz enerji teknolojileri firması Scates AS'ni parçası olarak çalışıyor. Ayrıca Çin hükümeti 350 milyon dolarlık bir yatırım yaparak Toryum reaktörlerini 10 yıl içinde üretmeyi planlıyor. Projede 140 doktoralı bilim insanı çalışıyor be su sayı giderek artacak. Hindistan ise dış ülkelere karşı enerji bağımlılığını sıfırlamak için toryum reaktörleri üzerinde çalışıyor. Hatta 2014'de geliştirdiği 300 MW 'lık prototipi devreye almayı düşünüyor. Eğer Hindistan prototipte başarılı olursa, kurulacak reaktörler sayesinde, 2050'ye kadar elektrik ihtiyacının % 30'unun toryumdan karşılayacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turkiyede-bilim-neden-geriliyor-sorusunu-cevaplamak-cok-basit/", "text": "Radikal gazetesinin yaptığı habere göre Dünya' da sadece üç adet bulunan düşük sıcaklık-manyetik alan deneylerinin yapıldığı ve ciddi araştırma dergilerinde yer alan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kuantum Teknolojileri Laboratuvarı bürokratik nedenlerden dolayı kapatıldı. Bu olay Türkiye' de bilim ve teknolojinin neden ilerlemediğini neden yeterince araştırma çıkmadığının kanıtı gibi. Ülkemizde başta bilim teknoloji için kurulmuş bilim kuruluşları gerçekten işini yapıyor mu ? Ya da bilimin üretildiği bu yerlerde gerçekten yararlı bir şeyler yapıldığında engelleniyor mu? İşte çoğu Türk bilim adamımızın yurtdışında çalışmasının nedeni bu. Ülkemizde akla bilim denince gelen Tübitak vb benzeri kuruluşlar neden başladıkları araştırmaları sonuçlandıramıyorlar ? Neden bilim dergilerinde Türkiye' deki üniversitelerde yapan ufuk açıcı araştırmalar yok. Aslında bilimsel dergilerde Türk bilim adamlarının isimleri sürekli geçmekte fakat araştırmaları yaptıkları üniversitelerin neredeyse % 100'ü Amerika ve Avrupada. İşte beyin göçünün nedeni bu bürokratik kavgalar ve karanlık güçlerin engellemeleri . Bu ülkede bilim yapmak gerçekten çok zor, bilim sektöründe çalışan bütün bilim adamlarını dayanışmaya davet ediyoruz. Lütfen haklarınızı savunun, Türkiye'de çok zeki bilim insanları halen var . Dünyada 'düşük sıcaklık-manyetik alan' deneylerinin yapılabildiği Harvard Üniversitesi ve Max Planck Enstitüsü ile birlikte üç laboratuvardan biri olan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kuantum Teknolojileri Laboratuvarı bürokratik kavgaya kurban edilip kapatıldı. 2012 yılında 6 milyon lira harcanarak kurulan, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımıyla gelişen laboratuvarda TÜBİTAK destekli pek çok bilimsel araştırmaya imza atıldı. Laboratuvarda yapılan araştırma ve deney sonuçlarının anlatıldığı makaleler prestijli bilim dergilerinde yayımlandı. Ancak çıkan yangın kuantumun çöküşünü hazırladı. Ucuz atlatılan yangın sonrası laboratuvar sorumlusu Doç. Dr. Afif Sıddıki laboratuvarda gerekli iş güvenliğinin sağlanması için İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne ve projeler destek veren TÜBİTAK'a başvurdu. Ancak kurumların duyarsızlığı nedeniyle sonuç alamadı. Laboratuvarda iş güvenli olmadığını öne süren Sıddıki, 13 Mayıs 2013'te laboratuvar sorumluluğundan istifa etti. Sıddıki, aynı gün sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta, laboratuvarda iş güvenliğinin sağlanması için mücadele verdiğini ancak bir sonuç alamadığı için görevini bıraktığını şu sözlerle duyurdu: Kavga etmekten yoruldum. İki gün sonra 40 yaşıma giriyorum. Evliya olacağım da yok. Bilimdi, lab'dı memleketi artık siz düşünün. Bu kadar pis adamın arasında debelenip durmaktan bıktım. Üstelik hem kendimi hem de bana inananları hayal kırıklığına uğratmaktan da bıktım. İÜ Fen Fakültesi Dekanlığı, bu sözlerinden dolayı amirlerine hakaret ettiği gerekçesiyle hoca hakkında soruşturma açtı. Soruşturma sonucunda Sıddıki, üç yıl 'kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına' çarptırıldı. Sıddıki ve öğrencilerinin laboratuvara girişi engellendi. Soruşturma devam ederken Sıddıki, bilimsel çalışmalarını sürdürebilmek için Almanya'ya gitti. Doç. Dr. Afif Sıddıki, Almanya'dayken üniversite yönetimi laboratuvara girerek zimmetinde olan laboratuvarı çalıştırdı. Bunu duyan Sıddıki hoca da okul yönetimine bir e-mail atarak laboratuvarın kendi sorumluğunda olduğunu ve kendi izni olmadan diğer hocaların laboratuvarda herhangi bir çalışma yapamayacağını dile getirdi. E mail üzerine Sıddıki Hoca'ya dekanlık tarafından hocaları tehdit ettiği gerekçesiyle ikinci kez soruşturma açıldı. Sıddıki'yi 3 yıl daha 'kıdem durdurma cezası verildi. Dünyanın ender laboratuvarlarından biri olan Kuantum Teknolojileri Laboratuvarı ise kapatıldı. Laboratuvar kullanılmadığı için TÜBİTAK'ın desteklediği bütün projeler askıya alındı. Projeler askıya alınınca laboratuvarda burslu çalışan 11 öğrencinin bursu kesildi. Atıl durumda olan laboratuvarın çalışma ofisi olarak kullanılacağı öne sürülüyor. Hayatlarının tek hedefi kin ve nefretle imam yetiştirmek ve tuvaletlere bile mescit açmak olan bir iktidarın varlığı sence de sorduğun sorunun yanıtını vermiyor mu? 120 bin cami ve sayısını bilemediğim kadar çok mescidi, hacısı, hocası, imamı, müezzini olan bir ülkede sabahtan akşama din, iman, tevekküllü olma, itidal, kanatkarlık pompalanan bir memlekette son 10 yılda ırza geçme, kadın cinayetleri, hırsızlık, ahlak düşüklüğü, yalancılık, riya, her türlü dümen dubara eğer kat be kat artmışsa sen orada bilim falan bulamazsın. Bilim de göstermelikler kervanına katılmış demektir. Kurtuluş Savaşı ve 1. Dünya savaşından sonra ülkemizde çok fazla yetişmiş doktor,öğretmen,mühendis ve bilim adamı gibi pek çok değerli insan hayatını kaybettiğinden eğitimde gerçekten büyük problemler vardı. Atatürk 'ün yaptığı inkılaplar sayesinde ülkemizde eğitim gözle görülür şekilde iyileşmiştir. Türkiye' deki üniversitelerin kuruluşunda Almanya'da Hitler rejiminden kaçan pek çok zeki yahudi bilim adamı ve diğer yetişen bilim adamları sayesinde ülkemizde güçlü bir eğitim sistemi kurulmuştu. Normalde eğitimde fransız eğitim sistemi ele alınmıştı.Atatürk'ten sonrasında eğitim sistemi özellikle 70'lerden sonra giderek kötüleşmiştir. İşte bu gibi bilgileri Oktay Sinanoğlu'nun kitaplarında okuyabilirsiniz. Orda pek çok bilgi veriyor. Fakat son 30 yıldır sürekli değişen eğitim sistemi global stratejik oyunlardan dolayı zayıflatılmış ve ülkemizin eğitim konusunda giderek gerilemesine neden olmuştur. Aslında düşündüğünüz gibi değil batının karanlık çağ olarak adlandırdığı ama aslında islam coğrafyası açısından oldukça verimli bir dönem vardır. Fakat batının sikolastik düşünce tarzından kurtulmasıyla , sanki arap dünyası ve osmanlı bu çağa geri dönmüştür. Paskal üçgeninin çok daha önce Harezmi tarafından bulunmuş ve Türk dünyasında Harezmi üçgeni olarak tanındığını biliyor musunuz? Batı bizim parlak günlerimizi unutturmak için her şeyi yapar. Avrupa'da pek çok tarih kitabında Türklerin barbar ve gelişmemiş milletler yazdığı bir gerçektir. İspanya'yı ispanya yapan endülüslerdir mesela. Bir Elhamra sarayındaki incelik ve akıl çoğu yapıda yoktur. Ya da Sinan'ın eserlerindeki zeka çoğu Avrupa eserinde yer almamaktadır. Günümüzde Avrupa ve Amerika'da eskiye oranla din baskısı azalsa da sırf katolik kilisesi yüzünden ilk doğum kontrol haplarında yapay bir adet kanaması yaratılmak zorunda kalmıştır. Çünkü bilim adamları kilise tarafından kutsal kabul edilen oldukça doğal bir biyolojik olayı gizlemek zorunda kalmıştır. Din halen çok güçlü bir metadır. İsrail gerçekten oldukça çok bilimsel çalışma yapmaktadır fakat Avrupa ve Amerika'daki araştırmalar buna göre oldukça fazladır. Daha önce yaptığım bir haberi incelemeniz İslamın aslında bir öcü olmadığını ve bilimi kısıtlayıcı bir etkisi olamayacağını da görebilirsiniz. Keşki dahilerimiz ülkemizde kalabilse ama ülkemizde o kadar kötü ve aciz bir eğitim sistemi var ki, araştırmalar pek çok bürokratik engele takılıp yarı yolda kalıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/turkiyenin-insanlik-tarihinin-en-eski-tas-aleti-kesfedildi/", "text": "Türk,İngiliz ve Hollandalı bilim insanları Türkiye'de 1,2 milyon yıllık, dünyada şimdiye kadar kaydedilmiş en eski taş aleti buldu. Asya'dan Avrupa'ya insanları geçişi sırasında ortaya çıkmış taş keskinin önce düşünüldüğünden daha eski olduğu ortaya çıktı. Quaternary Science Reviews , dergisinde yayınlanan makaleye göre ,şans eseri bulunan ve insan tarafından yapılmış kuvarzit pul, Gediz Nehri'nin tabanında yer alan eski tortularda bulunuyor. Türkiye'nin batısında bulunan bu alet Afrika ve Asya'dan yayılan insanların tarihine yeni bir ışık tutuyor. Harran Üniversitesi'nden Profesör Tuncer Demir, Londra Üniversitesi ve Hollanda'dan araştırmacıların ortak çalışmasıyla yüksek hassasiyette cihazlar kullanılarak eski menderes yatağında insan yerleşiminde ilk kesin tarihi tespit etti. Prof. Dr. Tuncer Demir, Manisa Kula volkanik yöresinde bulduğumuz bu aletin önemi, onun ait olduğu dönemin ve dolayısı ile o dönemde var olan insanların yaşadıkları periyodun büyük bir doğrulukla belirlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bulunan bu alet yaklaşık olarak 5 cm uzunluğunda bir kuvars kayacından oluşmaktadır. Alet üzerindeki şekil ve izler üzerinde paleontologlar tarafından yapılan incelemeler, bu şekil ve izlerin doğal süreçlere bağlı olarak oluşmaktan ziyade sert bir çekiç veya taş aletle vurulmalar sonucunda oluştuğunu, dolayısı ile insan el ürünü olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bu aletin ait olduğu dönemin yaş tayini büyük bir doğrulukla belirlenmiş ve Anadolu'da insan tarafından yapılmış ve kullanılmış en eski alettir dedi. Royal Holloway Londra Üniversitesi Coğrafya Bölümü'nden Prof. Danielle Schreve; Bu keşif Avrupa'ya erken insan dağılımına dair bir rota ve tarihleme için oldukça kritik. Araştırmamız Türkiye'de en güvenli şekilde tarihlenen bu en eski keskinin milyon yıl önce yaşamış bir insan tarafından düşürülmüş olduğunu gösteriyor, diyor. Araştırmacılar yüksek kesinlikli radyo izotopik tarihleme kullanarak, lav akışlarında palaeomanyetik ölçümler yaparak mendereste erken ve geçmiş dönem tarihlendirmesi yaptı. Bunun sonucunda bölgede erken insanlar tarafından yaklaşık 1,24 ila1,17 milyon yıl önce yerleşim olduğu gözüküyor. Öncesinde 2007'de Kocabaş'ta bulunan en eski insan fosilleri ve taş aletler olsa da bunların tarihlendirilmeleri belirsizdi. Prof. Danielle Schreve , Bu keski inanılmaz derecede heyecan verici bir bulgu.Menderes kıvrımında çalışırken gözüm bu pembemsi taşa takıldı ve sonrasında incelediğimde insan yapımı olduğunu hemen anladım. Diğer jeologlar ve tarihleme uzmanlarıyla birlikte çalışarak, güvenli bir kronoloji ortaya koyduk ve en eski atalarımıza dair davranışlara yeni bir ışık tuttuk, dedi. Araştırmanın insan evrimine yeni bir bakış açısı getirebileceğini düşünüyorum . - D. Maddy, D. Schreve, T. Demir, A. Veldkamp, J.R. Wijbrans, W. van Gorp, D.J.J. van Hinsbergen, M.J. Dekkers, R. Scaife, J.M. Schoorl, C. Stemerdink, T. van der Schriek. The earliest securely-dated hominin artefact in Anatolia? Quaternary Science Reviews, 2015; 109: 68 DOI: 10.1016/j.quascirev.2014.11.021"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ucretsiz-labmedya-dergisi-sektore-isik-tutuyor/", "text": "Labmedya, laboratuvar sektörüne yönelik yayın yapmaktadır. Labmedya bilim ve teknoloji açısından ilgi çekici içeriğiyle kullanıcıyı cezbeden ve internet üzerinden www.labmedya.com adresinden erişebileceğiniz bir gazetedir. Adından da anlaşılacağı üzere laboratuvar sektöründe medya kanalı olarak 5 yıldır hizmet eden, sektörün büyük bir ilgi ve merakla takip ettiği bir yayındır. İçeriği tamamen bağımsız, özgür ve sektörel konuları kapsadığından her sayısı merakla beklenen bir yayın olmuştur. Kuşe kağıda ve her sayfası renkli olmak üzere iki ayda bir 10.000 ile 13.000 adet arası basılmaktadır. Postayla ücretsiz olarak ilgili kişinin adına gönderilmektedir. Labmedya yurtiçi ve yurtdışında birçok fuara katılıp sektöre ses ve soluk olmuştur. Aynı zamanda web sitesi ve mobil uygulaması ile online ve interaktif olarak okunabilmektedir. Ayrıca mail bankasında bulunan bu sektördeki yaklaşık 30.000 kişiye de e-mail yoluyla online olarak gönderilmektedir. Sosyal medyada da popüler olan Labmedya her geçen gün daha da fazla takip edilmektedir. Facebook ve diğer sosyal medya sayfalarından hemen hemen her gün sektör, bilim, sağlık ve teknoloji ile ilgili güncel haberler paylaşılmakta ve büyük ilgi görmektedir. Vizyonumuz ulaşacağı her noktada, insanların ilgisini çekecek, okutabilecek ve her sayısını merakla bekletecek bir yayın olmaktır. Bu bağlamda içeriğimiz ve tasarımımız tamamen insanların ilgisini çekecek ve sıkmayacak bir şekilde hazırlanmaktadır. Hedefimiz Türkiye'deki ve yurtdışında her laboratuvara ve laboratuvar ile ilgili herkese ulaşmaktır. Merhaba ! Derginizi kısa bir süre önce takip etmeye başladım. Bilim dilini kendine özgü dilini herkesçe anlaşılması sulandırıp, özünü bozmadan gayet güzel anlatıyorsunuz. Daha önceki sayılarınızda ele aldınız mı bilmiyorum ama gelecek sayınızda genographic projesi hakkında bir yazı yayınlarsanız çok sevinirim. Esenlikle.."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ucuncu-el-sigara-iciciligi-sigara-iciciligi-kadar-olumcu-olabiliyor/", "text": "Yeni yapılan bir araştırmaya göre ikinci el sigara içiciliğinin üçüncü el içicilik kadar ölümcül olduğu Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim adamları tarafından gösterildi. Bilim insanları üçüncü el sigara dumanının ilk hayvan çalışmasını yaparak üçüncü el adı verilen sigara içiciliğinin oldukça zararlı olduğunu gösterdi. Normalde ilk el sigara içiciliği adı verilen içicilikte sigara sadece içen tarafından teneffüs edilse de ikinci el içicilikte yani pasif içicilikte sigara içmeyen dumandan ve diğer maddelerden etkileniyor. Üçüncü el sigara içiciliğinde ise sigara içildikten sonra ortamda eşyalara sinen sigara dumanı giderek daha zehirli oluyor. Fareler üzerinde yaptığımız araştırmalarla insanlar üzerinde üçüncü el sigara içiciliğinin belli başlı organlar üzerindeki etkilerini simüle ettik. Özellikle karaciğer ve akciğerlerde önemli hasarlar olduğunu tespit ettik. Farelerdeki yaraların daha geç iyileştiğini gözlemledik. Ayrıca farelerde hiperaktivite gözlemlendi, diyor hücre biyolojisi bölümünden Prof. Manuela Martins-Green. Araştırmada üçüncü el sigara içiciliğinin toksik etkileri incelenerek, potansiyel düzenleme politikaları ve önleyici faaliyetler temel alındı. Özellikle evlerde içilen sigara nedeniyle halılara, eşyalara ve perdelere sinen hatta çocukların odalarına sinen toksik sigara kalıntılarının yüksek derecede kanserojen maddeler içerdiği gösterildi. - Karaciğerde üçüncü el içicilikten dolayı, lipid seviyelerinden artış ve alkolden bağımsız karaciğerde yağlanma hastalığı, siroz ve kanser öncülü ve kalp hastalıklarına yol açma. - Akciğerlerde üçüncü el sigara içiciliğe bağlı olarak, aşırı kolajen üretimi ve sitokin iltihabında artış. Fibrozisden meyilli olarak, iltihaplı hastalıklar ; astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı. - Farelerde yaraların zor iyileşmesi, insan sigara tiryakilerinde benzer özellikler gösteren ve ameliyata kadar giden zayıf iyileşmeye benzer etkiler. - Son olarak aşırı üçüncü el sigara içiciliğine maruz kalan farelerde hiperaktiflik olduğu gösterildi. Elde edilen son bilgiler toplandığında çocuklarda, uzun süreli ikinci ve üçüncü el sigara dumanı sonucunda nörolojik bozukluklara rastlanma olasılığında ciddi bir artış görülüyor. Özellikle sigara içilen çevrelerde bulunan çocuklarda kısa dönemli veya uzun dönemli sağlık problemlerinin çıkabileceği ya da hayatlarının geri kalan kısmında ortaya çıkma olasılığının yüksek olduğu gösterildi. Ayrıca araştırmada evde bir ya da iki yetişkin sigara içtiğinde oluşacak ikinci ve üçüncü el sigara dumanının olduğu evlerde yaşayan çocukların sigara içilmeyen evlerde yaşayan çocuklara göre % 40 daha fazla hasta olduğu gösterildi. Daha önce sigarayla ilgili yayınlanan araştırmada eşyalara sinen dumanın giderek daha da zehirlediği gösterilmişti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ufak-robotik-el-kanser-teshisleri-ve-ilac-tasinimi/", "text": "Çoğu insanın aklına robotlar deyince büyük insan benzeri yapıları hayal eder, fakat bilim insanları robotikte yeni bir alanın; yumuşak robotlar dönemini açıyor. İşte bu konuda son gelişmelerden biri esnek ve mikroskopik el gibi tutucu robotlar. Bu gelişme sayesinde doktorlar uzaktan cerrahi prosedürler yürütebilecek veya biyopsiler yapabilecek. Bu özel materyaller sayesinde, günün birinde vücutta ulaşması zor olan bölgelere ilaç terapileri aktarılabilecek. Araştırma ACS Applied Materials & Interfaces dergisinde yayınlandı. David H. Gracias ve meslektaşları çoğu robotik aletin hareket için kablolara ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Fakat kablolar nedeniyle robotlar hantallaşıyor ve erişebilebilirlikleri sınırlanıyor. Bilim insanları bu kısıtlamayı aşmak için son yıllarda oldukça popüler bir malzeme olan hidrojellere yöneldi. Bu yumuşak malzemeler sıcaklık,asitlik veya ışık değişimiyle şişerek hiçbir güç kaynağına gerek duymadan enerjisini sağlayabilir. Buna rağmen hidrojeller bazı uygulamalar için çok yumuşa olabildiğinden , daha sert biyobozunur polimerlerle birleştirilerek, hücreleri saracak ve kaldırabilecek kadar güçlü mikro ellere sahip olabilir. Ekip sonrasında vücuda, bu tutucular bir kez girdikten sonra nasıl kontrol edebileceklerini sağlamak için bir yol aradı. Araştırmacılar materyalin içinde manyetik nanoparçacıklar ekleyerek, manyetik bir propla mikro elleri yönlendirebileceklerini düşündüler. Ekip bu özelliği ekleyerek yumuşak veya biyolojik parçaların mikro birleştirme veya mikro mühendisliğine fayda sağlayabileceklerini ya da bu sayede cerrahlara biyopsi aldıkları bölgeyi uzaktan kontrol edebilmeyi sağlayacaklarını düşündüler. Ayrıca Gracias yumuşak malzemelerin kullanımıyla biyolojik olarak, biyobozunur materyaller yaratarak vücutta kolayca atılabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar Ulusal Bilim Fonu ve Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden fon alıyorlar. - Joyce C. Breger, ChangKyu Yoon, Rui Xiao, Hye Rin Kwag, Martha O. Wang, John P. Fisher, Thao D. Nguyen, David H. Gracias. Self-Folding Thermo-Magnetically Responsive Soft Microgrippers. ACS Applied Materials & Interfaces, 2015; 150128120939007 DOI: 1021/am508621s"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ultra-hizli-lazerle-cam-ile-metal-kaynagi-yapildi/", "text": "Normalde kaynak işlemi daha çok çelik için kullanılır ve oldukça sınırlı bir işlemdir. İşte Heriot-Watt Üniversitesi'nden bilim insanları cam ve metali kaynak yapmak için ultra hızlı lazer atımları kullanarak devrimsel bir gelişmeye imza attılar. Metallerle cam normalde birbirine karışmayan oldukça farklı maddeler, erime sıcaklıkları farklı olduğundan sıcağa tepkileri de oldukça farklı gerçekleşiyor. Ayrıca farklı üretim metotları ile yapıştırma sağlanabilse de, bu yeterli düzende gerçekleşmiyor. Yapıştırma oldukça kısıtlı, gaz giderme ise ürünlerden salınan organik kimyasallar nedeniyle, ürün ömrünü azaltabiliyor. Fakat bu yeni teknikte kuartz, borosilikat cam ve safir gibi optik materyaller alüminyum gibi metallerle eritilebiliyor. Prosesin temelinde ise birkaç piko saniyelerde atım yapabilen bir kızılötesi lazer var. Kaynatılacak parçalar dokunacak şekilde yerleştiriliyor, sonrasında lazer çok küçük bir noktaya odaklanıyor , bu nokta iki materyal arayüzünde yer alan çok yoğun bir nokta oluyor. Birkaç mikronluk alanda megawat pik kuvvetine ulaşıyoruz. Bu ufak bir yıldırım topu gibi mikroplazma yaratıyor,materyal yüksek bir erime bölgesine hapsoluyor. -50 C ila 90 C yapılan testler sayesinde kaynağın ekstrem koşullarda stabil olduğunu biliyoruz, diyor EPSRC'nin Lazer Tabanlı Üretim Süreçlerinde Yenilikçi Üretim Merkezi direktörü Duncan Hand . Araştırma ekibi, uzmanlarla çalışarak metodu ticari hale getirebilecek prototip bir lazer sistemi geliştiriyor. Merhabalar Sayın Oğuz SEZGİN bey ; ismim Mustafa, siteniz gerçekten bir malzeme mühendisliği son sınıf öğrencisi olarak benim çok ilgimi çekti ve beğenerek inceledim . Bilgi paylaşıldıkça çoğalır felsefesinden yola çıkarak sizinde izniniz olursa kaynak belirterek ' @malzemelerin_dunyasi instagram sayfamda paylaşmayı talep ediyorum. Bu konuda yardımcı olabilirseniz çok sevinirim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ultrason-cihazlarinda-devrimsel-gelisme/", "text": "British Columbia Üniversitesi'nden mühendisler ultrason cihazı proplarının maliyetini çok önemli ölçüde düşürebilecek bir teknolojiye imza attı. Bu sayede ultrason tarayıcıların fiyatı 100 dolara kadar düşebilecek. Patenti alınan bu inovasyon kare bant kadar ufak, portatif ve akıllı telefon ile çalıştırılabiliyor. Piyasadaki ultrason tarayıcılar piezoelektrik kristaller kullanarak insan vücudunun görüntülerini üreterek, bunları bilgisayara yollar ve sonogramlar yaratır. Araştırmacılar bu piezoelektrik kristalleri, polimer reçineden titreşen davullarla değiştirdi. Yeni geliştirilen bu yapılara polimer kapasitif mikro makineli ultrason transdüserler adı verildi. Piezoelektrik kristallere oranla bu yeni maddeleri üretmek oldukça ucuza geliyor. Transdüser davullar katı silikon materyallerden yapıldığından hem maliyetli , hem de çevreye dikkat edilerek üretilmekteydi. Fakat polimer reçine sayesinde , üretim basamakları azaltılarak, minimum ekipmanla, önemli tasarruflar sağlandı, diyor doktora adayı UBC'nden baş yazar Carlos Gerardo. Yeni UBC cihazının ürettiği sonogramlara gelince, normal sonogramlar kadar keskin ve hatta daha detaylı olabiliyor diyor yardımcı yazar elektrik ve bilgisayar mühendisi Prof. Edmond Cretu. Çünkü bizim transdüserimiz volt ile çalışıyor, akıllı telefondan güç alabiliyor, böylece uzak ve gücün olmadığı bölgelerde kullanılabiliyor. Diğer rigid ultrason probların aksine, bizim transdüserimizin esnek bir materyale monte edilebilme potansiyeli var,böyle vücudun belli kısımlarına sarılarak daha kolay tarama ve hatta detaylı görüntüler alınabilir tabi ki maliyetleri arttırmadan, diye ekliyor. Yardımcı yazar Prof. Robert Rohling, sonraki adımın daha geniş ölçekli prototipler geliştirerek ve hatta cihazı klinik uygulamalarda kullanmak olduğunu belirtiyor. Bu cihazın transdüserlerini arter ve damarların içine bakacak kadar küçültebilirsiniz. Onu günlük hayatta göğse tutturarak sürelik kalbi görüntüleyebilirsiniz. Pek yeni imkan doğuruyor, diyor Rohling. - Carlos D. Gerardo, Edmond Cretu, Robert Rohling. Fabrication and testing of polymer-based capacitive micromachined ultrasound transducers for medical imaging. Microsystems & Nanoengineering, 2018; 4 (1) DOI: 1038/s41378-018-0022-5"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uluslararasi-uzay-istasyonu-iss-uzaydan-nasil-canli-yayin-yapti/", "text": "15 Mart 2014 gece 2.00' da Uluslararası Uzay İstasyonu 'ndan canlı yayın yapıldı. Peki yerden 260,000 metre yüksekten bu istasyon nasıl yayın yapıyor ve iletişim kuruyor ? Görev Kontrol Merkezleri ve istasyon arasındaki telemetri ve bilimsel veri akışı radyo iletişimleri sayesinde yapılıyor. Ayrıca radyobağlantıları ile buluşmalar ve kenetlenme prosedürleri görüntülü ve sesli olarak mürettebat, uçuş kontrol ve aile üyeleri arasında yapılıyor. Sonuç olarak, ISS farklı amaçlar için iç ve dış iletişim sistemleriyle donatılmıştır. Rus Yörünge Segmenti yerle doğrudan Zvezda'daki Lira anteniyle iletişim kuruyor. Lira anteni ayrıca Luch veri aktarım uydu sistemini de kullanabilme yeteneğine sahip. Bu sistem 1990'larda düşene kadar Mir uzay istasyonuyla iletişim için kullanıldı. Bu nedenle uzun süredir kullanımda değil. Bununla birlikte 2011 ve 2012' de fırlatılan iki yeni Luch-5A ve Luch-5B uydusu var. Diğer Rus iletişim sistemi ise Zvezda, Zarya, Pirs, Poisk ve USOS ile iletişim kurabilen Voskhod-M adlı dahili telefon iletişim sistemi. Zvezda'nın dışındaki antenler VHF radyo bağlantısı kurarak yerle iletişim kurabiliyor. US Yörünge Segmenti ise Z1 'e takılı iki farklı radyo bağlantısına sahip. S bandında ses, Ku bandında ise ses,video ve data sistemleri için iletişim protokolleri mevcut. Bu iletim gönderim sistemleri ise yer sabit yörüngesindeki ABD İzleme ve Veri Aktarım Uydu Sistemi sayesinde nerdeyse eş zamanlı bir şekilde NASA Görev Kontrol Merkezi ile bağlı.Avrupa Columbus Laboratuvarı, Canadarmsve Japon Kibo modülleri S ve Ku bandını kullanıyor ve Avrupa Veri Aktarım Uydu sistem ve benzer şekilde Japon sistemleri TDRSS' e yardım ediyor. Modüller arasın iletişim ise dahili dijital kablosuz ağla sağlanıyor. İşte bu gibi yüksek teknolojiler sayesinde astronotlar Dünya' yla kolayca iletişim kurabiliyorlar. Ayrıca astronotlar ve kozmonotlar herhangi bir modül kenetlenirken UHF radyo sinyalini kullanıyorlar. Tabi kenetlenen yeni bir uzay gemisi ise S ve Ku bandı sistemleri de kullanılıyor. Bu kenetlenmelerde ATV lazer kullanarak hatasız kenetlenmeyi sağlıyor. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda 100 IBM ve Lenovo A31 ve T61P laptop mevcut. Bu bilgisayarlarda özel soğutucular,bağlantılar istasyonun 28 voltluk elektrik sistemine uygun girişler var. Bunlar tümüyle uzay istasyonu için üretilmiş özel dizüstü bilgisayarlar. Uzay İstasyonu'ndan 3 Mbit/s ve 10 Mbit/s arasında değişen bir internet hızı var. İstasyonda Linux'un Debian versiyonu kullanılırken, 2013 Mayıs'ında güvenilirlik, stabilite ve esneklik için Windows'a geçildi. Uluslararası Uzay İstasyonu' da dev güneş panelleri sayesinde elektrik üretiyor ve yerden 260,000 metre (260km) yüksek Dünya'nın yörüngesinde bulunuyor. Dünya'nın çevresini kat etmesi sadece 90 dakika sürüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uluslarasi-uzay-istasyonu-karanlik-maddeyi-kesfetmis-olabilir/", "text": "Uluslarası Uzay istasyonundaki Alfa Manyetik Spektrometresi sayesinde karanlık madde için ilk sonuçlar alındı. NASA ve CERN bilim insanlarının dün ABD ve İsviçre'de düzenlediği uluslararası basın toplantısında, Uluslararası Uzay İstasyonu' nda bulunan 2 milyar dolarlık parça detektörünün sunduğu veriler değerlendirildi. Sonuçlar AMS konuşmacısı Prof. Samuel Ting tarafından duyurularak, Physical Review Letters dergisinde açıklandı. Kozmik ışık akısındaki pozitronların gözlendiği belirtildi. Evren'in yaklaşık yüzde 30'unu kapladığına inanılan ancak ne tür bir madde olduğu bile bilinmeyen karanlık maddenin var olduğuna dair en güçlü delile ulaşıldığı belirtildi. Guardian gazetesinin haberine göre, yapılan gözlemlerde, bilim insanları pozitron miktarında olağandışı bir artış tespit etti. Pozitronlar, anti-elektron, yani karanlık maddede elektronların karşıt parçacığı olarak kabul ediliyor. Bulgular, karanlık madde parçacıkları çarpıştıkları zaman, birbirlerini yok ettiklerini ve ortaya pozitron çıkardıklarını öne sürdü. AMS sonuçları 25 milyon kayıt ve 0,5 GeV ila 350 GeV arasında değişen enerjiye sahip 400,000 pozitronu içeriyor. Alfa Manyetik Spektrometresi olarak adlandırılan yaklaşık 7 ton ağırlığındaki detektör, Mayıs 2011'de Uluslarası uzay uzay istasyonuna monte edilmiş ve faaliyete geçmişti. Bu veriler uzayda şimdiye kadar toplanmış en geniş antimadde parçacık koleksiyonu oluyor. Pozitron fraksiyon 10 GeV ' dan 250 GeV' a yükselirken, 20-250 GeV arasında artış eğilimini büyüklükle azaldığı gözlendi. Ayrıca bu veriler zamanın ötesinde veya tercih edilen yönde herhangi bir varyasyon olmadığını gösterdi. Bu sonuçlar karanlık maddenin yok olmasından doğan pozitronlarla uyumlu fakat diğer açıklamaları destekleyecek düzeyde değil. AMS ekibi, doğrudan görünmeyen parçacıkları aramak yerine, bu parçacıkların yüksek enerji ortaya çıkaran çarpışmaların ardından geride bıraktıkları izleri tespit etmeye çalıştı. Bu yöntem, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda görev yapan Atlas ekibinin Higgs Bozonu'nu bulmak için kullandığı yönteme benzerlik gösteriyor. Guardian gazetesinin haberine göre, yapılan gözlemlerde, bilim insanları pozitron miktarında olağandışı bir artış tespit etti. Pozitronlar, anti-elektron, yani karanlık maddede elektronların karşıt parçacığı olarak kabul ediliyor. Bulgular, karanlık madde parçacıkları çarpıştıkları zaman, birbirlerini yok ettiklerini ve ortaya pozitron çıkardıklarını öne sürdü. Ting, dün CERN'de yaptığı açıklamada, elde edilen bulguların karanlık madde çarpışmalarına işaret ediyor olabileceğini, bu çarpışmaların ise bir 'pulsar' yani ritimler halinde Uzay'a radyasyon yayan, bir nötron yıldızından kaynaklabileceğini ifade etti. Ting, Bulgular karanlık maddenin varlığını destekliyor ancak başka bir kaynak olabileceğini de göz önünde bulundurmalıyız dedi."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/unamdan-bilim-insanlari-parkinson-genini-kesfetti/", "text": "Türk bilim insanlarının yürüttüğü ve Tübitak tarafından desteklenen proje sayesinde ilk kez esansiyel tremor ve Parkinson hastalığına neden olan gen bulundu. Bu buluş ile insanlarda en sık görülen iki farklı hareket bozukluğunun ortak sebebi ilk kez tanımlanıyor. Bilkent Üniversitesi ve Washington üniversitesi araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi'nden klinisyenlerden oluşan araştırma ekibi, aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilimi yaptı, kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttü. Ellerin titremesine neden olan hastalık insanlarda en sık görülen hareket bozukluğu. Bu rahatsızlığa tüm dünya nüfusunda yaklaşık yüzde 0,9 , yaşlı nüfusta ise yüzde 4 gibi sık oranlarda karşılaşılıyor. Avrupa Birliği'nde yaklaşık 14 milyon, ABD'de 10 milyon esansiyel tremor hastası olduğu tahmin ediliyor. Türkiye'de ise bu sayının en az 1,5-2 milyon kişi düzeyinde olduğu düşünülüyor. Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada yer alıyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30, 60 yaş üzerinde yüzde 1 ve 80 yaş üzerinde yüzde 4 gibi oranlara ulaşabiliyor. Dünyada yaklaşık 7 milyon parkinson hastası olduğu hesaplanıyor. Klinisyenler, 1800'lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu. Bilkent Üniversitesi ve Washington üniversitesi araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi'nden klinisyenlerden oluşan araştırma ekibi, aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptı, kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttü. Yaklaşık 5 yıl süren, bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı incelemesi sonucunda mitokondrilerde görev yapan bir serine proteaz olan HTRA2 geninin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğu gösterildi. HTRA2 geninde bulunan mutasyonun farelerde de parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkati çekti. Hastalık geninin hem anne hem de babadan birlikte kalıtılması durumunda el titremeleri 10-20'li yaşlarda başlayıp yaklaşık 30 yıl içinde parkinson hastalığı ile sonuçlanıyor. Her iki hastalığın da beyin hücrelerinin ve özellikle dopamin üreten hücrelerin dejenerasyona uğramasından kaynaklandığı, dopamin maddesinin insanların hareket kabiliyetleri ve bunun yanında ruh halleri ile ilgili oldukları daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu. Açıklamada, araştırmanın sorumlu yazarlarından Bilkent Üniversitesi, UNAM Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi öğretim üyesi Dr. Ayşe Begüm Tekinay'ın, Şimdi yaklaşık 100 ailede yeni genleri araştırıyoruz. Bunun için TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projemiz bulunuyor görüşüne yer verildi. Akraba evliliklerinin, nadir genetik hastalıkların genlerinin bulunmasına katkıda bulunduğu biliniyordu. Ama toplumda sık gözüken nörodejenerasyon, obezite, diyabet gibi kompleks hastalıkların genlerinin bulunmasına da akraba evliliklerinin bu derece güçlü bir katkıda bulunması beklenmiyordu. Araştırmanın yöneticilerinden olan, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi ve Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tayfun Özçelik'in ise açıklamada, Kuvvetle inanıyorum ki kompleks hastalıklarla ilgili yeni hastalık genlerini önümüzdeki dönemde aydınlatmaya devam edeceğiz görüşü yer aldı. Parkinson hastalığı veya el titremesi için kesin bir tedavi metodu bilinmiyor. Bazı ilaçların ve derin beyin uyarısının bazı semptomları azalttığı ise hastalıklardan etkilenen kişiler için bir ümit kaynağı. Amerikan Bilimler Akademisi üyesi, Washington Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Lasker ödülü sahibi ünlü genetikçi Prof. Dr. Mary-Claire King ise Dr. Tekinay'ın araştırmaları bilim dünyası için yeni bir umut oldu, Bilkent, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi ekiplerinin parkinson hastalığı ve el titremesi alanlarına çok değerli katkıları olmakta, bunun gelecekte artarak devam edeceğine, tedavinin önünü açacağına inanıyorum şeklindeki görüşüne yer verildi. Mitochondrial serine protease HTRA2 p.G399S in a 6-generation kindred with Essential Tremor and Parkinson's Disease. H. Unal Gulsuner1, S. Gulsuner2, N. Durmaz Mercan3, O. E. Onat4, T. Walsh2, H. Shahin5, O. Dogu6, T. Kansu7, H. Topaloglu8, B. Elibol7, C. Akbostanci3, M.-C. King2, T. Ozcelik4, A. B. Tekinay1 1) Institute of Materials Science and Nanotechnology, National Nanotechnology Research Center , Bilkent University, Ankara, Turkey; 2) Division of Medical Genetics, Department of Medicine, University of Washington, Seattle, WA, USA; 3) Department of Neurology, Faculty of Medicine, Ankara University, Ankara, Turkey; 4) Department of Molecular Biology and Genetics, Bilkent University, Ankara, Turkey; 5) Department of Life Sciences, Bethlehem University, Bethlehem, Palestinian Territory; 6) Department of Neurology, Faculty of Medicine, Mersin University, Mersin, Turkey; 7) Department of Neurology, Faculty of Medicine, Hacettepe University, Ankara, Turkey; 8) Department of Pediatrics, Neurology Unit, Faculty of Medicine, Hacettepe University, Ankara, Turkey. Essential tremor is one of the most common movement disorders in humans. It is characterized primarily by postural and kinetic tremor of the arms and hands, but the head, legs, voice, and other regions of the body may also be affected. Genes responsible for most of ET are not yet known, with mutation of FUS identified as responsible for the phenotype in one family. Our study focused on a 6-generation family of Turkish ancestry including 16 relatives with varying degrees of tremor. Three of these relatives developed ET as children and signs of Parkinson's disease in middle age. We carried out whole exome sequencing using DNA from three severely affected relatives, and then genotyped all shared putatively damaging variants in 24 informative family members. Both dominant and recessive modes of inheritance were considered. Exactly one potentially damaging variant, HTRA2 p.G399S, co-segregated with ET in the family. Of 16 affected individuals, 5 were homozygous and 11 were heterozygous for the variant allele 399Ser. The 5 homozygous individuals included the 3 relatives with both ET and PD and 2 relatives younger than age 30 who developed ET at ages 10 and 12 years. HTRA2 genotype was significantly associated with age at onset of tremor (mean onset for homozygotes age 19 and for heterozygotes age 40, P = 0.010), severity of postural tremor (P = 0.0002) and severity of kinetic tremor (P = 0.011). No mutations in the complete HTRA2 sequence were detected in probands of 25 other Turkish families with ET. Among Turkish controls (ages 20-30), 2 of 364 were heterozygous for HTRA2 p.G399S (allele frequency 0.0027). HtrA2 deficiency is responsible for motor neuron degeneration in the mouse model Mnd2. Heterozygosity for HTRA2 p.G399S was associated with PD in some, but not all, studies. Our results suggest that HTRA2 p.G399S is responsible for hereditary ET in this kindred and that homozygosity for this variant leads to development of parkinsonian features. Although ET and PD have been known as distinct entities, our results show the co-existence of both disorders. These results might reveal shared etiologic factors underlying ET and PD phenotypes."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/usb-ve-flash-bellegim-dolu-ama-dosyalara-ulasamiyorum-iste-cozum/", "text": "Sonra açılan pencereye attrib /s /d -r -a -s -h yazın ve enter tuşuna basın. 10 saniye ile 1 dakika arasında bir süre bekleyin. Sonra yanıp sönen dizin yazısı gelecektir. Böylece flash bellekteki görünmeyen verileriniz hiç bir program kullanmadan kurtarıldı. attrib /s /d -r -a -s -h yazısı buradan yüklemek anlamına gelen attribute kodunu çalıştırır. Özellikle flash disklere bulaşan dosya gizleme virüsünü, Windows komut satırına attrib komutu yazarak kurtarmak mümkündür. Bu virüsü çoğu virüs programı da görmüyor . Usb disklerde çalışan bu virüs 2,5 ve 3,5 hardisklerde çalışmıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uzaktan-kumandali-gebeligi-onleyici-cip-2018e-kadar-piyasaya-cikacak/", "text": "MIT'den bilim insanları uzaktan kumandalı gebeliği önleyici bilgisayar çipi geliştiriyor. Kadının derisine ekilen çip levonorgestrel adı verilen bir hormon salgılıyor. Bu cihaz 16 yıl boyunca salım yapabiliyor ve de istenildiği an kablosuz kumanda sayesinde durdurabiliyor. Bill Gates'in desteklediği bu proje gelecek yıl Amerika'da klinik testlere tabi tutulacak. Eğer testleri geçerse 2018'de satışa sunulacağı belirtiliyor. Cihaz 20mm x 20mm x 7mm boylarında olacak ve makul bir fiyattan piyasaya çıkacak. 1,5 cm genişliğindeki mikroçipte hormon stokları bulunuyor. Küçük bir elektrik akımı ile levonorgestrel hormonunu saran ultra ince zar eriyerek vücuda 30 mikrogram doz verecek. Piyasada pek çok kontraseptif implant olsa da bunların kullanımı için doktor yardımı gerekiyor. Ayrıca bu gebeliği önleyici yöntemleri durdurmak için yine doktor yardımına ihtiyaç var. Bu sayede insanlar hem korunacak hem de istedikleri zaman aile kurabilecekler, diyor Massachussets Teknoloji Enstitüsü'nden Dr Robert Farra. Ekip şu an cihazın aktivasyonunu veya deaktivasyonunun bir diğer şahıs tarafından kadının bilgisi haricinde engelleyecek mutlak bir güvenlik sistemi üzerinde çalışıyorlar. Bu nedenle araştırmacılar birinin sistemin dışarıdan manipüle etmesini engelleyecek güvenlik algoritması oluşturdu. Aynı teknoloji sayesinde ilaç salınımının kontrolü mümkün olabilir. Cambridge' den Cerrahi ve Müdahale Şefi Simon Karger, implant teknolojinin pek çok zorluk ve riskle yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor. Bununla beraber bu teknolojinin önünün açık olduğunu belirtiyor. Böylece gelecekte akıllı implant sistemleriyle tedavi sağlanabilecek. İmplantlar sayesinde ilaç almayı unutan insanlar, ilaçlarını zamanında alabilecekler. Buluşun 2020'ye kadar 120 milyondan fazla kadın üzerinde kullanılması planlanıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uzay-istasyonunda-ilk-kez-dna-analizi-yapildi/", "text": "Dünya'dan 320.000 metre yukarıda NASA ilk DNA analizini yapmayı başardı. UC San Francisco 'dan araştırmacıların yardımıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan gelen veriler analiz edilerek , işlemin başarılı olduğu onaylandı. Yeni geliştirilen MinION adlı DNA analiz cihaz, Dr. Kate Rubins tarafından kullanılarak; fare, bakteri ve virüs DNA'sını analiz etti. Bu portatif DNA analiz teknolojisi sayesinde hasta astronotlara hızla teşhis konulabilir, istasyondaki gıda,su ve çevresel mikroplar incelenebilir ve hatta dünya dışı yaşam formları analiz edilebilir. Cihaz dünyada bulunan cihazlara kıyasla , oldukça ufak ve sadece USB'den aldığı enerjiyle çalışıyor. NASA'nın Biyomoleküler Dizilim Projesi'nin bir parçası olarak olarak , Dünya'dan UCSF ve Weill Cornell Medical College'den araştırmacıların işbirliği ile , uzaydan gelen veri analiz edilerek, dünyadaki tanımlanan numunelerle karşılaştırıldı. Bu analiz sayesinde uzay ve uzay istasyonundaki koşulların genom analizinin nasıl etkilediği anlaşılabilecek. UC San Francisco'dan Tıp doktoru ve doktoralı Charles Chiu ekibin lideri ve şöyle açıklıyor; Uzayda bugüne kadar genom çözümü yapmak mümkün değildi, çünkü eski cihazlar büyük hantal cihazlardı, diyor. Cebe sığabilen MinION teknolojisi nanopor dizilimi olarak biliniyor ve doğal hücre membranlarındaki ufak gözeneklere doğru elektrik akımı gönderiyor. Nano gözeneklerden her seferinde bir DNA molekülü geçtikçe, iyon akışı değişerek kaydediliyor ve DNA dizisini çözmek için kullanılıyor. Bu dizilim işlemi 10 dakika gibi kısa bir süre sürüyor. Chiu bunu uzaydaki mikro çekim ortamında ortamında yapmanın cihazdaki mikro sıvıları nasıl etkileyeceğinin bilinmediğini söylüyor. Fakat bu büyük bir problem teşkil etmedi. Uzay ve dünyadaki analizler aynı yüksek kalitede dünyadaki en iyi nanopor analizlerinin % 20'sine denk şekilde gerçekleşti. Bu cihazın portatif olmasının yanında diğer bir avantajı da , hızlı bir şekilde dizilim yaparak numunedeki bütün genetik materyali ortaya koyabilmesidir. Hatta dünya dışı hiç karşılaşılmamış organizmaları bile analiz edebilir. Çoğu dizilimsel metotta hedef odaklı çalışıldığından, araştırmacılar neye bakmaları gerektiği biliyor ve bu nedenle kurulum buna uygun şekilde yapılıyor. Fakat Chiu nanopor dizinlemeyi Ebola ve Zika gibi salgınlarda kullandı hem de genel diagnostik test tasarımına ihtiyaç duymadı. MinION Oxford Nanopore Technologies tarafından üretildi ve dünyanın en uzak bölgelerinde çalıştırıldı. Günün birinde Mars'da kullanılması düşünülüyor. Dünyada hazırlanan bu numuneler kanıt niteliğinde bir başlangıçtı.Gelecek görevlerinde numune hazırlama, dizilimleme ve gerçek zamanlı analiz tümüyle uzayda yapılabilir. Bu sayede mürettebat çevrelerinin genetik analizini yapabilir. Böylece antibiyotik kullanıp kullanmayacağına karar verebilir . Böylece istasyona dezenfektan ve antibiyotikler yollanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uzay-sondasi-hayabusa-2-ryugu-inis-numune/", "text": "Japon Hayabusa 2 uzay sondası, Ryugu asteroitine ikinci mükemmel bir iniş yaparak, ilk kez Ay dışında bir gök cisminden numune almayı başaran ilk araç oldu. Bu sayede güneş sisteminin kökenlerinin aydınlatılması amaçlanıyor. Güneş sistemine dair tarihinin bir kısmını toplamış olduk. Bugüne kadar Ay'dan farklı bir gök cisminin yüzeyinin altından hiç materyal toplanmamıştı. Biz topladık ve bunu dünyada başaran ilk ekip olduk, dedi basın konferansında proje müdürü Yuichi Tsuda. Bu buzdolabı büyüklüğündeki sonda asteroite 11.07.2019 Türkiye saatiyle 16:30'da indi. Sonrasında iniş onayı ile birlikte ekip sevinç gösterilerinde bulundu. İnişin mükemmel ötesi olduğu belirtiliyor. Böylece Hayabusa2 Dünya'dan 300 milyon km uzakta bir gök cismine 2 . kez inerek tarih yazdı. Hayabusa 2'nin indiği Ryugu Ejderha sarayı adı verilen asteroitten alınacak saf numuneler ile ilk kez bir asteroitten doğrudan alınan örnekler incelenecek. Birkaç yıllık Hayabusa2 görevi ile yüzeye gezginler ve robotlar indirilmesi planlanıyor. Perşembe günkü iniş ile asteroitin yüzeyinden saf numuneler alınarak, güneş sisteminin 4.6 milyar yıllık doğumuna ilişkin bir iç bakışta bulunulacak. İlk olan Nisan ayında impactor ile yüzeye bir ateşleme yapılarak, yüzeyden kalkan toz numuneden alınmıştı. İkinci iniş için özel hazırlıklar gerekti. Çünkü ilk inişte toplanan değerli materyalin kaybedilmemesi gerekiyordu. Elde edilen numunelerin bugüne toplanmamış maddeler olması ve yüzeyin altından alınan numunelerin ise güneş sisteminin oluşumuna ışık tutacağı düşünülüyor. Aralık 2014'de başlayan görevin maliyeti 270 milyon dolar olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uzayda157-gunde-bir-tekrarlayan-hizli-radyo-patlamasifrb-kesfedildi/", "text": "Astronomlar rastgele oluştuğu düşünülen bir hızlı radyo patlamasının, düzenli olarak tekrarladığını keşfetti. Yıllar süren gözlemler sonucunda FRB 121102 olarak bilinen en aktif hızlı radyo patlamasının 157 günlük bir periyotta tekrarladığı keşfedildi. Yeni yapılan gözlemler ve önceki yapılan gözlemlerin dikkatle incelenmesiyle FRB 121102'nin; yaklaşık 90 günlük bir patlama aktivitesine girdiği, sonra da 67 gün boyunca sessiz kaldığı keşfedildi. İşte toplam aktivite 157 günlük bir döngüye giriyor. Eğer bu analiz doğruysa kaynağın 2 Haziran'dan itibaren yeni aktivite döngüsüne girmiş olması gerekiyor. İşte bu inanılmaz keşif sayesinde bir gün bu gizemli sinyallere neden olan etmenlerin açıklanması sağlanabilir. Bununla beraber, bu çok düzenli gösterim bu sinyallerin ne kadar tuhaf ve tanımlanması zor olduğunu gösteriyor. FRB'ler uzaydaki en gizemli şeylerden biri birkaç milisaniye içinde büyük enerjili radyasyon patlamaları gerçekleşiyor. Bu kısacık zaman diliminde milyonlarca güneşin gücüne denk enerji boşalmaları gerçekleşebiliyor. İşte bu patlamaların çoğu sadece bir kez gerçekleşiyor ve bir daha tespit edilemiyor. Bu da onların tekrar tespitini imkansız kılıyor. Tekrarlayan çok az kaynak var. Diğer bir tekrarlayan kaynak da FRB 180916'dir. 4 günlük periyotta saatte bir ya da iki kez patlıyor ve sonra 12 günlük sessizliğe bürünüyor. Bu döngünün toplam 16,35 gün sürdüğü söyleniyor. FRB 121102'ye göre 10 kat kısa sürse de bu tekrar, iki kaynağın benzer olduğu düşünülüyor. Periyodiklik yörüngesel hareketten kaynaklandığından, menzil bu iki bilinen nesneye neyin neden olduğu bulunarak sınırlanarak, kıyaslanabilir. Artık FRB 121102'de gözlenen periyodikliğe yörüngesel hareketin neden olduğunu varsayabiliriz, gözlenen periyotlardaki bu kadar uzun menzil muhtemel ikili sistemlerden kaynaklanabilir, diyor araştırmacılar. Bu kadar güçlü sinyaller nötron yıldızı,kara delikler, pulsarlara eşlik eden yıldızlar, içine doğru patlayan pulsarlar, hipotetik yıldız tipi blitzar, çarpışan nötron yıldızları , dev patlamalar yaratan magnetarlar ya da başka bir şey olabilir. Nisan ayında Samanyolu Galaksisi'nde keşfedilen ve devasa hızlı radyo patlamaları yaratacak kadar güçlü magnetarların olması kanıtları güçlendiriyor. Hızlı radyo patlamalarının tekrarlayan veya tekrarlamayan patlamalar olacak farklılık göstermesi kaynakların birden fazla olabileceğini ortaya koyuyor. Araştırma Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/uzun-mesafede-gaz-atomlari-arasinda-kuantum-isinlama-basarildi/", "text": "Bilim adamları, son birkaç yıldır kuantum seviyesinde ışık üzerinde bilgiyi ışınlamayı başarıyla yapmaktalar. En son geçen sene Eylül ayında 143 km ile kuantum ışınlama rekoru kırılmıştı. 2006' da ise Niels Bohr Enstitüsü' nde ışık ve gaz atomları arasında ışınlama başarıyla gerçekleştirilmişti. İşte bu sefer yine aynı ekip, gaz atomlarından oluşan iki bulut arasında ışınlama yoluyla bilgi aktarımını başarıyla gerçekleştirdi. Hem bu sefer sadece birkaç kez değil her seferinde başarılı olundu. Araştırma sonuçları bilimsel bir dergi olan Nature Physics' de yayınlandı. Kuantum ışınlamada atılan bu adımla kuantum bilgi transferi araştırmaları açısından her seferinde başarı sağlandığından oldukça önemli bir teşebbüs, diyor Kopenhag Üniversitesi Niels Bohr Enstitüsü Quantop araştırma merkezi başkanı Prof. Eugene Polzik. Niels Bohr Enstitüsü' nde yürütülen araştırmada , milyonlarca sezyum atomu içeren iki cam kap kullanıldı. Bu iki cam kap birbirine bağlı değil ve bilgi lazer ışınıyla bir kaptan diğer kaba ışınlanıyor. Işın birinci cam kaba yollandığında , garip kuantum fenomenin gerçekleşiyor, ışık ve gaz kuantum dolanıklığa giriyor. Kuantum dolanıklı demek senkronize olup kuantum bağlanma anlamına geliyor. İki cam odacığa da manyetik alan uygulandığından, spesifik dalga boyundaki lazer ışını gaz atomlarına isabet ettiğinde , en dıştaki atomlar manyetik iğneler gibi hareket ediyor ve aynı yönü gösteriyor. Bu yön yukarı veya aşağı olabiliyor. Yönün aşağı veya yukarı olması kuantum bilgi aktarımını aynı dijital bilgi aktarımındaki gibi (1 ve 0) sağlıyor. Bu durumda, gaz kuantum bilgi taşıyan fotonlar yaymaya başlıyor. Böylece diğer gaz kabına giden kuantum bilgi dedektörler tarafından tanımlanabilir ve okunabilir hale geliyor. Sonra sinyal ilk kaba geri döndüğünde sinyale ilişkin atomların yönleri konumlanıyor. İşte böylece ikinci kaptan birinci kaba dönen ışın ışınlanmayı tamamlamış oluyor. Normalde tüm deneyler oda sıcaklığında yapıldığından, gaz atomlarının hızı 200 m/s oluyor , fakat bu nedenle gaz atomları cam duvarlara çarparak kodlanan bilginin kaybına yol açıyordu. Fakat araştırma ekibi bunu aşmak için yeni bir yöntem geliştirdi. Biz cam kapların içini bir çeşit parafinle kapladık, böylece gaz atomları camlara çarpsa bile kodlanan bilgi kayba uğramıyor, olarak açıklıyor Prof. Dr. Eugene Polzik. Bu ne kadar kolay bir çözüm gibi gelse bu yöntemi geliştirmek aslında oldukça karışık. Deneyin diğer bir unsuru da fotonları kaydedecek bir dedektör geliştirmekti. İşte bilim adamları burada fotonları algılayabilecek çok hassas bir dedektör geliştirdi. Bu nedenle her deneyde başarılı olundu. Tabi deneyi daha etraflıca yapmak ve genişletmek gerekiyor. Deneyde menzil sadece yarım metreydi. Bu kuantum ışınlama ile bilginin taşınacağı bir dünya için çok da etkileyici olmasa gerek ! Tabi bu yarım metre şimdilik sadece laboratuar ölçekli bir boyut. Prof. Dr. Eugene Polzik; Eğer yerimiz olursa bu menzili arttırabiliriz, örneğin bir uyduya bilgiyi ışınlayabiliriz, diyor. Geleceğin network ağında atılan bu adım, stabile sonuçlar alındığından oldukça önemli. Bilim adamları gelecekte kuantum internet, kuantum network sağlamak için kuantum ışınlama üzerinde çalışıyorlar. - H. Krauter, D. Salart, C. A. Muschik, J. M. Petersen, Heng Shen, T. Fernholz, E. S. Polzik. Deterministic quantum teleportation between distant atomic objects. Nature Physics, 2013; DOI: 10.1038/nphys2631"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/virgin-galactic-uzay-gemisi-test-ucusunda-dustu/", "text": "Virgin Galactic SpaceShipTwo yörünge altı roketi Mojave çölü üzerinde test uçuşu yaparken uçuş anomalisi nedeniyle düştü. Virgin anomalinin ne olduğunu belirtmese bölgeden alınan raporlar kazaya işaret ediyor. Bu Antares roketinin düşüşünden sonra bu hafta ikinci uzay kazası oldu. Alınan ilk görüntülerde bölgeye bazı parçaların saçılmış olduğunu gösteriyor. İlk gelen rapor şöyle : Virgin Galactic'in ortağı Scaled Composites SpaceShipTwo ile bazı test sürüşleri yürütüyordu. Test esnasında yaşanan ciddi bir anomali nedeniyle araç düştü. WhiteKnightTwo taşıyıcı uçağı yere emniyetle indi. Bizim ilk endişemiz pilotlar.. Şu otoritelerle çalışarak kazanın nedenini bulmaya çalışıyoruz. Ayrıca şirket ocak ayından beri güç verilmiş uçuş yapmıyordu. Mayıs ayında alternatif plastik tipi yakıtla çalışan motora geçen firma, muhtemelen ilk denemesi yapıyordu. SpaceShipTwo uzay mekiğindeki pilotların durumu halen kesinleşmiş değil. İlk alınan görüntülere göre kaza mahaline inen helikopter muhtemelen sedyeyle pilotları taşıyordu. Pilotlar düşmeden paraşütlerini açmış olabilirler. Bazı kaynaklarda pilotların birinin öldüğü diğerinin de yaralandığı belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/virusleri-olduren-seker-turevi-ilac-gelistirildi/", "text": "Son günlerde coronavirüs ve domuz virüsü salgını nedeniyle ülkemizde de, virüsler ve tedavileri çok konuşulmaya başlandı. Virüsleri öldürmek çok zordur, kullanılan ilaçlar ve kimyasalların bir kısmı da sağlığa zarar verebilmektedir. Manchester Üniversitesi, Cenevre Üniversitesi ve EPFL'den araştırmacılar şeker türevi yeni bir virüsidal ilaç geliştirdi. Ayrıca virüsler için ölümcül olan bu madde, insan sağlığı açısından güvenli görünüyor. Antiviral tedavilerin büyük çoğunluğu virüsleri tam olarak öldürmez. Ancak onları yavaşlatarak, çoğalmalarını engelleyerek, enfekte olan hücre sayısının artışını azaltır. Her ne kadar bu hastalığı defetmek için etkili bir metot olsa da; virüsler çok hızlı mutasyon geçirerek, bu ilaçlara karşı yeni savunma yöntemleri geliştirir. Araştırmacılar, siklodekstirin yani doğal glikoz türevleri üzerinde çalışarak işe başladılar. Bu molekülleri virüslere tutunacak şekilde tasarladılar. Böylece molekül yüzeye tutunarak, dış zarfı yırtarak, etkili bir şekilde virüsleri öldürüyor. Araştırmacılar, yeni tedaviyi birkaç virüs tipi üzerinde denedi. Herpes , HIV,hepatit C,Zika ve RSV gibi virüslerde güçlü sonuçlar elde edildi. Bu moleküller petri kabında,dokularda ve farelerdeki virüslerde test edildi ve etkili olduğu gösterildi. Ayrıca ilaç tedavi ederken, dokulara zarar vermiyor ve ilaca karşı mutasyon direnci oluşmuyor. Şekerden modifiye edilen yeni molekül, geniş çaplı antiviral özellik gösteriyor. Antiviral mekanizma virüsidal olduğundan, virüsler direnç göstermekte zorlanıyor. Bu yeni antiviral ilaç iki geniş spektrumlu etkili ilaçlardan biri olabilir. Viral enfeksiyonları tedavide oyunu değiştirme potansiyeli var, diyor baş araştırmacılar Samuel Jones veValeria Cagno. Ekip bu molekülün diğer tedavilere karşı direnç gösteren coronavirüs gibi tedavilerda kullanılabileceğini söylüyor. Geliştirilen moleküllerin patenti alındı ve üniversite şirketi tarafından pazara sürülmek isteniyor. Nihai hedefte; kremler,burun spreyleri ve çeşitli tedaviler var."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/vucudumuzda-dolasan-mikrorobot-fantezisi-hayata-geciyor/", "text": "Bilim kurgu gerçek olmak üzere, Philadelphia Drexel Üniversitesi'nden bilim insanları damarlarımızda hareket ederek ilaç taşıyacak, damarları açacak boncuğa benzeyen mikrorobotlar geliştiriyor. Bu robotlar manyetik alanla kontrol edilerek, vücutta gereken yere ilaç taşıyabilir. Bilim insanları yıllardır manyetik alanlarla yönetilen vücutta ilerleyerek gereken yerlere nano ilaçlar taşıyabilecek robotlar üzerinde çalışıyor. Drexel Üniversitesi'nin projesi de aynı fikirden yola çıkarak , damarlarda manyetik alanla yüzerek vücutta ilaç aktarımı yapacak bir robota dayanıyor. Artık araştırmacılar, bu hayali gerçeğe dönüştürmede önemli aşama kaydedildiğini duyurdu. Diğer mikro yüzücülerin aksine ekibin robotları boncuk şeklinde ve manyetik olarak birbirine bağlıdır. Araştırmacılar dışarıdan dönen manyetik alanlar yaratarak, vida benzeri bir itiş sağladılar. Ekibe göre manyetik alanla yapılan bu hareketler vücuda uyum sağlıyor ve uzun mesafeler boyunca hasta sağlığına miminal etkilerle yolculuk yapabiliyor. Ekip farklı uzunluklardaki zincirleri test ettiler ve boncuklardan oluşan grupların kısa olanlardan daha hızlı hareket ettiğini buldular. En uzun zincir 13 boncuktan oluşuyor ve 17.85 micron/s hıza ulaşıyor. Yüzücülerin burgu hareketi sayesinde kabiliyetlerinin anahtarı olarak gerektiğinde ayrışabiliyorlar. Böylece belli dönme hızlarında ayrılarak bağımsız hareket edebiliyor. Bu sayede iki zinciri manyetik alanı döndürerek, yeniden bağlamak mümkün . Yani boncuklar tekrardan biraya gelerek etkileşime geçiyor. Drexel Üniversitesi'nin bu araştırması boncuk benzeri robotların damar için ilaç iletimi veya tıkalı arterlerin temizlenmesi için ideal olduklarını gösteriyor. Bu sorunun çözümünde gerçekten önemli bir adım atılsa da halen yapılması gereken çok iş var. Bu gibi robotların istenilen konuma gerçekten ulaştırılması esaslı bir iş. Yakın bir gelecekte ameliyatlara daha az gereksinim duyulabilir ve vücudumuzda dolaşan robotlara ilişkin fantezi gerçek olabilir. Araştırma Scientific Reports dergisinde yayınlandı. Videoda robotların hareketini görebilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/vucudun-icini-gosteren-medikal-kamera-gelistirildi/", "text": "Bilim insanları , insanın vücudunun içini gösterebilen bir kamera ürettiler. Bu kamera sayesinde endoskop gibi cihazlar vücut içinde takip edilebilir. Kamera vücut içinde ışık yayan, esnek endoskop ucu gibi nesneleri izleyebiliyor. Bugüne kadar röntgen ışını veya çok pahalı metotlar kullanmadan endoskopu izlemek mümkün değildi. Endoskop ışığı vücutta dolaşırken, düz ilerlemek yerine genelde dokulardan ve organlardan saçılarak ve yansıyarak ilerler. İşte bu nedenle endoskopun net bir resmini elde etmek oldukça zordur. Fakat yeni geliştirilen kamera, ışık parçacıkları fotonları tespit edebilen gelişmiş bir teknolojiye sahip. Uzmanlar binlerce adet foton dedektörünü silikon çipe entegre ederek, aynı dijital kameralardakine benzer bir cihaz üretti. Bu teknoloji o kadar hassas ki, vücut dokularından geçen her bir ışık taneciğini tespit edebiliyor. Ayrıca cihaz vücuttan geçen süreyi kaydederek, saçılan ışığı tespit etmeye imkan tanıyor. Alet hem saçılan, hem de kamera boyu yolculuk eden ışığı hesaba katarak, endoskopun vücutta yerleştiği konumu tam olarak tespit edebiliyor. Yapılan ilk testler gösterdi ki, prototip cihaz 20 cm dokunun üstünden, ışık kaynağının konumunu tespit edebiliyor. Araştırmacılar kamerayı hastanın yatağında kullanılabilecek şekilde tasarladılar. Edinburgh ve Heriot-Watt Üniversitesi'nin liderlik ettiği araştırma sayesinde akciğer hastalıklarının teşhisi ve tedavisinde devrimsel yeni teknolojiler geliştiriliyor. Disiplinler arası araştırma sayesinde fizik laboratuarından çıkan çalışmalar gerçek hayata geçirilebiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/vucutta-kanserli-hucreleri-yok-eden-eski-bir-mekanizma-bulundu/", "text": "Kanser çağımızın en ölümcül hastalıklardan biri olsa da vücudumuzun gelişmiş bir bağışıklık sistemi var. Peki milyonlarca yıl önce çok hücreli canlılar kansere karşı nasıl savaşıyordu. Northwestern Universitesi'nden Marcus Peter ve ekibi kanserli hücreleri öldüren eski bir genetik ölüm anahtarı keşfetti. Keşfedilen bu genetik anahtar sayesinde kanser hücrelerinin intihar etmesi sağlanarak, tedavi geliştirilebilir. Normalde kanser hücreleri normal hücrelerin mutasyona uğramasıyla hızla büyüyen bir yapıya dönüşüyor. Sonrasında bu yeni hücreler tümör formuna girdiğinde, bağışıklık sistemi bunu fark ederek tehlikeli hücreleri yok ediyor. Fakat bağışıklık hücreleri zaman zaman sinsi kanser hücrelerini tespit edemediğinde, kanserli hücreler hızla artışa geçerek kanseri oluşturuyor. Fakat bağışıklık sistemi çok kompleks bir yapı ve gelişmesi milyonlarca yıl aldı. Peki bağışıklık sistemi gelişmeden önce kanserli hücrelere karşı nasıl savaşılıyordu. Hayatın çok hücreli hale geçmesi 2 milyar yıldan öncesinde gerçekleşti. Fakat kanserlerle mücadele etmesi gerekiyordu. İşte, doğanın kanseri engellemek için bir güvenli durdurma mekanizması geliştirmesi gerekiyordu. Yoksa bugün burada olmazdık, diyor araştırmanın lideri Marcus Peter. Ekip bu mekanizmayı genomun derinliklerinde keşfetti. Bu mekanizmayı keşfetmek oldukça zor çünkü, hücreler kanser olmadan öldürme anahtarı aktif olmuyor. Sonunda ekip moleküler silahı gen fonksiyonunda gizlenmiş olarak buldu. İnsan genomuna yayılan belli gen dizileri, küçük müdahaleci RNAlara dönüştürülebiliyor. Bu RNA'lar hücrelere tanımlanınca, gene eklendiğinde aktif getiriyor. Ekip 3 kanserli hücreyi hedefleyen siRNA geliştirerek, etkili bir şekilde hücrelerin kendi kendini öldürmesini sağladı. Üç farklı hayatta kalma geni , molekül tarafından tetiklendiğinde, birkaç hücre ölüm yolu oluşarak kanser hücrelerinin tedaviye karşı koyması engelleniyor. Araştırmacılar bu mekanizmaya DISE yani Ölüm indükte Hayatta kalma geni eliminasyonu adını verdi. Bu gerçekten büyük bir gelişme, çok hücreli organizmaların adaptif bir bağışıklık sistemi kurmadan 500 milyon yıl önce bu mekanizmayı geliştirdiğine inanıyoruz. Bu şekilde sanki bir güvenlik mekanizması gibi hücreler bir problem olduğunda intihara sürükleniyor. Bu mekanizmanın her hücrede aktif olduğunu ve bizi kanserden koruduğuna inanıyoruz, diyor Peter. Araştırmacılar kanserli fare ovaryum hücrelerinde tedavi yöntemini denedi ve tümör büyümesinin gözle görülü şekilde düştüğünü kaydetti. Bu sayede toksik etkiler olmadan moleküllerdeki kanser gelişiminin durdurulabileceğini düşünüyorlar. Araştırma eLife ve OncoTarget dergilerinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/vucutta-yag-yaktiran-bir-molekul-kesfedildi/", "text": "Obezite Türkiye dahil bir çok ülkede giderek artan bir sağlık problemidir. İşte Virginia Tech, Virginia Üniversitesi ve Avustralya New South Wales Üniversitesi'nden bilim insanları; iştahı,kas kütlesini bozmadan ve vücut sıcaklığını yükseltmeden, yağ yaktıran BAM15 adında bir molekül keşfetti. Hücrenin enerji santrali mitokondrilere odaklanan bu molekül, mitokondriyal ayrıştırıcı türüne giriyor. Hücrelerin enerji tüketim yolunu değiştirerek, vücutta dağılımını düzenliyor. Bu yöntemle mitokondrinin iç membranındaki proton konsantrasyonunu arttırıyor. Normalde mitokondri membranın iki tarafındaki proton dengesini sağlıyor ve duvarın içindeki özel bir enzimle, proton geçtikçe enerji üretiyor. İşte buna proton motif kuvveti deniyor ve bu anahtar enzimi kullanarak matriksteki proton sayısını arttırıyor. BAM 15 molekülü ise hücreyi düzenleyici faaliyet almaya zorluyor. Hücrenin içinde fazla proton olduğunda, hücre onları dışarı atmak için tepki veriyor. Bu etki sayesinde yağ ile mücadele için normalde gerektiğinden daha fazla enerji yakılıyor. Proton motif kuvveti düşüren ne olursa, solunumunu arttırma potansiyeli var. Mitokondriyal ayrıştırıcılar, mitokondriye giderek hücreleri daha fazla solumasını sağlayan küçük moleküllerdi. Bu sayede hücre içindeki metabolizma değişerek, egzersiz olmadan daha fazla kalori yakmamıza yardımcı oluyor, diyor Virginia Tech'den Kimya Prof. Webster Santos. Araştırmacılar BAM 15 molekülünün etkinliğini fareler üzerinde gösterdiler. İlaç verilen fareler, kontrol grubundaki farelerle aynı şekilde beslenmelerine rağmen kilo kaybettiler. Araştırmacılar bu moleküle dair bu kanıtı, beynin doyma merkezini etkilemeden ve vücut sıcaklığını değiştirmeden sağladı. Ayrıca yüksek dozlarda bile non-toksik olduğunu buldular. Özünde aşağı yukarı aynı moleküle baksak da, bu vücutta daha uzun süre etkili olmalıydı. Bu nedenle bileşiğin kimyasal yapısında ince ayar yaptık. Şimdiye kadar bu molekülle ilişkili yüzlerce molekül yaptık, diyor Santos. Eğer bu teknoloji insanlara uyarlanırsa, obezite, kalp veya karaciğer yağlanması gibi durumlar için de kullanılabilir. Ayrıca molekülün enflamasyon ve oksidatif stresi azalttığı gösterildi. Bu sayede yaşlanmayla ilişkili Parkinson ve Alzheimer gibi nöro dejeneratif hastalıklara dair riskler azaltılabilir. - Stephanie J. Alexopoulos, Sing-Young Chen, Amanda E. Brandon, Joseph M. Salamoun, Frances L. Byrne, Christopher J. Garcia, Martina Beretta, Ellen M. Olzomer, Divya P. Shah, Ashleigh M. Philp, Stefan R. Hargett, Robert T. Lawrence, Brendan Lee, James Sligar, Pascal Carrive, Simon P. Tucker, Andrew Philp, Carolin Lackner, Nigel Turner, Gregory J. Cooney, Webster L. Santos, Kyle L. Hoehn. Mitochondrial uncoupler BAM15 reverses diet-induced obesity and insulin resistance in mice. Nature Communications, 2020; 11 (1) DOI: 10.1038/s41467-020-16298-2"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/wi-fi-modem-yerine-led-lambalar-modem-olacak/", "text": "Gelecekte led lambanız kablosuz modem gibi çalışabilir. Virginia Üniversitesi'nden araştırmacılar LED ışıklardaki , ışık dalgalarını kullanarak kablosuz veri iletilebileceğini ortaya çıkardılar. Bu tekniğinin telsiz veya Wi-Fi'den daha güvenilir ve hızlı bir alternatif olduğu belirtiliyor. Görünebilir ışık iletişiminde ortaya çıkan veri hacmini arttırabilecek bir algoritma modülasyonu geliştirdik. Ekstra enerji kullanmadan daha fazla veri taşıyabiliriz. Ne kadar çok LED lamba olursa, aynı ağda o kadar farklı erişim noktalarına sahip olacaksınız, diyor Virginia Üniversitesi Mühendislik'ten Prof. Maite Brandt-Pearce. Brandt-Pearce ve eski öğrencisi Muhammet Noshad internete bağlanmak için bu yeni yolu geliştirdi. Bu teknoloji sayesinde sadece ışığı kullanarak, 300 mbit/s veri taşınabilir. Araştırmacılar bu teknolojinin patentini alarak VLNComm şirketini kurdular. Araştırmacılar şimdi masa lambası gibi eşyaları çalıştığında internet bağlantısı verecek şekilde üretmek için uğraşıyor. Araştırmacılar bu bağlantıya Li-Fi diyorlar. Teknoloji optik alıcılı cihazlar gerektirse de, evdeki her lambanın internet yayıcı olarak kullanılmasını sağladığından bağlantı hızlarında büyük artış yaratacaktır. Böylece nesneleri interneti evimize geliyor. Gelecekte led lambanız kablosuz modem gibi çalışabilir. Virginia Üniversitesi'nden araştırmacılar LED ışıklardaki , ışık dalgalarını kullanarak kablosuz veri iletilebileceğini ortaya çıkardılar. Bu tekniğinin telsiz veya Wi-Fi'den daha güvenilir ve hızlı bir alternatif olduğu belirtiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/x-ray-lazer-ile-fotosentez-reaksiyonu-gozlenebildi/", "text": "Enerji Bakanlığı' na bağlı SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı' nda araştırmacılar, X-Ray lazer kullanarak ilk kez fotosentez reaksiyonu doğal ortamında kimyasal ve yapısal açıdan eş zamanlı olarak görüntülendi. Çalışma sayesinde ultra parlak X-ray pulsları kullanılarak , atomik boyutta fotosentez transformasyonları incelenerek, katalizöre bağlı olarak reaksiyonların verimli bir şekilde hızı arttırılabiliyor. Araştırma 14 Şubat Science dergisi' nde yayınlandı. Bütün hayat oksijen üretiminden sorumlu fotosenteze bağlı. Eğer doğanın nasıl işlediğini anlayabilirseniz, doğayı taklit edebilir ve yenilebilir enerji kaynakları elde edebilirsiniz. Böylece gerçekten fotosentezin katalitik dönüşümünü açıklayabilirsiniz, diyor Ulusal Laboratuvar Kimyageri Junko Yano. Katalizörler pek endüstriyel proses için hayati önem taşıyor. Katalizör normalde reaksiyonların hızını arttırıyor ve düşük sıcaklıklarda gerçekleşmesini sağlıyor. Fotosentez reaksiyonunda güneş ışığı ve su kullanılarak doğal bir katalizleme sürecinde nasıl enerji ve oksijen ürettiği X-ray sayesinde tespit edilecek. LCLS deneyinde Photosystem II üzerine odaklanan sistemde , bitkilerdeki protein kompleksleri, algler ve bazı mikroplarda fotosentez aşamasındaki oksijen üretimi ele alınıyor. Dört aşamalı proseste basitçe kataliz kalsiyum ve mangan atomlarından oluşuyor. Her basamakta, Photosystem II güneş ışığından fotonları absorblayarak , elektron ve proton salıyor. Böylece iki su molekülünü bağlamak için gerekli enerji sağlanarak, oksijen salınımı sağlanıyor. LCLS X-ray o kadar hassas ki, saniyenin kuadrilyonda biri sürede ölçüm yaparak oda sıcaklığında kimyasal açıdan aktif kristallere proplanarak oksijen üretimini analize hasar vermeden 2. aşama için veriler sağlıyor. Böylece oksijenin fotosentezdeki dört aşaması atomik boyutta ölçülebildi. Bilim adamları sonraki aşamada suyun oksijene dönüşümünü tümüyle proses olarak tümüyle çözerek, alternatif yakıtların önünü açmak istiyor. Eğer fotosentezi yapay olarak yapabilirsek, kendi enerjimizi ve oksijenimizi temiz bir şekilde elde edebiliriz. - J. Kern, R. Alonso-Mori, R. Tran, J. Hattne, R. J. Gildea, N. Echols, C. Glockner, J. Hellmich, H. Laksmono, R. G. Sierra, B. Lassalle-Kaiser, S. Koroidov, A. Lampe, G. Han, S. Gul, D. DiFiore, D. Milathianaki, A. R. Fry, A. Miahnahri, D. W. Schafer, M. Messerschmidt, M. M. Seibert, J. E. Koglin, D. Sokaras, T.-C. Weng, J. Sellberg, M. J. Latimer, R. W. Grosse-Kunstleve, P. H. Zwart, W. E. White, P. Glatzel, P. D. Adams, M. J. Bogan, G. J. Williams, S. Boutet, J. Messinger, A. Zouni, N. K. Sauter, V. K. Yachandra, U. Bergmann, J. Yano. Simultaneous Femtosecond X-ray Spectroscopy and Diffraction of Photosystem II at Room Temperature. Science, 2013; DOI: 10.1126/science.1234273"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yakin-olum-deneyimi-yasayanlar-gercekten-isigi-goruyorlar/", "text": "Liege Üniversitesi' nden araştırmacılar, yakın ölüm deneyimi yaşayan insanların, yaşadığı tecrübelerin gerçekliğini test etti. Araştırmacılar yakın ölüm deneyimi yaşayanların kısa süreli ölüm esnasında, algılarının berrak ve yaşadıklarının gerçek hayatta yaşadıkları kadar gerçek olduğunu keşfetti. Şaşırtıcı sonuçlar PLOS One jurnalinde yayınlandı. Parlak bir ışık görmek , bir tünele doğru ilerlemek ve vücudun dışına çıkma hissi ' Yakın Ölüm Deneyimi ' olarak bilinen inanılmaz bir deneyimin sonuçları olarak biliniyor. Peki bunlar beynimizin bize bir oyunu mu? Psikolojik bir savunma mekanizması mı? Halisünasyon mu ? Bu konuda medyada ve pek çok yerde çeşitli teoriler ortaya atılsa da halen tam olarak aydınlatılmamış bir konuydu. Bilimsel bakış açısıyla bakıldığında kaotik koşullarda gerçekleşen bu olayları eş zamanlı olarak kaydetmek neredeyse imkansız. Fakat Liege Üniversitesi' nden araştırmacılar farklı bir yaklaşım izleyerek yakın ölüm tecrübesi üzerinde ilginç bir araştırma yaptı. Koma Bilimi Grubu ve Liege Üniversitesi Bilişsel Psikoloji Bölümü' nden araştırmacılar birlikte çalışarak yakın ölüm deneyimi yaşayan hastaların hafızalarını inceleme hipotezi yoluna gittiler. Yakın ölüm deneyimi yaşayan hastaların fenomensel karakteristikleri, eğer hayallerinin bir ürünüyse, bunlar hayal ettikleri anılara benzer olmalıydı. Buna karşılık yakın ölüm tecrübesinin gerçekliğe yakın olması ve gerçek olayların anılarına benzer şekilde olması gerekiyor. Araştırmacılar farklı nedenlerden dolayı komaya giren ve sonra hayata geri dönen üç grup hastayı inceledi. Sonuçlar ise oldukça şaşırtıcı çıktı. Araştırmada yakın ölüm deneyimi yaşayanların anılarının hayali anılar olmadığı, fenomenin karakteristiklerinin gerçek deneyimlerde yaşananlarla uyuştuğu ve hatta gerçek olayların yarattığı anılarda daha da gerçek bir deneyime neden olduğu anlaşıldı. Beyin bu tarz bir olayı yaşarken tümüyle kaotik davranıyor. Psikolojik ve farmakolojik mekanizmalar kızışarak, şiddetleniyor veya azalıyor. Önemli çalışmalar 'Yakın Ölüm Tecrübesi ' yaşayanların, örneğin ruhun vücut dışına çıkması gibi olayların beynin temporo parietal lobundaki fonksiyon bozukluğu nedeniyle olabileceğini açıklıyorlar. Yeni araştırmada ise aynı mekanizmanın yeni bir gerçeklik algısı yaratabileceğini ve bunun dış kaynaklı olabileceğini öneriliyor. Bu olayların özellikle şaşırtıcı olduğu , kişisel ve duygusal perspektif açısından, anının olgunluğunun inanılmaz detaylı ve doğruluğa sahip olduğu tespit edildi. Bu araştırmada yakın ölüm deneyimi iki farklı teoriyle açıklandığından oldukça detaylı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yakin-olum-deneyimi/", "text": "Bilimin bugüne kadar tam olarak aydınlatamadığı yakın ölüm deneyimi ve vücut dışı yolculuklar oldukça ilgi çekici bir konu olmasına rağmen, doğası gereği sıradışı bir tecrübe ve gerçekten inanılmaz bir yolculuk. Kalbi durduktan sonra hayata dönenlerin yaşadığı ve''yakın ölüm deneyimi''olarak adlandırılan fenomen, olay sonrası beyin hasarı veya verilen uyutucu ilaçların etkisi nedeniyle henüz halüsinasyon veya illüzyon olarak tanımlanmaktaydı. 07.Eylül.2014'te Resüsitasyon dergisi'nde yayınlanan AWARE adlı çalışmada 07.2008 ve 12.2012 tarihleri arasındaki 4 yıllık süreçte ABD, İngiltere ve Avusturya'daki 15 hastanede, canlandırılan 2060 kalp durması vakası incelendi. Bazı kardiyak arrest vakalarında görsel uyanıkla bağdaştırılabilir, vücut dışı tecrübeler bazı gerçek olaylara dayandırılabilir. Ölüm tecrübesi yaşayan insanların büyük kısmında kuvvetli ölüm tecrübeleri yaşanabiliyor, fakat beyin hasarı ve uyuşturucuların etkisinde bu tecrübeler hafızadan silinebiliyor. Bilimsel açıdan pek kesin olmayan yakın ölüm ve vücut dışı tecrübeler halen ölüm tecrübesini tanımlamakta yetersiz. Kalp durmasından sonra hayata dönen hastaların % 37'si uyanıklık halini tanımlıyor , fakat enteresan bir biçimde yaşadığı olayları açık bir şekilde hatırlayamıyor. Bu nedenle çoğu insan başlarda bu mental aktiviteyi hatırlasa da sonrasında belki de beyin hasarı ya da uyuşturucuların etkisiyle bu anıları kaybediyor, olarak açıklıyor Dr. Parnia . Uyanıklık halinde olan bu hastaların % 46 'sından alınan ölümle ilgili zihinsel bildirimler ise bilinen YÖT ile uyuşmuyor. Bunlar korku ve ızdıraplı tecrübelere dayanıyor. Bunların sadece % 9'unda tecrübeler ilişkili iken, % 2sinde ise tümüyle bilince istinaden görme ve duymaya ilişkin tecrübeler mevcut. Dr. Parnia kalp durması sonucundan halen sessel uyaranlara maruz kalan, kaydedilen ve onaylanan bir vakada : Bu gerçekten önemli, çünkü ölüme ilişkin tecrübelerde genelde halüsinasyon ve illüzyonla ilişkilendirilir, özellikle kalbin durması ve başarıyla çalıştırılması arasındaki kalbin durduğu sırada gerçek bir tecrübe yaşanmaması gerekir. Fakat bu vakada kalp atmazken, 3 dakikalık periyotta bilinç ve uyanıklık hali yaşanıyor. Bu paradoksal bir vaka çünkü genelde kalp durduktan 20 ila 30 saniye sonra beyin çalışmayı durdurur ta ki kalp yeniden çalışana kadar. Ayrıca bu vakada görsel uyanıklığa detaylı anılar ve doğrulanmış olaylar tutarlı olarak gelişti. Yine de bu konuda bilincin uzun dönemli psikolojik yan etkilerinden birinin post travmatik stres dahil diğer bozukluklara yol açıp açmadığı araştırılmalıdır. - Parnia S, et al. AWARE AWAreness during REsuscitation A prospective study. Resuscitation, 2014 DOI: 10.1016/j.resuscitation.2014.09.004"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yakin-uzay-turizm-balonu-deneme-ucuslarina-basladi/", "text": "Yeni bir turistik tecrübeyle 5 yıla kadar büyük bir balonla uzayın uçsuz bucaksız karanlığını ve sonsuz ufuk çizgisini gözlemleyebilirsiniz. Tasarımcı, daha ufak bir helyum modelini yolcu kabiniyle beraber test etti. 29 Mayıs'ta yapılan testte ani bir rüzgar etkisi, sonucu balonun dış tabakasının zarar görmesi nedeniyle durduruldu. İspanyol şirketi tasarımcı Zero2Infinity, video anlatımında testin tekrar edilerek, sonraya ertelendiğini belirtti. Bloon adını verdikleri 2 pilot ve 4 yolcu taşıyacak özel basınçlı kabin, 36 kilometreye (36000 mt) kadar çıkacak. Tabi ki bu tecrübe uzayın başlangıcı olarak adlandırılan 100 km yükseklikten az. Fakat bu yükseklik dünyanın eğimli ufuğunu, ince mavi atmosferini ve gün ışığında bile uzayın siyahlığını görmek için yeterli. Zero2Infinity yarısı büyüklükte microbloon 2.0 isimli bir modeli Haziran 2010'da test etti ve 33 kilometreye çıktı. Ekim 2010'daki testte ise 24 kilometreye çıktı. Şirket, bloon bittiğinde insanlara 25 saniyeliğine yerçekimsiz ortamı yaşatabileceğini ve bunun ay yerçekimi ve mars yerçekimini de yaşatabileceğini, bununla beraber serbest düşüşe geçtiğinde nasıl bir etki göstereceğini belirtmiyor. Kabindeki paraşüt sistemi ve kabinin altında şişebilen yastıklar sayesinde yolcuları dünyaya geri getirebilir. Şirket 2013 ila 2015 arasında ticari uçuşlarına başlamayı düşünüyor. Yolcuların ne kadar ödeyeceğinden ise bahsedilmiyor. Virgin Galactic ise 100 km'ye kadar yörünge altı uçuşları daha önceleri duyurmuştu. Zero2Infinity şirketi ise muhtemelen daha düşük fiyatlı uçuşlar planlayarak Virgin Galactic'le rekabet edebilir. Eğer her şey yolunda giderse, Zero2Infinity şirketi farklı deneyimler de planlamakta. Örnek olarak; Avusturyalı Felix Baumgartner 21.000 metreden balondan atlayarak dünyanın en yüksek paraşütle atlayışını planlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yan-etkisi-olmayan-kanser-tedavisi-bnct-gelistirildi/", "text": "Kanser, sadece Amerika' da bile her yıl 500,000 insanın ölümü nedeni olarak gösteriliyor. Amerikan Missouri Üniversitesi başkanlığında başlatılan kanser savaşında başarıya ulaşıldı. Profesör M. Frederick Hawthorne ve ekibi yeni bir çeşit radyasyon terapisi geliştirerek farelerde başarıyla uyguladı. Yeni geliştirilen terapinin , sıradan kemoterapi ve radyasyon tedavilerine göre hiçbir yan etki yaratmadığı belirtiliyor. Yeni geliştirilen kanser tedavisi için yakında insanlar üzerinde de klinik çalışmalar başlanacak. 1930' lardan beri bilim adamları, bor nötron yakalama terapisi adı verilen kanser tedavisinde başarılı olmaya çalışıyor, diyor Hawthorne. Geçenlerde Başkan Obama tarafında ulusal bilim madalyasını kazanmıştı. Missouri Üniversitesi Uluslarası Nano Tıp ve Moleküler Kimya Enstitüsü' nden Hawthorne' un ekibi bor nötron yakalama terapisini uygulamanın bir yolunu bularak nanokimya ile kanser hücrelerinde büyük bir avantaj yarattı. Kanser hücreleri normal hücrelerden daha fazla madde absorbladığı için daha hızlı büyüyor ve yayılıyor. Fakat Hawthorne' un ekibi kanser hücrelerini bor kimyasalı içine hapsederek avantaj sağladı. Bor-infüze edilmiş kanser hücrelerin nötronlarla bombalandığında , bor atomu yayılarak kanser hücrelerini seçiyor ve yok ederek, bor atomlarını komşu sağlıklı hücrelerle paylaşıyor. Borun fiziksel özellikleri sayesinde Hawthorne' un yöntemi teknik açıdan mümkün oluyor. Borun özel bir formu nötronlandığında , lityum, helyum ve enerji salıyor. Aynı bilardo toplarının hareketlerine benzer şekilde, helyum ve lityum atomları da kanser hücrelerini penetre ederek, dokulara zarar vermeden hücreleri yok ediyor. BNCT tekniğiyle farklı türden kanserler tedavi edilebiliyor. Farelerde tedavi mükemmel şekilde uygulandı. Bundan sonraki aşamalarda daha büyük hayvanlar ve sonrasın insanlarda denemeler yapacağız. Her şeye rağmen insanlarda tedaviye başlamadan önce uygun ekipman ve tesisi kurmamız gerekiyor. Missouri Üniversitesi tesisler inşa edildiğinde Dünya' da BNCT tedavisinin uygulandığı ilk üniversite olacak, diyor . Yeni geliştirilen bu kanser tedavisi umarız kanser hastalarının derdine çare olur. - P. J. Kueffer, C. A. Maitz, A. A. Khan, S. A. Schuster, N. I. Shlyakhtina, S. S. Jalisatgi, J. D. Brockman, D. W. Nigg, M. F. Hawthorne. Boron neutron capture therapy demonstrated in mice bearing EMT6 tumors following selective delivery of boron by rationally designed liposomes. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2013; DOI: 10.1073/pnas.1303437110"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yapay-fotosentezde-donum-noktasi-hizli-molekuler-katalizor/", "text": "Kraliyet Teknoloji Enstitüsü Kimya Bölümü ' nden araştırmacılar, sudan oksijeni moleküler olarak katalize edebilecek yeni bir katalizör sentezlediler. Böylece bilim adamları doğanın kolayca yaptığı fotosentezin enerjisine yaklaşmış oldular. Bu araştırma geleceğin güneş enerjisi kullanımında kritik rol oynuyorlar. Dünyanın her yerinde araştırmacılar Amerika, Japonya ve Avrupa Birliği de dahil olmak üzere 30 yıldan fazladır fotosentezin yapay olarak oluşturmak için çalışıyorlardı. Sonuçlar sürekli değişse de bugüne kadar güneş enerjisiyle suyu oksidize edecek kadar hızlı bir katalizör bulunamamıştı. Mükemmel fotosentezi yaratmak için öncelikle hız darboğazından geçmek gerekiyordu, diyor Licheng Sun KTH' de organik kimya profesörü. Fakat şimdi araştırmacılar biraraya gelerek, doğal fotosenteze benzeyen bugüne kadar rekor hıza sahip bir katalizör yaptılar. Doğan fotosentezde saniyede 100 ila 400 dönüşüm olur. Bilimadamları ise yeni katalizörle saniyede 300 dönüşüme ulaşıp, kendi yapay fotosentezlerini yapmayı başardılar. Bu hızlı gerçekleşebilecek fotosentezin gelecekte pek çok olanak doğuracağı, özellikle yenilebilir enerji kaynaklarına iyi bir örnek teşkil edeceği belirtiliyor. Bu hızda çalışabilecek bir katalizör gelecekte özellikle, Sahara Çölü gibi güneşin bol olduğunda bölgelerde büyük ölçekli hidrojen üretme tesislerinde kullanılabilir. Ayrıca güneş enerjisinden daha fazla verim elde ederek, geleneksel teknolojilerle birlikte kullanılabilir, diyor Licheng Sun. Yükselen petrol fiyatlarıyla bu çeşitten bir katalizör geleceğin problemlerine çözüm olabilir, çok önemli değişimlere neden olabilir. Ayrıca karbondioksiti farklı yakıtlara çevirmeye örneğin methanole çevirmeye yarayabilir. Güneş direkt hidrojen üretmeye de yarayabiliyor.Yıllardır bu teknolojiyi ucuza mal etmek için uğraşan bilim adamları yeni teknolojinin fosil yakıtlardan daha ucuza geleceğini öngörüyor. - Lele Duan, Fernando Bozoglian, Sukanta Mandal, Beverly Stewart, Timofei Privalov, Antoni Llobet, Licheng Sun. A molecular ruthenium catalyst with water-oxidation activity comparable to that of photosystem II. Nature Chemistry, 2012; DOI: 10.1038/nchem.1301"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yapay-fotosentezle-karanlikta-bitki-yetistirildi/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi Riverside'dan bilim insanları, bitkilerin ışık olmadan fotosentez yapmasını sağlayacak, doğal fotosenteze göre çok daha verimli bir yapay fotosentez yöntemi geliştirdi. Bu sayede yeterince güneş almayan topraklarda ve uzay yolculuklarında bitki yetiştirebilir. Fotosentez bitkilerde milyonlarca yıl içinde evrilerek su, karbondioksit ve güneş ışığını alarak bugün tükettiğimiz bitki biyokütlesine dönüştürdü. Fotosentez her ne kadar milyonlarca yıllık evrimin eseri olsa da güneş enerjisinden gelen enerjinin sadece %1'i bitkiye ulaştığından proses oldukça verimsiz. UC Riverside ve Delaware Üniversitesi'ndeki bilim insanları, biyolojik fotosentez ihtiyacını tamamen ortadan kaldırmanın ve yapay fotosentez kullanarak güneş ışığından bağımsız olarak gıda üretmenin bir yolunu buldular. Nature Food dergisinde yayınlanan araştırmada iki basamaklı elektrokatalitik proses kullanılarak karbondioksit, elektrik ve suyu, sirkenin ana bileşeni olan asetata dönüştürülüyor. Sonra besin üreten organizmalar asetatı tüketerek karanlıkta çoğalıyor. Güneş panelleriyle desteklenerek elektrokataliz için elektrik üreten organik ve inorganik hibrit bir sistem kuruluyor. Bu sayede güneş enerjisinden besine dönüşümde 18 kata kadar verim arttırılıyor. Riverside Kaliforniya Üniversitesi Kimya ve Çevre Mühendisliği'nde Yrd.Doç.Dr. Robert Jinkerson, Bizim yöntemimizde normalde biyolojik fotosentezin belirlediği sınırları aşabilecek yeni bir gıda üretme yöntemi belirlemeye çalıştık, diyor. Laboratuvarda son teknoloji CO2 elektrolizi kurulumuyla, asetatta geleneksel yöntemlerle ulaşılamayacak yüksek seçicilik sağlandı. Yapılan deneylerde asetat zengini karanlık ortamda doğrudan gıda üreten organizmaların üretilebileceği gösterildi. Yeşil algler, maya ve mantar miselyumu üretilebileceği gösterildi. Bu teknolojiyle, fotosentetik olarak 4 kata kadar daha verimli şekilde alg üretilebileceği gösterildi. Maya üretimi ise genelde mısırdan şeker üretmede kullanıldığından 18 kata kadar daha verimli oluyor. Ayrıca bu teknolojiyle bitkilerin yetiştirilip, yetiştirilmeyeceği düşünüldü. Börülce, domates, tütün, pirinç, kanola ve yeşil bezelye karanlıkta yetiştirildiğinde asetattan karbon kullanabildiği görüldü. Yapay fotosentez sayesinde bitkilerin tümüyle güneşe bağımlılığı kaldırılabilirse, zor koşullarda bitki yetiştirmenin kapıları açılabilir. Bu sayede kuraklık, seller ve azalan tarım alanları gibi küresel gıda güvenliğini tehdit eden problemlere yeni çözümler üretilebilir. İnsanlar ve hayvanlar için gerekli olan ekinlerin kaynağa bağımlığı azaltılabilir. Böylece mahsuller şehirlerde ve uygun olmayan diğer alanlarda yetiştirilebilir. Tabi uzay yolculuklarında ekin yetiştirmek birçok yeni fırsat doğacaktır. Yapay fotosentezle besin üretimi NASA'nın Derin Uzay Gıda Müsabakası'nda Birinci Faz kazananı olduğu müsabakaya sunuldu."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yapay-zeka-ekg-veri-kan-sekeri-olcumu-parmak-kani/", "text": "Son on yılda tıbbi diagnostik cihazlarda altın çağ yaşanıyor. Kol saatlerinden, kontakt lenslere kadar bir çok cihazda cilde zarar vermeden kan şekeri ölçme hayali var. İşte Warwick Üniversitesi'nden araştırmacıların geliştirdiği son yaklaşım ise, yapay zeka kullanarak EKG sinyallerinde, hipoglisemik olayları tespit etmeye dayanıyor. Kan şekerini ölçmek için parmak ucundan kan alma acı verici ve bazı durumlarda çok daha zor hale geliyor. Örneğin küçük çocuklarda özelikle geceleri parmaktan kan almak ,oldukça zorlu bir iş. İşte bizim geliştirdiğimi yöntem EKG atışlarına bakarak yapay zeka yardımıyla hipoglisemiyi tespit etmeye dayanıyor. EKG her durumda bakılabildiğinden, uyurken bile problem yaratmayacaktır, diyor araştırmanın yazarlarından Leandro Pecchia. Warwick Üniversitesi'nin yaptığı devrimsel geliştirme ise ,her hastaya özgü EKG ritimlerini öğrenebilen bir yapay zeka geliştirmiş olmasıdır. Önceki çalışmada farklı sübjelerin EKG verisinden kan şekeri görüntüleme başarısız oldu. Çünkü EKG kişiden kişiye göre değiştiğinden evrensel bir düzen bulmak pek mümkün olmadı. Yukarıdaki desenden de görüldüğü gibi, hipoglisemiyi gösteren iki kişinin EKG sinyalleri birbirinden oldukça farklıdır. İşte bu nedenle YZ sistemi kullanılarak kişiselleştirilmiş algoritmalar ayarlanarak, kişilerin EKG'lerine bağlı olarak hipoglisemilerinin nasıl değiştiği anlaşılabiliyor. Yeni yayınlanan makalede, araştırmacılar iki pilot çalışmanın sonuçlarını raporlayarak, bu eşsiz sistemin verimini ortaya koydular. Sağlıklı gönüllülerde yapılan denemelerde sistem düşük kan şekerini % 82 doğrulukla tespit edebildi. Tabi daha öncesinde de,başka non-invazif ve çok farklı kan şekeri görüntüleme sistemleri ortaya konmuştu. Bu tekniğin etkinliği daha büyük hasta popülasyonlarından çalışılmalıdır. Yine de teknik daha geniş kan şekeri izleme sistemleri için de kullanılabilir. Örneğin fiziksel aktivite seviyeleri, deri iletkenliği ve besin bilgileri gibi fizyolojik durumların takibinde referans oluşturabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yapay-zeka-kepler-verisiyle-8-gezegenli-gunes-sistemi-buldu/", "text": "NASA'nın Kepler Teleskopu, Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dönen 8 gezegenli güneş sistemine benzer bir sistem keşfetti. Kepler 90 yıldızı etrafında bulunan Kepler-90i sıcak, taşlı gezegen yıldızının etrafında 14,4 günde dönüyor. Bu gezegen Google makine öğrenmesi yani yapay zekası sayesinde bulundu. Yapay zeka Kepler'den gelen bilgileri öğrenerek dış gezegenleri bulabiliyor. Kepler verilerinde gizlenmiş heyecan verici keşifler olduğunu umuyorduk ve bunları ortaya çıkarmak için doğru cihaz veya teknoloji için bekliyorduk. İşte bu keşif sayesinde Kepler'in verisi yenilikçi araştırmacılar sayesinde hazine avına dönüşüyor, diyor NASA Astrofizik direktörü Paul Hertz. Keşif Christopher Shallue ve Andrew Vanderburg 'un Kepler'in ışık okumalarını anlaması ve dış gezegenleri bulması için bilgisayarı eğitmesi sayesinde gerçekleşti.Bu sayede bir yıldızın önünden bir gezegen geçerken ışıktaki en hafif bir değişim yakalanabildi. aynı insan beynindeki sinir hücreleri ağı gibi tasarlanan sistem, Kepler verisini inceledi ve daha önce gözden kaçmış Kepler -90 yıldızı etrafında 8gezegen buldu. Draco takım yıldızı içinde yer alan yıldız ve 8 gezegeni daha önce tespit edilememişti. Aynı nöral ağlar gibi çalışan sistem sayesinde uzak dünyalardaki en düşük yakalanabileceği gösterilmiş oldu.Kepler 90-i yüksek yüzey sıcaklığı nedeniyle Merkür'e benziyor. Fakat keşfedilen Kepler 90h Dünya'nın Güneş'e olan mesafesine çok yakın bir uzaklıkta bulunuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yapilan-12000-bilimsel-arastirmaya-gore-global-isinma-insan-kaynakli/", "text": "Amerikan vatandaşlarının yarısından çoğu, bilim adamlarının insan kaynaklı global ısınma hakkında anlaşmazlığa düştüklerini düşünüyor. Özellikle Amerika' da ve yurtdışında endüstrinin avukatlığı yapan global ısınma karşıtı reklamlar ve kampanyalar dolayısıyla halkın bir kısmı global ısınma olmadığını düşünüyor. Örneğin; bu reklamların birinde aynen şöyle yazıyor , Ted Kaczynski ; Ben küresel ısınmaya inanıyorum, ya siz ? . Ted Kaczynski, Amerikan basınını bir zamanlar meşgul eden, American Airlines uçağına yerleştirdiği patlamayan bombayla işlediği suçlar federal suç kapsamına girmiş ve FBI'ın hakkında dosya açmasına neden olan bir insan. UNABOMBER adı, Üniversite ve Havayolları Bombacısının kısaltmasıdır. Mahkemede işlediği suçlar nedeniyle, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. İşte insanların global ısınmadan bilinçlenmesinden korkan büyük şirketler, ısrarla tüketimimizin global ısınmaya neden olmadığını savunarak, insanları gerçekten uzak tutmaya çalışıyor. Bu nedenle özellikle yurtdışı medya; bilimsel ortamda , global ısınmanın varlığına dair bir uyuşmazlık olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle insanlar gerçekten bilim insanlarının bu konuda çelişkide olduğunu düşünmeye başladılar. İşte bu şekilde tartışmalar nedeniyle insanların bir kısmı global ısınmaya inanmamaya başladılar. Fakat yeni araştırma, global ısınmayla ilgili bilimsel araştırmaların % 97' sinin iklim değişiminin insan kaynaklı olduğunu göstermektedir. Araştırma 1000 civarı aktif iklimbilimci tarafından yapılan araştırmaların çoğunun iklim değişimine işaret ettiğini gösteriyor. Bir grup araştırmacı 1991 ile 2011 yılları arasında 12,000 bilimsel araştırma raporunu tarayarak, bu araştırmaların büyük çoğunluğunun insan kaynaklı global ısınmanın olduğunu desteklediğini ortaya koydu. Detaylı olarak incelendiğinde bu araştırmaların % 62,7 global ısınma konusunda oy birliğine vardığı, % 2,8' inin global ısınmayı reddettiği ve % 35,5 ' inin tarafsız kaldığı anlaşıldı. Bu da 97,2' sinin global ısınmanın varlığını kabul ettiğini gösteriyor. Yapılan araştırmalar sera gazları nedeniyle global ısınmanın olduğuna inanan bilim adamlarının giderek arttığını gösteriyor. Bu nedenle bilimsel açıdan global ısınmanın insan kaynaklı olduğu artık bilim adamlarının çoğunluğunun kabul ettiği bir gerçek. Environmental Research Letters, 2013. DOI: 10.1088/1748-9326/8/2/024024 ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yasanabilir-bolgede-bulunan-dis-gezegende-su-bulundu/", "text": "Kepler Uzay Teleskopu görevi kapsamında keşfedilen dış gezegenler, tüm bilinen dış gezegenlerin 3'de 2'sini oluşturuyor ve bunların % 5 ila % 20'si yıldızlarının yaşanabilir bölgesinde yer alıyor.Tüm bu bolluğa rağmen, gezegenlerin atmosferik özelliklerini tespit etmek çok zor olduğundan çoğu sırrını korumaktaydı... ta ki bugüne kadar. Montreal Üniversitesi Dış Gezegen Araştırmaları Enstitüsü'nden Prof. Björn Benneke ve doktora öğrencisi Caroline Piaulet ve arkadaşları tarafından yapılan yeni araştırmada K2-18b gezegeninde su buharı ve belki de atmosferinde sıvı su bulutları olabileceği rapor edildi. Bu dış gezegen Dünya'ya göre 9 kat daha büyük ve gezegenin yaşanabilir bölgesinde yaşıyor. M tipi yıldız, Güneşimizden çok daha küçük ve gezegen yıldıza yakın olduğundan, Dünya'yla nerdeyse aynı miktarda enerji alıyor. K2-18b ve Dünya arasındaki benzerlikler nedeniyle astronomlar, bu dış gezegendeki su döngüsünün yoğunlaşarak bulut oluşturabileceğini, dolayısıyla yağmur olarak yağabileceğini düşünüyorlar. Bu tespite ulaşabilmek için Hubble Teleskopu ile gezegen, yıldızının önünden geçerken tam 8 kez gözlendi. Montreal Üniversitesi 111 ışık yılı uzaktaki, K2-18 sistemine hiç yabancı değil. 2016'da Prof. Benneke ve ekibi Spitzer Uzay Teleskopu'yla K2-18b'yi onaylamıştı. Sonrasında Montreal ve Toronto Üniversitesi tarafından gezegenin kütlesi ve çapı belirlendi. Bu sonuçlar iREx ekibini daha çok gözlem yapmaya teşvik etti. Bilim insanları K2-18b'yi saran kalın gaz bulutunun gezegenin yüzeyinde hayatı engellediğine inanıyor. Buna rağmen araştırma, bu gibi düşük kütleli gezegenlerin önceki astronomik cihazlarla incelemenin çok daha zor olduğu gösterildi. Fakat yaşanabilir bölgede ve su için uygun koşulları içeren bu gezegenleri çalışarak, Güneş Sistemi'nin ötesinde yaşam belirtilerini doğrudan saptamaya bir adım daha yaklaşıyoruz. Bu çalışma diğer gezegenlerde hayat bulma nihai hedefimize yani yalnız olmadığımızı kanıtlama yolunda atılan en büyük adımı temsil ediyor. Gözlemlerimiz ve iklim modelimiz sayesinde su buharının, tekrardan su olarak yoğunlaşabileceğini gösterdik. Bu bir ilktir,diyor Prof. Björn Benneke."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yaslanan-kalp-hucreleri-modifiye-kok-hucrelerle-yenilendi/", "text": "Yaşlanmadan ya da kalp hasarından doğan kalp hastalıklarında, kalp dokusu modifiye edilmiş kök hücreleri tarafından yenilendi. American Heart Association's Basic Cardiovascular Sciences 2012 ve Journal of the American College of Cardiology dergisinde eş zamanlı olarak araştırma yayınlandı. Doktoralı Sadia Mohsin, San Diego Eyalet Üniversi' nden araştırma yazarlarından, Yaşlanmış kalp hücrelerini kök hücreler ile biyopsiledik ve sağlığına kavuşturduk. Bu sanki bu hücreleri tekrar hayata döndürüp, saati geriye almak gibi. dedi. Araştırmacılar kök hücreleri PIM-1 proteiniyle modifiye edip, hücrelerin büyümesini ve hayat tutunmasını sağladılar. Hücreler yenilendiği zaman, kök hücrelerdeki telomeraz enziminin aktivitesinde artış görüldü, bu telomer uzunluğunu arttırdı. Telomerler kromozomların sonlarındaki kapaklar gibiler ve hücre replikasyonunu kolaylaştırıyorlar. Yaşlanma ve hastalıklarla telomerle bozuluyor. Böylece, kalp nakline göre PIM-1 enzim modifikasyonu gerçekten avantaj sağlayacak. - Mohsin, Khan, Toko, Bailey, Cottage, Wallach, Nag, Lee, Siddiqi, Lan, Fischer, Gude, Quijada, Avitabile, Truffa, Collins, Dembitsky, Wu and Sussman. Human Cardiac Progenitor Cells Engineered with PIM-1 Kinase Enhance Myocardial Repair. Journal of the American College of Cardiology, July 23, 2012 DOI:10.1016/j.jacc.2012.04.047"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yaygin-kullanilan-bir-diyare-ilacinin-otizm-tedavisinde-kullanilabilecegi-bulundu/", "text": "Mevcut ilaçların otizm tedavisinde kullanım olasılığını araştıran bir araştırmada yeni bir tür bilgisayar modellemesi kullanıldı. Elde edilen bulgular arasında yaygın bir ishal önleyici ilacın otizm semptomlarını hafifleştirebileceği bulundu. Günümüzde otizmdeki temel semptom olan, sosyal iletişim bozukluklarını tedavide henüz onaylanmış bir tedavi yok. Buna rağmen, antipsikotik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılan otizmli çoğu çocuk ve yetişkinde yan etkiler veya otizme bağlı eksiklikler görüldü, diyor Oslo Üniversitesi'nden baş yazar Elise Koch. Araştırmacılar otizmde yeni tedavi potansiyelleri araştırmak için kompleks protein etkileşimlerini simüle eden bir bilgisayar modeli kullandı. Ağ modellemesi ile otizmle ilişkili proteinler inşa edildi ve mevcut ilaçların bu ağa etkisi modellendi. Elde edilen sonuçlar, bazın moleküllerin otizmin altında yatan nedenlerin etkisini azaltabileceğini işaret ediyor. Modelleme tarafından işaretlenen bazı moleküllerin daha önce otizmin gelişimiyle potansiyel olarak ilgili olduğu tespit edilmişti. Örneğin, kadın cinsiyet hormonu progesteron ve sentetik progestin muadili drospirenonun otizm ile ilgili olabileceği ileri sürüldü. Araştırmacılar, progesteronun sağlıklı deneklerde bilişsel performans ile pozitif olarak ilişkili olduğunu öne süren önceki araştırmalara dikkat çekti. Çalışmada ise en önemli bulgu, bir anti-diare ilacının otizm semptomlarında kullanılma potansiyelinin olduğuydu. Loperamid adı verilen ilaç yaklaşık 50 yıldır güvenle kullanılan bir ilaçtır. Loperamidin aksiyon mekanizması gelecekte potansiyel otizm tedavileri için ipuçları taşıyor. Fakat loperamid beyin-kan bariyerini geçemiyor sadece bağırsaklardaki -opioid reseptör aktivitesinde rol oynuyor. Frontiers in Pharmacology dergisinde yayınlanan makalede, -opioid reseptörden yoksun olarak geliştirilen farelerin otizm benzeri semptomlar gösterdiği belirtiliyor. Bu nedenle bu mekanizmayı hedeflemek otizm semptomlarının tedavisinde kullanmak oldukça akla yatkın olabilir. Araştırmacılar, Loperamidin, otizm için ilaç olarak yeniden tanımlanmasıyla, otizmle ilişkili sosyal davranışları düzenlemesinin olası olduğunu belirtiyor. Ayrıca, otizmli bireylerde gastrointestinal semptomlar yaygın olduğundan, olumlu gastrointestinal etkileri olabilir, diyor araştırmada. Araştırma Frontiers in Pharmacology dergisinde yayınlandı. Elinize sağlık, çok güzel bir makale olmuş."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yemek-yapmanin-kimyasi/", "text": "Biyokimyager ve aşçı olan Shirley Corriher yemek yapmanın tümüyle kimyayla alakalı olduğunu ve bazı kimyasal gerçeklerin yemeklerin çöpe gitmesini engelleyebileceğini belirtiyor. Çünkü yemek yapmak temelde bir takım kimyasal reaksiyonlara dayanıyor ve bazı temel bilgileri öğrenmek bize yardımcı olabilir. Mesela, kuşkonmaz kaynar suya atıldığında hücreleri patlar ve bu da renginin açılmasına neden olur. Uzun süreli kaynaması durumunda ise bitkinin hücre duvarları içine çeker ve böylece asit salınımı yapar. Bu olay kuşkonmazın rengini griye çevirerek onun tadını bozar. Yemek yapmayı seviyorsunuz, ama sizde zaman zaman berbat yemekler yapmışssınızdır. Bazen en iyi tarifler bile bir faciayla sonuçlanabilir. İşte ulusal olarak tanınmış bir bilim insanı ve şef olan Shirley Corriher , biraz kimya bilgisinin size yardım edebileceğini belirtiyor. Bu çeşitten bir kimyasal olay lahanayı doğrayıp sıcak tavaya koyduğunuzda da oluyor. Isıyla beraber kırmızı antociyanin pigmenti bozulur, bu esnada asitten baza geçerek renk değişimine uğrar. Ama biraz sirke eklediğimizde tekrar asidik özellik kazanır ve lahana tekrar kırmızı olur. Kabartma tozu ise onu tekrar mavi hale getirecektir. Yemekleri yaparken bunun gibi pek çok kimyasal olay gerçekleşmektedir. Eğer sizde biraz kimya biliyorsanız ve bunu tecrübe ettiyseniz sizde mükemmel yemekler yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-arastirmaya-gore-alkol-icmek-kalp-sagligina-iyi-gelmiyor/", "text": "Pensilvanya Üniversitesi ve Perelman Tıp Okulu liderliğinde ve pek çok bilimsel merkezin birlikte yaptığı araştırma alkol alımının kalp sağlığına iyi gelmediği anlaşıldı. Elde edilen son bulgular günlük 17 gram ile 23 gram alkol alımının kardiovasküler sağlığı için koruyucu bir etkisi olmadığını yeniden sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. Araştırma az veya orta karar içmenin bile kalp sağlığı için yararlı olmayacağını gösteriyor. Araştırmada 50'den fazla araştırma ve 260,000 kişinin alkol alışkanlıkları ve kardiovasküler sağlığına bağlı kanıtlar gözden geçirildi. Araştırmacılar düşük alkol tüketimine neden olan gen taşıyan kişilerin ortalama olarak en iyi kardiovasküler sağlık kayıtlarına sahip olduğunu gösterdi. Özellikle diğer bireylere göre % 17 daha az alkol tüketen bireylerde % 10 daha az koroner kalp hastalığı, düşük tansiyon ve daha düşük vücut kütle indeksi gözlendi. Yeni elde edilen sonuçlar alkolün kalp hastalıklarını nasıl etkilediğini anlamada gerçekten kritik olarak önemli. Önceki raporların aksine, artık alkolün kalp sağlığına negatif bir etkisi olduğu gözleniyor, diyor Dr. Michael Holmes. Öncesinde sadece aşırı alkol tüketimin kalp sağlığına etkisi olduğu düşünülse de yeni araştırmaya az tüketimin bile kalp hastalığı riskini az da olsa arttırdığı gözlendi. Yeni araştırmada araştırmacılar kardiyovasküler açıdan sağlıklı olan bireylerin alkol dehidrojenaz 1B geni taşıdığını ve bu geni taşıyanlar alkol içmeyi çabucak kestiğini gösterdi. Çünkü bu bireyler alkol almaya başladığı anda mideleri bulanıyor ve yüzleri kızarıyor. Bu nedenle diğerlerine göre çok daha az alkol tüketiyorlar. Bu genetik işaretleyiciyi düşük alkol tüketimi indikatörü gibi kullanarak, bireyler ve iyileşen kardiyovasküler sağlık arasında bağlantı kuruldu. . Araştırma İngiliz Kalp Derneği ve Medikal Araştırma Birliği tarafından uluslararası işbirliği ve 155 araştırmacının katılımıyla yapıldı. 1 şişe 50 cl bira yani 500 ml birada % 5 alkol var. Yani bir şişe bira içmeniz yaklaşık 25 gram etil alkol almanıza neden oluyor. Anlaşılan bu bile yetiyor. Ya da bir tek rakı (5cc) içtiğinizde 20 ml etil alkol alıyorsunuz. Sonuç olarak, bu miktarlar bile kalp sağlığını olumsuz yönde etkilemeye yetiyor. - M. V. Holmes, C. E. Dale, L. Zuccolo, R. J. Silverwood, Y. Guo, Z. Ye, D. Prieto-Merino, A. Dehghan, S. Trompet, A. Wong, A. Cavadino, D. Drogan, S. Padmanabhan, S. Li, A. Yesupriya, M. Leusink, J. Sundstrom, J. A. Hubacek, H. Pikhart, D. I. Swerdlow, A. G. Panayiotou, S. A. Borinskaya, C. Finan, S. Shah, K. B. Kuchenbaecker, T. Shah, J. Engmann, L. Folkersen, P. Eriksson, F. Ricceri, O. Melander, C. Sacerdote, D. M. Gamble, S. Rayaprolu, O. A. Ross, S. McLachlan, O. Vikhireva, I. Sluijs, R. A. Scott, V. Adamkova, L. Flicker, F. M. v. Bockxmeer, C. Power, P. Marques-Vidal, T. Meade, M. G. Marmot, J. M. Ferro, S. Paulos-Pinheiro, S. E. Humphries, P. J. Talmud, I. M. Leach, N. Verweij, A. Linneberg, T. Skaaby, P. A. Doevendans, M. J. Cramer, P. v. d. Harst, O. H. Klungel, N. F. Dowling, A. F. Dominiczak, M. Kumari, A. N. Nicolaides, C. Weikert, H. Boeing, S. Ebrahim, T. R. Gaunt, J. F. Price, L. Lannfelt, A. Peasey, R. Kubinova, A. Pajak, S. Malyutina, M. I. Voevoda, A. Tamosiunas, A. H. Maitland-van der Zee, P. E. Norman, G. J. Hankey, M. M. Bergmann, A. Hofman, O. H. Franco, J. Cooper, J. Palmen, W. Spiering, P. A. d. Jong, D. Kuh, R. Hardy, A. G. Uitterlinden, M. A. Ikram, I. Ford, E. Hypponen, O. P. Almeida, N. J. Wareham, K.-T. Khaw, A. Hamsten, L. L. N. Husemoen, A. Tjonneland, J. S. Tolstrup, E. Rimm, J. W. J. Beulens, W. M. M. Verschuren, N. C. Onland-Moret, M. H. Hofker, S. G. Wannamethee, P. H. Whincup, R. Morris, A. M. Vicente, H. Watkins, M. Farrall, J. W. Jukema, J. Meschia, L. A. Cupples, S. J. Sharp, M. Fornage, C. Kooperberg, A. Z. LaCroix, J. Y. Dai, M. B. Lanktree, D. S. Siscovick, E. Jorgenson, B. Spring, J. Coresh, Y. R. Li, S. G. Buxbaum, P. J. Schreiner, R. C. Ellison, M. Y. Tsai, S. R. Patel, S. Redline, A. D. Johnson, R. C. Hoogeveen, H. Hakonarson, J. I. Rotter, E. Boerwinkle, P. I. W. d. Bakker, M. Kivimaki, F. W. Asselbergs, N. Sattar, D. A. Lawlor, J. Whittaker, G. Davey Smith, K. Mukamal, B. M. Psaty, J. G. Wilson, L. A. Lange, A. Hamidovic, A. D. Hingorani, B. G. Nordestgaard, M. Bobak, D. A. Leon, C. Langenberg, T. M. Palmer, A. P. Reiner, B. J. Keating, F. Dudbridge, J. P. Casas. Association between alcohol and cardiovascular disease: Mendelian randomisation analysis based on individual participant data. BMJ, 2014; 349 (jul10 6): g4164 DOI: 10.1136/bmj.g4164"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-arastirmaya-gore-dunya-disi-yasam-icin-oksijen-sart-degil-hidrojen-yeterli/", "text": "Öyle görünüyor ki, bir gezegende yaşam olması için oksijen şart değil, hidrojen de gayet yeterli olabilir. MIT tarafından yeni yapılan bir araştırmaya göre, E.coli ve maya %100 hidrojen olan bir atmosferde yaşayabiliyor. İşte bu muhteşem keşif , diğer gezegenlerde farklı yaşam formları olabileceğine dair büyüleyici kanıtlar sunabilir. Normalde dünya dışı yaşam arayışımızda, çoğunlukla Dünya benzeri gezegenlere odaklanıyoruz. İşte bu yüzden kendimizi fazla sınırlamış olabiliriz. Hatta Dünya'da bile en sıcak ve en soğuk yerlerde yaşayan mikroplar bulundu. Bunlar denizlerin dibinden, atmosferin en üst tabakalarına kadar çıkabiliyor. Ayrıca uzayda zorlayıcı ortamlarda bazı türlerin halen yaşayabildiğini gösteren testler mevcut. Bütün bu bulgulara rağmen dış gezegenlerin çoğu insanlar için cehennemden farksızdır. Fakat bu mikroplar için çok ideal koşullar barındırabilir. Normalde atmosferlerinin büyük kısmı hidrojenden oluşan dış gezegenler yaşanamaz olarak nitelendirilse de, MIT'nin araştırmasıyla bu yeniden değerlendirilmeli. Araştırmacılar E.coli ve maya kültürlerini % 100 hidrojen gazı içeren bir atmosfere maruz bıraktıklarında, mikropların halen hayatta kalabildiğini gözlemledi. Her ne kadar üremeleri yavaşla da, mikroplar çoğalmaya devam etti. E.coli üreme hızı yarıya düşerken, mayanın üremesi 2,5 kat yavaşladı. Araştırmacılara göre, bu oksijen yetersizliğinden kaynaklanmış gibi gözüküyor. Elde edilen bu bulgular sayesinde, bir gezegenin yaşanabilirliği değerlendirilirken tüm kriterler yeniden gözden geçirilmelidir. Örneğin; hidrojen zengini Süper Dünyalar arayışa başlamak için iyi bir yer olabilir. Hidrojen zengini yüzeyler şişkin durduğundan, bu gezegenleri saptamak çok daha kolay. İşte bu gezegenlerde E.coli vb. bakterileri aramak mümkün olabilir. Çünkü bu bakteriler amonyak,dimetil sülfür,azot oksit ve metan gibi gazlar üretiyor. İşte atmosferlerinde bu gazları tespiti ve hidrojen zengini atmosferlerin bulunması dünya dışı mikrobiyal yaşama ilişkin kanıtlar sunabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-arastirmaya-gore-iki-dil-bilen-cocuklarin-daha-verimli-dusundugu-ortaya-cikti/", "text": "Behavior Research Methods dergisinde yayınlanan araştırmada iki dilli düşünme alanında çığır açıcı bir gelişme sunuyor. Bu yeni radikal metot sayesinde araştırmacılar, çocukların düşünme kabiliyetlerini bugüne kadar ölçülemeyen doğrulukta ve geniş çaplı olarak değerlendirebildiklerini ifade ediyor. Elde edilen bulgular, iki dilli çocukların ortalamada %6,5 daha verimli olarak düşünebildiklerini ortaya koydu. Kent Üniversitesi'den Dr. Vasileios Pappas ile iş birliği yapan araştırma ekibi ikidilli araştırmasına, ekonomi alanındaki bir metodolojiyi uygulayarak bu yeni gelişmeye imza attı. İngiltere'deki Yunan okullarında hem Yunanca, hem de İngilizce eğitim gören öğrenciler ve tek dil bilen öğrencilerin verileri karşılaştırıldı. Araştırmacılar şimdi bu araştırmaya diğer dilleri de ekleyerek genişletmeyi ve yeni projede Galce eğitim verilen ortamda İngilizce konuşabilen çocuklarda incelemeyi amaçlıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-arastirmaya-gore-insan-vucudu-saniyede-38-milyon-hucre-uretiyor/", "text": "Vücudumuzda her gün bir sürü hücre ölüyor ve yerine yenileri üretilerek günlük işleyişine devam ediyor. Yeni yapılan hesaplama ile vücudumuzdaki hücre üretim prosesinin ne kadar yoğun olduğu ortaya çıktı. Weizmann Bilim Enstitüsü'nden biyolog Ron Sender ve Ron Milo tarafından yeni yapılan bir hesaplamaya göre, vücudumuzda günde 330 milyar hücre yenileniyor. Yani vücudumuz saniyede 3.8 milyon yeni hücre üretiyor. Yenilenen hücrelerin büyük çoğunluğunu kan hücreleri oluştururken, mide hücreleri ikinci sırada yer alıyor. Eğer bu rakamlar onaylanırsa, bilim insanları insan vücut fonksiyonları ve hücre değişimindeki rollerini daha iyi anlayabilir. Normalde yaygın inanış, her 7 yılda bir insanın tüm vücut hücrelerinin tümüyle yeniden üretildiğiydi. İşte bu gerçek çok daha karmaşık aslında. Bazı hücrelerin ömrü sadece birkaç gün iken, cerebellumdaki nöronlar ya da göz lensindeki lipid hücreleri insan ömrü boyunca korunabiliyor. Buna rağmen, daha öncesinde vücutta ne kadar hücre üretildiği ya da bu hücrelerin sürede değiştirildiğine dair çok az çalışma mevcut. Bu nedenle araştırmacılar, bu konuyu yeniden ele almaya karar verdiler. Biz burada insan vücudundaki hücre değişimi dinamiklerindeki bilgi eksikliğini tamamlayacak, farklı hücre türleri ve hücre değişim oranlarını hem kütle, hem de sayı olarak değerlendiriyoruz, diyor araştırmacılar. Araştırmacılar referans standart olarak, 20-30 yaşlarında, 70 kg ağırlığında ve 1.70m uzunluğunda erkek birey alındı. Sonra her hücrenin değişim oranını tahmin etmek için, tüm hücre sayısının % 0.1'inden fazlasına denk gelen her hücreyi hesaba kattı. Literatür taramasından toplanan hücre ömürleri kullanılarak, insan hücresi ömürleri için doğrudan ölçümleri için kullanıldı. Sonra her hücrenin kütlesi ele alınarak, ortalama hücre kütlesi çıkarıldı. Bu bilgiyi temel alan ikili, standart referans bireyde günlük hücre yenilenme miktarını 80 gram veya 330 milyar hücre olarak ölçtü. Günlük çevrime giren hücre sayısının % 86'sını kan hücresi oluşturuyor. Kan hücreleri ise eritrosit ve nötrofillerden oluşuyor. Diğer hücrelerin %12'sini gastrointestinal epitel hücreler, % 1,1'i kan hücrelerinde bulunan endotel hücreler, akciğer hücreleri ise % 0.1'ini oluşturuyor. Değişen hücrelerin çoğu kan hücresi olsa, toplam kütleye bakıldığında, kan hücreleri % 48,6 kütleye sahipken, gastrointestinal hücreler kütlenin % 41'ini oluşturuyor. Cilt hücreleri % 4 iken yağ hücreleri, diğer % 4'lük kütleyi oluşturuyor. Ölen hücreler ise cilt hücreleri ve gastrointestinal hücrelerde deri değiştirir gibi değişiyor bazen parazitler tarafından yeniyor ya da parçalanarak vücutta geri dönüştürülüyor. Hiçbir şey asla ziyan edilmiyor. Tabi bu miktarlar kişiden kişiye,yaş, sağlık durumu, boy ve cinsiyete göre değişebiliyor. Bu araştırma hücre değişiminin nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamak için bir temel oluşturacaktır. Evimizde ufak bir tadilat olsa tadilat süresince evde hayat durur. Fakat vücudumuzda her gün milyarlarca iş oluyor fakat haberimiz bile olmuyor. Bu ne muazzam olay. Buna ancak mucize denir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-bir-enerji-kaynagi-olarak-dunya-dan-uzaya-yayilan-kizilotesi-radyasyon/", "text": "Sizce gece olduğunda güneş enerjisi panelleri ışık alamadığında hangi enerji kaynağını kullanabilirsiniz. Dizel jeneratör ya da rüzgar jeneratörü mü dersiniz ? Hayır daha farklı ve garip bir yol keşfedildi. Amerikalı bilim insanları dünyadan dış uzaya yayılan kızılötesi enerjinin gelecekte yenilenebilir enerji kaynağı olabileceğini belirtiyorlar. Harvard Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler' den fizikçiler fotovoltaik pile benzeyen bir alet tasarladılar. Fotovoltaik pillerde görünür ışık yakalanarak enerji elde edilirken, yeni icat Dünya' dan dış uzaya yayılan kızılötesi radyasyonu elektriğe dönüştürecek. Dünya' dan dış uzaya akan enerji bu güne kadar ihmal edilse de bu yenilenebilir enerji kaynağı büyük bir potansiyel taşıyor, diyor Harvard' dan bilim insanları. Henüz bu enerji akışının kullanımı için bir teknoloji mevcut değil fakat bilim insanları bu teknolojinin kullanılabileceğini belirtiyorlar. Araştırmacılar kızılötesi radyasyonu harmanlayabilecek bir emisif enerji harmanlayıcı yapmak için iki muhtemel tasarım öne sürüyor. İlk tasarımdan termal EEH soğuk plaka üzerindeki yüzey havasının sıcaklığından elektrik üretebilir ve ısı akışıyla enerji üretebilir. Soğuk tabakayı ortam sıcaklığında tutmak zor olabilir fakat bu cihaz sıcaklık farkından enerji üretme prensibine dayanıyor. Bu nedenle soğuk plakayı verimli bir şekilde soğutmak bazı zorlukları daha beraberinde getirecektir. Diğer bir tasarım ise fotovoltaik pillerden ilham aldı. Alternatif tasarımda doğrultma antenleri veya rektenleri kullanarak elektrik düzenekleri arasındaki sıcaklık farklarından yararlanarak , ortam havasıyla ısınan doğru akım üreten bir elektrik devresi üretildi. Mevcut rekten teknolojisi sadece kayda değer bir enerji üretmezken, yeni teknolojik gelişimler sayesinde EEH verimi arttırılabilir. Günümüzdeki teknoloji daha verimli ve uygun fiyatlı optoelektronik EEH üretmek için yeterli değil, fakat biz bunu gerçekleştirmek için birkaç yol düşündük. Umarız bu araştırma yenilenebilir enerji kaynakları açısından öncülük eder, diyor araştırmacılar. Bilim insanları ileride bu enerji kaynağını kullanabilecek yollar geliştirebileceklerini düşünüyorlar. - Steven J. Byrnes, Romain Blanchard, and Federico Capasso. Harvesting renewable energy from Earth's mid-infrared emissions. PNAS, 2014"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-bulunan-jel-belinizi-iyilestirebilir/", "text": "İngiliz araştırmacılar tarafından geliştirilen enjekte edilebilen mikrojel, spinal disklerin mekanik fonksiyonlarını yerine getirerek, şimdilik en azından hayvanlarda tümüyle onarmayı başardı. Her yıl milyonlarca insan bel ağrısı problemiyle uğraşıyor. İnsan ömrü boyunca, yaklaşık % 80 inin bel ağrısı şikayetiyle en bir kez bel ağrısı rahatsızlığı çektiği düşünülüyor. Omurgadaki esnek disklerin genelde incinmesiyle oluşan bu rahatsızlıkların genelde uzun süren fizyoterapi veya riskli omurilik ameliyatlarıyla tedavi edildiği biliniyor. Manchester Üniversitesi' ndeki kimyagerler, yeni bir jel implant ile omuriliğe müdahale etmeye gerek kalmayan bir alternatif geliştirdiler. Malzeme poli ve diğer mikroparçacıklar yardımıyla sıvı formda doğrudan disklere enjekte edilerek, zarar görmüş kıkırdağa yerleştiriliyor. Parçacıklar vücut sıcaklığı ve pH' ında, yoğunlaşarak viskoz bir sıvıya dönüyor. Böylece hedef bölgeye 1MPa basınçla dolan jel disklere benzer stress yükleyerek diskleri zarar gelmemiş hallerine döndürüyor. Disklere jel enjekte etmek fikiri yeni bir fikir değil olarak açıklıyor araştırma yazarlarından biri olarak Brian Saunders, ama bu araştırma enjekte edilen jelin çeşitli yükler altında beli destekleyebileceğini gösteren ilk araştırma oldu. Bu jelin istisnai bir yük kaldırma kapasitesi ise parçacıkların arasında oluşan çoklu kovalent çapraz bağlanmalarla parçacıkların yayılmasıyle oluyor. Jelin kabarması, komşu parçacıkların üzerindeki vinil grupların birbirlerine yeterince yaklaştığında reaksiyon vererek ve enjeksiyon öncesi serbest radikallere çapraz bağlanmasıyla kalıcı çok stabil bir jel elde ediliyor. Jelin katılığı, yüklemesi kapasitesi parçacık konsantrasyonun ayarlanmasıyla kolaylıkla kontrol edilebiliyor. Çünkü herkesin intervertebral disklerinde farklı basınçlar oluşuyor, bu nedenle karışımı ayarlamak önemli. Araştırmacılar jelin kısa vadeli mekanik yararlarının bile uzun vadede iyileşmeye yararı olacağını belirtiyorlar."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-deney-coklu-kuantum-iletisimiyle-isiktan-hizli-iletisim-kurulabilecegini-gosterdi/", "text": "Kuantum bilimi dünyasında Alice ve Bob yıllardır konuşarak iletişim kurmakta. İşte son birkaç yıldır ise Charlie konuşmaya katılmaktaydı. Fakat bilim adamları şimdi uzaysal bir ayrım yaşandığını ve kurdukları iletişimin ışık hızından daha hızlı gerçekleştiğini tespit ettiler. Waterloo Üniversitesi Kuantum Bilgi İşleme Enstitüsü'nden fizikçiler, ilk kez üç farklı yerdeki üç fotonun kuantum dolanıklılık dağılımını demonstre ettiler. Birbirinden birkaç yüz metre uzaklıktaki ikiden fazla noktanın kuantum konumsuzluğu böylece ilk kez tanımlanmış oldu. Bu geleceğin iletişim şekli kuantum iletişim için gerçekten önem taşıyan bir haber . Nature Photonics' de yayınlanan Katı Konumsal Kondisyonlar Altında Deneysel Üç Parçacıklı Kuantum Konumsuzluk deneyinden elde edilen bulgular , Einstein'in daha önce mesafedeki tuhaf hareket olarak tarifine uyuyor. Üç fotonlu dolanıklılık çoklu parti kuantum iletişimde enteresan olasılıklara imkan veriyor. Yer bilmezlik parçacıkların uzun mesafelerde bile birbirinin durumunu anlık olarak bilmesi olarak tarif edilebilir. Kuantum dünyasında bunun anlamı ise bilginin ışıktan bile hızlı iletilmesinin mümkün olması. Aslında Einstein'ın lokal etki prensibine aykırı. Çünkü bu prensibe göre uzak mesafedeki nesneler bir diğerini doğrudan etkilemezler, cisim ancak kendi anlık yankılanmalarından doğrudan etkilenir. Resch laboratuvarında üretilen ilk foton tripletlerinden sonra ilk foton 580 metre geç kalırken , diğer iki foton 85 metre çatıya kadar optik fiberle iki teleskopa yollandı. Her iki fotonda treylere yollandı ve birbirlerinden 700 metre uzaktalardı. Ayrıca uzaysal ayrımı sağlamak için dördüncü bir partide üçüncü treylırın içine yerleştirildi. Her treylırda zamanı tutan dedektörler mevcut. Dedektörler Universal Quantum Devices tarafından üretildi. Böylece çok kısa zaman dilimlerinde (3 nanosaniye) ölçüm yapılabildi. Deney sayesinde üçlü dolanık parçacıkların sonunda bir diğeriyle nasıl iletişim kurduğu gözlendi. Bu sayede çoklu parti kuantum iletişim protokolleri açısından yeni fırsatlar doğacak. Böylece üçüncü parti Kuantum Anahtar Paylaşımı ve kriptografi ve kuantum gizlilik protokolleri için yeni fırsatlar doğdu. - C. Erven, E. Meyer-Scott, K. Fisher, J. Lavoie, B. L. Higgins, Z. Yan, C. J. Pugh, J.-P. Bourgoin, R. Prevedel, L. K. Shalm, L. Richards, N. Gigov, R. Laflamme, G. Weihs, T. Jennewein, K. J. Resch. Experimental three-photon quantum nonlocality under strict locality conditions. Nature Photonics, 2014; DOI:10.1038/nphoton.2014.50"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-deneysel-ilac-hafiza-kaybi-ruh-halini-iyilesme/", "text": "Kanadalı bilim insanlarından oluşan bir ekip, yeni mucizevi bir deneysel ilacın hafıza kaybı ve ruh hali üzerinde hızlı iyileşme kaydettiğini raporladı. Hayvan deneylerinde iyi sonuçlar alınan ilacın, önümüzdeki iki yıl içinde insan denemelerine başlanabileceği belirtildi. GABA anahtar bir nörotransmitterdir, kognitif dejenerasyondan, psikiyatrik durumlara kadar zihinsel pek çok olayın değişiminde önemli bir rol oynar. Xanax veya Valium gibi benzodiazepinler beyinde GABA sistemlerini modüle eden ilaçlardır. Yeni araştırmada benzodizazepinleri temel alan birkaç yeni molekül geliştirilmiş olsa da, bu ufak değişiklikler sayesinde beyinde spesifik olarak önemli bölgeler hedeflenebiliyor.İlaç GABA sistemlerindeki bozulmalardan kaynaklanan değişimlerle etkili olarak savaşabilecek bir terapötik ajan amacıyla tasarlandı. Normalde depresyon, akıl hastalıkları ve yaşlanma nedeniyle oluşan hafıza kaybı gibi bilişsel semptomları tedavi edebilecek bir ilaç yok, diyor Bağımlılık ve Akıl Sağlığı merkezinden araştırmanın baş bilim insanı Etienne Sibille. İlaç hayvan testlerinde kayda değer biçimde etkili oldu. Yaşlanmış fareler hafıza testlerinde birkaç saat içinde genç farelere benzer hızlı hareketler sergiledi. İki ay süren günlük terapi sonucunda, beyin hücrelerinin gerçek yapısında tekrar büyüme görülerek, beyin yapılarının genç beyinlere benzediği görüldü. Genç farelere verildiğinde mucizevi bilişsel gelişmeler olmasa da, bazı yararlı etkileri görüldü. Öyle görünüyor ki, ilaç beyindeki GABA sistemlerini ayarlayarak, yaş veya strese bağlı bozuklukları normalize ediyor. İlaç henüz geliştirilme aşamasında ve hayvan deneylerindeki kadar güvenli olduğu sergilenmelidir. Henüz insanlar üzerinde zararı veya etkisi kanıtlanmadı.Araştırmacılar insan deneylerinin iki yıl başlayacağını ve bu ilk deneylerin depresyona bağlı hafıza kayıplarına ilişkin olacağını belirtiyor. Eğer ilacın güvenirliği ve etkisi kanıtlanırsa, 50lerde ve 60larda yavaşça başlayan yaşa bağlı bunama ve bilişsel bozulmalar için önleyici bir ilaç olabilir. - Thomas D. Prevot, Guanguan Li, Aleksandra Vidojevic, Keith A. Misquitta, Corey Fee, Anja Santrac, Daniel E. Knutson, Michael Rajesh Stephen, Revathi Kodali, Nicolas M. Zahn, Leggy A. Arnold, Petra Scholze, Janet L. Fisher, Bojan D. Markovic, Mounira Banasr, James M. Cook, Miroslav Savic, Etienne Sibille. Novel Benzodiazepine-Like Ligands with Various Anxiolytic, Antidepressant, or Pro-Cognitive Profiles. Molecular Neuropsychiatry, 2019; 1 DOI: 10.1159/000496086"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-evrimsel-modelleme-kaplumbaga-tavsan-hikayesi/", "text": "Kaplumbağa ile Tavşanın hikayesi bilimsel açıdan önem taşıyabilir mi? Tavşan, hızına güvenip sürekli uyurken, kaplumbağa azimle canla başla bitiş çizgisine tavşandan önce ulaşmayı başarmıştır. İşte bu hikaye bilimsel olarak evrimsel anlamda karşılığını bulmuştur. Michigan Devlet Üniversitesi'nden araştırmacılardan oluşan BEACON adındaki ekip, Proceedings of the National Academy of Sciences'ta yayınladıkları yeni bir çalışmada; bakteri popülasyonları arasındaki göçü sınırlayıcı etkenlerin bakterilerin ortama daha iyi adapte olmalarına çok büyük bir katkı sağladığını görmüşlerdir. Elde edilen veriler bakterilerin daha yavaş evrimleşmelerine neden oluyor. Ki evrimleşmenin yavaşlaması da bakteriler için çok büyük bir sorun teşkil etmiyor. Kara kaplumbağası örneğinde olduğu gibi, az göç etmek ve yavaş hareket etmek kara kaplumbağaları için evrimsel adaptasyon sürecinde çok işe yaramıştır. Bu mekanizmayı anlamak; hastalıkların evriminden bakterilerin antibiyotik direnci geliştirmelerine hatta canlıların iklim değişikliklerine verecekleri tepkilere kadar birçok şeyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bildiğimiz üzere, her canlı çevrelerine uyum sağlamak için doğal seçilim adı verilen bir süreçten geçmektedir. Yani doğal seçilim adaptasyonunun olmazsa olmazlarındandır. Adaptasyonunda temelinde yatan mekanizma, DNA'mızda meydana gelen mutasyonlara dayanır. Canlılar, bu mekanizmalar sayesinde çevrelerine daha uyumlu hale gelirler. - Coli Üzerindeki Deneyler Bu çalışmada araştırmacılar, E. Coli bakterisinin göç oranlarına müdahale ettiler. 96 adet bakteri popülasyonu bu müdahale sonucunda; evrimsel süreçlerini yavaşlatacak olan çevrelere salındı. Daha sonra, daha hızlı göç oluşturacak müdahaleler yapılarak, bakterilerin uzaklıktan bağımsız olarak yayılma yarışı takip edildi. Hızlı göç oranlarına sahip canlı popülasyonlarının neredeyse tamamı aynı evrimsel engele takılıyorlar ve hepsi aynı anda bu engelden etkileniyorlar. Ve bunun sonucunda, evrimsek engele takılan bu popülasyon yok oluyor. Yararlı mutasyonların biriktiği bu sayede de ortama daha iyi adapte olan canlılar ise yavaş evrimleşen popülasyonlar oluyor. Kısacası, yavaş evrim geçiren canlılar, çevrelerine daha iyi adapte oluyor. Kaplumbağalar da bilindiği üzere genel olarak yavaş evrimleşir ve çevrelerine de daha hızlı uyum sağlarlar. Bunun temel sebebi ise daha hızlı hareket eden türlere nazaran üreme ve verimli döl üretmedeki başarı oranlarıdır. Yani yavaş evrimleşen canlılar tüm evrimsel yeteneklerini bir seferde ortaya koymazlar ve metodolojik bir sırayla tüm kozlarını sırasıyla ve doğru zamanda uygulayarak doğal seçilim sürecinde rakiplerinin önüne geçerler. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, temel evrimsel mekanizmalara dair, yeni bir bakış açısı getiriyor, hepimizin çocukken dinlediği, Kaplumbağa Tavşan hikayesinin evrimsel modellemesini de ortaya koyuyor. Michigan State University. Tortoise approach works best, even for evolution. ScienceDaily. www.sciencedaily.com/releases/2015/05/150511172757.htm (accessed May 18, 2015)."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-fuzyon-reaktoru-konseptiyle-komurden-ucuza-temiz-enerji/", "text": "Füzyon enerjisi sıfır emisyon, uzun ömürlü olmayan radyoaktif atık ve neredeyse sınırsız yakıt vadediyor. Füzyon sistemlerinin önündeki en büyük engel ise ekonomik olarak destek bulamamak. Ayrıca füzyon santralleri halen petrol ve doğal gaz santralleri kadar ucuz değildi. Washington Üniversitesi'nden mühendisler bunu değiştirmeyi umuyorlar. Mühendisler kömür santrali maliyetine üretebilecek bir füzyon reaktörü konsepti tasarladılar. 17 Ekim'de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Füzyon Enerjisi Konferansı'nda reaktör tasarımı ve maliyeti analizi sonuçları yayınlandı. Bu tasarım bugüne kadar yapılan tasarımlar arasında, en ekonomik füzyon reaktörü tasarımı olduğundan hayata geçirilmesi için büyük potansiyeli var, diyor Washington Üniversitesi'nden Prof. Thomas Jarboe. Dynomak adı verilen bu reaktör Jarboe'nun bir sınıf projesi olarak başladı. Sonrasında Prof. Jarboe ve doktora öğrencisi Derek Sutherland sonrasında bu çalışmaya devam ederek konsepti geliştirerek rafine etti. Yeni tasarım mevcut teknolojiyi kullanarak plazmayı boşlukta tutmaya yetecek kadar manyetik alan yaratarak , füzyon oluşturabiliyor. Bu sayede sıcak plazma reaksiyona girerek yanıyor. Reaktör kendi kendine yetecek kadar , yani sürekli plazmayı ısıtacak termonükleer koşullar sağlanabiliyor. Reaktörden gelen ısı soğutucuyu ısıtarak türbinleri çeviriyor ve jeneratörlerdekine benzer şekilde elektrik üretiyor. Bu çok da şık bir çözüm oluyor, çünkü füzyonda füzyon ürettiğiniz madde tüm gereken akımı çekerek hapsedebiliyor, diyor doktora öğrencisi Sutherland. Manyetik alan yaratmak için farklı yollar olsa da füzyonu reaktörünü çalışır tutmak önemlidir. Washington Üniversitesi'nin tasarımı spheromak olarak biliniyor ve plazmadan gelen elektrik akımıyla manyetik alanın büyük kısmını üretiyor. Bu sayede gerekli parçalar azalarak daha küçük bir reaktör üretilebilme imkanı doğuyor. Fransa'daki füzyon reaktörü tasarımında çok daha büyük bir reaktör yer alırken, cihazın dışında süper iletken sarımlarla benzeri bir manyetik alan üretiliyor. Fakat bu reaktör bu sarımlar nedeniyle oldukça büyük. Fransa'daki füzyon reaktörü konseptiyle bu Washington Üniversitesi'nin reaktörü karşılaştırılırsa, yeni tasarımda maliyet on kat daha düşerken, enerji miktarı 5 kat artıyor. Washington Üniversitesi 'nden araştırmacılar füzyon reaktörü santrali tasarlarken, termik santrallerin maliyetine yakın olmaya çalıştı. Füzyon santrallerinde 1 gigawatt (1 milyon watt) üretmek 2,7 milyar dolara mal olurken, aynı üretim termik santralde 2,8 milyar dolara mal oluyor. Eğer bu tasarıma uygun füzyon reaktörü inşa edersek, ekonomik açıdan da uygun olabilir. Tabi bu oldukça heyecan verici bir gelişme diyor Sutherland.Prototip testlerde oldukça verimli bir şekilde plazma oluşturdu. Prototipin 10 katı boyuta çıkıldığında oldukça muazzam bir enerji ortaya çıkacak. Yine de bu reaktörün hayata geçirilmesi için halen zaman var. Yurt dışında bu gibi gelişmeler yaşanırken, ülkemizde ancak uranyumla çalışan bir nükleer reaktör yapılmaya çalışılıyor.Uranyum reaktörlerinde oluşan nükleer atıklar halen hiç bir ülke tarafından bertaraf edilemiyor. Geçtiğimiz senelerde Japonya bütün nükleer santrallerini durdurdu. Dileğimiz füzyon ve toryum reaktörü gibi temiz nükleer enerjilerin ülkemizde hayat geçirilmesidir. Haklısın Oğuz, son paragrafına ithafen; dünyada bu gibi gelişmeler olurken bizim ülkemizde hala yorum yapma kafası bitmesi gitti. Haliyle sadece yazılıyor, çiziliyor, blog ve gazete köşelerinde boş boş şöyle olmalı deniliyor. Bu tip yorumlar yapmadan önce birçok parametre ve istatistik iyi okunmalı, iyi incelenmeli diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-gelistirilen-alkali-metal-klorur-pilin-sarji-6-kat-daha-uzun-gidiyor/", "text": "Stanford Üniversitesi'nden bilim insanları, lityum iyon pillerden 6 kat fazla kapasiteye sahip şarj edilebilir bir pil geliştirdiler. 10 yıldır tek kullanımlık bir batarya mimarisini şarj edilebilir hale getirmek ve kapasitesini arttırmak için uğraşan bilim insanları, bu devrimsel gelişmeyi sağlamak için uçucu klor reaksiyonlarını stabil hale getirdi. Bu sayede bir hafta dayanacak akıllı telefon bataryaları geliştirilebilecek. Yeni alkali metal klorür bataryası olarak tanımlanıyor ve aslen 1970'lerde lityum tiyonil klorür olarak adlandırılıyordu. Bu bataryalar yüksek enerji yoğunluğu vadetse de klor çok reaktif olduğundan ancak tek kullanımlık üretilebiliyordu. Sodyum klorür veya lityum klorür, klorür gazına dönüştüğünde, aşırı reaktif olduğundan yüksek verimle birleşir ve şarjlı pillerdeki gibi bir kutuptan diğerine elektron transferi gerçekleşmez. Araştırmacılar bu soruna bir çözüm getirmek ve bataryanın performansını iyileştirmek için sodyum klorür ve klorür üzerinde deneyler yaptı. Bu kimyasalı stabil hale getirdiklerinde, bataryanın bir miktar şarj edilebilirlik kazandığını gördü. Sonrasında yapılan araştırmalar sonucu gözenekli sünger benzeri bir karbon elektrotu geliştirildi. Bu kararsız klorür moleküllerini emerek, güvenli bir şekilde onu depoluyor ve tekrar sodyum klorüre geri dönüştürüyor. Batarya şarj olduğunda klorür molekülü küçük nanokarbon kürelerde hapsedilerek, korunuyor. Sonrasında bataryanın boşalması gerekiyor ve bataryayı deşarj ettiğimizde klorür sodyum klorüre dönüşüyor yani sofra tuzuna. Bu dönüşümü birçok kez yapabiliyoruz. Şimdilik 200 döngüye kadar çıkabiliyoruz ve halen geliştirmek için çok yer var, diyor Guanzhou Zhu. İyi bir lityum iyon pil 500 ila 1000 kez döngüye girebiliyor. Yapılan deneylerde elektrot gram başına 1,200 mAh enerji depolanabildiği gösterildi. Yani günümüzdeki lityum iyon pil teknolojisinin 6 katı enerji depolanabiliyor. Araştırmacılar yeni bataryanın işitme aygıtları veya uzaktan kumanlarda kullanılabileceğini düşünüyor. Ya da uydular gibi sürekli şarj olmayan aygıtlar için kullanılabileceği düşünülüyor. Cep telefonları ve elektrikli arabalara gelince; şarj döngüsü arttırılırken, batarya da büyütülmeli ve uygun mimariye getirilmelidir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-gelistirilen-dual-karbon-batarya-20-kat-daha-hizli-sarj-ediliyor/", "text": "Japon şirketi Power Japan Plus firması Ryden adını verdiği ve normal lityum iyon pillere göre 20 kat daha hızlı şarj olan bir pil geliştirdi. Ayrıca pilin üretimi oldukça ucuza geliyor ve çevreyle dost. Yeni geliştirilen pil elektrikli arabaların geliştirmesine de olanak sağlayacak. Son yıllarda ülkemizde pek olmasa da tüm dünyada elektrikli arabalar ve motorsikletler artmaya başladı. Birkaç yıl önce elektrikli arabalar hem düşük performanslı hem de oldukça hantaldı. Fakat Tesla gibi arabalar bunun değişebileceğini gösterdiler. Power Japan ve Kyushu Üniversitesi'nin ortak çalışmasıyla geliştirilen bataryalar, dual karbon teknolojisine sahip. Bu teknoloji sayesinde iki elektrotta karbondan üretildi. Bu piller sadece yüksek enerji yoğunluğuna sahip olmakla kalmayıp, ekonomik, güvenli ve çevreye karşı sorumluluk sahibi. Tabi normal pillerden 20 kat daha hızlı şarj olması önemli ölçüde zaman kazandıracak. Şirket bu sayede Nissan Leaf'in (24 kWh)sadece 12 dakikada şarj olurken, Tesla Model S'de 85 kWh batarya sadece 42 dakikada şarj olabilecek. 3000 kez şarj olabilen bu piller 1000 kez şarj olabilen Li-ion pillere göre oldukça uzun ömürlü. Ayrıca bu pil sayesinde ısınma problemi ortadan kalktığından mevcut elektrikli arabalardaki harici soğutma sistemlerine ihtiyaç ortadan kalkıyor. Termal stabilite sayesinde piller daha stabil olduğundan termal sızıntı ve dolayısıyla patlama riski ortadan kalkıyor. Bu nedenle 4 volt üzeri bataryalarda daha fazla güç elde edilebilir. Oldukça uzun ömürlü lan bu piller, tümüyle geri dönüştürülebiliyor. Yeni pillerde kobalt, nikel veya mangan gibi malzemeler kullanılmadığından oldukça zararsız bir pil. Power Japan firması organik karbon kompleksinden üretilen bir pil üretmeyei de planlıyor, böylece organik pamuktan ev tipi piller geliştirilerek, elektrotlardaki karbon kristalleri üzerinde büyük kontrol elde edilecek. Power Japan bu yılın sonuna kadar 18650 dual karbon hücresi üreterek üretime başlamayı planlıyor. Bu piller medikal aletler, uydular ve elektrik araçlar için kullanılabilecek. Gayet faydalı bir buluş olmuş, özellikle elektrikli arabaların gelişmesi için önemli bir adım, ayrıca pillerin patlama riskini kaldırması da güvenlik açısından çok önemli. Teşekkürler."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-gelistirilen-fiber-optik-teknolojisi-sayesinde-saniyede-8-bluray-indirebileceksiniz/", "text": "Mühendislerden oluşan ekip, internet hızını inanılmaz biçimde arttıracak yeni bir fiber optik kablo icat etti. Yeni bulunan teknoloji sayesinde video izleme talebinden doğan yoğunluğu daha güçlü bir bağlanmayla internet hızının kesilmesini engelleyecek. 28 Haziran' da Science araştırma dergisinde yayınlanan yeni fiber optik teknolojisi, simit şeklindeki optik vorteks lazer ışıklarının düz bir hatta ilerlemek yerine tornado misali spiraller çizmesine dayanıyor. Optik vorteksler moleküler biyoloji, atom fiziği ve kuantum fiziğinde kapsamlı olarak çalışan bir konu. Önceleri optik vortekslerin fiber içinde stabil olmadığı zannediliyordu. Fakat Mühendislik Bölümü' den Prof. Siddharth Ramachandran geçenlerde yeni bir optik fiber tasarlayarak stabiliteyi sağladı. Araştırmada Siddharth Ramachandran ve Alan Willner bunun sadece stabiliteyi arttırmakla kalmayıp, internet bant genişliğini arttırma potansiyeli olduğunu gösterdi. Ramachandran, yaptıkları keşif sayesinde normalde stabil olmadığı düşünülen OAM ışınlarının stabil olmasıyla fiberlerdeki kapasitenin arttırılabileceğini belirtti. Araştırma sayesinde fiber optiğin eşsiz özellikleri geliştirilerek, terabit/sn hıza çıkılabileceği belirtiyor. Ramachandran ve Willner Danimarkalı OFS-Fitel şirketi ve Tel Aviv Üniversitesi' yle iş birliği yaparak teknolojiyi geliştiriyor. Normalde internet bant genişliği kabloların renklerinin artışıyla artsa da 1990' lardan beri artan genişleme nedeniyle sonunda fiziksel limite ulaşıldı. Özellikle cep telefonları için internet gittikçe dar boğaza girdiğinden yeni geliştirilen teknoloji internetin hızlarını arttırarak, devrim niteliğinde bir teknolojik gelişime neden olacak. Ramachandran ve Willner in tasarladığı fiber kablolar normal fiber kablolardan farklı olarak veri paketlerini optik fiber boyunca taşıyarak, son alım arasında ayrım bırakıyor. Yapılan deneylerde 10 renkli fiber kabloyla 1 km uzağa veri taşınabildiği ve hızn 1,6 terabit/sn olduğu belirtiliyor. Bu saniyede 8 Blu-Ray (400 gb) indirmeye denk bir hız. Rüya gibi internet hızına yurt dışında ne zaman geçileceği bilinmese de, Türkiye' ye gelmesinin yıllarca sürecek olması mümkün. - N. Bozinovic, Y. Yue, Y. Ren, M. Tur, P. Kristensen, H. Huang, A. E. Willner, S. Ramachandran. Terabit-Scale Orbital Angular Momentum Mode Division Multiplexing in Fibers. Science, 2013; 340 (6140): 1545 DOI:10.1126/science.1237861"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-goruntuler-sayesinde-merkurun-dusunulenden-daha-kucuk-cikti/", "text": "Messenger uzay aracından gelen yeni topografik ve global görüntüleme verileri, Merkür gezegeninin tahmin edilenden daha fazla küçüldüğünü gösterdi. 5900' den fazla jeolojik yer formunun incelendiği kıvrımlı falezler ve kıvrımlı yükseltilerin Merkür'ü soğuması ile oluşan büzüşmeler olduğu belirtildi. Araştırma 16 Mart 2014' de Nature Geoscience bilimsel dergisinde yayınlandı. Elde edilen bulgular gezegenin termal, tektonik ve volkanik tarihini anlamada ve de sıra dışı dev metalik çekirdeğini anlamada yardımcı olacak. Dünya' daki sayısız tektonik plaka bulunurken, Merkür' de tek rijit kayalık bir üst tabaka var. Daha önceki Messenger görevinde Merkür'ün sadece % 45'lik yüzeyi görüntülendi. Önceki tahminlere göre tümüyle küresel olmayan ölçüme göre gezegen 0,8 ile 3 km arasında radyal olarak küçülmüştü. Bu modellemelere göre 3,8 milyar yıl öncesinde biten ağır Güneş bombardımanlarıyla merkezden çevreye göre 5 ila 10 km kadar bir çapta küçülme oldu. Fakat elde edilen gezegenin yüzeyine ilişkin yeni sonuçlarla gezegenin çap olarak 7 km kadar küçüldüğünü gösterdi. Gezegenin en son ölçülen yarıçapı 2440 km olarak belirtildi. Bu yeni sonuçlar termal tarih modelleri ve tahmin edilen Merkür küçülmesi arasında onlarca yıllık paradoksu yeniden biçimlendirdi. Şimdi ısı üretimi ve kaybının tarihi ve global küçülme daha tutarlı. Ayrıca enteresan bir şekilde eski Dünya modellerini hatırlatan; Dünya'nın sadece bir tektonik plakaya sahip olduğuna ilişkin modellemeler benziyor. Bu modeller dağ oluşumunu ve tektonik aktiviteyi açıklamak için 19.yy da üretilen tektonik teorileri, diyor Carnegie Üniversitesi'nden gezegen jeoloğu Paul Byrne. Byrne ve A. M. Celal Şengör ve diğer yazarlar daha önceki Merkür ile ilgili araştırmadan oldukça fazla sayıda jeolojik şekil keşfetti. Araştırmacılar küresel küçülmeye ilişkin 5934 tepe ve yamaç tanımladı. Bunların 9' dan 900 km'ye kadar farklı uzunluklarda. Araştırmacılar iki farklı tamamlayıcı teknik kullanarak küçülmeyi hesapladı. Yapılan iki yeni tahminde eski tahminde 1 ila 1,6 km kadar farklılık gösterdi. Sonuç olarak Merkür sanılandan daha küçük. Araştırmanın yazarlarından biri ise ünlü Türk Jeoloji Profesörü Ali Mehmet Celal Şengör. 24 Mart 1955'te İstanbul'da dünyaya geldi.1973 yılında Robert Kolej'i bitirdi.1978'de State Universty of New York at Albany'den jeolog olarak mezun oldu.1979'da yüksek lisansını bitirdi.1981'de İstanbul Teknik Üniversitesi Madem Fakültesi, Genel Jeolog kürsüsünde asistan olarak görev yaptı.1982'de State Universty of New York at Albany'den doktora aldı.1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyetinin Başkanlık Ödülü'nü 1986'da TÜBİTAK Bilim Ödülünü aldı.Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu. 1988'de Neuchatel Üniversitesi Fen Fakültesi'nden şeref bilim doktoru payesi aldı. Academia Europaea'ya 1990 yılında kabul edildi ve cemiyetin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığının Bilgi Çağı Ödülünü kazandı.1992 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı'nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi en genç kurucu Bilimleri Akademisi üyeliğine Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri şeref üyeliğine seçildi.Ayrıca kendisine Fransız Fizik Cemiyeti ve Ecole Normale Superieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi.Şengör 1997 yılında Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül taltif edildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Şengör,College de France'da misafir profesör olarak bir kürsü işgal etti.Burada XIX. Yüzyılda Tektoniğin Gelişmesine Fransız Jeologlarının Katkısı konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998'de College de France'ın madalyasını aldı.1999'da Londra Jeoloji Cemiyeti kendisine Bigsby Madalyasını tevcih etti. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimleri Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. Rus Bilimler Akademisi'ne Fuad Köprülünden sonra seçilen ikinci Türktür. Ayrıca 2013 yılında Leopoldina Doğa Araştırıcıları Akademisi üyeliğine seçilmiştir. - Paul K. Byrne, Christian Klimczak, A. M. Celal Şengör, Sean C. Solomon, Thomas R. Watters, Steven A. Hauck, II. Mercury's global contraction much greater than earlier estimates. Nature Geoscience, 2014; DOI: 10.1038/ngeo2097"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-ilaclarla-hastaliklarin-buyuk-kismi-tedavi-edilebilecek/", "text": "Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi'nden bilim insanları farelerde, insanlarda görülen hastalıkların büyük kısmına karşı geliştirilebilecek yeni bir tedavi yöntemi geliştirdi. Kistik fibrozdan, katarakta; diabetten Alzheimer' a kadar pek çok hastalığın moleküllerin yanlış katlanmasından dolayı oluştuğu belirtiliyor. Protein molekülleri üç boyutlu yapılarını kaybediyor da denilebilir. Protein moleküllerin yanlış katlanınca gen mutasyonuna neden olduğundan, hücrelerin fonksiyonları bozularak hastalığa yol açıyor. OHSU'dan bilim ekibi hücrelerde küçük moleküller kullanarak, yanlış katlanan proteinleri doğru yerlerine yerleştirerek fonksiyonlarını normalleştirmenin yolunu buldular. Araştırmacılara Dr. P. Michael Conn başkanlık etti. P. Michael Conn, OHSU nöroloji ve üreme bilimlerinde kıdemli bilim adamı. Bu ay, Conn Teksas Tech Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi' nde Kıdemli Başkan ve Dekan olarak çalışmaya başladı. Conn ve ekibi farelerde bu prosesi mükemmelleştirerek , farelerde baba olmayı engelleyen bir hastalığı iyileştirdiler. Conn ve ekibi benzer şekilde insanlara özgü hastalıkları da düzeltebileceklerini düşünüyorlar. Buradan doğacak tedavi fırsatları oldukça çok. Çünkü pek çok insan yanlış katlanan proteinler nedeniyle hasta oluyor.Farmakoperonlar adı verilen bu ilaçlar sayesinde yanlış katlanan moleküller eski hallerine döndürülerek belli başlı hastalıklar tedavi edilebilecek. İlaç yardımıyla hücrelerdeki moleküllerin trafiklerini düzenlemek hastalıkları tedavide tümüyle yeni bir yol, diyor Dr. Conn. Çözülen moleküller üç boyutlu şekillerini kazanmalılar ki, insan hücrelerinde özelleşmiş görevlerini yapabilsinler. Bu keşiflerden önce bilim adamları proteinlerin deaktif veya doğal olarak fonksiyonlarını yitirdiğini düşünüyordu. Fakat Conn ve diğerlerinin yaptığı çalışma, proteinlerin yanlış katlandığı takdirde hücrenin kalite kontrol sistemini yanlış yönlendirerek fonksiyonunu yitirdiğini gözledi. Önceki yıllarda mikroskop altında hücrelerde gerçekleşen bu prosesler incelense de, Conn'u ekibi ilk kez bu prosesi laboratuvar hayvanlarında etkin kıldı. Elde edilen bulgular laboratuvar hayvanlarının insanlar için yeni tedaviler bulmada ne kadar değerli olabileceğini gösterdi. Bu sayede ilaç şirketlerinin ilaçlara bakış açılarının değişebileceğini düşünüyoruz. Böylece pek çok farmakoperon ilacı geliştirilebilir diyor Conn. Yanlış katlanmış moleküller in toplanmasıyla oluşan pek çok hastalık var. Bu hastalıkla arasında nörodejeneratif hastalıklardan Alzheimer, Parkinson ve Huntington sendromu gibi hastalıklar da var. Diğer hastalıklardan da diabet, ırsi katarak ve kistik fibroz gibi önemli ve yaygın hastalıklar var. Conn ve ekibi benzer adımları izleyerek, insanlarda da aynı tekniklerle klinik uygulamalara başlayacak. - Jo Ann Janovick, M. David Stewart, Darla Jacob, L. D. Martin, Jian Min Deng, C. Allison Stewart, Ying Wang, Anda Cornea, Lakshmi Chavali, Suhujey Lopez, Shoukhrat Mitalipov, Eunju Kang, Hyo-Sang Lee, Pulak R. Manna, Douglas M. Stocco, Richard R. Behringer, and P. Michael Conn. Restoration of testis function in hypogonadotropic hypogonadal mice harboring a misfolded GnRHR mutant by pharmacoperone drug therapy. PNAS, December 9, 2013 DOI: 10.1073/pnas.1315194110"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-implant-orta-kulagin-yerine-gececek/", "text": "İletim tipi işitme kaybı yaşayan hastalar yeni implant sayesinde duyma yetilerini tekrardan kazanabilecekler. Charmers Teknoloji Üniversitesi tarafından yapılan eşsiz buluşun klinik çalışması yapıldı. Bir hasta üzerinde ilk kez 2012 Aralık ayında başarıyla uygulandı. Göthenburg Sahlgrenska Üniversite Hastanesi işbirliği ile geliştirilen yeni implant, kulağın hemen arkasına cildin altına yerleştirilerek 6 cm' den az yer kaplıyor ve kafatasına kendiliğinden yerleşiyor. Bu yeni teknikte ses dalgalarının iletimi kafatası sayesinde yapıldığından buna kemik iletimi deniliyor. Normalde ses iletiminin % 50' si kemik iletimiyle gerçekleştiğinden duyulan ses doğal olarak algılanıyor. diyor Chalmers Sinyal ve Sistemler Bölümü' den Profesör Bo Hakansson. Yeni implant , diğer kemik iletim cihazlarına göre titanyum vidayla saplanmadığından cilt enfeksiyonu riski içermiyor.Ayrıca bu sayede vidanın kayma olasılığı da ortadan kalkıyor. İmplant yerleştirildikten sonra fonksiyonu kontrol edilerek ,6 hafta içinde yara iyileşiyor. Sonrasında ise ses işlemcisi açılıyor. Cihaz orta kulak ve dış kulak için geliştirilse de iç kulakta da işe yarayabileceği belirtiliyor. Diğer implantlara göre 5 desibel daha yüksek verim sağlayacağı ve yüksek frekanslarda daha iyi ses kalitesi sağlayacağı belirtiliyor. X-ray ve son işitme testlerinin bitmesiyle bir iki yıl içinde implant yaygınlaşabilir. İmplant üzerinde denemeler ve testler halen sürüyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-kan-testi-20den-fazla-kanser-turune-bakabiliyor/", "text": "Harvard Üniversitesi Dana-Farber Kanser Enstitüsü'nden bilim insanları 20'den fazla kanser türünü tespit edebilen yeni bir kan testi geliştirdiler.Hatta yeni kan testi, kanseri kaynağına kadar izleme yapabiliyor. Tüm dünyada kanda kanser tespiti yapabilen testlerde büyük gelişmeler yaşanıyor. Yalnız kanser türleri gerçekten çok çeşitli olduğu için, kan testleri farklı biyo-işaretlere göre tasarlanıyor. Bazıları kanda yükselen proteinlere bakarken, bazıları da akyuvarlarda hasar gören DNA'lara bakabiliyor. Başarı oranı da testten teste değişiyor. Bu yeni test Grail Inc. ve Harvard Üniversitesi Dana-Farber Kanser Enstitüsü'nden bilim insanları tarafından geliştirildi. Geliştirilen bu yeni teknolojide; DNA'ya tutunarak hangi genlerin açılıp, kapanacağını karar veren metil gruplarının tespitine odaklanıyor. Gen ifadesinin açılıp, kapanmasıyla değişen modeller, kanser için belirleyici olabiliyor. Yeni yayınlanan araştırmada ise daha etkileyici ve geniş çaplı sonuçlar elde edilebiliyor. Araştırmacılar bu düzensizliklere sıralama teknolojisi uygulayarak 3,600'e yakın kan numunesini taradı. Numuneler hem sağlıklı, hem de 20'den farklı kanser türünden muzdarip hastalardan alındı. Bu tarama % 99.4 doğrulukla gerçekleştirildi. Geri kalan %0,6 sağlıklı hastalara ait yanlış teşhislerdi. Her ne kadar testte doğruluk oranı az olsa da, üzerinde durulduğunda potansiyeli var. Araştırmacılara göre teknoloji yüksek mortaliteye sahip kanserleri % 76 doğru tespit edebiliyor. 1. Aşamadaki kanserleri % 36, ikinci aşamadaki kanserleri % 76, üçüncü aşama kanserleri % 85 tespit edebiliyor. Dördüncü aşamayı ise % 93 doğrulukla tespit ederken, zamanın % 89'unda kanserin kaynağı organ ya da dokuyu tespit edebiliyor. Test şimdiden , meme,safra kesesi, boyun,beyin,lenf ,akciğer, pankreas ve lösemiyi teşhis edebiliyor. Yeni araştırma, kanser taramaları için fizibl bir yöntem olduğunu gösteriyor. Araştırma ekibi sonuçlarını, Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği 2019 Kongresi'nde sundu ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-karanlik-enerji-teorisiyle-evrenin-ne-zaman-cokecegi-hesaplandi/", "text": "İkisi Princeton ve biri Newyork Üniversitesi'nden üç astrofizikçi karanlık enerji özüne dair teorileri doğruysa evrenin 100 milyon yıl içinde çökeceğini hesapladı. Proceedings of the National Academy of Sciences'nda yayınlanan makalede; Cosmin Andrei, Anna Ijjas ve Paul Steinhardt, evrenin yaklaşık 100 milyon yıl içinde genişlemesinin durarak, içine çökerek yok olabileceğini öne sürdü. Yıllardır yapılan araştırmalar gök cisimlerinin birbirinden giderek uzaklaştığını ve bu nedenle evrenin genişlediğini buldu. Albert Einstein bu durumu tahmin etmiş ve evrendeki her şeyi iten karanlık enerji adı verilen bir kuvvet olduğunu tahmin etmişti. Ayrıca bu kuvvetin sabit olduğunu ve yani evrenin sürekli genişlediğini öngörmüştü. O zamandan bu yana, diğer bilim insanları eğer gerçekten karanlık enerji varsa bunun her zaman sabit olamayacağını öne sürüyor. İşte bu durumda belki evrenin genişlemesi yavaşlıyor ve hatta duruyor ve hatta geriye doğru dönüyor bile olabilir. Böylece evren çökmeye başlayabilir ve büzüşerek tek bir noktaya düşebilir. Bu teorinin savunucuları ise karanlık enerjiyi sahip olduğu dinamik alanı öz olarak tanımlıyor. Bu özellik genişleme veya evrenin çökmesine olanak tanıyor. Araştırmacılar bilinen evrene dair kanıtları çalıştı ve karanlık enerjiyi sabit kabul eden teori kadar, tutarlı bir teori ortaya attıklarını anladılar. Bu yeni araştırmada ise üçlü araştırmacı evrenin yavaşlayıp, durması ve büzüşmesinin ve nihayetinde tek bir noktaya ulaşmasının ne kadar süreceğini hesapladı. Böyle bir fikri tasavvur etmek için, bilinen evrenin dair gerçek verileri kullanan bir evren modeli geliştirildi. Bu teoride öze fikrinin gerçek olduğu, sonra evrenin genişlemesinin yavaşlayabileceğini gösterdiler. Ayrıca evrenin yavaşlamasının 65 milyon yıl içinde olabileceği ve evrenin 100 milyon yıl sonra büzüşmeye başlayabileceğini gösterdi. Bu teoriyi de karanlık enerjinin sabit olduğunu söyleyen teori gibi test etmenin bir yolu yok. Astrofizikçiler halen ışık yılı uzaktan gelen sinyallere güvenmek zorunda ve evren şu an çöküyorsa da milyonlarca yıl geçmeden ölçüm yapılamayacağını bilmek gerekiyor. Şerefsizim ilk benim aklıma gelmişti de söylemedim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-kaseleme-teknigi-ile-sayesinde-hucre-baskisi-yapildi/", "text": "Houston Methodist Araştırma Enstitüsü'nden bilim insanları canlı hücreleri % 100' e yakın yaşama oranıyla basmak için maliyeti düşük bir metot geliştirdiler. Geliştirilen metot eski bir Çin ağaç baskı metotuna(M.Ö. 200) benziyor, böylece iki boyutta hücreler herhangi bir yüzeye basılabiliyor. Mevcut mürekkepli yazıcı teknolojisiyle bir hücreyi basmak 10,000 dolara mal olabiliyor. Ayrıca bu teknolojiyle hücrelerin hayatta kalma olasılığı % 50 iken yeni ve basit olan teknik sayesinde hücre baskısı yapmak 1 dolara mal olacak. Fakat Block-Cell-Printing yani BloC-Printing teknolojisi bazı sınırlamalar getiriyor. Örneğin bu teknoloji inkjete göre daha yavaş ve daha uğraştırıcı. Ayrıca henüz üç boyutlu baskı yapılamıyor ve üç boyutlu baskı halen emekleme aşamasında. Araştırmacılar bu teknik sayesinde farklı hücreleri 5 mikrometreye kadar yaklaştırarak yüksek hayatta kalma oranıyla basabiliyorlar. Ortalama bir hayvan hücresi 10 ila 20 mikrometre genişliğinde olabiliyor. Hücre baskısı farklı amaçlar için kullanılabilir- ilaç geliştirme, doku rejenerasyonu, hücre fonksiyonu ve hücreler arası iletişim vb. Bu gibi deneyleri yapmak için canlı ve aktif hücrelere ihtiyacımız var. İnkjet nozulundan alınan hücrelerde yaşama olasılığı %50 ila % 80 oluyor. BloC-Printing teknolojisinde ise bu olasılık % 100' e yakın. Mevcut teknolojinin yeterli olmadığını ve inkjet teknolojisinin çoğu hücreye hasar verdiğini düşündük. İşte bu nedenle yeni bir alet keşfederek canlı ve tümüyle aktif hücrelerin araştırmacılara yardımcı olacağını düşündük, diyor Houston Methodist Araştırma Enstitüsü'nden Dr Lidong Qin. Bu teknik mikroakışkan fiziğini kullanarak cnalı hücrelerin J şeklinde silikon kalıplara konulmasına dayanıyor. Hücreler bir kolona dolarak, tuzaklara dolduruyor ve tümüyle dolunca yeni bir seri oluşturmak için akıyorlar. Kalıp öncedne belirlenen soku şekline uyarlanarak şekillendiriliyor. Aslında çocukların kullandığı baskılara benzeyen kalıpta hücreler kolayca basılıyor. Şimdiden Dr Lidong Qin. Beyin hücrelerini basarak, kanser hücrelerinin üremesini inceliyor. Bu sayede nöronlardaki sinyal dönüşümü ve akson rejenerasyonun incelenebileceği düşünülüyor. Böylece Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar daha kolay incelenebilecek. Ayrıca kanser hücrelerinin yayılma hızları incelenerek habis veya iyi huylu olup olmadıkları ve de kanserin aşamaları gözlemlenebilecek. Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences.'da yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-kati-hal-lityum-pilleri-sarj-suresi-3gun/", "text": "Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları yeni nesil bir katı hal pili geliştirdiler. Yeni geliştirdikleri mimari sayesinde önceki tasarımlardaki bazı kısıtlamaların önüne geçilecek. Günümüzde lityum iyon pillerin performanslarını geliştirmek için birçok yöntem deneniyor. İşte bu yöntemlerinden biri,lityum pillerin içeriğindeki sıvı bileşenleri, katı bileşenlerle değiştirmek. Normal lityum bataryalarda sıvı elektrolitler anot ve katot arasında yük transferini sağlayarak, şarj ve deşarjı gerçekleştirir. Fakat bu sıvı elektrolit çok kararsız olduğundan, bazen pilin yanmasına neden olur, aynı Galaxy Note 7 krizindeki gibi. Eğer bu sıvı elektroliti, katı bir madde ile değiştirirsek hem daha güvenli , hem yanmaya karşı daha güçlü piller geliştirebiliriz. Günümüzde lityum pillerde anotlar bakır ve grafit karışımından yapılıyor. Trends in Chemistry dergisinde yayınlanan araştırmaya göre bu karışım yerine saf lityum kullanılabilseydi, li-ion pil kimyasındaki enerji dar boğazı çözülebilirdi. Saf lityum anot büyük bir potansiyele sahip olsa da, bu teknolojinin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Örneğin pil yeniden şarj edildiğinde, lityum metalini oluşturan atomlar genişlemesine neden olarak, kullanımla beraber bozunarak metalin küçülmesine neden oluyor. Bu sürekli küçülme elektrolitin çatlamasına neden olarak, malzemelerin kullanımını nerdeyse imkansız hale getiriyor. İşte MIT'nin yeni batarya mimarisiyle bu problemin aşılabileceği iddia ediliyor. Bu batarya, iyonik elektronik iletken katı maddelerin kombinasyonundan ve elektron ve lityum iyon yalıtıcılardan oluşuyor. Bu katı bataryanın en kritik parçacısı ise, MIEC'lerden oluşan nanotüp dizilerinin üç boyutlu bal peteği mimarisi üzerine tasarlanmasından oluşuyor. Bu tüpler katı lityum metaliyle doldurularak, bataryanın anodunu oluşturuyorlar. Bu tüplerin içinde ekstra boşluk olduğundan, lityum metalinin genişleyip, büzüşmesi için ekstra boşluğu oluyor. Böylece madde katı ve sıvı materyal arasında rahatça yürüyebiliyor. Normalde sıvı gibi davransa da, proseste katı kristal yapısında bulunuyor. Bütün bu olaylar bal peteği yapısındaki anotta gerçekleşiyor ve tüplerin ELI kaplama, bir katı elektrolitle MIEC'ler arasında bağlayıcı gibi davranıyor. Yani batarya şarj olduğunda, lityum metalinin genişleyip, büzüşmesi bu yapılar içinde olduğundan, dış boyutta bir değişim olmuyor. Yeni geliştirilen katotta nikel ve kobalt kullanımı azaltılarak , pahalı ve zehirli malzemelerden tasarruf edilebilir. Yeni katotta geçiş metallerinin katkısına gerek yok. Bunun yerine oksijenin redoks kapasitesine dayandığından daha hafif ve daha bol bulunan malzemeden üretiliyor. Araştırmacılar yüksek sıcaklıklı erimiş tuzla yüzey işlem uyguladığından, mangan ve lityum zengini metal parçacıkları üreterek yüzeyde koruyucu bir tabaka oluşturuyor. Böylece oksijen kaybı önemli miktarda azaltılıyor. Sonuç olarak batarya anodu kimyasal ve mekanik açıdan şarj-deşarj döngülerine karşı oldukça stabil oluyor. Araştırmacılar bu gelişmeyi daha önce geliştirilen deneysel katı pillerine göre önemli bir sıçrama olarak görüyor. Eski denemelerde bir miktar sıvı elektrolit kullanılıyordu. Bizim geliştirdiğimiz pil tümüyle katıdır. İçinde herhangi bir sıvı veya jel yok, diyor MIT'den Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Bölümü'nden Prof. Ju Li. Araştırma ekibinin yürüttüğü deneylerde test edilen katı hal batarya mimarisinin, 100 şarj-deşarja kadar kırılma ibaresi olmadan dayanabildiğini raporladı. Ayrıca, bu yeni teknolojide anotların ağırlığı ,önceki tasarımların çeyreği kadar ve aynı depolama kapasitesine sahiptir. Son teknoloji katot tasarımları sayesinde, akıllı telefonların ağırlığı veya boyutu değişmezken, sadece 3 günde bir şarja ihtiyacı olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-kesfedilen-nano-parcacik-sadece-servikal-kanser-hucrelerini-hedef-aliyor/", "text": "Birçok kanser türünün tedavisinde en çok umut vadeden teknolojilerden biri olan nanoteknoloji sayesinde, sonunda vücudun sadece kanserli dokusunu hedef alarak diğer dokularının gelişimine zarar vermeyen bir kanser ilacı geliştirildi. Meksika Ulusal Otonomi Üniversitesi , Zaragoza Yüksek Araştırmalar Fakültesi'nden bilim insanları ölümcül rahim ağzı tümörlerine karşı bir tedavi geliştirdi. Hayvan modellerinde test edilen bu tedavi, kanser hücrelerini öldürücü bir protein olan interlökin-2 (IL-2) içeren nanoyapılı bir bileşik ile uygulanıyor. Projenin başındaki araştırmacı Rosalva Rangel Corona'ya göre; servikal kanserinde interlökinin antitümör etkisi, tümör hücrelerinin interlökin-2 için reseptörler üretmesi ve IL-2 proteininin bu almaçlara bulmaca parçaları gibi bağlanması sonucu meydana geliyor. Araştırmacı, bu nano parçacıkları tümör hücreleri ve T-lenfositler arasında çalışan bir köprü olarak açıklıyor. IL-2, bu nanopartikülün yüzeyinde bulunuyor ve kanser hücresiyle bağlantı kurup biyolojik aktivitesini bitirmek için bir nevi anahtar rolü alıyor. Ayrıca bu nanopartikül, IL-2'nin tümör alanında yoğunlaşmasını ve orada yığılmasını sağlıyor. Böylece bu protein kanda dolaşmak yerine, görev başında bulunuyor. IL-2'nin nano vektör yani taşıyıcılarla vücuda alınması, yüksek dozda alınması sonucu ortaya çıkan yan etkileri azaltıyor. Bunlar; ateş, hipotansiyon, sıvı tutulumu ve santral sinir sistemi hasarı gibi etkiler olabiliyor. İnterlökin-2'nin aktif T hücreleri tarafından üretilen bir sitokin proteini olduğu biliniyor. IL-2 için taşıyıcı olan nanopartikül ise, bu maddeyi kanser hücrelerindeki reseptörlere taşıyor, onları doyuruyor ve hücreleri öldürüyor. Bunun yanısıra organizmanın immün yanıtını aktifleştirmek için T hücreleri ile bağlantı kuruyor. Tümör hücreleri ve immün sistemi aktive eden hücreler arasındaki bu olay adeta bir güdümlü füze atışına benziyor. Hastalık nedeniyle immünsuprese, yani bağışıklık sistemi baskılanmış kadınlar, nispeten daha az interlökin üretiyorlar. Bu yüzden nanopartiküllerin kullanımı bayan hastalar için oldukça faydalı olabilir. Araştırmacı, çalışmalarını basılı halde yayımlayabilmeleri ve topluma fayda sağlayabilmesi için gruplarının farmasötik düzenlemeleri yerine getirmeleri gerektiğini vurguluyor. Kadınlarda büyük risk taşıyan rahim ağzı kanserleri umarız bu yöntemle tedavi edilebilir. Diğer kanser tipleri için nanoteknoloji araştırmaları sürüyor. Araştırma yeni yazarımız tıp öğrencisi Kadir Büyükyapıcı tarafından türkçeleştirildi ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-likit-cam-teknolojisiyle-uv-ve-ir-isik-kontrolu-saglanabiliyor/", "text": "Akıllı pencereler sayesinde, pencerelerin koyuluğu elektronik olarak ayarlanarak, perde olmadan camlar koyulaştırılıp, açılabilir. Toronto Üniversitesi'nden bilim insanları, renk değiştirebilen ahtopotlar, kiriller gibi deniz canlılarından ilham alarak, pigmentlerle rengi açılıp, koyulaşabilen likit cam üretti. Normal fotokromik pencereler güneş ışığındaki hem görünür spektrumu hem de kızılötesi spektrumu engelleyerek, odanın çok ısınmasını engellerler. Sıcak havalarda UV ışığın parlaklığı aydınlık yarattığından fayda sağlayabilir fakat güneşten gelen kızılötesi ışık ısı yaydığından engellenmesi gerekiyor. Kışın ise hem UV hem de IR ışığın gelmesiyle ısı elde edilebilir. Yeni akıllı pencerelerde ışık filtrasyon modlarıyla enerji tasarrufu sağlanabilir. Toronto Üniversitesi'nden geliştirilen sıvı camlar plastik katmanların arasına mm kalınlığında mikrokanalların yerleştirilmesiyle oluşuyor. Bu kanallara farklı pigmentler içeren sıvıların pompalanmasıyla, farklı optik kalitelerde ışık geçişleri sağlanabiliyor. Örneğin, görünür ışık bloke eden pigmentin olduğu tabaka boşaltılıp, kızılötesi pigmentin olduğu tabakaya pompalanırsa, pencere kızılötesi ışığı geçirmez. Böylece sadece kızılötesi ışık geçmezken görünür ışık geçebilir. Ayrıca ışığa difüzyonlu pigmenti yapraklardan içe veya dışarı pompalayarak, odadaki gün ışığının yumuşaklığı veya koyuluğu ayarlanabiliyor. Bilim insanların prototiplerin performansına dayalı olan bilgisayar modellerinden yola çıkarak, infrared ışığın aktarımını modüle etmek için sıvı pencereler kullanıldığında ısınma, soğutma ve aydınlatmada yılda % 25'e kadar tasarruf sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Pencereler görünür ışığın kontrolünde kullanıldığında ise tasarruf % 50'lere kadar çıkabiliyor. Bu sayede binalarda kullanılan devasa enerji yükü azaltılarak, soğutma ve ısıtmada tasarruf sağlanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-nesil-antenler-ve-lensler-icin-kendiliginden-birlesen-nanokupler/", "text": "San Diego Jacobs Mühendislik Fakültesi, California Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yeni bir teknik geliştirerek daha büyük nano metalik kristaller yaparak ,yeni nesil anten ve lensler yapılabilmesini mümkün kıldı. Metal nano kristaller küp şeklinde ve tetris blokları gibi kendi kendilerini organize ederek daha büyük yapılar oluşturmak için birbirlerine bağlanarak şekillenebiliyor. Yeni bulgular Haziran Nature Nanotechnology dergisinde basıldı. Araştırmacıların için yeni bir alan nanoplazmonik alanında, sıra dışı malzemeler geliştiriliyor. Işığın dalga boyundan daha küçük nano yapılar kullanarak ,ışığı bükebiliyor. Bu araştırmada kullanılan nanoküpler 0,1 mikrondan daha küçük olup, insan saçının 100 mikron olduğunu düşünürsek ne kadar küçük boyutlarda olduğu anlaşılıyor. Bu küpler belirli bir şekilde dizildiğinde farklı dalga boylarında ışığı hapsedebilir veya ışığı odaklayabilir. Bulduklarımız yeni optik kimyasal ve biyolojik sensörlerin geliştirildiği, moleküllerin ışıkla etkileştiği yerlerde ve optik devrelerde, ışıkla verinin iletildiği alanlarda önemli bir gelişme. diyor Prof. Andrea Tao San Diego Jacobs Mühendislik Fakültesi Nano Mühendislik Bölümü. Prof.Tao, Prof. Gauray Arya ve Doktoralı araştırmacı Bo Gao ile çalışmalarını sürdürüyor. Tao' nun ekibi anten veya lens yapmak için kimyasal olarak sentezlenmiş nano kristalleri kullanıyor. Ekip gümüş kristallerinden minik küpler yapıp, bunu da ışığı hapsetmek için kullanıyor.Işığı bu şekilde hapsetmek ise oldukça hassas optik sensörler yapılmasına yardımcı olabiliyor. Böylece tek bir molekülün hareketi, reaksiyonu ve zamanla değişimi gözlenebiliyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-nesil-nano-pil-2-dakikada-70-doluyor/", "text": "Herhalde bugün kullandığımız kablosuz her şey pille çalışıyor. Cep telefonları, bilgisayarlar, kablosuz kulaklıklar,dronelar gibi pek çok şey pille çalışsa da şarj süreleri halen saatleri bulabiliyor. Fakat Singapur Nanyang Teknoloji Üniversitesi'nden bilim insanları sadece 2 dakikada % 70 dolan ve iddiaya göre 20 yıl kullanılabiliyor. Bu piller standart lityum iyon piller arasındaki fark ise anotta kullanılan maddenin türü. Normal lityum iyon pillerde grafit anot kullanılırken, yeni pilde titanyum dioksit jel kullanılarak, pilde oluşan kimyasal reaksiyon hızlandırılarak, hızlı şarj sağlandı. Bu etkiyi yaratmak içinse, insan saçından milyonlarca kat daha küçük nano tüp çubuklara bölerek titanyum dioksiti geliştirdiler. Lityum iyon pillerin aksine anota reaksiyonları hızlandırmak için elektrotları anota bağlamak için katkı maddelerine gerek yok. Bu teknolojinin özellikle elektrikli arabalar için çok önemli olabileceği belirtiliyor. Yeni jenerasyon lityum iyon piller sayesinde elektrikli arabaların 20 kat daha hızlı şarj edilebilir. Bu sayede günümüz arabalarında 500 şarj olan pil ömrü 10,000 şarja çıkabilir. Yeni nesil bu nanotüp jel pili üretmenin oldukça kolay olduğu belirtiliyor. Titanyum dioksit ve sodyum hidroksitin belli bir sıcaklıkta reaksiyonu ile bunun mümkün olduğu belirtiliyor. Nanoteknoloji sayesinde günümüzde benzinli arabalara alternatif olarak elektrikli arabaların menzili arttırılabilir. 5 dakikada şarj olabilecek arabalar belki de benzinli arabaların tahtına oturabilir. Araştırma Advanced Materials dergisinde yayınlanan araştırma daha büyük prototiplerde denenecek. Gelecekte ultra hızlı şarj olan arabalar sayesinde belki de fosil yakıtlar tarihe karışabilir. - Yuxin Tang, Yanyan Zhang, Jiyang Deng, Jiaqi Wei, Hong Le Tam, Bevita Kallupalathinkal Chandran, Zhili Dong, Zhong Chen, Xiaodong Chen.Nanotubes: Mechanical Force-Driven Growth of Elongated Bending TiO2-based Nanotubular Materials for Ultrafast Rechargeable Lithium Ion Batteries (Adv. Mater. 35/2014). Advanced Materials, 2014; 26 (35): 6046 DOI:1002/adma.201470238"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-olcum-parcacik-fiziginin-standart-modelini-tehdit-ediyor/", "text": "Yıllar süren çalışmalar sonucunda ölçülen bir anahtar parçacığın, Modern fiziğin temeli olan Standart Model'i önemli ölçüde değiştirebilir. Standart Model parçacıklar ve evrendeki temel kuvvetlerin etkileşimini başarılı bir şekilde ortaya koyan bir modeldir. Standart model, karanlık madde ve kütleçekimi gibi bulmacanın büyük parçalarını açıklamasa da yürütülen deneylerle oldukça tutarlı tahminler ortaya koymaktaydı. Her şeye rağmen, iyi çalışılmış bir parçacık bu sağlam modelde bir delik açabilir. Standart Model sayesinde parçacıkların, diğer parçacıklarla olan ilişkileri hesaplanabiliyor ve tahmin edilen kütleler parçacık hızlandırıcıdaki gerçek ölçümlerle kıyaslanarak Standart Model'le olan ilişkisi ortaya konabiliyor. İşte bu proses sayesinde büyük bir fark ortaya çıktı yani, tahmin edilmeyen W bozonu. W bozonları zayıf kuvvet taşıyan temel parçacıklardır ve Güneş'tekine benzer nükleer işlemlerde ortaya çıkarlar. Standart Model'e göre bu kütle Higgs bozonu kütleleriyle ilişkili ve atomaltı parçacıklarında üst kuark olarak adlandırılıyor. Fermilab Çarpıştırıcı Dedektörü'nden 400 civarı bilim insanı, Tevatron çarpıştırıcısındaki 26 yıllık verideki 4.2 milyon W bozonu adayını inceledi. Bu hazine avında araştırmacılar W bozonunun kütlesini 0,01 doğrulukla inceledi. Bu ölçüm , önceki en iyi ölçüme kıyasla iki kat daha iyi. Hesaplamalardan yola çıkarak W bozonunun kütlesini 9.4 MeV belirsizlikle, 80,433.5 Mega elektron hesapladılar. Standart Model'de daha önce tahmin edilen ölçüm 80,357 MeV ve 6 MeV belirsizlikti. Ayrıca bu anomaliyi en son LHC ölçtüğünde 80,354 MeV (+/- 32 MeV) değerini elde etmişti ki, bu değer Standart Model'e çok daha yakındı. Peki neler oldu? Araştırmada yer almayan bazı fizikçiler oldukça rahat aslında. Ancak yeni CDF analizini yapan bilim adamları, bu değerlere ulaşmak için kullandıkları prosedürlerin uzun yıllar boyunca düzgün bir şekilde incelendiğini söylüyor. Aslında, bu elde edilen son değer bu kalite kontrolleri tamamlanana kadar analizörlerden gizlendi. Yapılan iyileştirmeler ve ekstra kontroller sonucunda bu inanılmaz sonuç ortaya çıktı. Parçacık dedektörümüze ilişkin gelişmiş anlayışımızı ve W bozonunun diğer parçacıklarla etkileşimlerinin teorik ve deneysel anlayışındaki ilerlemeleri hesaba kattık. En son sonucu açıkladığımızda, bunun Standart Model tahmininden farklı olduğunu gördük, diyor CDF analizinin baş yazarı Ashutosh Kotwal. Eğer bu yeni rakam doğrulanırsa, Standart Model'in ötesindeki yeni fizik veya bilinmeyen parçacıklara dair yeni ipuçları ortaya konulabilir. Bu yeni parçacık henüz tamamlanmasa da Modern fiziğe dair yeni gizemli aydınlatılabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-sodyum-pil-teknolojisi-enerji-depolama-maliyetlerini-dusurebilir/", "text": "Sydney Üniversitesi Kimya ve Biyomoleküler Mühendisliği bölümünden bilim insanları, deniz suyundan kolayca elde edilebilir ve yüksek kapasiteli sodyum sülfür batarya üretti. Lityum iyon pillerden daha ucuza mal edilen yeni pillerin enerji kapasitesi de lityuma göre 4 kat fazla enerji depolama kapasitesine sahip olacak. Üniversitenin Kimya ve Biyomoleküler Mühendisliği Okulu'ndan Dr. Shenlong Zhao liderliğinde geliştirilen sodyum-sülfür pil, lityuma göre daha az toksik ve deniz suyundan işlenen bir tür eriyik tuz formunda yer alıyor. Sodyum sülfür piller 50 yıldan fazladır mevcut olsa da düşük enerji kapasiteleri ve kısa döngü ömürleri nedeniyle kısıtlı kullanıma sahiptiler. Basit bir piroliz prosesi ve karbon temelli elektrotlar sayesinde, sülfürün reaktivitesi ve sodyum-sülfür tersinir reaksiyonları geliştirilerek, pil süper yüksek kapasiteye ve ultra uzun ömre kavuştu. Ayrıca Dr. Zhao Na-S bataryayı büyük enerji depolama sistemleri santraller için tasarladı. Bu sayede operasyonel maliyetler düşürülebilecek. Temiz Enerji Konseyi'ne göre, 2021'de Avustralya'nın elektriğinin yüzde 32,5'i temiz enerji kaynaklarından geldi ve sektör giderek büyüyor. Evlerde enerji depolamada büyüyor. Yakın tarihli bir rapora göre, 2021'de 33.000 pil montajıyla rekor kırıldı. Sodyum pilimiz, dört kat daha fazla depolama kapasitesi sağlarken maliyetleri önemli ölçüde azaltma potansiyeline sahip. İşte bu uzun vadede maliyetleri düşürmesine rağmen, giriş için çeşitli mali engellere sahip olan yenilenebilir enerji gelişimi için önemli bir atılımdır, diyor baş araştırmacı Dr. Zhao. Güneş olmadığında ya da rüzgar esmediğinde depolanan enerji kullanılarak, enerji ihtiyacı kolaylıkla sağlanabilir. Avustralya'da daha öncesinde de Tesla dev bir enerji depolama santrali kurmuştu. Laboratuvar ölçeğindeki piller , Sidney Üniversitesi Kimya Mühendisliği Tesisi'nde başarıyla üretildi ve test edildi. Araştırmacılar şimdi yakın zamanda üretilmiş Ah-seviyesindeki torba hücrelerini iyileştirmeyi ve ticarileştirmeyi planlıyorlar. Makale Advanced Material dergisinde yayınlandı. Araştırmaya Sidney Üniversitesi, Wollongoning Üniversitesi, Chonqing Üniversitesi, Adelaide Üniversitesi, Çin Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi'nden araştırmacılar katıldı. Şarj süresi de kısalırsa, fosil yakıtlıların içleri yanacak!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-superiletken-sayesinde-kuantum-bilgisayarlarin-donemi-basliyor/", "text": "Yeni bulunan süperiletken sayesinde, kuantum bilgisayarların yapımındaki en büyük zorluk aşılmış olabilir. Araştırmacılar bu buluşun günümüz bilgisayarlarının var olmasında en büyük gelişme olan, silikon çiplerin icadına denk geldiğini düşünüyor. Araştırmada manyetik alanlara dirençli uranyum ditelürür (UTe2) bileşiği sayesinde kuantum hesaplamalarda oluşan hatalar minimuma indirilebilir. Normalde kuantum bilgisayarlarında en büyük problem kübitleri işlevsel ve stabil tutmak. İşte buradaki en büyük problem kuantum uyumsuzlaşması adı verilen, kuantum bileşenleri arasındaki uyumun kaybolmasıdır. Bu gelişme kuantum bilgisayarların silikon dönemi olarak adlandırılabilir. Uranyum ditelürür kullanarak kuantum bilgisayarlarda çalışabilecek verimli kübitler yapabiliriz, diyor NIST'den fizikçi Nick Butch. Butch ve arkadaşları uranyum tabanlı mıknatıs çeşitlerini araştırırken, UTe2'ün kuantum dostu özelliklerini keşfetti. Başlarda UTe2'ün düşük sıcaklıklarda manyetik olabileceği düşünülüyordu fakat bileşik düşük sıcaklıklarda süperiletken oldu. Teknik olarak diğer süperiletkenlerin spini singlet iken, uranyum ditelürürün spini triplettir. Cooper çifti adı verilen bu olayda elektronlar düşük sıcaklıklarda bağlandığından ,farklı olarak şekilde oryantasyona girer. Burada fizik çok kompleks ve çabuk gerçekleşse de, burada asıl önemli nokta Cooper çiftlerinin karşıt dizilmek yerine paralel dizilmesidir. Yani UTe2 dış bozulmalarda bile süperiletkenliğini korumalıdır. Bu paralel spin çiftleri bilgisayarların fonksiyonel kalmasına yardım edebilir. Kuantum dalgalanmalardan kaynaklı anlık çöküşler olamaz, diyor Butch. UTe2 kullanarak topolojik kuantum işleme yaklaşımı kullanılabilir. Bu yaklaşım daha önce hiç denenmediği için ne kadar seçenek doğuracağı bilinmiyor. Böylece normalde var olmayan bir kuazi-parçacık kullanarak kübitler kodlanabilir. Topolojik kuantum bilgisayarları halen hipotetik olsa da eğer işe yararsa gerçekten büyük avantaj sağlayacaklar. Topolojik kuantum bilgisayarları, diğer kuantum bilgisayarları kadar kuantum hata düzeltimi gerektirmiyor. Bu sayede sürekli hata düzeltimi yapmadan yeterli mantık kübiti sağlayabilir. Topolojik kuantum işlemenin kendince zorlukları olsa da bu doğru yolda bir adım olacaktır. Diğer bir çok heyecan verici gelişme gibi, bu gelişme de bizi bilgisayarların geleceğine taşıyabilir. Ekip uranyum ditelürürün hem kuantum işlemede, hem de süperiletken olarak halen bazı çözülmeyen sırları olduğunu düşünüyor. Bu gizemleri çözmek bize paralel spin süper iletkenleri nasıl stabilize edebileceğimizi gösterebilir. Süper iletken araştırmasında asıl hedefimiz, süperiletkenliği yeterince anlayarak keşfedilmemiş süperiletkenleri bulmak için nereye bakacağımızı bilmektir, diyor Butch."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-tahmin-samanyolu-6-milyar-dunya-benzeri-gezegen/", "text": "British Columbia Üniversitesi'nden astronomlar, NASA'nın Kepler görevinden toplanan verileri kullanarak, Samanyolu Galaksisi'nden her 5 güneş benzeri yıldızdan birinin, Dünya benzeri gezegenlere ev sahipliği edebileceğini tahmin etti. Dünya benzeri gezegenleri düşünürsek; bu gezegen kayalık, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde olmalı ve Güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde dönmelidir.Ayrıca yıldızın yaşanabilir bölgesine dönmelidir. Yaşanabilir bölge denince, kayalık gezegenin yıldıza olan uzaklığı, yüzeyinde sıvı halde su bulundurabilecek kadar yakın olmalıdır. Benim hesaplamalarıma göre, her G tipi yıldıza Dünya benzeri gezegen düşme üst limiti 0,18'dir. Farklı yıldızların etrafında, farklı türden gezegenlerin olma sıklığını tahmin ederek, gezegen oluşumu ve evrimi teorilerinde önemli sınırlandırmalar yapılabilir. Bu sayede dış gezegen arayışımızda gelecek görevleri optimize edilebilir, diyor British Columbia Üniversitesi'nden yazar ve araştırmacı Michelle Kunimoto. Daha önceki tahminlerde , güneş benzeri yıldız başına Dünya benzeri gezegen frekansı kabaca % 0,02 idi . Genellikle gezegen aramalarında Dünya benzeri gezegenle çok küçük ve yıldızlarından çok uzakta döndüğünden gözden kaçar. Yani gezegen katalogları yıldızların yörüngesinde dönen sadece birkaç yıldızı içeriyor. Kunimoto ileri modelleme adı verilen bir teknik kullanarak bu zorlukların üstesinde geliyor. Başta Kepler aramalarında yıldızların etrafında bulunabilen tüm dış gezegen popülasyonlarını simüle ettim. Sonrasında arama algoritmamda bulunması gereken her gezegeni tespit edildi ya da gözden kaçtı olarak işaretledim. Sonrasında, gerçek kataloğumdaki tespit edilen gezegenlerle kıyasladım. Eğer simülasyon yakın bir eşleme yaratırsa, sonrasında başlangıç popülasyonu ile bu yıldızların etrafındaki gezegenlerin gerçek popülasyonunun iyi bir temsili olur, diyor araştırmacı Michelle Kunimoto. Ayrıca Kunimoto'nun araştırması bugüne kadar dış gezegen bilimindeki en zorlu sorulardan birine de ışık tutuyor: gezegenlerin radyus boşluğu. Radyus boşluğu yörüngesel periyodu 100 günden az ve Dünya'dan 1,5 ila 2 kat daha büyük olan sıra dışı gezegenleri gösteriyor. Kunimoto, radyus boşluğunun daha önce düşünüldüğünden çok daha dar yörüngesel periyotlarda var olabileceğini keşfetti. Bu gözlemsel sonuçlar,radyus boşluğunun karakteristiklerini açıklayan, gezegen evrimi modellerine sınırlar getirebilir. Kunimoto daha öncesinde, NASA'nın Kepler görevindeki 200,000 yıldızdan elde edilen veriyi tarayarak, 17 yeni dış gezegen keşfetmiş ve binlerce bilinen gezegende de iyileştirme yapmıştı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-teori-uzay-zamanin-var-olamayacagi-boyutta-kara-delikler-olusamaz/", "text": "Herhalde kara deliklerin en bilinen özelliği kara delikten geri dönüşün olmaması ya da teknik olarak olarak olay ufkudur. Bir yıldız, bir nesne ya da bir insan bu sınırı geçerse devasa manyetik çekim ışığın bile kaçamayacağı bir çekim yaratır. En azından bilindik kara delik modelleri genel görelilik tabanlı ve genelde olay ufku kara deliklerin çoğu tuhaf fenomeninden sorumludur. Interstellar filminde kara deliğe ilerleme sahnesi oldukça ilginç aslında. Tabi bu sahne belki daha da gerçekçi olabilirdi. Fizikçi Ahmed Farag Ali, Mir Faizal ve Barun Majunder tarafından yeni yayınlanan araştırmada, Einstein yerçekimi teorisinin gökkuşağı kütleçekimi yeni genelleştirilmesiyle,teorinin olay ufkunun pozisyonun rastgele duyarlılığını tanımlayamayacağını gösterdiler. Bu durumda olay ufku olmayan bir kara deliğin etkin olarak mevcut olması mümkün değil. Gökkuşağı kütleçekiminde uzay muhtemel minimum boyutun altında oluşamaz, zaman da minimum zaman aralığının altında oluşamaz. Bu nedenle uzayda mevcut tüm cisimler belli bir uzunluk ve zaman aralığının altında olamazlar . Olay ufku uzayda zamanın bir noktasında bulunabilir, ayrıca bu boyutun altında oluşamaz, diyor Zewail Bilim ve Teknoloji Şehri ve Benha Üniversitesi'nden fizikçi Ali . Ali tüm cisimler derken, biz dahil her şeyden bahsediyor. Biz fiziksel olarak belli bir zaman aralığı ve uzunluğun altında olamayız. Buna rağmen evimiz, arabamız,telefonumuz vb. uzay ve zamanın herhangi bir noktasında biz var olmadıkça hiçbir şey ifade etmez. Öyle ki, zaten biz belli bir aralığın ötesinde varız. Buna rağmen olay ufku için bu önemlidir, hesaplamalarımızda çok büyük farklılıklara yol açabiliyor. Gökkuşağı kütleçekimi aslında genel rölativite ve kuantum mekaniğinin birleştirmeye kalkışan bir teori. Kara deliklerle ilgili veya evrenin başlangıcına dair problemleri çözmek için fizikçilere kuantum yerçekimi teorisi gerekiyor. Bu gibi bir teoriyi kimse oluşturamasa da, bazı adaylar mevcut. Bu teorilerde uzay ve zamanı temelde ayırarak veya bazı matematiksel döngüler ve temel nicelikler kullanarak ve de uzay zamanı yeniden oluşturarak ve hatta bazı ufak sicimler ve bir çok egzotik fikiri yerleştirebiliyorlar, diyor Ali . Bu modellerin çoğunda ortak nokta ise parçacığın enerjisi olabileceği kadar çok olabilir ama her zaman parçacığın ulaşabileceği bir maksimum var. Bu sınırlama kolayca Einstein'ın özel görelelik teorisiyle birleştirilerek, son olarak özel görelelik teorisinin iki misli yani DSR olarak adlandırılıyor. Fizikçilerin açıkladığı gibi DSR'ye yerçekimini de ekleyerek genelleştirmek mümkün. İşte bu teori gökkuşağı kütleçekimi teorisi olarak isimlendiriliyor. Genel göreleliğin maddenin varlığındaki uzay-zaman eğrilerinin geometrisini tahmin etmesi kütleçekimine neden oluyor. Gökkuşağı kütleçekimi bu eğimi tahmin etmesi ise gözlemcinin ölçtüğü enerjiye bağlı. Bundan dolayı, Gökkuşağı kütleçekimi parçacıklara farklı şekilde farklı enerjilerde parçacıklar gibi davranır. Bu fark Dünya gibi maddelerde çok küçüktür ama kara deliklerde bu fark çok büyük önem kazanır, diyor Ali. Bu çalışma sadece kara deliği tanımlayan özelliklerden birini ihlal etmekle kalmıyor, Stephen Hawking'in 1970'lerde kara delik bilgi paradoksunu da yeniden çözebiliyor. Hawking o zamanlar kara deliklerin dönerek radyasyon yaydığını , bunun da kara deliklerin kazandıklarından daha hızlı kütle kaybetmeleri nedeniyle, zamanla buharlaşarak her şeyle beraber yok olacağını öne sürmüştü. Günlük hayatımızda bir belgeleri yırtarak veya yakarak bilgiyi yok ederken, kuantum teorisinde bilgi asla tümüyle yok edilemez. Prensip olarak bir sistemin başlangıç hali, her zaman son halindeki bilgi kullanılarak belirlenir. Fakat Hawking radyasyonu hiçbir şeyin başlangıç halini belirleyemiyor. Pek çok iddia bu paradoksu çözeceğini iddia ediyor, buna bir miktar bilginin zamanda yavaşça sızma ihtimali de dahil ki, bu bilgi kara deliği derinliklerinde depolanıyor ve Hawking radyasyonu gerçekten tüm bilgiyi içeriyor. Ali, Faizal ve Majunder yeni araştırmada kara delik bütünleyiciliğinde yerçekimi gökkuşağının öngördüğü gibi belli bir uzunluk ve zaman aralığının altında bir olay ufku olmadığında çok farklı şeylerin olabileceğini gösterdi. Uzak gözlemcinin kara deliğe giden gözlemciyi gözlemesi için sonsuz zaman gerekirken, yeni teoride zaman sonlu. Yani uzak gözlemci, diğer gözlemcinin kara deliğe düştüğünü eninde sonunda görüyor. Bu yeni bakış açısı yerçekimin gökkuşağından oluşturuldu. Ali, Faizal ve Majunder tanımlanan uzay-zaman boyutunun olamayacağı varsayımından yola çıkarak kara delikteki bilinmezleri arttırdığını iddia ediyorlar. Eğer bu tanımı uzay-zamanın var olabileceği boyutlarda sınırlarsak, kara deliklerle ilgili problemler doğal olarak çözülecektir. Örneğin, bilgi paradoksu olay ufkunun var olmasın bağlı ve olay ufkunun belli bir uzunluk ve zaman aralığının altında olmayan nesnelerden hoşlanıyor. Sonrasında ise yerçekiminin gökkuşağında mutlak bir bilgi paradoksu yok. Efektif bir ufkun yokluğunda , kara deliklerden dışarı bilginin sızmasını durduracak hiçbir şey yok. Bu araştırmadan çıkarılacak en önemli ders uzay ve zamanın belirli bir boyutun ötesinde var olabileceğidir. Belli bir boyutun altunda uzay-zaman var olamaz. Bundan dolayı belli bir boyutun altında parçacık, madde, veya kara delik gibi şeyleri tanımlamak anlamsızdır. Bu nedenle bu boyutlarda uzay zamanın varoluşu daha mantıklı fiziksel cevaplar sağlayacaktır, diyor Ali. Bunlara rağmen, bu boyutların altındaki zaman ve uzunluklarda uzay ve zamanın varlığını sorduğumuzda, paradoks ve problemlere son verebiliriz."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-teorilere-gore-ay-dunyadan-boyle-koptu/", "text": "Yeni bulunan kanıt, Ay' ın patlamayla doğuşunun düşünüldüğünden daha sıra dışı bir şekilde gerçekleştiğini gösterdi. Bilim adamları uzun süredir ayın gezegensel bir çarpışma sonucu olan Büyük Çarpışma-Big Splat adı verilen patlamayla oluştuğunu düşünürdü. Nature dergisinde en son basılan araştırmaya bu hipotezi desteklemekle beraber; Ay' ın kökenlerinin önceden düşünülenene göre oldukça tuhaf ve gizemli olduğuna dair iki araştırma yayınlandı. Büyük Çarpışma adı verilen hipoteze göre; 4.6 milyar yıl önce Mars boyundaki bir nesne bizim gezegenimize çarptı, bu da bizim yörüngemizde devasa bir yığın bıraktı. Uzun zaman sonra ise bu yığın bir araya gelerek bugün bildiğimiz Ay' ı oluşturdu. Büyük Çarpışma hipotezi elementel kanıtlar nedeniyle uzun yıllardır kabul görüyor. Ay taşları sodyum, potasyum, çinko ve kurşun elementleri bakımından yetersiz görünüyor. Bu elementlere buharlaşan elementler deniyor ve kolayca taşlarda buharlaşıyor ,periyodik tabloda bu elementlerin yokluğundan dolayı Bütük Çarpışma zamanını mantıklı kılıyor. Fakat başk bir mesele daha var. Bilim adamları ay kayalarını araştırırken, başka bir yolla kanıt bulmayı umuyor. Bu yönteme izotopik fraksinasyon deniyor. Hafif izotoplar çabucak buhar fazına geçerek, ağır olanlar kalıyor. Bu nedenle Büyük Çarpışma' dan sonra ağır izotopların yüzdesi çok olmalıydı . Fakat bilim adamları bu analizlerden elleri boş döndüler. Sonunda , yeni Nature jurnalinde uzun süredir aranan ilk kanıtı yayınlayarak, Apollo görevlerinde toplanan ay taşlarının hepsinde ağır çinko izotopunun hafif izotoptan daha zengin olduğunu gösterdi. Bu çok heyecan verici diyor Kaliforniya Üniversitesi San Diego' dan jeokimyager ve araştırma yardımcı yazarı James Day. Day' e göre izotopik fraksinasyonun global buharlaşma için büyük bir kanıt sunduğunu belirtiyor. Ayın iki cismin çarpışmasından ayın oluştuğu düşünülse de , yeni yayınlanan bazı araştırmalar bu cisimlerin bağıl boyutlarına bağlı olarak çok farklı durumlarda bulunduklarını belirtiyor. İlk araştırmaya göre gezegenbilimci Robin Canup Dünya' yla çarpışan kütlenin Mars büyüklüğünde olmadığını ve normalde bu kütlenin daha büyük olması gerektiği belirtiliyor. Mars Dünya' nın onda biri kadar büyüklükte, fakat yeni modelleme benzer büyüklükte cisimleri içeriyor. Canup' ın simülasyonunda çarpıştırıcı ve hedeflerden her birinin Dünya' nın bugünkü kütlesinin yarısı kadar olması gerkiyor. Bu cisimler ilk düşük hızda çarpıştı ve kısa bir süre sonra tekrar çarpıştı. İlk çarpışmadan 27 saat sonra ise iki gök cismi kaynaştı ve dünya kütlesinde bir oluşuma benzerken, etrafında buharlaşmış kayalar vardı. Bu simetrik çarpışmayı Dünya' nın etrafında oluşan bu diskin kütlesinin yarısı çarpandan yarısı da hedeften geliyor, olarak açıklıyor. Yeni bir gezegende bu şekilde oluşuyor. Hatta çarpan ve hedef farklı bileşenlerde oluşsa bile, bunlar eşit şekilde karışarak, böylece son gezegeni ve aynı içeriğe sahip bileşimine sahip diski oluşturuyor. Canup' ın simülasyonlarında disk kompozisyonu ve gezegenin dış tabakaları % 1' den daha az farklılık var. İkinci araştırmada, Harvard gezegen bilimcileri Matija Cuk ve Sarah T. Stewart, çok farklı türden bir çarpışma öneriyor. Cuk ve Stewart daha küçük bir çarpan tasavvur ediliyor; daha az kütleli ve hatta Büyük Çarpışmadaki modelden bile küçük bir model öngörüyor. Ayrıca Dünya' yla daha hızlı bir çarpışma olduğu düşünülüyor. İki modelde de çarpan cisimlerin boyu Büyük Çarpışma' daki modelden daha farklı olarak açıklıyor, Cuk i09 ile yaptığı röportajda. İki modelde de disk-gezegen çifti hemen hemen aynı jeokimyasal içeriğe sahip. İki modelde de Dünya-Ay sistemi zorlayıcı koşullar gösteriyor. Yavaş veya hızlı çarpıştırıcılar iki yıl öncesine kadar imkansız görünüyordu. Çünkü önce Dünya' nın yüksek spini imkansızlığı düşünülmeli. Yeni çarpışma modellerinde dünyanın önceden düşünülene göre 2 ila 2,5 kat daha hızlı döndüğü varsayılıyor. Son 4,5 milyar yıldır Dünya ve Ay' ın arasındaki uzaklık arttı. Aynı zamanda Dünya' nın ekseninde dönüş hızı yavaşladı. Günlerimiz 5 saat öncesinde bugünün 24 saatine göre gıdım gıdım artıyor. Bun rağmen, Dünya-Ay sisteminin açısal momentumu Büyük Çarpışma' dan kısa bir süre sonra az ya da çok sabit kaldı. Fakat birkaç ay önce Cuk ve Stewart bu düşük ihtimalli olasılığı , eveksiyon rezonansı-güneş çekiminden ötürü ayın hareketinde meydana gelen düzensizlik nedeniyle Dünya-Ay sisteminin açısal hızında düşüş yarattığını ve bunun Ay' ın oluşumundan sonra gerçekleştiğini belirtiyor. Dünya,Ay ve Güneş sisteminin birbirleri arasındaki çekim etkilerinin bu hızın bugünkü haline gelmesinde rol oynayabileceği belirtiliyor. Cuk ve Stewart ' ın sunduğu kanıtları inceleyen Canup, dünya hızlı döndüğü takdirde, farklı türden çarpışmalar olabileceğini ve bir günün sadece 2,5 saat süreceğini hesapladı. Bu modellemelerden Dünya' nın hızının önceden daha fazla olduğu ve sonrasında ise Dünya, Güneş ve Ay sisteminin oluşmasıyla, açısal momentum nedeniyle Dünya' nın dönüşünü yavaşlatabileceği anahtar bileşen oluyor. Araştırmalar Nature ve Science jurnallerinde basıldı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-ultra-ultrason-ile-bakterilerin-sesini-duyabilirsiniz/", "text": "Ultrason teknolojisi onlarca yıldır geniş kullanım alanına sahiptir. Denizaltıların yön bulmasında, doktorlara muayene ve tetkik için ve bir çok alanda ultrasondan yararlanırız. Peki daha güçlü bir ultrason teknolojisi ne işe yarar?Bilim insanlarının geliştirdiği yeni ultrason teknolojisi sayesinde her bir hücrenin etrafındaki hava moleküllerinin hareketi duyabilir veya hücrelerin titreşimini ölçebilirsiniz. Normal ultrason cihazlarında piezoelektrik kristallerden oluşan verici ve alıcılar vardır. Yani bir akım uygulandığında titreşerek yüksek frekanslı ses dalgaları üretiyor. İşte bu ses dalgası o kadar yüksek frekansta geliyor ki, kulağımız duymuyor. Ses dalgaları hava,su veya yumuşak dokularda farklı hızlarda yansır. İşte ses dalgaları kristallere döndüğünde, bu işlem tersine döner ve titreşimler akım yaratır. İşte bilgisayar bilgiyi görüntüye çevirerek, bir fetüsün ana rahminde net bir görüntüsünü verir. Tabi yine de bu cihazların duyarlılığının da bir sınırı var. Queensland Üniversitesi'nden bilim insanları tümüyle farklı bir kurulum yaparak, ultra ultrason sensörler geliştirdi. Alıcı ufak bir silika diskten oluşuyor ve 148 mikron genişliğinde 1,8 mikron inceliğinde ve arkasında lazer var. Ses dalgaları bu diskin farklı bölümlerine çarptığında çok hafif bozunmalara bile neden olsa , lazer bu bozunumları okuyarak daha hassas bir görüntü oluşturabiliyor. Lazer ışığı kullanarak ölçülen bu nano ölçekli hareketi ölçebiliyor-attometre ölçeğinde . Bu yeni kabiliyetler sayesinde yeni kuantum teknolojileri geliştirildi. Burada ultrason duyarlılığı yerine kullanıyoruz. Ultrasonik dalgalar mikro silikon çip yapısında mekanik titreşimler üretiyor, sonrasında biz bunları lazer ışığıyla okuyoruz, diyor Prof. Warwick Bowen, Bowen'a göre bu yeni sensörler mevcut teknolojilerden yüz kat daha hassas. Bu cihaz sayesinde virüs gibi küçük cisimlerin etrafındaki hava moleküllerinin rastgele hareketini gerçekten duyabilirsiniz. Yani daha pratik düşünürsek, yakında bu ultra ultrason sayesinde her bir bakteriyi ve de hücreyi dinleyebilirsiniz. Ayrıca bu yeni sensörler sayesinde hücrelerin sağlık fonksiyonunu da kontrol edebilirsiniz. Hücrelerin canlı veya ölü olduğunu ya da hasta veya sağlıklı olduğunu ve hatta normal ya da kanser olduğunu görebilirsiniz. Böylece her bir hücreden gelen titreşimleri dinlemek mümkün olacak. Son olarak bu teknoloji sayesinde havada ve su altında daha gelişmiş navigasyon mümkü olabilir. Tümüyle yeni ölçekte ultrason görüntüleme sağlanabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeni-yapay-zeka-insan-dusuncelerini-okuyarak-kelimelere-dokebiliyor/", "text": "Yapay zeka şaşırtmaya devam ediyor. Amazon ve Google asistanları kolaylıkla konuşmaları çözerek anlayabiliyor ve bu bize artık çok normal gelmeye başladı. Fakat yeni geliştirilen yapay zeka sistemi, beynimizde oluşturduğumuz sözcükleri, bir kelime bile duymamış olmasına rağmen inanılmaz bir hızla yazıya dökebiliyor. San Francisco Kaliforniya Üniversitesi'nden beyin cerrahı Edward Chang liderliğindeki bir araştırma ekibi, epilepsi hastalarının kortikal aktivitesi esnasında, beyinlerindeki elektrotlar yardımıyla elektrik impulslarını kaydederek, elektro-kortikogramlarını çözdü. Normalde araştırmada 4 epilepsi hastasının nöbetlerini görüntülenmesi hedefleniyordu. Buna rağmen, UCSF ekibi ek bir deney yapmaya karar verdi. Katılımcılar bir grup sözcüğü okuyarak tekrarlarken, beyin aktivitelerini de kaydetti. Sonra hastaların önemli sözcükleri söylerken, kaydedilen konuşma ifadelerine ilişkin beyin aktivitelerinden, kaynaklı desenler ile bu veriler beslendi. En son diğer bir nöral ağ bu sunumları çözümlemek için tümüyle sözcüklere ilişkin kortikal işaretleri temel aldı ve sonra konuşulan 30 ila 50 sözcük tekrarından yola çıkarak, söylenen sözcükleri tahmin etmeye çalıştı. Araştırmanın en iyi yanı ise sistemin bir katılımcıda beyin sinyallerini sadece % 3 kelime hata payıyla tahmin edebilmesiydi. Bu belki de, katı deneysel koşullar altında, yapay zekanın bir insanın aklını okumaya en yakın olduğu an olabilir. Makalede araştırma ekibi, yapay zekanın bazı tahminlerde hatalı sonuçlar üretebileceğini fakat bunun sürekli olmayacağını söylüyor.. Genelde hatalar yanlış duyulan sözcükler gibi değil. Bunun YZ'deki sınırlı veri setinden kaynaklanabileceği düşünülüyor. - 'the museum hires musicians every evening', kelimesi şu şekilde tahmin edilmiş,' museum hires musicians every expensive morning'; - 'part of the cake was eaten by the dog' kelimesi şu şekilde tahmin edilmiş, 'part of the cake was the cookie'; - 'tina turner is a pop singer', kelimesi şu şekilde tahmin edilmiş 'did turner is a pop singer'. Bazı durumlarda ise ne semantik, ne de fonetikle hiçbir ilişkisi olmayan kelimeler çok yanlış tahmin edilmiş. Örneğin; 'she wore warm fleecy woollen overalls' şu şekilde yorumlanmış; 'the oasis was a mirage'. Hataların tuhaflığına rağmen, YZ tabanlı beyin aktivitesi çözümlenmesine dayanan bu sistem çok iyi çalışıyor. Profesyonel kopyalayıcılar % 5 hataya sahipken, YZ % 3 hata yapıyor. Bu gerçekten iyi bir sonuç gibi gözükse de, sistem sadece 250 sözcüğün kortikal işareti öğrendiğinden, henüz profesyonellerin onbinlerce sözcüklük hazinesine yaklaşamıyor. Tabi halen sistemin üstesinden gelmesi gereken pek çok zorluk var ama yine de belki bir gün konuşma yeteneğini kaybetmiş insanlar için kullanılabilir. Eğer bu teknoloji gerçekten işe yararsa , başlangıç niteliğindeki bu deneylerin çok daha ötesine geçilebilir. Ayrıca dilin esnekliği ve kelime hazinesi de genişletilebilir. Yapay zekanın teknolojik gelişimi çok hızlı, önümüzde ki yıllar olağan hale gelmiş ve koflaşmış standartlarına elveda deyip, değişime odaklı bambaşka bir dünyaya hazır olalım!"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yeniden-dis-cikartabilecek-ilacin-klinik-denemeleri-basliyor/", "text": "Bazı köpekbalıkları her hafta yeni bir set diş çıkarırken, bazı timsahlar ömürleri boyunca binlerce diş değiştirebilirler. İşte bu sınırsız diş değiştirme özelliği insanlılar gibi memeliler için geçerli değildir. İnsanın ancak 32 dişi olabilir. Japonya'dan bilim insanları, insanların tümüyle yeni bir diş çıkarmasını sağlayabilecek deneysel bir ilaç denemesine başlayacak. 2024 Temmuz ayına planlanan ilk klinik denemede, doğuştan diş yoksunluğu ile doğan yani diş agenezesi hastaları olacak. Ayrıca 2030'a kadar bu tedavinin diğer insanlar için genel kullanıma sunulabileceği belirtiliyor. Aslen yeni dişler çıkarabilmek her diş hekiminin hayalidir. Yüksek lisanstan beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Eminim ki bunu mümkün kılabiliriz, diyor Osaka'daki Tıbbi Araştırma Enstitüsü Kitano Hastanesi'nde baş araştırmacı ve diş hekimliği ve ağız cerrahisi bölümü başkanı Katsu Takahashi. Araştırmacılar ilk başta, farelerde diş çıkmasını sağlayabilecek uterus uyarımlı USAG-1 ile ilişkili bir antibadi keşfetti. Bu antibadi, diş agenezesi ile doğan farelerde yeni diş büyümesini stimüle edebiliyor. Esasen, bilim insanları USAG-1 diğer proteinlerle etkileşime girerek diş büyümesini baskıladığını keşfetti. İşte bu etkileşim bloke edildiğinde kemik morfogenetik protein sinyalleşmesi sağlanarak, yeni diş büyümesini tetikliyor. 2018'deki fare denemelerinin ardından, gelinciklerde yapılan deneyler; yeni dişlerin çıkarılmasında benzer bir başarı sergiledi. Hayvanlar, komşu dişlerle aynı şekil ve yapıya sahip yedinci bir ön diş çıkardılar. Bu sayede ilacın klinik kullanımının önünün açılacağını düşünüyoruz, diyor Takahashi. Bilim insanları, yıllardır köpekbalığı gibi hayvanların nasıl sürekli diş çıkarabildiğine dair genetik ifadenin kodunu kırmaya çalışıyordu. Fakat yapılan bu deneysel araştırmaları insanlara adapte oldukça çetrefilli bir işti."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yenilenebilir-enerji-pahali-mi/", "text": "Makale, yenilenebilir enerji ve elektrik fiyatlarının artırılması arasındaki nedensel bir ilişkiyi tartışmak için Kaliforniya, Almanya ve Danimarka gibi yenilenebilir ağırlıklı yerlerde elektrik fiyatlarına baktı. İnternetteki enerji kazanımları, Shellenberger'in argümanında delikleri yumuşatmaktadır. Teller ve direkler gibi elektrik dağıtım ekipmanlarının maliyeti ve diğer düzenleyici ve sübvansiyon farkları gibi karıştırıcı faktörleri göz ardı ediyordu. Robert Fares'in makalelerinin birinde, Teksas'ın enerjisinin yüzde 18'ini rüzgar ve güneş enerjisinden aldığı ve geçen yıl ABD'nin ortalamasının oldukça altında kalan elektrik fiyatlarının düştüğünü görülmüştür. Shellenberger'in argümanına diğer iyi cevaplar ise, Austin Üniversitesi'nden Austin araştırma üyesi Joshua Rhodes ve Spark Library kurucularından Alex Gilbert tarafından yayınlandı. Shellenberger'in başlattığı tartışmanın en iyi yanıtlarından biri, Guelph Üniversitesi'nde doktora yapan araştırmacı Abhilash Kantamneni'den gelmiştir. Abhilash Kantamneni Amerikalıların elektrik için ne kadar para ödediklerini, elektriklerinin nereden geldiğini ve fiyat ve tedarik karışımlarının zamanla nasıl değiştiğini görmelerini sağlayan inanılmaz bir etkileşimli grafik oluşturdu. Kantamneni, ABD'deki güneş ve rüzgarın mevcut şebeke penetrasyon seviyelerinde, güneş ve rüzgarın, elektrik maliyetlerinin yükselmesinden sorumlu olduğunu gösteren yeterli kanıt yok demiştir. - Federal Commission Issues Order to Integrate Energy Storage with U.S. Power Markets - Texas Got 18 Percent of Its Energy from Wind and Solar Last Year - Why Solar Trade Policy Matters - https://blogs.scientificamerican.com/plugged-in/does-renewable-energy-increase-electricity-prices-see-for-yourself/"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yesil-cay-ekstrakti-calisan-hafizayi-gelistiriyor/", "text": "Yeşil çayın sağlık açısından oldukça faydalı olduğu söylenir. İşte , Basel Üniversitesi'nden bilim insanlarının yaptığı yeni araştırma sayesinde yeşi çay ekstraktının bilişsel fonksiyonları özellikle işleyen hafızayı etkilediğine dair ilk kanıt bulundu. İsveçlilerin elde ettiği bulgular bunaklık vb. psikiyatrik bozuklukların tedavi için ümit vaat ettiği belirtiyorlar. Sonuçlar Psychopharmacology dergisinde yayınlandı. Yeşil çayın ana bileşenleri kanser araştırmaları için uzun süredir çalışılıyor. Son zamanlarda ise bilim insanları yeşil çayın insan beyni üzerindeki pozitif etkilerini araştırıyor.Farklı araştırmalarda yeşil çayın beynin bilişsel performansı üzerindeki etkileri gösterilse de yeşil çayın nöral mekanizmayı nasıl etkilediği bilinmiyor. Yeni yapılan araştırmada Basel Üniversite Hastanesi'nden Prof. Christoph Beglinger ve araştırma ekibi, yeşil çay ekstraktının beynin bağlanabilirlik etkisini arttırdığını , beynin bir bölgesinin diğer bölgesine olan etkisini arttırdığını gözledi. Bu bağlanabilirlik etkisi nedeniyle gerçekten bilişsel performansta artış gözlendi.Test edilen sübjelerde yeşil çay sonrası işleyen hafıza görevlerinde artış gözlendi. Sonrasında ise beyin aktivitesinin bu görevlerden nasıl etkilendiği emarla incelendi. Emar sonuçlarına göre beynin parietal ve frontal kısımlarının arasında bağlanabilirlik artıyor. Elde edilen bulgulara katılımcıların kısa dönemli sinaptik plastikliklerinde artış olduğunu gösterdi. Bu sayede bunuma gibi nöropsiyatrik hastalıklar için yeşil çay tedavisi yapılabileceği düşünülüyor. - Andre Schmidt, Felix Hammann, Bettina Wölnerhanssen, Anne Christin Meyer-Gerspach, Jürgen Drewe, Christoph Beglinger, Stefan Borgwardt. Green tea extract enhances parieto-frontal connectivity during working memory processing. Psychopharmacology, 2014; DOI: 10.1007/s00213-014-3526-1"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yetiskin-kok-hucrelerinden-ilk-kez-kornea-uretildi/", "text": "Boston'dan bilim insanları bulunması oldukça zor limbal kök hücreler gibi davranan ABCB5 molekülünün kullanarak insanda görmeyi sağlayacak kornea dokusunu yeniden geliştirmeyi başardılar. Massachusetts Göz ve Kulak, Boston Çocuk Hastanesi, Brigham Kadın Hastanesi'nin ortak çalışması sayesinde geliştirilen teknikler, yanık,kimyasal yanmaları vb. yaralanmalarda zarar gören gözler için artık umut var. Nature dergisinde yayınlanan araştırma yetişkinlerden alınan kök hücrelerden doku yapılan türünün ilk örneği olma özelliğini taşıyor. Limbal kök hücreler gözün bazal limbal epitelyumundan yani limbusunda yer alıyor ve kornea dokularını onararak rejenere etmeye yarıyor. Kazayla bu hücrelerin kaybı durumunda körlük ortaya çıkıyor. Daha öncelerinde doku veya hücre nakli sayesinde kornea rejenerasyonu yapılmaya çalışılsa da bunların getirileri yeterli değildi. Bu araştırmada araştırmacılar antibadileri ile ABCB5 molekülünü tespit ederek insan donörlerdeki ölmüş kök hücreleri anatomik olarak yeniden yetiştirmek için kullandı. Böylece farelerde tümüyle fonksiyonel insan korneası üretilebildi. Elde edilen bu bulgular sayesinde kornea yüzeyi limbal kök hücrelerle çok daha kolay bir şekilde onarılabiliyor. ABCB5 molekülü Boston Çocuk Hastanesin'de Doktor Markus Frank ve Natasha Frank tarafından laboratuvarda keşfedildi. Yeni yapılan çalışmada ise ABCB5 geninin limbal kök hücrelerde de bulunduğu ve kornea onarımı için gerektiği gözlendi. Sonrasın ABCB5 geninden yoksun bir farenin korneasının hasar aldığında az iyileştiği görüldü. Bilim insanları ABCB5 sayesinde limbal kök hücrelerin hayatta kalabildiğini ve apoptosizden korunduğunu gösterdi. - Bruce R. Ksander, Paraskevi E. Kolovou, Brian J. Wilson, Karim R. Saab, Qin Guo, Jie Ma, Sean P. McGuire, Meredith S. Gregory, William J. B. Vincent, Victor L. Perez, Fernando Cruz-Guilloty, Winston W. Y. Kao, Mindy K. Call, Budd A. Tucker, Qian Zhan, George F. Murphy, Kira L. Lathrop, Clemens Alt, Luke J. Mortensen, Charles P. Lin, James D. Zieske, Markus H. Frank, Natasha Y. Frank.ABCB5 is a limbal stem cell gene required for corneal development and repair. Nature, 2014; DOI: 10.1038/nature13426"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yetiskinlerde-ilk-kez-depresyon-teshisi-icin-kan-testi-gelistirildi/", "text": "Northwestern Medicine Firması'ndan bilim insanları yetişkinlerde majör depresyonu tespit edebilecek bir kan testi geliştirdiler. Devrim niteliğindeki gelişme sayesinde depresyon için ilk objektif bilimsel teşhis imkanı doğdu. 9 RNA kan işaretleyicisinin seviyesini tespit ediyor. RNA molekülleri DNA genetik kodlarını yorumlayan mesajcılar talimatları da aktarıyor. Ayrıca kan testi bazı işaretleyicilerden yola çıkarak bilişsel davranışsal terapi tabanlı bazı marker davranışlarından tedavinin uygulanacağı kişiye özel terapinin yapılmasını sağlıyor. Bu test kandan yola çıkarak bilişsel terapideki biyolojik etkileri test ederek, terapinin başarısını ölçebilecek. Terapi gören insanlarda 18 hafta sonrasında marker seviyeleri değişti ve depresyondan iz kalmadı. Bu sayede aynı kolesterol ölçümü gibi kanda ölçüm yapılarak, bilimsel teşhis imkanı doğuyor. Bu test 21.yy'da mental teşhis imkanı sağlarken, depresyon gibi bir hastalığa kişiselleştirilmiş ilaç imkanı doğuruyor, testi geliştiren Psikiyatri Profesörü Eva Redei . Redei daha önce de ergenlerde depresyon teşhisi koyan bir kan testi geliştirmişti. Ergen ve yetişkin depresyonunda çoğu marker değiştiğinden farklı testler gerekiyor. Depresyon için biyolojik diagnostik test arayışı onlarca yıldır sürüyordu. Daha önceki test hastanın semptomlarını doğru ifade edebilme kabiliyetine ve doktorun bunlardı doğru yorumlamasına bağlıydı. Bu nedenle hastalıklarını ifade edemeyen hastaların depresyonları sürekli atlanabiliyordu. ABD'de majör depresif bozukluklar % 6,7 'yi etkilerken, bu sayının doğru teşhisle iki katına çıkabileceği düşünülüyor. 2 ila 40 ay kadar geç teşhis edilen depresyonun tedavisi zaman geçtikçe zorlaşıyor. Araştırmada 21 ila 79 yaş arasında 32 hasta tedavi edildi ve kontrol grubunda aynı yaşlardan 32 depresyona girmemiş sübje katılımı sağlandı. Bazı hastalar uzun süredir antidepresan kullanmalarına rağmen halen depresyondaydılar. Northwestern genel tıp kliniğinde hastalarla telefondan ve yüz yüze yapılan önceki raporlar da kıyaslandı. Terapi süresince araştırmacılar depresyona giren insanlar seviyeleri değişen 9 farklı RNA kan markeri tespit etti. Bu sayede depresyon teşhisi konulabiliyor. 18 haftalık tedavi sonucunda ise marker seviyeleri önemli miktarda değişti. Halen depresyonda olan hastalarda ise bu seviyeler değişmedi. - E E Redei, B M Andrus, M J Kwasny, J Seok, X Cai, J Ho, D C Mohr. Blood transcriptomic biomarkers in adult primary care patients with major depressive disorder undergoing cognitive behavioral therapy. Translational Psychiatry, 2014; 4 (9): e442 DOI: 10.1038/tp.2014.66"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yildiz-teknik-bilim-calistayi-basliyor/", "text": "Bilim Çalıştayı, fen bilimlerinin çeşitli alanlarındaki komitelerin kendi içerisinde bilimle ilgili verilen sorunları tartışarak varsa bir çözüm önerisi sundukları bir konferanstır. Katılımcılar kendi üniversitemizin öğrencilerinden oluşacak olup konferans sürecinde bilim dünyasının farklı dallarında sorun oluşturan önemli konuları konuşarak çözüm üretmeye çalışacaklardır. Konferansın sonunda ise her komiteden bir ya da iki temsilci gün boyunca konuştukları konular ve vardıkları çözümlerle ilgili diğer komitelere bir özet konuşması yapar. Bu konferans katılımcıların münazara ve müzakere yeteneklerini geliştirmek için güzel bir fırsat olmasının yanında farklı bilim dallarının çeşitli konularında fikir ve bilgi alışverişi yapma fırsatı sunar ve bu sayede bilimsel farkındalığı arttırır ve genel kültürü geliştirir. Konferansın işleyişi şu şekildedir: Açılış seremonisinden sonra katılımcılar komitelerde yerlerini alır ve komite başkan ve komite başkan yardımcılarının eşliğinde kendilerine verilen konu eşliğinde tartışmaya başlarlar. Bu tartışmalar süresince katılımcılar komitenin konusunu oluşturan sorunlar için çözüm ortaya atmaya başlarlar. Ortalama 45 dakika süren bu oturumlar yaklaşık 15-20 dakika süren aralarla gün boyunca devam eder. Günün sonunda ise kapanış seremonisi gerçekleşir. Bu seremonide her komiteden seçilen temsilciler özet konuşmalarını yaparlar. 8 Mayıs'ta Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü Elektrik- Elektronik Fakültesi'nde gerçekleştirilecek olan etkinlikte katılım gösterenlere sertifika da verilecektir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yildizlara-yolculuk-icin-super-lazerler-ve-antimaddeler-kullanilacak/", "text": "VARIES konseptiyle güçlü lazerler kullanılarak kuantum olayı yaratılarak, uzay boşluğunda antimadde yakıtı üretilecek. Yıldızlarası yolculuk için gerekli enerji madde-antimadde tepkimesinden elde edilebilir. VARIES konsepti çok güçlü lazerler kullanarak uzay boşluğundan antimadde elde edecek. VARIES Uzay gemisi ise geri dönüş aracı olarak, yıldız sistemindeki güneşin enerjisini kullanarak kendini tekrar şarj edebilir. Richard Obousy Icarus Interstellar Inc. şirketinin kurucusu ve başkanı ve kar gözetmeyen bir kuruluş sahibi olarak,bilimsel ve teknolojik araştırmalarla 2100 e kadar yıldızlarası uçuşun gerçekleşmesine adamış biri. Yıldızlarası bir görevde hedef yıldızlara ulaşma ve dönüş sürecinde bilim insanlarının çalışmalarına bağlıdır. Başlangıçta bir hız aşırtmayla ve sonrasında ise hedef yıldıza doğru seyir fazına geçilebilir.Sonrasında ise yıldıza ulaşma ve yavaşlama fazı ve bu esnada bilimsel veri toplama süreci olacaktır. Son olarak, ikinci fazda geri dönüş için hızlanılacak, sonra kendi güneş sistemimize dönerken yavaşlama fazına geçilerek dönüş sağlanılacak. Böylesine bir görevde bu yıldızlarası yolculuk öncü olacak ve prensipte astronotları dünyaya güvenle ulaşacak. Başlangıç aşamasındaki bu araştırma, Obousy, R.K., Vacuum to Antimatter Rocket Interstellar Explorer System, JBIS 64 No.11/12 pp 378-386 (2011) olarak yayınlandı. Bilim insanları bir duvardan hiç sorunsuz öbür odaya geçmeyi başardıklarında İnterstaller gerçek olacaktır. Bilim de kesin doğru söz konusu değildir. Nevton fiziği, kuantum ve izafiyet düşünüldüğünde bilim hiç bir doğmatizmi kabul etmez. Değişmeyen tek gerçek değişimdir. Determiniz mi düşünsenize. Artık Haysenberg'i anlamalıyız. Kurt Yenikleri oluşturmak için ekzotik madde beklentileri akademik toplumun işi yokuşa sürmesinin diğer adıdır."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yildizlararasi-uzaydan-gelen-19-yeni-asteroit-daha-bulundu/", "text": "Oumuamua ilk olarak 2017'de keşfedildiğinde, yıldızlararası uzaydan gelerek Güneş Sistemi'mizi ziyaret eden ilk cisim olarak adlandırıldı. Sonra 2019'da 2I/Borisov keşfedildiğinde ikinci yıldızlararası cisim olarak adlandırıldı. 4,57 milyar yıllık Güneş Sistemi tarihinde acaba bu gök cisimlerinden başka yıldızlararası ziyaretçi yok mu? Öyle görünüyor ki, önümüzdeki yıllarda yeni yıldızlararası nesnelerin keşfine tanık olacağız. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, Güneş Sistemi sadece birkaç milyon yıl yaşındayken, diğer bir yıldızın boyunduruğundan kurtularak sistemimize giren 19 yeni yıldızlararası asteroit daha var. Fathi Namouni ve Universidade Estadual Paulista'dan astronom Helena Morais ilk sabit yıldızlararası asteroiti 2018'da buldular. Astronomlar Centaurs adını verdikleri Jüpiter ile Neptün arasında dolaşan ve çok tuhaf yörüngelere sahip asteroitleri inceliyor. Bu asteroitlerden biri olan 2015 BZ509, sonradan Ka epaoka awela adını aldı. Jüpiter'le aynı yörüngede olmasına rağmen, tam tersi yönde dönüyor. Eğer Güneş Sistemi'nin bir parçası olsaydı, diğer her şey gibi aynı yönde dönmesi gerekiyordu. Sonrasında yapılan simülasyonlar sayesinde asteroitin kökenleri keşfedildi. Ka epaoka awela asteroitinin kökeninin yıldızlararası uzay olabileceğini ve Güneş Sistemi tarafından 4,5 milyar yıl önce yakalandığını buldular. Yeni yapılan araştırmada Centaurs ve trans-Neptün cisimlerinin, gezegenlerin yörüngesel düzlemine bağlı olarak yüksek yörünge eğimine sahip olduğu ve bu nedenle bazılarının kutup yörüngelerine doğru çekildiklerini açıklandı. Ayrıca Ka epaoka awela gibi cisimler de ters yönde dönen yörüngelere sahipler. Orta ile yüksek eksantriklikler arasında değişen Centaurs yörüngeleri Güneş Sistemi'nin değişken düzlemi alındığından bir kaç derece eğilebiliyor ve neredeyse 180 ters yönde harekete neden olabilir, diyor araştırmacılar. Araştırmada 17 Centaur'un yörünge eğimlerinin 60 dereceden fazla olduğu ve iki nesnenin de trans neptün nesnesi olduğu belirtiliyor. Araştırmacılar bu cisimlerin bilinen yörüngelerini kullanarak, 4,5 milyar yıl öncesinde olabilecek birkaç yörüngeyi yeniden üreterek birkaç klon simüle etti. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarında genç yıldızın etrafından nerdeyse düz bir halka vardı bu genç yıldızın büyüme diskiydi. İşte Güneş Sistemi'ndeki tüm cisimler aynı düzlemde, aynı yönde hareket ediyordu. Fakat araştırmacıların simülasyonlarına göre, 19 asteroit bu düzensiz halkanın bir parçası değildi. Çoğu klon ya Güneşe çarptı ya da Güneş Sistemi'nden dışarı atıldı. Sadece birkaç tanesi gezegenler çarparak durdu. Hatta bazıları stabil yörüngelere sahip oldu. Buna rağmen bu asteroitler halen buradalar ve bütün tuhaflıklarına rağmen modele göre devam ediyorlar. Fakat bu asteroitlerin stabil yörüngeleri Güneş'in halkasının içinde filizlenmedi. Bu halkanın eteklerinin ötesinde oluşmakla kalmayıp, yörüngeleri de halkaya dik oluştu. İşte araştırmacılar bu nedenle bu asteroitlerin Güneş Sistemi'nde doğmadığını ,yüksek olasılıkla Güneş'in kütleçekimiyle yakalanmış olabileceğini ifade ediyorlar. Gelecekte bu asteroitlerin kimyasal ve fiziksel özellikleri çalışılarak, Güneş Sistemi'nde ya da başka bir yıldız sisteminde doğup doğmadığı daha net bir şekilde anlaşılabilir. Araştırma Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yildizlararasi-yolculuk-icin-kendi-kendini-onaran-cip/", "text": "Bugünün teknolojisiyle üretilecek normal bir uzay aracının en yakın yıldıza ulaşması 18,000 yıldan fazla sürer. Fakat silikon bir çipten yapılacak bir nano uzay gemisi ışık hızının 5'de biri hıza ulaşarak en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'ye sadece 20 yılda ulaşabilir. Fakat derin uzayın maruz bırakacağı yoğun radyasyon ve sıcaklıkta bu nano uzay aracı hayatta kalamaz. İşte NASA ve KAIST'ten bilim insanları bu yolculuk esnasında kendi kendini iyileştirecek bir çip geliştiriyorlar. Çipin bu yıldızlararası yolculukta hayatta kalmasını sağlamak için üç yol var, bunun en bariz olanı metal bir kalkanla radyasyonu uzak tutmak ama bu ufak bir uzay aracı için ağır ve hantal olacaktır. Alternatif olarak astronomlar uzay aracının radyasyona maruziyetini azaltacak bir rota seçebilir , fakat bu yolculuğun sınırlayabilir ve süreden kaynaklı hesaba katılmayan zararlar doğurabilir. Üçüncü metot ise radyasyon bilinçli devre dizaynı. Standart fin alan etkili transistör yerine , her tarafı kapılı-gate all around nano tel transistör kullanabilir. Bu devrelerde kapı nanotelle sarılarak, ona doğru olan elektron akışı önleniyor veya izin veriliyor. Dual kontakt pedleri sayesinde kapı ve onu saran kanala akımın girmesine izin veriliyor. 10 nanosaniyede 900 C'in üzerine çıkarıyor. İşte bu ısı sayesinde radyasyon, stres ve yaşlanmadan kaynaklı bozunma onarılıyor. Bu sistem silikon-çip uzay gemisinin mikro işlemci, DRAM hafıza ve flash hafıza sürücüsünde test edildi. Üç testte de cihazın ömrü ve radyasyon kaynaklı defoları tekrar tekrar onarıldı. Flash hafıza 10,000 kez, DRAM ise 1012'den daha fazla kez onarılabiliyor. Bu teknoloji sayesinde kozmik radyasyon ve daha küçük devreler yapılarak, uzun süreli uzay yolculukları için nano uzay araçları üretilebilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yogurt-yemek-diyabet-riskini-azaltiyor/", "text": "Diabetologia dergisinde yayınlanan yeni bilimsel araştırmaya göre artmış yoğurt tüketimi yeni tanı tip-2 diyabet riskini %28 azaltıyor. Cambridge Üniversitesi bilim insanları düşük yağ içeren fermente süt ürünleri, ki buna tüm yoğurt türleri dahil ve bazı az yağlı peynirlerin diyabet riskini %24 düşürdüğünü buldu. Cambridge Üniversitesi Tıbbi Araştırma Kurulu Epidemiyoloji Birimi'nden Dr. Nita Forouhi Bu araştırma tip-2 diyabetin önlenmesinde bazı özellikli yiyeceklerin önemli rolü olabileceğine ışık tutuyor ve halk sağlığı açısından anlamlı mesajlar verilebilir. diye yorum yaptı. Süt ürünleri yüksek kaliteli protein,vitamin ve mineral kaynaklarıdır. Aynı zamanda doymuş yağ içermeleri nedeniyle diyet kılavuzlarında fazla miktarda tüketilmemeleri de önerilir. Yüksek veya düşük yağlı süt ürünleri tüketimi ve diyabet ilişkisini araştıran daha önceki çalışmaların sonuçlarının yetersiz olması araştırmacıları daha ayrıntılı olan bu yeni araştırmayı yapmaya yöneltti. Araştırma İngiltere'de Norfolk'ta yaşayan toplam 25000 kadın ve erkek üzerinde yapıldı . Bir hafta içindeki günlük tüm yiyecek ve içecek tüketimini kaydederek 11 yıl izlenen 3502 rastgele katılımcıdan 753'ü yeni tenı tip-2 diyabet tanısı aldı. Bu da araştırmacılara süt ürünlerinin hangisinin ve ne kadarının tüketiminin diyabet riskini arttırdığını kıyaslama imkanı verdi. Günlük toplam çok yağlı veya az yağlı süt ürünü tüketimi yeni tanı tip-2 diyabetle ilişkili bulunmadı. Toplam süt ve peynir tüketimi de diyabet riskiyle ilişkili bulunmadı. Ancak düşük yağlı fermente süt ürünü tüketimi fazla olanlarda tip-2 diyabet gelişme riski, bunları tüketmeyenlere göre %24 daha düşük olarak saptandı. Yoğurt diğer az yağlı fermente süt ürünlerinden ayrı olarak değerlendirildiğinde , ki bu ürünlerin %85'ini oluşturuyor, diyabet riskinde %28 azalma görülmüş. Katılımcılardan haftada ortalama 675 gr yoğurt tüketenlerde riskte azalma olduğu saptanmış. Süt ürünleri aynı zamanda D vitamini, kalsiyum ve magnezyum da içermeleri nedeniyle sağlığa faydalı. Ek olarak fermente süt ürünlerindeki probiyotik bakteriler ve bunların oluşturduğu K vitamini de diyabet gelişimine karşı etkili olabilir. - Laura M. O'Connor, Marleen A. H. Lentjes, Robert N. Luben, Kay-Tee Khaw, Nicholas J. Wareham, Nita G. Forouhi. Dietary dairy product intake and incident type 2 diabetes: a prospective study using dietary data from a 7-day food diary. Diabetologia, 2014; DOI: 10.1007/s00125-014-3176-1"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yuksek-duyarlilikli-buyuk-patlama-nin-sesini-duydunuz-mu/", "text": "Bundan on yıl öncesinde 5. sınıftaki oğlunun bilim projesi için Washington Üniversitesi Fizik Profesörü John Cramer, 14 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama' nın sesini yeniden yaratmak istedi. Bugün uydulardan aldığımız verilerde sayesinde, evrenin arka planındaki kozmik mikrodalgayı gözlemleyerek, Büyük Patlama' nın parmak izlerini takip edebiliyoruz. İşte Cramer yeni kayıtlardaki yüksek frekansları işleyerek yüksek kaliteli bir ses elde etmeyi başardı. Linklerde bulabileceğiniz ses dosyaları 20 sn ile 500 sn arasında değişen kayıtlar. Bu ses efektini sismologlar, tüm dünyayı kapsayacak 9 şiddetinde bir deprem halkasına benzetiyor. Tabi bunun evren için düşünürsek devasa boyutlarda bir halka olabilir. Prof. Cramer evrenin daha büyümeden önce zil gibi çaldığını belirtiyor. Cramer, Büyük Patlama' nın sesine benzer bir ses elde etmek için balon deneylerinde ve uydularla yapılan arka plan mikrodalga radyasyon gözlemlerini inceleyerek sesi yaratmaya çalıştı. Prof. Cramer 11 yaşındaki oğlunun Büyük Patlama' nın sesini kaydı olup olmadığını sorması üzerine sesi yeniden yaratmak için çalışmalara başladığını belirtiyor. Mathematica adlı yazılım kullanılarak dalga boylarındaki değişimler sese dönüştürüldü. 100 saniyelik kayıt Büyük Patlama' dan 380,000 yıl ila 760,000 yıl arası süreyi temsil ediyor. Cramer 100 Sn ' lik kaydı tavsiye ediyor. Prof. Cramer 2003' de yüksek frekansların eksikliğinden projeyi tamamlayamamıştı. Fakat Uluslararası işbirliği yapılarak, 2013 Mart' ında Avrupa Uzay Ajansı Planck uzay mekiği' nden alınan diğer verilerle Büyük Patlama' nın sesi tamamlandı. Planck uzay mekiği o kadar hassas ki, kozmik mikrodalga arka planındaki birkaç milyon derecelik değişimleri ayırt edebiliyor. Evren soğuyup genişledikçe sanki bir bas enstrümanı gibi dalgalar yayıyor . Ses en düşük dalga boyundan en uzun dalga boyuna genişlerken başta gürültülü fakat sonra dereceli olarak silinen bir ses yaratıyor. Aslında ses o kadar bas veriyor ki, frekansı 100 septilyona(100' den sonra 24 sıfır daha var) kadar genişleterek, kaydı insanlar tarafından duyulabilecek hale getiriyor. Prof. Cramer, Newyork Brookhaven Ulusal Laboratuvarı Rölativistik Ağır İyon Çarpıştırıcısı' nda, Büyük Patlama' dan hemen sonraki anlarda altın gibi ağır iyonların çarpışmalarını inceleyen büyük ortak bir projede çalışıyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yuksek-hizli-kamera-kar-tanelerinin-gizemini-aciga-cikardi/", "text": "Kar yağdığında radarlarda bazı karışıklar yaşanabiliyor. İşte problemi çözmek radar sistemleri ekstra ekipmanlarla iyileştirilmeye çalışıyor. Utah Üniversitesi' nden araştırmacılar 3 yıldır Çoktan- Açılı Kar tanesi Kameraları ya da diğer adıyla MASC üzerinde çalışıyordu. Üç farklı kamera ve iki hareket sensörü kullanarak kar tanelerinin serbest düşüşte 3D fotoğraflarını çekebilen bir alet MASC. Kar tanelerinin fiziksel formları serbest düşüşlerini etkileyen en önemli şey olsa da, kar tanelerinin bu süper yakınlaştırılmış fotoğrafları incelendiğinde; bildiğimiz kadar tanelerinin oldukça farklı olduğu gözlendi. Atmosfer Bilimleri' nden Doç. Dr. Tim Garrett, Mükemmel simetrik, altı köşeli kar tanelerini inanılmaz derecede nadir. Düz şekilleri nedeniyle mikroskop lameline tam oturuyorlar. Buna rağmen gerçekte kar taneleri su damlacıklarını toplayarak, onları donduruyor , bu tanecikler de diğer kar taneleriyle çarpışarak tuhaf şekillere bürünüyor. MASC kamerasıyla 3 boyutlu yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çekilerek, kar tanelerini şekilleri en doğru şekilde kaydedilerek, serbest düşüş hızları de ölçüldü. Halka şeklinde alet 30 cm genişliğinde ve 10 cm yüksekliğinde iki adet 1,2 megapiksel kamera ve bir adette 5 megapiksel kamera içeriyor. Üst kısımda bulunan hareket sensörü tetiklendiğinde üç kamera anında görüntü alıyor. Aşağıdaki sensör ise karın çıkış hızını ölçerek serbest düşüş hızını hesaplıyor. MASC kamerası f/5.5 odağıyla saniyenin 40,000 de biri sürede fotoğraf çekiyor. Gün içinde bu sayede on binlerce fotoğraf çekilebiliyor. Fotoğraflar siyah beyaz olsa da renk filtreleri ışığın bir kısmını engellemek için kullanılıyor. NASA ve Amerikan ordusu ve Ulusal Bilim Derneği tarafından desteklenen proje yakında ticari olarak piyasaya sunulabilir."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yuksek-teknoloji-sayesinde-bugune-kadar-insanlarda-hic-gorulmemis-55-kimyasal-saptandi/", "text": "San Francisco Kaliforniya Üniversitesi'nden bilim insanları, yeni bir analiz yöntemi geliştirerek, insan vücudundaki kimyasalları tanımlamanın daha iyi bir yolunu buldu. Kanıt niteliğindeki bu araştırmada 100'den fazla kimyasal keşfedildi ve bu maddelerin 55'inin daha önce insan vücudundan hiç tanımlanmadığı rapor edildi. Bu maddelerin 42'si, bilinmeyen kimyasal kaynaklardan gelen gizemli kimyasallar olarak etiketlendi. Araştırma ekibi hamilelerde kimyasal maruziyeti ölçmek için akış görüntüleme tekniği geliştirdi. Eşlenen anne ve göbek kordonu kanı numuneleri, yüksek performanslı sıvı kromatografisi kuadropol uçuş süresi ikili kütle spektroskopisinde analiz edildi. Araştırmada kan numunelerinde 109 eşsiz kimyasal keşfedildi. Bu kimyasalların yarısının daha önce insanlarda hiç gözlenmediği ve 42'si bilinmeyen kimyasal kaynaklardan geldiği için, gizemli kimyasallar olarak isimlendirildi. Muhtemelen bu kimyasallar insanlarda bir süredir var ve teknolojimiz sayesinde bunlardan daha fazlasını tespit edebildik. Tespit ettiğimiz bu kimyasallar anneden, çocuğa yolculuk ettiğinden nesiller boyunca aktarıldığından oldukça ürkütücü, diyor araştırmanın yazarlarından Tracey Woodruff. Tespit edilen bu kimyasalların izi sürüldüğünde; kozmetikler, ilaçlar, pestisitler ve yangın söndürücüler gibi kaynakları işaret ediyor. Buna rağmen, belirlenen belli başlı kimyasalların bağlantısı bilinmiyor ve bu kimyasalların insan vücuduna nasıl girmiş olabileceğine dair bir bilgi yok. - 1'i pestisit olarak kullanılıyor (bis(2,2,6,6-tetramethylpiperidini-4-y) decanedioate) - 2'si PFAlara giriyor. (Genelde yapışmaz tavalar ve su geçirmez kumaşların üretiminde kullanılan metil perfloroundekanoat; 2-perflorodesil etanoik asit) - 10'u plastikleştirici olarak kullanılıyor. (örn. Sumilizer GA 80 gıda ambalajında, kağıt tabaklarda, küçük ev aletlerinde kullanılır) - 2'si kozmetikte kullanılıyor. - 4'ü yüksek üretim hacimli üretim kimyasalıdır. - 37'si ise kaynakları veya kullanım alanları hakkında ya çok az bilgi var, ya da yok. (örneğin, koku ve boya üretiminde kullanılan 1- (1-Asetil-2,2,6,6-tetrametilpiperidin-4-il) -3-dodesilpirrolidin-2,5-dion bu kimyasal o kadar az biliniyor ki şu anda kısaltması yok ve (2R0-7-hidroksi-8- (2-hidroksietil) -5-metoksi-2-, 3-dihidrokromen-4-on (Kısaltma: LL -D-253alpha) Örneğin, tespit edilen kimyasallardan biri olan LL-D-253alpha(2R0-7-hydroxy-8-(2-hydroxyethyl)-5-methoxy-2-,3-dihydrochromen-4-one) olarak biliniyor. Bu bileşik hakkında bilinen o kadar az ki, ticari olarak bir kullanımı bile bilinmiyor. Birçok kimyasalın kaynağını veya kullanımını belirleyemememiz oldukça endişe verici. EPA kimya endüstrisindeki, kimyasal bileşikleri ve kullanımlarını standardize ederken çok daha iyi bir performans sergilemelidir. Ayrıca otoritesini kullanarak, sağlığa tehlikeli olabilecek potansiyel tehlikeleri değerlendirerek, pazarda risk teşkil edebilecek bu kimyasalları kaldırmalıdır, diyor Woodruff. Araştırmanın yardımcı yazarı Dimitri Panagopoulos Abrahamsson, kimyasal üreticilerin, kimyasallardaki analitik standartlara dair bilgileri sağlarken daha şeffaf olmaları gerektiğini belirtiyor. Bu standartlar, araştırmacılara üreticilerden gelen saf kimyasalları kıyaslamayı sağlasa da maalesef bu bilgi her zaman ulaşılır değil. Bu yeni teknolojiler insanlarda daha fazla kimyasal tespit etmede gelecek vadediyor. Ancak çalışma bulgularımız, kimyasalların varlığını doğrulayabilmemiz ve toksisitelerini değerlendirebilmemiz için kimyasal üreticilerinin analitik standartlar sağlaması gerektiğini de açıkça ortaya koyuyor, diyor Dimitri. Araştırma bu kimyasalların potansiyel tehlikelerine ilişkin bir iddia bulunmuyor. Bu çalışmadan alınacak fikir, çevre ve insanlarda gözlenen kimyasallara dair üreticilerin daha ciddi düzenleyici önlemler alması gerektiğini vurguluyor. Araştırma Environmental Science and Technology dergisinde yayınlandı."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yuksek-verimli-led-perovskit-kuantum-dot-hibrit-kristal/", "text": "Son yıllarda perovskit ve kuantum dotlar güneş pillerindeki verimi arttırdığından oldukça çok konuşulan iki madde. İşte şimdi Toronto Üniversitesi'nden mühendisler bu iki maddeyi birlikte kullanarak ultra verimli ve süper parlak hibrit kristal üretti . Bu sayede yeni güç-ışık çevrimi rekorları kırılarak ledlerin verimi arttırılabilir. Bu kristali yaratmak için The Edward S. Rogers Sr. Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği'nden araştırmacılar bir araya gelerek , çok parlak koloidal kuantum dot nanoparçacıkları perovskitin içine yerleştirdi. Bu sonuca ulaşmak için heteroepitaksi tekniği yani, atomik olarak hizalanmış farklı kristal substratlarda üstünde yetişen bir kristal film oluşturdular. Heteroepiktasiye ulaştıktan sonra , ekip iki kristal materyalin sonlarındaki atomlara hiçbir hatan olmadan doğru bir şekilde hizalamayı başardı. Eğer iki farklı kristali bir araya getirmeye çalışırsanız, genellikle birbirinden düz bir şekilde ayrılan fazlar oluştururlar. İşte bu iki bileşenin bir araya getirmek için yeni bir strateji geliştirdik, diyor Toronto Üniversitesi'nden doktora sonrası araştırmacı Dr. Riccardo Comin, Son oluşan form siyah renkli bir kristal olduğundan, ışık üretim kapasitesi perovskit matriksinin kuantum dotlardaki elektronları yönetme kabiliyetine bağlı, süper verimli ışık elektrik dönüşümü sağlanıyor. İşte bu materyalleri birleştirmek , kendi kendine absorbsiyon problemini çözdü. Fiziksel aracı ortam aynı spektrumdan enerjileri yeniden emerek, net verimde kayba yol açıyor. Heterokristallerin opto-elektronik özelliklerinin kayda değer olduğunu açıklayan araştırmacılar, perovskitlerde oluşan foto elektron ve deliklerin daha büyük bant geçişleri yaratarak, % 80' e kadar verimle transfer ederek kuantum nanokristallerde eksitona dönüştüğünü belirtiyor. Sonrasında bu perovskitin üstün foto taşıyıcı difüzyonunu geliştirerek parlak ışık emisyonu üretiyor. Kızılötesine yakın bölgede ışık üretmek için, araştırmacılar çözelti prosesi için yeni bir kristal materyali geliştirdiler. Böylece materyal kolayca ucuz ticari metotlarda bağdaştırılabiliyor. Solar film üretimi ve diğer fotovoltaik cihazlar gibi. Bu materyal sayesinde yüksek verimli yakın kızılötesi ledler tasarlanarak, gece görüş teknolojiler, biyo medikal görüntüleme ve yüksek hızlı telekomünikasyon geliştirilebilir. Araştırmacıların bir sonraki hedefi led lambalarda verim rekorunu kırmak olacak."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yumurta-sarisi-ekstraktindan-colyak-tedavisi-gelistirildi/", "text": "Çölyak hastalığını biliyorsanız , hastalarının çektiği çileleri de bilirsiniz. Otoimmün sistemindeki negatif reaksiyon nedeniyle, gluten içeren buğday ,arpa,çavdar gibi, tahıl içeren ekmek,pasta,içecek gibi her türlü yiyeceğin tüketimi çölyaklılar için büyük bir risk teşkil ediyor. Herşeye rağmen yeni geliştirilen yumurta tabanlı bir beslenme desteği sayesinde çölyaklıların dilediği şeyi yiyebileceği düşünülüyor. Yrd. Doç. Dr. Hoon Sunwoo ve Kanada Alberta Üniversitesi'nden emekli profesör Jeong Sim'in geliştirdiği yeni gıda takviyesi sayesinde çölyaklılar belki de rahat bir nefes alabilecek. Tavuk yumurtası sarısından elde edilen bileşik midedeki gluten moleküllerine bağlanıyor. Bu sayede glutenin içinde bulunan ve ince bağırsaktaki emilimi engelleyen problem bileşik gliadin bileşiğinin sindirime engel olması engelleniyor. Bu ilave midedeki glutene bağlanarak nötralize olmasına yardımcı oluyor. Bu sayede ince bağırsağa koruma sağlayarak, gliadin kaynaklı hasarları sınırlıyoruz. Umuyoruz ki, bu ilave sayesinde çölyak ve gluten intoleransına sahip insanların hayat kalitesini geliştirelim, diyor Yrd. Doç. Dr. Hoon Sunwoo. Çölyak hastaları gluten intoleransından kaynaklanan , baş ağrıları, yorulma, şişmeler ve anemi problemleri nedeniyle glutensiz yiyecekler tüketme zorundadır. Yine bu yeni tedavinin bir yıla kadar denemelerde etkili olabileceğini göstermesi gerekiyor. Eğer testleri geçerse 3 yıla kadar Kanada'da sonrasında ABD ve Avrupa'ya gelmesi planlanıyor. Umarız bu sayede çölyaklıların çileleri biter. Not: Yine de burada geliştirilen ilacın özel bir ilaç olduğu, sadece yumurta sarısının Çölyak tedavisi için yeterli olmayacağını belirtelim."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yumurta-veya-sperm-hucresi-olmadan-sentetik-embriyo-gelistirildi-video/", "text": "İsrail Weizmann Bilim Enstitüsü'nden bilim insanları; sperm, yumurta ve hatta rahim kullanmadan kök hücrelerden sentetik fare embriyosu üretmeyi başardı. Sonrasında gebelik periyodunun yarısına kadar hücreleri büyüterek, atan bir kalp de dahil olmak üzere tüm organ öncüllerin büyütebildi. Bu teknolojinin organ nakli için gereken organların yapımında kullanılması bekleniyor. Yeni araştırma önceki araştırmanın iki branşı üzerinde kuruldu. İlk olarak kök hücrelerin yeniden programlayarak tekrar saf hallerine döndürmek üzerine çalışıldı. Saf hücreler farklı hücrelere ve de diğer kök hücrelere dönüşebiliyor. Diğer çalışmada ise rahmin dışında embriyoları büyütebilecek bir cihaz geliştirmeye odaklanıldı. İşte bu iki teknik birleştirilerek, bugüne kadar yapılmış en gelişmiş sentetik fare embriyosu üretildi. İlk olarak petri kabında birkaç yıl içinde saf fare kök hücre kültürü geliştirildi. Sonra bu hücreler embriyo gelişiminde oynadıkları anahtar rollere göre üç gruba ayrıldı. Bir grupta embriyonik organlara dönüşecek hücreler içeriyor. Diğer iki grup ise master regülatör genlerle işlendi. Bir grup plesanta için, diğer grup yumurta kesesi için işlendi. Sonrasında bu üç hücre yapay rahimle birleştirilerek, basınç ve oksijen değişimleri hassas kontrol edilen, doğal besin akışının olduğu hareketli beherlere konuldu. Bir kere içeri konulduğunda bu üç hücre türü çökerek, embriyo benzeri yapılar geliştirecek potansiyele ulaştı. Beklendiği gibi bu aşamada hücrelerin büyük çoğunluğu başarısız olurken, %0,5 kadar hücre başarıyla geliştirildi. 10000 hücreden 50 hücre kadarı geliştirilebildi. İşte bu şanslı birkaç hücre alınarak, sonunda plasenta ve yumurta kesesi olan doğal embriyolara tamamlandı. Sonra bu embriyoların 8 günden biraz uzun gelişimine izin verildi. Bu süre farenin gebelik süresinin yaklaşık yarısına denk geliyor ki bu noktada organların öncülleri oluşuyor. Yani kalp atmaya başlıyor, kan kök hücre dolaşımına giriyor, beyin şekil alıyor, bağırsak yolu ve spinal kolon oluşuyor. Araştırmacılar daha yakından incelendiğinde, iç yapıların ve sentetik embriyoların gen ifade şablonlarının % 95'e kadar eşlendiğini buldu. Organlar fonksiyonel görünüyordu. Araştırmacılar bu teknik sayesinde hayvan testlerine olan ihtiyacın azalacağını ve organ ve doku nakli için bol kaynağın oluşacağını düşünüyor. Embriyo en iyi organ yapıcı makine ve en iyi 3D biyo-yazıcıdır ki halen taklit etmeye çalışıyoruz. Örneğin böbrek veya karaciğer gibi her hücre tipini büyütmek için farklı bir protokol geliştirmek yerine, günün birinde sentetik embriyo benzeri bir model oluşturabilir ve sonra ihtiyacımız olan hücreleri izole edebiliriz. Gelişmekte olan organlara nasıl gelişmeleri gerektiğini belirtmemize gerek yok. Embriyonun kendisi bunu en iyi şekilde yapar, diyor baş araştırmacı Prof. Jacob Hanna."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/yuzbin-kez-sarj-batarya-pil-nano/", "text": "Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'den araştırmacılar yüz binlerce kez yeniden şarj edilebilen, bir daha değiştirme gerektirmeyen pillere bir adım yaklaştılar. Devrimsel çalışma sayesinde ticari pillerin ömürlerin büyük ölçüde artacak. Böylece akıllı telefonların, bilgisayarların, arabaların ve uzay araçların pillerini değiştirmeye gerek kalmayacak. Bilim insanları uzun süredir, pillerde kullanmak için nano teller arıyordu. İnsan saçından binlerce kat daha ince ve çok iletken olan bu teller, büyük bir yüzey alanı yaratarak, daha fazla depolama alanı ve dolayısıyla daha fazla elektron transferi imkanı tanıyor. Buna rağmen bu filamanlar çok kırılgan ve sürekli şarj,deşarj ve döngüye gelemiyor. Tipik bir lityum iyon pil şişer ve sızıntılar yapar , bu nedenle çatlaklar oluşturmaya başlar. Kaliforniya Üniversitesi'nden araştırmacılar bu problemi çözmek için altın nano telleri manga dioksit ve pleksiglas-jel benzeri elektrot birleşimi içinde kapladılar. Bu karışım güvenilir ve hasara karşı dayanıklıdır. Doktora öğrencisi Mya Le Thai tarafından yapılan deneyde, piller 200,000'den fazla döngüde test edildi. 3 ay süren test sonucunda ne kapasite kaybı ,ne de nanotellerde kırılma gerçekleşti. Elde edilen bulgular American Chemical Society's Energy Letters dergisinde yayınlandı. Bu zor çalışmanın tesadüfen bulunduğu söyleniyor. Mya öylesine oyalanıyordu, bütün her şeyi ince bir tabaka haline getirip, şarja soktu başladı. Sonrasında bu jeli kullanarak, kapasite kaybı olmaksızın yüzbinlerce kez şarj edebileceğini keşfetti, diyor Penner. Bu gerçekten çılgıncaydı, çünkü bu gibi denemelerde en fazla 5000-7000 kez şarjda pil ölürdü,diyor. Araştırmacılar yapışkanın, pildeki metal oksitleri plastikleştiriyor ve esneklik sağlayarak çatlamayı engelliyor. Bu kaplanan elektrot şeklini koruyarak, daha güvenilir bir opsiyon haline getiriyor. Bu araştırma sayesinde nanotel tabanlı batarya elektrotları daha uzun ömre sahip olacağında, bu türdeki pilleri gerçeğe dönüştürebilir. - Mya Le Thai, Girija Thesma Chandran, Rajen K. Dutta, Xiaowei Li, Reginald M. Penner. 100k Cycles and Beyond: Extraordinary Cycle Stability for MnO2Nanowires Imparted by a Gel Electrolyte. ACS Energy Letters, 2016; 57 DOI: 10.1021/acsenergylett.6b00029"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/ywhaz-geni-ve-obezite-arasindaki-guclu-iliski-ortaya-kondu/", "text": "British Columbia Üniversitesi'nden bilim insanları 14-3-3 adlı bir protein ile beyaz yağ doku metabolizması arasında güçlü bir bağlantı bulundu. Bu bağlantı potansiyel bir ilaç tedavisine işaret ediyor. - Kromozomumuzda bulunan YWHAZ geni, 14-3-3 adlı bir proteini kodlar. Bu protein, obezitenin en önemli sebeplerinden biri olan beyaz yağ dokunun miktarında ve büyüklüğünde artışa sebep olur. Beyaz yağ dokular, vücudun enerji depoları olarak da adlandırılabilir. Bu dokular, obezite hastalığının görüldüğü bireylerde normalden çok daha yüksek oranlarda bulunuyor. British Columbia Üniversitesi'nden bilim insanları; farelerde 14-3-3 adlı bir proteini kodlayan YWHAZ genini susturdular. Bu gen susturma işleminin ardından farelerde beyaz yağ dokunun %50 oranında azaldığı görüldü. Ardından 14-3-3 proteininin yüksek seviyelerde olduğu fareler, yüksek kalorili besinlerle beslendi. Takip edilen farelerin beyaz yağ dokularında da %22'lik bir büyüme meydana geldiği görüldü. Protein ve yağ üretimi arasındaki bu doğrudan bağlantı, olası bir ilaç tedavisine işaret ediyor. Bilim insanları, YWHAZ genini baskılayarak veya 14-3-3 proteinini bloke ederek; obez veya obez olma ihtimali yüksek bireylerde yağ birikimini önleyebilirler. İnsanlar iki şekilde yağ depo ederler. Kendi yağ hücrelerimizin miktarının çoğalması ve bu yağ hücrelerinin boyutlarının artması yoluyla. 14-3-3 proteini hem hücre sayısını hem de hücre boyutlarını etkiliyor. Obezite artan diyabet riski, kalp hastalığı ve bazı kanser türleri ile bağlantılıdır. Dünya çapında her yıl 2 trilyon dolar obezite tedavi harcamalarına gitmektedir. Türkiye'de de obezite oranları %25 30'ları bulmuştur. Ayrıca çocuklarda da obezite endişe verici bir şekilde yaygınlaşmaktadır. Umarız bu tür çalışmalar obezite salgınının durmasını sağlayabilir. - Gareth E. Lim, Tobias Albrecht, Micah Piske, Karnjit Sarai, Jason T. C Lee, Hayley S. Ramshaw, Sunita Sinha, Mark A. Guthridge, Amparo Acker-Palmer, Angel F. Lopez, Susanne M. Clee, Corey Nislow, James D. Johnson. 14-3-3 coordinates adipogenesis of visceral fat. Nature Communications, 2015; 6: 7671 DOI: 10.1038/ncomms8671"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/zayiflik-hissi-kaldirdiginiz-nesnelerin-agirligini-fazla-hissetmenize-neden-oluyor/", "text": "Cambridge Üniversitesi'nde yeni yapılan araştırmaya göre, kişisel ve sosyal açıdan güçsüz hisseden insanlar, eşyaları kaldırırken olduğundan daha ağırmış gibi hissedebiliyor. Bilim adamlarının yaptığı testlerde kendilerini güçsüz hisseden kişilerin , kendilerine verilen fiziksel görevleri daha zorlayıcı bulduklarını keşfetti. Cambridge Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden Dr. Simone Schnall ve araştırmacı Eun Hee Lee'nin gönüllüler üzerinde yaptığı bir takım testler yaptı. Test sırasında araştırmanın sosyal statüyle alakalı olduğu sübjelerden gizlenerek, farklı ağırlıklara sahip kutuların ne kadara ağır olduğunu tespit etmeleri istendi. Kendini daha güçsüz hissedenler güçlü hissedenlere göre kutuları daha ağır hissetti. Bu araştırma sayesinde gücün psikososyal yapıyla ilişkisi ile insanların cisimleri algılamaları hakkında, sosyal statünün fiziksel hissiyatla alakası ilk kez ortaya konmuş oldu. Araştırmalar, ağırlığından olduğundan fazla tahmin edilmesinin , kaynakların yetersizliğiyle alakalı olarak güçsüzlük hissiyle alakalı olabileceği belirtildi. Nesnelerin ağırlığı gibi dünyaya ilişkin algısal davranışları tecrübe etmenin , abartılı bir tarz olabileceği ve belki de güçsüz hissetmenin içgüdüsel kaynak korumaya dair bir semptom olabileceği savunuluyor . Araştırma bu hafta Journal of Experimental Psychology dergisinde yayınlandı. Güç üzerine pek çok psikolojik çalışma yapılmasına rağmen bu gücün günlük hayattaki algısal tecrübeler üzerine etkileri bilinmemekteydi. Bu araştırmayla insanların sosyal statülerinden kaynaklanan güçlerinin veya zayıflıklarının, gördükleri fiziksel çevreye etki edebileceği anlaşılıyor, diyor baş araştırmacı Eun Hee Lee. İnsanların sosyal güçlerinden kaynaklanan hissi ölçmek için Lee ve Schnall üç ayrı çalışma yaptı. Tabi bu esnada başka hikayeler uydurularak statü ölçümü yapıldığından katılımcılar bundan habersizdi. İlk testte , 145 katılımcıların sosyal durumlarını ölçmek için , İnsanlar benim dediklerimi dinler gibi önermeler yapıldı. Sonrasında ise ruh durumları sorulmadan önce, farklı sayıda kutular kaldırmaları istenerek, bunların ağırlığını tahmin etmeleri istendi. İkinci testte ise araştırmacılar 41 katılımcıya güçlerini manipüle edecek şekilde ya dirseklerini sandalye dayamaları ya da daha sıkışmış bir şekilde ellerini kalçalarının altından bağlayarak omuzlarını düşürmeleri istendi. Manipülasyondan önce çoğu katılımcı kutuları daha ağır hissederken, sandalyede daha güçlü bir konumda oturanlar kutuların ağırlığını daha doğru tespit etti. Daha alçak gönüllü olanlar ise kutuları daha ağır tahmin etmeye devam etti. Son testte ise 68 katılımcılara daha önce ne gibi durumlarda güçlü veya güçsüz hissettikleri sorularak kutuların ağırlığını bu düşüncelerden sonra tahmin etmeleri istendi. Kişiler kendilerini daha güçlü hissettiklerinde ağırlıkları daha doğru tahmin ederken, daha aciz durumda hissetiklerinde kutuları daha ağır tahmin etmeye devam ettiler. Önceki araştırmada fiziksel ve duygusal durumların ortamın algısıyla etkilenebileceği; mesela bir yokuşu dik veya çantanın ağır algılanması gibi gösterilmişti. Bu araştırmada ise ilk kez güç ve hissetme arasındaki ilişki gösterilmiş oldu. Sosyal statününüz ve ruh haliniz sadece ruhsal durumunuzu değil çevreyle ilgili algınızı da değiştiriyor. - Eun Hee Lee, Simone Schnall. The Influence of Social Power on Weight Perception.. Journal of Experimental Psychology: General, 2014; DOI:10.1037/a0035699"} {"url": "https://www.gercekbilim.com/zebra-baliklarinin-omuriliklerini-nasil-onarabildigi-kesfedildi/", "text": "Zebra balıklarının omuriliklerini onarabildiği ve motor becerilerini sadece birkaç haftada iyileştirebildiği biliniyor. Ancak ABD'deki Duke Üniversitesi'nden bilim adamları bir adım daha ileri giderek bu balıkların omuriliği nasıl onarabildiğini buldu. Bilim adamlarının yaptıkları araştırma bağ dokusu büyüme faktörü geninden elde edilen CTGF adlı bir proteinin söz konusu balıkların inanılmaz becerisinin sırrı olduğunu gösterdi. Hücrelerin bağlanması, ayrışması, çoğalması ve dağılmasını etkileyen CTGF, sinir hücreleri arasındaki iletişimin karışmaması ve iletişim hızının artması için yalıtım rolü üstlenerek, yaralanma veya hastalık nedeniyle ölen sinir hücrelerinin kalıntılarını temizleyen glia hücreleri tarafından salgılanıyor. İnsandaki CTGF proteini zebra balıklarınınkiyle yüzde 81 benzerlik gösteriyor. Araştırmaya göre insana ait proteinin zebra balıklarına enjekte edilmesi halinde omurilik onarımı sağlanabiliyor. Ancak memelilerde omurilik zedelendiğinde glia hücreleri ''köprü'' yerine ''glia zarı'' adı verilen bir bariyer oluşturuyor. Bu durum da yaranın iki kısmındaki sinir hücreleri arasındaki bağlantıyı engelliyor. Bilim adamlarına göre insandaki glia hücrelerinin CTGF'ye yanıt vermesini sağlayarak zebra balıklarındaki gibi omurilik onarılabilecek. ''Science'' dergisinde yayımlanan bu araştırmanın sonuçları başka ilginç çalışmalara ışık tutuyor."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/zebra-cizgilerinden-ilham-alan-jenerator-24-saat-elektrik-uretebiliyor/", "text": "Zebraların neden siyah beyaz çizgileri olduğu yıllardır tartışılan ilginç bir bilimsel bir konu olsa da yeni termoelektrik jeneratör, zebranın çizgilerinden ilham alarak 24 saat boyunca elektrik üretebiliyor. Zebranın bu siyah beyaz çizgilerinin, yırtıcıların kafasını karıştırdığı ya da at sineklerinin ısırmalarını engelleyebileceği düşünülüyordu. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre zebralar siyah çizgileri kabartarak, aşırı ısıyı uzaklaştırabiliyor. İşte bilim insanları zebralardan ilham alarak, kontrast gölgeleri kullanarak termal iletkenlerden elektrik üreten bir cihaz tasarladı. Güney Kore Gwangju Fen ve Teknoloji Enstitüsü'nden araştırmacılar esnek, biyobozunur fiber türü bir malzemeden termoelektrik jeneratör üretti. Jeneratör siyah ve beyaz kısımlardaki sıcaklık farkının kullanarak elektrik üretebiliyor. Biyobozunuer PLCL(poly malzeme güneş ışığını yansıtırken, altta kızılötesi radyasyonu yayarak soğutuyor ve beyaz çizgiler olarak görünürken, PEDOT:PSS göze siyah çizgiler halinde görünerek, ısı absorbsiyonu sağlayarak altta ısı farkı yaratıyor. Tasarımdaki silisyum nanomembranlar sayesinde, bu ısı farkını kullanan termoelektrik jeneratör 22 C'lik ısı farkı üretebiliyor. Laboratuvarda kullanılan küçük prototipte malzemeler tuzlu su içinde tümüyle bozunana kadar 35 güne kadar 24 saat boyunca düzenli olarak elektrik üretilebildi. Yeni termoelektrik jeneratörler giyilebilir cihaza adapte edilerek kendi kendine elektrik üreten, akıllı kıyafetler üretilebilir. Çalışma Science Advances dergisinde yayınlandı ."} {"url": "https://www.gercekbilim.com/zerdecal-sayesinde-daha-verimli-yakit-hucreleri-yapilabilir/", "text": "Hindistan'dan bilim insanları, zerdeçal yardımıyla üretilen yakıt hücreleri sayesinde etanolden verimli bir şekilde elektrik üretilebileceğini keşfetti. Clemson Nanomateryal Enstitüsü ve Sri Sathya Yüksek Öğrenim Enstitüsü'nden araştırmacıların iş birliğiyle geliştirilen yeni teknolojide, altın nanoparçacıklar ve zerdeçal yardımıyla üretilen anot sayesinde 100 kat daha az enerji harcanarak, etanolden elektrik üretilebiliyor. Araştırmacıların halen daha fazla deneme yapması gerekse de bu yeni keşif sayesinde yakıt hücreleri ve farklı teknolojilerde yeni inovasyonlar yapılabilir. Bazik ortamda Alkol oksidasyonundaki katalizörler arasında, bizim katalizörümüz açık ara en iyisidir, diyor CNI kurucu direktörü Fizik Prof. Apparao Rao. Yakıt hücrelerinde yanma yerine, kimyasal reaksiyonlar yardımıyla elektrik üretilir. Yakıt hücreleri sayesinde araçlar, binalar, portatif elektronik cihazlar ve güç sistemleri yedeklenir. Hidrojen yakıt hücreleri sera gazı üretmese de günümüzde halen doğalgaz ve fosil yakıtlardan üretildiğinden pek de yeşil değil. Ayrıca hidrojen basınçlı bir gaz olduğundan depolamak ve taşımak oldukça sıkıntılı. Etanol ise mısır veya diğer tarımsal ürünlerden üretilebiliyor ve sıvı olduğundan taşıması çok daha kolay. Yalnız etanolden elektrik edilecekse, çok verimli bir reaksiyon gerçekleşmesi gerekiyor. Araştırmacılar yakıt hücresinin anoduna odaklandı yani etanolün yükseltgendiği bölüme odaklandılar. Yakıt hücrelerinde platin katalizör olarak kullanılıyor. Fakat platin, zehirli karbon monoksit ara ürünü üretiyor. Ayrıca oldukça pahalı bir maden olduğundan, kullanımı oldukça kısıtlı. Araştırmacılar iletken polimer, metal organik kafesler ya da diğer kompleks materyaller yerine zerdeçal yardımıyla elektrot yüzeyinde nano altın parçacıkları biriktirdi. Zerdeçal altın nanoparçacıkların etrafında gözenekli bir ağ yapısı oluşturmak için muhteşem bir malzemedir. Araştırmacılar elektrot yüzeyinde altın nanoparçacıkları toplamak için, önceki araştırmacılar 100 kat daha az elektrik akımı kullandıklarından reaksiyon çok daha verimli hale geldi. Kürkümin kaplama olmadan, altın nanoparçacıklar üstüste yığılıyor ve reaksiyon yüzeyinin küçülmesine neden olduğundan verimin çok düşmesine neden oluyor. İşte bu aşamada zerdeçal gözenekli bir ortam oluşturarak kaplamayı stabilize ediyor ve alkol oksidasyonunu mükemmel kılıyor. Araştırmacılar alkol oksidasyonu endüstri için büyük bir ilerleme olacağını düşünüyor. Sonraki aşamada proses büyütülerek gerçek yakıt hücreleri yapılması hedefleniyor. Ayrıca bu eşsiz elektrot sayesinde sensörler ve süper kondansatörler için yeni uygulamalar doğacağını belirtiyor. SSSIHL araştırma ekibi yeni elektrotu sensör olarak kullanarak, idrarda dopamin miktarının ölçülebileceğini gösterdi. Dopamin ölçümü, Parkinson ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalıklarında büyük önem arz ediyor. Yeni metot standart metotlara kıyasla çok daha ucuz bir metot olacak. Zerdeçalın altın nano parçacıkları atomik ölçekte nasıl stabilize ettiği bilinmese de gelecekte yeni uygulamalarda kullanılabilir."}